# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 5

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-5
**Sayfa:** 639

---

1. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, bu üçüncü defteri getir ki üç kerre sünnet oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, bu üçüncü defteri getir ki üç kere sünnet oldu.

Mesnevî-i Şerîf'i Cenâb-ı Pîr efendimizin söyleyip, Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinin yazdığı önceki ciltlerde açıklanmıştı. Cenâb-ı Pîr bu üçüncü cildin de yazılmasını Hz. Çelebî'ye emredip buyururlar ki: "Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddin, Mesnevî-i Şerîfimizin bu üçüncü cildini de yazmaya başla! Çünkü bir sözü üç defa söylemek ve bir fiili üç defa işlemek, Peygamber Efendimizin yüce sünnetinin gereğindendir. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) selâm verdikleri ve nasihat buyurdukları zaman sözü üç defa tekrar ederlerdi; ve abdest alırken mübarek uzuvlarını da üç defa yıkarlardı. Bu sebeple biz de bu sünnete uyarak Mesnevî-i Şerîf'in cildini üçleyelim."

Mesnevî-i Şerîf'i Cenâb-ı Pîr efendimizin söyleyip, Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinin yazdığı evvelki cildlerde îzah edilmiş idi. Cenâb-ı Pîr bu III. cildin dahi yazılmasını Hz. Çelebîye emredip buyururlar ki: "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddin, Mesnevî-i Şerîfimizin bu III. cildini de yazmağa başla! Zirâ bir sözü üç defa söylemek ve bir fiili üç defa işlemek sünnet-i seniyye-i Risâletpenâhî îcâbındandır. Nitekim Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz selâm verdikleri ve nasîhat buyurdukları vakit sözü üç defa tekrar ederler; ve abdest alırken a'zâ-yı şerîfelerini de üç def'a yıkarlar idi. Binâenaleyh biz de bu sünnete tebean Mesnevî-i Şerîfîn cildini üçleyelim."

2. Üçüncü defterde esrar hazînesini aç; özürleri bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Üçüncü defterde sırlar hazinesini aç; özürleri bırak!

"Bu Mesnevî-i Şerif'in üçüncü cildinde de ilahi hikmetler ve sırlar hazinesini aç ve bu ateşli çöl olan dünyada, kelimeler bulutları arasından ilahi bilgilerin yağmurlarını susamış olanların üzerine saç ve bu konudaki özürleri de bırak!" Çelebi Hüsameddin hazretlerinin özürlerinin neden ibaret olduğu bilinmemektedir. Fakat Mesnevî-i Şerif'in talibi kendileri olduğundan, saygıdeğer piri olan Mevlâna efendimize karşı elbette "Benim özürlerim vardır; Mesnevî-i Şerif'i yazmaya artık devam edemeyeceğim" demeyeceği açıktır.

"Bu Mesnevî-i Şerîfin III. cildinde de hikem ve esrâr-ı ilâhiyye hazînesi aç ve bu bâdiye-i âteşîn olan dünyâda elfâz bulutları arasından maârif-i ilâhiyye yağmurlarını susamış olanların üzerine saç ve bu husustaki özürleri de bırak!" Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinin özürleri neden ibaret olduğu meçhûldür. Fakat Mesnevî-i Şerifin tâlibi kendileri olduğundan, Pîr-i muhteremi olan Cenâb-ı Mevlâna efendimize karşı bittabi' "Benim özürlerim vardır; Mesnevî-i Şerifi yazmağa artık devam edemeyeceğim" demeyeceği âşikârdır. Bi-

1. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, bu üçüncü defteri getir ki üç kerre sünnet oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, bu üçüncü defteri getir ki üç kere sünnet oldu.

Mesnevî-i Şerîf'i Cenâb-ı Pîr efendimizin söyleyip, Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinin yazdığı önceki ciltlerde açıklanmıştı. Cenâb-ı Pîr bu üçüncü cildin de yazılmasını Hz. Çelebî'ye emredip buyururlar ki: "Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddin, Mesnevî-i Şerîfimizin bu üçüncü cildini de yazmaya başla! Çünkü bir sözü üç defa söylemek ve bir fiili üç defa işlemek, Peygamber Efendimizin yüce sünnetinin gereğindendir. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) selâm verdikleri ve nasihat buyurdukları zaman sözü üç defa tekrar ederlerdi; ve abdest alırken mübarek uzuvlarını da üç defa yıkarlardı. Bu sebeple biz de bu sünnete uyarak Mesnevî-i Şerîf'in cildini üçleyelim."

Mesnevî-i Şerîf'i Cenâb-ı Pîr efendimizin söyleyip, Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinin yazdığı evvelki cildlerde îzah edilmiş idi. Cenâb-ı Pîr bu III. cildin dahi yazılmasını Hz. Çelebîye emredip buyururlar ki: "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddin, Mesnevî-i Şerîfimizin bu III. cildini de yazmağa başla! Zirâ bir sözü üç defa söylemek ve bir fiili üç defa işlemek sünnet-i seniyye-i Risâletpenâhî îcâbındandır. Nitekim Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz selâm verdikleri ve nasîhat buyurdukları vakit sözü üç defa tekrar ederler; ve abdest alırken a'zâ-yı şerîfelerini de üç def'a yıkarlar idi. Binâenaleyh biz de bu sünnete tebean Mesnevî-i Şerîfîn cildini üçleyelim."

2. Üçüncü defterde esrar hazînesini aç; özürleri bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Üçüncü defterde sırlar hazinesini aç; özürleri bırak!

"Bu Mesnevî-i Şerif'in üçüncü cildinde de ilahi hikmetler ve sırlar hazinesini aç ve bu ateşli çöl olan dünyada, kelimeler bulutları arasından ilahi bilgilere susamış olanların üzerine ilahi bilgiler yağmurlarını saç ve bu konudaki özürleri de bırak!" Çelebi Hüsameddin hazretlerinin özürlerinin neden ibaret olduğu bilinmemektedir. Fakat Mesnevî-i Şerif'in talibi kendileri olduğundan, saygıdeğer piri olan Mevlâna efendimize karşı elbette "Benim özürlerim vardır; Mesnevî-i Şerif'i yazmaya artık devam edemeyeceğim" demeyeceği açıktır. Bu sebeple onların özürleri sözlü değil, hâlî (durumsal) olması gerekir. Durumsal özürlerine gelince: Öncelikle mübarek vücutları şiddetli riyâzât (nefsî perhizler) ve tam takva sebebiyle zayıf idi. İkinci olarak, yüce eşlerinin vefatı üzerine ailevi sıkıntıları ortaya çıkmıştır. Nasıl ki Mesnevî'nin ikinci cildi bu yüzden gecikmeye uğramıştır. Üçüncü olarak, hazretin fenâ (Allah'ta yok olma) hâli içinde bulunmaları da muhtemeldir ki, bu yüce hâl içinde bulunan evliyâullaha (Allah dostlarına) kesret (çokluk) âleminin gereği olan yazma ve okuma zor gelir; ve bekâ (Allah ile var olma) hâline gelinceye kadar, bu hususta kendisinde kuvvet ve takat göremez. Bu hallerin hepsi birer özürdür. Bu yönden özür kelimesi çoğul olarak zikredilmiştir. Nasıl ki ilerideki beyitlerde bu özrün mahiyeti bir dereceye kadar hissettirilmektedir.

"Bu Mesnevî-i Şerîfin III. cildinde de hikem ve esrâr-ı ilâhiyye hazînesi aç ve bu bâdiye-i âteşîn olan dünyâda elfâz bulutları arasından maârif-i ilâhiyye yağmurlarını susamış olanların üzerine saç ve bu husustaki özürleri de bırak!" Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinin özürleri neden ibaret olduğu meçhûldür. Fakat Mesnevî-i Şerifin tâlibi kendileri olduğundan, Pîr-i muhteremi olan Cenâb-ı Mevlâna efendimize karşı bittabi' "Benim özürlerim vardır; Mesnevî-i Şerifi yazmağa artık devam edemeyeceğim" demeyeceği âşikârdır. Bi- nâenaleyh onların özürleri kavlî değil, hâlî olmak îcâb eder. Özr-i hâlîlerine gelince. Evvelen vücûd-i şerîfleri şiddet-i riyâzet ve kemâl-i takvâ sebebiyle zaîf idi. Sâniyen harem-i âlîlerinin irtihâli üzerine âilevî gâileleri zuhûr etmiştir. Nitekim II. cild-i Mesnevî bu yüzden teahhura dûçâr olmuştur. Sâlisen hazretin hâl-i fenâ içinde bulunmaları da muhtemeldir ki, bu hâl-i âlî içinde bulunan evliyâullaha âlem-i keserât îcâbından olan yazma ve okuma müşkil gelir; ve hâl-i bekāya gelinceye kadar, bu husûsa kendisinde kuvvet ve tâkat göremez. Bu ahvâlin hepsi birer özürdür. Bu cihetle özür kelimesi cemi' olarak îrâd buyurulmuştur. Nitekim âtîdeki beyitlerde bu özrün mâhiyeti bir dereceye kadar ihsâs buyrulmaktadır.

3. Senin kuvvetin, damarlara mensub olanından sıçrayan harâretten değil, Hakk'ın kuvvetinden sızar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Senin kuvvetin, damarlara ait olandan sıçrayan hararetten değil, Hakk'ın kuvvetinden sızar.

Senin görünen ve görünmeyen duyularının kuvveti, damarlarda dolaşan kandan meydana gelen hararetten ve hayvanî ruhtan değil, aracısız bir şekilde Hakk'ın kuvvetinden sızar. Bu sebeple bedensel zayıflık ve bu zayıflıktan kaynaklanan çeşitli hastalık belirtileri, senin için birtakım özürler oluşturamaz ve bu Şerefli Mesnevî'nin yazılmasına engel olamaz.

"Senin havâss-i zâhiren ve bâtınen[in kuvveti], damarlarda cereyân eden kandan husûle gelen harâretten ve rûh-ı hayvânîden değil, bila-vâsıta Hakk'ın kuvvetinden sızar." Binâenaleyh za'f-ı cismânî ve bu za'fdan mütevellid olan emrâz-ı muhtelife a'râzı, senin için birtakım özürler teşkil edemez ve bu Mesnevî-i Şerîfin tahrîrine mâni' olamaz.

4. Bu güneş kandili ki o aydınlık olur, fitilden ve pamuktan ve yağdan olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Bu güneş kandili ki o aydınlık olur, fitilden ve pamuktan ve yağdan olmaz.

"Görmez misin, uzayda daima pırıl pırıl parlayan ve ona bağlı olan gezegenleri kesintisiz aydınlatan bu güneş kandilinin ışık gücü, fitil ve pamuk ve yağ gibi araçlardan değildir." Doğrudan doğruya Hakk'ın nurundandır. Çünkü mutlak varlığın ta kendisi olan uzayda, Rahman'ın nefesinin gönderilmesiyle öncelikle milyarlarca kilometre çapında oluşan ışıklı bulutlar ve duman küreleri, kendi eksenleri etrafında dönerler. Ve ikinci olarak merkezkaç kuvvetinin etkisiyle etraflarına ateşli gezegenler fırlatırlar. Ve üçüncü olarak bunlar katılaşıp kendi merkezleri olan güneşlerden ışık alıp parlak yıldızlar hâlinde görünürler. Nasıl ki girişte 'Cenâb-ı Pîr efendimiz duman feleği (felek-i duhânî) tabiriyle bunların varlığına işaret buyurmuşlardı.

"Görmez misin, fezâda dâima parıl parıl parlayan ve tevâbi'i olan seyyârâtı lâ-yenkatı' aydınlatan bu güneş kandilinin kuvve-i ziyâiyyesi, fitil ve pamuk ve yağ gibi vesâitten değildir." Bila-vâsıta Hakk'ın nûrundandır. Zîrâ ayn-ı vücûd-ı mutlak olan fezâda nefes-i rahmânînin irsâli ile evvelen milyarlarca kilometre kutrunda tekevvün eden sehâb-ı muzîler ve küre-i duhânîler, kendi mihverleri etrafında devr ederler. Ve sâniyen kuvve-i ani'l-merkeziyye te'sîriyle etraflarına âteşîn seyyâreler fırlatırlar. Ve sâlisen bunlar tasallüb edip kendi merkezleri olan güneşlerden ziyâ alıp parlak yıldızlar hâlinde görünürler. Nitekim mukaddimede 'Cenâb-ı Pîr efendimiz felek-i duhânî ta'bîriyle bunların vücûduna işaret buyurmuşlar idi.

5. Feleğin tavanı ki o böyle dâim olur, ipten ve direkten kāim olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. Feleğin tavanı ki o böyle sürekli olur, ipten ve direkten ayakta durmaz.

Buna göre onların özürleri sözlü değil, hâlî (durumsal) olması gerekir. Hâlî özürlerine gelince. Öncelikle şerefli vücutları, şiddetli riyâzet (nefsî perhizler) ve tam takva sebebiyle zayıftı. İkinci olarak, yüce eşlerinin vefatı üzerine ailevi sıkıntıları ortaya çıkmıştır. Nitekim Mesnevî'nin ikinci cildi bu yüzden gecikmeye uğramıştır. Üçüncü olarak, Hazret'in fenâ (Allah'ta yok olma) hâli içinde bulunmaları da muhtemeldir ki, bu yüce hâl içinde bulunan Allah dostlarına, kesret (çokluk) âleminin gereği olan yazma ve okuma zor gelir; ve bekâ (Allah ile var olma) hâline gelinceye kadar, bu hususta kendisinde kuvvet ve tâkat göremez. Bu durumların hepsi birer özürdür. Bu yönden özür kelimesi çoğul olarak zikredilmiştir. Nitekim sonraki beyitlerde bu özrün mahiyeti bir dereceye kadar hissettirilmektedir.

nâenaleyh onların özürleri kavlî değil, hâlî olmak îcâb eder. Özr-i hâlîlerine gelince. Evvelen vücûd-i şerîfleri şiddet-i riyâzet ve kemâl-i takvâ sebebiyle zaîf idi. Sâniyen harem-i âlîlerinin irtihâli üzerine âilevî gâileleri zuhûr etmiştir. Nitekim II. cild-i Mesnevî bu yüzden teahhura dûçâr olmuştur. Sâlisen hazretin hâl-i fenâ içinde bulunmaları da muhtemeldir ki, bu hâl-i âlî içinde bulunan evliyâullaha âlem-i keserât îcâbından olan yazma ve okuma müşkil gelir; ve hâl-i bekāya gelinceye kadar, bu husûsa kendisinde kuvvet ve tâkat göremez. Bu ahvâlin hepsi birer özürdür. Bu cihetle özür kelimesi cemi' olarak îrâd buyurulmuştur. Nitekim âtîdeki beyitlerde bu özrün mâhiyeti bir dereceye kadar ihsâs buyrulmaktadır.

3. Senin kuvvetin, damarlara mensub olanından sıçrayan harâretten değil, Hakk'ın kuvvetinden sızar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Senin kuvvetin, damarlara ait olandan sıçrayan hararetten değil, Hakk'ın kuvvetinden sızar.

Senin görünen ve görünmeyen duyularının kuvveti, damarlarda dolaşan kandan meydana gelen hararetten ve hayvanî ruhtan değil, aracısız bir şekilde Hakk'ın kuvvetinden sızar. Bu sebeple bedensel zayıflık ve bu zayıflıktan kaynaklanan çeşitli hastalık belirtileri, senin için birtakım özürler oluşturamaz ve bu Şerefli Mesnevî'nin yazılmasına engel olamaz.

"Senin havâss-i zâhiren ve bâtınen[in kuvveti], damarlarda cereyân eden kandan husûle gelen harâretten ve rûh-ı hayvânîden değil, bila-vâsıta Hakk'ın kuvvetinden sızar." Binâenaleyh za'f-ı cismânî ve bu za'fdan mütevellid olan emrâz-ı muhtelife a'râzı, senin için birtakım özürler teşkil edemez ve bu Mesnevî-i Şerîfin tahrîrine mâni' olamaz.

4. Bu güneş kandili ki o aydınlık olur, fitilden ve pamuktan ve yağdan olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Bu güneş kandili ki o aydınlık olur, fitilden ve pamuktan ve yağdan olmaz.

"Görmez misin, uzayda daima pırıl pırıl parlayan ve ona bağlı olan gezegenleri kesintisiz aydınlatan bu güneş kandilinin ışık gücü, fitil ve pamuk ve yağ gibi araçlardan değildir." Doğrudan doğruya Hakk'ın nurundandır. Çünkü mutlak varlığın ta kendisi olan uzayda, Rahman'ın nefesinin gönderilmesiyle öncelikle milyarlarca kilometre çapında oluşan ışıklı bulutlar ve duman küreleri, kendi eksenleri etrafında dönerler. Ve ikinci olarak merkezkaç kuvvetinin etkisiyle etraflarına ateşli gezegenler fırlatırlar. Ve üçüncü olarak bunlar katılaşıp kendi merkezleri olan güneşlerden ışık alıp parlak yıldızlar hâlinde görünürler. Nasıl ki girişte 'Cenâb-ı Pîr efendimiz duman feleği (felek-i duhânî) tabiriyle bunların varlığına işaret buyurmuşlardı.

"Görmez misin, fezâda dâima parıl parıl parlayan ve tevâbi'i olan seyyârâtı lâ-yenkatı' aydınlatan bu güneş kandilinin kuvve-i ziyâiyyesi, fitil ve pamuk ve yağ gibi vesâitten değildir." Bila-vâsıta Hakk'ın nûrundandır. Zîrâ ayn-ı vücûd-ı mutlak olan fezâda nefes-i rahmânînin irsâli ile evvelen milyarlarca kilometre kutrunda tekevvün eden sehâb-ı muzîler ve küre-i duhânîler, kendi mihverleri etrafında devr ederler. Ve sâniyen kuvve-i ani'l-merkeziyye te'sîriyle etraflarına âteşîn seyyâreler fırlatırlar. Ve sâlisen bunlar tasallüb edip kendi merkezleri olan güneşlerden ziyâ alıp parlak yıldızlar hâlinde görünürler. Nitekim mukaddimede 'Cenâb-ı Pîr efendimiz felek-i duhânî ta'bîriyle bunların vücûduna işaret buyurmuşlar idi.

5. Feleğin tavanı ki o böyle dâim olur, ipten ve direkten kāim olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. Feleğin tavanı ki o böyle sürekli olur, ipten ve direkten ayakta durmaz.

Feleğin, yani güneş sistemimizin veya dünya feleğinin tavanını oluşturan bu gök cisimleri böyle devam edip gider ve bu felek çadırının ayakta durması için ipe ve direğe ve iplerin bağlanacağı kazıklara ihtiyaç yoktur. Bu güneş sistemlerini tâbileriyle beraber ayakta tutan Allah'ın kudretidir. Nitekim ayet-i kerimede اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا (Ra'd, 13/2) yani "O öyle Allah'tır ki gökleri direksiz yükseltti; siz onları görürsünüz" buyurulur. Beyt-i şerifte "sürekli olur" ifadesiyle pek büyük bir hakikate işaret buyurulur. O da şudur ki: Sonsuz uzay, kâinatın ve yok olanların sahasıdır. Uzayda bu öbek öbek teşekkül eden güneş sistemlerinin her ne kadar başlangıçları ve sonları var ise de, bu oluşum niteliğinin başlangıcı ve sonu yoktur. Çünkü Hak sürekli tecellî edendir, yani Allah'ın mutlak varlığı kadimdir ve bu kadimliğiyle beraber, isim ve sıfatlarıyla tecellî etmediği bir an yoktur; ve çünkü ilahi isimler asla tatil kabul etmez. Şu halde sonradan olan varlık, kadim varlığa paralel olarak ezelî ve ebedîdir. Ancak sonradan olan fertler ecele tâbidir ve yok olucudur. Buna göre Hak, öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır ve İlâh'tır, Rızık Veren'dir, Hayat Veren'dir, Öldüren'dir, Şekil Veren'dir, Kahredici'dir ve Bağışlayıcı'dır, ilh... Böyle olunca feleğin tavanı olan o uzaydaki kâinat ve yok olanlar süreklidir. Bu konudaki daha fazla ayrıntı fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte Fass-ı Âdemî'de فَهُوَ الْإِنْسَانُ الْحَادِثُ الْأَزَلِيُّ وَالنَّشْأُ الدَّائِمُ الْأَبَدِيُّ ibaresinin şerhinde gösterilmiştir.

Feleğin yâ'ni meslek-i şemsîmizin veyâhut felek-i arzın tavanını teşkil eden bu ecrâm-ı semâviyye böyle devâm edip gider, ve bu felek çadırının kıyâmı için ipe ve direğe ve iplerin bağlanacakları kazıklara ihtiyaç yoktur. Bu meslek-i şemsîleri tevâbi'iyle beraber kâim tutan kudret-i Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا (Ra'd, 13/2) ya'ni "O öyle Allah'tır ki gökleri direksiz yükseltti; siz onları görürsünüz" buyurulur. Beyt-i şerîfte "dâim olur" ta'bîri ile pek büyük bir hakîkate işâret buyurulur. O da budur ki: Fezâ-yı bî-nihâye kâinât ve zâilâtın sâhasıdır. Fezâda bu öbek öbek teşekkül eden meslek-i şemsîlerin her ne kadar evvel ve âhirleri var ise de, bu teşekkül keyfiyetinin evveli ve âhiri yoktur. Zîrâ Hak dâimü't-tecellîdir, ya'ni vücûd-i mutlak-ı Hak kadîmdir, ve bu kıdemi ile beraber, esmâ ve sıfatıyla tecellî etmediği bir an yoktur; ve çünki esmâ-i ilâhiyye asla ta'tîl kabûl etmez. Şu halde vücûd-i hudûs vücûd-i kadîme muhâzî olarak ezelî ve ebedîdir. Ancak efrâd-ı hâdis ecele tâbi'dir ve fenâ-pezîrdir. Binâenaleyh Hak, ezelen ve ebeden Hâlik'tır ve İlâh'tır, Rezzâk'tır, Muhyi'dir, Mümît'tir, Musavvir'dir, Kahhâr'dır ve Gaffâr'dır, ilh... Böyle olunca feleğin sakfı olan o fezâdaki kâinât ve zâilât dâimdir. Bu babdaki daha fazla tafsîlât fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte Fass-ı Âdemîde فَهُوَ الْإِنْسَانُ الْحَادِثُ الْأَزَلِيُّ وَالنَّشْأُ الدَّائِمُ الْأَبَدِيُّ ibâresinin şerhinde gösterilmiştir.

6. Cibril'in kuvveti matbahtan olmadı, Hallâk-ı vücudun dîdârından oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. Cebrail'in kuvveti mutfaktan olmadı, varlığı yaratanın görünüşünden oldu.

Cebrail (a.s.)'ın kuvveti mutfaktan, yemekten ve içmekten meydana gelmedi. Ancak varlığı yaratanın perdesiz müşahadesinden (görünüşünden) gerçekleşti.

Bilinmeli ki, Hakk'ın mutlak varlığının başkalık elbisesiyle tenezzülü (aşağı inmesi), hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinde sabit olan kudret sıfatının mazharları (tecelli yerleri) yani kuvvetler ile gerçekleşir. Çünkü varlıkta kudret ve kuvvet olmayınca, irade ettiği şeyin yaratılması mümkün olmaz. Yüce Allah "Zü'l-kuvveti'l-metîn" (ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينِ) yani "Kuvvet sahibi, çok sağlam"dır. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakiki varlığın hallerinden bir hal olduğu için, Zât'ının gayrı (başka bir şeyi) değildir. Şimdi, fiiller kuvvet ile ortaya çıkacağından, ilahi fiiller de yüce melekler ile belirir. Bu ilahi kuvvetlerin ismi peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) dilinde "melekler"dir. Çünkü melek "kuvvet ve şiddet" anlamındadır. Şimdi, ulûhiyetin (ilâhlığın) anasır (elementler) âlemini kuşatan dört külli kuvveti vardır ki, onlara şeriat dilinde Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (aleyhimü's-selâm) denir. Bunlara tabi olan meleklerin haddi ve hesabı yoktur. Yüce melekler ihtiyar (seçme) sahibi olmayıp, o kuvvetlerin sahibi olan İlahi Zât'ın - Feleğin yani güneş sistemimizin veya arz feleğinin tavanını oluşturan bu semavi cisimler böyle devam edip gider, ve bu felek çadırının ayakta durması için ipe ve direğe ve iplerin bağlanacakları kazıklara ihtiyaç yoktur. Bu güneş sistemlerini tâbileriyle beraber ayakta tutan Hakk'ın kudretidir. Nitekim ayet-i kerimede اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا (Ra'd, 13/2) yani "O öyle Allah'tır ki gökleri direksiz yükseltti; siz onları görürsünüz" buyurulur. Beyt-i şerifte "daim olur" tabiri ile pek büyük bir hakikate işaret buyurulur. O da şudur ki: Sonsuz uzay, kâinatın ve zail olanların (yok olanların) sahasıdır. Uzayda bu öbek öbek teşekkül eden güneş sistemlerinin her ne kadar evvelleri ve ahirleri (başlangıçları ve sonları) var ise de, bu teşekkül keyfiyetinin (oluşum niteliğinin) evveli ve ahiri yoktur. Çünkü Hak daimü't-tecellîdir (sürekli tecelli edendir), yani Hakk'ın mutlak varlığı kadimdir (ezelidir), ve bu kadimliği ile beraber, isim ve sıfatlarıyla tecelli etmediği bir an yoktur; ve çünkü ilahi isimler asla tatil (işlevsiz kalma) kabul etmez. Şu halde hudûs (sonradan olma) varlığı, kadim (ezeli) varlığa paralel olarak ezeli ve ebedidir. Ancak sonradan olan fertler ecele tabidir ve fena-pezirdir (yok olmaya mahkûmdur). Bu sebeple Hak, öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır ve İlâh'tır, Rızık Veren'dir, Hayat Veren'dir, Öldüren'dir, Şekil Veren'dir, Kahredici'dir ve Bağışlayıcı'dır, ilh... Böyle olunca feleğin tavanı olan o uzaydaki kâinat ve zail olanlar daimdir. Bu konudaki daha fazla ayrıntı fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte Fass-ı Âdemî'de فَهُوَ الْإِنْسَانُ الْحَادِثُ الْأَزَلِيُّ وَالنَّشْأُ الدَّائِمُ الْأَبَدِيُّ ibaresinin şerhinde gösterilmiştir.

"Cebrail (a.s.)ın kuvveti matbahtan, yemekten ve içmekten hâsıl olmadı. Ancak Hallâk-ı vücûdun hicâbsız müşâhedesinden vâkı' oldu."

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın gayriyyet libâsiyle tenezzülü, hakîkat-i muhammediyye mertebesinde sâbit olan sıfat-ı kudretin mezâhiri ya'ni kuvâ ile vâkı'dır. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği şeyin îcâdı mümkün olmaz. Allah Teâlâ hazretleri "Zü'l-kuvveti'l-metîn" (ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينِ) dir. Ve kudret sıfât-ı sâire gibi vücûd-i hakîkînin şuûnatından bir şe'n olduğu cihetle, zâtının gayrı değildir. İmdi ef'âl kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ef'âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm ile zâhir olur. Bu kuvâ-i ilâhiyyenin ismi lisân-ı enbiyâ (aleyhimü's-selâm)da "melâike”dir. Zîrâ melek "kuvvet ve şiddet" ma'nâsınadır. İmdi ulûhiyyetin âlem-i anâsırı muhît olan dört kuvve-i külliyesi vardır ki, onlara lisân-ı şer'de Cebrail ve Mîkâil ve İsrafil ve Azrâil (aleyhimü's-selâm) denir. Bunlara tâbi' olan melâikenin had ve hesabı yoktur. Melâike-i kirâm ihtiyâr sahibi olmayıp, o kuvânın sahibi olan zât-ı ulûhiyye- Feleğin yâ'ni meslek-i şemsîmizin veyâhut felek-i arzın tavanını teşkil eden bu ecrâm-ı semâviyye böyle devâm edip gider, ve bu felek çadırının kıyâmı için ipe ve direğe ve iplerin bağlanacakları kazıklara ihtiyaç yoktur. Bu meslek-i şemsîleri tevâbi'iyle beraber kâim tutan kudret-i Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا (Ra'd, 13/2) ya'ni "O öyle Allah'tır ki gökleri direksiz yükseltti; siz onları görürsünüz" buyurulur. Beyt-i şerîfte "dâim olur" ta'bîri ile pek büyük bir hakîkate işâret buyurulur. O da budur ki: Fezâ-yı bî-nihâye kâinât ve zâilâtın sâhasıdır. Fezâda bu öbek öbek teşekkül eden meslek-i şemsîlerin her ne kadar evvel ve âhirleri var ise de, bu teşekkül keyfiyetinin evveli ve âhiri yoktur. Zîrâ Hak dâimü't-tecellîdir, ya'ni vücûd-i mutlak-ı Hak kadîmdir, ve bu kıdemi ile beraber, esmâ ve sıfatıyla tecellî etmediği bir an yoktur; ve çünki esmâ-i ilâhiyye asla ta'tîl kabûl etmez. Şu halde vücûd-i hudûs vücûd-i kadîme muhâzî olarak ezelî ve ebedîdir. Ancak efrâd-ı hâdis ecele tâbi'dir ve fenâ-pezîrdir. Binâenaleyh Hak, ezelen ve ebeden Hâlik'tır ve İlâh'tır, Rezzâk'tır, Muhyi'dir, Mümît'tir, Musavvir'dir, Kahhâr'dır ve Gaffâr'dır, ilh... Böyle olunca feleğin sakfı olan o fezâdaki kâinât ve zâilât dâimdir. Bu babdaki daha fazla tafsîlât fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte Fass-ı Âdemîde فَهُوَ الْإِنْسَانُ الْحَادِثُ الْأَزَلِيُّ وَالنَّشْأُ الدَّائِمُ الْأَبَدِيُّ ibâresinin şerhinde gösterilmiştir.

6. Cibril'in kuvveti matbahtan olmadı, Hallâk-ı vücudun dîdârından oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. Cibril'in kuvveti matbahtan olmadı, varlıkları yaratanın görünmesinden oldu.

Cebrail'in (a.s.) kuvveti mutfaktan, yemekten ve içmekten meydana gelmedi. Ancak varlıkları yaratanın perdesiz müşahedesinden (görünmesinden) gerçekleşti. Bilinmeli ki, Hakk'ın mutlak varlığının başkalık elbisesiyle tenezzülü (aşağı inmesi), hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinde sabit olan kudret sıfatının mazharları (tecelli yerleri), yani kuvvetler ile gerçekleşir. Çünkü varlıkta kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği şeyin yaratılması mümkün olmaz. Yüce Allah "Zü'l-kuvveti'l-metîn" (ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينِ)dir (güçlü ve metin kuvvet sahibi). Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakiki varlığın hallerinden bir hal olduğu için, Zâtının gayrı (başka bir şey) değildir. Şimdi, fiiller kuvvet ile ortaya çıkacağından, ilahi fiiller de yüce melekler ile belirir. Bu ilahi kuvvetlerin ismi peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) dilinde "melekler"dir. Çünkü melek "kuvvet ve şiddet" anlamındadır. Şimdi, ilahlığın anasır (elementler) âlemini kuşatan dört külli kuvveti vardır ki, onlara şeriat dilinde Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (aleyhimü's-selâm) denir. Bunlara tabi olan meleklerin haddi ve hesabı yoktur. Yüce melekler ihtiyar (seçme) sahibi olmayıp, o kuvvetlerin sahibi olan ilahi Zâtın iradesine tabi olduklarından haklarında لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهم ويفعلون ما يؤمرون (Tahrîm, 66/6) yani "Allah'ın emrettiği şeye muhalefet ve isyan etmezler ve emrolundukları şeyi işlerler" buyrulmuştur. Nasıl ki insani varlıktaki kuvvetler de insanın iradesine tabidir. İnsan iradesini bir şeye yöneltince o kuvvetler o şeye harcanır ve asla karşı gelmez. Ve bu kuvvetler insanın kudret sıfatına bitişmesinden ve insanın sürekli olarak Zâtını müşahedesinden faaliyette bulunur. Fakat Hakk'ın kudreti yemekten ve içmekten meydana gelmediğinden, ona bitişik olan Cibril'in kuvveti de elbette yemekten ve içmekten değildir. Aksine varlıkları yaratanın perdesiz müşahedesinden gerçekleşir. Nasıl ki Hz. Cibril hakkında Kur'ân-ı Kerim'de ذي قُوَّة عنْدَ ذي الْعَرْشِ مكين (Tekvir, 81/20) [yani "Arş'ın sahibi katında kuvvetli ve değerli"] buyrulmuştur.

"Cebrail (a.s.)ın kuvveti matbahtan, yemekten ve içmekten hâsıl olmadı. Ancak Hallâk-ı vücûdun hicâbsız müşâhedesinden vâkı' oldu." Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın gayriyyet libâsiyle tenezzülü, hakîkat-i muhammediyye mertebesinde sâbit olan sıfat-ı kudretin mezâhiri ya'ni kuvâ ile vâkı'dır. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği şeyin îcâdı mümkün olmaz. Allah Teâlâ hazretleri "Zü'l-kuvveti'l-metîn" (ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينِ) dir. Ve kudret sıfât-ı sâire gibi vücûd-i hakîkînin şuûnâtından bir şe'n olduğu cihetle, zâtının gayrı değildir. İmdi ef'âl kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ef'âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm ile zâhir olur. Bu kuvâ-i ilâhiyyenin ismi lisân-ı enbiyâ (aleyhimü's-selâm)da "melâike”dir. Zîrâ melek "kuvvet ve şiddet" ma'nâsınadır. İmdi ulûhiyyetin âlem-i anâsırı muhît olan dört kuvve-i külliyesi vardır ki, onlara lisân-ı şer'de Cebrail ve Mîkâil ve İsrafil ve Azrâil (aleyhimü's-selâm) denir. Bunlara tâbi' olan melâikenin had ve hesabı yoktur. Melâike-i kirâm ihtiyâr sahibi olmayıp, o kuvânın sahibi olan zât-ı ulûhiyye- tin irâdesine tâbi' olduklarından haklarında لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهم ويفعلون ما يؤمرون (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Allah'ın emrettiği şeye muhalefet ve isyân etmezler, ve emrolundukları şeyi işlerler" buyurulmuştur. Nitekim vücûd-i insanîdeki kuvâ dahi insanın irâdesine tâbi'dir. İnsan irâdesini bir şeye tevcih edince o kuvâ o şeye masrûf olur ve aslâ tahallüf etmez. Ve bu kuvâ insanın kudret sıfatına ittisâlinden ve insanın ale'd-devâm zâtını müşâhededen faaliyette bulunur. Fakat Hakk'ın kudreti yemekten ve içmekten mütehassıl olmadığından, ona muttasıl olan Cibril'in kuvveti dahi bittabi' yemekten ve içmekten değildir. Belki Hallâk-ı vücûdun hicâbsız müşâhedesinden vâki' olur. Nitekim Hz. Cibríl hakkında Kur'ân-ı Kerim'de ذي قُوَّة عنْدَ ذي الْعَرْشِ مكين (Tekvir, 81/20) [ya'ni "Arş'ın sahibi katında kuvvetli ve değerli"] buyrulmuştur.

7. Abdalın kuvvetini dahi, taâmdan ve tabaktan değil, Hak'tan bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. Abdalın kuvvetini dahi, yemekten ve tabaktan değil, Hak'tan bil!

"Abdal", bedene ait sıfatları, Hakk'a ait sıfatlara dönüşmüş olan Allah dostlarıdır. Nasıl ki ateşte kızan demirin sıfatı, ateşin sıfatına dönüşür; ve o dönüşüm içinde demir, ateş hükmündedir. Bu sebeple bu gibi zatların kuvvetleri, artık bedenin gerektirdiği yemekten ve içmekten değildir; aksine Hakk'ın kudret sıfatındandır.

"Abdal" sıfât-ı abdânîleri, sıfât-ı hakkānîye tebeddül etmiş olan evliyâullahtır. Nitekim ateşte kızan demirin sıfatı, ateşin sıfatına tebeddül eder; ve o tebeddül içinde demir, ateş hükmündedir. Binâenaleyh bu gibi zevâtın kuvvetleri, artık cismin iktizâsı olan yemekten ve içmekten değildir; belki Hakk'ın kudret sıfatındandır.

8. Onların cisimlerini nûrdan yoğurmuşlardır. Nihayet rûhtan ve melekten geçmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Onların cisimlerini nurdan yoğurmuşlardır. Nihayet ruhtan ve melekten geçmişlerdir.

Onların bu unsurlardan oluşan cisimlerini Hakk'ın nurundan yoğurmuşlardır. Bu nurlu karışım sonucunda onlar, hayvanî ruh ve melekiyet mertebesi olan insanî ruh sınıfından ileri geçmişlerdir. Çünkü bu sınıflar, mutlak varlığın başkalık elbisesiyle göründüğü mertebelerdir. Onlar ise bu başkalık perdelerini yırtıp mutlaklık denizinde yok olmuş ve batmışlardır. Hakikat ehli bu mertebeye “makam-ı ittihad” (birlik makamı) derler; ve “ittihad”dan maksat şudur ki: Ne zaman ki sâlik (Hakk yolcusu) bütün sülûk (manevî yolculuk) makamlarını geçmiş olur ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) kuvveti ve Hakk'ın yardımı ile bakır mesabesindeki nefsini altın yapar; ve bütün amellerini hiçe sayıp ahadiyyet (Allah'ın birliği) sıfatlarını kabul etmeye yeterlilik kazanır; ondan sonra cismanî ve ruhanî iradeleri kalkıp Hakk'ın iradesine bağlanır ve nihayet onun sıfatıyla nitelenir. Nasıl ki bu makama işaretle Kur'an-ı Kerim'de وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal 8/17) yani “Ey Resulüm, attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” buyurulmuştur.

Melekler, Allah'ın iradesine tabi olduklarından haklarında لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهم ويفعلون ما يؤمرون (Tahrîm, 66/6) yani "Allah'ın emrettiği şeye muhalefet ve isyan etmezler, ve emrolundukları şeyi işlerler" buyurulmuştur. Nasıl ki insan vücudundaki kuvvetler de insanın iradesine tabidir. İnsan iradesini bir şeye yöneltince o kuvvetler o şeye harcanır ve asla karşı gelmez. Ve bu kuvvetler, insanın kudret sıfatına bağlanmasından ve insanın sürekli kendi zatını müşahede etmesinden dolayı faaliyette bulunur. Fakat Hakk'ın kudreti yemekten ve içmekten meydana gelmediğinden, ona bağlı olan Cibril'in kuvveti de elbette yemekten ve içmekten değildir. Aksine, varlıkları yaratanın perdesiz müşahedesinden meydana gelir. Nasıl ki Hz. Cibril hakkında Kur'an-ı Kerim'de ذي قُوَّة عنْدَ ذي الْعَرْشِ مكين (Tekvîr, 81/20) [yani "Arş'ın sahibi katında kuvvetli ve değerli"] buyrulmuştur.

“Onların bu unsurî olan cisimlerini Hakk'ın nûrundan yoğurmuşlardır. Bu imtizâc-ı nûrânî neticesinde onlar, rûh-ı hayvânî ve melekiyyet mertebesi olan rûh-i insânî sınıfından ileri geçmişlerdir.” Zîrâ bu sınıflar vücûd-i mutlakın gayriyyet libâsıyla zâhir olduğu merâtibdir. Onlar ise bu gayriyyet perdelerini yırtıp deryâ-yı ıtlâkta mahv ve müstağrak olmuşlardır. Muhakkıklar bu mertebeye “makām-ı ittihâd” derler; ve “ittihad”dan murâd budur ki: Vaktâki sâlik bilcümle makāmât-ı sülükü geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ve Hakk'ın inâyeti ile bakır mesâbesindeki nefsini altın yapar; ve kâffe-i a'mâlini hiçe sayıp sıfât-ı ahadiyyeyi kabûle salâhiyyet kesb eder; ondan sonra cismânî ve rûhânî irâdeleri kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur. Nitekim bu makāma işâreten Kur'an-ı Kerîm'de وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal 8/17) ya'ni “Ey Resûlüm, attığın va- tin irâdesine tâbi' olduklarından haklarında لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهم ويفعلون ما يؤمرون (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Allah'ın emrettiği şeye muhalefet ve isyân etmezler, ve emrolundukları şeyi işlerler" buyurulmuştur. Nitekim vücûd-i insanîdeki kuvâ dahi insanın irâdesine tâbi'dir. İnsan irâdesini bir şeye tevcih edince o kuvâ o şeye masrûf olur ve aslâ tahallüf etmez. Ve bu kuvâ insanın kudret sıfatına ittisâlinden ve insanın ale'd-devâm zâtını müşâhededen faaliyette bulunur. Fakat Hakk'ın kudreti yemekten ve içmekten mütehassıl olmadığından, ona muttasıl olan Cibril'in kuvveti dahi bittabi' yemekten ve içmekten değildir. Belki Hallâk-ı vücûdun hicâbsız müşâhedesinden vâki' olur. Nitekim Hz. Cibríl hakkında Kur'ân-ı Kerim'de ذي قُوَّة عنْدَ ذي الْعَرْشِ مكين (Tekvîr, 81/20) [ya'ni "Arş'ın sahibi katında kuvvetli ve değerli"] buyrulmuştur.

7. Abdalın kuvvetini dahi, taâmdan ve tabaktan değil, Hak'tan bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. Abdalın kuvvetini dahi, yemekten ve tabaktan değil, Hak'tan bil!

"Abdal", bedene ait sıfatları, Hakk'a ait sıfatlara dönüşmüş olan Allah dostlarıdır. Nasıl ki ateşte kızan demirin sıfatı, ateşin sıfatına dönüşür; ve o dönüşüm içinde demir, ateş hükmündedir. Bu sebeple bu gibi zatların kuvvetleri, artık bedenin gerektirdiği yemekten ve içmekten değildir; aksine Hakk'ın kudret sıfatındandır.

"Abdal" sıfât-ı abdânîleri, sıfât-ı hakkānîye tebeddül etmiş olan evliyâullahtır. Nitekim ateşte kızan demirin sıfatı, ateşin sıfatına tebeddül eder; ve o tebeddül içinde demir, ateş hükmündedir. Binâenaleyh bu gibi zevâtın kuvvetleri, artık cismin iktizâsı olan yemekten ve içmekten değildir; belki Hakk'ın kudret sıfatındandır.

8. Onların cisimlerini nûrdan yoğurmuşlardır. Nihayet rûhtan ve melekten geçmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Onların cisimlerini nurdan yoğurmuşlardır. Nihayet ruhtan ve melekten geçmişlerdir.

Onların bu unsurlardan oluşan cisimlerini Hakk'ın nurundan yoğurmuşlardır. Bu nuranî karışımın sonucunda onlar, hayvanî ruh ve melekiyet mertebesi olan insanî ruh sınıfından ileri geçmişlerdir. Çünkü bu sınıflar, mutlak varlığın (vücûd-ı mutlak) başkalık elbisesiyle göründüğü mertebelerdir. Onlar ise bu başkalık perdelerini yırtıp mutlaklık denizinde yok olmuş ve batmışlardır. Gerçekleştiriciler (muhakkıklar) bu mertebeye "ittihad makamı" derler; ve "ittihad"dan kasıt şudur ki: Sâlik (Hakk Yolcusu) bütün sülûk makamlarını geçmiş olur ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) kuvveti ve Hakk'ın yardımı ile bakır mesabesindeki nefsini altın yapar; ve bütün amellerini hiçe sayıp ahadiyyet (birlik) sıfatlarını kabul etmeye yeterlilik kazanır; ondan sonra cismanî ve ruhanî iradeleri kalkıp Hakk'ın iradesine bağlanır ve nihayet onun sıfatıyla nitelenir. Nitekim bu makama işaretle Kur'an-ı Kerim'de وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) yani “Ey Resulüm, attığın vakit sen atmadın, velakin Allah attı” ve إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ (Feth, 48/10) yani "Muhakkak sana biat edenler; ancak Allah'a biat ederler" buyurulmuştur. Ve Bayezid Bistamî hazretleri bu makamda şöyle buyuruyorlar: "Otuz yıl vardır ki Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar."

"Onların bu unsurî olan cisimlerini Hakk'ın nûrundan yoğurmuşlardır. Bu imtizâc-ı nûrânî neticesinde onlar, rûh-ı hayvânî ve melekiyyet mertebesi olan rûh-i insânî sınıfından ileri geçmişlerdir." Zîrâ bu sınıflar vücûd-i mutlakın gayriyyet libâsıyla zâhir olduğu merâtibdir. Onlar ise bu gayriyyet perdelerini yırtıp deryâ-yı ıtlâkta mahv ve müstağrak olmuşlardır. Muhakkıklar bu mertebeye "makām-ı ittihâd" derler; ve "ittihad"dan murâd budur ki: Vaktâki sâlik bilcümle makāmât-ı sülükü geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ve Hakk'ın inâyeti ile bakır mesâbesindeki nefsini altın yapar; ve kâffe-i a'mâlini hiçe sayıp sıfât-ı ahadiyyeyi kabûle salâhiyyet kesb eder; ondan sonra cismânî ve rûhânî irâdeleri kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur. Nitekim bu makāma işâreten Kur'an-ı Kerîm'de وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمِيتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni “Ey Resûlüm, attığın va- kit sen atmadın, velâkin Allah attı ve إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ (Feth, 48/10) ya'ni "Muhakkak sana bîat edenler; ancak Allah'a bîat ederler" buyurulmuştur. Ve Bâyezîd Bistâmî hazretleri bu makāmda şöyle buyuruyorlar: "Otuz yıl vardır ki Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar."

9. Mâdemki evsaf-i celîl ile mevsûfsun Halil gibi marazların ateşinden geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. Mademki yüce sıfatlarla nitelenmişsin, Halil gibi hastalıkların ateşinden geç!

Ey Hüsâmeddin Çelebi, sen mademki abdallar (Allah'a tam teslim olmuş kişiler) zümresine dâhil olup, kulluk sıfatların ilahi sıfatlara dönüştü ve Hakk'ın yüce sıfatlarıyla nitelenmiş oldun; artık bedensel hastalıkların ve zayıflıkların ateşi ve harareti, senin İbrahim Halilullah (a.s.) hazretleri gibi olan ruhunun karşısında Nemrud'un ateşi gibi kalır. Bu sebeple, bedensel hastalıklar Mesnevî-i Şerîf'i yazmak hususunda özürler oluşturamaz. Çünkü kulun kuvvet sıfatı dahi, Hakk'ın kudret sıfatına dönüştü ve o kudrette yok olup kayboldu.

Ey Hüsâmeddin Çelebi, sen mâdemki abdâlîn zümresine dâhil olup, sıfât-ı abdâniyyen sıfât-ı hakkānîye tebeddül etti ve Hakk'ın celîl olan evsâfı ile mevsûf oldun; artık cismânî marazların ve zaafların ateşi ve harâreti, senin İbrâhîm Halilullah hazretleri gibi olan rûhunun muvâcehesinde Nemrûd'un ateşi gibi kalır. Binâenaleyh, emrâz-ı cismâniyye Mesnevî-i Şerîfi yazmak husûsunda özürler teşkil edemez. Zîrâ abdânî olan sıfat-ı kuvvetin dahi, Hakk'ın sıfat-ı kudretine tebeddül etti ve o kudrette mahv ve müstağrak oldu.

10. Ey anâsır senin mizacına galib olan, ateş senin üzerine de berd ü selâm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. Ey senin mizacına unsurlar galip olan, ateş senin üzerine de soğuk ve selamet olur.

"Unsurlar"dan maksat, insan bedenini oluşturan "dört temel unsur"dur ki, tasavvuf teriminde bunlara toprak, su, hava, ateş denir. Ve tabiî hikmet teriminde katı, sıvı, gaz ve ısı olarak ifade edilir. Kimya açısından aynı basit unsurların bu farklı şekillerde ortaya çıkışıdır. Örneğin "karbon" denilen unsur, katı, sıvı ve gaz hâlinde bulunur. Fakat aynı unsurun her bir hâlindeki özellikleri başka başka olur. Örneğin ateş oksijen üreticidir. Suda dahi oksijen üretici vardır. Kimyaca birbirinin aynıdır; fakat tabiî hikmet açısından birbirinin zıddıdır. Su galip gelince ateşin şeklini bozar; ve ateş galip gelince de suyun şeklini bozar. Bu sebeple insan bedeni böyle birbirine zıt olan unsurlardan oluşmuştur ve bunların denge hâlinde bulunmaları insan bedeninin sağlığına sebep olur. Ve denge dairesinden çıkınca hastalıklar ortaya çıkar.

Şimdi "ey Hüsâmeddin Çelebi, unsurlar ve dört temel unsur senin mizacına köle ve hizmetkârdır; ve sen o unsurların esiri değilsin. Bu sebeple mizacında ısı galip olmuş ise sana etki edemez. Nemrut'un ateşi, İbrahim Halilullah (a.s.) hazretleri üzerine selamet dairesinde soğuk olduğu gibi, vücudunda hissettiğin bu şiddetli ısı senin üzerine dahi öylece soğuk ve selamet olur." "Attığında sen atmadın, velâkin Allah attı" ve "Muhakkak sana biat edenler; ancak Allah'a biat ederler" (Fetih, 48/10) buyurulmuştur. Ve Bayezid Bistâmî hazretleri bu makamda şöyle buyuruyorlar: "Otuz yıl vardır ki Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar."

"Anâsır”dan murâd, cism-i beşeri teşkil eden "erkân-ı erbaa"dır ki, ıstılâh-ı sûfiyyede bunlara toprak, su, havâ, ateş denir. Ve hikmet-i tabiiyye ıstılâhında sulb, mâyi', gaz ve harâret ta'bîr olunur. Kimyâ nokta-i nazarından aynı anâsır-ı basîtanın bu muhtelif şekillerde zuhûrudur. Meselâ "karbon" denilen unsur, sulb, mâyi' ve gaz hâlinde bulunur. Fakat aynı unsurun her bir hâlindeki havâssı başka başka olur. Meselâ ateş müvellidü'l-humûzadır. Suda dahi müvellidü'l-humuza vardır. Kimyâca birbirinin aynıdır; fakat hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından birbirinin zıddıdır. Su gâlib gelince ateşin şeklini bozar; ve ateş gâlib gelince de suyun şeklini bozar. Binâenaleyh cism-i insânî böyle yekdîgerine zıd olan erkândan müteşekkildir ve bunların hâl-i i'tidâlde bulunmaları cism-i insânînin sıhhatine bâdî olur. Ve i'tidal dâiresinden çıkınca emrâz zuhûra gelir.

İmdi "ey Hüsâmeddin Çelebi, anâsır ve erkân-ı erbaa senin mizâcına köle ve hâdimdir; ve sen o anâsırın zebûnu değilsin. Binâenaleyh mizâcında harâret gâlip olmuş ise sana te'sîr edemez. Nemrûd'un ateşi, İbrahim Halilullah hazretleri üzerine selâmet dâiresinde soğuk olduğu gibi, vücûdunda hissettiğin bu şiddet-i harâret senin üzerine dahi öylece berd ü selâm olur." kit sen atmadın, velâkin Allah attı ve إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ )Feth, 48/10( ya'ni "Muhakkak sana bîat edenler; ancak Allah'a bîat ederler" buyurulmuştur. Ve Bâyezîd Bistâmî hazretleri bu makāmda şöyle buyuruyorlar: "Otuz yıl vardır ki Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar."

9. Mâdemki evsaf-i celîl ile mevsûfsun Halil gibi marazların ateşinden geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. Mademki yüce sıfatlarla nitelenmişsin, Halil gibi hastalıkların ateşinden geç!

Ey Hüsâmeddin Çelebi, sen mademki abdallar (Allah'a tam teslim olmuş kişiler) zümresine dâhil olup, kulluk sıfatların ilahi sıfatlara dönüştü ve Hakk'ın yüce sıfatları ile nitelenmiş oldun; artık bedensel hastalıkların ve zayıflıkların ateşi ve harareti, senin İbrahim Halilullah (a.s.) hazretleri gibi olan ruhunun karşısında Nemrud'un ateşi gibi kalır. Bu sebeple, bedensel hastalıklar Mesnevî-i Şerîf'i yazma konusunda özürler oluşturamaz. Çünkü kulluğa ait olan kuvvet sıfatın dahi, Hakk'ın kudret sıfatına dönüştü ve o kudrette yok olup kayboldu.

Ey Hüsâmeddin Çelebi, sen mâdemki abdâlîn zümresine dâhil olup, sıfât-ı abdâniyyen sıfât-ı hakkānîye tebeddül etti ve Hakk'ın celíl olan evsâfı ile mevsûf oldun; artık cismânî marazların ve zaafların ateşi ve harâreti, senin İbrâhîm Halilullah hazretleri gibi olan rûhunun muvâcehesinde Nemrûd'un ateşi gibi kalır. Binâenaleyh, emrâz-ı cismâniyye Mesnevî-i Şerîfi yazmak husûsunda özürler teşkil edemez. Zîrâ abdânî olan sıfat-ı kuvvetin dahi, Hakk'ın sıfat-ı kudretine tebeddül etti ve o kudrette mahv ve müstağrak oldu.

10. Ey anâsır senin mizacına gâlib olan, ateş senin üzerine de berd ü selâm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. Ey unsurlar senin mizacına üstün gelen, ateş senin üzerine de soğuk ve selamet olur.

"Unsurlar"dan kastedilen, insan bedenini oluşturan "dört temel unsur"dur ki, tasavvuf teriminde bunlara toprak, su, hava, ateş denir. Ve tabiat felsefesi teriminde katı, sıvı, gaz ve ısı olarak ifade edilir. Kimya açısından aynı basit unsurların bu farklı şekillerde ortaya çıkışıdır. Örneğin "karbon" denilen element, katı, sıvı ve gaz hâlinde bulunur. Fakat aynı elementin her bir hâlindeki özellikleri başka başka olur. Örneğin ateş oksijen üreticidir. Suda dahi oksijen üretici vardır. Kimyaca birbirinin aynıdır; fakat tabiat felsefesi açısından birbirinin zıddıdır. Su üstün gelince ateşin şeklini bozar; ve ateş üstün gelince de suyun şeklini bozar. Bu sebeple insan bedeni böyle birbirine zıt olan unsurlardan oluşmuştur ve bunların denge hâlinde bulunmaları insan bedeninin sağlığına sebep olur. Ve denge dairesinden çıkınca hastalıklar ortaya çıkar.

Şimdi "ey Hüsâmeddin Çelebi, unsurlar ve dört temel unsur senin mizacına köle ve hizmetkârdır; ve sen o unsurların esiri değilsin. Bu sebeple mizacında ısı üstün gelmiş ise sana etki edemez. Nemrud'un ateşi, İbrahim Halilullah (a.s.) hazretleri üzerine selamet dairesinde soğuk olduğu gibi, vücudunda hissettiğin bu şiddetli ısı senin üzerine dahi öylece soğuk ve selamet olur."

“Anâsır”dan murâd, cism-i beşeri teşkil eden “erkân-ı erbaa”dır ki, ıstılâh-ı sûfiyyede bunlara toprak, su, havâ, ateş denir. Ve hikmet-i tabiiyye ıstılâhında sulb, mâyi', gaz ve harâret ta'bîr olunur. Kimyâ nokta-i nazarından aynı anâsır-ı basîtanın bu muhtelif şekillerde zuhûrudur. Meselâ “karbon” denilen unsur, sulb, mâyi' ve gaz hâlinde bulunur. Fakat aynı unsurun her bir hâlindeki havâssı başka başka olur. Meselâ ateş müvellidü'l-humûzadır. Suda dahi müvellidü'l-humuza vardır. Kimyâca birbirinin aynıdır; fakat hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından birbirinin zıddıdır. Su gâlib gelince ateşin şeklini bozar; ve ateş gâlib gelince de suyun şeklini bozar. Binâenaleyh cism-i insânî böyle yekdîgerine zıd olan erkândan müteşekkildir ve bunların hâl-i i'tidâlde bulunmaları cism-i insânînin sıhhatine bâdî olur. Ve i'tidal dâiresinden çıkınca emrâz zuhûra gelir.

İmdi “ey Hüsâmeddin Çelebi, anâsır ve erkân-ı erbaa senin mizâcına köle ve hâdimdir; ve sen o anâsırın zebûnu değilsin. Binâenaleyh mizâcında harâret gâlip olmuş ise sana te'sîr edemez. Nemrûd'un ateşi, İbrahim Halilullah hazretleri üzerine selâmet dâiresinde soğuk olduğu gibi, vücûdunda hissettiğin bu şiddet-i harâret senin üzerine dahi öylece berd ü selâm olur.”

11. Anâsır her bir mizacın mayasıdır; ve bu senin mizacın her bir mertebeden daha yüksektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Elementler her bir mizacın mayasıdır; ve bu senin mizacın her bir mertebeden daha yüksektir.

"Elementler"in tabiatları vardır ve "tabiat" kuruluk, yaşlık, soğukluk ve sıcaklık denilen dört "esas unsur"un toplamıdır. Örneğin suda soğukluk ve yaşlık, ateşte ise sıcaklık ve kuruluk vardır. Ve bu elementler, bu tabiatlarıyla beraber her bir mizacın mayası ve aslıdır. Örneğin vücutta sıvı unsur baskın olursa, onun tabiatı olan soğukluk ve yaşlık da baskın olur; ve doğal sıcaklık az olur; ve bu durumda mizaç da sapar.

Şimdi ey Hüsâmeddin Çelebi, her ne kadar elementler ve tabiatlar insan bedeninde her bir mizacın mayası ve aslı olup hastalık ve sağlık, onların dengesinden veya dengenin bozulmasından kaynaklansa da, senin mizacında ruhanîlik baskın olduğundan, elementlerin ve tabiatların her bir mertebesinden daha yüksektir. Bu sebeple senin vücudunda görünen hastalıklar ve zayıflık seni faaliyetten alıkoyamaz.

"Anâsır"ın tabiatları vardır ve "tabîat" kuruluk, yaşlık, soğukluk ve sıcaklık denilen dört "rükn"ün hey'et-i mecmûasıdır. Meselâ suda soğukluk ve yaşlık ve ateşte sıcaklık ve kuruluk vardır. Ve bu anâsır bu tabîatlarıyla beraber her bir mizâcın mayası ve aslıdır. Meselâ vücudda rükn-i mâyi' gâlib olursa, onun tabîatı olan soğukluk ve yaşlık dahi gâlib olur; ve harâret-i garîziyye az olur; ve bu sûrette mizâc dahi münharif olur.

"İmdi ey Hüsâmeddin Çelebi, vâkıâ anâsır ve tabâyi' her ne kadar cism-i beşerde her bir mizâcın mayası ve aslı olup hastalık ve sağlık, onların i'tidalinden veyâ i'tidâlin bozulmasından ise de, senin mizâcında rûhâniyet gâlib olduğundan, anâsır ve tabâyi'in her bir mertebesinden yüksektir. Binâenaleyh senin vücûdunda zâhiren meşhûd olan emrâz ve za'f seni faaliyetten ıskāt edemez."

12. Bu senin mizacın cihan-ı münbasıttandır. Şimdi vasf-ı vahdeti mültakıt oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. Senin mizacın genişlemiş âlemdendir. Şimdi vahdet vasfını toplayıcı oldu.

"Genişlemiş âlem"den kasıt, ruhlar âlemidir; ve ruhlar âleminin hâli genişlemedir. Yani "Senin mizacın, daralma âlemi olan unsurlar ve tabiatlar âleminden değildir. Aksine, genişleme âlemi olan ruhlar âlemindendir. Bu sebeple o ruhanî mizaç, şu anda Hakk'ın vahdetine ait olan vasfı topladı ve kendisinde bir araya getirdi; ve senden görünen sıfatlar Hakk'ın sıfatları oldu. Nasıl ki bu mertebeye ulaşan kişiler "اشباحنا ارواحنا وارواحنا اشباحنا" yani "Bizim bedenlerimiz ruhlarımızdır ve ruhlarımız bedenlerimizdir" derler.

"Cihân-ı münbasıt"tan murâd, âlem-i ervâhdır; ve âlem-i ervâhın hâli inbisâttır. Ya'ni "Senin mizâcın âlem-i inkıbâz olan anâsır ve tabâyi' âleminden değildir. Belki âlem-i inbisât olan âlem-i ervâhtandır. Binâenaleyh o mizâc-ı rûhânîn, hâl-i hâzırda vahdet-i Hakk'a âid olan vasfı topladı ve kendisinde cem'etti; ve senden zâhir olan sıfatlar Hakk'ın sıfatları oldu. Nitekim bu mertebeye nâil olan zevat اشباحنا ارواحنا وارواحنا اشباحنا ya'ni "Bizim şahıslarımız ervâhımızdır ve ervâhımız şahıslarımız" derler.

13. Ey yazık! Halkın fehimlerinin meydanı pek dar geldi; halkın halkı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. Ey yazık! Halkın anlayışlarının alanı pek dar geldi; halkın halkı yoktur.

Yazıklar olsun ki, insanların anlayışlarının alanı pek dar olarak ortaya çıktı; o insanların ruhlarında ilâhî sırları ve hakikatleri yutabilecek boğaz yoktur. Bu sebeple onlar, Allah dostlarının ilâhî sırlara dair sözlerini işittikleri zaman, yutamayarak kusarlar. Bu şekilde manevî gıdadan mahrum kalan ruhları, kuvvet kazanamaz.

"Yazıklar olsun ki, nâsın anlayışlarının meydanı pek dar olarak zâhir oldu; o nâsın ruhlarında esrâr ve hakāyık-i ilâhiyye lokmalarını yutabilecek boğaz yoktur." Binâenaleyh onlar, ehlullâhın esrâr-ı ilâhiyyeye dâir olan sözlerini işittikleri vakit, yutamayıp istifrâğ ederler. Bu süretle gıdâ-yı ma'nevîden mahrûm kalan rûhları, kuvvet iktisâb edemez.

11. Anâsır her bir mizacın mayasıdır; ve bu senin mizacın her bir mertebeden daha yüksektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Elementler her bir mizacın mayasıdır; ve bu senin mizacın her bir mertebeden daha yüksektir.

"Elementler"in tabiatları vardır ve "tabiat" kuruluk, yaşlık, soğukluk ve sıcaklık denilen dört "esas unsur"un toplamıdır. Örneğin suda soğukluk ve yaşlık, ateşte ise sıcaklık ve kuruluk vardır. Ve bu elementler, bu tabiatlarıyla birlikte her bir mizacın mayası ve aslıdır. Örneğin vücutta sıvı unsur üstün gelirse, onun tabiatı olan soğukluk ve yaşlık da üstün gelir; ve doğuştan gelen sıcaklık az olur; ve bu durumda mizaç da sapar.

Şimdi ey Hüsâmeddin Çelebi, gerçekte elementler ve tabiatlar her ne kadar insan bedeninde her bir mizacın mayası ve aslı olup hastalık ve sağlık, onların dengesinden veya dengenin bozulmasından kaynaklansa da, senin mizacında ruhanîlik üstün olduğundan, elementlerin ve tabiatların her bir mertebesinden daha yüksektir. Bu sebeple senin vücudunda görünen hastalıklar ve zayıflık seni faaliyetten alıkoyamaz.

"Anâsır"ın tabiatları vardır ve "tabîat" kuruluk, yaşlık, soğukluk ve sıcaklık denilen dört "rükn"ün hey'et-i mecmûasıdır. Meselâ suda soğukluk ve yaşlık ve ateşte sıcaklık ve kuruluk vardır. Ve bu anâsır bu tabîatlarıyla berâber her bir mizâcın mayası ve aslıdır. Meselâ vücudda rükn-i mâyi' gâlib olursa, onun tabîatı olan soğukluk ve yaşlık dahi gâlib olur; ve harâret-i garîziyye az olur; ve bu sûrette mizâc dahi münharif olur.

"İmdi ey Hüsâmeddin Çelebi, vâkıâ anâsır ve tabâyi' her ne kadar cism-i beşerde her bir mizâcın mayası ve aslı olup hastalık ve sağlık, onların i'tidalinden veyâ i'tidâlin bozulmasından ise de, senin mizācında rûhâniyet gâlib olduğundan, anâsır ve tabâyi'in her bir mertebesinden yüksektir. Binâenaleyh senin vücûdunda zâhiren meşhûd olan emrâz ve za'f seni faaliyetten ıskāt edemez."

12. Bu senin mizacın cihan-ı münbasıttandır. Şimdi vasf-ı vahdeti mültakıt oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. Senin mizacın genişlemiş âlemdendir. Şimdi vahdet vasfını topladı.

"Genişlemiş âlem"den kasıt, ruhlar âlemidir; ve ruhlar âleminin hâli genişlemedir. Yani "Senin mizacın, daralma âlemi olan unsurlar ve tabiatlar âleminden değildir. Aksine, genişleme âlemi olan ruhlar âlemindendir. Bu sebeple o ruhanî mizacın, şu anda Hakk'ın birliğine ait olan vasfı topladı ve kendisinde bir araya getirdi; ve senden ortaya çıkan sıfatlar Hakk'ın sıfatları oldu. Nasıl ki bu mertebeye ulaşan kişiler, "اشباحنا ارواحنا وارواحنا اشباحنا" yani "Bizim bedenlerimiz ruhlarımızdır ve ruhlarımız bedenlerimizdir" derler.

"Cihân-ı münbasıt"tan murâd, âlem-i ervâhdır; ve âlem-i ervâhın hâli inbisâttır. Ya'ni "Senin mizâcın âlem-i inkıbâz olan anâsır ve tabâyi' âleminden değildir. Belki âlem-i inbisât olan âlem-i ervâhtandır. Binâenaleyh o mizâc-ı rûhânîn, hâl-i hâzırda vahdet-i Hakk'a aid olan vasfı topladı ve kendisinde cem'etti; ve senden zâhir olan sıfatlar Hakk'ın sıfatları oldu. Nitekim bu mertebeye nâil olan zevat اشباحنا ارواحنا وارواحنا اشباحنا ya'ni "Bizim şahıslarımız ervâhımızdır ve ervâhımız şahıslarımız" derler.

13. Ey yazık! Halkın fehimlerinin meydanı pek dar geldi; halkın halkı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. Ey yazık! Halkın anlayışlarının alanı pek dar geldi; halkın halkı yoktur.

Yazıklar olsun ki, insanların anlayışlarının alanı pek dar olarak ortaya çıktı; o insanların ruhlarında ilâhî sırları ve hakikatleri yutabilecek boğaz yoktur. Bu sebeple onlar, Allah dostlarının ilâhî sırlara dair sözlerini işittikleri zaman, yutamayarak kusarlar. Bu şekilde manevî gıdadan mahrum kalan ruhları, kuvvet kazanamaz.

"Yazıklar olsun ki, nâsın anlayışlarının meydanı pek dar olarak zâhir oldu; o nâsın ruhlarında esrâr ve hakāyık-i ilâhiyye lokmalarını yutabilecek boğaz yoktur." Binâenaleyh onlar, ehlullâhın esrâr-ı ilâhiyyeye dâir olan sözlerini işittikleri vakit, yutamayıp istifrâğ ederler. Bu süretle gıdâ-yı ma'nevîden mahrûm kalan rûhları, kuvvet iktisâb edemez.

14. Ey Hakk'ın ziyası, senin re'yinin hazākatiyle, senin helvan taşa boğaz bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. Ey Hakk'ın ışığı, senin görüşünün keskinliğiyle, senin helvan taşa boğaz bağışlar.

"Ey Hakk'ın ışığı olan Hüsâmeddin Çelebi! Senin görüşünün keskinliği ve maharetiyle, senin helva gibi tatlı olan ilahi bilgilere dair sözlerin, taş gibi katı olan kalpleri yumuşatıp bu ilahi bilgileri yutmak için onların ruhlarına boğaz bahşeder." Taşa olan tesirin delilini istersen deriz ki:

"Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddin Çelebi! Senin re'yinin hazâkati ve mahâretiyle, senin helva gibi tatlı olan maârif-i ilâhiyyeye mütedâir sözlerin, taş gibi katı olan kalbleri yumuşatıp bu maârif-i ilâhiyyeyi yutmak için onların rûhlarına boğaz bahşeder." Taşa olan te'sîrin delîlini istersen deriz ki:

15. Tûr dağı tecellî içinde boğaz buldu. Tâ ki mey içti ve meye tâkat getiremedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. Tûr dağı tecellî içinde boğaz buldu. Tâ ki mey içti ve meye tâkat getiremedi.

Sînâ'daki Tûr dağı, Hakk'ın tecellîsi içinde, o tecelliyi kabul edebilecek bir boğaz (kabul edici bir kanal) ve isti'dâd (yatkınlık) buldu; ve o bulduğu boğaz ile ilâhî tecellî şarabını içti ve şarabın keskinliğine tahammül edemedi. Bu beyitte, "Vaktâki Mûsâ'nın Rabbi dağa tecellî buyurdu, o dağı parça parça etti; ve Mûsâ baygın olduğu hâlde düştü" (A'râf, 7/143) âyet-i kerîmesine işaret edilir.

"Tûr-ı Sînâ dağı, Hakk'ın tecellîsi içinde, o tecelliyi kabûl edebilecek bir boğaz ve isti'dâd buldu; ve o bulduğu boğaz ile tecellî-i ilâhî şarabını içti ve şarâbın keskinliğine tahammül edemedi." Bu beyti şerifte فَلَمَّا تَجَلَى رَبَّهُ الْجَبَل جَعَلَهُ دَكًا وخر موسى صعقاً (A'râf, 7/143) ya'ni "Vaktāki Mûsâ'nın Rabbi dağa tecellî buyurdu, o dağı parça parça etti; ve Mûsâ bíhûş olduğu halde düştü" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

16. Dağ ondan medkûk oldu ve yarıldı; dağdan deve raksını gördünüz mü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. Dağ ondan ufalandı ve yarıldı; dağdan deve raksını gördünüz mü?

Cansız türünden olan dağ öyle bir etkilendi ki yarıldı ve parça parça oldu; ve hayvan cinsi gibi raks eden bir hâle geldi. Siz hiç dağ ve taş cinsinin, hayvan cinsi gibi hareketini ve raksını gördünüz mü? Fakat Hakk'ın tecellîsi (Allah'ın bir şeyde görünmesi) böyle bir hâli meydana getirdi.

"Cemâd nev'inden olan dağ öyle bir müteessir oldu ki yarıldı ve parça parça oldu; ve hayvan cinsi gibi raksân bir hâle geldi. Siz hiç dağ ve taş cinsinin, hayvan cinsi gibi hareketini ve raksını gördünüz mü?" Fakat Hakk'ın tecellîsi böyle bir hâli vücûda getirdi.

17. Her bir kimseden bir kimseye lokma bahşedicilik gelir; boğaz bağışlayıcılık ancak Yezdân'ın işidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. Her bir kimseden bir kimseye lokma bahşedicilik gelir; boğaz bağışlayıcılık ancak Yezdân'ın işidir.

İnsan fertlerinden her biri, muhtaç olan diğerine bedensel veya ruhanî lokmalar bahşedebilir. Fakat görünen lokmaları yutabilecek boğazı ve manevî lokmalardan ibaret olan hikmetleri ve ilâhî sırları yutup hazmedebilecek hazmetme gücünü ve yatkınlığı bahşedemez. Bu ihsan ve bağış ancak Yaratıcı Yezdân'ın işidir.

Efrâd-ı benî Adem'den her biri, muhtâc olan dîgerine cismânî veyâ rûhânî lokmalar bahşedebilir. Fakat zâhirî lokmaları yutabilecek boğaz ve ma'nevî lokmalardan ibaret olan hikemiyyât ve esrâr-ı ilâhiyyeyi yutup hazm edebilecek havsala ve isti'dâd bahş edemez. Bu ihsân ve atâ ancak Hâlik-ı Yezdân'ın işidir.

14. Ey Hakk'ın ziyası, senin re'yinin hazākatiyle, senin helvan taşa boğaz bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. Ey Hakk'ın ışığı, senin görüşünün keskinliğiyle, senin helvan taşa boğaz bağışlar.

"Ey Hakk'ın ışığı olan Hüsâmeddin Çelebi! Senin görüşünün keskinliği ve maharetiyle, senin helva gibi tatlı olan ilahi bilgilere dair sözlerin, taş gibi katı olan kalpleri yumuşatıp bu ilahi bilgileri yutmak için onların ruhlarına boğaz bahşeder." Taşa olan tesirin delilini istersen deriz ki:

"Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddin Çelebi! Senin re'yinin hazâkati ve mahâretiyle, senin helva gibi tatlı olan maârif-i ilâhiyyeye mütedâir sözlerin, taş gibi katı olan kalbleri yumuşatıp bu maârif-i ilâhiyyeyi yutmak için onların rûhlarına boğaz bahşeder." Taşa olan te'sîrin delîlini istersen deriz ki:

15. Tûr dağı tecellî içinde boğaz buldu. Tâ ki mey içti ve meye tâkat getiremedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. Tûr dağı tecellî içinde boğaz buldu. Tâ ki mey içti ve meye tâkat getiremedi.

Sînâ'daki Tûr dağı, Hakk'ın tecellîsi içinde, o tecelliyi kabul edebilecek bir boğaz (kabul edici bir kanal) ve isti'dâd (yatkınlık) buldu; ve o bulduğu boğaz ile ilâhî tecellî şarabını içti ve şarabın keskinliğine tahammül edemedi. Bu beyitte, "Vaktâki Mûsâ'nın Rabbi dağa tecellî buyurdu, o dağı parça parça etti; ve Mûsâ baygın olduğu hâlde düştü" (A'râf, 7/143) âyet-i kerîmesine işaret edilir.

"Tûr-ı Sînâ dağı, Hakk'ın tecellîsi içinde, o tecelliyi kabûl edebilecek bir boğaz ve isti'dâd buldu; ve o bulduğu boğaz ile tecellî-i ilâhî şarabını içti ve şarâbın keskinliğine tahammül edemedi." Bu beyti şerifte فَلَمَّا تَجَلَى رَبَّهُ الْجَبَل جَعَلَهُ دَكًا وخر موسى صعقاً (A'râf, 7/143) ya'ni "Vaktāki Mûsâ'nın Rabbi dağa tecellî buyurdu, o dağı parça parça etti; ve Mûsâ bíhûş olduğu halde düştü" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

16. Dağ ondan medkûk oldu ve yarıldı; dağdan deve raksını gördünüz mü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. Dağ ondan ufalandı ve yarıldı; dağdan deve raksını gördünüz mü?

Cansız türünden olan dağ öyle bir etkilendi ki yarıldı ve parça parça oldu; ve hayvan cinsi gibi raks eden bir hâle geldi. Siz hiç dağ ve taş cinsinin, hayvan cinsi gibi hareketini ve raksını gördünüz mü? Fakat Hakk'ın tecellîsi (Allah'ın bir şeyde görünmesi) böyle bir hâli meydana getirdi.

"Cemâd nev'inden olan dağ öyle bir müteessir oldu ki yarıldı ve parça parça oldu; ve hayvan cinsi gibi raksân bir hâle geldi. Siz hiç dağ ve taş cinsinin, hayvan cinsi gibi hareketini ve raksını gördünüz mü?" Fakat Hakk'ın tecellîsi böyle bir hâli vücûda getirdi.

17. Her bir kimseden bir kimseye lokma bahşedicilik gelir; boğaz bağışlayıcılık ancak Yezdân'ın işidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. Her bir kimseden bir kimseye lokma bahşedicilik gelir; boğaz bağışlayıcılık ancak Yezdân'ın işidir.

İnsan fertlerinden her biri, muhtaç olan diğerine bedensel veya ruhanî lokmalar bahşedebilir. Fakat görünen lokmaları yutabilecek boğazı ve manevî lokmalardan ibaret olan hikmetleri ve ilâhî sırları yutup hazmedebilecek hazmetme gücünü ve yatkınlığı bahşedemez. Bu ihsan ve bağış ancak Yaratıcı Yezdân'ın işidir.

Efrâd-ı benî Adem'den her biri, muhtâc olan dîgerine cismânî veyâ rûhânî lokmalar bahşedebilir. Fakat zâhirî lokmaları yutabilecek boğaz ve ma'nevî lokmalardan ibaret olan hikemiyyât ve esrâr-ı ilâhiyyeyi yutup hazm edebilecek havsala ve isti'dâd bahş edemez. Bu ihsân ve atâ ancak Hâlik-ı Yezdân'ın işidir.

18. Cisme ve rûha boğaz bağışlar; Hak senin her uzvuna ayrı ayrı boğaz bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. Cisme ve ruha boğaz bağışlar; Hak senin her uzvuna ayrı ayrı boğaz bağışlar.

Hakk'ın boğaz vericiliği yalnız bir türe sınırlı değildir; O hem cisme hem ruha, kendi hâl ve şanlarına uygun birer boğaz verir. Bundan başka ey Hakk Yolcusu, senin cisminin her uzvuna dahi ayrı ayrı birer boğaz verir; ve onlar bu boğazlar ile kendilerine özgü olan gıdaları alırlar. Örneğin gözün gıdası görmek ve kulağın gıdası işitmektir. Hak Teâlâ göze görücülük ve kulağa işiticilik boğazını vermezse, onlar bu gıdalardan mahrum kalırlar. Ve aynı şekilde bu his gözünün ve kulağının altında ruhun gözü ve kulağı vardır. Ruh gözü his gözünün gördüğü suretlerden ibret alır; ve ruh kulağı da his kulağının işittiği sözlerden hikmet alır. Bu sebeple ruh gözünün gıdası "ibret" ve ruh kulağının gıdası da "hikmet"tir. Ve eğer Hak Teâlâ bir ruh gözüne ve kulağına ibret ve hikmet alıcılık boğazı ihsan etmezse, onlar da bu gıdalardan mahrum olurlar. Bu sebeple böyle kimseler yalnız cisim boğazı ile suret âleminde kalıp yerler ve içerler ve ilahi hakikatleri idrak edemezler.

Hakk'ın boğaz vericiliği yalnız bir nev'e münhasır değildir; O hem cisme hem rûha, kendi hâl ve şânlarına münasib birer boğaz verir. Bundan başka ey sâlik, senin cisminin her uzvuna dahi ayrı ayrı birer boğaz verir; ve onlar bu boğazlar ile kendilerine mahsûs olan gıdaları alırlar. Meselâ gözün gıdâsı görmek ve kulağın gıdâsı işitmektir. Hak Teâlâ göze görücülük ve kulağa işiticilik boğazını vermezse, onlar bu gıdalardan mahrûm kalırlar. Ve kezâ bu his gözünün ve kulağının altında rûhun gözü ve kulağı vardır. Rûh gözü his gözünün gördüğü sûretlerden ibret alır; ve rûh kulağı da his kulağının işittiği sözlerden hikmet alır. Binâenaleyh rûh gözünün gıdâsı "ibret" ve rûh kulağının gıdâsı da "hikmet"tir. Ve eğer Hak Teâlâ bir rûh gözüne ve kulağına ibret ve hikmet alıcılık boğazı ihsân etmezse, onlar da bu gıdalardan mahrûm olurlar. Binâenaleyh böyle kimseler yalnız cisim boğazı ile sûret âleminde kalıp yerler ve içerler ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi idrâk edemezler.

19. Bunu iclâlî olduğun, degā ve dagaldan hâlî olduğun vakit bahşeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. Bunu, yüce olduğun, hile ve aldatmadan uzak olduğun zaman bahşeder.

Yüce Allah bu ruhanî boğazları, ancak bir kişi yüce olduğu, yani Rabbanî ahlakla ahlaklandığı ve kötü ahlaktan arındığı zaman ihsan eder. Bilinmeli ki cisimler, ilahi marifet sahibidirler ve Hakk'ı tesbih ederler. Nasıl ki bu konudaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de İshak Fassı'nda Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından verilmiştir. Ve onların bu marifet ve tesbihlerine وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) yani "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz" ayet-i kerimesinde işaret edilmiştir. Şimdi cisimlerin ve bütün eşyanın bu tesbihleri basiret (kalp gözüyle görme) ile değildir. Basiret ile ilahi marifet ancak insân-ı kâmile mahsustur. Çünkü onlar bedenleriyle tesbih sırlarını ve ruhlarıyla tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) sırlarını zevk edicidirler.

"Hak Teâlâ bu rûhânî boğazları, ancak bir şahıs iclâlî olduğu, ya'ni ahlâk-ı rabbâniyye ile mütehallık ve ahlâk-ı rezîleden pâk olduğu vakit ihsân eder." Ma'lûm olsun ki ecsâm, ma'rifet-i ilâhiyye sahibidirler ve Hakk'ı tesbih ederler. Nitekim bu babtaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından i'tâ buyrulmuştur. Ve onların bu ma'rifet ve tesbihlerine وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbîhlerini idrâk edemezsiniz" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulmuştur. İmdi ecsâmın ve bilcümle eşyânın bu tesbihleri basîret ile değildir. Basîret ile ma'rifet-i ilâhiyye ancak insân-ı kâmile mahsûstur. Zîrâ onlar bedenleriyle esrâr-ı teşbîhi ve rûhlarıyla esrâr-ı tenzîhi zevk edicidirler.

20. Tâ ki sultanın sırrını kimseye söylemeyesin; tâ ki şekeri sineğin önüne dökmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. Sakın sultanın sırrını kimseye söylemeyesin; sakın şekeri sineğin önüne dökme!

18. Cisme ve rûha boğaz bağışlar; Hak senin her uzvuna ayrı ayrı boğaz bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. Cisme ve ruha boğaz bağışlar; Hak senin her uzvuna ayrı ayrı boğaz bağışlar.

Hakk'ın boğaz vericiliği yalnız bir türe sınırlı değildir; O hem cisme hem ruha, kendi hâl ve şanlarına uygun birer boğaz verir. Bundan başka ey Hakk Yolcusu, senin cisminin her uzvuna dahi ayrı ayrı birer boğaz verir; ve onlar bu boğazlar ile kendilerine özgü olan gıdaları alırlar. Örneğin gözün gıdası görmek ve kulağın gıdası işitmektir. Hak Teâlâ göze görücülük ve kulağa işiticilik boğazını vermezse, onlar bu gıdalardan mahrum kalırlar. Ve aynı şekilde bu his gözünün ve kulağının altında ruhun gözü ve kulağı vardır. Ruh gözü his gözünün gördüğü suretlerden ibret alır; ve ruh kulağı da his kulağının işittiği sözlerden hikmet alır. Bu sebeple ruh gözünün gıdası "ibret" ve ruh kulağının gıdası da "hikmet"tir. Ve eğer Hak Teâlâ bir ruh gözüne ve kulağına ibret ve hikmet alıcılık boğazı ihsan etmezse, onlar da bu gıdalardan mahrum olurlar. Bu sebeple böyle kimseler yalnız cisim boğazı ile suret âleminde kalıp yerler ve içerler ve ilahi hakikatleri idrak edemezler.

Hakk'ın boğaz vericiliği yalnız bir nev'e münhasır değildir; O hem cisme hem rûha, kendi hâl ve şânlarına münasib birer boğaz verir. Bundan başka ey sâlik, senin cisminin her uzvuna dahi ayrı ayrı birer boğaz verir; ve onlar bu boğazlar ile kendilerine mahsûs olan gıdaları alırlar. Meselâ gözün gıdâsı görmek ve kulağın gıdâsı işitmektir. Hak Teâlâ göze görücülük ve kulağa işiticilik boğazını vermezse, onlar bu gıdalardan mahrûm kalırlar. Ve kezâ bu his gözünün ve kulağının altında rûhun gözü ve kulağı vardır. Rûh gözü his gözünün gördüğü sûretlerden ibret alır; ve rûh kulağı da his kulağının işittiği sözlerden hikmet alır. Binâenaleyh rûh gözünün gıdâsı "ibret" ve rûh kulağının gıdâsı da "hikmet"tir. Ve eğer Hak Teâlâ bir rûh gözüne ve kulağına ibret ve hikmet alıcılık boğazı ihsân etmezse, onlar da bu gıdalardan mahrûm olurlar. Binâenaleyh böyle kimseler yalnız cisim boğazı ile sûret âleminde kalıp yerler ve içerler ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi idrâk edemezler.

19. Bunu iclâlî olduğun, degā ve dagaldan hâlî olduğun vakit bahşeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. Bunu, icmâlî olduğun, hile ve aldatmadan uzak olduğun zaman bahşeder.

Bilinmeli ki, Yüce Allah bu ruhanî boğazları, ancak bir kişi icmâlî olduğu, yani ilahi ahlakla ahlaklandığı ve kötü ahlaktan arındığı zaman ihsan eder. Bilinmeli ki cisimler, ilahi marifet sahibidirler ve Hakk'ı tesbih ederler. Nitekim bu konudaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından verilmiştir. Ve onların bu marifet ve tesbihlerine "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velakin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz" (İsrâ, 17/44) ayet-i kerimesinde işaret buyurulmuştur. Şimdi, cisimlerin ve bütün eşyanın bu tesbihleri basiret ile değildir. Basiret ile ilahi marifet ancak insân-ı kâmile özgüdür. Çünkü onlar bedenleriyle teşbih sırlarını ve ruhlarıyla tenzih sırlarını zevk edicidirler.

"Hak Teâlâ bu rûhânî boğazları, ancak bir şahıs iclâlî olduğu, ya'ni ahlâk-ı rabbâniyye ile mütehallık ve ahlâk-ı rezîleden pâk olduğu vakit ihsân eder." Ma'lûm olsun ki ecsâm, ma'rifet-i ilâhiyye sahibidirler ve Hakk'ı tesbih ederler. Nitekim bu babtaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından i'tâ buyrulmuştur. Ve onların bu ma'rifet ve tesbihlerine وإن من شيء إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbîhlerini idrak edemezsiniz" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulmuştur. İmdi ecsâmın ve bilcümle eşyânın bu tesbihleri basîret ile değildir. Basîret ile ma'rifet-i ilâhiyye ancak insân-ı kâmile mahsûstur. Zîrâ onlar bedenleriyle esrâr-ı teşbîhi ve rûhlarıyla esrâr-ı tenzîhi zevk edicidirler.

20. Tâ ki sultanın sırrını kimseye söylemeyesin; tâ ki şekeri sineğin önüne dökmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. Tâ ki sultanın sırrını kimseye söylemeyesin; tâ ki şekeri sineğin önüne dökmeyesin!

Yüce Allah, bu ruhanî olan boğazı, yukarıda zikredilen şartları taşımayanlara, ilahi sırlarına layık olmayan kimselere söylenmemesi ve şeker gibi olan bu sırlar ve hakikatlerin, sinek hükmünde olan ve henüz ruhanî boğaza ulaşamamış bulunan zahir ehlinin önüne dökülmemesi için ihsan etmez.

Hak Teâlâ bu rûhânî olan boğazı, yukarıda zikr olunan şerâiti câmi' olmayanlara, esrâr-ı ilâhiyyesinin nâehil olan kimselere söylenmemesi ve şeker gibi olan bu esrâr ve hakāyıkın, sinek mesâbesinde olan ve henüz rûhânî boğaza nâil olamamış bulunan ehl-i sûretin önüne dökülmemesi için ihsân etmez.

21. Esrar-ı Celal'i o kimsenin kulağı işitir ki o, yüz dilli sûsen gibi lâl vâki oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. Celâl Sırlarını o kimsenin kulağı işitir ki o, yüz dilli susam çiçeği gibi dilsiz oldu.

Celâl sahibi olan Hakk'ın sırlarını ruhunun kulağı ile öyle bir kimse işitir ki, susam çiçeği gibi ağzında birçok dili olduğu hâlde, dilsizler gibi sessiz kalır. Yani ruhunun kulağına gayb tarafından gelen sırları, çeşitli tabirler ve farklı sözlerle açıklamaya muktedir iken, ehil olmayana açıklamayarak susar. "Celâl Sırları" tabiriyle Pir Efendimiz (Mevlânâ) kendi ism-i şeriflerine işaret buyurduklarına göre, şu anlamı vermek de uygundur: Yani "Celâleddîn Rûmî'nin bu Mesnevî-i Şerîf'te nazım ve söz elbiselerini giydirdiği sırları, ancak susam çiçeği gibi ağzında birçok dili olduğu hâlde, dilsizler gibi susan kimseler işitir."

"Celâl sahibi olan Hakk'ın esrârını rûhunun kulağı ile öyle bir kimse işitir ki, susam çiçeği gibi ağzında birçok dilleri olduğu halde, dilsizler gibi sâkit kalır." Ya'nî rûhunun kulağına cânib-i gaybdan vârid olan esrârı, ta'bîrât-ı muhtelife ve elfâz-ı mütenevvia ile beyâna kādir iken nâ-ehile fâş etmeyip sükût eder. "Esrâr-ı Celâl" ta'bîriyle Cenâb-ı Pir efendimiz kendilerinin ism-i şeriflerine işâret buyurduklarına göre, şu ma'nâyı vermek dahi vecihtir: Ya'nî "Celâleddîn Rûmî'nin bu Mesnevî-i Şerîf'te nazım ve elfâz libâslarını giydirdiği esrârı, ancak susam çiçeği gibi ağzında birçok dilleri olduğu halde, dilsizler gibi sükût eden kimseler işitir.

22. Huda'nın lutfu, su içmek için, toprağa boğaz bağışlar ve yüz ot bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. Allah'ın lütfu, su içmek için, toprağa boğaz bağışlar ve yüz ot bitirir.

Hakk'ın lütfu, toprağa suyu yutmak ve emmek yatkınlığını (isti'dâd) vermiştir ki, bu yatkınlık kendisinden birtakım bitkilerin ortaya çıkması içindir.

Hakk'ın lutfu toprağa suyu yutmak ve mass etmek isti'dâdını vermiştir ki, bu isti'dâdı kendisinden birtakım nebâtât zuhûr etmesi içindir.

23. Yine onun otunu talebde yemek için, hayvana boğaz ve dudak bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Yine onun otunu talep etmede yemek için, hayvana boğaz ve dudak bağışlar.

Yani "Hakk'ın boğaz ihsanı (vermesi) süreklidir. Toprağa su içmek için boğaz verdiği gibi, bu içtiği su neticesinde toprağın çıkardığı otu isteyerek yemek için hayvana da boğaz ve dudak ihsan eder."

Ya'nî "Hakk'ın boğaz ihsânı müteselsildir. Toprağa su içmek için boğaz verdiği gibi, bu içtiği su neticesinde toprağın çıkardığı otu isteyerek yemek için hayvana da boğaz ve dudak ihsân eder."

24. Vaktaki onun otunu hayvan yedi semiz oldu, hayvan insanın lokması oldu ve gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Vakti geldiğinde, onun otunu hayvan yedi, semizleşti; hayvan da insanın lokması oldu ve yok oldu.

Hayvan, toprağın çıkardığı otu yedi ve semirdi; ondan sonra da o hayvanı insan kesip yedi ve hayvanî şekli ortadan kalkıp gitti. Yüce Allah, bu ruhanî olan boğazı (manevî idrak yeteneğini), yukarıda zikredilen şartları taşımayanlara, ilahî sırlarına layık olmayan kimselere bu sırların söylenmemesi ve şeker gibi olan bu sırlar ve hakikatlerin, sinek mesabesinde olan ve henüz ruhanî boğaza ulaşamamış bulunan zahir ehlinin önüne dökülmemesi için ihsan etmez.

Hayvan, toprağın çıkardığı otu yedi ve semirdi; ondan sonra da o hayvanı insan kesip yedi ve sûret-i hayvânîsi zâil olup gitti. Hak Teâlâ bu rûhânî olan boğazı, yukarıda zikr olunan şerâiti câmi' olmayanlara, esrâr-ı ilâhiyyesinin nâehil olan kimselere söylenmemesi ve şeker gibi olan bu esrâr ve hakâyıkın, sinek mesâbesinde olan ve henüz rûhânî boğaza nâil olamamış bulunan ehl-i sûretin önüne dökülmemesi için ihsân etmez.

21. Esrâr-ı Celâl'i o kimsenin kulağı işitir ki o, yüz dilli sûsen gibi lâl vâkı' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. Celâl Sırlarını o kimsenin kulağı işitir ki o, yüz dilli süsen gibi dilsiz olmuştur.

Celâl sahibi olan Hakk'ın sırlarını ruhunun kulağı ile öyle bir kimse işitir ki, susam çiçeği gibi ağzında birçok dili olduğu hâlde, dilsizler gibi sessiz kalır. Yani ruhunun kulağına gayb tarafından gelen sırları, çeşitli tabirler ve türlü sözlerle açıklamaya gücü yeterken, ehil olmayana açıklamayarak susar. "Celâl Sırları" tabiriyle Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) kendi ism-i şeriflerine işaret buyurduklarına göre, şu anlamı vermek de uygun düşer: Yani "Celâleddîn Rûmî'nin bu Mesnevî-i Şerîf'te nazım ve söz elbiselerini giydirdiği sırları, ancak susam çiçeği gibi ağzında birçok dili olduğu hâlde, dilsizler gibi susan kimseler işitir."

"Celâl sâhibi olan Hakk'ın esrârını rûhunun kulağı ile öyle bir kimse işitir ki, susam çiçeği gibi ağzında birçok dilleri olduğu halde, dilsizler gibi sâkit kalır." Ya'nî rûhunun kulağına cânib-i gaybdan vârid olan esrârı, ta'bîrât-ı muhtelife ve elfâz-ı mütenevvia ile beyâna kādir iken nâ-ehile fâş etmeyip sükût eder. "Esrâr-ı Celâl" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr efendimiz kendilerinin ism-i şerîflerine işâret buyurduklarına göre, şu ma'nâyı vermek dahi vecihtir: Ya'nî "Celâleddîn Rûmî'nin bu Mesnevî-i Şerîf'te nazım ve elfâz libâslarını giydirdiği esrârı, ancak susam çiçeği gibi ağzında birçok dilleri olduğu halde, dilsizler gibi sükût eden kimseler işitir.

22. Hudâ'nın lutfu, su içmek için, toprağa boğaz bağışlar ve yüz ot bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. Allah'ın lütfu, su içmek için, toprağa boğaz bağışlar ve yüz ot bitirir.

Hakk'ın lütfu toprağa suyu yutmak ve emmek yatkınlığını vermiştir ki, bu yatkınlık kendisinden birtakım bitkiler ortaya çıkması içindir.

Hakk'ın lutfu toprağa suyu yutmak ve mass etmek isti'dâdını vermiştir ki, bu isti'dâdı kendisinden birtakım nebâtât zuhûr etmesi içindir.

23. Yine onun otunu talebde yemek için, hayvana boğaz ve dudak bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Yine onun otunu talep etmede yemek için, hayvana boğaz ve dudak bağışlar.

Yani "Hakk'ın boğaz ihsanı (vermesi) süreklidir. Toprağa su içmek için boğaz verdiği gibi, bu içtiği su neticesinde toprağın çıkardığı otu isteyerek yemek için hayvana da boğaz ve dudak ihsan eder."

Ya'nî "Hakk'ın boğaz ihsânı müteselsildir. Toprağa su içmek için boğaz verdiği gibi, bu içtiği su neticesinde toprağın çıkardığı otu isteyerek yemek için hayvana da boğaz ve dudak ihsân eder."

24. Vaktâki onun otunu hayvan yedi semiz oldu, hayvan insanın lokması oldu ve gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Vaktâki onun otunu hayvan yedi semiz oldu, hayvan insanın lokması oldu ve gitti.

Hayvan, toprağın çıkardığı otu yedi ve semizleşti; ondan sonra da o hayvanı insan kesip yedi ve hayvan şekli ortadan kalkıp gitti.

Hayvan, toprağın çıkardığı otu yedi ve semirdi; ondan sonra da o hayvanı insan kesip yedi ve sûret-i hayvânîsi zâil olup gitti.

25. Tekrar toprak geldi, beşerin ekkâli oldu; vaktâki beşerden rûh ve basar cüdâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. Toprak tekrar geldi, insanın çok yiyicisi oldu; o vakit insandan ruh ve beden ayrıldı.

"Ekkâl" mübalağa ile ism-i fail olup "çok yiyici" demektir. Yani "İnsana doğal ölüm gelip onun cisminden ruh bağlantısını kestiği ve görme duyusu ondan ayrıldığı zaman, daha önce suyu içip ot yetiştiren ve otu hayvana yedirip semizleten toprak, o semiz hayvanı yiyen insanın karşısına çıkarak, onun cismini tamamen yiyici oldu."

"Ekkâl" mübâlâğa ile ism-i fâil "çok yiyici" demek olur. Ya'nî "Beşere mevt-i tabîî ârız olup onun cisminden rûh râbıtasını kestiği ve hiss-i basar ondan ayrıldığı vakit, evvelce suyu içip ot yetiştiren ve otu hayvana yedirip semizleten toprak, o semiz hayvanı yiyen insanın karşısına çıkarak, onun cismini tamâmiyle yiyici oldu."

26. Zerreler gördüm ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur.

"Zerre" sözlükte "yüz tanesi bir arpa kadar gelen karınca"ya denir. Fakat maddenin küçüklükteki son noktasını göstermek hususunda kullanıldığına göre, "zerre" maddenin gözle görülemeyecek parçasına denir. Nasıl ki ayet-i kerimede bu abartıyı açıklamak için فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ (Zilzâl 99/7) yani "Kim ki zerre ağırlığınca hayır işlerse, mükâfatını görür" buyurulur. Şimdi beslenen zerrelerin lokmaları elbette kendilerinden pek küçük olacaktır ki, bu zerreler ağızlarını açıp onları yiyebilsinler. Bunlar arasında doğal olarak mikropların her çeşidi dahildir. Ve bu zerrelerin yedikleri lokmaların varlığı dahi kendilerine özgü olan gıdalardan gelişip büyümesi gerekir ki, beslenmede süreklilik meydana gelsin; aksi halde zerrelerin yemesiyle bu lokmalar biterdi. Şu halde mesele atom ve elektron teorisine dayanır; ve bu teorinin esası dahi, Şeyh-i Ekber'in Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lokmânî'de buyurduğu hakikattir ki, o da şudur: Şiir: "Ve eğer ilah bizim için rızık murad ederse, şimdi onun dilemesi gerektirdiği gibi bizim gıdamız odur." Yani oluş ve bozuluş âleminin zerrelerinin gıdası Hakk'ın mutlak varlığındandır. Bu sebeple gıdanın sürekliliği ancak Hakk'a dayanır; ve Hak ise وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) ayet-i kerimesi gereğince, "Besler ve kendisi beslenmez." İşte bu şerefli beyitte Pir efendimiz tarafından bu hakikate işaret buyuruluyor.

"Zerre" lügatta "yüz tânesi bir arpa kadar gelen karınca"ya denir. Fakat maddenin küçüklükteki müntehâsını göstermek husûsunda müsta'mel olduğuna göre, "zerre" maddenin gözle görülemeyecek cüz'üne itlak olunur. Nitekim âyet-i kerîmede bu mübâlâğayı beyan için فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ (Zilzâl 99/7) Ya'nî “Kim ki zerre ağırlığınca hayır işlerse, mükâfâtını görür" buyurulur. İmdi teğaddî eden zerrelerin lokmaları elbette kendilerinden pek küçük olacaktır ki, bu zerreler ağızlarını açıp onları yiyebilsinler. Bunlar arasında bittabi' mikropların her cinsi dâhildir. Ve bu zerrelerin yedikleri lokmaların vücûdu dahi kendilerine mahsûs olan gıdalardan neşv ü nemâ bulmak lâzım gelir ki, tegaddîde teselsül vâki' olsun; aksi halde zerrelerin yemesiyle bu lokmalar biter idi. Şu halde mes'ele atom ve elektron nazariyesine dayanır; ve bu nazariyenin esâsı dahi, cenâb-ı Şeyh-i Ekber'in Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lokmânî'de buyurduğu hakîkattir ki, o da şudur: Şiir: "Ve eğer ilâh bizim için rızık murâd ederse, imdi onun meşiyyeti iktizâ ettiği gibi bizim gıdâmız odur." Ya'nî zerrât-ı kevnin gıdâsı Hakk'ın vücud-i mutlakındandır. Binâenaleyh teselsül-i gıdâ ancak Hakk'a dayanır; ve Hak ise وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) âyet-i kerîmesi mûcibince, “İt'âm eder ve kendisi it'âm olunmaz." İşte bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pir efendimiz tarafından bu hakîkate işaret buyuruluyor.

25. Tekrar toprak geldi, beşerin ekkâli oldu; vaktāki beşerden rûh ve basar cüdâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. Tekrar toprak geldi, insanın çok yiyicisi oldu; o vakit insandan ruh ve beden ayrıldı.

"Ekkâl" mübalağa ile ism-i fail olup "çok yiyici" demektir. Yani "İnsana doğal ölüm gelip, ruh onun bedeninden bağını kestiği ve görme duyusu ondan ayrıldığı zaman, daha önce suyu içip ot bitiren ve otu hayvana yedirip semizleten toprak, o semiz hayvanı yiyen insanın karşısına çıkarak, onun bedenini tamamen yiyici oldu."

"Ekkâl" mübâlâğa ile ism-i fâil "çok yiyici" demek olur. Ya'nî "Beşere mevt-i tabîî ârız olup onun cisminden rûh râbıtasını kestiği ve hiss-i basar ondan ayrıldığı vakit, evvelce suyu içip ot yetiştiren ve otu hayvana yedirip semizleten toprak, o semiz hayvanı yiyen insanın karşısına çıkarak, onun cismini tamâmiyle yiyici oldu."

26. Zerreler gördüm ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur.

"Zerre" sözlükte "yüz tanesi bir arpa kadar gelen karınca"ya denir. Fakat maddenin küçüklükteki son noktasını göstermek hususunda kullanıldığına göre, "zerre" maddenin gözle görülemeyecek parçasına denir. Nasıl ki ayet-i kerimede bu abartıyı açıklamak için فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ (Zilzâl 99/7) yani "Kim ki zerre ağırlığınca hayır işlerse, mükâfatını görür" buyurulur. Şimdi beslenen zerrelerin lokmaları elbette kendilerinden pek küçük olacaktır ki, bu zerreler ağızlarını açıp onları yiyebilsinler. Bunlar arasında elbette mikropların her çeşidi dahildir. Ve bu zerrelerin yedikleri lokmaların varlığı dahi kendilerine özgü olan gıdalardan gelişip büyümesi gerekir ki, beslenmede süreklilik meydana gelsin; aksi halde zerrelerin yemesiyle bu lokmalar biterdi. Şu halde mesele atom ve elektron teorisine dayanır; ve bu teorinin esası dahi, Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lokmânî'de buyurduğu hakikattir ki, o da şudur: Şiir: وان شاء الآله يريد رزقا لنا فهو الغداء كما يشاء

"Ve eğer ilah bizim için rızık murat ederse, şimdi onun dilemesi gerektirdiği gibi bizim gıdamız odur." Yani kevn âleminin zerrelerinin gıdası Hakk'ın mutlak varlığındandır. Bu sebeple gıdanın sürekliliği ancak Hakk'a dayanır; ve Hak ise وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) ayet-i kerimesi gereğince, "Yedirir ve kendisi yedirilmez." İşte bu şerefli beyitte Pir efendimiz tarafından bu hakikate işaret buyuruluyor.

"Zerre" lügatta "yüz tânesi bir arpa kadar gelen karınca"ya denir. Fakat maddenin küçüklükteki müntehâsını göstermek husûsunda müsta'mel olduğuna göre, "zerre" maddenin gözle görülemeyecek cüz'üne itlak olunur. Nitekim âyet-i kerîmede bu mübâlâğayı beyan için فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ (Zilzâl 99/7) Ya'nî “Kim ki zerre ağırlığınca hayır işlerse, mükâfâtını görür" buyurulur. İmdi teğaddî eden zerrelerin lokmaları elbette kendilerinden pek küçük olacaktır ki, bu zerreler ağızlarını açıp onları yiyebilsinler. Bunlar arasında bittabi' mikropların her cinsi dâhildir. Ve bu zerrelerin yedikleri lokmaların vücûdu dahi kendilerine mahsûs olan gıdalardan neşv ü nemâ bulmak lâzım gelir ki, tegaddîde teselsül vâki' olsun; aksi halde zerrelerin yemesiyle bu lokmalar biter idi. Şu halde mes'ele atom ve elektron nazariyesine dayanır; ve bu nazariyenin esâsı dahi, cenâb-ı Şeyh-i Ekber'in Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lokmânî'de buyurduğu hakîkattir ki, o da şudur: Şiir: وان شاء الآله يريد رزقا لنا فهو الغداء كما يشاء

"Ve eğer ilâh bizim için rızık murâd ederse, imdi onun meşiyyeti iktizâ ettiği gibi bizim gıdâmız odur." Ya'nî zerrât-ı kevnin gıdâsı Hakk'ın vücud-i mutlakındandır. Binâenaleyh teselsül-i gıdâ ancak Hakk'a dayanır; ve Hak ise وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) âyet-i kerîmesi mûcibince, “İt'âm eder ve kendisi it'âm olunmaz." İşte bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pir efendimiz tarafından bu hakîkate işaret buyuruluyor.

27. Yapraklara rızk O'nun in'âmındandır. Dâyelere dâye O'nun umumî olan lutfudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Yapraklara rızık O'nun ihsanındandır. Dadılara dadı O'nun genel lütfudur.

28. Rızıklara rızkı O verir; zîrâ ki buğday bir gıdâsız ne vakit doğar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Rızıklara rızkı O verir; çünkü buğday bir gıdasız ne zaman doğar!

29. Bu sözlerin şerhine münteha yoktur; bir parça söyledim. Bu parçaları bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Bu sözlerin açıklamasına son yoktur; bir parça söyledim. Bu parçaları bil!

Hint nüshalarında " بدان زان پارها " şeklinde geçer. "O parçalardan söylediğim bir parçayı bil" demek olur. Fakat ikinci mısraya başka bir şekilde anlam vermek de mümkün görünür. Şöyle ki: "Bu sözlerin açıklamasına son yoktur. Bir parça söyledim; onunla bu ayağı kurtar!" Yani "Bu söylediğim az sırlar sebebiyle bu idrak ayağını cehaletten kurtar!" demek olur.

Hind nüshalarında بدان زان پارها vakı'dır. "O parçalardan söylediğim bir parçayı bil" demek olur. Fakat ikinci mısrâ'a diğer bir türlü ma'nâ vermek de mümkin görünür. Şöyle ki: "Bu sözlerin şerhine nihâyet yoktur. Bir parça söyledim; onunla bu ayağı kurtar!" Ya'nî “Bu söylediğim az esrâr sebebiyle bu idrâk ayağını cehilden kurtar!" demek olur.

30. Cümle âlemi yiyici ve yenilmiş bil. Bâkîleri mukbil ve makbul bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Bütün âlemi yiyici ve yenilmiş bil. Geri kalanları bahtiyar ve makbul bil!

Bu elementler âleminde mecazî varlıklarıyla var olanların en büyük şeklinden en küçük zerresine kadar hepsi zorunlu olarak hem yerler hem de yenilirler; çünkü yemezlerse yaşayamazlar ve yenilmekten kendilerini alıkoyamazlar, yani birbirlerini yemek suretiyle semiren varlıklar bulurlar; fakat hakiki varlıkla var olanların rızkı Hak nuru olduğundan, onlar isterlerse yemezler ve yaşarlar; ve eğer yerlerse kendi istekleriyle yemeğe yönelirler ve isterlerse kendilerini yedirmezler ve isterlerse yedirip toprağın makbulü olurlar. Nitekim bu yüce zatlardan bazılarının mübarek naaşları seneler geçtiği halde asla toprakta çürümez; ve bazıları da çürüyüp eserleri kalmaz.

Bu âlem-i anâsırda vücûd-i mecâzíleri ile kāim olanların en büyük sûretinden en küçük zerresine kadar hepsi ıztırârî olarak hem yerler ve hem yenilirler; zirâ yemezlerse yaşayamazlar ve yenilmekten kendilerini men' edemezler, ya'nî birbirlerini yemek sûretiyle semirden )سمیردن( ]?[ vücûd bulurlar; fakat vücûd-i hakkānî ile kāim olanların rızkı nûr-i Hak olduğundan, onlar isterlerse yemezler ve yaşarlar; ve eğer yerler ise ihtiyarlarıyla mukbil-i taâm olurlar ve isterlerse kendilerini yedirmezler ve isterlerse yedirip toprağın makbûlü olurlar. Nitekim bu zevât-ı kirâmdan ba'zılarının na'ş-ı mübârekleri seneler geçtiği halde asla toprakta inhilâl etmez; ve ba'zıları da inhilâl edip eserleri kalmaz.

31. Bu cihan ve onun sakinleri münteșirdir; ve o cihan ve onun salikleri müstemirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. Bu cihan ve onun sakinleri dağınıktır; ve o cihan ve onun yolcuları süreklidir.

Bu sûret ve yoğunluk âlemi olan dünya ve bu dünyanın hükümleri ve gereklilikleri ile kalpleri sükûnet bulanlar, dağınık isimlerin tecelli yerlerinin tasarrufunda hâlî bir dağılma içindedirler. Yani fikren, fiilen ve cismen dönüşümlerin

Bu âlem-i sûret ve kesâfet olan dünyâ ve bu dünyanın ahkâmı ve icâbâtı ile kalbleri sükûnet bulanlar, esmâ-i müteferrika mezâhirinin yed-i tasarrufunda neşr-i hâlî içindedirler. Ya'nî fikren ve fiilen ve cismen istihâlât-ı mü-

27. Yapraklara rızk O'nun in'âmındandır. Dâyelere dâye O'nun umumî olan lutfudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Yapraklara rızık O'nun ihsanındandır. Dadılara dadı O'nun genel lütfudur.

28. Rızıklara rızkı O verir; zîrâ ki buğday bir gıdâsız ne vakit doğar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Rızıklara rızkı O verir; çünkü buğday bir gıdasız ne zaman doğar!

29. Bu sözlerin şerhine münteha yoktur; bir parça söyledim. Bu parçaları bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Bu sözlerin açıklamasına son yoktur; bir parça söyledim. Bu parçaları bil!

Hint nüshalarında " بدان زان پارها " şeklinde geçer. "O parçalardan söylediğim bir parçayı bil" demek olur. Fakat ikinci mısraya başka bir şekilde anlam vermek de mümkün görünür. Şöyle ki: "Bu sözlerin açıklamasına son yoktur. Bir parça söyledim; onunla bu ayağı kurtar!" Yani "Bu söylediğim az sırlar sebebiyle bu idrak ayağını cehaletten kurtar!" demek olur.

Hind nüshalarında بدان زان پارها vakı'dır. "O parçalardan söylediğim bir parçayı bil" demek olur. Fakat ikinci mısrâ'a diğer bir türlü ma'nâ vermek de mümkin görünür. Şöyle ki: "Bu sözlerin şerhine nihâyet yoktur. Bir parça söyledim; onunla bu ayağı kurtar!" Ya'nî “Bu söylediğim az esrâr sebebiyle bu idrâk ayağını cehilden kurtar!" demek olur.

30. Cümle âlemi yiyici ve yenilmiş bil. Bâkîleri mukbil ve makbul bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Bütün âlemi yiyici ve yenilmiş bil. Bâkîleri (Allah'ın varlığıyla var olanları) mukbil (talihli) ve makbul (kabul edilmiş) bil!

Bu elementler âleminde mecazî varlıklarıyla var olanların en büyük şeklinden en küçük zerresine kadar hepsi zorunlu olarak hem yerler hem de yenilirler; çünkü yemezlerse yaşayamazlar ve yenilmekten kendilerini alıkoyamazlar, yani birbirlerini yemek suretiyle semirerek var olurlar; fakat hakikî varlıkla var olanların rızkı Hak nuru olduğundan, onlar isterlerse yemezler ve yaşarlar; ve eğer yerlerse kendi istekleriyle yemeğe yönelirler ve isterlerse kendilerini yedirmezler ve isterlerse yedirip toprağın kabul ettiği olurlar. Nasıl ki bu yüce zatlardan bazılarının mübarek naaşları seneler geçtiği halde asla toprakta çürümez; ve bazıları da çürüyüp eserleri kalmaz.

Bu âlem-i anâsırda vücûd-i mecâzíleri ile kāim olanların en büyük sûretinden en küçük zerresine kadar hepsi ıztırârî olarak hem yerler ve hem yenilirler; zirâ yemezlerse yaşayamazlar ve yenilmekten kendilerini men' edemezler, ya'nî birbirlerini yemek sûretiyle semirden (سمیردن) [?] vücûd bulurlar; fakat vücûd-i hakkānî ile kāim olanların rızkı nûr-i Hak olduğundan, onlar isterlerse yemezler ve yaşarlar; ve eğer yerler ise ihtiyarlarıyla mukbil-i taâm olurlar ve isterlerse kendilerini yedirmezler ve isterlerse yedirip toprağın makbûlü olurlar. Nitekim bu zevât-ı kirâmdan ba'zılarının na'ş-ı mübârekleri seneler geçtiği halde asla toprakta inhilâl etmez; ve ba'zıları da inhilâl edip eserleri kalmaz.

31. Bu cihan ve onun sakinleri münteșirdir; ve o cihan ve onun salikleri müstemirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. Bu cihan ve onun sakinleri dağınıktır; ve o cihan ve onun yolcuları süreklidir.

Bu şekil ve yoğunluk âlemi olan dünya ve bu dünyanın hükümleri ve gereklilikleri ile kalpleri sükûnet bulanlar, ayrı ayrı isimlerin (esmâ-i müteferrika) tecelli yerlerinin (mezâhir) tasarrufunda dağınık bir hâl içindedirler. Yani düşünce, fiil ve beden olarak ardışık değişimler (istihâlât-ı mütevâliye) içindedirler. Ve o mana ve incelik âlemi olan ruhanîyet cihanı ve o cihanın hükümlerine ve gerekliliklerine tabi ve Hakk yolcusu (sâlik) olanlar ise "Allah" ism-i camiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) kudret elinde düşünce, fiil ve şekil olarak sürekli olup, çözülmeyi kabul etmezler.

Bu âlem-i sûret ve kesâfet olan dünyâ ve bu dünyanın ahkâmı ve icâbâtı ile kalbleri sükûnet bulanlar, esmâ-i müteferrika mezâhirinin yed-i tasarrufunda neşr-i hâlî içindedirler. Ya'nî fikren ve fiilen ve cismen istihâlât-ı mü- tevâliye içindedirler. Ve o âlem-i ma'nâ ve letâfet olan rûhaniyet cihânı ve o cihânın ahkâmına ve îcâbatına tâbi' ve sâlik olanlar ise "Allah" ism-i câ-mi'inin kabza-i kudretinde fikren ve fiilen ve sûreten müstemirr olup, inhilâl kabûl etmezler.

32. Bu cihan ve onun âşıkları münkatı'dır. O âlemin ehli muhalled, mücte-mi'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. Bu cihan ve onun âşıkları kesilmiştir. O âlemin ehli ebedî, toplanmıştır.

Bu dünya ve bu dünyanın âşıkları, gerçek hayattan kesilmiştir; ve o mana âleminin ehli, gerçek hayat ile ebedî ve kalıcıdır; ve "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kendinde toplayan Allah isminin) kudret elinde toplanmışlardır.

Bu dünyâ ve bu dünyanın âşıkları, hayât-ı hakîkiyyeden münkatı'dır; ve o ma'nâ âleminin ehli, hayât-ı hakikiyye ile muhalled ve bâkî; ve "Allah" ism-i câmi'inin kabza-i kudretinde toplanmışlardır.

33. İmdi kerîm odur ki, kendisine âb-ı hayvânî verir ki ebede kadar kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. Şimdi kerîm (cömert) olan odur ki, kendisine âb-ı hayvânî (hayat suyu) verir ki sonsuza kadar kalır.

Yani, "Kerîm olan o kimsedir ki, kendisini ebedî, kalıcı ve toparlayıcı kılacak olan hayat suyunu nefsine verip ikram eder." Çünkü kerîm olan kimsenin ikramı şerefli ve latif (ince, hoş) olan şeyler ile olur. Hasîs (alçak) ve âdî (sıradan) şeyler veren kerîm değildir. Kerîmin nimet ile ikramı öncelikle kendi yakınına olmalıdır; ve kerîme en yakın olan nefsidir. Bu nimet verme ile o kerîmin varlığının bekası (devamlılığı) temin edilmiş olur, ve diğer kimseler de onun bağış ve cömertliğinden faydalanmış olurlar. "Hayat suyu"ndan maksat, ilim ve aşktır. "İlim"in hayat olduğuna أَوْ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيِينَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا (En'âm, 6/122) Yani "O kimse ölü müdür ki biz onu ilimle ihya ettik ve onun için ilmi hayat nuru kıldık" ayet-i kerimesi şahittir. Ve "aşk"ın hayat suyu olduğu evliyâullah (Allah dostları) katında zevkan (manevi tecrübe ile) sabittir. Nasıl ki Hafız Şirazî hazretleri buyurur: "Kalbi aşk ile diri olan o kimse asla ölmez. Dünya defteri üzerinde bizim devamlılığımız sabittir."

Ya'nî, "Kerîm olan o kimsedir ki, kendisini ebedî ve muhalled ve mücte-mi' kılacak olan âb-ı hayatı nefsine verip ikram eder." Zîrâ kerîm olan kim-senin ikramı şerîf ve latîf olan şeyler ile olur. Hasîs ve âdî şeyler bezl eden kerîm değildir. Kerîmin ni'met ile ikrâmı evvelâ kendi karînine olmalıdır; ve kerîme en karîb olan nefsidir. Bu ibzâl-i ni'met ile o kerîmin bekā-yı vücû-du te'mîn edilmiş olur, ve sâir kimseler de onun atâ ve kereminden istifade etmiş olurlar. "Ab-ı hayât"tan murâd, ilim ve aşktır. "İlm"in hayat olduğu-na أَوْ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيِينَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا (En'âm, 6/122) Ya'nî "O kimse ölü müdür ki biz onu ilimle ihyâ ettik ve onun için ilmi nûr-i hayât kaldık" âyet-i ke-rîmesi şâhittir. Ve "aşk"ın âb-ı hayât olduğu evliyâullah indinde zevkan sâ-bittir. Nitekim Hafız Şîrâzî hazretleri buyurur: "Kalbi aşk ile diri olan o kimse asla ölmez. Cerîde-i âlem üzerinde bizim devâ-mımız sâbittir."

34. Kerîm, yüz âfet ve hatalardan ve korkulardan kurtulup, bakıyât-ı salihat geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. Kerîm, yüzlerce afetten, hatadan ve korkudan kurtulup, kalıcı iyi amellerle geldi.

Böyle kerîm olan bir nefis, kalıcı iyi ameller sınıfında ortaya çıktı. Ve düşünceyle, sözle, fiille ve şahsen Hakk'ın vekilliğine yeterlilik kazanıp sürekli olarak bu hâl üzere devam ederler. Ve o mana ve incelik âlemi olan ruhanîyet dünyası ve o dünyanın hükümlerine ve gerekliliklerine tâbi olan ve Hakk yolcusu olanlar ise, "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan Allah isminin) kudret elinde düşünceyle, fiille ve görünüşte sürekli olup, çözülmeyi kabul etmezler.

"Böyle kerîme olan bir nefis, sâlihât olan bâkıyeler sınıfında zâhir oldu. Ve fikren ve kavlen ve fiilen ve şahsen niyâbet-i Hakk'a salâhiyet kesb edip vü- tevâliye içindedirler. Ve o âlem-i ma'nâ ve letâfet olan rûhaniyet cihânı ve o cihânın ahkâmına ve îcâbatına tâbi' ve sâlik olanlar ise "Allah" ism-i câmi'inin kabza-i kudretinde fikren ve fiilen ve sûreten müstemirr olup, inhilâl kabûl etmezler.

32. Bu cihan ve onun âşıkları münkatı'dır. O âlemin ehli muhalled, müctemi'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. Bu cihan ve onun âşıkları kesintilidir. O âlemin ehli ebedî, toplanmıştır.

Bu dünya ve bu dünyanın âşıkları, gerçek hayattan kesintilidir; ve o mana âleminin ehli, gerçek hayat ile ebedî ve kalıcıdır; ve "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kendinde toplayan Allah isminin) kudret elinde toplanmışlardır.

Bu dünyâ ve bu dünyanın âşıkları, hayât-ı hakîkiyyeden münkatı'dır; ve o ma'nâ âleminin ehli, hayât-ı hakikiyye ile muhalled ve bâkî; ve "Allah" ism-i câmi'inin kabza-i kudretinde toplanmışlardır.

33. İmdi kerîm odur ki, kendisine âb-ı hayvânî verir ki ebede kadar kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. Şimdi kerîm odur ki, kendisine âb-ı hayvânî verir ki sonsuza dek kalır.

Yani, "Kerîm olan o kimsedir ki, kendisini ebedî, kalıcı ve toparlayıcı kılacak olan âb-ı hayatı nefsine verip ikram eder." Çünkü kerîm olan kimsenin ikramı şerefli ve latif olan şeyler ile olur. Hasîs ve âdî şeyler veren kerîm değildir. Kerîmin nimet ile ikramı evvelâ kendi yakınına olmalıdır; ve kerîme en yakın olan nefsidir. Bu nimet verme ile o kerîmin varlığının devamı temin edilmiş olur ve diğer kimseler de onun bağış ve kereminden istifade etmiş olurlar. "Âb-ı hayat"tan maksat, ilim ve aşktır. "İlim"in hayat olduğuna "Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalmış, ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu?" (En'âm, 6/122) Yani "O kimse ölü müdür ki biz onu ilimle dirilttik ve onun için ilmi hayat nuru kıldık" ayet-i kerimesi şahittir. Ve "aşk"ın âb-ı hayat olduğu Allah dostları katında zevken sabittir. Nitekim Hafız Şirazî hazretleri buyurur:

"Kalbi aşk ile diri olan o kimse asla ölmez. Dünya sayfasında bizim devamımız sabittir."

Ya'nî, "Kerîm olan o kimsedir ki, kendisini ebedî ve muhalled ve müctemi' kılacak olan âb-ı hayatı nefsine verip ikram eder." Zîrâ kerîm olan kimsenin ikramı şerîf ve latîf olan şeyler ile olur. Hasîs ve âdî şeyler bezl eden kerîm değildir. Kerîmin ni'met ile ikrâmı evvelâ kendi karînine olmalıdır; ve kerîme en karîb olan nefsidir. Bu ibzâl-i ni'met ile o kerîmin bekā-yı vücûdu te'mîn edilmiş olur, ve sâir kimseler de onun atâ ve kereminden istifade etmiş olurlar. "Ab-ı hayât"tan murâd, ilim ve aşktır. "İlm"in hayat olduğuna أَوْ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيِينَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا (En'âm, 6/122) Ya'nî "O kimse ölü müdür ki biz onu ilimle ihyâ ettik ve onun için ilmi nûr-i hayât kaldık" âyet-i kerîmesi şâhittir. Ve "aşk"ın âb-ı hayât olduğu evliyâullah indinde zevkan sâbittir. Nitekim Hafız Şîrâzî hazretleri buyurur:

"Kalbi aşk ile diri olan o kimse asla ölmez. Cerîde-i âlem üzerinde bizim devâmımız sâbittir."

34. Kerîm, yüz âfet ve hatalardan ve korkulardan kurtulup, bakıyât-ı salihat geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. Kerîm, yüz afet ve hatalardan ve korkulardan kurtulup, kalıcı iyi ameller geldi.

Böyle kerem sahibi olan bir nefis, kalıcı iyi ameller sınıfında ortaya çıktı. Ve düşünceyle, sözle, fiille ve şahsen Hakk'ın vekilliğine yeterlilik kazanıp Hak'ın varlığı ile kalıcı olup ve bu izafî varlık âleminin birçok afetlerinden ve tehlikelerinden ve korkularından kurtuldu. Bu sebeple onlar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de "Onların üzerine korku ve hüzün yoktur" (Yûnus, 10/62) buyurulmuştur. Ve korku ve hüzün, vehmedilmiş varlıkta (sadece sanıda var olan varlık) boğulmuş olanlara göredir. Bunlar ise vehmedilmiş varlıktan ve varlık vehminden kurtulmuşlardır.

"Böyle kerîme olan bir nefis, sâlihât olan bâkıyeler sınıfında zâhir oldu. Ve fikren ve kavlen ve fiilen ve şahsen niyâbet-i Hakk'a salâhiyet kesb edip vü- cûd-i Hak ile bâkî olup ve bu vücud-i izâfî aleminin çok âfetlerinden ve tehlikelerinden ve korkularından kurtuldu." Bu sebepten onlar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ya'nî "Onların üzerine havf ve hüzün yoktur" buyurulmuştur. Ve havf ve hüzün vücûd-ı vehmîde müstağrak olanlara göredir. Bunlar ise vücûd-ı vehmîden ve vehm-i vücûdîden halâs olmuşlardır.

35. Eğer binlerce iseler de bir kimsedir, ziyâde değildir; aded düşünücü hayaller gibi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. Eğer binlerce iseler de bir kimsedir, fazla değildir; sayı düşünen hayaller gibi değildir.

"Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) tecellî ettiği yer olan bu sâlih ve bâkî (kalıcı) ruhlar, her ne kadar görünüşte ayrı ayrı şahıslar ve binlerce kimseler olsalar da bir kimsedir, fazla değildir. Çünkü hepsi Hakk'ın vekilidir; ve onların tecellî ettiği yerde konuşan ve iş yapan, hakiki birlik sahibi olan Hak'tır. Örneğin, bir şahsın etrafında birden fazla ayna olsa, hepsinden görünen bir şahıstır. Çoğalan ancak aynalardır. İkinci mısra, varsayılan bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp sorar ki: "Bu bâkî ruhlar mademki Hakk'ın tecellî ettiği yerlerdir ve aynalarda görünen hayaller gibi çok olsalar bile hepsi birdir; diğer insanlar da bu hükme dahil olmak gerekir. Çünkü onlar da ilâhî tecellîlerden başka bir şey değildirler?" İkinci mısra bu sorunun cevabıdır: Yani, "Evet öyledir. Fakat diğer insanlar sayı düşünen hayallerdir; ve onların bakışında ve düşüncesinde çokluk sabittir; ve onlar bu hayallerin varlıklarını bağımsız sayıp sayılarını saymakla ve düşünmekle meşgul olurlar. Bu sâlih ve bâkî ruhlar ise bu sayı düşünen hayaller değildir. Onlar vehmî (gerçek olmayan) varlıktan kurtulmuşlardır," demek olur.

"Allah" ism-i câmi'inin mazharı olan bu nüfüs-i sâliha-i bâkıye, her ne kadar sûrette ayrı ayrı şahıslar ve binlerce kimseler olsa da bir kimsedir, ziyâde değildir. Zîrâ hepsi nâib-i Hak'tır; ve onların mazharında kāil ve fâil olan vahdet-i hakîkıyye sahibi olan Hak'tır. Meselâ bir şahsın etrafında müteaddid ayna olsa hepsinden görünen bir şahıstır. Taaddüd eden ancak aynalardır. İkinci mısra' bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî birisi çıkıp sorar ki: "Bu nüfûs-ı bakıye mâdemki Hakk'ın mazharıdırlar ve aynalarda görünen hayaller gibi çok olsalar bile hepsi birdir; sâir nâs dahi bu hükümde dâhil olmak îcâb eder. Zîrâ onlar da mezâhir-i ilâhiyyeden başka bir şey değildirler?" İkinci mısrâ' bu suâlin cevabıdır: Ya'nî, "Evet öyledir. Fakat sâir nâs aded düşünücü hayallerdir; ve onların nazarında ve fikrinde keserat sâbittir; ve onlar bu hayallerin vücûdlarını müstakil addedip adedlerini saymakla ve düşünmekle meşgûl olurlar. Bu nüfûs-i bâkıye-i sâliha ise bu aded düşünücü hayâller değildir. Onlar vücud-i vehmîden kurtulmuşlardır," demek olur.

36. Âkil ve me'kûl için boğaz ve gırtlak vardır. Galib ve mağlûb için akıl ve re'y vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Yiyen ve yenen için boğaz ve gırtlak vardır. Galip ve mağlup için akıl ve görüş vardır.

Yukarıda açıklandığı üzere, suret âleminde zerrelere varıncaya kadar bütün eşya, hem yiyen hem de yenen olduğundan, yedikleri şeyleri yutmak için her ikisinin de boğazları ve gırtlakları vardır. Mana âleminde ise, yiyen ve yenene karşılık galip ve mağlup, boğaz ve gırtlağa karşılık da akıl ve görüş vardır.

Yukarıda îzah olunduğu üzere, sûret âleminde zerrâta varıncaya kadar bütün eşyâ, hem âkil ve hem de me'kûl olduğundan, yediklerini yutmak için her ikisinin dahi boğazları ve gırtlakları vardır. Ma'nâ âleminde ise, âkil ve me'kûle mukābil gâlib ve mağlûb ve boğaz ve gırtlağa mukābil dahi akıl ve re'y vardır.

37. O adl asâsına boğaz bağışlar o bu kadar asâyı ve ipi yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. O adalet asasına boğaz bağışlar, o bu kadar asayı ve ipi yedi.

Yüce Allah'ın cömertliği ile kalıcı olup, bu izafî varlık âleminin birçok afetinden, tehlikelerinden ve korkularından kurtuldu." Bu sebeple onlar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) yani "Onların üzerine korku ve hüzün yoktur" buyurulmuştur. Korku ve hüzün, vehmedilmiş varlıkta (gerçek olmayan tahayyülde) boğulmuş olanlara göredir. Bunlar ise vehmedilmiş varlıktan ve varlık vehminden kurtulmuşlardır.

cûd-i Hak ile bâkî olup ve bu vücud-i izâfî aleminin çok âfetlerinden ve tehlikelerinden ve korkularından kurtuldu." Bu sebepten onlar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ya'nî "Onların üzerine havf ve hüzün yoktur" buyurulmuştur. Ve havf ve hüzün vücûd-ı vehmîde müstağrak olanlara göredir. Bunlar ise vücûd-ı vehmîden ve vehm-i vücûdîden halâs olmuşlardır.

35. Eğer binlerce iseler de bir kimsedir, ziyâde değildir; aded düşünücü hayaller gibi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. Eğer binlerce iseler de bir kimsedir, fazla değildir; sayı düşünen hayaller gibi değildir.

"Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) tecellî ettiği yer olan bu sâlih ve bâkî (kalıcı) ruhlar, her ne kadar görünüşte ayrı ayrı şahıslar ve binlerce kimseler olsalar da bir kimsedir, fazla değildir. Çünkü hepsi Hakk'ın vekilidir; ve onların tecellî ettiği yerde konuşan ve iş yapan, hakiki birlik sahibi olan Hak'tır. Örneğin, bir şahsın etrafında birden fazla ayna olsa, hepsinden görünen bir şahıstır. Çoğalan ancak aynalardır. İkinci mısra, varsayılan bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp sorar ki: "Bu bâkî ruhlar mademki Hakk'ın tecellî ettiği yerlerdir ve aynalarda görünen hayaller gibi çok olsalar bile hepsi birdir; diğer insanlar da bu hükme dahil olmak gerekir. Çünkü onlar da ilâhî tecellîlerden başka bir şey değildirler?" İkinci mısra bu sorunun cevabıdır: Yani, "Evet öyledir. Fakat diğer insanlar sayı düşünen hayallerdir; ve onların bakışında ve düşüncesinde çokluk sabittir; ve onlar bu hayallerin varlıklarını bağımsız sayıp sayılarını saymakla ve düşünmekle meşgul olurlar. Bu sâlih ve bâkî ruhlar ise bu sayı düşünen hayaller değildir. Onlar vehmî (gerçek olmayan) varlıktan kurtulmuşlardır," demek olur.

"Allah" ism-i câmi'inin mazharı olan bu nüfüs-i sâliha-i bâkıye, her ne kadar sûrette ayrı ayrı şahıslar ve binlerce kimseler olsa da bir kimsedir, ziyâde değildir. Zîrâ hepsi nâib-i Hak'tır; ve onların mazharında kāil ve fâil olan vahdet-i hakîkıyye sahibi olan Hak'tır. Meselâ bir şahsın etrafında müteaddid ayna olsa hepsinden görünen bir şahıstır. Taaddüd eden ancak aynalardır. İkinci mısra' bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî birisi çıkıp sorar ki: "Bu nüfûs-ı bakıye mâdemki Hakk'ın mazharıdırlar ve aynalarda görünen hayaller gibi çok olsalar bile hepsi birdir; sâir nâs dahi bu hükümde dâhil olmak îcâb eder. Zîrâ onlar da mezâhir-i ilâhiyyeden başka bir şey değildirler?" İkinci mısrâ' bu suâlin cevabıdır: Ya'nî, "Evet öyledir. Fakat sâir nâs aded düşünücü hayallerdir; ve onların nazarında ve fikrinde keserat sâbittir; ve onlar bu hayallerin vücûdlarını müstakil addedip adedlerini saymakla ve düşünmekle meşgûl olurlar. Bu nüfûs-i bâkıye-i sâliha ise bu aded düşünücü hayâller değildir. Onlar vücud-i vehmîden kurtulmuşlardır," demek olur.

36. Âkil ve me'kûl için boğaz ve gırtlak vardır. Galib ve mağlûb için akıl ve re'y vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Yiyen ve yenen için boğaz ve gırtlak vardır. Galip ve mağlup için akıl ve görüş vardır.

Yukarıda açıklandığı üzere, suret âleminde zerrelere varıncaya kadar bütün eşya, hem yiyen hem de yenen olduğundan, yedikleri şeyleri yutmak için her ikisinin de boğazları ve gırtlakları vardır. Mana âleminde ise, yiyen ve yenene karşılık galip ve mağlup, boğaz ve gırtlağa karşılık da akıl ve görüş vardır.

Yukarıda îzah olunduğu üzere, sûret âleminde zerrâta varıncaya kadar bütün eşyâ, hem âkil ve hem de me'kûl olduğundan, yediklerini yutmak için her ikisinin dahi boğazları ve gırtlakları vardır. Ma'nâ âleminde ise, âkil ve me'kûle mukābil gâlib ve mağlûb ve boğaz ve gırtlağa mukābil dahi akıl ve re'y vardır.

37. O adl asâsına boğaz bağışlar o bu kadar asâyı ve ipi yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. O adalet asası boğaza bağışlar, o bu kadar asayı ve ipi yedi.

Bu şerefli beyitte, Şuara Suresi'nde geçen فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعَصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةَ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ (Şuara 26/44-25) yani “Sihirbazlar iplerini ve değneklerini attılar; ve Firavun'un izzeti hakkı için elbette biz galip geleceğiz dediler; hemen ardından Musa asasını bıraktı, o da anında ejderha olup uydurdukları şeyi yuttu" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu yutma meselesinde müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bir kısmı derler ki: Musa'nın asası büyük bir yılan oldu ve sihirbazların iplerini ve değneklerini tamamen yuttu; ortada onlardan hiçbir eser kalmadı ve tekrar asa oldu. Bir kısmı da: تلقف ما صنعوا yani "Yaptıkları şeyi yuttu" ayet-i kerimesine göre derler ki: "Hayır, asa yılan olduğu zaman sihirbazların iplerini ve değneklerini maddeten yutmadı. Çünkü ipler ve değnekler Hak'ın yapısı ve yaratığıdır. Onların yapısı ancak sihirdir. Bu sebeple asa sihirbazların sihirlerini yuttu yani iptal etti. Ve yılan hareketi gösteren sihirbazların ipleri ve değnekleri halkın gözünde ip ve değnek olarak kaldı." Buna cevaben denir ki, ip ve değnekler gerçi Hak'ın yapısı ve yaratığıdır. Fakat sihirbazlar ipleri ve değnekleri olduğu gibi kullanmadılar. İpleri uzun boru şeklinde ördüler ve katranlara batırdılar ve içlerine cıva doldurdular ve değnekleri de oydular, aynı şekilde katrana bulayıp cıva doldurdular. Güneşin ısısından cıva kızıp genleşti. Tepeler gibi yığılmış yılanlar halinde kıvranmaya başladılar. Bu sebeple bunlar bu şekilde sihirbazların yapısı oldu ve asa bunları yuttu. Şu halde "maddeten yuttu" ve "eser kalmadı" diyenlerin görüşleri tercih edilir görünür. Çünkü onlar derler ki: "Bir sihirbaz bir sihirbaza galip geldiği zaman, mağlup olanın sihri etkisiz kalmakla beraber, sihir aletleri meydanda kalır ve uydurma olduğu ortaya çıkar. Firavun ile sihirbazlar Hz. Musa'yı sihirbaz ve elindeki asayı da sihir zannettiler ve bu sebeple karşı koymaya kalkıştılar. Ne zaman ki asa yılan olup sihirbazların sihir aletleri olan iplerini ve değneklerini maddeten yuttu; ve kendisi yine asa haline döndüğü ve ortada onların aletleri kalmamış bulunduğu halde asanın hacminde de bir artış görülmedi, sihirbazlar bunun tamamen sihir ilmine aykırı olduğunu anladılar ve mucize olduğuna kesin bilgi edinip derhal Hz. Musa'nın peygamberliğini tasdik ettiler." Gerçekten de eğer sihir aletleri meydanda kalmış ve yalnız sihirbazların sihirleri batıl olmuş olsaydı, Hz. Musa'nın asasının da sihir mi yoksa mucize mi olduğu hakkında sihirbazlar tereddüt içinde bulunurlardı. Ve Hz. Musa'nın sihirde kâmil bir üstat olduğu zannı oluşurdu. Nitekim Firavun sihir ilmine vakıf olmadığı için, Kur'an-ı Kerim'de beyan buyrulduğu üzere sihirbazlara hitaben إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمْ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السَّحْرَ (Taha, 20/71) yani “O Musa size sihir öğreten büyüğünüzdür" dedi. Ve Nimetullah Nahcevanî hazretleri تلقف kelimesini تبتلع ve تلتقم kelimeleriyle tefsir buyurmuş ve cenab-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) dahi Fusûsu'l-Hikem'de Musevî Fassı'nda şöyle buyururlar: فالتقم امثاله من الحيات من كونها حية والعصى من كونها عصا yani "Yılan olması yönünden yılanlardan kendi benzerlerini yuttu; ve asa olması yönünden asaları yuttu."

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Şuara'da vaki فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعَصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةَ فَرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ (Şuara 26/44-25) Ya'nî “Sihirbazlar iplerini ve değneklerini ilkā ettiler; ve Fir'avn'ın izzeti hakkı için elbette biz gâlipleriz dediler; müteâkıben Musâ asâsını bıraktı, filhâl ejderha olup tezvîr ettikleri şeyi yuttu" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu yutmak mes'elesinde müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bir kısmı derler ki: Asâ-yı Mûsâ bü-yük yılan oldu ve sâhirlerin iplerini ve değneklerini kâmilen yuttu; ortada onlardan hiçbir eser kalmadı ve tekrar asâ oldu. Bir kısmı da: تلف ما صنعوا ya'nî "Tasnî' ettikleri şeyi yuttu" âyet-i kerîmesine nazaran derler ki: "Ha-yır, asâ yılan olduğu vakit sâhirlerin iplerini ve değneklerini mâddeten yut-madı. Zîrâ ipler ve değnekler masnû' ve mahlûk-ı Hak'tır. Onların masnû'u ancak sihirdir. Binâenaleyh asâ sâhirlerin sihirlerini yuttu ya'nî ibtâl etti. Ve yılan hareketi gösteren sâhirlerin ipleri ve değnekleri halk nazarında ip ve değnek olarak kaldı." Buna cevâben denir ki, ip ve değnekler gerçi masnû' ve mahlûk-ı Hak'tır. Fakat sâhirler ipleri ve değnekleri hâliyle kullanmadılar. İpleri uzun boru şeklinde ördüler ve katranlara batırdılar ve içlerine cıva dol-durdular ve değnekleri de oydular, kezâ katrana bulayıp cıva doldurdular. Harâret-i şemsten cıva kızıp inbisât etti. Tepeler gibi yığılmış yılanlar hâlinde kıvranmağa başladılar. Binâenaleyh bunlar bu sûretle sihirbazların masnû'u oldu ve asâ bunları yuttu. Şu halde "mâddeten yuttu" ve "eser kalmadı" di-yenlerin mütâlaaları müraccah görünür. Zîrâ onlar derler ki: "Bir sâhir bir sâ-hire gâlip geldiği vakit, mağlûbun sihri muattal olmakla beraber, âlât-ı sihir meydanda kalır ve tezvîr olduğu meydana çıkar. Fir'avn ile sâhirler Hz. Mû-sâ'yı sihirbâz ve elindeki asâyı da sihir zannettiler ve bu sebeple mukābeleye kıyâm ettiler. Vaktâki asâ yılan olup sâhirlerin âlât-ı sihirleri olan iplerini ve değneklerini mâddeten yuttu; ve kendisi yine asâ hâline avdet ettiği ve orta-da onların âlâtı kalmamış bulunduğu halde asânın hacminde de ziyâdelik gö-rülmedi, sâhirler bunun tamâmen fenn-i sihre muhâlif olduğunu anladılar ve mu'cize olduğuna yakîn hasıl edip derhal Hz. Mûsâ'nın nübüvvetini tasdik ettiler." Filhakîka da eğer âlât-ı sihir meydanda kalmış ve yalnız sâhirlerin si-hirleri bâtıl olmuş olsa idi, Hz. Mûsâ'nın asâsının da sihir mi yoksa mu'cize mi olduğu hakkında sâhirler mütereddid bulunurlar idi. Ve Hz. Mûsâ'nın si-hirde bir üstâd-ı kâmil olduğu zehâbı hâsıl olurdu. Nitekim Fir'avn ilm-i sih-re vakıf olmadığı için, Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulduğu üzere sihirbaz-lara hitaben إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمْ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السَّحْرَ (Tâhâ, 20/71) ya'ni “O Mûsâ size sihir öğreten büyüğünüzdür" dedi. Ve Ni'metullah Nahcevanî hazretleri تلقف keli- Bu beyt-i şerîfte sûre-i Şuara'da vaki فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعَصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةَ فَرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ (Şuara 26/44-25) Ya'nî “Sihirbazlar iplerini ve değneklerini ilkā ettiler; ve Fir'avn'ın izzeti hakkı için elbette biz gâlipleriz dediler; müteâkıben Musâ asâsını bıraktı, filhâl ejderha olup tezvîr ettikleri şeyi yuttu" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu yutmak mes'elesinde müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bir kısmı derler ki: Asâ-yı Mûsâ büyük yılan oldu ve sâhirlerin iplerini ve değneklerini kâmilen yuttu; ortada onlardan hiçbir eser kalmadı ve tekrar asâ oldu. Bir kısmı da: تلقف ما صنعوا ya'nî "Tasnî ettikleri şeyi yuttu" âyet-i kerîmesine nazaran derler ki: "Hayır, asâ yılan olduğu vakit sâhirlerin iplerini ve değneklerini mâddeten yutmadı. Zîrâ ipler ve değnekler masnû' ve mahlûk-ı Hak'tır. Onların masnû'u ancak sihirdir. Binâenaleyh asâ sâhirlerin sihirlerini yuttu ya'nî ibtâl etti. Ve yılan hareketi gösteren sâhirlerin ipleri ve değnekleri halk nazarında ip ve değnek olarak kaldı." Buna cevâben denir ki, ip ve değnekler gerçi masnû' vė mahlûk-ı Hak'tır. Fakat sâhirler ipleri ve değnekleri hâliyle kullanmadılar. İpleri uzun boru şeklinde ördüler ve katranlara batırdılar ve içlerine cıva doldurdular ve değnekleri de oydular, kezâ katrana bulayıp cıva doldurdular. Harâret-i şemsten cıva kızıp inbisât etti. Tepeler gibi yığılmış yılanlar hâlinde kıvranmağa başladılar. Binâenaleyh bunlar bu süretle sihirbazların masnû'u oldu ve asâ bunları yuttu. Şu halde "mâddeten yuttu" ve "eser kalmadı" diyenlerin mütâlaaları müraccah görünür. Zîrâ onlar derler ki: "Bir sâhir bir sâhire gâlip geldiği vakit, mağlûbun sihri muattal olmakla beraber, âlât-ı sihir meydanda kalır ve tezvîr olduğu meydana çıkar. Fir'avn ile sâhirler Hz. Mûsâ'yı sihirbâz ve elindeki asâyı da sihir zannettiler ve bu sebeple mukābeleye kıyâm ettiler. Vaktâki asâ yılan olup sâhirlerin âlât-ı sihirleri olan iplerini ve değneklerini mâddeten yuttu; ve kendisi yine asâ hâline avdet ettiği ve ortada onların âlâtı kalmamış bulunduğu halde asânın hacminde de ziyâdelik görülmedi, sâhirler bunun tamâmen fenn-i sihre muhâlif olduğunu anladılar ve mu'cize olduğuna yakîn hasıl edip derhal Hz. Mûsâ'nın nübüvvetini tasdik ettiler." Filhakîka da eğer âlât-ı sihir meydanda kalmış ve yalnız sâhirlerin sihirleri bâtıl olmuş olsa idi, Hz. Mûsâ'nın asâsının da sihir mi yoksa mu'cize mi olduğu hakkında sâhirler mütereddid bulunurlar idi. Ve Hz. Mûsâ'nın sihirde bir üstâd-ı kâmil olduğu zehâbı hâsıl olurdu. Nitekim Fir'avn ilm-i sihre vakıf olmadığı için, Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulduğu üzere sihirbazlara hitaben إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمْ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السَّحْرَ (Taha, 20/71) ya'ni “O Mûsâ size sihir öğreten büyüğünüzdür" dedi. Vé Ni'metullah Nahcevanî hazretleri تلقف keli- mesini تبتلع ve تلتقم kelimeleriyle tefsîr buyurmuş ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de şöyle buyururlar: فالتقم امثاله من الحيات من كونها حية والعصى من كونها عصا ya'ni "Yılan olması cihetinden yılanlardan kendi emsâlini yuttu; ve asâ olması cihetinden asâları yuttu."

38. Ve o eklin hepsi onda ziyâde olmadı. Zîrâ ki onun ekli ve şekli hayvânî olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. Ve o yiyeceğin hepsi onda artışa sebep olmadı. Çünkü onun yemesi ve şekli hayvansal değildi.

Bilinmeli ki, o mecliste iki gariplik ortaya çıktı: Birincisi, asanın yılan olmasıydı; ve yılan olduğu zaman, asanın yılanlar şeklinde ortaya çıkan sihirbazlık eserlerini yutması şaşılacak bir şey değildi. Çünkü bir ejderhanın kendi benzeri olan küçük yılanları yutması doğal görünür. İkinci gariplik ise, tekrar asa olduktan sonra bir yığın sihirbazlık eserinin asanın varlığına geçmesi ve onda yok olmasıydı. İşte bu iki gariplik sonucunda Musa'nın delili, Firavun'un sihirbazlar aracılığıyla ortaya koyduğu hayalî delil üzerine açıkça üstün geldi. Nitekim A'râf Suresi'nde فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (A'râf, 7/118) yani "Hak gerçekleşti ve sihirbazların yaptıkları şey bâtıl oldu" buyrulur. Şimdi, Musa'nın asası yılan şeklinde iken sihirbazların iplerini ve değneklerini, hayvansal bir gıda olmak için yutmadığı için, o yenen şeyin hepsi o asanın hacminde bir artış meydana getirmedi; aksine asanın bunları yutması Firavun'un delilini geçersiz kılmak içindi. Bu sebeple o yutmadaki yeme ve şekil hayvansal olmadı, aksine mucizevî oldu.

Ma'lûm olsun ki, o mecliste iki garâbet zâhir oldu: Birisi asânın yılan olması idi; ve yılan olduğu vakit, asânın yılanlar sûretinde zâhir olan âsâr-ı sehareyi yutması şâyân-ı istiğrâb değildi. Zîrâ bir ejderin kendi emsâli olan küçük yılanları yutması tabîî görünür. İkinci garâbet tekrar asâ olduktan sonra bir yığın âsâr-ı seharenin vücûd-i asâya intikāli ve onda nâ-bûd olması idi. İşte bu iki garâbet neticesinde Mûsâ'nın hücceti Fir'avn'ın sehare vâsıtasıyla ızhâr ettiği hüccet-i muhayyele üzerine zâhir ve gâlip geldi. Nitekim sûre-i A'râf'ta فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (A'râf, 7/118) ya'nî “Hak vâki' oldu ve sâhirlerin yaptıkları şey bâtıl oldu" buyrulur. İmdi asâ-yı Mûsâ yılan sûretinde iken sâhirlerin iplerini ve değneklerini, bir gıdâ-yı hayvânî olmak için yutmadığı cihetle, o me'kûlün hepsi o asânın hacminde ziyâdelik vücûde getirmedi; belki asânın bunları yutması Fir'avn'ın hüccetini ibtâl için idi. Binâenaleyh o yutmadaki ekl ve şekil hayvânî olmadı, belki mu'cizevî oldu.

39. Muhakkak yakîne de asâ gibi boğaz verdi. Nihayet o doğan her bir hayali yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. Şüphesiz yakîne de asa gibi boğaz verdi. Sonunda o, doğan her bir hayali yedi.

Bilinmeli ki bir yakîn hâli bir de şüphe hâli vardır. Ve "yakîn" hakikat, "şüphe" ise hayaldir. Şimdi hakikat ortaya çıktığı zaman, şüphe yok olur; ve hakikat, şüpheleri Hz. Musa'nın asası gibi yutar ve onların izini bırakmaz. Bu sebeple Yüce Allah hakikate, bu hayal olan şüpheleri yutması için boğaz vermiştir.

Ma'lûmdur ki bir hâl-i yakîn bir de hâl-i şek vardır. Ve "yakîn" hakikat ve "şekk" hayâldir. İmdi hakikat zâhir olduğu vakit, şekk zâil olur; ve hakîkat, şekkleri Hz. Mûsâ'nın asâsı gibi yutar ve onların eserini bırakmaz. Binâenaleyh Hak Teâlâ hakikate, bu hayâl olan şekkleri yutmak için boğaz vermiştir.

40. İmdi ma'nalar için, a'yân gibi boğazlar vardır; ma'naların boğazının razıkı da Huda'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Şimdi, anlamlar için, sabit hakikatler gibi boğazlar vardır; anlamların boğazının rızık vericisi de Allah'tır.

Şu hâlde, maddî sabit hakikatlerde birbirini yutmak için boğazlar olduğu gibi, anlamlar arasında da aynı şekilde birbirini yutmak için boğazlar vardır. Nasıl ki hâl-i mesini (bir şeyi yutma hâlini) تبتلع (yutar) ve تلتقم (yutar) kelimeleriyle açıklamış ve Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) de Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda şöyle buyurur: فالتقم امثاله من الحيات من كونها حية والعصى من كونها عصا yani "Yılan olması yönünden yılanlardan kendi benzerlerini yuttu; ve asa olması yönünden asaları yuttu."

Şu halde a'yân-ı mâddiyâtta birbirini yutmak için boğazlar olduğu gibi, ma'nâlar arasında da kezâ birbirini yutmak için boğazlar vardır. Nitekim hâl-i mesini تبتلع ve تلتقم kelimeleriyle tefsîr buyurmuş ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de şöyle buyururlar: فالتقم امثاله من الحيات من كونها حية والعصى من كونها عصا ya'ni "Yılan olması cihetinden yılanlardan kendi emsâlini yuttu; ve asâ olması cihetinden asâları yuttu."

38. Ve o eklin hepsi onda ziyâde olmadı. Zîrâ ki onun ekli ve şekli hayvânî olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. Ve o yiyeceğin hepsi onda artışa sebep olmadı. Çünkü onun yemesi ve şekli hayvansal değildi.

Bilinmeli ki, o mecliste iki gariplik ortaya çıktı: Birincisi, asanın yılan olmasıydı; ve yılan olduğu zaman, asanın yılanlar şeklinde ortaya çıkan sihirbazlık eserlerini yutması şaşılacak bir şey değildi. Çünkü bir ejderhanın kendi benzeri olan küçük yılanları yutması doğal görünür. İkinci gariplik ise, tekrar asa olduktan sonra bir yığın sihirbazlık eserinin asanın varlığına geçmesi ve onda yok olmasıydı. İşte bu iki gariplik sonucunda Musa'nın delili, Firavun'un sihirbazlar aracılığıyla ortaya koyduğu hayalî delil üzerine açıkça üstün geldi. Nitekim A'râf Suresi'nde فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (A'râf, 7/118) yani "Hak gerçekleşti ve sihirbazların yaptıkları şey bâtıl oldu" buyrulur. Şimdi, Musa'nın asası yılan şeklinde iken sihirbazların iplerini ve değneklerini, hayvansal bir gıda olmak için yutmadığı için, o yenen şeyin hepsi o asanın hacminde bir artış meydana getirmedi; aksine asanın bunları yutması Firavun'un delilini geçersiz kılmak içindi. Bu sebeple o yutmadaki yeme ve şekil hayvansal olmadı, aksine mucizevî oldu.

Ma'lûm olsun ki, o mecliste iki garâbet zâhir oldu: Birisi asânın yılan olması idi; ve yılan olduğu vakit, asânın yılanlar sûretinde zâhir olan âsâr-ı sehareyi yutması şâyân-ı istiğrâb değildi. Zîrâ bir ejderin kendi emsâli olan küçük yılanları yutması tabîî görünür. İkinci garâbet tekrar asâ olduktan sonra bir yığın âsâr-ı seharenin vücûd-i asâya intikāli ve onda nâ-bûd olması idi. İşte bu iki garâbet neticesinde Mûsâ'nın hücceti Fir'avn'ın sehare vâsıtasıyla ızhâr ettiği hüccet-i muhayyele üzerine zâhir ve gâlip geldi. Nitekim sûre-i A'râf'ta فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (A'râf, 7/118) ya'nî “Hak vâki' oldu ve sâhirlerin yaptıkları şey bâtıl oldu" buyrulur. İmdi asâ-yı Mûsâ yılan sûretinde iken sâhirlerin iplerini ve değneklerini, bir gıdâ-yı hayvânî olmak için yutmadığı cihetle, o me'kûlün hepsi o asânın hacminde ziyâdelik vücûde getirmedi; belki asânın bunları yutması Fir'avn'ın hüccetini ibtâl için idi. Binâenaleyh o yutmadaki ekl ve şekil hayvânî olmadı, belki mu'cizevî oldu.

39. Muhakkak yakîne de asâ gibi boğaz verdi. Nihayet o doğan her bir hayali yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. Şüphesiz yakîne de asa gibi boğaz verdi. Sonunda o, doğan her bir hayali yedi.

Bilinmeli ki bir yakîn hâli bir de şüphe hâli vardır. Ve "yakîn" hakikat, "şüphe" ise hayaldir. Şimdi hakikat ortaya çıktığı zaman, şüphe yok olur; ve hakikat, şüpheleri Hz. Musa'nın asası gibi yutar ve onların izini bırakmaz. Bu sebeple Yüce Allah hakikate, bu hayal olan şüpheleri yutması için boğaz vermiştir.

Ma'lûmdur ki bir hâl-i yakîn bir de hâl-i şek vardır. Ve "yakîn" hakikat ve "şekk" hayâldir. İmdi hakikat zâhir olduğu vakit, şekk zâil olur; ve hakîkat, şekkleri Hz. Mûsâ'nın asâsı gibi yutar ve onların eserini bırakmaz. Binâenaleyh Hak Teâlâ hakikate, bu hayâl olan şekkleri yutmak için boğaz vermiştir.

40. İmdi ma'nalar için, a'yân gibi boğazlar vardır; ma'naların boğazının razıkı da Huda'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Şimdi anlamlar için, sabit hakikatler gibi boğazlar vardır; anlamların boğazının rızık vereni de Allah'tır.

Şu hâlde maddî sabit hakikatlerde birbirini yutmak için boğazlar olduğu gibi, anlamlar arasında da aynı şekilde birbirini yutmak için boğazlar vardır. Nasıl ki yakin hâli bir anlam olduğu gibi, şüphe hâli de bir anlamdır. Yakin anlamı, kendisine ihsan olunan manevî boğaz ile şüphe ve hayal anlamını yutar; ve anlam boğazlarının rızık vereni de Hakk'tır.

Şu halde a'yân-ı mâddiyâtta birbirini yutmak için boğazlar olduğu gibi, ma'nâlar arasında da kezâ birbirini yutmak için boğazlar vardır. Nitekim hâl-i yakîn bir ma'nâ olduğu gibi hâl-i şekk dahi bir ma'nâdır. Ma'nâ-yı yakîn, kendisine ihsân olunan ma'nevî boğaz ile ma'nâ-yı şekki ve hayâli yutar; ve ma'nâ boğazlarının râzıkı da Hakk'tır.

41. Binâenaleyh balıktan aya kadar cezb-i mâye ile, kendisi için boğaz olmayan halk yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. Bu sebeple, balıktan aya kadar, kendisi için boğaz olmayan, yani rızkını çeken bir varlık yoktur.

Hâl böyleyken, yerden göğe kadar, kendilerine, varlıklarının devamını sağlayan maddî ve manevî özü (mâye) gerçek rızık verici olan Allah tarafından çekmeyen, maddî ve manevî hiçbir yaratılmış yoktur.

Böyle olunca yerden göğe kadar, kendilerine, kıvamına sebep olan sûrî ve ma'nevî mâyeyi Rezzâk-ı hakîkî cânibinden çekmeyen, surî ve ma'nevî hiçbir mahlûk yoktur.

42. Canın boğazı ten fikrinden hâlî olduktan sonra, onun rızkı iclâlî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Canın boğazı ten fikrinden boş kaldıktan sonra, onun rızkı yüce olur.

Canın boğazı, tene ait düşünceden, yani nefse ait haz düşüncelerinden boş kaldıktan sonra, onun rızkı yüce, yani ilâhî ve ledün ilmine (Allah tarafından doğrudan verilen ilim) ait olur.

Canın boğazı tene müteallik fikirden, ya'nî hazz-ı nefsânî düşüncelerinden boş kaldıktan sonra onun rızkı iclâlî, yâ'nî ilâhî ve ilm-i ledünnî olur.

43. Tebdîl-i mizâc şart geldi; bil ki kötülerin ölümü, kötü mizacdan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. Mizacı değiştirmek şart oldu; bil ki kötülerin ölümü, kötü mizaçtan olur.

Manevî hastalıktan kurtulmak için mizacı değiştirmek şarttır. Yani "Nefse ait hazları, ruhanî hazlara dönüştürmelidir. Bil ki kötü huylu ve nefse ait sıfatlara sahip kimselerin manevî ölümü, onların bu kötü mizacından olur."

Maraz-ı ma'nevîden kurtulmak için mizâcı değiştirmek şarttır. Ya'nî "Hazz-ı nefsânîyi hazz-ı rûhânîye tebdíl etmelidir. Bil ki kötü huylu ve nefsânî sıfatlı kimselerin ma'nevî ölümü, onların bu kötü mizâcından olur."

44. Vaktaki adamın mizacı çamur yeyici oldu, sarı ve fenâ renkli ve sakîm ve zelîl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Adamın mizacı çamur yiyici olduğu zaman, sarı ve kötü renkli, hasta ve zelil oldu.

Nasıl ki adamın mizacı çamur yemekten haz aldığı ve zevk duyduğu vakit, beti benzi sararır ve rengi uçar ve hasta ve zelil olur.

Nitekim adamın mizâcı çamur yemekten hazz aldığı ve zevk duyduğu vakit, beti benzi sararır ve rengi uçar ve alîl ve zelil olur.

45. Vaktaki onun çirkin mizacı tebdil buldu, çirkinlik gitti ve onun yüzü şem' gibi parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Vakti geldiğinde onun çirkin mizacı değişti, çirkinlik gitti ve onun yüzü mum gibi parladı.

Onun o çirkin olan çamur yeme mizacı değiştiği zaman, yüzünün çirkinliği gider ve yüzüne renk gelip mum gibi parlak olur.

Onun o çirkin olan çamur yemek mizâcı değiştiği vakit, çehresinin çirkinliği gider ve yüzüne renk gelip şem' gibi parlak olur.

46. Süt öğrenici çocuğa bir dâye nerede! Tâ ki onun ağzının etrafını ni'met ile hoş etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Süt öğrenen çocuğa bir sütanne nerede! Ta ki onun ağzının etrafını nimet ile hoş etsin.

Yakîn (şüphesiz bilgi) bir anlam olduğu gibi, şüphe hâli de bir anlamdır. Yakîn anlamı, kendisine ihsan olunan manevî boğaz ile şüphe ve hayal anlamını yutar; ve anlam boğazlarının rızık vericisi de Hakk'tır.

yakîn bir ma'nâ olduğu gibi hâl-i şekk dahi bir ma'nâdır. Ma'nâ-yı yakîn, kendisine ihsân olunan ma'nevî boğaz ile ma'nâ-yı şekki ve hayali yutar; ve ma'nâ boğazlarının râzıkı da Hakk'tır.

41. Binâenaleyh balıktan aya kadar cezb-i mâye ile, kendisi için boğaz olmayan halk yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. Bu sebeple, balıktan aya kadar, kendisi için boğaz olmayan, yani rızkını çeken bir varlık yoktur.

Hâl böyleyken, yerden göğe kadar, kendilerine, varlıklarının devamını sağlayan maddî ve manevî özü (mâye) gerçek rızık verici olan Allah tarafından çekmeyen, maddî ve manevî hiçbir yaratılmış yoktur.

Böyle olunca yerden göğe kadar, kendilerine, kıvamına sebep olan sûrî ve ma'nevî mâyeyi Rezzâk-ı hakîkî cânibinden çekmeyen, surî ve ma'nevî hiçbir mahlûk yoktur.

42. Canın boğazı ten fikrinden hâlî olduktan sonra, onun rızkı iclâlî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Canın boğazı ten fikrinden boş kaldıktan sonra, onun rızkı yüce olur.

Canın boğazı, tene ait düşünceden, yani nefse ait haz düşüncelerinden boş kaldıktan sonra, onun rızkı yüce, yani ilâhî ve ledün ilmine (Allah tarafından doğrudan verilen ilim) ait olur.

Canın boğazı tene müteallik fikirden, ya'nî hazz-ı nefsânî düşüncelerinden boş kaldıktan sonra onun rızkı iclâlî, yâ'nî ilâhî ve ilm-i ledünnî olur.

43. Tebdîl-i mizâc şart geldi; bil ki kötülerin ölümü, kötü mizacdan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. Mizacı değiştirmek şart oldu; bil ki kötülerin ölümü, kötü mizaçtan olur.

Manevî hastalıktan kurtulmak için mizacı değiştirmek şarttır. Yani "Nefse ait hazları, ruhanî hazlara dönüştürmelidir. Bil ki kötü huylu ve nefse ait sıfatlara sahip kimselerin manevî ölümü, onların bu kötü mizacından olur."

Maraz-ı ma'nevîden kurtulmak için mizâcı değiştirmek şarttır. Ya'nî "Hazz-ı nefsânîyi hazz-ı rûhânîye tebdíl etmelidir. Bil ki kötü huylu ve nefsânî sıfatlı kimselerin ma'nevî ölümü, onların bu kötü mizâcından olur."

44. Vaktaki adamın mizacı çamur yeyici oldu, sarı ve fenâ renkli ve sakîm ve zelîl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Adamın mizacı çamur yiyici olduğu zaman, sarı ve kötü renkli, hasta ve zelil oldu.

Nasıl ki adamın mizacı çamur yemekten haz aldığı ve zevk duyduğu vakit, beti benzi sararır ve rengi uçar ve hasta ve zelil olur.

Nitekim adamın mizâcı çamur yemekten hazz aldığı ve zevk duyduğu vakit, beti benzi sararır ve rengi uçar ve alîl ve zelil olur.

45. Vaktaki onun çirkin mizacı tebdil buldu, çirkinlik gitti ve onun yüzü şem' gibi parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Vakti geldiğinde onun çirkin mizacı değişti, çirkinlik gitti ve onun yüzü mum gibi parladı.

Onun o çirkin olan çamur yeme mizacı değiştiği zaman, yüzünün çirkinliği gider ve yüzüne renk gelip mum gibi parlak olur.

Onun o çirkin olan çamur yemek mizâcı değiştiği vakit, çehresinin çirkinliği gider ve yüzüne renk gelip şem' gibi parlak olur.

46. Süt öğrenici çocuğa bir dâye nerede! Tâ ki onun ağzının etrafını ni'met ile hoş etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Süt öğrenen çocuğa bir dadı nerede! Ta ki onun ağzının etrafını nimet ile hoş etsin.

"Bedfuz" (بد فوز) "her rûz" (هر روز) vezninde ağız etrafına denir. "Betfüz" (بتفوز) ve "betpuz" (بتوز) ve "bedpus" (بدپوس) da denir. Yani "Süt emmeye başlayan yeni doğmuş bebeğe layıkıyla hizmet edebilecek bir dadı nerededir ki, onun ağzının kenarında oluşan pasları temizlesin de, içtiği sütün lezzetini ona duyurabilsin." "Süt emmeye başlayan çocuk"tan kasıt, tasavvuf yoluna yeni giren sâlik; "dadı"dan kasıt, mürşid-i kâmil (olgun rehber); "süt"ten kasıt ise ilahi bilgilerdir.

"Bedfuz" (بد فوز) "her rûz" (هر روز) vezninde ağız etrafına derler. "Betfüz" (بتفوز) ve "betpuz" (بتوز) ve "bedpus" (بدپوس) da derler. Ya'nî "Süt emmeye başlayan nevzâda lâyıkıyle hizmet edebilecek bir dâye nerededir ki, onun ağzının kenârında hâsıl olan pasları temizlesin de, içtiği sütün lezzetini ona duyurabilsin." "Tıfl-ı şîr-âmûz”dan murâd, sâlik-i mübtedî; "dâye"den murâd, mürşid-i kâmil, "süt"ten murâd, maârif-i ilâhiyyedir.

47. Eğer o memenin yolunu onun üzerine bağlarsa, yüz bostan yolunu onun üzerine açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. Eğer o memenin yolunu onun üzerine bağlarsa, yüz bostan yolunu onun üzerine açar.

Eğer o dadı olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşid, nefse ait hazlar memesinin yolunu Hakk Yolcusu üzerine bağlar ve onu bu nefsâniyet memesinden keserse, yüz manevî ve ruhanî bostan yolunu o Hakk Yolcusu üzerine açar.

Eğer o dâye olan mürşid-i kâmil, hazz-ı nefsânî memesinin yolunu sâlik üzerine bağlar ve onu bu nefsâniyet memesinden keserse, yüz bostân-ı ma'nevî ve rûhânî yolunu o sâlik üzerine açar.

48. Zîrâ ki meme, o zaîfin binlerce ni'met ve sofra ve ragîften hicabı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Çünkü meme, o zayıfın binlerce nimet, sofra ve ince pideden perdesi oldu.

"Ragîf" ince pide anlamındadır. Yani "Çünkü 'ümm-i rakūb' (binici anne) olan dünyanın memesi ve o memeden emilen acil hazlar, henüz yeni doğmuş bir çocuk mesabesinde bulunan Hakk Yolcusu'nun, binlerce ruhanî ve manevî nimetlerden perdesi oldu. Çünkü onun canının boğazı beden fikriyle meşgul oldu."

"Ragîf" ince pide ma'nâsınadır. Ya'ni "Zîrâ "ümm-i rakūb" olan dünyânın memesi ve o memeden emilen huzûzât-ı âcile, henüz yeni doğan bir çocuk mesâbesinde bulunan sâlikin, binlerce rûhânî ve ma'nevî ni'metlerden hicâbı oldu. Zîrâ onun canının boğazı ten fikriyle meşgül oldu."

49. İmdi bizim hayatımız fitâm-ı mevkūftur; azar azar cehd et! Söz bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. Şimdi bizim hayatımız, sütten kesilmeye bağlıdır; azar azar çabala! Söz bitti.

"Fitâm" çocuğu sütten kesmek demektir. Yani "Bizim manevî ve ruhanî hayatımız, binek olan anne [nefsanî haz] memesinden kesilmeye ve nefse ait hazları terk etmeye bağlıdır. Bu ise birdenbire olmaz; yavaş yavaş olur. Ey Hakk Yolcusu, bu hazları ve dünya memesini azar azar terk etmeye çalış! İşte sözün tamamı budur."

"Fitâm" çocuğu sütten kesmek demektir. Ya'nî "Bizim hayât-ı ma'nevîmiz ve rûhânîmiz ümm-i raküb olan [hazz-ı nefsânî] memesinden kesilmeğe ve huzûzât-ı nefsâniyyeyi terke mütevakkıftır. Bu ise birdenbire olmaz; yavaş yavaş olur. Ey sâlik, bu huzûzâtı ve dünyâ memesini azar azar terke çalış! İşte sözün tamâmı budur."

50. Vaktaki âdemî cenîn idi, gıdâsı kan idi. Mü'min keza necesten temizlik götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. İnsan cenin iken, gıdası kan idi. Mümin de aynı şekilde necasetten temizlik götürür.

İnsan ana rahminde bulunduğu zaman, onun gıdası, annesinin hayız kanı idi; ve bu pis kan ile beslenirdi. Annesinden doğduktan sonra gıdasının türü değişti ve temiz oldu. Fakat bu dünyanın gıdası dahi ruhanî âlem- "Bedfuz" (بد فوز) "her rûz" (هر روز) vezninde ağız etrafına denir. "Betfüz" (بتفوز) ve "betpuz" (بتوز) ve "bedpus" (بدپوس) da denir. Yani "Süt emmeye başlayan yeni doğmuş bebeğe layıkıyla hizmet edebilecek bir dadı nerededir ki, onun ağzının kenarında oluşan pasları temizlesin de, içtiği sütün lezzetini ona duyurabilsin." "Süt emen çocuk"tan maksat, tasavvuf yoluna yeni giren sâlik; "dadı"dan maksat, mürşid-i kâmil (olgun rehber), "süt"ten maksat, ilahi bilgilerdir.

Adem ana rahminde bulunduğu vakit, onun gıdâsı, vâlidesinin hayız kanı idi; ve bu pis kan ile tegaddî ederdi. Anasından doğduktan sonra gıdâsının nev'i değişti ve temiz oldu. Fakat bu dünyanın gıdâsı dahi rûhâniyyet âlemi- "Bedfuz" (بد فوز) "her rûz" (هر روز) vezninde ağız etrafına derler. "Betfüz" (بتفوز) ve "betpuz" (بتوز) ve "bedpus" (بدپوس) da derler. Ya'ni "Süt emmeye başlayan nevzâda lâyıkıyle hizmet edebilecek bir dâye nerededir ki, onun ağzının kenârında hâsıl olan pasları temizlesin de, içtiği sütün lezzetini ona duyurabilsin." "Tıfl-ı şîr-âmûz”dan murâd, sâlik-i mübtedî; "dâye"den murâd, mürşid-i kâmil, "süt"ten murâd, maârif-i ilâhiyyedir.

47. Eğer o memenin yolunu onun üzerine bağlarsa, yüz bostan yolunu onun üzerine açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. Eğer o memenin yolunu onun üzerine bağlarsa, yüz bostan yolunu onun üzerine açar.

Eğer o dadı olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşid, nefse ait hazlar memesinin yolunu Hakk Yolcusu üzerine bağlar ve onu bu nefsâniyet memesinden keserse, yüz manevî ve ruhanî bostan yolunu o Hakk Yolcusu üzerine açar.

Eğer o dâye olan mürşid-i kâmil, hazz-ı nefsânî memesinin yolunu sâlik üzerine bağlar ve onu bu nefsâniyet memesinden keserse, yüz bostân-ı ma'nevî ve rûhânî yolunu o sâlik üzerine açar.

48. Zîrâ ki meme, o zaîfin binlerce ni'met ve sofra ve ragîften hicabı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Çünkü meme, o zayıfın binlerce nimetten, sofradan ve ince pideden perdesi oldu.

"Ragîf" ince pide anlamındadır. Yani "Çünkü 'ümm-i rakûb' (binek anası) olan dünyanın memesi ve o memeden emilen peşin hazlar, henüz yeni doğmuş bir çocuk mesabesinde bulunan sâlikin (Hakk yolcusunun), binlerce ruhanî ve manevî nimetlerden perdesi oldu. Çünkü onun canının boğazı, ten fikriyle meşgul oldu."

“Ragîf” ince pide ma'nâsınadır. Ya'ni “Zîrâ “ümm-i rakūb” olan dünyânın memesi ve o memeden emilen huzûzât-ı âcile, henüz yeni doğan bir çocuk mesâbesinde bulunan sâlikin, binlerce rûhânî ve ma'nevî ni'metlerden hicâbı oldu. Zîrâ onun canının boğazı ten fikriyle meşgül oldu.”

49. İmdi bizim hayatımız fitâm-ı mevkūftur; azar azar cehd et! Söz bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. Şimdi bizim hayatımız sütten kesilmeye bağlıdır; azar azar çabala! Söz bitti.

"Fitâm" çocuğu sütten kesmek demektir. Yani "Bizim manevî ve ruhanî hayatımız, binek hayvanı olan anne (nefsanî haz) memesinden kesilmeye ve nefse ait hazları terk etmeye bağlıdır. Bu ise birdenbire olmaz; yavaş yavaş olur. Ey Hakk Yolcusu, bu hazları ve dünya memesini azar azar terk etmeye çalış! İşte sözün tamamı budur."

“Fitâm” çocuğu sütten kesmek demektir. Ya'nî “Bizim hayât-ı ma'nevîmiz ve rûhânîmiz ümm-i raküb olan [hazz-ı nefsânî] memesinden kesilmeğe ve huzûzât-ı nefsâniyyeyi terke mütevakkıftır. Bu ise birdenbire olmaz; yavaş yavaş olur. Ey sâlik, bu huzûzâtı ve dünyâ memesini azar azar terke çalış! İşte sözün tamâmı budur.”

50. Vaktaki âdemî cenîn idi, gıdâsı kan idi. Mü'min keza necesten temizlik götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. İnsan cenin iken, gıdası kan idi. Mümin de aynı şekilde necasetten temizlik elde eder.

İnsan ana rahminde bulunduğu zaman, onun gıdası, annesinin hayız kanı idi; ve bu pis kan ile beslenirdi. Annesinden doğduktan sonra gıdasının türü değişti ve temiz oldu. Fakat bu dünyanın gıdası da ruhanî âleme (ruhlar âlemi) nispetle hayız kanı hükmünde olduğundan, mümin de aynı şekilde bu dünyanın cismanî ve yoğun olan gıdalarından nefsini perhiz ve riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle temizlik elde eder.

Adem ana rahminde bulunduğu vakit, onun gıdâsı, vâlidesinin hayız kanı idi; ve bu pis kan ile tegaddî ederdi. Anasından doğduktan sonra gıdâsının nev'i değişti ve temiz oldu. Fakat bu dünyanın gıdâsı dahi rûhâniyyet âlemi- ne nisbetle hayız kanı mesâbesinde olduğundan, mü'min dahi kezâlik bu dünyanın cismânî ve kesîf olan gıdalarından nefsini imsâk ve riyâzet sebebiyle temizlik hâsıl eder.

51. Kanın fitâmından onun gıdâsı süt oldu; ve sütün fitâmından lokma tutucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. Kanın kesilmesinden sonra onun gıdası süt oldu; ve sütün kesilmesinden sonra lokma tutucu oldu.

Çünkü mümin, ana rahminden dünyaya gelip kan içmekten kesildi, süt içmeye başladı; ve sütten kesildi, türlü türlü lezzetli yiyecekler yemeye başladı.

Zîrâ mü'min ana rahminden dünyaya gelip kan içmekten kesildi, süt içmeğe başladı; ve sütten kesildi, türlü türlü lezîz taâmlar yemeğe başladı.

52. Ve lokmanın fitâmından bir Lokman olur. Gizli olan talibin matlûbu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. Ve lokmanın kesilmesinden bir Lokman olur. Gizli olan talibin matlûbu olur.

Ve bu lezzetli yiyeceklerden de kesilirse, bir Lokman ve ruhanî bir tabip ve ilâhî bir hekim olur; ve her nefeste, bedenin yoğunluğu perdesi altına gizlenmiş olan gerçek matlûbun (istenilen şeyin) talibi (arayanı) olur.

Ve bu lezîz taâmlardan dahi kesilirse bir Lokman ve bir tabib-i rûhânî ve hakîm-i İlâhî olur; ve her nefeste, nikāb-ı kesâfet altına gizlenmiş olan matlûb-ı hakîkînin tâlibi olur.

53. Eğer cenîne rahim içinde bir kimse diye idi ki: "Dışarıda çok muntazam bir âlem vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Eğer cenine rahim içinde bir kimse deseydi ki: "Dışarıda çok düzenli bir âlem vardır."

54. "Arz ve tûl ile bir hurrem zemîn, onda çok ni'met ve hadsiz yemekler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

54. "Eni ve boyuyla hoş bir yer, onda çok nimet ve sınırsız yiyecekler vardır."

55. "Dağlar ve denizler ve sahrâlar, bostanlar, bağlar ve tarlalar vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

55. "Dağlar ve denizler ve çöller, bostanlar, bağlar ve tarlalar vardır."

56. "Çok yüksek ve pür-ziyâ bir gök, güneş ve ay ve yıldızlar yüz Sühâ vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

56. "Çok yüksek ve ışık dolu bir gök, güneş ve ay ve yıldızlar, yüz Sühâ vardır."

"Sühâ" bir yıldızın adıdır; ve ışığı çok hafif olduğu için bununla gözün kuvvetini denerler, yani bu yıldızı gözleri kuvvetli olanlar görür. Bazı nüshalarda "Sühâ" yerine "baha" geçmektedir. Bu şekilde anlam "yüz güzellik vardır" demek olur.

"Sühâ” bir yıldızın adıdır; ve gâyet ziyâsı hafif olduğu için bununla gözün kuvvetini tecrübe ederler, ya'nî bu yıldızı gözleri kuvvetli olanlar görür. Ba'zı nüshalarda "Sühâ" yerine "baha" vâkı'dır. Bu sûretle ma'nâ "yüz güzellik vardır" demek olur.

57. "Cenubdan ve şimâlden ve batıdan, bağlar, arûsluklar ve sûr tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

57. "Güneyden ve kuzeyden ve batıdan, bağlar, gelinlikler ve sur tutar."

ne bağıntıyla hayız kanı hükmünde olduğundan, mümin de aynı şekilde bu dünyanın cismanî ve yoğun olan gıdalarından nefsini oruç ve riyâzât sebebiyle temizlik elde eder.

ne nisbetle hayız kanı mesâbesinde olduğundan, mü'min dahi kezâlik bu dünyanın cismânî ve kesîf olan gıdâlarından nefsini imsâk ve riyâzet sebebiyle temizlik hâsıl eder.

51. Kanın fitâmından onun gıdâsı süt oldu; ve sütün fitâmından lokma tutucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. Kanın kesilmesinden sonra onun gıdası süt oldu; ve sütün kesilmesinden sonra lokma tutucu oldu.

Çünkü mümin, ana rahminden dünyaya gelip kan içmekten kesildi, süt içmeye başladı; ve sütten kesildi, türlü türlü lezzetli yiyecekler yemeye başladı.

Zîrâ mü'min ana rahminden dünyaya gelip kan içmekten kesildi, süt içmeğe başladı; ve sütten kesildi, türlü türlü lezîz taâmlar yemeğe başladı.

52. Ve lokmanın fitâmından bir Lokman olur. Gizli olan talibin matlûbu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. Ve lokmanın kesilmesinden bir Lokman olur. Gizli olan talibin matlûbu olur.

Ve bu lezzetli yiyeceklerden de kesilirse, bir Lokman ve ruhanî bir tabip ve ilâhî bir hekim olur; ve her nefeste, bedenin yoğunluğu perdesi altına gizlenmiş olan gerçek matlûbun (istenilen şeyin) talibi (arayanı) olur.

Ve bu lezîz taâmlardan dahi kesilirse bir Lokman ve bir tabib-i rûhânî ve hakîm-i İlâhî olur; ve her nefeste, nikāb-ı kesâfet altına gizlenmiş olan matlûb-ı hakîkînin tâlibi olur.

53. Eğer cenîne rahim içinde bir kimse diye idi ki: "Dışarıda çok muntazam bir âlem vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Eğer cenine rahim içinde bir kimse deseydi ki: "Dışarıda çok düzenli bir âlem vardır."

54. "Arz ve tûl ile bir hurrem zemîn, onda çok ni'met ve hadsiz yemekler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

54. "Eni ve boyuyla hoş bir yer, onda çok nimet ve sınırsız yiyecekler vardır."

55. "Dağlar ve denizler ve sahrâlar, bostanlar, bağlar ve tarlalar vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

55. "Dağlar ve denizler ve çöller, bostanlar, bağlar ve tarlalar vardır."

56. "Çok yüksek ve pür-ziyâ bir gök, güneş ve ay ve yıldızlar yüz Süha vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

56. "Çok yüksek ve ışık dolu bir gök, güneş ve ay ve yıldızlar yüz Süha vardır."

"Süha" bir yıldızın adıdır; ve ışığı çok hafif olduğu için bununla gözün kuvvetini denerler, yani bu yıldızı gözleri kuvvetli olanlar görür. Bazı nüshalarda "Süha" yerine "baha" geçmektedir. Bu durumda anlam "yüz güzellik vardır" demek olur.

“Sühâ” bir yıldızın adıdır; ve gâyet ziyâsı hafif olduğu için bununla gözün kuvvetini tecrübe ederler, ya'nî bu yıldızı gözleri kuvvetli olanlar görür. Ba'zı nüshalarda "Sühâ" yerine "bahâ" vâkı'dır. Bu sûretle ma'nâ "yüz güzellik vardır" demek olur.

57. "Cenubdan ve şimâlden ve batıdan, bağlar, arûsluklar ve sûr tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

57. "Güneyden ve kuzeyden ve batıdan, bağlar, gelinler gibi süslenirler ve sur tutar."

Yani lodos yönünden ve poyraz yönünden ve batıdan, bağlar gelinler gibi süslenirler ve düğün evine döner.

Ya'nî lodostan ve poyrazdan ve batıdan, bağlar gelinler gibi süslenirler ve düğün evine döner.

58. "Onun acâibleri sıfata gelmez. Sen bu zulmet içinde yine imtihan içindesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

58. Onun acayiplikleri sıfatla anlatılamaz. Sen bu karanlık içinde yine imtihan içindesin.

O dünyanın acayiplikleri anlatmakla bitip tükenen bir şey değildir. Sen niçin bu karanlık yerde sıkıntı içindesin?

O dünyanın acâibâtı tavsîf ile biter tükenir şey değildir. Sen niçin bu karanlık yerde mihnettesin?

59. "Dar yer çarmıhında, habs ve pislikler ve zahmet arasında kan yersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

59. "Dar yer çarmıhında, hapis ve pislikler ve zahmet arasında kan yersin."

Çarmıh gibi bu daracık ana rahminde hapis ve pislikler ve zahmetler arasında, hayız kanı yiyip durursun.

Çarmıh gibi bu daracık ana rahminde hapiste ve pislikler ve zahmetler arasında, hayız kanı yeyip durursun.

60. O kendi halinin hükmü ile münkir olurdu. Bu risâletten yüz çevirici ve kafir olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

60. O, kendi halinin hükmü ile inkârcı olurdu. Bu risaletten yüz çevirici ve kâfir olurdu.

Bu sözleri dinleyen cenin, kendi halindeki rahatlığa bakar ve bu halinin hükmü ile: "Hayat ancak budur, bundan başka âlem yoktur. O tarif edilen âlemin aslı yoktur, hayaldir," diye inkâr eder ve bu risaletten yüz çevirir ve kâfir olurdu. Nasıl ki peygamberler ruhlar âleminin ve ahiret âleminin vasıflarını açıkladıkça inkârcılar: وقَالُوا مَا هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24) yani "Bizim ancak dünya hayatımız vardır, ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak zaman helak eder; dediler."

Bu sözleri dinleyen cenîn kendi hâlindeki râhata bakar ve bu hâlinin hükmü ile: "Hayat ancak budur, bundan başka âlem yoktur. O tavsif olunan âlemin aslı yoktur, hayâldir," diye inkâr eder ve bu risâletten yüz çevirir ve kâfir olurdu. Nitekim peygamberler âlem-i ervâhın ve âlem-i âhiretin evşafını beyan ettikçe münkirler وقَالُوا مَا هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24) ya'nî "Bizim ancak hayât-ı dünyâmız vardır, ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak dehr helâk eder; dediler."

61. Ki bu muhâldir ve iğfâldir ve aldatmadır. Zîrâ ki körün vehmi bu ma'nâdan uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

61. Ki bu imkânsızdır ve aldatmadır ve kandırmadır. Çünkü körün sanısı bu anlamdan uzaktır.

O cenin derdi ki: "Bu âlemden başka âlem, bu hayattan başka hayat olması imkânsızdır. Ve bu sözler aldatmak ve kandırmak için söylenmiştir." Çünkü o ceninin gözü, dünya hayatını görmekten kör olduğundan, onun sanısına, ana rahmindeki hayattan başka bir hayat olduğu sığmaz ve böyle bir anlamı tasavvur edemez. İşte berzahî hayata (ölümden sonraki ara âlemdeki hayata) inanmayan dünya ehlinin hâli de böyledir. Yani lodosdan ve poyrazdan ve batıdan, bağlar gelinler gibi süslenirler ve düğün evine döner.

O cenîn derdi ki: "Bu âlemden başka âlem, bu hayattan başka hayât olması muhâldir. Ve bu sözler iğfâl ve aldatmak için söylenmiştir." Zîrâ o cenînin gözü, hayât-ı dünyeviyyeyi görmekden kör olduğundan, onun vehmine, ana rahmindeki hayâttan başka bir hayât olduğu sığmaz ve böyle bir ma'nâyı tasavvur edemez. İşte hayât-ı berzahiyyeye inanmayan ehl-i dünyanın hâli de böyledir. Ya'nî lodostan ve poyrazdan ve batıdan, bağlar gelinler gibi süslenirler ve düğün evine döner.

58. "Onun acâibleri sıfata gelmez. Sen bu zulmet içinde yine imtihan içindesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

58. Onun acayiplikleri sıfatla anlatılamaz. Sen bu karanlık içinde yine imtihan içindesin.

O dünyanın acayiplikleri anlatmakla bitip tükenen bir şey değildir. Sen niçin bu karanlık yerde sıkıntı içindesin?

O dünyanın acâibâtı tavsîf ile biter tükenir şey değildir. Sen niçin bu karanlık yerde mihnettesin?

59. "Dar yer çarmıhında, habs ve pislikler ve zahmet arasında kan yersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

59. "Dar yer çarmıhında, hapis ve pislikler ve zahmet arasında kan yersin."

Çarmıh gibi bu daracık ana rahminde hapis ve pislikler ve zahmetler arasında, hayız kanı yiyip durursun.

Çarmıh gibi bu daracık ana rahminde hapiste ve pislikler ve zahmetler arasında, hayız kanı yeyip durursun.

60. O kendi halinin hükmü ile münkir olurdu. Bu risâletten yüz çevirici ve kafir olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

60. O, kendi hâlinin hükmü ile inkârcı olurdu. Bu risâletten yüz çevirici ve kâfir olurdu.

Bu sözleri dinleyen cenin, kendi hâlindeki rahatlığa bakar ve bu hâlinin gereği olarak: "Hayat ancak budur, bundan başka âlem yoktur. O anlatılan âlemin aslı yoktur, hayâldir," diye inkâr eder ve bu risâletten yüz çevirir ve kâfir olurdu. Nasıl ki peygamberler ruhlar âleminin ve ahiret âleminin vasıflarını açıkladıkça inkârcılar, وَقَالُوا مَا هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24) yani "Bizim ancak dünya hayatımız vardır, ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak zaman helak eder; dediler."

Bu sözleri dinleyen cenîn kendi hâlindeki râhata bakar ve bu hâlinin hükmü ile: "Hayat ancak budur, bundan başka âlem yoktur. O tavsif olunan âlemin aslı yoktur, hayâldir," diye inkâr eder ve bu risâletten yüz çevirir ve kâfir olurdu. Nitekim peygamberler âlem-i ervâhın ve âlem-i âhiretin evşafını beyan ettikçe münkirler وَقَالُوا مَا هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24) ya'nî "Bizim ancak hayât-ı dünyâmız vardır, ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak dehr helâk eder; dediler."

61. Ki bu muhâldir ve iğfâldir ve aldatmadır. Zîrâ ki körün vehmi bu ma'nâdan uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

61. Çünkü bu imkânsızdır ve aldatmadır ve kandırmadır. Zira körün sanısı bu anlamdan uzaktır.

O cenin derdi ki: "Bu âlemden başka âlem, bu hayattan başka hayat olması imkânsızdır. Ve bu sözler aldatmak ve kandırmak için söylenmiştir." Zira o ceninin gözü, dünya hayatını görmekten kör olduğundan, onun sanısına, ana rahmindeki hayattan başka bir hayat olduğu sığmaz ve böyle bir anlamı tahayyül edemez. İşte berzah hayatına (ölümden sonraki ara yaşam) inanmayan dünya ehlinin hâli de böyledir.

O cenîn derdi ki: "Bu âlemden başka âlem, bu hayattan başka hayât olması muhâldir. Ve bu sözler iğfâl ve aldatmak için söylenmiştir." Zîrâ o cenînin gözü, hayât-ı dünyeviyyeyi görmekden kör olduğundan, onun vehmine, ana rahmindeki hayâttan başka bir hayât olduğu sığmaz ve böyle bir ma'nâyı tasavvur edemez. İşte hayât-ı berzahiyyeye inanmayan ehl-i dünyanın hâli de böyledir.

62. Mâdemki bir şeyin cinsini onun idraki görmedi onun sahib-i inkâr olan idrāki dinleyemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

62. Mademki bir şeyin cinsini onun idraki görmedi, inkârcı olan idraki dinleyemez.

"Münker-nâk" terkibi hakkında Hint şârihlerinden Mir Nurullah şöyle der: "Münker" kelimesi "kâf" harfinin üstün okunmasıyla masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) kabul edilirse, "nâk" edatıyla birlikte "münker" kelimesi zorlama olmaksızın doğru olur. Şimdi bu durumda "münker-nak" inkâr-nâk demek olup inkârcı anlamı verilir. Yani "Mademki haber verilen şeyin cinsini o ceninin idrak gözü görmedi, inkâra yakın ve meyilli olan idraki artık bu haberi dinleyemez."

"Münker-nâk" terkîbi hakkında Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah buyurur ki: "Münker" lafzı kâfın fethi ile okunup masdar-ı mîmî i'tibâr olunursa, "nâk" edâtı ile, "münker" lafzı tekellüfsüz dürüst olur. İmdi bu sûrette "münker-nak" inkâr-nâk demek olup sâhib-i inkâr ma'nâsı verilir. Ya'nî "Mâdemki haber verilen şeyin cinsini o cenînin basar-ı idraki görmedi, inkâra mukārin ve mütemâyil olan idrâki artık bu haberi dinleyemez."

63. Böylece cihanda umum-i halka abdal, o cihandan nişan söylerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. Böylece dünyada halkın geneline abdal, o dünyadan işaretler söylerler.

İşte böylece bu fani dünya âleminde halkın geneline cismanî sıfatlarını ruhanî sıfatlara dönüştürüp, ruhanî âlemi ve melekûtu (görünmeyen âlemi) müşahede eden peygamberler ve onların varisleri olan evliyalar o dünyadan ve baki hayattan işaretler söylerler de derler:

İşte böylece bu âlem-i fânî olan dünyâda umûm halka sıfât-ı cismâniyyelerini sıfât-ı rûhâniyyeye tebdíl edip, âlem-i rûhâniyyeti ve melekûtu müşâhede eden enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ o cihândan ve hayât-ı bâkıyeden nişân söylerler de derler:

64. Ki: “Bu cihân çok karanlık ve dar bir kuyudur. Hâriçte kokusuz ve renksiz bir âlem vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

64. Ki: "Bu cihan çok karanlık ve dar bir kuyudur. Dışarıda kokusuz ve renksiz bir âlem vardır."

Melekût ve ruhanîlik âlemi, mülk ve cismanîlik âlemi gibi kokuşmuş ve renkten renge girip başkalaşımlar geçiren bir âlem değildir.

Âlem-i melekût ve rûhâniyyet, âlem-i mülk ve cismâniyyet gibi müteaffin ve renkten renge girip istihâlât geçiren bir âlem değildir.

65. Onlardan hiçbir kimsenin kulağına gitmedi; zîrâ tama' derin ve cesîm hicâb geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

65. Onlardan hiçbir kimsenin kulağına gitmedi; çünkü tamah derin ve büyük bir perde oldu.

Hakk Abdalı'nın bu sözleri, dünya ehlinden hiçbirinin kulağına gitmedi. Çünkü bedensel hazlara düşkünlükten kaynaklanan tamah, onların kalplerine derin ve büyük bir perde oldu.

Abdal-ı Hakk'ın bu sözleri, ehl-i dünyadan hiçbirisinin kulağına gitmedi Zîrâ huzûzât-ı cismâniyyeye vâki' olan tama', onların kalblerine derin ve azîm dair hicâb oldu.

66. Tama', kulağı işitmekten bağlar; garaz, gözü ıttıla'dan bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

66. Tamah, kulağı işitmekten bağlar; garaz, gözü bilgi edinmekten bağlar.

Bedensel haz, tamahı, hakikati işitmekten kulağı sağır eder. Nefsânî garaz, aklın gözünü dünya hayatının geçiciliğine ve ahiret âleminin kalıcılığına bağlar.

Hazz-ı cismânî tama'ı, hakîkati işitmekten kulağı sağır eder. Garaz-ı nefsânî aklın gözünü hayât-ı dünyeviyyenin fânîliğine ve âlem-i âhiretin bâkî

62. Mâdemki bir şeyin cinsini onun idraki görmedi onun sahib-i inkâr olan idrāki dinleyemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

62. Mademki bir şeyin cinsini onun idraki görmedi, inkâr sahibi olan idraki dinleyemez.

"Münker-nâk" (inkâr eden) terkibi hakkında Hint şârihlerinden Mir Nurullah buyurur ki: "Münker" kelimesi kaf harfinin üstün okunmasıyla ve masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) kabul edilirse, "nâk" edatıyla birlikte "münker" kelimesi zorlama olmaksızın doğru olur. Şimdi bu durumda "münker-nâk" inkâr-nâk demek olup inkâr sahibi anlamı verilir. Yani "Mademki haber verilen şeyin cinsini o ceninin idrak gözü görmedi, inkâra yakın ve meyilli olan idraki artık bu haberi dinleyemez."

"Münker-nâk" terkîbi hakkında Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah buyurur ki: "Münker" lafzı kâfın fethi ile okunup masdar-ı mîmî i'tibâr olunursa, "nâk" edâtı ile, "münker" lafzı tekellüfsüz dürüst olur. İmdi bu sûrette "münker-nâk" inkâr-nâk demek olup sâhib-i inkâr ma'nâsı verilir. Ya'nî "Mâdemki haber verilen şeyin cinsini o cenînin basar-ı idraki görmedi, inkâra mukārin ve mütemâyil olan idrâki artık bu haberi dinleyemez."

63. Böylece cihanda umum-i halka abdal, o cihandan nişan söylerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. Böylece dünyada halkın geneline abdal, o dünyadan işaretler söylerler.

İşte böylece bu fani dünya âleminde halkın geneline cismanî sıfatlarını ruhanî sıfatlara dönüştürüp, ruhanî âlemi ve melekûtu (görünmeyen âlemi) müşahede eden peygamberler ve onların varisleri olan evliyalar o dünyadan ve baki hayattan işaretler söylerler de derler:

İşte böylece bu âlem-i fânî olan dünyâda umûm halka sıfât-ı cismâniyyelerini sıfât-ı rûhâniyyeye tebdíl edip, âlem-i rûhâniyyeti ve melekûtu müşâhede eden enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ o cihândan ve hayât-ı bâkıyeden nişân söylerler de derler:

64. Ki: “Bu cihân çok karanlık ve dar bir kuyudur. Hâriçte kokusuz ve renksiz bir âlem vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

64. Ki: "Bu cihan çok karanlık ve dar bir kuyudur. Dışarıda kokusuz ve renksiz bir âlem vardır."

Melekût ve ruhanîlik âlemi, mülk ve cismanîlik âlemi gibi kokuşmuş ve renkten renge girip başkalaşımlar geçiren bir âlem değildir.

Âlem-i melekût ve rûhâniyyet, âlem-i mülk ve cismâniyyet gibi müteaffin ve renkten renge girip istihâlât geçiren bir âlem değildir.

65. Onlardan hiçbir kimsenin kulağına gitmedi; zîrâ tama' derin ve cesîm hicâb geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

65. Onlardan hiçbir kimsenin kulağına gitmedi; çünkü tamah derin ve büyük bir perde oldu.

Hakk Abdalı'nın bu sözleri, dünya ehlinden hiçbirinin kulağına gitmedi. Çünkü bedensel hazlara düşkünlükten kaynaklanan tamah, onların kalplerine derin ve büyük bir perde oldu.

Abdal-ı Hakk'ın bu sözleri, ehl-i dünyadan hiçbirisinin kulağına gitmedi Zîrâ huzûzât-ı cismâniyyeye vâki' olan tama', onların kalblerine derin ve azîm dair hicâb oldu.

66. Tama', kulağı işitmekten bağlar; garaz, gözü ıttıla'dan bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

66. Tamah, kulağı işitmekten alıkoyar; garaz, gözü bilgi edinmekten alıkoyar.

Bedensel haz, tamahı, hakikati işitmekten kulağı sağır eder. Nefsani garaz, aklın gözünü dünya hayatının geçiciliğine ve ahiret aleminin kalıcılığına dair bilgi edinmekten kör eder. Nasıl ki hadis-i şerifte "Tamahdan sakının; çünkü tamah kör ve sağır eder" buyurulur.

Hazz-ı cismânî tama'ı, hakîkati işitmekten kulağı sağır eder. Garaz-ı nefsânî aklın gözünü hayât-ı dünyeviyyenin fânîliğine ve âlem-i âhiretin bâkî liğine ıttıla'dan kör eder. Nitekim hadis-i şerifte اياكم والطمع فان الطمع يعمي و يصم ya'nî "Tama'dan sakının; zîrâ tama' kör ve sağır eder" buyurulur.

67. Nitekim o cenîne kan tama'ı ki alçak vatanlarda o onun gıdâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

67. Nasıl ki o cenîne kan arzusu, alçak vatanlarda onun gıdasıdır.

Nasıl ki o ana rahmindeki cenîne, bulunduğu o aşağılık ortamların zevki, hazzı ve gıdası olan kan arzusu;

Nitekim o ana rahmindeki cenîne, bulunduğu o süflî muhîtlerin zevkı ve hazzı ve gıdâsı olan kan tama'ı;

68. Bu cihânın hadîsinden mahcûb etti; cismin kanını onun gönlüne mahbub etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

68. Bu dünyanın sözünden mahcup etti; cismin kanını onun gönlüne sevgili kıldı.

Bu dünyanın özelliklerine ait olan sözün ve haberin kabulüne engel ve perde oldu; ve annesinin hayız kanını, onun gönlüne sevimli ve latif gösterdi.

Bu dünyanın evsâfına müteallık olan sözün ve haberin kabûlüne mâni' ve hicâb oldu; ve anasının hayız kanını, onun gönlüne sevimli ve latîf gösterdi.

69. Merd, bütün bu ni'metin nevi'lerinden kaldı; kuşluk taâmı o kandan gayri bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

69. Kişi, bütün bu nimet çeşitlerinden mahrum kaldı; kuşluk yemeğini o kandan başka bilmez.

Ana rahminde bulunan kişi, bütün bu dünya nimetinin çeşitlerinden mahrum kaldı. O, orada kuşluk yemeğini o hayız kanından başka bilmez. Yani onun orada bildiği kuşluk yemeği ancak bu kandan ibarettir. Hint nüshalarında "merd" yerine "ferd" geçmektedir. Bu durumda anlam; "O cenin ana rahminde bütün bu dünya nimetinin çeşitlerinden tek ve ayrı kaldı" demek olur.

Ana rahminde bulunan kişi bütün bu dünyâ ni'metinin nevi'lerinden mahrûm kaldı. O, orada kuşluk taâmını o hayız kanından başka bilmez. Ya'nî onun orada bildiği kuşluk taâmı ancak bu kandan ibarettir. Hind nüshalarında "merd" yerine "ferd" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ; "O cenîn ana rahminde bütün bu dünyâ ni'metinin nevi'lerinden ferd ve ayrı kaldı" demek olur..

## Hırstan dolayı fil yavrusunu yiyenlerin ve nâsihin nasîhatini terkin kıssası

70. Sen onu işitmedin mi ki, Hindistan'da bir ârif birtakım dostları gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

70. Sen onu işitmedin mi ki, Hindistan'da bir ârif (Allah'ı bilen kişi) birtakım dostları gördü.

liğine vâkıf olmaktan kör eder. Nasıl ki hadis-i şerifte "Tamahtan sakının; çünkü tamah kör ve sağır eder" buyurulur.

liğine ıttıla'dan kör eder. Nitekim hadis-i şerifte اياكم والطمع فان الطمع يعمي و يصم ya'nî "Tama'dan sakının; zîrâ tama' kör ve sağır eder" buyurulur.

67. Nitekim o cenîne kan tama'ı ki alçak vatanlarda o onun gıdâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

67. Nasıl ki o cenîne kan arzusu, alçak vatanlarda onun gıdasıdır.

Nasıl ki o ana rahmindeki cenîne, bulunduğu o aşağılık ortamların zevki, hazzı ve gıdası olan kan arzusu;

Nitekim o ana rahmindeki cenîne, bulunduğu o süflî muhîtlerin zevkı ve hazzı ve gıdâsı olan kan tama'ı;

68. Bu cihânın hadîsinden mahcûb etti; cismin kanını onun gönlüne mahbub etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

68. Bu dünyanın sözünden mahcup etti; cismin kanını onun gönlüne sevgili kıldı.

Bu dünyanın özelliklerine ait olan sözün ve haberin kabulüne engel ve perde oldu; ve annesinin hayız kanını, onun gönlüne sevimli ve latif gösterdi.

Bu dünyanın evsâfına müteallık olan sözün ve haberin kabûlüne mâni' ve hicâb oldu; ve anasının hayız kanını, onun gönlüne sevimli ve latîf gösterdi.

69. Merd, bütün bu ni'metin nevi'lerinden kaldı; kuşluk taâmı o kandan gay-ri bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

69. Kişi, bütün bu nimet çeşitlerinden mahrum kaldı; kuşluk yemeğini o kandan başka bilmez.

Ana rahminde bulunan kişi, bütün bu dünya nimetinin çeşitlerinden mahrum kaldı. O, orada kuşluk yemeğini o hayız kanından başka bilmez. Yani onun orada bildiği kuşluk yemeği ancak bu kandan ibarettir. Hint nüshalarında "merd" yerine "ferd" geçmektedir. Bu durumda anlam; "O cenin ana rahminde bütün bu dünya nimetinin çeşitlerinden tek ve ayrı kaldı" demek olur.

Ana rahminde bulunan kişi bütün bu dünyâ ni'metinin nevi'lerinden mahrûm kaldı. O, orada kuşluk taâmını o hayız kanından başka bilmez. Ya'nî onun orada bildiği kuşluk taâmı ancak bu kandan ibarettir. Hind nüshaların-da "merd" yerine "ferd" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ; "O cenîn ana rahminde bütün bu dünyâ ni'metinin nevi'lerinden ferd ve ayrı kaldı" demek olur.

## Hırstan dolayı fil yavrusunu yiyenlerin ve nâsihin nasîhatini terkin kıssası

70. Sen onu işitmedin mi ki, Hindistan'da bir ârif birtakım dostları gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

70. Sen onu işitmedin mi ki, Hindistan'da bir ârif birtakım dostları gördü.

71. Aç kalmış ve azıksız ve çıplak olmuş, uzak yoldan seferden eriştiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71. Aç kalmış ve azıksız ve çıplak olmuş, uzak yoldan seferden eriştiler.

72. Onun ârifliğinin muhabbeti kaynadı ve onlara hoş bir selâm dedi ve gülbün gibi açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

72. Onun ârifliğinin muhabbeti coştu ve onlara hoş bir selâm verdi ve gül fidanı gibi açıldı.

73. Dedi: "Bilirim ki tecevvu'dan ve boşluktan, bu Kerbela'dan size elem-i cem' geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

73. Dedi: "Bilirim ki açlıktan ve boşluktan, bu Kerbela'dan size elem toplandı."

O ârif, uzun yollardan aç ve çıplak olarak gelmiş olan dostlarını görünce onlara latif bir selam verdi ve onun ârifliğinin gereği olan hemcinsine muhabbet içinden kaynadı da onlara dedi ki: "Bilirim ki açlıktan ve mide boşluğundan ve Kerbela'ya benzeyen susuz sahra(çöl)lardan sizin vücudunuzda elem ve meşakkat toplandı."

O ârif uzun yollardan aç ve çıplak olarak gelmiş olan dostlarını görünce onlara latîf bir selâm verdi ve onun ârifliğinin iktizâsı olan hemcinsine muhabbet içinden kaynadı da onlara dedi ki: "Bilirim ki açlıktan ve mi'de boşluğundan ve Kerbela'ya müşâbih olan susuz sahrâlardan sizin vücûdunuzda elem ve meşakkat toplandı."

74. "Fakat, ey dost olan taife, Allah hakkıçün, sizin taâmınız nihayet fil yavrusu olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

74. "Fakat, ey dost olan topluluk, Allah aşkına, sizin yiyeceğiniz sonunda fil yavrusu olmasın!"

75. "Fil vardır; şimdi bu tarafa gidiyorsunuz, benim nasihatimi candan ve gönülden dinleyiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

75. "Fil vardır; şimdi bu tarafa gidiyorsunuz, benim nasihatimi candan ve gönülden dinleyiniz!"

Şimdi gittiğiniz bu tarafta filler vardır; bu hususta size nasihat edeceğim; benim bu sözlerimi tam bir ciddiyetle dinleyip uygulayınız.

"Şimdi gittiğiniz bu tarafta filler vardır; bu husûsa dâir size nasîhat edeceğim; benim bu sözlerimi kemâl-i ciddiyetle dinleyip amel ediniz."

76. "Yolunuzda fil yavruları vardır; onların avı sizin çok gönlünüzün arzûsudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

76. "Yolunuzda fil yavruları vardır; onların avı sizin çok gönlünüzün arzusudur."

"O gittiğiniz tarafta fil yavrularına da rast gelirsiniz; karnınız aç olduğu için, o fil yavrularını avlamaya hevesli olacaksınız."

"O gittiğiniz tarafta fil yavrularına da rast gelirsiniz; karnınız aç olduğu için, o fil yavrularını avlamağa harîs olacaksınız."

77. "Çok zaîf ve latîf ve çok semizdirler; fakat pusuda talib olarak anaları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

77. Çok zayıf ve latif ve çok semizdirler; fakat pusuda talip olarak anaları vardır.

71. Aç kalmış ve azıksız ve çıplak olmuş, uzak yoldan seferden eriştiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71. Aç kalmış ve azıksız ve çıplak olmuş, uzak yoldan seferden eriştiler.

72. Onun ârifliğinin muhabbeti kaynadı ve onlara hoş bir selâm dedi ve gülbün gibi açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

72. Onun ârifliğinin muhabbeti coştu ve onlara hoş bir selâm verdi ve gül fidanı gibi açıldı.

73. Dedi: "Bilirim ki tecevvu'dan ve boşluktan, bu Kerbela'dan size elem-i cem' geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

73. Dedi: "Bilirim ki açlıktan ve boşluktan, bu Kerbela'dan size elem toplandı."

O ârif, uzun yollardan aç ve çıplak olarak gelmiş olan dostlarını görünce onlara latif bir selam verdi ve onun ârifliğinin gereği olan hemcinsine muhabbet içinden kaynadı da onlara dedi ki: "Bilirim ki açlıktan ve mide boşluğundan ve Kerbela'ya benzeyen susuz sahra(çöl)lardan sizin vücudunuzda elem ve meşakkat toplandı."

O ârif uzun yollardan aç ve çıplak olarak gelmiş olan dostlarını görünce onlara latîf bir selâm verdi ve onun ârifliğinin iktizâsı olan hemcinsine muhabbet içinden kaynadı da onlara dedi ki: "Bilirim ki açlıktan ve mi'de boşluğundan ve Kerbela'ya müşâbih olan susuz sahrâlardan sizin vücûdunuzda elem ve meşakkat toplandı."

74. "Fakat, ey dost olan taife, Allah hakkıçün, sizin taâmınız nihayet fil yavrusu olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

74. "Fakat, ey dost olan topluluk, Allah aşkına, sizin yiyeceğiniz sonunda fil yavrusu olmasın!"

75. "Fil vardır; şimdi bu tarafa gidiyorsunuz, benim nasihatimi candan ve gönülden dinleyiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

75. "Fil vardır; şimdi bu tarafa gidiyorsunuz, benim nasihatimi candan ve gönülden dinleyiniz!"

Şimdi gittiğiniz bu tarafta filler vardır; bu hususta size nasihat edeceğim; benim bu sözlerimi tam bir ciddiyetle dinleyip uygulayınız.

"Şimdi gittiğiniz bu tarafta filler vardır; bu husûsa dâir size nasîhat edeceğim; benim bu sözlerimi kemâl-i ciddiyetle dinleyip amel ediniz."

76. "Yolunuzda fil yavruları vardır; onların avı sizin çok gönlünüzün arzûsudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

76. "Yolunuzda fil yavruları vardır; onların avı sizin çok gönlünüzün arzusudur."

O gittiğiniz tarafta fil yavrularına da rast gelirsiniz; karnınız aç olduğu için, o fil yavrularını avlamaya hırslı olacaksınız.

"O gittiğiniz tarafta fil yavrularına da rast gelirsiniz; karnınız aç olduğu için, o fil yavrularını avlamağa harîs olacaksınız."

77. "Çok zaîf ve latîf ve çok semizdirler; fakat pusuda talib olarak anaları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

77. Çok zayıf ve latif ve çok semizdirler; fakat pusuda talip olarak anaları vardır.

Daha fazla ayrıntı arzu eden istidatlı kişiler Fusûsu'l-Hikem'de Nuh Fassı'na başvursun.

ha ziyâde tafsîlât arzû eden zevât-ı müstaidde Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhîye mürâcaât buyursun.

2402. "Bir izin yoktur ve yoksa döker idik; sır deryasından toz koparır idik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. "Bir izin yoktur ve yoksa döker idik; sır deryasından toz koparır idik."

Örtücü olan Yüce Allah tarafından bir izin ve ruhsat yoktur ki, keşfimi (kalp gözüyle görme) ve şühûdumu (gözle görme) ortaya dökeyim. Eğer ruhsat olsa idi, sır deryasının dibini açıp toz koparır, yani gizli şeyleri açıkça gösterir idik.

"Settâr olan Hak Teâlâ hazretleri cânibinden bir izin ve ruhsat yoktur ki, keşf ve şühûdumu ortaya dökeyim. Eğer ruhsat olsa idi, sır deryâsının ka'n-nı açıp toz koparır, ya'nî gizli şeyleri âşikâr eder idik."

2403. Dâvud bu nesak üzere böyle söyler idi; halaikın aklı yanmış olmak istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. Dâvud bu düzen üzere böyle söylerdi; yaratılmışların aklı yanmış olmak istedi.

Dâvud (a.s.) velâyet yönünden inen anlamları bu şekilde böylece söylerdi ve bu ateşli anlamları ve hakikatleri açıklamakla, halkın dar olan geçim akıllarının yanmış olmasını kastetti.

Bu yüce açıklamalar her ne kadar Dâvud (a.s.) dilinden ise de, Mevlânâ (r.a.) hazretleri bu kıssa içinde kendilerinin ve ilâhî hilafete sahip olan diğer yüce zatların zevklerini açıklarlar.

Dâvud (a.s.) cihet-i velâyetlerinden münzel olan maânîyi bu minval üzere böylece söyler idi ve bu âteşîn maânî ve hakāyıkı beyân buyurmakla, halkın dar olan akl-ı maaşlarının yanmış olmasını murâd buyurdu.

Bu beyânât-ı aliyye her ne kadar Dâvud (a.s.) lisânından ise de, cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) hazretleri bu kıssa zımnında kendilerine ve sâir hâiz-i hilafet-i ilâhiyye olan zevât-ı kirâmın zevklerini beyân buyururlar.

2404. İmdi onun yakasını arkasından birisi çekti ki, onun birliğinde şek tutmam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. Şimdi onun yakasını arkasından birisi çekti ki, onun birliğinde şüphe etmem.

Dâvud (a.s.) ilâhî sırları (esrâr-ı ilâhiyye) açığa vurup, mutlak birlik makamından bahsederek, insanların geçim akıllarının (akl-ı maaş) yanmasını isterken, onun velâyet elbisesinin yakasını, beşerî taayyününün (insan olmanın belirginleşmesi) perdesinin arkasından birisi çekip, nübüvvet hükümlerine (ahkâm-ı nübüvvet) yöneltti ki, O bir dahi Yüce Allah (Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri) olup, O'nun birliğinde asla şüphem yoktur ve O'nun varlığının birliği (vahdet-i vücud) gün gibi açıktır.

Dâvud (a.s.) esrâr-ı ilâhiyyeyi ızhâr ve vahdet-i mutlaka makāmından bahs edip, halâyıkın akl-ı maaşlarının yanmasını isterken, onun libâs-ı velâyetinin yakasını, hicâb-ı taayyün-i beşerîsi arkasından birisi çekip, ahkâm-ı nübüvvetine çekti ki, O bir dahi Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri olup, O'nun birliğinde aslâ şekkim yoktur ve O'nun vahdet-i vücudu gün gibi zâhirdir.

2405. Kendine geldi, sözü kısa etti. Dudağı bağladı ve halvet-gâha azm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. Kendine geldi, sözü kısa etti. Dudağı bağladı ve halvet-gâha azm etti.

Davud (a.s.) velâyet mertebesinden, nübüvvet mertebesinin hükümlerine geri dönüp velâyetin gerektirdiği sözleri kısa kesti ve ağzını kapadı ve halvet yerine (halvet-gâh) yöneldi. "Zayıf" semizin zıddı olan anlama gelmez. Burada kuvvetsiz ve direnişsiz demektir. Hint nüshalarında "zayıf" yerine "tarif" yazılıdır. Yeni doğmuş, semiz ve yağlı anlamınadır. Yani "O fil yavruları yeni doğmuşlardır. Tombul tombul suretleri latif ve sevimli ve yumuk yumuktur; fakat anaları pusuda gizlenmiş onların hallerini gözetler."

Dâvud (a.s.) velâyeti mertebesinden, nübüvveti mertebesi ahkâmına rücû' edip velâyetin îcâbâtından olan sözleri kısa kesti ve ağzını kapadı ve halvet-gâhına azm etti. "Zaîf" semizin zıddı olan ma'nâyą değildir. Burada kuvvetsiz ve mukāvemetsiz demektir. Hind nüshalarında "zaîf" yerine "tarîf" muharrerdir. Nevzâd ve semiz ve yağlı ma'nâsınadır. Ya'nî "O fil yavruları yeni doğmuşturlar. Tombul tombul sûretleri latîf ve sevimli ve yumuk yumuktur; fakat anaları pusuda gizlenmiş onların ahvâlini tarassut eder."

78. "O yavrusunun arkasından, figan ve ah ah ile yüz fersah yol devreder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

78. "O yavrusunun arkasından, figan ve ah ah ile yüz fersah yol devreder."

O ana fil, yavrusuna o kadar şefkatli ve düşkündür ki, onun arkasından yana yakıla yüz fersah yol yürümeye katlanır ve yavrusuna olan sevgisi ve merhameti son derecededir.

"O ana fil, yavrusuna o kadar şefik ve meclûbdur ki, onun arkasından yana yakıla yüz fersah yol yürümeğe katlanır ve yavrusuna olan muhabbeti ve merhameti son derecededir."

79. "Onun hortumundan ateş ve duman gelir; onun merhum olan yavrusundan hazer ediniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

79. "Onun hortumundan ateş ve duman gelir; onun ölmüş olan yavrusundan sakınınız."

"Yavrusunu takip ederken, o ana filin hortumundan gazap ateşi ve dumanı fışkırır. Anası tarafından bu derece merhamet hissiyle takip olunan fil yavrusunu avlamaktan sakınınız."

"Yavrusunu ta'kib ederken, o ana filin hortumundan gazab ateşi ve dumanı fışkırır. Anası tarafından bu derece hiss-i merhamet ile ta'kîb olunan fil yavrusunu avlamaktan sakınınız."

80. Ey oğul, evliyâ Hakk'ın etfâlidir; onlar huzûrda ve gaybette haberlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

80. Ey oğul, evliyâ Allah'ın çocukları gibidir; onlar huzurda ve gaybette haberlidir.

[79] "Huzur ve gaybet"ten kastedilen, Allah'a göre huzur ve gaybet değildir. Çünkü evliyâ hiçbir an Allah'tan gafil değildirler. Bu huzur ve gaybet, mülk âlemine ve melekût âlemine göre evliyânın huzuru ve gaybetidir. Çünkü evliyâ bazen melekût âlemini incelemeye dalmış olur ve mülk âleminden gâib olur. Ve bazen mülk âleminin hükümlerine dalması sebebiyle melekût âlemini incelemekten gâib olur. Bu sebeple onların bu durumlara göre huzur ve gaybetleri meydana gelir. Nasıl ki bu hâle işaretle Hz. Sa'dî bir velînin dilinden şöyle buyurur. Beyit: "Bazen felekler üzerinde otururum; bazen de ayağımın arkasını göremem."

Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu yakınlık ve uzaklık hakkında Fass-ı Eyyûbî'de أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ (Sâd, 37/41) [yani "Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi"] âyet-i kerîmesini tefsir ederek açıklamalar vermişlerdir.

AHMED AVNİ KONUK daha fazla ayrıntı arzu eden kabiliyetli kişiler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nû-hîye'ye müracaat etsin.

[79] "Huzûr ve gaybet"ten murâd, Hakk'a nazaran huzûr ve gaybet değildir. Zîrâ evliyâ hiçbir an Hak'tan gâfil değildirler. Bu huzûr ve gaybet, âlem-i mülk ve melekûta nazaran evliyânın huzûr ve gaybetidir. Zîrâ evliyâ ba'zan âlem-i melekûtun mütâlaasında müstağrak ve âlem-i mülkten gâib olur. Ve ba'zan âlem-i mülkün ahkâmında istiğrâkı hasebiyle âlem-i melekûtun mütâlaasından gâib olur. Binâenaleyh onların bu mevtınlara göre huzur ve gaybetleri vâki' olur. Nitekim bu hâle işâreten Hz. Sa'dî bir velînin lisânından şöyle buyurur. Beyit: "Ba'zan eflâk üzerinde otururum; ba'zan da ayağımın arkasını göremem."

Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu kurb ve bu'd hakkında Fass-ı Eyyûbî'de أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ (Sâd, 37/41) [ya'ni "Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi"] âyet-i kerîmesini tefsîren îzâhat i'tâ buyurmuşlardır.

AHMED AVNI KONUK ha ziyâde tafsîlât arzû eden zevât-ı müstaidde Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nû-hîye mürâcaât buyursun.

2402. "Bir izin yoktur ve yoksa döker idik; sır deryasından toz koparır idik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. "Bir izin yoktur ve yoksa döker idik; sır deryasından toz koparır idik."

Örtücü olan Yüce Allah tarafından bir izin ve ruhsat yoktur ki, keşfimi (perde arkasını görme) ve şühûdumu (gözlemimi) ortaya dökeyim. Eğer ruhsat olsa idi, sır deryasının dibini açıp toz koparır, yani gizli şeyleri açık eder idik.

"Settâr olan Hak Teâlâ hazretleri cânibinden bir izin ve ruhsat yoktur ki, keşf ve şühûdumu ortaya dökeyim. Eğer ruhsat olsa idi, sır deryâsının ka'nını açıp toz koparır, ya'nî gizli şeyleri âşikâr eder idik."

2403. Dâvud bu nesak üzere böyle söyler idi; halaikın aklı yanmış olmak istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. Dâvud bu düzen üzere böyle söylerdi; yaratılmışların aklı yanmış olmak istedi.

Dâvud (a.s.) velâyet yönünden inen anlamları bu şekilde böylece söylerdi ve bu ateşli anlamları ve hakikatleri açıklamakla, halkın dar olan geçim akıllarının yanmış olmasını kastetti.

Bu yüce açıklamalar her ne kadar Dâvud (a.s.) dilinden ise de, Mevlânâ (r.a.) hazretleri bu kıssa içinde kendilerinin ve ilâhî hilafete sahip olan diğer yüce zatların zevklerini açıklarlar.

Dâvud (a.s.) cihet-i velâyetlerinden münzel olan maânîyi bu minval üzere böylece söyler idi ve bu âteşîn maânî ve hakāyıkı beyân buyurmakla, halkın dar olan akl-ı maaşlarının yanmış olmasını murâd buyurdu.

Bu beyânât-ı aliyye her ne kadar Dâvud (a.s.) lisânından ise de, cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) hazretleri bu kıssa zımnında kendilerine ve sâir hâiz-i hilafet-i ilâhiyye olan zevât-ı kirâmın zevklerini beyân buyururlar.

2404. İmdi onun yakasını arkasından birisi çekti ki, onun birliğinde şek tutmam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. Şimdi onun yakasını arkasından birisi çekti ki, onun birliğinde şüphe etmem.

Dâvud (a.s.) ilâhî sırları (esrâr-ı ilâhiyye) açığa vurup, mutlak birlik makamından bahsederek, insanların geçim akıllarının (akl-ı maaş) yanmasını isterken, onun velâyet elbisesinin yakasını, beşerî taayyününün (insan olmanın belirginleşmesi) perdesinin arkasından birisi çekip, nübüvvet hükümlerine (ahkâm-ı nübüvvet) yöneltti ki, O bir dahi Yüce Allah (Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri) olup, O'nun birliğinde asla şüphem yoktur ve O'nun varlığının birliği (vahdet-i vücud) gün gibi açıktır.

Dâvud (a.s.) esrâr-ı ilâhiyyeyi ızhâr ve vahdet-i mutlaka makāmından bahs edip, halâyıkın akl-ı maaşlarının yanmasını isterken, onun libâs-ı velâyetinin yakasını, hicâb-ı taayyün-i beşerîsi arkasından birisi çekip, ahkâm-ı nübüvvetine çekti ki, O bir dahi Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri olup, O'nun birliğinde aslâ şekkim yoktur ve O'nun vahdet-i vücudu gün gibi zâhirdir.

2405. Kendine geldi, sözü kısa etti. Dudağı bağladı ve halvet-gâha azm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. Kendine geldi, sözü kısa etti. Dudağı bağladı ve halvet-gâha azm etti.

Davud (a.s.) velâyet mertebesinden, nübüvvet mertebesinin hükümlerine geri dönüp velâyetin gerektirdiği sözleri kısa kesti ve ağzını kapadı ve halvet yerine (halvet-gâh) yöneldi. "Zayıf" semizin zıddı olan anlama gelmez. Burada kuvvetsiz ve direnişsiz demektir. Hint nüshalarında "zayıf" yerine "tarif" yazılıdır. Yeni doğmuş, semiz ve yağlı anlamınadır. Yani "O fil yavruları yeni doğmuşlardır. Tombul tombul suretleri latif ve sevimli ve yumuk yumuktur; fakat anaları pusuda gizlenmiş onların hallerini gözetler."

Dâvud (a.s.) velâyeti mertebesinden, nübüvveti mertebesi ahkâmına rücû' edip velâyetin îcâbâtından olan sözleri kısa kesti ve ağzını kapadı ve halvet-gâhına azm etti. "Zaîf" semizin zıddı olan ma'nâyą değildir. Burada kuvvetsiz ve mukāvemetsiz demektir. Hind nüshalarında "zaîf" yerine "tarîf" muharrerdir. Nevzâd ve semiz ve yağlı ma'nâsınadır. Ya'nî "O fil yavruları yeni doğmuşturlar. Tombul tombul sûretleri latîf ve sevimli ve yumuk yumuktur; fakat anaları pusuda gizlenmiş onların ahvâlini tarassut eder."

78. "O yavrusunun arkasından, figan ve ah ah ile yüz fersah yol devreder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

78. "O yavrusunun arkasından, figan ve ah ah ile yüz fersah yol devreder."

O ana fil, yavrusuna o kadar şefkatli ve düşkündür ki, onun arkasından yana yakıla yüz fersah yol yürümeye katlanır ve yavrusuna olan sevgisi ve merhameti son derecededir.

"O ana fil, yavrusuna o kadar şefik ve meclûbdur ki, onun arkasından yana yakıla yüz fersah yol yürümeğe katlanır ve yavrusuna olan muhabbeti ve merhameti son derecededir."

79. "Onun hortumundan ateş ve duman gelir; onun merhum olan yavrusundan hazer ediniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

79. "Onun hortumundan ateş ve duman gelir; onun ölmüş olan yavrusundan sakınınız."

"Yavrusunu takip ederken, o ana filin hortumundan gazap ateşi ve dumanı fışkırır. Anası tarafından bu derece merhamet hissiyle takip olunan fil yavrusunu avlamaktan sakınınız."

"Yavrusunu ta'kib ederken, o ana filin hortumundan gazab ateşi ve dumanı fışkırır. Anası tarafından bu derece hiss-i merhamet ile ta'kîb olunan fil yavrusunu avlamaktan sakınınız."

80. "Ey oğul, evliyâ Hakk'ın etfâlidir; onlar huzûrda ve gaybette haberlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

80. "Ey oğul, evliyâ Allah'ın çocuklarıdır; onlar huzurda ve gaybette haberlidir."

"Huzur ve gaybet"ten kasıt, Allah'a göre huzur ve gaybet değildir. Çünkü evliyâ hiçbir an Allah'tan gafil değildirler. Bu huzur ve gaybet, mülk âlemi (maddî dünya) ve melekût âlemine (gayb âlemi) göre evliyânın huzur ve gaybetidir. Çünkü evliyâ bazen melekût âlemini incelemeye dalmış ve mülk âleminden gâib olur. Ve bazen mülk âleminin hükümlerine dalması sebebiyle melekût âlemini incelemekten gâib olur. Bu sebeple onların bu durumlara göre huzur ve gaybetleri meydana gelir. Nasıl ki bu hâle işaretle Hz. Sa'dî bir velînin dilinden şöyle buyurur. Beyit:

"Bazen felekler üzerinde otururum; bazen de ayağımın arkasını göremem."

Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu yakınlık ve uzaklık hakkında Fass-ı Eyyûbî'de أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ (Sâd, 37/41) [yani "Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi"] ayet-i kerimesini tefsir ederek açıklamalar vermiştir. Bu giriş bilindikten sonra şerefli beytin anlamı böyle olur: "Evliyâ Allah'ın çocukları gibidir. Bir baba çocuklarının işlerine nasıl vekil ve ilgili ise, Allah da onların işlerine öylece vekildir. Çünkü evliyâ, iradelerini Allah'ın iradelerinde yok etmişlerdir. Bu sebeple onlar ilâhî tasarruf ile bu mülk ve şehadet âleminin (görünen dünya) hükümleri karşısında hazır olsalar veya yine Allah'ın tasarrufu ile melekût âlemini incelemeye dalarak bu mülk ve şehadet âleminin hükümlerinden gaybet etseler, onların özel terbiyecileri olan Allah onların hâllerinden haberdardır. Çünkü onların işitmesi ve görmesi ve kuvvetleri Allah'tır. Nasıl ki hadîs-i kudsîde كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا ... الخ yani "Ben onun işitmesi, görmesi ve eli ... olurum"] buyrulur.

[79] "Huzûr ve gaybet"ten murâd, Hakk'a nazaran huzûr ve gaybet değildir. Zîrâ evliyâ hiçbir an Hak'tan gâfil değildirler. Bu huzûr ve gaybet, âlem-i mülk ve melekûta nazaran evliyânın huzûr ve gaybetidir. Zîrâ evliyâ ba'zan âlem-i melekûtun mütâlaasında müstağrak ve âlem-i mülkten gâib olur. Ve ba'zan âlem-i mülkün ahkâmında istiğrâkı hasebiyle âlem-i melekûtun mütâlaasından gâib olur. Binâenaleyh onların bu mevtınlara göre huzur ve gaybetleri vâki' olur. Nitekim bu hâle işâreten Hz. Sa'dî bir velînin lisânından şöyle buyurur. Beyit:

"Ba'zan eflâk üzerinde otururum; ba'zan da ayağımın arkasını göremem."

Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu kurb ve bu'd hakkında Fass-ı Eyyûbî'de أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ (Sâd, 37/41) [ya'ni "Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi"] âyet-i kerîmesini tefsîren îzâhat i'tâ buyurmuşlardır. Bu mukaddime ma'lum olduktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Evliyâ Hakk'ın çocukları mesâbesindedir. Bir baba çocuklarının umûruna nasıl mütevellî ve müteveccih ise, Hak dahi onların umûruna öylece mütevellidir. Zîrâ evliyâ, irâdelerini Hakk'ın iradelerinde mahv etmişlerdir. Binâenaleyh onlar tasarruf-i ilâhî ile bu âlem-i mülk ve şehadetin ahkâmı muvâcehesinde hâzır olsalar veyâhut yine tasarruf-i Hak ile âlem-i melekûtun mütâlaasında istiğrâkan bu âlem-i mülk ve şehadetin ahkâmından gaybet etseler, onların mürebbî-i hâsları olan Hak onların ahvâlinden bâ-haberdir. Zirâ onların sem'i ve basarı ve kuvâsı Hak'tır. Nitekim hadîs-i kudside كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا ... الخ ya'ni "Ben onun sem'i, basarı ve eli ... olurum"] buyrulur.

81. Onların o noksanını gâiblik düşünme, zira o onların cânından dolayı kîn çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

81. Onların o noksanını gaybda olma düşünme, çünkü o onların canından dolayı kin çeker.

Yani, onların cismaniyetlerine ilişkin noksanı, Hak huzurundan gaybda olma düşünme ve zalimlerin onların cisimlerine hapsetme, dövme ve öldürme gibi fiillerle tecavüz ve saldırılarını veya zahirî hastalıklarla cisimlerinin sakatlıklarını veya dış görünüşte hor ve hakir yaşamalarını görüp, "Bunların bu hâle maruz kalmaları Hak'tan gaybda olduklarının alametidir" deme. Çünkü Hak onların cisimlerinden dolayı değil, ilahi katında değerli olan canlarından dolayı kin çeker. Çünkü cisim maddedir ve maddeye itibar yoktur; itibar ancak ruha ve manayadır.

Ya'nî, onların cismâniyetlerine taalluk eden noksânı huzûr-ı Hak'tan gâiblik düşünme ve zalemenin onların cisimlerine habs ve darb ve katl gibi ef'âl ile tecavüz ve taaddîlerini veyâhut emrâz-ı sûriyye ile cisimlerinin ma'lûliyetlerini veyâhut sûret-i zâhirede hor ve hakîr yaşamalarını görüp, deme ki "Bunların bu hâle ma'rûz kalmaları Hak'tan gâib olduklarının alâmetidir." Zîrâ Hak onların cisimlerinden dolayı değil, ind-i ilâhîsinde mükerrem olan canlarından dolayı kîn çeker. Çünkü cisim maddedir ve maddeye i'tibâr yoktur i'tibâr ancak rûha ve ma'nâyadır.

82. Dedi ki: "Bu evliyâ benim çocuklarımdır; garîblikte iş güçten ferddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

82. Dedi ki: "Bu evliyâ benim çocuklarımdır; gariplikte iş güçten ferddir."

Değerli şârihler, Yüce Allah'ın "Evliyâ benim çocuklarımdır" buyurduğuna dair açık bir nass kaydetmemişlerdir. Hint şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, bu şerefli beyitte "Halk Allah'ın iyâlidir" yani "Halk Allah'ın ailesidir" hadîs-i şerîfine işaret edildiğinden bahsetmiş ise de, bu mütalaaya Bahru'l-Ulûm hazretleri itiraz edip şöyle demiştir: "Bu hadisin hükmü geneldir ve bütün halkı kapsar. Halbuki Hz. Pîr, Allah'ın ailesi olmayı evliyâya özgü kılmıştır. Bu sebeple bu hadise nasıl işaret olabilir? Ancak hadîs-i şerîfteki 'halk'tan maksat evliyâ olsun; bu ise uzak bir anlamdır." Ankaravî hazretleri de bazı ayet ve hadislerin delaletinden bahsetmişlerdir. Bu ön bilgi bilindikten sonra, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Evliyâ, Hakk'ın çocukları gibidir. Bir baba çocuklarının işlerine nasıl bakıcı ve ilgili ise, Hak da onların işlerine öylece bakıcıdır. Çünkü evliyâ, iradelerini Hakk'ın iradelerinde yok etmişlerdir. Bu sebeple onlar, ilâhî tasarrufla bu mülk ve şehadet âleminin hükümleri karşısında hazır bulunsalar veya yine Hakk'ın tasarrufuyla melekût âlemini düşünmeye dalıp bu mülk ve şehadet âleminin hükümlerinden gafil olsalar, onların özel terbiyecisi olan Hak onların hallerinden haberdardır. Çünkü onların işitmesi, görmesi ve kuvvetleri Hak'tır. Nitekim hadîs-i kudsîde "Ben onun işitmesi, görmesi ve eli... olurum" buyrulur.

Şurrâh-ı kirâm Hak Teâlâ'nın "Evliyâ benim etfâlimdir" buyurduğuna dâir sarîh bir nass kayd etmemişlerdir. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf bu beyt-i şerifte الخلق عيال الله ya'ni "Halk Allah'ın iyâlidir" hadîs-i şerîfine işâre buyurulduğundan bahsetmiş ise de, bu mütâlaaya Bahru'l-Ulûm hazretleri i'tiraz edip: "Bu hadîsin hükmü âmmdır ve cemî-i halka şâmildir. Halbuki Hz. Pîr iyâlullah olmayı evliyâya tahsîs buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu hadîse nasıl işaret olabilir. Meğer ki hadîs-i şerifteki "halk"tan murâd evliyâ olsun; bu ise uzak bir ma'nâdır" demiştir. Ankaravî hazretleri de ba'zı âyât ve ahâdîsin delâletinden bahs buyurmuşlardır. Bu mukaddime ma'lum olduktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Evliyâ Hakk'ın çocukları mesâbesindedir. Bir baba çocuklarının umûruna nasıl mütevellî ve müteveccih ise, Hak dahi onların umûruna öylece mütevellidir. Zîrâ evliyâ, irâdelerini Hakk'ın iradelerinde mahv etmişlerdir. Binâenaleyh onlar tasarruf-i ilâhî ile bu âlem-i mülk ve şehadetin ahkâmı muvâcehesinde hâzır olsalar veyâhut yine tasarruf-i Hak ile âlem-i melekûtun mütâlaasında istiğrâkan bu âlem-i mülk ve şehadetin ahkâmından gaybet etseler, onların mürebbî-i hâsları olan Hak onların ahvâlinden bâ-haberdir. Zirâ onların sem'i ve basarı ve kuvâsı Hak'tır. Nitekim hadîs-i kudside كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا ... الخ ya'ni "Ben onun sem'i, basarı ve eli ... olurum"] buyrulur.

81. Onların o noksanını gâiblik düşünme, zira o onların cânından dolayı kîn çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

81. Onların o noksanını gaybda olma hâli sanma, çünkü o, onların canlarından dolayı kin çeker.

Yani, onların cismaniyetlerine (bedensel varlıklarına) ait olan noksanlığı, Hak huzurundan gaybda olma hâli sanma. Zalimlerin onların bedenlerine hapsetme, dövme ve öldürme gibi fiillerle tecavüz ve saldırılarını veya zahirî hastalıklarla bedenlerinin sakat kalmalarını veya dış görünüşte hor ve hakir yaşamalarını görüp de "Bunların bu hâle maruz kalmaları, Hak'tan gafil olduklarının işaretidir" deme. Çünkü Hak, onların bedenlerinden dolayı değil, İlahi katında değerli olan canlarından dolayı kin çeker. Çünkü beden maddedir ve maddeye itibar yoktur; itibar ancak ruha ve manayadır.

Ya'nî, onların cismâniyetlerine taalluk eden noksânı huzûr-ı Hak'tan gâ-iblik düşünme ve zalemenin onların cisimlerine habs ve darb ve katl gibi ef'âl ile tecavüz ve taaddîlerini veyâhut emrâz-ı sûriyye ile cisimlerinin ma'lûliyet-lerini veyâhut sûret-i zâhirede hor ve hakîr yaşamalarını görüp, deme ki "Bunların bu hâle ma'rûz kalmaları Hak'tan gâib olduklarının alâmetidir." Zîrâ Hak onların cisimlerinden dolayı değil, ind-i ilâhîsinde mükerrem olan canlarından dolayı kîn çeker. Çünkü cisim maddedir ve maddeye i'tibâr yoktur i'tibâr ancak rûha ve ma'nâyadır.

82. Dedi ki: "Bu evliyâ benim çocuklarımdır; garîblikte iş güçten ferddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

82. Dedi ki: "Bu evliyâ benim çocuklarımdır; gariplikte iş güçten ayrıdır."

Değerli şârihler, Yüce Allah'ın "Evliyâ benim çocuklarımdır" buyurduğuna dair açık bir nass kaydetmemişlerdir. Hint şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, bu şerefli beyitte "Halk Allah'ın iyâlidir" yani "Halk Allah'ın ailesidir" hadîs-i şerîfine işaret edildiğinden bahsetmiş ise de, bu düşünceye Bahru'l-Ulûm hazretleri itiraz edip şöyle demiştir: "Bu hadîsin hükmü geneldir ve bütün halkı kapsar. Hâlbuki Hz. Pîr, Allah'ın ailesi olmayı evliyâya özgü kılmıştır. Bu sebeple bu hadîse nasıl işaret olabilir? Ancak hadîs-i şerîfteki 'halk'tan maksat evliyâ olsun; bu ise uzak bir anlamdır." Ankaravî hazretleri de bazı âyet ve hadîslerin delâletinden bahsetmişlerdir. Fakire uygun gelen anlam şudur ki: Yüce Allah, "Yeryüzünde rızıkları Allah'ın üzerine olmayan hayvan cinsinden hiçbir şey yoktur" (Hûd, 11/6) buyurduğu için, bütün yaratılmışların rızık vericisidir ve yaratılmışlar O'nun ailesidir. Fakat halkın geneli için işleri Yüce Allah vasıtalı olarak üstlenir. Bu sebeple Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dünyaya "ümm-i rakūb" (üzerine binilen anne) tabirini kullanmışlardır. Hâlbuki peygamberlerin ve evliyânın işlerini Yüce Allah vasıtasız olarak üstlenir. Nitekim İbrahim (a.s.)'dan naklen Şuarâ sûresinde "Öyle Allah'tır ki bana yedirir ve içirir ve hasta olduğum vakit O bana şifa verir" (Şuarâ, 26/79) buyrulmuştur. Bu sebeple halkın geneli "ümm-i rakūb" olan dünyanın çocukları, halkın seçkinleri olan peygamberler ve evliyâ ise Hakk'ın çocukları olmuş olurlar. Ve bu anlamı şanlı Peygamber Efendimiz de "Ben Rabbimin katında gecelerim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfiyle beyan buyurmuşlardır. Ve caizdir ki bu anlamda açık bir hadîs-i kudsî de olup Pîr efendimiz bu hadîse işaret buyurmuşlardır. Yahut bu anlam, Pîr efendimizin yüce sırrına vâki olan ilâhî hitaplardandır. Nitekim ilerideki şerefli beyitte bu anlama işaret görülür. Şerefli beytin özet anlamı şöyle olur: "Evliyâ benim çocuklarımdır, onlar dünya hayatında gariplik içinde, işten güçten müstağni ve dünya süslerinden ayrı ve özgür bir haldedirler. Onların işlerini idare eden benim."

Şurrâh-ı kirâm Hak Teâlâ'nın "Evliyâ benim etfâlimdir" buyurduğuna dâir sarîh bir nass kayd etmemişlerdir. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf bu beyt-i şerifte الخلق عيال الله ya'ni "Halk Allah'ın iyâlidir" hadîs-i şerîfine işâre buyurulduğundan bahsetmiş ise de, bu mütâlaaya Bahru'l-Ulûm hazretleri i'tiraz edip: "Bu hadîsin hükmü âmmdır ve cemî-i halka şâmildir. Halbuk Hz. Pîr iyâlullah olmayı evliyâya tahsîs buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu hadîse nasıl işaret olabilir. Meğer ki hadîs-i şerifteki "halk"tan murâd evliyâ olsun; bu ise uzak bir ma'nâdır" demiştir. Ankaravî hazretleri de ba'zı âyât ve ahâdîsin delâletinden bahs buyurmuşlardır. Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ Hazretleri وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) [ya'ni "Yeryüzünde rızıkları Allah'ın üzerine olmayan hayvan cinsinden hiçbir şey yoktur."] buyurduğu cihetle, bütün mahlûkātın mu'îlidir ve mahlûkāt onun iyâlidir. Fakat avâm-ı halkın umûruna Hak Teâlâ bilvâsıta tevellî buyurur. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dünyaya "ümm-i rakūb" ta'bîr buyurmuşlardır. Halbuki enbiyâ ve evliyânın umûruna Hak Teâlâ bilâ-vâsıta tevellî buyurur. Nitekim İbrahim (a.s.)dan naklen sûre-i Şuarâ'da وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ (Şuarâ, 26/79) ya'nî “Öyle Allahdır ki bana yedirir ve içirir ve hasta olduğum vakit O bana şifâ verir" buyrulmuştur. Binâenaleyh âmme-i halk "ümm-i rakūb" olan dünyânın çocukları ve havâss-ı halk olan enbiyâ ve evliyâ dahi Hakk'ın çocukları olmuş olurlar. Ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz dahi ابيت عند ربي يطعمني و يسقني ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerifiyle beyan buyurmuşlardır. Ve câiz ki bu ma'nâda sarîh bir hadîs-i kudsî de olup cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîse işâret buyurmuşlardır. Yâhut bu ma'nâ cenâb-ı Pîr efendimizin sırr-ı âlîlerine vâki' olan hitâbât-ı ilâhiyyedendir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte bu ma'nâya işâret görülür. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Evliyâ benim etfâlimdir, onlar hayât-ı dünyeviyyede gariplik içinde, işten güçten müstağnî ve âlâyiş-i dünyeviyyeden ferd ve âzâde bir haldedirler. Onların müdebbir-i umûru benim."

83. İmtihan için zelîl ve yetîmdirler; fakat sırda yâr ve nedîm benim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

83. İmtihan için zelil ve yetimdirler; fakat sırda yâr ve nedim benim.

"Benim çocuklarım olan evliyalar, cismanî âlemde insanları imtihan etmek için zelil ve yetimdirler; dünya ehli ve cismanî olanların gözünde onlar bu zillet ve yetimlikleriyle eksik görünürler. Fakat onların sırrında yâr ve nedim benim; ve ben onları tabiî vasıtalarımın dışında idare ederim ve onların nedimi ve musahibi olurum."

"Benim etfâlim olan evliyâ âlem-i cismâniyette nâsı imtihan için zelîl ve yetimdirler, ve ehl-i dünyâ ve cismânîler nazarında onlar bu zillet ve yetimlikleriyle nâkıs görünürler. Fakat onların sırrında yâr ve nedîm benim; ve ben onları vesâit-ı tabîiyyem hâricinde idare ederim ve onların nedîm ve musâhibi olurum."

84. Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; gûyâ muhakkak benim eczâmdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

84. Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; sanki kesinlikle benim parçalarımdırlar.

"Püşt-dârî" arka tutuculuk ve sığınma anlamındadır. Yani "Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; sanki benim parçalarımdırlar." Hint nüshalarında – Fakire uygun olan anlam şudur ki: Yüce Allah, "Yeryüzünde rızıkları Allah'ın üzerine olmayan hayvan cinsinden hiçbir şey yoktur." (Hûd, 11/6) buyurduğu için, bütün yaratılmışların besleyicisidir ve yaratılmışlar O'nun bakımı altındadır. Fakat halkın genelinin işlerini Yüce Allah vasıta ile üstlenir. Bu sebeple Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dünyaya "ümm-i rakūb" (binilen anne) demişlerdir. Halbuki peygamberlerin ve evliyanın işlerini Yüce Allah vasıtasız üstlenir. Nitekim İbrahim (a.s.)'dan naklen Şuarâ Suresi'nde, "Öyle Allah'tır ki bana yedirir ve içirir ve hasta olduğum vakit O bana şifa verir." (Şuarâ, 26/79) buyrulmuştur. Buna göre, halkın geneli "ümm-i rakūb" olan dünyanın çocukları ve halkın seçkinleri olan peygamberler ve evliya da Hakk'ın çocukları olmuş olurlar. Ve bu anlamı şanlı Peygamber Efendimiz de "Ben Rabbimin katında gecelerim, bana yedirir ve içirir." hadis-i şerifiyle beyan buyurmuşlardır. Ve caizdir ki bu anlamda açık bir hadis-i kudsi de olup Pir Efendimiz bu hadise işaret buyurmuşlardır. Yahut bu anlam Pir Efendimizin yüce sırlarına gelen ilahi hitaplardandır. Nitekim ilerideki şerefli beyitte bu anlama işaret görülür. Şerefli beytin özet anlamı şöyle olur: "Evliya benim çocuklarımdır, onlar dünya hayatında gariplik içinde, işten güçten müstağni ve dünya bağlarından ferd ve azade bir haldedirler. Onların işlerini idare eden benim."

“Püşt-dârî” arka tutuculuk ve ilticâ ma'nâsınadır. Ya'nî “Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; gûyâ benim eczâmdırlar." Hind nüshaların- Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ Hazretleri وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) [ya'ni "Yeryüzünde rızıkları Allah'ın üzerine olmayan hayvan cinsinden hiçbir şey yoktur."] buyurduğu cihetle, bütün mahlûkātın mu'îlidir ve mahlûkāt onun iyâlidir. Fakat avâm-ı halkın umûruna Hak Teâlâ bilvâsıta tevellî buyurur. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dünyaya "ümm-i rakūb" ta'bîr buyurmuşlardır. Halbuki enbiyâ ve evliyânın umûruna Hak Teâlâ bilâ-vâsıta tevellî buyurur. Nitekim İbrahim (a.s.)dan naklen sûre-i Şuarâ'da وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ (Şuarâ, 26/79) ya'nî “Öyle Allahdır ki bana yedirir ve içirir ve hasta olduğum vakit O bana şifâ verir" buyrulmuştur. Binâenaleyh âmme-i halk "ümm-i rakūb" olan dünyânın çocukları ve havâss-ı halk olan enbiyâ ve evliyâ dahi Hakk'ın çocukları olmuş olurlar. Ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz dahi ابيت عند ربي يطعمني و يسقني ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerifiyle beyan buyurmuşlardır. Ve câiz ki bu ma'nâda sarîh bir hadîs-i kudsî de olup cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîse işâret buyurmuşlardır. Yâhut bu ma'nâ cenâb-ı Pîr efendimizin sırr-ı âlîlerine vâki' olan hitâbât-ı ilâhiyyedendir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte bu ma'nâya işâret görülür. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Evliyâ benim etfâlimdir, onlar hayât-ı dünyeviyyede gariplik içinde, işten güçten müstağnî ve âlâyiş-i dünyeviyyeden ferd ve âzâde bir haldedirler. Onların müdebbir-i umûru benim."

83. İmtihan için zelîl ve yetîmdirler; fakat sırda yâr ve nedîm benim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

83. İmtihan için zelil ve yetimdirler; fakat sırda yâr ve nedim benim.

"Benim çocuklarım olan evliyalar, cismanî âlemde insanları imtihan etmek için zelil ve yetimdirler; dünya ehli ve cismanî olanların gözünde onlar bu zillet ve yetimlikleriyle eksik görünürler. Fakat onların sırrında yâr ve nedim benim; ve ben onları tabiî vasıtalarımın dışında idare ederim ve onların nedimi ve musahibi olurum."

"Benim etfâlim olan evliyâ âlem-i cismâniyette nâsı imtihan için zelîl ve yetimdirler, ve ehl-i dünyâ ve cismânîler nazarında onlar bu zillet ve yetimlikleriyle nâkıs görünürler. Fakat onların sırrında yâr ve nedîm benim; ve ben onları vesâit-ı tabîiyyem hâricinde idare ederim ve onların nedîm ve musâhibi olurum."

84. Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; gûyâ muhakkak benim eczâmdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

84. Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; sanki kesinlikle benim parçalarımdırlar.

"Püşt-dârî" arka tutuculuk ve sığınma anlamındadır. Yani "Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; sanki benim parçalarımdırlar." Hint nüshalarında "püşt-dâr-ı cümle" terkibinde "ye" yoktur ve "püşt-dâr"a koruyucu ve yardımcı anlamı verilmiştir. Bu şekilde yüce beytin tercümesi şöyle olur: "Bütün evliyanın koruyucusu ve yardımcısı benim ismetlerim (günahlardan korunmuşluk hallerim) ve hıfzlarımdır (korumalarımdır). Onların kulluk sıfatları benim ilahi sıfatlarımda yok olup eridiğinden, sanki onlar benim cüz'lerimdirler."

“Püşt-dârî” arka tutuculuk ve ilticâ ma'nâsınadır. Ya'nî “Cümlenin arka tutuculuğu benim ismetlerimdir; gûyâ benim eczâmdırlar." Hind nüshaların- da “püşt-dâr-ı cümle” terkibinde “ye” yoktur ve “püşt-dâr”a hâmî ve mededkâr ma'nâsı verilmiştir. Bu sûretle beyt-i şerîfin tercümesi şöyle olur: “Cümle evliyânın hâmîsi ve mededkârı benim ismetlerim ve hıfzlarımdır. Onların sıfât-ı abdâniyyeleri benim sıfât-ı hakkāniyyemde mahv ve müstehlek olduğundan, gûyâ onlar benim cüz'lerimdirler."

85. Agâh ol, âgâh ol! Bu, eski libas giyicilerimdir, binde yüz bindir ve bir kimsedirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

85. Agâh ol, âgâh ol! Bu, eski libas giyicilerimdir, binde yüz bindir ve bir kimsedirler!

Bilinmeli ki, benim çocuklarım olan bu evliyâ (Allah dostları), dış görünüşe önem vermediklerinden elbiseleri eski püsküdür. Onlar dışarıdan âciz ve hakir bir kişi gibi görünseler de, binde yüz bin, yani yüz milyon kişi değerindedirler.

Bu şerefli beyitten, Hakk'ın evliyâsının mutlaka eski püskü elbise giymesi gerektiği anlaşılmamalıdır. Asıl mesele, kalbin eski elbise ile yeni elbise arasında fark görecek derecede ilgili olmamasıdır. Hakk'ın evliyâsı, Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) isminin de tecellisi olduklarından, durumun gerektirdiğine göre hareket ederler. Eğer eski giymek durumun gereği ise eski giyerler. Ve eğer yeni giymek durumun icabı ise yeni giyerler ve onlara göre durumun gereği ancak Hak yolunda hizmettir. Dünya ehlinin gözettikleri, nefsin gururunu tatmin etmek değildir.

"Âgâh ol ki, bu benim etfâlim olan evliyâ, âlâyiş-i zâhirîye ehemmiyet vermediklerinden libasları eski püsküdür. Onlar zâhirde âciz ve hakîr bir şahıs görünürlerse de, binde yüz bin ya'nî yüz milyon şahıs hükmündedirler."

Bu beyt-i şeriften evliyâ-yı Hakk'ın mutlakā eski püskü libâs giymeleri lâzım geleceği anlaşılmamalıdır. Asıl mes'ele eski libâs ile yeni libâs arasında fark görecek derecede kalbin alâkadar olmamasıdır. Evliyâ-yı Hak Hakîm isminin dahi mazharı olduklarından muktezâ-yı hâle göre hareket ederler. Eğer eski giymek muktezâ-yı hâl ise eski giyerler. Ve eğer yeni giymek îcâb-ı hâl ise yeni giyerler ve onlara göre muktezâ-yı hâl ancak Hak yolunda hizmettir. Ehl-i dünyanın gözettikleri gurûr-ı nefsi tatmîn değildir.

86. Ve yoksa Mūsa bir asâ-yı hüner ile ne vakit o Fir'avn'ı altüst ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

86. Yoksa Musa, hünerli bir asa ile ne zaman o Firavun'u altüst ederdi?

"Hünerli değnek"ten kasıt, mucizevi asadır. Yani "Eğer tek bir kişiden ibaret olan Musa (a.s.) yüz milyon kişi hâlinde olmasaydı, milyonlarca tebaaya sahip olan Firavun'u mucizevi bir asa ile altüst edip mülkünü harap edebilir miydi?"

"Çûb-ı hüner" (چوب هنر) den murâd, asâ-yı mu'cizedir. Ya'nî "Eğer şahs-ı vâhidden ibaret olan Mûsâ (a.s.) yüz milyon kimse hâlinde olmasa idi, milyonlarca tebeaya mâlik olan Fir'avn'ı bir asâ-yı mu'cize ile altüst edip mülkünü harâb edebilir mi idi?"

87. Ve yoksa bir bedevî ile Nûh, ne vakit şarkı ve garbı kendinin gark-abı ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

87. Yoksa bir bedevi ile Nuh, ne zaman doğuyu ve batıyı kendi tufanına boğardı?

Aynı şekilde, tek bir kişiden ibaret olan Nuh (a.s.), milyonlarca kişi hükmünde olmasaydı, رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nuh, 71/26) yani "Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan hiçbir kimse bırakma!" diye ettiği bir beddua ile ne zaman doğuyu ve batıyı tufanına boğardı? "püşt-dâr-ı cümle" terkibinde "ye" yoktur ve "püşt-dâr"a koruyucu ve yardımcı anlamı verilmiştir. Bu şekilde şerefli beytin tercümesi şöyle olur: "Bütün evliyanın koruyucusu ve yardımcısı benim ismetlerim ve korumalarımdır. Onların kulluk sıfatları benim Hak'ka ait sıfatlarımda yok olup eridiğinden, sanki onlar benim cüz'lerimdirler."

Ve kezâ şahs-ı vâhidden ibaret olan Nûh (a.s.), milyonlarca şahıs hükmünde olmasa idi, رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nuh, 71/26) ya'nî “Ya Rab, yeryüzünde kâfirlerden bir dönüp dolaşan bırakma!" diye ettiği bir bedduâ ile ne vakit şarkı ve garbı tûfânına gark ederdi? da “püşt-dâr-ı cümle” terkibinde “ye” yoktur ve “püşt-dâr”a hâmî ve mededkâr ma'nâsı verilmiştir. Bu sûretle beyt-i şerîfin tercümesi şöyle olur: “Cümle evliyânın hâmîsi ve mededkârı benim ismetlerim ve hıfzlarımdır. Onların sıfât-ı abdâniyyeleri benim sıfât-ı hakkāniyyemde mahv ve müstehlek olduğundan, gûyâ onlar benim cüz'lerimdirler.”

85. Agâh ol, âgâh ol! Bu, eski libas giyicilerimdir, binde yüz bindir ve bir kimsedirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

85. Agâh ol, âgâh ol! Bunlar benim eski elbise giyenlerimdir, binde yüz bindir ve bir kimsedirler!

"Bilinmeli ki, benim çocuklarım olan bu evliyalar, dış gösterişe önem vermediklerinden elbiseleri eski püsküdür. Onlar dışarıdan âciz ve hakir bir kişi gibi görünseler de, binde yüz bin yani yüz milyon kişi değerindedirler."

Bu şerefli beyitten, Hakk evliyalarının mutlaka eski püskü elbise giymeleri gerektiği anlaşılmamalıdır. Asıl mesele, kalbin eski elbise ile yeni elbise arasında fark görecek derecede ilgili olmamasıdır. Hakk evliyaları, Hakîm isminin de mazharı (tecelli yeri) olduklarından, hâlin gerektirdiğine göre hareket ederler. Eğer eski giymek hâlin gereği ise eski giyerler. Ve eğer yeni giymek hâlin icabı ise yeni giyerler ve onlara göre hâlin gereği ancak Hak yolunda hizmettir. Dünya ehlinin gözettikleri, nefsin gururunu tatmin etmek değildir.

“Âgâh ol ki, bu benim etfâlim olan evliyâ, âlâyiş-i zâhirîye ehemmiyet vermediklerinden libasları eski püsküdür. Onlar zâhirde âciz ve hakîr bir şahıs görünürlerse de, binde yüz bin ya'nî yüz milyon şahıs hükmündedirler.”

Bu beyt-i şeriften evliyâ-yı Hakk'ın mutlakā eski püskü libâs giymeleri lâzım geleceği anlaşılmamalıdır. Asıl mes'ele eski libâs ile yeni libâs arasında fark görecek derecede kalbin alâkadar olmamasıdır. Evliyâ-yı Hak Hakîm isminin dahi mazharı olduklarından muktezâ-yı hâle göre hareket ederler. Eğer eski giymek muktezâ-yı hâl ise eski giyerler. Ve eğer yeni giymek îcâb-ı hâl ise yeni giyerler ve onlara göre muktezâ-yı hâl ancak Hak yolunda hizmettir. Ehl-i dünyanın gözettikleri gurûr-ı nefsi tatmîn değildir.

86. Ve yoksa Mûsa bir asâ-yı hüner ile ne vakit o Fir'avn'ı altüst ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

86. Yoksa Musa, hünerli bir asa ile ne zaman o Firavun'u altüst ederdi?

"Çub-ı hüner"den (hünerli değnek) kasıt, mucizevi asadır. Yani "Eğer tek bir kişiden ibaret olan Musa (a.s.) yüz milyon kişi hâlinde olmasaydı, milyonlarca tebaaya sahip olan Firavun'u mucizevi bir asa ile altüst edip mülkünü harap edebilir miydi?"

“Çub-ı hüner” (چوب هنر) den murâd, asâ-yı mu'cizedir. Ya'nî “Eğer şahs-ı vâhidden ibaret olan Mûsâ (a.s.) yüz milyon kimse hâlinde olmasa idi, milyonlarca tebeaya malik olan Fir'avn'ı bir asâ-yı mu'cize ile altüst edip mülkünü harâb edebilir mi idi?”

87. Ve yoksa bir bedevî ile Nûh, ne vakit şarkı ve garbı kendinin gark-abı ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

87. Yoksa bir bedevi ile Nuh, ne zaman doğuyu ve batıyı kendi tufanına boğardı?

Aynı şekilde, tek bir kişiden ibaret olan Nuh (a.s.), milyonlarca kişi hükmünde olmasaydı, رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nuh, 71/26) yani "Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan hiçbir kimse bırakma!" diye ettiği bir beddua ile ne zaman doğuyu ve batıyı tufanına boğardı?

Ve kezâ şahs-ı vâhidden ibaret olan Nûh (a.s.), milyonlarca şahıs hükmünde olmasa idi, رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nuh, 71/26) ya'nî “Ya Rab, yeryüzünde kâfirlerden bir dönüp dolaşan bırakma!” diye ettiği bir bedduâ ile ne vakit şarkı ve garbı tûfânına gark ederdi?

88. Hakîm olan Lût'un bir duası, onların şehirlerini, muradsız oldukları halde koparmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

88. Hikmet sahibi Lût'un bir duası, onların şehirlerini, muratsız oldukları hâlde koparmazdı.

"Ra'd" cömert, bilgili ve hikmet sahibi anlamındadır. Yani "İlahi hikmete vâkıf yüce bir peygamber olan Lût (a.s.)'ın, muhalefette direnen kavmi aleyhine ettiği bir dua, onların Sodom adlı şehirlerini, muhalefetlerinde muratsız oldukları hâlde çökertti. Eğer bu yüce peygamber tek başına olduğu hâlde binlerce kişi hükmünde olmasaydı, bir duasıyla binlerce halkı sarsıntı ile helak eder miydi?"

"Râd" cömert ve dânâ ve hakîm ma'nâsınadır. Ya'nî "Hikmet-i ilâhiyyeye vakıf bir nebiyy-i zîşân olan Lût (a.s.)ın, muhalefette inâd eden kavmi aleyhine ettiği bir duâ onların Sodom nâmındaki şehirlerini, muhalefetlerinde murâdsız oldukları halde çöktürdü. Eğer bu nebiyy-i zîşân tek başına olduğu halde binlerce şahıs hükmünde olmasa idi bir duâsıyla binlerce halkı recfe ile helâk eder mi idi?"

89. Onların Firdevs gibi olan şehirleri, kara su Dicle'si oldu; ondan nişan gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

89. Onların Firdevs gibi olan şehirleri, kara su Dicle'si oldu; ondan nişan gör!

O Lût kavminin Firdevs cenneti gibi düzenli ve ferahlatıcı olan şehirleri çöktü ve krom madenini içeren pis kokulu bir su kaynadı ve şehrin yeri bu kara suyun Dicle'si oldu. Onun nişanı bugün kalıcıdır. Bu sebeple sen o nişanı ibretle seyret!

O kavm-i Lût'un cennet-i Firdevs gibi muntazam ve müferrih olan şehirleri çöktü ve krom ma'denini hâvî pis kokulu bir su kaynadı ve şehrin mahalli bu kara suyun Dicle'si oldu. Onun nişânı bu gün bâkîdir. Binâenaleyh sen o nişânı ibretle temâşâ et!

90. Bu nişan ve bu haber Şam tarafındadır; geçerken onu Kudüs yolunda görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

90. Bu nişan ve bu haber Şam tarafındadır; geçerken onu Kudüs yolunda görürsün.

Bu nişan ve Kur'ân-ı Kerîm'deki bu kıssanın haberi Şam tarafındadır ve bugün "Lût gölü" derler. Bu gölü Kudüs yolunda, güzergâhta rastlayıp görebilirsin.

Bu nişân ve Kur'ân-ı Kerîm'deki bu kıssanın haberi Şam tarafındadır ve elyevm "Lût gölü" derler. Bu gölü Kudüs yolunda güzergâhda tesadüf edip görebilirsin.

91. Yüz binlerce Hakk'a tapan evliyânın eli ile, muhakkak her bir karnda siyasetler vâki'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

91. Yüz binlerce Hakk'a tapan evliyanın eliyle, muhakkak her bir asırda siyasetler meydana gelmiştir.

Ankaravî hazretleri ikinci mısraın sonunda "budest" kelimesini "bûde-est" fiilinin kısaltılmış hâli olarak almış ve "meydana gelmiştir" anlamını vermiştir; ve bu şekilde ifadeyi tamamlamak için tercümeye "için" anlamına gelen bir "cihetinden" kelimesini eklemek zorunda kalmıştır. O hazrete göre tercüme şöyle olur: "Yüz binlerce Hakk'a tapan peygamberler cihetinden muhakkak bir asırda siyasetler meydana gelmiştir." Fakat fakir "be-dest" kelimesini bâ-yı ilsâk (bitişik bâ harfi) ile "el" anlamına gelen "dest" kelimesinden oluşmuş kabul edip beytin ifadesini...

Ankaravî hazretleri ikinci mısrâ'ın nihâyetinde "budest" lafzını "bûde-est" fiilinin mahaffefi olarak almış ve "vâki' olmuştur" ma'nâsını vermiştir; ve bu sûretde ibâreyi tetmîm için tercümeye "için" ma'nâsına olarak bir "cihetinden" kelimesini ilâve buyurmak mecbûriyetinde olmuştur. O hazrete göre tercüme şöyle olur: "Yüz binlerce enbiyâ-yı Hak-perest cihetinden muhakkak bir karnda siyasetler vâki' olmuştur." Fakat fakîr "be-dest" lafzını bâ-yı ilsâk ile "el" ma'nâsına olan "dest" kelimesinden mürekkep addedip ibâre-i beyt-i

88. Hakîm olan Lût'un bir duası, onların şehirlerini, muradsız oldukları halde koparmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

88. Hikmet sahibi Lût'un bir duası, onların şehirlerini, muratsız oldukları hâlde koparmazdı.

"Ra'd" cömert, bilgili ve hikmet sahibi anlamındadır. Yani "İlahi hikmete vâkıf yüce bir peygamber olan Lût (a.s.)'ın, muhalefette direnen kavmi aleyhine ettiği bir dua, onların Sodom adlı şehirlerini, muhalefetlerinde muratsız oldukları hâlde çökertti. Eğer bu yüce peygamber tek başına olduğu hâlde binlerce kişi hükmünde olmasaydı, bir duasıyla binlerce halkı sarsıntı ile helak eder miydi?"

"Râd" cömert ve dânâ ve hakîm ma'nâsınadır. Ya'nî "Hikmet-i ilâhiyyeye vakıf bir nebiyy-i zîşân olan Lût (a.s.)ın, muhalefette inâd eden kavmi aleyhine ettiği bir duâ onların Sodom nâmındaki şehirlerini, muhalefetlerinde murâdsız oldukları halde çöktürdü. Eğer bu nebiyy-i zîşân tek başına olduğu halde binlerce şahıs hükmünde olmasa idi bir duâsıyla binlerce halkı recfe ile helâk eder mi idi?"

89. Onların Firdevs gibi olan şehirleri, kara su Dicle'si oldu; ondan nişan gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

89. Onların Firdevs gibi olan şehirleri, kara su Dicle'si oldu; ondan nişan gör!

O Lût kavminin Firdevs cenneti gibi düzenli ve ferahlatıcı olan şehirleri çöktü ve krom madenini içeren pis kokulu bir su kaynadı ve şehrin yeri bu kara suyun Dicle'si oldu. Onun nişanı bugün kalıcıdır. Bu sebeple sen o nişanı ibretle seyret!

O kavm-i Lût'un cennet-i Firdevs gibi muntazam ve müferrih olan şehirleri çöktü ve krom ma'denini hâvî pis kokulu bir su kaynadı ve şehrin mahalli bu kara suyun Dicle'si oldu. Onun nişânı bu gün bâkîdir. Binâenaleyh sen o nişânı ibretle temâşâ et!

90. Bu nişan ve bu haber Şam tarafındadır; geçerken onu Kudüs yolunda görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

90. Bu nişan ve bu haber Şam tarafındadır; geçerken onu Kudüs yolunda görürsün.

Bu nişan ve Kur'ân-ı Kerîm'deki bu kıssanın haberi Şam tarafındadır ve bugün "Lût gölü" derler. Bu gölü Kudüs yolunda, güzergâhta rastlayıp görebilirsin.

Bu nişân ve Kur'ân-ı Kerîm'deki bu kıssanın haberi Şam tarafındadır ve elyevm "Lût gölü" derler. Bu gölü Kudüs yolunda güzergâhda tesadüf edip görebilirsin.

91. Yüz binlerce Hakk'a tapan evliyânın eli ile, muhakkak her bir karnda siyasetler vâki'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

91. Yüz binlerce Hakk'a tapan evliyanın eliyle, muhakkak her bir nesilde siyasetler meydana gelmiştir.

Ankaravî hazretleri ikinci mısraın sonunda "budest" kelimesini "bûde-est" (olmuştur) fiilinin kısaltılmış hâli olarak almış ve "meydana gelmiştir" anlamını vermiştir; ve bu durumda ifadeyi tamamlamak için tercümeye "için" anlamına gelen bir "cihetinden" kelimesini eklemek zorunda kalmıştır. O zata göre tercüme şöyle olur: "Yüz binlerce Hakk'a tapan peygamberler tarafından muhakkak bir nesilde siyasetler meydana gelmiştir." Fakat ben "be-dest" kelimesini bâ-yı ilsâk (bitişik bâ harfi) ile "el" anlamına gelen "dest" kelimesinden oluşmuş kabul edip beytin ifadesini bu şekilde anladım ve ona göre tercüme ettim. Anlam açık olduğundan açıklamaya gerek yoktur.

Ankaravî hazretleri ikinci mısrâ'ın nihâyetinde "budest" lafzını "bûde-est" fiilinin mahaffefi olarak almış ve "vâki' olmuştur" ma'nâsını vermiştir; ve bu sûretde ibâreyi tetmîm için tercümeye "için" ma'nâsına olarak bir "cihetinden" kelimesini ilâve buyurmak mecbûriyetinde olmuştur. O hazrete göre tercüme şöyle olur: "Yüz binlerce enbiyâ-yı Hak-perest cihetinden muhakkak bir karnda siyasetler vâki' olmuştur." Fakat fakîr "be-dest" lafzını bâ-yı ilsâk ile "el" ma'nâsına olan "dest" kelimesinden mürekkep addedip ibâre-i beyt-i şerifi sûretinde anladım ve ona göre tercüme ettim. Ma'nâ zâhir olduğundan îzâha hâcet yoktur.

92. Ve eğer söylesem bu beyân ziyade olur. Hoş, ciğer ne olur ki dağlar kan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

92. Ve eğer söylesem bu açıklama fazla olur. Hoş, ciğer ne olur ki dağlar kan olur.

Ve eğer peygamberlere ve evliyaya karşı gelme yüzünden meydana gelen ilahi kahır kıssalarını birer birer söylesem çok uzar ve uzadıkça üzüntüden ciğerlere kan toplanır. Ciğerlerin ne önemi olur! Çünkü kahır ve celâl tecellisinden (Allah'ın azamet ve gazabının tecellisi) büyük cüsseli dağlar kan olur.

Ve eğer enbiyâ ve evliyâya muhalefet yüzünden vâki' olan kahr-i ilâhî kıssalarını birer birer söylesem pek çok uzar ve uzadıkça teessürden ciğerlere kan toplanır. Ciğerlerin ne ehemmiyeti olur! Zîrâ tecellî-i kahrî ve celâlîden azîmü'l-cüsse olan dağlar kan olur.

93. Dağlar kan olur ve tekrar o donar; sen kan olmasını görmezsin, körsün ve merdûdsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

93. Dağlar kan olur ve tekrar o donar; sen kan olmasını görmezsin, körsün ve kovulmuşsun.

"Dağların kan olup tekrar donması"ndan kasıt, bütün eşyanın her bölünmez an içinde kahredici tecelli ile yok olması ve bu yok oluşu takiben lütfedici tecelli ile var olmasıdır. Hakikat ehli buna "emsalin yenilenmesi" derler. Bu konudaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Şuayb Fassı'ndadır. Ve birinci ciltte 1155 numaralı beyitten itibaren bu emsalin yenilenmesi konusu geçmiştir.

"Dağların kan olup tekrar donması"ndan murad, bilcümle eşyânın her ân-ı gayr-ı münkasim içinde tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve bu i'dâmı müteakib tecellî-i lutfî ile mevcûd olmasıdır. Ehl-i hakikat buna "teceddüd-i emsâl" derler. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybîdedir. Ve I. cildde 1155 numaralı beyitten itibaren bu teceddüd-i emsâl bahsi geçmiştir.

94. Keskin gözlü uzağı gören acıb bir körsün; fakat deveden yünün gayrini göremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

94. Keskin gözlü, uzağı gören şaşılacak bir körsün; fakat deveden yününden başka bir şey göremezsin.

Yani "Senin geçim aklının gözü gayet keskindir. Uzayda çok uzak olan gök cisimlerini gözlemler. Geometri ve matematik ilimlerinin inceliklerini görür ve felsefe, anlam bilimleri (maânî), mantık, edebî sanatlar (bedî) ve belagat (beyân) gibi ilimlerin inceliklerine nüfuz eder. İşte bunların hepsi devenin tüyünü görmek gibidir. Çünkü kendi varlığın dahi eşyadan bir şey olduğu hâlde, bölünemez an içinde meydana gelen bu benzerlerin yenilenmesini kendi nefsinde görüp idrak edemezsin."

Ya'nî "Senin akl-ı maaşının gözü gâyet keskindir. Fezâda pek uzak olan ecrâm-ı semâviyyeyi rasad eder. İlm-i hendesenin ve riyâziyyenin dakāyıkını görür ve felsefe ve maânî ve mantık ve bedî ve beyân gibi ilimlerin inceliklerine nüfuz eder. İşte bunların hepsi devenin tüyünü görmek kabîlindendir. Zîrâ kendi vücudun dahi eşyâdan bir şey olduğu halde ân-ı gayr-ı münkasim içinde vâki' olan bu teceddüd-i emsâli nefsinde görüp idrak edemezsin."

95. Hırs-ı insanın ziyadeliğinden mû-be-mû görürsün; ayı gibi maksûdsuz raksı bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

95. İnsanın hırsının fazlalığından kılı kılına görürsün; ayı gibi maksatsız dansı bilirsin.

Bu beyti, "Yüz binlerce Hakk'a tapan evliyanın eliyle her asırda siyasetler vardır." şeklinde anladım ve ona göre tercüme ettim. Anlamı açık olduğundan açıklamaya gerek yoktur.

şerifi بدست صد هزاران اولیای حق پرست خود بهر قرنی سیاستهاست sûretinde anladım ve ona göre tercüme ettim. Ma'nâ zâhir olduğundan îzâha hâcet yoktur.

92. Ve eğer söylesem bu beyân ziyade olur. Hoş, ciğer ne olur ki dağlar kan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

92. Ve eğer söylesem bu açıklama fazla olur. Hoş, ciğer ne olur ki dağlar kan olur.

Ve eğer peygamberlere ve evliyaya karşı gelme yüzünden meydana gelen ilahi kahır kıssalarını birer birer söylesem çok uzar ve uzadıkça üzüntüden ciğerlere kan toplanır. Ciğerlerin ne önemi olur! Çünkü kahır ve celâl tecellisinden (Allah'ın azamet ve gazabının tecellisi) büyük cüsseli dağlar kan olur.

Ve eğer enbiyâ ve evliyâya muhalefet yüzünden vâki' olan kahr-i ilâhî kıssalarını birer birer söylesem pek çok uzar ve uzadıkça teessürden ciğerlere kan toplanır. Ciğerlerin ne ehemmiyeti olur! Zîrâ tecellî-i kahrî ve celâlîden azîmü'l-cüsse olan dağlar kan olur.

93. Dağlar kan olur ve tekrar o donar; sen kan olmasını görmezsin, körsün ve merdûdsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

93. Dağlar kan olur ve tekrar o donar; sen kan olmasını görmezsin, körsün ve kovulmuşsun.

"Dağların kan olup tekrar donması"ndan kasıt, bütün eşyanın her bölünmez an içinde kahredici tecelli ile yok olması ve bu yok oluşu takiben lütfedici tecelli ile var olmasıdır. Hakikat ehli buna "emsalin yenilenmesi" derler. Bu konudaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Şuayb Fassı'ndadır. Ve birinci ciltte 1155 numaralı beyitten itibaren bu emsalin yenilenmesi konusu geçmiştir.

"Dağların kan olup tekrar donması"ndan murad, bilcümle eşyânın her ân-ı gayr-ı münkasim içinde tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve bu i'dâmı müteakib tecellî-i lutfî ile mevcûd olmasıdır. Ehl-i hakikat buna "teceddüd-i emsâl" derler. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybîdedir. Ve I. cildde 1155 numaralı beyitten itibaren bu teceddüd-i emsâl bahsi geçmiştir.

94. Keskin gözlü uzağı gören acıb bir körsün; fakat deveden yünün gayrini göremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

94. Keskin gözlü, uzağı gören acayip bir körsün; fakat deveden yününden başkasını göremezsin.

Yani "Senin geçim aklının gözü gayet keskindir. Uzayda pek uzak olan gök cisimlerini gözlemler. Geometri ve matematik ilimlerinin inceliklerini görür ve felsefe, anlamlar, mantık, bedî' (söz sanatları) ve beyân (anlatım) gibi ilimlerin inceliklerine nüfuz eder. İşte bunların hepsi devenin tüyünü görmek gibidir. Çünkü kendi varlığın dahi eşyadan bir şey olduğu halde, bölünmez bir an içinde meydana gelen bu benzerlerin yenilenmesini kendi nefsinde görüp idrak edemezsin."

Ya'nî "Senin akl-ı maaşının gözü gâyet keskindir. Fezâda pek uzak olan ecrâm-ı semâviyyeyi rasad eder. İlm-i hendesenin ve riyaziyyenin dakāyıkını görür ve felsefe ve maânî ve mantık ve bedî' ve beyân gibi ilimlerin inceliklerine nüfuz eder. İşte bunların hepsi devenin tüyünü görmek kabilindendir. Zîrâ kendi vücudun dahi eşyâdan bir şey olduğu halde ân-ı gayr-ı münkasim içinde vâki' olan bu teceddüd-i emsâli nefsinde görüp idrak edemezsin."

95. Hırs-ı insanın ziyadeliğinden mû-be-mû görürsün; ayı gibi maksûdsuz raksı bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

95. İnsanın hırsının fazlalığından kılı kırk yararcasına görürsün; ayı gibi maksatsız dansı bilirsin.

"Sarfe" kelimesi fazlalık, riayet ve hile anlamlarına gelir. Burada fazlalık anlamı uygundur. Yani, "Ey cismanî olan kimse, insana özgü olan hırsın fazlalığından ve şiddetinden dolayı dünyevî işleri inceden inceye görürsün; fakat senin bu görüşünün ebedî hayata ne faydası vardır? Senin hayat mücadelesi adını vererek dünyevî işler için çırpınman, hakikatte ayı gibi maksatsız dans etmekten ve oynamaktan ibarettir. Sen ancak böyle dipsiz ve anlamsız dansı bilirsin.

"Sarfe" ziyâdelik ve riâyet ve hile ma'nâlarına gelir. Burada ziyâdelik ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, "Ey cismânî olan kimse, insana mahsûs olan hırsın ziyâdeliğinden ve şiddetinden umur-i dünyeviyyeyi inceden inceye görürsün; fakat senin bu görüşünün hayât-ı ebediyyeye ne fâidesi vardır? Senin mücadele-i hayâtiyye adını vererek umûr-i dünyeviyye için çırpınman hakîkatte ayı gibi maksadsız raks etmekten ve oynamaktan ibarettir. Sen ancak böyle dipsiz ve ma'nâsız raksı bilirsin.

96. Raksı orada et ki kendini kırasın, pamuğu şehvet yarasından koparasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

96. Raksı orada et ki kendini kırasın, pamuğu şehvet yarasından koparasın.

Raksı, yani hayat mücadelesini, o makamda et ki, kendi vehmedilmiş varlığını ve benliğini kırasın ve pamuk gibi, çeşitli heveslerle o tarafa bu tarafa uçan ve nefse ait şehvet yarası üzerine konup yapışan duyularını bu yara üzerinden koparasın.

Raksı yâ'nî hayat mücadelesini, o makamda et ki, kendi mevhûm olan varlığını ve enâniyyetini kırasın ve pamuk gibi, muhtelif hevâ ile o tarafa bu tarafa uçan ve şehvet-i nefsâniyye yarası üzerine konup yapışan havâssini bu yara üzerinden koparasın.

97. Erler raksı kendi kanlarında ederler; raks ve cevelânı meydan tarafından yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

97. Erler raksı kendi kanlarında ederler; raks ve cevelânı meydan tarafından yaparlar.

Er olan kimseler, hayat mücadelesini kendi benliklerini öldürmek konusunda yaparlar; ve o raksı ve cevelânı, yani o mücadeleyi mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzet (nefsî perhizler) meydanında yaparlar. Çünkü en büyük cihat budur.

Er olan kimseler, hayat mücadelesini kendi enâniyetlerini öldürmek husûsunda yaparlar; ve o raksı ve cevelânı ya'ni o mücadeleyi mücâhede ve riyâzet meydânında yaparlar. Zirâ cihâd-ı ekber budur.

98. Vaktaki kendi ellerinden kurtulurlar, bir el çırparlar; vaktāki kendi noksanlarından sıçrarlar, bir raks ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

98. Kendi ellerinden kurtuldukları zaman, bir el çırparlar; kendi noksanlarından sıçradıkları zaman, bir raks ederler.

Hakk Yolcuları (sâlikler), mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) meydanındaki raks ve cevelânları (dönüşleri) sonucunda kendi nefislerinin tasarrufundan kurtuldukları zaman, tam bir sevinçle dıştan beden ellerini ve içten ruh ellerini çırparlar ve bu şekilde kendi noksanları olan nefislerinin sıfatından ruhanî sıfatlar alanına sıçradıkları zaman, zevk ve sevinçle raks ve semâ' ederler.

Erler mücâhede ve riyâzet meydanındaki raks ve cevelânları neticesinde kendi nefislerinin yed-i tasarrufundan kurtuldukları vakit, kemâl-i meserretle zâhiren cisim ellerini ve bâtınen rûh ellerini çırparlar ve bu sûretle kendi noksanları olan nefislerinin sıfatından sıfât-ı rûhâniyye sâhasına sıçradıkları vakit, zevk ve sürûrla raks ve semâ' ederler.

99. Onların mutribleri içeriden def çalarlar. Denizler onların şûrişlerinden köpürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

99. Onların çalgıcıları içeriden def çalarlar. Denizler onların gürültülerinden köpürürler.

"Sarfe" kelimesi fazlalık, gözetme ve hile anlamlarına gelir. Burada fazlalık anlamı uygundur. Yani, "Ey cismanî olan kişi, insana özgü olan hırsın fazlalığından ve şiddetinden dünyevî işleri inceden inceye görürsün; fakat senin bu görüşünün ebedî hayata ne faydası vardır? Senin hayat mücadelesi adını vererek dünyevî işler için çırpınman hakikatte ayı gibi maksatsız dans etmekten ve oynamaktan ibarettir. Sen ancak böyle dipsiz ve anlamsız dansı bilirsin.

"Sarfe" ziyâdelik ve riâyet ve hile ma'nâlarına gelir. Burada ziyâdelik ma'nâsı münasibdir. Ya'nî, "Ey cismânî olan kimse, insana mahsûs olan hırsın ziyâdeliğinden ve şiddetinden umur-i dünyeviyyeyi inceden inceye görürsün; fakat senin bu görüşünün hayât-ı ebediyyeye ne fâidesi vardır? Senin mücadele-i hayâtiyye adını vererek umûr-i dünyeviyye için çırpınman hakîkatte ayı gibi maksadsız raks etmekten ve oynamaktan ibarettir. Sen ancak böyle dipsiz ve ma'nâsız raksı bilirsin.

96. Raksı orada et ki kendini kırasın, pamuğu şehvet yarasından koparasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

96. Raksı orada et ki kendini kırasın, pamuğu şehvet yarasından koparasın.

Raksı, yani hayat mücadelesini, o makamda et ki, kendi vehmedilmiş varlığını ve benliğini kırasın ve pamuk gibi, çeşitli heveslerle o tarafa bu tarafa uçan ve nefse ait şehvet yarası üzerine konup yapışan duyularını bu yara üzerinden koparasın.

Raksı yâ'nî hayat mücadelesini, o makamda et ki, kendi mevhûm olan varlığını ve enâniyyetini kırasın ve pamuk gibi, muhtelif hevâ ile o tarafa bu tarafa uçan ve şehvet-i nefsâniyye yarası üzerine konup yapışan havâssini bu yara üzerinden koparasın.

97. Erler raksı kendi kanlarında ederler; raks ve cevelânı meydan tarafından yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

97. Erler raksı kendi kanlarında ederler; raks ve cevelânı meydan tarafından yaparlar.

Er olan kimseler, hayat mücadelesini kendi benliklerini öldürme konusunda yaparlar; ve o raksı (dönmeyi) ve cevelânı (dolaşmayı), yani o mücadeleyi mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) meydanında yaparlar. Çünkü en büyük cihat budur.

Er olan kimseler, hayat mücadelesini kendi enâniyetlerini öldürmek hususunda yaparlar; ve o raksı ve cevelânı ya'ni o mücadeleyi mücâhede ve riyâzet meydânında yaparlar. Zirâ cihâd-ı ekber budur.

98. Vaktaki kendi ellerinden kurtulurlar, bir el çırparlar; vaktāki kendi noksanlarından sıçrarlar, bir raks ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

98. Kendi ellerinden kurtuldukları zaman, bir el çırparlar; kendi noksanlarından sıçradıkları zaman, bir raks ederler.

Hakk Yolcuları (sâlikler), mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) meydanındaki raks ve cevelânları (dönüşleri) sonucunda kendi nefislerinin tasarrufundan kurtuldukları zaman, tam bir sevinçle dıştan beden ellerini ve içten ruh ellerini çırparlar ve bu şekilde kendi noksanları olan nefislerinin sıfatından ruhanî sıfatlar alanına sıçradıkları zaman, zevk ve sevinçle raks ve semâ' ederler.

Erler mücâhede ve riyâzet meydanındaki raks ve cevelânları neticesinde kendi nefislerinin yed-i tasarrufundan kurtuldukları vakit, kemâl-i meserretle zâhiren cisim ellerini ve bâtınen rûh ellerini çırparlar ve bu sûretle kendi noksanları olan nefislerinin sıfatından sıfât-ı rûhâniyye sâhasına sıçradıkları vakit, zevk ve sürûrla raks ve semâ' ederler.

99. Onların mutribleri içeriden def çalarlar. Denizler onların şûrişlerinden köpürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

99. Onların çalgıcıları içeriden def çalarlar. Denizler onların gürültülerinden köpürürler.

100. Sen dallar üzerinde yaprakları, saba rüzgârının tahrîkinden el çırpıcı ve raks edici görmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

100. Sen dallar üzerinde yaprakları, saba rüzgârının hareket ettirmesinden dolayı el çırpıcı ve raks edici görmezsin.

Arif, irfanın kemaline ulaştığı zaman, eşyanın hakikatlerini kendinde gözlemler. İlahi isimlerin zikrinin sesini kendisinde işitir. Her bir var olan hakikati neşe ve sevinç içinde bulur; ve denizler bir arifin varlık kaydından kurtulmasından dolayı coşup köpük saçarlar. Çünkü âlemin parçaları ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil bütündür ve bütün âlem onun cüz'üdür. Ey kendi varlığı eşyanın hakikatlerine perde olan cismanî kişi! Sen ağaçların dalları üstündeki yaprakları, latif saba rüzgarı gibi hareket ettiren Hakk'ın tecellisinden dolayı el çırpıcı ve raks edici bir halde göremezsin (Bahru'l-Ulûm ve Hz. İmdâdullah ve Velî Muhammed şerhlerinden özetlenmiştir).

Arif kemâl-i irfâna vâsıl olduğu vakit, hakāyık-ı eşyayı kendinde müşâhede eder. Esmâ-i ilâhiyye zikrinin âvâzını kendisinde işitir. Her bir hakikat-i kâineyi tarab ve şâdî içinde bulur; ve denizler bir ârifin varlık kaydından kurtulmasından dolayı cûş ve hurûşa gelip köpük saçarlar. Zirâ eczâ-yı âlem ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil külldür ve bilcümle âlem onun cüz'üdür. Ey kendi varlığı hakāyık-ı eşyâya hicâb olan cismânî! Sen ağaçların dalları üstündeki yaprakları, latîf sabâ rüzgârı gibi tahrik eden tecellî-i Hak'tan el çırpıcı ve raks edici bir halde göremezsin (Bahru'l-Ulûm ve Hz. İmdâdullah ve Velî Muhammed şerhlerinden hulâsadır).

101. Sen görmezsin fakat onların kulakları için, ve dallar üzerinde yapraklar dahi el çırpıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

101. Sen görmezsin fakat onların kulakları için, ve dallar üzerinde yapraklar dahi el çırpıcıdır.

Evet, sen görmezsin, fakat ariflerin kulakları, bunların neşelerini, sevinçlerini ve ahenklerini dinlemeleri için, ağaç dalları üzerindeki yapraklarda el çırpıcı bir hâldedirler.

Evet, sen görmezsin, fakat âriflerin kulakları, bunların tarab ve şâdîlerini ve âhenklerini dinlemeleri için, ağaç dalları üzerinde yapraklarda el çırpıcı bir haldedirler.

102. Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lazımdır, bu cisim kulağı değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

102. Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lazımdır, bu cisim kulağı değil!

Evet, sen yaprakların el çırptıklarını göremezsin; onların ahenklerini işitmek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lazımdır. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) yani “Ve Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ve lakin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz.”

Evet, sen yaprakların el çırptıklarını göremezsin; onların âhenklerini işitmek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lâzımdır. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Ve Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ve lâkin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz.”

103. Baş kulağını hezlden ve yalandan bağla, tâ ki şehr-i cânı fürûğ ile göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

103. Baş kulağını boş ve yalan sözden bağla ki can şehrini aydınlıkla göresin.

"Boş söz"den maksat, dünya hayatıdır. Nitekim ayet-i kerîmede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) yani "Dünya hayatı oyun ve eğlencedir" buyuruluyor. "Yalan"dan maksat ise, varlıkta bağımsızlık iddiasıdır. Yani "Boş söz-

“Hezl”den murad, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim ayet-i kerîmede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) ya'nî “Dünyâ hayâtı laib lehvdir” buyuruluyor. Ve “yalan”dan murâd dahi, vücûdda da'vâ-yı istiklâldir. Ya'nî “Hezl-

100. Sen dallar üzerinde yaprakları, saba rüzgârının tahrîkinden el çırpıcı ve raks edici görmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

100. Sen dallar üzerinde yaprakları, saba rüzgârının hareket ettirmesinden dolayı el çırpıcı ve raks edici görmezsin.

Arif, irfanın kemaline ulaştığı zaman, eşyanın hakikatlerini kendinde gözlemler. İlahi isimlerin zikrinin sesini kendisinde işitir. Her bir var olan hakikati neşe ve sevinç içinde bulur; ve denizler bir arifin varlık kaydından kurtulmasından dolayı coşup köpük saçarlar. Çünkü âlemin parçaları ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil bütündür ve bütün âlem onun cüz'üdür. Ey kendi varlığı eşyanın hakikatlerine perde olan cismanî kişi! Sen ağaçların dalları üstündeki yaprakları, latif saba rüzgarı gibi hareket ettiren Hakk'ın tecellisinden dolayı el çırpıcı ve raks edici bir halde göremezsin (Bahru'l-Ulûm ve Hz. İmdâdullah ve Velî Muhammed şerhlerinden özetlenmiştir).

Arif kemâl-i irfâna vâsıl olduğu vakit, hakāyık-ı eşyayı kendinde müşâhede eder. Esmâ-i ilâhiyye zikrinin âvâzını kendisinde işitir. Her bir hakikat-i kâineyi tarab ve şâdî içinde bulur; ve denizler bir ârifin varlık kaydından kurtulmasından dolayı cûş ve hurûşa gelip köpük saçarlar. Zirâ eczâ-yı âlem ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil külldür ve bilcümle âlem onun cüz'üdür. Ey kendi varlığı hakāyık-ı eşyâya hicâb olan cismânî! Sen ağaçların dalları üstündeki yaprakları, latîf sabâ rüzgârı gibi tahrik eden tecellî-i Hak'tan el çırpıcı ve raks edici bir halde göremezsin (Bahru'l-Ulûm ve Hz. İmdâdullah ve Velî Muhammed şerhlerinden hulâsadır).

101. Sen görmezsin fakat onların kulakları için, ve dallar üzerinde yapraklar dahi el çırpıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

101. Sen görmezsin fakat onların kulakları için, ve dallar üzerinde yapraklar dahi el çırpıcıdır.

Evet, sen görmezsin, fakat ariflerin kulakları, bunların neşelerini, sevinçlerini ve ahenklerini dinlemeleri için, ağaç dalları üzerindeki yapraklarda el çırpıcı bir hâldedirler.

Evet, sen görmezsin, fakat âriflerin kulakları, bunların tarab ve şâdîlerini ve âhenklerini dinlemeleri için, ağaç dalları üzerinde yapraklarda el çırpıcı bir haldedirler.

102. Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lazımdır, bu cisim kulağı değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

102. Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lazımdır, bu cisim kulağı değil!

Evet, sen yaprakların el çırptıklarını göremezsin; onların ahenklerini işitmek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lazımdır. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) yani "Ve Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ve lakin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz."

Evet, sen yaprakların el çırptıklarını göremezsin; onların âhenklerini işitmek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lâzımdır. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî "Ve Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ve lâkin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz."

103. Baş kulağını hezlden ve yalandan bağla, tâ ki şehr-i cânı fürûğ ile göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

103. Baş kulağını boş ve yalan sözden bağla ki can şehrini parlaklık ile göresin.

"Boş söz"den kasıt, dünya hayatıdır. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) yani “Dünya hayatı oyun ve eğlencedir” buyuruluyor. Ve "yalan"dan kasıt ise, varlıkta bağımsızlık iddiasıdır. Yani "Oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatının ahenklerine karşı, bu görünen ve cisim kulağını bağla ve nefsinin varlıkta bağımsızlık ve benlik iddiasına karşı sağır ol! Ta ki nazarından bu yoğunluk âleminin karmaşaları yok olup, bütün parlaklığı ile can şehrini göresin!"

"Hezl"den murad, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) ya'nî “Dünyâ hayâtı laib lehvdir" buyuruluyor. Ve "yalan"dan murâd dahi, vücûdda da'vâ-yı istiklâldir. Ya'nî "Hezl- AHMED AVNI KONUK den ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve enâniyet da'vâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağaları zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!"

104. Muhammed'in kulağı sözde sır çeker ki, ona Hak Kur'ân'da "Hüve üzün" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

104. Muhammed'in kulağı sözde sır çeker ki, ona Hak Kur'ân'da "O kulaktır" der.

Görmez misin ki, can âleminin sultanı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı, bu maddi yoğunluk âleminin harf ve sesi içinde, insanların kalplerindeki sırları çeker ve işitir. Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de o peygamberler sultanına "O kulaktır" (Tevbe, 9/61) buyurur. Bu şerefli beyitte, Tevbe sûresinde bulunan şu ayet-i kerîmeye işaret buyrulur: "Ve onlardan öyleleri vardır ki Peygamber'e eziyet ederler ve 'O kulaktır' derler. De ki: 'Sizin için hayırlı olan kulaktır!'" (Tevbe 9/61). Yani "Ve münafıklardan bazıları vardır ki Peygamber'e eziyet ederler ve 'O kulaktır' derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!" Bu ayet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Şanlı Peygamber Efendimiz'in gıyabında münafıklar peygamberlik şanına layık olmayan sözler söylerlerdi; içlerinden bazıları: "Susunuz, o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilahare bizi rezil eder" dedi. Ve bu ayet-i kerîme indi. Yani "Evet, Peygamber kulaktır, sizin sırlarınızı gıyabda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır" buyruldu.

Görmez misin can âleminin sultânı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı bu âlem-i kesâfetin harf ve savtı içinde, kulûb-i beşerdeki esrârı çeker ve işitir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de o sultân-ı enbiyâyı هو أذن (Tevbe, 9/61) ya'nî "O kulaktır” buyurur. Bu beyt-i şerifte sûre-i Tevbe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: ومنهم الذين يؤذون النبي ويقولون هو أذن قل أُذُنُ خَيْر لَكُمْ (Tevbe 9/61) Ya'nî “Ve münafıklardan ba'zıları vardır ki Peygamber'e eziyet ederler ve "O kulaktır" derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!" Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü budur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz'in gıyâbında münafıklar şân-ı nübüvvete lâyık olmayan sözler söyler idi; içlerinden ba'zıları: "Susunuz o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilâhire bizi kepâze eder" dedi. Ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ya'nî "Evet, Peygamber kulaktır, sizin esrârınızı gıyâbda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır" buyruldu.

105. O Peygamber baştan başa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tâzeyiz O murzı'dır; biz sabîyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

105. O Peygamber baştan başa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tazeyiz, O emzirendir; biz bebekleriz.

O şanlı peygamber her ne kadar görünüşte yoğun bir cisim gibi görünse de, tasvir edilmiş ruh hâlinde bulunduğundan, ruhun özelliğinin gereği olarak, vücudunun bütün heyetiyle uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz Muhammedî mirasçıların ruhları, o şanlı peygamberden tazelenir ve tazelik bulur. Bu ruhanîlik sütünü bize emziren odur ve biz de onun emzirdiği ruhanîlik sütünü içip gelişen bebekleriz. Uzaktan ve yakından bütün heyetimizle görme ve işitme özelliğini o hazrete tam bir bağlılıktan dolayı buluruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye'nin savaş hareketlerini gördü ve ona komuta edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer'in sesini işitti. "Oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatının ahenklerine karşı, bu görünen ve cisim kulağını bağla ve nefsinin varlıkta bağımsızlık ve benlik davasına karşı sağır ol! Ta ki nazarından bu yoğunluk âleminin karmaşaları yok olup bütün parlaklığıyla can şehrini göresin!"

O Peygamber-i zîşân her ne kadar sûrette bir cism-i kesîf görünürse de rûh-i musavver hâlinde bulunduğundan, hâssa-i rûh iktizâsınca, vücudunun hey'et-i mecmûasıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz vârisân-ı Muhammedînin ervâhı, o nebiyy-i zîşândan tâzelenir ve tarâvet bulur. Bu rûhâniyyet sütünü bize emziren odur ve biz dahi onun emzirdiği rûhaniyyet sütünü içip, neşv ü nemâ bulan sabīleriz. Uzaktan ve yakından hey'et-i mecmûamız ile görmek ve işitmek hâssasını o hazrete kemâl-i tebaiyyetten buluruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye'nin harekât-ı harbiyyesini gördü ve ona kumanda edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer'in sesini işitti. den ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve enâniyet da'vâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağaları zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!"

104. Muhammed'in kulağı sözde sır çeker ki, ona Hak Kur'ân'da "Hüve üzün" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

104. Muhammed'in kulağı sözde sır çeker ki, ona Hak Kur'ân'da "O kulaktır" der.

Can âleminin sultanı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağının, bu maddi âlemin harf ve sesleri içinde, insanların kalplerindeki sırları çektiğini ve işittiğini görmez misin? Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de o peygamberler sultanına `هو أذن` (Tevbe, 9/61) yani "O kulaktır" buyurur. Bu şerefli beyitte Tevbe suresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: `ومنهم الذين يؤذون النبي ويقولون هو أذن قل أُذُنُ خَيْر لَكُمْ` (Tevbe 9/61) Yani "Ve münafıklardan bazıları vardır ki Peygamber'e eziyet ederler ve 'O kulaktır' derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!" Bu ayet-i kerimenin iniş sebebi şudur ki: Şanlı Peygamber Efendimiz'in gıyabında münafıklar peygamberlik şanına layık olmayan sözler söylerlerdi; içlerinden bazıları: "Susunuz, o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilahare bizi rezil eder" dedi. Ve bu ayet-i kerime indi. Yani "Evet, Peygamber kulaktır, sizin sırlarınızı gıyabda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır" buyruldu.

Görmez misin can âleminin sultânı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı bu âlem-i kesâfetin harf ve savtı içinde, kulûb-i beşerdeki esrârı çeker ve işitir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de o sultân-ı enbiyâyı `هو أذن` (Tevbe, 9/61) ya'nî "O kulaktır” buyurur. Bu beyt-i şerifte sûre-i Tevbe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: `ومنهم الذين يؤذون النبي ويقولون هو أذن قل أُذُنُ خَيْر لَكُمْ` (Tevbe 9/61) Ya'nî “Ve münafıklardan ba'zıları vardır ki Peygamber'e eziyet ederler ve "O kulaktır" derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!" Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü budur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz'in gıyâbında münafıklar şân-ı nübüvvete lâyık olmayan sözler söyler idi; içlerinden ba'zıları: "Susunuz o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilâhire bizi kepâze eder" dedi. Ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ya'nî "Evet, Peygamber kulaktır, sizin esrârınızı gıyâbda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır" buyruldu.

105. O Peygamber baştan başa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tâzeyiz O murzı'dır; biz sabîyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

105. O Peygamber baştan başa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tazeyiz, O emzirendir; biz bebekleriz.

O şanlı peygamber her ne kadar görünüşte yoğun bir cisim gibi görünse de, tasvir edilmiş ruh hâlinde bulunduğundan, ruhun özelliğinin gereği olarak, vücudunun bütün yapısıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz Muhammedî mirasçıların ruhları, o şanlı peygamberden tazelenir ve tazelik bulur. Bu ruhanîyet sütünü bize emziren odur ve biz de onun emzirdiği ruhanîyet sütünü içip, gelişip büyüyen bebekleriz. Uzaktan ve yakından bütün yapımızla görmek ve işitmek özelliğini o zata tam bir bağlılıktan dolayı buluruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye'nin savaş hareketlerini gördü ve ona komuta edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer'in sesini işitti.

O Peygamber-i zîşân her ne kadar sûrette bir cism-i kesîf görünürse de rûh-i musavver hâlinde bulunduğundan, hâssa-i rûh iktizâsınca, vücudunun hey'et-i mecmûasıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz vârisân-ı Muhammedînin ervâhı, o nebiyy-i zîşândan tâzelenir ve tarâvet bulur. Bu rûhâniyyet sütünü bize emziren odur ve biz dahi onun emzirdiği rûhaniyyet sütünü içip, neşv ü nemâ bulan sabîleriz. Uzaktan ve yakından hey'et-i mecmûamız ile görmek ve işitmek hâssasını o hazrete kemâl-i tebaiyyetten buluruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye'nin harekât-ı harbiyyesini gördü ve ona kumanda edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer'in sesini işitti.

106. Bu sözün nihayeti yoktur; fil ehli tarafına geri sür ve başlangıç üzerine sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

106. Bu sözün sonu yoktur; fil ehli tarafına geri dön ve başlangıca dön!

Baştan başa kulak ve göz olmak ve peygamberlerin sonuncusunun (Hz. Muhammed'in) kandilinden (mişkât-ı hâtem-i enbiyâ) ruhanî sütü emmek sözlerinin sonu yoktur. Fil kıssası tarafına geri dönelim ve başlangıca dönelim.

Baştan başa kulak ve göz olmak ve mişkât-ı hâtem-i enbiyâdan rûhâniyet sütünü emmek sözlerinin nihâyeti yoktur. Fil kıssası tarafına geri dönelim ve başlangıca rücû' edelim.

## Fil yavrularına taarruz edenler kıssasının bakıyyesi

107. "Fil her ağzı koklar; her beşerin mi'desinin etrafını dolanır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

107. "Fil her ağzı koklar; her insanın midesinin etrafını dolanır."

Bu söz, hikmet sahibinin Hindistan'daki yolculara olan nasihatinin devamıdır. Bu kıssa, Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-üns adlı eserinde naklettiği Ebû Abdullah el-Fâsî kıssası olması beklenir. Bu naklin tercümesi şudur: "Ebû Abdullah el-Fâsî dedi ki: "Seyahatlerimin birinde gemiye binmiştim. Fırtına koptu ve büyük bir tufan ortaya çıktı, gemi halkı duaya ve yakarışa başladılar ve adaklar adadılar. Bana da, sen de bir adak ada! dediler. Ben dünyadan soyutlanmışım, ne adak adayım? dedim. Israr ettiler. Eğer Yüce Allah beni bu beladan kurtarırsa asla fil yavrusu eti yemeyeyim, dedim. Bu nasıl adaktır? dediler. Aklıma böyle geldi ve Yüce Allah dilimde böyle akıttı, dedim. O anda gemi kırıldı ve ben bir toplulukla sahile düştük. Birkaç gün geçti, hiçbir şey yemedik; ansızın fil yavrusu ortaya çıktı; onu tuttular ve öldürüp etinden yediler ve bana da teklif ettiler. Ben fil yavrusu yememeye adak adadım, dedim. Çaresizlik makamıdır ve ahdi bozmaya ruhsat vardır diye ısrar ettiler. Bu ahdimi bozmadım ve sabrettim. Sonra uyudular. O fil yavrusunun anası geldi ve koklayarak yenilmiş olan yavrusunun kemiklerine kadar erişti ve onu kokladı, ondan sonra tek tek adamları koklamaya başladı. Hangisinde o kokuyu buldu ise onu öldürdü. Daha sonra bana geldi ve beni de kokladı ve benden hiç koku bulmadı. Hortumuyla arkasına binmem için işaret etti, bindim; o gece git-

Bu söz, hakîmin Hindistan'daki yolculara olan nasihatinin mâba'didir. Bu kıssa Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-üns'de naklettiği Ebû Abdullah el-Fâsî kıssası olması me'mûldür. Bu naklin tercümesi şudur: “Ebû Abdullah el-Fâsî dedi ki: "Seyahatlerimin birinde gemiye binmiş idim. Fırtına koptu ve azîm tûfan zâhir oldu, gemi halkı duâya ve tazarru'a başladılar ve nezirler ettiler. Bana da, sen dahi bir nezir et! dediler. Ben dünyâdan mücerredim, ne nezr edeyim? dedim. Israr ettiler. Eğer Hak Teâlâ beni bu belâdan halâs ederse asla fil yavrusu etini yemeyeyim, dedim. Bu nasıl nezirdir? dediler. Hâtırıma böyle vâki' oldu ve Hak Teâlâ dilimde böyle cârî kıldı, dedim. O anda gemi kırıldı ve ben bir tâife ile sâhile düştük. Birkaç gün geçti, hiçbir şey yemedik; ansızın fil yavrusu zâhir oldu; onu tuttular ve öldürüp etinden yediler ve bana da teklif ettiler. Ben fil yavrusu yememeğe nezr ettim, dedim. Makām-ı ıztırardır ve nakz-ı ahde ruhsat vardır diye ısrâr ettiler. Bu ahdimi bozmadım ve sabr ettim. Sonra uyudular. O fil yavrusunun anası geldi ve koklayarak yenilmiş olan yavrusunun kemiklerine kadar erişti ve onu kokladı, ondan sonra bir bir adamları koklamağa başladı. Herhangisinde o kokuyu buldu ise onu öldürdü. Ba'dehû bana geldi ve beni de kokladı ve benden hiç koku bulmadı. Hortumuyla arkasına binmem için işâret etti, bindim; o gece git-

106. Bu sözün nihayeti yoktur; fil ehli tarafına geri sür ve başlangıç üzerine sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

106. Bu sözün sonu yoktur; fil ehli tarafına geri dön ve başlangıca dön!

Baştan başa kulak ve göz olmak ve peygamberlerin sonuncusunun (Hz. Muhammed'in) kandilinden (mişkât-ı hâtem-i enbiyâ) ruhanî sütü emmek sözlerinin sonu yoktur. Fil kıssası tarafına geri dönelim ve başlangıca dönelim.

Baştan başa kulak ve göz olmak ve mişkât-ı hâtem-i enbiyâdan rûhâniyet sütünü emmek sözlerinin nihâyeti yoktur. Fil kıssası tarafına geri dönelim ve başlangıca rücû' edelim.

## Fil yavrularına taarruz edenler kıssasının bakıyyesi

107. "Fil her ağzı koklar; her beşerin mi'desinin etrafını dolanır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

107. "Fil her ağzı koklar; her insanın midesinin etrafını dolanır."

Bu söz, hikmet sahibinin Hindistan'daki yolculara yaptığı nasihatin devamıdır. Bu kıssa, Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-üns adlı eserinde naklettiği Ebû Abdullah el-Fâsî kıssası olması beklenir. Bu naklin tercümesi şöyledir: "Ebû Abdullah el-Fâsî dedi ki: 'Seyahatlerimin birinde gemiye binmiştim. Fırtına koptu ve büyük bir tufan ortaya çıktı, gemi halkı duaya ve yakarışa başladılar ve adaklar adadılar. Bana da, sen de bir adak ada! dediler. Ben dünyadan soyutlanmışım, ne adak adayayım? dedim. Israr ettiler. Eğer Yüce Allah beni bu beladan kurtarırsa asla fil yavrusu eti yemeyeyim, dedim. Bu nasıl adaktır? dediler. Aklıma böyle geldi ve Yüce Allah dilimde böyle akıttı, dedim. O anda gemi kırıldı ve ben bir toplulukla sahile düştük. Birkaç gün geçti, hiçbir şey yemedik; ansızın fil yavrusu ortaya çıktı; onu tuttular ve öldürüp etinden yediler ve bana da teklif ettiler. Ben fil yavrusu yememeye adak adadım, dedim. Çaresizlik makamıdır ve ahdi bozmaya ruhsat vardır diye ısrar ettiler. Bu ahdimi bozmadım ve sabrettim. Sonra uyudular. O fil yavrusunun anası geldi ve koklayarak yenilmiş olan yavrusunun kemiklerine kadar erişti ve onu kokladı, ondan sonra bir bir adamları koklamaya başladı. Hangisinde o kokuyu buldu ise onu öldürdü. Daha sonra bana geldi ve beni de kokladı ve benden hiç koku bulmadı. Hortumuyla arkasına binmem için işaret etti, bindim; o gece gitti ve sabah vakti beni bir yere getirdi, inmemi işaret etti. İndim ve o geri döndü. Daha sonra bir topluluk ortaya çıktı ve beni evlerine götürdüler ve halimi sordular. Kıssayı açıkça söyledim. Bana dediler ki: Sekiz günlük yoldan seni buraya bir gecede getirmiştir.' " Fillerin bu hali kesinlikle abartıya yorulamaz. 1908 miladi senesinde Hindistan'da Haydarâbâd Dekken'de bir sel meydana gelip filler o sel esnasında boğulma tehlikesinde kalan insanların imdadına koşmuşlar ve pek çok insan kurtarmışlardır. Bu felaketten kurtulanların büyük kısmı, bu hayvanlara şükran borçlusu kalmışlardır.

Bu söz, hakîmin Hindistan'daki yolculara olan nasihatinin mâba'didir. Bu kıssa Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-üns'de naklettiği Ebû Abdullah el-Fâsî kıssası olması me'mûldür. Bu naklin tercümesi şudur: “Ebû Abdullah el-Fâsî dedi ki: "Seyahatlerimin birinde gemiye binmiş idim. Fırtına koptu ve azîm tûfan zâhir oldu, gemi halkı duâya ve tazarru'a başladılar ve nezirler ettiler. Bana da, sen dahi bir nezir et! dediler. Ben dünyâdan mücerredim, ne nezr edeyim? dedim. Israr ettiler. Eğer Hak Teâlâ beni bu belâdan halâs ederse asla fil yavrusu etini yemeyeyim, dedim. Bu nasıl nezirdir? dediler. Hâtırıma böyle vâki' oldu ve Hak Teâlâ dilimde böyle cârî kıldı, dedim. O anda gemi kırıldı ve ben bir tâife ile sâhile düştük. Birkaç gün geçti, hiçbir şey yemedik; ansızın fil yavrusu zâhir oldu; onu tuttular ve öldürüp etinden yediler ve bana da teklif ettiler. Ben fil yavrusu yememeğe nezr ettim, dedim. Makām-ı ıztırardır ve nakz-ı ahde ruhsat vardır diye ısrar ettiler. Bu ahdimi bozmadım ve sabr ettim. Sonra uyudular. O fil yavrusunun anası geldi ve koklayarak yenilmiş olan yavrusunun kemiklerine kadar erişti ve onu kokladı, ondan sonra bir bir adamları koklamağa başladı. Herhangisinde o kokuyu buldu ise onu öldürdü. Ba'dehû bana geldi ve beni de kokladı ve benden hiç koku bulmadı. Hortumuyla arkasına binmem için işâret etti, bindim; o gece git- ti ve sabah vakti beni bir mevzi'e getirdi, inmemi işaret etti. İndim ve o avdet etti. Ba'dehû bir tâife zâhir oldu ve beni evlerine götürdüler ve hâlimi sordular. Kıssayı açıkça söyledim. Bana dediler ki: Sekiz günlük yoldan seni buraya bir gecede getirmiştir.” Fillerin bu hâli kat'â mübâlağaya haml olunamaz. 1908 sene-i mîlâdîsinde Hindistan'da Haydarâbâd Dekken'de bir seylâb vâki' olup filler o seylâb esnâsında boğulmak tehlikesinde kalan insanların imdadına koşmuşlar ve pek çok insan kurtarmışlardır. Bu felâketten kurtulanların kısm-i küllîsi, bu hayvanlara medyûn-i şükrân kalmışlardır.

108. Tâ ki kendi oğlunun kebabını nerede bulursa, onun cezası hakkında kahr u nîş göstere.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

108. Tâ ki kendi oğlunun kebabını nerede bulursa, onun cezası hakkında kahır ve acı göstersin.

109. Hakk'ın kullarının etlerini yersen, onları gıybet edersen ceza görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

109. Hakk'ın kullarının etlerini yersen, onları gıybet edersen ceza görürsün.

"Keyfer" kötülüğe karşılık verilen ceza demektir. Cenâb-ı Pîr, fil yavrusunun etini yiyenlerden, o yavrunun annesinin intikam alması kıssasından, insanların gıybetine geçiş yapar ve gıybetten sakındırır. Çünkü bir mümini gıybet etmek, bâtında ölmüş bir kardeşinin etini yemek olduğu Kur'an ve hadis ile sabittir. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا (Hucurât, 49/12) yani "Bazınız bazınızı gıybet etmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?" Ve şanlı Peygamber Efendimiz de şöyle buyururlar: مَن اكل لحم اخيه في الدنيا فرأي اليه لحمه في الآخرة وقيل له كله ميتا كما اكلته حيا فيأكل ويصيح و يستكره yani "Dünyada kardeşinin etini yiyen kimseye ahirette onun eti gösterilir; ve onu diri olarak yediğin gibi ölü olarak da ye! denilir. Bu sebeple bağırarak ve iğrenerek yer."

“Keyfer” kötülüğe mukābil verilen cezâ demektir. Cenâb-ı Pîr fil yavrusunun etini yiyenlerden, o yavrunun anasının intikām alması kıssasından gıybet-i nâsa intikāl ve gıybetten tahzîr buyururlar. Zîrâ bir mü'mini gıybet etmek bâtında ölmüş bir kardeşinin etini yemek olduğu Kur'ân ve hadîs ile sâbittir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا (Hucurât, 49/12) ya'nî “Ba'zınız ba'zısını gıybet etmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?” Ve Resûl-i zîşân Efendimiz de şöyle buyururlar: مَن اكل لحم اخيه في الدنيا فرأي اليه لحمه في الآخرة وقيل له كله ميتا كما اكلته حيا فيأكل ويصيح و يستكره ya'ni “Dünyâda kardeşinin etini yiyen kimseye âhirette onun eti gösterilir; ve onu diri olarak yediğin gibi ölü olarak dahi ye! denilir. Binâenaleyh bağırarak ve iğrenerek yer.”

110. Sakının ki, sizin ağzınızı koklayıcı Hâlık'tır; sâdıkın gayri olan kimse ne vakit can kurtarır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

110. Sakının ki, sizin ağzınızı koklayan Yaratıcı'dır; doğru sözlü olmayan kimse ne zaman can kurtarır?

Bu şerefli beyitte, "Sözünüzü gizleyin yahut açığa vurun, muhakkak ki Yüce Allah kalbinizdekini bilir, yaratan bilmez mi? Hâlbuki O Latîf (lütufkâr) ve Habîr'dir (her şeyden haberdar)" (Mülk, 41/13) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Sizin iç dünyanıza bakan (Allah) ve sabah vakti beni bir yere getirdi, inmemi işaret etti. İndim ve o geri döndü. Daha sonra bir topluluk ortaya çıktı ve beni evlerine götürdüler ve hâlimi sordular. Hikâyeyi açıkça anlattım. Bana dediler ki: Sekiz günlük yoldan seni buraya bir gecede getirmiştir."

Fillerin bu hâli kesinlikle abartıya yorulamaz. 1908 miladi senesinde Hindistan'da Haydarâbâd Dekken'de bir sel meydana gelip filler o sel esnasında boğulma tehlikesinde kalan insanların yardımına koşmuşlar ve pek çok insan kurtarmışlardır. Bu felaketten kurtulanların büyük kısmı, bu hayvanlara şükran borçlusu kalmışlardır.

Bu beyt-i şerîfte وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 41/13) ya'nî “Sözünüzü gizleyin yâhut izhâr edin, muhakkak Allah Teâlâ kalbinizdeki olanı biliyor, yaratan bilmez mi? Halbuki o Latîf ve Habîr'dir” âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî “Sizin bâtınınıza nâzır olan ti ve sabah vakti beni bir mevzi'e getirdi, inmemi işaret etti. İndim ve o avdet etti. Ba'dehû bir tâife zâhir oldu ve beni evlerine götürdüler ve hâlimi sordular. Kıssayı açıkça söyledim. Bana dediler ki: Sekiz günlük yoldan seni buraya bir gecede getirmiştir."

Fillerin bu hâli kat'â mübâlağaya haml olunamaz. 1908 sene-i mīlâdîsinde Hindistan'da Haydarâbâd Dekken'de bir seylâb vâki' olup filler o seylâb esnâsında boğulmak tehlikesinde kalan insanların imdadına koşmuşlar ve pek çok insan kurtarmışlardır. Bu felâketten kurtulanların kısm-i küllîsi, bu hayvanlara medyûn-i şükrân kalmışlardır.

108. “Tâ ki kendi oğlunun kebabını nerede bulursa, onun cezası hakkında kahr u nîş göstere."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

108. "Tâ ki kendi oğlunun kebabını nerede bulursa, onun cezası hakkında kahır ve acı göstersin."

109. Hakk'ın kullarının etlerini yersen, onları gıybet edersen ceza görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

109. Hakk'ın kullarının etlerini yersen, onları gıybet edersen ceza görürsün.

"Keyfer" kötülüğe karşılık verilen ceza demektir. Cenâb-ı Pîr, fil yavrusunun etini yiyenlerden, o yavrunun annesinin intikam alması kıssasından, insanların gıybetine geçiş yapar ve gıybetten sakındırır. Çünkü bir mümini gıybet etmek, içsel olarak ölmüş bir kardeşinin etini yemek olduğu Kur'an ve hadis ile sabittir.

Nitekim Yüce Allah buyurur: وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا (Hucurât, 49/12) yani "Bazınız bazınızı gıybet etmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?"

Ve şanlı peygamber Efendimiz de şöyle buyururlar: مَن اكل لحم اخيه في الدنيا فرأي اليه لحمه في الآخرة وقيل له كله ميتا كما اكلته حيا فيأكل ويصيح و يستكره yani "Dünyada kardeşinin etini yiyen kimseye ahirette onun eti gösterilir; ve onu diri olarak yediğin gibi ölü olarak da ye! denilir. Bu sebeple bağırarak ve iğrenerek yer."

"Keyfer" kötülüğe mukābil verilen cezâ demektir. Cenâb-ı Pîr fil yavrusunun etini yiyenlerden, o yavrunun anasının intikām alması kıssasından gıybet-i nâsa intikāl ve gıybetten tahzîr buyururlar. Zîrâ bir mü'mini gıybet etmek bâtında ölmüş bir kardeşinin etini yemek olduğu Kur'ân ve hadîs ile sâbittir.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا (Hucurât, 49/12) ya'nî "Baʼzınız ba'zısını gıybet etmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?"

Ve Resûl-i zîşân Efendimiz de şöyle buyururlar: مَن اكل لحم اخيه في الدنيا فرأي اليه لحمه في الآخرة وقيل له كله ميتا كما اكلته حيا فيأكل ويصيح و يستكره ya'ni "Dünyâda kardeşinin etini yiyen kimseye âhirette onun eti gösterilir; ve onu diri olarak yediğin gibi ölü olarak dahi ye! denilir. Binâenaleyh bağırarak ve iğrenerek yer."

110. Sakının ki, sizin ağzınızı koklayıcı Halık'tır; sâdıkın gayri olan kimse [108] ne vakit can kurtarır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

110. Sakının ki, sizin ağzınızı koklayan Yaratıcı'dır; doğru olandan başkası ne zaman canını kurtarır?

Bu şerefli beyitte, "Sözünüzü gizleyin yahut açığa vurun, muhakkak ki Yüce Allah kalbinizdeki olanı bilir, yaratan bilmez mi? Hâlbuki O Latîf (lütufkâr, her şeyi bilen) ve Habîr'dir (her şeyden haberdar olandır)" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Sizin iç âleminize bakan, sizi yaratan Hak'tır. Kalbi ve iç âlemi doğru olandan başkası canını Müntakim (intikam alan) tecellisinden kurtaramaz."

Bu beyt-i şerîfte وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 41/13) ya'nî “Sözünüzü gizleyin yâhut izhâr edin, muhakkak Allah Teâlâ kalbinizdeki olanı biliyor, yaratan bilmez mi? Halbuki o Latîf ve Habîr'dir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî "Sizin bâtınınıza nâzır olan sizi yaratan Hak'tır. Kalbi ve bâtını doğru olandan başkası canını tecellî-i Müntakım'den kurtaramaz."

111. Vay o efsûsîye ki, firarda Münker veya Nekîr onun koku tutucusu ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

111. Vay o efsûsîye ki, firarda Münker veya Nekîr onun koku tutucusu ola!

"Efsûs" kelimesi teessüf, hasret, sihir, hezl (şaka), zulüm, sitem ve yolsuzluk anlamlarına gelir. Burada her üç anlam da uygun düşer. "Münker" nahoş, lâyık olmayan ve tanınmamış anlamındadır. "Nekîr" yabancı ve korkunç anlamındadır; bilginin zıddı olan "nekret" (bilgisizlik, tanımamazlık) kelimesinden türemiştir; ve ölü kabre konduktan sonra onun ruhuna görünen iki meleğin adıdır. Bunlar bir ölüye Rabb'inden, dininden ve peygamberinden soru sorarlar. Hint şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, Abdülhak Dihlevî hazretlerinin Mişkât Tercümesi'nden naklen der ki: "Kâfirlere ve fâsıklara Münker ve Nekîr olarak, müminlere ise Mübeşşir ve Beşîr olarak soru sorarlar." Bu anlama göre soru melekleri kâfirlere ve fâsıklara ancak çirkin ve korkunç surette görünürler ve bu şerefli beyitte de bu görüşle uyum görülür.

Derler ki: "Mezarda Münker ve Nekîr'in soru sorduğu kimselerin vay hâline!" Bilinmeli ki, ruh cisimden alâkasını kestikten sonra cisim cansız hâlde kalır ve bu cisim çürüyüp dirileri rahatsız etmemesi için toprağa defnedilir. Bu sebeple cisme itibar yoktur. "Mezar"dan kasıt, ruhun intikal ettiği berzah âlemidir ve kıyamet gününe kadar ruh bu âlemde ya nimet içinde ya da azap içinde olur. Bu nimetlenme ve azabın örneği dünyada rüya âlemidir.

"Efsûs" teessüf ve hasret ve sihir ve hezl ve zulüm ve sitem ve yolsuzluk ma'nâlarına gelir. Burada her üç ma'nâ münasib olur. "Münker" nâhoş ve lâyıksız ve tanınmamış ma'nâsınadır. "Nekîr" yabancı ve mûhiş ma'nâsınadır; zıdd-ı ma'rifet olan "nekret"ten müştaktır; ve ölü kabre konduktan sonra onun rûhuna zâhir olan iki meleğin adıdır. Bunlar bir ölüye Rabb'inden ve dî-ninden ve peygamberinden suâl sorarlar. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, Abdülhak Dihlevî hazretlerinin Mişkât Tercümesi'nden naklen der ki: "Kafirlere ve fâsıklara Münker ve Nekîr ve mü'minlere Mübeşşir ve Beşîr olarak suâl sorarlar." Bu ma'nâya göre suâl melekleri kâfirlere ve fâsıklara ancak çirkin ve korkunç sûrette zâhir olurlar ve bu beyt-i şerifte de bu kavle mutâbakat görülür.

Buyururlar ki: "Mezârda Münker ve Nekîr'in suâl sorduğu kimselerin vay hâline!" Ma'lûm olsun ki, rûh cisimden alâkasını kestikten sonra cisim cemâd hâlinde kalır ve bu cisim taaffün edip dirileri iz'âc etmemek için toprağa defn olunur. Binâenaleyh cisme i'tibâr yoktur. "Mezâr"dan murâd, rûhun intikāl ettiği âlem-i berzahtır ve yevm-i ba'se kadar rûh bu âlemde ya mün'am veyâ muazzeb olur. Bu tena'um ve azabın nümûnesi dünyâda rü'yâ âlemidir.

112. O ölülerden ne ağzı çalmağa, ne ağzını ilaç vericilerden hoş etmeğe imkân var!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

112. O ölülerden ne ağzı çalmağa, ne ağzını ilaç vericilerden hoş etmeğe imkân var!

Bu berzah âlemi (ölümden sonraki ara âlem), bâtının (iç yüzün) zâhir olduğu (açıkça göründüğü) bir âlem olduğundan, dünyada olduğu gibi bir kişinin o âlemde zâhiriyle (dış görünüşüyle) bâtınını gizlemesi mümkün değildir. Bu sebeple dünyada gıybet eden kimse o âlemde ne ağzını değiştirip latif yapabilir ne de ağzını temizlemek için ilaç vericilerden yardım görebilir. O ancak kendi ameliyle kalır ve bâtını ne halde ise o âlemde zâhir olur. Nasıl ki ayet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلَا ناصر (Târık, 86/9) yani “Sırların zâhir olduğu günde, o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

Bu âlem-i berzah, bâtının zâhir olduğu bir âlem olduğundan, dünyâda olduğu gibi bir kişi o âlemde zâhiriyle bâtınını gizlemek mümkin değildir. Binâenaleyh dünyâda gıybet eden kimse o âlemde ne ağzını değiştirip latîf yapabilir ve ne de ağzını temizlemek için ilâç vericilerden yardım görebilir. O ancak kendi ameliyle kalır ve bâtını ne halde ise o âlemde zâhir olur. Nitekim ayet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلَا ناصر (Târık, 86/9) yanî “Sırların zâhir olduğu günde, o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

113. Muhakkak nikāb için su ve yağ yoktur. Akıl ve idrake hîle yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

113. Muhakkak ki peçe için su ve yağ yoktur. Akıl ve idrake hile yolu yoktur.

Sizi yaratan Hak'tır. Kalbi ve iç âlemi doğru olandan başkası canını intikam alanın tecellîsinden (Allah'ın intikam alıcı sıfatının ortaya çıkışından) kurtaramaz.

sizi yaratan Hak'tır. Kalbi ve bâtını doğru olandan başkası canını tecellî-i Müntakım'den kurtaramaz."

111. Vay o efsûsîye ki, firarda Münker veya Nekîr onun koku tutucusu ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

111. Yazıklar olsun o efsûsîye ki, kaçarken Münker veya Nekîr onun koku tutucusu ola!

"Efsûs" teessüf, hasret, sihir, hezl (şaka), zulüm, sitem ve yolsuzluk anlamlarına gelir. Burada her üç anlam uygun olur. "Münker" nahoş, lâyıksız ve tanınmamış anlamındadır. "Nekîr" yabancı ve korkunç anlamındadır; marifetin zıddı olan "nekret"ten (bilinmezlikten) türemiştir; ve ölü kabre konduktan sonra onun ruhuna görünen iki meleğin adıdır. Bunlar bir ölüye Rabb'inden, dininden ve peygamberinden soru sorarlar. Hint şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, Abdülhak Dihlevî hazretlerinin Mişkât Tercümesi'nden naklen der ki: "Kâfirlere ve fâsıklara Münker ve Nekîr olarak, müminlere ise Mübeşşir ve Beşîr olarak soru sorarlar." Bu anlama göre soru melekleri kâfirlere ve fâsıklara ancak çirkin ve korkunç surette görünürler ve bu şerefli beyitte de bu görüşe uygunluk görülür. Buyururlar ki: "Mezarda Münker ve Nekîr'in soru sorduğu kimselerin vay hâline!" Bilinmeli ki, ruh cisimden alakasını kestikten sonra cisim cansız hâlde kalır ve bu cisim çürüyüp dirileri rahatsız etmemek için toprağa defnedilir. Bu sebeple cisme itibar yoktur. "Mezar"dan kasıt, ruhun intikal ettiği berzah âlemidir (ölümden sonra kıyamete kadar ruhların bulunduğu âlem) ve kıyamet gününe kadar ruh bu âlemde ya nimetlenir veya azap görür. Bu nimetlenme ve azabın örneği dünyada rüya âlemidir.

"Efsûs" teessüf ve hasret ve sihir ve hezl ve zulüm ve sitem ve yolsuzluk ma'nâlarına gelir. Burada her üç ma'nâ münasib olur. "Münker" nâhoş ve lâyıksız ve tanınmamış ma'nâsınadır. "Nekîr" yabancı ve mûhiş ma'nâsınadır; zıdd-ı ma'rifet olan "nekret"ten müştaktır; ve ölü kabre konduktan sonra onun rûhuna zâhir olan iki meleğin adıdır. Bunlar bir ölüye Rabb'inden ve dî-ninden ve peygamberinden suâl sorarlar. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, Abdülhak Dihlevî hazretlerinin Mişkât Tercümesi'nden naklen der ki: "Kafirlere ve fâsıklara Münker ve Nekîr ve mü'minlere Mübeşşir ve Beşîr olarak suâl sorarlar." Bu ma'nâya göre suâl melekleri kâfirlere ve fâsıklara ancak çirkin ve korkunç sûrette zâhir olurlar ve bu beyt-i şerifte de bu kavle mutâbakat gö-rülür. Buyururlar ki: "Mezârda Münker ve Nekîr'in suâl sorduğu kimselerin vay hâline!" Ma'lûm olsun ki, rûh cisimden alâkasını kestikten sonra cisim cemâd hâlinde kalır ve bu cisim taaffün edip dirileri iz'âc etmemek için toprağa defn olunur. Binâenaleyh cisme i'tibâr yoktur. "Mezâr"dan murâd, rûhun intikāl ettiği âlem-i berzahtır ve yevm-i ba'se kadar rûh bu âlemde ya mün'am veyâ muazzeb olur. Bu tena'um ve azabın nümûnesi dünyâda rü'yâ âlemidir.

112. O ölülerden ne ağzı çalmağa, ne ağzını ilaç vericilerden hoş etmeğe imkân var!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

112. O ölülerden ne ağzı çalmağa, ne ağzını ilaç vericilerden hoş etmeğe imkân var!

Bu berzah âlemi (ölümden sonraki ara âlem), bâtının (iç yüzün) zâhir (dışa vuran) olduğu bir âlem olduğundan, dünyada olduğu gibi bir kişinin o âlemde zâhiriyle bâtınını gizlemesi mümkün değildir. Bu sebeple dünyada gıybet eden kimse o âlemde ne ağzını değiştirip latif yapabilir ne de ağzını temizlemek için ilaç vericilerden yardım görebilir. O ancak kendi ameliyle kalır ve bâtını ne halde ise o âlemde zâhir olur. Nasıl ki ayet-i kerimede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلَا ناصر (Târık, 86/9) yani “Sırların ortaya çıktığı günde, o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

Bu âlem-i berzah, bâtının zâhir olduğu bir âlem olduğundan, dünyâda olduğu gibi bir kişi o âlemde zâhiriyle bâtınını gizlemek mümkin değildir. Binâenaleyh dünyâda gıybet eden kimse o âlemde ne ağzını değiştirip latîf yapabilir ve ne de ağzını temizlemek için ilâç vericilerden yardım görebilir. O ancak kendi ameliyle kalır ve bâtını ne halde ise o âlemde zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلَا ناصر (Târık, 86/9) ya'nî “Sırların zâhir olduğu günde, o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

113. Muhakkak nikāb için su ve yağ yoktur. Akıl ve idrake hîle yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

113. Şüphesiz ki maske için su ve yağ yoktur. Akıl ve idrake hile yolu yoktur.

"Âb u revgan" (su ve yağ), Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre, doğru ile yalanın farklılığından kinayedir. Gıyâsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre ise sözü süsleme hususunda zorlama yapmaktan kinayedir. Yani "Dünyada içinde başka düşünür, dilin süslü sözlerle başka ifadede bulunur. Bu şekilde o süslü sözleri iç yüzünün üzerine maske yaparsın; fakat mezarda, yani berzah âleminde, iç yüzün dışına çıktığı zaman, Münker ve Nekîr'i kandırmak için böyle bir maske yoktur. Orada akıl ve idrakin hile ve icadına yol yoktur. İçsel haller ne durumda ise öylece de görünür."

"Âb u revgan" Bahâr-ı Acem'in beyânına göre, doğru ile yalanın ihtilâfından kinâyedir. Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyânına göre tezyîn-i kelâm husûsunda tekellüf etmekten kinâyedir. Ya'nî "Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu sûretle o süslü kelâmları bâtınının yüzüne nikāb yaparsın; fakat mezarda ya'nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr'i kandırmak için böyle bir nikāb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hîle ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtınen ne halde ise öylece de görünür."

114. Her herze yiyicinin başına ve kıçına onların topuzlarının darbeleri ne kadar döğer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

114. Her boş söz söyleyenin başına ve kıçına onların topuzlarının darbeleri ne kadar vurur.

"Mürz"ün çeşitli anlamları vardır. Burada makat ve kıç anlamındadır. Yani "Münker ve Nekîr (kabirde sorgu melekleri), dünya hayatındaki gayeyi kaçırmış ve berzah âlemine (kabir hayatı) eli boş dönmüş olan her bir boş söz söyleyen kimsenin başına ve kıçına o kadar topuz vurur ki, bunun sınırı ve hesabı yoktur. Bu durum, rüyasında azap görüp uyanamayan kimselerin hâline uygundur."

"Mürz"ün müteaddid ma'nâları vardır. Burada mak'ad ve kıç ma'nâsınadır. Ya'ni "Münker ve Nekîr hayât-ı dünyeviyyesindeki gāyeyi fevt etmiş ve âlem-i berzaha sıfrü'l-yed olarak dönmüş olan her bir herze yiyen kimselerin başına ve kıçına o kadar topuz vurur ki, had ve hesaba gelmez. Bu hal, rü'yâsında muazzeb olup uyanamayan kimselerin hâline mutâbıktır."

115. Her ne kadar sûretlerde, sopa ve demir görmez isen de Azrail'in topuzunun eserine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

115. Her ne kadar sûretlerde, sopa ve demir görmez isen de Azrail'in topuzunun eserine bak!

"Gürz" kalın sopa ucuna takılmış demir topuz anlamınadır. Eskiden savaşlarda kullanılırdı. Azrail (a.s.), sûretten manayı çekip almaya (can almaya) memur olan büyük bir melektir. Bu melek hakkındaki açıklamalar yukarıda geçti. Yani "Can çekişme hâlinde bulunan bir kimsenin hâline bak! Her ne kadar görünürde sopa ve demirden oluşmuş olan topuzu göremez isen de, bu manevî topuzun eseri can çekişen kimsenin vücudunda görünür."

"Gürz" kalın sopa ucuna takılmış demir topuz ma'nâsınadır. Eskiden harplerde kullanılırdı. Azrail (a.s.), sûretten ma'nâyı nez'e me'mûr olan büyük bir melektir. Bu melek hakkındaki îzâhât yukarılarda geçti. Ya'nî “Hâl-i ihtizârda bulunan bir kimsenin hâline bak! Her ne kadar zâhirde sopa ve demirden mürekkeb olan topuzu göremez isen de, bu ma'nevî topuzun eseri muhtazır olan kimsenin vücûdunda görünür."

116. Ara sıra sûrette de görünür. Ondan ancak hastaya âgâhlık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

116. Ara sıra şekilde de görünür. Ondan ancak hastaya bilgi olur.

Yani “Hz. Azrail'in darbe aleti bazen hayali şekillerde de görünür. Fakat ona ancak hasta ve can çekişen kimse vakıf olur. Çünkü can çekişen kişi, dünya hayatı ile berzah hayatının ayırıcı sınırında bulunduğu için, iki tarafa da bakar. Bu sebeple can çekişme hâlinde ona berzahî şekiller açılır ve bu hâl içinde, gördüğü şeyleri etrafında bulunanlara açık bir dille söylediği zaman, sayıkladığına inanırlar.” “Âb u revgan” Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre, doğru ile yalanın farklılığından kinayedir. Gıyâsü'l-Lügat'ın açıklamasına göre sözü süsleme hususunda zorlama yapmaktan kinayedir. Yani “Dünyada içinde başka düşünür, dilin süslü kelimeler ile başka ifadede bulunur. Bu şekilde o süslü kelimeleri iç yüzünün yüzüne maske yaparsın; fakat mezarda yani berzah âleminde için dışına çıktığı zaman, Münker ve Nekir'i kandırmak için böyle bir maske yoktur. Orada akıl ve idrakin hile ve icadına yol yoktur. İçsel hâller ne durumda ise öylece de görünür.”

Ya'nî “Hz. Azrâîl'in âlet-i darbı ba'zan suver-i hayâliyyede dahi görünür. Fakat ona ancak hasta ve muhtazır olan kimse vakıf olur. Zirâ muhtazır hayât-ı dünyeviyye ile hayât-ı berzahıyyenin hadd-i fâsılında bulunduğu için, iki tarafa da nâzır olur. Binâenaleyh hâl-i ihtizârda ona suver-i berzahıyye inkişaf eder ve bu hâl içinde, gördüğü şeyleri etrafında bulunanlara lisân-ı zâhir ile söylediği vakit, sayıkladığına zâhib olurlar.” “Âb u revgan” Bahâr-ı Acem'in beyânına göre, doğru ile yalanın ihtilafından kinâyedir. Gıyâsü'l-Lügat'ın beyânına göre tezyîn-i kelâm hususunda tekellüf etmekten kinâyedir. Ya'nî “Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu süretle o süslü kelâmları bâtınının yüzüne nikāb yaparsın; fakat mezarda ya'nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr'i kandırmak için böyle bir nikāb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hîle ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtınen ne halde ise öylece de görünür.”

114. Her herze yiyicinin başına ve kıçına onların topuzlarının darbeleri ne kadar döğer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

114. Her boş söz söyleyenin başına ve kıçına onların topuzlarının darbeleri ne kadar vurur.

"Mürz"ün çeşitli anlamları vardır. Burada makat ve kıç anlamındadır. Yani "Münker ve Nekir, dünya hayatındaki gayeyi kaçırmış ve berzah âlemine eli boş dönmüş olan her boş söz söyleyen kimselerin başına ve kıçına o kadar topuz vurur ki, bunun sınırı ve hesabı yoktur. Bu durum, rüyasında azap görüp uyanamayan kimselerin hâline uygundur."

“Mürz”ün müteaddid ma'nâları vardır. Burada mak'ad ve kıç ma'nâsınadır. Ya'ni “Münker ve Nekîr hayât-ı dünyeviyyesindeki gāyeyi fevt etmiş ve âlem-i berzaha sıfrü'l-yed olarak dönmüş olan her bir herze yiyen kimselerin başına ve kıçına o kadar topuz vurur ki, had ve hesaba gelmez. Bu hal, rü'yâsında muazzeb olup uyanamayan kimselerin hâline mutâbıktır.”

115. Her ne kadar sûretlerde, sopa ve demir görmez isen de Azrail'in topuzunun eserine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

115. Her ne kadar sûretlerde, sopa ve demir görmez isen de Azrail'in topuzunun eserine bak!

"Gürz" kalın sopa ucuna takılmış demir topuz anlamındadır. Eskiden savaşlarda kullanılırdı. Azrail (a.s.), sûretten manayı çekip almaya (can almaya) memur olan büyük bir melektir. Bu melek hakkındaki açıklamalar yukarıda geçti. Yani "Can çekişmekte olan bir kimsenin hâline bak! Her ne kadar görünürde sopa ve demirden oluşan topuzu göremez isen de, bu manevî topuzun eseri can çekişen kimsenin vücudunda görünür."

“Gürz” kalın sopa ucuna takılmış demir topuz ma'nâsınadır. Eskiden harplerde kullanılırdı. Azrail (a.s.), sûretten ma'nâyı nez'e me'mûr olan büyük bir melektir. Bu melek hakkındaki îzâhât yukarılarda geçti. Ya'nî “Hâl-i ihtizârda bulunan bir kimsenin hâline bak! Her ne kadar zâhirde sopa ve demirden mürekkeb olan topuzu göremez isen de, bu ma'nevî topuzun eseri muhtazır olan kimsenin vücûdunda görünür.”

116. Ara sıra sûrette de görünür. Ondan ancak hastaya âgâhlık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

116. Ara sıra şekilde de görünür. Ondan ancak hastaya farkındalık gelir.

Yani “Hz. Azrail'in darbe aleti bazen hayalî şekillerde de görünür. Fakat ona ancak hasta ve can çekişen kimse vâkıf olur. Çünkü can çekişen kişi dünya hayatı ile berzah hayatının (ölümden sonraki ilk durak) sınırında bulunduğu için, iki tarafa da bakar. Bu sebeple can çekişme hâlinde ona berzahî şekiller açılır ve bu hâl içinde, gördüğü şeyleri etrafında bulunanlara açık bir dille söylediği zaman, sayıkladığına inanırlar.”

Ya'nî “Hz. Azrâîl'in âlet-i darbı ba'zan suver-i hayâliyyede dahi görünür. Fakat ona ancak hasta ve muhtazır olan kimse vakıf olur. Zirâ muhtazır hayât-ı dünyeviyye ile hayât-ı berzahıyyenin hadd-i fâsılında bulunduğu için, iki tarafa da nâzır olur. Binâenaleyh hâl-i ihtizârda ona suver-i berzahıyye inkişaf eder ve bu hâl içinde, gördüğü şeyleri etrafında bulunanlara lisân-ı zâhir ile söylediği vakit, sayıkladığına zâhib olurlar.”

117. O hasta der ki: "Ey benim dostlarım, benim tepelerimin üstünde bu kılınç nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

117. O hasta der ki: "Ey benim dostlarım, benim tepelerimin üstünde bu kılıç nedir?"

Hind nüshalarında bu şerefli beyit şöyledir: "گوید آن رنجور کای یار حرم چیست این شمشیر بر فرق سرم" Yani hasta der ki: "Ey mahremim olan dost, başımın tepesinde bu kılıç nedir?" Yani hasta, etrafında bulunanlara gördüğü hayalî sureti söyler.

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şöyledir: گوید آن رنجور کای یار حرم چیست این شمشیر بر فرق سرم Ya'ni hasta der ki: Ey mahremim olan dost, başımın tepesinde bu kılıç nedir?" Ya'nî hasta etrafında bulunanlara gördüğü sûret-i hayâliyyeyi söyler.

118. "Biz görmüyoruz; bu hayal olur." Bu ne hayâldir ki bu irtihâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

118. "Biz görmüyoruz; bu hayal olur." Bu ne hayâldir ki bu göçüştür.

Hastanın yanında olanlar derler ki: "Biz senin söylediğini görmüyoruz. Bu hayâldir. Bu, hastalığın gerektirdiği sayıklamadır." Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) onlara cevap olarak buyurur ki: "Hayal ne demektir! Bu, hastanın berzah âlemine (ölüm sonrası ilk durak) geçiş hâlidir, size göre hayaldir, fakat can çekişen kişiye göre hakikattir."

Hastanın yanında olanlar derler ki: "Biz senin söylediğini görmüyoruz. Bu hayâldir. Bu hastalığın iktizâsı olan sayıklamadır." Cenâb-ı Pîr onlara cevâben buyurur ki: "Hayâl ne demektir! Bu hastanın âlem-i berzaha intikāli hâlidir, size göre hayâldir, fakat muhtazıra göre hakikattir."

119. Bu ne hayaldir ki, bu çerh-i ma'kûs, bunun korkusundan şimdi bir hayal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

119. Bu ne hayaldir ki, bu tersine dönmüş felek, bunun korkusundan şimdi bir hayal oldu.

Yine Cenâb-ı Pîr buyurur: "Bu nasıl bir hayaldir ki, can çekişenlerin beş dış duyusuyla görülen bu gök kubbe, bu hayalin korkusundan o can çekişme anında bir hayal oldu. Hiç böyle bir hayal mi olur?"

Yine Cenâb-ı Pîr buyurur: "Bu nasıl hayâldir ki muhtazırların havâss-ı hamse-i zâhiresiyle meşhûd olan bu kubbe-i felek bu hayâlin korkusundan o ân-ı ihtizâr içinde bir hayâl oldu. Hiç böyle hayâl mi olur?"

120. Topuzlar ve kılıçlar hastanın önünde mahsüs oldu ve onun başı menkûs oldı&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

120. Topuzlar ve kılıçlar hastanın önünde ona özgü oldu ve onun başı aşağı eğildi.

121. O ân görür ki, onun içindir, düşmanın gözü ve dostun gözü ondan bağlar mıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

121. O an görür ki, düşmanın gözü ve dostun gözü ondan bağlanmıştır, onun içindir.

Can çekişen kişi ancak kendisine ait olan amellerinin suretlerini görür; onun gördüğü şeyleri ne dostları ne de düşmanları göremez. Çünkü dünya hayatı, can çekişen kişinin gördüğünü görmeye engeldir. Nasıl ki daha önce kendisinin dünya hayatı da, kendi amelinin berzaha (ölüm ve kıyamet arasındaki âlem) ait olan suretlerini görmeye engeldi.

Muhtazır ancak kendisine âid olan a'mâlinin sûretlerini görür, onun gördüğü şeyleri ne dostları ve ne de düşmanları göremez. Zîrâ hayât-ı dünyeviyye muhtazırın gördüğünü görmeğe hicabdır. Nitekim evvelce kendisinin hayât-ı dünyeviyyesi de, kendi amelinin berzaha âid olan sûretlerini görmeğe hicâb idi.

117. O hasta der ki: "Ey benim dostlarım, benim tepelerimin üstünde bu kılınç nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

117. O hasta der ki: "Ey benim dostlarım, benim tepelerimin üstünde bu kılıç nedir?"

Hind nüshalarında bu şerefli beyit şöyledir: "گوید آن رنجور کای یار حرم چیست این شمشیر بر فرق سرم" Yani hasta der ki: "Ey mahremim olan dost, başımın tepesinde bu kılıç nedir?" Yani hasta, etrafında bulunanlara gördüğü hayalî sureti söyler.

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şöyledir: گوید آن رنجور کای یار حرم چیست این شمشیر بر فرق سرم Ya'ni hasta der ki: Ey mahremim olan dost, başımın tepesinde bu kılıç nedir?" Ya'nî hasta etrafında bulunanlara gördüğü sûret-i hayâliyyeyi söyler.

118. "Biz görmüyoruz; bu hayal olur." Bu ne hayâldir ki bu irtihâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

118. "Biz görmüyoruz; bu hayal olur." Bu ne hayâldir ki bu göçüştür.

Hastanın yanında olanlar derler ki: "Biz senin söylediğini görmüyoruz. Bu hayâldir. Bu, hastalığın gerektirdiği sayıklamadır." Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) onlara cevap olarak buyurur ki: "Hayal ne demektir! Bu, hastanın berzah âlemine (ölüm sonrası ilk durak) geçiş hâlidir, size göre hayaldir, fakat can çekişen kişiye göre hakikattir."

Hastanın yanında olanlar derler ki: "Biz senin söylediğini görmüyoruz. Bu hayâldir. Bu hastalığın iktizâsı olan sayıklamadır." Cenâb-ı Pîr onlara cevâben buyurur ki: "Hayâl ne demektir! Bu hastanın âlem-i berzaha intikāli hâlidir, size göre hayâldir, fakat muhtazıra göre hakikattir."

119. Bu ne hayaldir ki, bu çerh-i ma'kûs, bunun korkusundan şimdi bir hayal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

119. Bu ne hayaldir ki, bu tersine dönmüş felek, bunun korkusundan şimdi bir hayal oldu.

Yine Cenâb-ı Pîr buyurur: "Bu nasıl bir hayaldir ki, can çekişenlerin beş dış duyusuyla görülen bu gök kubbe, bu hayalin korkusundan o can çekişme anında bir hayal oldu. Hiç böyle bir hayal mi olur?"

Yine Cenâb-ı Pîr buyurur: "Bu nasıl hayâldir ki muhtazırların havâss-ı hamse-i zâhiresiyle meşhûd olan bu kubbe-i felek bu hayâlin korkusundan o ân-ı ihtizâr içinde bir hayâl oldu. Hiç böyle hayâl mi olur?"

120. Topuzlar ve kılıçlar hastanın önünde mahsüs oldu ve onun başı menkûs oldı&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

120. Topuzlar ve kılıçlar hastanın önünde ona özgü oldu ve onun başı aşağı eğildi.

121. O ân görür ki, onun içindir, düşmanın gözü ve dostun gözü ondan bağlar mıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

121. O an görür ki, düşmanın gözü ve dostun gözü ondan bağlanmıştır, onun içindir.

Can çekişen kişi ancak kendisine ait olan amellerinin suretlerini görür; onun gördüğü şeyleri ne dostları ne de düşmanları göremez. Çünkü dünya hayatı, can çekişen kişinin gördüğünü görmeye engeldir. Nasıl ki daha önce kendisinin dünya hayatı da, kendi amelinin berzaha (ölüm ve kıyamet arasındaki âlem) ait olan suretlerini görmeye engeldi.

Muhtazır ancak kendisine âid olan a'mâlinin sûretlerini görür, onun gördüğü şeyleri ne dostları ve ne de düşmanları göremez. Zîrâ hayât-ı dünyeviyye muhtazırın gördüğünü görmeğe hicabdır. Nitekim evvelce kendisinin hayât-ı dünyeviyyesi de, kendi amelinin berzaha âid olan sûretlerini görmeğe hicâb idi.

122. Hırs-ı dünya gitti ve onun gözü keskin oldu. Onun gözü hûn-rîz vaktinde aydın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

122. Dünya hırsı gitti ve onun gözü keskin oldu. Onun gözü kan dökme vaktinde aydın oldu.

Dünyaya ait hayat sönmek üzereyken, can çekişen kişinin dünyaya olan hırsı zorunlu olarak gitti ve bu dünyevî hayat perdesi kalkınca onun gözü berzah âlemini (ölümden sonraki ilk durak) görmekte keskinleşti ve kan dökme vaktinde, yani Azrail (a.s.) vazifesini icra ettiği vakitte, ruhunun gözü parlak oldu. Bu şerefli beyitte "Biz senden perdeyi açtık. Şimdi senin görüşün bugünde keskindir" (Kaf, 50/22) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Dünyaya taalluk eden hayat sönmek üzere iken muhtazırın dünyaya olan hırsı bi'l-ıztırâr gitti ve bu hayât-ı dünyeviyye perdesi kalkınca onun gözü âlem-i berzahı görmekte keskin oldu ve hûn-rîz vaktinde, ya'nî Azrail (a.s.) vazîfesini icra ettiği vakitte, rûhunun gözü parlak oldu. Bu beyt-i şerîfte فَكَشَفْنَا عَنْكَ غطائكَ فَبَصَرَكَ الْيَوْمَ حَديد (Kaf, 50/22) ya'nî "Biz senden perdeyi açtık. İmdi senin basarın bugünde keskindir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

123. Onun gözü vakitsiz kuş geldi, onun kibrinin ve gazabının neticesinden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

123. Onun gözü vakitsiz kuş geldi, onun kibrinin ve gazabının neticesinden.

Yani can çekişen kişinin gözü, kendi hâlini ölürken gördü, gördü ama vakitsiz gördü. Eğer dünya hayatı devam ederken, ilâhî ve peygamberî haberlere güvenip akıl gözüyle görseydi, bu vakitli görmek olurdu. Ve o vakit kendisinin kötü amellerine vâkıf olup tövbe ederdi ve bu görüşü makbul olurdu. Fakat ne çare ki, kibir ve gururu ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Bu sebeple onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi.

Ya'nî muhtazırın gözü, kendi hâlini ölürken gördü, gördü ama vakitsiz gördü. Eğer hayât-ı dünyeviyye devam ederken, ihbâr-ı ilâhî ve peygamberîye i'timâd edip akıl gözüyle göre idi, vakitli görmek olurdu. Ve o vakit kendisinin sû'-i a'mâline vâkıf olup tövbe ederdi ve bu görüşü makbûl olurdu. Fakat ne çâre ki, kibir ve gurûru ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Binâenaleyh onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi.

124. Kuşun başını kesmek vacib geldi; zîrâ ki çınqırağı vakitsiz kımıldatır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

124. Kuşun başını kesmek vacip oldu; çünkü çıngırağı vakitsiz kımıldatır.

Vakitsiz öten kuş, öfkelenme sebebi oldu ve uğursuz sayıldığı için, onun başını kesmek ve ona kahırla muamele etmek gerekti. Bu sebeple can çekişen kişinin böyle vakitsiz görmesi de merhamet sebebi olmadı; aksine kahır ve azap sebebi oldu.

Vakitsiz öten kuş, sebeb-i infiâl oldu ve meş'ûm bulunduğu için, onun başını kesmek ve ona kahr ile muâmele etmek lâzım geldi. Binâenelayeh muhtazırın böyle vakitsiz görmesi de câlib-i merhamet olmadı; bilakis sebeb-i kahr ve azâb oldu.

125. Senin canının cüz'ü için her zaman bir nez' vardır. Canının nez'inde îmânına bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

125. Senin canının cüz'ü için her zaman bir çekilme vardır. Canının çekilmesinde imanına bak!

"Canın cüz'ü"nden kastedilen, hayatı uzatan ve zâtı ferahlatan nefestir. İnsan her nefesi alıp verirken bir düşünce ve bir amel içindedir. Bu nefes, kötü düşünce ve amel hâlinde insandan ayrılırsa, mana âleminde çirkin bir

"Canın cüz'ü"nden murâd, mümidd-i hayât ve müferrih-i zât olan nefestir. İnsan her nefesi alıp verirken bir fikir ve bir amel içindedir. Bu nefes, fenâ fikir ve amel hâlinde insandan münfekk olursa, âlem-i ma'nâda çirkin bir

122. Hırs-ı dünya gitti ve onun gözü keskin oldu. Onun gözü hûn-rîz vaktinde aydın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

122. Dünya hırsı gitti ve onun gözü keskin oldu. Onun gözü kan dökme vaktinde aydın oldu.

Dünyaya ait hayat sönmek üzereyken, can çekişen kişinin dünyaya olan hırsı zorunlu olarak gitti ve bu dünyevî hayat perdesi kalkınca onun gözü berzah âlemini (ölümden sonraki ilk durak) görmekte keskin oldu ve kan dökme vaktinde, yani Azrail (a.s.) vazifesini icra ettiği vakitte, ruhunun gözü parlak oldu. Bu şerefli beyitte, "Biz senden perdeyi açtık. Şimdi senin görüşün bugünde keskindir" (Kaf, 50/22) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Dünyaya taalluk eden hayat sönmek üzere iken muhtazırın dünyaya olan hırsı bi'l-ıztırâr gitti ve bu hayât-ı dünyeviyye perdesi kalkınca onun gözü âlem-i berzahı görmekte keskin oldu ve hûn-rîz vaktinde, ya'nî Azrail (a.s.) vazîfesini icra ettiği vakitte, rûhunun gözü parlak oldu. Bu beyt-i şerîfte فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) ya'nî "Biz senden perdeyi açtık. İmdi senin basarın bugünde keskindir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

123. Onun gözü vakitsiz kuş geldi, onun kibrinin ve gazabının neticesinden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

123. Onun gözü vakitsiz kuş geldi, onun kibrinin ve gazabının neticesinden.

Yani can çekişen kişinin gözü, kendi hâlini ölürken gördü, gördü ama vakitsiz gördü. Eğer dünya hayatı devam ederken, ilâhî ve peygamberî haberlere güvenip akıl gözüyle görseydi, bu vakitli görmek olurdu. Ve o vakit kendisinin kötü amellerine vâkıf olup tövbe ederdi ve bu görüşü makbul olurdu. Fakat ne çare ki, kibir ve gururu ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Bu sebeple onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi.

Ya'nî muhtazırın gözü, kendi hâlini ölürken gördü, gördü ama vakitsiz gördü. Eğer hayât-ı dünyeviyye devam ederken, ihbâr-ı ilâhî ve peygamberîye i'timâd edip akıl gözüyle göre idi, vakitli görmek olurdu. Ve o vakit kendisinin sû'-i a'mâline vâkıf olup tövbe ederdi ve bu görüşü makbûl olurdu. Fakat ne çâre ki, kibir ve gurûru ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Binâenaleyh onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi.

124. Kuşun başını kesmek vacib geldi; zîrâ ki çınqırağı vakitsiz kımıldatır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

124. Kuşun başını kesmek vacip oldu; çünkü çıngırağı vakitsiz kımıldatır.

Vakitsiz öten kuş, öfkelenme sebebi oldu ve uğursuz sayıldığı için, onun başını kesmek ve ona kahırla muamele etmek gerekti. Bu sebeple can çekişen kişinin böyle vakitsiz görmesi de merhamet celbedici olmadı; aksine kahır ve azap sebebi oldu.

Vakitsiz öten kuş, sebeb-i infiâl oldu ve meş'ûm bulunduğu için, onun başını kesmek ve ona kahr ile muâmele etmek lâzım geldi. Binâenaleyh muhtazırın böyle vakitsiz görmesi de câlib-i merhamet olmadı; bilakis sebeb-i kahr ve azâb oldu.

125. Senin canının cüz'ü için her zaman bir nez' vardır. Canının nez'inde îmânına bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

125. Senin canının parçası için her zaman bir çekilme vardır. Canının çekilmesinde imanına bak!

"Canın parçası"ndan kastedilen, hayatı uzatan ve zâtı ferahlatan nefestir. İnsan her nefesi alıp verirken bir düşünce ve bir eylem içindedir. Bu nefes, kötü düşünce ve eylem hâlinde insandan ayrılırsa, mana âleminde çirkin bir şekil kazanıp gerek dünyada gerek ahirette sahibine musallat olarak azap eder; ve eğer iyi düşünce ve eylem hâlinde insandan çekilirse, güzel ve latif bir şekil kazanıp dünyada ve ahirette sahibini taltif eder. Şimdi canın parçasının çekilmesinde hâl böyle olursa, tamamının çekilmesinde nasıl olur, var kıyas et! Ve onun çekilmesinde düşüncesinin ve eyleminin sermayesi ve bütünü olan imanına bak!

"Canın cüz'ü"nden murâd, mümidd-i hayât ve müferrih-i zât olan nefestir. İnsan her nefesi alıp verirken bir fikir ve bir amel içindedir. Bu nefes, fenâ fikir ve amel hâlinde insandan münfekk olursa, âlem-i ma'nâda çirkin bir sûret iktisab edip gerek dünyâda ve gerek âhirette sâhibine musallat olarak ta'zîb eder; ve eğer iyi fikir ve amel hâlinde insandan müntezi' olursa, güzel ve latif bir sûret iktisab edip dünyâda ve âhirette sâhibini taltîf eder. İmdi canın cüz'ünün nez'inde hal böyle olursa küllünün nez'inde nasıl olur, var kıyâs et! Ve onun nez'inde fikrinin ve amelinin sermâyesi ve küllü olan îmânına bak!

126. Senin ömrün altın kesesine benzer. Gece ve gündüz altın sayıcı misalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

126. Senin ömrün altın kesesine benzer. Gece ve gündüz altın sayıcı misalidir.

Senin ömrün altın kesesi gibidir ve alıp verdiğin nefesler de altın gibidir. Ardı ardına gelip giden gece ve gündüzler de altın sayan sarrafa benzer.

Senin ömrün altın kesesi ve alıp verdiğin nefesler de altın gibidir. Müteâkıben gelip giden gece ve gündüzler dahi altın sayan sarrâfa benzer.

127. Altını bila-tevakkuf sayar ve verir. Nihayet boşalır ve husûf gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

127. Altını durmaksızın sayar ve verir. Sonunda boşalır ve husûf (ay tutulması) gelir.

Gece ve gündüz sarrafı, senin altın gibi olan nefeslerini sayar ve harcar. Sonunda ömür kesesi nefesten boş kalır ve insan ruhunun ameline araç olan hayvanî ruhta husûf meydana gelir.

Gece ve gündüz sarrâfı senin altın gibi olan nefeslerini sayar ve sarf eder. Nihâyet ömür kesesi, nefesten hâlî kalır ve rûh-i insânînin ameline âlet olan rûh-i hayvânîde husûf vâki' olur.

128. Eğer dağdan alır ve yerine koymazsan o vermekten, istikrardan gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

128. Eğer dağdan alır ve yerine koymazsan o vermekten, istikrardan gider.

"Ender âmeden ez pay" (اندر آمدن از پای) "İstikrardan gider" demektir. Çünkü "ender" kelimesi gayrılık anlamını ifade ettiğinden رود اندر آید yani "gider" ve "pây" burada "istikrar" anlamına gelir. Yani örneğin, "Eğer dağın parçalarından alıp koparır ve yerine koymazsan, o dağın böyle an be an parçalarını vermesi yüzünden kalıcılığı kalmaz ve istikrarı gider ve yok olur."

“Ender âmeden ez pay” (اندر آمدن از پای) “İstikrârdan gider” demektir. Zîrâ “ender” kelimesi gayriyyet ma'nâsını ifade ettiğinden رود اندر آید ya'nî “gider” ve “pây” burada “istikrar” ma'nâsına gelir. Ya'nî mesela, “Eğer dağın eczâsından alıp koparır ve yerine koymazsan, o dağın böyle ânen-fe-anen eczâsını vermesi yüzünden bekāsı kalmaz ve istikrârı gider ve zâil olur.”

129. İmdi her nefesin yerine waz koy, tâ ki “ve'scüd v'akterib!”den garaz bulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

129. Şimdi her nefesin yerine bir karşılık koy ki, "Secde et ve yaklaş!" emrinden maksadı bulasın.

Canının bir parçası olup her an senden ayrılan her bir nefesin yerine Hak'ka itaatten bir bedel ve karşılık koy ki, "Secde et ve yaklaş!" (Alak, 96/19) ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, bu itaat neticesinde asıl maksat ve temel hedef olan ilahi yakınlığa erişme şerefini bulasın. Eğer kötü fikir ve amel hâlinde insandan ayrılırsa, çirkin bir şekil alır ve gerek dünyada gerek ahirette sahibine musallat olarak azap eder; ve eğer iyi fikir ve amel hâlinde insandan ayrılırsa, güzel ve latif bir şekil alır ve dünyada ve ahirette sahibini taltif eder. Şimdi canın parçasının ayrılmasında hâl böyle olursa, tamamının ayrılmasında nasıl olur, var kıyas et! Ve onun ayrılmasında fikrinin ve amelinin sermayesi ve tamamı olan imanına bak!

Canının cüz'ü olup her an senden infikâk eden her bir nefesin yerine tâat-ı Hak'tan bir bedel ve ıvaz koy, tâki واسجد وقترب (Alak, 96/19) ya'nî “Secde et ve yaklaş!” âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere bu tâat netîcesinde garaz-ı aslî ve maksad-ı esâsî olan kurb-i ilâhîye nâiliyyet şerefini bulasın. sûret iktisab edip gerek dünyâda ve gerek âhirette sâhibine musallat olarak ta'zîb eder; ve eğer iyi fikir ve amel hâlinde insandan müntezi' olursa, güzel ve latif bir sûret iktisab edip dünyâda ve âhirette sâhibini taltîf eder. İmdi canın cüz'ünün nez'inde hal böyle olursa küllünün nez'inde nasıl olur, var kıyâs et! Ve onun nez'inde fikrinin ve amelinin sermâyesi ve küllü olan îmânına bak!

126. Senin ömrün altın kesesine benzer. Gece ve gündüz altın sayıcı misalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

126. Senin ömrün altın kesesine benzer. Gece ve gündüz altın sayıcı misalidir.

Senin ömrün altın kesesi gibidir ve alıp verdiğin nefesler de altın gibidir. Ardı ardına gelip giden gece ve gündüzler de altın sayan sarrafa benzer.

Senin ömrün altın kesesi ve alıp verdiğin nefesler de altın gibidir. Müteâkıben gelip giden gece ve gündüzler dahi altın sayan sarrâfa benzer.

127. Altını bila-tevakkuf sayar ve verir. Nihayet boşalır ve husûf gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

127. Altını durmaksızın sayar ve verir. Sonunda boşalır ve husûf (ay tutulması) gelir.

Gece ve gündüz sarrafı, senin altın gibi olan nefeslerini sayar ve harcar. Sonunda ömür kesesi nefesten boş kalır ve insan ruhunun ameline araç olan hayvanî ruhta husûf meydana gelir.

Gece ve gündüz sarrâfı senin altın gibi olan nefeslerini sayar ve sarf eder. Nihâyet ömür kesesi, nefesten hâlî kalır ve rûh-i insânînin ameline âlet olan rûh-i hayvânîde husûf vâki' olur.

128. Eğer dağdan alır ve yerine koymazsan o vermekten, istikrardan gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

128. Eğer dağdan alır ve yerine koymazsan o vermekten, istikrardan gider.

"Ender âmeden ez pay" (اندر آمدن از پای) "İstikrardan gider" demektir. Çünkü "ender" kelimesi gayrılık anlamını ifade ettiğinden رود اندر آید yani "gider" ve "pây" burada "istikrar" anlamına gelir. Yani örneğin, "Eğer dağın parçalarından alıp koparır ve yerine koymazsan, o dağın böyle an be an parçalarını vermesi yüzünden kalıcılığı kalmaz ve istikrarı gider ve yok olur."

“Ender âmeden ez pay” (اندر آمدن از پای) “İstikrârdan gider” demektir. Zîrâ “ender” kelimesi gayriyyet ma'nâsını ifade ettiğinden رود اندر آید ya'nî “gider” ve “pây” burada “istikrar” ma'nâsına gelir. Ya'nî mesela, “Eğer dağın eczâsından alıp koparır ve yerine koymazsan, o dağın böyle ânen-fe-anen eczâsını vermesi yüzünden bekāsı kalmaz ve istikrârı gider ve zâil olur.”

129. İmdi her nefesin yerine waz koy, tâ ki “ve'scüd v'akterib!”den garaz bulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

129. Şimdi her nefesin yerine bir karşılık koy ki "Secde et ve yaklaş!" emrinden maksadı bulasın.

Canının bir parçası olup her an senden ayrılan her bir nefesin yerine Hak'ka itaatten bir bedel ve karşılık koy ki, "Secde et ve yaklaş!" (Alak, 96/19) ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, bu itaat sonucunda asıl maksat ve temel hedef olan ilahi yakınlığa erişme şerefini bulasın.

Canının cüz'ü olup her an senden infikâk eden her bir nefesin yerine tâat-ı Hak'tan bir bedel ve ıvaz koy, tâki واسجد وقترب (Alak, 96/19) ya'nî “Secde et ve yaklaş!” âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere bu tâat netîcesinde garaz-ı aslî ve maksad-ı esâsî olan kurb-i ilâhîye nâiliyyet şerefini bulasın.

130. İşlerin kemâlinde bu kadar sa'y etme; dinde olan bir emrin gayrinde ça- [128] lışma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

130. İşlerin mükemmelliği için bu kadar çabalama; dinde olan bir emrin dışında çalışma!

Böyle olunca, buz üzerine nakıştan ibaret olan bu mecazî varlık âleminin işlerini mükemmelleştirmek için, canının parçaları olan nefeslerini harcama, din emrinden, yani Hakk'a itaatten başka bir işte çalışma!

Böyle olunca buz üzerine nakıştan ibaret olan bu vücûd-i mecâzî âlemi- nin umûrunu kemâle getirmek için, canının cüz'leri olan nefeslerini sarf et- me, dîn emrinden, ya'nî tâat-ı Hak'tan başka bir işte çalışma!

131. Akibet sen nâ-tamâm, işlerin ebter ve ekmeğin çiğ olarak gideceksin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

131. Sonunda sen eksik, işlerin yarım kalmış ve ekmeğin çiğ olarak gideceksin.

Eğer böyle yapmazsan, sonunda sen berzah âlemine (ölümden sonraki ara âlem) eksik ve noksan, insanlık görevin yarım kalmış ve kesintiye uğramış, berzah âlemindeki ekmeğin ve azığın çiğ olarak gideceksin.

Eğer böyle yapmazsan, âkıbet sen âlem-i berzaha nâ-tamâm ve nâkıs ve vazîfe-i insâniyyen ebter ve münkatı' ve âlem-i berzahtaki ekmeğin ve zâd u zahîren çiğ olarak gideceksin.

132. Ve o mezarı ve lahdi ma'mûr etmek, taş ile ve tahta ile ve keçe ile değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

132. O mezarı ve lahdi mamur etmek, taş ile ve tahta ile ve keçe ile değildir.

Sadece bu dağılmış bedenin çürümesi için kazılan mezarı ve lahdi mamur etmek, süslü mezar taşları ve makbul ağaçlardan yapılmış ve nakışlı sandukalardan ve üzerlerine örtülen sırma yazılı keçeler ile değildir.

Mahzâ bu münfesih cesedin inhilâli için kazılan mezârı ve lahdi ma'mûr etmek, süslü mezâr taşları ve makbûl ağaçlardan ma'mûl ve münakkaş san- dukalardan ve üzerlerine örtülen sırma yazılı keçeler ile değildir.

133. Belki kendine safvet içinde bir mezar kazasın, onun benliğinde bu benli- ği defn edesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

133. Aksine, kendine saflık içinde bir mezar kazasın, onun benliğinde bu benliği defnedesin.

Sana faydası olan mezar, ancak kalbinin saflığı içinde kazdığın mezardır ki, bu saflık mezarına Hakk'ın hakiki olan varlığında ve benliğinde, senin bu vehmedilmiş olan varlığını ve benliğini defnedesin.

Sana fâidesi olan mezâr, ancak kalbinin safveti içinde kazdığın mezârdır ki, bu mezâr-ı safvete Hakk'ın hakîkî olan varlığında ve benliğinde, senin bu mevhûm olan varlığını ve benliğini defn edesin.

134. Onun toprağı ve onun gamının medfûnu olasın, tâ ki senin demin onun deminden mededler bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

134. Onun toprağı ve onun gamının gömülü olduğu yer olasın ki, senin nefesin onun nefesinden yardımlar bulsun!

Onun toprağı, yani Hakk'ın varlığı karşısında ayaklar altında çiğnenen topraklar gibi zelil olasın ve onun ayrılık gamının gömülü olduğu yer olasın. Ta ki senin canının cüzleri olan nefesin, Hakk'ın tecelli nefhasından yardımlar bulsun!

Onun hâki, ya'nî Hakk'ın varlığı muvâcehesinde ayaklar altında çiğne- nen topraklar gibi zelîl olasın ve onun gam-ı firkatinin medfûnu olasın. Tâ ki senin canının cüz'leri olan nefesin, Hakk'ın nefha-i tecellîsinden yardımlar bulsun!

130. İşlerin kemâlinde bu kadar sa'y etme; dinde olan bir emrin gayrinde [128] çalışma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

130. İşlerin mükemmelliğinde bu kadar çabalama; dinde olan bir emrin dışında çalışma!

Böyle olunca, buz üzerine nakıştan ibaret olan bu mecazî varlık âleminin işlerini mükemmelleştirmek için, canının parçaları olan nefeslerini harcama, din emrinden, yani Hak'ka itaatten başka bir işte çalışma!

Böyle olunca buz üzerine nakıştan ibaret olan bu vücûd-i mecâzî âleminin umûrunu kemâle getirmek için, canının cüz'leri olan nefeslerini sarf etme, dîn emrinden, ya'nî tâat-ı Hak'tan başka bir işte çalışma!

131. Akıbet sen nâ-tamâm, işlerin ebter ve ekmeğin çiğ olarak gideceksin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

131. Sonunda sen eksik, işlerin yarım ve ekmeğin çiğ olarak gideceksin.

Eğer böyle yapmazsan, sonunda sen berzah âlemine (ölümden sonraki ara âlem) eksik ve noksan, insanlık görevin yarım ve kesintiye uğramış, berzah âlemindeki ekmeğin ve azığın çiğ olarak gideceksin.

Eğer böyle yapmazsan, âkıbet sen âlem-i berzaha nâ-tamâm ve nâkıs ve vazîfe-i insâniyyen ebter ve münkatı' ve âlem-i berzahtaki ekmeğin ve zâd u zahîren çiğ olarak gideceksin.

132. Ve o mezarı ve lahdi ma'mûr etmek, taş ile ve tahta ile ve keçe ile değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

132. O mezarı ve lahdi mamur etmek, taş ile ve tahta ile ve keçe ile değildir.

Sadece bu dağılmış bedenin çürümesi için kazılan mezarı ve lahdi mamur etmek, süslü mezar taşları ve makbul ağaçlardan yapılmış ve nakışlı sandukalar ve üzerlerine örtülen sırma yazılı keçeler ile değildir.

Mahzâ bu münfesih cesedin inhilâli için kazılan mezârı ve lahdi ma'mûr etmek, süslü mezâr taşları ve makbûl ağaçlardan ma'mûl ve münakkaş sandukalar ve üzerlerine örtülen sırma yazılı keçeler ile değildir.

133. Belki kendine safvet içinde bir mezar kazasın, onun benliğinde bu benliğini defn edesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

133. Aksine, kendine saflık içinde bir mezar kazasın, onun benliğinde bu benliğini defnedesin.

Sana faydası olan mezar, ancak kalbinin saflığı içinde kazdığın mezardır ki, bu saflık mezarına Hakk'ın hakiki olan varlığında ve benliğinde, senin bu vehmedilmiş olan varlığını ve benliğini defnedesin.

Sana fâidesi olan mezâr, ancak kalbinin safveti içinde kazdığın mezârdır ki, bu mezâr-ı safvete Hakk'ın hakîkî olan varlığında ve benliğinde, senin bu mevhûm olan varlığını ve benliğini defn edesin.

134. Onun toprağı ve onun gamının medfûnu olasın, tâ ki senin demin onun deminden mededler bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

134. Onun toprağı ve onun gamının gömülü olduğu yer olasın ki senin nefesin onun nefesinden yardımlar bulsun!

Onun toprağı, yani Hakk'ın varlığı karşısında ayaklar altında çiğnenen topraklar gibi zelil olasın ve onun ayrılık gamının gömülü olduğu yer olasın. Ta ki senin canının cüzleri olan nefesin, Hakk'ın tecelli nefhasından (ilahi tecellinin üflemesinden) yardımlar bulsun!

Onun hâki, ya'nî Hakk'ın varlığı muvâcehesinde ayaklar altında çiğnenen topraklar gibi zelîl olasın ve onun gam-ı firkatinin medfûnu olasın. Tâ ki senin canının cüz'leri olan nefesin, Hakk'ın nefha-i tecellîsinden yardımlar bulsun!

135. Türbeler, kubbeler ve küngüreler!.. Ashab-ı ma'nadan bu makbûl değil&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

135. Türbeler, kubbeler ve küngüreler!.. Maneviyat ehli katında bu makbul değildir

Maneviyat ehli (tasavvuf ehli) katında türbeler ve süslü kubbeler ve süslü tavanlar makbul ve rağbet edilen şeyler değildir.

Ashâb-ı ma'nâ indinde türbeler ve müzeyyen kubbeler ve süslü tavar makbûl ve mergûb şeyler değildir.

136. Şimdi atlas giyen diriye bak, hiç atlas onun aklının elini tutar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

136. Şimdi atlas giyen diriye bak, hiç atlas onun aklının elini tutar mı?

Örneğin şimdi bu dünya hayatında atlaslar giyinip dış görünüşünü süsleyen bir dirinin hâline bak! Hiç bu süslü atlas elbise, onun manası olan aklına yardımcı olabilir mi ve o süslü elbiseler onun aklını ve manasını kuvvetlendirebilir mi?

Meselâ şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede atlaslar giyinip zâhirini süsleyen bir dirinin hâline bak! Hiç bu süslü atlas elbise, onun ma'nâsı olan aklına yardımcı olabilir mi ve o süslü esvablar onun aklını ve ma'nâsını kuvvetlendirebilir mi?

137. Onun canı o münkerin azabı içindedir. Gam akrebi onun gam mahalli olan kalbindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

137. Onun canı o münkerin azabı içindedir. Gam akrebi onun gam mahalli olan kalbindedir.

"Gam-dân" ism-i mekândır (yer ismi). "Gam" ile "dân" edatından oluşmuş olup gam mahalli demektir. Yani "O atlas elbiseli kimsenin canı, o fikrin, yani nahoş olan fikrin azabı içindedir. Onun gam mahalli ve kaynağı olan kalbini de o nahoş fikir kendisini akrep gibi sokar ve rahatsız eder."

“Gam-dân” ism-i mekândır. “Gam” ile “dân” edâtından mürekkeb olup gam mahalli demektir. Ya'nî “O atlas elbiseli kimsenin canı, o fikrin, ya'nî nâhoş olan fikrin azabı içindedir. Onun gam mahalli ve menba'ı olan kalbi de o nâhoş fikir kendisini akrep gibi sokar ve iz'âc eder.”

138. Hariçten onun zahiri üzerine nakış ve nigâr vardır; ve bâtından endişelerden o zâr zârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

138. Dışarıdan onun görüneni üzerine nakış ve süs vardır; ve içinden endişelerden o feryat feryattır.

O atlas elbiseli kimsenin dışı süslü ve parlaktır; ve içi kötü ve sıkıntılı düşüncelerden feryat içindedir.

O atlas elbiseli kimsenin dışı süslü ve parlaktır; ve içi fenâ ve sıkıntılı düşüncelerden feryâd içindedir.

139. Ve o bir kimseyi ki, eski libâs içinde görürsün, endîşe nebât ve sözü şeker gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

139. Ve o bir kimseyi ki, eski elbise içinde görürsün, düşüncesi bitki ve sözü şeker gibidir.

Yani "Aksine, eski elbise içinde gördüğün bir kimse olur ki, onun fikri bitkiye, yani şeker kamışına ve o fikre dayanan sözü de o bitkiye, kamıştan çıkan şekere benzer." Çünkü onun düşünceleri vehimden kaynaklanmaz. Doğrudan doğruya Rahmân'dan çıkar.

Ya'nî “Bilakis, eski libâs içinde gördüğün bir kimse olur ki, onun fikri nebâta, ya'nî şeker kamışına ve o fikre müstenid olan sözü de o nebâta, kamıştan çıkan şekere benzer.” Zîrâ onun efkârı vehimden münbais değildir. Doğrudan doğruya Rahmân'dan sâdır olur.

135. Türbeler, kubbeler ve küngüreler!.. Ashab-ı ma'nadan bu makbûl değil&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

135. Türbeler, kubbeler ve küngüreler!.. Maneviyat ehli katında bu makbul değildir

Maneviyat ehli (tasavvuf ehli) katında türbeler ve süslü kubbeler ve süslü tavanlar makbul ve rağbet edilen şeyler değildir.

Ashâb-ı ma'nâ indinde türbeler ve müzeyyen kubbeler ve süslü tavar makbûl ve mergûb şeyler değildir.

136. Şimdi atlas giyen diriye bak, hiç atlas onun aklının elini tutar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

136. Şimdi atlas giyen diriye bak, hiç atlas onun aklının elini tutar mı?

Örneğin şimdi bu dünya hayatında atlaslar giyinip dış görünüşünü süslemiş olan bir dirinin hâline bak! Hiç bu süslü atlas elbise, onun manası olan aklına yardımcı olabilir mi ve o süslü elbiseler onun aklını ve manasını kuvvetlendirebilir mi?

Meselâ şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede atlaslar giyinip zâhirini süsleı olan bir dirinin hâline bak! Hiç bu süslü atlas elbise, onun ma'nâsı olan lına yardımcı olabilir mi ve o süslü esvablar onun aklını ve ma'nâsını kı vetlendirebilir mi?

137. Onun canı o münkerin azabı içindedir. Gam akrebi onun gam mah olan kalbindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

137. Onun canı o münkerin azabı içindedir. Gam akrebi onun gam mah olan kalbindedir.

"Gam-dân" ism-i mekândır (yer ismi). "Gam" ile "dân" edatından oluşmuş o gam mahalli demektir. Yani "O atlas elbiseli kimsenin canı, o fikrin, yahut nahoş olan fikrin azabı içindedir. Onun gam mahalli ve kaynağı olan kalbi de o nahoş fikir kendisini akrep gibi sokar ve rahatsız eder."

"Gam-dân" ism-i mekândır. "Gam" ile "dân" edâtından mürekkeb o' gam mahalli demektir. Ya'nî "O atlas elbiseli kimsenin canı, o fikrin, ya' nâhoş olan fikrin azabı içindedir. Onun gam mahalli ve menba'ı olan kal de o nâhoş fikir kendisini akrep gibi sokar ve iz'âc eder."

138. Hâriçten onun zâhiri üzerine nakış ve nigâr vardır; ve bâtından eni lerden o zâr zârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

138. Dışarıdan onun görüneni üzerine nakış ve süs vardır; ve içinden iniltilerden o feryat feryattır.

O atlas elbiseli kimsenin dışı süslü ve parlaktır; ve içi fenâ ve sıkıntılı düşüncelerden feryat içindedir.

O atlas elbiseli kimsenin dışı süslü ve parlaktır; ve içi fenâ ve sıkıntıl düşüncelerden feryâd içindedir.

139. Ve o bir kimseyi ki, eski libâs içinde görürsün, endîşe nebât ve söz ş gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

139. Ve o bir kimseyi ki, eski elbise içinde görürsün, düşüncesi bitki ve sözü şeker gibidir.

Yani "Aksine, eski elbise içinde gördüğün bir kimse olur ki, onun fikri bâta, yani şeker kamışına ve o fikre dayanan sözü de o bitkide kamıştan çıkan şekere benzer." Çünkü onun düşünceleri vehimden kaynaklanmaz, doğrudan doğruya Rahmân'dan gelir.

Ya'nî "Bilakis, eski libâs içinde gördüğün bir kimse olur ki, onun fikri bâta, ya'nî şeker kamışına ve o fikre müstenid olan sözü de o nebâtta kamıştan çıkan şekere benzer." Zîrâ onun efkârı vehimden münbais deį Doğrudan doğruya Rahmân'dan sâdır olur.

## Fil yavrularının hikâyesine rücû'

140. Nâsıh dedi: "Benim bu nasihatimi dinleyin, tâ ki canınız ve kalbiniz mihnete düşmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

140. Nasihat eden dedi: "Benim bu nasihatimi dinleyin ki canınız ve kalbiniz sıkıntıya düşmesin!"

141. "Ota ve yapraklara kāni' olunuz; fil yavrularının avına gitmeyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

141. "Ota ve yapraklara kanaat edin; fil yavrularının avına gitmeyin!"

142. "Ben boynumdan nasihat borcunu çıkardım; nasihatin encâmı ne vakit saâdetin gayrı olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

142. "Ben boynumdan nasihat borcunu çıkardım; nasihatin sonu ne zaman saadet dışında olur?"

"Size nasihat etmek benim boynumun borcu idi, bu borcumu ödedim. Nasihatin sonu ve neticesi ancak saadetten ibarettir."

"Size nasîhat etmek benim boynumun borcu idi, bu borcumu ödedim. Nasihatin encâmı ve netîcesi ancak saâdetten ibarettir."

143. "Sizi nedâmetten kurtarmak için ben risâlet tebliği ile geldim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

143. "Sizi pişmanlıktan kurtarmak için ben peygamberlik tebliği ile geldim."

"Sonradan başınıza gelecek beladan dolayı, yaptığınız işten pişman olmamanız için sizi uyarmak ve peygamberlik tebliğ etme görevi ile geldim."

"Bilâhire başınıza gelecek belâdan dolayı, yaptığınız işten peşîman olmamanız için sizi îkāz ve tebliğ-i risâlet vazîfesi ile geldim."

144. "Sakın olmaya ki tamaʻlarınız yol vursun! Azık tama'ı sizi köklerinizden koparsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

144. "Sakın ola ki tamahlarınız yol kesmesin! Azık tamahı sizi köklerinizden koparmasın!"

145. Bunu dedi ve hayır olsunluk etti ve gitti. Yolda kaht ve onların azîm açlıkları oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

145. Bunu söyledi ve hayır duası etti ve gitti. Yolda kıtlık ve onların büyük açlıkları oldu.

## Fil yavrularının hikâyesine rücû'

140. Nâsıh dedi: "Benim bu nasihatimi dinleyin, tâ ki canınız ve kalbiniz [138] mihnete düşmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

140. Nasihat eden dedi: "Benim bu nasihatimi dinleyin ki canınız ve kalbiniz mihnete düşmesin!"

141. "Ota ve yapraklara kāni' olunuz; fil yavrularının avına gitmeyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

141. "Ota ve yapraklara kanaat edin; fil yavrularının avına gitmeyin!"

142. "Ben boynumdan nasihat borcunu çıkardım; nasihatin encâmı ne vakit saâdetin gayrı olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

142. "Ben boynumdan nasihat borcunu çıkardım; nasihatin sonu ne zaman saadet dışında olur?"

"Size nasihat etmek benim boynumun borcu idi, bu borcumu ödedim. Nasihatin sonu ve neticesi ancak saadetten ibarettir."

"Size nasîhat etmek benim boynumun borcu idi, bu borcumu ödedim. Nasihatin encâmı ve netîcesi ancak saâdetten ibarettir."

143. "Sizi nedâmetten kurtarmak için ben risâlet tebliği ile geldim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

143. "Sizi pişmanlıktan kurtarmak için ben peygamberlik tebliği ile geldim."

"Sonradan başınıza gelecek beladan dolayı, yaptığınız işten pişman olmamanız için sizi uyarmak ve peygamberlik tebliğ etme görevi ile geldim."

"Bilâhire başınıza gelecek belâdan dolayı, yaptığınız işten peşîman olmamanız için sizi îkāz ve tebliğ-i risâlet vazîfesi ile geldim."

144. "Sakın olmaya ki tamaʻlarınız yol vursun! Azık tama'ı sizi köklerinizden koparsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

144. "Sakın ola ki tamahlarınız yol kesmesin! Azık tamahı sizi köklerinizden koparmasın!"

145. Bunu dedi ve hayır olsunluk etti ve gitti. Yolda kaht ve onların azîm açlıkları oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

145. Bunu dedi ve hayır olsunluk etti ve gitti. Yolda kıtlık ve onların büyük açlıkları oldu.

"Hayr bâdî kerden" (خير بادی کردن) bir kimse birine veda ederken "Geceler hayrolsun" ve "Hoşça kalın" gibi sözleri söylemek ve veda görevini yerine getirmek anlamındadır. Yani "O nasihat eden hakîm bu topluluğa bu nasihatleri ettikten sonra, veda esnasında söylenmesi uygun olan sözleri söyledi ve gitti. Ondan sonra o yolcular arasında yiyecek kıtlığı ve büyük açlıklar meydana geldi."

"Hayr bâdî kerden" (خير بادی کردن) Bir kimse birine vedâ' ederken "Geceler hayrolsun" ve "Hoşça kalın" gibi sözleri söylemek ve vazîfe-i vedâ'ı îfâ etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "O nasihat eden hakîm bu tâifeye bu nasîhatleri ettikten sonra, vedâ' esnasında söylenmesi münasib olan sözleri söyledi ve gitti. Ondan sonra o yolcular arasında yiyecek kıtlığı ve azîm açlıklar vâki' oldu."

146. Ansızın bir yolda semiz ve yeni doğmuş bir fil yavrusu gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

146. Ansızın bir yolda semiz ve yeni doğmuş bir fil yavrusu gördüler.

O aç kalan yolcular, geçtikleri yolların birinde yeni doğmuş, tombul tombul bir fil yavrusuna rast geldiler.

O aç kalan yolcular, geçtikleri yolların birinde yeni doğmuş, tombul tombul bir fil yavrusuna rast geldiler.

147. Kudurmuş kurt gibi hücum ettiler. Temiz yediler ve ellerini yıkadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

147. Kudurmuş kurt gibi saldırdılar. Temizce yediler ve ellerini yıkadılar.

148. O refîkın biri yemedi ve nasihat verdi; zîrâ o fakîrin sözü hatırda idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

148. O arkadaşlardan biri yemedi ve nasihat verdi; çünkü o fakirin sözü hatırda idi.

Yolcuların hepsi o fil yavrusunu yediler; ancak içlerinden birisi yemedi ve onlara da "Bu hayvanı yemeyin" diye nasihat etti. Çünkü evvelce nasihat eden dervişin sözleri onun hatırında idi.

Yolcuların hepsi o fil yavrusunu yediler; ancak içlerinden birisi yemedi ve onlara da "Bu hayvanı yemeyin" diye nasihat etti. Çünkü evvelce nasîhat eden dervişin sözleri onun hâtırında idi.

149. O söz onun kebabından mâni' geldi; eski akıl sana yeni baht bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

149. O söz onun kebabından engel oldu; eski akıl sana yeni baht bağışlar.

O nasihat eden dervişin sözü, o fil yavrusu etinin kebabından o kişinin yemesine engel oldu. Çünkü o nasihat eden derviş yaşlı, tecrübe görmüş, akıllı bir kimse idi; ve eski akıl, ey henüz tecrübesi az olan genç efendi, sana yeni ikbal ve baht bağışlar!

O nasihat eden dervişin sözü o fil yavrusu etinin kebabından o kimsenin yemesine mâni' oldu. Zîrâ o dervîş-i nâsıh yaşlı, tecrübe görmüş, akıl bir kimse idi; ve eski akıl, ey henüz tecrübesi az olan genç efendi, sana yeni ikbâl ve baht bağışlar!

150. Ba'dehû yattılar ve onların hepsi uyudular; ve o aç, sürüde çoban gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

150. Sonra yattılar ve onların hepsi uyudular; ve o aç, sürüde çoban gibi.

Fil yavrusundan karınlarını doyuranlara uyku üstün geldi, hepsi yatıp uyudular; ve o fil yavrusunu yemeyen kimsenin karnı aç bir halde kaldığından, vücudunda gevşeklik oluşmadı ve bu sebeple uyumadı ve sanki sürü içinde bir çoban gibi bekçi olarak kaldı. "Hayr bâdî kerden" خیر بادی کردن Bir kimse birine vedâ' ederken "Geceler hayrolsun" ve "Hoşça kalın" gibi sözleri söylemek ve vedâ' görevini yerine getirmek anlamına gelir. Yani "O nasihat eden hakîm bu topluluğa bu nasihatleri ettikten sonra, vedâ' esnasında söylenmesi uygun olan sözleri söyledi ve gitti. Ondan sonra o yolcular arasında yiyecek kıtlığı ve büyük açlıklar meydana geldi."

Fil yavrusundan karınlarını doyuranlara uyku galebe etti, hepsi yatıp uyudular; ve o fil yavrusunu yemeyen kimsenin karnı aç bir halde kaldığından, vücudunda rehâvet peyda olmadı ve binâenaleyh uyumadı ve gûyâ sürü içinde bir çoban gibi bekçi olarak kaldı. "Hayr bâdî kerden" خیر بادی کردن Bir kimse birine vedâ' ederken "Geceler hayrolsun" ve "Hoşça kalın" gibi sözleri söylemek ve vazîfe-i vedâ'ı îfâ etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "O nasihat eden hakîm bu tâifeye bu nasîhatleri ettikten sonra, vedâ' esnasında söylenmesi münasib olan sözleri söyledi ve gitti. Ondan sonra o yolcular arasında yiyecek kıtlığı ve azîm açlıklar vâki' oldu."

146. Ansızın bir yolda semiz ve yeni doğmuş bir fil yavrusu gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

146. Ansızın bir yolda semiz ve yeni doğmuş bir fil yavrusu gördüler.

O aç kalan yolcular, geçtikleri yolların birinde yeni doğmuş, tombul tombul bir fil yavrusuna rast geldiler.

O aç kalan yolcular, geçtikleri yolların birinde yeni doğmuş, tombul tombul bir fil yavrusuna rast geldiler.

147. Kudurmuş kurt gibi hücum ettiler. Temiz yediler ve ellerini yıkadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

147. Kudurmuş kurt gibi saldırdılar. Temizce yediler ve ellerini yıkadılar.

148. O refîkın biri yemedi ve nasihat verdi; zîrâ o fakîrin sözü hatırda idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

148. O arkadaşlardan biri yemedi ve nasihat verdi; çünkü o fakirin sözü hatırda idi.

Yolcuların hepsi o fil yavrusunu yediler; ancak içlerinden birisi yemedi ve onlara da "Bu hayvanı yemeyin" diye nasihat etti. Çünkü evvelce nasihat eden dervişin sözleri onun hatırında idi.

Yolcuların hepsi o fil yavrusunu yediler; ancak içlerinden birisi yemedi ve onlara da "Bu hayvanı yemeyin" diye nasihat etti. Çünkü evvelce nasîhat eden dervişin sözleri onun hâtırında idi.

149. O söz onun kebabından mâni' geldi; eski akıl sana yeni baht bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

149. O söz onun kebabından engel oldu; eski akıl sana yeni baht bağışlar.

O nasihat eden dervişin sözü, o fil yavrusu etinin kebabından o kimsenin yemesine engel oldu. Çünkü o nasihatçi derviş yaşlı, tecrübe görmüş, akıllı bir kimse idi; ve eski akıl, ey henüz tecrübesi az olan genç efendi, sana yeni ikbal ve baht bağışlar!

O nasihat eden dervişin sözü o fil yavrusu etinin kebabından o kimsenin yemesine mâni' oldu. Zîrâ o dervîş-i nâsıh yaşlı, tecrübe görmüş, âkıl bir kimse idi; ve eski akıl, ey henüz tecrübesi az olan genç efendi, sana yeni ikbâl ve baht bağışlar!

150. Ba'dehû yattılar ve onların hepsi uyudular; ve o aç, sürüde çoban gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

150. Sonra yattılar ve onların hepsi uyudular; ve o aç, sürüde çoban gibi.

Fil yavrusundan karınlarını doyuranlara uyku üstün geldi, hepsi yatıp uyudular; ve o fil yavrusunu yemeyen kimsenin karnı aç bir hâlde kaldığından, vücudunda gevşeklik oluşmadı ve bu sebeple uyumadı ve sanki sürü içinde bir çoban gibi bekçi olarak kaldı.

Fil yavrusundan karınlarını doyuranlara uyku galebe etti, hepsi yatıp uyudular; ve o fil yavrusunu yemeyen kimsenin karnı aç bir halde kaldığından, vücudunda rehâvet peyda olmadı ve binâenaleyh uyumadı ve gûyâ sürü içinde bir çoban gibi bekçi olarak kaldı.

151. Gördü, korkunç bir fil erişti, evvelen geldi, bekçi tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

151. Gördü, korkunç bir fil erişti, önce geldi, bekçi tarafına koştu.

Uyanık olan kimse gördü ki, dehşetli bir fil çıktı, önce gelip kendi tarafına koştu.

Uyanık olan kimse gördü ki, dehşetli bir fil çıktı, evvelen gelip kendi tarafına koştu.

152. Onun ağzını üç kerre kokladı. Aslâ ondan lâyıksız bir koku gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

152. Onun ağzını üç kere kokladı. Asla ondan uygunsuz bir koku gelmedi.

"Nâ-güvâr" (ناگوار) yemek ve içmek için uygun olmayan şey anlamına gelir. Burada fil hesabına uygunsuz koku demek olur. Yani "Fil, uyanık olan kimsenin ağzını kokladı ve kendisince nahoş bir koku bulamadı."

“Nâ-güvâr” (ناگوار) ekl ve şürbe gayr-i sâlih olan şey ma'nâsınadır. Burada fil hesabına lâyıksız koku demek olur. Ya'nî “Fil, uyanık olan kimsenin ağzını kokladı ve kendisince nâhoş bir koku bulamadı.”

153. Birkaç kerre onun etrafını dolaştı ve gitti, muhakkak onu cesîm olan şâh fil incitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

153. Birkaç kere onun etrafını dolaştı ve gitti, kesinlikle onu iri olan şah fil incitmedi.

154. Ba'dehû her uyumuşun dudağını kokladı. O uyumuş adamdan ona koku geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

154. Sonra her uyumuş kişinin dudağını kokladı. O uyumuş adamdan ona koku geldi.

155. Ki, fil-zâdenin kebabından yemiş idi; fil hemen onu yırttı ve öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

155. Ki, fil yavrusunun kebabından yemiş idi; fil hemen onu parçaladı ve öldürdü.

Bu iki beyit birbirini tamamlar. Yani "Fil, uyanık adamın etrafını dolaşıp ona bir şey yapmadıktan sonra, her uyumuş adamın ağzını kokladı. Fil yavrusunun kebabından yemiş olan o uyumuş adamdan, o file koku gelirdi. Fil hemen onu parçalar ve öldürürdü."

Bu iki beyit yekdîğerinin mütemmimidir. Ya'nî "Fil uyanık adamın etrâfını dolaşıp ona bir şey yapmadıktan sonra, her uyumuş adamın ağzını kokladı. Fil yavrusunun kebabından yemiş olan o uyumuş adamdan, o file koku gelirdi. Fil hemen onu parçalar ve öldürürdü."

156. Derhal o tâifeden her birini birer birer yırttı ve ondan ona heybet olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

156. Hemen o topluluktan her birini tek tek parçaladı ve ondan ona korku gelmedi.

Yani o topluluğu böyle tek tek helak etmekten dolayı file korku ve ürküntü gelmedi. Çünkü hayvanların insan topluluğundan ürkmeleri doğal bir haldir.

Ya'nî o tâifeyi böyle birer birer helâk etmekten dolayı file heybet ve korku ârız olmadı. Zîrâ hayvanların insan cem'iyyetinden ürkmeleri tabîî bir haldir.

157. Her birini hesabsızca havaya atardı. Nihayet parçalanır ve yarılmak içinde olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

157. Her birini hesapsızca havaya atardı. Sonunda parçalanır ve yarılmak üzere olurdu.

151. Gördü, korkunç bir fil erişti, evvelen geldi, bekçi tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

151. Gördü, korkunç bir fil erişti, önce geldi, bekçi tarafına koştu.

Uyanık olan kimse gördü ki, dehşetli bir fil çıktı, önce gelip kendi tarafına koştu.

Uyanık olan kimse gördü ki, dehşetli bir fil çıktı, evvelen gelip kendi tarafına koştu.

152. Onun ağzını üç kerre kokladı. Aslâ ondan lâyıksız bir koku gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

152. Onun ağzını üç kere kokladı. Asla ondan uygunsuz bir koku gelmedi.

"Nâ-güvâr" (ناگوار) yemek ve içmek için uygun olmayan şey anlamına gelir. Burada fil hesabına uygunsuz koku demek olur. Yani "Fil, uyanık olan kimsenin ağzını kokladı ve kendince nahoş bir koku bulamadı."

“Nâ-güvâr” (ناگوار) ekl ve şürbe gayr-i sâlih olan şey ma’nâsınadır. Burada fil hesabına lâyıksız koku demek olur. Ya’nî “Fil, uyanık olan kimsenin ağzını kokladı ve kendisince nâhoş bir koku bulamadı.”

153. Birkaç kerre onun etrafını dolaştı ve gitti, muhakkak onu cesîm olan şâh fil incitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

153. Birkaç kere onun etrafını dolaştı ve gitti, kesinlikle onu iri olan şah fil incitmedi.

154. Ba’dehû her uyumuşun dudağını kokladı. O uyumuş adamdan ona koku geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

154. Sonra her uyumuş kişinin dudağını kokladı. O uyumuş adamdan ona koku geldi.

155. Ki, fil-zâdenin kebabından yemiş idi; fil hemen onu yırttı ve öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

155. Ki, fil yavrusunun kebabından yemiş idi; fil hemen onu parçaladı ve öldürdü.

Bu iki beyit birbirini tamamlar. Yani “Fil, uyanık adamın etrafını dolaşıp ona bir şey yapmadıktan sonra, her uyumuş adamın ağzını kokladı. Fil yavrusunun kebabından yemiş olan o uyumuş adamdan, o file koku gelirdi. Fil hemen onu parçalar ve öldürürdü.”

Bu iki beyit yekdîğerinin mütemmimidir. Ya’nî “Fil uyanık adamın etrâfını dolaşıp ona bir şey yapmadıktan sonra, her uyumuş adamın ağzını kokladı. Fil yavrusunun kebabından yemiş olan o uyumuş adamdan, o file koku gelirdi. Fil hemen onu parçalar ve öldürürdü.”

156. Derhal o tâifeden her birini birer birer yırttı ve ondan ona heybet olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

156. Hemen o topluluktan her birini tek tek parçaladı ve ondan ona korku gelmedi.

Yani o topluluğu böyle tek tek helak etmekten dolayı file korku ve ürküntü gelmedi. Çünkü hayvanların insan topluluğundan ürkmeleri doğal bir haldir.

Ya’nî o tâifeyi böyle birer birer helâk etmekten dolayı file heybet ve korku ârız olmadı. Zîrâ hayvanların insan cem’iyyetinden ürkmeleri tabîî bir haldir.

157. Her birini hesabsızca havaya atardı. Nihayet parçalanır ve yarılmak içinde olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

157. Her birini hesapsızca havaya atardı. Sonunda parçalanır ve yarılmak üzere olurdu.

"Güzâf" (گزاف) boş, faydasız, çok hesapsız ve sınırsız anlamlarına gelir. Yani "Fil, önünü ardını hesap etmeksizin uyuyanlardan her birini hortumuyla havaya fırlatırdı; ve o kişi yukarıdan aşağıya düşüp parçalanır ve yarılma ve parçalanma hâli içinde ölürdü."

Bu beytin ikinci mısraı Ankaravî'de bu şekildedir. Fakat tercümesi bu metne aykırı olarak aynen şöyledir: "Her birini hesapsızca onları havaya attı, ta ki yere vurdu, o kişi yarıldı." Hâlbuki bu tercüme Hind nüshalarında bulunan تا همی زد بر زمین میشد شکاف ibaresinin tercümesidir. Bu sebeple ben tercümeyi Ankaravî nüshasındaki ikinci mısraın metnine göre yaptım.

“Güzâf” (گزاف) herze ve beyhude ve çok hesapsız ve hadsiz ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Fil önünü ardını hesab etmeksizin uyuyanlardan her birini hortumuyla havaya fırlatırdı; ve o kimse yukarıdan aşağıya düşüp parçalanır ve yarılmak ve parçalanmak hâli içinde ölürdü."

Bu beyitin ikinci mısrâ'ı Ankaravî'de bu vech iledir. Fakat tercümesi bu metne mugâyir olarak aynen şöyledir: "Her birini güzâfen onları havaya attı, tâ zemîne vurdu, ol kimse şigâfte oldu." Halbuki bu tercüme Hind nüshalarında münderic olan تا همی زد بر زمین میشد شکاف ibarenin tercümesidir. Binâenaleyh fakîr tercümeyi Ankaravî nüshasındaki ikinci mısrâ'ın metnine göre yaptım.

158. Ey halkın kanını içen, yoldan savul! Tâ ki onların kanı seni cenge getirmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

158. Ey halkın kanını içen, yoldan çekil! Tâ ki onların kanı seni savaşa getirmesin!

Ey halkın kanını içen kimse, zulüm yolundan çekil, tâ ki o mazlumun kanı seni savaş ve intikam meydanına getirmesin!

Ey halkın kanını içen kimse, zulüm yolundan savul, tâ ki o mazlûmun kanı seni cenk ve intikām meydanına getirmesin!

159. Muhakkak onların malını onların kanı bil! Zîrâ mal ele kuvvetten gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

159. Şüphesiz onların malını onların kanı bil! Çünkü mal, ele kuvvetten gelir.

"Yemin" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "sağ el" anlamındadır. "Malın kan mesabesinde olması"nın sebebi şudur ki, mal, insan vücudunun hareketleri ve kuvveti sonucunda kazanılır. İnsan vücudunun hareket sebebi görünürde kandır; ve Türkçede bu anlama dayalı "Mal canın yongasıdır" atasözü meşhurdur.

“Yemîn” kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada “sağ el” ma'nâsınadır. “Malın kan mesâbesinde olması”nın sebebi budur ki, mal, vücûd-i beşerin harekâtı ve kuvveti neticesinde kazanılır. Vücûd-i beşerin sebeb-i harekâtı zâhirde kandır; ve Türkçe'de bu ma'nâya mební “Mal canın yongasıdır” darb-ı meseli meşhûrdur.

160. Fil yavrularının anaları kin çekerler. Fil yavrusu yiyenleri cezâen öldü- [158] rürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

160. Fil yavrularının anaları kin beslerler. Fil yavrusu yiyenleri ceza olarak öldürürler.

Birinci mısrada "keşîden" mastarından "çekerler" ve ikinci mısradaki "küsten" mastarından "öldürürler" anlamındadır. "Keyfer" "amelin cezası" demektir. "Fil yavruları"ndan kasıt, tarikat pirlerinin manevi evlatları ve "anaları"ndan kasıt pirlerdir. "Fil yavrusu yiyenler"den kasıt, tarikat pirlerine tam bir teslimiyet gösteren gerçek sâlikleri (Hakk Yolcusu) gıybet edip manen onların etini yiyen kimselerdir. Yani "Hakikat pirleri, kendi manevi evlatlarından dolayı kin beslerler ve fil yavruları hükmünde olan sâlikleri gıybet edenleri cezalandırırlar." "Güzâf" (گراف) boş, beyhude, hesapsız ve hadsiz anlamlarına gelir. Yani "Fil, önünü ardını hesap etmeksizin uyuyanlardan her birini hortumuyla havaya fırlatırdı; ve o kimse yukarıdan aşağıya düşüp parçalanır ve yarılmak ve parçalanmak hâli içinde ölürdü." Bu beytin ikinci mısraı Ankaravî'de bu şekildedir. Fakat tercümesi bu metne aykırı olarak aynen şöyledir: "Her birini boş yere havaya attı, ta ki yere vurdu, o kimse yarıldı." Halbuki bu tercüme Hind nüshalarında bulunan "تا همی زد بر زمین میشد شکاف" ibaresinin tercümesidir. Bu sebeple fakir, tercümeyi Ankaravî nüshasındaki ikinci mısraın metnine göre yaptım.

Birinci mısra'da کشند “keşîden” masdarından “çekerler" ve ikinci mısra'daki کشند “küsten” masdarından “öldürürler” ma'nâsındadır. “Keyfer” “cezâ-yı amel” demektir. “Fil yavruları”ndan murâd, pîrân-ı tarikatın evlâd-ı ma'neviyyeleri ve “analar”ından murad, pîrândır. “Fil yavrusu yiyenler”den murâd, pîrân-ı tarîka kemâl-i teslîmiyyet gösteren hakîkî sâlikleri gıybet edip ma'nen onların etini yiyen kimselerdir. Ya'nî “Pîrân-ı hakîkat, kendi evlâd-ı ma'neviyyelerinden dolayı kin çekerler ve fil yavruları mesâbesinde olan sâ- “Güzâf” (گراف) herze ve beyhude ve çok hesapsız ve hadsiz ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Fil önünü ardını hesab etmeksizin uyuyanlardan her birini hortumuyla havaya fırlatırdı; ve o kimse yukarıdan aşağıya düşüp parçalanır ve yarılmak ve parçalanmak hâli içinde ölürdü." Bu beyitin ikinci mısrâ'ı Ankaravî'de bu vech iledir. Fakat tercümesi bu metne mugâyir olarak aynen şöyledir: "Her birini güzâfen onları havaya attı, tâ zemîne vurdu, ol kimse şigâfte oldu." Halbuki bu tercüme Hind nüshalarında münderic olan تا همی زد بر زمین میشد شکاف ibarenin tercümesidir. Binâenaleyh fakîr tercümeyi Ankaravî nüshasındaki ikinci mısrâ'ın metnine göre yaptım.

158. Ey halkın kanını içen, yoldan savul! Tâ ki onların kanı seni cenge getirmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

158. Ey halkın kanını içen, yoldan çekil! Tâ ki onların kanı seni savaşa getirmesin!

Ey halkın kanını içen kimse, zulüm yolundan çekil, tâ ki o mazlumun kanı seni savaş ve intikam meydanına getirmesin!

Ey halkın kanını içen kimse, zulüm yolundan savul, tâ ki o mazlûmun kanı seni cenk ve intikām meydanına getirmesin!

159. Muhakkak onların malını onların kanı bil! Zîrâ mal ele kuvvetten gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

159. Şüphesiz onların malını onların kanı bil! Çünkü mal, ele kuvvetten gelir.

"Yemin" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "sağ el" anlamındadır. "Malın kan mesabesinde olması"nın sebebi şudur ki, mal, insan vücudunun hareketleri ve kuvveti sonucunda kazanılır. İnsan vücudunun hareket sebebi görünürde kandır; ve Türkçede bu anlama dayalı olarak "Mal canın yongasıdır" atasözü meşhurdur.

“Yemîn” kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada “sağ el” ma'nâsınadır. “Malın kan mesâbesinde olması”nın sebebi budur ki, mal, vücûd-i beşerin harekâtı ve kuvveti neticesinde kazanılır. Vücûd-i beşerin sebeb-i harekâtı zâhirde kandır; ve Türkçe'de bu ma'nâya mebnî “Mal canın yongasıdır” darb-ı meseli meşhûrdur.

160. Fil yavrularının anaları kin çekerler. Fil yavrusu yiyenleri cezâen öldü[158] rürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

160. Fil yavrularının anaları kin çekerler. Fil yavrusu yiyenleri ceza olarak öldürürler.

Birinci mısradaki "keşîden" masdarından gelen "çekerler" ve ikinci mısradaki "küsten" masdarından gelen "öldürürler" anlamındadır. "Keyfer" "amelin cezası" demektir. "Fil yavruları"ndan kasıt, tarikat pirlerinin manevi evlatlarıdır ve "analar"ından kasıt pirlerdir. "Fil yavrusu yiyenler"den kasıt, tarikat pirlerine tam bir teslimiyet gösteren gerçek sâlikleri (Hakk yolcusu) gıybet edip manen onların etini yiyen kimselerdir. Yani "Hakikat pirleri, kendi manevi evlatlarından dolayı kin çekerler ve fil yavruları mesabesinde olan tarikat sâliklerini gıybet edip etlerini yiyenleri, amellerinin cezası olarak ya zahiren veya manen öldürürler."

Birinci mısra'da کشند “keşîden” masdarından “çekerler” ve ikinci mısra'daki کشند “küsten” masdarından “öldürürler” ma'nâsındadır. “Keyfer” “cezâ-yı amel” demektir. “Fil yavruları”ndan murâd, pîrân-ı tarikatın evlâd-ı ma'neviyyeleri ve “analar”ından murad, pîrândır. “Fil yavrusu yiyenler”den murâd, pîrân-ı tarîka kemâl-i teslîmiyyet gösteren hakîkî sâlikleri gıybet edip ma'nen onların etini yiyen kimselerdir. Ya'nî “Pîrân-ı hakîkat, kendi evlâd-ı ma'neviyyelerinden dolayı kin çekerler ve fil yavruları mesâbesinde olan sâ- likân-ı tarikatı gıybet edip etlerini yiyenleri amellerinin cezâsı olarak ya zâhiren veyâ ma'nen öldürürler.

161. Ey rüşvet yiyen, fil yavrusunu yiyorsun! Hasım olan fil de senden helâklik getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

161. Ey rüşvet yiyen, fil yavrusunu yiyorsun! Düşman olan fil de senden helâklik getirir.

"Pâre" Fars dilinde rüşvet anlamına gelir. "Pâre-hâr" rüşvet yiyen demektir. "Hasm-ı fil" beyan izafetidir (açıklayıcı tamlama); "hasım"dan kasıt ise Hak ve Hak'ın halifeleridir. "Demâr" "duman" ve "helâklik" anlamındadır. Yukarıda "Halkın malı, onların kanıdır" buyrulmuştu. Bu şerefli beyit de ona bağlıdır. Yani "Halkın malı, onların kanı olduğundan 'Ey rüşvet yiyen kimse, sen onların mallarını yemekle kanlarını dökmüş ve fil yavrusunu öldürüp yiyenler sınıfına girmiş oluyorsun. Halbuki الخلق عيال الله yani 'Halk Allah'ın ailesidir' hadis-i şerifi gereğince bu halk, fil yavruları gibidir ve onların koruyucusu Hak ve Hak'ın halifeleri olan peygamberler ve evliyadır. Bu sebeple sen Hakk'ın ve peygamberler ile evliyanın kahrına maruz bir haldesin."

"Pâre" lisân-ı Fârisîde rüşvet ma'nâsınadır. "Pâre-hâr" rüşvet yiyen demek olur. "Hasm-ı fil" izâfet-i beyâniyyedir; ve "hasım"dan murad Hak ve hulefâ-yı Hak'tır. "Demâr (دمار) "duman" ve "helâklik" ma'nâsınadır. Yukarıda "Halkın malı, onların kanıdır" buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîf dahi ona merbûttur. Ya'nî "Halkın malı, onların kanı olduğundan "Ey rüşvet yiyen kimse, sen onların mallarını yemekle kanlarını dökmüş ve fil yavrusunu öldürüp yiyenler sınıfına girmiş oluyorsun. Halbuki الخلق عيال الله ya'nî "Halk Allah'ın ıyâlidir" hadîs-i şerîfi mûcibince bu halk, fil yavruları mesâbesindedir ve onların nigehbânı Hak ve hulefâ-yı Hak olan enbiyâ ve evliyâdır. Binâenaleyh Sen Hakk'ın ve enbiyâ ve evliyânın kahrına ma'rûz bir haldesin."

162. Mekr düşünücüyü koku rüsvay etti. Kendi çocuğunun kokusunu fil bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

162. Düşünceyi koku rezil etti. Kendi çocuğunun kokusunu fil bilir.

Bilinmeli ki, düşünce ruhun özelliğidir ve ruha gelen düşüncenin kaynağı dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânîdir. Rahmânî ve melekî olan düşünceler hayır olup bunların ruhanî âlemdeki kokuları güzeldir. Nefsânî ve şeytânî olan düşünceler ise şerdir. Ruhanî âlemdeki kokuları çirkindir. Bunların kokularını ruhanî koku alma duyuları açık olan peygamberler ve onların vârisleri olan kâmil evliyalar duyarlar. Bu sebeple bir kimse nefsin ve şeytanın telkiniyle hile ve tuzak düşünürse, ruhanî âleme yayılan bu düşüncelerin çirkin kokuları, o kimse her ne kadar kendisini doğruluk ve dürüstlük sahiplerinden gösterse bile peygamberler ve evliyalar huzurunda kendisini rezil ve rüsvay eder. Manevî azamet sahibi olup fil mesabesinde olan peygamberler ve evliyalar, kendilerine mensup olan manevî evlatlarının aleyhinde bulunan kimseleri, onlardan ruhanî âleme yayılan bu kötü kokulardan tanırlar.

Ma'lûm olsun ki, fikir hâssa-i rûhtur ve rûha vârid olan fikrin menba'ı dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânîdir. Rahmânî ve melekî olan efkâr hayır olup bunların âlem-i rûhâniyetteki kokulan güzeldir. Ve nefsânî ve şeytânî olan efkâr şerdir. Ve âlem-i rûhâniyetteki kokuları çirkindir. Bunların kokularını meşâmm-ı rûhâniyyetleri açık olan enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ duyarlar. “Binâenaleyh bir kimse ilkā-yı nefis ve şeytan ile mekr ve hîle düşünücü olursa, âlem-i rûhâniyyete intişâr eden bu fikirlerin çirkin kokuları, o kimse her ne kadar kendisini erbâb-ı sıdk ve istikāmetten gösterse bile enbiyâ ve evliyâ huzûrunda kendisini rezil ve rüsvây eder. Ve azamet-i ma'neviyye sahibi olup fil mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ, kendilerine mensûb olan ma'nevî evlâtlarının aleyhinde bulunan kimseleri, onlardan âlem-i rûhâniyyete münteşir olan bu fenâ kokulardan bilirler."

163. O ki, Hakk'ın kokusunu Yemen'den bulur, bâtılın kokusunu benden nasıl bulmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

163. O ki, Hakk'ın kokusunu Yemen'den bulur, bâtılın kokusunu benden nasıl bulmaz?

Tarikat ehlinin (tasavvuf yolunda olanların) gıybetini yapıp etlerini yiyenleri, amellerinin cezası olarak ya açıkça ya da manen öldürürler.

likân-ı tarikatı gıybet edip etlerini yiyenleri amellerinin cezâsı olarak ya zâhiren veyâ ma'nen öldürürler.

161. Ey rüşvet yiyen, fil yavrusunu yiyorsun! Hasım olan fil de senden helâklik getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

161. Ey rüşvet yiyen, fil yavrusunu yiyorsun! Düşman olan fil de senden helâklik getirir.

"Pâre" Fars dilinde rüşvet anlamına gelir. "Pâre-hâr" rüşvet yiyen demektir. "Hasm-ı fil" beyan izafetidir (açıklayıcı tamlama); "hasım"dan kasıt ise Hak ve Hak'ın halifeleridir. "Demâr" "duman" ve "helâklik" anlamındadır. Yukarıda "Halkın malı, onların kanıdır" buyrulmuştu. Bu şerefli beyit de ona bağlıdır. Yani "Halkın malı, onların kanı olduğundan 'Ey rüşvet yiyen kimse, sen onların mallarını yemekle kanlarını dökmüş ve fil yavrusunu öldürüp yiyenler sınıfına girmiş oluyorsun. Halbuki الخلق عيال الله yani 'Halk Allah'ın ailesidir' hadis-i şerifi gereğince bu halk, fil yavruları gibidir ve onların koruyucusu Hak ve Hak'ın halifeleri olan peygamberler ve evliyadır. Bu sebeple sen Hakk'ın ve peygamberler ile evliyanın kahrına maruz bir haldesin."

"Pâre" lisân-ı Fârisîde rüşvet ma'nâsınadır. "Pâre-hâr" rüşvet yiyen demek olur. "Hasm-ı fil" izâfet-i beyâniyyedir; ve "hasım"dan murad Hak ve hulefâ-yı Hak'tır. "Demâr (دمار) "duman" ve "helâklik" ma'nâsınadır. Yukarıda "Halkın malı, onların kanıdır" buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîf dahi ona merbûttur. Ya'nî "Halkın malı, onların kanı olduğundan "Ey rüşvet yiyen kimse, sen onların mallarını yemekle kanlarını dökmüş ve fil yavrusunu öldürüp yiyenler sınıfına girmiş oluyorsun. Halbuki الخلق عيال الله ya'nî "Halk Allah'ın ıyâlidir" hadîs-i şerîfi mûcibince bu halk, fil yavruları mesâbesindedir ve onların nigehbânı Hak ve hulefâ-yı Hak olan enbiyâ ve evliyâdır. Binâenaleyh Sen Hakk'ın ve enbiyâ ve evliyânın kahrına ma'rûz bir haldesin."

162. Mekr düşünücüyü koku rüsvay etti. Kendi çocuğunun kokusunu fil bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

162. Düşünceyi koku rezil etti. Kendi çocuğunun kokusunu fil bilir.

Bilinmeli ki, düşünce ruhun özelliğidir ve ruha gelen düşüncenin kaynağı dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânîdir. Rahmânî ve melekî olan düşünceler hayır olup bunların ruhanî âlemdeki kokuları güzeldir. Nefsânî ve şeytânî olan düşünceler ise şerdir. Ruhanî âlemdeki kokuları çirkindir. Bunların kokularını ruhanî koku alma duyuları açık olan peygamberler ve onların vârisleri olan kâmil evliyalar duyarlar. Bu sebeple bir kimse nefsin ve şeytanın telkiniyle hile ve tuzak düşünürse, ruhanî âleme yayılan bu düşüncelerin çirkin kokuları, o kimse her ne kadar kendisini doğruluk ve dürüstlük sahiplerinden gösterse bile peygamberler ve evliyalar huzurunda kendisini rezil ve rüsvay eder. Manevî azamet sahibi olup fil mesabesinde olan peygamberler ve evliyalar, kendilerine mensup olan manevî evlatlarının aleyhinde bulunan kimseleri, onlardan ruhanî âleme yayılan bu kötü kokulardan tanırlar.

Ma'lûm olsun ki, fikir hâssa-i rûhtur ve rûha vârid olan fikrin menba'ı dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânîdir. Rahmânî ve melekî olan efkâr hayır olup bunların âlem-i rûhâniyetteki kokulan güzeldir. Ve nefsânî ve şeytânî olan efkâr şerdir. Ve âlem-i rûhâniyetteki kokuları çirkindir. Bunların kokularını meşâmm-ı rûhâniyyetleri açık olan enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ duyarlar. “Binâenaleyh bir kimse ilkā-yı nefis ve şeytan ile mekr ve hîle düşünücü olursa, âlem-i rûhâniyyete intişâr eden bu fikirlerin çirkin kokuları, o kimse her ne kadar kendisini erbâb-ı sıdk ve istikāmetten gösterse bile enbiyâ ve evliyâ huzûrunda kendisini rezil ve rüsvây eder. Ve azamet-i ma'neviyye sahibi olup fil mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ, kendilerine mensûb olan ma'nevî evlâtlarının aleyhinde bulunan kimseleri, onlardan âlem-i rûhâniyyete münteşir olan bu fenâ kokulardan bilirler."

163. O ki, Hakk'ın kokusunu Yemen'den bulur, bâtılın kokusunu benden nasıl bulmaz? O peygamber-i zîşan ki اني لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'nî "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum” hâdîs-i şerîfinde beyân buyurduğu üzere, Hakk'ın kokusunu mekân-ı baîdden ve cihet-i zâhirden buluyor, bendeki fikr-i bâtılın çirkin kokusunu nasıl duymaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

163. O ki, Hakk'ın kokusunu Yemen'den bulur, bâtılın kokusunu benden nasıl bulmaz?

O şanlı peygamber ki, "Muhakkak ben Yemen tarafından Rahman'ın nefesini buluyorum" hadis-i şerifinde beyan buyurduğu üzere, Hakk'ın kokusunu uzak bir mekândan ve görünen bir yönden buluyor; bendeki bâtıl fikrin çirkin kokusunu nasıl duymaz?

164. Mâdemki Mustafâ uzak yoldan koku götürdü, bizim ağzımızdan buhûru nasıl bulmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

164. Mademki Mustafa uzak yoldan koku götürdü, bizim ağzımızdan buhuru nasıl bulmaz?

"Buhur", öd ağacı ve benzeri gibi güzel koku vermek için ateşte yakılan maddeye denir. "Mademki Mustafa (a.s.) Efendimiz, Yemen gibi uzak bir yoldan koku duydu, bizim ağzımızdan çıkan salât ve selâm buhurunu ve onun latif kokusunu ruhanî âlemde duyup haberdar olmaz mı?"

"Buhûr" öd ağacı ve saire gibi güzel koku vermek için ateşte yakılan maddeye derler. "Mademki Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, Yemen gibi uzak bir yoldan koku duydu, bizim ağzımızdan çıkan salât ü selâm buhûrunu ve onun latîf kokusunu âlem-i rûhâniyyette duyup haberdar olmaz mı?"

165. Yine bulur, fakat bizden örter. İyi ve kötü koku semâya çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

165. Yine bulur, fakat bizden örter. İyi ve kötü koku semâya çıkar.

Ey akıl sahibi, sen "Resûlullah Efendimiz bu dünya hayatında değildir. Bunları nasıl duyar?" deme. O Risalet Şahı (Peygamberimiz) bu kokuları yine duyar. Çünkü وَعَلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) yani "Bilin ki Allah'ın Resûlü sizin içinizdedir" ayet-i kerimesi gereğince, şu an ruhanîyeti ile her şeyi kuşatmıştır. Bu iyi ve kötü kokular ruhanî semaya çıkar ve şanlı peygamberimiz o ruhanî semaya çıkan bu kokuları duyar ve Hakk'ın Settâr (ayıpları örten) ismiyle örter.

Ey âkıl, sen deme ki "Resûlullah Efendimiz bu hayât-ı dünyeviyye[de] değildir. Bunları nasıl duyar?" O Şâh-ı Risâlet bu kokuları yine duyar. Zîrâ وَعَلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) Ya'nî "Biliniz ki Allah'ın Resûlü sizin içinizdedir" âyet-i kerîmesi mûcibince el'ân rûhâniyeti ile cümleyi muhîttir. Bu iyi ve kötü kokular semâ-yı rûhâniyyete çıkar ve Resûl-i zîşân Efendimiz o semâ-yı rûhâniyyete çıkan bu kokuları duyar ve Hakk'ın Settâr ismiyle örter.

166. Sen uyursun ve o harâmın kokusu yeşil renkli gök üzerine çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

166. Sen uyursun ve o haramın kokusu yeşil renkli gök üzerine çarpar.

Sen gaflet uykusu içindesin ve sözle ve fiille yaptığın o haramın kokusu, yeşil renkli olan ruhanî gök (semâ-yı rûhâniyyet) üzerine çarpar. Nasıl ki, birinci ciltte yer alan Hakîm Senâî hazretlerinin "Can vilayetinde gökler vardır, cihanın göğüne iş buyurucudur!" beyt-i şerifinde bu ruhanî göğe işaret buyurulmuştur; ve dünya göğünün rengi mavi göründüğü gibi, ruhanî göğün rengi de, keşif sahiplerine yeşil görünür.

Sen gaflet uykusu içindesin ve kavlen ve fiilen yaptığın o harâmın kokusu yeşil renkli olan semâ-yı rûhâniyyet üzerine çarpar. Nitekim I. cildde münderic olan Hakîm Senâî hazretlerinin آسمانهاست در ولایت جان کار فرمای آسمانی جهان ya'ni "Can vilayetinde gökler vardır, cihânın göğüne iş buyurucudur!" beyt-i şerifinde bu semâ-yı rûhâniyyete işâret buyurulmuştur; ve semâ-i dünyânın rengi mâî göründüğü gibi, semâ-yı rûhâniyyetin rengi dahi, erbâb-ı keşfe yeşil görünür.

167. Senin çirkin nefeslerinin refîkı olur, feleğin koku duyucularına kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

167. Senin çirkin nefeslerin yoldaşı olur, feleğin koku duyucularına kadar gider.

O kötü kokular senin çirkin nefeslerinin yoldaşı olur. Feleğin ruhanî kokularını duyan yüce ruhlara kadar ulaşır. O şanlı peygamber (a.s.) ki, "Muhakkak ben Yemen tarafından Rahman'ın nefesini buluyorum" hadis-i şerifinde beyan buyurduğu üzere, Hakk'ın kokusunu uzak bir yerden ve görünen bir yönden buluyor; bendeki batıl fikrin çirkin kokusunu nasıl duymaz?

O fenâ kokular senin çirkin nefeslerinin yoldaşı olur. Feleğin rûhânî kokularını duyan ervâh-ı âliyeye kadar kadar vâsıl olur. O peygamber-i zîşan ki اني لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'nî "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum” hâdîs-i şerîfinde beyân buyurduğu üzere, Hakk'ın kokusunu mekân-ı baîdden ve cihet-i zâhirden buluyor, bendeki fikr-i bâtılın çirkin kokusunu nasıl duymaz?

164. Mâdemki Mustafâ uzak yoldan koku götürdü, bizim ağzımızdan buhûru nasıl bulmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

164. Mademki Mustafa uzak yoldan koku götürdü, bizim ağzımızdan buhuru nasıl bulmaz?

"Buhur", öd ağacı ve benzeri gibi güzel koku vermek için ateşte yakılan maddeye denir. "Mademki Mustafa (a.s.) Efendimiz, Yemen gibi uzak bir yoldan koku duydu, bizim ağzımızdan çıkan salât ve selâm buhurunu ve onun latif kokusunu ruhanî âlemde duyup haberdar olmaz mı?"

"Buhûr" öd ağacı ve saire gibi güzel koku vermek için ateşte yakılan maddeye derler. "Mademki Mustafa (a.s.v.) Efendimiz, Yemen gibi uzak bir yoldan koku duydu, bizim ağzımızdan çıkan salât ü selâm buhûrunu ve onun latîf kokusunu âlem-i rûhâniyyette duyup haberdar olmaz mı?"

165. Yine bulur, fakat bizden örter. İyi ve kötü koku semâya çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

165. Yine bulur, fakat bizden örter. İyi ve kötü koku semâya çıkar.

Ey akıl sahibi, sen "Resûlullah Efendimiz bu dünya hayatında değildir. Bunları nasıl duyar?" deme. O Risâlet Şahı (Peygamber Efendimiz) bu kokuları yine duyar. Çünkü "Biliniz ki Allah'ın Resûlü sizin içinizdedir" (Hucurât, 49/7) ayet-i kerimesi gereğince, şu an ruhanîyeti (manevî varlığı) ile her şeyi kuşatmıştır. Bu iyi ve kötü kokular ruhanî semâya (manevî göğe) çıkar ve şanlı Peygamber Efendimiz o ruhanî semâya çıkan bu kokuları duyar ve Hakk'ın Settâr (ayıpları örten) ismiyle örter.

Ey âkıl, sen deme ki "Resûlullah Efendimiz bu hayât-ı dünyeviyye[de] değildir. Bunları nasıl duyar?" O Şâh-ı Risâlet bu kokuları yine duyar. Zîrâ وَعَلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) Ya'ni "Biliniz ki Allah'ın Resûlü sizin içinizdedir" âyet-i kerîmesi mûcibince el'ân rûhâniyeti ile cümleyi muhîttir. Bu iyi ve kötü kokular semâ-yı rûhâniyyete çıkar ve Resûl-i zîşân Efendimiz o semâ-yı rûhâniyyete çıkan bu kokuları duyar ve Hakk'ın Settâr ismiyle örter.

166. Sen uyursun ve o harâmın kokusu yeşil renkli gök üzerine çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

166. Sen uyursun ve o haramın kokusu yeşil renkli gök üzerine çarpar.

Sen gaflet uykusu içindesin ve sözle ve fiille yaptığın o haramın kokusu, yeşil renkli olan ruhanî gök (semâ-yı rûhâniyyet) üzerine çarpar. Nasıl ki, birinci ciltte yer alan Hakîm Senâî hazretlerinin "Can vilayetinde gökler vardır, cihanın göğüne iş buyurucudur!" beyt-i şerifinde bu ruhanî göğe işaret buyurulmuştur; ve dünya göğünün rengi mavi göründüğü gibi, ruhanî göğün rengi de, keşif sahiplerine yeşil görünür.

Sen gaflet uykusu içindesin ve kavlen ve fiilen yaptığın o harâmın kokusu yeşil renkli olan semâ-yı rûhâniyyet üzerine çarpar. Nitekim I. cildde münderic olan Hakîm Senâî hazretlerinin آسمانهاست در ولایت جان کار فرمای آسمانی جهان ya'ni "Can vilayetinde gökler vardır, cihânın göğüne iş buyurucudur!" beyt-i şerifinde bu semâ-yı rûhâniyyete işâret buyurulmuştur; ve semâ-i dünyânın rengi mâî göründüğü gibi, semâ-yı rûhâniyyetin rengi dahi, erbâb-ı keşfe yeşil görünür.

167. Senin çirkin nefeslerinin refîkı olur, feleğin koku duyucularına kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

167. Senin çirkin nefeslerinin yoldaşı olur, feleğin koku duyucularına kadar gider.

O kötü kokular senin çirkin nefeslerinin yoldaşı olur. Feleğin ruhanî kokularını duyan yüce ruhlara kadar ulaşır.

O fenâ kokular senin çirkin nefeslerinin yoldaşı olur. Feleğin rûhânî kokularını duyan ervâh-ı ‘âliyeye kadar kadar vâsıl olur.

168. Kibir kokusu ve hırs kokusu ve tama' kokusu, söz söylemekte soğan gibi gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

168. Kibir kokusu, hırs kokusu ve tamah kokusu, söz söylemekte soğan gibi gelir.

Kibir, hırs ve tamah gibi nefse ait sıfatların her birinin ayrı ayrı birer kokusu vardır. O kokular, söz söylerken soğan yemiş olan bir adamın nefesinden nasıl soğan kokusu gelirse, öylece ortaya çıkarlar. Bu kokuların idraki iki şekilde olur: Birisi "hikmetli firaset" (sezgi) ile, diğeri de "şer'î firaset" (dini sezgi) iledir. Hikmetli firaset ile idrak şudur ki, örneğin kibirli bir kimse söz söylerken onun tavırları ve dışa yansıyan sözlerinden ve söylediği sözün anlamından kibri anlaşılır. Hırs ve tamah da böyledir. Şer'î firaset ile idrak ise, canın koku alma duyusu ile, onun söz söylerken nefesine yoldaş olan kibir ve hırs ve tamah ve diğer nefse ait sıfatlarının kokularını duymaktır.

Kibir ve hırs ve tama' gibi sıfât-ı nefsâniyyeden her birinin ayrı ayı birer kokuları vardır. O kokular söz söylerken soğan yemiş olan bir adamın, nefesinden nasıl soğan kokusu gelirse öylece zâhir olurlar. Bu kokuların idrâki iki sûretle olur: Birisi "firâset-i hikemiyye" ile, diğeri de "firâset-i şer'iyye" iledir. Firâset-i hikemiyye ile idrak budur ki, meselâ kibirli bir kimse söz söylerken onun evzâ'ı ve elfâz-ı zâhiresinden ve söylediği sözün ma'nâsından kibri anlaşılır. Hırs ve tama' dahi böyledir. Firâset-i şer'iyye ile idrâk ise, meşâmm-ı cân ile, onun söz söylerken nefesine yoldaş olan kibir ve hırs ve tama' vesâir sıfât-ı nefsâniyyesinin kokularını duymaktır.

169. Eğer yemin etse: "Ben ne vakit yemişim, soğandan ve sarmisaktan perhiz etmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

169. Eğer yemin etse: "Ben ne zaman yemişim, soğandan ve sarımsaktan perhiz etmişim!"

Soğan yemiş olan kimse, yediğini inkâr edip, "Ben soğan yemedim, soğandan sarımsaktan perhiz ettim!" diye yemin etse,

Soğan yemiş olan kimse, yediğini inkâr edip, "Ben soğan yemedim, soğandan sarmısaktan perhiz ettim!" diye yemin etse,

170. O yemîn nefesi gammazlık eder, beraber oturanların dimağı üzerine çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

170. O yemin nefesi gammazlık eder, beraber oturanların dimağı üzerine çarpar.

İşte bunun gibi "Bende kibir ve hırs yoktur" diyen ve yemin eden kimselerin sözlerine ve yeminlerine yoldaş olan nefeslerinin kokuları, hikmetli ve şeriat bilgisine sahip firaset (sezgi, anlayış) sahiplerine aksedip, gammazlık ederler.

[168] İşte bunun gibi "Bende kibir ve hırs yoktur" diyen ve yemîn eden kimselerin sözlerine ve yemînlerine yoldaş olan nefeslerinin kokuları, firâset-i hikemiyye ve şer'iyye sahiplerine aks edip, gammazlık ederler.

171. Çok dualar onun kokusundan redd olur. O eğri kalb dilinde görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

171. Çok dualar onun kokusundan reddolur. O eğri kalb dilinde görünür.

"Dua" talep anlamındadır, yani birçok sevimli sözle bir araya getirilmiş olan dualar ve talepler, sadece iç dünyanın eğri olmasından dolayı ilahi katında kabul görmeyip reddedilir. Çünkü talepte esas olan iç dünyadır. Başka düşünüp başka söylemek münafıklıktır. Nasıl ki Yüce Allah onları kınayarak: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) Yani "Kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" buyurur. Bu sebeple o kalpteki eğriliğin kokusu, o süslü sözleri taşıyan nefeslere yoldaş olup dış dilde görünür. Örneğin bir kimse iç dünyasında fısk ve fü-

"Duâ" talep ma'nâsınadır, ya'nî birçok sevimli elfâz ile terkîb edilmiş olan duâlar ve talepler, mahzâ bâtının eğri olmasından dolayı makbûl-i ilâhî olmayıp merdûd olur. Zîrâ talebde esâs bâtındır. Başka düşünüp başka söylemek münafıklıktır. Nitekim Hak Teâlâ onları takbihen: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا فِي قُلُوبِهِمْ (Feth, 48/11) Ya'nî "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" buyurur. Binâenaleyh o kalbdeki eğriliğin kokusu, o süslü elfâzı mahmûl olan nefeslere yoldaş olup lisân-ı zâhirde görünür. Meselâ bir kimse bâtınında fisk u fü-

168. Kibir kokusu ve hırs kokusu ve tama' kokusu, söz söylemekte soğan gibi gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

168. Kibir kokusu, hırs kokusu ve tamah kokusu, söz söylemekte soğan gibi gelir.

Kibir, hırs ve tamah gibi nefse ait sıfatların her birinin ayrı ayrı birer kokusu vardır. O kokular, söz söylerken soğan yemiş olan bir adamın nefesinden nasıl soğan kokusu gelirse, öylece ortaya çıkarlar. Bu kokuların idraki iki şekilde olur: Birisi "hikmetli firaset" (sezgi) ile, diğeri de "şer'î firaset" (dini sezgi) iledir. Hikmetli firaset ile idrak şudur ki, örneğin kibirli bir kimse söz söylerken onun tavırları ve dışa yansıyan sözlerinden ve söylediği sözün anlamından kibri anlaşılır. Hırs ve tamah da böyledir. Şer'î firaset ile idrak ise, canın koku alma duyusu ile, onun söz söylerken nefesine yoldaş olan kibir ve hırs ve tamah ve diğer nefse ait sıfatlarının kokularını duymaktır.

Kibir ve hırs ve tama' gibi sıfât-ı nefsâniyyeden her birinin ayrı ayı birer kokuları vardır. O kokular söz söylerken soğan yemiş olan bir adamın, nefesinden nasıl soğan kokusu gelirse öylece zâhir olurlar. Bu kokuların idrâki iki sûretle olur: Birisi "firâset-i hikemiyye" ile, diğeri de "firâset-i şer'iyye" iledir. Firâset-i hikemiyye ile idrak budur ki, meselâ kibirli bir kimse söz söylerken onun evzâ'ı ve elfâz-ı zâhiresinden ve söylediği sözün ma'nâsından kibri anlaşılır. Hırs ve tama' dahi böyledir. Firâset-i şer'iyye ile idrâk ise, meşâmm-ı cân ile, onun söz söylerken nefesine yoldaş olan kibir ve hırs ve tama' vesâir sıfât-ı nefsâniyyesinin kokularını duymaktır.

169. Eğer yemin etse: "Ben ne vakit yemişim, soğandan ve sarmisaktan perhiz etmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

169. Eğer yemin etse: "Ben ne zaman yemişim, soğandan ve sarımsaktan perhiz etmişim!"

Soğan yemiş olan kimse, yediğini inkâr edip, "Ben soğan yemedim, soğandan sarımsaktan perhiz ettim!" diye yemin etse,

Soğan yemiş olan kimse, yediğini inkâr edip, "Ben soğan yemedim, soğandan sarmısaktan perhiz ettim!" diye yemin etse,

170. O yemîn nefesi gammazlık eder, beraber oturanların dimağı üzerine çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

170. O yemin nefesi gammazlık eder, beraber oturanların dimağı üzerine çarpar.

İşte bunun gibi "Bende kibir ve hırs yoktur" diyen ve yemin eden kimselerin sözlerine ve yeminlerine yoldaş olan nefeslerinin kokuları, hikmetli ve şeriatlı feraset (sezgi, anlayış) sahiplerine yansıyıp, gammazlık ederler.

İşte bunun gibi "Bende kibir ve hırs yoktur" diyen ve yemîn eden kimselerin sözlerine ve yemînlerine yoldaş olan nefeslerinin kokuları, firâset-i hikemiyye ve şer'iyye sahiplerine aks edip, gammazlık ederler.

171. Çok dualar onun kokusundan redd olur. O eğri kalb dilinde görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

171. Çok dualar onun kokusundan reddolunur. O eğri kalb dilinde görünür.

"Dua" talep anlamındadır. Yani birçok sevimli sözle bir araya getirilmiş olan dualar ve talepler, sadece iç dünyanın eğri olmasından dolayı ilahi katında kabul görmez ve reddolunur. Çünkü talepte esas olan iç dünyadır. Başka düşünüp başka söylemek münafıklıktır. Nasıl ki Yüce Allah onları kınayarak: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) Yani "Kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" buyurur. Bu sebeple o kalpteki eğriliğin kokusu, o süslü sözleri taşıyan nefeslere yoldaş olup dış dilde görünür. Örneğin bir kimse iç dünyasında günah ve kötülük düşünüp dururken, diliyle: "Ey Rabbim bana servet ihsan et, fakirlere infak edeyim!" diye dua etse, Cenab-ı Hak onun kalbine baktığından bu duasını reddeder. Bu dua bahsinin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de açıklanmıştır. Burada açıklaması uzun olur.

"Duâ" talep ma'nâsınadır, ya'nî birçok sevimli elfâz ile terkîb edilmiş olan duâlar ve talepler, mahzâ bâtının eğri olmasından dolayı makbûl-i ilâhî olmayıp merdûd olur. Zîrâ talebde esâs bâtındır. Başka düşünüp başka söylemek münafıklıktır. Nitekim Hak Teâlâ onları takbihen: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا فِي قُلُوبِهِمْ (Feth, 48/11) Ya'nî "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" buyurur. Binâenaleyh o kalbdeki eğriliğin kokusu, o süslü elfâzı mahmûl olan nefeslere yoldaş olup lisân-ı zâhirde görünür. Meselâ bir kimse bâtınında fisk u fü- cûr düşünüp dururken, lisânıyla: "Yâ Rab bana servet ihsân et, fakirlere infâk edeyim!" diye duâ etse, Cenâb-ı Hak onun kalbine nâzır olduğundan bu duâsını red buyurur. Bu duâ bahsinin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de beyân buyurulmuştur. Burada îzâhı uzun olur.

172. O duânın cevâbı اخسئوا gelir. Her dega'nın sezası redd sopası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

172. O duanın cevabı "اخسئوا" gelir. Her hilenin cezası reddetme sopası olur.

"Degā", "hile" demektir. Yani, içi eğri olduğu hâlde dıştan düzgün ve güzel sözlerle yapılan dua ve isteğin cevabı Hak tarafından "İhseû!" yani "Hoşt!" gelir. Çünkü her hilenin layığı reddetme sopasıdır. Nitekim kâfirler ahiret âleminde azapları şiddetlendiği zaman, duaya başlayıp "رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقُوتُنَا وَكُناً قَوْماً ضَاَلِّينَ" (Mü'minûn, 23/106) yani "Ey bizim Rabbimiz, bize bedbahtlığımız üstün geldi ve biz sapkınlardan olduk" derler. Yüce Allah hazretleri onlara cevaben "قالَ احْسَمُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ" (Mü'minun 23/108) yani "Hoşt! Susun, orada dırlanıp durmayın!" buyurur.

“Degā” “hîle” demektir, yâ'nî bâtını eğri olduğu halde zâhiren düzgün ve fasîh elfâz ile edilen duâ ve talebin cevabı Hak tarafından “İhseû!” ya'nî “Hoşt!” gelir. Zîrâ her hîlenin lâyıkı red sopasıdır. Nitekim kâfirlerin âlem-i âhirette azâbları şiddetlendiği vakit, duâya başlayıp رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقُوتُنَا وَكُناً قَوْماً ضَاَلِّينَ (Mü'minûn, 23/106) ya'nî “Ey bizim Rabbimiz, bize şekāvetimiz galebe etti ve biz delâlete düşmüş olan tâifeden olduk” derler. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri onlara cevaben قالَ احْسَمُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ (Mü'minun 23/108) ya'nî “Hoşt! Susun, orada dırlanıp durmayın!” buyurur.

173. Eğer senin sözün eğri, ma'nan doğru olursa, o lafız eğriliği Huda'nın makbûlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

173. Eğer senin sözün eğri, anlamın doğru olursa, o lafız eğriliği Allah'ın makbulüdür.

Eğer senin sözünde fesahat ve belagat olmasa ve kelimeleri yanlış telaffuz etsen bile, anlamın ve maksadın doğru ve sağlam olursa, senin lafzı yanlış ve anlamı düzgün olan duanı Yüce Allah kabul buyurur.

Eğer senin sözünde fesâhatin ve belâgatin olmasa ve kelimeleri yanlış telaffuz etsen bile, ma'nân ve murâdın doğru ve selîm olursa, senin lafzı yanlış ve ma'nâsı düzgün olan duânı Hak Teâlâ hazretleri kabûl buyurur.

## Onun beyânındadır ki muhiblerin hatâsı mahbûbun nezdinde yabancıların doğrusundan daha iyidir

174. O sıdkın Bilal'i ezanda niyaz cihetinden "Hayye"yi "Heyye" okurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

174. O sıdkın Bilal'i ezanda niyaz yönünden "Hayye"yi "Heyye" okurdu.

yoksul düşünüp dururken, diliyle: "Yâ Rab bana servet ihsan et, fakirlere infak edeyim!" diye dua etse, Yüce Allah onun kalbine baktığından bu duasını reddeder. Bu dua bahsinin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Şîs Fassı'nda açıklanmıştır. Burada açıklaması uzun olur.

cûr düşünüp dururken, lisânıyla: "Yâ Rab bana servet ihsân et, fakirlere infâk edeyim!" diye duâ etse, Cenâb-ı Hak onun kalbine nâzır olduğundan bu duâsını red buyurur. Bu duâ bahsinin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de beyân buyurulmuştur. Burada îzâhı uzun olur.

172. O duânın cevâbı اخسئوا gelir. Her dega'nın sezası redd sopası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

172. O duanın cevabı "اخسئوا" gelir. Her hilenin cezası reddetme sopası olur.

"Degā", "hile" demektir. Yani, içi eğri olduğu hâlde dıştan düzgün ve güzel sözlerle yapılan dua ve isteğin cevabı Hak tarafından "İhseû!" yani "Hoşt!" gelir. Çünkü her hilenin layığı reddetme sopasıdır. Nitekim kâfirler ahiret âleminde azapları şiddetlendiği zaman, duaya başlayıp "رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقُوتُنَا وَكُناً قَوْماً ضَاَلِّينَ" (Mü'minûn, 23/106) yani "Ey bizim Rabbimiz, bize bedbahtlığımız üstün geldi ve biz sapkınlardan olduk" derler. Yüce Allah hazretleri onlara cevaben "قالَ احْسَمُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ" (Mü'minun 23/108) yani "Hoşt! Susun, orada dırlanıp durmayın!" buyurur.

“Degā” “hîle” demektir, yâ'nî bâtını eğri olduğu halde zâhiren düzgün ve fasîh elfâz ile edilen duâ ve talebin cevabı Hak tarafından “İhseû!” ya'nî “Hoşt!” gelir. Zîrâ her hîlenin lâyıkı red sopasıdır. Nitekim kâfirlerin âlem-i âhirette azâbları şiddetlendiği vakit, duâya başlayıp رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقُوتُنَا وَكُناً قَوْماً ضَاَلِّينَ (Mü'minûn, 23/106) ya'nî “Ey bizim Rabbimiz, bize şekāvetimiz galebe etti ve biz delâlete düşmüş olan tâifeden olduk” derler. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri onlara cevaben قالَ احْسَمُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ (Mü'minun 23/108) ya'nî “Hoşt! Susun, orada dırlanıp durmayın!” buyurur.

173. Eğer senin sözün eğri, ma'nan doğru olursa, o lafız eğriliği Huda'nın makbûlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

173. Eğer senin sözün eğri, anlamın doğru olursa, o lafız eğriliği Allah'ın makbulüdür.

Eğer senin sözünde fesahat ve belagat olmasa ve kelimeleri yanlış telaffuz etsen bile, anlamın ve maksadın doğru ve sağlam olursa, senin lafzı yanlış ve anlamı düzgün olan duanı Yüce Allah kabul buyurur.

Eğer senin sözünde fesâhatin ve belâgatin olmasa ve kelimeleri yanlış telaffuz etsen bile, ma'nân ve murâdın doğru ve selîm olursa, senin lafzı yanlış ve ma'nâsı düzgün olan duânı Hak Teâlâ hazretleri kabûl buyurur.

## Onun beyânındadır ki muhiblerin hatâsı mahbûbun nezdinde yabancıların doğrusundan daha iyidir

174. O sıdkın Bilal'i ezanda niyaz cihetinden "Hayye"yi "Heyye" okurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

174. O sadakatin Bilâl'i, ezanda niyaz yönünden "Hayye"yi "Heyye" okurdu.

O sadakat ve doğruluk âleminin Bilâl'i, yani Bilâl-i Habeşî (a.s.) ezan okurken "Hayye ale's-salâ" (حي على الصلوة) ve "Hayye ale'l-felâh" (حي على الفلاح) ifadelerindeki "Hayye" (حي) lafzını, kasıtlı olmayıp doğal saflık ve niyaz yönünden "Heyye" (هي) okur ve "hâ" (ح) harfini (ه) şeklinde telaffuz ederdi.

O sadâkat ve doğruluk âleminin Bilâl'i ya'nî Bilâl-i Habeşî hazretleri ezan okurken "Hayye ale's-salâ" حي على الصلوة ve "Hayye ale'l-felâh" حي على الفلاح ibârelerindeki "Hayye" حي lafzını, kasdî olmayıp safvet-i tabîyye ve niyâz cihetinden "Heyye" هي okur ve "hâ" (ح) harfini (ه) sûretinde telaffuz ederdi.

175. Nihâyet dediler ki: "Ey Peygamber, bu hatâ doğru değildir, şimdi, zîrâ binâ başlangıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

175. Nihayet dediler ki: "Ey Peygamber, bu hata doğru değildir, şimdi, çünkü bina başlangıcıdır."

Münafıklardan bir grup dediler ki: "Ey Peygamber, İslam binasının başlangıcı olan şimdiki zamanda, ezanın böyle hatalı okunması doğru değildir."

Münâfıklardan bir tâife dediler ki: "Ey Peygamber, binâ-i İslâm'ın başlangıcı olan şimdiki zamanda, ezânın böyle hatâlı okunması doğru değildir."

176. "Ey Peygamber ve ey Kirdigâr'ın Resûlü! Pek fasîh olan bir müezzin getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

176. "Ey Peygamber ve ey Yaratıcının Resûlü! Çok fasih olan bir müezzin getir!"

"Ey Peygamber ve Hakk'ın ve gerçek failin resûlü, sözü fasih ve beliğ olan bir müezzin seç!"

"Ey Peygamber ve Hakk'ın ve fâil-i hakîkînin resûlü, kelâmı fasîh ve belîğ olan bir müezzin intihâb buyur!"

177. Dîn ve salâhın evvelinde "Hayye ale'l-felâh" lafzını lahn okumak ayıp olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

177. Dinin ve doğruluğun başlangıcında "Hayye ale'l-felâh" lafzını yanlış okumak ayıp olur.

"Lahn" güzel ses ve güzel okumak anlamına geldiği gibi, i'râbda (dilbilgisel yapıda) ve sözde hata etmek anlamına da gelir; burada "hata" demektir. Yani "İslam dininin ilk ortaya çıkışı ve yayılışı olan bu zamanda ezanda "hayye ale'l-felâh" lafzını hatalı okumak, fesahat (düzgün ve güzel konuşma) düşkünü olan halka karşı ayıp olur.

"Lahn" güzel sadâ ve güzel okumak ma'nâsına geldiği gibi, i'râbda ve sözde hatâ etmek ma'nâsına da gelir; burada "hatâ" demektir. Ya'nî “Dîn-i İslâm'ın ibtidâ-yı zuhûr ve neşri olan bu zamanda ezanda "hayye ale'l-felâh" حي على الفلاح lafzını hatâlı okumak fesâhat meftûnları olan halka karşı ayıp olur.

178. Peygamber'in gazabı kaynadı ve gizli inâyetlerden bir iki remz söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

178. Peygamber'in gazabı kaynadı ve gizli inâyetlerden bir iki remz söyledi.

Münafıkların iç dünyaları peygamberin fiillerine itiraz ve bozgunculuk kastında bulunduğu için, şanlı peygamber Efendimiz'in Hak yolunda gazabı harekete geçti ve Yüce Allah'ın gizli inâyetlerinden aşağıda açıklanacak bir iki işareti beyan etti:

Münâfıkların bâtınları ef'âl-i peygamberîye ta'rîz ve fesâd kasdında bulunduğu cihetle, Resûl-i zîşân Efendimiz'in Hak yolunda gazabları harekete geldi ve Cenâb-ı Hakk'ın gizli inâyetlerinden âtîde beyân buyrulan bir iki işâreti beyân buyurdu:

179. Ki: "Ey denîler! Hakk'ın indinde Bilâl'in "Heyye"si, yüz "Hayye ve hayye" ve kıyl ü kalden daha iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

179. Ki: "Ey alçaklar! Hakk'ın katında Bilâl'in "Heyye"si, yüz "Hayye ve hayye" ve boş sözden daha iyidir."

O sadakat ve doğruluk âleminin Bilâl'i, yani Bilâl-i Habeşî hazretleri ezan okurken "Hayye ale's-salâ" (namaza gelin) ve "Hayye ale'l-felâh" (kurtuluşa gelin) ibarelerindeki "Hayye" lafzını, kasıtlı olmayıp tabiatının saflığı ve niyaz (yakarma) yönünden "Heyye" diye okur ve "hâ" (ح) harfini "he" (ه) şeklinde telaffuz ederdi.

O sadâkat ve doğruluk âleminin Bilâl'i ya'nî Bilâl-i Habeşî hazretleri ezan okurken "Hayye ale's-salâ" حي على الصلوة ve "Hayye ale'l-felâh" حي على الفلاح ibârelerindeki "Hayye" حي lafzını, kasdî olmayıp safvet-i tabîyye ve niyâz cihetinden "Heyye" هي okur ve "hâ" (ح) harfini (ه) sûretinde telaffuz ederdi.

175. Nihayet dediler ki: "Ey Peygamber, bu hatâ doğru değildir, şimdi, zîrâ binâ başlangıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

175. Nihayet dediler ki: "Ey Peygamber, bu hata doğru değildir, şimdi, çünkü bina başlangıcıdır."

Münafıklardan bir grup dediler ki: "Ey Peygamber, İslam binasının başlangıcı olan şimdiki zamanda, ezanın böyle hatalı okunması doğru değildir."

Münafıklardan bir tâife dediler ki: "Ey Peygamber, binâ-i İslâm'ın başlangıcı olan şimdiki zamanda, ezânın böyle hatâlı okunması doğru değildir."

176. "Ey Peygamber ve ey Kirdigâr'ın Resûlü! Pek fasîh olan bir müezzin getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

176. "Ey Peygamber ve ey Yaratıcının Resûlü! Çok fasih olan bir müezzin getir!"

"Ey Peygamber ve Hakk'ın ve gerçek failin resûlü, sözü fasih ve beliğ olan bir müezzin seç!"

"Ey Peygamber ve Hakk'ın ve fâil-i hakîkînin resûlü, kelâmı fasîh ve belîğ olan bir müezzin intihâb buyur!"

177. Dîn ve salâhın evvelinde "Hayye ale'l-felâh" lafzını lahn okumak ayıp olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

177. Dinin ve doğruluğun başlangıcında "Hayye ale'l-felâh" lafzını yanlış okumak ayıp olur.

"Lahn" güzel ses ve güzel okumak anlamına geldiği gibi, i'râbda (dilbilgisel yapıda) ve sözde hata etmek anlamına da gelir; burada "hata" demektir. Yani "İslam dininin ilk ortaya çıkışı ve yayılışı olan bu zamanda ezanda "hayye ale'l-felâh" lafzını hatalı okumak, fesahat (düzgün ve güzel konuşma) düşkünü olan halka karşı ayıp olur.

"Lahn" güzel sadâ ve güzel okumak ma'nâsına geldiği gibi, i'râbda ve sözde hatâ etmek ma'nâsına da gelir; burada "hatâ" demektir. Ya'nî “Dîn-i İslâm'ın ibtidâ-yı zuhûr ve neşri olan bu zamanda ezanda "hayye ale'l-felâh" حي على الفلاح lafzını hatâlı okumak fesâhat meftûnları olan halka karşı ayıp olur.

178. Peygamber'in gazabı kaynadı ve gizli inayetlerden bir iki remz söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

178. Peygamber'in gazabı kaynadı ve gizli inayetlerden bir iki remz söyledi.

Münafıkların iç yüzleri peygamberin fiillerine itiraz ve bozgunculuk kastında bulunduğu için, şanlı peygamber Efendimiz'in Hak yolunda gazabı harekete geçti ve Yüce Allah'ın gizli inayetlerinden aşağıda açıklanacak bir iki işareti beyan buyurdu:

Münafıkların bâtınları efâl-i peygamberîye ta'rîz ve fesâd kasdında bulunduğu cihetle, Resûl-i zîşân Efendimiz'in Hak yolunda gazabları harekete geldi ve Cenâb-ı Hakk'ın gizli inâyetlerinden âtîde beyân buyrulan bir iki işâreti beyân buyurdu:

179. Ki: "Ey denîler! Hakk'ın indinde Bilâl'in "Heyye"si, yüz "Hayye ve hayye" ve kıyl ü kalden daha iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

179. Ki: "Ey alçaklar! Hakk'ın katında Bilâl'in "Heyye"si, yüz "Hayye ve hayye" ve boş sözlerden daha iyidir."

Ey içleri bozuk olduğu hâlde dışlarını doğru göstermeye çalışan alçak münafıklar! Hakk'ın katında Bilâl'in yanlış söylediği "Heyye" kelimesi, sizin fasih bir şekilde söylediğiniz yüz "Hayye ve hayye" kelimenizden ve boş sözlerinizden daha iyidir. Çünkü o "Heyye" derken, onun anlamında derinleşmiş ve Hakk'ın huzurunda huşu (saygı dolu bir korku) içindedir. Siz ise fasih sözlerinizin anlamından uzaksınız ve kendinizi halka beğendirme gayretine dalmışsınız.

Ey bâtınları fâsid olduğu halde zâhirlerini doğru göstermeğe çalışan alçak münafıklar! Hakk'ın indinde Bilâl'in galat söylediği "Heyye" lafzı sizin fasîh olarak söylediğiniz yüz "Hayye ve hayye" lafzınızdan, boş sözlerinizden daha iyidir. Zîrâ o "Heyye" derken onu ma'nâsında müstağrak ve huzûr-ı Hak'ta huşû içindedir. Siz ise fasîh sözlerinizin ma'nâsından baîd ve kendinizi halka beğendirmek gayretinde müstağraksınız.

180. Bulandırmayın, tâ ki ben sizin sırrınızı, sonunuzu ve başlangıcınızı açık söylemeyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

180. Bulandırmayın, tâ ki ben sizin sırrınızı, sonunuzu ve başlangıcınızı açık söylemeyeyim!

"Beni bulandırmayın! Yoksa sizin sırlarınızı başlangıcından sonuna kadar meydana çıkarırım." Bu sözleri şanlı peygamber Efendimiz'e söyleyenlerin münafıklar olduğu bu şerefli beyitle desteklenmiştir.

"Beni bulandırmayın! Yoksa sizin sırlarınızı evvelinden âhirine kadar meydana çıkarırım." Bu sözleri Resûl-i zîşân Efendimiz'e söyleyenlerin münâfıklar olduğu bu beyt-i şerifle müeyyeddir.

181. Eğer duâda senin latîf nefesin yoksa, git ihvân-ı safadan iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

181. Eğer duâda senin latîf nefesin yoksa, git ihvân-ı safadan iste!

Bu şerefli beyit Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) dilindendir: "Ey nefsanî sıfatlarla kirlenmiş olan kimse, eğer senin iç âlemin bozuk olması sebebiyle, çıkan nefesin hoş ve latîf değil ise, git iç temizliğine sahip olan kardeşlerinden duâ iste, onlar sana duâ etsinler."

Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr efendimiz lisânındandır: "Ey sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan kimse, eğer senin bâtının bozuk olmak i'tibariyle, çıkan nefesin hoş ve latîf değil ise, git safvet-i bâtınî sâhibi olan ihvânından duâ iste, onlar sana duâ etsinler."

## Hak Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.)a, "Beni bir ağızla çağır ki o ağız ile günah etmemişsin!" diye emretmesi

182. Onun için Hudâ Mûsâ'ya buyurdu: "Duâda hâcet istemek vaktinde;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

182. Bu sebeple Allah, Musa'ya şöyle buyurdu: "Dua ederken ihtiyaçlarını dile getirme vaktinde;"

Ey içleri bozuk olduğu hâlde dışlarını doğru göstermeye çalışan alçak münafıklar! Allah katında Bilal'in yanlış söylediği "Heyye" kelimesi, sizin fasih bir şekilde söylediğiniz yüzlerce "Hayye ve hayye" kelimenizden, boş sözlerinizden daha iyidir. Çünkü o "Heyye" derken anlamında kaybolmuş ve Allah'ın huzurunda huşu içindedir. Siz ise fasih sözlerinizin anlamından uzaksınız ve kendinizi halka beğendirme gayretinde kaybolmuşsunuz.

Ey bâtınları fâsid olduğu halde zâhirlerini doğru göstermeğe çalışan alçak münafıklar! Hakk'ın indinde Bilâl'in galat söylediği "Heyye" lafzı sizin fasîh olarak söylediğiniz yüz "Hayye ve hayye" lafzınızdan, boş sözlerinizden daha iyidir. Zîrâ o "Heyye" derken onu ma'nâsında müstağrak ve huzûr-ı Hak'ta huşû içindedir. Siz ise fasîh sözlerinizin ma'nâsından baîd ve kendinizi halka beğendirmek gayretinde müstağraksınız.

180. Bulandırmayın, tâ ki ben sizin sırrınızı, sonunuzu ve başlangıcınızı açık söylemeyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

180. Bulandırmayın, tâ ki ben sizin sırrınızı, sonunuzu ve başlangıcınızı açık söylemeyeyim!

"Beni bulandırmayın! Yoksa sizin sırlarınızı başlangıcından sonuna kadar meydana çıkarırım." Bu sözleri şanlı peygamber Efendimiz'e söyleyenlerin münafıklar olduğu bu şerefli beyitle desteklenmiştir.

"Beni bulandırmayın! Yoksa sizin sırlarınızı evvelinden âhirine kadar meydana çıkarırım." Bu sözleri Resûl-i zîşân Efendimiz'e söyleyenlerin münâfıklar olduğu bu beyt-i şerifle müeyyeddir.

181. Eğer duâda senin latîf nefesin yoksa, git ihvân-ı safadan iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

181. Eğer duâda senin latîf nefesin yoksa, git ihvân-ı safadan iste!

Bu şerefli beyit Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) dilindendir: "Ey nefsanî sıfatlarla kirlenmiş olan kimse, eğer senin iç âlemin bozuk olması sebebiyle, çıkan nefesin hoş ve latîf değil ise, git iç temizliğine sahip olan kardeşlerinden duâ iste, onlar sana duâ etsinler."

Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr efendimiz lisânındandır: "Ey sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan kimse, eğer senin bâtının bozuk olmak i'tibariyle, çıkan nefesin hoş ve latîf değil ise, git safvet-i bâtınî sâhibi olan ihvânından duâ iste, onlar sana duâ etsinler."

## Hak Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.)a, "Beni bir ağızla çağır ki o ağız ile günah etmemişsin!" diye emretmesi

182. Onun için Hudâ Mûsa'ya buyurdu: "Duâda hâcet istemek vaktinde;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

182. Bu sebeple Allah Musa'ya buyurdu: "Dua ederken ihtiyaç isteme vaktinde;

183. Ki, ey Allah'ın kelîmi, sen günah etmediğin bir ağızla benden penah iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

183. Ey Allah'ın kelâmı ile konuşan kişi (Hz. Musa), sen günah işlemediğin bir ağızla benden sığınma dile!

184. Mûsâ dedi: "Ben o ağzı tutmam!" Dedi: "Bizi gayrın ağzından çağır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

184. Mûsâ dedi: "Ben o ağzı tutmam!" Dedi: "Bizi başkasının ağzından çağır!"

Duada latif nefesi (duası makbul olan kişi) olmayanların, ihvân-ı safadan (temiz kardeşlerden, tasavvufî bir topluluk) dua istemesi gerektiğini açıklamak için Yüce Allah, Mûsâ (a.s.)'a buyurdu ki: "Ey kelîmim olan Mûsâ, dua ederek bir dilekte bulunduğun zaman, günah işlememiş olduğun bir ağız ile bana sığın!" Mûsâ (a.s.) da dedi ki: "Ey âlemlerin Rabbi, benim öyle günah işlememiş bir ağzım yoktur." Yüce Allah cevaben buyurdu ki: "Beni başkasının ağzından çağır!"

Duâda latîf nefesi olmayanların ihvân-ı safadan duâ istemesi lâzım geldiğini beyân için Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey kelîmim olan Mûsâ, duâda hâcet istediğin vakit, günâh etmemiş olduğun bir ağız ile bana ilticâ et!" Mûsâ (a.s.) dahi dedi ki: "Yâ Rabbe'l-âlemîn, benim öyle günah etmemiş olan ağzım yoktur." Hak Teâlâ cevâben buyurdu ki: "Beni başkasının ağzından çağır!"

185. Allah'a başkasının ağzından dua et! Başkasının ağzından ne vakit günah ettin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

185. Allah'a başkasının ağzından dua et! Başkasının ağzından ne zaman günah işledin?

186. Öyle yap ki, o ağızlar sana gecelerde ve gündüzlerde duâ getirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

186. Öyle yap ki, o ağızlar sana gecelerde ve gündüzlerde dua getirsin!

187. Bir ağızdan ki günah etmedin; ve o, özür-hah olan başkasının ağzı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

187. Bir ağızdan ki günah etmedin; ve o, özür dileyen başkasının ağzı olur.

"Ey Musa, sen başkasının ağzından günah işlemediğin için, o başkası senin için bana hayır ile dua ederse ve senin adına benden özür dilerse ve gece gündüz ibadetlerinde seni anar ve dua ederse, senin hakkında günah işlememiş bir ağız ile bana dua edilmiş olur."

"Yâ Mûsâ, sen başkasının ağzından günah işlemediğin cihetle, o başkası senin için bana hayır ile duâda bulunursa ve senin tarafından bana karşı özür diler ve gece gündüz ibâdetlerinde seni anar ve duâ ederse, senin hakkında günah işlememiş bir ağız ile bana duâ edilmiş olur."

188. Yahut kendi ağzını temiz et; git kendi ruhunu serî' ve çevik yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

188. Yahut kendi ağzını temizle; git kendi ruhunu hızlı ve çevik yap!

Yahut kalbini nefse ait sıfatların kirlerinden temizle ki, nefsin ve ağzın temiz olsun; ve ruhunu Hak'tan gayrı şeylerin bağlarından çözüp hızlı ve çevik yap.

"Yâhut kalbini sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle ki, nefsin ve ağzın temiz olsun; ve ruhunu mâsivâ-yı Hak bağlarından çözüp serî' ve çevik yap."

189. Zikr-i Hak pâktir, temizlik eriştiği vakit, murdar yükünü bağlar dışarıya çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

189. Hakk'ı anmak temizdir; temizlik eriştiği zaman, murdar yükünü bağlar dışarıya çıkarır.

183. Ki, ey Allah'ın kelîmi, sen günah etmediğin bir ağızla benden penah iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

183. Ey Allah'ın kelâmı ile konuşan kişi (Hz. Musa), sen günah işlemediğin bir ağızla benden sığınma dile!

184. Mûsâ dedi: "Ben o ağzı tutmam!" Dedi: "Bizi gayrın ağzından çağır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

184. Mûsâ dedi: "Ben o ağzı tutmam!" Dedi: "Bizi başkasının ağzından çağır!"

Duada latif nefesi (duası makbul olan kişi) olmayanların, ihvân-ı safadan (temiz kardeşlerden, tasavvufî bir topluluk) dua istemesi gerektiğini açıklamak için Yüce Allah, Mûsâ (a.s.)'a buyurdu ki: "Ey kelîmim olan Mûsâ, dua ederek bir dilekte bulunduğun zaman, günah işlememiş olduğun bir ağız ile bana sığın!" Mûsâ (a.s.) da dedi ki: "Ey âlemlerin Rabbi, benim öyle günah işlememiş bir ağzım yoktur." Yüce Allah cevaben buyurdu ki: "Beni başkasının ağzından çağır!"

Duâda latîf nefesi olmayanların ihvân-ı safadan duâ istemesi lâzım geldiğini beyân için Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey kelîmim olan Mûsâ, duâda hâcet istediğin vakit, günâh etmemiş olduğun bir ağız ile bana ilticâ et!" Mûsâ (a.s.) dahi dedi ki: "Yâ Rabbe'l-âlemîn, benim öyle günah etmemiş olan ağzım yoktur." Hak Teâlâ cevâben buyurdu ki: "Beni başkasının ağzından çağır!"

185. Allah'a başkasının ağzından dua et! Başkasının ağzından ne vakit günah ettin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

185. Allah'a başkasının ağzından dua et! Başkasının ağzından ne zaman günah işledin?

186. Öyle yap ki, o ağızlar sana gecelerde ve gündüzlerde duâ getirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

186. Öyle yap ki, o ağızlar sana gecelerde ve gündüzlerde dua getirsin!

187. Bir ağızdan ki günah etmedin; ve o, özür-hah olan başkasının ağzı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

187. Bir ağızdan ki günah etmedin; ve o, özür dileyen başkasının ağzı olur.

"Ey Musa, sen başkasının ağzından günah işlemediğin için, o başkası senin için bana hayır ile dua ederse ve senin adına benden özür dilerse ve gece gündüz ibadetlerinde seni anar ve dua ederse, senin hakkında günah işlememiş bir ağız ile bana dua edilmiş olur."

"Yâ Mûsâ, sen başkasının ağzından günah işlemediğin cihetle, o başkası senin için bana hayır ile duâda bulunursa ve senin tarafından bana karşı özür diler ve gece gündüz ibâdetlerinde seni anar ve duâ ederse, senin hakkında günah işlememiş bir ağız ile bana duâ edilmiş olur."

188. Yahut kendi ağzını temiz et; git kendi ruhunu serî ve çevik yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

188. Yahut kendi ağzını temizle; git kendi ruhunu seri ve çevik yap!

Yahut kalbini nefse ait sıfatların kirlerinden temizle ki, nefsin ve ağzın temiz olsun; ve ruhunu Hak'tan gayrı olanın bağlarından çözüp seri ve çevik yap.

"Yâhut kalbini sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle ki, nefsin ve ağzın temiz olsun; ve ruhunu mâsivâ-yı Hak bağlarından çözüp serî ve çevik yap."

189. Zikr-i Hak pâktir, temizlik eriştiği vakit, murdar yükünü bağlar dışarıya çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

189. Hakk'ı anmak temizdir; temizlik eriştiği zaman, murdar yükünü bağlar dışarıya çıkar.

"Peki ben kalbimi ve ağzımı nasıl temizleyeyim?" dersen, onun çaresi Hakk'ı anmaktır. Çünkü Hakk'ı anmak temiz ve kutsaldır. Çünkü kutsî hadiste "Ben, beni anan kimsenin dostuyum" buyurulur. Ve Hak, kalp ve dil ile anılırsa, Hak o kalbin ve dilin dostu olur ve Hakk'ın bulunduğu yer de tertemiz olur. Şimdi Allah'ı anmakla kalp ve dil temizlendiği zaman, murdarlık yani nefse ait sıfatların kirleri ve Allah'tan başkasının sevgisi pasları kalpten ve dilden eşyalarını toplayıp dışarıya kaçar.

"Eğer ben kalbimi ve ağzımı nasıl temizleyeyim?" dersen, onun çâresi Hakk'ın zikridir. Zîrâ Hakk'ın zikri pâktir ve mukaddestir. Zîrâ hadîs-i kudsî-de انا جليس من ذكرني ya'ni "Ben, beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulur. Ve Hak, kalb ve lisan ile zikrolunursa, Hak o kalbin ve lisânın celîsi olur ve Hakk'ın bulunduğu mahal dahi tertemiz olur. İmdi zikrullah ile kalb ve lisân temizlendiği vakit, murdarlık ya'nî sıfât-ı nefsâniyye kirleri ve ağyâr muhabbeti pasları kalbden ve lisândan pılısını pırtısını toplayıp dışarıya kaçar.

190. Zıdlar zıdlardan kaçar. Ziyâ parladığı vakit gece kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

190. Zıtlar zıtlardan kaçar. Işık parladığı zaman gece kaçar.

191. İsm-i pâk ağza geldiği vakit, ne murdarlık kalır ne de gamlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

191. Temiz isim ağza geldiği zaman, ne murdarlık kalır ne de gamlar!

İlahi temiz isim dil ile zikredildiği zaman, içte murdarlık ve gam ve elem kalmaz.

İsm-i pâk-i ilâhî lisân ile zikr olduğu vakit, bâtında murdarlık ve gam ve elem kalmaz.

## Niyaz-mend olan kimsenin "Allah" demesi, Hakk'ın "Lebbeyk" demesinin aynı olduğu beyânındadır

192. O bir kimse, bir gece "Allah" der idi, tâ ki onun zikrinden bir dudak tatlı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

192. O bir kimse, bir gece "Allah" der idi, tâ ki onun zikrinden bir dudak tatlı ola.

Bir kimse gece Yüce Allah'a niyaz eder ve "Allah Allah!" diye zikrederdi ve bu zikri, ilahi ismin temiz adından dudağı tatlılansın diye, yani ruhsal zevk ve lezzet için yapardı.

Bir kimse gece Allah Teâlâ'ya niyâz eder ve "Allah Allah!" diye zikrederdi ve bu zikri, nâm-i pâk-i ilâhîden dudağı tatlılanmak için ya'nî zevk ve lezzet-i rûh için yapardı.

193. Şeytan ona dedi: "Sus ey pek yüzlü! Nihayet niçe bir söylersin ey çok söyleyici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

193. Şeytan ona dedi: "Sus ey pek yüzlü! Nihayet ne kadar söylersin ey çok konuşan!"

"Eğer ben kalbimi ve ağzımı nasıl temizleyeyim?" dersen, onun çaresi Allah'ı zikretmektir. Çünkü Allah'ı zikretmek temiz ve kutsaldır. Çünkü kudsî hadiste "Ben, beni zikreden kimsenin dostuyum" buyurulur. Ve Allah, kalp ve dil ile zikredilirse, Allah o kalbin ve dilin dostu olur ve Allah'ın bulunduğu yer de tertemiz olur. Şimdi Allah'ı zikretmekle kalp ve dil temizlendiği zaman, murdarlık yani nefse ait sıfatların kirleri ve yabancı şeylere duyulan sevginin pasları kalpten ve dilden eşyalarını toplayıp dışarıya kaçar.

"Eğer ben kalbimi ve ağzımı nasıl temizleyeyim?" dersen, onun çâresi Hakk'ın zikridir. Zîrâ Hakk'ın zikri pâktir ve mukaddestir. Zîrâ hadîs-i kudsîde انا جليس من ذكرني ya'nî "Ben, beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurulur. Ve Hak, kalb ve lisan ile zikrolunursa, Hak o kalbin ve lisânın celîsi olur ve Hakk'ın bulunduğu mahal dahi tertemiz olur. İmdi zikrullah ile kalb ve lisân temizlendiği vakit, murdarlık ya'nî sıfât-ı nefsâniyye kirleri ve ağyâr muhabbeti pasları kalbden ve lisândan pılısını pırtısını toplayıp dışarıya kaçar.

190. Zıdlar zıdlardan kaçar. Ziyâ parladığı vakit gece kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

190. Zıtlar zıtlardan kaçar. Işık parladığı zaman gece kaçar.

191. İsm-i pâk ağza geldiği vakit, ne murdarlık kalır ne de gamlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

191. Temiz isim ağza geldiği zaman, ne murdarlık kalır ne de gamlar!

İlahi temiz isim dil ile zikredildiği zaman, içte murdarlık ve gam ve elem kalmaz.

İsm-i pâk-i ilâhî lisân ile zikr olduğu vakit, bâtında murdarlık ve gam ve elem kalmaz.

## Niyaz-mend olan kimsenin "Allah" demesi, Hakk'ın "Lebbeyk" demesinin aynı olduğu beyânındadır

192. O bir kimse, bir gece "Allah" der idi, tâ ki onun zikrinden bir dudak tatlı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

192. O bir kimse, bir gece "Allah" der idi, tâ ki onun zikrinden bir dudak tatlı ola.

Bir kimse gece Yüce Allah'a niyaz eder ve "Allah Allah!" diye zikrederdi ve bu zikri, ilahi ismin temiz adından dudağı tatlılansın diye, yani ruhsal zevk ve lezzet için yapardı.

Bir kimse gece Allah Teâlâ'ya niyâz eder ve "Allah Allah!" diye zikrederdi ve bu zikri, nâm-i pâk-i ilâhîden dudağı tatlılanmak için ya'nî zevk ve lezzet-i rûh için yapardı.

193. Şeytan ona dedi: "Sus ey pek yüzlü! Nihayet niçe bir söylersin ey çok söyleyici!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

193. Şeytan ona dedi: "Sus ey pek yüzlü! Nihayet ne kadar söylersin ey çok söyleyici!"

O gece birçok "Allah Allah!" diye zikrettiği sırada, şeytan onun kalbine bir vesvese (içine doğan kötü düşünce) ve hâtıra (akla gelen düşünce) ilka edip dedi ki: "Sus ey pek yüzlü! Yani sıkılmak bilmeyen kimse, nihayet ne zamana kadar bu Allah ismini böyle çok çok telaffuz edip duracaksın ve deliler gibi tekrar edeceksin?"

O gece birçok "Allah Allah!" diye zikrettiği sırada, şeytan onun kalbine bir vesvese ve hâtıra ilkā edip dedi ki: "Sus ey pek yüzlü! Ya'nî sıkılmak bilmeyen kimse, nihâyet ne zamâna kadar bu Allah ismini böyle çok çok telaffuz edip duracaksın ve deliler gibi tekrar edeceksin?"

194. Gündüz ve gece hadden mütecâviz Allah diyorsun. Bunun hepsine Allah'ın lebbeyki hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

194. Gündüz ve gece haddini aşarak Allah diyorsun. Bunun hepsine Allah'ın lebbeyki (buyur demesi) hani?

"Utû", "hadden geçmek" demektir. "Lebbeyk", "istediğini ihsana hazırım" anlamında bir icabet (karşılık verme) sözüdür. Yani "Gece ve gündüz 'Allah Allah!' diye bilinen sınırı aşan bir hâlde zikrettiğin hâlde, bunların tamamına Allah'ın bir lebbeykini işittin mi?"

"Utû" "hadden geçmek" demektir. "Lebbeyk", "istediğini ihsâna hazırım" ma'nâsında lafz-ı icâbettir. Ya'nî "Gece ve gündüz "Allah Allah!" diye hadd-i ma'rûfu mütecâviz bir halde zikrettiğin halde, bunların hey'et-i mecmûasına Allah'ın bir lebbeykini işittin mi?"

195. Taht önünden bir cevab gelmiyor. Pek yüz ile ne kadar Allah diyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

195. Taht önünden bir cevap gelmiyor. Çok yüzsüzce ne kadar Allah diyorsun?

"Taht"tan kasıt, ilâhî arştır ve الرَّحْمَنُ عَلَيَّ الْعَرْشِ اسْتَوى (Tâhâ, 20/5) yani "Rahmân arş üzerine kurulmuştur" âyet-i kerîmesinde arş üzerine kurulduğu bildirilen Rahmân tarafından bu kadar zikrine karşı bir cevap gelmiyor. Çok yüzsüzce ve bu hâlde sıkılmaksızın ve utanmaksızın ne kadar Allah Allah diye zikredip duruyorsun?

"Taht"tan murad, arş-ı ilâhîdir ve الرَّحْمَنُ عَلَيَّ الْعَرْشِ اسْتَوى (Tâhâ, 20/5) ya'nî "Rahmân arş üzerine müstevîdir" âyet-i kerîmesinde arş üzerine müstevî olduğu beyân buyurulan Rahmân cânibinden bu kadar zikrine karşı bir cevâb olsun gelmiyor. Pek yüz ile ve bu halde sıkılmaksızın ve utanmaksızın ne kadar Allah Allah diye zikredip duruyorsun?

196. O kalbi kırılmış oldu ve baş koydu. O, uykuda Hızır'ı hazarda gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

196. O kalbi kırılmış oldu ve baş koydu. O, uykuda Hızır'ı uyanıkken gördü.

O zikreden kişinin kalbi, şeytanın bu vesvesesinden kırıldı ve gece uykusunu, zikir yüzünden feda etmekten vazgeçip yastığına baş koyup yattı ve uyudu. Rüyasında Hızır (a.s.)ı huzurda yani hazır olmuş bir hâlde gördü. "Hızır" خضر "hı" (خ) ile olduğuna göre "yeşillik" anlamındadır. Bu surette anlam "Hızır (a.s.)ı yeşillikte gördü" demek olur.

O zâkir olan kimsenin kalbi, şeytanın bu vesvesesinden kırıldı ve gece uykusunu, zikir yüzünden fedâ etmekten vazgeçip yastığına baş koyup yattı ve uyudu. Rü'yâsında Hızır (a.s.)ı huzûrda ya'nî hâzır olmuş bir halde gördü. "Hudar" خضر "hi" (خ) ile olduğuna göre "yeşillik" ma'nâsınadır. Bu sûrette ma'nâ "Hızır (a.s.)ı yeşillikte gördü" demek olur.

197. Dedi: "Agâh ol, Hakk'ın zikrinden geri kaldın! O okuduğun zikirden niye peşîmansın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

197. Dedi: "Uyanık ol, Hakk'ın zikrinden geri kaldın! O okuduğun zikirden niye pişmansın?"

Hızır (a.s.) ona dedi ki: "Kendine gel! Şeytanî vesvese (şeytanın fısıltısı) ile Hakk'ın zikrinden geri kaldın ve yüz çevirdin. O okuduğun zikirden niçin pişman oldun?" O gece birçok "Allah Allah!" diye zikrettiği sırada, şeytan onun kalbine bir vesvese ve düşünce yerleştirip dedi ki: "Sus ey arsız! Yani sıkılmak bilmeyen kimse, nihayet ne zamana kadar bu Allah ismini böyle çok çok söyleyip duracaksın ve deliler gibi tekrar edeceksin?"

Hızır (a.s.) ona dedi ki: "Kendine gel! Vesvese-i şeytânî ile Hakk'ın zikrinden geri kaldın ve yüz çevirdin. O okuduğun zikirden niçin peşîman oldun?" O gece birçok "Allah Allah!" diye zikrettiği sırada, şeytan onun kalbine bir vesvese ve hâtıra ilkā edip dedi ki: "Sus ey pek yüzlü! Ya'nî sıkılmak bilmeyen kimse, nihâyet ne zamâna kadar bu Allah ismini böyle çok çok telaffuz edip duracaksın ve deliler gibi tekrar edeceksin?"

194. Gündüz ve gece hadden mütecâviz Allah diyorsun. Bunun hepsine Allah'ın lebbeyki hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

194. Gündüz ve gece haddini aşarak Allah diyorsun. Bunun hepsine Allah'ın lebbeyki (buyur demesi) hani?

"Utû", "hadden geçmek" demektir. "Lebbeyk", "istediğini ihsana hazırım" anlamında bir icabet (karşılık verme) sözüdür. Yani "Gece ve gündüz 'Allah Allah!' diye bilinen sınırı aşan bir hâlde zikrettiğin hâlde, bunların tamamına Allah'ın bir lebbeykini işittin mi?"

"Utû" "hadden geçmek" demektir. "Lebbeyk", "istediğini ihsâna hazırım" ma'nâsında lafz-ı icâbettir. Ya'nî "Gece ve gündüz "Allah Allah!" diye hadd-i ma'rûfu mütecâviz bir halde zikrettiğin halde, bunların hey'et-i mecmûasına Allah'ın bir lebbeykini işittin mi?"

195. Taht önünden bir cevab gelmiyor. Pek yüz ile ne kadar Allah diyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

195. Taht önünden bir cevap gelmiyor. Çok yüzsüzce ne kadar Allah diyorsun?

"Taht"tan kasıt, ilahi arştır ve الرَّحْمَنُ عَلَيَّ الْعَرْشِ اسْتَوى (Tâhâ, 20/5) yani "Rahmân arş üzerine kurulmuştur" ayet-i kerimesinde arş üzerine kurulduğu bildirilen Rahmân tarafından, bu kadar zikrine karşılık bir cevap olsun gelmiyor. Çok yüzsüzce ve bu durumda sıkılmaksızın ve utanmaksızın ne kadar "Allah Allah" diye zikredip duruyorsun?

"Taht"tan murad, arş-ı ilâhîdir ve الرَّحْمَنُ عَلَيَّ الْعَرْشِ اسْتَوى (Tâhâ, 20/5) ya'nî "Rahmân arş üzerine müstevîdir" âyet-i kerîmesinde arş üzerine müstevî olduğu beyân buyurulan Rahmân cânibinden bu kadar zikrine karşı bir cevâb olsun gelmiyor. Pek yüz ile ve bu halde sıkılmaksızın ve utanmaksızın ne kadar Allah Allah diye zikredip duruyorsun?"

196. O kalbi kırılmış oldu ve baş koydu. O, uykuda Hızır'ı hazarda gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

196. O kalbi kırılmış oldu ve baş koydu. O, uykuda Hızır'ı hazarda gördü.

O zikreden kişinin kalbi, şeytanın bu vesvesesinden kırıldı ve gece uykusunu, zikir yüzünden feda etmekten vazgeçip yastığına baş koyup yattı ve uyudu. Rüyasında Hızır (a.s.)'ı huzurda yani hazır olmuş bir halde gördü. "Hudar" خضر "hi" (خ) ile olduğuna göre "yeşillik" anlamındadır. Bu surette anlam "Hızır (a.s.)'ı yeşillikte gördü" demek olur.

O zâkir olan kimsenin kalbi, şeytanın bu vesvesesinden kırıldı ve gece uykusunu, zikir yüzünden fedâ etmekten vazgeçip yastığına baş koyup yattı ve uyudu. Rü'yâsında Hızır (a.s.)'ı huzûrda ya'nî hâzır olmuş bir halde gördü. "Hudar" خضر "hi" (خ) ile olduğuna göre "yeşillik" ma'nâsınadır. Bu sûrette ma'nâ "Hızır (a.s.)ı yeşillikte gördü" demek olur.

197. Dedi: "Agâh ol, Hakk'ın zikrinden geri kaldın! O okuduğun zikirden niye peşîmansın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

197. Dedi: "Uyanık ol, Hakk'ın zikrinden geri kaldın! O okuduğun zikirden niye pişmansın?"

Hızır (a.s.) ona dedi ki: "Kendine gel! Şeytanî vesvese ile Hakk'ın zikrinden geri kaldın ve yüz çevirdin. O okuduğun zikirden niçin pişman oldun?"

Hızır (a.s.) ona dedi ki: "Kendine gel! Vesvese-i şeytânî ile Hakk'ın zikrinden geri kaldın ve yüz çevirdin. O okuduğun zikirden niçin peşîman oldun?"

198. Dedi: "Bana lebbeyk cevabı gelmiyor. Ondan korkuyorum ki redd-i bab olayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

198. Dedi: "Bana lebbeyk cevabı gelmiyor. Ondan korkuyorum ki redd-i bab olayım!"

Zikreden kişi, Hızır'a cevap olarak dedi ki: "O kadar çok zikrettiğim hâlde, Yüce Allah tarafından bana 'lebbeyk' cevabı ve hitabı gelmiyor. İlahi dergâhtan kovulmuş oldum diye korkuyorum."

Zakir, Hızır'a cevâben dedi ki: "O kadar çok zikrettiğim halde, Hak cânibinden bana lebbeyk cevabı ve hitâbı gelmiyor. Dergâh-ı ilâhîden koğulmuş oldum diye korkuyorum."

199. Dedi: "O senin "Allah!"ın bizim "Lebbeyk"imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

199. Dedi: "O senin "Allah!" deyişin bizim "Lebbeyk" deyişimizdir; ve o senin niyazın ve derdin ve hararetin bizim elçimizdir."

Şeytanın bozgunculuğundan kurtarmak için Hakk'ın zikredene gönderdiği Hızır (a.s.) Hakk'ın tercümanı olarak şöyle buyurdu: "O senin her bir "Allah!" deyişin, bizim sana karşı "Lebbeyk!" diye seslenişimizdir. Çünkü bizim sana icabetimiz olmasa ve senden yüz çevirmiş olsak, senin bizim tarafımıza yönelerek niyaz ve dert ve hararet ile "Allah!" demen mümkün olamazdı. Bu sebeple o senin niyazın ve bize yaklaşma derdin ve aşkının harareti bizim elçimiz ve takipçimizdir."

Şeytanın fesâdından kurtarmak için Hakk'ın zâkire gönderdiği Hızır (a.s.) Hakk'ın tercümânı olarak buyurdu ki: "O senin her bir "Allah!" demen, bizim sana karşı "Lebbeyk!" diye hitâbımızdır. Zîrâ bizim sana icâbetimiz olmasa ve senden i'râz etmiş olsak, senin bizim cânibimize müteveccihen niyâz ve dert ve harâret ile "Allah!" demen mümkin olamazdı. Binâenaleyh o senin niyâzın ve bize yaklaşmak derdin ve harâret-i aşkın bizim peykimiz ve tâbi'imizdir."

200. "Senin tedbirlerin ve çare arayıcılıkların bizim cezbimiz ve senin ayağını açmak idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

200. "Senin tedbirlerin ve çare arayışların bizim cezbimiz ve senin ayağını açmak idi."

Senin bize yakınlaşmak için tedbirlerin ve çare arayışların, seni kendi tarafımıza çekmemiz ve senin ruhunun ayağındaki nefse ait sıfat bağlarını çözmek idi.

[196] "Senin bize tekarrüb için tedbirlerin ve çâre arayıcılıkların, seni kendi tarafımıza çekmemiz ve senin ruhunun ayağında[ki] sıfât-ı nefsâniyye bağlarını çözmek idi."

201. "Senin korkun ve aşkın bizim lutfumuzun kemendidir. Senin her "Yâ Rabbi!"nin altında "Lebbeyk!"ler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

201. "Senin korkun ve aşkın bizim lutfumuzun kemendidir. Senin her "Yâ Rabbi!"nin altında "Lebbeyk!"ler vardır."

Bizden korkman ve bize kavuşmak için olan aşkın, bizim lutfumuzun kemendidir ki, inâyet edeceğimiz kulları mâsivâ (Allah dışındaki her şey) sahrasından bu kemend ile avlarız. Senin her "Ya Rabbî!" demenin altında gizli "Lebbeyk!" (Buyur ey kulum!) hitapları vardır.

"Bizden korkun ve bize kavuşmak için olan aşkın bizim lutfumuzun kemendidir ki, inâyet edeceğimiz kulları sahrâ-yı mâsivâdan bu kemend ile avlarız. Senin her "Ya Rabbî!" demenin altında gizli "Lebbeyk!" hitâbları vardır."

202. “Câhilin canı bu duâdan uzağın gayri değildir. Zîrâ ona "Ya Rab!" demeğe izin yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

202. Câhilin canı bu duadan uzak değildir. Çünkü ona "Ya Rab!" demeye izin yoktur.

198. Dedi: "Bana lebbeyk cevabı gelmiyor. Ondan korkuyorum ki redd-i bab olayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

198. Dedi: "Bana lebbeyk cevabı gelmiyor. Ondan korkuyorum ki redd-i bab olayım!"

Zikreden kişi, Hızır'a cevap olarak dedi ki: "O kadar çok zikrettiğim hâlde, Yüce Allah tarafından bana 'lebbeyk' cevabı ve hitabı gelmiyor. İlahi dergâhtan kovulmuş oldum diye korkuyorum."

Zakir, Hızır'a cevâben dedi ki: "O kadar çok zikrettiğim halde, Hak cânibinden bana lebbeyk cevabı ve hitâbı gelmiyor. Dergâh-ı ilâhîden koğulmuş oldum diye korkuyorum."

199. Dedi: "O senin "Allah!"ın bizim "Lebbeyk"imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

199. Dedi: "O senin "Allah!" deyişin bizim "Lebbeyk" deyişimizdir; ve o senin niyazın ve derdin ve hararetin bizim elçimizdir."

Şeytanın bozgunculuğundan kurtarmak için Hakk'ın zikredene gönderdiği Hızır (a.s.) Hakk'ın tercümanı olarak şöyle buyurdu: "O senin her bir "Allah!" deyişin, bizim sana karşı "Lebbeyk!" diye seslenişimizdir. Çünkü bizim sana icabetimiz olmasa ve senden yüz çevirmiş olsak, senin bizim tarafımıza yönelerek niyaz ve dert ve hararet ile "Allah!" demen mümkün olamazdı. Bu sebeple o senin niyazın ve bize yaklaşma derdin ve aşkının harareti bizim elçimiz ve takipçimizdir."

Şeytanın fesâdından kurtarmak için Hakk'ın zâkire gönderdiği Hızır (a.s.) Hakk'ın tercümânı olarak buyurdu ki: "O senin her bir "Allah!" demen, bizim sana karşı "Lebbeyk!" diye hitâbımızdır. Zîrâ bizim sana icâbetimiz olmasa ve senden i'râz etmiş olsak, senin bizim cânibimize müteveccihen niyâz ve dert ve harâret ile "Allah!" demen mümkin olamazdı. Binâenaleyh o senin niyâzın ve bize yaklaşmak derdin ve harâret-i aşkın bizim peykimiz ve tâbi'imizdir."

200. "Senin tedbirlerin ve çare arayıcılıkların bizim cezbimiz ve senin ayağını açmak idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

200. "Senin tedbirlerin ve çare arayışların bizim cezbimiz ve senin ayağını açmak idi."

Senin bize yakınlaşmak için tedbirlerin ve çare arayışların, seni kendi tarafımıza çekmemiz ve senin ruhunun ayağındaki nefse ait sıfat bağlarını çözmek idi.

[196] "Senin bize tekarrüb için tedbirlerin ve çâre arayıcılıkların, seni kendi tarafımıza çekmemiz ve senin ruhunun ayağında[ki] sıfât-ı nefsâniyye bağlarını çözmek idi."

201. "Senin korkun ve aşkın bizim lutfumuzun kemendidir. Senin her "Yâ Rabbî!"nin altında "Lebbeyk!"ler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

201. "Senin korkun ve aşkın bizim lutfumuzun kemendidir. Senin her "Yâ Rabbî!"nin altında "Lebbeyk!"ler vardır."

Bizden korkun ve bize kavuşmak için olan aşkın, bizim lutfumuzun kemendidir ki, yardım edeceğimiz kulları mâsivâ (Allah dışındaki her şey) sahrasından bu kemend ile avlarız. Senin her "Ya Rabbî!" demenin altında gizli "Lebbeyk!" (Buyur ey kulum!) hitapları vardır.

"Bizden korkun ve bize kavuşmak için olan aşkın bizim lutfumuzun kemendidir ki, inâyet edeceğimiz kulları sahrâ-yı mâsivâdan bu kemend ile avlarız. Senin her "Ya Rabbî!" demenin altında gizli "Lebbeyk!" hitâbları vardır."

202. “Câhilin canı bu duâdan uzağın gayri değildir. Zîrâ ona "Yâ Rab!" demeğe izin yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

202. "Cahilin canı bu duadan uzakta değildir."

"Cahil"den kasıt, kahr ve celâl ehli olanlardır. "Kahrımıza mazhar olan kimsenin canı bu duadan ve bizi zikretmekten çok uzaktır. Çünkü ona "Yâ Rab!" demeye iznimiz yoktur ki ağzını açıp bizi zikredebsin."

“Câhil”den murâd ehl-i kahr ve celâldir. “Kahrımıza mazhar olan kimsenin canı bu duâdan ve bizi zikr etmekten pek uzaktır. Zîrâ ona “Yâ Rab!” demeğe iznimiz yoktur ki ağzını açıp bizi zikr edebilsin.”

203. Zarar vaktinde Huda'ya nâle edememek için, onun ağzı üzerinde ve kalbi üzerinde kilit ve bağ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

203. Zarar anında Allah'a yakaramaması için, o kişinin ağzı ve kalbi üzerinde kilit ve bağ vardır.

O kahra mazhar olan kişinin ağzında ve kalbinde Hakk'ın kahrının ve gazabının kilidi ve bağı vardır. Nitekim خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ (Bakara, 2/7) yani “Yüce Allah onların kalpleri üzerine mühür vurdu" buyrulur. Bu sebeple böyle bir kişi, zarar ve sıkıntı anında gerçek fail olan Hakk'a yakarıp yalvaramaz; aksine Zeyd ve Amr ile mücadele içindedir.

O mazhar-ı kahr olan kimsenin ağzında ve kalbinde Hakk'ın kahr ve gazabının kilidi ve bağı vardır. Nitekim خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ (Bakara, 2/7) ya'nî “Allah Teâlâ onların kalbleri üzerine mühür vaz' etti" buyrulur. Binâenaleyh böyle bir kimse zarar ve sıkıntı vaktinde fâil-i hakîkî olan Hakk'a nâle ve niyâz edemeyip Zeyd ve Amr ile mücadele içindedir.

204. Muhakkak Fir'avn'a yüz mülk ve mal verdi, tâ ki o izzet ve celâl da'vâsı etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

204. Şüphesiz Firavun'a yüzlerce mülk ve mal verdi ki o, izzet ve celâl iddiasında bulundu.

Yüce Allah Firavun'a pek çok mal ve mülk verdi. Bu mülk ve saltanat nimetine şükredeceği yerde, görünen kuvvetine aldanıp izzet ve ilahlık azameti iddiasına kalkıştı ve kendisini uyarmak için Allah tarafından gönderilen Musa ve Harun'a (a.s.) karşı çıktı.

Hak Teâlâ Fir'avn'a pek çok mal ve mülk verdi. Bu mülk ve saltanat ni'metine şükür edeceği yerde, kuvvet-i zâhiresine mağrûr olup izzet ve azamet-i rubûbiyyet da'vâsına kıyâm ve kendisini îkāz için Hak tarafından gönderilen Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm) a muhalefet etti.

205. O bütün ömründe baş ağrısı görmedi, [tâ ki] o kötü cevherli, Hak tarafına nâle etmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

205. O bütün ömründe baş ağrısı görmedi, ta ki o kötü cevherli, Hak tarafına yakarmasın diye!

O Firavun bütün ömründe, aczi ortaya çıkıp Hak tarafına yakarıp dua edememesi için bir baş ağrısı bile görmedi. Çünkü özü ve mayası kötü idi; ve Yüce Allah onun bu mayasına ve özüne göre muamele etti. "Kötü cevherli" ifadesi, Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) tarafından Kur'an metnine dayanılarak tam bir açıklıkla beyan edilen Firavun'un imanını inkâr etmez. Çünkü Firavun'un küfür ve inkârı zamanında işlediği zulümler, her kâfir ve inkârcı tarafından kolaylıkla işlenebilecek şeyler değildir. Örneğin yetmiş bin civarında olduğu rivayet edilen İsrailoğulları çocuklarının katli, birçok kâfir için bile yürekler acısıdır. Bu sebeple Firavun, boğulma esnasında iman etmiş olsa da, özünün ve mayasının kötü ve kan dökücü olduğu açıktır. "Cahil"den kasıt, kahır ve celâl ehli olanlardır. "Kahrımıza mazhar olan kimsenin canı bu duadan ve bizi zikretmekten pek uzaktır. Çünkü ona "Yâ Rab!" demeye iznimiz yoktur ki ağzını açıp bizi zikredebsin."

O Fir'avn bütün ömründe, aczi zâhir olup Hak tarafına nâle ve münâcât edememek için bir baş ağrısı bile görmedi. Zîrâ cevheri ve mayası kötü idi; ve Hak Teâlâ onun bu mayasına ve cevherine göre muâmele buyurdu. “Kötü cevherli" ta'bîri, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber tarafından nass-ı Kur'ânî'ye müsteniden kemâl-i vuzûh ile beyân buyurulan Fir'avn'ın îmânını nefyetmez. Zîrâ Firavn'ın küfür ve inkârı zamanında icrâ ettiği mezâlim, her kâfir ve münkir tarafından kolaylıkla irtikâb olunur şey değildir. Ezcümle yetmiş bin râddesinde olduğu rivâyet olunan Benî-İsrail çocuklarının katli, birçok kâfirler için bile yürekler acısıdır. Binâenaeleyh Fir'avn, gark esnasında îmân etmiş ise de, cevherinin ve mayasının kötü ve hûn-rîz olduğu meydandadır. "Câhil"den murâd ehl-i kahr ve celâldir. "Kahrımıza mazhar olan kimsenin canı bu duâdan ve bizi zikr etmekten pek uzaktır. Zîrâ ona "Yâ Rab!" demeğe iznimiz yoktur ki ağzını açıp bizi zikr edebilsin."

203. Zarar vaktinde Huda'ya nâle edememek için, onun ağzı üzerinde ve kalbi üzerinde kilit ve bağ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

203. Zarar anında Allah'a yakaramaması için, o kişinin ağzı ve kalbi üzerinde kilit ve bağ vardır.

O kahra mazhar olan kişinin ağzında ve kalbinde Hakk'ın kahrının ve gazabının kilidi ve bağı vardır. Nitekim خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ (Bakara, 2/7) yani “Yüce Allah onların kalpleri üzerine mühür vurdu" buyrulur. Bu sebeple böyle bir kişi, zarar ve sıkıntı anında gerçek fail olan Hakk'a yakarıp yalvaramaz; aksine Zeyd ve Amr ile mücadele içindedir.

O mazhar-ı kahr olan kimsenin ağzında ve kalbinde Hakk'ın kahr ve gazabının kilidi ve bağı vardır. Nitekim خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ (Bakara, 2/7) ya'nî “Allah Teâlâ onların kalbleri üzerine mühür vaz' etti" buyrulur. Binâenaleyh böyle bir kimse zarar ve sıkıntı vaktinde fâil-i hakîkî olan Hakk'a nâle ve niyâz edemeyip Zeyd ve Amr ile mücadele içindedir.

204. Muhakkak Fir'avn'a yüz mülk ve mal verdi, tâ ki o izzet ve celâl da'vâsı etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

204. Şüphesiz Firavun'a yüz mülk ve mal verdi ki o, izzet ve celâl davası etti.

Yüce Allah Firavun'a pek çok mal ve mülk verdi. Bu mülk ve saltanat nimetine şükredeceği yerde, görünen kuvvetine aldanıp izzet ve ilahlık azameti davasına kalkıştı ve kendisini uyarmak için Allah tarafından gönderilen Musa ve Harun'a (a.s.) karşı çıktı.

Hak Teâlâ Fir'avn'a pek çok mal ve mülk verdi. Bu mülk ve saltanat ni'metine şükür edeceği yerde, kuvvet-i zâhiresine mağrûr olup izzet ve azamet-i rubûbiyyet da'vâsına kıyâm ve kendisini îkāz için Hak tarafından gönderilen Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm)a muhalefet etti.

205. O bütün ömründe baş ağrısı görmedi, [tâ ki] o kötü cevherli, Hak tarafına nâle etmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

205. O, bütün ömründe baş ağrısı görmedi ki o kötü özlü kişi, Hak tarafına yakarışta bulunsun!

O Firavun, bütün ömründe aczi ortaya çıkıp Hak tarafına yakarış ve münacatta bulunamasın diye bir baş ağrısı bile görmedi. Çünkü özü ve mayası kötü idi; ve Yüce Allah onun bu mayasına ve özüne göre muamele etti. "Kötü özlü" ifadesi, Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) tarafından Kur'an metnine dayanılarak tam bir açıklıkla beyan buyurulan Firavun'un imanını reddetmez. Çünkü Firavun'un küfür ve inkârı zamanında işlediği zulümler, her kâfir ve inkârcı tarafından kolaylıkla işlenecek şeyler değildir. Örneğin, yetmiş bin civarında olduğu rivayet olunan İsrailoğulları çocuklarının katli, birçok kâfir için bile yürekler acısıdır. Bu sebeple Firavun, boğulma anında iman etmiş olsa da, özünün ve mayasının kötü ve kan dökücü olduğu açıktır.

O Fir'avn bütün ömründe, aczi zâhir olup Hak tarafına nâle ve münâcât edememek için bir baş ağrısı bile görmedi. Zîrâ cevheri ve mayası kötü idi; ve Hak Teâlâ onun bu mayasına ve cevherine göre muâmele buyurdu. “Kötü cevherli" ta'bîri, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber tarafından nass-ı Kur'ânî'ye müsteniden kemâl-i vuzûh ile beyân buyurulan Fir'avn'ın îmânını nefyetmez. Zîrâ Firavn'ın küfür ve inkârı zamanında icrâ ettiği mezâlim, her kâfir ve münkir tarafından kolaylıkla irtikâb olunur şey değildir. Ezcümle yetmiş bin râddesinde olduğu rivâyet olunan Benî-İsrail çocuklarının katli, birçok kâfirler için bile yürekler acısıdır. Binâenaeleyh Fir'avn, gark esnasında îmân etmiş ise de, cevherinin ve mayasının kötü ve hûn-rîz olduğu meydandadır.

206. Ona mülk-i cihanın cümlesini verdi, tâ ki Huda'yı gizlide çağırmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

206. Ona dünya mülkünün hepsini verdi ki, Allah'ı gizlice çağırmasın.

Yüce Allah o Firavun'a, sırf kendisine perde olması ve iç dünyasında Hakk'a dönüp gizlice yalvaramaması için, dünya mülkünün hepsini, yani bir insan ferdinin dünya hayatında elde edebileceği bütün istekleri ihsan etti. Bu şerefli beyit ile Birinci ciltte 2486 numaraya denk gelen "Gece yarısında Firavun dahi ağlamıştır" beyti arasında çelişki yoktur. Nitekim şarihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri şöyle buyururlar: "Bu beyitlerden anlaşılır ki Firavun ömrü boyunca bir vakit olsun Hakk'ın huzurunda inlememişti. Ve birinci ciltte geçti ki, Firavun geceleyin inlerdi. Görünüşte çelişki var gibi durur. Fakat çelişki yoktur. Çünkü burada kastedilen, dert ile zikir ve duadır; ve birinci ciltte onun geceleyin Hakk'ın huzurundaki inlemesi dertsizdi, bu yüzden etkili olmadı. Ve onun kalbi iman edecek şekilde yumuşamadı. Ve eğer onun inlemesi dert ile olsaydı etkili olurdu."

Fakire uygun gelen anlam da şudur ki: Firavun'un birinci ciltte açıklanan inlemesi, onun ezelî yatkınlığı (isti'dâd-ı ezelî) diliyle gerçekleşen inlemesidir. Yoksa görünen dil ile gerçekleşen inlemesi değildir. Ve "gece"den kastedilen de tabiî karanlıktır. Buna göre bu inleme, Firavun'un bu tabiî karanlık içinde, yatkınlık diliyle, bütün isimleri kendinde toplayan Yüce Allah hazretlerine yaptığı içsel inlemesinden ibaret olup, Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) talip olanları irşat etmek için, akılla anlaşılanı duyularla algılanan mertebesine indirgeyerek açıklamışlardır. Burada ise Firavun'un görünen hâlinin açıklamasıdır. Böyle olunca birinci ciltte açıklanan Firavun'un gizli yalvarışı ile burada açıklanan Firavun'un hâli arasında çelişki yoktur. Birisi içsel (bâtın) ve diğeri dışsal (zâhir) mertebesindendir.

Hak Teâlâ o Fir'avn'a, mahzâ kendisine hicâb olmak ve bâtınında Hakk'a rücû' ve münâcât edememek için mülk-i cihânın cümlesini, ya'nî bir ferd-i insânînin hayât-ı dünyeviyyede elde edebileceği murâdâtın kâffesini ihsân etti. Bu beyt-i şerîf ile I. cildde 2486 numaraya müsadif olan نیم شب فرعون گریان شده هم ya'ni "Gece yarısında Fir'avn dahi giryân olmuştur" beyti arasında tenâkuz yoktur. Nitekim şurrâhtan Bahru'l-Ulûm hazretleri şöyle buyururlar: "Bu beyitlerden anlaşılır ki Fir'avn müddet-i ömründe bir vakit huzûr-ı Hak'ta nâle etmemiş idi. Ve cild-i evvelde geçti ki, Fir'avn geceleyin nâle ederdi. Zâhirde tenâkuz görünür. Fakat tenâkuz yoktur. Zîrâ burada murâd, derd ile zikir ve duâdır; ve cild-i evvelde onun geceleyin huzûr-ı Hak'taki nâlesi derdsiz idi, bunun için müessir olmadı. Ve onun kalbi îmân edecek vech ile müleyyen olmadı. Ve eğer onun nâlesi derd ile ola idi müessir olurdu."

Fakîre lâyih olan ma'nâ da budur ki: Fir'avn'ın I. cildde beyân buyrulan nâlesi, onun isti'dâd-ı ezelîsi lisânıyle vâki' olan nâlesidir. Yoksa lisân-ı zâhir ile vâki' olan nâlesi değildir. Ve "gece"den murâd dahi zulmet-i tabîiyyedir. Binâenaleyh bu nâle Fir'avn'ın bu zulmet-i tabiiyye içinde lisân-ı isti'dâd ile, câmi'-i cemî-i esmâ olan Allah Teâlâ hazretlerine nâle-i bâtınîsinden ibâret olup, Cenâb-ı Pîr irşâd-ı tâlibîn için, ma'külü mahsüs mertebesine tenzîlen beyân buyurmuşlardır. Burada ise Fir'avn'ın hâl-i zâhirini beyândır. Böyle olunca I. cildde beyân buyrulan Fir'avn'ın münâcâtı ile burada beyân buyurulan Fir'avn'ın hâli arasında tenâkuz yoktur. Birisi bâtın ve diğeri zâhir mertebesindendir.

207. Derd mülk-i cihandan daha iyi geldi, tâ ki gizlide Huda'yı çağırasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

207. Dert, dünya mülkünden daha iyi geldi, tâ ki gizlide Allah'ı çağırasın!

Ey Hakk yolcusu, dünya hayatında dert, senin gizlice Allah'a yönelmen ve yalvarman için, seni azdırıp perdeleyecek olan dünyanın mülkünden daha iyidir. Bilinmeli ki: Dert iki türlüdür. Birisi zahirî (dışsal) ve diğeri bâtınîdir (içseldir). Zahirîsi hastalık ve mal kaybı ve fakirlik ve zorunluluk gibi sıkıntılardır. İlahi emir dairesinde hareket eden ve ilahi yasaktan kaçınan bir müminin bu gibi belaları, dünyanın mal ve mülkünden daha hayırlıdır ve bu belalar o mümin hakkında ilahi sevginin eseridir. Nasıl ki hadis-i şerifte (Allah bir kulunu sevdiği zaman, yalvarışını işitmek için onu belaya uğratır) buyrulmuştur.

"Ey sâlik, hayât-ı dünyeviyyede derd, senin gizlide Hakk'a rücû' ve niyâz etmen için, seni azdırıp hicâba düşürecek olan cihânın mülkünden daha iyidir." Ma'lûm olsun ki: Derd iki türlüdür. Birisi zâhirî ve diğeri bâtınîdir. Zâhirîsi hastalık ve telef-i mâl ve fakr ve zarûret gibi sıkıntılardır. Emr-i ilâhî dâiresinde hareket ve nehy-i ilâhîden ictinâb eden bir mü'minin bu gibi belâları, cihânın mal ve mülkünden daha hayırlıdır ve bu belâlar o mü'min hakkında hubb-i ilâhî eseridir. Nitekim hadis-i şerifte اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه

206. Ona mülk-i cihanın cümlesini verdi, tâ ki Huda'yı gizlide çağırmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

206. Ona dünya mülkünün hepsini verdi ki, Allah'ı gizlice çağırmasın.

Yüce Allah o Firavun'a, sırf kendisine perde olması ve iç dünyasında Hakk'a dönüp gizlice yalvaramaması için dünya mülkünün hepsini, yani bir insan ferdinin dünya hayatında elde edebileceği bütün istekleri ihsan etti. Bu şerefli beyit ile Birinci ciltte 2486 numaraya denk gelen "Gece yarısında Firavun dahi ağlamış idi" beyti arasında çelişki yoktur. Nitekim şarihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri şöyle buyururlar: "Bu beyitlerden anlaşılır ki Firavun ömrü boyunca bir vakit Hak huzurunda inlememiş idi. Ve birinci ciltte geçti ki, Firavun geceleyin inlerdi. Görünüşte çelişki var gibi durur. Fakat çelişki yoktur. Çünkü burada kastedilen, dert ile zikir ve duadır; ve birinci ciltte onun geceleyin Hak huzurundaki inlemesi dertsiz idi, bu yüzden etkili olmadı. Ve onun kalbi iman edecek şekilde yumuşamadı. Ve eğer onun inlemesi dert ile olsaydı etkili olurdu."

Fakire uygun gelen anlam da şudur ki: Firavun'un birinci ciltte beyan buyrulan inlemesi, onun ezelî yatkınlığı diliyle gerçekleşen inlemesidir. Yoksa görünen diliyle gerçekleşen inlemesi değildir. Ve "gece"den kastedilen de bedensel yoğunluktur. Bu sebeple bu inleme, Firavun'un bu bedensel yoğunluk içinde yatkınlık diliyle, bütün isimleri kapsayan Yüce Allah hazretlerine yaptığı içsel inlemesinden ibaret olup, Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) talip olanları irşat etmek için, akılla bilineni duyularla algılanan mertebesine indirgeyerek beyan buyurmuşlardır. Burada ise Firavun'un görünen hâlini beyandır. Böyle olunca birinci ciltte beyan buyrulan Firavun'un gizli yalvarışı ile burada beyan buyrulan Firavun'un hâli arasında çelişki yoktur. Birisi içsel, diğeri ise dışsal mertebedendir.

Hak Teâlâ o Fir'avn'a, mahzâ kendisine hicâb olmak ve bâtınında Hakk'a rücû' ve münâcât edememek için mülk-i cihânın cümlesini, ya'nî bir ferd-i insânînin hayât-ı dünyeviyyede elde edebileceği murâdâtın kâffesini ihsân etti. Bu beyt-i şerîf ile I. cildde 2486 numaraya müsadif olan نیم شب فرعون گریان شده هم ya'ni "Gece yarısında Fir'avn dahi giryân olmuştur" beyti arasında tenâkuz yoktur. Nitekim şurrâhtan Bahru'l-Ulûm hazretleri şöyle buyururlar: "Bu beyitlerden anlaşılır ki Fir'avn müddet-i ömründe bir vakit huzûr-ı Hak'ta nâle etmemiş idi. Ve cild-i evvelde geçti ki, Fir'avn geceleyin nâle ederdi. Zâhirde tenâkuz görünür. Fakat tenâkuz yoktur. Zîrâ burada murâd, derd ile zikir ve duâdır; ve cild-i evvelde onun geceleyin huzûr-ı Hak'taki nâlesi derdsiz idi, bunun için müessir olmadı. Ve onun kalbi îmân edecek vech ile müleyyen olmadı. Ve eğer onun nâlesi derd ile ola idi müessir olurdu."

Fakîre lâyih olan ma'nâ da budur ki: Fir'avn'ın I. cildde beyân buyrulan nâlesi, onun isti'dâd-ı ezelîsi lisânıyle vâki' olan nâlesidir. Yoksa lisân-ı zâhir ile vâki' olan nâlesi değildir. Ve "gece"den murâd dahi zulmet-i tabîiyyedir. Binâenaleyh bu nâle Fir'avn'ın bu zulmet-i tabiiyye içinde lisân-ı isti'dâd ile, câmi'-i cemî-i esmâ olan Allah Teâlâ hazretlerine nâle-i bâtınîsinden ibâret olup, Cenâb-ı Pîr irşâd-1 tâlibîn için, ma'külü mahsüs mertebesine tenzîlen beyân buyurmuşlardır. Burada ise Fir'avn'ın hâl-i zâhirini beyândır. Böyle olunca I. cildde beyân buyrulan Fir'avn'ın münâcâtı ile burada beyân buyurulan Fir'avn'ın hâli arasında tenâkuz yoktur. Birisi bâtın ve diğeri zâhir mertebesindendir.

207. Derd mülk-i cihandan daha iyi geldi, tâ ki gizlide Huda'yı çağırasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

207. Dert, dünya mülkünden daha iyi geldi, tâ ki gizlide Allah'ı çağırasın!

Ey Hakk Yolcusu, dünya hayatında dert, senin gizlice Allah'a yönelmen ve yalvarman için, seni azdırıp perdeleyecek olan dünyanın mülkünden daha iyidir. Bilinmeli ki: Dert iki türlüdür. Birisi zahirî ve diğeri bâtınîdir. Zahirîsi hastalık ve mal kaybı ve fakirlik ve zaruret gibi sıkıntılardır. İlahi emir dairesinde hareket eden ve ilahi yasaktan kaçınan bir müminin bu gibi belaları, dünyanın mal ve mülkünden daha hayırlıdır ve bu belalar o mümin hakkında ilahi sevginin eseridir. Nasıl ki hadis-i şerifte "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, onun yalvarışını işitmek için onu belaya uğratır" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği zaman onu belaya uğratır. -Bu gibi belalar günahkâr ve fasık mümin hakkında ceza türündendir.- Sabr ederse günahlarına kefaret olur." Derdin bâtınîsi ilahi aşktan kaynaklanan ayrılık derdidir. Böyle bir bâtınî dert dünya ve ahiretin devlet ve nimetlerinden daha üstündür.

"Ey sâlik, hayât-ı dünyeviyyede derd, senin gizlide Hakk'a rücû' ve niyâz etmen için, seni azdırıp hicâba düşürecek olan cihânın mülkünden daha iyidir." Ma'lûm olsun ki: Derd iki türlüdür. Birisi zâhirî ve diğeri bâtınîdir. Zâhirîsi hastalık ve telef-i mâl ve fakr ve zarûret gibi sıkıntılardır. Emr-i ilâhî dâiresinde hareket ve nehy-i ilâhîden ictinâb eden bir mü'minin bu gibi belâları, cihânın mal ve mülkünden daha hayırlıdır ve bu belâlar o mü'min hakkında hubb-i ilâhî eseridir. Nitekim hadis-i şerifte اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, onun niyâzını işitmek için onu belâya giriftâr eder" buyurulur. Ve diğer bir hadîs-i şerifte dahi اذا احب الله عبدا ابتلاه وان صبر اجتباه ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu mübtelâ kılar. -Bu gibi ibtilâlar mü'min-i âsî ve fâsık hakkında cezâ kabîlindendir.- Sabr ederse günahlarına kefâret olur." Derdin bâtınîsi aşk-ı ilâhîden mütevellid derd-i firkattir. Böyle bir derd-i bâtınî dünyâ ve âhiretin devlet ve ni'metlerinden efdaldir.

208. Derdsiz çağırmak donukluktandır. Derd ile çağırmak gönül götürücülüktendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

208. Dertsiz çağırmak donukluktandır. Dert ile çağırmak gönül götürücülüğündendir.

Dertsiz ve yana yakıla edilmeyen dua donukluktandır; ve böyle dua kuru bir dil gevezeliğidir. Zahirî (dışsal) ve bâtınî (içsel) dert ile Hakk'a olan yalvarış ve yakarış, gönlü tamamen götürmekten ve çevirmekten kaynaklanır.

Derdsiz ve yana yakıla edilmeyen duâ donukluktandır; ve böyle duâ kuru bir laklaka-i lisâniyyedir. Derd-i zâhirî ve bâtınî ile Hakk'a olan niyâz ve tazarru', gönlü tamâmiyle götürmek ve çevirmekten neş'et eder.

209. O, sâdâyı dudak altında çekmek mebdei ve başlangıcı yâd etmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

209. O, sesi dudak altında tutmak başlangıcı ve anmayı hatırlamaktır.

"Sesi dudak altından çekmek", sesi gizlemekten kinayedir. "Başlangıç"tan kasıt, insânî hakikat mertebesi ve "anma"dan kasıt ise cismanî âlemdeki oluşumun başlangıcıdır. Yani "O dert ile gerçekleşen dua, tam bir alçakgönüllülükten dolayı doğal bir hâlde sesi gizlemektir. Nasıl ki ayet-i kerimede أدعوا ربكم تضرعاً وخفية انه لا يحب المعتد بن (A'râf, 7/55) yani "Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin, zira Allah bağırarak dua edip haddini aşanları sevmez!" buyurulur. Ve aynı şekilde öyle dert ile gerçekleşen dua, kendi iç dünyasının ilâhî ilimdeki hakikatini ve ana rahminde cisminin şekil ve oluşum başlangıcını hatırlamasıdır. Nasıl ki Yüce Allah فلينظر الانسان مم خلق خلق من ماء دافق (Târık, 86/5-6) yani "İnsan neden yaratıldığına baksın; mâ-i dâfıktan yani babasının sulbünden şehvetle fırlayan sudan ve nutfeden yaratıldı" buyurur.

"Âvâzı dudak altından çekmek", sadâyı ihfâ etmekten kinâyedir. "Mebde'"den murâd, hakîkat-i insâniyye mertebesi ve "başlangıç"dan murâd âlem-i cismâniyetteki ibtidâ-i tekevvündür. Ya'nî "O derd ile vâki' olan duâ, kemâl-i inkisârdan dolayı tabîî bir halde sadâyı ihfâ etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede أدعوا ربكم تضرعاً وخفية انه لا يحب المعتد بن (A'râf, 7/55) ya'nî "Rabbinize tazarruan ve hufyeten duâ ediniz, zîrâ Hak bağıra çağıra duâ edip haddini tecavüz edenleri sevmez!" buyurulur. Ve kezâ öyle derd ile vâki' olan duâ, kendi bâtınının ilm-i ilâhîde hakîkatini ve ana rahminde cisminin sûret ve bidâyet-i tekevvününü yâd etmesidir. Nitekim Hak Teâlâ فلينظر الانسان مم خلق خلق من ماء دافق (Târık, 86/5-6) Ya'nî "İnsan neden halk olunduğuna baksın; mâ-i dâfıktan ya'ni pederinin sulbünden şehvetle fırlayan sudan ve nutfeden halk olundu" buyurur.

210. O, sadâ "Ey cihânın mâliki ve ey müstaîn!" diye sâfî ve hazîn olmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

210. O, "Ey cihanın sahibi ve ey yardım istenen!" diye saf ve hüzünlü bir sesleniş olmaktır.

O dert ile meydana gelen dua, kendisinin hiçliğini hatırlayıp, Hakk'ın yüce sıfatını anan seslenişin saf ve hüzünlü olmasıdır. Sözün özü, kendisinin acizliğini ve yani "Yüce Allah bir kulunu sevdiği zaman, onun yakarışını işitmek için onu belaya uğratır" buyrulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de: اذا احب الله عبدا ابتلاه وان صبر اجتباه yani "Yüce Allah bir kulunu sevdiği zaman onu belaya uğratır. -Bu gibi belalar günahkar mümin ve fasık hakkında ceza türündendir.- Sabrederse günahlarına kefaret olur." Derdin bâtınîsi (iç yüzü) ilahi aşktan kaynaklanan ayrılık derdidir. Böyle bir bâtınî dert, dünya ve ahiretin devlet ve nimetlerinden daha üstündür.

O derd ile vâki' olan duâ, kendinin hiçliğini tahattur edip, Hakk'ın sıfat-ı celîlesini zikreden sadânın sâfî ve hazîn olmasıdır. Velhâsıl kendinin aczini ve ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, onun niyâzını işitmek için onu belâya giriftâr eder" buyurulur. Ve diğer bir hadîs-i şerifte dahi اذا احب الله عبدا ابتلاه وان صبر اجتباه ya'nî "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu mübtelâ kılar. -Bu gibi ibtilâlar mü'min-i âsî ve fâsık hakkında cezâ kabîlindendir.- Sabr ederse günahlarına kefâret olur." Derdin bâtınîsi aşk-ı ilâhîden mütevellid derd-i firkattir. Böyle bir derd-i bâtınî dünyâ ve âhiretin devlet ve ni'metlerinden efdaldir.

208. Derdsiz çağırmak donukluktandır. Derd ile çağırmak gönül götürücülüktendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

208. Dertsiz çağırmak donukluktandır. Dert ile çağırmak gönül götürücülüğündendir.

Dertsiz ve yana yakıla edilmeyen dua donukluktandır; ve böyle dua kuru bir dil gevezeliğidir. Zahirî (dışsal) ve bâtınî (içsel) dert ile Hakk'a olan yalvarış ve yakarış, gönlü tamamen götürmekten ve çevirmekten kaynaklanır.

Derdsiz ve yana yakıla edilmeyen duâ donukluktandır; ve böyle duâ kuru bir laklaka-i lisâniyyedir. Derd-i zâhirî ve bâtınî ile Hakk'a olan niyâz ve tazarru', gönlü tamâmiyle götürmek ve çevirmekten neş'et eder.

209. O, sâdâyı dudak altında çekmek mebdei ve başlangıcı yâd etmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

209. O, sesi dudak altında tutmak, başlangıcı ve ilk oluşumu hatırlamaktır.

"Sesi dudak altından çekmek", sesi gizlemekten kinayedir. "Başlangıç"tan kasıt, insanî hakikat mertebesi ve "ilk oluşum"dan kasıt ise cismanî âlemdeki oluşumun başlangıcıdır. Yani "O dert ile yapılan dua, tam bir kırılmışlık hâlinden dolayı doğal bir şekilde sesi gizlemektir. Nitekim ayet-i kerimede أدعوا ربكم تضرعاً وخفية انه لا يحب المعتد بن (A'râf, 7/55) yani 'Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin, çünkü Allah bağırarak dua edip haddini aşanları sevmez!' buyurulur. Ve aynı şekilde, öyle dert ile yapılan dua, kendi iç âleminin ilâhî ilimdeki hakikatini ve ana rahminde cisminin şeklini ve oluşumunun başlangıcını hatırlamasıdır. Nitekim Yüce Allah فلينظر الانسان مم خلق خلق من ماء دافق (Târık, 86/5-6) yani 'İnsan neden yaratıldığına baksın; fışkıran sudan, yani babasının sulbünden şehvetle fırlayan sudan ve nutfeden yaratıldı' buyurur.

"Âvâzı dudak altından çekmek", sadâyı ihfâ etmekten kinâyedir. "Mebde'"den murâd, hakikat-i insâniyye mertebesi ve "başlangıç"dan murâd âlem-i cismâniyetteki ibtidâ-i tekevvündür. Ya'nî "O derd ile vâki' olan duâ, kemâl-i inkisârdan dolayı tabîî bir halde sadâyı ihfâ etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede أدعوا ربكم تضرعاً وخفية انه لا يحب المعتد بن (A'râf, 7/55) ya'nî "Rabbinize tazarruan ve hufyeten duâ ediniz, zîrâ Hak bağıra çağıra duâ edip haddini tecavüz edenleri sevmez!" buyurulur. Ve kezâ öyle derd ile vâki' olan duâ, kendi bâtınının ilm-i ilâhîde hakikatini ve ana rahminde cisminin sûret ve bidâyet-i tekevvününü yâd etmesidir. Nitekim Hak Teâlâ فلينظر الانسان مم خلق خلق من ماء دافق (Târık, 86/5-6) Ya'nî “İnsan neden halk olunduğuna baksın; mâ-i dâfıktan ya'ni pederinin sulbünden şehvetle fırlayan sudan ve nutfeden halk olundu" buyurur.

210. O, sadâ “Ey cihânın mâliki ve ey müstaîn!" diye sâfî ve hazîn olmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

210. O, "Ey cihanın sahibi ve ey yardım istenen!" diye saf ve hüzünlü bir sesle yakarmaktır.

O dert ile gerçekleşen dua, kişinin kendi hiçliğini hatırlayıp, Hakk'ın yüce sıfatlarını zikreden sesin saf ve hüzünlü olmasıdır. Kısacası, kişinin kendi acizliğini ve yokluğunu hatırlayıp sesini hafif çıkarması ve Hakk'ın yüce sıfatlarını zikretmesi ve hüzünlü ve saf bir sesle niyaz etmesi suretiyle gerçekleşen duaların sebebi dert sahibi olmaktır; ve bu özelliklerin hepsi kulluk şanındandır ve tevhid (Allah'ı birleme) kulluğun sırrıdır.

O derd ile vâki' olan duâ, kendinin hiçliğini tahattur edip, Hakk'ın sıfat-ı celîlesini zikreden sadânın sâfî ve hazîn olmasıdır. Velhâsıl kendinin aczini ve yokluğunu tahattur edip sesini hafif çıkarmak ve Hakk'ın sıfât-ı celîlesini zikretmek ve hazîn ve sâf sadâ ile niyâz etmek sûretiyle vâki' olan duâların sebebi derd sahibi olmaktır; ve bu evsâfın cümlesi şân-ı abdiyyettir ve tevhîd ubûdiyyetin sırrıdır.

211. Köpeğin nâlesi onun yolunda cezbesiz değildir. Zîrâ her rağıb bir yol vurucunun esîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. Köpeğin inlemesi, onun yolunda cezbesiz değildir. Çünkü her arzu eden, bir yol kesicinin esiridir.

Bu şerefli beyit, duaya ve isteğe asıl sürükleyicinin dert olduğunu açıklamak için söylenmiştir. Yani istek ve dua bir ihtiyaç için olur. İhtiyacı olmayan kişi elbette bir şey istemez. Nasıl ki sağlıklı olan kimse, hekimlerin arkasından koşmaz ve zengin olan kimse şundan bundan para dilenmez. Bu sebeple, görünen ve görünmeyen derdi olmayan kimsenin de ihtiyaçları gideren Yüce Allah'a yalvarıp dua etmek aklına gelmez. Nasıl ki Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de Fussilet sûresinde şöyle buyurur: وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَدُعَاءٌ عَرِيضٌ (Fussilet 41/51) yani “Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Hak tarafına uzak olur; ve ona bela isabet etse çok ve uzun dualar sahibi olur.” Şimdi Allah'a olan yalvarma ve inleme dert ile olursa yürekten olur. Çünkü onun bu derdi ve belası, onu yürekten yalvarmak tarafına çeker. Nasıl ki köpeğin feryadı ve inlemesi bile, Allah'ın koyduğu bu cismaniyet yolunda cezbesiz değildir. Onun inlemesi de açlık derdinin ve ihtiyacının cezbesinden ve çekişindendir. Çünkü her bir ihtiyacın arzu edeni, kendinin yol kesicisi ve arzulananı olan o ihtiyacın esiri ve tutsağıdır. Şimdi bu âlemde kiminin ihtiyacı basit ve kiminin ihtiyacı şerefli olur. Basit ve aşağı olan ihtiyaç insanı aşağı mertebeye çeker; ve şerefli ve yüksek olan ihtiyaç da insanı yüksek mertebeye çıkarır.

Bu beyt-i şerîf duâya ve talebe sâik-ı aslînin derd olduğunu beyân için îrâd buyurulmuştur. Ya'nî taleb ve duâ bir hâcet için olur. Hâceti olmayan bittabi' bir şey istemez. Nitekim sıhhatte olan kimse, hekîmlerin arkasında koşmaz ve zengin olan kimse şundan bundan para dilenmez. Binâenaleyh zâhirî ve bâtınî derdi olmayan kimsenin dahi Kādı'l-hâcât olan Hakk'a niyâz ve duâ etmek hâtırına gelmez. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de Fussilet sûresinde şöyle buyurur: وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَدُعَاءٌ عَرِيضٌ (Fussilet 41/51) ya'ni “Biz insana in'âm ettiğimiz vakit, Hak cânibine uzak olur; ve ona belâ isabet etse çok ve uzun duâlar sahibi olur.” İmdi Hakk'a olan niyâz ve nâle derd ile olursa yürekten olur. Çünkü onun bu derdi ve belâsı, onu yürekten yalvarmak tarafına çeker.” Nitekim köpeğin feryâdı ve nâlesi bile, Hakk'ın vaz'ettiği bu cismâniyet yolunda cezbesiz değildir. Onun nâlesi de açlık derdinin ve hâcetinin cezbesinden ve çekişindendir. Zîrâ ki her bir hâcetin râğıbı kendinin yol vurucusu ve mergûbu olan o hâcetin esîri ve giriftârıdır.” İmdi bu âlemde kiminin hâceti hasîs ve kiminin hâceti şerîf olur. Hasîs ve aşağı olan hâcet insanı aşağı mertebeye çeker; ve şerîf ve yüksek olan hâcet dahi insanı yüksek mertebeye çıkarır.

211. Kehf'e mensûb olan köpek murdardan kurtulduğu vakit şehenşahların sofrası üzerinde oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. Kehf'e ait olan köpek, murdardan kurtulduğu zaman şehenşahların sofrası üzerinde oturdu.

Nasıl ki Ashâb-ı Kehf'in köpeği, aşağılık ihtiyacı olan leşin arkasından koşmaktan kurtulup, zamanlarının evliyası ve şehenşahları olan o Ashâb-ı Kehf'in arkasından gittiği ve onlara tâbi olduğu zaman insanlık hakikatini kazanıp, o şehenşahların manevî nimetler sofrasında oturma şerefine nail oldu. Yokluğunu hatırlayıp sesini hafif çıkarmak ve Hakk'ın yüce sıfatlarını zikretmek ve hüzünlü ve saf bir sesle niyaz etmek suretiyle meydana gelen duaların sebebi dert sahibi olmaktır; ve bu vasıfların hepsi kulluk şanındandır ve tevhid, kulluğun sırrıdır.

Nitekim Ashâb-ı Kehf'in köpeği, ihtiyâc-ı süflîsi olan lâşe arkasında koşmaktan kurtulup, zamânlarının evliyâsı ve şehenşâhları olan o Ashâb-ı Kehf'in arkasından gittiği ve onlara tâbi' olduğu vakit hakikat-i insâniyyeyi iktisab edip, o şehenşâhların niam-ı ma'neviyyesi sofrasında oturmak şerefine nâil oldu. yokluğunu tahattur edip sesini hafif çıkarmak ve Hakk'ın sıfât-ı celîlesini zikretmek ve hazîn ve sâf sadâ ile niyâz etmek sûretiyle vâki' olan duâların sebebi derd sahibi olmaktır; ve bu evsâfın cümlesi şân-ı abdiyyettir ve tevhîd ubûdiyyetin sırrıdır.

211. Köpeğin nâlesi onun yolunda cezbesiz değildir. Zîrâ her rağıb bir yol vurucunun esîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. Köpeğin inlemesi, onun yolunda cezbesiz değildir. Çünkü her istekli, bir yol kesicinin esiridir.

Bu şerefli beyit, duaya ve isteğe asıl sürükleyicinin dert olduğunu açıklamak için söylenmiştir. Yani istek ve dua bir ihtiyaç için olur. İhtiyacı olmayan kişi doğal olarak bir şey istemez. Nasıl ki sağlıklı olan kimse, hekimlerin arkasından koşmaz ve zengin olan kimse şundan bundan para dilenmez. Bu sebeple, görünen ve görünmeyen derdi olmayan kimsenin de ihtiyaçları gideren Yüce Allah'a yalvarmak ve dua etmek aklına gelmez. Nasıl ki Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de Fussilet sûresinde şöyle buyurur: وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرِيضٍ (Fussilet 41/51) yani "Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Hak tarafına uzak olur; ve ona bela isabet etse çok ve uzun dualar sahibi olur." Şimdi, Allah'a olan yalvarma ve inleme dert ile olursa yürekten olur. Çünkü onun bu derdi ve belası, onu yürekten yalvarmak tarafına çeker.

Nasıl ki köpeğin feryadı ve inlemesi bile, Allah'ın koyduğu bu cismaniyet yolunda cezbesiz değildir. Onun inlemesi de açlık derdinin ve ihtiyacının cezbesinden ve çekişindendir. Çünkü her bir ihtiyacın istekli olanı, kendinin yol kesicisi ve arzulananı olan o ihtiyacın esiri ve tutsağıdır.

Şimdi, bu âlemde kiminin ihtiyacı değersiz ve kiminin ihtiyacı şerefli olur. Değersiz ve aşağı olan ihtiyaç insanı aşağı mertebeye çeker; ve şerefli ve yüksek olan ihtiyaç da insanı yüksek mertebeye çıkarır.

Bu beyt-i şerîf duâya ve talebe sâik-ı aslînin derd olduğunu beyân için îrâd buyurulmuştur. Ya'nî taleb ve duâ bir hâcet için olur. Hâceti olmayan bittabi' bir şey istemez. Nitekim sıhhatte olan kimse, hekîmlerin arkasında koşmaz ve zengin olan kimse şundan bundan para dilenmez. Binâenaleyh zâhirî ve bâtınî derdi olmayan kimsenin dahi Kādı'l-hâcât olan Hakk'a niyâz ve duâ etmek hâtırına gelmez. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de Fussilet sûresinde şöyle buyurur: وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرِيضٍ (Fussilet 41/51) ya'ni "Biz insana in'âm ettiğimiz vakit, Hak cânibine uzak olur; ve ona belâ isabet etse çok ve uzun duâlar sahibi olur." İmdi Hakk'a olan niyâz ve nâle derd ile olursa yürekten olur. Çünkü onun bu derdi ve belâsı, onu yürekten yalvarmak tarafına çeker.

Nitekim köpeğin feryâdı ve nâlesi bile, Hakk'ın vaz'ettiği bu cismâniyet yolunda cezbesiz değildir. Onun nâlesi de açlık derdinin ve hâcetinin cezbesinden ve çekişindendir. Zîrâ ki her bir hâcetin râğıbı kendinin yol vurucusu ve mergûbu olan o hâcetin esîri ve giriftârıdır.

İmdi bu âlemde kiminin hâceti hasîs ve kiminin hâceti şerîf olur. Hasîs ve aşağı olan hâcet insanı aşağı mertebeye çeker; ve şerîf ve yüksek olan hâcet dahi insanı yüksek mertebeye çıkarır.

211. Kehf'e mensûb olan köpek murdardan kurtulduğu vakit şehenşahların sofrası üzerinde oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. Kehf'e mensup olan köpek murdardan kurtulduğu zaman şehenşahların sofrası üzerinde oturdu.

Nasıl ki Ashâb-ı Kehf'in köpeği, aşağılık ihtiyacı olan leş arkasında koşmaktan kurtulup, zamanlarının evliyası ve şehenşahları olan o Ashâb-ı Kehf'in arkasından gittiği ve onlara tâbi olduğu zaman insanlık hakikatini kazanıp, o şehenşahların manevî nimetler sofrasında oturmak şerefine erişti.

Nitekim Ashâb-ı Kehf'in köpeği, ihtiyâc-ı süflîsi olan lâşe arkasında koşmaktan kurtulup, zamânlarının evliyâsı ve şehenşâhları olan o Ashâb-ı Kehf'in arkasından gittiği ve onlara tâbi' olduğu vakit hakikat-i insâniyyeyi iktisab edip, o şehenşâhların niam-ı ma'neviyyesi sofrasında oturmak şerefine nâil oldu.

212. Kıyamete kadar o mağaranın önünde rahmet suyunu kadehsiz içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

212. Kıyamete kadar o mağaranın önünde rahmet suyunu kadehsiz içer.

"Tegar" (تغار) birkaç anlama gelir. Burada "kadeh" ve "peymâne" (ölçü kabı) anlamındadır. Yani "O Ashâb-ı Kehf'in köpeği, leşi terk etmesi ve evliyaya (Allah dostlarına) tâbi olması sebebiyle, o evliyanın sofralarında ilâhî rahmet suyunu, kazandığı insanî ruhunun ağzıyla kadehsiz olarak içer.

“Tegar” (تغار) birkaç ma'nâya gelir. Burada “kadeh” ve “peymâne” ma'nâsınadır. Ya'nî “O Ashâb-ı Kehf'in köpeği lâşeyi terk ve evliyâya tebaiyyet yüzünden, o evliyânın sofralarında rahmet-i ilâhiyye suyunu, iktisâb ettiği rûh-ı insânîsinin ağzıyla kadehsiz olarak içer.

213. Ey çok köpek postlu vardır ki, onun için nâm yoktur; fakat perdede o kadehsiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

213. Ey çok köpek postlu vardır ki, onun için nâm yoktur; fakat perdede o kadehsiz değildir.

Ankaravî hazretlerine göre "köpek postlu" ifadesinden kastedilen, halk arasında adı ve sanı olmayan ve görünüşte hakir ve zelil olan kişilerdir. Ve "kadeh"ten kastedilen, ilahi marifet ve muhabbet şarabıdır. Bu durumda anlam şöyle olur: "Halk arasında nice kimseler vardır ki, görünüşte hakirdir ve ün sahibi değildir. Halbuki onlar iç âlemde muhabbet ve ilahi marifet şarabından mesttir." Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerine göre "köpek postlu" ifadesi, gösterişli dünyevi elbiselerden kinayedir. "Kadeh"ten kastedilen aşk ve marifettir. Bu durumda anlam şöyle olur: "Dünya ehlinin elbisesi içinde gizlenmiş nice arifler vardır ki, dünya ehlinden hiç kimse onları tanıyamaz ve onlar aşk ve marifet şarabından mesttir." Yine şarihlerden Hüseyin Hârezmî şerhine göre "köpek postlu" ifadesiyle bütün insan fertlerinin cismani suretlerine işaret buyrulur. Ve "kadeh"ten kastedilen, o fertlere meydana gelen tecellilerdir ki, bunlardan her biri bu tecelli şarabıyla mesttir. Ne bu kadehe ne de bu sarhoşluğa son yoktur. Şarap birdir, fakat yatkınlıklar sebebiyle sarhoşluğun çeşitleri çoktur. Örneğin mızrap birdir, fakat nağmelerin farklılığı sazın tellerinin farklılığı sebebiyledir. Her bir zerre cananın mızrabından iniltisiz değildir. Fakat her bir kimseye o inilti ve feryadın idrakine kabiliyet yoktur; ve bu marifet kadehinin lezzet ve zevki şiddetli sıkıntılar ve acılar olmaksızın bulunamaz. Sabır lazımdır; sevincin kapalı olan kapıları, sabır anahtarı olmaksızın açılamaz." Bu üç şarihten her birinin düşünceleri birer yöndür.

Ankaravî hazretlerine göre “köpek postlu” ta'bîrinden murâd, halk arasında adı ve sanı olmayan ve sûrette hakîr ve zelîl olan zevâttır. Ve “kadeh”ten murâd, ma'rifet ve muhabbet-i ilâhiyye şarabıdır. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: “Halk arasında nice kimseler vardır ki, zâhirde hakîrdir ve nâm ve şân sâhibi değildir. Halbuki onlar bâtında muhabbet ve ma'rifet-i ilâhiyye şarabından mesttir.” Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerine göre “köpek postlu” ta'bîri, libâs-ı fâhire-i dünyeviyyeden kinâyedir. “Kadeh”ten murâd aşk ve ma'rifettir. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: “Ehl-i dünyâ libâsı içinde gizlenmiş nice ârifler vardır ki, ehl-i dünyâdan bir kimse onları tanıyamaz ve onlar aşk ve ma'rifet şarabından mesttir.” Yine şârihlerden Hüseyin Hârezmî şerhine göre “köpek postlu” ta'bîriyle bilcümle efrâd-ı beşerin suver-i cismâniyyesine işaret buyrulur. Ve “kadeh”ten murâd, o efrâda vâki' olan tecelliyâttır ki, bunlardan her biri bu tecellî şarabıyla mesttir. Ne bu kadehe ne de bu sarhoşluğa nihâyet yoktur. Bâde birdir, fakat isti'dâdât hasebiyle sarhoşluğun envâ'ı çoktur. Meselâ mızrâb birdir, fakat nağmelerin ihtilafı sazın tellerinin ihtilafı sebebiyledir. Her bir zerre cânânın mızrâbından nâlesiz değildir. Fakat her bir kimseye o nâle ve efgānın idrâkine kâbiliyet yoktur; ve bu kadeh-i ma'rifetin lezzet ve zevki şedâid ve âlâm olmaksızın bulunamaz. Sabır lâzımdır; ferahın kapalı olan kapıları, sabır anahtarı olmaksızın açılamaz.” Bu üç şârihten her birinin mütâlaâtı birer vecihtir.

214. Ey oğul, bu kadeh için can ver! Cihâdsız ve sabırsız zafer ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

214. Ey oğul, bu kadeh için can ver! Cihadsız ve sabırsız zafer ne zaman olur?

212. Kıyamete kadar o mağaranın önünde rahmet suyunu kadehsiz içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

212. Kıyamete kadar o mağaranın önünde rahmet suyunu kadehsiz içer.

"Tegar" (تغار) birkaç anlama gelir. Burada "kadeh" ve "peymâne" (ölçü kabı) anlamındadır. Yani "O Ashâb-ı Kehf'in köpeği, leşi terk etmesi ve evliyaya (Allah dostlarına) tâbi olması sebebiyle, o evliyanın sofralarında ilâhî rahmet suyunu, kazandığı insanî ruhunun ağzıyla kadehsiz olarak içer.

“Tegar” (تغار) birkaç ma'nâya gelir. Burada “kadeh” ve “peymâne” ma'nâsınadır. Ya'nî “O Ashâb-ı Kehf'in köpeği lâşeyi terk ve evliyâya tebaiyyet yüzünden, o evliyânın sofralarında rahmet-i ilâhiyye suyunu, iktisâb ettiği rûh-ı insânîsinin ağzıyla kadehsiz olarak içer.

213. Ey çok köpek postlu vardır ki, onun için nâm yoktur; fakat perdede o kadehsiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

213. Ey çok köpek postlu vardır ki, onun için nâm yoktur; fakat perdede o kadehsiz değildir.

Ankaravî hazretlerine göre "köpek postlu" ifadesinden kastedilen, halk arasında adı ve sanı olmayan ve görünüşte hakir ve zelil olan kişilerdir. Ve "kadeh"ten kastedilen, ilahi marifet ve muhabbet şarabıdır. Bu durumda anlam şöyle olur: "Halk arasında nice kimseler vardır ki, görünüşte hakirdir ve ün sahibi değildir. Halbuki onlar iç âlemde muhabbet ve ilahi marifet şarabından mesttir." Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerine göre "köpek postlu" ifadesi, gösterişli dünyevi elbiselerden kinayedir. "Kadeh"ten kastedilen aşk ve marifettir. Bu durumda anlam şöyle olur: "Dünya ehlinin elbisesi içinde gizlenmiş nice arifler vardır ki, dünya ehlinden hiç kimse onları tanıyamaz ve onlar aşk ve marifet şarabından mesttir." Yine şarihlerden Hüseyin Hârezmî şerhine göre "köpek postlu" ifadesiyle bütün insan fertlerinin cismani suretlerine işaret buyrulur. Ve "kadeh"ten kastedilen, o fertlere meydana gelen tecellilerdir ki, bunlardan her biri bu tecelli şarabıyla mesttir. Ne bu kadehe ne de bu sarhoşluğa son yoktur. Şarap birdir, fakat yatkınlıklar sebebiyle sarhoşluğun çeşitleri çoktur. Örneğin mızrap birdir, fakat nağmelerin farklılığı sazın tellerinin farklılığı sebebiyledir. Her bir zerre cananın mızrabından iniltisiz değildir. Fakat her bir kimseye o inilti ve feryadın idrakine kabiliyet yoktur; ve bu marifet kadehinin lezzet ve zevki şiddetli sıkıntılar ve acılar olmaksızın bulunamaz. Sabır lazımdır; sevincin kapalı olan kapıları, sabır anahtarı olmaksızın açılamaz." Bu üç şarihten her birinin düşünceleri birer yöndür.

Ankaravî hazretlerine göre “köpek postlu” ta'bîrinden murâd, halk arasında adı ve sanı olmayan ve sûrette hakîr ve zelîl olan zevâttır. Ve “kadeh”ten murâd, ma'rifet ve muhabbet-i ilâhiyye şarabıdır. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: “Halk arasında nice kimseler vardır ki, zâhirde hakîrdir ve nâm ve şân sâhibi değildir. Halbuki onlar bâtında muhabbet ve ma'rifet-i ilâhiyye şarabından mesttir.” Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerine göre “köpek postlu” ta'bîri, libâs-ı fâhire-i dünyeviyyeden kinâyedir. “Kadeh”ten murâd aşk ve ma'rifettir. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: “Ehl-i dünyâ libâsı içinde gizlenmiş nice ârifler vardır ki, ehl-i dünyâdan bir kimse onları tanıyamaz ve onlar aşk ve ma'rifet şarabından mesttir.” Yine şârihlerden Hüseyin Hârezmî şerhine göre “köpek postlu” ta'bîriyle bilcümle efrâd-ı beşerin suver-i cismâniyyesine işaret buyrulur. Ve “kadeh”ten murâd, o efrâda vâki' olan tecelliyâttır ki, bunlardan her biri bu tecellî şarabıyla mesttir. Ne bu kadehe ne de bu sarhoşluğa nihâyet yoktur. Bâde birdir, fakat isti'dâdât hasebiyle sarhoşluğun envâ'ı çoktur. Meselâ mızrâb birdir, fakat nağmelerin ihtilafı sazın tellerinin ihtilafı sebebiyledir. Her bir zerre cânânın mızrâbından nâlesiz değildir. Fakat her bir kimseye o nâle ve efgānın idrâkine kâbiliyet yoktur; ve bu kadeh-i ma'rifetin lezzet ve zevki şedâid ve âlâm olmaksızın bulunamaz. Sabır lâzımdır; ferahın kapalı olan kapıları, sabır anahtarı olmaksızın açılamaz.” Bu üç şârihten her birinin mütâlaâtı birer vecihtir.

214. Ey oğul, bu kadeh için can ver! Cihâdsız ve sabırsız zafer ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

214. Ey oğul, bu kadeh için can ver! Cihâdsız ve sabırsız zafer ne vakit olur?

Bu marifet ve aşk şarabını içmek için hayvani ruhun hazlarını terk et ve fani olan bu canı feda etmeye niyetlen! Çünkü mücâhedesiz (nefisle mücadeleler) ve riyâzâtsız (nefsî perhizler) ve bu zorluklara sabretmeksizin nefis ve şeytan düşmanlarına zafer ve üstün gelmek mümkün olur mu?

Bu ma'rifet ve aşk şarabını içmek için rûh-ı hayvânînin huzûzâtını terk ve fânî olan bu cânı fedâya kasd et! Zîrâ mücâhedesiz ve riyâzâtsız ve bu meşakkatlere sabr etmeksizin nefis ve şeytan düşmanlarına zafer ve galebe mümkin olur mu?

215. Bunun için sabretmek zahmet olmaz. Sabret ki sabır ferahın anahtarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

215. Bunun için sabretmek zahmet olmaz. Sabret ki sabır ferahın anahtarıdır.

Marifet ve aşk şarabını içmek için sabretmek zahmet ve sıkıntı olmaz. Bu sebeple sabret! Çünkü hadis-i şerifte "Sabır ferahın anahtarıdır" buyurulmuştur.

Şarâb-ı ma'rifet ve aşkı içmek için sabretmek zahmet ve mihnet olmaz. Binâenaleyh sabret! Zira hadis-i şerifte الصبر مفتاح الفرج ya'nî "Sabır ferahın anahtarıdır" buyurulmuştur.

216. Bu pusudan sabırsız ve hazimsiz kimse sıçramadı. Sabır hazmin eli ve ayağı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

216. Bu pusudan sabırsız ve uyanık olmayan kimse sıçramadı. Sabır, uyanıklığın eli ve ayağı oldu.

"Hazm" burada "uyanıklık" ve "uyanık olma" anlamındadır. Daha başka anlamları da vardır. Yani "Bu beden pususunun arkasına gizlenmiş nefis ve şeytan düşmanlarının saldırısına karşı sabretmeksizin ve daima uyanık bulunmaksızın bu pusulu geçitten, ruhanîlik âlemine hiçbir kimse sıçrayamadı; ve uyanıklık sabır ile meydana geleceğinden, sabır uyanıklığın eli ve ayağı gibidir."

“Hazm” burada “hûşyârlık” ve “uyanıklık” ma'nâsınadır. Daha başka ma'nâları da vardır. Ya'nî “Bu cisim pususunun arkasına tâbiye olunmuş nefis ve şeytan düşmanlarının hücumuna karşı sabretmeksizin ve dâimâ uyanık bulunmaksızın bu pusulu geçitten, rûhâniyet âlemine hiçbir kimse sıçrayamadı; ve hazm ve uyanıklık sabır ile hâsıl olacağından, sabır hazmin eli ve ayağı mesâbesindedir.”

217. Taâmda ihtiyât et ki, zehirli ottur. Hazm etmek enbiyanın kuvveti ve nûrudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

217. Yemekte dikkatli ol ki, zehirli ottur. Hazmetmek peygamberlerin kuvveti ve nurudur.

Yediğin yemekte uyanık ol ki, onun haddinden fazlası ve zorunlu gıdadan nefse ait hazlar derecesine geçilmesi ve özellikle şüpheli ve haram olması hâlleri, zehirli ot gibidir. Bu sebeple yemekte hazım ve uyanıklık peygamberlerin kuvveti ve nurudur.

Yediğin taâmda uyanık ol ki, onun haddinden fazlası ve gıdâ-yı zarûrîden hazz-ı nefsânî derecesine geçilmesi ve ezcümle şübheli ve haram olması halleri, zehirli ot mesâbesindedir. Binâenaleyh taâmda hazm ve uyanıklık peygamber[ler]in kuvveti ve nûrudur.

218. Her bir rüzgâr ile sıçrayan saman çöpü olur. Muhakkak dağ ne vakit rüzgâra bir vezin koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

218. Her bir rüzgâr ile sıçrayan saman çöpü olur. Muhakkak dağ ne vakit rüzgâra bir vezin koyar?

Nefis ve şeytan tarafından meydana gelen her bir hâtıra (akla gelen düşünce) ve vesvese ile hareket eden kimse, Hakk yolunda saman çöpü gibi cılız olur. Hakk yolculuğunda dağ gibi sağlam duran kişi— Bu marifet (Allah'ı bilme) ve aşk şarabını içmek için hayvani ruhun hazlarını terk et ve fani olan bu canı feda etmeye niyetlen! Çünkü mücâhedesiz (nefisle mücadeleler) ve riyâzâtsız (nefsî perhizler) ve bu meşakkatlere sabretmeksizin nefis ve şeytan düşmanlarına zafer ve üstün gelmek mümkün olur mu?

Nefis ve şeytan tarafından vâki' olan her bir hâtıra ve vesvese ile hareket eden kimse, tarîk-ı Hak'ta saman çöpü gibi cılız olur. Sülükünde dağ gibi sâ- Bu ma'rifet ve aşk şarabını içmek için rûh-ı hayvânînin huzûzâtını terk ve fânî olan bu cânı fedâya kasd et! Zîrâ mücâhedesiz ve riyâzâtsız ve bu meşakkatlere sabr etmeksizin nefis ve şeytan düşmanlarına zafer ve galebe mümkin olur mu?

215. Bunun için sabretmek zahmet olmaz. Sabret ki sabır ferahın anahtarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

215. Bunun için sabretmek zahmet olmaz. Sabret ki sabır ferahın anahtarıdır.

Marifet ve aşk şarabını içmek için sabretmek zahmet ve sıkıntı olmaz. Bu sebeple sabret! Çünkü hadis-i şerifte "Sabır ferahın anahtarıdır" buyurulmuştur.

Şarâb-ı ma'rifet ve aşkı içmek için sabretmek zahmet ve mihnet olmaz. Binâenaleyh sabret! Zira hadis-i şerifte الصبر مفتاح الفرج ya'nî "Sabır ferahın anahtarıdır" buyurulmuştur.

216. Bu pusudan sabırsız ve hazimsiz kimse sıçramadı. Sabır hazmin eli ve ayağı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

216. Bu pusudan sabırsız ve hazımsız kimse sıçramadı. Sabır, hazmın eli ve ayağı geldi.

"Hazm" burada "uyanıklık" ve "uyanık bulunma" anlamındadır. Daha başka anlamları da vardır. Yani "Bu beden pususunun arkasına gizlenmiş nefis ve şeytan düşmanlarının saldırısına karşı sabretmeksizin ve daima uyanık bulunmaksızın bu pusulu geçitten, ruhanîlik âlemine hiçbir kimse sıçrayamadı; ve hazm (uyanıklık) sabır ile meydana geleceğinden, sabır hazmın eli ve ayağı gibidir."

"Hazm" burada "hûşyârlık" ve "uyanıklık" ma'nâsınadır. Daha başka ma'nâları da vardır. Ya'nî "Bu cisim pususunun arkasına tâbiye olunmuş nefis ve şeytan düşmanlarının hücumuna karşı sabretmeksizin ve dâimâ uyanık bulunmaksızın bu pusulu geçitten, rûhâniyet âlemine hiçbir kimse sıçrayamadı; ve hazm ve uyanıklık sabır ile hâsıl olacağından, sabır hazmin eli ve ayağı mesâbesindedir."

217. Taâmda ihtiyât et ki, zehirli ottur. Hazm etmek enbiyanın kuvveti ve nûrudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

217. Yemekte dikkatli ol ki, zehirli ottur. Hazmetmek peygamberlerin kuvveti ve nurudur.

Yediğin yemekte uyanık ol ki, onun haddinden fazlası ve zorunlu gıdadan nefse ait hazlar derecesine geçilmesi ve özellikle şüpheli ve haram olması hâlleri, zehirli ot gibidir. Bu sebeple yemekte hazım ve uyanıklık peygamberin kuvveti ve nurudur.

Yediğin taâmda uyanık ol ki, onun haddinden fazlası ve gıdâ-yı zarûrîden hazz-ı nefsânî derecesine geçilmesi ve ezcümle şübheli ve haram olması halleri, zehirli ot mesâbesindedir. Binâenaleyh taâmda hazm ve uyanıklık peygamberin kuvveti ve nûrudur.

218. Her bir rüzgâr ile sıçrayan saman çöpü olur. Muhakkak dağ ne vakit rüzgâra bir vezin koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

218. Her bir rüzgâr ile sıçrayan saman çöpü olur. Muhakkak dağ ne vakit rüzgâra bir vezin koyar?

Nefis ve şeytan tarafından meydana gelen her bir hâtıra (akla gelen düşünce) ve vesvese ile hareket eden kimse, Hakk yolunda saman çöpü gibi cılız olur. Sülûkünde (manevî yolculuğunda) dağ gibi sabit olan kimse, nefse ait heveslere ve şeytanî düşüncelere itibar eder mi? "Vezn nihâden" (ağırlık koymak) itibar etmekten kinayedir.

Nefis ve şeytan tarafından vâki' olan her bir hâtıra ve vesvese ile hareket eden kimse, tarîk-ı Hak'ta saman çöpü gibi cılız olur. Sülükünde dağ gibi sâ- bit olan kimse hevâ-yı nefsânîye ve hâtıra-i şeytânîye i'tibâr eder mi? "Vezn níhâden" i'tibâr etmekten kinâyedir.

219. Her taraftan bir gül seni, "Ey birader yol istersen âgâh ol, gel!" diye da'vet ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

219. Her taraftan bir gül seni, "Ey birader yol istersen âgâh ol, gel!" diye davet ederler.

Hak yolundan seni şaşırtıp sapkınlığa ve helake düşürmek için bir gulyabani (korkunç hayalet) hükmünde olan yalancı mürşitler her taraftan seni davet edip derler ki: "Ey birader, Hak yolunu istersen uyanık ol, bizim tarafımıza gel!"

Hak yolundan seni şaşırtıp dalâlete ve helâke düşürmek için bir gulyabânî mesâbesinde olan yalancı mürşidler her taraftan seni da'vet edip derler ki: "Ey birâder, Hak yolunu istersen âgâh ol, bizim tarafımıza gel!"

220. "Yol göstereyim, senin mülayim yoldaşın olayım, ben bu ince yolda kılavuzum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

220. "Yol göstereyim, senin uyumlu yoldaşın olayım, ben bu ince yolda kılavuzum."

221. O ne kılavuzdur ve ne yol bilir! Ey Yûsuf, o kurt huylu tarafına az git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

221. O ne kılavuzdur ve ne yol bilir! Ey Yûsuf, o kurt huylu tarafına az git!

Ey Hakk Yolcusu, iyi bil ki o ne kılavuzdur ve ne de o Hakk'ın yolunu ve yoldaki tehlikeleri bilir. Ey ruhu, Yûsuf (a.s.) gibi güzellik sahibi olan Hakk Yolcusu, o kurt huylu olan yalancı mürşidlerin tarafına gitme!

Ey Hak yolunun yolcusu, iyi bil ki o ne kılavuzdur ve ne de o Hakk'ın yolunu ve yoldaki tehlikeleri bilir. Ey ruhu, Yûsuf (a.s.) gibi sâhib-i cemâl olan sâlik, o kurt huylu olan yalancı mürşidlerin tarafına gitme!

222. Hazm o olur ki, bu evin yağı ve balı ve tuzakları seni aldatmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

222. Hazım o olur ki, bu evin yağı ve balı ve tuzakları seni aldatmasın.

"Bu ev"den kasıt "dünya", "çerb" yağlı, "nûş" baldır ve bunlardan kasıt, dünyanın geçici hazları ve lezzetleridir; "tuzaklar"dan kasıt ise para ve makam gibi bu hazları elde edecek araçlardır. Yani "Hazım, uyanıklık ve ihtiyat odur ki, bu fani dünya evinin yağı ve balı, yani geçici hazları ve bu hazları elde edecek araçlar seni aldatmasın!" Bu anlam bir yöndür ve diğer yönü de yalancı iddiacıdır: "Ev"den kasıt onun tekkesi ve "yağ" ve "bal"dan kasıt, onun kitaplardan ezberlediği hakikatler ve bilgilerdir.

"În sera"dan murâd “dünyâ”, “çerb" yağlı, "nûş" bal ve bunlardan murâd, huzûzat ve lezzât-ı âcile-i dünyâ, ve "tuzaklar"dan murâd, para ve mansıb gibi bu huzûzâtı elde edecek vesâittir. Ya'nî "Hazm ve uyanıklık ve ihtiyat odur ki, bu fânî dünyâ evinin yağı ve balı ya'nî huzûzât-ı âcilesi ve bu huzûzâtı elde edecek vesâit seni aldatmaya!" Bu ma'nâ bir vecihtir ve diğer vechi dahi müddeî-i kâzibdir: "Sera"dan murâd onun tekyesi ve “çerb" ve "nûş"dan murad, onun kitaplardan ezberlediği hakäyık ve maâriftir.

223. Zîra onun ne yağı ve ne de balı vardır. O kulağa sihir okur, üfürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

223. Çünkü onun ne yağı ne de balı vardır. O kulağa sihir okur, üfürür.

Fani dünyanın geçici hazları asılsız ve esassızdır. Rüya içinde yediğin yemek gibidir. Uyandığın zaman, kendini aç bir durumda bulursun. Rüya içinde ua- sabit olan kimse nefsanî arzuya ve şeytanî hatıraya itibar eder mi? "Vezn nihaden" itibar etmekten kinayedir.

Dünyâ-yı fânînin huzûzât-ı âcilesi asılsız ve esassızdır. Rü'yâda yediğin yemek gibidir. Uyandığın vakit, kendini aç bir halde bulursun. Rü'yâda şa- bit olan kimse hevâ-yı nefsânîye ve hâtıra-i şeytânîye i'tibâr eder mi? "Vezn níhâden" i'tibâr etmekten kinâyedir.

219. Her taraftan bir gül seni, "Ey birader yol istersen âgâh ol, gel!" diye da'vet ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

219. Her taraftan bir gül seni, "Ey birader yol istersen âgâh ol, gel!" diye davet ederler.

Hak yolundan seni şaşırtıp sapkınlığa ve helake düşürmek için bir gulyabani (korkunç hayalet) hükmünde olan yalancı mürşitler her taraftan seni davet edip derler ki: "Ey birader, Hak yolunu istersen uyanık ol, bizim tarafımıza gel!"

Hak yolundan seni şaşırtıp dalâlete ve helâke düşürmek için bir gulyabânî mesâbesinde olan yalancı mürşidler her taraftan seni da'vet edip derler ki: "Ey birâder, Hak yolunu istersen âgâh ol, bizim tarafımıza gel!"

220. "Yol göstereyim, senin mülayim yoldaşın olayım, ben bu ince yolda kılavuzum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

220. "Yol göstereyim, senin uyumlu yoldaşın olayım, ben bu ince yolda kılavuzum."

221. O ne kılavuzdur ve ne yol bilir! Ey Yûsuf, o kurt huylu tarafına az git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

221. O ne kılavuzdur ve ne yol bilir! Ey Yûsuf, o kurt huylu tarafına az git!

Ey Hakk Yolcusu, iyi bil ki o ne kılavuzdur ve ne de o Hakk'ın yolunu ve yoldaki tehlikeleri bilir. Ey ruhu, Yûsuf (a.s.) gibi güzellik sahibi olan Hakk Yolcusu, o kurt huylu olan yalancı mürşidlerin tarafına gitme!

Ey Hak yolunun yolcusu, iyi bil ki o ne kılavuzdur ve ne de o Hakk'ın yolunu ve yoldaki tehlikeleri bilir. Ey ruhu, Yûsuf (a.s.) gibi sâhib-i cemâl olan sâlik, o kurt huylu olan yalancı mürşidlerin tarafına gitme!

222. Hazm o olur ki, bu evin yağı ve balı ve tuzakları seni aldatmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

222. Hazım o olur ki, bu evin yağı ve balı ve tuzakları seni aldatmasın.

"Bu ev"den maksat "dünya", "yağlı"dan maksat yağ, "bal"dan maksat bal ve bunlardan maksat, dünyanın geçici hazları ve lezzetleri, "tuzaklar"dan maksat ise para ve makam gibi bu hazları elde etmeye yarayan araçlardır. Yani "Hazım, uyanıklık ve ihtiyat odur ki, bu fani dünya evinin yağı ve balı, yani geçici hazları ve bu hazları elde etmeye yarayan araçlar seni aldatmasın!" Bu anlam bir yöndür ve diğer yönü de yalancı iddiacıdır: "Ev"den maksat onun tekkesi ve "yağlı" ile "bal"dan maksat, onun kitaplardan ezberlediği hakikatler ve bilgilerdir.

“În sera”dan murâd “dünyâ”, “çerb" yağlı, "nûş" bal ve bunlardan murâd, huzûzat ve lezzât-ı âcile-i dünyâ, ve "tuzaklar"dan murâd, para ve mansıb gibi bu huzûzâtı elde edecek vesâittir. Ya'nî "Hazm ve uyanıklık ve ihtiyat odur ki, bu fânî dünyâ evinin yağı ve balı ya'nî huzûzât-ı âcilesi ve bu huzûzâtı elde edecek vesâit seni aldatmaya!" Bu ma'nâ bir vecihtir ve diğer vechi dahi müddeî-i kâzibdir: "Sera"dan murâd onun tekyesi ve “çerb" ve "nûş"dan murad, onun kitaplardan ezberlediği hakäyık ve maâriftir.

223. Zîra onun ne yağı ve ne de balı vardır. O kulağa sihir okur, üfürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

223. Çünkü onun ne yağı ne de balı vardır. O kulağa sihir okur, üfürür.

Geçici dünyanın acil hazları asılsız ve esassızdır. Rüyada yediğin yemek gibidir. Uyandığın zaman, kendini aç bir halde bulursun. Rüyada şarap içsen, uyandığın zaman asla zihninde neşe bulamazsın ve dünya dahi rüyanın aynısıdır. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم yani "Dünya uyuyanın rüyası gibidir" buyurulmuştur. Hâlin hakikati böyle iken o dünya insanın kulağına efsun okur, üfürür; ve halkı aldatıp acil hazları tarafına çekip Hak'tan gaflete düşürür de der: (Bu şerefli beyitte dahi yalancı mürşide işaret buyurulması yerindedir)

Dünyâ-yı fânînin huzûzât-ı âcilesi asılsız ve esassızdır. Rü'yâda yediğin yemek gibidir. Uyandığın vakit, kendini aç bir halde bulursun. Rü'yâda şa- râb içsen, uyandığın vakit aslâ dimâğında neş'e bulamazsın ve dünyâ dahi ayn-ı rü'yâdır. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünya uyuyanın rü'yâsı gibidir" buyurulmuştur. Hakikat-i hâl böyle iken o dünyâ insanın kulağına efsûn okur, üfürür; ve halkı aldatıp huzûzât-ı âcilesi tarafına çekip Hak'tan gaflete düşürür de der: (Bu beyt-i şerîfte dahi yalancı mürşide işaret buyurulması vecihtir)

224. Der ki: "Ey aydınlığa mensûb olan bize müsâfir gel, ev senindir ve sen benimsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

224. Der ki: "Ey aydınlığa mensup olan, bize misafir gel, ev senindir ve sen benimsin!"

Bu şerefli beyitte, ya dünyanın hâl diliyle ya da yalancı iddiacının söz diliyle davetine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfte, ya dünyânın lisân-ı hâl ile veyâ müddeî-i kâzibin lisân-ı kâl ile da'vetine işâret buyurulur.

225. Hazm o olur ki diyesin: "Mümtelîyim. Yâhut o kabrin ma'lûlü ve hastasıyım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

225. Hazım o olur ki diyesin: "Doydum. Yahut o kabrin hastası ve dertlisiyim."

"Tuhme" çok yemekten midede oluşan dolgunluktur. "Dahme" "kabir" anlamındadır. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, hazım ve ihtiyat odur ki, eğer seni hâl diliyle dünya davet ederse ona diyesin ki: "Ben geçici hazlara düşkünlükten pek doluyum ve ruhum sıkıntıdadır yahut bedenim hasta olmuştur; ve hissim o mezar ve ölüm fikrinden hastadır ve incinmiş bir haldedir." Ve eğer yalancı iddiacı sözlü olarak tekkenin yemeğine davet ederse, ona: "Midem doludur, affedersiniz ve vücudum hastadır, gürültüye gelemem ve bir köşecikte ölümümü hatırlamakla meşgulüm!" diyesin.

"Tuhme" çok taamdan mi'dede hâsıl olan dolgunluktur. "Dahme" "kabir" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey sâlik, hazm ve ihtiyât odur ki, eğer seni lisân-ı hâl ile dünyâ da'vet ederse ona diyesin ki: "Ben huzûzât-ı âcileye inhimâkten pek dolgunum ve rûhum sıklettedir veyâhut cismim alîl olmuştur; ve hissim o mezâr ve ölüm fikrinden hastadır ve incinmiş bir haldedir." Ve eğer müddeî-i kâzib lisân-ı kāl ile tekkenin lokmasına da'vet ederse, ona: "Mi'dem dolgundur, afv edersiniz ve vücûdum alîldir, hây u hûya gelemem ve bir köşecikte ölümümü tahattur ile meşgülüm!" diyesin.

226. Yâhut başımda ağrı vardır, baş ağrımı kes; yâhut beni o dayı ve oğul çağırmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

226. Ya da başımda ağrı var, baş ağrımı kes; ya da beni o dayı ve oğul çağırmıştır.

O yalancı iddia sahibi seni dergâhına davet ettiği zaman şöyle dersin: "Benim başım ağrıyor, bendeki bu baş ağrısını kes!" O kimsede kutsal bir nefes olmadığı için, buna cesaret edemez ve foyası meydana çıkacağından sakınarak seni bırakır; veya, "Dayım ve oğlum çağırmıştır, onları ziyaret etmek zorundayım" dersin; ve bu gibi mazeretler ile yakayı o yalancı şeyhin elinden kurtarırsın. Çünkü yalancı mürşidin huzuru, Hakk yolcusu için büyük zarardır. Çünkü onun kalbindeki nuru alır ve onu karanlığa düşürür. İçki içsen, uyandığın zaman asla beyninde neşe bulamazsın ve dünya dahi rüyanın aynısıdır. Nasıl ki hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم yani "Dünya uyuyanın rüyası gibidir" buyurulmuştur. Durumun hakikati böyle iken o dünya insanın kulağına efsun okur, üfürür; ve halkı aldatıp geçici hazları tarafına çekip Hak'tan gaflete düşürür de der: (Bu şerefli beyitte dahi yalancı mürşide işaret buyurulması yerindedir)

O müddeî-i kâzib seni hânkāhına da'vet ettiği vakit diyesin ki: "Benim başım ağrıyor, bendeki bu baş ağrısını kes!" O kimsede kudsî bir nefes olmadığı için, buna cesâret edemez ve foyası meydana çıkacağından ictinâben seni bırakır; veyâhut, "Dayım ve oğlum çağırmıştır, onları ziyaret etmek mecbûriyetindeyim" dersin; ve bu gibi ma'zeretler ile yakanı o yalancı şeyhin elinden sıyırırsın. Zîrâ mürşid-i kâzibin huzûru sâlik için büyük zarardır. Çünki onun kalbindeki nûru alır ve onu zulmete düşürür. râb içsen, uyandığın vakit aslâ dimâğında neş'e bulamazsın ve dünyâ dahi ayn-ı rü'yâdır. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünya uyuyanın rü'yâsı gibidir" buyurulmuştur. Hakikat-i hâl böyle iken o dünyâ insanın kulağına efsûn okur, üfürür; ve halkı aldatıp huzûzât-ı âcilesi tarafına çekip Hak'tan gaflete düşürür de der: (Bu beyt-i şerîfte dahi yalancı mürşide işaret buyurulması vecihtir)

224. Der ki: "Ey aydınlığa mensûb olan bize müsâfir gel, ev senindir ve sen benimsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

224. Der ki: "Ey aydınlığa mensup olan, bize misafir gel, ev senindir ve sen benimsin!"

Bu şerefli beyitte, ya dünyanın hâl diliyle ya da yalancı iddiacının söz diliyle davetine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfte, ya dünyânın lisân-ı hâl ile veyâ müddeî-i kâzibin lisân-ı kâl ile da'vetine işâret buyurulur.

225. Hazm o olur ki diyesin: "Mümtelîyim. Yâhut o kabrin ma'lûlü ve hastasıyım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

225. Hazım o olur ki, "Doydum. Yahut o kabrin hastasıyım," diyesin.

"Tuhme" çok yemekten midede oluşan dolgunluktur. "Dahme" "kabir" anlamındadır. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, hazım ve ihtiyat odur ki, eğer dünya seni hâl diliyle davet ederse ona diyesin ki: "Ben dünyevî hazlara düşkünlükten pek dolgunum ve ruhum sıkıntıdadır yahut bedenim hasta olmuştur; ve hissim o mezar ve ölüm fikrinden hastadır ve incinmiş bir haldedir."

Ve eğer yalancı iddiacı söz diliyle tekkenin lokmasına davet ederse, ona: "Midem dolgundur, affedersiniz ve vücudum hastadır, gürültüye gelemem ve bir köşecikte ölümümü hatırlamakla meşgulüm!" diyesin.

"Tuhme" çok taamdan mi'dede hâsıl olan dolgunluktur. "Dahme" "kabir" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey sâlik, hazm ve ihtiyât odur ki, eğer seni lisân-ı hâl ile dünyâ da'vet ederse ona diyesin ki: "Ben huzûzât-ı âcileye inhimâkten pek dolgunum ve rûhum sıklettedir veyâhut cismim alîl olmuştur; ve hissim o mezâr ve ölüm fikrinden hastadır ve incinmiş bir haldedir."

Ve eğer müddeî-i kâzib lisân-ı kāl ile tekkenin lokmasına da'vet ederse, ona: "Mi'dem dolgundur, afv edersiniz ve vücûdum alîldir, hây u hûya gelemem ve bir köşecikte ölümümü tahattur ile meşgülüm!" diyesin.

226. Yâhut başımda ağrı vardır, baş ağrımı kes; yâhut beni o dayı ve oğul çağırmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

226. Ya başımda ağrı vardır, baş ağrımı kes; ya da beni o dayı ve oğul çağırmıştır.

O yalancı iddiacı seni dergâhına davet ettiği zaman şöyle demelisin: "Benim başım ağrıyor, bendeki bu baş ağrısını kes!" O kimsede kutsal bir nefes (manevî güç) olmadığı için, buna cesaret edemez ve foyası ortaya çıkacağından sakınarak seni bırakır; yahut, "Dayım ve oğlum çağırmıştır, onları ziyaret etmek zorundayım" dersin; ve bu gibi mazeretler ile yakayı o yalancı şeyhin elinden kurtarırsın.

Çünkü yalancı mürşidin huzuru Hakk Yolcusu için büyük zarardır. Zira onun kalbindeki nuru alır ve onu karanlığa düşürür.

O müddeî-i kâzib seni hânkāhına da'vet ettiği vakit diyesin ki: "Benim başım ağrıyor, bendeki bu baş ağrısını kes!" O kimsede kudsî bir nefes olmadığı için, buna cesâret edemez ve foyası meydana çıkacağından ictinâben seni bırakır; veyâhut, "Dayım ve oğlum çağırmıştır, onları ziyaret etmek mecbûriyetindeyim" dersin; ve bu gibi ma'zeretler ile yakanı o yalancı şeyhin elinden sıyırırsın.

Zîrâ mürşid-i kâzibin huzûru sâlik için büyük zarardır. Çünki onun kalbindeki nûru alır ve onu zulmete düşürür.

227. Zîrâ ki sende onun zehri yaralar ekmek için sana zehirler ile bal verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

227. Çünkü o, sende zehri yaralar açmak için sana zehirlerle bal verir.

Çünkü o yalancı iddiacının bal gibi olan sana tatlı ikramları arasında zehirler gizlidir. Örneğin, senin parlak yatkınlığından bahsedip seni gururlandırır ve senin iç dünyanı bu hâl ile zehirler ve ruhunda yaralar açar.

Zîrâ o müddeî-i kâzibin bal mesâbesinde olan sana tatlı ikramları arasında zehirler gizlidir. Meselâ senin parlak isti'dâdından bahsedip seni mağrûr eder ve senin bâtınını bu hâl ile zehirler ve rûhunda yaralar açar.

228. Altını sana eğer elli ve eğer altmış verirse, ey balık, o eti sana oltaya koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

228. Altını sana eğer elli ve eğer altmış verirse, ey balık, o eti sana oltaya koyar.

Farz edelim ki, o yalancı iddiacı sana elli altmış altın verirse, ey Hak zikrinin balığı olan Hakk Yolcusu, bu altınlar balık oltası gibidir. Senin manevî hayatını boğmak ve öldürmek içindir.

Bilfarz, o müddeî-i kâzib, sana elli altmış altın verirse, ey Hak zikrinin balığı olan sâlik, bu altınlar balık oltası gibidir. Senin hayât-ı ma'neviyyeni boğmak ve öldürmek içindir.

229. O hîle dolu, eğer verirse, muhakkak ne vakit verir? Dagalin sözü çürük cevizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

229. O hile dolu, eğer verirse, muhakkak ne zaman verir? Hilekârın sözü çürük cevizdir.

O işi hile dolu olan yalancı iddiacı, eğer sana bir şey vermiş olursa, vermiş sayılır mı? Mademki maksadı hiledir ve seni avlayıp helak etmektir, onun vermesi verme değil, almadır. O hilekârın sözü çürük cevizdir. Hint nüshalarında ikinci mısrada `پوسید است و گفتار` ifadesinde atıf vâvı vardır. Bu durumda yani "O hilekâr çürük cevizdir ve yalancı sözdür" demek olur.

"O işi hîle dolu olan müddeî-i kâzib, eğer sana bir şey vermiş olursa, vermiş sayılır mı? Mâdemki maksadı hîledir ve seni avlayıp helâk etmektir, onun vermesi verme değil, almadır. O hîlekârın sözü çürük cevizdir." Hind nüshalarında ikinci mısra'da `پوسید است و گفتار` da vâv-ı atıfa vardır. Bu sûrette ya'nî "O hîlekâr çürük cevizdir ve kavl-i kâzibdir" demek olur.

230. O cevizin şağıltısı senin beynini götürür, yüz bin aklı bire saymaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

230. O cevizin şağıltısı senin beynini götürür, yüz bin aklı bire saymaz.

Böyle bir yalancı iddia sahibi (müddeî-i kâzib), dili iyi kullanan bir münafıktır. Gerçek âriflerden (muhakkıklardan) çaldığı tasavvuf ilmine ait sözler, ceviz şağıltısına benzer. O dil gevezeliği (laklaka-i lisâniyye) senin beynini ve aklını şaşırtır. Çünkü o münafık, yüz binlerce aklı dil gevezeliği ile çürütüp bir akıl yerine bile saymaz. O ancak kendini beğenmiştir.

Böyle bir müddeî-i kâzib alîmü'l-lisân olan bir münafıktır. Muhakkıklardan çaldığı ilm-i tasavvufa müteallik sözler ceviz şağıltısına benzer. O laklaka-i lisâniyye senin beynini ve aklını şaşırtır. Zîrâ o münafık, yüz binlerce aklı laklaka-i lisâniyyesi ile cerh edip bir akıl yerine bile saymaz. O ancak kendini beğenmiştir.

231. Senin yârin senin heyben ve kesendir. Eğer sen Râmîn isen Vîse'den başkasını arama.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

231. Senin dostun senin heyben ve kesendir. Eğer sen Râmîn isen Vîse'den başkasını arama.

227. Zîrâ ki sende onun zehri yaralar ekmek için sana zehirler ile bal verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

227. Çünkü o, sende zehri yaralar açmak için sana zehirlerle bal verir.

Çünkü o yalancı iddiacının bal gibi olan sana tatlı ikramları arasında zehirler gizlidir. Örneğin, senin parlak yatkınlığından bahsedip seni gururlandırır ve senin iç dünyanı bu hâl ile zehirler ve ruhunda yaralar açar.

Zîrâ o müddeî-i kâzibin bal mesâbesinde olan sana tatlı ikramları arasında zehirler gizlidir. Meselâ senin parlak isti'dâdından bahsedip seni mağrûr eder ve senin bâtınını bu hâl ile zehirler ve rûhunda yaralar açar.

228. Altını sana eğer elli ve eğer altmış verirse, ey balık, o eti sana oltaya koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

228. Altını sana eğer elli ve eğer altmış verirse, ey balık, o eti sana oltaya koyar.

Farz edelim ki, o yalancı iddiacı sana elli altmış altın verirse, ey Hak zikrinin balığı olan Hakk Yolcusu, bu altınlar balık oltası gibidir. Senin manevî hayatını boğmak ve öldürmek içindir.

Bilfarz, o müddeî-i kâzib, sana elli altmış altın verirse, ey Hak zikrinin balığı olan sâlik, bu altınlar balık oltası gibidir. Senin hayât-ı ma'neviyyeni boğmak ve öldürmek içindir.

229. O hîle dolu, eğer verirse, muhakkak ne vakit verir? Dagalin sözü çürük cevizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

229. O hile dolu, eğer verirse, muhakkak ne zaman verir? Hilekârın sözü çürük cevizdir.

O işi hile dolu olan yalancı iddiacı, eğer sana bir şey vermiş olursa, vermiş sayılır mı? Mademki maksadı hiledir ve seni avlayıp helak etmektir, onun vermesi verme değil, almadır. O hilekârın sözü çürük cevizdir. Hint nüshalarında ikinci mısrada, پوسید است و گفتار (çürümüştür ve söz) ifadesinde atıf vâvı (ve bağlacı) vardır. Bu durumda yani "O hilekâr çürük cevizdir ve yalancı sözdür" demek olur.

"O işi hîle dolu olan müddeî-i kâzib, eğer sana bir şey vermiş olursa, vermiş sayılır mı? Mâdemki maksadı hîledir ve seni avlayıp helâk etmektir, onun vermesi verme değil, almadır. O hîlekârın sözü çürük cevizdir." Hind nüshalarında ikinci mısra'da, پوسید است و گفتار da vâv-ı atıfa vardır. Bu sûrette ya'nî "O hîlekâr çürük cevizdir ve kavl-i kâzibdir" demek olur.

230. O cevizin şağıltısı senin beynini götürür, yüz bin aklı bire saymaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

230. O cevizin şağıltısı senin beynini götürür, yüz bin aklı bire saymaz.

Böyle yalancı bir iddia sahibi (müddeî-i kâzib), dili çok iyi kullanan bir münafıktır. Gerçek âriflerden (muhakkıklardan) çaldığı tasavvuf ilmine ait sözler, ceviz şağıltısına benzer. O dil gevezeliği (laklaka-i lisâniyye) senin beynini ve aklını şaşırtır. Çünkü o münafık, yüz binlerce aklı dil gevezeliği ile çürütüp bir akıl yerine bile saymaz. O ancak kendini beğenmiştir.

[227] Böyle bir müddeî-i kâzib alîmü'l-lisân olan bir münafıktır. Muhakkıklardan çaldığı ilm-i tasavvufa müteallik sözler ceviz şağıltısına benzer. O laklaka-i lisâniyye senin beynini ve aklını şaşırtır. Zîrâ o münafık, yüz binlerce aklı laklaka-i lisâniyyesi ile cerh edip bir akıl yerine bile saymaz. O ancak kendini beğenmiştir.

231. Senin yârin senin heyben ve kesendir. Eğer sen Râmîn isen Vise'den başkasını arama.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

231. Senin yârin senin heyben ve kesendir. Eğer sen Râmîn isen Vise'den başkasını arama.

"Râmîn" ile "Vîse" bir âşık ile ma'şûkun adıdır. Râmîn, âşık, Vîse onun ma'şûkudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan olduğu gibi, bunlar da böyle meşhurdur. Yani "Hakk Yolunda senin yârin vücudunun heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gibi olan ma'şûkunun dışındakini arama! Çünkü senin kalbin öncesiz olarak Hakk'ın sabit hakikatine olan tecellilerinin kesesidir. Ve bu izafî varlık ve cismanî beden de o kesenin heybesidir; ve sabit hakikatin mademki Hakk'ın ilâhî isminin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk'ın dışı değildir, bu sebeple dış âlemde aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer hakikî âşık isen başkasının muhabbetinden yakanı kurtar ve hakikî ma'şûku ve Vîse'yi kendinde ara!" Nasıl ki Yûnus Emre hazretleri buyururlar: Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı anlamı şöyle ifade ederler: Aradığın candadır, canda ve hem tendedir Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost.

“Râmîn” ile “Vîse" bir âşık ile ma'şûkun adıdır. Râmin, âşık, Vîse onun ma'şûkudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan olduğu gibi, bunlar da böyle meşhurdur. Ya'nî "Tarîk-ı Hak'ta senin yârin vücûdunun heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gibi olan ma'şûkunun gayrini arama! Zîrâ senin kalbin ezelde Hakk'ın ayn-ı sâbitene olan tecelliyâtının kesesidir. Ve bu vücûd-ı izâfî ve cismânî dahi o kesenin heybesidir; ve ayn-ı sâbiten mâdemki Hakk'ın ism-i ilâhîsinin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk'ın gayri değildir, binâenaleyh âfâk-ta aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer âşık-ı hakîkî isen gayrın muhabbetinden yakanı kurtar ve hakîkî ma'şûku ve Vîse'yi kendinde ara!" Nitekim Yûnus Emre hazretleri buyururlar: Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı ma'nâyı şöyle ifade ederler: Aradığın candadır, canda ve hem tendedir Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost.

232. Senin Vîse'n ve ma'şûkun yine senin zâtındır ve bu hârice mensub olanlar bütün senin âfetlerindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

232. Senin Vîse'n ve maşukun yine senin zâtındır ve bu dışarıya ait olanlar bütün senin afetlerindir.

Ey Hakk Yolcusu, senin Vîse'n ve maşukun yine senin hakikatindir, çünkü o hakiki maşuk Kur'an-ı Kerim'de "Biz o kuluma şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50/16) buyurur. Bu sebeple sana meydana gelecek tecelli yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu dış âleme ait olanlar ve senin varlığının dışına mensup olanlar, bütün senin afetlerindir ve senin hakikatine perdedirler.

Ey sâlik senin Vîse'n ve ma'şûkun yine senin hakîkatindir, zîrâ o ma'şûk-ı hakîkî Kur'ân-ı Kerîm'de ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kâf, 50/16) ya'nî "Ben o kuluma şah damarından daha yakınım." buyurur. Binâenaleyh sana vâki' olacak tecellî yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu âfâkîler ve senin vücudun hâricine mensûb olanlar, bütün senin âfâtındır ve senin hakîkatine hicâbdırlar.

233. Hazm odur ki seni da'vet ettikleri vakit, "Benim sarhoşum ve isteyicilerimdir," demeyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

233. Hazım odur ki, seni davet ettikleri zaman, "Benim sarhoşum ve isteyicilerimdir," demeyesin.

Hazım ve ihtiyat odur ki, o dışsal ve haricî olanlar seni kendi taraflarına davet ettikleri zaman, sen onların davetlerine ve iltifatlarına aldanmayıp, "Râmîn" ile "Vîse" bir âşık ile maşukun adıdır. Râmîn, âşık, Vîse onun maşukudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan olduğu gibi, bunlar da böyle meşhurdur. Yani "Hak yolunda senin yârin, varlığının heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gibi olan maşukunun gayrını arama! Çünkü senin kalbin ezelde Hakk'ın sabit hakikatler'ine olan tecellilerinin kesesidir. Ve bu izafî varlığın ve cismanî varlığın dahi o kesenin heybesidir; ve sabit hakikatin mademki Hakk'ın ilâhî isminin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk'ın gayrı değildir, bu sebeple dış âlemde aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer hakikî âşık isen gayrın muhabbetinden yakanı kurtar ve hakikî maşuku ve Vîse'yi kendinde ara!" Nasıl ki Yûnus Emre hazretleri buyururlar: Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı anlamı şöyle ifade ederler: Aradığın candadır, canda ve hem tendedir Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost.

Hazm ve ihtiyât odur ki, o âfâkî ve hâricî olanlar seni kendi taraflarına da'vet ettikleri vakit, sen onların da'vetlerine ve iltifatlarına aldanmayıp, “Râmîn” ile “Vîse" bir âşık ile ma'şûkun adıdır. Râmin, âşık, Vîse onun ma'şûkudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan olduğu gibi, bunlar da böyle meşhurdur. Ya'nî "Tarîk-ı Hak'ta senin yârin vücûdunun heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gibi olan ma'şûkunun gayrini arama! Zîrâ senin kalbin ezelde Hakk'ın ayn-ı sâbitene olan tecelliyâtının kesesidir. Ve bu vücûd-ı izâfîn ve cismânîn dahi o kesenin heybesidir; ve ayn-ı sâbiten mâdemki Hakk'ın ism-i ilâhîsinin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk'ın gayri değildir, binâenaleyh âfâkta aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer âşık-ı hakîkî isen gayrın muhabbetinden yakanı kurtar ve hakîkî ma'şûku ve Vîse'yi kendinde ara!" Nitekim Yûnus Emre hazretleri buyururlar: Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir.

Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı ma'nâyı şöyle ifade ederler: Aradığın candadır, canda ve hem tendedir Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost.

232. Senin Vîse'n ve ma'şûkun yine senin zâtındır ve bu hârice mensub olanlar bütün senin âfetlerindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

232. Senin Vîse'n ve maşukun yine senin zâtındır ve bu dışarıya ait olanlar bütün senin afetlerindir.

Ey Hakk Yolcusu, senin Vîse'n ve maşukun yine senin hakikatindir, çünkü o hakiki maşuk Kur'an-ı Kerim'de "Biz o kuluma şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50/16) buyurur. Bu sebeple sana meydana gelecek tecelli yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu dış âleme ait olanlar ve senin varlığının dışına ait olanlar, bütün senin afetlerindir ve senin hakikatine perdedirler.

Ey sâlik senin Vîse'n ve ma'şûkun yine senin hakîkatindir, zîrâ o ma'şûk-ı hakîkî Kur'ân-ı Kerîm'de وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'nî "Ben o kuluma şah damarından daha yakınım." buyurur. Binâenaleyh sana vâki' olacak tecellî yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu âfâkîler ve senin vücudun hâricine mensûb olanlar, bütün senin âfâtındır ve senin hakîkatine hicâbdırlar.

233. Hazm odur ki seni da'vet ettikleri vakit, "Benim sarhoşum ve isteyicilerimdir," demeyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

233. Hazım odur ki, seni davet ettikleri vakit, "Benim sarhoşum ve isteyicilerimdir," demeyesin.

Hazım ve ihtiyat odur ki, o dışsal ve haricî olanlar seni kendi taraflarına davet ettikleri vakit, sen onların davetlerine ve iltifatlarına aldanmayıp, "Bunlar benim muhabbetimin sarhoşudurlar ve beni sever ve isterler," demeyesin.

Hazm ve ihtiyât odur ki, o âfâkî ve hâricî olanlar seni kendi taraflarına da'vet ettikleri vakit, sen onların da'vetlerine ve iltifatlarına aldanmayıp, bunlar benim muhabbetimin sarhoşudurlar ve beni sever ve isterler, demeyesin.

234. Onların da'vetini, avcının gizli pusuda yaptığı kuş ıslığı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

234. Onların davetini, avcının gizli pusuda yaptığı kuş ıslığı bil!

O dışsal ve cismanî olan kimselerin davetini, avcıların pusuda saklanıp kuşları yakalamak ve tuzağa düşürmek için yaptıkları kuş sesi taklidi bil!

O âfâkî ve cismânî olan kimselerin da'vetini, avcıların pusuda saklanıp kuşları tutmak ve tuzağa düşürmek için yaptıkları kuş sesi taklîdi bil!

235. Bu sesi ve âvâzı ve nâleyi, "Bu yapıyor!" diye, ölmüş kuşu öne koymuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

235. Bu sesi, bu feryadı ve bu iniltiyi, "Bu yapıyor!" diye, ölmüş kuşu öne koymuş!

O avcı öne bir ölmüş kuş koymuş ve bu hileyi, kuşlar, kendisinin taklit ederek çıkardığı kuş sesini bu ölmüş kuş yapıyor zannetsinler diye icat etmiştir. "Kuş sesini taklit"ten kasıt, evliyâullahın (Allah dostlarının) terimlerini ve sözlerini taklit etmektir. Ve "ölmüş kuş"tan kasıt, yalancı iddia sahibinin (müddeî-i kâzib) Hakk Yolcusu (sâlik) ve halife edindiği, bâtını ölü olan kimsedir ki, halkı yalancı iddia sahibinin tarafına yönlendirmek için önde durur.

O avcı öne bir ölmüş kuş koymuş ve bu hîleyi kuşlar, kendisinin taklîden yaptığı kuş sesini bu ölmüş kuş yapıyor zannetsinler diye îcâd etmiştir. "Kuş sesini taklîd"den murâd, evliyâullahın ıstılâhını ve kelâmını taklîd etmektir. Ve "ölmüş kuş"tan murâd, müddeî-i kâzibin sâliki ve halîfe ittihâz ettiği bâtını ölü olan kimsedir ki, halkı müddeî-i kâzib tarafına imâle için önde durur.

236. Kuş zanneder ki, o onun cinsidir; toplanır, onun postu onu yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

236. Kuş zanneder ki, o onun cinsidir; toplanır, onun postu onu yırtar.

Kuşlar, o ölmüş kuşu kendilerinin cinsi zannederler; toplanırlar, o ölü kuşun postu ve derisi o kuşları yırtmış olur.

Kuşlar, o ölmüş kuşu kendilerinin cinsi zannederler; toplanırlar, o ölü kuşun postu ve derisi o kuşları yırtmış olur.

237. Ancak Hakk'ın o dâne ve lutuftan aldanmamak için ona hazm verdiği bir kuş müstesnadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

237. Ancak Hakk'ın o yem ve lütuftan aldanmamak için ona hazım verdiği bir kuş müstesnadır.

"Gîc" aldanmış, divane, perişan ve ahmak demektir. "Melak" ise temelluk (yaltaklanma), yalan, lütuf ve yumuşaklık anlamlarındadır. Yani "Bu hileden ancak Yüce Allah'ın kalbine hazım ve ihtiyat ihsan etmiş olduğu bir kuş kurtulabilir." دانه و ملق okunurken "nun" harfinin atıf vâvına (bağlama edatına) bağlanması gerekir.

"Gîc" aldanmış, ve dîvâne ve perîşân ve ahmak demektir. Ve "melak" temelluk ve yalan ve lutuf ve yumuşaklık ma'nâlarınadır. Ya'nî "Bu hîleden ancak Hak Teâlâ hazretlerinin kalbine hazm ve ihtiyât ihsân etmiş olduğu bir kuş kurtulabilir." دانه و ملق okunurken "nun" vâv-ı âtıfeye vasl olunmak lâzımdır.

238. Hazmsizlik yakînen peşîmanlıktır. Bunun şerhinde bu efsaneyi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

238. Hazımsızlık kesinlikle pişmanlıktır. Bunun açıklamasında bu efsaneyi dinle!

Hazımsızlık ve tedbirsizlik kesinlikle pişmanlık doğurur. Nitekim bu hazımsızlık halini açıklamak için bir efsane anlatalım, dinle ve ibret al! "Bunlar benim muhabbetimin sarhoşudurlar ve beni sever ve isterler," demesin.

Hazmsizlik ve ihtiyatsızlık muhakkak peşîmanlık îrâs eder. Nitekim bu hazmsizlik hâlini îzâh için bir efsâne beyân edelim dinle ve ibret al! bunlar benim muhabbetimin sarhoşudurlar ve beni sever ve isterler, deme-yesin.

234. Onların da'vetini, avcının gizli pusuda yaptığı kuş ıslığı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

234. Onların davetini, avcının gizli pusuda yaptığı kuş ıslığı bil!

O dışsal ve cismanî olan kimselerin davetini, avcıların pusuda saklanıp kuşları yakalamak ve tuzağa düşürmek için yaptıkları kuş sesi taklidi bil!

O âfâkî ve cismânî olan kimselerin da'vetini, avcıların pusuda saklanıp kuşları tutmak ve tuzağa düşürmek için yaptıkları kuş sesi taklîdi bil!

235. Bu sesi ve âvâzı ve nâleyi, "Bu yapıyor!" diye, ölmüş kuşu öne koymuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

235. Bu sesi, bu feryadı ve bu iniltiyi, "Bu yapıyor!" diye, ölmüş kuşu öne koymuş!

O avcı öne bir ölmüş kuş koymuş ve bu hileyi, kuşlar, kendisinin taklit ederek çıkardığı kuş sesini bu ölmüş kuş yapıyor zannetsinler diye icat etmiştir. "Kuş sesini taklit"ten kasıt, evliyâullahın (Allah dostlarının) terimlerini ve sözlerini taklit etmektir. Ve "ölmüş kuş"tan kasıt, yalancı iddia sahibinin (müddeî-i kâzib) Hakk Yolcusu (sâlik) ve halife edindiği, bâtını ölü olan kimsedir ki, halkı yalancı iddia sahibinin tarafına yönlendirmek için önde durur.

O avcı öne bir ölmüş kuş koymuş ve bu hîleyi kuşlar, kendisinin taklîden yaptığı kuş sesini bu ölmüş kuş yapıyor zannetsinler diye îcâd etmiştir. "Kuş sesini taklîd"den murâd, evliyâullahın ıstılâhını ve kelâmını taklîd etmektir. Ve "ölmüş kuş"tan murâd, müddeî-i kâzibin sâliki ve halîfe ittihâz ettiği bâtını ölü olan kimsedir ki, halkı müddeî-i kâzib tarafına imâle için önde durur.

236. Kuş zanneder ki, o onun cinsidir; toplanır, onun postu onu yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

236. Kuş zanneder ki, o onun cinsidir; toplanır, onun postu onu yırtar.

Kuşlar, o ölmüş kuşu kendilerinin cinsi zannederler; toplanırlar, o ölü kuşun postu ve derisi o kuşları yırtmış olur.

Kuşlar, o ölmüş kuşu kendilerinin cinsi zannederler; toplanırlar, o ölü kuşun postu ve derisi o kuşları yırtmış olur.

237. Ancak Hakk'ın o dâne ve lutuftan aldanmamak için ona hazm verdiği bir kuş müstesnadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

237. Ancak Hakk'ın o yem ve lütuftan aldanmamak için ona hazım verdiği bir kuş müstesnadır.

"Gîc" aldanmış, divane, perişan ve ahmak demektir. "Melak" ise temelluk (yaltaklanma), yalan, lütuf ve yumuşaklık anlamlarındadır. Yani "Bu hileden ancak Yüce Allah'ın kalbine hazım ve ihtiyat ihsan etmiş olduğu bir kuş kurtulabilir." دانه و ملق okunurken "nun" harfinin atıf vâvına (bağlama edatına) bağlanması gerekir.

"Gîc" aldanmış, ve dîvâne ve perîşân ve ahmak demektir. Ve "melak" temelluk ve yalan ve lutuf ve yumuşaklık ma'nâlarınadır. Ya'nî "Bu hîleden ancak Hak Teâlâ hazretlerinin kalbine hazm ve ihtiyât ihsân etmiş olduğu bir kuş kurtulabilir." دانه و ملق okunurken "nun" vâv-ı âtıfeye vasl olunmak lâzımdır.

238. Hazmsizlik yakînen peşîmanlıktır. Bunun şerhinde bu efsaneyi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

238. Hazımsızlık kesinlikle pişmanlıktır. Bunun açıklamasında bu efsaneyi dinle!

Hazımsızlık ve ihtiyatsızlık kesinlikle pişmanlık doğurur. Nasıl ki bu hazımsızlık hâlini açıklamak için bir efsane anlatalım, dinle ve ibret al!

Hazmsizlik ve ihtiyatsızlık muhakkak peşîmanlık îrâs eder. Nitekim bu hazmsizlik hâlini îzâh için bir efsâne beyân edelim dinle ve ibret al!

## Bir köylünün bir şehirliyi aldatması ve çok ricâ ve ilhâh ile da'vetle çağırması

239. Ey birader, geçmişte bir şehirli bir köylü ile âșina idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

239. Ey birader, geçmişte bir şehirli bir köylü ile tanışıktı.

240. Vaktāki köylü şehir tarafına gele idi, çadırı o şehirlinin mahallesine kurar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

240. Köylü şehir tarafına geldiği zaman, çadırını o şehirlinin mahallesine kurardı.

241. İki ay ve üç ay onun misafiri olurdu; onun evinde ve onun sofrasında olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

241. İki ay ve üç ay onun misafiri olurdu; onun evinde ve onun sofrasında bulunurdu.

242. O zamanda ona olan her havâyici, şehirli adam bol bol te'mîn ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

242. O zamanda ona olan her ihtiyacını, şehirli adam bol bol sağlardı.

243. Yüzünü şehirliye çevirdi ve dedi: "Ey efendi sen hiç köy tarafına gelmezsin, teferrüc iste!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

243. Yüzünü şehirliye çevirdi ve dedi: "Ey efendi, sen hiç köy tarafına gelmezsin, teferrüç iste!"

"Ferce", gam ve kederden kurtulmak ve teferrüç (eğlenmek, gezmek) anlamındadır. "Fürce", iki şey arasındaki aralık ve fırsat demektir. "Ferce", teferrüç demek olduğuna göre, "ferce-cû" (teferrüç arayan) tercümedeki anlamı ifade eder. "Fürce", fırsat anlamına gelirse, "fürce-cû" (fırsat arayan) "fırsat ara!" demek olur. فرجه جو her iki anlama göre de sıfat tamlaması olabilir. Bu durumda anlam, "Sen fırsat arayan olarak yahut teferrüç isteyen olarak, hiç köy tarafına gelmezsin" demek olur.

"Ferce" gam ve gussadan kurtulmak ve teferrüç ma'nâsınadır. "Fürce" iki şey arasındaki aralık ve fırsat demektir. "Ferce" "teferrüc" demek olduğuna göre "ferce-cû" tercümedeki ma'nâyı müfid olur. "Fürce" "fırsat" ma'nâsına olursa "fürce-cû" "fırsat ara!" demek olur. فرجه جو her iki ma'naya göre vasf-ı terkîbî de olur. Bu sûrette ma'nâ "Sen fırsat-cû olarak veyâhut teferrüc isteyici olarak, hiç köy tarafına gelmezsin" demek olur.

244. Allah hakkı için, Allah hakkıçün, hep çocukları getir, zîrâ bu gülşen ve yeşillik zamanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

244. Allah hakkı için, Allah hakkı için, hep çocukları getir, çünkü bu gül bahçesi ve yeşillik zamanıdır.

## Bir köylünün bir şehirliyi aldatması ve çok ricâ ve ilhâh ile da'vetle çağırması

239. Ey birader, geçmişte bir şehirli bir köylü ile âșina idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

239. Ey birader, geçmişte bir şehirli bir köylü ile tanışıktı.

240. Vaktāki köylü şehir tarafına gele idi, çadırı o şehirlinin mahallesine ku- [237] rar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

240. Köylü şehir tarafına geldiği zaman, çadırını o şehirlinin mahallesine kurardı.

241. İki ay ve üç ay onun misafiri olurdu; onun evinde ve onun sofrasında olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

241. İki ay ve üç ay onun misafiri olurdu; onun evinde ve onun sofrasında bulunurdu.

242. O zamanda ona olan her havâyici, şehirli adam bol bol te'mîn ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

242. O zamanda ona olan her ihtiyacını, şehirli adam bol bol sağlardı.

243. Yüzünü şehirliye çevirdi ve dedi: "Ey efendi sen hiç köy tarafına gelmezsin, teferrüc iste!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

243. Yüzünü şehirliye çevirdi ve dedi: "Ey efendi sen hiç köy tarafına gelmezsin, teferrüç iste!"

"Ferce" gam ve kederden kurtulmak ve teferrüç (eğlenmek, gezmek) anlamındadır. "Fürce" iki şey arasındaki aralık ve fırsat demektir. "Ferce" teferrüç demek olduğuna göre "ferce-cû" (teferrüç arayan) tercümedeki anlamı ifade eder. "Fürce" fırsat anlamına olursa "fürce-cû" "fırsat ara!" demek olur. فرجه جو her iki anlama göre terkibî sıfat da olur. Bu durumda anlam "Sen fırsat arayan olarak veya teferrüç isteyen olarak, hiç köy tarafına gelmezsin" demek olur.

"Ferce" gam ve gussadan kurtulmak ve teferrüç ma'nâsınadır. "Fürce" iki şey arasındaki aralık ve fırsat demektir. "Ferce" "teferrüc" demek olduğuna göre "ferce-cû" tercümedeki ma'nâyı müfid olur. "Fürce" "fırsat" ma'nâsına olursa "fürce-cû" "fırsat ara!" demek olur. فرجه جو her iki ma'naya göre vasf-1 terkîbî de olur. Bu sûrette ma'nâ "Sen fırsat-cû olarak veyâhut teferrüc isteyici olarak, hiç köy tarafına gelmezsin" demek olur.

244. Allah hakkı için, Allah hakkıçün, hep çocukları getir, zîrâ bu gülşen ve yeşillik zamanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

244. Allah hakkı için, Allah hakkıçün, hep çocukları getir, zirâ bu gülşen ve yeşillik zamanıdır.

"Allah Allah" diye yemin etmek ve Türkçemizde "Allah aşkına!" ve "Allah'ı seversen!" ifadeleriyle bir şey hakkında ısrar etmek konusunda kullanılan bir ifadedir. Yani köylü şehirliye "Allah aşkına köye gel ve çocukları da beraber getir; çünkü bu mevsim güllerin açılması ve çayırların ve bağların bahçelerin yeşillenmesi zamanıdır" dedi.

"Allah Allah” and vermek ve Türkçemizde "Allah aşkına!" ve "Allah'ı se- versen!" ta'birleriyle bir şey hakkında ısrar etmek husûsunda müsta'meldir. Ya'nî köylü şehirliye "Allah aşkına köye gel ve çocukları da beraber getir; zî- râ bu mevsim güllerin açılması ve çayırların ve bağların bahçelerin yeşillen- mesi zamânıdır" dedi.

245. Yahut yazın yemiş vakti gel, tâ ki ben senin hizmetine kemer bağlayayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

245. Yahut yazın yemiş vakti gel ki ben senin hizmetine kemer bağlayayım.

"Kemer bağlamak" hazır olmaktan kinayedir. Yani, "Ben senin hizmetine hazır ve amade olayım," demek olur.

"Kemer bağlamak" hazır olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "Ben senin hizmeti- ne hâzır ve âmâde olayım," demek olur.

246. Ehl-i ayâlını ve çocuklarını ve akrabanı getir, üç dört ay bizim köyümüzde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

246. Ehlini, çocuklarını ve akrabalarını getir, üç dört ay bizim köyümüzde kal!

247. Zîrâ baharda o köyün etrafı hoş olur, yeşillik ve gönül çekici lâle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

247. Çünkü baharda o köyün etrafı hoş olur, yeşillik ve gönül çekici lâle olur.

248. Şehirli ona def'-i hâl olarak va'de verdi, nihayet va'deden sonra sekiz yıl geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

248. Şehirli ona hâli geçiştirmek için söz verdi, sonunda sözden sonra sekiz yıl geldi.

Şehirli, köylünün o anki davetine karşılık bir defalık olmak üzere "Bu sene fırsat bulursam gelirim" gibi sözlerle köye geleceğini vaat ederdi. Böyle ardı ardına verilen sözlerle sonunda yedi sene gelip geçti ve sekizinci sene geldi.

Şehirli köylünün hâl-i hâzırdaki da'vetine karşı bir def' olmak üzere "Bu sene fırsat bulursam gelirim" gibi sözler ile köye geleceğini va'd ederdi. Böy- le mütevâlî va'dler ile nihâyet yedi sene geldi geçti ve sekizinci sene geldi.

249. O her bir sene derdi ki: "Ne vakit azmedeceksin, zîrâ kış iyi geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

249. O her bir sene derdi ki: "Ne zaman azmedeceksin, çünkü kış iyi geldi?"

Köylü şehirliye her yıl "Yahu, kış iyi geldi, bizim köye ne zaman azmedeceksin?" derdi.

Köylü şehirliye her yıl "Yâhu, kış iyi geldi, bizim köye ne vakit azmede- ceksin?" derdi.

250. O bahane düzerdi ki, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

250. O, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi," diye bahane uydururdu.

251. "Eğer diğer sene mühimmattan kurtulabilirsem o tarafa koşacağım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

251. "Eğer diğer sene mühimmattan kurtulabilirsem o tarafa koşacağım."

"Allah Allah" diye yemin etmek ve Türkçemizde "Allah aşkına!" ve "Allah'ı seversen!" ifadeleriyle bir şey hakkında ısrar etmek hususunda kullanılır. Yani köylü şehirliye "Allah aşkına köye gel ve çocukları da beraber getir; çünkü bu mevsim güllerin açılması ve çayırların ve bağların bahçelerin yeşillenmesi zamanıdır" dedi.

"Allah Allah” and vermek ve Türkçemizde "Allah aşkına!" ve "Allah'ı seversen!" ta'birleriyle bir şey hakkında ısrar etmek husûsunda müsta'meldir. Ya'nî köylü şehirliye "Allah aşkına köye gel ve çocukları da beraber getir; zîrâ bu mevsim güllerin açılması ve çayırların ve bağların bahçelerin yeşillenmesi zamânıdır" dedi.

245. Yahut yazın yemiş vakti gel, tâ ki ben senin hizmetine kemer bağlayayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

245. Yahut yazın meyve vakti gel ki ben senin hizmetine kemer bağlayayım.

"Kemer bağlamak" hazır olmaktan kinayedir. Yani, "Ben senin hizmetine hazır ve amade olayım," demek olur.

"Kemer bağlamak" hazır olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "Ben senin hizmetine hâzır ve âmâde olayım," demek olur.

246. Etbâ'ını ve çocuklarını ve akrabanı getir, üç dört ay bizim köyümüzde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

246. Takipçilerini, çocuklarını ve akrabalarını getir, üç dört ay bizim köyümüzde kal!

247. Zîrâ baharda o köyün etrafı hoş olur, yeşillik ve gönül çekici lâle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

247. Çünkü baharda o köyün etrafı hoş olur, yeşillik ve gönül çekici lâle olur.

248. Şehirli ona def'-i hâl olarak va'de verdi, nihayet va'deden sonra sekiz yıl geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

248. Şehirli ona hâli geçiştirmek için söz verdi, nihayet sözden sonra sekiz yıl geldi.

Şehirli, köylünün o anki davetine karşılık bir defalık olmak üzere "Bu sene fırsat bulursam gelirim" gibi sözlerle köye geleceğini vaat ederdi. Böyle ardı ardına verilen sözlerle nihayet yedi sene gelip geçti ve sekizinci sene geldi.

Şehirli köylünün hâl-i hâzırdaki da'vetine karşı bir def' olmak üzere "Bu sene fırsat bulursam gelirim" gibi sözler ile köye geleceğini va'd ederdi. Böyle mütevâlî va'dler ile nihâyet yedi sene geldi geçti ve sekizinci sene geldi.

249. O her bir sene derdi ki: "Ne vakit azmedeceksin, zîrâ kış iyi geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

249. O her bir sene derdi ki: "Ne zaman azmedeceksin, çünkü kış iyi geldi?"

Köylü şehirliye her yıl "Yahu, kış iyi geldi, bizim köye ne zaman azmedeceksin?" derdi.

Köylü şehirliye her yıl "Yâhu, kış iyi geldi, bizim köye ne vakit azmedeceksin?" derdi.

250. O bahane düzerdi ki, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

250. O, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi," diye bahane uydururdu.

251. "Eğer diğer sene mühimmattan kurtulabilirsem o tarafa koşacağım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

251. "Eğer diğer sene mühimmattan kurtulabilirsem o tarafa koşacağım."

Köylü şehirliyi her sene köye davet ettikçe o, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi, eğer gelecek sene meşguliyetlerden kurtulabilirsem hemen o tarafa geleceğim" diye birtakım özürler uydururdu.

Köylü şehirliyi her sene köye da'vet ettikçe o, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi, eğer gelecek sene meşâğilden kurtulabilirsem hemen o tarafa geleceğim" diye birtakım özürler îcâd ederdi.

252. Dedi: "Ey ihsân ehli, senin çocukların için ailem muntazırdırlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

252. Dedi: "Ey ihsân ehli, senin çocukların için ailem muntazırdırlar."

Köylü şehirliye dedi: "Ey kerem ve ihsân (iyilik) sahibi efendi, benim ailem senin çoluğunu çocuğunu bekliyorlar."

Köylü şehirliye dedi: "Ey kerem ve ihsân sâhibi efendi, benim âilem senin çoluğunu çocuğunu bekliyorlar."

253. Yine bir sene vaktaki leylek gelirdi, şehre mensub bir kubbenin bir mukîmi olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

253. Yine bir yıl leylek geldiğinde, şehre ait bir kubbenin bir sakini olurdu.

254. Efendi her yıl kendi altınından ve malından ona harc ederdi ve kanadını açardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Efendi her yıl kendi altınından ve malından ona harcama yapar ve kanadını açardı.

"Bâl küşâden" "kanat açmak" anlamına gelir; lütuf kanadını açmaktan kinayedir. "Bâl" Arapçada kalp ve hatır anlamına geldiğinden "Kalp ve hatırını ona yöneltirdi" anlamını vermek de bir yön olur.

"Bâl küşâden" "kanad açmak" ma'nâsınadır; cenâh-ı lutfu açmaktan kinâyedir. "Bâl" Arabî'de kalb ve hâtır ma'nâsına olduğundan "Kalbini açardı ve hâtırını ona tevcih ederdi" ma'nâsını vermek de bir vecih olur.

255. O pehlivan sonuncu def'a üç ay, sabahlarda ve akşamlarda ona sofra kurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

255. O pehlivan sonuncu defa üç ay, sabahlarda ve akşamlarda ona sofra kurdu.

O ihsan ve ikram pehlivanı ve kahramanı olan şehirli, sonuncu defa olarak köylüye üç ay aralıksız sabah ve akşam yemeğini verdi.

O ihsân ve ikrâm pehlivanı ve kahramanı olan şehirli sonuncu def'a olarak köylüye üç ay mütemâdiyen sabah ve akşam taâmını verdi.

256. Hacâletten o efendiye yine dedi: "Nice bir va'de! Nice bir beni aldatırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

256. Utancından o efendiye yine dedi: "Ne kadar daha vaat! Ne kadar daha beni aldatırsın!"

Köylü, aşırı ikramdan utandığı için o şehirli efendiye tekrar dedi ki: "Ey efendi, her zaman köye geleceğini vaat edersin, beni ne kadar aldatıyorsun!"

Köylü ifrât-ı ikrâmdan utandığı için o şehirli efendiye tekrar dedi ki: "Ey efendi, her vakit köye geleceğini va'd edersin, beni ne kadar aldatıyorsun!"

257. Efendi dedi: "Cisim ve cânım vuslat isteyicidir. Fakat her tahvîl Hu'nun hükmündedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

257. Efendi dedi: "Cismim ve canım kavuşmak isteyicidir. Fakat her değişim O'nun hükmündedir."

Köylü şehirliyi her sene köye davet ettikçe o, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi, eğer gelecek sene meşguliyetlerden kurtulabilirsem hemen o tarafa geleceğim" diye birtakım özürler uydururdu.

Köylü şehirliyi her sene köye da'vet ettikçe o, "Bu sene falan taraftan bize misafir geldi, eğer gelecek sene meşâğilden kurtulabilirsem hemen o tarafa geleceğim" diye birtakım özürler îcâd ederdi.

252. Dedi: "Ey ihsân ehli, senin çocukların için ailem muntazırdırlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

252. Dedi: "Ey ihsân ehli, senin çocukların için ailem muntazırdırlar."

Köylü şehirliye dedi: "Ey kerem ve ihsân (iyilik) sahibi efendi, benim ailem senin çoluğunu çocuğunu bekliyorlar."

Köylü şehirliye dedi: "Ey kerem ve ihsân sâhibi efendi, benim âilem senin çoluğunu çocuğunu bekliyorlar."

253. Yine bir sene vaktaki leylek gelirdi, şehre mensub bir kubbenin bir mukîmi olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

253. Yine bir yıl leylek geldiğinde, şehre ait bir kubbenin bir sakini olurdu.

254. Efendi her yıl kendi altınından ve malından ona harc ederdi ve kanadını açardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Efendi her yıl kendi altınından ve malından ona harcama yapar ve kanadını açardı.

"Bâl küşâden" "kanat açmak" anlamına gelir; lütuf kanadını açmaktan kinayedir. "Bâl" Arapçada kalp ve hatır anlamına geldiğinden "Kalp ve hatırını ona yöneltirdi" anlamını vermek de bir yön olur.

"Bâl küşâden" "kanad açmak" ma'nâsınadır; cenâh-ı lutfu açmaktan kinâyedir. "Bâl" Arabî'de kalb ve hâtır ma'nâsına olduğundan "Kalbini açardı ve hâtırını ona tevcih ederdi" ma'nâsını vermek de bir vecih olur.

255. O pehlivan sonuncu def'a üç ay, sabahlarda ve akşamlarda ona sofra kurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

255. O pehlivan sonuncu defa üç ay, sabahlarda ve akşamlarda ona sofra kurdu.

O ihsan ve ikram pehlivanı ve kahramanı olan şehirli, sonuncu defa olarak köylüye üç ay aralıksız sabah ve akşam yemeğini verdi.

O ihsân ve ikrâm pehlivanı ve kahramanı olan şehirli sonuncu def'a olarak köylüye üç ay mütemâdiyen sabah ve akşam taâmını verdi.

256. Hacâletten o efendiye yine dedi: "Nice bir va'de! Nice bir beni aldatırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

256. Utancından o efendiye yine dedi: "Ne kadar daha vaat! Ne kadar daha beni aldatırsın!"

Köylü, aşırı ikramdan utandığı için o şehirli efendiye tekrar dedi ki: "Ey efendi, her zaman köye geleceğini vaat edersin, beni ne kadar aldatıyorsun!"

Köylü ifrât-ı ikrâmdan utandığı için o şehirli efendiye tekrar dedi ki: "Ey efendi, her vakit köye geleceğini va'd edersin, beni ne kadar aldatıyorsun!"

257. Efendi dedi: "Cisim ve cânım vuslat isteyicidir. Fakat her tahvîl Hu'nun hükmündedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

257. Efendi dedi: "Cisim ve canım kavuşmak isteyicidir. Fakat her değişim O'nun hükmündedir."

Şehirli efendi köylüye cevap olarak dedi ki: "Evet, cisim ve canım senin köyüne gelmek ve bahar günlerinde sana ulaşmak ister, fakat makam değiştirme ve yurt değiştirme Hakk'ın tasarruf elindedir ve O'nun hükmü altındadır. Nasıl ki ayet-i kerimede ويفعل الله ما يشاء يحكم ما يريد (İbrâhim, 14/27) “Yüce Allah dilediğini işler ve murat ettiği şeye hükmeder" buyurulur. Ve hadis-i şerifte ان القلوب بين اصبعين من اصابيع الله تعالى يقلبها yani “Muhakkak kalpler Yüce Allah'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları döndürür" buyurulur.

Şehirli efendi köylüye cevâben dedi ki: "Evet, cisim ve cânım senin köyü- ne gelmek ve bahar eyyâmında sana ulaşmak ister, fakat tahvîl-i makām ve tebdîl-i mevâtın Hakk'ın yed-i tasarrufundadır ve O'nun hükmü altındadır. Nitekim âyet-i kerimede ويفعل الله ما يشاء يحكم ما يريد (İbrâhim, 14/27) “Allah Te- âlâ dilediğini işler ve murad ettiği şeye hükmeder" buyurulur. Ve hadîs-i şe- rîfte ان القلوب بين اصبعين من اصابيع الله تعالى يقلبها ya'nî “Muhakkak kalbler Allah Te- âlâ'nın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları döndürür" buyurulur.

258. Ademî, gemi ve yelken gibidir. Acaba rüzgâr sürücü rüzgârı ne vakit ge- tirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

258. İnsan, gemi ve yelken gibidir. Acaba rüzgâr sürücü rüzgârı ne zaman getirir?

Şehirli köylüye dedi ki: "İnsan gemiye ve yelkene benzer. Uygun rüzgâr eserse yelken şişip gemiyi yürütür. Bakalım rüzgâr sürücü ve يرسل الرياح (Rûm, 30/48) ["Rüzgarları gönderir"] olan Yüce Allah senin köyüne gelmek için irade rüzgârını ne zaman getirir?"

Şehirli köylüye dedi ki: "İnsan gemiye ve yelkene benzer. Muvâfık rüzgâr eserse yelken şişip gemiyi yürütür. Bakalım rüzgâr sürücü ve يرسل الرياح (Rûm, 30/48) ["Rüzgarları gönderir"] olan Hak Teâla senin köyüne gelmek için irâ- desi rüzgârını ne vakit getirir?"

259. "Ey kerîm, çocukları al, gel naîme bak!" diye tekrar o ona and verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

259. "Ey kerîm, çocukları al, gel naîme bak!" diye tekrar o ona and verir.

Köylü: "Ey cömert efendi, çocukları al ve köye gel de orada nimetlerin bolluğuna bak!" diye tekrar şehirliye yemin ettirdi.

Köylü: "Ey kerîm olan efendi, çocukları al ve köye gel de orada ni'metle- rin mebzûliyetine bak!" diye tekrar şehirliye and verdi.

260. "Allah aşkına çabuk gel, cehd göster" diye onun elini üç kerre ahd ile tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

260. "Allah aşkına çabuk gel, gayret göster" diye onun elini üç kere sözleşmeyle tuttu.

261. On sene sonra ve her bir yıl böyle şekerli ricâlar ve va'dler!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

261. On sene sonra ve her bir yıl böyle şekerli ricalar ve vaatler!..

262. Efendinin çocukları dediler: "Ey baba, ay ve bulut ve gölge bile sefer tu- tarlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

262. Efendinin çocukları dediler: "Ey baba, ay ve bulut ve gölge bile yolculuk ederler."

Yani "Ayın, bulutun ve gölgenin bile hareketleri ve yolculukları vardır. Bir yerde sabit kalmazlar. Biz ise yerimizde ve evimizde sabit bir haldeyiz. Biz de onun köyüne yolculuk edelim." Şehirli efendi köylüye cevap olarak dedi ki: "Evet, bedenim ve canım senin köyüne gelmek ve bahar günlerinde sana ulaşmak ister, fakat yer değiştirme ve vatan değiştirme Hakk'ın tasarruf elindedir ve O'nun hükmü altındadır. Nasıl ki ayet-i kerimede وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ (İbrahim, 14/27) “Yüce Allah dilediğini işler ve murat ettiği şeye hükmeder" buyurulur. Ve hadis-i şerifte إِنَّ الْقُلُوبَ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ اللَّهِ تَعَالَى يُقَلِّبُهَا yani “Muhakkak kalpler Yüce Allah'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları döndürür" buyurulur.

Ya'nî "Ayın ve bulutun ve gölgenin bile hareketleri ve seferleri vardır. Bir mahalde sabit kalmazlar. Biz ise yerimizde ve evimizde sâbit bir haldeyiz. Biz de onun köyüne sefer edelim." Şehirli efendi köylüye cevâben dedi ki: "Evet, cisim ve cânım senin köyü- ne gelmek ve bahar eyyâmında sana ulaşmak ister, fakat tahvîl-i makām ve tebdîl-i mevâtın Hakk'ın yed-i tasarrufundadır ve O'nun hükmü altındadır. Nitekim âyet-i kerimede ويفعل الله ما يشاء يحكم ما يريد (İbrâhim, 14/27) “Allah Te- âlâ dilediğini işler ve murad ettiği şeye hükmeder" buyurulur. Ve hadîs-i şe- rîfte ان القلوب بين اصبعين من اصابيع الله تعالى يقلبها ya'nî “Muhakkak kalbler Allah Te- âlâ'nın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları döndürür" buyurulur.

258. Ademî, gemi ve yelken gibidir. Acaba rüzgâr sürücü rüzgârı ne vakit ge- tirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

258. İnsan, gemi ve yelken gibidir. Acaba rüzgâr sürücü rüzgârı ne zaman getirir?

Şehirli köylüye dedi ki: "İnsan gemiye ve yelkene benzer. Uygun rüzgâr eserse yelken şişip gemiyi yürütür. Bakalım rüzgâr sürücü ve يرسل الرياح (Rûm, 30/48) ["Rüzgarları gönderir"] olan Yüce Allah senin köyüne gelmek için irade rüzgârını ne zaman getirir?"

Şehirli köylüye dedi ki: "İnsan gemiye ve yelkene benzer. Muvâfık rüzgâr eserse yelken şişip gemiyi yürütür. Bakalım rüzgâr sürücü ve يرسل الرياح (Rûm, 30/48) ["Rüzgarları gönderir"] olan Hak Teâla senin köyüne gelmek için irâ- desi rüzgârını ne vakit getirir?"

259. "Ey kerîm, çocukları al, gel naîme bak!" diye tekrar o ona and verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

259. "Ey kerîm, çocukları al, gel naîme bak!" diye tekrar o ona and verir.

Köylü: "Ey cömert efendi, çocukları al ve köye gel de orada nimetlerin bolluğuna bak!" diye tekrar şehirliye yemin ettirdi.

Köylü: "Ey kerîm olan efendi, çocukları al ve köye gel de orada ni'metle- rin mebzûliyetine bak!" diye tekrar şehirliye and verdi.

260. "Allah aşkına çabuk gel, cehd göster" diye onun elini üç kerre ahd ile tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

260. "Allah aşkına çabuk gel, gayret göster" diye onun elini üç kere sözleşmeyle tuttu.

261. On sene sonra ve her bir yıl böyle şekerli ricâlar ve va'dler!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

261. On sene sonra ve her bir yıl böyle şekerli ricalar ve vaatler!..

262. Efendinin çocukları dediler: "Ey baba, ay ve bulut ve gölge bile sefer tu- tarlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

262. Efendinin çocukları dediler: "Ey baba, ay ve bulut ve gölge bile sefer tu- tarlar."

Yani "Ayın, bulutun ve gölgenin bile hareketleri ve yolculukları vardır. Bir yerde sabit kalmazlar. Biz ise yerimizde ve evimizde sabit bir haldeyiz. Biz de onun köyüne yolculuk edelim."

Ya'nî "Ayın ve bulutun ve gölgenin bile hareketleri ve seferleri vardır. Bir mahalde sabit kalmazlar. Biz ise yerimizde ve evimizde sâbit bir haldeyiz. Biz de onun köyüne sefer edelim."

263. Sen onun üzerine haklar sabit ettin, onun işinde çok zahmetler götürdün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

263. Sen onun üzerine haklar sabit ettin, onun işinde çok zahmetler götürdün.

Sen o köylüye çok hizmet ettin, onun üzerinde senin pek çok hakların sabit oldu.

Sen o köylüye çok hizmet ettin, onun üzerinde senin pek çok hakların sâbit oldu.

264. O istiyor ki, sen misafir olduğun vakit, o hakkın ba'zısını ödesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

264. O istiyor ki, sen misafir olduğun zaman, o hakkın bir kısmını ödesin.

265. Onu yalvararak köy tarafına çekin diye, o bize gizli çok vasiyet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

265. Onu yalvararak köy tarafına çekin diye, o bize gizli çok vasiyet etti.

Babanızı yalvararak köy tarafına gelmeye zorlayın diye, o köylü bize gizli gizli tavsiyelerde bulundu.

Babanızı yalvararak köy tarafına gelmeğe icbâr edin, diye o köylü bize gizli gizli tavsiyeler etti.

266. Dedi: "Bu doğrudur, ey Sîbeveyh, iyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

266. Dedi: "Bu doğrudur, ey Sîbeveyh, iyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakın!"

"Sîbeveyh" kelimesi hakkında Ankaravî hazretleri şöyle buyurur: "Síb" elma ve "veyh" uyarı yerinde kullanılan bir kelimedir. Bazen anlamı kastedilmeyip bir terkip hâlinde tekil isim olur. "Síbe-veyh" gibi. Burada her bir oğluna, bedel yoluyla bu isimle adlandırması veya uyarı kelimesi olması da caiz olur. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri şöyle buyururlar: "Sîbeveyh" meşhur bir nahivcinin ismidir. Burada akıl ve görüş sahibi için istiare olunmuştur (benzetme yoluyla kullanılmıştır). Ve Şeyh Muhammed Efdal şöyle buyurur: "İbn Hallikân tarihinden nakledilmiştir ki: Sîbeveyh, Farsça bir lakaptır ve onun anlamı "elma kokusu"dur. Yani "elma kokusu". Ve nahivci Ömer b. Osman'a bundan dolayı "Sîbeveyh" derler ki, onun iki yanağı birer elma gibi ve güzelliğin zirvesinde idi." Ve Burhân-ı Katı'da yazar ki, Síbeveyh "sîb-i bûye"nin kısaltılmışıdır, "elma kokusu" anlamına gelir. Bu anlama göre çocukların elma yanaklı olmalarından dolayı, babaları tarafından "ey sîbeveyh" yani "ey elma yanaklı" hitabında bulunulduğu anlaşılır. Yani şehirli adam, çocukların bu ifadesine karşı: "Ey elma yanaklı ve güzel çocuklarım, sizin dediğiniz doğrudur, fakat Hz. Ali (kerremallâhü vechehû) Efendimiz اتَّقِ مِنْ شَرِّ مَنْ أَحْسَنْتُ إِلَيْهِ yani "İyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakının!" buyurmuş olduğundan, bu

"Sîbeveyh" kelimesi hakkında Ankaravî hazretleri buyurur ki: "Síb" elma ve "veyh" mahall-i tahrîzde kullanılan bir kelimedir. Ba'zan ma'nâsı murâd olunmayıp bir terkib hâlinde ism-i vâhid olur. "Síbe-veyh" gibi. Burada her bir oğluna, bedel tarîkıyle bu isim ile tesmiye etse de veyâ kelime-i tahrîz olsa da câiz olur." Şârihlerden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri buyururlar ki: "Sîbeveyh" meşhûr bir nahvînin ismidir. Burada akıl ve re'y sâhibi için istiâre olunmuştur. Ve Şeyh Muhammed Efdal buyurur ki: "İbn Hallikân târîhinden menküldür ki: Sîbeveyh, Fârisî bir lakabdır ve onun ma'nâsı "buy-i sîyb"dir. Ya'nî "elma kokusu". Ve nahvî Ömer b. Osman'a ondan dolayı "Sîbeveyh" derler ki, onun iki yanakları birer elma mesâbesinde ve gâye-i cemâlde idi." Ve Burhân-ı Katı'da yazar ki, Síbeveyh "sîb-i bûye" muhaffefidir, "bûy-i sîb" ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre çocukların elma yanaklı olmalarından dolayı, babaları tarafından "ey sîbeveyh" ya'nî "ey elma yanaklı" hitâbında bulunulduğu anlaşılır. Ya'nî şehirli adam, çocukların bu ifadesine karşı: "Ey elma yanaklı ve güzel çocuklarım, sizin dediğiniz doğrudur, fakat Hz. Ali (kerremallâhü vechehû) Efendimiz اتَّقِ مِنْ شَرِّ مَنْ أَحْسَنْتُ إِلَيْهِ ya'nî "İyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakının!" buyurmuş olduğundan, bu

263. Sen onun üzerine haklar sabit ettin, onun işinde çok zahmetler götürdün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

263. Sen onun üzerine haklar sabit ettin, onun işinde çok zahmetler götürdün.

Sen o köylüye çok hizmet ettin, onun üzerinde senin pek çok hakların sabit oldu.

Sen o köylüye çok hizmet ettin, onun üzerinde senin pek çok hakların sâbit oldu.

264. O istiyor ki, sen misafir olduğun vakit, o hakkın ba'zısını ödesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

264. O istiyor ki, sen misafir olduğun zaman, o hakkın bir kısmını ödesin.

265. Onu yalvararak köy tarafına çekin diye, o bize gizli çok vasiyet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

265. Onu yalvararak köy tarafına çekin diye, o bize gizli çok vasiyet etti.

Babanızı yalvararak köy tarafına gelmeye zorlayın diye, o köylü bize gizli gizli tavsiyelerde bulundu.

Babanızı yalvararak köy tarafına gelmeğe icbâr edin, diye o köylü bize gizli gizli tavsiyeler etti.

266. Dedi: "Bu doğrudur, ey Sîbeveyh, iyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

266. Dedi: "Bu doğrudur, ey Sîbeveyh, iyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakın!"

"Sîbeveyh" kelimesi hakkında Ankaravî hazretleri şöyle buyurur: "Sîb" elma ve "veyh" uyarı yerinde kullanılan bir kelimedir. Bazen anlamı kastedilmeyip bir terkip hâlinde tek bir isim olur. "Sîbe-veyh" gibi. Burada her bir oğluna, bedel yoluyla bu isimle adlandırması da veya uyarı kelimesi olması da caiz olur. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri şöyle buyururlar: "Sîbeveyh" meşhur bir nahivcinin ismidir. Burada akıl ve görüş sahibi için istiare olunmuştur. Ve Şeyh Muhammed Efdal şöyle buyurur: "İbn Hallikân tarihinden nakledilmiştir ki: Sîbeveyh, Farsça bir lakaptır ve onun anlamı "elma kokusu"dur. Yani "elma kokusu". Ve nahivci Ömer b. Osman'a ondan dolayı "Sîbeveyh" derler ki, onun iki yanağı birer elma mesabesinde ve güzelliğin zirvesinde idi." Ve Burhân-ı Katı'da yazar ki, Sîbeveyh "sîb-i bûye"nin kısaltılmışıdır, "elma kokusu" anlamındadır. Bu anlama göre çocukların elma yanaklı olmalarından dolayı, babaları tarafından "ey sîbeveyh" yani "ey elma yanaklı" hitabında bulunulduğu anlaşılır. Yani şehirli adam, çocukların bu ifadesine karşı: "Ey elma yanaklı ve güzel çocuklarım, sizin dediğiniz doğrudur, fakat Hz. Ali (a.s.) Efendimiz اتَّقِ مِنْ شَرِّ مَنْ أَحْسَنْتُ إِلَيْهِ yani "İyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakının!" buyurmuş olduğundan, bu köylüden iyiliğe karşılık kötülük zuhur etme ihtimalinden korkarım!" demek olur.

"Sîbeveyh" kelimesi hakkında Ankaravî hazretleri buyurur ki: "Sîb" elma ve "veyh" mahall-i tahrîzde kullanılan bir kelimedir. Ba'zan ma'nâsı murâd olunmayıp bir terkib hâlinde ism-i vâhid olur. "Sîbe-veyh" gibi. Burada her bir oğluna, bedel tarîkıyle bu isim ile tesmiye etse de veyâ kelime-i tahrîz olsa da câiz olur." Şârihlerden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri buyururlar ki: "Sîbeveyh" meşhûr bir nahvînin ismidir. Burada akıl ve re'y sâhibi için istiâre olunmuştur. Ve Şeyh Muhammed Efdal buyurur ki: "İbn Hallikân târîhinden menküldür ki: Sîbeveyh, Fârisî bir lakabdır ve onun ma'nâsı "bûy-i sîb"dir. Ya'nî "elma kokusu". Ve nahvî Ömer b. Osman'a ondan dolayı "Sîbeveyh" derler ki, onun iki yanakları birer elma mesâbesinde ve gâye-i cemâlde idi." Ve Burhân-ı Katı'da yazar ki, Sîbeveyh "sîb-i bûye" muhaffefidir, "bûy-i sîb" ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre çocukların elma yanaklı olmalarından dolayı, babaları tarafından "ey sîbeveyh" ya'nî "ey elma yanaklı" hitâbında bulunulduğu anlaşılır. Ya'nî şehirli adam, çocukların bu ifadesine karşı: "Ey elma yanaklı ve güzel çocuklarım, sizin dediğiniz doğrudur, fakat Hz. Ali (kerremallâhü vechehû) Efendimiz اتَّقِ مِنْ شَرِّ مَنْ أَحْسَنْتُ إِلَيْهِ ya'nî "İyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakının!" buyurmuş olduğundan, bu köylüden iyiliğe mukābil fenâlık zuhûru ihtimâlinden korkarım!" demek olur.

267. "Dostluk son nefesin tohumları olur. O fâsid olur diye vahşetten korkarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

267. "Dostluk son nefesin tohumları olur. O bozulur diye yalnızlıktan korkarım."

"Son nefes"ten kasıt, dünya hayatının kesildiği andan kinayedir. "Yalnızlık"tan kasıt, nefrettir ki, bu nefret muhabbet tohumunu bozar. Yani "Bu hakiki dostluk, dünya hayatının görünen kısmına ait olan, yemek ve içmek gibi nimetlere dayalı değildir. Aksine dünya hayatının kesilmesi, onun için ekilen bir tohumdur. Eğer ben köylüye misafir olursam, belki nefret verecek bir harekette bulunur ve bu hareket de o ekilen tohumu bozar."

"Dem-i âhir"den murâd, hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ı ânından kinâye- dir. "Vahşet"den murâd, nefrettir ki, bu nefret muhabbet tohumunu ifsâd eder. Ya'nî "Bu hakîkî dostluk hayât-ı dünyeviyyenin zâhirine taalluk eden, yemek ve içmek gibi tena'uma müstenid değildir. Belki hayât-ı dünyeviyye- nin inkıtā'ı, onun için ekilen bir tohumdur. Eğer ben köylüye misâfır olursam, belki nefret verecek bir harekette bulunur ve bu hareket dahi o ekilen tohu- mu ifsâd eder."

268. Kılıç gibi çok kesici bir sohbet olur. Bostanda ve zerû'da kış gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

268. Kılıç gibi çok kesici bir sohbet olur. Bostanda ve zerû'da kış gibi.

Sohbetin bir türü, muhabbet ipini kılıç gibi kesici ve gönül bostanına ekilmiş olan sevgi tohumunu kış mevsimi gibi dondurucu olur.

Sohbetin bir nev'i, muhabbet ipini kılıç gibi kesici ve gönül bostânına ekil- miş olan sevgi tohumu[nu] kış mevsimi gibi dondurucu olur.

269. Nevbahar faslı gibi bir sohbet olur. Ondan imâretler ve sayısız menfaat- ler olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

269. İlkbahar mevsimi gibi bir sohbet olur. Ondan imar edilmiş yerler ve sayısız menfaatler olur.

Sohbetin bir çeşidi daha vardır ki, ilkbahar mevsimi gibi latif olur. Ondan kalplerde mamuriyetler (şenlikler), sevinçler ve hesapsız manevî menfaatler meydana gelir.

Sohbetin bir nev'i daha vardır ki, ilkbahar mevsimi gibi latîf olur. Ondan kalblerde ma'mûriyetler ve sürûrlar ve hesabsız ma'nevî menfaatler peydâ olur.

270. Hazm o olur ki, sû'-i zan edesin, tâ ki kaçasın ve kötüden berî olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

270. Hazım o olur ki, kötü zan edesin, tâ ki kaçasın ve kötüden uzak olasın.

"Hazım" ihtiyat demektir ve bunun içinde kötü zan anlamı gizlidir. Bu sebeple bir kimsenin kendi nefsini tehlikelerden ve kötülüklerden kurtarmak için, aksi sabit oluncaya kadar, her işinde hazım ve ihtiyat ile hareket etmesi gerekir.

[267] "Hazm" ihtiyât demek olup, onun zımnında sû'-i zan ma'nâsı mündemiç- tir. Binâenaleyh bir kimse kendi nefsini tehlikeden ve fenâlıklardan kurtar- mak için aksi sabit oluncaya kadar, her bir emrinde hazm ve ihtiyât ile hare- ket etmek lâzımdır.

271. O Resûl "Hazm sû'-i zandır" buyurdu. Ey fuzûl her adım için tuzak bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

271. O Resûl "Hazım, kötü zandır" buyurdu. Ey fuzûlî, her adım için tuzak bil!

"Köylüden iyiliğe karşılık kötülüğün ortaya çıkma ihtimalinden korkarım!" demek olur.

köylüden iyiliğe mukābil fenâlık zuhûru ihtimâlinden korkarım!" demek olur.

267. "Dostluk son nefesin tohumları olur. O fâsid olur diye vahşetten korkarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

267. "Dostluk son nefesin tohumları olur. O bozulur diye yalnızlıktan korkarım."

"Son nefes"ten kasıt, dünya hayatının kesildiği andan kinayedir. "Yalnızlık"tan kasıt, nefrettir ki, bu nefret muhabbet tohumunu bozar. Yani "Bu hakiki dostluk, dünya hayatının görünen kısmına ait olan, yemek ve içmek gibi nimetlere dayalı değildir. Aksine dünya hayatının kesilmesi, onun için ekilen bir tohumdur. Eğer ben köylüye misafir olursam, belki nefret verecek bir harekette bulunur ve bu hareket de o ekilen tohumu bozar."

"Dem-i âhir"den murâd, hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ı ânından kinâye- dir. "Vahşet"den murâd, nefrettir ki, bu nefret muhabbet tohumunu ifsâd eder. Ya'nî "Bu hakîkî dostluk hayât-ı dünyeviyyenin zâhirine taalluk eden, yemek ve içmek gibi tena'uma müstenid değildir. Belki hayât-ı dünyeviyye- nin inkıtā'ı, onun için ekilen bir tohumdur. Eğer ben köylüye misâfır olursam, belki nefret verecek bir harekette bulunur ve bu hareket dahi o ekilen tohu- mu ifsâd eder."

268. Kılıç gibi çok kesici bir sohbet olur. Bostanda ve zerû'da kış gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

268. Kılıç gibi çok kesici bir sohbet olur. Bostanda ve zerû'da kış gibi.

Sohbetin bir türü, muhabbet ipini kılıç gibi kesici ve gönül bostanına ekilmiş olan sevgi tohumunu kış mevsimi gibi dondurucu olur.

Sohbetin bir nev'i, muhabbet ipini kılıç gibi kesici ve gönül bostânına ekil- miş olan sevgi tohumu[nu] kış mevsimi gibi dondurucu olur.

269. Nevbahar faslı gibi bir sohbet olur. Ondan imâretler ve sayısız menfaat- ler olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

269. İlkbahar mevsimi gibi bir sohbet olur. Ondan imar edilmiş yerler ve sayısız menfaatler olur.

Sohbetin bir çeşidi daha vardır ki, ilkbahar mevsimi gibi latif olur. Ondan kalplerde mamuriyetler (şenlikler), sevinçler ve hesapsız manevî menfaatler meydana gelir.

Sohbetin bir nev'i daha vardır ki, ilkbahar mevsimi gibi latîf olur. Ondan kalblerde ma'mûriyetler ve sürûrlar ve hesabsız ma'nevî menfaatler peydâ olur.

270. Hazm o olur ki, sû'-i zan edesin, tâ ki kaçasın ve kötüden berî olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

270. Hazım o olur ki, kötü zan edesin, tâ ki kaçasın ve kötüden uzak olasın.

"Hazım" ihtiyat demektir ve bunun içinde kötü zan anlamı gizlidir. Bu sebeple bir kimsenin kendi nefsini tehlikelerden ve kötülüklerden kurtarmak için, aksi sabit oluncaya kadar, her işinde hazım ve ihtiyat ile hareket etmesi gerekir.

[267] "Hazm" ihtiyât demek olup, onun zımnında sû'-i zan ma'nâsı mündemiç- tir. Binâenaleyh bir kimse kendi nefsini tehlikeden ve fenâlıklardan kurtar- mak için aksi sabit oluncaya kadar, her bir emrinde hazm ve ihtiyât ile hare- ket etmek lâzımdır.

271. O Resûl "Hazm sû'-i zandır" buyurdu. Ey fuzûl her adım için tuzak bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

271. O Resûl "Hazım, kötü zandır" buyurdu. Ey fuzulî, her adım için bir tuzak bil!

Bu şerefli beyitte "Kötü zan hazımdandır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Hazım tavsiyesinden maksat, mümin kardeşine kötü zan beslemek değildir. Aksine, huyunu ve hallerini bildiği bir kimseye karşı kötülük ortaya çıkma ihtimalini düşünerek ihtiyatlı davranmaktır. Çünkü nefsin alanı içinde yürüyen her bir kimsenin bir adımı için bir tuzak bulunduğunu idrak eder.

Bu beyt-i şerifte ان من الحزم سوء الظن ya'ni "Su-i zan hazmdendir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hazm tavsiyesinden murâd, mü'min kardeşine sû-i zann etmek değildir. Belki huyunu ve ahvâlini bildiği bir kimseye karşı fenâlık zuhûru ihtimalini düşünerek ihtiyâtkârâne hareket etmektir. Zîrâ nefsâniyet sahasında yürüyen her bir kimsenin bir adımı için bir tuzak melhûz olduğunu müdrik olur.

272. Sahra yüzü düz ve geniştir. Ey mütecâsir, her adım bir tuzaktır, az sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

272. Çöl yüzü düz ve geniştir. Ey cüretkâr, her adım bir tuzaktır, az sür!

Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) çölü düz ve geniş görünür. Ey cüretkâr, nefsinin hazzına uyarak attığın her adımın altında bir tuzak vardır. Bu sebeple o çöldeki cüretkâr hareketini azalt!

Bu vücûd-i izâfî sahrâsı düz ve geniş görünür. Ey mütecâsir, nefsinin hazzına tebean her attığın adımın altında bir tuzak vardır. Binâenaleyh o sâhrâdaki cür'etkârâne hareketini azalt!

273. O dağ keçisi "Tuzak hani?" diye koşar. Vaktâki koşar, tuzak onun boğazına düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

273. O dağ keçisi "Tuzak nerede?" diye koşar. Koştuğu zaman, tuzak onun boğazına düşer.

Örneğin dağ keçisi çevikliğine güvenip oraya buraya sıçrar, koşar. Halbuki onu avlamak isteyenler, o sıçradığı yollara tuzak kurmuşlardır. Sonunda pervasızca koşa koşa o tuzak ansızın onun boğazına takılır. İnsan da bu cismaniyet (bedensellik) sahrasında dağ keçisine benzer.

Meselâ dağ keçisi çevikliğine i'timâd edip oraya buraya sıçrar, koşar. Halbuki onu avlamak isteyenler, o sıçradığı yollara tuzak kurmuşlardır. Nihâyet bilâ-pervâ koşa koşa o tuzak ansızın onun boğazına takılır. İnsan dahi bu cismâniyet sahrâsında dağ keçisine benzer.

274. O ki, derdi ki: "Hani?" İşte gör! Sahrayı gördün, pusuyu görmedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

274. O ki, derdi ki: "Hani?" İşte gör! Sahrayı gördün, pusuyu görmedin!

"Hani tuzak?" deyip sıçrayan o dağ keçisine, tuzağa tutulduktan sonra de ki: "İşte tuzak denilen şey budur, gör! Sahrayı gördün, fakat pusuyu göremedin!" de. Dağ keçisini avlamanın usulü şudur ki, erkek keçiye karşı bir dişi keçi gösterirler ve iki dağ arasına da tuzak kurarlar. Karşıdaki dağdaki dişiye ulaşmak için erkek keçi, isteği dışında koşa koşa o tuzağın bulunduğu yerden geçmeye mecbur olur ve yolu üzerindeki tuzağa boynundan tutulur. İşte insanlar da böyledir. Uzaktan nefse ait hazlarını görüp o tarafa koşar ve nihayet yolu üzerindeki türlü türlü tuzaklara tutulur.

"Hani tuzak?" deyip sıçrayan o dağ keçisine, tuzağa tutulduktan sonra de ki: "İşte tuzak denilen şey budur, gör! Sahrâyı gördün, fakat pusuyu göremedin!" de. Dağ keçisini avlamanın usûlü budur ki, erkek keçiye karşı bir dişi keçi gösterirler ve iki dağ arasına da tuzak kurarlar. Karşıki dağdaki dişiye vâsıl olmak için erkek keçi, bilâ-ihtiyâr koşa koşa o tuzağın bulunduğu mahalden geçmeğe mecbûr olur ve yolu üzerindeki tuzağa boynundan tutulur. İşte insanlar da böyledir. Uzaktan hazz-ı nefsânîsini görüp o tarafa koşar ve nihâyet yolu üzerindeki türlü türlü tuzaklara tutulur.

275. Ey ayyâr, avcı pususuz ve tuzaksız kuyruğu tarla ortasına ne vakit koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

275. Ey ayyâr, avcı pususuz ve tuzaksız kuyruğu tarla ortasına ne zaman koyar?

Bu şerefli beyitte "Su-i zan (kötü düşünce) tedbirdendir" hadis-i şerifine işaret edilir. Tedbir tavsiyesinden maksat, mümin kardeşine kötü zan beslemek değildir. Aksine, huyunu ve hallerini bildiği bir kimseye karşı kötülüğün ortaya çıkma ihtimalini düşünerek ihtiyatlı davranmaktır. Çünkü nefsaniyet (nefsin istekleri) sahasında yürüyen her bir kimsenin bir adımı için bir tuzak (mekr) bulunduğunu idrak eder.

Bu beyt-i şerifte ان من الحزم سوء الظن ya'ni "Su-i zan hazmdendir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hazm tavsiyesinden murâd, mü'min kardeşine sû-i zann etmek değildir. Belki huyunu ve ahvâlini bildiği bir kimseye karşı fenâlık zuhûru ihtimalini düşünerek ihtiyâtkârâne hareket etmektir. Zîrâ nefsâniyet sahasında yürüyen her bir kimsenin bir adımı için bir tuzak melhûz olduğunu müdrik olur.

272. Sahra yüzü düz ve geniştir. Ey mütecâsir, her adım bir tuzaktır, az sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

272. Çöl yüzü düz ve geniştir. Ey cüretkâr, her adım bir tuzaktır, az sür!

Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) çölü düz ve geniş görünür. Ey cüretkâr, nefsinin hazzına uyarak attığın her adımın altında bir tuzak vardır. Bu sebeple o çöldeki cüretkâr hareketini azalt!

Bu vücûd-i izâfî sahrâsı düz ve geniş görünür. Ey mütecâsir, nefsinin hazzına tebean her attığın adımın altında bir tuzak vardır. Binâenaleyh o sâhrâdaki cür'etkârâne hareketini azalt!

273. O dağ keçisi "Tuzak hani?" diye koşar. Vaktâki koşar, tuzak onun boğazına düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

273. O dağ keçisi "Tuzak nerede?" diye koşar. Koştuğu zaman, tuzak onun boğazına düşer.

Örneğin dağ keçisi çevikliğine güvenip oraya buraya sıçrar, koşar. Halbuki onu avlamak isteyenler, o sıçradığı yollara tuzak kurmuşlardır. Sonunda pervasızca koşa koşa o tuzak ansızın onun boğazına takılır. İnsan da bu cismaniyet (bedensellik) sahrasında dağ keçisine benzer.

Meselâ dağ keçisi çevikliğine i'timâd edip oraya buraya sıçrar, koşar. Halbuki onu avlamak isteyenler, o sıçradığı yollara tuzak kurmuşlardır. Nihâyet bilâ-pervâ koşa koşa o tuzak ansızın onun boğazına takılır. İnsan dahi bu cismâniyet sahrâsında dağ keçisine benzer.

274. O ki, derdi ki: "Hani?" İşte gör! Sahrayı gördün, pusuyu görmedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

274. O ki, derdi ki: "Hani?" İşte gör! Sahrayı gördün, pusuyu görmedin!

"Hani tuzak?" deyip sıçrayan o dağ keçisine, tuzağa tutulduktan sonra de ki: "İşte tuzak denilen şey budur, gör! Sahrayı gördün, fakat pusuyu göremedin!" de. Dağ keçisini avlamanın usulü şudur ki, erkek keçiye karşı bir dişi keçi gösterirler ve iki dağ arasına da tuzak kurarlar. Karşıdaki dağdaki dişiye ulaşmak için erkek keçi, isteği dışında koşa koşa o tuzağın bulunduğu yerden geçmeye mecbur olur ve yolu üzerindeki tuzağa boynundan tutulur. İşte insanlar da böyledir. Uzaktan nefse ait hazlarını görüp o tarafa koşar ve nihayet yolu üzerindeki türlü türlü tuzaklara tutulur.

"Hani tuzak?" deyip sıçrayan o dağ keçisine, tuzağa tutulduktan sonra de ki: "İşte tuzak denilen şey budur, gör! Sahrâyı gördün, fakat pusuyu göremedin!" de. Dağ keçisini avlamanın usûlü budur ki, erkek keçiye karşı bir dişi keçi gösterirler ve iki dağ arasına da tuzak kurarlar. Karşıki dağdaki dişiye vâsıl olmak için erkek keçi, bilâ-ihtiyâr koşa koşa o tuzağın bulunduğu mahalden geçmeğe mecbûr olur ve yolu üzerindeki tuzağa boynundan tutulur. İşte insanlar da böyledir. Uzaktan hazz-ı nefsânîsini görüp o tarafa koşar ve nihâyet yolu üzerindeki türlü türlü tuzaklara tutulur.

275. Ey ayyâr, avcı pususuz ve tuzaksız kuyruğu tarla ortasına ne vakit koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

275. Ey ayyâr, avcı pususuz ve tuzaksız kuyruğu tarla ortasına ne vakit koyar?

"Ayyâr", "çok hareket eden" anlamındadır. "Ey nefsine ait hazlar için çok hareket eden kimse! Seni avlayıp helâk etmek isteyen insan ve cin şeytanları, bu dünya tarlasına, nefsine hoş gelen zevkleri ve hazları, pususuz ve tuzaksız sana göstermediler. Nitekim avcılar kurtları avlamak için tarlalara kuyruk koyarlar; hayvan o kuyruk tarafına koşup tuzağa tutulur."

"Ayyâr" "kesîrü'l-hareke" ma'nâsınadır. "Ey hazz-ı nefsânîsi için çok ha-reket eden kimse! Seni avlayıp helâk etmek isteyen ins ve cin şeytanları, bu mezraa-i dünyâya, nefsine hoş gelen ezvâkı ve huzûzâtı, pususuz ve tuzak-sız sana göstermediler. Nitekim avcılar kurtları avlamak için, tarlalara kuyruk koyarlar; hayvan o kuyruk tarafına koşup tuzağa tutulur."

276. O kimseler ki, yeryüzüne mütecâsir olarak geldiler, onların kemiklerini ve başlarını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

276. O kimseler ki, yeryüzüne cüretkâr olarak geldiler, onların kemiklerini ve başlarını gör!

Geçmiş milletlerden, yeryüzünde peygamberleri tanımayıp nefse ait alanda cüretkâr bir şekilde hareket etmiş olan kimselerin kemiklerini, başlarını ve kafataslarını ibretle seyret! Bunların kimi sel ve kimi fırtına, kimi zelzele ve kimi düşman istilası yüzünden kahra ve helake uğradılar.

Geçmiş olan milletlerden yeryüzünde peygamberleri tanımayıp sâha-i nefsâniyette cür'etkârâne hareket etmiş olan kimselerin kemiklerini ve baş-larını ve kafataslarını ibretle temâşâ et! Bunların kimi seylâb ve kimi fırtı-na, kimi zelzele ve kimi düşman istîlâsı yüzünden kahr ve helâke dûçâr ol-dular.

277. Ey makbûl, mezarlığa gittiğin vakit, onların kemiklerine, geçen şeyden sor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

277. Ey makbul, mezarlığa gittiğin zaman, onların kemiklerine, geçen şeyden sor!

Ey nazarındaki ibret sebebiyle İlahi katında makbul olan Hakk Yolcusu! Mezarlıklara gidip helak olan kavmin kemiklerini ve kafataslarını gördüğün zaman, onların bu kemiklerinden, başlarına gelen hallerden sor! Nasıl ki, ayet-i kerimede فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) yani "Yeryüzünde geziniz, Allah'ı ve Peygamber'i yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu ibretle seyrediniz!" buyurulur.

Ey nazarındaki ibret sebebiyle makbûl-i İlâhî olan sâlik! Mezarlıklara gi-dip helâk olan kavmin kemiklerini ve kafataslarını gördüğün vakit, onların bu kemiklerinden, başlarına gelen ahvâlden sor! Nitekim, âyet-i kerîmede فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) ya'nî "Yeryüzünde ge-ziniz, Allah'ı ve Peygamber'i tekzîb edenlerin sonu nasıl olduğunu ibretle te-mâşâ ediniz!" buyurulur.

278. Tâ ki zâhirde göresin, o firâr sarhoşları, gurûr kuyusu içine nasıl aşağıya gittiler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

278. Ta ki dışarıda göresin, o kaçış sarhoşları, gurur kuyusu içine nasıl aşağıya indiler!

279. Eğer gözün varsa, sen körcesine gelme ve eğer gözün yoksa ele asâ getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

279. Eğer gözün varsa, sen körcesine gelme ve eğer gözün yoksa ele asâ getir!

Eğer bu cismaniyet sahrasındaki çukurları ve hendekleri görecek basiret gözün (kalp gözü) varsa, körcesine hareket etme ve eğer basiret gözün yoksa ve keskin görüş sahibi değilsen, hazım ve ihtiyat değneğini eline al! "Ayyar" "çok hareket eden" anlamına gelir. "Ey nefsanî hazzı için çok hareket eden kimse! Seni avlayıp helak etmek isteyen insan ve cin şeytanları, bu dünya tarlasına, nefsine hoş gelen zevkleri ve hazları, pusu ve tuzak kurmadan sana göstermediler. Nitekim avcılar kurtları avlamak için, tarlalara kuyruk koyarlar; hayvan o kuyruk tarafına koşup tuzağa tutulur."

Eğer bu cismâniyet sahrâsındaki çukurları ve hendekleri görecek basar-ı basîretin varsa körcesine hareket etme ve eğer basar-ı basîretin yoksa ve na-zar-ı nâfiz sahibi değilsen, hazm ve ihtiyât değneğini eline al! "Ayyâr" "kesîrü'l-hareke" ma'nâsınadır. "Ey hazz-ı nefsânîsi için çok ha- reket eden kimse! Seni avlayıp helâk etmek isteyen ins ve cin şeytanları, bu mezraa-i dünyaya, nefsine hoş gelen ezvâkı ve huzûzâtı, pususuz ve tuzak- sız sana göstermediler. Nitekim avcılar kurtları avlamak için, tarlalara kuyruk koyarlar; hayvan o kuyruk tarafına koşup tuzağa tutulur."

276. O kimseler ki, yeryüzüne mütecâsir olarak geldiler, onların kemiklerini ve başlarını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

276. O kimseler ki, yeryüzüne cüretkâr olarak geldiler, onların kemiklerini ve başlarını gör!

Geçmiş milletlerden, yeryüzünde peygamberleri tanımayıp nefse ait alanda cüretkâr bir şekilde hareket etmiş olan kimselerin kemiklerini, başlarını ve kafataslarını ibretle seyret! Bunların kimi sel, kimi fırtına, kimi zelzele ve kimi düşman istilası yüzünden kahra ve helake uğradılar.

Geçmiş olan milletlerden yeryüzünde peygamberleri tanımayıp sâha-i nefsâniyette cür'etkârâne hareket etmiş olan kimselerin kemiklerini ve baş- larını ve kafataslarını ibretle temâşâ et! Bunların kimi seylâb ve kimi fırtı- na, kimi zelzele ve kimi düşman istîlâsı yüzünden kahr ve helâke dûçâr ol- dular.

277. Ey makbûl, mezarlığa gittiğin vakit, onların kemiklerine, geçen şeyden sor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

277. Ey makbul, mezarlığa gittiğin vakit, onların kemiklerine, geçen şeyden sor!

Ey nazarındaki ibret sebebiyle İlahi katında makbul olan Hakk Yolcusu! Mezarlıklara gidip helak olan kavmin kemiklerini ve kafataslarını gördüğün vakit, onların bu kemiklerinden, başlarına gelen hallerden sor! Nasıl ki, ayet-i kerimede فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) yani "Yeryüzünde geziniz, Allah'ı ve Peygamber'i yalanlayanların sonu nasıl olduğunu ibretle seyrediniz!" buyurulur.

Ey nazarındaki ibret sebebiyle makbûl-i İlâhî olan sâlik! Mezarlıklara gi- dip helâk olan kavmin kemiklerini ve kafataslarını gördüğün vakit, onların bu kemiklerinden, başlarına gelen ahvâlden sor! Nitekim, âyet-i kerîmede فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Nahl, 16/36) ya'nî "Yeryüzünde ge- ziniz, Allah'ı ve Peygamber'i tekzîb edenlerin sonu nasıl olduğunu ibretle te- mâşâ ediniz!" buyurulur.

278. Tâ ki zâhirde göresin, o firâr sarhoşları, gurûr kuyusu içine nasıl aşağıya gittiler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

278. Ta ki dışarıda göresin, o kaçış sarhoşları, gurur kuyusu içine nasıl aşağıya indiler!

279. Eğer gözün varsa, sen körcesine gelme ve eğer gözün yoksa ele asâ getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

279. Eğer gözün varsa, sen körcesine gelme ve eğer gözün yoksa ele asâ getir!

Eğer bu bedensel çölün çukurlarını ve hendeklerini görecek basiret gözün (kalp gözü) varsa, körcesine hareket etme ve eğer basiret gözün yoksa ve keskin görüş sahibi değilsen, hazım ve ihtiyat değneğini eline al!

Eğer bu cismâniyet sahrâsındaki çukurları ve hendekleri görecek basar-ı basîretin varsa körcesine hareket etme ve eğer basar-ı basîretin yoksa ve na- zar-ı nâfiz sahibi değilsen, hazm ve ihtiyât değneğini eline al!

280. Mâdemki gözün yoktur, o hazm ve istidlal asasını pîşvâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

280. Mademki gözün yoktur, o hazım ve çıkarım asasını kendine öncü yap!

Mademki basiret gözün yoktur ve kalp gözün açık değildir, körlerin değneklerini kendilerine rehber edindikleri gibi, sen de hazım, ihtiyat ve çıkarım asasını ve değneğini kendine rehber yap!

Mâdemki basar-ı basîretin yoktur ve kalb gözün açık değildir, körler değneklerini rehber ittihâz ettiği gibi, sen de hazm ve ihtiyât ve istidlâl asâsını ve değneğini kendine rehber yap!

281. Ve eğer hazm ve istidlâl asası yoksa, asâ çekicisiz her yol üzerinde durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

281. Ve eğer hazım ve istidlâl asası yoksa, asâ çekicisiz her yol üzerinde durma!

Ve eğer aklın ve görüşün kuvvetli olmadığı için, hazım ve istidlâl değneği de sende yoksa, asâ çekicisiz, yani mürşitsiz ve rehbersiz her bir nefsanî yol üzerinde durma!

Ve eğer aklın ve re'yin kuvvetli olmadığı için, hazm ve istidlâl değneği de sende yoksa asâ çekicisiz, yânî mürşidsiz ve rehbersiz her bir tarîk-ı nefsânî üzerinde durma!

282. Adımı, körün koyduğu üslupdan koy, ta ki ayak kuyudan ve taştan kurtulsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Adımı, körün koyduğu üsluptan koy, ta ki ayak kuyudan ve taştan kurtulsun.

Bu bedensel alanda adımını, körlerin tam bir ihtiyat (dikkat) ile attıkları adımlar gibi at! Ta ki ayağın kuyulara kaymaktan ve taşlara takılmaktan kurtulsun!

Bu cismâniyyet sahasında adımını, körlerin kemâl-i ihtiyât ile attıkları adımlar gibi at! Tâ ki ayağın kuyulara kaymaktan ve taşlara dolaşmaktan kurtulsun!

283. Titreye titreye ve korku ve ihtiyat ile ayağını koyar, tâ ki hatâya düşmeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

283. Titreye titreye ve korku ve ihtiyat ile ayağını koyar, tâ ki hatâya düşmeye.

Körleri görmez misin? Bir hatâya düşmemek için adımlarını titreyerek ve korku ve ihtiyat ile atarlar.

Körleri görmez misin? Bir hatâya düşmemek için adımlarını titreyerek ve korku ve ihtiyât ile atarlar.

284. Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş, lokma arayıp bir yılanın lokması olmuş olan kimse!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

284. Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş, lokma arayıp bir yılanın lokması olmuş olan kimse!

Bu şerefli beytin özeti, Türkçede "Ey yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olan kimse!" atasözünün benzeridir ve bu hitabın devamı, aşağıdaki nesri takiben gelen şerefli beyittir.

Bu beyt-i şerîfin hulâsası Türkçe'de "Ey yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olan kimse!" darb-ı meselinin nazîridir ve bu hitâbın mâba'di, âtîdeki nesri müteakip gelen beyt-i şerîftir.

280. Mâdemki gözün yoktur, o hazm ve istidlal asasını pîşvâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

280. Mademki gözün yoktur, o hazım ve çıkarım asasını kendine rehber yap!

Mademki basiret gözün yoktur ve kalp gözün açık değildir, körlerin değneklerini rehber edindiği gibi, sen de hazım, ihtiyat ve çıkarım asasını ve değneğini kendine rehber yap!

[277] Mâdemki basar-ı basîretin yoktur ve kalb gözün açık değildir, körler değneklerini rehber ittihâz ettiği gibi, sen de hazm ve ihtiyât ve istidlâl asâsını ve değneğini kendine rehber yap!

281. Ve eğer hazm ve istidlâl asası yoksa, asâ çekicisiz her yol üzerinde durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

281. Ve eğer hazım ve istidlâl asası yoksa, asâ çekicisiz her yol üzerinde durma!

Ve eğer aklın ve görüşün kuvvetli olmadığı için, hazım ve istidlâl değneği de sende yoksa, asâ çekicisiz, yani mürşitsiz ve rehbersiz her bir nefsanî yol üzerinde durma!

Ve eğer aklın ve re'yin kuvvetli olmadığı için, hazm ve istidlâl değneği de sende yoksa asâ çekicisiz, yânî mürşidsiz ve rehbersiz her bir tarîk-ı nefsânî üzerinde durma!

282. Adımı, körün koyduğu üslupdan koy, ta ki ayak kuyudan ve taştan kurtulsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Adımı, körün koyduğu üsluptan koy, ta ki ayak kuyudan ve taştan kurtulsun.

Bu bedensel alanda adımını, körlerin tam bir ihtiyat (dikkat) ile attıkları adımlar gibi at! Ta ki ayağın kuyulara kaymaktan ve taşlara takılmaktan kurtulsun!

Bu cismâniyyet sahasında adımını, körlerin kemâl-i ihtiyât ile attıkları adımlar gibi at! Tâ ki ayağın kuyulara kaymaktan ve taşlara dolaşmaktan kurtulsun!

283. Titreye titreye ve korku ve ihtiyat ile ayağını koyar, tâ ki hatâya düşmeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

283. Titreye titreye ve korku ve ihtiyat ile ayağını koyar, tâ ki hatâya düşmeye.

Körleri görmez misin? Bir hatâya düşmemek için adımlarını titreyerek ve korku ve ihtiyat ile atarlar.

Körleri görmez misin? Bir hatâya düşmemek için adımlarını titreyerek ve korku ve ihtiyât ile atarlar.

284. Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş, lokma arayıp bir yılanın lokması olmuş olan kimse!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

284. Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş, lokma arayıp bir yılanın lokması olmuş olan kimse!

Bu şerefli beytin özeti, Türkçede "Ey yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olan kimse!" atasözünün benzeridir ve bu hitabın devamı, aşağıdaki nesri takiben gelen şerefli beyittir.

Bu beyt-i şerîfin hulâsası Türkçe'de "Ey yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olan kimse!" darb-ı meselinin nazîridir ve bu hitâbın mâba'di, âtîdeki nesri müteakip gelen beyt-i şerîftir.

## Sebe' ehlinin kıssası ve ni'met onları tâgî etmesi ve onda tuğyan ve küfrânın uğursuzluğuna erişmesi ve şükür ve vefâ fazîletinin beyânı

285. Sen ehl-i Sebe' kıssasını okumadın mı? Yâhut okudun ve mâcerâyı, görmedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

285. Sen Sebe' halkının kıssasını okumadın mı? Yahut okudun da macerayı görmedin!

Yani, "Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş ve lokma ararken bir yılan lokması olmuş olan kimse! Sen galiba Kur'ân-ı Kerîm'de Sebe' halkının kıssasını okumadın. Yahut okudun da anlamına nüfuz edemedin!"

Ya'nî, "Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş ve lokma ararken bir yılan lokması olmuş olan kimse! Sen gâlibâ Kur'ân-ı Kerîm'de ehl-i Sebe' kıssasını okumadın. Yâhut okudun da ma'nâsına nüfüz edemedin!"

286. O dağ muhakkak sadadan âgâh değildir; dağın aklının ma'nâ tarafına yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

286. O dağ kesinlikle sesten habersizdir; dağın aklının anlam tarafına yolu yoktur.

Ey Kur'an okuyan kimse, eğer sen Kur'an'daki kıssaların ve hikâyelerin görünenine bağlanıp kaldın ve anlamından habersiz oldun ise, cansız bir dağa benzersin. Çünkü dağ kendisine yansıyan sesten habersizdir. Dağın aklının ve iç dünyasının anlam tarafına yolu olmadığından o sesin ve sözlerin taşıdığı anlamı idrak edemez.

Bu kıssada, Kur'an-ı Kerim'de لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ (Sebe', 34/15) yani "Sebe' halkı için onların meskenlerinde ilahi bir ayet olarak sağdan ve soldan bahçeler vardı; Yüce Allah; Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O'na şükrediniz. Belde güzeldir ve Rab bağışlayıcıdır buyurdu" ayet-i kerimesinde haber verilen, Yemen tarafında bulunan Sebe' şehri halkının yiyip içip Yüce Allah'a şükretmemeleri sebebiyle başlarına gelen hâl tasvir edilir. Ve bu kıssa yukarıdaki 276 numaralı şerefli beytine bağlıdır.

Ey Kur'ân'ı okuyan kimse, eğer sen Kur'ân'daki kıssaların ve hikâyelerin zâhirine bağlanıp kaldın ve ma'nâsından bî-haber oldun ise, cemâddan olan bir dağa benzersin. Zîrâ dağ kendisine akseden sadâdan bî-haberdir. Dağın aklının ve bâtınının ma'nâ tarafına yolu olmadığından o sadânın ve elfâzın hâmil olduğu ma'nâyı idrâk edemez.

Bu kıssada, Kur'ân-ı Kerim'de لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ (Sebe', 34/15) ya'nî "Sebe' halkı için onların meskenlerinde âyet-i ilâhî olarak sağdan ve soldan bahçeler var idi; Hak Teâlâ; Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O'na şükrediniz. Belde iyidir ve Rab gafûrdur buyurdu" âyet-i kerîmesinde haber verilen, Yemen tarafında vâki' Sebe' şehri ahâlisinin yiyip içip Hak Teâlâ'ya şükretmemeleri sebebiyle başlarına gelen hâl tasvîr buyurulur. Ve bu kıssa yukarıdaki 276 numaralı beyt-i şerîfine merbûttur.

## Sebe' ehlinin kıssası ve ni'met onları tâgî etmesi ve onda tuğyan ve küfrânın uğursuzluğuna erişmesi ve şükür ve vefâ fazîletinin beyânı

285. Sen ehl-i Sebe' kıssasını okumadın mı? Yahut okudun ve mâcerâyı, görmedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

285. Sen Sebe halkının kıssasını okumadın mı? Yahut okudun da olayı görmedin!

Yani, "Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş ve lokma ararken bir yılan lokması olmuş olan kimse! Sen galiba Kur'an-ı Kerim'de Sebe halkının kıssasını okumadın. Yahut okudun da anlamına nüfuz edemedin!"

Ya'nî, "Ey dumandan sıçrayıp ateşe gitmiş ve lokma ararken bir yılan lokması olmuş olan kimse! Sen gâlibâ Kur'ân-ı Kerîm'de ehl-i Sebe' kıssasını okumadın. Yâhut okudun da ma'nâsına nüfüz edemedin!"

286. O dağ muhakkak sadadan âgâh değildir; dağın aklının ma'na tarafına yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

286. O dağ muhakkak sesten haberdar değildir; dağın aklının anlam tarafına yolu yoktur.

Ey Kur'an'ı okuyan kimse, eğer sen Kur'an'daki kıssaların ve hikâyelerin görünenine bağlanıp kaldın ve anlamından habersiz olduysan, cansız bir dağa benzersin. Çünkü dağ kendisine yansıyan sesten habersizdir. Dağın aklının ve bâtınının anlam tarafına yolu olmadığından o sesin ve sözlerin taşıdığı anlamı idrak edemez.

Ey Kur'ân'ı okuyan kimse, eğer sen Kur'ân'daki kıssaların ve hikâyelerin zâhirine bağlanıp kaldın ve ma'nâsından bî-haber oldun ise, cemâddan olan bir dağa benzersin. Zîrâ dağ kendisine akseden sadâdan bî-haberdir. Dağın aklının ve bâtınının ma'nâ tarafına yolu olmadığından o sadânın ve elfâzın hâmil olduğu ma'nâyı idrâk edemez.

287. O kulaksız ve akılsız bir sadâ eder. Sen sustuğun vakit o da sustu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. O, kulaksız ve akılsız bir ses çıkarır. Sen sustuğun zaman o da sustu.

Yani bir kimse dağa karşı bağırarak söz söylese, o dağ o sesi ve sözleri geri verir. Fakat onun bu hâli, o sözü ve sesi kulağıyla işittiği ve aklıyla hükmederek geri verdiği için değildir. Sen sustuğun zaman o da susar.

Ya'nî bir kimse dağa karşı bağırarak söz söylese, o dağ o sadâyı ve sözleri iade eder. Fakat onun bu hâli o sözü ve sadâyı kulağı ile işittiği ve aklıyla hükmederek iâde ettiği için değildir. Sen sustuğun vakit o da susar.

288. Hak, Sebe' ehline çok ferağ, yüz binlerce köşk ve saraylar ve bağlar verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

288. Hak, Sebe' ehline çok gönül ferahlığı, yüz binlerce köşk ve saraylar ve bağlar verdi.

Yüce Allah, Sebe' şehri halkını görünen nimetlerine gark edip çok gönül ferahlığı ve pek çok köşkler ve saraylar ve bağlar içinde refah verdi.

Hak Teâlâ hazretleri Sebe' şehri halkını niam-ı zâhiresine müstağrak kılıp çok gönül ferâgati ve pek çok köşkler ve saraylar ve bağlar içinde refâh verdi.

289. O kötü damarlılar onun şükrünü îfâ etmediler; vefâda köpeklerden daha aşağı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

289. O kötü damarlılar onun şükrünü yerine getirmediler; vefâda köpeklerden daha aşağı oldular.

O kötü damarlı ve bozuk yaradılışlı Sebe' şehrinin halkı, Hakk'ın o bol nimetlerine karşı şükür vazifesini yerine getirmediler ve iyiliğe karşı vefalı olmak konusunda köpeklerden daha aşağı oldular.

O kötü damarlı ve bozuk tıynetli olan Sebe' şehrinin halkı, Hakk'ın o mebzûl olan ni'metlerine karşı vazîfe-i şükrü îfâ etmediler ve iyiliğe karşı vefâkâr olmak husûsunda köpeklerden daha aşağı oldular.

290. Muhakkak bir köpeğe kapıdan bir lokma ekmek eriştiği vakit kapı üzerinde kemer bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

290. Muhakkak bir köpeğe kapıdan bir lokma ekmek eriştiği vakit kapı üzerinde kemer bağlar.

Herkes katında sabittir ki, herhangi bir kapıdan bir köpeğe bir lokma ekmek atılırsa, o köpek artık o kapının önünde o lokmanın şükrünü yerine getirmek için bekçilik hizmetine hazır olur.

Herkes indinde sâbittir ki, herhangi bir kapıdan bir köpeğe bir lokma ekmek atılırsa, o köpek artık o kapının önünde o lokmanın şükrünü îfâ için bekçilik hizmetine müheyyâ olur.

291. Kapının bekçisi ve muhafızı olur, her ne kadar ona cefâ ve sertlik getirse de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

291. Kapının bekçisi ve muhafızı olur, her ne kadar ona cefa ve sertlik getirse de.

Köpek, iyilik gördüğü bir kapıdan her ne kadar eziyet, cefa ve şiddet görse de, yine o kapıya tecavüz edenleri engellemek için bekçilik ve muhafızlık görevini, bu iyiliğe şükür olmak üzere sürdürür.

Köpek, iyilik gördüğü bir kapıdan her ne kadar ezâ, cefâ ve şiddet görse de, yine o kapıya tecavüz edenleri men' etmek için bekçilik ve muhafızlık vazîfesini, bu iyiliğe şükür olmak üzere ibkā eder.

287. O kulaksız ve akılsız bir sadâ eder. Sen sustuğun vakit o da sustu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. O, kulaksız ve akılsız bir ses çıkarır. Sen sustuğun zaman o da sustu.

Yani bir kimse dağa karşı bağırarak söz söylese, o dağ o sesi ve sözleri geri verir. Fakat onun bu hâli, o sözü ve sesi kulağıyla işittiği ve aklıyla hükmederek geri verdiği için değildir. Sen sustuğun zaman o da susar.

Ya'nî bir kimse dağa karşı bağırarak söz söylese, o dağ o sadâyı ve sözleri iade eder. Fakat onun bu hâli o sözü ve sadâyı kulağı ile işittiği ve aklıyla hükmederek iâde ettiği için değildir. Sen sustuğun vakit o da susar.

288. Hak, Sebe' ehline çok ferağ, yüz binlerce köşk ve saraylar ve bağlar verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

288. Hak, Sebe' ehline çok gönül ferahlığı, yüz binlerce köşk ve saraylar ve bağlar verdi.

Yüce Allah, Sebe' şehri halkını görünen nimetlerine gark edip çok gönül ferahlığı ve pek çok köşkler ve saraylar ve bağlar içinde refah verdi.

Hak Teâlâ hazretleri Sebe' şehri halkını niam-ı zâhiresine müstağrak kılıp çok gönül ferâgati ve pek çok köşkler ve saraylar ve bağlar içinde refâh verdi.

289. O kötü damarlılar onun şükrünü îfâ etmediler; vefâda köpeklerden daha aşağı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

289. O kötü damarlılar onun şükrünü yerine getirmediler; vefâda köpeklerden daha aşağı oldular.

O kötü damarlı ve bozuk yaradılışlı Sebe' şehrinin halkı, Hakk'ın o bol nimetlerine karşı şükür vazifesini yerine getirmediler ve iyiliğe karşı vefalı olmak konusunda köpeklerden daha aşağı oldular.

O kötü damarlı ve bozuk tıynetli olan Sebe' şehrinin halkı, Hakk'ın o mebzûl olan ni'metlerine karşı vazîfe-i şükrü îfâ etmediler ve iyiliğe karşı vefâkâr olmak husûsunda köpeklerden daha aşağı oldular.

290. Muhakkak bir köpeğe kapıdan bir lokma ekmek eriştiği vakit kapı üzerinde kemer bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

290. Muhakkak bir köpeğe kapıdan bir lokma ekmek eriştiği vakit kapı üzerinde kemer bağlar.

Herkes katında sabittir ki, herhangi bir kapıdan bir köpeğe bir lokma ekmek atılırsa, o köpek artık o kapının önünde o lokmanın şükrünü yerine getirmek için bekçilik hizmetine hazır olur.

Herkes indinde sâbittir ki, herhangi bir kapıdan bir köpeğe bir lokma ekmek atılırsa, o köpek artık o kapının önünde o lokmanın şükrünü îfâ için bekçilik hizmetine müheyyâ olur.

291. Kapının bekçisi ve muhafızı olur, her ne kadar ona cefâ ve sertlik getirse de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

291. Kapının bekçisi ve muhafızı olur, her ne kadar ona cefa ve sertlik getirse de.

Köpek, iyilik gördüğü bir kapıdan her ne kadar eziyet, cefa ve şiddet görse de, yine o kapıya tecavüz edenleri engellemek için bekçilik ve muhafızlık görevini, bu iyiliğe şükür olmak üzere sürdürür.

Köpek, iyilik gördüğü bir kapıdan her ne kadar ezâ, cefâ ve şiddet görse de, yine o kapıya tecavüz edenleri men' etmek için bekçilik ve muhafızlık vazîfesini, bu iyiliğe şükür olmak üzere ibkā eder.

292. O kapı üzerinde dahi ona sabır ve karar olur. Bir başkasını ihtiyar etmeyi küfür bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

292. O kapı üzerinde dahi ona sabır ve karar olur. Bir başkasını ihtiyar etmeyi küfür bilir.

O köpek, iyilik gördüğü kapıdan ayrılmaz ve başka yere de gitmez, sabır ve sebat eder.

O köpek, iyilik gördüğü kapıdan ayrılmaz ve başka yere de gitmez, sabır ve sebât eder.

293. Ve eğer bir yabancı köpek gelirse, gece ve gündüz o köpekler o demde onu te'dib ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

293. Ve eğer bir yabancı köpek gelirse, gece ve gündüz o köpekler o anda onu terbiye ederler.

Bir mahallenin köpekleri, bir yabancı köpeğin gelmesine asla izin vermeyip, gece ve gündüz derhal o köpeği terbiye ederler ve döverler de derler.

Bir mahallenin köpekleri, bir yabancı köpeğin gelmesine aslâ müsâade etmeyip, gece ve gündüz derhal o köpeği te'dîb ederler ve döğerler de derler.

294. Ki: "İlk menzilin olan yere git, o ni'metin hakkı gönlün merhûnudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

294. Ki: "İlk durağın olan yere git, o nimetin hakkı gönlünün borcudur."

Mahalle köpekleri, o yabancı köpeği terbiye edip derler ki: "Ey köpek, ilk bulunduğun mahalde sana ekmek verip beslediler. Niçin o nimet gördüğün kapıda bekçilik görevini terk edip nankörlük ettin, o nimetin hakkını ödemek gönlünün borcu ve kesin görevidir."

Mahalle köpekleri, o yabancı köpeği te'dîb edip derler ki: "Ey köpek, ilk bulunduğun mahalde sana ekmek verip beslediler. Niçin o ni'met gördüğün kapıda bekçilik vazîfesini terkedip nankörlük ettin, o ni'metin hakkını ödemek gönlün merhûnu ve vazîfe-i kat'iyyesidir."

295. "Kendi yerine git, o ni'metin hakkını ziyade aşağıya koyma!" diye onu ısırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

295. "Kendi yerine git, o nimetin hakkını daha fazla aşağıya koyma!" diye onu ısırırlar.

Mahalle köpekleri: "Şükür görevini yerine getirmek için yerine dön, nimetin hakkını daha fazla düşürme!" diye havlayıp, o yabancı köpeği ısırırlar.

Mahalle köpekleri: "Vazîfe-i şükrü îfâ için yerine dön, ni'metin hakkını daha ziyâde tenzîl etme!" diye havlayıp, o yabancı köpeği ısırırlar.

296. "Gönül ve ehl-i dil kapısından âb-ı hayatı ne kadar içtin ve gözlerin açıldı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

296. "Gönül ve gönül ehli kapısından âb-ı hayatı ne kadar içtin ve gözlerin açıldı?"

Ey Hakk Yolcusu, sen de gönül kapısından ve gönül ehli olan Allah dostlarının kapısından manevî zevkler (ezvâk-ı ma'neviyye) olan âb-ı hayatı içtin ve tattın; ve bu maddî âlemle kapalı olan gözlerin ruhanî âleme ve mana tarafına açıldı.

"Ey sâlik, sen dahi gönül kapısından ve gönül ehli olan evliyâullâhın kapısından âb-ı hayât olan ezvâk-ı ma'neviyyeyi içtin ve tattın; ve bu cismâniyet âlemiyle kapalı olan gözlerin âlem-i rûhâniyyete ve ma'nâ tarafına açıldı."

297. Çok sekr ve vecd ve bîhodluk ehl-i dillerin kapısından cana çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

297. Çok sarhoşluk, coşku ve kendinden geçme, gönül ehlinin kapısından cana çarptı.

292. O kapı üzerinde dahi ona sabır ve karar olur. Bir başkasını ihtiyar etmeyi küfür bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

292. O kapı üzerinde dahi ona sabır ve karar olur. Bir başkasını ihtiyar etmeyi küfür bilir.

O köpek, iyilik gördüğü kapıdan ayrılmaz ve başka yere de gitmez, sabır ve sebat eder.

O köpek, iyilik gördüğü kapıdan ayrılmaz ve başka yere de gitmez, sabır ve sebât eder.

293. Ve eğer bir yabancı köpek gelirse, gece ve gündüz o köpekler o demde onu te'dib ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

293. Ve eğer bir yabancı köpek gelirse, gece ve gündüz o köpekler o anda onu terbiye ederler.

Bir mahallenin köpekleri, bir yabancı köpeğin gelmesine asla izin vermeyip, gece ve gündüz derhal o köpeği terbiye ederler ve döverler de derler.

Bir mahallenin köpekleri, bir yabancı köpeğin gelmesine aslâ müsâade etmeyip, gece ve gündüz derhal o köpeği te'dîb ederler ve döğerler de derler.

294. Ki: "İlk menzilin olan yere git, o ni'metin hakkı gönlün merhûnudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

294. Ki: "İlk durağın olan yere git, o nimetin hakkı gönlünün borcudur."

Mahalle köpekleri, o yabancı köpeği terbiye edip derler ki: "Ey köpek, ilk bulunduğun mahalde sana ekmek verip beslediler. Niçin o nimet gördüğün kapıda bekçilik görevini terk edip nankörlük ettin, o nimetin hakkını ödemek gönlünün borcu ve kesin görevidir."

Mahalle köpekleri, o yabancı köpeği te'dîb edip derler ki: "Ey köpek, ilk bulunduğun mahalde sana ekmek verip beslediler. Niçin o ni'met gördüğün kapıda bekçilik vazîfesini terkedip nankörlük ettin, o ni'metin hakkını ödemek gönlün merhûnu ve vazîfe-i kat'iyyesidir."

295. "Kendi yerine git, o ni'metin hakkını ziyade aşağıya koyma!" diye onu ısırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

295. "Kendi yerine git, o nimetin hakkını daha fazla aşağıya koyma!" diye onu ısırırlar.

Mahalle köpekleri: "Şükür görevini yerine getirmek için yerine dön, nimetin hakkını daha fazla düşürme!" diye havlayıp, o yabancı köpeği ısırırlar.

Mahalle köpekleri: "Vazîfe-i şükrü îfâ için yerine dön, ni'metin hakkını daha ziyâde tenzîl etme!" diye havlayıp, o yabancı köpeği ısırırlar.

296. "Gönül ve ehl-i dil kapısından âb-ı hayatı ne kadar içtin ve gözlerin açıldı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

296. "Gönül ve gönül ehli kapısından âb-ı hayatı ne kadar içtin ve gözlerin açıldı?"

Ey Hakk Yolcusu, sen de gönül kapısından ve gönül ehli olan Allah dostlarının kapısından manevî zevkler (ezvâk-ı ma'neviyye) olan âb-ı hayatı içtin ve tattın; ve bu maddî âlemle kapalı olan gözlerin ruhanî âleme ve mana tarafına açıldı.

"Ey sâlik, sen dahi gönül kapısından ve gönül ehli olan evliyâullâhın kapısından âb-ı hayât olan ezvâk-ı ma'neviyyeyi içtin ve tattın; ve bu cismâniyet âlemiyle kapalı olan gözlerin âlem-i rûhâniyyete ve ma'nâ tarafına açıldı."

297. Çok sekr ve vecd ve bîhodluk ehl-i dillerin kapısından cana çarptı. "Sekr" kalb-i sâlike bir hâl-i ma'nevînin galebesi sebebiyle sarhoş olmaktır. "Vecd" Kur'ân-ı Kerîm ve kasâid okunduğu ve yâhut nağamât-ı latîfe terennüm olunduğu vakit nefsin ihtizâzı sebebiyle bir kimsenin hissinden gâib olup mecrâ-yı i'tidâlden çıkmasıdır ki, bunun envâ'ı vardır. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve kahkahalar ile gülmek ve âh etmek ve na'ra vurmak ve sağa ve sola hareket etmek ve sallanmak ve dönmek hep âsâr-ı vecddendir. "Bî-hodluk" bir vârid-i gaybî sebebiyle kendinden geçmektir. Bu hallerin tafsîlâtı ve esbâbı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîfinin nihâyetlerinde beyân buyurulmuş ve fakîr tarafından da şerh edilmiştir. Ve şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî (kuddise sırruhû) hazretleri de Tarikatnâme ismindeki eserlerinde bunlar hakkında ma'lûmât vermişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

297. Çok sekr (manevî sarhoşluk), vecd (coşkunluk) ve bîhodluk (kendinden geçme) ehl-i dil (gönül ehli) olanların kapısından cana çarptı. "Sekr", Hakk yolcusunun kalbine bir manevî hâlin üstün gelmesi sebebiyle sarhoş olmasıdır. "Vecd", Kur'ân-ı Kerîm ve kasideler okunduğu veya hoş nağmeler terennüm edildiği zaman nefsin titremesi sebebiyle bir kimsenin hissinden kaybolup normal seyrinden çıkmasıdır ki, bunun çeşitleri vardır. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve kahkahalarla gülmek ve âh etmek ve nara atmak ve sağa ve sola hareket etmek ve sallanmak ve dönmek hep vecdin eserlerindendir. "Bîhodluk", gaybdan gelen bir vârid (ilâhî ilham) sebebiyle kendinden geçmektir. Bu hâllerin ayrıntıları ve sebepleri Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye adlı şerefli eserinin sonlarında açıklanmış ve fakir (yazar) tarafından da şerh edilmiştir. Ve Mesnevî şârihi İsmail Ankaravî (sırrı kutsal olsun) hazretleri de Tarikatnâme ismindeki eserlerinde bunlar hakkında bilgi vermişlerdir.

298. Hırstan yine bu kapıyı terkettin. Hırstan her dükkânın etrafını dolaşırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

298. Hırstan yine bu kapıyı terk ettin. Hırstan her dükkânın etrafını dolaşırsın.

Bu şerefli beyitte açıklanan hırsta iki yön vardır: Biri manevî hırs, diğeri maddî hırstır. Manevî hırs şudur ki, Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) kâmil bir mürşide bağlandığı ve kendisinde vecd (ilahi aşk ve coşku) türlerinden birtakım haller ortaya çıktığı hâlde, hâlindeki değişimin farkına varamayıp, kendi iç düşüncelerine uyar ve mürşidinden feyiz (manevî bereket) bulamadığını zannedip onu reddeder ve başka bir mürşide bağlanır. Onun bu manevî hırsı, basiret gözünü (iç görüşünü) kapatmış ve kendi hâlini ve mürşidinin kemâlini görememiştir. Bu sebeple bu kapıyı terk edip başkalarının kapılarını dolaşmıştır.

Diğeri maddî hırstır ki, kâmil bir mürşidin kapısına bağlandığı ve kendisinde sekr (manevî sarhoşluk), vecd ve bî-hodluk (kendinden geçme) ortaya çıktığı hâlde, kalbinin maddî faydaya eğilimi sebebiyle, zahirî zenginlik sahiplerinin kapılarını dolaşmaktır. Bunun her ikisi de kınanmıştır ve nankörlüktür.

Bu beyt-i şerîfte beyân buyrulan hırsta iki vecih vardır: Birisi hırs-ı ma'nevî, diğeri hırs-ı maddîdir. Hırs-ı ma'nevî budur ki, sâlik bir mürşid-i kâmile intisâb ettiği ve kendisinde vecdin envâ'ından birtakım ahvâl zuhûr ettiği halde, hâlindeki tebeddülün farkına varamayıp, kendi hâtıratına tâbi' olur ve mürşidinden feyiz bulamadığını zannedip reddeder ve başka mürşide intisâb eyler. Onun bu hırs-ı ma'nevîsi basar-ı basîretini kapamış ve kendi hâlini ve mürşidinin kemâlini görememiştir. Bu sebeple bu kapıyı terkedip başkalarının kapılarını dolaşmıştır.

Diğeri hırs-ı maddîdir ki, bir mürşid-i kâmil kapısına intisâb ettiği ve kendisinde sekr ve vecd ve bî-hodluk zâhir olduğu halde, kalbinin nef'-i maddîye temâyülü hasebiyle, gınâ-yı sûrî ashâbının kapılarını dolaşmaktır. Bunun her ikisi de mezmûmdur ve hak-nâşinâslıktır.

299. Baştan arta kalacak tirit için, o tenceresi yağlı olan mün'imlerin kapısı üzerine koşarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

299. Baştan artacak tirit için, o tenceresi yağlı olan nimet sahiplerinin kapısı üzerine koşarsın.

Yani nefsinin hazzı olan fani tirit lokmalarını yemek için tencereleri yağlı ve sofraları yemeklerle dolu olan nimet sahiplerinin kapısına koşar ve kendini bulduğun manevi feyizlerden mahrum edersin. "Sekr" (manevi sarhoşluk), Hakk yolcusunun kalbine bir manevi halin üstün gelmesi sebebiyle sarhoş olmasıdır. "Vecd" (coşkunluk), Kur'an-ı Kerim ve kasideler okunduğu yahut latif nağmeler terennüm edildiği vakit nefsin titremesi sebebiyle bir kimsenin hissinden kaybolup normal seyrinden çıkmasıdır ki, bunun çeşitleri vardır. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve kahkahalar ile gülmek ve ah etmek ve nara vurmak ve sağa ve sola hareket etmek ve sallanmak ve dönmek hep vecdin tesirlerindendir. "Bî-hodluk" (kendinden geçme), gaybî bir ilham sebebiyle kendinden geçmektir. Bu hallerin ayrıntıları ve sebepleri Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye isimli şerefli eserinin sonlarında açıklanmış ve fakir tarafından da şerh edilmiştir. Ve Mesnevi şarihi İsmail Ankaravî (sırrı mukaddes olsun) hazretleri de Tarikatname ismindeki eserlerinde bunlar hakkında bilgi vermişlerdir.

Ya'nî nefsinin hazzı olan fânî tirit lokmalarını yemek için tencereleri yağlı ve sofraları yemeklerle dolu olan mün'imlerin kapısına koşar ve kendini bulduğun füyûzât-ı ma'neviyyeden mahrûm edersin. "Sekr" kalb-i sâlike bir hâl-i ma'nevînin galebesi sebebiyle sarhoş olmaktır. "Vecd" Kur'ân-ı Kerîm ve kasâid okunduğu ve yâhut nağamât-ı latîfe terennüm olunduğu vakit nefsin ihtizâzı sebebiyle bir kimsenin hissinden gâib olup mecrâ-yı i'tidâlden çıkmasıdır ki, bunun envâ'ı vardır. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve kahkahalar ile gülmek ve âh etmek ve na'ra vurmak ve sağa ve sola hareket etmek ve sallanmak ve dönmek hep âsâr-ı vecddendir. "Bî-hodluk" bir vârid-i gaybî sebebiyle kendinden geçmektir. Bu hallerin tafsîlâtı ve esbâbı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîfinin nihâyetlerinde beyân buyurulmuş ve fakîr tarafından da şerh edilmiştir. Ve şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî (kuddise sırruhû) hazretleri de Tarikatnâme ismindeki eserlerinde bunlar hakkında ma'lûmât vermişlerdir.

298. Hırstan yine bu kapıyı terkettin. Hırstan her dükkânın etrafını dolaşırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

298. Hırstan yine bu kapıyı terk ettin. Hırstan her dükkânın etrafını dolaşırsın.

Bu şerefli beyitte açıklanan hırsta iki yön vardır: Biri manevî hırs, diğeri maddî hırstır. Manevî hırs şudur ki, Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) kâmil bir mürşide bağlandığı ve kendisinde vecd (ilahi aşk ve coşku) türlerinden birtakım haller ortaya çıktığı hâlde, hâlindeki değişimin farkına varamayıp, kendi iç düşüncelerine uyar ve mürşidinden feyiz (manevî bereket) bulamadığını zannedip onu reddeder ve başka bir mürşide bağlanır. Onun bu manevî hırsı, basiret gözünü (iç görüşünü) kapatmış ve kendi hâlini ve mürşidinin kemâlini görememiştir. Bu sebeple bu kapıyı terk edip başkalarının kapılarını dolaşmıştır.

Diğeri maddî hırstır ki, kâmil bir mürşidin kapısına bağlandığı ve kendisinde sekr (manevî sarhoşluk), vecd ve bî-hodluk (kendinden geçme) ortaya çıktığı hâlde, kalbinin maddî faydaya eğilimi sebebiyle, zahirî zenginlik sahiplerinin kapılarını dolaşmaktır. Bunun her ikisi de kınanmıştır ve nankörlüktür.

Bu beyt-i şerîfte beyân buyrulan hırsta iki vecih vardır: Birisi hırs-ı ma'nevî, diğeri hırs-ı maddîdir. Hırs-ı ma'nevî budur ki, sâlik bir mürşid-i kâmile intisâb ettiği ve kendisinde vecdin envâ'ından birtakım ahvâl zuhûr ettiği halde, hâlindeki tebeddülün farkına varamayıp, kendi hâtıratına tâbi' olur ve mürşidinden feyiz bulamadığını zannedip reddeder ve başka mürşide intisâb eyler. Onun bu hırs-ı ma'nevîsi basar-ı basîretini kapamış ve kendi hâlini ve mürşidinin kemâlini görememiştir. Bu sebeple bu kapıyı terkedip başkalarının kapılarını dolaşmıştır.

Diğeri hırs-ı maddîdir ki, bir mürşid-i kâmil kapısına intisâb ettiği ve kendisinde sekr ve vecd ve bî-hodluk zâhir olduğu halde, kalbinin nef'-i maddîye temâyülü hasebiyle, gınâ-yı sûrî ashâbının kapılarını dolaşmaktır. Bunun her ikisi de mezmûmdur ve hak-nâşinâslıktır.

299. Baştan arta kalacak tirit için, o tenceresi yağlı olan mün'imlerin kapısı üzerine koşarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

299. Baştan arta kalacak tirit için, o tenceresi yağlı olan nimet sahiplerinin kapısı üzerine koşarsın.

Yani nefsinin hazzı olan fani tirit lokmalarını yemek için tencereleri yağlı ve sofraları yemeklerle dolu olan nimet sahiplerinin kapısına koşar ve kendini bulduğun manevi feyizlerden mahrum edersin.

Ya'nî nefsinin hazzı olan fânî tirit lokmalarını yemek için tencereleri yağlı ve sofraları yemeklerle dolu olan mün'imlerin kapısına koşar ve kendini bulduğun füyûzât-ı ma'neviyyeden mahrûm edersin.

300. O yağlıyı burada bil ki, can semiz olur. Ümîdsiz olan iş burada iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

300. O yağlıyı burada bil ki, can semiz olur. Ümitsiz olan iş burada iyi olur.

"Burada" ifadesiyle Cenâb-ı Pîr, özellik itibarıyla kendi yüce huzurlarına ve bu Mesnevî-i Şerîf'e, genellik itibarıyla da insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuruna işaret ederler. "Yağlı yemek"ten kasıt, ilâhî bilgiler ve ledün ilimleridir (Allah tarafından doğrudan verilen gizli ilimler). Nitekim Cenâb-ı Pîr, "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder?" buyurmuşlardır. "Ey Hakk Yolcusu, kapı kapı dolaşacağına bizim tarafımıza gel; çünkü ruhu güçlendiren ve canı semirten ledün ilimleri ve ilâhî bilgiler bizim katımızdadır ve bu Mesnevî'dedir. Senin gerçekleşmesinden ümidini kestiğin iyilik bu tarafta meydana gelir."

"Burada" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr husûsiyet i'tibariyle huzûr-i âlîlerine ve bu Mesnevî-i Şerîf'e ve umûmiyet i'tibâriyle insân-ı kâmilin huzûruna işaret buyururlar. "Yağlı taâm"dan murâd, maarif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyyedir. Nitekim Cenab-ı Pir بعد از ما مثنوی شیخی می کند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder?" buyurmuşlardır. "Ey sâlik kapı kapı dolaşacağına bizim tarafımıza gel; zîrâ rûhu takviye eden ve cânı semirten ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bizim indimizdedir ve bu Mesnevî'dedir. Senin husûlünden ümîdini kestiğin iyilik bu tarafta hâsıl olur."

## Her bir sabah ehl-i âfetin Îsâ (a.s.)ın ibâdethânesinin kapısında onun duâsıyla şifâ talebi için toplanması

301. Ehl-i dilin sofrası Isa'nın savmaasıdır. Sakın ve sakın ey mübtelâ bu kapıyı bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

301. Gönül ehlinin sofrası İsa'nın ibadethanesidir. Sakın ve sakın ey müptela, bu kapıyı bırakma!

Hastalar şifa bulmak için İsa (a.s.)'ın ibadethanesi kapısına toplandıkları gibi, ey nefse ait hastalıklara müptela olan kimse, sen de gönül ehli olan kâmil insanların irfan meclislerine git ve onların kapılarını bırakma ki, onların nefesleriyle bu illetlerden kurtulasın.

Hastalar şifâ bulmak için Îsâ (a.s.)ın ibadethânesi kapısına toplandıkları gibi, ey emrâz-ı nefsâniyyeye mübtelâ olan kimse, sen dahi ehl-i dil olan kâmillerin meclis-i irfanlarına git ve onların kapılarını bırakma ki, onların nefesleriyle bu illetlerden kurtulasın.

302. Körden ve topaldan ve çolaktan ve fakîrlerden olan halk her taraflardan toplanırlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

302. Körden, topaldan, çolaktan ve fakirlerden oluşan halk her taraftan toplanırdı.

300. O yağlıyı burada bil ki, can semiz olur. Ümîdsiz olan iş burada iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

300. O yağlıyı burada bil ki, can semiz olur. Ümitsiz olan iş burada iyi olur.

"Burada" ifadesiyle, Yüce Pir (Mevlânâ) özel olarak kendi yüce huzuruna ve bu Şerefli Mesnevî'ye, genel olarak ise insân-ı kâmilin huzuruna işaret buyururlar. "Yağlı yemek"ten maksat, ilâhî bilgiler ve ledün ilimleridir (Allah katından gelen gizli ilimler). Nitekim Yüce Pir "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder?" buyurmuşlardır. "Ey Hakk Yolcusu, kapı kapı dolaşacağına bizim tarafımıza gel; çünkü ruhu güçlendiren ve canı semirten ledün ilimleri ve ilâhî bilgiler bizim katımızdadır ve bu Mesnevî'dedir. Senin gerçekleşmesinden ümidini kestiğin iyilik bu tarafta meydana gelir."

"Burada" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr husûsiyet i'tibariyle huzûr-i âlîlerine ve bu Mesnevî-i Şerîf'e ve umûmiyet i'tibâriyle insân-ı kâmilin huzûruna işaret buyururlar. "Yağlı taâm"dan murâd, maarif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyyedir. Nitekim Cenab-ı Pir کند بعد از ما مثنوی شیخی می ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder?" buyurmuşlardır. "Ey sâlik kapı kapı dolaşacağına bizim tarafımıza gel; zîrâ rûhu takviye eden ve cânı semirten ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bizim indimizdedir ve bu Mesnevî'dedir. Senin husûlünden ümîdini kestiğin iyilik bu tarafta hâsıl olur."

## Her bir sabah ehl-i âfetin Îsâ (a.s.)ın ibâdethânesinin kapısında onun duâsıyla şifâ talebi için toplanması

301. Ehl-i dilin sofrası Isa'nın savmaasıdır. Sakın ve sakın ey mübtelâ bu kapıyı bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

301. Gönül ehlinin sofrası İsa'nın ibadethanesidir. Sakın ve sakın ey müptela, bu kapıyı bırakma!

Hastalar şifa bulmak için İsa (a.s.)'ın ibadethanesi kapısına toplandıkları gibi, ey nefse ait hastalıklara müptela olan kimse, sen de gönül ehli olan kâmil insanların irfan meclislerine git ve onların kapılarını bırakma ki, onların nefesleriyle bu illetlerden kurtulasın.

Hastalar şifâ bulmak için Îsâ (a.s.)ın ibadethânesi kapısına toplandıkları gibi, ey emrâz-ı nefsâniyyeye mübtelâ olan kimse, sen dahi ehl-i dil olan kâmillerin meclis-i irfanlarına git ve onların kapılarını bırakma ki, onların nefesleriyle bu illetlerden kurtulasın.

302. Körden ve topaldan ve çolaktan ve fakîrlerden olan halk her taraflardan toplanırlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

302. Körlerden, topallardan, çolaklardan ve fakirlerden oluşan halk her taraftan toplanırdı.

Nasıl ki İsa (a.s.)'ın ibadethanesinin kapısına her sabah körlerden, topallardan, çolaklardan ve fakirlerden oluşan bir takım halk her taraftan gelip toplanırdı.

Nitekim Îsâ (a.s.)ın ibâdethânesinin kapısına her sabah körlerden ve topallardan ve çolaklardan ve fukarâdan mürekkeb birtakım halk her taraflardan gelip toplanırlar idi.

303. O, nefesiyle onları cünahtan kurtarmak için, sabahleyin İsa'nın ibadethânesinin kapısı üzerinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

303. O, nefesiyle onları günahtan kurtarmak için, sabahleyin İsa'nın ibadethânesinin kapısı üzerinde.

Bu iki şerefli beyit bir cümle oluşturur. Yani "Körlerden, topallardan, çolaklardan ve fakirlerden oluşan halk, o nefesiyle onları kusurdan kurtarmak için, sabah vaktinde her taraftan gelip İsa (a.s.)'ın ibadethânesinin kapısında toplanırlardı" demek olur. "Cünâh" günah anlamındadır. Burada hastalıklar ve dertler kastedilir. Ankaravî hazretleri "hastalıkların ve dertlerin sebebi olan günah" anlamını vermiştir; bu da güzel bir yöndür.

Bu iki beyt-i şerîf bir cümle teşkil eder. Ya'nî "Körden topaldan ve çolaktan ve fakirlerden mürekkeb olan halk, o nefesi ile onları kusûrdan kurtarmak için, sabah vaktinde her taraftan gelip Îsâ (a.s.) in ibadethânesi kapısında toplanırlardı" demek olur. "Cünâh” günah ma'nâsınadır. Burada ilel ve emrâz buyurulur. Ankaravî hazretleri "sebeb-i ilel ve emrâz olan günâh" ma'nâsı vermiştir; bu da güzel bir vecihtir.

304. O kendi evrâdından fâriğ olduğu vakit, o güzel mezhebli, kuşluk vaktinde dışarı çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

304. O, kendi evrâdından (düzenli zikir ve ibadetlerinden) boşaldığı zaman, o güzel mezhepli, kuşluk vaktinde dışarı çıkardı.

İsa (a.s.), ibadethanesinde kendisine özgü olan evrâdı ve ibadet vazifesini yerine getirip bitirdikten sonra, kuşluk vaktinde, o ibadethanesinden çıkardı.

Îsâ (a.s.) ibâdethânesinde kendisine mahsûs olan evrâdı ve vazîfe-i ibâdeti îfâ edip bitirdikten sonra, kuşluk vaktinde, o ibâdethânesinden çıkardı.

305. Ümîd ve intizar içinde kapı üzerinde oturmuş fevc fevc zaîf, mübtela görür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

305. Ümit ve bekleyiş içinde kapı üzerinde oturmuş bölük bölük zayıf, dertli görür idi.

Cevk (جوق) süvari ve piyadeden oluşan topluluk anlamına gelir. "Cevh" (جوخ) dahi derler. Arapça "fevc" anlamına gelir. Yani “İsa (a.s.) ibadethanesinden dışarıya çıktığı vakit, kapısının önünde oturmuş bölük bölük birtakım zayıf ve türlü türlü illetlere tutulmuş kimseleri, kendilerinin şerefli gelişini ümit etme ve bekleme içinde görür idi.”

Cevk (جوق) süvârî ve piyâdeden mürekkeb tâife ma'nâsına gelir. "Cevh" (جوخ) dahi derler. Arapça "fevc" ma'nâsınadır. Ya'nî “Îsâ (a.s.) ibadethânesinden dışarıya çıktığı vakit, kapısının önünde oturmuş fevc fevc birtakım zaîf ve türlü türlü illetlere mübtelâ olmuş kimseleri, kendilerinin şeref-i vürûdu ümîdi ve intizârı içinde görür idi."

306. Buyururdu ki: "Ey âfet sahipleri, Huda'dan sizin hepinizin hâcetleri revâ oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

306. Şöyle derdi: "Ey afet sahipleri, Allah'tan sizin hepinizin ihtiyaçları giderildi!"

307. "Agah olun, marazsız ve zahmetsiz, Huda'nın gaffârlığı ve ikramı tarafına revân olunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

307. "Uyanık olun, hastalıksız ve zahmetsiz, Allah'ın bağışlayıcılığı ve ikramı tarafına yönelin."

Nitekim İsa (a.s.)'ın ibadethanesinin kapısına her sabah körlerden, topallardan, çolaklardan ve fakirlerden oluşan birtakım halk her taraftan gelip toplanırdı.

Nitekim Îsâ (a.s.)ın ibâdethânesinin kapısına her sabah körlerden ve topallardan ve çolaklardan ve fukarâdan mürekkeb birtakım halk her taraflardan gelip toplanırlar idi.

303. O, nefesiyle onları cünahtan kurtarmak için, sabahleyin İsa'nın ibadethânesinin kapısı üzerinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

303. O, nefesiyle onları günahtan kurtarmak için, sabahleyin İsa'nın ibadethanesinin kapısı üzerinde.

Bu iki şerefli beyit bir cümle oluşturur. Yani "Körlerden, topallardan, çolaklardan ve fakirlerden oluşan halk, o nefesiyle onları kusurdan kurtarmak için, sabah vaktinde her taraftan gelip İsa'nın (a.s.) ibadethanesinin kapısında toplanırlardı" demek olur. "Cünâh" günah anlamındadır. Burada hastalıklar ve dertler kastedilir. Ankaravî hazretleri "hastalıkların ve dertlerin sebebi olan günah" anlamını vermiştir; bu da güzel bir yöndür.

Bu iki beyt-i şerîf bir cümle teşkil eder. Ya'nî "Körden topaldan ve çolaktan ve fakirlerden mürekkeb olan halk, o nefesi ile onları kusûrdan kurtarmak için, sabah vaktinde her taraftan gelip Îsâ (a.s.)ın ibadethânesi kapısında toplanırlardı" demek olur. "Cünâh” günah ma'nâsınadır. Burada ilel ve emrâz buyurulur. Ankaravî hazretleri "sebeb-i ilel ve emrâz olan günâh" ma'nâsı vermiştir; bu da güzel bir vecihtir.

304. O kendi evrâdından fâriğ olduğu vakit, o güzel mezhebli, kuşluk vaktinde dışarı çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

304. O, kendi evrâdından (düzenli zikir ve ibadetlerinden) boşaldığı zaman, o güzel mezhepli, kuşluk vaktinde dışarı çıkardı.

İsa (a.s.), ibadethanesinde kendisine özgü olan evrâdı ve ibadet vazifesini yerine getirip bitirdikten sonra, kuşluk vaktinde, o ibadethanesinden çıkardı.

Îsâ (a.s.) ibâdethânesinde kendisine mahsûs olan evrâdı ve vazîfe-i ibâdeti îfâ edip bitirdikten sonra, kuşluk vaktinde, o ibâdethânesinden çıkardı.

305. Ümîd ve intizar içinde kapı üzerinde oturmuş fevc fevc zaîf, mübtela görür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

305. Ümit ve bekleyiş içinde kapı üzerinde oturmuş bölük bölük zayıf, dertli görür idi.

"Cevk" (جوق) süvari ve piyadeden oluşan topluluk anlamına gelir. "Cevh" (جوخ) da derler. Arapça "fevc" (bölük, topluluk) anlamındadır. Yani "İsa (a.s.) ibadethanesinden dışarıya çıktığı zaman, kapısının önünde oturmuş bölük bölük birtakım zayıf ve türlü türlü illetlere tutulmuş kimseleri, kendilerinin şerefli gelişini ümit ve bekleyişi içinde görür idi."

"Cevk" (جوق) süvârî ve piyâdeden mürekkeb tâife ma'nâsına gelir. "Cevh" (جوخ) dahi derler. Arapça "fevc" ma'nâsınadır. Ya'nî “Îsâ (a.s.) ibadethânesinden dışarıya çıktığı vakit, kapısının önünde oturmuş fevc fevc birtakım zaîf ve türlü türlü illetlere mübtelâ olmuş kimseleri, kendilerinin şeref-i vürûdu ümîdi ve intizârı içinde görür idi."

306. Buyururdu ki: "Ey âfet sahipleri, Huda'dan sizin hepinizin hâcetleri revâ oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

306. Şöyle derdi: "Ey afet sahipleri, Allah'tan sizin hepinizin ihtiyaçları giderildi!"

307. "Agâh olun, marazsız ve zahmetsiz, Huda'nın gaffârlığı ve ikramı tarafına revân olunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

307. Bilin ki, hastalıksız ve zahmetsiz bir şekilde, Allah'ın çok bağışlayıcılığı ve ikramı tarafına yöneliniz.

308. Hepsi ayağı bağlı develer gibi ki, onların dizlerini re'y ile sen açarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

308. Hepsi ayağı bağlı develer gibidir ki, onların dizlerini görüşünle sen açarsın.

"Güşâyî" kelimesi şimdiki zamanın ikinci tekil şahıs çekimi olduğuna göre, Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından İsa (a.s.)'a hitaben: "Ey şanlı peygamber, bu afet ehlinin hepsi dizleri birbirine bağlanmış develere benzer ki, sen manevî görüş ve tedbirinle onların dizlerindeki bağı açarsın!" demek olur. Fakat bazı nüshalarda "güşâyî" yerine "güşâdî" geçmektedir. Bu durumda geçmiş zamanın rivayet kipi olur. Ve anlamı da: "Afet ehlinin hepsi ayakları bağlı develer gibidir ki, İsa (a.s.) onların dizlerini manevî görüş ve tedbirle açardı" demek olur.

“Güşâyî” müzâri' muhâtab sîgası olduğuna göre, Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından Îsâ (a.s.)a hitâben: "Ey nebiyy-i zîşân, bu ehl-i âfetin hepsi dizleri birbirine bağlanmış develere benzer ki, sen re'y ve tedbîr-i ma'nevî ile onların dizlerindeki bağı açarsın!" demek olur. Fakat ba'zi nüshalarda “güşâyî" yerine "güşâdî" vâki'dir. Bu sûrette mâzî-i naklî olur. Ve ma'nâ dahi: "Ehl-i âfetin hepsi ayakları bağlı develer gibidir ki, Îsâ (a.s.) onların dizlerini re'y ve tedbîr-i ma'nevî ile açardı" demek olur.

309. Latif koşarak ve sevinerek, onun duasından ev tarafına koşucu ayak giderler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

309. Latif koşarak ve sevinerek, onun duasından ev tarafına koşucu ayak giderler idi.

Yani o zayıf olan hastalar, İsa (a.s.)'ın duası bereketiyle koşa koşa ve sevine sevine evlerine kendi ayaklarıyla yürüyüp giderlerdi.

Ya'nî o zaîf olan hastalar Îsâ (a.s.)ın duâsı berekâtıyla koşa koşa ve sevine sevine evlerine kendi ayaklarıyla yürüyüp giderler idi.

310. Sen kendi afetlerini çok tecrübe ettin, bu mezheb şahlarından sıhhat buldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

310. Sen kendi afetlerini çok tecrübe ettin, bu mezhep şahlarından sıhhat buldun.

Ey Hakk Yolcusu, sen kendi nefsine ait hastalıklarını ve afetlerini çok defalar tecrübe ettin. Bu mezhep şahlarının, yani Hakk yolunun rehberlerinin sohbet ve nazarları bereketiyle, bu hastalıklarından kurtulup manevî sıhhatler buldun.

Ey sâlik, sen kendinin nefsânî illetlerini ve âfetlerini çok defalar tecrübe ettin. Bu mezheb şâhlarının ya'nî tarîk-ı Hak rehberlerinin sohbet ve nazarları berekâtıyla, bu illetlerinden kurtulup ma'nevî sıhhatler buldun.

311. Senin ne kadar topallığın rehvar oldu, senin canın ne kadar gamsız ve kedersiz oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

311. Senin ne kadar topallığın yürüyüş oldu, senin canın ne kadar gamsız ve kedersiz oldu!

"Reh-vâr", adımlarını geniş atıp güzel yürüyen ata derler. Yani "Ey Hakk Yolcusu, evliya sohbetiyle senin Hak yolundaki manevî topallıkların yok oldu ve adımların güzelleşti ve senin ruhun ve kalbin mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) ilgilerinin gamından ve kederinden kurtulup arınmış oldu."

"Reh-vâr", adımlarını geniş atıp güzel yürüyen ata derler. Ya'nî "Ey sâlik, sohbet-i evliyâ ile senin tarîk-ı Hak'taki ma'nevî topallıkların zâil oldu ve adımların güzelleşti ve senin rûhun ve kalbin alâkāt-ı mâsivâ gamından ve kederinden kurtulup musaffâ oldu."

312. Ey gaflet sahibi, ayak üzerine bir ip bağla; ey levend, tâ ki kendinden dahi gaib olmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Ey gaflet sahibi, ayağına bir ip bağla; ey levend (başına buyruk kişi), tâ ki kendinden dahi kaybolmayasın!

308. Hepsi ayağı bağlı develer gibi ki, onların dizlerini re'y ile sen açarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

308. Hepsi ayağı bağlı develer gibidir ki, onların dizlerini görüşünle sen açarsın.

"Güşâyî" kelimesi şimdiki zamanın ikinci tekil şahıs çekimi olduğuna göre, Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından İsa (a.s.)'a hitaben: "Ey şanlı peygamber, bu afet ehlinin hepsi dizleri birbirine bağlanmış develere benzer ki, sen manevî görüş ve tedbirinle onların dizlerindeki bağı açarsın!" demek olur. Fakat bazı nüshalarda "güşâyî" yerine "güşâdî" geçmektedir. Bu durumda geçmiş zamanın rivayet kipi olur. Ve anlamı da: "Afet ehlinin hepsi ayakları bağlı develer gibidir ki, İsa (a.s.) onların dizlerini manevî görüş ve tedbirle açardı" demek olur.

“Güşâyî” müzâri' muhâtab sîgası olduğuna göre, Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından Îsâ (a.s.)a hitâben: "Ey nebiyy-i zîşân, bu ehl-i âfetin hepsi dizleri birbirine bağlanmış develere benzer ki, sen re'y ve tedbîr-i ma'nevî ile onların dizlerindeki bağı açarsın!" demek olur. Fakat ba'zi nüshalarda “güşâyî" yerine "güşâdî" vâki'dir. Bu sûrette mâzî-i naklî olur. Ve ma'nâ dahi: "Ehl-i âfetin hepsi ayakları bağlı develer gibidir ki, Îsâ (a.s.) onların dizlerini re'y ve tedbîr-i ma'nevî ile açardı" demek olur.

309. Latif koşarak ve sevinerek, onun duasından ev tarafına koşucu ayak giderler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

309. Latif koşarak ve sevinerek, onun duasından ev tarafına koşucu ayak giderler idi.

Yani o zayıf olan hastalar, İsa (a.s.)'ın duası bereketiyle koşa koşa ve sevine sevine evlerine kendi ayaklarıyla yürüyüp giderlerdi.

Ya'nî o zaîf olan hastalar Îsâ (a.s.)ın duâsı berekâtıyla koşa koşa ve sevine sevine evlerine kendi ayaklarıyla yürüyüp giderler idi.

310. Sen kendi afetlerini çok tecrübe ettin, bu mezheb şahlarından sıhhat buldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

310. Sen kendi afetlerini çok tecrübe ettin, bu mezhep şahlarından sıhhat buldun.

Ey Hakk Yolcusu, sen kendi nefsine ait hastalıklarını ve afetlerini çok defalar tecrübe ettin. Bu mezhep şahlarının, yani Hakk yolunun rehberlerinin sohbet ve nazarları bereketiyle, bu hastalıklarından kurtulup manevî sıhhatler buldun.

Ey sâlik, sen kendinin nefsânî illetlerini ve âfetlerini çok defalar tecrübe ettin. Bu mezheb şâhlarının ya'nî tarîk-ı Hak rehberlerinin sohbet ve nazarları berekâtıyla, bu illetlerinden kurtulup ma'nevî sıhhatler buldun.

311. Senin ne kadar topallığın rehvar oldu, senin canın ne kadar gamsız ve kedersiz oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

311. Senin ne kadar topallığın yürüyüş oldu, senin canın ne kadar gamsız ve kedersiz oldu!

"Reh-vâr", adımlarını geniş atıp güzel yürüyen ata derler. Yani "Ey Hakk Yolcusu, evliya sohbetiyle senin Hak yolundaki manevî topallıkların yok oldu ve adımların güzelleşti ve senin ruhun ve kalbin mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) ilgilerinin gamından ve kederinden kurtulup arınmış oldu."

"Reh-vâr", adımlarını geniş atıp güzel yürüyen ata derler. Ya'nî "Ey sâlik, sohbet-i evliyâ ile senin tarîk-ı Hak'taki ma'nevî topallıkların zâil oldu ve adımların güzelleşti ve senin rûhun ve kalbin alâkāt-ı mâsivâ gamından ve kederinden kurtulup musaffâ oldu."

312. Ey gaflet sahibi, ayak üzerine bir ip bağla; ey levend, tâ ki kendinden dahi gaib olmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Ey gaflet sahibi, ayak üzerine bir ip bağla; ey levend, tâ ki kendinden dahi gaib olmayasın!

"Ey gafil Hakk Yolcusu, evliyaların huzurunda nefsinde gördüğün bu kadar iyiliği unuttun ve aklından çıkardın. Bari ayağına bir ip bağla da, ey levend, bu oluş ve bozuluş âleminde kendi varlığını da kaybedip büsbütün sersem bir hale gelme!" "Levend", ne Hak'tan korkan ne de halktan utanan kimseye denir. Bu şerefli beyitte böyle bir kimse, "Hebenneka" ismindeki beyinsiz bir kimseye benzetilir ki, bu Hebenneka'nın hikayesi meşhurdur. Bu biçare kendini kaybedip, "Hebenneka nereye gitti?" diye ararmış. Bu sebeple, kendini kaybettiği zaman bulmak için ayağına veya boynuna bir ip bağlar ve kendini bu sallanan ipten bulur ve "Buldum! Hebenneka buradaymış!" dermiş.

"Ey gâfil sâlik, huzûr-i evliyâdan nefsinde gördüğün bu kadar salâhı unuttun ve hatırından gâib ettin. Bâri ayağına bir ip bağla da, ey levend bu âlem-i kevnde kendi varlığını da gâib edip büsbütün sersem bir hâle gelme!" "Levend", ne Hak'tan korkan ve ne de halktan utanan kimseye derler. Bu beyt-i şerîfte böyle bir kimse "Hebenneka" ismindeki beyinsiz bir kimseye teşbih buyrulur ki, bu Hebenneka'nın hikâyesi meşhûrdur. Bu bîçâre kendisini gâib edip, "Hebenneka nereye gitti?" diye ararmış. Binâenaleyh, gâib ettiği zaman kendini bulmak için ayağına veyâ boynuna bir ip bağlar ve kendini bu sallanan ipten bulur ve "Buldum! Hebennake burada imiş!" dermiş.

313. Senin şükürsüzlüğün ve senin unutmaklığın, o senin bal içmeni hatıra getirmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

313. Senin şükürsüzlüğün ve senin unutkanlığın, o senin bal içmeni hatırlatmadı.

Sen tam bir huzur içinde bulunduğun zaman, birtakım manevî tatlar buldun. Sen o lütuflara teşekkür edeceğin yerde, o kapıyı terk etmekle nimeti inkâr ettin. İşte senin bu unutman, o manevî zevke eriştiğin zamanları ve o bal şerbeti gibi tattığın latif halleri hatırından sildi.

Sen huzûr-ı kâmilde bulunduğun vakit, birtakım evzâk-ı ma'neviyye buldun. Sen o lutuflara teşekkür edeceğin yerde, o kapıyı terketmekle küfrân-ı ni'met ettin. İşte senin bu unutman, o zevk-ı ma'nevîye nâiliyyet zamanlarını ve o bal şerbeti gibi tattığın ahvâl-i latîfeyi hatırından sildi.

314. Şübhesiz o yol senin üzerine kapanmış oldu; çünkü ehl-i dilin gönlü senden hasta oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

314. Şüphesiz o yol senin üzerine kapanmış oldu; çünkü gönül ehlinin gönlü senden hasta oldu.

Şüphesiz asıl amaca ulaşma yolu senin üzerine kapanmış oldu. Çünkü gönül ehli olan bir insân-ı kâmilin gönlü, sırf senin benliğine güvenmesinden dolayı incindi. Zira bir insân-ı kâmilin tek görevi, Hakk yolcusunun gözünü kendi nefsi tarafına kapamaktır. Hakk yolcusu, insân-ı kâmilin sarf ettiği terbiye gayretine rağmen, eğer kalbinin gözünü kendi nefsi tarafına açtığını görürse, kendi emeğinin boşa gittiğini anlayıp pek çok kırılır ve Hakk yolcusu üzerine feyiz akışı kapanır.

Şübhesiz maksad-ı aslîye vusûl yolu senin üzerine kapanmış oldu. Çünkü ehl-i dil olan bir kâmilin gönlü, mahzâ senin senliğine i'timâd ettiğinden dolayı incindi. Zîrâ bir kâmilin yegâne vazîfesi sâlikin gözünü kendi nefsi tarafına kapamaktır. Sâlik kâmilin sarf ettiği himmet-i terbiyeye rağmen, eğer kalbinin gözünü kendi nefsi tarafına açtığını görürse, kendi emeğinin berhevâ olduğunu anlayıp pek ziyâde münkesir olur ve sâlik üzerine mecrâ-yı feyz kapanır.

315. Çabuk onları bul ve istiğfâr et, bulut gibi inleyerek giryeler et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

315. Çabuk onları bul ve istiğfar et, bulut gibi inleyerek ağla!

Çabuk, o terk ettiğin kişilerin kapılarını bul ve bu hâllerinden vazgeç ve istiğfar et! Bu nankörlüğün ağırlığını idrak edip iniltilerle ağla! "Ey gafil Hakk yolcusu, evliyaların huzurunda nefsinde gördüğün bu kadar iyiliği unuttun ve aklından çıkardın. Bari ayağına bir ip bağla da, ey levend (korkusuz, pervasız kişi) bu oluş ve bozuluş âleminde kendi varlığını da kaybedip büsbütün sersem bir hâle gelme!" "Levend", ne Hak'tan korkan ne de halktan utanan kimseye denir. Bu şerefli beyitte böyle bir kimse, "Hebenneka" ismindeki beyinsiz bir kimseye benzetilir ki, bu Hebenneka'nın hikâyesi meşhurdur. Bu biçare kendisini kaybedip, "Hebenneka nereye gitti?" diye ararmış. Bu sebeple, kaybettiği zaman kendini bulmak için ayağına veya boynuna bir ip bağlar ve kendini bu sallanan ipten bulur ve "Buldum! Hebenneka buradaymış!" dermiş.

Çabuk, o terk ettiğin zevâtın kapılarını bul ve bu hallerinden rücû' et ve istiğfâr et! Bu hak-nâşinâslığın ağırlığını idrâk edip iniltilerle ağla! "Ey gâfil sâlik, huzûr-i evliyâdan nefsinde gördüğün bu kadar salâhı unuttun ve hatırından gâib ettin. Bâri ayağına bir ip bağla da, ey levend bu âlem-i kevnde kendi varlığını da gâib edip büsbütün sersem bir hâle gelme!" "Levend", ne Hak'tan korkan ve ne de halktan utanan kimseye derler. Bu beyt-i şerîfte böyle bir kimse "Hebenneka" ismindeki beyinsiz bir kimseye teşbih buyrulur ki, bu Hebenneka'nın hikâyesi meşhûrdur. Bu bîçâre kendisini gâib edip, "Hebenneka nereye gitti?" diye ararmış. Binâenaleyh, gâib ettiği zaman kendini bulmak için ayağına veyâ boynuna bir ip bağlar ve kendini bu sallanan ipten bulur ve "Buldum! Hebennake burada imiş!" dermiş.

313. Senin şükürsüzlüğün ve senin unutmaklığın, o senin bal içmeni hatıra getirmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

313. Senin şükürsüzlüğün ve senin unutkanlığın, o senin bal içmeni hatırlatmadı.

Sen tam bir huzur içinde bulunduğun zaman, birtakım manevî tatlar buldun. Sen o lütuflara teşekkür edeceğin yerde, o kapıyı terk etmekle nimeti inkâr ettin. İşte senin bu unutman, o manevî zevke eriştiğin zamanları ve o bal şerbeti gibi tattığın latif halleri hatırından sildi.

Sen huzûr-ı kâmilde bulunduğun vakit, birtakım evzâk-ı ma'neviyye buldun. Sen o lutuflara teşekkür edeceğin yerde, o kapıyı terketmekle küfrân-ı ni'met ettin. İşte senin bu unutman, o zevk-ı ma'nevîye nâiliyyet zamanlarını ve o bal şerbeti gibi tattığın ahvâl-i latîfeyi hatırından sildi.

314. Şübhesiz o yol senin üzerine kapanmış oldu; çünkü ehl-i dilin gönlü senden hasta oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

314. Şüphesiz o yol senin üzerine kapanmış oldu; çünkü gönül ehlinin gönlü senden hasta oldu.

Şüphesiz asıl amaca ulaşma yolu senin üzerine kapanmış oldu. Çünkü gönül ehli olan bir kâmilin gönlü, sırf senin benliğine güvenmesinden dolayı incindi. Zira bir kâmilin tek görevi, Hakk Yolcusu'nun gözünü kendi nefsi tarafına kapamaktır. Hakk Yolcusu, kâmilin sarf ettiği terbiye gayretine rağmen, eğer kalbinin gözünü kendi nefsi tarafına açtığını görürse, kendi emeğinin boşa gittiğini anlayıp pek çok incinir ve Hakk Yolcusu üzerine feyiz akışı kapanır.

Şübhesiz maksad-ı aslîye vusûl yolu senin üzerine kapanmış oldu. Çünkü ehl-i dil olan bir kâmilin gönlü, mahzâ senin senliğine i'timâd ettiğinden dolayı incindi. Zîrâ bir kâmilin yegâne vazîfesi sâlikin gözünü kendi nefsi tarafına kapamaktır. Sâlik' kâmilin sarf ettiği himmet-i terbiyeye rağmen, eğer kalbinin gözünü kendi nefsi tarafına açtığını görürse, kendi emeğinin berhevâ olduğunu anlayıp pek ziyâde münkesir olur ve sâlik üzerine mecrâ-yı feyz kapanır.

315. Çabuk onları bul ve istiğfâr et, bulut gibi inleyerek giryeler et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

315. Çabuk onları bul ve istiğfâr et, bulut gibi inleyerek ağlamalar et!

Çabuk, o terk ettiğin zâtların kapılarını bul ve bu hallerinden geri dön ve istiğfâr et! Bu nankörlüğün ağırlığını idrak edip iniltilerle ağla!

Çabuk, o terk ettiğin zevâtın kapılarını bul ve bu hallerinden rücû' et ve istiğfâr et! Bu hak-nâşinâslığın ağırlığını idrâk edip iniltilerle ağla!

316. Tâ ki, onların gülistanı senin tarafına açılsın, olmuş meyveler kendi üzerine yarılsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. Ta ki, onların gülistanı senin tarafına açılsın, olmuş meyveler kendi üzerine yarılsın!

Ta ki, o huzurlarını terk ettiğin insân-ı kâmillerin ilahi hakikatler ve marifetler gülleri ve çiçekleri ile dolu olan mübarek kalpleri, senin tarafına açılsın ve senin benliğinden tövbe ettiğin için mutlu olsun. Olmuş meyveler, yani zevkî ve ledünnî ilimlerin meyveleri, harf ve ses kabuklarını çatlatarak senin önüne dökülsün.

Tâ ki, o huzûrlarını terk ettiğin kâmillerin hakāyık ve maârif-i ilâhiyye gülleri ve çiçekleri ile dolu olan mübarek kalbleri, senin tarafına açılsın ve senin senliğinden tövbe ettiğin için mesrûr olsun. Olmuş meyveler, ya'nî ulûm-i zevkıyye ve ledünniyye meyveleri, harf ve savt kabuklarını çatlatarak senin önüne dökülsün.

317. Eğer Kehf'in köpeği ile kapı yoldaşı oldun ise, yine o kapıda dolaş, köpekten aşağı olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

317. Eğer Kehf'in köpeği ile kapı yoldaşı olduysan, yine o kapıda dolaş, köpekten aşağı olma!

Yani, zamanının evliyaları olan Ashâb-ı Kehf'ten ayrılmamış olan onların köpekleri ile kapı yoldaşı olduysan, sen de kendi hatırına ve nefsine uyarak terk etmiş olduğun evliyaların kapısını dolaş! Bu sebeple, görünüşte insan olduğun hâlde, Ashâb-ı Kehf köpeğinden aşağı olma!

Ya'nî zamânının evliyâsı olan Ashâb-ı Kehf'ten ayrılmamış olan onların köpekleri ile kapı yoldaşı oldun ise, sen de kendi hâtırana ve nefsine tebean terketmiş olduğun evliyânın kapısını dolaş! Binâenaleyh, sûrette insan olduğun halde, Ashâb-ı Kehf köpeğinden aşağı olma!

318. Mâdemki "Gönlü evvelki haneye bağla!" diye köpekler dahi köpeklere nâsıhdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

318. Mademki "Gönlü evvelki haneye bağla!" diye köpekler dahi köpeklere nasihatçıdır.

Mademki köpekler bile, "Evvelki ekmek yediğin kapıyı reddetme ve gönlünü o kapıya bağla!" diye birbirlerine nasihat ediyorlar ve diyorlar ki:

Mâdemki köpekler bile, "Evvelki ekmek yediğin kapıyı reddetme ve gönlünü o kapıya bağla!" diye birbirlerine nasîhat ediyorlar da diyorlar ki:

319. "Kemik yediğin evvelki kapıyı sıkı tut ve hak evde yiyiciliği bırakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

319. "Kemik yediğin önceki kapıyı sıkı tut ve hak evde yiyiciliği bırakma!"

320. Te'dibden dolayı oraya gitmek ve evvelki makāmdan müflih olmak için [317] onu ısırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. Terbiye etmek için oraya gitmek ve önceki makamdan kurtulmak için onu ısırırlar.

Köpekler, o yabancı köpeği terbiye edip önceki kapıya dönmek ve önceki makamdan kurtulmak için ısırırlar.

Köpekler, o yabancı köpeği te'dîb edip evvelki kapıya dönmek ve evvelki makāmdan felâh bulmak için ısırırlar.

321. Onu ısırırlar da derler ki: "Ey azgın köpek, git veliyy-i ni'metine zulmedici olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Onu ısırırlar da derler ki: "Ey azgın köpek, git, nimet vericisine zulmedici olma!"

316. Tâ ki, onların gülistanı senin tarafına açılsın, olmuş meyveler kendi üzerine yarılsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. Ta ki, onların gülistanı senin tarafına açılsın, olmuş meyveler kendi üzerine yarılsın!

Ta ki, o huzurlarını terk ettiğin insân-ı kâmillerin ilahi hakikatler ve marifetler gülleri ve çiçekleri ile dolu olan mübarek kalpleri, senin tarafına açılsın ve senin benliğinden tövbe ettiğin için mutlu olsun. Olmuş meyveler, yani zevkî ve ledünnî ilimlerin meyveleri, harf ve ses kabuklarını çatlatarak senin önüne dökülsün.

Tâ ki, o huzûrlarını terk ettiğin kâmillerin hakāyık ve maârif-i ilâhiyye gülleri ve çiçekleri ile dolu olan mübarek kalbleri, senin tarafına açılsın ve senin senliğinden tövbe ettiğin için mesrûr olsun. Olmuş meyveler, ya'nî ulûm-i zevkıyye ve ledünniyye meyveleri, harf ve savt kabuklarını çatlatarak senin önüne dökülsün.

317. Eğer Kehf'in köpeği ile kapı yoldaşı oldun ise, yine o kapıda dolaş, köpekten aşağı olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

317. Eğer Kehf'in köpeği ile kapı yoldaşı olduysan, yine o kapıda dolaş, köpekten aşağı olma!

Yani, zamanının evliyaları olan Ashâb-ı Kehf'ten ayrılmamış olan onların köpekleri ile kapı yoldaşı olduysan, sen de kendi hatırına ve nefsine uyarak terk etmiş olduğun evliyaların kapısını dolaş! Bu sebeple, görünüşte insan olduğun hâlde, Ashâb-ı Kehf köpeğinden aşağı olma!

Ya'nî zamânının evliyâsı olan Ashâb-ı Kehf'ten ayrılmamış olan onların köpekleri ile kapı yoldaşı oldun ise, sen de kendi hâtırana ve nefsine tebean terketmiş olduğun evliyânın kapısını dolaş! Binâenaleyh, sûrette insan olduğun halde, Ashâb-ı Kehf köpeğinden aşağı olma!

318. Mâdemki "Gönlü evvelki haneye bağla!" diye köpekler dahi köpeklere nâsıhdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

318. Mademki "Gönlü evvelki haneye bağla!" diye köpekler dahi köpeklere nasihatçıdır.

Mademki köpekler bile, "Evvelki ekmek yediğin kapıyı reddetme ve gönlünü o kapıya bağla!" diye birbirlerine nasihat ediyorlar ve diyorlar ki:

Mâdemki köpekler bile, "Evvelki ekmek yediğin kapıyı reddetme ve gönlünü o kapıya bağla!" diye birbirlerine nasîhat ediyorlar da diyorlar ki:

319. "Kemik yediğin evvelki kapıyı sıkı tut ve hak evde yiyiciliği bırakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

319. "Kemik yediğin önceki kapıyı sıkı tut ve hak evde yiyiciliği bırakma!"

320. Te'dibden dolayı oraya gitmek ve evvelki makāmdan müflih olmak için [317] onu ısırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. Terbiye etmek için oraya gitmek ve önceki makamdan kurtulmak için onu ısırırlar.

Köpekler, o yabancı köpeği terbiye edip önceki kapıya dönmek ve önceki makamdan kurtulmak için ısırırlar.

Köpekler, o yabancı köpeği te'dîb edip evvelki kapıya dönmek ve evvelki makāmdan felâh bulmak için ısırırlar.

321. Onu ısırırlar da derler ki: "Ey azgın köpek, git veliyy-i ni'metine zulmedici olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Onu ısırırlar da derler ki: "Ey azgın köpek, git, nimet vericisine zulmedici olma!"

322. Yine o kapıya halka gibi bağlı ol, bekçi ve çevik ve sıçrayıcı ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

322. Yine o kapıya halka gibi bağlı ol, bekçi ve çevik ve sıçrayıcı ol!

323. Bizim nakz-ı vefâmızın sûreti olma, bî-vefâlığı beyhûde fâş etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

323. Bizim vefamızın bozulmasının sureti olma, vefasızlığı boş yere açığa vurma!

Yani "Biz köpekler topluluğu, insanlar arasında vefakârlık ile ve ekmek yediği kapıyı tanımak ile ünlenmişiz. Sen bizim bu vefakârlık ünümüzün bozulmasına somut bir örnek olma ve köpekler zümresi arasında boş yere vefasızlık hâlini yayma!"

Ya'nî "Biz köpek tâifesi, insanlar arasında vefâkârlık ile ve ekmek yediği kapıyı tanımak ile şöhret bulmuşuz. Sen bizim bu vefâkârlık şöhretimizin bozulmasına bir misâl-i mücessem olma ve köpekler zümresi arasında abes yere bî-vefâlık hâlini neşr etme!"

324. Mâdemki vefâ, köpeklerin şiârı geldi, git köpeklere âr ve bednâmlık getirme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. Mademki vefa, köpeklerin alameti oldu, git köpeklere utanç ve kötü nam getirme!

Mademki vefa özelliği, köpeklere özgü bir ayırt edici işaret olarak sabit oldu, ey gafil Hakk Yolcusu, git köpekleri utandıracak ve onların adını kötüleyecek hareketten vazgeç ve tövbe et! "Şiâr" sözlükte bedene bitişik olan sırmalı elbiseye denir. Burada işaret anlamındadır.

"Mâdemki haslet-i vefâ, köpeklere mahsûs bir alâmet-i fârika olarak sâbit oldu, ey gâfil sâlik, git köpekleri utandıracak ve onların adını kötüleyecek hareketten vazgeç ve tövbe et!" "Şiâr" lügatte bedene muttasıl olan sırmalı libâsa derler. Burada alâmet ma'nâsınadır.

325. Mâdemki bî-vefâlık köpekler için âr olur, bî-vefâlık göstermeyi nasıl revâ tutarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

325. Mademki vefasızlık köpekler için ayıp olur, vefasızlık göstermeyi nasıl uygun görürsün?

Ey insan suretinde olan sâlik (Hakk Yolcusu), vefasızlıktan köpekler bile utandığı halde, sen insan iken vefasızlığı nasıl caiz ve uygun görürsün?

"Ey insan sûretinde olan sâlik, vefâsızlıktan köpekler bile utandığı halde, sen insan iken vefâsızlığı nasıl câiz ve revâ görürsün?"

326. Hak Teâlâ vefâdan dolayı fahr getirdi: "Bizden gayri ahdine vefâ eden kimdir?" buyurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

326. Yüce Allah vefadan dolayı övündü: "Bizden başka ahdine vefa eden kimdir?" buyurdu.

Yani Yüce Allah vefa yönünden iftihar edip: "Bizden başka kendi ahdine vefalı olan kimdir?" buyurdu. Bu şerefli beyitte, Tevbe suresinde geçen وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ (Tevbe, 9/111) yani "Allah'tan daha fazla ahdine vefa eden kimdir?" ayet-i kerimesine işaret buyrulmuştur. Yani "Yüce Allah kullarına karşı olan ahdine vefa buyurduğu için iftihar buyurdu. Bu sebeple ahde vefalı olmak, ilahi ahlaktan yüce bir huydur ve ah-

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri vefâ cihetinden iftihâr edip: "Bizden başka kendi ahdine vefâkâr olan kimdir?" buyurdu. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tevbe'de vaki وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ (Tevbe, 9/111) ya'nî "Allah'tan daha ziyâde ahdine vefâ eden kimdir?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulmuştur. Ya'nî “Allah Teâlâ hazretleri kullarına karşı olan ahdine vefâ buyurduğu için iftihâr buyurdu. Binâenaleyh ahde vefâkâr olmak ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîmdir ve ah-

322. "Yine o kapıya halka gibi bağlı ol, bekçi ve çevik ve sıçrayıcı ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

322. "Yine o kapıya halka gibi bağlı ol, bekçi ve çevik ve sıçrayıcı ol!"

323. "Bizim nakz-ı vefâmızın sûreti olma, bî-vefâlığı beyhûde fâş etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

323. "Bizim vefasızlığımızın sureti olma, vefasızlığı boş yere açığa vurma!"

Yani "Biz köpekler taifesi, insanlar arasında vefakârlık ile ve ekmek yediği kapıyı tanımak ile şöhret bulmuşuz. Sen bizim bu vefakârlık şöhretimizin bozulmasına somut bir örnek olma ve köpekler zümresi arasında boş yere vefasızlık hâlini yayma!"

Ya'nî "Biz köpek tâifesi, insanlar arasında vefâkârlık ile ve ekmek yediği kapıyı tanımak ile şöhret bulmuşuz. Sen bizim bu vefâkârlık şöhretimizin bozulmasına bir misâl-i mücessem olma ve köpekler zümresi arasında abes yere bî-vefâlık hâlini neşr etme!"

324. "Mâdemki vefâ, köpeklerin şiârı geldi, git köpeklere âr ve bednâmlık getirme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. "Mademki vefa, köpeklerin şiârı geldi, git köpeklere ar ve bednamlık getirme!"

Mademki vefa hasleti, köpeklere özgü bir ayırıcı özellik olarak sabit oldu, ey gafil Hakk Yolcusu, git köpekleri utandıracak ve onların adını kötüleyecek hareketten vazgeç ve tövbe et! "Şiâr" sözlükte bedene bitişik olan sırmalı elbiseye denir. Burada alâmet (işaret) anlamındadır.

"Mâdemki haslet-i vefâ, köpeklere mahsûs bir alâmet-i fârika olarak sâbit oldu, ey gâfil sâlik, git köpekleri utandıracak ve onların adını kötüleyecek hareketten vazgeç ve tövbe et!" "Şiâr" lügatte bedene muttasıl olan sırmalı libâsa derler. Burada alâmet ma'nâsınadır.

325. "Mâdemki bî-vefâlık köpekler için âr olur, bî-vefâlık göstermeyi nasıl revâ tutarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

325. "Mademki vefasızlık köpekler için ayıp olur, vefasızlık göstermeyi nasıl uygun görürsün?"

"Ey insan şeklinde olan Hakk Yolcusu, vefasızlıktan köpekler bile utandığı hâlde, sen insan iken vefasızlığı nasıl caiz ve uygun görürsün?"

"Ey insan sûretinde olan sâlik, vefâsızlıktan köpekler bile utandığı halde, sen insan iken vefâsızlığı nasıl câiz ve revâ görürsün?"

326. "Hak Teâlâ vefâdan dolayı fahr getirdi: "Bizden gayri ahdine vefâ eden kimdir?" buyurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

326. "Yüce Allah vefadan dolayı övündü: "Bizden başka ahdine vefa eden kimdir?" buyurdu."

Yani Yüce Allah vefa yönünden övünerek: "Bizden başka kendi ahdine vefalı olan kimdir?" buyurdu. Bu şerefli beyitte, Tevbe suresinde geçen وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ (Tevbe, 9/111) yani "Allah'tan daha fazla ahdine vefa eden kimdir?" ayet-i kerimesine işaret buyrulmuştur. Yani "Yüce Allah kullarına karşı olan ahdine vefa buyurduğu için övündü. Bu sebeple ahde vefalı olmak, ilahi ahlaktan yüce bir özelliktir ve ahdine vefa eden insanlar, ilahi ahlaktan yüce bir özellikle ahlaklanmış olurlar.

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri vefâ cihetinden iftihâr edip: "Bizden başka kendi ahdine vefâkâr olan kimdir?" buyurdu. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tevbe'de vaki وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ (Tevbe, 9/111) ya'nî "Allah'tan daha ziyâde ahdine vefâ eden kimdir?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulmuştur. Ya'nî “Allah Teâlâ hazretleri kullarına karşı olan ahdine vefâ buyurduğu için iftihâr buyurdu. Binâenaleyh ahde vefâkâr olmak ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîmdir ve ah- dine vefâ eden insanlar, ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîm ile tahalluk etmiş olurlar.

327. Hakk'ın merdûduna vefâyı vefâsızlık bil! Hakk'ın hukūku üzerine kimsenin sebkı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. Hakk'ın reddettiği kişiye vefayı vefasızlık bil! Hakk'ın hakları üzerine kimsenin önceliği yoktur.

Bilinmeli ki, bir Allah'a karşı, bir de halka karşı ahde vefa etmek vardır. Bir müminin Allah'a karşı olan ahdi, ilahi emre uymak ve ilahi yasaktan kaçınmaktır. Ve verdiği nimetlere karşılık kullarından bu ahitlerine vefakâr olmalarını istemek Allah'ın hakkıdır. Halka karşı olan ahit de iki çeşittir: Ya şeriata uygun olur veya aykırı olur. Eğer şeriata uygun ise, bu ahde vefa hem Allah'a hem de halka karşı vazifesini ödemek olur. Ve eğer şeriata aykırı ise, bu ahdi alan Allah'ın reddettiği kişi olduğu gibi, bir zorlama ve mecburiyet olmaksızın bu ahdi veren de Allah'ın reddettiği kişi olur. Çünkü bir kimsenin hakkı, Allah'ın haklarından ileriye geçemez; ilahi haklar her bir hakkın üstündedir.

Ma'lumdur ki, bir Hakk'a karşı, ve bir de halka karşı ahdine vefâ etmek vardır. Bir mü'minin Hakk'a karşı olan ahdi, emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden ictinâbdır. Ve verdiği ni'metlere mukābil kullarından bu ahidlerine vefâkâr olmalarını istemek Hakk'ın hakkıdır. Halka karşı olan ahid dahi iki nevi'dir: Ya şer'a muvâfık veyâ muhâlif olur. Eğer şer'a muvâfık ise, bu ahde vefâ hem Hakk'a ve hem de halka karşı vazîfesini ödemek olur. Ve eğer şer'a muhâlif ise, bu ahdi alan merdûd-ı Hak olduğu gibi, bir ikrâh ve icbâr olmaksızın bu ahdi veren dahi merdûd-ı Hak olur. Zîrâ bir kimsenin hakkı, Hakk'ın hukūkundan ileriye geçemez; hukük-ı ilâhiyye her bir hakkın fevkındedir.

388. Ana hakkı ondan sonra oldu ki, o Kerîm senin cenîninden ona medyûn etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Ana hakkı, o Kerîm olan Allah'ın seni cenin hâlindeyken ona borçlu kılmasıyla ortaya çıktı.

"Garîm" hem alacaklıya hem de borçluya denir. Burada iki anlam da kastedilmiştir. Yani "Ana hakkı, Allah'ın haklarından sonradır. Çünkü Kerîm olan Yüce Allah, sen cenin iken ve annenin karnında iken, seni taşıdığı ve vücudundan gıda verdiği için seni bu zamanda annene karşı borçlu kıldı ve annene de bu zorlu zamanında tahammül ve rahatlık verdiği için onu da Yaratıcısı'na karşı borçlu kıldı. Bu sebeple, ilâhî hak ana hakkından önce geldi.

“Garîm” hem alacaklıya ve hem de borçluya ıtlak olunur. Burada iki ma'nâ da melhûzdur. Ya'nî “Ana hakkı, Hakk'ın hukūkundan sonradır. Zîrâ, Kerîm olan Hak Teâlâ hazretleri, sen cenîn iken ve ananın karnında iken, seni taşıdığı ve vücudundan gıdâ verdiği için seni bu vakitte anana karşı borçlu etti ve anana da bu yüklü zamânında tahammül ve râhat verdiği için onu da Hâlik'ına karşı borçlu etti. Binâenaleyh, hakk-ı ilâhî ana hakkına tekaddüm etti.

329. Onun cisminin içinde seni bir sûret yaptı, onun hamlinde ona rahat huyunu verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Onun cisminin içinde seni bir sûret yaptı, onun hamlinde ona rahat huyunu verdi.

Hakk'ın lütuf ve keremi önceliklidir; çünkü seni annenin cismi içinde bir sûret yaptı; ve sana varlık tadını tattırmaya başladı ve annene de, sana hamile olduğu vakitte, sabır ve tahammül ve sükûnet huyunu ihsan etti ve seni vücudundan silkip atmadı. Dine vefa eden insanlar, ilahi ahlâktan yüce bir ahlâk ile ahlâklanmış olurlar.

Hakk'ın lutuf ve keremi mukaddemdir; zîrâ seni vâlidenin cismi içinde bir sûret yaptı; ve sana vücûd çeşnisini tattırmağa başladı ve anana dahi, sana hâmile olduğu vakitte, sabır ve tahammül ve sükûnet huyunu ihsân etti ve seni vücûdundan silkip atmadı. dine vefâ eden insanlar, ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîm ile tahalluk etmiş olurlar.

327. Hakk'ın merdûduna vefâyı vefâsızlık bil! Hakk'ın hukūku üzerine kimsenin sebkı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. Hakk'ın reddettiği kişiye vefayı vefasızlık bil! Hakk'ın hakları üzerine kimsenin önceliği yoktur.

Bilinmeli ki, bir Allah'a karşı, bir de halka karşı ahde vefa etmek vardır. Bir müminin Allah'a karşı olan ahdi, ilahi emre uymak ve ilahi yasaktan kaçınmaktır. Ve verdiği nimetlere karşılık kullarından bu ahitlerine vefakâr olmalarını istemek Allah'ın hakkıdır. Halka karşı olan ahit de iki çeşittir: Ya şeriata uygun olur veya aykırı olur. Eğer şeriata uygun ise, bu ahde vefa hem Allah'a hem de halka karşı vazifesini ödemek olur. Ve eğer şeriata aykırı ise, bu ahdi alan Allah'ın reddettiği kişi olduğu gibi, bir zorlama ve mecburiyet olmaksızın bu ahdi veren de Allah'ın reddettiği kişi olur. Çünkü bir kimsenin hakkı, Allah'ın haklarından ileriye geçemez; ilahi haklar her bir hakkın üstündedir.

Ma'lumdur ki, bir Hakk'a karşı, ve bir de halka karşı ahdine vefâ etmek vardır. Bir mü'minin Hakk'a karşı olan ahdi, emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden ictinâbdır. Ve verdiği ni'metlere mukābil kullarından bu ahidlerine vefâkâr olmalarını istemek Hakk'ın hakkıdır. Halka karşı olan ahid dahi iki nevi'dir: Ya şer'a muvâfık veyâ muhâlif olur. Eğer şer'a muvâfık ise, bu ahde vefâ hem Hakk'a ve hem de halka karşı vazîfesini ödemek olur. Ve eğer şer'a muhâlif ise, bu ahdi alan merdûd-ı Hak olduğu gibi, bir ikrâh ve icbâr olmaksızın bu ahdi veren dahi merdûd-ı Hak olur. Zîrâ bir kimsenin hakkı, Hakk'ın hukūkundan ileriye geçemez; hukük-ı ilâhiyye her bir hakkın fevkındedir.

388. Ana hakkı ondan sonra oldu ki, o Kerîm senin cenîninden ona medyûn etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Ana hakkı, o Kerîm olan Allah'ın seni cenin hâlindeyken ona borçlu kılmasıyla ortaya çıktı.

"Garîm" hem alacaklıya hem de borçluya denir. Burada iki anlam da kastedilmiştir. Yani "Ana hakkı, Allah'ın haklarından sonradır." Çünkü Kerîm olan Yüce Allah, sen cenin iken ve annenin karnında iken, seni taşıdığı ve vücudundan gıda verdiği için seni bu zamanda annene karşı borçlu kıldı ve annene de bu zorlu zamanında tahammül ve rahatlık verdiği için onu da Yaratıcısı'na karşı borçlu kıldı. Bu sebeple, ilâhî hak ana hakkından önce geldi.

"Garîm" hem alacaklıya ve hem de borçluya ıtlak olunur. Burada iki ma'nâ da melhûzdur. Ya'nî “Ana hakkı, Hakk'ın hukūkundan sonradır. Zîrâ, Kerîm olan Hak Teâlâ hazretleri, sen cenîn iken ve ananın karnında iken, seni taşıdığı ve vücudundan gıdâ verdiği için seni bu vakitte anana karşı borçlu etti ve anana da bu yüklü zamânında tahammül ve râhat verdiği için onu da Hâlik'ına karşı borçlu etti. Binâenaleyh, hakk-ı ilâhî ana hakkına tekaddüm etti.

329. Onun cisminin içinde seni bir sûret yaptı, onun hamlinde ona rahat huyunu verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Onun cisminin içinde seni bir sûret yaptı, onun hamlinde ona rahat huyunu verdi.

Hakk'ın lütuf ve keremi önceliklidir; çünkü seni annenin cismi içinde bir sûret yaptı; ve sana varlık tadını tattırmaya başladı ve annene de, sana hamile olduğu vakitte, sabır ve tahammül ve sükûnet huyunu ihsan etti ve seni vücudundan silkip atmadı.

Hakk'ın lutuf ve keremi mukaddemdir; zîrâ seni vâlidenin cismi içinde bir sûret yaptı; ve sana vücûd çeşnisini tattırmağa başladı ve anana dahi, sana hâmile olduğu vakitte, sabır ve tahammül ve sükûnet huyunu ihsân etti ve seni vücûdundan silkip atmadı.

330. O seni cüz' ve muttasıl gördü; onun tedbîri, muttasılı munfasıl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. O seni cüz' ve bitişik gördü; onun tedbiri, bitişik olanı ayrık hâle getirdi.

Annen seni, eli ve ayağı gibi kendi vücudunun bir parçası ve bitişiği olarak gördü. Yüce Allah'ın tedbiri, yani ilâhî hüküm ve kazâ, senin doğum vaktin gelince, o cüz'ü ve bitişik olanı, annenin vücudundan ayırıp bağımsız ve ayrık bir varlık olarak ortaya çıkardı.

Anan seni, eli ve ayağı gibi kendi vücûdunun cüz' ve muttasılı gördü. Hak Teâlâ hazretlerinin tedbîri, ya'nî hüküm ve kazâ-yı ilâhî senin doğum vaktin gelince, o cüz' ve muttasılı, onun vücudundan ayııp müstakil ve munfasıl bir vücûd olarak meydana çıkardı.

331. Hak binlerce san'at ve fen yapmıştır, tâ ki ana senin üzerine muhabbet etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

331. Hak, binlerce sanat ve hüner yapmıştır ki, annen sana muhabbet etmiştir.

Annenin, sana muhabbetini ve şefkatini ilham edinceye kadar, Yüce Allah, senin varlığının oluşumunda binlerce sanat ve hüner icat etmiştir.

Anan, senin üzerine muhabbetini ve şefkatini ilkā edinceye kadar, Hak Teâlâ hazretleri, senin vücûdunun tekevvününde binlerce san'at ve hüner îcâd buyurmuştur.

332. Binâenaleyh, Hakk'ın hakkı, anadan sâbık olur. Her kim o hakkı bilmezse eşek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Bu sebeple, Hakk'ın hakkı, anadan önce gelir. Her kim o hakkı bilmezse eşek olur.

333. O ki, anayı ve emzirmeyi ve sütü yarattı, babaya onu karîn etti, onu tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

333. O ki, anayı ve emzirmeyi ve sütü yarattı, babaya onu eş kıldı, onu tutma!

Hele Yüce Allah'ın senin ananı ve ananın seni emzirmesini ve sütünü yaratmasını ve sana bu nimetlerinin tadını tattırmak için babana ve anana şehvet (cinsel istek) ilka edip (bırakıp) birbirine eş kılması, ayrı ayrı senin varlığına ait olan birer nimet olduğu hâlde, sen onları tutma, yani onları yok say! Fakat yukarıdan beri açıklanan Hakk'ın nimetlerine karşı senden şükür istemesinin, Hakk'ın hakkı olduğunu inkâr edemezsin ya!

Hele Hak Teâlâ'nın senin ananı ve ananın seni emzirmesi ve sütünü yaratması ve sana bu ni'metlerinin çeşnilerini tattırmak için babana ve anana şehvet ilkā edip birbirine mukärin kılması, ayrı ayrı senin vücûduna taalluk eden birer ni'met olduğu halde, sen onları tutma, ya'nî onları yok farzet! Fa- kat yukarıdan beri îzâh olunan Hakk'ın ni'metlerine karşı senden şükür istemesi, Hakk'ın hakkı olduğunu inkâr edemezsin ya!

334. Ey Hudâvend, ey sen ki ihsânın kadîmdir, bildiğim ve bilmediğim de senindir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

334. Ey Hudâvend, ey sen ki ihsanın eskidir, bildiğim ve bilmediğim de senindir!

Bilinmeli ki, ilahi nimetler iki çeşittir: Birisi, insanın izafî varlık tadını henüz tatmadan önce, sabit hakikatler mertebesinden dıştaki sabit hakikatler mertebesine.

Ma'lûm olsun ki, niam-i ilâhiyye iki nevi'dir: Birisi insanın vücûd-i izâfi- si çeşnisini henüz tatmazdan evvel, a'yân-ı sâbite mertebesinden a'yân-ı hâ-

330. O seni cüz' ve muttasıl gördü; onun tedbîri, muttasılı munfasıl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. O seni cüz' ve bitişik gördü; onun tedbiri, bitişiği ayrık hâle getirdi.

Annen seni, eli ve ayağı gibi kendi vücudunun bir parçası ve bitişiği olarak gördü. Yüce Allah'ın tedbiri, yani ilahi hüküm ve kazâ, senin doğum vaktin gelince, o parçayı ve bitişiği, annenin vücudundan ayırıp bağımsız ve ayrık bir varlık olarak ortaya çıkardı.

Anan seni, eli ve ayağı gibi kendi vücûdunun cüz' ve muttasılı gördü. Hak Teâlâ hazretlerinin tedbîri, ya'nî hüküm ve kazâ-yı ilâhî senin doğum vaktin gelince, o cüz' ve muttasılı, onun vücudundan ayırıp müstakil ve munfasıl bir vücûd olarak meydana çıkardı.

331. Hak binlerce san'at ve fen yapmıştır, tâ ki ana senin üzerine muhabbet etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

331. Hak, binlerce sanat ve hüner yapmıştır ki, annen sana muhabbet etmiştir.

Annenin, sana muhabbetini ve şefkatini ilham edinceye kadar, Yüce Allah, senin varlığının oluşumunda binlerce sanat ve hüner icat etmiştir.

Anan, senin üzerine muhabbetini ve şefkatini ilkā edinceye kadar, Hak Teâlâ hazretleri, senin vücûdunun tekevvününde binlerce san'at ve hüner îcâd buyurmuştur.

332. Binâenaleyh, Hakk'ın hakkı, anadan sâbık olur. Her kim o hakkı bilmezse eşek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Bu sebeple, Hakk'ın hakkı, anadan önce gelir. Her kim o hakkı bilmezse eşek olur.

333. O ki, anayı ve emzirmeyi ve sütü yarattı, babaya onu karîn etti, onu tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

333. O ki, anayı ve emzirmeyi ve sütü yarattı, babaya onu eş kıldı, onu tutma!

Hele Yüce Allah'ın senin ananı ve ananın seni emzirmesini ve sütünü yaratmasını ve sana bu nimetlerinin tadını tattırmak için babana ve anana şehvet (cinsel istek) verip birbirine eş kılması, ayrı ayrı senin varlığına ait olan birer nimet olduğu halde, sen onları tutma, yani onları yok say! Fakat yukarıdan beri açıklanan Hakk'ın nimetlerine karşı senden şükür istemesinin, Hakk'ın hakkı olduğunu inkâr edemezsin ya!

Hele Hak Teâlâ'nın senin ananı ve ananın seni emzirmesi ve sütünü yaratması ve sana bu ni'metlerinin çeşnilerini tattırmak için babana ve anana şehvet ilkā edip birbirine mukārin kılması, ayrı ayrı senin vücûduna taalluk eden birer ni'met olduğu halde, sen onları tutma, ya'nî onları yok farzet! Fakat yukarıdan beri îzâh olunan Hakk'ın ni'metlerine karşı senden şükür istemesi, Hakk'ın hakkı olduğunu inkâr edemezsin ya!

334. Ey Hudâvend, ey sen ki ihsânın kadîmdir, bildiğim ve bilmediğim de senindir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

334. Ey Hudâvend, ey sen ki ihsanın öncesizdir, bildiğim ve bilmediğim de senindir!

Bilinmeli ki, ilahi nimetler iki çeşittir: Birincisi, insanın izafî varlık tadını henüz tatmadan önce, sabit hakikatler mertebesinden dışsal hakikatlerde ortaya çıkışına kadar hakkında bolca verilen ilahi nimetlerdir ki, insan bunları kendi nefsinde duyularıyla zevken idrak edemez. Diğeri, insanın varlık tadını tattıktan sonra, dış ve iç duyularıyla idrak ettiği ilahi nimetlerdir. Bu her iki nimeti mülkün sahibi olan Yüce Allah ihsan etmiş olduğundan, O'nun ihsanı öncesizdir; ve insanın duyularıyla idrak edemeyip bilmediği ve duyularıyla idrak edip bildiği nimetlerin hepsi Hakk'ındır. Nasıl ki ayet-i kerimede buyrulur: وَاللَّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونَ أُمَّهَاتِكُمْ لا تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ (Nahl, 16/78) yani "Ve Yüce Allah sizi analarınızın karnından çıkardı, hiçbir şey bilmezdiniz, ve sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaptı." ve diğer ayet-i kerimede dahi وَمَا بِكُم مِّن نَّعْمَةَ فَمِنَ الله (Nahl, 16/35) yani "Ve nimet cinsinden sizinle beraber olan şey Yüce Allah tarafından gelendir." Cenab-ı pir efendimiz bu şerefli beyitte gaybetten (gaip âleminden) Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) tarafına hitaba geçiş yapmışlardır.

Ma'lûm olsun ki, niam-i ilâhiyye iki nevi'dir: Birisi insanın vücûd-i izâfîsi çeşnisini henüz tatmazdan evvel, a'yân-ı sâbite mertebesinden a'yân-ı hâ- riciyyede zuhûruna kadar hakkında ibzâl buyrulan niam-i ilâhiyyedir ki, insan bunları nefsinde havâssiyle zevkan müdrik değildir. Diğeri insanın vücûd çeşnisi tattıktan sonra, havâss-i zâhire ve bâtınesiyle idrâk ettiği niam-i ilâhiyyedir. Bu her iki ni'meti Mâlikü'l-mülk olan Hak Teâlâ hazretleri ihsân etmiş olduğundan, O'nun ihsânı kadîmdir; ve insanın havassı ile idrâk edemeyip bilmediği ve havassıyle idrak edip bildiği ni'metlerin hepsi Hakk'ındır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَاللَّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونَ أُمَّهَاتِكُمْ لا تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ (Nahl, 16/78) ya'nî "Ve Allah Teâlâ sizi analarınızın karnından çıkardı, bir şey bilmezdiniz, ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaptı." ve diğer âyet-i kerîmede dahi وَمَا بِكُم مِّن نَّعْمَةَ فَمِنَ الله (Nahl, 16/35) ya'nî "Ve ni'met cinsinden sizinle beraber olan şey Allah Teâlâ cânibindendir." Cenâb-ı pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte gaybetten Rabbü'l-erbâb cânibine hitâba intikāl buyurmuşlardır.

335. Sen buyurdun ki: "Hakk'ı yad et, zîrâ ki benim hakkım eskimez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Sen buyurdun ki: "Hakk'ı an, çünkü benim hakkım eskimez!"

Bu şerefli beyitte "Ve sizin üzerinize olan Allah'ın nimetini zikrediniz!" (Bakara, 2/231) ayet-i kerimesine işaret buyurulur; ve ilahi nimetin eskimemesinden maksat "benzerlerin yenilenmesi" (teceddüd-i emsâl)dir. Çünkü bölünmez her anda insanın bu izafî varlığı yenilenir; ve bu sebeple ilahi nimetlerin türleri her zaman tazedir ve asla eskimez.

Bu beyt-i şerifte وَإِذْكُرُواْ نَعْمَتَ اللهُ عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/231) ya'nî "Ve sizin üzerinize olan Allah'ın ni'metini zikrediniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur; ve ni'met-i ilâhiyyenin eskimemesinden murâd "teceddüd-i emsâl"dir. Zîrâ her ân-ı gayr-i münkasimde insanın bu vücûd-i izafisi teceddüd eder; ve bu sebeple niam-i ilâhiyyenin envâ'ı her dem tâzedir ve aslâ eskimez.

336. "Nûh'un gemisinde hıfz cihetinden size o sabah yaptığım bir lutfu yâd et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. "Nûh'un gemisinde koruma yönünden size o sabah yaptığım bir lütfu hatırlayın!"

"Ey insan cinsi, Nûh'un gemisinde sizi genel tufandan korumak için, neslinizi muhafaza ettiğim sabah yaptığım bir lütfu hatırlayın!"

"Ey cins-i insan, Nûh'un gemisinde sizi tûfân-ı umûmîden hıfz için, neslinizi vikāye sabâhında yaptığım bir lutfu yâd edin!"

337. "Sizin geçmiş cedlerinize o zaman tûfandan ve onun dalgasından amân verdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. "Sizin geçmiş cedlerinize o zaman tûfandan ve onun dalgasından amân verdim."

"Pîle" kelimesi, babanın babasına, dedenin dedesine ve geçmiş atalara denir. İnsanın riciyyede (geri dönüşte, başlangıçtaki hâline dönme) ortaya çıkışına kadar hakkında bolca ihsan edilen ilâhî nimetlerdir ki, insan bunları kendi nefsinde duyularıyla zevk ederek idrak edemez. Diğeri ise insanın varlık tadını tattıktan sonra, dış ve iç duyularıyla idrak ettiği ilâhî nimetlerdir. Bu her iki nimeti de mülkün sahibi olan Yüce Allah ihsan etmiş olduğundan, O'nun ihsanı öncesizdir; ve insanın duyularıyla idrak edemeyip bilmediği ve duyularıyla idrak edip bildiği nimetlerin hepsi Allah'ındır. Nasıl ki ayet-i kerimede buyrulur: وَاللَّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونَ أُمَّهَاتِكُمْ لا تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ (Nahl, 16/78) yani "Ve Yüce Allah sizi analarınızın karınlarından çıkardı, hiçbir şey bilmezdiniz, ve sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaptı." ve diğer ayet-i kerimede de وَمَا بِكُم مِّن نَّعْمَةَ فَمِنَ الله (Nahl, 16/35) yani "Ve nimet cinsinden sizinle beraber olan şey Allah Teâlâ tarafından gelendir." Cenâb-ı pîr efendimiz bu şerefli beyitte gaybetten (üçüncü şahıstan) Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) tarafına hitaba geçiş yapmıştır.

"Pîle" babanın babasına ve dedenin dedesine ve ecdâd-ı mütekaddimeye derler. riciyyede zuhûruna kadar hakkında ibzâl buyrulan niam-i ilâhiyyedir ki, insan bunları nefsinde havâssiyle zevkan müdrik değildir. Diğeri insanın vücûd çeşnisi tattıktan sonra, havâss-i zâhire ve bâtınesiyle idrâk ettiği niam-i ilâhiyyedir. Bu her iki ni'meti Mâlikü'l-mülk olan Hak Teâlâ hazretleri ihsân etmiş olduğundan, O'nun ihsânı kadîmdir; ve insanın havassi ile idrâk edemeyip bilmediği ve havassiyle idrak edip bildiği ni'metlerin hepsi Hakk'ındır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَاللَّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونَ أُمَّهَاتِكُمْ لا تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ (Nahl, 16/78) ya'nî "Ve Allah Teâlâ sizi analarınızın karnından çıkardı, bir şey bilmezdiniz, ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaptı." ve diğer âyet-i kerîmede dahi وَمَا بِكُم مِّن نَّعْمَةَ فَمِنَ الله (Nahl, 16/35) ya'nî "Ve ni'met cinsinden sizinle beraber olan şey Allah Teâlâ cânibindendir." Cenâb-ı pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte gaybetten Rabbü'l-erbâb cânibine hitâba intikāl buyurmuşlardır.

335. Sen buyurdun ki: "Hakk'ı yad et, zîrâ ki benim hakkım eskimez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Sen buyurdun ki: "Hakk'ı an, çünkü benim hakkım eskimez!"

Bu şerefli beyitte "Ve sizin üzerinize olan Allah'ın nimetini zikrediniz!" (Bakara, 2/231) ayet-i kerimesine işaret buyurulur; ve ilahi nimetin eskimemesinden maksat "benzerlerin yenilenmesi" (teceddüd-i emsâl)dir. Çünkü bölünmez her anda insanın bu izafî varlığı yenilenir; ve bu sebeple ilahi nimetlerin türleri her zaman tazedir ve asla eskimez.

Bu beyt-i şerifte وَإِذْكُرُواْ نَعْمَتَ اللهُ عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/231) ya'nî "Ve sizin üzerinize olan Allah'ın ni'metini zikrediniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur; ve ni'met-i ilâhiyyenin eskimemesinden murâd "teceddüd-i emsâl"dir. Zîrâ her ân-ı gayr-i münkasimde insanın bu vücûd-i izafisi teceddüd eder; ve bu sebeple niam-i ilâhiyyenin envâ'ı her dem tâzedir ve aslâ eskimez.

336. "Nûh'un gemisinde hıfz cihetinden size o sabah yaptığım bir lutfu yâd et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. "Nûh'un gemisinde koruma yönünden size o sabah yaptığım bir lütfu hatırlayın!"

"Ey insan cinsi, Nûh'un gemisinde sizi genel tufandan korumak için, neslinizi muhafaza ettiğim sabah yaptığım bir lütfu hatırlayın!"

"Ey cins-i insan, Nûh'un gemisinde sizi tûfân-ı umûmîden hıfz için, neslinizi vikāye sabâhında yaptığım bir lutfu yâd edin!"

337. "Sizin geçmiş cedlerinize o zaman tufandan ve onun dalgasından amân verdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. "Sizin geçmiş cedlerinize o zaman tufandan ve onun dalgasından amân verdim."

"Pile" kelimesi, babanın babasına, dedenin dedesine ve önceki atalara denir.

"Pile" babanın babasına ve dedenin dedesine ve ecdâd-ı mütekaddimeye derler.

338. Ateş huylu su yeryüzünü tutmuş idi. Onun dalgası muhakkak dağın zirvesini kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

338. Ateş huylu su yeryüzünü tutmuştu. Onun dalgası muhakkak dağın zirvesini kapardı.

Tufanın suyu, ateş gibi kahır ve yok etmeye memur idi ve yeryüzünü istila etmişti. Onun dalgaları dağların zirvelerini ve tepelerini aşarak kapar ve koparırdı.

Tûfânın suyu, ateş gibi kahır ve ihlâke me'mûr idi ve yeryüzünü istílâ etmiş idi. Onun dalgaları dağların zirvelerini ve tepelerini aşarak kapar ve koparır idi.

339. Hifz ettim, ben sizi ceddinizin ceddinizin ceddinin vücûdundan reddetmedim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

339. Sizi korudum, ben sizi ceddinizin ceddinizin ceddinin varlığından reddetmedim.

Ben, o genel tufanda sizin önceki atalarınızı gemide korumakla bugün onların nesli olan sizleri korudum ve bugün siz onların zürriyetleri olarak bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde ortaya çıktınız.

Ben, o tûfân-ı umûmîde sizin ecdâd-ı mütekaddimenizi gemide hifz etmekle bugün onların nesli olan sizleri hıfzettim ve bugün siz onların zürriyetleri olarak bu vücûd-i izâfî âleminde zahir oldunuz.

340. Vaktaki baş oldun, sana nasıl arka ve ayak vururum; kendi kârgâhımı [337] nasıl zâyi' ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

340. Mademki baş oldun, sana nasıl arka ve ayak vururum; kendi kârgâhımı (iş yerimi) nasıl zâyi ederim?

Ey insan, mademki sen düşünen baş ve beyin oldun, seni nasıl itip kakar ve tekmelerim; ve kendi kârgâhımı, yani bütün isim ve sıfatlarımın zuhur yerini nasıl zâyi ederim? Çünkü insan, Hakk'ın halifesidir ve âlemin serdarıdır ve kapsamlı bir tecelli yeridir.

Ey insan, mâdemki sen mütefekkir baş ve dimâğ oldun, seni nasıl itip kakar ve tekmelerim; ve kendi kârgâhımı ya'nî bilcümle esmâ ve sıfatımın mahall-i zuhûrunu nasıl zâyi' ederim? Zîrâ insan Hakk'ın halîfesi ve âlemin serdârıdır ve mazhar-1 câmi'dir.

341. Niçin bî-vefâların fedâsı olursun, sû'-i zandan o tarafa gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. Niçin vefasızların fedaisi olursun, kötü zandan o tarafa gidersin?

Ey insan, ben seni halifeliğime ehliyet yatkınlığı ile yaratmışken niçin ilahi emirlerime karşı gelen vefasızların sohbetinde nefsini ve nefesini israf edip onların fedaisi olursun ve kendini onlara kurban edersin? Dünyevi ihtiyaçlar hususunda, senin, onların lütuflarına ve servetlerine güvenmen, bana kötü zan beslemektir. Ve niçin bana kötü zan besleyip güvenmez ve onların tarafına gidersin?

Ey insan, ben seni hilâfetime ehliyet isti'dâdı ile halk etmiş iken niçin evâmir-i ilâhiyyeme muhalefet eden vefâsızların sohbetinde nefsini ve nefesini isrâf edip onların fedâsı olursun ve kendini onlara kurbân edersin? İhtiyâcât-ı dünyeviyye hususunda, senin, onların lütuflarına ve servetlerine i'timâdın, bana sû'-i zan etmektir. Ve niçin bana sû'-i zan edip i'timâd etmez ve onların tarafına gidersin?

342. Ben sehivden, vefâsızlıktan berîyim. Benim tarafıma gelirsin, sû'-i zan götürürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

342. Ben yanılgıdan ve vefasızlıktan uzağım. Benim tarafıma gelirsin, kötü zan beslersin.

338. Ateş huylu su yeryüzünü tutmuş idi. Onun dalgası muhakkak dağın zirvesini kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

338. Ateş huylu su yeryüzünü tutmuştu. Onun dalgası muhakkak dağın zirvesini kapardı.

Tufanın suyu, ateş gibi kahır ve yok etmeye memur idi ve yeryüzünü istila etmişti. Onun dalgaları dağların zirvelerini ve tepelerini aşarak kapar ve koparırdı.

Tûfânın suyu, ateş gibi kahır ve ihlâke me'mûr idi ve yeryüzünü istîlâ etmiş idi. Onun dalgaları dağların zirvelerini ve tepelerini aşarak kapar ve koparır idi.

339. Hifz ettim, ben sizi ceddinizin ceddinizin ceddinin vücûdundan reddetmedim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

339. Sizi korudum, ben sizi dedenizin dedesinin dedesinin varlığından geri çevirmedim.

Ben, o genel tufanda sizin önceki atalarınızı gemide korumakla bugün onların nesli olan sizleri korudum ve bugün siz onların soyu olarak bu izafî varlık âleminde ortaya çıktınız.

Ben, o tûfân-ı umûmîde sizin ecdâd-ı mütekaddimenizi gemide hifz etmekle bugün onların nesli olan sizleri hıfzettim ve bugün siz onların zürriyetleri olarak bu vücûd-i izâfî âleminde zâhir oldunuz.

340. Vaktaki baş oldun, sana nasıl arka ve ayak vururum; kendi kârgâhımı [337] nasıl zâyi' ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

340. Mademki baş oldun, sana nasıl arka ve ayak vururum; kendi kârgâhımı (iş yerimi) nasıl zâyi ederim?

Ey insan, mademki sen düşünen baş ve beyin oldun, seni nasıl itip kakar ve tekmelerim; ve kendi kârgâhımı, yani bütün isim ve sıfatlarımın zuhûr yerini nasıl zâyi ederim? Çünkü insan, Hakk'ın halifesi ve âlemin serdarıdır ve kapsamlı bir mazhardır (tecelli yeridir).

Ey insan, mâdemki sen mütefekkir baş ve dimâğ oldun, seni nasıl itip kakar ve tekmelerim; ve kendi kârgâhımı ya'nî bilcümle esmâ ve sıfatımın mahall-i zuhûrunu nasıl zâyi' ederim? Zîrâ insan Hakk'ın halîfesi ve âlemin serdârıdır ve mazhar-ı câmi'dir.

341. Niçin bî-vefâların fedâsı olursun, sû'-i zandan o tarafa gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. Niçin vefasızların fedaisi olursun, kötü zandan o tarafa gidersin?

Ey insan, ben seni halifeliğime ehliyet yatkınlığı ile yaratmışken niçin ilahi emirlerime karşı gelen vefasızların sohbetinde nefsini ve nefesini israf edip onların fedaisi olursun ve kendini onlara kurban edersin? Dünyevi ihtiyaçlar hususunda, senin, onların lütuflarına ve servetlerine güvenmen, bana kötü zan beslemektir. Ve niçin bana kötü zan besleyip güvenmez ve onların tarafına gidersin?

Ey insan, ben seni hilâfetime ehliyet isti'dâdı ile halk etmiş iken niçin evâmir-i ilâhiyyeme muhalefet eden vefâsızların sohbetinde nefsini ve nefesini isrâf edip onların fedâsı olursun ve kendini onlara kurbân edersin? İhtiyâcât-ı dünyeviyye hususunda, senin, onların lütuflarına ve servetlerine i'timâdın, bana sû'-i zan etmektir. Ve niçin bana sû'-i zan edip i'timâd etmez ve onların tarafına gidersin?

342. Ben sehivden, vefâsızlıktan berîyim. Benim tarafıma gelirsin, sû'-i zan götürürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

342. Ben yanılgıdan, vefasızlıktan uzağım. Benim tarafıma gelirsin, kötü zan beslersin.

Ben senin ihtiyacına kefil olduğumu Kur'ân-ı Kerîm'imde teyit ederek sana bildirdim. Ben ahdimi unutmaktan ve yanılgıdan veya ahdimi bozarak vefasızlık etmekten uzağım ve arınmışım. Sıkıldığın zaman "Aman ya Rabbi!" diye benim tarafıma gelirsin, sonra da kötü zan beslersin!

Ben senin ihtiyacına kefil olduğumu Kur'ân-ı Kerîm'imde te'yîden sana bildirdim. Ben ahdimi unutmaktan ve sehivden veyâ ahdimi bozarak vefâsızlık etmekten berîyim ve münezzehim. Sıkıldığın vakit "Aman yâ Rabbî!" diye benim tarafıma gelirsin, sonra da sû-i zan edersin!"

343. Bu kötü zannı oraya götür ki, sen kendin gibinin önünde iki kat olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

343. Bu kötü zannı oraya götür ki, sen kendin gibinin önünde iki kat olursun.

"Sen bu kötü zannını, bana değil, önünde iki kat eğilerek alçaldığın, varlık âleminde senin gibi âciz ve çaresiz olan görünüşteki büyüklere isnat et!"

"Sen bu sû'-i zannını, bana değil, önünde iki kat eğilerek tezellül ettiğin, vücûdda senin gibi âciz ve bîçâre olan ekâbir-i sûriyyeye isnâd et!"

344. Çok kavî dostlar ve yoldaşlar tuttun. Eğer sana "Hani?" diye sorsam dersin ki: "Gitti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

344. Çok kuvvetli dostlar ve yoldaşlar edindin. Eğer sana "Hani?" diye sorsam dersin ki: "Gitti."

Ey çaresiz kişi, sen çok kuvvetli dostlar ve yoldaşlar edindin. Eğer sana; "Hani bunlar, nereye gitti?" diye sorsam, "Ömürleri sona erip öldüler ve gittiler!" dersin!

"Ey bîçâre, sen çok kuvvetli dostlar ve yoldaşlar ittihâz ettin. Eğer sana; "Hani ya bunlar, nereye gitti?" diye sorsam, "Ömürleri âhir olup öldüler ve gittiler!" dersin!"

345. Senin iyi dostun yüksek felek üzerine gitti; fısk dostun yerin dibine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

345. Senin iyi dostun yüksek felek üzerine gitti; fısk dostun yerin dibine gitti.

Dostlarının iyisi yüksek feleğe, yani yüce âleme gitti. Nitekim kutsal ayette şöyle buyrulur: إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (Mutaffifin, 83/18) yani “İyilerin kitabı İlliyyîn'dedir." Fâsık olan dostun da yerin dibine geçti. Nitekim kutsal ayette şöyle buyruluyor: إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifin, 83/7) yani “Kötülerin kitabı Siccîn'dedir." Bilinmeli ki, âlem ikidir: Biri “İlliyyîn âlemi", diğeri "Siccîn âlemi"dir. İlliyyîn, "emir âlemi" ve Siccîn "halk âlemi"dir. Ve emir âlemi, oluş âleminden ibaret olup latîftir ve Siccîn âlemi, zuhur âleminden ibaret olup kesîftir. İyilerin ruhları, şeriatın hükmüne göre amelleri sebebiyle tabiî hükümlerden kurtulduklarından İlliyyîn'e yükselirler. Fâsık ve günahkârların ruhları ise şer'î hükümleri terk edip nefse ait hazlara yönelmekle tabiî hükümlere gömüldüklerinden İlliyyîn'e yükselemezler, Siccîn'de kalırlar. Ve İlliyyîn âlemi cennetin ta kendisi ve Siccîn âlemi cehennemin ta kendisidir. Nitekim kutsal ayette وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ (İnfitâr, 82/14) yani “Kötülerin kitabı cehennemdedir" buyrulur. "Ben senin ihtiyacına kefil olduğumu Kur'ân-ı Kerîm'imde teyit ederek sana bildirdim. Ben ahdimi unutmaktan ve yanılmaktan veya ahdimi bozarak vefasızlık etmekten uzağım ve arınmışım. Sıkıldığın vakit "Aman ya Rabbî!" diye benim tarafıma gelirsin, sonra da kötü zan edersin!"

Dostlarının iyisi yüksek feleğe ya'nî âlem-i illîyîne gitti. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (Mutaffifin, 83/18) ya'nî “Sâlihlerin kitâbı illiyyîndedir." Fâsık olan dostun dahi yerin dibine geçti. Nitekim âyet-i kerîmede buyruluyor. إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifin, 83/7) ya'nî “Fâcirlerin kitâbı siccîndedir." Ma'lûm olsun ki, âlem ikidir: Biri “âlem-i illiyyîn", diğeri "âlem-i siccîn"dir. İlliyyîn, "âlem-i emr" ve siccîn "âlem-i halk"tır. Ve âlem-i emr âlem-i şe'nden ibaret olup latîftir ve âlem-i siccîn âlem-i zuhûrdan ibaret olup kesîftir. Ervâh-ı ebrâr, şerîatin hükmüne göre amelleri sebebiyle ahkâm-ı tabîatten halâs olduklarından İllîyyîn'e urûc ederler. Ervâh-ı füssâk ve füccâr ahkâm-ı şer'iyyeyi terk ve huzûzât-ı nefsâniyyeye meyl ile ahkâm-ı tabîatte müstağrak olduklarından İllîyyîn'e urûc edemeyip, siccînde kalırlar. Ve âlem-i illiyyîn ayn-ı cennet ve âlem-i siccîn ayn-ı cehennemdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ (İnfitâr, 82/14) ya'nî “Fâcirlerin kitabı cahîmdedir" buyurulur. "Ben senin ihtiyacına kefil olduğumu Kur'ân-ı Kerîm'imde te'yîden sana bildirdim. Ben ahdimi unutmaktan ve sehivden veyâ ahdimi bozarak vefâsızlık etmekten berîyim ve münezzehim. Sıkıldığın vakit "Aman yâ Rabbî!" diye benim tarafıma gelirsin, sonra da sû-i zan edersin!"

343. "Bu kötü zannı oraya götür ki, sen kendin gibinin önünde iki kat olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

343. "Bu kötü zannı oraya götür ki, sen kendin gibinin önünde iki kat olursun."

"Sen bu kötü zannını, bana değil, önünde iki kat eğilerek alçaldığın, varlıkta senin gibi âciz ve çaresiz olan görünüşteki büyüklere isnat et!"

"Sen bu sû'-i zannını, bana değil, önünde iki kat eğilerek tezellül ettiğin, vücûdda senin gibi âciz ve bîçâre olan ekâbir-i sûriyyeye isnâd et!"

344. "Çok kavî dostlar ve yoldaşlar tuttun. Eğer sana "Hani?" diye sorsam dersin ki: "Gitti.""&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

344. "Çok güçlü dostlar ve yoldaşlar edindin. Eğer sana "Hani?" diye sorsam dersin ki: "Gitti.""

Ey çaresiz kişi, sen çok kuvvetli dostlar ve yoldaşlar edindin. Eğer sana; "Hani ya bunlar, nereye gitti?" diye sorsam, "Ömürleri sona erip öldüler ve gittiler!" dersin!

"Ey bîçâre, sen çok kuvvetli dostlar ve yoldaşlar ittihâz ettin. Eğer sana; "Hani ya bunlar, nereye gitti?" diye sorsam, "Ömürleri âhir olup öldüler ve gittiler!" dersin!"

345. "Senin iyi dostun yüksek felek üzerine gitti; fisk dostun yerin dibine gitti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

345. "Senin iyi dostun yüksek felek üzerine gitti; fâsık dostun yerin dibine gitti."

Dostlarının iyisi yüksek feleğe, yani yüce âleme gitti. Nasıl ki ayet-i kerimede buyrulur: إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (Mutaffifîn, 83/18) yani “Sâlihlerin kitabı İlliyyîn'dedir." Fâsık olan dostun da yerin dibine geçti. Nasıl ki ayet-i kerimede buyruluyor: إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifîn, 83/7) yani “Fâcirlerin kitabı Siccîn'dedir." Bilinmeli ki, âlem ikidir: Biri “İlliyyîn âlemi", diğeri "Siccîn âlemi"dir. İlliyyîn, "emir âlemi" ve Siccîn "halk âlemi"dir. Ve emir âlemi, şe'n (ilahi tecelliler) âleminden ibaret olup latiftir ve Siccîn âlemi, zuhur âleminden ibaret olup kesiftir. İyilerin ruhları, şeriatin hükmüne göre amelleri sebebiyle tabiî hükümlerden kurtulduklarından İlliyyîn'e yükselirler. Fâsıkların ve günahkârların ruhları ise şer'î hükümleri terk ve nefse ait hazlara meyil ile tabiî hükümlere gömüldüklerinden İlliyyîn'e yükselemezler, Siccîn'de kalırlar. Ve İlliyyîn âlemi cennetin ta kendisi ve Siccîn âlemi cehennemin ta kendisidir. Nasıl ki ayet-i kerimede وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ (İnfitâr, 82/14) yani “Fâcirlerin kitabı cehennemdedir" buyrulur.

Dostlarının iyisi yüksek feleğe ya'nî âlem-i illîyîne gitti. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (Mutaffifîn, 83/18) ya'nî “Sâlihlerin kitâbı illiyyîndedir." Fâsık olan dostun dahi yerin dibine geçti. Nitekim âyet-i kerîmede buyruluyor. إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifîn, 83/7) ya'nî “Fâcirlerin kitâbı siccîndedir." Ma'lûm olsun ki, âlem ikidir: Biri “âlem-i illiyyîn", diğeri "âlem-i siccîn"dir. İliyyîn, "âlem-i emr" ve siccîn "âlem-i halk"tır. Ve âlem-i emr âlem-i şe'nden ibaret olup latîftir ve âlem-i siccîn âlem-i zuhûrdan ibaret olup kesîftir. Ervâh-ı ebrâr, şerîatin hükmüne göre amelleri sebebiyle ahkâm-ı tabîatten halâs olduklarından İllîyyîn'e urûc ederler. Ervâh-ı füssâk ve füccâr ahkâm-ı şer'iyyeyi terk ve huzûzât-ı nefsâniyyeye meyl ile ahkâm-ı tabîatte müstağrak olduklarından İllîyyîn'e urûc edemeyip, siccînde kalırlar. Ve âlem-i illiyyîn ayn-ı cennet ve âlem-i siccîn ayn-ı cehennemdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ (İnfitâr, 82/14) ya'nî “Fâcirlerin kitabı cahîmdedir" buyurulur.

346. Sen kervândan bir ateş gibi ortada mededsiz kaldın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

346. Sen kervandan bir ateş gibi ortada yardımsız kaldın.

Sen, ölüp giden iyi dost ile kötü dost arasında, kervan ehlinin yol üzerinde yakıp bıraktığı ateş kalıntısı gibi, bu fani âlemde terk edilmiş ve yardımsız bir hâlde kaldın.

Sen ölüp giden iyi dost ile kötü dost arasında, ehl-i kervanın esnâ-yı râh-da yakıp bıraktığı ateş bakıyyesi gibi bu âlem-i fânîde metrûk ve yardımsız bir halde kaldın.

347. Ey cesûr yâr, onun eteğini tut ki, o yukarıdan ve aşağıdan münezzeh olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

347. Ey cesur yâr, onun eteğini tut ki, o yukarıdan ve aşağıdan münezzeh olur!

Ey ölüp gidenlerden ibret almayıp, tam bir cesaretle cismaniyet âleminde keyfince hareket eden dostum! Yok olmaya mahkûm olan iyi ve kötü dostun eteğini tutmaktan ve onlara muhabbet beslemekten vazgeç de yukarıdan ve aşağıdan, yani yönlerden ve taayyünlerden (belirginleşmelerden) uzak olan Hakk'ın Zât'ının eteğini tut! Yani bu fani âlemde O'nun tecellilerini görüp, kalbini O'nun muhabbetine ada!

Ey ölüp gidenlerden ibret almayıp, kemâl-i cesâretle cismâniyyet âleminde keyfince hareket eden dostum! Mahkûm-i fenâ olan iyi ve kötü dostun eteğini tutmaktan ve onlara muhabbetten vazgeç de yukarıdan ve aşağıdan ya'nî cihetlerden ve taayyünâttan münezzeh olan Zât-ı Hakk'ın eteğini tut! Ya'nî bu âlem-i fânîde O'nun tecelliyâtını görüp, kalbini O'nun muhabbetine hasr et!

348. Ne Isâ gibi felek tarafına terakkî eder, ne Kārûn gibi yeryüzünde içeriye gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Ne İsa gibi göğe yükselir, ne Karun gibi yerin dibine iner.

O oluşlardan uzak olan Vâcibü'l-vücûd Zât (varlığı zorunlu olan Allah), ne oluş sahibi olan İsa (a.s.) gibi göklere yükselir ne de Musa (a.s.) zamanında, o şanlı peygambere karşı çıkan lanetli Karun gibi yerin dibine geçer.

O taayyünâttan münezzeh olan Zât-ı Vâcibü'l-vücûd ne taayyün sahibi olan Îsâ (a.s.) gibi eflâke urûc eder ve ne de Mûsâ (a.s.) zamânında, o nebiyy-i zîşâna muhalefet eden Kārûn-ı mel'ûn gibi yerin dibine geçer.

349. Sen evden ve dükkândan kaldığın vakit, mekânda ve lâ-mekânda seninle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Sen evden ve dükkândan uzak kaldığın zaman, mekânda ve mekânsızlıkta seninle olur.

Bu şerefli beyitte, "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" (Hadid 57/4) ayet-i kerimesinde açıkça belirtilen ilahi beraberliğe işaret edilir. Beytin anlamında iki yön vardır: Birincisi, "Sen dünya hayatında Hak sevgisinin üstün gelmesi sebebiyle ev ve dükkân işlerini yürütmekten geri kaldığın zaman, o Hak Zât, mekân âlemi olan bu belirlenimler ve cismaniyet âleminde; ve mekânsızlık âlemi olan mana ve ruh âleminde, yani emir âlemi ile halk âleminde seninle beraberdir" demektir. Diğeri ise, "Sen bu yoğunluk âleminden doğal ölümle göç edip dünya hayatından ayrıldığın ve ev ile dükkânı terk ettiğin zaman, gerek âlem-i

Bu beyt-i şerifte وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid 57/4) ya'nî "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinde tasrih buyrulan maiyyet-i ilâhiyyeye işaret buyurulur. Ve ma'nâ-yı beyitte iki vecih vardır: Birisi, "Sen hayât-ı dünyeviyyede muhabbet-i Hakk'ın galebesi sebebiyle hâne ve dükkânın tedvîr-i umûrundan geri kaldığın vakit, o zât-ı Hak, âlem-i mekân olan bu taayyünât ve cismâniyyet âleminde; ve âlem-i lâmekân olan ma'nâ ve rûh âleminde, ya'nî âlem-i emr ile âlem-i halkta seninle beraberdir" demek olur. Ve diğeri, "Sen bu âlem-i kesâfetten mevt-i tabîî ile intikāl edip dünya hayatından ayrıldığın ve hâne ve dükkânı terk ettiğin vakit, gerek âlem-i

346. Sen kervândan bir ateş gibi ortada mededsiz kaldın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

346. Sen kervandan bir ateş gibi ortada yardımsız kaldın.

Sen, ölüp giden iyi dost ile kötü dost arasında, kervan ehlinin yol ortasında yakıp bıraktığı ateş kalıntısı gibi, bu fani âlemde terk edilmiş ve yardımsız bir hâlde kaldın.

"Sen ölüp giden iyi dost ile kötü dost arasında, ehl-i kervanın esnâ-yı râh- da yakıp bıraktığı ateş bakıyyesi gibi bu âlem-i fânîde metrûk ve yardımsız bir halde kaldın."

347. Ey cesûr yâr, onun eteğini tut ki, o yukarıdan ve aşağıdan münezzeh olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

347. Ey cesur yâr, onun eteğini tut ki, o yukarıdan ve aşağıdan münezzeh olur!

Ey ölüp gidenlerden ibret almayıp, tam bir cesaretle cismaniyet âleminde keyfince hareket eden dostum! Fena bulmaya mahkûm olan iyi ve kötü dostun eteğini tutmaktan ve onlara muhabbet beslemekten vazgeç de yukarıdan ve aşağıdan, yani yönlerden ve taayyünâttan (belirginleşmelerden) münezzeh olan Hakk'ın Zât'ının eteğini tut! Yani bu fani âlemde O'nun tecellilerini görüp, kalbini O'nun muhabbetine ayır!

"Ey ölüp gidenlerden ibret almayıp, kemâl-i cesâretle cismâniyyet âlemin- de keyfince hareket eden dostum! Mahkûm-i fenâ olan iyi ve kötü dostun eteğini tutmaktan ve onlara muhabbetten vazgeç de yukarıdan ve aşağıdan ya'nî cihetlerden ve taayyünâttan münezzeh olan Zât-ı Hakk'ın eteğini tut! Ya'nî bu âlem-i fânîde O'nun tecelliyâtını görüp, kalbini O'nun muhabbetine hasr et!"

348. Ne Isâ gibi felek tarafına terakkî eder, ne Kārûn gibi yeryüzünde içeriye gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Ne İsa gibi göğe yükselir, ne Karun gibi yerin dibine iner.

O taayyünlerden (belirginleşmelerden) uzak olan Vâcibü'l-vücûd Zât (varlığı zorunlu olan Allah'ın özü), ne belirginleşme sahibi olan İsa (a.s.) gibi göklere yükselir ne de Musa (a.s.) zamanında, o şanlı peygambere karşı çıkan lanetli Karun gibi yerin dibine geçer.

O taayyünâttan münezzeh olan Zât-ı Vâcibü'l-vücûd ne taayyün sahibi olan Îsâ (a.s.) gibi eflâke urûc eder ve ne de Mûsâ (a.s.) zamânında, o ne- biyy-i zîşâna muhalefet eden Kārûn-ı mel'ûn gibi yerin dibine geçer.

349. Sen evden ve dükkândan kaldığın vakit, mekânda ve la-mekânda seninle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Sen evden ve dükkândan geri kaldığın zaman, mekânda ve mekânsızlıkta seninle olur.

Bu şerefli beyitte, "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" anlamındaki Hadid Suresi 57/4. ayet-i kerimesinde açıkça belirtilen ilahi beraberliğe işaret edilir. Beytin anlamında iki yön vardır: Birincisi, "Sen dünya hayatında Hakk sevgisinin üstün gelmesi sebebiyle ev ve dükkânın işlerini yürütmekten geri kaldığın zaman, o Hak Zât, mekân âlemi olan bu belirlenimler ve cismaniyet âleminde; ve mekânsızlık âlemi olan mana ve ruh âleminde, yani emir âlemi ile halk âleminde seninle beraberdir" demektir. İkincisi ise, "Sen bu yoğunluk âleminden doğal ölümle göç edip dünya hayatından ayrıldığın ve ev ile dükkânı terk ettiğin zaman, gerek mana âlemi olan ruh âleminde ve gerek cismaniyet âlemi olan diriliş ve hesap gününde Hak Zât seninle beraberdir" demektir.

Bu beyt-i şerifte وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid 57/4) ya'nî "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinde tasrih buyrulan maiyyet-i ilâ- hiyyeye işaret buyurulur. Ve ma'nâ-yı beyitte iki vecih vardır: Birisi, "Sen ha- yât-ı dünyeviyyede muhabbet-i Hakk'ın galebesi sebebiyle hâne ve dükkâ- nın tedvîr-i umûrundan geri kaldığın vakit, o zât-ı Hak, âlem-i mekân olan bu taayyünât ve cismâniyyet âleminde; ve âlem-i lâmekân olan ma'nâ ve rûh âleminde, ya'nî âlem-i emr ile âlem-i halkta seninle beraberdir" demek olur. Ve diğeri, "Sen bu âlem-i kesâfetten mevt-i tabîî ile intikāl edip dünyâ hayatından ayrıldığın ve hâne ve dükkânı terk ettiğin vakit, gerek âlem-i ma'nâ olan rûh âleminde ve gerek cismâniyyet âlemi olan yevm-i ba's ve hi-sâbta zât-ı Hak seninle beraberdir" demek olur.

350. O bulanıklıklardan safvet getirir. Senin cefâlarına vefâ tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

350. O, o bulanıklıklardan saflık getirir. Senin cefalarına vefa gösterir.

Yani "Senden gönül bulanıklığına sebep olan bir amel meydana gelirse, أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) yani “Yüce Allah onların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür” ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, Yüce Allah senin yatkınlığına göre öyle bir tecelli buyurur ki, o tecelliden gönülde saflık ortaya çıkar. Ve bu uygunsuz amellerin gönülde oluşturduğu bulanıklık, يُؤْذُونَ اللَّهَ (Ahzab, 33/57) yani “Allah’a eziyet ederler” ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, bu taayyün (belirginleşme) âleminde seninle beraber olan Yüce Allah’a cefadır. Şimdi, senin o cefalarına karşı Yüce Allah vefa ile karşılık verir. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.

Ya'nî "Senden gönül bulanıklığını mücib bir amel sâdır olursa أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) ya'nî “Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenáta tebdíl buyurur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleri senin isti'dadına göre, öyle bir tecellî buyurur ki, o tecellîden gönül-de safvet zuhûr eder. Ve bu nâ-şâyeste olan amellerin gönülde hâsıl ettiği bu-lanıklık يُؤْذُونَ اللَّهَ (Ahzab, 33/57) ya'ni “Allah'a ezâ ederler" âyet-i kerîmesin-de işâret buyurulduğu üzere bu âlem-i taayyünde seninle beraber olan Hak Teâlâ'ya cefâdır. İmdi senin o cefâlarına karşı Hak Teâlâ hazretleri vefâ ile mukābele buyurur. Zîrâ Erhamü'-Râhimîn'dir.

351. Sen cefâ getirdiğin vakit noksandan kemal tarafına gitmen için te'dib gön-derir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Sen cefa getirdiğin zaman, noksanlıktan kemale doğru gitmen için terbiye gönderir.

Bilinmeli ki, Yüce Allah kulun kötü fiillerine karşı ya affetmekle, ya kötülüğün iyiliğe dönüştürülmesiyle ya da kötülüğün cezasıyla karşılık verir. Affetmekle karşılık verdiği zaman, sorgulama yoktur; dönüştürmekle karşılık verdiği zaman, sorgulama olmamakla beraber mükâfat vardır; ve kötülüğün cezasıyla karşılık verdiği zaman azap ve ceza vardır; ve bu hallerin hepsi, kulun ezelî yatkınlığına göre meydana gelen tecellilerden (ilahi görünüşlerden) ibarettir. Nitekim bu konudaki incelikler Fusûsu'l-Hikem'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri tarafından Fass-ı Ya'kübî'de açıklanmıştır. Ve bu tecellilerin hepsi rahmettir. Çünkü insana arız olan kötülüğün cezası, yani acı ve meşakkat ve cehennem azabı, günah ve küfür paslarını temizlemek içindir. Bu paslar kalktığı zaman, nihayet ilahi rahmet ortaya çıkar. Bu şerefli beyitte bu kötülüğün cezasına işaret edilmiştir; ve bu kötülüğün cezası, bir çocuğun sağlığını temin etmek için hacamat yapmak ve kan çıkarmak gibidir.

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri kulun efâl-i seyyiesine karşı, ya afv ile veyâ seyyienin haseneye tebdîli ile veyâhut cezâ-yı seyyie ile mukābele buyurur. Afv ile mukābele buyurduğu vakit, muâhaze yoktur; ve tebdîl ile mukābele buyurduğu vakit, muâhaze olmamakla beraber mükâfât vardır; ve cezâ-i seyyie ile mukābele buyurduğu vakit ikāb ve azâb vardır;ve bu ahvâlin cümlesi, abdin isti'dâd-ı ezelîsine göre vâki' olan tecelliyyâttan ibârettir. Nitekim bu bâbdaki dekäyık Fusûsus'l-Hikem'de Cenâb-ı Şeyh-i Ek-ber hazretleri tarafından Fass-ı Ya'kübî'de beyân buyurulmuştur. Ve bu tecel-liyâtın cümlesi rahmettir. Zîrâ insana ârız olan cezâ-i seyyie ya'nî renc ve meşakkat ve azâb-ı cehennem, günah ve küfür paslarını temizlemek içindir. Bu paslar kalktığı vakit, nihâyet rahmet-i ilâhiyye zahir olur. Bu beyt-i şerîf-te bu cezâ-i seyyieye işâret buyurulmuştur; ve bu cezâ-i seyyie bir çocuğun sıhhatini temin için hacamat etmek ve kan çıkarmak kabílindendir.

352. Sen bir virdi terk ettiğin vakit, sülükde sana ondan dolayı rencden ve sıtmadan kabz gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

352. Sen bir virdi terk ettiğin zaman, Hakk yolculuğunda sana ondan dolayı sıkıntıdan ve hastalıktan dolayı bir daralma gelir.

"Anlam olan ruh âleminde ve gerek cismaniyet âlemi olan diriliş ve hesap gününde Yüce Allah seninle beraberdir" demek olur.

ma'nâ olan rûh âleminde ve gerek cismâniyyet âlemi olan yevm-i ba's ve hisâbta zât-ı Hak seninle beraberdir" demek olur.

350. O bulanıklıklardan safvet getirir. Senin cefâlarına vefâ tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

350. O, bulanıklıklardan saflık getirir. Senin cefalarına vefa gösterir.

Yani, "Senden gönül bulanıklığına sebep olan bir amel ortaya çıkarsa, Furkan Suresi 70. ayetinde beyan buyurulduğu üzere, 'Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.' Hak Teâlâ hazretleri senin yatkınlığına göre öyle bir tecelli buyurur ki, o tecelliden gönülde saflık ortaya çıkar. Ve bu uygunsuz amellerin gönülde meydana getirdiği bulanıklık, Ahzab Suresi 57. ayetinde işaret buyurulduğu üzere, 'Allah'a eziyet ederler.' Bu oluş âleminde seninle beraber olan Hak Teâlâ'ya cefadır. Şimdi senin o cefalarına karşı Hak Teâlâ hazretleri vefa ile karşılık verir. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.

Ya'nî "Senden gönül bulanıklığını mücib bir amel sâdır olursa أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سيئاتهم حسنات (Furkan, 25/70) ya'nî “Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenâta tebdîl buyurur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleri senin isti'dadına göre, öyle bir tecellî buyurur ki, o tecellîden gönülde safvet zuhûr eder. Ve bu nâ-şâyeste olan amellerin gönülde hâsıl ettiği bulanıklık يُؤْذُونَ اللَّهَ (Ahzab, 33/57) ya'ni “Allah'a ezâ ederler" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere bu âlem-i taayyünde seninle beraber olan Hak Teâlâ'ya cefâdır. İmdi senin o cefâlarına karşı Hak Teâlâ hazretleri vefâ ile mukābele buyurur. Zîrâ Erhamü'-Râhimîn'dir.

351. Sen cefâ getirdiğin vakit noksandan kemal tarafına gitmen için te'dib gönderir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Sen cefa getirdiğin zaman, noksanlıktan olgunluk tarafına gitmen için terbiye gönderir.

Bilinmeli ki, Yüce Allah kulun kötü fiillerine karşı ya affetmekle ya kötülüğü iyiliğe çevirmekle yahut kötülüğün cezasıyla karşılık verir. Affetmekle karşılık verdiği zaman, sorgulama yoktur; ve çevirmekle karşılık verdiği zaman, sorgulama olmamakla birlikte mükâfat vardır; ve kötülüğün cezasıyla karşılık verdiği zaman azap ve ceza vardır; ve bu hallerin hepsi, kulun ezelî yatkınlığına göre meydana gelen tecellilerden (ilahi zuhurlardan) ibarettir. Nasıl ki bu konudaki incelikler Fusûsu'l-Hikem'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Ya'kubî'de açıklanmıştır. Ve bu tecellilerin hepsi rahmettir. Çünkü insana arız olan kötülüğün cezası, yani eziyet ve meşakkat ve cehennem azabı, günah ve küfür paslarını temizlemek içindir. Bu paslar kalktığı zaman, nihayet ilahi rahmet ortaya çıkar. Bu şerefli beyitte bu kötülüğün cezasına işaret edilmiştir; ve bu kötülüğün cezası bir çocuğun sağlığını temin etmek için hacamat yapmak ve kan çıkarmak gibidir.

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri kulun efâl-i seyyiesine karşı, ya afv ile veyâ seyyienin haseneye tebdîli ile veyâhut cezâ-yı seyyie ile mukābele buyurur. Afv ile mukābele buyurduğu vakit, muâhaze yoktur; ve tebdîl ile mukābele buyurduğu vakit, muâhaze olmamakla beraber mükâfât vardır; ve cezâ-i seyyie ile mukābele buyurduğu vakit ikāb ve azâb vardır; ve bu ahvâlin cümlesi, abdin isti'dâd-ı ezelîsine göre vâki' olan tecelliyyâttan ibârettir. Nitekim bu bâbdaki dekāyık Fusûsus'l-Hikem'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Ya'kübî'de beyân buyurulmuştur. Ve bu tecelliyâtın cümlesi rahmettir. Zîrâ insana ârız olan cezâ-i seyyie ya'nî renc ve meşakkat ve azâb-ı cehennem, günah ve küfür paslarını temizlemek içindir. Bu paslar kalktığı vakit, nihâyet rahmet-i ilâhiyye zâhir olur. Bu beyt-i şerîfte bu cezâ-i seyyieye işâret buyurulmuştur; ve bu cezâ-i seyyie bir çocuğun sıhhatini temin için hacamat etmek ve kan çıkarmak kabîlindendir.

352. Sen bir virdi terk ettiğin vakit, sülükde sana ondan dolayı rencden ve sıtmadan kabz gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

352. Sen bir virdi terk ettiğin zaman, Hakk yolculuğunda sana ondan dolayı sıkıntıdan ve sıtmadan kabz (manevî daralma) gelir.

"Vird", Hakk yolcusunun dualardan, nafile namazlardan ve Kur'an-ı Kerim okumaktan her gün kendisine verilmiş olan vazifesinden ibarettir. Yani, "Ey Hakk yolcusu, Hakk yoluna girişinde, sen kendine vazife bildiğin ve yapmayı alışkanlık edindiğin ibadetlerinden birini terk ettiğin zaman, kalbine bir daralma ve bir sıkıntı gelir ve sonuçta vücudunda bedensel ağrılar ve sıtmalar meydana gelir."

"Vird" sâlikin duâlardan ve nâfile namazlardan ve Kur'ân-ı Kerîm tilâve-tinden her gün kendisine verilmiş olan vazifesinden ibarettir. Ya'nî, “Ey sâ-lik tarîk-ı Hakk'a sülükünde, sen kendine vazîfe bildiğin ve icrâsını i'tiyâd et-tiğin ibadetlerinden birini terk ettiğin vakit, kalbine bir inkıbâz ve bir sıkıntı gelir ve netîcede vücudunda cismânî elemler ve sıtmalar hâsıl olur.

353. O te'dib etmek olur, ya'nî o eski ahidden hiçbir tahvîl etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

353. O, terbiye etmek olur, yani o eski ahitten hiçbir değişiklik yapma!

Yani "Senin o evradını (düzenli yapılan zikir ve duaları) terk etmenden dolayı sana ârız olan kalb sıkıntısı ve bedeninde meydana gelen elem, pîrin ve mürşidin ile olan o eski ahdini değiştirip bozma! demektir" anlamını içeren manevi bir terbiyedir.

Ya'nî "Senin o evrâdını terk etmenden dolayı sana ârız olan inkıbâz-ı kalb ve cisminde hâsıl olan elem, pîrin ve mürşidin ile olan o eski ahdini tahvil edip bozma! demek ma'nâsını muntazammın olan bir te'dîb-i ma'nevîdir."

354. Ondan evvelki bu kabz bir zincir olur. Bu ki, gönül tutucudur, bir ayak tutucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

354. Ondan evvelki bu kabz bir zincir olur. Bu ki, gönül tutucudur, bir ayak tutucu olur.

Bu dünya hayatında iken senin gönlüne arız olan bu kabz (manevi sıkıntı), doğal ölüm ile berzah âlemine (ölüm ve kıyamet arasındaki âlem) intikal ettiğin berzahî varlığa bağlanmış, şekil almış bir zincir olur. Bugün o kabz senin gönlünü tutuyor; yarın berzah âleminde, yüce âleme yükselişine engel bir zincir olup ayağını tutar. Bu sebeple bu kabz böyle bir zincir olmazdan önce, bu manevi terbiyeden uyanıp vazifene devam et!

Bu hayât-ı dünyeviyyede iken senin gönlüne ârız olan bu kabz, mevt-i ta-bíîî ile âlem-i berzaha intikāl ettiğin vücûd-i berzahîne bağlanmış bir müte-messil zincir olur. Bugün o kabz senin gönlünü tutuyor; yarın âlem-i berzah-ta âlem-i illiyîne urûcuna mâni' bir zincir olup ayağını tutar. Binâenaleyh bu kabz böyle bir zincir olmazdan mukaddem, bu te'dîb-i ma'nevîden müteneb-bih olup vazîfene devâm et!

355. Ma'kûl olan renc mahsüs ve âşikâr olur, tâ ki bu işareti bila-şey tutma-yasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Akla uygun olan sıkıntı hissedilir ve açıkça belirir, tâ ki bu işareti değersiz saymayasın!

Bu dünya âleminde şimdi akıl mertebesinde ve mana âleminde sabit olan kabz (manevi sıkıntı) ve gönül sıkıntısı, berzah hayatında (ölümden sonraki ara âlem) his mertebesinde ortaya çıkar ve açıkça belirir. Bu sebeple gönül sıkıntısı işaretini bu âlemde değersiz ve önemsiz saymayasın! Nasıl ki ayet-i kerimede "O günde sırlar ortaya çıkar. Şimdi ona kuvvet ve yardımcı cinsinden bir şey yoktur" (Târık, 86/9-10) buyurulur.

Bu âlem-i dünyâda şimdi mertebe-i akılda ve ma'nâ âleminde sabit olan kabz ve gönül sıkıntısı hayât-ı berzahiyyede mertebe-i histe zâhir ve âşikâr olur. Binâenaleyh gönül kabzı işaretini bu âlemde bila-şey ve ehemmiyetsiz addetmeyesin! Nitekim ayet-i kerimede يوم تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِن قُوَّةٍ وَلا ناصر (Târık, 86/9-10) ya'nî "O günde sırlar zahir olur. İmdi ona kuvvet ve nâsır cinsin-den bir şey yoktur” buyurulur.

356. Maâsîde kabzlar gönül tutucu oldu; kabzlar ecelden sonra zincir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. Günahlarda kabızlıklar (manevî sıkıntılar) gönül tutucu oldu; kabızlıklar ecelden sonra zincir oldu.

"Vird", Hakk yolcusunun dualardan, nafile namazlardan ve Kur'an-ı Kerim okumaktan her gün kendisine verilmiş olan vazifesinden ibarettir. Yani, "Ey Hakk yoluna giren sâlik, sen Hakk yolunda ilerlerken, kendine vazife bildiğin ve yapmayı alışkanlık edindiğin ibadetlerinden birini terk ettiğin zaman, kalbine bir sıkıntı ve bir daralma gelir ve neticede bedeninde cismanî ağrılar ve sıtmalar meydana gelir.

"Vird" sâlikin duâlardan ve nâfile namazlardan ve Kur'ân-ı Kerîm tilâve-tinden her gün kendisine verilmiş olan vazifesinden ibarettir. Ya'nî, “Ey sâ-lik tarîk-ı Hakk'a sülükünde, sen kendine vazîfe bildiğin ve icrâsını i'tiyâd et-tiğin ibadetlerinden birini terk ettiğin vakit, kalbine bir inkıbâz ve bir sıkıntı gelir ve netîcede vücudunda cismânî elemler ve sıtmalar hâsıl olur.

353. O te'dib etmek olur, ya'nî o eski ahidden hiçbir tahvîl etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

353. O, terbiye etmek olur, yani o eski ahitten hiçbir değişiklik yapma!

Yani "Senin o evradını (düzenli yapılan zikir ve duaları) terk etmenden dolayı sana ârız olan kalb sıkıntısı ve bedeninde meydana gelen elem, pîrin ve mürşidin ile olan o eski ahdini değiştirip bozma! demektir" anlamını içeren manevi bir terbiyedir.

Ya'nî "Senin o evrâdını terk etmenden dolayı sana ârız olan inkıbâz-ı kalb ve cisminde hâsıl olan elem, pîrin ve mürşidin ile olan o eski ahdini tahvil edip bozma! demek ma'nâsını muntazammın olan bir te'dîb-i ma'nevîdir."

354. Ondan evvelki bu kabz bir zincir olur. Bu ki, gönül tutucudur, bir ayak tutucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

354. Ondan evvelki bu kabz bir zincir olur. Bu ki, gönül tutucudur, bir ayak tutucu olur.

Bu dünya hayatında iken senin gönlüne arız olan bu kabz (manevi sıkıntı), doğal ölüm ile berzah âlemine (ölüm ve kıyamet arasındaki âlem) intikal ettiğin berzahî varlığa bağlanmış, şekil almış bir zincir olur. Bugün o kabz senin gönlünü tutuyor; yarın berzah âleminde, yüce âleme yükselişine engel bir zincir olup ayağını tutar. Bu sebeple bu kabz böyle bir zincir olmazdan önce, bu manevi terbiyeden uyanıp vazifene devam et!

Bu hayât-ı dünyeviyyede iken senin gönlüne ârız olan bu kabz, mevt-i ta-bíîî ile âlem-i berzaha intikāl ettiğin vücûd-i berzahîne bağlanmış bir müte-messil zincir olur. Bugün o kabz senin gönlünü tutuyor; yarın âlem-i berzah-ta âlem-i illiyîne urûcuna mâni' bir zincir olup ayağını tutar. Binâenaleyh bu kabz böyle bir zincir olmazdan mukaddem, bu te'dîb-i ma'nevîden müteneb-bih olup vazîfene devâm et!

355. Ma'kûl olan renc mahsüs ve âşikâr olur, tâ ki bu işareti bila-şey tutma-yasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Akla uygun olan sıkıntı hissedilir ve açıkça belirir, tâ ki bu işareti değersiz saymayasın!

Bu dünya âleminde şimdi akıl mertebesinde ve mana âleminde sabit olan kabz (manevi sıkıntı) ve gönül sıkıntısı, berzah hayatında (ölümden sonraki ara âlem) his mertebesinde ortaya çıkar ve açıkça belirir. Bu sebeple gönül sıkıntısı işaretini bu âlemde değersiz ve önemsiz saymayasın! Nasıl ki ayet-i kerimede "O günde sırlar ortaya çıkar. Şimdi ona kuvvet ve yardımcı cinsinden bir şey yoktur" (Târık, 86/9-10) buyurulur.

Bu âlem-i dünyâda şimdi mertebe-i akılda ve ma'nâ âleminde sabit olan kabz ve gönül sıkıntısı hayât-ı berzahiyyede mertebe-i histe zâhir ve âşikâr olur. Binâenaleyh gönül kabzı işaretini bu âlemde bila-şey ve ehemmiyetsiz addetmeyesin! Nitekim ayet-i kerimede يوم تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِن قُوَّةٍ وَلا ناصر (Târık, 86/9-10) ya'nî "O günde sırlar zahir olur. İmdi ona kuvvet ve nâsır cinsin-den bir şey yoktur” buyurulur.

356. Maâsîde kabzlar gönül tutucu oldu; kabzlar ecelden sonra zincir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. Günahlarda kabızlıklar gönül tutucu oldu; kabızlıklar ecelden sonra zincir oldu.

Dünya hayatında işlenen günahlar kalbi karartıp sıkıntılar ve elemler verdi. Ecel gelip dünya hayatının kesilmesinden sonra da bu kabızlıklar, berzah hayatında ruhu yükseliş âleminden men etmek için ayak bağı olan zincir oldu. نُعْطِ مَنْ أَعْرَضَ هُنَا عَنْ ذِكْرِنَا عيشَةً ضَنكًا وَ نَجْزِي بِالْعَمَى

Hayât-ı dünyeviyyede icra olunan ma'siyetler kalbi karartıp sıkıntılar ve elemler verdi. Ecel gelip hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ından sonra da bu kabzlar hayât-ı berzahıyyede rûhu âlem-i urûcdan men' için ayak bağı olan zincir oldu. نُعْطِ مَنْ أَعْرَضَ هُنَا عَنْ ذِكْرِنَا عيشَةً ضَنكًا وَ نَجْزِي بِالْعَمَى

357. Burada bizim zikrimizden kim yüz çevirirse, biz dar yaşayış veririz ve körlükle ceza ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

357. Burada bizim zikrimizden kim yüz çevirirse, biz dar yaşayış veririz ve körlükle ceza ederiz.

Yani "Dünyada bizim zikrimizden yüz çeviren kimselere biz dünya hayatında dar ve sıkıntı ile yaşayış veririz ve ahiret hayatında da körlükle ceza ederiz. Çünkü onların yatkınlıkları bu tecelliye layıktır."

Bu şerefli beyti Cenâb-ı Pîr, Yüce Allah'tan tercüman olarak buyururlar ve Tâhâ sûresinin sonunda olan ayet-i kerimeye işaret buyurulur. Ayet-i kerime budur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشره يوم الْقِيَامَةِ أَعْمَى (Tâhâ, 20/124) yani "Bizim zikrimizden yüz çeviren kimseye dar yaşayış veririz; ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz." Hint nüshalarında نجزی yerine نحشر geçmektedir.

Bilinmeli ki, Hakk'ın zikrinden yüz çevirenler genellikle iki gruptur: Birincisi, Hakk'ın varlığını inkâr edenlerdir ki, bunlar dünya hayatında türlü nimetlere gark olmuş olsalar bile, ölümü düşündükçe yokluk ümitsizliği içindedirler; ve kalpleri, sebebini idrak edemedikleri bir darlık ve sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıyı gidermek için kendilerince her an eğlence ararlar, fakat heyhat! Yine o baskı kâbusundan kurtulamazlar. İkinci grup, Hakk'ın varlığına iman etmekle beraber, dünya hayatının görünen süsüne düşkün olan gafillerdir. Bunların kalpleri de her an dünya gamı içinde ezilir ve kalp huzuru zevkinden mahrum olurlar. Bunların bu halleri her gün göz önündedir.

Ya'nî "Dünyâda bizim zikrimizden yüz çeviren kimselere biz hayât-ı dünyeviyyede dar ve sıkıntı ile yaşayış veririz ve hayât-ı uhreviyyede dahi körlükle cezâ ederiz. Zîra onların isti'dâtları bu tecelliye lâyıktır."

Bu beyt-i şerîfi Cenâb-ı Pîr, Cenâb-ı Hak'tan tercüman olarak buyururlar ve Tâhâ sûre-i şerîfesinin nihâyetinde olan âyet-i kerîmeye işaret buyurulur. Âyet-i kerîme budur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشره يوم الْقِيَامَةِ أَعْمَى (Tâhâ, 20/124) ya'nî "Bizim zikrimizden yüz çeviren kimseye dar yaşayış veririz; ve biz onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz." Hind nüshalarında نجزی yerine نحشر vaki'dir.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın zikrinden yüz çevirenler umûmiyetle iki tâifedir: Birisi vücûd-i Hakk'ı inkâr edenlerdir ki, bunlar hayât-ı dünyeviyyede envâ'-ı niama müstağrak olsalar bile, ölümü düşündükçe ye's-i adem içindedirler; ve kalbleri, sebebini idrâk edemedikleri bir darlık ve sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıyı def'etmek için kendilerince her an eğlence ararlar, fakat heyhât! Yine o kâbûs-ı tazyîkten kurtulamazlar. İkinci tâife, vücûd-i Hakk'a îmân etmekle beraber, hayât-ı dünyeviyyenin âlâyiş-i zâhiresine meftûn olan gâfillerdir. Bunların kalbleri de her an gam-ı dünyâ içinde ezilir ve ferâğ-ı kalb zevkınden mahrûm olurlar. Bunların bu halleri her gün göz önündedir.

358. Hırsız, birtakım kimselerin malını götürdüğü vakit, onun kalbine kabz ve gönül darlığı batar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

358. Hırsız, birtakım kimselerin malını çaldığı zaman, onun kalbine bir sıkıntı ve gönül darlığı saplanır.

Günah sebebiyle kalbinde bir sıkıntı meydana gelen kişinin hâli, bir hırsızın kalbinde hissettiği sıkıntıya benzer. Hırsız, bazı kimselerin malını çalıp götürdüğü zaman, bir sıkıntı ve darlık onun kalbine diken gibi saplanır. Bu sıkıntı, "Yakalanacağım!" korkusuyla değildir. Çünkü "Minareyi çalan kılıfını hazırlar" atasözü gereğince, hırsız, yakalanmanın çaresini önceden düşündüğü için, dünyevî hayatta işlenen günahlar kalbi karartıp sıkıntılar ve elemler verdi. Ecel gelip dünya hayatının sona ermesinden sonra da bu sıkıntılar, berzah hayatında ruhu yükseliş âleminden alıkoymak için ayak bağı olan zincir oldu.

Ma'siyetten dolayı kalbinde bir kabz vâki' olan kimsenin hâli, bir hırsızın kalbinde hissettiği sıkıntıya benzer. Hırsız ba'zı kimselerin malını çalıp götürdüğü vakit, bir kabz ve sıkıntı onun kalbine diken gibi batar. Bu kabz "Tutulacağım!" korkusuyla değildir. Zîrâ “Minâreyi çalan kılıfını hazırlar" darb-ı meseli mûcibince, hırsız, tutulmanın çâresini evvelden düşündüğü cihetle Hayât-ı dünyeviyyede icra olunan ma'siyetler kalbi karartıp sıkıntılar ve elemler verdi. Ecel gelip hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ından sonra da bu kabzlar hayât-ı berzahıyyede rûhu âlem-i urûcdan men' için ayak bağı olan zincir oldu.

357. Burada bizim zikrimizden kim yüz çevirirse, biz dar yaşayış veririz ve körlükle ceza ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

357. Burada bizim zikrimizden kim yüz çevirirse, biz dar yaşayış veririz ve körlükle ceza ederiz.

Yani "Dünyada bizim zikrimizden yüz çeviren kimselere biz dünya hayatında dar ve sıkıntı ile yaşayış veririz ve ahiret hayatında da körlükle ceza ederiz. Çünkü onların yatkınlıkları bu tecelliye layıktır."

Bu şerefli beyti Cenâb-ı Pîr, Yüce Allah'tan tercüman olarak buyururlar ve Tâhâ sûresinin sonunda olan ayet-i kerimeye işaret buyurulur. Ayet-i kerime budur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشره يوم الْقِيَامَةِ أَعْمَى (Tâhâ, 20/124) yani "Bizim zikrimizden yüz çeviren kimseye dar yaşayış veririz; ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz." Hint nüshalarında نجزی yerine نحشر geçmektedir.

Bilinmeli ki, Hakk'ın zikrinden yüz çevirenler genellikle iki gruptur: Birincisi, Hakk'ın varlığını inkâr edenlerdir ki, bunlar dünya hayatında türlü nimetlere gark olsalar bile, ölümü düşündükçe yokluk ümitsizliği içindedirler; ve kalpleri, sebebini idrak edemedikleri bir darlık ve sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıyı gidermek için kendilerince her an eğlence ararlar, fakat heyhat! Yine o baskı kâbusundan kurtulamazlar. İkinci grup, Hakk'ın varlığına iman etmekle beraber, dünya hayatının görünen süsüne tutkun olan gafillerdir. Bunların kalpleri de her an dünya gamı içinde ezilir ve kalp huzuru zevkinden mahrum olurlar. Bunların bu halleri her gün göz önündedir.

Ya'nî "Dünyâda bizim zikrimizden yüz çeviren kimselere biz hayât-ı dünyeviyyede dar ve sıkıntı ile yaşayış veririz ve hayât-ı uhreviyyede dahi körlükle cezâ ederiz. Zîra onların isti'dâtları bu tecelliye lâyıktır."

Bu beyt-i şerîfi Cenâb-ı Pîr, Cenâb-ı Hak'tan tercüman olarak buyururlar ve Tâhâ sûre-i şerîfesinin nihâyetinde olan âyet-i kerîmeye işaret buyurulur. Âyet-i kerime budur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشره يوم الْقِيَامَةِ أَعْمَى (Tâhâ, 20/124) ya'nî "Bizim zikrimizden yüz çeviren kimseye dar yaşayış veririz; ve biz onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz." Hind nüshalarında نجزی yerine نحشر vaki'dir.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın zikrinden yüz çevirenler umûmiyetle iki tâifedir: Birisi vücûd-i Hakk'ı inkâr edenlerdir ki, bunlar hayât-ı dünyeviyyede envâ'-ı niama müstağrak olsalar bile, ölümü düşündükçe ye's-i adem içindedirler; ve kalbleri, sebebini idrâk edemedikleri bir darlık ve sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıyı def'etmek için kendilerince her an eğlence ararlar, fakat heyhât! Yine o kâbûs-ı tazyîkten kurtulamazlar. İkinci tâife, vücûd-i Hakk'a îmân etmekle beraber, hayât-ı dünyeviyyenin âlâyiş-i zâhiresine meftûn olan gâfillerdir. Bunların kalbleri de her an gam-ı dünyâ içinde ezilir ve ferâğ-ı kalb zevkınden mahrûm olurlar. Bunların bu halleri her gün göz önündedir.

358. Hırsız, birtakım kimselerin malını götürdüğü vakit, onun kalbine kabz ve gönül darlığı batar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

358. Hırsız, birtakım kimselerin malını çaldığı zaman, onun kalbine bir sıkıntı ve gönül darlığı saplanır.

Günah sebebiyle kalbinde bir sıkıntı meydana gelen kişinin durumu, bir hırsızın kalbinde hissettiği sıkıntıya benzer. Hırsız bazı kimselerin malını çalıp götürdüğü zaman, bir sıkıntı ve darlık onun kalbine diken gibi saplanır. Bu sıkıntı "Yakalanacağım!" korkusuyla değildir. Çünkü "Minareyi çalan kılıfını hazırlar" atasözü gereğince, hırsız, yakalanmanın çaresini önceden düşündüğü için bundan emindir. Bu sıkıntı ve acı, onun içinde, sebebini belirleyemediği bir iç sıkıntısıdır.

Ma'siyetten dolayı kalbinde bir kabz vâki' olan kimsenin hâli, bir hırsızın kalbinde hissettiği sıkıntıya benzer. Hırsız ba'zı kimselerin malını çalıp götürdüğü vakit, bir kabz ve sıkıntı onun kalbine diken gibi batar. Bu kabz "Tutulacağım!" korkusuyla değildir. Zîrâ “Minâreyi çalan kılıfını hazırlar" darb-ı meseli mûcibince, hırsız, tutulmanın çâresini evvelden düşündüğü cihetle bundan emîndir. Bu kabz ve elem onun içinde, sebebini ta'yîn edemediği bir iç sıkıntısıdır.

359. O der ki: "Acaba bu iç sıkıntısı nedir?" O mazlûmun kabzıdır ki, senin şerrinden ağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

359. O der ki: "Acaba bu iç sıkıntısı nedir?" O mazlûmun kabzıdır ki, senin şerrinden ağladı.

O hırsız kendi kendine: "Acaba içimdeki bu sıkıntı nedir?" der. "Ey hırsız, sendeki bu iç sıkıntısı, senin şerrinden ağlayan ve malı çalınan o mazlûmun kalbindeki sıkıntının ve darlığın yansımasıdır."

O hırsız kendi kendine: "Acabâ içimdeki bu sıkıntı nedir?" der. "Ey hırsız, sendeki bu iç sıkıntısı, senin şerrinden ağlayan ve malı çalınan o mazlûmun kalbindeki kabzın ve sıkıntının aksidir."

360. Vaktaki bu kabza iltifat etmez, ısrar ateşi onu üfler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

360. Vaktaki bu kabza iltifat etmez, ısrar ateşi onu üfler.

[357] Eğer hırsız, bu kabzaya (iç sıkıntısı, vicdan azabı) iltifat etmez ve sebebini araştırmazsa, hırsızlıkta ısrar rüzgârı, onun ateş gibi olan bu hırsızlık fikrini ve anlamını üfleyip parlatır; ve pişmanlık şöyle dursun, yeni yeni hırsızlıklara niyet ve teşebbüs eder.

[357] Eğer hırsız, bu kabza iltifat edip, sebebini araştırmazsa, hırsızlıkta ısrâr rüzgârı onun ateş gibi olan bu sirkat fikrini ve ma'nâsını üfleyip parlatır; ve nedâmet şöyle dursun yeni yeni hırsızlıklara niyet ve teşebbüs eder.

361. Gönül kabzı avânın kabzı oldu, şübhesiz o ma'nalar mahsüs oldu ve bayrak dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

361. Gönül sıkıntısı halkın yakalaması oldu, şüphesiz o anlamlar özgü oldu ve bayrak dikti.

"Avân" esir ve yardımcı anlamındadır. Burada, memleketin düzeninin sağlanmasına yardımcı olan hükümet memurları anlamındadır. Birinci "kabz" gönül sıkıntısı ve ikinci "kabz" lügat anlamı itibarıyla "tutmak" demektir. Yani "Hırsızın anlamdan ibaret olan gönlündeki sıkıntı sonradan şekle dönüşüp, polis ve zabıta memurlarının tutması ve yakalaması şekline girdi; ve akla uygun olan sıkıntı, özgü bir sıkıntı oldu ve o anlam şekil bayrağını duyular âleminde bu şekilde dikti."

"Avân" esîr ve yardımcı ma'nâsınadır. Burada, âsâyiş-i memleketin te'mînine zahîr olan hükûmet me'mûrları ma'nâsınadır. Birinci "kabz" gönül sıkıntısı ve ikinci kabz" ma'nâ-yı lügavîsi i'tibariyle "tutmak" demektir. Ya'nî "Hırsızın ma'nâdan ibaret olan gönlündeki kabz bilâhire sûrete inkılâb edip, polis ve zabıta me'mûrlarının tutması ve yakalaması şekline girdi; ve ma'kūl olan kabz, bir "kabz-ı mahsüs" oldu ve o ma'nâ sûret bayrağını âlem-i histe bu vech ile dikti."

362. Gussalar zindan ve çarmıh olmuştur. Gussa köktür; ve kök, dal bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. Üzüntüler zindan ve çarmıh olmuştur. Üzüntü köktür; ve kök, dal bitirir.

İşte o hırsızın başlangıçta kalbinde hissettiği elemler ve üzüntüler, daha sonra dış âlemde zindan ve hapishane ve çarmıh şekline girmiştir. Çünkü manevî hal olan gam ve üzüntü köktür ve bu kökten görünen âleme birtakım dal ve budak şekilleri çıkar. Bundan emindir. Bu sıkıntı ve elem onun içinde, sebebini belirleyemediği bir iç sıkıntısıdır.

İşte o hırsızın bidâyeten kalbinde hissetiği elemler ve gussalar, bilâhire zâhirde zindan ve hapishane ve çarmıh sûretine girmiştir. Zîrâ hâl-i ma'nevî olan gam ve gussa köktür ve bu kökten âlem-i zâhire birtakım dal ve budak sûretleri çıkar. bundan emîndir. Bu kabz ve elem onun içinde, sebebini ta'yîn edemediği bir iç sıkıntısıdır.

359. O der ki: "Acaba bu iç sıkıntısı nedir?" O mazlûmun kabzıdır ki, senin şerrinden ağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

359. O der ki: "Acaba bu iç sıkıntısı nedir?" O mazlûmun kabzıdır ki, senin şerrinden ağladı.

O hırsız kendi kendine: "Acaba içimdeki bu sıkıntı nedir?" der. "Ey hırsız, sendeki bu iç sıkıntısı, senin şerrinden ağlayan ve malı çalınan o mazlûmun kalbindeki sıkıntının ve darlığın yansımasıdır."

O hırsız kendi kendine: "Acabâ içimdeki bu sıkıntı nedir?" der. "Ey hırsız, sendeki bu iç sıkıntısı, senin şerrinden ağlayan ve malı çalınan o mazlûmun kalbindeki kabzın ve sıkıntının aksidir."

360. Vaktaki bu kabza iltifat etmez, ısrar ateşi onu üfler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

360. Vaktaki bu kabza iltifat etmez, ısrar ateşi onu üfler.

[357] Eğer hırsız, bu kabzaya (iç sıkıntısı, vicdan azabı) iltifat etmez ve sebebini araştırmazsa, hırsızlıkta ısrar rüzgârı, onun ateş gibi olan bu hırsızlık fikrini ve anlamını üfleyip parlatır; ve pişmanlık şöyle dursun, yeni yeni hırsızlıklara niyet ve teşebbüs eder.

[357] Eğer hırsız, bu kabza iltifat edip, sebebini araştırmazsa, hırsızlıkta ısrâr rüzgârı onun ateş gibi olan bu sirkat fikrini ve ma'nâsını üfleyip parlatır; ve nedâmet şöyle dursun yeni yeni hırsızlıklara niyet ve teşebbüs eder.

361. Gönül kabzı avânın kabzı oldu, şübhesiz o ma'nalar mahsüs oldu ve bayrak dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

361. Gönül sıkıntısı halkın yakalaması oldu, şüphesiz o anlamlar özgü oldu ve bayrak dikti.

"Avân" esir ve yardımcı anlamındadır. Burada, memleketin düzeninin sağlanmasına yardımcı olan hükümet memurları anlamındadır. Birinci "kabz" gönül sıkıntısı ve ikinci "kabz" lügat anlamı itibarıyla "tutmak" demektir. Yani "Hırsızın anlamdan ibaret olan gönlündeki sıkıntı sonradan şekle dönüşüp, polis ve zabıta memurlarının tutması ve yakalaması şekline girdi; ve akla uygun olan sıkıntı, özgü bir sıkıntı oldu ve o anlam şekil bayrağını duyular âleminde bu şekilde dikti."

"Avân" esîr ve yardımcı ma'nâsınadır. Burada, âsâyiş-i memleketin te'mînine zahîr olan hükûmet me'mûrları ma'nâsınadır. Birinci "kabz" gönül sıkıntısı ve ikinci kabz" ma'nâ-yı lügavîsi i'tibariyle "tutmak" demektir. Ya'nî "Hırsızın ma'nâdan ibaret olan gönlündeki kabz bilâhire sûrete inkılâb edip, polis ve zabıta me'mûrlarının tutması ve yakalaması şekline girdi; ve ma'kūl olan kabz, bir "kabz-ı mahsüs" oldu ve o ma'nâ sûret bayrağını âlem-i histe bu vech ile dikti."

362. Gussalar zindan ve çarmıh olmuştur. Gussa köktür; ve kök, dal bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. Üzüntüler zindan ve çarmıh olmuştur. Üzüntü köktür; ve kök, dal bitirir.

İşte o hırsızın başlangıçta kalbinde hissettiği acılar ve üzüntüler, sonradan dış âlemde zindan ve hapishane ve çarmıh şekline girmiştir. Çünkü manevî bir hâl olan gam ve üzüntü köktür ve bu kökten görünen âleme birtakım dal ve budak şekilleri çıkar.

İşte o hırsızın bidâyeten kalbinde hissetiği elemler ve gussalar, bilâhire zâhirde zindan ve hapishane ve çarmıh sûretine girmiştir. Zîrâ hâl-i ma'nevî olan gam ve gussa köktür ve bu kökten âlem-i zâhire birtakım dal ve budak sûretleri çıkar.

363. Kök gizli idi ve âşikâr oldu. Kendi kabz ve bastını bir kök say!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

363. Kök gizli idi ve âşikâr oldu. Kendi kabz ve bastını bir kök say!

Kök hükmünde olan mana gizli ve örtülü idi. Sonra suret âlemine çıkıp ortaya çıktı. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, kalbinde hissettiğin kabz (manevî sıkıntı) ve bast (manevî genişlik) manalarını birer kök say!

Kök mesâbesinde olan ma'nâ gizli ve mestûr idi. Sonra âlem-i sûrete çıkıp zâhir oldu. Binâenaleyh ey sâlik, kalbinde hissettiğin kabz ve bast ma'nâlarını birer kök say!

364. Vaktaki kök kötü olur, onu çabuk vur, tâ ki çemende bir çirkin diken bitmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

364. Vaktaki kök kötü olur, onu çabuk vur, tâ ki çemende bir çirkin diken bitmesin!

Kök olan mana kötü olduğu ve kabz (manevi sıkıntı), yani gam ve kederden ibaret bulunduğu vakit, derhal o kökü tövbe ve istiğfar ile kes ve körleştir ki, görünen âlemde ve fiiller çimenliğinde eseri ortaya çıkmasın. Çünkü hadis-i şerifte الاستغفار منجياة الذنوب وصقالة القلوب yani "İstiğfar günahlardan kurtarıcıdır ve zikir kalplerin cilasıdır" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de من لزم الاستغفار جعل الله له من كل هم مخرجا yani "Kim ki istiğfara devam ederse, Yüce Allah onun için her bir gamdan bir çıkış yolu kılar" buyurulur.

Kök olan ma'nâ fenâ olduğu ve kabz, ya'nî gam ve gussadan ibaret bulunduğu vakit, derhal o kökü tövbe ve istiğfâr ile kes ve körleştir ki, âlem-i zâhirde ve ef'âl çemenistânında eseri zuhûr etmesin. Zîrâ hadîs-i şerîfte الاستغفار منجياة الذنوب وصقالة القلوب ya'ni "İstiğfâr günahlardan kurtarıcıdır ve zikir kalblerin cilâsıdır" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de من لزم الاستغفار جعل الله له من كل هم مخرجا ya'ni "Kim ki istiğfâra devâm ederse, Allah Teâlâ onun için her bir gamdan bir mahrec kılar" buyurulur.

365. Kabz gördün mü o kabzın çaresini yap, zîrâ ki sırlar hep kökten biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

365. Kabz gördün mü o kabzın çaresini yap, çünkü sırlar hep kökten biter.

Ey Hakk Yolcusu, kalbinde kabz (manevî sıkıntı, daralma) gördün mü, hemen tövbe ve istiğfara devam ederek o kabzın giderilmesi çaresine bak! Çünkü o kabz kalbinde kökleştikçe bütün nefsinin gizli olan kötü sıfatları o kökten gelişir ve kötü fiillerde ısrar felaketi baş gösterir.

Ey sâlik, kalbinde kabz gördün mü, derhal tövbe ve istiğfâra devâm ile o kabzın izâlesi çâresine bak! Zîrâ o kabz kalbinde kökleştikçe bütün nefsinin gizli olan sıfât-ı zemîmesi o kökten neşv ü nemâ bulur ve ef'âl-i seyyieye isrâr felâketi baş gösterir.

366. Bast gördün mü kendi bastına su ver! Meyve zâhir olduğu vakit ashâba ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. Bast gördün mü kendi bastına su ver! Meyve zâhir olduğu vakit ashâba ver!

Ey Hakk Yolcusu, kalbinde bast (manevi genişleme) ve inşirâh (ferahlık) gördün mü, bu bast ve inşirâhına şükür ve hamd suyunu ver ki, bu manevi kök kuvvetlensin. Çünkü Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de (İbrahim, 14/7) "Eğer nimetime şükrederseniz, elbette nimetimi size artırırım" buyurur. Ve bu inşirâh nimeti kalpte arttıkça, organlardan övgüye değer fiillerin meyveleri ortaya çıkar ve dilden ilahi bilgiler ve hikmet akar. Şimdi bu meyveler ortaya çıktığı vakit, arkadaşın olan kardeşlerine ikram et!

Ey sâlik, kalbinde bast ve inşirâh gördün mü, bu bast ve inşirâhına şükür ve hamd suyunu ver ki, bu ma'nâ kökü kuvvetlensin. Zîrâ âyet-i kerîmede Hak Teâlâ لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhim, 14/7) "Eğer ni'metime şükrederseniz, elbette ni'metimi size ziyâdeleştiririm" buyurur. Ve bu ni'met-i inşirâh kalbde ziyâdeleştikçe, a'zâ ve cevârihden ef'âl-i hamîde meyveleri zâhir olur ve lisândan maârif ve hikmet-i ilâhiyye cârî olur. İmdi bu meyveler zâhir olduğu vakit, musâhibin olan ihvâna bezlet!

363. Kök gizli idi ve âşikâr oldu. Kendi kabz ve bastını bir kök say!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

363. Kök gizli idi ve âşikâr oldu. Kendi kabz ve bastını bir kök say!

Kök hükmünde olan mana gizli ve örtülü idi. Sonra suret âlemine çıkıp ortaya çıktı. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, kalbinde hissettiğin kabz (manevî sıkıntı) ve bast (manevî genişlik) manalarını birer kök say!

Kök mesâbesinde olan ma'nâ gizli ve mestûr idi. Sonra âlem-i sûrete çıkıp zâhir oldu. Binâenaleyh ey sâlik, kalbinde hissettiğin kabz ve bast ma'nâlarını birer kök say!

364. Vaktaki kök kötü olur, onu çabuk vur, tâ ki çemende bir çirkin diken bitmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

364. Vaktaki kök kötü olur, onu çabuk vur, tâ ki çemende bir çirkin diken bitmesin!

Kök olan mana kötü olduğu ve kabz (manevi sıkıntı), yani gam ve kederden ibaret bulunduğu vakit, derhal o kökü tövbe ve istiğfar ile kes ve körleştir ki, görünen âlemde ve fiiller çimenliğinde eseri ortaya çıkmasın. Çünkü hadis-i şerifte الاستغفار منجياة الذنوب وصقالة القلوب yani "İstiğfar günahlardan kurtarıcıdır ve zikir kalplerin cilasıdır" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de من لزم الاستغفار جعل الله له من كل هم مخرجا yani "Kim ki istiğfara devam ederse, Yüce Allah onun için her bir gamdan bir çıkış yolu kılar" buyurulur.

Kök olan ma'nâ fenâ olduğu ve kabz, ya'nî gam ve gussadan ibaret bulunduğu vakit, derhal o kökü tövbe ve istiğfâr ile kes ve körleştir ki, âlem-i zâhirde ve ef'âl çemenistânında eseri zuhûr etmesin. Zîrâ hadîs-i şerîfte الاستغفار منجياة الذنوب وصقالة القلوب ya'ni "İstiğfâr günahlardan kurtarıcıdır ve zikir kalblerin cilâsıdır" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de من لزم الاستغفار جعل الله له من كل هم مخرجا ya'ni "Kim ki istiğfâra devâm ederse, Allah Teâlâ onun için her bir gamdan bir mahrec kılar" buyurulur.

365. Kabz gördün mü o kabzın çaresini yap, zîrâ ki sırlar hep kökten biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

365. Kabz gördün mü o kabzın çaresini yap, çünkü sırlar hep kökten biter.

Ey Hakk Yolcusu, kalbinde kabz (manevî sıkıntı, daralma) gördün mü, hemen tövbe ve istiğfara devam ederek o kabzın giderilmesi çaresine bak! Çünkü o kabz kalbinde kökleştikçe bütün nefsinin gizli olan kötü sıfatları o kökten gelişir ve kötü fiillerde ısrar felaketi baş gösterir.

Ey sâlik, kalbinde kabz gördün mü, derhal tövbe ve istiğfâra devâm ile o kabzın izâlesi çâresine bak! Zîrâ o kabz kalbinde kökleştikçe bütün nefsinin gizli olan sıfât-ı zemîmesi o kökten neşv ü nemâ bulur ve ef'âl-i seyyieye isrâr felâketi baş gösterir.

366. Bast gördün mü kendi bastına su ver! Meyve zâhir olduğu vakit ashâba ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. Bast gördün mü kendi bastına su ver! Meyve zâhir olduğu vakit ashâba ver!

Ey Hakk Yolcusu, kalbinde bast (manevi genişleme) ve inşirâh (ferahlık) gördün mü, bu bast ve inşirâhına şükür ve hamd suyunu ver ki, bu manevi kök kuvvetlensin. Çünkü Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de (İbrahim, 14/7) "Eğer nimetime şükrederseniz, elbette nimetimi size artırırım" buyurur. Ve bu inşirâh nimeti kalpte arttıkça, organlardan övgüye değer fiillerin meyveleri ortaya çıkar ve dilden ilahi bilgiler ve hikmet akar. Şimdi bu meyveler ortaya çıktığı vakit, arkadaşın olan kardeşlerine ikram et!

Ey sâlik, kalbinde bast ve inşirâh gördün mü, bu bast ve inşirâhına şükür ve hamd suyunu ver ki, bu ma'nâ kökü kuvvetlensin. Zîrâ âyet-i kerîmede Hak Teâlâ لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhim, 14/7) "Eğer ni'metime şükrederseniz, elbette ni'metimi size ziyâdeleştiririm" buyurur. Ve bu ni'met-i inşirâh kalbde ziyâdeleştikçe, a'zâ ve cevârihden ef'âl-i hamîde meyveleri zâhir olur ve lisândan maârif ve hikmet-i ilâhiyye cârî olur. İmdi bu meyveler zâhir olduğu vakit, musâhibin olan ihvâna bezlet!

## Ehl-i Sebâ kıssasının bakıyyesi

367. O Seba ehl-i sabâ ve ham idiler. Onların işi, kerîmlere küfrân-ı ni'met idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

367. O Seba halkı çocuk ve ham idiler. Onların işi, cömertlere nankörlük etmekti.

O Sebe' şehrinin halkı, çocukluk ehli olup, çocuklar gibi dünyevî hayatın oyuncaklarına dalmışlardı. Ve anlam yönünden ham ve cahil idiler. Bu sebeple onların işi ve gücü, cömertlere karşı nankörlük etmek ve teşekkür etmemekti. "Sabâ" çocukluk etmek ve meyletmek ve âşıklık anlamlarına gelir. Burada "çocukluk" anlamı uygun görülmüştür.

O Sebe' şehrinin halkı, sabâvet ehli olup, çocuklar gibi hayât-ı dünyeviyye oyuncaklarına dalmışlar idi. Ve ma'nâ cihetinden ham ve câhil idiler. Binâenaleyh onların işi ve gücü, kerîmlere karşı küfrân-ı ni'met etmek ve teşekkür etmemek idi. "Sabâ" çocukluk etmek ve meyletmek ve âşıklık ma'nâlarınaadır. Burada "çocukluk" ma'nâsı münasib görülmüştür.

368. O küfrân-ı ni'met misalde, senin kendi muhsinin ile cidal etmen olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

368. Nankörlüğün misali, senin kendi iyilik yapanınla kavga etmen olur.

Nankörlüğün ne demek olduğunu açıklamak için misal istersen, onun misali şudur: Sana iyilik yapan bir kimse ile mücadeleye kalkışırsın ve ona teşekkür edecek yerde çekişme ve nankörlük edersin de dersin:

Küfrân-ı ni'metin ne demek olduğunu îzâh için misâl istersen, onun misâli budur ki: Sana ihsân eden bir kimse ile mücadeleye kıyâm edersin ve ona teşekkür edecek yerde nizâ' ve nankörlük edersin de dersin:

369. Ki "Bana bu iyilik lâzım değildir, ben bundan inciniyorum, niye bana renc oluyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

369. Ki "Bana bu iyilik gerekli değildir, ben bundan inciniyorum, niye bana eziyet ediyorsun?"

İyilik yapana karşı tartışma ve çekişme de "Ben senin yaptığın bu iyiliği istemiyorum, bana gerekli değildir, ben senin iyiliğinden inciniyorum ve rahatsız oluyorum, niçin bana eziyet ve acı veriyorsun?" yahut "Niçin bana iyilik edeceğim diye zahmet çekiyorsun?" demektir. Hint nüshalarında چه رنجه میشوی şeklindedir. Yani "Niçin nimet verme zahmetini çekiyorsun ve niçin zahmeti tercih ediyorsun?" demek olur.

Muhsinine karşı cidâl ve nizâ' dahi "Ben senin yaptığın bu iyiliği istemiyorum, bana lâzım değildir, ben senin iyiliğinden inciniyorum ve rahatsız oluyorum, niçin bana renc ve elem oluyorsun?" yâhut "Niçin bana iyilik edeceğim diye meşakkat çekiyorsun?" demektir. Hind nüshalarında چه رنجه میشوی sûretindedir. Ya'nî "Niçin ni'met vermek meşakkatini çekiyorsun ve niçin ihtiyâr-ı zahmet ediyorsun?" demek olur.

370. "Lutfet, bu iyiliği uzak et; ben göz istemem; çabuk beni kör et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

370. "Lütfet, bu iyiliği uzaklaştır; ben göz istemem; çabuk beni kör et!"

## Ehl-i Sebâ kıssasının bakıyyesi

367. O Seba ehl-i sabâ ve ham idiler. Onların işi, kerîmlere küfrân-ı ni'met idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

367. O Seba halkı çocuk ve ham idiler. Onların işi, cömertlere nankörlük etmekti.

O Sebe' şehrinin halkı, çocukluk ehli olup, çocuklar gibi dünyevî hayatın oyuncaklarına dalmışlardı. Ve anlam yönünden ham ve cahil idiler. Bu sebeple onların işi ve gücü, cömertlere karşı nankörlük etmek ve teşekkür etmemekti. "Sabâ" çocukluk etmek ve meyletmek ve âşıklık anlamlarındadır. Burada "çocukluk" anlamı uygun görülmüştür.

O Sebe' şehrinin halkı, sabâvet ehli olup, çocuklar gibi hayât-ı dünyeviyye oyuncaklarına dalmışlar idi. Ve ma'nâ cihetinden ham ve câhil idiler. Binâenaleyh onların işi ve gücü, kerîmlere karşı küfrân-ı ni'met etmek ve teşekkür etmemek idi. "Sabâ" çocukluk etmek ve meyletmek ve âşıklık ma'nâlarınadır. Burada "çocukluk" ma'nâsı münasib görülmüştür.

368. O küfrân-ı ni'met misalde, senin kendi muhsinin ile cidal etmen olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

368. Nankörlüğün misali, senin kendi iyilik yapanınla kavga etmen olur.

Nankörlüğün ne demek olduğunu açıklamak için misal istersen, onun misali şudur: Sana iyilik yapan bir kimse ile mücadeleye kalkışırsın ve ona teşekkür edecek yerde çekişme ve nankörlük edersin de dersin:

Küfrân-ı ni'metin ne demek olduğunu îzâh için misâl istersen, onun misâli budur ki: Sana ihsân eden bir kimse ile mücadeleye kıyâm edersin ve ona teşekkür edecek yerde nizâ' ve nankörlük edersin de dersin:

369. Ki "Bana bu iyilik lâzım değildir, ben bundan inciniyorum, niye bana renc oluyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

369. Ki "Bana bu iyilik gerekli değildir, ben bundan inciniyorum, niye bana eziyet ediyorsun?"

İyilik yapana karşı tartışma ve çekişme de "Ben senin yaptığın bu iyiliği istemiyorum, bana gerekli değildir, ben senin iyiliğinden inciniyorum ve rahatsız oluyorum, niçin bana eziyet ve acı veriyorsun?" yahut "Niçin bana iyilik edeceğim diye zahmet çekiyorsun?" demektir. Hint nüshalarında چه رنجه میشوی şeklindedir. Yani "Niçin nimet verme zahmetini çekiyorsun ve niçin zahmeti tercih ediyorsun?" demek olur.

Muhsinine karşı cidâl ve nizâ' dahi "Ben senin yaptığın bu iyiliği istemiyorum, bana lâzım değildir, ben senin iyiliğinden inciniyorum ve rahatsız oluyorum, niçin bana renc ve elem oluyorsun?" yâhut "Niçin bana iyilik edeceğim diye meşakkat çekiyorsun?" demektir. Hind nüshalarında چه رنجه میشوی sûretindedir. Ya'nî "Niçin ni'met vermek meşakkatini çekiyorsun ve niçin ihtiyâr-ı zahmet ediyorsun?" demek olur.

370. "Lutfet, bu iyiliği uzak et; ben göz istemem; çabuk beni kör et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

370. "Lutfet, bu iyiliği uzak et; ben göz istemem; çabuk beni kör et!"

Ve aynı şekilde iyilik edene karşı mücadele etmek, örneğin: "Lutfet, bu iyiliği benden uzaklaştır; ben göz ve görme nimetini istemem, çabuk beni kör et!" diye nankörlük etmektir.

Ve kezâ muhsinine karşı cidâl, mesela: "Lutfet bu iyiliği benden uzaklaş-tar; ben göz ve ni'met-i rü'yet istemem, çabuk beni kör et!" diye nankörlük etmektir.

371. İmdi Sebe' dediler ki: "Bizim aramızı uzaklaştır, bizim ayıbımız bizim için hayırlıdır, bizim zînetimizi al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

371. İmdi Sebe' dediler ki: "Bizim aramızı uzaklaştır, bizim ayıbımız bizim için hayırlıdır, bizim zînetimizi al!"

"Sebâ" şehrin adı olduğu halde "dediler" buyurulması, mücâveret alâkasıyla (yakınlık ilişkisiyle) mecâz-ı mürseldir (bir sözün gerçek anlamı dışında kullanılmasıdır). Kur'ân-ı Kerîm'de واسأل القرية (Yusuf, 12/82) yani "Köyden sor!" buyurulması gibidir. Kastedilen Sebâ şehrinin halkıdır. Bu şerefli beyitte, Sebe' Sûresi'nde olan فقالوا ربنا باعد بين أسفارنا وظلموا أنفسهم فجعلناهم أحاديث ومزقناهم كل ممزق (Sebe', 34/19) yani "Sebâ şehrinin halkı dediler ki: Ey bizim Rabbimiz, bizim seferlerimizin aralarını uzaklaştır. İmdi biz onları masal yaptık ve biz onları her harap olmuşçasına harap ettik" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Rivayet edilir ki, Yemen'de bulunan Sebâ şehrine bağlı köyler birbirine pek yakın ve yoğun nüfusa, mamur bağlara ve bahçelere sahipti. Şehrin halkına bu nimetlerin bu şekilde bol olmasından bıkkınlık geldi. Pek ziyade karnı doymuş olan bir adamın, ekmekten nefret etmesi gibi bir nefret geldi. Bu hal içinde iken dediler ki: "Ya Rab, nimetlerin bolluğu, genişlik ve refah içinde pek sıkıldık, bize bu bolluktan bıkkınlık geldi. Köylerimizi bizden uzaklaştır ki, uzun seferlere gitme zevki tadalım!" Nefislerinin hazzına aykırı olan bu hali istemekle nefislerine zulmettiler. Cenab-ı Hak onların, bu nimet ve refahlar yalnız dillerde destan ve masal olmak üzere, bağlarını ve köşklerini ve köylerini harap etti.

İmdi şerefli beytin anlamı şöyle olur: "İyiliğe karşı mücadelenin anlamı anlaşıldıktan sonra Sebâ şehri halkının nankörlüğüne nasıl söz edelim? İmdi Sebâ halkı bu kabilden olarak dediler ki: "Ya Rab, bizim köylerimiz arasındaki seferlerimizi uzaklaştır ve bizim izbe meskenlerde ve harap köylerde oturmamız, müzeyyen köşklerde ve mamur köylerde sakin olmamızdan hayırlıdır. Buna göre bizim gösterişimizi ve zinetlerimizi geri al!"

"Sebâ" şehrin adı olduğu halde "dediler" buyurulması mücâveret alâkasıyla mecâz-i mürseldir. Kur'ân-ı Kerîm'de واسأل القرية (Yusuf, 12/82) ya'nî "Karyeden sor!" buyurulması kabîlindendir. Murâd Sebâ şehrinin halkıdır. Bu beyt-i şerîfte Sûre-i Sebe'de olan فقالوا ربنا باعد بين أسفارنا وظلموا أنفسهم فجعلناهم أحاديث ومزقناهم كل ممزق (Sebe', 34/19) ya'nî "Sebâ şehrinin halkı dediler ki: Ey bizim Rabbimiz, bizim seferlerimizin aralarını uzaklaştır. İmdi biz onları masal yaptık ve biz onları her harâb olmuşçasına harâb ettik" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Menküldür ki, Yemen'de vâki' Sebe' şehrine tâbi' köyler birbirine pek ya-kın ve kesîf nüfûsa ve ma'mûr bağlara ve bağçelere mâlik idi. Şehrin halkına bu ni'metlerin bu sûretle mebzûliyetinden usanç geldi. Pek ziyâde karnı doy-muş olan bir adamın, ekmekten teneffürü gibi nefret geldi. Bu hâl içinde iken dediler ki: "Yâ Rab, mabzûliyyet-i niam ve vüs'at ve refâh içinde pek sıkıldık, bize bu bolluktan usanç geldi. Köylerimizi bizden uzaklaştır ki, uzun seferlere gitme zevki tadalım!" Nefislerinin hazzı hilâfında olan bu hâli istemekle nefis-lerine zulmettiler. Cenab-ı Hak onların, bu ni'met ve refahlar yalnız dillerde destân ve masal olmak üzere, bağlarını ve köşklerini ve köylerini harâb etti.

İmdi beyt-i şerîfin ma'nâsı şöye olur: "Muhsine karşı cidâlin ma'nâsı an-laşıldıktan sonra Sebe' şehri halkının nankörlüğüne nasıl kelâm edelim? İm-di Sebe' halkı bu kabîlden olarak dediler ki: "Yâ Rab, bizim köylerimiz ara-sındaki seferlerimizi uzaklaştır ve bizim izbe meskenlerde ve harâb köylerde oturmamız, müzeyyen köşklerde ve ma'mûr köylerde sâkin olmamızdan ha-yırlıdır. Binâenaleyh bizim âlâyişimizi ve zeynlerimizi geri al!"

372. "Biz köşkü ve bağı, ne güzel kadını ve ne emniyeti ve ferağı istemiyoruz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

372. "Biz köşkü ve bağı, ne güzel kadını ve ne emniyeti ve ferağı istemiyoruz."

"Biz, ne düzenli ve süslü köşkleri ve bağları, ne de güzel kadınları, ne de şehir içinde gerek rızık gerekse asayiş (güvenlik) yönünden emniyeti ve gönül ferahlığını istemiyoruz. Bunlardan bıktık, usandık" dediler. Aynı şekilde iyilik yapana karşı mücadele etmek, örneğin: "Lütfet bu iyiliği benden uzaklaştır; ben göz ve görme nimetini istemem, çabuk beni kör et!" diye nankörlük etmektir.

"Biz, ne muntazam ve müzeyyen köşkleri ve bağları ve ne de güzel ka-dınları ve ne de şehir içinde gerek rızık ve gerek âsâyiş cihetinden emniyeti ve gönül ferâğatini istemiyoruz. Bunlardan bıktık, usandık" dediler. Ve kezâ muhsinine karşı cidâl, mesela: "Lutfet bu iyiliği benden uzaklaştır; ben göz ve ni'met-i rü'yet istemem, çabuk beni kör et!" diye nankörlük etmektir.

371. İmdi Sebe' dediler ki: "Bizim aramızı uzaklaştır, bizim ayıbımız bizim için hayırlıdır, bizim zînetimizi al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

371. Şimdi Sebe' dediler ki: "Bizim aramızı uzaklaştır, bizim ayıbımız bizim için hayırlıdır, bizim ziynetimizi al!"

"Sebe'" şehrin adı olduğu hâlde "dediler" buyurulması, mücâveret (yakınlık) bağıntısıyla mecâz-ı mürseldir (bir sözcüğün gerçek anlamı dışında, ilgili olduğu başka bir anlamda kullanılması). Kur'ân-ı Kerîm'de "Köyden sor!" (Yusuf, 12/82) buyurulması kabîlindendir. Kastedilen Sebe' şehrinin halkıdır. Bu şerefli beyitte, Sebe' Sûresi'nde geçen "Sebe' şehrinin halkı dediler ki: Ey bizim Rabbimiz, bizim seferlerimizin aralarını uzaklaştır. Şimdi biz onları masal yaptık ve biz onları her harap olmuşçasına harap ettik." (Sebe', 34/19) ayet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Nakledilir ki, Yemen'de bulunan Sebe' şehrine bağlı köyler birbirine çok yakın ve yoğun nüfuslu, mamur bağlara ve bahçelere sahipti. Şehrin halkına bu nimetlerin bu şekilde bol olmasından bıkkınlık geldi. Tıpkı çok doymuş bir adamın ekmekten nefret etmesi gibi bir tiksinti geldi. Bu hâl içinde iken dediler ki: "Ey Rabbimiz, nimetlerin bolluğu, genişlik ve refah içinde çok sıkıldık, bize bu bolluktan bıkkınlık geldi. Köylerimizi bizden uzaklaştır ki, uzun seferlere gitme zevkini tadalım!" Nefislerinin hazzına aykırı olan bu hâli istemekle nefislerine zulmettiler. Yüce Allah onların, bu nimet ve refahlar yalnız dillerde destan ve masal olmak üzere, bağlarını ve köşklerini ve köylerini harap etti.

Şimdi şerefli beytin anlamı şöyle olur: "İyiliğe karşı mücadelenin anlamı anlaşıldıktan sonra Sebe' şehri halkının nankörlüğüne nasıl söz edelim? Şimdi Sebe' halkı bu kabilden olarak dediler ki: "Ey Rabbimiz, bizim köylerimiz arasındaki seferlerimizi uzaklaştır ve bizim izbe meskenlerde ve harap köylerde oturmamız, süslü köşklerde ve mamur köylerde sakin olmamızdan hayırlıdır. Bu sebeple bizim gösterişimizi ve ziynetlerimizi geri al!"

"Sebâ" şehrin adı olduğu halde "dediler" buyurulması mücâveret alâkasıyla mecâz-i mürseldir. Kur'ân-ı Kerîm'de واسأل القرية (Yusuf, 12/82) ya'nî "Karyeden sor!" buyurulması kabîlindendir. Murâd Sebâ şehrinin halkıdır. Bu beyt-i şerîfte Sûre-i Sebe'de olan فقالوا ربنا باعد بين أسفارنا وظلموا أنفسهم فجعلناهم أحاديث ومزقناهم كل ممزق (Sebe', 34/19) ya'nî "Sebâ şehrinin halkı dediler ki: Ey bizim Rabbimiz, bizim seferlerimizin aralarını uzaklaştır. İmdi biz onları masal yaptık ve biz onları her harâb olmuşçasına harâb ettik" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Menküldür ki, Yemen'de vâki' Sebe' şehrine tâbi' köyler birbirine pek yakın ve kesîf nüfûsa ve ma'mûr bağlara ve bağçelere mâlik idi. Şehrin halkına bu ni'metlerin bu sûretle mebzûliyetinden usanç geldi. Pek ziyâde karnı doymuş olan bir adamın, ekmekten teneffürü gibi nefret geldi. Bu hâl içinde iken dediler ki: "Yâ Rab, mabzûliyyet-i niam ve vüs'at ve refâh içinde pek sıkıldık, bize bu bolluktan usanç geldi. Köylerimizi bizden uzaklaştır ki, uzun seferlere gitme zevki tadalım!" Nefislerinin hazzı hilâfında olan bu hâli istemekle nefislerine zulmettiler. Cenab-ı Hak onların, bu ni'met ve refahlar yalnız dillerde destân ve masal olmak üzere, bağlarını ve köşklerini ve köylerini harâb etti.

İmdi beyt-i şerîfin ma'nâsı şöye olur: "Muhsine karşı cidâlin ma'nâsı anlaşıldıktan sonra Sebe' şehri halkının nankörlüğüne nasıl kelâm edelim? İmdi Sebe' halkı bu kabilden olarak dediler ki: "Yâ Rab, bizim köylerimiz arasındaki seferlerimizi uzaklaştır ve bizim izbe meskenlerde ve harâb köylerde oturmamız, müzeyyen köşklerde ve ma'mûr köylerde sâkin olmamızdan hayırlıdır. Binâenaleyh bizim âlâyişimizi ve zeynlerimizi geri al!"

372. "Biz köşkü ve bağı, ne güzel kadını ve ne emniyeti ve ferağı istemiyoruz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

372. "Biz köşkü ve bağı, ne güzel kadını ve ne emniyeti ve ferağı istemiyoruz."

"Biz, ne düzenli ve süslü köşkleri ve bağları, ne de güzel kadınları, ne de şehir içinde gerek rızık gerekse asayiş yönünden emniyeti ve gönül rahatlığını istemiyoruz. Bunlardan bıktık, usandık" dediler.

"Biz, ne muntazam ve müzeyyen köşkleri ve bağları ve ne de güzel kadınları ve ne de şehir içinde gerek rızık ve gerek âsâyiş cihetinden emniyeti ve gönül ferâğatini istemiyoruz. Bunlardan bıktık, usandık" dediler.

373. Şehirler birbirine yakın olmak fenâdır. O sahra hoştur ki, orada yırtıcı hayvan vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

373. Şehirler birbirine yakın olmak kötüdür. O çöl hoştur ki, orada yırtıcı hayvan vardır.

Köylerin ve şehirlerin birbirine yakın olmaları kötüdür ve yolculuk zevkinden mahrumiyete sebep olur. Aksine, şehirler birbirine uzak olmalı ve birinden diğerine gitmek için, içinde yırtıcı hayvanlar bulunan çöllerden geçmelidir ki, yolculuk hoşluğu ve lezzeti duyulsun!

"Köylerin ve şehirlerin birbirine yakın olmaları fenâdır ve sefer zevkından mahrûmiyete sebebdir. Bilakis, şehirler birbirine uzak olmalı ve birinden diğerine gitmek için, içinde yırtıcı hayvanlar bulunan sahrâlardan geçmelidir, sefer hoşluğu ve lezzeti duyulsun!"

374. İnsan yazda kışı ister, kış geldiği vakitte buna inkâr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

374. İnsan yazın kışı ister, kış geldiği zaman buna karşı çıkar.

İnsan her şeyden bıkar, usanır; onu memnun etmek mümkün değildir. Yazın sıcaklardan şikâyet edip kışı ve kışın da soğuklardan şikâyet edip yazı ister.

İnsan her şeyden bıkar, usanır; onu memnûn etmek mümkin değildir. Yazın sıcaklardan şikâyet edip kışı ve kışın dahi soğukluklardan şikâyet edip yazı ister.

375. İmdi o, ne dar, ne de geniş yaşamağa, ebeden bir hâle râzı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

375. Şimdi o, ne dar, ne de geniş yaşamağa, sonsuza dek bir hâle razı olmaz.

Böyle olunca o insan, gayet kanaatsiz bir yaratıktır. Ne darlık içinde ve ne de genişlik ve refah ve saadet içinde yaşamağa razı olmaz. Ve hiçbir halinden memnun değildir vesselam!

Böyle olunca o insan, gāyet kanâatsiz bir mahlûktur. Ne darlık içinde ve ne de genişlik ve refâh ve saâdet içinde yaşamağa râzı olmaz. Ve hiçbir hâlinden memnun değildir vesselâm!

376. Lânet olsun insana! O ne kâfirdir! Her ne vakit nail-i hidayet olsa onu inkâr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

376. Lânet olsun insana! O ne kadar da nankördür! Ne zaman hidayete erse, onu inkâr eder.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitleri Cenâb-ı Pîr efendimiz, İmri'ül-Kays'ın aşağıdaki beyitlerinden değiştirerek alıntılamışlardır. Beyitlerin aslı şunlardır: يتمنى المرء في الصيف الشتا فاذا جاء الشتا انكره فهو لا يرضى بحال واحد قتل الانسان ما اكفره

"Kişi yazda kışı ister, kış geldiği zaman onu inkâr eder. O, tek bir hâle razı olmaz, lânet olsun insana, o ne kadar da nankördür!"

Aynı zamanda bu şerefli beyitte, Abese sûresinde geçen şu âyet-i kerîmeye de işaret buyurulur: قُتِلَ الإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ثُمَّ

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitleri Cenâb-ı Pîr efendimiz İmri'ül-Kays'ın âtîdeki beyitlerinden tağyîr sûretiyle iktibâs buyurmuşlardır. Beyitlerin aslı bunlardır: يتمنى المرء في الصيف الشتا فاذا جاء الشتا انكره فهو لا يرضى بحال واحد قتل الانسان ما اكفره

"Kişi yazda kışı temennî eder, kış geldiği vakit ona inkâr eder. O, bir hâle râzı olmaz, lânet olsun insana, o ne kâfirdir!"

Aynı zamanda bu beyt-i şerifte Abese sûre-i şerîfesinde vâki' âyet-i kerîmeye de işâret buyurulur: قُتِلَ الإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ثُمَّ

373. "Şehirler birbirine yakın olmak fenâdır. O sahra hoştur ki, orada yırtıcı hayvan vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

373. "Şehirler birbirine yakın olmak fenadır. O sahra hoştur ki, orada yırtıcı hayvan vardır."

Köylerin ve şehirlerin birbirine yakın olmaları fenadır ve yolculuk zevkinden mahrumiyete sebeptir. Aksine, şehirler birbirine uzak olmalı ve birinden diğerine gitmek için, içinde yırtıcı hayvanlar bulunan sahralardan geçmelidir ki, yolculuk hoşluğu ve lezzeti duyulsun!

"Köylerin ve şehirlerin birbirine yakın olmaları fenâdır ve sefer zevkından mahrûmiyete sebebdir. Bilakis, şehirler birbirine uzak olmalı ve birinden diğerine gitmek için, içinde yırtıcı hayvanlar bulunan sahrâlardan geçmelidir, sefer hoşluğu ve lezzeti duyulsun!"

374. İnsan yazda kışı ister, kış geldiği vakitte buna inkâr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

374. İnsan yazda kışı ister, kış geldiği vakitte bunu inkâr eder.

İnsan her şeyden bıkar, usanır; onu memnun etmek mümkün değildir. Yazın sıcaklardan şikâyet edip kışı ve kışın dahi soğukluklardan şikâyet edip yazı ister.

Insan her şeyden bıkar, usanır; onu memnûn etmek mümkin değildir. Yazın sıcaklardan şikâyet edip kışı ve kışın dahi soğukluklardan şikâyet edip yazi ister.

375. İmdi o, ne dar, ne de geniş yaşamağa, ebeden bir hâle râzı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

375. Şimdi o, ne dar, ne de geniş yaşamağa, sonsuza dek bir hâle razı olmaz.

Böyle olunca o insan, gayet kanaatsiz bir yaratıktır. Ne darlık içinde ve ne de genişlik ve refah ve saadet içinde yaşamağa razı olmaz. Ve hiçbir halinden memnun değildir vesselam!

Böyle olunca o insan, gāyet kanâatsiz bir mahlûktur. Ne darlık içinde ve ne de genişlik ve refâh ve saâdet içinde yaşamağa râzı olmaz. Ve hiçbir hâlinden memnun değildir vesselâm!

376. Lânet olsun insana! O ne kâfirdir! Her ne vakit nail-i hidayet olsa onu inkâr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

376. Lânet olsun insana! O ne kadar da nankördür! Ne zaman hidayete erse, onu inkâr eder.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitleri Cenâb-ı Pîr efendimiz İmri'ül-Kays'ın aşağıdaki beyitlerinden değiştirerek alıntılamışlardır. Beyitlerin aslı bunlardır: يتمنى المرء في الصيف الشتا فاذا جاء الشتا انكره فهو لا يرضى بحال واحد قتل الانسان ما اكفره

"Kişi yazda kışı diler, kış geldiği zaman onu inkâr eder. O, tek bir hâle razı olmaz, lânet olsun insana, o ne kadar da nankördür!"

Aynı zamanda bu şerefli beyitte Abese sûresinin şerefli sûresinde geçen âyet-i kerîmeye de işaret buyurulur: قُتِلَ الإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ثُمَّ السبيل يسره ثم أماته فأقبره ثم إِذَا شَاء أَنشره (Abese, 80/70-21) Yani "Lânet olsun insana ki ne kadar da nankördür! Onu hangi şeyden yarattı? Onu bir nutfeden yarattı. Değişimlerden geçirip ona hayat takdir etti. Sonra dünya yolunu ona kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra onu dilediği zaman diriltir ve yaratır."

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitleri Cenâb-ı Pîr efendimiz İmri'ül-Kays'ın âtîdeki beyitlerinden tağyîr sûretiyle iktibâs buyurmuşlardır. Beyitlerin aslı bunlardır: يتمنى المرء في الصيف الشتا فاذا جاء الشتا انكره فهو لا يرضى بحال واحد قتل الانسان ما اكفره

"Kişi yazda kışı temennî eder, kış geldiği vakit ona inkâr eder. O, bir hâle râzı olmaz, lânet olsun insana, o ne kâfirdir!"

Aynı zamanda bu beyt-i şerifte Abese sûre-i şerîfesinde vâki' âyet-i kerîmeye de işâret buyurulur: قُتِلَ الإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ثُمَّ السبيل يسره ثم أماته فأقبره ثم إِذَا شَاء أَنشره (Abese, 80/70-21) Ya'nî "La'net olsun insana ki ne kâfirdir! Onu ne şeyden halketti? Onu nutfeden halketti. İstihâlâttan geçirip ona hayat takdîr etti. Sonra dünyâ yolunu ona koylaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra onu dilediği vakit neşr ve inşâ eder."

377. Nefis bu kabildendir, ondan dolayı ölmeğe layıktır. O senî أَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ ["Nefsinizi katledin!"] buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Nefis bu türdendir, bu sebeple ölmeye layıktır. O, "Nefsinizi katledin!" buyurdu.

Nefis, Sebe' şehrinin halkı gibidir; onu hiçbir hâl ile doyurmak ve ikna etmek mümkün değildir. Bu sebeple o nefis öldürülmeye layıktır. Bunun için Yüce ve Âlî olan Yüce Allah hazretleri, buzağıya tapan Benî-İsrail için Musa'ya (a.s.) gelen vahyinde şöyle buyurdu: "Nefsinizi katledin (Buzağıya tapmayan, tapana öldürsün), bu karşılıklı öldürme Rabbinizin katında sizin için hayırlıdır. Karşılıklı öldürmeden sonra tövbeniz kabul oldu. Muhakkak ki Yüce Yaratıcı, tövbe eden kullarını azabından geri döndürerek bağışlar ve rahmet eder." (Bakara, 2/54)

Bilinir ki, katletmek, özel araçlar vasıtasıyla bedenden hayatın giderilmesidir. Lakin işaret diliyle nefsi katletmek, lezzetlerden men etme emrini içerir; ve muhakkikler (hakikatleri araştıranlar) katında nefsin genellikle dört türlü ölümü vardır: Birincisi "mevt-i ahmer" (kızıl ölüm)dir. Bu ölüm, nefsin arzularına muhalefet etmektir. İkincisi "mevt-i ebyaz" (beyaz ölüm)dir. Bu da açlık ve oruçtur. Çünkü açlıkla iç aydınlanır ve kalbin yüzü beyaz olur. Üçüncüsü "mevt-i ahdar" (yeşil ölüm)dir. Bu da kıymetsiz ve yamalı elbise giymektir. Nefis asla bundan hoşlanmaz ve bununla nefsin gururu ve azameti kırılır. Dördüncüsü "mevt-i esved" (kara ölüm)dir. Bu da Hakk'ın fiillerini, kendi sevgilisinin fiilinde fani bilerek ve insanların eziyet ve cefasının canandan olduğunu bilerek cefalarına tahammül etmektir. Nefis bu dört ölümle ölmedikçe hakiki sevgili yüz göstermez.

Nefis Sebe' şehrinin halkı gibidir, onu hiçbir hâl ile itmâ' ve iknâ' mümkün değildir. Binâenaleyh o nefis öldürülmeğe lâyıktır. Bunun için Senî ve Âlî olan Hak Teâlâ hazretleri buzağıya tapan Benî-İsrail için Mûsâ (a.s.)a vâki' olan vahyinde فَاقْتُلُوا أَنفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِند بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (Bakara, 2/54) Ya'ní “Nefsinizi katledin (Buzağıya tapmayan tapanı öldürsün), bu mukātele Rabbinizin indinde sizin için hayırlıdır. Ba'de'l-mukātele tövbeniz kabûl oldu. Muhakkak bârî Teâlâ tâib kullarını azabından rücû' ile mağfiret ve rahmet edicidir" buyurdu.

Ma'lumdur ki, katl, âlât-ı mahsûsa vâsıtasıyle bedenden hayâtın izâlesidir. Lakin lisân-ı işaretle katl-i nefs, lezzâttan men' emrini mutazammındır; ve muhakkıklar indinde nefsin umûmiyetle dört türlü ölümü vardır: Birisi "mevt-i ahmer" (kızıl ölüm)dür. Bu ölüm nefsin arzûlarına muhalefettir. İkincisi "mevt-i ebyaz" (beyaz ölüm) dür. Bu da açlık ve oruçtur. Zîrâ açlıkla bâtın münevver ve kalbin yüzü beyaz olur. Üçüncüsü “mevt-i ahdar" (yeşil ölüm)dür. Bu da kıymetsiz ve yamalı elbise giymektir. Nefis asla bundan hazzetmez ve bununla nefsin gurûru ve azameti kesr edilir. Dördüncüsü "mevt-i esved" (kara ölüm) dür. Bu da Hakk'ın ef'âlini, kendi mahbûbunun fiilinde fânî ve nâsın ezâ ve cefâsı cânandan olduğunu bilerek cefâlarına tahammül etmektir. Nefis bu dört ölümle ölmedikçe mahbûb-i hakîkî yüz göstermez.

378. Üç köşeli dikendir, her nasıl koyarsan batar ve sen onun zahmından ne vakit sıçrarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Üç köşeli dikendir, her nasıl koyarsan batar ve sen onun zahmından ne vakit sıçrarsın!

Nefis üç köşeli bir dikendir, onun görevi her şekilde batmak ve kalbe yara açmaktır. Sen onun açtığı yaradan ne zaman sıçrayıp kurtulabilirsin? السبيل يسره ثم أماته فأقبره ثم إِذَا شَاء أَنشره (Abese, 80/70-21) Yani "Lanet olsun insana ki ne kadar nankördür! Onu neyden yarattı? Onu nutfeden yarattı. Değişimlerden geçirip ona hayat takdir etti. Sonra dünya yolunu ona kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra onu dilediği zaman diriltir ve yaratır."

Nefis üç köşeli dikendir, onun vazîfesi her vech ile batmak ve kalbe yara açmaktır. Sen onun açtığı yaradan ne vakit sıçrayıp kurtulabilirsin? السبيل يسره ثم أماته فأقبره ثم إِذَا شَاء أَنشره (Abese, 80/70-21) Ya'nî "La'net olsun insana ki ne kâfirdir! Onu ne şeyden halketti? Onu nutfeden halketti. İstihâlâttan geçirip ona hayat takdîr etti. Sonra dünyâ yolunu ona koylaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra onu dilediği vakit neşr ve inşâ eder."

377. Nefis bu kabildendir, ondan dolayı ölmeğe layıktır. O senî ["Nefsinizi katledin!"] buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Nefis bu türdendir, bu sebeple ölmeye layıktır. O, "Nefsinizi katledin!" buyurdu.

Nefis Sebe' şehrinin halkı gibidir, onu hiçbir hâl ile doyurmak ve ikna etmek mümkün değildir. Bu sebeple o nefis öldürülmeye layıktır. Bunun için Yüce ve Ulu olan Hak Teâlâ hazretleri, buzağıya tapan İsrailoğulları için Musa (a.s.)'a gelen vahyinde şöyle buyurdu: فَاقْتُلُوا أَنفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِند بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (Bakara, 2/54) Yani "Nefsinizi katledin (Buzağıya tapmayan, tapana öldürsün), bu öldürme Rabbinizin katında sizin için hayırlıdır. Öldürmeden sonra tövbeniz kabul oldu. Muhakkak ki Yüce Yaratıcı, tövbe eden kullarını azabından geri çevirerek bağışlayıcı ve merhamet edicidir."

Bilinmeli ki, katletmek, özel araçlar vasıtasıyla bedenden hayatın giderilmesidir. Lakin işaret diliyle nefsi katletmek, lezzetlerden men etme emrini içerir; ve muhakkikler (hakikatleri araştıranlar) katında nefsin genel olarak dört türlü ölümü vardır: Birincisi "mevt-i ahmer" (kızıl ölüm)dür. Bu ölüm, nefsin arzularına karşı gelmektir. İkincisi "mevt-i ebyaz" (beyaz ölüm)dır. Bu da açlık ve oruçtur. Çünkü açlıkla iç aydınlanır ve kalbin yüzü beyaz olur. Üçüncüsü "mevt-i ahdar" (yeşil ölüm)dır. Bu da kıymetsiz ve yamalı elbise giymektir. Nefis asla bundan hoşlanmaz ve bununla nefsin gururu ve azameti kırılır. Dördüncüsü "mevt-i esved" (kara ölüm)dır. Bu da Hakk'ın fiillerini, kendi sevgilisinin fiilinde fani bilerek ve insanların eziyet ve cefasının candan olduğunu bilerek cefalarına tahammül etmektir. Nefis bu dört ölümle ölmedikçe hakiki sevgili yüz göstermez.

Nefis Sebe' şehrinin halkı gibidir, onu hiçbir hâl ile itmâ' ve iknâ' mümkün değildir. Binâenaleyh o nefis öldürülmeğe lâyıktır. Bunun için Senî ve Âlî olan Hak Teâlâ hazretleri buzağıya tapan Benî-İsrail için Mûsâ (a.s.)a vâki' olan vahyinde فَاقْتُلُوا أَنفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِند بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (Bakara, 2/54) Ya'nî “Nefsinizi katledin (Buzağıya tapmayan tapanı öldürsün), bu mukātele Rabbinizin indinde sizin için hayırlıdır. Ba'de'l-mukātele tövbeniz kabûl oldu. Muhakkak bârî Teâlâ tâib kullarını azabından rücû' ile mağfiret ve rahmet edicidir" buyurdu.

Ma'lûmdur ki, katl, âlât-ı mahsûsa vâsıtasıyle bedenden hayâtın izâlesidir. Lakin lisân-ı işaretle katl-i nefs, lezzâttan men' emrini mutazammındır; ve muhakkıklar indinde nefsin umûmiyetle dört türlü ölümü vardır: Birisi "mevt-i ahmer" (kızıl ölüm)dür. Bu ölüm nefsin arzûlarına muhalefettir. İkincisi "mevt-i ebyaz" (beyaz ölüm) dür. Bu da açlık ve oruçtur. Zîrâ açlıkla bâtın münevver ve kalbin yüzü beyaz olur. Üçüncüsü “mevt-i ahdar" (yeşil ölüm)dür. Bu da kıymetsiz ve yamalı elbise giymektir. Nefis aslâ bundan hazzetmez ve bununla nefsin gurûru ve azameti kesr edilir. Dördüncüsü "mevt-i esved" (kara ölüm) dür. Bu da Hakk'ın ef'âlini, kendi mahbûbunun fiilinde fânî ve nâsın ezâ ve cefâsı cânandan olduğunu bilerek cefâlarına tahammül etmektir. Nefis bu dört ölümle ölmedikçe mahbûb-i hakîkî yüz göstermez.

378. Üç köşeli dikendir, her nasıl koyarsan batar ve sen onun zahmından ne vakit sıçrarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Üç köşeli dikendir, her nasıl koyarsan batar ve sen onun zahmetinden ne zaman sıçrarsın!

Nefis üç köşeli dikendir, onun görevi her şekilde batmak ve kalbe yara açmaktır. Sen onun açtığı yaradan ne zaman sıçrayıp kurtulabilirsin?

Nefis üç köşeli dikendir, onun vazîfesi her vech ile batmak ve kalbe yara açmaktır. Sen onun açtığı yaradan ne vakit sıçrayıp kurtulabilirsin?

379. Terk-i hevâ ateşini dikene vur, elini iyi işli yâre vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

379. Nefsî arzuları terk etme ateşini dikene vur, elini iyi işli yâre vur!

Nefsî arzuları terk etmek, ateş içinde yanmak gibi bir azaptır. Fakat sabret de, mücâhede ve riyâzat ateşini, üç köşeli diken gibi olan nefsine dök! Bu ateş ile onun sıfatlarını yakıp kül et! Ve nefsine bu ateşi dökmekle beraber, iyi işli olan ruhuna yönel ve onu tut! Çünkü ruhun sıfatları latiftir. Ve onun sıfatları üstün gelince insandan güzel ahlâk ve salih ameller ortaya çıkar. "Yâr-ı nîkû" (یار نیکو)dan kasıt, insân-ı kâmil mürşit olmak da uygundur. Yani "Nefsî arzuları terk etme ateşini diken gibi olan nefsine dök, iyi işli olan insân-ı kâmilin eteğini tut," demek olur.

Hevâ-yı nefsânîyi terk etmek, ateş içinde yanmak gibi bir azâbdır. Fakat sabret de, mücâhede ve riyâzat ateşini, üç köşeli diken gibi olan nefsine dök! Bu ateş ile onun sıfatlarını yakıp kül et! Ve nefsine bu ateşi dökmekle beraber, iyi işli olan rûhuna müteveccih ol ve onu tut! Zîrâ rûhun sıfatları latîftir. Ve onun sıfatları galebe edince insandan ahlâk-ı hamîde ve ef'âl-i sâliha zuhûr eder. "Yâr-ı nîkû" (یار نیکو) dan murad, mürşid-i kâmil olmak dahi münasibdir. Ya'nî "Terk-i hevâ ateşini diken gibi olan nefsine dök, iyi işli olan insân-ı kâmilin dâmenini tut," demek olur.

380. Vaktâki ashâb-ı Sebe' "Bizim indimizde vebâ sabâdan iyidir" diye had-[376] den götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Sebe' halkı "Bizim yanımızda veba, sabâ rüzgârından daha iyidir" diye haddi aştılar.

Sebe' şehrinin halkı, içinde bulundukları ilahi nimetlerden bıkıp nimete nankörlük ettiler ve bu nankörlükte de haddi aşarak "Bizim yanımızda veba denilen öldürücü hastalık, latif olan sabâ rüzgârından ve azap nimettendir daha iyidir" dediler.

Vaktâki Sebe' şehrinin halkı, müstağrak oldukları niam-ı ilâhiyyeden bıkıp, küfrân-ı ni'met ettiler ve bu küfrân-ı ni'mette de haddi tecavüz edip, "Bizim indimizde vebâ denilen mühlik illet, latîf olan bâd-ı sabâdan ve nikmet ni'metten daha iyidir" dediler.

381. Nasihatçiler onlara nasihate geldiler, füsûka ve küfre mâni' oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

381. Nasihat edenler onlara nasihat etmeye geldiler, fâsıklığa ve küfre engel oldular.

282. Nasihatçilerin kanını dökmeğe kasdettiler, fâsıklık ve kâfirlik tohumunu ektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Nasihat edenlerin kanını dökmeye kastettiler, fâsıklık ve kâfirlik tohumunu ektiler.

383. Kazâ geldiği vakit, bu cihan dar olur; kazâdan helva ağzın meşakkati olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

383. Kazâ geldiği vakit, bu cihan dar olur; kazâdan helva ağzın meşakkati olur.

Yüce Allah'ın kazâsının (Allah'ın küllî hükmü) yerine gelme zamanı geldiği vakit, bu ilâhî nimetler dünyası dar gelir. Ve nimetler nefse elem ve azap gibi görünür. Çünkü ilâhî kazâ hükmü olarak ağza alınan tatlı, zehir gibi acı ve ağzın rahatsızlığı ve meşakkati olur.

گفت إِذا جَاءَ الْقَضَاءِ ضَاقَ الْفَضَاءِ / تَحْجَبُ الْأَبْصَارُ إِذَا جَاءَ الْقَضَاءِ

Kazâ-yı ilâhînin infâzı zamânı geldiği vakit, bu niam-ı ilâhiyye cihânı dar olur. Ve ni'metler nefse elem ve azâb görünür. Zîrâ kazâ-yı ilâhî hükmü olmak üzere ağza alınan tatlı, zehir gibi acı ve ağzın renci ve meşakkati olur.

گفت إِذا جَاءَ الْقَضَاءِ ضَاقَ الْفَضَاءِ / تَحْجَبُ الْأَبْصَارُ إِذَا جَاءَ الْقَضَاءِ

384. Buyurdu ki: "Kazâ geldiği vakit, fezâ dar olur. Kazâ geldiği vakit basarlar örtülür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

384. Buyurdu ki: "Kazâ geldiği zaman, geniş yer dar gelir. Kazâ geldiği zaman gözler kapanır."

379. Terk-i hevâ ateşini dikene vur, elini iyi işli yâre vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

379. Nefsî arzuları terk etme ateşini dikene vur, elini iyi işli dosta vur!

Nefsî arzuları terk etmek, ateş içinde yanmak gibi bir azaptır. Fakat sabret de, mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzat (nefsî perhizler) ateşini, üç köşeli diken gibi olan nefsine dök! Bu ateş ile onun sıfatlarını yakıp kül et! Ve nefsine bu ateşi dökmekle beraber, iyi işli olan ruhuna yönel ve onu tut! Çünkü ruhun sıfatları latiftir. Ve onun sıfatları üstün gelince insandan güzel ahlaklar ve salih ameller ortaya çıkar. "Yâr-ı nîkû" (iyi dost)dan maksat, mürşid-i kâmil (olgun rehber) olmak da uygundur. Yani "Nefsî arzuları terk etme ateşini diken gibi olan nefsine dök, iyi işli olan insân-ı kâmilin eteğini tut," demek olur.

Hevâ-yı nefsânîyi terk etmek, ateş içinde yanmak gibi bir azâbdır. Fakat sabret de, mücâhede ve riyâzat ateşini, üç köşeli diken gibi olan nefsine dök! Bu ateş ile onun sıfatlarını yakıp kül et! Ve nefsine bu ateşi dökmekle berâber, iyi işli olan rûhuna müteveccih ol ve onu tut! Zîrâ rûhun sıfatları latîftir. Ve onun sıfatları galebe edince insandan ahlâk-ı hamîde ve ef'âl-i sâliha zuhûr eder. "Yâr-ı nîkû" (یار نیکو) dan murad, mürşid-i kâmil olmak dahi münasibdir. Ya'nî "Terk-i hevâ ateşini diken gibi olan nefsine dök, iyi işli olan insân-ı kâmilin dâmenini tut," demek olur.

380. Vaktaki ashâb-ı Sebe' "Bizim indimizde veba sabâdan iyidir" diye hadden götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Sebe halkı, "Bizim yanımızda veba saba rüzgarından daha iyidir" diye haddi aştılar.

Sebe şehrinin halkı, kendilerini kuşatan ilahi nimetlerden bıkıp nimete nankörlük ettiler ve bu nankörlükte haddi aşarak, "Bizim yanımızda veba denilen öldürücü hastalık, latif olan saba rüzgarından ve azap nimetten daha iyidir" dediler.

Vaktâki Sebe' şehrinin halkı, müstağrak oldukları niam-ı ilâhiyyeden bıkıp, küfrân-ı ni'met ettiler ve bu küfrân-ı ni'mette de haddi tecavüz edip, "Bizim indimizde vebâ denilen mühlik illet, latîf olan bâd-ı sabâdan ve nikmet ni'metten daha iyidir" dediler.

381. Nasihatçiler onlara nasihate geldiler, füsûka ve küfre mâni' oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

381. Nasihat edenler onlara nasihat etmeye geldiler, fâsıklığa ve küfre engel oldular.

382. Nasihatçilerin kanını dökmeğe kasdettiler, fâsıklık ve kâfirlik tohumunu ektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

382. Nasihat edenlerin kanını dökmeye kastettiler, fâsıklık ve kâfirlik tohumunu ektiler.

383. Kazâ geldiği vakit, bu cihan dar olur; kazâdan helva ağzın meşakkati olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

383. Kazâ geldiği vakit, bu cihan dar olur; kazâdan helva ağzın meşakkati olur.

Yüce Allah'ın kazâsının (Allah'ın küllî hükmü) yerine gelme zamanı geldiği vakit, bu ilâhî nimetler dünyası dar gelir. Ve nimetler nefse elem ve azap gibi görünür. Çünkü ilâhî kazânın hükmü olarak ağza alınan tatlı, zehir gibi acı ve ağzın rahatsızlığı ve meşakkati olur.

Kazâ-yı ilâhînin infâzı zamânı geldiği vakit, bu niam-ı ilâhiyye cihânı dar olur. Ve ni'metler nefse elem ve azâb görünür. Zîrâ kazâ-yı ilâhî hükmü olmak üzere ağza alınan tatlı, zehir gibi acı ve ağzın renci ve meşakkati olur.

384. Buyurdu ki: "Kaza geldiği vakit, fezâ dar olur. Kazâ geldiği vakit basarlar örtülür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

384. Buyurdu ki: "Kazâ geldiği vakit, geniş yer dar gelir. Kazâ geldiği vakit gözler örtülür."

Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri تحجَبُ [:"örtülür"] kelimesi hakkında şu değerlendirmede bulunur: "تحجب fiilinin öznesi kazâdır. Bununla birlikte "kazâ" müzekker (eril) ve fiil müennestir (dişil). Açık olan şudur ki تحجب meçhûl (edilgen) sîgası olması gerekir." Ben de uygun gördüğüm bu değerlendirmeye dayanarak edilgen sîgasıyla tercüme ettim. İlâhî kazâ hakkında Birinci ciltte [1257-1285] numaralı beyitlerde gerekli açıklamalar geçti. İsmail Ankaravî hazretleri "güft"ün (sözün) öznesini Resûl (a.s.) olarak göstermiş, fakat bu anlamdaki hadîs-i şerîfi beyan buyurmamıştır. Hint şârihleri de bu hususta sessiz kalmışlardır. Bu sebeple "buyurdu" fiilinin öznesi hakkında, bende tereddüt oluşmuştur. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz إذا جاء القضاء عمى البصر yani "Kazâ geldiği vakit göz kör olur" buyurmuş ve bu şerefli beyit de bu anlamın içeriği bulunmuş olduğundan, "buyurdu" fiilinin öznesinin, Cenâb-ı İmâm (r.a.) olduğuna kanaat getirdim. Nasıl ki Birinci ciltte 2470 numaralı şerefli beyitte چون قضا آید فرو پوشد بصر تا نداند عقل مارا پا ز سر yani "Kazâ geldiği vakit gözü görmekten örter; nihayet bizim aklımız baştan ayağı bilmez" buyuruldu ve bu açıklamalar geçti. Bu açıklamalara göre şerefli beytin anlamı şöyle olur: "İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) hazretleri إذا جاء القضاء عمى البصر buyurdu. Böyle olunca ilâhî kazâ geldiği vakit geniş meydan darlaşır ve gözlerin görme özelliği örtülür."

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri تحجَبُ [:"örtülür"] kelimesi hakkında şu mütâlaada bulunur: "تحجب fiilinin fâili kazâdır. Maahâ-zâ "kazâ” müzekker ve fiil müennestir. Zâhir olan budur ki تحجب meçhûl sî-gası olmak iktizâ eder." Fakîr dahi muvâfık gördüğüm bu mütâlaaya binâen meçhûl sîgasıyla tercüme ettim. Kazâ-yı ilâhî hakkında I. cildde [1257-1285] numaralı beyitlerde lâzım gelen îzâhat geçti. İsmail Ankaravî hazretleri “güft"ün fâilini Resûl (a.s.) olarak göstermiş, ve fakat bu ma'nâdaki hadîs-i şerîfi beyân buyurmamıştır. Ve Hind şârihle-ri de bu husûsta sâkittirler. Binâenaleyh "buyurdu" fiilinin fâili hakkında, fa-kirce tereddüd hâsıl olmuştur. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz إذا جاء القضاء عمى البصر ya'nî "Kaza geldiği vakit göz kör olur" buyurmuş ve bu beyt-i şerîf dahi bu ma'nânın mazmûnu bulunmuş olduğundan, “buyurdu” fi-ilinin fâili, Cenâb-ı İmâm (r.a.) olduğuna zâhib oldum. Nitekim I. cildde 2470 numaralı beyt-i şerifte چون قضا آید فرو پوشد بصر تا نداند عقل مارا پا ز سر ya'nî “Kazâ geldiği vakit basan görmekten örter; nihâyet bizim aklımız baştan ayağı bil-mez" buyuruldu ve bu îzâhat geçti. Bu îzâhâta göre beyt-i şerifin ma'nâsı böyle olur: “İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) hazretleri إذا جاء القضاء عمى البصر buyurdu. Böyle olunca kazâ-yı ilâhî geldiği vakit geniş meydan darlaşır ve gözlerin hâssa-i rü'yeti örtülür."

385. Kazā vaktinde göz bağlanmış olur, tâ ki, göz gözün sürmesini göremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

385. Kazâ vaktinde göz bağlanmış olur, tâ ki, göz gözün sürmesini göremez.

Yani ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) geldiği zaman, göz o kadar kör olur ki, kendisine her şeyden daha yakın olan gözün sürmesini göremez. Yani göz kendisinin önünde duran faydayı göremez.

Ya'nî kazâ-yi ilâhî geldiği vakit, göz o kadar kör olur ki, kendisine her şeyden daha yakın olan gözün sürmesini göremez. Ya'nî göz kendisinin önünde duran fâideyi göremez.

386. O atlının mekri vaktāki toz kopardı, o toz seni istiğâseden uzak etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

386. O atlının gizli yönlendirmesi toz kopardığı zaman, o toz seni yardım istemekten uzaklaştırdı.

"Atlı"dan maksat, tecellîlerin göründüğü yerlerde ortaya çıkan Hak'tır. "Toz"dan maksat, ilâhî kazânın yerine gelmesi için maddî âlemde oluşan sebeplerdir. Yani "Tecellîlerin göründüğü yerlerde ortaya çıkan Hakk'ın, ilâhî kazâyı yerine getirmek için gizli yönlendirmesi ve tedbiri, maddî âlemde sebeplerin tozlarını kopardığı zaman, senin gözlerin sebepleri yaratan Hak'kı görmeyip bu sebep tozlarını gördüğü için, o gördüğün sebep tozları seni sebepleri yaratan Hak'tan yardım istemekten uzaklaştırdı." Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri تحجَبُ [:"örtülür"] kelimesi hakkında şu değerlendirmede bulunur: "تحجب fiilinin faili kazadır. Bununla birlikte "kaza" müzekker ve fiil müennestir. Açık olan şudur ki تحجب meçhul sîgası olması gerekir." Ben de uygun gördüğüm bu değerlendirmeye dayanarak meçhul sîgasıyla tercüme ettim. İlâhî kazâ hakkında I. ciltte [1257-1285] numaralı beyitlerde gerekli açıklamalar geçti. İsmail Ankaravî hazretleri "güft"ün failini Resûl (a.s.) olarak göstermiş, fakat bu anlamdaki hadîs-i şerîfi beyan buyurmamıştır. Hint şârihleri de bu hususta sessiz kalmışlardır. Bu sebeple "buyurdu" fiilinin faili hakkında, bence tereddüt oluşmuştur. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz إذا جاء القضاء عمى البصر yani "Kaza geldiği zaman göz kör olur" buyurmuş ve bu şerefli beyit de bu anlamın içeriği bulunmuş olduğundan, "buyurdu" fiilinin failinin, Cenâb-ı İmâm (r.a.) olduğuna kanaat getirdim. Nitekim I. ciltte 2470 numaralı şerefli beyitte چون قضا آید فرو پوشد بصر تا نداند عقل مارا پا ز سر yani "Kazâ geldiği zaman gözü görmekten örter; nihayet bizim aklımız baştan ayağı bilmez" buyuruldu ve bu açıklamalar geçti. Bu açıklamalara göre şerefli beytin anlamı şöyle olur: "İmam-ı Ali (kerremallâhu vechehû) hazretleri إذا جاء القضاء عمى البصر buyurdu. Böyle olunca ilâhî kazâ geldiği zaman geniş meydan darlaşır ve gözlerin görme özelliği örtülür."

“Atlı”dan murâd, merâkib-i mezâhirde zâhir olan Hak'tır. “Toz”dan mu-râd, infâz-ı kazâ için âlem-i sûrette tekevvün eden esbâbdır. Ya'nî “Merâ-kib-i mezâhirlere zâhir olan Hakk'ın, infâz-ı kazâsı için mekri ve tedbîri, âlem-i sûrette esbâb tozlarını kopardığı vakit, senin gözlerin müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'ı görmeyip bu esbâb tozlarını gördüğü cihetle, o gördüğün esbâb tozları seni müsebbibü'l-esbâb olan Hak'tan istimdâddan uzaklaştır-dı.” Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri تحجَبُ [:"örtülür"] kelimesi hakkında şu mütâlaada bulunur: "تحجب fiilinin faili kazadır. Maahâzâ "kazâ” müzekker ve fiil müennestir. Zahir olan budur ki تحجب mechûl sîgası olmak iktizâ eder." Fakîr dahi muvâfık gördüğüm bu mütâlaaya binâen meçhûl sîgasıyla tercüme ettim. Kazâ-yı ilâhî hakkında I. cildde [1257-1285] numaralı beyitlerde lâzım gelen îzâhat geçti. İsmail Ankaravî hazretleri “güft"ün fâilini Resûl (a.s.) olarak göstermiş, ve fakat bu ma'nâdaki hadîs-i şerîfi beyân buyurmamıştır. Ve Hind şârihleri de bu husûsta sâkittirler. Binâenaleyh "buyurdu" fiilinin faili hakkında, fakirce tereddüd hâsıl olmuştur. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz إذا جاء القضاء عمى البصر ya'ni "Kaza geldiği vakit göz kör olur" buyurmuş ve bu beyt-i şerîf dahi bu ma'nânın mazmûnu bulunmuş olduğundan, “buyurdu” fiilinin fâili, Cenâb-ı İmâm (r.a.) olduğuna zâhib oldum. Nitekim I. cildde 2470 numaralı beyt-i şerifte چون قضا آید فرو پوشد بصر تا نداند عقل مارا پا ز سر ya'nî “Kazâ geldiği vakit basan görmekten örter; nihâyet bizim aklımız baştan ayağı bilmez" buyuruldu ve bu îzâhat geçti. Bu îzâhâta göre beyt-i şerifin ma'nâsı böyle olur: “İmam-ı Ali (kerremallâhu vechehû) hazretleri إذا جاء القضاء عمى البصر buyurdu. Böyle olunca kazâ-yı ilâhî geldiği vakit geniş meydan darlaşır ve gözlerin hâssa-i rü'yeti örtülür."

385. Kazā vaktinde göz bağlanmış olur, tâ ki, göz gözün sürmesini göremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

385. Kazâ vaktinde göz bağlanmış olur, tâ ki, göz gözün sürmesini göremez.

Yani ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) geldiği zaman, göz o kadar kör olur ki, kendisine her şeyden daha yakın olan gözün sürmesini göremez. Yani göz kendisinin önünde duran faydayı göremez.

Ya'nî kazâ-yi ilâhî geldiği vakit, göz o kadar kör olur ki, kendisine her şeyden daha yakın olan gözün sürmesini göremez. Ya'nî göz kendisinin önünde duran fâideyi göremez.

386. O atlının mekri vaktāki toz kopardı, o toz seni istiğâseden uzak etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

386. O atlının gizli yönlendirmesi toz kaldırdığında, o toz seni yardım istemekten uzaklaştırdı.

"Atlı"dan kasıt, mazharların (tecelli yerlerinin) bineklerinde görünen Hak'tır. "Toz"dan kasıt ise, kazâyı (ilâhî küllî hükmü) yerine getirmek için şekiller âleminde oluşan sebeplerdir. Yani "Mazharların bineklerinde görünen Hakk'ın, kazâyı yerine getirmesi için gizli yönlendirmesi ve tedbiri, şekiller âleminde sebeplerin tozlarını kaldırdığı zaman, senin gözlerin sebepleri yaratan Hak'kı görmeyip bu sebep tozlarını gördüğü için, o gördüğün sebep tozları seni sebepleri yaratan Hak'tan yardım istemekten uzaklaştırdı."

"Atlı"dan murâd, merâkib-i mezâhirde zahir olan Hak'tır. "Toz"dan murâd, infâz-ı kazâ için âlem-i sûrette tekevvün eden esbâbdır. Ya'nî “Merâkib-i mezâhirlere zâhir olan Hakk'ın, infâz-ı kazâsı için mekri ve tedbîri, âlem-i sûrette esbâb tozlarını kopardığı vakit, senin gözlerin müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'ı görmeyip bu esbâb tozlarını gördüğü cihetle, o gördüğün esbâb tozları seni müsebbibü'l-esbâb olan Hak'tan istimdâddan uzaklaştırdı."

387. Atlı tarafına git, toz tarafına gitme; ve yoksa o süvârînin mekri sana vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

387. Atlı tarafına git, toz tarafına gitme; yoksa o süvarinin mekri (gizli yönlendirmesi) sana isabet eder.

Bu sebeple, atlı yani sebepleri yaratan Yüce Allah tarafına git; toz hükmünde olan sebeplere yönelme ve bu sebepleri bağımsız görme! O sebeplerin tozlarını kaldıran ve görünüşlerin bineklerinin binicisi olan Yüce Allah'tır. O sebepler perdeleri altında gizli olan Hakk'ın mekri sana çarpar.

Binâenaleyh atlı, ya'nî müsebbib olan Hak tarafına git; toz mesâbesinde olan esbâb tarafına gitme ve bu esbâbı müstakil görme! O esbâb tozlarını koparan ve merâkib-i mezâhirin râkibi olan Hak'tır. O esbâb perdeleri altında gizli olan Hakk'ın mekri sana çarpar.

388. Hak ona buyurdu ki: "Bu kurt onu yedi, kurdun tozunu gördü, niçin zârilik etmedi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Hak ona buyurdu ki: "Bu kurt onu yedi, kurdun tozunu gördü, niçin zârilik etmedi?"

Yani "Yüce Allah, Yusuf (a.s.) hakkında, onların ilahi tecellilerin mertebeleri olmaları sebebiyle, kardeşlerinin dilinden Yakup (a.s.)'a bir mekr (gizli yönlendirme) olarak فأكله الذئب (Yusuf, 12/17) ["Onu kurt yedi"] buyurdu ki, bu kurt nefsin sıfatlarından biri olan, kardeşlerinin hasedi idi. Şimdi kurdun tozu olan, Yusuf Suresi'ndeki bu kıssayı nefis ehli gördü ve okudu; niçin o kurt mesabesinde olan nefsin şerrinden ağlayıp sızlamadı?"

Ya'nî "Hak Teâlâ, Yûsuf (a.s.) hakkında, merâkib-i mezâhir-i ilâhiyye oldukları cihetle, onların kardeşlerinin lisânından Ya'kūb (a.s.)a bir mekr olarak فأكله الذئب (Yusuf, 12/17) ["Onu kurt yedi"] buyurdu ki, bu kurt nefsin sıfâtından birisi olan, kardeşlerinin hasedi idi. İmdi kurdun tozu olan, sûre-i Yûsuf'taki bu kıssayı ashâb-ı nefis gördü ve okudu; niçin o kurt mesâbesinde olan nefsin şerrinden ağlayıp sızlamadı?"

389. O kurdun tozunu bilmedi, böyle bir bilgi ile o, otlağı otladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

389. O kurdun tozunu bilmedi, böyle bir bilgi ile o, otlağı otladı.

Çünkü o nefis ehli Kur'an okudu, bunu geçmiş zamana ait bir kıssa ve hikâye olarak gördü. Bunu nefsin kurdunun tozu ve eseri bilmedi. Böyle bir bilgi ve anlayış ile ot gibi olan görünen ilimleri otladı ve öğrenmeye çalıştı; veya "Bu izafî varlıklar âleminde rahatça yedi ve içti ve nefsin hükümlerinden gafil oldu." "Çerâ kerden" otlamak ve "çerâ" otlak demektir.

"Zîrâ o ashâb-ı nefs Kur'ân okudu, bunu geçmiş zamâna âid bir kıssa ve hikâye gördü. Bunu nefsin kurdunun tozu ve eseri bilmedi. Böyle bir bilgi ve anlayış ile ot gibi olan ulûm-i zâhireyi otladı ve tahsîle sa'y etti"; veyâhut "Bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde müsterîhâne yedi ve içti ve ahkâm-ı nefisten gâfil oldu." "Çerâ kerden" otlamak ve “çerâ" otlak demektir.

390. Koyunlar zararlı kurdun kokusunu bilirler ve her tarafa sığınırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

390. Koyunlar zararlı kurdun kokusunu bilirler ve her tarafa sığınırlar.

[387] "Hazîden" bir köşeye girmek ve bir köşede saklanmak demektir. Yani "Koyunlar bile, hayvan oldukları halde, zararlı olan kurdun kokusunu ve ruhanî tesirlerini bilirler ve idrak ederler ve etrafta sığınacak bir köşe ararlar.

[387] "Hazîden" bir köşeye girmek ve bir köşede saklanmak demektir. Ya'nî "Koyunlar bile, hayvan oldukları halde, zararlı olan kurdun kokusunu ve âsârını bilirler ve idrak ederler ve etrafta sığınacak bir köşe ararlar.

391. Hayvanların beyni arslanın kokusunu bilir ve otlağın terkini söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

391. Hayvanların beyni aslanın kokusunu bilir ve otlağı terk etmesini söyler.

387. Atlı tarafına git, toz tarafına gitme; ve yoksa o süvârînin mekri sana vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

387. Atlı tarafına git, toz tarafına gitme; yoksa o süvarinin mekri (gizli yönlendirmesi) sana isabet eder.

Bu sebeple, atlı yani sebepleri yaratan Yüce Allah tarafına git; toz hükmünde olan sebeplere yönelme ve bu sebepleri bağımsız görme! O sebeplerin tozlarını kaldıran ve görünüşlerin bineklerinin binicisi olan Yüce Allah'tır. O sebepler perdeleri altında gizli olan Hakk'ın mekri sana çarpar.

Binâenaleyh atlı, ya'nî müsebbib olan Hak tarafına git; toz mesâbesinde olan esbâb tarafına gitme ve bu esbâbı müstakil görme! O esbâb tozlarını koparan ve merâkib-i mezâhirin râkibi olan Hak'tır. O esbâb perdeleri altında gizli olan Hakk'ın mekri sana çarpar.

388. Hak ona buyurdu ki: "Bu kurt onu yedi, kurdun tozunu gördü, niçin zârilik etmedi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Hak ona buyurdu ki: "Bu kurt onu yedi, kurdun tozunu gördü, niçin zârilik etmedi?"

Yani "Yüce Allah, Yusuf (a.s.) hakkında, onların ilahi tecellilerin mertebeleri olmaları sebebiyle, kardeşlerinin dilinden Yakup (a.s.)'a bir mekr (gizli yönlendirme) olarak فأكله الذئب (Yusuf, 12/17) ["Onu kurt yedi"] buyurdu ki, bu kurt nefsin sıfatlarından biri olan, kardeşlerinin hasedi idi. Şimdi kurdun tozu olan, Yusuf Suresi'ndeki bu kıssayı nefis ehli gördü ve okudu; niçin o kurt mesabesinde olan nefsin şerrinden ağlayıp sızlamadı?"

Ya'nî "Hak Teâlâ, Yûsuf (a.s.) hakkında, merâkib-i mezâhir-i ilâhiyye oldukları cihetle, onların kardeşlerinin lisânından Ya'kūb (a.s.)a bir mekr olarak فأكله الذئب (Yusuf, 12/17) ["Onu kurt yedi"] buyurdu ki, bu kurt nefsin sıfâtından birisi olan, kardeşlerinin hasedi idi. İmdi kurdun tozu olan, sûre-i Yûsuf'taki bu kıssayı ashâb-ı nefis gördü ve okudu; niçin o kurt mesâbesinde olan nefsin şerrinden ağlayıp sızlamadı?"

389. O kurdun tozunu bilmedi, böyle bir bilgi ile o, otlağı otladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

389. O kurdun tozunu bilmedi, böyle bir bilgi ile o, otlağı otladı.

Çünkü o nefis ehli Kur'an okudu, bunu geçmiş zamana ait bir kıssa ve hikâye olarak gördü. Bunu nefsin kurdunun tozu ve eseri bilmedi. Böyle bir bilgi ve anlayış ile ot gibi olan görünen ilimleri otladı ve öğrenmeye çalıştı; veya "Bu izafî varlıklar âleminde rahatça yedi ve içti ve nefsin hükümlerinden gafil oldu." "Çerâ kerden" otlamak ve "çerâ" otlak demektir.

"Zîrâ o ashâb-ı nefs Kur'ân okudu, bunu geçmiş zamâna âid bir kıssa ve hikâye gördü. Bunu nefsin kurdunun tozu ve eseri bilmedi. Böyle bir bilgi ve anlayış ile ot gibi olan ulûm-i zâhireyi otladı ve tahsîle sa'y etti"; veyâhut "Bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde müsterîhâne yedi ve içti ve ahkâm-ı nefisten gâfil oldu." "Çerâ kerden" otlamak ve “çerâ" otlak demektir.

390. Koyunlar zararlı kurdun kokusunu bilirler ve her tarafa sığınırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

390. Koyunlar zararlı kurdun kokusunu bilirler ve her tarafa sığınırlar.

[387] "Hazîden" bir köşeye girmek ve bir köşede saklanmak demektir. Yani "Koyunlar bile, hayvan oldukları halde, zararlı olan kurdun kokusunu ve ruhanî tesirlerini bilirler ve idrak ederler ve etrafta sığınacak bir köşe ararlar.

[387] "Hazîden" bir köşeye girmek ve bir köşede saklanmak demektir. Ya'nî "Koyunlar bile, hayvan oldukları halde, zararlı olan kurdun kokusunu ve âsârını bilirler ve idrak ederler ve etrafta sığınacak bir köşe ararlar.

391. Hayvanların beyni arslanın kokusunu bilir ve otlağın terkini söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

391. Hayvanların beyni aslanın kokusunu bilir ve otlağı terk etmesini söyler.

392. Gazab arslanının kokusunu gördün mü, münacata rücû' et ve korkuyu şerik et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

392. Gazap aslanının kokusunu gördün mü, yalvarmaya dön ve korkuyu ortak et!

“Gazap aslanının kokusu”ndan kasıt, Hakk’ın kahredici sebeplerinin ortaya çıkmasıdır. Yani “Nefsânî sıfatlara dalmak yüzünden Hakk’ın kükremiş bir aslan gibi olan kahredici sebepleri ortaya çıktı mı, derhal yalvarmaya başla ve tövbeye dön! Ve yalvarırken de O’nun kahrından ve gazabından duyduğun korkuyu da gönlüne ortak et ki, yalvarışın etkili olsun. Yani yarım ağız yalvarma!”

“Gazab arslanının kokusu”ndan murâd, Hakk’ın esbâb-ı kahriyyesinin belirmesidir. Ya’nî “Sıfât-ı nefsâniyyeye inhimâk yüzünden Hakk’ın kükremiş bir arslan mesâbesinde olan esbâb-ı kahriyyesi belirdi mi, derhal yalvarmaya başla ve tövbeye rücû’ et! Ve yalvarırken de O’nun kahr ve gazabından korkuyu da gönlüne teşrîk et ki, münâcâtın müessir olsun. Ya’nî yarım ağız yalvarma!”

393. O taife kurdun tozundan geri dönmediler. O tozdan sonra mihnet kurdu, azîm olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

393. O topluluk, kurdun tozundan geri dönmediler. O tozdan sonra, büyük bir mihnet kurdu geldi.

O Sebe' şehrinin nimete nankörlük eden halkı, kurdun tozu olan geçmiş ümmetlerin (toplulukların) hallerinden ibret alıp bu nankörlükten geri dönüp vazgeçmediler. O tozdan sonra, onları yırtıp helak etmek için Hakk'ın mihnet (sıkıntı) ve kahır kurdu, büyük ve şiddetli olarak onlara geldi.

O Sebe’ şehrinin kâfir-i ni’met olan halkı, kurdun tozu olan ümem-i mâziyenin ahvâlinden ibret alıp bu küfrândan geri dönüp vazgeçmediler. O tozdan sonra, onları yırtıp helâk etmek için Hakk’ın mihnet ve kahır kurdu, azîm ve şiddetli olarak onlara geldi.

394. O koyunları hışm ile yırttı. Zîrâ ki akıl çobanından göz bağladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

394. O koyunları öfkeyle parçaladı. Çünkü akıl çobanından gözlerini bağladılar.

İlâhî kahrın kurdu, hayvanlar cinsinden olan o nankör kâfirleri öfkeyle parçalayıp helâk etti. Çünkü onlar akıl çobanı olan nasihatçilerin nasihatlarından gözlerini bağladılar ve onlara iltifat etmediler.

Kahr-i ilâhî kurdu, hayvânât cinsinden olan o kâfir-i ni’metleri hışm ile yırtıp helâk etti. Zîrâ onlar akıl çobanı olan nasihatçilerin nasihatlarından göz bağladılar ve onlara iltifat etmediler.

395. Çoban onları ne kadar çağırdı, halbuki gelmediler. Gam toprağını çobanın gözüne vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. Çoban onları ne kadar çağırdı, halbuki gelmediler. Gam toprağını çobanın gözüne vurdular.

Çoban, yani o kavmin nasihatçısı olan peygamberleri ve salih kişileri onları, doğru yola ne kadar davet ettiler! Halbuki onlar bu zatların davetlerine asla kulak

Bu da diğer bir pekiştirici örnektir. "Hayvanların beyni ve akılları bile aslanın kokusunu idrak eder de, kendi kendine: "Aman aslan geliyor, artık bu otlağı terk et!" der ve beyninin verdiği bu hüküm üzerine otlağı bırakıp kaçar."

Çoban, ya’nî o kavmin nâsıhı olan nebîleri ve sulehâsı onları, tarîk-ı hidâyete ne kadar da’vet ettiler! Halbuki onlar bu zevâtın da’vetlerine asla kulak

Bu da diğer bir misâl-i te'kîdîdir. "Hayvanların beyni ve akılları bile arslanın kokusunu idrak eder de, kendi kendine: "Aman arslan geliyor, artık bu otlağı terk et!" der ve beyninin verdiği bu hüküm üzerine otlağı bırakıp kaçar."

392. Gazab arslanının kokusunu gördün mü, münacata rücû' et ve korkuyu şerik et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

392. Gazap aslanının kokusunu gördün mü, yalvarmaya dön ve korkuyu ortak et!

“Gazap aslanının kokusu”ndan kasıt, Hakk’ın kahredici sebeplerinin ortaya çıkmasıdır. Yani “Nefsânî sıfatlara dalmak yüzünden Hakk’ın kükremiş bir aslan gibi olan kahredici sebepleri ortaya çıktı mı, derhal yalvarmaya başla ve tövbeye dön! Ve yalvarırken de O’nun kahrından ve gazabından duyduğun korkuyu da gönlüne ortak et ki, yalvarışın etkili olsun. Yani yarım ağız yalvarma!”

“Gazab arslanının kokusu”ndan murâd, Hakk’ın esbâb-ı kahriyyesinin belirmesidir. Ya’nî “Sıfât-ı nefsâniyyeye inhimâk yüzünden Hakk’ın kükremiş bir arslan mesâbesinde olan esbâb-ı kahriyyesi belirdi mi, derhal yalvarmaya başla ve tövbeye rücû’ et! Ve yalvarırken de O’nun kahr ve gazabından korkuyu da gönlüne teşrîk et ki, münâcâtın müessir olsun. Ya’nî yarım ağız yalvarma!”

393. O taife kurdun tozundan geri dönmediler. O tozdan sonra mihnet kurdu, azîm olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

393. O topluluk, kurdun tozundan geri dönmediler. O tozdan sonra, büyük bir mihnet kurdu geldi.

O Sebe' şehrinin nimete nankörlük eden halkı, kurdun tozu olan geçmiş ümmetlerin (toplulukların) hallerinden ibret alıp bu nankörlükten geri dönüp vazgeçmediler. O tozdan sonra, onları yırtıp helak etmek için Hakk'ın mihnet (sıkıntı) ve kahır kurdu, büyük ve şiddetli olarak onlara geldi.

O Sebe’ şehrinin kâfir-i ni’met olan halkı, kurdun tozu olan ümem-i mâziyenin ahvâlinden ibret alıp bu küfrândan geri dönüp vazgeçmediler. O tozdan sonra, onları yırtıp helâk etmek için Hakk’ın mihnet ve kahır kurdu, azîm ve şiddetli olarak onlara geldi.

394. O koyunları hışm ile yırttı. Zîrâ ki akıl çobanından göz bağladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

394. O koyunları öfkeyle parçaladı. Çünkü akıl çobanından gözlerini bağladılar.

İlâhî kahrın kurdu, hayvanlar cinsinden olan o nankör kâfirleri öfkeyle parçalayıp helâk etti. Çünkü onlar akıl çobanı olan nasihatçilerin nasihatlarından gözlerini bağladılar ve onlara iltifat etmediler.

Kahr-i ilâhî kurdu, hayvânât cinsinden olan o kâfir-i ni’metleri hışm ile yırtıp helâk etti. Zîrâ onlar akıl çobanı olan nasihatçilerin nasihatlarından göz bağladılar ve onlara iltifat etmediler.

395. Çoban onları ne kadar çağırdı, halbuki gelmediler. Gam toprağını çobanın gözüne vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. Çoban onları ne kadar çağırdı, halbuki gelmediler. Gam toprağını çobanın gözüne vurdular.

Çoban, yani o kavmin nasihatçısı olan peygamberleri ve salih kişileri onları, doğru yol olan hidayet yoluna ne kadar davet ettiler! Halbuki onlar bu zatların davetlerine asla kulak asmadılar ve nasihatçılar onların bu hallerinden gamlanıp ağladılar ve inkârcılar onlara dediler,

Çoban, ya’nî o kavmin nâsıhı olan nebîleri ve sulehâsı onları, tarîk-ı hidâyete ne kadar da’vet ettiler! Halbuki onlar bu zevâtın da’vetlerine asla kulak asmadılar ve nâsıhlar onların bu hallerinden mağmûm olup ağladılar ve münkirler onlara dediler,

396. Ki: "Git, biz senden daha ziyâde çobanız, her birimiz serveriz, niçin tâbi' olalım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

396. Ki: "Git, biz senden daha ziyade çobanız, her birimiz serveriz, niçin tabi olalım?"

Peygamberler ve evliyalar, inkârcılara nasihat edip doğru yola davet ettikçe onlar dediler ki: "Haydi git, bize akıl çobanlığı etme, bizim de aklımız vardır. Özellikle her birimiz kavmimizin ileri gelenleri ve şereflileriyiz ve uyulan kişileriz! Bu şerefli konumumuzu ve uyulan oluşumuzu bırakıp niçin sana tabi olalım?"

Enbiyâ ve evliyâ, münkirlere nasihat edip doğru yola da'vet ettikçe onlar dediler ki: "Haydi git, bize akıl çobanlığı etme, bizim de aklımız vardır. Husûsiyle her birerlerimizin kavmimizin a'yân ve eşrâfıyız ve metbû'uz! Bu şerâfet ve metbûiyyetimizi bırakıp niçin sanā tâbi' olalım?"

397. "Biz o yârin lâyıkı değil kurdun gıdâsıyız; ateşin odunuyuz ve ârın lâyıkı değiliz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

397. "Biz o yârin lâyıkı değil kurdun gıdâsıyız; ateşin odunuyuz ve ârın lâyıkı değiliz!"

Biz, gerçek sevgili olan Hakk'ın lâyıkı değiliz. Nefsimizin kölesi ve ilâhî kahrın kurdunun gıdâsıyız. Biz, mihnet azabının ve ateşinin odunuyuz. Ve sana tâbi olmak ayıbının lâyıkı değiliz. Yani, kavmimiz arasındaki şerefli konumumuzu ve liderliğimizi terk edip sana tâbi olmak ayıbını seçemeyiz.

“Biz yâr-i hakîkî olan Hakk'ın lâyıkı değiliz. Nefsimizin bendesi ve kahr-ı ilâhî kurdunun gıdâsıyız. Biz mihnet azâbı ve ateşinin odunuyuz. Ve sana tâbi' olmak ârının lâyıkı değiliz. Ya'nî kavmimiz arasındaki şerâfetimizi ve metbûiyyetimizi terkedip sana tâbi' olmak ârını ihtiyâr edemeyiz."

398. Cahiliyyet dimâğda bir hamiyyet oldu; uğursuzluk sadasını karga, onların gübre yığını üzerine götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

398. Cahiliyet, beyinde bir hamiyet (kızgınlık, taassup) oldu; uğursuzluk sesini karga, onların gübre yığını üzerine götürdü.

"Hamiyet" hayâ, neng ve âr, yani "utanmak" anlamındadır ve hamiyetin lügat anlamı Türkçe "kızgınlık" demektir ki, kan hücumundan olur. Ve bu hamiyet insanda hem hak hem de bâtıl fikirlerin müdafaası taassubundan kaynaklanır. Elbette hak olanı makbul ve bâtıl olanı zemmedilmiştir. Zemmedilene "cahiliye hamiyeti" derler. Nasıl ki Ebû Cehil, risâletpenâh Efendimiz'in daveti üzerine اخترت النار على العار yani "Ar üzerine nârı tercih ederim, bir çocuğa tabi olmaktan ar eder ve utanırım" dedi. Ve bu hamiyeti kötüleyerek Fetih Suresi'nde إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ (Fetih, 48/26) yani "Çünkü Yüce Allah, kâfirlerin kalplerinde hamiyet ve cahiliye hamiyeti kıldı" buyurulur. "Dimen" gübre yığını demek olup, maddî bedene işaret buyurulmuştur. Çünkü Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te bu maddî bedene "gübre yığını" tabir buyurmuşlardır. Yani "Sebe' şehri halkının cahillikleri, beyinlerinde nasihat edenlerine karşı bir hamiyet fikri

asmadılar ve nasihat edenler onların bu hallerinden üzülüp ağladılar ve inkârcılar onlara dediler,

"Hamiyyet" hayâ ve neng ve âr, ya'nî "utanmak" ma'nâsınadır ve hamiyyetin ma'nâ-yı lügavîsi Türkçe "kızgınlık" demektir ki, kan hücumundan olur. Ve bu hamiyyet insanda hem hak ve hem de bâtıl fikirlerin müdafaası taassubundan neş'et eder. Bittabi' hak olanı makbûl ve bâtıl olanı mezmûmdur. Mezmûma "hamiyyet-i câhiliyye" derler. Nitekim Ebû Cehil risâletpenâh Efendimiz'in da'veti üzerine اخترت النار على العار ya'ni "Ar üzerine nârı ihtiyâr ederim, bir çocuğa tâbi' olmaktan âr eder ve utanırım" dedi. Ve bu hamiyyeti takbihan sûre-i Fetih'te إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ (Fetih, 48/26) ya'nî “Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri kâfirlerin kalblerinde hamiyyet ve hamiyyet-i câhiliyye kıldı" buyurulur. "Dimen" gübre yığını demek olup, cism-i unsurîye işaret buyurulmuştur. Zîrâ Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te bu cism-i unsurîye “gübre yığını" ta'bîr buyurmuşlardır. Ya'nî "Sebe' şehri halkının câhillikleri, dimâğlarında nâsıhlarına karşı bir fikr-i hamiyyet

asmadılar ve nâsıhlar onların bu hallerinden mağmûm olup ağladılar ve münkirler onlara dediler,

396. Ki: "Git, biz senden daha ziyâde çobanız, her birimiz serveriz, niçin tâbi' olalım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

396. Ki: "Git, biz senden daha ziyade çobanız, her birimiz serveriz, niçin tabi olalım?"

Peygamberler ve evliyalar, inkârcılara nasihat edip doğru yola davet ettikçe onlar dediler ki: "Haydi git, bize akıl çobanlığı etme, bizim de aklımız vardır. Özellikle her birimiz kavmimizin ileri gelenleri ve şereflileriyiz ve uyulan kişileriz! Bu şerefli konumumuzu ve uyulan oluşumuzu bırakıp niçin sana tabi olalım?"

Enbiyâ ve evliyâ, münkirlere nasihat edip doğru yola da'vet ettikçe onlar dediler ki: "Haydi git, bize akıl çobanlığı etme, bizim de aklımız vardır. Husûsiyle her birerlerimizin kavmimizin a'yân ve eşrâfıyız ve metbû'uz! Bu şerâfet ve metbûiyyetimizi bırakıp niçin sanā tâbi' olalım?"

397. "Biz o yârin lâyıkı değil kurdun gıdâsıyız; ateşin odunuyuz ve ârın lâyıkı değiliz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

397. "Biz o yârin lâyıkı değil kurdun gıdâsıyız; ateşin odunuyuz ve ârın lâyıkı değiliz!"

Biz, gerçek sevgili olan Hakk'ın lâyıkı değiliz. Nefsimizin kölesi ve ilâhî kahrın kurdunun gıdâsıyız. Biz, mihnet azabının ve ateşinin odunuyuz. Ve sana tâbi olmak ayıbının lâyıkı değiliz. Yani, kavmimiz arasındaki şerefli konumumuzu ve liderliğimizi terk edip sana tâbi olmak ayıbını seçemeyiz.

“Biz yâr-i hakîkî olan Hakk'ın lâyıkı değiliz. Nefsimizin bendesi ve kahr-ı ilâhî kurdunun gıdâsıyız. Biz mihnet azâbı ve ateşinin odunuyuz. Ve sana tâbi' olmak ârının lâyıkı değiliz. Ya'nî kavmimiz arasındaki şerâfetimizi ve metbûiyyetimizi terkedip sana tâbi' olmak ârını ihtiyâr edemeyiz."

398. Cahiliyyet dimâğda bir hamiyyet oldu; uğursuzluk sadasını karga, onların gübre yığını üzerine götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

398. Cahiliyet, beyinlerde bir hamiyet (utanma, kızgınlık) oldu; uğursuzluk sesini karga, onların gübre yığını üzerine götürdü.

"Hamiyet" haya, neng ve ar, yani "utanmak" anlamındadır ve hamiyetin lügat anlamı Türkçe "kızgınlık" demektir ki, kan hücumundan olur. Ve bu hamiyet insanda hem hak hem de batıl fikirlerin müdafaası taassubundan (bağnazlığından) kaynaklanır. Elbette hak olanı makbul ve batıl olanı zemmedilmiştir. Zemmedilmiş olana "hamiyet-i cahiliyye" derler. Nitekim Ebu Cehil, şanlı peygamber Efendimiz'in daveti üzerine "Ar üzerine narı (ateşi) tercih ederim, bir çocuğa tabi olmaktan ar ederim ve utanırım" dedi. Ve bu hamiyeti kınayarak Fetih Suresi'nde "Çünkü Yüce Allah, kafirlerin kalplerinde hamiyet ve cahiliyet hamiyeti kıldı" (Fetih, 48/26) buyurulur. "Dimen" gübre yığını demek olup, unsurlardan oluşan bedene işaret buyurulmuştur. Çünkü Cenab-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te bu unsurlardan oluşan bedene "gübre yığını" tabir buyurmuşlardır. Yani "Sebe' şehri halkının cahillikleri, beyinlerinde nasihat edenlerine karşı bir hamiyet fikri oldu. Fakat neticede onların helak toprağına serilen gübre yığınlarından ibaret unsurlardan oluşan bedenleri üzerinde karga mesabesinde olan lanetli İblis, uğursuzluk ve bedbahtlıkları destanını terennüm etti."

“Hamiyyet” hayâ ve neng ve âr, ya'nî “utanmak” ma'nâsınadır ve hamiyyetin ma'nâ-yı lügavîsi Türkçe “kızgınlık” demektir ki, kan hücumundan olur. Ve bu hamiyyet insanda hem hak ve hem de bâtıl fikirlerin müdafaası taassubundan neş'et eder. Bittabi' hak olanı makbûl ve bâtıl olanı mezmûmdur. Mezmûma “hamiyyet-i câhiliyye” derler. Nitekim Ebû Cehil risâletpenâh Efendimiz'in da'veti üzerine اخترت النار على العار ya'ni “Ar üzerine nârı ihtiyâr ederim, bir çocuğa tâbi' olmaktan âr eder ve utanırım” dedi. Ve bu hamiyyeti takbihan sûre-i Fetih'te إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهلية (Fetih, 48/26) ya'nî “Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri kâfirlerin kalblerinde hamiyyet ve hamiyyet-i câhiliyye kıldı” buyurulur. “Dimen” gübre yığını demek olup, cism-i unsuriye işaret buyurulmuştur. Zîrâ Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fih'te bu cism-i unsurîye “gübre yığını” ta'bîr buyurmuşlardır. Ya'nî “Sebe' şehri halkının câhillikleri, dimâğlarında nâsıhlarına karşı bir fikr-i hamiyyet oldu. Fakat netîcede onların hâk-i helâke serilen gübre yığınlarından ibâret ecsâd-ı unsuriyyeleri üzerinde karga mesâbesinde olan İblîs-i laîn, uğursuzluk ve bedbahtlıkları destânını terennüm etti."

399. Mazlumlar için kuyu kazdılar, kuyuya düştüler ve âh dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

399. Mazlumlar için kuyu kazdılar, kuyuya düştüler ve âh dediler.

Aslında temiz ve ayıptan uzak, mazlum olan ruhları için nefsanî sıfatlarını kazmalarıyla tabiat kuyusunu kazdılar. Fakat neticede ilahi kahrın tecelli ettiği o tabiat kuyusuna kendileri düşüp feryat ettiler. Ve bu gibi nimete nankörlük eden ümmetlerin kimisi tabii sebeplerden olan zelzele ile, kimisi fırtına ve kasırga ile, kimisi de sel ve benzeri afetlerle helak oldu.

Hadd-i zâtında pâk ve kabâhattan ârî ve mazlûm olan rûhları için sıfât-ı nefsâniyyeleri kazmalarıyla tabîat kuyusunu kazdılar. Fakat netîcede kahr-ı ilâhî sûretinde mütecellî olan o tabîat kuyusuna kendileri düşüp feryâd ettiler. Ve bu gibi kâfir-i ni'met olan ümemin kimisi esbâb-ı tabîiyyeden olan zelzele ile ve kimisi fırtına ve kasırga ve kimisi seylâb ve sâire ile helâk oldu.

400. Yûsuf'ların derilerini yüzdüler; yaptıkları şeyi bir bir yoldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

400. Yûsuf'ların derilerini yüzdüler; yaptıkları şeyi bir bir yoldular.

Onlar aslında Yûsuf gibi parlak ve güzellik sahibi ve hak arayıcı olan ruhlarını, nefse ait sıfatların (nefsin kötü huylarının) kurtlarına parçalattılar. Fakat nefisleri, ruhlarına yaptıkları bu eziyetin karşılığını birer birer buldular. Nitekim ayet-i kerimede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) yani "Kötülüğün cezası onun benzeri kötülüktür" buyrulur.

Onlar esâsen Yûsuf gibi parlak ve sahib-i cemâl ve hak arayıcı olan rûhlarını sıfât-ı nefsâniyyeleri kurtlarına paralattılar. Fakat nefisleri, rûhlarına yaptıkları bu kahrın mukābilini birer birer buldular. Nitekim âyet-i kerîmede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'nî “Kötülüğün cezâsı onun misli kötülüktür” buyurulur.

401. O Yûsuf kimdir? Senin hak isteyici olan batınındır, bir esir gibi senin mahallede bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

401. O Yusuf kimdir? Senin hak isteyici olan batınındır, bir esir gibi senin mahallede bağlanmıştır.

O postu yırtılan Yusuf kimdir bilir misin? Senin, aslında pak ve hak arayıcı olan batının ve ruhundur. O zavallı, senin bu unsurlardan oluşan bedeninin mahallesinde bir esir gibi bağlanmış kalmıştır.

O postu yırtılan Yûsuf kimdir bilir misin? Senin, aslında pâk ve hak arayıcı olan bâtının ve rûhundur, O zavallı senin bu cism-i unsûrînin mahallesinde bir esîr gibi bağlanmış kalmıştır.

402. Cebrail'e mensûb olanıdır ki, bağlamışsın ve onun kanadını yüz yerde hasta etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

402. Cebrail'e ait olanıdır ki, bağlamışsın ve onun kanadını yüz yerde hasta etmişsin.

Ruh, melek cinsindendir; ve akıl onun sıfatı ve kanadıdır. Ve Hz. Cebrail yüce bir ruh olup, onun kanadı akıl olur. Ve bütün akıllar, ilk akıldan (akl-ı evvel) yayıldığından, ruhların sıfatları olan akıllar Hz. Cebrail'e aittirler. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, sen ruh ile nefisten oluşmuşsun. Hz. Cebrail'e ait oldu. Fakat neticede onların helak toprağına serilen gübre yığınlarından ibaret unsurlardan oluşmuş bedenleri üzerinde karga mesabesinde olan lanetli İblis, uğursuzluk ve bedbahtlıklarının destanını terennüm etti.

Rûh, melek cinsindendir; ve akıl onun sıfatı ve kanadıdır. Ve Hz. Cebrâil bir rûh-i âlî olup, onun kanadı akıl olur. Ve bilcümle ukül, akl-ı evvelden münteşî olduğundan, ervâhın sıfatları olan akıllar Hz. Cibríl'e mensûbdurlar. Binâenaleyh ey sâlik, sen rûh ile nefisten mürekkebsin. Hz. Cibríl'e oldu. Fakat netîcede onların hâk-i helâke serilen gübre yığınlarından ibâret ecsâd-ı unsuriyyeleri üzerinde karga mesâbesinde olan İblîs-i laîn, uğursuzluk ve bedbahtlıkları destânını terennüm etti."

399. Mazlumlar için kuyu kazdılar, kuyuya düştüler ve âh dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

399. Mazlumlar için kuyu kazdılar, kuyuya düştüler ve âh dediler.

Aslında temiz ve ayıptan uzak, mazlum olan ruhları için nefsanî sıfatlarını kazmalarıyla tabiat kuyusunu kazdılar. Fakat neticede ilahi kahrın tecelli ettiği o tabiat kuyusuna kendileri düşüp feryat ettiler. Ve bu gibi nimete nankörlük eden ümmetlerin kimisi tabii sebeplerden olan zelzele ile, kimisi fırtına ve kasırga ile, kimisi de sel ve benzeri afetlerle helak oldu.

Hadd-i zâtında pâk ve kabâhattan ârî ve mazlûm olan rûhları için sıfât-ı nefsâniyyeleri kazmalarıyla tabîat kuyusunu kazdılar. Fakat netîcede kahr-ı ilâhî sûretinde mütecellî olan o tabîat kuyusuna kendileri düşüp feryâd ettiler. Ve bu gibi kâfir-i ni'met olan ümemin kimisi esbâb-ı tabîiyyeden olan zelzele ile ve kimisi fırtına ve kasırga ve kimisi seylâb ve sâire ile helâk oldu.

400. Yûsuf'ların derilerini yüzdüler; yaptıkları şeyi bir bir yoldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

400. Yûsuf'ların derilerini yüzdüler; yaptıkları şeyi bir bir yoldular.

Onlar aslında Yûsuf gibi parlak, güzellik sahibi ve hak arayıcı olan ruhlarını, nefse ait sıfatların kurtlarına parçalattılar. Fakat nefisleri, ruhlarına yaptıkları bu eziyetin karşılığını birer birer buldular. Nasıl ki ayet-i kerimede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) yani "Kötülüğün cezası onun benzeri kötülüktür" buyurulur.

Onlar esâsen Yûsuf gibi parlak ve sahib-i cemâl ve hak arayıcı olan rûhlarını sıfât-ı nefsâniyyeleri kurtlarına paralattılar. Fakat nefisleri, rûhlarına yaptıkları bu kahrın mukābilini birer birer buldular. Nitekim âyet-i kerîmede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) ya'nî "Kötülüğün cezâsı onun misli kötülüktür" buyurulur.

401. O Yûsuf kimdir? Senin hak isteyici olan batınındır, bir esir gibi senin mahallende bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

401. O Yusuf kimdir? Senin hak isteyici olan batınındır, bir esir gibi senin mahallende bağlanmıştır.

O postu yırtılan Yusuf kimdir bilir misin? Senin, aslında pak ve hak arayıcı olan batının ve ruhundur. O zavallı, senin bu unsurlardan oluşan bedeninin (cism-i unsûrî) mahallinde bir esir gibi bağlanmış kalmıştır.

O postu yırtılan Yûsuf kimdir bilir misin? Senin, aslında pâk ve hak arayıcı olan bâtının ve rûhundur, O zavallı senin bu cism-i unsûrînin mahallesinde bir esîr gibi bağlanmış kalmıştır.

402. Cebrail'e mensûb olanıdır ki, bağlamışsın ve onun kanadını yüz yerde hasta etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

402. Cebrail'e ait olanıdır ki, bağlamışsın ve onun kanadını yüz yerde hasta etmişsin.

Ruh, melek cinsindendir; ve akıl onun sıfatı ve kanadıdır. Ve Hz. Cebrail yüce bir ruh olup, onun kanadı akıl olur. Ve bütün akıllar, akl-ı evvelden (ilk akıl) yayıldığından, ruhların sıfatları olan akıllar Hz. Cebrail'e aittirler. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, sen ruh ile nefisten oluşmuşsun. Hz. Cebrail'e ait olan ruhunu, donmuş bir direk gibi olan bedenine bağlamışsın ve ruhunun kanadı olan aklını nefsanî sıfatların darbeleriyle yüz yerde birçok anlamda yaralamış ve hasta etmişsin ve o anlamları geçersiz kılmışsın.

Rûh, melek cinsindendir; ve akıl onun sıfatı ve kanadıdır. Ve Hz. Cebrâil bir rûh-i âlî olup, onun kanadı akıl olur. Ve bilcümle ukül, akl-ı evvelden münteşî olduğundan, ervâhın sıfatları olan akıllar Hz. Cibríl'e mensûbdurlar. Binâenaleyh ey sâlik, sen rûh ile nefisten mürekkebsin. Hz. Cibríl'e mensûb olan rûhunu, bir müncemid direk mesâbesinde olan cismine bağlamışsın ve rûhunun kanadı olan aklını sıfât-ı nefsâniyyenin darbeleriyle yüz yerde birçok maânîde yaralamış ve hasta etmişsin ve o ma'nâları ibtâl etmişsin.

403. Onun önüne dana külbastısı getirirsin; saman çekersin, onu samanlığa getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. Onun önüne dana külbastısı getirirsin; saman çekersin, onu samanlığa getirirsin.

Onun ruhunun ve aklının gıdası, ledünnî ilimler (Allah katından gelen gizli bilgiler) ve ilahi marifetler (Allah'ı bilme yolları) olduğu halde, sen onun önüne hayvani nefsin gıdası olan dana külbastısı getirirsin; tam cehaletinden dolayı onu da nefsin gibi hayvan cinsinden zannedip, önüne saman hükmünde olan dünyevi ve zahiri ilimleri çekersin; ve onu samanlık hükmünde olan dünya ve maddi yoğunluk alemine çekersin.

Bu şerefli beyitte, "وَنَبِّئْهُمْ عَن ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ إِنَّا مِنكُمْ وَجِلُونَ" (Hicr, 15/51-52) yani "Ey Resulüm, onlara İbrahim'in misafirlerinden haber ver. Vaktaki ona dahil olup selam verdiler, İbrahim: Biz sizden korkarız, dedi" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Tefsirlerin açıklamasına göre İbrahim (a.s.) çok yaşlı olduğu halde, evladı olacağı müjdesini vermek üzere ona yüce melekler gelmişti. Beşer suretine bürünerek İbrahim (a.s.)'ın yanına girip selam verdiler. İbrahim (a.s.) onları beşer zannedip önlerine yemek olarak dana kızartması getirdi, yemediler. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) "Mademki bizim yemeğimizi yemediniz, biz sizden korkarız" buyurdu. Daha sonra o yüce melekler hüviyetlerini ve maksatlarını İbrahim (a.s.)'a açıkladılar.

O rûhunun ve aklının gıdâsı, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye olduğu halde, sen onun önüne nefs-i hayvaniyyenin gıdâsı olan dana külbastısı getirirsin; kemâl-i cehlinden onu da nefsin gibi hayvan cinsinden zannedip, önüne saman mesâbesinde olan ulûm-i dünyeviyye ve zâhiriyyeyi çekersin; ve onu samanlık mesâbesinde olan dünyâ ve kesâfet âlemine çekersin.

Bu beyt-i şerifte ونبئهم عن ضيف إِبْرَاهِيمَ إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُواْ سَلَامًا قَالَ إِنَّا مِنكُمْ وَجِلُونَ (Hicr, 15/51-52) ya'nî "Ey Resûlüm, onlara İbrâhîm'in misafirlerinden haber ver. Vaktâki ona dâhil olup selâm verdiler, İbrâhîm: Biz sizden korkarız, dedi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Tefsîrlerin beyânına nazaran İbrâhîm (a.s.) pek ihtiyâr olduğu halde, evlâdı olacağı müjdesini vermek üzere ona melâike-i kirâm gelmiş idi. Sûret-i beşeriyyeye mütemessilen İbrâhîm (a.s.)ın yanına girip selâm verdiler. İbrâhim (a.s.) onları beşer zannedip önlerine taâm olarak dana biryânı getirdi, yemediler. Onun üzerine İbrâhîm (a.s.) "Mâdemki bizim taâmımızı yemediniz, biz sizden korkarız" buyurdu. Ba'dehû o melâike-i kirâm hüviyetlerini ve maksadlarını İbrâhîm (a.s.)a keşfettiler.

404. "Dersin ki: Ye! Bizim taâmımız budur. Allah'ın likāsından başka onun kuvveti yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

404. "Dersin ki: Ye! Bizim yiyeceğimiz budur. Allah'ın cemâlini görmekten başka onun kuvveti yoktur."

Yani, "Senin ruhunun önüne nefsanî gıdanı koyup dersin ki: İşte bizim yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz budur, bunları ye! Halbuki o ruhunun gıdası ancak Allah'ın cemâlini görmektir." Çünkü ruh, Hakk'ın mutlak varlığının, başkalık elbisesiyle ilk tenezzül ettiği (aşağı indiği) bir mertebedir. Ve araya başka tenezzül mertebelerinin perdeleri girmemiştir. Onun için ruh, kendi özünde Hakk'ın güzelliğine âşıktır. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ) ruh hakkında Mesnevî-i Şeriflerinde buna işaret ederek şöyle buyururlar: mensup olan ruhunu, donmuş bir direk mesabesinde olan cismine bağlamışsın ve ruhunun kanadı olan aklını nefsanî sıfatların darbeleriyle yüz yerde birçok anlamda yaralamış ve hasta etmişsin ve o anlamları geçersiz kılmışsın.

Ya'nî, "Senin ruhunun önünde gıdâ-yı nefsânîni koyup dersin ki: İşte bizim me'kûlâtımız ve meşrûbatımız budur, bunları ye! Halbuki o rûhunun gıdâsı ancak likāullahtır." Zîrâ rûh, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı gayriyyet ile ilk tenezzül ettiği bir mertebedir. Ve araya merâtib-i tenezzülât-ı sâire hicâbları girmemiştir. Onun için rûh, hadd-i zâtında âşık-ı cemâl-i Hak'tır. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz rûh hakkında Mesnevî-i Şeriflerinde buna işâreten şöyle buyururlar: mensûb olan rûhunu, bir müncemid direk mesâbesinde olan cismine bağlamışsın ve rûhunun kanadı olan aklını sıfât-ı nefsâniyyenin darbeleriyle yüz yerde birçok maânîde yaralamış ve hasta etmişsin ve o ma'nâları ibtâl etmişsin.

403. Onun önüne dana külbastısı getirirsin; saman çekersin, onu samanlığa getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. Onun önüne dana külbastısı getirirsin; saman çekersin, onu samanlığa getirirsin.

Onun ruhunun ve aklının gıdası, ledün ilimleri ve ilahi bilgiler olduğu halde, sen onun önüne hayvani nefsin gıdası olan dana külbastısı getirirsin; tam cehaletinden onu da nefsin gibi hayvan cinsinden zannedip, önüne saman hükmünde olan dünyevi ve zahiri ilimleri çekersin; ve onu samanlık hükmünde olan dünya ve maddi yoğunluk alemine çekersin.

Bu şerefli beyitte, "Ey Resulüm, onlara İbrahim'in misafirlerinden haber ver. Vaktiyle ona girip selam verdiler, İbrahim: Biz sizden korkarız, dedi" (Hicr, 15/51-52) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Tefsirlerin açıklamasına göre İbrahim (a.s.) çok yaşlı olduğu halde, evladı olacağı müjdesini vermek üzere ona yüce melekler gelmişti. İnsan suretine bürünerek İbrahim (a.s.)'ın yanına girip selam verdiler. İbrahim (a.s.) onları insan zannedip önlerine yemek olarak dana kızartması getirdi, yemediler. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) "Mademki bizim yemeğimizi yemediniz, biz sizden korkarız" buyurdu. Daha sonra o yüce melekler kimliklerini ve maksatlarını İbrahim (a.s.)'a açıkladılar.

O rûhunun ve aklının gıdâsı, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye olduğu halde, sen onun önüne nefs-i hayvaniyyenin gıdâsı olan dana külbastısı getirirsin; kemâl-i cehlinden onu da nefsin gibi hayvan cinsinden zannedip, önüne saman mesâbesinde olan ulûm-i dünyeviyye ve zâhiriyyeyi çekersin; ve onu samanlık mesâbesinde olan dünyâ ve kesâfet âlemine çekersin.

Bu beyt-i şerîfte ونبئهم عن ضيف إِبْرَاهِيمَ إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُواْ سَلَامًا قَالَ إِنَّا مِنكُمْ وَجُلُونَ (Hicr, 15/51-52) ya'nî "Ey Resûlüm, onlara İbrâhîm'in misafirlerinden haber ver. Vaktâki ona dâhil olup selâm verdiler, İbrâhîm: Biz sizden korkarız, dedi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Tefsîrlerin beyânına nazaran İbrâhîm (a.s.) pek ihtiyâr olduğu halde, evlâdı olacağı müjdesini vermek üzere ona melâike-i kirâm gelmiş idi. Sûret-i beşeriyyeye mütemessilen İbrâhîm (a.s.)ın yanına girip selâm verdiler. İbrâhim (a.s.) onları beşer zannedip önlerine taâm olarak dana biryânı getirdi, yemediler. Onun üzerine İbrâhîm (a.s.) "Mâdemki bizim taâmımızı yemediniz, biz sizden korkarız" buyurdu. Ba'dehû o melâike-i kirâm hüviyetlerini ve maksadlarını İbrâhîm (a.s.)a keşfettiler.

404. "Dersin ki: Ye! Bizim taâmımız budur. Allah'ın likāsından başka onun kuvveti yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

404. "Dersin ki: Ye! Bizim yiyeceğimiz budur. Allah'ın kavuşmasından başka onun kuvveti yoktur."

Yani, "Senin ruhunun önüne nefsanî gıdanı koyup dersin ki: İşte bizim yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz budur, bunları ye! Hâlbuki o ruhunun gıdası ancak Allah'a kavuşmaktır." Çünkü ruh, Hakk'ın mutlak varlığının başkalık elbisesiyle ilk tenezzül ettiği (aşağı inerek tecelli ettiği) bir mertebedir. Ve araya diğer tenezzül mertebelerinin perdeleri girmemiştir. Onun için ruh, kendi özünde Hakk'ın güzelliğine âşıktır. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz ruh hakkında Mesnevî-i Şeriflerinde buna işaret ederek şöyle buyururlar:

Ya'nî, "Senin ruhunun önünde gıdâ-yı nefsânîni koyup dersin ki: İşte bizim me'kûlâtımız ve meşrûbatımız budur, bunları ye! Halbuki o rûhunun gıdâsı ancak likāullahtır." Zîrâ rûh, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı gayriyyet ile ilk tenezzül ettiği bir mertebedir. Ve araya merâtib-i tenezzülât-ı sâire hicâbları girmemiştir. Onun için rûh, hadd-i zâtında âşık-ı cemâl-i Hak'tır. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz rûh hakkında Mesnevî-i Şeriflerinde buna işâreten şöyle buyururlar:

405. Bu işkenceden ve mihnetten o mübtela, senden Huda'ya şikâyet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

405. Bu işkenceden ve mihnetten o müptela, senden Allah'a şikâyet eder.

Ruh, layık olmayan gıdayı vermekten dolayı azap çeker; ve o beden kaydına bağlanmakla bu belaya düşen bu zavallı ruh, bu mihnetten ve senin ona bu zulmünden dolayı senden Hakk'a şikâyet eder de der,

Rûha, lâyık olmayan gıdâyı vermekten dolayı, rûhun muazzeb olur; ve o cisim kaydına bağlanmakla bu belâya dûçâr olan bu zavallı rûh, bu mihnetten ve senin ona bu zulmünden dolayı senden Hakk'a şikâyet eder de der,

406. Ki: "Ey Huda, bu eski kurttan feryad!" Ona der ki: "İşte vakit geldi, sabret!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

406. Ki: "Ey Allah, bu eski kurttan feryat!" Ona der ki: "İşte vakit geldi, sabret!"

Ruh şikâyet edip der ki: "Ey Allah, bu eskimiş ve yaşlanmış maddî bedene ilişkin nefis kurdunun elinden feryat ve aman dilerim!" Yüce Allah da o ruha cevap olarak: "Sabret, o ihtiyar kurdun ölüm vakti geldi ve senin, onun elinden kurtulmanın zamanı yaklaştı!" buyurur.

Rûh şikâyet edip der ki: "Ey Hudâ, bu eskimiş ve ihtiyarlamış cism-i unsurîye taalluk eden nefis kurdunun elinden feryâd ve el-amân!" Hak Teâlâ dahi o rûha cevâben: "Sabret, o ihtiyar kurdun ölüm vakti geldi ve senin, onun elinden kurtulmanın zamanı yaklaştı!" buyurur.

407. Her habersizden senin nasibini isterim. Adil olan Huda'dan başka adli kim verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

407. Her habersizden senin nasibini isterim. Adil olan Huda'dan başka adli kim verir?

"Dâd" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Birincisi, "dâd" "pay ve nasip" anlamındadır ve ikincisi, "dâd" "adalet" anlamındadır. Yani, "Ruha cevap olarak Yüce Allah buyurur ki: "Merak etme, o nefisten ve ruhunun sıfatından habersiz olan her nefsânîden senin hakkını ve nasibini isterim." İkinci mısra Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafındandır. Buyururlar ki: "Gerçek adil olan Yüce Allah hazretlerinden başka adaleti tam olarak yerine getirmek kimin elinden gelebilir?"

"Dâd"ın müteaddid ma'nâsı vardır. Birinci, "dâd" "behre ve nasîb" ve ikinci, dâd "adl" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ruha cevâben Hak Teâlâ buyurur ki: "Merak etme, o nefisten ve rûhunun sıfatından her bî-haber olan nefsânîden senin hakkını ve nasîbini isterim." İkinci mısra' Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. Buyururlar ki: "Adil-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinden başka kemâliyle adli icrâ etmek kimin elinden gelebilir?"

408. O der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin firâkında sabrım fenâ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

408. O der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin ayrılığında sabrım tükendi."

Maddî bedende hapsedilmiş olan ruh, Hakk'ın sabır tavsiyesine cevap olarak der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin ayrılığına sabretmeye gücüm kalmadı." Elbise bedenden ve can da bedenden haberdar değildir, o ruhun zihninde Allah gamından başkası yoktur.

"Lût u pût" tevâbi' (birbirini takip eden kelimeler) lügatindendir, yiyecek ve içeceklerin çeşitleri anlamındadır.

Cism-i unsurîde mahbûs olan rûh, Hakk'ın sabır tavsiyesine cevâben der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin firâkına sabretmeye mecâlim kalmadı." Elbise tenden ve can da tenden âgâh değildir, o rûhun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.

"Lût u pût" lügat-ı tevâbi'dendir me'kûlât ve meşrûbâtın envâ'ı ma'nâsınadır.

405. Bu işkenceden ve mihnetten o mübtela, senden Huda'ya şikâyet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

405. Bu işkenceden ve mihnetten o müptela, senden Allah'a şikâyet eder.

Ruh, layık olmayan gıdayı vermekten dolayı azap çeker; ve o beden kaydına bağlanmakla bu belaya düşen bu zavallı ruh, bu mihnetten ve senin ona bu zulmünden dolayı senden Hakk'a şikâyet eder de der,

Rûha, lâyık olmayan gıdâyı vermekten dolayı, rûhun muazzeb olur; ve o cisim kaydına bağlanmakla bu belâya dûçâr olan bu zavallı rûh, bu mihnetten ve senin ona bu zulmünden dolayı senden Hakk'a şikâyet eder de der,

406. Ki: "Ey Huda, bu eski kurttan feryad!" Ona der ki: "İşte vakit geldi, sabret!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

406. Ki: "Ey Huda, bu eski kurttan feryad!" Ona der ki: "İşte vakit geldi, sabret!"

Ruh şikâyet edip der ki: "Ey Allah, bu eskimiş ve yaşlanmış unsurlardan oluşan bedene ait nefis kurdunun elinden feryat ve aman dilerim!" Yüce Allah da o ruha cevap olarak: "Sabret, o yaşlı kurdun ölüm vakti geldi ve senin, onun elinden kurtulmanın zamanı yaklaştı!" buyurur.

Rûh şikâyet edip der ki: "Ey Hudâ, bu eskimiş ve ihtiyarlamış cism-i unsûrîye taalluk eden nefis kurdunun elinden feryâd ve el-amân!" Hak Teâlâ dahi o rûha cevâben: "Sabret, o ihtiyar kurdun ölüm vakti geldi ve senin, onun elinden kurtulmanın zamanı yaklaştı!" buyurur.

407. Her habersizden senin nasibini isterim. Adil olan Huda'dan başka adli kim verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

407. Her habersizden senin nasibini isterim. Adil olan Huda'dan başka adli kim verir?

"Dâd" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Birincisi, "dâd" "pay ve nasip" anlamındadır ve ikincisi, "dâd" "adalet" anlamındadır. Yani, "Ruha cevap olarak Yüce Allah buyurur ki: "Merak etme, o nefisten ve ruhunun sıfatından habersiz olan her nefsânîden senin hakkını ve nasibini isterim." İkinci mısra Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafındandır. Buyururlar ki: "Gerçek adil olan Yüce Allah hazretlerinden başka adaleti tam olarak yerine getirmek kimin elinden gelebilir?"

"Dâd"ın müteaddid ma'nâsı vardır. Birinci, "dâd" "behre ve nasîb" ve ikinci, dâd "adl" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ruha cevâben Hak Teâlâ buyurur ki: "Merak etme, o nefisten ve rûhunun sıfatından her bî-haber olan nefsânîden senin hakkını ve nasîbini isterim." İkinci mısra' Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. Buyururlar ki: "Adil-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinden başka kemâliyle adli icrâ etmek kimin elinden gelebilir?"

408. O der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin firâkında sabrım fenâ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

408. O der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin ayrılığında sabrım tükendi."

Maddî bedende hapsedilmiş olan ruh, Hakk'ın sabır tavsiyesine cevap olarak der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin ayrılığına sabretmeye gücüm kalmadı."

Cism-i unsurîde mahbûs olan rûh, Hakk'ın sabır tavsiyesine cevâben der ki: "Ey bizim Rabbimiz, senin cemâlinin firâkına sabretmeye mecâlim kalmadı."

409. "Ben yahûdîler elinde aciz kalmış Ahmed'im. Semûd kavminin habsine düşmüş Salih'im!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

409. "Ben Yahudilerin elinde aciz kalmış Ahmed'im. Semud kavminin hapishanesine düşmüş Salih'im!"

Ruh der ki: "Ey Rabbim, nasıl sabredeyim ki, her biri bir Yahudi karakterinde, hilekâr ve zalim olan nefse ait sıfatların elinde aciz kalmış melekûtî Ahmed'im. Semud kavmi gibi inatçı ve zalim olan bu nefse ait sıfatların hapishanesi olan bedende bağlı kalmış bir Salih'im."

Rûh der ki: “Yâ Rab, nasıl sabredeyim ki, her biri bir yahûdî meşrebinde ve hîlekâr ve zâlim olan sıfât-ı nefsâniyyenin elinde aciz kalmış Ahmed-i melekûtîyim. Semûd kavmi gibi anûd ve zâlim olan bu sıfât-ı nefsâniyyenin habsi bulunan cisimde bağlı kalmış bir Sâlih'im."

410. "Ey peygamberlerin cânına saâdet bağışlayan, ya öldür, ya beni geri çağır, yahut gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

410. "Ey peygamberlerin canına saadet bağışlayan, ya öldür, ya beni geri çağır, yahut gel!"

Yine ruh der ki: "Ey peygamberlerin canlarına ezelî mutluluk ihsan eden Rabbimiz! Ya beni kahrının avucunda tutan nefsi öldür; yahut evvelce bulunduğum ruhlar âlemine geri çağır; yahut bu beden hapsindeyken zâtî tecellîni (Allah'ın özünden gelen görünüşünü) lütfet!"

Yine rûh der ki: "Ey peygamberlerin canlarına saâdet-i ezeliyye ihsân eden Rabbimiz! Ya beni kabza-i kahrında tutan nefsi öldür; veyâhut evvelce bulunduğum âlem-i ervâha geri çağır; veyâhut bu cisim habsinde iken tecellî-i zâtîni lutfet!"

411. "Senin firakınla kâfirler için takat yoktur, ne olaydı toprak olaydık!" derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

411. "Senin ayrılığınla kâfirler için takat yoktur, ne olaydı toprak olaydık!" derler.

Kâfirler kıyamet gününde senin vuslatından ayrı düştüklerini görünce, diyeceklerdir ki: "Keşke his ve idrak mertebesinde kalıp, bu ayrılık azabıyla azap çekeceğimize, hissiz ve idraksiz donuk bir toprak olaydık!" İkinci mısra, Nebe Suresi'nin sonunda yer alan وَيَقُولُ الْكَافِرُ يا ليتني كنتُ تُرَابًا (Nebe; 78/40) [yani "Kâfir der ki: Keşke toprak olaydım!"] ayet-i kerimesinden alınmıştır.

Kâfirler yevm-i kıyâmette senin vuslatından ayrı düştüklerini görünce, diyeceklerdir ki: "Kâşki his ve idrâk mertebesinde kalıp, bu azâb-ı firkatle muazzeb olacağımıza, hissiz ve idrâksiz müncemid bir toprak olaydık!" İkinci mısrâ' Sûre-i Nebe'in nihâyetinde vaki وَيَقُولُ الْكَافِرُ يا ليتني كنتُ تُرَابًا (Nebe; 78/40) [ya'ni "Kâfir der ki: Keşke toprak olaydım!"] âyet-i kerîmesinden muktebestir.

412. Onun hâli budur ki, muhakkak o taraftandır. Sana mensub bir kimse sensiz nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

412. Onun hâli budur ki, muhakkak o taraftandır. Sana mensup bir kimse sensiz nasıl olur?

Muhakkak nefis tarafından olan o nefsanî kâfirlerin hâli budur. Ya sana mensup bir kimsenin sensiz olması nasıl olur ve o kimse sensizliğe nasıl sabredebilir?

Muhakkak nefis tarafından olan o nefsânî kâfirlerin hâli budur. Ya sana mensûb bir kimsenin sensiz olması nasıl olur ve o kimse sensizliğe nasıl sabredebilir?

413. Hak buyurur ki: "Evet ey nezih, lakin işit, sabır getir ve sabır evladır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. Hak buyurur ki: "Evet ey nezih, lakin işit, sabır getir ve sabır evladır."

409. "Ben yahûdîler elinde aciz kalmış Ahmed'im. Semûd kavminin habsine düşmüş Salih'im!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

409. "Ben Yahudilerin elinde aciz kalmış Ahmed'im. Semud kavminin hapishanesine düşmüş Salih'im!"

Ruh der ki: "Ey Rabbim, nasıl sabredeyim ki, her biri bir Yahudi karakterinde, hilekâr ve zalim olan nefse ait sıfatların elinde aciz kalmış melekûtî Ahmed'im. Semud kavmi gibi inatçı ve zalim olan bu nefse ait sıfatların hapishanesi olan bedende bağlı kalmış bir Salih'im."

Rûh der ki: “Yâ Rab, nasıl sabredeyim ki, her biri bir yahûdî meşrebinde ve hîlekâr ve zâlim olan sıfât-ı nefsâniyyenin elinde aciz kalmış Ahmed-i melekûtîyim. Semûd kavmi gibi anûd ve zâlim olan bu sıfât-ı nefsâniyyenin habsi bulunan cisimde bağlı kalmış bir Sâlih'im."

410. "Ey peygamberlerin cânına saâdet bağışlayan, ya öldür, ya beni geri çağır, [407] yahut gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

410. "Ey peygamberlerin canına saadet bağışlayan, ya öldür, ya beni geri çağır, yahut gel!"

Yine ruh der ki: "Ey peygamberlerin canlarına öncesiz saadet ihsan eden Rabbimiz! Ya beni kahır avucunda tutan nefsi öldür; yahut evvelce bulunduğum ruhlar âlemine geri çağır; yahut bu beden hapsinde iken zâtî tecellîni (Allah'ın özünden gelen görünüşünü) lütfet!"

Yine rûh der ki: "Ey peygamberlerin canlarına saâdet-i ezeliyye ihsân eden Rabbimiz! Ya beni kabza-i kahrında tutan nefsi öldür; veyâhut evvelce bulunduğum âlem-i ervâha geri çağır; veyâhut bu cisim habsinde iken tecellî-i zâtîni lutfet!"

411. "Senin firakınla kâfirler için takat yoktur, ne olaydı toprak olaydık!" derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

411. "Senin ayrılığınla kâfirler için takat yoktur, ne olaydı toprak olaydık!" derler.

Kâfirler kıyamet gününde senin vuslatından (kavuşmaktan) ayrı düştüklerini görünce, diyeceklerdir ki: "Keşke his ve idrak mertebesinde kalıp, bu ayrılık azabıyla azap çekeceğimize, hissiz ve idraksiz donuk bir toprak olaydık!" İkinci mısra, Nebe Suresi'nin sonunda yer alan وَيَقُولُ الْكَافِرُ يا ليتني كنتُ تُرَابًا (Nebe; 78/40) [yani "Kâfir der ki: Keşke toprak olaydım!"] ayet-i kerimesinden alınmıştır.

Kâfirler yevm-i kıyâmette senin vuslatından ayrı düştüklerini görünce, diyeceklerdir ki: "Kâşki his ve idrâk mertebesinde kalıp, bu azâb-ı firkatle muazzeb olacağımıza, hissiz ve idrâksiz müncemid bir toprak olaydık!" İkinci mısrâ' Sûre-i Nebe'in nihâyetinde vaki وَيَقُولُ الْكَافِرُ يا ليتني كنتُ تُرَابًا )Nebe; 78/40) [ya'ni "Kâfir der ki: Keşke toprak olaydım!"] âyet-i kerîmesinden muktebestir.

412. Onun hâli budur ki, muhakkak o taraftandır. Sana mensub bir kimse sensiz nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

412. Onun hâli budur ki, muhakkak o taraftandır. Sana mensup bir kimse sensiz nasıl olur?

Muhakkak nefis tarafından olan o nefsanî kâfirlerin hâli budur. Ya sana mensup bir kimsenin sensiz olması nasıl olur ve o kimse sensizliğe nasıl sabredebilir?

Muhakkak nefis tarafından olan o nefsânî kâfirlerin hâli budur. Ya sana mensûb bir kimsenin sensiz olması nasıl olur ve o kimse sensizliğe nasıl sabredebilir?

413. Hak buyurur ki: "Evet ey nezih, lakin işit, sabır getir ve sabır evladır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. Hak buyurur ki: "Evet ey nezih, lakin işit, sabır getir ve sabır evladır."

"Nezih" temiz ve yüce anlamındadır. Yüce Allah buyurur ki: "Evet, ey aslı temiz olan ruh, şikâyetin doğrudur. Fakat sabır tavsiyemi dinle ve sabret! Çünkü sabır daha iyidir." Bu şerefli beyitte, Maâric Sûresi'nin başlangıcında geçen تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (Maâric, 70/4-5) yani "Melekler ve ruh, yüceliklerin sahibi olan Hakk'a, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir; şimdi güzel bir sabırla sabret!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Nezih" pâk ve büyük ma'nâsınadır. Hak Teâlâ buyurur ki: "Evet, ey aşlı pâk olan rûh, şikâyetin doğrudur. Fakat sabır tavsiyemi dinle ve sabret! Zîrâ sabır evlâdır." Bu beyt-i şerîfte Sûre-i Maâric'in ibtidasında vâki' تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (Maâric, 70/4-5) ya'nî “Melâike ve rûh, zi'l-maâric olan Hakk'a, mikdârı eli bin yıl olan bir günde urûc eder; imdi sabr-ı cemîl ile sabret!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

414. Sabah yakındır, sus şamata etme! Ben senin için sa'y ediyorum, sen sa'y etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. Sabah yakındır, sus şamata etme! Ben senin için çabalıyorum, sen çabalama!

Ey ruh, beden hapishanesinden özgür olma sabahı yakındır. Sus, bu yoğunluk âlemi zindanında ıstırap çekme! Sen, benim sıfatlarımın yansıdığı bir aynasın. Sende olan hâl, benim hâlimdir. Gören benim. Suretin yansıması için aynanın çabasına gerek olmadığı gibi, senin de çabana ve ıstırabına gerek yoktur. Aynanın suretleri yansıtması için görenin çabası gereklidir. Bu sebeple çaba ve tecelli (ilahi görünme) bana aittir, sana değildir.

"Ey rûh, cisim hapishanesinden âzâd olmak sabahı yakındır. Sus, bu âlem-i kesâfet zindanında muztarib olma! Sen, benim sıfâtımın ma'kesi olan bir âyînesin. Sende olan şe'n, benim şe'nimdir. Râî benim. Aks-i sûret için âyînenin sa'yine hâcet olmadığı cihetle, senin de sa'y ve ıztırabına hâcet yoktur. Ayînenin ma'kes-i suver olması için râînin sa'yi lâzımdır. Binâenaleyh sa'y ve tecellî bana aiddir, sana değildir.

## Köylünün da'veti sebebiyle efendinin köy tarafına gitmesi hikâyesinin bakıyyesi

415. Ey cesûr yâr, hadden ziyade oldu, geri dön! Gör ki köylü efendiyi evine götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

415. Ey cesur dost, haddini aştın, geri dön! Gör ki köylü efendiyi evine götürdü.

"Ey ilahi hakikatleri ve bilgileri açıklama konusunda cesur olan dost, keşfettiğin sırlar ve ilahi hakikatler, haddini aştı. Artık geri dön ve köylü ile efendi hikâyesine dön! Bak ki, köylü efendiyi evine götürdü." Gürd (گرد) cesur ve yiğit anlamındadır. "Nezih" temiz ve büyük anlamındadır. Yüce Allah buyurur ki: "Evet, ey aslı temiz olan ruh, şikâyetin doğrudur. Fakat sabır tavsiyemi dinle ve sabret! Çünkü sabır daha iyidir." Bu şerefli beyitte, Maâric Suresi'nin başında geçen تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (Maâric, 70/4-5) yani “Melekler ve ruh, yüceliklerin sahibi olan Hakk'a, süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir; şimdi güzel bir sabırla sabret!” ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Ey hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi beyân husûsunda cesûr olan dost, keşfettiğin esrâr ve hakäyık-ı ilâhiyye, haddini tecavüz etti. Artık geri dön ve köylü ile efendi hikâyesine rücû et! Bak ki, köylü efendiyi evine götürdü." Gürd (گرد) şecî ve dilîr ve cesûr ma'nâsınadır. "Nezih" pâk ve büyük ma'nâsınadır. Hak Teâlâ buyurur ki: "Evet, ey aşlı pâk olan rûh, şikâyetin doğrudur. Fakat sabır tavsiyemi dinle ve sabret! Zîrâ sabır evlâdır." Bu beyt-i şerîfte Sûre-i Maâric'in ibtidasında vâki' تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (Maâric, 70/4-5) ya'nî “Melâike ve rûh, zi'l-maâric olan Hakk'a, mikdârı eli bin yıl olan bir günde urûc eder; imdi sabr-ı cemîl ile sabret!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

414. Sabah yakındır, sus şamata etme! Ben senin için sa'y ediyorum, sen sa'y etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. Sabah yakındır, sus şamata etme! Ben senin için çabalıyorum, sen çabalama!

Ey ruh, beden hapishanesinden özgür olma sabahı yakındır. Sus, bu yoğunluk âlemi zindanında ıstırap çekme! Sen, benim sıfatlarımın yansıdığı bir aynasın. Sende olan hâl, benim hâlimdir. Gören benim. Suretin yansıması için aynanın çabasına gerek olmadığı gibi, senin de çabana ve ıstırabına gerek yoktur. Aynanın suretleri yansıtması için görenin çabası gereklidir. Bu sebeple çaba ve tecelli (ilahi görünme) bana aittir, sana değildir.

"Ey rûh, cisim hapishanesinden âzâd olmak sabahı yakındır. Sus, bu âlem-i kesâfet zindanında muztarib olma! Sen, benim sıfâtımın ma'kesi olan bir âyînesin. Sende olan şe'n, benim şe'nimdir. Râî benim. Aks-i sûret için âyînenin sa'yine hâcet olmadığı cihetle, senin de sa'y ve ıztırabına hâcet yoktur. Ayînenin ma'kes-i suver olması için râînin sa'yi lâzımdır. Binâenaleyh sa'y ve tecellî bana aiddir, sana değildir.

## Köylünün da'veti sebebiyle efendinin köy tarafına gitmesi hikâyesinin bakıyyesi

415. Ey cesûr yâr, hadden ziyade oldu, geri dön! Gör ki köylü efendiyi evine götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

415. Ey cesur dost, haddinden fazla oldu, geri dön! Gör ki köylü efendiyi evine götürdü.

"Ey ilahi hakikatleri ve bilgileri açıklama konusunda cesur olan dost, keşfettiğin sırlar ve ilahi hakikatler, sınırını aştı. Artık geri dön ve köylü ile efendi hikâyesine dön! Bak ki, köylü efendiyi evine götürdü." Gürd (گرد) yiğit, cesur ve gözü pek anlamındadır.

"Ey hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi beyân husûsunda cesûr olan dost, keşfettiğin esrâr ve hakäyık-ı ilâhiyye, haddini tecavüz etti. Artık geri dön ve köylü ile efendi hikâyesine rücû et! Bak ki, köylü efendiyi evine götürdü." Gürd (گرد) şecî ve dilîr ve cesûr ma'nâsınadır.

416. Ehl-i Sebe' kıssasısını bir köşeye koy, onu söyle ki o efendi köye nasıl geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

416. Sebe' halkının kıssasını bir kenara bırak, şunu söyle: O efendi köye nasıl geldi?

417. Köylü temellukta şîve etti. Nihayet efendinin hazmini ahmak etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

417. Köylü yaltaklanmada ustalık gösterdi. Sonunda efendinin ihtiyatını aptallığa çevirdi.

"Şîve"nin çeşitli anlamları vardır. Burada "hüner" ve "kemâl" anlamındadır. Yani, "Köylü, efendiyi köye davet etmek konusunda o kadar yaltaklandı ve yaltaklanmada ustalık ve yetkinlik gösterdi ki, sonunda efendinin, bu hikâyenin başında bahsedilen ihtiyat ve tedbir düşüncesi aptallığa dönüştü."

"Şîve"nin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "hüner" ve "kemâl" ma'nâ- sınadır. Ya'nî, “Köylü, efendiyi köye da'vet etmek hakkında o kadar yaltak- landı ve temelluk etti ve temellukta hüner ve kemâl gösterdi ki, nihâyet efen- dinin, bu kıssa ibtidâsında bahs olunan hazm ve ihtiyât fikri hamâkate tebed- dül etti."

418. Haber içinde haberden o sersem oldu; nihayet efendinin hazm zülali bulanık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

418. Haber içinde haberden o sersem oldu; nihayet efendinin hazm zülali bulanık oldu.

Köylünün haber üzerine haber göndermesinden dolayı efendi sersemlemişti. Nihayet o efendinin yukarıda zikredilen âb-ı zülal (saf su) gibi parlak olan hazmı (akıl ve anlayışı) ve ihtiyâtı (tedbirliliği) bulandı ve bozuldu.

Köylünün haber üzerine haber göndermesinden dolayı efendi sersemle- mişti. Nihâyet o efendinin yukarıda zikr olunan âb-ı zülal gibi parlak olan hazm ve ihtiyâtı bulandı ve muhtell oldu.

419. Onun çocukları da bu taraftan beğenmekte ترتع و تلعب'i sevinçle vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

419. Onun çocukları da bu taraftan beğenmekle "terta'u ve tel'abu" (yiyip içelim ve oynayalım) sözünü sevinçle söylediler.

Köylünün alçakgönüllü davet haberleri üzerine bu taraftan efendinin çocukları da, bu daveti hoş görmek ve beğenmek konusunda "nerta'u ve nel'abu" yani "Yemiş yiyelim ve oynayalım!" naralarını sevinçle söylediler. قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرتع ويلعب وإنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Yûsuf, 12/12) yani "Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri, babaları Ya'kūb (a.s.)a dediler ki: "Ey bizim babamız, sana ne oldu ki, Yûsuf üzerine bizi emin saymazsın, hâlbuki biz ona nasihat edenleriz, onu yarın bizimle beraber gönder, yemiş yesin ve oynasın! Biz muhakkak surette onu koruruz!" ayet-i kerimesinden alınmıştır. Nasıl ki ilerideki şerefli beyitte de işaret buyurulur.

Köylünün mütevâlî da'vet haberleri üzerine bu taraftan efendinin çocuk- ları da, bu da'veti hoş görmek ve beğenmek hususunda نرتع و تلعب ya'ni “Ye- miş yiyelim ve oynayalım!" na'ralarını sevinçle vurdular. قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرتع ويلعب وإنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Yûsuf, 12/12) ya'nî “Yûsuf (a.s.)ın kardeş- leri, babaları Ya'kūb (a.s.)a dediler ki: "Ey bizim babamız, sana ne oldu ki, Yûsuf üzerine bizi emîn addetmezsin, halbuki biz ona nâsıhlarız, onu yarın bizimle beraber gönder, yemiş yesin ve oynasın! Biz muhakkak sûrette onu muhafaza ederiz!" âyet-i kerîmesinden muktebestir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte de işâret buyurulur.

420. Yûsuf gibi ki, onu takdir-i acebden olan ترتع و تلعب baba sayesinden götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

420. Yusuf gibi ki, onu şaşılacak takdirden olan "eğlenir ve oynar" babası sayesinde götürür.

416. Ehl-i Sebe' kıssasısını bir köşeye koy, onu söyle ki o efendi köye nasıl geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

416. Sebe' halkının kıssasını bir kenara bırak, şunu söyle: O efendi köye nasıl geldi?

417. Köylü temellukta şîve etti. Nihayet efendinin hazmini ahmak etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

417. Köylü yaltaklanmada ustalık gösterdi. Sonunda efendinin ihtiyatını aptallığa çevirdi.

"Şîve"nin çeşitli anlamları vardır. Burada "hüner" ve "kemâl" anlamındadır. Yani, "Köylü, efendiyi köye davet etmek konusunda o kadar yaltaklandı ve yaltaklanmada ustalık ve yetkinlik gösterdi ki, sonunda efendinin, bu hikâyenin başında bahsedilen ihtiyat ve tedbir düşüncesi aptallığa dönüştü."

"Şîve"nin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "hüner" ve "kemâl" ma'nâ- sınadır. Ya'nî, “Köylü, efendiyi köye da'vet etmek hakkında o kadar yaltak- landı ve temelluk etti ve temellukta hüner ve kemâl gösterdi ki, nihâyet efen- dinin, bu kıssa ibtidâsında bahs olunan hazm ve ihtiyât fikri hamâkate tebed- dül etti."

418. Haber içinde haberden o sersem oldu; nihayet efendinin hazm zülali bulanık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

418. Haber içinde haberden o sersem oldu; nihayet efendinin hazm zülali bulanık oldu.

Köylünün haber üzerine haber göndermesinden dolayı efendi sersemlemişti. Nihayet o efendinin yukarıda zikredilen âb-ı zülal (saf su) gibi parlak olan hazmı (akıl ve anlayışı) ve ihtiyâtı (tedbirliliği) bulandı ve bozuldu.

Köylünün haber üzerine haber göndermesinden dolayı efendi sersemle- mişti. Nihâyet o efendinin yukarıda zikr olunan âb-ı zülal gibi parlak olan hazm ve ihtiyâtı bulandı ve muhtell oldu.

419. Onun çocukları da bu taraftan beğenmekte ترتع و تلعب'i sevinçle vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

419. Onun çocukları da bu taraftan beğenmekle "terta'u ve tel'abu" (yiyip içelim ve oynayalım) sözünü sevinçle söylediler.

Köylünün alçakgönüllü davet haberleri üzerine bu taraftan efendinin çocukları da, bu daveti hoş görmek ve beğenmek konusunda "nerta'u ve nel'abu" yani "Yemiş yiyelim ve oynayalım!" naralarını sevinçle söylediler. قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرتع ويلعب وإنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Yûsuf, 12/12) yani "Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri, babaları Ya'kūb (a.s.)a dediler ki: "Ey bizim babamız, sana ne oldu ki, Yûsuf üzerine bizi emin saymazsın, hâlbuki biz ona nasihat edenleriz, onu yarın bizimle beraber gönder, yemiş yesin ve oynasın! Biz muhakkak surette onu koruruz!" ayet-i kerimesinden alınmıştır. Nasıl ki ilerideki şerefli beyitte de işaret buyurulur.

Köylünün mütevâlî da'vet haberleri üzerine bu taraftan efendinin çocuk- ları da, bu da'veti hoş görmek ve beğenmek hususunda نرتع و تلعب ya'ni “Ye- miş yiyelim ve oynayalım!" na'ralarını sevinçle vurdular. قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرتع ويلعب وإنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Yûsuf, 12/12) ya'nî “Yûsuf (a.s.)ın kardeş- leri, babaları Ya'kūb (a.s.)a dediler ki: "Ey bizim babamız, sana ne oldu ki, Yûsuf üzerine bizi emîn addetmezsin, halbuki biz ona nâsıhlarız, onu yarın bizimle beraber gönder, yemiş yesin ve oynasın! Biz muhakkak sûrette onu muhafaza ederiz!" âyet-i kerîmesinden muktebestir. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte de işâret buyurulur.

420. Yûsuf gibi ki, onu takdir-i acebden olan ترتع و تلعب baba sayesinden götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

420. Yusuf gibi ki, onu acayip takdirden olan "terta' ve tel'ab" (yiyip içme ve oynama) babasının gölgesinden uzaklaştırır.

Efendinin çocuklarının "Yemiş yeriz ve oynarız!" naraları atmaları ve sevinmeleri, Yusuf (a.s.)'ın olayına benziyordu. Nasıl ki Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin Yakup (a.s.)'tan izin almak için "Yemiş yer ve oynar!" sözlerini söylemeleri, Yüce Allah hazretlerinin acayip olan takdirinden meydana geldi ve sonuçta Yusuf (a.s.)'ın babası olan Yakup (a.s.)'ın gölgesinden uzun bir süre mahrum kalmasına sebep oldu.

Efendinin çocuklarının ترتع و تلعب "Yemiş yeriz ve oynarız!"] na'rasını vurmaları ve sevinmeleri, Yûsuf (a.s.)ın vak'asına müşâbih idi. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin Ya'kūb (a.s.)'dan izin almak için يرتع و يلعب ["Yemiş yer ve oynar!"] sözlerini söylemeleri, Hak Teâlâ hazretlerinin acîb olan takdîrinden vâki' oldu ve netîcede Yûsuf (a.s.)ın babası olan Ya'kūb (a.s.)ın sâyesinden müddet-i medîde mahrûmiyetine sebep oldu.

421. O oyun değildir, belki can oyunudur. O hîle ve mekr ve değâsazlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

421. O oyun değildir, aksine can oyunudur. O hile, mekr (gizli yönlendirme) ve aldatmacadır.

Gerek efendinin çocuklarının "Yemiş yeriz ve oynarız!" demeleri ve gerek Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin "Yemiş yer ve oynar" demeleri oyun değildir. Bu görünüşteki oyunun içinde meydana gelecek bir can oyunudur. Hile, mekr ve aldatma düzenidir.

Gerek efendinin çocuklarının نرتع و نلعب "Yemiş yeriz ve oynarız!"] demeleri ve gerek Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin يرتع و يلعب ya'ni "Yemiş yer ve oynar" demeleri oyun değildir. Bu sûrî oyunun zımnında vâki' olacak bir can oyunudur. Hile ve mekr ve tezvîr tertibidir.

422. Her ne şey ki, o seni yârinden ayrı atar, onu dinleme ki, ziyan tutar ziyan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. Her ne şey ki, o seni yârinden ayrı atar, onu dinleme ki, ziyan tutar ziyan!

Seni dostundan ayıran şey, her ne olursa olsun, ona kulak asma! Çünkü muhakkak sana zararı vardır.

Seni dostundan ayıran şey, her ne olursa olsun, ona kulak asma! Zîrâ muhakkak sana zararı vardır.

423. Eğer o, yüz içinde yüz fāide olursa tutma! Ey fakîr, altın için hazîneden münkatı' olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Eğer o, yüz içinde yüz fayda olursa tutma! Ey fakir, altın için hazineden kopma!

Eğer seni dostundan ayıran o şey, sana birçok zahirî faydalar sağlasa bile, sen ona önem verme! Zahirî menfaatler için manevî faydaları terk etme! Birkaç altın için ey muhtaç, altın dolu olan hazineyi bırakma!

Eğer seni dostundan ayıran o şey, sana birçok sûrî fâideler te'mîn etse bile, sen ona ehemmiyet verme! Menâfi'-i sûriyye için fevâid-i ma'neviyyeyi terk etme! Birkaç altın için ey muhtaç, altın dolu olan hazîneyi bırakma!

424. Onu dinle ki, Yezdân ne kadar men'etti. Ashâb-ı Nebî'ye germ ve serd söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

424. Onu dinle ki, Yüce Allah ne kadar yasakladı. Peygamber'in ashâbına sıcak ve soğuk söyledi.

Ey Hakk Yolcusu dinle ki, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de dünyevî faydalara yönelmekten ne kadar yasakladı; ve Peygamber'in ashâbına bu hususta yumuşak ve sert eleştirilerde ve azarlamalarda bulundu.

Ey sâlik dinle ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de fevâid-i dünyeviyyeye meyilden ne kadar men' buyurdu; ve Peygamber'in ashâbına bu husûsta yumuşak ve sert ta'rîz ve tevbîhte bulundu.

425. Zîrâ ki kıtlık senesinde davul sesi üzerine, bila-tevakkuf cum'ayı bâtıl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

425. Çünkü kıtlık senesinde davul sesi üzerine, duraksamadan cumayı geçersiz kıldılar.

Efendinin çocuklarının "Yemiş yeriz ve oynarız!" narası atmaları ve sevinmeleri, Yusuf (a.s.)'ın olayına benziyordu. Nitekim Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin Yakup (a.s.)'tan izin almak için "Yemiş yer ve oynar!" sözlerini söylemeleri, Yüce Allah hazretlerinin şaşırtıcı olan takdirinden meydana geldi ve sonuçta Yusuf (a.s.)'ın babası olan Yakup (a.s.)'ın gölgesinden uzun bir süre mahrum kalmasına sebep oldu.

Efendinin çocuklarının ترتع و تلعب "Yemiş yeriz ve oynarız!"] na'rasını vurmaları ve sevinmeleri, Yûsuf (a.s.)ın vak'asına müşâbih idi. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin Ya'kūb (a.s.)'dan izin almak için يرتع و يلعب ["Yemiş yer ve oynar!"] sözlerini söylemeleri, Hak Teâlâ hazretlerinin acîb olan takdîrinden vâki' oldu ve netîcede Yûsuf (a.s.)ın babası olan Ya'kūb (a.s.)ın sâyesinden müddet-i medîde mahrûmiyetine sebep oldu.

421. O oyun değildir, belki can oyunudur. O hîle ve mekr ve değâsazlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

421. O oyun değildir, aksine can oyunudur. O hile, mekr (gizli yönlendirme) ve aldatmacadır.

Gerek efendinin çocuklarının "Yemiş yeriz ve oynarız!" demeleri ve gerek Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin "Yemiş yer ve oynar" demeleri oyun değildir. Bu görünüşteki oyunun içinde meydana gelecek bir can oyunudur. Hile, mekr ve aldatma düzenidir.

Gerek efendinin çocuklarının نرتع و نلعب "Yemiş yeriz ve oynarız!"] demeleri ve gerek Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin يرتع و يلعب ya'ni "Yemiş yer ve oynar" demeleri oyun değildir. Bu sûrî oyunun zımnında vâki' olacak bir can oyunudur. Hile ve mekr ve tezvîr tertibidir.

422. Her ne şey ki, o seni yârinden ayrı atar, onu dinleme ki, ziyan tutar ziyan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. Her ne şey ki, o seni yârinden ayrı atar, onu dinleme ki, ziyan tutar ziyan!

Seni dostundan ayıran şey, her ne olursa olsun, ona kulak asma! Çünkü muhakkak sana zararı vardır.

Seni dostundan ayıran şey, her ne olursa olsun, ona kulak asma! Zîrâ muhakkak sana zararı vardır.

423. Eğer o, yüz içinde yüz fāide olursa tutma! Ey fakîr, altın için hazîneden münkatı' olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Eğer o, yüz içinde yüz fayda olursa tutma! Ey fakir, altın için hazineden kopma!

Eğer seni dostundan ayıran o şey, sana birçok zahirî faydalar sağlasa bile, sen ona önem verme! Zahirî menfaatler için manevî faydaları terk etme! Birkaç altın için ey muhtaç, altın dolu olan hazineyi bırakma!

Eğer seni dostundan ayıran o şey, sana birçok sûrî fâideler te'mîn etse bile, sen ona ehemmiyet verme! Menâfi'-i sûriyye için fevâid-i ma'neviyyeyi terk etme! Birkaç altın için ey muhtaç, altın dolu olan hazîneyi bırakma!

424. Onu dinle ki, Yezdân ne kadar men'etti. Ashâb-ı Nebî'ye germ ve serd söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

424. Onu dinle ki, Yüce Allah ne kadar yasakladı. Peygamber'in ashâbına sıcak ve soğuk söyledi.

Ey Hakk Yolcusu dinle ki, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de dünyevî faydalara yönelmekten ne kadar yasakladı; ve Peygamber'in ashâbına bu hususta yumuşak ve sert eleştirilerde ve azarlamalarda bulundu.

Ey sâlik dinle ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de fevâid-i dünyeviyyeye meyilden ne kadar men' buyurdu; ve Peygamber'in ashâbına bu husûsta yumuşak ve sert ta'rîz ve tevbîhte bulundu.

425. Zîrâ ki kıtlık senesinde davul sesi üzerine, bila-tevakkuf cum'ayı bâtıl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

425. Çünkü kıtlık senesinde davul sesi üzerine, duraksamadan cumayı geçersiz kıldılar.

Kıtlık senesinde bir cuma günü, yüce sahabeler şerefli camide ve şanlı Peygamber Efendimiz de minberde hutbede idiler. Medine-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka haber vermek için davul çalmaya başladı. Camide davul sesini duyan sahabeler, erzak tedariki için derhal dışarı fırladılar. Camide ancak on kişi kaldı. Onun üzerine Cuma Suresi'nde olan bu ayet-i kerime nazil oldu: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهُوا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Cuma, 62/11) yani "Ve ticareti ve eğlenceyi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar. De ki: Allah katında olan şey, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Ve Yüce Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır." Ayet-i kerimede beyan buyrulan "ticaret", kervanın getirdiği erzak alımı ve "eğlence"den maksat dahi kervanın çaldığı davuldur. Ve şanlı Peygamber Efendimiz bu dağılma hakkında buyurdular ki: والذي نفس محمد بيده لو خرجوا جميعا لأضرم الله عليهم الوادى نارا yani "Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Yüce Allah'a yemin ederim ki, eğer hepsi çıksaydı, Yüce Allah onların üzerine vadiyi ateş olarak alevlendirirdi!"

Kıtlık senesinde bir cum'a günü, ashâb-ı kirâm câmi'-i şerîfte ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi minberde hutbede idiler. Medîne-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka ihbâr için davul çalmağa başladı. Câmide davul sesini duyan ashâb, zahîre tedariki için derhal dışarı fırladılar. Câmi'de ancak on kişi kaldı. Onun üzerine sûre-i Cum'a'da olan bu âyet-i kerîme nâzil oldu: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهُوا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Cum'a, 62/11) ya'nî “Ve ticareti ve lehvi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni kāim olarak terk ettiler. De ki: Allah indinde olan şey, lehivden ve ticâretten hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ rızık vericilerin hayırlısıdır." Âyet-i kerîmede beyân buyrulan "ticâret", kervanın getirdiği zahîre mübâyaası ve "lehv"den murâd dahi kervanın çaldığı davuldur. Ve nebiyy-i zîşân Efendimiz bu dağılma hakkında buyurdular ki: والذي نفس محمد بيده لو خرجوا جميعا لأضرم الله عليهم الوادى نارا ya'nî "Nefs-i Muhammed yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, eğer hepsi çıksa idiler, Allah Teâlâ onların üzerine vâdîyi ateş olarak alevlendirirdi!"

426. Tâ ki başkalarının ucuz alması lazım gelmesin, o satılmak üzere getirilmiş maldan nef'ini bizden onlar götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

426. Başkalarının ucuz alması gerekmesin, o satılmak üzere getirilmiş maldan faydayı bizden onlar götürsün!

Namazı terk edip camiden dışarı fırlayan topluluk, kervanın getirdiği erzakları başkaları hemen ucuza kapatmasın ve o satılmak üzere getirilen maldan ucuzluk faydasını da bizden önce başvuranlar alıp götürmesinler düşüncesiyle dağıldılar. "Sarfe" fayda demektir ve "celeb" satmak için bir şehirden diğer şehre sürdükleri koyun ve eşya ve benzeri şeyler anlamındadır.

"Namazı terk edip câmi'den dışarı fırlayan tâife, kervanın getirdiği zahîreleri derhal başkaları ucuza kapatmak lâzım gelmesin ve o satılmak üzere getirilen maldan ucuzluk nef'ini de bizden evvel müracaat edenler alıp götürmesinler fikriyle dağıldılar." "Sarfe" nef' demektir ve "celeb" satmak için bir şehirden diğer şehire sürdükleri koyun ve eşyâ ve sâire ma'nâsınadır.

427. Peygamber, halvette namaz içinde, niyaz üzere iki üç fakîr ile sabit kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

427. Peygamber, halvette namaz içinde, niyaz üzere iki üç fakir ile sabit kaldı.

"Dû se" (iki üç) ifadesi azlıktan kinayedir. Bu olayda Efendimiz cami-i şerifte dördü Hulefa-yı Raşidin (doğru yolu bulmuş halifeler) olmak üzere, on kişi ile kalmışlardı. Ve Abdullah ibn Mes'ud ve Bilal Habeşi (r.a.) hazretleri de kalanlar içinde idi.

"Dû se" (دو سه) ta'biri kılletten kinâyedir. Bu vak'ada Efendimiz câmi'-i şerîfte dördü Hulefâ-yı râşidîn olmak üzere, on kişi ile kalmış idiler. Ve Abdullah ibn Mes'ûd ve Bilâl Habeşî (r.a.) hazretleri de kalanlar içinde idi.

428. Buyurdu: "Lehv ve davul ve ticaret niçin sizi bir Rabbânî'den kat' etti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

428. Buyurdu: "Eğlence, davul ve ticaret sizi niçin bir Rabbânî'den (Allah'a yakın bir zattan) kopardı?"

Kıtlık senesinde bir cuma günü, sahabeler şerefli camide ve şanlı peygamber Efendimiz de minberde hutbede idiler. Medine-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka haber vermek için davul çalmaya başladı. Camide davul sesini duyan sahabeler, yiyecek tedariki için derhal dışarı fırladılar. Camide ancak on kişi kaldı. Onun üzerine Cuma Suresi'nde olan bu ayet-i kerime nazil oldu: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهُوا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Cuma, 62/11) yani "Ve ticareti ve eğlenceyi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni ayakta durur vaziyette terk ettiler. De ki: Allah katında olan şey, eğlenceden ve ticaretten hayırlıdır. Ve Yüce Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır." Ayet-i kerimede beyan buyrulan "ticaret", kervanın getirdiği yiyecek alımı ve "eğlence"den maksat da kervanın çaldığı davuldur. Ve şanlı peygamber Efendimiz bu dağılma hakkında buyurdular ki: وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْ خَرَجُوا جَمِيعًا لَأَضْرَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الْوَادِيَ نَارًا yani "Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Yüce Allah'a yemin ederim ki, eğer hepsi çıksalardı, Yüce Allah onların üzerine vadiyi ateş olarak alevlendirirdi!"

Kıtlık senesinde bir cum'a günü, ashâb-ı kirâm câmi'-i şerîfte ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi minberde hutbede idiler. Medîne-i Münevvere'ye kervan geldi ve halka ihbâr için davul çalmağa başladı. Câmide davul sesini duyan ashâb, zahîre tedariki için derhal dışarı fırladılar. Câmi'de ancak on kişi kaldı. Onun üzerine sûre-i Cum'a'da olan bu âyet-i kerîme nâzil oldu: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهُوا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Cum'a, 62/11) ya'nî “Ve ticareti ve lehvi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni kāim olarak terk ettiler. De ki: Allah indinde olan şey, lehivden ve ticâretten hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ rızık vericilerin hayırlısıdır." Âyet-i kerîmede beyân buyrulan "ticâret", kervanın getirdiği zahîre mübâyaası ve "lehv"den murâd dahi kervanın çaldığı davuldur. Ve nebiyy-i zîşân Efendimiz bu dağılma hakkında buyurdular ki: وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْ خَرَجُوا جَمِيعًا لَأَضْرَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الْوَادِيَ نَارًا ya'nî "Nefs-i Muhammed yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, eğer hepsi çıksa idiler, Allah Teâlâ onların üzerine vâdîyi ateş olarak alevlendirirdi!"

426. Tâ ki başkalarının ucuz alması lazım gelmesin, o satılmak üzere getirilmiş maldan nef'ini bizden onlar götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

426. Başkalarının ucuz alması gerekmesin, o satılmak üzere getirilmiş maldan faydayı bizden onlar götürsün!

Namazı terk edip camiden dışarı fırlayan topluluk, kervanın getirdiği erzakları başkaları hemen ucuza kapatmasın ve o satılmak üzere getirilen maldan ucuzluk faydasını da bizden önce başvuranlar alıp götürmesinler düşüncesiyle dağıldılar. "Sarfe" fayda demektir ve "celeb" satmak için bir şehirden diğer şehre sürdükleri koyun ve eşya ve benzeri şeyler anlamındadır.

"Namazı terk edip câmi'den dışarı fırlayan tâife, kervanın getirdiği zahîreleri derhal başkaları ucuza kapatmak lâzım gelmesin ve o satılmak üzere getirilen maldan ucuzluk nef'ini de bizden evvel müracaat edenler alıp götürmesinler fikriyle dağıldılar." "Sarfe" nef' demektir ve "celeb" satmak için bir şehirden diğer şehire sürdükleri koyun ve eşyâ ve sâire ma'nâsınadır.

427. Peygamber, halvette namaz içinde, niyaz üzere iki üç fakîr ile sabit kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

427. Peygamber, halvette namaz içinde, niyaz üzere iki üç fakir ile sabit kaldı.

"Dû se" (iki üç) ifadesi azlıktan kinayedir. Bu olayda Efendimiz cami-i şerifte dördü Hulefa-yı Raşidin (doğru yolu bulmuş halifeler) olmak üzere, on kişi ile kalmışlardı. Ve Abdullah ibn Mes'ud ve Bilal Habeşi (r.a.) hazretleri de kalanlar içinde idi.

"Dû se" (دو سه) ta'biri kılletten kinâyedir. Bu vak'ada Efendimiz câmi'-i şerîfte dördü Hulefâ-yı râşidîn olmak üzere, on kişi ile kalmış idiler. Ve Abdullah ibn Mes'ûd ve Bilâl Habeşî (r.a.) hazretleri de kalanlar içinde idi.

428. Buyurdu: "Lehv ve davul ve ticaret niçin sizi bir Rabbânî'den kat' etti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

428. Buyurdu: "Eğlence, davul ve ticaret sizi niçin bir Rabbânî'den (Allah'a yakın, ilâhî bilgi sahibi kimseden) uzaklaştırdı?"

429. Muhakkak siz hayran olarak buğday tarafına dağıldınız; ondan sonra Peygamber'i ayakta hâlî bıraktınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

429. Muhakkak siz hayran olarak buğday tarafına dağıldınız; ondan sonra Peygamber'i ayakta yalnız bıraktınız.

Şanlı Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Eğlenceden ibaret olan dünya hayatı ve davul sesi ve ticaret sizi Hakk tarafına ve hakikate davet eden ve Rabbanî olan bir Peygamber'den niçin kopardı ve ayırdı?"

Yani "Ey Medine halkı, buğday sevgisinin üstün gelmesi sebebiyle hayran olarak camiden dağıldınız; sonra Rabbanî olan şanlı Peygamber'i hutbede ayakta yalnız ve tek başına bıraktınız!"

Bu ve sonraki şerefli beyitler, yukarıda zikredilen kerim ayetin yüce anlamlarını açıklamaktadır. Bu kerim ayette ve bu şerefli beyitte, dünya sevgisi sebebiyle insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) marifet huzurunu terk edip dağılanları da azarlama ve kınama vardır.

Nebiyy-i zîşân Efendimiz buyurdu ki: "Lehvden ibaret olan hayât-ı dünyâ ve davul sesi ve ticaret sizi cânib-i Hakk'a ve hakikate da'vet eden ve Rabbânî olan bir Peygamber'den niçin kat'edip ayırdı?"

Ya'nî "Ey ehl-i Medîne, buğday muhabbetinin galebesi sebebiyle hayrân olarak câmi'den dağıldınız; sonra Rabbânî olan Nebiyy-i zîşânı hutbede ayakta hâlî ve yalnız bıraktınız!"

Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler, yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmenin maanî-i münîfesini tavzíhtir. Bu âyet-i kerîmede ve bu beyt-i şerifte, dünyâ muhabbeti sebebiyle insân-ı kâmilin huzûr-ı ma'rifetini terkedip dağılanları da tevbîh ve ta'rîz vardır.

430. Buğday için batıl tohum ektiniz ve o Hakk'ın Resûlü'nü bıraktınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

430. Buğday için batıl tohum ektiniz ve o Hakk'ın Resûlü'nü bıraktınız.

Buğday sevgisine yenik düşmenizden dolayı kalbinize batıl olan nefis sevgisi tohumunu ektiniz. Ve o Hakk'ın Resûlü'nü terk edip, Allah'tan başkasının sevgisini, Allah sevgisine tercih ettiniz.

[427] Buğday muhabbetine mağlûbiyetten dolayı kalbinize bâtıl olan hubb-i nefs tohumunu ektiniz. Ve o Hakk'ın Resûlü'nü terkedip, muhabbet-i mâsivâyı, muhabbet-i Hakk'a tercih ettiniz.

431. Onun sohbeti lehivden ve maldan hayırlıdır. Bak, kimi terkettin gözünü oυ!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

431. Onun sohbeti eğlenceden ve maldan daha hayırlıdır. Bak, kimi terk ettin sen!

O Hak Resûlü'nün sohbeti ve huzuru, hayâlden ibaret olan eğlenceden ve maldan daha hayırlıdır; onun huzuru Hak'tır ve daveti hakikattir. Bu sebeple, basiret gözündeki gaflet çapaklarını sil de dikkatli bir bakışla bir bak ki, kimi terk ettin? Yani hakikati hayâle feda ettin!

O Hak Resûlü'nün sohbeti ve huzûru, hayâlden ibaret olan lehivden ve maldan hayırlıdır; onun huzuru Hak'tır ve da'veti hakikattir. Binâenaleyh, basar-ı basîretindeki gaflet çapaklarını sil de nazar-ı dikkatle bir bak ki, kimi terkettin? Ya'nî hakikati hayâle fedâ ettin!

432. Sizin hırsınıza bu yakîn olmadı mı ki, Rezzâk ve râzıkların hayırlısı benim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

432. Sizin hırsınıza bu yakın olmadı mı ki, Rezzâk ve rızık verenlerin hayırlısı benim!

Ankaravî hazretleri "olmadı mı" ifadesini inkârî soru şeklinde tercüme etmiştir. Soru olmaksızın da bir anlam olabilir. Yani "Sizin hırslı nefsinizin gözüne, abartılı bir şekilde rızık verici ve rızık verenlerin hayırlısı ben ol-

خود نشد i Ankaravî hazretleri istifhâm-ı inkârî sûretinde tercüme buyurmuşlardır. İstifhamsız olmak dahi bir vecih olabilir. Ya'ni "Sizin harís olan nefsinizin gözüne mübâlağa ile rızık verici ve rızık vericilerin hayırlısı ben ol-

429. Muhakkak siz hayran olarak buğday tarafına dağıldınız; ondan sonra Peygamber'i ayakta hâlî bıraktınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

429. Muhakkak siz şaşkınlık içinde buğday tarafına dağıldınız; ondan sonra Peygamber'i ayakta yalnız bıraktınız.

Yani "Ey Medine halkı, buğday sevgisinin üstün gelmesi sebebiyle şaşkınlık içinde camiden dağıldınız; sonra Rabbanî olan şanlı peygamberi hutbede ayakta yalnız ve tek başına bıraktınız!"

Bu ve sonraki şerefli beyitler, yukarıda anılan yüce ayetin yüce anlamlarını açıklamaktadır. Bu yüce ayette ve bu şerefli beyitte, dünya sevgisi sebebiyle insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) marifet huzurunu terk edip dağılanları azarlama ve kınama da vardır.

Ya'nî "Ey ehl-i Medîne, buğday muhabbetinin galebesi sebebiyle hayrân olarak câmi'den dağıldınız; sonra Rabbânî olan Nebiyy-i zîşânı hutbede ayakta hâlî ve yalnız bıraktınız!"

Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler, yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmenin maanî-i münîfesini tavzíhtir. Bu âyet-i kerîmede ve bu beyt-i şerifte, dünyâ muhabbeti sebebiyle insân-ı kâmilin huzûr-ı ma'rifetini terkedip dağılanları da tevbîh ve ta'rîz vardır.

430. Buğday için batıl tohum ektiniz ve o Hakk'ın Resûlü'nü bıraktınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

430. Buğday için batıl tohum ektiniz ve o Hakk'ın Resûlü'nü bıraktınız.

Buğday sevgisine yenik düşmenizden dolayı kalbinize batıl olan nefis sevgisi tohumunu ektiniz. Ve o Hakk'ın Resûlü'nü terk edip, Allah'tan başkasının sevgisini, Allah sevgisine tercih ettiniz.

Buğday muhabbetine mağlûbiyetten dolayı kalbinize bâtıl olan hubb-i nefs tohumunu ektiniz. Ve o Hakk'ın Resûlü'nü terkedip, muhabbet-i mâsivâyı, muhabbet-i Hakk'a tercih ettiniz.

431. Onun sohbeti lehivden ve maldan hayırlıdır. Bak, kimi terkettin gözünü ov!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

431. Onun sohbeti eğlenceden ve maldan hayırlıdır. Bak, kimi terk ettin gözünü ov!

O Hak Resûlü'nün sohbeti ve huzuru, hayalden ibaret olan eğlenceden ve maldan hayırlıdır; onun huzuru Hak'tır ve daveti hakikattir. Bu sebeple, basiret gözündeki gaflet çapaklarını sil de dikkatle bir bak ki, kimi terk ettin? Yani hakikati hayale feda ettin!

O Hak Resûlü'nün sohbeti ve huzûru, hayâlden ibaret olan lehivden ve maldan hayırlıdır; onun huzuru Hak'tır ve da'veti hakikattir. Binâenaleyh, basar-ı basîretindeki gaflet çapaklarını sil de nazar-ı dikkatle bir bak ki, kimi terkettin? Ya'nî hakikati hayâle fedâ ettin!

432. Sizin hırsınıza bu yakîn olmadı mı ki, Rezzâk ve râzıkların hayırlısı benim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

432. Sizin hırsınıza bu kesin bilgi olmadı mı ki, rızık veren ve rızık verenlerin en hayırlısı benim!

Ankaravî hazretleri inkârî soru şeklinde tercüme etmişlerdir. Soru cümlesi olmaması da bir ihtimal olabilir. Yani "Sizin hırslı nefsinizin gözüne, abartılı bir şekilde rızık verici ve rızık vericilerin en hayırlısı ben olduğum kesin olarak görünmedi de, böylece Peygamber'imi ayakta bırakıp terk ettiniz mi?" demek olur.

Ankaravî hazretleri istifhâm-ı inkârî sûretinde tercüme buyurmuşlardır. İstifhamsız olmak dahi bir vecih olabilir. Ya'ni "Sizin harís olan nefsinizin gözüne mübâlağa ile rızık verici ve rızık vericilerin hayırlısı ben ol- duğum yakînen görünmedi de, böyle Peygamber'imi ayakta bırakıp terketti- niz?" demek olur.

433. O ki, kendinden buğday gıda verir, sizin tevekküllerinizi ne vakit zâyi' koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. O ki, kendinden buğdaya gıda verir, sizin tevekküllerinizi ne zaman boşa çıkarır?

O Yüce Allah hazretleri ki, buğdaya kendi gayb hazinesinden gıda ve büyüme verir, eğer rızık hususunda o buğdayı yetiştiren Rezzâk'a güvenip tevekkül etseniz, sizin bu tevekküllerinizi hiç boşa çıkarır mı?

O Hak Teâlâ hazretleri ki, buğdaya kendi hazîne-i gaybından gıdâ ve neşv ü nemâ verir, eğer rızık husûsunda o buğdayı yetiştiren Rezzâk'a i'timâd edip tevekkül etseniz, sizin bu tevekküllerinizi hiç zâyi' eder mi?

434. Buğday için mi ondan ayrı oldun ki, buğdayı gökten göndermiştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

434. Buğday için mi ondan ayrı oldun ki, buğdayı gökten göndermiştir!

Garip şey! Allah Resûlü'nü buğday sevgisi için terk etmekle ne kadar muhakemesizlik (akılsızlık) ettin! Hele bir iyi düşün! Buğdayı gayb âleminden (görünmeyen âlemden) zuhur âlemine (görünen âleme) gönderen, âlemin rızık vericisi olan Allah'tan buğday için mi ayrıldın? Anlayış sahipleri için bu yakışır mı?

Garip şey! Hak Resûlü'nü buğday muhabbeti için terk etmekle ne kadar muhâkemesizlik ettin! Hele bir iyi düşün! Buğdayı âsumân-ı gaybdan âlem-i zuhûra gönderen Rezzâk-ı âlem olan Hak'tan buğday için mi ayrıldın? Ehl-i idrâk için bu lâyık olur mu?

## Doğanın kazları sudan sahrâya da'veti

435. Doğan kaza dedi ki: "Sudan kalk, tâ ki şeker dökücü olan sahrâları göresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

435. Doğan kaza dedi ki: "Sudan kalk, tâ ki şeker dökücü olan sahrâları göresin!"

"Doğan"dan maksat şeytan ve "kaz"dan maksat müminlerdir. "Kand-rîz" şeker dökücü anlamına gelen birleşik bir sıfattır. "Güzellik ve letafet saçan çöller" demek olur.

"Doğan"dan murâd, şeytan ve "kaz"dan murâd mü'minlerdir. "Kand-rîz" şeker dökücü ma'nâsına vasf-ı terkîbîdir. "Hüsn ve letâfet saçan sahrâlar" demek olur.

436. Akıl kaz ona der ki: "Ey doğan, uzak ol! Su bize kal'a-i emndir ve sürûrdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

436. Akıl, o kaz kuşuna der ki: "Ey doğan, uzak dur! Su bize güvenli bir kale ve sevinçtir!"

doğru bir şekilde görünmedi de, böylece Peygamber'imi ayakta bırakıp terk mi ettiniz?" demek olur.

duğum yakînen görünmedi de, böyle Peygamber'imi ayakta bırakıp terkettiniz?" demek olur.

433. O ki, kendinden buğday gıda verir, sizin tevekküllerinizi ne vakit zâyi' koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. O ki, kendinden buğdaya gıda verir, sizin tevekküllerinizi ne zaman boşa çıkarır?

O Yüce Allah hazretleri ki, buğdaya kendi gayb hazinesinden gıda ve büyüme verir, eğer rızık hususunda o buğdayı yetiştiren Rezzâk'a güvenip tevekkül etseniz, sizin bu tevekküllerinizi hiç boşa çıkarır mı?

O Hak Teâlâ hazretleri ki, buğdaya kendi hazîne-i gaybından gıdâ ve neşv ü nemâ verir, eğer rızık husûsunda o buğdayı yetiştiren Rezzâk'a i'timâd edip tevekkül etseniz, sizin bu tevekküllerinizi hiç zâyi' eder mi?

434. Buğday için mi ondan ayrı oldun ki, buğdayı gökten göndermiştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

434. Buğday için mi ondan ayrı oldun ki, buğdayı gökten göndermiştir!

Garip şey! Allah Resûlü'nü buğday sevgisi için terk etmekle ne kadar muhakemesizlik (akılsızlık) ettin! Hele bir iyi düşün! Buğdayı gayb âleminden (görünmeyen âlemden) zuhur âlemine (görünen âleme) gönderen, âlemin rızık vericisi olan Allah'tan buğday için mi ayrıldın? Anlayış sahipleri için bu yakışır mı?

Garip şey! Hak Resûlü'nü buğday muhabbeti için terk etmekle ne kadar muhâkemesizlik ettin! Hele bir iyi düşün! Buğdayı âsumân-ı gaybdan âlem-i zuhûra gönderen Rezzâk-ı âlem olan Hak'tan buğday için mi ayrıldın? Ehl-i idrâk için bu lâyık olur mu?

## Doğanın kazları sudan sahrâya da'veti

435. Doğan kaza dedi ki: "Sudan kalk, tâ ki şeker dökücü olan sahrâları göresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

435. Doğan kaza dedi ki: "Sudan kalk, tâ ki şeker dökücü olan sahrâları göresin!"

"Doğan"dan maksat şeytan ve "kaz"dan maksat müminlerdir. "Kand-rîz" şeker dökücü anlamına gelen birleşik bir sıfattır. "Güzellik ve letafet saçan çöller" demek olur.

"Doğan"dan murâd, şeytan ve "kaz"dan murâd mü'minlerdir. "Kand-rîz" şeker dökücü ma'nâsına vasf-ı terkîbîdir. "Hüsn ve letâfet saçan sahrâlar" demek olur.

436. Akıl kaz ona der ki: "Ey doğan, uzak ol! Su bize kal'a-i emndir ve sürûrdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

436. Akıl, o doğana der ki: "Ey doğan, uzak ol! Su bize güvenli bir kale ve sevinçtir!"

"Su"dan kasıt, şeriatın esasları ve tarikatın âdâbıdır. Yani "Yırtıcı bir doğan mesabesinde olan şeytan, su gibi hayat veren şeriat esasları ve tarikat âdâbı içinde yaşayan müminlere: "Şeriat ve tarikat bağından çık ve nefse ait hazlar sahrasına gel ki, o şeker dökücü ve geçici lezzetler saçıcı olan o sahrâyı göresin!" diye davet ettiği zaman, akıllı olan mümin Hakk Yolcusu ona der ki: "Ey doğan, benden uzaklaş! Çünkü bizim için şeriat ve tarikat, saldıran düşmanlara karşı emniyet ve sevinç veren bir kaledir."

"Su"dan murâd, erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkattir. Ya'ni "Bir yırtıcı doğan mesâbesinde olan şeytan, su gibi hayat veren erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkat içinde yaşayan mü'minlere: "Kayd-ı şerîat ve tarîkatten çık ve huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsına gel ki, o şeker dökücü ve lezzât-ı 'âcile saçıcı olan o sahrâyı göresin!" diye da'vet ettiği vakit, âkıl olan mü'min-i sâlik ona der ki: "Ey doğan, benden uzaklaş! Zîrâ bizim için şerîat ve tarikat, mühâcim olan düşmanlara karşı emniyet ve sürûr-bahş olan bir kal'adır."

437. Şeytan, doğan gibi acele geldiği vakit, ey kazlar sakın su kal'asından dışarı gitmeyiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

437. Şeytan, doğan gibi acele geldiği zaman, ey kazlar, sakın su kalesinden dışarı çıkmayın!

438. Doğana deyiniz: "Git, git! Ey el tutucu muîn, bizim başımızdan geri dön!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

438. Doğana deyiniz: "Git, git! Ey el tutucu yardımcı, bizim başımızdan geri dön!"

Ankaravî nüshasında "guyend" (derler) ve Hind nüshalarında (deyiniz) şeklindedir; ve burada bu çoğul muhatap kipi uygun düşmektedir. "Pây-ı merd" "yardımcı, şefaatçi, muin ve el tutan" anlamlarındadır. "Dest-dâr" birleşik bir sıfat olup, "el tutucu" demektir, ve "pây-ı merd"in sıfatıdır. Yani "Ey pây-ı merd ve destdâr" takdirindedir.

Ankaravî nüshasında "guyend" (گویند) ya'ni "derler" ve Hind nüshalarında (گوئید) suretindedir; ve burada bu cem'-i muhatab sîgası münasib düşmektedir. "Pây-ı merd" "meded-kâr ve şefî' ve muîn ve destgîr" ma'nâlarınadır. "Dest-dâr" vasf-ı terkîbî olup, "el tutucu" demektir, Ve "pây-ı merd"in sıfatıdır. Ya'nî "Ey pây-ı merd ve destdâr" takdîrindedir.

439. "Biz senin da'vetinden berîyiz ve da'vet senin olsun ey kâfir! Senin bu sözünü biz işitmiyoruz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

439. "Biz senin davetinden uzağız ve davet senin olsun ey kâfir! Senin bu sözünü biz işitmiyoruz!"

"Ne-nûşîm" (ننوشیم), "işitmek" anlamına gelen "Niyûşîden" (نیوشیدن) mastarının kısaltılmış şeklinden olup نه نیوشیم yerine kullanılmıştır. Yani "Ey kâfir olan İblis, biz senin davetine icabet etmiyoruz! Davet ettiğin nefse ait hazlar çölü senin olsun. Senin sözün bizim kulağımıza girmez!"

"Ne-nûşîm" (ننوشیم) "işitmek" ma'nâsına olan "Niyûşîden" (نیوشیدن) masdarının muhaffefinden olup نه نیوشیم yerinde kullanılmıştır. Ya'nî “Ey kâfir olan Iblis, biz senin da'vetine icâbet etmiyoruz! Da'vet ettiğin huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsı senin olsun. Senin sözün bizim kulağımıza girmez!"

440. "Hısn bizim için şekerdir ve şeker mahalli senin olsun. Ben senin hediyeni istemiyorum, bostan senin olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

440. "Kale bizim için şekerdir ve şeker yeri senin olsun. Ben senin hediyeni istemiyorum, bahçe senin olsun!"

Şeriat ve tarikat kalesi bizim için şeker gibi lezzetlidir ve "şeker dökücü" diye nitelendirdiğin nefse ait hazlar çölü senin olsun! Ben senin bu hediyeni istemiyorum. O övdüğün bahçe senin olsun. İkinci mısradaki "Su"dan kasıt, şeriatın esasları ve tarikatın âdâbıdır. Yani "Yırtıcı bir doğan mesabesinde olan şeytan, su gibi hayat veren şeriatın esasları ve tarikatın âdâbı içinde yaşayan müminlere: "Şeriat ve tarikat kaydından çık ve nefse ait hazlar çölüne gel ki, o şeker dökücü ve geçici lezzetler saçıcı olan o çölü göresin!" diye davet ettiği vakit, akıllı olan mümin Hakk Yolcusu ona der ki: "Ey doğan, benden uzaklaş! Çünkü bizim için şeriat ve tarikat, saldıran düşmanlara karşı emniyet ve sevinç veren bir kaledir."

"Şerîat ve tarikat kal'ası bizim için şeker gibi lezîzdir ve “şeker dökücü" diye tavsîf ettiğin huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsı senin olsun! Ben senin bu hediyeni istemiyorum. O medhettiğin bostan senin olsun." İkinci mısra'daki "Su"dan murâd, erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkattir. Ya'ni "Bir yırtıcı doğan mesâbesinde olan şeytan, su gibi hayat veren erkân-ı şerîat ve âdâb-ı tarîkat içinde yaşayan mü'minlere: "Kayd-ı şerîat ve tarîkatten çık ve huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsına gel ki, o şeker dökücü ve lezzât-ı 'âcile saçıcı olan o sahrâyı göresin!" diye da'vet ettiği vakit, âkıl olan mü'min-i sâlik ona der ki: "Ey doğan, benden uzaklaş! Zîrâ bizim için şerîat ve tarikat, mühâcim olan düşmanlara karşı emniyet ve sürûr-bahş olan bir kal'adır."

437. Şeytan, doğan gibi acele geldiği vakit, ey kazlar sakın su kal'asından dışarı gitmeyiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

437. Şeytan, doğan gibi acele geldiği zaman, ey kazlar, sakın su kalesinden dışarı çıkmayın!

438. Doğana deyiniz: "Git, git! Ey el tutucu muîn, bizim başımızdan geri dön!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

438. Doğana deyiniz: "Git, git! Ey el tutucu yardımcı, bizim başımızdan geri dön!"

Ankaravî nüshasında "guyend" (گویند) yani "derler" ve Hind nüshalarında (گوئید) şeklindedir; ve burada bu çoğul muhatap kipi uygun düşmektedir. "Pây-ı merd" "yardımcı, şefaatçi, muîn ve el tutucu" anlamlarındadır. "Dest-dâr" birleşik bir sıfat olup, "el tutucu" demektir, ve "pây-ı merd"in sıfatıdır. Yani "Ey pây-ı merd ve destdâr" takdirindedir.

Ankaravî nüshasında "guyend" (گویند) ya'ni "derler" ve Hind nüshalarında (گوئید) sûretindedir; ve burada bu cem'-i muhatab sîgası münasib düşmektedir. "Pây-ı merd" "meded-kâr ve şefî' ve muîn ve destgîr" ma'nâlarınadır. "Dest-dâr" vasf-ı terkîbî olup, "el tutucu" demektir, Ve "pây-ı merd"in sıfatıdır. Ya'nî "Ey pây-ı merd ve destdâr" takdîrindedir.

439. "Biz senin da'vetinden berîyiz ve da'vet senin olsun ey kâfir! Senin bu sözünü biz işitmiyoruz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

439. "Biz senin davetinden uzağız ve davet senin olsun ey kâfir! Senin bu sözünü biz işitmiyoruz!"

"Ne-nûşîm" (ننوشیم) "işitmek" anlamına gelen "Niyûşîden" (نیوشیدن) mastarının kısaltılmış hâlinden olup "ne niyûşîm" yerine kullanılmıştır. Yani "Ey kâfir olan İblis, biz senin davetine icabet etmiyoruz! Davet ettiğin nefse ait hazlar (huzûzât-ı nefsâniyye) çölü senin olsun. Senin sözün bizim kulağımıza girmez!"

"Ne-nûşîm" (ننوشیم) "işitmek" ma'nâsına olan "Niyûşîden" (نیوشیدن) masdarının muhaffefinden olup نه نیوشیم yerinde kullanılmıştır. Ya'nî “Ey kâfir olan İblis, biz senin da'vetine icâbet etmiyoruz! Da'vet ettiğin huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsı senin olsun. Senin sözün bizim kulağımıza girmez!"

440. "Hısn bizim için şekerdir ve şeker mahalli senin olsun. Ben senin hediyeni istemiyorum, bostan senin olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

440. "Kale bizim için şekerdir ve şeker yeri senin olsun. Ben senin hediyeni istemiyorum, bostan senin olsun!"

Şeriat ve tarikat kalesi bizim için şeker gibi lezzetlidir ve "şeker dökücü" diye nitelendirdiğin nefse ait hazlar sahrası senin olsun! Ben senin bu hediyeni istemiyorum. O övdüğün bostan senin olsun. İkinci mısradaki بستان "sitânden" (almak) masdarından emir kipi olup "Ben senin hediyeni istemem, al senin olsun!" anlamını vermek de bir yöndür.

[437] "Şerîat ve tarikat kal'ası bizim için şeker gibi lezîzdir ve “şeker dökücü" diye tavsîf ettiğin huzûzât-ı nefsâniyye sahrâsı senin olsun! Ben senin bu hediyeni istemiyorum. O medhettiğin bostan senin olsun." İkinci mısra'daki بستان "sitânden" masdarından emr-i hâzır olup "Ben senin hediyeni istemem, al senin olsun!" ma'nâsını vermek dahi bir vecihtir.

441. Vaktaki can olur, gıda eksik gelmez. Vaktaki ordu vardır, bayrak eksik gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

441. Can olduğu zaman, gıda eksik gelmez. Ordu olduğu zaman, bayrak eksik gelmez.

Can bedende bulunduğu sürece, bedenin muhtaç olduğu gıda eksik gelmez. Ordu mevcut olduğu sürece, elbette bayrağı olur.

Can bedende bulundukça, bedenin muhtâç olduğu gıdâ eksik gelmez. Ordu mevcud oldukça, elbette bayrağı olur.

## Efendi ve köylü hikâyesine rücû

442. Hazm edici efendi, çok özür getirdi. Serkeş olan şeytana çok bahane etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

442. Hazm edici efendi, çok özür getirdi. Serkeş olan şeytana çok bahane etti.

Yukarıda, hazım ve ihtiyatı anılan şehirli efendi, serkeş şeytan gibi olan köylüye karşı çok özür diledi ve bahane getirdi.

Yukarıda, hazm ve ihtiyâtı zikr olunan şehirli efendi, serkeş şeytan gibi olan köylüye karşı çok özür diledi ve bahâne getirdi.

443. Dedi: "Şimdi mühim işlerim vardır, eğer gelirsem o muntazam olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

443. Dedi: "Şimdi önemli işlerim var, eğer gelirsem o düzenli olmaz."

444. "Şah bana nazik iş emretmiştir. Şah benim intizarımdan mızganmamıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

444. "Şah bana nazik bir iş emretmiştir. Şah benim bekleyişimden gözünü kırpmamıştır."

"Gunûden" (غنودن) "göz kırpmamak"tır. Arapça "sine" kelimesinin karşılığıdır. Uyku hâlinin başlangıcına denir. Yani, "Memleketimizin hükümdarı, bana nazik bir işin yapılmasını emretmiştir. Bu işi emrettiği şekilde yerine getirmiş olduğum haberini beklediğinden dolayı, gözünü bile kırpmamış ve uykusunu feda etmiştir." بستان "sitânden" masdarından emir hâli olup "Ben senin hediyeni istemem, al senin olsun!" anlamını vermek de bir yöndür.

"Gunûden" (غنودن) "mızganmak"tır. Arapça "sine" mukābilidir. Uyku hâlinin ibtidâsına derler. Ya'nî, "Memleketimizin hükümdarı, bana nâzik bir işin görülmesini emretmiştir. Bu işi emri vech ile îfâ etmiş olduğum haberini beklediğinden dolayı, gözünü bile kırpmamış ve uykusunu fedâ etmiştir." بستان "sitânden" masdarından emr-i hâzır olup "Ben senin hediyeni istemem, al senin olsun!" ma'nâsını vermek dahi bir vecihtir.

441. Vaktaki can olur, gıda eksik gelmez. Vaktaki ordu vardır, bayrak eksik gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

441. Can olduğu zaman, gıda eksik gelmez. Ordu olduğu zaman, bayrak eksik gelmez.

Can bedende bulunduğu sürece, bedenin muhtaç olduğu gıda eksik gelmez. Ordu mevcut olduğu sürece, elbette bayrağı olur.

Can bedende bulundukça, bedenin muhtâç olduğu gıdâ eksik gelmez. Ordu mevcud oldukça, elbette bayrağı olur.

## Efendi ve köylü hikâyesine rücû

442. Hazm edici efendi, çok özür getirdi. Serkeş olan şeytana çok bahane etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

442. Hazm edici efendi, çok özür getirdi. Serkeş olan şeytana çok bahane etti.

Yukarıda, hazım ve ihtiyatı anılan şehirli efendi, serkeş şeytan gibi olan köylüye karşı çok özür diledi ve bahane getirdi.

Yukarıda, hazm ve ihtiyâtı zikr olunan şehirli efendi, serkeş şeytan gibi olan köylüye karşı çok özür diledi ve bahâne getirdi.

443. Dedi: "Şimdi mühim işlerim vardır, eğer gelirsem o muntazam olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

443. Dedi: "Şimdi önemli işlerim var, eğer gelirsem o düzenli olmaz."

444. "Şah bana nazik iş emretmiştir. Şah benim intizarımdan mızganmamıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

444. "Şah bana nazik iş emretmiştir. Şah benim intizarımdan mızganmamıştır."

"Gunûden" (غنودن) "mızganmak"tır. Arapça "sine" (uyuklama, hafif uyku) karşılığıdır. Uyku hâlinin başlangıcına derler. Yani, "Memleketimizin hükümdarı, bana nazik bir işin yapılmasını emretmiştir. Bu işi emrettiği şekilde yerine getirmiş olduğum haberini beklediğinden dolayı, gözünü bile kırpmamış ve uykusunu feda etmiştir."

"Gunûden" (غنودن) "mızganmak"tır. Arapça "sine" mukābilidir. Uyku hâlinin ibtidâsına derler. Ya'nî, "Memleketimizin hükümdarı, bana nâzik bir işin görülmesini emretmiştir. Bu işi emri vech ile îfâ etmiş olduğum haberini beklediğinden dolayı, gözünü bile kırpmamış ve uykusunu fedâ etmiştir."

445. Ben şahın emrini terke tâkat getiremem. Ben şahın indinde sarı yüzlü olamam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

445. Ben şahın emrini terk etmeye güç yetiremem. Ben şahın yanında sarı yüzlü olamam.

"Rûy zerd şuden" (yüzü sararmak) utanmaktan ve mahcup olmaktan kinayedir. "Ben şahın emrini terk edip köye geldiğim için, onun huzurunda mahcup ve rezil olurum, utanırım. Bu sebeple ben bu durumu kabul edemem."

"Rûy zerd şuden" hacil olmak ve utanmaktan kinâyedir. "Ben şâhın emrini terk edip köye geldiğim için, onun huzurunda hacíl ve rüsvây olurum, utanırım. Binâenaleyh ben bu hâli kabûl edemem."

446. Her sabah ve her akşam husûsî çavuş erişir, benden bir menâs ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

446. Her sabah ve her akşam özel bir çavuş gelir, benden bir sığınak ister.

"Menâs" kaçıp sığınacak yer, "kaçış ve sığınma yeri" demektir; ve "kuvvet" anlamına da gelir. "Her sabah ve her akşam bana padişah tarafından özel bir çavuş gelir; padişah bana ısmarladığı bu işin kaçış ve sığınma yerini, yani sonucunu ve sonunu öğrenmek ister."

"Menâs" kaçıp sığınacak yer, "meferr ve melce'" demektir; ve "kuvvet" ma'nâsına da gelir. "Her sabah ve her akşam bana pâdişah tarafından husûsî bir çavuş gelir; pâdişah bana ısmarladığı bu işin meferri ve melcei, ya'ni neticesi ve hitâmı hakkında ma'lûmât ister."

447. Sen revâ tutar mısın ki, köy tarafına geleyim? Tâ ki sultan kaşına düğüm bıraksın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

447. Sen uygun görür müsün ki, köy tarafına geleyim? Tâ ki sultan kaşına düğüm atsın!

"Gireh der ebrû efkenden (Darılıp kaş çatmak)" ifadesinden kinayedir.

"Gireh der ebrû efkenden Darılıp kaş çatmak"tan kinâyed

445. Ben şahın emrini terke tâkat getiremem. Ben şahın indinde sarı yüzlü olamam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

445. Ben şahın emrini terk etmeye güç yetiremem. Ben şahın yanında sarı yüzlü olamam.

"Rûy zerd şuden" (yüzü sararmak) utanmaktan ve mahcup olmaktan kinayedir. "Ben şahın emrini terk edip köye geldiğim için, onun huzurunda mahcup ve rezil olurum, utanırım. Bu sebeple ben bu durumu kabul edemem."

"Rûy zerd şuden" hacil olmak ve utanmaktan kinâyedir. "Ben şâhın emrini terk edip köye geldiğim için, onun huzurunda hacíl ve rüsvây olurum, utanırım. Binâenaleyh ben bu hâli kabûl edemem."

446. Her sabah ve her akşam husûsî çavuş erişir, benden bir menâs ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

446. Her sabah ve her akşam özel bir çavuş gelir, benden bir sığınak ister.

"Menâs" kaçıp sığınacak yer, "kaçış ve sığınak" demektir; ve "kuvvet" anlamına da gelir. "Her sabah ve her akşam bana padişah tarafından özel bir çavuş gelir; padişah bana emanet ettiği bu işin kaçış ve sığınağı, yani sonucu ve sonu hakkında bilgi ister."

"Menâs" kaçıp sığınacak yer, "meferr ve melce" demektir; ve "kuvvet" ma'nâsına da gelir. "Her sabah ve her akşam bana pâdişah tarafından husûsî bir çavuş gelir; pâdişah bana ısmarladığı bu işin meferri ve melcei, ya'ni neticesi ve hitâmı hakkında ma'lûmât ister."

447. Sen reva tutar mısın ki, köy tarafına geleyim? Tâ ki sultan kaşına düğüm bıraksın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

447. Sen uygun görür müsün ki, köy tarafına geleyim? Tâ ki sultan kaşına düğüm bıraksın!

"گره در ابرو افکندن Darılıp kaş çatmak"tan kinâyedir (dolaylı anlatımdır). Yani "Ey köylü, sen uygun görür müsün ki, ben köy tarafına geleyim ve padişahın işini yüzüstü bırakayım da padişah darılıp bana kaşlarını çatsın?"

"گره در ابرو افکندن Darılıp kaş çatmak"tan kinâyedir. Ya'nî "Ey köylü sen câiz görür müsün ki, ben köy tarafına geleyim ve pâdişâhın işini yüz üstü bırakayım da padişah darılıp bana kaşlarını çatsın?"

448. Ondan sonra onun öfkesine nasıl çâre ederim? Meğer ki kendimi bundan dolayı diri olarak gömeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

448. Ondan sonra onun öfkesine nasıl çare ederim? Ancak kendimi bundan dolayı diri olarak gömeyim!

Padişahın öfkesine karşı alabileceğim hiçbir çare yoktur. Ancak onun öfkesini görmemek için kendimi diri diri toprağa gömeyim, başka çare yoktur!

"Pâdişâhın öfkesine karşı ittihâz edebileceğim hiçbir çare yoktur. Meğer ki onun öfkesini görmemek için kendimi diri diri toprağa gömeyim, başka çâre yoktur!"

449. Bu üslubdan o yüz özrü açık söyledi. Tedbirler Hakk'ın hükmü ile çift düşmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. Bu üsluptan o yüz özrü açıkça söyledi. Tedbirler Hakk'ın hükmü ile çift düşmedi.

O şehirli efendi, bu türden açıkça birtakım özürler beyan etti, fakat bu tedbirler Hakk'ın hükmüne ve kazâsına uygun düşmedi.

O şehirli efendi, bu nevi'den açıkça birtakım özür beyân etti, fakat bu tedbirler Hakk'ın hükmüne ve kazâsına muvâfik düşmedi.

450. Eğer âlemin zerreleri hîle dolayıcı olsa, asumânın kazasıyla hiçtirler hiç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Eğer âlemin zerreleri hile yapıcı olsa, göğün kazasıyla hiçtirler hiç!

Eğer âlemin bütün zerreleri tedbir yapıcı olsa, ilâhî kazâya karşı o tedbirlerin hiçbirisi sonuç vermez!

Eğer âlemin bilcümle zerreleri tedbîr yapıcı olsa kazâ-yı ilâhîye karşı o tedbîrlerin hiçbirisi müsmir olmaz!

451. Bu yeryüzü gökten nasıl kaçar? O kendisini ondan nasıl gizler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

451. Bu yeryüzü gökten nasıl kaçar? O kendisini ondan nasıl gizler?

452. Gökten yeryüzü tarafına her ne gelirse, ne kaçacak yeri, ne çaresi, ne saklanacak yeri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

452. Gökten yeryüzü tarafına her ne gelirse, ne kaçacak yeri, ne çaresi, ne saklanacak yeri vardır.

453. Onun üzerine güneşten ateş yağsa, o onun ateşinin önüne yüz komuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

453. Onun üzerine güneşten ateş yağsa, o, o ateşin önüne yüzünü koymuştur.

454. Ve eğer onun üzerine yağmuru tûfan ederse, onun üzerinde şehirleri vîrân ederse.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

454. Ve eğer onun üzerine yağmuru tufan ederse, onun üzerinde şehirleri viran ederse.

455. O Eyyub gibi onun teslîmi olmuştur. Ben esîrim her ne istersen getir, diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

455. O Eyyub gibi onun teslimi olmuştur. Ben esirim her ne istersen getir, diye.

İlâhî kazâ, göğe benzer ve senin vücudun da zemine benzer. Nasıl ki gökten yere ne gelse, "Ben senin esirinim, her ne istersen getir!" diye, Eyyub (a.s.)ın ilâhî belaya teslim olduğu gibi teslim olmuştur.

Kazâ-yı İlâhî, göğe ve senin vücudun dahi zemîne benzer. Nitekim gökten yere ne gelse, "Ben senin esîrinim, her ne istersen getir!" diye, Eyyüb (a.s.)ın belâ-yı ilâhîye teslîm olduğu gibi teslim olmuştur.

456. Ey kimse ki, sen bu zemînin cüz'üsün, baş çekme! Hükm-i Yezdân'ı gördüğün vakit kapıyı çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

456. Ey kimse ki, sen bu yeryüzünün bir parçasısın, baş kaldırma! Allah'ın hükmünü gördüğün zaman kapıyı kapatma!

Ey mümin Hakk Yolcusu, senin varlığın bu yeryüzünün bir parçasıdır. Bu sebeple, küllün olan yeryüzü gibi, ilâhî hükme karşı sıkıntıya düşüp yüzünü ekşitme. İlâhî kazâyı gördüğün zaman ondan şikâyetçi olup rıza kapısını kapatma!

Ey sâlik-i mü'min, senin vücûdun bu arzın cüz'üdür. Binâenaleyh küllün olan arz gibi hükm-i ilâhîye karşı muztarib olup yüzünü ekşitme. Kâzâ-yı ilâhîyi gördüğün vakit ondan müştekî olup rıza kapısını kapama!

457. Mâdemki خلقناكم من تراب i işittin senden toprak olmaklığı istedi, yüz çevirme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

457. Mademki "Sizi topraktan yarattık" ayetini işittin, senden toprak olmanı istedi, yüz çevirme!

450. Eğer âlemin zerreleri hîle dolayıcı olsa, asumânın kazasıyla hiçtirler hiç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Eğer âlemin zerreleri hile yapıcı olsa, göğün kazasıyla hiçtirler hiç!

Eğer âlemin bütün zerreleri tedbir yapıcı olsa, ilâhî kazaya karşı o tedbirlerin hiçbirisi sonuç vermez!

[447] Eğer âlemin bilcümle zerreleri tedbîr yapıcı olsa kazâ-yı ilâhîye karşı o tedbîrlerin hiçbirisi müsmir olmaz!

451. Bu yeryüzü gökten nasıl kaçar? O kendisini ondan nasıl gizler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

451. Bu yeryüzü gökten nasıl kaçar? O kendisini ondan nasıl gizler?

452. Gökten yeryüzü tarafına her ne gelirse, ne kaçacak yeri, ne çaresi, ne saklanacak yeri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

452. Gökten yeryüzü tarafına her ne gelirse, ne kaçacak yeri, ne çaresi, ne saklanacak yeri vardır.

453. Onun üzerine güneşten ateş yağsa, o onun ateşinin önüne yüz komuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

453. Onun üzerine güneşten ateş yağsa, o, o ateşin önüne yüzünü koymuştur.

454. Ve eğer onun üzerine yağmuru tûfan ederse, onun üzerinde şehirleri vîrân ederse.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

454. Ve eğer onun üzerine yağmuru tufan ederse, onun üzerinde şehirleri viran ederse.

455. O Eyyub gibi onun teslîmi olmuştur. Ben esîrim her ne istersen getir, diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

455. O Eyyub gibi onun teslimi olmuştur. Ben esirim her ne istersen getir, diye.

İlâhî kazâ, göğe benzer ve senin vücudun da zemine benzer. Nasıl ki gökten yere ne gelse, "Ben senin esirinim, her ne istersen getir!" diye, Eyyub (a.s.)ın ilâhî belaya teslim olduğu gibi teslim olmuştur.

Kazâ-yı İlâhî, göğe ve senin vücudun dahi zemîne benzer. Nitekim gökten yere ne gelse, "Ben senin esîrinim, her ne istersen getir!" diye, Eyyüb (a.s.)ın belâ-yı ilâhîye teslîm olduğu gibi teslim olmuştur.

456. Ey kimse ki, sen bu zemînin cüz'üsün, baş çekme! Hükm-i Yezdân'ı gördüğün vakit kapıyı çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

456. Ey kimse ki, sen bu yeryüzünün bir parçasısın, baş kaldırma! Allah'ın hükmünü gördüğün zaman kapıyı kapatma!

Ey mümin Hakk Yolcusu, senin varlığın bu yeryüzünün bir parçasıdır. Bu sebeple, küllün olan yeryüzü gibi, ilâhî hükme karşı sıkıntıya düşüp yüzünü ekşitme. İlâhî kazâyı gördüğün zaman ondan şikâyetçi olup rıza kapısını kapatma!

Ey sâlik-i mü'min, senin vücûdun bu arzın cüz'üdür. Binâenaleyh küllün olan arz gibi hükm-i ilâhîye karşı muztarib olup yüzünü ekşitme. Kâzâ-yı ilâhîyi gördüğün vakit ondan müştekî olup rıza kapısını kapama!

457. Mâdemki خلقناكم من تراب i işittin, senden toprak olmaklığı istedi, yüz çevirme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

457. Mademki "Sizi topraktan yarattık" sözünü işittin, senden toprak olmayı istedi, yüz çevirme!

Mademki Kur'ân-ı Kerîm'de Hacc sûresinin başında Yüce Allah'ın "Biz sizi topraktan yarattık" (Hacc, 22/5) sözünü işittin ve kendinin toprağın bir parçası olduğunu anladın, bundan çıkarım yap ki, Yüce Allah senden toprak gibi mütevazı, itaatkâr ve boyun eğen olmanı istedi. Bu sebeple serkeşlikten vazgeç! Her hususta O'nun hükmüne itaat et!

Mâdemki Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hacc'ın ibtidâsında Hak Teâlâ hazret-lerinin فانا خلقناكم من تراب (Hacc, 22/5) ya'nî “Biz sizi topraktan yarattık" sö-zünü işittin ve kendinin toprağın cüz'ü olduğunu anladın, bundan istidlâl et ki, Hak Teâlâ hazretleri senden toprak gibi mütevâzi' ve mutî' ve münkād ol-manı istedi. Binâenaleyh serkeşlikten vazgeç! Her husûsta onun hükmüne mutî' ol!

458. "Gör ki, toprak için bir tohum ektim, toprak tozusun ve ben onu yükselttim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

458. "Gör ki, toprak için bir tohum ektim, toprak tozusun ve ben onu yükselttim!"

Ey insan, zikredilen ayet-i kerimenin içinde Yüce Allah buyurur ki: "Ben sizi topraktan yarattım, gör ki toprak içine ruh ve akıl ve idrak tohumu ektim. Sen toprağın tozusun. Ben keremimin rüzgarıyla o tozu aşağı mertebeden yüce mertebeye çıkardım ve en güzel biçimde diğer yaratılmışlar üzerine üstün insan yaptım."

Ey insan, zikrolunan âyet-i kerîmenin zımnında Hak Teâlâ buyurur ki: "Ben sizi topraktan yarattım, gör ki toprak içine rûh ve akıl ve idrâk tohumu ektim. Sen toprağın tozusun. Ben keremimin rüzgârıyle o tozu mertebe-i süf-liyyetten mertebe-i ulviyyete çıkardım ve ahsen-i takvîm üzere sâir mahlû-kat üzerine mufazzal insan yaptım."

459. "Diğer bir hamlede sen topraklığı san'at tut! Tâ ki seni cümle beyler üze-rine bey yapayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

459. "Diğer bir hamlede sen topraklığı sanat tut! Tâ ki seni bütün beyler üzerine bey yapayım!"

Şimdi ey insan, sen kendinin akıl ve dirayetine ve cisminin uygunluğuna ve düzenine bakıp mağrur olma! Nihayet toprak tozusun vesselam. Bu hâlini düşün de kibir ve azametten vazgeç! Ve bu kemâl devrenden sonra bir hamle daha yap! Sen topraklığı, yani toprağın tabiatı olan tevazuu meslek edin! Ta ki senin manandaki noksanın dahi kemâl mertebesine gelsin ve seni dünyanın, manaları noksan olan beyleri üzerine bey yapayım!

“İmdi ey insan, sen kendinin akıl ve dirâyetine ve cisminin tenâsüb ve in-tizâmına bakıp mağrûr olma! Nihâyet toprak tozusun vesselâm. Bu hâlini dü-şün de kibir ve azametten vazgeç! Ve bu kemâl devrenden sonra bir hamle daha yap! Sen topraklığı, ya'nî toprağın tabíatı olan tevâzu'u meslek ittihâz et! Ta ki senin ma'nândaki noksânın dahi mertebe-i kemâle gelsin ve seni dünyânın, ma'nâları nâkıs olan beyleri üzerine bey yapayım!"

460. "Su, yüksekten alçaklığa gider; ondan sonra alçaktan yükseğe gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

460. "Su, yüksekten alçaklığa gider; ondan sonra alçaktan yükseğe gider."

Yukarıdaki şerefli beyitte açıklanan manevî yükselişe özel bir örnektir. Yani, "Görmez misin su önce yağmur hâlinde yukarıdan aşağıya iner; ondan sonra yoğunluk mertebesinden buharlaşıp hafif hava zerreleri arasına karışarak yükselir. Bu sebeple ey insan, alçal ki yükselesin!" Ve hadis-i şerifte "Kim tevazu gösterirse Allah onu yükseltir, kim kibirlenirse Allah onu alçaltır" buyurulur. Mademki Kur'ân-ı Kerîm'de Hacc sûresinin başında Yüce Allah'ın "Biz sizi topraktan yarattık" (Hacc, 22/5) sözünü işittin ve kendinin toprağın bir parçası olduğunu anladın, bundan çıkarım yap ki, Yüce Allah senden toprak gibi mütevazı, itaatkâr ve boyun eğen olmanı istedi. Bu sebeple serkeşlikten vazgeç! Her hususta O'nun hükmüne itaat et!

[457] Yukarıki beyt-i şerîfte beyân buyurulan terakkî-i ma'nevîye bir misal-i mahsüstür. Ya'nî, "Görmez misin su evvelâ yağmur hâlinde yukarıdan aşa-ğıya iner; ondan sonra mertebe-i kesâfetten tebahhur edip havâ-yı nesîmî zerrâtı arasına karışıp yükselir. Binâenaleyh ey insan, alçal ki yükselesin!" Ve hadis-i şerifte من تواضع رفعه الله , من تكبر حفضه الله ya'nî “Allah Teâlâ tevâzu' eden kimseyi yükseltir ve tekebbür eden kimseyi de Allah Teâlâ alçaltır" buyurulur. Mâdemki Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hacc'ın ibtidâsında Hak Teâlâ hazretlerinin فانا خلقناكم من تراب (Hacc, 22/5) ya'nî “Biz sizi topraktan yarattık” sözünü işittin ve kendinin toprağın cüz'ü olduğunu anladın, bundan istidlâl et ki, Hak Teâlâ hazretleri senden toprak gibi mütevâzi' ve mutî' ve münkād olmanı istedi. Binâenaleyh serkeşlikten vazgeç! Her husûsta onun hükmüne mutî' ol!

458. "Gör ki, toprak için bir tohum ektim, toprak tozusun ve ben onu yükselttim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

458. "Gör ki, toprak için bir tohum ektim, toprak tozusun ve ben onu yükselttim!"

Ey insan, zikredilen ayet-i kerimenin (Kur'an ayeti) içinde Yüce Allah buyurur ki: "Ben sizi topraktan yarattım, gör ki toprak içine ruh ve akıl ve idrak tohumu ektim. Sen toprağın tozusun. Ben keremimin (cömertliğimin) rüzgarıyla o tozu aşağı mertebeden yüce mertebeye çıkardım ve en güzel biçimde diğer yaratılmışlar üzerine üstün insan yaptım."

Ey insan, zikrolunan âyet-i kerîmenin zımnında Hak Teâlâ buyurur ki: "Ben sizi topraktan yarattım, gör ki toprak içine rûh ve akıl ve idrâk tohumu ektim. Sen toprağın tozusun. Ben keremimin rüzgârıyle o tozu mertebe-i süfliyyetten mertebe-i ulviyyete çıkardım ve ahsen-i takvîm üzere sâir mahlûkat üzerine mufazzal insan yaptım."

459. "Diğer bir hamlede sen topraklığı san'at tut! Tâ ki seni cümle beyler üzerine bey yapayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

459. "Diğer bir hamlede sen topraklığı sanat tut! Tâ ki seni bütün beyler üzerine bey yapayım!"

Şimdi ey insan, sen kendi aklına ve dirayetine ve cisminin uygunluğuna ve düzenine bakıp mağrur olma! Sonuçta toprak tozusun vesselam. Bu hâlini düşün de kibir ve azametten vazgeç! Ve bu kemal devrenden sonra bir hamle daha yap! Sen topraklığı, yani toprağın tabiatı olan tevazuyu meslek edin! Ta ki senin manandaki noksanın dahi kemal mertebesine gelsin ve seni dünyanın, manaları noksan olan beyleri üzerine bey yapayım!

“İmdi ey insan, sen kendinin akıl ve dirâyetine ve cisminin tenâsüb ve intizâmına bakıp mağrûr olma! Nihâyet toprak tozusun vesselâm. Bu hâlini düşün de kibir ve azametten vazgeç! Ve bu kemâl devrenden sonra bir hamle daha yap! Sen topraklığı, ya'nî toprağın tabîatı olan tevâzu'u meslek ittihâz et! Ta ki senin ma'nândaki noksânın dahi mertebe-i kemâle gelsin ve seni dünyânın, ma'nâları nâkıs olan beyleri üzerine bey yapayım!”

460. "Su, yüksekten alçaklığa gider; ondan sonra alçaktan yükseğe gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

460. "Su, yüksekten alçaklığa gider; ondan sonra alçaktan yükseğe gider."

Yukarıdaki şerefli beyitte açıklanan manevî yükselişe özel bir örnektir. Yani, "Görmez misin su önce yağmur hâlinde yukarıdan aşağıya iner; ondan sonra yoğunluk mertebesinden buharlaşıp hafif hava zerreleri arasına karışarak yükselir. Bu sebeple ey insan, alçal ki yükselebilesin!" Ve hadis-i şerifte "Allah Teâlâ tevazu eden kimseyi yükseltir ve kibirlenen kimseyi de Allah Teâlâ alçaltır" buyurulur.

[457] Yukarıki beyt-i şerîfte beyân buyurulan terakkî-i ma'nevîye bir misal-i mahsûstür. Ya'nî, "Görmez misin su evvelâ yağmur hâlinde yukarıdan aşağıya iner; ondan sonra mertebe-i kesâfetten tebahhur edip havâ-yı nesîmî zerrâtı arasına karışıp yükselir. Binâenaleyh ey insan, alçal ki yükselesin!" Ve hadîs-i şerîfte من تواضع رفعه الله , من تكبر حفضه الله ya'nî “Allah Teâlâ tevâzu' eden kimseyi yükseltir ve tekebbür eden kimseyi de Allah Teâlâ alçaltır" buyurulur.

461. "Buğday yukarıdan toprak altına gitti, ondan sonra o başak çalak oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

461. "Buğday yukarıdan toprak altına gitti, ondan sonra o başak çevik oldu."

Tohumluk buğday, elden toprak altına ekildi, ondan sonra o buğday başak ve tekrar yeryüzünün üstüne çıkmaya çevik oldu. "Hind nüshaları"nda "hûşe-i çalak" (خوشهء چالاك) şeklinde olup, "çâlâk" başağın sıfatı hâlindedir. Yani "Ondan sonra o toprak altına giden buğday tanesi, acele bir başak olup toprağın üstüne çıktı" demek olur.

"Tohumluk buğday, elden toprak altına ekildi, ondan sonra o buğday başak ve tekrar yeryüzünün fevkıne çıkmağa çâlâk oldu. "Hind nüshaları"nda "hûşe-i çalak" (خوشهء چالاك) sûretinde olup, "çâlâk" başağın sıfatı hâlindedir. Ya'nî "Ondan sonra o toprak altına giden buğday tânesi, acele bir başak olup toprağın üstüne çıktı" demek olur.

462. Her meyvenin dânesi zemîne geldi, ondan sonra defînden başlar kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

462. Her meyvenin tohumu toprağa geldi, ondan sonra gömüldüğü yerden başlar kaldırdı.

"Defin" burada "içine gömülen" anlamındaki toprak manasınadır. "Ser" baş anlamına geldiği gibi, "sır" kelimesiyle "gizli olan şey" anlamına da gelebilir. Yani "Her meyvenin tohumu ve çekirdeği yere ekildi, sonra o ekilen tohum gömülü olduğu yerden fidan olarak başlar kaldırdı." Yani dallar budaklar salıverdi. Veyahut o çekirdek, içinde gizli olan ağacı, meyveleri ortaya çıkardı.

"Defin" burada "medfünün-fih" olan zemîn ma'nâsınadır. "Ser" baş ma'nâsına olduğu gibi, sîn'in kesriyle ["sır"] "gizli olan şey" ma'nâsına da olabilir. Ya'nî "Her meyvenin dânesi ve çekirdeği yere ekildi, sonra o ekilen dâne medfün olduğu yerden fidân olarak başlar kaldırdı." Ya'nî dallar budaklar salıverdi. Veyâhut o çekirdek, bâtınında gizli olan ağacı, meyveleri ızhâr etti.

463. Feleğin ni'metlerinin aslı toprağa kadar aşağıya geldi. Temiz olan canın gıdâsı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

463. Feleğin nimetlerinin aslı toprağa kadar aşağıya geldi. Temiz olan canın gıdası oldu.

Bilinmeli ki, yerküre, uzayda güneş etrafında saniyede otuz kilometre mesafe katetmek suretiyle dönmektedir. Oluştuğu zamandan beri onun bu hızlı seyri elbette yüzeyinin cevherini aşındırması gerekir. Ra'd Suresi'nin sonunda yer alan "أَوْلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا" (Ra'd, 13/41) yani "Anlamı inkâr edenler görmezler mi ki, biz yeryüzünü etrafından eksiltiriz" ayet-i kerimesinde bu duruma işaret buyurulur. Buna göre dünyanın sonuna kadar yeryüzünün eksilen cevherinin yerine yenisi gelmesi için, yeryüzünün üzerinden ilahi yardım olması lazımdır. Ve şimdiye kadar yeryüzünün uzayda esir sahası içindeki boşluğundan ne oranda eksilme meydana gelip ne oranda telafi gerçekleştiği bilim ehli tarafından bilinmemektedir. Yalnız insan vücuduna kıyasla çıkarım yapılabilir ki, yeryüzü cismi eskidiği zaman eksikliğini çabuk telafi edemez. Nasıl ki yaşlı bir adam ile genç bir adamın bedensel harcamaları arasında fark vardır. Ve yeryüzüne giren ve çıkan maddeler hakkında Yüce Allah Sebe Suresi'nin başında şöyle buyurur: "يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ" (Hadîd, 57/4) Yani "Yüce Allah yeryüzüne giren şeyi ve yeryüzünden çıkan

Ma'lûmdur ki, küre-i arz, fezâda güneş etrafında sâniyede otuz kilometre mesâfe kat'ı sûretiyle devr etmektedir. Zamân-ı tekevvününden beri onun bu sür'at-i seyri elbette sathının cevherini aşındırmak lâzım gelir. Sûre-i Ra'd'ın nihayetinde vâki' أَوْلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا (Ra'd, 13/41) ya'nî “Münkir-i ma'nâ olanlar görmezler mi ki, biz arzı etrafından tenkîs ederiz” âyet-i kerîmesinde bu hâle işâret buyurulur. Binâenaleyh dünyânın sonuna kadar arzın eksilen cevherinin yerine yenisi gelmek için, arzın fevkınden imdâd-ı ilâhî olmak lâzımdır. Ve şimdiye kadar arzın fezâda sâha-i esîr içindeki boşluğundan ne nisbette noksan hâsıl olup ne nisbette telâfî vâki' olduğu erbâb-ı fence meçhûldür. Yalnız vücûd-i insânîye kıyâsen istidlâl olunabilir ki, cism-i arz eskidikçe noksânını çabuk telâfî edemez. Nitekim bir ihtiyâr adam ile bir genç adamın sarfiyyât-ı cismâniyyeleri arasında fark vardır. Ve arza giren ve çıkan mevâdd hakkında Hak Teâlâ sûre-i Sebe'in ibtidâsında şöyle buyurur: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Hadîd, 57/4) Ya'nî “Allah Teâlâ arza giren şeyi ve arzdan çıkan

461. "Buğday yukarıdan toprak altına gitti, ondan sonra o başak çalak oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

461. "Buğday yukarıdan toprak altına gitti, ondan sonra o başak çevik oldu."

Tohumluk buğday, elden toprak altına ekildi, ondan sonra o buğday başak ve tekrar yeryüzünün üstüne çıkmaya çevik oldu. "Hind nüshaları"nda "hûşe-i çalak" (خوشهء چالاك) şeklinde olup, "çâlâk" başağın sıfatı hâlindedir. Yani "Ondan sonra o toprak altına giden buğday tanesi, acele bir başak olup toprağın üstüne çıktı" demek olur.

"Tohumluk buğday, elden toprak altına ekildi, ondan sonra o buğday başak ve tekrar yeryüzünün fevkıne çıkmağa çâlâk oldu. "Hind nüshaları"nda "hûşe-i çalak" (خوشهء چالاك) sûretinde olup, "çâlâk" başağın sıfatı hâlindedir. Ya'nî "Ondan sonra o toprak altına giden buğday tânesi, acele bir başak olup toprağın üstüne çıktı" demek olur.

462. Her meyvenin dânesi zemîne geldi, ondan sonra defînden başlar kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

462. Her meyvenin tohumu toprağa geldi, ondan sonra gömüldüğü yerden başlar kaldırdı.

"Defin" burada "içine gömülen" anlamındaki toprak manasınadır. "Ser" baş anlamına geldiği gibi, "sır" kelimesiyle "gizli olan şey" anlamına da gelebilir. Yani "Her meyvenin tohumu ve çekirdeği yere ekildi, sonra o ekilen tohum gömülü olduğu yerden fidan olarak başlar kaldırdı." Yani dallar budaklar salıverdi. Veyahut o çekirdek, içinde gizli olan ağacı, meyveleri ortaya çıkardı.

"Defin" burada "medfünün-fih" olan zemîn ma'nâsınadır. "Ser" baş ma'nâsına olduğu gibi, sîn'in kesriyle ["sır"] "gizli olan şey" ma'nâsına da olabilir. Ya'nî "Her meyvenin dânesi ve çekirdeği yere ekildi, sonra o ekilen dâne medfün olduğu yerden fidân olarak başlar kaldırdı." Ya'nî dallar budaklar salıverdi. Veyâhut o çekirdek, bâtınında gizli olan ağacı, meyveleri ızhâr etti.

463. Feleğin ni'metlerinin aslı toprağa kadar aşağıya geldi. Temiz olan canın gıdâsı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

463. Feleğin nimetlerinin aslı toprağa kadar aşağıya geldi. Temiz olan canın gıdası oldu.

Bilinmeli ki, yerküre, uzayda güneş etrafında saniyede otuz kilometre mesafe katetmek suretiyle dönmektedir. Oluştuğu zamandan beri onun bu hızlı seyri elbette yüzeyinin cevherini aşındırması gerekir. Ra'd Suresi'nin sonunda yer alan أَوْلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا (Ra'd, 13/41) yani "Anlamı inkâr edenler görmezler mi ki, biz yeryüzünü etrafından eksiltiriz" ayet-i kerimesinde bu hâle işaret buyrulur. Bu sebeple dünyanın sonuna kadar yeryüzünün eksilen cevherinin yerine yenisi gelmesi için, yeryüzünün üstünden ilahi yardım olması lazımdır. Ve şimdiye kadar yeryüzünün uzayda eter sahası içindeki boşluğundan ne oranda eksiklik meydana gelip ne oranda telafi gerçekleştiği bilim erbabınca bilinmemektedir. Yalnız insan vücuduna kıyasla çıkarım yapılabilir ki, yeryüzü cismi eskidikçe eksikliğini çabuk telafi edemez. Nasıl ki yaşlı bir adam ile genç bir adamın bedensel harcamaları arasında fark vardır. Ve yeryüzüne giren ve çıkan maddeler hakkında Yüce Allah Sebe Suresi'nin başında şöyle buyurur: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Hadîd, 57/4) Yani "Yüce Allah yeryüzüne giren şeyi ve yeryüzünden çıkan şeyi ve gökten inen şeyi ve göğe yükselen şeyi bilir; ve O Rahîm ve Gafûr'dur." Bu açıklamalardan anlaşılır ki, uzayda dönen feleğin nimetlerinin aslı yeryüzünün üstünden toprağa kadar aşağıya indi; ve ondan sonra temiz olan canın gıdası bulunan anlama dönüştü. Bu sebeple düşüşü yükselişine sebep oldu.

Ma'lûmdur ki, küre-i arz, fezâda güneş etrafında sâniyede otuz kilometre mesâfe kat'ı sûretiyle devr etmektedir. Zamân-ı tekevvününden beri onun bu sür'at-i seyri elbette sathının cevherini aşındırmak lâzım gelir. Sûre-i Ra'd'ın nihayetinde vâki' أَوْلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا (Ra'd, 13/41) ya'nî “Münkir-i ma'nâ olanlar görmezler mi ki, biz arzı etrafından tenkîs ederiz" âyet-i kerîmesinde bu hâle işaret buyurulur. Binâenaleyh dünyanın sonuna kadar arzın eksilen cevherinin yerine yenisi gelmek için, arzın fevkınden imdâd-ı ilâhî olmak lâzımdır. Ve şimdiye kadar arzın fezâda sâha-i esîr içindeki boşluğundan ne nisbette noksan hâsıl olup ne nisbette telâfî vâki' olduğu erbâb-ı fence meçhûldür. Yalnız vücûd-i insânîye kıyâsen istidlâl olunabilir ki, cism-i arz eskidikçe noksânını çabuk telâfî edemez. Nitekim bir ihtiyâr adam ile bir genç adamın sarfiyyât-ı cismâniyyeleri arasında fark vardır. Ve arza giren ve çıkan mevâdd hakkında Hak Teâlâ sûre-i Sebe'in ibtidâsında şöyle buyurur: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (Hadîd, 57/4) Ya'nî “Allah Teâlâ arza giren şeyi ve arzdan çıkan şeyi ve semâdan inen şeyi ve semâya urûc eden şeyi bilir; ve o Rahîm ve Gafûr'dur." Bu îzâhâttan anlaşılır ki, fezâda dönen feleğin ni'metlerinin aslı arzın fevkınden toprağa kadar aşağıya nüzûl etti; ve ondan sonra temiz olan canın gıdâsı bulunan ma'nâya inkılâb etti. Binâenaleyh sukūtu tereffu'una sebep oldu.

464. Vaktāki tevazu'dan nûşî felekten aşağıya gitti, diri ve şecî olan adamın cüz'ü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. Ne zaman ki tevazudan içen felekten aşağıya indi, diri ve cesur adamın bir parçası oldu.

Ne zaman ki feleğin nimetlerinin aslı ve cevheri olan maddeler, yüksekten alçağa indi, o maddelerin böyle alçalması ve tevazuu, ebedî hayata ve yüce mertebelere yükselmede cesur ve yiğit olan adamın bir parçası olmasına sebep oldu.

Vaktâki feleğin ni'metlerinin aslı ve cevheri olan mevâdd, yüksekten alçağa gitti, o mevâddın böyle alçalması ve tevâzu'u, hayât-ı ebediyyeye (...?) ve merâtib-i ulyâya terakkîde cesûr ve şecî olan âdemin cüz'ü olmasına sebep oldu.

465. Binânealeyh o cemâd, âdeme mensub sıfatlar oldu. Arşın yüksekliği üzerine şad olarak uçucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

465. Bu sebeple o cansız varlık, insana ait sıfatlar oldu. Arşın yüksekliği üzerine sevinçle uçucu oldu.

Yani cansız varlık türünden olan gıda, insanın vücuduna geçip onun bir parçası olur. Çünkü o gıdadan insanın hem şekli hem de manası gelişir. Cisminde kan ve benzeri şeyler oluşur ve manasında da kuvvet ve fikir meydana gelir. Eğer fikir bozuk olursa, kuvveti kötü ameller ortaya çıkarır ve bu kötü amellerin mana âleminde şekli ve eseri vardır. Bunların manevi suretleri yükselmek istediği zaman, sema kapısı açılmaz ve onların ulaşma yeri esir feleğidir. Esir feleği ise tabiat âlemidir. Daha sonra bu kötü ameller, emir gereğince siccîne teslim edilirler. Nitekim ayet-i kerimede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الفُجَارِ لَفِي سجين (Mutaffifin, 83/7) [yani "Fâcirlerin kitabı siccindedir."] buyrulur.

Ve eğer fikir salih olursa, iyi ameller ortaya çıkarır. Ve bu iyi amellerin de mana âleminde şekli ve eseri vardır. Ve bu amellerin sureti illiyyîn âlemine yükselir. Nitekim ayet-i kerimede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 93/18) [yani “İyilerin kitabı illiyyîndedir."] buyrulur. Bu konudaki diğer ayrıntılar, Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Tedbîrâtü'l-İlâhiyye adlı şerefli eserinin on birinci bölümünde zikredilmiştir.

Ya'nî cemâd nev'inden olan gıdâ âdemin vücuduna intikāl edip onun cüz'ü olur. Zîrâ o gıdâdan âdemin sûreti ve hem de ma'nâsı semirir. Cisminde kan ve sâire olur ve ma'nâsında da kuvvet ve fikir olur. Eğer fikir fâsid olursa kuvveti fenâ ameller vücûda getirir ve bu fenâ amellerin âlem-i ma'nâda sûreti ve eseri vardır. Bunların suver-i ma'neviyyeleri suûd etmek istediği vakit, bâb-ı semâ feth olmaz ve onların mahall-i vusûlü felek-i esîrdir. Ve felek-i esîr âlem-i tabîattır. Ba'dehû bu kötü ameller emir mûcibince siccîne tevdî olunurlar. Nitekim ayet-i kerimede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الفُجَارِ لَفِي سجين (Mutaffifin, 83/7) [ya'nî "Fâcirlerin kitabı siccindedir."] buyurulur.

Ve eğer fikir sâlih olursa iyi ameller vücûda getirir. Ve bu iyi amellerin dahi âlem-i ma'nâda sûreti ve eseri vardır. Ve bu amellerin sûreti âlem-i illîyîne urûc eder. Nitekim ayet-i kerîmede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 93/18) [ya'nî “Ebrârın kitabı illiyyîndedir."] buyurulur. Bu babtaki tafsilat-ı sâire Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîflerinin on birinci bâbında zikrolunmuştur.

466. Zîrâ evvelden diri cihandan geldik; tekrar alçaklıktan yükseğe gittik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

466. Çünkü evvelden diri cihandan geldik; tekrar alçaklıktan yükseğe gittik.

şeyi ve gökten inen şeyi ve göğe yükselen şeyi bilir; ve O Rahîm ve Gafûr'dur." Bu açıklamalardan anlaşılır ki, uzayda dönen feleğin nimetlerinin aslı, arzın üstünden toprağa kadar aşağıya indi; ve ondan sonra temiz olan canın gıdası bulunan manaya dönüştü. Bu sebeple düşüşü, yükselişine sebep oldu.

şeyi ve semâdan inen şeyi ve semâya urûc eden şeyi bilir; ve o Rahîm ve Gafür'dur." Bu îzâhâttan anlaşılır ki, fezâda dönen feleğin ni'metlerinin aslı arzın fevkınden toprağa kadar aşağıya nüzûl etti; ve ondan sonra temiz olan canın gıdâsı bulunan ma'nâya inkılâb etti. Binâenaleyh sukūtu tereffu'una sebep oldu.

464. Vaktāki tevazu'dan nâşî felekten aşağıya gitti, diri ve şecî olan adamın cüz'ü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. Vakti geldiğinde tevazudan dolayı felekten aşağıya indi, diri ve cesur adamın bir parçası oldu.

Vakti geldiğinde feleğin nimetlerinin aslı ve cevheri olan maddeler, yüksekten alçağa indi; o maddelerin böyle alçalması ve tevazusu, ebedî hayata ve yüce mertebelere yükselmede cesur ve yiğit olan adamın bir parçası olmasına sebep oldu.

Vaktâki feleğin ni'metlerinin aslı ve cevheri olan mevâdd, yüksekten alçağa gitti, o mevâddın böyle alçalması ve tevâzu'u, hayât-ı ebediyyeye (...) ve merâtib-i ulyâya terakkîde cesûr ve şecî olan âdemin cüz'ü olmasına sebeb oldu.

465. Binânealeyh o cemâd, âdeme mensub sıfatlar oldu. Arşın yüksekliği üzerine şad olarak uçucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

465. Bu sebeple o cansız madde, insana ait sıfatlar oldu. Arşın yüksekliği üzerine sevinçle uçucu oldu.

Yani cansız madde türünden olan gıda, insanın vücuduna geçip onun bir parçası olur. Çünkü o gıdadan insanın şekli ve aynı zamanda manası gelişir. Bedeninde kan ve benzeri şeyler oluşur ve manasında da kuvvet ve fikir oluşur. Eğer fikir bozuk olursa, kuvveti kötü ameller meydana getirir ve bu kötü amellerin mana aleminde şekli ve eseri vardır. Bunların manevi şekilleri yükselmek istediği zaman, sema kapısı açılmaz ve onların ulaşma yeri esir feleğidir. Esir feleği ise tabiat alemidir. Daha sonra bu kötü ameller, emir gereğince siccine teslim edilirler. Nitekim ayet-i kerimede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الفُجَارِ لَفِي سجين (Mutaffifin, 83/7) [yani "Fâcirlerin kitabı siccindedir."] buyurulur. Ve eğer fikir salih olursa, iyi ameller meydana getirir. Ve bu iyi amellerin de mana aleminde şekli ve eseri vardır. Ve bu amellerin şekli illiyyin alemine yükselir. Nitekim ayet-i kerimede كُلًّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 93/18) [yani “Ebrârın kitabı illiyyîndedir."] buyurulur. Bu konudaki diğer ayrıntılar Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Tedbîrâtü'l-İlâhiyye adlı şerefli eserinin on birinci bölümünde zikredilmiştir.

Ya'nî cemâd nev'inden olan gıdâ âdemin vücuduna intikāl edip onun cüz'ü olur. Zîrâ o gıdâdan âdemin sûreti ve hem de ma'nâsı semirir. Cisminde kan ve sâire olur ve ma'nâsında da kuvvet ve fikir olur. Eğer fikir fâsid olursa kuvveti fenâ ameller vücûda getirir ve bu fenâ amellerin âlem-i ma'nâda sûreti ve eseri vardır. Bunların suver-i ma'neviyyeleri suûd etmek istediği vakit, bâb-ı semâ feth olmaz ve onların mahall-i vusûlü felek-i esîrdir. Ve felek-i esîr âlem-i tabîattır. Ba'dehû bu kötü ameller emir mûcibince siccîne tevdî olunurlar. Nitekim ayet-i kerimede كَلًّا إِنَّ كِتَابَ الفُجَارِ لَفِي سجين (Mutaffifin, 83/7) [ya'nî "Fâcirlerin kitabı siccindedir."] buyurulur. Ve eğer fikir sâlih olursa iyi ameller vücûda getirir. Ve bu iyi amellerin dahi âlem-i ma'nâda sûreti ve eseri vardır. Ve bu amellerin sûreti âlem-i illîyîne urûc eder. Nitekim ayet-i kerîmede كُلًّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 93/18) [ya'nî “Ebrârın kitabı illiyyîndedir."] buyurulur. Bu babtaki tafsilat-ı sâire Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîflerinin on birinci bâbında zikrolunmuştur.

466. Zîrâ evvelden diri cihandan geldik; tekrar alçaklıktan yükseğe gittik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

466. Çünkü öncesiz olarak diri âlemden geldik; tekrar alçaklıktan yükseğe gittik.

Bizim izafî varlıklarımız, Hakk'ın varlığından ve mevcudiyetindendir. Ve sübûtî sıfatların imamı "Hayat"tır. Hakk'ın varlığı, başkalık elbisesiyle ruhanîlik mertebesine tenezzül buyurup, orada bizim ruhlarımız ortaya çıktı. Bu sebeple, bu aşağıların aşağısı mertebesi olan maddi yoğunluk âlemine biz öncesiz olarak o diri olan âlemden geldik; ve orada böyle cansız cisim ve cansız gıda yoktu. Tekrar bu alçak olan cansızlık mertebesinden, yüksek olan ruhanîlik mertebesine gittik; ve ruhanîlik mertebesinden dahi yükselip, ilâhî ilim mertebesindeki temayüzümüz (farklılaşmamız) mevcut olmakla beraber hakikî varlık mertebesinde başkalık elbisemizi soyunduk. Nasıl ki Hz. Pîr Mesnevî-i Şeriflerinde bu hakikati açıklayarak şöyle buyururlar: “Cansızlıktan öldüm ve bitki oldum, bitkilikten öldüm hayvan mertebesinde ortaya çıktım. Hayvanlıktan öldüm ve insan oldum. Şimdi ne korkayım, ne zaman ölmekten eksik kaldım? Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, tâ ki melek sınıfından baş ve kanat çıkarayım. Diğer defa da melek mertebesinden kurban olurum, o şey ki vehme gelmez, o olurum. Bu sebeple yokluk olurum; yokluk, erganun çalgısı gibi bana إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ [yani "O'na dönücüleriz!"] (Bakara, 2/156) der.”

Bilinmeli ki, bu iniş ve yükselişin sonu yoktur. Bu âlemde, şeriat nurlarından ve tarikat hâllerinden ve hakikat sırlarından nasipdar olan kâmiller (olgun insanlar) yükselişlerini süratle bitirirler. Cismanî karanlıklarda boğulmuş kalanlar, uzun süreler boyunca tasfiye (arındırma) ve ibtilâdan (imtihandan) sonra hakikî asıllarına dönerler. Nasıl ki ilerideki şerefli beyitte işaret buyurulur:

Bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz, Hakk'ın vücûdundan ve varlığındandır. Ve sıfât-ı sübûtiyyenin imâmı “Hayat"tır. Vücûd-i Hak gayriyyet libâsıyle rûhiyyet mertebesine tenezzül buyurup, orada bizim ervâhımız zâhir oldu. Binâenaleyh, bu esfel-i sâfilîn mertebesi olan âlem-i kesâfete biz evvelce o diri olan cihandan geldik; ve orada böyle cism-i cemâdî ve gıdâ-yı cemâdî yok idi. Tekrar bu alçak olan cemâdiyyet mertebesinden, yüksek olan rûhâniyyet mertebesine gittik; ve rûhâniyet mertebesinden dahi yükselip, ilm-i ilâhî mertebesindeki temeyyüzümüz mevcûd olmakla beraber vücûd-ı hakîkî mertebesinde libâs-ı gayriyyetimizi soyunduk. Nitekim Hz. Pîr Mesnevî-i Şeriflerinde bu hakikati izâhan şöyle buyururlar: “Cemâdlıktan öldüm ve nebât oldum, nebâtlıktan öldüm hayvân mertebesinde zuhûr ettim. Hayvanlıktan öldüm ve âdem oldum. İmdi ne korkayım, ne vakit ölmekten noksân oldum? Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, tâ ki melâike sınıfından baş ve kanad çıkarayım. Diğer def'a da melek mertebesinden kurbân olurum, o şey ki vehme gelmez, o olurum. Binâenaleyh adem olurum; adem, erganun çalgısı gibi bana إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ [ya'ni "O'na dönücüleriz!"] (Bakara, 2/156) der.”

Ma'lûm olsun ki, bu nüzûl ve urûcun nihâyeti yoktur. Bu âlemde, envâr-ı şerîatten ve etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakîkatten behremend olan kâmiller urûclarını sür'atle bitirirler. Zulümât-ı cismâniyette müstağrak kalanlar, uzun müddetlerce tasfiye ve ibtilâdan sonra asl-ı hakîkîye rücû ederler. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte işaret buyurulur:

467. Cümle ecza إِنَّا إليه راجعون diye söyleyici olarak taharrük içinde ve sükûn içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

467. Bütün parçalar "Şüphesiz biz O'na döneceğiz" diyerek hem hareket hem de sükûnet içindedir.

Bu cansızlar âleminin bütün parçaları hareket ve titreşim içindedir; ve son derece hızlı hareket ve titreşimleri sebebiyle sükûnet içindedir. Çünkü bu madde – Bizim izafî varlıklarımız, Hakk'ın varlığından ve mevcudiyetindendir. Ve sübûtî sıfatların imamı "Hayat"tır. Hakk'ın varlığı, başkalık elbisesiyle ruhanîlik mertebesine inerek orada bizim ruhlarımız ortaya çıktı. Buna göre, bu aşağıların aşağısı mertebesi olan yoğunluk âlemine biz daha önce o diri olan âlemden geldik; ve orada böyle cansız cisim ve cansız gıda yoktu. Tekrar bu alçak olan cansızlık mertebesinden, yüksek olan ruhanîlik mertebesine gittik; ve ruhanîlik mertebesinden dahi yükselip, ilâhî ilim mertebesindeki temayüzümüz (farklılaşmamız) mevcut olmakla beraber hakikî varlık mertebesinde başkalık elbisemizi soyunduk. Nasıl ki Hz. Pîr Mesnevî-i Şeriflerinde bu hakikati açıklayarak şöyle buyururlar:

"Cemâdlıktan öldüm ve nebât oldum, nebâtlıktan öldüm hayvân mertebesinde zuhûr ettim. Hayvanlıktan öldüm ve âdem oldum. İmdi ne korkayım, ne vakit ölmekten noksân oldum? Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, tâ ki melâike sınıfından baş ve kanad çıkarayım. Diğer def'a da melek mertebesinden kurbân olurum, o şey ki vehme gelmez, o olurum. Binâenaleyh adem olurum; adem, erganun çalgısı gibi bana إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ [ya'ni "O'na dönücüleriz!"] (Bakara, 2/156) der."

Bilinmeli ki, bu iniş ve yükselişin sonu yoktur. Bu âlemde, şeriatın nurlarından, tarikatın hallerinden ve hakikatin sırlarından nasip alan kâmil insanlar yükselişlerini hızla tamamlarlar. Cismanî karanlıklara gömülü kalanlar, uzun süreler boyunca tasfiye (arındırma) ve ibtilâdan (sınanmadan) sonra hakikî asıllarına dönerler. Nasıl ki aşağıdaki şerefli beyitte işaret buyurulur:

Bu âlem-i cemâdın bilcümle eczâsı taharrük ve ihtizâz içindedir; ve son derece sür'atle taharrük ve ihtizâzı hasebiyle sükûn içindedir. Zîrâ bu mâd- Bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz, Hakk'ın vücûdundan ve varlığındandır. Ve sıfât-ı sübûtiyyenin imâmı “Hayat"tır. Vücûd-i Hak gayriyyet libâsıyle rûhiyyet mertebesine tenezzül buyurup, orada bizim ervâhımız zâhir oldu. Binâenaleyh, bu esfel-i sâfilîn mertebesi olan âlem-i kesâfete biz evvelce o diri olan cihandan geldik; ve orada böyle cism-i cemâdî ve gıdâ-yı cemâdî yok idi. Tekrar bu alçak olan cemâdiyyet mertebesinden, yüksek olan rûhâniyyet mertebesine gittik; ve rûhâniyet mertebesinden dahi yükselip, ilm-i ilâhî mertebesindeki temeyyüzümüz mevcûd olmakla beraber vücûd-ı hakîkî mertebesinde libâs-ı gayriyyetimizi soyunduk. Nitekim Hz. Pîr Mesnevî-i Şeriflerinde bu hakikati izâhan şöyle buyururlar:

"Cemâdlıktan öldüm ve nebât oldum, nebâtlıktan öldüm hayvân mertebesinde zuhûr ettim. Hayvanlıktan öldüm ve âdem oldum. İmdi ne korkayım, ne vakit ölmekten noksân oldum? Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, tâ ki melâike sınıfından baş ve kanad çıkarayım. Diğer def'a da melek mertebesinden kurbân olurum, o şey ki vehme gelmez, o olurum. Binâenaleyh adem olurum; adem, erganun çalgısı gibi bana إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ [ya'ni "O'na dönücüleriz!"] (Bakara, 2/156) der."

Ma'lûm olsun ki, bu nüzûl ve urûcun nihâyeti yoktur. Bu âlemde, envâr-ı şerîatten ve etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakikatten behremend olan kâmiller urûclarını sür'atle bitirirler. Zulümât-ı cismâniyette müstağrak kalanlar, uzun müddetlerce tasfiye ve ibtilâdan sonra asl-ı hakîkîye rücû ederler. Nitekim âtîdeki beyt-i şerifte işaret buyurulur:

467. Cümle ecza إِنَّا إليه راجعون diye söyleyici olarak taharrük içinde ve sükûn içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

467. Bütün parçalar "Şüphesiz biz O'na döneceğiz" diye söyleyici olarak hareket içinde ve sükûnet içindedir.

Bu cansızlar âleminin bütün parçaları hareket ve titreşim içindedir; ve son derece hızlı hareket ve titreşimi sebebiyle sükûnet içindedir. Çünkü bu maddiyat ve cansızlar âlemini oluşturan birtakım atomlardır; ve atomlar da elektronlardan oluşmuştur ve elektronların titreşimleri çok hızlıdır. Çünkü elektrik dalgasının boyu kısaldıkça, bu dalganın saniyedeki titreşim sayısı da o oranda çoğalır. Nasıl ki üç bin metre boyundaki bir elektrik dalgası, saniyede yüz bin titreşim yapar. 300 metre boyundaki dalganın titreşimi saniyede bir milyondur. Günümüzde kısa boylu dalgaların ve üretim araçlarının gelişimi sayesinde, on beş santimetre boyunda fiilen elde edilen bir elektrik dalgasının titreşimi saniyede iki milyardır. Bu hâl, bütün âlem parçalarının bir tecelli (ilahi bir görünüş) ile mevcut ve diğer bir tecelli ile yok olduğunu bilimsel olarak bize hissettirir. Buna hakikat ehli "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler. Şimdi her bir zerre, fiil diliyle "Biz Hakk'a dönücüleriz!" deyici olduğu hâlde, gerçek aslına döner. Fakat yükselişinde arınmış ise yücelere gider, değil ise tabiat âlemine geri çevrilir.

Bu âlem-i cemâdın bilcümle eczâsı taharrük ve ihtizâz içindedir; ve son derece sür'atle taharrük ve ihtizâzı hasebiyle sükûn içindedir. Zîrâ bu mâd- diyyât ve cemâdât âlemini teşkil eden birtakım atomlardır; ve atomlar da elektronlardan mürekkebdir ve elektronların ihtizâzâtı gâyet serîdir. Çünkü elektrik dalgasının tûlü kısaldıkça, bu dalganın sâniyede aded-i ihtizâzı da o nisbette çoğalır. Nitekim üç bin metre tûlündeki bir elektrik dalgası, sâniyede yüz bin ihtizâz eder. 300 metre tûlündeki dalganın ihtizâzı saniyede bir milyondur. Elyevm kısa tûl mevclerin ve vesâit-i istihsâliyyesinin tekemmülü sâyesinde, on beş santimetre tülünde fiilen elde edilen bir elektrik dalgasının ihtizâzı sâniyede iki milyardır. Bu hâl bilcümle eczâ-yı âlemin bir tecellî ile mevcûd ve diğer tecellî ile ma'dûm olduğunu fennen bize ihsâs eder. Buna ehl-i hakikat "teceddüd-i emsâl" derler. İmdi her bir zerre, lisân-ı fiilî ile “Biz Hakk'a dönücüleriz!" deyici olduğu halde, asl-ı hakîkîye rücû' eder. Fakat urûcunda musaffâ ise illîyine gider, değil ise âlem-i tabîate reddolunur.

468. Eczâ-yı cihanda zikir ve tesbihleri göğe bir gulgule düşürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

468. Cihanın parçaları zikir ve tesbihleriyle göğe bir gulgule düşürdü.

Bu şerefli beyitte, "Göklerde ve yerde olan şey O'na tesbih eder" (Haşr, 59/24) ve "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz!" (İsra, 17/44) ayet-i kerimelerine işaret buyrulur. Necmeddin Kübra hazretleri buyururlar ki: "Onların tesbihleri sizin tesbihlerinizin cinsinden değildir. Yüce Allah, 'Tenzih ederim O en yüce ve en ulu Zât'ı ki her bir şeyin melekûtu (gayb âlemi) onun elindedir' (Yasin, 36/33) buyurur." Ve "melekût", oluş âleminin bâtınıdır; ve o da ahirettir ve ahiret sırf hayattır, cansız değildir. Nitekim Yüce Allah, "Muhakkak ahiret yurdu için hayat vardır" (Ankebut, 29/64) buyurur. Şimdi sabit oldu ki, varlık zerreciklerinden her bir zerre kendi melekûtî (gayb âlemine ait) diliyle tesbih ederler. Şimdi cisimlerimize ilişkin olan bu beş duyumuz, melekût âlemine yayılmış olan bu tesbih gulgulelerini ve seslerini işitmemize engel ve mani'dir. Çünkü bu duyular cansızlığa ve cisme ilişkindir. Ruhaniyet âlemi inkişaf etmedikçe bu tesbihler işitilemez. Nitekim Hz. Pir bu Mesnevi-i Şeriflerinde buyururlar: "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz, âlemin parçalarının gulgulesini dinleyiniz!"

Bu beyt-i şerîfte يسبح لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Haşr, 59/24) ya'nî "Göklerde ve yerde olan şey O'na tesbih eder" ve وإن من شيء إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkín siz onların tesbihlerini idrâk edemezsiniz!" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Necmeddîn Kübrâ hazretleri buyururlar ki: "Onların tesbihleri sizin tesbihlerinizin cinsinden değildir. Hak Teâlâ hazretleri فَسُبْحَانَ الَّذِي بَيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ (Yâsîn, 36/33) ya'nî “Tenzîh ederim O Zât-ı ecell ve a'lâ'yı ki her bir şeyin melekûtu onun yedindedir" buyurur. Ve "melekût", kevnin bâtınıdır; ve o da âhirettir ve âhiret hayât-ı sırftır, cemâd değildir. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانَ (Ankebut, 29/64) ya'nî “Muhakkak dâr-ı âhiret için hayât vardır" buyurulur. İmdi sabit oldu ki, zerrât-ı mevcûdattan her bir zerre kendilerinin lisân-ı melekûtîsi ile tesbih ederler. İmdi cisimlerimize taalluk eden bu havâss-i hamsemiz, âlem-i melekûte münteşir olan bu tesbih gulgulelerini ve sadâlarını işitmemize hicâb ve mâni'dir. Zîrâ bu havâss cemâdiyyete ve cisme taalluk eder. Âlem-i rûhâniyyet inkişaf etmekdikçe bu tesbîhât işitilemez. Nitekim Hz. Pîr bu Mesnevî-i Şeriflerinde buyururlar: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید Ya'ni "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz, eczâ-yı âlemîn gulgulesini dinleyiniz!"

469. Vaktaki kazâ nûrencâtın ahengini yaptı, bir köylü bir şehirliyi mat etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

469. Vakit ki kazâ, nûrânî varlıkların ahengini yaptı, bir köylü bir şehirliyi yendi.

(Varlıkların) diyyât (kan bedelleri) ve cansızlar âlemini oluşturan birtakım atomlardır; ve atomlar da elektronlardan oluşmuştur ve elektronların titreşimleri gayet hızlıdır. Çünkü elektrik dalgasının boyu kısaldıkça, bu dalganın saniyedeki titreşim sayısı da o oranda çoğalır. Nitekim üç bin metre boyundaki bir elektrik dalgası, saniyede yüz bin titreşim yapar. 300 metre boyundaki dalganın titreşimi saniyede bir milyondur. Günümüzde kısa boylu dalgaların ve üretim araçlarının gelişimi sayesinde, on beş santimetre boyunda fiilen elde edilen bir elektrik dalgasının titreşimi saniyede iki milyardır. Bu hâl, bütün âlem parçalarının bir tecelli ile var olduğunu ve diğer bir tecelli ile yok olduğunu bilimsel olarak bize hissettirir. Buna hakikat ehli "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler. Şimdi her bir zerre, fiilî diliyle “Biz Hakk'a dönücüleriz!" derken, gerçek aslına döner. Fakat yükselişinde arınmış ise yüce makamlara gider, değil ise tabiat âlemine geri çevrilir.

diyyât ve cemâdât âlemini teşkil eden birtakım atomlardır; ve atomlar da elektronlardan mürekkebdir ve elektronların ihtizâzâtı gâyet serîdir. Çünkü elektrik dalgasının tûlü kısaldıkça, bu dalganın sâniyede aded-i ihtizâzı da o nisbette çoğalır. Nitekim üç bin metre tûlündeki bir elektrik dalgası, sâniyede yüz bin ihtizâz eder. 300 metre tûlündeki dalganın ihtizâzı saniyede bir milyondur. Elyevm kısa tûl mevclerin ve vesâit-i istihsâliyyesinin tekemmülü sâyesinde, on beş santimetre tülünde fiilen elde edilen bir elektrik dalgasının ihtizâzı sâniyede iki milyardır. Bu hâl bilcümle eczâ-yı âlemin bir tecellî ile mevcûd ve diğer tecellî ile ma'dûm olduğunu fennen bize ihsâs eder. Buna ehl-i hakikat "teceddüd-i emsâl" derler. İmdi her bir zerre, lisân-ı fiilî ile “Biz Hakk'a dönücüleriz!" deyici olduğu halde, asl-ı hakîkîye rücû' eder. Fakat urûcunda musaffâ ise illîyine gider, değil ise âlem-i tabîate reddolunur.

468. Eczâ-yı cihanda zikir ve tesbihleri göğe bir gulgule düşürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

468. Cihanın parçalarının zikir ve tesbihleri göğe bir gürültü düşürdü.

Bu şerefli beyitte يسبح لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Haşr, 59/24) yani "Göklerde ve yerde olan şey O'na tesbih eder" ve وإن من شيء إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsrâ, 17/44) yani "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerini idrak edemezsiniz!" ayet-i kerimelerine işaret buyurulur.

Necmeddin Kübra hazretleri buyururlar ki: "Onların tesbihleri sizin tesbihlerinizin cinsinden değildir. Yüce Allah hazretleri فَسُبْحَانَ الَّذِي بَيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ (Yâ-sîn, 36/33) yani “Tenzih ederim O en yüce ve en ulu Zât'ı ki her bir şeyin melekûtu (gayb âlemi) onun elindedir" buyurur. Ve "melekût", kevn'in (oluşun) bâtınıdır; ve o da ahirettir ve ahiret hayat-ı sırftır (saf hayattır), cansız değildir. Nasıl ki Yüce Allah Hazretleri وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانَ (Ankebut, 29/64) yani “Muhakkak ahiret yurdu için hayat vardır" buyurulur. Şimdi sabit oldu ki, varlık zerrelerinden her bir zerre kendilerinin melekûtî lisanı ile tesbih ederler. Şimdi cisimlerimize ait olan bu beş duyumuz, melekût âlemine yayılmış olan bu tesbih gürültülerini ve seslerini işitmemize engel ve mani'dir. Zira bu duyular cansızlığa ve cisme aittir. Ruhaniyet âlemi inkişaf etmedikçe bu tesbihler işitilemez. Nasıl ki Hz. Pir bu Şerefli Mesnevi'lerinde buyururlar: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید Yani "Cansızlıktan canlar âlemine gidiniz, âlemin parçalarının gürültüsünü dinleyiniz!"

Bu beyt-i şerîfte يسبح لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Haşr, 59/24) ya'nî "Göklerde ve yerde olan şey O'na tesbih eder" ve وإن من شيء إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkín siz onların tesbihlerini idrâk edemezsiniz!" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur.

Necmeddîn Kübrâ hazretleri buyururlar ki: "Onların tesbihleri sizin tesbihlerinizin cinsinden değildir. Hak Teâlâ hazretleri فَسُبْحَانَ الَّذِي بَيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ (Yâ-sîn, 36/33) ya'nî “Tenzîh ederim O Zât-ı ecell ve a'lâ'yı ki her bir şeyin melekûtu onun yedindedir" buyurur. Ve "melekût", kevnin bâtınıdır; ve o da âhirettir ve âhiret hayât-ı sırftır, cemâd değildir. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانَ (Ankebut, 29/64) ya'nî “Muhakkak dâr-ı âhiret için hayât vardır" buyurulur. İmdi sabit oldu ki, zerrât-ı mevcûdattan her bir zerre kendilerinin lisân-ı melekûtîsi ile tesbih ederler. İmdi cisimlerimize taalluk eden bu havâss-i hamsemiz, âlem-i melekûte münteşir olan bu tesbih gulgulelerini ve sadâlarını işitmemize hicâb ve mâni'dir. Zîrâ bu havâss cemâdiyyete ve cisme taalluk eder. Âlem-i rûhâniyyet inkişaf etmekdikçe bu tesbîhât işitilemez. Nitekim Hz. Pîr bu Mesnevî-i Şeriflerinde buyururlar: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید Ya'ni "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz, eczâ-yı âlemin gulgulesini dinleyiniz!"

469. Vaktaki kazâ nûrencâtın ahengini yaptı, bir köylü bir şehirliyi mat etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

469. Vaktaki kazâ narenciyenin ahengini yaptı, bir köylü bir şehirliyi mat etti.

Narenciye, "nîrencât" kelimesinin yaygın yanlış telaffuzudur ve "nîrencât" çoğuldur, tekili "nîrenc"dir. Farsçası ise "nîreng"dir. "Sihirler ve tılsımlar" anlamına gelir. Yani, "Yüce Allah'ın kazâsı hükmünü uygulamak için sihirler göstermeye başladığında, akıllı ve ihtiyatlı bir şehirliyi cahil bir köylü mağlup etti."

Nârencât "nîrencât"ın galat-ı meşhûrudur ve "nîrencât" cemi'dir, müfredi "nîrenc"dir. Ve fârîsîsi "nîreng"dir. "Sihirler ve tılsımlar" demektir. Ya'nî, "Vaktāki, kazâ-yı ilâhî hükmünü infâz için sihirler göstermek âhengine başladı, akıllı ve ihtiyatlı olan bir şehirliyi bir câhil köylü mağlûb etti."

470. Binlerce hazm ile efendi mat oldu, o seferden ma'riz-ı âfâta gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

470. Binlerce hazımla efendi mat oldu, o seferden afetler mahalline gitti.

"Ma'riz" (معرض) aslında "zuhûr mahalli" anlamındadır. "Falan afetler mahallindedir" ifadesi kıyasa aykırı olarak kullanılır. Bu şerefli beyitteki "âfât mahalli" de bu türdendir. Yani "Şehirli efendi binlerce ihtiyatlı düşünceyle beraber köylüye yenildi ve o köye yaptığı seferden dolayı afetler mahalline gitti."

"Ma'riz" (معرض) hadd-i zatında "zuhûr mahalli" ma'nâsındadır. "Falan ma'riz-ı helâktedir" ta'bîri kıyâsa muhâlif olarak müsta'meldir. Bu beyt-i şerîfteki "ma'riz-ı âfât" dahi bu kabîldendir. Ya'nî "Şehirli efendi binlerce fikr-i ihtiyât ile beraber köylüye mağlûb oldu ve o köye seferinden dolayı âfât mahalline gitti."

471. Onun i'tikādı kendi sebatı üzerinde idi. Gerçi dağ idi, yarım sel onu kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

471. Onun inancı kendi sebatı üzerindeydi. Gerçi dağ idi, yarım sel onu kaptı.

Efendi, köye gitmenin uygun olmayacağı inancında sebat ediyordu. Fakat ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) etkisiyle kendisinin sabit ve sağlam bir dağ gibi olan inancını, yarım sel gibi olan köylünün vaatleri yerinden sarstı.

Efendi, köye gitmek münasib olmayacağı i'tikādında sebât üzere idi. Fakat kazâ-yı ilâhî te'siriyle kendisinin sâbit ve râsih bir dağ gibi olan i'tikādını, yarım sel gibi olan köylünün mevâîdi yerinden sarstı.

472. Vaktaki kaza felekten başını dışarıya çıkardı, akıller hep kör ve sağır olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

472. Vakti geldiğinde kazâ felekten başını dışarıya çıkardı, akıllar hep kör ve sağır olurlar.

Yüce Allah'ın kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) gayb âlemi feleğinden başını bu izafî varlık âlemine çıkardığı zaman, akıl sahiplerinin akılları ve tedbirleri gider, hepsi kör ve sağır olurlar.

Kazâ-yı ilâhî âlem-i gayb feleğinden başını bu vücûd-i izâfî âlemine çıkardığı vakit, âkıllerin akılları ve tedbîrleri gider, hepsi kör ve sağır olurlar.

473. Balıklar, denizden dışarıya düşerler; tuzak uçan kuşu zebûn olarak tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

473. Balıklar, denizden dışarıya düşerler; tuzak uçan kuşu zayıf olarak tutar.

Balıkların hayatı sudan olduğu hâlde, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) gelince denizden dışarıya atılıp halkın yemi olurlar. Aynı şekilde kuşlar tuzağa tutulmaktan çok sakındıkları hâlde, ilâhî kazâ gelince âciz bir hâlde gelip tuzağa tutulurlar.

Balıkların hayatı sudan olduğu halde kazâ-yı ilâhî gelince denizden dışarıya atılıp tu'me-i halk olurlar. Ve kezâ kuşlar tuzağa tutulmaktan gâyet ihtirâz ettikleri halde kazâ-yı ilâhî gelince âciz bir halde gelip tuzağa tutulurlar.

474. Hatta peri ve şeytan şişe içinde olur. Belki bir Hârût Babil'e gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

474. Hatta peri ve şeytan şişe içinde olur. Aksine bir Harut Babil'e gider.

"Nârencât", "nîrencât" kelimesinin yaygın yanlış telaffuzudur ve "nîrencât" çoğuldur, tekili "nîrenc"dir. Farsçası ise "nîreng"dir. "Sihirler ve tılsımlar" demektir. Yani, "Ne zaman ki ilâhî kazâ hükmünü uygulamak için sihirler göstermeye başladı, akıllı ve ihtiyatlı olan bir şehirliyi cahil bir köylü mağlup etti."

"Nârencât" "nîrencât"ın galat-ı meşhûrudur ve "nîrencât" cemi'dir, müfredi "nîrenc"dir. Ve fârîsîsi "nîreng"dir. "Sihirler ve tılsımlar" demektir. Ya'nî, "Vaktāki, kazâ-yı ilâhî hükmünü infâz için sihirler göstermek âhengine başladı, akıllı ve ihtiyatlı olan bir şehirliyi bir câhil köylü mağlûb etti."

470. Binlerce hazm ile efendi mat oldu, o seferden ma'riz-ı âfâta gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

470. Binlerce hazımla efendi mat oldu, o seferden afetler mahalline gitti.

"Ma'riz" (معرض) aslında "zuhûr mahalli" anlamındadır. "Falan afetler mahallindedir" ifadesi kıyasa aykırı olarak kullanılır. Bu şerefli beyitteki "âfât mahalli" de bu türdendir. Yani "Şehirli efendi binlerce ihtiyatlı düşünceyle beraber köylüye yenildi ve o köye yaptığı seferden dolayı afetler mahalline gitti."

"Ma'riz" (معرض) hadd-i zatında "zuhûr mahalli" ma'nâsındadır. "Falan ma'riz-ı helâktedir" ta'bîri kıyâsa muhâlif olarak müsta'meldir. Bu beyt-i şerîfteki "ma'riz-ı âfât" dahi bu kabîldendir. Ya'nî "Şehirli efendi binlerce fikr-i ihtiyât ile beraber köylüye mağlûb oldu ve o köye seferinden dolayı âfât mahalline gitti."

471. Onun i'tikādı kendi sebatı üzerinde idi. Gerçi dağ idi, yarım sel onu kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

471. Onun inancı kendi sebatı üzerindeydi. Gerçi dağ idi, yarım sel onu kaptı.

Efendi, köye gitmenin uygun olmayacağı inancında sebat üzereydi. Fakat ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) tesiriyle kendisinin sabit ve sağlam bir dağ gibi olan inancını, yarım sel gibi olan köylünün vaatleri yerinden sarstı.

Efendi, köye gitmek münasib olmayacağı i'tikādında sebât üzere idi. Fakat kazâ-yı ilâhî te'sîriyle kendisinin sâbit ve râsih bir dağ gibi olan i'tikādını, yarım sel gibi olan köylünün mevâîdi yerinden sarstı.

472. Vaktaki kaza felekten başını dışarıya çıkardı, akıller hep kör ve sağır olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

472. Vakti geldiğinde kazâ felekten başını dışarıya çıkardı, akıllar hep kör ve sağır olurlar.

Yüce Allah'ın kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) gayb âlemi feleğinden başını bu izafî varlık âlemine çıkardığı zaman, akıl sahiplerinin akılları ve tedbirleri gider, hepsi kör ve sağır olurlar.

Kazâ-yı ilâhî âlem-i gayb feleğinden başını bu vücûd-i izâfî âlemine çıkardığı vakit, âkıllerin akılları ve tedbîrleri gider, hepsi kör ve sağır olurlar.

473. Balıklar, denizden dışarıya düşerler; tuzak uçan kuşu zebûn olarak tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

473. Balıklar, denizden dışarıya düşerler; tuzak uçan kuşu zayıf olarak tutar.

Balıkların hayatı sudan olduğu hâlde, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) gelince denizden dışarıya atılıp halkın yemi olurlar. Aynı şekilde kuşlar tuzağa tutulmaktan çok sakındıkları hâlde, ilâhî kazâ gelince âciz bir hâlde gelip tuzağa tutulurlar.

Balıkların hayatı sudan olduğu halde kazâ-yı ilâhî gelince denizden dışarıya atılıp tu'me-i halk olurlar. Ve kezâ kuşlar tuzağa tutulmaktan gâyet ihtirâz ettikleri halde kazâ-yı ilâhî gelince âciz bir halde gelip tuzağa tutulurlar.

474. Hatta peri ve şeytan şişe içinde olur. Belki bir Hârût Bâbil'e gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

474. Hatta peri ve şeytan şişe içinde olur. Aksine bir Harut Babil'e gider.

İlâhî kazânın üstünlüğü o derecededir ki, peri ve şeytan, latiflikleri ve varlık kuvvetleriyle beraber, şişe içinde kayıtlı ve hapsedilmiş olurlar. Nasıl ki, Süleyman (a.s.)'ın perilerden birçoğunu şişe içinde hapsedip denize attığı rivayet olunur. Ve aynı şekilde Harut ve Marut melek olmakla beraber, ilâhî kaza sonucu olarak, Babil kuyusunda azaba uğrarlar. Bu Harut ve Marut kıssası hakkındaki bilgiler yukarıda geçti.

Kazâ-yı ilâhînin galebesi o derecededir ki, peri ve şeytan letâfet ve kuv-vet-i vücûdiyyeleriyle beraber, şişe içinde mukayyed ve mahbûs olurlar. Nitekim, Süleyman (a.s.)'ın perilerden birçoğunu şişe içinde hapsedip denize attığı rivâyet olunur. Ve kezâ Hârût ve Mârût melek olmakla beraber, kazâ-yı ilâhî netîcesi olarak, Bâbil kuyusunda mübtelâ-yı azab olurlar. Bu Hârût ve Mârût kıssası hakkındaki ma'lûmât yukarılarda geçti.

475. Bir kimsenin gayri ki, kazâ içinde içeriye kaçtı, onun kanını hiçbir terbi' dökmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

475. Bir kimsenin başkası ki, kazâ içinde içeriye kaçtı, onun kanını hiçbir düşmanlık dökmedi.

Kazâ, Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür. Şimdi bu sûret âleminde ilâhî kazâ geldiği zaman, "Allah'a kaçınız!" (Zariyat, 51/50) ayet-i kerimesi gereğince bu hükmün hâkimi olan Hakk'a kaçan kimsenin kanını hiçbir düşmanlık dökmedi. "Terbî'" burada ilm-i nücûm (astroloji) terimlerindendir. İki yıldızın dördüncü evden birbirine bakmasına denir. Örneğin birinin Koç ve diğerinin Yengeç burçlarında meydana gelmesi bu türdendir. Ve bu hal kimlerin yıldızları arasında meydana gelirse yarım düşmanlığa işaret eder.

Kazâ, Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir. İmdi bu âlem-i sûrette kazâ-yı ilâhî geldiği vakit فَقْرُّوا إِلَى اللَّه (Zariyat, 51/50) ya'nî “Allah'a kaçınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu hükmün hâkimi olan Hakk'a kaçan kimsenin kanını hiçbir düşmanlık dökmedi. "Terbî'" burada ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır. İki yıldızın dördüncü hâneden birbirine nazar etmesine derler. Meselâ birinin Hamel ve diğerinin Seretân burçlarında vâki' olması bu kabîldendir. Ve bu hal kimlerin yıldızları arasında vâki' olursa yarım düşmanlığa delâlet eder.

476. Onun gayri ki kazâya kaçasın, hiç hîle ondan sana halâs vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

476. Ondan başkası değil ki kazâdan kaçasın, hiçbir hile ondan sana kurtuluş vermez.

Eğer kazâda, kazânın içerisi olan Hakk'a kaçmaktan başka bir şekilde kazâdan kaçar ve kazâya yönelir ve bakışını Hak'tan ayırıp o kazâ-yı ilâhîyi def etmek için türlü türlü tedbirler yapmaya teşebbüs edersen, seni o ilâhî kazâdan hiçbir hile ve tedbir kurtaramaz.

Eğer kazâda, kazânın içerisi olan Hakk'a kaçmanın gayri olarak kazâya kaçar ve kazâya teveccüh eder ve nazarını Hak'tan ayırıp o kazâyı def' için türlü türlü tedbirler yapmağa teşebbüs edersen, seni o kazâ-yı ilâhîden hiçbir hîle ve tedbîr kurtaramaz.

## Ehl-i Darvân'ın fakirlerin zahmeti olmaksızın bağları toplamaları için fakirlere hîle etmesi kıssasıdır

475. Bir kimsenin gayri ki, kazâ içinde içeriye kaçtı, onun kanını hiçbir terbi dökmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

475. Bir kimsenin başkası ki, kazâ içinde içeriye kaçtı, onun kanını hiçbir terbi dökmedi.

Kazâ, Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür. Şimdi bu görünüş âleminde ilâhî kazâ geldiği zaman, "Allah'a kaçınız!" (Zâriyât, 51/50) ayet-i kerimesi gereğince bu hükmün hâkimi olan Hakk'a kaçan kimsenin kanını hiçbir düşmanlık dökmedi. "Terbi" burada astroloji (ilm-i nücûm) terimlerindendir. İki yıldızın dördüncü evden birbirine bakmasına derler. Örneğin birinin Koç ve diğerinin Yengeç burçlarında meydana gelmesi bu türdendir. Ve bu hâl kimlerin yıldızları arasında meydana gelirse yarım düşmanlığa işaret eder.

Kazâ, Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir. İmdi bu âlem-i sûrette kazâ-yı ilâhî geldiği vakit فَقْرُّوا إِلَى اللَّه (Zâriyât, 51/50) ya'nî “Allah'a kaçınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu hükmün hâkimi olan Hakk'a kaçan kimsenin kanını hiçbir düşmanlık dökmedi. "Terbî" burada ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır. İki yıldızın dördüncü hâneden birbirine nazar etmesine derler. Meselâ birinin Hamel ve diğerinin Seretân burçlarında vâki' olması bu kabîldendir. Ve bu hal kimlerin yıldızları arasında vâki' olursa yarım düşmanlığa delâlet eder.

476. Onun gayri ki kazâya kaçasın, hiç hîle ondan sana halâs vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

476. Ondan başkası ki kazâdan kaçasın, hiçbir hile ondan sana kurtuluş vermez.

Eğer kazâda, kazânın içerisi olan Hakk'a kaçmaktan başka bir şekilde kazâdan kaçar ve kazâya yönelir ve bakışını Hak'tan ayırıp o kazâyı def etmek için türlü türlü tedbirler yapmaya teşebbüs edersen, seni o ilâhî kazâdan hiçbir hile ve tedbir kurtaramaz. Yani "Darvân köyünün halkı, bağları toplarken fakirler başlarına üşüşüp kendilerine zahmet vermemeleri için o fakirler aleyhine hile yaptılar."

Eğer kazâda, kazânın içerisi olan Hakk'a kaçmanın gayri olarak kazâya kaçar ve kazâya teveccüh eder ve nazarını Hak'tan ayırıp o kazâyı def' için türlü türlü tedbirler yapmağa teşebbüs edersen, seni o kazâ-yı ilâhîden hiçbir hîle ve tedbîr kurtaramaz. dır. Ya'nî "Darvân karyesinin halkı, bağları toplarken fukarâ tâifesi başlarına üşüp kendilerine zahmet vermemeleri için o fukarâ aleyhine hîle yaptılar."

## Ehl-i Darvân'ın fakirlerin zahmeti olmaksızın bağları toplamaları için fakirlere hîle etmesi kıssasıdır

477. Ashab-ı Darvân'ın kıssasını okumuşsun; imdi niçin hîle arayıcılıkta kalmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

477. Darvân Ashabı'nın kıssasını okumuşsun; şimdi niçin hile arayışında kalmışsın?

Ey mümin, sen Darvân köyü halkının kıssasını Kur'an-ı Kerim'de Nûn Suresi'nde geçen إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ وَلَا يَسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ (Kalem, 68/17-19) yani "Biz Mekke Ashabı'nı, Darvân köyündeki bahçe sahiplerini sınadığımız gibi sınadık; ve onlar fakirlerin hisselerini ayırmadılar. Şimdi onlar uykuda oldukları halde, o bahçenin üzerine Rabbin tarafından dönücü bir bela döndü" ayet-i kerimesini okudun. Bu Darvân halkının kıssası V. ciltte de gelecektir. Burada kıssanın toplu/icmâlî beyanı şudur ki: O köyde salih bir adamın gayet muhteşem bir bağı vardı. Onun ürünlerinden fakirlerin hissesini ayırırdı. Onun vefatından sonra evlatları, babalarının hayatı zamanında bağdan ürün almaya alışmış olan fakirlerin haberi olmaksızın, ürünü gizlice toplamaya karar verdiler. Onların bu hile ve cimriliklerinin uğursuzluğundan o bağa ilahi taraftan bir afet geldi. Ey mümin, hâl böyleyken niçin hileden ve cimrilikten vazgeçmezsin?

Ey mü'min, sen Darvân karyesi halkının kıssasını Kur'an-ı Kerîm'de Sûre-i Nûn'da vâki' إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ وَلَا يَسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ (Kalem, 68/17-19) ya'nî “Biz ashâb-ı Mekke'yi Darvân karyesindeki bağçe sahiplerini mübtelâ ettiğimiz gibi mübtelâ ettik; ve onlar fukarânın hisselerini ayırmadılar. İmdi onlar uykuda oldukları halde, o bağçenin üzerine Rabb'in tarafından dönücü bir belâ döndü” âyet-i kerîmesini okudun. Bu ehl-i Darvân kıssası V. ciltte dahi gelecektir. Burada kıssanın icmâlen beyânı budur ki: O karyede sâlih bir adamın gâyet muhteşem bir bağı var idi. Onun mahsûlâtından fukarânın hissesini tefrîk ederdi. Onun vefâtından sonra evlâtları babalarının zamân-ı hayatında bağdan mahsûl almağa alışmış olan fukarânın haberi olmaksızın, mahsûlü gizlice toplamağa karar verdiler. Onların bu hîle ve buhüllerinin uğursuzluğundan o bağa taraf-ı ilâhîden bir âfet geldi. Ey mü'min, hal böyle iken niçin hîleden ve buhülden vazgeçmezsin?

478. Birkaç akrep iğneli hîle ettiler ki, birkaç fakîrin rızkından götürsünler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

478. Birkaç akrep iğneli hile ettiler ki, birkaç fakirin rızkından götürsünler.

Ahlakı akrep iğnesi gibi halkı sokan birkaç kişi, birkaç fakirin rızkını almak için hile yaptılar.

Ahlâkı akrep iğnesi gibi halkı sokan birkaç şahıs, birkaç fakîrin rızkını almak için hîle ettiler.

479. Gece, bütün gece mekr düşündüler. Bu kadar Amr ve Bekr yüz yüze gelmiş olduğu halde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

479. Bütün gece tuzak kurdular. Bu kadar Amr ve Bekr yüz yüze gelmiş olduğu halde.

"Sigâlîden" kelimesi, sîn harfinin kesresiyle "düşünmek ve düşmanlık ve husumet göstermek" anlamındadır. "Amr ve Bekr"den kasıt, köyün hisse alan bilinen fakirleridir.

Yani "Köyün hisse almaya alışmış olan bu kadar fakiri yüz yüze gelip, hisselerini alma vaktinin geldiğini birbirleriyle müzakere ettikleri halde, bu cimri efendiler bütün gece onları bu hisselerinden men etmek için hile ve dolap düşündüler." demektir. Yani "Darvân köyünün halkı, bağları toplarken fakirler başlarına üşüşüp kendilerine zahmet vermemeleri için o fakirler aleyhine hile yaptılar."

"Sigâlîden" sîn'in kesriyle "düşünmek ve düşmanlık ve husûmet göstermek"tir. "Amr ve Bekr" den murâd, karyenin hisse alan ma'lûm fukarâsıdır.

Ya'nî "Karyenin hisse almağa alışmış olan bu kadar fukarâsı yüz yüze gelip, hisselerini almak vakti geldiğini birbirleriyle müzakere ettikleri halde, bu bahil efendiler bütün gece onları bu hisselerinden men' etmek için hîle ve dolap düşündüler." dır. Ya'nî "Darvân karyesinin halkı, bağları toplarken fukarâ tâifesi başlarına üşüp kendilerine zahmet vermemeleri için o fukarâ aleyhine hîle yaptılar."

477. Ashab-ı Darvân'ın kıssasını okumuşsun; imdi niçin hîle arayıcılıkta kalmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

477. Darvân Ashabı'nın kıssasını okumuşsun; şimdi niçin hile arayışında kalmışsın?

Ey mümin, sen Darvân köyü halkının kıssasını Kur'an-ı Kerim'de Nûn Suresi'nde geçen إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ وَلَا يَسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ (Kalem, 68/17-19) yani "Biz Mekke Ashabı'nı, Darvân köyündeki bahçe sahiplerini sınadığımız gibi sınadık; ve onlar fakirlerin hisselerini ayırmadılar. Şimdi onlar uykuda oldukları halde, o bahçenin üzerine Rabbin tarafından dönücü bir bela döndü" ayet-i kerimesini okudun. Bu Darvân halkının kıssası V. ciltte de gelecektir. Burada kıssanın toplu/icmâlî beyanı şudur ki: O köyde salih bir adamın gayet muhteşem bir bağı vardı. Onun ürünlerinden fakirlerin hissesini ayırırdı. Onun vefatından sonra evlatları, babalarının hayatı zamanında bağdan ürün almaya alışmış olan fakirlerin haberi olmaksızın, ürünü gizlice toplamaya karar verdiler. Onların bu hile ve cimriliklerinin uğursuzluğundan o bağa ilahi taraftan bir afet geldi. Ey mümin, hâl böyleyken niçin hileden ve cimrilikten vazgeçmezsin?

Ey mü'min, sen Darvân karyesi halkının kıssasını Kur'an-ı Kerîm'de Sûre-i Nûn'da vâki' إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ وَلَا يَسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ (Kalem, 68/17-19) ya'nî “Biz ashâb-ı Mekke'yi Darvân karyesindeki bağçe sahiplerini mübtelâ ettiğimiz gibi mübtelâ ettik; ve onlar fukarânın hisselerini ayırmadılar. İmdi onlar uykuda oldukları halde, o bağçenin üzerine Rabb'in tarafından dönücü bir belâ döndü” âyet-i kerîmesini okudun. Bu ehl-i Darvân kıssası V. ciltte dahi gelecektir. Burada kıssanın icmâlen beyânı budur ki: O karyede sâlih bir adamın gâyet muhteşem bir bağı var idi. Onun mahsûlâtından fukarânın hissesini tefrîk ederdi. Onun vefâtından sonra evlâtları babalarının zamân-ı hayatında bağdan mahsûl almağa alışmış olan fukarânın haberi olmaksızın, mahsûlü gizlice toplamağa karar verdiler. Onların bu hîle ve buhüllerinin uğursuzluğundan o bağa taraf-ı ilâhîden bir âfet geldi. Ey mü'min, hal böyle iken niçin hîleden ve buhülden vazgeçmezsin?

478. Birkaç akrep iğneli hîle ettiler ki, birkaç fakîrin rızkından götürsünler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

478. Birkaç akrep iğneli hile ettiler ki, birkaç fakirin rızkından götürsünler.

Ahlakı akrep iğnesi gibi halkı sokan birkaç kişi, birkaç fakirin rızkını almak için hile yaptılar.

Ahlâkı akrep iğnesi gibi halkı sokan birkaç şahıs, birkaç fakîrin rızkını almak için hîle ettiler.

479. Gece, bütün gece mekr düşündüler. Bu kadar Amr ve Bekr yüz yüze gelmiş olduğu halde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

479. Bütün gece tuzak düşündüler. Bu kadar Amr ve Bekr yüz yüze gelmiş olduğu halde.

"Sigâlîden" kelimesi, sîn harfinin kesresiyle "düşünmek ve düşmanlık ve husûmet göstermek" anlamındadır. "Amr ve Bekr"den kasıt, köyün hisse alan bilinen fakirleridir. Yani "Köyün hisse almaya alışmış olan bu kadar fakiri yüz yüze gelip, hisselerini alma vaktinin geldiğini birbirleriyle müzakere ettikleri halde, bu cimri efendiler bütün gece onları bu hisselerinden men etmek için hile ve dolap düşündüler."

"Sigâlîden" sîn'in kesriyle "düşünmek ve düşmanlık ve husûmet göstermek"tir. "Amr ve Bekr" den murâd, karyenin hisse alan ma'lûm fukarâsıdır. Ya'nî "Karyenin hisse almağa alışmış olan bu kadar fukarâsı yüz yüze gelip, hisselerini almak vakti geldiğini birbirleriyle müzakere ettikleri halde, bu bahil efendiler bütün gece onları bu hisselerinden men' etmek için hîle ve dolap düşündüler."

480. O kötüler, sırları gizli söylediler, tâ ki onu Huda'nın anlaması lazım gelmesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. O kötüler, sırları gizli söylediler, tâ ki onu Yüce Allah'ın anlaması lazım gelmesin.

O sersemler, Yüce Allah'ın kendi içlerinde gizledikleri şeylere vâkıf olmaması için, kendi aralarındaki sırları gece gizli konuştular.

O sersemler Hak Teâlâ kendi zamîrlerine muttali' olmamak için kendi aralarındaki sırlarını gece gizli konuştular.

481. Çamur, çamur swayıcıya kötü düşündü. El gönülden gizli bir iş yapar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

481. Çamur, çamuru sıvayana kötü düşündü. El gönülden gizli bir iş yapar mı?

O sersemlerin, Allah duymasın diye gizli konuşmaları, çamurun, çamuru yoğurup sıvayarak çeşitli şekillere sokan çömlekçiye karşı düşmanlık ve husumet düşünmesine benzer. Çünkü Yüce Allah insanı yoğun olan arzdan yarattı; ve kendi zâtı bütün eşyanın bâtınının bâtınıdır ve hayatın canıdır. Ve âlem sûreti o canın âletidir. Şimdi insan eliyle bir iş yapacağı zaman kendi kalbinden ve canından gizli olarak yapabilir mi? Bu asla mümkün değildir. Nasıl ki ayet-i kerîmede وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 67/13-14) yani “Sözünüzü ister gizleyin ve ister açığa vurun, muhakkak Yüce Allah göğüslere alîmdir ve kalbe vakıftır. Yaratan bilmez mi? Halbuki o latif olup bütün eşyanın bâtınıdır ve onların hallerine zevkî ilim (doğrudan tecrübe ile elde edilen bilgi) ile vakıftır” buyurulur. Beyit: “Allah cihanın canıdır ve cihan hep bedendir, melek sınıfları bu tenin duyularıdır. Felekler ve üç âlem (maden, bitki, hayvan) ve unsurlar hep uzuvlardır. İşte ancak tevhîd (Allah'ı birleme) budur. Başkaları hep kesrettir (çokluktur).”

O sersemlerin, Hak duymasın diye gizli konuşmaları, çamurun, çamuru yoğurup sıvayarak eşkâl-i muhtelifeye koyan çömlekçiye karşı düşmanlık ve husûmet düşünmesine benzer. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri insanı kesîf olan arzdan yarattı; ve kendi zâtı bilcümle eşyânın bâtınının bâtınıdır ve hayatın canıdır. Ve sûret-i âlem o canın âletidir. İm­di insan eliyle bir iş yapacağı vakit kendi kalbinden ve canından gizli olarak yapabilir mi? Bu aslâ mümkin değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 67/13-14) ya'nî “Sözümüzü ister gizleyin ve ister ızhâr edin, muhakkak Hak Teâlâ sadra alîmdir ve kalbe vakıftır. Yaratan bilmez mi? Halbuki o latif olup bilcümle eşyanın bâtınıdır ve onların ahvâline ilm-i zevkî ile vâkıftır” buyurulur. Beyit: “Hak cihânın cânıdır ve cihan hep bedendir, melâike sınıfları bu tenin havâssidir. Eflâk ve mevâlîd-i selâse ve anâsır hep a'zâdır. İşte ancak tevhîd budur. Başkaları hep kesrettir.”

482. Dedi: "Yaratan senin hevânı bilmez mi, muhakkak senin sırrında sıdk mı vardır, yahut temelluk mu vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

482. Dedi: "Yaratan senin hevânı bilmez mi, muhakkak senin sırrında doğruluk mu vardır, yahut dalkavukluk mu vardır?"

Yukarıdaki ayet-i kerimeye işarettir. Yani "Senin hevânı (nefsinin isteklerini) ve muhabbetini yaratan Yüce Allah bilmez mi ki, senin sırrında doğruluk mu vardır, yoksa yalancılık mı vardır?" Hint nüshalarında "güft" (söz) yerine "keyf" (nasıl) yazılmıştır. Yani "Senin hevânı yaratan nasıl bilmez?" demek olur.

Yukarıdaki âyet-i kerîmeye işarettir. Ya'nî "Senin hevânı ve muhabbetini yaratan Hak Teâlâ bilmez mi ki, senin sırrında sıdk mı vardır, yoksa yalancılık mı vardır?" Hind nüshalarında "güft" (گفت) yerine "keyf" (كيف) yazılmıştır. Ya'ni "Senin hevânı yaratan nasıl bilmez?" demek olur.

480. O kötüler, sırları gizli söylediler, tâ ki onu Huda'nın anlaması lazım gelmesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. O kötüler, sırları gizli söylediler, tâ ki onu Yüce Allah'ın anlaması lazım gelmesin.

O sersemler, Yüce Allah'ın kendi içlerinde gizledikleri şeylere vâkıf olmaması için, kendi aralarındaki sırları gece gizli konuştular.

O sersemler Hak Teâlâ kendi zamîrlerine muttali' olmamak için kendi aralarındaki sırlarını gece gizli konuştular.

481. Çamur, çamur swayıcıya kötü düşündü. El gönülden gizli bir iş yapar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

481. Çamur, çamuru sıvayana kötü düşündü. El gönülden gizli bir iş yapar mı?

O sersemlerin, Allah duymasın diye gizli konuşmaları, çamurun, çamuru yoğurup sıvayarak çeşitli şekillere sokan çömlekçiye karşı düşmanlık ve husumet düşünmesine benzer. Çünkü Yüce Allah insanı yoğun olan arzdan yarattı; ve kendi zâtı bütün eşyanın bâtınının bâtınıdır ve hayatın canıdır. Ve âlem sûreti o canın âletidir. Şimdi insan eliyle bir iş yapacağı zaman kendi kalbinden ve canından gizli olarak yapabilir mi? Bu asla mümkün değildir. Nitekim ayet-i kerîmede وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 67/13-14) yani “Sözünüzü ister gizleyin ve ister açığa vurun, muhakkak Yüce Allah göğüslere alîmdir ve kalbe vakıftır. Yaratan bilmez mi? Halbuki o latif olup bütün eşyanın bâtınıdır ve onların hallerine zevkî ilim (doğrudan tecrübe ile elde edilen bilgi) ile vakıftır” buyurulur. “Allah cihanın canıdır ve cihan hep bedendir, melekler sınıfları bu tenin duyularıdır. Felekler ve üçlü varlıklar (maden, bitki, hayvan) ve unsurlar hep uzuvlardır. İşte ancak tevhid budur. Başkaları hep kesrettir (çokluktur).”

O sersemlerin, Hak duymasın diye gizli konuşmaları, çamurun, çamuru yoğurup sıvayarak eşkâl-i muhtelifeye koyan çömlekçiye karşı düşmanlık ve husûmet düşünmesine benzer. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri insanı kesîf olan arzdan yarattı; ve kendi zâtı bilcümle eşyânın bâtınının bâtınıdır ve hayatın canıdır. Ve sûret-i âlem o canın âletidir. İmdi insan eliyle bir iş yapacağı vakit kendi kalbinden ve canından gizli olarak yapabilir mi? Bu aslâ mümkin değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (Mülk, 67/13-14) ya'nî “Sözümüzü ister gizleyin ve ister ızhâr edin, muhakkak Hak Teâlâ sadra alîmdir ve kalbe vakıftır. Yaratan bilmez mi? Halbuki o latif olup bilcümle eşyanın bâtınıdır ve onların ahvâline ilm-i zevkî ile vâkıftır” buyurulur. “Hak cihânın cânıdır ve cihan hep bedendir, melâike sınıfları bu tenin havâssidir. Eflâk ve mevâlîd-i selâse ve anâsır hep a'zâdır. İşte ancak tevhîd budur. Başkaları hep kesrettir.”

482. Dedi: “Yaratan senin hevânı bilmez mi, muhakkak senin sırrında sıdk mı vardır, yahut temelluk mu vardır?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

482. Dedi: "Yaratan senin hevânı bilmez mi, muhakkak senin sırrında doğruluk mu vardır, yahut dalkavukluk mu vardır?"

Yukarıdaki ayet-i kerimeye işarettir. Yani "Senin hevânı (nefsinin isteklerini) ve muhabbetini yaratan Yüce Allah bilmez mi ki, senin sırrında doğruluk mu vardır, yoksa yalancılık mı vardır?" Hint nüshalarında "güft" (söz) yerine "keyf" (nasıl) yazılmıştır. Yani "Senin hevânı yaratan nasıl bilmez?" demek olur.

Yukarıdaki âyet-i kerîmeye işarettir. Ya'nî "Senin hevânı ve muhabbetini yaratan Hak Teâlâ bilmez mi ki, senin sırrında sıdk mı vardır, yoksa yalancılık mı vardır?" Hind nüshalarında “güft” (گفت) yerine “keyf” (كيف) yazılmıştır. Ya'ni "Senin hevânı yaratan nasıl bilmez?" demek olur.

483. Sabahleyin giden müsafirden nasıl gāfil olur, yarınki günde mesvâsı neresi olduğunu muayene eden kimse?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

483. Yarınki günde kalacağı yerin neresi olduğunu araştıran kimse, sabahleyin yola çıkan yolcudan nasıl gafil olur?

484. Nereye indi, ya nereye çıktı; ona teveccüh etti ve adedi ihsâ eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

484. Nereye indi, ya nereye çıktı; ona yöneldi ve sayısını saydı.

Bu iki şerefli beytin kelime kelime tercümesi böyledir. Yukarıya bağlantısının yönü ve anlamlarının keşfi hakkında gerek Ankaravî ve gerek Hind nüshalarında açık bir ifade göremedim. Nihayet fakire (bu fakir kuluna) görünen anlam şu oldu: "Sabah vakti"nden maksat, eşyanın hakikatlerinin birbirinden ayrıldığı "vâhidiyyet" (birlik mertebesi) ve "ilm-i ilâhî" (ilahi ilim) mertebesidir. "Zaîn"den yani "misafir"den maksat, o hakikatlerin hakiki varlığın mertebelerinde iniş ve çıkış yolculuklarıdır. "Mesvâ"dan maksat, her bir hakikatin ve ayn-ı sâbitenin (tekil sabit hakikatin) doğru yollarının sonudur. Bu doğru yollardan birisi hidayet ve diğeri dalalet yolu olup, birinin sonu ve varış yeri cennet ve diğerinin sonu ve varış yeri cehennemdir. "Nereye indi?" tabiriyle siccîn âlemine (en aşağı âleme), "Nereye çıktı?" tabiriyle illiyyîn âlemine (en yüce âleme) ve "قد تولاه" yani "Ona teveccüh etti" tabiriyle misafirin doğru yolunun sonuna ve "ihsâ-yı aded" (sayıların sayılması) ile mazhar olduğu Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan ismin hazinesinde gizli olan hükümlerin ve sayısal eserlerin her bir mertebede fiilî olarak sayılmasına işaret buyurulur.

Burada "وأحصى كل شيء عددا" (Cinn, 72/28) [yani "Her şeyi bir bir saymıştır"] ve "وَكُلِّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ" (Yasin, 36/12) [yani "Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazdık"] ayet-i kerimelerine de işaret vardır. Buna göre bu beyitlerin, bu anlamlara göre yukarıya bağlantısı böyle olmak gerekir: "Yüce Allah senin kesif (yoğun) varlığını kendi varlığından ve mevcudiyetinden yarattı. Onun varlığı latif (ince) olup, senin bâtının (iç yüzün) oldu; ve senin hallerini uzaktan görmekle değil, aksine senin senliğin ile bilmekle bildi; ve senin hakikatin ve ayn-ı sâbiten (tekil sabit hakikatin) onun varlığında yine onun ilmi suretinden ibaret olup, tecellî sabahı olan vâhidiyyet (birlik) mertebesinden ruh ve misal ve şehadet (görünen âlem) mertebelerine yolculuk eden bir "misafir" oldu. Buna göre Hak kendi varlığının mertebelerinde yolculuk eden bu misafirden nasıl gafil olur? Yarınki günde şehadet mertebesinin fena bulmasından sonra tecellî hükmü ahiret yolculuğuna intikal ettiği takdirde onun varış yeri ve doğru yolunun sonu neresi olduğunu müşahade ve muayene ile bilen Hak hiç gafil olur mu? O misafirin yöneldiği bu varış yerini ve onun Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan ismin hazinesinden zuhur edecek eserlerin ve hükümlerin fiilî olarak sayılmasını hiç bilmez mi?" (Doğrusunu en iyi Allah bilir.)

Bu iki beyt-i şerîfin kelime be-kelime tercümesi böyledir. Yukarıya rabtının vechi ve keşf-i maânîsi hakkında gerek Ankaravî ve gerek Hind nüshalarında vâzıh bir ibâre göremedim. Nihâyet fakîre lâyih olan ma'nâ şu oldu: “Sabah vakti"nden murâd hakāyık-ı eşyânın yekdîğerinden temeyyüz ettiği “vâhidiyyet” ve "ilm-i ilâhî" mertebesidir. "Zaîn"den ya'nî "müsafir"den murâd, o hakāyıkın vücûd-i hakîkînin merâtibinde nüzûl ve urûc seferleridir. "Mesvâ"dan murâd, her bir haķîkat ve ayn-ı sâbitenin sırât-ı müstakimlerinin müntehâsıdır. Bu sırât-ı müstakîmin birisi hidâyet ve diğeri dalâlet yolu olup, birinin müntehâsı ve mesvâsı cennet ve diğerinin müntehâsı ve mesvâsı cehennemdir. "Nereye indi?" ta'bîriyle âlem-i siccîne, "Nereye çıktı?" ta'bîriyle âlem-i illiyyîne ve قد تولاه ya'nî "Ona teveccüh etti" ta'bîriyle müsâfirin tarîk-ı müstakîminin nihâyetine ve "ihsâ-yı aded" ile mazhar olduğu Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsâr-ı adedînin her bir mertebede ihsâ-yı fiilisine işaret buyurulur.

Burada `وأحصى كل شيء عددا` (Cinn, 72/28) [ya'nî "Her şeyi bir bir saymıştır"] ve `وَكُلِّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ` (Yasin, 36/12) [ya'ni "Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazdık"] âyet-i kerîmelerine de işâret vardır. Binâenaleyh bu beyitlerin, bu ma'nâlara göre yukarıya rabtı böyle olmak lâzım gelir: "Hak Tealâ senin vücûd-i kesîfini kendi vücûdundan ve varlığından halk etti. Onun vücûdu latif olup, senin bâtının oldu; ve senin ahvâlini uzaktan görmekle değil, belki senin senliğin ile bilmekle bildi; ve senin hakîkatın ve ayn-ı sâbiten onun vücudunda yine onun sûret-i ilmiyyesinden ibaret olup, sabâh-1 tecellî olan vâhidiyyet mertebesinden rûh ve misâl ve şehadet mertebelerine sefer eden bir "müsâfir" oldu. Binâeneleyh Hak kendi vücudunun merâtibinde sefer eden bu müsâfirden nasıl gāfil olur? Yarınki günde mertebe-i şehadetin fenâsından sonra hükm-i tecellî sefer-i âhirete intikāl ettiği takdirde onun mesvâsı ve sırât-ı müstakîminin nihâyeti neresi olduğunu müşâhede ve muâyene ile bilen Hak hiç gāfil olur mu? O müsâfirin teveccüh ettiği bu mesvâyı ve onun Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinden zuhûr edecek âsâr ve ahkâmın ihsâ-yı fiilîsini hiç bilmez mi?" (Vallâhü a'lem bi's-savâb.)

483. Sabahleyin giden müsafirden nasıl gāfil olur, yarınki günde mesvâsı neresi olduğunu muayene eden kimse?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

483. Yarınki günde kalacağı yerin neresi olduğunu araştıran kimse, sabahleyin yola çıkan yolcudan nasıl gafil olur?

484. Nereye indi, ya nereye çıktı; ona teveccüh etti ve adedi ihsâ eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

484. Nereye indi, ya nereye çıktı; ona yöneldi ve sayısını saydı.

Bu iki şerefli beytin kelime kelime tercümesi böyledir. Yukarıya bağlantısının yönü ve anlamlarının keşfi hakkında gerek Ankaravî ve gerek Hind nüshalarında açık bir ifade göremedim. Nihayet fakire (bu fakir kuluna) görünen anlam şu oldu: "Sabah vakti"nden maksat, eşyanın hakikatlerinin birbirinden ayrıştığı "vâhidiyyet" (birlik mertebesi) ve "ilm-i ilâhî" (ilahi ilim) mertebesidir. "Zaîn"den yani "misafir"den maksat, o hakikatlerin hakiki varlığın mertebelerinde iniş ve çıkış seferleridir. "Mesvâ"dan maksat, her bir hakikatin ve ayn-ı sâbitenin (tekil sabit hakikat) doğru yollarının sonudur. Bu doğru yolların birisi hidayet ve diğeri dalalet yolu olup, birinin sonu ve varış yeri cennet ve diğerinin sonu ve varış yeri cehennemdir. "Nereye indi?" tabiriyle siccîn âlemine (en aşağı mertebeye), "Nereye çıktı?" tabiriyle illiyyîn âlemine (en yüce mertebeye) ve "قد تولاه" yani "Ona yöneldi" tabiriyle misafirin doğru yolunun sonuna ve "ihsâ-yı aded" (sayıların sayılması) ile mazhar olduğu Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan ismin hazinesinde gizli olan hükümlerin ve sayısal eserlerin her bir mertebede fiilî olarak sayılmasına işaret buyurulur.

Burada "وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا" (Cinn, 72/28) [yani "Her şeyi bir bir saymıştır"] ve "وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ" (Yasin, 36/12) [yani "Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazdık"] ayet-i kerimelerine de işaret vardır. Buna göre bu beyitlerin, bu anlamlara göre yukarıya bağlantısı böyle olmak lazım gelir: "Yüce Allah senin yoğun varlığını kendi varlığından ve mevcudiyetinden yarattı. Onun varlığı latif olup, senin bâtının oldu; ve senin hallerini uzaktan görmekle değil, aksine senin senliğin ile bilmekle bildi; ve senin hakikatin ve ayn-ı sâbiten (tekil sabit hakikat) onun varlığında yine onun ilmi suretinden ibaret olup, tecellî sabahı olan vâhidiyyet (birlik mertebesi) mertebesinden ruh ve misal ve şehadet mertebelerine sefer eden bir "misafir" oldu. Bu sebeple Hak kendi varlığının mertebelerinde sefer eden bu misafirden nasıl gafil olur? Yarınki günde şehadet mertebesinin yok olmasından sonra tecellî hükmü ahiret seferine intikal ettiği takdirde onun varış yeri ve doğru yolunun sonu neresi olduğunu müşahede ve muayene ile bilen Hak hiç gafil olur mu? O misafirin yöneldiği bu varış yerini ve onun Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan ismin hazinesinden zuhur edecek eserlerin ve hükümlerin fiilî olarak sayılmasını hiç bilmez mi?" (Doğrusunu en iyi Allah bilir.)

Bu iki beyt-i şerîfin kelime be-kelime tercümesi böyledir. Yukarıya rabtının vechi ve keşf-i maânîsi hakkında gerek Ankaravî ve gerek Hind nüshalarında vâzıh bir ibâre göremedim. Nihâyet fakîre lâyih olan ma'nâ şu oldu: “Sabah vakti"nden murâd hakāyık-ı eşyânın yekdîğerinden temeyyüz ettiği “vâhidiyyet” ve "ilm-i ilâhî" mertebesidir. "Zaîn"den ya'nî "müsafir"den murâd, o hakāyıkın vücûd-i hakîkînin merâtibinde nüzûl ve urûc seferleridir. "Mesvâ"dan murâd, her bir haķîkat ve ayn-ı sâbitenin sırât-ı müstakimlerinin müntehâsıdır. Bu sırât-ı müstakîmin birisi hidâyet ve diğeri dalâlet yolu olup, birinin müntehâsı ve mesvâsı cennet ve diğerinin müntehâsı ve mesvâsı cehennemdir. "Nereye indi?" ta'bîriyle âlem-i siccîne, "Nereye çıktı?" ta'bîriyle âlem-i illiyyîne ve قد تولاه ya'ni "Ona teveccüh etti" ta'bîriyle müsâfirin tarîk-ı müstakîminin nihâyetine ve "ihsâ-yı aded" ile mazhar olduğu Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsâr-ı adedînin her bir mertebede ihsâ-yı fiilisine işaret buyurulur.

Burada وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا (Cinn, 72/28) [ya'nî "Her şeyi bir bir saymıştır"] ve وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ (Yasin, 36/12) [ya'ni "Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazdık"] âyet-i kerîmelerine de işâret vardır. Binâenaleyh bu beyitlerin, bu ma'nâlara göre yukarıya rabtı böyle olmak lâzım gelir: "Hak Tealâ senin vücûd-i kesîfini kendi vücûdundan ve varlığından halk etti. Onun vücûdu latif olup, senin bâtının oldu; ve senin ahvâlini uzaktan görmekle değil, belki senin senliğin ile bilmekle bildi; ve senin hakîkatın ve ayn-ı sâbiten onun vücudunda yine onun sûret-i ilmiyyesinden ibaret olup, sabâh-1 tecellî olan vâhidiyyet mertebesinden rûh ve misâl ve şehadet mertebelerine sefer eden bir "müsâfir" oldu. Binâeneleyh Hak kendi vücudunun merâtibinde sefer eden bu müsâfirden nasıl gāfil olur? Yarınki günde mertebe-i şehadetin fenâsından sonra hükm-i tecellî sefer-i âhirete intikāl ettiği takdirde onun mesvâsı ve sırât-ı müstakîminin nihâyeti neresi olduğunu müşâhede ve muâyene ile bilen Hak hiç gāfil olur mu? O müsâfirin teveccüh ettiği bu mesvâyı ve onun Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinden zuhûr edecek âsâr ve ahkâmın ihsâ-yı fiilîsini hiç bilmez mi?" (Vallâhü a'lem bi's-savâb.)

485. Şimdi kulağı gafletten pâk et, o gamnakin hicrini istima' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

485. Şimdi kulağı gafletten temizle, o gamlı kişinin ayrılığını dinle!

Ey Mesnevî'yi dinleyen kimse, şimdi kulağını gafletin çokluğundan temizle de o gamlı olan misafirin vatanından ayrılığını ve gurbette kalışını dinle!

Ey Mesnevîyi dineyen kimse, şimdi kulağını keserât-ı gafletten temizle de o gamlı olan müsâfirin vatanından ayrılığını ve mehcûrluğunu dinle!

486. Kulağı onun kıssasının önüne koyduğun vakit, onu gamlıya verdiğin bir zekât bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

486. Kulağı onun kıssasının önüne koyduğun vakit, onu gamlıya verdiğin bir zekât bil!

Bu şerefli beyitte "Mahzunun sözünü dinlemek sadakadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

Bu beyt-i şerifte استماع كلام المحزون صدقة ya'ni “Mahzunun sözünü dinlemek sadakadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

487. Gönül hastalarının gamlarını, cân-ı şerîfin su ve çamurdan olan ihtiyacını dinleyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

487. Gönül hastalarının gamlarını, şerefli canın su ve çamurdan olan ihtiyacını dinleyesin.

"Gönül hastaları"ndan kasıt, ilahi âşıklardır. "Ab u gil"den (su ve çamur) kasıt, dünya ve şehadet mertebesidir (görünen âlem). Yani "Ey Hakk Yolcusu, asıl vatanlarından ve nurlu bir şehirden ayrı düşmüş gönül hastalarının ve ilahi âşıkların gamlarını ve onların şerefli canlarının, yoğun ve karanlık bir köy hükmünde olan dünyaya ilişkin ihtiyaçlarını dinleyesin."

"Gönül hastaları"ndan murâd, uşşâk-ı ilâhîdir. “Ab u gil" den murâd, dünyâ ve mertebe-i şehadettir. Ya'nî "Ey sâlik, vatan-ı aslilerinden ve bir şehr-i nûrânîden cüdâ olan gönül hastalarının ve uşşâk-ı ilâhînin gamlarını ve onların şerif olan canlarının kesîf ve zulmânî bir köy mesâbesinde olan dünyâya taalluku cihetinden ihtiyaçlarını dinleyesin."

488. Bir pür-fen duman dolu evi vardır, muhakkak ısgā cihetinden ona bir pencere aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

488. Bir hile dolu dumanla dolu evi vardır, mutlaka dinleme yönünden ona bir pencere aç!

"Ev"den kastedilen, unsurlardan oluşan bedendir. "Duman"dan kastedilen, bedene ait hükümlerdir. "Pür-fen" (hile dolu) çeşit ve türlerle dolu demektir. Bedenin mazhar olduğu (ortaya çıktığı) oluşa ait sıfatlara işaret buyrulur. "Isgā" kulak vermek, görmek ve meyletmek demektir. Yani, "O ruhun evi olan unsurlardan oluşan beden, her biri ruhu boğucu birer duman hükmünde olan türlü türlü oluşa ait sıfatlarla dolu bir evdir. Sen o ruha peygamberlerin ve evliyaların yüce ruhlarının iniltilerine kulak vermek yönünden bir pencere aç!"

"Ev"den murâd, cism-i unsurîdir. "Duman"dan murâd, ahkâm-ı cismâniyettir. "Pür-fen" (پر فن) çeşit ve nevi' dolu demektir. Cismin mazhar olduğu sıfât-ı kevniyyeye işâret buyurulur. "Isgā" kulak tutmak ve görmek ve meyletmek demektir. Ya'nî, “O rûhun evi olan cism-i unsurî, her biri rûhu boğucu birer duman mesâbesinde olan türlü türlü sıfât-ı kevniyye ile dolu bir evdir. Sen o rûha enbiyâ ve evliyânın ervâh-ı aliyyelerinin nâlelerine kulak tutmak cihetinden bir pencere aç!"

489. Ey revî, mâdemki Rabb-i a'la tarafına gidiyorsun, sen bize gam-güsârlık et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

489. Ey yolcu, mademki Yüce Rab tarafına gidiyorsun, sen bize gam giderici ol!

485. Şimdi kulağı gafletten pâk et, o gamnakin hicrini istima' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

485. Şimdi kulağı gafletten temizle, o gamlı kişinin ayrılığını dinle!

Ey Mesnevî'yi dinleyen kimse, şimdi kulağını gafletin çokluğundan temizle de o gamlı olan misafirin vatanından ayrılığını ve gurbette kalışını dinle!

Ey Mesnevîyi dineyen kimse, şimdi kulağını keserât-ı gafletten temizle de o gamlı olan müsâfirin vatanından ayrılığını ve mehcûrluğunu dinle!

486. Kulağı onun kıssasının önüne koyduğun vakit, onu gamlıya verdiğin bir zekât bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

486. Kulağı onun kıssasının önüne koyduğun vakit, onu gamlıya verdiğin bir zekât bil!

Bu şerefli beyitte "Mahzunun sözünü dinlemek sadakadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

Bu beyt-i şerifte استماع كلام المحزون صدقة ya'ni “Mahzunun sözünü dinlemek sadakadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

487. Gönül hastalarının gamlarını, cân-ı şerîfin su ve çamurdan olan ihtiyacını dinleyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

487. Gönül hastalarının gamlarını, şerefli canın su ve çamurdan olan ihtiyacını dinleyesin.

"Gönül hastaları"ndan kasıt, ilahi âşıklardır. "Ab u gil"den (su ve çamur) kasıt, dünya ve şehadet mertebesidir (görünen âlem). Yani "Ey Hakk Yolcusu, asıl vatanlarından ve nurlu bir şehirden ayrı düşmüş gönül hastalarının ve ilahi âşıkların gamlarını ve onların şerefli canlarının, yoğun ve karanlık bir köy hükmünde olan dünyaya ilişkin ihtiyaçlarını dinleyesin."

"Gönül hastaları"ndan murâd, uşşâk-ı ilâhîdir. “Ab u gil" den murâd, dünyâ ve mertebe-i şehadettir. Ya'nî "Ey sâlik, vatan-ı aslilerinden ve bir şehr-i nûrânîden cüdâ olan gönül hastalarının ve uşşâk-ı ilâhînin gamlarını ve onların şerif olan canlarının kesîf ve zulmânî bir köy mesâbesinde olan dünyâya taalluku cihetinden ihtiyaçlarını dinleyesin."

488. Bir pür-fen duman dolu evi vardır, muhakkak ısgā cihetinden ona bir pencere aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

488. Bir hile dolu dumanla dolu evi vardır, mutlaka dinleme yönünden ona bir pencere aç!

"Ev"den kastedilen, unsurlardan oluşan bedendir. "Duman"dan kastedilen, bedene ait hükümlerdir. "Pür-fen" (hile dolu) çeşit ve türlerle dolu demektir. Bedenin mazhar olduğu (ortaya çıktığı) oluşa ait sıfatlara işaret buyrulur. "Isgā" kulak vermek, görmek ve meyletmek demektir. Yani, "O ruhun evi olan unsurlardan oluşan beden, her biri ruhu boğucu birer duman hükmünde olan türlü türlü oluşa ait sıfatlarla dolu bir evdir. Sen o ruha peygamberlerin ve evliyaların yüce ruhlarının iniltilerine kulak vermek yönünden bir pencere aç!"

"Ev"den murâd, cism-i unsurîdir. "Duman"dan murâd, ahkâm-ı cismâniyettir. "Pür-fen" (پر فن) çeşit ve nevi' dolu demektir. Cismin mazhar olduğu sıfât-ı kevniyyeye işâret buyurulur. "Isgā" kulak tutmak ve görmek ve meyletmek demektir. Ya'nî, “O rûhun evi olan cism-i unsurî, her biri rûhu boğucu birer duman mesâbesinde olan türlü türlü sıfât-ı kevniyye ile dolu bir evdir. Sen o rûha enbiyâ ve evliyânın ervâh-ı aliyyelerinin nâlelerine kulak tutmak cihetinden bir pencere aç!"

489. Ey revî, mâdemki Rabb-i a'la tarafına gidiyorsun, sen bize gam-güsârlık et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

489. Ey yolcu, mademki Yüce Rab tarafına gidiyorsun, sen bize gam gidericilik et!

"Revî" şiirde kafiyeyi oluşturan kelimenin son harfi ve "ter ü taze" anlamlarındadır. Burada, yol arkadaşı ve yoldaş anlamını vermek uygun olur. "Gam-güsârî" keder ve gam gidericilik ve yârlık ve dostluk demektir. Yani, "Ey yoldaş, mademki menşein olan Yüce Rab tarafına gidiyorsun, sen bizi dinlemek suretiyle gam gidericilik et ve mademki yoldaşsın, bize sadık dost ol! Çünkü bu Mesnevî-i Şerîf, bizim şerefli canımızın su ve toprağa (bedene) ait olmasından dolayı meydana gelen inlemesidir. Ve bizim canımızın inlemesi olan sözümüzü dinlemek hususunda asla tereddüt etme!"

"Revî" şiirde kāfiyeyi teşkil eden kelimenin son harfi ve "ter ü tâze" ma'nâlarınadır. Burada, hem-râh ve yoldaş ma'nâsını vermek münasib olur. "Gam-güsârî" keder ve gam def'edicilik ve yârlık ve dostluk demektir. Ya'ni, "Ey yoldaş, mâdemki menşe'in olan Rabb-i a'lâ tarafına gidiyorsun, sen bizi dinlemek sûretiyle gam def'edicilik et ve mâdemki yoldaşsın, bize yâr-ı sâdık ol! Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf, bizim cân-ı şerîfimizin âb u gile taallukundan dolayı vâki' olan nâlesidir. Ve bizim canımızın nâlesi olan kelâmımızı dinlemek husûsunda aslâ tereddüt etme!"

490. Bu tereddüd bir zindanın habsi olur. Zîrâ bırakmaz ki can bir tarafa gitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

490. Bu tereddüt bir zindanın hapsi olur. Çünkü canın bir tarafa gitmesine izin vermez.

"Tereddüt", bir kimsenin bir husustaki fikri ikiye ayrılıp, hangi tarafı seçeceğini kesinlikle belirleyememesi hâlidir. Böyle bir kimse yolunu belirleme hususunda karanlıkta kalır ve canı bu karanlık zindan içinde hapsolur ve hiçbir tarafa gidemez. Bu hal, Hakk Yolcusu olmaya arzu duyanlarda mürşid (manevi rehber) seçiminde çok kere meydana geldiğinden, Cenâb-ı Pîr efendimiz tereddütten sakındırırlar.

[488] "Tereddüd" bir kimsenin bir husûstaki fikri iki çatal olup, hangi tarafı ihtiyâr edeceğini kat'iyyen ta'yin edememesi hâlidir. Böyle bir kimse meslekini ta'yîn hususunda karanlıkta kalır ve canı bu karanlık zindan içinde mahbûs olur ve hiçbir tarafa gidemez. Bu hal tarîk-ı Hakk'a sülük arzûsunda bulunanlarda mürşid intihabında çok kere vâki' olduğundan Cenâb-ı Pîr efendimiz tereddüdden tahzîr buyururlar:

491. Bu, bu tarafa ve o, o tarafa çeker. Her birisi "Doğru yol benim!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

491. Bu, bu tarafa ve o, o tarafa çeker. Her birisi "Doğru yol benim!" der.

Yukarıda 489 numaralı beytin ikinci mısraında "Mademki Yüce Rab tarafına gidiyorsun" denilmesi karinesiyle, bu şerefli beyitte farklı yolların sahiplerinden olan bazı kimselerin Hak yoluna davetine işaret edilir. Yani "Ey Yüce Rab tarafına giden kimse, bu kimse seni bu tarafa yani kendi tarafına ve o kimse de o tarafa yani kendi yoluna çeker, ve her birisi, "Doğru yol benim yolumdur!" der. Sende, "Buna mı gideyim, ona mı gideyim?" diye bir tereddüt oluşur."

Yukarıda 489 numaralı beytin ikinci mısrâ'ında "Mâdemki Rabb-i a'lâ tarafına gidiyorsun" buyurulması karînesiyle bu beyt-i şerîfte turuk-ı muhtelife erbâbından olan ba'zı kimselerin Hak yoluna da'vetine işâret buyurulur. Ya'nî "Ey Rabb-i a'lâ tarafına giden kimse, bu kimse seni bu tarafa ya'nî kendi tarafına ve o kimse dahi o tarafa ya'nî kendi tarîkına çeker, ve her birisi, "Doğru yol benim yolumdur!" der. Sende, "Buna mı gideyim, ona mı gideyim?" diye bir tereddüd hâsıl olur."

492. Bu tereddüd, Hak-yolunun akabesidir. Ey saâdet ona ki, onun ayağı mutlaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

492. Bu tereddüt, Hakk yolunun geçilmez yeridir. Ey ne mutlu o kişiye ki, onun ayağı mutlaktır.

"Akabe", ayn ve kâf harflerinin üstün okunmasıyla, dağın zirvesine güçlükle çıkılabilen bir geçit demektir. Yani "Tereddüt, Hakk yolunun zor geçilen bir geçididir. Tereddüt eden kimse bir türlü doğru yolu bulup istediğine ulaşamaz. Ey, ne mutlu o olgun kişiye ki, onun Hakk yolunda azim ayağı mutlaktır ve hiçbir kayıt ile sınırlanmamıştır." "Revî" şiirde kafiyeyi oluşturan kelimenin son harfi ve "ter ü taze" anlamlarındadır. Burada, yol arkadaşı ve yoldaş anlamını vermek uygun olur. "Gam-güsârî" keder ve gam gidericilik ve yârlık ve dostluk demektir. Yani, "Ey yoldaş, mademki menşein olan Yüce Rab tarafına gidiyorsun, sen bizi dinlemek suretiyle gam gidericilik et ve mademki yoldaşsın, bize sadık dost ol! Çünkü bu Mesnevî-i Şerîf, bizim şerefli canımızın su ve toprağa (bedene) bağlılığından dolayı meydana gelen inlemesidir. Ve bizim canımızın inlemesi olan sözümüzü dinleme hususunda asla tereddüt etme!"

"Akabe" aynın ve kâfın fethi ile, dağın zirvesine güçlük ile çıkılabilecek olan bir geçit demektir. Ya'nî "Tereddüd, Hak yolunun sa'bü'l-mürûr bir geçididir. Mütereddid olan kimse bir türlü doğru yolu bulup matlûbuna vâsıl olamaz. Ey, ne mutlu o kâmile ki, onun Hak yolunda pây-i azmi mutlaktır ve hiçbir kayd ile mukayyed değildir." "Revî" şiirde kāfiyeyi teşkil eden kelimenin son harfi ve "ter ü tâze" ma'nâlarınadır. Burada, hem-râh ve yoldaş ma'nâsını vermek münasib olur. "Gam-güsârî" keder ve gam def'edicilik ve yârlık ve dostluk demektir. Ya'ni, "Ey yoldaş, mâdemki menşe'in olan Rabb-i a'lâ tarafına gidiyorsun, sen bizi dinlemek sûretiyle gam def'edicilik et ve mâdemki yoldaşsın, bize yâr-ı sâdık ol! Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf, bizim cân-ı şerîfimizin âb u gile taallukundan dolayı vâki' olan nâlesidir. Ve bizim canımızın nâlesi olan kelâmımızı dinlemek husûsunda aslâ tereddüt etme!"

490. Bu tereddüd bir zindanın habsi olur. Zîrâ bırakmaz ki can bir tarafa gitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

490. Bu tereddüt bir zindanın hapsi olur. Çünkü canın bir tarafa gitmesine izin vermez.

"Tereddüt", bir kimsenin bir husustaki fikri ikiye ayrılıp, hangi tarafı seçeceğini kesinlikle belirleyememesi hâlidir. Böyle bir kimse yolunu belirleme hususunda karanlıkta kalır ve canı bu karanlık zindan içinde hapsolur ve hiçbir tarafa gidemez. Bu hal, Hakk Yolcusu olmaya arzu duyanlarda mürşid (manevi rehber) seçiminde çok kere meydana geldiğinden, Cenâb-ı Pîr efendimiz tereddütten sakındırırlar.

[488] "Tereddüd" bir kimsenin bir husûstaki fikri iki çatal olup, hangi tarafı ihtiyâr edeceğini kat'iyyen ta'yin edememesi hâlidir. Böyle bir kimse meslekini ta'yîn hususunda karanlıkta kalır ve canı bu karanlık zindan içinde mahbûs olur ve hiçbir tarafa gidemez. Bu hal tarîk-ı Hakk'a sülük arzûsunda bulunanlarda mürşid intihabında çok kere vâki' olduğundan Cenâb-ı Pîr efendimiz tereddüdden tahzîr buyururlar:

491. Bu, bu tarafa ve o, o tarafa çeker. Her birisi "Doğru yol benim!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

491. Bu, bu tarafa ve o, o tarafa çeker. Her birisi "Doğru yol benim!" der.

Yukarıda 489 numaralı beytin ikinci mısraında "Mademki Yüce Rab tarafına gidiyorsun" denilmesi karinesiyle, bu şerefli beyitte farklı yolların sahiplerinden olan bazı kimselerin Hak yoluna davetine işaret edilir. Yani "Ey Yüce Rab tarafına giden kimse, bu kimse seni bu tarafa yani kendi tarafına ve o kimse de o tarafa yani kendi yoluna çeker, ve her birisi, "Doğru yol benim yolumdur!" der. Sende, "Buna mı gideyim, ona mı gideyim?" diye bir tereddüt oluşur."

Yukarıda 489 numaralı beytin ikinci mısrâ'ında "Mâdemki Rabb-i a'lâ tarafına gidiyorsun" buyurulması karînesiyle bu beyt-i şerîfte turuk-ı muhtelife erbâbından olan ba'zı kimselerin Hak yoluna da'vetine işâret buyurulur. Ya'nî "Ey Rabb-i a'lâ tarafına giden kimse, bu kimse seni bu tarafa ya'nî kendi tarafına ve o kimse dahi o tarafa ya'nî kendi tarîkına çeker, ve her birisi, "Doğru yol benim yolumdur!" der. Sende, "Buna mı gideyim, ona mı gideyim?" diye bir tereddüd hâsıl olur."

492. Bu tereddüd, Hak-yolunun akabesidir. Ey saâdet ona ki, onun ayağı mutlaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

492. Bu tereddüt, Hakk yolunun sarp geçididir. Ne mutlu o kişiye ki, onun ayağı mutlaktır.

"Akabe", ayn ve kâf harflerinin üstün okunmasıyla, dağın zirvesine güçlükle çıkılabilen bir geçit demektir. Yani "Tereddüt, Hakk yolunun geçilmesi zor bir geçididir. Tereddüt eden kimse bir türlü doğru yolu bulup amacına ulaşamaz. Ne mutlu o insân-ı kâmile ki, onun Hakk yolunda azim ayağı mutlaktır ve hiçbir kayıt ile sınırlı değildir."

"Akabe" aynın ve käfin fethi ile, dağın zirvesine güçlük ile çıkılabilecek olan bir geçit demektir. Ya'nî "Tereddüd, Hak yolunun sa'bü'l-mürûr bir geçididir. Mütereddid olan kimse bir türlü doğru yolu bulup matlûbuna vâsıl olamaz. Ey, ne mutlu o kâmile ki, onun Hak yolunda pây-i azmi mutlaktır ve hiçbir kayd ile mukayyed değildir."

493. Doğru yolda tereddüdsüz gider. Yol bilmiyorsan onun izini iste, nerededir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

493. Doğru yolda tereddütsüz gider. Yol bilmiyorsan onun izini iste, nerededir.

O kâmil (olgun insan), Hakk'a ulaştıran doğru yolda tereddütsüz gider. Ey sâlik (Hakk Yolcusu), eğer yol bilmeyip çeşitli kimselerin davetinden dolayı tereddüt içinde isen, onun adımını izle ve onun ayağının izi nerede ise onu ara!

O kâmil, Hakk'a îsâl eden doğru yolda tereddüdsüz gider. Ey sâlik eğer yol bilmeyip muhtelif kimselerin da'vetinden dolayı tereddüd içinde isen, onun adımını izle ve onun ayağının izi nerede ise onu ara!

494. Ahûnun izini tut ve muâf olarak git! Tâ ki ahûnun izinden göbeğine kadar gidesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

494. Ceylanın izini tut ve serbest olarak git! Tâ ki ceylanın izinden göbeğine kadar gidesin.

"Muâf" kelimesi, mufâale babından gelen "muâfî" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. "Affedilmiş olan" demektir. Burada, tabiî kayıtlamalardan (kuyûd-i tabiiyye) kurtulmaktan kinayedir. "Ceylan"dan kasıt, şanlı peygamber (a.s.) ve onun vârisleri olan kâmil insanlardır. "İz"den kasıt ise onların sözleri, fiilleri ve hâlleridir. "Nâf"tan, yani "göbek"ten kasıt, ilâhî bilgiler ve sırlar (esrâr-ı ilâhiyye)dır. Yani, "Ey Yüce Rab tarafına yönelmiş olan kişi, hakikat sahrasının ceylanları olan şanlı peygamber (a.s.) ile onların kâmil vârislerinin izini takip et ve tabiî kayıtlamalardan kurtulmuş, nefsanî perdelerden (hicâbât-ı nefsâniyye) halâs olmuş olarak Hakk yolunda ilerle! Tâ ki, ceylanın izinden o ceylanın göbeği olan Rabbanî bilgilere ve ilâhî sırlara kadar gidesin."

"Muâf" mufâale bâbından, "muâfî" kelimesinin muhaffefidir. "Afv olunmuş olan" demektir. Burada kuyûd-i tabiiyyeden âzâd olmaktan kinâyedir. “Âhû"dan murâd, Nebiyy-i zîşân ve onun vârisleri olan kâmillerdir. "İz"den murâd onların kavilleri, fiilleri ve halleridir. "Nâf"dan, "göbek"ten murâd maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir. Ya'nî, "Ey Rabb-i a'lâ tarafına müteveccih olan kimse, hakikat sahrâsının âhûları olan Nebiyy-i zîşân ile onların vâris-i kâmillerinin isrini ta'kîb et ve kuyûd-ı tabîiyyeden âzâd ve hicâbât-ı nefsâniyyeden halâs olarak sülûk et! Tâ ki, âhûnun izinden o âhûnun göbeği olan maarif-i rabbâniyye ve esrâr-ı ilâhiyyeye kadar gidesin."

495. Ey kardeş, gerçi ateş üzerine gidersin, bu revişten pek nûrlu olan evc üzerine gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

495. Ey kardeş, gerçi ateş üzerine gidersin, bu gidişten pek nurlu olan zirve üzerine gidersin.

Gerçi ceylanın izini takip etmek nefsin arzularına karşı gelmektir ve nefsanî arzuya karşı gelmek ise ateş üzerinde yürümektir. Fakat bu gidişten çok daha nurlu olan ruhanî âlemin üstünde gitmiş olursun.

Gerçi âhûnun isrini ta'kîb etmek nefsin arzûlarına muhalefettir ve arzû-yı nefsânîye muhalefet ise ateş üzerinde yürümektir. Fakat bu gidişten pek ziyâde nûrlu olan âlem-i rûhâniyyetin üstünde gitmiş olursun.

496. Ne denizden, ne dalga ve köpükten kork! Çünkü sen "Korkma!" hitabını işittin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

496. Ne denizden, ne dalga ve köpükten kork! Çünkü sen "Korkma!" hitabını işittin.

Ceylanların ardından Yüce Rab tarafına yöneldiğin zaman, ne bu izafî varlık denizinden, ne de onun dalgaları olan suretlerden ve ne de onun köpükleri olan nefse ait ve şeytanî düşüncelerden korkma! Çünkü bu gidişin senin ruhunun Musa'sına Hak tarafından "Gel ve korkma! Şüphesiz sen güvende olanlardansın." (Kasas, 28/31) hitabıdır.

Ahûların isrine tebean Rabb-i a'lâ tarafına teveccüh ettiğin vakit, ne bu vücûd-i izâfi denizinden, ne de onun dalgaları olan sûretlerden ve ne de onun köpükleri olan havâtır-ı nefsânî ve şeytânîden korkma! Çünkü bu gidişin senin Mûsâ-yı rûhuna Hak tarafından أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ (Kasas, 28/31)

493. Doğru yolda tereddüdsüz gider. Yol bilmiyorsan onun izini iste, nerededir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

493. Doğru yolda tereddütsüz gider. Yol bilmiyorsan onun izini iste, nerededir.

O kâmil (olgun insan), Hakk'a ulaştıran doğru yolda tereddütsüz gider. Ey sâlik (Hakk Yolcusu), eğer yol bilmeyip çeşitli kimselerin davetinden dolayı tereddüt içinde isen, onun adımını izle ve onun ayağının izi nerede ise onu ara!

O kâmil, Hakk'a îsâl eden doğru yolda tereddüdsüz gider. Ey sâlik eğer yol bilmeyip muhtelif kimselerin da'vetinden dolayı tereddüd içinde isen, onun adımını izle ve onun ayağının izi nerede ise onu ara!

494. Ahûnun izini tut ve muâf olarak git! Tâ ki ahûnun izinden göbeğine kadar gidesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

494. Ceylanın izini tut ve serbest olarak git! Tâ ki ceylanın izinden göbeğine kadar gidesin.

"Muâf" kelimesi, mufâale babından gelen "muâfî" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. "Affedilmiş olan" demektir. Burada, tabiî kayıtlamalardan kurtulmaktan kinayedir.

"Ceylan"dan kasıt, şanlı peygamber ve onun vârisleri olan kâmil insanlardır. "İz"den kasıt onların sözleri, fiilleri ve hâlleridir. "Nâf"tan, yani "göbek"ten kasıt ise ilâhî bilgiler ve sırlar (maârif ve esrâr-ı ilâhiyye)dır. Yani, "Ey Yüce Rab tarafına yönelmiş olan kişi, hakikat sahrasının ceylanları olan şanlı peygamber ile onların kâmil vârislerinin izini takip et ve tabiî kayıtlamalardan kurtulup nefsânî perdelerden halâs olarak Hakk yolunda ilerle! Tâ ki, ceylanın izinden o ceylanın göbeği olan Rabbânî bilgilere ve ilâhî sırlara kadar gidesin."

"Muâf" mufâale bâbından, "muâfî" kelimesinin muhaffefidir. "Afv olunmuş olan" demektir. Burada kuyûd-i tabiiyyeden âzâd olmaktan kinâyedir.

“Âhû"dan murâd, Nebiyy-i zîşân ve onun vârisleri olan kâmillerdir. "İz"den murâd onların kavilleri, fiilleri ve halleridir. "Nâf"dan, "göbek"ten murâd maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir. Ya'nî, "Ey Rabb-i a'lâ tarafına müteveccih olan kimse, hakikat sahrâsının âhûları olan Nebiyy-i zîşân ile onların vâris-i kâmillerinin isrini ta'kîb et ve kuyûd-ı tabîiyyeden âzâd ve hicâbât-ı nefsâniyyeden halâs olarak sülûk et! Tâ ki, âhûnun izinden o âhûnun göbeği olan maarif-i rabbâniyye ve esrâr-ı ilâhiyyeye kadar gidesin."

495. Ey kardeş, gerçi ateş üzerine gidersin, bu revişten pek nûrlu olan evc üzerine gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

495. Ey kardeş, gerçi ateş üzerine gidersin, bu gidişten pek nurlu olan zirve üzerine gidersin.

Gerçi ceylanın izini takip etmek nefsin arzularına karşı gelmektir ve nefsanî arzuya karşı gelmek ise ateş üzerinde yürümektir. Fakat bu gidişten çok daha nurlu olan ruhanî âlemin üstünde gitmiş olursun.

Gerçi âhûnun isrini ta'kîb etmek nefsin arzûlarına muhalefettir ve arzû-yı nefsânîye muhalefet ise ateş üzerinde yürümektir. Fakat bu gidişten pek ziyâde nûrlu olan âlem-i rûhâniyyetin üstünde gitmiş olursun.

496. Ne denizden, ne dalga ve köpükten kork! Çünkü sen "Korkma!" hitabını işittin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

496. Ne denizden, ne dalga ve köpükten kork! Çünkü sen "Korkma!" hitabını işittin.

Ceylanların ardından Yüce Rab tarafına yöneldiğin zaman, ne bu izafî varlık denizinden, ne de onun dalgaları olan suretlerden ve ne de onun köpükleri olan nefsanî ve şeytanî düşüncelerden korkma! Çünkü bu gidişin, senin ruhunun Musa'sına Hak tarafından "Yâ Musa yönel ve korkma, muhakkak sen eminlerdensin!" (Kasas, 28/31) hitabının gerçekleşmesinden ve ruhunun da onu işitmesinden meydana gelmiştir.

Ahûların isrine tebean Rabb-i a'lâ tarafına teveccüh ettiğin vakit, ne bu vücûd-i izâfi denizinden, ne de onun dalgaları olan sûretlerden ve ne de onun köpükleri olan havâtır-ı nefsânî ve şeytânîden korkma! Çünkü bu gidişin senin Mûsâ-yı rûhuna Hak tarafından أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ (Kasas, 28/31) ya'nî “Yâ Mûsâ müteveccih ol ve korkma, muhakkak sen âminlerdensin!" hitâbı vâki' olmasından ve rûhunun dahi onu işitmesinden hâsıl olmuştur.

497. "Lâ tehaf" bil, çünkü senin korkun dâd-ı Hak'tır. Sana tabak gönderdiği vakit ekmek gönderir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

497. "Korkma" bil, çünkü senin korkun Allah'ın ihsanıdır. Sana tabak gönderdiği zaman ekmek gönderir.

Eğer "Ben bu hitabı işitmedim" diyecek olursan, derim ki: "Senin Yüce Rab tarafına yönelişin korkundandır ve korkun ise Allah'ın ihsanıdır. Ve "korku" denilen hâlin uygun zıddı emniyettir. Şu hâlde sana korkuyu veren Allah, emniyeti de bahşeder. Ve nasıl ki, sana içine nimet koyacak bir tabak gönderdiği zaman, o nimetin gelişine de bekle! Çünkü Kerîm olanın işi eksik olmaz. Şimdi korku bir tabak, ve emniyet, içine konacak nimet gibidir."

Eğer "Ben bu hitâbı işitmedim" diyecek olursan, derim ki: "Senin Rabb-i a'lâ tarafına teveccühün korkundandır ve korkun ise dâd-ı Hak'tır. Ve "korku" denilen hâlin zıdd-ı münasibi emniyettir. Şu halde sana korkuyu veren Hak, emniyeti dahi bahş buyurur. Ve nitekim, sana içine ni'met koyacak bir tabak gönderdiği vakit, o ni'metin vürûduna da muntazır ol! Zirâ Kerîm'in işi nâkıs olmaz. İmdi korku bir tabak, ve emniyet, içine konacak ni'met mesâbesindedir."

498. Korku, o kimse içindir ki, onun için korku yoktur. Gussa o kimse içindir ki, burada ona havf yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

498. Korku, o kimse içindir ki, onun için korku yoktur. Üzüntü o kimse içindir ki, burada ona korku yoktur.

"Ahirette asıl korku, dünyada korkusu olmayan kimseye özgüdür. Üzüntü ve keder, bu korku makamının etrafında dolaşmayan kimse içindir." Ankaravî hazretleri bu anlamda şu hadîs-i kudsîyi (kutsal hadis) beyan buyururlar: قال الله تعالى لا اجمع خوفين فى قلب عبدى ولا امنين ان خافنى فى الدنيا لم يخف في الآخرة وان امننى في الدنيا لم يأمن في الآخرة yani "Yüce Allah buyurdu ki: "Bir kulumun kalbinde iki korkuyu ve iki emniyeti bir araya getirmem. Eğer dünyada benden korkarsa ahirette korkmaz; ve eğer dünyada benden emin olursa ahirette emin olmaz."

"Ahirette asıl korku o kimseye mahsûstur ki, onun için dünyada korku yoktur. Gussa ve gam o kimse içindir ki, bu makām-ı havf etrafında onun tavâfı ve dolaşması yoktur." Ankaravî hazretleri bu ma'nâda şu hadîs-i kudsîyi beyan buyururlar: قال الله تعالى لا اجمع خوفين فى قلب عبدى ولا امنين ان خافنى فى الدنيا لم يخف في الآخرة وان امننى في الدنيا لم يأمن في الآخرة ya'ni "Allah Teâlâ buyurdu ki: "Bir kulumun kalbinde iki korkuyu ve iki emniyeti cem'etmem. Eğer dünyâda korkarsa âhirette korkmaz; ve eğer dünyâda emîn olursa âhirette emîn olmaz."

## Efendinin köy tarafına gidici olması

499. Efendi işe geldi ve techîz düzdü; onun azm kuşu köy tarafına acele koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. Efendi işe geldi ve hazırlık yaptı; onun azim kuşu köy tarafına aceleyle koştu.

Yani "Ey Musa, yönel ve korkma, şüphesiz sen eminlerdensin!" hitabının meydana gelmesinden ve ruhunun da onu işitmesinden oluşmuştur.

ya'nî “Yâ Mûsâ müteveccih ol ve korkma, muhakkak sen âminlerdensin!" hitâbı vâki' olmasından ve rûhunun dahi onu işitmesinden hâsıl olmuştur.

497. "Lâ tehaf" bil, çünkü senin korkun dâd-ı Hak'tır. Sana tabak gönderdiği vakit ekmek gönderir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

497. "Korkma" bil, çünkü senin korkun Allah'ın ihsanıdır. Sana tabak gönderdiği zaman ekmek gönderir.

Eğer "Ben bu hitabı işitmedim" diyecek olursan, derim ki: "Senin Yüce Rab tarafına yönelişin korkundandır ve korkun ise Allah'ın ihsanıdır. Ve "korku" denilen hâlin uygun zıddı emniyettir. Şu hâlde sana korkuyu veren Allah, emniyeti de bahşeder. Ve nasıl ki, sana içine nimet koyacak bir tabak gönderdiği zaman, o nimetin gelişine de bekle! Çünkü Kerîm olanın işi eksik olmaz. Şimdi korku bir tabak, ve emniyet, içine konacak nimet gibidir."

Eğer "Ben bu hitâbı işitmedim" diyecek olursan, derim ki: "Senin Rabb-i a'lâ tarafına teveccühün korkundandır ve korkun ise dâd-ı Hak'tır. Ve "korku" denilen hâlin zıdd-ı münasibi emniyettir. Şu halde sana korkuyu veren Hak, emniyeti dahi bahş buyurur. Ve nitekim, sana içine ni'met koyacak bir tabak gönderdiği vakit, o ni'metin vürûduna da muntazır ol! Zirâ Kerîm'in işi nâkıs olmaz. İmdi korku bir tabak, ve emniyet, içine konacak ni'met mesâbesindedir."

498. Korku, o kimse içindir ki, onun için korku yoktur. Gussa o kimse içindir ki, burada ona havf yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

498. Korku, o kimse içindir ki, onun için korku yoktur. Üzüntü o kimse içindir ki, burada ona korku yoktur.

"Ahirette asıl korku, dünyada korkusu olmayan kimseye özgüdür. Üzüntü ve keder, bu korku makamı etrafında dolaşmayan kimse içindir." Ankaravî hazretleri bu anlamda şu hadîs-i kudsîyi (kutsal hadis) beyan buyururlar: قال الله تعالى لا اجمع خوفين فى قلب عبدى ولا امنين ان خافنى فى الدنيا لم يخف في الآخرة وان امننى في الدنيا لم يأمن في الآخرة yani "Yüce Allah buyurdu ki: "Bir kulumun kalbinde iki korkuyu ve iki emniyeti bir araya getirmem. Eğer dünyada benden korkarsa ahirette korkmaz; ve eğer dünyada benden emin olursa ahirette emin olmaz."

"Ahirette asıl korku o kimseye mahsûstur ki, onun için dünyada korku yoktur. Gussa ve gam o kimse içindir ki, bu makām-ı havf etrafında onun tavâfı ve dolaşması yoktur." Ankaravî hazretleri bu ma'nâda şu hadîs-i kudsîyi beyan buyururlar: قال الله تعالى لا اجمع خوفين فى قلب عبدى ولا امنين ان خافنى فى الدنيا لم يخف في الآخرة وان امننى في الدنيا لم يأمن في الآخرة ya'nî "Allah Teâlâ buyurdu ki: "Bir kulumun kalbinde iki korkuyu ve iki emniyeti cem'etmem. Eğer dünyâda korkarsa âhirette korkmaz; ve eğer dünyâda emîn olursa âhirette emîn olmaz."

## Efendinin köy tarafına gidici olması

499. Efendi işe geldi ve techîz düzdü; onun azm kuşu köy tarafına acele koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. Efendi işe geldi ve hazırlık yaptı; onun azim kuşu köy tarafına acele koştu.

Şehirli efendi, köy tarafına yolculuk için işe başladı ve yolculuk malzemelerini düzenledi. Onun kuş gibi olan azmi ve gayreti köy tarafına acele koştu.

Şehirli efendi, köy tarafına sefer için işe başladı ve sefer levâzımını tertîb etti. Onun kuş gibi olan azmi ve himmeti köy tarafına acele koştu.

500. Ehli ve çocukları seferi düzdüler, yükü azm öküzü üzerine attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

500. Ehli ve çocukları seferi düzdüler, yükü azm öküzü üzerine attılar.

Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı yaptılar ve levazımat (gerekli eşyalar) ile oluşmuş olan yükü azm (kararlılık) öküzü üzerine yüklediler.

Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı yaptılar ve levâzımâttan mürekkeb olan yükü azm öküzü üzerine yüklediler.

501. Sevinici ve köy tarafına acele edici oldukları halde dediler ki: "Müjde ver, köyden yemiş yedik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

501. Sevinçli ve köye doğru acele eden bir hâlde dediler ki: "Müjde ver, köyden yemiş yedik!"

Yani "Efendinin eşi ve çocukları, yolculuk hazırlığı yapılıp köye gitmeleri kesinleşince, sevinçli ve köye doğru acele eden bir hâlde birbirlerine dediler ki: "Eh artık müjde, köyün yemişlerini yedik gitti!""

Ya'nî "Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı görüp köye gitmek tahakkuk edince, sevinici ve köy tarafına acele edici oldukları halde birbirlerine dediler ki: "Eh artık müjde, köyün yemişlerini yedik gitti!""

502. "Bizim maksadımıza mer'â hoştur. Orada bizim yarimiz kerîm ve gönül çekicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

502. "Bizim maksadımıza uygun otlak güzeldir. Orada bizim dostumuz cömert ve gönül çekicidir."

503. "Binlerce arzû ile bizi çağırmıştır. Bizim için kerem fidanını dikmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

503. "Binlerce arzu ile bizi çağırmıştır. Bizim için kerem fidanını dikmiştir."

"Girs" "fidan" anlamındadır.

"Girs" "fidan" ma'nâsınadır.

504. "Biz, uzun kışın köy zahîresini onun indinden şehir tarafına getirelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. "Biz, uzun kışın köy zahiresini onun yanından şehir tarafına getirelim!"

"Köylüler, uzun süre devam eden kış mevsimi için köylerinde erzak biriktirirler. O köylü dostumuzun yanından o köy erzağını şehir tarafına da getirelim!"

"Köylüler, uzun müddet devam eden kış mevsimi için köylerinde zahîre iddiâr ederler. O köylü dostumuzun indinden o köy zahîresini şehir tarafına da getirelim!"

505. "Belki bağı bizim yolumuza îsâr eder; kendi canının ortasında bize yer yapar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

505. "Aksine, bizim yolumuza bağını feda eder; kendi canının ortasında bize yer yapar."

Şehirli efendi, köy tarafına sefer için işe başladı ve sefer levazımını düzenledi. Onun kuş gibi olan azmi ve gayreti köy tarafına acele koştu.

Şehirli efendi, köy tarafına sefer için işe başladı ve sefer levâzımını tertīb etti. Onun kuş gibi olan azmi ve himmeti köy tarafına acele koştu.

500. Ehli ve çocukları seferi düzdüler, yükü azm öküzü üzerine attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

500. Ehli ve çocukları seferi düzdüler, yükü azm öküzü üzerine attılar.

Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı yaptılar ve levazımat (gerekli eşyalar) ile oluşmuş olan yükü azm (kararlılık) öküzü üzerine yüklediler.

Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı yaptılar ve levâzımâttan mürekkeb olan yükü azm öküzü üzerine yüklediler.

501. Sevinici ve köy tarafına acele edici oldukları halde dediler ki: "Müjde ver, köyden yemiş yedik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

501. Sevinçli ve köye doğru acele eden bir hâlde dediler ki: "Müjde ver, köyden yemiş yedik!"

Yani "Efendinin eşi ve çocukları, yolculuk hazırlığı yapılıp köye gitmeleri kesinleşince, sevinçli ve köye doğru acele eden bir hâlde birbirlerine dediler ki: "Eh artık müjde, köyün yemişlerini yedik gitti!""

Ya'nî "Efendinin haremi ve çocukları, sefer hazırlığı görüp köye gitmek tahakkuk edince, sevinici ve köy tarafına acele edici oldukları halde birbirlerine dediler ki: "Eh artık müjde, köyün yemişlerini yedik gitti!""

502. "Bizim maksadımıza mer'â hoştur. Orada bizim yarimiz kerîm ve gönül çekicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

502. "Bizim maksadımıza uygun otlak güzeldir. Orada bizim dostumuz cömert ve gönül çekicidir."

503. "Binlerce arzû ile bizi çağırmıştır. Bizim için kerem fidanını dikmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

503. "Binlerce arzu ile bizi çağırmıştır. Bizim için kerem fidanını dikmiştir."

"Gırs" "fidan" anlamındadır.

"Gırs" "fidan" ma'nâsınadır.

504. "Biz, uzun kışın köy zahîresini onun indinden şehir tarafına getirelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. "Biz, uzun kışın köy zahiresini onun yanından şehir tarafına getirelim!"

Köylüler, uzun süre devam eden kış mevsimi için köylerinde zahire biriktirirler. O köylü dostumuzun yanından o köy zahiresini şehir tarafına da getirelim!

"Köylüler, uzun müddet devam eden kış mevsimi için köylerinde zahîre iddihâr ederler. O köylü dostumuzun indinden o köy zahîresini şehir tarafına da getirelim!"

505. "Belki bağı bizim yolumuza îsâr eder; kendi canının ortasında bize yer yapar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

505. "Aksine, bağını bizim yolumuza adar; kendi canının ortasında bize yer yapar."

506. "Ey ashâbımız, kâr etmek için acele edin!" Akıl içeriden derdi ki: "Ferahlanmayın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

506. "Ey arkadaşlarımız, kâr etmek için acele edin!" Akıl içeriden derdi ki: "Ferahlanmayın!"

Köy yolculuğuna yönelmiş olan aile fertleri: "Maddî ve manevî kâr ve fayda için köy tarafına acele edin!" derlerdi. Fakat şehirli efendinin aklı içeriden, yani kendi kendine derdi ki: "Ferahlanmayın!"

Köy seferine müteveccih olan âile efrâdı: "Maddî ve ma'nevî kâr ve istifade için köy tarafına acele edin!" derlerdi. Fakat şehirli efendinin aklı içeriden, ya'nî kendi kendine derdi ki: "Ferahlanmayın!"

507. "Allah'ın kârından kâr ediciler olun! Muhakkak benim Rabbim ferahnâk olanları sevmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

507. "Allah'ın kârından kâr edenlerden olun! Şüphesiz benim Rabbim ferahlananları sevmez."

Bu şerefli beyitte, "Ferahlanma, şüphesiz Yüce Allah ferahlananları sevmez!" (Kasas, 28/76) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Çünkü nefsin şiddetli ferahı, onun vasıflarının kabarmasına, hükümlerini icra etmeye hazır olmasına ve Hak'tan gafil olmasına sebep olur. Yani "Şundan bundan gelecek fayda ve nimeti beklemeyip, bakışınızı nimet ve ihsanın kaynağı olan Hak tarafına yöneltiniz!"

Bu beyt-i şerifte لَا تَفْرَحُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرحين (Kasas, 28/76) ya'nî “Ferahlanma, muhakkak Allah Teâlâ ferahlananları sevmez!" âyet-i kerimesine işaret buyurulur. Zîrâ nefsin şiddet-i ferahı, evsâfının kabarıp icrâ-yı ahkâma müheyyâ olmasına ve Hak'tan gafletine bâdî olur. Ya'nî "Şundan bundan gelecek istifâde ve ni'mete intizâr etmeyip nazarınızı masdar-ı in'âm ve ihsân olan Hak cânibine atfediniz!"

508. "Size verdiği şeye hafif olarak ferahlanın, her bir müşgil olan gelir sizi işgal eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

508. "Size verdiği şeye hafif olarak ferahlanın, her bir müşkil olan gelir sizi işgal eder."

"Yüce Allah'ın size verdiği şeye şiddetle sevinip ferahlanmayın. Çünkü görünen âlemde kalbinizi meşgul eden her bir gelici, sizi kendisiyle meşgul eder ve Allah'a yönelmekten alıkoyar; Allah'tan yüz çevirmek ise bir kulun felaketidir. Bu sebeple gelen şeye az sevinin ve hafif olarak ferahlanın!" Bilinmeli ki, servet ve nimet gibi maddî olsun, latif rüyalar, nurlar ve haller gibi manevî olsun, hepsi Allah'ın perdesidir. Hakk Yolcusu'nun bunlarla sevinmesi ve teselli bulması caiz değildir. Zira bunların hepsi birer geçici gölgedir. Hakk Yolcusu bu gelen şeylere karşı şükür vazifesini yerine getirmekle beraber asla kalbini bunlara bağlamamalıdır ve ilahi bilgilerden başka şeye kulak asmamalıdır. Zira ilahi bilgi tahsil etme, kalbin Allah'a yönelmesinden başka bir şey değildir. Onun için bu şerefli beyitte ilahi bilgiden başka olan gelen şeylere "müşkil olan gelici" denilmiştir. Ve ilahi bilgilere ait olan gelen şeyler "müşkil olmayan gelici"dir. Şimdi Hakk Yolcusu, her bir tecellide Allah'ı müşahede edinceye kadar zevkî bilgi (kalbî idrak) tahsiline gayret etmelidir. Bu zevkin elde edilmesi Hakk Yolcusu için bir sevinç bayramıdır.

"Hakk'ın size verdiği şeye şiddetle sevinip ferahlanmayın. Çünkü âlem-i sûrette her bir kalbinizi meşgûl eden gelici, sizi kendisiyle işgâl ve Hakk'a teveccühten men'eder ve Hak'tan yüz çevirmek ise bir kulun felâketidir. Binâenaleyh gelen şeye az sevinin ve hafif olarak ferahlanın!" Ma'lûm olsun ki, servet ve ni'met gibi sûrî olsun ve latîf rü'yâlar ve envâr ve ahvâl gibi ma'nevî olsun, hep Hakk'ın hicabıdır. Sâlike bunlar ile ferahlanmak ve mütessellî olmak câiz değildir. Zîrâ bunların cümlesi birer zıll-i zâildir. Sâlik bu vâridâta vecîbe-i şükrü îfâ etmekle beraber asla kalbini rabt etmemelidir ve maârif-i ilâhiyyeden başka şeye kulak asmamalıdır. Zîrâ ma'rifet-i ilâhiyye tahsili kalbin Hakk'a teveccühünden başka bir şey değildir. Onun için bu beyt-i şerîfte ma'rifet-i ilâhiyyeden gayri olan vâridâta "müşgil olan gelici" ta'bîr buyurulmuştur. Ve maârif-i ilâhiyyeye müteallık olan vâridât “müşgil olmayan gelici-"dir. İmdi sâlik her bir mazharda Hakk'ı müşâhede edinceye kadar ma'rifet-i zevkî tahsiline sa'y etmelidir. Bu zevkın husûlü sâlik için îd-i sürûrdur.

506. "Ey ashâbımız, kâr etmek için acele edin!" Akıl içeriden derdi ki: "Ferahlanmayın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

506. "Ey arkadaşlarımız, kâr etmek için acele edin!" Akıl içeriden derdi ki: "Ferahlanmayın!"

Köy seferine yönelmiş olan aile fertleri: "Maddî ve manevî kâr ve fayda için köy tarafına acele edin!" derlerdi. Fakat şehirli efendinin aklı içeriden, yani kendi kendine derdi ki: "Ferahlanmayın!"

Köy seferine müteveccih olan âile efrâdı: "Maddî ve ma'nevî kâr ve istifâde için köy tarafına acele edin!" derlerdi. Fakat şehirli efendinin aklı içeriden, ya'nî kendi kendine derdi ki: "Ferahlanmayın!"

507. "Allah'ın kârından kâr ediciler olun! Muhakkak benim Rabbim ferahnâk olanları sevmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

507. "Allah'ın kârından kâr edenlerden olun! Şüphesiz benim Rabbim ferahlananları sevmez."

Bu şerefli beyitte, "Ferahlanma, şüphesiz Yüce Allah ferahlananları sevmez!" (Kasas, 28/76) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Çünkü nefsin şiddetli ferahı, onun vasıflarının kabarmasına, hükümlerini icra etmeye hazır olmasına ve Hak'tan gafil olmasına sebep olur. Yani "Şundan bundan gelecek fayda ve nimeti beklemeyip, bakışınızı nimet ve ihsanın kaynağı olan Hak tarafına yöneltiniz!"

Bu beyt-i şerifte لَا تَفْرَحُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرحين (Kasas, 28/76) ya'nî “Ferahlanma, muhakkak Allah Teâlâ ferahlananları sevmez!" âyet-i kerimesine işaret buyurulur. Zîrâ nefsin şiddet-i ferahı, evsâfının kabarıp icrâ-yı ahkâma müheyyâ olmasına ve Hak'tan gafletine bâdî olur. Ya'nî "Şundan bundan gelecek istifâde ve ni'mete intizâr etmeyip nazarınızı masdar-ı in'âm ve ihsân olan Hak cânibine atfediniz!"

508. "Size verdiği şeye hafif olarak ferahlanın, her bir müşgil olan gelir sizi işgal eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

508. "Size verdiği şeye hafif olarak ferahlanın, her bir müşkil olan gelir sizi meşgul eder."

Hakk'ın size verdiği şeye şiddetle sevinip ferahlanmayın. Çünkü görünen âlemde kalbinizi meşgul eden her bir gelici, sizi kendisiyle meşgul eder ve Hakk'a yönelmekten alıkoyar; Hak'tan yüz çevirmek ise bir kulun felaketidir. Bu sebeple gelen şeye az sevinin ve hafif olarak ferahlanın!

Bilinmeli ki, servet ve nimet gibi maddî olsun, latif rüyalar, nurlar ve haller gibi manevî olsun, hepsi Hakk'ın perdesidir. Hakk Yolcusu'nun bunlarla sevinmesi ve teselli bulması caiz değildir. Çünkü bunların hepsi geçici birer gölgedir. Hakk Yolcusu bu gelen şeylere karşı şükür görevini yerine getirmekle beraber, asla kalbini bunlara bağlamamalı ve ilahî bilgilerden başka şeye kulak asmamalıdır. Çünkü ilahî bilgi edinmek, kalbin Hakk'a yönelmesinden başka bir şey değildir. Onun için bu şerefli beyitte, ilahî bilgiden başka olan gelen şeylere "müşkil olan gelici" denilmiştir. Ve ilahî bilgilere ait olan gelen şeyler "müşkil olmayan gelici"dir. Şimdi Hakk Yolcusu, her bir tecellide Hakk'ı müşahede edinceye kadar zevkî bilgi (doğrudan deneyimle elde edilen bilgi) edinmeye çalışmalıdır. Bu zevkin elde edilmesi Hakk Yolcusu için bir sevinç bayramıdır.

"Hakk'ın size verdiği şeye şiddetle sevinip ferahlanmayın. Çünkü âlem-i sûrette her bir kalbinizi meşgûl eden gelici, sizi kendisiyle işgâl ve Hakk'a teveccühten men'eder ve Hak'tan yüz çevirmek ise bir kulun felâketidir. Binâenaleyh gelen şeye az sevinin ve hafif olarak ferahlanın!"

Ma'lûm olsun ki, servet ve ni'met gibi sûrî olsun ve latîf rü'yâlar ve envâr ve ahvâl gibi ma'nevî olsun, hep Hakk'ın hicabıdır. Sâlike bunlar ile ferahlanmak ve mütessellî olmak câiz değildir. Zîrâ bunların cümlesi birer zıll-i zâildir. Sâlik bu vâridâta vecîbe-i şükrü îfâ etmekle beraber asla kalbini rabt etmemelidir ve maârif-i ilâhiyyeden başka şeye kulak asmamalıdır. Zîrâ ma'rifet-i ilâhiyye tahsili kalbin Hakk'a teveccühünden başka bir şey değildir. Onun için bu beyt-i şerîfte ma'rifet-i ilâhiyyeden gayri olan vâridâta "müşgil olan gelici" ta'bîr buyurulmuştur. Ve maârif-i ilâhiyyeye müteallık olan vâridât “müşgil olmayan gelici-"dir. İmdi sâlik her bir mazharda Hakk'ı müşâhede edinceye kadar ma'rifet-i zevkî tahsiline sa'y etmelidir. Bu zevkın husûlü sâlik için îd-i sürûrdur.

509. Ondan şad ol, onun gayrinden olma! Zîrâ o bahardır ve diğerleri kış ayıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

509. Ondan mutlu ol, onun dışındakinden olma! Çünkü o bahardır ve diğerleri kış ayıdır.

Bu sebeple, mazharlardan (tecelli yerleri) değil, görünen Hak'tan mutlu ol! Çünkü mazharlar, belirlenimler itibarıyla Hakk'ın dışındadır. Ve mazharlarda görünen Hak, bu izafî varlık bahçesine hayat veren bahardır; ve belirlenim itibarıyla Hakk'ın zâtının dışı olan izafî varlık âlemi, kış ayı gibi soğuk ve donuktur.

Binâenaleyh, mezâhirden değil, zâhir olan Hak'tan şad ol! Zîrâ mezâhir taayyünler i'tibariyle Hakk'ın gayrıdır. Ve mezâhirde zâhir olan Hak bu vücûd-i izâfî bostânına hayât-bahş olan bahardır; ve taayyün i'tibariyle zât-ı Hakk'ın gayrı olan vücûd-i izâfî alemi kış ayı gibi soğuk ve müncemiddir.

510. Her ne kadar senin tahtın ve mülkün ve tâcın ise de, onun gayri olan her şey senin istidracındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

510. Her ne kadar senin tahtın, mülkün ve tacın ise de, onun dışındaki her şey senin istidracındır (Allah'ın rahmetinden uzaklaşıp azaba yaklaşma hâli).

"İstidrâc", Allah'ın rahmetinden uzaklaşıp yavaş yavaş azaba yaklaşmaktır. Diğer bir tanımı ise şudur: Yüce Allah'ın, bir kulunu ömrünün sonuna kadar dileklerini kabul ettiği bir kişi kılması, ancak bunu bela ve azaba dönüştürmek için yapmasıdır. Bu sebeple, kâfirlerden ve fâsıklardan (günahkârlardan) ortaya çıkan olağanüstü hallere bu anlam itibarıyla "istidrâc" derler. Yani, "Bu görünen âlemde senin tahtın, tacın ve mülkün dahi olsa, mademki bunları Hakk'ın dışında görüp kalbini onların sevgisine adadın, bunlar senin hakkında istidrâc olur ve gerçekte senin belan ve azabındır."

[508] "İstidrâc" Allah'ın rahmetinden uzak olup tedrîcen ikāba yaklaşmaktır. Diğer bir ta'rîfi: Hak Teâlâ, belâ ve azâba tebdíl etmek için, ömrünün nihâye-tine kadar bir kulunu makbûl-i hâcet kılmasıdır. Binâenaleyh kâfirlerden ve fâsıklardan zuhûr eden hârikulâde ahvâle bu ma'nâ i'tibariyle "istidrâc" der-ler. Ya'ni, "Bu âlem-i sûrette senin tahtın ve tacın ve mülkün dahi olsa mâ-demki bunları Hakk'ın gayrı görüp kalbini onların muhabbetine hasrettin, bunlar senin hakkında istidrâc olur ve ma'nâda senin belân ve azâbındır."

511. Gamdan şad ol ki, gam likā tuzağıdır. Büyük alçaklık tarafı irtikādır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

511. Gamdan sevin ki, gam Hak ile buluşma tuzağıdır. Büyük alçaklık tarafı yükseliştir.

Ey Hakk Yolcusu, sana görünüşte dünya saltanatını ve manada türlü türlü keşif ve kerametleri verseler sevinme ve gönlünü bunlara bağlama! Ve istediğime ulaştım, deme! Aksine, henüz bir şey elde edemedim diye Yüce Allah'ın huzurunda gözyaşı dök, yalvar! Eğer senin kalbinde bu mana zevk olarak meydana gelirse, bu gam ve hüznünden sevin ki, Yüce Allah kırık kalplerdedir. Bu sebeple, bu hüzün ve kırıklık Hak ile buluşma tuzağıdır. Hak yolunda alçaklık ve hiçlik tarafı yükseliştir ve yücelmektir.

Ey sâlik, sana sûrette saltanat-ı dünyâyı ve ma'nâda türlü türlü keşif ve ke-râmâtı verseler mesrûr olma ve gönlünü bunlara merbût kılma! Ve matlûba vâ-sıl oldum, deme! Belki, henüz bî-hâsılım diye huzûr-ı Hak'ta göz yaşı dök, yal-var! Eğer senin kalbinde bu ma'nâ zevkan hâsıl olursa bu gam ve hüznünden şâd ol ki, Hak münkesir kalblerdedir. Binâenaleyh, bu hüzün ve inkisâr likā-yı Hak tuzağıdır. Tarîk-i Hak'ta alçaklık ve hiçlik tarafı irtikādır ve yükselmektir.

512. Gam bir hazînedir ve senin rencin ma'dendir. Fakat bu, çocuklara ne va-kit te'sîr eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

512. Gam bir hazinedir ve senin sıkıntın madendir. Fakat bu, çocuklara ne zaman etki eder?

Bu gam bir hazinedir ve senin zahirî zahmetlerin, meşakkatlerin ve manevî gam ve hüznün altın çıkan bir madendir. Fakat bu söz, çocuk mesabesinde olan Hakk yolunun başlangıcındaki kişilere ne zaman etki eder? Onların nazarları, çocuk oyuncağı mesabesinde olan cezbe (ilahi çekim), keşifler ve kerametler gibi halleredir.

Bu gam bir hazînedir ve senin sûrî zahmetlerin ve meşakkatlerin ve ma'nevî gam ve hüznün altın çıkan bir ma'dendir. Fakat bu söz, çocuk mesâ-besinde olan tarîk-ı Hak mübtedîlerine ne vakit te'sir eder? Onların nazarları bâzîçe-i sıbyân mesâbesinde olan cezbe ve küşûf ve kerâmât gibi ahvâledir.

509. Ondan şad ol, onun gayrinden olma! Zîrâ o bahardır ve diğerleri kış ayıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

509. Ondan mutlu ol, onun dışındakinden olma! Çünkü o bahardır ve diğerleri kış ayıdır.

Bu sebeple, mazharlardan (tecelli yerleri) değil, görünen Hak'tan mutlu ol! Çünkü mazharlar, belirlenimler itibarıyla Hakk'ın dışındadır. Ve mazharlarda görünen Hak, bu izafî varlık bahçesine hayat veren bahardır; ve belirlenim itibarıyla Hakk'ın zâtının dışı olan izafî varlık âlemi, kış ayı gibi soğuk ve donuktur.

Binâenaleyh, mezâhirden değil, zâhir olan Hak'tan şad ol! Zîrâ mezâhir taayyünler i'tibariyle Hakk'ın gayrıdır. Ve mezâhirde zâhir olan Hak bu vücûd-i izâfî bostânına hayât-bahş olan bahardır; ve taayyün i'tibariyle zât-ı Hakk'ın gayrı olan vücûd-i izâfî alemi kış ayı gibi soğuk ve müncemiddir.

510. Her ne kadar senin tahtın ve mülkün ve tâcın ise de, onun gayri olan her şey senin istidracındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

510. Her ne kadar senin tahtın, mülkün ve tacın ise de, onun dışındaki her şey senin istidracındır (Allah'ın rahmetinden uzaklaşıp azaba yaklaşma hâli).

"İstidrâc", Allah'ın rahmetinden uzaklaşıp yavaş yavaş azaba yaklaşmaktır. Diğer bir tanımı ise şudur: Yüce Allah'ın, bir kulunu ömrünün sonuna kadar dileklerini kabul ettiği bir kişi kılması, ancak bunu bela ve azaba dönüştürmek için yapmasıdır. Bu sebeple, kâfirlerden ve fâsıklardan (günahkârlardan) ortaya çıkan olağanüstü hallere bu anlam itibarıyla "istidrâc" derler. Yani, "Bu görünen âlemde senin tahtın, tacın ve mülkün dahi olsa, mademki bunları Hakk'ın dışında görüp kalbini onların sevgisine adadın, bunlar senin hakkında istidrâc olur ve gerçekte senin belan ve azabındır."

[508] "İstidrâc" Allah'ın rahmetinden uzak olup tedrîcen ikāba yaklaşmaktır. Diğer bir ta'rîfi: Hak Teâlâ, belâ ve azâba tebdíl etmek için, ömrünün nihâye-tine kadar bir kulunu makbûl-i hâcet kılmasıdır. Binâenaleyh kâfirlerden ve fâsıklardan zuhûr eden hârikulâde ahvâle bu ma'nâ i'tibariyle "istidrâc" der-ler. Ya'ni, "Bu âlem-i sûrette senin tahtın ve tacın ve mülkün dahi olsa mâ-demki bunları Hakk'ın gayrı görüp kalbini onların muhabbetine hasrettin, bunlar senin hakkında istidrâc olur ve ma'nâda senin belân ve azâbındır."

511. Gamdan şad ol ki, gam likā tuzağıdır. Büyük alçaklık tarafı irtikādır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

511. Gamdan sevin ki, gam Hak ile buluşma tuzağıdır. Büyük alçaklık tarafı yükseliştir.

Ey Hakk Yolcusu, sana görünüşte dünya saltanatını ve manada türlü türlü keşif ve kerametleri verseler sevinme ve gönlünü bunlara bağlama! Ve istediğime ulaştım, deme! Aksine, henüz bir şey elde edemedim diye Yüce Allah'ın huzurunda gözyaşı dök, yalvar! Eğer senin kalbinde bu mana zevk olarak meydana gelirse, bu gam ve hüznünden sevin ki, Yüce Allah kırık kalplerdedir. Bu sebeple, bu hüzün ve kırıklık Hak ile buluşma tuzağıdır. Hak yolunda alçaklık ve hiçlik tarafı yükseliştir ve yücelmektir.

Ey sâlik, sana sûrette saltanat-ı dünyâyı ve ma'nâda türlü türlü keşif ve ke-râmâtı verseler mesrûr olma ve gönlünü bunlara merbût kılma! Ve matlûba vâ-sıl oldum, deme! Belki, henüz bî-hâsılım diye huzûr-ı Hak'ta göz yaşı dök, yal-var! Eğer senin kalbinde bu ma'nâ zevkan hâsıl olursa bu gam ve hüznünden şâd ol ki, Hak münkesir kalblerdedir. Binâenaleyh, bu hüzün ve inkisâr likā-yı Hak tuzağıdır. Tarîk-i Hak'ta alçaklık ve hiçlik tarafı irtikādır ve yükselmektir.

512. Gam bir hazînedir ve senin rencin ma'dendir. Fakat bu, çocuklara ne va-kit te'sîr eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

512. Gam bir hazinedir ve senin sıkıntın madendir. Fakat bu, çocuklara ne zaman etki eder?

Bu gam bir hazinedir ve senin zahirî zahmetlerin, meşakkatlerin ve manevî gam ve hüznün altın çıkan bir madendir. Fakat bu söz, çocuk mesabesinde olan Hakk yolunun başlangıcındaki kişilere ne zaman etki eder? Onların nazarları, çocuk oyuncağı mesabesinde olan cezbe (ilahi çekim), keşifler ve kerametler gibi halleredir.

Bu gam bir hazînedir ve senin sûrî zahmetlerin ve meşakkatlerin ve ma'nevî gam ve hüznün altın çıkan bir ma'dendir. Fakat bu söz, çocuk mesâ-besinde olan tarîk-ı Hak mübtedîlerine ne vakit te'sir eder? Onların nazarları bâzîçe-i sıbyân mesâbesinde olan cezbe ve küşûf ve kerâmât gibi ahvâledir.

513. Çocuklar oyunun adını işittikleri vakit, hepsi yaban eşeği ile bir koşuşta koşarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

513. Çocuklar oyunun adını işittikleri zaman, hepsi yaban eşeği ile bir koşuşta koşarlar.

Hakk yolunun başlangıcındaki sâlikler (Hakk Yolcusu), cezbe (ilahi çekim), havârık (olağanüstü haller) ve küşûf (manevi keşifler) gibi hallerin adını işittikleri zaman çabalarını ve gayretlerini artırırlar. Nasıl ki çocuklar oyunun adını işittikleri zaman hepsi yaban eşeklerinin koşmalarına denk bir koşuş ile koşarlar.

Tarîk-ı Hak mübtedîleri cezbe ve havârık ve küşûf gibi ahvâlin adını işittikleri vakit sa'y ve ictihâdlarını arttırırlar. Nitekim çocuklar oyunun adını işittikleri vakit hepsi yaban eşeklerinin koşmalarına muâdil bir koşuş ile koşarlar.

514. "Ey yaban eşekleri, bu tarafta tuzaklar vardır. Bu tarafta pusuda kan içiciler vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

514. "Ey yaban eşekleri, bu tarafta tuzaklar vardır. Bu tarafta pusuda kan içiciler vardır!"

Ey oyun tarafına koşan yaban eşekleri! Bu oyunlar tarafında türlü türlü tuzaklar vardır ki, bunları yol üzerine nefis ve şeytan kurmuştur. Bu oyun tarafında pusuda saklanmış olan nefis ve şeytan vardır ki, onlar Hakk Yolcusu'nun kanını içerler ve onu helâk ederler!

"Ey oyun tarafına koşan yaban eşekleri! Bu oyunlar tarafında türlü türlü tuzaklar vardır ki, bunları yol üzerine nefis ve şeytan kurmuştur. Bu oyun tarafında pusuda saklanmış olan nefis ve şeytan vardır ki, onlar sâlikin kanını içerler ve onu helâk ederler!"

515. "Oklar uçucu, yay gaybdan pinhandır. Civanlık üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

515. "Oklar uçucu, yay gaybdan pinhandır. Civanlık üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir."

Olayların okları görünürdür, fakat o okların yayı gayb âleminden (görünmeyen âlem) olduğundan, gizlidir. Nasıl ki gençlik üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir. Çünkü gençlik oluş ve bozuluş âlemine ait olaylardan olduğu gibi, ihtiyarlık da bir olaydır. Ankaravî hazretleri Eflatun'dan naklen buyururlar ki: الفلك قسى والحوادث سهام والانسان هدف والرامي هو الله فاين المفر yani "Felek yaydır ve olaylar oklardır ve insan hedeftir ve atıcı ancak Yüce Allah'tır, bu sebeple kaçacak yer neresi?"

"Havâdis okları zâhirdir, fakat o okların yayı âlem-i gaybdan olduğundan, gizlidir. Nitekim gençlik üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir. Zîrâ gençlik hâdisât-ı kevniyyeden olduğu gibi, ihtiyarlık dahi bir hâdisedir." Ankaravî hazretleri Eflatun'dan naklen buyururlar ki: الفلك قسى والحوادث سهام والانسان هدف والرامي هو الله فاين المفر ya'nî "Felek yaydır ve havâdis oklardır ve insan hedeftir ve atıcı ancak Allah Teâlâ'dır, binâenaleyh kaçacak yer neresi?"

516. "Adımı gönül sahrâsına koymak lazımdır. Zîrâ ki çamur sahrâsında güşad olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

516. "Adımı gönül sahrâsına koymak lazımdır. Zîrâ ki çamur sahrâsında güşad olmaz!"

Yani "Adımı gönül ve ruhanîlik sahrâsına atmak lazımdır. Çünkü çamur sahrâsı olan bu izafî varlık âleminde zevk ve hoşluk olmaz." "Güşâd" Farsça "kâf" harfiyle "hoşluk" anlamındadır. Arapça "kâf" harfiyle olursa "açılma ve fetih" anlamına gelir. Bu durumda anlam "Çamur sahrâsında açılma ve fetih olmaz" demek olur.

Ya'nî "Adımı gönül ve rûhâniyet sahrâsına atmak lazımdır. Zîrâ çamur sahrâsı olan bu vücûd-i izâfi aleminde zevk ve hoşluk olmaz." "Güşâd" kâf-ı Fârisî ile "hoşluk" ma'nâsınadır. Kâf-i Arabî ile olursa "açılma ve feth" ma'nâsına gelir. Bu surêtte ma'nâ "Çamur sahrâsında açılma ve feth olmaz" demek olur.

513. Çocuklar oyunun adını işittikleri vakit, hepsi yaban eşeği ile bir koşuşta koşarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

513. Çocuklar oyunun adını işittikleri zaman, hepsi yaban eşeği ile bir koşuşta koşarlar.

Hakk yolunun başlangıcındaki sâlikler (Hakk Yolcusu), cezbe (ilahi çekim), havârık (olağanüstü haller) ve küşûf (manevi keşifler) gibi hallerin adını işittikleri zaman çabalarını ve gayretlerini artırırlar. Nasıl ki çocuklar oyunun adını işittikleri zaman hepsi yaban eşeklerinin koşmalarına denk bir koşuş ile koşarlar.

Tarîk-ı Hak mübtedîleri cezbe ve havârık ve küşûf gibi ahvâlin adını işittikleri vakit sa'y ve ictihâdlarını arttırırlar. Nitekim çocuklar oyunun adını işittikleri vakit hepsi yaban eşeklerinin koşmalarına muâdil bir koşuş ile koşarlar.

514. "Ey yaban eşekleri, bu tarafta tuzaklar vardır. Bu tarafta pusuda kan içiciler vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

514. "Ey yaban eşekleri, bu tarafta tuzaklar vardır. Bu tarafta pusuda kan içiciler vardır!"

Ey oyun tarafına koşan yaban eşekleri! Bu oyunlar tarafında türlü türlü tuzaklar vardır ki, bunları yol üzerine nefis ve şeytan kurmuştur. Bu oyun tarafında pusuda saklanmış olan nefis ve şeytan vardır ki, onlar Hakk Yolcusu'nun kanını içerler ve onu helâk ederler!

"Ey oyun tarafına koşan yaban eşekleri! Bu oyunlar tarafında türlü türlü tuzaklar vardır ki, bunları yol üzerine nefis ve şeytan kurmuştur. Bu oyun tarafında pusuda saklanmış olan nefis ve şeytan vardır ki, onlar sâlikin kanını içerler ve onu helâk ederler!"

515. "Oklar uçucu, yay gaybdan pinhândır. Civanlık üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

515. "Oklar uçucu, yay gaybdan gizlidir. Gençliğe yüz ihtiyarlık oku erişir."

Olayların okları görünürdür, fakat o okların yayı gayb âleminden olduğu için gizlidir. Nasıl ki gençliğe yüz ihtiyarlık oku erişir. Çünkü gençlik oluş âleminin olaylarından olduğu gibi, ihtiyarlık da bir olaydır. Ankaravî hazretleri Eflatun'dan naklen buyururlar ki: الفلك قسى والحوادث سهام والانسان هدف والرامي هو الله فاين المفر yani "Felek yaydır ve olaylar oklardır ve insan hedeftir ve atıcı ancak Yüce Allah'tır, bu sebeple kaçacak yer neresi?"

"Havâdis okları zâhirdir, fakat o okların yayı âlem-i gaybdan olduğundan, gizlidir. Nitekim gençlik üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir. Zîrâ gençlik hâdisât-ı kevniyyeden olduğu gibi, ihtiyarlık dahi bir hâdisedir." Ankaravî hazretleri Eflatun'dan naklen buyururlar ki: الفلك قسى والحوادث سهام والانسان هدف والرامي هو الله فاين المفر ya'nî "Felek yaydır ve havâdis oklardır ve insan hedeftir ve atıcı ancak Allah Teâlâ'dır, binâenaleyh kaçacak yer neresi?"

516. "Adımı gönül sahrâsına koymak lazımdır. Zîrâ ki çamur sahrâsında güşâd olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

516. "Adımı gönül sahrâsına koymak lazımdır. Zîrâ ki çamur sahrâsında güşâd olmaz!"

Yani "Adımı gönül ve ruhanîlik sahrâsına atmak lazımdır. Çünkü çamur sahrâsı olan bu izafî varlık âleminde zevk ve hoşluk olmaz." "Güşâd" Farsça "kâf" harfiyle "hoşluk" anlamındadır. Arapça "kâf" harfiyle olursa "açılma ve fetih" anlamına gelir. Bu durumda anlam "Çamur sahrâsında açılma ve fetih olmaz" demek olur.

Ya'nî "Adımı gönül ve rûhâniyet sahrâsına atmak lazımdır. Zîrâ çamur sahrâsı olan bu vücûd-i izâfî aleminde zevk ve hoşluk olmaz." "Güşâd" kâf-ı Fârisî ile "hoşluk" ma'nâsınadır. Kâf-i Arabî ile olursa "açılma ve feth" ma'nâsına gelir. Bu sûrette ma'nâ "Çamur sahrâsında açılma ve feth olmaz" demek olur.

517. "Ey dostlar, gönül sahrâsı eymin-âbâddır! Çeşmeler ve gülistan içinde gülistan vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

517. "Ey dostlar, gönül sahrâsı emniyetli ve mamur bir yerdir! Çeşmeler ve gülistan içinde gülistan vardır."

Gönül sahrâsı, emniyet ve rahat yeridir. O sahrâda birtakım pınarlar kaynar ve gülistan içinde gülistanlar olup çiçekler ile doludur.

"Gönül sahrâsı, emniyet ve rahat yeridir. O sahrâda birtakım pınarlar kaynar ve gülistân içinde gülistânlar olup çiçekler ile doludur."

518. "Ey sâriye, kalbe meyl et ve seyreyle! Onda ağaçlar ve akıcı pınarlar vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

518. "Ey Sâriye, kalbe yönel ve seyret! Onda ağaçlar ve akıcı pınarlar vardır."

"Sâriye" gece yolculuk eden demektir. Yani "Ey bedensel karanlık içinde yolculuk eden Hakk Yolcusu, kalbe yönel ve o hâlde yürü ve seyret! Çünkü kalpte ilâhî bilgiler ağaçları ve ledünnî ilimler (Allah katından gelen gizli ilimler) pınarları ve kaynakları vardır."

"Sâriye" gece gidici demektir. Ya'nî "Ey zulmet-i cismâniyyet içinde gidici olan sâlik, kalb tarafına meyl et ve o halde yürü ve seyret! Zîrâ kalbte maârif-i ilâhiyye ağaçları ve ulûm-i ledünniyye pınarları ve kaynakları vardır."

519. "Köye gitme! Köy adamı ahmak eder. Aklı nûrsuz ve revnaksız eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

519. "Köye gitme! Köy adamı ahmak eder. Aklı nûrsuz ve revnaksız eder."

Şehirler ilim ve irfan kaynağı olduğu için, şehirlerde oturanların kulakları duya duya akılları aydınlanır. Köylerde ise cehalet hüküm sürdüğü için, akıldaki irfan melekesi (kabiliyeti) kaybolur ve parlaklığını yitirir.

"Şehirler menba-ı ilim ve irfân olduğu için, şehirlerde oturanların kulakları işide işide akıllar münevver olur. Ve köylerde cehil hüküm-fermâ olduğu için, akıldaki meleke-i irfân zâil olup bî-revnak olur."

520. "Ey bergüzîde, Peygamber'in sözünü dinle: "Köyde vatan aklın mezarı [518] geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

520. "Ey seçkin kişi, Peygamber'in sözünü dinle: "Köyde vatan edinmek aklın mezarıdır."

Ey aklının kuvvetiyle seçkinleşmiş ve seçilmiş olan Hakk Yolcusu! Peygamber (a.s.)'ın şerefli sözünü dinle ki, şöyle buyururlar: التوطن في القرى قبر للنهى yani "Köyde vatan edinmek akıl için mezardır." Ve aynı şekilde "ساكن الكفور كساكن القبور" yani "Köylerin sakini mezarların sakini gibidir." Ve aynı şekilde "لا تسكن الكفور فان ساكن الكفور كساكن القبور" yani "Köylerde sakin olma, çünkü köylerin sakini mezarların sakini gibidir" buyururlar.

"Ey aklının kuvvetiyle mümtâz olmuş ve seçilmiş olan sâlik! Peygamber (a.s.)ın kelâm-ı şerîfini dinle ki, şöyle buyururlar: التوطن في القرى قبر للنهى ya'ni Köyde tavattun etmek akıl için mezardır." Ve kezâ ساكن الكفور كساكن القبور ya'ni Köylerin sâkini mezarların sâkini gibidir." Ve keza لا تسكن الكفور فان ساكن الكفور كساكن القبور ya'ni "Köylerde sâkin olma, zîrâ köylerin sâkini mezarların sâkini gibidir" buyururlar."

521. "Her kim bir gün bir gece karyede olursa, onun aklı bir aya kadar tamâm olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

521. "Her kim bir gün bir gece bir köyde olursa, onun aklı bir aya kadar tam olmaz."

522. "Bir aya kadar ahmaklık onunla olur. Köyün otundan bunlardan gayri. ne biçer?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. "Bir aya kadar ahmaklık onunla olur. Köyün otundan bunlardan başka ne biçer?"

517. "Ey dostlar, gönül sahrâsı eymin-âbâddır! Çeşmeler ve gülistan içinde gülistan vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

517. "Ey dostlar, gönül sahrâsı emniyetli ve mamur bir yerdir! Çeşmeler ve gülistan içinde gülistan vardır."

Gönül sahrâsı, emniyet ve rahat yeridir. O sahrâda birtakım pınarlar kaynar ve gülistan içinde gülistanlar olup çiçekler ile doludur.

"Gönül sahrâsı, emniyet ve rahat yeridir. O sahrâda birtakım pınarlar kaynar ve gülistân içinde gülistânlar olup çiçekler ile doludur."

518. "Ey sâriye, kalbe meyl et ve seyreyle! Onda ağaçlar ve akıcı pınarlar vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

518. "Ey sâriye, kalbe yönel ve seyret! Onda ağaçlar ve akıcı pınarlar vardır."

"Sâriye" gece yolculuk eden demektir. Yani "Ey bedenin yoğunluğu (kesâfet-i cismâniyye) karanlığı içinde yolculuk eden Hakk Yolcusu (sâlik), kalb tarafına yönel ve o hâlde yürü ve seyret! Çünkü kalpte ilâhî bilgiler (ma'ârif-i ilâhiyye) ağaçları ve ledünnî ilimler (ulûm-i ledünniyye) pınarları ve kaynakları vardır."

"Sâriye" gece gidici demektir. Ya'nî "Ey zulmet-i cismâniyyet içinde gidici olan sâlik, kalb tarafına meyl et ve o halde yürü ve seyret! Zîrâ kalbte ma-ârif-i ilâhiyye ağaçları ve ulûm-i ledünniyye pınarları ve kaynakları vardır."

519. "Köye gitme! Köy adamı ahmak eder. Aklı nûrsuz ve revnaksız eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

519. "Köye gitme! Köy insanı ahmak eder. Aklı ışıksız ve parlaklıksız eder."

Şehirler ilim ve irfan kaynağı olduğu için, şehirlerde oturanların kulakları duya duya akılları aydınlanır. Ve köylerde cehalet hüküm sürdüğü için, akıldaki irfan melekesi yok olup parlaklıksız olur.

"Şehirler menba'-1 ilim ve irfân olduğu için, şehirlerde oturanların kulakları işide işide akıllar münevver olur. Ve köylerde cehil hüküm-fermâ olduğu için, akıldaki meleke-i irfân zâil olup bî-revnak olur."

520. "Ey bergüzîde, Peygamber'in sözünü dinle: "Köyde vatan aklın mezarı geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

520. "Ey seçkin kişi, Peygamber'in sözünü dinle: "Köyde vatan tutmak aklın mezarıdır."

Ey aklının kuvvetiyle seçkinleşmiş ve seçilmiş olan Hakk Yolcusu! Peygamber (a.s.)ın şerefli sözünü dinle ki, şöyle buyururlar: التوطن في القرى قبر للنهى yani "Köyde yerleşmek akıl için mezardır." Ve aynı şekilde "ساكن الكفور كساكن القبور" yani "Köylerde oturan, mezarlarda oturan gibidir." Ve aynı şekilde "لا تسكن الكفور فان ساكن الكفور كساكن القبور" yani "Köylerde yerleşme, çünkü köylerde oturan, mezarlarda oturan gibidir" buyururlar.

"Ey aklının kuvvetiyle mümtâz olmuş ve seçilmiş olan sâlik! Peygamber (a.s.)ın kelâm-ı şerîfini dinle ki, şöyle buyururlar: التوطن في القرى قبر للنهى ya'ni Köyde tavattun etmek akıl için mezardır." Ve kezâ ساكن الكفور كساكن القبور ya'ni Köylerin sâkini mezarların sâkini gibidir." Ve kezâ لا تسكن الكفور فان ساكن الكفور كساكن القبور ya'ni "Köylerde sâkin olma, zîrâ köylerin sâkini mezarların sâkini gibidir" buyururlar.

521. "Her kim bir gün bir gece karyede olursa, onun aklı bir aya kadar tamâm olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

521. "Her kim bir gün bir gece bir köyde olursa, onun aklı bir aya kadar tam olmaz."

522. "Bir aya kadar ahmaklık onunla olur. Köyün otundan bunlardan gayri ne biçer?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. "Bir aya kadar ahmaklık onunla olur. Köyün otundan bunlardan gayri ne biçer?"

"Ahmak", kötülüğünü bildiği hâlde bir şeyi, kendi yerinden başka bir yere koyan kimseye denir. "Dürûden" hasat etmek, yani ekini biçmek anlamındadır. Yani "24 saat köyde sakin olan kimse, bir ay kadar işlerini karmakarışık bir hâlde görür. Çünkü köyün otundan bu nahoş ve tatsız şeyleri biçer."

"Ahmak", fenâlığını bildiği halde bir şeyi, kendi yerinden başka bir yere koyan kimseye derler. "Dürûden" hasad etmek, ya'nî ekini biçmek ma'nâsınadır. Ya'ni "24 saat köyde sâkin olan kimse, bir ay kadar işlerini karmakarışık bir halde görür. Zîrâ köyün otundan bu nâhoş ve tatsız şeyleri biçer."

523. "Ve o kimse ki, köyde bir ay olur, birçok müddet onun için cehl ve körlük olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

523. "Ve o kimse ki, köyde bir ay olur, birçok müddet onun için cehalet ve körlük olur."

Hint şârihlerinden Muhammed Rıza, bu şerefli beytin "Bir gün köyde oturan kimse bir ay, bir ay oturan kimse de uzun müddet ahmaklaşır" anlamına gelen "من سكن في القرى يوما تحمق شهرا ومن سكن شهرا تحمق دهرا" hadîs-i şerîfinin tercümesi olduğunu belirtir.

Hind şârihlerinden Muhammed Rıza bu beyt-i şerîfin من سكن في القرى يوما تحمق شهرا ومن سكن شهرا تحمق دهرا ya'ni "Bir gün köyde sâkin olan kimse bir ay ve bir ay sâkin olan kimse de uzun müddet ahmaklaşır" hadîs-i şerîfinin tercümesi olduğunu beyân eder.

524. Köy ne olur? Vâsıl olmamış şeyhtir. Elini taklîde ve hüccetlere vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

524. Köy ne olur? Hakk'a ulaşmamış şeyhtir. Elini taklide ve delillere vurmuştur.

Yani bu kıssada "köy"den maksat, Hakk'a ulaşmamış, yani bedensel varlığı hakiki varlıkta fani olmamış olduğu halde, kitaplarda okuduğu tasavvuf ilmini ezberlemiş ve halkı Hakk'a davet ediyorum diye kendi benliğine davet etmiş ve iddialarını ispat etmek için akli ve nakli delillerle halkı çekmeye çalışan şeyh efendidir. Buna göre böyle bir şeyh Hakk Yolcusu'na nur veremez. Aksine Hakk Yolcusu'nun kalbindeki nuru alır.

Ya'ni bu kıssada "köy"den murâd, Hakk'a vâsıl olmamış, ya'nî vücûd-i abdânîsi vücûd-i hakkānîde fânî olmamış olduğu halde, kitaplarda okuduğu ilm-i tasavvufu ezberlemiş ve halkı Hakk'a da'vet ediyorum diye kendi enâniyyetine da'vet etmiş ve müddeayâtını isbât için delâil-i akliyye ve nakliyye ile halkı celbe sa'yetmiş olan şeyh efendidir. Binâenaleyh böyle bir şey sâlike nûr veremez. Bilakis sâlikin kalbindeki nûru alır.

525. Akl-ı külle mensub olan şehrin önünde bu havâss, değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

525. Küllî akla ait olan şehrin önünde bu duyular, değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.

Yani "Küllî akla ait olan şehrin, yani insân-ı kâmilin önünde, henüz cismaniyet mertebesinde bu dış duyularla bağlı olan o taklitçi şeyhler, değirmende gözleri bağlı eşekler gibidirler." Nasıl ki değirmende gözleri bağlı eşekler, oldukları yerde dönüp dolaştıkları halde mesafe katettiklerini zannederler. İşte o taklitçiler de oldukları mertebede yerinde saydıkları halde, kitaplarda okudukları yüce mertebelerden bahsedip dururlar.

Ya'nî "Akl-ı külle mensûb olan şehrin, ya'nî şeyh-i kâmilin önünde henüz cismâniyet mertebesinde bu havass-i zâhire ile bağlı olan o mukallid şeyhler, değirmende gözleri bağlı eşekler gibidirler." Nitekim değirmende gözleri bağlı eşekler, oldukları yerde dönüp dolaştıkları halde kat'-ı mesâfe ettiklerini zannederler. İşte o mukallidler de oldukları mertebede yerinde saydıkları halde, kitaplarda okudukları merâtib-i âliyeden bahsedip dururlar.

526. Bunu bırak, efsanenin sûretini tut! Sen inci dânesini bırak, sen buğday dânesini tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

526. Bunu bırak, efsanenin şeklini tut! Sen inci tanesini bırak, sen buğday tanesini tut!

"Ahmak", kötülüğünü bildiği halde bir şeyi, kendi yerinden başka bir yere koyan kişiye denir. "Dürûden" hasat etmek, yani ekini biçmek anlamındadır. Yani "24 saat köyde sakin olan kişi, bir ay kadar işlerini karmakarışık bir halde görür. Çünkü köyün otundan bu nahoş ve tatsız şeyleri biçer."

"Ahmak", fenâlığını bildiği halde bir şeyi, kendi yerinden başka bir yere koyan kimseye derler. "Dürûden" hasad etmek, ya'nî ekini biçmek ma'nâsınadır. Ya'ni "24 saat köyde sâkin olan kimse, bir ay kadar işlerini karmakarışık bir halde görür. Zîrâ köyün otundan bu nâhoş ve tatsız şeyleri biçer."

523. Ve o kimse ki, köyde bir ay olur, birçok müddet onun için cehl ve körlük olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

523. Ve o kimse ki, köyde bir ay olur, birçok müddet onun için cehalet ve körlük olur.

Hint şârihlerinden Muhammed Rıza, bu şerefli beytin "Bir gün köyde oturan kimse bir ay, bir ay oturan kimse de uzun müddet ahmaklaşır" anlamındaki "من سكن في القرى يوما تحمق شهرا ومن سكن شهرا تحمق دهرا" hadis-i şerifinin tercümesi olduğunu belirtir.

Hind şârihlerinden Muhammed Rıza bu beyt-i şerifin من سكن في القرى يوما تحمق شهرا ومن سكن شهرا تحمق دهرا ya'ni "Bir gün köyde sâkin olan kimse bir ay ve bir ay sâkin olan kimse de uzun müddet ahmaklaşır" hadîs-i şerifinin tercümesi olduğunu beyân eder.

524. Köy ne olur? Vâsıl olmamış şeyhtir. Elini taklîde ve hüccetlere vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

524. Köy ne olur? Hakk'a ulaşmamış şeyhtir. Elini taklide ve delillere vurmuştur.

Yani bu kıssada "köy"den maksat, Hakk'a ulaşmamış, yani bedensel varlığı hakiki varlıkta fani olmamış olduğu halde, kitaplarda okuduğu tasavvuf ilmini ezberlemiş ve halkı Hakk'a davet ediyorum diye kendi benliğine davet etmiş ve iddialarını ispat etmek için akli ve nakli delillerle halkı çekmeye çalışan şeyh efendidir. Buna göre böyle bir şeyh Hakk Yolcusu'na nur veremez. Aksine Hakk Yolcusu'nun kalbindeki nuru alır.

Ya'ni bu kıssada "köy"den murâd, Hakk'a vâsıl olmamış, ya'nî vücûd-i abdânîsi vücûd-i hakkānîde fânî olmamış olduğu halde, kitaplarda okuduğu ilm-i tasavvufu ezberlemiş ve halkı Hakk'a da'vet ediyorum diye kendi enâniyyetine da'vet etmiş ve müddeayâtını isbât için delâil-i akliyye ve nakliyye ile halkı celbe sa'yetmiş olan şeyh efendidir. Binâenaleyh böyle bir şey sâlike nûr veremez. Bilakis sâlikin kalbindeki nûru alır.

525. Akl-ı külle mensub olan şehrin önünde bu havâss, değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

525. Küllî akla ait olan şehrin önünde bu duyular, değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.

Yani "Küllî akla ait olan şehrin, yani insân-ı kâmilin önünde, henüz cismaniyet mertebesinde bu dış duyularla bağlı olan o taklitçi şeyhler, değirmende gözleri bağlı eşekler gibidirler." Nasıl ki değirmende gözleri bağlı eşekler, oldukları yerde dönüp dolaştıkları halde mesafe katettiklerini zannederler. İşte o taklitçiler de oldukları mertebede yerinde saydıkları halde, kitaplarda okudukları yüce mertebelerden bahsedip dururlar.

Ya'nî "Akl-ı külle mensûb olan şehrin, ya'nî şeyh-i kâmilin önünde henüz cismâniyet mertebesinde bu havass-i zâhire ile bağlı olan o mukallid şeyhler, değirmende gözleri bağlı eşekler gibidirler." Nitekim değirmende gözleri bağlı eşekler, oldukları yerde dönüp dolaştıkları halde kat'-ı mesafe ettiklerini zannederler. İşte o mukallidler de oldukları mertebede yerinde saydıkları halde, kitaplarda okudukları merâtib-i âliyeden bahsedip dururlar.

526. Bunu bırak, efsanenin sûretini tut! Sen inci dânesini bırak, sen buğday dânesini tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

526. Bunu bırak, efsanenin sûretini tut! Sen inci dânesini bırak, sen buğday dânesini tut!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte yüce zâtına hitaben buyururlar ki: "Kıssanın (hikâyenin) içindeki sırların açıklanmasına daldın. Bu sırları bırak da kıssanın şeklini açıklamaya başla! O hikâyenin içindeki ilâhî bilgiler incilerini bırak! Buğday dânesi gibi hikâyenin görünenine ait sözleri al!"

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerifte zât-ı ulyâlarına hitâben buyururlar ki: "Kıssanın zımmındaki esrârın beyânına daldın. Bu esrârı bırak da kıssanın sûretini beyâna başla! O hikâyenin içindeki maârif-i ilâhiyye incilerini bırak! Buğday dânesi gibi zâhir-i hikâyeye âit elfâzı al!"

527. Eğer inciye yol yok ise âgâh ol, buğdayı al! Eğer ona yol yok ise bu tarafa sür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

527. Eğer inciye yol yok ise âgâh ol, buğdayı al! Eğer ona yol yok ise bu tarafa sür!"

Ey dinleyici, eğer kıssanın içinde bulunan sırlar incilerini toplamak için senin idrakine yol yok ise, uyanık ol, kıssanın görünen kısmına ait olan ve buğday taneleri hükmünde bulunan anlamları al! Eğer o bâtın (iç) tarafa yol yok ise, bu zâhir (dış) tarafa idrakini yönelt! "Bürr" "buğday" demektir.

"Ey müstemi', eğer kıssanın zımmında olan esrâr incilerini toplamak için senin idrâkine yol yok ise âgâh ol, kıssanın zâhirine ait olan ve buğday dâneleri mesâbesinde bulunan ma'nâları al! Eğer o bâtın tarafına yol yok ise, bu zâhir tarafına sevk-i idrak et!" "Bürr" "buğday" demektir.

528. Her ne kadar zâhir eğri uçar ise de, onun zâhirini al! Zâhir akıbet bâtın tarafına götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

528. Her ne kadar görünen eğri uçsa da, onun görünenini al! Görünen sonunda bâtın tarafına götürür.

Yani, "Biz kıssanın görüneninde, bir şehirli efendi ile bir köylüden ve şehir ile köyden bahsettik. Hâlbuki 'şehirli'den kastımız, akl-ı küll'e (evrensel akıl) mensup olan insân-ı kâmil ve 'köylü'den kastımız, taklide mensup olan noksan insandır. Biri görünen ve biri bâtındır; ve bu görünen, bâtına göre eğri uçar. Yani akıl der ki: 'Şehirli efendi ile akl-ı küll'ün ve köylü ile mukallit şeyhin arasındaki ilişki nedir?' Fakat akıl bir yönünü bulup bu görünenden bâtın tarafına gider."

Ya'nî, "Biz kıssanın zâhirinde, bir şehirli efendi ile bir köylüden ve şehir ile köyden bahsettik. Halbuki "şehirli"den murâdımız, akl-ı külle mensûb olan insân-ı kâmil ve "köylü"den murâdımız, taklîde mensûb olan insân-ı nâkıstır. Biri zâhir ve biri bâtındır; ve bu zâhir, bâtına nazaran eğri uçar. Ya'nî akıl der ki: "Şehirli efendi ile akl-ı küllün ve köylü ile mukallid şeyhin arasındaki münasebet nedir?" Fakat akıl bir vechini bulup bu zâhirden bâtın tarafına gider.

529. Her âdemînin evveli muhakkak sûrettir. Ondan sonra can ki, o sîretin cemâlidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

529. Her insanın başlangıcı kesinlikle sûrettir. Ondan sonra can gelir ki, o sûretin güzelliğidir.

Yani, "İlk bakışta göze çarpan bir insanın sûretidir. Ondan sonra o insan ile görüşülüp konuşulur. Canı ve anlamı anlaşılır ki, o da onun ahlâkının güzelliğidir. Bu sebeple onun zâhirinden bâtınına geçilmiş olur."

Ya'ni, "Vehle-i ûlâda nazara çarpan bir âdemin sûretidir. Ondan sonra o âdem ile görüşülüp konuşulur. Cânı ve ma'nâsı anlaşılır ki, o da onun ahlâkının cemâlidir. Binâenaleyh onun zâhirinden bâtınına intikāl edilmiş olur."

530. Her meyvenin evveli ne vakit sûretin gayridir? Ondan sonra lezzettir ki, onun ma'nâsıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

530. Her meyvenin başlangıcı ne zaman şeklinin dışında olur? Ondan sonra lezzettir ki, onun anlamıdır.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu yüce beyitte kendi yüce zâtına hitaben buyururlar ki: "Hikâyenin içindeki sırların açıklamasına daldın. Bu sırları bırak da hikâyenin şeklini açıklamaya başla! O hikâyenin içindeki ilâhî bilgiler incilerini bırak! Buğday tanesi gibi hikâyenin görünenine ait sözleri al!"

ki, onun ma'nâsıdır." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerifte zât-ı ulyâlarına hitâben buyururlar ki: "Kıssanın zımmındaki esrârın beyânına daldın. Bu esrârı bırak da kıssanın sûretini beyâna başla! O hikâyenin içindeki maârif-i ilâhiyye incilerini bırak! Buğday dânesi gibi zâhir-i hikâyeye âit elfâzı al!"

527. Eğer inciye yol yok ise âgâh ol, buğdayı al! Eğer ona yol yok ise bu tarafa sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

527. Eğer inciye yol yok ise âgâh ol, buğdayı al! Eğer ona yol yok ise bu tarafa sür!

Ey dinleyici, eğer hikâyenin içinde gizli olan sır incilerini toplamak için senin idrakine yol yok ise, uyanık ol, hikâyenin görünen kısmına ait olan ve buğday taneleri hükmünde bulunan anlamları al! Eğer o bâtın (iç) tarafa yol yok ise, bu zâhir (dış) tarafa idrakini yönelt! "Bürr" "buğday" demektir.

"Ey müstemi', eğer kıssanın zımmında olan esrâr incilerini toplamak için senin idrâkine yol yok ise âgâh ol, kıssanın zâhirine ait olan ve buğday dâneleri mesâbesinde bulunan ma'nâları al! Eğer o bâtın tarafına yol yok ise, bu zâhir tarafına sevk-i idrak et!" "Bürr" "buğday" demektir.

528. Her ne kadar zâhir eğri uçar ise de, onun zâhirini al! Zâhir akıbet bâtın tarafına götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

528. Her ne kadar görünen eğri uçsa da, onun görünenini al! Görünen sonunda bâtın tarafına götürür.

Yani, "Biz kıssanın görüneninde, bir şehirli efendi ile bir köylüden ve şehir ile köyden bahsettik. Halbuki "şehirli"den kastımız, akl-ı küll'e (evrensel akıl) mensup olan insân-ı kâmil ve "köylü"den kastımız, taklide mensup olan insân-ı nâkıs (eksik insan)tır. Biri görünen ve biri bâtındır; ve bu görünen, bâtına göre eğri uçar. Yani akıl der ki: "Şehirli efendi ile akl-ı küll'ün ve köylü ile mukallid şeyhin (taklitçi şeyh) arasındaki bağıntı nedir?" Fakat akıl bir yönünü bulup bu görünenden bâtın tarafına gider.

Ya'nî, "Biz kıssanın zâhirinde, bir şehirli efendi ile bir köylüden ve şehir ile köyden bahsettik. Halbuki "şehirli"den murâdımız, akl-ı külle mensûb olan insân-ı kâmil ve "köylü"den murâdımız, taklîde mensûb olan insân-ı nâkıstır. Biri zâhir ve biri bâtındır; ve bu zâhir, bâtına nazaran eğri uçar. Ya'nî akıl der ki: "Şehirli efendi ile akl-ı küllün ve köylü ile mukallid şeyhin arasındaki münasebet nedir?" Fakat akıl bir vechini bulup bu zâhirden bâtın tarafına gider.

529. Her âdemînin evveli muhakkak sûrettir. Ondan sonra can ki, o sîretin cemâlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

529. Her insanın başlangıcı kesinlikle sûrettir. Ondan sonra can gelir ki, o sûretin güzelliğidir.

Yani, "İlk bakışta göze çarpan bir insanın sûretidir. Ondan sonra o insan ile görüşülüp konuşulur. Canı ve anlamı anlaşılır ki, o da onun ahlâkının güzelliğidir. Bu sebeple onun zâhirinden bâtınına geçilmiş olur."

Ya'ni, "Vehle-i ûlâda nazara çarpan bir âdemin sûretidir. Ondan sonra o âdem ile görüşülüp konuşulur. Cânı ve ma'nâsı anlaşılır ki, o da onun ahlâkının cemâlidir. Binâenaleyh onun zâhirinden bâtınına intikāl edilmiş olur."

530. Her meyvenin evveli ne vakit sûretin gayridir? Ondan sonra lezzettir [528] ki, onun ma'nâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

530. Her meyvenin başlangıcı ne zaman şeklinin dışında olur? Ondan sonra lezzettir ki, onun anlamıdır.

Bu şerefli beyit de görünen âlemden görünmeyen âleme geçişe dair başka bir örnektir. Yani "Öncelikle ağaçta ortaya çıkan şey meyvenin şeklidir. O şekil belirdikten sonra o meyvenin anlamı ve iç yüzü olan lezzete geçilir."

Bu beyt-i şerîf dahi zâhirden bâtına intikāle diğer bir misâldir. Ya'nî "Evvelen ağaçta zuhûr eden şey meyvenin sûretidir. O sûret peydâ olduktan sonra o meyvenin ma'nâsı ve bâtını olan lezzete intikāl olunur."

531. Evvelen çadırı kurarlar ve ondan sonra Türk'ü alırlar misafirliğe getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

531. Önce çadırı kurarlar ve ondan sonra Türk'ü alırlar, misafirliğe getirirler.

Bu da görünen âlemden (zâhir) iç âleme (bâtın) geçişin başka bir örneğidir.

Bu da zâhirden bâtına intikālin bir misâl-i diğeridir.

532. Sen sûretini çadır, ma'nânı Türk bil! Ma'nânı gemici, sûretini gemi gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

532. Sen sûretini çadır, ma'nânı Türk bil! Ma'nânı gemici, sûretini gemi gibi bil!

533. Hak için bir nefes bunu terk et, tâ ki efendinin eşeği çıngırağı kımıldatsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

533. Hak için bir nefes bunu terk et, tâ ki efendinin eşeği çıngırağı kımıldatsın!

Bir an olsun Allah için bu ince anlamları bırak, kıssanın zahirî şekline dön, tâ ki efendinin eşeği şehir tarafından köy tarafına çıngırağını hareket ettirsin!

"Bir nefes olsun Allah için bu ince ma'nâları bırak, kıssanın sûretine rücû' et, tâ ki efendinin eşeği şehir tarafından köy tarafına çıngırağını tahrik etsin!"

## Efendinin ve onun kavminin köy tarafına gitmesi

534. Efendi ve çocukları bir cihaz düzdüler. Hayvanlar üzerinde köy tarafına koştular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

534. Efendi ve çocukları bir hazırlık yaptılar. Hayvanlar üzerinde köy tarafına koştular.

"Cihâz" kelimesi, "cim" harfinin kesresi (i sesi) ve fethası (a sesi) ile, yolculuk için yapılan hazırlık ve düzenleme anlamındadır.

"Cihâz" cimin kesri ve fethi ile, yolculuk için yapılan hazırlık ve tertibât ma'nâsınadır.

535. Şâdüman olarak sahra tarafına sürdüler, سافروا کی تغنموا yu okudular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

535. Şâdüman olarak sahra tarafına sürdüler, سافروا کی تغنموا'yu okudular.

Bu şerefli beyit de görünen âlemden görünmeyen âleme geçişe dair başka bir örnektir. Yani "Öncelikle ağaçta ortaya çıkan şey meyvenin şeklidir. O şekil belirdikten sonra o meyvenin anlamı ve iç yüzü olan lezzete geçilir."

Bu beyt-i şerîf dahi zâhirden bâtına intikāle diğer bir misâldir. Ya'nî "Evvelen ağaçta zuhûr eden şey meyvenin sûretidir. O sûret peydâ olduktan sonra o meyvenin ma'nâsı ve bâtını olan lezzete intikāl olunur."

531. Evvelen çadırı kurarlar ve ondan sonra Türk'ü alırlar misafirliğe getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

531. Önce çadırı kurarlar ve ondan sonra Türk'ü alırlar, misafirliğe getirirler.

Bu da görünen âlemden (zâhir) iç âleme (bâtın) geçişin başka bir örneğidir.

Bu da zâhirden bâtına intikālin bir misâl-i diğeridir.

532. Sen sûretini çadır, ma'nânı Türk bil! Ma'nânı gemici, sûretini gemi gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

532. Sen sûretini çadır, ma'nânı Türk bil! Ma'nânı gemici, sûretini gemi gibi bil!

533. Hak için bir nefes bunu terk et, tâ ki efendinin eşeği çıngırağı kımıldatsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

533. Hak için bir nefes bunu terk et, tâ ki efendinin eşeği çıngırağı kımıldatsın!

Bir an olsun Allah için bu ince anlamları bırak, kıssanın zahirî şekline dön, tâ ki efendinin eşeği şehir tarafından köy tarafına çıngırağını hareket ettirsin!

"Bir nefes olsun Allah için bu ince ma'nâları bırak, kıssanın sûretine rücû' et, tâ ki efendinin eşeği şehir tarafından köy tarafına çıngırağını tahrik etsin!"

## Efendinin ve onun kavminin köy tarafına gitmesi

534. Efendi ve çocukları bir cihaz düzdüler. Hayvanlar üzerinde köy tarafına koştular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

534. Efendi ve çocukları bir hazırlık yaptılar. Hayvanlar üzerinde köy tarafına koştular.

"Cihâz" kelimesi, "cim" harfinin kesresi (i sesi) ve fethası (a sesi) ile, yolculuk için yapılan hazırlık ve düzenleme anlamındadır.

"Cihâz" cimin kesri ve fethi ile, yolculuk için yapılan hazırlık ve tertibât ma'nâsınadır.

535. Şâdüman olarak sahra tarafına sürdüler سافروا کی تغنموا yu okudular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

535. Şâdüman olarak sahra tarafına sürdüler سافروا کی تغنموا yu okudular.

Bu şerefli beyitte سافروا تصحوا و تغنموا yani "Sefer ediniz, sıhhat bulunuz ve ganimet elde ediniz!" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani "Şehirli efendi ile ailesi, zikredilen bu hadis-i şerifi sözle veya hâl ile okuyarak sevinçle yola çıktılar ve sahra tarafına yöneldiler."

Bu beyt-i şerifte سافروا تصحوا و تغنموا ya'nî "Sefer ediniz, sıhhat bulunuz ve muğtenim olunuz!" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî "Şehirli efendi ile âilesi bu zikrolunan hadîs-i şerifi kavlen veyâ hâlen okuyarak sevinçle yola çıktılar ve sahrâ tarafına müteveccih oldular."

536. Zîrâ ay seferlerden Keyhusrev olur. Seferler olmaksızın ay ne vakit Husrev olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

536. Çünkü ay seferlerden dolayı Keyhusrev olur. Seferler olmaksızın ay ne zaman Husrev olur?

"Keyhusrev", "Key" ve "Husrev" kelimelerinden oluşmuştur; ve Husrev, İran şahlarından Keykâus oğlu Siyâus'un oğlunun adıdır. Ona Keyhusrev de derlerdi. Ve "Key" şahların şahı ve pak anlamlarına gelir. Yani "Ay, yeryüzünün etrafında ve yörüngesi üzerinde dönüp dolaştığı için, diski sürekli olarak yeryüzünün çeşitli noktalarında dolunay hâlinde görünür ve gökyüzünde Keyhusrev'in saltanatı gibi parlar. O ayın böyle bir seferi olmasaydı, yeryüzünün çeşitli noktalarında hükümdarca bir şekilde dolunay hâlinde görünür müydü?"

"Key-husrev" "Key" ile "Husrev"den mürekkebdir; ve Husrev Îran şahlarından Siyâus ibn Keykâus'un oğlunun adıdır. Ona Keyhusrev dahi derler idi. Ve "Key" şahların şâhı ve pâk ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Ay küre-i arzın etrâfında ve mahreki üzerinde devr ve sefer ettiği için, kursu aleddevâm arzın muhtelif nukātında bedr-i kâmil hâlinde görünür ve semâda Keyhusrev'in saltanatı gibi şa'şaa-pâş olur. O ayın böyle seferi olmasa idi, küre-i arzın muhtelif noktalarında Husrevâne bir sûrette bedr-i kâmil hâlinde görünür mü idi?"

537. Beydak, seferden şecî ferzîn olur. Yûsuf seferden yüz murâd buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

537. Piyade, yolculuktan cesur vezir olur. Yusuf yolculuktan yüz murat buldu.

"Piyade", satranç oyunu tahtası üzerinde hareket eden taşlardan "piyade"nin adıdır; ve "vezir" şahın "vezir"inin adıdır. Satranç oyununda "piyade" kareleri dolaşıp sonuncu kareye ulaştığı zaman "vezir" olur. "Cesur" burada cesur ve kahraman anlamındadır. Yani "Satranç oyununda piyade, sağa ve sola hareketler ve yolculuklar edip kareleri dolaştığı için "vezir" yani şahın cesur "vezir"i olur. Ve nasıl ki Yusuf (a.s.) da kardeşleri tarafından kuyuya atılıp bir kervan tarafından kurtarıldı ve Mısır'da köle diye satıldı. Ve bu yolculuktan dolayı Mısır'da görünürde bir makama ulaştığı gibi, manada da peygamberlik dairesindeki seyrini tamamladı ve yüz murat buldu."

"Beydak" satranç oyunu tahtası üzerinde hareket eden şekillerden "piyâde"nin adıdır; ve "ferzîn" şâhın "vezîr"inin adıdır. Satranç oyununda "beydak" hâneler dolaşıp sonuncu hâneye mukābil geldiği vakit "ferzîn" olur. "Râd" burada şecî ve dilâver ma'nâsınadır. Ya'nî "Satranç oyununda beydak, sağa ve sola hareketler ve seferler edip hâneleri dolaştığı için "ferzîn" ya'nî şâhın şecî "vezîr"i olur. Ve nitekim Yûsuf (a.s.) dahi kardeşleri tarafından kuyuya atılıp bir kervan tarafından kurtarıldı ve Mısır'da köle diye satıldı. Ve bu seferden dolayı Mısır'da bir mansıb-ı sûrîye nâil olduğu gibi, ma'nâda da dâire-i nübüvvetteki sülükünü itmâm etti ve yüz murâd buldu."

538. Gündüz yüzü bir güneşten yaktılar, gece yıldızdan yol öğrendiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

538. Gündüz yüzü bir güneşten yaktılar, gece yıldızdan yol öğrendiler.

Bu şerefli beyitte, şehirli efendi ile ailesinin yolculuğuna geçerek şöyle buyururlar: "Bizim köy yolcuları gündüz yüzlerini güneşten yaktılar ve gece de 'Onlar yıldız ile doğru yola giderler' (Nahl, 16/16) ayet-i kerimesinin hükmüne uygun olarak yıldızlardan yol öğrendiler." Bu şerefli beyitte "Sefer ediniz, sıhhat bulunuz ve ganimet elde ediniz!" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani "Şehirli efendi ile ailesi, bu zikredilen hadis-i şerifi sözlü veya hâl olarak okuyarak sevinçle yola çıktılar ve çöl tarafına yöneldiler."

Bu beyt-i şerîfte şehirli efendi ile âilesinin seferine intikālen buyururlar ki: "Bizim köy yolcuları gündüz yüzlerini güneşten yaktılar ve gece dahi وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (Nahl, 16/16) ya'nî "Onlar yıldız ile doğru yola giderler" âyet-i kerimesi hükmüne tevfikan, yıldızlardan yol öğrendiler." Bu beyt-i şerifte سافروا تصحوا و تغنموا ya'ni "Sefer ediniz, sıhhat bulunuz ve muğtenim olunuz!" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî "Şehirli efendi ile âilesi bu zikrolunan hadîs-i şerifi kavlen veyâ hâlen okuyarak sevinçle yola çıktılar ve sahrâ tarafına müteveccih oldular."

536. Zîrâ ay seferlerden Keyhusrev olur. Seferler olmaksızın ay ne vakit Husrev olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

536. Çünkü ay seferlerden dolayı Keyhusrev olur. Seferler olmaksızın ay ne zaman Husrev olur?

"Keyhusrev", "Key" ve "Husrev" kelimelerinden oluşmuştur; ve Husrev, İran şahlarından Keykâus oğlu Siyâus'un oğlunun adıdır. Ona Keyhusrev de derlerdi. Ve "Key" şahların şahı ve pak anlamlarına gelir. Yani "Ay, yeryüzünün etrafında ve yörüngesi üzerinde dönüp dolaştığı için, diski sürekli olarak yeryüzünün çeşitli noktalarında dolunay hâlinde görünür ve gökyüzünde Keyhusrev'in saltanatı gibi parlar. O ayın böyle bir seferi olmasaydı, yeryüzünün çeşitli noktalarında hükümdarca bir şekilde dolunay hâlinde görünür müydü?"

"Key-husrev" "Key" ile "Husrev"den mürekkebdir; ve Husrev Îran şahlarından Siyâus ibn Keykâus'un oğlunun adıdır. Ona Keyhusrev dahi derler idi. Ve "Key" şahların şâhı ve pâk ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Ay küre-i arzın etrâfında ve mahreki üzerinde devr ve sefer ettiği için, kursu aleddevâm arzın muhtelif nukātında bedr-i kâmil hâlinde görünür ve semâda Keyhusrev'in saltanatı gibi şa'şaa-pâş olur. O ayın böyle seferi olmasa idi, küre-i arzın muhtelif noktalarında Husrevâne bir sûrette bedr-i kâmil hâlinde görünür mü idi?"

537. Beydak, seferden şecî ferzîn olur. Yûsuf seferden yüz murâd buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

537. Piyade, yolculuktan cesur vezir olur. Yusuf yolculuktan yüz murat buldu.

"Piyade", satranç oyunu tahtası üzerinde hareket eden taşlardan "piyade"nin adıdır; ve "vezir" şahın "vezir"inin adıdır. Satranç oyununda "piyade" kareleri dolaşıp sonuncu kareye ulaştığı zaman "vezir" olur. "Cesur" burada cesur ve kahraman anlamındadır. Yani "Satranç oyununda piyade, sağa ve sola hareketler ve yolculuklar edip kareleri dolaştığı için "vezir" yani şahın cesur "vezir"i olur. Ve nasıl ki Yusuf (a.s.) da kardeşleri tarafından kuyuya atılıp bir kervan tarafından kurtarıldı ve Mısır'da köle diye satıldı. Ve bu yolculuktan dolayı Mısır'da görünürde bir makama ulaştığı gibi, manada da peygamberlik dairesindeki seyrini tamamladı ve yüz murat buldu."

"Beydak" satranç oyunu tahtası üzerinde hareket eden şekillerden "piyâde"nin adıdır; ve "ferzîn" şâhın "vezîr"inin adıdır. Satranç oyununda "beydak" hâneler dolaşıp sonuncu hâneye mukābil geldiği vakit "ferzîn" olur. "Râd" burada şecî ve dilâver ma'nâsınadır. Ya'nî "Satranç oyununda beydak, sağa ve sola hareketler ve seferler edip hâneleri dolaştığı için "ferzîn" ya'nî şâhın şecî "vezîr"i olur. Ve nitekim Yûsuf (a.s.) dahi kardeşleri tarafından kuyuya atılıp bir kervan tarafından kurtarıldı ve Mısır'da köle diye satıldı. Ve bu seferden dolayı Mısır'da bir mansıb-ı sûrîye nâil olduğu gibi, ma'nâda da dâire-i nübüvvetteki sülükünü itmâm etti ve yüz murâd buldu."

538. Gündüz yüzü bir güneşten yaktılar, gece yıldızdan yol öğrendiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

538. Gündüz yüzü bir güneşten yaktılar, gece yıldızdan yol öğrendiler.

Bu şerefli beyitte, şehirli efendi ile ailesinin yolculuğuna geçerek şöyle buyrulur: "Bizim köy yolcuları gündüz yüzlerini güneşten yaktılar ve gece de "Onlar yıldız ile doğru yola giderler" (Nahl, 16/16) ayet-i kerimesinin hükmüne uygun olarak, yıldızlardan yol öğrendiler." Bu şerefli beyitte ruhun yükseliş yolculuğuna da işaret buyrulur. "Güneş"ten kasıt, şanlı peygamber (a.s.) hazretleridir; "yıldız"dan kasıt, hakiki âlimlerdir. "Gece"den kasıt ise, Peygamber'in vefatından sonraki doğal karanlık halleridir.

Bu beyt-i şerîfte şehirli efendi ile âilesinin seferine intikālen buyururlar ki: "Bizim köy yolcuları gündüz yüzlerini güneşten yaktılar ve gece dahi وبالنجم هم يهتدون )Nahl, 16/16) ya'nî "Onlar yıldız ile doğru yola giderler" âyet-i kerimesi hükmüne tevfikan, yıldızlardan yol öğrendiler." Bu beyt-i şerîfte rûhun urûc seferine de işaret buyrulur. "Güneş"ten murâd, Nebiyy-i zîşân hazretleridir; "yıldız"dan murâd, ulemâ-yı hakîkiyyedir. "Gece"den murad, Peygamber'in intikālinden sonraki ahvâl-i zulmet-i tabiiyyedir.

539. Onların önünde çirkin yol güzel olmuş, köy neşatından yol cennet gibi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

539. Onların önünde çirkin yol güzel olmuş, köy neşesinden yol cennet gibi olmuştur.

Aslında çirkin olan köy yolu, köyde hayal ettikleri nimet ve rahatın neşesinden ve sevincinden dolayı o topluluğun önünde cennet gibi şevk verici olmuştur.

Hadd-i zâtında çirkin olan köy yolu, köyde tahayyül ettikleri ni'met ve râhatın neşâtından ve sürûrundan dolayı o tâifenin önünde cennet gibi şevkâver olmuştur.

540. Acı, tatlı dudaklardan hoş olur. Diken gülzardan gönül çekici olur. [538]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

540. Acı, tatlı dudaklardan hoş olur. Diken gül bahçesinden gönül çekici olur.

Acı sözler, tatlı dudaklı sevgililerden çıktığı zaman onların âşıklarına hoş ve latif gelir. Gül bahçesinin güzelliğinden dolayı oradaki dikenler gönül çekici olur. Yani gül bahçesine gidenler oradaki dikenden kaçınmazlar. Çünkü insanın gönlü bir şeye muhabbet edince artık ondaki çirkinlikleri görmez.

"Acı sözler, tatlı dudaklı ma'şûklardan sâdır olduğu vakit onların âşıklarına hoş ve latîf gelir. Gülzârın letâfetinden dolayı oradaki dikenler gönül çekici olur." Ya'ni gülzâra gidenler oradaki dikenden ictinâb etmezler. Zîrâ insanın gönlü bir şeye muhabbet edince artık ondaki çirkinlikleri görmez.

541. Hanzal, ma'şûktan hurma olur. Hâne, hem-hâneden sahra olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

541. Hanzal, sevgiliden hurma olur. Ev, eşten sahra olur.

"Hanzal", ebûcehil karpuzu dedikleri bir meyvedir ki, kırlarda biter ve üzeri tüylü olur, çok acıdır. Bazı yerlerde "yaban kavunu" da derler. "Hem-hâne"den kasıt, evin kadınıdır. "Sevgilinin hatırı için acı hanzal tatlı hurma olur. Ev her ne kadar dar olsa da, içindeki latif bir kadından dolayı geniş ve ferahlatıcı bir sahra gibi olur."

"Hanzal" ebûcehil karpuzu dedikleri bir meyvedir ki, kırlarda biter ve üzeri tüylü olur, gâyet acıdır. Ba'zı mahallerde "yaban kavunu" dahi derler. "Hem-hâne"den murâd, evin kadınıdır. “Ma'şûkun hatırı için acı hanzal tatlı hurma olur. Ev her ne kadar dar olsa, içindeki latîf bir kadından dolayı geniş ve müferrih bir sahrâ mesâbesinde olur."

542. Ey, nâzenînlerden çok kimse, ay gibi olan gül-izârının ümîdi üzerinde diken çekici olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

542. Ey, nazeninlerden çok kimse, ay gibi olan gül yanaklısının ümidi üzerinde diken çekici olmuş!

"Hâr-keş" diken çekici ve diken taşıyıcı demektir. Eziyet ve cefa çekenden kinayedir. "Gül-izâr" gül yanaklı demektir. "Hey gidi hey! Nazenin olanlardan birçok kimseler, ay gibi parlak olan bir gül yanaklının kavuşma ümidi üzerinde eziyet ve cefa çekici olmuştur." şerhinde ruhun yükseliş yolculuğuna da işaret buyrulur. "Güneş"ten maksat, şanlı peygamber (s.a.v.) hazretleridir; "yıldız"dan maksat, hakiki âlimlerdir. "Gece"den maksat, Peygamber'in vefatından sonraki doğal karanlık halleridir.

"Hâr-keş" diken çekici ve diken taşıyıcı demektir. Cevr ve cefâ çekenden kinâyedir. "Gül-izâr" gül yanaklı demektir. "Hey gidi hey!. Nâzenîn olanlardan birçok kimseler, ay gibi parlak olan bir gül yanaklının ümîd-i visâli üzerinde cevr ü cefâ çekici olmuştur." şerîfte rûhun urûc seferine de işaret buyrulur. "Güneş"ten murâd, Nebiyy-i zîşân hazretleridir; "yıldız"dan murâd, ulemâ-yı hakîkiyyedir. "Gece"den murad, Peygamber'in intikālinden sonraki ahvâl-i zulmet-i tabiiyyedir.

539. Onların önünde çirkin yol güzel olmuş, köy neşatından yol cennet gibi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

539. Onların önünde çirkin yol güzel olmuş, köy neşesinden yol cennet gibi olmuştur.

Aslında çirkin olan köy yolu, köyde hayal ettikleri nimet ve rahatın neşesinden ve sevincinden dolayı o topluluğun önünde cennet gibi şevk verici olmuştur.

Hadd-i zâtında çirkin olan köy yolu, köyde tahayyül ettikleri ni'met ve râhatın neşâtından ve sürûrundan dolayı o tâifenin önünde cennet gibi şevkâver olmuştur.

540. Acı, tatlı dudaklardan hoş olur. Diken gülzardan gönül çekici olur. [538]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

540. Acı, tatlı dudaklardan hoş olur. Diken gül bahçesinden gönül çekici olur.

Acı sözler, tatlı dudaklı sevgililerden çıktığı zaman onların âşıklarına hoş ve latif gelir. Gül bahçesinin güzelliğinden dolayı oradaki dikenler gönül çekici olur. Yani gül bahçesine gidenler oradaki dikenden kaçınmazlar. Çünkü insanın gönlü bir şeye muhabbet edince artık ondaki çirkinlikleri görmez.

"Acı sözler, tatlı dudaklı ma'şûklardan sâdır olduğu vakit onların âşıklarına hoş ve latîf gelir. Gülzârın letâfetinden dolayı oradaki dikenler gönül çekici olur." Ya'ni gülzâra gidenler oradaki dikenden ictinâb etmezler. Zîrâ insanın gönlü bir şeye muhabbet edince artık ondaki çirkinlikleri görmez.

541. Hanzal, ma'şûktan hurma olur. Hâne, hem-hâneden sahra olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

541. Hanzal, sevgiliden hurma olur. Ev, eşten sahra olur.

"Hanzal", ebûcehil karpuzu dedikleri bir meyvedir ki, kırlarda biter ve üzeri tüylü olur, çok acıdır. Bazı yerlerde "yaban kavunu" da derler. "Hem-hâne"den kasıt, evin kadınıdır. "Sevgilinin hatırı için acı hanzal tatlı hurma olur. Ev her ne kadar dar olsa da, içindeki latif bir kadından dolayı geniş ve ferahlatıcı bir sahra gibi olur."

"Hanzal" ebûcehil karpuzu dedikleri bir meyvedir ki, kırlarda biter ve üzeri tüylü olur, gâyet acıdır. Ba'zı mahallerde "yaban kavunu" dahi derler. "Hem-hâne"den murâd, evin kadınıdır. “Ma'şûkun hatırı için acı hanzal tatlı hurma olur. Ev her ne kadar dar olsa, içindeki latîf bir kadından dolayı geniş ve müferrih bir sahrâ mesâbesinde olur."

542. Ey, nâzenînlerden çok kimse, ay gibi olan gül-izârının ümîdi üzerinde diken çekici olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

542. Ey, nazlı güzellerden birçok kimse, ay gibi olan gül yanaklısının ümidi üzerine diken çekici olmuştur!

"Hâr-keş" diken çekici ve diken taşıyıcı demektir. Eziyet ve cefa çekenden kinayedir. "Gül-izâr" gül yanaklı demektir. "Hey gidi hey! Nazlı olanlardan birçok kimseler, ay gibi parlak olan bir gül yanaklının kavuşma ümidi üzerine eziyet ve cefa çekici olmuştur."

"Hâr-keş" diken çekici ve diken taşıyıcı demektir. Cevr ve cefâ çekenden kinâyedir. "Gül-izâr" gül yanaklı demektir. "Hey gidi hey!. Nâzenîn olanlardan birçok kimseler, ay gibi parlak olan bir gül yanaklının ümîd-i visâli üzerinde cevr ü cefâ çekici olmuştur."

543. Ey, çok kimse kendinin ay yüzlü dilberi için sırtı yaralı hammal olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

543. Ey, birçok kişi kendi ay yüzlü sevgilisi için sırtı yaralı hammal olmuş!

544. Demirci kendi cemâlini kara yapmış, tâ ki gece gelsin, ayın yüzünü öpsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

544. Demirci kendi güzelliğini kara yapmış, tâ ki gece gelsin, ayın yüzünü öpsün.

Demirci gündüz dükkânına gelip kömür ve is karasıyla yüzünü kapkara yapmıştır. Bu kirli sanatı onun için yapmıştır ki, para kazansın ve akşam olunca yüzünü gözünü temizleyip evine gelsin ve evinde ay yüzlü eşini kucaklayıp öpsün.

Demirci gündüz dükkânına gelip kömür ve is karasıyla yüzünü kapkara yapmıştır. Bu kirli san'atı onun için yapmıştır ki, para kazansın ve akşam olunca yüzünü gözünü temizleyip evine gelsin ve evinde ay yüzlü zevcesini kucaklayıp öpsün.

545. Efendi, akşama kadar bir dükkân üzerinde çarmıha gerilmiştir. Zîrâ ki onun gönlünde bir servi kök yaymıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

545. Efendi, akşama kadar bir dükkân üzerinde çarmıha gerilmiştir. Çünkü onun gönlünde bir servi kök yaymıştır.

Bu şerefli beyitte yukarıdaki anlamlar pekiştirilir. Yani "Esnaftan bir efendi, ticaret amacıyla akşama kadar dükkânı üzerinde mıhlanmış kalmıştır. Onun böyle çarmıha gerilmiş gibi bir hâlde kalması, boyu bosu servi gibi uygun olan güzel eşinin sevgisinin gönlüne kök salmış olmasındandır."

Bu beyt-i şerîfte yukarıki ma'nâlar te'kîd buyurulur. Ya'nî "Esnaftan bir efendi ticaret kasdıyle akşama kadar dükkânı üzerinde mıhlanmış kalmıştır. Onun böyle çarmıha gerilmiş gibi bir halde kalması boyu bosu servi gibi mütenâsib olan güzel zevcesinin muhabbeti gönlüne kök salmış olmasındandır."

546. Bir tacir denize ve karaya gider; o bir hane-nişînin muhabbeti sebebiyle gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

546. Bir tacir denize ve karaya gider; o bir evde oturanın sevgisi sebebiyle gider.

Bu beyitte de yukarıdaki anlamlar pekiştirilir. Yani "Bir tacirin denizlerde ve karalarda ticaret için yolculuk etmesi ve türlü türlü yol zahmetlerine katlanması, evinde oturan eşinin yahut evladının sevgisi sebebiyle meydana gelir." "Hâne-şîn" "hâne-nişîn" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Nişîn" kelimesinin "nûn" harfi düşürülmüştür.

Bu beyitte de yukarıki ma'nâlar te'kîd buyurulur. Ya'nî "Bir tâcirin denizlerde ve karalarda ticaret için sefer etmesi ve türlü türlü yol zahmetlerine katlanması, evinde oturan zevcesinin veyâhut evlâdının muhabbeti sebebiyle vâki' olur." "Hâne-şîn" "hâne-nişîn"in muhaffefidir. "Nişîn" kelimesinin nûn'u hazf buyurulmuştur.

547. Her kimin ölü ile bir sevdası olursa, bir diri sîmâlının ümîdi üzerine olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

547. Her kimin ölü ile bir sevdası olursa, bir diri sîmâlının ümîdi üzerine olur.

Her kimin ölüden, yani cansız varlıklardan bir şeye muhabbeti (sevgi) ve alakası varsa, o muhabbet ve alaka mutlaka bir diri sîmâlıya (canlı bir yüze) intikal etmesi (geçmesi) için ve o canlıya kavuşma ümidi içindir.

Her kimin ölüden ya'nî cemâdâttan bir şeye muhabbeti ve alakası varsa, o muhabbet ve alâkanın mutlakā bir diri sîmâlıya intikāli için ve o zî-rûha vuslat ümîdi içindir.

543. Ey, çok kimse kendinin ay yüzlü dilberi için sırtı yaralı hammal olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

543. Ey, birçok kişi kendi ay yüzlü sevgilisi için sırtı yaralı hammal olmuş!

544. Demirci kendi cemâlini kara yapmış, tâ ki gece gelsin, ayın yüzünü öp- sün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

544. Demirci kendi güzelliğini kara yapmış, tâ ki gece gelsin, ayın yüzünü öpsün.

Demirci gündüz dükkânına gelip kömür ve is karasıyla yüzünü kapkara yapmıştır. Bu kirli sanatı onun için yapmıştır ki, para kazansın ve akşam olunca yüzünü gözünü temizleyip evine gelsin ve evinde ay yüzlü eşini kucaklayıp öpsün.

Demirci gündüz dükkânına gelip kömür ve is karasıyla yüzünü kapkara yapmıştır. Bu kirli san'atı onun için yapmıştır ki, para kazansın ve akşam olunca yüzünü gözünü temizleyip evine gelsin ve evinde ay yüzlü zevcesini kucaklayıp öpsün.

545. Efendi, akşama kadar bir dükkân üzerinde çarmıha gerilmiştir. Zîrâ ki onun gönlünde bir servi kök yaymıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

545. Efendi, akşama kadar bir dükkân üzerinde çarmıha gerilmiştir. Çünkü onun gönlünde bir servi kök yaymıştır.

Bu şerefli beyitte yukarıdaki anlamlar pekiştirilir. Yani "Esnaftan bir efendi, ticaret amacıyla akşama kadar dükkânı üzerinde mıhlanmış kalmıştır. Onun böyle çarmıha gerilmiş gibi bir hâlde kalması, boyu bosu servi gibi uygun olan güzel eşinin sevgisinin gönlüne kök salmış olmasındandır."

Bu beyt-i şerîfte yukarıki ma'nâlar te'kîd buyurulur. Ya'nî "Esnaftan bir efendi ticaret kasdıyle akşama kadar dükkânı üzerinde mıhlanmış kalmıştır. Onun böyle çarmıha gerilmiş gibi bir halde kalması boyu bosu servi gibi mü- tenâsib olan güzel zevcesinin muhabbeti gönlüne kök salmış olmasındandır."

546. Bir tacir denize ve karaya gider; o bir hane-nişînin muhabbeti sebebiyle gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

546. Bir tacir denize ve karaya gider; o bir evde oturanın sevgisi sebebiyle gider.

Bu beyitte de yukarıdaki anlamlar pekiştirilir. Yani "Bir tacirin denizlerde ve karalarda ticaret için yolculuk etmesi ve türlü türlü yol zahmetlerine katlanması, evinde oturan eşinin veyahut evlatlarının sevgisi sebebiyle meydana gelir." "Hâne-şîn" "hâne-nişîn" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Nişîn" kelimesinin "nûn" harfi düşürülmüştür.

Bu beyitte de yukarıki ma'nâlar te'kîd buyurulur. Ya'nî "Bir tâcirin deniz- lerde ve karalarda ticaret için sefer etmesi ve türlü türlü yol zahmetlerine kat- lanması, evinde oturan zevcesinin veyâhut evlâdının muhabbeti sebebiyle vâki' olur." "Hâne-şîn" "hâne-nişîn"in muhaffefidir. "Nişîn" kelimesinin nûn'u hazf buyurulmuştur.

547. Her kimin ölü ile bir sevdası olursa, bir diri sîmâlının ümîdi üzerine olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

547. Her kimin ölü ile bir sevdası olursa, bir diri sîmâlının ümîdi üzerine olur.

Her kimin ölüden, yani cansız varlıklardan bir şeye muhabbeti (sevgi) ve alakası varsa, o muhabbet ve alaka mutlaka bir diri sîmâlıya (canlı bir yüze) intikal etmesi (geçmesi) için ve o canlıya kavuşma ümidi içindir.

Her kimin ölüden ya'nî cemâdâttan bir şeye muhabbeti ve alakası varsa, o muhabbet ve alâkanın mutlakā bir diri sîmâlıya intikāli için ve o zî-rûha vuslat ümîdi içindir.

548. O dülger, güzel ay yüzlünün hizmet ümîdi üzerine tahtaya yüz getirmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

548. O dülger, güzel ay yüzlünün hizmet ümidi üzerine tahtaya yüz getirmiş.

O dülger, evindeki ay yüzlü güzel eşine hizmet etmek ümidiyle cansız olan tahtalara ve kerestelere yönelip çalışmıştır; ve onun yüzünü cansız olan tahtalara yöneltmesi, evdeki canlı eşinin muhabbeti ile gerçekleşmiştir.

O dülger, evindeki ay yüzlü güzel zevcesine hizmet etmek ümîdiyle cemâddan olan tahtalara ve kerestelere teveccüh edip çalışmıştır; ve onun yüzünü cemâddan olan tahtalara tevcîhi evdeki zî-rûh zevcesinin muhabbeti ile vâki' olmuştur.

549. Bir dirinin ümidi üzerine içtihad et ki, o bir iki gün sonra cemad olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

549. Bir dirinin ümidi üzerine içtihad et ki, o bir iki gün sonra cemad olmasın!

Mademki çabaya ve içtihada (dinî konularda kişisel yorum ve çıkarım yapma) sebep, bir dirinin muhabbeti ve onun kavuşma ümididir, ey Hakk Yolcusu, bari bir dirinin kavuşma ümidi üzerine çalış ve içtihad et ki, o diri, senin gönül bağladığın diriler gibi bir iki gün sonra ölüp cansız bir varlık hâline gelmesin; o diri de öncesiz olarak diri olan Yüce Allah hazretleridir.

Mâdemki sa'y ve içtihada sebep bir dirinin muhabbeti ve onun ümîd-i visâlidir, ey sâlik, bâri bir dirinin ümîd-i vuslatı üzerine çalış ve içtihâd et ki, o diri, senin gönül bağladığın diriler gibi bir iki gün sonra ölüp cemâd hâline gelmesin; o diri dahi Hayy-i ezelî olan Hak Teâlâ hazretleridir.

550. Sen alçaklıktan dolayı, alçağı mûnis ihtiyar etme. Onda o mûnislik âriyet [548] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

550. Sen alçaklıktan dolayı, alçağı uysal seçme. Onda o uysallık eğreti [548] olur.

Ey Hakk Yolcusu, sen himmetinin (manevî gayretinin) alçaklığından dolayı, aşağı âlemden olan unsurlardan meydana gelmiş varlığa sahip mahlûkatı kendine uysal olarak seçme ve tercih etme! O mahlûka o uysallık eğreti olup, bir süre sonra yok olur ve eceli gelip ölür. Sen arkasından bakakalırsın.

Ey sâlik, sen himmetinin alçaklığından dolayı, âlem-i süflîden olan vücûd-i unsurî sâhibi bulunan mahlûkātı kendine mûnis olarak intihâb ve ihtiyâr etme! O mahlûka o mûnislik âriyet olup, bir müddet sonra zâil olur ve eceli gelip ölür. Sen arkasından bakakalırsın.

551. Eğer Hak'tan gayri senin mûnislerinin vefâsı varsa senin anan ve baban ile olan ünsün nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

551. Eğer Hak'tan başka senin dostlarının vefası varsa, senin annen ve baban ile olan yakınlığın nerededir?

552. Eğer bir kimsenin Hakk'ın gayrine dayanması lâyık ise, senin dâyen ve lalan ile ünsün ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

552. Eğer bir kimsenin Hakk'tan başkasına dayanması uygun ise, senin dadın ve lalan ile olan yakınlığın ne oldu?

"Dâye" kadın mürebbiye (eğitici) ve "lala" erkek mürebbî (eğitici) anlamındadır; "azud" ise yardımcı ve destekçi anlamındadır. Yani "Bir kimsenin Hakk'tan başkasına dayanması ve yardım beklemesi uygun ve münasip ise, senin yardımcı olan dadın ve lalan ile olan yakınlığın nerede? Nereye gitti? Hepsi fani oldular!"

"Dâye" kadın mürebbiye ve "lala" erkek mürebbî; "azud" nâsır ve yardımcı ma'nâsınadır. Ya'nî "Bir kimsenin Hakk'ın gayrine dayanması ve yardım beklemesi lâyık ve münasib ise, senin yardımcı olan dâyen ve lalan ile olan ünsiyetin hani? Nereye gitti? Hepsi fâni oldular!"

548. O dülger, güzel ay yüzlünün hizmet ümîdi üzerine tahtaya yüz getirmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

548. O dülger, güzel ay yüzlünün hizmet ümidi üzerine tahtaya yüz getirmiş.

O dülger, evindeki ay yüzlü güzel eşine hizmet etmek ümidiyle cansız olan tahtalara ve kerestelere yönelip çalışmıştır; ve onun yüzünü cansız olan tahtalara yöneltmesi, evdeki canlı eşinin muhabbeti ile gerçekleşmiştir.

O dülger, evindeki ay yüzlü güzel zevcesine hizmet etmek ümîdiyle cemâddan olan tahtalara ve kerestelere teveccüh edip çalışmıştır; ve onun yüzünü cemâddan olan tahtalara tevcîhi evdeki zî-rûh zevcesinin muhabbeti ile vâki' olmuştur.

549. Bir dirinin ümidi üzerine içtihad et ki, o bir iki gün sonra cemad olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

549. Bir dirinin ümidi üzerine içtihad et ki, o bir iki gün sonra cemad olmasın!

Mademki çabaya ve içtihada (dinî konularda kişisel yorum ve çıkarım yapma) sebep, bir dirinin muhabbeti ve onun kavuşma ümididir, ey Hakk Yolcusu, bari bir dirinin kavuşma ümidi üzerine çalış ve içtihad et ki, o diri, senin gönül bağladığın diriler gibi bir iki gün sonra ölüp cansız bir varlık hâline gelmesin; o diri de öncesiz olarak diri olan Yüce Allah hazretleridir.

Mâdemki sa'y ve içtihada sebep bir dirinin muhabbeti ve onun ümîd-i visâlidir, ey sâlik, bâri bir dirinin ümîd-i vuslatı üzerine çalış ve içtihâd et ki, o diri, senin gönül bağladığın diriler gibi bir iki gün sonra ölüp cemâd hâline gelmesin; o diri dahi Hayy-i ezelî olan Hak Teâlâ hazretleridir.

550. Sen alçaklıktan dolayı, alçağı mûnis ihtiyar etme. Onda o mûnislik âriyet [548] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

550. Sen alçaklıktan dolayı, alçağı uysal seçme. Onda o uysallık eğreti [548] olur.

Ey Hakk Yolcusu, sen himmetinin (manevî gayretinin) alçaklığından dolayı, aşağı âlemden olan unsurlardan meydana gelmiş varlığa sahip mahlûkatı kendine uysal olarak seçme ve tercih etme! O mahlûka o uysallık eğreti olup, bir süre sonra yok olur ve eceli gelip ölür. Sen arkasından bakakalırsın.

Ey sâlik, sen himmetinin alçaklığından dolayı, âlem-i süflîden olan vücûd-i unsurî sâhibi bulunan mahlûkātı kendine mûnis olarak intihâb ve ihtiyâr etme! O mahlûka o mûnislik âriyet olup, bir müddet sonra zâil olur ve eceli gelip ölür. Sen arkasından bakakalırsın.

551. Eğer Hak'tan gayri senin mûnislerinin vefâsı varsa senin anan ve baban ile olan ünsün nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

551. Eğer Hak'tan başka senin dostlarının vefası varsa, senin annen ve baban ile olan yakınlığın nerededir?

552. Eğer bir kimsenin Hakk'ın gayrine dayanması lâyık ise, senin dâyen ve lalan ile ünsün ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

552. Eğer bir kimsenin Allah'tan başkasına dayanması uygun ise, senin dadın ve lalan ile olan yakınlığın ne oldu?

"Dâye" kadın eğitmen ve "lala" erkek eğitmen; "azud" (dayanak) ise yardımcı ve destekçi anlamındadır. Yani "Bir kimsenin Allah'tan başkasına dayanması ve yardım beklemesi uygun ve münasip ise, senin yardımcı olan dadın ve lalan ile olan yakınlığın nerede? Nereye gitti? Hepsi yok olup gittiler!"

“Dâye” kadın mürebbiye ve “lala” erkek mürebbî; “azud” nâsır ve yardımcı ma'nâsınadır. Ya'nî “Bir kimsenin Hakk'ın gayrine dayanması ve yardım beklemesi lâyık ve münasib ise, senin yardımcı olan dâyen ve lalan ile olan ünsiyetin hani? Nereye gitti? Hepsi fâni oldular!”

553. Senin süt ile ve meme ile ünsün kalmadı. Senin muallim-hâneden nefretin kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

553. Senin süt ile ve meme ile yakınlığın kalmadı. Senin okuldan nefretin kalmadı.

Yakınlık, kalbin duygularından bir duygudur. Senin çocukluğun zamanında süt ile ve meme ile bir yakınlığın vardı ve kalbin ona bağlıydı. Büyüdün, şimdi bunlar ile ilgin kalmadı ve çocuklukta seni eğitim ve terbiye için okula ve mektebe gönderirlerdi; ve sen de kalbinin oyuna düşkünlüğünden dolayı mektepten ve öğretmenden nefret ederdin. Ne zaman ki büyüdün, ilmin lezzetini tattın, okula ve öğretmene olan nefretin ortadan kalktı.

Ünsiyet, kalbin duygularından bir duygudur. Senin çocukluğun zamânında süt ile ve meme ile bir ünsiyetin var idi ve kalbin ona muallak idi. Büyüdün, şimdi bunlar ile alâkan kalmadı ve çocuklukta seni ta'lîm ve terbiye için muallim-hâneye ve mektebe gönderirler idi; ve sen de kalbinin oyuna taallukundan dolayı mektepten ve muallimden nefret ederdin. Vaktâki büyüdün, ilmin lezzetini duydun, mektebe ve muallime olan nefretin zâil oldu.

554. O, onların duvarı üzerinde bir şua' idi. O nişan güneş tarafına geri gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

554. O, onların duvarı üzerinde bir ışındı. O nişan güneş tarafına geri gitti.

O ünsiyet, annenin ve babanın ve dadının ve lalanın ve sütün ve memenin mecazî varlıkları üzerine hakikî varlık güneşi olan Allah'tan yansımış bir ışındı. Güneşin ışını bir duvar üzerine yansıyıp, daha sonra aslına döndüğü gibi, o hakikî varlık güneşi olan Allah'tan bunların duvar hükmünde olan izafî ve mecazî varlıklarına yansıyan sıfat ve isim ışınları da yine kendi asılları olan Hakk'a dönerler.

O ünsiyet, ananın ve babanın ve dâyenin ve lalanın ve südün ve memenin vücûd-i mecâzîleri üzerine vücud-i hakîkî güneşinden aksetmiş olan bir şuâ' idi. Güneşin şuâ'ı bir duvar üzerine aksedip, ba'dehû aslına rücû' ettiği gibi, o vücûd-ı hakîkî güneşinden bunların duvar mesâbesinde olan vücûd-i izâfilerine ve mecâzîlerine akseden sıfat ve esmâ şuâ'ları da yine kendi asılları olan Hakk'a rücû' ederler.

555. O şua' her ne şey üzerine düşerse, ey şüca' sen de onun üzerine âşık gelirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

555. O ışık her ne şey üzerine düşerse, ey yiğit sen de onun üzerine âşık olursun.

Ey muhabbette (sevgi ve aşkta) yiğit olan kimse, o ışık her ne şey üzerine düşerse, yani Yüce Allah'ın cemâlî tecellîsi (güzelliğinin görünmesi) her ne şey üzerine gerçekleşirse, sen de o şey üzerine âşık olursun ve tam bir muhabbetle onun üzerine atılırsın.

Örneğin, bir güzel yüz ve bir güzel ses sebebiyle sen bunların sahibine tutkun ve âşık olursun. Halbuki bu güzellikler onlarda eğretidir ve Yüce Allah'ın cemâl sıfatlarından (güzellik sıfatlarından) yansımış birer ışıktır.

Ey muhabette şecî olan kimse, o şuâ' her ne şey üzerine düşerse ya'nî Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi her ne şey üzerine vâki' olursa, sen dahi o şey üzerine âşık olursun ve kemal-i muhabbetle onun üzerine atılırsın.

Meselâ bir güzel yüz ve bir güzel ses sebebiyle sen bunların sahibine meftûn ve âşık olursun. Halbuki bu güzellikler onlarda âriyettir ve Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesinden aksetmiş birer pertevdir.

556. Mevcud olan her bir şey üzerine senin aşkın o Hakk'ın sıfatından boyalı altın gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

556. Mevcut olan her bir şey üzerine senin aşkın o Hakk'ın sıfatından boyalı altın gibi oldu.

Yani bu izafî (bağıntılı) ve mecazî olan varlıklar bakır gibidir. Bakırı altın yaldız ile boyayıp altın olarak sürdükleri gibi, bu mecazî varlıkları da altın yaldız

Ya'nî bu izâfî ve mecâzî olan vücûdlar bakır gibidir. Bakırı altın yaldız ile boyayıp altın olarak sürdükleri gibi, bu vücûdât-ı mecâziyyeyi de altın yaldız

553. Senin süt ile ve meme ile ünsün kalmadı. Senin muallim-hâneden nefretin kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

553. Senin süt ile ve meme ile yakınlığın kalmadı. Senin okuldan nefretin kalmadı.

Yakınlık, kalbin duygularından bir duygudur. Senin çocukluğun zamanında süt ile ve meme ile bir yakınlığın vardı ve kalbin ona bağlıydı. Büyüdün, şimdi bunlar ile ilgin kalmadı ve çocuklukta seni eğitim ve terbiye için okula ve mektebe gönderirlerdi; ve sen de kalbinin oyuna düşkünlüğünden dolayı mektepten ve öğretmenden nefret ederdin. Ne zaman ki büyüdün, ilmin lezzetini tattın, okula ve öğretmene olan nefretin ortadan kalktı.

Ünsiyet, kalbin duygularından bir duygudur. Senin çocukluğun zamânında süt ile ve meme ile bir ünsiyetin var idi ve kalbin ona muallak idi. Büyüdün, şimdi bunlar ile alâkan kalmadı ve çocuklukta seni ta'lîm ve terbiye için muallim-hâneye ve mektebe gönderirler idi; ve sen de kalbinin oyuna taallukundan dolayı mektepten ve muallimden nefret ederdin. Vaktâki büyüdün, ilmin lezzetini duydun, mektebe ve muallime olan nefretin zâil oldu.

554. O, onların duvarı üzerinde bir şua' idi. O nişan güneş tarafına geri gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

554. O, onların duvarı üzerinde bir ışındı. O işaret güneş tarafına geri gitti.

O ünsiyet, annenin ve babanın ve dadının ve lalanın ve sütün ve memenin mecazî varlıkları üzerine hakikî varlık güneşi'nden yansımış olan bir ışındı. Güneşin ışını bir duvar üzerine yansıyıp, daha sonra aslına döndüğü gibi, o hakikî varlık güneşi'nden bunların duvar hükmünde olan izafî ve mecazî varlıklarına yansıyan sıfat ve isim ışınları da yine kendi asılları olan Hakk'a dönerler.

O ünsiyet, ananın ve babanın ve dâyenin ve lalanın ve südün ve memenin vücûd-i mecâzîleri üzerine vücud-i hakîkî güneşinden aksetmiş olan bir şuâ' idi. Güneşin şuâ'ı bir duvar üzerine aksedip, ba'dehû aslına rücû' ettiği gibi, o vücûd-ı hakîkî güneşinden bunların duvar mesâbesinde olan vücûd-i izâfilerine ve mecâzílerine akseden sıfat ve esmâ şuâ'ları da yine kendi asılları olan Hakk'a rücû' ederler.

555. O şua' her ne şey üzerine düşerse, ey şüca' sen de onun üzerine âşık gelirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

555. O ışık her ne şey üzerine düşerse, ey yiğit sen de onun üzerine âşık olursun.

Ey muhabbette (sevgi) yiğit olan kimse, o ışık her ne şey üzerine düşerse, yani Hakk'ın cemâlî tecellîsi (güzelliğinin görünmesi) her ne şey üzerine gerçekleşirse, sen de o şey üzerine âşık olursun ve tam bir muhabbetle onun üzerine atılırsın. Örneğin, bir güzel yüz ve bir güzel ses sebebiyle sen bunların sahibine tutkun ve âşık olursun. Hâlbuki bu güzellikler onlarda emanettir ve Hakk'ın cemâl sıfatlarından yansımış birer ışıktır.

Ey muhabette şecî olan kimse, o şuâ' her ne şey üzerine düşerse ya'nî Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi her ne şey üzerine vâki' olursa, sen dahi o şey üzerine âşık olursun ve kemal-i muhabbetle onun üzerine atılırsın. Meselâ bir güzel yüz ve bir güzel ses sebebiyle sen bunların sahibine meftûn ve âşık olursun. Halbuki bu güzellikler onlarda âriyettir ve Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesinden aksetmiş birer pertevdir.

556. Mevcud olan her bir şey üzerine senin aşkın o Hakk'ın sıfatından boyalı altın gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

556. Var olan her bir şey üzerine senin aşkın, o Hakk'ın sıfatından boyanmış altın gibi oldu.

Yani bu izafî ve mecazî olan varlıklar bakır gibidir. Bakırı altın yaldız ile boyayıp altın olarak sürdükleri gibi, bu mecazî varlıkları da altın yaldız mesabesinde olan Hakk'ın cemal sıfatları parlatıp güzellik verir. İşte bu yaldız sayesinde bakır mesabesinde olan mecazî varlıkların birbiri arasında aşk ve ilgi meydana gelir. Bu kıymetsiz unsurlardan oluşan cisimler, kalp altınlar gibi ortada rağbet görür.

Ya'nî bu izâfî ve mecâzî olan vücûdlar bakır gibidir. Bakırı altın yaldız ile boyayıp altın olarak sürdükleri gibi, bu vücûdât-ı mecâziyyeyi de altın yaldız mesâbesinde olan Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesi parlatıp revnak verir. İşte bu yaldız sâyesinde bakır mesâbesinde olan mecâzî vücûdların birbiri arasında aşk ve alâkalar peyda olur. Bu kıymetsiz ecsâd-ı unsuriyye kalp altınlar gibi ortada revâç bulur.

557. Altınlık aslına gittiği ve bakır kaldığı vakit tabîat tok geldi, onun talakını da'vâ etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

557. Altınlık aslına döndüğü ve bakır kaldığı zaman tabiat doygun geldi, onun boşanmasını talep etti.

Örneğin, gençliğinde devrin afet-i devrânı (çok güzel, herkesi kendine hayran bırakan) olan bir kadın yaşlanıp, onun varlık duvarına yansıyan Hakk'ın cemâl sıfatı aslına döndüğü ve yüzü gözü buruşup bakırlığı (güzelliğini yitirip çirkinleşmesi) ortaya çıktığı zaman, ona âşık olup derdinden yananların tabiatları bu aşktan doygun bir hâle gelirler ve onun boşanması talebine kalkışırlar. Artık diğer suretleri de bu örneğe uygula!

Meselâ gençliğinde bir âfet-i devrân olan bir kadın ihtiyarlayıp onun dî-vâr-ı vücûdu üzerine akseden Hakk'ın sıfat-ı cemâlîsi aslına rücû' ettiği ve yüzü gözü buruşup bakırlığı meydana çıktığı vakit, ona âşık olup derdinden yananların tabîatları bu aşktan tok bir hâle gelirler ve onun talâkı da'vâsına kıyâm ederler. Artık suver-i sâireyi de bu misâle tatbik et!

558. Onun sıfatının boyalı altınından ayak çek, cehaletten dolayı kalbe az hoş de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

558. Onun sıfatının boyalı altınından ayak çek, cehaletten dolayı kalbe az hoş de!

Hakk'ın cemâl sıfatlarının yaldızladığı altından himmetinin ayağını çek ve ona gönül bağlama! Gaflet ve cehaletten dolayı, aslında kalp ve zayıf olan unsurların cisimlerinin güzelliklerine az hoş de! Çünkü o cisimlerin hakikatte güzelliği yoktur. Ondaki cüz'î güzellik ancak Hakk'ındır.

Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesinin yaldızladığı altından himmetinin ayağını çek ve ona gönül bağlama! Gaflet ve cehâletten dolayı, hadd-i zâtında kalp ve züyüf olan ecsâm-ı unsuriyyenin güzelliklerine az hoş de! Zîrâ o ecsâmın hakikatte güzelliği yoktur. Ondaki cemâl-i cüz'î ancak Hakk'ındır.

559. Zîra o hoşluk kalpler için âriyettir. Zînet altında zînetsizlik mayası vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

559. Çünkü o hoşluk kalpler için eğretidir. Süslenmiş şeyin altında süssüzlük mayası vardır.

Çünkü kalp ve zayıf olan şeylerin hoşlukları ve incelikleri eğretidir, bir süre sonra yok olur. O kalp olan şeyi, aslında nahoş bir şey olduğu için özenle yaldızlamış ve süslemişlerdir. O süsün altında süssüzlük mayası vardır. O süs ve ziynet kalkınca altından nahoşluk ortaya çıkar.

Zîrâ kalp ve züyüf olan şeylerin hoşlukları ve letâfetleri iğretidir, bir müddet sonra zâil olur. O kalp olan şeyi, esâsen nâhoş bir şey olduğu için i'tinâ ile yaldızlamış ve süslemişlerdir. O süsün altında süssüzlük mayası vardır. O süs ve zînet kalkınca altından nâhoşluk meydana çıkar.

560. Altın, kalpın yüzünden ma'dene gider; sen de onun gittiği o ma'den tarafına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

560. Altın, kalpazanlığın yüzünden madene gider; sen de onun gittiği o maden tarafına git!

Kalpazanlığın yüzüne sürülmüş olan altın yaldız nihayet yok olup o kalpazanlığın yüzünden kendi aslı olan altın madeni tarafına gider. Yani kalpazanlığı sabit olan altının yüzündeki altın tabakasını sıyırıp altınlara katarlar. Sen de o kalpazanlık mesabesinde olan Hakk'ın cemâl sıfatlarını parlatıp parlaklık verirsin. İşte bu yaldız sayesinde bakır mesabesinde olan mecazî varlıkların birbiri arasında aşk ve ilgi bağları ortaya çıkar. Bu kıymetsiz unsurlardan oluşan bedenler, kalpazan altınlar gibi ortada rağbet görür.

Kalpın yüzüne sürülmüş olan altın yaldız nihâyet zâil olup o kalpın yüzünden kendi aslı olan altın ma'deni tarafına gider. Ya'nî kalplığı sabit olan altının yüzündeki altın tabakasını sıyırıp altınlara ilhâk ederler. Sen de o kalp sû- mesâbesinde olan Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesi parlatıp revnak verir. İşte bu yaldız sâyesinde bakır mesâbesinde olan mecâzî vücûdların birbiri arasında aşk ve alâkalar peyda olur. Bu kıymetsiz ecsâd-ı unsuriyye kalp altınlar gibi ortada revâç bulur.

557. Altınlık aslına gittiği ve bakır kaldığı vakit tabîat tok geldi, onun talakını da'vâ etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

557. Altınlık aslına döndüğü ve bakır kaldığı zaman tabiat doygun geldi, onun boşanmasını talep etti.

Örneğin, gençliğinde devrin afetlerinden olan bir kadın yaşlanıp, onun vücut duvarı üzerine yansıyan Hakk'ın cemâl sıfatı aslına döndüğü ve yüzü gözü buruşup bakırlığı ortaya çıktığı zaman, ona âşık olup derdinden yananların tabiatları bu aşktan doygun bir hâle gelirler ve onun boşanması talebine kalkışırlar. Artık diğer suretleri de bu örneğe uygula!

Meselâ gençliğinde bir âfet-i devrân olan bir kadın ihtiyarlayıp onun dîvâr-ı vücûdu üzerine akseden Hakk'ın sıfat-ı cemâlîsi aslına rücû' ettiği ve yüzü gözü buruşup bakırlığı meydana çıktığı vakit, ona âşık olup derdinden yananların tabîatları bu aşktan tok bir hâle gelirler ve onun talâkı da'vâsına kıyâm ederler. Artık suver-i sâireyi de bu misâle tatbik et!

558. Onun sıfatının boyalı altınından ayak çek, cehaletten dolayı kalbe az hoş de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

558. Onun sıfatının boyalı altınından ayak çek, cehaletten dolayı kalbe az hoş de!

Hakk'ın cemâl sıfatlarının yaldızladığı altından himmetinin ayağını çek ve ona gönül bağlama! Gaflet ve cehaletten dolayı, aslında kalp ve zayıf olan unsurların cisimlerinin güzelliklerine az hoş de! Çünkü o cisimlerin hakikatte güzelliği yoktur. Ondaki cüz'î güzellik ancak Hakk'ındır.

Hakk'ın sıfât-ı cemâliyyesinin yaldızladığı altından himmetinin ayağını çek ve ona gönül bağlama! Gaflet ve cehâletten dolayı, hadd-i zâtında kalp ve züyüf olan ecsâm-ı unsuriyyenin güzelliklerine az hoş de! Zîrâ o ecsâmın hakikatte güzelliği yoktur. Ondaki cemâl-i cüz'î ancak Hakk'ındır.

559. Zîra o hoşluk kalpler için ariyettir. Zînet altında zînetsizlik mayası vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

559. Çünkü o hoşluk kalpler için eğretidir. Süslenmiş şeyin altında süssüzlük mayası vardır.

Çünkü kalp ve zayıf olan şeylerin hoşlukları ve incelikleri eğretidir, bir süre sonra yok olur. O kalp olan şeyi, aslında nahoş bir şey olduğu için özenle yaldızlamış ve süslemişlerdir. O süsün altında süssüzlük mayası vardır. O süs ve ziynet kalkınca altından nahoşluk ortaya çıkar.

Zîrâ kalp ve züyüf olan şeylerin hoşlukları ve letâfetleri iğretidir, bir müddet sonra zâil olur. O kalp olan şeyi, esâsen nâhoş bir şey olduğu için i'tinâ ile yaldızlamış ve süslemişlerdir. O süsün altında süssüzlük mayası vardır. O süs ve zînet kalkınca altından nâhoşluk meydana çıkar.

560. Altın, kalpın yüzünden ma'dene gider; sen de onun gittiği o ma'den tarafına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

560. Altın, kalpazanlığın yüzünden madene gider; sen de onun gittiği o maden tarafına git!

Kalpazanlığın yüzüne sürülmüş olan altın yaldız nihayet yok olup o kalpazanlığın yüzünden kendi aslı olan altın madeni tarafına gider. Yani kalpazanlığı sabit olan altının yüzündeki altın tabakasını sıyırıp altınlara katarlar. Sen de o kalpazan surete saplanıp kalma, onun yaldızının gittiği maden ve asıl tarafına git! "Kalpazanlık"tan maksat, izafî varlıklar ve "altın madeni"nden maksat, sıfat ve isimlerin kaynağı olan Yüce Allah hazretleridir.

Kalpın yüzüne sürülmüş olan altın yaldız nihâyet zâil olup o kalpın yüzünden kendi aslı olan altın ma'deni tarafına gider. Ya'nî kalplığı sabit olan altının yüzündeki altın tabakasını sıyırıp altınlara ilhâk ederler. Sen de o kalp sû- rete saplanıp kalma, onun yaldızının gittiği ma'den ve asıl tarafına git! "Kalp"-tan murâd, vücûdât-ı izâfiyye ve "altın ma'deni"nden murâd, menşe'-i sıfat ve esmâ olan Allâhü Zü'l-Celâl hazretleridir.

561. Nûr duvardan güneşe kadar gider. Sen o güneşe git ki, lâyıkında gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

561. Nur duvardan güneşe kadar gider. Sen o güneşe git ki, lâyıkında gider.

Tecelli nuru, unsurlardan oluşan varlık duvarlarından hakiki varlık güneşine kadar geri döner. Sen de o hakiki güneş tarafına git ki, onun tecellileri (ilahi yansımaları) layıkıyla ve hikmet dairesinde cereyan eder. "Her şeye kendi yaratılışını verdi" (Tâhâ, 20/50) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, onun bu tecellileri, kabiliyetlerin yatkınlıklarına göre tam yerinde meydana gelir.

Nûr-i tecellî, vücûd-i unsurî duvarlarından vücûd-i hakîkî güneşine kadar rücû' eder. Sen dahi o hakîkî güneş tarafına git ki, onun tecelliyâtı lâyıkında ve hikmet dâiresinde cereyan eder. أعْطَى كُلِّ شَيْءٍ خَلْقَهُ (Tâhâ, 20/50) ya'nî “Hak Teâlâ her şeye kendi halkını verdi" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, onun bu tecelliyâtı kavâbilin isti'dâdâtına göre tam yerinde vâki' olur.

562. Mâdemki sen olukta vefâ görmedin, bundan sonra suyu gökten al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

562. Mademki sen olukta vefa görmedin, bundan sonra suyu gökten al!

"Sepes" kelimesinde "sîn" harfi "pes" kelimesi üzerine fazladır. Bazıları "se" ayrı ve "pes" ayrıdır; ve "daha sonra" anlamındadır demişlerdir. Bu kelime hakkında Bahâr-ı Acem'in açıklaması budur. Yani "Ey Hakk Yolcusu, gördün ki, şimdiye kadar varlıklarıyla yakınlık kurduğun kimseler bir bir gittiler ve fani oldular; ve hiçbirinin yakınlığından vefa görmedin; ve senin onlarda sevgi sebebi olarak gördüğün haller, hep Hakk'ın sıfat tecellileri imiş ve onlar bu tecellilerin saf suyunun olukları mesabesinde imişler, artık bundan sonra bu vefayı, bu mecazi varlık yurdunda ve bu suyun olukları mesabesinde olan suretlerde arama, bundan sonra mutlak varlık olan Hakk'ın semasından bekle ve al!"

"Sepes" kelimesinde "sîn" "pes" üzerine zâiddir. Bazıları "se" (سه) ayrı ve "pes" (پس) ayrıdır; ve "daha sonra" ma'nâsınadır demişlerdir. Bu kelime hakkında Bahâr-ı Acem'in beyânâtı budur. Ya'nî “Ey sâlik gördün ki, şimdiye kadar vücûdlarıyla ünsiyet peydâ ettiğin kimseler bir bir gittiler ve fânî oldular; ve hiçbirinin ünsiyetinden vefâ görmedin; ve senin onlarda sebeb-i muhabbet olarak gördüğün ahvâl, hep Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyyesi imiş ve onlar bu tecelliyâtın saf suyunun olukları mesâbesinde imişler, artık bundan sonra bu vefâyı, bu vücûd-i mecâzî arzında ve bu suyun olukları mesâbesinde olan sûretlerde arama, bundan sonra vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın semâsından bekle ve al!"

63. Kurdun tuzağı kuyruğun ma'deni olmaz. O iri kurt ne vakit ma'deni tanır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. Kurdun tuzağı kuyruğun kaynağı olmaz. O iri kurt ne zaman kaynağı tanır?

Kurdu avlamak için koyun kuyruğu koydukları yer, o kuyruğun kaynağı ve menbaı değildir. Koyun kuyruğunun o tuzak yerinde bulunması ancak bir amaca dayanabilir. Fakat iri kurt, "Kuyruğun menbaı asıl dükkânıdır, burası değildir; bu sebeple buraya konulması elbette bir amaca dayanır" diyebilir mi? Şimdi nefis iri bir kurda benzer. Unsurlardan oluşan bedenlerin görünümlerinde ortaya çıkan cemâlî tecellilerin (güzellik tecellilerinin) Hak olduğunu idrak edemeyip o unsurlardan oluşan varlıklara saldırır ve neticede kurt gibi tuzağa düşer. Bu anlam bir yöndür. Diğer bir yön de şudur ki: "Kurt"tan kasıt, rete saplanıp kalma, onun yıldızının gittiği kaynak ve asıl tarafa git! "Kalp"ten kasıt, izafî varlıklar ve "altın kaynağı"ndan kasıt, sıfatların ve isimlerin menşei olan Yüce Allah hazretleridir.

Kurdu avlamak için koyun kuyruğu koydukları mahal, o kuyruğun ma'deni ve menba'ı değildir. Koyun kuyruğunun o tuzak mahallinde bulunması ancak bir maksada müstenid olabilir. Fakat iri kurt, "Kuyruğun menba'ı asıl dükkânıdır, burası değildir; binâenaleyh buraya vaz'ı elbette bir maksada müsteniddir" diyebilir mi? İmdi nefis iri bir kurda benzer. Ecsâm-ı unsuriyye mezâhirinde zâhir olan tecelliyât-ı cemâliyyenin Hak olduğunu idrâk edemeyip o vücûdât-ı unsuriyyeye saldırır ve netîcede kurt gibi tuzağa düşer." Bu ma'na bir vecihtir. Diğer bir vecih dahi budur ki: "Kurt"tan murâd, rete saplanıp kalma, onun yıldızının gittiği ma'den ve asıl tarafına git! “Kalp”-tan murâd, vücûdât-ı izâfiyye ve “altın ma'deni”nden murâd, menşe'-i sıfât ve esmâ olan Allâhü Zü'l-Celâl hazretleridir.

561. Nûr duvardan güneşe kadar gider. Sen o güneşe git ki, lâyıkında gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

561. Nur duvardan güneşe kadar gider. Sen o güneşe git ki, lâyıkıyla gider.

Tecelli nuru, unsurlardan oluşan varlık duvarlarından hakiki varlık güneşine kadar geri döner. Sen de o hakiki güneş tarafına git ki, onun tecellileri (ilahi görünüşleri) lâyıkıyla ve hikmet dairesinde cereyan eder. "أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ" (Tâhâ, 20/50) yani "Yüce Allah her şeye kendi yaratılışını verdi" ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, onun bu tecellileri, kabiliyetlerin (varlıkların) yatkınlıklarına göre tam yerinde meydana gelir.

Nûr-ı tecellî, vücûd-ı unsurî duvarlarından vücûd-ı hakîkî güneşine kadar rücû' eder. Sen dahi o hakîkî güneş tarafına git ki, onun tecelliyâtı lâyıkında ve hikmet dâiresinde cereyân eder. أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ (Tâhâ, 20/50) ya'nî “Hak Teâlâ her şeye kendi halkını verdi” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, onun bu tecelliyâtı kavâbilin isti'dâdâtına göre tam yerinde vâkı' olur.

562. Mâdemki sen olukta vefâ görmedin, bundan sonra suyu gökten al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

562. Mademki sen olukta vefa görmedin, bundan sonra suyu gökten al!

"Sepes" kelimesinde "sîn" "pes" üzerine fazladır. Bazıları "se" (سه) ayrı ve "pes" (پس) ayrıdır; ve "daha sonra" anlamındadır demişlerdir. Bu kelime hakkında Bahâr-ı Acem'in açıklaması budur. Yani "Ey Hakk Yolcusu, gördün ki, şimdiye kadar varlıklarıyla yakınlık kurduğun kimseler bir bir gittiler ve fani oldular; ve hiçbirinin yakınlığından vefa görmedin; ve senin onlarda sevgi sebebi olarak gördüğün haller, hep Hakk'ın sıfat tecellileri imiş ve onlar bu tecellilerin saf suyunun olukları mesabesinde imişler, artık bundan sonra bu vefayı, bu mecazi varlık yeryüzünde ve bu suyun olukları mesabesinde olan suretlerde arama, bundan sonra mutlak varlık olan Hakk'ın semasından bekle ve al!"

“Sepes” kelimesinde “sîn” “pes” üzerine zâiddir. Ba'zıları “se” (سه) ayrı ve “pes” پس ayrıdır; ve “daha sonra” ma'nâsınadır demişlerdir. Bu kelime hakkında Bahâr-ı Acem'in beyânâtı budur. Ya'nî “Ey sâlik gördün ki, şimdiye kadar vücûdlarıyla ünsiyet peydâ ettiğin kimseler bir bir gittiler ve fânî oldular; ve hiçbirinin ünsiyetinden vefâ görmedin; ve senin onlarda sebeb-i muhabbet olarak gördüğün ahvâl, hep Hakk'ın tecelliyât-ı sıfâtiyyesi imiş ve onlar bu tecelliyâtın saf suyunun olukları mesâbesinde imişler, artık bundan sonra bu vefâyı, bu vücûd-ı mecâzî arzında ve bu suyun olukları mesâbesinde olan sûretlerde arama, bundan sonra vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın semâsından bekle ve al!”

563. Kurdun tuzağı kuyruğun ma'deni olmaz. O iri kurt ne vakit ma'deni tanır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

563. Kurdun tuzağı kuyruğun kaynağı olmaz. O iri kurt ne zaman kaynağı tanır?

Kurdu avlamak için koyun kuyruğu koydukları yer, o kuyruğun kaynağı ve menbaı değildir. Koyun kuyruğunun o tuzak yerinde bulunması ancak bir amaca dayanabilir. Fakat iri kurt, "Kuyruğun menbaı kasap dükkânıdır, burası değildir; bu sebeple buraya konulması elbette bir amaca dayanır" diyebilir mi? Şimdi nefis iri bir kurda benzer. Unsurlardan oluşan bedenlerin görünümlerinde ortaya çıkan cemâlî tecellilerin Hak olduğunu idrak edemeyip o unsurlardan oluşan varlıklara saldırır ve neticede kurt gibi tuzağa düşer. Bu anlam bir yöndür. Diğer bir yön de şudur ki: "Kurt"tan kasıt, nefistir; ve "kuyruk"tan kasıt, zevkî ilimlerdir (manevî tecrübeyle elde edilen ilimler); ve "kaynak"tan kasıt, zevkî ilimlerin menbaı olan hakiki şeyh ve insân-ı kâmildir. Ve "tuzak"tan kasıt, taklitçi şeyhtir. Yani "Taklitçi şeyh, kendi zevki olmadığı hâlde âriflerin sözlerini ve zevkî ilimlerini alıp bunlar ile, nefisleri iri kurt mesabesinde olan dünya ehlinin büyüklerini avlar. O nefisleri muazzam olup, taklitçi şeyhin tuzağına tutulanlar bu zevkî ilimlerin menbaı kim ve nerede olduğunu bilirler mi?"

Kurdu avlamak için koyun kuyruğu koydukları mahal, o kuyruğun ma'deni ve menba'ı değildir. Koyun kuyruğunun o tuzak mahallinde bulunması ancak bir maksada müstenid olabilir. Fakat iri kurt, “Kuyruğun menba'ı kasap dükkânıdır, burası değildir; binâenaleyh buraya vaz'ı elbette bir maksada müsteniddir” diyebilir mi? İmdi nefis iri bir kurda benzer. Ecsâm-ı unsuriyye mezâhirinde zâhir olan tecelliyât-ı cemâliyyenin Hak olduğunu idrâk edemeyip o vücûdât-ı unsuriyyeye saldırır ve netîcede kurt gibi tuzağa düşer.” Bu ma'nâ bir vecihtir. Diğer bir vecih dahi budur ki: “Kurt”tan murâd, nefistir; ve "kuyruk"ta murâd, ulûm-i zevkıyyedir; ve "ma'den"den murâd ulûm-i zevkıyyenin menba'ı olan şeyh-i hakîkî ve insân-ı kâmildir. Ve "tuzak"tan murâd, şeyh-i mukalliddir. Ya'nî "Şeyh-i mukallid, kendi zevki olmadığı hâlde âriflerin sözlerini ve ulûm-i zevkıyyelerini alıp bunlar ile, nefisleri iri kurt mesâbesinde olan ehl-i dünyanın büyüklerini avlar. O nefisleri muazzam olup, şeyh-i mukallidin tuzağına tutulanlar bu ulûm-i zevkıyyenin menba'ı kim ve nerede olduğunu bilirler mi?"

564. Düğüme bağlanmış altın zannettiler; mağrûrlar köye acele ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

564. Düğüme bağlanmış altın zannettiler; mağrurlar köye acele ettiler.

Bizim şehirli efendi ile ailesi de böyle bir tuzağa tutuldular; köylünün davetini düğüme bağlanmış bir altın zannettiler. O mağrurlar ve aldanmışlar köye acele ettiler.

Bizim şehirli efendi ile âilesi dahi böyle bir tuzağa tutuldular; köylünün da'vetini bir düğüme bağlanmış altın zannettiler. O mağrûrlar ve aldanmışlar köye acele ettiler.

565. Öylece oynayarak ve gülerek gittiler; dolap tarafına bir çarh vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

565. Öylece oynayarak ve gülerek gittiler; dolap tarafına bir çarh vurdular.

Şehirli efendi ile ailesi öylece güle oynaya gittiler; ve köylünün kurduğu dolabın ve hilenin çarkı oldular.

Şehirli efendi ile ailesi öylece güle oynaya gittiler; ve köylünün kurduğu dolabın ve hîlenin çarkı oldular.

566. Köy tarafına bir kuş uçtuğunu gördükleri vakit sabır libasını yırtarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

566. Köy tarafına bir kuş uçtuğunu gördükleri zaman sabır elbisesini yırtarlardı.

Köye ulaşmakta o kadar acele ederlerdi ki, köy tarafına doğru bir kuşun uçtuğunu gördükleri zaman, "Keşke biz de bir kuş olup uçsaydık ve bir an önce köye ulaşsaydık!" diye kuş olmayı temenni ederler ve bu şekilde sabır elbisesini yırtarlar, yani sabırsızlık gösterirlerdi.

Köye vâsıl olmakta o kadar isti'câl ederler idi ki, köy tarafına doğru bir kuşun uçtuğunu gördükleri vakit, "Kâşki biz de bir kuş olup uçsa idik ve bir an evvel köye vâsıl olsa idik!" diye kuş olmağı temennî ederler ve bu sûretle sabır libâsını yırtarlar, ya'ni sabırsızlık gösterirler idi.

567. Onun tarafına her kim köyden gelse idi, onun yüzüne latîf bûseler verirler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

567. Onun tarafına her kim köyden gelse idi, onun yüzüne latîf bûseler verirler idi.

Bizim yolcu efendi tarafına her kim köyden gelse idi, onu tam bir iştiyakla öperler idi de derlerdi,

Bizim yolcu efendi tarafına her kim köyden gelse idi, onu kemâl-i iştiyâkla öperler idi de derlerdi,

568. Ki: "Sen bizim dostumuzun yüzünü görmüşsün, binâenaleyh cânın cânısın ve bizim gözümüzsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

568. Ki: "Sen bizim dostumuzun yüzünü görmüşsün, bu sebeple canın canısın ve bizim gözümüzsün!"

nefistir; ve "kuyruk"tan kasıt, zevkî ilimlerdir; ve "maden"den kasıt zevkî ilimlerin kaynağı olan hakiki şeyh ve insân-ı kâmildir. Ve "tuzak"tan kasıt, taklitçi şeyhtir. Yani "Taklitçi şeyh, kendi zevki olmadığı hâlde âriflerin sözlerini ve zevkî ilimlerini alıp bunlar ile, nefisleri iri kurt mesabesinde olan dünya ehlinin büyüklerini avlar. O nefisleri muazzam olup, taklitçi şeyhin tuzağına tutulanlar bu zevkî ilimlerin kaynağı kim ve nerede olduğunu bilirler mi?"

nefistir; ve "kuyruk"ta murâd, ulûm-i zevkıyyedir; ve "ma'den"den murâd ulûm-i zevkıyyenin menba'ı olan şeyh-i hakîkî ve insân-ı kâmildir. Ve "tu-zak"tan murâd, şeyh-i mukalliddir. Ya'nî "Şeyh-i mukallid, kendi zevki olmadığı hâlde âriflerin sözlerini ve ulûm-i zevkıyyelerini alıp bunlar ile, nefisleri iri kurt mesâbesinde olan ehl-i dünyanın büyüklerini avlar. O nefisleri muazzam olup, şeyh-i mukallidin tuzağına tutulanlar bu ulûm-i zevkıyyenin menba'ı kim ve nerede olduğunu bilirler mi?"

564. Düğüme bağlanmış altın zannettiler; mağrûrlar köye acele ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

564. Düğüme bağlanmış altın zannettiler; mağrurlar köye acele ettiler.

Bizim şehirli efendi ile ailesi de böyle bir tuzağa tutuldular; köylünün davetini düğüme bağlanmış bir altın zannettiler. O mağrurlar ve aldanmışlar köye acele ettiler.

Bizim şehirli efendi ile âilesi dahi böyle bir tuzağa tutuldular; köylünün da'vetini bir düğüme bağlanmış altın zannettiler. O mağrûrlar ve aldanmışlar köye acele ettiler.

565. Öylece oynayarak ve gülerek gittiler; dolap tarafına bir çarh vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

565. Öylece oynayarak ve gülerek gittiler; dolap tarafına bir çarh vurdular.

Şehirli efendi ile ailesi öylece güle oynaya gittiler; ve köylünün kurduğu dolabın ve hilenin çarkı oldular.

Şehirli efendi ile ailesi öylece güle oynaya gittiler; ve köylünün kurduğu dolabın ve hîlenin çarkı oldular.

566. Köy tarafına bir kuş uçtuğunu gördükleri vakit sabır libasını yırtarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

566. Köy tarafına bir kuş uçtuğunu gördükleri zaman sabır elbisesini yırtarlardı.

Köye ulaşmakta o kadar acele ederlerdi ki, köy tarafına doğru bir kuşun uçtuğunu gördükleri zaman, "Keşke biz de bir kuş olup uçsaydık ve bir an önce köye ulaşsaydık!" diye kuş olmayı temenni ederler ve bu şekilde sabır elbisesini yırtarlar, yani sabırsızlık gösterirlerdi.

Köye vâsıl olmakta o kadar isti'câl ederler idi ki, köy tarafına doğru bir kuşun uçtuğunu gördükleri vakit, "Kâşki biz de bir kuş olup uçsa idik ve bir an evvel köye vâsıl olsa idik!" diye kuş olmağı temennî ederler ve bu sûretle sabır libâsını yırtarlar, ya'ni sabırsızlık gösterirler idi.

567. Onun tarafına her kim köyden gelse idi, onun yüzüne latîf bûseler verirler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

567. Onun tarafına her kim köyden gelse idi, onun yüzüne latîf bûseler verirler idi.

Bizim yolcu efendi tarafına her kim köyden gelse idi, onu tam bir iştiyakla öperler idi de derlerdi,

Bizim yolcu efendi tarafına her kim köyden gelse idi, onu kemâl-i iştiyâkla öperler idi de derlerdi,

568. Ki: "Sen bizim dostumuzun yüzünü görmüşsün, binâenaleyh cânın cânısın ve bizim gözümüzsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

568. Ki: "Sen bizim dostumuzun yüzünü görmüşsün, bu sebeple canın canısın ve bizim gözümüzsün!"

## Leylâ'nın mahallesinde mukîm olan o köpeği Mecnûn'un okşaması

569. Mecnûn gibi ki, o bir köpeği okşar idi, ona bûse verirdi ve onun önünde erir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

569. Mecnun gibi ki, o bir köpeği okşar idi, ona öpücük verir idi ve onun önünde erir idi.

Şehirli efendi ve ailesinin hâli, Mecnun'un hâline benzer idi. Nitekim Mecnun, Leyla'nın mahallesine ait olan bir köpeği sever ve okşar ve öper ve onun önünde erir idi. Yani o köpeğin sevgisinde kendiliğinden fânî olur idi.

Şehirli efendi ve ailesinin hâli, Mecnûn'un hâline müşâbih idi. Nitekim Mecnûn Leylâ'nın mahallesine mensûb olan bir köpeği sever ve okşar ve öper ve onun önünde erir idi. Ya'nî o köpeğin muhabbetinde kendiliğinden fânî olur idi.

570. Onun etrafını tavafda hazı' olarak devr ederdi. Ona sâf cüllâb ve şeker [568] dahi verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

570. Onun etrafını tavafta huşu içinde dönerdi. Ona saf güllâb ve şeker de verirdi.

"O Mecnun, o köpeği tavaf etme konusunda zelil bir şekilde dönerdi ve ona saf olarak şeker şerbeti ve şeker de verirdi." "Cüllâb" kelimesi, zamm ve teşdid ile "Gülâb" kelimesinin Arapçasıdır. Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu kelimenin Arap dilinde bulunmadığını ve bu sebeple Farsça olması gerektiğini belirtir. Fakat Müeyyedü'l-Fudalâ sahibine göre Arapçadır ve lügatinde zamm ve teşdid ile Arapça cim bahsinde kaydetmiştir. Bu durumda, şerefli beyitte teşdid, vezin zarureti için düşürülmüş olur; "şeker şerbeti" anlamına gelir.

“O Mecnûn o köpeği tavâf husûsunda zelîl olarak devr ederdi ve ona sâf olarak şeker şerbeti ve şeker dahi verirdi.” “Cüllâb" zamm ü teşdîd ile "Gü- lâb" kelimesinin Arapça'sıdır. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâ- dî, bu kelimenin lügat-i Arab'ta bulunmadığını ve binâenaleyh Fârisî olması lâzım geleceğini beyân eder. Fakat Müeyyedü'l-Fudalâ sâhibi indinde Ara- bîdir ve lügatinde zamm ü teşdîd ile cim-i Arabî bahsinde kayd etmiştir. Bu sûrette beyt-i şerifte teşdîd, zarûret-i vezn için hazif buyurulmuş olur; "şeker şerbeti" demek olur.

571. Bir bü'l-fudûl dedi ki: "Ey ham olan Mecnûn, bu ne tedbîrdir bu ki, mü- dâm getirirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

571. Bir geveze dedi ki: "Ey ham olan Mecnun, bu ne tedbirdir ki, sürekli getirirsin?"

"Bü'l-fudûl" Türkçede gevezeye, gereksiz konuşana derler. Ham, çiğ ve idraksizden kinayedir. "Şeyd" mekr (gizli yönlendirme), hile ve zerk (aldatma) anlamınadır. Yani, "Mec-

"Bü'l-fudûl" Türkçe'de gevezeye, zâid söyleyene derler. Ham, çiğ ve id- râksizden kinâyedir. "Şeyd" mekr, hîle ve zerk ma'nâsınadır. Ya'nî, “Mec-

## Leylâ'nın mahallesinde mukîm olan o köpeği Mecnûn'un okşaması

569. Mecnun gibi ki, o bir köpeği okşar idi, ona bûse verirdi ve onun önünde erir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

569. Mecnun gibi ki, o bir köpeği okşar idi, ona öpücük verirdi ve onun önünde erir idi.

Şehirli efendi ve ailesinin hâli, Mecnun'un hâline benzer idi. Nasıl ki Mecnun, Leyla'nın mahallesine ait olan bir köpeği sever ve okşar ve öper ve onun önünde erir idi. Yani o köpeğin sevgisinde kendiliğinden yok olur idi.

Şehirli efendi ve ailesinin hâli, Mecnûn'un hâline müşâbih idi. Nitekim Mecnûn Leylâ'nın mahallesine mensûb olan bir köpeği sever ve okşar ve öper ve onun önünde erir idi. Ya'nî o köpeğin muhabbetinde kendiliğinden fânî olur idi.

570. Onun etrafını tavafda hazı' olarak devr ederdi. Ona sâf cüllâb ve şeker [568] dahi verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

570. O, onun etrafını tavafta zelil bir şekilde dönerdi. Ona saf güllâb ve şeker de verirdi.

O Mecnun, o köpeği tavaf etme hususunda zelil bir şekilde dönerdi ve ona saf olarak şeker şerbeti ve şeker de verirdi. "Cüllâb" kelimesi, zamme ve teşdid ile "Gülâb" kelimesinin Arapçasıdır. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu kelimenin Arap dilinde bulunmadığını ve bu sebeple Farsça olması gerektiğini belirtir. Fakat Müeyyedü'l-Fudalâ sahibine göre Arapçadır ve lügatinde zamme ve teşdid ile Arapça cim harfi bahsinde kaydetmiştir. Bu durumda, şerefli beyitte teşdid, vezin zorunluluğu için düşürülmüş olur; "şeker şerbeti" anlamına gelir.

“O Mecnûn o köpeği tavâf husûsunda zelîl olarak devr ederdi ve ona sâf olarak şeker şerbeti ve şeker dahi verirdi.” “Cüllâb" zamm ü teşdîd ile "Gü- lâb" kelimesinin Arapça'sıdır. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâ- dî, bu kelimenin lügat-i Arab'ta bulunmadığını ve binâenaleyh Fârisî olması lâzım geleceğini beyân eder. Fakat Müeyyedü'l-Fudalâ sahibi indinde Ara- bîdir ve lügatinde zamm ü teşdîd ile cim-i Arabî bahsinde kayd etmiştir. Bu sûrette beyt-i şerifte teşdîd, zarûret-i vezn için hazif buyurulmuş olur; "şeker şerbeti" demek olur.

571. Bir bü'l-fudul dedi ki: "Ey ham olan Mecnûn, bu ne tedbîrdir bu ki, mü- dâm getirirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

571. Bir geveze dedi ki: "Ey ham olan Mecnun, bu ne tedbirdir ki, sürekli getirirsin?"

"Bü'l-fudûl" Türkçede gevezeye, gereksiz konuşana derler. Ham, çiğ ve idraksizden kinayedir. "Şeyd" mekr, hile ve zerk (aldatma) anlamınadır. Yani, "Mec-

"Bü'l-fudûl" Türkçe'de gevezeye, zâid söyleyene derler. Ham, çiğ ve id- râksizden kinâyedir. "Şeyd" mekr, hîle ve zerk ma'nâsınadır. Ya'nî, “Mec-

572. Köpeğin ağzının kenarı daima bir murdardır, kendi mak'adını dudağı ile yalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

572. Köpeğin ağzının kenarı daima bir murdardır, kendi makatını dudağı ile yalar.

"Pûz" "ağız kenarı" anlamına gelir.

"Pûz" "ağız kenarı" ma'nâsınadır.

573. O köpeğin ayıplarını çokluk saydı. Ayıp bilici olan, gayb bilici olandan bir koku götürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

573. O köpeğin ayıplarını çokluk saydı. Ayıp bilici olan, gayb bilici olandan bir koku götürmedi.

O geveze, köpeğin birçok ayıplarını ve kusurlarını saydı ve o ayıp kusur bilici olan geveze, yaptığı işin sırrını bilici olan Mecnun'un iç dünyasından ve niyetinden bir koku ve haber alamadı.

O geveze, köpeğin birçok ayıplarını ve kusûrlarını saydı ve o ayıp kusur bilici olan geveze, yaptığı işin sırrını bilici olan Mecnûn'un bâtınından ve niyetinden bir koku ve haber alamadı.

574. Mecnun dedi: "Sen bütün nakış ve tensin. İçeriye gel ve ona benim gözümden bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

574. Mecnun dedi: "Sen bütün nakış ve tensin. İçeriye gel ve ona benim gözümden bak!"

Mecnun o gevezeye cevap olarak dedi: "Yahu! Sen ancak benim görünen fiillerime bakıyorsun. Bu sebeple şekilde ve cismaniyette tutsak kalmışsın. Bu dışa bakmaktan vazgeç de fiilimin iç yüzüne yönel ve ondan sonra o köpeğe benim bakışımla bak da gör!"

Mecnûn o gevezeye cevâben dedi: "Yâhu! Sen ancak benim ef'âl-i zâhiriyyeme bakıyorsun. Binâenaleyh sûrette ve cismâniyette mahbûs kalmışsın. Bu zâhir-bînlikten vazgeç de fiilimin bâtınına müteveccih ol ve ondan sonra o köpeğe benim bakışımla bak da gör!"

575. "Ki, bu Mevlâ'nın bağlanmış tılsımıdır bu! Leyla'nın mahalleciğinin bekçisidir bu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

575. "Ki, bu Mevlâ'nın bağlanmış tılsımıdır bu! Leyla'nın mahalleciğinin bekçisidir bu!"

Senin, ayıplarını sayarak aşağıladığın bu köpek, öncelikle Hakk'ın bu mecazî varlık âleminde o köpek şeklinde bağlamış olduğu bir tılsımdır ki, onun içinde birtakım ilâhî isimlerin hükümleri gizlidir. İkinci olarak, benim sevgilim olan Leylâ'nın mahalleciğinin bekçisidir.

"Senin, ayıplarını sayarak tahkîr ettiğin bu köpek, evvelen Hakk'ın bu vücûd-i mecâzî âleminde o köpek sûretinde bağlamış olduğu bir tılsımdır ki, onun zımmında birtakım ahkâm-ı esmâ-i ilâhiyye mündemiçdir. Sâniyen, benim ma'şûkam olan Leylâ'nın mahalleciğinin bekçisidir."

576. "Onun himmetini ve dil ü cânını ve tanıyışını gör ki, o nereyi ihtiyar etti ve mesken-gâh yaptı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

576. "Onun himmetini, gönlünü, canını ve tanıyışını gör ki, o nereyi seçti ve kendine mesken edindi?"

Nûn'un bu hâlini gören gevezenin biri dedi ki: "Ey ham ve idraksiz Mecnun, bu senin yaptığın fiil nasıl bir tedbirdir?"

nûn'un bu hâlini gören gevezenin biri dedi ki: "Ey çiğ ve idraksiz Mecnûn, bu senin icra ettiğin fiil nasıl tedbirdir?"

572. Köpeğin ağzının kenarı daima bir murdardır, kendi mak'adını dudağı ile yalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

572. Köpeğin ağzının kenarı daima bir murdardır, kendi makatını dudağı ile yalar.

"Pûz" "ağız kenarı" anlamına gelir.

"Pûz" "ağız kenarı" ma'nâsınadır.

573. O köpeğin ayıplarını çokluk saydı. Ayıp bilici olan, gayb bilici olandan bir koku götürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

573. O köpeğin ayıplarını çokluk saydı. Ayıp bilici olan, gayb bilici olandan bir koku götürmedi.

O geveze, köpeğin birçok ayıplarını ve kusurlarını saydı ve o ayıp kusur bilici olan geveze, yaptığı işin sırrını bilici olan Mecnun'un iç dünyasından ve niyetinden bir koku ve haber alamadı.

O geveze, köpeğin birçok ayıplarını ve kusûrlarını saydı ve o ayıp kusur bilici olan geveze, yaptığı işin sırrını bilici olan Mecnûn'un bâtınından ve niyetinden bir koku ve haber alamadı.

574. Mecnun dedi: "Sen bütün nakış ve tensin. İçeriye gel ve ona benim gözümden bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

574. Mecnun dedi: "Sen bütün nakış ve tensin. İçeriye gel ve ona benim gözümden bak!"

Mecnun o gevezeye cevap olarak dedi: "Yahu! Sen ancak benim görünen fiillerime bakıyorsun. Bu sebeple şekilde ve cismaniyette tutsak kalmışsın. Bu dışa bakmaktan vazgeç de fiilimin iç yüzüne yönel ve ondan sonra o köpeğe benim bakışımla bak da gör!"

Mecnûn o gevezeye cevâben dedi: "Yâhu! Sen ancak benim ef'âl-i zâhiriyyeme bakıyorsun. Binâenaleyh sûrette ve cismâniyette mahbûs kalmışsın. Bu zâhir-bînlikten vazgeç de fiilimin bâtınına müteveccih ol ve ondan sonra o köpeğe benim bakışımla bak da gör!"

575. "Ki, bu Mevlâ'nın bağlanmış tılsımıdır bu! Leyla'nın mahalleciğinin bekçisidir bu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

575. "Ki, bu Mevlâ'nın bağlanmış tılsımıdır bu! Leyla'nın mahalleciğinin bekçisidir bu!"

Senin, ayıplarını sayarak aşağıladığın bu köpek, öncelikle Hakk'ın bu mecazî varlık âleminde o köpek şeklinde bağlamış olduğu bir tılsımdır ki, onun içinde birtakım ilâhî isimlerin hükümleri gizlidir. İkinci olarak, benim sevgilim olan Leylâ'nın mahalleciğinin bekçisidir.

"Senin, ayıplarını sayarak tahkîr ettiğin bu köpek, evvelen Hakk'ın bu vücûd-i mecâzî âleminde o köpek sûretinde bağlamış olduğu bir tılsımdır ki, onun zımmında birtakım ahkâm-ı esmâ-i ilâhiyye mündemiçdir. Sâniyen, benim ma'şûkam olan Leylâ'nın mahalleciğinin bekçisidir."

576. "Onun himmetini ve dil ü cânını ve tanıyışını gör ki, o nereyi ihtiyar etti ve mesken-gâh yaptı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

576. "Onun gayretini, gönlünü, canını ve tanıyışını gör ki, o nereyi seçti ve kendine yurt edindi?"

Ey meraklı, sen onun görünen kusurlarına bakıyorsun. Onun içindeki olgunluğu görmüyorsun. Sen onun gayretinin olgunluğunu ve kalbini, canını ve irfanını gör ki, o hayatını sürdürmek için nereyi seçti ve kendisine nereyi yurt edindi! Yani benim ruhumun sevgilisinin mahallinde yaşamayı seçti.

"Ey bü'l-fudûl, sen onun zâhirindeki kusurlarına bakıyorsun. Onun bâtı- nındaki kemâlini görmüyorsun. Sen onun himmetinin kemâlini ve kalbini ve cânını ve irfânını gör ki, o imrâr-ı hayât için nereyi ihtiyâr etti ve kendisine nereyi mahall-i mesken intihâb etti! Ya'nî benim ma'şûka-i rûhumun mahal- lesinde yaşamağı ihtiyâr etti."

577. O benim kehfimin mübarek yüzlü köpeğidir. Belki o benim hem-derdim ve hem-hüznümdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

577. O benim sığınağımın mübarek yüzlü köpeğidir. Aksine o benim hem-derdim ve hem-hüznümdür!

"Kehf" mağara demektir; burada Mecnun'un sevgilisi olan Leyla'dan kinayedir. Yani, "O köpek, benim sığınağım olan bir mağara hükmündeki sevgilimin mübarek yüzlü köpeğidir. Aksine o, bu anlam itibarıyla benim dert ve hüzün ortağımdır."

"Kehf” mağara demek olup, burada Mecnûn'un ma'şûkası olan Leylâ'dan kinâyedir. Ya'ni, "O köpek, benim ilticâgâhım olan bir mağara mesâbesinde- ki ma'şûkamın mübarek yüzlü köpeğidir. Belki o bu ma'nâ i'tibariyle benim derd ve hüzün ortağımdır."

578. O bir köpek ki, onun mahallesinde ola, ben onun bir kılını ne vakit ars- lanlara veririm?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

578. O bir köpek ki, onun mahallesinde ola, ben onun bir kılını ne vakit arslanlara veririm?

"O bir köpek ki, benim sığınak ve koruyucum olan Leyla'nın mahallesinde ola, ben onun bir kılını arslanlara değişmem." Bu şerefli beyitte "Leyla" ile insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), "köpek" ifadesiyle onun fakirlerine ve "arslanlar" ile dış görünüşe önem veren âlimlere işaret vardır.

"O bir köpek ki, benim melce' ve penâhım olan Leyla'nın mahallesinde ola, ben onun bir kılını arslanlara değişmem." Bu beyt-i şerîfte "Leylâ" ile in- sân-ı kâmile ve "köpek" ta'bîriyle onun fukarâsına ve "arslanlar" ile ulemâ- yı zâhireye işaret vardır.

579. Ey o kimse ki, arslanlar onun köpeklerine köledir. İmkânın sözü yoktur, sus vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

579. Ey o kimse ki, aslanlar onun köpeklerine köledir. İmkânın sözü yoktur, sus vesselâm!

Ey o insân-ı kâmil ki, yırtıcı aslanlar seviyesinde olan enaniyetleriyle tartışmalara girişip tartışmacılarını inciten ve kalplerini yırtıp rencide eden zahir uleması, onun fakirlerine köle olurlar ve tartışmalarında mağlup ve zelil olurlar. Nasıl ki Yunus Emre hazretleri ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir zat olduğu halde şu beytinde kendi hâline işaret buyurur: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Yani “Zahirî olan sureti, bir sinek gibi zayıf görünen bir derviş, tartışmalarında kartal kuşu gibi şiddetle hücum eden zahir ulemasından birini ilzam (susturur, mağlup eder).” "Ey boşboğaz, sen onun zahirindeki kusurlarına bakıyorsun. Onun batınındaki kemâlini (olgunluğunu) görmüyorsun. Sen onun himmetinin kemâlini ve kalbini ve canını ve irfanını gör ki, o hayatını sürdürmek için nereyi seçti ve kendisine nereyi mesken edindi! Yani benim ruhumun maşukasının mahallesinde yaşamayı seçti."

Ey o insân-ı kâmil ki, yırtıcı arslanlar mesâbesinde olan enâniyetleriyle bahislere girişip mubâhislerini inciten ve kalblerini yırtıp rencîde eden ulemâ- yı zâhire, onun fukarâsına köle olurlar ve mubâhaselerinde mağlûb ve zelîl olurlar. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bir ümmî bir zât olduğu halde şu bey- tinde kendi hâline işâret buyurur: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Yâ'nî “Zâhirî olan sûreti, bir sinek gibi zayıf görünen bir derviş, mubâha- selerinde kartal kuşu gibi şiddetle hücûm eden ulemâ-i zâhireden birini ilzâm "Ey bü'l-fudûl, sen onun zâhirindeki kusurlarına bakıyorsun. Onun bâtı- nındaki kemâlini görmüyorsun. Sen onun himmetinin kemâlini ve kalbini ve cânını ve irfânını gör ki, o imrâr-ı hayât için nereyi ihtiyâr etti ve kendisine nereyi mahall-i mesken intihâb etti! Ya'nî benim ma'şûka-i rûhumun mahal- lesinde yaşamağı ihtiyâr etti."

577. O benim kehfimin mübarek yüzlü köpeğidir. Belki o benim hem-derdim ve hem-hüznümdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

577. O benim sığınağımın mübarek yüzlü köpeğidir. Aksine o benim hem-derdim ve hem-hüznümdür!

"Kehf" mağara demektir; burada Mecnun'un sevgilisi olan Leyla'dan kinayedir. Yani, "O köpek, benim sığınağım olan bir mağara hükmündeki sevgilimin mübarek yüzlü köpeğidir. Aksine o, bu anlam itibarıyla benim dert ve hüzün ortağımdır."

"Kehf” mağara demek olup, burada Mecnûn'un ma'şûkası olan Leylâ'dan kinâyedir. Ya'ni, "O köpek, benim ilticâgâhım olan bir mağara mesâbesinde- ki ma'şûkamın mübarek yüzlü köpeğidir. Belki o bu ma'nâ i'tibariyle benim derd ve hüzün ortağımdır."

578. O bir köpek ki, onun mahallesinde ola, ben onun bir kılını ne vakit ars- lanlara veririm?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

578. O bir köpek ki, onun mahallesinde ola, ben onun bir kılını ne vakit arslanlara veririm?

"O bir köpek ki, benim sığınak ve koruyucum olan Leyla'nın mahallesinde ola, ben onun bir kılını arslanlara değişmem." Bu şerefli beyitte "Leyla" ile insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), "köpek" ifadesiyle onun fakirlerine ve "arslanlar" ile dış görünüşe önem veren âlimlere işaret vardır.

"O bir köpek ki, benim melce' ve penâhım olan Leyla'nın mahallesinde ola, ben onun bir kılını arslanlara değişmem." Bu beyt-i şerîfte "Leylâ" ile in- sân-ı kâmile ve "köpek" ta'bîriyle onun fukarâsına ve "arslanlar" ile ulemâ- yı zâhireye işaret vardır.

579. Ey o kimse ki, arslanlar onun köpeklerine köledir. İmkânın sözü yoktur, sus vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

579. Ey o kimse ki, aslanlar onun köpeklerine köledir. İmkânın sözü yoktur, sus vesselâm!

Ey o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ki, yırtıcı aslanlar seviyesinde olan enaniyetleriyle tartışmalara girişip tartışmacılarını inciten ve kalplerini yırtıp rencide eden zâhir uleması, onun fakirlerine köle olurlar ve tartışmalarında mağlup ve zelil olurlar. Nasıl ki Yunus Emre hazretleri ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir zât olduğu hâlde şu beytinde kendi hâline işaret buyurur: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Yani “Zahirî olan sureti, bir sinek gibi zayıf görünen bir derviş, tartışmalarında kartal kuşu gibi şiddetle hücum eden zâhir ulemasından birini susturdu. Bu sözüm yalan değildir. Ben de bir ümmî iken böyle bir tartışmada bulundum, aynı neticeyi gördüm.” Şimdi insân-ı kâmilin zâhirî ve bâtınî kemalleri, imkân diliyle tarif ve tavsife sığacak şeyler değildir. Bu sebeple, bu hususta susmak daha iyidir vesselâm.

Ey o insân-ı kâmil ki, yırtıcı arslanlar mesâbesinde olan enâniyetleriyle bahislere girişip mubâhislerini inciten ve kalblerini yırtıp rencîde eden ulemâ- yı zâhire, onun fukarâsına köle olurlar ve mubâhaselerinde mağlûb ve zelîl olurlar. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bir ümmî bir zât olduğu halde şu bey- tinde kendi hâline işâret buyurur: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Yâ'nî “Zâhirî olan sûreti, bir sinek gibi zayıf görünen bir derviş, mubâha- selerinde kartal kuşu gibi şiddetle hücûm eden ulemâ-i zâhireden birini ilzâm etti. Bu sözüm yalan değildir. Ben de bir ümmî iken böyle bir bahiste bulundum, aynı neticeyi gördüm." İmdi insân-ı kâmilin kemâlât-ı zâhire ve bâtınesi lisân-ı imkân ile ta'rîf ve tavsîfe sığar şeyler değildir. Binâenaleyh, bu husûsta sükût evlâdır vesselâm.

580. Ey dostlar, eğer sûretten geçerseniz cennettir ve gülistan içinde gülistândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

580. Ey dostlar, eğer sûretten geçerseniz cennettir ve gülistan içinde gülistândır.

Ey dostlar, insan sûret değildir; eğer sûrete gönül bağlamaktan vazgeçerseniz ve manaya bakarsanız, bu hâl cennettir ve gülistan içinde gülistandır.

Ey dostlar, insân sûret değildir, eğer sûrete rabt-ı kalb etmekten geçerseniz ve ma'nâya bakarsanız, bu hâl cennettir ve gülistan içinde gülistandır.

581. Vaktaki kendi sûretini kırdın yaktın, her şeyin sûreti için şikesti öğrendin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

581. Kendi suretini kırdığın ve yaktığın zaman, her şeyin sureti için kırılmayı öğrendin.

Ey Hakk Yolcusu, her zorluğun anahtarı sendedir. Sen kendi suretini bakış açısından, çaban ve gayretine eklenen Hakk'ın yardımıyla kaldırıp kırıp attığın ve ilahi aşk ateşiyle yaktığın zaman, gizli şirk (Allah'a ortak koşma) kapısını kırmış olursun ve bakış açında Hakk'ın varlığından başka varlık kalmaz. Bu sebeple her şeyin suretini kırmak yolunu da öğrenmiş olursun.

Ey sâlik, her müşkilin anahtarı sendedir. Sen nazarından kendi sûretini sa'y ve içtihâdına munzam olan Hakk'ın inâyeti ile kaldırarak kırıp attığın ve aşk-ı ilâhî ateşi ile yaktığın vakit, şirk-i hafinin kapısını kırmış olursun ve nazarında Hakk'ın varlığından başka varlık kalmaz. Binâenaleyh her şeyin sûretini kırmak yolunu da öğrenmiş olursun.

582. Ondan sonra her bir sûreti kırarsın, Haydar gibi Hayber kapısını koparırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

582. Ondan sonra her bir sureti kırarsın, Haydar gibi Hayber kapısını koparırsın.

"Beden varlığın, Hakk'ın varlığında fani olduktan sonra, artık senden görünen Hakk'ın kudreti olup, her bir sureti kırarsın. Velilerin Şahı, tekrar tekrar hücum eden Haydar lakaplı İmam Ali (a.s.) efendimiz gibi Hayber kalesinin kapısını koparırsın." Bilinir ki, Hz. Velilerin Şahı Hayber kalesini tek başına kopardıktan sonra, yerine takmak için 40 kişi uğraştı ve Velilerin Şahı da onların içindeydi. O hazrete dediler ki: "Ey Ali, bu kapıyı koparan sen değil miydin?" Cevaben buyurdular ki: والله ما قطعت باب خیبر Yani "Yüce Allah'a yemin ederim ki, Hayber kapısını ben koparmadım."

“Vücûd-i abdânîn vücûd-i hakkānîde fânî olduktan sonra, artık senden zâhir olan Hakk'ın kudreti olup, her bir sûreti kırarsın. Şâh-ı velâyet Haydar-i Kerrâr Imam Alî (kerremallâhü vecheh) efendimiz gibi Hayber kal'asının kapısını koparırsın.” Ma'lûmdur ki, Hz. Şâh-ı velâyet Hayber kal'asını yalnız başına kopardıktan sonra, yerine takmak için 40 kişi meşgül oldu ve Şâh-ı velâyet dahi içlerinde idi. O hazrete dediler ki: “Ya Alî, bu kapıyı koparan sen değil miydin? Cevâben buyurdular ki: والله ما قطعت باب خیبر Ya'nî “Allahü zü'l-Celâl'e yemîn ederim ki, Hayber kapısını ben koparmadım.”

583. O selîm olan efendi sûretin aldanmışı oldu ki, sakîm söz ile köye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

583. O selîm olan efendi, sakîm söz ile köye gittiği için sûretin aldanmışı oldu.

"Sağbe" kelimesi, sin harfinin üstün okunmasıyla burada aldanmış, şaşkın ve tutkun demektir; sin harfinin ötre okunması da caizdir derler. "Selîm" kelimesi burada akıl ve şuurdan etti. Bu sözüm yalan değildir. Ben de ümmî (okuma yazma bilmeyen) iken böyle bir konuda bulundum, aynı sonucu gördüm. Şimdi, insân-ı kâmilin zâhirî ve bâtınî kemalleri (olgunlukları) imkân diliyle tanımlanıp nitelendirilebilecek şeyler değildir. Bu sebeple, bu hususta susmak daha iyidir, vesselâm.

“Sağbe” sîn'in fethi ile burada, aldanmış, vâlih ve meftûn demektir; ve sîn'in zammı ile okunması da câizdir derler. “Selîm” burada akıl ve şuûrdan etti. Bu sözüm yalan değildir. Ben de bir ümmî iken böyle bir bahiste bulundum, aynı neticeyi gördüm." İmdi insân-ı kâmilin kemâlât-ı zâhire ve bâtınesi lisân-ı imkân ile ta'rîf ve tavsîfe sığar şeyler değildir. Binâenaleyh, bu husûsta sükût evlâdır vesselâm.

580. Ey dostlar, eğer sûretten geçerseniz cennettir ve gülistan içinde gülistândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

580. Ey dostlar, eğer sûretten geçerseniz cennettir ve gülistan içinde gülistândır.

Ey dostlar, insan sûret değildir; eğer sûrete gönül bağlamaktan vazgeçerseniz ve manaya bakarsanız, bu hâl cennettir ve gülistan içinde gülistandır.

Ey dostlar, insân sûret değildir, eğer sûrete rabt-ı kalb etmekten geçerseniz ve ma'nâya bakarsanız, bu hâl cennettir ve gülistan içinde gülistandır.

581. Vaktaki kendi sûretini kırdın yaktın, her şeyin sûreti için şikesti öğrendin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

581. Kendi suretini kırdığın ve yaktığın zaman, her şeyin sureti için kırılmayı öğrendin.

Ey Hakk Yolcusu, her zorluğun anahtarı sendedir. Sen kendi suretini bakış açısından, çaban ve gayretine eklenen Hakk'ın yardımıyla kaldırıp kırıp attığın ve ilahi aşk ateşiyle yaktığın zaman, gizli şirk (Allah'a ortak koşma) kapısını kırmış olursun ve bakış açında Hakk'ın varlığından başka varlık kalmaz. Bu sebeple her şeyin suretini kırmak yolunu da öğrenmiş olursun.

Ey sâlik, her müşkilin anahtarı sendedir. Sen nazarından kendi sûretini sa'y ve içtihâdına munzam olan Hakk'ın inâyeti ile kaldırarak kırıp attığın ve aşk-ı ilâhî ateşi ile yaktığın vakit, şirk-i hafinin kapısını kırmış olursun ve nazarında Hakk'ın varlığından başka varlık kalmaz. Binâenaleyh her şeyin sûretini kırmak yolunu da öğrenmiş olursun.

582. Ondan sonra her bir sûreti kırarsın, Haydar gibi Hayber kapısını koparırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

582. Ondan sonra her bir sureti kırarsın, Haydar gibi Hayber kapısını koparırsın.

Kulun varlığı, Hakk'ın varlığında fani olduktan sonra, artık senden görünen Hakk'ın kudreti olup, her bir sureti kırarsın. Velayet şahı Haydar-ı Kerrâr İmam Ali (a.s.) efendimiz gibi Hayber kalesinin kapısını koparırsın. Bilinmeli ki, Hz. Velayet Şahı Hayber kalesini yalnız başına kopardıktan sonra, yerine takmak için 40 kişi meşgul oldu ve Velayet Şahı da içlerinde idi. O hazrete dediler ki: "Ya Ali, bu kapıyı koparan sen değil miydin?" Cevaben buyurdular ki: والله ما قطعت باب خیبر Yani "Yüce Allah'a yemin ederim ki, Hayber kapısını ben koparmadım."

"Vücûd-i abdânîn vücûd-i hakkānîde fânî olduktan sonra, artık senden zâhir olan Hakk'ın kudreti olup, her bir sûreti kırarsın. Şâh-ı velâyet Haydar-i Kerrâr Imam Alî (kerremallâhü vecheh) efendimiz gibi Hayber kal'asının kapısını koparırsın." Ma'lûmdur ki, Hz. Şâh-ı velâyet Hayber kal'asını yalnız başına kopardıktan sonra, yerine takmak için 40 kişi meşgül oldu ve Şâh-ı velâyet dahi içlerinde idi. O hazrete dediler ki: "Ya Alî, bu kapıyı koparan sen değil miydin? Cevâben buyurdular ki: والله ما قطعت باب خیبر Ya'nî “Allahü zü'l-Celâl'e yemîn ederim ki, Hayber kapısını ben koparmadım."

583. O selîm olan efendi sûretin aldanmışı oldu ki, sakîm söz ile köye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

583. O selîm olan efendi, sakîm söz ile köye gittiği için sûretin aldanmışı oldu.

"Sağbe" kelimesi, sîn harfinin fethasıyla (üstün) okunduğunda, aldanmış, şaşkın ve tutkun demektir; sîn harfinin zammıyla (ötre) okunması da caizdir derler. "Selîm" kelimesi burada akıl ve şuurdan kurtulmaktan kinayedir. Yani "Hazmı ve ihtiyatı kendisine rehber edinen şehirli efendi, köylünün iç yüzünden habersiz olup, onun süslü dış sözlerine aldandı ve akıl ve şuurunu kullanmaz hâle getirdi. Çünkü bu sakîm sözler sebebiyle köye gitti." İşte taklitçi olan şeyhler de Hakk yolcularını böyle tumturaklı sözlerle aldatır ve onlar bu taklitçinin, kendi zevkinden habersiz oldukları tasavvufî sözlerine tutkun olurlar.

"Sağbe" sîn'in fethi ile burada, aldanmış, vâlih ve meftûn demektir; ve sîn'in zammı ile okunması da câizdir derler. "Selîm" burada akıl ve şuûrdan kurtulmaktan kinâyedir. Ya'nî "Hazm ve ihtiyâtı kendisine rehber ittihâz eden şehirli efendi, köylünün zamîrinden bî-haber olup, onun süslü elfâz-ı zâhiresine aldandı ve akıl ve şuûrunu ta'tîl etti. Çünkü bu sakîm sözler sebebiyle köye gitti." İşte mukallid olan şeyhler dahi sâlikleri böyle tumturaklı elfâz ile aldatır ve onlar bu mukallidin, zevkınden bî-haber oldukları kelâm-ı mutasavvıfânelerine meftûn olurlar.

584. Şâdüman olarak o temelluk tuzağı tarafına, bir kuş gibi, imtihan dânesi tarafına (gitti).&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

584. O, sevinçli olarak, o köleleştirme tuzağı tarafına, bir kuş gibi, imtihan dânesi tarafına gitti.

585. Kuş o dâneyi keremden bildi; gāye-i hırstır, o cûd ve atâ değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

585. Kuş o taneyi keremden bildi; o, hırsın gayesidir, cömertlik ve bağış değildir.

Avcının attığı yemi kuşlar kerem ve ihsan zannederler. Halbuki avcı o yemi son derecedeki hırsından dolayı atar. Onun o attığı yem cömertlik ve bağış değildir. Bunun gibi taklitçi şeyh (taklitçi, hakikate ermemiş şeyh) dahi sâliki (Hakk Yolcusu) avlamak için hakikat ehli âlimlerin beyan ettikleri ilim ve marifeti onların önüne yem olarak atar; ve bunu nefsanî olan hırslarını tatmin için yapar. Yoksa o, kerem ve cömertlik neticesi olarak marifet (Allah'ı bilme bilgisi) bezletme (cömertçe verme) değildir.

Avcının attığı yemi kuşlar kerem ve ihsân zannederler. Halbuki avcı o yemi son derecedeki hırsından dolayı atar. Onun o attığı yem cûd ve atâ değildir. Bunun gibi şeyh-i mukallid dahi sâliki avlamak için muhakkiklerin beyân ettikleri ilim ve ma'rifeti onların önüne yem olarak atar; ve bunu nefsânî olan hırslarını tatmîn için yapar. Yoksa o kerem ve sehâ neticesi olarak bezl-i ma'rifet değildir.

586. Kuşcağızlar dânenin tama'ında sevinerek o tezvîr tarafına uçucu ve koşucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

586. Kuşlar, danenin tamahında sevinerek o hile tarafına uçucu ve koşucudur.

587. Eğer efendinin meserretinden seni âgâh edersem, ey yol gidici, seni vakitsiz ederim diye korkarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

587. Eğer efendinin sevincinden seni haberdar edersem, ey yolcu, seni vakitsiz ederim diye korkarım.

"Eğer efendinin hayal ettiği saadete erişme sevincinin derecesinden seni haberdar edersem, ey Hakk yolunun sâliki, seni o hayallerle meşgul edip vaktini zayi ederim diye korkarım." Taklitçi bir şeyhe bağlanıp Hakk yoluna çıkanların, şöyle ve böyle yüce mertebelere erişecekleri hayaliyle sevinmeleri de böyledir.

"Eğer efendinin tahayyül ettiği saâdete nâiliyyet meserretinin derecesinden seni âgâh edersem, ey tarîk-ı Hak sâliki, seni o hayâlât [ile] meşgûl edip vaktini zâyi' ederim diye korkarım." Şeyh-i mukallide intisâb edip Hak yoluna çıkanların şöyle ve böyle merâtib-i âliyeye nâil olacakları hulyâsıyla sevinmeleri de böyledir

588. Muhtasar yaptım, vaktaki köy zahir geldi, muhakkak o köy değildi, başka yol ihtiyar eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

588. Kısa kestim, köy göründüğünde, kesinlikle o köy değildi, başka bir yol seçti.

kurtulmaktan kinayedir. Yani "Hazmı ve ihtiyatı kendisine rehber edinen şehirli efendi, köylünün niyetinden habersiz olup, onun süslü görünen sözlerine aldandı ve akıl ve şuurunu askıya aldı. Çünkü bu bozuk sözler sebebiyle köye gitti." İşte taklitçi olan şeyhler de Hakk Yolcularını böyle tumturaklı sözlerle aldatır ve onlar bu taklitçinin, zevkinden habersiz oldukları tasavvufî sözlerine hayran olurlar.

kurtulmaktan kinâyedir. Ya'nî "Hazm ve ihtiyâtı kendisine rehber ittihâz eden şehirli efendi, köylünün zamîrinden bî-haber olup, onun süslü elfâz-ı zâhiresine aldandı ve akıl ve şuûrunu ta'til etti. Çünkü bu sakîm sözler sebebiyle köye gitti." İşte mukallid olan şeyhler dahi sâlikleri böyle tumturaklı elfâz ile aldatır ve onlar bu mukallidin, zevkınden bî-haber oldukları kelâm-ı mutasavvıfânelerine meftûn olurlar.

584. Şâdüman olarak o temelluk tuzağı tarafına, bir kuş gibi, imtihan dânesi tarafına (gitti).&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

584. O, sevinçli olarak, o köleleştirme tuzağı tarafına, bir kuş gibi, imtihan dânesi tarafına gitti.

585. Kuş o dâneyi keremden bildi; gāye-i hırstır, o cûd ve atâ değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

585. Kuş o taneyi keremden bildi; o, hırsın gayesidir, cömertlik ve bağış değildir.

Avcının attığı yemi kuşlar kerem ve ihsan zannederler. Halbuki avcı o yemi son derecedeki hırsından dolayı atar. Onun o attığı yem cömertlik ve bağış değildir. Bunun gibi taklitçi şeyh (taklitçi, hakikate ermemiş şeyh) dahi sâliki (Hakk Yolcusu) avlamak için hakikat ehli âlimlerin beyan ettikleri ilim ve marifeti onların önüne yem olarak atar; ve bunu nefsanî olan hırslarını tatmin için yapar. Yoksa o, kerem ve cömertlik neticesi olarak marifet (Allah'ı bilme bilgisi) bezletme (cömertçe verme) değildir.

Avcının attığı yemi kuşlar kerem ve ihsân zannederler. Halbuki avcı o yemi son derecedeki hırsından dolayı atar. Onun o attığı yem cûd ve atâ değildir. Bunun gibi şeyh-i mukallid dahi sâliki avlamak için muhakkiklerin beyân ettikleri ilim ve ma'rifeti onların önüne yem olarak atar; ve bunu nefsânî olan hırslarını tatmîn için yapar. Yoksa o kerem ve sehâ neticesi olarak bezl-i ma'rifet değildir.

586. Kuşcağızlar dânenin tama'ında sevinerek o tezvîr tarafına uçucu ve koşucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

586. Kuşlar, danenin tamahında sevinerek o hile tarafına uçucu ve koşucudur.

587. Eğer efendinin meserretinden seni âgâh edersem, ey yol gidici, seni vakitsiz ederim diye korkarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

587. Eğer efendinin sevincinden seni haberdar edersem, ey yolcu, seni vakitsiz ederim diye korkarım.

"Eğer efendinin hayal ettiği saadete erişme sevincinin derecesinden seni haberdar edersem, ey Hakk yolunun sâliki, seni o hayallerle meşgul edip vaktini zayi ederim diye korkarım." Taklitçi bir şeyhe bağlanıp Hakk yoluna çıkanların, şöyle ve böyle yüce mertebelere erişecekleri hayaliyle sevinmeleri de böyledir.

"Eğer efendinin tahayyül ettiği saâdete nâiliyyet meserretinin derecesinden seni âgâh edersem, ey tarîk-ı Hak sâliki, seni o hayâlât [ile] meşgûl edip vaktini zâyi' ederim diye korkarım." Şeyh-i mukallide intisâb edip Hak yoluna çıkanların şöyle ve böyle merâtib-i âliyeye nâil olacakları hulyâsıyla sevinmeleri de böyledir

588. Muhtasar yaptım, vaktaki köy zahir geldi, muhakkak o köy değildi, başka yol ihtiyar eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

588. Kısa kestim, köy göründüğünde, o köy değildi, başka bir yol seçti.

"Ey Hakk Yolcusu, seni meşgul etmemek için ben onların hayallerini kısalttım. Önlerinde bir köy görünüp ortaya çıktığında, fakat bu köy onların aradıkları köy değildi, şehirli efendi, başka bir yol seçmişti." Bilinmeli ki, taklitçi şeyhe uyan kimse doğru yola girdiğini zanneder ve o taklitçinin sözlerine aldanır. Yola girdiğinde, hayalinden başka haller ortaya çıkar. Taklitçi şeyh onu idare etmekten aciz kaldığından, biçare Hakk Yolcusu ortada sürünür durur. Eğer Hakk'ın yardımı elinden tutmazsa helak olur.

"Ey sâlik, seni işgal etmemek için ben onların hayâlâtını ihtisâr ettim. Vaktâki önlerinde bir köy görünüp zâhir oldu, fakat bu köy onların aradıkları köy değildi, şehirli efendi, başka yol ihtiyâr etmiş idi." Ma'lûm olsun ki, şeyh-i mukallide tâbi' olan kimse doğru yola sülük ettiğini zanneder ve o mukallidin sözlerine aldanır. Vaktâki yola girer, hayâlinden başka ahvâl zuhûr eder. Şeyh-i mukallid onu idâreden âciz bulunduğundan, bîçâre sâlik ortada sürünür durur. Eğer Hakk'ın inâyeti destgîri olmazsa helâk olur.

589. Bir aya yakın köy köy koştular. Zîra ki köyün yolunu iyi tanımıyorlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

589. Bir aya yakın köy köy koştular. Çünkü köyün yolunu iyi tanımıyorlardı.

Efendi ile ailesi köyün yolunu iyice tanımadıklarından bir aya yakın köyden köye koşup dolaştılar.

Efendi ile âilesi köyün yolunu iyice tanımadıklarından bir aya yakın köyden köye koşup dolaştılar.

590. Her kim yola kılavuzsuz giderse, her iki günlük yol yüz yıllık olur. [588]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

590. Her kim yola kılavuzsuz giderse, her iki günlük yol yüz yıllık olur.

591. Her kim Ka'be tarafına delîlsiz koşarsa bu sergeşteler gibi zelîl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

591. Kim Kâbe tarafına kılavuzsuz koşarsa, bu şaşkınlar gibi zelil olur.

Önceki beyitteki "kılavuz" Türkçe'dir, rehber demektir ve insân-ı kâmil olan mürşid kastedilir. "Kâbe"den kastedilen, bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan Allah'ın zâtıdır. Yani "Kim Hakk yoluna kılavuzsuz ve mürşidsiz giderse, kolay olan yol zorlaşır." Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî şöyle buyurur: Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. Her mürşide dil verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş.

Şimdi, kim Allah'ın zâtına kılavuzsuz ve mürşidsiz yönelip sülûk ederse (tasavvuf yolunda ilerlerse), bu şehirli efendi ile ailesi gibi yollarda sersem ve şaşkın bir hâle gelir.

Evvelki beyitteki "kılavuz" Türkçe'dir, rehber demektir ve mürşid-i kâmil murâd buyurulur. "Ka'be"den murâd, câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfât olan zâtullahtır. Ya'nî "Her kim tarîk-ı Hakk'a kılavuzsuz ve mürşidsiz giderse, kolay olan yol güçleşir." Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur: Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. Her mürşide dil verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş.

İmdi her kim zâtullâha delílsiz ve mürşidsiz teveccüh edip sülûk ederse, bu şehirli efendi ile ailesi gibi yollarda sersem ve hayrân bir hâle gelir.

592. Her kim üstadsız bir san'at tutarsa şehirde ve köyde bir maskara olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

592. Her kim ustasız bir sanat edinirse şehirde ve köyde bir maskara olur.

Delilsiz ve rehbersiz bir iş yapılamayacağı açıktır. Nasıl ki bir kimse kendi kendine bir sanatı taklit etmeye kalkışıp kendisini o ustadan "Ey Hakk Yolcusu, seni meşgul etmemek için ben onların hayallerini kısalttım. Ne zaman ki önlerinde bir köy görünüp ortaya çıktı, fakat bu köy onların aradıkları köy değildi, şehirli efendi, başka yol seçmişti." Bilinmeli ki, taklitçi şeyhe uyan kimse doğru yola girdiğini zanneder ve o taklitçinin sözlerine aldanır. Ne zaman ki yola girer, hayalinden başka haller ortaya çıkar. Taklitçi şeyh onu idare etmekten aciz olduğundan, biçare Hakk Yolcusu ortada sürünür durur. Eğer Hakk'ın yardımı elinden tutmazsa helak olur.

Delílsiz ve rehbersiz bir iş yapılamayacağı meydandadır. Nitekim bir kimse kendi kendine bir san'at taklîdine kıyâm edip kendisini o üstâddan müs- "Ey sâlik, seni işgal etmemek için ben onların hayâlâtını ihtisâr ettim. Vaktâki önlerinde bir köy görünüp zâhir oldu, fakat bu köy onların aradıkları köy değildi, şehirli efendi, başka yol ihtiyâr etmiş idi." Ma'lûm olsun ki, şeyh-i mukallide tâbi' olan kimse doğru yola sülük ettiğini zanneder ve o mukallidin sözlerine aldanır. Vaktâki yola girer, hayâlinden başka ahvâl zuhûr eder. Şeyh-i mukallid onu idâreden âciz bulunduğundan, bîçâre sâlik ortada sürünür durur. Eğer Hakk'ın inâyeti destgîri olmazsa helâk olur.

589. Bir aya yakın köy köy koştular. Zîra ki köyün yolunu iyi tanımıyorlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

589. Bir aya yakın köy köy koştular. Çünkü köyün yolunu iyi tanımıyorlardı.

Efendi ile ailesi köyün yolunu iyice tanımadıklarından bir aya yakın köyden köye koşup dolaştılar.

Efendi ile âilesi köyün yolunu iyice tanımadıklarından bir aya yakın köyden köye koşup dolaştılar.

590. Her kim yola kılavuzsuz giderse, her iki günlük yol yüz yıllık olur. [588]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

590. Her kim yola kılavuzsuz giderse, her iki günlük yol yüz yıllık olur.

591. Her kim Ka'be tarafına delîlsiz koşarsa bu sergeşteler gibi zelîl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

591. Her kim Kâbe tarafına kılavuzsuz koşarsa, bu şaşkınlar gibi zelil olur.

Önceki beyitteki "kılavuz" Türkçe bir kelimedir, rehber demektir ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kastedilir. "Kâbe"den maksat, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan Allah'ın Zâtı'dır. Yani "Her kim Hakk yoluna kılavuzsuz ve mürşidsiz giderse, kolay olan yol zorlaşır." Nasıl ki Hz. Mısrî Niyâzî şöyle buyurur: Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn / Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. Her mürşide dil verme ki yolunu sarpa uğratır, / Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş. Şimdi her kim Allah'ın Zâtı'na kılavuzsuz ve mürşidsiz yönelip sülûk ederse (tasavvuf yolunda ilerlerse), bu şehirli efendi ile ailesi gibi yollarda şaşkın ve hayran bir hâle gelir.

Evvelki beyitteki "kılavuz" Türkçe'dir, rehber demektir ve mürşid-i kâmil murâd buyurulur. "Ka'be"den murâd, câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfât olan zâtullahtır. Ya'nî "Her kim tarîk-ı Hakk'a kılavuzsuz ve mürşidsiz giderse, kolay olan yol güçleşir." Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur: Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. Her mürşide dil verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş. İmdi her kim zâtullâha delílsiz ve mürşidsiz teveccüh edip sülûk ederse, bu şehirli efendi ile ailesi gibi yollarda sersem ve hayrân bir hâle gelir.

592. Her kim üstadsız bir san'at tutarsa şehirde ve köyde bir maskara olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

592. Her kim ustasız bir sanat edinirse, şehirde ve köyde bir maskara olur.

Delilsiz ve rehbersiz bir iş yapılamayacağı açıktır. Nasıl ki bir kimse kendi kendine bir sanatı taklit etmeye kalkışıp kendisini o ustadan müstağni (ihtiyaçsız) bilse, o iş yaptığı şehirlerde ve köylerde herkesin alayına maruz kalıp maskara olur. Çünkü yaptığı işlerin hiçbir kıymeti olmaz.

Delílsiz ve rehbersiz bir iş yapılamayacağı meydandadır. Nitekim bir kimse kendi kendine bir san'at taklîdine kıyâm edip kendisini o üstâddan müs- tağnî bilse, o iş yaptığı şehirlerde ve köylerde herkesin istihzâsına ma'rûz kalıp maskara olur. Çünkü yaptığı işlerin hiçbir kıymeti olmaz.

593. Şu kadar ki, mağrib ve maşrık arasında, nadir olur valideynsiz bir adam baş kaldıra.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

593. Şu kadar ki, batı ve doğu arasında, annesiz babasız bir adamın ortaya çıkması nadir olur.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Biz evliya menkıbelerinde, görünüşte bir mürşide ve rehbere tabi olmaksızın bazı zatların Hakk'a ulaştıklarını okuyoruz. Bu sebeple Hakk'a ulaşmak için mutlaka rehbere ihtiyaç yoktur."

Buna cevaben şöyle buyurulur: "Her kuralın bir istisnası vardır ve istisna, kural değildir. Nasıl ki batı ve doğu ufkunda annesiz babasız bir adamın ortaya çıkışı nadiren ve istisnai olarak gerçekleşmiştir. Çünkü insanların fertleri, Hz. Adem gibi annesiz ve babasız değildir; ve İsa (a.s.) gibi babasız değildir. Bunlar istisnadır ve nadirdir. Bu sebeple mürşidsiz ve rehbersiz Hakk'a ulaşmak dahi istisnadır ve nadirdir. "Hâfıkayn" batı ve doğu ufku demektir. "Hâfık" batı ve doğu ufkundan birisidir.

Bu beyt-i şerîf bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî birisi çıkıp diyebilir ki: "Biz menâkıb-i evliyâda zâhirde bir mürşid ve rehbere tâbi' olmaksızın ba'zı zevâtın Hakk'a vâsıl olduklarını okuyoruz. Binâenaleyh Hakk'a vusûl için mutlakā rehbere ihtiyaç yoktur."

Buna cevâben buyurulur ki: "Her kāidenin bir istisnâsı vardır ve istisnâ, kāide değildir. Nitekim mağrib ve maşrık ufkunda anasız babasız bir adamın zuhûru nâdiren ve istisnâen vâki' olmuştur. Zîrâ âdemin efrâdı, Hz. Adem gibi anasız ve babasız değildir; ve Îsâ (a.s.) gibi babasız değildir. Bunlar istisnâdır ve nâdirdir. Binâenaleyh mürşidsiz ve rehbersiz Hakk'a vusûl dahi istisnâdır ve nâdirdir. "Hâfıkayn" garb ve şark ufku demektir. "Hâfık" garb ve şark ufkundan birisidir.

594. Malı o bulur ki, bir kesb eder. Pek nadir olur ki bir hazîne üzerine vura.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

594. Malı o bulur ki, bir kesb eder. Pek nadir olur ki bir hazîne üzerine vura.

Yani "Mal sahipleri, kural olarak kâr ve irâdî kazanım (kesb) ve ticaret ile meşgul olanlardan olur; bir define bulup zengin olanlar nadirdir."

Ya'ni "Mal sahipleri, kāideten kâr ve kesb ve ticaret ile meşgûl olanlardan olur; bir define bulup zengin olanlar nadirdir."

595. Hani bir Mustafa ki onun cismi cân ola, tâ ki Rahmân "Alleme'l-Kur'an" ola?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

595. Nasıl bir Mustafa ki onun cismi can ola, tâ ki Rahman "Kur'an'ı öğretti" ola?

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz'e, genel ve zâta ait özel rahmet ve sıfatlar sahibi olan Yüce Allah'ın Kur'an'ı öğretmesi dahi, o nadir olan istisnalardandır. O istisnanın sebebi de, şanlı peygamber Efendimiz'in bedensel sıfatlarının, ruhanî sıfatlara dönüşmüş olmasıdır. "Nasıl öyle bir, bedensel sıfatları ruhanî sıfatlara dönüşmüş Mustafa ki, bu istisnaya layık olsun ve Rahman olan Yüce Allah ona da aracısız Kur'an'ı öğretsin?"

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz'e, rahmet-i âmme ve hâssa-i zâtiyye ve sıfâtiyye sahibi olan Hak Teâlâ'nın Kur'ân'ı ta'lîm buyurması dahi, o nâdir olan istisnalardandır. O istisnânın sebebi de, Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in sıfât-ı cismâniyyeleri, sıfât-ı rûhâniyyeye inkılâb etmiş olmasıdır. "Hani öyle bir, sıfât-ı cismâniyyesi sıfât-ı rûhâniyyeye tebeddül etmiş Mustafâ ki, bu istisnâya lâyık olsun ve Rahmân olan Hak Teâlâ ona da bila-vâsıta Kur'ân'ı ta'lîm etsin?"

596. Ehl-i tene hep kalem ile ta'lîm etti. Bezl-i keremde vâsıtayı yükseltti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

596. Beden ehline hep kalem ile öğretti. Cömertlikte aracı yükseltti.

eğer zengin etmeyi bilseydi, o iş yaptığı şehirlerde ve köylerde herkesin alayına maruz kalıp maskara olurdu. Çünkü yaptığı işlerin hiçbir değeri olmazdı.

tağnî bilse, o iş yaptığı şehirlerde ve köylerde herkesin istihzâsına ma'rûz kalıp maskara olur. Çünkü yaptığı işlerin hiçbir kıymeti olmaz.

593. Şu kadar ki, mağrib ve maşrık arasında, nadir olur valideynsiz bir adam baş kaldıra.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

593. Ancak, batı ile doğu arasında, ana babasız bir kişinin ortaya çıkması nadir olur.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Biz evliyanın menkıbelerinde, görünüşte bir mürşide ve rehbere tabi olmadan bazı zatların Hakk'a ulaştıklarını okuyoruz. Bu sebeple Hakk'a ulaşmak için mutlaka rehbere ihtiyaç yoktur."

Buna cevaben şöyle buyurulur: "Her kuralın bir istisnası vardır ve istisna, kural değildir. Nasıl ki batı ve doğu ufkunda ana babasız bir kişinin ortaya çıkması nadiren ve istisnai olarak gerçekleşmiştir. Çünkü insan fertleri, Hz. Adem gibi anasız ve babasız değildir; ve İsa (a.s.) gibi babasız değildir. Bunlar istisnadır ve nadirdir. Bu sebeple mürşidsiz ve rehbersiz Hakk'a ulaşmak da istisnadır ve nadirdir. "Hâfıkayn" batı ve doğu ufku demektir. "Hâfık" batı ve doğu ufkundan biridir.

Bu beyt-i şerîf bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'nî birisi çıkıp diyebilir ki: "Biz menâkıb-i evliyâda zâhirde bir mürşid ve rehbere tâbi' olmaksızın ba'zı zevâtın Hakk'a vâsıl olduklarını okuyoruz. Binâenaleyh Hakk'a vusûl için mutlakā rehbere ihtiyaç yoktur."

Buna cevâben buyurulur ki: "Her käidenin bir istisnâsı vardır ve istisnâ, käide değildir. Nitekim mağrib ve maşrık ufkunda anasız babasız bir adamın zuhûru nâdiren ve istisnâen vâki' olmuştur. Zîrâ âdemin efrâdı, Hz. Adem gibi anasız ve babasız değildir; ve Îsâ (a.s.) gibi babasız değildir. Bunlar istisnâdır ve nâdirdir. Binâenaleyh mürşidsiz ve rehbersiz Hakk'a vusûl dahi istisnâdır ve nâdirdir. "Hâfıkayn" garb ve şark ufku demektir. "Hâfık" garb ve şark ufkundan birisidir.

594. Malı o bulur ki, bir kesb eder. Pek nadir olur ki bir hazîne üzerine vura.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

594. Malı o bulur ki, bir kesb eder. Pek nadir olur ki bir hazîne üzerine vura.

Yani "Mal sahipleri, kural olarak kâr ve irâdî kazanım (kesb) ve ticaret ile meşgul olanlardan olur; bir define bulup zengin olanlar nadirdir."

Ya'ni "Mal sahipleri, kāideten kâr ve kesb ve ticaret ile meşgûl olanlardan olur; bir define bulup zengin olanlar nadirdir."

595. Hani bir Mustafa ki onun cismi cân ola, tâ ki Rahmân "Alleme'l-Kur'an" ola?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

595. Hani öyle bir Mustafa ki onun bedeni can olsun, tâ ki Rahman "Kur'an'ı öğretti" olsun?

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz'e, genel ve zâtî ve sıfatî özel rahmet sahibi olan Yüce Allah'ın Kur'an'ı öğretmesi de, o nadir olan istisnalardandır. O istisnanın sebebi de, şanlı peygamber Efendimiz'in bedensel sıfatlarının, ruhsal sıfatlara dönüşmüş olmasıdır. "Hani öyle bir, bedensel sıfatları ruhsal sıfatlara dönüşmüş Mustafa ki, bu istisnaya layık olsun ve Rahman olan Yüce Allah ona da aracısız Kur'an'ı öğretsin?"

Mustafa (a.s.v.) Efendimiz'e, rahmet-i âmme ve hâssa-i zâtiyye ve sıfatiyye sahibi olan Hak Teâlâ'nın Kur'ân'ı ta'lîm buyurması dahi, o nâdir olan istisnalardandır. O istisnânın sebebi de, Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in sıfât-ı cismâniyyeleri, sıfât-ı rûhâniyyeye inkılâb etmiş olmasıdır. "Hani öyle bir, sıfât-ı cismâniyyesi sıfât-ı rûhâniyyeye tebeddül etmiş Mustafâ ki, bu istisnâya lâyık olsun ve Rahmân olan Hak Teâlâ ona da bila-vâsıta Kur'ân'ı ta'lîm etsin?"

596. Ehl-i tene hep kalem ile ta'lîm etti. Bezl-i keremde vâsıtayı yükseltti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

596. Beden ehline hep kalem ile öğretti. Cömertlikte aracı yükseltti.

Henüz bedensel sıfatlarında (bedene ait özelliklerinde) boğulmuş olan beden ehline, kalem aracılığıyla nakşedilen kelime suretleriyle Kur'an'ı öğretti. İlim ve hikmet cömertliğini dağıtma hususunda kalem ve kelime araçlarını dikip yükseltti ve onlar bu suretlerden manaya geçtiler.

Henüz sıfât-ı cismâniyyelerinde müstağrak olan ehl-i cism ve tene kalem vâsıtasıyla nakş olunan kelime sûretleriyle Kur'ân'ı ta'lîm etti. İlim ve hikmet keremini bezl etmek husûsunda kalem ve kelime vâsıtalarını dikip yükseltti ve onlar bu sûretlerden ma'nâya intikāl ettiler.

597. Ey oğul, her bir harîs mahrumdur; harîsler gibi acele gitme, pek yavaş git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

597. Ey oğul, her hırslı kişi mahrumdur; hırslılar gibi acele gitme, çok yavaş git!

"Ey oğul, Hakk yoluna girişinde o kadar hırslı olma ve hırslı olanlar gibi aşırıya kaçarak acele gitme! Yavaş yavaş git ve ağırbaşlılık ve ölçülülük dairesinde hareket et!" Çünkü Âyet-i Kerîme'de وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ (Hicr, 15/21) yani "Bizim katımızda hazinesi olmayan hiçbir şey yoktur ve biz onu ancak bilinen bir kaderle indiririz" buyurulur. Bu sebeple senin nasibin de sana özel Rabbinin hazinesinden an be an, bilinen bir kaderle iner. Acele etmenin faydası yoktur. Aksine türlü türlü zararları vardır. Ve bu anlamda Hz. Mısrî Niyazî şöyle buyurur:

İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapısın yüz göstere irfân sana

"Ey oğul, tarîk-ı Hakk'a sülükünde o kadar harîs olma ve harîs olanlar gibi ifrât dâiresinde acele gitme! Yavaş yavaş git ve teennî ve i'tidal dâiresinde hareket et!" Zîrâ âyet-i Kerîmede وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'nî "Bizim indimizde hazînesi olmayan hiçbir şey yoktur ve ancak kader-i ma'lûm ile indiririz" buyurulur. Binâenaleyh senin nasibin dahi sana Rabb-i hâssının hazînesinden ânen-fe-ânen kader-i ma'lûm ile nâzil olur. Acelenin fâidesi yoktur. Bilakis türlü türlü mazarratları vardır. Ve bu ma'nâda Hz. Mısrî Niyazî şöyle buyurur:

İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapısın yüz göstere irfân sana

598. Tatlı su içinde tavuğun azabı gibi, o yolda meşakkatler ve harâretler gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

598. Tatlı su içinde tavuğun azabı gibi, o yolda zorluklar ve sıkıntılar gördüler.

"Tatlı su"dan kastedilen, şehirli efendinin ve ailesinin ince hayalleridir. Yani "Tatlı su içinde, toprağa ait olan kuşun, yani tavuğun çektiği azap gibi, şehirli efendi ve ailesi de ince hayalleri içinde o köy yolunda zorluklar ve sıkıntılar gördüler ve çırpındılar."

"Tatlı su"dan murâd, şehirli efendinin ve âilesinin hayâlât-ı latîfesidir. Ya'nî "Tatlı su içinde, hâkî olan kuşun, ya'nî tavuğun çektiği azab gibi, şehirli efendi ve âilesi dahi hayâlât-ı latîfeleri içinde o köy yolunda meşakkatler ve harâretler gördüler ve çırpındılar."

599. Köyden ve köylüden ve öyle ustasızın şeker dökücülüğünden tok olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

599. Köyden, köylüden ve öyle ustasızın şeker dökücülüğünden bıkmışlardır.

"Şehirli efendi ile ailesi, yolda çektikleri zorluklardan dolayı köyden, köylüden ve onun döktüğü tatlı ve hoş sözlerden usanmışlar ve nefret etmişlerdir." Nitekim taklitçi şeyhe (mukallid şeyh: hakikati bilmeden taklitle şeyhlik yapan) bağlananların, Hakk yolculuğu (sülûk) sırasında başlarına birtakım kötü haller geldiğini ve onların bundan pek ziyade sıkılıp bağlandıkları şeyh efendinin aleyhinde bulunduklarını ve sövüp saydıklarını ben kendi kulaklarımla işittim. Henüz bedensel sıfatlarında (sıfât-ı cismâniyye) boğulmuş olan beden ehli (ehl-i cism) ve tene, kalem vasıtasıyla yazılan kelime suretleriyle Kur'an'ı öğretti. İlim ve hikmet cömertliğini (keremini) gösterme hususunda kalem ve kelime vasıtalarını dikip yükseltti ve onlar bu suretlerden manaya geçtiler.

"Şehirli efendi ile âilesi yolda çektikleri meşakkatten dolayı köyden ve köylüden ve onun döktüğü tatlı ve latîf sözlerden usanmışlar ve nefret etmişlerdir." Nitekim şeyh-i mukallide intisâb edenlerin esnâ-yı sülükte başlarına birtakım fenâ ahvâl geldiğini ve onların bundan pek ziyâde sıkılıp müntesib oldukları şeyh efendinin aleyhinde bulunduklarını ve söğüp saydıklarını fakir kulaklarımla işittim. Henüz sıfât-ı cismâniyyelerinde müstağrak olan ehl-i cism ve tene kalem vâsıtasıyla nakş olunan kelime sûretleriyle Kur'ân'ı ta'lîm etti. İlim ve hikmet keremini bezl etmek husûsunda kalem ve kelime vâsıtalarını dikip yükseltti ve onlar bu sûretlerden ma'nâya intikāl ettiler.

597. Ey oğul, her bir harîs mahrumdur; harîsler gibi acele gitme, pek yavaş git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

597. Ey oğul, her hırslı kişi mahrumdur; hırslılar gibi acele gitme, çok yavaş git!

"Ey oğul, Hakk yoluna girişinde o kadar hırslı olma ve hırslı olanlar gibi aşırıya kaçarak acele gitme! Yavaş yavaş git ve ağırbaşlılık ve ölçülülük dairesinde hareket et!" Çünkü Âyet-i Kerîme'de وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ (Hicr, 15/21) yani "Bizim katımızda hazinesi olmayan hiçbir şey yoktur ve biz onu ancak bilinen bir kaderle indiririz" buyurulur. Bu sebeple senin nasibin de sana özel Rabbinin hazinesinden an be an, bilinen bir kaderle iner. Acele etmenin faydası yoktur. Aksine türlü türlü zararları vardır. Ve bu anlamda Hz. Mısrî Niyazî şöyle buyurur:

İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapısın yüz göstere irfân sana

"Ey oğul, tarîk-ı Hakk'a sülükünde o kadar harîs olma ve harîs olanlar gibi ifrât dâiresinde acele gitme! Yavaş yavaş git ve teennî ve i'tidal dâiresinde hareket et!" Zîrâ âyet-i Kerîmede وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'nî "Bizim indimizde hazînesi olmayan hiçbir şey yoktur ve ancak kader-i ma'lûm ile indiririz" buyurulur. Binâenaleyh senin nasibin dahi sana Rabb-i hâssının hazînesinden ânen-fe-ânen kader-i ma'lûm ile nâzil olur. Acelenin fâidesi yoktur. Bilakis türlü türlü mazarratları vardır. Ve bu ma'nâda Hz. Mısrî Niyazî şöyle buyurur:

İven kişi yol alamaz, maksûdunu tez bulamaz Bekle maârif kapısın yüz göstere irfân sana

598. Tatlı su içinde tavuğun azabı gibi, o yolda meşakkatler ve harâretler gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

598. Tatlı su içinde tavuğun azabı gibi, o yolda zorluklar ve sıkıntılar gördüler.

"Tatlı su"dan kastedilen, şehirli efendinin ve ailesinin ince hayalleridir. Yani "Tatlı su içinde, toprağa ait olan kuşun, yani tavuğun çektiği azap gibi, şehirli efendi ve ailesi de ince hayalleri içinde o köy yolunda zorluklar ve sıkıntılar gördüler ve çırpındılar."

"Tatlı su"dan murâd, şehirli efendinin ve âilesinin hayâlât-ı latîfesidir. Ya'nî "Tatlı su içinde, hâkî olan kuşun, ya'nî tavuğun çektiği azab gibi, şehirli efendi ve âilesi dahi hayâlât-ı latîfeleri içinde o köy yolunda meşakkatler ve harâretler gördüler ve çırpındılar."

599. Köyden ve köylüden ve öyle ustasızın şeker dökücülüğünden tok olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

599. Köyden ve köylüden ve öyle ustasızın şeker dökücülüğünden bıkmışlardır.

"Şehirli efendi ile ailesi, yolda çektikleri zorluktan dolayı köyden ve köylüden ve onun döktüğü tatlı ve hoş sözlerden bıkmışlar ve nefret etmişlerdir." Nitekim taklitçi şeyhe (mürşid-i kâmil olmayan şeyh) bağlananların, Hakk yolculuğu sırasında başlarına birtakım kötü haller geldiğini ve onların bundan pek çok sıkılıp bağlandıkları şeyh efendinin aleyhinde bulunduklarını ve sövüp saydıklarını ben kulaklarımla işittim.

"Şehirli efendi ile âilesi yolda çektikleri meşakkatten dolayı köyden ve köylüden ve onun döktüğü tatlı ve latîf sözlerden usanmışlar ve nefret etmişlerdir." Nitekim şeyh-i mukallide intisâb edenlerin esnâ-yı sülükte başlarına birtakım fenâ ahvâl geldiğini ve onların bundan pek ziyâde sıkılıp müntesib oldukları şeyh efendinin aleyhinde bulunduklarını ve söğüp saydıklarını fakir kulaklarımla işittim.

## Efendinin ve kavminin köy tarafına erişmesi ve köylünün onları tanımamazlık etmesi

600. Onlar azıksız ve hayvanlar yemsiz olarak, vaktâ ki bir aydan sonra o ta- [598] rafa eriştiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

600. Onlar azıksız ve hayvanlar yemsiz olarak, bir ay sonra o tarafa eriştiler.

Efendi ve ailesi, yiyecekleri ve hayvanlarının yemleri kalmamış olduğu hâlde, dolaşa dolaşa bir ay sonra köylünün davet ettiği o köy tarafına ulaştılar.

Efendi ve âilesi yiyecekleri ve hayvanlarının yemleri kalmamış olduğu halde dolaşa dolaşa bir ay sonra köylünün da'vet ettiği o köy tarafına vâsıl oldular.

601. Köylüyü gör ki, kötü niyetlilikten dolayı "Ba'de'l-lüteyyâ velletî" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

601. Köylüyü gör ki, kötü niyetliliğinden dolayı "Ba'de'l-lüteyyâ velletî" der.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Lüteyyâ" lâm harfinin ötreli okunuşuyla "elletî" ism-i mensubunun küçültme ismidir. "Elletî (التى) ile büyük şeye ve "lüteyyâ" (لتيا) ile küçük şeye işaret edilir." Ve İmdadullah hazretleri buyururlar ki: "Leteyyâ" (لتيا) lâm harfinin üstünlü okunuşuyla fasih (doğru) bir kullanımdır. Bazen lâm harfinin ötreli okunuşuyla da okunur. Bir olayın meydana gelmesinden ve bir hadisenin ortaya çıkmasından sonra Arap dilinde yaygın olan bir ifadedir.

Bana uygun gelen anlam şudur ki: Bir kimse bir başkasını birtakım hilelerle tuzağa düşürdükten sonra yüz yüze geldiği zaman, Türkçede "ham hum etti" derler. Bu sebeple, ben bu ifadeyi, Türkçedeki bu ifadenin karşılığı olarak gördüm. Yani "Köylüyü gör ki, kötü niyetliliğinden dolayı yaptığı büyük ve küçük hilelerden sonra ham hum ediyor!"

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Lüteyyâ" lâmın zammı ile "elletî" ism-i mensûbunun ism-i tasgîridir. "Elletî (التى) ile büyük şeye ve "lüteyyâ" (لتيا) ile küçük şeye işaret olunur." Ve İmdadullah hazretleri buyururlar ki: "Leteyyâ" (لتيا) feth-i lâm ile fasîhtir. Ba'zan zamm-i lâm ile de okurlar. Vâkıanın vukū'undan ve hâdisenin hudûsundan sonra Urbân lisânında cârî olan bir ta'bîrdir."

Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Bir kimse bir kimseyi birtakım hîleler ile tuzağa düşürdükten sonra yüz yüze geldiği vakit, Türkçe "ham hum etti" derler. Binâenaleyh, fakîr bu ta'bîri, Türkçe bu ta'bîrin mukābili gördüm. Ya'ni "Köylüyü gör ki, kötü niyetliliğinden dolayı yaptığı büyük ve küçük hîlelerden sonra ham hum ediyor!"

602. Gündüz yüzünü onlardan gizler, tâ ki onun bağı tarafına ağız açmayalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

602. Gündüz yüzünü onlardan gizler, tâ ki onun bağı tarafına ağız açmayalar.

Köylü, efendiden ve ailesi fertlerinden yüzünü saklar ve eğer görünür ise bağına girip faydalanacaklarından korkardı.

Köylü, efendiden ve âilesi efrâdından yüzünü saklar ve eğer görünür ise bağına girip istifade edeceklerinden korkar idi.

## Efendinin ve kavminin köy tarafına erişmesi ve köylünün onları tanımamazlık etmesi

600. Onlar azıksız ve hayvanlar yemsiz olarak, vaktaki bir aydan sonra o tarafa eriştiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

600. Onlar azıksız ve hayvanlar yemsiz olarak, bir ay sonra o tarafa eriştiler.

Efendi ve ailesi, yiyecekleri ve hayvanlarının yemleri kalmamış olduğu hâlde dolaşa dolaşa bir ay sonra köylünün davet ettiği o köy tarafına ulaştılar.

Efendi ve âilesi yiyecekleri ve hayvanlarının yemleri kalmamış olduğu halde dolaşa dolaşa bir ay sonra köylünün da'vet ettiği o köy tarafına vâsıl oldular.

601. Köylüyü gör ki, kötü niyetlilikten dolayı "Ba'de'l-lüteyyâ velletî" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

601. Köylüyü gör ki, kötü niyetliliğinden dolayı "Ba'de'l-lüteyyâ velletî" der.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Lüteyyâ" (küçük şey) kelimesi, lâm harfinin ötreli okunmasıyla "elletî" (büyük şey) isminin küçültme ismidir. "Elletî ile büyük şeye ve lüteyyâ ile küçük şeye işaret edilir." Ve İmdadullah hazretleri buyururlar ki: "Leteyyâ" (küçük şey) kelimesi, lâm harfinin üstün okunmasıyla fasih (düzgün) bir kullanımdır. Bazen lâm harfinin ötreli okunmasıyla da söylerler. Bu, bir olayın meydana gelmesinden ve bir hadisenin ortaya çıkmasından sonra Arapça konuşanların dilinde kullanılan bir ifadedir.

Bana uygun gelen anlam şudur ki: Bir kimse, bir başkasını birtakım hilelerle tuzağa düşürdükten sonra yüz yüze geldiği zaman, Türkçede "ham hum etti" derler. Bu sebeple, ben bu ifadeyi, Türkçedeki bu ifadenin karşılığı olarak gördüm. Yani "Köylüyü gör ki, kötü niyetliliğinden dolayı yaptığı büyük ve küçük hilelerden sonra ham hum ediyor!"

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Lüteyyâ" lâmın zammı ile "elletî" ism-i mensûbunun ism-i tasgîridir. "Elletî (التى) ile büyük şeye ve "lüteyyâ" (لتيا) ile küçük şeye işaret olunur." Ve İmdadullah hazretleri buyururlar ki: "Leteyyâ" (ليا) feth-i lâm ile fasîhtir. Ba'zan zamm-i lâm ile de okurlar. Vâkıanın vukū'undan ve hâdisenin hudûsundan sonra Urbân lisânında cârî olan bir ta'bîrdir."

Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Bir kimse bir kimseyi birtakım hîleler ile tuzağa düşürdükten sonra yüz yüze geldiği vakit, Türkçe "ham hum etti" derler. Binâenaleyh, fakîr bu ta'bîri, Türkçe bu ta'bîrin mukābili gördüm. Ya'ni "Köylüyü gör ki, kötü niyetliliğinden dolayı yaptığı büyük ve küçük hîlelerden sonra ham hum ediyor!"

602. Gündüz yüzünü onlardan gizler, tâ ki onun bağı tarafına ağız açmayalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

602. Gündüz yüzünü onlardan gizler, tâ ki onun bağı tarafına ağız açmayalar.

Köylü, efendiden ve ailesi fertlerinden yüzünü saklar ve eğer görünür ise bağına girip faydalanacaklarından korkardı.

Köylü, efendiden ve âilesi efrâdından yüzünü saklar ve eğer görünür ise bağına girip istifade edeceklerinden korkar idi.

603. Öyle yüz ki, bütün riya ve şerdir, müslümanlardan gizli olması pek evlâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

603. Öyle bir yüz ki, bütün riya ve şerdir, Müslümanlardan gizli olması çok daha iyidir.

604. Yüzler olur ki, şeytanlar sinek gibi onun başına oturmuş çıngırak gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

604. Yüzler olur ki, şeytanlar sinek gibi onun başına oturmuş çıngırak gibi olur.

Hint nüshalarında "ceres" yerine "hares" (bekçi) kelimesi geçer. Bu durumda anlam "Onun başına oturmuş bekçi gibi olur" demektir. Bilinmeli ki, görünen ve maddî suretler olduğu gibi, bâtınî ve manevî suretler de vardır. Görünen suretler his gözüyle görüldüğü gibi, bâtınî suretler de kalp gözüyle görülebilir. Dünya hayatının görünen kısmına dalmış olan maddî kişiler, bu manevî suretlerin varlığını inkâr ederler. Onların inkâr etmeleriyle, bu suretlerin olmaması gerekmez. İnkârın sebebi cehalet ve gaflettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, manevî suretlerden olan şeytanların gaflet ehli üzerindeki tasallut ve tasarruflarına işaret ederler. Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns adlı eserinde bu anlamı açıklamak üzere şu menkıbeyi (evliya menkıbesi) beyan etmişlerdir:

"Ebu'l-Kasım Kasrî (k.s.) buyurur ki: Eskiden haftada bir defa iftar ederdim. Bir gün cin taifesinden şahsını görmediğim bir kimse bana selam verdi. Görünmesini rica ettim. Gayet güzel surette bir şahıs ortaya çıktı. Kimliğini sordum: "Mümin cinlerdenim, senin gibi bir kimseyi gördüğümüzde muhabbet ederiz," dedi. Ara sıra bana görünür ve sohbet ederdik. Bir gün: "Haydi mescide girelim ve beraber oturup sohbet edelim!" dedim. Cevaben bana dedi ki: "Mescidde sohbet ettiğimiz vakit halk seni görürler ve beni görmezler; seni kendi kendine konuşur bir deli zannederler." Dedim: "Son safta oturalım, herkes bizi göremez." Daha sonra içeriye girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" dedim: "Bazısını yarım gaflette, bazısını tamamen gaflette ve bazısını da uyanık görüyorum." "Başları üzerinde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır görmüyorum," dedim. Gözlerimi sildi, gördüm ki, her birinin başında bir karga oturmuş; bazısının gözlerini kanatlarıyla örtmüş ve bazısının ancak başı üzerine konmuş ve kanatlarıyla bazısının gözlerini bazen örter ve bazen açar. Bunun üzerine bana dedi ki:

“Kur'ân-ı Kerim'de وَمَن يَعْش عن ذكر الرَّحْمَنِ نقيض لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (Zuhruf, 43/36) yani "Her kim Rahmân'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona bir şeytan nasbederiz, o onun karîni (yakın arkadaşı) olur" ayet-i kerimesini okumadın mı? Bunlar şeytanlardır ki, onların başları üzerinde oturmuşlar ve her birisine gafleti miktarınca musallat olmuşlardır." Bu ayet-i kerime Zuhruf suresinde yer alır.

Hind nüshalarında "ceres" yerine "hares" vâki'dir, bekçi ma'nâsına gelir. Bu sûrette ma'nâ "Onun başına oturmuş bekçi gibi olur" demektir. Ma'lûm olsun ki, suver-i zâhire ve mâddiyye olduğu gibi suver-i bâtıne ve ma'neviyye de vardır. Suver-i zâhire his gözüyle görüldüğü gibi suver-i bâtıne de kalb gözüyle görülebilir. Hayât-ı dünyanın zâhirinde müstağrak olan cismânîler, bu suver-i ma'neviyyenin vücûdunu inkâr ederler. Onların inkâr etmeleriyle, olmaması lâzım gelmez. Sebeb-i inkâr cehil ve gaflettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte suver-i ma'neviyyeden olan şeytanların ehl-i gaflet üzerlerindeki tasallut ve tasarruflarına işaret buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te bu ma'nâyı îzâhen şu menkabeyi beyân buyurmuşlardır:

"Ebu'l-Kasım Kasrî (k.s.) buyurur ki: Evvellerde haftada bir def'a iftâr ederdim. Bir gün tâife-i cinden şahsını görmediğim bir kimse bana selâm verdi. Görünmesini ricâ ettim. Gâyet güzel sûrette bir şahıs zâhir oldu. Hüviyetini sordum: "Mü'min cinlerdenim, senin gibi bir kimseyi gördüğümüzde muhabbet ederiz," dedi. Ara sıra bana görünür ve musâhabet ederdik. Bir gün: "Haydi mescide girelim ve beraber oturup sohbet edelim!" dedim. Cevâben bana dedi ki: "Mescidde sohbet ettiğimiz vakit halk seni görürler ve beni görmezler; seni kendi kendine konuşur bir deli zannederler." Dedim: "Son safta oturalım, herkes bizi göremez." Ba'dehû içeriye girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" dedim: "Ba'zısını yarım gaflette, ba'zısını tamâmen gaflette ve ba'zısını da âgâh görüyorum." "Başları üzerinde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır görmüyorum," dedim. Gözlerimi sildi, gördüm ki, her birinin başında bir karga oturmuş; ba'zısının gözlerini kanadlarıyla bürümüş ve ba'zısının ancak başı üzerine konmuş ve kanadlarıyla ba'zısının gözlerini kâh örter ve kâh açar. Bunun üzerine bana dedi ki:

“Kur'ân-ı Kerim'de وَمَن يَعْش عن ذكر الرَّحْمَنِ نقيض لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ )Zuhruf, 43/36( ya'ni "Her kim Rahmân'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona bir şeytan nasbederiz, o onun karîni olur" âyet-i kerîmesini okumadın mı? Bunlar şeytanlardır ki, onların başları üzerinde oturmuşlar ve her birisine gafleti mikdârınca müstevlî olmuşlardır." Bu âyet-i kerîme sûre-i Zuhruf'ta vâki'dir.

603. Öyle yüz ki, bütün riya ve şerdir, müslümanlardan gizli olması pek evlâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

603. Öyle bir yüz ki, bütün riya ve şerdir, Müslümanlardan gizli olması çok daha iyidir.

604. Yüzler olur ki, şeytanlar sinek gibi onun başına oturmuş çıngırak gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

604. Yüzler olur ki, şeytanlar sinek gibi onun başına oturmuş, çıngırak gibi olur.

Hint nüshalarında "ceres" yerine "hares" (bekçi) kelimesi geçer. Bu durumda anlam "Onun başına oturmuş bekçi gibi olur" demektir. Bilinmeli ki, görünen ve maddî suretler olduğu gibi, bâtınî ve manevî suretler de vardır. Görünen suretler his gözüyle görüldüğü gibi, bâtınî suretler de kalp gözüyle görülebilir. Dünya hayatının görünen kısmına dalmış olan cismanî kişiler, bu manevî suretlerin varlığını inkâr ederler. Onların inkâr etmeleriyle, bu suretlerin olmaması gerekmez. İnkârın sebebi cehalet ve gaflettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, manevî suretlerden olan şeytanların gaflet ehli üzerindeki tasallut ve tasarruflarına işaret buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te bu anlamı açıklamak üzere şu menkıbeyi beyan buyurmuşlardır:

"Ebu'l-Kasım Kasrî (k.s.) buyurur ki: Eskiden haftada bir defa iftar ederdim. Bir gün cin taifesinden şahsını görmediğim bir kimse bana selam verdi. Görünmesini rica ettim. Gayet güzel surette bir şahıs ortaya çıktı. Kimliğini sordum: "Mü'min cinlerdenim, senin gibi bir kimseyi gördüğümüzde muhabbet ederiz," dedi. Ara sıra bana görünür ve sohbet ederdik. Bir gün: "Haydi mescide girelim ve beraber oturup sohbet edelim!" dedim. Cevaben bana dedi ki: "Mescidde sohbet ettiğimiz vakit halk seni görürler ve beni görmezler; seni kendi kendine konuşur bir deli zannederler." Dedim: "Son safta oturalım, herkes bizi göremez." Daha sonra içeriye girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" dedim: "Bazısını yarım gaflette, bazısını tamamen gaflette ve bazısını da uyanık görüyorum." "Başları üzerinde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır görmüyorum," dedim. Gözlerimi sildi, gördüm ki, her birinin başında bir karga oturmuş; bazısının gözlerini kanatlarıyla örtmüş ve bazısının ancak başı üzerine konmuş ve kanatlarıyla bazısının gözlerini bazen örter ve bazen açar. Bunun üzerine bana dedi ki: “Kur'ân-ı Kerim'de وَمَن يَعْش عن ذكر الرَّحْمَنِ نقيض لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (Zuhruf, 43/36) yani "Her kim Rahmân'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona bir şeytan nasbederiz, o onun karîni olur" ayet-i kerimesini okumadın mı? Bunlar şeytanlardır ki, onların başları üzerinde oturmuşlar ve her birisine gafleti miktarınca musallat olmuşlardır." Bu ayet-i kerime Zuhruf suresinde geçer.

Hind nüshalarında "ceres" yerine "hares" vâki'dir, bekçi ma'nâsına gelir. Bu sûrette ma'nâ "Onun başına oturmuş bekçi gibi olur" demektir. Ma'lûm olsun ki, suver-i zâhire ve mâddiyye olduğu gibi suver-i bâtıne ve ma'neviyye de vardır. Suver-i zâhire his gözüyle görüldüğü gibi suver-i bâtıne de kalb gözüyle görülebilir. Hayât-ı dünyanın zâhirinde müstağrak olan cismânîler, bu suver-i ma'neviyyenin vücûdunu inkâr ederler. Onların inkâr etmeleriyle, olmaması lâzım gelmez. Sebeb-i inkâr cehil ve gaflettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte suver-i ma'neviyyeden olan şeytanların ehl-i gaflet üzerlerindeki tasallut ve tasarruflarına işaret buyururlar. Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te bu ma'nâyı îzâhen şu menkabeyi beyân buyurmuşlardır:

"Ebu'l-Kasım Kasrî (k.s.) buyurur ki: Evvellerde haftada bir def'a iftâr ederdim. Bir gün tâife-i cinden şahsını görmediğim bir kimse bana selâm verdi. Görünmesini ricâ ettim. Gâyet güzel sûrette bir şahıs zâhir oldu. Hüviyetini sordum: "Mü'min cinlerdenim, senin gibi bir kimseyi gördüğümüzde muhabbet ederiz," dedi. Ara sıra bana görünür ve musâhabet ederdik. Bir gün: "Haydi mescide girelim ve beraber oturup sohbet edelim!" dedim. Cevâben bana dedi ki: "Mescidde sohbet ettiğimiz vakit halk seni görürler ve beni görmezler; seni kendi kendine konuşur bir deli zannederler." Dedim: "Son safta oturalım, herkes bizi göremez." Ba'dehû içeriye girip oturduk. Bana dedi ki: "Bu adamları nasıl görüyorsun?" dedim: "Ba'zısını yarım gaflette, ba'zısını tamâmen gaflette ve ba'zısını da âgâh görüyorum." "Başları üzerinde olanları görüyor musun?" dedi. "Hayır görmüyorum," dedim. Gözlerimi sildi, gördüm ki, her birinin başında bir karga oturmuş; ba'zısının gözlerini kanadlarıyla bürümüş ve ba'zısının ancak başı üzerine konmuş ve kanadlarıyla ba'zısının gözlerini kâh örter ve kâh açar. Bunun üzerine bana dedi ki: “Kur'ân-ı Kerim'de وَمَن يَعْش عن ذكر الرَّحْمَنِ نقيض لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (Zuhruf, 43/36) ya'ni "Her kim Rahmân'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona bir şeytan nasbederiz, o onun karîni olur" âyet-i kerîmesini okumadın mı? Bunlar şeytanlardır ki, onların başları üzerinde oturmuşlar ve her birisine gafleti mikdârınca müstevlî olmuşlardır." Bu âyet-i kerîme sûre-i Zuhruf'ta vâki'dir.

605. Sen onun yüzünü gördüğün vakit sana vâki' olurlar. Ya o yüzü görme, gördüğün vakit hoş gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

605. Sen onun yüzünü gördüğün zaman sana meydana gelirler. Ya o yüzü görme, gördüğün zaman hoş gülme!

Sen, o şeytanlar musallat olmuş olan kimsenin yüzünü gördüğün zaman, sinek gibi ona üşüşen şeytanlar, sana da üşüşürler ve onun zararı sana da dokunur. Ey Hakk Yolcusu, ya o yüzü hiç görmemeye çalış veyahut zorunluluk sebebiyle gördüğün zaman dahi, kalbini ona yaklaştırıp o yüze hoş gülme ve onunla dost olup sohbet etme! Aksine, يَا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا اتقوا الله وكونوا مَعَ الصادقين (Tevbe, 9/119) yani “Ey mü'minler, Allah'tan korkun ve sâdıklar ile beraber olun!” ayet-i kerimesindeki emir gereğince salih kişilerle sohbet et!

Sen, o şeytanlar musallat olmuş olan kimsenin yüzünü gördüğün vakit sinek gibi ona üşen şeytanlar, sana da üşerler ve onun zararı sana da dokunur. Ey sâlik, ya o yüzü hiç görmemeye çalış veyāhut zarûret sebebiyle gördüğün vakit dahi, kalbini ona yaklaştırıp o yüze latîf gülme ve onunla dost olup musahabet etme! Belki يَا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا اتقوا الله وكونوا مَعَ الصادقين (Tevbe, 9/119) ya'nî “Ey mü'minler, Allah'tan korkun ve sâdıklar ile beraber olun!” âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince sulehâ ile sohbet et!

606. Böyle asiye olan habîs yüz hakkında Yezdan نسفعا بالناصيه buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

606. Böyle isyankâr olan kötü yüz hakkında Yüce Allah "alnından yakalarız" buyurdu.

Bu şerefli beyitte, Alak Suresi'ndeki şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهُ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ (Alak, 96/15) yani "Allah hakkı için, eğer vazgeçmezse biz onu alnından yakalarız." Yani "Yüce Allah, böyle riya (gösteriş) ve kötülükle içli dışlı olan isyankâr ve kötü yüzler hakkında, eğer o kötülüğünden vazgeçmez ise, biz onun hayâsız yüzünün alnından şiddetle cezalandırmak üzere yakalarız, buyurdu."

Bu beyt-i şerîfte İkra' bismi (اقرأ باسم) sûre-i şerifesindeki şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهُ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ (Alak, 96/15) ya'nî “Allah hakkıçün, eğer vazgeçmezse biz onu alnından yakalarız.” Ya'nî “Hak Teâlâ hazretleri böyle riyâ ve şerâretle me'lûf olan âsî ve habîs yüzler hakkında, eğer o habâsetinden vazgeçmez ise, biz onun hayâsız yüzünün alnından şiddetle muâheze etmek üzere yakalarız, buyurdu.”

607. Vaktāki, sordular ve onun evini buldular, akrabalar gibi kapı tarafına acele ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

607. Vaktaki, sordular ve onun evini buldular, akrabalar gibi kapı tarafına acele ettiler.

Şehirli efendi ile ailesi sora sora köylünün evini buldular, önceki hukuklarına dayanarak, onun akrabaları gibi evinin kapısı tarafına gitmekte acele ettiler.

Şehirli efendi ile âilesi sora sora köylünün evini buldular, hukūk-ı sâbıkaya binâen, onun akrabaları gibi evinin kapısı tarafına gitmekte isti'câl ettiler.

608. Onun evinin ehli kapıyı kapadılar. Efendi, bu eğri gidicilikten deli gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

608. Onun evinin ehli kapıyı kapadılar. Efendi, bu eğri gidişten deli gibi oldu.

Köylünün ailesi, şehirlilerin yüzüne kapıyı kapattılar. Efendi, onların bu ters hareketini görünce deli gibi oldu.

Köylünün ailesi, şehirlilerin yüzüne kapıyı kapatıverdiler. Efendi, onların bu ters harekâtını görünce deli gibi oldu.

609. Fakat sertlik vakti de değil idi. Kuyuya düştüğün vakit keskinlik ne fâide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

609. Fakat sertlik vakti de değildi. Kuyuya düştüğün zaman keskinlik ne fayda verir!

605. Sen onun yüzünü gördüğün vakit sana vâki' olurlar. Ya o yüzü görme, gördüğün vakit hoş gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

605. Sen onun yüzünü gördüğün zaman sana (bazı şeyler) meydana gelir. Ya o yüzü görme, gördüğün zaman hoş gülme!

Sen, o şeytanlar musallat olmuş olan kimsenin yüzünü gördüğün zaman, sinek gibi ona üşüşen şeytanlar, sana da üşüşürler ve onun zararı sana da dokunur. Ey Hakk Yolcusu, ya o yüzü hiç görmemeye çalış veyahut zorunluluk sebebiyle gördüğün zaman dahi, kalbini ona yaklaştırıp o yüze latif gülme ve onunla dost olup sohbet etme! Aksine يَا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا اتقوا الله وكونوا مَعَ الصادقين (Tevbe, 9/119) yani “Ey müminler, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun!” ayet-i kerimesindeki emir gereğince salih kişilerle sohbet et!

Sen, o şeytanlar musallat olmuş olan kimsenin yüzünü gördüğün vakit sinek gibi ona üşen şeytanlar, sana da üşerler ve onun zararı sana da dokunur. Ey sâlik, ya o yüzü hiç görmemeye çalış veyâhut zarûret sebebiyle gördüğün vakit dahi, kalbini ona yaklaştırıp o yüze latîf gülme ve onunla dost olup musahabet etme! Belki يَا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا اتقوا الله وكونوا مَعَ الصادقين (Tevbe, 9/119) ya'nî “Ey mü'minler, Allah'tan korkun ve sâdıklar ile beraber olun!” âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince sulehâ ile sohbet et!

606. Böyle asiye olan habîs yüz hakkında Yezdan نسفعا بالناصيه buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

606. Böyle isyankâr olan kötü yüz hakkında Yüce Allah "Alnından yakalarız" buyurdu.

Bu şerefli beyitte, Alak sûresindeki şu yüce ayete işaret buyurulur: كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهُ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَة (Alak, 96/15) yani "Allah hakkı için, eğer vazgeçmezse biz onu alnından yakalarız." Yani "Yüce Allah, böyle riya ve kötülükle iç içe olan isyankâr ve kötü yüzler hakkında, eğer o kötülüğünden vazgeçmez ise, biz onun hayâsız yüzünün alnından şiddetle sorgulamak üzere yakalarız, buyurdu."

Bu beyt-i şerîfte İkra' bismi (اقرأ باسم) sûre-i şerifesindeki şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهُ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَة (Alak, 96/15) ya'nî “Allah hakkıçün, eğer vazgeçmezse biz onu alnından yakalarız.” Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri böyle riyâ ve şerâretle me'lûf olan âsî ve habîs yüzler hakkında, eğer o habâsetinden vazgeçmez ise, biz onun hayâsız yüzünün alnından şiddetle muâheze etmek üzere yakalarız, buyurdu."

607. Vaktâki, sordular ve onun evini buldular, akrabalar gibi kapı tarafına acele ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

607. Vaktâki, sordular ve onun evini buldular, akrabalar gibi kapı tarafına acele ettiler.

Şehirli efendi ile ailesi sora sora köylünün evini buldular, önceki haklara dayanarak, onun akrabaları gibi evinin kapısı tarafına gitmekte acele ettiler.

Şehirli efendi ile âilesi sora sora köylünün evini buldular, hukūk-ı sabıkaya binâen, onun akrabaları gibi evinin kapısı tarafına gitmekte isti'câl ettiler.

608. Onun evinin ehli kapıyı kapadılar. Efendi, bu eğri gidicilikten deli gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

608. Onun evinin ehli kapıyı kapadılar. Efendi, bu eğri gidişten deli gibi oldu.

Köylünün ailesi, şehirlilerin yüzüne kapıyı kapattılar. Efendi, onların bu ters hareketini görünce deli gibi oldu.

Köylünün ailesi, şehirlilerin yüzüne kapıyı kapatıverdiler. Efendi, onların bu ters harekâtını görünce deli gibi oldu.

609. Fakat sertlik vakti de değil idi. Kuyuya düştüğün vakit keskinlik ne fâide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

609. Fakat sertlik vakti de değildi. Kuyuya düştüğün vakit keskinlik ne fayda!

Efendi her ne kadar köylünün bu davranışından deliye döndüyse de, aklî dengesini kaybedip sertlik etmek ve şiddet göstermek vakti de değildi. Çünkü bir kimse kuyuya düştüğü vakit sertlik ve haşinlik etmesinde ne fayda olur?

Efendi her ne kadar köylünün bu muamelesinden deli gibi olduysa da, muvâzene-i akliyyesini gâib edip sertlik etmek ve şiddet göstermek vakti dahi değil idi. Zîrâ bir kimse kuyuya düştüğü vakit sertlik ve huşûnet etmesinde ne faîde olur?

610. Onlar gece soğukta, gündüz yakıcı güneşte, beş gün onun kapısının önünde kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

610. Onlar gece soğukta, gündüz yakıcı güneşte, beş gün onun kapısının önünde kaldılar.

Efendi ve ailesi barınacak bir yer bulamadılar, gece ayazda ve gündüz dahi yakıcı olan güneşin sıcaklığı altında beş gün köylünün evinin kapısı önünde kaldılar.

Efendi ve âilesi barınacak bir yer bulamadılar, gece ayazda ve gündüz dahi yakıcı olan harâret-i şems altında olarak beş gün köylünün evinin kapısı önünde kaldılar.

611. Kalmak ne gafletten ne hamâkatten değil idi. Belki iztırârdan ve gıdasızlıktan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

611. Kalmak ne gafletten ne de ahmaklıktan değildi. Aksine, zorunluluktan ve gıdasızlıktandı.

"Harî"nin tercümesi "eşeklik" olsa da, burada maksat tembellik ve ahmaklıktır. Yani "Şehirlilerin, köylünün kapısında böyle beş gün kalmaları, çare bulma hususundaki gafletlerinden olmadığı gibi, bu gibi hususlara akılları ermeyecek kadar ahmak olmalarından da değildi. Aksine, biçareler zorunluluktan ve çaresizlikten ve ne kendilerinin ne de hayvanlarının yiyecekleri kalmamış olmasından dolayı orada kalmışlardı." Hint nüshalarında "bî-horî" yerine "bî-zerî" (بی زری) geçmektedir; bu da "parasızlık" demektir.

"Harî" nin tercümesi "eşeklik" ise de, burada belâdet ve hamâkat murâd buyurulur. Ya'nî "Şehirlilerin, köylünün kapısında böyle beş gün kalmalan, çâre bulmak husûsundaki gafletlerinden olmadığı gibi, bu gibi husûsâta akılları ermeyecek kadar ahmak olmalarından değil idi. Belki bîçâreler ıztırârdan ve çâresizlikten ve ne kendilerinin ne de hayvanlarının yiyecekleri kalmamış olmasından orada kalmışlar idi." Hind nüshalarında "bî-horî" yerine "bî-zerî" (بی زری) vakidir; "parasızlık" demek olur.

612. İyiler, ıztırar cihetinden alçaklara bağlanmışlardır; arslan pek açlıktan bir murdarı yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

612. İyiler, çaresizlik yönünden alçaklara bağlanmışlardır; aslan çok açlıktan bir leşi yer.

"Leîm" cimri, alçak ve bayağı demektir. Yani, "Yüce gönüllü kimseler, çaresiz kaldıkları için, bu âlemde cimri ve bayağı kimselerin hizmetlerine katlanmışlar ve onlara boyun eğmişlerdir. O iyi kimseler aslan tabiatındadırlar. Çünkü aslanlar çok fazla aç kalmadıkça bir hayvan leşini yemeye tenezzül etmez."

"Leîm" bahîl ve nâkes ve alçak demektir. Ya'nî, "Ulüvv-i cenâb sâhibi olan kimseler, çâresiz kaldıkları için, bu âlemde bahîl ve nâkes kimselerin hizmetlerine katlanmışlar ve onlara baş eğmişlerdir. O iyi kimseler arslan tabîatındadırlar. Zîrâ arslanlar pek ziyâde aç kalmadıkça bir hayvan leşini yemeğe tenezzül etmez."

613. O onu görür idi, ben filânım, benim adım budur, diyerek ona selâm verir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

613. O onu görür idi, ben filanım, benim adım budur, diyerek ona selam verir idi.

Efendi her ne kadar köylünün bu davranışından deli gibi olduysa da, akıl dengesini kaybedip sertlik etmek ve şiddet göstermek vakti de değildi. Çünkü bir kimse kuyuya düştüğü vakit sertlik ve kabalık etmesinde ne fayda olur?

Efendi her ne kadar köylünün bu muamelesinden deli gibi olduysa da, muvâzene-i akliyyesini gâib edip sertlik etmek ve şiddet göstermek vakti dahi değil idi. Zîrâ bir kimse kuyuya düştüğü vakit sertlik ve huşûnet etmesinde ne faîde olur?

610. Onlar gece soğukta, gündüz yakıcı güneşte, beş gün onun kapısının önünde kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

610. Onlar gece soğukta, gündüz yakıcı güneşte, beş gün onun kapısının önünde kaldılar.

Efendi ve ailesi barınacak bir yer bulamadılar, gece ayazda ve gündüz dahi yakıcı olan güneşin sıcaklığı altında beş gün köylünün evinin kapısı önünde kaldılar.

Efendi ve âilesi barınacak bir yer bulamadılar, gece ayazda ve gündüz dahi yakıcı olan harâret-i şems altında olarak beş gün köylünün evinin kapısı önünde kaldılar.

611. Kalmak ne gafletten ne hamâkatten değil idi. Belki iztırârdan ve gıdasızlıktan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

611. Kalmak ne gafletten ne de ahmaklıktan değildi. Aksine, zorunluluktan ve gıdasızlıktandı.

"Harî"nin tercümesi "eşeklik" olsa da, burada maksat tembellik ve ahmaklıktır. Yani "Şehirlilerin, köylünün kapısında böyle beş gün kalmaları, çare bulma hususundaki gafletlerinden olmadığı gibi, bu gibi hususlara akılları ermeyecek kadar ahmak olmalarından da değildi. Aksine, biçareler zorunluluktan ve çaresizlikten ve ne kendilerinin ne de hayvanlarının yiyecekleri kalmamış olmasından dolayı orada kalmışlardı." Hint nüshalarında "bî-horî" yerine "bî-zerî" (بی زری) geçmektedir; bu da "parasızlık" demektir.

"Harî" nin tercümesi "eşeklik" ise de, burada belâdet ve hamâkat murâd buyurulur. Ya'nî "Şehirlilerin, köylünün kapısında böyle beş gün kalmalan, çâre bulmak husûsundaki gafletlerinden olmadığı gibi, bu gibi husûsâta akılları ermeyecek kadar ahmak olmalarından değil idi. Belki bîçâreler ıztırârdan ve çâresizlikten ve ne kendilerinin ne de hayvanlarının yiyecekleri kalmamış olmasından orada kalmışlar idi." Hind nüshalarında "bî-horî" yerine "bî-zerî" (بی زری) vakidir; "parasızlık" demek olur.

612. İyiler, ıztırar cihetinden alçaklara bağlanmışlardır; arslan pek açlıktan bir murdarı yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

612. İyiler, çaresizlik yönünden alçaklara bağlanmışlardır; aslan çok açlıktan bir leşi yer.

"Leîm" cimri, alçak ve bayağı demektir. Yani, "Yüce gönüllü kimseler, çaresiz kaldıkları için, bu âlemde cimri ve bayağı kimselerin hizmetlerine katlanmışlar ve onlara boyun eğmişlerdir. O iyi kimseler aslan tabiatındadırlar. Çünkü aslanlar çok fazla aç kalmadıkça bir hayvan leşini yemeye tenezzül etmez."

"Leîm" bahîl ve nâkes ve alçak demektir. Ya'nî, "Ulüvv-i cenâb sâhibi olan kimseler, çâresiz kaldıkları için, bu âlemde bahîl ve nâkes kimselerin hizmetlerine katlanmışlar ve onlara baş eğmişlerdir. O iyi kimseler arslan tabîatındadırlar. Zîrâ arslanlar pek ziyâde aç kalmadıkça bir hayvan leşini yemeğe tenezzül etmez."

613. O onu görür idi, ben filânım, benim adım budur, diyerek ona selâm verir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

613. O onu görür idi, ben filânım, benim adım budur, diyerek ona selâm verir idi.

Şehirli efendi, köylüyü evine girip çıkarken görür ve ona "Yâhu, ben filân kimseyim, benim adım budur!" diyerek kimliğini belirler ve selâm da verir idi.

Şehirli efendi, köylüyü evine girip çıkarken görür ve ona "Yâhu, ben filân kimseyim, benim adım budur!" diyerek hüviyetini ta'yîn eder ve selâm da verir idi.

614. Derdi: "Olabilir, ben ne bileyim sen kimsin, ya murdar mısın, yahut temizliğe karîn misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

614. Dedi ki: "Olabilir, ben nereden bileyim sen kimsin, ya murdar mısın, yahut temizliğe yakın mısın?"

Efendi kimliğini belirttikçe köylü bilmezlikten gelerek dedi ki: "Evet, senin dediğin olabilir, fakat ben senin aslını ve iç yüzünü nereden bileyim, nasıl bir adamsın? İçin kötü müdür, temizliğe yakın mıdır?"

Efendi hüviyetini ta'yîn ettikçe köylü tecâhül edip: "Evet senin dediğin olabilir, fakat ben senin aslını ve ma'nânı ne bileyim, nasıl adamsın? Bâtının habîs midir, temizliğe mukārin midir?"

615. Dedi: "Bu dem kıyamete şebîh oldu, tâ ki kardeş kardeşten kaçar oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

615. Dedi: "Bu an kıyamete benzedi, tâ ki kardeş kardeşten kaçar oldu!"

Efendi, köylünün bu bilmezlikten gelmesini görünce dedi ki: "Şu an ve dakika kıyamete benzedi, çünkü kardeş kardeşten kaçar oldu. Nitekim ayet-i kerimede, Abese suresinde kıyamet halleri hakkında şöyle buyurulur: يوم يفر المرء من أخيه وأمه وأبيه وصاحبته وبنيه (Abese, 80/34-36) yani "Kıyamet bir gündür ki, kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve eşinden ve evladından kaçar."

Efendi, köylünün bu tecâhülünü görünce dedi ki: "Şu an ve dakika kıyâmete benzedi, çünkü kardeş kardeşten kaçar oldu. Nitekim âyet-i kerîmede, Abese sûresinde kıyâmet ahvâli hakkında şöyle buyurulur : يوم يفر المرء من أخيه وأمه وأبيه وصاحبته وبنيه (Abese, 80/34-36) ya'nî "Kıyâmet bir gündür ki, kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve zevcesinden ve evlâdından kaçar."

616. Ona şerh ederdi ki: "Ben oyum ki, sen benim soframdan iki kat ni'metler yedin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

616. Ona şöyle açıklardı: "Ben oyum ki, sen benim soframdan iki kat nimetler yedin."

617. “O filân gün sana o meta'ı aldım, her sır ikiyi tecavüz ederse şâyi' olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

617. "O filan gün sana o malı aldım, her sır ikiyi aşarsa yayılır."

618. "Halk bizim muhabbetimizin sırrını işitmiştir. Boğaz ni'met yediği vakit yüz utanır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

618. "Halk bizim muhabbetimizin sırrını işitmiştir. Boğaz nimet yediği vakit yüz utanır."

Şehirli efendi, köylüye karşı geçmiş hakları ayrıntılı olarak açıklamak için derdi ki: "Yahu! Sen bu bilmezden gelmeyi kime karşı yapıyorsun? Ben o adamım ki, sen benim soframdan tatlı, tuzlu, türlü türlü nimetler yedin. Falan gün sana falan malı ve eşyayı alıp sana hediye etmiştim. Gerçi bu ikram muamelesi ikimizin arasında gerçekleşti. Fakat ikiyi aşan sır etrafa yayılır ve duyulur." Şehirli efendi, köylüyü evine girip çıkarken görür ve ona "Yahu, ben falan kimseyim, benim adım budur!" diyerek kimliğini belirtir ve selam da verirdi.

Şehirli efendi köylüye karşı hukük-ı sabıkayı tafsîlen beyân için derdi ki: "Yâhu! Sen bu tecâhülü kime karşı yapıyorsun? Ben o adamım ki, sen benim soframdan tatlı tuzlu türlü türlü ni'metler yedin. Filân gün sana filân metâ'ı ve eşyayı alıp sana hediye etmiş idim. Vâkıâ bu ikrâm muâmelesi ikimizin arasında vâki' oldu. Fakat ikiyi tecavüz eden sır etrâfa münteşir ve şâyi' olur Şehirli efendi, köylüyü evine girip çıkarken görür ve ona "Yâhu, ben filân kimseyim, benim adım budur!" diyerek hüviyetini ta'yîn eder ve selâm da verir idi.

614. Derdi: "Olabilir, ben ne bileyim sen kimsin, ya murdar mısın, yahut temizliğe karîn misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

614. Dedi ki: "Olabilir, ben nereden bileyim sen kimsin, ya murdar mısın, yahut temizliğe yakın mısın?"

Efendi kimliğini belirttikçe köylü bilmezlikten gelerek dedi ki: "Evet, senin dediğin olabilir, fakat ben senin aslını ve iç yüzünü nereden bileyim, nasıl bir adamsın? İçin kötü müdür, temizliğe yakın mıdır?"

Efendi hüviyetini ta'yîn ettikçe köylü tecâhül edip: "Evet senin dediğin olabilir, fakat ben senin aslını ve ma'nânı ne bileyim, nasıl adamsın? Bâtının habîs midir, temizliğe mukārin midir?"

615. Dedi: "Bu dem kıyamete şebîh oldu, ta ki kardeş kardeşten kaçar oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

615. Dedi: "Bu an kıyamete benzedi, ta ki kardeş kardeşten kaçar oldu!"

Efendi, köylünün bu bilmezden gelmesini görünce dedi ki: "Şu an ve dakika kıyamete benzedi, çünkü kardeş kardeşten kaçar oldu. Nasıl ki ayet-i kerimede, Abese suresinde kıyamet halleri hakkında şöyle buyurulur: يوم يفر المرء من أخيه وأمه وأبيه وصاحبته وبنيه (Abese, 80/34-36) yani "Kıyamet bir gündür ki, kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve eşinden ve evladından kaçar."

Efendi, köylünün bu tecâhülünü görünce dedi ki: "Şu an ve dakika kıyâmete benzedi, çünkü kardeş kardeşten kaçar oldu. Nitekim âyet-i kerîmede, Abese sûresinde kıyâmet ahvâli hakkında şöyle buyurulur : يوم يفر المرء من أخيه وأمه وأبيه وصاحبته وبنيه (Abese, 80/34-36) ya'nî "Kıyâmet bir gündür ki, kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve zevcesinden ve evlâdından kaçar."

616. Ona şerh ederdi ki: "Ben oyum ki, sen benim soframdan iki kat ni'metler yedin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

616. Ona şöyle açıklardı: "Ben oyum ki, sen benim soframdan iki kat nimetler yedin."

617. “O filân gün sana o meta'ı aldım, her sır ikiyi tecavüz ederse şâyi' olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

617. "O filan gün sana o malı aldım, her sır ikiyi aşarsa yayılır."

618. "Halk bizim muhabbetimizin sırrını işitmiştir. Boğaz ni'met yediği vakit yüz utanır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

618. "Halk bizim muhabbetimizin sırrını işitmiştir. Boğaz nimet yediği vakit yüz utanır."

Şehirli efendi, köylüye karşı geçmiş hakları ayrıntılı olarak açıklamak için derdi ki: "Yahu! Sen bu bilmezden gelmeyi kime karşı yapıyorsun? Ben o adamım ki, sen benim soframdan tatlı, tuzlu, türlü türlü nimetler yedin. Falan gün sana falan malı ve eşyayı alıp hediye etmiştim. Gerçi bu ikram muamelesi ikimizin arasında gerçekleşti. Fakat ikiyi aşan sır, etrafa yayılır ve herkes tarafından duyulur. Bu sebeple halk ikimizin arasında gizli olan dostluğumuzu işitmişti. Şimdi bir kimsenin boğazı nimet yediği vakit, yüzü utanır. Sen benim bu kadar nimetimi yediğin halde, bugünkü muameleden yüzün utanmaz mı?"

Şehirli efendi köylüye karşı hukük-ı sabıkayı tafsîlen beyân için derdi ki: "Yâhu! Sen bu tecâhülü kime karşı yapıyorsun? Ben o adamım ki, sen benim soframdan tatlı tuzlu türlü türlü ni'metler yedin. Filân gün sana filân metâ'ı ve eşyayı alıp sana hediye etmiş idim. Vâkıâ bu ikrâm muâmelesi ikimizin arasında vâki' oldu. Fakat ikiyi tecavüz eden sır etrâfa münteşir ve şâyi' olur ve herkes tarafından duyulur. Binâenaleyh halk ikimizin arasında gizli olan dostluğumuzu işitmişlerdi. İmdi bir kimsenin boğazı ni'met yediği vakit, yüzü utanır. Sen benim bu kadar ni'metimi yediğin halde, bugünkü muameleden yüzün utanmaz mı?"

619. O ona derdi ki: "Ne saçma söylersin? Ne seni, ne adını, ne yerini bilirim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

619. O ona derdi ki: "Ne saçma söylersin? Ne seni, ne adını, ne yerini bilirim?"

620. Beşinci gece bulut ve yağmur tutturdu ki, gök onun yağdırışından aceb tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

620. Beşinci gece bulut ve yağmur tutturdu ki, gök onun yağdırışından aceb tutar.

Şehirliler beş gece sokakta kaldılar, beşinci gece hava bulutlanıp öyle bir yağmur geldi ki, gökyüzü bile o bulutun yağdırışından hayrete düşer.

Şehirliler beş gece sokakta kaldılar, beşinci gece hava bulutlanıp öyle bir yağmur geldi ki, gökyüzü bile o bulutun yağdırışından taaccüb eder.

621. Vaktâki o bıçak kemiğe erişti, efendi "Mihteri çağır!" diye halkayı vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

621. O bıçak kemiğe eriştiği zaman, efendi "Mihteri çağır!" diye halkayı vurdu.

Elem ve ıstırap son dereceyi bulduğu zaman, efendi sabredemeyip "Evin büyüğünü çağırın!" diyerek köylünün kapısını çaldı.

Vaktâki elem ve iztırâb son dereceyi buldu, efendi sabredemeyip "Evin büyüğünü çağırın!" diyerek köylünün kapısını çaldı.

622. Vaktâki yüz ilhâh ile kapı tarafına geldi, Nihayet: "Ey baba canı, ne vardır?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

622. Vaktâki yüz ilhâh ile kapı tarafına geldi, Nihayet: "Ey baba canı, ne vardır?" dedi.

Köylü, şehirlinin birçok ısrarı ve zorlaması üzerine kapı tarafına gelip: "Ey baba canı, sonunda ne var, ne istiyorsun?" dedi.

Köylü şehirlinin bir çok ilhâh ve ibrâmı üzerine kapı tarafına gelip: "Ey baba canı, nihâyet ne vardır, ne istiyorsun?" dedi.

623. Dedi: "Ben o hakları bıraktım, zannettiğim şeyi terk ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

623. Dedi: "Ben o hakları bıraktım, zannettiğim şeyi terk ettim."

Şehirli köylüye dedi: "Ben şehirde meydana gelen önceki haklardan vazgeçtim ve hayal kırıklığına uğradığım için, burada elde edeceğimi zannettiğim saygı ve ikramı da hayalimden sildim."

Şehirli köylüye dedi: "Ben şehirde vâki' olan hukûk-ı sabıkadan vazgeçtim ve inkisâr-ı hayâle uğradığım için, burada nâil olacağımı zannettiğim i'zâz ve ikrâmı da hayâlimden sildim."

624. "Miskin canım bu sıcaklık ve harâret içinde olarak beş günde beş yıllık meşakkat gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

624. "Miskin canım bu sıcaklık ve hararet içinde olarak beş günde beş yıllık meşakkat gördüm."

ve herkes tarafından duyulur. Bu sebeple halk, ikimizin arasında gizli olan dostluğumuzu işitmişlerdi. Şimdi bir kimsenin boğazı nimet yediği vakit, yüzü utanır. Sen benim bu kadar nimetimi yediğin halde, bugünkü muamelenden yüzün utanmaz mı?"

ve herkes tarafından duyulur. Binâenaleyh halk ikimizin arasında gizli olan dostluğumuzu işitmişlerdi. İmdi bir kimsenin boğazı ni'met yediği vakit, yüzü utanır. Sen benim bu kadar ni'metimi yediğin halde, bugünkü muamelenden yüzün utanmaz mı?"

619. O ona derdi ki: "Ne saçma söylersin? Ne seni, ne adını, ne yerini bilirim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

619. O ona derdi ki: "Ne saçma söylersin? Ne seni, ne adını, ne yerini bilirim?"

620. Beşinci gece bulut ve yağmur tutturdu ki, gök onun yağdırışından aceb tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

620. Beşinci gece bulut ve yağmur tutturdu ki, gök onun yağdırışından aceb tutar.

Şehirliler beş gece sokakta kaldılar, beşinci gece hava bulutlanıp öyle bir yağmur geldi ki, gökyüzü bile o bulutun yağdırışından hayrete düşer.

Şehirliler beş gece sokakta kaldılar, beşinci gece hava bulutlanıp öyle bir yağmur geldi ki, gökyüzü bile o bulutun yağdırışından taaccüb eder.

621. Vaktaki o bıçak kemiğe erişti, efendi "Mihteri çağır!" diye halkayı vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

621. O bıçak kemiğe eriştiği vakit, efendi "Mihteri çağır!" diye halkayı vurdu.

Elem ve ıstırap son dereceyi bulduğu vakit, efendi sabredemeyip "Evin büyüğünü çağırın!" diyerek köylünün kapısını çaldı.

Vaktâki elem ve iztırâb son dereceyi buldu, efendi sabredemeyip "Evin büyüğünü çağırın!" diyerek köylünün kapısını çaldı.

622. Vaktâki yüz ilhah ile kapı tarafına geldi, Nihayet: "Ey baba canı, ne vardır?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

622. Vaktâki yüz ilhah ile kapı tarafına geldi, Nihayet: "Ey baba canı, ne vardır?" dedi.

Köylü, şehirlinin birçok ısrarı ve zorlaması üzerine kapı tarafına gelip: "Ey baba canı, sonunda ne var, ne istiyorsun?" dedi.

Köylü şehirlinin bir çok ilhâh ve ibrâmı üzerine kapı tarafına gelip: "Ey baba canı, nihâyet ne vardır, ne istiyorsun?" dedi.

623. Dedi: "Ben o hakları bıraktım, zannettiğim şeyi terk ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

623. Dedi: "Ben o hakları bıraktım, zannettiğim şeyi terk ettim."

Şehirli köylüye dedi: "Ben şehirde meydana gelen önceki haklardan vazgeçtim ve hayal kırıklığına uğradığım için, burada elde edeceğimi zannettiğim saygı ve ikramı da hayalimden sildim."

Şehirli köylüye dedi: "Ben şehirde vâki' olan hukük-ı sabıkadan vazgeçtim ve inkisâr-ı hayâle uğradığım için, burada nâil olacağımı zannettiğim i'zâz ve ikrâmı da hayâlimden sildim."

624. "Miskin canım bu sıcaklık ve harâret içinde olarak beş günde beş yıllık meşakkat gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

624. "Miskin canım bu sıcaklık ve hararet içinde olarak beş günde beş yıllık meşakkat gördüm."

625. Akrabâdan ve dosttan ve taallukāttan bir cefâ, ağırlıkta üç yüz bin gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

625. Akrabalardan, dostlardan ve yakınlardan gelen bir cefa, ağırlıkta üç yüz bin gibidir.

Yani, "Tanıdık kimselerden gelen cefa, yabancıdan gelen cefadan daha etkilidir. Çünkü tanıdıktan gelen bir cefa, ağırlıkta üç yüz bin cefanın verdiği azap derecesindedir."

Ya'nî, "Tanıdık kimselerden gelen cefâ, yabancıdan gelen cefâdan daha müessirdir. Zîrâ tanıdıktan gelen bir cefâ, ağırlıkta üç yüz bin cefânın verdiği azâb derecesindedir."

626. Zîrâ ki onun cevr ü cefâsına gönül koymadı, onun cânı, onun lutuf ve vefâsına alışık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

626. Çünkü onun eziyet ve cefasına gönül koymadı, onun canı, onun lütuf ve vefasına alışık idi.

Çünkü akraba ve dosttan eziyet ve cefa meydana gelmesine gönlü hazır değildi. Aksine onun canı bunlardan lütuf ve vefa görmeye alışmış ve meyil etmiş idi. İnsan alıştığı şeyin zıddına maruz kalınca pek etkilenir.

Zîrâ akrabâ ve dosttan cevr ü cefâ vukūuna gönlü muntazır değil idi. Belki onun cânı bunlardan lutuf ve vefâ görmeğe me'lûf olmuş ve alışmış idi. İnsan alıştığı şeyin zıddına ma'rûz kalınca pek müteessir olur.

627. Her ne ki kişiye belâ ve şiddettir, bunu yakîn bil ki hilaf-ı âdettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

627. Her ne ki kişiye belâ ve şiddettir, bunu kesin bil ki âdetin tersidir.

Yani "Bir kişiye belâ ve şiddetli gelen bir hâl, muhakkak bilmelidir ki, o kimsenin alıştığı bir hâlin tersi olmasındandır. Bu sebeple bir kimse alıştığı şeyin tersini görünce mutlaka etkilenir."

Ya'ni "Bir kişiye belâ ve şiddetli gelen bir hâl, muhakkak bilmelidir ki, o kimsenin alıştığı bir hâlin hilâfı olmasındandır. Binâenaleyh bir kimse alıştığı şeyin hilafını görünce mutlakā müteessir olur."

628. Dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi zevâldedir. Eğer sen benim kanımı döktün ise helâl ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

628. Dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi batıştadır. Eğer sen benim kanımı döktün ise helâl ettim."

Şehirli efendi köylüye dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi şehirde yükselip batış mertebesini bulmuş ve burada eksikliğe yönelmiştir. Eğer sen benim kanımı döktün ve bu eziyetleri bana uygun gördün ise, ben sana hepsini helâl ettim."

Şehirli efendi köylüye dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi şehirde yükselip zevâl mertebesini bulmuş ve burada noksâna meyletmiştir. Eğer sen benim kanımı döktün ve bu eziyetleri bana revâ gördün ise, ben sana hepsini helâl ettim."

629. "Bu yağmur gecesi bize bir köşe ver, tâ ki kıyamette bir azık bulasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

629. "Bu yağmur gecesi bize bir köşe ver, tâ ki kıyamette bir azık bulasın!"

630. Dedi: "Bağcının bir köşesi vardır, o orada kurda bekçidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

630. Dedi: "Bağcının bir köşesi vardır, o orada kurda bekçidir."

Hint nüshalarında "sıcaklık" yerine "soğukluk" meydana gelmiştir. Anlamı "soğukluk ve sıcaklık içinde" demek olur.

Hind nüshalarında "germâ" yerine "serma" vâki'dir. Ma'nâ “soğukluk ve harâret içinde" demek olur.

625. Akrabâdan ve dosttan ve taallukāttan bir cefâ, ağırlıkta üç yüz bin gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

625. Akrabalardan, dostlardan ve yakınlardan gelen bir cefa, ağırlıkta üç yüz bin gibidir.

Yani, "Tanıdık kimselerden gelen cefa, yabancıdan gelen cefadan daha etkilidir. Çünkü tanıdıktan gelen bir cefa, ağırlıkta üç yüz bin cefanın verdiği azap derecesindedir."

Ya'nî, "Tanıdık kimselerden gelen cefâ, yabancıdan gelen cefâdan daha müessirdir. Zîrâ tanıdıktan gelen bir cefâ, ağırlıkta üç yüz bin cefânın verdiği azâb derecesindedir."

626. Zîrâ ki onun cevr ü cefâsına gönül koymadı, onun cânı, onun lutuf ve vefâsına alışık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

626. Çünkü onun eziyet ve cefasına gönül koymadı, onun canı, onun lütuf ve vefasına alışık idi.

Çünkü akraba ve dosttan eziyet ve cefa meydana gelmesine gönlü hazır değildi. Aksine onun canı bunlardan lütuf ve vefa görmeye alışmış ve meyil etmiş idi. İnsan alıştığı şeyin zıddına maruz kalınca pek etkilenir.

Zîrâ akrabâ ve dosttan cevr ü cefâ vukūuna gönlü muntazır değil idi. Belki onun cânı bunlardan lutuf ve vefâ görmeğe me'lûf olmuş ve alışmış idi. İnsan alıştığı şeyin zıddına ma'rûz kalınca pek müteessir olur.

627. Her ne ki kişiye belâ ve şiddettir, bunu yakîn bil ki hilaf-ı âdettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

627. Her ne ki kişiye belâ ve şiddettir, bunu kesin bil ki âdetin tersidir.

Yani "Bir kişiye belâ ve şiddetli gelen bir hâl, muhakkak bilmelidir ki, o kimsenin alıştığı bir hâlin tersi olmasındandır. Bu sebeple bir kimse alıştığı şeyin tersini görünce mutlaka etkilenir."

Ya'ni "Bir kişiye belâ ve şiddetli gelen bir hâl, muhakkak bilmelidir ki, o kimsenin alıştığı bir hâlin hilâfı olmasındandır. Binâenaleyh bir kimse alıştığı şeyin hilafını görünce mutlakā müteessir olur."

628. Dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi zevâldedir. Eğer sen benim kanımı döktün ise helâl ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

628. Dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi batıştadır. Eğer sen benim kanımı döktün ise helâl ettim."

Şehirli efendi köylüye dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi şehirde yükselip batış mertebesini bulmuş ve burada eksikliğe yönelmiştir. Eğer sen benim kanımı döktün ve bu eziyetleri bana uygun gördün ise, ben sana hepsini helâl ettim."

Şehirli efendi köylüye dedi: "Ey kimse, senin muhabbetinin güneşi şehirde yükselip zevâl mertebesini bulmuş ve burada noksâna meyletmiştir. Eğer sen benim kanımı döktün ve bu eziyetleri bana revâ gördün ise, ben sana hepsini helâl ettim."

629. "Bu yağmur gecesi bize bir köşe ver, tâ ki kıyamette bir azık bulasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

629. "Bu yağmur gecesi bize bir köşe ver, tâ ki kıyamette bir azık bulasın!"

630. Dedi: "Bağcının bir köşesi vardır, o orada kurda bekçidir." Şehirli efendinin yalvarması üzerine köylü dedi ki: "Evet bizim bağcının barındığı bir köşe vardır ki, o bağcı orada kurtlara karşı bekçilik eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

630. Dedi: "Bağcının bir köşesi vardır, o orada kurda bekçidir." Şehirli efendinin yalvarması üzerine köylü dedi ki: "Evet bizim bağcının barındığı bir köşe vardır ki, o bağcı orada kurtlara karşı bekçilik eder."

631. "O bağcının elinde kurt için ok ve yay vardır, tâ ki o iri kurt gelirse onu vursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

631. "O bağcının elinde kurt için ok ve yay vardır, tâ ki o iri kurt gelirse onu vursun."

632. "Eğer sen o hizmeti yaparsan yer senindir ve yoksa başka bir yer arama-ğa buyur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

632. "Eğer sen o hizmeti yaparsan yer senindir ve yoksa başka bir yer arama-ğa buyur!"

"Ey şehirli efendi, eğer sen bağcının o kurt bekçiliği hizmetini yaparsan, onun oturduğu yeri sana tahsis ederim. Aksine, buyurun kendinize bir başka yer arayın!"

"Ey şehirli efendi, eğer sen bağcının o kurt bekçiliği hizmetini yaparsan, onun oturduğu yeri sana tahsîs ederim. Aksi halde, buyurun kendinize bir başka yer arayın!"

633. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, sen yer ver! O yayı ve oku elime koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

633. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, sen yer ver! O yayı ve oku elime koy!"

Şehirli efendi, köylünün alaycı teklifini ciddî olarak kabul edip dedi: "Hay hay, sana birçok hizmetler edeyim. Yeter ki sen bana bu acı gecede bir yer ver ve o yayı ve oku da elime ver!"

Şehirli efendi, köylünün müstehziyâne teklifini ciddî olarak kabûl edip de-di: "Hay hay, sana birçok hizmetler edeyim. Tek sen bana bu elîm gecede bir yer ver ve o yayı ve oku dahi elime ver!"

634. "Ben uyumam, bağın bekçiliğini ederim. Eğer kurt baş çıkarırsa ona ok vururum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

634. "Ben uyumam, bağın bekçiliğini ederim. Eğer kurt baş çıkarırsa ona ok vururum."

"Rez" "üzüm kütüğü" anlamına gelir. "Üzüm" anlamına da gelir. Ve genellikle üzüm bağına da derler. Burada "bağ" anlamı uygundur.

"Rez" "üzüm kütüğü" ma'nâsınadır. "Üzüm” ma'nasına da gelir. Ve alelu-mûm üzüm bağına da derler. Burada "bağ"ma'nâsı münasibdir.

635. "Ey iki gönüllü, Hak için bu gece bırakma! Baş üzerinde yağmur suyu ve altta çamur vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

635. "Ey iki gönüllü, Hak için bu gece bırakma! Baş üzerinde yağmur suyu ve altta çamur vardır!"

"Dü-dil" (iki gönüllü), bir işte kararsız kalan kişiye denir ve münafık (iki yüzlü) anlamına da gelir. Burada her iki anlam da geçerlidir. Yani "Ey içi başka, dışı başka olan köylü! Allah rızası için bizi bu gece açıkta bırakma; çünkü üstümüzde yağmur ve altımızda çamur vardır!"

"Dü-dil" iki gönüllü, bir emirde mütereddid olan kimseye derler ve münâ-fik ma'nâsına da gelir. Burada her ikisi de câizdir. Ya'nî "Ey içi başka ve dı-şı başka olan köylü! Allah rızâsı için bizi bu gece açıkta bırakma; zîrâ üstü-müzde yağmur ve altımızda çamur vardır!"

631. "O bağcının elinde kurt için ok ve yay vardır, tâ ki o iri kurt gelirse onu vursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

631. "O bağcının elinde kurt için ok ve yay vardır, tâ ki o iri kurt gelirse onu vursun."

Şehirli efendinin yalvarması üzerine köylü dedi ki: "Evet, bizim bağcının barındığı bir köşe vardır ki, o bağcı orada kurtlara karşı bekçilik eder."

Şehirli efendinin yalvarması üzerine köylü dedi ki: "Evet bizim bağcının barındığı bir köşe vardır ki, o bağcı orada kurtlara karşı bekçilik eder."

632. "Eğer sen o hizmeti yaparsan yer senindir ve yoksa başka bir yer aramağa buyur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

632. "Eğer sen o hizmeti yaparsan yer senindir ve yoksa başka bir yer aramağa buyur!"

"Ey şehirli efendi, eğer sen bağcının o kurt bekçiliği hizmetini yaparsan, onun oturduğu yeri sana tahsis ederim. Aksi halde, buyurun kendinize bir başka yer arayın!"

"Ey şehirli efendi, eğer sen bağcının o kurt bekçiliği hizmetini yaparsan, onun oturduğu yeri sana tahsîs ederim. Aksi halde, buyurun kendinize bir başka yer arayın!"

633. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, sen yer ver! O yayı ve oku elime koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

633. Dedi: "Yüz hizmet edeyim, sen yer ver! O yayı ve oku elime koy!"

Şehirli efendi, köylünün alaycı teklifini ciddî olarak kabul edip dedi: "Hay hay, sana birçok hizmetler edeyim. Yeter ki sen bana bu elemli gecede bir yer ver ve o yayı ve oku dahi elime ver!"

Şehirli efendi, köylünün müstehziyâne teklifini ciddî olarak kabûl edip dedi: "Hay hay, sana birçok hizmetler edeyim. Tek sen bana bu elîm gecede bir yer ver ve o yayı ve oku dahi elime ver!"

634. "Ben uyumam, bağın bekçiliğini ederim. Eğer kurt baş çıkarırsa ona ok vururum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

634. "Ben uyumam, bağın bekçiliğini ederim. Eğer kurt baş çıkarırsa ona ok vururum."

"Rez" "üzüm kütüğü" anlamına gelir. "Üzüm" anlamına da gelir. Ve genellikle üzüm bağına da derler. Burada "bağ" anlamı uygundur.

"Rez" "üzüm kütüğü" ma'nâsınadır. "Üzüm” ma'nasına da gelir. Ve alelumûm üzüm bağına da derler. Burada "bağ"ma'nâsı münasibdir.

635. "Ey iki gönüllü, Hak için bu gece bırakma! Baş üzerinde yağmur suyu ve altta çamur vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

635. "Ey iki gönüllü, Hak için bu gece bırakma! Baş üzerinde yağmur suyu ve altta çamur vardır!"

"Dü-dil" (iki gönüllü), bir emirde tereddüt eden kişiye denir ve münafık (iki yüzlü) anlamına da gelir. Burada her ikisi de caizdir. Yani "Ey içi başka ve dışı başka olan köylü! Allah rızası için bizi bu gece açıkta bırakma; çünkü üstümüzde yağmur ve altımızda çamur vardır!"

"Dü-dil" iki gönüllü, bir emirde mütereddid olan kimseye derler ve münâfik ma'nâsına da gelir. Burada her ikisi de câizdir. Ya'nî "Ey içi başka ve dışı başka olan köylü! Allah rızâsı için bizi bu gece açıkta bırakma; zîrâ üstümüzde yağmur ve altımızda çamur vardır!"

636. Hâlî köşe oldu ve o, iyâliyle oraya gitti; yer dar ve mecâlsiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

636. Hâlî köşe oldu ve o, iyâliyle oraya gitti; yer dar ve mecâlsiz.

Bu konuşma üzerine, bağcının o boş olan köşesi uygun oldu ve kesinleşti ve şehirli efendi ailesiyle o köşeye gitti; fakat yer dar ve kendileri güçsüz olarak. Bu ikinci mısraın sonrası, tamamlayıcı bir cümle olmak üzere bağlıdır.

"Bu mükâleme üzerine, bağcının o boş olan köşesi uydu ve takarrür etti ve şehirli efendi iyâliyle o köşeye gitti; fakat yer dar ve kendileri mecâlsiz olarak." Bu ikinci mısrâ'ın mâba'di bir cümle-i mütemmime olmak üzere merbûttur.

637. Selin heybetinden mağara köşesinde çekirge gibi birbiri üzerine binip,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

637. Selin heybetinden mağara köşesinde çekirge gibi birbiri üzerine binip,

"Melah" "çekirge" demektir. "Nihîb" nûn harfinin kesresiyle (i sesiyle) okunan "nihâb" Arapça kelimesinin imâle edilmiş (uzatılarak söylenmiş) şeklidir. Heybet, korku, azamet ve korkutucu ses anlamlarına gelir. Bu beyitteki cümle, sonraki beyit ile tamamlanır:

"Melah" "çekirge" demektir. "Nihîb" nûnun kesriyle "nihâb" kelime-i arabiyyesinin imâle olunmuşudur. Heybet ve korku ve azamet ve âvâz-ı mehîb ma'nâlarına gelir. Bu beyitteki cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur:

638. Gece, bütün gece hepsi: "Ey Hudâ bu bizim lâyıkımız, bizim lâyıkımız, lâyıkımızdır!" deyici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

638. Bütün gece hepsi: "Ey Allah'ım, bu bizim lâyıkımızdır, bizim lâyıkımızdır, lâyıkımızdır!" dediler.

639. "Bu o kimsenin lâyıkıdır ki, alçakların dostu oldu, yâhut nâkesler için keslik etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

639. "Bu, o kimsenin lâyıkıdır ki, alçakların dostu oldu yahut nâkesler için keslik etti."

"Bu uğradığımız belâ, alçak tabiatlı ve kötü ahlâklı kimseleri dostluğa kabul edenlerin ve nâ-ehil (ehil olmayan) kimselere karşı mürüvvet (insanlık, cömertlik) eden kimselerin lâyıkıdır."

"Bu uğradığımız belâ, alçak tabîatlı ve kötü ahlâklı kimseleri dostluğa kabûl edenlerin ve nâ-ehil kimselere karşı mürüvvet eden kimselerin lâyıkıdır."

640. "Bu, tama'-ı hâm içinde, kerîmlerin toprağının hizmetini terk söyleyen [638] kimselerin lâyıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

640. "Bu, ham tamah içinde, kerem sahibi kişilerin toprağının hizmetini terk eden kimselerin lâyıkıdır."

"Terk güften" "terk etmek" demektir. Yani "Bu şiddetli belâ, ham tamah içinde hayale kapılarak, kerem sahibi kişilerin yani âriflerin toprağının hizmetini terk eden kimsenin lâyıkıdır."

"Terk güften" "terk etmek" demektir. Ya'nî "Bu belâ-yı şedîd, tama'-ı hâm içinde hayâle kapılarak, kerîmlerin ya'nî âriflerin toprağının hizmetini terk eden kimsenin lâyıkıdır."

641. "Pâklerin toprağını ve duvarlarını yalayıcılık, âmmdan ve onların bağ ve gülzârından daha iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

641. "Temiz kişilerin toprağını ve duvarlarını yalayıcılık, halktan ve onların bağ ve gül bahçesinden daha iyidir."

636. Hâlî köşe oldu ve o, iyâliyle oraya gitti; yer dar ve mecâlsiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

636. Hâlî köşe oldu ve o, iyâliyle oraya gitti; yer dar ve mecâlsiz.

Bu konuşma üzerine, bağcının o boş olan köşesi uygun oldu ve kesinleşti ve şehirli efendi ailesiyle o köşeye gitti; fakat yer dar ve kendileri güçsüz olarak. Bu ikinci mısraın sonrası, tamamlayıcı bir cümle olmak üzere bağlıdır.

"Bu mükâleme üzerine, bağcının o boş olan köşesi uydu ve takarrür etti ve şehirli efendi iyâliyle o köşeye gitti; fakat yer dar ve kendileri mecâlsiz olarak." Bu ikinci mısrâ'ın mâba'di bir cümle-i mütemmime olmak üzere merbûttur.

637. Selin heybetinden mağara köşesinde çekirge gibi birbiri üzerine binip,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

637. Selin heybetinden mağara köşesinde çekirge gibi birbiri üzerine binip,

"Melah" "çekirge" demektir. "Nihîb" nûn harfinin kesresiyle (i sesiyle) okunan "nihâb" Arapça kelimesinin imâle edilmiş (uzatılarak söylenmiş) şeklidir. Heybet, korku, azamet ve korkutucu ses anlamlarına gelir. Bu beyitteki cümle, sonraki beyit ile tamamlanır:

"Melah" "çekirge" demektir. "Nihîb" nûnun kesriyle "nihâb" kelime-i arabiyyesinin imâle olunmuşudur. Heybet ve korku ve azamet ve âvâz-ı mehîb ma'nâlarına gelir. Bu beyitteki cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur:

638. Gece, bütün gece hepsi: "Ey Hudâ bu bizim lâyıkımız, bizim lâyıkımız, lâyıkımızdır!" deyici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

638. Bütün gece hepsi: "Ey Allah'ım, bu bizim lâyıkımızdır, bizim lâyıkımızdır, lâyıkımızdır!" dediler.

639. "Bu o kimsenin lâyıkıdır ki, alçakların dostu oldu, yâhut nâkesler için keslik etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

639. "Bu, o kimsenin lâyıkıdır ki, alçakların dostu oldu yahut nâkesler için keslik etti."

"Bu uğradığımız belâ, alçak tabiatlı ve kötü ahlâklı kimseleri dostluğa kabul edenlerin ve nâ-ehil (ehil olmayan) kimselere karşı mürüvvet (insanlık, cömertlik) eden kimselerin lâyıkıdır."

"Bu uğradığımız belâ, alçak tabîatlı ve kötü ahlâklı kimseleri dostluğa kabûl edenlerin ve nâ-ehil kimselere karşı mürüvvet eden kimselerin lâyıkıdır."

640. "Bu, tama'-ı hâm içinde, kerîmlerin toprağının hizmetini terk söyleyen [638] kimselerin lâyıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

640. "Bu, ham tamah içinde, kerem sahibi kişilerin toprağının hizmetini terk eden kimselerin lâyıkıdır."

"Terk güften" "terk etmek" demektir. Yani "Bu şiddetli belâ, ham tamah içinde hayale kapılarak, kerem sahibi kişilerin yani âriflerin toprağının hizmetini terk eden kimsenin lâyıkıdır."

"Terk güften" "terk etmek" demektir. Ya'nî "Bu belâ-yı şedîd, tama'-ı hâm içinde hayâle kapılarak, kerîmlerin ya'nî âriflerin toprağının hizmetini terk eden kimsenin lâyıkıdır."

641. "Pâklerin toprağını ve duvarlarını yalayıcılık, âmmdan ve onların bağ ve gülzârından daha iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

641. "Temiz kişilerin toprağını ve duvarlarını yalayıcılık, halktan ve onların bağ ve gül bahçesinden daha iyidir."

"Ariflerin huzurunda alçakgönüllülük ve tevazu ile hizmet etmek ve zahmet çekmek, Hakk'ı bilmekten cahil olan avamın yanında refah ve saadetle yaşamaktan daha iyidir."

"Âriflerin huzûrunda zillet ve tevâzu' ile hizmet etmek ve zahmet çekmek, ma'rifet-i Hak'tan câhil olan avâmın indinde refah ve saâdetle yaşamaktan daha iyidir."

642. Kalbi nûrlu bir adamın bendesi olasın, iyidir ki, şahlar başının tepesi üzerinde yürüyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

642. Kalbi nurlu bir adamın kulu olasın, iyidir ki, şahların başının tepesi üzerinde yürüyesin.

Yani "Hak'tan gafil olan görünüşteki hükümdarların makbulü olup, onların başları üzerinde yerin olmasından ise, kalp nuru sahibi, Allah'ı bilen bir arifin tam bir alçak gönüllülükle kulluğunu kabul etmek iyidir."

Ya'nî "Hak'tan gâfil olan sûrî hükümdarların makbûlü olup, onların başları üzerinde yerin olmaktan ise, nûr-i kalb sahibi bir ârif-i billâhın kemâl-i zilletle bendeliğini kabûl etmek iyidir."

643. Ey yolların peyki, toprak mülükünden, davul sesinden başkasını bulamayacaksın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

643. Ey yolların yolcusu, toprak krallarından davul sesinden başkasını bulamayacaksın.

"Toprak kralları"ndan kasıt, arazilere hükmeden ve sahip olan görünüşteki padişahlardır. "Davul sesi"nden kasıt ise onların saltanatlarının ünü ve şöhretidir. "Sübül", sebil kelimesinin çoğulu olup "yollar" demektir. Yani: "Ey farklı yolların takipçisi ve yolcusu, bu arazilere sahip olan görünüşteki padişahların ünleri ve şöhretleri davul sesine benzer. Davulların sesi bir süre çalındıktan sonra nasıl kesilirse, onların da saltanat nöbetleri bittiği zaman, şöhretlerinin sesi kesilir. Bu sebeple, sen onlara hizmet etmekten ancak davul sesini bulabilirsin. Kesilmeyen manevî ses onlarda yoktur. Bu manevî ses ancak âriflerde bulunur." Nitekim yüce ve yardımcı pir (Mevlânâ) 672 tarihinde görünüş âlemine veda ettiği halde, manevî sesleri olan bu Mesnevî-i Şerif hâlâ ellerde dolaşıyor ve İngiltere'de, Almanya'da nüshaları basılıp okutuluyor.

"Mülûk-i hâk"den murâd, hâkim ve mâlik-i arâzî olan sûrî pâdişâhlardır. "Davul sesi"nden murâd, onların sıyt ve şöhret-i saltanatları. "Sübül" sebilin cem'i olup "yollar" demektir. Ya'nî: "Ey müteferrik yolların tâbi' ve sâliki, bu arâzîye mâlik olan sûrî pâdişâhların sıyt ve şöhretleri davul sesine benzer. Davulların sesi bir müddet çalındıktan sonra nasıl münkatı' olursa, oların da nevbet-i saltanatları bittiği vakit, sadâ-yı şöhretleri kesilir. Binâenaleyh, sen onlara olan hizmetden ancak davul sesini bulabilirsin. Gayr-i münkatı' olan sadâ-yı ma'nevî onlarda yoktur. Bu sadâ-yı ma'nevî ancak âriflerde bulunur." Nitekim Cenâb-ı pîr-i destgîr 672 târihinde âlem-i sûrîye vedâ' buyurdukları halde, sadâ-yı ma'nevîleri olan bu Mesnevî-i Şerif el-ân ellerde dolaşıyor ve İngiltere'de Almanya'da nüshaları tab' olunup tedris olunuyor.

644. Şehirliler rûha nisbetle yol vuruculardır. Köylü kimdir? Ahmak ve fütuhsuzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

644. Şehirliler ruha göre yol kesicilerdir. Köylü kimdir? Ahmak ve fetihsizdir.

"Şehirliler"den kastedilen, zahirî ilimlerde akıl ve zekâlarıyla öne çıkan kimselerdir. "Köylü"den kastedilen ise, akıl ve zekâsı terbiye görmemiş cahiller topluluğudur. Yani "Zahirî ilimlerde akıl ve zekâlarıyla öne çıkan kimseler, ruhanîyet âleminden habersiz oldukları için, Hakk yoluna girenlerin yollarını keserler ve onları yollarından alıkoymak için kendi vehim ve hayalleri çerçevesinde birtakım parlak sözler söylerler. Şimdi bunlar ta- "Âriflerin huzurunda zillet ve tevazu ile hizmet etmek ve zahmet çekmek, Hak bilgisinden cahil olan avamın yanında refah ve saadetle yaşamaktan daha iyidir."

"Şehirliler"den murâd, ulûm-i zâhiriyyede akıl ve zekâlarıyla temeyyüz eden kimselerdir. "Köylü"den murâd, akıl ve zekâsı terbiye görmemiş olan gürûh-ı cühelâdır. Ya'nî "Ulûm-i zâhiriyyede akıl ve zekâlarıyla temeyyüz eden kimseler rûhâniyet âleminden bî-haber oldukları için, tarîk-ı Hakk'a sülûk edenlerin yollarını vururlar ve onlari yollarından alıkoymak için kendi evhâm ve hayalleri dâiresinde birtakım parlak sözler söylerler. İmdi bunlar ta- "Âriflerin huzûrunda zillet ve tevâzu' ile hizmet etmek ve zahmet çekmek, ma'rifet-i Hak'tan câhil olan avâmın indinde refah ve saâdetle yaşamaktan daha iyidir."

642. Kalbi nûrlu bir adamın bendesi olasın, iyidir ki, şahlar başının tepesi üzerinde yürüyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

642. Kalbi nurlu bir adamın kulu olasın, iyidir ki, şahların başının tepesi üzerinde yürüyesin.

Yani "Hak'tan gafil olan görünüşteki hükümdarların makbulü olup, onların başları üzerinde yerin olmasından ise, kalp nuru sahibi, Allah'ı bilen bir arifin tam bir alçak gönüllülükle kulluğunu kabul etmek iyidir."

Ya'nî "Hak'tan gâfil olan sûrî hükümdarların makbûlü olup, onların başları üzerinde yerin olmaktan ise, nûr-i kalb sahibi bir ârif-i billâhın kemâl-i zilletle bendeliğini kabûl etmek iyidir."

643. Ey yolların peyki, toprak mülükünden, davul sesinden başkasını bulamayacaksın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

643. Ey yolların peyki, toprak mülkü sahiplerinden, davul sesinden başkasını bulamayacaksın.

"Toprak mülkü sahipleri"nden kasıt, topraklara hâkim ve sahip olan görünürdeki padişahlardır. "Davul sesi"nden kasıt ise, onların saltanatlarının şöhreti ve ünüdür. "Sübül" kelimesi "sebil"in çoğulu olup "yollar" demektir. Yani: "Ey dağınık yolların takipçisi ve sâliki, bu topraklara sahip olan görünürdeki padişahların şöhretleri ve ünleri davul sesine benzer. Davulların sesi bir süre çalındıktan sonra nasıl kesilirse, onların da saltanat süreleri bittiği zaman, şöhretlerinin sesi kesilir. Bu sebeple, sen onlara hizmet etmekten ancak davul sesini bulabilirsin. Kesilmeyen manevî ses onlarda yoktur. Bu manevî ses ancak âriflerde bulunur." Nasıl ki, Cenâb-ı pîr-i destgîr (Hz. Mevlânâ) 672 tarihinde görünür âleme veda ettikleri halde, manevî sesleri olan bu Mesnevî-i Şerif hâlâ ellerde dolaşıyor ve İngiltere'de, Almanya'da nüshaları basılıp okutuluyor.

"Mülûk-i hâk"den murâd, hâkim ve mâlik-i arâzî olan sûrî pâdişahlardır. "Davul sesi"nden murâd, onların sıyt ve şöhret-i saltanatları. "Sübül" sebilin cem'i olup "yollar" demektir. Ya'nî: "Ey müteferrik yolların tâbi' ve sâliki, bu arâzîye mâlik olan sûrî pâdişahların sıyt ve şöhretleri davul sesine benzer. Davulların sesi bir müddet çalındıktan sonra nasıl münkatı' olursa, oların da nevbet-i saltanatları bittiği vakit, sadâ-yı şöhretleri kesilir. Binâenaleyh, sen onlara olan hizmetden ancak davul sesini bulabilirsin. Gayr-i münkatı' olan sadâ-yı ma'nevî onlarda yoktur. Bu sadâ-yı ma'nevî ancak âriflerde bulunur." Nitekim Cenâb-ı pîr-i destgîr 672 târihinde âlem-i sûrîye vedâ' buyurdukları halde, sadâ-yı ma'nevîleri olan bu Mesnevî-i Şerif el-ân ellerde dolaşıyor ve İngiltere'de Almanya'da nüshaları tab' olunup tedris olunuyor.

644. Şehirliler rûha nisbetle yol vuruculardır. Köylü kimdir? Ahmak ve fütuhsuzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

644. Şehirliler ruha göre yol kesicilerdir. Köylü kimdir? Ahmak ve anlayışsızdır.

"Şehirliler"den kasıt, zahirî ilimlerde akıl ve zekâlarıyla öne çıkan kimselerdir. "Köylü"den kasıt ise, akıl ve zekâsı terbiye görmemiş cahiller topluluğudur. Yani "Zahirî ilimlerde akıl ve zekâlarıyla öne çıkan kimseler, ruhanî âlemden habersiz oldukları için, Hakk yoluna girenlerin yollarını keserler ve onları yollarından alıkoymak için kendi vehim ve hayalleri çerçevesinde birtakım parlak sözler söylerler. Şimdi bunlar Hakk yolunun ve ruh yolunun eşkıyaları olursa, akıl ve zekâdan, ilim ve irfandan nasipsiz olan avamın hâli nasıl olur? Şüphe yok ki, onlar bu hususta ahmaktır ve anlayışsızdır." "Gîc" (şaşkın) ise, beyni bozuk olan kimseye denir.

"Şehirliler"den murâd, ulûm-i zâhiriyyede akıl ve zekâlarıyla temeyyüz eden kimselerdir. "Köylü"den murâd, akıl ve zekâsı terbiye görmemiş olan gürûh-ı cühelâdır. Ya'nî "Ulûm-i zâhiriyyede akıl ve zekâlarıyla temeyyüz eden kimseler rûhâniyet âleminden bî-haber oldukları için, tarîk-ı Hakk'a sülûk edenlerin yollarını vururlar ve onlari yollarından alıkoymak için kendi evhâm ve hayalleri dâiresinde birtakım parlak sözler söylerler. İmdi bunlar ta- rík-ı Hakk'ın ve rûh yolunun rehzenleri olursa, akıl ve zekâdan ve ilim ve irfândan bî-behre olan avâmın hâli nasıl olur? Şübhe yok ki, onlar bu husûsta ahmaktır ve fütühsuzdur." "Gîc” dimâğı muhtell olan kimseye derler.

645. Bu, o kimsenin lâyıkıdır ki, aklın tedbiri olmaksızın ona bir gülün sadâsı geldi, nakli ihtiyar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

645. Bu, aklın tedbiri olmaksızın kendisine bir gulyabaninin sesi gelip, yolunu değiştirmeyi tercih eden kişinin layığıdır.

"Bu yollarda perişan olmak, aklın tedbirinden gafil olduğu hâlde, kendisine çöllerde yolcuların yollarını şaşırtan bir gulyabaninin sesi gelen ve akli muhakemelerini askıya alıp yolun başka tarafa naklini tercih eden kişinin layığı olur." "Gul"dan kasıt, taklitçi şeyh ve onun takipçileridir. Bazı kişiler, bir Allah dostunun sohbetini ve hizmetini tercih etmiş ve Hak yolunda doğruca gitmekte bulunmuşken, taklitçi bir şeyhin veya onun takipçilerinden birinin kandırmasıyla o kâmil insanın hizmetini terk edip, taklitçi şeyhin hizmetini tercih eder. Ve Hak yolunda [başına] zahirî ve manevî türlü türlü belalar gelir. Bu gibi durumların Hakk yolcuları arasında meydana gelmesi pek çoktur.

"Bu yollarda perîşân olmak o kimsenin lâyıkı olur ki, o kimse aklın tedbîrinden gâfil olduğu halde, ona sahrâlarda yolcuların yollarını şaşırtan bir gulyabânînin sadâsı geldi ve o muhâkemât-ı akliyyesini ta'til edip yolun başka tarafa naklini ihtiyâr etti." "Gul" den murâd, şeyh-i mukallid ve onun tevâbi'idir. Ba'zı kimseler, bir ârif-i billâhın sohbetini ve hizmetini ihtiyâr etmiş ve Hak yolunda doğruca gitmekte bulunmuş iken, bir şeyh-i mukallidin veyâ onun tevâbi'inden birinin iğvâsıyle o kâmilin hizmetini terk edip, şeyh-i mukallidin hizmetini ihtiyâr eder. Ve tarîk-ı Hak'ta [başına] sûrî ve ma'nevî türlü türlü belâlar gelir. Bu gibi ahvâlin sâlikler arasında vukū'u pek çoktur.

646. Vaktaki peşîmanlık gönülden şegafa kadar gider, ondan sonra i'tiraf faide tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

646. Pişmanlık gönülden şegafa (kalp zarına) kadar ulaştığında, ondan sonra itiraf fayda vermez.

Bir kâmil (olgun) kişinin hizmetinden bir gafil (dikkatsiz) kişinin hizmetine giden sâlikin (Hakk yolcusunun) bildiği üzere, neticede pişmanlık ortaya çıkar ve bu pişmanlık gönlünden kalbine de maddî bir rahatsızlık doğurur; ondan sonra kusurunu itiraf etmiş olsa bile artık o belanın çaresi ve itirafın faydası olmaz. "Şegaf" kalp zarı demektir. Yani pişmanlık denilen manevî üzüntünün kalbin zarına da maddeten etki edeceğine işaret buyrulur. Hint nüshalarının bazılarında "itiraf" yerine "itizaf" geçmiştir ve "itizaf", "uzuf" (yüz çevirmek) kelimesinden türemiştir. Anlamı, bir şeyden yüz çevirmek demek olur. Bu durumda anlam "Ondan sonra gitti; yoldan yüz çevirmek fayda vermez" demek olur.

Vaktāki bir kâmilin hizmetinden bir gâfilin hizmetine gittiği sâlikin ma'lûmu olarak, netîcede peşîmanlık hasıl olur ve bu peşîmanlık gönlünden kalbine de maddî bir ârıza tevlîd eder, ondan sonra kusûrunu i'tiraf etmiş olsa bile artık o belânın çâresi ve i'tirâfın fâidesi olmaz. "Şegâf" cild-i kalb demektir. Ya'nî peşîmanlık denilen teessür-i ma'nevî kalbin cildine de maddeten müessir olacağına işâret buyrulur. Hind nüshalarının ba'zısında "i'tirâf" yerine "i'tizâf" vâki' olmuştur ve "i'tizaf", "uzûf" (عزوف) den müştaktır. Ma'nâsı, bir şeyden yüz çevirmek demek olur. Bu sûrette ma'nâ "Ondan sonra gitti; yoldan yüz çevirmek fâide vermez" demek olur.

647. O yay ve ok, onun elinde bütün gece taraf taraf kurdu arayıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

647. O yay ve ok, onun elinde bütün gece taraf taraf kurdu arayıcı oldu.

Köylünün verdiği yay ve ok, şehirli efendinin elinde olduğu hâlde bütün gece her yönde kurdu gözleyici oldu. Hakk yolunun ve ruh yolunun rehzenleri (yol kesicileri) olursa, akıldan, zekâdan, ilimden ve irfandan nasipsiz olan avamın (halkın) hâli nasıl olur? Şüphe yok ki, onlar bu hususta ahmaktır ve fütûhsuz (manevî açılımlardan yoksun) dur. "Gîc" (şaşkın, sersem) beyni karışmış olan kimseye denir.

Köylünün verdiği yay ve ok şehirli efendinin elinde olduğu hâlde bütün gece taraf taraf kurdu gözleyici oldu. tarîk-ı Hakk'ın ve rûh yolunun rehzenleri olursa, akıl ve zekâdan ve ilim ve irfândan bî-behre olan avâmın hâli nasıl olur? Şübhe yok ki, onlar bu husûsta ahmaktır ve fütûhsuzdur. "Gîc" dimâğı muhtel olan kimseye derler.

645. Bu, o kimsenin lâyıkıdır ki, aklın tedbiri olmaksızın ona bir gulün sadâsı geldi, nakli ihtiyâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

645. Bu, aklın tedbiri olmaksızın kendisine bir gulyabaninin sesi gelen ve başka bir yola sapmayı seçen kişinin layığıdır.

Bu yollarda perişan olmak, aklın tedbirinden gafil olduğu halde, kendisine çöllerde yolcuların yollarını şaşırtan bir gulyabaninin sesi gelen ve akli muhakemelerini bırakıp yolun başka bir tarafa naklini seçen kişinin layığı olur. "Gul"den kasıt, taklitçi şeyh ve onun takipçileridir. Bazı kişiler, Allah'ı bilen bir ârifin sohbetini ve hizmetini seçmiş ve Hak yolunda doğruca gitmekte bulunmuşken, taklitçi bir şeyhin veya onun takipçilerinden birinin ayartmasıyla o kâmilin hizmetini terk edip, taklitçi şeyhin hizmetini seçer. Ve Hak yolunda başına zahirî ve manevî türlü türlü belalar gelir. Bu gibi durumların Hakk Yolcuları arasında meydana gelmesi pek çoktur.

Bu yollarda perîşan olmak o kimsenin lâyıkı olur ki, o kimse aklın tedbîrinden gâfil olduğu halde, ona sahrâlarda yolcuların yollarını şaşırtan bir gulyabânînin sadâsı geldi ve o muhâkemât-ı akliyesini ta'tîl edip yolun başka tarafa naklini ihtiyâr etti. "Gul" den murâd, şeyh-i mukallid ve onun tevâbi'idir. Ba'zı kimseler, bir ârif-i billâhın sohbetini ve hizmetini ihtiyâr etmiş ve Hak yolunda doğruca gitmekte bulunmuş iken, bir şeyh-i mukallidin veyâ onun tevâbi'inden birinin iğvâsıyla o kâmilin hizmetini terk edip, şeyh-i mukallidin hizmetini ihtiyâr eder. Ve tarîk-ı Hak'ta [başına] sûrî ve ma'nevî türlü türlü belâlar gelir. Bu gibi ahvâlin sâlikler arasında vukû'u pek çoktur.

646. Vaktâki peşîmanlık gönülden şegâfa kadar gider, ondan sonra i'tiraf fâide tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

646. Pişmanlık gönülden kalbin zarına kadar ulaştığında, ondan sonra itiraf fayda vermez.

Bir Hakk yolcusunun, kâmil bir mürşidin hizmetinden gafil birinin hizmetine gittiği bilindiği üzere, neticede pişmanlık ortaya çıkar ve bu pişmanlık gönlünden kalbine de maddî bir rahatsızlık verir; ondan sonra kusurunu itiraf etmiş olsa bile artık o belanın çaresi ve itirafın faydası olmaz. "Şegâf" kalbin zarı demektir. Yani pişmanlık denilen manevî üzüntünün kalbin zarına da maddeten etki edeceğine işaret buyrulur. Hint nüshalarının bazılarında "itiraf" yerine "i'tizâf" geçmiştir ve "i'tizâf", "uzûf" (عزوف) kelimesinden türemiştir. Anlamı, bir şeyden yüz çevirmek demektir. Bu durumda anlam "Ondan sonra gitti; yoldan yüz çevirmek fayda vermez" demek olur.

Vaktâki bir kâmilin hizmetinden bir gâfilin hizmetine gittiği sâlikin ma'lûmu olarak, netîcede peşîmanlık hasıl olur ve bu peşîmanlık gönlünden kalbine de maddî bir ârıza tevlîd eder, ondan sonra kusûrunu i'tiraf etmiş olsa bile artık o belânın çâresi ve i'tirâfın fâidesi olmaz. "Şegâf" cild-i kalb demektir. Ya'nî peşîmanlık denilen teessür-i ma'nevî kalbin cildine de maddeten müessir olacağına işâret buyrulur. Hind nüshalarının ba'zısında "i'tirâf" yerine "i'tizâf" vâki' olmuştur ve "i'tizâf", "uzûf" (عزوف) den müştaktır. Ma'nâsı, bir şeyden yüz çevirmek demek olur. Bu sûrette ma'nâ "Ondan sonra gitti; yoldan yüz çevirmek fâide vermez" demek olur.

647. O yay ve ok, onun elinde bütün gece taraf taraf kurdu arayıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

647. O yay ve ok, onun elinde bütün gece taraf taraf kurdu arayıcı oldu.

Köylünün verdiği yay ve ok, şehirli efendinin elinde olduğu hâlde bütün gece her yöne kurdu gözleyici oldu.

Köylünün verdiği yay ve ok şehirli efendinin elinde olduğu hâlde bütün gece taraf taraf kurdu gözleyici oldu.

648. Kurt ise onun üzerine kıvılcım gibi musallat, o kurttan bî-haber olduğu halde kurdu arayıcı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

648. Kurt ise onun üzerine kıvılcım gibi musallat, o kurttan habersiz olduğu halde kurdu arayıcı.

Kurt hükmünde olan köylü ise şehirli efendinin üzerine çakmak taşında gizli olan kıvılcım gibi ortaya çıkıp musallat olmuştu. Bizim şehirli efendi ise, kendisine musallat olan o köylü kurttan habersiz olduğu halde, elindeki ok ve yay ile kurdu gözetleyici idi.

Kurt mesâbesinde olan köylü ise şehirli efendinin üzerine çakmak taşında muhtefî olan kıvılcım gibi zâhir olup musallat olmuş idi. Bizim şehirli efendi ise, o kendisine musallat olan köylü kurdundan bî-haber olduğu hâlde, elindeki ok ve yay ile kurdu gözetleyici idi.

649. Her sivrisinek, her pire, bir kurt gibi olup o vîrânede onlara bir zahm vurmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

649. Her sivrisinek, her pire, bir kurt gibi olup o viranede onlara bir yara vurmuş.

650. Anûd kurdun hücumunun heybetinden, o sivrisineği koğmağa da fırsat ol- [648] madı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

650. İnatçı kurdun hücumunun heybetinden, o sivrisineği kovmaya da fırsat olmadı.

Şehirli ve ailesinin bulundukları mağarada sivrisinek ve pire doluydu ve onları sokar ve ısırırdı. Fakat zavallı şehirlinin hayalinde bir kurt hücumu yerleşmiş olduğundan, o hayalî kurdun hücumunun heybetinden elindeki oku ve yayı bırakıp sivrisinekleri ve pireleri kovmaya bile fırsatı yoktu.

Şehirlinin ve ailesinin bulundukları mağarada sivrisinek ve pire doluydu ve onları sokar ve ısırırdı. Fakat zavallı şehirlinin hayalinde bir kurt hücûmu yerleşmiş olduğundan o hayâli kurdun hücûmunun heybetinden elindeki oku ve yayı bırakıp sivrisinekleri ve pireleri koğmağa bile fırsat yok idi.

651. Tâ olmaya ki kurt bir ziyan vursun; köylü de, efendinin sakalını koparsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

651. Ta ki kurt bir zarar vermesin; köylü de, efendinin sakalını koparmasın.

Çünkü efendi, bir kurdun ansızın saldırıp bağa ve hayvanlara bir zarar vermesinden ve sonuç olarak da köylünün tam bir öfkeyle onun sakalını yolmasından korkuyordu.

Zîrâ efendi, bir kurdun ansızın hücum edip bağa ve hayvanlara bir ziyân vermesinden ve netîcede de köylünün kemâl-i hiddetle onun sakalını yolmasından korkar idi.

652. Böylece bî-karar olarak gece yarısına kadar, onların cânı göbekten dudağa gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

652. Böylece kararsız bir şekilde gece yarısına kadar, onların canı göbekten dudağa gelirdi.

"Dendân künân" (diş gıcırdatarak) kararsız, hor ve rüsvay (rezil) olmaktan kinayedir. Yani "Şehirli efendinin ve ailesinin bu tarif edilen eziyet ve cefa içinde kararsız bir halde canları ağızlarına gelmekteydi."

"Dendân künân" bî-karâr ve hor ve rüsvây olmaktan kinâyedir. Ya'nî "Şehirli efendinin ve âilesinin bu ta'rîf olunan ezâ ve cefâ içinde bî-karâr bir hâlde canları ağızlarına gelmekte idi."

648. Kurt ise onun üzerine kıvılcım gibi musallat, o kurttan bî-haber olduğu halde kurdu arayıcı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

648. Kurt ise onun üzerine kıvılcım gibi musallat, o kurttan habersiz olduğu halde kurdu arayıcı.

Kurt hükmünde olan köylü ise şehirli efendinin üzerine çakmak taşında gizli olan kıvılcım gibi ortaya çıkıp musallat olmuştu. Bizim şehirli efendi ise, kendisine musallat olan o köylü kurttan habersiz olduğu halde, elindeki ok ve yay ile kurdu gözetleyici idi.

Kurt mesâbesinde olan köylü ise şehirli efendinin üzerine çakmak taşında muhtefî olan kıvılcım gibi zâhir olup musallat olmuş idi. Bizim şehirli efendi ise, o kendisine musallat olan köylü kurdundan bî-haber olduğu hâlde, elindeki ok ve yay ile kurdu gözetleyici idi.

649. Her sivrisinek, her pire, bir kurt gibi olup o vîrânede onlara bir zahm vurmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

649. Her sivrisinek, her pire, bir kurt gibi olup o viranede onlara bir yara vurmuş.

650. Anûd kurdun hücumunun heybetinden, o sivrisineği koğmağa da fırsat olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

650. İnatçı kurdun hücumunun heybetinden, o sivrisineği kovmaya da fırsat olmadı.

Şehirli adamın ve ailesinin bulundukları mağarada sivrisinek ve pire doluydu ve onları sokar ve ısırırdı. Fakat zavallı şehirli adamın hayalinde bir kurt hücumu yerleşmiş olduğundan, o hayalî kurdun hücumunun heybetinden elindeki oku ve yayı bırakıp sivrisinekleri ve pireleri kovmaya bile fırsatı yoktu.

Şehirlinin ve ailesinin bulundukları mağarada sivrisinek ve pire doluydu ve onları sokar ve ısırırdı. Fakat zavallı şehirlinin hayalinde bir kurt hücûmu yerleşmiş olduğundan o hayâli kurdun hücûmunun heybetinden elindeki oku ve yayı bırakıp sivrisinekleri ve pireleri koğmağa bile fırsat yok idi.

651. Tâ olmaya ki kurt bir ziyan vursun; köylü de, efendinin sakalını koparsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

651. Ta ki kurt bir zarar vermesin; köylü de, efendinin sakalını koparmasın.

Çünkü efendi, bir kurdun ansızın saldırıp bağa ve hayvanlara bir zarar vermesinden ve sonuç olarak da köylünün tam bir öfkeyle onun sakalını yolmasından korkuyordu.

Zîrâ efendi, bir kurdun ansızın hücum edip bağa ve hayvanlara bir ziyân vermesinden ve netîcede de köylünün kemâl-i hiddetle onun sakalını yolmasından korkar idi.

652. Böylece bî-karar olarak gece yarısına kadar, onların cânı göbekten dudağa gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

652. Böylece kararsız bir şekilde gece yarısına kadar, onların canı göbekten dudağa gelirdi.

"Dendân künân" (diş gıcırdatarak) kararsız, hor ve rüsvay (rezil) olmaktan kinayedir. Yani "Şehirli efendinin ve ailesinin bu tarif edilen eziyet ve cefa içinde kararsız bir halde canları ağızlarına gelmekteydi."

"Dendân künân" bî-karâr ve hor ve rüsvây olmaktan kinâyedir. Ya'nî "Şehirli efendinin ve âilesinin bu ta'rîf olunan ezâ ve cefâ içinde bî-karâr bir hâlde canları ağızlarına gelmekte idi."

653. Ansızın kurtulmuş bir kurt timsali bir tepenin üstünden baş çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

653. Ansızın kurtulmuş bir kurt timsali bir tepenin üstünden baş çıkardı.

"Hişten" kelimesi, "hâ" harfinin kesresiyle (esre) okunduğunda, Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügät ve Burhân-ı Katı' adlı lügat kitaplarında "kurtulmak" ve "bırakmak"; ve "âvîhten" yani asılmak anlamlarına gelir. Burada "ininden kurtulmuş bir kurt" anlamının verilmesi uygun olur. Ankaravî hazretleri, "hâ" harfinin zammı (ötre) ile "ağız açmış" ve "dişini sırıtmış" anlamlarına geldiğini belirtmiş ise de, ben bu anlamı, elimde bulunan Şemsü'l-Lügāt ve Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Katı' kitaplarında bulamadım ve Hint şârihleri (açıklayıcıları) de bu anlamı göstermemişlerdir. Eğer görmediğimiz lügat kitaplarında bu anlam mevcut ise, şerefli beytin anlamına tam bir uygunluk gösterdiği inkâr edilemez.

"Hişten” hâ'nın kesriyle Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügät ve Burhân-ı Katı' lügatlerinde "kurtulmak" ve "bırakmak"; ve "âvîhten" ya'ni asılmak ma'nâlarına gelir. Burada "ininden kurtulmuş bir kurt" ma'nâsı verilmek münasib olur. Ankaravî hazretleri hâ'nın zammı ile “ağız açmış" ve "dişini sırıtmış" ma'nâlarına geldiğini beyân buyurmuş ise de, fakîr bu ma'nâyı, elimde bulunan Şemsü'l-Lügāt ve Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Katı" kitaplarında bulamadım ve Hind şârihleri dahi bu ma'nâyı göstermemişlerdir. Eğer görmediğimiz lügat kitaplarında bu ma'nâ münderic ise beyt-i şerîfin ma'nâsına kemâl-i mutabakatı münker değildir.

654. O efendi kirişten oku açtı, o hayvana vurdu ki nihayet aşağıya düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

654. O efendi kirişten oku açtı, o hayvana vurdu ki nihayet aşağıya düştü.

O şehirli efendi, elindeki yayın kirişini çekip oku fırlattı ve o gördüğü şekil ve timsal üzerine vurdu. Öyle ki nihayet o hayvan şekli tepeden aşağıya yuvarlandı.

O şehirli efendi, elindeki yayın kirişini çekip oku fırlattı ve o gördüğü şekil ve timsal üzerine vurdu. Öyle ki nihâyet o şekl-i hayvân tepeden aşağıya yuvarlandı.

655. Düşme esnasında hayvandan yel sıçradı, köylü "Hay!" etti ve el vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

655. Düşme esnasında hayvandan yel sıçradı, köylü "Hay!" etti ve el vurdu.

Hayvan oku yedikten sonra tepeden aşağıya yuvarlanırken yellendi. Köylü bu hâli görünce "Hay ne yaptın!" diye bağırarak elini birbirine veya dizi üzerine vurdu, dedi:

Hayvan oku yedikten sonra tepeden aşağıya yuvarlanırken yellendi. Köylü bu hâli görünce "Hay ne yaptın!" diye bağırarak elini birbirine veyâhut dizi üzerine vurdu, dedi:

656. "Ey na-civânmerd ki, benim eşeğimin yavrusudur!" dedi: "Hayır o Ehremen gibi kurttur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

656. "Ey namert kişi, o benim eşeğimin yavrusudur!" dedi: "Hayır, o Ehremen gibi kurttur!"

"Ehremen", Mecusilerin inancına göre şer yaratıcısı anlamına geldiği gibi, şeytana da derler. Şerif beyitte vezin zorunluluğu sebebiyle "âhermen" şeklinde ifade edilmiştir. Ve bu tarz telaffuz, diğer şairlerin şiirlerinde de kullanılmıştır. Yani köylü bağırarak dedi ki: "Be hey namert, ne yaptın? Ok ile vurduğun hayvan kurt değil, benim eşeğimin yavrusudur!" Efendi cevap olarak dedi ki: "Hayır, o Ehremen gibi koca bir kurttur!"

"Ehremen" Mecûsîlerin i'tikādınca şer hâlikı ma'nâsına geldiği gibi, şeytana dahi derler. Beyt-i şerîfte zarûret-i vezin hasebiyle "âhermen" sûretinde îrâd buyrulmuştur. Ve bu tarz telaffuz, şuarâ-yı sâirenin şiirlerinde de müsta'meldir. Ya'ni köylü bağırarak dedi ki: "Be hey nâ-civânmerd, ne yaptın? Ok ile vurduğun hayvan kurt değil, benim eşeğimin yavrusudur!" Efendi cevâben dedi ki: "Hayır, o Ehremen gibi koca bir kurttur!"

653. Ansızın kurtulmuş bir kurt timsali bir tepenin üstünden baş çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

653. Ansızın kurtulmuş bir kurt timsali bir tepenin üstünden baş çıkardı.

"Hişten" kelimesi, "hâ" harfinin kesresiyle (esre) okunduğunda, Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Katı' adlı lügat kitaplarında "kurtulmak" ve "bırakmak"; ve "âvîhten" yani "asılmak" anlamlarına gelir. Burada "ininden kurtulmuş bir kurt" anlamının verilmesi uygun olur. Ankaravî hazretleri, "hâ" harfinin zammı (ötre) ile "ağız açmış" ve "dişini sırıtmış" anlamlarına geldiğini belirtmiş ise de, ben bu anlamı, elimde bulunan Şemsü'l-Lügāt, Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Katı' kitaplarında bulamadım ve Hint şârihleri (açıklayıcıları) de bu anlamı göstermemişlerdir. Eğer görmediğimiz lügat kitaplarında bu anlam kayıtlı ise, şerefli beytin anlamına tam bir uygunluk arz ettiği inkâr edilemez.

“Hişten” hâ'nın kesriyle Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügät ve Burhân-ı Katı' lügatlerinde "kurtulmak" ve "bırakmak"; ve "âvîhten" ya'ni asılmak ma'nâ- larına gelir. Burada "ininden kurtulmuş bir kurt" ma'nâsı verilmek münasib olur. Ankaravî hazretleri hâ'nın zammı ile “ağız açmış" ve "dişini sırıtmış" ma'nâlarına geldiğini beyân buyurmuş ise de, fakîr bu ma'nâyı, elimde bulu- nan Şemsü'l-Lügāt ve Heft Kulzüm, Gıyâsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Katı" kitap- larında bulamadım ve Hind şârihleri dahi bu ma'nâyı göstermemişlerdir. Eğer görmediğimiz lügat kitaplarında bu ma'nâ münderic ise beyt-i şerîfin ma'nâ- sına kemâl-i mutabakatı münker değildir.

654. O efendi kirişten oku açtı, o hayvana vurdu ki nihayet aşağıya düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

654. O efendi kirişten oku açtı, o hayvana vurdu ki nihayet aşağıya düştü.

O şehirli efendi, elindeki yayın kirişini çekip oku fırlattı ve o gördüğü şekil ve timsal üzerine vurdu. Öyle ki nihayet o hayvan şekli tepeden aşağıya yuvarlandı.

O şehirli efendi, elindeki yayın kirişini çekip oku fırlattı ve o gördüğü şe- kil ve timsal üzerine vurdu. Öyle ki nihâyet o şekl-i hayvân tepeden aşağıya yuvarlandı.

655. Düşme esnasında hayvandan yel sıçradı, köylü "Hay!" etti ve el vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

655. Düşme esnasında hayvandan yel sıçradı, köylü "Hay!" etti ve el vurdu.

Hayvan oku yedikten sonra tepeden aşağıya yuvarlanırken yellendi. Köylü bu hâli görünce "Hay ne yaptın!" diye bağırarak elini birbirine veya dizi üzerine vurdu, dedi:

Hayvan oku yedikten sonra tepeden aşağıya yuvarlanırken yellendi. Köy- lü bu hâli görünce "Hay ne yaptın!" diye bağırarak elini birbirine veyâhut di- zi üzerine vurdu, dedi:

656. "Ey nâ-civânmerd ki, benim eşeğimin yavrusudur!" dedi: "Hayır o Ehre- men gibi kurttur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

656. "Ey civanmert olmayan kişi ki, benim eşeğimin yavrusudur!" dedi: "Hayır o Ehremen gibi kurttur!"

"Ehremen" Mecusilerin inancına göre şer yaratıcısı anlamına geldiği gibi, şeytana da derler. Şerefli beyitte vezin zorunluluğu sebebiyle "âhermen" şeklinde ifade buyrulmuştur. Ve bu tarz telaffuz, diğer şairlerin şiirlerinde de kullanılmıştır. Yani köylü bağırarak dedi ki: "Be hey civanmert olmayan kişi, ne yaptın? Ok ile vurduğun hayvan kurt değil, benim eşeğimin yavrusudur!" Efendi cevap olarak dedi ki: "Hayır, o Ehremen gibi koca bir kurttur!"

"Ehremen" Mecûsîlerin i'tikādınca şer hâlikı ma'nâsına geldiği gibi, şey- tana dahi derler. Beyt-i şerîfte zarûret-i vezin hasebiyle "âhermen" sûretinde îrâd buyrulmuştur. Ve bu tarz telaffuz, şuarâ-yı sâirenin şiirlerinde de müs- ta'meldir. Ya'ni köylü bağırarak dedi ki: "Be hey nâ-civânmerd, ne yaptın? Ok ile vurduğun hayvan kurt değil, benim eşeğimin yavrusudur!" Efendi ce- vâben dedi ki: "Hayır, o Ehremen gibi koca bir kurttur!"

657. "Onda kurtluk şekilleri zahirdir. Onun şekli, onun kurtluğundan haber vericidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

657. "Onda kurtluk şekilleri zâhirdir. Onun şekli, onun kurtluğundan haber vericidir."

658. Dedi: "Hayır, onun altından sıçrayan bir yeli tanırım. Nitekim bir suyu meyden tanırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

658. Dedi: "Hayır, onun altından sıçrayan bir yeli tanırım. Nitekim bir suyu meyden tanırım!"

Köylü, efendinin sözüne cevap olarak dedi ki: "Hayır, o kurt değildir, benim eşeğimin yavrusudur. Ben eşeğimin yavrusunun altından, yani makatından çıkan bir yeli sesinden tanırım. Onun yellenmesinin sesini, bir suyu içkiden ayırt edip nasıl tanırsam öylece tanırım!"

Köylü, efendinin sözüne cevâben dedi ki: "Hayır, o kurt değildir, benim eşeğimin yavrusudur. Ben eşeğimin yavrusunun altından ya'nî mak'adından çıkan bir yeli sesinden tanırım. Onun yellenmesinin sesini, bir suyu içkiden fark edip nasıl tanır isem öylece tanırım!"

659. "Bağlar içinde benim eşeğimin yavrusunu öldürdün ki, sana asla inkibazdan bast olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

659. "Bağlar içinde benim eşeğimin yavrusunu öldürdün ki, sana asla inkibazdan bast olmasın!"

"Riyaz", "bağçe" anlamına gelen "ravza" kelimesinin çoğuludur. Köylünün bağı kastedilir. Yani, "Ey şehirli, kurt zannıyla benim eşeğimin yavrusunu öldürdüğün için, asla kalbin sıkıntıdan kurtulup ferahlık bulmasın!"

"Riyaz" "bağçe" ma'nâsına olan "ravza"nın cem'idir. Köylünün bağı murâd buyurulur. Ya'nî, "Ey şehirli, kurt zannıyle benim eşeğimin yavrusunu öldürdüğün için, aslâ kalbin sıkıntıdan kurtulup ferahlık bulmasın!"

660. Dedi: "Daha iyi tefahhus et; gecedir, karartılar gecede nazırdan örtülmüştür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

660. Dedi: "Daha iyi araştır; gecedir, karartılar gecede bakanın gözünden örtülmüştür!"

Şehirli, köylünün feryadı üzerine dedi ki: "İlk bakışta eşek yavrusunun vurulduğunu sanma! Vurulan hayvanı iyi incele ve araştır! Şimdi gecedir ve karanlıktır. Çünkü gece karanlığında görülen karartılar ve şahıslar, ona bakanların gözünde karanlık tarafından örtülmüştür."

Şehirli, köylünün vâveylâsı üzerine dedi ki: "Vehleten eşek yavrusunun vurulduğuna zâhib olma! Vurulan hayvanı iyi tedkik ve tefahhus et! Şimdi gecedir ve karanlıktır. Zîrâ gece karanlığında görülen karartılar ve şahıslar, ona bakanların nazarında karanlık tarafından örtülmüştür."

661. "Gece çokluk galat ve mübdel gösterir. Her bir kimse gece doğru görüş tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

661. "Gece çoklukla yanlış ve değişmiş gösterir. Her bir kimse gece doğru görüş tutmaz."

"Gece karanlığı, cansızı bitki, bitkiyi hayvan ve hayvanı insan olarak yanlış ve değişmiş gösterir. O karanlık içinde doğru görüş her bir kimsenin işi değildir." Şerefli beytin işaretî anlamı şudur ki: Bu yoğunluk âlemi ve tabiat karanlığı, beş duyumuza birçok şeyi yanlış ve değişik bir hâlde gösterir.

"Gece karanlığı, cemâdı nebât ve nebâtı hayvan ve hayvanı insan olarak yanlış ve mübdel gösterir. O karanlık içinde doğru görüş her bir kimsenin kârı değildir." Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi budur ki: Bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat, havass-i hamsemize birçok şeyleri yanlış ve değişik bir hâlde gös-

657. Onda kurtluk şekilleri zahirdir. Onun şekli, onun kurtluğundan haber vericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

657. Onda kurtluk şekilleri görünür. Onun şekli, onun kurtluğundan haber vericidir.

658. Dedi: "Hayır, onun altından sıçrayan bir yeli tanırım. Nitekim bir suyu meyden tanırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

658. Dedi: "Hayır, onun altından sıçrayan bir yeli tanırım. Nitekim bir suyu meyden tanırım!"

Köylü, efendinin sözüne cevap olarak dedi ki: "Hayır, o kurt değildir, benim eşeğimin yavrusudur. Ben eşeğimin yavrusunun altından, yani makatından çıkan bir yeli sesinden tanırım. Onun yellenmesinin sesini, bir suyu içkiden ayırt edip nasıl tanırsam öylece tanırım!"

Köylü, efendinin sözüne cevâben dedi ki: "Hayır, o kurt değildir, benim eşeğimin yavrusudur. Ben eşeğimin yavrusunun altından ya'nî mak'adından çıkan bir yeli sesinden tanırım. Onun yellenmesinin sesini, bir suyu içkiden fark edip nasıl tanır isem öylece tanırım!"

659. Bağlar içinde benim eşeğimin yavrusunu öldürdün ki, sana asla inkibazdan bast olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

659. Bağlar içinde benim eşeğimin yavrusunu öldürdün ki, sana asla inkibazdan (kalbin daralmasından) bast (kalbin genişlemesi, ferahlaması) olmasın!

"Riyaz", "bağçe" anlamına gelen "ravza"nın çoğuludur. Köylünün bağı kastedilir. Yani, "Ey şehirli, kurt zannıyla benim eşeğimin yavrusunu öldürdüğün için, asla kalbin sıkıntıdan kurtulup ferahlık bulmasın!"

"Riyaz" "bağçe" ma'nâsına olan "ravza"nın cem'idir. Köylünün bağı murâd buyurulur. Ya'nî, "Ey şehirli, kurt zannıyle benim eşeğimin yavrusunu öldürdüğün için, aslâ kalbin sıkıntıdan kurtulup ferahlık bulmasın!"

660. Dedi: "Daha iyi tefahhus et; gecedir, karartılar gecede nazırdan örtülmüştür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

660. Dedi: "Daha iyi araştır; gecedir, karartılar gecede bakanın gözünden örtülmüştür!"

Şehirli, köylünün feryadı üzerine dedi ki: "İlk bakışta eşek yavrusunun vurulduğunu sanma! Vurulan hayvanı iyi incele ve araştır! Şimdi gecedir ve karanlıktır. Çünkü gece karanlığında görülen karartılar ve şahıslar, ona bakanların gözünde karanlık tarafından örtülmüştür."

Şehirli, köylünün vâveylâsı üzerine dedi ki: "Vehleten eşek yavrusunun vurulduğuna zâhib olma! Vurulan hayvanı iyi tedkik ve tefahhus et! Şimdi gecedir ve karanlıktır. Zîrâ gece karanlığında görülen karartılar ve şahıslar, ona bakanların nazarında karanlık tarafından örtülmüştür."

661. Gece çokluk galat ve mübdel gösterir. Her bir kimse gece doğru görüş tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

661. Gece çoklukla yanlış ve değişmiş gösterir. Hiçbir kimse gece doğru görüş tutmaz.

"Gece karanlığı, cansızı bitki, bitkiyi hayvan ve hayvanı insan olarak yanlış ve değişmiş gösterir. O karanlık içinde doğru görüş, her bir kimsenin kârı değildir." Bu şerefli beytin işarî anlamı şudur ki: Bu yoğunluk ve tabiat karanlığı âlemi, beş duyumuza birçok şeyi yanlış ve değişik bir hâlde gösterir. Örneğin, güneş dünyadan çok büyük bir hacimde iken, gözümüz onu bir kalkan büyüklüğünde görür. Kulağımız pek tiz ve keskin sesi işitemez. Bu sebeple, bu tabiat karanlığı içinde doğru görüş, her bir kimsenin işi değildir. Onun için Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz "Allah'ım, eşyayı bize olduğu gibi ve hakikati üzere göster!" buyurdular.

"Gece karanlığı, cemâdı nebât ve nebâtı hayvan ve hayvanı insan olarak yanlış ve mübdel gösterir. O karanlık içinde doğru görüş her bir kimsenin kârı değildir." Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi budur ki: Bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat, havass-i hamsemize birçok şeyleri yanlış ve değişik bir hâlde gös- terir. Meselâ, güneş dünyâdan pek büyük bir hacimde iken, gözümüz onu bir kalkan cesâmetinde görür. Kulağımız pek tiz ve keskin sadâyı işitemez. Binâ-enaleyh, bu zulmet-i tabîat içinde doğru görüş her bir kimsenin işi değildir. Onun için Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz اللهم ارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, eşyayı bizlere olduğu gibi ve hakîkati üzere göster!" buyurdular.

662. Hem gece ve hem bulut ve hem azîm yağmur! Bu üç karanlık derin galat getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

662. Hem gece ve hem bulut ve hem büyük yağmur! Bu üç karanlık derin yanılgı getirir.

İşârî anlamı itibarıyla "gece"den kastedilen, tabiî karanlık; "bulut"tan kastedilen nefsanî sıfatlar ve "yağmur"dan kastedilen nefsanî vesveselerdir. Yani "Tabiî karanlık ve nefsanî sıfatlar bulutları ve vesveseler yağmurları bir araya gelirse, Nûr Suresi 40. ayet-i kerimesinde işaret buyurulan ve bazısı bazısının üstünde bulunan bu üç karanlık içinde, hakikati idrak etme hususunda çok derin yanlışlıklar meydana gelir.

Ma'nâ-yı işârîsi i'tibariyle "gece"den murâd, zulmet-i tabiiyye, "bulut" tan murâd sıfât-ı nefsâniyye ve "yağmur"dan murâd, nefsânî havâtırdır. Ya'nî "Zulmet-i tabiyye ve sıfât-ı nefsâniyye bulutları ve havâtır yağmurları munzam olursa ظلمات بعضها فوق بعض (Nûr, 24/40) âyet-i kerimesinde işâret buyurulan ve ba'zısı ba'zısının fevkınde bulunan bu üç karanlık içinde, idrâk-i hakîkat husûsunda çok derin yanlışlıklar vâki' olur.

663. Dedi: "O benim üzerime aydınlık gündüz gibidir. Ben yeli tanırım, benim eşeğimin yavrusunundur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

663. Dedi: "O benim üzerime aydınlık gündüz gibidir. Ben yeli tanırım, benim eşeğimin yavrusunundur!"

Köylü dedi: "Eşeğimin yavrusunun vurulduğu bana gün gibi açıktır. Çünkü ben onun yellenmesinin sesini tanırım. O yellenme sesi benim eşeğimin yavrusunundur." Bu şerefli beyitte, taklitçi şeyhin, hakikat adına idrak ettiği şeyin, eşek yavrusunun osuruğu niteliğinde olduğuna işaret edilir.

Köylü dedi: “Eşeğimin yavrusunun vurulduğu bana gün gibi âşikârdır. Zîrâ ben onun yellenmesinin sesini tanırım. O yellenme sesi benim eşeğimin yavrusunundur." Bu beyt-i şerifte şeyh-i mukallidin, hakikat nâmına idrâk ettiği şeyin, eşek yavrusunun osuruğu mâhiyetinde olduğuna işâret buyurulur.

664. Yirmi yelin arasında o yeli ben, yolcu, azığı tanıdığı gibi tanırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

664. Yirmi yelin arasında o yeli ben, yolcu, azığı tanıdığı gibi tanırım.

"Bir yolcu, yolculuk esnasında acıktığı zaman kendi azığını ve erzağını nasıl tanırsa, ben de yirmi yelin arasında o eşeğin çıkardığı yeli öylece tanırım."

"Bir yolcu, esnâ-yı seferde acıktığı vakit kendi zâd ve zahîresini nasıl tanırsa, ben de yirmi yelin arasında o eşeğin çıkardığı yeli öylece tanırım."

665. Efendi sıçradı ve sabırsız geldi, köylünün yakasını tuttu, dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

665. Efendi sıçradı ve sabırsız geldi, köylünün yakasını tuttu, dedi:

"Şigift", "şigîft" kelimesinin kısaltılmışıdır, iki anlamı vardır. Birisi "sabır ve sükûnet" ve diğeri "şaşırtıcı"dır. Burada iki anlam da uygun olur. Fakat önceki anlam tercih edilir. Yani "Şehirli efendi köylünün bu sözleri üzerine sıçradı ve artık sabredemeyip köylünün yakasına yapıştı ve dedi:" denir. Örneğin, güneş dünyadan çok büyük bir hacimde iken, gözümüz onu bir kalkan büyüklüğünde görür. Kulağımız çok tiz ve keskin sesi işitemez. Bu sebeple, bu tabiat karanlığı içinde doğru görüş her bir kimsenin işi değildir. Onun için Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz "Allah'ım, eşyayı bize olduğu gibi ve hakikati üzere göster!" buyurdular.

"Şigift" "şigîft" kelimesinin muhaffefidir, iki ma'nâsı vardır. Birisi "sabır ve ârâm" ve diğeri "acîb" dir. Burada iki ma'nâ da münasib olur. Fakat evvelki ma'nâ müreccahtır. Ya'ni "Şehirli efendi köylünün bu sözleri üzerine sıçradı ve artık sabredemeyip köylünün yakasına yapıştı ve dedi:" terir. Meselâ, güneş dünyâdan pek büyük bir hacimde iken, gözümüz onu bir kalkan cesâmetinde görür. Kulağımız pek tiz ve keskin sadâyı işitemez. Binâenaleyh, bu zulmet-i tabîat içinde doğru görüş her bir kimsenin işi değildir. Onun için Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz اللهم ارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, eşyayı bizlere olduğu gibi ve hakîkati üzere göster!" buyurdular.

662. Hem gece ve hem bulut ve hem azîm yağmur! Bu üç karanlık derin galat getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

662. Hem gece ve hem bulut ve hem azîm yağmur! Bu üç karanlık derin galat getirir.

İşârî anlamı itibarıyla "gece"den kastedilen, tabiî karanlık (zulmet-i tabiiyye), "bulut"tan kastedilen nefsanî sıfatlar ve "yağmur"dan kastedilen nefsanî vesveselerdir. Yani "Tabiî karanlık ve nefsanî sıfatlar bulutları ve vesveseler yağmurları bir araya gelirse, Nûr Suresi 40. ayet-i kerimesinde işaret buyurulan ve bazısı bazısının üstünde bulunan bu üç karanlık içinde, hakikati idrak etme hususunda çok derin yanlışlıklar meydana gelir."

Ma'nâ-yı işârîsi i'tibariyle "gece"den murâd, zulmet-i tabiiyye, "bulut" tan murâd sıfât-ı nefsâniyye ve "yağmur"dan murâd, nefsânî havâtırdır. Ya'nî "Zulmet-i tabiyye ve sıfât-ı nefsâniyye bulutları ve havâtır yağmurları munzam olursa ظلمات بعضها فوق بعض (Nûr, 24/40) âyet-i kerimesinde işâret buyurulan ve ba'zısı ba'zısının fevkınde bulunan bu üç karanlık içinde, idrâk-i hakîkat hususunda çok derin yanlışlıklar vâki' olur."

663. Dedi: "O benim üzerime aydınlık gündüz gibidir. Ben yeli tanırım, benim eşeğimin yavrusunundur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

663. Dedi: "O benim üzerime aydınlık gündüz gibidir. Ben yeli tanırım, benim eşeğimin yavrusunundur!"

Köylü dedi: "Eşeğimin yavrusunun vurulduğu bana gün gibi açıktır. Çünkü ben onun yellenmesinin sesini tanırım. O yellenme sesi benim eşeğimin yavrusunundur." Bu şerefli beyitte, taklitçi şeyhin, hakikat adına idrak ettiği şeyin, eşek yavrusunun osuruğu niteliğinde olduğuna işaret edilir.

Köylü dedi: “Eşeğimin yavrusunun vurulduğu bana gün gibi âşikârdır. Zîrâ ben onun yellenmesinin sesini tanırım. O yellenme sesi benim eşeğimin yavrusunundur." Bu beyt-i şerifte şeyh-i mukallidin, hakikat nâmına idrâk ettiği şeyin, eşek yavrusunun osuruğu mâhiyetinde olduğuna işâret buyurulur.

664. Yirmi yelin arasında o yeli ben, yolcu, azığı tanıdığı gibi tanırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

664. Yirmi yelin arasında o yeli ben, yolcu, azığı tanıdığı gibi tanırım.

"Bir yolcu, yolculuk esnasında acıktığı zaman kendi azığını ve erzağını nasıl tanırsa, ben de yirmi yelin arasında o eşeğin çıkardığı yeli öylece tanırım."

"Bir yolcu, esnâ-yı seferde acıktığı vakit kendi zâd ve zahîresini nasıl tanırsa, ben de yirmi yelin arasında o eşeğin çıkardığı yeli öylece tanırım."

665. Efendi sıçradı ve sabırsız geldi, köylünün yakasını tuttu, dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

665. Efendi sıçradı ve sabırsız geldi, köylünün yakasını tuttu, dedi:

"Şigift", "şigîft" kelimesinin kısaltılmışıdır, iki anlamı vardır. Birisi "sabır ve sükûnet" ve diğeri "acayip"tir. Burada iki anlam da uygun olur. Fakat önceki anlam tercih edilir. Yani "Şehirli efendi köylünün bu sözleri üzerine sıçradı ve artık sabredemeyip köylünün yakasına yapıştı ve dedi:"

"Şigift" "şigîft" kelimesinin muhaffefidir, iki ma'nâsı vardır. Birisi "sabır ve ârâm" ve diğeri "acîb" dir. Burada iki ma'nâ da münasib olur. Fakat evvelki ma'nâ müreccahtır. Ya'ni "Şehirli efendi köylünün bu sözleri üzerine sıçradı ve artık sabredemeyip köylünün yakasına yapıştı ve dedi:"

666. Ki: "Ey tarrârın ahmağı, hîle getirdin. Esrar ve afyonun her ikisini beraber yedin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

666. Ki: "Ey yankesicinin ahmağı, hile getirdin. Esrar ve afyonun her ikisini beraber yedin!"

"Tarrâr" yankesici ve dolandırıcıdır ve "beng" (بنگ) "esrar" denilen bitkisel bir maddedir. Yani "Ey dolandırıcının ahmağı, aptalca bir hile icat ettin, esrar ve afyonun her ikisini de beraberce yediğin için aklın tamamen gitti ve yaptığını bilmeyecek derecede sarhoş oldun."

"Tarrâr" yankesici ve dolandırıcı ve "beng" (بنگ) "esrar" denilen nebâtî bir maddedir. Ya'nî "Ey dolandırıcının ahmağı, aptalca bir hîle îcâd ettin, esrâr ve afyonun her ikisini de beraberce yediğin için aklın kâmilen gitti ve yaptığını bilmeyecek derecede sarhoş oldun."

667. "Üç karanlık içinde eşeğin osuruğunu tanırsın! Ey sersem, beni nasıl bilmezsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

667. "Üç karanlık içinde eşeğin osuruğunu tanırsın! Ey sersem, beni nasıl bilmezsin?"

"Gece, bulut ve yağmur karanlıkları içinde eşeğin osuruğunun sesini tanırsın! Ya, ey sersem köylü, bu kadar hakkımız olduğu hâlde benim kim olduğumu nasıl bilmezsin?"

"Gece ve bulut ve yağmur karanlıkları içerisinde eşeğin osuruğunun sesini tanırsın! Ya, ey sersem köylü, bu kadar hukūkumuz olduğu hâlde benim kim olduğumu nasıl bilmezsin?"

668. "O kimse ki, gece yarısında buzağısını bilir, on senelik yoldaşını nasıl bilmez?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

668. "O kimse ki, gece yarısında buzağısını bilir, on senelik yoldaşını nasıl bilmez?"

"Gûsale" yani "buzağı" tabiri, eşek yavrusundan ödünç alınmıştır. Maksat, gece karanlığında kendisine ait olan hayvanı tanımaktır; ve "köylü"den kasıt, taklitçi şeyhtir. Buna göre, Cenâb-ı Pîr buradan itibaren, noksanlığıyla birlikte kemal (olgunluk) iddiasında bulunan ve hakikatten habersiz olan iddiacıları kınamaya geçerler:

"Gûsale" ya'nî "buzağı" ta'bîri eşek yavrusundan müsteârdır. Maksad, gece karanlığında kendisine mensûb olan hayvanı tanımaktır; ve "köylü"den murâd, şeyh-i mukalliddir. Binâenaleyh Cenâb-ı Pîr buradan i'tibâren, kemâl-i noksân ile beraber da'vâ-yı kemâl eden ve hakîkatten bî-haber bulunan müddeîlerin ta'nına intikāl buyururlar:

669. Kendini arif ve valih yaparsın, mürüvvet gözü üzerine toprak saçarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

669. Kendini arif ve şaşkın yaparsın, mürüvvet gözü üzerine toprak saçarsın!

670. (Dersin) ki: "Benim kendimden âgâh olmam yoktur, gönlüme Allah'ın [668] gayrının sığması yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

670. (Dersin) ki: "Benim kendimden haberdar olmam yoktur, gönlüme Allah'tan [668] başkasının sığması yoktur."

"Ey taklitçi şeyh, kendini hakikatleri araştıranlara benzetip ârif (Allah'ı bilen) ve Hakk'ın tecellîsinin (ortaya çıkışının) hayranı sayarsın ve sadakatten ibaret olan insanlığın gözüne toprak saçıp kör edersin de dersin ki: "Ben o derece Hak'ta gark olmuşum ki, kendimin kendiliğinden haberdar değilim, gönlüme Hak'tan başka hiçbir şeye yer yoktur.""

"Ey şeyh-i mukallid, kendini muhakkiklere benzetip ârif ve tecellî-i Hakk'ın hayrânı addedersin ve sadâkatten ibaret olan insanlığın gözüne toprak saçıp kör edersin de dersin ki: "Ben o derece Hak'ta müstağrakım ki, kendimin kendiliğinden âgâh değilim, gönlüme Hak'tan gayri hiçbir şeye yer yoktur.""

666. Ki: "Ey tarrârın ahmağı, hîle getirdin. Esrar ve afyonun her ikisini beraber yedin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

666. Ki: "Ey yankesicinin ahmağı, hile getirdin. Esrar ve afyonun her ikisini beraber yedin!"

"Tarrâr" yankesici ve dolandırıcıdır ve "beng" (بنگ) "esrar" denilen bitkisel bir maddedir. Yani "Ey dolandırıcının ahmağı, aptalca bir hile icat ettin, esrar ve afyonun her ikisini de beraberce yediğin için aklın tamamen gitti ve yaptığını bilmeyecek derecede sarhoş oldun."

"Tarrâr" yankesici ve dolandırıcı ve "beng" (بنگ) "esrar" denilen nebâtî bir maddedir. Ya'nî "Ey dolandırıcının ahmağı, aptalca bir hîle îcâd ettin, esrâr ve afyonun her ikisini de beraberce yediğin için aklın kâmilen gitti ve yaptığını bilmeyecek derecede sarhoş oldun."

667. "Üç karanlık içinde eşeğin osuruğunu tanırsın! Ey sersem, beni nasıl bilmezsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

667. "Üç karanlık içinde eşeğin osuruğunu tanırsın! Ey sersem, beni nasıl bilmezsin?"

"Gece, bulut ve yağmur karanlıkları içinde eşeğin osuruğunun sesini tanırsın! Ya, ey sersem köylü, bu kadar hakkımız olduğu hâlde benim kim olduğumu nasıl bilmezsin?"

"Gece ve bulut ve yağmur karanlıkları içerisinde eşeğin osuruğunun sesini tanırsın! Ya, ey sersem köylü, bu kadar hukūkumuz olduğu hâlde benim kim olduğumu nasıl bilmezsin?"

668. "O kimse ki, gece yarısında buzağısını bilir, on senelik yoldaşını nasıl bilmez?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

668. "O kimse ki, gece yarısında buzağısını bilir, on senelik yoldaşını nasıl bilmez?"

"Gûsale" yani "buzağı" tabiri, eşek yavrusundan ödünç alınmıştır. Maksat, gece karanlığında kendisine ait olan hayvanı tanımaktır; ve "köylü"den kasıt, taklitçi şeyhtir. Buna göre, Cenâb-ı Pîr buradan itibaren, noksanlığıyla birlikte kemal (olgunluk) iddiasında bulunan ve hakikatten habersiz olan iddiacıları kınamaya geçerler:

"Gûsale" ya'nî "buzağı" ta'bîri eşek yavrusundan müsteârdır. Maksad, gece karanlığında kendisine mensûb olan hayvanı tanımaktır; ve "köylü"den murâd, şeyh-i mukalliddir. Binâenaleyh Cenâb-ı Pîr buradan i'tibâren, kemâl-i noksân ile beraber da'vâ-yı kemâl eden ve hakîkatten bî-haber bulunan müddeîlerin ta'nına intikāl buyururlar:

669. Kendini arif ve vâlih yaparsın, mürüvvet gözü üzerine toprak saçarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

669. Kendini arif ve şaşkın yaparsın, mürüvvet gözü üzerine toprak saçarsın!

670. (Dersin) ki: "Benim kendimden âgâh olmam yoktur, gönlüme Allah'ın [668] gayrının sığması yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

670. (Dersin) ki: "Benim kendimden haberdar olmam yoktur, gönlüme Allah'tan [668] başkasının sığması yoktur."

"Ey taklitçi şeyh, kendini hakikat araştırıcılarına benzetip ârif (Allah'ı bilen) ve Hakk'ın tecellîsinin (ortaya çıkışının) hayranı sayarsın ve sadakatten ibaret olan insanlığın gözüne toprak saçıp kör edersin de dersin ki: "Ben o derece Hak'ta (Allah'ta) kaybolmuşum ki, kendimin kendiliğinden haberdar değilim, gönlüme Hak'tan başka hiçbir şeye yer yoktur."

"Ey şeyh-i mukallid, kendini muhakkiklere benzetip ârif ve tecellî-i Hakk'ın hayrânı addedersin ve sadâkatten ibaret olan insanlığın gözüne toprak saçıp kör edersin de dersin ki: "Ben o derece Hak'ta müstağrakım ki, kendimin kendiliğinden âgâh değilim, gönlüme Hak'tan gayri hiçbir şeye yer yoktur."

671. Dün yediğim şeyden haberim yoktur. Bu gönül tahayyürün gayrından şad değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

671. Dün yediğim şeyden haberim yoktur. Bu gönül, şaşkınlıktan başka bir şeyle sevinçli değildir.

"Ben o kadar Hakk'a dalmışım ki, kendi nefsimden habersizim ve dün yediğim şeyden haberim yoktur. Benim bu gönlüm, 'Rabbim, senin hakkındaki şaşkınlığımı artır!' hadîs-i şerîfinde işaret buyrulan övülmüş hayretten (Allah'ın azameti karşısında duyulan hayranlık ve şaşkınlık) başka bir şeyle sevinçli ve mutlu değildir."

"Ben o kadar Hak'ta müstağrakım ki, nefsimden gâfilim ve dün yediğim şeyden haberim yoktur. Benim bu gönlüm رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Yâ Rab senin hakkındaki tahayyürümü ziyâdeleştir!" hadîs-i şerîfinde işâret buyrulan hayret-i mahmûdenin gayrından şâd ve mesrûr değildir."

672. Akılim ve Hakk'ın delisiyim, yad et! Böyle bî-hod olmamda ma'zûr tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

672. Akıllıyım ve Hakk'ın delisiyim, hatırla! Böyle kendimden geçmemde beni mazur gör!

Yani "Ben insanlar ile olan ilişkilerimde akıllıca hareket ederim. Fakat iç dünyamı incelersen Hakk'ın delisiyim. Özellikle bu yönümü hatırında tut! Bu sebeple bana Hak fikrini ilham eden şeriatın yükümlülüklerini yerine getirme konusunda bende kendinden geçme hâli oluşur ve kendimden geçerim. Sakın şeriatı terk etti diye beni ayıplama! Beni mazur gör!"

Ya'nî "Ben nâs ile olan muâmelâtımda âkılâne hareket ederim. Fakat bâtınımı tedkîk edersen Hakk'ın delisiyim. Bilhassa bu ciheti hatırında tut! Binâenaleyh bana Hak fikrini ilkā eden tekâlîf-i şer'iyyeyi icrâ husûsunda bende bî-hodluk hâsıl olur ve kendimden geçerim. Sakın ta'til-i şerîat etti diye beni ta'yîb etme! Beni ma'zûr tut!"

673. O kimse ki, bir murdarı içer, ya'ni nebîzi; şerîat onu ma'zûrlar tarafına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

673. O kimse ki, bir murdarı, yani nebîzi içer; şeriat onu mazurlar tarafına çekti.

"Nebîz" hurma, bal, kuru üzüm, arpa ve buğdaydan yapılan şaraplara denir. Aslı "zâl" harfi iledir. Eski şairlerin şiirlerinde "dal" harfi ile de kullanılması âdet olduğundan, şerefli beyitte de "dal" ile zikredilmiştir ve ikinci mısradaki "keşîd" kelimesiyle kafiyeli olmuştur. Yani "Bir kimse şer'an murdar olan şarabı içip sarhoş olsa ve ondan şeriata aykırı sözler ve fiiller meydana gelse, şeriat o sarhoşu mazurlar tarafına katar." Bu zikredilen kıyas, "Bizim bâtınımız (iç dünyamız) Hak'ta müstağraktır (tamamen batmıştır) ve biz Hakk'ın delisi ve sarhoşuyuz" deyip şer'î hükümleri ihmal eden ve yasakları işleyen bir grubun, kendilerince yaptıkları bir kıyastır; ve bu zümrenin nefsanî heveslerine uymalarını mazur göstermek için yaptıkları kıyasların çeşitleri pek çoktur. Burada misallerini zikrederek ayrıntılı açıklamak uzun sürer.

"Nebîz" hurma ve bal ve kuru üzüm ve arpa ve buğdaydan yapılan şarâblara derler. Aslı zâl iledir. Eş'âr-ı kudemâda dal ile de isti'mâli mu'tâd olduğundan, beyt-i şerifte de dâl ile îrâd buyrulmuş ve ikinci mısrâdaki "keşîd" ile hem-kâfiye olmuştur. Ya'nî "Bir kimse şer'an murdar olan şarabı içip sarhoş olsa ve ondan şer'a muhâlif akvâl ve efâl vâki' olsa, şerîat o sarhoşu ma'zûrlar tarafına ilhâk eder. * Bu zikrolunan kıyâs “Bizim bâtınımız Hak'ta müstağraktır ve biz Hakk'ın delisi ve sarhoşuyuz" deyip ahkâm-ı şer'iyyeyi ihmâl ve menhiyyâtı icrâ eden tâifenin, kendilerince yaptıkları bir kıyastır; ve bu zümrenin hevesât-ı nefsâniyyelerine tebaiyyetlerini ma'zûr göstermek için yaptıkları kıyâsatın envâ'ı pek çoktur. Burada misâllerinin îrâdı sûretiyle tafsili uzun olur.

674. Sarhoşa ve bengîye talak ve bey' yoktur. O çocuk gibidir, muaf ve mu'taktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

674. Sarhoşa ve esrarkeşe boşanma ve satış yoktur. O çocuk gibidir, bağışlanmış ve serbest bırakılmıştır.

671. Dün yediğim şeyden haberim yoktur. Bu gönül tahayyürün gayrinden şad değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

671. Dün yediğim şeyden haberim yoktur. Bu gönül, şaşkınlıktan başka bir şeyden mutlu değildir.

"Ben o kadar Hak'ta (Allah'ta) kaybolmuşum ki, kendi nefsimden habersizim ve dün yediğim şeyden haberim yoktur. Benim bu gönlüm, 'Rabbim, senin hakkındaki şaşkınlığımı artır!' hadis-i şerifinde işaret buyrulan övülmüş hayretten (şaşkınlıktan) başka bir şeyden sevinçli ve mutlu değildir."

"Ben o kadar Hak'ta müstağrakım ki, nefsimden gâfilim ve dün yediğim şeyden haberim yoktur. Benim bu gönlüm رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Yâ Rab senin hakkındaki tahayyürümü ziyâdeleştir!" hadîs-i şerîfinde işâret buyrulan hayret-i mahmûdenin gayrından şâd ve mesrûr değildir."

672. Akılim ve Hakk'ın delisiyim, yad et! Böyle bî-hod olmamda ma'zûr tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

672. Akıllıyım ve Hakk'ın delisiyim, hatırla! Böyle kendimden geçmemde beni mazur gör!

Yani "Ben insanlar ile olan ilişkilerimde akıllıca hareket ederim. Fakat iç dünyamı incelersen Hakk'ın delisiyim. Özellikle bu yönümü hatırında tut! Bu sebeple bana Hak fikrini ilham eden şeriatın yükümlülüklerini yerine getirme konusunda bende kendinden geçme hâli oluşur ve kendimden geçerim. Sakın şeriatı terk etti diye beni ayıplama! Beni mazur gör!"

Ya'nî "Ben nâs ile olan muâmelâtımda âkılâne hareket ederim. Fakat bâtınımı tedkîk edersen Hakk'ın delisiyim. Bilhassa bu ciheti hatırında tut! Binâenaleyh bana Hak fikrini ilkā eden tekâlîf-i şer'iyyeyi icrâ husûsunda bende bî-hodluk hâsıl olur ve kendimden geçerim. Sakın ta'til-i şerîat etti diye beni ta'yîb etme! Beni ma'zûr tut!"

673. O kimse ki, bir murdarı içer, ya'ni nebîzi; şerîat onu ma'zûrlar tarafına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

673. O kimse ki, bir murdarı, yani nebîzi içer; şeriat onu mazurlar tarafına çekti.

"Nebîz" hurma, bal, kuru üzüm, arpa ve buğdaydan yapılan şaraplara denir. Aslı "zâl" harfi iledir. Eski şairlerin şiirlerinde "dal" harfi ile de kullanılması âdet olduğundan, şerefli beyitte de "dal" ile zikredilmiş ve ikinci mısradaki "keşîd" kelimesiyle kafiyeli olmuştur.

Yani "Bir kimse şeriatça murdar olan şarabı içip sarhoş olsa ve ondan şeriata aykırı sözler ve fiiller meydana gelse, şeriat o sarhoşu mazurlar tarafına katar." Bu zikredilen kıyas, "Bizim bâtınımız Hak'ta müstağraktır (tamamen batmıştır) ve biz Hakk'ın delisi ve sarhoşuyuz" deyip şeriat hükümlerini ihmal ve yasakları işleyen grubun, kendilerince yaptıkları bir kıyastır; ve bu zümrenin nefse ait heveslerine uymalarını mazur göstermek için yaptıkları kıyasların çeşitleri pek çoktur. Burada misallerini zikretmek suretiyle ayrıntısı uzun olur.

"Nebîz" hurma ve bal ve kuru üzüm ve arpa ve buğdaydan yapılan şarâblara derler. Aslı zâl iledir. Eş'âr-ı kudemâda dal ile de isti'mâli mu'tâd olduğundan, beyt-i şerifte de dâl ile îrâd buyrulmuş ve ikinci mısrâdaki "keşîd" ile hem-kâfiye olmuştur.

Ya'nî "Bir kimse şer'an murdar olan şarabı içip sarhoş olsa ve ondan şer'a muhâlif akvâl ve efâl vâki' olsa, şerîat o sarhoşu ma'zûrlar tarafına ilhâk eder. * Bu zikrolunan kıyâs “Bizim bâtınımız Hak'ta müstağraktır ve biz Hakk'ın delisi ve sarhoşuyuz" deyip ahkâm-ı şer'iyyeyi ihmâl ve menhiyyâtı icrâ eden tâifenin, kendilerince yaptıkları bir kıyastır; ve bu zümrenin hevesât-ı nefsâniyyelerine tebaiyyetlerini ma'zûr göstermek için yaptıkları kıyâsatın envâ'ı pek çoktur. Burada misâllerinin îrâdı sûretiyle tafsili uzun olur.

674. Sarhoşa ve bengîye talak ve bey' yoktur. O çocuk gibidir, muaf ve mu'taktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

674. Sarhoşa ve esrar içene boşanma ve satış yoktur. O çocuk gibidir, muaf ve serbesttir.

"Bengî" esrar içen kimseye denir, "esrarkeş" de derler. Bunu içen kendinden geçer ve birtakım hayallere dalar. Hint şârihleri, şaraptan ve esrardan sarhoş olanların çocuk hükmünde muaf ve serbest olduğu hakkında ulemanın ihtilafına dair uzun uzadıya ayrıntılar yazmışlardır. Burada ayrıntısı uzun olur. Ancak Şeyh Muhammed Efdal, bu şerefli beyitteki yüce beyanların Hidaye adındaki fetva kitabının rivayetine uygun olduğunu belirtmiştir. Bu husustaki ihtilafların özeti, İsmail Ankaravî hazretleri tarafından pek mükemmel olarak beyan buyurulmuştur. Şöyle ki: Zorla veya tedavi için şarap ve esrar içip aklı giden kimsenin boşanması geçerli değildir. Hanefiler nezdinde ulemanın çoğunluğuna göre de geçerli değildir. Bazıları nezdinde zorla geçerlidir. Nitekim çoğunluk tarafında bulunan Hanefi ulemasından Sahibu'n-Nikaye der ki: "Bir kimse nebizi (hurma şarabı) kasten içip aklı gitse ve karısını boşasa boşanma gerçekleşmez. Ve aynı şekilde esrar içip aklı gitse yine böyledir. Şarabı ve esrarı tedavi için içenler ile zorla içirilenler de bu hükme dahildir ve onlar çocuk, deli ve baygın olanlar yerindedir." Fakat şeriatte kendi arzusuyla içtiği şaraptan sarhoş olanlar için içki cezası ve diğerleri için de sarhoşluk cezası olduğu, yani bunlar için ayrıca şer'î ceza gerekeceği açıklamaya muhtaç değildir.

"Bengî" esrar içen kimseye ıtlâk olunur, “esrarkeş" dahi derler. Bunu içen kendinden geçer ve birtakım hayâlâta dalar. Hind şârihleri şarâbdan ve esrardan sarhoş olanların çocuk hükmünde muâf ve âzâd bulunduğu hakkında ulemânın ihtilâfına dair uzun uzadıya tafsilât yazmışlardır. Burada tafsili uzun olur. Ancak Şeyh Muhammed Efdal, bu beyt-i şerîfteki beyânât-ı aliyyenin Hidâye nâmındaki fetvâ kitabının rivâyetine muvâfik olduğunu beyan etmiştir. Bu husûstaki ihtilâfâtın hulâsası, İsmâîl Ankaravî hazretleri tarafından pek mükemmel olarak beyan buyurulmuştur. Şöyle ki: Zorla veyâ tedâvî için şarâb ve esrar içip aklı zâil olan kimsenin talâkı mu'teber değildir. Hanefiler indinde ekser-i ulemâya göre de mu'teber değildir. Ba'zıları indinde zecren mu'teberdir. Nitekim ekseriyet tarafında bulunan ulemâ-i Hanefiyye'den sâhibü'n-Nikāye derki: "Bir kimse nebîzi kasden içip aklı zâil olsa ve karısını boşasa talâk vâki' olmaz. Ve kezâ esrar içip aklı zâil olsa yine böyledir. Şarâbı ve esrarı tedavî için içenler ile zor ile içirilenler de bu hükme dâhildir ve onlar çocuk ve deli ve baygın olanlar menzilesindedir." Fakat şerîatte kendi arzûsuyla içtiği şarâbdan sarhoş olanlar için hadd-i şürb ve diğerleri için de hadd-i sekr olduğu, ya'nî bunlar için ayrıca cezâ-yı şer'î terettüb edeceği vâreste-i îzâhtır.

675. "Bir sarhoşluk ki şâh-ı ferdin kokusundan gelir, meyin yüz küpü başta ve beyinde onu etmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

675. "Bir sarhoşluk ki şâh-ı ferdin kokusundan gelir, meyin yüz küpü başta ve beyinde onu etmedi."

"Ferdâniyet (tek ve eşsiz olma) sıfatıyla nitelenmiş hakiki bir şah olan Hakk'ın kokusundan meydana gelen bir sarhoşluğu, başta ve beyinde yüz küp şarap yapamaz." Yani Hakk'ın zâtî tecellîsinden (Allah'ın özünden gelen görünümünden) meydana gelen sarhoşluk öyle bir sarhoşluktur ki, asla şaraptan ve esrardan meydana gelen sarhoşluklara benzemez.

"Ferdâniyet ile muttasıf bir şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusundan hâsıl olan bir sarhoşluğu, başta ve beyinde yüz küp şarab yapamaz." Ya'nî Hakk'ın tecellî-i zâtîsinden hâsıl olan sarhoşluk öyle bir sarhoşluktur ki, aslâ şarabdan ve esrardan hâsıl olan sarhoşluklara benzemez."

676. "İmdi onun üzerine teklif nasıl revâ olur? At sâkıt oldu ve elsiz ve ayaksız oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

676. "Şimdi onun üzerine teklif nasıl uygun olur? At düştü ve elsiz ve ayaksız oldu."

Şimdi şaraptan ve esrardan meydana gelen sarhoşluk sebebiyle bir kimse mazur ve muaf ve azat olunursa, zâtî tecellîden sarhoş olanların üzerine şer'î teklifler nasıl uygun ve caiz olur? Çünkü insan, ruh ile bedenden oluşmuştur ve beden ruhun bindiği bir at gibidir. Ve şer'î fiiller bedenin kuvvetiyle icra olunur. Şimdi bu sarhoşluk sebebiyle cisim merkebi sukut “Bengî” esrar içen kimseye denir, “esrarkeş” de derler. Bunu içen kendinden geçer ve birtakım hayallere dalar. Hint şârihleri şaraptan ve esrardan sarhoş olanların çocuk hükmünde muaf ve azat bulunduğu hakkında ulemanın ihtilafına dair uzun uzadıya ayrıntılar yazmışlardır. Burada ayrıntısı uzun olur. Ancak Şeyh Muhammed Efdal, bu şerefli beyitteki yüce beyanların Hidaye ismindeki fetva kitabının rivayetine uygun olduğunu beyan etmiştir. Bu husustaki ihtilafların özeti, İsmail Ankaravî hazretleri tarafından pek mükemmel olarak beyan buyurulmuştur. Şöyle ki: Zorla veya tedavi için şarap ve esrar içip aklı zail olan kimsenin talakı muteber değildir. Hanefiler nezdinde ulemanın çoğunluğuna göre de muteber değildir. Bazıları nezdinde zorla muteberdir. Nitekim çoğunluk tarafında bulunan Hanefî ulemasından sahibü'n-Nikaye der ki: "Bir kimse nebizi kasten içip aklı zail olsa ve karısını boşasa talak vaki olmaz. Ve aynı şekilde esrar içip aklı zail olsa yine böyledir. Şarabı ve esrarı tedavi için içenler ile zor ile içirilenler de bu hükme dahildir ve onlar çocuk ve deli ve baygın olanlar gibidir." Fakat şeriatte kendi arzusuyla içtiği şaraptan sarhoş olanlar için hadd-i şürb ve diğerleri için de hadd-i sekr olduğu, yani bunlar için ayrıca şer'î ceza terettüp edeceği açıklamaya muhtaç değildir.

"İmdi şarâbdan ve esrardan hâsıl olan sarhoşluk sebebiyle bir kimse ma'zûr ve muâf ve âzâd olunursa tecellî-i zâtîden sarhoş olanların üzerine teklifât-ı şer'iyye nasıl revâ ve câiz olur? Zîrâ insan, rûh ile bedenden mürek-kebdir ve beden rûhun bindiği bir at mesâbesindedir. Ve ef'âl-i şer'iyye bede-nin kuvvetiyle icra olunur. İmdi bu sarhoşluk sebebiyle cisim merkebi sukūt “Bengî” esrar içen kimseye ıtlâk olunur, “esrarkeş” dahi derler. Bunu içen kendinden geçer ve birtakım hayâlâta dalar. Hind şârihleri şarâbdan ve esrardan sarhoş olanların çocuk hükmünde muâf ve âzâd bulunduğu hakkında ulemânın ihtilâfına dair uzun uzadıya tafsilât yazmışlardır. Burada tafsili uzun olur. Ancak Şeyh Muhammed Efdal, bu beyt-i şerîfteki beyânât-ı aliyyenin Hidâye nâmındaki fetvâ kitabının rivâyetine muvâfik olduğunu beyan etmiştir. Bu husûstaki ihtilâfatın hulâsası, İsmâîl Ankaravî hazretleri tarafından pek mükemmel olarak beyan buyurulmuştur. Şöyle ki: Zorla veyâ tedâvî için şarâb ve esrar içip aklı zâil olan kimsenin talâkı mu'teber değildir. Hanefiler indinde ekser-i ulemâya göre de mu'teber değildir. Ba'zıları indinde zecren mu'teberdir. Nitekim ekseriyet tarafında bulunan ulemâ-i Hanefiyye'den sahibü'n-Nikāye derki: "Bir kimse nebîzi kasden içip aklı zâil olsa ve karısını boşasa talâk vâki' olmaz. Ve kezâ esrar içip aklı zâil olsa yine böyledir. Şarâbı ve esrarı tedavî için içenler ile zor ile içirilenler de bu hükme dâhildir ve onlar çocuk ve deli ve baygın olanlar menzilesindedir." Fakat şerîatte kendi arzûsuyla içtiği şarâbdan sarhoş olanlar için hadd-i şürb ve diğerleri için de hadd-i sekr olduğu, ya'nî bunlar için ayrıca cezâ-yı şer'î terettüb edeceği vâreste-i îzâhtır.

675. Bir sarhoşluk ki şâh-ı ferdin kokusundan gelir, meyin yüz küpü başta ve beyinde onu etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

675. Bir sarhoşluk ki tek olan şahın kokusundan gelir, yüz küp şarap başta ve beyinde onu yapmadı.

"Teklik ile nitelenmiş gerçek bir şah olan Hakk'ın kokusundan meydana gelen bir sarhoşluğu, başta ve beyinde yüz küp şarap yapamaz." Yani Hakk'ın zâtî tecellîsinden meydana gelen sarhoşluk öyle bir sarhoşluktur ki, asla şaraptan ve uyuşturuculardan meydana gelen sarhoşluklara benzemez.

"Ferdâniyet ile muttasıf bir şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusundan hâsıl olan bir sarhoşluğu, başta ve beyinde yüz küp şarab yapamaz." Ya'nî Hakk'ın tecellî-i zâtîsinden hâsıl olan sarhoşluk öyle bir sarhoşluktur ki, aslâ şarabdan ve esrardan hâsıl olan sarhoşluklara benzemez."

676. İmdi onun üzerine teklif nasıl revâ olur? At sâkıt oldu ve elsiz ve ayaksız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

676. Şimdi onun üzerine teklif nasıl uygun olur? At düştü ve elsiz ve ayaksız oldu.

Şimdi şaraptan ve esrardan meydana gelen sarhoşluk sebebiyle bir kimse mazur, muaf ve azat edilirse, zâtî tecelliden sarhoş olanların üzerine şer'î teklifler nasıl uygun ve caiz olur? Çünkü insan, ruh ile bedenden oluşmuştur ve beden ruhun bindiği bir at gibidir. Ve şer'î fiiller bedenin kuvvetiyle icra edilir. Şimdi bu sarhoşluk sebebiyle cisim merkebi düşmüş ve yürüyemez bir hâle gelmiştir. Ve ruh elsiz ve ayaksız kalmış, onun fiil icra etme aleti olan ceset işlevsiz kalmıştır. Bu sebeple, fiillere ilişkin şer'î teklifler ondan düşerse mazur sayılmaz mı? Taklitçi şeyhin bu sözleri aslında doğrudur. Çünkü fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) hâlinde olan bir zat gerçekten kendinde değildir ve böyle bir zat nefsinin hevasından ve insanlarla olan ilişkilerinden de habersizdir. Fakat bu hâl, taklitçi şeyhin hâli değildir. Çünkü o taklitçi, nefsinden ve insanlarla olan ilişkilerinden gafil ve habersiz değildir.

"İmdi şarâbdan ve esrardan hâsıl olan sarhoşluk sebebiyle bir kimse ma'zûr ve muâf ve âzâd olunursa tecellî-i zâtîden sarhoş olanların üzerine teklifât-ı şer'iyye nasıl revâ ve câiz olur? Zîrâ insan, rûh ile bedenden mürekkebdir ve beden rûhun bindiği bir at mesâbesindedir. Ve ef'âl-i şer'iyye bedenin kuvvetiyle icra olunur. İmdi bu sarhoşluk sebebiyle cisim merkebi sukūt etmiş ve yürüyemez bir hâle gelmiştir. Ve rûh elsiz ve ayaksız ve onun icrâ-yı fiil âleti olan cesed muattal kalmıştır. Binâenaleyh, ef'âle taalluk eden teklifât-ı şer'iyye ondan sâkıt olursa ma'zûr addolunmaz mı?" Şeyh-i mukallidin bu sözleri hadd-i zâtında doğrudur. Zîrâ fenâ-fillah hâlinde olan bir zât filhakîka kendinde değildir ve böyle bir zât nefsinin hevâsından ve muâmelât-ı nâstan dahi bî-haberdir. Fakat bu hâl, şeyh-i mukallidin hâli değildir. Zîrâ o mukallid, nefsinden ve nâs ile olan muamelâtından gâfil ve zâhil değildir.

677. Cihanda eşek yavrusu üzerine kim yük koyar? Ebû Mürre'ye kim Fârisî dersi verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

677. Dünyada eşek yavrusunun üzerine kim yük koyar? Ebû Mürre'ye kim Farsça dersi verir?

Sorumluluk, güce göre olur. Bu sebeple, eşek yavrusunun yük taşımaya gücü ve takati olmadığı için, onun üzerine yük yükletilmez. "Ebû Mürre" İblis'in künyesidir. Ankaravî hazretleri, Araplardan ahmak bir kimsenin adına da Ebû Mürre dediklerini rivayet ederler. Bu durumda ikinci mısraın anlamı şöyle olur: "İblis'e veya Ebû Mürre dedikleri ahmak kimseye Farsça dersini kim öğretir? Çünkü öğretim, yatkınlığa bağlıdır."

"Pâ-resî" kelimesi "pâ" ile "res"ten oluşan birleşik bir sıfattır ve sonundaki "ya" masdariyye (mastar eki) olduğuna göre "ayak eriştiricilik" anlamına gelir; ve ayak eriştiricilik öğretimi, şekil ve cismaniyet (bedensellik) dairesinde mümkün olur. Künyesi Ebû Mürre olan İblis ise anlamdan ibaret bulunduğundan, ona bu öğretim imkânı yoktur.

"Teklîf tâkate göre olur. Binâenaleyh, eşek yavrusunun yük taşımağa kudreti ve tâkati olmadığı için, onun üzerine yük yükletilmez. "Ebû Mürre" İblîs'in künyesidir. Ankaravî hazretleri Arap'tan bir ahmak kimsenin adına da Ebû Mürre dediklerini rivâyet buyururlar. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: "İblîse ve yahut Ebû Mürre dedikleri ahmak kimseye Fârisî dersini kim ta'lîm eder? Zîrâ ta'lîm isti'dâda vâbestedir."

"Pâ-resî" kelimesi "pâ" ile "res" den mürekkeb vasf-ı terkîbîdir ve nihâyetindeki "ya" masdariyyet olduğuna göre "ayak eriştiricilik" demek olur; ve ayak eriştiricilik tâ'lîmi, sûret ve cismâniyet dairesinde mümkin olur. Künyesi Ebû Mürre olan İblis ise ma'nâdan ibâret bulunduğundan, ona bu ta'lîm imkânı yoktur.

678. Arec geldiği vakit yükü kaldırırlar. Hak ليسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

678. Topal geldiği vakit yükü kaldırırlar. Hak, "Köre bir güçlük yoktur" buyurdu.

"Arec", "topal" anlamındadır. Yani topala yük yükletmezler. Çünkü Yüce Allah, Fetih Suresi'nde "Köre bir güçlük yoktur, topala bir güçlük yoktur, hastaya bir güçlük yoktur" (Fetih, 48/27) yani "Kör, topal ve hasta üzerine yükümlülük yoktur" buyurur.

"Arec" "topal" ma'nâsınadır. Ya'nî topala yük yükletmezler. Zîrâ Hak Tealâ hazretleri sûre-i Fetih'te لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ (Fetih, 48/27) ya'nî "Kör, topal ve hasta üzerine teklîf yoktur" buyurur.

679. Kendi tarafıma a'mâ, Hak tarafından basîr olurum. Binâenaleyh azdan ve çoktan muafım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

679. Kendi tarafıma kör, Hak tarafından görür olurum. Bu sebeple azdan ve çoktan muafım.

"Nefsimin tarafına körüm ve Hakk'ın tanıtması ile görürüm ve görücüyüm. Yani, 'Onu sevdiğim zaman, onun kulağı, gözü ve dili olurum' kutsî hadisinin karşılığıyım. Bu sebeple kesret (çokluk) âleminden muaf oldum ve vahdet (birlik) denizine daldım." demiş ve yürüyemez bir hâle gelmiştir. Ve ruh elsiz ve ayaksız kalmış, onun fiil icra etme aracı olan beden de işlevsiz kalmıştır. Bu sebeple, fiillere ilişkin şer'î yükümlülükler ondan düşerse mazur sayılmaz mı?" Taklitçi şeyhin bu sözleri aslında doğrudur. Çünkü fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) hâlinde olan bir zât gerçekten kendinde değildir ve böyle bir zât nefsinin heveslerinden ve insanlarla olan ilişkilerinden dahi habersizdir. Fakat bu hâl, taklitçi şeyhin hâli değildir. Çünkü o taklitçi, nefsinden ve insanlarla olan ilişkilerinden gafil ve habersiz değildir.

"Nefsimin tarafına körüm ve Hakk'ın taarrüfü ile basîrim ve görücüyüm. Ya'nî اذا احببت كنت له سمعا وبصرا و لسانا hadis-i kudsisinin mâsadakıyım. Binâenaleyh âlem-i keserattan muâf oldum ve deryâ-yı vahdete daldım." etmiş ve yürüyemez bir hâle gelmiştir. Ve rûh elsiz ve ayaksız ve onun icrâ-yı fiil âleti olan cesed muattal kalmıştır. Binâenaleyh, ef'âle taalluk eden teklifât-ı şer'iyye ondan sâkıt olursa ma'zûr addolunmaz mı?" Şeyh-i mukallidin bu sözleri hadd-i zâtında doğrudur. Zîrâ fenâ-fillah hâlinde olan bir zât filhakîka kendinde değildir ve böyle bir zât nefsinin hevâsından ve muâmelât-ı nâstan dahi bî-haberdir. Fakat bu hâl, şeyh-i mukallidin hâli değildir. Zîrâ o mukallid, nefsinden ve nâs ile olan muâmelâtından gâfil ve zâhil değildir.

677. Cihanda eşek yavrusu üzerine kim yük koyar? Ebû Mürre'ye kim Fârisî dersi verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

677. Cihanda eşek yavrusu üzerine kim yük koyar? Ebû Mürre'ye kim Farsça dersi verir?

Yükümlülük güce göre olur. Bu sebeple, eşek yavrusunun yük taşımaya gücü ve takati olmadığı için, onun üzerine yük yükletilmez. "Ebû Mürre" İblis'in künyesidir. Ankaravî hazretleri, Araplardan ahmak bir kimsenin adına da Ebû Mürre dediklerini rivayet ederler. Bu durumda ikinci mısraın anlamı şöyle olur: "İblis'e veyahut Ebû Mürre dedikleri ahmak kimseye Farsça dersini kim öğretir? Çünkü öğretim, yatkınlığa bağlıdır."

"Pâ-resî" kelimesi "pâ" ile "res"ten oluşan birleşik bir sıfattır ve sonundaki "yâ" masdariyye (isim yapan ek) olduğuna göre "ayak eriştiricilik" demek olur; ve ayak eriştiricilik öğretimi, şekil ve cismaniyet dairesinde mümkün olur. Künyesi Ebû Mürre olan İblis ise anlamdan ibaret bulunduğundan, ona bu öğretim imkânı yoktur.

"Teklîf tâkate göre olur. Binâenaleyh, eşek yavrusunun yük taşımağa kudreti ve tâkati olmadığı için, onun üzerine yük yükletilmez. "Ebû Mürre" İblîs'in künyesidir. Ankaravî hazretleri Arap'tan bir ahmak kimsenin adına da Ebû Mürre dediklerini rivâyet buyururlar. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: "İblîse ve yahut Ebû Mürre dedikleri ahmak kimseye Fârisî dersini kim ta'lîm eder? Zîrâ ta'lîm isti'dâda vâbestedir."

"Pâ-resî" kelimesi "pâ" ile "res" den mürekkeb vasf-ı terkîbîdir ve nihâyetindeki "yâ" masdariyyet olduğuna göre "ayak eriştiricilik" demek olur; ve ayak eriştiricilik tâ'lîmi, sûret ve cismâniyet dairesinde mümkin olur. Künyesi Ebû Mürre olan İblis ise ma'nâdan ibâret bulunduğundan, ona bu ta'lîm imkânı yoktur.

678. Arec geldiği vakit yükü kaldırırlar. Hak لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

678. Topal geldiği zaman yükü kaldırırlar. Hak, "Köre güçlük yoktur" buyurdu.

"Arec", "topal" anlamındadır. Yani topala yük yükletmezler. Çünkü Yüce Allah, Fetih Suresi'nde, "Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur" (Fetih, 48/27) yani "Kör, topal ve hasta üzerine yükümlülük yoktur" buyurur.

"Arec" "topal" ma'nâsınadır. Ya'nî topala yük yükletmezler. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Fetih'te لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ (Fetih, 48/27) ya'nî "Kör, topal ve hasta üzerine teklîf yoktur" buyurur.

679. Kendi tarafıma a'mâ, Hak tarafından basîr olurum. Binâenaleyh azdan ve çoktan muafım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

679. Kendi tarafıma kör, Hak tarafından görür olurum. Bu sebeple azdan ve çoktan muafım.

"Nefsimin tarafına körüm ve Hakk'ın tanıtmasıyla görürüm ve görücüyüm. Yani, 'Onu sevdiğim zaman, onun kulağı, gözü ve dili olurum' kutsî hadisinin işaret ettiği kişiyim. Bu sebeple kesret âleminden (çokluk dünyasından) muaf oldum ve vahdet denizine daldım."

"Nefsimin tarafına körüm ve Hakk'ın taarrüfü ile basîrim ve görücüyüm. Ya'nî اذا احببت كنت له سمعا وبصرا و لسانا hadis-i kudsisinin mâsadakıyım. Binâenaleyh âlem-i keserattan muâf oldum ve deryâ-yı vahdete daldım."

680. Dervişlik ve bîhodluk lafını Hakk'a mensub olan sarhoşların hay ve hûyunu vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

680. Dervişlik ve kendinden geçme sözünü Hakk'a mensup sarhoşların hay ve hûyuna benzetirsin.

Ey yalancı iddiacı, gerçek dervişlerin hâllerinin gereği olarak söyledikleri sözleri çalıp söyler ve övünürsün ve kendinden geçmekten bahsedersin. İlahi aşk şarabından sarhoş olan olgun kişilerin raks ve semâlarını ve hay ve hûylarını taklit edersin de dersin:

Ey yalancı müddeî, hakîkî dervişlerin iktizâ-yı halleri olarak söyledikleri sözleri çalıp söyler ve öğünürsün ve bîhodluktan dem vurursun. Şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olan kâmillerin raks ve semâ'larını ve hay u hûylarını taklîd edersin de dersin:

681. Ki: "Ben yeri gökten bilmem!" Gayret seni imtihan etti imtihan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

681. Ki: "Ben yeri gökten bilmem!" Gayret seni imtihan etti imtihan!

O gürültüler arasında sarhoşluk hali gösterip dersin ki: "Ben yerde miyim, gökte miyim, ayırt edemem!" Ey iddia sahibi, Hak'ın gayreti seni imtihan etti imtihan! Haberinin yok mu? Bu halinle imtihan içinde olduğunun farkında değilsin.

O hây u huylar arasında sarhoşluk vasfı gösterip dersin ki: "Ben yerde miyim, gökte miyim, farkedemem!" Ey müddeî gayret-i Hak seni imtihan etti imtihân! Haberin yok mu? Bu hâlin ile imtihan içinde olduğunun farkında değilsin.

682. "Sıpanın osuruğu seni rüsvay etti; senin nefyine bir varlık isbat etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

682. "Sıpanın osuruğu seni rezil etti; senin inkârına bir varlık ispat etti."

Burada "sıpa"dan kastedilen, nefis ve "onun osuruğu"ndan kastedilen ise o nefsin kötü sıfatlarından herhangi birinin ortaya çıkmasıdır. Yani, "Ey taklitçi şeyh, sen dervişlerin sözlerinden ve şathiyelerinden (vecde gelerek söylenen sözler) bahsettin ve kendinden geçmekten söz ettin ve Hakk sarhoşlarının gürültüsünü yaptın. Bu sözlerinin ve hâlinin doğru veya yanlış olma ihtimali vardı. Ne zaman ki eşek sıpası gibi olan nefsinin osuruğu hükmünde bulunan kötü sıfatlardan birisi senden aksırık gibi doğal olarak ortaya çıktı, o senin inkâr ettiğin nefsine bir varlık ispat etti ve kendinden geçme iddiasını yalanladı ve seni rezil etti."

Burada "sıpa"dan murâd, nefis ve "onun osuruğu"ndan murâd o nefsin sıfât-ı rezîlesinden herhangi birinin zuhûrudur. Ya'nî, "Ey şeyh-i mukallid, sen dervişlerin lâfından ve şathiyyâtından dem vurdun ve bîhodluktan bahsettin ve Hak sarhoşlarının hay u hûyunu icrâ ettin. Bu sözlerin ve hâlinin sıdk ve kizbe ihtimali var idi. Vaktâki eşek sıpası gibi olan nefsinin osuruğu mesâbesinde bulunan sıfât-ı rezîleden birisi senden aksırık gibi tabiî olarak zuhûr etti, o senin nefyettiğin nefsine bir varlık isbât ve bîhodluk da'vâsını tekzîb ve seni rezîl ve rüsvây etti."

683. Hak hileyi böyle rüsvay eder. Ürkmüş avı böyle tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

683. Hak hileyi böyle rezil eder. Ürkmüş avı böyle tutar.

Yüce Allah, mekr (gizli yönlendirme) ve hileyi böylece ortaya çıkarıp sahibini halk nazarında rezil ve rüsvay eder. Doğru yoldan ürküp kaçan avı da böyle imtihanlar ile yakalar.

Hak Teâlâ hazretleri mekr ve hîleyi böylece meydana çıkarıp sahibini halk nazarında rezil ve rüsvây eder. Sırât-ı müstakîmden ürküp kaçan avı da böyle imtihanlar ile yakalar.

684. Ey baba, her kim: "Kapının çavuşu benim!" derse, yüz binlerce imtihan vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

684. Ey baba, her kim: "Kapının çavuşu benim!" derse, yüz binlerce imtihan vardır.

680. Dervişlik ve bîhodluk lafını Hakk'a mensub olan sarhoşların hay ve hûyunu vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

680. Dervişlik ve kendinden geçme sözünü Hakk'a mensup sarhoşların hay ve hûyuna benzetirsin.

Ey yalancı iddiacı, gerçek dervişlerin hâllerinin gereği olarak söyledikleri sözleri çalıp söyler ve övünürsün ve kendinden geçmekten bahsedersin. İlahi aşk şarabından sarhoş olan olgun kişilerin raks ve semâlarını ve hay ve hûylarını taklit edersin de dersin:

Ey yalancı müddeî, hakîkî dervişlerin iktizâ-yı halleri olarak söyledikleri sözleri çalıp söyler ve öğünürsün ve bîhodluktan dem vurursun. Şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olan kâmillerin raks ve semâ'larını ve hay u hûylarını taklîd edersin de dersin:

681. Ki: "Ben yeri gökten bilmem!" Gayret seni imtihan etti imtihan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

681. Ki: "Ben yeri gökten bilmem!" Gayret seni imtihan etti imtihan!

O gürültüler arasında sarhoşluk hali gösterip dersin ki: "Ben yerde miyim, gökte miyim, ayırt edemem!" Ey iddia sahibi, Hak'ın gayreti seni imtihan etti imtihan! Haberinin yok mu? Bu halinle imtihan içinde olduğunun farkında değilsin.

O hây u huylar arasında sarhoşluk vasfı gösterip dersin ki: "Ben yerde miyim, gökte miyim, farkedemem!" Ey müddeî gayret-i Hak seni imtihan etti imtihân! Haberin yok mu? Bu hâlin ile imtihan içinde olduğunun farkında değilsin.

682. "Sıpanın osuruğu seni rüsvay etti; senin nefyine bir varlık isbat etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

682. "Sıpanın osuruğu seni rezil etti; senin inkârına bir varlık ispat etti."

Burada "sıpa"dan kastedilen, nefis ve "onun osuruğu"ndan kastedilen ise o nefsin kötü sıfatlarından herhangi birinin ortaya çıkmasıdır. Yani, "Ey taklitçi şeyh, sen dervişlerin sözlerinden ve şathiyelerinden (vecde gelerek söylenen sözler) bahsettin ve kendinden geçmekten söz ettin ve Hakk sarhoşlarının gürültüsünü yaptın. Bu sözlerinin ve hâlinin doğru veya yanlış olma ihtimali vardı. Ne zaman ki eşek sıpası gibi olan nefsinin osuruğu hükmünde bulunan kötü sıfatlardan birisi senden aksırık gibi doğal olarak ortaya çıktı, o senin inkâr ettiğin nefsine bir varlık ispat etti ve kendinden geçme iddiasını yalanladı ve seni rezil etti."

Burada "sıpa"dan murâd, nefis ve "onun osuruğu"ndan murâd o nefsin sıfât-ı rezîlesinden herhangi birinin zuhûrudur. Ya'nî, "Ey şeyh-i mukallid, sen dervişlerin lâfından ve şathiyyâtından dem vurdun ve bîhodluktan bahsettin ve Hak sarhoşlarının hay u hûyunu icrâ ettin. Bu sözlerin ve hâlinin sıdk ve kizbe ihtimali var idi. Vaktâki eşek sıpası gibi olan nefsinin osuruğu mesâbesinde bulunan sıfât-ı rezîleden birisi senden aksırık gibi tabiî olarak zuhûr etti, o senin nefyettiğin nefsine bir varlık isbât ve bîhodluk da'vâsını tekzîb ve seni rezîl ve rüsvây etti."

683. Hak hileyi böyle rüsvay eder. Ürkmüş avı böyle tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

683. Hak hileyi böyle rezil eder. Ürkmüş avı böyle tutar.

Yüce Allah, mekr (gizli yönlendirme) ve hileyi böylece ortaya çıkarıp sahibini halk nazarında rezil ve rüsvay eder. Doğru yoldan ürküp kaçan avı da böyle imtihanlar ile yakalar.

Hak Teâlâ hazretleri mekr ve hîleyi böylece meydana çıkarıp sahibini halk nazarında rezil ve rüsvây eder. Sırât-ı müstakîmden ürküp kaçan avı da böyle imtihanlar ile yakalar.

684. Ey baba, her kim: "Kapının çavuşu benim!" derse, yüz binlerce imtihan vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

684. Ey baba, her kim: "Kapının çavuşu benim!" derse, yüz binlerce imtihan vardır.

Ey, babalık ve kemâl (olgunluk) iddiasında bulunan kimse! Her kim Hakk yolu kapısının çavuşu ve rehberi olduğunu iddia ederse, Yüce Allah'ın pek çok imtihanları vardır. Bu imtihanlar sonucunda iddialarının yalan olduğu ortaya çıkar ve rezil olur.

Ey, babalık ve kemâl da'vâsında bulunan kimse! Her kim tarîk-ı Hak kapısının çavuşu ve rehberi olduğunu iddia ederse Hak Teâlâ hazretlerinin pek çok imtihanları vardır. Bu imtihanlar neticesinde da'vâlarının yalan olduğu meydana çıkar ve rüsvây olur.

685. Eğer avâm onu imtihandan bilmezler ise, yolun pişkinleri ona nişan isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

685. Eğer halk onu imtihandan bilmezler ise, yolun pişkinleri ona nişan isterler.

Eğer ilâhî imtihan sonucunda, o taklitçi şeyhin ortaya çıkan hilesini halk idrak edemeseler ve o yalancı şeyh o hilesini, birtakım yanıltıcı sözlerle halkın idrakinden gizlese bile, Hakk yolunun inceliğine vakıf olan ârifler (tasavvufî bilgiye sahip kişiler), onun sözlerine hâlî (durumsal) ve fiilî nişan ve alâmet isterler.

Eğer imtihân-ı ilâhî neticesinde, o şeyh-i mukallidin meydana çıkan hilesini avâm-ı halk idrâk edemeseler ve o yalancı şeyh o hîlesini, birtakım mugālatât ile avâmın idrâkinden setr etse bile, Hak yolunun inceliğine vakıf olan ârifler, onun sözlerine hâlî ve fiilî nişân ve alâmet isterler.

686. Bir âdî kimse terzilik da'vâsı ettiği vakit, şah onun önüne bir atlas bırakır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

686. Sıradan bir kimse terzilik iddiasında bulunduğu zaman, şah onun önüne bir atlas bırakır.

Örneğin, halktan birisi terzilik sanatında ustalık iddiasını ortaya koyduğu zaman, memleketin şahı onun terziliğini sınamak için, önüne bir atlas bırakır ve der.

Meselâ âhâd-ı nâstan birisi terzilik san'atında mahâret da'vâsını ettiği vakit, şâh-ı memleket onun terziliğini imtihan için, önüne bir atlas bırakır da der.

687. Ki: "Bunu geniş bağaltak kes!" İmtihandan onun için iki şah peyda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

687. Ki: "Bunu geniş bağaltak kes!" İmtihandan onun için iki şah ortaya çıkar.

Bağaltak ve galtak kelimelerinin birden çok anlamı vardır. Burada derviş külahı ve Hıtay ülkesinde giydikleri elbise anlamlarına gelir. Buğtak ve buhtak da aynı anlamdadır. Yani, “Şah, terzilik iddiasında bulunan kimsenin önüne bir atlas kumaş getirip: "Al bundan bana bir elbise yap!" der. Şimdi bu imtihandan o kimse için iki şah (boynuz) ve iki şık ortaya çıkar ve birisi iddiasının doğruluğu, diğeri de yalanıdır.”

بغلطاق (Bağaltâk) ve غلطاق (galtâk)ın müteaddid ma'nâları vardır. Burada külâh-ı dervişân ve Hıtâ memleketinde giydikleri libâs ma'nâlarına gelir. Ve بغطاق (buğtâk) ve نطاق (buhtâk) da aynı ma'nâyadır. Ya'ni, “Şâh terzilik da'vâsında bulunan kimsenin önüne bir atlas kumaş getirip: "Al bundan bana bir elbise yap!" der. İmdi bu imtihandan o kimse için iki şah (شاخ) ve iki şık zâhir olur ve birisi da'vâsının sıdkı ve diğeri de kizbidir."

688. Eğer her kötünün imtihanı olmasa idi, her muhannes cenkte Rüstem olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

688. Eğer her kötünün imtihanı olmasa idi, her muhannes cenkte Rüstem olur idi.

Eğer her içi bozuk ve hilekâr olanın imtihanı olmasa idi, her kadın tabiatlı ve nefse ait hazlarına düşkün olan kimse, en büyük cihat olan nefisle mücadele konusunda Rüstem gibi bir pehlivan olurdu.

Eğer her bâtını bozuk ve hîlekâr olanın imtihanı olmasa idi, her kadın tabîatlı ve arzû-yı nefsânîsine meclûb olan kimse, cihâd-ı ekber olan mücâhede-i nefs hususunda Rüstem gibi bir pehlivan olurdu.

689. Muhakkak her muhannesi zırh giymiş tut! Vaktaki yarayı görür, esîr gibi olur. Ey, babalık ve kemâl da'vâsında bulunan kimse! Her kim tarîk-ı Hak kapısının çavuşu ve rehberi olduğunu iddia ederse Hak Teâlâ hazretlerinin pek çok imtihanları vardır. Bu imtihanlar neticesinde da'vâlarının yalan olduğu meydana çıkar ve rüsvây olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

689. Muhakkak her korkağı zırh giymiş tut! Ne zaman ki yarayı görür, esir gibi olur. Ey, babalık ve olgunluk iddiasında bulunan kimse! Her kim Hakk yolunun kapısının çavuşu ve rehberi olduğunu iddia ederse, Yüce Allah'ın pek çok imtihanları vardır. Bu imtihanlar sonucunda iddialarının yalan olduğu ortaya çıkar ve rezil olur.

685. Eğer avâm onu imtihandan bilmezler ise, yolun pişkinleri ona nişan isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

685. Eğer halk onu imtihandan bilmezler ise, yolun pişkinleri ona nişan isterler.

Eğer ilâhî imtihan sonucunda, o taklitçi şeyhin ortaya çıkan hilesini halk idrak edemeseler ve o yalancı şeyh o hilesini, birtakım yanıltıcı sözlerle halkın idrakinden gizlese bile, Hakk yolunun inceliğine vakıf olan ârifler (tasavvufî bilgiye sahip kişiler), onun sözlerine hâlî (durumsal) ve fiilî nişan ve alâmet isterler.

Eğer imtihân-ı ilâhî neticesinde, o şeyh-i mukallidin meydana çıkan hilesini avâm-ı halk idrâk edemeseler ve o yalancı şeyh o hîlesini, birtakım mugālatât ile avâmın idrâkinden setr etse bile, Hak yolunun inceliğine vakıf olan ârifler, onun sözlerine hâlî ve fiilî nişân ve alâmet isterler.

686. Bir âdî kimse terzilik da'vâsı ettiği vakit, şah onun önüne bir atlas bırakır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

686. Sıradan bir kimse terzilik iddiasında bulunduğu zaman, şah onun önüne bir atlas bırakır.

Örneğin, halktan birisi terzilik sanatında ustalık iddiasını ortaya koyduğu zaman, memleketin şahı onun terziliğini sınamak için, önüne bir atlas bırakır ve der.

Meselâ âhâd-ı nâstan birisi terzilik san'atında mahâret da'vâsını ettiği vakit, şâh-ı memleket onun terziliğini imtihan için, önüne bir atlas bırakır da der.

687. Ki: "Bunu geniş bağaltak kes!" İmtihandan onun için iki şah peyda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

687. Ki: "Bunu geniş bağaltak kes!" İmtihandan onun için iki şah ortaya çıkar.

Bağaltak ve galtak kelimelerinin birden çok anlamı vardır. Burada derviş külahı ve Hıtay ülkesinde giydikleri elbise anlamlarına gelir. Bugtak ve buhtak da aynı anlamdadır. Yani, "Şah, terzilik iddiasında bulunan kişinin önüne bir atlas kumaş getirip: "Al bundan bana bir elbise yap!" der. Şimdi bu imtihandan o kişi için iki şah (dal) ve iki şık ortaya çıkar ve birisi iddiasının doğruluğu, diğeri de yalanıdır."

بغلطاق (Bağaltâk) ve غلطاق (galtâk)ın müteaddid ma'nâları vardır. Burada külâh-ı dervişân ve Hıtâ memleketinde giydikleri libâs ma'nâlarına gelir. Ve بغطاق (bugtak) ve نطاق (buhtak) da aynı ma'nâyadır. Ya'ni, “Şâh terzilik da'vâsında bulunan kimsenin önüne bir atlas kumaş getirip: "Al bundan bana bir elbise yap!" der. İmdi bu imtihandan o kimse için iki şah (شاخ) ve iki şık zâhir olur ve birisi da'vâsının sıdkı ve diğeri de kizbidir."

688. Eğer her kötünün imtihanı olmasa idi, her muhannes cenkte Rüstem olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

688. Eğer her kötünün imtihanı olmasa idi, her muhannes cenkte Rüstem olur idi.

Eğer her içi bozuk ve hilekâr olanın imtihanı olmasa idi, her kadın tabiatlı ve nefse ait hazlarına düşkün olan kimse, en büyük cihat olan nefisle mücadele konusunda Rüstem gibi bir pehlivan olurdu.

Eğer her bâtını bozuk ve hîlekâr olanın imtihanı olmasa idi, her kadın tabîatlı ve arzû-yı nefsânîsine meclûb olan kimse, cihâd-ı ekber olan mücâhede-i nefs hususunda Rüstem gibi bir pehlivan olurdu.

689. Muhakkak her muhannesi zırh giymiş tut! Vaktaki yarayı görür, esîr gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

689. Muhakkak her korkağı zırh giymiş tut! Yarayı gördüğünde, esir gibi olur.

Nefsânî heveslerine tâbi olduğu hâlde, Hakk yoluna giren her bir kimseyi, görünüşte savaşa dâhil olmak üzere zırh giymiş, kadın tabiatlı ve korkak bir kimseye benzet! O kimseye Hakk yolunda bir darbe eriştiğinde, hemen yüz çevirip esirler gibi faaliyetten kalır.

Hevâ-yı nefsânîsine tâbi' olduğu halde, tarîk-ı Hakk'a giren her bir kimseyi, sûrî harbe dâhil olmak üzere zırh giymiş bir kadın tabîatlı ve korkak kimseye müşâbih tut! Vaktâki o kimseye tarîk-ı Hak'ta bir darbe erişir, hemân yüz çevirip esîrler gibi faaliyetten kalır.

690. Hakk'ın sarhoşu debûrdan nasıl ayık olur? Hakk'ın sarhoşu nefh-i sûra kadar kendine gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

690. Hakk'ın sarhoşu debûrdan nasıl ayık olur? Hakk'ın sarhoşu nefh-i sûra kadar kendine gelmez.

"Debûr" "batı rüzgârı" anlamındadır. Nefsânî heves kastedilir. Yani "Hakk'ın sarhoşu, nefsânî heveslerden ve cismanî zevklerden ayık ve haberdar değildir. Çünkü o, Hakk'ın sarhoşu, موتوا قبل ان تموتوا yani "Ölmeden evvel ölünüz!" sırrına mazhar olduğundan kıyamete kadar ayılmaz. Bu sebeple nefis ve cismaniyetle ne ilgisi olur?"

"Debûr" "garb rüzgârı" ma'nâsınadır. Hevâ-yı nefsânî murâd buyurulur. Ya'nî "Hak sarhoşu hevâ-yı nefsânî ve ezvâk-ı cismânîden ayık ve haberdâr değildir. Zîrâ o Hakk'ın sarhoşu موتوا قبل ان تموتوا ya'nî "Ölmeden evvel ölünüz!" sırrına mazhar olduğundan kıyâmete kadar ayılmaz. Binâenaleyh nefis ve cismâniyetle ne alâkası olur?"

691. Hakk'ın şarabı yalan değil, doğru olur. Ayran içtin, ayran içtin ayran, ayran!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

691. Hakk'ın şarabı yalan değil, doğru olur. Ayran içtin, ayran içtin ayran, ayran!

Ey yalancı iddiacı, "Rableri onlara tertemiz bir içecek içirdi" (İnsan, 76/21) ayet-i kerimesinin sırrına uygun olup o tertemiz içeceği içenlerin sarhoşluğu yalan ve sahte olmaz, ciddi ve gerçek olur. Sen ise ayran içip sarhoş olduğunu iddia ediyorsun, ey yalancı efendi! Ayran hükmünde olan nefsinin hilelerini içtin, ayran içtin, ayran, ayran!

Ey müddeî-i kâzib وَسَقَاهُمْ رَبِّهِمْ شَرَابًا طَهُوراً (İnsan, 76/21) ya'nî "Rableri onlara şarâb-ı tahûr içirdi" âyet-i kerîmesinin sırrına mâsadak olup o şarâb-ı tahûru içenlerin sarhoşluğu yalan ve ca'lî olmaz, ciddî ve sahîh olur. Sen ise ayran içip sarhoş olduğunu iddia ediyorsun, ey yalancı efendi! Ayran mesâbesinde olan nefsinin hilelerini içtin, ayran içtin, ayran, ayran!

692. Kendini Cüneyd ve Bâyezîd yaptın. "Git ki, teberi kilitten tanımam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

692. Kendini Cüneyd ve Bâyezîd yaptın. "Git ki, baltayı anahtardan tanımam."

Ey yalancı mürşid, kendini Cüneyd-i Bağdâdî ve Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle aynı seviyede sayıp dedin ki: "Ben o kadar vahdet denizine dalmışım ki, eşya arasındaki farklılaşmanın farkında değilim. Bu sebeple, baltayı anahtardan ayırt edip tanıyamam."

Ey yalancı mürşid, kendini Cüneyd-i Bağdâdî ve Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle hem-pâye addedip dedin ki: "Ben o kadar müstağrak-ı vahdetim ki, eşyâ arasındaki temâyüzün farkında değilim. Binâenaleyh, balta ile anahtarı yekdîğerinden fark edip tanıyamam."

693. Kötü damarlığı ve tembelliği ve hırsı ve tama'ı, ey mekr yapıcı hîle ile nasıl gizlersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

693. Kötü damarlığı ve tembelliği ve hırsı ve tama'ı, ey mekr yapıcı, hile ile nasıl gizlersin?

Yani "Nefsin kötü olan sıfatlarını, hile ile irfan ehli (hakikati bilenler) nazarında nasıl saklarsın?" Nefsanî heveslerine tabi olduğu halde, Hakk yoluna giren her bir kimseyi, savaş meydanına girmek üzere zırh giymiş, kadın tabiatlı ve korkak bir kimseye benzet! Ne zaman ki o kimseye Hakk yolunda bir darbe erişir, hemen yüz çevirip esirler gibi faaliyetten kalır.

Ya'nî "Nefsin fenâ olan sıfatlarını, hîle ile ehl-i irfân nazarında nasıl sak- Hevâ-yı nefsânîsine tâbi' olduğu halde, tarîk-ı Hakk'a giren her bir kimseyi, sûrı harbe dâhil olmak üzere zırh giymiş bir kadın tabîatlı ve korkak kimseye müşâbih tut! Vaktâki o kimseye tarîk-ı Hak'ta bir darbe erişir, hemân yüz çevirip esîrler gibi faâliyetten kalır.

690. Hakk'ın sarhoşu debûrdan nasıl ayık olur? Hakk'ın sarhoşu nef-i sû-ra kadar kendine gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

690. Hakk'ın sarhoşu debûrdan nasıl ayık olur? Hakk'ın sarhoşu sûra üfleninceye kadar kendine gelmez.

"Debûr" "batı rüzgârı" anlamındadır. Nefsânî heves kastedilir. Yani "Hakk'ın sarhoşu nefsânî heveslerden ve cismanî zevklerden ayık ve haberdar değildir. Çünkü o, Hakk'ın sarhoşu olan kişi, مَوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا yani 'Ölmeden evvel ölünüz!' sırrına mazhar olduğundan kıyamete kadar ayılmaz. Bu sebeple nefis ve cismaniyetle ne ilgisi olur?"

“Debûr” “garb rüzgârı” ma'nâsınadır. Hevâ-yı nefsânî murâd buyurulur. Ya'nî “Hak sarhoşu hevâ-yı nefsânî ve ezvâk-ı cismânîden ayık ve haberdâr değildir. Zîrâ o Hakk'ın sarhoşu مَوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا ya'nî “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrına mazhar olduğundan kıyâmete kadar ayılmaz. Binâenaleyh nefis ve cismâniyetle ne alâkası olur?”

691. Hakk'ın şarâbı yalan değil, doğru olur. Ayran içtin, ayran içtin ayran!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

691. Hakk'ın şarabı yalan değil, doğru olur. Ayran içtin, ayran içtin ayran!

Ey yalancı iddiacı! وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsan, 76/21) yani "Rableri onlara tertemiz bir şarap içirdi" ayet-i kerimesinin sırrına mazhar olup o tertemiz şarabı içenlerin sarhoşluğu yalan ve sahte olmaz, ciddi ve gerçek olur. Sen ise ayran içip sarhoş olduğunu iddia ediyorsun, ey yalancı efendi! Ayran hükmünde olan nefsinin hilelerini içtin, ayran içtin, ayran!

Ey müddeî-i kâzib! وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsan, 76/21) ya'nî “Rableri onlara şarâb-ı tahûr içirdi” âyet-i kerîmesinin sırrına mâsadak olup o şarâb-ı tahûru içenlerin sarhoşluğu yalan ve ca'lî olmaz, ciddî ve sahîh olur. Sen ise ayran içip sarhoş olduğunu iddiâ ediyorsun, ey yalancı efendi! Ayran mesâbesinde olan nefsinin hîlelerini içtin, ayran içtin, ayran!

692. Kendini Cüneyd ve Bâyezîd yaptın. “Git ki, teberi kilitten tanımam.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

692. Kendini Cüneyd ve Bâyezîd yaptın. “Git ki, baltayı kilitten tanımam.”

Ey yalancı mürşid, kendini Cüneyd-i Bağdâdî ve Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle aynı seviyede sayıp dedin ki: “Ben o kadar vahdet (birlik) içinde kaybolmuşum ki, eşya arasındaki farklılaşmanın farkında değilim. Bu sebeple, balta ile anahtarı birbirinden ayırt edip tanıyamam.”

Ey yalancı mürşid, kendini Cüneyd-i Bağdâdî ve Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle hem-pâye addedip dedin ki: “Ben o kadar müstağrak-ı vahdetim ki, eşyâ arasındaki temâyüzün farkında değilim. Binâenaleyh, balta ile anahtarı yekdiğerinden fark edip tanıyamam.”

693. Kötü damarlığı ve tembelliği ve hırsı ve tama'ı, ey mekr yapıcı hîle ile nasıl gizlersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

693. Kötü damarlığı ve tembelliği ve hırsı ve tama'ı, ey mekr yapıcı hile ile nasıl gizlersin?

Yani "Nefsin kötü olan sıfatlarını, hile ile irfan ehli (hakikati bilenler) nazarında nasıl saklayabilirsin? Bu sıfatlar çuval içindeki mızraklara benzer. Ne kadar saklamaya gayret etsen de deler çıkar."

Ya'nî “Nefsin fenâ olan sıfatlarını, hîle ile ehl-i irfân nazarında nasıl sak- layabilirsin? Bu sıfatlar çuval içindeki mızraklara benzer. Ne kadar saklamağa gayret etsen deler çıkar."

694. Kendini Mansûr-ı Hallâcî edersin. Bir ateşi dostların pamuğu üzerine vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

694. Kendini Mansûr-ı Hallâcî edersin. Bir ateşi dostların pamuğu üzerine vurursun.

Kendini Hallâc-ı Mansûr (tasavvuf ehli bir velî) hazretleriyle aynı meşrepte sayıp "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) davasına kalkışırsın. Dostlarının pamuk gibi yumuşak ve zayıf olan imanları üzerine bu yalan ateşini dökersin ve onların inançlarını bozarsın.

Kendini Hallâc-ı Mansûr hazretleriyle hem-meşreb addedip "ene'l-Hak" davasına kıyâm edersin. Dostların pamuk gibi yumuşak ve zayıf olan îmanları üzerine bu yalan ateşini dökersin ve onların i'tikadlarını ifsâd edersin.

695. Ki: "Ömer'i Ebû Leheb'ten tanımam. Gece yarısında sıpamın osuruğunu tanırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

695. Ki: "Ömer'i Ebû Leheb'ten tanımam. Gece yarısında sıpamın osuruğunu tanırım!"

Dersin ki: "Benim Hakk'ın birliği şarabından sarhoşluğum o derecededir ki, Hâdî (doğru yola ileten) isminin tecelligâhı olan Hz. Ömer (r.a) ile Mudill (saptıran) isminin tecelligâhı olan Ebû Leheb'i birbirinden ayırt edip fark edemem. Fakat sıpanın, yani nefsimin hevasını tabiatın karanlığı içinde tanırım." Halbuki Hakk'ın birliğinde kaybolmuş olan ve fânî-fillah (Allah'ta yok olma) mertebesinde bulunan kimsenin nefsinden gafil ve habersiz olması gerekir. Senin bu sözlerin birbirine zıttır ve çelişkilidir.

Dersin ki: "Benim şarâb-ı vahdet-i Hak'tan sarhoşluğum o mertebededir ki, ism-i Hâdî'nin mazharı olan Hz. Ömer (r.a) ile ism-i Mudill'in mazharı olan Ebû Leheb'i birbirinden ayırd edip fark edemem. Fakat sıpanın ya'nî nefsimin hevâsını zulmet-i tabîat içinde tanırım." Halbuki vahdet-i Hak'ta müstağrak olan ve fânî-fillah mertebesinde bulunan kimse nefsinden gāfil ve zâhil olmak îcâb eder. Senin bu sözlerin birbirine zıddır ve mütenâkızdır.

696. Ey bir eşek ki, sen eşekten buna i'timâd eder. Senin için kendini kör ve sağır eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

696. Ey bir eşek ki, sen eşekten buna itimat edersin. Senin için kendini kör ve sağır eder.

Senin bu birbirine zıt olan sözüne itimat eden bir ahmaktır. Senin hatırın için kendini kör eder, hâlin hakikatini görmez ve sağır eder. Senin bu çelişkili sözlerini işitmez. "Ey harî"deki "yâ" nispet (aitlik) olduğuna göre de şu şekilde bir anlam verilebilir: "Ey eşek seviyesindeki nefsine mensup olan yalancı iddiacı, senden çıkan bu söze eşek olan kimse inanır. Çünkü o kimse senin hatırın ve hürmetin için kendini kör ve sağır edip hakikati görmez ve işitmez."

"Senin bu yekdiğerine zidd olan sözüne i'timâd eden bir ahmaktır. Senin hatırın için kendini kör eder, hakîkat-i hâli görmez ve sağır eder. Senin bu mütenâkız sözlerini işitmez." "Ey harî"deki "yâ" nisbet olduğuna göre de şu vech ile bir ma'nâ verilebilir: "Ey eşek mesâbesindeki nefsine mensûb olan müddeî-i kâzib, senden sudûr eden bu söze eşek olan kimse inanır. Zîrâ o kimse senin hatırın ve hürmetin için kendini kör ve sağır edip hakikatı görmez ve işitmez."

697. Kendini yol gidicilerden aşağı say! Sen yol vurucuların mahremisin, bok yeme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

697. Kendini yolculardan aşağı say! Sen yol kesicilerin sırdaşısın, kötü iş yapma!

694. Kendini Mansûr-ı Hallâcî edersin. Bir ateşi dostların pamuğu üzerine vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

694. Kendini Mansûr-ı Hallâcî edersin. Bir ateşi dostların pamuğu üzerine vurursun.

Kendini Hallâc-ı Mansûr (tasavvuf ehli bir velî) hazretleriyle aynı meşrepte sayıp "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) davasına kalkışırsın. Dostlarının pamuk gibi yumuşak ve zayıf olan imanları üzerine bu yalan ateşini dökersin ve onların inançlarını bozarsın.

Kendini Hallâc-ı Mansûr hazretleriyle hem-meşreb addedip "ene'l-Hak" davasına kıyâm edersin. Dostların pamuk gibi yumuşak ve zayıf olan îmanları üzerine bu yalan ateşini dökersin ve onların i'tikadlarını ifsâd edersin.

695. Ki: "Ömer'i Ebû Leheb'ten tanımam. Gece yarısında sıpamın osuruğunu tanırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

695. Ki: "Ömer'i Ebû Leheb'ten tanımam. Gece yarısında sıpamın osuruğunu tanırım!"

Dersin ki: "Benim Hakk'ın birliği şarabından sarhoşluğum o derecededir ki, Hâdî (doğru yola ileten) isminin tecelligâhı olan Hz. Ömer (r.a) ile Mudill (saptıran) isminin tecelligâhı olan Ebû Leheb'i birbirinden ayırt edip fark edemem. Fakat sıpanın, yani nefsimin hevasını tabiatın karanlığı içinde tanırım." Halbuki Hakk'ın birliğinde kaybolmuş olan ve fânî-fillah (Allah'ta yok olma) mertebesinde bulunan kimsenin nefsinden gafil ve habersiz olması gerekir. Senin bu sözlerin birbirine zıttır ve çelişkilidir.

Dersin ki: "Benim şarâb-ı vahdet-i Hak'tan sarhoşluğum o mertebededir ki, ism-i Hâdî'nin mazharı olan Hz. Ömer (r.a) ile ism-i Mudill'in mazharı olan Ebû Leheb'i birbirinden ayırd edip fark edemem. Fakat sıpanın ya'nî nefsimin hevâsını zulmet-i tabîat içinde tanırım." Halbuki vahdet-i Hak'ta müstağrak olan ve fânî-fillah mertebesinde bulunan kimse nefsinden gāfil ve zâhil olmak îcâb eder. Senin bu sözlerin birbirine zıddır ve mütenâkızdır.

696. Ey bir eşek ki, sen eşekten buna i'timâd eder. Senin için kendini kör ve sağır eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

696. Ey bir eşek ki, sen eşekten buna itimat edersin. Senin için kendini kör ve sağır eder.

Senin bu birbirine zıt olan sözüne itimat eden bir ahmaktır. Senin hatırın için kendini kör eder, hâlin hakikatini görmez ve sağır eder. Senin bu çelişkili sözlerini işitmez. "Ey harî"deki "yâ" nispet olduğuna göre de şu şekilde bir anlam verilebilir: "Ey eşek seviyesindeki nefsine mensup olan yalancı iddiacı, senden çıkan bu söze eşek olan kimse inanır. Çünkü o kimse senin hatırın ve hürmetin için kendini kör ve sağır edip hakikati görmez ve işitmez."

"Senin bu yekdiğerine zıdd olan sözüne i'timâd eden bir ahmaktır. Senin hatırın için kendini kör eder, hakikat-i hâli görmez ve sağır eder. Senin bu mütenâkız sözlerini işitmez." "Ey harî"deki "yâ" nisbet olduğuna göre de şu vech ile bir ma'nâ verilebilir: "Ey eşek mesâbesindeki nefsine mensûb olan müddeî-i kâzib, senden sudûr eden bu söze eşek olan kimse inanır. Zîrâ o kimse senin hatırın ve hürmetin için kendini kör ve sağır edip hakikatı görmez ve işitmez."

697. Kendini yol gidicilerden aşağı say! Sen yol vurucuların mahremisin, bok yeme! Ey kāri'-i muhterem, sakin گه مخور ta'bîrinin müstehcen olduğundan bahisle i'tirâza cür'et etme! Zîrâ insân-ı kâmil, her bir mertebeye tenezzülden ve her sınıfa lâyık olduğu hitâbı etmekten çekinmez ve Hak yolunda hîlekârlığa mütesaddî olup ibâdullahı iğfâl eden bir müddeî-i kâzib bu hitâbdan daha fenâsına bile lâyıktır. Bu mütâlaaya binâen, fakîr de açık Türkçe ile tercüme ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

697. Kendini yolculardan aşağı say! Sen yol kesicilerin mahremisin, bok yeme! Ey saygıdeğer okuyucu, sakin ol, "bok yeme" ifadesinin müstehcen olduğundan bahsederek itiraz etmeye cüret etme! Çünkü insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), her bir mertebeye inmekten ve her sınıfa layık olduğu hitabı yapmaktan çekinmez ve Hak yolunda hilekârlığa kalkışıp Allah'ın kullarını aldatan yalancı bir iddiacı, bu hitaptan daha kötüsüne bile layıktır. Bu düşünceye dayanarak, ben fakir de açık Türkçe ile tercüme ettim.

698. Hileden geri uç, akıl tarafına koş! Mecâz kanadı ne vakit gök üzerine uçar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

698. Hileden geri uç, akıl tarafına koş! Mecaz kanadı ne zaman gök üzerine uçar?

Ey taklitçi şeyh, akla uygun olmayan hileden vazgeç ve akla uygun olan doğruluk ve saflık tarafına koş! Senin yüzeysel ve mecazî söz ve ifadelerden öğrendiğin anlamların hakikat göğü üzerine uçması mümkün değildir. Nasıl ki söz ve ifadelerle balı tarif etmek yeterli değildir. Onun gerçek tadına ulaşmak için yemek lazımdır. Bilmek başka, olmak başkadır. Bu sebeple hâl (manevî durum) elde etmek lazımdır.

Ey şeyh-i mukallid, gayr-i ma'kül olan hîleden vazgeç ve ma'kül olan sıdk ve safvet tarafına koş! Senin elfâz ve ibârât-ı sûriyye ve mecâziyyeden öğrendiğin ma'nâların hakikat göğü üzerine uçması mümkin değildir. Nitekim elfâz ve ibârât ile balı ta'rîf etmek kâfî değildir. Onun zevk-ı hakîkîsine vâsıl olmak için yemek lâzımdır. Bilmek başka, olmak başkadır. Binâenaleyh hâl tahsîli lâzımdır.

699. Kendini Hak âşıkı yaptın, aşkı kara şeytan ile oynadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

699. Kendini Hak âşıkı yaptın, aşkı kara şeytan ile oynadın.

Ankaravî hazretleri "kara şeytan" ifadesine güzel bir açıklama buyurmuşlardır: "Küfür ve isyan tarafına davet eden kara şeytandır; itaat ve ibadetlere davet edip gururlandıran şeytan ise beyaz şeytandır." Fakat konu, taklitçi şeyh konusudur ve onu Hakk yolunda kendini beğenmeye ve gurura sevk eden beyaz şeytan olması gerekir. Bana görünen şudur ki, buradaki "kara şeytan" ifadesi, "zulmânî olan şeytan" (karanlık olan şeytan) anlamında kullanılmıştır.

Ankaravî hazretleri "kara şeytan" ta'bîrine güzel bir vecih beyân buyurmuşlardır: "Küfür ve ma'sıyet tarafına da'vet eden kara şeytandır; ve tâat ve ibâdâta da'vet edip mağrûr eden şeytan beyaz şeytandır." Fakat bahis, şeyh-i mukallid bahsi olup onu tarîk-ı Hak'ta ucüb ve gurûra sevk eden beyaz şeytan olmak îcâb eder. Fakîre lâyih olan budur ki, buradaki "kara şeytan" ta'bîri, "zulmânî olan şeytan" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur.

700. Kıyamette âşık ile ma'şûku iki iki bağlarlar, hemen öne getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

700. Kıyamette âşık ile ma'şuku ikişer ikişer bağlarlar, hemen öne getirir.

[698] المرء مع من احب yani "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani "Mademki senin aşkın, o kara ve karanlık olan şeytana özgüdür ve senin ma'şukun ve sevenin odur; kıyamette âşık ile ma'şuklarını ikişer ikişer bağladıkları zaman, seni de ma'şukun olan o şeytanla bağlarlar."

[698] المرء مع من احب ya'nî "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî "Mâdemki senin aşkın, o kara ve zulmânî olan şeytana mahsûstur ve senin ma'şûkun ve muhibbin odur; kıyâmette âşık ile ma'şûkları ikişer ikişer bağladıkları vakit, seni de ma'şûkun olan o şeytanla bağlarlar."

701. Sen kendini yine hayran ve bîhod yapmışsın. Üzümün kanı hani? Bizim kanımızı içmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

701. Sen kendini yine hayran ve kendinden geçmiş yapmışsın. Üzümün kanı hani? Bizim kanımızı içmişsin!

Ey saygıdeğer okuyucu, sakın "گَه مخور" ifadesinin müstehcen olduğundan bahisle itiraza cüret etme! Çünkü insân-ı kâmil, her bir mertebeye inmekten ve her sınıfa layık olduğu hitabı yapmaktan çekinmez ve Hak yolunda hilekarlığa kalkışıp Allah'ın kullarını aldatan yalancı bir iddiacı bu hitaptan daha kötüsüne bile layıktır. Bu düşünceye göre, ben fakir de açık Türkçe ile tercüme ettim.

Ey kāri'-i muhterem, sakın گه مخور ta'bîrinin müstehcen olduğundan bahisle i'tirâza cür'et etme! Zîrâ insân-ı kâmil, her bir mertebeye tenezzülden ve her sınıfa lâyık olduğu hitâbı etmekten çekinmez ve Hak yolunda hîlekârlığa mütesaddî olup ibâdullahı iğfâl eden bir müddeî-i kâzib bu hitâbdan daha fenâsına bile lâyıktır. Bu mütâlaaya binâen, fakîr de açık Türkçe ile tercüme ettim.

698. Hileden geri uç, akıl tarafına koş! Mecâz kanadı ne vakit gök üzerine uçar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

698. Hileden geri uç, akıl tarafına koş! Mecaz kanadı ne zaman gök üzerine uçar?

Ey taklitçi şeyh, akla uygun olmayan hileden vazgeç ve akla uygun olan doğruluk ve saflık tarafına koş! Senin yüzeysel ve mecazî söz ve ifadelerden öğrendiğin anlamların hakikat göğü üzerine uçması mümkün değildir. Nasıl ki söz ve ifadelerle balı tarif etmek yeterli değildir. Onun gerçek tadına ulaşmak için yemek lazımdır. Bilmek başka, olmak başkadır. Bu sebeple hâl (manevî durum) elde etmek lazımdır.

Ey şeyh-i mukallid, gayr-i ma'kül olan hîleden vazgeç ve ma'kül olan sıdk ve safvet tarafına koş! Senin elfâz ve ibârât-ı sûriyye ve mecâziyyeden öğrendiğin ma'nâların hakikat göğü üzerine uçması mümkin değildir. Nitekim elfâz ve ibârât ile balı ta'rîf etmek kâfî değildir. Onun zevk-ı hakîkîsine vâsıl olmak için yemek lâzımdır. Bilmek başka, olmak başkadır. Binâenaleyh hâl tahsîli lâzımdır.

699. Kendini Hak âşıkı yaptın, aşkı kara şeytan ile oynadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

699. Kendini Hak âşıkı yaptın, aşkı kara şeytan ile oynadın.

Ankaravî hazretleri "kara şeytan" ifadesine güzel bir açıklama buyurmuşlardır: "Küfür ve isyan tarafına davet eden kara şeytandır; itaat ve ibadetlere davet edip gururlandıran şeytan ise beyaz şeytandır." Fakat konu, taklitçi şeyh konusudur ve onu Hakk yolunda kendini beğenmeye ve gurura sevk eden beyaz şeytan olması gerekir. Bana görünen şudur ki, buradaki "kara şeytan" ifadesi, "zulmânî olan şeytan" (karanlık olan şeytan) anlamında kullanılmıştır.

Ankaravî hazretleri "kara şeytan" ta'bîrine güzel bir vecih beyân buyurmuşlardır: "Küfür ve ma'sıyet tarafına da'vet eden kara şeytandır; ve tâat ve ibâdâta da'vet edip mağrûr eden şeytan beyaz şeytandır." Fakat bahis, şeyh-i mukallid bahsi olup onu tarîk-ı Hak'ta ucüb ve gurûra sevk eden beyaz şeytan olmak îcâb eder. Fakîre lâyih olan budur ki, buradaki "kara şeytan" ta'bîri, "zulmânî olan şeytan" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur.

700. Kıyamette âşık ile ma'şûku iki iki bağlarlar, hemen öne getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

700. Kıyamette âşık ile ma'şûku ikişer ikişer bağlarlar, hemen öne getirir.

[698] المرء مع من احب yani "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Yani "Mademki senin aşkın, o kara ve karanlık olan şeytana özgüdür ve senin ma'şûkun ve sevenin odur; kıyamette âşık ile ma'şûklarını ikişer ikişer bağladıkları zaman, seni de ma'şûkun olan o şeytanla bağlarlar."

[698] المرء مع من احب ya'nî "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'nî "Mâdemki senin aşkın, o kara ve zulmânî olan şeytana mahsûstur ve senin ma'şûkun ve muhibbin odur; kıyâmette âşık ile ma'şûkları ikişer ikişer bağladıkları vakit, seni de ma'şûkun olan o şeytanla bağlarlar."

701. Sen kendini yine hayran ve bîhod yapmışsın. Üzümün kanı hani? Bizim kanımızı içmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

701. Sen kendini yine hayran ve kendinden geçmiş yapmışsın. Üzümün kanı hani? Bizim kanımızı içmişsin!

"Hûn-ı rez" (üzüm kanı) "üzüm suyu" ve "şarap"tan kinayedir. Yani, "Ey yalancı şeyh efendi, sen ayran içtiğin hâlde, niçin kendini böyle ilahi aşk şarabını içmiş gibi hayran ve sarhoş yapmışsın? Keşke şaraptan sarhoş olaydın, hiç olmazsa gösterdiğin sarhoşluk hâllerinin bir sebebi olurdu. Fakat bunu yapmadın. Hilen sebebiyle biz Müslümanların kanını içtin ve sarhoşluğunun sebebi bu oldu."

"Hûn-ı rez” “üzüm suyu" ve "şarâb" dan kinâyedir. Ya'nî, "Ey yalancı şeyh efendi, sen ayran içtiğin hâlde, niçin kendini böyle şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içmiş gibi hayrân ve sarhoş yapmışsın? Kâşki şarâbdan sarhoş olaydın, hiç olmazsa gösterdiğin evzâ'-ı mestânenin bir sebebi olurdu. Fakat bunu yapmadın. Hîlen sebebiyle biz müslümanların kanını içtin ve sarhoşluğunun sebebi bu oldu."

702. Git ki, seni tanımam, benden sıçra! Kendiliği olmayan ârifim ve köyün Behlül'üyüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

702. Git ki, seni tanımam, benden sıçra! Kendiliği olmayan ârifim ve köyün Behlül'üyüm.

"Behlûl" Hârûn er-Reşîd zamanında Bağdat'ta bulunan ehl-i fenâdan (varlığını Allah'ta yok etmiş) bir ârifin şerefli ismidir. Yani, "Ey yalancı iddiacı, sana nasihat eden kâmile (olgun insana) dersin ki: "Git, ben fenâ hâlindeyim, senin benliğini tanıyamam, benden el çek! Ben kendinden geçmiş bir Hakk ârifiyim ve çevremin Behlül'üyüm."

"Behlûl" Hârûn er-Reşîd zamânında Bağdad'da bulunan ehl-i fenâdan bir ârifin ism-i şerîfidir. Ya'ni, "Ey müddeî-i kâzib, sana nasîhat eden kâmile dersin ki: "Git, ben hâl-i fenâdayım, senin senliğini tanıyamam, benden el çek! Ben kendinden geçmiş bir arif-i Hakk'ım ve muhîtimin Behlül'üyüm."

703. Sen "Tabakçı tabaktan uzak olmaz!" diye kurb-i Hak'tan tevehhüm ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

703. Sen "Tabakçı tabaktan uzak olmaz!" diye Hak'ka yakınlıktan vehme kapılıyorsun.

Sen evliyaların eserlerini okuyup ve âriflerin sözlerini işitip aklî bilgilerine dayanarak, "Tabakçı tabaktan, yani hakiki Sanatkâr olan, mahlûku olan sanattan uzak değildir!" dersin ve bu muhakemen ile yakınlık vehmedersin.

Sen âsâr-ı evliyâyı okuyup ve kelâm-ı ârifânı işitip ma'lûmât-ı akliyyen ile, "Tabakçı tabaktan, ya'nî Sâni'-i hakîkî olan, mahlûku olan masnû'dan uzak değildir!" dersin ve bu muhakemen ile yakınlık tevehhüm edersin.

704. Bunu görmüyor musun ki, kurb-i evliyâ yüz kerâmet ve iş güç tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

704. Bunu görmüyor musun ki, evliyaların yakınlığı yüz keramet ve iş güç tutar.

Ey vehmedilmiş efendi, senin iddia ettiğin bu yakınlık kendi vehmindir. Çünkü yakınlıkların çeşitleri vardır. Evliyaların yakınlığı başka bir yakınlıktır. Çünkü görmez misin ki, evliyaların yakınlığı sonucunda birçok kerametler ve işler güçler vardır. Eğer sende bu tür yakınlık var ise, eseri nerede?

Ey mütevehhim efendi, senin iddia ettiğin bu yakınlık kendi vehmindir. Zîrâ yakınlıkların envâ'ı vardır. Evliyânın yakınlığı başka bir yakınlıktır. Zîrâ görmez misin ki, evliyânın yakınlığı neticesinde birçok kerâmetler ve işler güçler vardır. Eğer sende bu nevi' yakınlık var ise, eseri nerede?

705. Demir, Dâvûd'dan bir mum olur. Mum senin elinde demir gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

705. Demir, Dâvûd'dan bir mum olur. Mum senin elinde demir gibi olur.

Özetle, Allah'a yakınlık alametlerinden olmak üzere, Dâvûd (a.s.)'ın mübarek elinde, "Biz Dâvûd için demiri yumuşattık" (Sebe', 34/10) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu şekilde, demir mum gibi yumuşak olur. "Hûn-ı rez" "üzüm suyu" ve "şarap"tan kinayedir. Yani, "Ey yalancı şeyh efendi, sen ayran içtiğin halde, niçin kendini böyle ilahi aşk şarabını içmiş gibi hayran ve sarhoş yapmışsın? Keşke şaraptan sarhoş olsaydın, hiç olmazsa gösterdiğin sarhoşluk hallerinin bir sebebi olurdu. Fakat bunu yapmadın. Hilen sebebiyle biz Müslümanların kanını içtin ve sarhoşluğunun sebebi bu oldu."

Ezcümle Hakk'a yakınlık alâmetlerinden olmak üzere Dâvûd (a.s.)ın yed-i şerîfinde وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni "Biz Dâvûd için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vech ile, demir mum gibi yumuşak "Hûn-ı rez” “üzüm suyu" ve "şarâb" dan kinâyedir. Ya'nî, "Ey yalancı şeyh efendi, sen ayran içtiğin hâlde, niçin kendini böyle şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içmiş gibi hayrân ve sarhoş yapmışsın? Kâşki şarâbdan sarhoş olaydın, hiç olmazsa gösterdiğin evzâ'-ı mestânenin bir sebebi olurdu. Fakat bunu yapmadın. Hîlen sebebiyle biz müslümanların kanını içtin ve sarhoşluğunun sebebi bu oldu."

702. Git ki, seni tanımam, benden sıçra! Kendiliği olmayan ârifim ve köyün Behlül'üyüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

702. Git ki, seni tanımam, benden sıçra! Kendiliği olmayan ârifim ve köyün Behlül'üyüm.

"Behlûl" Hârûn er-Reşîd zamanında Bağdat'ta bulunan ehl-i fenâdan (varlığını Allah'ta yok etmiş) bir ârifin şerefli ismidir. Yani, "Ey yalancı iddiacı, sana nasihat eden kâmile (olgun insana) dersin ki: "Git, ben fenâ hâlindeyim, senin benliğini tanıyamam, benden el çek! Ben kendinden geçmiş bir Hakk ârifiyim ve çevremin Behlül'üyüm."

"Behlûl" Hârûn er-Reşîd zamânında Bağdad'da bulunan ehl-i fenâdan bir ârifin ism-i şerîfidir. Ya'ni, "Ey müddeî-i kâzib, sana nasîhat eden kâmile dersin ki: "Git, ben hâl-i fenâdayım, senin senliğini tanıyamam, benden el çek! Ben kendinden geçmiş bir arif-i Hakk'ım ve muhîtimin Behlül'üyüm."

703. Sen "Tabakçı tabaktan uzak olmaz!" diye kurb-i Hak'tan tevehhüm ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

703. Sen "Tabakçı tabaktan uzak olmaz!" diye Hak'ka yakınlıktan vehme kapılıyorsun.

Sen evliyaların eserlerini okuyup ve âriflerin sözlerini işitip aklî bilgilerine dayanarak, "Tabakçı tabaktan, yani hakiki Sanatkâr olan, mahlûku olan sanattan uzak değildir!" dersin ve bu muhakemen ile yakınlık vehmedersin.

Sen âsâr-ı evliyâyı okuyup ve kelâm-ı ârifânı işitip ma'lûmât-ı akliyyen ile, "Tabakçı tabaktan, ya'nî Sâni'-i hakîkî olan, mahlûku olan masnû'dan uzak değildir!" dersin ve bu muhakemen ile yakınlık tevehhüm edersin.

704. Bunu görmüyor musun ki, kurb-i evliyâ yüz kerâmet ve iş güç tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

704. Bunu görmüyor musun ki, evliyaların yakınlığı yüz keramet ve iş güç tutar.

Ey vehmedici efendi, senin iddia ettiğin bu yakınlık kendi vehmindir. Çünkü yakınlıkların çeşitleri vardır. Evliyaların yakınlığı başka bir yakınlıktır. Zira görmez misin ki, evliyaların yakınlığı sonucunda birçok kerametler ve işler güçler vardır. Eğer sende bu tür yakınlık varsa, eseri nerede?

Ey mütevehhim efendi, senin iddia ettiğin bu yakınlık kendi vehmindir. Zîrâ yakınlıkların envâ'ı vardır. Evliyânın yakınlığı başka bir yakınlıktır. Zî-râ görmez misin ki, evliyânın yakınlığı neticesinde birçok kerâmetler ve işler güçler vardır. Eğer sende bu nevi' yakınlık var ise, eseri nerede?

705. Demir, Dâvûd'dan bir mum olur. Mum senin elinde demir gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

705. Demir, Dâvûd'dan bir mum olur. Mum senin elinde demir gibi olur.

Özetle, Yüce Allah'a yakınlık alâmetlerinden olmak üzere, Dâvûd (a.s.)'ın mübarek elinde, "Biz Dâvûd için demiri yumuşattık" (Sebe', 34/10) ayet-i kerimesinde açıklandığı şekilde, demir mum gibi yumuşak olur. Senin Hak'tan uzaklığına işaret olmak üzere, yumuşak maddeler senin elinde kaskatı olur. Yani sende bu gibi harikalar (olağanüstü olaylar) ortaya çıkmaz.

Ezcümle Hakk'a yakınlık alâmetlerinden olmak üzere Dâvûd (a.s.)ın yed-i şerîfinde وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni "Biz Dâvûd için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vech ile, demir mum gibi yumuşak olur. Senin Hak'tan uzaklığına işâret olmak üzere, yumuşak mevâdd elinde kaskatı olur. Ya'nî sende bu gibi havârık zuhûra gelmez

706. Halkın kurbü ve rızkı cümle üzerine âmmdır. Bu kerîmler vahy-i aşk kurbünü tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

706. Halkın yakınlığı ve rızkı herkes için geneldir. Bu kerem sahibi kişiler aşk vahyinin yakınlığını tutar.

Yaratıcılık ve yaratılmışlık, rızık vericilik ve rızıklandırılmışlık yönünden halkın Hak'ka olan yakınlığı geneldir; ey aldatıcı şeyh, yalnız sana özgü değildir. Ancak bu kerem sahibi peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın Hak'ka olan yakınlıkları aşk vahyi iledir. Yani bu yüce zatların şerefli kalplerine Hak'kın aşkı vahyolunmuştur. Ve onlar bu aşk ile yanıp tutuşurlar. Ve gerçek yakınlık ancak bu aşk ile meydana gelir. Yoksa وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ yani “Nerede olursanız Hak sizinle beraberdir” ve وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ yani "Biz ona şah damarından daha yakınız” ayet-i kerimelerinde açıklandığı üzere, Hak'kın her bir mahlûku ile bir yakınlığı ve beraberliği vardır. Fakat bu yakınlık “genel yakınlık”tır, “özel yakınlık” değildir.

Sâniiyyet ve masnûiyyet ve rezzâkıyyet ve merzûkıyyet cihetinden halkın Hakk'a olan yakınlığı umûmîdir; ey şeyh-i müzevvir yalnız sana mahsûs değildir. Ancak bu kerîm olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın Hakk'a olan yakınlıkları vahy-i aşk iledir. Ya'nî bu zevât-ı kirâmın kulûb-i şerîfesine Hakk'ın aşkı vahyolunmuştur. Ve onlar bu aşk ile yanıp tutuşurlar. Ve kurb-i hakîkî ancak bu aşk ile hâsıl olur. Yoksa وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'nî “Nerede olursanız Hak sizinle beraberdir” ve وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'nî "Biz ona şah damarından daha yakınız” âyet-i kerîmelerinde beyan buyurulduğu üzere, Hakk'ın her bir mahlûku ile bir kurb ve maiyyeti vardır. Fakat bu kurb “kurb-i âmm”dır, “kurb-i hâs” değildir.

707. Ey baba, kurb envâ' üzerine olur. Güneş dağlıklar ve altın üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

707. Ey baba, yakınlık türler üzerine olur. Güneş dağlıklara ve altın üzerine vurur.

Yani, "Allah'ın yakınlığı genel olmakla birlikte, hususiyeti (özelliği) açısından türleri pek çoktur. Örneğin güneş, genel bir şekilde bütün eşya üzerine ışığını yayar. Ve taş ve topraktan ibaret olan dağlıklara düşer ve aynı şekilde altın üzerine yansır." Ancak her birine yaptığı muamele başkadır. Taşa başka türlü ve altın cevherine başka türlü etkisi vardır.

Ya'nî, "Hakk'ın kurbü umûmî olmakla beraber, husûsiyeti cihetinden envâ'ı pek çoktur. Meselâ güneş sûret-i umûmiyyede bilcümle eşyâ üzerine ziyâsını neşreder. Ve taş ve topraktan ibaret olan dağlıklara düşer ve kezâ altın üzerine akseder." Velâkin her birine yaptığı muâmele başkadır. Taşa başka türlü ve altın cevherine başka türlü te'sîri vardır.

708. Lâkin güneş için altına bir yakınlık vardır ki, ondan söğüt âgâh olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

708. Lâkin güneş için altına bir yakınlık vardır ki, ondan söğüt haberdar olmaz.

"Şîd" (شید) "hurşîd" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Bîd" söğüt ağacıdır. Yani "Güneşin altın cevherine öyle bir yakınlığı vardır ki, söğüt ağacının o yakınlıktan haberi yoktur. O yakınlık altına kıymet verir ve söğüt ağacına asla meyve vermeyen bir hayat verir." Beyit: Halkın yatkınlığına bağlıdır feyz (ilahi bereket) eserleri. Nisan bulutundan sedef inci, yılan zehir kapar.

“Şîd” (شید) “hurşîd” in muhaffefidir. “Bîd” söğüt ağacıdır. Ya'nî "Güneşin altın cevherine öyle bir yakınlığı vardır ki, söğüt ağacının o yakınlıktan haberi yoktur. O yakınlık altına kıymet verir ve söğüt ağacına aslâ meyve vermeyen bir hayat verir." Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsândan sadef dürdâne, ef'î sem kapar.

709. Kuru ve yaş dal güneşe yakındır. Güneş her ikisinden ne vakit hicab tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

709. Kuru ve yaş dal güneşe yakındır. Güneş her ikisinden ne zaman gizlenir?

olur. Senin Hak'tan uzaklığına işaret olmak üzere, yumuşak maddeler elinde kaskatı olur. Yani sende bu gibi harikalar (olağanüstü haller) ortaya çıkmaz.

olur. Senin Hak'tan uzaklığına işâret olmak üzere, yumuşak mevâdd elinde kaskatı olur. Ya'nî sende bu gibi havârık zuhûra gelmez

706. Halkın kurbü ve rızkı cümle üzerine âmmdır. Bu kerîmler vahy-i aşk kurbünü tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

706. Halkın yakınlığı ve rızkı herkes için geneldir. Bu kerem sahibi kişiler aşk vahyinin yakınlığını tutar.

Yaratıcılık ve yaratılmışlık, rızık vericilik ve rızıklandırılmışlık yönünden halkın Hak'ka olan yakınlığı geneldir; ey aldatıcı şeyh, yalnız sana özgü değildir. Ancak bu kerem sahibi peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyaların Hak'ka olan yakınlıkları aşk vahyi iledir. Yani bu yüce zatların şerefli kalplerine Hak'kın aşkı vahyolunmuştur. Ve onlar bu aşk ile yanıp tutuşurlar. Ve gerçek yakınlık ancak bu aşk ile meydana gelir. Yoksa وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ yani “Nerede olursanız Hak sizinle beraberdir” ve وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ yani “Biz ona şah damarından daha yakınız” ayet-i kerimelerinde beyan buyrulduğu üzere, Hak'kın her bir mahlûku ile bir yakınlığı ve beraberliği vardır. Fakat bu yakınlık “genel yakınlık”tır, “özel yakınlık” değildir.

Sâniiyyet ve masnûiyyet ve rezzâkıyyet ve merzûkıyyet cihetinden halkın Hakk'a olan yakınlığı umûmîdir; ey şeyh-i müzevvir yalnız sana mahsûs değildir. Ancak bu kerîm olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın Hakk'a olan yakınlıkları vahy-i aşk iledir. Ya'nî bu zevât-ı kirâmın kulûb-i şerîfesine Hakk'ın aşkı vahyolunmuştur. Ve onlar bu aşk ile yanıp tutuşurlar. Ve kurb-i hakîkî ancak bu aşk ile hâsıl olur. Yoksa وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'nî “Nerede olursanız Hak sizinle beraberdir” ve وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ (Kâf, 50/16) ya'nî “Biz ona şah damarından daha yakınız” âyet-i kerîmelerinde beyan buyurulduğu üzere, Hakk'ın her bir mahlûku ile bir kurb ve maiyyeti vardır. Fakat bu kurb “kurb-i âmm”dır, “kurb-i hâs” değildir.

707. Ey baba, kurb envâ' üzerine olur. Güneş dağlıklar ve altın üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

707. Ey baba, yakınlık türler üzerine olur. Güneş dağlıklara ve altın üzerine vurur.

Yani, "Hakk'ın yakınlığı genel olmakla birlikte, hususiyeti (özelliği) açısından türleri pek çoktur. Örneğin güneş, genel bir şekilde bütün eşya üzerine ışığını yayar. Ve taş ve topraktan ibaret olan dağlıklara düşer ve aynı şekilde altın üzerine yansır." Ancak her birine yaptığı muamele başkadır. Taşa başka türlü ve altın cevherine başka türlü tesiri vardır.

Ya'nî, “Hakk'ın kurbü umûmî olmakla beraber, husûsiyeti cihetinden envâ'ı pek çoktur. Meselâ güneş sûret-i umûmiyyede bilcümle eşyâ üzerine ziyâsını neşreder. Ve taş ve topraktan ibâret olan dağlıklara düşer ve kezâ altın üzerine akseder.” Velâkin her birine yaptığı muâmele başkadır. Taşa başka türlü ve altın cevherine başka türlü te'sîri vardır.

708. Lâkin güneş için altına bir yakınlık vardır ki, ondan söğüt âgâh olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

708. Lâkin güneş için altına öyle bir yakınlık vardır ki, söğüt ondan haberdar olmaz.

"Şîd" (شید) "hurşîd" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Bîd" söğüt ağacıdır. Yani "Güneşin altın cevherine öyle bir yakınlığı vardır ki, söğüt ağacının o yakınlıktan haberi yoktur. O yakınlık altına kıymet verir ve söğüt ağacına asla meyve vermeyen bir hayat verir." Beyit: Halkın yatkınlığına bağlıdır feyzin eserleri; Nisan bulutundan sedef inci, yılan zehir kapar.

“Şîd” (شید) “hurşîd” in muhaffefidir. “Bîd” söğüt ağacıdır. Ya'nî “Güneşin altın cevherine öyle bir yakınlığı vardır ki, söğüt ağacının o yakınlıktan haberi yoktur. O yakınlık altına kıymet verir ve söğüt ağacına aslâ meyve vermeyen bir hayat verir.” Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsândan sadef dürdâne, efî sem kapar.

709. Kuru ve yaş dal güneşe yakındır. Güneş her ikisinden ne vakit hicâb tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

709. Kuru ve yaş dal güneşe yakındır. Güneş her ikisinden ne zaman gizlenir?

Güneşin ışığı, kuru ve yaş dala zâtî bir yayılma ile yakındır. Bu sebeple kuru ve yaş ağaç dallarının bu şekilde güneşe yakınlığı vardır ve güneş ışığının her ikisine de eşit şekilde yansımasına asla perde, engel ve mâni yoktur.

Güneşin ziyâsı kuru ve yaş dala sereyân-ı zâtî ile yakındır. Binâenaleyh kuru ve yaş ağaç dallarının bu süretle güneşe kurbü vardır ve ziyâ-yı şemsin her ikisine de ale's-seviye in'ikâsına aslâ perde ve hicâb ve mâni' yoktur.

710. Kuru dal, o güneşin yakınlığından pek çabuk kuru olmanın gayrini ha- [709] ni? Bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

710. Kuru dal, o güneşin yakınlığından pek çabuk kuru olmaktan başka ne bulabilir ki?

Fakat, kuru dala o güneşin ışığının ve ısısının yakınlığından, pek çabuk kurumasından başka bir etki varsa, hani göster bakalım! O etkiden başka asla bir etki yoktur. O kuru dalın kat kat kuruyup tam takır olmasından başka bir etkisini bulamazsın.

Fakat, kuru dala o güneşin ziyâ ve harâretinin yakınlığından, pek çabuk kurumasından başka bir te'sîr var ise, hani göster bakalım! O te'sîrden baş- ka asla bir te'sîr yoktur. O kuru dalın kat kat kuruyup tam takır olmasından başka bir te'sîrini bulamazsın.

711. Fakat hani o tâze dalın yakınlığı ki, ondan olmuş yemiş yersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

711. Fakat o taze dalın yakınlığı ki, ondan olmuş yemiş yersin!

Fakat güneşin ışık ve ısısının o taze ağaç dalına yakınlığı, yemişli ağaçlarda yemişin ortaya çıkmasına sebep olup ondan yemiş yersin; ve yemişli olmayan ağaçlarda dahi, hiç olmazsa latif yeşillikler ortaya çıkarıp gölgesinde rahat edersin. Sözün özü, güneşin etkisi yaş dala başka ve kuru dala daha başka olur.

Fakat güneşin ziyâ ve harâretinin o tâze ağaç dalına yakınlığı, yemişli ağaçlarda yemiş zuhûruna sebeb olup ondan yemiş yersin; ve yemişli olma- yan ağaçlarda dahi, hiç olmazsa latîf yeşillikler zuhûra getirip sâyesinde müs- terih olursun. Velhâsıl güneşin te'sîri yaş dala başka ve kuru dala daha baş- ka olur.

712. Ey akılsız, öyle bir sarhoş olma ki, akla gelirse peşîmanlık yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

712. Ey akılsız, öyle bir sarhoş olma ki, akla gelirse pişmanlık yer.

"Ey dünya işlerinin aklına dalmış olup ahiret aklından nasipsiz kalmış olan kimse, nefis ve şeytanın içirdiği şaraptan, ahiret aklına geldiğin zaman pişman olacak derecede sarhoş olma!"

Bilinmeli ki, ahiret aklına ya dünya hayatında gelinir ya da ahiret hayatında gelinir. Ahiret hayatında gelmenin sırf pişmanlıktan başka bir sonucu yoktur. Eğer Allah'ın yardımıyla dünya hayatında gelmek nasip olursa, boşa geçen ömre pişmanlık hasıl olmakla beraber, tövbe ve istiğfar ile ve bağışlayıcı olan Allah'a yalvarma ve yakarma ile geçmişi telafi etmek mümkün olur. Bu sebeple bu dünya hayatında göz açmak ve aklını başına toplamak gerekir.

"Ey akl-ı maaşda müstağrak olup, akl-ı maâddan bî-behre kalmış olan kimse, nefis ve şeytanın içirdiği bâdeden, akl-ı maâda geldiğin vakit pişman olacak derecede sarhoş olma!"

Ma'lûm olsun ki, akl-ı maâda ya hayât-ı dünyâda gelinir veyâhut hayât-ı uhreviyyede gelinir. Hayât-ı uhreviyyede gelmenin sırf peşîmanlıktan başka bir netîcesi yoktur. Eğer inâyet-i Hak'la hayât-ı dünyeviyyede gelmek nasib olursa ömr-i zâyi'a peşîmânlık hasıl olmakla beraber tövbe ve istiğfâr ile ve vâhibü'l- atâyâ olan Hakk'a münâcât ve niyâz ile telâfî-i mâfât mümkin olur. Binâenaleyh bu hayât-ı dünyeviyyede göz açmak ve aklını başına toplamak lâzım gelir.

713. Belki o sarhoşlardan ki, mey içtikleri vakit, kemâle gelmiş akıllar hasret götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

713. Aksine o sarhoşlardan ki, şarap içtikleri zaman, olgun akıllar hasret çekerler.

Güneşin ışığı, kuru ve yaş dala zâtî bir yayılma ile yakındır. Bu sebeple kuru ve yaş ağaç dallarının bu şekilde güneşe yakınlığı vardır ve güneş ışığının her ikisine de eşit şekilde yansımasına asla perde, engel ve mâni yoktur.

Güneşin ziyâsı kuru ve yaş dala sereyân-ı zâtî ile yakındır. Binâenaleyh kuru ve yaş ağaç dallarının bu süretle güneşe kurbü vardır ve ziyâ-yı şemsin her ikisine de ale's-seviye in'ikâsına aslâ perde ve hicâb ve mâni' yoktur.

710. Kuru dal, o güneşin yakınlığından pek çabuk kuru olmanın gayrini ha- [709] ni? Bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

710. Kuru dal, o güneşin yakınlığından pek çabuk kuru olmaktan başka ne bulur ki? Bul!

Fakat, kuru dala o güneşin ışık ve ısısının yakınlığından, pek çabuk kurumasından başka bir etki varsa, hani göster bakalım! O etkiden başka asla bir etki yoktur. O kuru dalın kat kat kuruyup tam takır olmasından başka bir etkisini bulamazsın.

Fakat, kuru dala o güneşin ziyâ ve harâretinin yakınlığından, pek çabuk kurumasından başka bir te'sîr var ise, hani göster bakalım! O te'sîrden başka asla bir te'sîr yoktur. O kuru dalın kat kat kuruyup tam takır olmasından başka bir te'sîrini bulamazsın.

711. Fakat hani o tâze dalın yakınlığı ki, ondan olmuş yemiş yersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

711. Fakat hani o taze dalın yakınlığı ki, ondan olmuş yemiş yersin!

Fakat güneşin ışık ve ısısının o taze ağaç dalına yakınlığı, yemişli ağaçlarda yemişin ortaya çıkmasına sebep olup ondan yemiş yersin; ve yemişli olmayan ağaçlarda dahi, hiç olmazsa latif yeşillikler ortaya çıkarıp gölgesinde rahat edersin. Sözün özü, güneşin etkisi yaş dala başka ve kuru dala daha başka olur.

Fakat güneşin ziyâ ve harâretinin o tâze ağaç dalına yakınlığı, yemişli ağaçlarda yemiş zuhûruna sebeb olup ondan yemiş yersin; ve yemişli olmayan ağaçlarda dahi, hiç olmazsa latîf yeşillikler zuhûra getirip sâyesinde müsterih olursun. Velhâsıl güneşin te'sîri yaş dala başka ve kuru dala daha başka olur.

712. Ey akılsız, öyle bir sarhoş olma ki, akla gelirse peşîmanlık yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

712. Ey akılsız, öyle bir sarhoş olma ki, akla gelirse pişmanlık yer.

"Ey dünya işlerinin aklına dalmış olup, ahiret işlerinin aklından nasipsiz kalmış olan kimse, nefis ve şeytanın içirdiği şaraptan, ahiret işlerinin aklına geldiğin zaman pişman olacak derecede sarhoş olma!"

Bilinmeli ki, ahiret işlerinin aklına ya dünya hayatında gelinir yahut ahiret hayatında gelinir. Ahiret hayatında gelmenin sırf pişmanlıktan başka bir sonucu yoktur. Eğer Allah'ın yardımıyla dünya hayatında gelmek nasip olursa, boşa geçen ömre pişmanlık hasıl olmakla beraber, tövbe ve istiğfar ile ve bağışlayıcı olan Allah'a yalvarma ve yakarma ile geçmişi telafi etmek mümkün olur. Bu sebeple bu dünya hayatında göz açmak ve aklını başına toplamak gerekir.

"Ey akl-ı maaşda müstağrak olup, akl-ı maâddan bî-behre kalmış olan kimse, nefis ve şeytanın içirdiği bâdeden, akl-ı maâda geldiğin vakit pişman olacak derecede sarhoş olma!"

Ma'lûm olsun ki, akl-ı maâda ya hayât-ı dünyâda gelinir veyâhut hayât-ı uhreviyyede gelinir. Hayât-ı uhreviyyede gelmenin sırf peşîmanlıktan başka bir netîcesi yoktur. Eğer inâyet-i Hak'la hayât-ı dünyeviyyede gelmek nasib olursa ömr-i zâyi'a peşîmânlık hasıl olmakla beraber tövbe ve istiğfâr ile ve vâhibü'l-atâyâ olan Hakk'a münâcât ve niyâz ile telâfî-i mâfât mümkin olur. Binâenaleyh bu hayât-ı dünyeviyyede göz açmak ve aklını başına toplamak lâzım gelir.

713. Belki o sarhoşlardan ki, mey içtikleri vakit, kemâle gelmiş akıllar hasret götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

713. Aksine, o sarhoşlardan ol ki, şarap içtikleri zaman, olgunlaşmış akıllar hasret çekerler.

Aksine, aklını başına toplayıp, o ilâhî aşk şarabını içen sarhoşlardan ol ki, onlar bu tertemiz şarabı içtikleri zaman, senelerce zahirî ilimlerle akıllarını olgunlaştırmış ve kemâle getirmiş olan kimseler, senin bu sarhoşluğuna ve manevî zevklerine hasret çeksinler.

Belki aklını başına toplayıp, o şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içen sarhoşlardan ol ki, onlar bu şarâb-ı tahûru içtikleri vakit, senelerce ulûm-i zâhire ile akıllarını pişirmiş ve kemâle getirmiş olan kimseler, senin bu sarhoşluğun ve ezvâk-ı ma'neviyyene hasret çeksinler.

714. Ey kedi gibi ihtiyar sıçanı tutmuş, eğer o meyden süt tutarsan arslan tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

714. Ey kedi gibi ihtiyar sıçanı tutmuş, eğer o meyden süt tutarsan arslan tut!

"Pîr" kelimesi "mûş"un sıfatı olduğuna göre "ihtiyar sıçan" demektir ve eski beden kastedilir. "Arslan"dan kastedilen ise insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan velîdir. Yani "Ey kedinin ihtiyar sıçana büyük bir şiddetle sarıldığı gibi bu eski bedene sarılmış olan kimse! Eğer o hile şarabından hakikat sütünü aldıysan, Allah'ın arslanı olan bir velîde tasarruf et bakalım!" demektir. Ve eğer "pîr" "girifte"ye bağlı olursa: "Ey kendisine bir pîr ve mürşid edinmiş olan kimse, kedi ile fare gibi, yani kedinin fare önünde dikkatle oturup beklediği gibi, sen de o pîrin önünde oturmuşsun. Eğer o pîrin şarabından süt mesabesindeki ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve hakikat sırlarını tuttuysan ve aldıysan, arslan mesabesindeki ruhunu tut ve onun sıfatına yapış!" demektir. Fakat önceki anlam daha tercih edilendir ve sonrakine bağlılığı açıktır.

"Pîr" lafzı "mûş"un sıfatı olduğuna göre "ihtiyar sıçan" demek olup cism-i köhne murâd olunur. Ve "arslan"dan murâd, dahi veliyy-i kâmil olur. Ya'nî "Ey kedinin ihtiyar sıçana kemâl-i şiddetle sarıldığı gibi bu köhne cisme sarılmış olan kimse! Eğer o hîle bâdesinden hakikat sütünü aldın ise Allah'ın arslanı olan bir velîde tasarruf et bakalım!" demek olur. Ve eğer "pîr""girifte"ye merbût olursa: "Ey kendisine bir pîr ve mürşid ittihâz etmiş olan kimse, kedi ile fare gibi, ya'nî kedinin fâre önünde murâkıb olarak oturup beklediği gibi, sen de o pîrin önünde oturmuşsun. Eğer o pîrin meyinden süt mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyyeyi ve esrâr-ı hakikatı tuttun ve aldın ise, arslan mesâbesindeki rûhunu tut ve onun sıfatına yapış!" demek olur. Fakat evvelki ma'nâ daha müreccahtır ve âtîye merbûtiyyeti vâzıhtır.

715. Ey bir hayâlden "hiç" kadehi içmiş, hakāyık sarhoşları gibi dolaşma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

715. Ey bir hayâlden "hiç" kadehi içmiş, hakikat sarhoşları gibi dolaşma!

Ey kendisine hayâlinde şeyhlik ve mürşitlik (manevi rehberlik) mertebesini veren ve bu hayâlinden "hiç" kadehi içip kendini Hak'ta (Allah'ta) kaybolmuş sanan kimse, ortada hakikat sarhoşları olan kâmil ârifler (Allah'ı bilen olgun kişiler) gibi dolaşma ve irşat (doğru yolu gösterme) davasında bulunma!

Ey kendisine hayâlinde şeyhlik ve mürşidlik mertebesini tevcih edip ve bu hayâlinden "hiç" kadehi içip kendini Hak'ta müstağrak olmuş tevehhüm eden kimse, ortada hakāyık sarhoşları olan ârif-i kâmiller gibi dolaşma ve irşâd da'vâsında bulunma!

716. Sarhoş gibi bu tarafa ve o tarafa düştün. Ey sana bu taraf yoktur, o taraftan geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

716. Sarhoş gibi bu tarafa ve o tarafa düştün. Ey sana bu taraf yoktur, o taraftan geç!

Ey yalancı iddiacı, sarhoş gibi bu ruhanîlik ve hakikat tarafına sözle ve o cismanîlik ve hayal tarafına fiilen yıkıldın. Ey taklitçi, sana bu ruhanîlik ve hakikat tarafı kapalıdır. Sen o cismanîlik ve hayal tarafından geç!

Ey müddeî-i kâzib, sarhoş gibi bu rûhâniyet ve hakikat tarafına lâf ile ve o cismâniyet ve hayâl tarafına fiilen yıkıldın. Ey mukallid, sana bu rûhâniyet ve hakikat tarafı kapalıdır. Sen o cismâniyet ve hayal tarafından geç!

717. Eğer o tarafa yol bulursan, bundan sonra gâh bu tarafa gâh o tarafa, meyil saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

717. Eğer o tarafa yol bulursan, bundan sonra bazen bu tarafa bazen o tarafa, meyil saç!

Aksine, aklını başına toplayıp o ilahi aşk şarabını içen sarhoşlardan ol ki, onlar bu tertemiz şarabı içtikleri zaman, senelerce zahiri ilimlerle akıllarını olgunlaştırmış ve kemale erdirmiş olan kimseler, senin bu sarhoşluğuna ve manevi zevklerine hasret çeksinler.

Belki aklını başına toplayıp, o şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içen sarhoşlardan ol ki, onlar bu şarâb-ı tahûru içtikleri vakit, senelerce ulûm-i zâhire ile akıllarını pişirmiş ve kemâle getirmiş olan kimseler, senin bu sarhoşluğun ve ezvâk-ı ma'neviyyene hasret çeksinler.

714. Ey kedi gibi ihtiyar sıçanı tutmuş, eğer o meyden süt tutarsan arslan tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

714. Ey kedi gibi ihtiyar sıçanı tutmuş, eğer o meyden süt tutarsan arslan tut!

"Pîr" kelimesi "mûş"un sıfatı olduğuna göre "ihtiyar sıçan" demektir ve eski beden kastedilir. "Arslan"dan kastedilen ise insân-ı kâmil bir velîdir. Yani "Ey kedinin ihtiyar sıçana büyük bir şiddetle sarıldığı gibi bu eski bedene sarılmış olan kimse! Eğer o hile şarabından hakikat sütünü aldıysan, Allah'ın arslanı olan bir velîde tasarruf et bakalım!" demek olur. Ve eğer "pîr" "girifte"ye bağlı olursa: "Ey kendisine bir pîr ve mürşid edinmiş olan kimse, kedi ile fare gibi, yani kedinin fare önünde gözcü olarak oturup beklediği gibi, sen de o pîrin önünde oturmuşsun. Eğer o pîrin şarabından süt değerinde olan ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve hakikat sırlarını tuttun ve aldıysan, arslan değerindeki ruhunu tut ve onun sıfatına yapış!" demek olur. Fakat önceki anlam daha tercih edilendir ve sonrakine bağlılığı açıktır.

"Pîr" lafzı "mûş"un sıfatı olduğuna göre "ihtiyar sıçan" demek olup cism-i köhne murâd olunur. Ve "arslan"dan murâd, dahi veliyy-i kâmil olur. Ya'nî "Ey kedinin ihtiyar sıçana kemâl-i şiddetle sarıldığı gibi bu köhne cisme sarılmış olan kimse! Eğer o hîle bâdesinden hakikat sütünü aldın ise Allah'ın arslanı olan bir velîde tasarruf et bakalım!" demek olur. Ve eğer "pîr""girifte" ye merbût olursa: "Ey kendisine bir pîr ve mürşid ittihâz etmiş olan kimse, kedi ile fare gibi, ya'nî kedinin fâre önünde murâkıb olarak oturup beklediği gibi, sen de o pîrin önünde oturmuşsun. Eğer o pîrin meyinden süt mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyyeyi ve esrâr-ı hakikatı tuttun ve aldın ise, arslan mesâbesindeki rûhunu tut ve onun sıfatına yapış!" demek olur. Fakat evvelki ma'nâ daha müreccahtır ve âtîye merbûtiyyeti vâzıhtır.

715. Ey bir hayâlden "hiç" kadehi içmiş, hakāyık sarhoşları gibi dolaşma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

715. Ey bir hayâlden "hiç" kadehi içmiş, hakikat sarhoşları gibi dolaşma!

Ey kendisine hayâlinde şeyhlik ve mürşitlik (manevi rehberlik) mertebesini veren ve bu hayâlinden "hiç" kadehi içip kendini Hak'ta (Allah'ta) kaybolmuş sanan kimse, ortada hakikat sarhoşları olan kâmil ârifler (Allah'ı bilen olgun kişiler) gibi dolaşma ve irşat (doğru yolu gösterme) davasında bulunma!

Ey kendisine hayâlinde şeyhlik ve mürşidlik mertebesini tevcih edip ve bu hayâlinden "hiç" kadehi içip kendini Hak'ta müstağrak olmuş tevehhüm eden kimse, ortada hakāyık sarhoşları olan ârif-i kâmiller gibi dolaşma ve irşâd da'vâsında bulunma!

716. Sarhoş gibi bu tarafa ve o tarafa düştün. Ey sana bu taraf yoktur, o taraftan geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

716. Sarhoş gibi bu tarafa ve o tarafa düştün. Ey sana bu taraf yoktur, o taraftan geç!

Ey yalancı iddiacı, sarhoş gibi bu ruhanîlik ve hakikat tarafına sözle ve o cismanîlik ve hayal tarafına fiilen yıkıldın. Ey taklitçi, sana bu ruhanîlik ve hakikat tarafı kapalıdır. Sen o cismanîlik ve hayal tarafından geç!

Ey müddeî-i kâzib, sarhoş gibi bu rûhâniyet ve hakikat tarafına lâf ile ve o cismâniyet ve hayâl tarafına fiilen yıkıldın. Ey mukallid, sana bu rûhâniyet ve hakikat tarafı kapalıdır. Sen o cismâniyet ve hayal tarafından geç!

717. Eğer o tarafa yol bulursan, bundan sonra gâh bu tarafa gâh o tarafa, meyil saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

717. Eğer o tarafa yol bulursan, bundan sonra bazen bu tarafa bazen o tarafa, meyil saç!

Eğer o Hak tarafına yol bulursan, bundan sonra bazen bu suret ve cismaniyet tarafına ve bazen o ruhanîlik ve mana tarafına meyil ve arzunu saç ve harca! "Sır-feşan"da "sır" kelimesinin "meyil ve arzu" anlamına gelmesi uygun olur. Yani "Gerçek bir şekilde Hak'ta fani olursan, bu fenâ-fillâhtan (Allah'ta yok olma) sonra bekā-billâh (Allah ile var olma) makamı elde edilir ve bu makam elde edildikten sonra, Zâhir isminin hükmü altında olan bazen suret âlemine ve bazen Bâtın isminin hükmü altında olan mana âlemine meyil ve arzunu saç ve harca! Çünkü iki âlemde dolaşma yetkisi senin olmuştur."

Eğer o Hak tarafına yol bulursan, bundan sonra gâh bu sûret ve cismâniyet tarafına ve gâh o rûhâniyet ve ma'nâ tarafına meyil ve arzûnu saç ve bezlet! "Sır-feşan"da "sır" "meyil ve arzû" ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'nî "Hakîkî bir sûrette Hak'ta fanî olursan, bu fenâ-fillâhtan sonra bekā-billâh makāmı hâsıl olur ve bu makam hâsıl olduktan sonra ism-i Zâhir'in taht-ı hîtasında olan gâh sûret âlemine ve gâh ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında olan ma'nâ alemine meyil ve arzûnu saç ve bezlet! Zîrâ iki âlemde seyeran salâhiyeti senin olmuştur."

718. Hep bu tarafa mensubsun, o taraftan dem vurma! Mâdemki ölüm tanımazsın, boşuna can çekişme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

718. Hep bu tarafa aitsin, o taraftan söz etme! Mademki ölümü tanımazsın, boşuna can çekişme!

Ey yalancı iddiacı, hâlbuki sen hep bu şekil ve cismaniyet âlemine aitsin. Bu sebeple o mana ve ruhanîlik âleminden bahsetme! Mademki iradî ölüm (tasavvufta nefsini öldürme) ile ölmedin ve fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamına adım atmadın, boş yere hakikat ehlinin hâllerini taklit etmek için can çekişme! "Gep" (گپ) "Söz" demektir ve yalan ve boş sözler anlamına da gelir.

Ey müddeî-i kâzib, halbuki sen hep bu sûret ve cismâniyet âlemine mensûbsun. Binâenaleyh o ma'nâ ve rûhâniyet âleminden bahsetme! Mâdemki mevt-i ihtiyârî ile ölmedin ve fenâ-fillâh makāmına kadem basmadın, nâfile yere muhakkıkînin ahvâlini taklîd için can çekişme! "Gep" (گپ) "Söz" demektir ve yalan ve beyhûde sözler ma'nasına da gelir.

719. O Hızır canlı ki, ecelden korkmaz. Eğer o mahluku tanımazsa lâyık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

719. O Hızır canlı ki, ecelden korkmaz. Eğer o mahluku tanımazsa lâyık olur.

O sonsuz hayata ulaşmış Hızır canlı insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ölümden ve ecelden korkmaz. Çünkü zaten o, bu cismanî hayattan iradî ölüm (tasavvufta nefsi öldürme) ile ölmüştür ve Hak'ta fani olmuştur. Eğer mahlûku tanımaz ve tecellilerde Hakk'ın gayrını görmezse bu hâl ona lâyık olur.

O hayât-ı ebediyyeye nâil olan Hızır canlı ârif-i kâmil, ölümden ve ecelden korkmaz. Çünkü zâten o, bu hayât-ı cismâniyyeden mevt-i ihtiyârî ile ölmüştür ve Hak'ta fânî olmuştur. Eğer mahlûku tanımaz ve mezâhirde Hakk'ın gayrını görmezse bu hâl ona lâyık olur.

720. Ağzını zevk-ı tevehhümden hoş edersin. Kendi tulumuna üflersin, onu doldurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

720. Ağzını vehim zevkinden hoş edersin. Kendi tulumuna üflersin, onu doldurursun.

Ağzını vehim zevkinden doğan birtakım tumturaklı sözlerle hoş ve latif edersin; dinleyenlere kendini beğendirmeye çalışırsın ve boş havadan ibaret olan bu süslü sözlerle, tulum hükmünde olan enâniyetini (benliğini) şişirip doldurursun ve halkın beğenmesinden nefsin zevklenip ve keyiflenip sarhoş olursun. خيك "Hik" "büyük tulum" demektir (Şemsü'l-Lügat).

Ağzını zevk-i tevehhümden doğan birtakım tumturaklı elfâz ile hoş ve latîf edersin; dinleyenlere kendini beğendirmeğe çalışırsın ve boş havadan ibâret olan bu süslü sözler ile, tulum mesâbesinde olan enâniyetini şişirip doldurursun ve halkın tahsîninden nefsin zevklenip ve keyiflenip sarhoş olursun. خيك "Hik" "büyük tulum" demektir (Şemsü'l-Lügat).

721. İmdi bir iğne ile havadan boş olursun. Akılin teni böyle semiz olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

721. Şimdi bir iğne ile havadan boş olursun. Aklın bedeni böyle semiz olmasın!

Eğer o Hak tarafına yol bulursan, bundan sonra bazen bu şekil ve cismaniyet tarafına ve bazen o ruhanîlik ve mana tarafına meyil ve arzunu saç ve harca! "Sır-feşan"da "sır" "meyil ve arzu" anlamına gelmesi uygun olur. Yani "Gerçek bir şekilde Hak'ta fani olursan, bu fenâ-fillâhtan (Allah'ta yok olma) sonra bekā-billâh (Allah ile bâki olma) makamı meydana gelir ve bu makam meydana geldikten sonra Zâhir isminin hükmü altında olan bazen şekil âlemine ve bazen Bâtın isminin hükmü altında olan mana âlemine meyil ve arzunu saç ve harca! Çünkü iki âlemde dolaşma yetkisi senin olmuştur."

Eğer o Hak tarafına yol bulursan, bundan sonra gâh bu sûret ve cismâniyet tarafına ve gâh o rûhâniyet ve ma'nâ tarafına meyil ve arzûnu saç ve bezlet! "Sır-feşan"da "sır" "meyil ve arzû" ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'nî "Hakîkî bir sûrette Hak'ta fanî olursan, bu fenâ-fillâhtan sonra bekā-billâh makāmı hâsıl olur ve bu makam hâsıl olduktan sonra ism-i Zâhir'in taht-ı hîtasında olan gâh sûret âlemine ve gâh ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında olan ma'nâ alemine meyil ve arzûnu saç ve bezlet! Zîrâ iki âlemde seyeran salâhiyeti senin olmuştur."

718. Hep bu tarafa mensubsun, o taraftan dem vurma! Mâdemki ölüm tanımazsın, boşuna can çekişme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

718. Hep bu tarafa aitsin, o taraftan söz etme! Mademki ölümü tanımazsın, boşuna can çekişme!

Ey yalancı iddiacı, hâlbuki sen hep bu şekil ve cismaniyet âlemine aitsin. Bu sebeple o mana ve ruhanîlik âleminden bahsetme! Mademki iradî ölüm (nefsin isteklerini terk etme) ile ölmedin ve fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamına adım atmadın, boş yere hakikat ehlinin hâllerini taklit etmek için can çekişme! "Gep" (گپ) "söz" demektir ve yalan ve boş sözler anlamına da gelir.

Ey müddeî-i kâzib, halbuki sen hep bu sûret ve cismâniyet âlemine mensûbsun. Binâenaleyh o ma'nâ ve rûhâniyet âleminden bahsetme! Mâdemki mevt-i ihtiyârî ile ölmedin ve fenâ-fillâh makāmına kadem basmadın, nâfile yere muhakkıkînin ahvâlini taklîd için can çekişme! “Gep” (گپ) “söz” demektir ve yalan ve beyhûde sözler ma'nasına da gelir.

719. O Hızır canlı ki, ecelden korkmaz. Eğer o mahluku tanımazsa lâyık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

719. O Hızır canlı ki, ecelden korkmaz. Eğer o mahluku tanımazsa lâyık olur.

O sonsuz hayata ulaşmış Hızır canlı insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ölümden ve ecelden korkmaz. Çünkü zaten o, bu cismanî hayattan iradî ölüm (tasavvufta nefsi öldürme) ile ölmüştür ve Hak'ta fani olmuştur. Eğer mahlûku tanımaz ve tecellilerde Hakk'ın gayrını görmezse bu hâl ona lâyık olur.

O hayât-ı ebediyyeye nâil olan Hızır canlı ârif-i kâmil, ölümden ve ecelden korkmaz. Çünkü zâten o, bu hayât-ı cismâniyyeden mevt-i ihtiyârî ile ölmüştür ve Hak'ta fânî olmuştur. Eğer mahlûku tanımaz ve mezâhirde Hakk'ın gayrını görmezse bu hâl ona lâyık olur.

720. Ağzını zevk-ı tevehhümden hoş edersin. Kendi tulumuna üflersin, onu doldurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

720. Ağzını vehim zevkinden hoş edersin. Kendi tulumuna üflersin, onu doldurursun.

Ağzını vehim zevkinden doğan birtakım tumturaklı sözlerle hoş ve latif edersin; dinleyenlere kendini beğendirmeye çalışırsın ve boş havadan ibaret olan bu süslü sözlerle, tulum hükmünde olan enâniyetini (benliğini) şişirip doldurursun ve halkın beğenmesinden nefsin zevklenip ve keyiflenip sarhoş olursun. خيك "Hik" "büyük tulum" demektir (Şemsü'l-Lügat).

Ağzını zevk-i tevehhümden doğan birtakım tumturaklı elfâz ile hoş ve latîf edersin; dinleyenlere kendini beğendirmeğe çalışırsın ve boş havadan ibâret olan bu süslü sözler ile, tulum mesâbesinde olan enâniyetini şişirip doldurursun ve halkın tahsîninden nefsin zevklenip ve keyiflenip sarhoş olursun. خيك "Hik" "büyük tulum" demektir (Şemsü'l-Lügat).

721. İmdi bir iğne ile havadan boş olursun. Akılin teni böyle semiz olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

721. Şimdi bir iğne ile havadan boşalırsın. Akıl sahibinin bedeni böyle semiz olmasın!

Şimdi bir bela veya kınama iğnesi, o şişirdiğin tulumuna saplandığı zaman, bu kendini beğenmişlik ve gurur havası boşalıp benliğin pörsük bir hâle gelir. Bir akıl sahibinin bedeni ve görünüşü böyle kendini beğenmişlik ve gurur ile şişip semiz olmasın!

İmdi bir belâ veyâ ta'rîz iğnesi, o şişirdiğin tulumuna saplandığı vakit, bu ucüb ve gurûr havası boşalıp enâniyetin pörsük bir hâle gelir. Bir âkılin teni ve sûreti böyle ucüb ve gurûr ile şişip semiz olmasın!

722. Kışın kardan bardaklar yaparsın, suyu görünce o ne vakit vefâ eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

722. Kışın kardan bardaklar yaparsın, suyu görünce o ne vakit vefâ eder?

Ey taklitçi, kış mevsimi gibi soğuk olan nefsinin yağdırdığı sıfatlardan bardaklar yapıp içine, hakikat ehli âlimlerden çaldığın ilimleri ve hakikatleri doldurur ve etrafında bulunan müridlere sunarsın. Hâlbuki o çaldığın ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve hakikatleri gördüğü vakit, o nefsanî sıfatların ne kadar vefası olur ve o bardaklar o suları ne kadar muhafaza edebilir? Çünkü o ilimler ve marifetler o nefsanî sıfatların düşmanıdırlar ve derhal onları eritmeğe memurdurlar.

Ey mukallid, kış mevsimi gibi soğuk olan nefsinin yağdırdığı sıfatlardan bardaklar yapıp içine, muhakkıkînden çaldığın ulûm ve hakāyık sularını doldurur ve etrafında bulunan mürîdâna sunarsın. Halbuki o çaldığın ulûm-i ledünniyye ve hakāyık sularını gördüğü vakit, o nefsânî sıfatların ne kadar vefâsı olur ve o bardaklar o suları ne kadar muhafaza edebilir? Zîrâ o ulûm ve maarif o sıfât-ı nefsâniyyenin düşmanıdırlar ve derhal onları eritmeğe me'mûrdurlar.

## Çakalın boya köpüne düşmesi ve boyanması ve çakallar arasında onun tâvusluk da'vâsı etmesi

723. O bir çakal boya küpüne gitti. O küp içinde bir müddet tevakkuf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

723. O bir çakal boya küpüne gitti. O küp içinde bir süre durdu.

724. İmdi onun postu boyalı olmuş bir halde "Ben tâvûs-ı illiyyîn olmuşum" diye çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

724. Şimdi onun postu boyalı bir hâlde "Ben yüce makamların tavusu olmuşum" diye ortaya çıktı.

"İlliyyîn" tekili olmayan bir çoğul kelimedir. Ahiret makamlarından yüksek bir makamın ismidir. Nitekim ayet-i kerimede كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (Mutaffifin, 83/18) yani "Muhakkak iyilerin kitabı İlliyyîn'dedir" buyurulur. "Tâvûs"un tüyleri renkli ve parlak olan bir kuş ismi olduğu bilinmektedir. Şimdi bir bela veya iğneleyici bir söz, o şişirdiğin tulumuna saplandığı zaman, bu kibir ve gurur havası boşalıp benliğin pörsük bir hâle gelir. Akıllı bir kişinin bedeni ve dış görünüşü böyle kibir ve gurur ile şişip semiz olmasın!

“İlliyyîn” müfredi olmayan bir cemi'dir. Makāmât-ı uhreviyyeden yüksek bir makāmın ismidir. Nitekim âyet-i kerimede كلا إنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفي عليين (Mutaffifin, 83/18) ya'nî "Muhakkak ebrârın kitabı illiyîndedir" buyurulur. "Tâvûs" tüyleri renkli ve parlak olan bir kuş ismi olduğu ma'lûmdur. İmdi bir belâ veyâ ta'rîz iğnesi, o şişirdiğin tulumuna saplandığı vakit, bu ucüb ve gurûr havası boşalıp enâniyetin pörsük bir hâle gelir. Bir âkılin teni ve sûreti böyle ucüb ve gurûr ile şişip semiz olmasın!

722. Kışın kardan bardaklar yaparsın, suyu görünce o ne vakit vefâ eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

722. Kışın kardan bardaklar yaparsın, suyu görünce o ne vakit vefâ eder?

Ey taklitçi, kış mevsimi gibi soğuk olan nefsinin yağdırdığı sıfatlardan bardaklar yapıp içine, hakikat ehli âlimlerden çaldığın ilimleri ve hakikatleri doldurur ve etrafında bulunan müridlere sunarsın. Hâlbuki o çaldığın ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve hakikatleri gördüğü vakit, o nefsanî sıfatların ne kadar vefası olur ve o bardaklar o suları ne kadar muhafaza edebilir? Çünkü o ilimler ve marifetler o nefsanî sıfatların düşmanıdırlar ve derhal onları eritmeğe memurdurlar.

Ey mukallid, kış mevsimi gibi soğuk olan nefsinin yağdırdığı sıfatlardan bardaklar yapıp içine, muhakkıkînden çaldığın ulûm ve hakāyık sularını doldurur ve etrafında bulunan mürîdâna sunarsın. Halbuki o çaldığın ulûm-i ledünniyye ve hakāyık sularını gördüğü vakit, o nefsânî sıfatların ne kadar vefâsı olur ve o bardaklar o suları ne kadar muhafaza edebilir? Zîrâ o ulûm ve maarif o sıfât-ı nefsâniyyenin düşmanıdırlar ve derhal onları eritmeğe me'mûrdurlar.

## Çakalın boya köpüne düşmesi ve boyanması ve çakallar arasında onun tâvusluk da'vâsı etmesi

723. O bir çakal boya küpüne gitti. O küp içinde bir müddet tevakkuf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

723. O bir çakal boya küpüne gitti. O küp içinde bir süre durdu.

724. İmdi onun postu boyalı olmuş bir halde "Ben tâvûs-ı illiyyîn olmuşum" diye çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

724. Şimdi onun postu boyalı bir hâlde "Ben yüce makamların tavusu olmuşum" diye çıktı.

"İlliyyîn" tekili olmayan bir çoğul kelimedir. Ahiret makamlarından yüksek bir makamın ismidir. Nitekim ayet-i kerimede كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفي عِلِّيِّينَ (Mutaffifin, 83/18) yani "Muhakkak iyilerin kitabı İlliyyîn'dedir" buyurulur. "Tavus"un tüyleri renkli ve parlak olan bir kuş ismi olduğu bilinmektedir.

"İlliyyîn” müfredi olmayan bir cemi'dir. Makāmât-ı uhreviyyeden yüksek bir makāmın ismidir. Nitekim âyet-i kerimede كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفي عِلِّيِّينَ (Mutaffifin, 83/18) ya'nî "Muhakkak ebrârın kitabı illiyîndedir" buyurulur. "Tâvûs" tüyleri renkli ve parlak olan bir kuş ismi olduğu ma'lûmdur.

725. Renkli tüy latîf revnak bulmuş, güneş o renklerin üzerine parlamış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

725. Renkli tüy latif bir parlaklık bulmuş, güneş o renklerin üzerine parlamış.

726. Kendisini yeşil ve kırmızı ve penbe ve sarı gördü; kendini çakallara arz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

726. Kendisini yeşil, kırmızı, pembe ve sarı gördü; kendini çakallara arz etti.

727. Hepsi dediler: "Ey çakalcık hâl nedir? Senin başına bir neşât sarılmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

727. Hepsi dediler: "Ey çakalcık, hâl nedir? Senin başına bir neşât sarılmıştır."

Çakalların hepsi o boyalı çakala dediler ki: "Ey âciz çakalcık, bu ne hâldir? Başına bir neşât (sevinç) sebebi sarılmış bir sevincin var!"

Çakalların hepsi o boyalı çakala dediler ki: "Ey âciz çakalcık, bu ne hal- dir? Başına bir neşât sebebi sarılmış bir sevincin var!"

728. Neşâttan dolayı bizden kenara çekilmişsin. Bu tekebbürü nereden getir- mişsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

728. Neşeden dolayı bizden kenara çekilmişsin. Bu kibri nereden getirmişsin?

"Kerâne" ve "kerân" kenar demektir. "Kenâre kerden" kenar yapmak demek olup kenara çekilmek ve ayrılmaktan kinayedir. "Sana ârız olan bu neşe ve sevinç sende bir kibir ve kendini beğenme (ucüb) meydana getirmiş ve kendini bir çakal zümresinden kenara çekmişsin. Bu kendini beğenme ve kibrin sebebi nedir?"

"Kerâne" ve "kerân" kenar demektir. "Kenâre kerden" kenar yapmak de- mek olup kenara çekilmek ve ayrılmaktan kinâyedir. "Sana ârız olan bu ne- şât ve sürûr sende bir kibir ve ucüb vücûda getirmiş ve kendini bir çakal züm- resinden kenara çekmişsin. Bu ucüb ve tekebbürün sebebi nedir?"

729. Bir çakal: "Hile mi ettin, yahut hoş dillerden mi oldun?" diye onun önü- ne gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

729. Bir çakal: "Hile mi ettin, yahut hoş dillerden mi oldun?" diye onun önüne gitti.

"Çakal"dan kasıt, henüz nefsanî sıfatlarından kurtulmamış olan sâliklerdir (Hakk Yolcusu). "Boya küpü"nden kasıt, ism-i câmi'in (Allah'ın tüm isimlerini kendinde toplayan isim) mazharı (tecelli yeri) olan kâmil (olgun insan)dir. "Renkler"den kasıt, Hak'ın ayrı ayrı isimleridir. Bu kıssada, bir kâmile bağlanıp, mürşidinin (manevî rehber) bakışıyla kendisinde ayrı ayrı isimlerden bazılarının hükümleri ortaya çıkan, kendisini olgunlaşmış sanıp, nefsanî sıfatlarından henüz kurtulmamışken diğer sülûk (manevî yolculuk) arkadaşlarından ayrılan ve kürsülerde halka öğüt vermeye başlayıp etrafına birtakım müridler (manevî öğrenci) toplayarak irşâda (doğru yolu göstermeye) kalkan kimselerin hâli temsilî olarak açıklanır. O kimsenin bu hâlini gören sülûk arkadaşlarından birisi çıkıp der ki: "Yahu, bu gösterdiğin benlik ve kendinden geçme ve yaptığın irşâd iddiası, nefsinin bir hilesi midir, yoksa gerçekten hoş-dillerden ve olgunluk ehlinden mi oldun?"

"Çakal"dan murâd, henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulmamış olan sâ- liklerdir. "Boya küpü"nden murâd, ism-i câmi’in mazharı olan kâmildir. "Renkler"den murâd, esmâ-i müteferrika-i Hak’tır. Bu kıssada, bir kâmile in- tisâb edip, mürşidinin nazarıyla kendisinde esmâ-i müteferrikadan ba’zıları- nın ahkâmı zâhir olan, kendisini kemâle gelmiş tevehhüm edip, sıfât-ı nefsâ- niyyesinden henüz kurtulmamış iken sâir sülûk arkadaşlarından ayrılan ve kürsilerde halka nasâyiha başlayıp etrafına birtakım müridler toplayarak ir- şâda kıyâm eden kimselerin hâli temsilen beyân buyurulur. O kimsenin bu hâlini gören sülük arkadaşlarından birisi çıkıp der ki: "Yâhu, bu gösterdiğin senlik ve bî-hodluk ve yaptığın da’vâ-yı irşâd, nefsinin bir hilesi midir, yok- sa hakikaten hoş-dillerden ve ehl-i kemâlden mi oldun?"

725. Renkli tüy latîf revnak bulmuş, güneş o renklerin üzerine parlamış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

725. Renkli tüy latif bir parlaklık bulmuş, güneş o renklerin üzerine parlamış.

726. Kendisini yeşil ve kırmızı ve penbe ve sarı gördü; kendini çakallara arz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

726. Kendisini yeşil, kırmızı, pembe ve sarı gördü; kendini çakallara arz etti.

727. Hepsi dediler: "Ey çakalcık hâl nedir? Senin başına bir neşât sarılmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

727. Hepsi dediler: "Ey çakalcık, hâl nedir? Senin başına bir neşât sarılmıştır."

Çakalların hepsi o boyalı çakala dediler ki: "Ey âciz çakalcık, bu ne hâldir? Başına bir neşât (sevinç) sebebi sarılmış bir sevincin var!"

Çakalların hepsi o boyalı çakala dediler ki: "Ey âciz çakalcık, bu ne haldir? Başına bir neşât sebebi sarılmış bir sevincin var!"

728. Neşâttan dolayı bizden kenara çekilmişsin. Bu tekebbürü nereden getirmişsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

728. Neşeden dolayı bizden kenara çekilmişsin. Bu kibri nereden getirmişsin?

"Kerâne" ve "kerân" kenar demektir. "Kenâre kerden" kenar yapmak demek olup kenara çekilmek ve ayrılmaktan kinayedir. "Sana ârız olan bu neşe ve sevinç sende bir kibir ve kendini beğenmişlik meydana getirmiş ve kendini bir çakal zümresinden kenara çekmişsin. Bu kendini beğenmişlik ve kibrin sebebi nedir?"

"Kerâne" ve "kerân" kenar demektir. "Kenâre kerden" kenar yapmak demek olup kenara çekilmek ve ayrılmaktan kinâyedir. "Sana ârız olan bu neşât ve sürûr sende bir kibir ve ucüb vücûda getirmiş ve kendini bir çakal zümresinden kenara çekmişsin. Bu ucüb ve tekebbürün sebebi nedir?"

729. Bir çakal: "Hile mi ettin, yahut hoş dillerden mi oldun?" diye onun önüne gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

729. Bir çakal: "Hile mi yaptın, yoksa hoş dillerden mi oldun?" diye onun önüne gitti.

"Çakal"dan kasıt, henüz nefsanî sıfatlarından kurtulmamış olan Hakk yolcularıdır. "Boya küpü"nden kasıt, ism-i câmi'in (Allah'ın tüm isimlerini kendinde toplayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olan insân-ı kâmildir. "Renkler"den kasıt, Hak Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleridir. Bu kıssada, bir insân-ı kâmile bağlanıp, mürşidinin bakışıyla kendisinde ayrı ayrı isimlerden bazılarının hükümleri ortaya çıkan, kendisini olgunlaşmış sanıp, nefsanî sıfatlarından henüz kurtulmamışken diğer yol arkadaşlarından ayrılan ve kürsülerde halka öğütler vermeye başlayıp etrafına birtakım müridler toplayarak irşada (doğru yolu göstermeye) kalkan kimselerin hâli temsilî olarak açıklanır. O kimsenin bu hâlini gören yol arkadaşlarından birisi çıkıp der ki: "Yahu, bu gösterdiğin benlik ve kendinden geçme hâli ve yaptığın irşad iddiası, nefsinin bir hilesi midir, yoksa gerçekten hoş dillerden ve olgun kişilerden mi oldun?"

Hint nüshalarında ikinci mısrada geçen "ya şüdî"deki "ya" yerine "tâ" kelimesi bulunmaktadır. Bu durumda anlam "Hile yaptın, nihayet hoş dillerden ve kâmillerden göründün" demek olur.

"Çakal"dan murâd, henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulmamış olan sâliklerdir. "Boya küpü"nden murâd, ism-i câmi'in mazharı olan kâmildir. "Renkler"den murâd, esmâ-i müteferrika-i Hak'tır. Bu kıssada, bir kâmile intisâb edip, mürşidinin nazarıyla kendisinde esmâ-i müteferrikadan ba'zılarının ahkâmı zâhir olan, kendisini kemâle gelmiş tevehhüm edip, sıfât-ı nefsâniyyesinden henüz kurtulmamış iken sâir sülûk arkadaşlarından ayrılan ve kürsilerde halka nasâyiha başlayıp etrafına birtakım müridler toplayarak irşâda kıyâm eden kimselerin hâli temsilen beyân buyurulur. O kimsenin bu hâlini gören sülük arkadaşlarından birisi çıkıp der ki: "Yâhu, bu gösterdiğin senlik ve bî-hodluk ve yaptığın da'vâ-yı irşâd, nefsinin bir hilesi midir, yoksa hakikaten hoş-dillerden ve ehl-i kemâlden mi oldun?"

Hind nüshalarında ikinci mısra'da یا شدی deki یا yerine تا vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Hile yaptın, nihâyet hoş-dillerden ve kâmillerden göründün" demek olur.

730. "Kürsî üzerine sıçramak için, lâftan bu halka hasret vermek için hîle yaptın." [728]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

730. "Kürsî üzerine sıçramak için, lâftan bu halka hasret vermek için hîle yaptın."

Ey Hakk Yolcusu arkadaşı, işin doğrusu şudur ki, sen kürsîye çıkıp tumturaklı ve süslü sözlerle hakikat ehlinin sözlerini söyleyerek halka hasret vermek ve kendine davet etmek için hile ve riyakârlık yaptın!

"Ey sülük arkadaşı, işin doğrusu budur ki, sen kürsîye çıkıp tumturak ve süslü elfâz ile ehl-i hakikatin sözlerini söyleyerek halka hasret vermek ve kendine da'vet etmek için hîle ve riyâkarlık yaptın!"

731. "Çok çalıştın bir harâret görmedin. Binâenaleyh hîleden hayâsızlık getirdin.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

731. "Çok çalıştın, bir hararet görmedin. Bu sebeple hileden hayâsızlık getirdin."

Yani "Hakk yolculuğunda çok çalıştın, fakat niyetin hâlis olmadığı ve gözün riyaset (başkanlık, liderlik) makamında bulunduğu için sende ilâhî aşkın harareti ortaya çıkmadı. Bu sebeple hile yolundan hayâsızlık gösterdin."

Ya'nî "Sülükünde çok çalıştın, fakat niyetin hâlis olmadığı ve gözün riyâsette bulunduğu için sende harâret-i aşk-ı ilâhî zuhûr etmedi. Binâenaleyh hîle yolundan hayâsızlık ızhâr ettin."

732. "Harâret enbiya ve evliyânın lâyıkıdır. Hayasızlık dahi her hîlekârın penâhıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

732. Hararet peygamberlerin ve evliyaların layığıdır. Hayasızlık da her hilekârın sığınağıdır.

İlahi aşkın harareti peygamberlerin ve onların varisleri olan evliyaların layığıdır. Her hilekârın sığınacak yeri de hayasızlık ve utanmazlık gölgesidir. Bu hayasızlık öncelikle kendi nefsine karşıdır. Çünkü her bir kişinin kendi nefsinin hallerini bilmesi basiret üzeredir. Nasıl ki ayet-i kerimede بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ الْقَى مَعَاذِيرَهُ (Kıyamet, 75/14-15) yani "Aksine insanın kendi nefsi üzerine basireti vardır ve her ne kadar mazeretlerini ortaya koysa da..." buyurulur. Bu sebeple böyle kimseler, öncelikle kendi nefsine karşı hayayı kaldırmıştır. Nasıl ki İsmet Buhârî hazretleri şöyle buyururlar:

Töhmet eden özüne ne söyler özgesine Kendinden utanmayan hiç kimseden utanmaz.

"Harâret-i aşk-ı ilâhî enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın lâyıkıdır. Her hílekârın sığınacak mahalli de hayâsızlık ve utanmazlık sâyesidir. Bu hayâsılık evvelâ nefsine karşıdır. Zîrâ her bir kimsenin ahvâl-i nefsine vukūfu basîret üzeredir. Nitekim ayet-i kerimede بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ الْقَى مَعَاذِيرَهُ (Kıyamet, 75/14-15) Ya'nî "Belki insanın nefsi üzerine basîreti vardır ve her ne kadar ma'zeretlerini koyar ise de..." buyurulur. Binâenaleyh böyle kimseler, evvelâ kendi nefsine karşı hayâyı kaldırmıştır. Nitekim İsmet Buhârî hazretleri şöyle buyururlar:

Töhmet eden özüne ne söyler özgesine Kendinden utanmayan hiç kimseden utanmaz.

733. Zîrâ hoşuz diye iltifat-ı halkı kendi tarafına çekerler. Halbuki bâtından nâhoşturlar. Hind nüshalarında ikinci mısra'da یا شدی deki یا yerine تا vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Hile yaptın, nihâyet hoş-dillerden ve kâmillerden göründün" demek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

733. Çünkü hoşuz diye halkın teveccühünü kendi taraflarına çekerler. Halbuki içten hoş değillerdir. Hint nüshalarında ikinci mısrada "ya şudî"deki "ya" yerine "ta" geçmektedir. Bu durumda anlam "Hile yaptın, nihayet hoş dilli ve kâmil (olgun) insanlardan göründün" demek olur.

730. "Kürsî üzerine sıçramak için, lâftan bu halka hasret vermek için hîle yaptın." [728]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

730. "Kürsî üzerine sıçramak için, lâftan bu halka hasret vermek için hîle yaptın."

Ey Hakk Yolcusu arkadaşı, işin doğrusu şudur ki, sen kürsîye çıkıp tumturaklı ve süslü sözlerle hakikat ehlinin sözlerini söyleyerek halka hasret vermek ve kendine davet etmek için hile ve riyakârlık yaptın!

"Ey sülük arkadaşı, işin doğrusu budur ki, sen kürsîye çıkıp tumturak ve süslü elfâz ile ehl-i hakikatin sözlerini söyleyerek halka hasret vermek ve kendine da'vet etmek için hîle ve riyâkarlık yaptın!"

731. "Çok çalıştın bir harâret görmedin. Binâenaleyh hîleden hayâsızlık getirdin.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

731. "Çok çalıştın, bir hararet görmedin. Bu sebeple hileden hayâsızlık getirdin."

Yani "Hakk yolculuğunda çok çalıştın, fakat niyetin hâlis olmadığı ve gözün riyaset (başkanlık, liderlik) makamında bulunduğu için sende ilâhî aşkın harareti ortaya çıkmadı. Bu sebeple hile yolundan hayâsızlık gösterdin."

Ya'nî "Sülükünde çok çalıştın, fakat niyetin hâlis olmadığı ve gözün riyâsette bulunduğu için sende harâret-i aşk-ı ilâhî zuhûr etmedi. Binâenaleyh hîle yolundan hayâsızlık ızhâr ettin."

732. "Harâret enbiya ve evliyânın lâyıkıdır. Hayasızlık dahi her hîlekârın penâhıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

732. Hararet peygamberlerin ve evliyaların layığıdır. Hayasızlık da her hilekârın sığınağıdır.

İlahi aşkın harareti peygamberlerin ve onların varisleri olan evliyaların layığıdır. Her hilekârın sığınacak yeri de hayasızlık ve utanmazlık gölgesidir. Bu hayasızlık öncelikle kendi nefsine karşıdır. Çünkü her bir kişinin kendi nefsinin hallerini bilmesi basiret üzeredir. Nasıl ki ayet-i kerimede بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ الْقَى مَعَاذِيرَهُ (Kıyamet, 75/14-15) yani "Aksine insanın kendi nefsi üzerine basireti vardır ve her ne kadar mazeretlerini ortaya koysa da..." buyurulur. Bu sebeple böyle kimseler, öncelikle kendi nefsine karşı hayayı kaldırmıştır. Nasıl ki İsmet Buhârî hazretleri şöyle buyururlar:

Töhmet eden özüne ne söyler özgesine Kendinden utanmayan hiç kimseden utanmaz.

"Harâret-i aşk-ı ilâhî enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın lâyıkıdır. Her hílekârın sığınacak mahalli de hayâsızlık ve utanmazlık sâyesidir. Bu hayâsılık evvelâ nefsine karşıdır. Zîrâ her bir kimsenin ahvâl-i nefsine vukūfu basîret üzeredir. Nitekim ayet-i kerimede بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ الْقَى مَعَاذِيرَهُ (Kıyamet, 75/14-15) Ya'nî "Belki insanın nefsi üzerine basîreti vardır ve her ne kadar ma'zeretlerini koyar ise de..." buyurulur. Binâenaleyh böyle kimseler, evvelâ kendi nefsine karşı hayâyı kaldırmıştır. Nitekim İsmet Buhârî hazretleri şöyle buyururlar:

Töhmet eden özüne ne söyler özgesine Kendinden utanmayan hiç kimseden utanmaz.

733. Zîrâ hoşuz diye iltifat-ı halkı kendi tarafına çekerler. Halbuki bâtından nâhoşturlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

733. Çünkü hoşuz diye halkın teveccühünü kendi taraflarına çekerler. Halbuki içten hoş değillerdir.

Kürsü üzerinde: "Biz Hak sarhoşuyuz, bu sebeple latif bir hâl içindeyiz," diyerek halkın teveccühünü ve hürmetini kendi taraflarına çekerler. Halbuki iç halleri, dedikleri gibi değildir. Aksine hoş değillerdir. Bu sebeple iç halleri, dış dillerini her an yalanladığı halde, kendi iç hallerinden utanmazlar. Lafçı adamın sakalını ve bıyığını her sabah kuyruk derisi ile yağlaması ve ben böyle yemişim diye arkadaşları arasına çıkması

Züğürt ve kopuk bir adamın sakalını bıyığını, eline geçirdiği bir kuyruk derisiyle yağlayıp, kendi gibi züğürt arkadaşlarının arasında baklava börek yedim diye övünmesi.

Kürsî üzerinde: "Biz Hak sarhoşuyuz, binâenaleyh latîf bir hâl içindeyiz," diyerek halkın iltifatını ve hürmetini kendi taraflarına çekerler. Halbuki bâtınları, dedikleri gibi değildir. Bil'akis nâhoşturlar. Binâenaleyh ahvâl-i bâtınları lisân-ı zâhirlerini her an tekzib ettiği hâlde, kendi bâtınlarından utanmazlar. Lâfçı adamın sakalını ve bıyığını her sabah kuyruk derisi ile yağlaması ve ben böyle yemişim diye arkadaşları arasına çıkması

Züğürt ve kopuk bir adamın sakalını bıyığını, eline geçirdiği bir kuyruk derisiyle yağlayıp, kendi gibi züğürt arkadaşlarının arasında baklava börek yedim diye öğünmesi.

734. Bu kopuk şahıs kuyruk derisi buldu. Her bir sabah bıyıklarını yağlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

734. Bu kopuk şahıs kuyruk derisi buldu. Her sabah bıyıklarını yağlardı.

735. "Ben encümende yağlı taâm yemişim" diye mün'amlar arasına giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

735. "Ben mecliste yağlı yemek yemişim" diye nimetlenmişler arasına giderdi.

"Mün'amân" (nimetlenmişler) kelimesi, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) kalıbıyla "nimetlendirilmiş olanlar" anlamına gelmesi uygun olur. Çünkü bahsin başlığında "arkadaşları arasına" buyurulduğuna göre, bu müstehcen ve kopuk şahsın yakınları ve arkadaşları da kendisi gibi nimetlendirilmiş olanlardan olur. Ve "mün'amlar"dan (nimetlenmişler) kasıt, insân-ı kâmilin irfan meclisinde nimetlenen sâliklerdir (Hakk yolcusu). Yani "Ben bir toplulukta yağlı yemek yemişim, diye diğer nimetlendirilmiş olanlar arasına giderdi."

"Mün'amân" ism-i mef'ûl sîgasıyla "in'âm olunmuşlar" ma'nâsına olmak münasib olur. Zîrâ bahsin ünvânında ميان حریفان ["arkadaşları arasına"] buyurulduğuna nazaran, bu müstehân ve kopuk şahsın mahremleri ve arkadaşları da kendisi gibi in'âm olunmuşlardan olur. Ve "mün'amlar"dan murâd, insân-ı kâmilin meclis-i irfanında mütena'im olan sâliklerdir. Ya'nî "Ben bir cem'iyyette yağlı taâm yemişim, diye sâir in'âm olunmuşlar arasına giderdi."

736. "Bıyık tarafına bakınız!" ma'nâsını verir işaret olarak hoş haberde elini bıyığına koyardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

736. "Bıyık tarafına bakınız!" anlamını verir, işaret olarak hoş haberde elini bıyığına koyardı.

Kürsü üzerinde: "Biz Hak sarhoşuyuz, bu sebeple latif bir hâl içindeyiz," diyerek halkın ilgisini ve saygısını kendi taraflarına çekerler. Aksine iç halleri, dedikleri gibi değildir. Aksine nahoşturlar. Bu sebeple iç halleri dış dillerini her an yalanladığı hâlde, kendi iç hallerinden utanmazlar.

Kürsî üzerinde: "Biz Hak sarhoşuyuz, binâenaleyh latîf bir hâl içindeyiz," diyerek halkın iltifatını ve hürmetini kendi taraflarına çekerler. Halbuki bâtınları, dedikleri gibi değildir. Bil'akis nâhoşturlar. Binâenaleyh ahvâl-i bâtınları lisân-ı zâhirlerini her an tekzib ettiği hâlde, kendi bâtınlarından utanmazlar.

## Lâfçı adamın sakalını ve bıyığını her sabah kuyruk derisi ile yağlaması ve ben böyle yemişim diye arkadaşları arasına çıkması

734. Bu kopuk şahıs kuyruk derisi buldu. Her bir sabah bıyıklarını yağlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

734. Bu kopuk şahıs kuyruk derisi buldu. Her sabah bıyıklarını yağlardı.

735. "Ben encümende yağlı taâm yemişim" diye mün'amlar arasına giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

735. "Ben mecliste yağlı yemek yemişim" diye nimetlenmişler arasına giderdi.

"Mün'amân" (nimetlenmişler) kelimesi, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) kalıbıyla "nimetlendirilmiş olanlar" anlamına gelmesi uygun olur. Çünkü bahsin başlığında "arkadaşları arasına" buyurulduğuna göre, bu müstehcen ve kopuk şahsın yakınları ve arkadaşları da kendisi gibi nimetlendirilmiş olanlardan olur. Ve "mün'amlar"dan (nimetlenmişler) kasıt, insân-ı kâmilin irfan meclisinde nimetlenen sâliklerdir (Hakk yolcusu). Yani "Ben bir toplulukta yağlı yemek yemişim, diye diğer nimetlendirilmiş olanlar arasına giderdi."

"Mün'amân" ism-i mef'ûl sîgasıyla "in'âm olunmuşlar" ma'nâsına olmak münasib olur. Zîrâ bahsin ünvânında ميان حریفان ["arkadaşları arasına"] buyurulduğuna nazaran, bu müstehân ve kopuk şahsın mahremleri ve arkadaşları da kendisi gibi in'âm olunmuşlardan olur. Ve "mün'amlar"dan murâd, insân-ı kâmilin meclis-i irfanında mütena'im olan sâliklerdir. Ya'nî "Ben bir cem'iyyette yağlı taâm yemişim, diye sâir in'âm olunmuşlar arasına giderdi."

736. "Bıyık tarafına bakınız!" ma'nâsını verir işaret olarak hoş haberde elini bıyığına koyardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

736. "Bıyık tarafına bakınız!" anlamını verir işaret olarak hoş haberde elini bıyığına koyardı.

Arkadaşları arasında biri latif sözler söyler ve latif bir olayı anlatırken, onu tam dikkatle dinlemiyor gibi bir tavır alır ve kuyruk yağıyla yağlamış olduğu bıyığına onların dikkatini çekmek için, eliyle o yağlı bıyıklarını burardı ki, bu durum, "İşte bıyığıma bakınız ki, şimdi bir toplulukta baklava börek yemiş olduğuma bu bıyığımın hâli alamettir!" demek anlamında bir işaretti. Nasıl ki ileride açıklanır.

Arkadaşları arasında birisi latîf sözler söyler ve bir vak'a-i latîfeyi hikâye ederken, onu kemâl-i dikkatle dinlemiyor gibi bir vaz' alır ve kuyruk derisiyle yağlamış olduğu bıyığına onların nazarını celb için, eliyle o yağlı bıyıklarını burar idi ki, bu vaz'iyet, "İşte bıyığıma bakınız ki, şimdi bir cem'iyyette baklava börek yemiş olduğuma bu bıyığımın hâli alâmettir!" demek ma'nâsında işâret idi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

737. Ki, "Bu sözümün sıdkına şâhiddir ve bu yağlı ve tatlı yemenin nişanıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

737. Ki, "Bu sözümün doğruluğuna şahittir ve bu yağlı ve tatlı yemenin işaretidir."

738. Onun karnı sadasız cevab olarak derdi ki: "Yalancıların mekrini Allah helâk etsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

738. Onun karnı sadasız cevap olarak derdi ki: "Yalancıların mekrini Allah helâk etsin!"

Bıyıkları kuyruk derisiyle yağlı olan kopuğun boş ve aç olan karnı, onun bu öğünmesine sadasız cevap olarak, yani hâl diliyle derdi ki: "Yüce Allah yalancıların mekrini (gizli yönlendirmesini) helâk ve yok etsin!"

Bıyıkları kuyruk derisiyle yağlı olan kopuğun boş ve aç olan karnı, onun bu öğünmesine sadâsız cevab olarak, ya'nî lisân-ı hâl ile derdi ki: "Allah Teâlâ yalancıların mekrini helâk ve yok etsin!"

739. "Senin lafın bizi ateş üzerine koydu ki, o senin yağlı bıyıkların kopmuş olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

739. "Senin lafın bizi ateş üzerine koydu ki, o senin yağlı bıyıkların kopmuş olsun!"

Senin öğünmen bizi açlık ateşi üzerine koydu ki, o senin kuyruk derisi ile yağlı olan bıyıkların kökten kopsun!

"Senin öğünmen bizi açlık ateşi üzerine koydu ki, o senin kuyruk derisi ile yağlı olan bıyıkların kökten kopsun!"

740. "Ey dilenci, eğer senin çirkin lafın olmasa idi, bir kerîm bize merhamet [738] ederdi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

740. "Ey dilenci, eğer senin çirkin lafın olmasa idi, bir kerîm bize merhamet ederdi!"

Bu şerefli beyit de, o kopuğun karnının hâl diliyle olan beyanıdır.

Bu beyt-i şerîf dahi, o kopuğun karnının lisân-ı hâl ile olan beyânıdır.

741. "Ve eğer ayıp göstere idin, eğriyi az oynaya idin, bir tabib onun ilacını yapar idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

741. "Ve eğer ayıp göstere idin, eğriyi az oynaya idin, bir tabib onun ilacını yapar idi!"

"Eğer nefsinin ayıbını ve kusurunu gösterseydin, onları saklamayıp da hile oyununu az oynasaydın, ilahi bir tabip olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o nefsanî ayıbın ve manevi hastalığın ilacını ve tedavisini yapardı."

Arkadaşları arasında birisi hoş sözler söyler ve hoş bir olayı anlatırken, onu dikkatle dinlemiyormuş gibi bir tavır alır ve kuyruk yağıyla yağlamış olduğu bıyığına onların dikkatini çekmek için, eliyle o yağlı bıyıklarını burardı ki, bu durum, "İşte bıyığıma bakınız ki, şimdi bir toplantıda baklava börek yemiş olduğuma bu bıyığımın hâli alamettir!" demek manasında bir işaret idi. Nasıl ki ileride açıklanır.

"Eğer nefsinin aybını ve kusûrunu göstere idin, onları saklamayıp da hile oyununu az oynaya idin, bir tabib-i ilâhî olan insân-ı kâmil o ayb-ı nefsânînin ve maraz-ı ma'nevînin ilacı ve tedavîsini yapar idi."

Arkadaşları arasında birisi latîf sözler söyler ve bir vak'a-i latîfeyi hikâye ederken, onu kemâl-i dikkatle dinlemiyor gibi bir vaz' alır ve kuyruk derisiyle yağlamış olduğu bıyığına onların nazarını celb için, eliyle o yağlı bıyıklarını burar idi ki, bu vaz'iyet, "İşte bıyığıma bakınız ki, şimdi bir cem'iyyette baklava börek yemiş olduğuma bu bıyığımın hâli alâmettir!" demek ma'nâsında işâret idi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

737. Ki, "Bu sözümün sıdkına şâhiddir ve bu yağlı ve tatlı yemenin nişanıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

737. Ki, "Bu sözümün doğruluğuna şahittir ve bu yağlı ve tatlı yemenin işaretidir."

738. Onun karnı sadasız cevab olarak derdi ki: "Yalancıların mekrini Allah helâk etsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

738. Onun karnı sadasız cevap olarak derdi ki: "Yalancıların mekrini Allah helâk etsin!"

Bıyıkları kuyruk derisiyle yağlı olan kopuğun boş ve aç olan karnı, onun bu öğünmesine sadasız cevap olarak, yani hâl diliyle derdi ki: "Yüce Allah yalancıların mekrini (gizli yönlendirmesini) helâk ve yok etsin!"

Bıyıkları kuyruk derisiyle yağlı olan kopuğun boş ve aç olan karnı, onun bu öğünmesine sadâsız cevab olarak, ya'nî lisân-ı hâl ile derdi ki: "Allah Teâlâ yalancıların mekrini helâk ve yok etsin!"

739. "Senin lafın bizi ateş üzerine koydu ki, o senin yağlı bıyıkların kopmuş olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

739. "Senin lafın bizi ateş üzerine koydu ki, o senin yağlı bıyıkların kopmuş olsun!"

Senin öğünmen bizi açlık ateşi üzerine koydu ki, o senin kuyruk derisi ile yağlı olan bıyıkların kökten kopsun!

"Senin öğünmen bizi açlık ateşi üzerine koydu ki, o senin kuyruk derisi ile yağlı olan bıyıkların kökten kopsun!"

740. "Ey dilenci, eğer senin çirkin lafın olmasa idi, bir kerîm bize merhamet ederdi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

740. "Ey dilenci, eğer senin çirkin lafın olmasa idi, bir kerîm bize merhamet ederdi!"

Bu şerefli beyit de, o kopuğun karnının hâl diliyle olan beyanıdır.

Bu beyt-i şerîf dahi, o kopuğun karnının lisân-ı hâl ile olan beyânıdır.

741. "Ve eğer ayıp göstere idin, eğriyi az oynaya idin, bir tabib onun ilacını yapar idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

741. "Ve eğer ayıp göstere idin, eğriyi az oynaya idin, bir tabib onun ilacını yapar idi!"

Eğer nefsinin ayıbını ve kusurunu gösterseydin, onları saklamayıp da hile oyununu az oynasaydın, ilahi bir tabip olan insân-ı kâmil o nefsanî ayıbın ve manevî hastalığın ilacını ve tedavisini yapardı.

"Eğer nefsinin aybını ve kusûrunu göstere idin, onları saklamayıp da hile oyununu az oynaya idin, bir tabib-i ilâhî olan insân-ı kâmil o ayb-ı nefsânînin ve maraz-ı ma'nevînin ilacı ve tedavîsini yapar idi."

742. Hak buyurdu ki: "Kulağı ve kuyruğu eğri kımıldatma! Sâdıklara sıdkı elbette menfaat verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

742. Hak buyurdu ki: "Kulağı ve kuyruğu eğri kımıldatma! Sâdıklara doğrulukları elbette fayda verir."

"Kulak"tan kasıt, işitme duyusu ve "kuyruk"tan kasıt, hayvansal nefistir. İkinci mısra, يَوْمَ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ (Mâide, 5/119) ayet-i kerimesinden alınmıştır. Yani "Ey Hakk Yolcusu, peygamberlerin ve evliyanın öğütlerini doğru dinle ve anla ve hayvansal nefsini doğru yola yönelt! Çünkü Yüce Allah buyurdu ki: "Bu günde sâdıklara doğrulukları fayda verir." Bu ayet-i kerime her ne kadar kıyamet günü hakkında beyan buyurulmuş ise de, hakikatte her bölünmez anda kıyamet meydana geldiğinden, işaret diliyle hükmü, dünya hayatının her bölünmez anına da şamildir.

"Kulak"tan murâd, hiss-i sem' ve "kuyruk"tan murâd, nefs-i hayvâniyyedir. İkinci mısra' يَوْمَ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ (Mâide, 5/119) âyet-i kerîmesinden muktebestir. Ya'nî "Ey sâlik, enbiyâ ve evliyânın nasâyihini doğru dinle ve anla ve nefs-i hayvâniyyeni doğru yola tahrik et! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri buyurdu ki: "Bu günde sâdıklara doğrulukları menfaat verir." Bu âyet-i kerîme her ne kadar kıyamet günü hakkında beyân buyurulmuş ise de, hakikatte her ân-ı gayr-i münkasimde kıyâmet vâki' olduğundan, lisân-ı işaretle hükmü, hayât-ı dünyeviyyenin her ân-ı gayr-i münkasimine de şâmildir.

743. Ey muhtelim, kehf içinde eğri uyuma! Sâlik olduğun şeyi açık göster ve istikāmet et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

743. Ey rüya gören, mağara içinde eğri uyuma! Hakk yolcusu olduğun şeyi açık göster ve dosdoğru ol!

Ey hakikatte rüya ve hayalden ibaret olan bu dünyanın lezzetleriyle titreyen kimse, bu beden mağarası içinde eğri yatıp uyuma! İçinde ne varsa, dışında da onu açık olarak göster ve doğru harekette sebat et ve dosdoğru ol!

"Rüya gören" hitabıyla "Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bilinmeli ki, tam bir doğruluk, nefsin isteğini ve arzularını tamamen Hakk'ın iradesinde ve emrinde yok etmektir.

Böyle bir doğruluk çok güç olduğundan, Hûd Sûresi'nde "Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol!" (Hûd, 11/12) buyurulması üzerine şanlı peygamber Efendimiz "Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı" buyurdu. Çünkü böyle bir doğruluğun sonucu olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır. Yani bu "doğruluk sahibi"nin her an, içi halkın gözünde görünse, utanacak ve sıkılacak bir düşüncesi ve hatırası bulunamaz. Bunun ne kadar zor bir şey olduğu biraz düşünmekle anlaşılır.

Ey hakikatte rüyâ ve hayâlden ibaret olan bu dünyânın lezzetleriyle titreyen kimse, bu cisim mağarası içinde eğri yatıp uyuma! Bâtınında ne var ise, zâhirinde de onu açık olarak göster ve doğru harekette sebât ve istikāmet et!

"Muhtelim” hitâbıyla الدُّنْيَا كَحُكْمِ النَّائِمِ "Dünya uyuyan kimsenin rü'yası gibidir" hadîs-i şerifine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, istikāmet-i kâmile, nefsin murâdını ve arzûlarını tamâmen Hakk'ın iradesinde ve emrinde mahvetmektir.

Böyle bir istikāmet gāyet güç olduğundan, sûre-i Hûd'da فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/12) ya'nî "Emrolunduğun vech ile istikāmet et!" buyurulması üzerine Resûl-i zîşân Efendimiz "Sûre-i Hûd beni ihtiyarlattı" buyurdu. Zîrâ böyle bir istikāmetin netîcesi olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır. Ya'nî bu "istikāmet sahibi"nin her an, bâtını halk nazarında zâhir olsa, utanacak ve sıkılacak bir fikir ve hâtırası bulunamaz. Bunun ne kadar zor bir şey olduğu biraz teemmül ile anlaşılır.

744. Ve eğer kendi aybını söyleyemez isen bâri sus! Gösterişten ve dagalden kendini öldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

744. Ve eğer kendi ayıbını söyleyemez isen bari sus! Gösterişten ve hileden kendini öldür.

Ve eğer içindeki ayıplarını, kusurlarını söyleyemez ve açığa çıkaramazsan, bari doğru yolda olanları taklit ederek söz söylemekten vazgeç de sus! Gösterişe yani

Ve eğer bâtınındaki ayıplarını kusûrlarını söyleyemez ve ızhâr edemezsen, bâri ehl-i istikāmeti taklîden söz söylemekten vazgeç de sus! Gösterişe ya'nî

742. Hak buyurdu ki: "Kulağı ve kuyruğu eğri kımıldatma! Sâdıklara sıdkı elbette menfaat verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

742. Hak buyurdu ki: "Kulağı ve kuyruğu eğri kımıldatma! Sâdıklara doğrulukları elbette menfaat verir."

"Kulak"tan kasıt, işitme duyusu ve "kuyruk"tan kasıt, hayvansal nefistir. İkinci mısra, `يوم ينفع الصادقين صدقهم` `قال الله هذا` (Mâide, 5/119) ayet-i kerimesinden alınmıştır. Yani "Ey Hakk Yolcusu, peygamberlerin ve evliyanın öğütlerini doğru dinle ve anla ve hayvansal nefsini doğru yola yönelt! Çünkü Yüce Allah buyurdu ki: "Bu günde sâdıklara doğrulukları menfaat verir." Bu ayet-i kerime her ne kadar kıyamet günü hakkında beyan buyurulmuş ise de, hakikatte her bölünmez anda (an-ı gayr-i münkasim: zamanın bölünemez en küçük birimi) kıyamet meydana geldiğinden, işaret diliyle hükmü, dünya hayatının her bölünmez anına da şamildir.

"Kulak"tan murâd, hiss-i sem' ve "kuyruk"tan murâd, nefs-i hayvâniyye-dir. İkinci mısrâ' `يوم ينفع الصادقين صدقهم` `قال الله هذا` (Mâide, 5/119) âyet-i kerîmesinden muktebestir. Ya'nî "Ey sâlik, enbiyâ ve evliyânın nasâyihini doğru dinle ve anla ve nefs-i hayvâniyyeni doğru yola tahrik et! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri buyurdu ki: "Bu günde sâdıklara doğrulukları menfaat verir." Bu âyet-i kerîme her ne kadar kıyâmet günü hakkında beyân buyurulmuş ise de, hakîkatte her ân-ı gayr-i münkasimde kıyâmet vâki' olduğundan, lisân-ı işâretle hükmü, hayât-ı dünyeviyyenin her ân-ı gayr-i münkasimine de şâmildir.

743. Ey muhtelim, kehf içinde eğri uyuma! Sâlik olduğun şeyi açık göster ve istikāmet et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

743. Ey rüya gören, mağara içinde eğri uyuma! Hakk Yolcusu olduğun şeyi açık göster ve dosdoğru ol!

Ey hakikatte rüya ve hayalden ibaret olan bu dünyanın lezzetleriyle titreyen kişi, bu beden mağarası içinde eğri yatıp uyuma! İçinde ne varsa, dışında da onu açık olarak göster ve doğru harekette sebat et ve dosdoğru ol! "Rüya gören" hitabıyla "Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, tam bir doğruluk, nefsin muradını ve arzularını tamamen Hakk'ın iradesinde ve emrinde yok etmektir. Böyle bir doğruluk gayet güç olduğundan, Hûd Suresi'nde "Emrolunduğun veçhile dosdoğru ol!" buyrulması üzerine şanlı peygamber Efendimiz "Hûd Suresi beni ihtiyarlattı" buyurdu. Çünkü böyle bir doğruluğun neticesi, olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır. Yani bu "dosdoğru olan" kişinin her an, içi halk nazarında ortaya çıksa, utanacak ve sıkılacak bir düşüncesi ve hatırası bulunamaz. Bunun ne kadar zor bir şey olduğu biraz düşünmekle anlaşılır.

Ey hakîkatte rüyâ ve hayâlden ibâret olan bu dünyânın lezzetleriyle titreyen kimse, bu cisim mağarası içinde eğri yatıp uyuma! Bâtınında ne var ise, zâhirinde de onu açık olarak göster ve doğru harekette sebât ve istikāmet et! "Muhtelim” hitâbıyla `الدنيا كحكم النائم` "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, istikāmet-i kâmile, nefsin murâdını ve arzûlarını tamâmen Hakk'ın irâdesinde ve emrinde mahvetmektir. Böyle bir istikāmet gāyet güç olduğundan, sûre-i Hûd'da `فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ` (Hûd, 11/12) ya'nî "Emrolunduğun vech ile istikāmet et!" buyurulması üzerine Resûl-i zîşân Efendimiz "Sûre-i Hûd beni ihtiyarlattı" buyurdu. Zîrâ böyle bir istikāmetin netîcesi olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır. Ya'nî bu "istikāmet sâhibi"nin her an, bâtını halk nazarında zâhir olsa, utanacak ve sıkılacak bir fikir ve hâtırası bulunamaz. Bunun ne kadar zor bir şey olduğu biraz teemmül ile anlaşılır.

744. Ve eğer kendi aybını söyleyemez isen bâri sus! Gösterişten ve dagalden kendini öldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

744. Ve eğer kendi ayıbını söyleyemez isen bari sus! Gösterişten ve hileden kendini öldür.

Ve eğer içindeki ayıplarını, kusurlarını söyleyemez ve açığa vuramazsan, bari doğru yolda olanları taklit ederek söz söylemekten vazgeç de sus! Gösterişe yani riyaya ve hileye meyilli olan nefsini bu suskunluk ile öldür! Çünkü nefsin ölümü, olgunlukları açığa vurmaktan susmaktır; ve hayatı ise olgunlukları ilan etmektir. Bu sebeple bir kimsenin halkın gözünden kendi olgunluklarını gizlemesi ve aksine eksik ve ayıplarını açığa vurması, büyük bir mücadeledir.

Ve eğer bâtınındaki ayıplarını kusûrlarını söyleyemez ve ızhâr edemezsen, bâri ehl-i istikāmeti taklîden söz söylemekten vazgeç de sus! Gösterişe ya'nî riyâya ve hîleye mütemâyil olan nefsini bu sükût ile öldür! Zîrâ nefsin ölümü ızhâr-ı kemâlâttan sükûttur; ve hayatı ise i'lân-ı kemâlâttandır. Binâenaleyh bir kimsenin halk nazarından kendi kemâlâtını gizlemesi ve bil'akis noksan ve ayıplarının ızhârı, azîm bir mücâhededir.

745. Eğer sen nakd buldun ise ağız açma! Yolda imtihan taşları var.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

745. Eğer sen nakit bulduysan ağız açma! Yolda imtihan taşları var.

“Eğer nefsinin sıfatı kalıcı ve nefsin diri iken, bir insân-ı kâmilin huzurunda Allah’ın inayetiyle bir nakit (manevî sermaye) ve zevk ve bir manevî hâl bulduysan, ağzını açıp şuna buna bu sırrı açıklama!” Çünkü sana verilen bu nakdin nefsine bir gurur sermayesi olup olmadığını imtihan etmek için bu Hakk yolunda mihenk taşları (imtihan araçları) vardır. Bu mihenk taşlarının çeşitleri pek çoktur. Okuyucuların önünde genel mahiyeti ortaya çıkmak üzere şu menkıbenin (keramet veya ibretli hikâye) zikrini uygun görürüm.

Nefehâtü’l-Üns (bir tasavvuf eseri) adlı eserde yazılıdır ki, Hakk yolunun sâliklerinden (Hakk yolcusu) birisi, kürsüde halka vaaz ve nasihat etmek üzere şeyhinden izin ister. Şeyhi, ne niyetle vaaz edeceğini sorar. O da halka olan şefkat ve merhameti sebebiyle vaaz ve nasihat edeceği cevabını verir. Şeyhi: “Evet, kalbinde bu derece şefkat hissi olan bir kimsenin halka vaaz ve nasihat etmesi uygun olur” diyerek izin verir. O mürid de, camide kürsüye çıkıp halka vaaz ve nasihate başladığı sırada fakir birisi ayağa kalkıp: “Ey Müslümanlar topluluğu, arkama giyecek hırkam yoktur, Allah rızası için bana bir hırka ihsan edin!” diye dilenir. Kürsüde bulunan mürid derhal arkasındaki hırkasını çıkarıp fakire sadaka olarak verir. Kürsünün altında şeyhi oturmakta imiş. Şeyh efendi, müridin bu hâlini görünce derhal “İn aşağı yalancı herif!” diye bağırır. Mürid kürsüden inip şeyhine kusurunun açıklanmasını rica eder. Şeyhi cevaben der ki: “Sen halka şefkatinden bahsedip kürsüye çıkmıştın. Fakir dilenince Müslümanlar topluluğundan hiçbirisinin bu sadaka sevabını kazanmasına meydan bırakmayıp, o sevabı onların hepsinden evvel kendin kazanmak için hırkanı verdin. Senin Muhammed ümmetine olan şefkatin ve merhametin böyle midir? Sen bekleyecektin ve kimse vermezse sadaka edecektin!”

İşte bu menkıbe şefkat iddiasında bulunan bir müridin imtihanını gösterir. Bu sebeple mihenk taşlarının çeşitlerini saymak asla mümkün değildir. Fakat bu menkıbede asıl mihenk taşı mürşid-i kâmilin (olgun rehber) varlığıdır.

“Eğer nefsinin sıfatı bâkî ve nefsin diri iken bir kâmilin huzurunda inâ-yet-i Hak’la bir nakd ve zevk ve bir hâl-i ma’nevî buldun ise ağzını açıp şu-na buna bu sırrı fâş etme!” Zîrâ sana verilen bu nakdin nefsine bir sermâ-ye-i gurûr olup olmadığını imtihan için bu tarîk-i Hak’ta mihekk taşları var-dır. Bu mihekk taşlarının envâ’ı pek çoktur. Kāri’lerin önünde mâhiyyet-i umûmiyyesi inkişaf etmek üzere şu menkabenin zikrini münasib görürüm.

Nefehâtü’l-Üns’te mündericdir ki, tarîk-ı Hak sâliklerinden birisi kürsîde halka va’z ve nasîhat etmek üzere şeyhinden izin ister. Şeyhi, ne niyetle va’z edeceğini sorar. O da halka olan şefkat ve merhameti sâikasıyla va’z ve na-sîhat edeceği cevabını verir. Şeyhi: “Evet, kalbinde bu derece hiss-i şefkat olan bir kimsenin halka va’z ve nasihat etmesi münasib olur” diyerek izin ve-rir. O mürîd dahi, câmi’de kürsîye çıkıp halka va’z ve nasihate başladığı sıra-da fakîrin birisi ayağa kalkıp: “Ey cemâat-i müslimîn, arkama giyecek hırkam yoktur, Allah rızâsı için bana bir hırka ihsan edin!” diye tese’ül eder. Kürsî-de bulunan mürîd derhal arkasındaki hırkasını çıkarıp fakîre tasadduk eder. Kürsînin altında şeyhi oturmakta imiş. Şeyh efendi, mürîdin bu hâlini görün-ce derhal “İn aşağı yalancı herif!” diye bağırır. Mürid kürsîden inip şeyhine kusûrunun îzâh olunmasını niyâz eder. Şeyhi cevâben der ki: “Sen halka şef-katinden bahsedip kürsîye çıkmış idin. Fakîr tese’ül edince cemâat-i müsli-mînden hiçbirisinin bu ecr-i tasadduku kazanmasına meydan bırakmayıp, o ecri onların hepsinden evvel kendin kazanmak için hırkanı verdin. Senin üm-met-i Muhammed’e olan şefkatin ve merhametin böyle midir? Sen bekleye-cek ve kimse vermezse tasadduk edecektin!”

İşte bu menkabe şefkat da’vâsında bulunan bir mürîdin imtihanını göste-rir. Binâenaleyh mihekk taşlarının envâ’ını ta’dâd etmek aslā kābil değildir. Fakat bu menkabede asıl mihekk taşı mürşid-i kâmilin vücûdudur.

746. İmtihan taşlarına da önde kendi ahvali içinde imtihanlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

746. İmtihan taşlarına da önde kendi halleri içinde imtihanlar vardır.

Riyaya ve hileye eğilimli olan nefsini bu suskunluk ile öldür! Çünkü nefsin ölümü, kemâlleri (olgunlukları) açığa vurmaktan susmaktır; hayatı ise kemâlleri ilân etmekten gelir. Bu sebeple bir kimsenin halkın gözünden kendi kemâllerini gizlemesi ve aksine noksan ve ayıplarını açığa vurması, büyük bir mücâhededir.

riyâya ve hîleye mütemâyil olan nefsini bu sükût ile öldür! Zîrâ nefsin ölümü ızhâr-ı kemâlâttan sükûttur; ve hayatı ise i'lân-ı kemâlâttandır. Binâenaleyh bir kimsenin halk nazarından kendi kemâlâtını gizlemesi ve bil'akis noksan ve ayıplarının ızhârı, azîm bir mücâhededir.

745. Eğer sen nakd buldun ise ağız açma! Yolda imtihan taşları var.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

745. Eğer sen nakit bulduysan ağız açma! Yolda imtihan taşları var.

"Eğer nefsinin sıfatı kalıcı ve nefsin diri iken, bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda, Hak'tan gelen bir inayetle bir nakit, bir zevk ve manevî bir hâl bulduysan, ağzını açıp şuna buna bu sırrı açıklama!" Çünkü sana verilen bu nakdin nefsine bir gurur sermayesi olup olmadığını imtihan etmek için bu Hakk yolunda mihenk taşları vardır. Bu mihenk taşlarının çeşitleri pek çoktur. Okuyucuların önünde genel mahiyeti ortaya çıksın diye şu menkıbeyi anmayı uygun görürüm.

Nefehâtü'l-Üns'te (tasavvufî biyografi eseri) yazılıdır ki, Hakk yolunun sâliklerinden (Hakk Yolcusu) birisi, kürsüde halka vaaz ve nasihat etmek üzere şeyhinden izin ister. Şeyhi, ne niyetle vaaz edeceğini sorar. O da halka olan şefkat ve merhameti sebebiyle vaaz ve nasihat edeceğini cevabını verir. Şeyhi: "Evet, kalbinde bu derece şefkat hissi olan bir kimsenin halka vaaz ve nasihat etmesi uygun olur" diyerek izin verir. O mürid de, camide kürsüye çıkıp halka vaaz ve nasihat etmeye başladığı sırada, fakir birisi ayağa kalkıp: "Ey Müslümanlar topluluğu, sırtıma giyecek hırkam yoktur, Allah rızası için bana bir hırka ihsan edin!" diye dilenir. Kürsüde bulunan mürid derhal sırtındaki hırkasını çıkarıp fakire sadaka olarak verir. Kürsünün altında şeyhi oturmaktaymış. Şeyh efendi, müridin bu hâlini görünce derhal "İn aşağı yalancı herif!" diye bağırır. Mürid kürsüden inip şeyhine kusurunun açıklanmasını rica eder. Şeyhi cevaben der ki: "Sen halka şefkatinden bahsedip kürsüye çıkmıştın. Fakir dilenince, Müslümanlar topluluğundan hiçbirisinin bu sadaka sevabını kazanmasına meydan bırakmayıp, o sevabı onların hepsinden evvel kendin kazanmak için hırkanı verdin. Senin Muhammed ümmetine olan şefkatin ve merhametin böyle midir? Sen bekleyecektin ve kimse vermezse sadaka verecektin!"

İşte bu menkıbe, şefkat davasında bulunan bir müridin imtihanını gösterir. Bu sebeple mihenk taşlarının çeşitlerini saymak asla mümkün değildir. Fakat bu menkıbede asıl mihenk taşı, mürşid-i kâmilin (irşad eden olgun rehber) varlığıdır.

"Eğer nefsinin sıfatı bâkî ve nefsin diri iken bir kâmilin huzurunda inâyet-i Hak'la bir nakd ve zevk ve bir hâl-i ma'nevî buldun ise ağzını açıp şuna buna bu sırrı fâş etme!" Zîrâ sana verilen bu nakdin nefsine bir sermâye-i gurûr olup olmadığını imtihan için bu tarîk-i Hak'ta mihekk taşları vardır. Bu mihekk taşlarının envâ'ı pek çoktur. Kāri'lerin önünde mâhiyyet-i umûmiyyesi inkişaf etmek üzere şu menkabenin zikrini münasib görürüm.

Nefehâtü'l-Üns'te mündericdir ki, tarîk-ı Hak sâliklerinden birisi kürsîde halka va'z ve nasîhat etmek üzere şeyhinden izin ister. Şeyhi, ne niyetle va'z edeceğini sorar. O da halka olan şefkat ve merhameti sâikasıyla va'z ve nasîhat edeceği cevabını verir. Şeyhi: "Evet, kalbinde bu derece hiss-i şefkat olan bir kimsenin halka va'z ve nasihat etmesi münasib olur" diyerek izin verir. O mürîd dahi, câmi'de kürsîye çıkıp halka va'z ve nasihate başladığı sırada fakîrin birisi ayağa kalkıp: "Ey cemâat-i müslimîn, arkama giyecek hırkam yoktur, Allah rızâsı için bana bir hırka ihsan edin!" diye tese'ül eder. Kürsîde bulunan mürîd derhal arkasındaki hırkasını çıkarıp fakîre tasadduk eder. Kürsînin altında şeyhi oturmakta imiş. Şeyh efendi, mürîdin bu hâlini görünce derhal "İn aşağı yalancı herif!" diye bağırır. Mürid kürsîden inip şeyhine kusûrunun îzâh olunmasını niyâz eder. Şeyhi cevâben der ki: "Sen halka şefkatinden bahsedip kürsîye çıkmış idin. Fakîr tese'ül edince cemâat-i müslimînden hiçbirisinin bu ecr-i tasadduku kazanmasına meydan bırakmayıp, o ecri onların hepsinden evvel kendin kazanmak için hırkanı verdin. Senin ümmet-i Muhammed'e olan şefkatin ve merhametin böyle midir? Sen bekleyecektin ve kimse vermezse tasadduk edecektin!"

İşte bu menkabe şefkat da'vâsında bulunan bir mürîdin imtihanını gösterir. Binâenaleyh mihekk taşlarının envâ'ını ta'dâd etmek aslā kābil değildir. Fakat bu menkabede asıl mihekk taşı mürşid-i kâmilin vücûdudur.

746. İmtihan taşlarına da önde kendi ahvali içinde imtihanlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

746. İmtihan taşlarına da önde kendi hâlleri içinde imtihanlar vardır.

"İmtihan eden mihenk taşları için dahi, onların kendi hâllerine uygun imtihanlar vardır." Yani noksanları imtihan eden kâmiller (olgun insanlar) için dahi Yüce Allah hazretlerinin onların hâllerine göre imtihan muamelesi vardır. Nasıl ki Sümnûn-ı Muhibb hazretleri bir gece samimi bir hâlde Yüce Allah hazretlerine hitaben: "Ey Rabbim, beni istediğin şekilde imtihan et. Senin emrine boyun eğmişim!" diye dua eder. Ve aynı gecede idrar tutukluğu hastalığına yakalanır, yani idrarı tutulur. O gece, ağrısından çok ıstırap çeker, feryat eder. Ertesi gün çocuk mektebine gidip çocuklara para dağıtarak "ادعوا لعمكم الكذاب" yani "Yalancı amcamız için, bu belanın defedilmesi hakkında dua ediniz!" der. Sözün özü, ilahi imtihanların sonu yoktur.

"Imtihan eden mihekk taşları için dahi, onların kendi hâllerine münasib imtihanlar vardır." Ya'nî nâkısları imtihan eden kâmiller için dahi Hak Teâlâ hazretlerinin onların ahvâline göre imtihan muâmelesi vardır. Nitekim Sümnûn-ı Muhibb hazretleri bir gece mübâseta hâlinde Hak Teâlâ hazretlerine hitâben: "Yâ Rab, beni istediğin vech ile imtihan buyur. Senin emrine münkādım!" diye münâcât eder. Ve aynı gecede habs-i bevl illetine mübtelâ olur, ya'nî idrarı tutulur. O gece, veca'ından pek muztarib olur, feryad eder. Ertesi gün sıbyân mektebine gidip çocuklara para dağıtarak ادعوا لعمكم الكذاب ya'nî "Yalancı amcamız için, bu belânın defi hakkında duâ ediniz!" der. Velhâsıl imtihânât-ı ilâhiyyenin nihâyeti yoktur.

747. Yezdân buyurdu: "Velâdetten hayne kadar her bir yıl iki def'a imtihan olunurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

747. Yezdân buyurdu: "Doğumdan ölüme kadar her bir yıl iki defa imtihan olunurlar."

"Hayn" helak, ölüm ve mihnet anlamlarındadır ve bazı nüshalarda cim harfiyle "ceyn" olarak geçer; "Ceyn" mezara gömmek demektir. Bu şerefli beyitte, "Münafıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kere veya iki kere imtihan olunurlar; sonra tövbe etmezler ve düşünüp ibret almazlar" (Tevbe, 9/126) ayet-i kerimesine işaret buyurulur; ve bu ayetin yalnız münafıklar hakkında olduğu sanılmasın. İçinde olmayan şeyi var gibi gösterip iddiada bulunanlara da şümulü vardır. Cenab-ı pir efendimizin iki defa imtihan olunduklarını beyan buyurmalarındaki işaret şudur ki: Salihlerin genel olarak imtihanları iki mertebe üzerine gerçekleşir: Birisi zulmet perdeleri (hicâbât-ı zulmâniyye) içinde iken ve diğeri nur perdeleri (hicâbât-ı nûrâniyye) içinde iken gerçekleşir. Zulmet perdeleri, nefsaniyet mertebesine ve şeriatın zahirine ilişkindir. Nur perdeleri ise ruhaniyet mertebesine ve şeriatın bâtını olan tarikata ilişkindir. Her bir mertebenin içinde de özel imtihanlar vardır. Ve bu özel imtihanların sonu yoktur.

"Hayn" helâk ve ölüm ve mihnet ma'nâlarınadır ve ba'zı nüshalarda cim ile "ceyn” vâki'dir; ve "Ceyn" mezara gömmek demektir. Bu beyt-i şerîfte Be-أو لا يَرَوْنَ أَنَّهم يفتنون في كل عام مرة أو مرتين ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هم يذكرون (Tevbe, 9/126) ya'nî “Münafıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kerre veya iki kerre imtihân olunurlar; sonra rücû' etmezler ve tezekkür edip ibret almazlar" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur; ve bu âyetin yalnız münâfiklar hakkında olduğu tevehhüm olunmasın. Bâtınında olmayan şeyi var sûretinde gösterip da'vâya kıyâm edenlere de şümülü vardır. Cenâb-ı pîr efendimizin iki def'a imtihân olunduklarını beyân buyurmalarındaki işâret budur ki: Sâlihlerin sûret-i umûmiyyede imtihanları iki mertebe üzerine vâki' olur: Birisi hicâbât-ı zulmâniyye içinde iken ve diğeri hicâbât-ı nûrâniyye içinde iken vâki' olur. Hicâbât-ı zulmâniyye, mertebe-i nefsâniyyete ve zâhir-i şerîata taalluk eder. Ve hicâbât-ı nûrâniyye mertebe-i rûhâniyyete ve bâtın-ı şerîat olan tarîkate taalluk eder. Her bir mertebenin içinde de imtihânât-ı husûsiyye vardır. Ve bu imtihânât-ı husûsiyyenin nihâyeti yoktur.

748. Ey oğul imtihan içinde imtihan vardır. Sakın aşağı imtihanla kendini satın alma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Ey oğul, imtihan içinde imtihan vardır. Sakın aşağı imtihanla kendini satın alma!

Ey Hakk yolcusu olan oğlum, nefsanî ve ruhanî olan genel imtihanların içinde özel birtakım imtihanlar vardır. Sakın ha! Bu özel ve aşağı olan imtihanla kendini satın alma. "İmtihan eden mihenk taşları için dahi, onların kendi hâllerine uygun imtihanlar vardır." Yani noksanları imtihan eden kâmiller için dahi Yüce Allah'ın onların hâllerine göre imtihan muamelesi vardır. Nasıl ki Sümnûn-ı Muhibb (a.s.) bir gece samimi bir hâlde Yüce Allah'a hitaben: "Ey Rabbim, beni istediğin şekilde imtihan et. Senin emrine boyun eğmişim!" diye dua eder. Ve aynı gecede idrar tutulması hastalığına yakalanır, yani idrarı tutulur. O gece, ağrısından çok ıstırap çeker, feryat eder. Ertesi gün çocuk mektebine gidip çocuklara para dağıtarak "ادعوا لعمكم الكذاب" yani "Yalancı amcamız için, bu belanın def'i hakkında dua ediniz!" der. Sözün özü, ilahi imtihanların sonu yoktur.

Ey sâlik olan oğlum, nefsânî ve rûhânî olan umûmî imtihanların içinde husûsî birtakım imtihanlar vardır. Sakın ha! Bu husûsî ve aşağı olan imtihâ- "İmtihan eden mihekk taşları için dahi, onların kendi hâllerine münasib imtihanlar vardır." Ya'nî nâkısları imtihan eden kâmiller için dahi Hak Teâlâ hazretlerinin onların ahvâline göre imtihan muâmelesi vardır. Nitekim Sümnûn-ı Muhibb hazretleri bir gece mübâseta hâlinde Hak Teâlâ hazretlerine hitâben: "Yâ Rab, beni istediğin vech ile imtihan buyur. Senin emrine münkādım!" diye münâcât eder. Ve aynı gecede habs-i bevl illetine mübtelâ olur, ya'nî idrarı tutulur. O gece, veca'ından pek muztarib olur, feryâd eder. Ertesi gün sıbyân mektebine gidip çocuklara para dağıtarak ادعوا لعمكم الكذاب ya'nî "Yalancı amcamız için, bu belânın def'i hakkında duâ ediniz!" der. Velhâsıl imtihânât-ı ilâhiyyenin nihâyeti yoktur.

747. Yezdân buyurdu: "Velâdetten hayne kadar her bir yıl iki def'a imtihan olunurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

747. Yezdân buyurdu: "Doğumdan ölüme kadar her bir yıl iki defa imtihan olunurlar."

"Hayn" helak, ölüm ve mihnet anlamlarındadır ve bazı nüshalarda cim harfiyle "ceyn" olarak geçer; "Ceyn" ise mezara gömmek demektir. Bu şerefli beyitte, Tevbe suresinin sonunda yer alan "أَو لا يَرَوْنَ أَنَّهم يفتنون في كل عام مرة أو مرتين ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هم يذكرون" (Tevbe, 9/126) yani "Münafıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kere veya iki kere imtihan olunurlar; sonra geri dönmezler ve düşünüp ibret almazlar" ayet-i kerimesine işaret buyurulur; ve bu ayetin yalnız münafıklar hakkında olduğu sanılmasın. İçinde olmayan şeyi var gibi gösterip iddiada bulunanlara da şümulü (kapsamı) vardır. Cenâb-ı pîr efendimizin iki defa imtihan olunduklarını beyan buyurmalarındaki işaret şudur ki: Salihlerin genel olarak imtihanları iki mertebe üzerine gerçekleşir: Birisi zulmet perdeleri (hicâbât-ı zulmâniyye) içinde iken ve diğeri nur perdeleri (hicâbât-ı nûrâniyye) içinde iken gerçekleşir. Zulmet perdeleri, nefsaniyet mertebesine ve şeriatın zahirine ilişkindir. Nur perdeleri ise ruhanî mertebeye ve şeriatın bâtını olan tarikata ilişkindir. Her bir mertebenin içinde de özel imtihanlar vardır. Ve bu özel imtihanların sonu yoktur.

"Hayn" helâk ve ölüm ve mihnet ma'nâlarınadır ve ba'zı nüshalarda cim ile "ceyn” vâki'dir; ve "Ceyn" mezara gömmek demektir. Bu beyt-i şerîfte Berâe sûresinin nihayetinde vâki' أَو لا يَرَوْنَ أَنَّهم يفتنون في كل عام مرة أو مرتين ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هم يذكرون (Tevbe, 9/126) ya'nî “Münafıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kerre veya iki kerre imtihân olunurlar; sonra rücû' etmezler ve tezekkür edip ibret almazlar” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur; ve bu âyetin yalnız münâfiklar hakkında olduğu tevehhüm olunmasın. Bâtınında olmayan şeyi var sûretinde gösterip da'vâya kıyâm edenlere de şümülü vardır. Cenâb-ı pîr efendimizin iki def'a imtihân olunduklarını beyân buyurmalarındaki işâret budur ki: Sâlihlerin sûret-i umûmiyyede imtihanları iki mertebe üzerine vâki' olur: Birisi hicâbât-ı zulmâniyye içinde iken ve diğeri hicâbât-ı nûrâniyye içinde iken vâki' olur. Hicâbât-ı zulmâniyye, mertebe-i nefsâniyyete ve zâhir-i şerîata taalluk eder. Ve hicâbât-ı nûrâniyye mertebe-i rûhâniyyete ve bâtın-ı şerîat olan tarîkate taalluk eder. Her bir mertebenin içinde de imtihânât-ı husûsiyye vardır. Ve bu imtihânât-ı husûsiyyenin nihâyeti yoktur.

748. Ey oğul imtihan içinde imtihan vardır. Sakın aşağı imtihanla kendini satın alma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Ey oğul, imtihan içinde imtihan vardır. Sakın aşağı imtihanla kendini satın alma!

Ey Hakk Yolcusu olan oğlum, nefsânî ve rûhânî olan genel imtihanların içinde özel birtakım imtihanlar vardır. Sakın ha! Bu özel ve aşağı olan cüz'î imtihanlardan birini kazandım diye kendini olgunluğa ermiş zannetme! Ve nefsini kıymetli görüp satın alma! Örneğin, ucub (kendini beğenme) ve kibirden imtihan ederler. Tevazuun sabit olursa, hasetten imtihan ederler. Sıdkın (doğruluğun) sabit olursa gazap ve şehvetten imtihan ederler. Sözün özü, imtihanların sonu gelmez.

Bel'am-ı Bâûr'un emin olması ki Hazret onu imtihan etti, o onlardan yüzü ak gelmiş idi.

"Îmin" kelimesi Mesnevî-i Şerîf'te çok kullanılmıştır. Bu kelime "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur, "korkudan emin olan" anlamına gelir. Yani "Yüce Allah Hazretleri, Musa (a.s.) zamanında, ümmetin salihleri zümresinde bulunan Bel'am Bâûr'un Hak yolundaki doğruluğunu, azmini ve zühdünü türlü türlü imtihan etti; ve o Bel'am-ı Bâûr bu imtihanlarda yüz akı ile çıktı. Fakat sonuncu imtihanda sahteliği ortaya çıkıverdi. Nasıl ki ileride açıklanır.

Ey sâlik olan oğlum, nefsânî ve rûhânî olan umûmî imtihanların içinde husûsî birtakım imtihanlar vardır. Sakın ha! Bu husûsî ve aşağı olan imtihâ- nât-ı cüz'iyyeden birini kazandım diye kendini kemâle gelmiş zannetme! Ve nefsini kıymetli görüp satın alma! Meselâ ucüb ve kibirden imtihan ederler. Tevâzu'un sabit olursa, hasedden imtihân ederler. Sıdkın sabit olursa gazab ve şehvetten imtihan ederler. Velhâsıl imtihanların nihâyeti gelmez.

Bel'am-1 Bâûr'un emîn olması ki hazret onu imtihan etti, o onlardan yüzü ak gelmiş idi

“Îmin” [: eymin] kelimesi Mesnevî-i Şerîfte çok müsta'meldir. Bu kelime "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur, "korkudan emîn olan" ma'nâsınadır. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.) zamânında, sulehâ-yı ümmet zümresinde bulunan Bel'am Bâûr'un tarîk-ı Hak'taki sıdk ve azmini ve zühdünü türlü türlü imtihan buyurdu; ve o Bel'am-1 Bâûr bu imtihanlarda yüz akı ile çıktı. Fakat sonuncu imtihanda sahteliği meydâna çıkıverdi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

749. Bel'am-ı Bâûr ve İblîs-i laîn, sonuncu imtihanda zelil olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

749. Bel'am-ı Bâûr ve lânetli İblis, son imtihanda zelil olmuşlardır.

Rivayet edilir ki, Bel'am-ı Bâûr ism-i a'zamı (Allah'ın en yüce ismini) biliyordu. Ve İblis meleklere öğretmenlik ilmini biliyordu; ve birçok kez gerçekleşen ilahi imtihanlardan selametle çıktılar. Fakat sonunda öğretmenin ezelî yatkınlığında (doğuştan gelen kabiliyetinde) yerleşmiş olan başkanlık sevdası, kavmi tarafından teklif edilen Musa (a.s.)a muhalefeti kabul etmeye sevk etti. Ve İblis'in yatkınlığında gizli olan kibir ve kendini beğenmişlik de, Adem'e secde teklif buyurulmasıyla ortaya çıktı. Ve ikisi de bu imtihanlarda mağlup oldular.

Rivâyet olunur ki, Bel'am-ı Bâûr ism-i a'zama vakıf idi. Ve İblis melâikeye muallimlik ilmini bilir idi; ve çok kere vâki' olan imtihânât-ı ilâhiyyeden selâmetle çıktılar. Fakat sonunda muallimin isti'dâd-ı ezelîsinde merkûz olan sevdâ-yı riyâset, kavmi tarafından teklif olunan Mûsâ (a.s.)a muhalefeti kabûle sevk etti. Ve İblîs'in isti'dâdında mündemic olan kibir ve ucüb dahi, Adem'e secde teklif buyurulmasıyla meydana çıktı. Ve ikisi de de bu imtihanlarda mağlûb oldular.

750. O da'vâ ile devlete meyl eder; onun mi'desi bıyığına beddua eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

750. O, o iddia ile devlete yönelir; onun midesi bıyığına beddua eder.

Bu şerefli beytin hem bıyıklarına kuyruk derisini süren kişiye hem de Bel'am'ın ve İblis'in hâllerine bağlılığı mümkündür. Yani "O, karnı aç iken cüz'î bir nimeti kazandım diye kendini olgunlaşmış zannetme! Ve nefsini kıymetli görüp satın alma! Örneğin, kendini beğenmişlik ve kibirden imtihan ederler. Tevazun sabit olursa, hasetten imtihan ederler. Doğruluğun sabit olursa gazap ve şehvetten imtihan ederler. Kısacası imtihanların sonu gelmez.

Bu beyt-i şerîfin hem bıyıklarına kuyruk derisini süren şahsa ve hem de Bel'am'ın ve İblîs'in hallerine merbûtıyeti mümkindir. Ya'nî “O, karnı aç iken nât-ı cüz'iyyeden birini kazandım diye kendini kemâle gelmiş zannetme! Ve nefsini kıymetli görüp satın alma! Meselâ ucüb ve kibirden imtihan ederler. Tevâzu'un sabit olursa, hasedden imtihân ederler. Sıdkın sabit olursa gazab ve şehvetten imtihan ederler. Velhâsıl imtihanların nihâyeti gelmez.

748. Bel'am-1 Bâûr'un emîn olması ki hazret onu imtihan etti, o onlardan yüzü ak gelmiş idi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Bel'am-ı Bâûr'un emin olması ki Hazret onu imtihan etti, o onlardan yüzü ak gelmiş idi

"Îmin" [: eymin] kelimesi Mesnevî-i Şerîf'te çok kullanılan bir kelimedir. Bu kelime "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur (eğilimli okunmuş hâlidir), "korkudan emin olan" anlamına gelir. Yani "Yüce Allah, Musa (a.s.) zamanında, ümmetin salihleri zümresinde bulunan Bel'am Bâûr'un Hak yolundaki doğruluğunu, azmini ve zühdünü türlü türlü imtihan etti; ve o Bel'am-ı Bâûr bu imtihanlardan yüz akıyla çıktı. Fakat sonuncu imtihanda sahteliği ortaya çıkıverdi. Nitekim ileride açıklanacaktır.

“Îmin” [: eymin] kelimesi Mesnevî-i Şerîfte çok müsta'meldir. Bu kelime “âmin” kelimesinin imâle olunmuşudur, “korkudan emîn olan” ma'nâsınadır. Ya'nî “Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.) zamânında, sulehâ-yı ümmet zümresinde bulunan Bel'am Bâûr'un tarîk-ı Hak'taki sıdk ve azmini ve zühdünü türlü türlü imtihan buyurdu; ve o Bel'am-1 Bâûr bu imtihanlarda yüz akı ile çıktı. Fakat sonuncu imtihanda sahteliği meydâna çıkıverdi. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

749. Bel'am-ı Bâûr ve İblîs-i laîn, sonuncu imtihanda zelil olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

749. Bel'am-ı Bâûr ve lânetli İblis, son imtihanda zelil olmuşlardır.

Rivayet edilir ki, Bel'am-ı Bâûr ism-i a'zamı (Allah'ın en yüce ismini) biliyordu. Ve İblis meleklere öğretmenlik ilmini biliyordu; ve birçok kez gerçekleşen ilahi imtihanlardan selametle çıktılar. Fakat sonunda öğretmenin ezelî yatkınlığında (doğuştan gelen kabiliyetinde) yerleşmiş olan başkanlık sevdası, kavmi tarafından teklif edilen Musa (a.s.)a muhalefeti kabul etmeye sevk etti. Ve İblis'in yatkınlığında gizli olan kibir ve kendini beğenmişlik de, Adem'e secde teklif buyurulmasıyla ortaya çıktı. Ve ikisi de bu imtihanlarda mağlup oldular.

Rivâyet olunur ki, Bel'am-ı Bâûr ism-i a'zama vakıf idi. Ve İblis melâikeye muallimlik ilmini bilir idi; ve çok kere vâki' olan imtihânât-ı ilâhiyyeden selâmetle çıktılar. Fakat sonunda muallimin isti'dâd-ı ezelîsinde merkûz olan sevdâ-yı riyâset, kavmi tarafından teklif olunan Mûsâ (a.s.)a muhalefeti kabûle sevk etti. Ve İblîs'in isti'dâdında mündemic olan kibir ve ucüb dahi, Adem'e secde teklif buyurulmasıyla meydana çıktı. Ve ikisi de de bu imtihanlarda mağlûb oldular.

750. O da'vâ ile devlete meyl eder; onun mi'desi bıyığına beddua eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

750. O, o iddia ile devlete yönelir; onun midesi bıyığına beddua eder.

Bu şerefli beytin hem bıyıklarına kuyruk derisini süren kişiye hem de Bel'am'ın ve İblis'in hâllerine bağlılığı mümkündür. Yani "O, karnı aç iken kuyruk derisi ile bıyıklarını yağlayan kişi, tokluk devletine yönelir; hâlbuki onun boş midesi, tokluk yalanını ilan eden bıyığına beddua eder." Veyahut "O Bel'am-ı Bâûr (Hz. Musa zamanında yaşamış, sonradan yoldan çıkmış bir âlim) Hz. Musa'ya karşı ve İblis Adem'e karşı üstün gelme ve hâkimiyet iddiasıyla devlete ve riyâsete (başkanlığa) yönelir. Hâlbuki o Bel'am'ın ve İblis'in bâtını (iç yüzü), zâhirine (dış görünüşüne) beddua eder" de denir:

Bu beyt-i şerîfin hem bıyıklarına kuyruk derisini süren şahsa ve hem de Bel'am'ın ve İblîs'in hallerine merbûtıyeti mümkindir. Ya'nî “O, karnı aç iken kuyruk derisi ile bıyıklarını yağlayan şahıs, tokluk devletine meyl eder; halbuki onun boş mi'desi, tokluk kizbini i'lân eden bıyığına bedduâ eder." Veyahud "O Bel'am-ı Bâûr Hz. Mûsâ'ya karşı ve İblîs Adem'e karşı tefevvuk ve isti'lâ dâiyesiyle devlete ve riyâsete meyl eder. Halbuki o Bel'am'ın ve İblîsin bâtını, zâhirine bedduâ eder" de der:

751. Ki: "O şeyi ki gizler, onu izhar et, bizi yaktı; ey Huda onu rüsvay et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

751. Ki: "O şeyi ki gizler, onu izhar et, bizi yaktı; ey Huda onu rüsvay et!"

"Ey Allah'ım! Bunun içi başka, dışı başkadır. İçinde sakladığı ayıp ve kusuru meydana çıkar da, onu rezil ve maskara et; çünkü bizi yaktı ve eziyet etti."

"Ey Hudâ! Bunun içi başka, dışı başkadır. İçinde sakladığı ayıp ve kusûru meydana çıkar da, onu rezîl ve maskara et; zîrâ bizi yaktı ve ta'zîb etti."

752. Bütün tenin cüz'leri onun düşmanıdırlar; zîrâ o bahardan lâf eder, onlar kış içindedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

752. Bütün bedenin parçaları onun düşmanıdırlar; çünkü o bahardan söz eder, onlar kış içindedirler.

O iddia sahibinin bedeninin parçaları zayıflık ve yok olmaya mahkûm oldukları için, onun düşmanıdırlar; çünkü o, bahar gibi olan tokluktan ve nimetten bahsedip övünür. Hâlbuki o parçalar, kış gibi olan donukluk içindedirler.

O müddeînin cisminin eczâsı mahkûm-ı za'f u fenâ oldukları için, onun düşmanıdırlar; zîrâ o bahâr mesâbesinde olan tokluktan ve ni'metden bahs edip öğünür. Halbuki o cüz'ler kış mesâbesinde olan donukluk içindedirler.

753. Lâf, keremleri geri verir; rahmetlerin dalını kökünden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

753. Lâf, cömertlikleri geri çevirir; rahmetlerin dalını kökünden koparır.

Kuru lâf ve iddia, cömertlerin cömertliklerini reddeder ve geri çevirir. Çünkü merhamet ağacını ve dalını kökünden koparır; yani cömertlik ehli bir iddia sahibinin iddiasını görünce, oranın cömertlik yeri olmadığına hükmedip, onun hâline merhamet etmez. Nasıl ki hadîs-i şerîfte "من ادعى ما ليس فيه ليس منا" yani "Kendinde olmayan bir şeyi iddia eden kimse bizden değildir" buyurulur.

Kuru lâf ve da'vâ, kerîmlerin keremlerini reddeder ve geri çevirir. Zîrâ merhamet ağacını ve dalını kökünden koparır; ya'nî ehl-i kerem bir müddeînin da'vâsını görünce, mahall-i kerem olmadığına hükm edip, onun hâline merhamet etmez. Nitekim hadîs-i şerîfde من ادعى ما ليس فيه ليس منا ya'nî "Kendinde olmayan bir şeyi iddia eden kimse bizden değildir" buyurulur.

754. Doğruluğu öne getir, yahud sus! Ondan sonra rahmeti gör ve iç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

754. Doğruluğu öne getir, yahut sus! Ondan sonra rahmeti gör ve iç!

755. O karın, onun bıyıklarının düşmanı olmuş; elini gizlice duâya vurmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

755. O karın, onun bıyıklarının düşmanı olmuş; elini gizlice duâya vurmuş.

İşte o iddia sahibinin karnı ve iç dünyası, onun bıyıklarının ve görünen hâlinin düşmanı olmuş ve gizlice bu şekilde duâ için ihtiyaçları gideren Yüce Allah'a ellerini kaldırmıştır da der: kuyruk derisi ile bıyıklarını yağlayan kişi, tokluk devletine meyl eder; hâlbuki onun boş midesi, tokluk yalanını ilân eden bıyığına bedduâ eder." Veyahut "O Bel'am-ı Bâûr (Hz. Musa döneminde yaşamış, ilim sahibi olmasına rağmen nefsine uyarak helak olmuş kişi) Hz. Mûsâ'ya karşı ve İblîs Adem'e karşı üstün gelme ve hâkim olma iddiasıyla devlete ve riyâsete (başkanlığa) meyl eder. Hâlbuki o Bel'am'ın ve İblis'in iç dünyası, görünen hâline bedduâ eder" de der:

İşte o müddeînin karnı ve bâtını, onun bıyıklarının ve zâhir hâlinin düşmanı olmuş ve gizlice bu sûretle duâ için Kādı'l-hâcât hazretlerine ellerini kaldırmıştır da der: kuyruk derisi ile bıyıklarını yağlayan şahıs, tokluk devletine meyl eder; hal-buki onun boş mi'desi, tokluk kizbini i'lân eden bıyığına bedduâ eder." Veyahud "O Bel'am-ı Bâûr Hz. Mûsâ'ya karşı ve İblîs Adem'e karşı tefevvuk ve isti'lâ dâiyesiyle devlete ve riyâsete meyl eder. Halbuki o Bel'am'ın ve İblîsin bâtını, zâhirine bedduâ eder" de der:

751. Ki: "O şeyi ki gizler, onu izhar et, bizi yaktı; ey Huda onu rüsvay et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

751. Ki: "O şeyi ki gizler, onu izhar et, bizi yaktı; ey Huda onu rüsvay et!"

"Ey Yüce Allah! Bunun içi başka, dışı başkadır. İçinde sakladığı ayıp ve kusuru meydana çıkar da, onu rezil ve maskara et; çünkü bizi yaktı ve azap etti."

"Ey Hudâ! Bunun içi başka, dışı başkadır. İçinde sakladığı ayıp ve kusû-ru meydana çıkar da, onu rezîl ve maskara et; zîrâ bizi yaktı ve ta'zîb etti."

752. Bütün tenin cüz'leri onun düşmanıdırlar; zîrâ o bahardan lâf eder, onlar kış içindedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

752. Bütün bedenin parçaları onun düşmanıdırlar; çünkü o bahardan söz eder, onlar kış içindedirler.

O iddia sahibinin bedeninin parçaları zayıflık ve yok olmaya mahkûm oldukları için, onun düşmanıdırlar; çünkü o, bahar gibi olan tokluktan ve nimetten bahsedip övünür. Hâlbuki o parçalar, kış gibi olan donukluk içindedirler.

O müddeînin cisminin eczâsı mahkûm-ı za'f u fenâ oldukları için, onun düşmanıdırlar; zîrâ o bahâr mesâbesinde olan tokluktan ve ni'metden bahs edip öğünür. Halbuki o cüz'ler kış mesâbesinde olan donukluk içindedirler.

753. Lâf, keremleri geri verir; rahmetlerin dalını kökünden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

753. Lâf, cömertlikleri geri çevirir; rahmetlerin dalını kökünden koparır.

Kuru lâf ve iddia, cömertlerin cömertliklerini reddeder ve geri çevirir. Çünkü merhamet ağacını ve dalını kökünden koparır; yani cömertlik ehli bir iddia sahibinin iddiasını görünce, cömertlik yeri olmadığına hükmedip, onun hâline merhamet etmez. Nasıl ki hadîs-i şerîfte "من ادعى ما ليس فيه ليس منا" yani "Kendisinde olmayan bir şeyi iddia eden kimse bizden değildir" buyurulur.

Kuru lâf ve da'vâ, kerîmlerin keremlerini reddeder ve geri çevirir. Zîrâ merhamet ağacını ve dalını kökünden koparır; ya'nî ehl-i kerem bir müdde-înin da'vâsını görünce, mahall-i kerem olmadığına hükm edip, onun hâline merhamet etmez. Nitekim hadîs-i şerîfde من ادعى ما ليس فيه ليس منا ya'nî "Kendin-de olmayan bir şeyi iddia eden kimse bizden değildir" buyurulur.

754. Doğruluğu öne getir, yahud sus! Ondan sonra rahmeti gör ve iç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

754. Doğruluğu öne getir, yahut sus! Ondan sonra rahmeti gör ve iç!

755. O karın, onun bıyıklarının düşmanı olmuş; elini gizlice duâya vurmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

755. O karın, onun bıyıklarının düşmanı olmuş; elini gizlice duâya vurmuş.

İşte o iddia sahibinin karnı ve iç âlemi, onun bıyıklarının ve dış görünüşünün düşmanı olmuş ve gizlice bu şekilde dua etmek için ihtiyaçları gideren Yüce Allah'a ellerini kaldırmıştır da der:

İşte o müddeînin karnı ve bâtını, onun bıyıklarının ve zâhir hâlinin düş-manı olmuş ve gizlice bu sûretle duâ için Kādı'l-hâcât hazretlerine ellerini kal-dırmıştır da der:

756. Ki: "Ey Huda, bu alçakların lafını rüsvay et, tâ ki kerîmlerin merhameti bizim tarafımıza hareket etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

756. Ki: "Ey Allah'ım, bu alçakların lafını rezil et, tâ ki kerîmlerin merhameti bizim tarafımıza hareket etsin.

"Ey Yüce Allah, bu alçak iddiacıların boş lafını ve övünmesini alçalt ve utandır; tâ ki onların bu kırılmaları ve rezil olmaları sebebiyle kerîm olan olgun insanların merhameti, bizim tarafımıza hareket etsin."

"Ey Hudâ-yı Müteâl bu alçak müddeîlerin kuru lafını ve öğünmesini terzîl et ve utandır; tâ ki onların bu inkisârları ve rüsvây olmaları sebebiyle kerîm olan kâmillerin merhameti, bizim tarafımıza hareket etsin."

757. O karnın duâsı müstecab geldi; hâcet yanıklığı dışarıya bayrak dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

757. O karnın duası kabul oldu; ihtiyacın yanıklığı dışarıya bayrak dikti.

Yani "İddia sahibinin iç dünyasının duası Allah katında makbul oldu; çünkü yana yakıla arz olunan ihtiyaç ve yoksulluk, dışarıya da bayrak dikti, yani bu yoksulluk ve ihtiyaç hile perdesi altından meydana çıktı."

Ya'nî "Müddeînin bâtınının duâsı ind-i ilâhîde makbûl oldu; zîrâ yana yakıla arz olunan hâcet ve iftikâr, dışarıya da bayrak dikti, ya'nî bu iftikâr ve ihtiyâc hîle perdesi altından meydana çıktı."

758. Hak buyurdu: "Eğer fâsık ve putperest olsan, beni çağırdığın vakit icabet ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

758. Hak buyurdu: "Eğer fâsık ve putperest olsan, beni çağırdığın vakit icabet ederim.

Bu şerefli beyitte, "Bana dua edin, icabet edeyim" (Gâfir, 40/60) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, duaya icabet iki türlüdür: Birincisi "lebbeyk" (buyur, emrine amadeyim) ile olan icabettir ki, bu icabet bütün yaratılmışlar hakkında geneldir; ve hepsinin talebine Yüce Allah tarafından "lebbeyk" nidası ile icabet buyrulur. Bu nidayı arifler işitirler ve perdeliler (hakikatten gafil olanlar) işitmezler. İkincisi, istenilenin verilmesi ile icabettir ve bu bağış, her dua için gerekli değildir. Eğer talep edenin duası yatkınlığına uygun düşerse, istediği verilir; aksi halde gecikir. Ve şerefli beyitteki icabetlerin her iki kısmı da kapsaması caizdir. Bu dua bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Şis Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Bu beyt-i şerifde اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gâfir, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, icâbet edeyim" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ma'lûm olsun ki, icâbet-i duâ iki türlüdür: Birisi "lebbeyk" ile olan icâbettir ki, bu icâbet bilcümle mahlûkāt hakkında umûmîdir; ve hepsinin talebine cânib-i Hak'dan "lebbeyk" nidâsı ile icâbet buyrulur. Bu nidâyı ârifler işitirler ve ehl-i hicâb olanlar işitmezler. İkincisi i'tâ-yı suâl ile icâbettir ve bu atıyye, her duâ için lâzım değildir. Eğer tâlibin duâsı isti'dâdına muvâfık düşerse, suâli verilir; aksi halde teahhur eder. Ve beyt-i şerîfdeki icâbetlerin her iki kısma şumûlü câizdir. Bu duâ bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şîsî'de tafsil buyrulmuştur.

759. Sen duâyı sıkı tut ve feryad et; akıbet seni gülün elinden kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

759. Sen duâyı sıkı tut ve feryat et; sonunda seni gülün elinden kurtarır.

Ey âciz kul, sen duâyı sıkı tut ve feryat et; çünkü hadîs-i şerifte "Duâ, ibâdetin iliğidir" buyrulmuştur. Eğer sen duâda ısrarcı olur ve yalvarırsan, Yüce Allah seni, yolunu azdıran nefis ve şeytan gülünün elinden kurtarır; çünkü hadîs-i şerifte "Allah Teâlâ yalvaranları sever" buyrulmuştur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar:

Ey abd-i âciz, sen duâyı sıkı tut ve feryâd et; zîrâ hadîs-i şerifde الدعاء مخ العبادة ya'nî "Duâ, ibâdetin iliğidir" buyrulmuştur. Eğer sen duâda musırr olur ve ilhâh edersen, Hak Teâlâ seni, yolunu azdıran nefis ve şeytan gülünün elinden kurtarır; zîrâ hadîs-i şerifde ان الله يحب الملحين ya'ni "Allah Teâlâ ilhâh edenleri sever" buyrulmuştur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr lerinde şöyle buyururlar:

756. Ki: "Ey Huda, bu alçakların lafını rüsvay et, tâ ki kerîmlerin merhameti bizim tarafımıza hareket etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

756. Ki: "Ey Allah'ım, bu alçakların lafını rezil et, tâ ki kerîmlerin merhameti bizim tarafımıza hareket etsin.

"Ey Yüce Allah, bu alçak iddiacıların boş lafını ve övünmesini alçalt ve utandır; tâ ki onların bu kırılmaları ve rezil olmaları sebebiyle kerîm olan olgun insanların merhameti, bizim tarafımıza hareket etsin."

"Ey Hudâ-yı Müteâl bu alçak müddeîlerin kuru lafını ve öğünmesini terzîl et ve utandır; tâ ki onların bu inkisârları ve rüsvây olmaları sebebiyle kerîm olan kâmillerin merhameti, bizim tarafımıza hareket etsin."

757. O karnın duâsı müstecab geldi; hâcet yanıklığı dışarıya bayrak dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

757. O karnın duası kabul oldu; ihtiyacın yanıklığı dışarıya bayrak dikti.

Yani "İddia sahibinin iç dünyasının duası Allah katında makbul oldu; çünkü yana yakıla arz olunan ihtiyaç ve yoksulluk, dışarıya da bayrak dikti, yani bu yoksulluk ve ihtiyaç hile perdesi altından meydana çıktı."

Ya'nî "Müddeînin bâtınının duâsı ind-i ilâhîde makbûl oldu; zîrâ yana yakıla arz olunan hâcet ve iftikâr, dışarıya da bayrak dikti, ya'nî bu iftikâr ve ihtiyâc hîle perdesi altından meydana çıktı."

758. Hak buyurdu: "Eğer fâsık ve putperest olsan, beni çağırdığın vakit icabet ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

758. Hak buyurdu: "Eğer fâsık ve putperest olsan, beni çağırdığın vakit icabet ederim.

Bu şerefli beyitte "Bana dua edin, icabet edeyim" (Gâfir, 40/60) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, duaya icabet iki türlüdür: Birincisi "lebbeyk" ile olan icabettir ki, bu icabet bütün yaratılmışlar hakkında geneldir; ve hepsinin talebine Hak tarafından "lebbeyk" nidası ile icabet buyrulur. Bu nidayı arifler işitirler ve ehl-i hicab (perde ehli, hakikatten gafil olanlar) olanlar işitmezler. İkincisi, istenilenin verilmesi ile icabettir ve bu ihsan, her dua için gerekli değildir. Eğer talibin duası isti'dâdına (yatkınlığına, kabiliyetine) uygun düşerse, isteği verilir; aksi halde gecikir. Ve şerefli beyitteki icabetlerin her iki kısma da şumûlü (kapsaması) caizdir. Bu dua bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şîsî'de ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Bu beyt-i şerifde اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gâfir, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, icâbet edeyim" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ma'lûm olsun ki, icâbet-i duâ iki türlüdür: Birisi "lebbeyk" ile olan icâbettir ki, bu icâbet bilcümle mahlûkāt hakkında umûmîdir; ve hepsinin talebine cânib-i Hak'dan "lebbeyk" nidâsı ile icâbet buyrulur. Bu nidâyı ârifler işitirler ve ehl-i hicâb olanlar işitmezler. İkincisi i'tâ-yı suâl ile icâbettir ve bu atıyye, her duâ için lâzım değildir. Eğer tâlibin duâsı isti'dâdına muvâfık düşerse, suâli verilir; aksi halde teahhur eder. Ve beyt-i şerîfdeki icâbetlerin her iki kısma şumûlü câizdir. Bu duâ bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fass-ı Şîsî'de tafsil buyrulmuştur.

759. Sen duâyı sıkı tut ve feryad et; akıbet seni gülün elinden kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

759. Sen duayı sıkı tut ve feryat et; sonunda seni gülün elinden kurtarır.

Ey âciz kul, sen duayı sıkı tut ve feryat et; çünkü hadis-i şerifte "Duâ, ibadetin iliğidir" buyrulmuştur. Eğer sen duada ısrarcı olur ve yalvarırsan, Yüce Allah seni, yolunu şaşırtan nefis ve şeytan gülünün elinden kurtarır; çünkü hadis-i şerifte "Allah Teâlâ ısrarla yalvaranları sever" buyrulmuştur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: Göğsü gamlı eden kimdir? Kimdir? Odur ki, sen onun önünde ağlayıp inlediğin vakit, senin acını tatlı eder. Suçluların bütün günahını kamış yaprağı gibi döker. Kendi hakkında kötü söyleyenlerin kulağına günah özrünü telkin eder de, der ki: "Ey bü'l-vefâ, kusur eden kulunu bağışla, de!" Kul duaya başladığı vakit o gizlide “âmîn" der. Onun âmîni odur ki, her duada ona zevk verir; onun içini dışını Şemseddîn Tebrîzî hazretleri gibi latif eder.

Ey abd-i âciz, sen duâyı sıkı tut ve feryâd et; zîrâ hadîs-i şerifde الدعاء مخ العبادة ya'nî "Duâ, ibâdetin iliğidir" buyrulmuştur. Eğer sen duâda musırr olur ve ilhâh edersen, Hak Teâlâ seni, yolunu azdıran nefis ve şeytan gülünün elinden kurtarır; zîrâ hadîs-i şerifde ان الله يحب الملحين ya'nî "Allah Teâlâ ilhâh edenleri sever" buyrulmuştur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr lerinde şöyle buyururlar: Sîneyi gamlı eden kimdir? Kimdir? Odur ki, sen onun önünde ağlayıp inlediğin vakit, senin acını tatlı eder. Mücrimlerin bütün günâhını kamış yaprağı gibi dökücüdür. Kendi hakkında kötü söyleyenlerin kulağına günâh özrünü telkîn eder de, der ki: "Ey bü'l-vefâ, kusûr eden kulunu mağfiret et, de!" Kul duâya başladığı vakit o gizlide “âmîn" der. Onun âmîni odur ki, her duâda ona zevk verir; onun içini dışını Şemseddîn Tebrîzî hazretleri gibi latif eder.

760. Vaktaki karın kendisini Hakk'a ısmarladı, kedi geldi ve o kuyruk derisini götürdü. [758]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

760. Vaktaki karın kendisini Hakk'a ısmarladı, kedi geldi ve o kuyruk derisini götürdü.

Yani "Kopuk şahsın bıyıklarını yağlayıp övündüğü kuyruk derisini, onun aç kalan karnının, hâl diliyle gerçekleşen duası bereketiyle, bir kedi gelip kaptı ve sürükleyerek dışarıya çıkardı."

Ya'nî "Kopuk şahsın bıyıklarını yağlanıp öğündüğü kuyruk derisini, onun aç kalan karnının, lisân-ı hâl ile vâki' duâsı berekâtiyle, bir kedi gelip kaptı ve sürükleyerek dışarıya çıkardı."

761. Kedinin arkasından koştular; o kaçtı; onun korkusundan ve itabından çocuk rengini döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

761. Kedinin arkasından koştular; o kaçtı; onun korkusundan ve azarlamasından çocuk rengini döktü.

Kedi kuyruğu kapıp kaçınca, kopuğun çocuğu ve ailesi, kedinin arkasından koştu; ve kedi de kaçtı. Babasının korkusundan ve azarlamasından çocuğun rengi uçtu.

Kedi kuyruğu kapıp kaçınca, kopuğun çocuğu ve ailesi, kedinin arkasından koştu; ve kedi de kaçtı. Babasının korkusundan ve itâbından çocuğun rengi uçtu.

762. O küçük çocuk mecma'a geldi, lâfçı adamın yüzünün suyunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

762. O küçük çocuk meclise geldi, lâfçı adamın itibarını zedeledi.

O kopuk adamın küçük çocuğu, babasının baklava, börek yedim diyerek huzurlarında övündüğü kimselerin meclisine geldi; ve babasının sırrını ortaya çıkarıp itibarını zedeledi, yani onu orada rezil etti; çünkü babası da o mecliste hazır idi.

O kopuğun küçük çocuğu, babasının baklava, börek yedim diyerek huzûrlarında öğündüğü kimselerin meclisine geldi; ve babasının sırrını meydana çıkanp yüzünün suyunu döktü, ya'nî onu orada rüsvây etti; zîrâ babası da o meclisde hâzır idi.

760. Vaktaki karın kendisini Hakk'a ısmarladı, kedi geldi ve o kuyruk derisini götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

760. Vaktaki karın kendisini Hakk'a ısmarladı, kedi geldi ve o kuyruk derisini götürdü.

Yani "Kopuk şahsın bıyıklarını yağlayıp öğündüğü kuyruk derisini, onun aç kalan karnının, hâl diliyle gerçekleşen duası bereketiyle, bir kedi gelip kaptı ve sürükleyerek dışarıya çıkardı."

Ya'nî "Kopuk şahsın bıyıklarını yağlanıp öğündüğü kuyruk derisini, onun aç kalan karnının, lisân-ı hâl ile vâki' duâsı berekâtiyle, bir kedi gelip kaptı ve sürükleyerek dışarıya çıkardı."

761. Kedinin arkasından koştular; o kaçtı; onun korkusundan ve itabından çocuk rengini döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

761. Kedinin arkasından koştular; o kaçtı; onun korkusundan ve azarlamasından çocuk rengini döktü.

Kedi kuyruğu kapıp kaçınca, kopuğun çocuğu ve ailesi, kedinin arkasından koştu; ve kedi de kaçtı. Babasının korkusundan ve azarlamasından çocuğun rengi uçtu.

Kedi kuyruğu kapıp kaçınca, kopuğun çocuğu ve ailesi, kedinin arkasından koştu; ve kedi de kaçtı. Babasının korkusundan ve itâbından çocuğun rengi uçtu.

762. O küçük çocuk mecma'a geldi, lâfçı adamın yüzünün suyunu götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

762. O küçük çocuk meclise geldi, lâfçı adamın itibarını zedeledi.

O kopuk adamın küçük çocuğu, babasının baklava, börek yedim diyerek huzurlarında övündüğü kimselerin meclisine geldi; ve babasının sırrını ortaya çıkarıp itibarını zedeledi, yani onu orada rezil etti; çünkü babası da o mecliste hazır idi.

O kopuğun küçük çocuğu, babasının baklava, börek yedim diyerek huzûrlarında öğündüğü kimselerin meclisine geldi; ve babasının sırrını meydana çıkarıp yüzünün suyunu döktü, ya'nî onu orada rüsvây etti; zîrâ babası da o meclisde hâzır idi.

763. Dedi: "O kuyruk ki, onunla her bir sabah, dudaklarını ve bıyıklarını yağlar idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

763. Dedi: "O kuyruk ki, onunla her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağlardın."

764. "Kedi geldi, ansızın onu kaptı; çok koştuk ve o cehd fâide etmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

764. "Kedi geldi, ansızın onu kaptı; çok koştuk ve o çaba fayda etmedi."

Yani çocuk o mecliste babasına hitaben dedi ki: "Ey baba, senin her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağladığın kuyruğu, ansızın bir kedi gelip kaptı. Arkasından her ne kadar koştuk ise de, tutup ağzından kuyruğu alamadık."

Ya'nî çocuk o meclisde babasına hitâben dedi ki: "Ey baba, senin her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağladığın kuyruğu, ansızın bir kedi gelip kaptı. Arkasından her ne kadar koştuk ise de, tutup ağzından kuyruğu alamadık."

765. Hazırlara taaccübden gülme geldi. Yine onların merhametleri hareket etmek tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

765. Hazır bulunanlara şaşkınlıktan gülme geldi. Yine onların merhametleri harekete geçti.

Orada hazır bulunanlar, çocuğun tam bir saflıkla babasının sırrını açığa vurduğunu görünce, onun riyakârca hâlinden şaşkınlık duyup istemsizce güldüler; ve o mecliste bulunan cömert kişilerin merhametleri o fakir ve çaresiz hakkında harekete geçti.

Orada hazır olanlar çocuğun kemâl-i safvetle babasının sırrını fâş ettiğini görünce, onun hâl-i riyâkârânesinden taaccüb edip bilâ-ihtiyâr güldüler; ve o meclisde bulunan kerîmlerin merhametleri o züğürd ve bîçâre hakkında harekete geldi.

766. Onu da'vet ettiler ve onu tok tuttular; merhamet tohumunu onun zemînine ektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

766. Onu davet ettiler ve onu tok tuttular; merhamet tohumunu onun toprağına ektiler.

O cömertler, karnı aç olduğu halde öğünen o fakiri yemeğe davet ettiler ve onu iyice doyurdular ve merhamet tohumunu, onun toprak bedenine ektiler.

O kerîmler o karnı aç olduğu halde öğünen züğürdü; taâma da'vet ettiler ve onu iyice doyurdular ve merhamet tohumunu, onun zemîn cismine ekdiler.

767. Vaktaki o kerîmlerden doğruluğun zevkini gördü, tekebbürsüz doğruluğa köle oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

767. O cömertlerden doğruluğun zevkini gördüğünde, kibirsizce doğruluğa kul oldu.

Bu açgözlü, hilekâr riyakâr, o cömertlerin nimetine ve merhametine ulaştı; ve iç dünyasının doğru olarak ortaya çıkmasının zevkini gördü; artık içindeki eksikliği dosdoğru söylemek ve açığa vurmak konusunda, daha önce hissettiği kibri terk etti ve bundan sonra olduğu gibi görünme hâline ve doğruluğa kul oldu.

Bu aç olan hîlekâr mürâî, o kerîmlerin ni'metine ve merhametine nâil oldu; ve bâtınının doğru olarak meydana çıkmasının zevkini gördü; artık bâtınındaki noksânını dosdoğru söylemek ve ızhâr etmek hususunda, evvelce hissettiği kibri bıraktı ve bundan sonra olduğu gibi görünmek hâline ve doğruluğa köle oldu.

763. Dedi: "O kuyruk ki, onunla her bir sabah, dudaklarını ve bıyıklarını yağlar idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

763. Dedi: "O kuyruk ki, onunla her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağlardın."

764. "Kedi geldi, ansızın onu kaptı; çok koştuk ve o cehd fâide etmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

764. "Kedi geldi, ansızın onu kaptı; çok koştuk ve o çaba fayda etmedi."

Yani çocuk o mecliste babasına hitaben dedi ki: "Ey baba, senin her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağladığın kuyruğu, ansızın bir kedi gelip kaptı. Arkasından her ne kadar koştuk ise de, tutup ağzından kuyruğu alamadık."

Ya'nî çocuk o meclisde babasına hitâben dedi ki: "Ey baba, senin her sabah dudaklarını ve bıyıklarını yağladığın kuyruğu, ansızın bir kedi gelip kaptı. Arkasından her ne kadar koştuk ise de, tutup ağzından kuyruğu alamadık."

765. Hâzırlara taaccübden gülme geldi. Yine onların merhametleri hareket etmek tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

765. Hazır bulunanlara şaşkınlıktan gülme geldi. Yine onların merhametleri harekete geçti.

Orada hazır bulunanlar, çocuğun tam bir saflıkla babasının sırrını açığa vurduğunu görünce, onun riyakârca hâlinden şaşkınlık duyup istemsizce güldüler; ve o mecliste bulunan cömert kişilerin merhametleri o fakir ve çaresiz hakkında harekete geçti.

Orada hazır olanlar çocuğun kemâl-i safvetle babasının sırrını fâş ettiğini görünce, onun hâl-i riyâkârânesinden taaccüb edip bilâ-ihtiyâr güldüler; ve o meclisde bulunan kerîmlerin merhametleri o züğürd ve bîçâre hakkında harekete geldi.

766. Onu da'vet ettiler ve onu tok tuttular; merhamet tohumunu onun zemînine ektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

766. Onu davet ettiler ve onu tok tuttular; merhamet tohumunu onun toprağına ektiler.

O cömertler, karnı aç olduğu halde öğünen o fakiri yemeğe davet ettiler ve onu iyice doyurdular ve merhamet tohumunu, onun toprak bedenine ektiler.

O kerîmler o karnı aç olduğu halde öğünen züğürdü; taâma da'vet ettiler ve onu iyice doyurdular ve merhamet tohumunu, onun zemîn cismine ekdiler.

767. Vaktaki o kerîmlerden doğruluğun zevkini gördü, tekebbürsüz doğruluğa köle oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

767. O cömertlerden doğruluğun zevkini gördüğünde, kibirsizce doğruluğa kul oldu.

Bu açgözlü, hilekâr riyakâr, o cömertlerin nimetine ve merhametine ulaştı; ve iç dünyasının doğru olarak ortaya çıkmasının zevkini gördü; artık içindeki eksikliği dosdoğru söylemek ve açığa vurmak konusunda, daha önce hissettiği kibri bıraktı ve bundan sonra olduğu gibi görünme hâline ve doğruluğa kul oldu.

Bilinmeli ki, bu kıssada bir mürşide (manevi rehber) bağlanıp, henüz nefsinin sıfatları (özellikleri) dururken mürşitlik iddiasına kalkışan ve daha sonra nefsanî sıfatlarının ortaya çıkmasıyla rezil olup, mürşidinin merhametine mazhar olan kişinin durumu ve gelecek kıssada da, kendisini insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesinden müstağni (ihtiyaçsız) sayıp, nefsinde kemâl (olgunluk) tasavvur eden zahir ulemasının (dış görünüşe önem veren âlimlerin) halleri örnek olarak açıklanmıştır.

Bu aç olan hîlekâr mürâî, o kerîmlerin ni'metine ve merhametine nâil oldu; ve bâtınının doğru olarak meydana çıkmasının zevkini gördü; artık bâtınındaki noksânını dosdoğru söylemek ve ızhâr etmek hususunda, evvelce hissettiği kibri bıraktı ve bundan sonra olduğu gibi görünmek hâline ve doğruluğa köle oldu.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada bir mürşide intisâb edip, henüz nefsinin sıfatı bâkî iken mürşidlik da'vâsına kıyâm ve ba'dehû sıfât-ı nefsâniyyesinin zuhûruyla rüsvây olup, mürşidinin mazhar-ı merhameti olan kimsenin ve âtideki kıssada dahi, kendisini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağnî addedip, nefsinde kemâl tasavvur eden ulemâ-i zâhirenin ahvâli misâlen beyân buyrulmuştur.

## Boyacının küpüne düşmüş olan o çakalın tâvusluk da'vâ etmesi

768. Ve o renk renk olan çakal gizli geldi; melâmetgerin kulağının dibine dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

768. Ve o renk renk olan çakal gizli geldi; melâmetgerin kulağının dibine dedi:

Yani o boyacı küpüne girip, çeşitli renklere boyanmış olan çakal, gizlice ve usulca geldi; kendisine melâmet eden kimse, kulağının dibine yani pek yakınına dedi:

Ya'nî o boyacı küpüne girip, muhtelif renklere boyanmış olan çakal, gizlice ve usulca geldi; kendisine melâmet eden kimse, kulağının dibine ya'nî pek yakınına dedi:

769. "Nihayet bana ve benim rengime bak; putperest muhakkak benim gibi bir putperest tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

769. "Nihayet bana ve benim rengime bak; putperest muhakkak benim gibi bir putperest tutmaz."

"Şemen" putperest demektir. "Renkler"den kasıt, çeşitli görünen ilimlerdir. Ve "çakallar"dan kasıt, nefsanî sıfatlarında (nefse ait özelliklerinde) boğulmuş olan kimselerdir. "Melâmet-ger"den kasıt, Hakk Yolcusu'dur.

"Şemen" putperest demektir. "Renkler"den murâd, ulûm-ı muhtelife-i zâhiriyyedir. Ve "çakallar"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak olan kimselerdir. "Melâmet-ger"den murâd, sâlik-i tarîkattır.

770. "Gülistan gibi yüz renkli ve latîf olmuşum; muhakkak bana secde et, ben-[768]den baş çekme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

770. "Gülistan gibi yüz renkli ve latîf olmuşum; muhakkak bana secde et, benden baş çekme!"

Yani çeşitli zâhirî ilimleri tahsil edip şöhret bulmuş olan bir kimseye, tarikat yolcusu (sâlik-i tarîkat) olan birisi onun gidişatına itiraz ettiği zaman, o kimse der ki: "Sen ba-

Bilinmeli ki, bu kıssada bir mürşide bağlanıp, henüz nefsinin sıfatı bâkî iken mürşidlik davasına kalkışan ve daha sonra nefsanî sıfatlarının ortaya çıkmasıyla rezil olup, mürşidinin merhametine mazhar olan kimsenin ve ilerideki kıssada da, kendisini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağni sayıp, nefsinde kemâl tasavvur eden zâhir ulemasının halleri örnek olarak beyan buyrulmuştur.

Ya'nî ulûm-ı muhtelife-i zâhiriyye tahsil edip, şöhret bulmuş olan bir kimseye, sâlik-i tarîkatden birisi onun revişine i'tiraz ettiği vakit, der ki: "Sen ba-

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada bir mürşide intisâb edip, henüz nefsinin sıfatı bâkî iken mürşidlik da'vâsına kıyâm ve ba'dehû sıfât-ı nefsâniyyesinin zuhûruyla rüsvây olup, mürşidinin mazhar-ı merhameti olan kimsenin ve âtîdeki kıssada dahi, kendisini insân-ı kâmilin terbiyesinden müstağnî addedip, nefsinde kemâl tasavvur eden ulemâ-i zâhirenin ahvâli misâlen beyân buyrulmuştur.

## Boyacının küpüne düşmüş olan o çakalın tâvusluk da'vâ etmesi

768. Ve o renk renk olan çakal gizli geldi; melâmetgerin kulağının dibine dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

768. Ve o renk renk olan çakal gizli geldi; melâmetgerin kulağının dibine dedi:

Yani o boyacı küpüne girip, çeşitli renklere boyanmış olan çakal, gizlice ve usulca geldi; kendisine melâmet eden kimse, kulağının dibine yani pek yakınına dedi:

Ya'nî o boyacı küpüne girip, muhtelif renklere boyanmış olan çakal, gizlice ve usulca geldi; kendisine melâmet eden kimse, kulağının dibine ya'nî pek yakınına dedi:

769. "Nihayet bana ve benim rengime bak; putperest muhakkak benim gibi bir putperest tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

769. "Nihayet bana ve benim rengime bak; putperest muhakkak benim gibi bir putperest tutmaz."

"Şemen" putperest demektir. "Renkler"den kasıt, çeşitli görünen ilimlerdir. Ve "çakallar"dan kasıt, nefsanî sıfatlarında (nefse ait özelliklerinde) boğulmuş olan kimselerdir. "Melâmet-ger"den kasıt, Hakk Yolcusu'dur.

"Şemen" putperest demektir. "Renkler"den murâd, ulûm-ı muhtelife-i zâhiriyyedir. Ve "çakallar"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak olan kimselerdir. "Melâmet-ger"den murâd, sâlik-i tarîkattır.

770. "Gülistan gibi yüz renkli ve latîf olmuşum; muhakkak bana secde et, benden baş çekme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

770. "Gülistan gibi yüz renkli ve latîf olmuşum; muhakkak bana secde et, benden baş çekme!"

Yani, çeşitli zâhirî ilimleri tahsil edip şöhret bulmuş olan bir kimseye, Hakk Yolcusu'ndan (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) biri onun gidişatına itiraz ettiği zaman, o kimse der ki: "Sen bana itiraz etme, bana ve rengime, yani benim dış görünüşümün şeriata uygunluğuna ve içimin türlü türlü ilimlerle süslenmiş olduğuna dikkat et! Putperestler gibi bir tarikat şeyhinin etrafında dolaşanlar, benim gibisini bulamaz. Ben bir gülistan gibi türlü türlü ilim çiçekleriyle renkli ve latif oldum. Eğer tâbi olmak istersen, ey Hakk Yolcusu, şeyhine değil, bana tâbi ol ve benim hizmetimde başkaldıran olma!"

Ya'nî ulûm-ı muhtelife-i zâhiriyye tahsil edip, şöhret bulmuş olan bir kimseye, sâlik-i tarîkatden birisi onun revişine i'tiraz ettiği vakit, der ki: "Sen ba- na i'tirâz etme, bana ve rengime, ya'nî benim zâhirimin şer'a muvâfakatına ve bâtınımın türlü türlü ilimler ile müzeyyen olduğuna dikkat et! Putperestler gibi bir şeyh-i tarikatin etrafında dolaşanlar, benim gibisini bulamaz. Ben bir gülistan gibi türlü türlü ilim çiçekleriyle renkli latif oldum. Eğer tâbi' olmak istersen, ey sâlik-i tarîkat, şeyhine değil, bana tâbi' ol ve benim hizmetimde serkeş olma!"

771. Benim kerr ü ferrimi ve rengimin ab u tabını gör! Beni fahr-ı dünya ve rükn-i dîn diye çağır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

771. Benim ileri geri hareketimi ve rengimin parlaklığını gör! Bana dünyanın övüncü ve dinin direği de!

"Kerr ü ferr" savaşta kahramanların ileri geri hareketlerine denir. Yani "Benim tartışma ve münazaradaki ileri geri hareketimi ve ilimlerimin parlaklığını gör de, bana dünyanın övüncü ve dinin direği adını ver!"

Bu şerefli beyitte, büyük âlimlerden Fahreddin-i Râzî'ye bir eleştiri vardır. Nitekim Mesnevî'nin başka bir cildinde, şu şerefli beyitte Pir efendimiz bu eleştirilerini açıkça beyan ederler:

"Eğer Hak yolunda akıl yol gösterici olsaydı, Fahreddin-i Râzî dinin sırrını bilici olurdu."

Ve ihtimal ki, "Rükneddin" lakabıyla da başka birine eleştiri buyrulmuş olsun.

"Kerr ü ferr" harbte kahramanların ileri geri hareketlerine derler. Ya'nî "Beni[m] mübâhase ve münâzarada kerr ü ferrimi ve ilimlerimin parlaklığını gör de, bana dünyanın medâr-ı iftihârı ve dînin rüknü diye ad koy!"

Bu beyt-i şerîfde, ulemâ-yı benâmdan Fahreddîn-i Râzî'ye ta'rîz vardır. Nitekim diğer bir cild-i Mesnevîde şu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz bu ta'rîzlerini açıkça beyân buyururlar:

"Eğer tarîk-ı Hak'da akıl yol görücü olsa idi, Fahrüddîn-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu."

Ve ihtimâl ki, “Rükneddîn" lakabıyla da diğer birine ta'rîz buyrulmuş olsun.

772. Ben Huda'ya mensub lutfun mazharı olmuşum; Kibriya'ya mensub şerhin levhi olmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

772. Ben Allah'a ait lütfun tecelli ettiği yer olmuşum; ululuğa ait açıklamanın levhası olmuşum.

773. Ey çakallar, sakın beni çakal diye çağırmayın; bir çakal için ne vakit bu kadar cemâl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

773. Ey çakallar, sakın beni çakal diye çağırmayın; bir çakal için ne vakit bu kadar cemâl olur?

"Ey insanların cahil topluluğu, sakın beni de kendinize kıyaslayıp, gaflet ehli (gerçeklerden habersiz) saymayın; hiçbir gafil ve cahilin bu kadar ilim ve bâtın (içsel) güzelliği olur mu?"

"Ey insanların câhil zümresi, sakın beni de kendinize kıyâs edip, ehl-i gafletden addetmeyin; hiçbir gâfil ve câhilin bu kadar revnak-ı ilmi ve bâtını olur mu?"

774. O çakallar şem'in etrafında pervâne gibi, oraya cem' ile geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

774. O çakallar mumun etrafında pervane gibi, oraya toplanarak geldiler.

Bana ve rengime, yani benim görünenimin şeriata uygunluğuna ve içimin türlü türlü ilimlerle süslenmiş olduğuna dikkat et, itiraz etme! Putperestler gibi bir tarikat şeyhinin etrafında dolaşanlar, benim gibisini bulamaz. Ben bir gülistan gibi türlü türlü ilim çiçekleriyle renkli ve latif oldum. Eğer tabi olmak istersen, ey Hakk Yolcusu, şeyhine değil, bana tabi ol ve benim hizmetimde başkaldıran olma!

na i'tirâz etme, bana ve rengime, ya'nî benim zâhirimin şer'a muvâfakatına ve bâtınımın türlü türlü ilimler ile müzeyyen olduğuna dikkat et! Putperestler gibi bir şeyh-i tarikatin etrafında dolaşanlar, benim gibisini bulamaz. Ben bir gülistan gibi türlü türlü ilim çiçekleriyle renkli latif oldum. Eğer tâbi' olmak istersen, ey sâlik-i tarîkat, şeyhine değil, bana tâbi' ol ve benim hizmetimde serkeş olma!"

771. Benim kerr ü ferrimi ve rengimin ab u tabını gör! Beni fahr-ı dünya ve rükn-i dîn diye çağır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

771. Benim ileri geri hareketimi ve rengimin parlaklığını gör! Beni dünyanın övüncü ve dinin direği diye çağır!

"Kerr ü ferr" savaşta kahramanların ileri geri hareketlerine denir. Yani "Beni tartışma ve münazarada ileri geri hareketimi ve ilimlerimin parlaklığını gör de, bana dünyanın övünç kaynağı ve dinin direği diye isim ver!"

Bu şerefli beyitte, tanınmış âlimlerden Fahreddin-i Râzî'ye bir eleştiri vardır. Nitekim Mesnevî'nin diğer bir cildinde, Hazret-i Pîr efendimiz bu eleştirilerini açıkça beyan buyururlar:

"Eğer Hak yolunda akıl yol gösterici olsaydı, Fahreddin-i Râzî dinin sırrını bilici olurdu."

Ve ihtimal ki, "Rükneddin" lakabıyla da başka birine eleştiri buyrulmuş olsun.

"Kerr ü ferr" harbte kahramanların ileri geri hareketlerine derler. Ya'nî "Beni mübâhase ve münâzarada kerr ü ferrimi ve ilimlerimin parlaklığını gör de, bana dünyanın medâr-ı iftihârı ve dînin rüknü diye ad koy!"

Bu beyt-i şerîfde, ulemâ-yı benâmdan Fahreddîn-i Râzî'ye ta'rîz vardır. Nitekim diğer bir cild-i Mesnevîde şu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz bu ta'rîzlerini açıkça beyân buyururlar:

"Eğer tarîk-ı Hak'da akıl yol görücü olsa idi, Fahrüddîn-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu."

Ve ihtimâl ki, “Rükneddîn" lakabıyla da diğer birine ta'rîz buyrulmuş olsun.

772. Ben Huda'ya mensub lutfun mazharı olmuşum; Kibriya'ya mensub şerhin levhi olmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

772. Ben Allah'a ait lütfun tecelli ettiği yer olmuşum; ululuğa ait açıklamanın levhası olmuşum.

773. Ey çakallar, sakın beni çakal diye çağırmayın; bir çakal için ne vakit bu kadar cemâl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

773. Ey çakallar, sakın beni çakal diye çağırmayın; bir çakal için ne zaman bu kadar güzellik olur?

"Ey insanların cahil topluluğu, sakın beni de kendinize kıyaslayıp, gaflet ehli (gerçeklerden habersiz kimseler) saymayın; hiçbir gafil ve cahilin bu kadar ilim ve bâtın (içsel, manevi) parlaklığı olur mu?"

"Ey insanların câhil zümresi, sakın beni de kendinize kıyâs edip, ehl-i gaflet-den addetmeyin; hiçbir gâfil ve câhilin bu kadar revnak-ı ilmi ve bâtını olur mu?"

774. O çakallar şem'in etrafında pervâne gibi, oraya cem' ile geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

774. O çakallar, mumun etrafında pervane gibi, oraya topluca geldiler.

Yani o zahirî âlimin (dış görünüşe aldanan âlimin) öğünmesine aldanarak, birtakım cahiller, mumun etrafında dönüp dolaşan pervaneler gibi topluluk hâlinde o çakalın bulunduğu yere geldiler ve onun başına toplandılar.

Ya'nî o âlim-i zâhirînin öğünmesine aldanarak, birtakım câhiller, şem'in etrâfında dönüp dolaşan pervâneler gibi cem'iyyet ile o çakalın bulunduğu mahalle geldiler ve onun başına toplandılar.

775. "İmdi ey cevhere mensub, söyle, seni ne diye çağıralım?" Dedi: "Müşteri gibi erkek tâvûs?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

775. "Şimdi ey cevhere mensup, söyle, seni ne diye çağıralım?" Dedi: "Müşteri gibi erkek tavus?"

Çakallar dediler ki: "Mademki sen bu kadar makbul bir şeysin; ey cevherci veya cevhere mensup, söyle bakalım, biz seni ne lakap ile çağıralım?" O renkli çakal cevaben dedi ki: "Müşteri yıldızı gibi parlak, erkek tavus deyiniz!"

Çakallar dediler ki: "Mâdemki sen bu kadar makbûl bir şeysin; ey cevherci veyâ cevhere mensûb, söyle bakalım, biz seni ne lakab ile çağıralım?" O renkli çakal cevâben dedi ki: "Müşteri yıldızı gibi parlak, erkek tâvus deyiniz!"

776. Binaenaleyh ona dediler ki: "Gülistanda can tavuslarının cilveleri vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

776. Bu sebeple ona dediler ki: "Gülistanda can tavuslarının cilveleri vardır."

777. "Sen öyle cilve eder misin?" Dedi ki: "Hayır; bâdiye görmemiş iken nasıl "Mini"den bahs ederim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

777. "Sen öyle cilve eder misin?" Dedi ki: "Hayır; çölü görmemişken nasıl "Mini"den bahsederim?"

Hakk Yolcuları o zahirî âlime dediler ki: "Can tavusları olan Allah dostları (evliyâullâh) o can gülistanında açılıp gezerler; sen de onlar gibi öyle cilveler eder misin?" O zahirî âlim cevap verdi ki: "Hayır, sülûk (tasavvuf yolculuğu) çölünü katetmemişken "Minî"den nasıl bahsederim. "Mina" Mekke-i Mükerreme'de kurban kesilen yerin ismidir. Burada kafiyenin uyumu için Fars kaidesi üzere imâle (uzun okunma) yapılmış ve "Minî" şeklinde vâki olmuştur. Yani, "Sülûk çölünü kat edip, hakikat Kâbesi'ne ulaşmamışken, ondan nasıl bahsederim ve görmediğim şeyi nasıl söylerim?"

Sâlikler o âlim-i zâhirîye dediler ki: "Can tâvusları olan evliyâullâh o can gülistânında açılıp gezerler; sen de onlar gibi öyle cilveler eder misin?" O âlim-i zâhirî cevab verdi ki: "Hayır, bâdiye-i sülükü kat' etmemiş iken "Minî"den nasıl bahs ederim. "Mina" Mekke-i Mükerreme'de kurban kesilen mahallin ismidir. Burada kāfiyenin tevâfuku için kāide-i Fürs üzere imâle buyrulmuş ve" Minî" sûretinde vâki' olmuştur. Ya'nî, "Bâdiye-i sülükü kat' edip, hakikat Ka'besine vâsıl olmamış iken, ondan nasıl bahs ederim ve görmediğim şeyi nasıl söylerim?"

778. "Tavusların sesini yapar mısın?" Dedi ki: "Hayır!" "Öyle ise sen tavus değilsin; Bu'l-alâ efendisin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

778. "Tavusların sesini yapar mısın?" Dedi ki: "Hayır!" "Öyle ise sen tavus değilsin; Bu'l-alâ efendisin!"

Hakk Yolcuları dediler ki: "Mademki can gülistanında cilve edemezsin, bari tavusların sesini yapar mısın? Yani ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) beyan edebilir misin?" Cevaben, "Hayır!" dedi. Hakk Yolcuları da dediler ki: "Öyle ise sen dediğin gibi tavus değilsin, Ebu'l-alâ efendisin!" Yani o zahirî âlimin öğünmesine aldanarak, birtakım cahiller, mumun etrafında dönüp dolaşan pervaneler gibi topluluk hâlinde o çakalın bulunduğu yere geldiler ve onun başına toplandılar.

Sâlikler dediler ki: "Mâdemki can gülistânında cilve edemezsin, bâri tâvusların sesini yapar mısın? Ya'nî ulûm-ı ledünniyyeyi beyân edebilir misin?" Cevâben, "Hayır!" dedi. Sâlikler de dediler ki: "Öyle ise sen dediğin gibi tâvus değilsin, Ebu'l-alâ efendisin!" Ya'nî o âlim-i zâhirînin öğünmesine aldanarak, birtakım câhiller, şem'in etrâfında dönüp dolaşan pervâneler gibi cem'iyyet ile o çakalın bulunduğu mahalle geldiler ve onun başına toplandılar.

775. "İmdi ey cevhere mensub, söyle, seni ne diye çağıralım?" Dedi: "Müşteri gibi erkek tâvûs?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

775. "Şimdi ey cevhere mensup, söyle, seni ne diye çağıralım?" Dedi: "Müşteri gibi erkek tavus?"

Çakallar dediler ki: "Mademki sen bu kadar makbul bir şeysin; ey cevherci veya cevhere mensup, söyle bakalım, biz seni ne lakap ile çağıralım?" O renkli çakal cevaben dedi ki: "Müşteri yıldızı gibi parlak, erkek tavus deyiniz!"

Çakallar dediler ki: "Mâdemki sen bu kadar makbûl bir şeysin; ey cevherci veyâ cevhere mensûb, söyle bakalım, biz seni ne lakab ile çağıralım?" O renkli çakal cevâben dedi ki: "Müşteri yıldızı gibi parlak, erkek tâvus deyiniz!"

776. Binaenaleyh ona dediler ki: "Gülistanda can tavuslarının cilveleri vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

776. Bu sebeple ona dediler ki: "Gülistanda can tavuslarının cilveleri vardır."

777. "Sen öyle cilve eder misin?" Dedi ki: "Hayır; bâdiye görmemiş iken nasıl "Mini"den bahs ederim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

777. "Sen öyle cilve eder misin?" Dedi ki: "Hayır; çölü görmemişken nasıl "Mini"den bahsederim?"

Hakk Yolcuları o zahirî âlime dediler ki: "Can tavusları olan Allah dostları o can gülistanında açılıp gezerler; sen de onlar gibi öyle cilveler eder misin?" O zahirî âlim cevap verdi ki: "Hayır, sülûk (tasavvuf yolculuğu) çölünü katetmemişken "Mini"den nasıl bahsederim. "Mina" Mekke-i Mükerreme'de kurban kesilen yerin ismidir. Burada kafiyenin uygunluğu için Fars kaidesi üzere imale (uzun okunma) yapılmış ve "Minî" şeklinde gerçekleşmiştir. Yani, "Sülûk çölünü kat edip, hakikat Kâbe'sine ulaşmamışken, ondan nasıl bahsederim ve görmediğim şeyi nasıl söylerim?"

Sâlikler o âlim-i zâhirîye dediler ki: "Can tâvusları olan evliyâullâh o can gülistânında açılıp gezerler; sen de onlar gibi öyle cilveler eder misin?" O âlim-i zâhirî cevâb verdi ki: "Hayır, bâdiye-i sülükü kat' etmemiş iken "Minî"den nasıl bahs ederim. "Mina" Mekke-i Mükerreme'de kurban kesilen mahallin ismidir. Burada kāfiyenin tevâfuku için kāide-i Fürs üzere imâle buyrulmuş ve" Minî" sûretinde vâki' olmuştur. Ya'nî, "Bâdiye-i sülükü kat' edip, hakikat Ka'besine vâsıl olmamış iken, ondan nasıl bahs ederim ve görmediğim şeyi nasıl söylerim?"

778. "Tavusların sesini yapar mısın?" Dedi ki: "Hayır!" "Öyle ise sen tavus değilsin; Bu'l-alâ efendisin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

778. "Tavusların sesini yapar mısın?" Dedi ki: "Hayır!" "Öyle ise sen tavus değilsin; Bu'l-alâ efendisin!"

Hakk Yolcuları dediler ki: "Mademki can gülistanında cilve edemezsin, bari tavusların sesini yapar mısın? Yani ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) beyan edebilir misin?" Cevaben, "Hayır!" dedi. Hakk Yolcuları da dediler ki: "Öyle ise sen dediğin gibi tavus değilsin, Ebu'l-alâ efendisin!" Bu şerefli beyitte, zahir ulemasından Ebu'l-Alâ Maarrî'ye dokundurma buyrulur; ve aslında Araplar arasında ahmaklıkta darb-ı mesel olan "Hebenneka"nın künyesidir.

Sâlikler dediler ki: "Mâdemki can gülistânında cilve edemezsin, bâri tâvusların sesini yapar mısın? Ya'nî ulûm-ı ledünniyyeyi beyân edebilir misin?" Cevâben, "Hayır!" dedi. Sâlikler de dediler ki: "Öyle ise sen dediğin gibi tâvus değilsin, Ebu'l-alâ efendisin!" Bu beyt-i şerîfde, ulemâ-yı zâhireden Ebu'l-Alâ Maarrî'ye ta'rîz buyrulur; ve hadd-i zâtında beyne'l-Arab hamâkatda darb-ı mesel olan "Hebenneka"nın künyesidir.

779. Tavusun hil'atı gökten gelir; renkten ve da'vâlardan ona ne vakit erişirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

779. Tavusun hil'atı gökten gelir; renkten ve iddialardan ona ne zaman erişirsin?

Can tavusluğu, yani velayet hil'atı gayb âleminden ihsan edilir. Sen böyle zahirî ilimlerin renkleriyle ve kuru iddialar ile o velayeti ne zaman elde edebilirsin?

Firavun ve onun ilahlık iddiası, tavusluk iddia eden boyalı çakalın benzetmesine benzer.

Hint nüshalarında bu ibare "Firavun'un ilahlık iddia etmesi ve onun o çakala benzetilmesi ki, çakalların yanında tavusluk iddiası ederdi." şeklindedir.

Can tâvusluğu, ya'nî velâyet hil'atı âsumân-ı gaybden ihsân olunur. Sen böyle ulûm-ı zâhiriyye renkleriyle ve kuru da'vâlar ile o velâyeti ne vakit elde edebilirsin?

تشبیه فرعون و دعوى بالوهیت او بدان شغال رنگین مانده که دعوی طاوسی می کرد Fir'avn ve onun ulûhiyet ile da'vâsı, tâvusluk da'vâ eden boyalı çakalın teşbîhine benzer

Hind nüshalarında bu ibare دعوی کردن فرعون الوهیت را و تشبیه کردن او را بدان شغالی که دعوی طاوسی نزد شغالان می نمود ya'ni "Fir'avn'ın ulûhiyyeti da'vâ etmesi ve onun o çakala teşbîhi ki, çakalların nezdinde tâvusluk da'vâsı ederdi."

780. Bir Fir'avn gibi ki, sakalını süslemiş; o eşeklikten dolayı Îsâ'dan yukarı uçmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

780. Sakalını süslemiş bir Firavun gibi; o eşeklikten dolayı İsa'dan yukarı uçmuş.

O boyacı küpünde türlü türlü renklerle boyanmış çakala benzeyen, o zahirî âlim ve filozof, sakalını inciler ve elmaslarla süsleyip, hamakatından dolayı, yücelik tasavvurunda İsa (a.s.)dan bile yukarıya uçmuş olan Mısır hükümdarı Firavun'a benzer. Çünkü nefis kendi hevasına bırakılırsa soluğu Firavunlukta alır; nitekim buyurmuşlardır: Beyit: "Melun olan nefis, Firavun'dan daha aşağı değildir; fakat bu Mısırlı Firavun'un yardımcıları ve destekçileri vardır ve bu melun nefsin yardımcıları ve destekçileri yoktur." Bu şerefli beyitte, zahir ulemasından Ebu'l-Alâ Maarrî'ye gönderme yapılır; ve aslında Araplar arasında hamakat konusunda darb-ı mesel olan "Hebenneka"nın künyesidir.

O boyacı küpünde türlü türlü renklerle boyanmış çakala benzeyen, o âlim-i zâhirî ve feylesof, sakalını inciler ve elmaslar ile süsleyip, hamâkatından dolayı, rif'at tasavvurunda Îsâ (a.s.)dan bile yukarıya uçmuş olan Mısır hükümdarı Fir'avn'a benzer. Zîrâ nefis kendi hevâsına bırakılırsa soluğu Fir'avnlıkta alır; nitekim buyurmuşlardır: Beyit: "Mel'ûn olan nefis, Fir'avn'dan daha aşağı değildir; fakat bu Mısırlı Fir'avn'ın a'vân ve ensârı vardır ve bu nefs-i mel'ûnun a'vân ve ensârı yoktur." Bu beyt-i şerîfde, ulemâ-yı zâhireden Ebu'l-Alâ Maarrî'ye ta'rîz buyrulur; ve hadd-i zâtında beyne'l-Arab hamâkatda darb-ı mesel olan "Hebenneka"nın künyesidir.

779. Tavusun hil'atı gökten gelir; renkten ve da'vâlardan ona ne vakit erişirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

779. Tavusun hil'atı gökten gelir; renkten ve iddialardan ona ne zaman ulaşırsın?

Can tavusluğu, yani velâyet (Allah dostluğu) hil'atı gayb göğünden ihsan edilir. Sen böyle zâhirî ilimlerin renkleriyle ve kuru iddialarla o velâyeti ne zaman elde edebilirsin?

Hint nüshalarında bu ifade "Da'vâ kerdan-ı Fir'avn ulûhiyyet râ ve teşbîh kerdan-ı û râ be-ân şigâlî ki da'vâ-yı tâvûsî nezd-i şigâlân mî nemûd" yani "Firavun'un ilâhlık iddia etmesi ve onun o çakala benzetilmesi ki, çakalların yanında tavusluk iddiası ederdi." şeklindedir.

Can tâvusluğu, ya'nî velâyet hil'atı âsumân-ı gaybden ihsân olunur. Sen böyle ulûm-ı zâhiriyye renkleriyle ve kuru da'vâlar ile o velâyeti ne vakit elde edebilirsin?

Hind nüshalarında bu ibare "Da'vâ kerdan-ı Fir'avn ulûhiyyet râ ve teşbîh kerdan-ı û râ be-ân şigâlî ki da'vâ-yı tâvûsî nezd-i şigâlân mî nemûd" ya'ni "Fir'avn'ın ulûhiyyeti da'vâ etmesi ve onun o çakala teşbîhi ki, çakalların nezdinde tâvusluk da'vâsı ederdi."

780. Bir Fir'avn gibi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

780. Bir Firavun gibi

781. O da dişi çakal neslinden olup, mala ve câha mensûb olan küpe düşmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

781. O da dişi çakal neslinden olup, mala ve câha mensup olan küpe düşmüştür.

O Firavun dahi, öyle bir Firavun'dur ki, dişi çakal neslinden doğmuş ve mal ile makama ait olan boya küpüne düşmüştür. Bu şerefli beyitte nefsin hem nitelik yönünden hem de tabiat yönünden dişil olduğuna işaret buyrulur. Çünkü nefis tabiatı gereği kadınlar gibi dünya süslerine ve nefse ait hazlara düşkün ve tutkundur.

O Fir'avn dahi, öyle bir Fir'avndır ki, dişi çakal neslinden doğmuş ve mal ve câha mensûb olan boya küpüne düşmüştür. Bu beyt-i şerîfde nefsin hem na't cihetinden ve hem de tabîat cihetinden müennes olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ nefis tab'an kadınlar gibi alâyiş ve huzûzât-ı dünyeviyyeye meclûb ve meftûndur.

782. Her kim onun o mansıbını ve malını gördü ise, secde etti; o efsûsîlerin secdesini yuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

782. Her kim onun o makamını ve malını gördü ise, secde etti; o alaycıların secdesini yuttu.

"Efsûsiyân" alaycılar, istihza edenler ve hilekârlar anlamındadır. Her kim o Firavun'un ve Firavun tabiatında olan herhangi bir hükümdarın makamını ve malını gördü ise, onun önünde baş eğdi ve onun nefsanî ve yanlış emirlerine boyun eğdi. O ahmak da bu hilekârların ve dalkavukların yaltaklanmalarını ve yağcılıklarını yuttu ve bundan zevk aldı.

“Efsûsiyân” alaycılar ve istihzâ edenler ve hîlekârlar ma'nâsınadır. Her kim o Fir'avn'ın ve Fir'avn meşrebinde olan herhangi bir hükümdarın mansıbını ve malını gördü ise, onun önünde baş eğdi ve onun nefsânî ve eğri emirlerine inkıyâd etti. O ahmak dahi bu hîlekârların ve müdâhinlerin tabasbuslarını ve temelluklarını yuttu ve mütelezziz oldu.

783. O pejmürde libaslı dilenci, halkın sücudundan ve tahayyürlerinden sarhoşcuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

783. O pejmürde giysili dilenci, halkın secde etmesinden ve hayranlıklarından hafifçe sarhoş oldu.

"Jende-delk" yani pejmürde giysiden maksat, türlü kirliliklerle kirlenmiş olan unsurlardan meydana gelmiş bedendir. Yani "O kirlenmiş unsurlardan meydana gelmiş bedene sahip olan Hakk'ın dilencisi, halkın itaat ve boyun eğmesinden ve onun görünen gücüne hayranlıklarından son derece zevk alarak hafifçe sarhoş oldu ve beynini tamamen azamet dumanı kapladı."

“Jende-delk” ya'nî pejmürde libâsdan murâd, envâ'-ı levs ile mülevves olan vücûd-ı unsuridir. Ya'nî “O mülevves vücûd-1 unsurî sahibi olan Hakk'ın dilencisi, halkın itâat ve inkıyâdından ve onun kuvvet-i zâhiriyyesine hayretlerinden son derece zevk alarak sarhoşcuk oldu ve büsbütün dimâğını azamet dumanı bürüdü.”

784. Mal, yılan geldi; zîrâ onda zehirler vardır; ve o halkın kabulü ve secdesi ejderhadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

784. Mal, yılan geldi; çünkü onda zehirler vardır; ve o halkın kabulü ve secdesi ejderhadır.

Bu şerefli beyitte, "Mal, lahidde yılandır; ve makam (câh) ondan daha zararlıdır" anlamındaki hadis-i şerife işaret buyrulmuştur. Yani "Mal, insanda kibir ve kendini beğenme gibi birtakım nefsanî sıfatların kuvvetlenmesine sebep olur."

Bu beyt-i şerîfde المال حية في اللحد والجاه اضر منه ya'nî “Mal, lahidde yılandır; ve câh ondan daha zararlıdır” hadîs-i şerîfine işaret buyrulmuştur. Ya'nî “Mal, insanda kibir ve ucüb gibi birtakım nefsânî sıfatların kuvvetlenmesine sebeb

781. O da dişi çakal neslinden olup, mala ve câha mensûb olan küpe düşmüş-tür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

781. O da dişi çakal neslinden olup, mala ve câha mensûb olan küpe düşmüştür.

O Firavun da öyle bir Firavun'dur ki, dişi çakal neslinden doğmuş ve mal ile makama ait olan boya küpüne düşmüştür.

Bu şerefli beyitte nefsin hem nitelik yönünden hem de tabiat yönünden dişi olduğuna işaret edilir. Çünkü nefis, tabiatı gereği kadınlar gibi dünya süslerine ve nefse ait hazlara düşkün ve tutkundur.

O Fir'avn dahi, öyle bir Fir'avndır ki, dişi çakal neslinden doğmuş ve mal ve câha mensûb olan boya küpüne düşmüştür.

Bu beyt-i şerîfde nefsin hem na't cihetinden ve hem de tabîat cihetinden müennes olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ nefis tab'an kadınlar gibi alâyiş ve huzûzât-ı dünyeviyyeye meclûb ve meftûndur.

782. Her kim onun o mansıbını ve malını gördü ise, secde etti; o efsûsîlerin secdesini yuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

782. Her kim onun o makamını ve malını gördü ise, secde etti; o alaycıların secdesini yuttu.

"Efsûsiyân" alaycılar ve istihza edenler ve hilekârlar anlamındadır. Her kim o Firavun'un ve Firavun karakterinde olan herhangi bir hükümdarın makamını ve malını gördü ise, onun önünde baş eğdi ve onun nefsanî ve eğri emirlerine boyun eğdi. O ahmak dahi bu hilekârların ve iki yüzlülerin dalkavukluklarını ve yaltaklanmalarını yuttu ve bundan zevk aldı.

"Efsûsiyân" alaycılar ve istihzâ edenler ve hîlekârlar ma'nâsınadır. Her kim o Fir'avn'ın ve Fir'avn meşrebinde olan herhangi bir hükümdarın man-sıbını ve malını gördü ise, onun önünde baş eğdi ve onun nefsânî ve eğri emirlerine inkıyâd etti. O ahmak dahi bu hîlekârların ve müdâhinlerin tabas-buslarını ve temelluklarını yuttu ve mütelezziz oldu.

783. O pejmürde libaslı dilenci, halkın sücudundan ve tahayyürlerinden sarhoş-cuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

783. O pejmürde giysili dilenci, halkın secde etmesinden ve hayranlıklarından sarhoş-cuk oldu.

"Jende-delk" yani pejmürde giysiden maksat, çeşitli kirlerle kirlenmiş olan unsurlardan meydana gelmiş bedendir. Yani "O kirlenmiş unsurlardan meydana gelmiş bedene sahip olan Hakk'ın dilencisi, halkın itaat ve boyun eğmesinden ve onun görünen gücüne hayranlıklarından son derece zevk alarak sarhoş-cuk oldu ve beynini tamamen azamet dumanı kapladı."

"Jende-delk" ya'nî pejmürde libâsdan murâd, envâ'-ı levs ile mülevves olan vücûd-ı unsuridir. Ya'nî "O mülevves vücûd-1 unsurî sahibi olan Hakk'ın dilencisi, halkın itâat ve inkıyâdından ve onun kuvvet-i zâhiriyyesi-ne hayretlerinden son derece zevk alarak sarhoşcuk oldu ve büsbütün dimâ-ğını azamet dumanı bürüdü."

784. Mal, yılan geldi; zîrâ onda zehirler vardır; ve o halkın kabulü ve secde-si ejderhadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

784. Mal, yılan gibi geldi; çünkü onda zehirler vardır; halkın kabulü ve ona secde etmesi ise ejderhadır.

Bu şerefli beyitte, "Mal, mezarda yılandır; makam ise ondan daha zararlıdır" hadis-i şerifine işaret buyrulmuştur. Yani "Mal, insanda kibir ve kendini beğenme gibi birtakım nefsanî sıfatların kuvvetlenmesine sebep olur; bu sıfatlar ruhun zehirleridir. Halkın kabulü, saygı göstermesi ve boyun eğmesi ise, o zehirlerden daha zararlı olan zehri taşıyan bir ejderhadır."

Bu beyt-i şerîfde المال حية في اللحد والجاه اضر منه ya'ni Mal, lahidde yılandır; ve câh ondan daha zararlıdır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulmuştur. Ya'nî "Mal, insanda kibir ve ucüb gibi birtakım nefsânî sıfatların kuvvetlenmesine sebeb olur; ve bu sıfatlar rûhun zehirleridir. Ve halkın kabûlü ve ta'zîmi ve inkıyâdı ise, o zehirlerden daha muzır olan zehri hâmil bir ejderhâdır."

785. Hây ey Fir'avn, büyük nâmûsu yapma; sen çakalsın, asla tavusluk etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

785. Ey Firavun, büyük namusluluk taslama; sen çakalsın, asla tavusluk etme!

Ankaravî hazretleri "namusî"deki "ya" harfini mastar eki veya nispet eki olarak alıp "namusluluk etme" veya "namusa mensup eyleme" anlamını vermiştir. Hint şârihleri "ya" harfini "hitap" kabul etmişlerdir. Ben "yâ-yı ta'zîm" (yüceltme nidası) kabul etmeyi daha uygun gördüm. Yani "Ey Firavun veya Firavun tabiatında olan kimse; elde ettiğin mal ve makamdan ve halkın kabul ve saygısından dolayı büyük namus ve haysiyet gösterme; nihayet çakal gibi hayvani nefsin esareti altındasın; ruhanîyet gülistanının tavusluğunu taslama!"

Ankaravî hazretleri "nâmûsî"deki "yâ"yı masdariyyet veyâ nisbet olarak alıp "nâmûsluk etme" veyâ “nâmûsa mensûb eyleme" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri "yâ"yı “ hitâb" addetmişlerdir. Fakîr "yâ-yı ta'zîm” addetmeyi daha münasib gördüm. Ya'nî "Ey Fir'avn veyâ Fir'avn meşrebinde olan kimse; nâil olduğun mal ve câhdan ve halkın kabûl ve ta'zîminden dolayı büyük nâmûs ve haysiyyet gösterme; nihâyet çakal gibi nefs-i hayvânînin taht-ı esâretindesin; rûhâniyet gülistânının tâvusluğunu taslama!"

786. Eğer tavuslar tarafında zahir olursan, cilveden acizsin ve rüsvây olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

786. Eğer tavuslar tarafında belirirsen, cilveden acizsin ve rezil olursun.

Ey kibirlenen iddiacı, eğer ruhanî olan veliler safında görünmeye yeltenirsen, onların halleriyle ortaya çıkmaktan aciz kalırsın; ve neticede rezil ve rüsvay olursun.

Ey müddeî-i müteazzım, eğer rûhânî olan velíler silkinde görünmeğe yeltenir isen, onların ahvâliyle zâhir olmaktan âciz kalırsın; ve netîcede rezîl ve rüsvây olursun.

787. Mûsâ ve Hârûn vaktaki tavuslar oldular, cilve kanadını senin başın ve yüzün üzerine vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

787. Musa ve Harun tavus kuşları olduklarında, cilve kanadını senin başın ve yüzün üzerine vurdular.

Ey Firavun, Musa ve Harun (a.s.) ilahi tavus kuşu olarak ortaya çıktıklarında, cilve kanadı olan harikalarını senin maddi kudretinin ve zahiri saltanatının başı ve yüzü üzerine çarptılar.

Ey Fir'avn, Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm) vaktâki tâvûs-ı ilâhî olarak zâhir oldular, cilve kanadı olan hârikalarını senin kudret-i maddiyyenin ve saltanat-ı zâhiriyyenin başı ve yüzü üzerine çarptılar.

788. Senin çirkinliğin ve rüsvaylığın zahir oldu; yükseklikten baş aşağı düştün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

788. Senin çirkinliğin ve rezilliğin ortaya çıktı; yükseklikten baş aşağı düştün.

Ey riyaset (başkanlık) ve enaniyet (benlik) zevkiyle peygambere karşı çıkan Firavun ve Firavun tabiatında olan ahmak! Bu karşı çıkışın sonucunda yenildin ve çirkinliğin ile rezilliğin ortaya çıktı ve kibir ile gururunun sebebi olan o yüksek makamdan baş aşağı düştün. Bu sıfatlar ruhun zehirleridir. Halkın kabulü, saygısı ve boyun eğmesi ise, o zehirlerden daha zararlı olan zehri taşıyan bir ejderhadır.

Ey riyâset ve enâniyet zevkı ile peygambere muhalefet eden Fir'avn ve Fir'avn meşrebinde olan ahmak; bu muhalefet neticesinde mağlûb oldun ve çirkinliğin ve rezâletin zâhir oldu ve sebeb-i ucb ve gurûrun olan o yüksek mansıbdan tepe taklak aşağıya düştün. olur; ve bu sıfatlar rûhun zehirleridir. Ve halkın kabûlü ve ta'zîmi ve inkıyâdı ise, o zehirlerden daha muzır olan zehri hâmil bir ejderhâdır."

785. Hây ey Fir'avn, büyük nâmûsu yapma; sen çakalsın, asla tavusluk etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

785. Ey Firavun, büyük namusluluk taslama; sen çakalsın, asla tavusluk etme!

Ankaravî hazretleri "namusî"deki "ya" harfini mastar eki veya nispet eki olarak alıp "namusluluk etme" veya "namusa mensup eyleme" anlamını vermiştir. Hint şârihleri "ya" harfini "hitap" kabul etmişlerdir. Ben "yâ-yı ta'zîm" (yüceltme nidası) kabul etmeyi daha uygun gördüm. Yani "Ey Firavun veya Firavun tabiatında olan kimse; elde ettiğin mal ve makamdan ve halkın kabul ve saygısından dolayı büyük namus ve haysiyet gösterme; nihayet çakal gibi hayvani nefsin esareti altındasın; ruhanîyet gülistanının tavusluğunu taslama!"

Ankaravî hazretleri "nâmûsî"deki "yâ"yı masdariyyet veyâ nisbet olarak alıp "nâmûsluk etme" veyâ “nâmûsa mensûb eyleme" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri "yâ"yı “ hitâb" addetmişlerdir. Fakîr "yâ-yı ta'zîm” addetmeyi daha münasib gördüm. Ya'nî "Ey Fir'avn veyâ Fir'avn meşrebinde olan kimse; nâil olduğun mal ve câhdan ve halkın kabûl ve ta'zîminden dolayı büyük nâmûs ve haysiyyet gösterme; nihâyet çakal gibi nefs-i hayvânînin taht-ı esâretindesin; rûhâniyet gülistânının tâvusluğunu taslama!"

786. Eğer tavuslar tarafında zahir olursan, cilveden acizsin ve rüsvây olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

786. Eğer tavuslar tarafında belirirsen, cilveden acizsin ve rezil olursun.

Ey kibirlenen iddiacı, eğer ruhanî olan veliler safında görünmeye yeltenirsen, onların halleriyle ortaya çıkmaktan aciz kalırsın; ve neticede rezil ve rüsvay olursun.

Ey müddeî-i müteazzım, eğer rûhânî olan velíler silkinde görünmeğe yeltenir isen, onların ahvâliyle zâhir olmaktan âciz kalırsın; ve netîcede rezîl ve rüsvây olursun.

787. Mûsâ ve Hârûn vaktaki tavuslar oldular, cilve kanadını senin başın ve yüzün üzerine vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

787. Musa ve Harun tavus kuşları olduklarında, cilve kanadını senin başın ve yüzün üzerine vurdular.

Ey Firavun, Musa ve Harun (a.s.) ilahi tavus kuşu olarak ortaya çıktıklarında, cilve kanadı olan harikalarını senin maddi kudretinin ve zahiri saltanatının başı ve yüzü üzerine çarptılar.

Ey Fir'avn, Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm) vaktâki tâvûs-ı ilâhî olarak zâhir oldular, cilve kanadı olan hârikalarını senin kudret-i maddiyyenin ve saltanat-ı zâhiriyyenin başı ve yüzü üzerine çarptılar.

788. Senin çirkinliğin ve rüsvaylığın zahir oldu; yükseklikten baş aşağı düştün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

788. Senin çirkinliğin ve rezilliğin ortaya çıktı; yükseklikten baş aşağı düştün.

Ey riyaset (başkanlık) ve enaniyet (benlik) zevkiyle peygambere karşı çıkan Firavun ve Firavun tabiatında olan ahmak! Bu karşı çıkışın sonucunda yenildin ve çirkinliğin ile rezilliğin ortaya çıktı ve kendini beğenmenin ve gururunun sebebi olan o yüksek makamdan tepetaklak aşağıya düştün.

Ey riyâset ve enâniyet zevkı ile peygambere muhalefet eden Fir'avn ve Fir'avn meşrebinde olan ahmak; bu muhalefet neticesinde mağlûb oldun ve çirkinliğin ve rezâletin zâhir oldu ve sebeb-i ucb ve gurûrun olan o yüksek mansıbdan tepe taklak aşağıya düştün.

789. Mihekki gördüğün vakit, kalp gibi kara oldun; arslanlık nakşı gitti ve kelb peydâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

789. Mihenk taşını gördüğün zaman, kalp para gibi karardın; aslanlık nakşı gitti ve köpek ortaya çıktı.

Mihenk taşı hükmünde olan ilâhî tavusları gördüğün zaman, kalp para gibi kapkara oldun, o görünen parlaklığın gitti ve görünen aslanlık nakşı yok olup, altında gizli olan köpek ortaya çıkıverdi.

Mihek taşı mesâbesinde olan, ilâhî tâvusları gördüğün vakit, kalp para gibi kapkara oldun o zâhirî parlaklığın gitti ve zâhirindeki arslanlık nakşı mahv olup, altında gizli olan köpek meydana çıkıverdi.

790. Ey hırs ve cûşdan çirkin olan uyuz köpek; arslan postunu kendi üzerine örtme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

790. Ey hırs ve coşkunluktan çirkinleşen uyuz köpek; aslan postunu kendi üzerine örtme!

Ey makam hırsından ve bu hırs sebebiyle fıkır fıkır içinin kaynamasından çirkin bir hâle gelen uyuz köpek! Bir takım yapmacık kibarlıklar ile üzerine Allah'ın aslanları olan peygamberler ve evliyanın tavır ve davranışlarını takınma ve bu aslanların postuna bürünme.

Ey hırs-ı câhdan ve bu hırs sebebiyle fıkır fıkır içinin kaynamasından çirkin bir hâle gelen uyuz köpek! Birtakım ca'lî kibarlıklar ile üzerine Allah'ın arslanları olan enbiyâ ve evliyâ tavır ve mişvârını takma ve bu arslanların postuna bürünme.

791. Arslan sesi seni imtihan etmek ister; arslan nakşı ve sonra köpeklerin ahlakı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

791. Aslan sesi seni imtihan etmek ister; aslan nakşı ve sonra köpeklerin ahlakı?

Ey aslan postuna bürünmüş olan mağrur kişi; aslandan aslan sesi çıkması gerekir. Bu sebeple aslan sesi, senin aslanlık iddianı imtihan etmek ister; hâlbuki senin görünüşün aslan gibi görünse de, iç yüzün köpek olduğundan, dışından köpeklerin ahlakı ortaya çıkar. Bu köpek ahlakı ile, aslanlık nakşının ne faydası olur?

Bu ayet-i kerime Muhammed suresinde yer alır ve başlangıcı şöyledir: ام حسب الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللهُ أَضْغَانَهُمْ وَ لَوْ نَشَاءُ لأرينا كهم فلعرفتهم بسيماهم و لتعرفنهم في

Ey arslan postuna bürünmüş olan mağrûr; arslandan arslan sesi çıkmak lâzım gelir. Binâenaleyh arslan sesi, senin arslanlık da'vânı imtihân etmek ister; halbuki senin sûretin arslan görünür ise de, bâtının köpek olduğundan, zâhirinde köpeklerin ahlâkı çıkar. Bu köpek ahlâkı ile, arslanlık nakşının ne fâidesi olur?

Bu âyet-i kerîme sûre-i Muhammed'de vâki' olup, ibtidası budur: ام حسب الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللهُ أَضْغَانَهُمْ وَ لَوْ نَشَاءُ لأرينا كهم فلعرفتهم بسيماهم و لتعرفنهم في

## تفسير وَلِتَعْرِفنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَولِ "Sen elbette onları sözlerinin ma'nâsında tanırsın" âyet-i kerîmesinin tefsîri

789. Mihekki gördüğün vakit, kalp gibi kara oldun; arslanlık nakşı gitti ve kelb peydâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

789. Mihenk taşını gördüğün zaman, kalp para gibi karardın; aslanlık nakşı gitti ve köpek ortaya çıktı.

Mihenk taşı hükmünde olan ilâhî tavusları gördüğün zaman, kalp para gibi kapkara oldun, o görünen parlaklığın gitti ve görünen aslanlık nakşı yok olup, altında gizli olan köpek ortaya çıkıverdi.

Mihek taşı mesâbesinde olan, ilâhî tâvusları gördüğün vakit, kalp para gibi kapkara oldun o zâhirî parlaklığın gitti ve zâhirindeki arslanlık nakşı mahv olup, altında gizli olan köpek meydana çıkıverdi.

790. Ey hırs ve cûşdan çirkin olan uyuz köpek; arslan postunu kendi üzerine [788] örtme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

790. Ey hırs ve coşkunluktan çirkinleşen uyuz köpek; aslan postunu kendi üzerine örtme!

Ey makam hırsından ve bu hırs sebebiyle fıkır fıkır içinin kaynamasından çirkin bir hâle gelen uyuz köpek! Bir takım yapmacık kibarlıklarla üzerine Allah'ın aslanları olan peygamberler ve evliyanın tavır ve davranışlarını takınma ve bu aslanların postuna bürünme.

Ey hırs-ı câhdan ve bu hırs sebebiyle fıkır fıkır içinin kaynamasından çirkin bir hâle gelen uyuz köpek! Birtakım ca'lî kibarlıklar ile üzerine Allah'ın arslanları olan enbiyâ ve evliyâ tavır ve mişvârını takma ve bu arslanların postuna bürünme.

791. Arslan sesi seni imtihan etmek ister; arslan nakşı ve sonra köpeklerin ahlakı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

791. Aslan sesi seni imtihan etmek ister; aslan nakşı ve sonra köpeklerin ahlakı?

Ey aslan postuna bürünmüş olan mağrur kişi; aslandan aslan sesi çıkması gerekir. Bu sebeple aslan sesi, senin aslanlık iddianı imtihan etmek ister; halbuki senin dış görünüşün aslan gibi görünse de, iç yüzün köpek olduğundan, dışarıya köpeklerin ahlakı çıkar. Bu köpek ahlakıyla, aslanlık nakşının ne faydası olur? نَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَم أَعْمَالَكُمْ (Muhammed, 47/29-30) Yani "Kalplerinde nifak hastalığı olanlar; Yüce Allah onların buğz ve düşmanlıklarını dışarıya çıkarmaz mı zannettiler. Ve eğer biz istesek, onları sana gösteririz. Şimdi sen onları yüzlerinden tanırsın; sen onları elbette sözlerinin anlamından dahi bilirsin. Ve Yüce Allah sizin amellerinizi bilir."

Ey arslan postuna bürünmüş olan mağrûr; arslandan arslan sesi çıkmak lâzım gelir. Binâenaleyh arslan sesi, senin arslanlık da'vânı imtihân etmek ister; halbuki senin sûretin arslan görünür ise de, bâtının köpek olduğundan, zâhirinde köpeklerin ahlâkı çıkar. Bu köpek ahlâkı ile, arslanlık nakşının ne fâidesi olur? نَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَم أَعْمَالَكُمْ (Muhammed, 47/29-30) Ya'nî "Kalblerinde maraz-ı nifâk olanlar; Allah Teâlâ onların buğz ve adâvetlerini dışarıya çıkarmaz mı zannettiler. Ve eğer biz istesek, onları sana gösteririz. İmdi sen onları sîmâlarıyla tanırsın; sen onları elbette sözlerinin ma'nâsından dahi bilirsin. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizi bilir."

## "Sen elbette onları sözlerinin ma'nâsında tanırsın" âyet-i kerîmesinin tefsîri

792. Yezdân, nebîye sevk-ı kelâm mahallinde ehl-i nifakdan pek kolay bir nişân dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

792. Yüce Allah, peygambere söz söyleme yerinde nifak ehli için çok kolay bir işaret bildirdi.

Yüce Allah, şanlı peygamberine Kur'ân-ı Kerîm'inde, içinden başka türlü düşünüp, dışından başka türlü söyleyen münafıklardan çok kolay bir işaret ve alâmet verdi. Sen onları söz söyleme yerinde sözlerinden tanırsın, buyurdu.

Hak Teâlâ hazretleri Nebiyy-i zîşânına Kur'ân-ı Kerîm'inde, içinden başka türlü düşünüp, dışından başka türlü söyleyen münafıklardan pek kolay bir nişân ve alâmet verdi. Sen onları sevk-ı kelâm mahallinde sözlerinden tanırsın, buyurdu.

793. Eğer münafık, iri, bedî ve bülend kāmet olsa, onu lahnda ve kavilde açık tanırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

793. Eğer münafık, iri, güzel ve uzun boylu olsa, onu konuşmasında ve sözünde açıkça tanırsın.

"Zeft" iri ve büyük olana, "nağz" güzel ve iyi olana denir. "Hevl" doğru, dürüst, uzun boylu ve korkunç anlamlarına gelir. Yani "Münafık ne kadar kalıp ve kıyafet bakımından iri yapılı, görünüşçe beğenilecek bir cüsseye ve güzel söz söyleme yeteneğine sahip, görünüşü korkunç olsa bile, sen onu söz söylerken aldığı tavırlardan ve sözünün anlamından açıkça tanırsın. Nasıl ki Yüce Allah hazretleri Münafıkûn sûresinde buyurur: و اذا رأيتهم تعجبك أجسامهم وان يقولوا تسمع لقولهم كانهم خشب مسندة (Münafıkun, 63/4) Yani 'Ey Habibim, sen o münafıkları gördüğün zaman cisimlerini beğenir ve şaşırırsın; ve söz söylerlerse, onların sözünü dinlersin; onlar duvara dayanmış kütük gibidir.'"

"Zeft" iri ve cesîm ve "nağz" bedî ve iyi olan bir şeye derler. "Hevl" rast ve dürüst ve bülend-kāmet ve korkunç ma'nâlarına gelir. Ya'nî “Münafık her ne kadar kalıp ve kıyafet i'tibariyle cesâmet sâhibi ve hey'etçe beğenilecek bir cüsseye ve fesâhat-i kelâma mâlik ve görünüşü hevlnâk ve korkunç olsa bile, sen onu söz söylerken aldığı vazı'lardan ve kelâmının ma'nâsından açıkça tanırsın. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Münafıkūn'da buyurur: و اذا رأيتهم تعجبك أجسامهم وان يقولوا تسمع لقولهم كانهم خشب مسندة (Münafıkun, 63/4) Ya'nî “Yâ Habibim, sen o münafıkları gördüğün vakit cisimlerini beğenir ve taaccüb edersin; ve söz söylerler ise, onların sözünü dinlersin; onlar duvara dayanmış kütük gibidir."

794. Vaktaki toprak bardakları satın alırsın, ey müşteri, tecrübe edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

794. Ey müşteri, toprak bardakları satın aldığın zaman tecrübe edersin.

795. O bardak üzerine el vurursun, niçin? Tâ ki tanînden çatlağı anlayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

795. O bardak üzerine el vurursun, niçin? Tâ ki sesinden çatlağı anlayasın.

Ey müşteri, bir topraktan yapılmış bardağı satın alacağın vakit, elini onun

نَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَم أَعْمَالَكُمْ (Muhammed, 47/29-30) Yani "Kalplerinde nifak hastalığı olanlar; Yüce Allah onların buğz ve düşmanlıklarını dışarıya çıkarmaz mı zannettiler. Ve eğer biz istesek, onları sana gösteririz. Şimdi sen onları yüzlerinden tanırsın; sen onları elbette sözlerinin anlamından dahi bilirsin. Ve Yüce Allah sizin amellerinizi bilir."

Ey müşteri, bir topraktan yapılmış bardağı satın alacağın vakit, elini onun

نَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَم أَعْمَالَكُمْ (Muhammed, 47/29-30) Ya'nî "Kalblerinde maraz-ı nifâk olanlar; Allah Teâlâ onların buğz ve adâvetlerini dışarıya çıkarmaz mı zannettiler. Ve eğer biz istesek, onları sana gösteririz. İmdi sen onları sîmâlarıyla tanırsın; sen onları elbette sözlerinin ma'nâsından dahi bilirsin. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizi bilir."

792. Yezdân, nebîye sevk-ı kelâm mahallinde ehl-i nifakdan pek kolay bir nişân dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

792. Yüce Allah, peygambere söz söyleme yerinde nifak ehli için çok kolay bir işaret bildirdi.

Yüce Allah, şanlı peygamberine Kur'ân-ı Kerîm'inde, içinden başka türlü düşünüp, dışından başka türlü söyleyen münafıklardan çok kolay bir işaret ve alâmet verdi. Sen onları söz söyleme yerinde sözlerinden tanırsın, buyurdu.

Hak Teâlâ hazretleri Nebiyy-i zîşânına Kur'ân-ı Kerîm'inde, içinden başka türlü düşünüp, dışından başka türlü söyleyen münafıklardan pek kolay bir nişân ve alâmet verdi. Sen onları sevk-ı kelâm mahallinde sözlerinden tanırsın, buyurdu.

793. Eğer münafık, iri, bedî' ve bülend kāmet olsa, onu lahnda ve kavilde açık tanırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

793. Eğer münafık, iri, güzel ve uzun boylu olsa, onu konuşmasından ve sözünden açıkça tanırsın.

"Zeft" iri ve büyük olana, "nağz" güzel ve iyi olana denir. "Hevl" doğru, dürüst, uzun boylu ve korkunç anlamlarına gelir. Yani "Münafık her ne kadar beden ve kıyafet açısından büyük bir yapıya sahip olsa, görünüşü beğenilecek bir cüsseye ve güzel konuşmaya malik olsa, hatta görünüşü korkunç olsa bile, sen onu söz söylerken aldığı tavırlardan ve sözünün anlamından açıkça tanırsın. Nasıl ki Yüce Allah hazretleri Münafıkûn sûresinde buyurur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münafıkûn, 63/4) Yani 'Ey Habibim, sen o münafıkları gördüğün zaman cisimlerini beğenir ve şaşırırsın; ve söz söylerlerse, onların sözünü dinlersin; onlar duvara dayanmış kütük gibidir.'"

"Zeft" iri ve cesîm ve "nağz" bedî' ve iyi olan bir şeye derler. "Hevl" rast ve dürüst ve bülend-kāmet ve korkunç ma'nâlarına gelir. Ya'nî “Münafık her ne kadar kalıp ve kıyafet i'tibariyle cesâmet sâhibi ve hey'etçe beğenilecek bir cüsseye ve fesâhat-i kelâma mâlik ve görünüşü hevlnâk ve korkunç olsa bile, sen onu söz söylerken aldığı vazı'lardan ve kelâmının ma'nâsından açıkça tanırsın. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Münafıkūn'da buyurur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münafıkūn, 63/4) Ya'nî “Yâ Habibim, sen o münafıkları gördüğün vakit cisimlerini beğenir ve taaccüb edersin; ve söz söylerler ise, onların sözünü dinlersin; onlar duvara dayanmış kütük gibidir.”

794. Vaktaki toprak bardakları satın alırsın, ey müşteri, tecrübe edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

794. Ey müşteri, toprak bardakları satın aldığın zaman tecrübe edersin.

795. O bardak üzerine el vurursun, niçin? Tâ ki tanînden çatlağı anlayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

795. O bardak üzerine el vurursun, niçin? Tâ ki tınısından çatlağı anlayasın.

Ey müşteri, bir topraktan yapılmış bardağı satın alacağın zaman, elini onun üzerine tın tın vurursun ve onun çatlak olup olmadığını, sesinden ve tınısından anlamak için tecrübe ve muayene edersin.

Ey müşteri, bir topraktan yapılmış bardağı satın alacağın vakit, elini onun üzerine tın tın vurursun ve onun çatlak olup olmadığını, sesinden ve tinnetinden anlamak için tecrübe ve muayene edersin.

796. Çatlağın sesi başka türlü olur; ses çavuştur, onun önünde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

796. Çatlağın sesi başka türlü olur; ses çavuştur, onun önünde gider.

Münafıklar da çatlak bardaklar gibidir. Sözlerinin ahenginden ve üslûbundan, içlerinin çürüklüğü ortaya çıkar; çünkü ses, padişahların gelişini haber vermek için önde yürüyen çavuşlara benzer.

Münafıklar da çatlak bardaklar gibidir. Sözlerinin lahninden ve üslûbundan, bâtınlarının çürüklüğü zâhir olur; zîrâ ses, pâdişahların vürûdunu ihbâr için önde yürüyen çavuşlara benzer.

797. Ses gelir ki, onu ta'rif etsin; masdar gibi, fiil onu tasrif eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

797. Ses gelir ki, onu tarif etsin; masdar gibi, fiil onu tasrif eder.

Sarfa dair ilimde sabittir ki, eğer fiil illetli (zayıf harfli) olmuş olursa, masdarda da illetlenme meydana gelir. "Kâim" ve "kıyâmen" kelimeleri gibi. Ve eğer fiil illetli olmazsa, masdarda da illetlenme meydana gelmez. Bu sebeple illetli olan fiillerde masdarın tasrifi (çekimi) gerekli olur. Örneğin "kıyâm" kelimesi "kâme" fiilinin masdarıdır. Bunun geçmiş zaman fiili aslında "kaveme" idi; ondan sonra "vâv" harfini "elif"e dönüştürdüler, "kâme" oldu. Ve geçmiş zaman fiilinde bu şekilde tasrif meydana gelince, bu fiil kendisinin masdarı ve aslı olan "kıvâm" kelimesini tasrif ederek "kıyâm" şekline getirdi.

Aynı şekilde "va'ade" fiilinin masdarı, aslında "va'den" olduğu hâlde, masdar illetli fiile tabi olduğu için bu "va'ade" fiilinin başındaki "vâv" harfi düşürüldü ve fiiline benzemesi için, onun masdarında da tasrif meydana geldi. "Va'den" kelimesinden de "vâv" harfi düşürüldü ve "elif" yerine, sonuna "tâ" harfi getirildi, "ıdeten" oldu. Bu sebeple illetten salim (sağlam) olan fiillerin masdarları da salim kalırlar; illetten salim olmayan fiiller, kendi masdarlarını tasrif ederler.

Şimdi bu sarf kaidesi örneğine uygun olarak eğer münafığın fiili mesabesinde olan sözü ve sesi illetli ise, o söz ve sesin masdarı olan onun bâtınının da illetli olduğuna delil olur. Bu anlama dayanarak "Ez-zâhir unvânü'l-bâtın" yani "Zahir, bâtının ünvanıdır" demişlerdir. Ve âlemlerin Efendisi (s.a.v.) namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördükleri zaman "Lev haşaa kalbuhu lehaşaat cevârihuhu" yani "Eğer kalbi huşu içinde olsaydı, azaları da huşu içinde olurdu" buyurmuşlardır.

İlm-i sarfda mukarrerdir ki, eğer fiil muallel olmuş olursa, masdarda dahi ta'lîl vâki' olur. Käim ve kıyâmen gibi. Ve eğer fiil muallel olmazsa, masdarda dahi ta'lîl vâki' olmaz. Binâenaleyh muallel olan fiillerde masdarın tasrîfi lâzım gelir. Meselâ "kıyâm" kelimesi "käme”nin masdarıdır. Bunun fiil-i mâzîsi aslında "kaveme" idi; ondan sonra "vâv"ı "elif"e tebdîl ettiler, "käme" oldu. Ve fiil-i mâzî de bu sûretle tasrîf vâki' olunca, bu fiil kendisinin masdarı ve aslı olan "kıvâm" kelimesini tasrîf ederek "kıyâm” sûretine getirdi.

Ve kezâ "va'ade"nin masdarı, aslında "va'den" olduğu halde, masdar i'lâl fiiline tâbi' olduğu için bu "va'ade"nin evvelindeki "vâv" hazf olundu ve fiiline benzemesi için, onun masdarında dahi tasrif vâki' oldu. "Va'den"den dahi "vâv" hazf olundu ve "elif"e bedel, nihâyetine "tâ" getirildi, ""ideten" oldu. Binâenaleyh illetten sâlim olan fiillerin masdarları da sâlim kalırlar; illetten sâlim olmayan fiiller, kendi masdarlarını tasrîf ederler.

İmdi bu kāide-i sarf misâline mutâbık olarak eğer münafıkın fiili mesabesinde olan sözü ve sesi ma'lûl ise, o söz ve sesin masdarı olan onun bâtınının dahi ma'lûliyyetine delil olur. Bu ma'naya binaen الظاهر عنوان الباطن ya'nî “Zahir, bâtının ünvanıdır" demişlerdir. Ve Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördükleri vakit لو خشع قلبه الخشعت جوارحه ya'nî "Eğer kalbi hâşi' olsa idi, a'zâsı dahi hâşi' olurdu" buyurmuşlardır.

798. Vaktaki imtihan sözü yüz gösterdi, hemen Hârût kıssası hatırıma geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

798. İmtihan sözü ortaya çıktığında, hemen Hârût kıssası aklıma geldi.

Üzerine tın tın vurursun ve onun çatlak olup olmadığını, sesinden ve tınlamasından anlamak için tecrübe ve muayene edersin.

üzerine tın tın vurursun ve onun çatlak olup olmadığını, sesinden ve tinne- tinden anlamak için tecrübe ve muayene edersin.

796. Çatlağın sesi başka türlü olur; ses çavuştur, onun önünde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

796. Çatlağın sesi başka türlü olur; ses çavuştur, onun önünde gider.

Münafıklar da çatlak bardaklar gibidir. Sözlerinin ahenginden ve üslûplarından, içlerinin çürüklüğü ortaya çıkar; çünkü ses, padişahların gelişini haber vermek için önde yürüyen çavuşlara benzer.

Münafıklar da çatlak bardaklar gibidir. Sözlerinin lahninden ve üslûbun- dan, bâtınlarının çürüklüğü zâhir olur; zîrâ ses, pâdişahların vürûdunu ihbâr için önde yürüyen çavuşlara benzer.

797. Ses gelir ki, onu ta'rif etsin; masdar gibi, fiil onu tasrif eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

797. Ses gelir ki, onu tarif etsin; masdar gibi, fiil onu tasrif eder.

Sarftaki (dilbilgisindeki) kural şudur ki, eğer fiil illetli (zayıf harfli) olursa, masdarda da illetlenme meydana gelir. "Kâim" ve "kıyâmen" örneklerinde olduğu gibi. Ve eğer fiil illetli olmazsa, masdarda da illetlenme meydana gelmez. Bu sebeple, illetli olan fiillerde masdarın tasrifi (çekimi/değişimi) gerekir. Örneğin "kıyâm" kelimesi "kâme" fiilinin masdarıdır. Bu fiilin geçmiş zaman hâli aslında "kaveme" idi; ondan sonra "vâv" harfini "elif"e dönüştürdüler, "kâme" oldu. Ve geçmiş zaman fiilinde bu şekilde tasrif meydana gelince, bu fiil kendisinin masdarı ve aslı olan "kıvâm" kelimesini tasrif ederek "kıyâm" şekline getirdi.

Ve aynı şekilde "va'ade" fiilinin masdarı, aslında "va'den" olduğu hâlde, masdar illetlenme fiiline tabi olduğu için bu "va'ade" fiilinin başındaki "vâv" harfi düşürüldü ve fiiline benzemesi için, onun masdarında da tasrif meydana geldi. "Va'den" kelimesinden de "vâv" harfi düşürüldü ve "elif" yerine, sonuna "tâ" harfi getirildi, "ıdeten" oldu. Bu sebeple, illetten salim (sağlam) olan fiillerin masdarları da salim kalırlar; illetten salim olmayan fiiller, kendi masdarlarını tasrif ederler.

Şimdi bu sarf kuralı örneğine uygun olarak, eğer münafığın fiili mesabesinde olan sözü ve sesi illetli ise, o söz ve sesin masdarı olan onun bâtınının da illetli olduğuna delil olur. Bu anlama binaen "الظاهر عنوان الباطن" yani "Zahir, bâtının ünvanıdır" demişlerdir. Ve âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz, namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördükleri vakit "لو خشع قلبه الخشعت جوارحه" yani "Eğer kalbi huşu içinde olsa idi, azaları da huşu içinde olurdu" buyurmuşlardır.

İlm-i sarfda mukarrerdir ki, eğer fiil muallel olmuş olursa, masdarda da- hi ta'lîl vâki' olur. Käim ve kıyâmen gibi. Ve eğer fiil muallel olmazsa, mas- darda dahi ta'lîl vâki' olmaz. Binâenaleyh muallel olan fiillerde masdarın tasrîfi lâzım gelir. Meselâ "kıyâm" kelimesi "käme”nin masdarıdır. Bunun fiil-i mâzîsi aslında "kaveme" idi; ondan sonra "vâv"ı "elif"e tebdîl ettiler, "käme" oldu. Ve fiil-i mâzî de bu sûretle tasrîf vâki' olunca, bu fiil kendisi- nin masdarı ve aslı olan "kıvâm" kelimesini tasrîf ederek "kıyâm” sûretine getirdi.

Ve kezâ "va'ade"nin masdarı, aslında "va'den" olduğu halde, masdar i'lâl fiiline tâbi' olduğu için bu "va'ade"nin evvelindeki "vâv" hazf olundu ve fi- iline benzemesi için, onun masdarında dahi tasrif vâki' oldu. "Va'den"den da- hi "vâv" hazf olundu ve "elif"e bedel, nihâyetine "tâ" getirildi, ""ideten" ol- du. Binâenaleyh illetten sâlim olan fiillerin masdarları da sâlim kalırlar; illet- ten sâlim olmayan fiiller, kendi masdarlarını tasrîf ederler.

İmdi bu kāide-i sarf misâline mutâbık olarak eğer münafıkın fiili mesa- besinde olan sözü ve sesi ma'lûl ise, o söz ve sesin masdarı olan onun bâ- tınının dahi ma'lûliyyetine delil olur. Bu ma'naya binaen الظاهر عنوان الباطن ya'nî “Zahir, bâtının ünvanıdır" demişlerdir. Ve Server-i âlem (s.a.v.) Efen- dimiz namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördükleri vakit لو خشع قلبه الخشعت جوارحه ya'nî "Eğer kalbi hâşi' olsa idi, a'zâsı dahi hâşi' olurdu" bu- yurmuşlardır.

798. Vaktaki imtihan sözü yüz gösterdi, hemen Hârût kıssası hatırıma geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

798. İmtihan sözü ortaya çıktığında, hemen Hârût kıssası aklıma geldi.

## Hârût'un ve Mârût'un kıssası ve Hak Teâlâ'nın imtihanları üzerine onların cür'eti

799. Bundan evvel ondan biraz söylemiş idik; halbuki ne söyleriz? Onun binlerinden birini.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

799. Bundan önce ondan biraz bahsetmiştik; halbuki ne söyleriz? Onun binlerinden birini.

Bu Harut ve Marut kıssasını bundan önce birinci cildin başlarında ve ortalarında biraz anlatmıştık. Burada da başka bir yönünden bahsediyoruz; ve sırası geldikçe diğer ciltlerde de bu kıssanın hakikatlerinden söz edeceğiz. Fakat söylediğimiz nedir? Bu kıssanın hakikat sırlarının ancak binde biridir.

Bu Hârût ve Mârût kıssasını bundan evvel I. cildin ibtidalarında ve ortalarında biraz söylemiş idik. Burada da diğer bir vechinden söylüyoruz; ve sırası düştükçe diğer cildlerde de bu kıssanın hakîkatlerinden bahs edeceğiz. Fakat söylediğimiz nedir? Bu kıssanın rumûz-ı hakāyıkının ancak binlerde biridir.

800. Onun hakkında tahkîkler söylemek istedim; şimdiye kadar ta'vîklerden geri kaldı. [798]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

800. Onun hakkında tahkikler söylemek istedim; şimdiye kadar gecikmelerden geri kaldı.

Bu kıssa hakkındaki hakikat sırlarının perdelerini açmak istedim; fakat şimdiye kadar sözlerin sözleri çekmesi suretiyle meydana gelen gecikmelerden dolayı geri kaldı.

Bu kıssa hakkındaki rumûz-ı hakāyıkın perdelerini açmak istedim; fakat şimdiye kadar sözler sözleri celb etmek sûretiyle vâki' olan teahhürlerden dolayı geri kaldı.

801. Diğer bir cümle dahi onun çoğundan azı, filden bir uzvun şerhi söylenmiş gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

801. Diğer bir cümle dahi onun çoğundan azı, filden bir uzvun şerhi söylenmiş gelsin.

Bu sunacağımız diğer bir cümlede dahi o kıssanın işaret ettiği hakikat sırlarının çoğundan azı ve örneğin filin bir uzvunun açıklaması ve beyanı söylenmiş olsun.

Bu îrâd edeceğimiz dîğer bir cümlede dahi o kıssanın delâlet ettiği rumûz-ı hakāyıkın çoğundan azı ve meselâ filin bir uzvunun şerh ve beyânı söylenmiş olsun.

802. Hârût'u ve Mârût'u dinle; ey bizler senin yüzünün gulâmı ve çâkerleri olduğumuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

802. Hârût'u ve Mârût'u dinle; ey bizler senin yüzünün kölesi ve hizmetkârları olduğumuz!

## Hârût'un ve Mârût'un kıssası ve Hak Teâlâ'nın imtihanları üzerine onların cür'eti

799. Bundan evvel ondan biraz söylemiş idik; halbuki ne söyleriz? Onun binlerinden birini.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

799. Bundan önce ondan biraz bahsetmiştik; oysa ne söyleriz? Onun binlerinden birini.

Bu Hârût ve Mârût kıssasını bundan önce I. cildin başlarında ve ortalarında biraz anlatmıştık. Burada da başka bir yönünden bahsediyoruz; ve sırası geldikçe diğer ciltlerde de bu kıssanın hakikatlerinden söz edeceğiz. Fakat söylediğimiz nedir? Bu kıssanın hakikat sırlarının ancak binde biridir.

Bu Hârût ve Mârût kıssasını bundan evvel I. cildin ibtidâlarında ve ortalarında biraz söylemiş idik. Burada da diğer bir vechinden söylüyoruz; ve sırası düştükçe diğer cildlerde de bu kıssanın hakîkatlerinden bahs edeceğiz. Fakat söylediğimiz nedir? Bu kıssanın rumûz-ı hakāyıkının ancak binlerde biridir.

800. Onun hakkında tahkîkler söylemek istedim; şimdiye kadar ta'vîklerden geri kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

800. Onun hakkında tahkikler söylemek istedim; şimdiye kadar gecikmelerden geri kaldı.

Bu kıssa hakkındaki hakikat sırlarının perdelerini açmak istedim; fakat şimdiye kadar sözlerin sözleri çekmesi suretiyle meydana gelen gecikmelerden dolayı geri kaldı.

Bu kıssa hakkındaki rumûz-ı hakāyıkın perdelerini açmak istedim; fakat şimdiye kadar sözler sözleri celb etmek sûretiyle vâki' olan teahhürlerden dolayı geri kaldı.

801. Diğer bir cümle dahi onun çoğundan azı, filden bir uzvun şerhi söylenmiş gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

801. Diğer bir cümle dahi onun çoğundan azı, filden bir uzvun şerhi söylenmiş gelsin.

Bu sunacağımız diğer bir cümlede dahi o kıssanın işaret ettiği hakikat sırlarının çoğundan azı ve örneğin filin bir uzvunun açıklaması ve beyanı söylenmiş olsun.

Bu îrâd edeceğimiz dîğer bir cümlede dahi o kıssanın delâlet ettiği rumûz-ı hakāyıkın çoğundan azı ve meselâ filin bir uzvunun şerh ve beyânı söylenmiş olsun.

802. Hârût'u ve Mârût'u dinle; ey bizler senin yüzünün gulâmı ve çâkerleri olduğumuz! Ey senin musaffâ olan vech-i bâtınının kölesi ve çâkerleri olduğumuz Hüsâmeddîn Çelebi, Hârût ve Mârût kıssasındaki incelikleri dinle; şöyle ki:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

802. Hârût'u ve Mârût'u dinle; ey bizler senin yüzünün kulu ve hizmetkârları olduğumuz! Ey senin saf iç yüzünün kulu ve hizmetkârları olduğumuz Hüsâmeddîn Çelebi, Hârût ve Mârût kıssasındaki incelikleri dinle; şöyle ki:

803. Temâşâ-yı ilâhîden ve şahın istidracının acaiblerinden sarhoş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

803. İlahi temaşadan ve şahın istidracının acayipliklerinden sarhoş idiler.

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretleri, Istılâhât-ı Sûfiyye adlı eserinde "istidrâc"ı şöyle tanımlar: الاستدراج ان يجعل الله تعالى العبد مقبول الحاجة وقتا فوقتا الى اقصى عمره للابتدال بالبلاء والعذاب وقيل الاهانة بالنظر الى المأل Yani "Yüce Allah'ın bir kulunu, ömrünün sonuna kadar belâ ve azap ile sınamak için zaman zaman ihtiyaçları kabul edilen bir kul kılmasıdır; ve sonuca bakıldığında bu bir aşağılamadır denilir." Ve diğer tanımı ise الاستدراج هو ان تكون بعيدا من رحمة الله تعالى و قريبا الى العقاب تدريجا fi, yani istidrâc, Yüce Allah'ın rahmetinden yavaş yavaş uzaklaşmak ve cezasına yaklaşmaktır." Yani Hârût ve Mârût isimli melekler, ilahi tecellilerin temaşasından ve o gerçek şahın (Allah'ın) kulları hakkındaki istidracının şaşırtıcı olaylarından sarhoş olmuşlardı.

"İstidrâc"ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabi hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'sinde şöyle ta'rif buyururlar: الاستدراج ان يجعل الله تعالى العبد مقبول الحاجة وقتا فوقتا الى اقصى عمره للابتدال بالبلاء والعذاب وقيل الاهانة بالنظر الى المأل Yanî "Allah Teâlâ'nın bir kulunu ömrünün nihâyetine kadar belâ' ve azab ile ibtidal için vakit vakit makbûlü'l-hâce kılmasıdır; ve meâle nazaran ihanettir denilir." Ve diğer ta'rîfi الاستدراج هو ان تكون بعيدا من رحمة الله تعالى و قريبا الى العقاب تدريجا fi, yani istidrâc, Allah Teâlâ'nın rahmetinden tedrîcen uzak ve ikābına yakın olmaktır." Ya'nî Hârût ve Mârût nâmındaki melekler, tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından ve o şâh-ı hakîkînin kulları hakkındaki istidrâcının hâdisât-ı acîbesinden sarhoş olmuş idiler.

804. Hakk'ın istidracından böyle sarhoşluklar vardır; acaba Hakk'ın mi'râcı ne sarhoşluklar yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

804. Hakk'ın istidracından böyle sarhoşluklar vardır; acaba Hakk'ın mi'râcı ne sarhoşluklar yapar?

Hakk'ın istidracından, yani tecellilerinin (ilahi görünüşlerin) inişinden böyle sarhoşluklar meydana gelince, acaba Hakk'ın mi'râcı, yani tecellilerinin yükselişleri ne gibi sarhoşluklara sebep olur, var kıyas et!

Hakk'ın istidrâcından ya'nî tecelliyât-ı nüzûliyyesinden böyle sarhoşluklar vâki' olunca, ya acaba Hakk'ın mi'râcı, ya'nî tecelliyât-ı urûciyyesi ne gibi sarhoşluklara sebeb olur, var kıyâs et!

805. Onun tuzağının dânesi böyle sarhoşluk gösterdi; onun in'âmının sofrası neler açmayı bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

805. Onun tuzağının dânesi böyle sarhoşluk gösterdi; onun in'âmının (nimet vermesinin) sofrası neler açmayı bilir!

"Tuzağın dânesi"nden kastedilen, istidrâcdır (Allah'ın bir kişiye, günahlarına rağmen nimet vermeye devam etmesiyle onu yavaş yavaş helake sürüklemesi) ki, neticesi belaya uğramak ve azaptır. Ve bu istidrâc, celâlî (kahredici, azametli) tecellîdir (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünmesi). "Hân-ı in'âm"dan kastedilen ise cemâlî (güzellik ve lütuf içeren) tecellîlerdir. Yani "Hakk'ın celâlî tecellîleri böyle sarhoşluk meydana getirirse, artık onun cemâlî tecellîlerinin ne gibi lütuf kapıları açacağını tasavvur et!"

"Tuzağın dânesi"nden murâd, istidrâcdır ki, netîcesi ibtilâdır ve azabdır. Ve bu istidrâc tecellî-i celâlîdir. "Hân-ı in'âm"dan murâd tecelliyât-ı cemâliyyedir. Ya'nî "Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesi böyle sarhoşluk îka' ederse, artık onun tecelliyât-ı cemâliyyesinin ne gibi lutuf kapıları açacağını tasavvur et!"

806. Sarhoş ve kemendden kurtulmuş idiler; âşıkça hay ve hûy vururlar idi. Ey senin musaffâ olan vech-i bâtınının kölesi ve çâkerleri olduğumuz Hüsâmeddîn Çelebi, Hârût ve Mârût kıssasındaki incelikleri dinle; şöyle ki:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

806. Sarhoş ve kemendden kurtulmuş idiler; âşıkça hay ve hûy vuruyorlardı. Ey senin saf olan bâtın yüzünün kölesi ve hizmetkârları olduğumuz Hüsâmeddîn Çelebi, Hârût ve Mârût kıssasındaki incelikleri dinle; şöyle ki:

803. Temâşâ-yı ilâhîden ve şahın istidracının acaiblerinden sarhoş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

803. İlahi temaşadan ve şahın istidracının (Allah'ın bir kulunu yavaş yavaş azaba yaklaştırması) acayipliklerinden sarhoş idiler.

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretleri, Istılâhât-ı Sûfiyye adlı eserinde "istidrâc"ı şöyle tanımlar: الاستدراج ان يجعل الله تعالى العبد مقبول الحاجة وقتا فوقتا الى اقصى عمره للابتدال بالبلاء والعذاب وقيل الاهانة بالنظر الى المأل Yani "Allah Teâlâ'nın bir kulunu ömrünün sonuna kadar bela ve azap ile sınamak için zaman zaman ihtiyaçları karşılanan bir kul yapmasıdır; ve sonuca bakıldığında bu bir aşağılama denilir." Ve diğer tanımı الاستدراج هو ان تكون بعيدا من رحمة الله تعالى و قريبا الى العقاب تدريجا fi, yani istidrâc, Allah Teâlâ'nın rahmetinden yavaş yavaş uzaklaşmak ve azabına yaklaşmaktır. Yani Hârût ve Mârût isimli melekler, ilahi tecellilerin temaşasından ve o gerçek şahın (Allah'ın) kulları hakkındaki istidracının şaşırtıcı olaylarından sarhoş olmuşlardı.

"İstidrâc"ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabi hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'sinde şöyle ta'rif buyururlar: الاستدراج ان يجعل الله تعالى العبد مقبول الحاجة وقتا فوقتا الى اقصى عمره للابتدال بالبلاء والعذاب وقيل الاهانة بالنظر الى المأل Ya'nî "Allah Teâlâ'nın bir kulunu ömrünün nihâyetine kadar belâ' ve azab ile ibtidal için vakit vakit makbûlü'l-hâce kılmasıdır; ve meâle nazaran ihanettir denilir." Ve diğer ta'rîfi الاستدراج هو ان تكون بعيدا من رحمة الله تعالى و قريبا الى العقاب تدريجا fi ,yani istidrâc Allah Teâlâ'nın rahmetinden tedrîcen uzak ve ikābına yakın olmaktır." Ya'nî Hârût ve Mârût nâmındaki melekler, tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından ve o şâh-ı hakîkînin kulları hakkındaki istidrâcının hâdisât-ı acíbesinden sarhoş olmuş idiler.

804. Hakk'ın istidracından böyle sarhoşluklar vardır; acaba Hakk'ın mi'râcı ne sarhoşluklar yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

804. Hakk'ın istidracından böyle sarhoşluklar vardır; acaba Hakk'ın mi'râcı ne sarhoşluklar yapar?

Hakk'ın istidracından, yani tecellilerinin (ilahi görünüşlerin) inişinden böyle sarhoşluklar meydana gelince, acaba Hakk'ın mi'râcı, yani tecellilerinin yükselişleri ne gibi sarhoşluklara sebep olur, var kıyas et!

Hakk'ın istidrâcından ya'nî tecelliyât-ı nüzûliyyesinden böyle sarhoşluklar vâki' olunca, ya acaba Hakk'ın mi'râcı, ya'nî tecelliyât-ı urûciyyesi ne gibi sarhoşluklara sebeb olur, var kıyâs et!

805. Onun tuzağının dânesi böyle sarhoşluk gösterdi; onun in'âmının sofrası neler açmayı bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

805. Onun tuzağının dânesi böyle sarhoşluk gösterdi; onun in'âmının (nimet vermesinin) sofrası neler açmayı bilir!

"Tuzağın dânesi"nden kastedilen, istidrâcdır (Allah'ın bir kişiye, günahlarına rağmen nimet vermeye devam etmesiyle onu yavaş yavaş helake sürüklemesi) ki, neticesi belaya uğramak ve azaptır. Ve bu istidrâc, celâlî (kahredici, azametli) tecellîdir (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünmesi). "Hân-ı in'âm"dan kastedilen ise cemâlî (güzellik ve lütuf içeren) tecellîlerdir. Yani "Hakk'ın celâlî tecellîleri böyle sarhoşluk meydana getirirse, artık onun cemâlî tecellîlerinin ne gibi lütuf kapıları açacağını tasavvur et!"

"Tuzağın dânesi"nden murâd, istidrâcdır ki, netîcesi ibtilâdır ve azabdır. Ve bu istidrâc tecellî-i celâlîdir. "Hân-ı in'âm"dan murâd tecelliyât-ı cemâliyyedir. Ya'nî "Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesi böyle sarhoşluk îka' ederse, artık onun tecelliyât-ı cemâliyyesinin ne gibi lutuf kapıları açacağını tasavvur et!"

806. Sarhoş ve kemendden kurtulmuş idiler; âşıkça hay ve hûy vururlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

806. Sarhoş ve kemendden kurtulmuş idiler; âşıkça hay ve hûy vururlar idi.

O Hârût ve Mârût, meleklik mertebesinde ilâhî tecellilerin (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması) seyredilmesinden sarhoş ve nefis bağından kurtulmuş idiler; ve tam bir temizlik üzere olup âşıkça coşkuyla bağırır ve taşkınlıklar gösterirler idi.

O Hârût ve Mârût mertebe-i melekiyyette tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından sarhoş ve nefis kemendinden kurtulmuş idiler; ve tahâret-i kâmile üzerine olup âşıkça hây ve hûy ederler ve şûrîdelikler gösterirler idi.

807. Yolda bir pusu ve imtihan var idi; onun fırtınası, dağı çöp gibi kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

807. Yolda bir pusu ve imtihan vardı; onun fırtınası, dağı çöp gibi kapardı.

O meleklerin melekî hayatları yolunda, ilâhî kazânın (Allah'ın küllî hükmü) gizlendiği bir pusu ve bir ilâhî imtihan vardı ki, o kazânın ve imtihanın fırtınası, makamında sabit ve köklü olan bir dağı, saman çöpü gibi kapıp savururdu.

O meleklerin hayât-ı melekiyyeleri yolunda kazâ-yı ilâhînin gizlendiği bir pusu ve bir imtihân-ı ilâhî var idi ki, o kazânın ve imtihanın fırtınası, makāmında sabit ve râsih olan bir dağı, saman çöpü gibi kapıp savurur idi.

808. İmtihan onları alt ve üst etti; bunlardan sarhoşun ne vakit haberi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

808. İmtihan onları alt ve üst etti; bunlardan sarhoşun ne vakit haberi olur?

İlâhî imtihan o melekleri altüst etti; melekî mertebede Hak sarhoşlarının bu gibi ilâhî kazâdan (Allah'ın küllî hükmü) ve Hak'tan gelen imtihanlardan hiç haberleri olur mu?

İmtihân-ı ilâhî o melekleri altüst etti; mertebe-i melekiyyette Hak sarhoşlarının bu gibi kazâ-yı ilâhîden ve imtihânât-ı Hak'dan hiç haberleri olur mu?

809. Onun önünde hendek ve meydan birdir; kuyu ve hendek önünde hoş bir meslektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

809. Onun önünde hendek ve meydan birdir; kuyu ve hendek önünde hoş bir meslektir.

Böyle bir sarhoşun önünde çukur bir hendek ile düz bir meydan eşittir; aynı şekilde derin bir kuyu ile, az derin olan bir hendek o sarhoş için gidilip yürünecek bir yerdir.

Bu gibi bir sarhoşun önünde çukur bir hendek ile düz bir meydan müsâvîdir; ve kezâ derin bir kuyu ile, az derin olan bir hendek o sarhoş için gidilip yürünecek bir mahaldir.

810. O dağ keçisi o yüksek dağın üzerinde zararsız bir yemek için koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

810. O dağ keçisi o yüksek dağın üzerinde zararsız bir yemek için koşar.

Böyle bir sarhoşun hâli, dağ keçisinin hâline benzer; nasıl ki o dağ keçisi, zararsızca, yani avcıların tuzağına tutulmaktan emin olarak bir gıda tedarik etmek için, o yüksek dağlar üzerinde koşup gezer.

Böyle bir sarhoşun hâli, dağ keçisinin hâline benzer; nitekim o dağ keçisi, zararsızca, ya'nî avcıların tuzağına tutulmaktan emîn olarak bir gıdâ tedârik etmek için, o yüksek dağlar üzerinde koşup gezer.

811. Nihayet alef toplar; ansızın hükm-i âsumândan başka bir oyun görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

811. Sonunda keçi otlar; ansızın ilâhî hükümden başka bir oyun görür.

O keçi sonunda o dağın tepesinde otlar; fakat ansızın ilâhî hükümden ve ilâhî kazâdan başka türlü bir oyun görür, şöyle ki: O Hârût ve Mârût, melekî mertebede ilâhî tecellilerin temaşasından sarhoş ve nefis kemendinden kurtulmuş idiler; ve tam bir temizlik üzere olup âşıkça hay ve huy ederler ve şaşkınlıklar gösterirler idi.

O keçi nihâyet o dağın tepesinde otlar; fakat ansızın hükm-i âsumândan ve kazâ-yı ilâhîden başka türlü bir oyun görür, şöyle ki: O Hârût ve Mârût mertebe-i melekiyyette tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından sarhoş ve nefis kemendinden kurtulmuş idiler; ve tahâret-i kâmile üzerine olup âşıkça hây ve hûy ederler ve şûrîdelikler gösterirler idi.

807. Yolda bir pusu ve imtihan var idi; onun fırtınası, dağı çöp gibi kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

807. Yolda bir pusu ve imtihan vardı; onun fırtınası, dağı çöp gibi kapardı.

O meleklerin melekî hayatları yolunda, ilâhî kazânın (Allah'ın küllî hükmü) gizlendiği bir pusu ve bir ilâhî imtihan vardı ki, o kazânın ve imtihanın fırtınası, makamında sabit ve köklü olan bir dağı, saman çöpü gibi kapıp savururdu.

O meleklerin hayât-ı melekiyyeleri yolunda kazâ-yı ilâhînin gizlendiği bir pusu ve bir imtihân-ı ilâhî var idi ki, o kazânın ve imtihanın fırtınası, makāmında sabit ve râsih olan bir dağı, saman çöpü gibi kapıp savurur idi.

808. İmtihan onları alt ve üst etti; bunlardan sarhoşun ne vakit haberi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

808. İmtihan onları alt ve üst etti; bunlardan sarhoşun ne vakit haberi olur?

İlâhî imtihan o melekleri altüst etti; melekî mertebede Hak sarhoşlarının bu gibi ilâhî kazâdan (Allah'ın küllî hükmü) ve Hak'tan gelen imtihanlardan hiç haberleri olur mu?

İmtihân-ı ilâhî o melekleri altüst etti; mertebe-i melekiyyette Hak sarhoşlarının bu gibi kazâ-yı ilâhîden ve imtihânât-ı Hak'dan hiç haberleri olur mu?

809. Onun önünde hendek ve meydan birdir; kuyu ve hendek önünde hoş bir meslektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

809. Onun önünde hendek ve meydan birdir; kuyu ve hendek önünde hoş bir meslektir.

Böyle bir sarhoşun önünde çukur bir hendek ile düz bir meydan eşittir; aynı şekilde derin bir kuyu ile, az derin olan bir hendek o sarhoş için gidilip yürünecek bir yerdir.

Bu gibi bir sarhoşun önünde çukur bir hendek ile düz bir meydan müsâvîdir; ve kezâ derin bir kuyu ile, az derin olan bir hendek o sarhoş için gidilip yürünecek bir mahaldir.

810. O dağ keçisi o yüksek dağın üzerinde zararsız bir yemek için koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

810. O dağ keçisi o yüksek dağın üzerinde zararsız bir yemek için koşar.

Böyle bir sarhoşun hâli, dağ keçisinin hâline benzer; nasıl ki o dağ keçisi, zararsızca, yani avcıların tuzağına tutulmaktan emin olarak bir gıda tedarik etmek için, o yüksek dağlar üzerinde koşup gezer.

[808] Böyle bir sarhoşun hâli, dağ keçisinin hâline benzer; nitekim o dağ keçisi, zararsızca, ya'nî avcıların tuzağına tutulmaktan emîn olarak bir gıdâ tedârik etmek için, o yüksek dağlar üzerinde koşup gezer.

811. Nihayet alef toplar; ansızın hükm-i âsumândan başka bir oyun görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

811. Nihayet keçi otlar; ansızın göklerin hükmünden başka bir oyun görür.

O keçi nihayet o dağın tepesinde otlar; fakat ansızın göklerin hükmünden ve ilâhî kazâdan başka türlü bir oyun görür, şöyle ki:

O keçi nihâyet o dağın tepesinde otlar; fakat ansızın hükm-i âsumândan ve kazâ-yı ilâhîden başka türlü bir oyun görür, şöyle ki:

812. Diğer bir dağa nazar atar; o diğer dağın üzerinde dişi keçiyi görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

812. Başka bir dağa bakar; o diğer dağın üzerinde dişi keçiyi görür.

813. Derhal onun gözü kararır; sarhoş olarak bundan ona kadar sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

813. Derhal onun gözü kararır; sarhoş olarak bundan ona kadar sıçrar.

Karşıki dağda dişiyi gören keçinin gözü kararır ve şehvet sarhoşu olarak bu dağdan o dağa kadar sıçrar; aradaki uçurumu göremez olur.

Karşıkî dağda dişiyi gören keçinin gözü kararır ve şehvet sarhoşu olarak bu dağdan o dağa kadar sıçrar; aradaki uçurumu göremez olur.

814. Ona öyle yakın görünür ki, evin bulaşık çukuru etrafında koşmak kadar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

814. Ona öyle yakın görünür ki, evin bulaşık çukuru etrafında koşmak kadar.

Keçiye, arasında koskoca bir uçurum olan o dağ, evin içindeki bulaşık çukuru etrafında dolaşmak kadar yakın görünür. "Bâlûa" ve "belûa" su dökecek çukur ve helâ anlamındadır; çoğulu "belâli" gelir.

Keçiye arada koskoca bir uçurum olan o dağ, evin içindeki bulaşık çukuru etrafında dolaşmak kadar yakın görünür. "Bâlûa" ve "belûa" su dökecek çukur ve helâ ma'nâsınadır; cem'i "belâli" gelir.

815. O binlerce arşın ona, iki arşın görünür; nihayet sarhoşluktan ona sıçramak meyli gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

815. O binlerce arşın ona, iki arşın görünür; nihayet sarhoşluktan ona sıçrama isteği gelir.

816. Vaktaki sıçrar, araya düşer; bî-amân olan her iki dağın arasına.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

816. O sıçrayıp da amansız olan iki dağın arasına düştüğü vakit.

817. O avcıdan o dağa kaçmış; halbuki onun penâhı, onun kanını dökmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

817. O avcıdan o dağa kaçmış; halbuki onun sığınağı, onun kanını dökmüştür.

Yani "O dağ keçisi, avcıların saldırısından kaçmak için onların ellerinin ulaşamayacağı sarp dağların tepelerini kendisine sığınak ve barınak edinmiş ve oralara kaçmış olduğu hâlde, onun bu sığındığı yer, onun felaket sebebi olup kanını dökmüş ve uçuruma düşmüştür."

Ya'nî "O dağ keçisi avcıların taarruzundan kaçmak için onların elleri yetişemiyeceği sarp dağların tepelerini kendisine penâh ve melce' ittihâz etmiş ve oralara kaçmış olduğu halde, onun bu sığındığı mahal, onun sebeb-i felâketi olup kanını dökmüş ve uçuruma düşmüştür."

818. Avcılar bu heybetli kazaya intizaren, o iki dağ arasına oturmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

818. Avcılar bu heybetli kazaya bekleyerek, o iki dağ arasına oturmuştur.

O keçilerin avcıları, onların bu hallerini bildikleri için, kendi irâdeleriyle başlarına gelecek olan bu ilâhî kazayı bekleyerek o iki dağ arasındaki uçuruma oturmuşlardır.

O keçilerin avcıları, onların bu hallerini bildikleri için, kendi irâdeleriyle başlarına gelecek olan bu kazâ-yı ilâhîye intizâren o iki dağ arasındaki uçuruma oturmuşlardır.

812. Diğer bir dağa nazar atar; o diğer dağın üzerinde dişi keçiyi görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

812. Başka bir dağa bakar; o diğer dağın üzerinde dişi keçiyi görür.

813. Derhal onun gözü kararır; sarhoş olarak bundan ona kadar sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

813. Derhal onun gözü kararır; sarhoş olarak bundan ona kadar sıçrar.

Karşıki dağda dişiyi gören keçinin gözü kararır ve şehvet sarhoşu olarak bu dağdan o dağa kadar sıçrar; aradaki uçurumu göremez olur.

Karşıkî dağda dişiyi gören keçinin gözü kararır ve şehvet sarhoşu olarak bu dağdan o dağa kadar sıçrar; aradaki uçurumu göremez olur.

814. Ona öyle yakın görünür ki, evin bulaşık çukuru etrafında koşmak kadar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

814. Ona öyle yakın görünür ki, evin bulaşık çukuru etrafında koşmak kadar.

Keçiye, arasında koskoca bir uçurum olan o dağ, evin içindeki bulaşık çukuru etrafında dolaşmak kadar yakın görünür. "Bâlûa" ve "belûa" su dökecek çukur ve helâ anlamındadır; çoğulu "belâli" gelir.

Keçiye arada koskoca bir uçurum olan o dağ, evin içindeki bulaşık çukuru etrafında dolaşmak kadar yakın görünür. "Bâlûa" ve "belûa" su dökecek çukur ve helâ ma'nâsınadır; cem'i "belâli" gelir.

815. O binlerce arşın ona, iki arşın görünür; nihayet sarhoşluktan ona sıçramak meyli gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

815. O binlerce arşın ona, iki arşın görünür; nihayet sarhoşluktan ona sıçrama isteği gelir.

816. Vaktaki sıçrar, araya düşer; bî-amân olan her iki dağın arasına.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

816. O sıçrayıp da amansız olan iki dağın arasına düştüğü vakit.

817. O avcıdan o dağa kaçmış; halbuki onun penâhı, onun kanını dökmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

817. O avcıdan o dağa kaçmış; halbuki onun sığınağı, onun kanını dökmüştür.

Yani "O dağ keçisi, avcıların saldırısından kaçmak için onların ellerinin ulaşamayacağı sarp dağların tepelerini kendisine sığınak ve barınak edinmiş ve oralara kaçmış olduğu hâlde, onun bu sığındığı yer, onun felaket sebebi olup kanını dökmüş ve uçuruma düşmüştür."

Ya'nî "O dağ keçisi avcıların taarruzundan kaçmak için onların elleri yetişemiyeceği sarp dağların tepelerini kendisine penâh ve melce' ittihâz etmiş ve oralara kaçmış olduğu halde, onun bu sığındığı mahal, onun sebeb-i felâketi olup kanını dökmüş ve uçuruma düşmüştür."

818. Avcılar bu heybetli kazaya intizaren, o iki dağ arasına oturmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

818. Avcılar bu heybetli kazaya bekleyerek, o iki dağ arasına oturmuştur.

O keçilerin avcıları, onların bu hallerini bildikleri için, kendi irâdeleriyle başlarına gelecek olan bu ilâhî kazayı bekleyerek o iki dağ arasındaki uçuruma oturmuşlardır.

O keçilerin avcıları, onların bu hallerini bildikleri için, kendi irâdeleriyle başlarına gelecek olan bu kazâ-yı ilâhîye intizâren o iki dağ arasındaki uçuruma oturmuşlardır.

819. Bu keçinin avı ağleb olarak böyle olur; ve yoksa çâlâk ve çeviktir ve düşmanı görücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

819. Bu keçinin avı çoğunlukla böyle olur; yoksa o çevik ve atiktir ve düşmanı görendir.

Bu şerefli beyitte, ilâhî kazâya karşı çok fazla dikkat ve ihtiyatla hareket edip türlü türlü akılcı tedbirler almış olanların, nefsânî arzuları yüzünden kendi elleriyle o kazâyı celp edeceklerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde kazâ-yı ilâhîye karşı pek ziyâde hazm ve ihtiyât ile hareket edip türlü türlü tedâbîr-i akliyye ittihâz etmiş olanların, nefsânî arzûları yüzünden kendi elleriyle o kazâyı celb edeceklerine işaret buyrulur.

820. Gerçi Rüstem baş ve bıyık ile olur; onun ayağını tutucu muhakkak şehvet [818] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

820. Gerçi Rüstem baş ve bıyık ile olur; onun ayağını tutucu muhakkak şehvet olur.

Gerçi Rüstem adını taşıyan pehlivanın heybetli bir başı ve bir bıyığı vardır; ve düşmanları ondan çekindiği için, onun karşısına çıkıp dövüşmeye cesaret edemez; ancak onun ayağının tuzağı muhakkak şehveti ve nefsine ait iradesi olur.

Bu şerefli beyitte Rüstem pehlivan hakkındaki bir rivayete işaret buyrulur, şöyle ki: Rüstem Kâbil hükümdarının üzerine yürüdü; hükümdar ona karşı koyamayacağını bildiği için, Rüstem'in oğlunu bir tedbir ile yanına aldı ve kendine taraftar yaptı ve Rüstem'in ne şekilde ele geçirileceğini ondan sordu. O da, Rüstem'e asker ile karşı koymanın mümkün olamayacağını, bir hile yapılmasını teklif etti. Rüstem'in yolu üzerine gayet geniş bir kuyu kazdılar ve üstünü belli olmayacak şekilde örttüler. Rüstem zafer ve devlet elde etme hayali ve arzusuyla Kâbil üzerine yürürken o kuyuya düştü; ve onun bu hâli darb-ı mesel oldu.

Gerçi Rüstem nâmını taşıyan pehlivânın heybetli bir başı ve bir bıyığı vardır; ve ondan düşmanları yıldığı için, onun karşısına çıkıp mübârezeye cesâret edemez; lâkin onun ayağının tuzağı muhakkak şehvet ve irâde-i nefsânîsi olur.

Bu beyt-i şerîfde Rüstem pehlivan hakkındaki bir rivâyete işâret buyrulur, şöyle ki: Rüstem Kâbil hükümdarının üzerine yürüdü; hükümdar ona mukābele edemiyeceğini bildiği cihetle, Rüstem'in oğlunu bir tedbîr ile yanına aldı ve kendine tarafdâr yaptı ve Rüstem'in ne sûretle ele geçirileceğini ondan sordu. O da, Rüstem'e asker ile mukābele mümkin olamayıp, bir hile yapılmasını teklif etti. Rüstem'in yolu üzerine gâyet geniş bir kuyu kazdılar ve üstünü belli olmayacak sûrette örttüler. Rüstem zafer ve devlet istihsâli hayâl ve arzûsuyla Kâbil üzerine yürürken o kuyuya düştü; ve onun bu hâli darb-ı mesel oldu.

821. Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil; şehvet sarhoşluğunu devede gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

821. Benim gibi şehvet sarhoşluğundan vazgeç; şehvet sarhoşluğunu devede gör!

Ey Hakk Yolcusu, mademki insansın; ve Yüce Allah insanlara kıymet vermiştir; ve kutsî hadisinde "Ey Âdemoğlu, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurmuştur. Ve aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm'de de "O Allah Teâlâ [ki,] yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" (Bakara, 2/29) buyurmuştur. Bu sebeple hayvanlıktan vazgeç de, benim gibi nefse ait hazların sarhoşluğundan kesil; çünkü şehvet sarhoşluğu hayvanlara yakışır. Nitekim hayvanlar içinde şehvet sarhoşluğunu pek belirgin bir

Ey Hak yolunun sâliki, mâdemki insansın; ve Hak Teâlâ insanlara kıymet vermiştir; ve hadis-i kudsisinde یا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى ya'ni "Ey ibni Adem, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurmuştur. Ve kezâ Kur'ân-ı Kerîm'de de هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جميعاً (Bakara, 2/29) ya'nî "O Allah Teâlâ [ki,] yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" buyurmuştur. Binâenaleyh hayvanlıktan vazgeç de, benim gibi şehevât-ı nefsâniyye sarhoşluğundan kesil; zîrâ şehvet sarhoşluğu hayvanlara yakışır. Nitekim hayvânât içinde şehvet sarhoşluğunu pek bâriz bir

819. Bu keçinin avı ağleb olarak böyle olur; ve yoksa çâlâk ve çeviktir ve düşmanı görücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

819. Bu keçinin avı çoğunlukla böyle olur; yoksa o çevik ve atiktir ve düşmanı görendir.

Bu şerefli beyitte, ilâhî kazâya karşı çok fazla dikkat ve ihtiyatla hareket edip türlü türlü akılcı tedbirler almış olanların, nefsânî arzuları yüzünden kendi elleriyle o kazâyı celp edeceklerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde kazâ-yı ilâhîye karşı pek ziyâde hazm ve ihtiyât ile hareket edip türlü türlü tedâbîr-i akliyye ittihâz etmiş olanların, nefsânî arzûları yüzünden kendi elleriyle o kazâyı celb edeceklerine işaret buyrulur.

820. Gerçi Rüstem baş ve bıyık ile olur; onun ayağını tutucu muhakkak şehvet [818] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

820. Gerçi Rüstem baş ve bıyık ile olur; onun ayağını tutucu muhakkak şehvet olur.

Gerçi Rüstem adını taşıyan pehlivanın heybetli bir başı ve bir bıyığı vardır; ve düşmanları ondan çekindiği için, onun karşısına çıkıp dövüşmeye cesaret edemez; ancak onun ayağının tuzağı muhakkak şehveti ve nefsine ait iradesi olur.

Bu şerefli beyitte Rüstem pehlivan hakkındaki bir rivayete işaret buyrulur, şöyle ki: Rüstem Kâbil hükümdarının üzerine yürüdü; hükümdar ona karşı koyamayacağını bildiği için, Rüstem'in oğlunu bir tedbir ile yanına aldı ve kendine taraftar yaptı ve Rüstem'in ne şekilde ele geçirileceğini ondan sordu. O da, Rüstem'e asker ile karşı koymanın mümkün olamayacağını, bir hile yapılmasını teklif etti. Rüstem'in yolu üzerine gayet geniş bir kuyu kazdılar ve üstünü belli olmayacak şekilde örttüler. Rüstem zafer ve devlet elde etme hayali ve arzusuyla Kâbil üzerine yürürken o kuyuya düştü; ve onun bu hâli darb-ı mesel oldu.

Gerçi Rüstem nâmını taşıyan pehlivânın heybetli bir başı ve bir bıyığı vardır; ve ondan düşmanları yıldığı için, onun karşısına çıkıp mübârezeye cesâret edemez; lâkin onun ayağının tuzağı muhakkak şehvet ve irâde-i nefsânîsi olur.

Bu beyt-i şerîfde Rüstem pehlivan hakkındaki bir rivâyete işâret buyrulur, şöyle ki: Rüstem Kâbil hükümdarının üzerine yürüdü; hükümdar ona mukābele edemiyeceğini bildiği cihetle, Rüstem'in oğlunu bir tedbîr ile yanına aldı ve kendine tarafdâr yaptı ve Rüstem'in ne sûretle ele geçirileceğini ondan sordu. O da, Rüstem'e asker ile mukābele mümkin olamayıp, bir hile yapılmasını teklif etti. Rüstem'in yolu üzerine gâyet geniş bir kuyu kazdılar ve üstünü belli olmayacak sûrette örttüler. Rüstem zafer ve devlet istihsâli hayâl ve arzûsuyla Kâbil üzerine yürürken o kuyuya düştü; ve onun bu hâli darb-ı mesel oldu.

821. Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil; şehvet sarhoşluğunu devede gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

821. Benim gibi şehvet sarhoşluğundan vazgeç; şehvet sarhoşluğunu devede gör!

Ey Hakk Yolcusu, mademki insansın; ve Yüce Allah insanlara kıymet vermiştir; ve kutsî hadisinde "Ey Âdemoğlu, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurmuştur. Ve aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm'de de "O Allah Teâlâ [ki,] yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" (Bakara, 2/29) buyurmuştur. Bu sebeple hayvanlıktan vazgeç de, benim gibi nefse ait şehvetler sarhoşluğundan kesil; çünkü şehvet sarhoşluğu hayvanlara yakışır. Nasıl ki hayvanlar içinde şehvet sarhoşluğunu pek belirgin bir şekilde devede gör; çünkü devede dişisine yaklaşma hissi oluştuğu zaman yemeden ve içmeden geri kalır ve ağır yüklere tahammül eder. Bilinmeli ki, nefse ait şehvetlerin çeşitleri çoktur, bir kısmı mal ve makam ve kadın gibi maddî; ve bir kısmı da kibir ve kendini beğenme ve öfke ve kin ve haset gibi manevîdir. Bunların hepsi nefsin hazzına ait şeylerdir.

Ey Hak yolunun sâliki, mâdemki insansın; ve Hak Teâlâ insanlara kıymet vermiştir; ve hadis-i kudsisinde یا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى ya'ni "Ey ibni Adem, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurmuştur. Ve kezâ Kur'ân-ı Kerîm'de de هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جميعاً (Bakara, 2/29) ya'nî "O Allah Teâlâ [ki,] yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" buyurmuştur. Binâenaleyh hayvanlıktan vazgeç de, benim gibi şehevât-ı nefsâniyye sarhoşluğundan kesil; zîrâ şehvet sarhoşluğu hayvanlara yakışır. Nitekim hayvânât içinde şehvet sarhoşluğunu pek bâriz bir sûretde devede gör; zîrâ devede dişisine takarrub hissi hâsıl olduğu vakit yemeden ve içmeden geri kalır ve ağır yüklere tahammül eder. Ma'lûmdur ki, şehevât-ı nefsâniyyenin envâ'ı çoktur, bir kısmı mâl ve câh ve kadın gibi maddî; ve bir kısmı da kibir ve ucüb ve gazab ve hıkd ve hased gibi ma'nevîdir. Bunların hepsi nefsin hazzına aid şeylerdir.

822. Cihânda bu şehvet sarhoşluğunu da melek sarhoşluğunun önünde hakîr bil!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

822. Cihanda bu şehvet sarhoşluğunu da melek sarhoşluğunun önünde değersiz bil!

Yani "Maddi yoğunluk âlemi olan dünya şehvetlerinin sarhoşluğunu, manevî incelikler âlemi olan ruhanî şehvetler sarhoşluğunun yanında değersiz ve aşağı bil!" Birisi karanlık şehvet, diğeri nuranî şehvettir.

Ya'nî "Âlem-i kesâfet olan dünya şehvetlerinin sarhoşluğu, âlem-i letâfet olan rûhâniyyet şehvetleri sarhoşluğunun indinde hakîr ve aşağı bil!" Birisi şehvet-i zulmânî, dîğeri şehvet-i nûrânîdir.

823. Onun sarhoşluğu, bunun sarhoşluğunu kırar; o şehvete ne vakit iltifat eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

823. Onun sarhoşluğu, bunun sarhoşluğunu kırar; o şehvete ne zaman iltifat eder?

O ruhanî ve nuranî olan şehvetin sarhoşluğu, bu nefsanî ve zulmanî olan şehvetin sarhoşluğunu kırar. Ruhanî şehvetten sarhoş olan kimse, hiç nefsanî ve cismanî olan şehvete iltifat eder mi? Elbette yüce zevk içinde olan, aşağı zevke elbette meyletmez.

O rûhânî ve nûrânî olan şehvetin sarhoşluğu, bu nefsânî ve zulmânî olan şehvetin sarhoşluğunu kırar. Şehvet-i rûhâniyyeden sarhoş olan kimse, hiç nefsânî ve cismânî olan şehvete iltifat eder mi? Bittabi' zevk-ı âlî içinde olan, zevk-ı süflîye elbette meyl etmez.

824. Tatlı suyu içmedikçe, acı su göz içinde nûr gibi latif olur latîf!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

824. Tatlı suyu içmedikçe, acı su göz içinde nur gibi latif olur latif!

Ruhanî ve nuranî zevkin ne olduğunu duymamış olan kimsenin yanında bu dünyanın zulmanî ve nefsanî olan zevkleri ve şehvetleri göz nuru gibi ona latif görünür latif! Nasıl ki daima acı su içip, tatlı suyun varlığından haberi olmayan kimse, susadığı vakit o acı suyu içince, "Oh ne rahatlatıcıdır!" der. Eğer tatlı su eline geçse, artık o acı suyun yüzüne bile bakmaz olur.

Rûhânî ve nûrânî zevkın ne olduğunu duymamış olan kimsenin indinde bu dünyanın zulmânî ve nefsânî olan ezvâk ve şehevâtı göz nûru gibi ona latif görünür latîf! Nitekim dâimâ acı su içip, tatlı suyun vücudundan haberi olmayan kimse, susadığı vakit o acı suyu içince, "Oh ne râhat-bahştır!" der. Eğer tatlı su eline geçse, artık o acı suyun yüzüne bile bakmaz olur.

825. Âsumânın badelerinden bir katre, canı meyden ve sâkîlerden kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

825. Göğün şaraplarından bir damla, canı şaraptan ve sâkîlerden kurtarır.

Göğün şaraplarından, yani ilâhî aşk şarabından bir damla içmiş olan can, artık maddî âlemin rakılarına ve şaraplarına ve gül yüzlü sâkîlerine asla ilgi gösteremez olur. Eğer ilâhî aşk iddiasında bulunan bazı kimseler, görünüşteki rakı ve şaraptan ve güzel sâkîlerden sarhoş olmaktan zevk almakta ise, bu durum deveye benzer; çünkü deveye dişisine yaklaşma hissi geldiği zaman yemekten ve içmekten geri kalır ve ağır yüklere dayanır. Bilinmelidir ki, nefse ait hazların çeşitleri çoktur; bir kısmı mal, mevki ve kadın gibi maddî; bir kısmı da kibir, kendini beğenme, öfke, kin ve haset gibi manevîdir. Bunların hepsi nefsin hazzına ait şeylerdir.

Âsumânın bâdelerinden, ya'nî aşk-ı ilâhî şarabından bir katra içmiş olan can, artık cismâniyet âleminin rakılarına ve şarâblarına ve gül çehreli sâkîlerine aslâ iltifat edemez olur. Eğer aşk-ı ilâhî da'vâsında bulunan ba'zı kimseler, sûrî rakı ve şarâbdan ve latîf sâkîlerden sarhoş olmaktan zevk almakta sûretde devede gör; zîrâ devede dişisine takarrub hissi hâsıl olduğu vakit yemeden ve içmeden geri kalır ve ağır yüklere tahammül eder. Ma'lûmdur ki, şehevât-ı nefsâniyyenin envâ'ı çoktur, bir kısmı mâl ve câh ve kadın gibi maddî; ve bir kısmı da kibir ve ucüb ve gazab ve hıkd ve hased gibi ma'nevîdir. Bunların hepsi nefsin hazzına aid şeylerdir.

822. Cihânda bu şehvet sarhoşluğunu da melek sarhoşluğunun önünde hakîr bil!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

822. Cihanda bu şehvet sarhoşluğunu da melek sarhoşluğunun önünde değersiz bil!

Yani "Maddi yoğunluk âlemi olan dünya şehvetlerinin sarhoşluğunu, manevî incelikler âlemi olan ruhanî şehvetler sarhoşluğunun yanında değersiz ve aşağı bil!" Birisi karanlık şehvet, diğeri nuranî şehvettir.

Ya'nî "Âlem-i kesâfet olan dünya şehvetlerinin sarhoşluğu, âlem-i letâfet olan rûhâniyyet şehvetleri sarhoşluğunun indinde hakîr ve aşağı bil!" Birisi şehvet-i zulmânî, dîğeri şehvet-i nûrânîdir.

823. Onun sarhoşluğu, bunun sarhoşluğunu kırar; o şehvete ne vakit iltifat eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

823. Onun sarhoşluğu, bunun sarhoşluğunu kırar; o şehvete ne zaman iltifat eder?

O ruhanî ve nuranî olan şehvetin sarhoşluğu, bu nefsanî ve zulmanî olan şehvetin sarhoşluğunu kırar. Ruhanî şehvetten sarhoş olan kimse, hiç nefsanî ve cismanî olan şehvete iltifat eder mi? Elbette yüce zevk içinde olan, aşağı zevke elbette meyletmez.

O rûhânî ve nûrânî olan şehvetin sarhoşluğu, bu nefsânî ve zulmânî olan şehvetin sarhoşluğunu kırar. Şehvet-i rûhâniyyeden sarhoş olan kimse, hiç nefsânî ve cismânî olan şehvete iltifat eder mi? Bittabi' zevk-ı âlî içinde olan, zevk-ı süflîye elbette meyl etmez.

824. Tatlı suyu içmedikçe, acı su göz içinde nûr gibi latif olur latîf!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

824. Tatlı suyu içmedikçe, acı su göz içinde nur gibi latif olur latif!

Ruhanî ve nuranî zevkin ne olduğunu duymamış olan kimsenin yanında bu dünyanın zulmanî ve nefsanî olan zevkleri ve şehvetleri göz nuru gibi ona latif görünür latif! Nasıl ki daima acı su içip, tatlı suyun varlığından haberi olmayan kimse, susadığı vakit o acı suyu içince, "Oh ne rahatlatıcıdır!" der. Eğer tatlı su eline geçse, artık o acı suyun yüzüne bile bakmaz olur.

Rûhânî ve nûrânî zevkın ne olduğunu duymamış olan kimsenin indinde bu dünyanın zulmânî ve nefsânî olan ezvâk ve şehevâtı göz nûru gibi ona latif görünür latîf! Nitekim dâimâ acı su içip, tatlı suyun vücudundan haberi olmayan kimse, susadığı vakit o acı suyu içince, "Oh ne râhat-bahştır!" der. Eğer tatlı su eline geçse, artık o acı suyun yüzüne bile bakmaz olur.

825. Âsumanın bâdelerinden bir katre, canı meyden ve sâkîlerden kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

825. Göklerin şaraplarından bir damla, canı şaraptan ve sâkîlerden kurtarır.

Göklerin şaraplarından, yani ilâhî aşk şarabından bir damla içmiş olan can, artık maddî âlemin rakılarına ve şaraplarına ve gül yüzlü sâkîlerine asla iltifat edemez olur. Eğer ilâhî aşk davasında bulunan bazı kimseler, maddî rakı ve şaraptan ve güzel sâkîlerden sarhoş olmaktan zevk almakta iseler, kesinlikle bilsinler ki, o iddia ettikleri ilâhî aşk şarabının damlasını bile içememişlerdir. Bundan dolayı nefsânî sarhoşlukların zevkine dalmışlardır.

Âsumânın bâdelerinden, ya'nî aşk-ı ilâhî şarabından bir katra içmiş olan can, artık cismâniyet âleminin rakılarına ve şarâblarına ve gül çehreli sâkîlerine aslâ iltifat edemez olur. Eğer aşk-ı ilâhî da'vâsında bulunan ba'zı kimseler, sûrî rakı ve şarâbdan ve latîf sâkîlerden sarhoş olmaktan zevk almakta iseler, muhakkak bilsinler ki, o da'vâ ettikleri aşk-ı ilâhî şarabının katrasını bile içememişlerdir. Ondan dolayı nefsânî sarhoşlukların zevkıne dalmışlardır.

826. Acaba melekler için ve celâletden temiz olan ruhlar için ne sarhoşluklar olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

826. Acaba melekler için ve yücelikten temiz olan ruhlar için ne sarhoşluklar olur!

Nefsânî ve cismânî olan şehvetlerden böyle sarhoşluklar olursa, acaba ilâhî tecellilerin temaşasında (seyredilmesinde) derinleşmiş olan melekler için ve ilâhî azametten, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan kâmil ruhlar için ne sarhoşluklar meydana gelir; artık kıyas et!

Nefsânî ve cismânî olan şehvetlerden böyle sarhoşluklar olursa, acabâ tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsında müstağrak olan melekler için ve azamet-i ilâhiyyeden, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan ervâh-ı kâmilîn için ne sarhoşluklar vâki' olur; artık kıyâs et!

827. Ki, bir kokusuyla onun üzerine gönül bağlamışlar, bu cihan badesinin küpünü kırmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

827. Öyle ki, onun bir kokusuyla gönül bağlamışlar, bu dünya şarabının küpünü kırmışlardır.

O öyle bir ilâhî şaraptır ki, onun kokusunu duyanlar o şaraba gönül vermişler ve bu dünyanın şarap ve rakılarının küplerini kırmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz o şarabı bir gazelinde şöyle tanımlar: Beyit: "O manevî şarap öyle bir şaraptır ki, eğer ondan bir damla düşse, çorak topraktan derhal bir gülistan ortaya çıkar. O öyle bir lâl renkli şaraptır ki, eğer gece yarısında kaynayıp fışırdasa, gök ile yer arası, ondan nurlara gark olur."

O öyle bir şarâb-ı ilâhîdir ki, onun kokusunu duyanlar o şarâba gönül vermişler ve bu dünyanın şarâb ve rakılarının küplerini kırmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz o şarabı bir gazellerinde şöyle tavsîf buyururlar: Beyt: "O şarâb-ı ma'nevî öyle bir şarâbdır ki, eğer ondan bir katre damlasa, çorak topraktan derhal bir gülistan zuhûr eder. O öyle bir şarâb-ı la'ldir ki, eğer gece yarısında kaynayıp fışırdasa, gök ile yer arası, ondan nûrlara gark olur."

828. Ancak onların gayri ki, kabirlerde gizlenmiş bir küffâr gibi, ümidsiz ve uzaktırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

828. Ancak onların dışındakiler, kabirlerde gizlenmiş kâfirler gibi, ümitsiz ve uzaktırlar.

Ancak o şarabın kokusunu alanların dışında bir topluluk vardır ki, onlar toprak altında her iki âlemin zevklerinden mahrum kalmış olan kâfirler gibi, cesetlerinin kabri içinde, o ruhanî şarabın kokusunu almaktan ümitsiz ve uzak bir haldedirler. Yani kâfirlerin ruhları ölümden sonra, âlem-i illiyyîne (yüksek âleme) yükselemeyip, nasıl toprakta hapsolmuş kalmışlarsa ve dünyanın yalan zevklerine araç olan cesetlerini kaybedip bu zevkten ve âlem-i illiyyîne de yükselemeyip, o iseler, muhakkak bilsinler ki, o iddia ettikleri ilâhî aşk şarabının damlasını bile içememişlerdir. Ondan dolayı nefsanî sarhoşlukların zevkine dalmışlardır.

Ancak o şarabın kokusunu alanların gayri bir tâife vardır ki, onlar toprak altında her iki âlemin ezvâkından mahrûm kalmış olan kâfirler gibi, cesedlerinin kabri içinde, o şarâb-ı rûhânînin kokusunu almaktan ümidsiz ve uzak bir haldedirler. Ya'nî küffârın ervâhı ba'de'l-mevt, âlem-i illiyyîne urûc edemeyip, nasıl toprakta mahbûs kalmışlar ve dünyanın kâzib zevklerine âlet olan cesedlerini kaybedip bu zevkden ve âlem-i illiyyîne de urûc edemeyip, o iseler, muhakkak bilsinler ki, o da'vâ ettikleri aşk-ı ilâhî şarabının katrasını bile içememişlerdir. Ondan dolayı nefsânî sarhoşlukların zevkıne dalmışlardır.

826. Acaba melekler için ve celâletden temiz olan ruhlar için ne sarhoşluklar olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

826. Acaba melekler için ve yücelikten temiz olan ruhlar için ne sarhoşluklar olur!

Nefsânî ve cismânî olan şehvetlerden böyle sarhoşluklar olursa, acaba ilâhî tecellilerin temaşasında (seyredilmesinde) derinleşmiş olan melekler için ve ilâhî azametten, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan kâmil ruhlar için ne sarhoşluklar meydana gelir; artık kıyas et!

Nefsânî ve cismânî olan şehvetlerden böyle sarhoşluklar olursa, acabâ tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsında müstağrak olan melekler için ve azamet-i ilâhiyyeden, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan ervâh-ı kâmilîn için ne sarhoşluklar vâki' olur; artık kıyâs et!

827. Ki, bir kokusuyla onun üzerine gönül bağlamışlar, bu cihan badesinin küpünü kırmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

827. Öyle ki, onun bir kokusuyla gönül bağlamışlar, bu dünya şarabının küpünü kırmışlardır.

O öyle bir ilâhî şaraptır ki, onun kokusunu duyanlar o şaraba gönül vermişler ve bu dünyanın şarap ve rakılarının küplerini kırmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz o şarabı bir gazelinde şöyle tanımlar: Beyit: "O manevî şarap öyle bir şaraptır ki, eğer ondan bir damla düşse, çorak topraktan derhal bir gülistan ortaya çıkar. O öyle bir lâl renkli şaraptır ki, eğer gece yarısında kaynayıp fışırdasa, gök ile yer arası, ondan nurlara gark olur."

O öyle bir şarâb-ı ilâhîdir ki, onun kokusunu duyanlar o şarâba gönül vermişler ve bu dünyanın şarâb ve rakılarının küplerini kırmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz o şarabı bir gazellerinde şöyle tavsîf buyururlar: Beyt: "O şarâb-ı ma'nevî öyle bir şarâbdır ki, eğer ondan bir katre damlasa, çorak topraktan derhal bir gülistan zuhûr eder. O öyle bir şarâb-ı la'ldir ki, eğer gece yarısında kaynayıp fışırdasa, gök ile yer arası, ondan nûrlara gark olur."

828. Ancak onların gayri ki, kabirlerde gizlenmiş bir küffâr gibi, ümidsiz ve uzaktırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

828. Ancak onların dışındakiler ki, kabirlerde gizlenmiş bir kâfirler topluluğu gibi, ümitsiz ve uzaktırlar.

Ancak o şarabın kokusunu alanların dışında bir topluluk vardır ki, onlar toprak altında her iki âlemin zevklerinden mahrum kalmış olan kâfirler gibi, cesetlerinin kabri içinde, o ruhanî şarabın kokusunu almaktan ümitsiz ve uzak bir haldedirler. Yani kâfirlerin ruhları ölümden sonra, âlem-i illiyyîne (yüksek âleme) yükselemeyip, nasıl toprakta hapsolmuş kalmışlar ve dünyanın yalancı zevklerine araç olan cesetlerini kaybedip bu zevkten ve âlem-i illiyyîne de yükselemeyip, o âlemin de zevkinden mahrum kalmışlar ise, bu manevî şarabı inkâr edenler de cesetlerinin kabri içinde onlar gibidirler.

Ancak o şarabın kokusunu alanların gayri bir tâife vardır ki, onlar toprak altında her iki âlemin ezvâkından mahrûm kalmış olan kâfirler gibi, cesedlerinin kabri içinde, o şarâb-ı rûhânînin kokusunu almaktan ümidsiz ve uzak bir haldedirler. Ya'nî küffârın ervâhı ba'de'l-mevt, âlem-i illiyyîne urûc edemeyip, nasıl toprakta mahbûs kalmışlar ve dünyanın kâzib zevklerine âlet olan cesedlerini kaybedip bu zevkden ve âlem-i illiyyîne de urûc edemeyip, o âlemin de zevkinden mahrûm kalmışlar ise, bu şarâb-ı ma'nevîyi münkir olanlar dahi cesedlerinin kabri içinde onlar gibidirler.

829. Her iki âlemden nâ-ümîd olmuşlardır; nihâyetsiz dikenler ekmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

829. Her iki âlemden ümitsiz olmuşlardır; sonsuz dikenler ekmişlerdir.

Bu inkârcılar, nefse ait sıfatlarında (nefsâniyyelerinde) boğulmuş olmakla, dünyada elde edilebilecek manevî zevklerden ve ahirette de ilahi vaat olan saadetten ümitsiz olmuşlardır. Ömürleri boyunca nefse ait sıfatlarının hükümlerini icra etmekle sonsuz dikenler ekmişlerdir.

Bu münkirler, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak olmakla, dünyâda elde edilebilecek ezvâk-ı ma'neviyyeden ve âhiretde de mev'ûd-ı ilâhî olan sa-âdetden nâ-ümîd olmuşlardır. Müddet-i ömürlerinde sıfât-ı nefsâniyyeleri ah-kâmını icrâ etmekle nihâyetsiz dikenler ekmişlerdir.

830. İmdi sarhoşluklarından dediler: "Ey yazık, yeryüzüne bulut gibi yağmur vere idik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

830. Şimdi sarhoşluklarından dediler: "Ey yazık, yeryüzüne bulut gibi yağmur verseydik!"

Şimdi o Hârût ve Mârût, meleklik mertebelerindeki sarhoşluklarının etkisiyle dediler ki: "Eyvah! Bu dünya ehline yazık, ne olurdu biz dünya ehli arasında bulunup, yeryüzüne bulut gibi manevî hayat ve rahmet yağmurunu verseydik!"

Hint nüshalarında bu şerefli beytin başlangıcında şu başlık vardır: تمنا کردن هاروت و ماروت مقام بشریت را و غیرت حق تعالی Yani "Hârût ve Mârût'un insanlık makamını temenni etmesi ve Yüce Allah'ın gayreti."

İmdi o Hârût ve Mârût, mertebe-i melekiyyetlerindeki sarhoşluklarının te'sîriyle dediler ki: "Eyvah! Yazık bu ehl-i dünyâya, ne olur idi biz ehl-i dün-yâ arasında bulunup, yeryüzüne bulut gibi hayât-ı ma'nevî ve rahmet yağ-murunu verse idik!"

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîfin ibtidâsında şu ünvân vardır: تمنا کردن هاروت و ماروت مقام بشریت را و غیرت حق تعالی Ya'nî "Hârût ve Mârût'un makām-ı beşeriyyet temennî etmesi ve Hak Teâlâ'nın gayreti."

831. "Bu zulüm mahalline adl ü insâf ve ibâdât ve vefâ döşese idik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

831. "Bu zulüm yerine adalet ve insaf ve ibadetler ve vefa döşeseydik!"

832. Bunu dediler; ve kazâ dedi: "Dur! Ayaklarınızın önünde, zâhir olma-yan çok tuzak vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

832. Bunu dediler; ve kazâ dedi: "Dur! Ayaklarınızın önünde, zâhir olmayan çok tuzak vardır."

Yani bu iki melek bu sözleri söylediler; fakat ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) dahi onlara: "Durun, o kadar cüretkârlık göstermeyin; çünkü ayaklarınızın önünde, yani beşeriyete inişinizin önünde, sizin görmediğiniz ve bilmediğiniz birçok tuzaklar vardır."

Ya'nî bu iki melek bu sözleri söylediler; fakat kazâ-yı ilâhî dahi onlara: "Durun, o kadar cür'etkârlık göstermeyin; zîrâ ayaklarınızın önünde, ya'nî beşeriyete nüzûlünüzün önünde, sizin görmediğiniz ve bilmediğiniz birçok tuzaklar vardır."

833. Sakın küstah olarak belâ sahrâsına gitme; sakın körcesine Kerbelâ'ya gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

833. Sakın küstahça belâ sahrasına gitme; sakın körcesine Kerbelâ'ya gitme!

âlemin de zevkinden mahrum kalmışlarsa, bu manevî şarabı inkâr edenler de bedenlerinin kabri içinde onlar gibidirler.

âlemin de zevkinden mahrûm kalmışlar ise, bu şarâb-ı ma'nevîyi münkir olanlar dahi cesedlerinin kabri içinde onlar gibidirler.

829. Her iki âlemden nâ-ümîd olmuşlardır; nihâyetsiz dikenler ekmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

829. Her iki âlemden ümitlerini kesmişlerdir; sonsuz dikenler ekmişlerdir.

Bu inkârcılar, nefse ait sıfatlarında (nefsânî sıfatlar: insanın nefsine ait olan ve onu dünyevî arzulara yönelten özellikler) boğulmuş olduklarından, dünyada elde edilebilecek manevî zevklerden ve ahirette de Allah'ın vaat ettiği saadetten ümitlerini kesmişlerdir. Ömürleri boyunca nefse ait sıfatlarının hükümlerini yerine getirmekle sonsuz dikenler ekmişlerdir.

Bu münkirler, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak olmakla, dünyâda elde edilebilecek ezvâk-ı ma'neviyyeden ve âhiretde de mev'ûd-ı ilâhî olan sa'âdetden nâ-ümîd olmuşlardır. Müddet-i ömürlerinde sıfât-ı nefsâniyyeleri ahkâmını icrâ etmekle nihâyetsiz dikenler ekmişlerdir.

830. İmdi sarhoşluklarından dediler: “Ey yazık, yeryüzüne bulut gibi yağmur vere idik!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

830. Şimdi sarhoşluklarından dediler: “Ey yazık, yeryüzüne bulut gibi yağmur verseydik!”

Şimdi o Hârût ve Mârût, melekî mertebelerindeki sarhoşluklarının etkisiyle dediler ki: “Eyvah! Yazık bu dünya ehline, ne olurdu biz dünya ehli arasında bulunup, yeryüzüne bulut gibi manevî hayat ve rahmet yağmurunu verseydik!”

Hint nüshalarında bu şerefli beytin başında şu başlık vardır: تمنّا کردن Yani “Hârût ve Mârût'un insanlık makamını temenni etmesi ve Yüce Allah'ın gayreti.”

İmdi o Hârût ve Mârût, mertebe-i melekiyyetlerindeki sarhoşluklarının te'sîriyle dediler ki: “Eyyvâh! Yazık bu ehl-i dünyâya, ne olur idi biz ehl-i dünyâ arasında bulunup, yeryüzüne bulut gibi hayât-ı ma'nevî ve rahmet yağmurunu verse idik!”

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîfin ibtidâsında şu ünvân vardır: تمنّا کردن Ya'nî “Hârût ve Mârût'un makâm-ı beşeriyyet temennî etmesi ve Hak Teâlâ'nın gayreti.”

831. “Bu zulüm mahalline adl ü insâf ve ibâdât ve vefâ döşese idik!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

831. “Bu zulüm yerine adalet ve insaf ve ibadetler ve vefa döşeseydik!”

832. Bunu dediler; ve kazâ dedi: “Dur! Ayaklarınızın önünde, zâhir olmayan çok tuzak vardır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

832. Bunu dediler; ve kazâ dedi: “Dur! Ayaklarınızın önünde, zâhir olmayan çok tuzak vardır.”

Yani bu iki melek bu sözleri söylediler; fakat ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) dahi onlara: “Durun, o kadar cüretkârlık göstermeyin; çünkü ayaklarınızın önünde, yani beşeriyete inişinizin önünde, sizin görmediğiniz ve bilmediğiniz birçok tuzaklar vardır.”

Ya'nî bu iki melek bu sözleri söylediler; fakat kazâ-yı ilâhî dahi onlara: “Durun, o kadar cür'etkârlık göstermeyin; zîrâ ayaklarınızın önünde, ya'nî beşeriyyete nüzûlünüzün önünde, sizin görmediğiniz ve bilmediğiniz birçok tuzaklar vardır.”

833. Sakın küstâh olarak belâ sahrâsına gitme; sakın körcesine Kerbelâ'ya gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

833. Sakın küstah olarak belâ sahrâsına gitme; sakın körcesine Kerbelâ'ya gitme!

"Belâ sahrâsı" ve "Kerbelâ"dan kastedilen, yoğunluk âlemi olan dünya ve insanlık âlemidir. Yani "Kazâ dili o meleklere dedi ki: "Sakın cüretkârane bir şekilde belâ sahrâsı olan yoğunluk âlemine ve kanlar dökülen Kerbelâ meydanına benzeyen insanlık sahnesine gitmeyin."

"Belâ sahrâsı" ve "Kerbelâ"dan murâd, âlem-i kesâfet olan dünyâ ve beşeriyyet âlemidir. Ya'nî "Lisân-ı kazâ o meleklere dedi: "Sakın cür'etkârâne bir sûretde belâ sahrâsı olan âlem-i kesâfete ve kanlar dökülen Kerbelâ meydânına müşâbih beşeriyyet sahnesine gitmeyin."

834. Zîrâ hâliklerin kılından ve kemiğinden, sâliklerin ayağı yol bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

834. Çünkü yaratılmışların kıl ve kemiğinden, Hakk yolcularının ayağı yol bulmaz.

Çünkü o yoğunluk âleminde helak olan insan fertlerinin kıllarından ve kemiklerinden yeryüzü pek doludur ve yeryüzünde yürüyenlerin ayakları, bunların vücut parçalarından arınmış basacak bir yer bulamaz. Nasıl ki Ömer Hayyam bu anlamı şu rubaisinde böyle tasvir etmiştir. Rubai:

"Herbir hayvanın ayağının altındaki bir diken, bir maşukun zülfünün teli ve bir cananın yanağıdır. Sarayların kubbesindeki herbir kerpiç, bir vezirin parmağı ve bir sultanın başıdır."

Zîrâ o âlem-i kesâfetde helâk olan efrâd-ı beşerin kıllarından ve kemiklerinden sath-ı arz pek doludur ve zemîn üzerinde yürüyenlerin ayakları, bunların eczâ-yı vücûdlarından ârî basacak bir yer bulamaz. Nitekim Ömer Hayyâm bu ma'nâyı şu rubâîsinde böyle tasvir etmiştir. Rubâî:

"Herbir hayvanın ayağının altındaki bir diken, bir ma'şûkun zülfünün teli ve bir cânânın yanağıdır. Sarayların kubbesindeki herbir kerpiç, bir vezîrin parmağı ve bir sultanın başıdır."

835. Hak buyurdu ki: "Avne eş olan kullar yeryüzü üzerinde hevnen yavaş sürerler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

835. Hak buyurdu ki: "Yardımcı olan kullar yeryüzü üzerinde alçakgönüllülükle yavaş sürerler."

"Avn" yardım ve destek, "hevn" ise alçakgönüllülük ve yumuşaklık demektir. Bu şerefli beyitte Furkan Suresi'nde geçen وَ عِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يمشونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوناً (Furkan, 25/63) yani "Rahmân'ın kulları olan kimseler, yeryüzünde alçakgönüllülükle yürürler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, "Rahmân'ın kulları olan kimseler, beşerî hayatları sahasındaki adımlarını tam bir alçakgönüllülükle ve yavaş yavaş atarlar; ve yolları üzerine kurulmuş olan tuzaklara tutulmamak için, bu alçakgönüllülük ve yavaşlıkları içinde daima ihtiyatlı bulunurlar." Fakat şeytanın kulları olan kimseler, önlerini ve ardlarını hesap etmeksizin kibirle ve aceleyle koşup, sonunda bela tuzağına düşerler.

"Avn" meded ve yardım ve "hevn" tevâzu' ve yumuşaklık demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkan'da olan وَ عِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يمشونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوناً (Furkan, 25/63) ya'nî "Rahmân'ın kulları olan kimseler, yeryüzünde tevâzu' ile yürürler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, "Rahmân'ın kulları olan kimseler hayât-ı beşeriyyeleri sahasındaki adımlarını kemâl-i tevâzu' ile ve yavaş yavaş atarlar; ve yolları üzerine kurulmuş olan tuzaklara tutulmamak için, bu tevâzu' ve yavaşlıkları içinde dâimâ ihtiyât üzere bulunurlar." Fakat şeytanın kulları olan kimseler, önlerini ve ardlarını hesab etmeksizin tekebbür ile ve acele ile koşup, nihâyet dâm-ı belâya tutulurlar.

836. Yalın ayaklı ve kafanın ve fikretin ve perhizkârlığın gayri, dikenlikte nasıl gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

836. Yalın ayaklı ve kafanın, fikrin ve perhizkârlığın dışında, dikenlikte nasıl gider?

"Belâ sahrâsı" ve "Kerbelâ"dan kastedilen, yoğunluk âlemi olan dünya ve insanlık âlemidir. Yani "Kaza dili o meleklere dedi ki: 'Sakın cüretkârane bir şekilde belâ sahrâsı olan yoğunluk âlemine ve kanlar dökülen Kerbelâ meydanına benzeyen insanlık sahnesine gitmeyin.'"

"Belâ sahrâsı" ve "Kerbelâ"dan murâd, âlem-i kesâfet olan dünyâ ve beşeriyyet âlemidir. Ya'nî "Lisân-ı kazâ o meleklere dedi: "Sakın cür'etkârâne bir sûretde belâ sahrâsı olan âlem-i kesâfete ve kanlar dökülen Kerbelâ meydânına müşâbih beşeriyyet sahnesine gitmeyin."

834. Zîrâ hâliklerin kılından ve kemiğinden, sâliklerin ayağı yol bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

834. Çünkü yaratılmışların kıl ve kemiğinden, Hakk yolcularının ayağı yol bulmaz.

Çünkü o yoğunluk âleminde helak olan insan fertlerinin kıllarından ve kemiklerinden yeryüzü pek doludur ve yeryüzünde yürüyenlerin ayakları, bunların vücut parçalarından arınmış basacak bir yer bulamaz. Nasıl ki Ömer Hayyam bu anlamı şu rubaisinde böyle tasvir etmiştir. Rubai:

"Herbir hayvanın ayağının altındaki bir diken, bir maşukun zülfünün teli ve bir cananın yanağıdır. Sarayların kubbesindeki herbir kerpiç, bir vezirin parmağı ve bir sultanın başıdır."

Zîrâ o âlem-i kesâfetde helâk olan efrâd-ı beşerin kıllarından ve kemiklerinden sath-ı arz pek doludur ve zemîn üzerinde yürüyenlerin ayakları, bunların eczâ-yı vücûdlarından ârî basacak bir yer bulamaz. Nitekim Ömer Hayyâm bu ma'nâyı şu rubâîsinde böyle tasvir etmiştir. Rubâî:

"Herbir hayvanın ayağının altındaki bir diken, bir ma'şûkun zülfünün teli ve bir cânânın yanağıdır. Sarayların kubbesindeki herbir kerpiç, bir vezîrin parmağı ve bir sultanın başıdır."

835. Hak buyurdu ki: "Avne eş olan kullar yeryüzü üzerinde hevnen yavaş sürerler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

835. Hak buyurdu ki: "Yardımcı olan kullar yeryüzü üzerinde yavaşça yürürler."

"Avn" yardım ve destek, "hevn" ise tevazu ve yumuşaklık demektir. Bu şerefli beyitte, Furkan Suresi'nde geçen وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا (Furkan, 25/63) yani "Rahmân'ın kulları olan kimseler, yeryüzünde tevazu ile yürürler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Rahmân'ın kulları olan kimseler, beşerî hayatları sahasındaki adımlarını tam bir tevazu ile ve yavaş yavaş atarlar; ve yolları üzerine kurulmuş olan tuzaklara yakalanmamak için, bu tevazu ve yavaşlıkları içinde daima ihtiyatlı bulunurlar." Fakat şeytanın kulları olan kimseler, önlerini ve arkalarını hesap etmeksizin kibir ile ve acele ile koşup, sonunda bela tuzağına yakalanırlar.

"Avn" meded ve yardım ve "hevn" tevâzu' ve yumuşaklık demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkan'da olan و عباد الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يمشونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوناً (Furkan, 25/63) ya'nî "Rahmân'ın kulları olan kimseler, yeryüzünde tevâzu' ile yürürler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, "Rahmân'ın kulları olan kimseler hayât-ı beşeriyyeleri sahasındaki adımlarını kemâl-i tevâzu' ile ve yavaş yavaş atarlar; ve yolları üzerine kurulmuş olan tuzaklara tutulmamak için, bu tevâzu' ve yavaşlıkları içinde dâimâ ihtiyât üzere bulunurlar." Fakat şeytanın kulları olan kimseler, önlerini ve ardlarını hesab etmeksizin tekebbür ile ve acele ile koşup, nihâyet dâm-ı belâya tutulurlar.

836. Yalın ayaklı ve kafanın ve fikretin ve perhizkârlığın gayri, dikenlikte nasıl gider? Bu dünyâ ve beşeriyyet âlemi bir dikenli meydana benzer. Meselâ yalın ayak olan bir kimse, böyle bir dikenlik içine düştüğü vakit, ancak dura dura ve bastığı yerleri düşüne düşüne ve dikenlerden sakına sakına gider. İşte bu beşeriyyet sahasında, sıfât-ı nefsâniyye dikenleri rûhunun ayağına batmamak için, böyle yürümek îcâb eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

836. Yalın ayaklı ve kafanın, fikrin ve perhizkârlığın dışında, dikenlikte nasıl gider?

Bu dünya ve insanlık âlemi bir dikenli alana benzer. Örneğin, yalın ayak olan bir kimse, böyle bir dikenliğin içine düştüğü zaman, ancak dura dura, bastığı yerleri düşüne düşüne ve dikenlerden sakına sakına ilerler. İşte bu insanlık sahasında, nefse ait sıfatların dikenleri ruhunun ayağına batmaması için, böyle yürümesi gerekir.

837. Bu kaza söylerdi; lakin onların kulağı, kaynayışlarının hicabı içinde bağlanmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

837. Bu kaza söylerdi; lakin onların kulağı, kaynayışlarının hicabı içinde bağlanmış idi.

Yani "İlahi kaza, o meleklerin kulağına bu yukarıda söylenen sözleri söylerdi; fakat onlar kendilerinin meleklik hâlleri içinde sarhoş ve ilahi aşkın, maddi âleme çektiği perde ve engel içinde kaynamakta olduklarından, kulakları bu sözleri işitemez bir halde idi."

Ya'nî "Kazâ-yı ilâhî o meleklerin kulağına bu yukarıda söylenen sözleri söylerdi; fakat onlar kendilerinin hâl-i melekiyyetleri içinde sarhoş ve aşk-ı ilâhînin, âlem-i kesâfete çektiği perde ve hicâb içinde kaynamakda olduklarından, kulakları bu sözleri işitemez bir halde idi."

838. Gözleri ve kulakları bağlamışlardır; onların gayri ki, kendinden kurtulmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

838. Gözleri ve kulakları bağlamışlardır; onların dışındakiler ki, kendinden kurtulmuşlardır.

Kendinin varlığından kurtulup, Hakk'ın mutlak varlığının birliğinde (vahdet-i vücûd) kaybolmuş olan fani zâtlardan başkalarının manevî gözlerini ve kulaklarını, vehmedilmiş olan varlıklarının perdesi ve engeli ile bağlamışlar ve kapamışlardır.

Kendinin varlığından kurtulup, vahdet-i vücûd-ı Hak'da müstağrak olmuş olan zevât-ı fâniyyeden başkalarının ma'nevî gözlerini ve kulaklarını, mevhûm olan varlıklarının perdesi ve hicâbı ile bağlamışlar ve kapamışlardır.

839. Gözü inâyetten başka kim açar? Gazabı muhabbetten başka kim söndürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

839. Gözü inâyetten başka kim açar? Gazabı muhabbetten başka kim söndürür?

Kalp gözünü Hakk'ın yardımı ve inâyetinden (lütfundan) başka kim açabilir? Çünkü nefsaniyet âlemi, ilâhî kahrın (ezici gücün) tecelli yeridir; ve onun zıddı, rahmet ve inâyettir. Bu sebeple zıt, zıddı ortadan kaldırır. Aynı şekilde muhabbet, gazabın zıddıdır; bu sebeple gazap ateşini de, ilâhî muhabbetten başkası söndürüp yatıştıramaz.

Kalb gözünü Hakk'ın meded ve inâyetinden başka kim açabilir? Zîrâ âlem-i nefsâniyyet, mazhar-ı-kahr-ı ilâhîdir; ve onun zıddı, rahmet ve inâyetdir. Binâenaleyh zıd, zıddı izâle eder. Ve kezâ muhabbet, gazabın zıddıdır; binâenaleyh âteş-i gazabı dahi, muhabbet-i ilâhiyyeden başkası söndürüp teskîn edemez.

840. Cihanda kimseye tevfiksiz cehd olmasın; ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

840. Dünyada kimseye ilahi yardım olmadan çaba olmasın; ve Yüce Allah doğruyu çok iyi bilir.

Hiçbir kimsenin, ilahi yardıma uygun olmayan çabası ve gayreti olmasın; çünkü böyle bir çaba ve gayretin, sonunda semeresiz kalması pek muhtemeldir. Ve "tevfik"in anlamı, istenilene uygun olarak sebeplerin kılınmasıdır; bu da yardım ve

Hiçbir kimsenin, tevfik-ı ilâhîye mukārin olmayan cehd ve sa'yi olmasın; zîrâ böyle bir cehd ve sa'yin, âkıbetde semeresiz kalması pek melhûzdur. Ve "tevfik"ın ma'nâsı matlûba muvâfakaten esbâbın ca'lidir; bu da meded ve

837. Bu kaza söylerdi; lakin onların kulağı, kaynayışlarının hicabı içinde bağlanmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

837. Bu kaza söylerdi; lakin onların kulağı, kaynayışlarının hicabı içinde bağlanmış idi.

Yani "İlahi kaza, o meleklerin kulağına bu yukarıda söylenen sözleri söylerdi; fakat onlar kendilerinin meleklik hâlleri içinde sarhoş ve ilahi aşkın, maddi âleme çektiği perde ve engel içinde kaynamakta olduklarından, kulakları bu sözleri işitemez bir halde idi."

Ya'nî "Kazâ-yı ilâhî o meleklerin kulağına bu yukarıda söylenen sözleri söylerdi; fakat onlar kendilerinin hâl-i melekiyyetleri içinde sarhoş ve aşk-ı ilâhînin, âlem-i kesâfete çektiği perde ve hicâb içinde kaynamakda olduklarından, kulakları bu sözleri işitemez bir halde idi."

838. Gözleri ve kulakları bağlamışlardır; onların gayri ki, kendinden kurtulmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

838. Gözleri ve kulakları bağlamışlardır; onların dışındakiler ki, kendinden kurtulmuşlardır.

Kendinin varlığından kurtulup, Hakk'ın mutlak varlığının birliğinde (vahdet-i vücûd) kaybolmuş olan fani zâtlardan başkalarının manevî gözlerini ve kulaklarını, vehmedilmiş olan varlıklarının perdesi ve engeli ile bağlamışlar ve kapamışlardır.

Kendinin varlığından kurtulup, vahdet-i vücûd-ı Hak'da müstağrak olmuş olan zevât-ı fâniyyeden başkalarının ma'nevî gözlerini ve kulaklarını, mevhûm olan varlıklarının perdesi ve hicâbı ile bağlamışlar ve kapamışlardır.

839. Gözü inâyetten başka kim açar? Gazabı muhabbetten başka kim söndürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

839. Gözü inâyetten başka kim açar? Gazabı muhabbetten başka kim söndürür?

Kalp gözünü Hakk'ın yardımı ve inâyetinden (lütfundan) başka kim açabilir? Çünkü nefsaniyet âlemi, ilâhî kahrın (ezici gücün) tecelli yeridir; ve onun zıddı, rahmet ve inâyettir. Bu sebeple zıt, zıddı ortadan kaldırır. Aynı şekilde muhabbet, gazabın zıddıdır; bu sebeple gazap ateşini de, ilâhî muhabbetten başkası söndürüp yatıştıramaz.

Kalb gözünü Hakk'ın meded ve inâyetinden başka kim açabilir? Zîrâ âlem-i nefsâniyyet, mazhar-ı-kahr-ı ilâhîdir; ve onun zıddı, rahmet ve inâyetdir. Binâenaleyh zıd, zıddı izâle eder. Ve kezâ muhabbet, gazabın zıddıdır; binâenaleyh âteş-i gazabı dahi, muhabbet-i ilâhiyyeden başkası söndürüp teskîn edemez.

840. Cihanda kimseye tevfiksiz cehd olmasın; ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

840. Dünyada kimseye ilahi yardım olmadan çaba olmasın; ve Yüce Allah doğruyu çok iyi bilir.

[839] Hiçbir kimsenin, ilahi yardıma uygun olmayan çabası ve gayreti olmasın; çünkü böyle bir çaba ve gayretin, sonunda sonuçsuz kalması pek muhtemeldir. Ve "tevfik"in anlamı, istenilene uygun olarak sebeplerin yaratılmasıdır; bu da Allah'ın yardımı ve inayeti demektir. Ve bunun özü ve esası, ilahi sevgidir; ve ilahi sevgi, kulun Allah'a olan sevgisinden kaynaklanır. Bu sebeple bu mesele kader sırrına ilişkindir ve kader sırrı, kulun sabit hakikatinin yatkınlığına bağlıdır; ve sabit hakikatler, ilahi ilmin suretleridir. Bu sebeple Yüce Allah, her bir kulun sabit hakikatinin, yatkınlık diliyle talep ettiği ve kendi hakkında uygun ve doğru olan şeyi bilir.

[839] Hiçbir kimsenin, tevfik-ı ilâhîye mukārin olmayan cehd ve sa'yi olmasın; zîrâ böyle bir cehd ve sa'yin, âkıbetde semeresiz kalması pek melhûzdur. Ve "tevfik"ın ma'nâsı matlûba muvâfakaten esbâbın caʻlidir; bu da meded ve inâyet-i Hak'dır. Ve lübbü ve esâsı, muhabbet-i ilâhiyyedir; ve hubb-i ilâhî, abdin Hakk'a olan muhabbetinden olur. Binâenaleyh bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kader, abdin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına menûtdur; ve a'yân-ı sâbite suver-i ilm-i ilâhîdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ hazretleri her bir abdin ayn-ı sâbitesinin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği ve kendi hakkında muvâfık ve doğru olan şeyi bilir.

## Mûsâ (a.s.)ın gelmesini Fir'avn'ın rü'yâda görmesi ve düşünce tedariki

841. Fir'avn'a mensub olan cehd, vaktāki tevfiksiz idi, o her neyi dikmek istedi ise sökmek oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

841. Firavun'a ait olan çaba, tevfiksiz (ilahi yardım ve başarıdan yoksun) olduğu zaman, o neyi dikmek istediyse sökmek oldu.

Firavun'un ilahi kazâya (Allah'ın küllî hükmü) karşı tedbirler almasıyla gösterdiği çaba tevfiksiz idi; yani o tedbirler, kendisinin ayn-ı sâbitesinin (tekil sabit hakikat) isti'dâd (yatkınlık) diliyle talep ettiği şeyler değildi; bu sebeple tedbirleri aksine ortaya çıktı ve dikmek istediği şey, sökmek oldu.

Fir'avn'ın kazâ-yı ilâhîye karşı tedbîrler ittihâzıyla sa'yi tevfiksiz idi; ya'nî o tedbirler kendi ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şeyler değil idi; binâenaleyh tedbirleri aksine zuhûr etti ve dikmek istedi, sökmek oldu.

842. Onun hükmünde müneccimden bin kimse ve muabbir ve sâhirden dahi sayısız kimse var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

842. Onun hükmünde müneccimden bin kimse ve rüya yorumcusundan ve sihirbazdan dahi sayısız kimse var idi.

"Müneccim" yıldız ilmi (astroloji) vasıtasıyla gelecekteki olayları keşfeden kimselerdir ve "rüya yorumcusu" rüya tabirinde usta olanlardır. Yani "Firavun'un emrine tabi çok müneccim ve rüya yorumcusu ve sihirbaz kimseler var idi."

"Müneccim" ilm-i nücûm vâsıtasıyla hadisât-ı âtiyeyi keşf eden kimselerdir ve "muabbir" rü'yâ ta'bîrinde mâhir olanlardır. Ya'nî "Fir'avn'ın emrine tâbi' çok müneccim ve muabbir ve sihirbaz kimseler var idi."

843. “Musa'nın kudumu, Fir'avn'ı ve onun mülkünü harâb edecektir" diye ona gösterdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

843. "Musa'nın gelişi, Firavun'u ve onun mülkünü harap edecektir" diye ona gösterdiler.

Firavun'a rüyasında Musa'nın (a.s.) ortaya çıkıp, mülkünü harap edeceğini haber verdiler. Bu, Hak'tan gelen bir yardımdır. Ve bunun özü ve esası, ilahi sevgidir; ilahi sevgi ise kulun Hakk'a olan sevgisinden kaynaklanır. Bu sebeple bu mesele kader sırrına ilişkindir ve kader sırrı, kulun tekil sabit hakikatinin yatkınlığına bağlıdır; sabit hakikatler ise ilahi ilmin suretleridir. Bu sebeple Yüce Allah, her bir kulun tekil sabit hakikatinin, yatkınlık diliyle talep ettiği ve kendi hakkında uygun ve doğru olan şeyi bilir.

Fir'avn'a rü'yâsında Mûsâ (a.s.)ın zuhûr edip, mülkünü harâb edeceğini haber verdiler. inâyet-i Hak'dır. Ve lübbü ve esâsı, muhabbet-i ilâhiyyedir; ve hubb-i ilâhî, abdin Hakk'a olan muhabbetinden olur. Binâenaleyh bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kader, abdin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına menûtdur; ve a'yân-ı sâbite suver-i ilm-i ilâhîdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ hazretleri her bir abdin ayn-ı sâbitesinin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği ve kendi hakkında muvâfık ve doğru olan şeyi bilir.

## Mûsâ (a.s.)ın gelmesini Fir'avn'ın rü'yâda görmesi ve düşünce tedariki

841. Fir'avn'a mensub olan cehd, vaktāki tevfiksiz idi, o her neyi dikmek istedi ise sökmek oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

841. Firavun'a ait olan çaba, tevfiksiz (ilahi yardım ve başarıdan yoksun) olduğu zaman, o neyi dikmek istediyse sökmek oldu.

Firavun'un ilahi kazâya (Allah'ın küllî hükmü) karşı tedbirler almasıyla gösterdiği çaba tevfiksiz idi; yani o tedbirler, kendisinin ayn-ı sâbitesinin (tekil sabit hakikat) isti'dâd (yatkınlık) diliyle talep ettiği şeyler değildi; bu sebeple tedbirleri aksine ortaya çıktı ve dikmek istediği şey, sökmek oldu.

Fir'avn'ın kazâ-yı ilâhîye karşı tedbîrler ittihâzıyla sa'yi tevfiksiz idi; ya'nî o tedbirler kendi ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şeyler değil idi; binâenaleyh tedbirleri aksine zuhûr etti ve dikmek istedi, sökmek oldu.

842. Onun hükmünde müneccimden bin kimse ve muabbir ve sâhirden dahi sayısız kimse var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

842. Onun hükmünde müneccimden bin kimse ve rüya yorumcusundan ve sihirbazdan dahi sayısız kimse var idi.

"Müneccim" yıldız ilmi (astroloji) vasıtasıyla gelecekteki olayları keşfeden kimselerdir ve "rüya yorumcusu" rüya tabirinde usta olanlardır. Yani "Firavun'un emrine tabi çok müneccim ve rüya yorumcusu ve sihirbaz kimseler var idi."

"Müneccim" ilm-i nücûm vâsıtasıyla hadisât-ı âtiyeyi keşf eden kimselerdir ve "muabbir" rü'yâ ta'bîrinde mâhir olanlardır. Ya'nî "Fir'avn'ın emrine tâbi' çok müneccim ve muabbir ve sihirbaz kimseler var idi."

843. “Musa'nın kudumu, Fir'avn'ı ve onun mülkünü harâb edecektir" diye ona gösterdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

843. "Musa'nın gelişi, Firavun'u ve onun mülkünü harap edecektir" diye ona gösterdiler.

Firavun'a rüyasında Musa'nın (a.s.) ortaya çıkıp, mülkünü harap edeceğini haber verdiler.

Fir'avn'a rü'yâsında Mûsâ (a.s.)ın zuhûr edip, mülkünü harâb edeceğini haber verdiler.

844. Muabbire ve nücûm ehline: "Hayalin ve uğursuz rü'yanın def'i nasıl olur?" diye söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

844. Yorumculara ve yıldız bilimcilere: "Hayalin ve uğursuz rüyanın defedilmesi nasıl olur?" diye söyledi.

Firavun bu rüyadan ürktü, rüya yorumcularını ve müneccimlerini topladı: "Zihnimde yerleşen bu korkunç sanı ve hayalin ve o uğursuz rüyanın defedilmesi için ne tedbir alınması gerekir?" diye sordu.

Fir'avn bu rü'yâdan ürktü, muabbirlerini ve müneccimlerini topladı: "Zihnimde takarrur eden bu korkunç vehim ve hayalin ve o uğursuz rü'yânın def'i için ne tedbir ittihâzı lâzım gelir?" diye sordu.

845. Hepsi ona: "Bir tedbîr yapalım; doğmak yolunu rehzen gibi vuralım!" dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

845. Hepsi ona: "Bir tedbir alalım; doğmak yolunu yol kesici gibi keselim!" dediler.

Gerek rüya tabircileri gerekse müneccimler: "Bu gelişe ve ortaya çıkışa engel olmak için tedbirler alalım ve yol kesiciler yolcuların yolunu nasıl keserlerse, biz de bu gelecek çocuğun doğmak yolunu öylece keselim" dediler.

Gerek muabbirler ve gerek müneccimler: "Bu kudûm ve zuhûra mâni' olmak için tedbirler ittihâz edelim ve yol kesiciler yolcuların yolunu nasıl vururlar ise, biz de bu gelecek çocuğun doğmak yolunu öylece keselim" dediler.

846. Akibet o gece erişdi ki, onun mevlidi idi; o Fir'avnîler bunu re'y gördüler&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

846. Sonunda o gece geldi ki, onun doğumu idi; o Firavunîler bunu uygun gördüler

847. Ki, o gün sabahleyin meclisi ve padişahın tahtını meydan tarafına dışarıya çıkarsınlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

847. Ki, o gün sabahleyin meclisi ve padişahın tahtını meydan tarafına dışarıya çıkarsınlar.

Yani "O rüya tabircilerinin ve müneccimlerin yaptıkları tedbir, Musa (a.s.)'ın ana rahmine düşeceği geceden bir gün önce sabahleyin erkenden meclisi ve padişahın oturduğu tahtı saray meydanına dışarıya çıkarmak; ve sonra ilerideki tedbirleri de yapmak idi."

Ya'nî "O muabbirler ve müneccimlerin yaptıkları tedbîr, Mûsâ (a.s.)ın ana rahmine düşeceği geceden bir gün evvel sabahleyin erkenden meclisi ve pâdişâhın oturduğu tahtı saray meydanına dışarıya çıkarmak; ve sonra âtîdeki tedbirleri de yapmak idi."

848. İmdi emrettiler, şehir içinde alenen hükümdar tarafından dellallar çağırsınlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

848. Şimdi emrettiler ki, şehir içinde alenen hükümdar tarafından tellallar bağırsınlar.

849. "Es-salâ ey cümle İsrâîlîler, şah sizi o mekândan çağırıyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

849. "Ey bütün İsrailoğulları, namaza! Şah sizi o mekândan çağırıyor!"

850. "Ta ki size nikābsız yüz göstersin; size mükafat için ihsân etsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

850. "Ta ki size perdesiz yüz göstersin; size mükafat için ihsan etsin!"

844. Muabbire ve nücûm ehline: "Hayalin ve uğursuz rü'yanın def'i nasıl olur?" diye söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

844. Yorumculara ve yıldız bilimcilere: "Hayalin ve uğursuz rüyanın defedilmesi nasıl olur?" diye söyledi.

Firavun bu rüyadan ürktü, rüya yorumcularını ve müneccimlerini topladı: "Zihnimde yerleşen bu korkunç sanı ve hayalin ve o uğursuz rüyanın defedilmesi için ne tedbir alınması gerekir?" diye sordu.

Fir'avn bu rü'yâdan ürktü, muabbirlerini ve müneccimlerini topladı: "Zihnimde takarrur eden bu korkunç vehim ve hayalin ve o uğursuz rü'yânın def'i için ne tedbir ittihâzı lâzım gelir?" diye sordu.

845. Hepsi ona: "Bir tedbîr yapalım; doğmak yolunu rehzen gibi vuralım!" dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

845. Hepsi ona: "Bir tedbir alalım; doğmak yolunu yol kesici gibi keselim!" dediler.

Gerek rüya tabircileri gerekse müneccimler: "Bu gelişe ve ortaya çıkışa engel olmak için tedbirler alalım ve yol kesiciler yolcuların yolunu nasıl keserlerse, biz de bu gelecek çocuğun doğmak yolunu öylece keselim" dediler.

Gerek muabbirler ve gerek müneccimler: "Bu kudûm ve zuhûra mâni' olmak için tedbirler ittihâz edelim ve yol kesiciler yolcuların yolunu nasıl vururlar ise, biz de bu gelecek çocuğun doğmak yolunu öylece keselim" dediler.

846. Akibet o gece erişdi ki, onun mevlidi idi; o Fir'avnîler bunu re'y gördüler&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

846. Sonunda o gece geldi ki, onun doğumu idi; o Firavunîler bunu uygun gördüler

847. Ki, o gün sabahleyin meclisi ve padişahın tahtını meydan tarafına dışarıya çıkarsınlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

847. Ki, o gün sabahleyin meclisi ve padişahın tahtını meydan tarafına dışarıya çıkarsınlar.

Yani "O rüya tabircilerinin ve müneccimlerin yaptıkları tedbir, Musa (a.s.)'ın ana rahmine düşeceği geceden bir gün önce sabahleyin erkenden meclisi ve padişahın oturduğu tahtı saray meydanına dışarıya çıkarmak; ve sonra ilerideki tedbirleri de yapmak idi."

Ya'nî "O muabbirler ve müneccimlerin yaptıkları tedbîr, Mûsâ (a.s.)ın ana rahmine düşeceği geceden bir gün evvel sabahleyin erkenden meclisi ve pâdişâhın oturduğu tahtı saray meydanına dışarıya çıkarmak; ve sonra âtîdeki tedbirleri de yapmak idi."

848. İmdi emrettiler, şehir içinde alenen hükümdar tarafından dellallar çağırsınlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

848. Şimdi emrettiler ki, şehir içinde alenen hükümdar tarafından tellallar bağırsınlar.

849. "Es-salâ ey cümle İsrâîlîler, şah sizi o mekândan çağırıyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

849. "Ey bütün İsrailoğulları, namaza! Şah sizi o mekândan çağırıyor!"

850. "Ta ki size nikābsız yüz göstersin; size mükafat için ihsân etsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

850. "Ta ki size nikapsız yüz göstersin; size mükafat için ihsan etsin!"

Yani tellallar: "Ey İsrail'e mensup olanlar, es-sala! Firavun hepinizi evlerinizden saray meydanına çağırıyor. Şimdiye kadar mahrum olduğunuz huzuruna davet ediyor. Size nikapsız yüzünü gösterecek ve sizlere mükafat kastıyla ihsanlarda bulunacaktır!" diye bağırdılar. "Es-sala" genel için yemek hazırlandığı ve soğuklarda ateş yakıldığı zaman davet anlamını içeren bir nidadır. "İsrail" Yakup (a.s.)'ın lakabıdır; İbranice "Hakk'ın seçilmişi" demektir.

Ya'nî dellâllar: "Ey İsrâîl'e mensûb olanlar es-sala! Fir'avn sizin hepinizi evlerinizden saray meydanına çağırıyor. Şimdiye kadar mahrûm olduğunuz huzûruna da'vet ediyor. Size nikābsız yüzünü gösterecek ve sizlere mükâfât kasdıyla ihsanlar edecektir!" diye bağırdılar. "Es-sala" umûm için taâm ihzâr olunduğu ve soğuklarda ateş yakıldığı vakit da'vet ma'nâsını mutazammın olan bir nidâdır. "İsrâîl" Ya'kūb (a.s.)ın lakabıdır; İbrânîce "müntehab-ı Hak" demektir.

851. Zîrâ o esîrlere uzaklığın gayri yok idi; Fir'avn'ı görmeğe izin yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

851. Çünkü o esirlere uzaklıktan başka bir şey yoktu; Firavun'u görmeye izin yoktu.

Bu davet, İsrailoğulları için özel bir lütuf kabul edilirdi; çünkü onlar Firavun'un tebaası olan Kıptiler arasında esir idiler; ve bu gibi esirler asla Firavun'u göremezler ve Firavun'un yüzüne bakamazlardı; çünkü yasaktı.

Bu da'vet, Benî İsrâîl için bir lutf-ı mahsûs telakkî olunurdu; çünkü onlar Fir'avn'ın tebeası olan Kıbtiler arasında esîr idiler; ve bu gibi esîrler aslâ Fir'avn'ı göremezler ve Fir'avn'ın yüzüne bakamazlar idi; zîrâ memnû' idi.

852. Eğer yolda onun önüne düşseler idi, o yasaktan dolayı yüz üstü yatarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

852. Eğer yolda onun önüne düşseler idi, o yasaktan dolayı yüz üstü yatarlar idi.

İsrailoğulları fertleri eğer yolda Firavun'a rastlasalar idi, yüzüne bakmak onlara yasak olduğu için, hemen yüz üstü yere kapanırlar idi. "Yâse" yasak demektir.

Efrâd-ı Benî İsrail eğer yolda Fir'avn'a tesadüf etseler idi, yüzüne bakmak onlara yasak olduğu için, hemen yüz üstü yere kapanırlar idi. "Yâse" yasak demektir.

853. Yasak bu idi ki, hiçbir esîr vakitli vakitsiz o emîrin yüzünü görmiye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

853. Yasak şuydu ki, hiçbir esir zamanlı zamansız o emirin yüzünü görmesin.

854. Yolda çavuşların sesini işittikleri vakit görmemeleri için, yüzü duvara çevireler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

854. Yolda çavuşların sesini işittikleri vakit görmemeleri için, yüzü duvara çevireler.

Firavun'un emri gereğince, esirler yolda Firavun'un alayına rastladıklarında ve açık bir meydan olursa, yere kapanacaklardı; eğer binalar arasında rastlarlarsa, derhal yüzlerini duvara çevireceklerdi.

Ber-mûcib-i emr-i Fir'avnî, esîrler yolda Fir'avn'un alayına tesadüf ederler ve açık bir meydan olursa, yere kapanacaklar; ve eğer mebânî arasında tesadüf ederlerse, derhal yüzlerini duvara çevirecekler idi.

855. Ve eğer onun yüzünü görürse, o mücrim olur; en fenâ olan şey, onun başına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

855. Ve eğer onun yüzünü görürse, o suçlu olur; en kötü şey, onun başına gelir.

İsrailoğulları'ndan biri bu yasağa önem vermeyip Firavun'un yüzüne bakarsa cinayet işlemiş olur. Ve en kötü ve ağır ceza ne ise, o çaresiz hakkında zabıta memurları onu uyguluyorlardı. Yani tellallar: "Ey İsrail'e mensup olanlar, es-sala! Firavun sizin hepinizi evlerinizden saray meydanına çağırıyor. Şimdiye kadar mahrum olduğunuz huzuruna davet ediyor. Size nikapsız yüzünü gösterecek ve sizlere mükafat kastıyla ihsanlar edecektir!" diye bağırdılar. "Es-sala" umum için yemek hazırlandığı ve soğuklarda ateş yakıldığı vakit davet anlamını içeren bir nidadır. "İsrail" Yakup (a.s.)'ın lakabıdır; İbranice "Hakk'ın seçilmişi" demektir.

Benî İsrâîl'den biri bu yasağa ehemmiyet vermeyip Fir'avn'ın yüzüne bakarsa cinayet işlemiş olur. Ve en fenâ ve ağır cezâ ne ise, o bîçâre hakkında zabıta me'mûrları onu tatbik ederler idi. Ya'nî dellâllar: "Ey İsrâîl'e mensûb olanlar es-sala! Fir'avn sizin hepinizi evlerinizden saray meydanına çağırıyor. Şimdiye kadar mahrûm olduğunuz huzûruna da'vet ediyor. Size nikābsız yüzünü gösterecek ve sizlere mükâfât kasdıyla ihsanlar edecektir!" diye bağırdılar. "Es-sala" umûm için taâm ihzâr olunduğu ve soğuklarda ateş yakıldığı vakit da'vet ma'nâsını mutazammın olan bir nidâdır. "İsrâîl" Ya'kūb (a.s.)ın lakabıdır; İbrânîce "müntehab-ı Hak" demektir.

851. Zîrâ o esîrlere uzaklığın gayri yok idi; Fir'avn'ı görmeğe izin yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

851. Çünkü o esirlere uzaklıktan başka bir şey yoktu; Firavun'u görmeye izin yoktu.

Bu davet, İsrailoğulları için özel bir lütuf kabul edilirdi; çünkü onlar Firavun'un tebaası olan Kıptiler arasında esir idiler; ve bu gibi esirler asla Firavun'u göremezler ve Firavun'un yüzüne bakamazlardı; çünkü yasaktı.

Bu da'vet, Benî İsrâîl için bir lutf-ı mahsûs telakkî olunurdu; çünkü onlar Fir'avn'ın tebeası olan Kıbtiler arasında esîr idiler; ve bu gibi esîrler aslâ Fir'avn'ı göremezler ve Fir'avn'ın yüzüne bakamazlar idi; zîrâ memnû' idi.

852. Eğer yolda onun önüne düşseler idi, o yasaktan dolayı yüz üstü yatarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

852. Eğer yolda onun önüne düşseler idi, o yasaktan dolayı yüz üstü yatarlar idi.

İsrailoğulları fertleri eğer yolda Firavun'a rastlasalar idi, yüzüne bakmak onlara yasak olduğu için, hemen yüz üstü yere kapanırlar idi. "Yâse" yasak demektir.

Efrâd-ı Benî İsrail eğer yolda Fir'avn'a tesadüf etseler idi, yüzüne bakmak onlara yasak olduğu için, hemen yüz üstü yere kapanırlar idi. "Yâse" yasak demektir.

853. Yasak bu idi ki, hiçbir esîr vakitli vakitsiz o emîrin yüzünü görmiye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

853. Yasak şuydu ki, hiçbir esir zamanlı zamansız o emirin yüzünü görmesin.

854. Yolda çavuşların sesini işittikleri vakit görmemeleri için, yüzü duvara çevireler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

854. Yolda çavuşların sesini işittikleri vakit görmemeleri için, yüzü duvara çevireler.

Firavun'un emri gereğince, esirler yolda Firavun'un alayına rastladıklarında ve açık bir meydan olursa, yere kapanacaklardı; eğer binalar arasında rastlarlarsa, derhal yüzlerini duvara çevireceklerdi.

Ber-mûcib-i emr-i Fir'avnî, esîrler yolda Fir'avn'un alayına tesadüf ederler ve açık bir meydan olursa, yere kapanacaklar; ve eğer mebânî arasında tesadüf ederlerse, derhal yüzlerini duvara çevirecekler idi.

855. Ve eğer onun yüzünü görürse, o mücrim olur; en fenâ olan şey, onun başına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

855. Ve eğer onun yüzünü görürse, o suçlu olur; en kötü olan şey, onun başına gelir.

İsrailoğulları'ndan biri bu yasağa önem vermeyip Firavun'un yüzüne bakarsa cinayet işlemiş olur. Ve en kötü ve ağır ceza ne ise, o çaresiz hakkında zabıta memurları onu uygularlardı.

Benî İsrâîl'den biri bu yasağa ehemmiyet vermeyip Fir'avn'ın yüzüne bakarsa cinayet işlemiş olur. Ve en fenâ ve ağır cezâ ne ise, o bîçâre hakkında zabıta me'mûrları onu tatbik ederler idi.

856. Onlara mümteni' olan likānın hırsı var idi; çünkü ademî, men' olunduğu şey hakkında harîsdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

856. Onlara imkânsız olan kavuşmanın hırsı vardı; çünkü yoklukta olan, men edildiği şey hakkında hırslıdır.

İsrailoğulları fertleri Firavun'un yüzüne bakmaktan men edildikleri için, onların içinde de Firavun'un uğursuz yüzünü görmeye bir hırs ve şiddetli bir arzu vardı. Çünkü men edildiği şey hakkında hırslı olmak, insanın yaratılışında yerleşmiş olan bir özelliktir.

Efrâd-ı Benî İsrail Fir'avn'ın yüzüne bakmaktan memnû' oldukları için, onların içinde de Fir'avn'ın menhûs yüzünü görmeğe bir hırs ve bir şiddetli arzû var idi. Çünkü men' olunduğu şey hakkında harîs olmak insanın tıynetinde merkûz olan bir hâssadır.

## Mûsâ (a.s.)ın men'-i velâdeti hîlesi için Benî İsrâîl'i meydana da'vetti

857. "Ey esîrler, meydan mahalli tarafına gidiniz; zîrâ şehenşâhdan cûd görmek ümîdi vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

857. "Ey esirler, meydan tarafına gidiniz; çünkü şahlar şahından cömertlik görmek ümidi vardır!"

858. Vaktaki İsraililer müjdeyi işittiler, teşneler ve ona çok müştâk idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

858. İsrailoğulları müjdeyi işittikleri zaman, susamış ve ona çok istekli idiler.

859. Hileyi yuttular ve o tarafa koştular; kendilerini göstermek için süslediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

859. Hileyi yuttular ve o tarafa koştular; kendilerini göstermek için süslediler.

860. Nitekim burada hîle bilici olan Moğol, "Mısırlılar'dan bir kimse iste-[858] rim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

860. Nitekim burada hile bilici olan Moğol, "Mısırlılar'dan bir kimse isterim!" dedi.

Cenâb-ı Pîr efendimiz zamanında Konya'da Selçuklu hükümeti vardı; ve doğudan gelen Moğollar Selçuklu ülkelerine istila etmişti ve Mısır hükümdarı "Zâhir Baybars el-Bundukdârî" çöküş hâlinde bulunan Selçuklu hükümetinin ülkelerini ele geçirmek için harekete geçmişti. Selçuklu hükümetinin başında bulunan Muîneddîn Pervâne, Moğollar ile ittifak etti. Selçuklular

Cenâb-ı Pîr efendimiz zamânında Konya'da Selçûkî hükümeti var idi; ve şarktan gelen Moğollar memâlik-i Selçûkiyye'ye müstevlî olmuş ve Mısır hükûmdân “Zâhir Baybars el-Bundukdârî" hâl-i inkırâzda bulunan hükûmet-i Selçûkıyye'nin memâlikini zabt için hareket etmiş idi. Selçuk hükümetinin re's-i kârında bulunan Muîneddîn Pervâne, Moğollar ile ittifak etti. Selçûkîler

856. Onlara mümteni' olan likānın hırsı var idi; çünkü ademî, men' olunduğu şey hakkında harîsdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

856. Onlara imkânsız olan kavuşmanın hırsı vardı; çünkü insan, yasaklandığı şey hakkında hırslıdır.

İsrailoğulları fertleri Firavun'un yüzüne bakmaktan men edildikleri için, onların içinde de Firavun'un uğursuz yüzünü görmeye bir hırs ve şiddetli bir arzu vardı. Çünkü yasaklandığı şey hakkında hırslı olmak, insanın doğasında yerleşmiş olan bir özelliktir.

Efrâd-ı Benî İsrâîl Fir'avn'ın yüzüne bakmaktan memnû' oldukları için, onların içinde de Fir'avn'ın menhûs yüzünü görmeğe bir hırs ve bir şiddetli arzû var idi. Çünkü men' olunduğu şey hakkında harîs olmak insanın tıynetinde merkûz olan bir hâssadır.

## Mûsâ (a.s.)ın men'-i velâdeti hîlesi için Benî İsrâîl'i meydana da'vetti

857. "Ey esîrler, meydan mahalli tarafına gidiniz; zîrâ şehenşâhdan cûd görmek ümîdi vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

857. "Ey esirler, meydan tarafına gidiniz; çünkü şahlar şahından cömertlik görmek ümidi vardır!"

858. Vaktaki İsrâîlîler müjdeyi işittiler, teşneler ve ona çok müştâk idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

858. İsrailoğulları müjdeyi işittikleri vakit, susamışlardı ve ona çok istekliydiler.

859. Hîleyi yuttular ve o tarafa koştular; kendilerini göstermek için süslediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

859. Hileyi yuttular ve o tarafa koştular; kendilerini göstermek için süslendiler.

860. Nitekim burada hîle bilici olan Moğol, "Mısırlılar'dan bir kimse isterim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

860. Nitekim burada hile bilici olan Moğol, "Mısırlılar'dan bir kimse isterim!" dedi.

Cenâb-ı Pîr efendimiz zamanında Konya'da Selçuklu hükümeti vardı; ve doğudan gelen Moğollar Selçuklu ülkelerine istila etmişti ve Mısır hükümdarı "Zâhir Baybars el-Bundukdârî" çöküş hâlinde bulunan Selçuklu hükümetinin ülkelerini ele geçirmek için harekete geçmişti. Selçuklu hükümetinin başında bulunan Muîneddîn Pervâne, Moğollar ile ittifak etti. Selçuklular ile Moğollar, askerlerini toplayarak Elbistan ovasında Melik Zâhir'in askerine karşı çıktılar. Selçuklular savaşa cesaret edemeyerek savaş meydanını terk edip kaçtılar; ve Moğollar sebat etti, fakat mağlup oldular. Melik Zâhir, Kayseri üzerine yürüdü. Oraya kaçan Muîneddîn Pervâne, Selçuklu hükümdarı olan sultan Gıyâseddîn Keyhüsrev'i alarak Tokat'a çekildi. Melik Zâhir Pervâne'ye adam gönderip, kendisini davet etti ve kaçışının sebebini sordu; ve Selçuklu devletini Moğollar'ın elinden kurtarmak maksadında olduğunu bildirdi. Cevap alamadı. Bunun üzerine Kayseri'de Selçuklu saltanat tahtına oturdu, Selçuklu sultanlarının âdetlerini yerine getirmeye başladı ve adına hutbe okuttu. On gün durduktan sonra Şam'a geri döndü. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in ilk bölümünde Muîneddîn Pervâne'nin bu hâlini eleştirir ve tövbe etmesini tavsiye ederler. Bu şerefli beyitte bu olaylara işaret ederek, Moğollar'ın Mısırlılar'dan intikam almak için böyle Firavunvari bir hileye teşebbüslerini beyan ederler.

Cenâb-ı Pîr efendimiz zamânında Konya'da Selçûkî hükümeti var idi; ve şarktan gelen Moğollar memâlik-i Selçûkiyye'ye müstevlî olmuş ve Mısır hükûmdân “Zâhir Baybars el-Bundukdârî" hâl-i inkırâzda bulunan hükûmet-i Selçûkıyye'nin memâlikini zabt için hareket etmiş idi. Selçuk hükümetinin re's-i kârında bulunan Muîneddîn Pervâne, Moğollar ile ittifak etti. Selçûkîler ile Moğollar, askerlerini toplayarak Elbistan sahrâsında Melik Zâhir'in askerine karşı çıktılar. Selçûkîler muhârebeye cesaret edemiyerek meydân-ı harbi terk ile firâr ettiler; ve Moğollar sebât etti, fakat mağlûb oldular. Melik Zâhir, Kayseri üzerine yürüdü. Oraya kaçan Muîneddîn Pervâne, Selçuk hükümdârı olan sultân Gıyâseddîn Keyhüsrev'i alarak Tokat'a çekildi. Melik Zâhir Pervâne'ye adam gönderip, kendisini da'vet etti ve firârının sebebini sordu; ve devlet-i Selçûkıyye'yi Moğollar'ın elinden kurtarmak maksadında olduğunu bildirdi. Cevâb alamadı. Bunun üzerine Kayseri'de serîr-i saltanat-ı Selçûkıyye'ye cülûs ederek, selâtîn-i Selçûkıyye âdâtını icrâya başladı ve nâmına hutbe okuttu. On gün durduktan sonra Şam'a avdet etti. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fíh'in ilk faslında Muîneddîn Pervâne'nin bu hâlini tenkîd ve istiğfâr etmesini tavsiye buyururlar. Bu beyt-i şerîfde bu vak'alara işâreten, Moğollar'ın Mısırlılar'dan intikām almak için böyle Fir'avnâne bir hîleye teşebbüslerini beyân buyururlar.

861. "Mısırlılar'ı bu tarafa cem' getiriniz, tâ ki lâzım olan kimse ele gelsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

861. "Mısırlılar'ı bu tarafa toplayınız ki, lâzım olan kimse ele gelsin!"

Moğollar, "Mısırlılar'dan bir adam arıyoruz; hepsini toplayıp buraya getiriniz ki, istediğimizi onların arasından bulup seçelim" dediler.

Moğollar, "Mısırlılar'dan bir adam arıyoruz; hepsini toplayıp buraya getiriniz ki, istediğimizi onların arasından bulup seçelim" dediler.

862. Herkim geldi ise, “Bu değildir, âgâh ol, efendi gel, o köşede otur!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

862. Her kim geldiyse, "Bu değildir, uyanık ol, efendi gel, o köşede otur!" dedi.

Mısırlılar birer ikişer geldikçe, "Hayır, aradığımız bu değildir; gel efendi, şurada otur!" diyerek hile ile hapsettiler.

Mısırlılar birer ikişer geldikçe, "Hayır, aradığımız bu değildir; gel efendi, şurada otur!" diyerek hîle ile habs ettiler.

863. Nihayet bu şîve ile hepsi cem' geldiler; bu hîle ile onların boyunlarını vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

863. Nihayet bu yöntemle hepsi bir araya geldiler; bu hile ile onların boyunlarını vurdular.

Nihayet bu tarz ile Selçuklular arasında bulunan Mısırlıları bir araya topladılar; sonra mağlubiyetlerinin intikamını kahpece almak üzere bu silahsız biçarelerin boyunlarını vurdular.

Nihâyet bu tarz ile Selçûkîler arasında bulunan Mısırlılar'ı bir araya topladılar; sonra mağlûbiyetlerinin intikāmını kahbece almak üzere bu silâhsız bî-çârelerin boyunlarını vurdular.

864. Onun uğursuzluğu gibi, Allah'a da'vet edici olan ezan tarafına niyâz götürmezler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

864. Onun uğursuzluğu gibi, Allah'a davet edici olan ezan tarafına niyaz götürmezlerdi.

Moğollar, askerlerini toplayarak Elbistan sahrasında Melik Zahir'in askerine karşı çıktılar. Selçuklular muharebeye cesaret edemeyerek savaş meydanını terk edip kaçtılar; ve Moğollar sebat etti, fakat mağlup oldular. Melik Zahir, Kayseri üzerine yürüdü. Oraya kaçan Muineddin Pervane, Selçuk hükümdarı olan Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev'i alarak Tokat'a çekildi. Melik Zahir Pervane'ye adam gönderip, kendisini davet etti ve kaçışının sebebini sordu; ve Selçuklu devletini Moğolların elinden kurtarmak maksadında olduğunu bildirdi. Cevap alamadı. Bunun üzerine Kayseri'de Selçuklu saltanat tahtına oturarak, Selçuklu sultanlarının adetlerini icraya başladı ve adına hutbe okuttu. On gün durduktan sonra Şam'a geri döndü.

Cenab-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in ilk bölümünde Muineddin Pervane'nin bu halini eleştirir ve istiğfar etmesini (günahlarının affını dilemesini) tavsiye ederler.

Bu şerefli beyitte bu olaylara işaret ederek, Moğolların Mısırlılardan intikam almak için böyle Firavunvari bir hileye teşebbüslerini beyan ederler.

ile Moğollar, askerlerini toplayarak Elbistan sahrâsında Melik Zâhir'in askerine karşı çıktılar. Selçûkîler muhârebeye cesaret edemiyerek meydân-ı harbi terk ile firâr ettiler; ve Moğollar sebât etti, fakat mağlûb oldular. Melik Zâhir, Kayseri üzerine yürüdü. Oraya kaçan Muîneddîn Pervâne, Selçuk hükümdârı olan sultân Gıyâseddîn Keyhüsrev'i alarak Tokat'a çekildi. Melik Zâhir Pervâne'ye adam gönderip, kendisini da'vet etti ve firârının sebebini sordu; ve devlet-i Selçûkıyye'yi Moğollar'ın elinden kurtarmak maksadında olduğunu bildirdi. Cevâb alamadı. Bunun üzerine Kayseri'de serîr-i saltanat-ı Selçûkıyye'ye cülûs ederek, selâtîn-i Selçûkıyye âdâtını icrâya başladı ve nâmına hutbe okuttu. On gün durduktan sonra Şam'a avdet etti.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in ilk faslında Muîneddîn Pervâne'nin bu hâlini tenkîd ve istiğfâr etmesini tavsiye buyururlar.

Bu beyt-i şerîfde bu vak'alara işâreten, Moğollar'ın Mısırlılar'dan intikām almak için böyle Fir'avnâne bir hîleye teşebbüslerini beyân buyururlar.

861. "Mısırlılar'ı bu tarafa cem' getiriniz, tâ ki lâzım olan kimse ele gelsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

861. "Mısırlılar'ı bu tarafa toplayınız ki, lâzım olan kimse ele gelsin!"

Moğollar, "Mısırlılar'dan bir adam arıyoruz; hepsini toplayıp buraya getiriniz ki, istediğimizi onların arasından bulup seçelim" dediler.

Moğollar, "Mısırlılar'dan bir adam arıyoruz; hepsini toplayıp buraya getiriniz ki, istediğimizi onların arasından bulup seçelim" dediler.

862. Herkim geldi ise, “Bu değildir, âgâh ol, efendi gel, o köşede otur!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

862. Her kim geldiyse, "Bu değildir, uyanık ol, efendi gel, o köşede otur!" dedi.

Mısırlılar birer ikişer geldikçe, "Hayır, aradığımız bu değildir; gel efendi, şurada otur!" diyerek hile ile hapsettiler.

Mısırlılar birer ikişer geldikçe, "Hayır, aradığımız bu değildir; gel efendi, şurada otur!" diyerek hîle ile habs ettiler.

863. Nihayet bu şîve ile hepsi cem' geldiler; bu hîle ile onların boyunlarını vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

863. Nihayet bu yöntemle hepsi bir araya geldiler; bu hile ile onların boyunlarını vurdular.

Nihayet bu tarz ile Selçuklular arasında bulunan Mısırlıları bir araya topladılar; sonra mağlubiyetlerinin intikamını kahpece almak üzere bu silahsız biçarelerin boyunlarını vurdular.

Nihâyet bu tarz ile Selçûkîler arasında bulunan Mısırlılar'ı bir araya topladılar; sonra mağlûbiyetlerinin intikāmını kahbece almak üzere bu silâhsız bî-çârelerin boyunlarını vurdular.

864. Onun uğursuzluğu gibi, Allah'a da'vet edici olan ezan tarafına niyaz götürmezler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

864. Onun uğursuzluğu gibi, Allah'a davet edici olan ezan tarafına niyaz götürmezlerdi.

Bu şerefli beyitte, Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), Mısırlıların başına gelen bu belanın bâtınî (içsel, gizli) sebebini keşif yoluyla açıklarlar. Yani "O boyunları vurulan Mısırlılar, Allah'a davet anlamını içeren Muhammedî ezanına kulak asmadıkları ve namazı, niyazı terk ettikleri için, bu fiillerinin uğursuzluğu olarak başlarına bu bela gelmiştir." İlahi emirlere itaat etmeyen bir kavmin mutlaka zahirî (dışsal) bir belaya uğrayacağına işaret edilir.

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz Mısırlılar'ın başlarına gelen bu belânın sebeb-i bâtınîsini keşfen beyân buyururlar. Ya'nî "O boyunları vurulan Mısırlılar, Allah'a da'vet ma'nâsını mutazammın bulunan ezân-ı Muhammedî tarafına kulak asmadıkları ve namazı niyâzı terk ettikleri için, bu fiillerinin uğursuzluğu olarak onların başlarına bu belâ gelmiştir." Evâmir-i ilâhiyyeye itâat etmeyen bir kavmin mutlakā bir belâ-yı sûrîye dûçâr olacağına işâret buyurulur.

865. Mekkarın da'veti onları çekti; ey reşîd, şeytanın mekrinden kork ha!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

865. Mekkârın daveti onları çekti; ey reşit, şeytanın mekrinden kork!

"Reşit" şeriat teriminde, malını koruma hususunda dikkatli davranarak, sefihlikten ve israftan sakınan kimsedir. Sefihin aksidir; akıllı ve kâr ile fayda yolunu bilen kimsedir. Yani "Pek ziyade mekr (gizli yönlendirme) ve hile yapıcı olan Moğol'un daveti Mısırlıları yahut Firavun'un daveti İsraillileri kendi taraflarına çekti; bu sebeple bu gibi gözle görülen insan şeytanlarının ve gözle görülmeyen cin şeytanlarının mekr ve hilelerinden korkun!"

"Reşîd" ıstılâh-ı şer'îde, malını muhafaza husûsunda takayyud ederek, sefeh ve tebzîrden tevakkî eden kimsedir. Sefihin aksidir; âkil ve kâr ve fâide yolunu bilen kimsedir. Ya'nî "Pek ziyâde mekr ve hîle yapıcı olan Moğol'un da'veti Mısırlılar'ı veyâhud Fir'avn'ın da'veti İsrailliler'i kendi taraflarına çekti; binâenaleyh bu gibi göz ile görülen insan şeytanlarının ve göz ile görülmeyen cin şeytanlarının mekir ve hîlelerinden korkun!"

866. Fakîrlerin ve muhtaçların sesini işit, tâ ki senin kulağın hîlekârın sesini tutmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

866. Fakirlerin ve muhtaçların sesini işit ki senin kulağın hilekârın sesini tutmasın.

Yani "Senin kulağına bu gibi hilekârların sesi etki etmemesini istersen, ey hâli vakti yerinde olan zengin efendi, fakirlerin ve muhtaçların seslerini ve dertlerini dinle; ve mümkün olduğu kadar onlara çare bulmaya gayret et! Senin bu fiilinin bereketleriyle senin kulağını bu gibi hilekârların sesinden korusun."

Ya'nî "Senin kulağına bu gibi hílekârların sesi te'sîr etmemesini istersen, ey hâli vakti yerinde olan zengîn efendi, fakîrlerin ve muhtaçların seslerini ve derdlerini dinle; ve mümkin olduğu kadar onlara çâre-sâz olmağa gayret et! Senin bu fiilin berekâtıyla senin kulağını bu gibi hílekârların sesinden muhâfaza buyursun."

867. Vâkıa dilenciler tama'kâr ve çirkin huyludurlar; sen gönül sahibini şikemhârların içinde ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

867. Gerçekte dilenciler tamahkâr ve çirkin huyludurlar; sen gönül sahibini oburların içinde ara!

Gerçekte senin zannettiğin gibi, dilencilerin pek çoğu tamahkârdır; ve para toplamaya çalışan çirkin huylu kimselerdir. Fakat gönül sahibi olan Hakk'ın velîleri çoğunlukla bu gibi zelil zümre arasına karışıp, kendilerini halkın gözünden gizlerler; ve onlar bu dilencilerin ahlâkından temiz ve arınmışlardır. Bu sebeple hâllerini iyice bilmediğin bir dilenciye hor bakma; ve bu gibi velîleri bu oburların ve dilencilerin arasında ara!

Bu şerefli beyitte, Pir efendimiz (Mevlânâ) Mısırlıların başına gelen bu belânın bâtınî sebebini keşif yoluyla açıklarlar. Yani "O boyunları vurulan Mısırlılar, Allah'a davet anlamını içeren Muhammedî ezana kulak asmadıkları ve namazı, niyazı terk ettikleri için, bu fiillerinin uğursuzluğu olarak onların başına bu belâ gelmiştir." İlâhî emirlere itaat etmeyen bir kavmin mutlaka bir zahirî belâya uğrayacağına işaret buyurulur.

Vâkıâ senin zannın gibi, dilencilerin pek çoğu tama'kârdır; ve cem'-i nukūda sâî çirkin huylu kimselerdir. Fakat gönül sahibi olan evliyâ-yı Hak alelekser bu gibi zelîl zümre arasına karışıp, kendilerini nazar-ı halktan setr ederler; ve onlar bu dilencilerin ahlâkından pâk ve münezzehdirler. Binâenaleyh ahvâlini iyice bilmediğin bir sâile nazar-ı hakaretle bakma; ve bu gibi evliyâyı bu löpçülerin ve cerrârların arasında ara!

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz Mısırlılar'ın başlarına gelen bu belânın sebeb-i bâtınîsini keşfen beyân buyururlar. Ya'nî "O boyunları vurulan Mısırlılar, Allah'a da'vet ma'nâsını mutazammın bulunan ezân-ı Muhammedî tarafına kulak asmadıkları ve namazı niyâzı terk ettikleri için, bu fiillerinin uğursuzluğu olarak onların başlarına bu belâ gelmiştir." Evâmir-i ilâhiyyeye itâat etmeyen bir kavmin mutlakā bir belâ-yı sûrîye dûçâr olacağına işâret buyurulur.

865. Mekkârın da'veti onları çekti; ey reşîd, şeytanın mekrinden kork hâ!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

865. Hilekârın daveti onları çekti; ey doğru yolu bulan, şeytanın tuzağından kork!

"Reşîd" şeriat teriminde, malını koruma konusunda dikkatli davranan, israftan ve saçıp savurmaktan sakınan kimsedir. Sefihin (akılsızın) aksidir; akıllı ve kâr ile fayda yolunu bilen kimsedir. Yani "Çok fazla hile ve tuzak kuran Moğol'un daveti Mısırlıları veya Firavun'un daveti İsrailoğullarını kendi taraflarına çekti; bu sebeple bu gibi gözle görülen insan şeytanlarının ve gözle görülmeyen cin şeytanlarının tuzak ve hilelerinden korkun!"

"Reşîd" ıstılâh-ı şer'îde, malını muhafaza husûsunda takayyud ederek, sefeh ve tebzîrden tevakkî eden kimsedir. Sefihin aksidir; âkil ve kâr ve fâide yolunu bilen kimsedir. Ya'nî "Pek ziyâde mekr ve hîle yapıcı olan Moğol'un da'veti Mısırlılar'ı veyâhud Fir'avn'ın da'veti İsrailliler'i kendi taraflarına çekti; binâenaleyh bu gibi göz ile görülen insan şeytanlarının ve göz ile görülmeyen cin şeytanlarının mekir ve hîlelerinden korkun!"

866. Fakîrlerin ve muhtaçların sesini işit, tâ ki senin kulağın hîlekârın sesini tutmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

866. Fakirlerin ve muhtaçların sesini işit ki, senin kulağın hilekârın sesini tutmasın.

Yani "Senin kulağına bu gibi hilekârların sesi etki etmemesini istersen, ey hâli vakti yerinde olan zengin efendi, fakirlerin ve muhtaçların seslerini ve dertlerini dinle; ve mümkün olduğu kadar onlara çare bulmaya gayret et! Senin bu fiilinin bereketleriyle senin kulağını bu gibi hilekârların sesinden korusun."

Ya'nî "Senin kulağına bu gibi hîlekârların sesi te'sîr etmemesini istersen, ey hâli vakti yerinde olan zengîn efendi, fakîrlerin ve muhtaçların seslerini ve derdlerini dinle; ve mümkin olduğu kadar onlara çâre-sâz olmağa gayret et! Senin bu fiilin berekâtıyla senin kulağını bu gibi hîlekârların sesinden muhâfaza buyursun."

867. Vâkıa dilenciler tama'kâr ve çirkin huyludurlar; sen gönül sahibini şikemhârların içinde ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

867. Gerçekte dilenciler tamahkâr ve çirkin huyludurlar; sen gönül sahibini oburların içinde ara!

Gerçekte senin zannettiğin gibi, dilencilerin pek çoğu tamahkârdır; ve para toplamaya çalışan çirkin huylu kimselerdir. Fakat gönül sahibi olan Hakk'ın evliyaları (Allah dostları) genellikle bu gibi zelil zümre arasına karışıp, kendilerini halkın gözünden gizlerler; ve onlar bu dilencilerin ahlâkından temiz ve arınmışlardır. Bu sebeple hâllerini iyice bilmediğin bir dilenciye hor bakma; ve bu gibi evliyayı bu oburların ve dilencilerin arasında ara!

Vâkıâ senin zannın gibi, dilencilerin pek çoğu tama'kârdır; ve cem'-i nukūda sâî çirkin huylu kimselerdir. Fakat gönül sahibi olan evliyâ-yı Hak alelekser bu gibi zelîl zümre arasına karışıp, kendilerini nazar-ı halktan setr ederler; ve onlar bu dilencilerin ahlâkından pâk ve münezzehdirler. Binâenaleyh ahvâlini iyice bilmediğin bir sâile nazar-ı hakaretle bakma; ve bu gibi evliyâyı bu löpçülerin ve cerrârların arasında ara!

868. Denizin dibinde güher, taşlar ile beraberdir; ayıblar arasında fahrlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

868. Denizin dibinde inci, taşlar ile beraberdir; ayıplar arasında övünülecek şeyler vardır.

Nasıl ki kıymetli inciler denizin dibinde, kıymetsiz taşlar arasında bulunur. Varlıklarıyla övünülen kimseler, varlıkları insan topluluğu arasında ayıp ve leke olan kimseler arasında yaşarlar.

Nitekim kıymetli inciler denizin dibinde, kıymetsiz taşlar arasında bulunur. Vücûdlarıyla iftihâr olunan kimseler, vücûdları cem'iyyet-i beşeriyye arasında ayıb ve leke olan kimseler arasında yaşarlar.

869. İmdi İsraililer sabahtan meydan tarafına koşucu olarak kaynaştılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

869. Şimdi İsrailoğulları sabahtan meydan tarafına koşarak kaynaştılar.

870. Vaktaki o, onları hîleler ile meydana götürdü, yüzünü onlara çok taze gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

870. O, onları hilelerle meydana getirdiğinde, yüzünü onlara çok taze gösterdi.

Firavun, bütün İsrailoğulları fertlerini böyle bir hile ile bir araya topladı ve şimdiye kadar onlara göstermediği taze ve güler yüzlü bir çehre gösterdi.

Fir'avn, bilcümle Benî İsrâîl efrâdını böyle bir hîle ile meydana topladı ve şimdiye kadar onlara göstermediği bir tâze ve beşûş yüz gösterdi.

871. Dildarlıklar etti ve bahşişler verdi; o kubad onlara hem atâ, hem va'dler etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

871. Gönül alıcı davranışlar sergiledi ve bağışlar verdi; o hükümdar onlara hem ihsanlarda bulundu, hem de vaatler verdi.

"Kubâd" padişah ve hükümdar anlamına gelir. O Mısır padişahı olan Firavun, İsrailoğullarının gönüllerini alacak bir şekilde davrandı ve bağışlar verdi; onlara hem böyle ihsanlarda bulundu, hem de gelecekte daha büyük lütuflarda bulunacağını vaat etti.

"Kubâd" pâdişâh ve hükümdâr ma'nâsınadır. O Mısır pâdişâhı olan Fir'avn, İsrâîlîler'in gönüllerini alacak bir sûretde muâmele etti ve bahşişler verdi; onlara hem böyle ihsânlar etti, hem de âtîde daha büyük lutuflarda bulunacağını va'd etti.

872. Ondan sonra "Canlarınız için, bu gece hepiniz meydanda uyuyunuz!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

872. Ondan sonra "Canlarınız için, bu gece hepiniz meydanda uyuyunuz!" dedi.

Firavun bu ihsanları yaptıktan sonra onlara, "Tarafımdan canlarınıza ulaşacak lütuf ve ihsanın devamı için, bu gece hepiniz bu meydanda yatınız ve hiçbiriniz evlerinize gitmeyiniz!" dedi.

Fir'avn bu ihsânları yaptıktan sonra onlara, "Tarafımdan canlarınıza vâsıl olacak lutuf ve âtıfetin devâmı için, bu gece hepiniz bu meydanda yatınız ve hiçbiriniz evlerinize gitmeyiniz!" dedi.

873. Ona: "Hizmetler edelim, eğer sen istersen, bir ay burada sâkin oluruz," diye cevab verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

873. Ona: "Hizmetler edelim, eğer sen istersen, bir ay burada sakin oluruz," diye cevap verdiler.

Çünkü Mısır gibi sıcak bir memlekette gece meydanda yatmak zor bir şey değildi.

Zîrâ Mısır gibi sıcak bir memlekette gece meydanda yatmak güç bir şey değil idi.

868. Denizin dibinde güher, taşlar ile beraberdir; ayıblar arasında fahrlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

868. Denizin dibinde inci, taşlar ile beraberdir; ayıplar arasında övünülecek şeyler vardır.

Nasıl ki kıymetli inciler denizin dibinde, kıymetsiz taşlar arasında bulunur. Varlıklarıyla övünülen kimseler, varlıkları insan topluluğu arasında ayıp ve leke olan kimseler arasında yaşarlar.

Nitekim kıymetli inciler denizin dibinde, kıymetsiz taşlar arasında bulunur. Vücûdlarıyla iftihâr olunan kimseler, vücûdları cem'iyyet-i beşeriyye arasında ayıb ve leke olan kimseler arasında yaşarlar.

869. İmdi İsraililer sabahtan meydan tarafına koşucu olarak kaynaştılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

869. Şimdi İsrailoğulları sabahtan meydan tarafına koşarak kaynaştılar.

870. Vaktaki o, onları hîleler ile meydana götürdü, yüzünü onlara çok taze gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

870. O, onları hilelerle meydana getirdiğinde, yüzünü onlara çok taze gösterdi.

Firavun, bütün İsrailoğulları fertlerini böyle bir hile ile bir araya topladı ve şimdiye kadar onlara göstermediği taze ve güler yüzlü bir çehre gösterdi.

Fir'avn, bilcümle Benî İsrâîl efrâdını böyle bir hîle ile meydana topladı ve şimdiye kadar onlara göstermediği bir tâze ve beşûş yüz gösterdi.

871. Dildarlıklar etti ve bahşişler verdi; o kubâd onlara hem atâ, hem va'dler etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

871. Gönül alıcı davranışlar sergiledi ve bağışlar yaptı; o hükümdar onlara hem ihsanlarda bulundu, hem de vaatler verdi.

"Kubâd" padişah ve hükümdar anlamındadır. O Mısır padişahı olan Firavun, İsrailoğullarının gönüllerini alacak bir şekilde davrandı ve bağışlar yaptı; onlara hem böyle ihsanlarda bulundu, hem de gelecekte daha büyük lütuflarda bulunacağını vaat etti.

"Kubâd" pâdişâh ve hükümdâr ma'nâsınadır. O Mısır pâdişâhı olan Fir'avn, İsrâîlîler'in gönüllerini alacak bir sûretde muâmele etti ve bahşişler verdi; onlara hem böyle ihsânlar etti, hem de âtîde daha büyük lutuflarda bulunacağını va'd etti.

872. Ondan sonra "Canlarınız için, bu gece hepiniz meydanda uyuyunuz!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

872. Ondan sonra "Canlarınız için, bu gece hepiniz meydanda uyuyunuz!" dedi.

Firavun bu ihsanları yaptıktan sonra onlara, "Tarafımdan canlarınıza ulaşacak lütuf ve ihsanın devamı için, bu gece hepiniz bu meydanda yatınız ve hiçbiriniz evlerinize gitmeyiniz!" dedi.

Fir'avn bu ihsânları yaptıktan sonra onlara, "Tarafımdan canlarınıza vâsıl olacak lutuf ve âtıfetin devamı için, bu gece hepiniz bu meydanda yatınız ve hiçbiriniz evlerinize gitmeyiniz!" dedi.

873. Ona: "Hizmetler edelim, eğer sen istersen, bir ay burada sâkin oluruz," diye cevab verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

873. Ona: "Hizmetler edelim, eğer sen istersen, bir ay burada sakin oluruz," diye cevap verdiler.

Çünkü Mısır gibi sıcak bir memlekette gece meydanda yatmak zor bir şey değildi.

Zîrâ Mısır gibi sıcak bir memlekette gece meydanda yatmak güç bir şey değil idi.

## Fir'avn'ın haml gecesinde, Benî İsrâîl'in kadınlarından tefrîkı sebebiyle meydandan şehre şâd olarak rücû'u

874. Şah "Bu gece haml gecesidir ve kadınlardan uzaktırlar" diye şâdmân olarak avdet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

874. Şah "Bu gece hamile kalma gecesidir ve kadınlardan uzaktırlar" diye sevinerek geri döndü.

Firavun bu hilesini tamamladıktan sonra "Oh! Bu gece müneccimlerin haber verdiği kişinin ana rahmine düşeceği bir gecedir; ben ise İsrailoğulları'nı evlerinden meydana topladım ve kadınlarından uzaklaştırdım. Bu gelecek şahsın artık ana rahmine düşme ihtimali kalmadı" diye sevinerek şehirde sarayına geri döndü.

Fir'avn bu hilesini itmâm ettikten sonra "Oh! bu gece müneccimlerin haber verdiği kimsenin ana rahmine düşeceği bir gecedir; ben ise Benî İsrail'i evlerinden meydana topladım ve kadınlarından uzaklaştırdım. Bu gelecek şahsın artık ana rahmine düşmek ihtimali kalmadı" diye sevinerek şehirde sarayına avdet etti.

875. Onun hazini olan İmrân dahi onun hizmetinde, onun karîn-i sohbeti olarak beraber şehre geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

875. Onun hazinedarı olan İmran da onun hizmetinde, onun sohbet arkadaşı olarak beraber şehre geldi.

Firavun'un hazinedarı olan İmran da, İsrailoğullarından olduğu için o da Firavun'un hizmetinde ve onun sohbetine yakın olarak şehre beraber geldi ve o da evine ve eşinin yanına gitti.

Fir'avn'ın hazînedârı olan İmrân dahi, Benî İsrâîl'den olduğu cihetle o da Fir'avn'ın hizmetinde ve onun sohbetine mukārin olarak şehre beraber geldi ve o da evine ve zevcesinin nezdine gitti.

876. Dedi: "Ey İmrân! Sen bu kapı üzerinde yat; sakın kadın tarafına gitme ve sohbet isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

876. Dedi: "Ey İmrân! Sen bu kapı üzerinde yat; sakın kadın tarafına gitme ve sohbet isteme!"

Firavun, hazinedarı olan İmran'a dedi ki: "Ey İmran! Sen de bu gece sarayda yat, sakın evine ve eşin tarafına gitme ve onunla evlilik ilişkisinde bulunma!"

Fir'avn, hazînedârı olan İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân! Sen de bu gece sarayda yat, sakın evine ve zevcen tarafına gitme ve onunla muamele-i zevciyyede bulunma!"

## Fir'avn'ın haml gecesinde, Benî İsrâîl'in kadınlarından tefrîkı sebebiyle meydandan şehre şâd olarak rücû'u

874. Şah "Bu gece haml gecesidir ve kadınlardan uzaktırlar" diye şâdmân olarak avdet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

874. Şah "Bu gece hamile kalma gecesidir ve kadınlardan uzaktırlar" diye sevinerek geri döndü.

Firavun bu hilesini tamamladıktan sonra "Oh! Bu gece müneccimlerin haber verdiği kişinin ana rahmine düşeceği bir gecedir; ben ise İsrailoğulları'nı evlerinden meydana topladım ve kadınlarından uzaklaştırdım. Bu gelecek şahsın artık ana rahmine düşme ihtimali kalmadı" diye sevinerek şehirde sarayına geri döndü.

Fir'avn bu hilesini itmâm ettikten sonra "Oh! bu gece müneccimlerin haber verdiği kimsenin ana rahmine düşeceği bir gecedir; ben ise Benî İsrail'i evlerinden meydana topladım ve kadınlarından uzaklaştırdım. Bu gelecek şahsın artık ana rahmine düşmek ihtimali kalmadı" diye sevinerek şehirde sarayına avdet etti.

875. Onun hazini olan İmrân dahi onun hizmetinde, onun karîn-i sohbeti olarak beraber şehre geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

875. Onun hazinedarı olan İmran da onun hizmetinde, onun sohbet arkadaşı olarak beraber şehre geldi.

Firavun'un hazinedarı olan İmran da, İsrailoğullarından olduğu için o da Firavun'un hizmetinde ve onun sohbetine yakın olarak şehre beraber geldi ve o da evine ve eşinin yanına gitti.

Fir'avn'ın hazînedârı olan İmrân dahi, Benî İsrâîl'den olduğu cihetle o da Fir'avn'ın hizmetinde ve onun sohbetine mukārin olarak şehre beraber geldi ve o da evine ve zevcesinin nezdine gitti.

876. Dedi: "Ey İmrân! Sen bu kapı üzerinde yat; sakın kadın tarafına gitme ve sohbet isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

876. Dedi: "Ey İmrân! Sen bu kapı üzerinde yat; sakın kadın tarafına gitme ve sohbet isteme!"

Firavun, hazinedarı olan İmran'a dedi ki: "Ey İmran! Sen de bu gece sarayda yat, sakın evine ve eşin tarafına gitme ve onunla evlilik ilişkisinde bulunma!"

Fir'avn, hazînedârı olan İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân! Sen de bu gece sarayda yat, sakın evine ve zevcen tarafına gitme ve onunla muamele-i zevciyyede bulunma!"

877. Dedi: "Senin bu dergâhın üzerinde uyurum; senin dil-hâhından başka şey düşünmem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

877. Dedi: "Senin bu dergâhının üzerinde uyurum; senin gönlünün istediğinden başka bir şey düşünmem."

878. İmrân dahi İsrâîlîler'den idi; fakat Fir'avn'ın kalbi ve canı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

878. İmran da İsrailoğulları'ndan idi; fakat Firavun'un kalbi ve canı idi.

Yani "İsrailoğulları fertlerinden hiçbirinin Firavun'un huzurunda bulunma yetkisi yok idiyse de, İmran, zekâsı, dirayeti ve sadakati sebebiyle bu yasaktan müstesna idi ve Firavun'un pek ziyade makbulü ve gözdesi idi."

Ya'nî "Efrâd-ı Benî İsrail'den hiçbirinin Fir'avn'ın huzûrunda bulunmak selâhiyyeti yok idiyse de, İmrân, zekâsı ve dirâyeti ve sadakati hasebiyle bu yasaktan müstesnâ idi ve Fir'avn'ın pek ziyâde makbûlü ve gözdesi idi."

879. Ne vakit zannederdi ki, o isyan etsin; o ki Fir'avn'ın canının korkusudur, onu yapsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

879. O, ne zaman zannederdi ki isyan etsin; o ki Firavun'un canının korkusudur, onu yapsın.

Firavun, bu kadar sadakati olan İmran'ın kendisine isyan ve muhalefet edeceğini ve canının korktuğu o gecedeki zevciyet muamelesinde bulunacağını asla aklına bile getirmezdi.

Fir'avn, bu kadar sadakati olan İmrân'ın kendisine isyân ve muhalefet edeceğini ve canının korktuğu o gecedeki muâmele-i zevciyyede bulunacağını aslâ hatırına bile getirmezdi.

## İmrân'ın Mûsâ'nın anasıyla cem' olması ve Mûsâ (a.s.)a hâmile olması

880. Şah gitti ve o, o dergâh üzerinde uyudu; eşi, onu görmek için gece yarısı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

880. Şah gitti ve o, o dergâh üzerinde uyudu; eşi, onu görmek için gece yarısı geldi.

Firavun, alınan ayırma tedbirinden memnun bir şekilde harem dairesine gitti ve o İmran da sarayda kendisine gösterilen yerde yatıp uyudu. Herkes uyuyup, ortalık sakinleştikten sonra, İmran'ın eşi, eşini görmek için gece yarısı geldi. Bu ifadeden İmran'ın eşinin de sarayda oturduğu anlaşılmaktadır.

"Fir'avn, yapılan tefrîk tedbirinden memnûnen harem dâiresine gitti ve o İmrân dahi sarayda kendisine gösterilen mahalde yatıp uyudu. Herkes uyuyup, el etek çekildikten sonra, İmrân'ın zevcesi, zevcini görmek için gece yarısı geldi." Bu beyândan İmrân'ın zevcesinin de sarâyda sâkin olduğu anlaşılmaktadır.

877. Dedi: "Senin bu dergâhın üzerinde uyurum; senin dil-hâhından başka şey düşünmem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

877. Dedi: "Senin bu dergâhının üzerinde uyurum; senin gönlünün istediğinden başka bir şey düşünmem."

878. İmrân dahi İsrâîlîler'den idi; fakat Fir'avn'ın kalbi ve canı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

878. İmran da İsrailoğullarından idi; fakat Firavun'un kalbi ve canı idi.

Yani "İsrailoğulları fertlerinden hiçbirinin Firavun'un huzurunda bulunma yetkisi yok idiyse de, İmran, zekâsı, dirayeti ve sadakati sebebiyle bu yasaktan müstesna idi ve Firavun'un pek ziyade makbulü ve gözdesi idi."

Ya'nî "Efrâd-1 Benî İsrail'den hiçbirinin Fir'avn'ın huzûrunda bulunmak selâhiyyeti yok idiyse de, İmrân, zekâsı ve dirâyeti ve sadakati hasebiyle bu yasaktan müstesnâ idi ve Fir'avn'ın pek ziyâde makbûlü ve gözdesi idi."

879. Ne vakit zannederdi ki, o isyan etsin; o ki Fir'avn'ın canının korkusudur, onu yapsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

879. O, ne zaman zannederdi ki isyan etsin; o ki Firavun'un canının korkusudur, onu yapsın.

Firavun, bu kadar sadakati olan İmran'ın kendisine isyan ve muhalefet edeceğini ve canının korktuğu o gecedeki zevciyet muamelesinde bulunacağını asla aklına bile getirmezdi.

Fir'avn, bu kadar sadakati olan İmrân'ın kendisine isyân ve muhalefet edeceğini ve canının korktuğu o gecedeki muâmele-i zevciyyede bulunacağını aslâ hatırına bile getirmezdi.

## İmrân'ın Mûsâ'nın anasıyla cem' olması ve Mûsâ (a.s.)a hâmile olması

880. Şah gitti ve o, o dergâh üzerinde uyudu; eşi, onu görmek için gece yarısı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

880. Şah gitti ve o, o dergâh üzerinde uyudu; eşi, onu görmek için gece yarısı geldi.

Firavun, alınan ayırma tedbirinden memnun bir şekilde harem dairesine gitti ve o İmran da sarayda kendisine gösterilen yerde yatıp uyudu. Herkes uyuyup, ortalık sakinleştikten sonra, İmran'ın eşi, eşini görmek için gece yarısı geldi. Bu ifadeden İmran'ın eşinin de sarayda oturduğu anlaşılmaktadır.

"Fir'avn, yapılan tefrîk tedbirinden memnûnen harem dâiresine gitti ve o İmrân dahi sarayda kendisine gösterilen mahalde yatıp uyudu. Herkes uyuyup, el etek çekildikten sonra, İmrân'ın zevcesi, zevcini görmek için gece yarısı geldi." Bu beyândan İmrân'ın zevcesinin de sarâyda sâkin olduğu anlaşılmaktadır.

881. Kadın onun üzerine düştü ve onun dudağını öptü; o gece içinde onu uykudan sıçrattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

881. Kadın onun üzerine düştü ve onun dudağını öptü; o gece içinde onu uykudan sıçrattı.

Allah tarafından kadına kocasının sevgisi üstün geldi ve gece yarısı İmran uyurken gelip onun dudaklarını öptü; bu temasıyla İmran'ı uykusundan sıçrattı.

Min-tarafillâh kadına zevcinin muhabbeti galebe etti ve gece yarısı İmrân uyurken gelip onun dudaklarını öptü; bu temâsıyla İmrân'ı uykusundan sıçrattı.

882. O uyandı ve kadını, dudağından, onun dudağı üzerine bûse yağdırıcı olduğu halde latîf gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

882. O uyandı ve kadını, dudağından, onun dudağı üzerine öpücük yağdırıcı olduğu hâlde latîf gördü.

İmran uyandı ve eşinin dudağı kesintisiz öpücükler yağdırıcı olmasından içi gıcıklanarak latîf gördü ve şehveti üstün geldi.

İmrân uyandı ve zevcesinin dudağı lâ-yenkatı' bûseler yağdırıcı olmasından içi gıcıklanarak latîf gördü ve şehveti galebe etti.

883. İmran dedi: "Bu zaman niçin geldin?" "Şevkden ve Hakk'ın kazâsından!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

883. İmran dedi: "Bu zaman niçin geldin?" "Şevkden ve Hakk'ın kazâsından!" dedi.

İmran eşine "Bu tehlikeli zamanda niçin benim yanıma geldin?" diye sordu. Eşi de, "İçimde seninle temas için bir şevk (istek) oluştu ve bu şevk, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) ve Rabbânî hükmün gereğindendir" diye cevap verdi.

İmrân zevcesine "Bu tehlikeli zamanda niçin benim yanıma geldin?" diye sordu. Zevcesi de, "İçimde seninle temâs için bir şevk hâsıl oldu ve bu şevk, kazâ-yı ilâhî ve hükm-i Rabbânî iktizâsındandır" diye cevab verdi.

884. Adam, onu muhabbetten kucağına çekti; o demde nefsiyle cenge gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

884. Adam, onu sevgiden kucağına çekti; o anda nefsiyle mücadeleye girişmedi.

Yani "İmran'ın karısına olan sevgisinden ve şehvetinin üstün gelmesinden dolayı, dayanamayıp hemen kucağına çekti ve o anda bu tehlikeli zamanın başına getireceği belayı muhakeme edip nefsiyle mücadele etmeye güç yetiremedi." Nitekim şehvetin üstün gelmesiyle dağ keçisinin kendisini iki dağ arasındaki uçuruma attığı, kıssada geçmişti.

Ya'nî “İmrân zevcesine muhabbetinden ve şehvetinin galebesinden dolayı, dayanamayıp hemen kucağına çekti ve o anda bu tehlikeli zamânın başına getireceği belâyı muhâkeme edip nefsiyle mücâhedeye kādir olamadı." Nitekim şehvet galebesiyle dağ keçisinin kendisini iki dağ arasındaki uçuruma attığı, kıssada geçmiş idi.

885. Onunla çift oldu; emâneti tevdî etti, ba'dehû ona dedi: "Ey kadın, bu kâr-ı akıl değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

885. Onunla çift oldu; emaneti teslim etti, sonra ona dedi: "Ey kadın, bu akıl işi değildir!"

Sonunda İmran eşiyle evlilik ilişkisinde bulundu ve onun vücuduna ilahi emanet olan Musa (a.s.)'ın nutfesini teslim etti; bu şekilde

Nihâyet İmrân zevcesiyle muâmele-i zevciyyede bulundu ve onun vücûduna emânet-i ilâhiyye olan Mûsâ (a.s.)ın nutfesini tevdî etti; bu sûretle

881. Kadın onun üzerine düştü ve onun dudağını öptü; o gece içinde onu uykudan sıçrattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

881. Kadın onun üzerine düştü ve onun dudağını öptü; o gece içinde onu uykudan sıçrattı.

Allah tarafından kadına kocasının sevgisi üstün geldi ve gece yarısı İmran uyurken gelip onun dudaklarını öptü; bu temasıyla İmran'ı uykusundan sıçrattı.

Min-tarafillâh kadına zevcinin muhabbeti galebe etti ve gece yarısı İmrân uyurken gelip onun dudaklarını öptü; bu temâsıyla İmrân'ı uykusundan sıçrattı.

882. O uyandı ve kadını, dudağından, onun dudağı üzerine bûse yağdırıcı olduğu halde latîf gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

882. O uyandı ve kadını, dudağından, onun dudağı üzerine öpücük yağdırıcı olduğu hâlde latîf gördü.

İmran uyandı ve eşinin dudağı kesintisiz öpücükler yağdırıcı olmasından içi gıcıklanarak latîf gördü ve şehveti üstün geldi.

İmrân uyandı ve zevcesinin dudağı lâ-yenkatı' bûseler yağdırıcı olmasından içi gıcıklanarak latîf gördü ve şehveti galebe etti.

883. İmran dedi: "Bu zaman niçin geldin?" "Şevkden ve Hakk'ın kazâsından!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

883. İmran dedi: "Bu zaman niçin geldin?" "Şevkden ve Hakk'ın kazâsından!" dedi.

İmran eşine "Bu tehlikeli zamanda niçin benim yanıma geldin?" diye sordu. Eşi de, "İçimde seninle temas için bir şevk (istek) oluştu ve bu şevk, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) ve Rabbânî hükmün gereğindendir" diye cevap verdi.

İmrân zevcesine "Bu tehlikeli zamanda niçin benim yanıma geldin?" diye sordu. Zevcesi de, "İçimde seninle temâs için bir şevk hâsıl oldu ve bu şevk, kazâ-yı ilâhî ve hükm-i Rabbânî iktizâsındandır" diye cevab verdi.

884. Adam, onu muhabbetten kucağına çekti; o demde nefsiyle cenge gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

884. Adam, onu sevgiden kucağına çekti; o anda nefsiyle mücadeleye girişmedi.

Yani "İmran'ın karısına olan sevgisinden ve şehvetinin üstün gelmesinden dolayı, dayanamayıp hemen kucağına çekti ve o anda bu tehlikeli zamanın başına getireceği belayı muhakeme edip nefsiyle mücadele etmeye güç yetiremedi." Nitekim şehvetin üstün gelmesiyle dağ keçisinin kendisini iki dağ arasındaki uçuruma attığı, kıssada geçmişti.

Ya'nî “İmrân zevcesine muhabbetinden ve şehvetinin galebesinden dolayı, dayanamayıp hemen kucağına çekti ve o anda bu tehlikeli zamânın başına getireceği belâyı muhâkeme edip nefsiyle mücâhedeye kādir olamadı." Nitekim şehvet galebesiyle dağ keçisinin kendisini iki dağ arasındaki uçuruma attığı, kıssada geçmiş idi.

885. Onunla çift oldu; emâneti tevdî etti, ba'dehû ona dedi: "Ey kadın, bu kâr-ı akıl değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

885. Onunla çift oldu; emaneti teslim etti, sonra ona dedi: "Ey kadın, bu akıl işi değildir!"

Sonunda İmran eşiyle evlilik ilişkisinde bulundu ve onun vücuduna ilahi emanet olan Musa (a.s.)'ın nutfesini teslim etti; bu şekilde

Nihâyet İmrân zevcesiyle muâmele-i zevciyyede bulundu ve onun vücûduna emânet-i ilâhiyye olan Mûsâ (a.s.)ın nutfesini tevdî etti; bu sûretle

886. Bir demir, bir taş üzerine çarptı ve ateş doğdu; bir ateş ki şâhdan ve onun mülkünden kin çekicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

886. Bir demir, bir taş üzerine çarptı ve ateş doğdu; bir ateş ki şahtan ve onun mülkünden kin çekicidir.

Bu yaptığımız iş ona benzer ki, bir demir ve çelik çakmak taşı üzerine çarptı; bu çarpışmadan bir ateş çıktı ve o ateş Firavun'dan ve onun mülkünden kin çekici ve onun kendisini ve mülkünü harap edicidir.

"Bu yaptığımız iş ona benzer ki, bir demir ve çelik çakmak taşı üzerine çarpttı; bu müsâdemeden bir ateş çıktı ve o ateş Fir'avn'dan ve onun mülkünden kin çekici ve onun kendini ve mülkünü harâb edicidir."

887. Ben bulut gibiyim, sen zemîn ve Mûsâ nebât. Hak satrancın şahı ve biz matız mat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

887. Ben bulut gibiyim, sen zemin ve Musa bitki. Hak satrancın şahı ve biz matız mat!

Bu şerefli beyit, İmran'ın dilinden Hz. Pir efendimiz (Mevlana) tarafından söylenmiştir: "Ey eşim, ben bulut gibiyim; sen de yeryüzü gibisin; ve Musa da yerden biten bitki gibidir. Bulut yağmur getirip, yeryüzünden bitkinin bitmesine sebep olduğu gibi, ben de senin cisim yeryüzünden bitki gibi olan Hz. Musa'nın bitmesine sebep olurum. Ve bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âlemi bir satranç tahtasına benzer; Hak'ın hakiki varlığı o tahta üzerinde, satranç tahtası üzerindeki şahtır ve üstün gelendir. Nasıl ki ayet-i kerimede وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰى اَمْرِهٖ (Yusuf, 12/21) yani 'Yüce Allah emri üzerinde üstün gelendir' buyurulur; ve bizim izafî varlıklarımız ise, o şahın karşısında mat ve yenilmiş durumdadır."

Bu beyt-i şerif İmrân'ın lisânından Hz. Pîr efendimiz tarafındandır: "Ey zevcem, ben bulut gibiyim; sen de arz gibisin; ve Mûsâ dahi yerden biten nebât gibidir. Bulut yağmur getirip, arzdan nebâtın bitmesine sebeb olduğu gibi, ben de senin arz-ı cisminden nebât gibi olan Hz. Mûsâ'nın bitmesine sebeb olurum. Ve bu vücûd-ı izâfî âlemi bir satranç tahtasına benzer; vücûd-1 hakîkî-i Hak o tahta üzerinde, satranç tahtası üzerindeki şâhdır ve gâlibdir. Nitekim âyet-i kerîmede والله غالب على أمره (Yusuf, 12/21) ya'nî “Allah Teâlâ emri üzerinde gâlibdir" buyurulur; ve bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz ise, o şâhın muvâcehesinde mât ve mağlûbdur."

888. Ey arûs, matı ve galibi şahdan bil; onu bizden bilme, bize teessüf etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

888. Ey gelin, yenilgiyi ve galibiyeti şahtan bil; onu bizden bilme, bize üzülme!

"Mat" ve "bürd" satranç oyunu terimlerindendir. "Mat" yenilmiş ve "bürd" galip demektir. "Ey Hakk'ın cemâlî tecellîsinin (güzellik tecellîsinin) mazharı (ortaya çıktığı yer) olup, gelin gibi olan eşim! Bu izafî varlık âlemindeki galibiyeti ve yenilgiyi, hakiki şah olan Hak'tan bil. O iki hâli, bizim vehmedilmiş olan izafî varlıklarımızdan bilip boş yere üzülme; hakiki fail ancak Hak'tır."

"Mat" ve "bürd" şatranc oyunu ıstılâhındandır. "Mat" mağlûb ve "bürd" gâlib demektir. "Ey Hakk'ın tecellî-i cemâlîsinin mazharı olup, gelin gibi olan zevcem! Bu vücûd-ı izâfî âlemindeki gâlibiyyet ve mağlûbiyyeti, şâh-ı hakîkî olan Hak'dan bil. O iki hali, bizim mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyye[miz]den bilip beyhûde teessüf etme; fâil-i hakîkî ancak Hak'dır."

889. Bu o şeydir ki, Fir'avn ondan korkardı, senin çiftin olduğum bu dem vâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

889. Bu, Firavun'un korktuğu şeydir; senin eşin olduğum bu an var oldu.

Şehvet hissi kaybolup aklı başına geldikten sonra eşine dedi ki: "Ey kadın, bu yaptığımız iş, bu zamanda aklın işi değildir."

hiss-i şehvet zâil olup, aklı başına geldikten sonra zevcesine dedi ki: "Ey kadın, bu yaptığımız iş, bu zamanda aklın işi değildir."

886. "Bir demir, bir taş üzerine çarptı ve ateş doğdu; bir ateş ki şâhdan ve onun mülkünden kin çekicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

886. "Bir demir, bir taş üzerine çarptı ve ateş doğdu; bir ateş ki şahtan ve onun mülkünden kin çekicidir."

Bu yaptığımız iş ona benzer ki, bir demir ve çelik çakmak taşı üzerine çarptı; bu çarpışmadan bir ateş çıktı ve o ateş Firavun'dan ve onun mülkünden kin çekici ve onun kendini ve mülkünü harap edicidir.

"Bu yaptığımız iş ona benzer ki, bir demir ve çelik çakmak taşı üzerine çarpttı; bu müsâdemeden bir ateş çıktı ve o ateş Fir'avn'dan ve onun mülkünden kin çekici ve onun kendini ve mülkünü harâb edicidir."

887. "Ben bulut gibiyim, sen zemîn ve Mûsâ nebât. Hak satrancın şahı ve biz matız mat!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

887. "Ben bulut gibiyim, sen zemin ve Musa bitki. Hak satrancın şahı ve biz matız mat!"

Bu şerefli beyit İmran'ın dilinden Hz. Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafındandır: "Ey eşim, ben bulut gibiyim; sen de yeryüzü gibisin; ve Musa da yerden biten bitki gibidir. Bulut yağmur getirip, yeryüzünden bitkinin bitmesine sebep olduğu gibi, ben de senin cisim yeryüzünden bitki gibi olan Hz. Musa'nın bitmesine sebep olurum. Ve bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âlemi bir satranç tahtasına benzer; Hak'ın hakiki varlığı o tahta üzerinde, satranç tahtası üzerindeki şahtır ve üstün gelendir. Nasıl ki ayet-i kerimede وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ (Yusuf, 12/21) yani “Yüce Allah emri üzerinde üstün gelendir" buyurulur; ve bizim izafî varlıklarımız ise, o şahın karşısında mat ve yeniktir."

Bu beyt-i şerif İmrân'ın lisânından Hz. Pîr efendimiz tarafındandır: "Ey zevcem, ben bulut gibiyim; sen de arz gibisin; ve Mûsâ dahi yerden biten nebât gibidir. Bulut yağmur getirip, arzdan nebâtın bitmesine sebeb olduğu gibi, ben de senin arz-ı cisminden nebât gibi olan Hz. Mûsâ'nın bitmesine sebeb olurum. Ve bu vücûd-ı izâfî âlemi bir satranç tahtasına benzer; vücûd-ı hakîkî-i Hak o tahta üzerinde, satranç tahtası üzerindeki şâhdır ve gâlibdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ (Yusuf, 12/21) ya'nî “Allah Teâlâ emri üzerinde gâlibdir" buyurulur; ve bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz ise, o şâhın muvâcehesinde mât ve mağlûbdur."

888. "Ey arûs, matı ve galibi şahdan bil; onu bizden bilme, bize teessüf etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

888. "Ey gelin, mağlubiyeti ve galibiyeti şahtan bil; onu bizden bilme, bize üzülme!"

"Mat" ve "bürd" satranç oyunu terimlerindendir. "Mat" mağlup ve "bürd" galip demektir. "Ey Hakk'ın cemal tecellisinin mazharı olup, gelin gibi olan eşim! Bu izafî varlık âlemindeki galiplik ve mağlubiyeti, hakiki şah olan Hak'tan bil. O iki hâli, bizim vehmedilmiş olan izafî varlıklarımızdan bilip boş yere üzülme; hakiki fail ancak Hak'tır."

"Mat" ve "bürd" şatranc oyunu ıstılâhındandır. "Mat" mağlûb ve "bürd" gâlib demektir. "Ey Hakk'ın tecellî-i cemâlîsinin mazharı olup, gelin gibi olan zevcem! Bu vücûd-ı izâfî âlemindeki gâlibiyyet ve mağlûbiyyeti, şâh-ı hakîkî olan Hak'dan bil. O iki hâli, bizim mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyye[miz]den bilip beyhûde teessüf etme; fâil-i hakîkî ancak Hak'dır."

889. "Bu o şeydir ki, Fir'avn ondan korkardı, senin çiftin olduğum bu dem vâr oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

889. "Bu o şeydir ki, Fir'avn ondan korkardı, senin çiftin olduğum bu dem vâr oldu."

"Bu bizim fiilimiz öyle bir fiildir ki, Fir'avn o fiilin meydana gelmesinden ve sonucundan korkardı. Seninle evlilik ilişkisinde bulunduğum bu anda, onun korktuğu fiil ve sonuç meydana geldi; ve Fir'avn'ın bu fiil ve sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı fedakârlıkların hepsi boşa gitti."

"Bu bizim fiilimiz öyle bir fiildir ki, Fir'avn o fiilin vukū'undan ve netîcesinden korkar idi. Seninle muâmele-i zevciyyede bulunduğum bu anda, onun korktuğu fiil ve netîce hâsıl oldu; ve Fir'avn'ın bu fiil ve netîce vâki' olmamak için yaptığı fedakârlıkların hepsi boşa gitti."

## İmrân'ın zevcesine mücâmaatdan sonra: "Sen beni görmemiş olasın!" diye vasiyet etmesi

890. "Zâhir kılma; hiç bunlardan dem vurma, tâ ki benim ve senin üzerine yüz hüzün gelmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

890. "Zâhir kılma; hiç bunlardan dem vurma, tâ ki benim ve senin üzerine yüz hüzün gelmesin!"

"Ey eşim, sakın aramızda meydana gelen bu yakınlaşmayı ortaya çıkarma; ve hem senin hem de benim üzerimize birçok belâlar gelmemesi için, bu hallerden hiçbir kimseye bir şey söyleme!"

"Ey zevcem, sakın aramızda vâki' olan bu mukāreneti meydana çıkarma; ve hem senin ve hem de benim üzerimize birçok belâlar gelmemek için, bu hallerden hiçbir kimseye bir şey söyleme!"

891. "Bunun âsârı âkıbet zâhir olur; ey nâzenîn, mâdemki alâmetleri erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

891. "Bunun tesirleri sonunda ortaya çıkar; ey nazlı sevgili, mademki alâmetleri erişti."

"Ey nazlı eşim, mademki müneccimler böyle bir çocuğun ortaya çıkışının alâmetlerini keşfedip haber verdiler ve bu müneccimlere bu çocuğun ortaya çıkışının alâmetleri erişti ve açığa çıktı, bunun nutfesinin ana rahmine düşmesinin tesirleri de felekte sonunda ortaya çıkar."

"Ey nâzenîn olan zevcem, mâdemki müneccimler böyle bir çocuğun zuhûru alâmetlerini keşf edip, ihbâr ettiler ve bu müneccimlere bu çocuğun zuhûru alâmetleri erişti ve münkeşif oldu, bunun nutfesinin ana rahmine düşmesinin âsârı da felekde âkıbet zâhir olur."

892. Derhal meydan tarafından, halktan na'ralar erişti ve havâ doldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

892. Hemen meydan tarafından, halktan naralar ulaştı ve hava doldu.

İmran eşine bu sözleri söyler söylemez, halkın toplandığı meydan tarafından, halkın naraları ve yaygaraları koptu ve esintili hava bu yaygaralar ile doldu. "Bu bizim fiilimiz öyle bir fiildir ki, Firavun o fiilin meydana gelmesinden ve sonucundan korkardı. Seninle eşlik ilişkisinde bulunduğum bu anda, onun korktuğu fiil ve sonuç meydana geldi; ve Firavun'un bu fiil ve sonucun gerçekleşmemesi için yaptığı fedakârlıkların hepsi boşa gitti."

İmrân zevcesine bu sözleri söyler söylemez, halkın müctemi' olduğu meydan tarafından, halkın na'raları ve yaygaraları koptu ve hevâ-yı nesîmî bu yaygaralar ile doldu. "Bu bizim fiilimiz öyle bir fiildir ki, Fir'avn o fiilin vukū'undan ve netîcesinden korkar idi. Seninle muâmele-i zevciyyede bulunduğum bu anda, onun korktuğu fiil ve netîce hâsıl oldu; ve Fir'avn'ın bu fiil ve netîce vâki' olmamak için yaptığı fedakârlıkların hepsi boşa gitti."

## İmrân'ın zevcesine mücâmaatdan sonra: "Sen beni görmemiş olasın!" diye vasiyet etmesi

890. "Zâhir kılma; hiç bunlardan dem vurma, tâ ki benim ve senin üzerine yüz [888] hüzün gelmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

890. "Zâhir kılma; hiç bunlardan dem vurma, tâ ki benim ve senin üzerine yüz [888] hüzün gelmesin!"

"Ey eşim, sakın aramızda meydana gelen bu yakınlaşmayı ortaya çıkarma; ve hem senin hem de benim üzerimize birçok belâlar gelmemesi için, bu hallerden hiçbir kimseye bir şey söyleme!"

"Ey zevcem, sakın aramızda vâki' olan bu mukāreneti meydana çıkarma; ve hem senin ve hem de benim üzerimize birçok belâlar gelmemek için, bu hallerden hiçbir kimseye bir şey söyleme!"

891. "Bunun âsârı âkıbet zâhir olur; ey nâzenîn, mâdemki alâmetleri erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

891. "Bunun tesirleri sonunda ortaya çıkar; ey nazlı sevgili, mademki alâmetleri erişti."

"Ey nazlı eşim, mademki müneccimler böyle bir çocuğun ortaya çıkışının alâmetlerini keşfedip haber verdiler ve bu müneccimlere bu çocuğun ortaya çıkışının alâmetleri erişti ve açığa çıktı, bunun nutfesinin ana rahmine düşmesinin tesirleri de felekte sonunda ortaya çıkar."

"Ey nâzenîn olan zevcem, mâdemki müneccimler böyle bir çocuğun zuhûru alâmetlerini keşf edip, ihbâr ettiler ve bu müneccimlere bu çocuğun zuhûru alâmetleri erişti ve münkeşif oldu, bunun nutfesinin ana rahmine düşmesinin âsârı da felekde âkıbet zâhir olur."

892. Derhal meydan tarafından, halktan na'ralar erişti ve havâ doldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

892. Hemen meydan tarafından, halktan naralar ulaştı ve hava doldu.

İmran eşine bu sözleri söyler söylemez, halkın toplandığı meydan tarafından, halkın naraları ve yaygaraları koptu ve esintili hava bu yaygaralar ile doldu. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, sesin yayılma aracı esintili hava olduğuna işaret buyururlar. Ve bu naralar üzerine İmran'ın eşinin de kaçmış olması tabiidir.

İmrân zevcesine bu sözleri söyler söylemez, halkın müctemi' olduğu meydan tarafından, halkın na'raları ve yaygaraları koptu ve hevâ-yı nesîmî bu yaygaralar ile doldu. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde, sadânın vâsıta-i intişârı, hevâ-yı nesîmî olduğuna işâret buyururlar. Ve bu na'ralar üzerine İmrân'ın zevcesinin de kaçmış olması tabîîdir.

893. Şâh o zaman o heybetten, "Agâh olun, bu gulguleler nedir?" diye, yalın ayak dışarıya fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

893. Şah o zaman o heybetten, "Uyanık olun, bu gürültüler nedir?" diye, yalın ayak dışarıya fırladı.

894. "Meydan tarafından ne ses ve feryaddir ki, onun heybetinden cinnî ve şeytan ürker?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

894. "Meydan tarafından ne ses ve feryattır ki, onun heybetinden cinnî ve şeytan ürker?"

Firavun, bu yaygaraların ardından ürktü: "Yahu! Bu heybetli gürültü ve meydan tarafından gelen bu ses ve feryat nedir ki, onun heybetinden ve dehşetinden cinler ve şeytanlar bile ürker," diyerek yalın ayak, harem dairesinden dışarı fırladı.

Fir'avn, bu yaygaraları müteakib ürkttü: "Yahu! bu heybetli gulgule ve meydan tarafından gelen bu ses ve feryâd nedir ki, onun heybetinden ve dehşetinden cinnîler ve şeytanlar bile ürker," diyerek yalın ayak, harem dâiresinden dışarıya fırladı.

895. İmran dedi: “Şahımıza ömr olsun; İsrâîlîler kavmi senden şaddırlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

895. İmran dedi: “Şahımıza ömürler olsun; İsrailoğulları kavmi senden memnundurlar!"

İmran, Firavun'un sorusuna cevap olarak: “Şahımızın ömrü çok olsun, İsrailoğulları senden memnun ve hoşnutturlar."

"İmrân Fir'avn'ın suâline cevâben: “Şâhımızın ömrü çok olsun, Benî İsrâîl senden şâd ve memnûndurlar."

896. “Şahın ihsanından şâdî ediyorlar; oynuyorlar ve ellerini çırpıyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

896. “Şahın ihsanından sevinç duyuyorlar; oynuyorlar ve ellerini çırpıyorlar."

"İsrailoğulları şahımızın ihsanlarından dolayı sevinç gösteriyorlar ve ellerini çırparak dans ediyorlar."

"Benî İsrail şâhımızın ihsanlarından dolayı, ızhâr-ı meserret ediyorlar ve ellerini çırparak raks ediyorlar."

897. Dedi: "Ola ki bu olsun, ammâ velâkin vehim ve endîşe beni iyi doldurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

897. Dedi: "Ola ki bu olsun, ama vehim ve endişe beni iyi doldurdu."

Firavun İmran'a cevap olarak dedi: "Evet, senin bu dediğin olabilir, ama bu gürültü benim vehmimi ve düşüncemi pek çok tahrik etti ve kalbimi, benim korktuğum şeyin vehmi ve düşüncesi gereği gibi doldurdu." Cenab-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, sesin yayılma vasıtasının hafif hava olduğuna işaret buyururlar. Ve bu naralar üzerine İmran'ın eşinin de kaçmış olması tabiidir.

Fir'avn İmrân'a cevâben dedi: "Evet senin bu dediğin olabilir ammâ, ve fakat bu gürültü benim vehmimi ve düşüncemi pek ziyâde tahrík etti ve kalbimi, benim korktuğum şeyin vehmi ve düşüncesi gereği gibi doldurdu." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde, sadânın vâsıta-i intişârı, hevâ-yı nesîmî olduğuna işâret buyururlar. Ve bu na'ralar üzerine İmrân'ın zevcesinin de kaçmış olması tabîîdir.

893. Şâh o zaman o heybetten, "Agâh olun, bu gulguleler nedir?" diye, yalın ayak dışarıya fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

893. Şah o zaman o heybetten, "Uyanık olun, bu gürültüler nedir?" diye, yalın ayak dışarıya fırladı.

894. "Meydan tarafından ne ses ve feryaddir ki, onun heybetinden cinnî ve şeytan ürker?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

894. "Meydan tarafından ne ses ve feryattır ki, onun heybetinden cinnî ve şeytan ürker?"

Firavun, bu yaygaraların ardından ürktü: "Yahu! Bu heybetli gürültü ve meydan tarafından gelen bu ses ve feryat nedir ki, onun heybetinden ve dehşetinden cinler ve şeytanlar bile ürker," diyerek yalın ayak, harem dairesinden dışarı fırladı.

Fir'avn, bu yaygaraları müteakib ürkttü: "Yahu! bu heybetli gulgule ve meydan tarafından gelen bu ses ve feryâd nedir ki, onun heybetinden ve dehşetinden cinnîler ve şeytanlar bile ürker," diyerek yalın ayak, harem dâiresinden dışarıya fırladı.

895. İmran dedi: “Şahımıza ömr olsun; İsrâîlîler kavmi senden şaddırlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

895. İmran dedi: “Şahımıza ömürler olsun; İsrailoğulları kavmi senden memnundurlar!"

İmran, Firavun'un sorusuna cevap olarak: “Şahımızın ömrü çok olsun, İsrailoğulları senden memnun ve hoşnutturlar."

"İmrân Fir'avn'ın suâline cevâben: “Şâhımızın ömrü çok olsun, Benî İsrâîl senden şâd ve memnûndurlar."

896. “Şahın ihsanından şâdî ediyorlar; oynuyorlar ve ellerini çırpıyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

896. “Şahın ihsanından sevinç duyuyorlar; oynuyorlar ve ellerini çırpıyorlar."

"İsrailoğulları şahımızın ihsanlarından dolayı sevinç gösteriyorlar ve ellerini çırparak dans ediyorlar."

"Benî İsrail şâhımızın ihsanlarından dolayı, ızhâr-ı meserret ediyorlar ve ellerini çırparak raks ediyorlar."

897. Dedi: "Ola ki bu olsun, ammâ velâkin vehim ve endîşe beni iyi doldurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

897. Dedi: "Ola ki bu olsun, ama vehim ve endişe beni iyi doldurdu."

Firavun İmran'a cevap olarak dedi: "Evet, senin bu dediğin olabilir, ama bu gürültü benim vehmimi ve düşüncemi pek çok tahrik etti ve kalbimi, benim korktuğum şeyin vehmi ve düşüncesi gereği gibi doldurdu."

Fir'avn İmrân'a cevâben dedi: "Evet senin bu dediğin olabilir ammâ, ve fakat bu gürültü benim vehmimi ve düşüncemi pek ziyâde tahrîk etti ve kalbimi, benim korktuğum şeyin vehmi ve düşüncesi gereği gibi doldurdu."

## Fir'avn'ın o sesten korkması

898. Bu ses benim canımı başkalaştırdı; acı olan gamdan ve kederden beni ihtiyarlattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

898. Bu ses benim canımı değiştirdi; acı olan gamdan ve kederden beni ihtiyarlattı.

899. Şah doğurma vaktinde hâmile gibi, bütün gece ileri ve geri gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

899. Şah, doğum sancısı çeken hamile bir kadın gibi, bütün gece ileri ve geri gitti.

Firavun, doğum sancısı tutmuş bir kadın gibi, bütün gece bir türlü uyuyamayıp ileri geri gezindi.

Fir'avn, ağrısı tutmuş bir kadın gibi, bütün gece bir türlü uyuyamayıp ileri geri gezindi.

900. Her zaman derdi ki: "Ey İmrân, bu na'ralar beni yerimden pek götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

900. Her zaman derdi ki: "Ey İmrân, bu na'ralar beni yerimden pek götürdü.

Firavun, o gece gezindiği esnada İmrân'a zaman zaman derdi ki: "Ey İmrân, bu heybetli na'ralar ve feryatlar, benim kalbimin sağlamlığını yerinden sarstı."

Fir'avn, o gece gezindiği esnada İmrân'a vakit vakit derdi ki: "Ey İmrân, bu heybetli na'ralar ve feryâdlar, benim kalbimin metânetini yerinden sarstı."

901. Miskin İmran'ın takatı yok ki, nihayet ihtilât-ı çifti açık söylesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

901. Miskin İmran'ın takati yok ki, nihayet çiftleşme karışımını açıkça söylesin.

Miskin ve âciz olan İmran'ın, kuvvetli olan Firavun'a karşı takati ve gücü yoktu ki, eşiyle meydana gelen teması ve çiftleşmesini açıkça söyleyebilsin de, desin:

Miskin ve âciz olan İmrân'ın, kavî olan Fir'avn'a karşı tâkatı ve mecâli yok idi ki, zevcesiyle vâki' olan temâs ve ihtilâtını açıkça söyleyebilsin de, desin:

902. Ki: “İmran'ın kadını, İmran'a dâhil oldu, ta ki Mûsa'nın yıldızı zahir oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

902. Şöyle ki: "İmran'ın kadını, İmran'a dâhil oldu, tâ ki Mûsa'nın yıldızı ortaya çıktı."

## Fir'avn'ın o sesten korkması

898. Bu ses benim canımı başkalaştırdı; acı olan gamdan ve kederden beni ihtiyarlattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

898. Bu ses benim canımı değiştirdi; acı olan gamdan ve kederden beni ihtiyarlattı.

899. Şah doğurma vaktinde hâmile gibi, bütün gece ileri ve geri gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

899. Şah, doğum sancısı çeken hamile bir kadın gibi, bütün gece ileri ve geri gitti.

Firavun, doğum sancısı tutmuş bir kadın gibi, bütün gece bir türlü uyuyamayıp ileri geri gezindi.

Fir'avn, ağrısı tutmuş bir kadın gibi, bütün gece bir türlü uyuyamayıp ileri geri gezindi.

900. Her zaman derdi ki: "Ey İmrân, bu na'ralar beni yerimden pek götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

900. Her zaman derdi ki: "Ey İmrân, bu na'ralar beni yerimden pek götürdü.

Firavun, o gece gezindiği esnada İmrân'a zaman zaman derdi ki: "Ey İmrân, bu heybetli na'ralar ve feryatlar, benim kalbimin sağlamlığını yerinden sarstı."

Fir'avn, o gece gezindiği esnada İmrân'a vakit vakit derdi ki: "Ey İmrân, bu heybetli na'ralar ve feryâdlar, benim kalbimin metânetini yerinden sarstı."

901. Miskin İmran'ın takatı yok ki, nihayet ihtilât-ı çifti açık söylesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

901. Miskin İmran'ın takati yok ki, nihayet çiftleşme karışımını açıkça söylesin.

Miskin ve âciz olan İmran'ın, kuvvetli olan Firavun'a karşı takati ve gücü yoktu ki, eşiyle meydana gelen teması ve çiftleşmesini açıkça söyleyebilsin de, desin:

Miskin ve âciz olan İmrân'ın, kavî olan Fir'avn'a karşı tâkatı ve mecâli yok idi ki, zevcesiyle vâki' olan temâs ve ihtilâtını açıkça söyleyebilsin de, desin:

902. Ki: “İmran'ın kadını, İmran'a dâhil oldu, ta ki Mûsa'nın yıldızı zahir oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

902. Şöyle ki: "İmran'ın kadını, İmran'a dâhil oldu, ta ki Musa'nın yıldızı ortaya çıktı."

"Hazîden" bir köşeye girmek ve köşede saklanmak anlamındadır. Burada cinsel ilişkiden kinayedir. Yani İmran diyemezdi ki, "İmran'ın kadını, İmran'ın yanına gelip, eşlik muamelesinde bulundu ve neticede Musa (a.s.)'ın yıldızı ortaya çıktı."

"Hazîden" bir köşeye girmek ve köşede saklanmak ma'nâsınadır. Burada cimâ'dan kinâyedir. Ya'nî İmrân diyemez idi ki, “İmrân'ın kadını, İmrân'ın yanına gelip, muâmele-i zevciyyede bulundu ve netîcede Mûsâ (a.s.)ın yıldızı zâhir oldu."

903. Her peygamber ki rahme geldi, onun yıldızı çerh üzerinde müntecim olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

903. Her peygamber ki rahme geldi, onun yıldızı gök kubbe üzerinde parlar.

"Müntecim" parlayan ve parlak demektir. Bilinmeli ki, astronomi ilminin verebildiği bilgiler, uzayın sonsuz olması ve görünen yıldızlardan her birinin büyük kürelerden ibaret bulunması ve bu kürelerin oluşumları hakkındaki çıkarımsal varsayımları ve onların dönüş ve hareketleri gibi genel bilgilerden ibarettir. Bu yıldızlardan her birinin ortaya çıkış sebeplerine ve üzerlerindeki yaratılmışların şekil ve türlerine dair bilgiler, yeryüzü sakinleri için tamamen bilinmezdir. Bazı ilimler vardır ki, zahir ehli (dış görünüşe önem verenler), maddî bağlantılarına vakıf olmadıkları için, onları inkâr ederler. Nasıl ki bu tür ilimler zümresine dahil olan ve bakırı, gümüşü ve cıvayı altın yapmaktan ibaret bulunan kimya ve iksir ilmini, yakın zamanlara kadar inkâr ve hurafelerden sayarlardı. Ne zaman ki elektron teorisi keşfedildi, bu inkâr da ortadan kalktı. Bunun gibi zahir ehli katında hurafelerden sayılan bir de "ilm-i nücum" (astroloji) vardır ki, bu ilim, erbabı (uzmanları) katında bilinir; ve ondan gelecekteki olayları keşfederler.

Bu meselenin hakikati şudur ki, gerçek varlık birdir ve sonsuzdur ve sonsuz uzay, varlığın ta kendisidir. Bu varlıkta oluşan maddî suretler, o gerçek varlığın bağıntılarından olup, onun isim ve sıfatlarının tecellileridir; ve hepsinin hakikatleri bir olduğundan, tamamının arasında bağlar ve münasebetler vardır. İşte bu ilm-i nücum bu bağların bazılarının keşfinden ibarettir. Ve kendi vehmî varlıklarından fani olup gerçek varlık ile baki olan kâmillerin keşfi, bu ilm-i nücum erbabının keşfinden daha yüce ve daha gerçek olup, onlarda hata olmaz. İlm-i nücum erbabının keşfinde ve tedbirlerinde hata olur. Bu sebeple her peygamberin yıldızının parlaması meselesi dahi, zahirî ilimler erbabı katında keşfedilmiş bir şey olmadığından, cehalete dayanarak inkâra yer yoktur. "Hazîden" bir köşeye girmek ve köşede saklanmak anlamındadır. Burada cinsel ilişkiden kinayedir. Yani İmran diyemezdi ki, "İmran'ın kadını, İmran'ın yanına gelip, eşlik muamelesinde bulundu ve neticede Musa (a.s.)'ın yıldızı ortaya çıktı."

“Müntecim” tâbân ve parlak demektir. Ma'lûm olsun ki, ilm-i hey'etin verebildiği ma'lûmât fezânın nâmütenâhî olması ve görünen yıldızlardan her birinin cesîm kürelerden ibâret bulunması ve bu kürelerin teşekkülleri hakkındaki faraziyyât-ı istidlâliyyeleri ve onların devir ve hareketleri gibi ma'lûmât-ı umumiyyeden ibarettir. Bu yıldızlardan her birinin sebeb-i hudûslarına ve üzerlerindeki mahlûkātın eşkâl ve envâ'ına dair olan bilgiler, ehl-i arz için kâmilen meçhûldür. Ba'zı ulûm vardır ki, ehl-i zâhir, irtibâtât-ı maddiyyelerine vakıf olmadıkları için, onları inkâr ederler. Nitekim bu nevi' ulûm zümresine dâhil ve bakırı ve gümüşü ve cıvayı altın yapmaktan ibâret bulunan kimyâ ve iksîr ilmini, yakın vakitlere kadar inkâr ve hurâfâttan addederler idi. Vaktâki elektron nazariyyesi keşf olundu, bu inkâr da bertaraf oldu. Bunun gibi ehl-i zâhir indinde hurâfâtdan addolunan bir de "ilm-i nücûm" vardır ki, bu ilim, erbâbı indinde ma'lûmdur; ve ondan hâdisât-ı müstakbeleyi keşfederler.

Bu mes'elenin hakikati budur ki, vücûd-ı hakîkî birdir ve nâmütenâhîdir ve fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûddur. Bu vücûdda tekevvün eden suver-i maddiyye, o vücûd-ı hakîkînin izâfâtından olup, onun mezâhir-i esmâ ve sıfâtıdır; ve hepsinin hakikatleri bir olduğundan, kâffesinin arasında revâbıt ve münasebât vardır. İşte bu ilm-i nücûm bu revâbıtın ba'zılarının keşfinden ibârettir. Ve kendi vücûd-ı vehmîlerinden fânî ve vücûd-ı hakîkî ile bâkî olan kâmillerin keşfi, bu ilm-i nücûm erbâbının keşfinden daha âlî ve daha hakîkî olup, onlarda hatâ olmaz. İlm-i nücûm erbâbının keşfinde ve tedbirlerinde hatâ olur. Binâenaleyh her peygamberin yıldızının parlaması mes'elesi dahi, ulûm-ı zâhiriyye erbâbı indinde mekşûf bir şey olmadığından, cehle müsteniden inkâra mahal yoktur. "Hazîden" bir köşeye girmek ve köşede saklanmak ma'nâsınadır. Burada cimâ'dan kinâyedir. Ya'nî İmrân diyemez idi ki, “İmrân'ın kadını, İmrân'ın yanına gelip, muâmele-i zevciyyede bulundu ve netîcede Mûsâ (a.s.)ın yıldızı zâhir oldu."

903. Her peygamber ki rahme geldi, onun yıldızı çerh üzerinde müntecim olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

903. Her peygamber ki rahme geldi, onun yıldızı gök kubbe üzerinde parlar.

"Müntecim" parlayan ve parlak demektir. Bilinmeli ki, astronomi ilminin verebildiği bilgiler, uzayın sonsuz olması ve görünen yıldızlardan her birinin büyük kürelerden ibaret bulunması ve bu kürelerin oluşumları hakkındaki çıkarımsal varsayımları ve onların dönüş ve hareketleri gibi genel bilgilerden ibarettir. Bu yıldızlardan her birinin ortaya çıkış sebeplerine ve üzerlerindeki yaratıkların şekil ve türlerine dair bilgiler, yeryüzü sakinleri için tamamen bilinmezdir. Bazı ilimler vardır ki, zahir ehli (dış görünüşe önem verenler), maddî bağlantılarına vakıf olmadıkları için, onları inkâr ederler. Nasıl ki bu tür ilimler zümresine dahil olan ve bakırı, gümüşü ve cıvayı altın yapmaktan ibaret bulunan kimya ve iksir ilmini, yakın zamanlara kadar inkâr ve hurafelerden sayarlardı. Elektron teorisi keşfedilince, bu inkâr da ortadan kalktı. Bunun gibi zahir ehli katında hurafelerden sayılan bir de "ilm-i nücûm" (astroloji) vardır ki, bu ilim, erbabı (uzmanları) katında bilinir; ve ondan gelecekteki olayları keşfederler.

Bu meselenin hakikati şudur ki, gerçek varlık birdir ve sonsuzdur ve sonsuz uzay, varlığın ta kendisidir. Bu varlıkta oluşan maddî suretler, o gerçek varlığın bağıntılarından olup, onun isim ve sıfatlarının tecellileridir; ve hepsinin hakikatleri bir olduğundan, tamamının arasında bağlar ve münasebetler vardır. İşte bu ilm-i nücûm bu bağların bazılarının keşfinden ibarettir. Ve kendi vehmî varlıklarından fani olan ve gerçek varlık ile baki olan kâmillerin (olgun insanların) keşfi, bu ilm-i nücûm erbabının keşfinden daha yüce ve daha gerçektir ve onlarda hata olmaz. İlm-i nücûm erbabının keşfinde ve tedbirlerinde hata olur. Bu sebeple her peygamberin yıldızının parlaması meselesi dahi, zahirî ilimler erbabı katında keşfedilmiş bir şey olmadığından, cehalete dayanarak inkâra yer yoktur.

“Müntecim” tâbân ve parlak demektir. Ma'lûm olsun ki, ilm-i hey'etin verebildiği ma'lûmât fezânın nâmütenâhî olması ve görünen yıldızlardan her birinin cesîm kürelerden ibâret bulunması ve bu kürelerin teşekkülleri hakkındaki faraziyyât-ı istidlâliyyeleri ve onların devir ve hareketleri gibi ma'lûmât-ı umumiyyeden ibarettir. Bu yıldızlardan her birinin sebeb-i hudûslarına ve üzerlerindeki mahlûkātın eşkâl ve envâ'ına dair olan bilgiler, ehl-i arz için kâmilen meçhûldür. Ba'zı ulûm vardır ki, ehl-i zâhir, irtibâtât-ı maddiyyelerine vakıf olmadıkları için, onları inkâr ederler. Nitekim bu nevi' ulûm zümresine dâhil ve bakırı ve gümüşü ve cıvayı altın yapmaktan ibâret bulunan kimyâ ve iksîr ilmini, yakın vakitlere kadar inkâr ve hurâfâttan addederler idi. Vaktâki elektron nazariyyesi keşf olundu, bu inkâr da bertaraf oldu. Bunun gibi ehl-i zâhir indinde hurâfâtdan addolunan bir de "ilm-i nücûm" vardır ki, bu ilim, erbâbı indinde ma'lûmdur; ve ondan hâdisât-ı müstakbeleyi keşfederler.

Bu mes'elenin hakikati budur ki, vücûd-ı hakîkî birdir ve nâmütenâhîdir ve fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûddur. Bu vücûdda tekevvün eden suver-i maddiyye, o vücûd-ı hakîkînin izâfâtından olup, onun mezâhir-i esmâ ve sıfâtıdır; ve hepsinin hakikatleri bir olduğundan, kâffesinin arasında revâbıt ve münasebât vardır. İşte bu ilm-i nücûm bu revâbıtın ba'zılarının keşfinden ibârettir. Ve kendi vücûd-ı vehmîlerinden fânî ve vücûd-ı hakîkî ile bâkî olan kâmillerin keşfi, bu ilm-i nücûm erbâbının keşfinden daha âlî ve daha hakîkî olup, onlarda hatâ olmaz. İlm-i nücûm erbâbının keşfinde ve tedbirlerinde hatâ olur. Binâenaleyh her peygamberin yıldızının parlaması mes'elesi dahi, ulûm-ı zâhiriyye erbâbı indinde mekşûf bir şey olmadığından, cehle müsteniden inkâra mahal yoktur.

## Gökyüzünde Mûsâ (a.s.)ın yıldızının peydâ olması ve meydanda müneccimlerin feryâdı

904. Fir'avn'ın ve onun mekrinin ve tedbîrinin körlüğüne, onun o yıldızı felek üzerinde peyda oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

904. Firavun'un ve onun hilesinin ve tedbirinin körlüğüne rağmen, onun o yıldızı felek üzerinde ortaya çıktı.

Firavun'un yaptığı hile ve tedbirlere rağmen Musa'nın (a.s.) o yıldızı önce gökte belirdi.

Fir'avn'ın yaptığı mekr ü tedbirlere rağmen Mûsâ (a.s.)ın o yıldızı önce gökte zahir oldu.

905. Gündüz oldu, ona dedi ki: "Ey İmrân git; o gulgulenin ve o sesin vakıfı ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

905. Gündüz oldu, ona dedi ki: "Ey İmrân git; o gürültünün ve o sesin ne olduğunu öğren!"

Firavun geceyi vehim (sanı, zan; gerçek olmayan tahayyül) içinde geçirdi; sabah olunca İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân git, o geceki gürültü ve feryadın sebebini araştır!"

Fir'avn geceyi vehim içinde geçirdi; sabah olunca İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân git, o geceki gürültü ve feryâdın sebebini tahkik et!"

906. İmrân meydan tarafına sürdü ve dedi: “Bu ne gulgule idi, şâhenşâh uyuyamadı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

906. İmran meydan tarafına sürdü ve dedi: "Bu ne gürültüydü, şahlar şahı uyuyamadı?"

907. Her müneccim başı açık ve elbisesi yırtık, mâtem ashâbı gibi toprağa bulanmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

907. Her müneccim başı açık ve elbisesi yırtık, matem ehli gibi toprağa bulanmış.

"Azzâ" sıkıntılı seneye ve musibete sabretmek ve şiddet anlamındadır. Aslı teşdid (şedde ile) iledir, beyt-i şerifte şeddesiz olarak geçmektedir; ve böyle de telaffuz edilir.

"Azzâ" sıkıntılı sene ve musíbete sabr etmek ve şiddet ma'nâsınadır. Aslı teşdîd ile olup, beyt-i şerîfde şeddesiz vâki'dir; ve böyle de telaffuz olunur.

908. Ashab-ı matem gibi sesleri ve düzenleri efgāndan tutulmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

908. Matem ehli gibi sesleri ve düzenleri feryattan tutulmuş.

## Gökyüzünde Mûsâ (a.s.)'ın yıldızının peydâ olması ve meydanda müneccimlerin feryâdı

904. Fir'avn'ın ve onun mekrinin ve tedbîrinin körlüğüne, onun o yıldızı felek üzerinde peydâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

904. Firavun'un ve onun tuzağının ve tedbirinin körlüğüne rağmen, onun o yıldızı felek üzerinde ortaya çıktı.

Firavun'un yaptığı tuzak ve tedbirlere rağmen Musa'nın (a.s.) o yıldızı önce gökte belirdi.

Fir'avn'ın yaptığı mekr ü tedbirlere rağmen Mûsâ (a.s.)'ın o yıldızı önce gökte zâhir oldu.

905. Gündüz oldu, ona dedi ki: "Ey İmrân git; o gulgulenin ve o sesin vâkıfı ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

905. Gündüz oldu, ona dedi ki: "Ey İmrân git; o gürültünün ve o sesin vâkıfı (ne olduğunu bilen) ol!"

Firavun geceyi vehim (sanı, zan) içinde geçirdi; sabah olunca İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân git, o geceki gürültü ve feryadın sebebini araştır!"

Fir'avn geceyi vehim içinde geçirdi; sabah olunca İmrân'a dedi ki: "Ey İmrân git, o geceki gürültü ve feryâdın sebebini tahkîk et!"

906. İmrân meydan tarafına sürdü ve dedi: “Bu ne gulgule idi, şâhenşâh uyu- yamadı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

906. İmran meydan tarafına sürdü ve dedi: "Bu ne gürültüydü, şahlar şahı uyuyamadı?"

907. Her müneccim başı açık ve elbisesi yırtık, mâtem ashâbı gibi toprağa bu- lanmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

907. Her müneccim başı açık ve elbisesi yırtık, matem ehli gibi toprağa bulanmış.

"Azzâ" sıkıntılı sene ve musibete sabretmek ve şiddet anlamındadır. Aslı şeddeli olup, şerefli beyitte şeddesiz olarak geçmektedir; ve böyle de telaffuz edilir.

"Azzâ" sıkıntılı sene ve musîbete sabr etmek ve şiddet ma'nâsınadır. Aslı teşdîd ile olup, beyt-i şerîfde şeddesiz vâki'dir; ve böyle de telaffuz olunur.

908. Ashâb-ı mâtem gibi sesleri ve düzenleri efgândan tutulmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

908. Matem ehli gibi sesleri ve düzenleri feryattan tutulmuş.

Cenaze arkasından bağıran ve feryat eden matem ehli gibi o müneccimlerin sesleri ve seslerinin düzeni ve ahenkleri kısılmış.

Cenâze arkasından bağıran ve feryâd eden ashâb-ı mâtem gibi o müneccimlerin sesleri ve seslerinin intizâm ve âhenkleri kısılmış.

909. Sakalları ve saçları yolunmuş ve yüzleri yırtılmış, başa toprak saçılmış, gözler kan dolu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

909. Sakalları ve saçları yolunmuş ve yüzleri yırtılmış, başa toprak saçılmış, gözler kan dolu.

Müneccimler sakallarını ve saçlarını yolmuşlar ve tırnaklarıyla yüzlerini yırtmışlar; başlarına toprak saçmışlar, gözlerinden kanlı yaşlar gelecek derecede ağlamışlar.

Müneccimler sakallarını ve saçlarını yolmuşlar ve tırnaklarıyla yüzlerini yırtmışlar; başlarına toprak saçmışlar, gözlerinden kanlı yaşlar gelecek derecede ağlamışlar.

910. Dedi: "Hayırdır; bu ne karışıklık ve hâldir, uğursuz olan sene kötü bir nişan mı veriyor?" [908]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

910. Dedi: "Hayırdır; bu ne karışıklık ve hâldir, uğursuz olan sene kötü bir nişan mı veriyor?" [908]

İmrân müneccimlere dedi: "Hayrola, bu ne karışıklıktır ve sizin bu hâliniz nedir? Uğursuz olan bu senede kötü bir alâmet mi görüyorsunuz?"

İmrân müneccimlere dedi: "Hayrola, bu ne karışıklıktır ve sizin bu hâliniz nedir? Uğursuz olan bu senede fenâ bir alâmet mi görüyorsunuz?"

911. Özür getirdiler ve dediler: "Ey bey! Bizi onun takdîri esîr etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

911. Özür getirdiler ve dediler: "Ey bey! Bizi onun takdîri esîr etti."

Müneccimler İmran'a karşı özür dileyip dediler ki: "Bu görünen uğursuzlukta bizim asla bir yapıp etmemiz ve kusurumuz yoktur; bizi Yüce Allah hazretlerinin takdîri esir ve âciz etti; ve tedbirlerimizi geçersiz kıldı."

Müneccimler İmrân'a karşı özür dileyip dediler ki: "Bu zâhir olan nühûsetde bizim aslâ sun' u kusûrumuz yoktur; bizi Hak Teâlâ hazretlerinin takdîri esîr ve âciz etti; ve tedbirlerimizi ibtâl eyledi."

912. "Gece, o çocuğun yıldızı, bizim körlüğümüze göğün alnı üzerinde âşikâr oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

912. "Gece, o çocuğun yıldızı, bizim körlüğümüze göğün alnı üzerinde âşikâr oldu."

"Bizim, onun ortaya çıkışını engellemek için aldığımız tedbirlere rağmen, bu gece şahın başına belâ olacak olan o çocuğun yıldızı gökyüzünde belirdi."

"Bizim men'-i zuhûru hakkında ittihâz ettiğimiz tedbirlere rağmen, bu gece şâhın başına belâ olacak olan o çocuğun yıldızı gökyüzünde zâhir oldu."

913. "O peygamberin yıldızı gökyüzüne vurdu; biz ağlamaktan, yıldız yağdırıcı olduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

913. "O peygamberin yıldızı gökyüzüne vurdu; biz ağlamaktan, yıldız yağdırıcı olduk."

"Biz o zuhur edecek peygamberin yıldızını görünce, üzüntümüzden dolayı gözlerimizden yıldız gibi gözyaşlarını ağlamaktan yağdırıcı olduk." Cenaze arkasından bağıran ve feryat eden yaslı kişiler gibi o müneccimlerin sesleri ve seslerinin düzeni ve ahenkleri kısılmış.

"Biz o zuhûr edecek peygamberin yıldızını görünce teessürümüzden dolayı gözlerimizden yıldız gibi göz yaşlarını ağlamaktan yağdırıcı olduk." Cenâze arkasından bağıran ve feryâd eden ashâb-ı mâtem gibi o müneccimlerin sesleri ve seslerinin intizâm ve âhenkleri kısılmış.

909. Sakalları ve saçları yolunmuş ve yüzleri yırtılmış, başa toprak saçılmış, gözler kan dolu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

909. Sakalları ve saçları yolunmuş ve yüzleri yırtılmış, başa toprak saçılmış, gözler kan dolu.

Müneccimler sakallarını ve saçlarını yolmuşlar ve tırnaklarıyla yüzlerini yırtmışlar; başlarına toprak saçmışlar, gözlerinden kanlı yaşlar gelecek derecede ağlamışlar.

Müneccimler sakallarını ve saçlarını yolmuşlar ve tırnaklarıyla yüzlerini yırtmışlar; başlarına toprak saçmışlar, gözlerinden kanlı yaşlar gelecek derecede ağlamışlar.

910. Dedi: "Hayırdır; bu ne karışıklık ve hâldir, uğursuz olan sene kötü bir nişan mı veriyor?" [908]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

910. Dedi: "Hayırdır; bu ne karışıklık ve hâldir, uğursuz olan sene kötü bir nişan mı veriyor?" [908]

İmrân müneccimlere dedi: "Hayrola, bu ne karışıklıktır ve sizin bu hâliniz nedir? Uğursuz olan bu senede kötü bir alâmet mi görüyorsunuz?"

İmrân müneccimlere dedi: "Hayrola, bu ne karışıklıktır ve sizin bu hâliniz nedir? Uğursuz olan bu senede fenâ bir alâmet mi görüyorsunuz?"

911. Özür getirdiler ve dediler: "Ey bey! Bizi onun takdîri esîr etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

911. Özür getirdiler ve dediler: "Ey bey! Bizi onun takdîri esîr etti."

Müneccimler İmran'a karşı özür dileyip dediler ki: "Bu görünen uğursuzlukta bizim asla bir yapıp etmemiz ve kusurumuz yoktur; bizi Yüce Allah hazretlerinin takdîri esir ve âciz etti; ve tedbirlerimizi geçersiz kıldı."

Müneccimler İmrân'a karşı özür dileyip dediler ki: "Bu zâhir olan nühûsetde bizim aslâ sun' u kusûrumuz yoktur; bizi Hak Teâlâ hazretlerinin takdîri esîr ve âciz etti; ve tedbirlerimizi ibtâl eyledi."

912. "Gece, o çocuğun yıldızı, bizim körlüğümüze göğün alnı üzerinde âşikâr oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

912. "Gece, o çocuğun yıldızı, bizim körlüğümüze göğün alnı üzerinde âşikâr oldu."

"Bizim, onun ortaya çıkışını engellemek için aldığımız tedbirlere rağmen, bu gece şahın başına belâ olacak olan o çocuğun yıldızı gökyüzünde belirdi."

"Bizim men'-i zuhûru hakkında ittihâz ettiğimiz tedbirlere rağmen, bu gece şâhın başına belâ olacak olan o çocuğun yıldızı gökyüzünde zâhir oldu."

913. "O peygamberin yıldızı gökyüzüne vurdu; biz ağlamaktan, yıldız yağdırıcı olduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

913. "O peygamberin yıldızı gökyüzüne vurdu; biz ağlamaktan, yıldız yağdırıcı olduk."

Biz o zuhur edecek peygamberin yıldızını görünce üzüntümüzden dolayı gözlerimizden yıldız gibi gözyaşlarını ağlamaktan yağdırıcı olduk.

"Biz o zuhûr edecek peygamberin yıldızını görünce teessürümüzden dolayı gözlerimizden yıldız gibi göz yaşlarını ağlamaktan yağdırıcı olduk."

914. İmrân hoş gönül ile şad idi ve nifâk cihetinden "Ah el-firâk!" diye, eli- ni başına vurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

914. İmran hoş gönül ile şad idi ve ayrılık yönünden "Ah ayrılık!" diye, elini başına vururdu.

İmran müneccimlerden bu sözü işitince, kendi soyundan şanlı bir peygamber geleceğine gönlü hoşlandı ve sevindi; ve fakat nifak (ikiyüzlülük) ve gösteriş yönünden Firavun tarafını tutarak "Ah ayrılık!" feryadıyla, ellerini başına vururdu.

İmrân müneccimlerden bu sözü işitince, kendi sulbünden bir peygamber-i zîşân geleceğine gönlü hoşlandı ve sevindi; ve fakat nifâk ve gösteriş cihetinden Fir'avn tarafını iltizâm ederek "Âh el-firâk!" na'rasıyla, ellerini başına vurur idi.

915. İmran kendini pür gazab ve ekşi yüzlü etti; deliler gibi akılsız ve hûşsuz gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

915. İmran kendini öfkeli ve asık suratlı etti; deliler gibi akılsız ve şuursuz gitti.

İmran, müneccimlere karşı görünüşte kendini çok öfkeli ve asık suratlı gösterdi ve deliler gibi akılsızca harekete başladı.

İmrân müneccimlere karşı zâhirde kendini pek öfkeli ve ekşi yüzlü gösterdi ve deliler gibi akılsızca harekete başladı.

916. Kendisini acemî etti ve sürdü; pek sert sözleri cem' üzerine okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

916. Kendisini acemi etti ve sürdü; pek sert sözleri topluluk üzerine okudu.

Kendisini hiçbir şey bilmez bir acemi gibi gösterdi ve müneccimlerin topluluğu arasına sürüp gitti; ve onların topluluklarına hitaben pek sert sözler söyledi. "Acemi" söze muktedir olamayan ve açık ve fasih kelam söyleyemeyen kimse demektir. Burada cahil anlamı kastedilir.

Kendisini hiçbir şey bilmez bir acemî gibi gösterdi ve müneccimlerin cem'iyyeti arasına sürüp gitti; ve onların cem'iyyetlerine hitâben pek sert sözler söyledi. "A'cemî" söze muktedir olamayan ve açık ve fasih kelâm söyliyemeyen kimse demektir. Burada câhil ma'nâsı murâd buyurulur.

917. O kendisini türş ve gamlı yaptı; o tavla oyunlarını ters oynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

917. O kendisini ekşi yüzlü ve gamlı yaptı; o tavla oyunlarını ters oynadı.

İmran'ın kendisini ekşi yüzlü ve gamlı göstermesi bir sanattı; çünkü onun içi sevinçli ve dışı kederli bir halde olup, tavla oyunlarını ters oynadı.

İmrân'ın kendisini ekşi yüzlü ve gamlı göstermesi bir san'a idi; zîrâ onun içi mesrûr ve dışı mağmûm bir halde olup, tavla oyunlarını ters oynadı.

918. Onlara dedi: "Benim şahımı aldattınız; hıyânetden ve tama'dan sabr et- mediniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

918. Onlara dedi: "Benim şahımı aldattınız; hıyanetten ve tamahkarlıktan sabredemediniz."

İmran, şaha kendisinin özel yakınlığını açıklayarak, müneccimlere dedi: "Benim şahımı aldattınız; ona karşı hıyanet edip ilminizde keşfinizi tam olarak haber vermediniz ve sizi birisi bu sırrın meydana çıkarılmamasını sağlamak için vaatlerle tamahlandırdı; siz de bu hıyanetten ve tamahkarlıktan sabredip nefsinizi engelleyemediniz." "Şigîften" karar kılmak, rahat etmek ve sabretmek demektir.

İmrân şâha kendisinin kurb-i husûsîsini beyân ederek, müneccimlere dedi: "Benim şâhımı aldattınız; ona karşı hıyânet edip ilminizde keşfinizi tamâm haber vermediniz ve sizi birisi bu sırrın meydana çıkarılmamasını te'mîn için mevâid ile ıtmâ' etti; siz de bu hıyânetden ve tama'dan sabr edip nefsinizi men' edemediniz." "Şigîften" karâr ve ârâm ve sabr etmek demektir.

914. İmrân hoş gönül ile şad idi ve nifâk cihetinden "Ah el-firâk!" diye, elini başına vurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

914. İmran hoş gönül ile şad idi ve nifak cihetinden "Ah el-firak!" diye, elini başına vurur idi.

İmran müneccimlerden bu sözü işitince, kendi soyundan şanlı bir peygamber geleceğine gönlü hoşlandı ve sevindi; ve fakat nifak ve gösteriş yönünden Firavun tarafını tutarak "Ah ayrılık!" feryadıyla, ellerini başına vurur idi.

İmrân müneccimlerden bu sözü işitince, kendi sulbünden bir peygamber-i zîşân geleceğine gönlü hoşlandı ve sevindi; ve fakat nifāk ve gösteriş cihetinden Fir'avn tarafını iltizâm ederek "Âh el-firâk!" na'rasıyla, ellerini başına vurur idi.

915. İmran kendini pür gazab ve ekşi yüzlü etti; deliler gibi akılsız ve hûşsuz gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

915. İmran kendini öfkeli ve asık suratlı etti; deliler gibi akılsız ve şuursuz gitti.

İmran, müneccimlere karşı görünüşte kendini çok öfkeli ve asık suratlı gösterdi ve deliler gibi akılsızca harekete başladı.

İmrân müneccimlere karşı zâhirde kendini pek öfkeli ve ekşi yüzlü gösterdi ve deliler gibi akılsızca harekete başladı.

916. Kendisini acemî etti ve sürdü; pek sert sözleri cem' üzerine okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

916. Kendisini acemi etti ve sürdü; pek sert sözleri topluluk üzerine okudu.

Kendisini hiçbir şey bilmez bir acemi gibi gösterdi ve müneccimlerin topluluğu arasına sürüp gitti; ve onların topluluklarına hitaben pek sert sözler söyledi. "Acemi" söze muktedir olamayan ve açık ve fasih kelam söyleyemeyen kimse demektir. Burada cahil anlamı kastedilir.

Kendisini hiçbir şey bilmez bir acemî gibi gösterdi ve müneccimlerin cem'iyyeti arasına sürüp gitti; ve onların cem'iyyetlerine hitâben pek sert sözler söyledi. "A'cemî" söze muktedir olamayan ve açık ve fasih kelâm söyliyemeyen kimse demektir. Burada câhil ma'nâsı murâd buyurulur.

917. O kendisini türş ve gamlı yaptı; o tavla oyunlarını ters oynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

917. O kendisini ekşi yüzlü ve gamlı yaptı; o tavla oyunlarını ters oynadı.

İmran'ın kendisini ekşi yüzlü ve gamlı göstermesi bir sanattı; çünkü onun içi sevinçli ve dışı kederli bir halde olup, tavla oyunlarını ters oynadı.

İmrân'ın kendisini ekşi yüzlü ve gamlı göstermesi bir sanſa idi; zîrâ onun içi mesrûr ve dışı mağmûm bir halde olup, tavla oyunlarını ters oynadı.

918. Onlara dedi: "Benim şahımı aldattınız; hıyânetden ve tama'dan sabr etmediniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

918. Onlara dedi: "Benim şahımı aldattınız; hıyanetten ve tamahkarlıktan sabredemediniz."

İmran, şaha kendisinin özel yakınlığını açıklayarak, müneccimlere dedi: "Benim şahımı aldattınız; ona karşı hıyanet edip ilminizde keşfinizi tam olarak haber vermediniz ve sizi birisi bu sırrın meydana çıkarılmamasını sağlamak için vaatlerle tamahlandırdı; siz de bu hıyanetten ve tamahkarlıktan sabredip nefsinizi engelleyemediniz." "Şigîften" karar kılmak, rahat etmek ve sabretmek demektir.

İmrân şâha kendisinin kurb-i husûsîsini beyân ederek, müneccimlere dedi: "Benim şâhımı aldattınız; ona karşı hıyânet edip ilminizde keşfinizi tamâm haber vermediniz ve sizi birisi bu sırrın meydana çıkarılmamasını te'mîn için mevaid ile ıtma' etti; siz de bu hıyânetden ve tama'dan sabr edip nefsinizi men' edemediniz." "Şigîften" karâr ve ârâm ve sabr etmek demektir.

919. Şahı meydan tarafına kopardınız; şahımızın yüzünün suyunu döktünüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

919. Şahı meydan tarafına kopardınız; şahımızın yüzünün suyunu döktünüz.

"Şahımızı kanun, örf ve âdetlere aykırı olarak, esirler topluluğuna göstermek için sarayından meydan tarafına çıkardınız ve esirler önünde zelil ettiniz ve İsrailoğulları'na karşı, yüzünün suyunu döktünüz."

“Şâhımızı kānun ve örf ve âdet hilafında, üserâ tâifesine göstermek için sarayından meydan tarafına çıkardınız ve üserâ önünde zelîl ettiniz ve Benî İsrâîl'e karşı, yüzünün suyunu dökdünüz."

920. Biz şahımızı gamlardan fâriğ getiririz, diye tekeffül hususunda elinizi göğsünüz üzerine vurdunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

920. Biz şahımızı gamlardan uzaklaştırırız diye, kefil olma hususunda elinizi göğsünüzün üzerine vurdunuz.

921. Şah dahi işitti ve dedi: "Ey hâinler! Ben sizi amansız asayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

921. Şah da işitti ve dedi: "Ey hainler! Ben sizi amansız asayım."

Firavun da bu feryadın sebebini duydu ve müneccimlere (yıldız falcılarına) hitaben dedi: "Ey hainler, ben sizi amansız astırıp idam edeyim de görün!"

Fir'avn dahi bu feryâdın sebebini duydu ve müneccimlere hitâben dedi: "Ey hâinler, ben sizi amansız astırıp i'dâm edeyim de görün!"

922. Kendimi gülünecek mevki'e attım; malları düşmanlara fedâ ettim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

922. Kendimi gülünecek duruma düşürdüm; malları düşmanlara feda ettim!

923. Nihayet ki bu gece İsraîlîler'in hepsi, kadınların mülâkātından uzak kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

923. Sonunda bu gece İsrailoğulları'nın hepsi, kadınlarla buluşmaktan uzak kaldılar.

924. Mal ve yüz suyu gitti, iş de ham! Dostluk ve kerîmlerin ef'âli bu mu olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

924. Mal ve itibar gitti, iş de yarım kaldı! Dostluk ve cömertlerin davranışları bu mudur?

925. Senelerce maaşlar ve hil'atler götürdünüz; memleketleri müsellem yer idiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

925. Senelerce maaşlar ve hil'atler götürdünüz; memleketleri müsellem yer idiniz.

"İdrâr" sürekli ihsan (bağış) demektir ki, birbirini takip eden maaşlar kastedilir.

"İdrâr" in'âm-ı dâim demektir ki, maâşât-ı mütevâliye murâd olunur.

926. Reyleriniz ve hüneriniz ve nücûmunuz bu mu idi? Löpçülersiniz ve mekkârsınız ve uğursuzsunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

926. Görüşleriniz, hüneriniz ve yıldızlarınız bu muydu? Löpçüsünüz, hilekârsınız ve uğursuzsunuz!

"Tabla-har" bedava yiyici ve löpçü demektir.

"Tabla-har" bâd-ı hevâ [=bedava] yiyici ve löpçü demektir.

919. Şahı meydan tarafına kopardınız; şahımızın yüzünün suyunu döktünüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

919. Şahı meydan tarafına kopardınız; şahımızın yüzünün suyunu döktünüz.

"Şahımızı kanun, örf ve âdetlere aykırı olarak, esirler topluluğuna göstermek için sarayından meydan tarafına çıkardınız ve esirler önünde zelil ettiniz ve İsrailoğulları'na karşı, yüzünün suyunu döktünüz."

“Şâhımızı kānun ve örf ve âdet hilafında, üserâ tâifesine göstermek için sarayından meydan tarafına çıkardınız ve üserâ önünde zelil ettiniz ve Benî İsrâîl'e karşı, yüzünün suyunu dökdünüz.”

920. "Biz şahımızı gamlardan fâriğ getiririz, diye tekeffül hususunda elinizi göğsünüz üzerine vurdunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

920. "Biz şahımızı gamlardan uzaklaştırırız, diye kefil olma hususunda elinizi göğsünüzün üzerine vurdunuz."

921. Şah dahi işitti ve dedi: "Ey hâinler! Ben sizi amansız asayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

921. Şah da işitti ve dedi: "Ey hainler! Ben sizi amansız asayım."

Firavun da bu feryadın sebebini duydu ve müneccimlere (yıldız falcılarına) hitaben dedi: "Ey hainler, ben sizi amansız astırıp idam edeyim de görün!"

Fir'avn dahi bu feryâdın sebebini duydu ve müneccimlere hitâben dedi: "Ey hâinler, ben sizi amansız astırıp i'dâm edeyim de görün!"

922. "Kendimi gülünecek mevki'e attım; malları düşmanlara fedâ ettim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

922. "Kendimi gülünecek duruma düşürdüm; malları düşmanlara feda ettim!"

923. "Nihayet ki bu gece İsraîlîler'in hepsi, kadınların mülakatından uzak kaldılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

923. "Sonunda bu gece İsrailoğulları'nın hepsi, kadınlarla buluşmaktan uzak kaldılar."

924. "Mal ve yüz suyu gitti, iş de ham! Dostluk ve kerîmlerin ef'âli bu mu olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

924. "Mal ve itibar gitti, iş de ham! Dostluk ve cömertlerin davranışları bu mu olur?"

925. "Senelerce maaşlar ve hil'atler götürdünüz; memleketleri müsellem yer idiniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

925. "Senelerce maaşlar ve hil'atler götürdünüz; memleketleri müsellem yer idiniz."

"İdrâr" sürekli ihsan demektir ki, birbirini takip eden maaşlar kastedilir.

"İdrâr" in'âm-ı dâim demektir ki, maâşât-ı mütevâliye murâd olunur.

926. "Reyleriniz ve hüneriniz ve nücumunuz bu mu idi? Löpçülersiniz ve mekkarsınız ve uğursuzsunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

926. "Görüşleriniz, hüneriniz ve yıldızınız bu muydu? Löpçüsünüz, hilekârsınız ve uğursuzsunuz!"

"Tabla-har", bedava yiyen ve löpçü demektir.

"Tabla-har" bâd-ı hevâ [=bedava] yiyici ve löpçü demektir.

927. "Ben sizi yırtayım ve ateş vurayım; yüzünüzü ve kulağınızı ve dudaklarınızı koparayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

927. "Ben sizi yırtayım ve ateş vurayım; yüzünüzü ve kulağınızı ve dudaklarınızı koparayım!"

928. "Ben sizi ateşin odunu yapayım; geçmiş ayşınızı size nâhoş yapayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

928. "Ben sizi ateşin odunu yapayım; geçmiş yaşayışınızı size nahoş yapayım!"

"Sizi çeşitli azaplarla kahredeyim ve ateşin odunu gibi yakayım ve sizin geçmiş tatlı ve zevkli yaşayışlarınızı size acı ve tatsız yapayım."

"Sizi envâ'-ı azâb ile kahredeyim ve ateşin odunu gibi yakayım ve sizin geçmiş tatlı ve zevkli yaşayışlarınızı size acı ve tatsız yapayım."

929. Secde ettiler ve dediler ki: "Ey hidiv! Eğer şeytan bizden bir nevbet galib oldu ise."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

929. Secde ettiler ve dediler ki: "Ey hidiv! Eğer şeytan bizden bir nevbet galip oldu ise."

"Hidiv" güçlü padişah ve yüce melik anlamındadır. Müfessirler, Firavun'un bu sorgulamalarına karşı, huzurunda secde ettiler ve dediler ki: "Ey yüce padişah, eğer bu tedbirimizde şeytan bu sefer bize galip geldi ise,"

"Hidîv" pâdişâh-ı kavî ve melik-i azîm ma'nâsınadır. Müneccimler Fir'avn'ın bu muâhazâtına karşı, huzûrunda secde ettiler ve dediler ki: "Ey pâdişâh-ı azîm, eğer bu tedbîrimizde şeytan bu kere bize gâlib geldi ise,"

930. "Senelerce belaları def' etmişiz; bizlerin yapmış olduğumuz şeyden vehim [929] hayrandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

930. "Senelerce belaları defetmişiz; bizim yapmış olduğumuz şeyden vehim [929] hayrandır."

"Biz bu tedbirimizde mağlup olduysak da, mensubu olduğumuz yıldız ilimleri sayesinde senin başına gelecek belaları senelerce defetmişiz; biz öyle şeyler yaptık ki, insanların vehimleri (gerçek olmayan tahayyülleri) o şeyleri görüp hayrette kaldı."

"Mâhâ" bizler demektir. Her ne kadar dil kuralına göre canlı varlıkların çoğulu "ân" ile gelirse de, bazı kere canlı varlıklar için de, cansız varlıklara özgü olan "hâ" çoğul eki kullanılır. Nitekim 920 numaralı beyitte "gamha" yerine "gamân" kullanılmıştır. Bazı nüshalarda "mâhâ" yerine "mâyân" da geçmektedir.

"Biz bu tedbîrimizde mağlûb olduk ise de, müntesib olduğumuz ulûm-ı nücûm sâyesinde senin başına gelecek belâları senelerce def' etmişiz; biz öyle şeyler yaptık ki, evhâm-ı beşer o şeyleri görüp hayretde kaldı."

"Mâhâ" bizler demektir. Her ne kadar kāide-i lisâniyyeye göre zî-rûh olanların cem'i “ân" ile gelir ise de, ba'zı kere zî-rûh olanlar için de, gayr-i zî-rûh olanlara mahsûs olan “hâ" edât-ı cem'i müsta'meldir. Nitekim 920 numaralı beyitte "gamha" yerine "gamân" isti'mâl buyurulmuştur. Ba'zı nüshalarda “mâhâ" yerine "mâyân” da vâki'dir.

931. "Bizden fevt oldu ve onun hükmü zahir oldu; onun nutfesi sıçradı ve rahimde gizlendi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

931. "Bizden fevt oldu ve onun hükmü zahir oldu; onun nutfesi sıçradı ve rahimde gizlendi."

Bizim tarafımızdan yapılan görüş ve tedbir boşa çıktı ve neticesiz kaldı ve Yüce Allah'ın ezelî hükmü ve kazâsı ortaya çıktı. O çocuğun babasının sulbündeki nutfesi, onun vücudundan fırladı ve annesinin rahmine gizlendi.

"Bizim tarafımızdan yapılan re'y ve tedbîr fevt oldu ve netîcesiz kaldı ve Hak Teâlâ hazretlerinin hükm-i ezelîsi ve kazâsı zâhir oldu. O çocuğun sulb-i pederdeki nutfesi, onun vücudundan fırladı ve anasının rahmine gizlendi."

927. Ben sizi yırtayım ve ateş vurayım; yüzünüzü ve kulağınızı ve dudaklarınızı koparayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

927. Ben sizi yırtayım ve ateş vurayım; yüzünüzü ve kulağınızı ve dudaklarınızı koparayım!

928. Ben sizi ateşin odunu yapayım; geçmiş ayşınızı size nâhoş yapayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

928. Ben sizi ateşin odunu yapayım; geçmiş yaşayışınızı size nahoş yapayım!

Sizi türlü azaplarla kahredeyim ve ateşin odunu gibi yakayım ve sizin geçmiş tatlı ve zevkli yaşayışlarınızı size acı ve tatsız yapayım.

Sizi envâ'-ı azâb ile kahredeyim ve ateşin odunu gibi yakayım ve sizin geçmiş tatlı ve zevkli yaşayışlarınızı size acı ve tatsız yapayım.

929. Secde ettiler ve dediler ki: "Ey hidiv! Eğer şeytan bizden bir nevbet galib oldu ise."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

929. Secde ettiler ve dediler ki: "Ey hidiv! Eğer şeytan bizden bir nevbet galip oldu ise."

"Hidiv" güçlü padişah ve yüce melik anlamındadır. Müfessirler, Firavun'un bu sorgulamalarına karşı, huzurunda secde ettiler ve dediler ki: "Ey yüce padişah, eğer bu tedbirimizde şeytan bu sefer bize galip geldi ise,"

"Hidîv" pâdişâh-ı kavî ve melik-i azîm ma'nâsınadır. Müneccimler Fir'avn'ın bu muâhazâtına karşı, huzûrunda secde ettiler ve dediler ki: "Ey pâdişâh-ı azîm, eğer bu tedbîrimizde şeytan bu kere bize gâlib geldi ise,"

930. Senelerce belaları def' etmişiz; bizlerin yapmış olduğumuz şeyden vehim [929] hayrandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

930. Senelerce belaları defetmişiz; bizim yapmış olduğumuz şeyden vehim hayrandır.

Biz bu tedbirimizde mağlup olduysak da, mensup olduğumuz yıldız ilimleri sayesinde senin başına gelecek belaları senelerce defetmişiz; biz öyle şeyler yaptık ki, insanların vehimleri (gerçek olmayan tahayyülleri) o şeyleri görüp hayrette kaldı.

"Mâhâ" bizler demektir. Her ne kadar dil bilgisi kuralına göre canlı varlıkların çoğulu "ân" ile gelirse de, bazı kere canlı varlıklar için de, cansız varlıklara özgü olan "hâ" çoğul eki kullanılır. Nasıl ki 920 numaralı beyitte "gamha" yerine "gamân" kullanılmıştır. Bazı nüshalarda "mâhâ" yerine "mâyân" da geçmektedir.

Biz bu tedbîrimizde mağlûb olduk ise de, müntesib olduğumuz ulûm-ı nücûm sâyesinde senin başına gelecek belâları senelerce def' etmişiz; biz öyle şeyler yaptık ki, evhâm-ı beşer o şeyleri görüp hayretde kaldı.

"Mâhâ" bizler demektir. Her ne kadar kāide-i lisâniyyeye göre zî-rûh olanların cem'i “ân" ile gelir ise de, ba'zı kere zî-rûh olanlar için de, gayr-i zî-rûh olanlara mahsûs olan “hâ" edât-ı cem'i müsta'meldir. Nitekim 920 numaralı beyitte "gamha" yerine "gamân" isti'mâl buyurulmuştur. Ba'zı nüshalarda “mâhâ" yerine "mâyân” da vâki'dir.

931. Bizden fevt oldu ve onun hükmü zahir oldu; onun nutfesi sıçradı ve rahimde gizlendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

931. Bizden kaçtı ve onun hükmü ortaya çıktı; onun nutfesi sıçradı ve rahimde gizlendi.

Bizim tarafımızdan yapılan görüş ve tedbir kaçtı ve neticesiz kaldı ve Yüce Allah hazretlerinin ezelî hükmü ve kazâsı ortaya çıktı. O çocuğun babanın sulbündeki nutfesi, onun vücudundan fırladı ve annesinin rahmine gizlendi. "Hazîden" resîden vezninde yavaşça bir yere gitmek ve çocuklar gibi sürtünerek yürümek ve bir köşeye gizlenmek demektir.

Bizim tarafımızdan yapılan re'y ve tedbîr fevt oldu ve netîcesiz kaldı ve Hak Teâlâ hazretlerinin hükm-i ezelîsi ve kazâsı zâhir oldu. O çocuğun sulb-i pederdeki nutfesi, onun vücudundan fırladı ve anasının rahmine gizlendi. "Hazîden" resîden vezninde yavaşçacık bir yere gitmek ve çocuklar gibi sürtünerek yürümek ve bir köşeye gizlenmek demektir.

932. "Fakat ey büyük şah, bunun istiğfârı olarak, biz doğum gününü gözetliyelim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

932. "Fakat ey büyük şah, bunun istiğfârı olarak, biz doğum gününü gözetliyelim."

"Kubâd" Nûşirevân'ın babasının adıdır; büyük şah anlamında kullanılır. "Şah-ı kubâd" şehenşah demek olur. "İstiğfâr" bir kusurun örtülmesini istemek demektir. Yani "Müneccimler Fir'avn'a dediler ki: "Ey şehenşah, biz bu defaki kusurumuzun örtülmesini isteyerek, o çocuğun doğacağı günü gözetleyelim!"

"Kubâd" Nûşirevân'ın babasının adıdır; şâh-ı azîm ma'nâsında müsta'meldir. “Şah-ı kubâd" şehenşâh demek olur. "İstiğfâr" bir kusûrun setrini istemek demektir. Ya'nî "Müneccimler Fir'avn'a dediler ki: "Ey şehenşâh, biz bu def'aki kusûrumuzun setrini taleben, o çocuğun doğacağı günü gözetliyelim!"

933. "Onun doğuş gününe biz rasad bağlıyalım, tâ ki fevt olmasın ve bu kazâ sıçramasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

933. "Onun doğuş gününe biz rasad bağlayalım, tâ ki fevt olmasın ve bu kazâ sıçramasın!"

"Milâd" doğmak vakti, "rasad" ise beklemek anlamındadır. Astronomi bilimiyle uğraşanlar ve müneccimler teriminde, yıldızların doğuşu ve batışı ile feleğin sırlarının gözlemlenmesi için seçilen yüksek yer demektir. Zamanımızda bu yerlere "rasathane" derler. Yani "O çocuğun doğum vaktini belirlemek için biz rasathane kuralım veya onun doğum vaktini bekleyelim ve bu ezelî kazâ, suret âleminde geçerli olamaması için, kaçırılmayacak tedbirler alalım!"

"Mílâd" doğmak vakti, "rasad" intizâr ma'nâsınadır. İlm-i hey'et erbâbı ve müneccimler ıstılâhında yıldızların tulû' ve gurûbu ve esrâr-ı felek muayene olunmak için, intihab olunan mekân-ı mürtefi' demektir. Zamânımızda bu mahallere "rasadhâne" derler. Ya'nî "O çocuğun doğum vaktini ta'yîn için biz rasadhâne ittihâz edelim veyâhud onun doğum vaktini bekliyelim ve bu kazâ-yı ezelî, sûret âleminde nâfiz olamamak için, fevt olmayacak tedbirler ittihâz edelim!"

934. "Ey fikirler ve akıl, senin re'yinin kölesi olan, eğer nigah tutmaz isek, bizi öldür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

934. "Ey fikirler ve akıl, senin görüşünün kölesi olan, eğer gözetmez isek, bizi öldür!"

"Ey bütün fikirler ve akıllar senin görüşüne ve hükmüne bağlı bulunan yüce şah, eğer bu defa da onun doğum zamanını gözetleyip, engel olamaz isek, bizi öldür!" dediler. Ve Firavun da onların bu sözlerini kabul edip, süre verdi.

"Ey bütün fikirler ve akıllar senin re'yine ve hükmüne tâbi' bulunan şâh-ı azîm, eğer bu def'a da onun doğum zamânını gözetleyip, mâni' olamaz isek, bizi öldür!" dediler. Ve Fir'avn da onların bu sözlerini kabûl edip, mühlet verdi.

935. Dokuz aya kadar, gün gün saydı; tâ ki hasım dikici olan hüküm oku sıçramasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

935. Dokuz aya kadar, gün gün saydı; tâ ki düşman dikici olan hüküm oku sıçramasın.

"Hazîden" resîden vezninde yavaşça bir yere gitmek ve çocuklar gibi sürünerek yürümek ve bir köşeye gizlenmek demektir.

"Hazîden" resîden vezninde yavaşçacık bir yere gitmek ve çocuklar gibi sürtünerek yürümek ve bir köşeye gizlenmek demektir.

932. Fakat ey büyük şah, bunun istiğfârı olarak, biz doğum gününü gözetliyelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

932. Fakat ey büyük şah, bunun bağışlanması olarak, biz doğum gününü gözetleyelim.

"Kubâd" Nûşirevân'ın babasının adıdır; büyük şah anlamında kullanılır. "Şah-ı kubâd" şehenşah (şahlar şahı) demektir. "İstiğfâr" bir kusurun örtülmesini istemek demektir. Yani "Müneccimler Firavun'a dediler ki: "Ey şahlar şahı, biz bu defaki kusurumuzun örtülmesini isteyerek, o çocuğun doğacağı günü gözetleyelim!"

"Kubâd" Nûşirevân'ın babasının adıdır; şâh-ı azîm ma'nâsında müsta'meldir. “Şah-ı kubâd" şehenşâh demek olur. "İstiğfâr" bir kusûrun setrini istemek demektir. Ya'nî "Müneccimler Fir'avn'a dediler ki: "Ey şehenşâh, biz bu def'aki kusûrumuzun setrini taleben, o çocuğun doğacağı günü gözetliyelim!"

933. Onun doğuş gününe biz rasad bağlıyalım, tâ ki fevt olmasın ve bu kazâ sıçramasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

933. Onun doğuş gününe biz gözlem yapalım ki, kaçırılmasın ve bu kazâ sıçramasın!

"Milâd" doğma vaktidir, "rasad" ise bekleme anlamındadır. Astronomi bilimi erbabı ve müneccimler (yıldız falcıları) ıstılahında (teknik teriminde) yıldızların doğuşu ve batışı ile feleğin (gökyüzünün) sırları incelenmek için seçilen yüksek yer demektir. Zamanımızda bu yerlere "rasathane" derler. Yani "O çocuğun doğum vaktini belirlemek için biz rasathane edinelim veya onun doğum vaktini bekleyelim ve bu ezelî kazâ, suret âleminde (maddî dünyada) geçerli olamamak için, kaçırılmayacak tedbirler alalım!"

"Mílâd" doğmak vakti, "rasad" intizâr ma'nâsınadır. İlm-i hey'et erbâbı ve müneccimler ıstılâhında yıldızların tulû' ve gurûbu ve esrâr-ı felek muayene olunmak için, intihab olunan mekân-ı mürtefi' demektir. Zamânımızda bu mahallere "rasadhâne" derler. Ya'nî "O çocuğun doğum vaktini ta'yîn için biz rasadhâne ittihâz edelim veyâhud onun doğum vaktini bekliyelim ve bu kazâ-yı ezelî, sûret âleminde nâfiz olamamak için, fevt olmayacak tedbirler ittihâz edelim!"

934. Ey fikirler ve akıl, senin re'yinin kölesi olan, eğer nigah tutmaz isek, bizi öldür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

934. Ey fikirler ve akıl, senin görüşünün kölesi olan, eğer gözetlemez isek, bizi öldür!

"Ey bütün fikirler ve akıllar senin görüşüne ve hükmüne bağlı bulunan yüce şah, eğer bu defa da onun doğum zamanını gözetleyip, engel olamaz isek, bizi öldür!" dediler. Ve Firavun da onların bu sözlerini kabul edip, süre verdi.

"Ey bütün fikirler ve akıllar senin re'yine ve hükmüne tâbi' bulunan şâh-ı azîm, eğer bu def'a da onun doğum zamânını gözetleyip, mâni' olamaz isek, bizi öldür!" dediler. Ve Fir'avn da onların bu sözlerini kabûl edip, mühlet verdi.

935. Dokuz aya kadar, gün gün saydı; tâ ki hasım dikici olan hüküm oku sıçramasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

935. Dokuz aya kadar, gün gün saydı; tâ ki düşman dikici olan hüküm oku sıçramasın.

"Dûhten" iğne ile elbise dikmek ve düşmanın arkasındaki zırhı ok atarak, bu ok ile onun vücuduna dikmek ve saplamak anlamına gelir. Firavun'un vücudu, düşmana ve tedbirler düşmanın giydiği zırha ve ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü), oka benzetilmiştir. Yani "Müneccimler ve geceden itibaren dokuz aya kadar gün gün saydı; bu dikkat ve özeni, zırh tedbirini, düşman mesabesinde olan Firavun'un vücuduna, ilâhî kazâ oku dikmek için yaptılar."

"Dûhten" iğne ile elbise dikmek ve düşmanın arkasındaki zırhı ok atarak, bu ok ile onun vücûduna dikmek ve saplamak ma'nâsına gelir. Fir'avn'ın vücûdu, düşmana ve tedbirler düşmanın giydiği zırha ve kazâ-yı ilâhî, oka teşbih buyurulmuştur. Ya'nî "Müneccimler ve geceden i'tibâren dokuz aya kadar gün gün saydı; bu dikkat ve i'tinâyı, tedbîr-i zırhı, düşman mesâbesinde olan Fir'avn'ın vücûduna, kazâ-yı ilâhî oku dikmek için yaptılar."

936. Mekân, lâ-mekân üzerine hamle getirdiği vakit, baş aşağı gelir; kendi kanından içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

936. Mekân, lâ-mekân üzerine hamle getirdiği vakit, baş aşağı gelir; kendi kanından içer.

"Mekân"dan kasıt, yönlerle nitelenen belirlenimler ve izafî varlıklardır; "lâ-mekân"dan kasıt ise, Hak'ın mutlak varlığıdır. Yani "İzafî varlık sahibi olan insan, Hak'ın mutlak varlığının hükmüne ve kazâsına karşı kendi görüşü ve tedbiriyle hücum ederse, baş aşağı gelerek kesinlikle mağlup olur; ve ancak kendi kanını içer ve helâk olur." Bu beyit Hind nüshalarında "چون مکان بر لا مکان حمله برد خون خود ریزد بلاها را خرد" yani "Mekân, lâ-mekâna hamle getirdiği vakit, kendi kanını döker, belâları satın alır" şeklinde yer almaktadır.

"Mekân"dan murâd, cihât ile muttasıf olan taayyünât ve vücûdât-ı izâfiyyedir; ve "lâ-mekân"dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Ya'nî “Vücûd-ı izâfi sahibi olan beşer, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın hükmüne ve kazâsına karşı re'y ve tedbîr ile hücûm ederse, baş aşağı gelerek mutlak mağlûb olur; ve ancak kendi kanını içer ve helâk olur." Bu beyit Hind nüshalarında چون مکان بر لا مکان حمله برد خون خود ریزد بلاها را خرد ya'ni Mekan, lâ-mekâna hamle getirdiği vakit, kendi kanını döker, belâları satın alır" sûretinde vâki'dir.

937. Yeryüzü gök ile düşmanlık ettiği vakit, çorak olur, ölümlükten baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

937. Yeryüzü gök ile düşmanlık ettiği zaman, çorak olur, ölümlükten baş gösterir.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki anlamın pekiştirilmesidir. Hint nüshalarında bu iki beytin arasında "بر قضا هر کو شبینجون آورد سرنگون آید از خون خود خورد" yani "Her kim kazâ (Allah'ın küllî hükmü) üzerine gece baskını getirse, baş aşağı gelir; kendi kanından içer" şeklinde bir beyit daha bulunmaktadır. Ve Ankaravî nüshasına göre iki beytin birer mısraları üzerine ek olarak iki mısra daha ilave edilmiş olur. "Göğün yere düşmanlığı," yağmur vermemesinden kinayedir. Yağmur yağmazsa, yeryüzü çorak olur ve bitki bitmez ve hayat eseri ortaya çıkmaz, cansız hâlde kalır.

Bu beyt-i şerîf, yukarıki ma'nânın te'kîdidir. Hind nüshalarında bu iki beytin arasında بر قضا هر کو شبینجون آورد سرنگون آید از خون خود خورد yani Her kim kazâ üzerine gece baskını getirse, baş aşağı gelir; kendi kanından içer" sûretinde bir beyit daha vâki'dir. Ve Ankaravî nüshasına göre iki beytin birer mısrâ'ları üzerine ziyâde olarak iki mısra' ilave edilmiş olur. "Göğün yere husûmeti," yağmur vermemesinden kinâyedir. Yağmur yağmazsa, yeryüzü çorak olur ve nebât bitmez ve eser-i hayât zâhir olmaz, cemâd hâlinde kalır.

938. Nakış, nakkāş ile pençe vurursa, kendi bıyıklarını ve sakalını koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

938. Nakış, nakkaş ile pençeleşirse, kendi bıyıklarını ve sakalını koparır.

"Nakış"tan kasıt, insanın izafî varlığıdır ve "Nakkaş"tan kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır. "Dûhten" kelimesi, iğne ile elbise dikmek ve düşmanın arkasındaki zırhı ok atarak, bu ok ile onun vücuduna dikmek ve saplamak anlamına gelir. Firavun'un vücudu düşmana, tedbirler düşmanın giydiği zırha ve ilahi kaza da oka benzetilmiştir. Yani "Müneccimler ve geceden itibaren dokuz aya kadar gün gün saydı; bu dikkat ve özeni, zırh tedbirini, düşman mesabesindeki Firavun'un vücuduna, ilahi kaza okunu saplamak için yaptılar."

"Nakış"dan murâd, vücûd-ı izâfî-i beşerdir ve "Nakkāş"dan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. "Dûhten" iğne ile elbise dikmek ve düşmanın arkasındaki zırhı ok atarak, bu ok ile onun vücûduna dikmek ve saplamak ma'nâsına gelir. Fir'avn'ın vücûdu, düşmana ve tedbirler düşmanın giydiği zırha ve kazâ-yı ilâhî, oka teşbih buyurulmuştur. Ya'nî "Müneccimler ve geceden i'tibâren dokuz aya kadar gün gün saydı; bu dikkat ve i'tinâyı, tedbîr-i zırhı, düşman mesâbesinde olan Fir'avn'ın vücûduna, kazâ-yı ilâhî oku dikmek için yaptılar."

936. Mekân, lâ-mekân üzerine hamle getirdiği vakit, baş aşağı gelir; kendi kanından içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

936. Mekân, lâ-mekân üzerine hamle getirdiği vakit, baş aşağı gelir; kendi kanından içer.

"Mekân"dan kasıt, yönlerle nitelenen belirlenimler ve izafî varlıklardır; "lâ-mekân"dan kasıt ise, Hak'ın mutlak varlığıdır. Yani "İzafî varlık sahibi olan insan, Hak'ın mutlak varlığının hükmüne ve kazâsına karşı kendi görüşü ve tedbiriyle hücum ederse, baş aşağı gelerek kesinlikle mağlup olur; ve ancak kendi kanını içer ve helâk olur." Bu beyit Hind nüshalarında "چون مکان بر لا مکان حمله برد خون خود ریزد بلاها را خرد" yani "Mekân, lâ-mekâna hamle getirdiği vakit, kendi kanını döker, belâları satın alır" şeklinde yer almaktadır.

"Mekân"dan murâd, cihât ile muttasıf olan taayyünât ve vücûdât-ı izâfiyyedir; ve "lâ-mekân"dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Ya'nî “Vücûd-ı izâfi sahibi olan beşer, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın hükmüne ve kazâsına karşı re'y ve tedbîr ile hücûm ederse, baş aşağı gelerek mutlak mağlûb olur; ve ancak kendi kanını içer ve helâk olur." Bu beyit Hind nüshalarında چون مکان بر لا مکان حمله برد خون خود ریزد بلاها را خرد ya'ni Mekan, lâ-mekâna hamle getirdiği vakit, kendi kanını döker, belâları satın alır" sûretinde vâki'dir.

937. Yeryüzü gök ile düşmanlık ettiği vakit, çorak olur, ölümlükten baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

937. Yeryüzü gök ile düşmanlık ettiği zaman, çorak olur, ölümlükten baş gösterir.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki anlamın pekiştirilmesidir. Hint nüshalarında bu iki beytin arasında "بر قضا هر کو شبینجون آورد سرنگون آید از خون خود خورد" yani "Her kim kazâ (Allah'ın küllî hükmü) üzerine gece baskını getirse, baş aşağı gelir; kendi kanından içer" şeklinde bir beyit daha bulunmaktadır. Ve Ankaravî nüshasına göre iki beytin birer mısraları üzerine ek olarak iki mısra daha ilave edilmiş olur. "Göğün yere düşmanlığı," yağmur vermemesinden kinayedir. Yağmur yağmazsa, yeryüzü çorak olur ve bitki bitmez ve hayat eseri ortaya çıkmaz, cansız hâlde kalır.

Bu beyt-i şerîf, yukarıki ma'nânın te'kîdidir. Hind nüshalarında bu iki beytin arasında بر قضا هر کو شبینجون آورد سرنگون آید از خون خود خورد yani Her kim kazâ üzerine gece baskını getirse, baş aşağı gelir; kendi kanından içer" sûretinde bir beyit daha vâki'dir. Ve Ankaravî nüshasına göre iki beytin birer mısrâ'ları üzerine ziyâde olarak iki mısra' ilave edilmiş olur. "Göğün yere husûmeti," yağmur vermemesinden kinâyedir. Yağmur yağmazsa, yeryüzü çorak olur ve nebât bitmez ve eser-i hayât zâhir olmaz, cemâd hâlinde kalır.

938. Nakış, nakkāş ile pençe vurursa, kendi bıyıklarını ve sakalını koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

938. Nakış, nakkaş ile pençe vurursa, kendi bıyıklarını ve sakalını koparır.

"Nakış"tan kasıt, insanın izafî varlığıdır ve "Nakkaş"tan kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır.

"Nakış"dan murâd, vücûd-ı izâfî-i beşerdir ve "Nakkāş"dan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır.

## Yeni doğurmuş kadınları da Fir'avn'ın mekr için meydan tarafına çağırması

939. Dokuz aydan sonra, şâh tahtını meydan tarafına dışarıya getirdi ve şedîd i'lân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

939. Dokuz aydan sonra, şah tahtını meydan tarafına dışarıya getirdi ve şiddetli bir ilan yaptı.

Müneccimlerin (yıldız falcıları) tedbiri üzerine Firavun, önceki sene yaptığı gibi yine tahtını meydan tarafına dışarıya çıkardı ve tellallar çıkarıp sıkı sıkı ilan etti, şöyle:

Müneccimlerin tedbîri üzerine Fir'avn, evvelki sene yaptığı gibi yine tahtını meydan tarafına dışarıya çıkardı ve dellâllar çıkarıp sıkı sıkı i'lân etti, şöyle:

940. Ki: "Ey kadınlar, küçük çocuklarınız ile meydana geliniz; bütün İsraîlî-[939] ler dışarı olunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

940. Ki: "Ey kadınlar, küçük çocuklarınız ile meydana geliniz; bütün İsraîlî-[939] ler dışarı olunuz!"

Ki: "Ey İsrailoğulları kadınları, küçük çocuklarınızı alıp, meydana geliniz ve hepiniz evinizden dışarıya çıkınız!"

Ki: "Ey Benî İsrail kadınları, küçük çocuklarınızı alıp, meydana geliniz ve hepiniz evinizden dışarıya çıkınız!"

941. "Nasıl ki geçen sene erkeklere hil'at erişti; ve onlardan her bir kimse altın çekti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

941. "Nasıl ki geçen sene erkeklere hil'at (padişah tarafından verilen kaftan) erişti; ve onlardan her bir kimse altın çekti."

Yani "Geçen sene şah, ihsan etmek ve onlara bol bol altın dağıtmak için nasıl ki İsrailoğulları'nın erkeklerini meydan tarafına davet etti ve onlara şimdiye kadar men etmiş olduğu cemalini gösterdi ise;"

Ya'nî "Geçen sene şâh, ihsân etmek ve onlara bol bol altın dağıtmak için nasıl ki Benî İsrail'in erkeklerini meydan tarafına da'vet etti ve onlara şimdiye kadar men' etmiş olduğu cemâlini gösterdi ise;"

942. "Kadınlar, âgâh olun bu sene de sizin ikbaliniz vardır, ta ki her biriniz istediği bir şeyi bulsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

942. "Kadınlar, uyanık olun, bu sene de sizin ikbaliniz vardır, ta ki her biriniz istediği bir şeyi bulsun."

Ey İsrailoğulları kadınları, bilin ki, bu sene de o ikbal (talih açıklığı) ve devlet size yönelmiştir. Bu ikbal sayesinde sonunda her biriniz istediği her bir lütuf ve ihsana kavuşur.

"Ey Benî İsrâîl kadınları, haberiniz olsun ki, bu sene de o ikbâl ve devlet size teveccüh etmiştir. Bu ikbâl sâyesinde âkıbet her biriniz istediği her bir lutuf ve âtıfete nâil olur."

## Yeni doğurmuş kadınları da Fir'avn'ın mekr için meydan tarafına çağırması

939. Dokuz aydan sonra, şâh tahtını meydan tarafına dışarıya getirdi ve şedîd i'lân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

939. Dokuz aydan sonra, şah tahtını meydan tarafına dışarıya getirdi ve şiddetli bir ilan yaptı.

Müneccimlerin (yıldız falcıları) tedbiri üzerine Firavun, önceki sene yaptığı gibi yine tahtını meydan tarafına dışarıya çıkardı ve tellallar çıkarıp sıkı sıkı ilan etti, şöyle:

Müneccimlerin tedbîri üzerine Fir'avn, evvelki sene yaptığı gibi yine tahtını meydan tarafına dışarıya çıkardı ve dellâllar çıkarıp sıkı sıkı i'lân etti, şöyle:

940. Ki: "Ey kadınlar, küçük çocuklarınız ile meydana geliniz; bütün İsraîlî-[939] ler dışarı olunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

940. Ki: "Ey kadınlar, küçük çocuklarınız ile meydana geliniz; bütün İsraîlî-[939] ler dışarı olunuz!"

Ki: "Ey İsrailoğulları kadınları, küçük çocuklarınızı alıp, meydana geliniz ve hepiniz evinizden dışarıya çıkınız!"

Ki: "Ey Benî İsrail kadınları, küçük çocuklarınızı alıp, meydana geliniz ve hepiniz evinizden dışarıya çıkınız!"

941. "Nasıl ki geçen sene erkeklere hil'at erişti; ve onlardan her bir kimse altın çekti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

941. "Nasıl ki geçen sene erkeklere hil'at (padişah tarafından verilen kaftan) erişti; ve onlardan her bir kimse altın çekti."

Yani "Geçen sene şah, ihsan etmek ve onlara bol bol altın dağıtmak için nasıl ki İsrailoğulları'nın erkeklerini meydan tarafına davet etti ve onlara şimdiye kadar men etmiş olduğu cemalini gösterdi ise;"

Ya'nî "Geçen sene şâh, ihsân etmek ve onlara bol bol altın dağıtmak için nasıl ki Benî İsrail'in erkeklerini meydan tarafına da'vet etti ve onlara şimdiye kadar men' etmiş olduğu cemâlini gösterdi ise;"

942. "Kadınlar, âgâh olun bu sene de sizin ikbaliniz vardır, ta ki her biriniz istediği bir şeyi bulsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

942. "Kadınlar, uyanık olun, bu sene de sizin yükselişiniz vardır, ta ki her biriniz istediği bir şeyi bulsun."

"Ey İsrailoğulları kadınları, bilin ki, bu sene de o yükseliş ve devlet size yönelmiştir. Bu yükseliş sayesinde sonunda her biriniz istediği her bir lütuf ve ihsana kavuşur."

"Ey Benî İsrâîl kadınları, haberiniz olsun ki, bu sene de o ikbâl ve devlet size teveccüh etmiştir. Bu ikbal sâyesinde âkıbet her biriniz istediği her bir lutuf ve âtıfete nâil olur."

943. Muhakkak kadınlara vaslet ve hil'at verecek; çocuklara da sırmalı takkeler koyacak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

943. Şüphesiz kadınlara ihsan ve hil'at verecek; çocuklara da sırmalı takkeler koyacak.

"Vaslet" sözlükte bir şeyin parçası demektir; burada ihsan türünden bir şey demektir. "Hil'at" ise değerli elbise ve ihsan anlamındadır.

"Vaslet" lügatte bir şey parçası demektir; burada ihsân nev'inden bir şey demektir. "Hil'at" elbise-i fâhire ve ihsân ma'nâsınadır.

944. "Her kim ki o, bu ay doğurmuştur; âgâh olun, şah-ı mekînden hazîneler alsınlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

944. "Her kim ki o, bu ay doğurmuştur; âgâh olun, şah-ı mekînden hazîneler alsınlar!"

Bu ay içinde doğuran kadınlar bilmelidirler ki, makam sahibi olan şahtan hazinelere sahip olacaklardır.

"Bu ay zarfında doğuran kadınların haberleri olsun ki, mekânet sahibi olan şâhdan hazînelere mâlik olacaktır."

945. O kadınlar çocuklarıyla dışarı oldular; sevinerek şahın çadırına kadar geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

945. O kadınlar çocuklarıyla dışarı çıktılar; sevinerek şahın çadırına kadar geldiler.

"Tıflek", "tıfl" kelimesinin küçültme ismidir; "ân" ise çoğul ekidir. "Tıflekân" çocukçuklar demektir. Yani "O sene doğum yapmış olan kadınlar bu ilanı işitince hepsi bu küçük çocuklarını alıp dışarıya fırladılar ve sevinerek şahın meydan tarafına kurulmuş olan çadırına kadar geldiler."

"Tıflek" tıflın ism-i tasgîridir; "ân" edât-ı cemi'dir. "Tıflekân" çocukcuklar demektir. Ya'nî "O sene doğurmuş olan kadınlar bu i'lânı işitince hepsi bu küçük çocuklarını alıp dışarıya fırladılar ve sevinerek şâhın meydan tarafına kurulmuş olan çadırına kadar geldiler."

946. Her yeni doğurmuş kadın, hîle ve kahırdan gâfil olarak, şehirden meydan tarafına dışarı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

946. Her yeni doğum yapmış kadın, hile ve tuzaktan habersiz olarak, şehirden meydan tarafına dışarı çıktı.

"Destan" hile ve tuzak anlamındadır.

"Destân" hîle ve mekir ma'nâsınadır.

947. Vaktaki bütün kadınlar ona cem' geldiler, her ne ki o erkek idi, anasından aldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

947. Bütün kadınlar ona toplandıklarında, o erkek olan her ne varsa, annesinden aldılar.

Bütün İsrailoğulları kadınları bu vaade aldanarak Firavun'un çadırı etrafına toplandılar; kucaklarında bulunan yeni doğmuş çocuklardan hangisi erkek ise görevliler, hemen onları annelerinin kucaklarından aldılar.

Bütün Benî İsrâîl kadınları bu va'de aldanarak Fir'avn'ın çadırı etrafına toplandılar; kucaklarında bulunan yeni doğmuş çocuklardan hangisi erkek ise me'mûrlar, derhal onları analarının kucaklarından aldılar.

948. Düşman bitmemek ve hubât artmamak için, ihtiyat budur diye onun başını kestiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

948. Düşman bitmesin ve hububat (tahıl) artmasın diye, ihtiyat budur diyerek onun başını kestiler.

943. Muhakkak kadınlara vaslet ve hil'at verecek; çocuklara da sırmalı takkeler koyacak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

943. Şüphesiz kadınlara ihsan ve hil'at verecek; çocuklara da sırmalı takkeler koyacak.

"Vaslet" sözlükte bir şeyin parçası demektir; burada ihsan türünden bir şey demektir. "Hil'at" ise değerli elbise ve ihsan anlamındadır.

"Vaslet" lügatte bir şey parçası demektir; burada ihsân nev'inden bir şey demektir. "Hil'at" elbise-i fâhire ve ihsân ma'nâsınadır.

944. "Her kim ki o, bu ay doğurmuştur; âgâh olun, şah-ı mekînden hazîneler alsınlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

944. "Her kim ki o, bu ay doğurmuştur; âgâh olun, şah-ı mekînden hazîneler alsınlar!"

Bu ay içinde doğuran kadınlar bilmelidirler ki, makam sahibi olan şahtan hazinelere sahip olacaklardır.

"Bu ay zarfında doğuran kadınların haberleri olsun ki, mekânet sahibi olan şâhdan hazînelere mâlik olacaktır."

945. O kadınlar çocuklarıyla dışarı oldular; sevinerek şahın çadırına kadar geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

945. O kadınlar çocuklarıyla dışarı çıktılar; sevinerek şahın çadırına kadar geldiler.

"Tıflek", "tıfl" kelimesinin küçültme ismidir; "ân" ise çoğul ekidir. "Tıflekân" çocukçuklar demektir. Yani "O sene doğum yapmış olan kadınlar bu ilanı işitince hepsi bu küçük çocuklarını alıp dışarıya fırladılar ve sevinerek şahın meydan tarafına kurulmuş olan çadırına kadar geldiler."

"Tıflek" tıflın ism-i tasgîridir; "ân" edât-ı cemi'dir. "Tıflekân" çocukcuklar demektir. Ya'nî "O sene doğurmuş olan kadınlar bu i'lânı işitince hepsi bu küçük çocuklarını alıp dışarıya fırladılar ve sevinerek şâhın meydan tarafına kurulmuş olan çadırına kadar geldiler."

946. Her yeni doğurmuş kadın, hîle ve kahırdan gâfil olarak, şehirden meydan tarafına dışarı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

946. Her yeni doğum yapmış kadın, hile ve tuzaktan habersiz olarak, şehirden meydan tarafına dışarı çıktı.

"Destan" hile ve tuzak anlamındadır.

"Destân" hîle ve mekir ma'nâsınadır.

947. Vaktaki bütün kadınlar ona cem' geldiler, her ne ki o erkek idi, anasından aldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

947. Bütün kadınlar ona toplandıklarında, o erkek olan her ne varsa, annesinden aldılar.

Bütün İsrailoğulları kadınları bu vaade aldanarak Firavun'un çadırı etrafına toplandılar; kucaklarında bulunan yeni doğmuş çocuklardan hangisi erkek ise görevliler, hemen onları annelerinin kucaklarından aldılar.

Bütün Benî İsrâîl kadınları bu va'de aldanarak Fir'avn'ın çadırı etrafına toplandılar; kucaklarında bulunan yeni doğmuş çocuklardan hangisi erkek ise me'mûrlar, derhal onları analarının kucaklarından aldılar.

948. Düşman bitmemek ve hubât artmamak için, ihtiyat budur diye onun başını kestiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

948. Düşman bitmemek ve hububat artmamak için, ihtiyat budur diye onun başını kestiler.

"Hububat" akla arız olan burukluk ve delilik ve kendini yapmacık olarak deli göstermek anlamlarına gelir. Burada akıl perişanlığı demek olur. Yani "Firavun'un ve saltanatının düşmanı olan çocuk büyüyüp gelişmemek ve Firavun'un aklının perişanlığı artmamak için, alınması gereken ihtiyat tedbiri ancak budur diyerek, aldıkları çocukların başlarını kestiler."

"Hubât" akla ârız olan burukluk ve delilik ve kendini ca'lî olarak deli göstermek ma'nâlarına gelir. Burada akıl perîşanlığı demek olur. Ya'nî "Fir'avn'ın ve saltanatının düşmanı olan çocuk neşv ü nemâ bulmamak ve Fir'avn'ın aklının perîşanlığı tezâyüd etmemek için, ittihâzı lâzım gelen tedbîr-i ihtiyâtî ancak budur diyerek, aldıkları çocukların başlarını kestiler."

## Mûsâ (a.s.)ın vücûda gelmesi ve me'murların İmrân'ın evine gelmesi ve Mûsâ'nın validesine "Ateşe at!" diye vahiy gelmesi

949. İmran'ın kadını ki, Mûsa'yı götürmüş idi, o fitneden ve dumandan etek topladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

949. İmran'ın kadını ki, Mûsa'yı götürmüş idi, o fitneden ve dumandan etek topladı.

Mûsâ (a.s.)ı hamile olan İmran'ın eşi, diğer İsrailoğulları kadınları gibi, yapılan çağrı üzerine meydana gitmediği için, Firavun'un o sene doğan erkek çocuklarını öldürme fitnesinden ve bu dumandan ve beladan eteğini toplamış ve kurtulmuş idi.

Hint nüshalarında "burde bûd" yerine "zâde bûd" ve "dûd" yerine "zûd" geçmektedir. Bu durumda anlam, "Mûsâ (a.s.)ı doğurmuş olan İmran'ın eşi, o fitneden acele eteğini topladı, yani meydana gitmedi" demek olur.

Mûsâ (a.s.)ı hâmile olan İmrân'ın zevcesi, sâir Benî İsrâîl kadınları gibi da'vet-i vâkıa üzerine meydana gitmediği için, Fir'avn'ın o sene doğan erkek çocukları katl etmek fitnesinden ve bu dumandan ve belâdan eteğini toplamış ve vâreste kalmış idi.

Hind nüshalarında "burde bûd" yerine "zâde bûd" ve "dûd" yerine "zûd" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ, “Mûsâ (a.s.)ı doğurmuş olan İmrân'ın zevcesi, o fitneden acele eteğini topladı, ya'nî meydana gitmedi" demek olur.

950. O hilekâr casusluk için, evlere o ebe kadınları gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

950. O hilekâr, casusluk için evlere o ebe kadınları gönderdi.

O hilekâr Firavun bir yandan çocukları ve kadınları böyle toplayıp, çocuklarını öldürürdü; bir yandan da ebe kadınları evlere casus ve hafiye olarak gönderdi. "Hubât" akla arız olan burukluk, delilik ve kendini yapmacık olarak deli göstermek anlamlarına gelir. Burada akıl perişanlığı demek olur. Yani "Firavun'un ve saltanatının düşmanı olan çocuk büyümemek ve Firavun'un aklının perişanlığı artmamak için, alınması gereken ihtiyat tedbiri ancak budur diyerek, aldıkları çocukların başlarını kestiler."

[949] O hîlekâr Fir'avn bir taraftan çocukları, kadınları böyle toplayıp, çocuklarını öldürürdü; bir taraftan da ebe kadınları evlere câsûs ve hafiye olarak gönderdi. "Hubât" akla ârız olan burukluk ve delilik ve kendini ca'lî olarak deli gös-termek ma'nâlarına gelir. Burada akıl perîşanlığı demek olur. Ya'nî "Fir'avn'ın ve saltanatının düşmanı olan çocuk neşv ü nemâ bul-mamak ve Fir'avn'ın aklının perîşanlığı tezâyüd etmemek için, ittihâzı lâ-zım gelen tedbîr-i ihtiyâtî ancak budur diyerek, aldıkları çocukların başları-nı kestiler."

## Mûsâ (a.s.)ın vücûda gelmesi ve me'murların İmrân'ın evine gelmesi ve Mûsâ'nın validesine "Ateşe at!" diye vahiy gelmesi

949. İmran'ın kadını ki, Mûsa'yı götürmüş idi, o fitneden ve dumandan etek topladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

949. İmran'ın kadını ki, Musa'yı götürmüş idi, o fitneden ve dumandan etek topladı.

Musa (a.s.)'ı hamile olan İmran'ın eşi, diğer İsrailoğulları kadınları gibi, yapılan çağrı üzerine meydana gitmediği için, Firavun'un o sene doğan erkek çocuklarını öldürme fitnesinden ve bu dumandan (beladan) ve beladan eteğini toplamış ve kurtulmuş idi.

Hint nüshalarında "burde bûd" (götürmüş idi) yerine "zâde bûd" (doğurmuş idi) ve "dûd" (duman) yerine "zûd" (acele) geçmektedir. Bu durumda anlam, "Musa (a.s.)'ı doğurmuş olan İmran'ın eşi, o fitneden acele eteğini topladı, yani meydana gitmedi" demek olur.

Mûsâ (a.s.)ı hâmile olan İmrân'ın zevcesi, sâir Benî İsrâîl kadınları gibi da'vet-i vâkıa üzerine meydana gitmediği için, Fir'avn'ın o sene doğan erkek çocukları katl etmek fitnesinden ve bu dumandan ve belâdan eteğini topla-mış ve vâreste kalmış idi.

Hind nüshalarında "burde bûd" yerine "zâde bûd" ve "dûd" yerine "zûd" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ, “Mûsâ (a.s.)ı doğurmuş olan İmrân'ın zevcesi, o fitneden acele eteğini topladı, ya'nî meydana gitmedi" demek olur.

950. O hilekâr casusluk için, evlere o ebe kadınları gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

950. O hilekâr, casusluk için evlere o ebe kadınları gönderdi.

O hilekâr Firavun bir taraftan çocukları, kadınları böyle toplayıp çocuklarını öldürürdü; bir taraftan da ebe kadınları evlere casus ve hafiye olarak gönderdi.

[949] O hîlekâr Fir'avn bir taraftan çocukları, kadınları böyle toplayıp, çocukla-rını öldürürdü; bir taraftan da ebe kadınları evlere câsûs ve hafiye olarak gön-derdi.

951. Ona gamz ettiler ki: "Burada bir çocuk vardır, o meydana gelmedi, zîrâ onda vehim ve şek vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

951. Ona ispiyonladılar ki: "Burada bir çocuk vardır, o ortaya çıkmadı, çünkü onda vehim ve şüphe vardır!"

Hafiye olan ebe kadınlar, Firavun'a "İmran'ın evinde bir çocuk vardır, o ortaya da çıkmamıştır; bunun için o çocuk şüphelidir ve onun aranan çocuk olduğu vehmedilir" diye ispiyonculuk edip haber verdiler ve ilaveten dediler ki:

Hafiye olan ebe kadınlar, Fir'avn'a “İmrân'ın evinde bir çocuk vardır, o meydana da çıkmamıştır; bunun için o çocuk şübhelidir ve onun aranılan çocuk olduğu tevehhüm olunur" diye gammâzlık edip haber verdiler ve ilâveten dediler ki:

952. "Bu mahallede bir yakışıklı kadın vardır; bir çocuk tutar, velâkin pür-fendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

952. "Bu mahallede bir yakışıklı kadın vardır; bir çocuk tutar, velâkin pür-fendir."

"Bu mahallede güzel bir kadın ve bir de çocuğu vardır; fakat bu kadın pür-fendir, yani akıllı ve dirayet sahibidir; yahut "pür-fen" tabiri çocuğa ait olup, o kadının çocuğunda fevkalade haller vardır" demek olur.

"Bu mahallede bir güzel kadın ve bir de çocuğu vardır; ve fakat bu kadın pür-fendir, ya'nî âkil ve dirâyet sahibidir; veyâhud "pür-fen" ta'bîri çocuğa râci' olup, o kadının çocuğunda ahvâl-i fevkalâde vardır" demek olur.

953. İmdi avânlar o çocuk için geldiler; Huda'nın emrinden fırına attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

953. Şimdi avam tabakası o çocuk için geldiler; Allah'ın emriyle fırına attı.

"Avânân" burada Firavun'un memurları demektir. Hafiyelerin ihbarı üzerine Firavun'un memurları çocuğu aramak üzere İmran'ın eşinin evine geldiler. Yüce Allah hazretleri, vahy ile meydana gelen emri üzerine Musa'yı (a.s.) annesi, ev içinde yanmakta olan fırının içine attı.

"Avânân" burada Fir'avn'ın me'mûrları demektir. "Hafiyelerin ihbârı üzerine Fir'avn'ın me'mûrları çocuğu aramak üzere İmrân'ın zevcesinin evine geldiler. Hak Teâlâ hazretleri vahy ile vâki' olan emri üzerine Mûsâ (a.s.)ı, vâlidesi ev içinde yanmakta olan fırının içine attı."

954. O haberliden kadın tarafına vahy geldi ki, bu çocuk o Halil'in aslındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

954. O haber verenden kadın tarafına vahiy geldi ki, bu çocuk o Halil'in soyundandır.

İlâhî öğretim ve Rabbanî bildirim üç kısım üzerine gerçekleşir: Birincisi "vahiy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"tir. Vahiy peygamberlere özgüdür; ilhâm evliyaya mahsustur; firâset ise iki çeşittir, birisi hikmetli (felsefî) ve diğeri şer'îdir. Hikmetli firâset, şekil ve dış görünüşlerden iç hallere geçiştir; bu filozoflara mahsustur. Diğeri ise suretin eserlerinin sezilmesi sebebiyle gayblardan açığa çıkar. Bu ilim evliya ile müminlerin seçkinleri arasında ortaktır.

Musa'nın (a.s.) annesi peygamber olmadığından, ona gerçekleşen ilâhî emre bu şerefli beyitte "vahiy" denilmesi, "ilhâm" anlamındadır; ilhâm ise doğru ve sabit olan bir ilimdir ki, Yüce Allah onu gayb âleminden, evliyanın seçkinlerinin kalplerine ilka eder. Mutasavvıflar buna "hâ-

Ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânî üç kısım üzerine vâki' olur: Birincisi "vahiy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"dir. Vahiy hâssa-i enbiyâdır; ve ilhâm evliyâya mahsûstur; ve firâset iki nevi' olup, birisi hikemî ve diğeri şer'îdir. Firâset-i hikemiyye, şekil ve şemâilden bâtının ahvâline intikāldir; bu hükemâya mahsûstur. Diğeri âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan mekşûf olur. Bu ilim evliyâ ile, havâss-ı mü'minîn arasında müşterektir.

Vâlide-i Mûsâ (a.s.) peygamber olmadığından, ona vâki' olan emr-i ilâhîye bu beyt-i şerîfde "vahiy” ta'bîr buyurulması, “ilhâm” ma'nâsınadır; ve ilhâm sahíh ve sabit olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu âlem-i gaybdan, havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyurur. Mutasavvıfe buna "hâ-

951. Ona gamz ettiler ki: "Burada bir çocuk vardır, o meydana gelmedi, zîrâ onda vehim ve şek vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

951. Ona gammazladılar ki: "Burada bir çocuk vardır, o ortaya çıkmadı, çünkü onda vehim ve şüphe vardır!"

Hafiye olan ebe kadınlar, Firavun'a "İmran'ın evinde bir çocuk vardır, o ortaya da çıkmamıştır; bu sebeple o çocuk şüphelidir ve onun aranan çocuk olduğu vehmedilir" diye gammazlık edip haber verdiler ve ek olarak dediler ki:

Hafiye olan ebe kadınlar, Fir'avn'a “İmrân'ın evinde bir çocuk vardır, o meydana da çıkmamıştır; bunun için o çocuk şübhelidir ve onun aranılan ço- cuk olduğu tevehhüm olunur" diye gammâzlık edip haber verdiler ve ilâve- ten dediler ki:

952. "Bu mahallede bir yakışıklı kadın vardır; bir çocuk tutar, velâkin pür- fendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

952. "Bu mahallede bir yakışıklı kadın vardır; bir çocuk tutar, velâkin pür- fendir."

Bu mahallede güzel bir kadın ve bir de çocuğu vardır; fakat bu kadın pür-fendir (hilekâr, becerikli), yani akıllı ve dirayet sahibidir; yahut "pür-fen" ifadesi çocuğa ait olup, o kadının çocuğunda olağanüstü haller vardır demek olur.

"Bu mahallede bir güzel kadın ve bir de çocuğu vardır; ve fakat bu kadın pür-fendir, ya'nî âkil ve dirâyet sahibidir; veyâhud "pür-fen" ta'bîri çocuğa râci' olup, o kadının çocuğunda ahvâl-i fevkalâde vardır" demek olur.

953. İmdi avânlar o çocuk için geldiler; Huda'nın emrinden fırına attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

953. Şimdi avam tabakası o çocuk için geldiler; Allah'ın emriyle fırına attı.

"Avânân" burada Firavun'un memurları demektir. "Hafiyelerin ihbarı üzerine Firavun'un memurları çocuğu aramak üzere İmran'ın eşinin evine geldiler. Yüce Allah hazretleri, vahy ile meydana gelen emri üzerine Musa'yı (a.s.), annesi ev içinde yanmakta olan fırının içine attı."

"Avânân" burada Fir'avn'ın me'mûrları demektir. "Hafiyelerin ihbârı üze- rine Fir'avn'ın me'mûrları çocuğu aramak üzere İmrân'ın zevcesinin evine geldiler. Hak Teâlâ hazretleri vahy ile vâki' olan emri üzerine Mûsâ (a.s.)ı, vâlidesi ev içinde yanmakta olan fırının içine attı."

954. O haberliden kadın tarafına vahy geldi ki, bu çocuk o Halil'in aslındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

954. O haber verenden kadın tarafına vahiy geldi ki, bu çocuk o Halil'in soyundandır.

İlahi öğretim ve Rabbanî bildirim üç kısım üzerine gerçekleşir: Birincisi "vahiy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"tir. Vahiy peygamberlere özgüdür; ilhâm evliyaya mahsustur; firâset ise iki çeşittir, biri hikemî (felsefî) ve diğeri şer'îdir. Hikemî firâset, şekil ve dış görünüşlerden iç hallere geçiştir; bu filozoflara mahsustur. Diğeri ise suretin eserlerinin ayrışması sebebiyle gayblardan açığa çıkar. Bu ilim evliya ile müminlerin seçkinleri arasında ortaktır.

Musa (a.s.)'ın annesi peygamber olmadığından, ona gerçekleşen ilahi emre bu şerefli beyitte "vahiy" denilmesi, "ilhâm" anlamındadır; ve ilhâm, Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın gayb âleminden, evliyanın seçkinlerinin kalplerine bıraktığı sahih ve sabit bir ilimdir. Mutasavvıflar buna "hâtır-ı hakkānî" (ilahi hatıra) da derler. Yani "Musa (a.s.)'ın annesinin kalbine Habîr olan Hak tarafından bırakılan anlam şuydu ki, bu çocuk İbrahim Halil (a.s.)'ın soyundandır ve onun gibi şanlı bir peygamberdir.

Ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânî üç kısım üzerine vâki' olur: Birincisi "va- hiy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"dir. Vahiy hâssa-i enbiyâdır; ve ilhâm evliyâya mahsûstur; ve firâset iki nevi' olup, birisi hikemî ve diğeri şer'îdir. Firâset-i hikemiyye, şekil ve şemâilden bâtının ahvâline intikāldir; bu hükemâya mahsûstur. Diğeri âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan mekşûf olur. Bu ilim evliyâ ile, havâss-ı mü'minîn arasında müşterektir.

Vâlide-i Mûsâ (a.s.) peygamber olmadığından, ona vâki' olan emr-i ilâhî- ye bu beyt-i şerîfde "vahiy” ta'bîr buyurulması, “ilhâm” ma'nâsınadır; ve il- hâm sahíh ve sâbit olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu âlem-i gaybdan, havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyurur. Mutasavvıfe buna "hâ- tır-ı hakkānî" de derler. Ya'nî "Mûsâ (a.s.)ın validesinin kalbine Habîr olan Hak tarafından ilkā buyurulan ma'nâ bu idi ki, bu çocuk İbrâhîm Halîl (a.s.)ın aslındandır ve onun gibi bir peygamber-i zîşandır.

955. "Ey ateş soğuk ol, ismeti vardır; ateş dağıtıcı sıcak olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

955. "Ey ateş soğuk ol, ismeti vardır; ateş dağıtıcı sıcak olmaz."

Nemrut, İbrahim Halilullah'ı ateşe attığı zaman "Ey ateş, İbrahim'e soğuk ve selamet ol!" (Enbiya, 21/69) ilahi hitabı gelip, ateş onun üzerine nasıl soğuk olup yakmamış ve Hakk'ın koruması ve muhafazası gerçekleşmiş ise, Halilullah soyundan olan bir çocuğa da, aynı şekilde fırının ateşi, onun vücudunun parçalarını yakıp dağıtıcı bir sıcak olmaz.

Nemrûd, İbrâhîm Halilullah'ı ateşe attığı vakit یا نار کونی برداً و سلاماً علی ابراهیم (Enbiyâ, 21/69) ya'nî "Ey ateş, İbrâhîm'e soğuk ve selâmet ol!" hitâb-ı ilâhîsi gelip, ateş onun üzerine nasıl soğuk olup yakmamış ve Hakk'ın ismeti ve muhafazası vâki' olmuş ise, Halîlullah aslından olan bir çocuğa da, öylece fırının ateşi, onun eczâsı vücûdunu yakıp dağıtıcı bir sıcak olmaz.

956. Kadın vahy ile onu kıvılcımlar içine attı; Mûsa'nın teni üzerine ateş eser etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

956. Kadın, vahy ile onu kıvılcımlar içine attı; Mûsa'nın bedenine ateş etki etmedi.

957. Binaenaleyh avânlar muradsız olarak o tarafa gittiler; yine gammâzlar ki, ondan vakıf idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

957. Bu sebeple avamdan olanlar isteksizce o tarafa gittiler; yine gammazlar ki, ondan haberdardılar.

"Avânân" yardımcılar demektir ve burada Firavun'un memurları kastedilir. Yani "Firavun'un memurları isteklerine ulaşamadan, Firavun'un tarafına gittiler; fakat gammazlar ve hafiyeler ki, orada çocuk bulunduğundan haberdardılar."

"Avânân” yardımcılar demek olup, burada Fir'avn'ın me'mûrları murâd olunur. Ya'nî "Fir'avn'ın me'mûrları murâdlarına nâil olamamaksızın, Fir'avn'ın tarafına gittiler; fakat gammâzlar ve hafiyeler ki, orada çocuk bulunduğuna vakıf idiler."

958. Birkaç para için avânlar ile Fir'avn'ın huzuruna mâcerâ kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

958. Birkaç para için avam tabakadan kişilerle Firavun'un huzuruna macera taşıdılar.

O hafiyeler, birkaç paraya tamah ederek, görevliler aracılığıyla Firavun'un huzuruna bu çocuk saklama cezasını tekrar ihbar ettiler de dediler:

O hafiyeler birkaç paraya tama'an me'mûrlar vâsıtasıyla Fir'avn'ın huzûruna bu çocuk saklamak cezâsını tekrâr ihbâr ettiler de dediler:

959. Ki: "Ey me'mûrlar, o tarafa geri dönün, gurfelere iyiden iyiye bakınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

959. Ki: "Ey görevliler, o tarafa geri dönün, odalara iyice bakınız!"

"Gurfe" yüksek çardak, köşk ve kameriye gibi anlamlara gelir; burada evin dolap ve sandık gibi yerleri kastedilir. "Hakkanî sır" da derler. Yani "Musa (a.s.)'ın annesinin kalbine, her şeyden haberdar olan Hak tarafından ilham edilen anlam şuydu ki, bu çocuk İbrahim Halil (a.s.)'ın soyundandır ve onun gibi şanlı bir peygamberdir.

"Gurfe" yüksek çardak ve köşk ve kameriyye gibi ma'nâlara gelir; burada evin dolap ve musandıra gibi mahalleri murâd buyurulur. tır-ı hakkānî" de derler. Ya'nî "Mûsâ (a.s.)ın validesinin kalbine Habîr olan Hak tarafından ilkā buyurulan ma'nâ bu idi ki, bu çocuk İbrâhîm Halil (a.s.)ın aslındandır ve onun gibi bir peygamber-i zîşandır.

955. "Ey ateş soğuk ol, ismeti vardır; ateş dağıtıcı sıcak olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

955. "Ey ateş soğuk ol, ismeti vardır; ateş dağıtıcı sıcak olmaz."

Nemrut, İbrahim Halilullah'ı ateşe attığı zaman "Ey ateş, İbrahim'e soğuk ve selamet ol!" (Enbiyâ, 21/69) ilahi hitabı gelip, ateş onun üzerine nasıl soğuk olup yakmamış ve Hakk'ın koruması ve muhafazası gerçekleşmiş ise, Halilullah soyundan olan bir çocuğa da, aynı şekilde fırının ateşi, onun bedeninin parçalarını yakıp dağıtıcı bir sıcak olmaz.

Nemrûd, İbrâhîm Halilullah'ı ateşe attığı vakit یا نار کونی برداً وَ سَلَامًا عَلَى ابراهيم (Enbiyâ, 21/69) ya'nî "Ey ateş, İbrâhîm'e soğuk ve selâmet ol!" hitâb-ı ilâhîsi gelip, ateş onun üzerine nasıl soğuk olup yakmamış ve Hakk'ın ismeti ve muhafazası vâki' olmuş ise, Halílullah aslından olan bir çocuğa da, öylece fırının ateşi, onun eczâsı vücûdunu yakıp dağıtıcı bir sıcak olmaz.

956. Kadın vahy ile onu kıvılcımlar içine attı; Mûsa'nın teni üzerine ateş eser etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

956. Kadın, vahy ile onu kıvılcımlar içine attı; Mûsa'nın bedenine ateş etki etmedi.

957. Binaenaleyh avânlar muradsız olarak o tarafa gittiler; yine gammâzlar ki, ondan vakıf idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

957. Bu sebeple avam tabakası, isteksizce o tarafa gittiler; yine gammazlar (dedikoducular, ispiyoncular) ise, ondan haberdardılar.

"Avânân" yardımcılar demektir ve burada Firavun'un memurları kastedilir. Yani "Firavun'un memurları, isteklerine ulaşamadan Firavun'un tarafına gittiler; fakat gammazlar ve hafiyeler (casuslar) ise, orada çocuk bulunduğunu biliyorlardı."

"Avânân” yardımcılar demek olup, burada Fir'avn'ın me'mûrları murâd olunur. Ya'nî "Fir'avn'ın me'mûrları murâdlarına nail olamamaksızın, Fir'avn'ın tarafına gittiler; fakat gammâzlar ve hafiyeler ki, orada çocuk bulunduğuna vakıf idiler."

958. Birkaç para için avânlar ile Fir'avn'ın huzuruna mâcerâ kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

958. Birkaç para için avam tabakadan kişilerle Firavun'un huzuruna macera çıkardılar.

O hafiyeler birkaç paraya tamah ederek memurlar vasıtasıyla Firavun'un huzuruna bu çocuk saklama cezasını tekrar ihbar ettiler de dediler:

O hafiyeler birkaç paraya tama'an me'mûrlar vâsıtasıyla Fir'avn'ın huzûruna bu çocuk saklamak cezasını tekrâr ihbâr ettiler de dediler:

959. Ki: "Ey me'mûrlar, o tarafa geri dönün, gurfelere iyiden iyiye bakınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

959. Ki: "Ey görevliler, o tarafa geri dönün, odalara iyice bakınız!"

"Gurfe" yüksek çardak, köşk ve kameriye gibi anlamlara gelir; burada evin dolap ve sandık gibi yerleri kastedilir.

"Gurfe" yüksek çardak ve köşk ve kameriyye gibi ma'nâlara gelir; burada evin dolap ve musandıra gibi mahalleri murâd buyurulur.

## Mûsâ (a.s.)ın validesine, “Mûsâ'yı suya at!" diye vahiy gelmesi

960. Yine vahiy geldi ki: "Onu suya bırak; yüzü ümîde tut ve saç yolma!" [959]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

960. Yine vahiy geldi ki: "Onu suya bırak; yüzü ümîde tut ve saç yolma!" [959]

Mûsâ (a.s.)'ın annesine: "Çocuğu suya bırak ve boğulacağından korkma; kalbinin yönünü, onu bulma ümidi tarafına çevir ve onu geçici olarak kaybettiğin için üzülüp saçlarını yolma!"

Mûsâ (a.s.)ın validesine: "Çocuğu suya bırak ve boğulacağından korkma; kalbinin yüzünü, onu bulmak ümîdi tarafına çevir ve onu muvakkaten gâib ettiğin için müteessif olup saçlarını yolma!"

961. "Onu Nil'e bırak ve i'timâd et; ben seni ona yüz akı ile eriştiririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

961. "Onu Nil'e bırak ve güven; ben seni ona yüz akı ile eriştiririm."

O çocuğu Nil nehrine bırak ve benim kudretime dayan, bu geçici kayboluştan sonra ben seni ona yüz akı ile, yani o çocuğun bir kılına bile bir zarar gelmemiş olduğu hâlde, kavuştururum.

Bilinmeli ki, bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir ve Kasas sûresinde şöyle buyrulur: وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكَ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Kasas, 28/6-7) Yani “Biz Musa'nın anasına vahyettik ki, onu emzir; onun üzerine korktuğun vakit, onu denize bırak ve korkma ve üzülme. Biz onu sana geri veririz ve biz onu peygamberlerden kılarız." Kıssanın ayrıntıları tefsirlerde olduğu gibi, Musa'nın hayatında geçen bu gibi olayların sırları dahi, Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda beyan buyrulmuştur. Onların burada zikri uzun olur.

"O çocuğu Nil nehrine bırak ve benim kudretime dayan, bu muvakkat gaybûbetden sonra ben seni ona yüz akı ile, ya'nî o çocuğun bir kılına bile bir hatâ gelmemiş olduğu halde, kavuştururum."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur ve sûre-i Kasas'da şöyle buyurulur: وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكَ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Kasas, 28/6-7) Ya'nî “Biz Mûsâ'nın anasına vahy ettik ki, onu emzir; onun üzerine korktuğun vakit, onu denize bırak ve korkma ve mahzûn olma. Biz onu sana reddederiz ve biz onu mürsellerden kılarız." Kıssanın tafsîlâtı tefsîrlerde olduğu gibi, hayât-ı mûseviyyede geçen bu gibi vukūâtın esrârı dahi, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de beyân buyurulmuştur. Onların burada zikri uzun olur.

962. Bu sözün nihayeti yoktur; onun mekirleri de, hep onun bacağına ve ayağına dolaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

962. Bu sözün sonu yoktur; onun tuzakları da, hep kendi bacağına ve ayağına dolaştı.

## Mûsâ (a.s.)ın validesine, “Mûsâ'yı suya at!" diye vahiy gelmesi

960. Yine vahiy geldi ki: "Onu suya bırak; yüzü ümîde tut ve saç yolma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

960. Yine vahiy geldi ki: "Onu suya bırak; yüzü ümîde tut ve saç yolma!"

Mûsâ (a.s.)ın annesine: "Çocuğu suya bırak ve boğulacağından korkma; kalbinin yüzünü, onu bulmak ümidi tarafına çevir ve onu geçici olarak kaybettiğin için üzülüp saçlarını yolma!"

Mûsâ (a.s.)ın validesine: "Çocuğu suya bırak ve boğulacağından korkma; kalbinin yüzünü, onu bulmak ümîdi tarafına çevir ve onu muvakkaten gâib ettiğin için müteessif olup saçlarını yolma!"

961. "Onu Nil'e bırak ve i'timâd et; ben seni ona yüz akı ile eriştiririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

961. "Onu Nil'e bırak ve güven; ben seni ona yüz akı ile eriştiririm."

O çocuğu Nil nehrine bırak ve benim kudretime dayan, bu geçici kayboluştan sonra ben seni ona yüz akı ile, yani o çocuğun bir kılına bile bir zarar gelmemiş olduğu halde, kavuştururum.

Bilinmeli ki, bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de anılmıştır ve Kasas Suresi'nde şöyle buyurulur: وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّ مُوسَىٰ أَنْ أَرْضِعِيهِ ۖ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي ۖ إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Kasas, 28/6-7) Yani “Biz Musa'nın anasına vahyettik ki, onu emzir; onun üzerine korktuğun vakit, onu denize bırak ve korkma ve üzülme. Biz onu sana geri veririz ve biz onu peygamberlerden kılarız." Kıssanın ayrıntıları tefsirlerde olduğu gibi, Musa'nın hayatında geçen bu gibi olayların sırları dahi, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda beyan buyurulmuştur. Onların burada zikri uzun olur.

"O çocuğu Nil nehrine bırak ve benim kudretime dayan, bu muvakkat gaybûbetden sonra ben seni ona yüz akı ile, ya'nî o çocuğun bir kılına bile bir hatâ gelmemiş olduğu halde, kavuştururum."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur ve sûre-i Kasas'da şöyle buyurulur: وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّ مُوسَىٰ أَنْ أَرْضِعِيهِ ۖ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي ۖ إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Kasas, 28/6-7) Ya'nî “Biz Mûsâ'nın anasına vahy ettik ki, onu emzir; onun üzerine korktuğun vakit, onu denize bırak ve korkma ve mahzûn olma. Biz onu sana reddederiz ve biz onu mürsellerden kılarız." Kıssanın tafsílâtı tefsîrlerde olduğu gibi, hayât-ı mûseviyyede geçen bu gibi vukūâtın esrârı dahi, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de beyân buyurulmuştur. Onların burada zikri uzun olur.

962. Bu sözün nihayeti yoktur; onun mekirleri de, hep onun bacağına ve ayağına dolaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

962. Bu sözün sonu yoktur; onun tuzakları da hep kendi bacağına ve ayağına dolaştı.

Musa (a.s.)'ın kıssasının ve sırlarının sonu yoktur. Kısaca deriz ki: Firavun'un yapmış olduğu bütün hileler ve tuzaklar, hep onun kendi bacaklarına ve ayaklarına dolaştı ve kazdığı kuyuya kendi düştü.

Mûsâ (a.s.)ın kıssasının ve esrârının nihâyeti yoktur. Hulâsaten deriz ki: Fir'avn'ın bütün yapmış olduğu hîleler ve mekirler, hep onun kendi bacaklarına ve ayaklarına dolaştı ve kazdığı kuyuya kendi düştü.

963. O dışarıda yüz binlerce çocuk öldürdü; Mûsâ ise içeride evin sadrındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

963. O dışarıda yüz binlerce çocuk öldürdü; Mûsâ ise içeride evin sadrındadır.

Mûsâ (a.s.)'ın annesi, ilâhî emir üzerine ziftli bir sandık yaptırıp, Mûsâ'yı içine koydu ve Nil nehrine bıraktı. Suların akışı, sandığı Fir'avn'ın bahçesi bulunan bir sahile yanaştırdı. Sandık oraya geldiği zaman, Fir'avn zevcesi Asiye hazretleriyle bir havuz kenarında oturmaktaydılar. Sandığı gördüler. Fir'avn zevcesine sandığa bakmasını emretti. İçinde bir çocuk olduğunu gördüler. Fir'avn, aradığı çocuğun bu çocuk olacağı sanısıyla öldürmek istedi; fakat Hz. Asiye engel oldu. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulur: `وَ قَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَ لَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ` (Kasas, 28/9) Yani “Fir'avn'ın zevcesi dedi ki, bu benim ve senin göz aydınlığımız olsun; belki bize faydası olur; yahut onu oğul ediniriz. Halbuki onların Mûsâ olduğuna dair bilgileri ve şuurları yoktur." Fir'avn'ın muvafakatı üzerine sarayda terbiye ettiler. Bu sebeple Fir'avn dışarıda birçok çocukları öldürdüğü halde, Mûsâ (a.s.)'ı kendi sarayının başköşesinde terbiye etti. Ve sandık sahilde bir ağaç altına yanaşmış olduğu için adını "Mûsâ" koydular; çünkü Kıpt dilinde "mû" su ve "sâ" ağaç anlamına imiş. "Mû" sudan ve "sâ" dahi "sâk"tan bozulmuştur.

Mûsâ (a.s.)ın validesi, emr-i ilâhî üzerine ziftli bir sandık yaptırıp, cenâb-ı Mûsâ'yı içine koydu ve Nil nehrine salıverdi. Suların akışı, sandığı Fir'avn'ın bahçesi bulunan bir sâhile yanaştırdı. Sandık oraya geldiği vakit, zevcesi Asiye hazretleriyle bir havuz kenârında oturmakta idiler. Sandığı gördüler. Fir'avn zevcesine sandığa bakmasını emr etti. İçinde bir çocuk olduğunu gördüler. Fir'avn, aradığı çocuğun bu çocuk olacağı tevehhümüyle öldürmek istedi; fakat Hz. Asiye mâni' oldu. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: `وَ قَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَ لَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ` (Kasas, 28/9) Ya'nî “Fir'avn'ın zevcesi dedi ki, bu benim ve senin kurret-i aynımız olsun; câiz ki, bize fâidesi olsun; yâhud onu oğul ittihâz edelim. Halbuki onların Mûsâ olduğuna vukūf ve şuûrları yoktur." Fir'avn'ın muvâfakatı üzerine sarayda terbiye ettiler. Binâenaleyh Fir'avn dışarıda birçok çocukları öldürdüğü halde, Mûsâ (a.s.)ı kendi sarayının sadrında terbiye etti. Ve sandık sâhilde bir ağaç altına yanaşmış olduğu için adını "Mûsâ" koydular; zîrâ Kıbt lisânında "mû" su ve "sâ" ağaç ma'nâsına imiş. “mû” mâ'dan ve “sâ" dahi "sâk"dan muharrefdir.

964. O uzak görücü gözü kör olan, hilelerden dolayı, her nerede cenîn var ise delilikten öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

964. O uzak görüşlü gözü kör olan, hilelerden dolayı, her nerede cenin var ise delilikten öldürdü.

O iç gözü kör olan Firavun, hilelerden dolayı, her nerede yeni doğmuş bir çocuk var ise, aklına üstün gelen sanıdan ve delilikten dolayı öldürdü. "Cenin" ana karnındaki çocuk anlamındadır. Burada doğmuş çocuğa cenin denilmesi "kevn-i sâbık" (önceki oluş) bağıntısıyla mecazdır. Nasıl ki büyük adamlara "çocuklar!" diye hitap edilir ki, evvelce çocuk idiler anlamında mecazdır.

O bâtın gözü kör olan Fir'avn hilelerden dolayı, her nerede yeni doğmuş bir çocuk var ise, aklına gâlib olan vehimden ve delilikten nâşî öldürdü. “Cenîn" ana karnındaki çocuk ma'nâsınadır. Burada doğmuş çocuğa cenîn buyurulması "kevn-i sâbık" alâkasıyla mecâzdır. Nitekim büyük adamlara “çocuklar!" diye hitâb olunur ki, evvelce çocuk idiler, ma'nâsında mecâzdır.

965. Anûd olan Fir'avn'ın mekri ejderha idi; cihân şahlarının mekrini yutmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

965. İnatçı Firavun'un tuzağı ejderha idi; dünya şahlarının tuzaklarını yutmuş idi.

Musa (a.s.)'ın kıssasının ve sırlarının sonu yoktur. Kısaca deriz ki: Firavun'un yapmış olduğu bütün hileler ve tuzaklar, hep kendi bacaklarına ve ayaklarına dolaştı ve kazdığı kuyuya kendi düştü.

Mûsâ (a.s.)ın kıssasının ve esrârının nihâyeti yoktur. Hulâsaten deriz ki: Fir'avn'ın bütün yapmış olduğu hîleler ve mekirler, hep onun kendi bacaklarına ve ayaklarına dolaştı ve kazdığı kuyuya kendi düştü.

963. O dışarıda yüz binlerce çocuk öldürdü; Mûsâ ise içeride evin sadrındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

963. O dışarıda yüz binlerce çocuk öldürdü; Mûsâ ise içeride evin sadrındadır.

Mûsâ (a.s.)ın annesi, ilâhî emir üzerine ziftli bir sandık yaptırıp, Mûsâ'yı içine koydu ve Nil nehrine bıraktı. Suların akışı, sandığı Fir'avn'ın bahçesi bulunan bir sahile yanaştırdı. Sandık oraya geldiği zaman, Fir'avn zevcesi Asiye hazretleriyle bir havuz kenarında oturmaktaydılar. Sandığı gördüler. Fir'avn zevcesine sandığa bakmasını emretti. İçinde bir çocuk olduğunu gördüler. Fir'avn, aradığı çocuğun bu çocuk olacağı sanısıyla öldürmek istedi; fakat Hz. Asiye engel oldu. Nitekim Kur'an ayetinde şöyle buyurulur: وَ قَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِّي وَ لَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (Kasas, 28/9) Yani “Fir'avn'ın zevcesi dedi ki, bu benim ve senin göz aydınlığımız olsun; belki bize faydası olur; yahut onu oğul ediniriz. Halbuki onların Mûsâ olduğuna dair bilgileri ve şuurları yoktur." Fir'avn'ın onayı üzerine sarayda terbiye ettiler. Bu sebeple Fir'avn dışarıda birçok çocukları öldürdüğü halde, Mûsâ (a.s.)ı kendi sarayının başköşesinde terbiye etti. Ve sandık sahilde bir ağaç altına yanaşmış olduğu için adını "Mûsâ" koydular; çünkü Kıpt dilinde "mû" su ve "sâ" ağaç anlamına imiş. “mû” sudan ve “sâ" dahi "ağaç"tan bozulmuştur.

Mûsâ (a.s.)ın validesi, emr-i ilâhî üzerine ziftli bir sandık yaptırıp, cenâb-ı Mûsâ'yı içine koydu ve Nil nehrine salıverdi. Suların akışı, sandığı Fir'avn'ın bahçesi bulunan bir sâhile yanaştırdı. Sandık oraya geldiği vakit, zevcesi Asiye hazretleriyle bir havuz kenârında oturmakta idiler. Sandığı gördüler. Fir'avn zevcesine sandığa bakmasını emr etti. İçinde bir çocuk olduğunu gördüler. Fir'avn, aradığı çocuğun bu çocuk olacağı tevehhümüyle öldürmek istedi; fakat Hz. Asiye mâni' oldu. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: وَ قَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِّي وَ لَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (Kasas, 28/9) Ya'nî “Fir'avn'ın zevcesi dedi ki, bu benim ve senin kurret-i aynımız olsun; câiz ki, bize fâidesi olsun; yâhud onu oğul ittihâz edelim. Halbuki onların Mûsâ olduğuna vukūf ve şuûrları yoktur." Fir'avn'ın muvâfakatı üzerine sarayda terbiye ettiler. Binâenaleyh Fir'avn dışarıda birçok çocukları öldürdüğü halde, Mûsâ (a.s.)ı kendi sarayının sadrında terbiye etti. Ve sandık sâhilde bir ağaç altına yanaşmış olduğu için adını "Mûsâ" koydular; zîrâ Kıbt lisânında "mû" su ve "sâ" ağaç ma'nâsına imiş. “mù” mâ'dan ve “sâ" dahi "sâk"dan muharrefdir.

964. O uzak görücü gözü kör olan, hilelerden dolayı, her nerede cenîn var ise delilikten öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

964. O uzak görüşlü gözü kör olan, hilelerden dolayı, her nerede cenin var ise delilikten öldürdü.

O iç gözü kör olan Firavun, hilelerden dolayı, her nerede yeni doğmuş bir çocuk var ise, aklına üstün gelen sanıdan ve delilikten dolayı öldürdü. "Cenin" ana karnındaki çocuk anlamındadır. Burada doğmuş çocuğa cenin denilmesi "kevn-i sâbık" (önceki oluş) bağıntısıyla mecazdır. Nasıl ki büyük adamlara "çocuklar!" diye hitap edilir ki, evvelce çocuk idiler anlamında mecazdır.

O bâtın gözü kör olan Fir'avn hilelerden dolayı, her nerede yeni doğmuş bir çocuk var ise, aklına gâlib olan vehimden ve delilikten nâşî öldürdü. “Cenîn" ana karnındaki çocuk ma'nâsınadır. Burada doğmuş çocuğa cenîn buyurulması "kevn-i sâbık" alâkasıyla mecâzdır. Nitekim büyük adamlara “çocuklar!" diye hitâb olunur ki, evvelce çocuk idiler, ma'nâsında mecâzdır.

965. Anûd olan Fir'avn'ın mekri ejderha idi; cihân şahlarının mekrini yutmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

965. İnatçı Firavun'un tuzağı ejderha idi; dünya şahlarının tuzaklarını yutmuştu.

Nefsânî iradelerini uygulamakta inatçı olan Firavun'un tuzağı ve hilesi, ejderha gibi büyük ve önemliydi. Bütün nefsânî olan dünya hükümdarlarının tuzak ve hilelerini yutmuştu; çünkü onların tuzakları, bunun tuzaklarının yanında çok küçük kalmıştı.

İrâdât-ı nefsâniyyesini icrâda muannid olan Fir'avn'ın mekri ve hîlesi, ejderhâ gibi azîm ve mühim idi. Bilcümle nefsânî olan cihân hükümdarlarının mekir ve hilelerini yutmuş; zîrâ onların mekirleri, bunun mekirlerinin yanında pek küçük kalmış idi.

966. Fakat o pek Fir'avn zahir oldu; hem onu, hem onun mekrini çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

966. Fakat o, pek Firavun olarak ortaya çıktı; hem onu, hem de onun tuzağını çekti.

"Firavun" Mısır hükümdarlarına verilen bir unvandır. Nasıl ki Acem şahlarına "Kisra", Rum padişahlarına "Kayser" ve Habeş hükümdarlarına "Necaşi" derler. Birinci mısradaki "o" zamiri Musa (a.s.)'a ve ikinci mısradaki zamirler Firavun'a aittir. Yani, "Fakat o Musa (a.s.), Firavun'dan daha Firavun, yani Mısır hükümdarlarından daha kuvvetli bir hükümdar olarak ortaya çıktı. Ve onun kuvveti öyle bir derecede idi ki, hem Firavun'u hem de Firavun'un tuzağını çekip götürdü."

"Fir'avn" Mısır hükümdarlarına verilen bir ünvandır. Nitekim Acem şahlarına "Kisrâ" ve Rûm pâdişâhlarına "Kayser" ve Habeş hükümdarlarına "Necâşî" derler. Birinci mısra'daki "o" zamîri Mûsâ (a.s.)a ve ikinci mısra'daki zamîrler Fir'avn'a râci'dir. Ya'nî, "Fakat o Mûsâ (a.s.), Fir'avndan daha Fir'avn, ya'nî Mısır hükümdarlarından daha kuvvetli bir hükümdar olarak zâhir oldu. Ve onun kuvveti öyle bir derecede idi ki, hem Fir'avn'ı ve hem de Fir'avn'ın mekrini çekti götürdü."

967. Ejderha idi ve asa da ejderha oldu; tevfik-ı Huda ile bu, onu yuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

967. Ejderha idi ve asa da ejderha oldu; Allah'ın yardımıyla bu, onu yuttu.

Firavun'un tuzağı ejderha idi ve Musa'nın (a.s.) asası da ona karşılık olarak ejderha oldu. Allah'ın yardımıyla bu Musa'nın (a.s.) asası o tuzakları yuttu.

Bilinmeli ki, Musa'nın (a.s.) asasının, sihirbazların iplerini ve değneklerini yutması hakkında iki görüş vardır: Birinci görüş sahipleri, asa sihirbazların iplerini ve değneklerini tamamen yutup, eser bırakmadı derler. İkinci görüş sahipleri de, yalnız sihri iptal etti ve ipler ve değnekler hâliyle kaldı, derler. Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri, ikinci görüşe göre bu beytin açıklamasında şöyle buyurur: "Bu şerefli beyitte şuna işaret vardır ki, Musa'nın (a.s.) asası ejderha olup, Firavun'un tuzağını yuttu; ve o, sihir iplerinin ve değneklerinin yılan şekliyle görünmesi idi. Bu sebeple iplerde ve değneklerde görünmüş olan yılan suretini yutmuştur. Ve bu yılanların sureti Firavun'un tuzağı idi ki, onun emriyle sihirbazlar göstermiş idiler; ve yoksa iplerin ve değneklerin kendilerini yutmamıştır; çünkü ipler ve değnekler ne Firavun'un tuzağı ne de sihirbazların sihri idi." Bu konudaki açıklamalar yukarıda da geçti.

Fir'avn'ın mekri ejderhâ idi ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı da ona mukābeleten ejderhâ oldu. Tevfik-ı Hudâ ile bu asâ-yı Mûsâ (a.s.) o mekirleri yuttu.

Ma'lûm olsun ki, asâ-yı Mûsâ (a.s.)ın, sihirbazların iplerini ve değneklerini yutması hakkında iki kavil vardır: Birinci kavil ashâbı, asâ sihirbazların iplerini ve değneklerini kâmilen yutup, eser bırakmadı derler. İkinci kavil ashâbı da, yalnız sihri ibtâl etti ve ipler ve değnekler hâliyle bâkî kaldı, derler. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri, ikinci kavle göre bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Bu beyt-i şerîfde şuna işâret vardır ki, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olup, Fir'avn'ın mekrini yuttu; ve o, sihir iplerinin ve değneklerinin yılan şekliyle görünmesi idi. Binâenaleyh iplerde ve değneklerde görünmüş olan yılan sûretini yutmuştur. Ve bu yılanların sûreti Fir'avn'ın mekri idi ki, onun emriyle sâhirler göstermiş idiler; ve yoksa iplerin ve değneklerin kendilerini yutmamıştır; zîrâ ipler ve değnekler ne Fir'avn'ın mekri ve ne de sâhirlerin sihri idi." Bu bâbdaki beyânât yukarılarda da geçti.

968. El, elin fevkınde oldu; bu nereye kadar? Yezdân'a kadar ki, müntehâ O'nadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

968. El, elin üstünde oldu; bu nereye kadar? Yezdân'a kadar ki, son O'nadır.

Nefse ait iradelerini yerine getirmekte inatçı olan Firavun'un tuzağı ve hilesi, ejderha gibi büyük ve önemli idi. Bütün nefsanî olan cihan hükümdarlarının tuzak ve hilelerini yutmuştu; çünkü onların tuzakları, bunun tuzaklarının yanında pek küçük kalmış idi.

İrâdât-ı nefsâniyyesini icrâda muannid olan Fir'avn'ın mekri ve hîlesi, ejderhâ gibi azîm ve mühim idi. Bilcümle nefsânî olan cihân hükümdarlarının mekir ve hilelerini yutmuş; zîrâ onların mekirleri, bunun mekirlerinin yanında pek küçük kalmış idi.

966. Fakat o pek Fir'avn zahir oldu; hem onu, hem onun mekrini çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

966. Fakat o pek Firavun olarak ortaya çıktı; hem onu, hem de onun tuzağını çekti.

"Firavun" Mısır hükümdarlarına verilen bir unvandır. Nasıl ki Acem şahlarına "Kisra" ve Rum padişahlarına "Kayser" ve Habeş hükümdarlarına "Necaşi" derler. Birinci mısradaki "o" zamiri Musa (a.s.)'a ve ikinci mısradaki zamirler Firavun'a aittir. Yani, "Fakat o Musa (a.s.), Firavun'dan daha Firavun, yani Mısır hükümdarlarından daha kuvvetli bir hükümdar olarak ortaya çıktı. Ve onun kuvveti öyle bir derecede idi ki, hem Firavun'u ve hem de Firavun'un tuzağını çekip götürdü."

"Fir'avn" Mısır hükümdarlarına verilen bir ünvandır. Nitekim Acem şah-larına "Kisrâ" ve Rûm pâdişâhlarına "Kayser" ve Habeş hükümdarlarına "Necâşî" derler. Birinci mısra'daki "o" zamîri Mûsâ (a.s.)a ve ikinci mısra'daki zamîrler Fir'avn'a râci'dir. Ya'nî, "Fakat o Mûsâ (a.s.), Fir'avndan daha Fir'avn, ya'nî Mısır hükümdarlarından daha kuvvetli bir hükümdar olarak zâhir oldu. Ve onun kuvveti öyle bir derecede idi ki, hem Fir'avn'ı ve hem de Fir'avn'ın mekrini çekti götürdü."

967. Ejderha idi ve asa da ejderha oldu; tevfik-ı Huda ile bu, onu yuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

967. Ejderha idi ve asa da ejderha oldu; Allah'ın yardımıyla bu, onu yuttu.

Firavun'un tuzağı ejderha idi ve Musa'nın (a.s.) asası da ona karşılık olarak ejderha oldu. Allah'ın yardımıyla bu Musa'nın (a.s.) asası o tuzakları yuttu.

Bilinmeli ki, Musa'nın (a.s.) asasının, sihirbazların iplerini ve değneklerini yutması hakkında iki görüş vardır: Birinci görüş sahipleri, asa sihirbazların iplerini ve değneklerini tamamen yutup, eser bırakmadı derler. İkinci görüş sahipleri de, yalnız sihri iptal etti ve ipler ve değnekler olduğu hâliyle kaldı, derler. Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri, ikinci görüşe göre bu beytin açıklamasında şöyle buyurur: "Bu yüce beyitte şuna işaret vardır ki, Musa'nın (a.s.) asası ejderha olup, Firavun'un tuzağını yuttu; ve o, sihir iplerinin ve değneklerinin yılan şekliyle görünmesi idi. Bu sebeple iplerde ve değneklerde görünmüş olan yılan suretini yutmuştur. Ve bu yılanların sureti Firavun'un tuzağı idi ki, onun emriyle sihirbazlar göstermiş idiler; ve yoksa iplerin ve değneklerin kendilerini yutmamıştır; çünkü ipler ve değnekler ne Firavun'un tuzağı ne de sihirbazların sihri idi." Bu konudaki açıklamalar yukarıda da geçti.

Fir'avn'ın mekri ejderhâ idi ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı da ona mukābeleten ejderha oldu. Tevfik-ı Hudâ ile bu asâ-yı Mûsâ (a.s.) o mekirleri yuttu.

Ma'lûm olsun ki, asâ-yı Mûsâ (a.s.)ın, sihirbazların iplerini ve değneklerini yutması hakkında iki kavil vardır: Birinci kavil ashâbı, asâ sihirbazların iplerini ve değneklerini kâmilen yutup, eser bırakmadı derler. İkinci kavil ashâbı da, yalnız sihri ibtâl etti ve ipler ve değnekler hâliyle bâkî kaldı, derler. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri, ikinci kavle göre bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Bu beyt-i şerîfde şuna işâret vardır ki, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olup, Fir'avn'ın mekrini yuttu; ve o, sihir iplerinin ve değneklerinin yılan şekliyle görünmesi idi. Binâenaleyh iplerde ve değneklerde görünmüş olan yılan sûretini yutmuştur. Ve bu yılanların sûreti Fir'avn'ın mekri idi ki, onun emriyle sâhirler göstermiş idiler; ve yoksa iplerin ve değneklerin kendilerini yutmamıştır; zîrâ ipler ve değnekler ne Fir'avn'ın mekri ve ne de sâhirlerin sihri idi." Bu bâbdaki beyânât yukarılarda da geçti.

968. El, elin fevkınde oldu; bu nereye kadar? Yezdân'a kadar ki, müntehâ O'nadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

968. El, elin üstünde oldu; bu nereye kadar? Yezdân'a kadar ki, son varış O'nadır.

"El" kudretten kinayedir. Her bir kudretin üstünde derece derece kuvvetler vardır. Bu kudret dereceleri nereye kadar gider bilir misin? Ta Hak'ın zâtî kudretine kadar gider. Ve kudret, Hak'ın zâtî sıfatlarındandır ve izafî varlık âleminde görülen kudretlerin hepsi, o zâtî sıfatlardan olan kudrette yok olur ve erir. Çünkü o izafî varlıkların ve sıfatlarının dönüş yeri ve son varışı, mutlak rablık sahibi olan Hak'tır. Nitekim ayet-i kerimede وَ اِنْ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى (Necm, 53/42) ["Ve şüphesiz en son varış Rabb'inedir"] buyurulur. Ve diğer bir ayet-i kerimede de يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir"] buyurulur.

"El" kudretden kinâyedir. Her bir kudretin fevkınde derece derece kuvvetler vardır. Bu derecât-ı kudret nereye kadar gider bilir misin? Tâ Hakk'ın kudret-i zâtiyyesine kadar gider. Ve kudret, Hakk'ın sıfât-ı zâtiyyesindendir ve vücûd-ı izâfî âleminde görülen kudretlerin hepsi, o sıfât-ı zâtiyyeden olan kudretde mahv ve müstehlek olur. Zîrâ o vücûdât-ı izâfiyyenin ve sıfatlarının merci'î ve müntehâsı rubûbiyyet-i mutlaka sahibi olan Hak'dır. Nitekim âyet-i kerîmede وَ اِنْ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى (Necm, 53/42) ["Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir"] buyurulur. Ve dîğer bir âyet-i kerîmede de يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir"] buyurulur.

969. Zîrâ o dipsiz ve kenarsız bir denizdir; onun önünde bütün denizler bir sel gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

969. Çünkü o dipsiz ve kenarsız bir denizdir; onun önünde bütün denizler bir sel gibidir.

Çünkü o, Hak'ın hakiki varlığı ve O'nun sıfatı dipsiz ve kenarsız bir denizdir; o denizin önünde izafî varlıklar denizleri bir sel gibidir.

Zîrâ o vücûd-ı hakîkî-i Hak ve O'nun sıfatı dipsiz ve kenarsız bir denizdir; o denizin önünde vücûdât-ı izâfiyye denizleri bir sel gibidir.

970. Hileler ve tedbirler gerçi ejderhâ ise de, "İllallah"ın önünde hepsi [969] "lâ"dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

970. Hileler ve tedbirler gerçi ejderha ise de, "İllallah"ın önünde hepsi "lâ"dır.

İnsan akıllarının hileleri ve tedbirleri her ne kadar ejderha gibi korkunç bir halde olsa da, "İllallah"ın, yani Hakk'ın gerçek varlığının ve O'nun zâtî kudretinin önünde hepsi "lâ"dır (yoktur) ve yok sayılır.

Ukül-i beşerin hileleri ve tedbirleri her ne kadar ejderhâ gibi müdhiş bir halde olsa da, “İllallâh”ın ya'nî vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın ve O'nun kudret-i zâtiyyesinin önünde hepsi "lâ"dır ve ma'dûmdur.

971. Vaktâki beyanım buraya baş koydu, mahv oldu ve Allah doğru yolu çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

971. Beyanım buraya geldiğinde, yok oldu ve Allah doğru yolu çok iyi bilendir.

Medih ve övgü Hak'ın zâtına kadar geldiğinde, artık burada beyanım susmaya başladı ve bendeki konuşma sıfatı yok oldu; ve Yüce Allah doğru yolu bilendir; yani kâmil övgü ancak Hak'ın kendi nefsine olan övgüsüdür. Nitekim "Ben senin üzerine, senin nefsine övgüde bulunduğun gibi övgü sayamam" buyurulmuştur.

Vaktâki medih ve senâ zât-ı Hakk'a kadar geldi, artık burada beyânım sükûte baş koydu ve bendeki sıfat-ı kelâm mahv oldu; ve Allah Teâlâ doğru yolu bilicidir; ya'nî senâ-yı kâmil ancak Hakk'ın kendi nefsine olan senâsıdır. Nitekim لَا اُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ كَمَا اَثْنَيْتَ عَلٰى نَفْسِكَ ya'nî "Ben senin üzerine, senin nefsine senâ ettiğin gibi senâ ihsâ edemem" buyurulmuştur.

972. O şey ki Fir'avn'da var idi, sende de vardır; lâkin senin ejderhân kuyunun mahbûsudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

972. Firavun'da olan şey sende de vardır; ancak senin ejderhan kuyunun tutsağıdır.

"El" kudretten kinayedir (mecazlı bir anlatımdır). Her bir kudretin üstünde derece derece kuvvetler vardır. Bu kudret dereceleri nereye kadar gider bilir misin? Ta Hakk'ın zâtî kudretine kadar gider. Ve kudret, Hakk'ın zâtî sıfatlarındandır ve izafî varlık âleminde görülen kudretlerin hepsi, o zâtî sıfatlardan olan kudrette yok olur ve erir. Çünkü o izafî varlıkların ve sıfatlarının dönüş yeri ve sonu, mutlak rubûbiyyet (Rablık) sahibi olan Hak'tır. Nasıl ki ayet-i kerimede "Ve şüphesiz en son varış Rabb'inedir" (Necm, 53/42) buyurulur. Ve diğer bir ayet-i kerimede de "Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir" (Fetih, 48/10) buyurulur.

"El" kudretden kinâyedir. Her bir kudretin fevkınde derece derece kuvvetler vardır. Bu derecât-ı kudret nereye kadar gider bilir misin? Tâ Hakk'ın kudret-i zâtiyyesine kadar gider. Ve kudret, Hakk'ın sıfât-ı zâtiyyesindendir ve vücûd-ı izâfî âleminde görülen kudretlerin hepsi, o sıfât-ı zâtiyyeden olan kudretde mahv ve müstehlek olur. Zîrâ o vücûdât-ı izâfiyyenin ve sıfatlarının merci'î ve müntehâsı rubûbiyyet-i mutlaka sahibi olan Hak'dır. Nitekim âyet-i kerîmede `و ان الى ربك المنتهى` (Necm, 53/42) ["Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir"] buyurulur. Ve dîğer bir âyet-i kerîmede de `يد الله فوق أيديهم` (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir"] buyurulur.

969. Zîrâ o dipsiz ve kenarsız bir denizdir; onun önünde bütün denizler bir sel gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

969. Çünkü o dipsiz ve kenarsız bir denizdir; onun önünde bütün denizler bir sel gibidir.

Çünkü o, Hak'ın hakiki varlığı ve O'nun sıfatı dipsiz ve kenarsız bir denizdir; o denizin önünde izafî varlıklar denizleri bir sel gibidir.

Zîrâ o vücûd-ı hakîkî-i Hak ve O'nun sıfatı dipsiz ve kenarsız bir denizdir; o denizin önünde vücûdât-ı izâfiyye denizleri bir sel gibidir.

970. Hileler ve tedbirler gerçi ejderhâ ise de, "İllallah"ın önünde hepsi [969] "lâ"dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

970. Hileler ve tedbirler gerçi ejderha ise de, "İllallah"ın önünde hepsi "lâ"dır.

İnsan akıllarının hileleri ve tedbirleri her ne kadar ejderha gibi korkunç bir halde olsa da, "İllallah"ın, yani Hakk'ın gerçek varlığının ve O'nun zâtî kudretinin önünde hepsi "lâ"dır (yoktur) ve yok sayılır.

Ukül-i beşerin hileleri ve tedbirleri her ne kadar ejderhâ gibi müdhiş bir halde olsa da, “İllallâh”ın ya'nî vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın ve O'nun kudret-i zâtiyyesinin önünde hepsi "lâ"dır ve ma'dûmdur.

971. Vaktâki beyanım buraya baş koydu, mahv oldu ve Allah doğru yolu çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

971. Beyanım buraya geldiğinde, yok oldu ve Allah doğru yolu çok iyi bilendir.

Medih ve övgü Hak Zât'ına kadar geldiğinde, artık burada beyanım susmaya başladı ve bendeki kelâm sıfatı yok oldu; ve Yüce Allah doğru yolu bilendir; yani kâmil övgü ancak Hakk'ın kendi nefsine olan övgüsüdür. Nasıl ki, "Ben senin üzerine, senin nefsine övgüde bulunduğun gibi övgü sayamam" buyurulmuştur.

Vaktâki medih ve senâ zât-ı Hakk'a kadar geldi, artık burada beyânım sükûte baş koydu ve bendeki sıfat-ı kelâm mahv oldu; ve Allah Teâlâ doğru yolu bilicidir; ya'nî senâ-yı kâmil ancak Hakk'ın kendi nefsine olan senâsıdır. Nitekim `لا احصى ثناء عليك كما اثنيت على نفسك` ya'ni "Ben senin üzerine, senin nefsine senâ ettiğin gibi senâ ihsâ edemem" buyurulmuştur.

972. O şey ki Fir'aun'da var idi, sende de vardır; lakin senin ejderhân kuyunun mahbusudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

972. Firavun'da olan şey, sende de vardır; ancak senin ejderhan kuyunun tutsağıdır.

Ey Hakk Yolcusu, Firavun'da olan bin başlı bir nefis ejderhası sende de vardır; fakat sende Firavun'un kudret ve saltanatı olmadığından, acizlik kuyusu içinde tutsak olup kalmıştır. Bu acizlik ve zorunluluk kuyusu ve bağı içinde kaldığı için, nefsinin ejderhası, her biri o ejderhanın ağzı olan sıfatlarıyla çevresini sokup helak edemeyecek bir haldedir. Firavun'un nefis ejderhası ise acizlik ve zorunluluk kuyusu ve bağlarından kurtulup, kudret ve saltanat sahasında başıboş bırakılmış bir halde idi.

Fir'avn'da olan bin başlı bir ejderhâ-yı nefis, ey sâlik sende de vardır; fakat sende Fir'avn'ın kudret ve saltanatı olmadığından, acz kuyusu içinde mahbûs olup kalmıştır. Bu acz ve zarûret kuyusu ve bağı içinde kaldığı için, nefsinin ejderhâsı, her biri o ejderhânın ağzı olan sıfatlarıyla muhîtini sokup helâk edemiyecek bir haldedir. Fir'avn'ın ejderhâ-yı nefsi ise acz ve zarûret kuyusu ve bağlarından kurtulup, kudret ve saltanat sahasında başıboş bırakılmış bir halde idi.

973. Ey yazık, bu senin hallerinin cümlesidir; sen onu, o Fir'avn üzerine bağlamak istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

973. Ey yazık, bu senin hallerinin tamamıdır; sen onu, o Firavun üzerine bağlamak istersin.

Ey nefs ehli olan kişi, yazık ki bu Firavun kıssası senin nefsinin hallerinin bütününü oluşturur; hâlbuki sen onu geçmiş zamandaki Firavun'a özgü kılmak istersin ve asla kendi üzerine almazsın.

Ey ehl-i nefs olan kimse, yazık ki bu Fir'avn kıssası senin nefsinin hallerinin hey'et-i mecmûasıdır; halbuki sen onu geçmiş zamandaki Fir'avn'a tahsîs etmek istersin ve aslâ kendi üzerine almazsın.

974. Eğer senden söylerler ise, sana vahşet doğar; ve eğer başkalarından söylerlerse, sana efsâne görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

974. Eğer senden bahsederlerse, sana bir ürküntü gelir; ve eğer başkalarından bahsederlerse, sana efsane gibi görünür.

İnsân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanlar), noksan insanları eğitirken, onların kötülüklerini yüzlerine vurup, "senin nefsinde şu ve bu kötülükler var" demezler. Eğer sana böyle deseler, onlardan ürküp kaçarsın; ve eğer ibret almaları için başkalarının hâllerini anlatsalar, sana efsane ve masal gibi görünür. Onların hâllerini kendi nefsinin hâllerine kıyaslamak aklına bile gelmez.

Kâmiller, nâkısları terbiye ederken, onların fenâlıklarını yüzlerine vurup, senin nefsinde şu ve bu fenâlıklar var demezler. Eğer sana böyle deseler, onlardan ürküp kaçarsın; ve eğer ibret almaları için başkalarının ahvâlini söyleseler, sana efsâne ve masal görünür. Onların hallerini kendi nefsinin ahvâline kıyâs etmek hâtırına bile gelmez.

975. Nefs-i laîn seni ne harâb ediyor; bu karîn seni pek uzağa atıyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

975. Lanetlenmiş nefis seni ne kadar harap ediyor; bu yoldaş seni pek uzağa atıyor!

Bu sebeple, Hak'tan kovulmuş ve uzak olan nefis, seni ne kadar harap ediyor ve ıslah kabul etmeyecek bir hâle getiriyor; senin her an yoldaşın olan bu düşmanın, seni Hak huzurundan pek uzağa atıyor.

Binâenaleyh Hak'dan matrûd ve uzak olan nefis, seni ne kadar harâb ediyor ve ıslah kabûl etmiyecek bir hâle getiriyor; senin her an karînin olan bu düşmanın, seni huzûr-ı Hak'dan pek uzağa atıyor.

976. Senin ateşin için Fir'avn'ın odunu yoktur; ve yoksa o Fir'avn gibi şu'le vurucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

976. Senin ateşin için Firavun'un odunu yoktur; yoksa o Firavun gibi alev saçıcıdır.

Sende de ateş vardır; yani nefsin ateş gibi olan sıfatları vardır; ancak Firavun'da olan o ateşin kudret ve saltanat odunları sende yoktur; ve eğer Firavun'da olan bin başlı bir nefis ejderhası, ey Hakk Yolcusu, sende de vardır; fakat sende Firavun'un kudret ve saltanatı olmadığından, acizlik kuyusu içinde hapsolup kalmıştır. Bu acizlik ve zorunluluk kuyusu ve bağı içinde kaldığı için, nefsinin ejderhası, her biri o ejderhanın ağzı olan sıfatlarıyla çevresini sokup helak edemeyecek bir haldedir. Firavun'un nefis ejderhası ise acizlik ve zorunluluk kuyusu ve bağlarından kurtulup, kudret ve saltanat sahasında başıboş bırakılmış bir halde idi.

Sende de ateş vardır; ya'nî nefsin ateş gibi olan sıfatları vardır; lâkin Fir'avn'da olan o ateşin kudret ve saltanat odunları sende yoktur; ve eğer Fir'avn'da olan bin başlı bir ejderhâ-yı nefis, ey sâlik sende de vardır; fakat sende Fir'avn'ın kudret ve saltanatı olmadığından, acz kuyusu içinde mahbûs olup kalmıştır. Bu acz ve zarûret kuyusu ve bağı içinde kaldığı için, nefsinin ejderhâsı, her biri o ejderhânın ağzı olan sıfatlarıyla muhîtini sokup helâk edemiyecek bir haldedir. Fir'avn'ın ejderhâ-yı nefsi ise acz ve zarûret kuyusu ve bağlarından kurtulup, kudret ve saltanat sahasında başıboş bırakılmış bir halde idi.

973. Ey yazık, bu senin hallerinin cümlesidir; sen onu, o Fir'avn üzerine bağlamak istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

973. Ey yazık, bu senin hallerinin tamamıdır; sen onu, o Firavun üzerine bağlamak istersin.

Ey nefs ehli olan kişi, yazık ki bu Firavun kıssası senin nefsinin hallerinin bütününü oluşturur; hâlbuki sen onu geçmiş zamandaki Firavun'a özgü kılmak istersin ve asla kendi üzerine almazsın.

Ey ehl-i nefs olan kimse, yazık ki bu Fir'avn kıssası senin nefsinin hallerinin hey'et-i mecmûasıdır; halbuki sen onu geçmiş zamandaki Fir'avn'a tahsîs etmek istersin ve aslâ kendi üzerine almazsın.

974. Eğer senden söylerler ise, sana vahşet doğar; ve eğer başkalarından söylerlerse, sana efsâne görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

974. Eğer senden bahsederlerse, sana bir ürküntü gelir; ve eğer başkalarından bahsederlerse, sana efsane gibi görünür.

İnsân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanlar), noksan insanları eğitirken, onların kötülüklerini yüzlerine vurup, "senin nefsinde şu ve bu kötülükler var" demezler. Eğer sana böyle deseler, onlardan ürküp kaçarsın; ve eğer ibret almaları için başkalarının hâllerini anlatsalar, sana efsane ve masal gibi görünür. Onların hâllerini kendi nefsinin hâllerine kıyaslamak aklına bile gelmez.

Kâmiller, nâkısları terbiye ederken, onların fenâlıklarını yüzlerine vurup, senin nefsinde şu ve bu fenâlıklar var demezler. Eğer sana böyle deseler, onlardan ürküp kaçarsın; ve eğer ibret almaları için başkalarının ahvâlini söyleseler, sana efsâne ve masal görünür. Onların hallerini kendi nefsinin ahvâline kıyâs etmek hâtırına bile gelmez.

975. Nefs-i laîn seni ne harâb ediyor; bu karîn seni pek uzağa atıyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

975. Lanetlenmiş nefis seni ne kadar harap ediyor; bu yoldaş seni pek uzağa atıyor!

Bu sebeple, Hak'tan kovulmuş ve uzak olan nefis, seni ne kadar harap ediyor ve ıslah kabul etmeyecek bir hâle getiriyor; senin her an yoldaşın olan bu düşmanın, seni Hak huzurundan pek uzağa atıyor.

Binâenaleyh Hak'dan matrûd ve uzak olan nefis, seni ne kadar harâb ediyor ve ıslah kabûl etmiyecek bir hâle getiriyor; senin her an karînin olan bu düşmanın, seni huzûr-ı Hak'dan pek uzağa atıyor.

976. Senin ateşin için Fir'avn'ın odunu yoktur; ve yoksa o Fir'avn gibi şu'le vurucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

976. Senin ateşin için Firavun'un odunu yoktur; ve yoksa o Firavun gibi alev saçıcıdır.

Sende de ateş vardır; yani nefsin ateş gibi olan sıfatları vardır; lakin Firavun'da olan o ateşin kudret ve saltanat odunları sende yoktur; ve eğer Firavun'daki kudret ve saltanat sende de olsa, senden de onun fiilleri gibi fiiller ortaya çıkardı.

Sende de ateş vardır; ya'nî nefsin ateş gibi olan sıfatları vardır; lâkin Fir'avn'da olan o ateşin kudret ve saltanat odunları sende yoktur; ve eğer Fir'avn'daki kudret ve saltanat sende de olsa, senden de onun fiilleri gibi ef'âl sâdır olurdu.

## O yılan tutucunun hikâyesidir ki, donmuş ejderhâyı ölmüş zannetti, onu iplere sardı ve hengâme için onu Bağdad'a getirdi

977. Tarih söyleyiciden bir hikâye dinle, tâ ki bu başı örtülmüş olan sırdan koku götüresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

977. Tarih söyleyiciden bir hikâye dinle ki bu başı örtülmüş olan sırdan koku alasın.

978. Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak için, dağlık tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

978. Bir yılan tutucu, efsunlarıyla yılan yakalamak için, dağlık bölgeye gitti.

979. Gerek batî ve gerek acûl olsun, bir kimse ki arayıcıdır, bulucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

979. İster yavaş ister aceleci olsun, arayan bir kimse bulur.

Bu şerefli beyitte "Kim ki istedi ve ciddiyetle çabaladı, buldu" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde من طلب وجد وجد ya'ni "Kim ki istedi ve cidd ü sa'y etti, buldu" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

980. Sen her iki elini dâimâ talebe vur; zîrâ taleb, yolda iyi rehberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

980. Sen her iki elini daima talebe vur; çünkü talep, yolda iyi rehberdir.

Sen Hakk yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk'a kavuşmayı murad et; çünkü aramak ve istemek aşk ve muhabbet sevkiyle olur; ve böyle tam bir muhabbetle meydana gelen talep, Hakk yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur.

[979] Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk'a vusûlü murâd et; zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet sevkiyle olur; ve böyle kemâl-i muhabbetle vâki' olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur.

981. Topal ve zelîl ve uyumuş şekilli ve edebsiz olarak onun tarafına sürtün ve onu iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

981. Topal, zelil ve uyumuş bir şekilde, edepsizce onun tarafına sürtün ve onu iste!

Firavun'daki kudret ve saltanat sende de olsa, senden de onun fiilleri gibi fiiller ortaya çıkardı.

Fir'avn'daki kudret ve saltanat sende de olsa, senden de onun fiilleri gibi ef'âl sâdır olurdu.

## O yılan tutucunun hikâyesidir ki, donmuş ejderhâyı ölmüş zannetti, onu iplere sardı ve hengâme için onu Bağdad'a getirdi

977. Tarih söyleyiciden bir hikâye dinle, tâ ki bu başı örtülmüş olan sırdan koku götüresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

977. Tarih söyleyiciden bir hikâye dinle ki bu başı örtülmüş olan sırdan koku alasın.

978. Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak için, dağlık tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

978. Bir yılan tutucu, efsunlarıyla yılan yakalamak için, dağlık bölgeye gitti.

979. Gerek batî ve gerek acûl olsun, bir kimse ki arayıcıdır, bulucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

979. İster yavaş ister aceleci olsun, arayan bir kimse bulur.

Bu şerefli beyitte "Kim ki istedi ve ciddiyetle çabaladı, buldu" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde من طلب وجد وجد ya'ni "Kim ki istedi ve cidd ü sa'y etti, buldu" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

980. Sen her iki elini dâimâ talebe vur; zîrâ taleb, yolda iyi rehberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

980. Sen her iki elini daima talebe vur; çünkü talep, yolda iyi rehberdir.

Sen Hakk yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk'a kavuşmayı murad et; çünkü aramak ve istemek aşk ve muhabbet sevkiyle olur; ve böyle tam bir muhabbetle meydana gelen talep, Hakk yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur.

[979] Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk'a vusûlü murâd et; zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet sevkiyle olur; ve böyle kemâl-i muhabbetle vâki' olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur.

981. Topal ve zelîl ve uyumuş şekilli ve edebsiz olarak onun tarafına sürtün ve onu iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

981. Topal, zelil, uyumuş gibi ve edepsiz olarak onun tarafına sürtün ve onu iste!

"Leng" topal ve "lûk" hakir ve zelil anlamındadır. "Hufte-şekl" uykulu bir vaziyette demek olup, burada beli bükük ve aciz anlamındadır. Ve "Bî-edeb"den kasıt, Hakk yolunun sâliklerine lazım olan edepten nasipsiz olmak demektir. "Gajîden" ve "gayjîden" çocukların kalçaları üzerine sürtünerek yürümeleri anlamındadır. Yani "Ey sâlik, kalbinde Hakk sevgisi ve ona kavuşma isteği olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürtüne sürtüne ve düşe kalka yürü ve mutlaka onu iste!"

"Leng" topal ve "lûk” hakîr ve zebûn ma'nâsınadır. "Hufte-şekl" uykulu bir vaz'iyyette demek olup, burada beli bükük ve âciz ma'nâsınadır. Ve "Bî-edeb"den murâd, tarîk-ı Hak sâliklerine lâzım olan edebden bî-behre olmak demektir. "Gajîden" ve "gayjîden" çocukların kıçları üzerine sürtünerek yürümeleri ma'nâsınadır. Ya'nî "Ey sâlik kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusûl talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürtüne sürtüne ve düşe kalka yürü ve behemehâl onu taleb et!"

982. Gâh söz ile ve gâh sükût ile ve gâh her tarafda şahın kokusunu koklamak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

982. Kâh söz ile ve kâh sükût ile ve kâh her tarafta şahın kokusunu koklamak tut!

Yukarıdaki beytin sonundaki "o râ mî taleb" ifadesi, bu beytin birinci mısraına bağlıdır. Yani "Gah söz ile ve gah sükût ile kalbinden onu iste!" demek olur. Ve bu surette ikinci mısra ayrı bir cümle olur. Yani "Ve kâh her tarafta o hakiki şah olan Hakk'ın kokusunu koklamaya çalış!" demektir.

Yukarıki beytin nihâyetindeki "o râ mî taleb" ibâresi, bu beytin birinci mısrâ'ına merbûtdur. Ya'ni او را می طلب گه بگفت و گاه بخاموشی "Gah söz ile ve gah sükût ile kalbinden onu iste!" demek olur. Ve bu sûrette ikinci mısrâ' ayrı bir cümle olur. Ya'ni و گه بوی کردن گیر هر سو بوی شه Ve gâh her tarafda o şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusunu koklamağa çalış!" demektir.

983. O Ya'kūb kendi evladına, hadden ziyade "Yûsuf'u arayınız!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

983. O Yakup, kendi evlatlarına, haddinden fazla "Yusuf'u arayınız!" dedi.

Nitekim Yakup (a.s.) evlatlarına, يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلَا تَيْأَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) yani "Ey oğullarım, gidin ve Yusuf'tan ve kardeşinden araştırın ve Allah'ın rahmet ve rahatından ümit kesmeyin; çünkü Allah'ın rahmetinden ümit kesen ancak kâfirlerdir" ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, evlatlarına Yusuf'u ve kardeşini istemek ve aramakla emretti. Ayet-i kerimenin işarî anlamı (işaret yoluyla anlaşılan gizli anlamı) hakiki Yusuf'u ve Hakk'ın mutlak güzelliğini istemektir.

Nitekim Ya'kūb (a.s.) evlâdına, يا بني اذهبوا فتحسسوا من يوسف و أخيه وَ لا تَيْئسوا من روح الله انه لا يئس من روح الله الا الْقَوْمِ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) ya'nî "Ey oğullarım, gidin ve Yûsuf'dan ve kardeşinden tecessüs edin ve Allah'ın rahmet ve râhatinden me'yûs olmayın; zîrâ Allah'ın revhinden me'yûs olan ancak kâfirlerdir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, evlâdlarına Yûsuf'u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsi Yûsuf-ı hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk'ı taleb etmektir.

984. Kendinizin her hissini, bu cidd ile aramak hususunda, müstaid şekilde, her tarafa sürünüz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

984. Kendinizin her hissini, bu ciddiyetle aramak konusunda, yatkın bir şekilde, her tarafa sürünüz!

Dış ve iç duyularınızı, ilahi ruhu ve rahmeti tam bir ciddiyetle aramak konusunda, yatkın bir şekilde her tarafa bir projektör gibi yöneltiniz. Örneğin gözünüz Hakk'ın tecellilerini görsün, kulağınız peygamberlerin ve evliyanın sözlerini dinlesin; tat alma, koku alma ve dokunma duyularınızı Hakk'ın yasakladığı şeylerden saklayınız; düşünme ve hayal etme kuvvetlerinizi Hak ile meşgul ediniz. "Leng" topal ve "lûk" hakir ve zayıf anlamındadır. "Hufte-şekl" uykulu bir vaziyette demektir ki, burada beli bükük ve aciz anlamındadır. Ve "Bî-edeb"den maksat, Hakk yolunun sâliklerine lazım olan edepten nasipsiz olmak demektir. "Gajîden" ve "gayjîden" çocukların kalçaları üzerine sürtünerek yürümeleri anlamındadır. Yani "Ey sâlik, kalbinde Hak muhabbeti ve ona ulaşma talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürtüne sürtüne ve düşe kalka yürü ve mutlaka onu talep et!"

Havâss-i zâhire ve bâtınenizi, revh ve rahmet-i ilâhiyyeyi kemâl-i ciddiyyetle aramak hususunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektör gibi sürünüz. Meselâ gözünüz tecelliyât-ı Hakk'ı görsün, kulağınız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika ve şâmme ve lâmisenizi Hakk'ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak'la meşgûl ediniz. “Leng” topal ve “lûk” hakîr ve zebûn ma'nâsınadır. “Hufte-şekl” uykulu bir vaz'iyyette demek olup, burada beli bükük ve âciz ma'nâsınadır. Ve “Bî-edeb”den murâd, tarîk-ı Hak sâliklerine lâzım olan edebden bî-behre olmak demektir. “Gajîden” ve “gayjîden” çocukların kıçları üzerine sürtünerek yürümeleri ma'nâsınadır. Ya'nî "Ey sâlik kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusûl talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürtüne sürtüne ve düşe kalka yürü ve behemehâl onu taleb et!"

982. Gâh söz ile ve gâh sükût ile ve gâh her tarafda şahın kokusunu koklamak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

982. Bazen söz ile, bazen suskunluk ile ve bazen her tarafta şahın kokusunu koklamayı tut!

Yukarıdaki beytin sonundaki "o râ mî taleb" ifadesi, bu beytin birinci mısraına bağlıdır. Yani "او را می طلب گه بگفت و گاه بخاموشی" "Bazen söz ile ve bazen suskunluk ile kalbinden onu iste!" demek olur. Ve bu durumda ikinci mısra ayrı bir cümle olur. Yani "و گه بوی کردن گیر هر سو بوی شه" "Ve bazen her tarafta o hakiki şah olan Hakk'ın kokusunu koklamaya çalış!" demektir.

Yukarıki beytin nihâyetindeki "o râ mî taleb" ibâresi, bu beytin birinci mısrâ'ına merbûtdur. Ya'nî او را می طلب گه بگفت و گاه بخاموشی "Gah söz ile ve gah sükût ile kalbinden onu iste!" demek olur. Ve bu sûrette ikinci mısrâ' ayrı bir cümle olur. Ya'nî و گه بوی کردن گیر هر سو بوی شه Ve gâh her tarafda o şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusunu koklamağa çalış!" demektir.

983. O Ya'kūb kendi evladına, hadden ziyade "Yûsuf'u arayınız!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

983. O Yakup, kendi evladına, aşırı derecede "Yusuf'u arayınız!" dedi.

Nasıl ki Yakup (a.s.) يَا بَنِي اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِن يُوسُفَ وَ أَخِيهِ وَ لَا تَيْئَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لَا يَيْئَسُ مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) yani "Ey oğullarım, gidin ve Yusuf'u ve kardeşini araştırın ve Allah'ın rahmet ve rahatlığından ümitsiz olmayın; çünkü Allah'ın rahmetinden ümitsiz olan ancak kâfirlerdir" ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, evlatlarına Yusuf'u ve kardeşini istemek ve aramakla emretti. Ayet-i kerimenin işarî anlamı (işaret yoluyla anlaşılan anlamı), hakiki Yusuf'u ve Hakk'ın mutlak güzelliğini istemektir.

Nitekim Ya'kūb (a.s.) يَا بَنِي اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِن يُوسُفَ وَ أَخِيهِ وَ لَا تَيْئَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لَا يَيْئَسُ مِن رَّوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yûsuf, 12/87) ya'nî "Ey oğullarım, gidin ve Yûsuf'dan ve kardeşinden tecessüs edin ve Allah'ın rahmet ve râhatinden me'yûs olmayın; zîrâ Allah'ın revhinden me'yûs olan ancak kâfirlerdir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, evlâdlarına Yûsuf'u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsi Yûsuf-ı hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk'ı taleb etmektir.

984. Kendinizin her hissini, bu cidd ile aramak hususunda, müstaid şekilde, her tarafa sürünüz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

984. Kendinizin her hissini, bu ciddiyetle aramak hususunda, yatkın bir şekilde, her tarafa sürünüz!

Dış ve iç duyularınızı, ilâhî ruhu ve rahmeti tam bir ciddiyetle aramak hususunda, yatkın bir şekilde her tarafa bir projektör gibi sürünüz. Örneğin gözünüz Hakk'ın tecellilerini görsün, kulağınız peygamberlerin ve evliyaların sözünü dinlesin; tatma, koklama ve dokunma duyularınızı Hakk'ın yasakladığı şeylerden saklayınız; düşünme ve hayal etme kuvvetlerinizi Hak ile meşgul ediniz.

Havâss-ı zâhire ve bâtınenizi, revh ve rahmet-i ilâhiyyeyi kemâl-i ciddiyyetle aramak hususunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektör gibi sürünüz. Meselâ gözünüz tecelliyât-ı Hakk'ı görsün, kulağınız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika ve şâmme ve lâmisenizi Hakk'ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak'la meşgûl ediniz.

985. Huda'nın revhinden me'yûs olmayın dedi; oğlunu gaib etmiş gibi taraf taraf yürü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

985. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin dedi; oğlunu kaybetmiş gibi her yere yürü!

Yani "Yakup (a.s.) evlatlarına 'Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin!' dedi." Ve Yüce Allah bunu kutsal sözünde bize bildirdi. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, sen de bu nasihatten ibret alarak, Allah'ın rahmetini aramak için, oğlunu kaybetmiş olan kimse gibi her yere gez ve yürü!

Ya'nî "Ya'kūb (a.s.) evlatlarına لَا تَيْئَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ (Yusuf, 12/87) ya'nî “Allâh'ın revhinden me'yûs olmayın!" dedi. Ve Hak Teâlâ hazretleri bunu kelâm-ı şerîfinde bize ihbâr buyurdu. Binâenaleyh ey sâlik, sen dahi bu nasîhatden ibret alarak, Allah'ın rahmetini aramak için, oğlunu gâib etmiş olan kimse gibi taraf taraf gez ve yürü!"

986. Ağız hissi yolundan sorucu olunuz; kulağı onun dört yolu üzerine koyun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

986. Ağız hissi yolundan sorucu olunuz; kulağı onun dört yolu üzerine koyun!

"Ağız hissinin yolu"ndan kasıt sözdür. "Dört yol"dan kasıt ise doğu, batı, güney ve kuzeydir. Yani "Hakk'ın rahmetini ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlığını sözlü olarak ehlinden sorunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı doğu, batı, güney ve kuzey yolu üzerine çeviriniz; aksine bu yollardan size bir haber gelir!" Çünkü insân-ı kâmilin varlığı ilâhî rahmettir. Nasıl ki bu Mesnevî'de cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Yüce Allah evliyayı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar."

"Ağız hissinin yolu"ndan murâd kelâmdır. "Dört yol"dan murâd, şark, garb ve cenûb ve şimaldir. Ya'nî "Hakk'ın rahmetini ve insân-ı kâmilin vücûdunu lisânen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı şark ve garb ve cenûb ve şimâl yolu üzerine çeviriniz; belki bu yollardan size bir haber gelir!" Zîrâ insân-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilâhiyyedir. Nitekim bu Mesnevîde cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar."

987. Her nerede latîf koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

987. Her nerede latif koku gelirse, o sır tarafına koku götürün; çünkü o tarafın âşinâsısınız.

"Latif koku"dan kasıt, kemâl sıfatlarıdır. Yani "Her kimi kemâl sıfatlarıyla nitelenmiş görürseniz, biliniz ki, o kemâl sıfatlarıyla nitelenmiş olan Hak Zâtı bu mazhardadır ve o da insân-ı kâmildir; bu sebeple ondan koku aldığınız zaman, o zuhûr sırrı tarafına yönelin; çünkü sizin hakikatiniz o sır tarafının âşinâsıdır."

"Latîf koku"dan murâd, sıfât-ı kemâliyyedir. Ya'nî "Her kimi sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, o sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zât-ı Hak bu mazhardadır ve o da insân-ı kâmildir; binâenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafına kasd edin; zîrâ sizin hakikatiniz o sır tarafının âşinâsıdır."

988. Her nerede bir kimseden bir lutuf görürsen, ola ki lutfun aslı tarafına yol bulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

988. Her nerede bir kimseden bir lütuf görürsen, ola ki lütfun aslı tarafına yol bulasın.

985. Huda'nın revhinden me'yûs olmayın dedi; oğlunu gaib etmiş gibi taraf taraf yürü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

985. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin dedi; oğlunu kaybetmiş gibi her yere yürü!

Yani "Yakup (a.s.) evlatlarına 'Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin!' dedi." Ve Yüce Allah bunu kutsal sözünde bize bildirdi. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, sen de bu nasihatten ibret alarak, Allah'ın rahmetini aramak için, oğlunu kaybetmiş olan kimse gibi her yere gez ve yürü!

Ya'nî "Ya'kūb (a.s.) evlatlarına لَا تَيْئَسُوا مِن رَّوْحِ اللَّهِ (Yusuf, 12/87) ya'nî “Allâh'ın revhinden me'yûs olmayın!" dedi. Ve Hak Teâlâ hazretleri bunu kelâm-ı şerîfinde bize ihbâr buyurdu. Binâenaleyh ey sâlik, sen dahi bu nasîhatden ibret alarak, Allah'ın rahmetini aramak için, oğlunu gâib etmiş olan kimse gibi taraf taraf gez ve yürü!"

986. Ağız hissi yolundan sorucu olunuz; kulağı onun dört yolu üzerine koyun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

986. Ağız hissi yolundan sorucu olunuz; kulağı onun dört yolu üzerine koyun!

"Ağız hissinin yolu"ndan kasıt sözdür. "Dört yol"dan kasıt ise doğu, batı, güney ve kuzeydir. Yani "Hakk'ın rahmetini ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlığını sözlü olarak ehlinden sorunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı doğu, batı, güney ve kuzey yönüne çeviriniz; aksine bu yollardan size bir haber gelir!" Çünkü insân-ı kâmilin varlığı ilâhî rahmettir. Nasıl ki bu Mesnevî'de Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Yüce Allah evliyayı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar."

"Ağız hissinin yolu"ndan murâd kelâmdır. "Dört yol"dan murâd, şark, garb ve cenûb ve şimaldir. Ya'nî "Hakk'ın rahmetini ve insân-ı kâmilin vücûdunu lisânen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı şark ve garb ve cenûb ve şimâl yolu üzerine çeviriniz; belki bu yollardan size bir haber gelir!" Zîrâ insân-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilâhiyyedir. Nitekim bu Mesnevî'de cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

"Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar."

987. Her nerede latîf koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

987. Her nerede latif koku gelirse, o sır tarafına koku götürün; çünkü o tarafın âşinâsısınız.

"Latif koku"dan kasıt, kemâl sıfatlarıdır. Yani "Her kimi kemâl sıfatlarıyla nitelenmiş görürseniz, biliniz ki, o kemâl sıfatlarıyla nitelenmiş olan Hak Zâtı bu mazhardadır ve o da insân-ı kâmildir; bu sebeple ondan koku aldığınız zaman, o zuhûr sırrı tarafına yönelin; çünkü sizin hakikatiniz o sır tarafının âşinâsıdır."

"Latîf koku"dan murâd, sıfât-ı kemâliyyedir. Ya'nî "Her kimi sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, o sıfât-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zât-ı Hak bu mazhardadır ve o da insân-ı kâmildir; binâenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafına kasd edin; zîrâ sizin hakikatiniz o sır tarafının âşinâsıdır."

988. Her nerede bir kimseden bir lutuf görürsen, ola ki lutfun aslı tarafına yol bulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

988. Her nerede bir kimseden bir lütuf görürsen, ola ki lütfun aslı tarafına yol bulasın.

"Her nerede bir kimseden, bu kemâl sıfatlarından bir incelik görürsen; ola ki o inceliğin ve kemâl sıfatlarının aslı olan Hak Zâtı tarafına yol bulasın." "Asâ" fiillerden olup, "ola ki" ve "mümkündür ki" anlamlarına gelir. "Sîn" harfinin kesre ile okunması Fars kaidesine göre ve kafiyenin uyumu maksadıyla gerçekleşmiştir. Hint nüshalarında "سوى اصل لطف ره یابی بسی" şeklindedir. Yani "Lütfun aslı tarafına çok yol bulursun" demek olur.

"Her nerede bir kimseden, bu sıfât-ı kemâliyyeden bir letâfet görürsen; ola ki o letâfetin ve sıfât-ı kemâliyyenin aslı olan Zât-ı Hak tarafına yol bulasın." "Asâ" efâl-i mukārebeden olup, "ola ki” ve “câiz ki" ma'nâlarına gelir. Sînin kesriyle okunması kāide-i Fürs üzerine ve kāfiyenin tevâfuku maksadıyla vâki' olmuştur. Hind nüshalarında سوى اصل لطف ره یابی بسی sûretindedir. Ya'nî "Lutfun aslı tarafına çok yol bulursun" demek olur.

989. Bütün bu hoşlar derin bir deryâdandır; cüz'ü bırak, külle göz tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

989. Bütün bu hoşluklar derin bir deryadandır; cüz'ü bırak, külle göz tut!

Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde gördüğün bütün hoşluklar, güzellikler ve incelikler, ucu bucağı bulunmayan Yüce Allah'ın mutlak güzellik deryasındandır; bu sebeple onun cüz'ü olan bu hoşlukları, incelikleri ve güzellikleri bırak, o mutlak güzelliğe ve bu cüz'lerin bütününe göz dik! "Tarf" göz anlamına gelir.

Bu vücûd-ı izâfî âleminde gördüğün bütün hoşlar ve güzeller ve letâfetler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır; binâenaleyh onun cüz'ü olan bu hoşlukları ve letâfetleri ve güzellikleri bırak, o cemâl-i mutlaka ve bu cüz'lerin küllüne göz dik! "Tarf" göz ma'nâsınadır.

990. Halkın kavgaları güzellik içindir, bergsizliğin bergi tuba nişanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

990. Halkın kavgaları güzellik içindir, bergsizliğin bergi tuba nişanıdır.

Halkın bütün kavgaları ve mücadeleleri bu mecazî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede süslü ve görkemli birini görürlerse, onun başına üşüşürler. Aksine bu dış süsün yokluğu, azık ve fakirlik sermayesi saadet nişanıdır ve insân-ı kâmilin alâmetidir. Birinci "berg," dış süs ve ikinci "berg" azık ve zahire ve "tûbâ" saadet anlamındadır, insân-ı kâmilden kinayedir (üstü kapalı anlatım).

[989] Halkın bütün kavgaları ve mücadeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşerler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı ve sermâye-i fakrı saâdet nişânıdır ve insân-ı kâmilin alâmetidir. Birinci "berg," zînet-i zâhire ve ikinci "berg" zâd ve zahîre ve "tûbâ” saâdet ma'nâsınadır, insân-ı kâmilden kinâyedir.

991. Halkın hışımları sulh içindir; rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

991. Halkın öfkeleri barış içindir; rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır.

Halkın öfkeleri ve savaşları, barışı ve rahatı elde etmek içindir. Halbuki rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır; yani rahatsız olmadan, rahat elde edilemez ve hiç şüphe yok ki, halkın öfkeleri ve savaşları, kendilerinin rahatsızlığıdır; fakat bunu, rahatlama sebeplerinden olan barış için seçerler. Bu sebeple iki zıddın birisi, diğeri için seçilir.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve râhatı elde etmek içindir. Halbuki râhatın tuzağı dâimâ rahatsızlıktır; ya'nî rahatsız olmadan, rahat elde edilemez ve hiç şübhe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri, kendilerinin rahatsızlığıdır; fakat bunu, esbâb-ı istirahatdan olan sulh için ihtiyâr ederler. Binâenaleyh iki zıddın birisi, dîğeri için ihtiyâr olunur.

992. Her vurmak, okşamak için olur; her şikâyet şükürden âgâh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

992. Her vurmak, okşamak içindir; her şikâyet şükrü fark ettirir.

Şeriatın vurduğu darbe, ahlakı güzelleştirmek içindir; babanın evladını dövmesi, terbiye içindir ve ustanın öğrencisini dövmesi de, sanat öğretmek içindir. Ahlakı güzelleştirmek ve "Her nerede bir kimseden, bu kemal sıfatlarından bir incelik görürsen; ola ki o inceliğin ve kemal sıfatlarının aslı olan Hak Zâtı tarafına yol bulasın." "Asâ" fiil-i mukarebeden olup, "ola ki" ve "caiz ki" anlamlarına gelir. Sin harfinin kesre ile okunması Farsça kaidesi üzerine ve kafiyenin uyumu maksadıyla gerçekleşmiştir. Hint nüshalarında سوى اصل لطف ره یابی بسی şeklindedir. Yani "Lütfun aslı tarafına çok yol bulursun" demek olur.

Darb-i şer'î, tehzîb-i ahlâk içindir; babanın evladını döğmesi, terbiye içindir ve üstâdın şâkirdini döğmesi de, ta'lîm-i san'at içindir. Tehzîb-i ahlâk ve "Her nerede bir kimseden, bu sıfât-ı kemâliyyeden bir letâfet görürsen; ola ki o letâfetin ve sıfât-ı kemâliyyenin aslı olan Zât-ı Hak tarafına yol bulasın." "Asâ" efâl-i mukārebeden olup, "ola ki” ve “câiz ki" ma'nâlarına gelir. Sînin kesriyle okunması kāide-i Fürs üzerine ve kāfiyenin tevâfuku maksadıyla vâki' olmuştur. Hind nüshalarında سوى اصل لطف ره یابی بسی suretindedir. Ya'nî "Lutfun aslı tarafına çok yol bulursun" demek olur.

989. Bütün bu hoşlar derin bir deryâdandır; cüz'ü bırak, külle göz tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

989. Bütün bu hoşluklar derin bir deryadandır; cüz'ü bırak, külle göz tut!

Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde gördüğün bütün hoşluklar, güzellikler ve incelikler, ucu bucağı bulunmayan Yüce Allah'ın mutlak güzellik deryasındandır; bu sebeple onun cüz'ü olan bu hoşlukları, incelikleri ve güzellikleri bırak, o mutlak güzelliğe ve bu cüz'lerin bütününe göz dik! "Tarf" göz anlamına gelir.

Bu vücûd-ı izâfî âleminde gördüğün bütün hoşlar ve güzeller ve letâfetler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır; binâenaleyh onun cüz'ü olan bu hoşlukları ve letâfetleri ve güzellikleri bırak, o cemâl-i mutlaka ve bu cüz'lerin küllüne göz dik! "Tarf" göz ma'nâsınadır.

990. Halkın kavgaları güzellik içindir, bergsizliğin bergi tuba nişanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

990. Halkın kavgaları güzellik içindir, bergsizliğin bergi tuba nişanıdır.

Halkın bütün kavgaları ve mücadeleleri bu mecazî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede süslü ve görkemli birini görürlerse, onun başına üşüşürler. Hâlbuki bu dış güzellik, azıksızlık ve fakirlik sermayesi, saadet nişanıdır ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) alâmetidir. Birinci "berg," dış güzellik ve ikinci "berg" azık ve erzak ve "tûbâ" saadet anlamındadır, insân-ı kâmilden kinayedir.

Halkın bütün kavgaları ve mücadeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşerler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı ve sermâye-i fakrı saâdet nişânıdır ve insân-ı kâmilin alâmetidir. Birinci "berg," zînet-i zâhire ve ikinci "berg" zâd ve zahîre ve "tûbâ” saâdet ma'nâsınadır, insân-ı kâmilden kinâyedir.

991. Halkın hışımları sulh içindir; rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

991. Halkın öfkeleri barış içindir; rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır.

Halkın öfkeleri ve savaşları, barışı ve rahatı elde etmek içindir. Halbuki rahatın tuzağı daima rahatsızlıktır; yani rahatsız olmadan, rahat elde edilemez ve hiç şüphe yok ki, halkın öfkeleri ve savaşları, kendilerinin rahatsızlığıdır; fakat bunu, rahatlama sebeplerinden olan barış için seçerler. Bu sebeple iki zıddın birisi, diğeri için seçilir.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve râhatı elde etmek içindir. Halbuki râhatın tuzağı dâimâ rahatsızlıktır; ya'nî rahatsız olmadan, rahat elde edilemez ve hiç şübhe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri, kendilerinin rahatsızlığıdır; fakat bunu, esbâb-ı istirahatdan olan sulh için ihtiyâr ederler. Binâenaleyh iki zıddın birisi, dîğeri için ihtiyâr olunur.

992. Her vurmak, okşamak için olur; her şikâyet şükürden âgâh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

992. Her vurmak, okşamak içindir; her şikâyet şükürden haberdar eder.

Şeriatın emrettiği vurma, ahlakı güzelleştirmek içindir; babanın evladını dövmesi, terbiye içindir ve ustanın öğrencisini dövmesi de, sanat öğretmek içindir. Ahlakı güzelleştirmek ve terbiye ve sanat öğretmek, anlamda okşamaktır. İlahi kahr da bunun gibidir. Aynı şekilde her şikâyet, kendisinin zıddı olan şükrün varlığından haber verir.

Darb-i şer'î, tehzīb-i ahlâk içindir; babanın evladını döğmesi, terbiye içindir ve üstâdın şâkirdini döğmesi de, ta'lîm-i san'at içindir. Tehzîb-i ahlâk ve terbiye ve ta'lîm-i san'at ma'nâda okşamaktır. Kahr-ı ilâhî de bunun gibidir. Ve kezâ her şikâyet kendisinin zıddı olan şükrün vücûdundan haber verir.

993. Ey kerîm, cüz'den külle kadar koku götür; ey hakîm, zıddan zıdda kadar koku götür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

993. Ey kerem sahibi, cüz'den küll'e kadar koku götür; ey hikmet sahibi, zıttan zıtta kadar koku götür.

Ey kerem sahibi, küll olan hakiki varlığın bağıntılarından olan bu cüz'î âlemdeki savaş ve barışı, rahatlığı ve rahatsızlığı, dövmeyi ve okşamayı, şikâyeti ve şükrü ve benzeri zıt halleri gör; ve bunların kokusunu وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ yani "İşler Allah'a döner" ayet-i kerimesinin hükmüne uyarak, küll olan hakiki varlığa kadar götür; ve anla ki, bunlar o varlığın zıt sıfat ve isimlerinin eserlerindendir. Ve ey hikmet sahibi kimse, zıttan zıtta kadar koku götür de, eşyanın zıddıyla ortaya çıktığını gör!

Ey kerîm, küll olan vücûd-ı hakîkînin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz'îdeki cenk ve sulhü ve râhatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekābileyi gör; ve bunların kokusunu وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (Bakara, 2/210) ya'nî “Umûr Allah'a rücû eder" âyet-i kerîmesinin hükmüne tebean, küll olan vücûd-ı hakîkîye kadar götür; ve anla ki, bunlar o vücûdun sıfât ve esmâ-i mütekābilesi âsârındandır. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de, eşyanın zıddıyla inkişaf etti-ğini gör!

994. Kavgalar sâlim sulh getirir; yılan tutucu yârlık için yılan aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

994. Kavgalar sağlam barış getirir; yılan tutucu, dostluk için yılan aradı.

Yani "Savaşların ve kavgaların sonucunda iki taraf kuvvetten düştüğü için, sağlam ve güvenli bir barış ortaya çıkar. Aynı şekilde yılan tutucu da, o korkunç bir hizmet olan yılan aramayı ve tutmayı, ancak tuttuğu yılan kendisine dost olmak ve o sayede para kazanıp menfaat bulmak için seçer."

Ya'nî "Cenklerin ve kavgaların neticesinde iki taraf kuvvetten düştüğü ci-hetle, sağ ve sâlim sulh peyda olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hiz-met olan yılan aramayı ve tutmayı, ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp, menfaat bulmak için ihtiyâr eder."

995. Âdemî yârlık için yılan arar; gamsız bir dost için gam yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

995. İnsan, yardım için yılan arar; gamsız bir dost için gam çeker.

İnsanoğlu, geçimini sağlamak için yardım ve destek bulmak amacıyla yılan tutmanın peşinden koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam çeker. "Gamsız dost"tan kasıt yılandır; çünkü hayvan yer ve içer ve insanoğlu gibi uzun düşünceleri olmadığı için, gıdasının faydasını görüp semirir; insan ise yer ve içer ve uzun düşüncelerden ve gamlarından erir.

Ankaravî hazretleri "mâr"ı mal anlamında alıp "gamsız dost"tan kasıt da mal olduğunu açıklar. Bu şerefli beyit, Hint nüshalarında بهر بازی مار جوید آدمی غم خورد بهر امید بیغمی şeklinde yer alır. Anlamı "İnsan bir oyun için yılan arar; gamsızlık ümidi için gam çeker" demektir.

Yani "İnsanoğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp, geçimini sağladıktan sonra gamsız ve rahat olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle önce terbiye ve sanat eğitimi anlamında okşamaktır. İlahi kahr da bunun gibidir. Aynı şekilde her şikâyet, kendisinin zıddı olan şükrün varlığından haber verir.

Âdem oğlu, maîşetinin te'mîni husûsuna yârlık ve muâvenet için yılan tutmak arkasında koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. "Gamsız harîf"den murâd yılandır; zîrâ hayvan yer ve içer ve âdem oğlu gibi uzun dü-şünceleri olmadığı için, gıdâsının fâidesini görüp semirir; ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşüncelerden ve gamlarından erir.

Ankaravî hazretleri "mâr"ı mal ma'nâsına alıp "harîf-i bî-gam"dan mu-râd dahi mal olduğunu beyân buyurur. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında بهر بازی مار جوید آدمی غم خورد بهر امید بیغمی sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı " Âdemî bir oyun için yılan arar; gamsızlık ümîdi için gam yer" demek olur.

Ya'nî "Âdem oğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp, maîşetini te'mîn ettikten sonra gamsız ve müsteríh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle evve- terbiye ve ta'lîm-i san'at ma'nâda okşamaktır. Kahr-ı ilâhî de bunun gibidir. Ve kezâ her şikâyet kendisinin zıddı olan şükrün vücûdundan haber verir.

993. Ey kerîm, cüz'den külle kadar koku götür; ey hakîm, zıddan zıdda kadar koku götür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

993. Ey kerîm, cüz'den külle kadar koku götür; ey hakîm, zıddan zıdda kadar koku götür.

Ey kerîm, küll olan hakiki varlığın bağıntılarından bulunan bu cüz'î âlemdeki savaş ve barışı, rahatlığı ve rahatsızlığı, dövmeyi ve okşamayı, şikâyeti ve şükrü ve benzeri karşıt halleri gör; ve bunların kokusunu وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (Bakara, 2/210) yani “İşler Allah'a döner” ayet-i kerimesinin hükmüne uyarak, küll olan hakiki varlığa kadar götür; ve anla ki, bunlar o varlığın karşıt sıfat ve isimlerinin eserlerindendir. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de, eşyanın zıddıyla ortaya çıktığını gör!

Ey kerîm, küll olan vücûd-ı hakîkînin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz'îdeki cenk ve sulhü ve râhatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekābileyi gör; ve bunların kokusunu وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (Bakara, 2/210) ya'nî “Umûr Allah'a rücû eder" âyet-i kerîmesinin hükmüne tebean, küll olan vücûd-ı hakîkîye kadar götür; ve anla ki, bunlar o vücûdun sıfât ve esmâ-i mütekābilesi âsârındandır. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de, eşyanın zıddıyla inkişaf etti-ğini gör!

994. Kavgalar sâlim sulh getirir; yılan tutucu yârlık için yılan aradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

994. Kavgalar sağlam barış getirir; yılan tutucu, dostluk için yılan aradı.

Yani "Savaşların ve kavgaların sonucunda iki taraf kuvvetten düştüğü için, sağlam ve güvenli bir barış ortaya çıkar. Aynı şekilde yılan tutucu da, o korkunç bir hizmet olan yılan aramayı ve tutmayı, ancak tuttuğu yılan kendisine dost olmak ve o sayede para kazanıp menfaat bulmak için seçer."

Ya'nî "Cenklerin ve kavgaların neticesinde iki taraf kuvvetten düştüğü ci-hetle, sağ ve sâlim sulh peyda olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hiz-met olan yılan aramayı ve tutmayı, ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp, menfaat bulmak için ihtiyâr eder."

995. Ademî yârlık için yılan arar; gamsız bir dost için gam yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

995. İnsan, yardım için yılan arar; gamsız bir dost için gam çeker.

Adem oğlu, geçimini sağlama hususunda yardım ve destek için yılan tutmak peşinde koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam çeker. "Gamsız harîf"ten kasıt yılandır; çünkü hayvan yer ve içer ve insan oğlu gibi uzun düşünceleri olmadığı için, gıdasının faydasını görüp semirir; insan ise yer ve içer ve uzun düşüncelerden ve gamlarından erir.

Ankaravî hazretleri "mâr"ı mal anlamına alıp "harîf-i bî-gam"dan kasıtın da mal olduğunu beyan eder. Bu şerefli beyit Hind nüshalarında بهر بازی مار جوید آدمی غم خورد بهر امید بیغمی şeklinde geçmektedir. Anlamı "İnsan bir oyun için yılan arar; gamsızlık ümidi için gam çeker" demektir.

Yani "İnsan oğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp, geçimini sağladıktan sonra gamsız ve rahat olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle öncelikle onun zıddı olan gam çekicilik yapar." Bu anlamın yukarıdaki beyitler ile olan bağlantısı açıktır. "Mâr"dan ve "harîf-i bî-gam"dan kasıt, insan nefsi de olabilir; ve bu anlamın da sonraki beyitler ile çok ilişkisi vardır.

Adem oğlu, maîşetinin te'mîni husûsuna yârlık ve muâvenet için yılan tutmak arkasında koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. "Gamsız harîf"den murâd yılandır; zîrâ hayvan yer ve içer ve âdem oğlu gibi uzun dü-şünceleri olmadığı için, gıdâsının fâidesini görüp semirir; ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşüncelerden ve gamlarından erir.

Ankaravî hazretleri "mâr"ı mal ma'nâsına alıp "harîf-i bî-gam"dan mu-râd dahi mal olduğunu beyân buyurur. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında بهر بازی مار جوید آدمی غم خورد بهر امید بیغمی sûretinde vaki'dir. Ma'nâsı " Âdemî bir oyun için yılan arar; gamsızlık ümîdi için gam yer" demek olur.

Ya'nî "Âdem oğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp, maîşetini te'mîn ettikten sonra gamsız ve müsteríh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle evve- lâ onun zıddı olan gam yiyicilik yapar." Bu ma'nânın yukarıki beyitler ile olan râbıtası zâhirdir. "Mâr"dan ve "harîf-i bî-gam"dan murâd, nefs-i insânî dahi olmak câizdir; ve bu ma'nânın da âtîdeki beyitler ile münasebeti çoktur.

996. Ademî bir dağdır; nasıl meftün olur? Dağ yılana nasıl hayran olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

996. Âdemî bir dağdır; nasıl meftun olur? Dağ yılana nasıl hayran olur?

İnsanın belirlenimi (taayyün) birçok görünen ve görünmeyen kuvvetin (kuvâ) toplamıdır; ve ilahi isimlerin (esmâ-i ilâhiyye) bütünlüğüne mazhar olma yatkınlığındadır (isti'dâd). Bu belirlenim, üzerinde türlü türlü cansız varlıklar (cemâdât), bitkiler (nebâtât) ve hayvanlar (hayvânât) bulunan bir dağa benzer. Bu kuvvetler arasındaki nefsanî kuvveti (kuvve-i nefsâniyye) yılan gibidir. Gariptir ki, kendisinde bulunan birçok latif kuvveti bırakıp, bu yılan gibi olan nefsinin tutkunu ve esiri olur. Böyle koca bir dağ nasıl olup da, yılana hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûasıdır; ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvânât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsâniyyesi yılan mesâbesindedir. Garîbdir ki, kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakıp, bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. Böyle bir koca dağ nasıl olup da, yılana hayrân olur?

997. Miskin adam kendisini tanıyamadı; ziyâdelikten gelir; halbuki noksanlığa gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

997. Miskin adam kendisini tanıyamadı; fazlalıktan gelir; aksine eksikliğe gitti.

İnsan, kendisinin birçok görünen ve görünmeyen kuvvetin toplamı olduğunu ve ilahi isimlerin bütünlüğüne mazhar olma yatkınlığında bulunduğunu bilemedi; ve kendi hakikatini tanıyamadı. O çaresiz insan, böyle bir fazlalık yönünden geldiği halde, nefsani kuvvetine tutkun olmakla, eksikliğe gitti, kendisine ve kendisinin altındaki hayvanlığa meyletti.

İnsan, kendisinin birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûası olup, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdında olduğunu bilemedi; ve kendi hakîkatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldiği halde, kuvve-i nefsâniyyesine meftûn olmakla, noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

998. Ademî kendisini ucuz sattı; atlas idi, kendisini bir palasa dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

998. İnsan kendisini ucuza sattı; atlas idi, kendisini bir palasa dikti.

İnsan bu kadar görünen ve görünmeyen kuvvetleri (kuvâ-yı zâhire ve bâtıne) kendinde topladığı hâlde, kendisini bu kuvvetler arasında en aşağılık olan ve yılan derecesinde bulunan nefsânî kuvvetine sattı. Örneğin, bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı. Sa'deddîn Hamevî'nin (k.s.) rubâîsi şöyledir: "Ey insan, sen ilâhî kitabın nüshasısın; güzellik padişahının aynası sensin. Âlemde ne varsa, senden dışarıda değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara; çünkü hepsi sensin." Bu anlamın yukarıdaki beyitlerle olan bağlantısı açıktır. "Yılan"dan (mâr) ve "gamsız rakip"ten (harîf-i bî-gam) kasıt, insan nefsi de olabilir; ve bu anlamın da sonraki beyitlerle çok ilişkisi vardır.

Adem bu kadar kuvâ-yı zâhire ve bâtıneyi câmi' iken, kendisini bu kuvâ arasında en süflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsâniyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı. Rubâî-i Sa'deddîn Hamevî (k.s.): "Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshasısın; cemâl şâhının âyînesi sensin. Alemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara; zîrâ hepsi sensin." lâ onun zıddı olan gam yiyicilik yapar." Bu ma'nânın yukarıki beyitler ile olan râbıtası zâhirdir. "Mâr"dan ve "harîf-i bî-gam"dan murâd, nefs-i insânî dahi olmak câizdir; ve bu ma'nânın da âtîdeki beyitler ile münasebeti çoktur.

996. Ademî bir dağdır; nasıl meftün olur? Dağ yılana nasıl hayran olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

996. Âdemî bir dağdır; nasıl meftun olur? Dağ yılana nasıl hayran olur?

İnsanın belirlenimi (taayyün) birçok görünen ve görünmeyen kuvvetin (kuvâ) toplamıdır; ve ilahi isimlerin (esmâ-i ilâhiyye) bütünlüğüne mazhar olma yatkınlığındadır (isti'dâd). Bu belirlenim, üzerinde türlü türlü cansız varlıklar (cemâdât), bitkiler (nebâtât) ve hayvanlar (hayvânât) bulunan bir dağa benzer. Bu kuvvetler arasındaki nefsanî kuvveti (kuvve-i nefsâniyye) yılan gibidir. Gariptir ki, kendisinde bulunan birçok latif kuvveti bırakıp, bu yılan gibi olan nefsinin tutkunu ve esiri olur. Böyle koca bir dağ nasıl olup da, yılana hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûasıdır; ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvânât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsâniyyesi yılan mesâbesindedir. Garîbdir ki, kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakıp, bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. Böyle bir koca dağ nasıl olup da, yılana hayrân olur?

997. Miskin adam kendisini tanıyamadı; ziyâdelikten gelir; halbuki noksanlığa gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

997. Miskin adam kendisini tanıyamadı; fazlalıktan gelir; aksine eksikliğe gitti.

İnsan, kendisinin birçok görünen ve görünmeyen kuvvetin toplamı olduğunu ve ilahi isimlerin bütünlüğüne mazhar olma yatkınlığında bulunduğunu bilemedi; ve kendi hakikatini tanıyamadı. O çaresiz insan, böyle bir fazlalık yönünden geldiği halde, nefsani kuvvetine tutkun olmakla, eksikliğe gitti, kendisine ve kendisinin altındaki hayvanlığa meyletti.

İnsan, kendisinin birçok zâhirî ve bâtınî kuvânın hey'et-i mecmûası olup, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetine mazhariyyet isti'dâdında olduğunu bilemedi; ve kendi hakîkatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldiği halde, kuvve-i nefsâniyyesine meftûn olmakla, noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

998. Ademî kendisini ucuz sattı; atlas idi, kendisini bir palasa dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

998. İnsan kendisini ucuza sattı; atlas idi, kendisini bir palasa dikti.

İnsan bu kadar görünen ve görünmeyen kuvvetleri (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler) toplayıcı iken, kendisini bu kuvvetler arasında en aşağılık olan ve yılan seviyesinde bulunan nefsânî kuvvetine sattı. Örneğin bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı. Sa'deddîn Hamevî'nin (k.s.) rubâîsi: "Ey insan, sen ilâhî mektubun nüshasısın; güzellik padişahının aynası sensin. Âlemde her ne varsa, senden dışarıda değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara; çünkü hepsi sensin."

Adem bu kadar kuvâ-yı zâhire ve bâtıneyi câmi' iken, kendisini bu kuvâ arasında en süflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsâniyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı. Rubâî-i Sa'deddîn Hamevî (k.s.): "Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshasısın; cemâl şâhının âyînesi sensin. Alemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara; zî-râ hepsi sensin."

999. Yüz binlerce dağın yılanı onun hayranıdır; o niçin hayrân olmuştur ve yılanın muhibbidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

999. Yüz binlerce dağın yılanı onun hayranıdır; o niçin hayran olmuştur ve yılanın sevgilisidir.

Her biri hayvanî nefse sahip olan yüz binlerce dağın yılanları, ilahi isimlerin tecellilerine mazhar olma yatkınlığını taşıyan insanın hayranıdır ve hepsi kendilerini insanın aşağısında görüp kaçarlar. Hâl böyleyken o insan niçin kendi hayvanî nefsine hayran ve esir olmuş ve kendisine o yılanı dost edinmiştir?

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti'dâdını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost ittihâz etmiştir?

1000. Yılan tutucu, o ejderhayı tuttu; acib olmak için Bağdad tarafına geldi. [1003]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1000. Yılan tutucu, o ejderhayı tuttu; şaşırtmak için Bağdat tarafına geldi.

Bu şerefli beyitte kıssanın görünen anlamı açıklanır; işarî (sembolik) anlamı yukarıdaki açıklamalardan anlaşılır.

Bu beyt-i şerîfde kıssanın zâhiri beyân buyurulur; ma'nâ-yı işârîsi yukarıdaki îzâhâtdan anlaşılır.

1001. Ev direği gibi bir ejderhâyı, bir hengâme için çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1001. Ev direği gibi bir ejderhayı, bir hengâme için çekti.

"Hengâme" halkın toplanma ve bir araya gelme yeri, oyuncuların sahnesi ve kıssa anlatanlar ile havas okuyucular anlamındadır.

"Hengâme" mecma' ve cem'iyyet-i halk ve oyuncuların sahnesi ve kıssa nakl ediciler ve havâs okuyucular ma'nâsınadır.

1002. "Ölmüş ejderhâyı getirmişim, onun şikârında ben ciğerler yemişim" diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1002. "Ölmüş ejderhayı getirmişim, onun avında ben ciğerler yemişim" diye.

"Ciğer" gam, keder ve zorluk anlamındadır. Yani "O yılan avcısı adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve büyük bir ejderhayı birçok zahmet ve zorlukla avladım ve öldürüp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı şaşkınlığa ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdat'a getirdi."

"Ciğer" gam ve gussa ve meşakkat ma'nâsınadır. Ya'nî "O yılan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı birçok zahmet ve meşakkatle avladım ve öldürüp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdad'a getirdi."

1003. O onu ölmüş zannederdi ve fakat diri idi; ve o onu iyiden iyiye görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1003. O, onu ölmüş zannederdi, fakat diri idi; ve o, onu iyice görmedi.

1004. O soğuklardan ve kardan donmuş idi; diri idi ve ölmüş şekilde görünür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1004. O, soğuklardan ve kardan donmuş idi; diri idi ve ölmüş şekilde görünür idi.

1005. Alem donmuştur; ve onun adı cemâddır; ey üstâd, câmid donmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1005. Âlem donmuştur; ve onun adı cemâddır; ey üstat, câmid donmuş olur.

999. Yüz binlerce dağın yılanı onun hayranıdır; o niçin hayrân olmuştur ve yılanın muhibbidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

999. Yüz binlerce dağın yılanı onun hayranıdır; o niçin hayran olmuştur ve yılanın sevgilisidir.

Her biri hayvanî nefse sahip olan yüz binlerce dağın yılanları, ilahi isimlerin tecellilerine mazhar olma yatkınlığını taşıyan insanın hayranıdır ve hepsi kendilerini insanın aşağısında görüp kaçarlar. Hâl böyleyken o insan niçin kendi hayvanî nefsine hayran ve esir olmuş ve kendisine o yılanı dost edinmiştir?

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti'dâdını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost ittihâz etmiştir?

1000. Yılan tutucu, o ejderhayı tuttu; acib olmak için Bağdad tarafına geldi. [1003]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1000. Yılan tutucu, o ejderhayı tuttu; şaşırtmak için Bağdat tarafına geldi.

Bu şerefli beyitte kıssanın görünen anlamı açıklanır; işarî (sembolik) anlamı yukarıdaki açıklamalardan anlaşılır.

Bu beyt-i şerîfde kıssanın zâhiri beyân buyurulur; ma'nâ-yı işârîsi yukarıdaki îzâhâtdan anlaşılır.

1001. Ev direği gibi bir ejderhâyı, bir hengâme için çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1001. Ev direği gibi bir ejderhayı, bir hengâme (kalabalık, halk topluluğu, oyuncuların sahnesi, kıssa anlatanlar ve havâs okuyucular anlamlarına gelen bir kelime) için çekti.

"Hengâme" halkın toplanma yeri ve kalabalığı, oyuncuların sahnesi ve kıssa anlatanlar ile havâs okuyucular anlamlarına gelir.

“Hengâme” mecma' ve cem'iyyet-i halk ve oyuncuların sahnesi ve kıssa nakl ediciler ve havâs okuyucular ma'nâsınadır.

1002. "Ölmüş ejderhâyı getirmişim, onun şikârında ben ciğerler yemişim" diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1002. "Ölmüş ejderhayı getirmişim, onun avında ben ciğerler yemişim" diye.

"Ciğer" gam, keder ve meşakkat anlamındadır. Yani "O yılan tutucu adam, halkı başına toplayıp, 'İşte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhayı birçok zahmet ve meşakkatle avladım ve öldürüp getirdim' diye, hüner göstermek ve halkı hayrete düşürmek için yılanı Bağdat'a getirdi."

“Ciğer” gam ve gussa ve meşakkat ma'nâsınadır. Ya'nî “O yılan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı birçok zahmet ve meşakkatle avladım ve öldürüp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdad'a getirdi.”

1003. O onu ölmüş zannederdi ve fakat diri idi; ve o onu iyiden iyiye görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1003. O, onu ölmüş zannederdi, fakat diri idi; ve o, onu iyice görmedi.

1004. O soğuklardan ve kardan donmuş idi; diri idi ve ölmüş şekilde görünür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1004. O, soğuklardan ve kardan donmuş idi; diri idi ve ölmüş şekilde görünür idi.

1005. Âlem donmuştur; ve onun adı cemâddır; ey üstâd, câmid donmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1005. Âlem donmuştur; ve onun adı cemâddır (cansız varlık); ey üstat, câmid (donuk) donmuş olur.

1006. Dur! Tâ ki haşır günü aşikâr gelsin, tâ ki cism-i cihanın hareketini göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1006. Dur! Tâ ki haşır günü açıkça gelsin, tâ ki cihanın cisminin hareketini göresin.

Bilinmeli ki, sırası geldikçe çeşitli yerlerde de açıklandığı üzere varlık ve mevcudiyet birdir, o da Hakk'ın hakiki varlığıdır. Bizim âlemimiz ve sonsuz uzaydaki yoğun âlemler, o hakiki varlığın bağıntılarından ve onun yoğunlukla mertebelere inişinden ibarettir; ve hakiki varlığın sübutî sıfatları vardır ki, onlar da Hayat, İlim ve İşitme, Görme, İrade, Kudret ve Kelâm ve Tekvin'dir. Şimdi hakiki varlığın şehadet mertebesine inişinde cansız, bitki, hayvan ve insan olarak dört sınıf oluşmuştur. Hayat sıfatı cansız sınıfında gizli ve örtülü, bitkilerde büyüme şeklinde hissedilir, hayvanlarda açıkça belirgin ve insanda daha da belirgindir. Diğer sıfatların bağıntıları da böyledir. Bu âlem yoğun ve donuk olduğundan, onlarda bu sıfatların eserleri yoktur zannedilir; fakat görünürlük gizliliğe ve mülk melekûta (gayb âlemine) dönüştüğü zaman, donuk ve katı olan cihanın cisminin hayatı ve hareketi açıkça belirir; ve dünyada varlığı inkâr edilen haller, melekût âleminde müşahade olunur. Nasıl ki âsilerin uzuvları ve organları, isyanlarına şahitlik edip söyleyeceklerdir. Ve bu anlam Fussilet sûresinde beyan buyurulur: حَتَّى إِذا جَاؤُهَا شهد عليهم سمعهم و أبصارهم وَ جُلُودُهُم بما كَانُوا يَعْمَلُونَ وَقَالُوا الجُلُودهمْ لم شَهِدتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/20,21) Yani "Hesap gününe geldikleri zaman kulakları ve gözleri ve uzuvları yaptıkları amellerine, aleyhlerine olarak şahitlik ederler; ve onlar uzuvlarına derler ki: "Niçin bizim aleyhimize şahitlik ettiniz?" Onlar derler ki: "Her şeyi konuşturan Yüce Allah, bizi de konuşturdu."

Ma'lûm olsun ki, sırası düşdükçe muhtelif mahallerde de îzah olunduğu üzere vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-ı hakîkînin izâfâtından ve onun bi'l-kesâfe merâtibe tenezzülünden ibârettir; ve vücûd-ı hakîkînin sıfât-ı sübûtiyyesi vardır ki, onlar da Hayât, İlim ve Sem', Basar, İrâde, Kudret ve Kelâm ve Tekvîn'dir. İmdi vücûd-ı hakîkînin mertebe-i şehadete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvan ve insan olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayât cemâd sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümüv sûretiyle mahsüs, hayvânatda zâhir ve insanda azhardır. Sıfât-ı sâirenin nisbetleri de böyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid olduğundan, onlarda bu sıfatların âsârı yoktur zannolunur; fakat zuhûr butûna ve mülk melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur; ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtda müşâhede olunur. Nitekim âsîlerin a'zâ ve cevârihi, isyânlarına şehadet edip söyliyeceklerdir. Ve bu ma'nâ sûre-i Fussilet'de beyan buyurulur: حَتَّى إِذا جَاؤُهَا شهد عليهم سمعهم و أبصارهم وَ جُلُودُهُم بما كَانُوا يَعْمَلُونَ وَقَالُوا الجُلُودهمْ لم شَهِدتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/20,21) Ya'nî "Yevm-i hesaba geldikleri vakit kulakları ve gözleri ve a'zâları yaptıkları amellerine, aleyhlerine olarak şehadet ederler; ve onlar a'zâlarına derler ki: "Niçin bizim aleyhimize şehadet ettiniz?" Onlar derler ki: "Her şeyi söyleten Allah Teâlâ, bizi de söyletti."

1007. Vaktaki Mûsa'nın asası burada yılan oldu, akla sakinlerden ihbar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1007. Musa'nın asası burada yılan olunca, akla sakinlerden haber verildi.

Cansız varlık sınıfından olan Musa (a.s.)'ın asası, bu maddi yoğunluk âlemi olan dünyada yılan oldu ve içindeki hayat ortaya çıktı; bu durum, sakinlerin yani cansızların iç hallerinden insan aklına haber vermek oldu.

Vaktâki cemâd sınıfından olan Mûsâ (a.s.)ın asâsı, bu âlem-i kesâfet olan dünyâda yılan oldu ve bâtınındaki hayât zuhûra geldi; bu hâl, sâkinlerin ya'nî câmidlerin ahvâl-i bâtınelerinden akl-ı beşere haber vermek oldu.

1008. Bir toprak parçasısın, seni nasıl âdem yaptı? Bütün topraklara ma'rifet lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1008. Bir toprak parçasısın, seni nasıl insan yaptı? Bütün topraklara marifet (Allah'ı bilme) lazımdır.

Ey insan, senin bu bedenin bir toprak parçası değil midir? Ve sen yeryüzünün cevherinden meydana gelmiş değil misin? Sen cansız bir toprak parçası iken, Yüce Allah

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teâlâ

1006. Dur! Tâ ki haşır günü aşikâr gelsin, tâ ki cism-i cihanın hareketini göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1006. Dur! Tâ ki haşır günü açıkça gelsin, tâ ki cihanın cisminin hareketini göresin.

Bilinmeli ki, sırası geldikçe çeşitli yerlerde de açıklandığı üzere varlık ve mevcudiyet birdir, o da Hakk'ın hakiki varlığıdır. Bizim âlemimiz ve sonsuz uzaydaki yoğun âlemler, o hakiki varlığın bağıntılarından ve onun yoğunlukla mertebelere inişinden ibarettir; ve hakiki varlığın sübutî sıfatları vardır ki, onlar da Hayat, İlim ve İşitme, Görme, İrade, Kudret ve Kelâm ve Tekvin'dir. Şimdi hakiki varlığın şehadet mertebesine inişinde cansız, bitki, hayvan ve insan olarak dört sınıf oluşmuştur. Hayat sıfatı cansız sınıfında gizli ve örtülü, bitkilerde büyüme şeklinde hissedilir, hayvanlarda açıkça belirgin ve insanda daha da belirgindir. Diğer sıfatların bağıntıları da böyledir. Bu âlem yoğun ve donuk olduğundan, onlarda bu sıfatların eserleri yoktur zannedilir; fakat görünürlük gizliliğe ve mülk melekûta (gayb âlemine) dönüştüğü zaman, donuk ve katı olan cihanın cisminin hayatı ve hareketi açıkça belirir; ve dünyada varlığı inkâr edilen haller, melekût âleminde müşahade olunur. Nasıl ki âsilerin uzuvları ve organları, isyanlarına şahitlik edip söyleyeceklerdir. Ve bu anlam Fussilet sûresinde beyan buyurulur: حَتَّى إِذا جَاؤُهَا شهد عليهم سمعهم و أبصارهم وَ جُلُودُهُم بما كَانُوا يَعْمَلُونَ وَقَالُوا الجُلُودهمْ لم شَهِدتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/20,21) Yani "Hesap gününe geldikleri zaman kulakları ve gözleri ve uzuvları yaptıkları amellerine, aleyhlerine olarak şahitlik ederler; ve onlar uzuvlarına derler ki: "Niçin bizim aleyhimize şahitlik ettiniz?" Onlar derler ki: "Her şeyi konuşturan Yüce Allah, bizi de konuşturdu."

Ma'lûm olsun ki, sırası düşdükçe muhtelif mahallerde de îzah olunduğu üzere vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-ı hakîkînin izâfâtından ve onun bi'l-kesâfe merâtibe tenezzülünden ibârettir; ve vücûd-ı hakîkînin sıfât-ı sübûtiyyesi vardır ki, onlar da Hayât, İlim ve Sem', Basar, İrâde, Kudret ve Kelâm ve Tekvîn'dir. İmdi vücûd-ı hakîkînin mertebe-i şehadete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvan ve insan olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayât cemâd sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümüv sûretiyle mahsüs, hayvânatda zâhir ve insanda azhardır. Sıfât-ı sâirenin nisbetleri de böyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid olduğundan, onlarda bu sıfatların âsârı yoktur zannolunur; fakat zuhûr butûna ve mülk melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur; ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtda müşâhede olunur. Nitekim âsîlerin a'zâ ve cevârihi, isyânlarına şehadet edip söyliyeceklerdir. Ve bu ma'nâ sûre-i Fussilet'de beyan buyurulur: حَتَّى إِذا جَاؤُهَا شهد عليهم سمعهم و أبصارهم وَ جُلُودُهُم بما كَانُوا يَعْمَلُونَ وَقَالُوا الجُلُودهمْ لم شَهِدتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/20,21) Ya'nî "Yevm-i hesaba geldikleri vakit kulakları ve gözleri ve a'zâları yaptıkları amellerine, aleyhlerine olarak şehadet ederler; ve onlar a'zâlarına derler ki: "Niçin bizim aleyhimize şehadet ettiniz?" Onlar derler ki: "Her şeyi söyleten Allah Teâlâ, bizi de söyletti."

1007. Vaktaki Mûsa'nın asası burada yılan oldu, akla sakinlerden ihbar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1007. Musa'nın asası burada yılan olunca, akla sakinlerden haber verildi.

Cansız varlık sınıfından olan Musa (a.s.)'ın asası, bu maddi yoğunluk âlemi olan dünyada yılan oldu ve içindeki hayat ortaya çıktı; bu durum, sakinlerin yani cansızların iç hallerinden insan aklına haber vermek oldu.

Vaktâki cemâd sınıfından olan Mûsâ (a.s.)ın asâsı, bu âlem-i kesâfet olan dünyâda yılan oldu ve bâtınındaki hayât zuhûra geldi; bu hâl, sâkinlerin ya'nî câmidlerin ahvâl-i bâtınelerinden akl-ı beşere haber vermek oldu.

1008. Bir toprak parçasısın, seni nasıl âdem yaptı? Bütün topraklara ma'rifet lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1008. Bir toprak parçasısın, seni nasıl âdem yaptı? Bütün topraklara marifet lazımdır.

Ey insan, senin bu bedenin bir toprak parçası değil midir? Ve sen arzın cevherinden (özünden) meydana gelmiş değil misin? Sen cansız bir toprak parçası iken, Yüce Allah seni nasıl idrak ve marifet sahibi bir insan yaptı? Bundan anla ki, bütün topraklara da, senin gibi marifet ve idrak gerekir. Bilinmeli ki, cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlar, kendilerini yaratan Rablerini, doğal ve fıtrî marifetle bilirler; ve bunun böyle olduğu fikren ve hayal yoluyla değil, keşfen, yani zevk yoluyla, müşahedeyle ve açık delille sabittir. Şimdi, bütün varlıkların canlı olduğu hakkındaki naklî delil, Yüce Allah'ın "Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'a secde eder." (Ra'd, 13/15) ve "Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler." (Cum'a, 62/1) ve "O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ, 17/44) ayet-i kerimeleridir; çünkü göklerde ve yerdeki varlıkların hepsi secde ve tesbih edebilmek için canlı olmaları lazımdır; ve keşif ehli (hakikatleri manevî yolla idrak edenler) katında da varlıkların hepsi canlıdır. Onlar bunu müşahede ederler. Ve aklî delil de şudur ki, varlık birdir; o da Hakk'ın varlığıdır; eşyanın varlığı ise, Hakk'ın varlığına nispet edilen itibari (göreceli) bir varlıktır. Varlık, tek olan Hakk'ın varlığı olunca, Hakk'ın Hayatı ve İlmi, evrendeki bütün zerrelere yayılmış olur. Şu kadar var ki, mahallin ve mazharların (tecelli yerlerinin) belirlenimi uygun olmadıkça, hayat ve idrak o mazharın içinde gizli kalır.

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teâlâ hazretleri seni nasıl idrâk ve ma'rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki, bütün topraklara da, senin gibi ma'rifet ve idrâk îcâb eder. Ma'lûm olsun ki, cemâdât ve nebâtât ve hayvânât, kendilerini halk eden Rab'lerini, ma'rifet-i tabiiyye-i fitriyye ile ârifdir; ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyîlen değil, keşfen, ya'nî zevkan ve şühûden ve açık delîl ile sâbittir. İmdi kâffe-i mevcûdâtın zî-hayât olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri'nin وَ لِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ (Ra'd, 13/15) ["Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'a secde eder."] ve يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ (Cum'a, 62/1) ["Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler."] ve وَ إِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ["O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur".] âyet-i kerîmeleridir; zîrâ semâvât ve arzdaki mevcûdâtın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayât olmaları lâzımdır; ve ehl-i keşf indinde de mevcûdâtın kâffesi zî-hayâttır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk'ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise, vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârîdir. Vücûd, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk'ın Hayât'ı ve İlm'i, cemî'-i zerrât-ı kevniyyeye sârî olmuş olur. Şu kadar ki, mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayât ve idrâk o mazharın bâtınında kalır.

1009. Bu taraftan ölmüştürler ve o taraftan diridirler; bu tarafta sakit ve o tarafda söyleyicidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1009. Bu taraftan ölmüşlerdir ve o taraftan diridirler; bu tarafta suskun ve o tarafta konuşucudurlar.

Cansız varlıklar bu mülk ve şehadet âlemi tarafından bakılırsa ölü halindedirler ve melekût âlemi tarafından bakılırsa diridirler; ve aynı şekilde şehadet âleminde suskun ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat melekût âlemi tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü hâlindedirler ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler; ve kezâ âlem-i şehâdetde sâkit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

1010. Onları o taraftan, bizim tarafımıza gönderdiği vakit, o asâ bizim tarafımızda ejderha olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1010. Onları o taraftan, bizim tarafımıza gönderdiği vakit, o asa bizim tarafımızda ejderha olur.

Yüce Allah, cansız olan şeyleri melekûtiyetleri (gayb âlemine ait yönleri) cihetinden bizim tarafımıza, yani şehadet âlemine (görünen dünyaya) gönderdiği vakit, o cansız olan Musa (a.s.)'ın asası bizim tarafımızda ve şehadet âleminde ejderha olarak ortaya çıkar; ve onun bâtınında (içinde) hayat meydana gelir. Yüce Allah seni nasıl idrak ve marifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki, bütün topraklara da, senin gibi marifet ve idrak icap eder. Bilinmeli ki, cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlar, kendilerini yaratan Rab'lerini, doğal ve fıtrî marifet ile bilirler; ve bunun böyle olduğu fikren ve tahayyülen değil, keşfen, yani zevken ve müşahade ile ve açık delil ile sabittir. Şimdi bütün varlıkların canlı olduğu hakkındaki naklî delil, Yüce Allah'ın "Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'a secde eder." (Ra'd, 13/15) ve "Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler." (Cum'a, 62/1) ve "O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ, 17/44) ayet-i kerimeleridir; çünkü göklerde ve yerdeki varlıkların hepsi secde ve tesbih edebilmek için canlı olmaları lazımdır; ve keşif ehli (hakikatleri keşfedenler) nezdinde de varlıkların hepsi canlıdır. Onlar bunu müşahade ederler. Ve aklî delil de şudur ki, varlık birdir; o da Hakk'ın varlığıdır; eşyanın varlığı ise, Hakk'ın varlığına izafe edilen itibarî (gerçek olmayan, sadece sanıda var olan) bir varlıktır. Varlık, tek olan Hakk'ın varlığı olunca, Hakk'ın Hayatı ve İlmi, evrendeki bütün zerrelere yayılmış olur. Şu kadar var ki, mahallin (varlığın ortaya çıktığı yerin) ve mazharların (varlığın tecelli ettiği yerlerin) belirlenimi müsait olmadıkça, hayat ve idrak o mazharın bâtınında kalır.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza, ya'nî âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, o câmid olan asâ-yı Mûsâ (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdetde ejderha olarak zâhir olur; ve onun bâtınında hayât meydana çıkar. hazretleri seni nasıl idrâk ve ma'rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki, bütün topraklara da, senin gibi ma'rifet ve idrâk îcâb eder. Ma'lûm olsun ki, cemâdât ve nebâtât ve hayvânât, kendilerini halk eden Rab'lerini, ma'rifet-i tabiiyye-i fitriyye ile ârifdir; ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyîlen değil, keşfen, ya'nî zevkan ve şühûden ve açık delîl ile sâbittir. İmdi kâffe-i mevcûdâtın zî-hayât olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri'nin وَ لِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ (Ra'd, 13/15) ["Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'a secde eder."] ve يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ (Cum'a, 62/1) ["Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler."] ve وَ إِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ["O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur".] âyet-i kerîmeleridir; zîrâ semâvât ve arzdaki mevcûdâtın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayât olmaları lâzımdır; ve ehl-i keşf indinde de mevcûdâtın kâffesi zî-hayâttır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk'ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise, vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârîdir. Vücûd, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk'ın Hayât'ı ve İlm'i, cemî'-i zerrât-ı kevniyyeye sârî olmuş olur. Şu kadar ki, mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayât ve idrâk o mazharın bâtınında kalır.

1009. Bu taraftan ölmüştürler ve o taraftan diridirler; bu tarafta sakit ve o tarafda söyleyicidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1009. Bu taraftan ölmüşlerdir ve o taraftan diridirler; bu tarafta suskun ve o tarafta konuşucudurlar.

Cansız varlıklar bu mülk ve şehadet âlemi tarafından bakılırsa ölü halindedirler ve melekût âlemi tarafından bakılırsa diridirler; ve aynı şekilde şehadet âleminde suskun ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat melekût âlemi tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü hâlindedirler ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler; ve kezâ âlem-i şehâdetde sâkit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

1010. Onları o taraftan, bizim tarafımıza gönderdiği vakit, o asâ bizim tarafımızda ejderha olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1010. Onları o taraftan, bizim tarafımıza gönderdiği zaman, o asa bizim tarafımızda ejderha olur.

Yüce Allah, cansız olan şeyleri melekût (varlıkların iç yüzü, görünmeyen âlem) yönünden bizim tarafımıza, yani görünen âleme gönderdiği zaman, o cansız olan Musa (a.s.)'ın asası bizim tarafımızda ve görünen âlemde ejderha olarak ortaya çıkar; ve onun bâtınında hayat meydana gelir.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza, ya'nî âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, o câmid olan asâ-yı Mûsâ (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdetde ejderha olarak zâhir olur; ve onun bâtınında hayât meydana çıkar.

1011. Dağlar dahi lahn-i Dâvûdî eder; demir cevheri elde mumluk eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1011. Dağlar dahi Davud'un nağmesini söyler; demir cevheri elinde mum gibi yumuşar.

Bu şerefli beyitte Sebe suresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَالنَّالَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Yani "Biz tarafımızdan Davud'a bir lütuf verdik ve dedik ki: Ey dağlar ve kuşlar, onun tesbih ve nağmesine sesinizle karşılık verin; ve biz demiri ona yumuşak yaptık." Yani dağlar cansız ve kuşlar konuşamayan varlıklar oldukları halde Davud (a.s.)'ın terennümlerle yaptığı tesbihleri ve münacatları tekrarlarlardı; ve demirin demirliği gidip, onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Sebe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَالنَّالَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Ya'nî “Biz tarafımızdan Dâvûd'a bir fazl verdik ve dedik ki: Ey dağlar ve kuşlar onun tesbîh ve nâğmesine sadânız ile rücû' edin; ve biz demiri ona yumuşak yaptık." Ya'nî dağlar câmid ve kuşlar gayr-i nâtık oldukları halde Dâvûd (a.s.)ın terennümât ile vâki' olan tesbihât ve münâcâtını tekrâr ederlerdi; ve demirin demirliği gidip, onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

1012. Rüzgâr Süleyman'a mensub hamal olur, deniz Mûsâ ile bir söz bilici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1012. Rüzgâr Süleyman'a ait hamal olur, deniz Musa ile bir söz bilici olur.

Bu şerefli beytin birinci mısraında, Sebe suresinde geçen وَ لِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe', 34/12) yani "Biz Süleyman'a rüzgârı boyun eğdirdik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" ayet-i kerimesine; ve ikinci mısraında da وَ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (Şuarâ, 26/63) yani “Biz Musa'ya dedik ki, denize asan ile vur; vurdu, deniz ayrıldı; her bir ayrılması büyük dağ gibi oldu" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani “Rüzgâr ve deniz cansız varlıklardan oldukları halde, her biri kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itaat ettiler."

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Sebe'de vâki' وَ لِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe', 34/12) ya'nî "Biz Süleymân'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısra'da da وَ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (Şuarâ, 26/63) ya'nî “Biz Mûsâ'ya dedik ki, denize asân ile vur; vurdu, deniz ayrıldı; her bir ayrılması azîm dağ gibi oldu" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî “Rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itâat eylediler."

1013. Ay Ahmed ile işaret görücü olur; ateş İbrâhîm için nesrîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1013. Ay Ahmed ile işaret görücü olur; ateş İbrâhîm için nesrîn olur.

Ay, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek parmaklarıyla meydana gelen işaretini görüp yarılır. Nasıl ki ayet-i kerimede اقتربت الساعة وانشق القمر (Kamer, 54/1) yani "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" buyurulur. Ve Nemrud'un ateşi İbrahim-i Halil (a.s.) için nesrin, yani güzel kokulu beyaz gül olur.

Ay, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek parmaklarıyla vâki' olan işâretini görüp yarılır. Nitekim âyet-i kerîmede اقتربت الساعة وانشق القمر (Kamer, 54/1) ya'nî "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" buyurulur. Ve Nemrûd'un ateşi İbrâhîm-i Halîl (a.s.) için nesrîn, ya'nî güzel kokulu beyaz gül olur.

1014. Toprak Kārûn'u yılan gibi içeriye çeker; hannâne direği rüşde gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1014. Toprak Kārûn'u yılan gibi içeriye çeker; hannâne direği olgunlaşır.

Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamanında zengin bir kimseydi; Mûsâ (a.s.)a karşı çıkması yüzünden yere battı. Nitekim ayet-i kerîmede فَخَسَفْناً به و بداره الأَرْضَ (Kasas, 28/81) yani "Biz onu ve evini yere batırdık" buyurulur. Kıssasının ayrıntısı tefsirlerde zikredilmiştir.

Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamânında mâldâr bir kimse idi; Mûsâ (a.s.)a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerîmede فَخَسَفْناً به و بداره الأَرْضَ (Kasas, 28/81) ya'nî "Biz onu ve evini yere batırdık" buyurulur. Kıssasının tafsili tefsîrlerde mezkûrdur.

1011. Dağlar dahi lahn-i Dâvûdî eder; demir cevheri elde mumluk eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1011. Dağlar dahi Davud'un nağmesini söyler; demir cevheri elinde mum gibi yumuşar.

Bu şerefli beyitte Sebe suresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَالنَّالَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Yani "Biz tarafımızdan Davud'a bir lütuf verdik ve dedik ki: Ey dağlar ve kuşlar, onun tesbih ve nağmesine sesinizle karşılık verin; ve biz demiri ona yumuşak yaptık." Yani dağlar cansız ve kuşlar konuşamayan varlıklar oldukları halde Davud (a.s.)'ın terennümlerle yaptığı tesbihleri ve münacatları tekrarlarlardı; ve demirin demirliği gidip, onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Sebe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَالنَّالَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Ya'nî “Biz tarafımızdan Dâvûd'a bir fazl verdik ve dedik ki: Ey dağlar ve kuşlar onun tesbîh ve nâğmesine sadânız ile rücû' edin; ve biz demiri ona yumuşak yaptık." Ya'nî dağlar câmid ve kuşlar gayr-i nâtık oldukları halde Dâvûd (a.s.)ın terennümât ile vâki' olan tesbihât ve münâcâtını tekrâr ederlerdi; ve demirin demirliği gidip, onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

1012. Rüzgâr Süleyman'a mensub hamal olur, deniz Mûsâ ile bir söz bilici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1012. Rüzgâr Süleyman'a ait bir hamal olur, deniz Musa ile bir söz bilici olur.

Bu şerefli beytin birinci mısraında, Sebe suresinde geçen وَ لِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe', 34/12) yani "Biz Süleyman'a rüzgârı boyun eğdirdik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" ayet-i kerimesine; ve ikinci mısraında da وَ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ كُلُّ فَرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (Şuarâ, 26/63) yani "Biz Musa'ya dedik ki, denize asan ile vur; vurdu, deniz ayrıldı; her bir ayrılması büyük dağ gibi oldu" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Rüzgâr ve deniz cansız varlıklardan oldukları halde, her biri kendilerine tebliğ edilen emirleri idrak edip itaat ettiler."

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Sebe'de vâki' وَ لِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe', 34/12) ya'nî "Biz Süleymân'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısra'da da وَ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ كُلُّ فَرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (Şuarâ, 26/63) ya'nî “Biz Mûsa'ya dedik ki, denize asân ile vur; vurdu, deniz ayrıldı; her bir ayrılması azîm dağ gibi oldu" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî “Rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itâat eylediler."

1013. Ay Ahmed ile işaret görücü olur; ateş İbrâhîm için nesrîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1013. Ay, Ahmed ile işaret görücü olur; ateş İbrâhîm için nesrîn olur.

Ay, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek parmaklarıyla meydana gelen işaretini görüp yarılır. Nitekim ayet-i kerimede اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) yani "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" buyurulur. Ve Nemrud'un ateşi İbrahim-i Halil (a.s.) için nesrîn, yani güzel kokulu beyaz gül olur.

Ay, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek parmaklarıyla vâki' olan işâretini görüp yarılır. Nitekim âyet-i kerîmede اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) ya'nî "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" buyurulur. Ve Nemrûd'un ateşi İbrâhîm-i Halîl (a.s.) için nesrîn, ya'nî güzel kokulu beyaz gül olur.

1014. Toprak Kārûn'u yılan gibi içeriye çeker; hannâne direği rüşde gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1014. Toprak Karun'u yılan gibi içeriye çeker; hannâne direği olgunlaşır.

Karun, Musa (a.s.) zamanında zengin bir kişiydi; Musa (a.s.)'a karşı gelmesi yüzünden yere battı. Nasıl ki ayet-i kerimede "Biz onu ve evini yere batırdık" (Kasas, 28/81) buyurulur. Kıssasının ayrıntısı tefsirlerde zikredilmiştir. "Hannâne" inleyen anlamına gelip, saadet devrinde şanlı peygamber Efendimiz'in mescid-i şeriflerinde dayanıp hutbe okuduğu bir direğin adıdır.

Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamânında mâldâr bir kimse idi; Mûsâ (a.s.)a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerîmede فَخَسَفْنَا بِهِ وَ بِدَارِهِ الْأَرْضَ (Kasas, 28/81) ya'nî "Biz onu ve evini yere batırdık" buyurulur. Kıssasının tafsili tefsîrlerde mezkûrdur. “Hannâne” nevha edici ma'nâsına olup, zamân-ı saâdetde Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in mescid-i şerîflerinde dayanıp hutbe okuduğu bir direğin adıdır.

1015. Taş Ahmed'e bir selâm eder; dağ Yahya'ya bir haber eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1015. Taş Ahmed'e bir selâm eder; dağ Yahya'ya bir haber eder.

Yani hadîs-i şerîfte haber verildiği üzere, taşlar Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'e selâm verir; ve dağ, Yahudilerin elinden kaçışı üzerine Yahya (a.s.)a "Bana kaç!" diye haber verir. Bu beyitlerde cansız varlıkların (cemâdât) konuşmalarına işaret edilir.

Ya'nî hadîs-i şerîfde ihbâr buyurulduğu üzere, taşlar Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'e selâm verir; ve dağ, yahûdîlerin elinden firârı üzerine Yahya (a.s.)a “Bana kaç!” diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyurulur.

1016. Biz işiticiyiz ve görücüyüz ve latîfiz; biz size nâ-mahremleriz ve sakitiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1016. Biz işiticiyiz ve görücüyüz ve latîfiz; biz size nâ-mahremleriz ve sessiziz.

Yukarıdan beri meydana gelen açıklamalardan anlaşılacağı üzere cansız varlıklar, "Biz işitir ve görürüz ve latîfiz; fakat ey dış görünüşe takılıp kalanlar, biz sizlere karşı yabancı ve sessiz bir haldeyiz" derler.

Yukarıdan beri vâki' olan îzâhâttan anlaşılacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz; fakat ey ehl-i sûret, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

1017. “Mâdemki siz cemâdlık tarafına gidiyorsunuz, nasıl cemadların canının mahremi olursunuz?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1017. “Mademki siz cansızlık tarafına gidiyorsunuz, nasıl cansızların canının mahremi olursunuz?”

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) buyururlar ki: “Ey dış görünüşe önem verenler, mademki siz cansızlık ve cismaniyet tarafına yöneliyorsunuz; ve mülk âleminin tabiî kanunları ile sınırlanmış bulunuyorsunuz ve melekût âleminin (görünmeyen, ruhani âlem) halleri size karşı gizli kalıyor; o halde nasıl cansızların canının ve bâtınının (iç yüzünün) mahremi olursunuz?”

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: “Ey ehl-i sûret, mâdemki siz cemâdlık ve cismâniyet tarafına meyl ediyorsunuz; ve âlem-i mülkün kavânîn-i tabîiyyesi ile mukayyed bulunuyorsunuz ve âlem-i melekûtun ahvâli size karşı mestûr kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?”

1018. Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; âlemin eczâsının gulgulesini işitiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1018. Cansızlık âleminden canlar âlemine geçiniz; âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz.

1019. Cemâdâtın tesbihi sana açık gelir; seni te'vîllerin vesvesesi kapmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1019. Cansız varlıkların tesbihi sana açık gelir; seni yorumların vesvesesi kapmaz.

Yani, “Ey Hakk Yolcusu, sen cansız varlıklar âleminden, ruhlar âlemine ve melekût âlemine hâl ve zevk olarak yönelirsen, cansız varlıkların tesbihi sana açıkça görünür.” Yani görünen ve görünmeyen kulakların birleşip, onların tesbihlerini görünen dil ile gerçekleşen tesbihler gibi işitirsin; ve artık zahir uleması (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) gibi وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) yani “Allah'ı hamd ile tesbih

Ya'nî, “Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemâdâtın tesbihi sana açık olarak zâhir olur.” Ya'nî zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbihlerini lisân-ı zâhir ile vâki' olan tesbihât gibi işitirsin; ve artık ulemâ-yı zahir gibi وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Hakk'ı hamd ile tesbih

1015. Taş Ahmed'e bir selâm eder; dağ Yahya'ya bir haber eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1015. Taş Ahmed'e bir selâm eder; dağ Yahya'ya bir haber eder.

Yani hadis-i şerifte bildirildiği üzere, taşlar Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'e selâm verir; ve dağ, Yahudilerin elinden kaçışı üzerine Yahya (a.s.)a "Bana kaç!" diye haber verir. Bu beyitlerde cansız varlıkların konuşmalarına işaret edilir.

Ya'nî hadîs-i şerîfde ihbâr buyurulduğu üzere, taşlar Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'e selâm verir; ve dağ, yahûdîlerin elinden firârı üzerine Yahya (a.s.)a "Bana kaç!" diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyurulur.

1016. Biz işiticiyiz ve görücüyüz ve latîfiz; biz size nâ-mahremleriz ve sakitiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1016. Biz işiticiyiz ve görücüyüz ve latîfiz; biz size nâ-mahremleriz ve sessiziz.

Yukarıdan beri meydana gelen açıklamalardan anlaşılacağı üzere cansız varlıklar, "Biz işitir ve görürüz ve latîfiz; fakat ey dış görünüşe takılıp kalanlar, biz sizlere karşı yabancı ve sessiz bir haldeyiz" derler.

Yukarıdan beri vâki' olan îzâhâttan anlaşılacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz; fakat ey ehl-i sûret, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

1017. "Mâdemki siz cemâdlık tarafına gidiyorsunuz, nasıl cemadların canının mahremi olursunuz?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1017. "Mademki siz cansızlık tarafına gidiyorsunuz, nasıl cansızların canının mahremi olursunuz?"

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Ey dış görünüşe önem verenler, mademki siz cansızlık ve cismaniyet tarafına yöneliyorsunuz; ve maddî âlemin tabiî kanunlarıyla sınırlı bulunuyorsunuz ve melekût âleminin (gayb âlemi) halleri size karşı gizli kalıyor; o halde nasıl cansızların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?"

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Ey ehl-i sûret, mâdemki siz cemâdlık ve cismâniyet tarafına meyl ediyorsunuz; ve âlem-i mülkün kavânîn-i tabîiyyesi ile mukayyed bulunuyorsunuz ve âlem-i melekûtun ahvâli size karşı mestûr kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?"

1018. Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; âlemin eczâsının gulgulesini işitiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1018. Cansızlık âleminden canlar âlemine geçiniz; âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz.

1019. Cemâdâtın tesbihi sana açık gelir; seni te'vîllerin vesvesesi kapmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1019. Cansız varlıkların tesbihi sana açık gelir; seni yorumların vesvesesi kapmaz.

Yani, "Ey Hakk Yolcusu, sen cansız varlıklar âleminden, ruhlar âlemine ve melekût âlemine hâl ve zevk olarak yönelirsen, cansız varlıkların tesbihi sana açıkça görünür." Yani, görünen ve görünmeyen kulakların birleşip, onların tesbihlerini, görünen dille gerçekleşen tesbihler gibi işitirsin; ve artık zahir uleması gibi, "Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız." (İsrâ, 17/44) ayet-i kerimesiyle, benzeri Kur'an ayetlerini yorumlama vesvesesi sana musallat olamaz. Çünkü zahir uleması bu ve benzeri Kur'an ayetlerinin tefsirinde derler ki: "Cansız varlıklar, Yaratıcı'ya, O'nun kudretine ve hikmetine delalet etme yönünden, hâl diliyle tesbih ederler ve sanki bununla konuşurlar; ve sanki Allah Teâlâ'yı ortaklardan ve benzerlerinden tenzih ederler."

Ya'nî, "Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemâdâtın tesbihi sana açık olarak zâhir olur." Ya'nî zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbihlerini lisân-ı zâhir ile vâki' olan tesbihât gibi işitirsin; ve artık ulemâ-yı zahir gibi وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih" etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerini tefakkuh edemezsiniz" âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur'âniyyeyi te'vil vesvesesi sana musallat olamaz. Zîrâ ulemâ-yı zâhir bu ve emsâli âyât-ı kur'âniyyenin tefsîrinde derler ki: "Cemâdât Sâni'a ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisân-ı hâl ile tesbih ederler ve gûyâ bununla nutk ederler; ve keennehû Allah Teâlâ'yı şürekâdan ve sâireden tenzih ederler."

1020. Mâdemki senin canının kandilleri yoktur, görünüş için te'vîller etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1020. Mademki senin canının kandilleri yoktur, görünüş için yorumlar yapmışsın.

"Kandiller"den maksat, keşif ve vicdan nurudur. "Ey eşyanın görünenini görüp de iç yüzlerine kör olan kimse, mademki senin ruhunda keşif nuru yoktur, zikredilen Kur'an ayetlerini, bunların tesbihlerinin görünüşü için yorumlar yapmışsın, yani bunların tesbihleri zahiren görülmez diye yorumlara kalkışmışsın; yahut onların görünüşü, görenin tesbihine sebep olur diye yorumlayıp dersin:

"Kandiller"den murâd, nûr-ı keşf ve vicdandır. "Ey eşyanın zâhirini görüp, bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin rûhunda nûr-ı keşf yoktur, zikr olunan âyât-i kur'âniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te'viller etmişsin, ya'nî bunların tesbîhâtı zâhiren görülmez diye te'vîlâta kıyâm etmişsin; veyâhut onların görünüşü, görenin tesbihine sebeb olur diye te'vîl edip dersin:

1021. Ki: "Garaz ne vakit tesbih-i zahir olur; görme da'vâsı, dalâlet-i hayalidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1021. Ki: "Amaç ne zaman açıkça tesbih olur; görme iddiası, hayalî bir sapmadır."

Ki "Cansız varlıkların tesbihinden amaç, hiç açıkça tesbih olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek iddiası, sapıklıktan doğan bir hayal ve vehimlerdir."

Ki "Cemâdâtın tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek da'vâsı, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve evhâmdır."

1022. Belki her görücüyü onun dîdârı, ibret vaktinde tesbih okuyucu eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1022. Aksine her görücüyü onun dîdârı, ibret vaktinde tesbih okuyucu eder.

Aksine her gören kimseyi, o cemâdâtın (cansız varlıkların) görünüşü, ibret almaya sevk edip, tesbih okuyucu eder.

Belki her gören kimseyi, o cemâdâtın görünüşü, ibret almaya sevk edip, tesbih okuyucu eder.

1023. İmdi mâdemki sana tesbîhden yad veriyor; o delâlet söylemek gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1023. Şimdi mademki sana tesbihten bahsettiriyor; o, söylemek gibi olur.

Mademki cansız varlıkların görünüşü senin aklına Hakk'ı tesbih etmeyi getiriyor ve sana Hakk'ın tesbihine işaret ediyor; işte o işaret, "Hayra işaret eden, o hayrın yapıcısı gibidir" anlamındaki hadis gereğince, o cansız varlıkların tesbih söylemesi gibi olur. "Hiçbir şey yoktur ki O'nu tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız" ayet-i kerimesiyle, benzeri Kur'an ayetlerini yorumlama vesvesesi sana musallat olamaz. Çünkü zahir uleması (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) bu ve benzeri Kur'an ayetlerinin tefsirinde derler ki: "Cansız varlıklar, Yaratıcı'ya, O'nun kudretine ve hikmetine işaret etme yönünden, hâl diliyle tesbih ederler ve sanki bununla konuşurlar; ve sanki onlar Yüce Allah'ı ortaklardan ve benzerlerinden tenzih ederler."

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatırına Hakk'ı tesbih etmeyi getiriyor ve sana Hakk'ın tesbihine delâlet ediyor; işte o delalet الدال على الخير كفاعله ya'nî "Hayra delâlet eden, o hayrın faili gibidir" fehvâsınca, o cemâdâtın tesbîh söylemesi gibi olur. etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerini tefakkuh edemezsiniz" âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur'âniyyeyi te'vil vesvesesi sana musallat olamaz. Zîrâ ulemâ-yı zâhir bu ve emsâli âyât-ı kur'âniyyenin tefsîrinde derler ki: "Cemâdât Sâni'a ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisân-ı hâl ile tesbih ederler ve gûyâ bununla nutk ederler; ve keennehû Allah Teâlâ'yı şürekâdan ve sâireden tenzih ederler."

1020. Mâdemki senin canının kandilleri yoktur, görünüş için te'vîller etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1020. Mademki senin canının kandilleri yoktur, görünüş için yorumlar yapmışsın.

"Kandiller"den kasıt, keşif ve vicdan nurudur. "Ey eşyanın görünenini görüp, iç yüzlerine kör olan kimse, mademki senin ruhunda keşif nuru yoktur, zikredilen Kur'an ayetlerini, bunların tesbihlerinin görünüşü için yorumlar yapmışsın, yani bunların tesbihleri görünürde görülmez diye yorumlara kalkışmışsın; yahut onların görünüşü, görenin tesbihine sebep olur diye yorumlayıp dersin:

"Kandiller"den murâd, nûr-ı keşf ve vicdandır. "Ey eşyanın zâhirini görüp, bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin rûhunda nûr-ı keşf yoktur, zikr olunan âyât-ı kur'âniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te'viller etmişsin, ya'nî bunların tesbîhâtı zâhiren görülmez diye te'vîlâta kıyâm etmişsin; veyâhut onların görünüşü, görenin tesbihine sebeb olur diye te'vîl edip dersin:

1021. Ki: "Garaz ne vakit tesbih-i zahir olur; görme da'vâsı, dalâlet-i hayalidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1021. Ki: "Amaç ne zaman açıkça tesbih olur; görme iddiası, hayalî bir sapmadır."

Ki "Cansız varlıkların tesbihinden amaç, hiç açıkça tesbih olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek iddiası, sapıklıktan doğan bir hayal ve vehimlerdir."

Ki "Cemâdâtın tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek da'vâsı, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve evhâmdır."

1022. Belki her görücüyü onun dîdârı, ibret vaktinde tesbih okuyucu eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1022. Aksine her görücüyü onun dîdârı, ibret vaktinde tesbih okuyucu eder.

Aksine her gören kimseyi, o cemâdâtın (cansız varlıkların) görünüşü, ibret almaya sevk edip, tesbih okuyucu eder.

Belki her gören kimseyi, o cemâdâtın görünüşü, ibret almaya sevk edip, tesbih okuyucu eder.

1023. İmdi mâdemki sana tesbîhden yad veriyor; o delâlet söylemek gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1023. Şimdi mademki sana tesbihten haber veriyor; o, söylemek gibi olur.

Mademki cansız varlıkların görünüşü senin aklına Hakk'ı tesbih etmeyi getiriyor ve sana Hakk'ın tesbihine delalet ediyor; işte o delalet, "Hayra delalet eden, o hayrın faili gibidir" anlamınca, o cansız varlıkların tesbih söylemesi gibi olur.

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatırına Hakk'ı tesbih etmeyi getiriyor ve sana Hakk'ın tesbihine delâlet ediyor; işte o delalet الدال على الخير كفاعله ya'nî "Hayra delâlet eden, o hayrın faili gibidir" fehvâsınca, o cemâdâtın tesbîh söylemesi gibi olur.

1024. Ehl-i İ'tizâlin te'vîli bu olur; vay o kimseye ki, o nûr-ı hâl tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1024. Mutezile'nin yorumu bu olur; vay o kimseye ki, o hâl nurunu tutmaz.

İşte Mutezile'nin ve zahir ulemasının Kur'an metinleri hakkındaki yorumu, bu zikrettiğimiz şekilde olur; çünkü onların yorumlarının esası şudur ki: "Cansızların hayatı yoktur ve tesbih etme, hayatsız olmaz. Bu sebeple kastedilen, tesbihin hakikati değildir; aksine vahdaniyete delalet etmeleridir." Hâl böyleyken, ayet-i kerimede فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعاً أو كرها قَالَتا آتينا طائعين (Fussilet, 41/11) yani "Yüce Allah göklere ve yere 'İsteyerek veya istemeyerek var olun!' buyurdu; onlar da 'İtaat edici olduğumuz halde geliriz.' dediler." buyurulduğuna göre, cansız türünden olan göklerin ve yerin İzzet hitabını işittiklerini ve cevap verdiklerini yorumlamaya mahal yoktur. "Şimdi kendisinde hâl nuru ve bâtınî müşahede (içsel gözlem) olmayan kimsenin vay haline!"

İşte ehl-i İ'tizâl'in ve ulemâ-yı zâhirin nusûs-ı kur'âniyye hakkındaki te'víli, bu zikr eylediğimiz vech ile olur; zîrâ onların te'villerinin esâsı budur ki: "Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binâenaleyh murâd, hakikat-ı tesbih değildir; belki vahdâniyyete delâlet etmeleridir." Hal-buki ayet-i kerîmede فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعاً أو كرها قَالَتا آتينا طائعين (Fussilet, 41/11) ya'nî "Hak Teâlâ semâvât ve arza tav'an yahud kerhen vücûd-pezîr olunuz buyurdu; onlar da biz itâat edici olduğumuz halde geliriz dediler" buyurulduğuna nazaran cemâd nev'inden olan semâvât ve arzın hitâb-ı İzzet'i işitdiklerini ve cevab verdiklerini te'víle mahal yoktur. "İmdi kendisinde nûr-ı hâl ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!"

1025. Mâdemki âdemî hisden dışarıya gelmedi, tasvîr-i gaybîden a'cemî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1025. Mademki insan histen dışarıya çıkmadı, gaybî tasvirden acemi olur.

İnsan, eşyanın görünenlerinden bilgi alan beş dış duyusunun hükmü ve etkisinden kurtulmadıkça, gayb âleminin hallerini tasvir etmekten acemi, yani gafil ve cahil olur.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan ma'lûmât alan havâss-i hamse-i zâhiresinin hüküm ve te'sîrinden kurtulmadıkça, âlem-i gaybın ahvâlini tasvîrden a'cemî, ya'nî gâfil ve câhil olur.

1026. Bu sözün nihayeti yoktur. Yılan tutucu o yılanı yüz meşakkatle çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1026. Bu sözün sonu yoktur. Yılan tutucu o yılanı yüz meşakkatle çekti.

"Zahîr" karın ağrısı ve sıkıntı ile nefes almak demektir; burada zahmet ve meşakkat kastedilir.

"Zahîr" karın ağrısı ve sıkıntı ile nefes almak demek olup, burada zahmet ve meşakkat murad buyurulur.

1027. O hengâme arayıcı, dört tarafa bir hengâme koymak için, Bağdad'a kadar geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1027. O kargaşa arayıcı, dört bir yana bir kargaşa çıkarmak için, Bağdat'a kadar geldi.

"Çâr-sû" çarşı anlamına geldiği gibi, dört taraf anlamına da gelir. Yani "O halkı toplayan kimse, çarşıya veya dört bir yana halkı toplamak için Bağdat şehrine kadar geldi."

“Çâr-sû” çarşı ma'nâsına geldiği gibi, dört taraf ma'nâsına da gelir. Ya'nî "O mecma'-i halkı arayan kimse çarşıya veya dört tarafa halkı toplamak için Bağdâd şehrine kadar geldi."

1028. Hengâme adamı, Şat sahiline koydu; Bağdad şehri içine gulgule düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1028. Hengâme adamı, Şat sahiline koydu; Bağdat şehri içine gürültü düştü.

1024. Ehl-i İ'tizâlin te'vîli bu olur; vay o kimseye ki, o nûr-ı hâl tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1024. Mutezile mezhebinin yorumu bu olur; vay o kimseye ki, o hâl nurunu tutmaz.

İşte Mutezile mezhebinin ve zahir ulemasının Kur'an metinleri hakkındaki yorumu, bu zikrettiğimiz şekilde olur; çünkü onların yorumlarının esası şudur ki: "Cansız varlıkların hayatı yoktur ve tesbih etme, hayatsız olmaz. Bu sebeple kastedilen, tesbihin hakikati değildir; aksine Allah'ın birliğine işaret etmeleridir." Halbuki ayet-i kerimede فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعاً أو كرها قَالَتا آتينا طائعين (Fussilet, 41/11) yani "Yüce Allah göklere ve yere isteyerek veya istemeyerek var olun buyurdu; onlar da biz itaat edici olduğumuz halde geliriz dediler" buyurulduğuna göre, cansız varlık türünden olan göklerin ve yerin İzzet hitabını işittiklerini ve cevap verdiklerini yorumlamaya mahal yoktur. "Şimdi kendisinde hâl nuru ve bâtınî müşahede olmayan kimsenin vay hâline!"

İşte ehl-i İ'tizâl'in ve ulemâ-yı zâhirin nusûs-ı kur'âniyye hakkındaki te'víli, bu zikr eylediğimiz vech ile olur; zîrâ onların te'villerinin esâsı budur ki: "Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binâenaleyh murâd, hakikat-ı tesbih değildir; belki vahdâniyyete delâlet etmeleridir." Halbuki âyet-i kerîmede فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعاً أو كرها قَالَتا آتينا طائعين (Fussilet, 41/11) ya'nî "Hak Teâlâ semâvât ve arza tav'an yâhud kerhen vücûd-pezîr olunuz buyurdu; onlar da biz itâat edici olduğumuz halde geliriz dediler" buyurulduğuna nazaran cemâd nev'inden olan semâvât ve arzın hitâb-ı İzzet'i işitdiklerini ve cevâb verdiklerini te'víle mahal yoktur. "İmdi kendisinde nûr-ı hâl ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!"

1025. Mâdemki âdemî hisden dışarıya gelmedi, tasvîr-i gaybîden a'cemî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1025. Mademki insan histen dışarıya çıkmadı, gaybî tasvirden acemi olur.

İnsan, eşyanın görünenlerinden bilgi alan beş dış duyusunun hükmü ve etkisinden kurtulmadıkça, gayb âleminin hallerini tasvir etmekten acemi, yani gafil ve cahil olur.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan ma'lûmât alan havâss-i hamse-i zâhiresinin hüküm ve te'sîrinden kurtulmadıkça, âlem-i gaybın ahvâlini tasvîrden a'cemî, ya'nî gâfil ve câhil olur.

1026. Bu sözün nihayeti yoktur. Yılan tutucu o yılanı yüz meşakkatle çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1026. Bu sözün sonu yoktur. Yılan tutucu o yılanı yüz meşakkatle çekti.

"Zahîr" karın ağrısı ve sıkıntı ile nefes almak demektir; burada zahmet ve meşakkat kastedilir.

"Zahîr" karın ağrısı ve sıkıntı ile nefes almak demek olup, burada zahmet ve meşakkat murad buyurulur.

1027. O hengâme arayıcı, dört tarafa bir hengâme koymak için, Bağdad'a kadar geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1027. O kargaşa arayıcısı, dört bir yana bir kargaşa çıkarmak için, Bağdat'a kadar geldi.

"Çarşu" çarşı anlamına geldiği gibi, dört taraf anlamına da gelir. Yani "O halk toplayıcısı kimse, çarşıya veya dört bir yana halkı toplamak için Bağdat şehrine kadar geldi."

“Çâr-sû” çarşı ma'nâsına geldiği gibi, dört taraf ma'nâsına da gelir. Ya'nî "O mecma'-i halkı arayan kimse çarşıya veyâ dört tarafa halkı toplamak için Bağdâd şehrine kadar geldi."

1028. Hengâme adamı, Şat sahiline koydu; Bağdad şehri içine gulgule düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1028. Hengâme adamı, Şat sahiline koydu; Bağdad şehri içine gulgule düştü.

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenarına koydu. Halk böyle bir yılanın varlığından haberdar olunca Bağdat içine bir gulgule (büyük bir telaş ve şaşkınlık) düştü; dediler ki:

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenârına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağdâd içine bir gulgule düştü; dediler ki:

1029. "Bir yılan tutucu ejderhâ getirmiştir; çok acîb nâdir bir şikâr etmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1029. "Bir yılan tutucu ejderhâ getirmiştir; çok acîb nâdir bir şikâr etmiştir."

"Birisi Dicle kenarına bir ejderhâ getirmiş, acayip bir şeymiş, gidip görelim bu azametli yılanı nasıl tutabilmiş?"

"Birisi Dicle kenârına bir ejderhâ getirmiş, acîb bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?"

1030. Yüz binlerce ahmak toplandı; onun ahmaklığından, onun gibi, onun şikârı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1030. Yüz binlerce ahmak toplandı; onun ahmaklığından, onun gibi, onun avı olmuştur.

"Yüz binlerce" ifadesinden kastedilen, sayının belirlenmesi değildir, çokluktan kinayedir. "Hâm-rîş" ahmak anlamına gelir. Yani "O yılanı görmek üzere pek çok ahmak toplandı; o yılan tutucunun ahmaklığından dolayı, onun kendisi gibi, birçok kimseler o yılanın avı olmuştur."

"Sad hezârân" ta'bîrinden murâd, ta'yîn-i aded değildir, kesretden kinâyedir. "Hâm-rîş" ahmak ma'nâsınadır. Ya'nî "O yılanı görmek üzere pek çok ahmak toplandı; o yılan tutucunun ahmaklığından dolayı, onun kendisi gibi, birçok kimseler o yılanın şikârı olmuştur."

1031. Onlar muntazır ve o da dağınık olan halk toplansınlar diye muntazır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1031. Onlar beklemekteydi ve o da dağınık olan halk toplansın diye beklemekteydi.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderhanın nasıl bir şey olduğunu görelim diye örtünün açılmasını beklemekteydi; yılan tutucu adam da halkın daha fazla toplanmasını beklemekteydi.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderhâ nasıl şeydir görelim diye örtünün açılmasına muntazır; ve yılan tutucu adam dahi, halkın daha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

1032. Cem'iyyet adamları daha ziyâde olsun, dilencilik ve tevzî' daha iyi olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1032. Topluluk adamları daha çok olsun, dilencilik ve dağıtım daha iyi olsun.

Yılan oynatıcısının beklemesinin sebebi, halkın daha çok toplanması ve bu yüzden kendisinin dilenciliği ve para toplaması daha iyi bir şekilde gerçekleşmesi içindi. "Gidye" dilenci anlamındadır. Dilencilik anlamında da kullanılır; burada ikinci anlam uygundur.

Yılan tutucunun intizârına sebeb, halkın daha ziyâde toplanması ve bu yüzden kendisinin dilenciliği ve parsa toplaması daha iyi bir sûretde vâki' olması için idi. "Gidye" dilenci ma'nâsınadır. Dilencilik ma'nâsına da müsta'meldir; burada ikinci ma'nâ münasibdir.

1033. Yüz binlerce geveze, ayak arkası, ayak arkası üzerine halka yapıp toplandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1033. Yüz binlerce geveze, ayak arkası, ayak arkası üzerine halka yapıp toplandı.

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenarına koydu. Halk böyle bir yılanın varlığından haberdar olunca Bağdat içine bir gürültü düştü; dediler ki:

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenârına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağdâd içine bir gulgule düştü; dediler ki:

1029. "Bir yılan tutucu ejderha getirmiştir; çok acib nadir bir şikâr etmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1029. "Bir yılan tutucu ejderha getirmiştir; çok acayip, nadir bir av yakalamıştır."

"Birisi Dicle kenarına bir ejderha getirmiş, acayip bir şeymiş, gidip görelim bu büyük yılanı nasıl tutabilmiş?"

"Birisi Dicle kenârına bir ejderha getirmiş, acib bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?"

1030. Yüz binlerce ahmak toplandı; onun ahmaklığından, onun gibi, onun şikârı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1030. Yüz binlerce ahmak toplandı; onun ahmaklığından, onun gibi, onun avı olmuştur.

"Yüz binlerce" ifadesinden kastedilen, sayının belirlenmesi değildir, çokluktan kinayedir. "Hâm-rîş" ahmak anlamına gelir. Yani "O yılanı görmek üzere pek çok ahmak toplandı; o yılan tutucunun ahmaklığından dolayı, onun kendisi gibi, birçok kimseler o yılanın avı olmuştur."

"Sad hezârân" ta'bîrinden murâd, ta'yîn-i aded değildir, kesretden kinâyedir. "Hâm-rîş" ahmak ma'nâsınadır. Ya'nî "O yılanı görmek üzere pek çok ahmak toplandı; o yılan tutucunun ahmaklığından dolayı, onun kendisi gibi, birçok kimseler o yılanın şikârı olmuştur."

1031. Onlar muntazır ve o da dağınık olan halk toplansınlar diye muntazır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1031. Onlar bekleyen ve o da dağınık olan halk toplansınlar diye bekleyen idi.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderha nasıl bir şeydir görelim diye örtünün açılmasına bekleyen; ve yılan tutucu adam dahi, halkın daha çok toplanmasına bekleyen idi.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderha nasıl şeydir görelim diye örtünün açılmasına muntazır; ve yılan tutucu adam dahi, halkın daha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

1032. Cem'iyyet adamları daha ziyade olsun, dilencilik ve tevzî' daha iyi olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1032. Topluluk adamları daha çok olsun, dilencilik ve dağıtım daha iyi olsun.

Yılan oynatıcısının beklemesinin sebebi, halkın daha çok toplanması ve bu yüzden kendisinin dilenciliği ve para toplaması daha iyi bir şekilde gerçekleşmesi içindi. "Gidye" dilenci anlamındadır. Dilencilik anlamına da kullanılır; burada ikinci anlam uygundur.

Yılan tutucunun intizârına sebeb, halkın daha ziyâde toplanması ve bu yüzden kendisinin dilenciliği ve parsa toplaması daha iyi bir sûretde vâki' olması için idi. "Gidye" dilenci ma'nâsınadır. Dilencilik ma'nâsına da müsta'meldir; burada ikinci ma'nâ münasibdir.

1033. Yüz binlerce geveze, ayak arkası, ayak arkası üzerine halka yapıp toplandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1033. Yüz binlerce geveze, ayak arkası, ayak arkası üzerine halka yapıp toplandı.

Birçok geveze, ortada bulunan ejderhanın etrafında halka oluşturarak toplandı ve bu halka, zamanımızda benzeri görüldüğü üzere, bir halkanın arkasında diğer halkaların da oluşturulması suretiyle meydana gelmişti.

Birçok geveze ortada bulunan ejderhânın etrafında halka teşkil etmek sûretiyle toplanmış ve bu halka, zamânımızda emsâli görüldüğü üzere, bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek sûretiyle vâki' olmuş idi.

1034. Kalabalıktan dolayı, erkeğin kadından haberi yok idi; hâs ve âmm kıyamet gibi gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1034. Kalabalıktan dolayı, erkeğin kadından haberi yoktu; özel ve genel kıyamet gibi gitmişti.

Kalabalık öyle bir derecedeydi ki, erkeklerin kadınlara olan eğilimi sebebiyle onlara bakmaları gerekirken, bu kalabalık yüzünden, erkek kadının varlığından haberdar bile değildi. Kısacası halkın izdihamı kıyametten bir örnek gibiydi.

Kalabalık bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkek kadının vücûdundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir nümûne idi.

1035. O harrâkayı kımıldattığı vakit, cem'iyyet halkı boyun çektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1035. O harrâkayı kımıldattığı zaman, topluluk halkı boyunlarını uzattılar.

Ankaravî hazretleri "harrâka" kelimesini, yılanın üzerindeki palas (yılanın derisi) anlamına gelecek şekilde tercüme etmişlerdir. Hint nüshalarında bu kelime "Hi" harfiyle "harrâka" şeklinde yazılı olup, şârihler (açıklayıcılar) onu oyun aleti olarak tercüme etmişlerdir. "Hâ" harfiyle olan "harrâka" ise Ahteri-i Kebîr'de "kâv" (bir tür gemi) ve düşmana ateş saçan gemi anlamında gösterilmiştir; ve bu anlam makama (bağlama) uygundur. Çünkü yılan, ateş saçan bir gemiye benzetilmiş olur. Yani "Yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi gibi olan o ejderhayı kımıldattığı zaman, halktan olan fertler, 'aman ben de göreyim' diye, halkanın arkasında kalanlar aralık yerlerden boyunlarını uzattılar."

Ankaravî hazretleri "harrâka" kelimesini, yılanın üstündeki palas ma'nâsına olarak tercüme buyurmuşlardır. Hind nüshalarında bu kelime "Hi" ile "harrâka" sûretinde muharrer olup, şârihler, oyun âleti olarak tercüme etmişlerdir. Ve "hâ" ile olan "harrâka" Ahteri-i Kebîr'de "kâv” ve düşmana ateş saçan gemi ma'nâsında gösterilmişdir; ve bu ma'nâ makāma münasibdir. Zîrâ yılan ateş saçan bir gemiye teşbîh buyrulmuş olur. Ya'nî "Yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrâd-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar aralık yerlerden boyunlarını uzattılar."

1036. Ve zemherîden donmuş olan ejderha, yüz türlü palas ve perde altında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1036. Ve zemheriden donmuş olan ejderha, yüz türlü palas ve perde altında idi.

Zemheri soğuğundan donmuş olan o büyük yılanın vücudu, birçok eski püskü örtüler ile örtülmüş idi.

Zemherî soğuğundan donmuş olan o büyük yılanın vücûdu, birçok eski püskü örtüler ile örtülmüş idi.

1037. Onu kalın ipler ile bağlamış idi; o hifz edici, ona bir ihtiyat etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1037. Onu kalın ipler ile bağlamış idi; o koruyucu, ona bir ihtiyat etmiş idi.

1038. İntizar ve ittifak tevakkufu içinde, o yılan üzerine Irak'ın güneşi doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1038. Bekleyiş ve ittifak duraklaması içinde, o yılan üzerine Irak'ın güneşi doğdu.

Birçok geveze, ortada bulunan ejderhanın etrafında halka oluşturmak suretiyle toplanmış ve bu halka, zamanımızda benzeri görüldüğü üzere, bir halkanın arkasında diğer halkalar daha oluşturulmak suretiyle meydana gelmişti.

Birçok geveze ortada bulunan ejderhânın etrafında halka teşkil etmek sûretiyle toplanmış ve bu halka, zamânımızda emsâli görüldüğü üzere, bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek sûretiyle vâki' olmuş idi.

1034. Kalabalıktan dolayı, erkeğin kadından haberi yok idi; hâs ve âmm kıyamet gibi gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1034. Kalabalıktan dolayı, erkeğin kadından haberi yoktu; özel ve genel kıyamet gibi gitmişti.

Kalabalık öyle bir derecedeydi ki, erkeklerin kadınlara olan eğilimi sebebiyle onlara bakmaları gerekirken, bu kalabalık yüzünden, erkek kadının varlığından haberdar bile değildi. Kısacası halkın izdihamı kıyametten bir örnek gibiydi.

Kalabalık bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkek kadının vücûdundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir nümûne idi.

1035. O harrâkayı kımıldattığı vakit, cem'iyyet halkı boyun çektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1035. O harrâkayı kımıldattığı zaman, topluluk halkı boyunlarını uzattılar.

Ankaravî hazretleri "harrâka" kelimesini, yılanın üzerindeki palas (yılanın derisi) anlamına gelecek şekilde tercüme etmişlerdir. Hint nüshalarında bu kelime "Hi" harfiyle "harrâka" şeklinde yazılı olup, şârihler (açıklayıcılar) onu oyun aleti olarak tercüme etmişlerdir. "Hâ" harfiyle olan "harrâka" ise Ahteri-i Kebîr'de "kâv" (bir tür gemi) ve düşmana ateş saçan gemi anlamında gösterilmiştir; ve bu anlam makama (bağlama) uygundur. Çünkü yılan, ateş saçan bir gemiye benzetilmiş olur. Yani "Yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi gibi olan o ejderhayı kımıldattığı zaman, halktan olan fertler, 'aman ben de göreyim' diye, halkanın arkasında kalanlar aralık yerlerden boyunlarını uzattılar."

Ankaravî hazretleri "harrâka" kelimesini, yılanın üstündeki palas ma'nâsına olarak tercüme buyurmuşlardır. Hind nüshalarında bu kelime "Hi" ile "harrâka" sûretinde muharrer olup, şârihler, oyun âleti olarak tercüme etmişlerdir. Ve "hâ" ile olan "harrâka" Ahteri-i Kebîr'de "kâv” ve düşmana ateş saçan gemi ma'nâsında gösterilmişdir; ve bu ma'nâ makāma münasibdir. Zîrâ yılan ateş saçan bir gemiye teşbîh buyrulmuş olur. Ya'nî "Yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrâd-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar aralık yerlerden boyunlarını uzattılar."

1036. Ve zemherîden donmuş olan ejderha, yüz türlü palas ve perde altında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1036. Ve zemheriden donmuş olan ejderha, yüz türlü palas ve perde altında idi.

Zemheri soğuğundan donmuş olan o büyük yılanın vücudu, birçok eski püskü örtüler ile örtülmüş idi.

Zemherî soğuğundan donmuş olan o büyük yılanın vücûdu, birçok eski püskü örtüler ile örtülmüş idi.

1037. Onu kalın ipler ile bağlamış idi; o hifz edici, ona bir ihtiyat etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1037. Onu kalın ipler ile bağlamış idi; o koruyucu, ona bir ihtiyat etmiş idi.

1038. İntizar ve ittifak tevakkufu içinde, o yılan üzerine Irak'ın güneşi doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1038. Bekleyiş ve ittifakın duraklaması içinde, o yılan üzerine Irak'ın güneşi doğdu.

Seyir perdesinin açılması için halkın oybirliğiyle bekleyişi sırasında meydana gelen duraklama esnasında, Irak ikliminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılan üzerine doğdu.

Temâşâ perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizâr için vâki' olan tevakkufu esnasında, Irak iklîminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılan üzerine doğdu.

1039. Kızgın güneş, onu sıcağa doyurdu; onun a'zâsından soğuk hıltlar gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1039. Kızgın güneş, onu sıcağa doyurdu; onun uzuvlarından soğuk hıltlar (beden sıvıları) gitti.

"Ahlât" hayvanların vücudunda bulunan, "kan," "balgam," "sevda" ve "safra" adı verilen dört sıvıdır. Yani "Güneşin hararetiyle, yılanın vücudu doygun hâle geldi; uzuvlarında donmuş olan bu bahsedilen hıltlar tekrar akmaya ve dolaşmaya başladı."

"Ahlât" hayvânâtın vücûdunda vâki', "dem," "balgam," "sevda" ve "safrâ" tesmiye olunan seyyâlât-ı erbaadır. Ya'nî "Güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû' oldu; a'zâsında donmuş olan bu mezkûr hıltlar tekrâr cereyân ve deverâna başladı."

1040. O ölü idi ve ârâm cihetinden diri oldu. Ejderhâyı kendi üzerine kımıldama tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1040. O ölü idi ve dinlenme yönünden diri oldu. Ejderhayı kendi üzerine kımıldama tuttu.

"Şigîft" ve "şigift" şaşkınlık ve hayret ve sabır ve kararlılık ve dinlenme anlamlarındadır. Yani "Yılan donukluktan ölü görünümünde idi; fakat bekleme sebebiyle meydana gelen güneş altındaki dinlenmesi ve kararlılığı yönünden diri oldu. O ejderhanın kendi vücudunda hareket ortaya çıkmaya başladı."

"Şigîft" ve "şigift" aceb ve taaccüb ve sabır ve karâr ve ârâm ma'nâlarınadır. Ya'nî "Yılan donukluktan ölü sûretinde idi; fakat intizâr sebebiyle vâki' olan güneş altındaki ârâm ve karârı cihetinden diri oldu. O ejderhânın kendi vücudunda hareket zâhir olmaya başladı."

1041. O ölmüş yılanın hareketinden, halkın o bir tahayyürü, yüz bin oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1041. O ölmüş yılanın hareketinden, halkın o bir tahayyülü, yüz bin oldu.

Halk zaten o ölmüş yılanın büyüklüğünden hayretteydi; onun bu şekilde hareketini görünce, hayretleri arttı.

Halk zâten o ölmüş yılanın cesâmetinden hayrette idi; onun bu sûretle hareketini görünce, hayretleri arttı.

1042. Tahayyür ile beraber na'ralar kopardılar; hepsi onun hareketinden kaçtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1042. Şaşkınlıkla birlikte naralar attılar; hepsi onun hareketinden kaçtılar.

1043. O yüksek sesten dolayı, o bağı kırdı; bağın çatırdısı her tarafa giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1043. O yüksek sesten dolayı, o bağı kırdı; bağın çatırtısı her tarafa gitti.

Halkın o yüksek naralarından ve feryatlarından ejderha ürküp, bağlarını kopardı ve kalın bağların çatırtısı her tarafa gitti ve her taraftan işitildi.

Halkın o yüksek na'ralarından ve feryâdlarından ejderha ürküp, bağlarını kopardı ve kalın bağların çatırdısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

1044. Bağları kırdı ve altından arslan gibi kükremiş çirkin bir ejderha dışarıya çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1044. Bağları kırdı ve altından arslan gibi kükremiş çirkin bir ejderha dışarıya çıktı.

Halkın, temaşa perdesinin açılmasını hep birlikte beklemesi için meydana gelen duraklama esnasında, Irak ikliminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılan üzerine doğdu.

Temâşâ perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizâr için vâki' olan te-vakkufu esnasında, Irak iklîminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılan üzerine doğdu.

1039. Kızgın güneş, onu sıcağa doyurdu; onun a'zâsından soğuk hıltlar gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1039. Kızgın güneş, onu sıcağa doyurdu; onun uzuvlarından soğuk hıltlar (vücut sıvıları) gitti.

"Ahlât", hayvanların vücudunda bulunan, "kan", "balgam", "kara safra" ve "sarı safra" adı verilen dört sıvıdır. Yani "Güneşin hararetiyle, yılanın vücudu doygun hâle geldi; uzuvlarında donmuş olan bu bahsedilen hıltlar tekrar akmaya ve dolaşmaya başladı."

"Ahlât" hayvânâtın vücûdunda vâki', "dem," "balgam," "sevda" ve "saf-râ" tesmiye olunan seyyâlât-ı erbaadır. Ya'nî "Güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû' oldu; a'zâsında donmuş olan bu mezkûr hıltlar tekrâr cere-yân ve deverâna başladı."

1040. O ölü idi ve ârâm cihetinden diri oldu. Ejderhâyı kendi üzerine kımılda-[1043]ma tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1040. O ölü idi ve dinlenme yönünden diri oldu. Ejderhayı kendi üzerine kımıldama tuttu.

"Şigîft" ve "şigift" şaşkınlık, hayret, sabır, karar ve dinlenme anlamlarındadır. Yani "Yılan donukluktan ölü görünümünde idi; fakat bekleme sebebiyle meydana gelen güneş altındaki dinlenmesi ve kararı yönünden diri oldu. O ejderhanın kendi vücudunda hareket ortaya çıkmaya başladı."

"Şigîft" ve "şigift" aceb ve taaccüb ve sabır ve karâr ve ârâm ma'nâları-nadır. Ya'nî "Yılan donukluktan ölü sûretinde idi; fakat intizâr sebebiyle vâ-ki' olan güneş altındaki ârâm ve karârı cihetinden diri oldu. O ejderhânın kendi vücudunda hareket zâhir olmaya başladı."

1041. O ölmüş yılanın hareketinden, halkın o bir tahayyürü, yüz bin oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1041. O ölmüş yılanın hareketinden, halkın o bir tahayyülü, yüz bin oldu.

Halk zaten o ölmüş yılanın büyüklüğünden hayretteydi; onun bu şekilde hareketini görünce, hayretleri arttı.

Halk zâten o ölmüş yılanın cesâmetinden hayrette idi; onun bu sûretle ha-reketini görünce, hayretleri arttı.

1042. Tahayyür ile beraber na'ralar kopardılar; hepsi onun hareketinden kaçtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1042. Şaşkınlıkla birlikte naralar attılar; hepsi onun hareketinden kaçtılar.

1043. O yüksek sesten dolayı, o bağı kırdı; bağın çatırdısı her tarafa giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1043. O yüksek sesten dolayı, o bağı kırdı; bağın çatırtısı her tarafa gitti.

Halkın o yüksek naralarından ve feryatlarından ejderha ürküp, bağlarını kopardı ve kalın bağların çatırtısı her tarafa gitti ve her taraftan işitildi.

Halkın o yüksek na'ralarından ve feryâdlarından ejderha ürküp, bağlarını kopardı ve kalın bağların çatırdısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

1044. Bağları kırdı ve altından arslan gibi kükremiş çirkin bir ejderha dışarı-ya çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1044. Bağları kırdı ve altından arslan gibi kükremiş çirkin bir ejderha dışarı çıktı.

1045. Hezîmet esnasında çok halayık ölmüş oldu; düşmüşlerden ve ölmüşlerden yüz yığın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1045. Bozgun sırasında çok sayıda insan ölmüş oldu; düşenlerden ve ölenlerden yüz yığın oluştu.

"Hezîmet" askerin düzensiz bir şekilde kaçması anlamına gelir. "Püşte" tepe ve yığın anlamına gelir. Yani "Yılanı seyretmek üzere toplanmış olan halk, ejderhanın bu durumundan ürkerek bağıra çağıra düzensizce kaçmaya başladılar; kaçarken insanlar birbirine çarpıp, yerlere serildiler; ve arkadan gelenler düşenleri çiğnemek suretiyle ölümlerine sebep oldular. Bu şekilde düşen ve ölenlerden birçok yığınlar meydana geldi."

"Hezîmet" askerin gayr-i muntazam olarak firârı ma'nâsınadır. "Püşte" tepe ve yığın ma'nâsınadır. Ya'nî "Yılanı temâşâ etmek üzere toplanmış olan halk, ejderhânın bu vaz'iyyetinden ürkerek bağıra çağıra gayr-i muntazam kaçmağa başladılar; kaçarken halk birbirine çarpıp, yerlere serildiler; ve arkadan gelenler düşenleri çiğnemek sûretiyle ölümlerine sebeb oldular. Bu sûretle düşen ve ölenlerden birçok yığınlar peydâ oldu."

1046. Yılan tutucu korkudan yerinde kuru oldu, dedi ki: "Ben dağlıktan ve çölden ne getirdim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1046. Yılan tutucu korkudan yerinde kuru oldu, dedi ki: "Ben dağlıktan ve çölden ne getirdim?"

"Huşk geşten" (kurumak), hareketsiz kalmaktan kinâyedir (dolaylı anlatım). Yılan tutucu bu korkunç durumu görünce: "Eyvah! Ben dağlıktan ve çölden bu halkın başına ne dehşetli bir felaket getirmiş oldum," diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı.

"Huşk geşten" hareketsiz kalmaktan kinâyedir. Yılan tutucu bu vaz'iyyet-i müdhişeyi görünce: "Eyvâh! Ben dağlıktan ve sahrâdan bu halkın başına ne dehşetli bir felâket getirmiş oldum, diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı."

1047. O kör koyun, kurdu uyandırdı; câhil, kendi Azrâîl'i tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1047. O kör koyun, kurdu uyandırdı; câhil, kendi Azrâîl'i tarafına gitti.

O kör koyun konumunda olan yılan tutucu, uyuyan kurt konumunda olan ejderhayı bu şekilde uyandırdı; tam cehaletinden dolayı, kendi Azrâîl'i tarafına ayağıyla gitti.

O kör koyun mesâbesinde olan yılan tutucu, uyuyan kurt mesâbesinde olan ejderhâyı bu sûretle uyandırdı; kemâl-i cehâletinden dolayı, kendi Azrâîl'i tarafına ayağı ile gitti.

1048. Ejderhâ o ahmağı bir lokma etti; Haccâc'a kan içicilik kolay olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1048. Ejderha o ahmağı bir lokma etti; Haccâc'a kan içicilik kolay olur.

"Haccîc" birinci mısradaki "gîc" kelimesine kafiye olmak için, Farsça kaidesi üzere, Zalim Haccâc isminin imale edilmiş şeklidir. Ankaravî nüshasında Haccâc kelimesi imalesiz olarak geçmektedir. Ve Haccâc, Yusuf es-Sekafî, Mervan ve Abdülmelik'in saltanatları zamanında zulmüyle meşhur bir emirin ismidir. Adı geçenin haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü tarihlerde zikredilmiştir. Yani "Ejderha canlanıp, etrafa saldırdığı sırada, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Çünkü kan içici Haccâc gibi ve onun meşrep ve tabiatında olan ejderhaya adam öldürmek kolay olur."

"Haccîc" birinci mısra'daki "gîc" kelimesine kāfiye olmak için, kāide-i Fürs üzere, Haccâc-ı Zâlim isminin imâle olunmuş sûretidir. Ankaravî nüshasında Haccâc kelimesi imâlesiz olarak mündericdir. Ve Haccâc, Yûsuf es-Sekafî, Mervân ve Abdü'l-Melik zamân-ı saltanatlarında zulmüyle meşhûr bir emîrin ismidir. Merkūmun haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü târihlerde mezkûrdur. Ya'nî "Ejderhâ canlanıp, etrâfa saldırdığı esnâda, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zîrâ kan içici Haccâc mesâbesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhâya adam öldürmek kolay olur."

1045. Hezîmet esnasında çok halayık ölmüş oldu; düşmüşlerden ve ölmüşlerden yüz yığın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1045. Bozgun sırasında çok sayıda insan ölmüş oldu; düşenlerden ve ölenlerden yüz yığın oluştu.

"Hezîmet" askerin düzensiz bir şekilde kaçması anlamına gelir. "Püşte" tepe ve yığın anlamına gelir. Yani "Yılanı seyretmek üzere toplanmış olan halk, ejderhanın bu durumundan ürkerek bağıra çağıra düzensizce kaçmaya başladılar; kaçarken insanlar birbirine çarpıp, yerlere serildiler; ve arkadan gelenler düşenleri çiğnemek suretiyle ölümlerine sebep oldular. Bu şekilde düşen ve ölenlerden birçok yığınlar meydana geldi."

"Hezîmet" askerin gayr-i muntazam olarak firârı ma'nâsınadır. "Püşte" tepe ve yığın ma'nâsınadır. Ya'nî "Yılanı temâşâ etmek üzere toplanmış olan halk, ejderhânın bu vaz'iyyetinden ürkerek bağıra çağıra gayr-i muntazam kaçmağa başladılar; kaçarken halk birbirine çarpıp, yerlere serildiler; ve arkadan gelenler düşenleri çiğnemek sûretiyle ölümlerine sebeb oldular. Bu sûretle düşen ve ölenlerden birçok yığınlar peydâ oldu."

1046. Yılan tutucu korkudan yerinde kuru oldu, dedi ki: "Ben dağlıktan ve çölden ne getirdim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1046. Yılan tutucu korkudan yerinde kuru oldu, dedi ki: "Ben dağlıktan ve çölden ne getirdim?"

"Huşk geşten" (kurumak), hareketsiz kalmaktan kinâyedir (dolaylı anlatım). Yılan tutucu bu korkunç durumu görünce: "Eyvah! Ben dağlıktan ve çölden bu halkın başına ne dehşetli bir felaket getirmiş oldum," diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı.

"Huşk geşten" hareketsiz kalmaktan kinâyedir. Yılan tutucu bu vaz'iyyet-i müdhişeyi görünce: "Eyvâh! Ben dağlıktan ve sahrâdan bu halkın başına ne dehşetli bir felâket getirmiş oldum, diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı."

1047. O kör koyun, kurdu uyandırdı; câhil, kendi Azrâîl'i tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1047. O kör koyun, kurdu uyandırdı; câhil, kendi Azrâîl'i tarafına gitti.

O kör koyun konumunda olan yılan tutucu, uyuyan kurt konumunda olan ejderhayı bu şekilde uyandırdı; tam cehaletinden dolayı, kendi Azrâîl'i tarafına ayağıyla gitti.

O kör koyun mesâbesinde olan yılan tutucu, uyuyan kurt mesâbesinde olan ejderhâyı bu sûretle uyandırdı; kemâl-i cehâletinden dolayı, kendi Azrâîl'i tarafına ayağı ile gitti.

1048. Ejderhâ o ahmağı bir lokma etti; Haccâc'a kan içicilik kolay olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1048. Ejderha o ahmağı bir lokma etti; Haccâc'a kan içicilik kolay olur.

"Haccîc" birinci mısradaki "gîc" kelimesine kafiye olmak için, Fars kaidesi üzere, Zalim Haccâc isminin imale edilmiş (uzatılarak okunmuş) şeklidir. Ankaravî nüshasında Haccâc kelimesi imalesiz olarak yer almaktadır. Haccâc, Yusuf es-Sekafî, Mervan ve Abdülmelik'in saltanatları zamanında zulmüyle meşhur bir emirin adıdır. Adı geçenin haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü tarihlerde zikredilmiştir. Yani "Ejderha canlanıp etrafa saldırdığı sırada, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Çünkü kan içici Haccâc seviyesinde ve onun meşrep ve tabiatında olan ejderhaya adam öldürmek kolay olur."

Bu şerefli beyitte Haccâc'ın iç yüzünün ejderha suretine dönüşmüş olduğuna işaret buyrulur.

"Haccîc" birinci mısra'daki "gîc" kelimesine kāfiye olmak için, kāide-i Fürs üzere, Haccâc-ı Zâlim isminin imâle olunmuş sûretidir. Ankaravî nüshasında Haccâc kelimesi imâlesiz olarak mündericdir. Ve Haccâc, Yûsuf es-Sekafî, Mervân ve Abdü'l-Melik zamân-ı saltanatlarında zulmüyle meşhûr bir emîrin ismidir. Merkūmun haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü târihlerde mezkûrdur. Ya'nî "Ejderhâ canlanıp, etrâfa saldırdığı esnâda, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zîrâ kan içici Haccâc mesâbesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhâya adam öldürmek kolay olur."

Bu beyt-i şerîfde bâtın-ı Haccâc'ın ejderha sûretine memsûh olduğuna işâ-ret buyrulur.

1049. Kendisini bir direğe sardı ve bağladı; yenmiş kemikleri birbirine geçirip kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1049. Kendisini bir direğe sardı ve bağladı; yenmiş kemikleri birbirine geçirip kırdı.

Ejderha, insanları yuttuktan sonra, onların kemiklerini kırıp midesinde eritmek için, kendisini bir direğe sardı ve halkalanmak suretiyle bağladı.

Ejderha adamları yuttuktan sonra, onların kemiklerini kırıp mi'desinde eritmek için, kendisini bir direğe sardı ve halkalanmak sûretiyle bağladı.

1050. "Nefis ejderhadır, o ne vakit ölmüştür; aletsizlik gamından donmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1050. "Nefis ejderhadır, o ne vakit ölmüştür; aletsizlik gamından donmuştur.

İnsan nefsi, kendi özünde ejderha tabiatında ve meşrebindedir; o asla ölmez; eğer uysal ve sakin görünürse, araçsızlık ve fırsatsızlık derdinden dolayı donmuş ve güçsüz kalmıştır.

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderha tab'ında ve meşrebindedir; o asla ölmez; eğer halîm ve selîm görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecâlsiz kalmıştır.

1051. Eğer o Fir'avn'ın aletini bulursa ki, nehrin suyu onun emri ile giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1051. Eğer o, Firavun'un aletini bulursa ki, nehrin suyu onun emriyle akardı.

Firavun'un aletinden kasıt, saltanat ve hükûmet kudretidir. Nehirden kasıt ise, Firavun'un saltanat dairesinde akan Nil nehridir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de Firavun'un övünmesinden haber verilerek şöyle buyrulur: وَ نَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَ هَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) Yani "Firavun kavmine seslenip dedi ki: Ey kavmim, Mısır mülkü bana ait değil mi? Ve bu nehirler benim hükmüm altında akıyor, görmüyor musunuz?"

"Fir'avn"ın âletinden murâd, saltanat ve kudret-i hükûmetdir. "Nehir"den murâd, Nil nehridir ki, Fir'avn'ın dâire-i saltanatında cereyân ederdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Fir'avn'ın tefâhüründen ihbâren beyân buyrulur. و نادی فرعون فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ اليْسَ لِى مُلْكُ مِصْرَ وَ هَذِهِ الأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) Ya'nî "Fir'avn kavmine nídâ edip dedi ki: Ey kavmîm, mülk-i Mısır bana mahsûs değil mi? Ve bu nehirler benim hükmüm altında cereyân ediyor, görmüyor musunuz?"

1052. Ondan sonra o Fir'avnlık bünyâdını eder; yüz Mûsâ'nın ve yüz Hârûn'un yolunu vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1052. Ondan sonra o Firavunluk temelini kurar; yüz Musa'nın ve yüz Harun'un yolunu keser.

Nefis, Firavun'un kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Firavunluk temelini kurar ve kendisine nasihat eden Musa ve Harun (a.s.) meşrebinde olan Allah âlimlerini (ulemâ-i billâh) muhalif ve düşman sayıp, onlara karşı suikast düzenlemeye kalkışır.

Nefis, Fir'avn'ın kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Fir'avnlık temelini kurar ve kendisine nasihat eden Mûsâ ve Hârun (aleyhime's-selâm) meşreblerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşman addedip, onlara karşı sû-i kasda kıyâm eder.

1053. O ejderha fakr elinden kurtcağızdır; bir sivrisinek mâl ve câhdan sakr olur. Bu beyt-i şerîfde bâtın-ı Haccâc'ın ejderha sûretine memsûh olduğuna işâ-ret buyrulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1053. O ejderha, fakirlik elinden kurtulmuş bir kurtçuktur; bir sivrisinek mal ve makamdan gizlenir. Bu şerefli beyitte, Haccâc'ın iç yüzünün ejderha şekline dönüşmüş olduğuna işaret buyrulur.

1049. Kendisini bir direğe sardı ve bağladı; yenmiş kemikleri birbirine geçirip kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1049. Kendisini bir direğe sardı ve bağladı; yenmiş kemikleri birbirine geçirip kırdı.

Ejderha, insanları yuttuktan sonra, onların kemiklerini kırıp midesinde eritmek için, kendisini bir direğe sardı ve halkalanmak suretiyle bağladı.

Ejderha adamları yuttuktan sonra, onların kemiklerini kırıp mi'desinde eritmek için, kendisini bir direğe sardı ve halkalanmak sûretiyle bağladı.

1050. "Nefis ejderhadır, o ne vakit ölmüştür; aletsizlik gamından donmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1050. "Nefis ejderhadır, o ne vakit ölmüştür; aletsizlik gamından donmuştur.

İnsan nefsi, kendi özünde ejderha tabiatında ve meşrebindedir; o asla ölmez; eğer uysal ve sakin görünürse, araçsızlık ve fırsatsızlık derdinden dolayı donmuş ve güçsüz kalmıştır.

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderha tab'ında ve meşrebindedir; o asla ölmez; eğer halîm ve selîm görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecâlsiz kalmıştır.

1051. Eğer o Fir'avn'ın aletini bulursa ki, nehrin suyu onun emri ile giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1051. Eğer o, Firavun'un aletini bulursa ki, nehrin suyu onun emriyle akardı.

Firavun'un aletinden kasıt, saltanat ve hükûmet kudretidir. Nehirden kasıt ise, Firavun'un saltanat dairesinde akan Nil nehridir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de Firavun'un övünmesinden haber verilerek şöyle buyrulur: وَ نَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَ هَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) Yani "Firavun kavmine seslenip dedi ki: Ey kavmim, Mısır mülkü bana ait değil mi? Ve bu nehirler benim hükmüm altında akıyor, görmüyor musunuz?"

"Fir'avn"ın âletinden murâd, saltanat ve kudret-i hükûmetdir. "Nehir"den murâd, Nil nehridir ki, Fir'avn'ın dâire-i saltanatında cereyân ederdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Fir'avn'ın tefâhüründen ihbâren beyân buyrulur. و نادی فرعون فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ اليْسَ لِى مُلْكُ مِصْرَ وَ هَذِهِ الأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) Ya'nî "Fir'avn kavmine nídâ edip dedi ki: Ey kavmîm, mülk-i Mısır bana mahsûs değil mi? Ve bu nehirler benim hükmüm altında cereyân ediyor, görmüyor musunuz?"

1052. Ondan sonra o Fir'avnlık bünyâdını eder; yüz Mûsâ'nın ve yüz Hârûn'un yolunu vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1052. Ondan sonra o Firavunluk temelini kurar; yüz Musa'nın ve yüz Harun'un yolunu keser.

Nefis, Firavun'un kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Firavunluk temelini kurar ve kendisine nasihat eden Musa ve Harun (a.s.) meşrebinde olan Allah âlimlerini (ulemâ-i billâh) muhalif ve düşman sayıp, onlara karşı suikast düzenlemeye kalkışır.

Nefis, Fir'avn'ın kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Fir'avnlık temelini kurar ve kendisine nasihat eden Mûsâ ve Hârun (aleyhime's-selâm) meşreblerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşman addedip, onlara karşı sû-i kasda kıyâm eder.

1053. O ejderha fakr elinden kurtcağızdır; bir sivrisinek mâl ve câhdan sakr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1053. O ejderha fakirlik elinden küçük bir kurttur; bir sivrisinek mal ve makamdan çakır kuşu olur.

"Sakr", doğan türlerinden "çakır" dedikleri kuştur; çoğulu "sukūr", "sıkār", "sıkāre", "sukūre" ve "uskur" şeklinde gelir. Farsçada "çerğ" derler. "O nefis ejderhası, fakirlik ve zaruret elinden ve fırsat bulamaması yüzünden küçük bir kurttur. Acizlik ve fakirlik içinde bir sivrisinek gibi kudretsiz iken eline mal geçtiği ve büyük bir makama ulaştığı zaman, yırtıcı bir çakır kuşu olur."

"Sakr" doğan envâ'ından “çakır" dedikleri kuştur, cem'i "sukūr" ve "sıkār" ve "sıkāre" ve "sukūre" ve "uskur" gelir. Fârisîde "çerğ" derler. "O nefis ejderhâsı fakr u zarûret elinden ve fırsat bulamamak yüzünden, küçük bir kurttur. Acz ve fakr içinde bir sivrisinek gibi kudretsiz iken eline mal girdiği ve büyük mansıba nâil olduğu vakit, yırtıcı bir çakır kuşu olur."

1054. Ejderhâyı firâk karı içinde tut; sakın onu Irak güneşine çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1054. Ayrılık karı içinde ejderhayı tut; sakın onu Irak güneşine çekme!

Nefis ejderhasını dünyevî hazlardan ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir hâlde kalsın; sakın o nefis ejderhasını aşağıların aşağısı olan dünyanın parlak ve hararetli görünen gösterişine çekme! "Irak" Bağdat ve Basra taraflarına denir. Bu bölgeye Irak denilmesi, Arabistan'ın en alçak yeri olmasındandır. Bu münasebetle aşağıların aşağısı olan dünyaya "Irak" ve onun mal ve makamına da "güneş" tabiriyle işaret buyrulmuştur.

Nefis ejderhâsını huzûzât-ı dünyeviyyeden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın; sakın o nefis ejderhâsını esfel-i sâfilîn olan dünyanın parlak ve harâretli görünen âlâyişine çekme! "Irâk" Bağdad ve Basra cihetlerine denir. Bu kıt'aya Irak denilmesi, Arab'ın esfel-i arzı olmasından dolayıdır. Bu münasebetle esfel-i sâfilîn olan dünyaya "Irâk" ve onun mâl ve câhına da "güneş" ta'bîriyle işaret buyrulmuştur.

1055. Tâ ki o senin ejderhân donmuş olsun; o necat bulduğu vakit, sen onun lokmasısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1055. Tâ ki o senin ejderhan donmuş olsun; o kurtulduğu vakit, sen onun lokmasısın.

Yani "Sen, ejderha olan nefsini, aşağıların aşağısı olan dünyanın, mal ve mevki güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhan donmuş bir hâlde kalsın. Çünkü o nefis, mal ve mevki güneşinin sıcaklığıyla harekete gelip donukluktan kurtulduğu vakit, seni yutup helâk eder."

Ya'nî "Sen, ejderha olan nefsini, esfel-i sâfilîn olan dünyânın, mal ve câh güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhân donmuş bir halde kalsın. Zîrâ o nefis, mal ve câh güneşinin harâretiyle harekete gelip donukluktan necât bulduğu vakit, seni yutup helâk eder."

1056. Onu mat et ve matdan emîn ol; ona az merhamet et, atâ ehlinden değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1056. Onu yen ve yenilmekten emin ol; ona az merhamet et, o bağış ehli değildir.

"Mat" yenilmiş demektir. "Sılât" sıla kelimesinin çoğuludur ve "sıla" bağış ve ihsan anlamındadır. "O nefsi yen ve mağlup et ve mağlup olmaktan emin ol! Ona az merhamet et; çünkü o bağışa ve ihsana layık bir şey değildir." "Rahm kem kün" ifadesiyle nefse şeriat dairesinde ölçülü davranmaya işaret buyrulur.

"Mat" mağlûb demektir. "Sılât" sılanın cem'idir ve "sıla" atâ ve bahşiş ma'nâsınadır. "O nefsi mat ve mağlûb et ve mağlûb olmaktan emîn ol! Ona az merhamet et; zîrâ o atâya ve bahşîşe lâyık bir şey değildir." "Rahm kem kün" ta'bîriyle nefse şer' dâiresinde i'tidal üzere muâmele etmeğe işaret buyrulur.

1057. Zîrâ o şehvet güneşinin harâreti vurursa, o senin başından arta kalacak yarasa kuşu kanat vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1057. Çünkü o şehvet güneşinin harareti vurursa, o senin başından arta kalacak yarasa kuşu kanat vurur.

"Sakr", doğan türlerinden "çakır" dedikleri kuştur; çoğulu "sukūr", "sıkār", "sıkāre", "sukūre" ve "uskur" gelir. Farsçada "çerğ" derler. "O nefis ejderhası, fakirlik ve zaruret yüzünden ve fırsat bulamamaktan dolayı küçük bir kurttur. Acizlik ve fakirlik içinde bir sivrisinek gibi kudretsiz iken eline mal geçtiği ve büyük bir makama ulaştığı zaman, yırtıcı bir çakır kuşu olur."

"Sakr" doğan envâ'ından “çakır" dedikleri kuştur, cem'i "sukūr" ve "sıkār" ve "sıkāre" ve "sukūre" ve "uskur" gelir. Fârisîde "çerğ" derler. "O nefis ejderhâsı fakr u zarûret elinden ve fırsat bulamamak yüzünden, küçük bir kurttur. Acz ve fakr içinde bir sivrisinek gibi kudretsiz iken eline mal girdiği ve büyük mansıba nâil olduğu vakit, yırtıcı bir çakır kuşu olur."

1054. Ejderhâyı firâk karı içinde tut; sakın onu Irak güneşine çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1054. Ayrılık karı içinde ejderhayı tut; sakın onu Irak güneşine çekme!

Nefis ejderhasını dünyevî hazlardan ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir hâlde kalsın; sakın o nefis ejderhasını aşağıların aşağısı olan dünyanın parlak ve hararetli görünen gösterişine çekme! "Irak" Bağdat ve Basra taraflarına denir. Bu bölgeye Irak denilmesi, Arabistan'ın en alçak yeri olmasındandır. Bu münasebetle aşağıların aşağısı olan dünyaya "Irak" ve onun mal ve makamına da "güneş" tabiriyle işaret buyrulmuştur.

Nefis ejderhâsını huzûzât-ı dünyeviyyeden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın; sakın o nefis ejderhâsını esfel-i sâfilîn olan dünyanın parlak ve harâretli görünen âlâyişine çekme! "Irâk" Bağdad ve Basra cihetlerine denir. Bu kıt'aya Irak denilmesi, Arab'ın esfel-i arzı olmasından dolayıdır. Bu münasebetle esfel-i sâfilîn olan dünyaya "Irâk" ve onun mâl ve câhına da "güneş" ta'bîriyle işaret buyrulmuştur.

1055. Tâ ki o senin ejderhân donmuş olsun; o necat bulduğu vakit, sen onun lokmasısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1055. Tâ ki o senin ejderhan donmuş olsun; o kurtulduğu vakit, sen onun lokmasısın.

Yani "Sen, ejderha olan nefsini, aşağıların aşağısı olan dünyanın, mal ve mevki güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhan donmuş bir hâlde kalsın. Çünkü o nefis, mal ve mevki güneşinin sıcaklığıyla harekete gelip donukluktan kurtulduğu vakit, seni yutup helâk eder."

Ya'nî "Sen, ejderha olan nefsini, esfel-i sâfilîn olan dünyânın, mal ve câh güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhân donmuş bir halde kalsın. Zîrâ o nefis, mal ve câh güneşinin harâretiyle harekete gelip donukluktan necât bulduğu vakit, seni yutup helâk eder."

1056. Onu mat et ve matdan emîn ol; ona az merhamet et, atâ ehlinden değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1056. Onu yen ve yenilmekten emin ol; ona az merhamet et, o bağış ehli değildir.

"Mat" yenilmiş demektir. "Sılât" sıla kelimesinin çoğuludur ve "sıla" bağış ve ihsan anlamındadır. "O nefsi yen ve mağlup et ve mağlup olmaktan emin ol! Ona az merhamet et; çünkü o bağışa ve ihsana layık bir şey değildir." "Rahm kem kün" ifadesiyle nefse şeriat dairesinde ölçülü davranmaya işaret buyrulur.

"Mat" mağlûb demektir. "Sılât" sılanın cem'idir ve "sıla" atâ ve bahşiş ma'nâsınadır. "O nefsi mat ve mağlûb et ve mağlûb olmaktan emîn ol! Ona az merhamet et; zîrâ o atâya ve bahşîşe lâyık bir şey değildir." "Rahm kem kün" ta'bîriyle nefse şer' dâiresinde i'tidal üzere muâmele etmeğe işaret buyrulur.

1057. Zîrâ o şehvet güneşinin harâreti vurursa, o senin başından arta kalacak yarasa kuşu kanat vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1057. Çünkü o şehvet güneşinin harareti vurursa, o senin başından arta kalacak yarasa kuşu kanat çırpar.

Çünkü dünya şehvetlerinin güneşi, nefis üzerine hararetini (yakıcı etkisini) egemen kılarsa, nihayet ölüm sebebiyle senin başından arta kalacak olan o yarasa kuşu mesabesindeki nefis, bu doğal karanlık içinde kanat açıp uçmaya başlar. Bu hitaplar (sözler) sâlikin (Hakk Yolcusu'nun) ruhunadır.

Zîrâ dünya şehvetlerinin güneşi, nefis üzerine harâretini müstevlî kılarsa, nihâyet ölüm sebebiyle senin başından arta kalacak olan o yarasa kuşu mesâbesindeki nefis, bu zulmet-i tabiyye içinde kanat açıp uçmağa başlar." Bu hitâblar sâlikin rûhunadır.

1058. Onu erkek gibi cihâda ve kıtâle çek! Allah sana visal ile ceza versin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1058. Onu erkek gibi cihâda ve kıtâle çek! Allah sana visal ile ceza versin.

Ey Hakk Yolcusu, sen nefsini hakiki erkekler gibi, yani ricâlullâh (Allah erleri) gibi mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) yoluyla, dünyevî şehvetlere meyilden öldürülmek usulüne çek! Nefsin bu savaşta ölünce, Yüce Allah senin ruhunu kendisine vasıl kılmak suretiyle mükâfat versin.

Ey sâlik, sen nefsini hakîkî erkekler gibi, ya'nî ricâlullâh gibi mücâhede ve riyâzet sûretiyle, şehevât-ı dünyeviyyeye meyilden öldürülmek usûlüne çek! Nefsin bu harbde ölünce, Allah Teâlâ hazretleri senin rûhunu kendine vâsıl kılmak sûretiyle mükâfât versin.

1059. Vaktaki o adam, ejderhâyı getirdi, sıcak hava içinde o merîd hoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1059. O adam ejderhayı getirdiğinde, sıcak hava içinde o inatçı ve şerir yılan canlandı.

"Merid" inatçı ve şerir demektir; yani "O yılan tutucu adam, donmuş ejderhayı Bağdat'a getirdi; o şerir olan yılan sıcak hava içinde canlanıp hoş oldu."

"Merid" inadçı ve şerîr demektir; ya'nî "O yılan tutucu adam, donmuş ejderhâyı Bağdad'a getirdi; o şerîr olan yılan sıcak hava içinde canlanıp hoş oldu."

1060. Ey azîz, şübhesiz o fitneleri yaptı; hem bizim söylediğimizin dahi yirmi [1063] kadarını.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1060. Ey aziz, şüphesiz o fitneleri yaptı; hem bizim söylediğimizin dahi yirmi kadarını.

O ejderha, o zikredilen fitneleri, hem bizim söylediğimizin dahi yirmi mislini yaptı. Biz onun yaptığı fitnelerden yirmi mislini söylemedik.

O ejderha, o zikr olunan fitneleri, hem bizim söylediğimizin dahi yirmi mislini yaptı. Biz onun yaptığı fitnelerden yirmi mislini söylemedik.

1061. Sen tama' tutar mısın ki, onu cefâsız vakar içinde ve vefâ içinde bağlanmış tutasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1061. Sen, onu cefasız, vakar içinde ve vefa içinde bağlı tutmayı umar mısın?

Ey Hakk yolunun sâliki, sen o azgın ve şerir nefsi, mücâhede ve riyâzâtın cefası ve eziyeti olmaksızın, insanlık vakarı içinde ve ilahi emir ve yasaklara vefa göstererek bağlı bir halde tutmayı umar mısın? Ve o müthiş hayvanı, yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket etmesini bekler misin? Bu mümkün olur mu?

Ey sâlik-i tarîk-ı Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve şerîr olan nefsi, mücâhede ve riyâzet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakārı içinde ve emir ve nehy-i ilâhînin vefâsı içinde bağlanmış bir halde tutasın; ve o müdhiş hayvanı, yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekliyesin; bu mümkin olur mu?

1062. Her bir denîye, bu temennî ne vakit erişir? Bir Mûsâ lâzımdır ki, ejderhâyı çeksin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1062. Her bir alçağa, bu dilek ne zaman ulaşır? Bir Musa gereklidir ki, ejderhayı çeksin.

Çünkü dünya şehvetlerinin güneşi, nefis üzerine hararetini egemen kılarsa, nihayet ölüm sebebiyle senin başından arta kalacak olan o yarasa kuşu mesabesindeki nefis, bu doğal karanlık içinde kanat açıp uçmaya başlar." Bu hitaplar sâlikin (Hakk yolcusunun) ruhunadır.

Zîrâ dünya şehvetlerinin güneşi, nefis üzerine harâretini müstevlî kılarsa, nihâyet ölüm sebebiyle senin başından arta kalacak olan o yarasa kuşu mesâbesindeki nefis, bu zulmet-i tabîyye içinde kanat açıp uçmağa başlar." Bu hitâblar sâlikin rûhunadır.

1058. Onu erkek gibi cihâda ve kıtâle çek! Allah sana visal ile ceza versin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1058. Onu erkek gibi cihâda ve kıtâle çek! Allah sana visal ile ceza versin.

Ey Hakk Yolcusu, sen nefsini hakiki erkekler gibi, yani ricâlullâh (Allah erleri) gibi mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) yoluyla, dünyevî şehvetlere meyilden öldürülmek usulüne çek! Nefsin bu savaşta ölünce, Yüce Allah senin ruhunu kendisine vasıl kılmak suretiyle mükâfat versin.

Ey sâlik, sen nefsini hakîkî erkekler gibi, ya'nî ricâlullâh gibi mücâhede ve riyâzet sûretiyle, şehevât-ı dünyeviyyeye meyilden öldürülmek usûlüne çek! Nefsin bu harbde ölünce, Allah Teâlâ hazretleri senin rûhunu kendine vâsıl kılmak sûretiyle mükâfât versin.

1059. Vaktaki o adam, ejderhâyı getirdi, sıcak hava içinde o merîd hoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1059. O adam ejderhayı getirdiğinde, sıcak hava içinde o inatçı ve şerir yılan canlandı.

"Merid" inatçı ve şerir demektir; yani "O yılan tutucu adam, donmuş ejderhayı Bağdat'a getirdi; o şerir olan yılan sıcak hava içinde canlanıp hoş oldu."

"Merid" inadçı ve şerîr demektir; ya'nî "O yılan tutucu adam, donmuş ejderhâyı Bağdad'a getirdi; o şerîr olan yılan sıcak hava içinde canlanıp hoş oldu."

1060. Ey azîz, şübhesiz o fitneleri yaptı; hem bizim söylediğimizin dahi yirmi [1063] kadarını.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1060. Ey aziz, şüphesiz o fitneleri yaptı; hem bizim söylediğimizin dahi yirmi kadarını.

O ejderha, o zikredilen fitneleri, hem bizim söylediğimizin dahi yirmi mislini yaptı. Biz onun yaptığı fitnelerden yirmi mislini söylemedik.

O ejderha, o zikr olunan fitneleri, hem bizim söylediğimizin dahi yirmi mislini yaptı. Biz onun yaptığı fitnelerden yirmi mislini söylemedik.

1061. Sen tama' tutar mısın ki, onu cefâsız vakar içinde ve vefâ içinde bağlanmış tutasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1061. Sen, onu cefasız, vakar içinde ve vefa içinde bağlanmış tutmayı umar mısın?

Ey Hakk yolcusu, sen, o azgın ve şerir olan nefsi, mücâhede ve riyâzet (nefisle mücadele ve perhiz) cefası ve eziyeti olmaksızın, insanlık vakarı içinde ve ilahi emir ve yasaklara vefa içinde bağlanmış bir halde tutmayı umar mısın; ve o müthiş hayvanı, yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekler misin; bu mümkün olur mu?

Ey sâlik-i tarîk-ı Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve şerîr olan nefsi, mücâhede ve riyâzet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakārı içinde ve emir ve nehy-i ilâhînin vefâsı içinde bağlanmış bir halde tutasın; ve o müdhiş hayvanı, yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dâiresinde hareket bekliyesin; bu mümkin olur mu?

1062. Her bir denîye, bu temennî ne vakit erişir? Bir Mûsâ lâzımdır ki, ejderhâyı çeksin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1062. Her bir alçağa, bu istek ne zaman ulaşır? Bir Musa gereklidir ki, ejderhayı çeksin.

Nefsânî sıfatlarına yenik düşen her bir alçağa, mücâhedesiz ve riyâzatsız nefis ejderhasını zararsız bir şekilde kullanma isteği mümkün olur mu? Musa (a.s.) meşrebinde (yolunda) bir veliyy-i kâmil (olgun veli) gereklidir ki, o ejderhayı, ilahi emir altında kullanabilsin. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn bin Arabî (k.s.), Şeyh Sadreddîn Konevî hazretlerini terbiye ettikleri sırada kuru ekmek yedirmek suretiyle riyâzet (nefsî perhizler) yaptırırlarmış. Bir gün yemek esnasında kendileri tavuk yemişler. Hz. Sadreddîn'in annesi, cenâb-ı Şeyh'in bu hâlini görüp: "Ey Şeyh, sen tavuk eti yersin; benim oğluma kuru ekmek yedirirsin, bu nasıl olur?" demiş. Hz. Şeyh yediği tavuğun kemikleri üzerine mübarek ellerini koyup "Yüce Allah hazretlerinin izniyle, kalkın!" deyince, kemikler derhal tavuk hâline gelip uçmuşlar. Ve buyurmuşlar ki: "Senin oğlun dahi bu hâle geldikten sonra, istediğini yesin, zarar vermez; şimdi yerse zarar verir, bu sebeple şimdi ona gerekli olan kuru ekmek yemektir." Ve bu anlam Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, I. ciltte [s. 484] Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin تو صاحب نفس ای غافل میان خاک خون میخور که صاحب دل اگر زهری خورد آن انگبین باشد ["Ey gâfil, sen sâhib-i nefissin, toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sâhib-i dil bir zehir yese, bal olur"] şerefli beytinin tefsirinde açıklanmıştır.

Sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkin olur mu? Mûsâ (a.s.) meşrebinde bir veliyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî tahtında istihdâm edebilsin. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn bin Arabî (k.s.), Şeyh Sadreddîn Konevî hazretlerini terbiye buyurdukları esnâda kuru ekmek yedirmek sûretiyle riyâzet yaptırırlar imiş. Bir gün taâm esnasında kendileri tavuk yemişler. Hz. Sadreddîn'in vâlidesi, cenâb-ı Şeyh'in bu hâlini görüp: "Ey Şeyh, sen tavuk eti yersin; benim oğluma kuru ekmek yedirirsin, bu nasıl olur?" demiş. Hz. Şeyh yediği tavuğun kemikleri üzerine mübarek ellerini koyup "Allah Teâlâ hazretlerinin izniyle, kalkın!" deyince, kemikler derhal tavuk hâline gelip uçmuşlar. Ve buyurmuşlar ki: "Senin oğlun dahi bu hâle geldikten sonra, istediğini yesin, zarar vermez; şimdi yerse zarar verir, binâenaleyh şimdi ona lâzım olan kuru ekmek yemektir." Ve bu ma'nâ Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, I. cildde [s. 484] Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin تو صاحب نفس ای غافل میان خاک خون میخور که صاحب دل اگر زهری خورد آن انگبین باشد ["Ey gâfil, sen sâhib-i nefissin, toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sâhib-i dil bir zehir yese, bal olur"] beyt-i şerîfinin tefsîrinde îzâh buyrulmuştur.

1063. Yüz binlerce halk onun ejderhâsından, onun re'yinden hezîmet içinde olmuş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1063. Yüz binlerce halk onun ejderhasından, onun görüşünden hezimet içinde olmuş oldu.

Ankaravî hazretleri bu şerefli beyti, yukarıdaki beytin ikinci mısraındaki anlam karinesiyle Musa (a.s.)a döndürmüştür. Bu şekilde, yani "Musa (a.s.)ın ejderhasından ve onun yüce görüşünden yüz binlerce halk hezimet içinde olmuş oldu" demek olur. Hint şarihleri, yılan tutucunun kıssasının tamamlanması için beyan buyrulmuş olduğuna inanmışlardır; bu şekilde anlam "O yılan tutucunun donmuş ejderhasından ve onun zayıf görüşünden ve kastından, yüz binlerce halk hezimet içinde olmuş oldu" demek olur. Bunların ikisi de birer vecihtir. Bu kıssada "Yılan tutucu"dan maksat, yalancı iddiacı olan şeyhtir. Nefsi ölmemiş iken, halkı başına toplayıp irşada kalkışır ve neticede halkın kabulü ve ihtiramı yüzünden nefsinin ejderhası dirilip halkı ifsat ve manen helake sevk eder. Fakat insân-ı kâmil olan şeyh, nefsine hakim olduğu için, onun nefis ejderhası aksine ıslah ve halkı ihya etmeye hizmet eder. Aşağıdaki kıssa ile bu anlam teyit buyrulur. Nefsani sıfatlarına mağlup olan her bir alçağa, mücahedesiz ve riyazatsız nefis ejderhasını zararsız bir şekilde kullanmak temennisi mümkün olur mu? Musa (a.s.) meşrebinde bir insân-ı kâmil veli lazımdır ki, o ejderhayı, ilahi emir altında istihdam edebilsin. Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin bin Arabi (k.s.), Şeyh Sadreddin Konevi hazretlerini terbiye buyurdukları esnada kuru ekmek yedirmek suretiyle riyazat yaptırırlar imiş. Bir gün yemek esnasında kendileri tavuk yemişler. Hz. Sadreddin'in validesi, cenab-ı Şeyh'in bu halini görüp: "Ey Şeyh, sen tavuk eti yersin; benim oğluma kuru ekmek yedirirsin, bu nasıl olur?" demiş. Hz. Şeyh yediği tavuğun kemikleri üzerine mübarek ellerini koyup "Yüce Allah hazretlerinin izniyle, kalkın!" deyince, kemikler derhal tavuk haline gelip uçmuşlar. Ve buyurmuşlar ki: "Senin oğlun dahi bu hale geldikten sonra, istediğini yesin, zarar vermez; şimdi yerse zarar verir, bu sebeple şimdi ona lazım olan kuru ekmek yemektir." Ve bu anlam Cenab-ı Pir efendimiz tarafından, I. ciltte [s. 484] Feridüddin Attar hazretlerinin تو صاحب نفس ای غافل میان خاک خون میخور که صاحب دل اگر زهری خورد آن انگبین باشد [“Ey gafil, sen nefis sahibisin, toprak arasında kan ye! Çünkü eğer gönül sahibi bir zehir yese, bal olur”] şerefli beytinin tefsirinde izah buyrulmuştur.

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfi, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ındaki ma'nâ karînesiyle Mûsâ (a.s.)a irca' buyurmuştur. Bu sûretde ya'nî “Mûsâ (a.s.)ın ejderhâsından ve onun re'y-i âlîsinden yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu" demek olur. Hind şârihleri, yılan tutucunun kıssasını tetmîmen beyân buyrulmuş olduğuna zâhib olmuşlardır; bu sûretde ma'nâ "O yılan tutucunun donmuş ejderhâsından ve onun re'y-i zaîfinden ve kasdından, yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu" demek olur. Bunların ikisi de birer vecihdir. Bu kıssada "Yılan tutucu"dan murâd, müddeî-i kâzib olan şeyhdir. Nefsi ölmemiş iken, halkı başına toplayıp irşâda kıyâm eder ve netîcede halkın kabûlü ve ihtirâmı yüzünden nefsinin ejderhâsı dirilip halkı ifsâd ve ma'nen helâke sevk eder. Fakat şeyh-i kâmil, nefsine hâkim olduğu için, onun ejderhâ-yı nefsi bil'akis ıslâh ve ihyâ-yı halka hâdim olur. Atîdeki kıssa ile bu ma'nâ te'yîd buyrulur. Sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkin olur mu? Mûsâ (a.s.) meşrebinde bir veliyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî tahtında istihdâm edebilsin. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn bin Arabî (k.s.), Şeyh Sadreddîn Konevî hazretlerini terbiye buyurdukları esnâda kuru ekmek yedirmek sûretiyle riyâzet yaptırırlar imiş. Bir gün taâm esnasında kendileri tavuk yemişler. Hz. Sadreddîn'in vâlidesi, cenâb-ı Şeyh'in bu hâlini görüp: "Ey Şeyh, sen tavuk eti yersin; benim oğluma kuru ekmek yedirirsin, bu nasıl olur?" demiş. Hz. Şeyh yediği tavuğun kemikleri üzerine mübarek ellerini koyup "Allah Teâlâ hazretlerinin izniyle, kalkın!" deyince, kemikler derhal tavuk hâline gelip uçmuşlar. Ve buyurmuşlar ki: "Senin oğlun dahi bu hâle geldikten sonra, istediğini yesin, zarar vermez; şimdi yerse zarar verir, binâenaleyh şimdi ona lâzım olan kuru ekmek yemektir." Ve bu ma'nâ Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, I. cildde [s. 484] Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin تو صاحب نفس ای غافل میان خاک خون میخور که صاحب دل اگر زهری خورد آن انگبین باشد [“Ey gâfil, sen sahib-i nefissin, toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sahib-i dil bir zehir yese, bal olur”] beyt-i şerîfinin tefsîrinde îzâh buyrulmuştur.

1063. Yüz binlerce halk onun ejderhâsından, onun re'yinden hezîmet içinde olmuş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1063. Yüz binlerce halk onun ejderhasından, onun görüşünden hezimet içinde olmuş oldu.

Ankaravî hazretleri bu şerefli beyti, yukarıdaki beytin ikinci mısraındaki anlam karinesiyle Musa (a.s.)a döndürmüştür. Bu durumda yani “Musa (a.s.)ın ejderhasından ve onun yüce görüşünden yüz binlerce halk hezimet içinde olmuş oldu” demek olur. Hint şârihleri, yılan tutucunun kıssasının tamamlanması için beyan buyrulmuş olduğuna inanmışlardır; bu durumda anlam “O yılan tutucunun donmuş ejderhasından ve onun zayıf görüşünden ve kastından, yüz binlerce halk hezimet içinde olmuş oldu” demek olur. Bunların ikisi de birer vecihtir. Bu kıssada "Yılan tutucu"dan kastedilen, yalancı iddiacı olan şeyhtir. Nefsi ölmemiş iken, halkı başına toplayıp irşada (doğru yolu göstermeye) kalkışır ve neticede halkın kabulü ve saygısı yüzünden nefsinin ejderhası dirilip halkı ifsat (bozgunculuk) ve manen helake sevk eder. Fakat insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şeyh, nefsine hakim olduğu için, onun nefs ejderhası aksine halkın ıslahına ve ihyasına hizmet eder. Aşağıdaki kıssa ile bu anlam teyit buyrulur.

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerifi, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ındaki ma'nâ karînesiyle Mûsâ (a.s.)a irca' buyurmuştur. Bu sûretde ya'nî “Mûsâ (a.s.)ın ejderhâsından ve onun re'y-i âlîsinden yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu” demek olur. Hind şârihleri, yılan tutucunun kıssasını tetmîmen beyân buyrulmuş olduğuna zâhib olmuşlardır; bu sûretde ma'nâ “O yılan tutucunun donmuş ejderhâsından ve onun re'y-i zaîfinden ve kasdından, yüz binlerce halk hezîmet içinde olmuş oldu” demek olur. Bunların ikisi de birer vecihdir. Bu kıssada "Yılan tutucu"dan murâd, müddeî-i kâzib olan şeyhdir. Nefsi ölmemiş iken, halkı başına toplayıp irşâda kıyâm eder ve netîcede halkın kabûlü ve ihtirâmı yüzünden nefsinin ejderhâsı dirilip halkı ifsâd ve ma'nen helâke sevk eder. Fakat şeyh-i kâmil, nefsine hâkim olduğu için, onun ejderhâ-yı nefsi bil'akis ıslâh ve ihyâ-yı halka hâdim olur. Atîdeki kıssa ile bu ma'nâ te'yîd buyrulur.

## Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)ı tehdîd etmesi

1064. Fir'avn ona dedi: "Ey Kelîm, sen niçin halkı öldürdün ve sen korku bıraktın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1064. Firavun ona dedi: "Ey Kelîm, sen niçin halkı öldürdün ve sen korku bıraktın?"

Firavun, Musa'ya (a.s.) hitaben dedi ki: "Ey Kelîm, sen asanı boğa yılanı yaparak, halk arasına salıverdin; halk korkusundan kaçmak için birbirini çiğnedi ve bu esnada birçok kimseyi öldürdün ve halkın kalbine korku bıraktın." "Kelîm" kelimesinde iki anlam vardır. Birisi yaralı ve diğeri kelam söyleyici demektir. Musa (a.s.) Hak ile konuşma şerefine nail olan peygamberlerden olmakla "Kelîmullah" lakabıyla meşhurdur. Fakat Firavun bunu tasdik etmediğinden, onun "Kelîm" diye gerçekleşen hitabı, "yaralı" anlamına alınmak uygun olur.

Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a hitâben dedi ki: "Ey Kelím, sen asânı boğa yılanı yaparak, halk arasına salıverdin; halk korkusundan kaçmak için birbirini çiğnedi ve bu esnâda birçok kimseleri öldürdün ve halkın kalbine korku bıraktın." "Kelîm" kelimesinde iki ma'nâ vardır. Birisi mecrûh ve diğeri kelâm söyleyici demektir. Mûsâ (a.s.) Hak'la mükâleme şerefine nâil olan enbiyâdan olmakla "Kelímullâh" lakabıyla meşhûrdur. Fakat Fir'avn bunu tasdîk etmediğinden, onun "Kelîm" diye vâki' olan hitâbı, “mecrûh” ma'nâsına alınmak münasib olur.

1065. "Halk hezîmet içinde senden düştüler; adamlar, hezîmet içinde ayağı kaymaktan ölmüş oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1065. "Halk hezimet içinde senden düştüler; adamlar, hezimet içinde ayağı kaymaktan ölmüş oldu."

"Halk, ejderhanın hücumundan dolayı bozguna uğramış olarak, senin yüzünden birbiri üstüne düştüler ve o hezimet esnasında birçok adam ayakları kayıp çiğnenerek ölmüş oldu." "Zelk" ayak kaymak anlamındadır.

"Halk, ejderhânın hücûmundan dolayı münhezim olarak, senin yüzünden birbiri üstüne düştüler ve o hezîmet esnasında birçok adam ayakları kayıp çiğnenerek ölmüş oldu." "Zelk" ayak kaymak ma'nâsınadır.

1066. "Şübhesiz adamlar seni düşman tuttu. Erkek ve kadın senin kînini sînesinde tuttu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1066. "Şüphesiz adamlar seni düşman bildi. Erkek ve kadın senin kinini göğsünde tuttu."

1067. "Halkı da'vet ediyordun, aks üzere oldu; adamlar için senin hilafından firak yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1067. "Halkı davet ediyordun, aksine oldu; insanlar için senin hilafından ayrılık yoktur."

"Büdd" ayrılık ve ayrılma anlamındadır. Yani "Sen halkı kendi tarafına davet ediyordun; yaptığın bu ejderha ile korkutmak tedbiri senin aleyhine oldu."

"Büdd" firâk ve ayrılık ma'nâsınadır. Ya'nî "Sen halkı kendi tarafına da'vet ediyordun; yaptığın bu ejderha ile korkutmak tedbîri senin aleyhine

## Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)ı tehdîd etmesi

1064. Fir'avn ona dedi: "Ey Kelîm, sen niçin halkı öldürdün ve sen korku bıraktın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1064. Firavun ona dedi: "Ey Kelîm, sen niçin halkı öldürdün ve sen korku bıraktın?"

Firavun, Musa'ya (a.s.) hitaben dedi ki: "Ey Kelîm, sen asanı boğa yılanı yaparak, halk arasına salıverdin; halk korkusundan kaçmak için birbirini çiğnedi ve bu esnada birçok kimseyi öldürdün ve halkın kalbine korku bıraktın." "Kelîm" kelimesinde iki anlam vardır. Birisi yaralı ve diğeri kelam söyleyici demektir. Musa (a.s.) Hak ile konuşma şerefine nail olan peygamberlerden olmakla "Kelîmullah" lakabıyla meşhurdur. Fakat Firavun bunu tasdik etmediğinden, onun "Kelîm" diye gerçekleşen hitabı, "yaralı" anlamına alınmak uygun olur.

Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a hitâben dedi ki: "Ey Kelím, sen asânı boğa yılanı yaparak, halk arasına salıverdin; halk korkusundan kaçmak için birbirini çiğnedi ve bu esnâda birçok kimseleri öldürdün ve halkın kalbine korku bıraktın." "Kelîm" kelimesinde iki ma'nâ vardır. Birisi mecrûh ve diğeri kelâm söyleyici demektir. Mûsâ (a.s.) Hak'la mükâleme şerefine nâil olan enbiyâdan olmakla "Kelímullâh" lakabıyla meşhûrdur. Fakat Fir'avn bunu tasdîk etmediğinden, onun "Kelîm" diye vâki' olan hitâbı, “mecrûh” ma'nâsına alınmak münasib olur.

1065. "Halk hezîmet içinde senden düştüler; adamlar, hezîmet içinde ayağı kaymaktan ölmüş oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1065. "Halk hezimet içinde senden düştüler; adamlar, hezimet içinde ayağı kaymaktan ölmüş oldu."

"Halk, ejderhanın hücumundan dolayı bozguna uğramış olarak, senin yüzünden birbiri üstüne düştüler ve o hezimet esnasında birçok adam ayakları kayıp çiğnenerek ölmüş oldu." "Zelk" ayak kaymak anlamındadır.

"Halk, ejderhânın hücûmundan dolayı münhezim olarak, senin yüzünden birbiri üstüne düştüler ve o hezîmet esnasında birçok adam ayakları kayıp çiğnenerek ölmüş oldu." "Zelk" ayak kaymak ma'nâsınadır.

1066. "Şübhesiz adamlar seni düşman tuttu. Erkek ve kadın senin kînini sînesinde tuttu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1066. "Şüphesiz adamlar seni düşman bildi. Erkek ve kadın senin kinini göğsünde tuttu."

1067. "Halkı da'vet ediyordun, aks üzere oldu; adamlar için senin hilafından firak yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1067. "Halkı davet ediyordun, aksine oldu; insanlar için senin muhalefetinden ayrılık yoktur."

"Büdd" ayrılık ve uzaklaşma anlamındadır. Yani "Sen halkı kendi tarafına davet ediyordun; yaptığın bu ejderha ile korkutma tedbiri senin aleyhine döndü; bu sebeple insanlar artık sana muhalefet etmekten ayrılmazlar, yani daima sana muhalefet üzere bulunurlar."

"Büdd" firâk ve ayrılık ma'nâsınadır. Ya'nî "Sen halkı kendi tarafına da'vet ediyordun; yaptığın bu ejderha ile korkutmak tedbîri senin aleyhine döndü; binâenaleyh adamlar artık sana muhalefet etmekten ayrılmazlar, ya'nî dâimâ sana muhalefet üzere bulunurlar."

1068. "Eğerçi ben dahi senin şerrinden kıçın kıçın sürtünerek geri giderim; senin mükafatın hakkında bir çömlek kaynatırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1068. "Gerçi ben de senin şerrinden kıçın kıçın sürünerek geri giderim; senin mükafatın hakkında bir çömlek kaynatırım."

"Hazîden" çocuklar gibi kıçın kıçın sürünerek geri gitmek; "Dîg puhten" (çömlek kaynatmak) ise derin düşünmekten kinayedir. Yani "Halk korktu, gerçekten ben de senin şerrinden ürküp, geri geri gittim; fakat senin bu fiiline karşılık vermek için tedbirler düşünüyorum."

"Hazîden" çocuklar gibi kıçın kıçın sürtünerek geri gitmek; "Dîg puhten" teemmül etmekten kinâyedir. Ya'nî "Halk korktu, vâkıâ ben de senin şerrinden ürküp, geri geri gittim; fakat senin bu fiiline mukābele için tedbirler teemmül ediyorum."

1069. "Gönlü bundan kopar ki, beni aldatasın; yahud gölgeden gayrisi sana pesrevlik etsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1069. "Gönlü bundan kopar ki, beni aldatasın; yahut gölgeden gayrisi sana pesrevlik etsin."

"Beni aldatacağını, yahut gölgenden başkası senin arkandan geleceğini asla gönlüne getirme!" Bazı nüshalarda ikinci mısra' تا بخرقی پس روی گردد ترا şeklindedir. Bu şekilde anlam şöyle olur: "Gönlünü bundan kopar ki, beni aldatasın. Nihayet bir hark-ı âdet (olağanüstü bir durum) ile senin için bir arkadan gelici olsun."

"Beni aldatacağını, yahud gölgenden başkası senin arkandan geleceğini aslâ gönlüne getirme!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' تا بخرقی پس روی گردد ترا sûretindedir. Bu sûretde ma'nâ böyle olur: "Gönlünü bundan kopar ki, beni aldatasın. Nihâyet bir hark-ı âdet ile senin için bir arkadan gelici olsun."

1070. "Sen onunla mağrûr olma ki, onu yaptın; halaikın kalbine korku attın." [1073]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1070. "Sen onunla mağrur olma ki, onu yaptın; yaratılmışların kalbine korku saldın."

"Sen, bin harika gösterdim diye gururlanma; bu yaptığın şey ancak yaratılmışların kalbine korku bırakmaktan ibaret kaldı."

"Sen, bin hârika gösterdim, diye mağrûr olma; bu yaptığın şey ancak halâikın kalbine korku bırakmaktan ibâret kaldı."

1071. "Yüz böylesini getirsen de yine rüsvây olursun; zelil olursun, duhke-i gavgā olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1071. "Yüz böylesini getirsen de yine rüsvây olursun; zelil olursun, duhke-i gavgā olursun."

"Duhke" kendisine gülünen adam, gülünç demektir. "Gavgā" ise her cinsten birtakım adamların oluşturduğu topluluk anlamına geldiği Akrebü'l-Mevârid'de zikredilmiştir. Yani "Sen yüz böyle harika göstersen bile, yine bizim katımızda rüsvây ve zelil olursun. Her cinsten toplanan halk arasında gülünç duruma düşersin."

"Duhke" kendisine gülünen adam, gülünç demek. "Gavgā" her cinsten birtakım adamların teşkîl ettikleri cem'iyyet ma'nâsına olduğu Akrebü'l-Mevârid'de mezkûrdur. Ya'nî "Sen yüz böyle hârika göstersen bile, yine bizim indimizde rüsvây ve zelîl olursun. Her cinsten toplanan halk arasında gülünç olursun."

1072. "Senin gibi mürâînin çokları oldular; akıbet bizim mısrımızda rüsvây oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1072. "Senin gibi riyakârların çokları oldular; sonunda bizim şehrimizde rezil oldular."

döndü; bu sebeple adamlar artık sana karşı çıkmaktan vazgeçmezler, yani daima sana karşı çıkma üzere bulunurlar."

döndü; binâenaleyh adamlar artık sana muhalefet etmekten ayrılmazlar, ya'nî dâimâ sana muhalefet üzere bulunurlar."

1068. "Eğerçi ben dahi senin şerrinden kıçın kıçın sürtünerek geri giderim; senin mükafatın hakkında bir çömlek kaynatırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1068. "Gerçi ben de senin şerrinden kıçın kıçın sürünerek geri giderim; senin mükafatın hakkında bir çömlek kaynatırım."

"Hazîden" çocuklar gibi kıçın kıçın sürünerek geri gitmek; "Dîg puhten" (çömlek kaynatmak) ise derin düşünmekten kinayedir. Yani "Halk korktu, gerçekten ben de senin şerrinden ürküp, geri geri gittim; fakat senin bu fiiline karşılık vermek için tedbirler düşünüyorum."

"Hazîden" çocuklar gibi kıçın kıçın sürtünerek geri gitmek; "Dîg puhten" teemmül etmekten kinâyedir. Ya'nî "Halk korktu, vâkıâ ben de senin şerrinden ürküp, geri geri gittim; fakat senin bu fiiline mukābele için tedbirler teemmül ediyorum."

1069. "Gönlü bundan kopar ki, beni aldatasın; yahud gölgeden gayrisi sana pesrevlik etsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1069. "Gönlü bundan kopar ki, beni aldatasın; yahud gölgeden gayrisi sana pesrevlik etsin."

"Beni aldatacağını, yahud gölgenden başkası senin arkandan geleceğini asla gönlüne getirme!" Bazı nüshalarda ikinci mısra تا بخرقی پس روی گردد ترا şeklindedir. Bu şekilde anlam şöyle olur: "Gönlünü bundan kopar ki, beni aldatasın. Nihayet bir hark-ı âdet (olağanüstü bir durum) ile senin için bir arkadan gelici olsun."

"Beni aldatacağını, yahud gölgenden başkası senin arkandan geleceğini aslâ gönlüne getirme!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısra تا بخرقی پس روی گردد ترا sûretindedir. Bu sûretde ma'nâ böyle olur: "Gönlünü bundan kopar ki, beni aldatasın. Nihâyet bir hark-ı âdet ile senin için bir arkadan gelici olsun."

1070. "Sen onunla mağrûr olma ki, onu yaptın; halaikın kalbine korku attın." [1073]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1070. "Sen onunla mağrur olma ki, onu yaptın; yaratılmışların kalbine korku saldın."

"Sen, bin harika gösterdim diye gururlanma; bu yaptığın şey ancak yaratılmışların kalbine korku bırakmaktan ibaret kaldı."

"Sen, bin hârika gösterdim, diye mağrûr olma; bu yaptığın şey ancak halâikın kalbine korku bırakmaktan ibâret kaldı."

1071. "Yüz böylesini getirsen de yine rüsvây olursun; zelil olursun, duhke-i gavgā olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1071. "Yüz böylesini getirsen de yine rüsvây olursun; zelil olursun, duhke-i gavgā olursun."

"Duhke" kendisine gülünen adam, gülünç demektir. "Gavgā" ise her cinsten birtakım adamların oluşturduğu topluluk anlamına geldiği Akrebü'l-Mevârid'de zikredilmiştir. Yani "Sen yüz böyle harika göstersen bile, yine bizim katımızda rüsvây ve zelil olursun. Her cinsten toplanan halk arasında gülünç duruma düşersin."

"Duhke" kendisine gülünen adam, gülünç demek. "Gavgā" her cinsten birtakım adamların teşkîl ettikleri cem'iyyet ma'nâsına olduğu Akrebü'l-Mevârid'de mezkûrdur. Ya'nî "Sen yüz böyle hârika göstersen bile, yine bizim indimizde rüsvây ve zelîl olursun. Her cinsten toplanan halk arasında gülünç olursun."

1072. "Senin gibi mürâînin çokları oldular; akıbet bizim mısrımızda rüsvây oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1072. "Senin gibi riyakârın çokları oldular; sonunda bizim şehrimizde rezil oldular."

"Sâlûs" aldatıcı, hilekâr ve riyakâr anlamındadır. Yani "Senin gibi çok riyakârlar ve hilekârlar ortaya çıktılar ve sonunda bizim şehrimizde rezil ve mağlup oldular."

"Sâlûs" aldatıcı, mekkâr ve mürâî ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin gibi çok mü-râîler ve mekkârlar zuhûr ettiler ve sonunda bizim mısrımızda rüsvây ve mağlûb oldular."

## Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1073. Dedi: "Emr-i Hak ile bana işrâk yoktur. Eğer onun emri, benim kanımı dökerse, korku yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1073. Dedi: "Hak'ın emri ile bana ortaklık yoktur. Eğer O'nun emri, benim kanımı dökerse, korku yoktur."

"Hak'ın emrine benim ortaklığım yoktur; O ne emrederse, onu yerine getiririm; O'nun iradesine karşı benim iradem ve tasarrufum yoktur. Eğer O'nun emri benim kanımı döker ve beni mağlup ederse, asla benim için korku yoktur."

"Hakk'ın emrine benim ortaklığım yoktur; O ne emr ederse, onu icrâ ederim; O'nun irâdesine karşı benim irâdem ve tasarrufum yoktur. Eğer O'nun emri benim kanımı döker ve mağlûb ederse, aslâ benim için korku yoktur."

1074. "Ey akılsız, bu tarafda rüsvây ve huzûr-ı Hak'da şerîf olmağa ben razıyım ve şakirim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1074. "Ey akılsız, bu dünyada rezil olmaya ve Hak katında şerefli olmaya ben razıyım ve şükrediyorum."

1075. "Halaikın önünde zelîl ve zaîf ve gülünç, huzûr-ı Hak'da mahbub ve matlûb ve makbûl olayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1075. "Yaratılmışların önünde zelil, zayıf ve gülünç olayım; Hak huzurunda ise sevgili, istenen ve makbul olayım."

1076. "Bunu söz cihetinden söylüyorum; ve yoksa Huda yarın seni kara yüzlülerden eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1076. "Bunu söz açısından söylüyorum; yoksa Allah yarın seni kara yüzlülerden eder."

Benim, halkın önünde rezil ve Allah katında değerli olduğumu söylemem, halkın benim sözümü dinlemedikleri içindir; yoksa Allah'ın değerli kıldığı kişi, her iki dünyada da değerlidir. Gerçi senin şu an görünürde bir değerin varsa da, Yüce Allah yarın kıyamet gününde seni kara yüzlü olan âsiler (isyankârlar) zümresine katar. "Sâlûs" aldatıcı, hilekâr ve ikiyüzlü anlamındadır. Yani "Senin gibi çok ikiyüzlüler ve hilekârlar ortaya çıktılar ve sonunda bizim şehrimizde rezil ve mağlup oldular."

"Benim halkın önünde rüsvây ve huzûr-ı Hak'da azîz olduğumu söylemem, halkın benim sözümü dinlemedikleri içindir; ve yoksa Hakk'ın azîzi, her iki cihanda azîzdir. Gerçi senin hâl-i hâzırda izzet-i zâhiriyyen var ise de, Hak Teâlâ hazretleri, yarın yevm-i kıyâmette seni kara yüzlü olan âsîler zümresine ilhâk eder." "Sâlûs" aldatıcı, mekkâr ve mürâî ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin gibi çok mürâîler ve mekkârlar zuhûr ettiler ve sonunda bizim mısrımızda rüsvây ve mağlûb oldular."

## Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1073. Dedi: "Emr-i Hak ile bana işrâk yoktur. Eğer onun emri, benim kanımı dökerse, korku yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1073. Dedi: "Hak'ın emri ile bana ortaklık yoktur. Eğer O'nun emri, benim kanımı dökerse, korku yoktur."

"Hak'ın emrine benim ortaklığım yoktur; O ne emrederse, onu yerine getiririm; O'nun iradesine karşı benim iradem ve tasarrufum yoktur. Eğer O'nun emri benim kanımı döker ve beni mağlup ederse, asla benim için korku yoktur."

"Hakk'ın emrine benim ortaklığım yoktur; O ne emr ederse, onu icrâ ederim; O'nun irâdesine karşı benim irâdem ve tasarrufum yoktur. Eğer O'nun emri benim kanımı döker ve mağlûb ederse, aslâ benim için korku yoktur."

1074. "Ey akılsız, bu tarafda rüsvây ve huzûr-ı Hak'da şerîf olmağa ben razıyım ve şakirim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1074. "Ey akılsız, bu dünyada rezil olmaya ve Hak katında şerefli olmaya ben razıyım ve şükrediyorum."

1075. "Halaikın önünde zelîl ve zaîf ve gülünç, huzur-ı Hak'da mahbub ve matlûb ve makbul olayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1075. "Yaratılmışların önünde zelil, zayıf ve gülünç olayım; Hakk'ın huzurunda ise sevgili, istenen ve makbul olayım."

1076. "Bunu söz cihetinden söylüyorum; ve yoksa Huda yarın seni kara yüzlülerden eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1076. "Bunu söz açısından söylüyorum; yoksa Allah yarın seni kara yüzlülerden eder."

"Benim halkın önünde rezil, Allah katında ise aziz olduğumu söylemem, halkın benim sözümü dinlemedikleri içindir; yoksa Allah'ın azizi, her iki dünyada da azizdir. Gerçi senin şu an görünen bir izzetin (saygınlığın) varsa da, Yüce Allah, yarın kıyamet gününde seni kara yüzlü olan âsiler (isyankârlar) zümresine katar."

"Benim halkın önünde rüsvây ve huzûr-ı Hak'da azîz olduğumu söylemem, halkın benim sözümü dinlemedikleri içindir; ve yoksa Hakk'ın azîzi, her iki cihânda azîzdir. Gerçi senin hâl-i hâzırda izzet-i zâhiriyyen var ise de, Hak Teâlâ hazretleri, yarın yevm-i kıyâmette seni kara yüzlü olan âsîler zümresine ilhâk eder."

1077. "İzzet onun lâyıkıdır ve onun kullarının layıkıdır; onun nişanını Adem'den ve İblîs'den oku!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1077. "İzzet onun lâyıkıdır ve onun kullarının lâyıkıdır; onun nişanını Adem'den ve İblîs'den oku!"

Bu şerefli beyitte وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَالْمُؤْمِنِينَ (Münafikūn, 63/8) yani "İzzet Allah'a ve Resûlüne ve müminlere mahsustur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Gerçek izzet, Allah'a ve Allah'ın emrine itaat eden kullara özgüdür. Allah'a karşı isyan edip nefislerinin kulu olan kimseler, dış görünüşte ne kadar kuvvet ve egemenlik sahibi olsalar da, hakikatte değildirler. Bunun böyle olduğunu Adem ile İblîs kıssasında oku da gör!" Çünkü Adem ربنا ظلمنا انفسنا (A'râf, 7/23) yani "Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik" dedi ve boynunu büküp yüce yaratıcısına yalvardı. İblîs ise edepsizliği kendinden bilmeyip فبما أغويتني (A'râf, 7/16) yani "Beni azdıran sensin!" diye isyan etti; sonuçta Adem kabul edilmiş ve rahmete ermiş, İblîs ise kovulmuş ve lanetlenmiş oldu.

Bu beyt-i şerîfde وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَالْمُؤْمِنِينَ (Münafikūn, 63/8) ya'nî “İzzet Allah'a ve Resûlüne ve mü'minlere mahsusdur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "İzzet-i hakîkî, Allâh'a ve Allâh'ın emrine itâat eden kullara mahsûsdur. Allah'a karşı serkeşlik edip, nefislerinin kulu olan kimseler her ne kadar sûret-i zâhirede kuvvet ve tasallut sahibi iseler de, hakîkatte değildirler. Bunun böyle olduğunu Adem ile İblîs kıssasında oku da gör!" Zira Adem ربنا ظلمنا انفسنا (A'râf, 7/23) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik" dedi ve boynunu büküp Hâlik-ı azîmü'ş-şânına yalvardı. İblîs ise edebsizliği nefsinden bilmeyip فبما أغويتني (A'râf, 7/16) ya'nî "Beni azdıran sensin!" diye serkeşlik etti; netîcede Adem makbûl ve merhûm ve İblîs matrûd ve mercûm oldu.

1078. "Hak gibi, Hakk'ın şerhinin nihayeti yoktur. Agah ol, ağzını bağla ve yaprağı çevir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1078. "Hak gibi, Hakk'ın açıklamasının sonu yoktur. Uyanık ol, ağzını kapat ve yaprağı çevir!"

"Ey Firavun, Hakk'ın sonsuz Zât'ı gibi, Hakk'ın isim ve sıfatlarının ve tecellîlerinin açıklamasının sonu yoktur. Sen O'nun Zâhir isminin tecellîsi olarak bir saltanata erişmişsin; ve bu ismin hükümlerine dalmışsın. Bâtın isminin hükümlerinden habersizsin. Bu sebeple, dalmış olduğun bu Zâhir isminin hükümlerinden bahsetme; ağzını kapat da, bu Zâhir kitabının yaprağını çevir ve onun arkasında Bâtın ismine bak!"

"Ey Fir'avn, Hakk'ın zât-ı nâmütenâhîsi gibi, Hakk'ın esmâ ve sıfatının ve tecelliyâtının şerhinin nihâyeti yoktur. Sen O'nun ism-i Zâhir'inin tecellîsi olmak üzere bir saltanata nail olmuşsun; ve bu ismin ahkâmında müstağraksın. İsm-i Bâtın'ın ahkâmından gâfilsin. Binâenaleyh bu müstağrak olduğun ism-i Zâhir'in ahkâmından bahs etme; ağzını kapa da, bu kitâb-ı Zâhir'in yaprağını çevir ve onun arkasında ism-i Bâtın'a nazar et!"

## Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)a cevab vermesi

1079. Fir'avn dedi: "Varak bizim hükmümüzdedir; hüküm dîvânının defteri bu demde bana mahsustur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1079. Firavun dedi: "Yaprak bizim hükmümüzdedir; hüküm divanının defteri şu anda bana özgüdür."

1077. İzzet onun lâyıkıdır ve onun kullarının layıkıdır; onun nişanını Adem'den ve İblîs'den oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1077. İzzet O'na lâyıktır ve O'nun kullarına lâyıktır; O'nun nişanını Âdem'den ve İblis'ten oku!

Bu şerefli beyitte, "İzzet Allah'a, Resûlüne ve müminlere mahsustur" (Münafikûn, 63/8) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani "Gerçek izzet, Allah'a ve Allah'ın emrine itaat eden kullara özgüdür. Allah'a karşı isyan edip nefislerinin kulu olan kimseler, dış görünüşte ne kadar kuvvet ve egemenlik sahibi olsalar da, hakikatte öyle değildirler. Bunun böyle olduğunu Âdem ile İblis kıssasında oku da gör!" Çünkü Âdem, "Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik" (A'râf, 7/23) dedi ve boynunu büküp yüce şanlı Yaratıcısına yalvardı. İblis ise edepsizliği kendinden bilmeyip, "Beni azdıran sensin!" (A'râf, 7/16) diye isyan etti; neticede Âdem makbul ve merhamet olunan, İblis ise kovulmuş ve lanetlenmiş oldu.

Bu beyt-i şerîfde وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَالْمُؤْمِنِينَ (Münafikūn, 63/8) ya'nî “İzzet Allah'a ve Resûlüne ve mü'minlere mahsusdur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "İzzet-i hakîkî, Allâh'a ve Allâh'ın emrine itâat eden kullara mahsûsdur. Allah'a karşı serkeşlik edip, nefislerinin kulu olan kimseler her ne kadar sûret-i zâhirede kuvvet ve tasallut sahibi iseler de, hakîkatte değildirler. Bunun böyle olduğunu Adem ile İblîs kıssasında oku da gör!" Zira Adem رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا (A'râf, 7/23) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik" dedi ve boynunu büküp Hâlik-ı azîmü'ş-şânına yalvardı. İblîs ise edebsizliği nefsinden bilmeyip فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي (A'râf, 7/16) ya'nî "Beni azdıran sensin!" diye serkeşlik etti; netîcede Adem makbûl ve merhûm ve İblîs matrûd ve mercûm oldu.

1078. "Hak gibi, Hakk'ın şerhinin nihayeti yoktur. Agah ol, ağzını bağla ve yaprağı çevir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1078. "Hak gibi, Hakk'ın açıklamasının sonu yoktur. Uyanık ol, ağzını kapat ve yaprağı çevir!"

"Ey Firavun, Hakk'ın sonsuz Zât'ı gibi, Hakk'ın isim ve sıfatlarının ve tecellîlerinin açıklamasının sonu yoktur. Sen O'nun Zâhir isminin tecellîsi olarak bir saltanata erişmişsin; ve bu ismin hükümlerine dalmışsın. Bâtın isminin hükümlerinden habersizsin. Bu sebeple, dalmış olduğun bu Zâhir isminin hükümlerinden bahsetme; ağzını kapat da, bu Zâhir kitabının yaprağını çevir ve onun arkasında Bâtın ismine bak!"

"Ey Fir'avn, Hakk'ın zât-ı nâmütenâhîsi gibi, Hakk'ın esmâ ve sıfatının ve tecelliyâtının şerhinin nihâyeti yoktur. Sen O'nun ism-i Zâhir'inin tecellîsi olmak üzere bir saltanata nail olmuşsun; ve bu ismin ahkâmında müstağraksın. İsm-i Bâtın'ın ahkâmından gâfilsin. Binâenaleyh bu müstağrak olduğun ism-i Zâhir'in ahkâmından bahs etme; ağzını kapa da, bu kitâb-ı Zâhir'in yaprağını çevir ve onun arkasında ism-i Bâtın'a nazar et!"

## Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)a cevab vermesi

1079. Fir'avn dedi: "Varak bizim hükmümüzdedir; hüküm dîvânının defteri bu demde bana mahsustur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1079. Firavun dedi: "Yaprak bizim hükmümüzdedir; hüküm divanının defteri şu an bana aittir."

Firavun dedi: "Görünen yaprak bizim hükmümüzün altındadır; hüküm ve emir divanının defteri şu an bana aittir ve halka başkanlık etmek senin değil, benim hakkımdır."

Fir'avn dedi: "Varak-ı zâhirî bizim hükmümüzün altındadır; hüküm ve emir dîvânının defteri bu demde bana mahsûstur ve halka riyâset etmek senin değil, benim lâyıkımdır."

1080. "Muhakkak ehl-i cihan beni satın almışlardır; ey filân sen hepsinden [1083] daha mı akılsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1080. "Şüphesiz dünya ehli beni satın almışlardır; ey filan sen hepsinden daha mı akıllısın?"

Şüphesiz dünya ehli, benim başkanlığa layık olduğumu bildikleri için hürriyetleri karşılığında beni ve benim istibdadımı (tek başına yönetme hakkımı) satın almışlardır. Ey filan ve ey halk arasında adı sanı olmayan kimse! Sen bana tabi olan bu halkın hepsinden daha mı akıllısın?

"Muhakkak ehl-i cihân benim riyâsete ehil olduğumu bildikleri için hürriyetleri mukābilinde beni ve benim istibdâdımı satın almışlardır. Ey filân ve ey halk arasında nâm sâhibi olmayan kimse! Sen bana tâbi' olan bu halkın hepsinden daha mı akıllısın?"

1081. "Ey Mûsa, kendini satın aldın; âgâh ol, git kendini az gör; kendine mağrûr olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1081. "Ey Musa, kendini satın aldın; uyanık ol, git kendini az gör; kendine mağrur olma!"

"Harîden hod" kendi nefsini bir şeye karşılık ve bedel tutmak anlamındadır. Yani “Ey Musa, benim başkanlık makamıma karşılık olarak kendi nefsini ortaya koydun; uyanık ol, git, bu başkanlık iddiasından vazgeç; benim karşımda kendini aşağı ve eksik gör. Kendi mertebene aldanma."

"Harîden hod" kendi nefsini bir şeye ivaz ve bedel tutmak ma'nâsınadır. Ya'nî “Ey Mûsâ, benim makām-ı riyâsetime ivaz olarak kendi nefsini meydana koydun; âgâh ol, git, bu da'vâ-yı riyâsetden vazgeç; benim karşımda kendini aşağı ve nâkıs gör. Kendi mertebene aldanma."

1082. "Dehrin sihirbazlarını toplayayım, tâ ki senin cehlini şehre göstereyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1082. "Dehrin sihirbazlarını toplayayım, tâ ki senin cehlini şehre göstereyim."

Yani "Sen asânı ejderha şeklinde gösterdiğine aldanma; ben senin bu sihrini geçersiz kılmak için zamanın sihirbazlarını toplayayım da, şehrin halkına, o usta sihirbazlar aracılığıyla, senin cehaletini göstereyim ve korkuttuğun halkı bu şekilde güvende kılayım."

Ya'nî "Sen asânı ejderha sûretinde gösterdiğine mağrûr olma; ben senin bu sihrini ibtâl için zamânın sihirbazlarını toplayayım da, şehrin halkına, o mâhir sâhirler vâsıtasıyla, senin cehlini göstereyim ve korkuttuğun halkı bu sûretle emîn edeyim."

1083. "Bu bir günde ve iki günde olamıyacaktır; bana temmuzun kırk gününe kadar mühlet ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1083. "Bu bir günde ve iki günde olamayacaktır; bana temmuzun kırk gününe kadar mühlet ver!"

"Temmuz", sıcak ve güneşin "Yengeç" burcunda kaldığı süre anlamındadır. Bazı memleketlerde yazın bir ayına "temmuz" ismini vermişlerdir. Yani "Ey Musa, benim sihirbazları toplamam, öyle bir iki günde olabilecek bir iş değildir; bana yazın en sıcak günlerinden kırk gün mühlet ver!" Firavun dedi: "Dış görünüşteki yönetim bizim hükmümüzün altındadır; hüküm ve emir divanının defteri bu anda bana aittir ve halka başkanlık etmek senin değil, benim hakkımdır."

"Temûz" sıcak ve güneşin "Seretân" burcunda kaldığı müddet ma'nâsınadır. Ba'zı memleketlerde yazın bir ayına "temmuz" ismini vermişlerdir. Ya'nî "Ey Mûsâ. benim sihirbazları toplamam, öyle bir iki günde olabilecek bir iş değildir; bana yazın en sıcak günlerinden kırk gün mühlet ver!" Fir'avn dedi: "Varak-ı zâhirî bizim hükmümüzün altındadır; hüküm ve emir dîvânının defteri bu demde bana mahsûstur ve halka riyâset etmek senin değil, benim lâyıkımdır."

1080. "Muhakkak ehl-i cihan beni satın almışlardır; ey filân sen hepsinden [1083] daha mı akılsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1080. "Şüphesiz dünya ehli beni satın almışlardır; ey filan sen hepsinden daha mı akıllısın?"

Şüphesiz dünya ehli, benim başkanlığa layık olduğumu bildikleri için hürriyetleri karşılığında beni ve benim istibdadımı (tek başına yönetme hakkımı) satın almışlardır. Ey filan ve ey halk arasında adı sanı olmayan kimse! Sen bana tabi olan bu halkın hepsinden daha mı akıllısın?

"Muhakkak ehl-i cihân benim riyâsete ehil olduğumu bildikleri için hürriyetleri mukābilinde beni ve benim istibdâdımı satın almışlardır. Ey filân ve ey halk arasında nâm sâhibi olmayan kimse! Sen bana tâbi' olan bu halkın hepsinden daha mı akıllısın?"

1081. "Ey Mûsa, kendini satın aldın; âgâh ol, git kendini az gör; kendine mağrûr olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1081. "Ey Musa, kendini satın aldın; uyanık ol, git kendini az gör; kendine mağrur olma!"

"Harîden hod" kendi nefsini bir şeye karşılık ve bedel tutmak anlamındadır. Yani “Ey Musa, benim başkanlık makamıma karşılık olarak kendi nefsini ortaya koydun; uyanık ol, git, bu başkanlık iddiasından vazgeç; benim karşımda kendini aşağı ve eksik gör. Kendi mertebene aldanma."

"Harîden hod" kendi nefsini bir şeye ivaz ve bedel tutmak ma'nâsınadır. Ya'nî “Ey Mûsâ, benim makām-ı riyâsetime ivaz olarak kendi nefsini meydana koydun; âgâh ol, git, bu da'vâ-yı riyâsetden vazgeç; benim karşımda kendini aşağı ve nâkıs gör. Kendi mertebene aldanma."

1082. "Dehrin sihirbazlarını toplayayım, tâ ki senin cehlini şehre göstereyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1082. "Dehrin sihirbazlarını toplayayım, tâ ki senin cehlini şehre göstereyim."

Yani "Sen asânı ejderha şeklinde gösterdiğine aldanma; ben senin bu sihrini geçersiz kılmak için zamanın sihirbazlarını toplayayım da, şehrin halkına, o usta sihirbazlar aracılığıyla, senin cehaletini göstereyim ve korkuttuğun halkı bu şekilde güvende kılayım."

Ya'nî "Sen asânı ejderha sûretinde gösterdiğine mağrûr olma; ben senin bu sihrini ibtâl için zamânın sihirbazlarını toplayayım da, şehrin halkına, o mâhir sâhirler vâsıtasıyla, senin cehlini göstereyim ve korkuttuğun halkı bu sûretle emîn edeyim."

1083. "Bu bir günde ve iki günde olamıyacaktır; bana temmuzun kırk gününe kadar mühlet ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1083. "Bu bir günde ve iki günde olamayacaktır; bana temmuzun kırk gününe kadar süre ver!"

"Temmuz" sıcak ve güneşin "Yengeç" burcunda kaldığı süre anlamındadır. Bazı ülkelerde yazın bir ayına "temmuz" ismini vermişlerdir. Yani "Ey Musa, benim sihirbazları toplamam, öyle bir iki günde olabilecek bir iş değildir; bana yazın en sıcak günlerinden kırk gün süre ver!"

"Temûz" sıcak ve güneşin "Seretân" burcunda kaldığı müddet ma'nâsınadır. Ba'zı memleketlerde yazın bir ayına "temmuz" ismini vermişlerdir. Ya'nî "Ey Mûsâ. benim sihirbazları toplamam, öyle bir iki günde olabilecek bir iş değildir; bana yazın en sıcak günlerinden kırk gün mühlet ver!"

## Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1084. Mûsâ dedi: "Bu, bana mahsus reviş değildir; ben kulum, senin imhâlin emr olunmuş değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1084. Musa dedi: "Bu, bana özgü bir davranış değildir; ben kulum, senin yok edilmen emredilmiş değildir."

"Destur"un birden fazla anlamı vardır. Tarz, davranış ve ruhsat anlamlarına da gelir. Burada "davranış" anlamı uygundur. Yani "Musa (a.s.) Firavun'a cevap olarak buyurdu ki: "Bu mühlet verme meselesi bana özgü olan bir tarz ve davranış değildir; çünkü ben kulum; efendim tarafından senin yok edilmen bana emredilmiş değildir ki, onun emrini tebliğ edeyim."

"Destûr"un müteaddid ma'nâsı vardır. Tarz ve reviş ve ruhsat ma'nâlarına dahi gelir. Burada "reviş" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî “Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevaben buyurdu ki: "Bu mühlet vermek mes'elesi bana mahsûs olan bir tarz ve reviş değildir; çünkü ben kulum; efendim tarafından senin imhâlin bana emr olunmuş değildir ki, onun emrini tebliğ edeyim."

1085. "Eğer sen gâlib isen ve bana da yâr yok ise; ben emir kuluyum, bana onunla iş yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1085. "Eğer sen gâlip isen ve bana da yardımcı yok ise; ben emir kuluyum, bana onunla iş yoktur."

"Eğer sen tedbirlerinde gâlip olsan ve ben de senin tedbirlerine karşı koyma hususunda buna yardım edecek bir yardımcı bulamasam bile, ben emir kulu olduğum için, benim gâliplik ve mağlûpluk ile ve yardımsız kalmakla bir işim yoktur; bunları hiç düşünmem; ben Hakk'ın emrine tâbiyim."

"Eğer sen tedbirlerinde gâlib olsan ve ben de senin tedbirlerine karşı mukābele husûsunda buna yardım edecek bir yâr bulamasam bile, ben emir kulu olduğum için, benim gâlibiyyet ve mağlûbiyyet ile ve yardımsız kalmakla bir işim yoktur; bunları hiç düşünmem; ben emr-i Hakk'a tâbiim."

1086. "Ben diri oldukça cidd ile vururum; benim nusretle ne işim vardır? Ben kulum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1086. "Ben diri oldukça ciddiyetle vururum; benim yardımla ne işim vardır? Ben kulum."

Bu sebeple ben hayatta oldukça tam bir ciddiyetle senin azgınlığına engel olmak için vururum; benim yardımla ve üstün gelmekle ne işim vardır? Ben kulum, efendimin emrini yerine getirmeye çalışırım.

"Binâenaleyh ben hayatta oldukça kemâl-i ciddiyyetle senin azgınlığına mâni' olmak için vururum; benim yardım ile ve galebe ile ne işim vardır? Ben kulum, efendimin emrini yerine getirmeğe çalışırım."

1087. “Huda'nın hükmü erişinceye kadar, ben sana vururum. Her bir hasmı hasımdan O ayırır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1087. “Allah'ın hükmü erişinceye kadar, ben sana vururum. Her bir düşmanı düşmandan O ayırır."

## Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevabı

1084. Mûsâ dedi: "Bu, bana mahsus reviş değildir; ben kulum, senin imhâlin emr olunmuş değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1084. Musa dedi: "Bu, bana özgü bir davranış değildir; ben kulum, senin yok edilmen emredilmiş değildir."

"Destur"un birden fazla anlamı vardır. Tarz, davranış ve ruhsat anlamlarına da gelir. Burada "davranış" anlamı uygundur. Yani "Musa (a.s.) Firavun'a cevap olarak buyurdu ki: "Bu mühlet verme meselesi bana özgü olan bir tarz ve davranış değildir; çünkü ben kulum; efendim tarafından senin yok edilmen bana emredilmiş değildir ki, onun emrini tebliğ edeyim."

"Destûr"un müteaddid ma'nâsı vardır. Tarz ve reviş ve ruhsat ma'nâlarına dahi gelir. Burada "reviş" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî “Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevaben buyurdu ki: "Bu mühlet vermek mes'elesi bana mahsûs olan bir tarz ve reviş değildir; çünkü ben kulum; efendim tarafından senin imhâlin bana emr olunmuş değildir ki, onun emrini tebliğ edeyim."

1085. "Eğer sen gâlib isen ve bana da yâr yok ise; ben emir kuluyum, bana onunla iş yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1085. "Eğer sen gâlip isen ve bana da yardımcı yok ise; ben emir kuluyum, bana onunla iş yoktur."

"Eğer sen tedbirlerinde gâlip olsan ve ben de senin tedbirlerine karşı koyma hususunda buna yardım edecek bir yardımcı bulamasam bile, ben emir kulu olduğum için, benim gâliplik ve mağlûpluk ile ve yardımsız kalmakla bir işim yoktur; bunları hiç düşünmem; ben Hakk'ın emrine tâbiyim."

"Eğer sen tedbirlerinde gâlib olsan ve ben de senin tedbirlerine karşı mukābele husûsunda buna yardım edecek bir yâr bulamasam bile, ben emir kulu olduğum için, benim gâlibiyyet ve mağlûbiyyet ile ve yardımsız kalmakla bir işim yoktur; bunları hiç düşünmem; ben emr-i Hakk'a tâbiim."

1086. "Ben diri oldukça cidd ile vururum; benim nusretle ne işim vardır? Ben kulum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1086. "Ben diri oldukça ciddiyetle vururum; benim yardımla ne işim vardır? Ben kulum."

Bu sebeple ben hayatta oldukça tam bir ciddiyetle senin azgınlığına engel olmak için vururum; benim yardımla ve üstün gelmekle ne işim vardır? Ben kulum, efendimin emrini yerine getirmeye çalışırım.

"Binâenaleyh ben hayatta oldukça kemâl-i ciddiyyetle senin azgınlığına mâni' olmak için vururum; benim yardım ile ve galebe ile ne işim vardır? Ben kulum, efendimin emrini yerine getirmeğe çalışırım."

1087. “Huda'nın hükmü erişinceye kadar, ben sana vururum. Her bir hasmı hasımdan O ayırır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1087. "Allah'ın hükmü gelinceye kadar, ben sana vururum. Her düşmanı düşmandan O ayırır."

"Efendim 'Vur!' diye emretti; 'Vurma!' deyinceye kadar ben sana vururum. Seni bana ve beni de sana düşman yaptı; bu sebeple bizi birbirimizden ayıran yine O'dur; çünkü O, her düşmanı düşmandan ayırır ve haklarını vermekle aralarını ayırır."

"Efendim "Vur!" diye emretti; "Vurma!" deyinceye kadar ben sana vururum. Seni bana ve beni de sana hasım ve düşman yaptı; binâenaleyh bizi [bir] birimizden ayıran yine O'dur; zîrâ O, her bir hasmı ve düşmanı hasımdan ve düşmandan ayırır ve aralarını, haklarını vermekle fasl eder."

## Fir'avn'ın Mûsâ'ya cevâb söylemesi ve Mûsâ (a.s.)a vahy gelmesi

1088. Dedi: "Hayır, hayır bana mühlet koymak lazımdır; işveleri az ver, sen rüzgârı az ölç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1088. Dedi: "Hayır, hayır, bana mühlet vermek gerekir; işveleri az ver, sen rüzgârı az ölç!"

"Uşve" kelimesi, "u" harfinin zammesiyle (ötreli okunuşuyla), gece uzaktan görülen ateş anlamına gelir; "i" harfinin kesresiyle (esreli okunuşuyla) ise naz ve cilve anlamına da gelir; bu anlam mecazîdir. Farslar bu kelimeyi "rîhten" (dökmek), "gümâşten" (göndermek), "dâden" (vermek), "harîden" (satın almak) ve "fürûhten" (satmak) mastarlarıyla birlikte aldatma, hile ve oyun anlamında kullanırlar. Bu şerefli beyitte "dâden" mastarıyla birlikte zikredilmiştir. "İşvehâ kem dih" ifadesi, hileleri az yap, demektir. "Bâd-peymây" ise boş ve anlamsız konuşan ve boş ve anlamsız işler yapan kişiden kinaye olur.

"Uşve" zamm ile, gece uzaktan görülen ateş ma'nâsınadır; ve kesr ile [işve] nâz ve girişme ma'nâsına da gelir; ve bu ma'nâ mecâzdır. Ehl-i Fürs bu kelimeyi "rîhten" ve "gümâşten" ve "dâden" ve "harîden" ve "fürûhten" masdarlarıyla firīb ve hîle ve oyun ma'nâsında kullanırlar. Bu beyt-i şerîfde "dâden" masdarıyla îrâd buyurulmuştur. "İşvehâ kem dih" hîleleri az yap, demek olur. "Bâd-peymây" herze ve beyhûde söyleyici ve herze ve beyhûde yapıcı demekten kinâye olur.

1089. Hak Teâlâ derhal ona vahy etti: "Ona geniş mühlet ver, ondan korkma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1089. Yüce Allah derhal ona vahyetti: "Ona geniş mühlet ver, ondan korkma!"

1090. "O türlü türlü mekirler düşünmek için, ona bu kırk günü tav' ile mühlet [1093] ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1090. "O, türlü türlü tuzaklar düşünmek için, ona bu kırk günü isteyerek mühlet [1093] ver!"

1091. "Tâ o çalışsın ki, ben uyumuş değilim "Hızlı yürü!" de! Yolun önünü tutmuşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1091. "Tâ o çalışsın ki, ben uyumuş değilim "Hızlı yürü!" de! Yolun önünü tutmuşum."

"Efendim "Vur!" diye emretti; "Vurma!" deyinceye kadar ben sana vururum. Seni bana ve beni de sana hasım ve düşman yaptı; bu sebeple bizi [bir] birimizden ayıran yine O'dur; çünkü O, her bir hasmı ve düşmanı hasımdan ve düşmandan ayırır ve aralarını, haklarını vermekle ayırır."

"Efendim "Vur!" diye emretti; "Vurma!" deyinceye kadar ben sana vururum. Seni bana ve beni de sana hasım ve düşman yaptı; binâenaleyh bizi [bir] birimizden ayıran yine O'dur; zîrâ O, her bir hasmı ve düşmanı hasımdan ve düşmandan ayırır ve aralarını, haklarını vermekle fasl eder."

## Fir'avn'ın Mûsâ'ya cevâb söylemesi ve Mûsâ (a.s.)a vahy gelmesi

1088. Dedi: "Hayır, hayır bana mühlet koymak lazımdır; işveleri az ver, sen rüzgârı az ölç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1088. Dedi: "Hayır, hayır, bana mühlet vermek gerekir; işveleri az ver, sen rüzgârı az ölç!"

"Uşve" kelimesi, "u" harfinin zammesiyle (ötreli okunuşuyla), gece uzaktan görülen ateş anlamına gelir; "i" harfinin kesresiyle (esreli okunuşuyla) ise naz ve cilve anlamına da gelir; bu anlam mecazîdir. Farslar bu kelimeyi "rîhten" (dökmek), "gümâşten" (göndermek), "dâden" (vermek), "harîden" (satın almak) ve "fürûhten" (satmak) mastarlarıyla birlikte aldatma, hile ve oyun anlamında kullanırlar. Bu şerefli beyitte "dâden" mastarıyla birlikte zikredilmiştir. "İşvehâ kem dih" ifadesi, hileleri az yap, demektir. "Bâd-peymây" ise boş ve anlamsız konuşan ve boş ve anlamsız işler yapan kişiden kinaye olur.

"Uşve" zamm ile, gece uzaktan görülen ateş ma'nâsınadır; ve kesr ile [işve] nâz ve girişme ma'nâsına da gelir; ve bu ma'nâ mecâzdır. Ehl-i Fürs bu kelimeyi "rîhten" ve "gümâşten" ve "dâden" ve "harîden" ve "fürûhten" masdarlarıyla firīb ve hîle ve oyun ma'nâsında kullanırlar. Bu beyt-i şerîfde "dâden" masdarıyla îrâd buyurulmuştur. "İşvehâ kem dih" hîleleri az yap, demek olur. "Bâd-peymây" herze ve beyhûde söyleyici ve herze ve beyhûde yapıcı demekten kinâye olur.

1089. Hak Teâlâ derhal ona vahy etti: "Ona geniş mühlet ver, ondan korkma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1089. Yüce Allah derhal ona vahyetti: "Ona geniş mühlet ver, ondan korkma!"

1090. "O türlü türlü mekirler düşünmek için, ona bu kırk günü tav' ile mühlet [1093] ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1090. "O, türlü türlü tuzaklar düşünmek için, ona bu kırk günü isteyerek mühlet [1093] ver!"

1091. "Tâ o çalışsın ki, ben uyumuş değilim "Hızlı yürü!" de! Yolun önünü tutmuşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1091. "Tâ o çalışsın ki, ben uyumuş değilim "Hızlı yürü!" de! Yolun önünü tutmuşum."

1092. Onların hilelerini hep birbirine vurayım ve ziyade ettikleri şeyi, ben noksana vurayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1092. Onların hilelerini hep birbirine vurayım ve artırdıkları şeyi, ben eksilteyim.

1093. Suyu getirirlerse ateş edeyim; latîf şerbet tutarlar ve ben nâhoş edeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1093. Suyu getirirlerse ateş edeyim; latif şerbet tutarlar ve ben nahoş edeyim.

1094. Muhabbet bağlarlar ve ben harâb edeyim; o şey ki vehme gelmez; onu yapayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1094. Muhabbet bağlarlar ve ben harâb edeyim; o şey ki vehme gelmez; onu yapayım.

Yani "Sana karşı muhalefet için birbirleri arasında muhabbet tesis ederler; ben o muhabbetlerini bozayım, vehimlerine gelmeyen şeyi yapayım."

Ya'nî "Sana karşı muhalefet için birbirleri arasında muhabbet te'sîs ederler; ben o muhabbetlerini bozayım, vehimlerine gelmeyen şeyi yapayım."

1095. Sen korkma ve ona uzun zaman mühlet ver! "Asker topla ve yüz hîle düz!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1095. Sen korkma ve ona uzun zaman mühlet ver! "Asker topla ve yüz hile düz!" de!

## Medâin şehrinden sâhirleri cem' etmesi için Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a mühlet vermesi

1096. Dedi: "Git sana emir ve mühlet geldi; ben kendi yerime gittim, bizden kurtuldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1096. Dedi: "Git sana emir ve mühlet geldi; ben kendi yerime gittim, bizden kurtuldun."

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a dedi ki: "Haydi git; Yüce Allah hazretleri tarafından sana mühlet vermek emri geldi. Artık ben yerime gidiyorum; sen bizden, yani benden ve Hârûn'dan kurtuldun." Bu şerefli beyitte Tâhâ sûresinde olan şu yüce ayete işaret buyurulur: فلنأتينك بسحر مثله فاجعل بيننا و بين موعداً لا نخلفه نَحْنُ وَ لا انت مكاناً سوى قَالَ موعدكم يوم الزينة و أن يحشر الناس ضحى (Tâhâ, 20/58,59)

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a dedi ki: "Haydi git; Hak Teâlâ hazretleri tarafından sana mühlet vermek emri geldi. Artık ben yerime gidiyorum; sen bizden, ya'nî benden ve Hârûn'dan kurtuldun." Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tâhâ'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur : فلنأتينك بسحر مثله فاجعل بيننا و بين موعداً لا نخلفه نَحْنُ وَ لا انت مكاناً سوى قَالَ موعدكم يوم الزينة و أن يحشر الناس ضحى (Tâhâ, 20/58,59)

1092. Onların hilelerini hep birbirine vurayım ve ziyade ettikleri şeyi, ben noksana vurayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1092. Onların hilelerini hep birbirine vurayım ve artırdıkları şeyi, ben eksilteyim.

1093. Suyu getirirlerse ateş edeyim; latîf şerbet tutarlar ve ben nâhoş edeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1093. Suyu getirirlerse ateş edeyim; latif şerbet tutarlar ve ben nahoş edeyim.

1094. Muhabbet bağlarlar ve ben harâb edeyim; o şey ki vehme gelmez; onu yapayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1094. Muhabbet bağlarlar ve ben harâb edeyim; o şey ki vehme gelmez; onu yapayım.

Yani "Sana karşı muhalefet için birbirleri arasında muhabbet tesis ederler; ben o muhabbetlerini bozayım, vehimlerine gelmeyen şeyi yapayım."

Ya'nî "Sana karşı muhalefet için birbirleri arasında muhabbet te'sîs ederler; ben o muhabbetlerini bozayım, vehimlerine gelmeyen şeyi yapayım."

1095. Sen korkma ve ona uzun zaman mühlet ver! "Asker topla ve yüz hîle düz!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1095. Sen korkma ve ona uzun zaman mühlet ver! "Asker topla ve yüz hile düz!" de!

## Medâin şehrinden sâhirleri cem' etmesi için Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a mühlet vermesi

1096. Dedi: "Git sana emir ve mühlet geldi; ben kendi yerime gittim, bizden kurtuldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1096. Dedi: "Git sana emir ve mühlet geldi; ben kendi yerime gittim, bizden kurtuldun."

Mûsâ (a.s.) Firavun'a dedi ki: "Haydi git; Yüce Allah hazretleri tarafından sana mühlet verme emri geldi. Artık ben yerime gidiyorum; sen bizden, yani benden ve Hârûn'dan kurtuldun." Bu şerefli beyitte Tâhâ Sûresi'nde bulunan şu yüce ayete işaret buyurulur: فلنأتينك بسحر مثله فاجعل بيننا و بين موعداً لا نخلفه نَحْنُ وَ لا انت مكاناً سوى قَالَ موعدكم يوم الزينة و أن يحشر الناس ضحى (Tâhâ, 20/58,59) Yani "Elbet biz de senin sihrin gibi sihir getiririz; bizim ile senin arana bir randevu ver ki, muhalefetimiz olmayıp beraber bir mekânda bulunalım. Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Randevunuz süslendiğiniz bayram günüdür; ve insanlar kuşluk vaktinde toplansınlar."

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a dedi ki: "Haydi git; Hak Teâlâ hazretleri tarafından sana mühlet vermek emri geldi. Artık ben yerime gidiyorum; sen bizden, ya'nî benden ve Hârûn'dan kurtuldun." Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tâhâ'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur : فلنأتينك بسحر مثله فاجعل بيننا و بين موعداً لا نخلفه نَحْنُ وَ لا انت مكاناً سوى قَالَ موعدكم يوم الزينة و أن يحشر الناس ضحى (Tâhâ, 20/58,59) Ya'nî "Elbet biz de senin sihrin gibi sihir getiririz; bizim ile senin beynine bir va'de ver ki, muhalefetimiz olmayıp beraber bir mekânda bulunalım. Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Mev'idiniz süslendiğiniz bayram günüdür; ve nâs kuşluk vaktinde toplansınlar."

1097. O giderdi ve ejderha dahi ardında avcının muallim ve muhib köpeği gibi giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1097. O giderdi ve ejderha dahi ardında avcının eğitimli ve seven köpeği gibi giderdi.

Musa (a.s.) Firavun'a süre verip ikametgâhına döndükten sonra, ejderha dahi bir avcının eğitimli ve seven köpeği gibi onu takip ederdi.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a mühlet verip ikämetgâhına döndükten sonra, ejderhâ dahi bir avcının muallim ve muhib köpeği gibi onu ta'kîb ederdi.

1098. Avcının köpeği gibi kuyruk sallayıp, tırnağı altında olan taşı, kum yapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1098. Avcının köpeği gibi kuyruk sallayıp, tırnağı altında olan taşı, kum yapardı.

"Süm" tırnak ve ayak anlamına gelir. Yani "Ejderha Musa (a.s.)'ı takip edip giderken, avcının köpeği gibi kuyruğunu sallar ve geçtiği yollardaki taşları ezip, kum hâline getirirdi." Tırnak veya ayak tabiri bulunmasına göre, Musa'nın mucizesi olan bu ejderhanın ayak ve tırnakları da olduğu anlaşılır.

"Süm" tırnak ve ayak ma'nâsına gelir. Ya'nî "Ejderha Mûsâ (a.s.)'ı ta'kīb edip giderken, avcının köpeği gibi kuyruğunu sallar ve geçtiği yollardaki taşları ezip, kum hâline getirir idi." Tırnak veyâ ayak ta'bîri bulunmasına göre, mu'cize-i Mûsevî olan bu ejderhânın ayak ve tırnakları da olduğu anlaşılır.

1099. Taşı ve demiri kuyruğu ile çekerdi; demiri zahiren ufalayıp çiğnerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1099. Taşı ve demiri kuyruğu ile çekerdi; demiri görünen hâliyle ufalayıp çiğnerdi.

Yolda rast geldiği taşları ve demirleri kuyruğuyla sürüyüp çekerdi ve demiri ağzında ufalayıp çiğnerdi.

Yolda rast geldiği taşları ve demirleri kuyruğuyla sürüyüp çekerdi ve demiri ağzında hurd ü hâş edip çiğnerdi.

1100. Kendisini havada burcun yukarısına kaldırırdı; öyle ki, ondan Rûm ve [1103] Gürcü hezîmette olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1100. Kendisini havada burcun yukarısına kaldırırdı; öyle ki, ondan Rum ve Gürcü hezimete uğrardı.

Ejderhanın boyu o kadar uzundu ki, çöreklenip yerden havaya baş kaldırdığı zaman, başı kalenin veya sarayların burcuna ulaşırdı. Onun bu hâlini gören her cins halk, kaçışmaktan birbirini çiğnerdi. "Rum ve Gürcü" her cins halk anlamına kullanılmıştır. Rum'a ve Gürcü'ye sınırlı değildir.

Ejderhânın boyu o kadar uzun idi ki, çöreklenip yerden havaya baş kaldırdığı vakit, başı kalenin veyâ sarayların burcuna erişirdi. Onun bu hâlini gören her cins halk kaçışmaktan birbirini çiğnerdi. "Rûm ve Gürc" her cins halk ma'nâsına isti'mâl buyurulmuştur. Rûm'a ve Gürcü'ye münhasır değildir.

1101. Deve gibi ağzından köpük atardı; her kimin üzerine bir katre vurursa cüzâm olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1101. Deve gibi ağzından köpük atardı; her kimin üzerine bir damla vurursa cüzam olurdu.

Yani "Elbette biz de senin sihrin gibi sihir getiririz; bizim ile senin arana bir randevu ver ki, muhalefetimiz olmayıp beraber bir mekânda bulunalım. Musa (a.s.) dedi ki: "Randevunuz süslendiğiniz bayram günüdür; ve insanlar kuşluk vaktinde toplansınlar."

Ya'nî "Elbet biz de senin sihrin gibi sihir getiririz; bizim ile senin beynine bir va'de ver ki, muhâlefetimiz olmayıp beraber bir mekânda bulunalım. Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Mev'idiniz süslendiğiniz bayram günüdür; ve nâs kuşluk vaktinde toplansınlar."

1097. O giderdi ve ejderha dahi ardında avcının muallim ve muhib köpeği gibi giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1097. O giderdi ve ejderha dahi ardında avcının eğitimli ve seven köpeği gibi giderdi.

Musa (a.s.) Firavun'a süre verip ikametgâhına döndükten sonra, ejderha dahi bir avcının eğitimli ve seven köpeği gibi onu takip ederdi.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a mühlet verip ikämetgâhına döndükten sonra, ejderhâ dahi bir avcının muallim ve muhib köpeği gibi onu ta'kîb ederdi.

1098. Avcının köpeği gibi kuyruk sallayıp, tırnağı altında olan taşı, kum yapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1098. Avcının köpeği gibi kuyruk sallayıp, tırnağı altında olan taşı, kum yapardı.

"Süm" tırnak ve ayak anlamına gelir. Yani "Ejderha Musa (a.s.)'ı takip edip giderken, avcının köpeği gibi kuyruğunu sallar ve geçtiği yollardaki taşları ezip, kum hâline getirirdi." Tırnak veya ayak tabiri bulunmasına göre, Musa'nın mucizesi olan bu ejderhanın ayak ve tırnakları da olduğu anlaşılır.

"Süm" tırnak ve ayak ma'nâsına gelir. Ya'nî "Ejderha Mûsâ (a.s.)'ı ta'kīb edip giderken, avcının köpeği gibi kuyruğunu sallar ve geçtiği yollardaki taşları ezip, kum hâline getirir idi." Tırnak veyâ ayak ta'bîri bulunmasına göre, mu'cize-i Mûsevî olan bu ejderhânın ayak ve tırnakları da olduğu anlaşılır.

1099. Taşı ve demiri kuyruğu ile çekerdi; demiri zahiren ufalayıp çiğnerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1099. Taşı ve demiri kuyruğu ile çekerdi; demiri görünen hâliyle ufalayıp çiğnerdi.

Yolda rast geldiği taşları ve demirleri kuyruğuyla sürüyüp çekerdi ve demiri ağzında ufalayıp çiğnerdi.

Yolda rast geldiği taşları ve demirleri kuyruğuyla sürüyüp çekerdi ve demiri ağzında hurd ü hâş edip çiğnerdi.

1100. Kendisini havada burcun yukarısına kaldırırdı; öyle ki, ondan Rûm ve [1103] Gürcü hezîmette olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1100. Kendisini havada burcun yukarısına kaldırırdı; öyle ki, ondan Rum ve Gürcü hezimete uğrardı.

Ejderhanın boyu o kadar uzundu ki, çöreklenip yerden havaya baş kaldırdığı zaman, başı kalenin veya sarayların burcuna ulaşırdı. Onun bu hâlini gören her cins halk, kaçışmaktan birbirini çiğnerdi. "Rum ve Gürcü" her cins halk anlamına kullanılmıştır. Rum'a ve Gürcü'ye sınırlı değildir.

Ejderhânın boyu o kadar uzun idi ki, çöreklenip yerden havaya baş kaldırdığı vakit, başı kalenin veyâ sarayların burcuna erişirdi. Onun bu hâlini gören her cins halk kaçışmaktan birbirini çiğnerdi. "Rûm ve Gürc" her cins halk ma'nâsına isti'mâl buyurulmuştur. Rûm'a ve Gürcü'ye münhasır değildir.

1101. Deve gibi ağzından köpük atardı; her kimin üzerine bir katre vurursa cüzâm olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1101. Deve gibi ağzından köpük atardı; her kimin üzerine bir damla düşerse cüzam olurdu.

"Cüzam" dört ana sıvıdan (ahlât-ı erbaa) kara safranın (hılt-ı sevdâ) yayılmasından dolayı bedene arız olan bir hastalıktır. Organların mizacını bozar ve çoğunlukla organların dökülmesine sebep olur. Yani "Ejderha yolda ağzından develer gibi köpükler saçardı; o köpüklerin damlası her kime isabet ederse, onda bu korkunç cüzam hastalığı ortaya çıkardı." Buna Türkçede "miskin hastalığı" derler.

“Cüzâm" ahlât-ı erbaadan hılt-ı sevdânın intişârından dolayı bedene ârız olan bir illettir. A'zânın mizâcını ifsâd edip, ekseriyâ a'zânın dökülmesine sebeb olur. Ya'nî “Ejderha yolda ağzından develer gibi köpükler saçardı; o köpüklerin katresi her kime isabet ederse, onda bu cüzâm illet-i müdhişesi zuhûr ederdi." Buna Türkçe'de "miskîn illeti" derler.

1102. Onun dişinin gıcırtısı gönül kırardı; kara arslanların canı elden giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1102. Onun dişinin gıcırtısı gönül kırardı; kara arslanların canı elden giderdi.

"Dil şikesten" (gönül kırmak) korkmaktan kinâyedir. "Ez dest şoden" (elden gitmek) kendinden geçmekten kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) Yani "Ejderhanın dişlerini birbirine vurmasından oluşan ses ve gıcırtı, insanın ödünü patlatırdı ve kara arslanların canı da kendinden geçerdi."

"Dil şikesten" korkmaktan kinâyedir. "Ez dest şoden" Kendinden geçmekten kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) Ya'nî “Ejderhanın dişlerini birbirine vurmasından hâsıl olan sadâ ve gıcırtı, insanın ödünü patlatır idi ve kara arslanların canı da kendinden geçerdi."

1103. Vaktaki o mücteba kendi kavmine erişti, onun ağzının köşesini tuttu ve o yine asâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1103. O seçilmiş kişi kavmine ulaştığında, onun ağzının köşesini tuttu ve o yine asa oldu.

"Mücteba" seçilmiş ve tercih edilmiş demektir; "şıdk" ağız kenarı demektir. Yani "Yüce Allah tarafından şanlı bir peygamber olmak üzere kulları arasından seçilmiş ve tercih edilmiş olan Musa (a.s.), kendi kavmi olan İsrailoğullarının toplandığı yere ulaştı; o ejderhanın ağzının köşesini tuttu; o büyük yılan yine önceki gibi asa oldu." Nasıl ki ayet-i kerimede خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنْعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Taha, 20/21) yani "O yılan olan asayı tut ve korkma, biz onu önceki haline döndüreceğiz" buyurulmuştur.

"Mücteba" intihâb ve ihtiyâr olunmuş; "şıdk" ağız kenârı demektir. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri tarafından bir nebiyy-i zîşân olmak üzere kulları arasından intihâb ve ihtiyâr olunmuş olan Mûsâ (a.s.), kendi kavmi olan Benî İsrâîl'in müctemi' olduğu mahalle erişti; o ejderhânın ağzının köşesini tuttu; o koca yılan yine evvelki gibi asâ oldu." Nitekim âyet-i kerîmede خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنْعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Taha, 20/21) ya'nî "O yılan olan asâyı tut ve korkma, biz onu evvelki sîretine iade edeceğiz" buyurulmuştur.

1104. Onun üzerine dayandı ve der idi: "Ey aceb, bizim önümüzde güneş ve düşmanın önünde gece."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1104. Onun üzerine dayandı ve der idi: "Ey şaşılacak şey, bizim önümüzde güneş ve düşmanın önünde gece."

"Bu asa mucizesi, Hakk'ın azamet ve kudreti ve benim peygamberliğim hakkında, bizim önümüzde bir güneştir; ve düşmanın önünde hakikati karanlık bir sihirdir."

"Bu asâ mu'cizesi Hakk'ın azamet ve kudreti ve benim nübüvvetim hakkında, bizim önümüzde bir güneştir; ve düşmanın önünde hakîkati muzlim bir sihirdir."

1105. "Ey aceb, bu sipah, kuşluk vaktinin güneşinden dolu bir âlemi nasıl görmüyorlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1105. "Ey şaşılacak şey, bu askerler, kuşluk vaktinin güneşinden dolu bir âlemi nasıl görmüyorlar?"

"Cüzzam", dört ana sıvıdan (kan, balgam, sarı safra, kara safra) kara safranın yayılmasından dolayı bedene arız olan bir hastalıktır. Organların mizacını bozar ve çoğunlukla organların dökülmesine sebep olur. Yani "Ejderha yolda ağzından develer gibi köpükler saçardı; o köpüklerin damlası her kime isabet ederse, onda bu korkunç cüzzam hastalığı ortaya çıkardı." Buna Türkçede "miskin hastalığı" derler.

“Cüzâm" ahlât-ı erbaadan hılt-ı sevdânın intişârından dolayı bedene ârız olan bir illettir. A'zânın mizâcını ifsâd edip, ekseriyâ a'zânın dökülmesine sebeb olur. Ya'nî “Ejderha yolda ağzından develer gibi köpükler saçardı; o köpüklerin katresi her kime isabet ederse, onda bu cüzâm illet-i müdhişesi zuhûr ederdi." Buna Türkçe'de "miskîn illeti" derler.

1102. Onun dişinin gıcırtısı gönül kırardı; kara arslanların canı elden giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1102. Onun dişinin gıcırtısı gönül kırardı; kara arslanların canı elden giderdi.

"Dil şikesten" (gönül kırmak) korkmaktan kinâyedir. "Ez dest şoden" (elden gitmek) kendinden geçmekten kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) Yani "Ejderhanın dişlerini birbirine vurmasından oluşan ses ve gıcırtı, insanın ödünü patlatırdı ve kara arslanların canı da kendinden geçerdi."

"Dil şikesten" korkmaktan kinâyedir. "Ez dest şoden" Kendinden geçmekten kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) Ya'nî “Ejderhanın dişlerini birbirine vurmasından hâsıl olan sadâ ve gıcırtı, insanın ödünü patlatır idi ve kara arslanların canı da kendinden geçerdi."

1103. Vaktaki o mücteba kendi kavmine erişti, onun ağzının köşesini tuttu ve o yine asâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1103. O seçilmiş kişi kendi kavmine ulaştığında, onun ağzının köşesini tuttu ve o yine asa oldu.

"Mücteba" seçilmiş ve tercih edilmiş demektir; "şıdk" ağız kenarı demektir. Yani "Yüce Allah tarafından şanlı bir peygamber olmak üzere kulları arasından seçilmiş ve tercih edilmiş olan Musa (a.s.), kendi kavmi olan İsrailoğullarının toplandığı yere ulaştı; o ejderhanın ağzının köşesini tuttu; o büyük yılan yine önceki gibi asa oldu." Nasıl ki ayet-i kerimede خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Tâhâ, 20/21) yani "O yılan olan asayı tut ve korkma, biz onu önceki hâline döndüreceğiz" buyrulmuştur.

"Mücteba" intihâb ve ihtiyâr olunmuş; "şıdk" ağız kenârı demektir. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri tarafından bir nebiyy-i zîşân olmak üzere kulları arasından intihâb ve ihtiyâr olunmuş olan Mûsâ (a.s.), kendi kavmi olan Benî İsrâîl'in müctemi' olduğu mahalle erişti; o ejderhânın ağzının köşesini tuttu; o koca yılan yine evvelki gibi asâ oldu." Nitekim âyet-i kerîmede خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Tâhâ, 20/21) ya'nî "O yılan olan asâyı tut ve korkma, biz onu evvelki sîretine iade edeceğiz" buyurulmuştur.

1104. Onun üzerine dayandı ve der idi: "Ey aceb, bizim önümüzde güneş ve düşmanın önünde gece."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1104. Onun üzerine dayandı ve der idi: "Ey şaşılacak şey, bizim önümüzde güneş ve düşmanın önünde gece."

"Bu asa mucizesi, Hakk'ın azamet ve kudreti ve benim peygamberliğim hakkında, bizim önümüzde bir güneştir; ve düşmanın önünde hakikati karanlık bir sihirdir."

"Bu asâ mu'cizesi Hakk'ın azamet ve kudreti ve benim nübüvvetim hakkında, bizim önümüzde bir güneştir; ve düşmanın önünde hakîkati muzlim bir sihirdir."

1105. "Ey aceb, bu sipah, kuşluk vaktinin güneşinden dolu bir âlemi nasıl görmüyorlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1105. "Ey şaşılacak şey, bu askerler, kuşluk vaktinin güneşinden dolu bir âlemi nasıl görmüyorlar?"

Şaşılacak şeydir ki Firavun ve adamları, kuşluk vaktinin güneşi gibi parlak olan nübüvvet nuru ve apaçık mucize ile dolu bir âlemi nasıl göremiyorlar da, inkârlarında ısrarcı oluyorlar?

"Acib şeydir ki Fir'avn ve avanesi, kuşluk vaktinin güneşi gibi parlak olan nûr-ı nübüvvet ve mu'cize-i bâhire ile dolu bir âlemi nasıl göremiyorlar da, inkârlarında musırr oluyorlar?"

1106. "Göz açık ve kulak açık, bu da güneş, Huda'nın göz bağlayıcılığında hayranım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1106. "Göz açık ve kulak açık, bu da güneş, Huda'nın göz bağlayıcılığında hayranım!"

"Zükâ", "zâl" harfinin ötreli okunmasıyla güneş anlamına gelir; ve "zâl" harfinin üstünlü okunmasıyla çabuk anlayıcılık, kuvvetli zihin sahibi olmak ve anlama ve idrak etmede hızlı olmak anlamına gelir. "Çeşm-bend" ise efsun ve sihir vasıtasıyla göz bağlayıcı demektir.

Yani "Firavun ve avanesi olan kimselerin gözleri açıktır ve gördükleri şeyin anlamına nüfuz ederler; ve kulakları da açıktır, işittikleri sözlerin inceliklerini fark ederler; ve fakat elimde güneş gibi açıkça beliren peygamberlik mucizesini sihir olarak kabul edip karşı koymaya kalkışırlar. Yüce Allah hazretlerinin kazâsının (ilâhî hükmün) efsunuyla göz bağlayıcılığında hayranım."

"Zekâ"ya ikinci anlam verilmiş olsa da, uygun olur; çünkü Firavun vezirleriyle beraber bulunduğu bir yerde Musa (a.s.)'ın ilâhî birliğe davetine karşı وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabb'i dediğin de nedir?"] diye ilâhî mahiyetten soru sordu; ve bu soru onun zekâsının eseridir; çünkü onun sorusu cehalet yönünden değildi; aksine peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Musa'nın vereceği cevabı görüp, incelemek için idi. Ve bir kimse herhangi bir meselede birinin ilmî kudretini anlamak için, imtihan yoluyla bir soru sorarsa, o meseleye vakıf olması tabiidir. Bu konudaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda (İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserindeki Musa'ya ayrılmış bölüm) zikredilmiştir; ve fakir (yazarın kendisi) yazdığım şerhte (açıklamada) zikredilen fass'ta açık ifadelerle din kardeşlerime açıklamaya gayret ettim. Burada ayrıntısı uzun olur.

“Zükâ” “zâl"in zammı ile güneş ma'nâsınadır; ve "zâl"in fethi ile çabuk anlayıcılık, kuvvetli zihin sahibi olmak ve fehim ve idrâkde serî' olmak ma'nâsına gelir. "Çeşm-bend" efsûn ve sihir vâsıtasıyla göz bağlayıcı demektir.

Ya'nî "Fir'avn ve avanesi olan kimselerin gözleri açıktır ve gördükleri şeyin ma'nâsına nüfüz ederler; ve kulakları da açıktır, işittikleri sözlerin inceliklerini fark ederler; ve fakat elimde güneş gibi zâhir olan mu'cize-i nübüvveti sihire haml edip mukābeleye kıyâm ederler. Hak Teâlâ hazretlerinin efsûn-ı kazâsıyla göz bağlayıcılığında hayrânım."

"Zekâ"ya ikinci ma'nâ verilmiş olsa da, muvâfık olur; zîrâ Fir'avn vükelâsıyla beraber bulunduğu bir mahalde Mûsâ (a.s.)ın tevhîd-i ilâhîye da'vetine karşı وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabb'i dediğin de nedir?"] diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etti; ve bu suâl onun eser-i zekâsıdır; zîrâ onun suâli cehâlet cihetinden değil idi; belki risâlet da'vâsıyla zâhir olan cenâb-ı Mûsâ'nın vereceği cevabı görüp, tedkîk etmek için idi. Ve bir kimse herhangi bir mes'elede birinin kudret-i ilmiyyesini anlamak için, imtihân tarîkıyla bir sual ederse, o mes'eleye vukūfu olmak tabîîdir. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de mezkûrdur; ve fakîr yazdığım şerhde fass-ı mezkûrda açık ibârât ile ihvân-ı dînime îzâha gayret ettim. Burada tafsili uzun olur.

1107. "Ben onlardan, onlar da benden hayrân; bir bahardan onlar diken, ben çemen."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1107. "Ben onlardan, onlar da benden hayran; bir bahardan onlar diken, ben çimen."

Onlar, yani sapkınlık ehli, benim hâlime bakıp şaşarlar; ben de Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin tecellîsi olduğum için, onların hâllerine bakıp şaşarım. Yüce Allah'ın rahmet sıfatıyla tecellîsi genel olduğu hâlde, bu rahmet baharından sapkınlık ehli dikenliği kabul ederler; ben ise yemyeşil ve latif çimenliği kabul ederim. "Şaşılacak şeydir ki Firavun ve avanesi, kuşluk vaktinin güneşi gibi parlak olan peygamberlik nurunu ve apaçık mucize ile dolu bir âlemi nasıl göremiyorlar da, inkârlarında ısrarcı oluyorlar?"

"Onlar, ya'nî ehl-i dalâlet benim hâlime bakıp şaşarlar; ben de mazhar-ı ism-i Hâdî olduğum için, onların ahvâline bakıp şaşarım. Hak Teâlâ hazretlerinin rahmet-i sıfatıyyesiyle tecellîsi umûmî olduğu halde, bu rahmet baharından ehl-i dalâlet dikenliği kabûl ederler; ben ise yemyeşil ve latîf çemenliği kabûl ederim." "Acib şeydir ki Fir'avn ve avanesi, kuşluk vaktinin güneşi gibi parlak olan nûr-ı nübüvvet ve mu'cize-i bâhire ile dolu bir âlemi nasıl göremiyorlar da, inkârlarında musırr oluyorlar?"

1106. "Göz açık ve kulak açık, bu da güneş, Huda'nın göz bağlayıcılığında hayranım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1106. "Göz açık ve kulak açık, bu da güneş, Huda'nın göz bağlayıcılığında hayranım!"

"Zükâ", "zâl" harfinin ötreli okunuşuyla güneş anlamına gelir; ve "zâl" harfinin üstünlü okunuşuyla çabuk anlayışlılık, kuvvetli zihin sahibi olmak ve kavrama ve idrakte hızlı olmak anlamına gelir. "Çeşm-bend" ise efsun ve sihir vasıtasıyla göz bağlayıcı demektir.

Yani "Firavun ve avanesi olan kimselerin gözleri açıktır ve gördükleri şeyin anlamına nüfuz ederler; ve kulakları da açıktır, işittikleri sözlerin inceliklerini fark ederler; ve fakat elimde güneş gibi açıkça beliren peygamberlik mucizesini sihir olarak kabul edip karşı koymaya kalkışırlar. Yüce Allah hazretlerinin kaza efsunuyla göz bağlayıcılığında hayranım."

"Zekâ"ya ikinci anlam verilmiş olsa da, uygun olur; çünkü Firavun, vezirleriyle beraber bulunduğu bir yerde Musa (a.s.)'ın ilahi birliğe davetine karşı وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabb'i dediğin de nedir?"] diyerek ilahi mahiyetten soru sordu; ve bu soru onun zekasının eseridir; çünkü onun sorusu cehalet yönünden değildi; aksine peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Musa'nın vereceği cevabı görüp, incelemek için idi. Ve bir kimse herhangi bir meselede birinin ilmi kudretini anlamak için, imtihan yoluyla bir soru sorarsa, o meseleye vakıf olması tabiidir. Bu konudaki izahat Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda zikredilmiştir; ve ben fakir, yazdığım şerhte zikredilen fass'ta açık ifadelerle din kardeşlerime izaha gayret ettim. Burada ayrıntısı uzun olur.

“Zükâ” “zâl"in zammı ile güneş ma'nâsınadır; ve "zâl"in fethi ile çabuk anlayıcılık, kuvvetli zihin sahibi olmak ve fehim ve idrâkde serî' olmak ma'nâsına gelir. "Çeşm-bend" efsûn ve sihir vâsıtasıyla göz bağlayıcı demektir.

Ya'nî "Fir'avn ve avanesi olan kimselerin gözleri açıktır ve gördükleri şeyin ma'nâsına nüfüz ederler; ve kulakları da açıktır, işittikleri sözlerin inceliklerini fark ederler; ve fakat elimde güneş gibi zahir olan mu'cize-i nübüvveti sihire haml edip mukābeleye kıyâm ederler. Hak Teâlâ hazretlerinin efsûn-ı kazâsıyla göz bağlayıcılığında hayrânım."

"Zekâ"ya ikinci ma'nâ verilmiş olsa da, muvâfık olur; zîrâ Fir'avn vükelâsıyla beraber bulunduğu bir mahalde Mûsâ (a.s.)ın tevhîd-i ilâhîye da'vetine karşı وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabb'i dediğin de nedir?"] diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etti; ve bu suâl onun eser-i zekâsıdır; zîrâ onun suâli cehâlet cihetinden değil idi; belki risâlet da'vâsıyla zâhir olan cenâb-ı Mûsâ'nın vereceği cevabı görüp, tedkîk etmek için idi. Ve bir kimse herhangi bir mes'elede birinin kudret-i ilmiyyesini anlamak için, imtihân tarîkıyla bir sual ederse, o mes'eleye vukūfu olmak tabîîdir. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de mezkûrdur; ve fakîr yazdığım şerhde fass-ı mezkûrda açık ibârât ile ihvân-ı dînime îzâha gayret ettim. Burada tafsili uzun olur.

1107. "Ben onlardan, onlar da benden hayrân; bir bahardan onlar diken, ben çemen."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1107. "Ben onlardan, onlar da benden hayrân; bir bahardan onlar diken, ben çemen."

Onlar, yani sapkınlık ehli (doğru yoldan sapanlar) benim hâlime bakıp şaşarlar; ben de Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin tecellî ettiği yer olduğum için, onların hallerine bakıp şaşarım. Yüce Allah hazretlerinin rahmet sıfatıyla tecellîsi genel olduğu hâlde, bu rahmet baharından sapkınlık ehli dikenliği kabul ederler; ben ise yemyeşil ve latîf çimenliği kabul ederim.

"Onlar, ya'nî ehl-i dalâlet benim hâlime bakıp şaşarlar; ben de mazhar-ı ism-i Hâdî olduğum için, onların ahvâline bakıp şaşarım. Hak Teâlâ hazretlerinin rahmet-i sıfatıyyesiyle tecellîsi umûmî olduğu halde, bu rahmet baharından ehl-i dalâlet dikenliği kabûl ederler; ben ise yemyeşil ve latîf çemenliği kabûl ederim." Beyt:

1108. Onların önüne çok rahîk kadehi götürdüm; onun suyu bu taifenin önünde taş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1108. Onların önüne çok güzel kokulu şarap kadehi götürdüm; onun suyu bu topluluğun önünde taş oldu.

"Rahîk" güzel kokulu şarap anlamına gelir. Mutaffifin Sûresi'nde iyilere ihsan edilen şarap olduğu يَسْقُونَ مِن رَّحِيقٍ مَّخْتُومٍ خِتَامُهُ مِسْكٌ (Mutaffifin, 83/25-26) ["Kendilerine mühürlü hâlis bir içki sunulur; onun içiminin sonunda misk kokusu vardır"] âyet-i kerîmesinde zikredilmiştir. Bu, yüce peygamberler ve onların vârisleri olan kerem sahibi evliyalar tarafından genel olarak sunulan manevî bir şaraptır; fakat kabiliyeti ve yatkınlığı olanlar onu içip sarhoş olurlar; kabiliyeti ve yatkınlığı olmayan sapkınlık ehli ise, ondan nefret ederler.

"Rahîk" güzel kokulu şarâb ma'nâsınadır. Sûre-i Mutaffifin'de ebrâra ihsân buyrulan şarâb olduğu يَسْقُونَ مِن رَّحِيقٍ مَّخْتُومٍ خِتَامُهُ مِسْكٌ (Mutaffifin, 83/25-26) ["Kendilerine mühürlü hâlis bir içki sunulur; onun içiminin sonunda misk kokusu vardır"] âyet-i kerîmesinde mezkûrdur. Bu bir şarâb-ı ma'nevîdir ki, enbiyâ-yı izâm ve onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazerâtı tarafından sûret-i umûmiyyede tevdî olunur; fakat kābiliyyet ve isti'dâdı olanlar onu içip sarhoş olurlar; kābiliyyeti ve isti'dâdı olmayan ehl-i dalâlet ise, ondan nefret ederler.

1109. Bir gül destesi bağladım ve öne götürdüm; her bir gül, diken ve şerbet, zehir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1109. Bir gül destesi bağladım ve öne götürdüm; her bir gül, diken ve şerbet, zehir oldu.

"İlahi birliği ve aşkınlığı (tenzîh-i ilâhî) güllerinden bir deste yaptım; "Buyurun, koklayın!" diye o topluluğun önüne götürdüm; onların önünde bu destenin her bir gülü, diken oldu ve ilahi bilgi (ma'rifet-i ilâhî) şerbeti de zehir, küfür ve inkâr oldu."

Bilinmeli ki, peygamberler (a.s.) doktor gibidir. Bir hastanın yatkınlığında (isti'dâdında) ölüm ve helak baskın ise, onun tedavisi bu yatkınlığın hızla ortaya çıkmasına hizmet eder. Bunun gibi peygamberler, sapkınlık ehlini davet ettikçe, onların bedbahtlıkları artar. Bu konudaki hakikatler ve açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de, Yakup Fassı'ndadır.

"Tevhîd ve tenzîh-i ilâhî güllerinden bir deste yaptım; "Buyurun, koklayın!" diye o tâifenin önlerine götürdüm; onların önünde bu destenin her bir gülü, diken oldu ve ma'rifet-i ilâhî şerbeti de zehir, küfür ve inkâr oldu."

Ma'lûm olsun ki, enbiyâ hazretleri tabîb gibidir. bir hastanın isti'dâdında mevt ve helâk gâlib ise, onun tedâvîsi bu isti'dâdın tesrî'-i inkişafına hâdim olur. Bunun gibi enbiyâ, ehl-i dalâleti da'vet ettikçe, onların şekāvetleri artar. Bu bâbdaki hakāyık ve îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Ya'kūbîdedir.

1110. O bî-hîşlerin canının nasibi olur; vaktāki kendileriyledir, ne vakit zahir [1113] olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1110. O benliksizlerin canının nasibi olur; kendileriyle oldukları zaman, ne zaman ortaya çıkar?

O rahîk şarabı ve ilâhî bilgiler güldestesi, benliksiz ve enâniyetsiz olan kimselerin canının nasibi olur. Onların ruhları o şarapları içer ve gülleri koklar ve mest olurlar. Kendi enâniyetleriyle ve benlikleriyle beraber oldukları zaman, bu rahîk ve güldeste, ruhlarına ortaya çıkamaz.

"O rahîk şarabı ve maârif-i ilâhiyye güldestesi enâniyetsiz ve benliksiz olan kimselerin canının nasibi olur. Onların rûhları o şarâbları içer ve gülleri koklar ve mest olurlar. Kendi enâniyetleriyle ve benlikleriyle beraber oldukları vakit, bu rahîk ve güldeste, rûhlarına zâhir olamaz."

1108. Onların önüne çok rahîk kadehi götürdüm; onun suyu bu taifenin önünde taş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1108. Onların önüne çok rahîk kadehi götürdüm; onun suyu bu taifenin önünde taş oldu.

"Rahîk" güzel kokulu şarap anlamına gelir. Mutaffifin Sûresi'nde iyilere ihsan edilen şarap olduğu, "Kendilerine mühürlü hâlis bir içki sunulur; onun içiminin sonunda misk kokusu vardır" (Mutaffifin, 83/25-26) âyet-i kerîmesinde zikredilmiştir. Bu, yüce peygamberler ve onların vârisleri olan kerem sahibi evliyalar tarafından genel olarak sunulan manevî bir şaraptır; fakat kabiliyeti ve yatkınlığı olanlar onu içip sarhoş olurlar; kabiliyeti ve yatkınlığı olmayan sapkınlık ehli ise, ondan nefret ederler.

"Rahîk" güzel kokulu şarâb ma'nâsınadır. Sûre-i Mutaffifin'de ebrâra ihsân buyrulan şarâb olduğu `يسقون من رحيق مختوم ختامه مسك` (Mutaffifin, 83/25-26) ["Kendilerine mühürlü hâlis bir içki sunulur; onun içiminin sonunda misk kokusu vardır"] âyet-i kerîmesinde mezkûrdur. Bu bir şarâb-ı ma'nevîdir ki, enbiyâ-yı izâm ve onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazerâtı tarafından sûret-i umûmiyyede tevdî olunur; fakat kābiliyyet ve isti'dâdı olanlar onu içip sarhoş olurlar; kābiliyyeti ve isti'dâdı olmayan ehl-i dalâlet ise, ondan nefret ederler.

1109. Bir gül destesi bağladım ve öne götürdüm; her bir gül, diken ve şerbet, zehir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1109. Bir gül destesi bağladım ve öne götürdüm; her bir gül, diken ve şerbet, zehir oldu.

"İlahi birliği ve aşkınlığı (tenzîh-i ilâhî) güllerinden bir deste yaptım; "Buyurun, koklayın!" diye o topluluğun önüne götürdüm; onların önünde bu destenin her bir gülü, diken oldu ve ilahi bilgi (ma'rifet-i ilâhî) şerbeti de zehir, inkâr ve küfür oldu."

Bilinmeli ki, peygamberler (a.s.) doktor gibidir. Bir hastanın yatkınlığında (isti'dâdında) ölüm ve helak baskın ise, onun tedavisi bu yatkınlığın hızla ortaya çıkmasına hizmet eder. Bunun gibi peygamberler, sapkınlık ehli olanları davet ettikçe, onların bedbahtlıkları artar. Bu konudaki hakikatler ve açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de, Yakup (a.s.) bölümündedir.

"Tevhîd ve tenzîh-i ilâhî güllerinden bir deste yaptım; "Buyurun, koklayın!" diye o tâifenin önlerine götürdüm; onların önünde bu destenin her bir gülü, diken oldu ve ma'rifet-i ilâhî şerbeti de zehir, küfür ve inkâr oldu."

Ma'lûm olsun ki, enbiyâ hazretleri tabîb gibidir. Bir hastanın isti'dâdında mevt ve helâk gâlib ise, onun tedâvîsi bu isti'dâdın tesrî'-i inkişafına hâdim olur. Bunun gibi enbiyâ, ehl-i dalâleti da'vet ettikçe, onların şekāvetleri artar. Bu bâbdaki hakāyık ve îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Ya'kūbîdedir.

1110. O bî-hîşlerin canının nasibi olur; vaktāki kendileriyledir, ne vakit zâhir [1113] olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1110. O benliksizlerin canının nasibi olur; kendileriyle beraber oldukları zaman ne vakit ortaya çıkar?

O rahîk şarabı ve ilâhî bilgiler (maârif-i ilâhiyye) güldestesi, benliksiz ve enâniyetsiz olan kimselerin canının nasibi olur. Onların ruhları o şarapları içer ve gülleri koklar ve mest olurlar. Kendi enâniyetleriyle ve benlikleriyle beraber oldukları zaman, bu rahîk ve güldeste, ruhlarına ortaya çıkamaz.

"O rahîk şarabı ve maârif-i ilâhiyye güldestesi enâniyetsiz ve benliksiz olan kimselerin canının nasibi olur. Onların rûhları o şarâbları içer ve gülleri koklar ve mest olurlar. Kendi enâniyetleriyle ve benlikleriyle beraber oldukları vakit, bu rahîk ve güldeste, rûhlarına zâhir olamaz."

1111. Bizim önümüzde uyumuş uyanık lazımdır; ta ki uyanıklık ile rüyalar görsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1111. Bizim önümüzde uyumuş uyanık lazımdır; ta ki uyanıklık ile rüyalar görsün.

Bu şerefli beyit peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın dilindendir. Yani "Bizim huzurumuzda benliğini terk etmiş ve nefsinin hükümlerinden uyumuş ve ruhu ile uyanık olmak gerekir; ta ki, ruhunun bu uyanıklığı sebebiyle, bu suret âlemine göre rüya hükmünde olan melekût âleminin (görünmeyen, manevi âlem) hallerini müşahede etsin; ve وَ كَذَلِكَ نُرِي ابْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (En'âm, 6/75) ["Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk"] ayet-i kerimesinin sırrından nasip alsın."

Bu beyt-i şerîf enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ lisânındandır. Ya'nî “Bizim huzûrumuzda benliğini terk etmiş ve nefsinin ahkâmından uyumuş ve rûhu ile uyanık olmak lâzımdır; tâ ki, bu ruhunun uyanıklığı sebebiyle, bu âlem-i sûrete nisbeten rü'yâ mesâbesinde olan âlem-i melekûtun ahvâlini müşahede etsin; ve وَ كَذَلِكَ نُرِي ابْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (En'âm, 6/75) ["Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk"] âyet-i kerîmesinin sırrından nasib alsın."

1112. Halkın fikri bu latîf rü'yanın düşmanı oldu; onun fikri uyumadıkça boğazı bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1112. Halkın düşüncesi bu latif rüyanın düşmanı oldu; onun düşüncesi uyumadıkça boğazı bağlanmıştır.

Halkın zahirî kesintilere (dünyevi işlere) ilişkin düşüncesi bu latif rüyanın düşmanı ve melekût âleminin (gayb âlemi) perdesi oldu; onun düşüncesi hakikatlere ve ilahi bilgilere dalıp, hayret makamında (şaşkınlık makamı) durarak uyuyamadıkça, onun ruhunun boğazı bu rahik şarabını (cennet şarabı) içemez. Çünkü masiva (Allah dışındaki her şey) düşünceleri o boğazın bağıdır.

Halkın sûrî keserâta taalluk eden fikri bu latîf rü'yânın düşmanı ve âlem-i melekûtun hicâbı oldu; onun fikri hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dalıp, makām-ı hayretde tevakkuf ederek uyuyamadıkça, onun rûhunun boğazı bu şarâb-ı rahîki içemez. Zîrâ efkâr-ı mâsivâ o boğazın bağıdır.

1113. Bir hayret lâzımdır ki, fikri süpüre; hayret fikri ve zikri yemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1113. Öyle bir hayret gereklidir ki, fikri süpürüp atsın; hayret, fikri ve zikri yemiştir.

"Hayret" iki çeşittir; birisi "kötülenmiş hayret"tir ki, cehaletten kaynaklanır. Diğeri "övülmüş hayret"tir ki, bu da isim ve sıfat ilmine dayanır. Yani "Ey Rabbim, Senin hakkındaki hayretimi artır!" hadis-i şerifinde işaret buyrulan hayret, bu övülmüş hayrettir. Ne zaman ki Hakk yolcusu, ilahi isimler ve sıfatlar hakkındaki hakikatleri ve bilgileri incelemekle onlara dalıp gider ve bu ilmin sonucunda kendisini hayret kaplar; ve bu hayret esnasında kendisinde ne fikir ne de zikir kalır. İşte fikri uyutacak ve yutacak böyle bir hayret gereklidir. Onun ruhunun boğazı, rahik şarabıyla açılsın.

"Hayret" iki nevi'dir; birisi "hayret-i mezmûme"dir ki, cehilden münbais-dir. Diğeri "hayret-i mahmûde"dir ki, bu da ilm-i esmâî ve sıfatîye müstenid-dir. Ya'nî "Yâ Rab, benim Senin hakkındaki hayretimi tezyîd eyle!" hadîs-i şerîfinde işaret buyrulan hayret, bu hayret-i mahmûdedir. Vaktâki bir sâlik-i tarîk-ı Hak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye hakkındaki hakāyık ve ma-ârifi mütâlaa ile onda müstağrak olur ve bu ilmin neticesinde kendisini hay-ret istîlâ eder; ve bu hayret esnâsında kendisinde ne fikir ve ne zikir kalır. İş-te fikri uyutacak ve yutacak böyle bir hayret lâzımdır. Şarâb-ı rahîka onun rûhunun boğazı açılsın.

1114. Her kim ki o, hünerde ziyâde kâmil ola, o ma'nâda geri, sûretde ziyâde ileridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1114. Her kim ki o, hünerde ziyâde kâmil ola, o mânâda geri, sûrette ziyâde ileridir.

1111. Bizim önümüzde uyumuş uyanık lazımdır; ta ki uyanıklık ile rüyalar görsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1111. Bizim önümüzde uyumuş uyanık lazımdır; ta ki uyanıklık ile rüyalar görsün.

Bu şerefli beyit peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın dilindendir. Yani "Bizim huzurumuzda benliğini terk etmiş ve nefsinin hükümlerinden uyumuş ve ruhu ile uyanık olmak gerekir; ta ki, ruhunun bu uyanıklığı sebebiyle, bu suret âlemine göre rüya hükmünde olan melekût âleminin (görünmeyen, manevi âlem) hallerini müşahede etsin; ve وَ كَذَلِكَ نُرِي ابْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (En'âm, 6/75) ["Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk"] ayet-i kerimesinin sırrından nasip alsın."

Bu beyt-i şerîf enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ lisânındandır. Ya'nî “Bizim huzûrumuzda benliğini terk etmiş ve nefsinin ahkâmından uyumuş ve rûhu ile uyanık olmak lâzımdır; tâ ki, bu ruhunun uyanıklığı sebebiyle, bu âlem-i sûrete nisbeten rü'yâ mesâbesinde olan âlem-i melekûtun ahvâlini müşahede etsin; ve وَ كَذَلِكَ نُرِي ابْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (En'âm, 6/75) ["Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk"] âyet-i kerîmesinin sırrından nasib alsın."

1112. Halkın fikri bu latîf rü'yanın düşmanı oldu; onun fikri uyumadıkça boğazı bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1112. Halkın düşüncesi bu latif rüyanın düşmanı oldu; onun düşüncesi uyumadıkça boğazı bağlanmıştır.

Halkın zahirî kesintilere (dünyevi işlere) ilişkin düşüncesi bu latif rüyanın düşmanı ve melekût âleminin (gayb âlemi) perdesi oldu; onun düşüncesi hakikatlere ve ilahi bilgilere dalıp, hayret makamında (şaşkınlık makamı) durarak uyuyamadıkça, onun ruhunun boğazı bu rahik şarabını (cennet şarabı) içemez. Çünkü masiva (Allah dışındaki her şey) düşünceleri o boğazın bağıdır.

Halkın sûrî keserâta taalluk eden fikri bu latîf rü'yânın düşmanı ve âlem-i melekûtun hicâbı oldu; onun fikri hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dalıp, makām-ı hayretde tevakkuf ederek uyuyamadıkça, onun rûhunun boğazı bu şarâb-ı rahîki içemez. Zîrâ efkâr-ı mâsivâ o boğazın bağıdır.

1113. Bir hayret lâzımdır ki, fikri süpüre; hayret fikri ve zikri yemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1113. Öyle bir hayret gereklidir ki, fikri süpürüp atsın; hayret, fikri ve zikri yemiştir.

"Hayret" iki çeşittir; birisi "kötülenmiş hayret"tir ki, cehaletten kaynaklanır. Diğeri "övülmüş hayret"tir ki, bu da isim ve sıfat ilmine dayanır. Yani "Ey Rabbim, Senin hakkındaki hayretimi artır!" hadis-i şerifinde işaret buyrulan hayret, bu övülmüş hayrettir. Ne zaman ki Hakk yolcusu, ilahi isimler ve sıfatlar hakkındaki hakikatleri ve bilgileri incelemekle onlara dalıp gider ve bu ilmin sonucunda kendisini hayret kaplar; ve bu hayret esnasında kendisinde ne fikir ne de zikir kalır. İşte fikri uyutacak ve yutacak böyle bir hayret gereklidir. Onun ruhunun boğazı, rahik şarabıyla açılsın.

"Hayret" iki nevi'dir; birisi "hayret-i mezmûme"dir ki, cehilden münbais-dir. Diğeri "hayret-i mahmûde"dir ki, bu da ilm-i esmâî ve sıfatîye müstenid-dir. Ya'nî "Yâ Rab, benim Senin hakkındaki hayretimi tezyîd eyle!" hadîs-i şerîfinde işaret buyrulan hayret, bu hayret-i mahmûdedir. Vaktâki bir sâlik-i tarîk-ı Hak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye hakkındaki hakāyık ve ma-ârifi mütâlaa ile onda müstağrak olur ve bu ilmin neticesinde kendisini hay-ret istîlâ eder; ve bu hayret esnâsında kendisinde ne fikir ve ne zikir kalır. İş-te fikri uyutacak ve yutacak böyle bir hayret lâzımdır. Şarâb-ı rahîka onun rûhunun boğazı açılsın.

1114. Her kim ki o, hünerde ziyâde kâmil ola, o ma'nâda geri, sûretde ziyâde ileridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1114. Her kim ki o, hünerde ziyâde kâmil ola, o ma'nâda geri, sûretde ziyâde ileridir.

Çünkü hünerde kâmil olmak, çok düşünce ile dolu olmaya bağlıdır. Böyle çok düşünce ile dolu olan kimsenin, görünen âlemdeki mertebesi ileri ise de, manadaki mertebesi geridir. Sözün özü, görünen âlemde dış ilimlerin çeşitlerinde usta olan kimseler, mertebece mana ehline göre yüksek görünürler; fakat manada geridirler; ve mana ehli ise görünüşte değersiz ve hakir görünürler.

Zîrâ hünerde kâmil olmak, kesret-i fikr ile meşbû' olmağa mütevakkıftır. Böyle kesret-i fikr ile meşbû' olan kimsenin, âlem-i sûretdeki mertebesi ileri ise de, ma'nâdaki mertebesi geridir. Velhâsıl âlem-i sûretde ulûm-ı zâhiriyyenin envâ'ında mâhir olan kimseler, mertebeten ehl-i ma'nâya göre yüksek görünürler; fakat ma'nâda geridirler; ve ehl-i ma'nâ ise zâhiren lâ-şey ve hakîr görünürler.

1115. "Raciûn” buyurdu. Ve rücû' bu minvâlden olur ki, sürü geri döne ve eve gide.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1115. "Dönücüleriz" buyurdu. Ve dönüş, bu şekilde olur ki, sürü geri döner ve eve gider.

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de bizlere "انا لله وَ إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ" (Bakara, 2/156) yani "Biz Allah'a aitiz ve muhakkak O'na dönücüleriz" sözünü öğretti. Ve dönüşü tasvir etmek gerekirse deriz ki: Örneğin bir sürü sabahleyin kendi ikametgâhından çıkar ve akşam yine kendi ikametgâhına geri döner. İşte dönüş bu yolla olur. Bizler ve bu âlemdeki çokluklar da kendi ikametgâhları olan "gizli hazinede" ve "ahadiyet Zâtı'nda" (Allah'ın birliği ve tekliği) gizli idik. "Ol!" emriyle "vâhidiyet" (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellî ettiği mertebe), "ruhlar", "misâl" (maddî olmayan âlem) ve "şehadet" (görünen âlem) engellerini aşarak, suret mertebesine geldik. Şimdi bu sürünün arkası kesilmez ve bir taraftan da peyderpey yine bu engelleri aşarak aslî ikametgâhına geri döner.

Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bizlere انا لله وَ إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Bakara, 2/156) ya'nî “Biz Allah'a mahsûsuz ve muhakkak O'na dönücüleriz" kelâmını ta'lîm buyurdu. Ve "rücû"u tasvir etmek îcâb ederse deriz ki: Meselâ bir sürü sabahleyin kendi ikāmetgâhından çıkar ve akşam yine kendi ikāmetgâhına geri döner. İşte rücû' bu tarîk ile olur. Bizler ve bu keserât-ı âlem dahi kendi ikāmetgâhları olan "kenz-i mahfi'de ve Zât-ı ahadiyyetde müstecin idik. "Kün!" emriyle “vâhidiyyet”, “ervâh”, "misâl" ve "şehadet" akabelerini kat' ederek, mertebe-i sûrete geldik. İmdi bu sürünün ardı ve arkası kesilmez ve bir taraftan da peyderpey yine bu akabâtı kat' ederek ikāmetgâh-ı aslîsine rücû' eder.

1116. Vaktaki sürü vürûddan geri döndü, pîş-i âhenk olan keçi geriye düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1116. Sürü, otlaktan geri döndüğünde, önde giden keçi geriye düşer.

"Ahenk" burada alay, tabur ve sürü anlamına gelir. "Pîş-i âhenk" ise sürünün önünde gidene denir ki bu hayvana "kösemen" derler. Yani "Sürü, otlaktan kendi ahırına geri döndüğü zaman, otlağa giderken 'kösemen' olan, bir sürünün önünde giden keçi, ahıra dönerken sürünün arkasında kalır.

"Aheng" burada alay ve tabur ve sürü ma'nâsına gelir. "Pîş-i âhenk" sürünün önünde gidene derler ki "kösemen" dedikleri hayvandır. Ya'nî "Sürü mer'âya vürûddan, kendi ahırına geri döndüğü vakit, mer'âya giderken "kösemen" olan, bir sürünün önünde giden keçi, ahıra dönerken sürünün arkasında kalır.

1117. Arkadaki topal keçi öne düşer; rücû', ekşi yüzlülere gülme getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1117. Arkadaki topal keçi öne düşer; geri dönüş, ekşi yüzlülere gülme getirdi.

"Fakat bu kösemenin dışındaki bir topal keçi, bu geri dönüş sırasında öne düşer; işte bu topal keçi önde olduğu halde, sürünün bu eve dönmesi durumu, asık suratlı ve somurtkan adamlara bile gülme getirir." Çünkü hünerde kâmil olmak, çok düşünce ile doygun olmaya bağlıdır. Böyle çok düşünce ile doygun olan kimsenin, görünüş âlemindeki mertebesi ileri ise de, anlamdaki mertebesi geridir. Sözün özü, görünüş âleminde dış ilimlerin çeşitlerinde usta olan kimseler, mertebece anlam ehline göre yüksek görünürler; fakat anlamda geridirler; ve anlam ehli ise görünüşte değersiz ve hakir görünürler.

"Fakat bu kösemenin gayri olan bir topal keçi, bu rücû' esnâsında öne düşer; işte bu topal keçi önde olduğu halde, sürünün bu eve dönmesi vaz'iyyeti abûsu'l-vech ve somurtkan adamlara bile gülme getirir." Zîrâ hünerde kâmil olmak, kesret-i fikr ile meşbû' olmağa mütevakkıftır. Böyle kesret-i fikr ile meşbû' olan kimsenin, âlem-i sûretdeki mertebesi ileri ise de, ma'nâdaki mertebesi geridir. Velhâsıl âlem-i sûretde ulûm-ı zâhiriyyenin envâ'ında mâhir olan kimseler, mertebeten ehl-i ma'nâya göre yüksek görünürler; fakat ma'nâda geridirler; ve ehl-i ma'nâ ise zâhiren lâ-şey ve hakîr görünürler.

1115. "Raciûn” buyurdu. Ve rücû' bu minvâlden olur ki, sürü geri döne ve eve gide.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1115. "Dönücüleriz" buyurdu. Ve dönüş, bu şekilde olur ki, sürü geri döner ve eve gider.

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de bizlere "انا لله وَ إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ" (Bakara, 2/156) yani "Biz Allah'a aitiz ve muhakkak O'na dönücüleriz" sözünü öğretti. Ve dönüşü tasvir etmek gerekirse deriz ki: Örneğin bir sürü sabahleyin kendi ikametgâhından çıkar ve akşam yine kendi ikametgâhına geri döner. İşte dönüş bu yolla olur. Bizler ve bu âlemdeki çokluklar da kendi ikametgâhları olan "gizli hazinede" ve "ahadiyet Zâtı'nda" (Allah'ın birliği ve tekliği) gizli idik. "Ol!" emriyle "vâhidiyet" (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellî ettiği mertebe), "ruhlar", "misâl" (maddî olmayan âlem) ve "şehadet" (görünen âlem) engellerini aşarak, suret mertebesine geldik. Şimdi bu sürünün arkası kesilmez ve bir taraftan da peyderpey yine bu engelleri aşarak aslî ikametgâhına geri döner.

Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bizlere انا لله وَ إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Bakara, 2/156) ya'nî “Biz Allah'a mahsûsuz ve muhakkak O'na dönücüleriz" kelâmını ta'lîm buyurdu. Ve "rücû"u tasvir etmek îcâb ederse deriz ki: Meselâ bir sürü sabahleyin kendi ikāmetgâhından çıkar ve akşam yine kendi ikāmetgâhına geri döner. İşte rücû' bu tarîk ile olur. Bizler ve bu keserât-ı âlem dahi kendi ikāmetgâhları olan "kenz-i mahfi'de ve Zât-ı ahadiyyetde müstecin idik. "Kün!" emriyle “vâhidiyyet”, “ervâh”, "misâl" ve "şehadet" akabelerini kat' ederek, mertebe-i sûrete geldik. İmdi bu sürünün ardı ve arkası kesilmez ve bir taraftan da peyderpey yine bu akabâtı kat' ederek ikāmetgâh-ı aslîsine rücû' eder.

1116. Vaktaki sürü vürûddan geri döndü, pîş-i âhenk olan keçi geriye düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1116. Sürü, otlaktan geri döndüğünde, önde giden keçi geriye düşer.

"Ahenk" burada alay, tabur ve sürü anlamına gelir. "Pîş-i âhenk" ise sürünün önünde gidene denir ki bu hayvana "kösemen" derler. Yani "Sürü, otlaktan kendi ahırına geri döndüğü zaman, otlağa giderken 'kösemen' olan, bir sürünün önünde giden keçi, ahıra dönerken sürünün arkasında kalır.

"Aheng" burada alay ve tabur ve sürü ma'nâsına gelir. "Pîş-i âhenk" sürünün önünde gidene derler ki "kösemen" dedikleri hayvandır. Ya'nî "Sürü mer'âya vürûddan, kendi ahırına geri döndüğü vakit, mer'âya giderken "kösemen" olan, bir sürünün önünde giden keçi, ahıra dönerken sürünün arkasında kalır.

1117. Arkadaki topal keçi öne düşer; rücû', ekşi yüzlülere gülme getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1117. Arkadaki topal keçi öne düşer; geri dönüş, ekşi yüzlülere gülme getirdi.

"Fakat bu kösemenin dışındaki bir topal keçi, bu geri dönüş sırasında öne düşer; işte bu topal keçi önde olduğu halde, sürünün bu eve dönmesi durumu, asık suratlı ve somurtkan adamlara bile gülme getirir." Önceki şerefli beyitteki "kösemen"den kasıt insân-ı kâmildir; çünkü insân-ı kâmilin ruhu küldür (bütün) ve kendisine tâbi olan cüz'î ruhların imamıdır. Bu sebeple "gizli hazine"den âlem merasına çıkarken hepsinin önündedir; ve geri dönüşte tam bir tevazu ile arkadadır. Ve bu beyitteki "topal keçi"den kasıt, kemal iddiasında bulunan noksan insan ve zahirî âlimdir. Hakk'a ve gizli hazineye geri dönüş işinde imamlık iddiası eder ve öne düşer. İşte onun bu noksanlığıyla beraber önderlik ve rehberlik iddiası, en somurtkan adamları bile güldürecek bir haldir.

"Fakat bu kösemenin gayri olan bir topal keçi, bu rücû' esnâsında öne düşer; işte bu topal keçi önde olduğu halde, sürünün bu eve dönmesi vaz'iyyeti abûsu'l-vech ve somurtkan adamlara bile gülme getirir." Evvelki beyt-i şerîfdeki "kösemen"den murâd insân-ı kâmildir; zîrâ insân-ı kâmilin rûhu küldür ve kendisine tâbi' olan ervâh-ı cüz'iyyenin imâmıdır. Binâenaleyh "kenz-i mahfi"den mer'â-yı âleme çıkarken cümlesinin önündedir; ve rücû'da kemâl-i tevâzu' ile arkadadır. Ve bu beyitteki "topal keçi"den murâd, da'vâ-yı kemâlde bulunan insân-ı nâkıs ve âlim-i zâhirîdir. Hakk'a ve kenz-i mahfiye rücû' emrinde imâmlık da'vâ eder ve öne düşer. İşte onun bu noksânıyla beraber pîşvâlık ve rehberlik da'vâsı, en somurtkan adamları bile güldürecek bir haldir.

1118. Bu taife güzâfeden ne vakit topal oldular? Fahrı verdiler ve ârı satın aldılar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1118. Bu topluluk ne zaman boş sözden topal oldular? Onur verdiler ve utancı satın aldılar?

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 1116 numaralı beyte bağlıdır: "Sürü eve, yani Hakk'a dönüş vaktinde bu evliya topluluğu tam bir tevazu ile sürünün arkasında kalırlar. Onlar böyle yapmacık olarak yaptıkları muameleden ne zaman, merhaleleri kat edemeyen zahir uleması (dış görünüşe önem veren bilginler) gibi topal olurlar? Onlar bu zahir ulemasının tutkun ve hayran oldukları iftiharı ve ilimleriyle gururlanma duygusunu bıraktılar da, utancı ve halk nazarında zelil ve hakir görünmeyi satın aldılar."

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki 1116 numaralı beyte merbûttur: "Sürü hâne-ye, ya'nî Hakk'a rücû' vaktinde bu tâife-i evliyâ kemâl-i tevâzu' ile sürünün arkasında kalırlar. Onlar böyle ca'lî olarak yaptıkları muâmeleden ne vakit kat'-ı merâhil edemeyen ulemâ-yı zâhire gibi topal olurlar? Onlar bu ulemâ-yı zâhirenin meclûb ve meftûn oldukları iftihârı ve ilimleriyle mağrûr olmak duygusunu bırakdılar da, ârı ve halk nazarında zelîl ve hakîr görünmeyi satın aldılar."

1119. Bu tâife hacca ayağı kırık giderler; haracdan ferece kadar gizli bir yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1119. Bu topluluk hacca ayağı kırık giderler; zahmetten rahata kadar gizli bir yol vardır.

"Hac" sözlükte bir şeye yönelme ve teveccüh etme anlamındadır. Burada Hakk'ın Zât Ka'besi kastedilir; çünkü Kâ'be, Zât isminin tecelli yeridir ve Zât ismi de bütün isimleri ve sıfatları kapsar. "Harac" zahmet ve meşakkat, "ferec" ise rahatlık anlamındadır. "Pâ şikeste" (ayağı kırık) tevazu ve miskinlikten kinayedir. Yani "Bu evliya topluluğu, Hakk'ın Zât'ına tam bir tevazu ve miskinlikle giderler ve sürünün arkalarında kalırlar. Gerçi bu tevazu ve miskinlikte ve cahillerin eziyet ve cefalarına katlanmakta zahmet ve meşakkat vardır. Fakat bu zahmet ve meşakkatten rahata kadar, görünürde hissedilmeyen gizli bir yol vardır."

"Hacc" lügatte bir şeye kasd ve teveccüh ma'nâsınadır. Burada Hakk'ın Ka'be-i Zât'ı murâd olunur; zîrâ Kâ'be, mazhar-ı ism-i Zât'dır ve ism-i Zât dahi câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfatdır. "Harac" zahmet ve meşakkat ve "ferec" râhat ma'nâsınadır. "Pâ şikeste" tevâzu' ve meskenetten kinâyedir. Ya'nî “Bu evliyâ tâifesi, Zât-ı Hakk'a kemâl-i tevâzu' ve meskenetle giderler ve sürünün arkalarında kalırlar. Gerçi bu tevâzu' ve meskenette ve câhillerin ezâ ve cefâlarına tahammül etmekte, zahmet ve meşakkat vardır. Fakat bu zahmet ve meşakkatten râhata kadar, zâhiren mahsüs olmayan gizli bir yol vardır."

1120. Bu ferîk kalbini ilimlerden yıkamıştır; zîrâ ki bu ilim o yolu bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1120. Bu grup kalbini ilimlerden temizlemiştir; çünkü bu ilim o yolu bilmez.

Önceki şerefli beyitteki "kösemen"den maksat insân-ı kâmildir; çünkü insân-ı kâmilin ruhu bütündür ve kendisine tâbi olan cüz'î ruhların imamıdır. Bu sebeple "gizli hazine"den âlem otlağına çıkarken hepsinin önündedir; ve geri dönüşte tam bir tevazu ile arkadadır. Ve bu beyitteki "topal keçi"den maksat, kemâl iddiasında bulunan noksan insan ve zahirî âlimdir. Hakk'a ve gizli hazineye dönüş emrinde imamlık iddiasında bulunur ve öne düşer. İşte onun bu noksanlığıyla beraber önderlik ve rehberlik iddiası, en somurtkan adamları bile güldürecek bir hâldir.

Evvelki beyt-i şerîfdeki "kösemen"den murâd insân-ı kâmildir; zîrâ insân-ı kâmilin rûhu küldür ve kendisine tâbi' olan ervâh-ı cüz'iyyenin imâmıdır. Binâenaleyh "kenz-i mahfi"den mer'â-yı âleme çıkarken cümlesinin önündedir; ve rücû'da kemâl-i tevâzu' ile arkadadır. Ve bu beyitteki "topal keçi"den murâd, da'vâ-yı kemâlde bulunan insân-ı nâkıs ve âlim-i zâhirîdir. Hakk'a ve kenz-i mahfiye rücû' emrinde imâmlık da'vâ eder ve öne düşer. İşte onun bu noksânıyla beraber pîşvâlık ve rehberlik da'vâsı, en somurtkan adamları bile güldürecek bir haldir.

1118. Bu taife güzâfeden ne vakit topal oldular? Fahrı verdiler ve ârı satın aldılar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1118. Bu topluluk ne zaman boş sözden topal oldular? Onur verdiler ve utancı satın aldılar?

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 1116 numaralı beyte bağlıdır: "Sürü eve, yani Hakk'a dönüş vaktinde bu evliya topluluğu tam bir tevazu ile sürünün arkasında kalırlar. Onlar böyle yapmacık olarak yaptıkları muameleden ne zaman, merhaleleri kat edemeyen zahir uleması (dış görünüşe önem veren bilginler) gibi topal olurlar? Onlar bu zahir ulemasının tutkun ve hayran oldukları iftiharı ve ilimleriyle gururlanma duygusunu bıraktılar da, utancı ve halk nazarında zelil ve hakir görünmeyi satın aldılar."

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki 1116 numaralı beyte merbûttur: "Sürü hâne-ye, ya'nî Hakk'a rücû' vaktinde bu tâife-i evliyâ kemâl-i tevâzu' ile sürünün arkasında kalırlar. Onlar böyle ca'lî olarak yaptıkları muâmeleden ne vakit kat'-ı merâhil edemeyen ulemâ-yı zâhire gibi topal olurlar? Onlar bu ulemâ-yı zâhirenin meclûb ve meftûn oldukları iftihârı ve ilimleriyle mağrûr olmak duygusunu bırakdılar da, ârı ve halk nazarında zelîl ve hakîr görünmeyi satın aldılar."

1119. Bu tâife hacca ayağı kırık giderler; haracdan ferece kadar gizli bir yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1119. Bu topluluk hacca ayağı kırık giderler; zahmetten rahata kadar gizli bir yol vardır.

"Hac" sözlükte bir şeye yönelme ve teveccüh etme anlamındadır. Burada Hakk'ın Zât Ka'besi kastedilir; çünkü Kâ'be, Zât isminin tecelli yeridir ve Zât ismi de bütün isimleri ve sıfatları kapsayıcıdır. "Harac" zahmet ve meşakkat, "ferec" ise rahat anlamındadır. "Pâ şikeste" tevazu ve miskinlikten kinayedir. Yani "Bu evliya topluluğu, Hakk'ın Zât'ına tam bir tevazu ve miskinlikle giderler ve sürünün arkalarında kalırlar. Gerçi bu tevazu ve miskinlikte ve cahillerin eziyet ve cefalarına katlanmakta, zahmet ve meşakkat vardır. Fakat bu zahmet ve meşakkatten rahata kadar, görünürde hissedilmeyen gizli bir yol vardır."

"Hacc" lügatte bir şeye kasd ve teveccüh ma'nâsınadır. Burada Hakk'ın Ka'be-i Zât'ı murâd olunur; zîrâ Kâ'be, mazhar-ı ism-i Zât'dır ve ism-i Zât dahi câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfatdır. "Harac" zahmet ve meşakkat ve "fe-rec" râhat ma'nâsınadır. "Pâ şikeste" tevâzu' ve meskenetten kinâyedir. Ya'nî “Bu evliyâ tâifesi, Zât-ı Hakk'a kemâl-i tevâzu' ve meskenetle giderler ve sürünün arkalarında kalırlar. Gerçi bu tevâzu' ve meskenette ve câhille-rin ezâ ve cefâlarına tahammül etmekte, zahmet ve meşakkat vardır. Fakat bu zahmet ve meşakkatten râhata kadar, zâhiren mahsüs olmayan gizli bir yol vardır."

1120. Bu ferîk kalbini ilimlerden yıkamıştır; zîrâ ki bu ilim o yolu bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1120. Bu grup kalbini ilimlerden yıkamıştır; çünkü bu ilim o yolu bilmez.

Bu evliya topluluğu kalplerini görünen ilimlerin paslarından yıkayıp temizlemişlerdir; çünkü bu ilimler Hakk yolunda işe yaramaz ve yol gösteremez; aksine nefse gurur verip, Hakk yolunun perdesi ve engeli olur.

Bu evliyâ tâifesi kalblerini ulûm-ı zâhiriyye paslarından yıkayıp temizle- mişlerdir; çünkü bu ilimler tarîk-ı Hak'da işe yaramaz ve yol gösteremez; bel- ki nefse gurûr verip, Hak yolunun hicabı ve mâni'i olur.

1121. Bir ilim lâzımdır ki, onun aslı o baştan ola; zîrâ ki her bir fer' kendi aslına rehberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1121. Öyle bir ilim gereklidir ki, onun aslı o baştan olsun; çünkü her bir dal kendi aslına rehberdir.

Hakk yolunu kat edebilmek için evliyaların kalplerine, Hakk katından inen tecellî ilmi ve ledün ilmi gereklidir. Çünkü bu ledün ilmi, Yüce Allah hazretlerinin "Alîm" ism-i şerîfi deryasından akıp gelen bir kanaldır ve ırmaktır ve daldır; bu sebeple kendi aslına rehber olacağı açıktır.

Hak yolunu kat' edebilmek için kulûb-ı evliyâya, Hak indinden nâzil olan ilm-i tecellî ve ilm-i ledünnî lâzımdır. Zîrâ bu ilm-i ledünnî Hak Teâlâ hazret- lerinin "Alîm" ism-i şerîfi deryâsından akıp gelen bir cedveldir ve ırmaktır ve fer'dir; binâenaleyh kendi aslına rehber olacağı meydandadır.

1122. Her bir kanad, deryanın arzı üzerinde ne vakit uçar? Ta ki ilm-i le- dünnî, ledünne kadar götürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1122. Her bir kanat, denizin arzı üzerinde ne zaman uçar? Tâ ki ledünnî ilim, ledünne kadar götürsün.

Her bir kişinin yatkınlık ve kabiliyet kanadı, pek geniş olan Alîm ism-i şerîfinin (Allah'ın her şeyi bilen ismi) kuşatıcı denizinin eni üzerinde uçabilir mi? Tâ ki bu ledünnî ilim (Allah katından gelen gizli ilim), aslı olan Alîm ism-i şerîfinin müsemmâsı (adlandırılanı) olan Zât'ın huzuruna kadar götürsün.

Her bir kimsenin isti'dâd ve kâbiliyyet kanadı, pek geniş olan Alîm ism-i şerîfinin bahr-i muhîtının eni üzerinde uçabilir mi? Tâ ki bu ilm-i ledünnî, as- lı olan Alîm ism-i şerîfinin müsemmâsı olan huzûr-ı Zât'a kadar götürsün.

1123. İmdi niçin kişiye bir ilim öğretirsin ki, ona sîneyi ondan pâk etmek lâ- zım olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1123. Şimdi niçin kişiye bir ilim öğretirsin ki, ona kalbi ondan temizlemek lazım olur.

Ey görünen ilimlerle (ulûm-ı zâhiriyye) meşgul olan öğretmen efendi, niçin insanlara öyle bir ilim öğretirsin ki, Hakk'a ulaşmak için kalbini o ilim paslarından temizlemek gerekir. Bu meşguliyet boşuna olmaz mı?

Ey ulûm-ı zâhiriyye ile mütevaggıl olan muallim efendi, niçin insanlara, öyle bir ilim öğretirsin ki, Hakk'a vusûl için, kalbini o ilim paslarından temiz- lemek lâzım gelir. Bu meşgale beyhûde olmaz mı?

1124. Binâenaleyh rehberlik isteme; bu taraftan topal ol! Rücû' etmek vaktin- de sen pîş âhenk ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1124. Bu sebeple rehberlik isteme; bu taraftan topal ol! Geri dönme vaktinde sen öncü ol!

Bu sebeple ey dış âlimi, gönül pası olan ilmin ile kendisine uyulan olmak isteme; bu rehberlik yönünden topal ol ve aczini göster! Fakat Hakk'a geri dönme vaktinde de, acele edip alayın ve sürünün önüne geç!

Binâenaleyh ey âlim-i zahirî, gönül pası olan ilmin ile muktedâ-bih olmak isteme; bu rehberlik cihetinden topal ol ve ızhâr-ı acz et! Fakat Hakk'a rücû' etmek vaktinde de, acele edip alayın ve sürünün önüne geç!

1125. Ey zarif, sabıkların âhiri ol; tâze meyve, ağaç üzerine sâbık olur. Bu evliyâ tâifesi kalblerini ulûm-ı zâhiriyye paslarından yıkayıp temizlemişlerdir; çünkü bu ilimler tarîk-ı Hak'da işe yaramaz ve yol gösteremez; belki nefse gurûr verip, Hak yolunun hicabı ve mâni'i olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1125. Ey zarif, öncekilerin sonuncusu ol; taze meyve, ağaç üzerine önce gelir. Bu evliya topluluğu kalplerini zahirî ilimlerin paslarından yıkayıp temizlemişlerdir; çünkü bu ilimler Hakk yolunda işe yaramaz ve yol gösteremez; aksine nefse gurur verip, Hakk yolunun perdesi ve engeli olur.

1121. Bir ilim lâzımdır ki, onun aslı o baştan ola; zîrâ ki her bir fer' kendi aslına rehberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1121. Öyle bir ilim gereklidir ki, onun aslı o baştan olsun; çünkü her bir fer' (dal, ayrıntı) kendi aslına rehberdir.

Hakk yolunu kat edebilmek (aşabilmek) için evliyanın kalplerine, Hakk katından inen tecellî ilmi (ilahi tecellileri anlama bilgisi) ve ledün ilmi (Allah tarafından doğrudan verilen gizli bilgi) gereklidir. Çünkü bu ledün ilmi, Yüce Allah hazretlerinin "Alîm" (her şeyi bilen) ism-i şerîfi deryasından akıp gelen bir kanaldır ve ırmaktır ve fer'dir (dal, ayrıntıdır); bu sebeple kendi aslına rehber olacağı açıktır.

Hak yolunu kat' edebilmek için kulûb-ı evliyâya, Hak indinden nâzil olan ilm-i tecellî ve ilm-i ledünnî lâzımdır. Zîrâ bu ilm-i ledünnî Hak Teâlâ hazretlerinin "Alîm" ism-i şerîfi deryâsından akıp gelen bir cedveldir ve ırmaktır ve fer'dir; binâenaleyh kendi aslına rehber olacağı meydandadır.

1122. Her bir kanad, deryanın arzı üzerinde ne vakit uçar? Ta ki ilm-i ledünnî, ledünne kadar götürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1122. Her bir kanat, denizin eni üzerinde ne zaman uçar? Ta ki ledünnî ilim, ledünne kadar götürsün.

Her bir kişinin yatkınlık ve kabiliyet kanadı, pek geniş olan Alîm ism-i şerîfinin (Allah'ın her şeyi bilen ismi) kuşatıcı denizinin eni üzerinde uçabilir mi? Ta ki bu ledünnî ilim (Allah katından gelen gizli ilim), aslı olan Alîm ism-i şerîfinin işaret ettiği Zât'ın huzuruna kadar götürsün.

Her bir kimsenin isti'dâd ve kâbiliyyet kanadı, pek geniş olan Alîm ism-i şerîfinin bahr-i muhîtının eni üzerinde uçabilir mi? Tâ ki bu ilm-i ledünnî, aslı olan Alîm ism-i şerîfinin müsemmâsı olan huzûr-ı Zât'a kadar götürsün.

1123. İmdi niçin kişiye bir ilim öğretirsin ki, ona sîneyi ondan pak etmek lâzım olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1123. Şimdi niçin kişiye bir ilim öğretirsin ki, ona kalbi ondan temizlemek lazım olur.

Ey dış ilimlerle (ulûm-ı zâhiriyye) uğraşan öğretmen efendi, niçin insanlara öyle bir ilim öğretirsin ki, Yüce Allah'a ulaşmak için kalbini o ilmin paslarından temizlemek gerekir. Bu uğraş boşuna olmaz mı?

Ey ulûm-ı zâhiriyye ile mütevaggıl olan muallim efendi, niçin insanlara, öyle bir ilim öğretirsin ki, Hakk'a vusûl için, kalbini o ilim paslarından temizlemek lâzım gelir. Bu meşgale beyhûde olmaz mı?

1124. Binâenaleyh rehberlik isteme; bu taraftan topal ol! Rücû' etmek vaktinde sen pîş âhenk ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1124. Bu sebeple rehberlik isteme; bu yönden topal ol! Geri dönme vaktinde sen öncü ol!

Bu sebeple ey zahirî âlim, gönül pası olan ilminle kendisine uyulan olmak isteme; bu rehberlik yönünden topal ol ve aczini göster! Fakat Hakk'a geri dönme vaktinde de, acele edip alayın ve sürünün önüne geç!

Binâenaleyh ey âlim-i zahirî, gönül pası olan ilmin ile muktedâ-bih olmak isteme; bu rehberlik cihetinden topal ol ve ızhâr-ı acz et! Fakat Hakk'a rücû' etmek vaktinde de, acele edip alayın ve sürünün önüne geç!

1125. Ey zarif, sabıkların ahiri ol; tâze meyve, ağaç üzerine sâbık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1125. Ey zarif, öncekilerin sonuncusu ol; taze meyve, ağaç üzerine önce gelir.

Bu şerefli beyitte, "Biz öncekilerin sonuncularıyız" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Anlamın açıklaması şudur: "Ben ve benim ümmetim, dünyada zaman açısından sonuncularız; ancak makam, keramet ve cennete giriş bakımından ahirette bütün din ehli üzerine öncüleriz." Ey zarif ve latif yatkınlık sahibi olan Hakk Yolcusu, ağaç zaman açısından taze meyveden önce olduğu halde, ağaçtan maksat onun ortaya çıkacak olan taze meyvesi olduğundan, öncekilerin sonuncusu olduğu gibi, sen de senden önceki ümmetler üzerine, sırf "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bekā-billâh" (Allah ile var olma) mertebesini kazanarak üstünlük sağla ve öncekilerin sonuncularından ol!

Bu beyt-i şerîfde نحن الاخرون السابقون ya'nî "Biz sabıkların âhirleriyiz" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. İzâh-ı ma'nâ budur ki: "Ben ve benim ümmetim, dünyâda zamân cihetinden müteahhirleriz; menzilet ve kerâmet ve duhûl-i cennet hasebiyle âhirette kâffe-i ehl-i edyân üzerine mukaddemleriz." Ey zarîf ve isti'dâd-ı latîf sahibi olan sâlik, ağaç zamânen tâze meyveden evvel olduğu halde, ağaçtan maksad onun zuhûr edecek olan tâze meyvesi olduğundan sâbıkın âhiri olduğu gibi, sende senden evvel ümem üzerine, mahzâ "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebesini iktisâb ile tafazzul et ve sabıkların âhirlerinden ol!

1126. Her ne kadar vücûdda meyve son gelir ise de, evveldir; ve zîrâ ki o maksûd idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1126. Her ne kadar varlıkta meyve en son gelir ise de, ilk odur; çünkü o amaçlanandı.

Varlıkta ve ortaya çıkışta meyve zaman bakımından ağaçtan sonra gelir ise de, anlam bakımından ağaçtan önce gelir; çünkü bahçıvanın ağacı dikip yetiştirmekteki amacı, ancak ondan meyvenin ortaya çıkmasıdır.

Vücûdda ve zuhûrda meyve zamânen ağaçtan sonra gelir ise de, ma'nâda ağaçtan evveldir; ve zîrâ ki, bahçıvanın ağacı dikip terbiye etmekteki maksadı, ancak ondan meyvenin zuhûrudur.

1127. Melâike gibi "lâ ilme lena" de! Ve "mâ allemtena" el tutsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1127. Melekler gibi "Bizim ilmimiz yoktur" de! Ve "Bize öğrettiğinden başka" sana yardım etsin.

Bakara Sûresi'nde yer alan قَالُوا سُبْحَانَكَ لا عِلْمَ لَنَا الا ما عَلَّمْتَنَا أَنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الحَكِيمُ (Bakara, 2/32) yani "Melekler dediler ki: Ey Rabbimiz, biz seni eksikliklerden uzak tutarız; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bize öğrettiğini biliriz; şüphesiz sen Alîm (her şeyi bilen) ve Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) olansın" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Ey dış ilimlerle dolu olan kişi! Öncekilerin sonuncusu olmak istersen, o bildiklerini terk et de melekler gibi 'Biz bir şey bilmeyiz; ey Rabbimiz, ancak senin bize öğrettiğini biliriz' de ki, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) yardımına yetişsin!"

Sûre-i Bakara'da olan قَالُوا سُبْحَانَكَ لا عِلْمَ لَنَا الا ما عَلَّمْتَنَا أَنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الحَكِيمُ (Bakara, 2/32) ya'nî "Melâike dediler ki: Yâ Rab, biz seni nakāisden tenzîh ederiz; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bildirdiğini biliriz; sen Alîm ve Hakîmsin" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Ey ulûm-ı zâhiriyye ile meşbû' olan kimse! Sâbıkların âhiri olmak istersen, o bildiklerini terk et de melâike gibi "Biz bir şey bilmeyiz; yâ Rabbenâ, ancak senin bize bildirdiğini biliriz de ki, ulûm-ı ledünniyye imdâdına yetişsin!"

1128. Eğer sen bu mektebde hecâyı bilmezsen, Ahmed gibi akıl nûrundan dolusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1128. Eğer sen bu mektepte hecâyı bilmezsen, Ahmed gibi akıl nurundan dolusun.

"Hecâ" harf harf okuma; "hicâ" "hâ"nın kesresiyle akıl ve zekâ, fethasıyla ["hacâ"] bir şeyin kenarı ve su üzerinde yağmurdan oluşan kabarcıklar demektir. (Müntehabü'l-Lügat)

"Eğer sen bu aşk mektebi içinde harfleri bilmeyen ümmî (okuma yazma bilmeyen) biri isen, o mektebin sultanı olan Ümmî Peygamber Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gibi akıl nuruyla dolusun." Bu şerefli beyitte "Biz sabıkların (öncekilerin) âhirleriyiz (sonuncularıyız)" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Anlamın izahı şudur: "Ben ve benim ümmetim, dünyada zaman açısından sonuncularız; ancak mertebe, keramet ve cennete giriş bakımından ahirette bütün din ehli üzerine öncüleriz." Ey zarif ve latif istidat sahibi olan Hakk Yolcusu, ağaç zaman açısından taze meyveden önce olduğu halde, ağaçtan maksat onun ortaya çıkacak olan taze meyvesi olduğundan, öncekilerin sonuncusu olduğu gibi, sen de senden önceki ümmetler üzerine, sırf "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bekā-billâh" (Allah ile var olma) mertebesini kazanmakla üstünlük elde et ve öncekilerin sonuncularından ol!

"Hecâ" hurûf-ı mukatta'a; "hica" "hâ"nın kesriyle akıl ve zeyreklik ve fethi ile ["hacâ"] bir şeyin kenarı ve su üzerinde yağmurdan hâsıl olan kabarcıklar. (Müntehabü'l-Lügat)

"Eğer sen bu aşk mektebi içinde hurûf-ı hecâyı bilmez bir ümmî isen, o mektebin sultânı olan Nebiyy-i Ümmî Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gibi akıl nû- Bu beyt-i şerîfde نحن الاخرون السابقون ya'nî "Biz sabıkların âhirleriyiz" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. İzâh-ı ma'nâ budur ki: "Ben ve benim ümmetim, dünyâda zamân cihetinden müteahhirleriz; menzilet ve kerâmet ve duhûl-i cennet hasebiyle âhirette kâffe-i ehl-i edyân üzerine mukaddemleriz." Ey zarîf ve isti'dâd-ı latîf sahibi olan sâlik, ağaç zamânen tâze meyveden evvel olduğu halde, ağaçtan maksad onun zuhûr edecek olan tâze meyvesi olduğundan sâbıkın âhiri olduğu gibi, sende senden evvel ümem üzerine, mahzâ "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebesini iktisâb ile tafazzul et ve sabıkların âhirlerinden ol!

1126. Her ne kadar vücûdda meyve son gelir ise de, evveldir; ve zîrâ ki o maksûd idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1126. Her ne kadar varlıkta meyve en son gelir ise de, ilk odur; çünkü o amaçlanandı.

Varlıkta ve ortaya çıkışta meyve zaman bakımından ağaçtan sonra gelir ise de, anlam bakımından ağaçtan önce gelir; çünkü bahçıvanın ağacı dikip yetiştirmekteki amacı, ancak ondan meyvenin ortaya çıkmasıdır.

Vücûdda ve zuhûrda meyve zamânen ağaçtan sonra gelir ise de, ma'nâda ağaçtan evveldir; ve zîrâ ki, bahçıvanın ağacı dikip terbiye etmekteki maksadı, ancak ondan meyvenin zuhûrudur.

1127. Melâike gibi "lâ ilme lena" de! Ve "mâ allemtena" el tutsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1127. Melekler gibi "Bizim ilmimiz yoktur" de! Ve "Bize öğrettiğinden başka" sana yardım etsin.

Bakara Sûresi'nde yer alan قَالُوا سُبْحَانَكَ لا عِلْمَ لَنَا الا ما عَلَّمْتَنَا أَنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الحَكِيمُ (Bakara, 2/32) yani "Melekler dediler ki: Ey Rabbimiz, biz seni eksikliklerden uzak tutarız; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bize öğrettiğini biliriz; şüphesiz sen Alîm (her şeyi bilen) ve Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) olansın" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Ey dış ilimlerle dolu olan kişi! Öncekilerin sonuncusu olmak istersen, o bildiklerini terk et de melekler gibi 'Biz bir şey bilmeyiz; ey Rabbimiz, ancak senin bize öğrettiğini biliriz' de ki, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) yardımına yetişsin!"

Sûre-i Bakara'da olan قَالُوا سُبْحَانَكَ لا عِلْمَ لَنَا الا ما عَلَّمْتَنَا أَنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الحَكِيمُ (Bakara, 2/32) ya'nî "Melâike dediler ki: Yâ Rab, biz seni nakāisden tenzîh ederiz; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bildirdiğini biliriz; sen Alîm ve Hakîmsin" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Ey ulûm-ı zâhiriyye ile meşbû' olan kimse! Sâbıkların âhiri olmak istersen, o bildiklerini terk et de melâike gibi "Biz bir şey bilmeyiz; yâ Rabbenâ, ancak senin bize bildirdiğini biliriz de ki, ulûm-ı ledünniyye imdâdına yetişsin!"

1128. Eğer sen bu mektebde hecâyı bilmezsen, Ahmed gibi akıl nûrundan dolusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1128. Eğer sen bu mektepte hecâyı bilmezsen, Ahmed gibi akıl nurundan dolusun.

"Hecâ" harf harf okuma; "hicâ" "hâ" harfinin kesresiyle akıl ve zekâ, fethasıyla ["hacâ"] bir şeyin kenarı ve su üzerinde yağmurdan oluşan kabarcıklar demektir. (Müntehabü'l-Lügat)

"Eğer sen bu aşk mektebi içinde harfleri bilmeyen ümmî (okuma yazma bilmeyen) biri isen, o mektebin sultanı olan Ümmî Peygamber Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gibi akıl nurundan dolu olursun." İkinci mısradaki "pürrî" kelimesi, "perrî" (kanatlı) olarak da okunabildiğine göre, şu anlam da verilebilir: "Ahmed (a.s.v.) gibi aklın nurundan bir kanatsın." Fakat önceki anlam daha tercih edilendir.

"Hecâ" hurûf-ı mukatta'a; "hica" "hâ"nın kesriyle akıl ve zeyreklik ve fethi ile ["hacâ"] bir şeyin kenarı ve su üzerinde yağmurdan hâsıl olan kabarcıklar. (Müntehabü'l-Lügat)

"Eğer sen bu aşk mektebi içinde hurûf-ı hecâyı bilmez bir ümmî isen, o mektebin sultânı olan Nebiyy-i Ümmî Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gibi akıl nû- rundan dolu olursun." İkinci mısra'daki "pürrî", "perrî" olduğuna göre de, şu ma'nâ verilebilir: "Ahmed (a.s.v.) gibi aklın nûrundan bir kanadsın." Fakat evvelki ma'nâ daha müreccahdır.

1129. Eğer şehirlerde meşhûr olmazsan, nâkıs değilsin. Allah Teâlâ doğru yolu ziyâde bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1129. Eğer şehirlerde meşhur olmazsan, noksan değilsin. Yüce Allah doğru yolu daha iyi bilir.

Eğer kalbin Hak aşkıyla dolu ve resmî ilimlerden boş olduğu için, şehirlerde zahir ehli (dış görünüşe önem verenler) katında namlı ve meşhur olmazsan, Allah katında ve Allah dostları katında noksan değilsin; çünkü Yüce Allah doğru yolun hangisi olduğunu daha iyi bilendir.

Eğer kalbin aşk-ı Hak'dan dolu ve ulûm-ı resmiyyeden boş olduğu için, şehirlerde ehl-i zâhir indinde nâmdar ve meşhûr olmazsan, ind-i Hak'da ve ehlullâh indinde nâkıs değilsin; zîrâ Allah Teâlâ doğru yol hangisi olduğunu ziyâde bilicidir.

1130. O harab içinde ki, o ma'rûf değildir; hıfz için bir zer hazînesi vardır. [1133]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1130. O harabe içinde ki, o bilinen değildir; koruma için bir altın hazinesi vardır.

Halk katında bilinen ve meşhur olmamak bir eksiklik olmadığının örneği şudur ki: İnsanlar katında bilinen ve meşhur olmayan virane ve harabeler içinde, saklanmış altın defineleri vardır.

Halk indinde ma'rûf ve meşhûr olmamak bir nakîsa olmadığının misâli budur ki: Nâs indinde ma'rûf ve meşhûr olmayan vîrâne ve harâbeler içinde, saklanmış altın defineleri vardır.

1131. Ma'rûf olan mevzi'e ne vakit hazîne koyarlar? Rencin altında ferec bu kabilden geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1131. Bilinen yere ne zaman hazine koyarlar? Sıkıntının altında ferahlık bu türden geldi.

Hazineyi halkın gözlerinden saklamak için, onların bilmediği ve ummadığı yere koyarlar. Zorluk ve zahmet altındaki rahatlık da bu türdendir; yani halkın ummadığı yere konulmuş define türündendir.

Hazîneyi enzâr-ı halktan saklamak için, onların bilmediği ve ummadığı mahalle koyarlar. Meşakkat ve zahmet altındaki râhat dahi bu kabildendir; ya'nî halkın ummadığı mahalle vaz' edilmiş olan define kabîlindendir.

1132. Hâtır burada çok müşkil getirir; velâkin iyi binek hayvanı bukağıyı kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1132. Hatır burada çok zorluk getirir; fakat iyi binek hayvanı bukağıyı kırar.

Birinci mısradaki "şikâl" zorluk ve güçlük anlamına gelen "işkâl"dir; vezin gereği "elif" düşürülmüştür. İkinci mısradaki "işkâl" at, katır ve deve gibi hayvanların ayaklarına bağlanan köstek ve bukağı anlamına gelir ve aslı "şikâl"dir; vezin gereği "elif" eklenmiştir.

Yani bu yukarıdaki açıklamamızda hatır, kalbe bir zorluk anlamı getirir, o da şudur: "İlahi aşk mektebinin ümmîleri (okuma yazma bilmeyenleri), altın hazine defnedilen viraneler gibidir ve şehirlerde meşhur ve namlı değillerdir. Halbuki peygamberlerin ruhlarıyla dolu olursun." İkinci mısradaki "pürrî", "perrî" olduğuna göre de, şu anlam verilebilir: "Ahmed (a.s.v.) gibi aklın nurundan bir kanatsın." Fakat önceki anlam daha tercih edilendir.

Birinci mısra'daki "şikâl" zorluk ve müşkil ma'nâsına olan "işkâl"dir; zarûret-i vezin için "elif" ıskat olunmuştur. İkinci mısra'daki “işkâl" at ve katır ve deve gibi hayvanların ayaklarına bağlanan köstek ve bukağı ma'nâsına olup, aslı "şikâl"dir; ve zarûret-i vezin için "elif" ilâve olunmuştur.

Ya'nî bu yukarıdaki beyânâtımızda hâtır, kalbe bir müşkil ma'nâ getirir, oda budur ki: "Aşk-ı ilâhî mektebinin ümmîleri, altın hazîne defn olunan vîrâneler gibidir ve şehirlerde meşhûr ve nâmdâr değillerdir. Halbuki enbiyâ-yı rundan dolu olursun." İkinci mısra'daki "pürrî", "perrî" olduğuna göre de, şu ma'nâ verilebilir: "Ahmed (a.s.v.) gibi aklın nûrundan bir kanadsın." Fakat evvelki ma'nâ daha müreccahdır.

1129. Eğer şehirlerde meşhûr olmazsan, nâkıs değilsin. Allah Teâlâ doğru yolu ziyade bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1129. Eğer şehirlerde meşhur olmazsan, noksan değilsin. Yüce Allah doğru yolu daha iyi bilir.

Eğer kalbin Hak aşkıyla dolu ve resmî ilimlerden boş olduğu için, şehirlerde zahir ehli (dış görünüşe önem verenler) katında namlı ve meşhur olmazsan, Allah katında ve Allah dostları katında noksan değilsin; çünkü Yüce Allah doğru yolun hangisi olduğunu daha iyi bilendir.

Eğer kalbin aşk-ı Hak'dan dolu ve ulûm-ı resmiyyeden boş olduğu için, şehirlerde ehl-i zahir indinde nâmdar ve meşhûr olmazsan, ind-i Hak'da ve ehlullâh indinde nâkıs değilsin; zîrâ Allah Teâlâ doğru yol hangisi olduğunu ziyâde bilicidir.

1130. O harab içinde ki, o ma'rûf değildir; hifz için bir zer hazînesi vardır. [1133]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1130. O harabe içinde ki, o bilinen değildir; koruma için bir altın hazinesi vardır.

Halk katında bilinen ve meşhur olmamanın bir eksiklik olmadığının örneği şudur ki: İnsanlar katında bilinen ve meşhur olmayan virane ve harabeler içinde, saklanmış altın defineleri vardır.

Halk indinde ma'rûf ve meşhûr olmamak bir nakîsa olmadığının misâli budur ki: Nâs indinde ma'rûf ve meşhûr olmayan vîrâne ve harâbeler içinde, saklanmış altın defineleri vardır.

1131. Ma'ruf olan mevzi'e ne vakit hazîne koyarlar? Rencin altında ferec bu kabilden geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1131. Bilinen yere ne zaman hazine koyarlar? Sıkıntının altında ferahlık bu türden geldi.

Hazineyi halkın gözlerinden saklamak için, onların bilmediği ve ummadığı yere koyarlar. Meşakkat ve zahmet altındaki rahatlık da bu türdendir; yani halkın ummadığı yere konulmuş olan define türündendir.

Hazîneyi enzâr-ı halktan saklamak için, onların bilmediği ve ummadığı mahalle koyarlar. Meşakkat ve zahmet altındaki râhat dahi bu kabildendir; ya'nî halkın ummadığı mahalle vaz' edilmiş olan define kabílindendir.

1132. Hâtır burada çok müşkil getirir; velâkin iyi binek hayvanı bukāğıyı kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1132. Hâtır burada çok müşkil getirir; velâkin iyi binek hayvanı bukāğıyı kırar.

Birinci mısradaki "şikâl" zorluk ve müşkil anlamına gelen "işkâl"dir; vezin gereği "elif" düşürülmüştür. İkinci mısradaki "işkâl" at, katır ve deve gibi hayvanların ayaklarına bağlanan köstek ve bukağı anlamına gelir ve aslı "şikâl"dir; vezin gereği "elif" eklenmiştir.

Yani, yukarıdaki açıklamalarımızda hâtır, kalbe bir müşkil anlam getirir, o da şudur: "İlahi aşk mektebinin ümmileri, altın hazine defnedilen viraneler gibidir ve şehirlerde meşhur ve namlı değillerdir. Halbuki yüce peygamberlerden ve kerem sahibi evliyalardan birçok ümminin ünü ve şöhreti ufuklara yayılmıştır, bunlara ne diyelim?" denirse; cevaben deriz ki: "İyi binek hayvanı mesabesinde olan istidat ve zeka kabiliyeti, kendisine bağlanan bu kösteği koparır. Yani zeka ehli bu müşkili halledip, cevabını verirler." Şu halde cenâb-ı Pîr efendimiz bu sorunun cevabını açıklamayıp, dinleyenlerin zekâ ve dirayetlerine bırakmıştır.

Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu şerefli beytin şerhinde şöyle buyururlar: "İşkâl şudur ki, evliyanın çoğu kemal ile meşhur ve dünyada aziz ve hüner sahibi idiler ve velayet ile, resmi ilimler arasını birleştirirlerdi; bu sebeple şöhretten kaçınmak ve az tanınmayı tercih etmek ve zahiri ilimler tahsilinden vazgeçmek nasıl doğru olur?" Bunun cevabı açık olduğundan cenâb-ı Pîr terk buyurdular. Ve onun cevabı şudur ki: "Evliya hüner, şöhret ve makam istemezler; ve kendilerini zelil ve kırık görürler. Şöhret ve makam onlara Hak tarafından inayet olur ve onlar bu gibi ilimleri çaresiz Hak rızası için tercih edip, zahiri ve batıni ilimleri birleştirirler." Bu mütalaa çok güzeldir; çünkü evliyada Allah'ın kullarını irşad gayreti vardır; ve irşad, zahir ehlinin ilimlerini iyi bilmek ve onların hatalarını ve eksiklerini kendilerine göstermekle olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli hali ve bu Mesnevî-i Şerîf bu mütalaayı destekleyen açık bir delildir.

Birinci mısra'daki "şikâl" zorluk ve müşkil ma'nâsına olan "işkâl"dir; zarûret-i vezin için "elif" ıskat olunmuştur. İkinci mısra'daki “işkâl" at ve katır ve deve gibi hayvanların ayaklarına bağlanan köstek ve bukağı ma'nâsına olup, aslı "şikâl"dir; ve zarûret-i vezin için "elif" ilâve olunmuştur.

Ya'nî bu yukarıdaki beyânâtımızda hâtır, kalbe bir müşkil ma'nâ getirir, oda budur ki: "Aşk-ı ilâhî mektebinin ümmileri, altın hazîne defn olunan vîrâneler gibidir ve şehirlerde meşhûr ve nâmdâr değillerdir. Halbuki enbiyâ-yı izâm ve evliyâ-yı kirâmdan birçok ümmîlerin sıyt ve şöhretleri âfâka münteşir olmuştur, bunlara ne diyelim?" denirse; cevâben deriz ki: "İyi binek hayvanı mesâbesinde olan isti'dâd ve kābiliyyet-i zekâ, kendisine bağlanan bu kösteği koparır. Ya'nî ehl-i zekâ bu müşkili halledip, cevabını verirler." Şu halde cenâb-ı Pîr efendimiz bu suâlin cevabını îzâh buyurmayıp, sâmi'lerin fetânet ve dirâyetlerine bırakmıştır.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: “İşkâl budur ki, evliyânın çoğu kemâl ile müştehir ve dünyada muazzez ve sahib-i hüner idiler ve velâyet ile, ulûm-ı resmiyye arasını câmi' idiler; binâenaleyh şöhretten ictinâb ve kem-nâmlık ihtiyârı ve ulûm-ı zâhiriyye tahsilinden sarf-ı nazar olunması nasıl doğru olur? Bunun cevabı açık olduğundan cenâb-ı Pîr terk buyurdular. Ve onun cevabı budur ki: Evliyâ hüner ve şöhret ve câh istemezler; ve kendilerini zelîl ve münkesir görürler. Şöhret ve câh onlara taraf-ı Hak'dan inâyet olur ve onlar bu gibi ulûmu nâçâr rızâ-yı Hak için ihtiyâr edip, ulûm-ı zâhire ve bâtıneyi câmi' olurlar." Bu mütâlaa çok güzeldir; zîrâ evliyâda ibâdullâhı irşâd gayreti vardır; ve irşâd ehl-i sûretin ilimlerini iyi bilmek ve onların hatâlarını ve noksanlarını kendilerine göstermekle olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin hâl-i şerîfi ve bu Mesnevî-i Şerîf bu mütâlaayı müeyyed bir burhân-ı zâhirdir.

1133. Onun aşkı işkâl yakıcı bir ateştir; her bir hayali, gündüzün nûru süpürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1133. Onun aşkı, yakıcı bir ateştir; her bir hayali, gündüzün nuru süpürür.

İlahi aşk, bu tür hatıraların kalbe getirdiği sıkıntıları ve şüpheleri yakıcı bir ateştir; bu tür sıkıntılar ve şüpheler, gece karanlığında gözlere görünen hayaller gibidir. Gündüzün nuru geldiği zaman, karanlıkta görünen hayalleri nasıl silip süpürürse, ilahi aşk nuru da, bu tür sıkıntıları ve şüpheleri öylece silip süpürür.

Aşk-ı ilâhî bu gibi hâtırın kalbe getirdiği işkâli ve şübheleri yakıcı bir ateştir; bu gibi işkâl ve şübühât, gece karanlığında gözlere görünen hayâlât kabilindendir. Gündüzün nûru geldiği vakit, karanlıkta görünen hayalleri nasıl silip süpürür ise, aşk-ı ilâhî nuru da, bu gibi işkâl ve şübheleri öylece silip süpürür.

1134. Ey makbul, cevabı da o taraftan iste; zîrâ bu sual sana muhakkak o taraftan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1134. Ey makbul, cevabı da o taraftan iste; çünkü bu soru sana kesinlikle o taraftan geldi.

Ey Hakk Yolcusu, senin kalbine gelen bu soru "اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْئً" (Ra'd, 13/16) yani "Her şeyin yaratıcısı Yüce Allah'tır" ayet-i kerimesi gereğince Allah tarafından geldi ve onu O yarattı. Buna göre, bunun cevabını da yine Yüce Allah'tan iste! "Büyüklerden ve kerem sahibi evliyalardan birçok ümmînin şöhretleri ufuklara yayılmıştır, bunlara ne diyelim?" denirse; cevaben deriz ki: "İyi binek hayvanı mesabesinde olan yatkınlık ve zekâ kabiliyeti, kendisine bağlanan bu kösteği koparır. Yani zekâ ehli bu güçlüğü halledip, cevabını verirler." Şu halde cenab-ı Pîr efendimiz bu sorunun cevabını açıklamayarak, dinleyenlerin zekâ ve kavrayışlarına bırakmıştır. Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu şerefli beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Güçlük şudur ki, evliyanın çoğu kemal ile meşhur ve dünyada saygın ve hüner sahibi idiler ve velayet ile, resmî ilimler arasını birleştirici idiler; buna göre şöhretten kaçınmak ve az tanınmayı tercih etmek ve zahirî ilimler tahsilinden vazgeçmek nasıl doğru olur?" Bunun cevabı açık olduğundan cenab-ı Pîr terk buyurdular. Ve onun cevabı şudur ki: Evliya hüner ve şöhret ve makam istemezler; ve kendilerini zelil ve kırık görürler. Şöhret ve makam onlara Hak tarafından inayet olur ve onlar bu gibi ilimleri çaresiz Hak rızası için tercih edip, zahirî ve batınî ilimleri birleştirici olurlar." Bu mütalaa çok güzeldir; çünkü evliyada Allah kullarını irşad etme gayreti vardır; ve irşad, zahir ehlinin ilimlerini iyi bilmek ve onların hatalarını ve eksiklerini kendilerine göstermekle olur. Nitekim cenab-ı Pîr efendimizin şerefli hali ve bu Şerefli Mesnevî bu mütalaayı destekleyen açık bir delildir.

Ey sâlik-i makbûl, senin kalbine gelen bu sual اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْئً (Ra'd, 13/16) ya'nî "Herşeyin hâlıkı Allah Teâlâ'dır" âyet-i kerîmesi mûcibince Allah tarafından geldi ve onu O halk etti. Binâenaleyh bunun cevabını da yine Allah Teâlâ'dan iste! izâm ve evliyâ-yı kirâmdan birçok ümmîlerin sıyt ve şöhretleri âfâka münteşir olmuştur, bunlara ne diyelim?" denirse; cevâben deriz ki: "İyi binek hayvanı mesâbesinde olan isti'dâd ve kābiliyyet-i zekâ, kendisine bağlanan bu kösteği koparır. Ya'nî ehl-i zekâ bu müşkili halledip, cevabını verirler." Şu halde cenâb-ı Pîr efendimiz bu suâlin cevabını îzâh buyurmayıp, sâmi'lerin fetânet ve dirâyetlerine bırakmıştır. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: “İşkâl budur ki, evliyânın çoğu kemâl ile müştehir ve dünyada muazzez ve sahib-i hüner idiler ve velâyet ile, ulûm-ı resmiyye arasını câmi' idiler; binâenaleyh şöhretten ictinâb ve kem-nâmlık ihtiyârı ve ulûm-ı zâhiriyye tahsilinden sarf-ı nazar olunması nasıl doğru olur? Bunun cevabı açık olduğundan cenâb-ı Pîr terk buyurdular. Ve onun cevabı budur ki: Evliyâ hüner ve şöhret ve câh istemezler; ve kendilerini zelîl ve münkesir görürler. Şöhret ve câh onlara taraf-ı Hak'dan inâyet olur ve onlar bu gibi ulûmu nâçâr rızâ-yı Hak için ihtiyâr edip, ulûm-ı zâhire ve bâtıneyi câmi' olurlar." Bu mütâlaa çok güzeldir; zîrâ evliyâda ibâdullâhı irşâd gayreti vardır; ve irşâd ehl-i sûretin ilimlerini iyi bilmek ve onların hatâlarını ve noksanlarını kendilerine göstermekle olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin hâl-i şerîfi ve bu Mesnevî-i Şerîf bu mütâlaayı müeyyed bir burhân-ı zâhirdir.

1133. Onun aşkı işkâl yakıcı bir ateştir; her bir hayali, gündüzün nûru süpürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1133. Onun aşkı, yakıcı bir ateştir; her bir hayali, gündüzün nuru süpürür.

İlahi aşk, bu tür hatıraların kalbe getirdiği sıkıntıları ve şüpheleri yakıcı bir ateştir; bu tür sıkıntılar ve şüpheler, gece karanlığında gözlere görünen hayaller gibidir. Gündüzün nuru geldiği zaman, karanlıkta görünen hayalleri nasıl silip süpürürse, ilahi aşk nuru da, bu tür sıkıntıları ve şüpheleri öylece silip süpürür.

Aşk-ı ilâhî bu gibi hâtırın kalbe getirdiği işkâli ve şübheleri yakıcı bir ateştir; bu gibi işkâl ve şübühât, gece karanlığında gözlere görünen hayâlât kabilindendir. Gündüzün nûru geldiği vakit, karanlıkta görünen hayalleri nasıl silip süpürür ise, aşk-ı ilâhî nuru da, bu gibi işkâl ve şübheleri öylece silip süpürür.

1134. Ey makbûl, cevabı da o taraftan iste; zîrâ bu sual sana muhakkak o taraftan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1134. Ey makbul kul, cevabı da o taraftan iste; çünkü bu soru sana kesinlikle o taraftan geldi.

Ey makbul Hakk yolcusu, senin kalbine gelen bu soru, "Allah her şeyin yaratıcısıdır" (Ra'd, 13/16) ayet-i kerimesi gereğince Allah tarafından geldi ve onu O yarattı. Bu sebeple bunun cevabını da yine Yüce Allah'tan iste!

Ey sâlik-i makbûl, senin kalbine gelen bu sual اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْئً )Ra'd, 13/16) ya'nî "Herşeyin hâlıkı Allah Teâlâ'dır" âyet-i kerîmesi mûcibince Allah tarafından geldi ve onu O halk etti. Binâenaleyh bunun cevabını da yine Allah Teâlâ'dan iste!

1135. Kalbin köşesiz köşesi bir caddedir; onun şarkı ve garbı olmayan tabı bir aydandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1135. Kalbin köşesiz köşesi bir caddedir; onun doğusu ve batısı olmayan tabiatı bir aydandır.

"Gönül"den kastedilen, insanın göğsündeki et parçası değildir. Aksine, o et parçasına niteliksiz bir şekilde ilişen nûrânî bir latîfedir (ince ve nurlu bir cevherdir). "Doğusu ve batısı olmayan tabiat"tan kastedilen, Hak'ın hakikî varlık güneşinin ışığıdır. "Ay"dan kastedilen ise insan ruhudur. Yani "Köşesiz ve mekânsız olan gönül halvetgâhı (yalnız kalınan yer), hakikî maksada ulaştıran bir caddedir. Doğusu ve batısı olmayan, yani yönsüz olan hakikî varlık güneşinin ışığı, insan ruhundan dolayı gönül sahasını aydınlatır. Yani Hak'ın nuru ruha ulaşır; ve ruhtan da kalp sahası aydınlanır."

"Gönül"den murâd insanın göğsündeki et parçası değildir. Belki o et parçasına bî-keyfiyet taalluk eden bir latîfe-i nûrânîdir. “Tâb-ı lâ-şarkî ve lâ-garb"dan murâd vücûd-ı hakîkî-i Hak güneşinin ziyasıdır. "Ay"dan murâd, rûh-ı insânîdir. Ya'nî "Köşesiz ve lâ-mekân olan gönül halvet-gâhı, maksûd-ı hakîkîye mûsil olan bir caddedir. Şarkı ve garbı olmayan, ya'nî bî-cihet olan vücûd-ı hakîkî güneşinin tâbı, gönül sâhasını rûh-ı insânîden dolayı münevver kılar. Ya'nî nûr-ı Hak rûha vâsıl olur; ve rûhdan dahi kalb sâhası münevver olur."

1136. Ey ma'na dağı, sen dilenci gibi, bu taraftan, o taraftan yine sadâ istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1136. Ey mana dağı, sen dilenci gibi, bu taraftan, o taraftan yine ses istersin.

Ey mana dağı olan insan! Sen kalbine gelen soruların cevabını almak için, dilenciler gibi niçin kapı kapı dolaşarak, harfe, sese ve dil ile söylenen sözlere muhtaç oluyorsun?

Ey ma'nâ dağı olan insan! Sen kalbine vârid olan suâllerin cevabını almak için, dilenciler gibi niçin kapı kapı dolaşarak, harf ve savta ve elfâz-ı lisaniyyeye muhtâc oluyorsun?

1137. Yine o taraftan iste ki, derdinin vaktinde, yâ Rabbî, zikrinde iki kat olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1137. Yine o taraftan iste ki, derdinin vaktinde, yâ Rabbî, zikrinde iki kat olursun.

Bu gibi zorluklar meydana geldiği zaman, halk tarafını bırak da Hakk'a dön ve onun hâlini o taraftan iste. Nasıl ki başına bir dert geldiği zaman "Aman yâ Rabbî lutfet; yardım et!" diye dua edip Allah'ın huzurunda iki kat olursun.

Bu gibi müşkilât vâki' olduğu vakitte, halk tarafını bırak da Hakk'a dön ve onun hallini o taraftan iste. Nitekim başına bir dert geldiği vakit "Aman yâ Rabbî lutf et; inâyet et!" diye münâcât edip huzûr-ı Hak'da iki kat olursun.

1138. Derd ve ölüm vaktinde o tarafı anarsın; derdin gittiği vakit, niçin a'cemisin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1138. Dert ve ölüm vaktinde o tarafı anarsın; derdin gittiği vakit, niçin yabancısın?

Başına bir felaket geldiği ve öleceğini anladığın vakit, hemen Hak tarafını anıp o tarafa dönersin; ve felaket gittiği vakit, Hak tarafına yabancı kalırsın ve bıraktığın gaflet noktasına geri dönersin.

"Nemî" "nâmîden" (adını anmak) masdarından olup, adını anmak demektir. Hint nüshalarında "Mî hamî" şeklinde olup "hamîden" (övmek) masdarındandır.

Başına bir felâket geldiği ve öleceğini idrak ettiğin vakit, derhal Hak tarafını zikr edip o tarafa dönersin; ve felâket gittiği vakit, Hak tarafına yabancı kalırsın ve bıraktığın nokta-i gaflete rücû' edersin.

"Nemî" "nâmîden" masdarından olup, adını anmak demektir. Hind nüshalalarında "Mî hamĩ” vâki olup "hamîden" masdarındandır.

1135. Kalbin köşesiz köşesi bir caddedir; onun şarkı ve garbı olmayan tabı bir aydandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1135. Kalbin köşesiz köşesi bir caddedir; onun doğusu ve batısı olmayan tabiatı bir aydandır.

"Gönül"den kastedilen, insanın göğsündeki et parçası değildir. Aksine, o et parçasına niteliksiz bir şekilde ilişen nûrânî bir latîfedir (ince ve nurlu bir cevherdir). "Doğusu ve batısı olmayan tabiat"tan kastedilen, Hak'ın hakikî varlık güneşinin ışığıdır. "Ay"dan kastedilen ise insan ruhudur. Yani "Köşesiz ve mekânsız olan gönül halvetgâhı (yalnız kalınan yer), hakikî maksada ulaştıran bir caddedir. Doğusu ve batısı olmayan, yani yönsüz olan hakikî varlık güneşinin ışığı, insan ruhundan dolayı gönül sahasını aydınlatır. Yani Hak'ın nuru ruha ulaşır; ve ruhtan da kalp sahası aydınlanır."

"Gönül"den murâd insanın göğsündeki et parçası değildir. Belki o et parçasına bî-keyfiyet taalluk eden bir latîfe-i nûrânîdir. “Tâb-ı lâ-şarkî ve lâ-garb"dan murâd vücûd-ı hakîkî-i Hak güneşinin ziyasıdır. "Ay"dan murâd, rûh-ı insânîdir. Ya'nî "Köşesiz ve lâ-mekân olan gönül halvet-gâhı, maksûd-ı hakîkîye mûsil olan bir caddedir. Şarkı ve garbı olmayan, ya'nî bî-cihet olan vücûd-ı hakîkî güneşinin tâbı, gönül sâhasını rûh-ı insânîden dolayı münevver kılar. Ya'nî nûr-ı Hak rûha vâsıl olur; ve rûhdan dahi kalb sâhası münevver olur."

1136. Ey ma'na dağı, sen dilenci gibi, bu taraftan, o taraftan yine sadâ istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1136. Ey mana dağı, sen dilenci gibi, bu taraftan, o taraftan yine ses istersin.

Ey mana dağı olan insan! Sen kalbine gelen soruların cevabını almak için, dilenciler gibi niçin kapı kapı dolaşarak, harfe, sese ve dil ile söylenen sözlere muhtaç oluyorsun?

Ey ma'nâ dağı olan insan! Sen kalbine vârid olan suâllerin cevabını almak için, dilenciler gibi niçin kapı kapı dolaşarak, harf ve savta ve elfâz-ı lisaniyyeye muhtâc oluyorsun?

1137. Yine o taraftan iste ki, derdinin vaktinde, yâ Rabbî, zikrinde iki kat olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1137. Yine o taraftan iste ki, derdinin vaktinde, yâ Rabbî, zikrinde iki kat olursun.

Bu gibi zorluklar meydana geldiği zaman, halk tarafını bırak da Hakk'a dön ve onun hâlini o taraftan iste. Nasıl ki başına bir dert geldiği zaman "Aman yâ Rabbî lutfet; yardım et!" diye dua edip Allah'ın huzurunda iki kat olursun.

Bu gibi müşkilât vâki' olduğu vakitte, halk tarafını bırak da Hakk'a dön ve onun hallini o taraftan iste. Nitekim başına bir dert geldiği vakit "Aman yâ Rabbî lutf et; inâyet et!" diye münâcât edip huzûr-ı Hak'da iki kat olursun.

1138. Derd ve ölüm vaktinde o tarafı anarsın; derdin gittiği vakit, niçin a'cemisin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1138. Dert ve ölüm vaktinde o tarafı anarsın; derdin gittiği vakit, niçin yabancısın?

Başına bir felaket geldiği ve öleceğini anladığın vakit, hemen Hak tarafını anıp o tarafa dönersin; ve felaket gittiği vakit, Hak tarafına yabancı kalırsın ve bıraktığın gaflet noktasına geri dönersin.

"Nemî" "nâmîden" (adını anmak) masdarından olup, adını anmak demektir. Hint nüshalarında "Mî hamî" şeklinde olup "hamîden" (eğilmek, boyun eğmek) masdarındandır.

Başına bir felâket geldiği ve öleceğini idrak ettiğin vakit, derhal Hak tarafını zikr edip o tarafa dönersin; ve felâket gittiği vakit, Hak tarafına yabancı kalırsın ve bıraktığın nokta-i gaflete rücû' edersin.

"Nemî" "nâmîden" masdarından olup, adını anmak demektir. Hind nüshalarında "Mî hamî” vâki olup "hamîden" masdarındandır.

1139. Mihnet vaktinde Allah deyici olmuşsun; mihnet gittiği vakit, hani yol? dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1139. Sıkıntı vaktinde Allah deyici olmuşsun; sıkıntı gittiği vakit, hani yol? dersin.

Bu beyitlerde وَ إِذَا مَسَّ الإِنْسَانَ ضَرَ دَعَا رَبَّهُ منيباً إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا حَوْلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِى مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ (Zümer, 39/8) yani "İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Rabb'ine yönelerek O'na dua eder. Sonra Rabb'i kendi tarafından ona bir nimet verdiği vakit, daha önce kendisine dua ettiği şeyi unutur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Dert ve sıkıntı vaktinde "Aman Allah!" diye yalvarıcı olursun; sıkıntı gidip, rahat geldiği vakit de "Haydi bakalım, bıraktığımız yerden keyfimize başlayalım" dersin."

Bu beyitlerde وَ إِذَا مَسَّ الإِنْسَانَ ضَرَ دَعَا رَبَّهُ منيباً إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا حَوْلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِى مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ (Zümer, 39/8) ya'nî "Ve insanı zarar messettiği vakit, Rabb'ine rücû' edici olduğu halde duâ eder. Ba'dehû Rabb'i kendi tarafından ni'met verdiği vakit, evvelden O'na duâ eder olduğu şeyi unutur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Derd ve mihnet vaktinde "Aman Allah!" diye yalvarıcı olursun; mihnet gidip, râhat geldiği vakit dahi "Haydi bakalım, bıraktığımız yerden keyfimize başlıyalım" dersin."

1140. Şübhesiz bu ondan dolayı geldi ki, her kim Hakk'ı tanırsa, dâim onun [1143] üzerine olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1140. Şüphesiz bu ondan dolayı geldi ki, her kim Hakk'ı tanırsa, daima onun [1143] üzerine olsun.

Bu mihnet ve belâ, şüphesiz her kim Hakk'ı tanırsa, daima o belâ ve mihnet vaktindeki uyanıklık üzerine olsun diye geldi.

Bilinmeli ki genel olarak insanlar iki kısımdır: Bir kısmı başlarına bir belâ geldiği zaman sebeplere bağlayıp, o sebeplerin ortadan kaldırılması çaresiyle meşgul olurlar; ve bu meşguliyet içinde kalpleri Hak'tan gafil bulunur. Bu sebeple Hakk'a yönelip yalvarmak akıllarına bile gelmez. Bir kısmı o mihnet ve belâ içinde Hakk'a yönelip yalvarırlar ve bir taraftan da belânın ortadan kaldırılması sebeplerine teşebbüs ederler. Bu ikinci sınıf, belâ ve mihnet vaktinde Hak'tan uyanık ve mihnet ortadan kalktıktan sonra gafil bulunurlar.

Bu şerefli beytin yüce anlamı bu ikinci kısım müminlerin hâlini içerir. Yani "Hakk'ı tanıyan bu kısım müminlerin başlarına gelen mihnet ve belâ, mihnet vaktindeki uyanıklık üzerine olsunlar diye geldi," demek olur. Şu halde mihnet ve belâ, Hak'tan uyanıklık getirdiği için, müminler hakkında bâtınen nimet olur.

Bu şerefli beyit, anlaşılması zor beyitlerdendir; değerli şarihler (şerh edenler) çeşitli mütalaalarda bulunmuşlardır. Fakir bu manayı zorlanmadan ve önceki ve sonraki beyitlere bağlı buldum.

Bu mihnet ve belâ, şübhesiz her kim Hakk'ı tanırsa, dâim o belâ ve mihnet vaktindeki âgâhlık üzerine olsun diye geldi.

Ma'lûm olsun ki alelumûm insanlar iki kısımdır: Bir kısmı başlarına bir belâ geldiği vakit esbabdan bilip, o esbâbın def'i çâresi ile meşgül olurlar; ve bu meşgûliyet içinde kalbleri Hak'dan gâfil bulunur. Binâenaleyh Hakk'a teveccüh edip yalvarmak akıllarına bile gelmez. Bir kısmı o mihnet ve belâ içinde Hakk'a teveccüh edip yalvarırlar ve bir taraftan da belânın def'i esbâbına teşebbüs ederler. Bu ikinci sınıf, belâ ve mihnet vaktinde Hak'dan âgâh ve mihnet mündefi' olduktan sonra gâfil bulunurlar.

Bu beyt-i şerîfin mazmûn-ı münîfi bu ikinci kısım mü'minlerin hâlini müştemildir. Ya'nî "Hakk'ı tanıyan bu kısım mü'minlerin başlarına gelen mihnet ve belâ, mihnet vaktindeki âgâhlık üzerine olsunlar diye geldi," demek olur. Şu halde mihnet ve belâ, Hak'dan âgâhlık getirdiği için, mü'minler hakkında bâtınen ni'met olur.

Bu beyt-i şerîf, ebyât-ı müşkiledendir; şurrâh-ı kirâm hazarâtı muhtelif mütâlaâtda bulunmuşlardır. Fakîr bu ma'nâyı tekellüfsüz ve ebyât-ı sabıka ve lâhikaya merbût buldum.

1141. Ve o kimse ki akıl ve zan içinde, ona hicab vardır; gâh örtülmüştür ve gâh yakası yırtılmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1141. Akıl ve zan içinde olan o kimse için bir perde vardır; bazen örtülüdür ve bazen yakası yırtılmıştır.

1139. Mihnet vaktinde Allah deyici olmuşsun; mihnet gittiği vakit, hani yol? dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1139. Sıkıntı vaktinde Allah deyici olmuşsun; sıkıntı gittiği vakit, hani yol? dersin.

Bu beyitlerde وَ إِذَا مَسَّ الإِنْسَانَ ضَرَ دَعَا رَبَّهُ منيباً إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا حَوْلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِى مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِن قَبْل (Zümer, 39/8) yani "İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Rabb'ine yönelerek O'na dua eder. Sonra Rabbi kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman, daha önce kendisine dua ettiği şeyi unutur" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani "Dert ve sıkıntı vaktinde "Aman Allah!" diye yalvarıcı olursun; sıkıntı gidip, rahat geldiği vakit de "Haydi bakalım, bıraktığımız yerden keyfimize başlayalım" dersin."

Bu beyitlerde وَ إِذَا مَسَّ الإِنْسَانَ ضَرَ دَعَا رَبَّهُ منيباً إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا حَوْلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِى مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِن قَبْل (Zümer, 39/8) ya'nî "Ve insanı zarar messettiği vakit, Rabb'ine rücû' edici olduğu halde duâ eder. Ba'dehû Rabb'i kendi tarafından ni'met verdiği vakit, evvelden O'na duâ eder olduğu şeyi unutur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Derd ve mihnet vaktinde "Aman Allah!" diye yalvarıcı olursun; mihnet gidip, râhat geldiği vakit dahi "Haydi bakalım, bıraktığımız yerden keyfimize başlıyalım" dersin."

1140. Şübhesiz bu ondan dolayı geldi ki, her kim Hakk'ı tanırsa, dâim onun [1143] üzerine olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1140. Şüphesiz bu ondan dolayı geldi ki, her kim Hakk'ı tanırsa, daima onun [1143] üzerine olsun.

Bu mihnet ve belâ, şüphesiz her kim Hakk'ı tanırsa, daima o belâ ve mihnet vaktindeki uyanıklık üzerine olsun diye geldi.

Bilinmeli ki genel olarak insanlar iki kısımdır: Bir kısmı başlarına bir belâ geldiği zaman sebeplere bağlayıp, o sebeplerin ortadan kaldırılması çaresiyle meşgul olurlar; ve bu meşguliyet içinde kalpleri Hak'tan gafil bulunur. Bu sebeple Hakk'a yönelip yalvarmak akıllarına bile gelmez. Bir kısmı o mihnet ve belâ içinde Hakk'a yönelip yalvarırlar ve bir taraftan da belânın ortadan kaldırılması sebeplerine teşebbüs ederler. Bu ikinci sınıf, belâ ve mihnet vaktinde Hak'tan uyanık ve mihnet ortadan kalktıktan sonra gafil bulunurlar.

Bu şerefli beytin yüce anlamı bu ikinci kısım müminlerin hâlini içerir. Yani "Hakk'ı tanıyan bu kısım müminlerin başlarına gelen mihnet ve belâ, mihnet vaktindeki uyanıklık üzerine olsunlar diye geldi," demek olur. Şu halde mihnet ve belâ, Hak'tan uyanıklık getirdiği için, müminler hakkında bâtınen nimet olur.

Bu şerefli beyit, anlaşılması zor beyitlerdendir; değerli şarihler (şerh edenler) çeşitli mütalaalarda bulunmuşlardır. Fakir bu manayı zorlanmadan ve önceki ve sonraki beyitlere bağlı buldum.

Bu mihnet ve belâ, şübhesiz her kim Hakk'ı tanırsa, dâim o belâ ve mihnet vaktindeki âgâhlık üzerine olsun diye geldi.

Ma'lûm olsun ki alelumûm insanlar iki kısımdır: Bir kısmı başlarına bir belâ geldiği vakit esbabdan bilip, o esbâbın def'i çâresi ile meşgül olurlar; ve bu meşgûliyet içinde kalbleri Hak'dan gâfil bulunur. Binâenaleyh Hakk'a teveccüh edip yalvarmak akıllarına bile gelmez. Bir kısmı o mihnet ve belâ içinde Hakk'a teveccüh edip yalvarırlar ve bir taraftan da belânın def'i esbâbına teşebbüs ederler. Bu ikinci sınıf, belâ ve mihnet vaktinde Hak'dan âgâh ve mihnet mündefi' olduktan sonra gâfil bulunurlar.

Bu beyt-i şerîfin mazmûn-ı münîfi bu ikinci kısım mü'minlerin hâlini müştemildir. Ya'nî "Hakk'ı tanıyan bu kısım mü'minlerin başlarına gelen mihnet ve belâ, mihnet vaktindeki âgâhlık üzerine olsunlar diye geldi," demek olur. Şu halde mihnet ve belâ, Hak'dan âgâhlık getirdiği için, mü'minler hakkında bâtınen ni'met olur.

Bu beyt-i şerîf, ebyât-ı müşkiledendir; şurrâh-ı kirâm hazarâtı muhtelif mütâlaâtda bulunmuşlardır. Fakîr bu ma'nâyı tekellüfsüz ve ebyât-ı sabıka ve lâhikaya merbût buldum.

1141. Ve o kimse ki akıl ve zan içinde, ona hicab vardır; gâh örtülmüştür ve gâh yakası yırtılmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1141. O kimse ki akıl ve zan içindedir, ona perde vardır; bazen örtülmüştür ve bazen yakası yırtılmıştır.

O kimse ki, cüz'î aklın hükmü altında zayıftır ve eşyanın varlığını, Hakk'ın hakiki varlığı karşısında bağımsız zanneder. Böyle bir kimsenin bu cüz'î aklı ve bu zannı ona perde olup, onun nazarında bazen sebeplere varlık arz ederek Hak örtülmüş olur ve bazen gaflet elbisesinin yakası yırtılıp Hakk'ı zikreder.

O kimse ki, akl-ı cüz'î hükmü altında zebûndur ve vücûd-ı eşyâyı, vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde müstakil zanneder. Böyle bir kimsenin bu akl-ı cüz'îsi ve bu zannı ona hicâb ve perde olup, onun nazarında gâh esbâba arz-ı vücûd ederek Hak örtülmüş olur ve gâh libâs-ı gafletinin yakası yırtılıp Hakk'ı zikr eder.

1142. Akl-ı cüz'î gâh gâlib, gâh zebûndur; akl-ı küllî havâdis-i dehrden emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1142. Cüz'î akıl bazen üstün gelir, bazen zayıf düşer; küllî akıl zamanın olaylarından emindir.

Çünkü cüz'î akıl bazen üstün gelir ve bazen de baş aşağı düşer, yenilir ve zayıf düşer. Eğer cüz'î aklın görüşü ve tedbiri ilâhî kazâya (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) uygun olursa, görünüşte üstün gelir; ve eğer ilâhî kazâya aykırı bulunursa, baş aşağı düşüp yenilir. Fakat küllî akıl zamanın olaylarından güvenli ve emindir; çünkü küllî akıl ilâhî kazâ ve kader sırrı dairesinde etkindir.

Zîrâ akl-ı cüz'î ba'zan gâlib olur ve ba'zan da nigûn ve mağlûb ve zebûn olur. Eğer akl-ı cüz'înin rey ve tedbîri kazâ-yı ilâhîye muvâfik olursa, sûretâ gâlib görünür; ve eğer kazâ-yı ilâhîye muhâlif bulunursa, baş aşağı düşüp mağlûb olur. Fakat akl-ı küllî havâdis-i dehrden eymin ve emîndir; zîrâ akl-ı küll kazâ-yı ilâhî ve sırr-ı kader dâiresinde fa'âldir.

1143. Ey oğul, akıl ve hüneri sat; hayreti satın al, Buhâra'ya değil, hârîye git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1143. Ey oğul, aklı ve hüneri sat; hayreti satın al, Buhara'ya değil, hârîye git!

Ey oğlum, mademki cüz'î akıl (sınırlı akıl) bazen üstün gelir bazen de yenilir, o halde böyle zayıf olan bir aklı ve onun elde ettikleri olan görünen hünerleri sat; onun yerine ilahi bilgilere ulaşmanın sonucu olan "hayret"i satın al! Bu hayreti elde etmek için de görünen ilimleriyle meşhur olan Buhara medreselerine değil, horluğa ve zillete git ve gerçek fakirlik tarafını benimse! "Buhara" ifadesiyle, adı geçen şehirde çok rağbet gören resmî âlimlere işaret edilmiş olabileceği gibi; Ankaravî hazretlerinin açıkladığı üzere diken anlamına gelen "har" (خار) da olması mümkündür. "Hârî" (خاری)deki "yâ" nispet veya masdariyye (isim yapma) için olabilir. Şu halde anlam "Dikene mensup olmaya veya dikenliğe değil, zillete git!" demek olur. Kastedilen, yumuşak kalpli ol ve katı kalpli olma demektir.

Ey oğlum, mâdemki akl-ı cüz'î gâh gâlib ve gâh mağlûbdur, o halde böyle zayıf olan bir aklı ve onun istihsâlâtı olan zâhirî hünerleri sat; onun yerine maârif-i ilâhiyye netîcesi olan "hayret"i satın al! Bu hayreti tahsil için dahi ulûm-ı zâhiriyyesiyle müştehir olan Buhârâ medreselerine değil, horluğa ve zillete git ve fakr-ı hakîkî tarafını iltizâm et! "Buhârâ" ta'bîriyle, şehr-i mezkûrda ziyâde revâc bulan ulemâ-yı rüsûma işâret buyurulmuş olabileceği gibi; Ankaravî hazretlerinin beyân buyurduğu üzere diken ma'nâsına olan "har" (خار) da olmak câizdir. “Hârî” (خاری)deki "yâ" nisbet veyâ masdariyyet için olabilir. Şu halde ma'nâ "Dikene mensûb olmağa veyâ dikenliğe değil, zillete git!" demek olur. Murâd, yumuşak kalbli ol ve galîzu'l-kalb olma demektir.

1144. Biz niçin kendimizi söze daldırmışız? Hikâyeden biz hikâye olmuşuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1144. Biz niçin kendimizi söze daldırmışız? Hikâyeden biz hikâye olmuşuz.

Yani hiç bilir misin ki, ben niçin kendimi söz ile ve hikâyeler anlatmakla meşgul etmişim? Sebep şudur ki, bu fani dünyadan göç yükünü bağladım; benden sonra Hakk Yolcuları benim sözümden Hak bilgisiyle şereflensinler ve o kimse ki, cüz'î akıl (sınırlı akıl) hükmü altında zayıftır ve eşyanın varlığını, Hak'ın hakiki varlığı karşısında bağımsız zanneder. Böyle bir kimsenin bu cüz'î aklı ve bu zannı ona bir hicap ve perde olup, onun nazarında bazen sebeplere varlık arz ederek Hak örtülmüş olur ve bazen gaflet elbisesinin yakası yırtılıp Hakk'ı zikreder.

Ya'nî hiç bilir misin ki, ben niçin kendimi söz ile ve nakl-i hikâyât ile meşgûl etmişim? Sebeb budur ki, bu cihân-ı fânîden sefer yükünü bağladım; benden sonra tâlibler benim kelâmımdan ma'rifet-i Hak ile müşerref olsunlar ve O kimse ki, akl-ı cüz'î hükmü altında zebûndur ve vücûd-ı eşyâyı, vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde müstakil zanneder. Böyle bir kimsenin bu akl-ı cüz'îsi ve bu zannı ona hicâb ve perde olup, onun nazarında gâh esbâba arz-ı vücûd ederek Hak örtülmüş olur ve gâh libâs-ı gafletinin yakası yırtılıp Hakk'ı zikr eder.

1142. Akl-ı cüz'î gâh gâlib, gâh zebûndur; akl-ı küllî havâdis-i dehrden emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1142. Cüz'î akıl bazen üstün gelir, bazen zayıf düşer; küllî akıl zamanın olaylarından emindir.

Çünkü cüz'î akıl bazen üstün gelir ve bazen de baş aşağı düşer, yenilir ve zayıf düşer. Eğer cüz'î aklın görüşü ve tedbiri ilâhî kazâya (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) uygun olursa, görünüşte üstün gelir; ve eğer ilâhî kazâya aykırı bulunursa, baş aşağı düşüp yenilir. Fakat küllî akıl zamanın olaylarından güvenli ve emindir; çünkü küllî akıl ilâhî kazâ ve kader sırrı dairesinde etkindir.

Zîrâ akl-ı cüz'î ba'zan gâlib olur ve ba'zan da nigûn ve mağlûb ve zebûn olur. Eğer akl-ı cüz'înin rey ve tedbîri kazâ-yı ilâhîye muvâfik olursa, sûretâ gâlib görünür; ve eğer kazâ-yı ilâhîye muhâlif bulunursa, baş aşağı düşüp mağlûb olur. Fakat akl-ı küllî havâdis-i dehrden eymin ve emîndir; zîrâ akl-ı küll kazâ-yı ilâhî ve sırr-ı kader dâiresinde fa'âldir.

1143. Ey oğul, akıl ve hüneri sat; hayreti satın al, Buhâra'ya değil, hârîye git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1143. Ey oğul, aklı ve hüneri sat; hayreti satın al, Buhara'ya değil, hârîye git!

Ey oğlum, mademki cüz'î akıl (insan aklı) bazen üstün gelir bazen de yenilir, o halde böyle zayıf olan bir aklı ve onun elde ettikleri olan görünen hünerleri sat; onun yerine ilahi bilgilere ulaşmanın sonucu olan "hayret"i satın al! Bu hayreti elde etmek için de görünen ilimleriyle meşhur olan Buhara medreselerine değil, horluğa ve zillete git ve gerçek fakirlik tarafını benimse!

"Buhara" ifadesiyle, adı geçen şehirde çok rağbet gören resmî âlimlere işaret edilmiş olabileceği gibi; Ankaravî hazretlerinin belirttiği üzere diken anlamına gelen "hâr" (خار) da olabilir. "Hârî" (خاری)deki "yâ" nispet veya masdariyye (isim yapma) için olabilir. Şu halde anlam "Dikene mensup olmaya veya dikenliğe değil, zillete git!" demek olur. Kastedilen, yumuşak kalpli ol ve katı kalpli olma demektir.

Ey oğlum, mâdemki akl-ı cüz'î gâh gâlib ve gâh mağlûbdur, o halde böyle zayıf olan bir aklı ve onun istihsâlâtı olan zâhirî hünerleri sat; onun yerine maârif-i ilâhiyye netîcesi olan "hayret"i satın al! Bu hayreti tahsil için dahi ulûm-ı zâhiriyyesiyle müştehir olan Buhârâ medreselerine değil, horluğa ve zillete git ve fakr-ı hakîkî tarafını iltizâm et!

"Buhârâ" ta'bîriyle, şehr-i mezkûrda ziyâde revâc bulan ulemâ-yı rüsûma işâret buyurulmuş olabileceği gibi; Ankaravî hazretlerinin beyân buyurduğu üzere diken ma'nâsına olan "hâr" (خار) da olmak câizdir. “Hârî” (خاری)deki "yâ" nisbet veyâ masdariyyet için olabilir. Şu halde ma'nâ "Dikene mensûb olmağa veyâ dikenliğe değil, zillete git!" demek olur. Murâd, yumuşak kalbli ol ve galîzu'l-kalb olma demektir.

1144. Biz niçin kendimizi söze daldırmışız? Hikâyeden biz hikâye olmuşuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1144. Biz niçin kendimizi söze daldırmışız? Hikâyeden biz hikâye olmuşuz.

Yani hiç bilir misin ki, ben niçin kendimi söz ile ve hikâyeler anlatmakla meşgul etmişim? Sebep şudur ki, bu fani dünyadan göç yükünü bağladım; benden sonra Hakk Yolcuları benim sözümden Hak bilgisi ile şereflensinler ve hakiki ibadet ile ayakta dursunlar. Hakikatte bu secde ve onların o secdenin özü içinde dönüşümü, benim dönüşüm olacaktır. (İmdadullah hazretlerinin şerhinden tercümedir.)

Ya'nî hiç bilir misin ki, ben niçin kendimi söz ile ve nakl-i hikâyât ile meşgûl etmişim? Sebeb budur ki, bu cihân-ı fânîden sefer yükünü bağladım; benden sonra tâlibler benim kelâmımdan ma'rifet-i Hak ile müşerref olsunlar ve ibâdet-i hakîkî ile kāim olsunlar. Hakikatde bu sücûd ve onların o ayn-ı sücûd içinde takallübü, benim takallübüm olacaktır. (İmdadullâh hazretlerinin şerhinden tercümedir.)

1145. Sâcidler içinde takallüb bulmam için, ben enîn içinde adem ve efsâne olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1145. Secde edenler içinde dönüşüm bulmam için, ben inilti içinde yokluk ve efsane olurum.

Bu şerefli beyitte, Şuara Suresi'nde yer alan "وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ الَّذِي يَرَيكَ حِينَ تَقُومُ وَ تَقَلَّبَكَ في الساجدين" (Şuara, 26/217-219) yani "Aziz ve Rahim olan Yüce Allah'a tevekkül et; öyle Allah ki, sen teheccüd namazına kalktığın zaman seni ve secde edenler içinde dönüşümünü görür" ayet-i kerimesine işaret edilir.

Yani, ibadet edenler bu Mesnevî kitabıyla faydalanıp hakikatlere yükseldikleri ve onunla amel ettikleri zaman, ben bu izafî varlık ve mecazî âlemden yok olup efsane olduğum vakit, onların ameli benim amelim olur. Bu sebeple ibadet edenler ve secde edenler içinde dönüşürüm; ve bu da bir tür bekadır (varlığını sürdürmedir). Veyahut secde edenlerdeki dönüşümden maksat, bununla amel etme yoluyla onlara kemal (olgunluk) eriştirmek olur. (İmdadullah ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden özetlenmiştir.)

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Şuara'da olan وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ الَّذِي يَرَيكَ حِينَ تَقُومُ وَ تَقَلَّبَكَ في الساجدين (Suarâ, 26/217-219) ya'nî “Ázîz ve rahîm olán Allah Teâlâ'ya tevekkül et; öyle Allah ki, sen teheccüd namazına kalktığın vakit seni ve sâcidler içinde takallübünü görür" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Ya'nî vaktâki âbidler bu kitâb-ı Mesnevî ile intifa' edip, hakāyıka urûc ederler ve onunla amel ederler, ben bu vücûd-ı izâfî ve mecâzî âleminden ma'dûm ve efsâne olduğum vakit, bunların ameli, benim amelim olur. Binâenaleyh âbidler ve sâcidler içinde munkalib olurum; ve bu da bir nevi' bekādır. Veyâhud sâcidlerde takallübden murâd, bununla amel tarîkıyla onlara kemâl erişdirmek olur. (Imdadullâh ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden hulâsa.)

1146. İş adamının önünde bu hikâye değildir; hâlin vasfı ve yâr-ı gārın huzûrudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1146. Bu, iş adamının önünde bir hikâye değildir; hâlin vasfı ve mağara arkadaşının huzurudur.

Yani "Hak yolunda nefsiyle mücadeleye hazırlanmış olan kimseler, benim bu Mesnevî-i Şerîf'teki açıklamalarımın geçmiş hikâyeleri söylemek olmadığını ve hakikatte şimdiki hâli söylediğimi ve şanlı peygamber Efendimiz ile beraber vahdâniyyet (Allah'ın birliği) mağarasına girmiş olan kâmil vârisin huzuru bulunduğunu bilirler." Ey dinleyici, sakın bu bizim sözlerimize geçmiş masallar deme; bunlarda kendi hâllerini gör. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamı, yukarıda 973, 974 ve 975 numaralı beyitlerde de açıklamışlardı.

Ya'nî "Hak yolunda nefsiyle mücâhedeye hazırlanmış olan kimseler, benim bu Mesnevî-i Şerîfdeki beyânâtımın geçmiş hikâyeleri söylemek olmadığını ve hakikatte hâl-i hâzırı söylediğimi ve Resûl-i zîşan Efendimiz ile beraber vahdâniyyet gārına girmiş olan vâris-i kâmilin huzûru bulunduğunu bilirler." Ey sâmi', sakın bu bizim sözlerimize esâtîr-i mâziye deme; bunlarda kendi ahvâlini gör. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı, yukarıda 973,974 ve 975 numaralı beyitlerde dahi beyân buyurmuşlar idi.

1147. O serkeşin dediği esatîr-i evvelîn, harf-i Kur'ân için, âsar-ı nifak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1147. O serkeşin dediği önceki milletlerin masalları, Kur'an harfi için nifak eserleri oldu.

"Âk", annesine ve babasına karşı serkeş olan kişi anlamına gelir. Bu tabirde, Risâletpenâh Efendimiz'in (a.s.) "Ebû'l-ervâh" (ruhların babası) olduğuna işaret buyrulur. "Esâtîr", "üstûre" kelimesinin çoğuludur; yalan ve bâtıl sözler anlamına gelir. Hakiki ibadet ile ayakta dursunlar. Hakikatte bu secde ve onların o secdenin kendisi içinde dönüşümü, benim dönüşüm olacaktır. (İmdadullâh hazretlerinin şerhinden tercümedir.)

"Âk" anasına ve babasına karşı serkeş olan kimse ma'nâsınadır. Bu ta'bîrde Risâletpenâh Efendimiz'in "Ebû'l-ervâh” olduğuna işâret buyurulur. "Esâtîr" "üstûre" kelimesinin cem'idir; yalan ve bâtıl sözler ma'nâsınadır. ibâdet-i hakîkî ile kāim olsunlar. Hakikatde bu sücûd ve onların o ayn-ı sücûd içinde takallübü, benim takallübüm olacaktır. (İmdadullâh hazretlerinin şerhinden tercümedir.)

1145. Sâcidler içinde takallüb bulmam için, ben enîn içinde adem ve efsâne olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1145. Secde edenler içinde dönüşüm bulmam için, ben inilti içinde yokluk ve efsane olurum.

Bu şerefli beyitte, Şuara Suresi'nde yer alan "وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ الَّذِي يَرَيكَ حِينَ تَقُومُ وَ تَقَلَّبَكَ في الساجدين" (Şuara, 26/217-219) yani "Aziz ve Rahim olan Yüce Allah'a tevekkül et; öyle Allah ki, sen teheccüd namazına kalktığın zaman seni ve secde edenler içinde dönüşümünü görür" ayet-i kerimesine işaret edilir.

Yani, ibadet edenler bu Mesnevî kitabıyla faydalanıp hakikatlere yükseldikleri ve onunla amel ettikleri zaman, ben bu izafî varlık ve mecazî âlemden yok olup efsane olduğum vakit, onların ameli benim amelim olur. Bu sebeple ibadet edenler ve secde edenler içinde dönüşürüm; ve bu da bir tür bekadır (varlığını sürdürmedir). Veyahut secde edenlerdeki dönüşümden maksat, bununla amel etme yoluyla onlara kemal (olgunluk) eriştirmek olur. (İmdadullah ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden özetlenmiştir.)

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Şuara'da olan وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ الَّذِي يَرَيكَ حِينَ تَقُومُ وَ تَقَلَّبَكَ في الساجدين (Suarâ, 26/217-219) ya'nî “Ázîz ve rahîm olán Allah Teâlâ'ya tevekkül et; öyle Allah ki, sen teheccüd namazına kalktığın vakit seni ve sâcidler içinde takallübünü görür" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Ya'nî vaktâki âbidler bu kitâb-ı Mesnevî ile intifa' edip, hakāyıka urûc ederler ve onunla amel ederler, ben bu vücûd-ı izâfî ve mecâzî âleminden ma'dûm ve efsâne olduğum vakit, bunların ameli, benim amelim olur. Binâenaleyh âbidler ve sâcidler içinde munkalib olurum; ve bu da bir nevi' bekādır. Veyâhud sâcidlerde takallübden murâd, bununla amel tarîkıyla onlara kemâl erişdirmek olur. (Imdadullâh ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden hulâsa.)

1146. İş adamının önünde bu hikâye değildir; hâlin vasfı ve yâr-ı gārın huzûrudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1146. Bu, iş adamının önünde bir hikâye değildir; hâlin vasfı ve mağara arkadaşının huzurudur.

Yani "Hak yolunda nefsiyle mücadeleye hazırlanmış olan kimseler, benim bu Mesnevî-i Şerîf'teki açıklamalarımın geçmiş hikâyeleri söylemek olmadığını ve hakikatte şimdiki hâli söylediğimi ve şanlı peygamber Efendimiz ile beraber vahdâniyyet (Allah'ın birliği) mağarasına girmiş olan kâmil vârisin huzuru bulunduğunu bilirler." Ey dinleyici, sakın bu bizim sözlerimize geçmiş masallar deme; bunlarda kendi hâllerini gör. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamı, yukarıda 973, 974 ve 975 numaralı beyitlerde de açıklamışlardı.

Ya'nî "Hak yolunda nefsiyle mücâhedeye hazırlanmış olan kimseler, benim bu Mesnevî-i Şerîfdeki beyânâtımın geçmiş hikâyeleri söylemek olmadığını ve hakikatte hâl-i hâzırı söylediğimi ve Resûl-i zîşan Efendimiz ile beraber vahdâniyyet gārına girmiş olan vâris-i kâmilin huzûru bulunduğunu bilirler." Ey sâmi', sakın bu bizim sözlerimize esâtîr-i mâziye deme; bunlarda kendi ahvâlini gör. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı, yukarıda 973,974 ve 975 numaralı beyitlerde dahi beyân buyurmuşlar idi.

1147. O serkeşin dediği esatîr-i evvelîn, harf-i Kur'ân için, âsar-ı nifak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1147. O serkeşin dediği eski masallar, Kur'an harfi için, nifak eserleri oldu.

"Âk", annesine ve babasına karşı serkeş olan kişi anlamına gelir. Bu tabirde, Peygamber Efendimiz'in "ruhların babası" olduğuna işaret edilir. "Esâtîr", "üstûre" kelimesinin çoğuludur; yalan ve batıl sözler anlamına gelir. Bu şerefli beyitte, En'am Suresi'nde geçen يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا انْ هَذَا الاَّ أَسْأَطِيرُ الْأَوَّلين (En'âm, 6/25) yani "Küfreden kimseler derler ki, bu Kur'an kıssaları ancak geçmiş ümmetlerin efsaneleridir" ayet-i kerimesine işaret edilir. O serkeş olan kâfirler ve inkârcılar, bu "eski masallar" sözünü Kur'an-ı Kerim hakkında inkâr ve nifak (ikiyüzlülük) yönünden söylediler. Halbuki Hakk'ın varlığına ve mevcudiyetine nispeten geçmişin ve geleceğin ne önemi vardır? O'nun varlığı karşısında geçmiş, hâl ve gelecek hepsi bir şeydir; O'nun için zaman, mekân, evvel ve âhir (önce ve sonra) ve ön ve arka, kısacası belirli şekillere ait olan bağıntıların hiçbiri düşünülemez. Şimdi, Mesnevî-i Şerif de Kur'an'ın özü olmak itibarıyla, ey dinleyici, sakın sen de bu, eski masallardan ve geçmiş hikâyelerden oluşan bir kitaptır deme! Çünkü bu sözü Kur'an hakkında ahmak olan serkeşler ve inkârcılar söylediler.

"Âk" anasına ve babasına karşı serkeş olan kimse ma'nâsınadır. Bu ta'bîrde Risâletpenâh Efendimiz'in "Ebû'l-ervâh” olduğuna işâret buyurulur. "Esâtîr" "üstûre" kelimesinin cem'idir; yalan ve bâtıl sözler ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde, sûre-i En'am'da vâki يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا انْ هَذَا الاَّ أَسْأَطِيرُ الْأَوَّلين (En'âm, 6/25) ya'nî "Küfreden kimseler derler ki, bu kısas-ı kur'âniyye ancak ümem-i mâziye efsâneleridir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. O serkeş olan kâfirler ve münkirler, bu "esâtîr-i evvelîn" sözünü Kur'ân-ı Kerîm hakkında inkâr ve nifak cihetinden söylediler. Halbuki Hakk'ın vücuduna ve varlığına nisbeten geçmişin ve geleceğin ne i'tibârı vardır? O'nun varlığı muvâcehesinde mâzî ve hâl ve müstakbel hep bir şeydir; O'nun için zaman, mekân, evvel ve âhir ve ön ve arka velhâsıl suver-i müteayyineye taalluk eden nisbetlerin hiçbirisi mutasavver değildir. İmdi Mesnevî-i Şerîf dahi lübb-i Kur'ân olmak i'tibariyle, ey sâmi', sakın sen dahi bu, esâtîr-i evvelîn ve hikâyât-ı mâziyeden mürekkeb bir kitabdır deme! Zîrâ bu sözü Kur'ân hakkında ahmak olan serkeşler ve münkirler söylediler.

1148. Lâ-mekâna mensub olan ki, onda nûr-ı Huda vardır, mâzî ve müstakbel ve hâl neredendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1148. Mekânsız olana ait olan, onda Allah'ın nuru vardır, geçmiş, gelecek ve şimdi neredendir?

Mekâna ait olan bedensel varlığından fani olup, mekânsız olan Hakk'ın varlığıyla bâki olan kâmil velîde Hakk'ın isim ve sıfatlarının nuru görünür. Böyle bir hâl içinde o kâmil velî için, bedensel varlığa ait bağıntılar olan geçmiş, gelecek ve şimdi nereden gelebilir?

Mekâna mensûb olan vücûd-ı abdânîsinden fânî ve lâ-mekân olan Hakk'ın vücuduyla bâkî olan veliyy-i kâmilde Hakk'ın nûr-ı esmâ ve sıfâtı zâhirdir. Böyle bir hâl içinde o veliyy-i kâmil için, vücûd-ı abdânî nisbetleri olan mâzî ve müstakbel ve hâl nereden gelebilir?

1149. Onun mazîsi ve müstakbeli sana nisbetledir; her ikisi bir şeydir; zannedersin ki ikidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1149. Onun geçmişi ve geleceği sana göredir; her ikisi bir şeydir; zannedersin ki ikidir.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mekânsızlığa ulaştığı ve İlahi Zât'ta fânî olduğu zaman, onun nezdinde geçmiş ve gelecek kalmaz; o kâmil için ancak Hakk'ın huzuru vardır ve bütün âlem onun görüşünden kalkar; ve bu geçmiş ve gelecek, mekân ile sınırlı olanlara göredir. Ve ârif, o âlemden indiği zaman, âlem onun görüneni olur ve geçmiş ve gelecek de ortaya çıkar. (Şerh-i İmdâdullah'tan tercüme.)

Yani "Kâmilin geçmişi ve geleceği, ey Hakk Yolcusu, sana göre ve senin mertebene inmek iledir. Geçmiş ve gelecek hakikatte iki şey değildir, bir şeydir. Sen, senliğini ortaya koyduğun zaman, iki tarafına bakar ve bu tarafları iki görürsün; sen orta yerden çıkınca, o iki taraf birleşip bir şey olur." Bu şerefli beyitte, En'âm sûresinde geçen يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا انْ هَذَا الاَّ أَسْأَطِيرُ الْأَوَّلين (En'âm, 6/25) yani "Küfreden kimseler derler ki, bu Kur'an kıssaları ancak geçmiş ümmetlerin efsaneleridir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. O serkeş olan kâfirler ve inkârcılar, bu "esâtîr-i evvelîn" (geçmişlerin efsaneleri) sözünü Kur'ân-ı Kerîm hakkında inkâr ve nifak (ikiyüzlülük) cihetinden söylediler. Halbuki Hakk'ın varlığına ve mevcudiyetine nispeten geçmişin ve geleceğin ne önemi vardır? O'nun varlığı karşısında geçmiş ve hâl ve gelecek hep bir şeydir; O'nun için zaman, mekân, evvel ve âhir ve ön ve arka velhâsıl belirli şekillere ait bağıntıların hiçbirisi düşünülemez. Şimdi Mesnevî-i Şerîf de Kur'an'ın özü olmak itibarıyla, ey dinleyici, sakın sen de bu, geçmişlerin efsaneleri ve geçmiş hikâyelerden oluşmuş bir kitaptır deme! Zira bu sözü Kur'an hakkında ahmak olan serkeşler ve inkârcılar söylediler.

Ârif-i kâmil lâ-mekâna vâsıl ve Zât-ı Hak'da fânî olduğu vakit, onun indinde mâzî ve müstakbel kalmaz; o kâmil için ancak huzûr-ı Hak vardır ve bütün âlem onun şühûdundan kalkar; ve bu mâzî ve müstakbel, mekân ile mukayyed olanlara göredir. Ve ârif, o âlemden nüzûl ettiği vakit, âlem onun meşhûdu olur ve mâzî ve müstakbel dahi meydana çıkar. (Şerh-i İmdâdullah'dan tercüme.)

Ya'nî “Kâmilin mâzîsi ve müstakbeli, ey sâlik, sana nisbetle ve senin mertebene tenezzül iledir. Geçmiş ve gelecek hakikatte iki şey değildir, bir şeydir. Sen, senliğini ortaya koyduğun vakit, iki tarafına bakar ve bu tarafları iki görürsün; sen orta yerden çıkınca, o iki taraf birleşip bir şey olur.” Bu beyt-i şerîfde, sûre-i En'am'da vaki يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا انْ هَذَا الاَّ أَسْأَطِيرُ الْأَوَّلين (En'âm, 6/25) ya'nî "Küfreden kimseler derler ki, bu kısas-ı kur'âniyye ancak ümem-i mâziye efsâneleridir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. O serkeş olan kâfirler ve münkirler, bu "esâtîr-i evvelîn" sözünü Kur'ân-ı Kerîm hakkında inkâr ve nifak cihetinden söylediler. Halbuki Hakk'ın vücuduna ve varlığına nisbeten geçmişin ve geleceğin ne i'tibârı vardır? O'nun varlığı muvâcehesinde mâzî ve hâl ve müstakbel hep bir şeydir; O'nun için zaman, mekân, evvel ve âhir ve ön ve arka velhâsıl suver-i müteayyineye taalluk eden nisbetlerin hiçbirisi mutasavver değildir. İmdi Mesnevî-i Şerîf dahi lübb-i Kur'ân olmak i'tibariyle, ey sâmi', sakın sen dahi bu, esâtîr-i evvelîn ve hikâyât-ı mâziyeden mürekkeb bir kitabdır deme! Zîrâ bu sözü Kur'ân hakkında ahmak olan serkeşler ve münkirler söylediler.

1148. Lâ-mekâna mensub olan ki, onda nûr-ı Huda vardır, mâzî ve müstakbel ve hâl neredendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1148. Mekânsız olana ait olan, onda Allah'ın nuru vardır, geçmiş, gelecek ve şimdi neredendir?

Mekâna ait olan bedensel varlığından fani olup, mekânsız olan Hakk'ın varlığıyla bâki olan kâmil velîde Hakk'ın isim ve sıfatlarının nuru görünür. Böyle bir hâl içinde o kâmil velî için, bedensel varlığa ait bağıntılar olan geçmiş, gelecek ve şimdi nereden gelebilir?

Mekâna mensûb olan vücûd-ı abdânîsinden fânî ve lâ-mekân olan Hakk'ın vücuduyla bâkî olan veliyy-i kâmilde Hakk'ın nûr-ı esmâ ve sıfâtı zâhirdir. Böyle bir hâl içinde o veliyy-i kâmil için, vücûd-ı abdânî nisbetleri olan mâzî ve müstakbel ve hâl nereden gelebilir?

1149. Onun mazîsi ve müstakbeli sana nisbetledir; her ikisi bir şeydir; zannedersin ki ikidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1149. Onun geçmişi ve geleceği sana göredir; her ikisi bir şeydir; zannedersin ki ikidir.

İnsân-ı kâmil (olgun insan) mekânsızlığa ulaştığı ve Hak'ın Zât'ında fânî olduğu zaman, onun katında geçmiş ve gelecek kalmaz; o kâmil için ancak Hak'ın huzuru vardır ve bütün âlem onun görüşünden kalkar; ve bu geçmiş ve gelecek, mekân ile kayıtlı olanlara göredir. Ve ârif, o âlemden indiği zaman, âlem onun görüneni olur ve geçmiş ve gelecek de ortaya çıkar. (Şerh-i İmdâdullah'tan tercüme.)

Yani “İnsân-ı kâmilin geçmişi ve geleceği, ey Hakk Yolcusu, sana göre ve senin mertebene iniş iledir. Geçmiş ve gelecek hakikatte iki şey değildir, bir şeydir. Sen, senliğini ortaya koyduğun zaman, iki tarafına bakar ve bu tarafları iki görürsün; sen orta yerden çıkınca, o iki taraf birleşip bir şey olur.”

Arif-i kâmil lâ-mekâna vâsıl ve Zât-ı Hak'da fânî olduğu vakit, onun indinde mâzî ve müstakbel kalmaz; o kâmil için ancak huzûr-ı Hak vardır ve bütün âlem onun şühûdundan kalkar; ve bu mâzî ve müstakbel, mekân ile mukayyed olanlara göredir. Ve ârif, o âlemden nüzûl ettiği vakit, âlem onun meşhûdu olur ve mâzî ve müstakbel dahi meydana çıkar. (Şerh-i İmdâdullah'dan tercüme.)

Ya'nî “Kâmilin mâzîsi ve müstakbeli, ey sâlik, sana nisbetle ve senin mertebene tenezzül iledir. Geçmiş ve gelecek hakikatte iki şey değildir, bir şeydir. Sen, senliğini ortaya koyduğun vakit, iki tarafına bakar ve bu tarafları iki görürsün; sen orta yerden çıkınca, o iki taraf birleşip bir şey olur.”

1150. Bir kimse ona baba ve bize oğuldur. Dam, Zeyd'in altı, o Amr üzeri- ne üsttür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1150. Bir kimse ona baba ve bize oğuldur. Dam, Zeyd'in altı, o Amr üzerine üsttür.

Bir şeyin iki şey olmasına örnek şudur ki, bir kimse birinin babası olduğu hâlde, bizim oğlumuz olur. Baba ve oğul iki bağıntı ise de, şahıs birdir. Aynı şekilde dam bir şeydir, fakat Zeyd damın üstünde olursa, dam onun altında kalır ve Amr altında olduğu vakit de, üst olur. Bu sebeple dama iki bağıntı yüklenmiş olur.

Bir şeyin iki şey olmasına misal budur ki, bir kimse birinin babası olduğu halde, bizim oğlumuz olur. Baba ve oğul iki nisbet ise de, şahıs birdir. Ve ke- zâ dam bir şeydir, fakat Zeyd damın üstünde olursa, dam onun altında kalır ve Amr altında olduğu vakit de, üst olur. Binâenaleyh dama iki nisbet izâfe edilmiş olur.

1151. Alt ve üst nisbeti, iki kimseden oldu; tavan kendi tarafında ancak bir şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1151. Alt ve üst bağıntısı, iki kişiden meydana geldi; tavan kendi tarafında ancak bir şeydir.

1152. Onun misli değildir; bu söz misaldir. Yeni ma'nâdan eski harf kāsırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1152. O'nun benzeri değildir; bu söz bir örnektir. Yeni anlamdan eski harf yetersiz kalır.

Bu bizim geçmiş ve geleceğin, tek bir şey olduğu halde, sana göre iki şey olması; ve bir kişinin birine göre baba, birine göre oğul olması ve bir çatının altı ve üstü olması, akla yaklaştırmak için verilmiş örneklerdir; yoksa bu anlamlar, bu örneklerin benzeri değildir. Çünkü bu insanın öteden beri kullandığı dilin kelimeleri, bu gibi yeni ve taze anlamları ifade etmekten yetersiz kalır. Bundan dolayı Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit: “Söylediğim şeyden vazgeçtim; çünkü sözde anlam ve anlamda da söz yoktur.”

Bu bizim mâzî ve müstakbelin, bir şey olduğu halde, sana nisbetle iki şey olması; ve bir şahsın birine göre baba, birine göre oğul olması ve bir damın altı ve üstü olması, akla takrib için getirilmiş misâllerdir; yoksa bu ma'nâlar, bu misâllerin misli değildir. Zîrâ bu beşerin öteden beri kullandığı lisânın ke- limeleri, bu gibi yeni ve ter ü tâze ma'nâları ifade edebilmekten kāsırdır. Bun- dan dolayı Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit: “Söylediğim şeyden rücû' ettim; zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda da söz yoktur.”

1153. Mâdemki ırmağın kenarı yoktur, ey tulum ağzını bağla; bu şeker derya- sı kenarsız ve sahilsiz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1153. Mademki ırmağın kenarı yoktur, ey tulum ağzını bağla; bu şeker denizi kenarsız ve sahilsiz olmuştur.

"Meşk" ifadesiyle Pir Hazretleri kendi nefislerine hitap buyururlar. Yani, "Mademki yeni anlamları kelimeler içine alamıyor ve mademki anlam ırmağının kenarı ve sonu yoktur, ey anlam sularını taşıyan görünür bedenim, ağzını kapa; çünkü şeker gibi lezzetli olan ilahi bilgiler denizinin kenarı ve sahili yoktur."

“Meşk” ta'bîriyle cenâb-ı Pîr nefs-i nefislerine hitâb buyururlar. Ya'nî, “Mâdemki yeni ma'nâları kelimeler istiâb edemiyor ve mâdemki ma'nâ ırma- ğının kenârı ve nihâyeti yoktur, ey ma'nâ sularını hâmil olan cism-i sûrîm, ağzını kapa; zîrâ şeker gibi lezîz olan maârif-i ilâhiyye deryâsının kenârı ve sâhili yoktur.”

1150. Bir kimse ona baba ve bize oğuldur. Dam, Zeyd'in altı, o Amr üzerine üsttür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1150. Bir kimse ona baba ve bize oğuldur. Dam, Zeyd'in altı, o Amr üzerine üsttür.

Bir şeyin iki şey olmasına bu örnektir ki, bir kimse birinin babası olduğu hâlde, bizim oğlumuz olur. Baba ve oğul iki bağıntı ise de, şahıs birdir. Aynı şekilde dam bir şeydir, fakat Zeyd damın üstünde olursa, dam onun altında kalır ve Amr altında olduğu vakit de, üst olur. Bu sebeple dama iki bağıntı yüklenmiş olur.

Bir şeyin iki şey olmasına misal budur ki, bir kimse birinin babası olduğu halde, bizim oğlumuz olur. Baba ve oğul iki nisbet ise de, şahıs birdir. Ve kezâ dam bir şeydir, fakat Zeyd damın üstünde olursa, dam onun altında kalır ve Amr altında olduğu vakit de, üst olur. Binâenaleyh dama iki nisbet izâfe edilmiş olur.

1151. Alt ve üst nisbeti, iki kimseden oldu; tavan kendi tarafında ancak bir şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1151. Alt ve üst bağıntısı, iki kişiden meydana geldi; tavan kendi tarafında ancak bir şeydir.

1152. Onun misli değildir; bu söz misaldir. Yeni ma'nâdan eski harf kāsırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1152. Onun benzeri değildir; bu söz örnektir. Yeni anlamdan eski harf yetersizdir.

Bu, geçmiş ve geleceğin, tek bir şey olduğu hâlde, sana göre iki şey olması; ve bir kişinin birine göre baba, birine göre oğul olması ve bir çatının altı ve üstü olması, akla yaklaştırmak için getirilmiş örneklerdir; yoksa bu anlamlar, bu örneklerin benzeri değildir. Çünkü bu, insanın öteden beri kullandığı dilin kelimeleri, bu gibi yeni ve taptaze anlamları ifade edebilmekten yetersizdir. Bundan dolayı Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit: "Söylediğim şeyden vazgeçtim; çünkü sözde anlam ve anlamda da söz yoktur."

Bu bizim mâzî ve müstakbelin, bir şey olduğu halde, sana nisbetle iki şey olması; ve bir şahsın birine göre baba, birine göre oğul olması ve bir damın altı ve üstü olması, akla takrib için getirilmiş misâllerdir; yoksa bu ma'nâlar, bu misâllerin misli değildir. Zîrâ bu beşerin öteden beri kullandığı lisânın kelimeleri, bu gibi yeni ve ter ü tâze ma'nâları ifade edebilmekten kāsırdır. Bundan dolayı Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit: "Söylediğim şeyden rücû' ettim; zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda da söz yoktur."

1153. Mâdemki ırmağın kenarı yoktur, ey tulum ağzını bağla; bu şeker deryâsı kenarsız ve sâhilsiz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1153. Mademki ırmağın kenarı yoktur, ey tulum ağzını bağla; bu şeker denizi kenarsız ve sahilsiz olmuştur.

"Meşk" ifadesiyle Hazret-i Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) kendi nefsine hitap eder. Yani, "Mademki yeni anlamları kelimeler içine alamıyor ve mademki anlam ırmağının kenarı ve sonu yoktur, ey anlam sularını taşıyan görünür bedenim, ağzını kapa; çünkü şeker gibi lezzetli olan ilahi bilgiler denizinin kenarı ve sahili yoktur."

"Meşk" ta'bîriyle cenâb-ı Pîr nefs-i nefislerine hitâb buyururlar. Ya'nî, “Mâdemki yeni ma'nâları kelimeler istiâb edemiyor ve mâdemki ma'nâ ırmağının kenârı ve nihâyeti yoktur, ey ma'nâ sularını hâmil olan cism-i sûrîm, ağzını kapa; zîrâ şeker gibi lezîz olan maârif-i ilâhiyye deryâsının kenârı ve sâhili yoktur."

## Fir'avn'ın sâhirlerin talebi emrinde Medâin şehrine adamlar göndermesi

1154. Vaktaki Mûsâ avdet etti ve o kaldı, rey ve meşveret ehlini önüne çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1154. Musa geri döndüğünde ve o (Firavun) yalnız kaldığında, görüş ve danışma ehlini huzuruna çağırdı.

Musa (a.s.) ilahi emirle Firavun'a kırk gün süre verip geri döndü; ve Firavun yalnız kaldı. Görüş ve danışma ehli olan vezirlerini ve bilginlerini huzuruna çağırdı. Nitekim Şuara suresinde beyan buyrulur: قَالَ الْمَلَاء حَوْلَهُ إِنَّ هذا لساحر عليم يريد أن يـ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بسحره فَمَاذَا تَأْمُرُونَ قَالُوا أَرْجِهُ وَ أَخَاهُ وَ ابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشَرِينَ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سحارٍ عَلَيمٍ (Şuara, 26/34-37) Yani "Firavun, etrafında bulunan bir topluluğa: 'Bu muhakkak bilgili bir büyücüdür, sizi büyüsüyle yurdunuzdan çıkarmak ister; siz ne emredersiniz?' dedi; dediler ki: 'Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere toplayıcı adamlar gönder; sana bilgili bütün büyücüleri getirsinler.'"

Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî ile Fir'avn'a kırk gün mühlet verip geri döndü; ve Fir'avn yalnız kaldı. Ehl-i rey ve meşveret olan vüzerâ ve hükemâsını huzûruna da'vet etti. Nitekim sûre-i Şuara'da beyân buyurulur: قَالَ الْمَلَاء حَوْلَهُ إِنَّ هذا لساحر عليم يريد أن يـ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بسحره فَمَاذَا تَأْمُرُونَ قَالُوا أَرْجِهُ وَ أَخَاهُ وَ ابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشَرِينَ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سحارٍ عَلَيمٍ (Şuara, 26/34-37) Ya'ni "Fir'avn, etrafında bulunan bir cemâate: "Bu muhakkak alîm bir sâhirdir, sizi sihriyle arzınızdan çıkarmak ister; siz ne emredersiniz?" dedi; dediler ki: "Onu ve kardeşini habs et, Medâyin'e cem' edici adamlar gönder; sana alîm olan sehhârların hepsini getirsinler."

1155. Öyle gördüler ki, Mısır'ın etrafından onları şâh ve Mısır'ın sarrafı cem' getire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1155. Öyle gördüler ki, Mısır'ın etrafından onları şah ve Mısır'ın sarrafı toplayacak.

"Sarraf" mübalağalı fail ismi (yapanı bildiren isim), çok tasarruf edici anlamındadır. Şahın yani Firavun'un sıfatı olabileceği gibi, sihirbazlara da ait olabilir; fakat Firavun'un sıfatı olması tercih edilir. Yani "Firavun'un etrafında bulunan ileri gelenler ve eşraf, müzakere sonucunda bunu uygun gördüler ki, Mısır'ın yöneticisi olan Firavun, Mısır'ın etrafından mahir sihirbazları toplasın."

"Sarrâf" mübâlağalı ism-i fâil, çok tasarruf edici ma'nâsınadır. Şâhın ya'nî Fir'avn'ın sıfatı olabileceği gibi, sâhirlere de râci' olabilir; fakat Fir'avn'ın sıfatı olmak müreccahdır. Ya'nî "Fir'avn'ın etrafinda bulunan a'yân ve eşrâf müzakere neticesinde bunu münasib gördüler ki, Mısır'ın mutasarrıfı olan Fir'avn, etrâf-ı Mısır'dan mâhir sâhirleri toplasın."

1156. "Bizim de sâhirlerimiz vardır, bizim de; her birisi sihirde yekta ve muktedadır" demişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1156. "Bizim de sihirbazlarımız vardır, bizim de; her biri sihirde eşsiz ve güçlüdür" demişlerdir.

## Fir'avn'ın sâhirlerin talebi emrinde Medâin şehrine adamlar göndermesi

1154. Vaktaki Mûsâ avdet etti ve o kaldı, rey ve meşveret ehlini önüne çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1154. Musa geri döndüğünde ve o (Firavun) yalnız kaldığında, görüş ve danışma ehli olanları huzuruna çağırdı.

Musa (a.s.) ilahi emirle Firavun'a kırk gün süre verip geri döndü; ve Firavun yalnız kaldı. Görüş ve danışma ehli olan vezirlerini ve bilginlerini huzuruna davet etti. Nasıl ki Şuara suresinde beyan buyurulur: قَالَ الْمَلَاء حَوْلَهُ إِنَّ هذا لساحر عليم يريد أن يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بسحره فَمَاذَا تَأْمُرُونَ قَالُوا أَرْجِهُ وَ أَخَاهُ وَ ابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشَرِينَ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سحارٍ عَلَيمٍ (Şuara, 26/34-37) Yani "Firavun, etrafında bulunan bir topluluğa: "Bu muhakkak alim bir sihirbazdır, sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak ister; siz ne emredersiniz?" dedi; dediler ki: "Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere toplayıcı adamlar gönder; sana alim olan bütün sihirbazları getirsinler."

Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî ile Fir'avn'a kırk gün mühlet verip geri döndü; ve Fir'avn yalnız kaldı. Ehl-i rey ve meşveret olan vüzerâ ve hükemâsını hu- zûruna da'vet etti. Nitekim sûre-i Şuara'da beyân buyurulur: قَالَ الْمَلَاء حَوْلَهُ إِنَّ هذا لساحر عليم يريد أن يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بسحره فَمَاذَا تَأْمُرُونَ قَالُوا أَرْجِهُ وَ أَخَاهُ وَ ابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشَرِينَ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سحارٍ عَلَيمٍ (Şuara, 26/34-37) Ya'ni "Fir'avn, etrafında bulunan bir cemâate: "Bu muhakkak alîm bir sâhirdir, sizi sihriyle arzınızdan çıkar- mak ister; siz ne emredersiniz?" dedi; dediler ki: "Onu ve kardeşini habs et, Medâyin'e cem' edici adamlar gönder; sana alîm olan sehhârların hepsini getirsinler."

1155. Öyle gördüler ki, Mısır'ın etrafından onları şâh ve Mısır'ın sarrafı cem' getire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1155. Öyle gördüler ki, Mısır'ın etrafından onları şah ve Mısır'ın sarrafı toplayacak.

"Sarraf" mübalağalı fail ismidir, çok tasarruf eden anlamına gelir. Şahın yani Firavun'un sıfatı olabileceği gibi, sihirbazlara da ait olabilir; fakat Firavun'un sıfatı olması tercih edilir. Yani "Firavun'un etrafında bulunan ileri gelenler ve eşraf, müzakere sonucunda bunu uygun gördüler ki, Mısır'ın yöneticisi olan Firavun, Mısır'ın etrafından mahir sihirbazları toplasın."

"Sarrâf" mübâlağalı ism-i fâil, çok tasarruf edici ma'nâsınadır. Şâhın ya'nî Fir'avn'ın sıfatı olabileceği gibi, sâhirlere de râci' olabilir; fakat Fir'avn'ın sı- fatı olmak müreccahdır. Ya'nî "Fir'avn'ın etrafında bulunan a'yân ve eşrâf müzakere neticesinde bunu münasib gördüler ki, Mısır'ın mutasarrıfı olan Fir'avn, etrâf-ı Mısır'dan mâhir sâhirleri toplasın."

1156. "Bizim de sâhirlerimiz vardır, bizim de; her birisi sihirde yekta ve muktedadır" demişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1156. "Bizim de sihirbazlarımız vardır, bizim de; her biri sihirde eşsiz ve güçlüdür" demişlerdir.

1157. O, o zaman, sihirbazların cem'i için, her taraflara birçok adam gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1157. O, o zaman, sihirbazların toplanması için, her tarafa birçok adam gönderdi.

Bu karar verildiği zaman, Firavun sihirbazları toplamak için her tarafa birçok adam gönderdi.

Bu karar verildiği zaman, Fir'avn sihirbazları toplamak için her tarafa birçok adamlar gönderdi.

1158. Her tarafta ki, meşhûr bir sihirbaz var idi, o tarafa on peyk-i kâr uçucu yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1158. Her tarafta meşhur bir sihirbaz vardı, o tarafa on haberci uçurttu.

"Peyk" haberci ve haber götürüp getiren kişi anlamındadır. Yani "Her nerede mahir bir sihirbaz vardıysa, o tarafa onu getirmekle görevli olarak on kişi gönderdi."

"Peyk" kāsıd ve haber götürüp getiren kimse ma'nâsınadır. Ya'nî "Her nerede bir mâhir sihirbâz var idiyse o tarafa bunun celbine me'mûr olarak on kişi uçurdu."

1159. Sâhir olarak meşhûr iki delikanlı var idiler. Onların sihri ayın bâtınında müstemir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1159. Sihirbaz olarak meşhur iki delikanlı vardı. Onların sihri ayın içinde devamlı idi.

"Müstemir" sağlam ve nüfuz edici demektir. Yani "Bu iki delikanlının sihri çok etkiliydi; hatta ayın içinde bile bu etki geçerliydi."

"Müstemir" muhkem ve mürûr edici demektir. Ya'nî "Bu iki delikanlının sihri pek müessir idi; hattâ ayın bâtınında bile bu te'sîr cârî idi."

1160. Aydan açık âşikâr olarak süt sağmışlar; seferlerde bir küp üzerine sü-[1162] vâr olarak gitmişler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1160. Aydan açıkça ve aşikâr olarak süt sağmışlar; seferlerde bir küp üzerine binerek gitmişlerdi.

Aydaki tesirleri şuydu ki, ayı bir inek şeklinde gösterip, ondan açıktan açığa süt sağarlar ve sefere gidecekleri zaman, cansız varlık cinsinden olan bir küpe binip, onu hayvan gibi sürerlerdi.

Aydaki te'sîrleri bu idi ki, ayı bir inek şeklinde gösterip, ondan açıktan açığa süt sağarlar ve sefere gidecekleri vakit, cemâd nev'inden olarak bir küpe binip, onu hayvan gibi sürerler idi.

1161. Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, onu ölçerek acele satmışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1161. Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, onu ölçerek acele satmışlar.

1162. Gümüş götürmüşler, müşteri âgâh olup hayretten elini yanakları üzerine vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1162. Gümüş götürmüşler, müşteri haberdar olup şaşkınlıktan elini yanakları üzerine vurmuştur.

"Sîm-bürde" ifadesi önceki beytin tamamlayıcısıdır. Yani "Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, müşteriye satmışlar ve karşılığında gümüş para al-

"Sîm-bürde" ibâresi evvelki beytin mütemmimidir. Ya'nî "Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, müşteriye satmışlar ve mukābilinde gümüş para al-

1157. O, o zaman, sihirbazların cem'i için, her taraflara birçok adam gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1157. O, o zaman, sihirbazların toplanması için, her tarafa birçok adam gönderdi.

Bu karar verildiği zaman, Firavun sihirbazları toplamak için her tarafa birçok adam gönderdi.

Bu karar verildiği zaman, Fir'avn sihirbazları toplamak için her tarafa birçok adamlar gönderdi.

1158. Her tarafta ki, meşhûr bir sihirbaz var idi, o tarafa on peyk-i kâr uçucu yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1158. Her tarafta meşhur bir sihirbaz vardı, o tarafa on haberci uçurdu.

"Peyk" haberci ve haber götürüp getiren kişi anlamındadır. Yani "Her nerede usta bir sihirbaz vardıysa o tarafa, bu sihirbazı getirmekle görevli olarak on kişi gönderdi."

"Peyk" kāsıd ve haber götürüp getiren kimse ma'nâsınadır. Ya'nî "Her nerede bir mâhir sihirbaz var idiyse o tarafa bunun celbine me'mûr olarak on kişi uçurdu."

1159. Sâhir olarak meşhûr iki delikanlı var idiler. Onların sihri ayın bâtınında müstemir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1159. Sihirbaz olarak meşhur iki delikanlı vardı. Onların sihri ayın içinde devamlı idi.

"Müstemir" sağlam ve nüfuz edici demektir. Yani "Bu iki delikanlının sihri çok etkiliydi; hatta ayın içinde bile bu etki geçerliydi."

"Müstemir" muhkem ve mürûr edici demektir. Ya'nî "Bu iki delikanlının sihri pek müessir idi; hattâ ayın bâtınında bile bu te'sîr cârî idi."

1160. Aydan açık âşikâr olarak süt sağmışlar; seferlerde bir küp üzerine süvâr olarak gitmişler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1160. Aydan açıkça ve aşikâr olarak süt sağmışlar; seferlerde bir küp üzerine binerek gitmişler idi.

Aydaki tesirleri bu idi ki, ayı bir inek şeklinde gösterip, ondan açıktan açığa süt sağarlar ve sefere gidecekleri zaman, cansız varlık cinsinden olan bir küpe binip, onu hayvan gibi sürerler idi.

Aydaki te'sîrleri bu idi ki, ayı bir inek şeklinde gösterip, ondan açıktan açığa süt sağarlar ve sefere gidecekleri vakit, cemâd nev'inden olarak bir küpe binip, onu hayvan gibi sürerler idi.

1161. Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, onu ölçerek acele satmışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1161. Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, onu ölçerek acele satmışlar.

1162. Gümüş götürmüşler, müşteri âgâh olup hayretten elini yanakları üzerine vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1162. Gümüş götürmüşler, müşteri uyanık olup hayretten elini yanakları üzerine vurmuştur.

"Sîm-bürde" ifadesi önceki beytin tamamlayıcısıdır. Yani "Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, müşteriye satmışlar ve karşılığında gümüş para almışlardır. Müşteri bu durumu anlayınca hayretinden elini yanaklarına vurmuştur."

Bilinmeli ki, sihrin çeşitleri çoktur; ve sebebi fen ve akıldan gizli olan her bir olaya sihir denir; ve genel olarak ilimler iki çeşittir: Birisi açık, diğeri gizlidir. Açık olanı, yaygın ilimlerden ibarettir. Ve gizli olanı odur ki, bunu bilenler yabancıların nazarından daima gizli tutmuşlardır. Bunlara "hamse-i muhtefiye" (beş gizli ilim) derler. Ve bu beş gizli ilim, “kimya", “limya”, “himya”, “simya” ve "rimya"dır.

Ve kimya da iki çeşittir: Birisi açık ve yaygın ilimlerdendir. Diğeri gizli ilimlerden ve ilahi sırlardan olup, gayb sırlarının mahremlerinden başkalarının bilmesinde genel zarar vardır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar:

“Kimya ve simya ve rimya bu, evliyânın zâtının gayrine olmaz."

Bu ilim vasıtasıyla "iksir" denilen bir madde elde edilip, eksik madenler altın madeninin kâmiline dönüştürülür.

İlm-i limya: Yüksek âlemlerin etkileyici kuvvetlerinin, aşağı âlemlerin etkilenen kuvvetleriyle karışmasından ibarettir ki, o da isimler ve tılsımlardır. O fiillerle amel sebebiyle acayip ve garip eserler ortaya çıkar.

İlm-i himya: Teshir (boyun eğdirme) ilimleri türündendir ve o riyâzât (nefsî perhizler) ve azâim (büyü sözleri) ve dualara devam etme vasıtasıyla gezegenlerin kuvvetlerini boyun eğdirmekten ibarettir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretleri Havzu'l-Hayât ismindeki eserinde bu konuda açıklamalar vardır.

İlm-i simya: Birtakım hayallerdir ki, bazı ameller vasıtasıyla hazır bulunanların hayal gücünde tasarruf eder ve seyircilerin gözüne hayali misaller ortaya çıkar ki, onun dışarıda varlığı olmaz.

İlm-i rimya: Buna "nîrencât" (şaşırtıcı hileler) da derler. Bu fennin ehli, yeryüzü cevherlerinin kuvvetlerini birbiriyle karıştırırlar ve ondan bir fiil ortaya çıkar ve bir eser görünür ki, acayip ve garip olur. Örneğin kara yılanın derisinden bir fitil yapılıp neft yağıyla yeşil veya kara renkli kandil içinde yakılırsa, evin içerisi kara yılanla dolu görünür imiş. (Hindistan'da basılmış Matla'u'l-Ulûm Mecma'u'l-Fünûn ismindeki kitaptan özetlenmiştir.)

Şimdi Firavun'un sihirbazlarının yaptığı sihirlerin simya ve limya türlerinden olduğu çıkarılır. Akıl, sebebi gizli olan her bir şeyi acayip gördüğü vakit, olağanüstü kabul eder. Bu sebeple sihir bir tür olağanüstü olduğu gibi, mucize ve evliya kerametleri de olağanüstüdür. Ancak mucizenin dışarıda varlığı olur ve hakikattir ve gözbağcılık değildir. Fakat sihir birtakım hayallerden ibaret olup dışarıda varlığı yoktur ve gözbağcılıktır. Onun için bu sihirbazlar hakkında ayet-i kerimede سَحَرُوا أعين الناس (A'râf, 7/116) ["İnsanların gözlerini büyülediler"] ve يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ (Tâhâ, 20/66) ["Büyüleri sayesinde kendisine görünüyor"] buyurulur. İşittiğimiz bazı olaylara nazaran sihrin yukarıda zikrettiğimiz türlerinden bazılarının Hindistan'daki fakirler arasında bilindiği anlaşılmaktadır. İngiliz gazetelerinin yazmış olduğu Hindistan'daki bir olay burada anlatılmaya değerdir: İngiliz subaylarından birisi bir Hintlinin kızına musallat olmuş; vazgeçmesi ailesi tarafından rica edilmiş ise de subay kulak asmamış. Kızın babası fakirlerden birisine başvurarak subaydan şikayet etmiş. Fakir subaya bu musallattan vazgeçmediği takdirde, kendisini kaplan yapacağını söylemiş, subay alay edip musallatına devam etmiş. Bir gün subay birliğinden kaybolmuş; aramışlar, bulamamışlar. Ve o sıralarda şehrin sınırına yakın bir yere kadar bir kaplanın geldiği ve halkın korktuğu söylentisi ortaya çıkmış; hükümet bunu takip için bir jandarma müfrezesi görevlendirmiş. Kaplanı görüp derhal ateş etmişler ve kaplan vurulduğu vakit, “Nihayet bana kıydınız mı?” diye bir feryat kopmuş; ve kaplan postu içinden İngiliz subayının ruhsuz bir halde çıktığını görmüşler. İşte beyt-i şeriflerde sihirbazların aydan süt sağmaları ve küpe binmeleri ve ay ışığını kumaş gibi gösterip ölçerek satmaları hep bu kabildendir.

"Sîm-bürde" ibâresi evvelki beytin mütemmimidir. Ya'nî "Ay aydınlığını kumaş şeklinde gösterip, müşteriye satmışlar ve mukābilinde gümüş para al- mışlardır. Müşteri bu hâle vakıf olunca hayretinden elini yanaklarına vurmuştur."

Ma'lûm olsun ki, sihrin envâ'ı çoktur; ve sebebi fen ve akıldan gizli olan her bir hadiseye sihir denir; ve alelumûm ulûm iki nevi'dir: Birisi celî, dîğeri hafidir. Celîsi ulûm-ı mütedâvileden ibârettir. Ve hafisi odur ki, bunu bilenler nâmahremlerin nazarından dâimâ gizli tutmuşlardır. Bunlara "hamse-i muhtefiye" derler. Ve bu beş ilm-i hafî, “kîmya","lîmyâ”, “hîmyâ”, “sîmyâ” ve "rîmya"dır.

Ve kimya dahi iki nevi'dir: Birisi ulûm-ı celiyyeden ve mütedâviledendir. Diğeri ulûm-ı hafiyyeden ve esrâr-ı ilâhiyyeden olup, esrâr-ı gayb mahremlerinden başkalarının bilmesinde mazarrat-ı âmme vardır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: “Kîmyâ ve sîmyâ ve rîmyâ bu, evliyânın zâtının gayrine olmaz."

Bu ilim vâsıtasıyla "iksîr" denilen bir madde elde edilip, ma'deniyât-ı nâkısa altın ma'den-i kâmiline kalb olunur.

İlm-i lîmya: Kuvâ-yı fâile-i ulviyyâtın, kuvâ-yı münfaile-i süfliyât ile imtizâcından ibarettir ki, o da esmâ ve tılısmâttır. O efâl ile amel sebebiyle acîb ve garîb âsâr zahir olur.

İlm-i hîmyâ: Ilm-i teshîrât nev'indendir ve o riyâzât ve müdâvemet-i azâim ve daavât vâsıtasıyla kuvâ-yı seyyârâtı musahhar kılmaktan ibârettir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretleri Havzu'l-Hayât ismindeki eserinde bu babda îzâhât vardır.

İlm-i sîmyâ: Birtakım hayallerdir ki, ba'zı ameller vâsıtasıyla hâzirûnun kuvve-i mütehayyilesinde tasarruf eder ve temâşâgerlerin nazarına misâlât-ı hayâliyye zâhir olur ki, onun hâricde vücûdu olmaz.

İlm-i rîmyâ: Buna "nîrencât" da derler. Bu fennin ehli, cevâhir-i arzıyye kuvvetlerini yekdîğeriyle imtizâc ettirirler ve ondan bir fiil zahir olur ve bir eser görünür ki, acîb ve garîb olur. Meselâ kara yılanın derisinden bir fitil yapılıp neft yağıyla yeşil veya kara renkli kandil içinde yakılırsa, evin içerisi kara yılanla dolu görünür imiş. (Hindistan'da matbû' Matla'u'l-Ulûm Mecma'u'l-Fünûn ismindeki kitaptan hulâsadır.)

İmdi Fir'avn'ın sihirbazlarının yaptığı sihirlerin sîmyâ ve lîmyâ nevi'lerinden olduğu istidlâl olunur. Akıl, sebeb-i hafi olan her bir şeyi acib gördüğü vakit, hârikulâde addeder. Binâenaleyh sihir bir nevi' hârika olduğu gibi, mışlardır. Müşteri bu hâle vakıf olunca hayretinden elini yanaklarına vur-muştur."

Ma'lûm olsun ki, sihrin envâ'ı çoktur; ve sebebi fen ve akıldan gizli olan her bir hadiseye sihir denir; ve alelumûm ulûm iki nevi'dir: Birisi celî, dîğeri hafidir. Celîsi ulûm-ı mütedâvileden ibârettir. Ve hafisi odur ki, bunu bilenler nâmahremlerin nazarından dâimâ gizli tutmuşlardır. Bunlara "hamse-i muh-tefiye" derler. Ve bu beş ilm-i hafî, “kîmya","lîmyâ”, “hîmyâ”, “sîmyâ” ve "rîmya"dır.

Ve kimya dahi iki nevi'dir: Birisi ulûm-ı celiyyeden ve mütedâviledendir. Diğeri ulûm-ı hafiyyeden ve esrâr-ı ilâhiyyeden olup, esrâr-ı gayb mahrem-lerinden başkalarının bilmesinde mazarrat-ı âmme vardır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar:

“Kîmyâ ve sîmyâ ve rîmyâ bu, evliyânın zâtının gayrine olmaz."

Bu ilim vâsıtasıyla "iksîr" denilen bir madde elde edilip, ma'deniyât-ı nâ-kısa altın ma'den-i kâmiline kalb olunur.

İlm-i lîmya: Kuvâ-yı fâile-i ulviyyâtın, kuvâ-yı münfaile-i süfliyât ile im-tizâcından ibarettir ki, o da esmâ ve tılısmâttır. O efâl ile amel sebebiyle acīb ve garīb âsâr zahir olur.

İlm-i hîmyâ: Ilm-i teshîrât nev'indendir ve o riyâzât ve müdâvemet-i azâ-im ve daavât vâsıtasıyla kuvâ-yı seyyârâtı musahhar kılmaktan ibârettir. Ce-nâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretleri Havzu'l-Hayât ismindeki ese-rinde bu babda îzâhât vardır.

İlm-i sîmyâ: Birtakım hayallerdir ki, ba'zı ameller vâsıtasıyla hâzirûnun kuvve-i mütehayyilesinde tasarruf eder ve temâşâgerlerin nazarına misâlât-ı hayâliyye zâhir olur ki, onun hâricde vücûdu olmaz.

İlm-i rîmyâ: Buna "nîrencât" da derler. Bu fennin ehli, cevâhir-i arzıyye kuvvetlerini yekdîğeriyle imtizâc ettirirler ve ondan bir fiil zahir olur ve bir eser görünür ki, acîb ve garîb olur. Meselâ kara yılanın derisinden bir fitil ya-pılıp neft yağıyla yeşil veya kara renkli kandil içinde yakılırsa, evin içerisi ka-ra yılanla dolu görünür imiş. (Hindistan'da matbû' Matla'u'l-Ulûm Mec-ma'u'l-Fünûn ismindeki kitaptan hulâsadır.)

İmdi Fir'avn'ın sihirbazlarının yaptığı sihirlerin sîmyâ ve lîmyâ nevi'lerin-den olduğu istidlâl olunur. Akıl, sebeb-i hafi olan her bir şeyi acib gördüğü vakit, hârikulâde addeder. Binâenaleyh sihir bir nevi' hârika olduğu gibi, mu'cize ve kerâmât-ı evliyâ dahi hârikadır. Ancak mu'cizenin hâriçde vücûdu olur ve hakîkattir ve gözbağcılık değildir. Fakat sihir birtakım hayâlâtdan ibâret olup hâriçde vûcûdu yoktur ve gözbağcılıktır. Onun için bu sihirbazlar hakkında âyet-i kerîmede سَحَرُوا أعين الناس (A'râf, 7/116) ["İnsanların gözlerini büyülediler"] ve يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ (Tâhâ, 20/66) ["Büyüleri sâyesinde kendisine görünüyor"] buyurulur. İşittiğimiz ba'zı hâdisâta nazaran sihrin yukarıda zikr ettiğimiz envâ'ından ba'zılarının Hindistan'daki fakirler arasında ma'lûm olduğu anlaşılmaktadır. İngiliz gazetelerinin yazmış olduğu Hindistan'daki bir hâdise burada şâyân-ı nakildir: İngiliz zâbitlerinden birisi bir Hintlinin kızına musallat olmuş; vazgeçmesi ailesi tarafından ricâ edilmiş ise de zâbit kulak asmamış. Kızın pederi fakirlerden birisine müracaatla zâbitten şikâyet etmiş. Fakîr zâbite bu tasalluttan vazgeçmediği takdirde, kendisini kaplan yapacağını söylemiş, zâbit istihzâ edip tasallutuna devam etmiş. Bir gün zâbit kıt'asından kaybolmuş; aramışlar, bulamamışlar. Ve o sıralarda şehrin hudûduna yakın bir mahalle kadar bir kaplanın geldiği ve halkın korktuğu şâyiası zuhûr etmiş; hükûmet bunu ta'kib için bir jandarma müfrezesi ta'yîn etmiş. Kaplanı görüp derhal ateş etmişler ve kaplan vurulduğu vakit, “Nihâyet bana kıydınız mı?” diye bir feryâd kopmuş; ve kaplan postu içinden İngiliz zâbitinin bî-rûh bir halde çıktığını görmüşler. İşte beyt-i şerîflerde sâhirlerin aydan süt sağmaları ve küpe binmeleri ve ay ışığını kumaş gibi gösterip ölçerek satmaları hep bu kabildendir.

1163. Böyle yüz binlerce sihirbazlıkta münşî idiler ve revî gibi değil idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1163. Böyle yüz binlerce sihirbazlıkta yaratıcı idiler ve rivayet edici gibi değildiler.

"Münşî," icat eden ve yeni bir şey ortaya koyan anlamındadır. "Revî" rivayet eden anlamında olduğu gibi, şairler teriminden olup, kafiyenin son harfine denir. Bazıları "revî"ye kafiye de demişlerdir; ve kafiye arkadan gelen anlamında olup bağlılık anlamı içerir. Yani "Bu iki sihirbaz delikanlı sihrin mucidi ve yeni bir şey ortaya koyanı idiler, yoksa öğrendiklerini rivayet eden veya bir ustaya tabi olan değildiler" demek olur.

“Münşî,” mûcid ve muhteri' ma'nâsınadır. “Revî” rivâyet edici ma'nâsına olduğu gibi, şuarâ ıstılâhından olup, kāfiyenin son harfine ıtlak olunur. Ba'zılan "revî'ye kafiye de demişlerdir; ve kafiye arkadan [gelen] ma'nâsına olup tebaiyyet ma'nâsı mündemicdir. Ya'nî "Bu iki sihirbaz delikanlı sihrin mûcidi ve muhteri'i idiler, yoksa öğrendiklerini rivâyet edici veyâhud bir üstâda tâbi' değil idiler" demek olur.

1164. Vaktaki şahın haberi onlara geldi, böyle diye ki, şimdi şah sizden çare isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1164. Şahın haberi onlara geldiğinde, şöyle dedi: "Şimdi şah sizden çare bekliyor."

Peygamberlerin mucizeleri ve evliyanın kerametleri de olağanüstüdür. Ancak mucizenin dışarıda varlığı olur ve gerçektir, gözbağcılık değildir. Fakat sihir, birtakım hayallerden ibaret olup dışarıda varlığı yoktur ve gözbağcılıktır.

Bu sebeple, bu sihirbazlar hakkında ayet-i kerimede "İnsanların gözlerini büyülediler" (A'râf, 7/116) ve "Büyüleri sâyesinde kendisine görünüyor" (Tâhâ, 20/66) buyurulur.

İşittiğimiz bazı olaylara göre, sihrin yukarıda zikrettiğimiz türlerinden bazılarının Hindistan'daki fakirler arasında bilindiği anlaşılmaktadır. İngiliz gazetelerinin yazmış olduğu Hindistan'daki bir olay burada anlatılmaya değerdir: İngiliz subaylarından biri bir Hintlinin kızına musallat olmuş; vazgeçmesi ailesi tarafından rica edilmişse de subay kulak asmamış. Kızın babası fakirlerden birine başvurarak subaydan şikayet etmiş. Fakir, subaya bu musallat olmaktan vazgeçmediği takdirde, kendisini kaplan yapacağını söylemiş, subay alay edip musallat olmaya devam etmiş. Bir gün subay birliğinden kaybolmuş; aramışlar, bulamamışlar. Ve o sıralarda şehrin sınırına yakın bir yere kadar bir kaplanın geldiği ve halkın korktuğu söylentisi ortaya çıkmış; hükümet bunu takip etmek için bir jandarma müfrezesi görevlendirmiş. Kaplanı görüp derhal ateş etmişler ve kaplan vurulduğu zaman, "Nihayet bana kıydınız mı?" diye bir feryat kopmuş; ve kaplan postu içinden İngiliz subayının cansız bir halde çıktığını görmüşler.

İşte bu beyitlerde sihirbazların aydan süt sağmaları ve küpe binmeleri ve ay ışığını kumaş gibi gösterip ölçerek satmaları hep bu türdendir.

mu'cize ve kerâmât-ı evliyâ dahi hârikadır. Ancak mu'cizenin hâriçde vücûdu olur ve hakîkattir ve gözbağcılık değildir. Fakat sihir birtakım hayâlâtdan ibâret olup hâriçde vûcûdu yoktur ve gözbağcılıktır.

Onun için bu sihirbazlar hakkında âyet-i kerîmede سَحَرُوا أعين الناس (A'râf, 7/116) ["İnsanların gözlerini büyülediler"] ve يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ (Tâhâ, 20/66) ["Büyüleri sâyesinde kendisine görünüyor"] buyurulur.

İşittiğimiz ba'zı hâdisâta nazaran sihrin yukarıda zikr ettiğimiz envâ'ından ba'zılarının Hindistan'daki fakirler arasında ma'lûm olduğu anlaşılmaktadır. İngiliz gazetelerinin yazmış olduğu Hindistan'daki bir hâdise burada şâyân-ı nakildir: İngiliz zâbitlerinden birisi bir Hintlinin kızına musallat olmuş; vazgeçmesi âilesi tarafından ricâ edilmiş ise de zâbit kulak asmamış. Kızın pederi fakirlerden birisine mürâcaatla zâbitten şikâyet etmiş. Fakîr zâbite bu tasalluttan vazgeçmediği takdirde, kendisini kaplan yapacağını söylemiş, zâbit istihzâ edip tasallutuna devâm etmiş. Bir gün zâbit kıt'asından kaybolmuş; aramışlar, bulamamışlar. Ve o sıralarda şehrin hudûduna yakın bir mahalle kadar bir kaplanın geldiği ve halkın korktuğu şâyiası zuhûr etmiş; hükûmet bunu ta'kîb için bir jandarma müfrezesi ta'yîn etmiş. Kaplanı görüp derhal ateş etmişler ve kaplan vurulduğu vakit, “Nihâyet bana kıydınız mı?” diye bir feryâd kopmuş; ve kaplan postu içinden İngiliz zâbitinin bî-rûh bir halde çıktığını görmüşler.

İşte beyt-i şerîflerde sâhirlerin aydan süt sağmaları ve küpe binmeleri ve ay ışığını kumaş gibi gösterip ölçerek satmaları hep bu kabildendir.

1163. Böyle yüz binlerce sihirbazlıkta münşî idiler ve revî gibi değil idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1163. Böyle yüz binlerce sihirbazlıkta mucit idiler ve rivayet eden gibi değildiler.

"Münşî", icat eden ve yeni bir şey ortaya koyan anlamındadır. "Revî" rivayet edici anlamında olduğu gibi, şairler teriminden olup, kafiyenin son harfine denir. Bazıları "revî"ye kafiye de demişlerdir; ve kafiye arkadan gelen anlamında olup tâbi olma anlamı içerir. Yani "Bu iki sihirbaz delikanlı sihrin mucidi ve yeni bir şey ortaya koyanı idiler, yoksa öğrendiklerini rivayet edici veyahut bir ustaya tâbi değildiler" demek olur.

“Münşî,” mûcid ve muhteri' maʼnâsınadır. “Revî" rivâyet edici ma'nâsına olduğu gibi, şuarâ ıstılâhından olup, kāfiyenin son harfine ıtlak olunur. Ba'zıları "revî'ye kafiye de demişlerdir; ve kafiye arkadan [gelen] ma'nâsına olup tebaiyyet ma'nâsı mündemicdir. Ya'nî "Bu iki sihirbaz delikanlı sihrin mûcidi ve muhteri'i idiler, yoksa öğrendiklerini rivâyet edici veyâhud bir üstâda tabi' değil idiler" demek olur.

1164. Vaktaki şahın haberi onlara geldi, böyle diye ki, şimdi şah sizden çare isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1164. Şahın haberi onlara geldiğinde, şimdi şahın sizden çare isteyeceğini söyledi.

1165. Ondan dolayı ki, iki fakîr geldiler, şâhın üzerine ve onun köşkü üzerine mevkib vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1165. Ondan dolayı ki, iki fakir geldiler, şahın üzerine ve onun köşkü üzerine ordu kurdular.

Yani "Musa ve Harun isimlerinde şehre iki fakir adam geldi; şah aleyhine çıktılar ve onun üzerine asker çektiler." "Mevkib" ordu demektir. Kastedilen, Firavun'un ordusunu korkutan ejderhadır; nasıl ki ileride açıklanır.

Ya'nî “Mûsâ ve Hârûn isimlerinde şehre iki fakîr adam geldi; şâh aleyhine hurûc ettiler ve onun üzerine asker çektiler." "Mevkib" ordu demektir. Murâd, Fir'avn'ın ordusunu tedhîş eden ejderhâdır; nitekim âtîde îzâh buyurulur.

1166. Onlar ile beraber bir asâdan başkası yoktur ki, onun emriyle ejderha olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1166. Onlar ile beraber bir asâdan başkası yoktur ki, onun emriyle ejderha olur.

Onlar ile beraber, Hz. Mûsâ'nın emriyle ejderha olan bir asâdan başka bir şey yoktur.

Onlar ile beraber, Hz. Mûsâ'nın emriyle ejderha olan bir asâdan başka bir şey yoktur.

1167. Padişah ve asker hep çaresiz oldular; bu iki kimseden hep efgāna geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1167. Padişah ve asker hep çaresiz oldular; bu iki kimseden hep feryat ettiler.

Padişah ve askeri hep âciz kalıp, bu iki kişinin elinden hepsi feryat ettiler.

Pâdişâh ve askeri hep âciz kalıp, bu iki kimsenin elinden cümlesi feryâd ettiler.

1168. Sihirbazlıkta bir çare lâzım; tâ ola ki, bu iki sâhirden can götüresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1168. Sihirbazlıkta bir çare lâzım; tâ ki bu iki sihirbazdan canını kurtarabilesin.

"Berî" kelimesi muzari fiilin muhatap kipi olduğuna göre, haber getiren adamın sihirbazlardan birine hitabı olduğundan, tekil olarak kullanılmıştır. Yani, "Ola ki sihirbazlık işinde yapacağın bir ustalık ile, bu iki sihirbazın elinden canını kurtarasın." Bazıları "Berî" kelimesindeki "yâ" harfini masdarlık (fiil ismi yapma) anlamında almışlardır; bu durumda anlam "Tâ ki bu iki sihirbazdan can kurtarma olsun" demek olur.

"Berî" sîga-i muzâri'in muhâtabı olduğuna göre, haber getiren adamın sâhirlerden birine hitâbı olduğundan, müfred olarak isti'mâl buyurulmuştur. Ya'nî, "Ola ki sâhirlik emrinde yapacağın bir san'at ile, bu iki sihirbazın elinden can kurtarasın." Ba'zıları "Berî" deki "yâ"yı masdariyyet ma'nâsına almışlardır; bu sûretde ma'nâ "Tâ ki bu iki sâhirden can götürücülük olsun" demek olur.

1169. Vaktaki o iki sâhire bu haberi verdi, her ikisinin kalbine korku ve bir muhabbet düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1169. O iki sihirbaz bu haberi verdiğinde, her ikisinin kalbine korku ve bir sevgi düştü.

O iki sihirbaz bu haberi işitince, kalplerinde birbirine zıt iki duygu ortaya çıktı; bunlar da korku ve sevgi idi. Onların sihirde usta ve yetenekli olmaları sebebiyle yenileceklerinden korktular; ve bir asa ile Firavun'u ve askerini korkutacak kadar ustalık gösterdiklerinden dolayı meslektaşlık itibarıyla da sevgi hissettiler.

O iki sihirbaz bu haberi işitince, kalblerinde birbirine zıd iki duygu peydâ oldu; onlar da korku ve muhabbet idi. Onların sihirde mâhir ve üstâd olmaları hasebiyle mağlûb olacaklarından korktular; ve bir asâ ile Fir'avn'ı ve askerini tedhîş edecek kadar mahâret gösterdiklerinden dolayı meslektaşlık i'tibâriyle de muhabbet hissettiler.

1165. Ondan dolayı ki, iki fakîr geldiler, şâhın üzerine ve onun köşkü üzerine mevkib vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1165. Ondan dolayı ki, iki fakir geldiler, şahın üzerine ve onun köşkü üzerine ordu kurdular.

Yani "Musa ve Harun isimlerinde şehre iki fakir adam geldi; şah aleyhine çıktılar ve onun üzerine asker çektiler." "Mevkib" ordu demektir. Kastedilen, Firavun'un ordusunu korkutan ejderhadır; nasıl ki ileride açıklanır.

Ya'nî “Mûsâ ve Hârûn isimlerinde şehre iki fakîr adam geldi; şâh aleyhine hurûc ettiler ve onun üzerine asker çektiler." "Mevkib" ordu demektir. Murâd, Fir'avn'ın ordusunu tedhîş eden ejderhâdır; nitekim âtîde îzâh buyurulur.

1166. Onlar ile beraber bir asâdan başkası yoktur ki, onun emriyle ejderha olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1166. Onlar ile beraber bir asâdan başkası yoktur ki, onun emriyle ejderha olur.

Onlar ile beraber, Hz. Mûsâ'nın emriyle ejderha olan bir asâdan başka bir şey yoktur.

Onlar ile beraber, Hz. Mûsâ'nın emriyle ejderha olan bir asâdan başka bir şey yoktur.

1167. Padişah ve asker hep çaresiz oldular; bu iki kimseden hep efgāna geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1167. Padişah ve asker hep çaresiz oldular; bu iki kimseden hep feryat ettiler.

Padişah ve askeri hep âciz kalıp, bu iki kişinin elinden hepsi feryat ettiler.

Pâdişâh ve askeri hep âciz kalıp, bu iki kimsenin elinden cümlesi feryâd ettiler.

1168. Sihirbazlıkta bir çare lâzım; tâ ola ki, bu iki sâhirden can götüresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1168. Sihirbazlıkta bir çare lâzım; tâ ki bu iki sihirbazdan canını kurtarabilesin.

"Berî" kelimesi muzari fiilin muhatap kipi olduğuna göre, haber getiren adamın sihirbazlardan birine hitabı olduğundan, tekil olarak kullanılmıştır. Yani, "Ola ki sihirbazlık işinde yapacağın bir ustalık ile, bu iki sihirbazın elinden canını kurtarasın." Bazıları "Berî" kelimesindeki "yâ" harfini masdarlık (fiil ismi yapma) anlamında almışlardır; bu durumda anlam "Tâ ki bu iki sihirbazdan can kurtarma olsun" demek olur.

"Berî" sîga-i muzâri'in muhâtabı olduğuna göre, haber getiren adamın sâhirlerden birine hitâbı olduğundan, müfred olarak isti'mâl buyurulmuştur. Ya'nî, "Ola ki sâhirlik emrinde yapacağın bir san'at ile, bu iki sihirbazın elinden can kurtarasın." Ba'zıları "Berî" deki "yâ"yı masdariyyet ma'nâsına almışlardır; bu sûretde ma'nâ "Tâ ki bu iki sâhirden can götürücülük olsun" demek olur.

1169. Vaktaki o iki sâhire bu haberi verdi, her ikisinin kalbine korku ve bir muhabbet düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1169. O iki sihirbaz bu haberi verdiğinde, her ikisinin kalbine korku ve bir sevgi düştü.

O iki sihirbaz bu haberi işitince, kalplerinde birbirine zıt iki duygu ortaya çıktı; bunlar da korku ve sevgi idi. Onların sihirde usta ve yetenekli olmaları sebebiyle yenileceklerinden korktular; ve bir asa ile Firavun'u ve askerini korkutacak kadar ustalık gösterdiklerinden dolayı meslektaşlık itibarıyla da sevgi hissettiler.

O iki sihirbaz bu haberi işitince, kalblerinde birbirine zıd iki duygu peydâ oldu; onlar da korku ve muhabbet idi. Onların sihirde mâhir ve üstâd olmaları hasebiyle mağlûb olacaklarından korktular; ve bir asâ ile Fir'avn'ı ve askerini tedhîş edecek kadar mahâret gösterdiklerinden dolayı meslektaşlık i'tibâriyle de muhabbet hissettiler.

1170. Vaktaki cinsiyyet damarı hareket tuttu, taaccübden dolayı başlarını dizleri üzerine koydular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1170. Cinsiyet damarı hareket edince, şaşkınlıktan dolayı başlarını dizleri üzerine koydular.

Sihirbazlık hususundaki cinsiyet damarına hareket arız olduğu için, o iki sihirbaz delikanlı, dervişler usulünce oturdukları yerde dizlerini dikip, başlarını da dizleri üzerine koydular ve işittikleri habere şaşkınlıklarından dolayı düşünme vaziyetini aldılar.

Sihirbazlık husûsundaki cinsiyyet damarına hareket ârız olduğu için, o iki sâhir delikanlı dervişler usûlünce oturdukları yerde dizlerini dikip, başlarını da dizleri üzerine koydular ve işittikleri habere taaccüblerinden dolayı düşünmek vaz'iyyetini aldılar.

1171. Çünkü sufînin mektebi dizdir; hall-i müşkil için iki diz sâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1171. Çünkü sufinin okulu dizdir; zorluğu çözmek için iki diz sihirbazdır.

Yani, "Kalbi mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) ve nefsanî düşüncelerden arınmış olan sufilerin okulu ve eğitim yeri dizlerinin üzeridir. Oturup dizlerini dikerler ve başlarını da dizleri üzerine koyarlar; ondan sonra gayb (görünmeyen âlem) tarafından kalplerine gelecek ilhamları beklerler. Bu sebeple böyle bir kimse için zorlukları çözme konusunda iki dizin üzeri usta bir sihirbazdır." Bu hususta Efdalüddîn Hâkānî'nin: Matla'ıyla başlayan uzun bir kasidesi vardır. Burada tercüme ve şerhi uzun olur.

Ya'nî, "Kalbi mâsivâdan ve havâtır-ı nefsâniyyeden sâf olan sûfilerin mektebi ve ta'lîmhânesi dizlerinin üzeridir. Oturup dizlerini dikerler ve başlarını da dizleri üzerine koyarlar; ondan sonra cânib-i gaybdan kalblerine gelecek vâridâta muntazır olurlar. Binâenaleyh böyle bir kimse için hall-i müşkilât hususunda iki dizin üzeri mâhir bir sâhirdir." Bu husûsda Efdalüddîn Hâkānî'nin: Matla'ıyla başlayan uzun bir kasîdesi vardır. Burada tercüme ve şerhi uzun olur.

## İki sâhirin babalarını mezardan çağırması ve hakîkat hakkında pederlerinin rûhundan suâli

1172. Ondan sonra dediler ki: "Ey anamız, gel! Babamızın mezarı hani? Sen bize yol göster!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1172. Ondan sonra dediler ki: "Ey anamız, gel! Babamızın mezarı nerede? Sen bize yol göster!"

1170. Vaktaki cinsiyyet damarı hareket tuttu, taaccübden dolayı başlarını dizleri üzerine koydular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1170. Cinsiyet damarı hareket edince, şaşkınlıktan dolayı başlarını dizleri üzerine koydular.

Sihirbazlık hususundaki cinsiyet damarına hareket arız olduğu için, o iki sihirbaz delikanlı, dervişler usulünce oturdukları yerde dizlerini dikip, başlarını da dizleri üzerine koydular ve işittikleri habere şaşkınlıklarından dolayı düşünme vaziyetini aldılar.

Sihirbazlık husûsundaki cinsiyyet damarına hareket ârız olduğu için, o iki sâhir delikanlı dervişler usûlünce oturdukları yerde dizlerini dikip, başlarını da dizleri üzerine koydular ve işittikleri habere taaccüblerinden dolayı düşünmek vaz'iyyetini aldılar.

1171. Çünkü sufînin mektebi dizdir; hall-i müşkil için iki diz sâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1171. Çünkü sufinin okulu dizdir; zorluğu çözmek için iki diz sihirbazdır.

Yani, "Kalbi dünya işlerinden ve nefse ait düşüncelerden arınmış olan sufilerin okulu ve eğitim yeri dizlerinin üzeridir. Oturup dizlerini dikerler ve başlarını da dizleri üzerine koyarlar; ondan sonra gayb tarafından kalplerine gelecek ilhamlara (vâridât) beklerler. Bu sebeple böyle bir kimse için zorlukları çözme konusunda iki dizin üzeri usta bir sihirbazdır." Bu konuda Efdalüddîn Hâkānî'nin: Matla'ıyla başlayan uzun bir kasidesi vardır. Burada tercüme ve şerhi uzun olur.

Ya'nî, "Kalbi mâsivâdan ve havâtır-ı nefsâniyyeden sâf olan sûfilerin mektebi ve ta'lîmhânesi dizlerinin üzeridir. Oturup dizlerini dikerler ve başlarını da dizleri üzerine koyarlar; ondan sonra cânib-i gaybdan kalblerine gelecek vâridâta muntazır olurlar. Binâenaleyh böyle bir kimse için hall-i müşkilât hususunda iki dizin üzeri mahir bir sâhirdir." Bu husûsda Efdalüddîn Hâkānînin: Matla'ıyla başlayan uzun bir kasîdesi vardır. Burada tercüme ve şerhi uzun olur.

## İki sâhirin babalarını mezardan çağırması ve hakîkat hakkında pederlerinin rûhundan suâli

1172. Ondan sonra dediler ki: "Ey anamız, gel! Babamızın mezarı hani? Sen bize yol göster!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1172. Ondan sonra dediler ki: "Ey anamız, gel! Babamızın mezarı nerede? Sen bize yol göster!"

1173. Onları onun mezarına götürdü; yol gösterdi. İmdi şah için üç gün oruç tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1173. Onları onun mezarına götürdü; yol gösterdi. Şimdi şah için üç gün oruç tuttular.

"Anaları bu sihirbazları, babalarının mezarına götürdü ve yol gösterdi; onlar da şahın bu işi için üç gün oruç tutmak suretiyle riyâzât (nefsî perhizler) yaptılar ve yemek yemediler." Riyâzâtlarına bakılırsa, bu sihirbazların yukarıda açıklanan simya ilmine de vakıf oldukları anlaşılır.

"Anaları bu sâhirleri, babalarının mezarına götürdü ve yol gösterdi; onlar da şâhın bu işi için üç gün oruç tutmak sûretiyle riyâzet ettiler ve yemek yemediler." Riyâzetlerine bakılırsa, bu sâhirlerin yukarıda îzah olunan ilm-i hîmyâya da vakıf oldukları anlaşılır.

1174. Ondan sonra dediler: "Ey baba! Şah bize korkudan dolayı bir haber gönderdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1174. Ondan sonra dediler: "Ey baba! Şah bize korkudan dolayı bir haber gönderdi."

1175. "Ki, iki adam onu dara getirmişlerdir. Onun yüzünün suyunu asker önünde götürmüşlerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1175. "Ki, iki adam onu dara getirmişlerdir. Onun yüzünün suyunu asker önünde götürmüşlerdir."

Bize gönderdiği haberde demiştir ki: "İki adam çıkıp onu sıkıştırmış ve onun namusunu ve haysiyetini askerleri önünde berbat etmiştir."

Bize gönderdiği haberde demiştir ki: "İki adam çıkıp onu tazyîk etmiş ve onun nâmûsu ve haysiyetini askerleri önünde berbâd etmiştir."

1176. "Onlar ile beraber asâdan başka, silâh ve asker yoktur; ve asada bir şûr ve şer vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1176. "Onlarla beraber asadan başka silah ve asker yoktur; ve asada bir şer ve kötülük vardır."

1177. "Sen doğruların cihanına gitmişsin; gerçi sûretde bir toprakta uyumuşsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1177. "Sen doğruların cihanına gitmişsin; gerçi sûretde bir toprakta uyumuşsun."

"Ey baba! Sen şimdi hakikat âlemindesin; her ne kadar görünüşte bir toprak içinde her şeyden habersiz bir hâlde yatıp uyumuş görünürsün.”

"Ey baba! Sen şimdi hakikat âlemindesin; her ne kadar sûretde bir toprak içinde her şeyden bî-haber bir halde yatıp uyumuş görünürsün.”

1178. "Eğer o, sihir ise ve eğer Huda'ya mensub olur ise, ey babanın canı, bize haber ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1178. "Eğer o, sihir ise ve eğer Allah'a ait ise, ey babanın canı, bize haber ver!"

"Eğer bu asa olayı sihir ise; ve eğer ilâhî bir mucize ise, ey babamızın ruhu, bize haber ver!" Bu kıssaya göre, şu an batıda yaygın olan ruh çağırma ameliyesinin kadim olduğu anlaşılır.

"Eğer bu hâdise-i asâ sihir ise; ve eğer ilâhî bir mu'cize ise, ey babamızın rûhu, bize haber ver!" Bu kıssaya nazaran elyevm garbda şâyi' olan celb-i ervâh ameliyyesinin kadîm olduğu anlaşılır.

1173. Onları onun mezarına götürdü; yol gösterdi. İmdi şah için üç gün oruç tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1173. Onları onun mezarına götürdü; yol gösterdi. Şimdi şah için üç gün oruç tuttular.

"Anaları bu sihirbazları, babalarının mezarına götürdü ve yol gösterdi; onlar da şahın bu işi için üç gün oruç tutmak suretiyle riyâzât (nefsî perhizler) yaptılar ve yemek yemediler." Riyâzâtlarına bakılırsa, bu sihirbazların yukarıda açıklanan simya ilmine de vakıf oldukları anlaşılır.

"Anaları bu sâhirleri, babalarının mezarına götürdü ve yol gösterdi; onlar da şâhın bu işi için üç gün oruç tutmak sûretiyle riyâzet ettiler ve yemek yemediler." Riyâzetlerine bakılırsa, bu sâhirlerin yukarıda îzah olunan ilm-i hîmyâya da vakıf oldukları anlaşılır.

1174. Ondan sonra dediler: "Ey baba! Şah bize korkudan dolayı bir haber gönderdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1174. Ondan sonra dediler: "Ey baba! Şah bize korkudan dolayı bir haber gönderdi."

1175. "Ki, iki adam onu dara getirmişlerdir. Onun yüzünün suyunu asker önünde götürmüşlerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1175. "Ki, iki adam onu dara getirmişlerdir. Onun yüzünün suyunu asker önünde götürmüşlerdir."

Bize gönderdiği haberde demiştir ki: "İki adam çıkıp onu sıkıştırmış ve onun namusunu ve haysiyetini askerleri önünde berbat etmiştir."

Bize gönderdiği haberde demiştir ki: "İki adam çıkıp onu tazyîk etmiş ve onun nâmûsu ve haysiyetini askerleri önünde berbâd etmiştir."

1176. "Onlar ile beraber asâdan başka, silâh ve asker yoktur; ve asada bir şûr ve şer vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1176. "Onlarla beraber asadan başka silah ve asker yoktur; ve asada bir şer ve kötülük vardır."

1177. "Sen doğruların cihanına gitmişsin; gerçi sûretde bir toprakta uyumuşsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1177. "Sen doğruların cihanına gitmişsin; gerçi sûretde bir toprakta uyumuşsun."

"Ey baba! Sen şimdi hakikat âlemindesin; her ne kadar görünüşte bir toprak içinde her şeyden habersiz bir hâlde yatıp uyumuş görünürsün.”

"Ey baba! Sen şimdi hakikat âlemindesin; her ne kadar sûretde bir toprak içinde her şeyden bî-haber bir halde yatıp uyumuş görünürsün.”

1178. "Eğer o, sihir ise ve eğer Huda'ya mensub olur ise, ey babanın canı, bize haber ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1178. "Eğer o, sihir ise ve eğer Allah'a ait olursa, ey babanın canı, bize haber ver!"

"Eğer bu asa olayı sihir ise; ve eğer ilahi bir mucize ise, ey babamızın ruhu, bize haber ver!"

Bu kıssaya göre, şu anda batıda yaygın olan ruh çağırma ameliyesinin eski olduğu anlaşılır.

"Eğer bu hâdise-i asâ sihir ise; ve eğer ilâhî bir mu'cize ise, ey babamızın rûhu, bize haber ver!"

Bu kıssaya nazaran elyevm garbda şâyi' olan celb-i ervâh ameliyyesinin kadîm olduğu anlaşılır.

1179. Haber ver de, tâ ki biz inkıyâd edelim; kendimizi bir kîmya üzerine vuralım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1179. Haber ver de, tâ ki biz boyun eğelim; kendimizi bir kimya üzerine verelim.

"O asa eğer mucize ise, bize haber ver de, biz o asa sahibine boyun eğip itaat edelim; ve bakır hükmünde olan vücudumuzu, o nübüvvet iksirine yakın kılarak altın yapalım."

"O asâ eğer mu'cize ise, bize haber ver de, biz o asâ sâhibine serfürû ve itâat edelim; ve bakır mesâbesinde olan vücûdumuzu, o iksîr-i nübüvvete mukärin kılıp, altın yapalım."

1180. Biz ümidsizleriz ve bir ümîd erişti. Koğulmuşuz ve bizi kerem çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1180. Biz ümitsizleriz ve bir ümit erişti. Kovulmuşuz ve bizi kerem çekti.

Biz bu maddi yoğunluk âlemi içinde, birtakım sihirli hayallere dalmış ve eşyanın hakikatinden habersiz kalmış ümitsizleriz. Bu sebeple hakikat âleminden kovulmuşlarız. Eğer bu bir mucize ise, bizi şanlı bir peygamberin daveti gibi büyük bir kerem çekti.

"Biz bu âlem-i kesâfet içinde, birtakım hayâlât-ı sihriyyeye dalmış ve hakikat-ı eşyâdan bî-haber kalmış ümîdsizleriz. Binâenaleyh âlem-i hakikatten koğulmuşlarız. Eğer bu mu'cize ise, bizi bir peygamber-i zîşânın da'veti gibi bir kerem-i azîm çekti."

## Ölmüş sâhirin, kendi evlâdlarına cevap söylemesi

1181. Onlara rü'yâda dedi ki: "Ey benim evladım! Bunu zahiren söylemek mümkin değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1181. Onlara rüyada dedi ki: "Ey benim evladım! Bunu açıkça söylemek mümkün değildir."

Berzahî hayat ile diri olan babaları, maddi âlemden gözlerini kapatıp uykuya dalan ve duyular âleminden kaybolan evlatlarına rüyada dedi ki: "Bu asanın mucize midir veya sihir midir tarzında benim tarafımdan size açıkça bilgi verilmesi mümkün değildir."

Hayât-ı berzahiyye ile diri olan babaları, kesâfet âleminden gözlerini kapayıp uykuya dalan ve âlem-i hisden gâib olan evlâdlarına rü'yâda dedi ki: "Bu asânın mu'cizedir veyâ sihirdir tarzında benim tarafımdan size açıkça ma'lumât verilmesi mümkin değildir."

1182. Fakat size bu hafâ zahir olmak için, size bir nişan göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1182. Fakat size bu gizlilik ortaya çıkmak için, size bir işaret göstereyim.

1179. Haber ver de, tâ ki biz inkıyâd edelim; kendimizi bir kîmya üzerine vuralım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1179. Haber ver de, tâ ki biz boyun eğelim; kendimizi bir kimya üzerine verelim.

"O asa eğer mucize ise, bize haber ver de, biz o asa sahibine boyun eğip itaat edelim; ve bakır hükmünde olan vücudumuzu, o nübüvvet iksirine yakın kılarak altın yapalım."

"O asâ eğer mu'cize ise, bize haber ver de, biz o asâ sâhibine serfürû ve itâat edelim; ve bakır mesâbesinde olan vücûdumuzu, o iksîr-i nübüvvete mukärin kılıp, altın yapalım."

1180. Biz ümidsizleriz ve bir ümîd erişti. Koğulmuşuz ve bizi kerem çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1180. Biz ümitsizleriz ve bir ümit erişti. Kovulmuşuz ve bizi kerem çekti.

Biz bu maddi yoğunluk âlemi içinde, birtakım sihirli hayallere dalmış ve eşyanın hakikatinden habersiz kalmış ümitsizleriz. Bu sebeple hakikat âleminden kovulmuşlarız. Eğer bu bir mucize ise, bizi şanlı bir peygamberin daveti gibi büyük bir kerem çekti.

"Biz bu âlem-i kesâfet içinde, birtakım hayâlât-ı sihriyyeye dalmış ve hakikat-ı eşyâdan bî-haber kalmış ümîdsizleriz. Binâenaleyh âlem-i hakikatten koğulmuşlarız. Eğer bu mu'cize ise, bizi bir peygamber-i zîşânın da'veti gibi bir kerem-i azîm çekti."

## Ölmüş sâhirin, kendi evlâdlarına cevap söylemesi

1181. Onlara rü'yâda dedi ki: "Ey benim evladım! Bunu zahiren söylemek mümkin değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1181. Onlara rüyada dedi ki: "Ey benim evladım! Bunu açıkça söylemek mümkün değildir."

Berzahî hayat ile diri olan babaları, maddi âlemden gözlerini kapatıp uykuya dalan ve duyular âleminden kaybolan evlatlarına rüyada dedi ki: "Bu asanın mucize midir veya sihir midir tarzında benim tarafımdan size açıkça bilgi verilmesi mümkün değildir."

Hayât-ı berzahiyye ile diri olan babaları, kesâfet âleminden gözlerini kapayıp uykuya dalan ve âlem-i hisden gâib olan evlâdlarına rü'yâda dedi ki: "Bu asânın mu'cizedir veyâ sihirdir tarzında benim tarafımdan size açıkça ma'lumât verilmesi mümkin değildir."

1182. Fakat size bu hafâ zahir olmak için, size bir nişan göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1182. Fakat size bu gizlilik ortaya çıkmak için, size bir işaret göstereyim.

1183. Gözlerimin nûru, oraya gittiğiniz vakit, onun uyuduğu makāmdan âgâh olunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1183. Gözlerimin nuru, oraya gittiğiniz zaman, onun uyuduğu yerden haberdar olun.

"Ey gözlerimin nuru olan evlatlarım! Firavun'un daveti üzerine onun bulunduğu şehre gittiğiniz zaman, o asa sahibinin uyuduğu yeri araştırınız."

"Ey gözlerimin nûru olan evlâdlarım! Fir'avn'ın da'veti üzerine onun bulunduğu şehre gittiğiniz vakit, o asâ sahibinin uyuduğu mahalli tahkik ediniz."

1184. Eğer çalarsan ve kādir olursan, sâhirdir. Sihrin çaresi senin indinde zâ-hirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1184. Eğer çalarsan ve muktedir olursan, o sihirbazdır. Sihrin çaresi senin yanında açıktır.

O zât uyurken eğer asâsını çalarsan ve çalmaya da muktedir olursan, bil ki o sihirbazdır. Sihrin bozulması için gereken bilgiler senin yanında mevcuttur. Sihre dair bilgilerinden faydalanırsın.

"O zât uyurken eğer asâsını çalarsan ve çalmağa da kādir olursan, bil ki o sihirbazdır. Sihrin ibtâli için îcâb eden ma'lûmât senin indinde mevcuddur. Ma'lûmât-ı sihriyyenden istifade edersin."

1185. Ve eğer kādir olmazsan, sakın sakın, o Hakk'a mensubdur; o Zü'l-Celâl'in resûlüdür ve mühtedîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1185. Ve eğer güç yetiremezsen, sakın sakın, o Hakk'a mensuptur; o Yüce Allah'ın elçisidir ve doğru yolu bulmuştur.

"Ve eğer o asayı o uyurken çalamaz isen, sakın ha!, ona karşı gelme! Çünkü o Hakk'a mensuptur ve Yüce Allah'ın şanlı elçisidir ve doğru yolu bulucudur."

"Ve eğer o asâyı o uyurken çalamaz isen, sakın ha!, ona muhalefet etme! Zîrâ o Hakk'a mensûbdur ve Zü'l-Celâl olan Allah Teâlâ'nın resûl-i zîşânıdır ve doğru yolu bulucudur."

1186. Eğer Fir'avn şarkan ve garben cihânı tutsa, Huda'nın ser-nigūnu gelir, ondan sonra harb!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1186. Eğer Firavun doğuyu ve batıyı, dünyayı tutsa, Allah'ın mağlûbu gelir, ondan sonra savaş!

İkinci mısraın anlamı, Ankaravî nüshasındaki bu ifadeye göredir. "Sernigûn âyed Hudâ" ifadesi, "Ser-nigûn-i Hudâ âyed" şeklinde takdir edilmiştir. Ve birinci mısraa bağlı olur.

Yani "Eğer Firavun doğuyu ve batıyı, dünyaya sahip olsa, peygambere muhalefetinden dolayı Allah'ın mağlûbu ve ezilmişi olur. Hele ondan sonra, onunla savaşa da kalkışırsa vay hâline!" demektir.

Hind nüshalarında ikinci mısra "Ser-nigûn âyed Hudâ râ gâh-ı harb" şeklindedir. Anlamı "Allah'a savaş alanı mağlûp gelir" demek olur. Ve "gâh-ı harb" "harb-gah" yani savaş mahalli demektir.

İkinci mısrâ'ın ma'nâsı Ankaravî nüshasındaki bu ibâreye göredir. "Sernigûn âyed Hudâ" "Ser-nigûn-i Hudâ âyed" takdîrindedir. Ve birinci mısra'a merbût olur.

Ya'nî "Eğer Fir'avn şarkan ve garben cihâna mâlik olsa, peygambere muhalefetden dolayı Hudâ'nın mağlûbu ve makhûru olur. Hele ondan sonra, onunla harbe de kıyâm ederse vay hâline!" demektir.

Hind nüshalarında ikinci mısrâ' "Ser-nigûn âyed Hudâ râ gâh-ı harb" sûretindedir. Ma'nâsı “Huda'ya harb-gâh mağlûb gelir" demek olur. Ve “gâh-ı harb" "harb-gah" ya'nî, harb mahalli demektir.

1183. Gözlerimin nûru, oraya gittiğiniz vakit, onun uyuduğu makāmdan âgâh olunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1183. Gözlerimin nuru, oraya gittiğiniz zaman, onun uyuduğu yerden haberdar olun.

"Ey gözlerimin nuru olan evlatlarım! Firavun'un daveti üzerine onun bulunduğu şehre gittiğiniz zaman, o asa sahibinin uyuduğu yeri araştırınız."

"Ey gözlerimin nûru olan evlâdlarım! Fir'avn'ın da'veti üzerine onun bulunduğu şehre gittiğiniz vakit, o asâ sahibinin uyuduğu mahalli tahkik ediniz."

1184. Eğer çalarsan ve kādir olursan, sâhirdir. Sihrin çaresi senin indinde zâ-hirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1184. Eğer çalarsan ve muktedir olursan, o sihirbazdır. Sihrin çaresi senin yanında açıktır.

O zât uyurken eğer asâsını çalarsan ve çalmaya da muktedir olursan, bil ki o sihirbazdır. Sihrin bozulması için gereken bilgiler senin yanında mevcuttur. Sihre dair bilgilerinden faydalanırsın.

"O zât uyurken eğer asâsını çalarsan ve çalmağa da kādir olursan, bil ki o sihirbazdır. Sihrin ibtâli için îcâb eden ma'lûmât senin indinde mevcuddur. Ma'lûmât-ı sihriyyenden istifade edersin."

1185. Ve eğer kādir olmazsan, sakın sakın, o Hakk'a mensubdur; o Zü'l-Celâl'in resûlüdür ve mühtedîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1185. Ve eğer güç yetiremezsen, sakın sakın, o Hakk'a mensuptur; o Yüce Allah'ın elçisidir ve doğru yolu bulmuştur.

"Ve eğer o asayı o uyurken çalamaz isen, sakın ha!, ona karşı gelme! Çünkü o Hakk'a mensuptur ve Yüce Allah'ın şanlı elçisidir ve doğru yolu bulucudur."

"Ve eğer o asâyı o uyurken çalamaz isen, sakın ha!, ona muhalefet etme! Zîrâ o Hakk'a mensûbdur ve Zü'l-Celâl olan Allah Teâlâ'nın resûl-i zîşânıdır ve doğru yolu bulucudur."

1186. Eğer Fir'avn şarkan ve garben cihânı tutsa, Huda'nın ser-nigūnu gelir, ondan sonra harb!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1186. Eğer Firavun doğuyu ve batıyı, dünyayı tutsa, Allah'ın mağlûbu gelir, ondan sonra savaş!

İkinci mısraın anlamı, Ankaravî nüshasındaki bu ifadeye göredir. "Sernigûn âyed Hudâ" ifadesi, "Ser-nigûn-i Hudâ âyed" şeklinde takdir edilmiştir. Ve birinci mısraa bağlı olur.

Yani "Eğer Firavun doğuyu ve batıyı, dünyaya sahip olsa, peygambere muhalefetinden dolayı Allah'ın mağlûbu ve ezilmişi olur. Hele ondan sonra, onunla savaşa da kalkışırsa vay hâline!" demektir.

Hind nüshalarında ikinci mısra "Ser-nigûn âyed Hudâ râ gâh-ı harb" şeklindedir. Anlamı "Allah'a savaş alanı mağlûp gelir" demek olur. Ve "gâh-ı harb" "harb-gah" yani savaş mahalli demektir.

İkinci mısrâ'ın ma'nâsı Ankaravî nüshasındaki bu ibâreye göredir. "Sernigûn âyed Hudâ" "Ser-nigûn-i Hudâ âyed" takdîrindedir. Ve birinci mısra'a merbût olur.

Ya'nî "Eğer Fir'avn şarkan ve garben cihâna mâlik olsa, peygambere muhalefetden dolayı Hudâ'nın mağlûbu ve makhûru olur. Hele ondan sonra, onunla harbe de kıyâm ederse vay hâline!" demektir.

Hind nüshalarında ikinci mısrâ' "Ser-nigûn âyed Hudâ râ gâh-ı harb" sûretindedir. Ma'nâsı “Huda'ya harb-gâh mağlûb gelir" demek olur. Ve “gâh-ı harb" "harb-gah" ya'nî, harb mahalli demektir.

1187. Bu doğru nişanı verdim, ey baba cânı, yaz! Allah doğruyu en ziyade bilicidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1187. Bu doğru nişanı verdim, ey baba canı, yaz! Allah doğruyu en ziyade bilicidir!

"Ey babanın canı, ben hakikat âleminden bu doğru nişanı ve alameti verdim. Bu nişanı unutma; kalbinin sayfasına nakşet! Benim bildiğim budur, Yüce Allah hakikatlerin en doğrusunu bilir!"

"Ey babanın cânı, ben âlem-i hakikatden bu doğru nişânı ve alâmeti verdim. Bu nişânı unutma; kalbinin sahîfesine nakş et! Benim bildiğim budur, Allah Teâlâ hakāyıkın en doğrusunu bilir!"

1188. Ey babanın canı, bir sahir uyuduğu vakit, onun sihir ve mekrine rehberlik olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1188. Ey babanın canı, bir sihirbaz uyuduğu zaman, onun sihrine ve tuzağına rehberlik olmaz.

Uyuyan sihirbazın, sihri de işlevsiz kalır.

"Uyuyan sâhirin, sihri de muattal kalır."

1189. Vaktaki çoban uyudu, kurt emîn olur; vaktaki uyudu, onun cehdi sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1189. Çoban uyuduğunda, kurt emin olur; uyuduğunda, onun çabası sakinleşir.

Sihirbazların hâli çobana benzer; çobanlar sürüden kurdu himmetleri, gayretleri ve tedbirleriyle uzaklaştırırlar; uyudukları zaman, himmetleri ve tedbirleri de beraber uyur; ve neticede kurt emin olur ve sürüye saldırır. Sihirbazlar da sihirlerini çabaları, himmetleri ve gayretleriyle sürdürürler; uyudukları zaman, kuvvetleri (kuvâ) işlevsiz kalır.

"Sâhirlerin hâli çobana benzer; çobanlar sürüden kurdu himmet ve gayret ve tedbirleriyle teb'îd ederler; uyudukları vakit, himmet ve tedbirleri de berâber uyur; ve netîcede kurt emîn olur ve sürüye hücûm eder. Sâhirler de sihirlerini cehd ve himmetleriyle ve gayretleriyle idâme ederler; uyudukları vakit, kuvâsı muattal olur."

1190. Fakat bir hayvan ki, onun çobanı Huda'dır, kurdun oraya yolunun [1194] ümîdi nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1190. Fakat bir hayvan ki, onun çobanı Allah'tır, kurdun oraya yol bulma ümidi nerededir?

Muhafızı Hak olan bir hayvana, hiçbir kimsenin saldırmaya gücü yoktur; ve kurt tabiatında olan zalimlerin oraya yol bulma ümidi kesilmiştir. Hint nüshalarında "ümid-i reh kucâst" şeklinde geçer; "Kurdun oraya ümidi ve yolu nerededir?" demek olur. Ankaravî şerhinde "vav-ı atıfa" (bağlaç olan "ve" harfi) yoktur, izafet terkibi (tamlaması) şeklindedir.

Muhafızı Hak olan bir hayvana, hiçbir kimsenin taarruza mecâli yoktur; ve kurt meşrebinde olan zâlimlerin oraya yol bulmak ümîdi munkatı'dır. Hind nüshalarında امید و ره کجاست vaki'dir; "Kurdun oraya ümîdi ve yolu nerededir?" demek olur. Ankaravî'de “vâv-ı âtıfa" yoktur, terkib-i izâfi sûretindedir.

1191. Hakk'ın yaptığı sihirbazlık haktır ve doğrudur; muhakkak o Hakk'a, sihirbazlık ta'bîr etmek hatâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1191. Hakk'ın yaptığı sihirbazlık haktır ve doğrudur; muhakkak o Hakk'a, sihirbazlık tabirini kullanmak hatadır.

"Câdûluk" sözlükte sihirbazlık demektir ve Hakk'a câdûluk ve sihirbazlık isnat etmek ilk bakışta edebe aykırı görünse de, anlamı düşünüldüğünde

"Câdûluk" lügatte sihirbazlık demektir ve Hakk'a câdûluk ve sihirbazlık izâfesi vehleten mugâyir-i edeb görünür ise de, ma'nâsı teemmül olunursa

1187. "Bu doğru nişanı verdim, ey baba cânı, yaz! Allah doğruyu en ziyade bilicidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1187. "Bu doğru nişanı verdim, ey baba canı, yaz! Allah doğruyu en ziyade bilicidir!"

Ey babanın canı, ben hakikat âleminden bu doğru nişanı ve alameti verdim. Bu nişanı unutma; kalbinin sayfasına nakşet! Benim bildiğim budur, Yüce Allah hakikatlerin en doğrusunu bilir!

"Ey babanın cânı, ben âlem-i hakikatden bu doğru nişânı ve alâmeti verdim. Bu nişânı unutma; kalbinin sahîfesine nakş et! Benim bildiğim budur, Allah Teâlâ hakāyıkın en doğrusunu bilir!"

1188. "Ey babanın canı, bir sâhir uyuduğu vakit, onun sihir ve mekrine rehberlik olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1188. "Ey babanın canı, bir sihirbaz uyuduğu zaman, onun sihrine ve gizli yönlendirmesine rehberlik olmaz."

Uyuyan sihirbazın, sihri de işlevsiz kalır.

"Uyuyan sâhirin, sihri de muattal kalır."

1189. "Vaktaki çoban uyudu, kurt emîn olur; vaktaki uyudu, onun cehdi sakin olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1189. "Çoban uyuduğunda, kurt emin olur; uyuduğunda, onun çabası sakinleşir."

Sihirbazların hâli çobana benzer; çobanlar sürüyü kurttan himmetleri (manevî güçleri), gayretleri ve tedbirleriyle uzaklaştırırlar; uyudukları zaman, himmetleri ve tedbirleri de beraber uyur; ve neticede kurt emin olur ve sürüye saldırır. Sihirbazlar da sihirlerini çaba ve himmetleriyle ve gayretleriyle sürdürürler; uyudukları zaman, kuvâsı (kuvvetleri, melekeleri) işlevsiz kalır.

"Sâhirlerin hâli çobana benzer; çobanlar sürüden kurdu himmet ve gayret ve tedbirleriyle teb'îd ederler; uyudukları vakit, himmet ve tedbirleri de berâber uyur; ve netîcede kurt emîn olur ve sürüye hücûm eder. Sâhirler de sihirlerini cehd ve himmetleriyle ve gayretleriyle idâme ederler; uyudukları vakit, kuvâsı muattal olur."

1190. "Fakat bir hayvan ki, onun çobanı Huda'dır, kurdun oraya yolunun [1194] ümîdi nerededir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1190. "Fakat bir hayvan ki, onun çobanı Allah'tır, kurdun oraya yol bulma ümidi nerededir?"

Koruyucusu Hak olan bir hayvana, hiçbir kimsenin saldırmaya gücü yetmez; ve kurt tabiatında olan zalimlerin oraya yol bulma ümidi kesilmiştir. Hint nüshalarında "ümid ü reh kücâst" şeklinde geçer; bu da "Kurdun oraya ümidi ve yolu nerededir?" demektir. Ankaravî şerhinde "vav-ı atıfa" (bağlaç vavı) yoktur, izafet terkibi şeklindedir.

Muhafızı Hak olan bir hayvana, hiçbir kimsenin taarruza mecâli yoktur; ve kurt meşrebinde olan zâlimlerin oraya yol bulmak ümîdi munkatı'dır. Hind nüshalarında امید و ره کجاست vaki'dir; "Kurdun oraya ümîdi ve yolu nerededir?" demek olur. Ankaravî'de “vâv-ı âtıfa" yoktur, terkib-i izâfi sûretindedir.

1191. "Hakk'ın yaptığı sihirbazlık haktır ve doğrudur; muhakkak o Hakk'a, sihirbazlık ta'bîr etmek hatâdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1191. "Hakk'ın yaptığı sihirbazlık haktır ve doğrudur; muhakkak o Hakk'a, sihirbazlık tabir etmek hatadır."

"Câdûluk" sözlükte sihirbazlık demektir ve Hakk'a câdûluk ve sihirbazlık isnat etmek ilk bakışta edebe aykırı görünse de, anlamı düşünüldüğünde öyle değildir. Çünkü yukarıda tanımlandığı üzere "sihir," sebebi gizli olan bir şeye; ve "câdûluk ve sihirbazlık" da sebebi gizli olan bir şeyi icra edene denir. Ve sihir, harika (olağanüstü olay) türündendir. Halkın harika yaratması gerçek olmayıp, hayalden ibaret olduğundan, Hakk'ın harika yaratmasına benzemez. Çünkü Hakk'ın sihrinde ve harikasında hakikat vardır. Bu sebeple birinci mısradaki câdûluk, halk nazarında kötü ve şüpheli olan câdûluk türünden değildir. Halk nazarında kötü olan câdûluğun Hakk'a isnat edilmesi hatadır ve küfürdür. Ve itibar lafza değil, anlama olduğundan, bu konuda zahir ehlinin (şekle takılıp öze inmeyenlerin) sözleri dinlenemez.

"Câdûluk" lügatte sihirbazlık demektir ve Hakk'a câdûluk ve sihirbazlık izâfesi vehleten mugâyir-i edeb görünür ise de, ma'nâsı teemmül olunursa değildir. Zîrâ yukarıda ta'rîf olunduğu üzere "sihir," sebebi hafi olan bir şeye; ve "câdûluk ve sihirbazlık" dahi sebebi hafi olan bir şeyi icrâ edene derler. Ve sihir, hârika nev'indendir. Halkın hârika-perdazlığı hakîkî olmayıp, hayâl olduğundan, Hakk'ın hârika-perdazlığına benzemez. Zîrâ Hakk'ın sihrinde ve hârikasında hakikat vardır. Binâenaleyh birinci mısra'daki câdûluk, halk nazarında mezmûm ve medhûl olan câdûluk nev'inden değildir. Halk nazarında mezmûm olan câdûluğun Hakk'a izâfesi hatâdır ve küfürdür. Ve i'tibâr lafza değil, ma'nâya olduğundan, bu bâbda ehl-i sûretin kıyl u kāli mesmû' olamaz.

1192. Ey babanın canı! Bu nişan-ı katı'dır; eğer ölürse dahi Hak onu râfi'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1192. Ey babanın canı! Bu kesin bir işarettir; eğer ölürse dahi Hak onu yükselticidir.

Ey babanın canı olan evlatlarım! Bu, şüphenizi kesip atıcı bir işaret ve alâmettir. Eğer peygamber ölürse bile, Yüce Allah onun adını ve şanını yükselticidir.

"Ey babanın canı olan evladlarım! Bu şübhenizi kesip atıcı bir nişân ve alâmettir. Eğer peygamber ölürse bile, Hak Teâlâ hazretleri onun nâmını ve şânını yükselticidir."

1193. Hakk'ın lutufları Mustafa'ya va'd etti ki, eğer sen ölürsen bu sebak ölmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1193. Hakk'ın lutufları Mustafa'ya va'd etti ki, eğer sen ölürsen bu sebak ölmez.

değildir. Çünkü yukarıda tanımlandığı üzere "sihir," sebebi gizli olan bir şeye; ve "cadılık ve sihirbazlık" da sebebi gizli olan bir şeyi icra edene denir. Ve sihir, harika (olağanüstü olay) türündendir. Halkın harika-yaratıcılığı gerçek olmayıp, hayalden ibaret olduğundan, Hakk'ın harika-yaratıcılığına benzemez. Çünkü Hakk'ın sihrinde ve harikasında hakikat vardır. Bu sebeple birinci mısradaki cadılık, halk nazarında kınanmış ve reddedilmiş olan cadılık türünden değildir. Halk nazarında kınanmış olan cadılığın Hakk'a isnat edilmesi hatadır ve küfürdür. Ve itibar lafza değil, manaya olduğundan, bu konuda zahir ehlinin (şekle takılıp öze inmeyenlerin) sözleri dinlenemez.

değildir. Zîrâ yukarıda ta'rîf olunduğu üzere "sihir," sebebi hafi olan bir şeye; ve "câdûluk ve sihirbazlık" dahi sebebi hafi olan bir şeyi icrâ edene derler. Ve sihir, hârika nev'indendir. Halkın hârika-perdazlığı hakîkî olmayıp, hayâl olduğundan, Hakk'ın hârika-perdazlığına benzemez. Zîrâ Hakk'ın sihrinde ve hârikasında hakikat vardır. Binâenaleyh birinci mısra'daki câdûluk, halk nazarında mezmûm ve medhûl olan câdûluk nev'inden değildir. Halk nazarında mezmûm olan câdûluğun Hakk'a izâfesi hatâdır ve küfürdür. Ve i'tibâr lafza değil, ma'nâya olduğundan, bu bâbda ehl-i sûretin kıyl u kāli mesmû' olamaz.

1192. Ey babanın canı! Bu nişan-ı katı'dır; eğer ölürse dahi Hak onu râfi'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1192. Ey babanın canı! Bu kesin bir işarettir; eğer ölürse dahi Hak onu yükselticidir.

Ey babanın canı olan evlatlarım! Bu, şüphenizi kesip atıcı bir işaret ve alâmettir. Eğer peygamber ölürse bile, Yüce Allah onun adını ve şanını yükselticidir.

"Ey babanın canı olan evladlarım! Bu şübhenizi kesip atıcı bir nişân ve alâmettir. Eğer peygamber ölürse bile, Hak Teâlâ hazretleri onun nâmını ve şânını yükselticidir."

1193. Hakk'ın lutufları Mustafa'ya va'd etti ki, eğer sen ölürsen bu sebak ölmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1193. Hakk'ın lütufları Mustafa'ya vaat etti ki, eğer sen ölürsen bu sebak ölmez.

"Sebak"tan maksat Kur'ân-ı Azîmü'ş-şandır. Yani "Yüce Allah hazretleri şanlı Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra da Kur'ân-ı Kerîm'in hiçbir kimse tarafından bozulamayacağını vaat etti."

"Sebak"tan murâd Kur'ân-ı Azîmü'ş-şandır. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz'in vefâtından sonra da Kur'ân-ı Kerîm'in hiçbir kimse tarafından bozulamıyacağını va'd buyurdu."

1194. Ben kitabı ve senin mu'cizeni yükselticiyim; Kur'ân'dan ziyade ve eksik yapıcıyı men' ediciyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1194. Ben kitabı ve senin mucizeni yükselticiyim; Kur'ân'dan fazla ve eksik yapmayı engelleyiciyim.

"Kitap"tan kasıt Kur'ân-ı Kerîm'dir ve "mucize"den kasıt, yine Kur'ân-ı Kerîm'dir. Çünkü şanlı peygamber efendimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "mucize-i kâime" (kıyamete kadar varlığını sürdüren mucize) buyurmuştur. Buna göre mucize Kur'ân-ı Kerîm'in sıfatı olur.

Yani "Ey şanlı peygamberim! Ben senin kıyamete kadar varlığını sürdüren mucize olan kitabını, kıyamete kadar yükselticiyim ve Kur'ân-ı Kerîm'in bir harfini bile artırmaya ve eksiltmeye asla izin vermem."

Bu şerefli beyitte Hicr suresinde geçen إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ إِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) yani "Muhakkak Kur'an'ı biz indirdik ve muhakkak onu biz koruyucuyuz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bilinmeli ki, Kur'ân-ı Kerîm'in yüceliği, tarafsız düşünürler katında daima tasdik edilmiştir. Aydınlardan olduklarını iddia eden, nefis ve heveslerine tabi görünen şeylere düşkün kişiler Kur'ân'ın yüceliğinden habersizdirler. Nitekim Avrupa düşünürlerinin Kur'ân-ı Kerîm'in övgüleri hakkında yazdıkları eserler ortadadır.

"Kitâb"tan murâd Kur'ân-ı Kerîm'dir ve "mu'cize"den murâd, yine Kur'ân-ı Kerîm'dir. Zîrâ Resûl-i zîşân efendimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "mu'cize-i kāime" buyurmuştur. Binâenaleyh mu'cize Kur'ân-ı Kerîm'in sıfatı olur.

Ya'nî "Ey Resûl-i zîşânım! Ben senin mu'cize-i kāime olan kitabını, kıyâmete kadar yükselticiyim ve Kur'ân-ı Kerîm'in bir harfini bile tezyîd ve tenkîsa asla müsâade etmem."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hicr'de vaki إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ إِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) ya'nî "Muhakkak Kuran'ı biz indirdik ve muhakkak onu biz hífz ediciyiz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîm'in ulviyyeti, bî-taraf mütefekkirler indinde dâimâ musaddaktır. Münevverândan olduklarını iddiâ eden, nefis ve hevâlarına tâbi' zevâhir-perestân Kur'ân'ın ulviyyetinden bî-haberdirler. Nitekim Avrupa mütefekkirlerinin Kur'ân-ı Kerîm'in medâyihi hakkında yazdıkları eserler meydandadır.

1195. Ben seni iki âlemde hıfz ediciyim. Tâgîleri senin kelâmından râfızım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1195. Ben seni iki âlemde koruyucuyum. Azgınları senin sözünden uzaklaştırırım.

"Tâgî" azgın, "râfız" ise uzaklaştırıcı ve terk edici anlamındadır. "İki âlem"den kasıt hayat ve ölüm âlemleridir.

Yani "Ey şanlı peygamberim, ben senin peygamberliğini hayatında koruduğum gibi, ölümünden sonra da koruyucuyum. Nefis ve heveslerine uyan azgınları, senin sözünden uzaklaştırırım. Yani onları senin sözüne yaklaştırmam; onları sağır ve kör yaparım." Nasıl ki ayet-i kerimede buyrulur: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَ عَلَى سَمْعِهِمْ وَ عَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) Yani "Yüce Allah o azgınların kalplerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti."

"Tâgî" azgın, “râfız" atıcı ve terk edici ma'nâsınadır. "İki âlem"den murâd hayât ve mevt âlemleridir.

Ya'nî "Ey Nebiyy-i zîşânım, ben senin nübüvvetini hayâtında hıfz ettiğim gibi, memâtından sonra hıfz ediciyim. Nefis ve hevâsına tâbi' olan azgınları, senin kelâmından atıcıyım. Ya'nî onları senin kelâmına yaklaştırmam; onları sağır ve kör yaparım." Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَ عَلَى سَمْعِهِمْ وَ عَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) Ya'nî “Allah Teâlâ o azgınların kalblerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti."

1196. Ona ziyâde ve noksan etmeğe kimse kādir olamaz; sen benden iyi başka bir hâfız arama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1196. Ona ekleme ve eksiltme yapmaya kimse güç yetiremez; sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama!

"Sebak"tan kasıt Kur'ân-ı Azîmü'ş-şân'dır. Yani "Yüce Allah, şanlı Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra da Kur'ân-ı Kerîm'in hiçbir kimse tarafından bozulmayacağını vaat etti."

"Sebak"tan murâd Kur'ân-ı Azîmü'ş-şandır. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz'in vefâtından sonra da Kur'ân-ı Kerîm'in hiçbir kimse tarafından bozulamıyacağını va'd buyurdu."

1194. "Ben kitabı ve senin mu'cizeni yükselticiyim; Kur'ân'dan ziyade ve eksik yapıcıyı men' ediciyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1194. "Ben kitabı ve senin mucizeni yükselticiyim; Kur'ân'dan ziyade ve eksik yapıcıyı men' ediciyim."

"Kitap"tan kastedilen Kur'ân-ı Kerîm'dir ve "mucize"den kastedilen, yine Kur'ân-ı Kerîm'dir. Çünkü şanlı peygamberimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "mucize-i kâime" (kıyamete kadar sürecek mucize) buyurmuştur. Bu sebeple mucize Kur'ân-ı Kerîm'in sıfatı olur.

Yani "Ey şanlı peygamberim! Ben senin kıyamete kadar sürecek mucize olan kitabını yükselticiyim ve Kur'ân-ı Kerîm'in bir harfini bile artırmaya ve eksiltmeye asla müsaade etmem."

Bu şerefli beyitte Hicr suresinde geçen إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ إِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) yani "Muhakkak Kur'an'ı biz indirdik ve muhakkak onu biz koruyucuyuz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bilinmeli ki, Kur'ân-ı Kerîm'in yüceliği, tarafsız düşünürler nezdinde daima tasdik edilmiştir. Aydınlardan olduklarını iddia eden, nefis ve heveslerine tabi olan zahirperestler Kur'ân'ın yüceliğinden habersizdirler. Nasıl ki Avrupa düşünürlerinin Kur'ân-ı Kerîm'in övgüleri hakkında yazdıkları eserler ortadadır.

"Kitâb"tan murâd Kur'ân-ı Kerîm'dir ve "mu'cize"den murâd, yine Kur'ân-ı Kerîm'dir. Zîrâ Resûl-i zîşân efendimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "mu'cize-i kāime" buyurmuştur. Binâenaleyh mu'cize Kur'ân-ı Kerîm'in sıfatı olur.

Ya'nî "Ey Resûl-i zîşânım! Ben senin mu'cize-i kāime olan kitabını, kıyâmete kadar yükselticiyim ve Kur'ân-ı Kerîm'in bir harfini bile tezyîd ve tenkîsa asla müsâade etmem."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hicr'de vaki إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ إِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) ya'nî "Muhakkak Kuran'ı biz indirdik ve muhakkak onu biz hífz ediciyiz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîm'in ulviyyeti, bî-taraf mütefekkirler indinde dâimâ musaddaktır. Münevverândan olduklarını iddia eden, nefis ve hevâlarına tabi' zevâhir-perestân Kur'ân'ın ulviyyetinden bî-haberdirler. Nitekim Avrupa mütefekkirlerinin Kur'ân-ı Kerîm'in medâyihi hakkında yazdıkları eserler meydandadır.

1195. "Ben seni iki alemde hifz ediciyim. Tâgileri senin kelâmından rafızım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1195. "Ben seni iki âlemde koruyucuyum. Azgınları senin sözünden uzaklaştırırım."

"Tâgî" azgın, "râfız" ise atıcı ve terk edici anlamındadır. "İki âlem"den kasıt hayat ve ölüm âlemleridir.

Yani "Ey şanlı peygamberim, ben senin peygamberliğini hayatında koruduğum gibi, ölümünden sonra da koruyucuyum. Nefis ve heveslerine uyan azgınları, senin sözünden uzaklaştırırım. Yani onları senin sözüne yaklaştırmam; onları sağır ve kör yaparım." Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَ عَلَى سَمْعِهِمْ وَ عَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) Yani "Yüce Allah o azgınların kalplerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti."

"Tâgî" azgın, “râfız" atıcı ve terk edici ma'nâsınadır. "İki âlem"den murâd hayât ve mevt âlemleridir.

Ya'nî "Ey Nebiyy-i zîşânım, ben senin nübüvvetini hayatında hıfz ettiğim gibi, memâtından sonra hıfz ediciyim. Nefis ve hevâsına tâbi' olan azgınları, senin kelâmından atıcıyım. Ya'nî onları senin kelâmına yaklaştırmam; onları sağır ve kör yaparım." Nitekim âyet-i kerimede buyrulur: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَ عَلَى سَمْعِهِمْ وَ عَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) Ya'nî “Allah Teâlâ o azgınların kalblerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti."

1196. "Ona ziyâde ve noksan etmeğe kimse kādir olamaz; sen benden iyi başka bir hafız arama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1196. Ona bir şey eklemeye ve ondan bir şey eksiltmeye kimse güç yetiremez; sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama!

1197. Senin revnakını günden güne ziyade ederim; senin adını altın ve gümüş üzerine darb ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1197. Senin parlaklığını günden güne artırırım; senin adını altın ve gümüş üzerine basarım.

Senin vefatından sonra da peygamberliğinin parlaklığını artırırım; ve senin adını altın ve gümüş sikkeler üzerine bastırır ve nakşettiririm. Senin düşmanların hiçbir zaman bu parlaklığı söndüremezler.

Senin vefâtından sonra da revnak-ı nübüvvetini ziyâdeleştiririm; ve senin adını altın ve gümüş sikkeler üzerine darb ve nakış ettiririm. Senin düşmanların hiçbir vakitte bu revnakı söndüremezler.

1198. Senin için muhabbet içinde minber ve mihrab yapayım; benim kahrım, senin kahrın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1198. Senin için muhabbet içinde minber ve mihrap yapayım; benim kahrım, senin kahrın oldu.

Senin dinin için muhabbetle ibadet olunmak üzere ibadethanelerde minber ve mihrap yapayım; orada müminler, sana olan muhabbetleriyle bana taparlar. Sana olan muhabbet, bana olan muhabbettir; sana karşı meydana gelen kahır ve düşmanlık, bana karşı kahır ve düşmanlıktır. Nasıl ki ayet-i kerimede مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) yani "Resûle itaat eden, muhakkak Allah'a itaat etti" ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Ahzâb, 23/57) "Ve şu kimseler ki Allah'a ve Resûl'üne eziyet ederler" buyrulur. Bu sebeple Resûl'e muhabbet ve itaat, Allah'a muhabbet ve itaattır; Resûl'e eziyet, Allah'a eziyettir.

Senin dînin için muhabbetle ibâdet olunmak üzere ibâdethânelerde minber ve mihrab yapayım; orada mü'minler, sana olan muhabbetleriyle bana taparlar. Sana olan muhabbet, bana olan muhabbettir; sana karşı vâki' olan kahır ve adâvet, bana karşı kahır ve adâvettir." Nitekim âyet-i kerîmede مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) ya'nî "Resûle mutî' olan, muhakkak Allâh'a mutî' oldu" ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Ahzâb, 23/57) "Ve şu kimseler ki Allâh'a ve Resûl'üne eziyet ederler" buyururlar. Binâenaleyh Resûl'e muhabbet ve itâat, Allâh'a muhabbet ve itâattır; Resûl'e eziyet, Allâh'a eziyettir.

1199. Senin adını korkudan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit gizlenirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1199. Senin adını korkudan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit gizlenirler.

Ey şanlı peygamberim, senin peygamberliğinin başlangıcında, müminler senin şerefli ismini inkâr edenlerin ve karşı çıkanların korkusundan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit dahi inkâr edenlerin eleştirilerine ve alaylarına maruz kalmamak için gizlenirler. "Guvend" "gûyend"in kısaltılmışıdır.

Ey Resûl-i zîşânım, senin ibtidâ-yı bi'setinde, mü'minler ism-i şerîfini münkirlerin ve muhâliflerin korkusundan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit dahi münkirlerin ta'rîz ve istihzâlarına ma'rûz kalmamak için gizlenirler." "Guvend" "gûyend"in muhaffefidir.

1200. Küffâr-ı laînin korkusundan senin dînin yer altında gizli oluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1200. Lânetli kâfirlerin korkusundan senin dinin yer altında gizli oluyor.

[1204] "Herâs" ve "ters" birbirinin eş anlamlısıdır ve korku anlamındadır. "Dininin ortaya çıkışının başlangıcında, Hak katında kovulmuş olan kâfirlerin korkusundan, müminler dininin hükümlerini yer altında ve dehlizlerde gizli gizli yerine getirirler."

[1204] "Herâs" ve "ters" yekdiğerinin murâdifidir ve korku ma'nâsınadır. “Dîninin bidâyet-i zuhûrunda huzûr-ı Hak'da matrûd olan kâfirlerin korkusundan, mü'minler dîninin ahkâmını yer altında ve dehlizlerde gizli gizli icrâ ederler."

1201. Ben âfâka minare doldurayım, serkeşin iki gözünü kör edeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1201. Ben dış âleme minare doldurayım, başkaldıranın iki gözünü kör edeyim.

1197. Senin revnakını günden güne ziyade ederim; senin adını altın ve gümüş üzerine darb ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1197. Senin parlaklığını günden güne artırırım; senin adını altın ve gümüş üzerine basarım.

"Senin vefatından sonra da peygamberliğinin parlaklığını artırırım; ve senin adını altın ve gümüş sikkeler üzerine bastırır ve nakşettiririm. Senin düşmanların hiçbir zaman bu parlaklığı söndüremezler."

"Senin vefâtından sonra da revnak-ı nübüvvetini ziyâdeleştiririm; ve senin adını altın ve gümüş sikkeler üzerine darb ve nakış ettiririm. Senin düşmanların hiçbir vakitte bu revnakı söndüremezler."

1198. Senin için muhabbet içinde minber ve mihrab yapayım; benim kahrım, senin kahrın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1198. Senin için muhabbet içinde minber ve mihrap yapayım; benim kahrım, senin kahrın oldu.

"Senin dinin için muhabbetle ibadet edilmek üzere ibadethanelerde minber ve mihrap yapayım; orada müminler, sana olan muhabbetleriyle bana taparlar. Sana olan muhabbet, bana olan muhabbettir; sana karşı meydana gelen kahır ve düşmanlık, bana karşı kahır ve düşmanlıktır." Nasıl ki ayet-i kerimede مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) yani "Resûl'e itaat eden, muhakkak Allah'a itaat etti" ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 23/57) "Ve şu kimseler ki Allah'a ve Resûl'üne eziyet ederler" buyrulur. Bu sebeple Resûl'e muhabbet ve itaat, Allah'a muhabbet ve itaattır; Resûl'e eziyet, Allah'a eziyettir.

"Senin dînin için muhabbetle ibâdet olunmak üzere ibâdethânelerde minber ve mihrab yapayım; orada mü'minler, sana olan muhabbetleriyle bana taparlar. Sana olan muhabbet, bana olan muhabbettir; sana karşı vâki' olan kahır ve adâvet, bana karşı kahır ve adâvettir." Nitekim âyet-i kerîmede مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ (Nisâ, 4/80) ya'nî "Resûle mutî' olan, muhakkak Allâh'a mutî' oldu" ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 23/57) "Ve şu kimseler ki Allâh'a ve Resûl'üne eziyet ederler" buyururlar. Binâenaleyh Resûl'e muhabbet ve itâat, Allâh'a muhabbet ve itâattır; Resûl'e eziyet, Allâh'a eziyettir.

1199. Senin adını korkudan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit gizlenirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1199. Senin adını korkudan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit gizlenirler.

Ey şanlı peygamberim, senin peygamberliğinin başlangıcında, müminler senin şerefli ismini inkâr edenlerin ve karşı çıkanların korkusundan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit dahi inkâr edenlerin eleştirilerine ve alaylarına maruz kalmamak için gizlenirler. "Guvend" "gûyend"in kısaltılmışıdır.

Ey Resûl-i zîşânım, senin ibtidâ-yı bi'setinde, mü'minler ism-i şerîfini münkirlerin ve muhâliflerin korkusundan gizli söylerler; namaz kıldıkları vakit dahi münkirlerin ta'rîz ve istihzâlarına ma'rûz kalmamak için gizlenirler." "Guvend" "gûyend"in muhaffefidir.

1200. Küffâr-ı laînin korkusundan senin dînin yer altında gizli oluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1200. Lânetli kâfirlerin korkusundan senin dinin yer altında gizli oluyor.

[1204] "Herâs" ve "ters" birbirinin eş anlamlısıdır ve korku anlamındadır. "Dininin ortaya çıkışının başlangıcında, Hak katında kovulmuş olan kâfirlerin korkusundan, müminler dininin hükümlerini yer altında ve dehlizlerde gizli gizli yerine getirirler."

[1204] "Herâs" ve "ters" yekdiğerinin murâdifidir ve korku ma'nâsınadır. “Dîninin bidâyet-i zuhûrunda huzûr-ı Hak'da matrûd olan kâfirlerin korkusundan, mü'minler dîninin ahkâmını yer altında ve dehlizlerde gizli gizli icrâ ederler."

1201. Ben âfâka minare doldurayım, serkeşin iki gözünü kör edeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1201. Ben ufuklara minare doldurayım, serkeşin iki gözünü kör edeyim.

"Ben dünya ufuklarında yüce camiler yaptırıp cihanı onların minareleriyle doldurayım; ve o yüksek minareler üzerinde inkârcıların tiksintisine rağmen beş vakitte benim adımla senin adını ilan edeyim. Sana karşı serkeşlik eden inkârcıların, bu hakikati görmekten, iki gözlerini kör edeyim; bu halleri görüp ibret alamayıp küfürlerinde ısrarcı oldukları için, azaplarını şiddetlendireyim."

"Ben âfâk-ı âlemde âlî câmi'-i şerîfler yaptırıp cihânı onların minâreleriyle doldurayım; ve o yüksek minâreler üzerinde münkirlerin istikrâhına rağmen beş vakitte nâmım ile nâmını i'lân edeyim. Sana karşı serkeşlik eden münkirlerin, bu hakikatı görmekten, iki gözlerini kör edeyim; bu halleri görüp ibret alamasınlar ve küfürlerinde musırr oldukları için, azâblarını teşdîd edeyim."

1202. "Senin çâkerlerin şehirleri ve mansıbları tutsunlar; senin dînin mâhîden mâha kadar tutsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1202. "Senin hizmetkârların şehirleri ve makamları ele geçirsinler; senin dinin balıktan aya kadar her yeri tutsun!"

"Senin itaatkâr kulların şehirleri ele geçirsinler ve devlet yönetiminde makamlara erişsinler; senin dinin aşağı tabakadan, yukarı tabakaya kadar yayılsın."

"Zi mâhî tâ-be mâh" (balıktan aya kadar) ifadesi, aşağıdan yukarıya kadar demekten kinayedir; çünkü balık aşağıda, ay ise yukarıdadır.

"Senin mutî' olan bendelerin şehirleri zabt etsinler ve idare-i hükümetde mansıblara nail olsunlar; senin dînin aşağı tabakadan, yukarı tabakaya kadar münteşir olsun."

“Zi mâhî tâ-be mâh" sâfilden âlîye kadar demekten kinâye olur; zîrâ balık sâfil ve ay âlîdir.

1203. "Kıyamete kadar biz onu bâkî tutarız; sen ey Mustafa, dînin neshinden korkma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1203. "Kıyamete kadar biz onu kalıcı kılarız; sen ey Mustafa, dinin yürürlükten kalkmasından korkma!"

1204. "Ey bizim Resûlümüz, sen câdû değilsin, sâdıksın; hem de hırka-i Mûsa'sın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1204. "Ey bizim Resûlümüz, sen büyücü değilsin, doğru sözlüsün; hem de Musa'nın hırkasısın!"

"Ey bizim şanlı Resûlümüz, sen ayı işaretle yardın, kâfirler هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) yani "Bu sürekli bir büyüdür" dediler ve diğer mucizelerine de böyle söylediler. Sen sihirbaz değilsin, gösterdiğin olağanüstü şeyler, halkın gözlerini bağlayıp aldatmak için yapılmış bir hayal değildir, gerçektir. Mucizende ve davetinde doğru sözlüsün. Musa (a.s.)'ın arkasına giydiği nübüvvet hırkasısın."

"Hırka-i Mûsîstî" ["Musa'nın hırkasısın!"] ifadesiyle cenâb-ı Pîr efendimiz (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvvette (peygamberlikte) her şeyi kuşatan genel bir felek (yörünge, mertebe) olduğuna işaret buyururlar. Nasıl ki buna işaret olarak كنت نبیا و آدم بين الماء والطين yani "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" hadîs-i şerîfi gelmiştir.

“Ey bizim Resûl-i zîşânımız, sen ayı işaretle yardın, kâfirler هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) ya'nî "Bu sihr-i müstemirdir" dediler ve mu'cizât-ı sâirene de böyle söylediler. Sen sihirbaz değilsin, gösterdiğin hârikalar, halkın gözlerini bağlayıp aldatmak için yapılmış bir hayâl değildir, hakikattir. Mu'cizende ve da'vetinde sâdıksın. Mûsâ (a.s.)ın arkasına giydiği hırka-i nübüvvetsin."

"Hırka-i Mûsîstî" ["Hırka-i Mûsâ'sın!"] ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvvetde felek-i muhît-i âm olduğuna işâret buyururlar. Nitekim buna işareten كنت نبیا و آدم بين الماء والطين ya'nî "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" hadîs-i şerîfi vârid olmuştur.

1205. "Kur'ân senin için asâ gibidir; ejderha gibi küfürleri çeker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1205. "Kur'ân senin için değnek gibidir; ejderha gibi küfürleri çeker."

"Ben âlem ufuklarında yüce camiler yaptırıp dünyayı onların minareleriyle doldurayım; ve o yüksek minareler üzerinde inkârcıların tiksintisine rağmen beş vakitte benim adımla senin adını ilan edeyim. Sana karşı başkaldıran inkârcıların, bu hakikati görmekten, iki gözlerini kör edeyim; bu halleri görüp ibret alamasınlar ve küfürlerinde ısrarcı oldukları için, azaplarını şiddetlendireyim."

"Ben âfâk-ı âlemde âlî câmi'-i şerîfler yaptırıp cihânı onların minâreleriyle doldurayım; ve o yüksek minâreler üzerinde münkirlerin istikrâhına rağmen beş vakitte nâmım ile nâmını i'lân edeyim. Sana karşı serkeşlik eden münkirlerin, bu hakikatı görmekten, iki gözlerini kör edeyim; bu halleri görüp ibret alamasınlar ve küfürlerinde musırr oldukları için, azâblarını teşdîd edeyim."

1202. "Senin çâkerlerin şehirleri ve mansıbları tutsunlar; senin dînin mâhîden mâha kadar tutsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1202. "Senin hizmetkârların şehirleri ve makamları ele geçirsinler; senin dinin balıktan aya kadar her yeri tutsun!"

"Senin itaatkâr kulların şehirleri ele geçirsinler ve devlet yönetiminde makamlara erişsinler; senin dinin aşağı tabakadan, yukarı tabakaya kadar yayılsın."

"Zi mâhî tâ-be mâh" (balıktan aya kadar) ifadesi, aşağıdan yukarıya kadar demekten kinayedir; çünkü balık aşağıda, ay ise yukarıdadır.

"Senin mutî' olan bendelerin şehirleri zabt etsinler ve idare-i hükümetde mansıblara nail olsunlar; senin dînin aşağı tabakadan, yukarı tabakaya kadar münteşir olsun."

“Zi mâhî tâ-be mâh" sâfilden âlîye kadar demekten kinâye olur; zîrâ balık sâfil ve ay âlîdir.

1203. "Kıyamete kadar biz onu bâkî tutarız; sen ey Mustafa, dînin neshinden korkma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1203. "Kıyamete kadar biz onu kalıcı kılarız; sen ey Mustafa, dinin yürürlükten kalkmasından korkma!"

1204. "Ey bizim Resûlümüz, sen câdû değilsin, sâdıksın; hem de hırka-i Mûsa'sın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1204. "Ey bizim Resûlümüz, sen büyücü değilsin, doğru sözlüsün; hem de Musa'nın hırkasısın!"

"Ey bizim şanlı Resûlümüz, sen ayı işaretle yardın, kâfirler هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) yani "Bu sürekli bir büyüdür" dediler ve diğer mucizelerine de böyle söylediler. Sen sihirbaz değilsin, gösterdiğin olağanüstü olaylar, halkın gözlerini bağlayıp aldatmak için yapılmış bir hayal değildir, hakikattir. Mucizende ve davetinde doğru sözlüsün. Musa (a.s.)'ın arkasına giydiği peygamberlik hırkasısın."

"Hırka-i Mûsîstî" ["Musa'nın hırkasısın!"] ifadesiyle Cenab-ı Pîr efendimiz (s.a.v.) Efendimiz'in peygamberlikte her şeyi kuşatan genel bir felek (yörünge) olduğuna işaret buyururlar. Nasıl ki buna işaret olarak كنت نبیا و آدم بين الماء والطين yani "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" hadîs-i şerîfi gelmiştir.

"Ey bizim Resûl-i zîşânımız, sen ayı işaretle yardın, kâfirler هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) ya'nî "Bu sihr-i müstemirdir" dediler ve mu'cizât-ı sâirene de böyle söylediler. Sen sihirbaz değilsin, gösterdiğin hârikalar, halkın gözlerini bağlayıp aldatmak için yapılmış bir hayâl değildir, hakikattir. Mu'cizende ve da'vetinde sâdıksın. Mûsâ (a.s.)ın arkasına giydiği hırka-i nübüvvetsin."

"Hırka-i Mûsîstî" ["Hırka-i Mûsâ'sın!"] ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvvetde felek-i muhît-i âm olduğuna işâret buyururlar. Nitekim buna işareten كنت نبیا و آدم بين الماء والطين ya'nî "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" hadîs-i şerîfi vârid olmuştur.

1205. "Kur'ân senin için asâ gibidir; ejderha gibi küfürleri çeker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1205. "Kur'ân senin için asa gibidir; ejderha gibi küfürleri çeker."

Kur'ân senin elinde Hz. Mûsâ'nın asası gibidir. Mûsâ'nın asası ejderha olup inkârcıların sihirlerini nasıl çekti ve yuttu ise, Kur'ân-ı Kerîm de inkârcıların zihinleri kandırmak için ileri sürdükleri bâtıl delillerine karşı aynı şekilde ejderha gibi hücum edip onları geçersiz kılar.

"Kur'ân senin elinde Hz. Mûsâ'nın asâsı gibidir. Asâ-yı Mûsâ ejderha olup keferenin sihirlerini nasıl çekti ve yuttu ise, Kur'ân-ı Kerîm keferenin ezhânı kandırmak için îrâd ettikleri bâtıl delillerine karşı öylece ejderha gibi hücûm edip onları ibtâl eder."

1206. Gerçi sen bir toprak altında uyumuşsun; sen söylemiş olduğun şeyi onun asası gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1206. Gerçi sen bir toprak altında uyumuşsun; sen söylemiş olduğun şeyi onun asası gibi bil!

Ey şanlı peygamberim, gerçi "Her canlı ölümü tadacaktır" (Âl-i İmrân, 3/185) hükmünce, doğal ölüm sebebiyle sen toprak altında uyumuş bir hâldesin; fakat senin ilâhî vahiy ile söylediğin söz, Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibidir.

Ey Resûl-i zîşânım, gerçi كل نفس ذائقة الموت (Âl-i İmrân, 3/185) ["Her canlı ölümü tadacaktır"] hükmünce, mevt-i tabîî sebebiyle sen toprak altında uyumuş bir haldesin; fakat senin vahy-i ilâhî ile söylediğin kelâm, Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibidir."

1207. Kāsıdlar için onun asasına el yoktur. Ey şah, sen mübarek uyumaklık ile uyu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1207. Kāsıdlar için onun asasına el yoktur. Ey şah, sen mübarek uyumaklık ile uyu!

Senin asan hükmünde olan Kur'ân-ı Kerîm'i değiştirmek için kötü niyet besleyenlerin o asaya elleri ulaşamaz; bu sebeple ey şah, sen rahat bir şekilde uykuna devam et!

"Senin asân mesâbesinde olan Kur'ân-ı Kerîm'i tağyîr için sû'-i kasd edenlerin o asâya elleri yetişemez; binâenaleyh ey şâh, sen müsterîhâne bir sûretde uykuna devâm et!"

1208. Sen uyumuşsun; senin nûrun gök üzerinde; senin cengin için yay, kiriş etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1208. Sen uyumuşsun; senin nurun gök üzerinde; senin savaşın için yay, kiriş etmiştir.

Sen uyumuşsun; fakat senin Muhammedî nurun yüce âlemden, muhaliflerine karşı savaşmak için yayın kirişini çekmiş ve onların üzerine kahır okunu fırlatmaya hazır bulunmuştur.

"Sen uyumuşsun; fakat senin nûr-ı Muhammedîn âlem-i ulvîden, muhâliflerine karşı harb için yayın kirişini çekmiş ve onların üzerine kahır okunu uçurmağa müheyyâ bulunmuştur."

1209. Felsefîye ve onun ağzının yaptığı şeye, senin nûrunun yayı ona ok dikici eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1209. Felsefeciye ve onun ağzının yaptığı şeye, senin nurunun yayı ona ok dikici eder.

"Kendi zekâsına ve anlayışına güvenip peygambere uymaktan kendisini müstağni (ihtiyaçsız) gören felsefeciye ve onun ağzının hezeyanına, senin nurunun yayından çıkan cevap okları saplanır; o felsefeciyi ve onun sözlerini yaralar ve geçersiz kılar." Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. bölümünde Seyfeddîn Buhârî ismindeki bir felsefecinin sözünü nakledip, şöyle buyururlar: "Kur'ân senin elinde Hz. Mûsâ'nın asâsı gibidir. Mûsâ'nın asâsı ejderha olup inkârcıların sihirlerini nasıl çekti ve yuttu ise, Kur'ân-ı Kerîm inkârcıların zihinleri kandırmak için ileri sürdükleri bâtıl delillerine karşı öylece ejderha gibi hücum edip onları geçersiz kılar.

"Kendi zekâvetine ve dirâyetine i'timâd edip peygambere tebaiyetten kendisini müstağnî gören felsefîye ve onun ağzının hezeyânına, senin nûrunun yayından çıkan cevap okları saplanır; o felsefiyi ve onun sözlerini mecrûh ve ibtâl eder." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında Seyfeddîn Buhârî ismindeki bir feylesofun sözünü nakl edip, buyururlar ki: "Mer- Kur'ân senin elinde Hz. Mûsâ'nın asâsı gibidir. Asâ-yı Mûsâ ejderha olup keferenin sihirlerini nasıl çekti ve yuttu ise, Kur'ân-ı Kerîm keferenin ezhânı kandırmak için îrâd ettikleri bâtıl delillerine karşı öylece ejderha gibi hücûm edip onları ibtâl eder.

1206. Gerçi sen bir toprak altında uyumuşsun; sen söylemiş olduğun şeyi onun asası gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1206. Gerçi sen bir toprak altında uyumuşsun; sen söylemiş olduğun şeyi onun asası gibi bil!

Ey şanlı peygamberim, gerçi "Her canlı ölümü tadacaktır" (Âl-i İmrân, 3/185) hükmünce, doğal ölüm sebebiyle sen toprak altında uyumuş bir haldesin; fakat senin ilâhî vahiy ile söylediğin söz, Mûsâ (a.s.)ın asası gibidir.

Ey Resûl-i zîşânım, gerçi كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân, 3/185) ["Her canlı ölümü tadacaktır"] hükmünce, mevt-i tabîî sebebiyle sen toprak altında uyumuş bir haldesin; fakat senin vahy-i ilâhî ile söylediğin kelâm, Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibidir.

1207. Kāsıdlar için onun asasına el yoktur. Ey şâh, sen mübarek uyumaklık ile uyu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1207. Elçiler için onun asasına el uzatmak mümkün değildir. Ey şah, sen mübarek uyku ile uyu!

Senin asan hükmünde olan Kur'ân-ı Kerîm'i değiştirmek için kötü niyet besleyenlerin o asaya elleri ulaşamaz; bu sebeple ey şah, sen rahat bir şekilde uykuna devam et!

Senin asân mesâbesinde olan Kur'ân-ı Kerîm'i tağyîr için sû'-i kasd edenlerin o asâya elleri yetişemez; binâenaleyh ey şâh, sen müsterîhâne bir sûretde uykuna devâm et!

1208. Sen uyumuşsun; senin nûrun gök üzerinde; senin cengin için yay, kiriş etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1208. Sen uyumuşsun; senin nurun gök üzerinde; senin savaşın için yay, kiriş etmiştir.

Sen uyumuşsun; fakat senin Muhammedî nurun (Hz. Muhammed'e ait nur) yüce âlemden, muhaliflerine karşı savaşmak için yayın kirişini çekmiş ve onların üzerine kahır okunu fırlatmaya hazır bulunmuştur.

Sen uyumuşsun; fakat senin nûr-ı Muhammedîn âlem-i ulvîden, muhâliflerine karşı harb için yayın kirişini çekmiş ve onların üzerine kahır okunu uçurmağa müheyyâ bulunmuştur.

1209. Felsefîye ve onun ağzının yaptığı şeye, senin nûrunun yayı ona ok dikici eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1209. Felsefeciye ve onun ağzının yaptığı şeye, senin nurunun yayı ona ok dikici eder.

Kendi zekâsına ve dirayetine güvenip peygambere uymaktan kendisini müstağni (ihtiyaçsız) gören felsefeciye ve onun ağzının hezeyanına, senin nurunun yayından çıkan cevap okları saplanır; o felsefeciyi ve onun sözlerini yaralar ve geçersiz kılar. Nasıl ki cenab-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. bölümünde Seyfeddîn Buhârî ismindeki bir feylesofun sözünü nakledip, buyururlar ki: "Adı geçen Seyfeddîn dedi ki: "Benim katımda peygamberlerin ve evliyanın bâtıl zan üzerine oldukları ve ilahi vaadin kuru bir iddiadan başka bir şey olmadığı gerçekleşti." Cenab-ı Pîr efendimiz Seyfeddîn'i mecliste hazır farz ederek buyururlar ki: "Sen bu sözü böylece boş ve tahmini olarak mı söylüyorsun; yoksa hakikati müşahede ettin de mi söylüyorsun? Eğer görmeye dayanarak söylüyorsan, o halde varlık âleminde görme denilen şey gerçekleşmiş olur ve bu görme denilen şey dahi varlık âleminde eşyanın en azizi ve en şereflisidir; ve peygamberleri tasdik etmek demek olur. Çünkü peygamberler, varlık âleminde ancak görme olduğunu iddia ettiler. İşte sen de bunu ikrar ettin!...vs."

Şimdi "Onun nurunun yayı"ndan kastedilen, Peygamber'in vefatından sonra, her bir asırda mevcut olan onun varisleridir. Onlar bu felsefeleri ve onların bu gibi konuşmalarını böyle susturucu cevap oklarını saplayarak geçersiz kılarlar.

Kendi zekâvetine ve dirâyetine i'timâd edip peygambere tebaiyetten kendisini müstağnî gören felsefîye ve onun ağzının hezeyânına, senin nûrunun yayından çıkan cevap okları saplanır; o felsefiyi ve onun sözlerini mecrûh ve ibtâl eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında Seyfeddîn Buhârî ismindeki bir feylesofun sözünü nakl edip, buyururlar ki: "Mer- kūm Seyfeddîn dedi ki: "Benim indimde enbiyâ ve evliyânın zann-ı bâtıl üzerine oldukları ve va'd-i ilâhî kuru bir da'vâdan başka bir şey olmadığı tahakkuk etti." Cenâb-ı Pîr efendimiz Seyfeddîn'i mecliste hâzır farz ile buyururlar ki: "Sen bu sözü şöylece güzâf ve tahmînî olarak mı söylüyorsun; yoksa hakîkati müşâhede ettin de mi söylüyorsun? Eğer rü'yete binâen söylüyor isen, o halde âlem-i vücûdda rü'yet denilen şey tahakkuk etmiş olur ve bu rü'yet denilen şey dahi âlem-i vücûdda eşyânın eazz ve eşrefidir; ve enbiyâyı tasdîk demek olur. Zîrâ enbiyâ, âlem-i vücûdda ancak rü'yet olduğunu da'vâ ettiler. İşte sen de bunu ikrâr ettin!...ilh."

İmdi "Onun nûrunun yayı"ndan murâd, Peygamber'in irtihâlinden sonra, her bir asırda mevcûd olan onun vârisleridir. Onlar bu felsefeleri ve onların bu gibi tefevvühâtını böyle cevâb-ı müskit oklarını saplıyarak ibtâl ederler.

1210. Öyle yaptı ve ondan ziyadesini ki, dedi: O uyudu ve onun baht ve ikbâli uyumadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1210. Öyle yaptı ve ondan fazlasını ki, dedi: O uyudu ve onun bahtı ve talihi uyumadı.

Önceki beyitler Hakk'ın dilindendir ve bu beyitler Hz. Pîr efendimizin dilindendir. Yani cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Evet, Yüce Allah hazretleri öylece buyurduğu gibi yaptı ve hatta o buyurduğundan fazlasını bile yaptı. Öyle ki, her bir asırda şanlı peygamberinin dininin korunması ve muhafazası hakkında tecelli eden ilahi fiiller, insanlara bu anlamı açıklamak için dedi ki: "O şanlı peygamber uyudu ve onun bahtı ve talihi uyumadı." Ve kıyamete kadar hükmü bâkî olan Kur'ân-ı Kerim'de وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) yani "Biliniz ki Allah'ın Resûlü muhakkak sizin içinizdedir" ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyrulur.

Evvelki beyitler lisân-ı Hak'dan ve bu beyitler Hz. Pîr efendimizin lisânındandır. Ya'nî cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Evet Hak Teâlâ hazretleri öylece buyurduğu gibi yaptı ve hattâ o buyurduğundan ziyâdesini bile yaptı. Öyleki, her bir asırda Nebiyy-i zîşânının dîninin himâyesi ve sıyâneti hakkında, mütecellî olan ef'âl-i ilâhiyye, insanlara bu ma'nâyı tefhîmen dedi ki: "O Nebiyy-i zîşân uyudu ve onun baht ve ikbâli uyumadı." Ve kıyamete kadar hükmü bâkî olan Kur'ân-ı Kerim'de وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurât, 49/7) ya'nî "Biliniz ki Allah'ın Resûlü muhakkak sizin içinizdedir" âyet-i kerîmesinde bu hakikate işaret buyrulur.

1211. "Ey babanın canı, sâhir uykuya gittiği vakit, onun işi revnaksız ve hararetsiz oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1211. "Ey babanın canı, sihirbaz uykuya daldığı zaman, onun işi parlaklığını ve sıcaklığını yitirdi."

Bu şerefli beyit, ölmüş olan sihirbazın dilindendir. Yani "Sihirbazın ruhu evlatlarına dedi ki: "Ey babanın canı, evlatlarım bilin ki, sihirbaz uykuya daldığı zaman, onun sihri işlevsiz kalır ve onun sihir ilmi hükümsüz olur."

Bu beyt-i şerîf, ölmüş olan sâhirin lisânındandır. Ya'nî "Sâhirin rûhu evlâtlarına dedi ki: "Ey babanın canı, evlâtlarım bilin ki, sâhir uykuya gittiği vakit, onun sihri muattal ve onun sihir ilmi hükümsüz kalır."

1212. Her ikisi onun mezarını öptüler; o azîm cenk için Mısır'a kadar gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1212. Her ikisi onun mezarını öptüler; o büyük savaş için Mısır'a kadar gittiler.

Kûm Seyfeddîn dedi ki: "Benim katımda peygamberlerin ve evliyaların bâtıl bir zan üzere oldukları ve ilâhî vaadin kuru bir iddiadan başka bir şey olmadığı gerçekleşti." Cenâb-ı Pîr efendimiz Seyfeddîn'i mecliste hazır farz ederek buyururlar ki: "Sen bu sözü böylece boş ve tahmini olarak mı söylüyorsun; yoksa hakikati müşahede ettin de mi söylüyorsun? Eğer görmeye dayanarak söylüyor isen, o halde varlık âleminde görme denilen şey gerçekleşmiş olur ve bu görme denilen şey dahi varlık âleminde eşyanın en azizi ve en şereflisidir; ve peygamberleri tasdik etmek demek olur. Çünkü peygamberler, varlık âleminde ancak görme olduğunu iddia ettiler. İşte sen de bunu ikrar ettin!...vb." Şimdi "Onun nurunun yayı"ndan maksat, Peygamber'in vefatından sonra, her bir asırda mevcut olan onun vârisleridir. Onlar bu felsefecileri ve onların bu gibi boş konuşmalarını böyle susturucu cevap oklarını saplayarak iptal ederler.

kūm Seyfeddîn dedi ki: "Benim indimde enbiyâ ve evliyânın zann-ı bâtıl üzerine oldukları ve va'd-i ilâhî kuru bir da'vâdan başka bir şey olmadığı tahakkuk etti." Cenâb-ı Pîr efendimiz Seyfeddîn'i mecliste hâzır farz ile buyururlar ki: "Sen bu sözü şöylece güzâf ve tahmînî olarak mı söylüyorsun; yoksa hakîkati müşâhede ettin de mi söylüyorsun? Eğer rü'yete binâen söylüyor isen, o halde âlem-i vücûdda rü'yet denilen şey tahakkuk etmiş olur ve bu rü'yet denilen şey dahi âlem-i vücûdda eşyânın eazz ve eşrefidir; ve enbiyâyı tasdík demek olur. Zîrâ enbiyâ, âlem-i vücûdda ancak rü'yet olduğunu da'vâ ettiler. İşte sen de bunu ikrâr ettin!...ilh." Imdi "Onun nûrunun yayı"ndan murâd, Peygamber'in irtihâlinden sonra, her bir asırda mevcûd olan onun vârisleridir. Onlar bu felsefileri ve onların bu gibi tefevvühâtını böyle cevâb-ı müskit oklarını saplıyarak ibtâl ederler.

1210. Öyle yaptı ve ondan ziyadesini ki, dedi: O uyudu ve onun baht ve ikbâ- [1214] li uyumadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1210. Öyle yaptı ve ondan fazlasını ki, dedi: O uyudu ve onun bahtı ve talihi uyumadı.

Önceki beyitler Hakk'ın dilinden ve bu beyitler Hz. Pîr efendimizin dilindendir. Yani cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Evet, Yüce Allah hazretleri öylece buyurduğu gibi yaptı ve hatta o buyurduğundan fazlasını bile yaptı. Öyle ki, her bir asırda şanlı peygamberinin dininin korunması ve muhafazası hakkında tecelli eden ilahi fiiller, insanlara bu anlamı açıklayarak dedi ki: "O şanlı peygamber uyudu ve onun bahtı ve talihi uyumadı." Ve kıyamete kadar hükmü bâkî olan Kur'ân-ı Kerim'de وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurat, 49/7) yani "Biliniz ki Allah'ın Resûlü muhakkak sizin içinizdedir" ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyrulur.

Evvelki beyitler lisân-ı Hak'dan ve bu beyitler Hz. Pîr efendimizin lisânındandır. Ya'nî cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Evet Hak Teâlâ hazretleri öylece buyurduğu gibi yaptı ve hattâ o buyurduğundan ziyâdesini bile yaptı. Öyleki, her bir asırda Nebiyy-i zîşânının dîninin himâyesi ve sıyâneti hakkında, mütecellî olan ef'âl-i ilâhiyye, insanlara bu ma'nâyı tefhîmen dedi ki: "O Nebiyy-i zîşân uyudu ve onun baht ve ikbâli uyumadı." Ve kıyamete kadar hükmü bâkî olan Kur'ân-ı Kerim'de وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ (Hucurat, 49/7) ya'nî "Biliniz ki Allah'ın Resûlü muhakkak sizin içinizdedir" âyet-i kerîmesinde bu hakikate işaret buyrulur.

1211. "Ey babanın canı, sâhir uykuya gittiği vakit, onun işi revnaksız ve hararetsiz oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1211. "Ey babanın canı, sihirbaz uykuya daldığı zaman, onun işi parlaklığını ve sıcaklığını yitirdi."

Bu şerefli beyit, ölmüş olan sihirbazın dilindendir. Yani "Sihirbazın ruhu evlatlarına dedi ki: "Ey babanın canı, evlatlarım bilin ki, sihirbaz uykuya daldığı zaman, onun sihri işlevsiz kalır ve onun sihir ilmi hükümsüz olur."

Bu beyt-i şerîf, ölmüş olan sâhirin lisânındandır. Ya'nî "Sâhirin rûhu evlâtlarına dedi ki: "Ey babanın canı, evlâtlarım bilin ki, sâhir uykuya gittiği vakit, onun sihri muattal ve onun sihir ilmi hükümsüz kalır."

1212. Her ikisi onun mezarını öptüler; o azîm cenk için Mısır'a kadar gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1212. Her ikisi onun mezarını öptüler; o büyük savaş için Mısır'a kadar gittiler.

1213. Vaktaki o iş için Mısır'a geldiler; Mûsa'nın ve onun evinin talibi oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1213. O iş için Mısır'a geldiklerinde, Mûsa'nın ve onun evinin talibi oldular.

1214. Tesadüf vaki' oldu ki, o vürûd günü, Mûsa bir hurma ağacı altında uyumuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1214. Tesadüf gerçekleşti ki, o geliş günü, Musa bir hurma ağacı altında uyumuştu.

1215. Adamlar, "Git hurmalık tarafını ara!" diye onlara onun nişanını verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1215. Adamlar, "Git hurmalık tarafını ara!" diye onlara onun nişanını verdiler.

1216. Hurma diplerine geldiği vakit, bir uyumuş gördü ki, cihanın uyanığı idi. Her iki sâhir hurma ağaçlarının altına geldiği vakit, bütün cihân insanlarının en uyanığı olan bir uyumuşu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1216. Hurma diplerine geldiği zaman, bir uyumuş gördü ki, cihanın uyanığı idi. Her iki sihirbaz hurma ağaçlarının altına geldiği zaman, bütün cihan insanlarının en uyanığı olan bir uyumuşu gördü.

1217. Arş ve ferş onun nazarının altında olduğu halde, o nâz etmekten dolayı, başının iki gözünü bağlamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1217. Arş ve yer onun bakışının altında olduğu hâlde, o nazlanmaktan dolayı, başının iki gözünü bağlamış idi.

"Nâziş" "nâzîden" mastarından isim mastardır, naz etmek demektir. Bilinmeli ki, peygamberler ve evliyanın seçkinleri ilahi sevgili olduklarından naz ve eda ehlidirler. Onlar aslında melekût âleminden oldukları hâlde, mülk âleminin hükümlerine uymakta naz ve istiğna (ihtiyaçsızlık) sahibidirler. Bu hükümlere uymasalar dahi mümkündür; fakat yemek ve içmek ve uyku gibi beşeriyetin gerekliliklerine naz ve istiğna ile uyarlar; bu sebeple bu uyma onların melekûtî hâllerini bozmaz. Görünüşte gözlerini kapayıp uyku hâlini kazansalar da, uyanık bir hâldedirler; çünkü melekûtiyette uyku gibi hâller yoktur. Bu hâl içinde, bakışları perde içinde değildir; arş ve yer onların bakışları önündedir.

"Nâziş" "nâzîden" masdarından isim masdardır, nâz etmek demektir. Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve havâss-ı evliyâ mahbûb-ı ilâhî olduklarından nâz ve şîve ehlidirler. Onlar hadd-i zâtında ehl-i melekûttan oldukları halde, âlem-i mülkün ahkâmına tebaiyette nâz ve istiğnâ sâhibidirler. Bu ahkâma tebaiyyet etmeseler dahi mümkindir; fakat yemek ve içmek ve uyku gibi beşeriyyetin îcâbâtına nâz ve istiğnâ ile tâbi' olurlar; binâenaleyh bu tebaiyyet onların ahvâl-i melekûtiyyelerini haleldâr etmez. Sûretâ gözlerini kapayıp uyku hâlini iktisâb etseler, uyanık bir haldedirler; zîrâ melekûtiyette uyku gibi ahvâl yoktur. Bu hâl içinde, nazarları hicâb içinde değildir; arş ve ferş onların nazarları önündedir.

1218. Ey, çok kimsenin gözü uyanık ve kalbi uyumuştur; muhakkak su ve çamur ehlinin gözü ne görür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1218. Ey, çok kimsenin gözü uyanık ve kalbi uyumuştur; muhakkak su ve çamur ehlinin gözü ne görür?

İnsanların büyük bir kısmı, gözleri açık ve görünüşte uyanık olduğu hâlde, iç dünyalarında ve kalben uykudadır. Su ve çamur ehli olanların, yani bedensel yoğunluğun hükümlerine tabi olanların gözü ne görebilir ki?

Beşerin kısm-ı a'zamı gözleri açık ve zâhiren uyanık göründüğü halde, bâtınen ve kalben uykudadır. Böyle âb ve kilin ya'nî kesâfet-i cismâniyyenin ahkâ-

1213. Vaktaki o iş için Mısır'a geldiler; Mûsa'nın ve onun evinin talibi oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1213. O iş için Mısır'a geldiklerinde, Mûsa'nın ve onun evinin talibi oldular.

1214. Tesadüf vaki' oldu ki, o vürûd günü, Mûsa bir hurma ağacı altında uyumuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1214. Tesadüf gerçekleşti ki, o geliş günü, Musa bir hurma ağacı altında uyumuştu.

1215. Adamlar, "Git hurmalık tarafını ara!" diye onlara onun nişanını verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1215. Adamlar, "Git hurmalık tarafını ara!" diye onlara onun nişanını verdiler.

1216. Hurma diplerine geldiği vakit, bir uyumuş gördü ki, cihanın uyanığı idi. Her iki sâhir hurma ağaçlarının altına geldiği vakit, bütün cihân insanlarının en uyanığı olan bir uyumuşu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1216. Hurma diplerine geldiği zaman, bir uyumuş gördü ki, cihanın uyanığı idi. Her iki sihirbaz hurma ağaçlarının altına geldiği zaman, bütün cihan insanlarının en uyanığı olan bir uyumuşu gördü.

1217. Arş ve ferş onun nazarının altında olduğu halde, o nâz etmekten dolayı, başının iki gözünü bağlamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1217. Arş ve yer onun bakışının altında olduğu hâlde, o nazlanmaktan dolayı, başının iki gözünü bağlamış idi.

"Nâziş" "nâzîden" mastarından isim mastardır, naz etmek demektir. Bilinmeli ki, peygamberler ve evliyanın seçkinleri ilahi sevgili olduklarından naz ve eda ehlidirler. Onlar aslında melekût âleminden oldukları hâlde, mülk âleminin hükümlerine uymakta naz ve istiğna (ihtiyaçsızlık) sahibidirler. Bu hükümlere uymasalar dahi mümkündür; fakat yemek ve içmek ve uyku gibi beşeriyetin gerekliliklerine naz ve istiğna ile uyarlar; bu sebeple bu uyma onların melekûtî hâllerini bozmaz. Görünüşte gözlerini kapayıp uyku hâlini kazansalar da, uyanık bir hâldedirler; çünkü melekûtiyette uyku gibi hâller yoktur. Bu hâl içinde, bakışları perde içinde değildir; arş ve yer onların bakışları önündedir.

"Nâziş" "nâzîden" masdarından isim masdardır, nâz etmek demektir. Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve havâss-ı evliyâ mahbûb-ı ilâhî olduklarından nâz ve şîve ehlidirler. Onlar hadd-i zâtında ehl-i melekûttan oldukları halde, âlem-i mülkün ahkâmına tebaiyette nâz ve istiğnâ sâhibidirler. Bu ahkâma tebaiyyet etmeseler dahi mümkindir; fakat yemek ve içmek ve uyku gibi beşeriyyetin îcâbâtına nâz ve istiğnâ ile tâbi' olurlar; binâenaleyh bu tebaiyyet onların ahvâl-i melekûtiyyelerini haleldâr etmez. Sûretâ gözlerini kapayıp uyku hâlini iktisâb etseler, uyanık bir haldedirler; zîrâ melekûtiyette uyku gibi ahvâl yoktur. Bu hâl içinde, nazarları hicâb içinde değildir; arş ve ferş onların nazarları önündedir.

1218. Ey, çok kimsenin gözü uyanık ve kalbi uyumuştur; muhakkak su ve çamur ehlinin gözü ne görür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1218. Ey, çok kimsenin gözü uyanık ve kalbi uyumuştur; muhakkak su ve çamur ehlinin gözü ne görür?

İnsanların büyük çoğunluğu gözleri açık ve görünüşte uyanık olduğu halde, içten ve kalben uykudadır. Böyle su ve çamur ehli, yani bedenin yoğunluğunun hükümlerine dalmış olan kimseler, gayb âleminden ve melekût âleminden ne görebilir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kısmın hallerini bir gazellerinde şöyle tasvir buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş; ve ey cânını vermemiş ölü! Haydi sıçra ki, kervân gitmiştir; ey gönül bir an uyan!"

Beşerin kısm-ı a'zamı gözleri açık ve zâhiren uyanık göründüğü halde, bâtınen ve kalben uykudadır. Böyle âb ve kilin ya'nî kesâfet-i cismâniyyenin ahkâ- mında müstağrak olan kimseler, âlem-i gaybdan ve melekûttan ne görebilir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kısmın ahvâlini bir gazellerinde şöyle tasvîr buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş; ve ey cânını vermemiş ölü! Haydi sıçra ki, kervân gitmiştir; ey gönül bir an uyan!"

1219. O kimse ki uyanık kalb tutar, eğer başının gözü uyursa, yüz göz açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1219. O kimse ki uyanık bir kalp taşır, eğer başının gözü uyursa, yüz göz açar.

Kalben uyanık olan kimse, görünüşte uyusa bile, onun kalbinden melekût âlemine yüz göz açılır; ve bu gözler ile misâl âleminin türlü türlü şaşırtıcı şeylerini seyreder. "نوم العالم خير من عبادة الجاهل" yani "Âlimin uykusu, câhilin ibadetinden hayırlıdır" hadis-i şerifinde bu anlama işaret buyurulur.

Kalben uyanık olan kimse, zâhiren uyusa, onun kalbinden âlem-i melekûta yüz göz açılır; ve bu gözler ile âlem-i misâlin türlü türlü acâibâtını temâşa eder. نوم العالم خير من عبادة الجاهل yanî “Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır" hadîs-i şerîfinde bu ma'nâya işâret buyurulur.

1220. Eğer sen ehl-i dil değil isen, uyanık ol! Gönül talibi ol ve cenkde ol! [1224]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1220. Eğer sen gönül ehli değilsen, uyanık ol! Gönül talibi ol ve savaşta ol!

Ey Hakk Yolcusu, eğer sen böyle uyanık bir kalbe sahip değilsen, nefsinin hazzı gereği olan uykuyu feda edip, uyanık ol; ve geceleri ibadet edip kalbinin uyanması için Allah'a yalvar ve gönül talibi ol ve bu şekilde nefsinle ve şeytanın vesveseleriyle savaş ve mücadele içinde ol!

Ey sâlik, eğer sen böyle uyanık bir kalbe mâlik değil isen, nefsinin hazzı îcâbı olan uykuyu fedâ edip, uyanık ol; ve geceleri ibâdet edip kalbinin uyanması için Hakk'a yalvar ve gönül tâlibi ol ve bu sûretle nefsin ile ve şeytanın vesveseleriyle cenk ve mücâhede içinde ol!

1221. Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, hoş uyu! Senin nâzırın beşten ve altıdan gaib değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1221. Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, hoş uyu! Senin gözcün beşten ve altıdan uzak değildir.

Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, mücâhedât'a (nefisle mücadelelere) gerek yoktur; ondan sonra dışarıdan güzelce yat, uyu! Çünkü senin mana âlemine gözcülük eden kalbin, beş duyudan ve taayyünler (belirginleşmeler) âleminin altı yönünden uzak değildir. Şerh eden büyük âlimler "beş" tabirini beş duyuya ve "altı" tabirini de altı yöne işaret olarak almışlardır. Fakire başka bir yön de görünmüştür, o da şudur: "Beş ve altı"dan kasıt hazarât-ı hamse (beş ilahi varlık mertebesi) veya hazarât-ı sitte (altı ilahi varlık mertebesi)dir. Çünkü hakikat ehli âlimlerden bazıları varlık mertebelerini "Ahadiyyet," "Vâhidiyyet," "ervâh" (ruhlar), "misâl" (misal âlemi) ve "şehadet" (şehadet âlemi) mertebelerinden ibaret olarak beş kabul etmişlerdir; ve bazıları "insân-ı kâmil" mertebesini de ayrı sayıp, altı kabul etmişlerdir. Bu sebeple "penc ve şeş" (beş ve altı) tabiriyle bu kabullere işaret buyurulmuş olur. Yani "Kalbin uyanık olduğu zaman, bu hazarâta ve bu mertebelere gözcü olur ve dış gözünün uyuması bu durumda bir zarar vermez." Bu manada müstağrak (dalmış) olan kimseler, gayb âleminden ve melekût (görünmeyen âlem)tan ne görebilir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kısmın hallerini bir gazellerinde şöyle tasvir buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş; ve ey canını vermemiş ölü! Haydi sıçra ki, kervan gitmiştir; ey gönül bir an uyan!"

Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, mücâhedâta hâcet yoktur; ondan sonra zâhiren güzelce yat, uyu! Zîrâ senin âlem-i ma'nâya nâzır olan kalbin beş hasseden ve âlem-i taayyünâtın altı cihetinden gâib değildir. Şurrâh-ı kirâm “beş" ta'bîrini havâss-i hamseye ve "altı" ta'bîrini de altı cihete işaret olarak almışlardır. Fakîre diğer bir vecih de lâyih olmuştur, o da budur ki: "Beş ve altı"dan murâd hazarât-ı hamse veyâ hazarât-ı sittedir. Zîrâ muhakkıkînden ba'zıları merâtib-i vücudu "Ahadiyyet," "vâhidiyyet," "ervâh" ve "misâl" ve "şehadet" mertebelerinden ibaret olarak beş i'tibâr etmişlerdir; ve ba'zıları “insân-ı kâmil" mertebesini de ayrı addedip, altı addetmişlerdir. Binâenaleyh "penc ve şeş" ta'bîriyle bu i'tibârâta işâret buyurulmuş olur. Ya'nî "Kalbin uyanık olduğu vakit, bu hazarâta ve bu merâtibe nâzır olur ve zâhir gözünün uyuması bu mında müstağrak olan kimseler, âlem-i gaybdan ve melekûttan ne görebilir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kısmın ahvâlini bir gazellerinde şöyle tasvîr buyururlar: "Ey koşarak gitmiş olan uyumuş; ve ey cânını vermemiş ölü! Haydi sıçra ki, kervân gitmiştir; ey gönül bir an uyan!"

1219. O kimse ki uyanık kalb tutar, eğer başının gözü uyursa, yüz göz açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1219. O kimse ki uyanık bir kalp taşır, eğer baş gözü uyursa, yüz göz açar.

Kalben uyanık olan kimse, görünüşte uyusa bile, onun kalbinden melekût âlemine yüz göz açılır; ve bu gözler ile misal âleminin türlü türlü şaşırtıcı şeylerini seyreder. "Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır" hadîs-i şerîfinde bu anlama işaret buyurulur.

Kalben uyanık olan kimse, zâhiren uyusa, onun kalbinden âlem-i melekūta yüz göz açılır; ve bu gözler ile âlem-i misâlin türlü türlü acâibâtını temâşa eder. نوم العالم خير من عبادة الجاهل yanî “Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır" hadîs-i şerîfinde bu ma'nâya işâret buyurulur.

1220. Eğer sen ehl-i dil değil isen, uyanık ol! Gönül talibi ol ve cenkde ol! [1224]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1220. Eğer sen gönül ehli değilsen, uyanık ol! Gönül talibi ol ve savaşta ol!

Ey Hakk Yolcusu, eğer sen böyle uyanık bir kalbe sahip değilsen, nefsinin hazzı gereği olan uykuyu feda edip, uyanık ol; ve geceleri ibadet edip kalbinin uyanması için Allah'a yalvar ve gönül talibi ol ve bu şekilde nefsinle ve şeytanın vesveseleriyle savaş ve mücadele içinde ol!

Ey sâlik, eğer sen böyle uyanık bir kalbe mâlik değil isen, nefsinin hazzı îcâbı olan uykuyu fedâ edip, uyanık ol; ve geceleri ibâdet edip kalbinin uyanması için Hakk'a yalvar ve gönül tâlibi ol ve bu sûretle nefsin ile ve şeytanın vesveseleriyle cenk ve mücâhede içinde ol!

1221. Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, hoş uyu! Senin nâzırın beşten ve altıdan gaib değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1221. Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, hoş uyu! Senin gözcün beşten ve altıdan kaybolmuş değildir.

Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, mücâhedât'a (nefisle mücadelelere) gerek yoktur; ondan sonra dışarıdan güzelce yat, uyu! Çünkü senin mana âlemine gözcü olan kalbin, beş duyudan ve taayyünler (belirginleşmeler) âleminin altı yönünden kaybolmuş değildir. Şerh eden büyük âlimler "beş" tabirini beş duyuya ve "altı" tabirini de altı yöne işaret olarak almışlardır. Fakire başka bir vecih (yön) de görünmüştür, o da şudur: "Beş ve altı"dan maksat hazarât-ı hamse (beş ilahi mertebe) veya hazarât-ı sitte (altı ilahi mertebe)dir. Çünkü muhakkiklerden (gerçekleri araştıranlardan) bazıları varlık mertebelerini "Ahadiyyet," "vâhidiyyet," "ervâh" (ruhlar), "misâl" (misal âlemi) ve "şehadet" (şehadet âlemi) mertebelerinden ibaret olarak beş kabul etmişlerdir; ve bazıları "insân-ı kâmil" mertebesini de ayrı sayıp, altı kabul etmişlerdir. Buna göre "penc ve şeş" (beş ve altı) tabiriyle bu kabullere işaret buyurulmuş olur. Yani "Kalbin uyanık olduğu zaman, bu hazarâta ve bu mertebelere gözcü olur ve dış gözün uyuması bu hazarâta karşı bir gaflet sebebi olmaz." Ârifin bu hazarâtı koruması hakkındaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'dedir; burada ayrıntılı açıklaması uzun olur.

Ve eğer kalbin uyanık oldu ise, mücâhedâta hâcet yoktur; ondan sonra zâhiren güzelce yat, uyu! Zîrâ senin âlem-i ma'nâya nâzır olan kalbin beş hasseden ve âlem-i taayyünâtın altı cihetinden gâib değildir. Şurrâh-ı kirâm “beş" ta'bîrini havâss-i hamseye ve "altı" ta'bîrini de altı cihete işaret olarak almışlardır. Fakîre diğer bir vecih de lâyih olmuştur, o da budur ki: "Beş ve altı"dan murâd hazarât-ı hamse veyâ hazarât-ı sittedir. Zîrâ muhakkıkînden ba'zıları merâtib-i vücudu "Ahadiyyet," "vâhidiyyet," "ervâh" ve "misâl" ve "şehadet" mertebelerinden ibaret olarak beş i'tibâr etmişlerdir; ve ba'zıları “insân-ı kâmil" mertebesini de ayrı addedip, altı addetmişlerdir. Binâenaleyh "penc ve şeş" ta'bîriyle bu i'tibârâta işâret buyurulmuş olur. Ya'nî "Kalbin uyanık olduğu vakit, bu hazarâta ve bu merâtibe nâzır olur ve zâhir gözünün uyuması bu hazarâta karşı sebeb-i gaflet olmaz." Ârifin bu hazarâtı hıfzı hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'dedir; burada tafsil ve îzâhı uzun olur.

1222. Peygamber buyurdu ki: "Benim gözüm uyur; fakat uyku içinde, benim kalbim ne vakit uyur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1222. Peygamber buyurdu ki: "Benim gözüm uyur; fakat uyku içinde, benim kalbim ne vakit uyur?"

Yani Peygamber (a.s.v.) Efendimiz, "Benim gözlerim uyur; ve kalbim Rabb'imden uyumaz" hadis-i şerifini beyan buyurmuşlardır.

Ya'nî Peygamber (a.s.v.) Efendimiz عيناي تنامان و لا ينام قلبى عن ربى ya'nî "Benim gözlerim uyur; ve kalbim Rabb'imden uyumaz" hadis-i şerîfini beyân buyurmuşlardır.

1223. Şah uyanıktır, bekçiyi uyumuş tut; kalbi görücü olan uyumuşlara can fedâ olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1223. Şah uyanıktır, bekçiyi uyumuş tut; kalbi görücü olan uyumuşlara can fedâ olsun!

Yani varlık ülkesinin şahı kalptir. Dış göz ise bu varlığın bekçisidir. Kalbin uyanık olup, gözün uyuması, sarayda şahın uyanık olup, bekçinin uyumuş olmasına benzer. Bu sebeple şah uyanık iken bekçinin uyumasında zarar yoktur. Böyle kalpleri görücü ve dış gözleri uykuda olan peygamberler ve evliyanın seçkinleri (havâss-ı evliyâ) hazretlerine canlar fedâ olsun.

Ya'nî vücûd ikliminin şâhı kalbdir. Zâhirî göz ise bu vücudun bekçisidir. Kalbin uyanık olup, gözün uyuması, sarayda şâhın uyanık olup, bekçinin uyumuş olmasına benzer. Binâenaleyh şâh uyanık iken bekçinin uyumasında zarar yoktur. Böyle kalbleri görücü ve zâhirî gözleri uykuda olan enbiyâ ve havâss-ı evliyâ hazarâtına canlar fedâ olsun.

1224. Ey ma'nevî! Gönül uyanıklığının vasfı, binlerce mesnevîye sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1224. Ey manevî! Gönül uyanıklığının vasfı, binlerce mesneviye sığmaz.

1225. Vaktaki onu gördüler ki, o uzun uyumuştur; asânın hırsızlığı için tertib yaptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1225. Onu uzun süre uyumuş görünce, asayı çalmak için bir düzen kurdular.

"Dırâz huften" (uzun uyumak), sırt üstü yatıp ayakları uzatmaktan kinayedir. "İki sihirbaz, Musa'yı (a.s.) ayaklarını uzatmış, sırt üstü uyurken görünce; onu uyandırmadan asayı çalmak üzere bir düzen kurdular."

"Dırâz huften" arka üstü yatıp, ayaklarını uzatmaktan kinâyedir. "Vaktâki iki sihirbaz, Mûsâ (a.s.)ı ayaklarını uzatıp arka üstü yatarak uyumuş olduğunu gördüler; uyandırmaksızın asâyı çalmak üzere tertib yaptılar."

1226. Onun arkasından gitmek ve sonra kapmak lazımdır diye sâhirler acele asâya kasd ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1226. Onun arkasından gitmek ve sonra kapmak gerekir diye sihirbazlar aceleyle asaya yöneldiler.

Yaptıkları düzenleme de Musa (a.s.) uyurken onun arka tarafından, yani baş tarafından doğru yavaşça gitmek ve sonra derhal asayı alıvermek idi. Bu düzenleme üzere, o iki sihirbaz hemen asaya doğru yavaşça yönelip ilerlediler. "Huzurlara karşı gaflet sebebi olmaz." Ârifin bu huzurları koruması hakkındaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de İshak Fassı'ndadır; burada ayrıntılı açıklaması uzun olur.

Yaptıkları tertib dahi Mûsâ (a.s.) uyurken onun arka cihetinden, ya'nî baş tarafından doğru yavaşça gitmek ve sonra derhal asâyı alıvermek idi. Bu tertib üzere, o iki sâhir hemen asâya doğru yavaşça kasd ve teveccüh ettiler. hazarâta karşı sebeb-i gaflet olmaz." Ârifin bu hazarâtı hıfzı hakkındaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'dedir; burada tafsil ve îzâhı uzun olur.

1222. Peygamber buyurdu ki: "Benim gözüm uyur; fakat uyku içinde, benim kalbim ne vakit uyur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1222. Peygamber buyurdu ki: "Benim gözüm uyur; fakat uyku içinde, benim kalbim ne vakit uyur?"

Yani Peygamber (a.s.v.) Efendimiz, "Benim gözlerim uyur; ve kalbim Rabb'imden uyumaz" hadis-i şerifini beyan buyurmuşlardır.

Ya'nî Peygamber (a.s.v.) Efendimiz عيناي تنامان و لا ينام قلبى عن ربى ya'nî "Benim gözlerim uyur; ve kalbim Rabb'imden uyumaz" hadis-i şerîfini beyân buyurmuşlardır.

1223. Şah uyanıktır, bekçiyi uyumuş tut; kalbi görücü olan uyumuşlara can fedâ olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1223. Şah uyanıktır, bekçiyi uyumuş tut; kalbi görücü olan uyumuşlara can fedâ olsun!

Yani varlık ülkesinin şahı kalptir. Dış göz ise bu varlığın bekçisidir. Kalbin uyanık olup, gözün uyuması, sarayda şahın uyanık olup, bekçinin uyumuş olmasına benzer. Bu sebeple şah uyanık iken bekçinin uyumasında zarar yoktur. Böyle kalpleri görücü ve dış gözleri uykuda olan peygamberler ve evliyanın seçkinleri (havâss-ı evliyâ) hazretlerine canlar fedâ olsun.

Ya'nî vücûd ikliminin şâhı kalbdir. Zâhirî göz ise bu vücudun bekçisidir. Kalbin uyanık olup, gözün uyuması, sarayda şâhın uyanık olup, bekçinin uyumuş olmasına benzer. Binâenaleyh şâh uyanık iken bekçinin uyumasında zarar yoktur. Böyle kalbleri görücü ve zâhirî gözleri uykuda olan enbiyâ ve havâss-ı evliyâ hazarâtına canlar fedâ olsun.

1224. Ey ma'nevî! Gönül uyanıklığının vasfı, binlerce mesnevîye sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1224. Ey manevî! Gönül uyanıklığının vasfı, binlerce mesneviye sığmaz.

1225. Vaktaki onu gördüler ki, o uzun uyumuştur; asânın hırsızlığı için tertib yaptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1225. Onu uzun süre uyumuş görünce, asayı çalmak için bir düzen kurdular.

"Dırâz huften" (uzun uyumak), sırt üstü yatıp ayakları uzatmaktan kinayedir. "İki sihirbaz, Musa'yı (a.s.) ayaklarını uzatmış, sırt üstü uyurken görünce; onu uyandırmadan asayı çalmak üzere bir düzen kurdular."

"Dırâz huften" arka üstü yatıp, ayaklarını uzatmaktan kinâyedir. "Vaktâki iki sihirbaz, Mûsâ (a.s.)ı ayaklarını uzatıp arka üstü yatarak uyumuş olduğunu gördüler; uyandırmaksızın asâyı çalmak üzere tertib yaptılar."

1226. Onun arkasından gitmek ve sonra kapmak lazımdır diye sâhirler acele asaya kasd ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1226. Onun arkasından gitmek ve sonra kapmak lazımdır diye sihirbazlar acele asaya yöneldiler.

Yaptıkları düzenleme dahi Musa (a.s.) uyurken onun arka tarafından, yani baş tarafından doğru yavaşça gitmek ve sonra derhal asayı alıvermek idi. Bu düzenleme üzere, o iki sihirbaz hemen asaya doğru yavaşça yöneldiler.

Yaptıkları tertib dahi Mûsâ (a.s.) uyurken onun arka cihetinden, ya'nî baş tarafından doğru yavaşça gitmek ve sonra derhal asâyı alıvermek idi. Bu tertib üzere, o iki sâhir hemen asâya doğru yavaşça kasd ve teveccüh ettiler.

1227. Vaktaki tertibi biraz daha ileri yaptılar, o asâ ihtizâza geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1227. Vaktaki tertibi biraz daha ileri yaptılar, o asa titremeye başladı.

Vaktaki bu tertip üzere asayı çalmak için biraz daha ileri gittiler; asa kımıldanmaya başladı.

Vaktâki bu tertib üzere asâyı çalmak için biraz daha ileri gittiler; asâ kımıldanmağa başladı.

1228. O asa kendi üzerinde öyle titredi ki, her ikisi yerinde korkudan kuru oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1228. O asa kendi üzerinde öyle titredi ki, her ikisi yerinde korkudan kuru oldular.

O asa kendi kendine öyle bir titreyiş titredi ki, bu her iki sihirbaz, korkularından oldukları yerde dona kaldılar.

O asâ kendi kendine öyle bir titreyiş titredi ki, bu her iki sihirbaz, korkularından oldukları yerde dona kaldılar.

1229. Ondan sonra ejderha oldu ve hamle etti; onun her ikisi, yüzü sarı olduğu halde kaçtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1229. Ondan sonra ejderha oldu ve hamle etti; onun her ikisi, yüzü sarı olduğu halde kaçtılar.

Bu hücumdan o iki sihirbaz korkularından yüzleri sarararak kaçtılar.

Bu hücumdan o iki sâhir korkularından yüzleri sarararak kaçtılar.

1230. Heybetten dolayı her inişte, münhezimen yuvarlanarak yüzleri üstü düşmek tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1230. Heybetten dolayı her inişte, yenilmiş bir halde yuvarlanarak yüzleri üstü düşmeye başladılar.

Bu iki sihirbaz, ejderhanın heybetinden öyle yenilmiş bir halde yuvarlanarak kaçtılar ki, önlerine yokuş geldiği zaman, bu yokuştan inişlerinde yüzleri üzerine düşmeye başladılar ve yürümelerini şaşırdılar.

Bu iki sâhir, ejderhânın heybetinden öyle münhezim bir halde yuvarlanarak kaçtılar ki, önlerine yokuş geldiği vakit, bu yokuştan inişlerinde yüzleri üzerine düşmeğe başladılar ve yürümelerini şaşırdılar.

1231. Binaenaleyh onlara yakın oldu ki, âsumandandır; zîrâ ki sâhirlerin haddini gördüler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1231. Bu sebeple onlara yakın oldu ki, göktendir; çünkü sihirbazların sınırını görmüşlerdi.

O iki sihirbaz asanın bu hâlini görünce, onların yanında bunun ilâhî bir mucize olarak gayb âleminden olduğu gerçekleşti; çünkü bunlar sihrin sınırını ve tanımını görmüşler ve kuvvetinin mertebesini bilmişlerdi. Bu sebeple bu asanın bu tanıma uymadığını anladılar.

O iki sâhir asânın bu hâlini görünce, onların indinde bunun bir mu'cize-i ilâhî olarak âsumân-ı gaybdan olduğu tahakkuk etti; zîrâ bunlar sihrin had ve ta'rifini görmüşler ve mertebe-i kuvvetini bilmişler idi. Binâenaleyh bu asânın bu ta'rîfe uymadığını anladılar.

1232. Ondan sonra onlara ishal ve hummâ zahir oldu; onların işi nez'e ve can çekişmeğe kadar erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1232. Ondan sonra onlara ishal ve humma ortaya çıktı; onların işi can çekişmeye ve can çekişmeye kadar ulaştı.

1227. Vaktaki tertibi biraz daha ileri yaptılar, o asâ ihtizâza geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1227. Vaktaki tertibi biraz daha ileri yaptılar, o asa titremeye başladı.

Vaktaki bu tertip üzere asayı çalmak için biraz daha ileri gittiler; asa kımıldanmaya başladı.

Vaktâki bu tertib üzere asâyı çalmak için biraz daha ileri gittiler; asâ kımıldanmağa başladı.

1228. O asa kendi üzerinde öyle titredi ki, her ikisi yerinde korkudan kuru oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1228. O asa kendi üzerinde öyle titredi ki, her ikisi yerinde korkudan kuru oldular.

O asa kendi kendine öyle bir titreyiş titredi ki, bu her iki sihirbaz, korkularından oldukları yerde dona kaldılar.

O asâ kendi kendine öyle bir titreyiş titredi ki, bu her iki sihirbaz, korkularından oldukları yerde dona kaldılar.

1229. Ondan sonra ejderha oldu ve hamle etti; onun her ikisi, yüzü sarı olduğu halde kaçtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1229. Ondan sonra ejderha oldu ve hamle etti; onun her ikisi, yüzü sarı olduğu halde kaçtılar.

Bu hücumdan o iki sihirbaz korkularından yüzleri sarararak kaçtılar.

Bu hücumdan o iki sâhir korkularından yüzleri sarararak kaçtılar.

1230. Heybetten dolayı her inişte, münhezimen yuvarlanarak yüzleri üstü düş- [1234] mek tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1230. Heybetten dolayı her inişte, yenilmiş bir şekilde yuvarlanarak yüzleri üstü düşmeye başladılar.

Bu iki sihirbaz, ejderhanın heybetinden öyle yenilmiş bir hâlde yuvarlanarak kaçtılar ki, önlerine yokuş geldiği zaman, bu yokuştan inişlerinde yüzleri üzerine düşmeye başladılar ve yürümelerini şaşırdılar.

Bu iki sâhir, ejderhânın heybetinden öyle münhezim bir halde yuvarlanarak kaçtılar ki, önlerine yokuş geldiği vakit, bu yokuştan inişlerinde yüzleri üzerine düşmeğe başladılar ve yürümelerini şaşırdılar.

1231. Binaenaleyh onlara yakın oldu ki, âsumandandır; zîrâ ki sâhirlerin haddini gördüler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1231. Bu sebeple onlara yakın oldu ki, göktendir; çünkü sihirbazların sınırını görmüşlerdi.

O iki sihirbaz asanın bu hâlini görünce, onların yanında bunun ilâhî bir mucize olarak gayb âleminden olduğu gerçekleşti; çünkü bunlar sihrin sınırını ve tanımını görmüşler ve kuvvetinin mertebesini bilmişlerdi. Bu sebeple bu asanın bu tanıma uymadığını anladılar.

O iki sâhir asânın bu hâlini görünce, onların indinde bunun bir mu'cize-i ilâhî olarak âsumân-ı gaybdan olduğu tahakkuk etti; zîrâ bunlar sihrin had ve ta'rifini görmüşler ve mertebe-i kuvvetini bilmişler idi. Binâenaleyh bu asânın bu ta'rîfe uymadığını anladılar.

1232. Ondan sonra onlara ishal ve hummâ zahir oldu; onların işi nez'e ve can çekişmeğe kadar erişti. "Itlâk" burada ishâl ve dizanteri ma'nâsınadır. Ya'nî "Onlar bu şiddet-i havftan hastalandılar; dizanteriye ve hummâya tutuldular. Onların emri, hâlet-i nez'e ve can çekişmek derecesine kadar geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1232. Ondan sonra onlara ishal ve humma ortaya çıktı; onların işi can çekişmeye kadar erişti.

"Itlâk" burada ishal ve dizanteri anlamındadır. Yani "Onlar bu şiddetli korkudan hastalandılar; dizanteriye ve hummaya yakalandılar. Onların durumu, can çekişme hâline ve can çekişmek derecesine kadar geldi."

1233. Böyle olunca, o zaman onun özrü için, Mûsa tarafına bir adam gönderdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1233. Böyle olunca, o zaman onun özrü için, Mûsa tarafına bir adam gönderdiler.

Hâl bu noktaya geldiği vakit, yaptıkları edepsizliğin affı için, özür dilemek üzere Mûsâ (a.s.) tarafına bir adam gönderdiler de, dediler:

Hal bu merkeze geldiği vakit, yaptıkları edebsizliğin afvı için, özür dilemek üzere Mûsâ (a.s.) tarafına bir adam görderdiler de, dediler:

1234. Ki, "Biz imtihan ettik; eğer hased olmasa, senin imtihanın bize ne vakit erişir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1234. Ki, "Biz imtihan ettik; eğer haset olmasa, senin imtihanın bize ne zaman erişir?"

Böyle haber gönderdiler ki: "Ey şanlı peygamber, biz seni kendimiz gibi sihirbaz ve bir meslektaş zannettik. Senin maharetin ve harikanın haberi bize geldiği zaman, haset ettik. Eğer sihirbaz zannıyla bizim sana hasedimiz olmasaydı, biz senin imtihanın ile meşgul olur muyduk? Bu sebeple bu yanlış zannımızdan dolayı bizi mazur görüp affet!"

Böyle haber gönderdiler ki: "Ey nebiyy-i zîşân biz seni kendimiz gibi sihirbâz ve bir meslektaş zannettik. Senin mahâretin ve hârikan haberi bize geldiği vakit, hased ettik. Eğer sihirbaz zannıyla bizim sana hasedimiz olmasa idi, biz senin imtihanın ile meşgül olur mu idik? Binâenaleyh bu yanlış zannımızdan dolayı bizi ma'zûr görüp afv et!"

1235. "Ey sen ki dergah-ı ilâhın hâssının hâssısın; biz şahın mücrimiyiz ve bizim için afv dile!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1235. "Ey sen ki ilahi dergâhın haslarının hasısın; biz şahın suçlusuyuz ve bizim için af dile!"

"Ey şanlı peygamber, sen Hakk'ın dergâhının has kullarının hasısın; biz gerçek şah olan Yaratıcımıza karşı suç işledik; bizim bu yaptığımız edepsizliğin affını dile!"

"Ey nebiyy-i zîşân, sen dergâh-ı Hakk'ın hâs kullarının hâssısın; biz şâh-ı hakîkî olan Hâlık'ımıza karşı cürüm işledik; bizim bu yaptığımız edebsizliğin afvını dile!"

1236. Afv etti ve derhal iyi oldular; Mûsa'nın önünde yer üzerine baş vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1236. Affetti ve derhal iyi oldular; Mûsa'nın önünde yer üzerine baş vurdular.

Mûsâ (a.s.) onların bu özürlerini kabul edip, affetti; onlar da bu af lütfu üzerine Mûsâ (a.s.)ın şerefli huzuruna gelip, başlarını yere sürdüler ve edep arz ettiler.

Mûsâ (a.s.) onların bu özürlerini kabûl edip, afv buyurdu; onlar da bu lutf-ı afv üzerine Mûsâ (a.s.)ın huzûr-ı şerîfine gelip, başlarını yere sürdüler ve arz-ı edeb ettiler.

1237. Mûsa (a.s.) buyurdu ki: "Ey kerîmler, afv ettim; sizin teniniz ve canınız cehennem üzerine harâm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1237. Musa (a.s.) buyurdu ki: "Ey kerem sahipleri, affettim; sizin bedeniniz ve canınız cehenneme haram oldu."

"Itlâk" burada ishal ve dizanteri anlamındadır. Yani "Onlar bu şiddetli korkudan hastalandılar; dizanteriye ve hummaya yakalandılar. Onların durumu, can çekişme hâline ve can çekişme derecesine kadar geldi."

"Itlâk" burada ishâl ve dizanteri ma'nâsınadır. Ya'nî "Onlar bu şiddet-i havftan hastalandılar; dizanteriye ve hummâya tutuldular. Onların emri, hâlet-i nez'e ve can çekişmek derecesine kadar geldi."

1233. Böyle olunca, o zaman onun özrü için, Mûsa tarafına bir adam gönderdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1233. Böyle olunca, o zaman onun özrü için, Mûsa tarafına bir adam gönderdiler.

Hâl bu noktaya geldiği vakit, yaptıkları edepsizliğin affı için, özür dilemek üzere Mûsâ (a.s.) tarafına bir adam gönderdiler de, dediler:

Hal bu merkeze geldiği vakit, yaptıkları edebsizliğin afvı için, özür dilemek üzere Mûsâ (a.s.) tarafına bir adam görderdiler de, dediler:

1234. Ki, "Biz imtihan ettik; eğer hased olmasa, senin imtihanın bize ne vakit erişir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1234. Ki, "Biz imtihan ettik; eğer haset olmasa, senin imtihanın bize ne zaman erişir?"

Böyle haber gönderdiler ki: "Ey şanlı peygamber, biz seni kendimiz gibi sihirbaz ve bir meslektaş zannettik. Senin maharetin ve harikanın haberi bize geldiği zaman, haset ettik. Eğer sihirbaz zannıyla bizim sana hasedimiz olmasaydı, biz senin imtihanın ile meşgul olur muyduk? Bu sebeple bu yanlış zannımızdan dolayı bizi mazur görüp affet!"

Böyle haber gönderdiler ki: "Ey nebiyy-i zîşân biz seni kendimiz gibi sihirbâz ve bir meslektaş zannettik. Senin mahâretin ve hârikan haberi bize geldiği vakit, hased ettik. Eğer sihirbaz zannıyla bizim sana hasedimiz olmasa idi, biz senin imtihanın ile meşgül olur mu idik? Binâenaleyh bu yanlış zannımızdan dolayı bizi ma'zûr görüp afv et!"

1235. "Ey sen ki dergah-ı ilâhın hâssının hâssısın; biz şahın mücrimiyiz ve bizim için afv dile!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1235. "Ey sen ki ilahi dergâhın haslarının hasısın; biz şahın suçlusuyuz ve bizim için af dile!"

"Ey şanlı peygamber, sen Hakk'ın dergâhının has kullarının hasısın; biz gerçek şah olan Yaratıcımıza karşı suç işledik; bizim bu yaptığımız edepsizliğin affını dile!"

"Ey nebiyy-i zîşân, sen dergâh-ı Hakk'ın hâs kullarının hâssısın; biz şâh-ı hakîkî olan Hâlık'ımıza karşı cürüm işledik; bizim bu yaptığımız edebsizliğin afvını dile!"

1236. Afv etti ve derhal iyi oldular; Mûsa'nın önünde yer üzerine baş vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1236. Affetti ve derhal iyi oldular; Musa'nın önünde yer üzerine baş vurdular.

Musa (a.s.) onların bu özürlerini kabul edip, affetti; onlar da bu af lütfu üzerine Musa (a.s.)'ın şerefli huzuruna gelip, başlarını yere sürdüler ve edep arz ettiler.

Mûsâ (a.s.) onların bu özürlerini kabûl edip, afv buyurdu; onlar da bu lutf-1 afv üzerine Mûsâ (a.s.)ın huzûr-ı şerîfine gelip, başlarını yere sürdüler ve arz-ı edeb ettiler.

1237. Mûsa (a.s.) buyurdu ki: "Ey kerîmler, afv ettim; sizin teniniz ve canınız cehennem üzerine harâm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1237. Musa (a.s.) buyurdu ki: "Ey kerem sahipleri, affettim; sizin bedeniniz ve canınız cehenneme haram oldu."

1238. "Ey iki dost; ben sizi görmedim, kendinizi i'tizardan a'cemî yapınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1238. "Ey iki dost; ben sizi görmedim, kendinizi özür dilemekten acemi yapınız."

Musa (a.s.) o iki sihirbaza idari bir tedbir olarak buyurdu ki: "Ey iki mümin dostum, sanki ben sizi hiç görmemiş olayım; siz bu asa çalma ve özür dileme olayınızdan kendinizi habersiz ve yabancı tutunuz ve kimseye söylemeyiniz; bunu Firavun duymasın."

Mûsâ (a.s.) o iki sâhire bir tedbîr-i idârî olmak üzere buyurdu ki: "Ey iki mü'min dostum, gûyâ ki ben sizi hiç görmemiş olayım; siz bu sirkat-ı asâ ve i'tizârınız vak'asından kendinizi bî-haber ve yabancı tutunuz ve kimseye söylemeyiniz; bunu Fir'avn duymasın."

1239. "Böylece bîgâne şeklinde ve âșina olarak, padişah için cenge gelin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1239. "Böylece yabancı şeklinde ve tanıdık olarak, padişah için savaşa gelin!"

"Böylece, görünüşte bana karşı yabancı ve muhalif, içten ise tanıdık ve inançlı olduğunuz hâlde, Firavun'un sihirbazlardan oluşacak şekilde düzenlediği savaşa gelin ve yapacağınız sihrinizi de yapın!"

"Böylece zâhiren bana karşı yabancı ve muhâlif ve bâtınen âşinâ ve mü'min olduğunuz halde, Fir'avn'ın sehareden mürekkeb olarak tertib ettiği harbe gelin ve yapacağınız sihrinizi de yapın!"

1240. Binâenaleyh yeri öptüler ve gittiler. Vakte ve fırsata muntazır oldular. [1244]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1240. Bu sebeple yeri öptüler ve gittiler. Zamana ve fırsata bekler oldular.

"İntizâr" burada "bekleyen" anlamındadır.

"İntizâr" burada "muntazır" ma'nâsınadır.

## Sâhirlerin Medâyin'den Fir'avn'ın huzûrunda toplanması ve teşrîfler bulması; ve onun düşmanının kahrı emrinde ellerini göğüslerine vurup, "Bunu bizim üzerimize vacib bil!" demesi

1241. O sâhirler Fir'avn'a kadar geldiler; onlara çok ağır teşrifler verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1241. O sihirbazlar Firavun'a kadar geldiler; onlara çok ağır teşrifler verdi.

"Teşrifler"den kasıt, şerefe sebep olan makamlar ve diğer teveccühlerdir. Yani "Firavun, sihirbazlara çok ikram etti ve onlara çok kıymetli ihsanlar vaat etti."

"Teşrîfler"den murâd, bâdî-i şeref olan menâsıb ve teveccühât-ı sâiredir. Ya'nî "Fir'avn, sâhirlere çok ikrâm etti ve onlara çok kıymetli ihsanlar va'd et-

1238. "Ey iki dost; ben sizi görmedim, kendinizi i'tizardan a'cemî yapınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1238. "Ey iki dost; ben sizi görmedim, kendinizi özür dilemekten acemi yapınız."

Musa (a.s.) o iki sihirbaza idari bir tedbir olarak buyurdu ki: "Ey iki mümin dostum, sanki ben sizi hiç görmemiş olayım; siz bu asa çalma ve özür dileme olayınızdan kendinizi habersiz ve yabancı tutunuz ve kimseye söylemeyiniz; bunu Firavun duymasın."

Mûsâ (a.s.) o iki sâhire bir tedbîr-i idârî olmak üzere buyurdu ki: "Ey iki mü'min dostum, gûyâ ki ben sizi hiç görmemiş olayım; siz bu sirkat-ı asâ ve i'tizârınız vak'asından kendinizi bî-haber ve yabancı tutunuz ve kimseye söylemeyiniz; bunu Fir'avn duymasın."

1239. "Böylece bîgâne şeklinde ve âșina olarak, padişah için cenge gelin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1239. "Böylece yabancı şeklinde ve tanıdık olarak, padişah için savaşa gelin!"

"Böylece, görünüşte bana karşı yabancı ve muhalif, içten ise tanıdık ve inançlı olduğunuz hâlde, Firavun'un sihirbazlardan oluşacak şekilde düzenlediği savaşa gelin ve yapacağınız sihrinizi de yapın!"

"Böylece zâhiren bana karşı yabancı ve muhâlif ve bâtınen âşinâ ve mü'min olduğunuz halde, Fir'avn'ın sehareden mürekkeb olarak tertib ettiği harbe gelin ve yapacağınız sihrinizi de yapın!"

1240. Binâenaleyh yeri öptüler ve gittiler. Vakte ve fırsata muntazır oldular. [1244]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1240. Bu sebeple yeri öptüler ve gittiler. Zamana ve fırsata bekler oldular.

"İntizâr" burada "bekleyen" anlamındadır.

"İntizâr" burada "muntazır" ma'nâsınadır.

## Sâhirlerin Medâyin'den Fir'avn'ın huzûrunda toplanması ve teşrîfler bulması; ve onun düşmanının kahrı emrinde ellerini göğüslerine vurup, "Bunu bizim üzerimize vâcib bil!" demesi

1241. O sâhirler Fir'avn'a kadar geldiler; onlara çok ağır teşrifler verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1241. O sihirbazlar Firavun'a kadar geldiler; onlara çok ağır teşrifler verdi.

"Teşrifler"den kasıt, şerefe sebep olan makamlar ve diğer teveccühlerdir. Yani "Firavun, sihirbazlara çok ikram etti ve onlara çok kıymetli ihsanlar vaat etti." Nasıl ki ayet-i kerimede hikâye buyurulur: وَ جَاءَ السَّحَرَةِ فَرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لاَجْرًا انْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ قَالَ نَعَمْ وَ أَنَّكُمْ لِمَنَ الْمُقَرَّبِينَ (A'raf, 7/113-114) Yani "Sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: 'Eğer biz galip gelirsek, elbette bizim için bir ücret vardır, değil mi?' Firavun dedi: 'Evet, siz elbette yakın kılınanlardan olursunuz.'"

"Teşrîfler"den murâd, bâdî-i şeref olan menâsıb ve teveccühât-ı sâiredir. Ya'nî "Fir'avn, sâhirlere çok ikrâm etti ve onlara çok kıymetli ihsanlar va'd et- ti. Nitekim âyet-i kerîmede hikâye buyurulur: وَ جَاءَ السَّحَرَةِ فَرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لاَجْرًا انْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ قَالَ نَعَمْ وَ أَنَّكُمْ لِمَنَ الْمُقَرَّبِينَ (A'raf, 7/113-114) Ya'nî "Sâhirler Fir'avn'a gelip dediler ki: "Eğer biz gâlib olur isek, elbette bizim için ecir vardır değil mi?" Fir'avn dedi: "Evet, siz elbette mukarreblerden olursunuz."

1242. Onlara va'dler etti ve köleleri ve atları ve nakdi ve azık cinsini pîşînde verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1242. Onlara vaatlerde bulundu ve köleleri, atları, nakit parayı ve azık cinsini önceden verdi.

1243. Ondan sonra dedi ki: "Agâh olun ey sâbıklar! Eğer imtihanda ziyâde gelirseniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1243. Ondan sonra dedi ki: "Uyanık olun ey önde gidenler! Eğer imtihanda daha ileri gelirseniz."

1244. "Sizin üzerinize o kadar atâ saçayım ki, cûd ve sehâ perdesini yırtsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1244. "Sizin üzerinize o kadar bağış saçayım ki, cömertlik ve el açıklığı perdesini yırtsın."

Firavun, sihirbazlara dedi ki: "Ey sihir yarışmasına giren sihirbazlar, uyanık olun, eğer bu sihir yarışması imtihanında üstün gelir ve galip olursanız, size o kadar ihsanlar ve bağışlar saçarım ki, bu bağışlar cömertlik ve el açıklığı perdesini yırtar; ve cömertliğin bilinen sınırı dairesinden bile ileriye geçer. Sözün özü, sizi ihsanlara boğarım."

Fir'avn, sihirbazlara dedi ki: "Ey sihir müsabakasına giren sâhirler, âgâh olun, eğer bu sihir müsabakası imtihanında ziyâde gelir ve tefevvuk ederseniz, size o kadar ihsanlar ve atâlar saçarım ki, bu atâlar cûd ve sehâ perdesini yırtar; ve sehâvetin hadd-i ma'rûfu dâiresinden bile ileriye geçer. Velhâsıl sizi ihsanlara gark ederim."

1245. Böyle olunca onlar dediler ki: "Sen şâhın ikbali hakkı için, gâlib geliriz ve onun işi tebâh olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1245. Böyle olunca onlar dediler ki: "Sen şâhın ikbali hakkı için, gâlip geliriz ve onun işi boşa çıkar."

Bu şerefli beyit, وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (Şuarâ, 26/44) yani "Sihirbazlar dediler ki, Firavun'un izzeti hakkı için muhakkak biz galibiz" ayet-i kerimesinin yüce anlamıdır. Yani "Senin izzetin hakkı için, biz senin düşmanının işini bitiririz."

Bu beyt-i şerîf وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (Şuarâ, 26/44) ya'nî "Sehare dediler ki, Fir'avn'ın izzeti hakkı için muhakkak biz gâlibiz" âyet-i kerîmesinin mefhûm-ı münîfidir. Ya'nî "Senin izzetin hakkı için, biz senin düşmanının işini bitiririz."

1246. "Biz bu fende saf yırtıcıyız ve pehlivânız; cihanda kimse bizim kudretimizi tutamaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1246. "Biz bu sanatta saf yırtıcıyız ve pehlivanız; dünyada kimse bizim kudretimizi tutamaz."

"Pây" burada kudret anlamındadır. Yani "Bu sihir sanatında safları yırtıcıyız ve pehlivanız. Kimse dünyada bizim kadar bu sanatta kudret sahibi değildir." şeklindeydi. Nasıl ki ayet-i kerimede şöyle hikâye edilir: وَ جَاءَ السَّحَرَةِ فَرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لاَجْرًا انْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ قَالَ نَعَمْ وَ أَنَّكُمْ لِمَنَ الْمُقَرَّبِينَ (A'raf, 7/113-114) Yani "Sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: 'Eğer biz galip gelirsek, elbette bizim için bir ödül var, değil mi?' Firavun dedi: 'Evet, siz elbette yakınlardan olursunuz.'"

"Pây" burada kudret ma'nâsınadır. Ya'nî "Bu sihr-i fende safları yırtıcıyız ve pehlivânız. Kimse cihânda bizim kadar bu fende kudret sahibi değildir." ti. Nitekim âyet-i kerîmede hikâye buyurulur: وَ جَاءَ السَّحَرَةِ فَرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لاَجْرًا انْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ قَالَ نَعَمْ وَ أَنَّكُمْ لِمَنَ الْمُقَرَّبِينَ (A'raf, 7/113-114) Ya'nî "Sâhirler Fir'avn'a gelip dediler ki: "Eğer biz gâlib olur isek, elbette bizim için ecir vardır değil mi?" Fir'avn dedi: "Evet, siz elbette mukarreblerden olursunuz."

1242. Onlara va'dler etti ve köleleri ve atları ve nakdi ve azık cinsini pîşînde verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1242. Onlara vaatlerde bulundu ve köleleri, atları, nakit parayı ve azık cinsini önceden verdi.

1243. Ondan sonra dedi ki: "Agâh olun ey sâbıklar! Eğer imtihanda ziyâde gelirseniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1243. Ondan sonra dedi ki: "Uyanık olun ey önde gidenler! Eğer imtihanda daha ileri gelirseniz."

1244. "Sizin üzerinize o kadar atâ saçayım ki, cûd ve sehâ perdesini yırtsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1244. "Sizin üzerinize o kadar bağış saçayım ki, cömertlik ve el açıklığı perdesini yırtsın."

Firavun, sihirbazlara dedi ki: "Ey sihir yarışmasına giren sihirbazlar, uyanık olun, eğer bu sihir yarışması imtihanında üstün gelir ve galip olursanız, size o kadar ihsanlar ve bağışlar saçarım ki, bu bağışlar cömertlik ve el açıklığı perdesini yırtar; ve cömertliğin bilinen sınırı dairesinden bile ileriye geçer. Sözün özü, sizi ihsanlara boğarım."

Fir'avn, sihirbazlara dedi ki: "Ey sihir müsabakasına giren sâhirler, âgâh olun, eğer bu sihir müsabakası imtihanında ziyâde gelir ve tefevvuk ederseniz, size o kadar ihsanlar ve atâlar saçarım ki, bu atâlar cûd ve sehâ perdesini yırtar; ve sehâvetin hadd-i ma'rûfu dâiresinden bile ileriye geçer. Velhâsıl sizi ihsanlara gark ederim."

1245. Böyle olunca onlar dediler ki: "Sen şâhın ikbali hakkı için, gâlib geliriz ve onun işi tebâh olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1245. Böyle olunca onlar dediler ki: "Sen şâhın ikbali hakkı için, gâlip geliriz ve onun işi boşa çıkar."

Bu şerefli beyit, وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (Şuarâ, 26/44) yani "Sihirbazlar dediler ki, Firavun'un izzeti hakkı için muhakkak biz galibiz" ayet-i kerimesinin yüce anlamıdır. Yani "Senin izzetin hakkı için, biz senin düşmanının işini bitiririz."

Bu beyt-i şerîf وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (Şuarâ, 26/44) ya'nî "Sehare dediler ki, Fir'avn'ın izzeti hakkı için muhakkak biz gâlibiz" âyet-i kerîmesinin mefhûm-ı münîfidir. Ya'nî "Senin izzetin hakkı için, biz senin düşmanının işini bitiririz."

1246. "Biz bu fende saf yırtıcıyız ve pehlivânız; cihânda kimse bizim kudretimizi tutamaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1246. "Biz bu ilimde saf yırtıcıyız ve pehlivanız; dünyada kimse bizim kudretimizi tutamaz."

"Pây" burada kudret anlamındadır. Yani "Bu sihirli ilimde safları yırtıcıyız ve pehlivanız. Kimse dünyada bizim kadar bu ilimde kudret sahibi değildir."

"Pây" burada kudret ma'nâsınadır. Ya'nî "Bu sihr-i fende safları yırtıcıyız ve pehlivânız. Kimse cihânda bizim kadar bu fende kudret sahibi değildir."

1247. Mûsa'nın zikri, bu evvelce vâki' olan hikâyelerdir diye, onların hatırla- rının bağı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1247. Musa'nın zikri, "Bunlar evvelce meydana gelen hikâyelerdir" diye, onların hatıralarının bağı olmuştur.

Ankaravî hazretleri "şân" zamirini Mesnevî-i Şerif'i dinleyenlere döndürmüştür. Bu şerefli beyitten itibaren sonraki beyitler Hz. Mevlânâ'nın (r.a.) yüce irşadlarıdır. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerif'i dinleyenlerin hatıraları, bu Musa ve Firavun kıssası, eski zamanda meydana gelmiş bir olayın hikâyelerinden ibarettir hükmüyle sınırlanmıştır" demek olur. Hint nüshalarında "hâtır-şân" yerine "hâtırhâ" geçmektedir ki, Musa (a.s.) kıssasının zikri, hatıraların bendi olmuştur demek olur.

Ankaravî hazretleri "şân" zamîrini Mesnevî-i Şerifi dinleyenlere irca' bu- yurmuştur. Bu beyt-i şerîfden i'tibâren âtîdeki beyitler Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin irşâd-ı âlíîleridir. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerîfi dinleyenle- rin hâtırları bu Mûsâ ve Fir'avn kıssası, eski zamanda hâdis olmuş bir vak'anın hikâyelerinden ibarettir hükmüyle mukayyed olmuştur" demek olur. Hind nüshalarında "hâtır-şân" yerine "hâtırhâ" vâki'dir ki, Mûsâ (a.s.) kıssasının zikri, hâtırların bendi olmuştur demek olur.

1248. Mûsa'nın zikri nikāb olmak içindir; ey iyi adam, Mûsa'nın nuru se- nin nakdindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1248. Musa'nın zikri örtü olmak içindir; ey iyi adam, Musa'nın nuru senin öz varlığındır.

Dış âlemde meydana gelmiş olan Musa ve Firavun olayının zikri, iç âlemde mevcut olan Musa ve Firavun'un örtüsü olmak ve bu örtü altında her an ve dakika meydana gelen bu olay benzerinin, irfan ve zekâ ile bilinmesi içindir. Ey salih adam! Musa'nın nuru ve hakikati ve anlamı senin öz varlığındır; ve seninle beraber hazırdır. Nitekim ayet-i kerimede وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ وَ فِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zariyat, 51/20-21) yani "Ve yeryüzünde kesin inanç sahipleri için ayetler ve alametler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?" buyrulur.

Afakda cereyân etmiş olan Mûsâ ve Fir'avn vak'asının zikri, enfüsde mevcûd olan Mûsâ ve Fir'avn'ın nikābı olmak ve bu nikāb altında her an ve dakîka cereyan eden bu hâdisât nazîri, irfân ve zekâ ile bilinmek içindir. Ey sâlih adam! Mûsâ'nın nûru ve hakîkati ve ma'nâsı senin nakd-ı vücûdundur; ve seninle beraber hâzırdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ وَ فِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zariyât, 51/20-21) ya'nî "Ve yeryüzünde ehl-i îkān için â- yetler ve alâmetler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?" buyurulur.

1249. Mûsâ ve Fir'avn senin varlığındadır; bu iki düşmanı kendinde aramak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1249. Musa ve Firavun senin varlığındadır; bu iki düşmanı kendinde aramak gerekir.

Yani "Senin varlığının içinde ruhun Musa'ya, aklın Harun'a, nefsin Firavun'a ve nefsanî hevesin de Firavun'un veziri olan Haman'a benzer. Ve bu konudaki açıklamalar ve insan varlığında ne gibi şeylerin benzerlerinin bulunduğu, Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin *et-Tedbirâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye* isimli şerefli kitabında ve fakir tarafından bu kitaba yazılan şerhte açıklanmıştır. İsmail-i Ankaravî (k.s.) hazretleri yüce şerhlerinde Firavun olayının benzerlerini insan varlığında şöyle göstermişlerdir: "Kur'an ve kesin bilgi (îkān) ve irfan 'asa'ya; ve tevhid nuru Musa (a.s.)'ın 'yed-i beyza'sına; ve vehim kuvveti (kuvâ-yı vehmiyye) ve hayal kuvveti (kuvâ-yı hayaliyye) 'iki sihirbaz'a benzer.

Ya'nî "Senin varlığının içinde rûhun Mûsâ'nın ve aklın Hârûn'un ve nef- sin Fir'avn'ın ve hevâ-yı nefsânîn dahi Fir'avn'ın vezîri olan Hâmân'ın na- zîridir. Ve bu babdaki îzâhât ve vücûd-ı insânîde ne gibi şeylerin nazîri bu- lunduğu cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l- İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîfinde ve fakîr ta- rafından bu kitâba yazılan şerhde beyân olunmuştur. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri şerh-i âlîlerinde vak'a-i Fir'avnînin nazîrlerini vücûd-ı insânîde şöyle göstermişlerdir: "Kur'ân ve îkān ve irfân "asâ"ya ve nûr-ı tevhîd Mûsâ (a.s.)ın "yed-i beyza"sına; ve kuvve-i vehmiyye ve hayaliyye "iki sihirbaz"a

1247. Mûsa'nın zikri, bu evvelce vâki' olan hikâyelerdir diye, onların hatırlarının bağı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1247. Musa'nın zikri, "bu evvelce meydana gelen hikâyelerdir" diye, onların hatırlarının bağı olmuştur.

Ankaravî hazretleri "şân" zamirini Mesnevî-i Şerif'i dinleyenlere döndürmüştür. Bu şerefli beyitten itibaren sonraki beyitler Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin yüce irşatlarıdır. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerif'i dinleyenlerin hatırları, 'bu Musa ve Firavun kıssası, eski zamanda meydana gelmiş bir olayın hikâyelerinden ibarettir' hükmüyle sınırlanmıştır" demek olur. Hint nüshalarında "hâtır-şân" yerine "hâtırhâ" geçmektedir ki, Musa (a.s.) kıssasının zikri, hatırların bağı olmuştur demek olur.

Ankaravî hazretleri "şân" zamîrini Mesnevî-i Şerifi dinleyenlere irca' buyurmuştur. Bu beyt-i şerîfden i'tibâren âtîdeki beyitler Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin irşâd-ı âlíîleridir. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerîfi dinleyenlerin hâtırları bu Mûsâ ve Fir'avn kıssası, eski zamanda hâdis olmuş bir vak'anın hikâyelerinden ibarettir hükmüyle mukayyed olmuştur" demek olur. Hind nüshalarında "hâtır-şân" yerine "hâtırhâ" vâki'dir ki, Mûsâ (a.s.) kıssasının zikri, hâtırların bendi olmuştur demek olur.

1248. Mûsa'nın zikri nikāb olmak içindir; ey iyi adam, Mûsa'nın nuru senin nakdindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1248. Musa'nın anılması örtü olmak içindir; ey iyi adam, Musa'nın nuru senin özündür.

Dış âlemde meydana gelmiş olan Musa ve Firavun olayının anılması, iç âlemde mevcut olan Musa ve Firavun'un örtüsü olmak ve bu örtü altında her an ve dakika meydana gelen bu olayların benzerinin, irfan (sezgisel bilgi) ve zekâ ile bilinmesi içindir. Ey sâlih adam! Musa'nın nuru ve hakikati ve anlamı senin varlığının özüdür; ve seninle beraber hazırdır. Nasıl ki ayet-i kerimede وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ وَ فِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zariyât, 51/20-21) yani "Ve yeryüzünde kesin inanç sahipleri için ayetler ve alametler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?" buyurulur.

Afakda cereyân etmiş olan Mûsâ ve Fir'avn vak'asının zikri, enfüsde mevcûd olan Mûsâ ve Fir'avn'ın nikābı olmak ve bu nikāb altında her an ve dakîka cereyan eden bu hâdisât nazîri, irfân ve zekâ ile bilinmek içindir. Ey sâlih adam! Mûsâ'nın nûru ve hakîkati ve ma'nâsı senin nakd-ı vücûdundur; ve seninle beraber hâzırdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ وَ فِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تَبْصِرُونَ (Zariyât, 51/20-21) ya'nî "Ve yeryüzünde ehl-i îkān için âyetler ve alâmetler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?" buyurulur.

1249. Mûsâ ve Fir'avn senin varlığındadır; bu iki düşmanı kendinde aramak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1249. Musa ve Firavun senin varlığındadır; bu iki düşmanı kendinde aramak gerekir.

Yani "Senin varlığının içinde ruhun Musa'ya, aklın Harun'a, nefsin Firavun'a ve nefsanî hevesin de Firavun'un veziri olan Haman'a benzer. Ve bu konudaki açıklamalar ve insan varlığında ne gibi şeylerin benzeri bulunduğu, Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin et-Tedbiratü'l-İlahiyye fi Islahı Memleketi'l-İnsaniyye ismindeki şerefli kitabında ve fakir tarafından bu kitaba yazılan şerhte açıklanmıştır. İsmail-i Ankaravî (k.s.) hazretleri yüce şerhlerinde Firavun olayının benzerlerini insan varlığında şöyle göstermişlerdir: "Kur'an ve kesin bilgi (îkān) ve irfan (bilgi) "asa"ya; ve tevhid nuru Musa (a.s.)'ın "beyaz eli"ne; ve vehim (sanı) ve hayal kuvveti "iki sihirbaz"a; ve nefsanî vehimler ve hayaller ile şeytanî vesveseler, "sihirbazların iplerine ve değneklerine" benzer."

Ya'nî "Senin varlığının içinde rûhun Mûsâ'nın ve aklın Hârûn'un ve nefsin Fir'avn'ın ve hevâ-yı nefsânîn dahi Fir'avn'ın vezîri olan Hâmân'ın nazîridir. Ve bu babdaki îzâhât ve vücûd-ı insânîde ne gibi şeylerin nazîri bulunduğu cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîfinde ve fakîr tarafından bu kitâba yazılan şerhde beyân olunmuştur. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri şerh-i âlîlerinde vak'a-i Fir'avnînin nazîrlerini vücûd-ı insânîde şöyle göstermişlerdir: "Kur'ân ve îkān ve irfân "asâ"ya ve nûr-ı tevhîd Mûsâ (a.s.)ın "yed-i beyza"sına; ve kuvve-i vehmiyye ve hayaliyye "iki sihirbaz"a ve evhâm ve hayâlât-ı nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyye, “sâhirlerin ipleri-ne ve değnekler"ine benzer."

1250. Kıyamete kadar Mûsa'dan nitâc vardır; başka nûr değildir; kandîl başka oldu. [1254]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1250. Kıyamete kadar Musa'dan sonuç vardır; başka nur değildir; kandil başka oldu.

"Nitâc" sözlükte aslandan yavru almak anlamına gelir. Burada kastedilen, sonuçtur. Yani "Dış âlemde kıyamete kadar Musa soyundan gelenler vardır ki, onlar Musa'nın izinden giden Allah dostları ve kâmil mürşitlerdir; ve Musa (a.s.)'ın hakikatini taşırlar. Bu hakikat başka bir nur değildir, yine o hakikat ve o nurdur; fakat o nurun kandili mesabesinde olan kişisel belirlenimler (taayyünât-ı şahsiyye) başkadır. Birisi zahirî ölümle gider; yerine diğeri gelir... Diğer peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) hakikatleri de böyledir.

"Nitâc" lügatte arslandan yavru almak ma'nâsınadır. Burada murâd, netîcedir. Ya'nî "Âfâkda kıyâmete kadar Mûsâ-zâdeler vardır ki, onlar kadem-i Mûsâ üzere gelen evliyâullâh ve mürşid-i kâmillerdir; ve Mûsâ (a.s.)ın hakîkatini hâmildir. Bu hakikat başka nûr değildir, yine o hakikat ve o nûrdur; fakat o nûrun kandili mesâbesinde olan taayyünât-ı şahsiyye başkadır. Birisi mevt-i sûrî ile gider; yerine dîğeri gelir...Sâir enbiya (aleyhimü's-selâm)ın hakāyıkı da böyledir.

1251. Bu çanak ve bu fitil başkadır; lakin onun nûru başka değildir; o taraftandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1251. Bu çanak ve bu fitil başkadır; lakin onun nuru başka değildir; o taraftandır.

"Çanak"tan kasıt beden ve "fitil"den kasıt hayvani ruhtur. "Bu bedenler ve hayvani ruhlar ayrı ayrıdır; lakin onlarda tecelli eden hakikat ve ruh o peygamberin nuru tarafındandır." Ve Muhammedî nur (Hz. Muhammed'in nuru) küll (bütün) olduğundan, o nurların hepsini kuşatır; bunun için Muhammed ümmetinin evliyaları, hangi peygamberin makamında (kademinde) ise, ona örneğin Musaî-Muhammedî, İsevi-Muhammedî ve İbrahimî-Muhammedî ve Yusufî-Muhammedî ...gibi isimler verirler.

"Çanak”dan murâd cesed ve "fitil”den murâd rûh-ı hayvânîdir. “Bu cesedler ve rûh-ı hayvânîler başka başkadır; lâkin onlarda mütecellî olan hakikat ve rûh o peygamberin nûru tarafındandır." Ve nûr-ı Muhammedî kül olduğundan, o nûrların hepsini muhîttir; bunun için ümmet-i Muhammediyye'nin evliyâsı, hangi peygamberin kademinde ise, ona meselâ Mûsevî-i Muhammedî, Îsevî-i Muhammedî ve İbrâhîm-i Muhammedî ve Yûsuf-ı Muhammedî ...ilh. nâmını verirler.

1252. Eğer nazarı şîşeye tutarsan zâyi' olursun; zîrâ adedler ve ikilik şişedendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1252. Eğer bakışını şişeye yöneltirsen kaybolursun; çünkü sayılar ve ikilik şişeden kaynaklanır.

Ey Hakk Yolcusu, eğer bakışını kişisel belirlenimlere (varlıkların kendine özgü nitelikleri) yöneltirsen, birlik müşahedesinden uzaklaşırsın; çünkü hepsinde görünen nur ve hakikat bir olduğu hâlde, çok sayıda ve iki görünmeleri şişelerden, yani kişisel belirlenimlerin çokluğundandır.

Ey sâlik, eğer nazarını taayyünât-ı şahsiyyeye tutarsan, şühûd-ı vahdetden gâib olursun; zîrâ hepsinde görünen nûr ve hakikat bir olduğu halde, müteaddid ve iki görünmeleri şişelerden, ya'nî taayyünât-ı şahsiyyenin taaddüdündendir.

1253. Ve eğer nazarı nûra tutarsan, ikilikten ve müntehî olan cismin i'dâdından kurtulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1253. Ve eğer bakışını nura yöneltirsen, ikilikten ve sonlu olan cismin sayılarından kurtulursun.

ve nefse ait vehimler ve hayaller ve şeytanî vesveseler, "sihirbazların iplerine ve değneklerine" benzer.

ve evhâm ve hayâlât-ı nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyye, “sâhirlerin iplerine ve değnekler"ine benzer."

1250. Kıyâmete kadar Mûsa'dan nitâc vardır; başka nûr değildir; kandîl [1254] başka oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1250. Kıyamete kadar Musa'dan netice vardır; başka nur değildir; kandil [1254] başka oldu.

"Nitâc" sözlükte aslandan yavru almak anlamındadır. Burada kastedilen, neticedir. Yani "Dış âlemde kıyamete kadar Musa soyundan gelenler vardır ki, onlar Musa'nın izi üzere gelen Allah dostları ve insân-ı kâmil mürşitlerdir; ve Musa (a.s.)'ın hakikatini taşırlar. Bu hakikat başka bir nur değildir, yine o hakikat ve o nurdur; fakat o nurun kandili mesabesinde olan şahsî belirlenimler başkadır. Birisi zahirî ölümle gider; yerine diğeri gelir... Diğer peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) hakikatleri de böyledir.

"Nitâc" lügatte arslandan yavru almak ma'nâsınadır. Burada murâd, netîcedir. Ya'nî "Âfâkda kıyâmete kadar Mûsâ-zâdeler vardır ki, onlar kadem-i Mûsâ üzere gelen evliyâullâh ve mürşid-i kâmillerdir; ve Mûsâ (a.s.)ın hakîkatini hâmildir. Bu hakikat başka nûr değildir, yine o hakikat ve o nûrdur; fakat o nûrun kandili mesâbesinde olan taayyünât-ı şahsiyye başkadır. Birisi mevt-i sûrî ile gider; yerine dîğeri gelir...Sâir enbiya (aleyhimü's-selâm)ın hakāyıkı da böyledir.

1251. Bu çanak ve bu fitil başkadır; lakin onun nûru başka değildir; o taraftandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1251. Bu çanak ve bu fitil başkadır; lakin onun nuru başka değildir; o taraftandır.

"Çanak"tan kasıt beden ve "fitil"den kasıt hayvani ruhtur. "Bu bedenler ve hayvani ruhlar ayrı ayrıdır; lakin onlarda tecelli eden hakikat ve ruh o peygamberin nuru tarafındandır." Ve Muhammedî nur (Hz. Muhammed'in nuru) küll (bütün) olduğundan, o nurların hepsini kuşatır; bunun için Muhammed ümmetinin evliyaları, hangi peygamberin makamında (kademinde) ise, ona örneğin Musaî-Muhammedî, İsevi-Muhammedî ve İbrahimî-Muhammedî ve Yusufî-Muhammedî ...gibi isimler verirler.

"Çanak”dan murâd cesed ve "fitil”den murâd rûh-ı hayvânîdir. “Bu cesedler ve rûh-ı hayvânîler başka başkadır; lâkin onlarda mütecellî olan hakikat ve rûh o peygamberin nûru tarafındandır." Ve nûr-ı Muhammedî kül olduğundan, o nûrların hepsini muhîttir; bunun için ümmet-i Muhammediyye'nin evliyâsı, hangi peygamberin kademinde ise, ona meselâ Mûsevî-i Muhammedî, Îsevî-i Muhammedî ve İbrâhîm-i Muhammedî ve Yûsuf-ı Muhammedî ...ilh. nâmını verirler.

1252. Eğer nazarı şîşeye tutarsan zâyi' olursun; zîrâ adedler ve ikilik şişedendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1252. Eğer bakışını şişeye yöneltirsen kaybolursun; çünkü sayılar ve ikilik şişeden kaynaklanır.

Ey Hakk Yolcusu, eğer bakışını kişisel belirlenimlere (varlıkların kendine özgü nitelikleri) yöneltirsen, birlik müşahedesinden uzaklaşırsın; çünkü hepsinde görünen nur ve hakikat bir olduğu hâlde, çok sayıda ve iki görünmeleri şişelerden, yani kişisel belirlenimlerin çokluğundandır.

Ey sâlik, eğer nazarını taayyünât-ı şahsiyyeye tutarsan, şühûd-ı vahdetden gâib olursun; zîrâ hepsinde görünen nûr ve hakikat bir olduğu halde, müteaddid ve iki görünmeleri şişelerden, ya'nî taayyünât-ı şahsiyyenin taaddüdündendir.

1253. Ve eğer nazarı nûra tutarsan, ikilikten ve müntehî olan cismin i'dâdından kurtulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1253. Ve eğer bakışını nura yöneltirsen, ikilikten ve sonlu olan cismin sayısından kurtulursun.

"İ'dâd" kelimesi if'âl babından olduğuna göre, sonu olan ve sınırlı bulunan cismi saymaktan kurtulursun demek olur. Ve eğer adedin çoğulu olan "a'dâd" olursa, sonu olan cismin sayılarından kurtulursun demek olur. Yani sınırlı olan kişisel belirlenimlerden (taayyünât-ı şahsiyye) vazgeç de, onların her birinden görünen bir anlama bak. Örneğin insanlık küllî bir kavram ve genel bir anlamdır. Zeyd ve Amr gibi birçok şahıs, o anlamı temsil eder; ve hepsi bu anlamda birdir. Fakat şekilde Zeyd ve Amr birbirinin aynı değildir, başka başkadır. Bunun gibi nübüvvet (peygamberlik) ve velâyet (evliyalık) dahi birer genel anlamdır; bu anlamı temsil eden şahıslar başka başkadır. Şimdi gözünü birden ibaret olan bu anlama dikersen, sonlu ve fani olan cisimleri ve şahısları saymaktan veyahut bu cisimlerin sayılarından ve çokluklarından kurtulursun ve birlik zevkine ulaşırsın.

“I'dâd” ifâl bâbından olduğuna göre, nihâyeti olan ve mahdûd bulunan cismi saymaktan kurtulursun demek olur. Ve eğer adedin cem'i olan "a'dâd" olursa, nihâyeti olan cismin adedlerinden kurtulursun demek olur. Ya'nî mahdûd olan taayyünât-ı şahsiyyeden kat'-ı nazar et de, onların her birinden zâhir olan bir ma'nâya bak. Meselâ insanlık bir mefhûm-ı küllî ve bir ma'nâ-yı umûmîdir. Zeyd ve Amr gibi birçok eşhâs, o ma'nâyı temsil eder; ve hepsi bu ma'nâda müttehiddir. Fakat sûrette Zeyd ve Amr birbirinin aynı değildir, başka başkadır. Bunun gibi nübüvvet ve velâyet dahi birer ma'nâ-yı umûmîdir; bu ma'nâyı temsil eden eşhâs başka başkadır. İmdi gözünü birden ibaret olan bu ma'nâya dikersen, müntehî ve fânî olan cisimleri ve şahısları saymaktan veyâhut bu cisimlerin adedlerinden ve kesretlerinden kurtulursun ve zevk-ı vahdete vâsıl olursun.

1254. Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafı, nazar-gahdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1254. Ey varlığın özü, müminin, mecûsînin ve yahudinin anlaşmazlığı, bakış açısından kaynaklanır.

Ey Hakk'ın gerçek varlığının içi ve bâtını olan insan; farklı milletler arasındaki anlaşmazlığın sebebi, bakışlarını yönelttikleri yerin farklı olmasıdır; çünkü her biri bakışını bir yöne sabitlemiş ve görünenlerin bütününden gafil olmuştur; ve ancak kendi bakış açısını hakikat zannetmiştir. Bunun böyle olduğu aşağıdaki örnekle açıklanır.

Ey vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın içi ve bâtını olan insan; muhtelif milletler arasındaki ihtilafın sebebi, nazarlarını atfettikleri mahallin muhtelif olmasıdır; zîrâ her biri nazarını bir cihete saplamış ve mer'iyyatın hey'et-i mecmûasından gâfil olmuştur; ve ancak kendi nokta-i nazarını hakikat zannetmiştir. Bunun böyle olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh' eder.

## Filin nasıl olduğu ve şekli hakkında ihtilaf etmek beyânındadır

1255. Fil, karanlık bir hanede idi; Hindîler onu arz etmek için getirmişler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1255. Fil, karanlık bir handa idi; Hintliler onu sergilemek için getirmişlerdi.

Örneğin Hintliler, halka göstermek üzere karanlık bir yere bir fil getirmişlerdi. "İ'dâd" kelimesi if'âl babından olduğuna göre, sonu olan ve sınırlı bulunan cismi saymaktan kurtulursun demek olur. Ve eğer adedin çoğulu olan "a'dâd" olursa, sonu olan cismin sayılarından kurtulursun demek olur. Yani sınırlı olan şahsî belirlenimlerden (taayyünât-ı şahsiyye: varlıkların bireysel ve sınırlı tezahürleri) vazgeç de, onların her birinden ortaya çıkan bir anlama bak. Örneğin insanlık, küllî bir kavram ve genel bir anlamdır. Zeyd ve Amr gibi birçok şahıs, o anlamı temsil eder; ve hepsi bu anlamda birdir. Fakat görünüşte Zeyd ve Amr birbirinin aynı değildir, farklı farklıdır. Bunun gibi nübüvvet (peygamberlik) ve velâyet (evliyalık) dahi birer genel anlamdır; bu anlamı temsil eden şahıslar farklı farklıdır. Şimdi gözünü birden ibaret olan bu anlama dikersen, sonlu ve fânî olan cisimleri ve şahısları saymaktan yahut bu cisimlerin sayılarından ve çokluklarından kurtulursun ve birlik zevkine ulaşırsın.

Meselâ Hintliler, halka teşhîr etmek üzere karanlık bir mahalle bir fil getirmişler idi. “I'dâd” ifâl bâbından olduğuna göre, nihâyeti olan ve mahdûd bulunan cismi saymaktan kurtulursun demek olur. Ve eğer adedin cem'i olan "a'dâd" olursa, nihâyeti olan cismin adedlerinden kurtulursun demek olur. Ya'nî mahdûd olan taayyünât-ı şahsiyyeden kat'-ı nazar et de, onların her birinden zâhir olan bir ma'nâya bak. Meselâ insanlık bir mefhûm-ı küllî ve bir ma'nâ-yı umûmîdir. Zeyd ve Amr gibi birçok eşhâs, o ma'nâyı temsil eder; ve hepsi bu ma'nâda müttehiddir. Fakat sûrette Zeyd ve Amr birbirinin aynı değildir, başka başkadır. Bunun gibi nübüvvet ve velâyet dahi birer ma'nâ-yı umûmîdir; bu ma'nâyı temsil eden eşhâs başka başkadır. İmdi gözünü birden ibaret olan bu ma'nâya dikersen, müntehî ve fânî olan cisimleri ve şahısları saymaktan veyâhut bu cisimlerin adedlerinden ve kesretlerinden kurtulursun ve zevk-ı vahdete vâsıl olursun.

1254. Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafı, nazar-gahdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1254. Ey varlığın özü, müminin, mecûsînin ve yahudinin anlaşmazlığı, bakış açısından kaynaklanır.

Ey Hakk'ın gerçek varlığının içi ve bâtını olan insan; farklı milletler arasındaki anlaşmazlığın sebebi, bakışlarını yönelttikleri yerin farklı olmasıdır; çünkü her biri bakışını bir yöne sabitlemiş ve görünenlerin bütününden habersiz kalmıştır; ve ancak kendi bakış açısını hakikat zannetmiştir. Bunun böyle olduğu aşağıdaki örnekle açıklığa kavuşur.

Ey vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın içi ve bâtını olan insan; muhtelif milletler arasındaki ihtilafın sebebi, nazarlarını atfettikleri mahallin muhtelif olmasıdır.; zîrâ her biri nazarını bir cihete saplamış ve mer'iyyatın hey'et-i mecmûasından gâfil olmuştur; ve ancak kendi nokta-i nazarını hakikat zannetmiştir. Bunun böyle olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh' eder.

## Filin nasıl olduğu ve şekli hakkında ihtilaf etmek beyânındadır

1255. Fil, karanlık bir hanede idi; Hindîler onu arz etmek için getirmişler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1255. Fil, karanlık bir hanede idi; Hintliler onu arz etmek için getirmişler idi.

Örneğin Hintliler, halka göstermek üzere karanlık bir yere bir fil getirmişler idi.

Meselâ Hintliler, halka teşhîr etmek üzere karanlık bir mahalle bir fil getirmişler idi.

1256. Onu görmek için birçok adam, o zulmet içine gitti; her bir kimse,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1256. Onu görmek için birçok adam, o zulmet içine gitti; her bir kimse,

Hiç fil görmemiş olan adamlardan birçok kimse, o fili görmek için, o karanlık yere gittiler. "Her bir kimse" ibaresi, sonraki beyte bağlıdır.

Hiç fil görmemiş olan adamlardan birçok kimse, o fili görmek için, o karanlık mahalle gittiler. "Her bir kimse" (herkesî) ibâresi âtîdeki beyte merbûttur.

1257. Onu göz ile görmek mümkin olmadığından, o karanlık içinde ona el sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1257. Onu göz ile görmek mümkün olmadığından, o karanlık içinde ona el sürdü.

Her bir kimse o fili gözü ile göremediğinden, şeklini anlamak üzere el sürdü.

Her bir kimse o fili gözü ile göremediğinden, şeklini anlamak üzere el sürdü.

1258. O birinin eli hortuma vâki' oldu; dedi ki: "Bu hilkat, oluk gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1258. O birinin eli hortuma vâki' oldu; dedi ki: "Bu hilkat, oluk gibidir."

El sürenlerden birinin eli filin hortumuna denk geldi; o kimse: "Bu yaratık, oluk ve su borusu gibi bir şeydir" dedi.

El sürenlerden birinin eli filin hortumuna tesadüf etti; o kimse: "Bu mahlûk, oluk ve su borusu gibi bir şeydir" dedi.

1259. O birinin eli onun kulağına erişti; o ona yelpaze gibi zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1259. O birinin eli onun kulağına erişti; o ona yelpaze gibi göründü.

1260. Vaktaki o birinin eli, onun ayağına süründü: "Filin şeklini direk gibi gördüm" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1260. O birinin eli, filin ayağına süründüğünde: "Filin şeklini direk gibi gördüm" dedi.

1261. O biri, onun arkasına el koydu: "Bu fil muhakkak bir taht gibi olmuştur," dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1261. O diğeri, onun arkasına el koydu: "Bu fil kesinlikle bir taht gibi olmuştur," dedi.

1262. Böylece her biri bir cüz'e ki erişti, işittiği her yerde onu anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1262. Böylece her biri bir parçaya ulaştı, işittiği her yerde onu anladı.

Yani "Bu fili karanlıkta inceleyen her bir kimse, filin hangi parçası eline geçmiş ve o incelemeden ne anlamış ve filin şekli hakkında nasıl hüküm vermiş ise, ondan sonra filin adını işittiği her yerde, o anladığı anlama yöneldi ve onunla meşgul oldu."

Ya'nî "Bu fili karanlıkta muayene eden her bir kimse, böylece filin hangi cüz'ü ele geçmiş ve o muayeneden ne anlamış ve filin şekli hakkında nasıl hükm etmiş ise, ondan sonra filin adını işittiği her yerde, o anladığı ma'nâya intikâl etti ve onunla meşgûl oldu."

1256. Onu görmek için birçok adam, o zulmet içine gitti; her bir kimse,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1256. Onu görmek için birçok adam, o zulmet içine gitti; her bir kimse,

Hiç fil görmemiş olan adamlardan birçok kimse, o fili görmek için, o karanlık yere gittiler. "Her bir kimse" ibaresi, sonraki beyte bağlıdır.

Hiç fil görmemiş olan adamlardan birçok kimse, o fili görmek için, o karanlık mahalle gittiler. "Her bir kimse" (herkesî) ibâresi âtîdeki beyte merbûttur.

1257. Onu göz ile görmek mümkin olmadığından, o karanlık içinde ona el sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1257. Onu göz ile görmek mümkün olmadığından, o karanlık içinde ona el sürdü.

Her bir kimse o fili gözü ile göremediğinden, şeklini anlamak üzere el sürdü.

Her bir kimse o fili gözü ile göremediğinden, şeklini anlamak üzere el sürdü.

1258. O birinin eli hortuma vâki' oldu; dedi ki: "Bu hilkat, oluk gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1258. O birinin eli hortuma vâki' oldu; dedi ki: "Bu hilkat, oluk gibidir."

El sürenlerden birinin eli filin hortumuna denk geldi; o kimse: "Bu yaratık, oluk ve su borusu gibi bir şeydir" dedi.

El sürenlerden birinin eli filin hortumuna tesadüf etti; o kimse: "Bu mahlûk, oluk ve su borusu gibi bir şeydir" dedi.

1259. O birinin eli onun kulağına erişti; o ona yelpaze gibi zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1259. O birinin eli onun kulağına erişti; o ona yelpaze gibi göründü.

1260. Vaktaki o birinin eli, onun ayağına süründü: "Filin şeklini direk gibi gördüm" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1260. O birinin eli, filin ayağına süründüğünde: "Filin şeklini direk gibi gördüm" dedi.

1261. O biri, onun arkasına el koydu: "Bu fil muhakkak bir taht gibi olmuştur," dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1261. O diğeri, onun arkasına el koydu: "Bu fil kesinlikle bir taht gibi olmuştur," dedi.

1262. Böylece her biri bir cüz'e ki erişti, işittiği her yerde onu anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1262. Böylece her biri bir parçaya ulaştı, işittiği her yerde onu anladı.

Yani "Bu fili karanlıkta inceleyen her bir kimse, filin hangi parçası eline geçmiş ve o incelemeden ne anlamış ve filin şekli hakkında nasıl hüküm vermiş ise, ondan sonra filin adını işittiği her yerde, o anladığı anlama yöneldi ve onunla meşgul oldu."

Ya'nî "Bu fili karanlıkta muayene eden her bir kimse, böylece filin hangi cüz'ü ele geçmiş ve o muayeneden ne anlamış ve filin şekli hakkında nasıl hükm etmiş ise, ondan sonra filin adını işittiği her yerde, o anladığı ma'nâya intikâl etti ve onunla meşgûl oldu."

1263. Onların sözleri nazargahdan dolayı muhtelif oldu; o biri ona “dâl", bu "elif" lakabını verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1263. Onların sözleri, bakış açılarından dolayı farklılaştı; biri ona "dâl", diğeri "elif" lakabını verdi.

Onların birbirine zıt olan bu sözleri, baktıkları yerden dolayı farklılaştı. Biri o gördüğü şeye "dâl" dedi ve diğeri "elif" dedi. Bilinir ki, "dâl" ve "elif" birer harftir; harf olma noktasında hepsi birdir; bu açıdan aralarında bir anlaşmazlık yoktur. Fakat bu harflerin her birinin işaret ettiği ses çıkış yerleri birbirinden ayrıdır; yani hükümleri bir yönden doğru ve bir yönden eğridir ve birbirine zıttır.

Onların bu yekdiğerine muhâlif olan sözleri, nazar ettikleri mahalden dolayı muhtelif oldu. Biri o gördüğü şeye "dâl" dedi ve diğeri "elif" dedi. Ma'lumdur ki, “dâl" ve "elif" birer harftir; harfiyyette hepsi müttehiddir; bu noktadan arada ihtilaf yoktur. Fakat bu harflerin her birinin delâlet ettiği sadâ-yı mehâric birbirinden ayrıdır; ya'nî hükümleri bir cihetten doğru ve bir cihetten eğridir ve birbirine muhâliftir.

1264. Eğer her birinin elinde bir şem' ola idi, onların sözlerinden ihtilaf hariç olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1264. Eğer her birinin elinde bir mum olsaydı, onların sözlerinden anlaşmazlık ortadan kalkardı.

Eğer her biri, fili görmeye geldiği zaman elinde bir ışıkla gelseydi, filin bütün şeklini görüp anlardı ve artık aralarında fil şöyledir, böyledir diye hiçbir anlaşmazlık olmazdı.

Eğer her biri, fili temâşâya geldiği vakit elinde bir ışık olarak gele idi, filin hey'et-i mecmûasını görüp anlar ve artık aralarında fil şöyledir, böyledir diye hiçbir ihtilaf olmaz idi.

1265. His gözü ancak elin avucu gibidir; onun için onun hepsi üzerine destres olmak yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1265. His gözü ancak elin avucu gibidir; onun için onun her şeye hâkim olması yoktur.

Bu görünen göz, karanlıkta fili yoklayan kimselerin ellerinin içi ve avuçları gibidir. Karanlıkta dokunduğu bir şeyi, bir elin içi ne kadar anlayabilirse, bu görünen gözün kapsamı da o kadardır. Eşyanın hakikatlerini, bütün hâliyle kavrayıp göremez, idraki sınırlıdır.

Bu zâhirî göz, karanlıkta fili yoklayan kimselerin ellerinin içi ve avuçları gibidir. Karanlıkta temâs ettiği bir şeyi, bir elin içi ne kadar anlıyabilirse, bu zâhir gözünün ihâtası da o kadarcıktır. Hakāyık-ı eşyâyı, hey'et-i mecmûasıyla kavrayıp göremez, idrāķi mahdûddur.

1266. Deryanın gözü başkadır ve kef başkadır; kefi bırak ve deryânın gözünden bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1266. Denizin gözü başkadır ve köpük başkadır; köpüğü bırak ve denizin gözünden bak!

"Kef" Arapçada el ayası ve avuç anlamına geldiği gibi, Farsçada da köpük demektir. Bu şerefli beyitteki "kef"in iki anlama da gelmesi düşünülebilir. "Derya"dan kasıt, Hakk'ın varlığıdır; ve "deryanın gözü"nden kasıt, insân-ı kâmildir. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Adem Fassı'nda şöyle buyurur: "O (insan), Hak için gözdeki insan (bebek) gibidir ki, görme onunla olur ve o, yorumlayandır."

"Kef" Arabça el ayası ve avuç ma'nâsına olduğu gibi, Fârisîde de köpük demektir. Bu beyt-i şerîfdeki "kef"in iki ma'nâya da şümülü melhûzdur. "Derya"dan murâd, vücûd-ı Hak'dır; ve "deryânın gözü"nden murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ade-mî'de şöyle buyururlar: و هو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر و هو المعبر

1263. Onların sözleri nazargahdan dolayı muhtelif oldu; o biri ona “dâl", bu "elif" lakabını verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1263. Onların sözleri, bakış açılarından dolayı farklılaştı; biri ona "dâl", diğeri "elif" lakabını verdi.

Onların birbirine zıt olan bu sözleri, baktıkları yerden dolayı farklılaştı. Biri o gördüğü şeye "dâl" dedi ve diğeri "elif" dedi. Bilinir ki, "dâl" ve "elif" birer harftir; harf olma noktasında hepsi birdir; bu açıdan aralarında bir anlaşmazlık yoktur. Fakat bu harflerin her birinin işaret ettiği ses çıkış yerleri birbirinden ayrıdır; yani hükümleri bir yönden doğru ve bir yönden eğridir ve birbirine zıttır.

Onların bu yekdiğerine muhâlif olan sözleri, nazar ettikleri mahalden dolayı muhtelif oldu. Biri o gördüğü şeye "dâl" dedi ve diğeri "elif" dedi. Ma'lumdur ki, “dâl" ve "elif" birer harftir; harfiyyette hepsi müttehiddir; bu noktadan arada ihtilaf yoktur. Fakat bu harflerin her birinin delâlet ettiği sadâ-yı mehâric birbirinden ayrıdır; ya'nî hükümleri bir cihetten doğru ve bir cihetten eğridir ve birbirine muhâliftir.

1264. Eğer her birinin elinde bir şem' ola idi, onların sözlerinden ihtilaf hariç olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1264. Eğer her birinin elinde bir mum olsaydı, onların sözlerinden anlaşmazlık ortadan kalkardı.

Eğer her biri, fili görmeye geldiği zaman elinde bir ışıkla gelseydi, filin bütün şeklini görüp anlardı ve artık aralarında fil şöyledir, böyledir diye hiçbir anlaşmazlık olmazdı.

Eğer her biri, fili temâşâya geldiği vakit elinde bir ışık olarak gele idi, filin hey'et-i mecmûasını görüp anlar ve artık aralarında fil şöyledir, böyledir diye hiçbir ihtilaf olmaz idi.

1265. His gözü ancak elin avucu gibidir; onun için onun hepsi üzerine destres olmak yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1265. His gözü ancak elin avucu gibidir; onun için onun her şeye hâkim olması yoktur.

Bu görünen göz, karanlıkta fili yoklayan kimselerin ellerinin içi ve avuçları gibidir. Karanlıkta dokunduğu bir şeyi, bir elin içi ne kadar anlayabilirse, bu görünen gözün kapsamı da o kadardır. Eşyanın hakikatlerini, bütün hâliyle kavrayıp göremez, idraki sınırlıdır.

Bu zâhirî göz, karanlıkta fili yoklayan kimselerin ellerinin içi ve avuçları gibidir. Karanlıkta temâs ettiği bir şeyi, bir elin içi ne kadar anlıyabilirse, bu zâhir gözünün ihâtası da o kadarcıktır. Hakāyık-ı eşyâyı, hey'et-i mecmûasıyla kavrayıp göremez, idrāķi mahdûddur.

1266. Deryanın gözü başkadır ve kef başkadır; kefi bırak ve deryânın gözünden bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1266. Denizin gözü başkadır ve köpük başkadır; köpüğü bırak ve denizin gözünden bak!

"Kef" Arapçada el ayası ve avuç anlamına geldiği gibi, Farsçada da köpük demektir. Bu şerefli beyitteki "kef"in iki anlama da şamil olduğu düşünülür. "Derya"dan maksat, Hak'ın varlığıdır; ve "deryanın gözü"nden maksat, insân-ı kâmildir. Nitekim Şeyh-i Ekber (a.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Âdemî'de şöyle buyururlar: "و هو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر و هو المعبر" Yani: "Ve o insan, kendisiyle bakışın gerçekleştiği gözden, Hak için gözbebeği konumundadır; ve basar (görme) ile ifade edilen odur. İşte bunun için insan diye adlandırıldı." Bilinmeli ki: Âlem, ilâhî suret üzeredir ve insan o suretin kapsamlı örneğidir ve Hak için gözbebeği mesabesindedir. Bu sebeple, görme kuvvetinin hazzı olan görüş, gözbebeğinin suretiyle gerçekleştiği gibi, Hak için görme hazzı da, insân-ı kâmilin suretî taayyünü (belirginleşmesi) ile olur; ve insan, görme kuvvetiyle kendisinin tekil hakikati olan varlığına baktığında, hâsıl olan görme hazzı, başkasından elde edilmez. Aksine bu haz, kendi zâtının, kendi zâtına verdiği bir hazdan ibarettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla gerçekleşen ilâhî bakış da böyledir. Bu sebeple "kef" el ayası anlamına geldiğine göre, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Hakikî varlığın gözbebeği konumunda olan insân-ı kâmil başka ve el ayası konumunda olan his gözü sahibi noksan insan başkadır. Bu sebeple el ayası gibi olan his gözü sahiplerinin eşyanın hakikatleri hakkındaki vehmedilmiş ilimlerini bırak da, bu hakikatlere denizin gözü olan insân-ı kâmilin bakış açısından bak!" "Kef" köpük anlamına geldiğine göre, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Denizin gözü olan insân-ı kâmil başkadır; çünkü o denizin tekil hakikatidir ve denizin köpüğü konumunda olan noksan insan başkadır. Bu sebeple sen, köpük gibi olan noksan insanı bırak da, eşyanın hakikatlerine denizin tekil hakikati olan, denizin gözünden bak!"

"Kef" Arabça el ayası ve avuç ma'nâsına olduğu gibi, Fârisîde de köpük demektir. Bu beyt-i şerîfdeki "kef"in iki ma'nâya da şümülü melhûzdur. "Derya"dan murâd, vücûd-ı Hak'dır; ve "deryânın gözü"nden murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ade-mî'de şöyle buyururlar: و هو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر و هو المعبر Ya'ni ve o insan, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabber olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu." Ma'lûm olsun ki: Âlem, sûret-i ilâhiyye üzerinedir ve insan o sûretin nümûne-i câmi'idir ve Hak için gözbebeği mesâbesindedir. Binâenaleyh kuvve-i bâsıranın zevki olan rü'yet, gözbebeğinin sûreti ile vâki' olduğu gibi, Hak için zevk-ı rü'yet dahi, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsi ile olur; ve insan, kuvve-i bâsırasıyla kendinin "ayn"ı olan vücuduna nazar ettikde, hâsıl olan zevk-ı rü'yet, gayriden müstefâd olmaz. Belki bu zevk, kendi zâtının, kendi zâtına verdiği bir zevkden ibârettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan nazar-ı ilâhî de böyledir. Binâenaleyh "kef" el ayası ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Vücûd-ı hakîkînin gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil başka ve keff-i dest mesâbesinde olan çeşm-i his sahibi bulunan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh el ayası gibi olan çeşm-i his sahiblerinin hakāyık-ı eşya hakkındaki ulûm-ı mevhûmelerini bırak da, bu hakāyıka deryânın gözü olan insân-ı kâmilin nokta-i nazarından bak!" "Kef" köpük ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: "Deryânın gözü olan insân-ı kâmil başkadır; zîrâ o ayn-ı deryâdır ve deryânın köpüğü mesâbesinde olan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh sen, köpük gibi olan insân-ı nâkısı bırak da, hakāyık-ı eşyâya deryânın "ayn"ı olan, deryânın gözünden bak!"

1267. Köpüklerin hareketi gece ve gündüz deryadandır; acibdir ki, sen derya-yı değil, köpüğü görüyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1267. Köpüklerin hareketi gece ve gündüz denizdendir; şaşırtıcıdır ki, sen denizi değil, köpüğü görüyorsun.

Denizin gözü olan insân-ı kâmil, köpüklerin hareketinin gece ve gündüz, yani sürekli olarak denizden olduğunu görür; sen ise şaşırtıcıdır ki, görüşündeki sınırlılık hissiyle, Hakk'ın varlık denizini değil, o denizde köpükler gibi çırpınan özel suretleri (şekilleri) görüyorsun.

Deryânın gözü olan insân-ı kâmil köpüklerin hareketi gece ve gündüz ya'nî ale'd-devâm deryâdan olduğunu görür; sen ise acîbdir ki, nazarındaki mahdûdiyyet hissiyle, Hakk'ın deryâ-yı vücûdunu değil, o deryâda köpükler gibi çırpınan suver-i mahsûseyi görüyorsun.

1268. Biz, gemiler gibiyiz, birbirimize çarparız; berrak su içinde olduğumuz halde, bulanık gözlüyüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1268. Biz, gemiler gibiyiz, birbirimize çarparız; berrak su içinde olduğumuz halde, bulanık gözlüyüz.

Bizim yoğun olan bedenlerimiz, Hak'ın latif varlığında yüzen gemiler gibidir. O hakiki varlığın titreşiminden harekete gelip birbirimize çarparız; biz böyleyiz. Yani "Ve o insan, kendisiyle bakışın gerçekleştiği gözden, Hak için gözbebeği konumundadır; ve basar (görme) ile ifade edilen odur. İşte bunun için insan diye adlandırıldı." Bilinmeli ki: Âlem, ilahi suret üzerinedir ve insan o suretin kapsayıcı örneğidir ve Hak için gözbebeği konumundadır. Buna göre görme kuvvetinin zevki olan rü'yet (görme), gözbebeğinin suretiyle gerçekleştiği gibi, Hak için rü'yet zevki de, insân-ı kâmilin suretî belirlenimiyle olur; ve insan, görme kuvvetiyle kendisinin "ayn"ı (özü) olan varlığına baktığında, hâsıl olan rü'yet zevki, başkasından elde edilmez. Aksine bu zevk, kendi zâtının, kendi zâtına verdiği bir zevkten ibarettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla gerçekleşen ilahi bakış da böyledir. Buna göre "kef" el ayası anlamına olduğuna göre, şerefli beytin anlamı böyle olur: "Hakiki varlığın gözbebeği konumunda olan insân-ı kâmil başka ve el ayası konumunda olan his gözü sahibi bulunan noksan insan başkadır. Buna göre el ayası gibi olan his gözü sahiplerinin eşyanın hakikatleri hakkındaki vehmedilmiş bilgilerini bırak da, bu hakikatlere denizin gözü olan insân-ı kâmilin bakış açısından bak!" "Kef" köpük anlamına olduğuna göre, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Denizin gözü olan insân-ı kâmil başkadır; çünkü o denizin özüdür ve denizin köpüğü konumunda olan noksan insan başkadır. Buna göre sen, köpük gibi olan noksan insanı bırak da, eşyanın hakikatlerine denizin "ayn"ı olan, denizin gözünden bak!"

Bizim kesîf olan cisimlerimiz, vücûd-ı latîf-i Hak'da yüzen gemiler gibidir. O vücûd-ı hakîkînin ihtizâzından harekete gelip birbirimize çarparız; biz böy- Ya'ni "Ve o insan, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabber olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu." Ma'lûm olsun ki: Âlem, sûret-i ilâhiyye üzerinedir ve insan o sûretin nümûne-i câmi'idir ve Hak için gözbebeği mesâbesindedir. Binâenaleyh kuvve-i bâsıranın zevki olan rü'yet, gözbebeğinin sûreti ile vâki' olduğu gibi, Hak için zevk-ı rü'yet dahi, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsi ile olur; ve insan, kuvve-i bâsırasıyla kendinin "ayn"ı olan vücuduna nazar ettikde, hâsıl olan zevk-ı rü'yet, gayriden müstefâd olmaz. Belki bu zevk, kendi zâtının, kendi zâtına verdiği bir zevkden ibârettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan nazar-ı ilâhî de böyledir. Binâenaleyh "kef" el ayası ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Vücûd-ı hakîkînin gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil başka ve keff-i dest mesâbesinde olan çeşm-i his sahibi bulunan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh el ayası gibi olan çeşm-i his sahiblerinin hakāyık-ı eşya hakkındaki ulûm-ı mevhûmelerini bırak da, bu hakāyıka deryânın gözü olan insân-ı kâmilin nokta-i nazarından bak!" "Kef" köpük ma'nâsına olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: "Deryânın gözü olan insân-ı kâmil başkadır; zîrâ o ayn-ı deryâdır ve deryânın köpüğü mesâbesinde olan insân-ı nâkıs başkadır. Binâenaleyh sen, köpük gibi olan insân-ı nâkısı bırak da, hakāyık-ı eşyâya deryânın "ayn"ı olan, deryânın gözünden bak!"

1267. Köpüklerin hareketi gece ve gündüz deryadandır; acibdir ki, sen deryayı değil, köpüğü görüyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1267. Köpüklerin hareketi gece ve gündüz denizdendir; şaşırtıcıdır ki, sen denizi değil, köpüğü görüyorsun.

Denizin gözü olan insân-ı kâmil, köpüklerin hareketinin gece ve gündüz, yani sürekli olarak denizden olduğunu görür; sen ise şaşırtıcıdır ki, görüşündeki sınırlılık hissiyle, Hakk'ın varlık denizini değil, o denizde köpükler gibi çırpınan özel suretleri (şekilleri) görüyorsun.

Deryânın gözü olan insân-ı kâmil köpüklerin hareketi gece ve gündüz ya'nî ale'd-devâm deryâdan olduğunu görür; sen ise acîbdir ki, nazarındaki mahdûdiyyet hissiyle, Hakk'ın deryâ-yı vücûdunu değil, o deryâda köpükler gibi çırpınan suver-i mahsûseyi görüyorsun.

1268. Biz, gemiler gibiyiz, birbirimize çarparız; berrak su içinde olduğumuz halde, bulanık gözlüyüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1268. Biz, gemiler gibiyiz, birbirimize çarparız; berrak su içinde olduğumuz hâlde, bulanık gözlüyüz.

Bizim yoğun olan cisimlerimiz, Hakk'ın latîf (maddî olmayan, ince) varlığında yüzen gemiler gibidir. O hakikî varlığın titreşiminden harekete gelip birbirimize çarparız; biz böy-

Bizim kesîf olan cisimlerimiz, vücûd-ı latîf-i Hak'da yüzen gemiler gibidir. O vücûd-ı hakîkînin ihtizâzından harekete gelip birbirimize çarparız; biz böy-

1269. Ey sen ki, cisim gemisinde uykuya gitmişsin; suyu gördün, suyun suyuna bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1269. Ey sen ki, cisim gemisinde uykuya gitmişsin; suyu gördün, suyun suyuna bak!

Bu şerefli beyit de izafî ruha vakıf olan, fakat bu ruhun ruhundan gafil olanlara hitaptır. Yani "Ey sen ki, cisim gemisi içinde yalnız ruhanî sıfatlara vakıf oldun ve cisim gemisini hareket ettiren su mesabesindeki ruhu gördün; asıl hareket ettiren bu su değildir, o ruhun ruhudur; ve o ruhun ruhu Hak'ın hakiki varlığıdır.

Bilinmeli ki, Rabbanî tecelli ile ruhanî tecelli arasında büyük fark vardır. Rabbanî tecelli, ruhanî tecellinin rengine benzediği için, Hakk Yolcularının çoğu bu ruhanî tecelliyi, Rabbanî tecelli zannederler ve kendilerini kâmil zannedip mürşitten müstağni sayarlar.

Şihabeddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârîf'te bu hususta açıklamalar vermiş ve bu gibi Hakk Yolcularına "sâlik-i ebter" (kemale erememiş Hakk Yolcusu) adı verildiğini beyan buyurmuşlardır. Bu şerefli beyitte ruhanî tecellinin üstünde olan Rabbanî tecelliye teşvik buyurulur.

Bu beyt-i şerîf dahi rûh-ı izâfîye vakıf ve fakat bu rûhun rûhundan gâfil olanlara hitâbdır. Ya'nî "Ey sen ki, cisim gemisi içinde yalnız sıfât-ı rûhâniyyeye vakıf oldun ve cisim gemisini tahrik eden su mesâbesindeki rûhu gördün; asıl muharrik olan bu su değildir, o rûhun rûhudur; ve o rûhun rûhu vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır.

Ma'lûm olsun ki, tecellî-i Rabbânî ile, tecellî-i rûhânî arasında küllî fark vardır. Tecellî-i Rabbânî, tecellî-i rûhânînin rengine müşâbih olduğu için, ekser-i sâlikler bu tecellî-i rûhânîyi, tecellî-i Rabbânî zannederler ve kendilerini kâmil zannedip mürşidden müstağnî addederler.

Şihâbeddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârîf'de bu husûsta îzâhât i'tâ ve bu gibi sâliklere "sâlik-i ebter" nâmı verildiğini beyân buyurmuşlardır. Bu beyt-i şerîfde tecellî-i rûhânînin fevkı olan tecellî-i Rabbânîye teşvik buyurulur.

1270. Suyun suyu vardır ki o onu sürer; rûhun bir ruhu vardır ki, o onu çağırır. [1274]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1270. Suyun suyu vardır ki o onu sürer; ruhun bir ruhu vardır ki, o onu çağırır. [1274]

"Suyun suyu"ndan kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır; ve "ruhun ruhu"ndan kasıt Hakk'ın Hayat sıfatıdır. Yani "Cisimler, ruhlar suyu üzerinde ve ruhlar dahi Hakk'ın varlığında yüzerler. Ve ruhun ruhu olan Hakk'ın Hayat sıfatı vardır ki, o ruhu varlık âlemine o davet eder."

"Suyun suyu"ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır; ve “rûhun rûhu"ndan murâd sıfat-ı Hayât-ı Hak'dır. Ya'nî "Ecsâm, ervâh suyu üzerinde ve ervâh dahi Hakk'ın varlığında yüzerler. Ve rûhun rûhu olan sıfat-ı Hayât-ı Hak vardır ki, o rûhu âlem-i vücûda o da'vet eder."

1271. Mûsâ ve İsâ nerede idi ki güneş, mevcûdât tarlasına su verir idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1271. Mûsâ ve Îsâ nerede idi ki güneş, varlıklar tarlasına su verir idi?

Mûsâ ve Îsâ (a.s.) bu oluş ve bozuluş âlemi varlığına henüz gelmemişler iken, Hakk'ın varlık güneşi, oluş ve bozuluş âlemi varlıklarına varlık bağışlar idi.

Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) bu vücûd-ı kevnîye henüz gelmemişler iken, vücûd-ı Hak güneşi, mevcûdât-ı kevniyyeye vücûd-bahş olur idi.

1272. Adem ve Havva nerede idi, o zaman ki, Huda bu kirişi yaya bıraktı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1272. Âdem ve Havva neredeydi, o zaman ki, Yüce Allah bu kirişi yaya bıraktı?

Oysa berrak ve latif bir su içinde olduğumuz hâlde, gözümüz bulanık olduğundan, deryayı görmeyiz, yoğun olan gemileri görürüz. Bu şerefli beyit, cismaniyette (bedensellikte) boğulmuş ve ruhtan gafil olanlara hitaptır.

le berrâk ve latîf bir su içinde olduğumuz halde, gözümüz bulanık olduğundan, deryâyı görmeyiz, kesîf olan gemileri görürüz. Bu beyt-i şerîf, cismâniyette müstağrak ve rûhdan gâfil olanlara hitâbdır.

1269. Ey sen ki, cisim gemisinde uykuya gitmişsin; suyu gördün, suyun suyuna bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1269. Ey sen ki, cisim gemisinde uykuya gitmişsin; suyu gördün, suyun suyuna bak!

Bu şerefli beyit de izafî ruha vakıf olan, fakat bu ruhun ruhundan gafil olanlara hitaptır. Yani "Ey sen ki, cisim gemisi içinde yalnız ruhanî sıfatlara vakıf oldun ve cisim gemisini hareket ettiren su mesabesindeki ruhu gördün; asıl hareket ettiren bu su değildir, o ruhun ruhudur; ve o ruhun ruhu Hak'ın hakiki varlığıdır.

Bilinmeli ki, Rabbanî tecelli ile ruhanî tecelli arasında büyük fark vardır. Rabbanî tecelli, ruhanî tecellinin rengine benzediği için, Hakk Yolcularının çoğu bu ruhanî tecelliyi, Rabbanî tecelli zannederler ve kendilerini kâmil zannedip mürşitten müstağni sayarlar.

Şihabeddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârîf'te bu hususta açıklamalar vermiş ve bu gibi Hakk Yolcularına "sâlik-i ebter" (kemale erememiş Hakk Yolcusu) adı verildiğini beyan buyurmuşlardır. Bu şerefli beyitte ruhanî tecellinin üstünde olan Rabbanî tecelliye teşvik buyurulur.

Bu beyt-i şerîf dahi rûh-ı izâfîye vakıf ve fakat bu rûhun rûhundan gâfil olanlara hitâbdır. Ya'nî "Ey sen ki, cisim gemisi içinde yalnız sıfât-ı rûhâniyyeye vakıf oldun ve cisim gemisini tahrik eden su mesâbesindeki rûhu gördün; asıl muharrik olan bu su değildir, o rûhun rûhudur; ve o rûhun rûhu vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır.

Ma'lûm olsun ki, tecellî-i Rabbânî ile, tecellî-i rûhânî arasında küllî fark vardır. Tecellî-i Rabbânî, tecellî-i rûhânînin rengine müşâbih olduğu için, ekser-i sâlikler bu tecellî-i rûhânîyi, tecellî-i Rabbânî zannederler ve kendilerini kâmil zannedip mürşidden müstağnî addederler.

Şihâbeddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârîf'de bu husûsta îzâhât i'tâ ve bu gibi sâliklere "sâlik-i ebter" nâmı verildiğini beyân buyurmuşlardır. Bu beyt-i şerîfde tecellî-i rûhânînin fevkı olan tecellî-i Rabbânîye teşvik buyurulur.

1270. Suyun suyu vardır ki o onu sürer; rûhun bir ruhu vardır ki, o onu çağırır. [1274]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1270. Suyun suyu vardır ki o onu sürer; ruhun bir ruhu vardır ki, o onu çağırır. [1274]

"Suyun suyu"ndan kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır; ve "ruhun ruhu"ndan kasıt Hakk'ın Hayat sıfatıdır. Yani "Cisimler, ruhlar suyu üzerinde ve ruhlar dahi Hakk'ın varlığında yüzerler. Ve ruhun ruhu olan Hakk'ın Hayat sıfatı vardır ki, o ruhu varlık âlemine o davet eder."

"Suyun suyu"ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır; ve “rûhun rûhu"ndan murâd sıfat-ı Hayât-ı Hak'dır. Ya'nî "Ecsâm, ervâh suyu üzerinde ve ervâh dahi Hakk'ın varlığında yüzerler. Ve rûhun rûhu olan sıfat-ı Hayât-ı Hak vardır ki, o rûhu âlem-i vücûda o da'vet eder."

1271. Mûsâ ve İsâ nerede idi ki güneş, mevcûdât tarlasına su verir idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1271. Mûsâ ve Îsâ nerede idi ki güneş, varlıklar tarlasına su verir idi?

Mûsâ ve Îsâ (a.s.) bu oluş ve bozuluş âlemi varlığına henüz gelmemişler iken, Hakk'ın varlık güneşi, oluş ve bozuluş âlemi varlıklarına varlık bağışlar idi.

Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) bu vücûd-ı kevnîye henüz gelmemişler iken, vücûd-ı Hak güneşi, mevcûdât-ı kevniyyeye vücûd-bahş olur idi.

1272. Adem ve Havva nerede idi, o zaman ki, Huda bu kirişi yaya bıraktı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1272. Âdem ve Havva neredeydi, o zaman ki, Allah bu kirişi yaya bıraktı?

Bu yeryüzü üzerinde insanın kaynağı ve çıkış noktası olan Âdem ve Havva, oluş âlemindeki suretlerle ortaya çıkmadan önce Yüce Allah, bu yaratılış kirişini yaya bırakmıştı. Nitekim bilimsel araştırmalarla ortaya çıkmıştır ki, yaratılışta önce ışıklı bulut, sonra ateş buharı, sonra ateş sıvısı, sonra cansız varlık, sonra bitki, sonra hayvan, sonra insan meydana gelmiştir.

Bu küre-i arz üzerinde beşerin menşei ve masdan olan Âdem ve Havvâ, suver-i kevniyye ile zâhir olmazdan mukaddem Hak Teâlâ hazretleri, bu hilkat kirişini yaya bırakmış idi. Nitekim tedkîkât-ı fenniyye ile zâhir olmuştur ki, hilkatde evvelâ sehâb-ı muzî, sonra buhâr-ı nârî, sonra mâyi-i nârî, sonra cemâd, sonra nebât, sonra hayvan, sonra beşer zuhûra gelmiştir.

1273. Bu söz dahi eksiktir ve nâ-tamâmdır; o söz ki nâkıs değildir, o tarafındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1273. Bu söz de eksiktir ve tamamlanmamıştır; eksik olmayan söz, o taraftandır.

Yani biz yukarıda Musa ve İsa (a.s.) ve Adem ve Havva oluş âlemine gelmemişlerken, Hak varlığı güneşi oluş varlıklarına varlık veriyordu dedik; fakat bu söz eksiktir ve tamamlanmamıştır. Çünkü çözülmesi gereken birtakım sorular daha vardır. Örneğin bizim âlemimizin ve insanın oluş suretleri mevcut değilken, başka âlemler ve onların üzerinde insanlar yok muydu? Ve ilahi isimlerin tecelli yerleri olan âlemimizin sureti yokken, Yüce Allah hazretlerinin bu âlemdeki tecellileri atıl bir halde miydi? Bizim âlemimiz yokken ve insan yokken, Hakk'ın affının ve bağışlamasının tecelli yeri olan başka günahkâr kullar var mıydı, gibi çözülmesi gereken birtakım sorular ortaya çıkar. Şimdi biz açıklamalarımızda bunlara dair bir şey söylemediğimiz için, söz eksik kalır; eksik olmayan söz, o taraftan, yani ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) tarafındandır.

Ya'nî biz yukarıda Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) ve Âdem ve Havvâ vücûd-ı kevniyye gelmemişler iken, vücûd-ı Hak güneşi mevcûdât-ı kevniy-yeye vücûd-bahş olur idi dedik; fakat bu söz nâkıstır ve nâ-tamâmdır. Zîrâ halledilecek birtakım sualler daha vardır. Meselâ bizim âlemimizin ve beşerin suver-i kevniyyesi mevcûd değil iken, başka âlemler ve onların üzerinde be-şer yok mu idi? Ve mezâhir-i esmâ-i ilâhiyye olan âlemimizin sûreti yok iken, Hak Teâlâ hazretlerinin bu âlemdeki mezâhiri muattal bir halde mi idi? Bizim âlemimiz yok iken ve beşer yok iken, Hakk'ın mazhar-ı afv ve gufrânı olan başka günâhkâr kullar var mı idi, gibi halli lâzım gelen birtakım sualler vârid olur. İm-di biz beyânâtımızda bunlara dâir bir şey söylemediğimiz için, söz nâ-kıs kalır; o söz ki nâkıs değildir, o tarafın, ya'nî ilm-i ledün tarafındandır.

1274. Eğer ondan söylerse, ayağın kayar ve eğer ondan hiçbir şey söylemezse ey-vâh sana!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Eğer ondan söylerse, ayağın kayar ve eğer ondan hiçbir şey söylemezse eyvah sana!

Ey Hakk Yolcusu, senin zihninde âlemin ve Âdem'in yaratılışı hakkında, sınırlı birtakım bilgiler yerleşmiştir. Eğer bir insân-ı kâmil sana o sınırlı bilgilerin dışında birtakım hakikatler söylese, ayağın kayar ve inançlarının temeli zarar görür. Ve eğer bu hakikatlerden hiçbir şey söylemese, o sınırlı bilgiler ile kalırsın; ve o sınırlı bilgilerin Hakk'ın azamet ve kudretini sınırlayacağı için, sana yazık olur.

Bilinmeli ki, âlemlerin uzayda oluşmasının ve bozulmasının başlangıcı ve sonu yoktur. Hakk'ın hakiki varlığı öncesiz ve sonsuz ve kadim olduğu gibi, izafî varlıkların bu oluşma ve bozulma nitelikleri dahi öncesiz ve sonsuz ve kadimdir. Ancak fertlerinin başlangıcı ve sonu vardır; ve sonradan olma, evveliyet ve âhiriyet sıfatı bu oluşan ve bozulan âlemlerin her birine eklenir. Şehadet âlemini, içinde bulunduğumuz âlemden ibaret zannetme. Bu yeryüzü küresi üzerinde beşerin menşei ve kaynağı olan Âdem ve Havva, oluşsal suretlerle ortaya çıkmadan önce Yüce Allah hazretleri, bu yaratılış kirişini yaya bırakmış idi. Nasıl ki fennî araştırmalarla ortaya çıkmıştır ki, yaratılışta evvelâ ışıklı bulut, sonra ateş buharı, sonra ateş sıvısı, sonra cansız madde, sonra bitki, sonra hayvan, sonra beşer ortaya gelmiştir.

Ey sâlik, senin zihninde hilkat-i âlem ve Âdem hakkında, mahdûd birta-kım ma'lûmât yerleşmiştir. Eğer bir kâmil sana o mahdûd ma'lûmâtın hâri-cinde birtakım hakâyık söylese, ayağın kayar ve i'tikâdâtının esâsı haleldâr olur. Ve eğer bu hakâyıktan hiçbir şey söylemese, o mahdûd ma'lûmât ile ka-lırsın; ve o mahdûd ma'lûmâtın Hakk'ın azamet ve kudretini tahdîd edeceği için, sana yazık olur.

Ma'lûm olsun ki, avâlimin fezâda tekevvün ve tefessüdünün ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Vücûd-ı hakîkî-i Hak ezelî ve ebedî ve kadîm olduğu gibi, vü-cûdât-ı izâfiyyenin bu tekevvün ve tefessüdü keyfiyyetleri dahi ezelî ve ebe-dî ve kadîmdir. Ancak efrâdının ibtidâsı ve intihâsı vardır; ve sıfat-ı hudûs ve evveliyet ve âhiriyet bu tekevvün ve tefessüd eden avâlimin her birerlerine izâfe olunur. Âlem-i şehâdeti, içinde bulunduğumuz âlemden ibâret zannet- Bu küre-i arz üzerinde beşerin menşei ve masdarı olan Adem ve Havvâ, suver-i kevniyye ile zahir olmazdan mukaddem Hak Teâlâ hazretleri, bu hilkat kirişini yaya bırakmış idi. Nitekim tedkikāt-ı fenniyye ile zâhir olmuştur ki, hilkatde evvelâ sehâb-ı muzî, sonra buhâr-ı nârî, sonra mâyi-i nârî, sonra cemâd, sonra nebât, sonra hayvan, sonra beşer zuhûra gelmiştir.

1273. Bu söz dahi eksiktir ve na-tamâmdır; o söz ki nakıs değildir, o tarafındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1273. Bu söz de eksiktir ve tamamlanmamıştır; eksik olmayan söz, o tarafındır.

Yani biz yukarıda Musa ve İsa (a.s.) ve Adem ve Havva kevnî varlığa gelmemişler iken, Hakk'ın varlık güneşi kevnî varlıklara varlık bağışlar idi dedik; fakat bu söz eksiktir ve tamamlanmamıştır. Çünkü çözülmesi gereken birtakım sorular daha vardır. Örneğin bizim âlemimizin ve insanın kevnî suretleri mevcut değil iken, başka âlemler ve onların üzerinde insan yok muydu? Ve ilahi isimlerin mazharları olan âlemimizin sureti yok iken, Yüce Allah hazretlerinin bu âlemdeki mazharları atıl bir halde miydi? Bizim âlemimiz yok iken ve insan yok iken, Hakk'ın af ve bağışlama mazharı olan başka günahkâr kullar var mıydı, gibi çözülmesi gereken birtakım sorular ortaya çıkar. Şimdi biz açıklamalarımızda bunlara dair bir şey söylemediğimiz için, söz eksik kalır; eksik olmayan söz, o tarafın, yani ilm-i ledün (Allah katından gelen gizli ilim) tarafınındır.

Ya'nî biz yukarıda Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) ve Adem ve Havvâ vücûd-ı kevnîye gelmemişler iken, vücûd-ı Hak güneşi mevcûdât-ı kevniyyeye vücûd-bahş olur idi dedik; fakat bu söz nâkıstır ve nâ-tamâmdır. Zîrâ halledilecek birtakım sualler daha vardır. Meselâ bizim âlemimizin ve beşerin suver-i kevniyyesi mevcûd değil iken, başka âlemler ve onların üzerinde beşer yok mu idi? Ve mezâhir-i esmâ-i ilâhiyye olan âlemimizin sûreti yok iken, Hak Teâlâ hazretlerinin bu âlemdeki mezâhiri muattal bir halde mi idi? Bizim âlemimiz yok iken ve beşer yok iken, Hakk'ın mazhar-ı afv ve gufrânı olan başka günahkâr kullar var mı idi, gibi halli lâzım gelen birtakım sualler vârid olur. İmdi biz beyânâtımızda bunlara dair bir şey söylemediğimiz için, söz nâkıs kalır; o söz ki nâkıs değildir, o tarafın, ya'nî ilm-i ledün tarafınındır.

1274. Eğer ondan söylerse, ayağın kayar ve eğer ondan hiçbir şey söylemezse eyvâh sana!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Eğer ondan söylerse, ayağın kayar ve eğer ondan hiçbir şey söylemezse eyvah sana!

Ey Hakk Yolcusu, senin zihninde âlemin yaratılışı ve Adem hakkında, sınırlı birtakım bilgiler yerleşmiştir. Eğer bir insân-ı kâmil sana o sınırlı bilgilerin dışında birtakım hakikatler söylese, ayağın kayar ve inançlarının temeli zarar görür. Ve eğer bu hakikatlerden hiçbir şey söylemese, o sınırlı bilgiler ile kalırsın; ve o sınırlı bilgilerin Hakk'ın azamet ve kudretini sınırlayacağı için, sana yazık olur.

Bilinmeli ki, âlemlerin uzayda oluşup bozulmasının başlangıcı ve sonu yoktur. Hakk'ın hakiki varlığı öncesiz ve sonsuz ve kadim olduğu gibi, izafî varlıkların bu oluşup bozulma nitelikleri de öncesiz ve sonsuz ve kadimdir. Ancak fertlerinin başlangıcı ve sonu vardır; ve yenilik, evveliyet ve âhiriyet sıfatı bu oluşup bozulan âlemlerin her birine eklenir. Görünen âlemi, içinde bulunduğumuz âlemden ibaret zannettiklerinden, onun kadimliği ve yeniliği hakkında birçok tartışma meydana geldi. Ve görünen âlem bizim âlemimizden ibaret farz edildiğine göre, kıyamet-i kübranın vukuu ile, ilahi isimlerin işlevsiz kalması gerekeceğinden, mutasavvıflardan bir kısmı da tevil yoluna gittiler. Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bölümünde İdris (a.s.)dan naklen buyururlar ki: "Yüce Allah hazretleri Yaratıcı olarak öncesizdir; dünya ve ahiretçe sonsuzdur. Ve eceller halk hakkında değil, yaratılan hakkında sürelerin son bulması iledir. Şimdi halk nefeslerle yenilenir." Sözün özü, sonsuz uzayda yaratılış niteliğinin başlangıcı ve sonu yoktur; ve Hakk'ın âlem ve Adem şeklinde tecelli etmediği bir an da mevcut değildir. Fakir bu konuda daha ziyade icap eden ayrıntıları Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddemesinde beyan ettim.

Ey sâlik, senin zihninde hilkat-i âlem ve Adem hakkında, mahdûd birtakım ma'lûmât yerleşmiştir. Eğer bir kâmil sana o mahdûd ma'lûmâtın hâricinde birtakım hakäyık söylese, ayağın kayar ve i'tikādâtının esâsı haleldâr olur. Ve eğer bu hakāyıktan hiçbir şey söylemese, o mahdûd ma'lûmât ile kalırsın; ve o mahdûd ma'lûmâtın Hakk'ın azamet ve kudretini tahdid edeceği için, sana yazık olur.

Ma'lûm olsun ki, avâlimin fezâda tekevvün ve tefessüdünün ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Vücûd-ı hakîkî-i Hak ezelî ve ebedî ve kadîm olduğu gibi, vücûdât-ı izâfiyyenin bu tekevvün ve tefessüdü keyfiyyetleri dahi ezelî ve ebedî ve kadîmdir. Ancak efrâdının ibtidâsı ve intihâsı vardır; ve sıfat-ı hudûs ve evveliyet ve âhiriyet bu tekevvün ve tefessüd eden avâlimin her birerlerine izâfe olunur. Âlem-i şehadeti, içinde bulunduğumuz âlemden ibâret zannet- tiklerinden, onun kıdemi ve hudûsu hakkında birçok kıyl ü käller vâki' oldu. Ve âlem-i şehadet bizim âlemimizden ibaret farz edildiğine göre, kıyamet-i kübrânın vukū'u ile, esmâ-i ilâhiyyenin muattaliyyeti lâzım geleceğinden. mutasavvıfeden bir kısmı da te'vil cihetine gittiler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında İdris (a.s.)dan naklen buyururlar ki: "Hak Teâlâ hazretleri Hâlık olarak lem-yezel-dir; dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir. Ve eceller halk hakkında değil, mahlûk hakkında müddetlerin intihâsı iledir. İmdi halk enfâs ile teceddüd eder." Vel-hâsıl fezâ-yı bî-nihâyede keyfiyyet-i halkın ibtidâsı ve intihâsı yoktur; ve Hakk'ın âlem ve Adem sûretinde tecellî etmediği bir an da mevcûd değildir. Fakîr bu babda daha ziyâde îcâb eden tafsilâtı Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddemesinde beyân ettim.

1275. Ve eğer bir sûretin misali içinde söylerse, ey delikanlı, ancak o sûrete yapışırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1275. Ve eğer bir suretin misali içinde söylerse, ey delikanlı, ancak o surete yapışırsın.

Ve eğer kâmil ârif (Allah'ı bilen, olgun kişi) bu gibi hakikatleri anlatmak için sana surete ait bir örnek açıklasa, sen o örnekten kastedilen mananın içine ulaşmayıp, ancak o surete yapışıp kalırsın. Bu sebeple senin için bu tarz açıklamadan da bir fayda meydana gelmez.

Ve eğer bu gibi hakāyıkı anlatmak için ârif-i kâmil sana bir misâl-i sûrî beyân etse, sen o misâlden maksûd olan ma'nânın içine vâsıl olmayıp, ancak o sûrete yapışır kalırsın. Binâenaleyh senin için bu tarz beyandan dahi bir faide hâsıl olmaz.

1276. Fakat bir nakl etmen için senin ayağın yoktur; yahud meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1276. Fakat senin bir yerden bir yere gitmen için ayağın yoktur; yahut ancak ayağını bu çamurdan koparırsın.

Hakk'ın öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı olduğunu ve bu sebeple yaratmanın niteliğinin öncesiz ve sonsuz olduğunu ve bizim âlemimizden başka Yüce Allah hazretlerinin sonsuz uzayda sayılamayacak kadar âlemleri bulunduğunu görmek için, bu görünür hayat içinde o uzaya çıkıp dolaşabilecek bir ayak gereklidir. Ta ki sen o ayağın kuvveti ile, o sonsuz uzay içinde bir zerre kadar olan, bulunduğun yeryüzü üzerinden bir yerden bir yere gidebilesin. Nasıl ki Rahmân sûresinde şu ayet-i kerimede bu ayağa işaret buyurulur: يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ Rahman, 55/33 Yani “Ey cin ve insan topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz yeterse, geçin bakalım. Hayır geçemezsiniz; ancak ilahi bir kuvvet ile geçebilirsiniz.” tiklerinden, onun öncesizliği ve sonradan yaratılmışlığı hakkında birçok sözler ortaya çıktı. Ve şehadet âlemi bizim âlemimizden ibaret kabul edildiğine göre, büyük kıyametin gerçekleşmesiyle, ilahi isimlerin işlevsiz kalması gerekeceğinden, mutasavvıflardan bir kısmı da tevil (yorum) yoluna gittiler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bölümünde İdris (a.s.)'dan naklen buyururlar ki: "Yüce Allah hazretleri Yaratıcı olarak öncesizdir; dünya ve ahiretçe sonsuzdur. Ve eceller halk hakkında değil, yaratılan hakkında sürelerin sona ermesi iledir. Şimdi halk nefeslerle yenilenir." Sözün özü, sonsuz uzayda yaratmanın niteliğinin başlangıcı ve sonu yoktur; ve Hakk'ın varlık ve yokluk şeklinde tecelli etmediği bir an da mevcut değildir. Fakir bu konuda daha fazla gereken ayrıntıları Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddemesinde beyan ettim.

Hakk'ın ezelen ve ebeden Hâlık olduğunu ve binâenaleyh keyfiyyet-i hilkatin ezelî ve ebedî olduğunu ve bizim âlemimizden başka Hak Teâlâ hazretlerinin fezâ-yı bî-nihâyede lâ-yuad ve lâ-yuhsâ âlemleri bulunduğunu müşâhede için, bu hayât-ı sûrî içinde o fezâya çıkıp dolaşabilecek bir ayak lâzımdır. Tâ ki sen o ayağın kuvveti ile, o fezâ-yı bî-nihâye içinde bir zerre mesâbesinde olan, bulunduğun küre-i arz üzerinden nakl edebilesin. Nitekim sûre-i Rahmân'da şu âyet-i kerîmede bu ayağa işaret buyurulur: يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ Rahman, 55/33 Ya'ní “Éy cin ve ins tâifesi, aktâr-ı semâvât ve arza nüfüz etmeğe kādir iseniz, geçin bakalım. Hayır geçemezsiniz; ancak kuvve-i ilâhiyye ile geçebilirsiniz.” tiklerinden, onun kıdemi ve hudûsu hakkında birçok kıyl ü käller vâki' oldu. Ve âlem-i şehadet bizim âlemimizden ibaret farz edildiğine göre, kıyamet-i kübrânın vukū'u ile, esmâ-i ilâhiyyenin muattaliyyeti lâzım geleceğinden. mutasavvifeden bir kısmı da te'vil cihetine gittiler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında İdris (a.s.)dan naklen buyururlar ki: "Hak Teâlâ hazretleri Hâlık olarak lem-yezeldir; dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir. Ve eceller halk hakkında değil, mahlûk hakkında müddetlerin intihâsı iledir. İmdi halk enfâs ile teceddüd eder." Velhâsıl fezâ-yı bî-nihâyede keyfiyyet-i halkın ibtidâsı ve intihâsı yoktur; ve Hakk'ın âlem ve Adem sûretinde tecellî etmediği bir an da mevcûd değildir. Fakîr bu babda daha ziyâde îcâb eden tafsilâtı Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddemesinde beyân ettim.

1275. Ve eğer bir sûretin misali içinde söylerse, ey delikanlı, ancak o sûrete yapışırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1275. Ve eğer bir suretin misali içinde söylerse, ey delikanlı, ancak o surete yapışırsın.

Ve eğer kâmil ârif (Allah'ı bilen, olgun kişi) bu gibi hakikatleri anlatmak için sana surete ait bir örnek açıklasa, sen o örnekten kastedilen mananın içine ulaşmayıp, ancak o surete yapışıp kalırsın. Bu sebeple senin için bu tarz açıklamadan da bir fayda meydana gelmez.

Ve eğer bu gibi hakāyıkı anlatmak için ârif-i kâmil sana bir misâl-i sûrî beyân etse, sen o misâlden maksûd olan ma'nânın içine vâsıl olmayıp, ancak o sûrete yapışır kalırsın. Binâenaleyh senin için bu tarz beyandan dahi bir faide hâsıl olmaz.

1276. Fakat bir nakl etmen için senin ayağın yoktur; yahud meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1276. Fakat bir nakil yapman için senin ayağın yoktur; yahut ancak ayağı bu çamurdan koparırsın.

Hakk'ın öncesiz ve sonsuz olarak Yaratıcı olduğunu ve bu sebeple yaratma keyfiyetinin öncesiz ve sonsuz olduğunu ve bizim âlemimizden başka Yüce Allah hazretlerinin sonsuz uzayda sayılamayacak kadar âlemleri bulunduğunu gözlemlemek için, bu zahirî hayat içinde o uzaya çıkıp dolaşabilecek bir ayak gereklidir. Ta ki sen o ayağın kuvveti ile, o sonsuz uzay içinde bir zerre kadar olan, bulunduğun yeryüzünden nakil yapabilesin. Nasıl ki Rahmân sûresinde şu ayet-i kerimede bu ayağa işaret buyurulur: يَا مَعْشَرَ الْجن والانس ان استطعتم أن تنفذوا من أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانِ (Rahman, 55/33) Yani “Ey cin ve insan topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz yeterse, geçin bakalım. Hayır geçemezsiniz; ancak ilahi bir kuvvetle geçebilirsiniz.” Nasıl ki Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri, böyle bir ayak sahibi olduğu için geçmiş ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde hakikat talep edenlere, simsime (sufi ıstılahında ibareye ve beyana sığmayan marifet) adıyla bazı âlemlerin hallerinden temsillerle haber vermiştir. Ve "simsime," sufilerin ıstılahında ibareye ve beyana sığmayan marifet demektir. Ve sonuç olarak buyururlar ki: "Her şey ki, akıl onu bu dünya yurdunda imkânsız görür; biz onu o arzda mümkün bulduk ve bildik ki akıllar yetersizdir." Çünkü bizim aklımız, üzerinde yaşadığımız yeryüzündeki doğal kanunları bile tamamen kuşatmaktan acizdir. Bu yeryüzünün doğal kanunları dışında kalan diğer âlemlerin tabi olduğu kanunlara nasıl bilgi edinmek mümkün olur? İşte bu ayak sahiplerinden birisi dahi Mevlânâ (r.a.) efendimizdir. O âlemlerin halleri yeryüzü ehlinin lügatlerine sığmadığı için, zahirî misalle de beyanını uygun görmemişlerdir.

Şimdi bu âlemleri temaşa etmenin iki şekilde olacağını Pir efendimiz bu beyitte beyan buyururlar. Birisi zahirî hayat devam ederken olur. Birinci mısrada buna işaret buyurulur. Diğeri vefattan sonra müminler için olur. İkinci mısrada da "Yahut ancak ayağı bu çamurdan koparırsın" tabiri ile bu hale işaret buyurulur. Çünkü vefat eden müminlerin ruhlarına kendi mertebelerine göre gök kapıları açılır. Bu bahsin ayrıntısı uzundur, bu kadar açıklamalar yeterlidir.

Hakk'ın ezelen ve ebeden Hâlık olduğunu ve binâenaleyh keyfiyyet-i hilkatin ezelî ve ebedî olduğunu ve bizim âlemimizden başka Hak Teâlâ hazretlerinin fezâ-yı bî-nihâyede lâ-yuad ve lâ-yuhsâ âlemleri bulunduğunu müşâhede için, bu hayât-ı sûrî içinde o fezâya çıkıp dolaşabilecek bir ayak lâzımdır. Tâ ki sen o ayağın kuvveti ile, o fezâ-yı bî-nihâye içinde bir zerre mesâbesinde olan, bulunduğun küre-i arz üzerinden nakl edebilesin. Nitekim sûre-i Rahmân'da şu âyet-i kerîmede bu ayağa işaret buyurulur: يَا مَعْشَرَ الْجن والانس ان استطعتم أن تنفذوا من أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانِ (Rahman, 55/33) Ya'ní “Éy cin ve ins táifesi, aktâr-ı semâvât ve arza nüfüz etmeğe kādir iseniz, geçin bakalım. Hayır geçemezsiniz; ancak kuvve-i ilâhiyye ile geçebilirsiniz.” Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri, böyle bir ayak sahibi olduğu için geçmiş ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde tâlib-i hakikat olan-lara, âlem-i simsime nâmıyla ba'zı âlemlerin ahvâlinden temsilât ile haber vermiştir. Ve "simsime," ıstılâh-ı sûfiyyede ibâreye ve beyâna sığmayan ma'rifet demektir. Ve netîcede buyururlar ki: "Her şey ki, akıl onu bu dâr-ı dünyâda muhâl görür; biz onu o arzda mümkin bulduk ve bildik ki ukūl kāsırdır." Zîrâ bizim aklımız, üzerinde yaşadığımız arzdaki kavânîn-i tabiiy-yeyi bile tamâmiyle ihâtadan âcizdir. Bu arzın kavânîn-i tabiiyyesi hâricinde kalan avâlim-i sâirenin tâbi' olduğu kavânîne nasıl ıttıla' mümkin olur? İşte bu ayak sahiblerinden birisi dahi cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimizdir. O âlemlerin ahvâli ehl-i arzın lügatlerine sığmadığı için, misâl-i sûrî ile de beyâ-nı münasib görmemişlerdir.

İmdi bu avâlimi temâşâ iki sûretle olacağını cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyit-te beyân buyururlar. Birisi hayât-ı sûrî devam ederken olur. Birinci mısra'da buna işâret buyurulur. Dîğeri ba'de'l-vefât mü'minler için olur. İkinci mısra'da da "Yahud meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın" ta'bîri ile bu hâle işaret buyurulur. Zîrâ vefât eden mü'minlerin ervâhına kendi mertebelerine göre eb-vâb-ı semâ açılır. Bu bahsin tafsili uzundur, bu kadar îzâhât kâfidir.

1277. Ayağı nasıl koparırsın? Hayatın bu çamurdandır; senin bu hayatının gitmesi çok müşkildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1277. Ayağı nasıl koparırsın? Hayatın bu çamurdandır; senin bu hayatının gitmesi çok zordur.

Sen başka âlemlere çıkmak için ayağını bu yerden nasıl koparabilirsin? Çünkü senin hayatın bu yerin toprağından ve cevherindendir. Gözünü açtın, bu yeri gördün. Beş duyun vasıtasıyla kalbinde yerleşen şekiller, bu âlem şekilleridir; ve kalbin onlara bağlıdır; senin bu hayatının gitmesi çok zordur.

Sen başka âlemlere çıkmak için ayağını bu arzdan nasıl koparabilirsin? Zî-râ senin hayatın bu arzın toprağından ve cevherindendir. Gözünü açdın, bu ar-zı gördün. Havâss-i hamsen vâsıtasıyla kalbinde yerleşen sûretler, bu âlem sû-retleridir; ve kalbin onlara merbûttur; senin bu hayatının gidişi çok müşkildir.

1278. Ey revî, vaktaki Hak'dan hayat tutasın, imdi çamurdan müstağnî olup gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1278. Ey yolcu, ne zaman ki Hak'tan hayat alırsan, o zaman çamurdan müstağni olup gidersin.

"Revî" Arapçada hayvanın suya kanması; büyük damlalı yağmur getiren bulut; ve aruz ilminde kafiye harfi anlamlarına gelir. Burada, büyük damlalı yağmur getiren bulut anlamı uygun olur ki, "bulut" ile insanın yoğun bedensel varlığına ve "yağmur" ile ilahi rahmet suyuna işaret edilmiş olur. "Ey ilahi rahmet suyunu getiren yoğun bedensel varlık sahibi, ne zaman ki Hak'tan su alırsan..." Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri, böyle bir ayak sahibi olduğu için geçmiş ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde hakikat talep edenlere, âlem-i simsime (ibareye ve beyana sığmayan marifet) adıyla bazı âlemlerin hallerinden temsillerle haber vermiştir. Ve "simsime," tasavvuf teriminde ibareye ve beyana sığmayan marifet demektir. Ve neticede buyururlar ki: "Her şey ki, akıl onu bu dünya yurdunda imkânsız görür; biz onu o yerde mümkün bulduk ve bildik ki akıllar yetersizdir." Çünkü bizim aklımız, üzerinde yaşadığımız yerdeki doğal kanunları bile tamamen kuşatmaktan acizdir. Bu yerin doğal kanunları dışında kalan diğer âlemlerin tabi olduğu kanunlara nasıl bilgi edinmek mümkün olur? İşte bu ayak sahiplerinden birisi de Mevlânâ (r.a.) efendimizdir. O âlemlerin halleri dünya ehlinin dillerine sığmadığı için, şekilsel bir misalle de beyanını uygun görmemişlerdir.

Şimdi bu âlemleri temaşa etmenin iki şekilde olacağını Pir efendimiz bu beyitte beyan buyururlar. Birisi şekilsel hayat devam ederken olur. Birinci mısrada buna işaret buyurulur. Diğeri vefattan sonra müminler için olur. İkinci mısrada da "Yahut meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın" tabiri ile bu hale işaret buyurulur. Çünkü vefat eden müminlerin ruhlarına kendi mertebelerine göre sema kapıları açılır. Bu bahsin ayrıntısı uzundur, bu kadar açıklamalar yeterlidir.

"Revî" Arabî'de hayvanın suya kanması; büyük katreli yağmur getiren bulut; ve ilm-i arûzda kāfiye harfi ma'nâlarınadır. Burada, büyük katreli yağmur getiren bulut ma'nâsı münasib olur ki, “bulut" ile vücûd-ı kesîf-i in-sânîye ve "yağmur" ile âb-ı rahmet-i ilâhiyyeye işaret buyurulmuş olur. "Ey âb-ı rahmet-i ilâhiyyeyi getiren vücûd-ı kesîf sâhibi, vaktâki Hak'dan âb-ı Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri, böyle bir ayak sahibi olduğu için geçmiş ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde tâlib-i hakikat olanlara, âlem-i simsime nâmıyla ba'zı âlemlerin ahvâlinden temsilât ile haber vermiştir. Ve "simsime," ıstılâh-ı sûfiyyede ibâreye ve beyâna sığmayan ma'rifet demektir. Ve netîcede buyururlar ki: "Her şey ki, akıl onu bu dâr-ı dünyâda muhâl görür; biz onu o arzda mümkin bulduk ve bildik ki ukūl kāsırdır." Zîrâ bizim aklımız, üzerinde yaşadığımız arzdaki kavânîn-i tabiiyyeyi bile tamâmiyle ihâtadan âcizdir. Bu arzın kavânîn-i tabiiyyesi hâricinde kalan avâlim-i sâirenin tâbi' olduğu kavânîne nasıl ıttıla' mümkin olur? İşte bu ayak sahiblerinden birisi dahi cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimizdir. O âlemlerin ahvâli ehl-i arzın lügatlerine sığmadığı için, misâl-i sûrî ile de beyânı münasib görmemişlerdir.

İmdi bu avâlimi temâşâ iki sûretle olacağını cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitte beyân buyururlar. Birisi hayât-ı sûrî devam ederken olur. Birinci mısra'da buna işâret buyurulur. Dîğeri ba'de'l-vefât mü'minler için olur. İkinci mısra'da da "Yahud meğer ki ayağı bu çamurdan koparasın" ta'bîri ile bu hâle işaret buyurulur. Zîrâ vefât eden mü'minlerin ervâhına kendi mertebelerine göre ebvâb-ı semâ açılır. Bu bahsin tafsili uzundur, bu kadar îzâhât kâfidir.

1277. Ayağı nasıl koparırsın? Hayatın bu çamurdandır; senin bu hayatının gitmesi çok müşkildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1277. Ayağı nasıl koparırsın? Hayatın bu çamurdandır; senin bu hayatının gitmesi çok zordur.

Sen başka âlemlere çıkmak için ayağını bu yerden nasıl koparabilirsin? Çünkü senin hayatın bu yerin toprağından ve cevherindendir. Gözünü açtın, bu yeri gördün. Beş duyun (havâss-ı hams) vasıtasıyla kalbinde yerleşen suretler, bu âlem suretleridir; ve kalbin onlara bağlıdır; senin bu hayatının gitmesi çok zordur.

Sen başka âlemlere çıkmak için ayağını bu arzdan nasıl koparabilirsin? Zîrâ senin hayatın bu arzın toprağından ve cevherindendir. Gözünü açdın, bu arzı gördün. Havâss-ı hamsen vâsıtasıyla kalbinde yerleşen sûretler, bu âlem sûretleridir; ve kalbin onlara merbûttur; senin bu hayatının gidişi çok müşkildir.

1278. Ey revî, vaktaki Hak'dan hayat tutasın, imdi çamurdan müstağnî olup gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1278. Ey bulut, ne zaman ki Hak'tan hayat alırsın, şimdi çamurdan müstağni olup gidersin.

"Revî" Arapçada hayvanın suya kanması; büyük damlalı yağmur getiren bulut; ve aruz ilminde kafiye harfi anlamlarındadır. Burada, büyük damlalı yağmur getiren bulut anlamı uygun olur ki, "bulut" ile insanın yoğun bedeni ve "yağmur" ile ilahi rahmet suyuna işaret buyurulmuş olur. "Ey ilahi rahmet suyunu getiren yoğun beden sahibi, ne zaman ki Hak'tan gerçek hayat suyunu alırsın; işte o zaman çamurdan ve bu yoğun bedenden müstağni olursun. Hem doğal ölümden önce hem de doğal ölümden sonra, yüce âlemlere gidersin ve yükselirsin."

"Revî" Arabî'de hayvanın suya kanması; büyük katreli yağmur getiren bulut; ve ilm-i arûzda kāfiye harfi ma'nâlarınadır. Burada, büyük katreli yağmur getiren bulut ma'nâsı münasib olur ki, “bulut" ile vücûd-ı kesîf-i insânîye ve "yağmur" ile âb-ı rahmet-i ilâhiyyeye işaret buyurulmuş olur. "Ey âb-ı rahmet-i ilâhiyyeyi getiren vücûd-ı kesîf sâhibi, vaktâki Hak'dan âb-ı hayât-ı hakîkîyi alırsın; işte o zaman çamurdan ve bu vücûd-ı kesîfden müstağnî olursun. Hem mevt-i tabîîden evvel ve hem de mevt-i tabîîden sonra, avâlim-i ulviyyeye gidersin ve urûc edersin."

1279. Süt emen, süt nineden kesildiği vakit, gıda yiyici oldu; muhakkak onu bırakır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1279. Süt emen (çocuk), süt nineden kesildiği zaman, gıda yiyici oldu; muhakkak onu bırakır.

Yeryüzü, insan vücudunu emziren bir süt nine gibidir. Bu sebeple Şeyh-i Ekber hazretleri (İbn Arabî) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde dünyaya "Ümm-i rakūb" (binilen anne) adını vermiştir. Süt emen çocuk, artık memeden kesildiği zaman, büyük adamlara özgü olan gıdaları yemeye başlar ve süt ninesini terk eder. Bunun gibi, insan ruhu, olgunluk çağına ulaşıp ilâhî marifeti elde ederse, artık süt ninesi olan yeryüzünün sütünden, yani beş duyusu vasıtasıyla yeryüzünden kalbine yansıyan ilim ve marifetlerden kesilir ve onu bırakır; ve olgun adamlara özgü olan yakînî ilimler ve Rabbânî marifet gıdasını almaya başlar.

Arz, vücûd-ı beşeri emziren bir süt nine gibidir. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'de dünyaya "Ümm-i rakūb" tesmiye buyurmuştur. Süt emen çocuk, artık memeden kesildiği vakit, büyük adamlara mahsûs olan gıdaları yemeğe başlar ve süt ninesini terk eder. Bunun gibi, rûh-ı beşer, meblağ-ı ricâle vâsıl olup, ma'rifet-i ilâhiyye tahsil ederse, artık süt ninesi olan arzın sütünden, ya'nî havâss-i hamsesi vâsıtasıyla arzdan kalbine mün'akis olan ulûm ve maârifden munkatı' olur ve onu bırakır; ve ricâle mahsûs olan ulûm-ı yakîniyye ve ma'rifet-i Rabbâniyye gıdâsını almağa başlar.

1280. Sen hubûbât gibi arza mensub olan sütün bağlanmışısın, kendi fıtâmını [1285] kalblerin kütünden ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1280. Sen tahıllar gibi toprağa ait olan sütün bağlanmışısın, kendi sütten kesilmeni kalplerin gıdasından ara!

"Fıtâm" çocuğun sütten kesilmesi demektir. Yani "Ey cismanî olan kimse, tahılların büyümesi ve gelişmesi topraktan olduğu gibi senin cisminin ve idrakinin büyümesi ve gelişmesi de topraktandır. Bu sebeple daima toprağa ait olan sütü emersin. Bu sütten kesilmeyi git kalplerin gıdası ve besini olan ledün ilimlerinden (Allah katından gelen ilimler) ve ilahi hikmetlerden ara!"

"Fıtâm" çocuğun sütten kesilmesi demektir. Ya'nî "Ey cismânî olan kimse, hubûbâtın neşv ü nemâsı arzdan olduğu gibi senin cisminin ve idrâkinin neşv ü nemâsı da arzdandır. Binâenaleyh dâimâ arza mensûb olan sütü emersin. Bu sütten kesilmeyi git kalblerin kütü ve gıdâsı olan ulûm-ı ledünniyyeden ve hikemiyât-ı ilâhiyyeden ara!"

1281. Ey sen ki hicablar olmaksızın nûru kabul edemeyicisin; nûr-ı setîr olan kelâm-ı hikmeti ye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1281. Ey sen ki perdeler olmaksızın nuru kabul edemezsin; nuru örten hikmetli sözü ye!

Ey Hakk Yolcusu, sen henüz hakiki tek varlığın nurunu, perdesiz olarak kabul edebilecek bir yatkınlıkta değilsin. Bari o nurun perdesi ve örtüsü olan hikmetli söz nurunu, ruhunun idrakine yedir ve onu bu hikmetli kelimelerle terbiye et! Bilinmeli ki, söz sıfattır ve sıfat Zât'ın görüneni ve perdesidir ve Zât kendi sıfatıyla örtülmüştür. Hakiki hayatı alırsın; işte o zaman çamurdan ve bu yoğun bedenden müstağni olursun. Hem doğal ölümden önce hem de doğal ölümden sonra, yüce âlemlere gidersin ve yükselirsin.

"Ey sâlik, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin nûrunu, sen henüz hicâbsız olarak kabûl edebilecek bir isti'dâdda değilsin. Bârî o nûrun perdesi ve hicâbı olan kelâm-ı hikmet nûrunu, rûhunun idrâkine yedir ve onu bu kelimât-ı hikemiyye ile terbiye et!" Ma'lumdur ki, kelâm sıfattır ve sıfat Zât'ın zâhiri ve perdesidir ve Zât kendi sıfatıyla örtülmüştür. hayât-ı hakîkîyi alırsın; işte o zaman çamurdan ve bu vücûd-ı kesîfden müs-tağnî olursun. Hem mevt-i tabîîden evvel ve hem de mevt-i tabîîden sonra, avâlim-i ulviyyeye gidersin ve urûc edersin."

1279. Süt emen, süt nineden kesildiği vakit, gıda yiyici oldu; muhakkak onu bırakır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1279. Süt emen (çocuk), süt nineden kesildiği zaman, gıda yiyici oldu; muhakkak onu bırakır.

Yeryüzü, insan vücudunu emziren bir süt nine gibidir. Bu sebeple Şeyh-i Ekber hazretleri (İbn Arabî) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde dünyaya "Ümm-i rakūb" (binilen anne) adını vermiştir. Süt emen çocuk, artık memeden kesildiği zaman, büyük adamlara özgü olan gıdaları yemeye başlar ve süt ninesini terk eder. Bunun gibi, insan ruhu, olgunluk çağına ulaşıp ilâhî marifeti elde ederse, artık süt ninesi olan yeryüzünün sütünden, yani beş duyusu vasıtasıyla yeryüzünden kalbine yansıyan ilim ve marifetlerden kesilir ve onu bırakır; ve olgun adamlara özgü olan yakînî ilimler ve Rabbânî marifet gıdasını almaya başlar.

Arz, vücûd-ı beşeri emziren bir süt nine gibidir. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'de dünyaya "Ümm-i rakūb" tesmiye buyurmuştur. Süt emen çocuk, artık memeden kesildiği vakit, büyük adamlara mahsûs olan gıdaları yemeğe başlar ve süt ninesini terk eder. Bunun gibi, rûh-ı beşer, meblağ-ı ricâle vâsıl olup, ma'rifet-i ilâhiyye tahsil ederse, artık süt ninesi olan arzın sütünden, ya'nî havâss-i hamsesi vâsıtasıyla arzdan kalbine mün'akis olan ulûm ve maârifden munkatı' olur ve onu bırakır; ve ricâle mahsûs olan ulûm-ı yakîniyye ve ma'rifet-i Rabbâniyye gıdâsını almağa başlar.

1280. Sen hubûbât gibi arza mensub olan sütün bağlanmışısın, kendi fıtâmını [1285] kalblerin kütünden ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1280. Sen tahıllar gibi toprağa ait olan sütün bağlanmışısın, kendi sütten kesilmeni kalplerin gıdasından ara!

"Fıtâm" çocuğun sütten kesilmesi demektir. Yani "Ey cismanî olan kimse, tahılların büyümesi ve gelişmesi topraktan olduğu gibi senin cisminin ve idrakinin büyümesi ve gelişmesi de topraktandır. Bu sebeple daima toprağa ait olan sütü emersin. Bu sütten kesilmeyi git kalplerin gıdası ve besini olan ledün ilimlerinden (Allah katından gelen ilimler) ve ilahi hikmetlerden ara!"

"Fıtâm" çocuğun sütten kesilmesi demektir. Ya'nî "Ey cismânî olan kimse, hubûbâtın neşv ü nemâsı arzdan olduğu gibi senin cisminin ve idrâkinin neşv ü nemâsı da arzdandır. Binâenaleyh dâimâ arza mensûb olan sütü emersin. Bu sütten kesilmeyi git kalblerin kütü ve gıdâsı olan ulûm-ı ledünniyyeden ve hikemiyât-ı ilâhiyyeden ara!"

1281. Ey sen ki hicablar olmaksızın nûru kabul edemeyicisin; nûr-ı setîr olan kelâm-ı hikmeti ye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1281. Ey sen ki perdeler olmaksızın nuru kabul edemeyensin; nuru örten hikmetli sözü ye!

Ey Hakk Yolcusu, sen, hakiki tek varlığın nurunu, henüz perdesiz olarak kabul edebilecek bir yatkınlıkta değilsin. Bari o nurun perdesi ve örtüsü olan hikmetli söz nurunu, ruhunun idrakine yedir ve onu bu hikmetli kelimelerle terbiye et! Bilinmeli ki, söz sıfattır ve sıfat Zât'ın görüneni ve perdesidir ve Zât kendi sıfatıyla örtülmüştür.

"Ey sâlik, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin nûrunu, sen henüz hicâbsız olarak kabûl edebilecek bir isti'dâdda değilsin. Bârî o nûrun perdesi ve hicâbı olan kelâm-ı hikmet nûrunu, rûhunun idrâkine yedir ve onu bu kelimât-ı hikemiyye ile terbiye et!" Ma'lumdur ki, kelâm sıfattır ve sıfat Zât'ın zâhiri ve perdesidir ve Zât kendi sıfatıyla örtülmüştür.

1282. Tâ ki ey cân, nûru kabul edici olasın; tâ ki mestûru hicablar olmaksızın göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1282. Ey can, nuru kabul edici olasın; örtülü olanı perdeler olmaksızın göresin.

Ey can, bu öğrendiğin hikmetli söz sayesinde, o hakiki varlığın nurunu kabul edebilecek bir hâle gelesin ve söz ve lafızlar suretleriyle örtülmüş olan o hakiki nuru göresin. Çünkü bu hikmetli kelimeler ve lafız suretleri, nurani perdelerdir; ve bu nurani perdeler, o hakiki nurun örtüsü ve perdesidir.

Bu öğrendiğin kelâm-ı hikemiyye sâyesinde ey cân, o vücûd-ı hakîkînin nûrunu kabûl edebilecek bir hâle gelesin ve kelâm ve elfâz sûretleriyle örtülmüş olan o nûr-ı hakîkîyi göresin. Zîrâ bu kelimât-ı hikemiyye ve suver-i elfâz, hicâbât-ı nûrâniyyedir; ve bu hicâbât-ı nûrâniyye, o nûr-ı hakîkînin setîri ve perdesidir.

1283. Yıldız gibi felek üzerinde seyr edersin; belki feleksiz ve keyfiyetsiz sefer edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1283. Yıldız gibi felek üzerinde seyahat edersin; aksine feleksiz ve niteliksiz yolculuk edersin.

Yani "Ümm-i Rakûb" (binilen anne) olan dünyanın sütünden kesilip, ruhun olgunluk çağına (meblağ-ı ricâle) ulaştığında, artık ruhunun ayağı çamurdan kopar, yıldızlar gibi uzaydaki belirlenimler (taayyünât) âlemlerinde dolaşırsın ve onların şaşırtıcı güzelliklerini seyredersin ve aksine bu belirlenimler âleminden daha ileri geçip feleksiz, yani belirlenimsiz ve tarife sığmayan bir hâl içinde niteliksiz olarak yolculuk edersin; ve soyut ruhlar (ervâh-ı mücerrede) arasında dolaşırsın, çünkü ruhlar, nuranî soyut cevherlerdir; onların yolculukları niteliksizdir.

Ya'nî “Ümm-i Rakūb" olan dünyânın sütünden kesilip, rûhun meblağ-ı ricâle vâsıl olunca, artık ruhunun ayağı çamurdan kopar, yıldızlar gibi fezâdaki taayyünât âlemlerinde dolaşırsın ve onların acâibâtını temâşâ edersin ve belki bu taayyünât âleminden daha ileri geçip feleksiz, ya'nî taayyünsüz ve ta'rîfe sığmayan bir hâl içinde keyfiyyetsiz olarak sefer edersin; ve ervâh-ı mücerrede arasında dolaşırsın, zîrâ ervâh, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyyedir; onların seferleri bî-keyfiyettir.

1284. Öyle ki, yoktan vara geldin; âgâh ol, söyle nasıl geldin? Sarhoş geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1284. Öyle ki, yoktan varlığa geldin; uyanık ol, söyle nasıl geldin? Sarhoş geldin.

Niteliksiz ve tanıma sığmayan yolculuk, öyle bir yolculuktur ki, sen önceden bu insan şeklinde mevcut değildin; sonradan bu şekiller âleminde mevcut oldun. Uyanık ol da, söyle bakalım, nasıl geldin ve bu yolculuğun nasıl gerçekleşti, bize anlat? Hayır, anlatamazsın, çünkü sarhoş ve kendinde olmayarak geldin. Örneğin, hissin ve idrakin olduğu hâlde annenden doğduğun dakikayı ve emdiğin memeyi anlatamazsın. Hâlbuki yok değildin, mevcuttun; fakat idrakin sarhoşlar gibi uyuşuk idi.

Keyfiyetsiz ve ta'rîfe sığmayan sefer, öyle bir seferdir ki, sen evvelce bu sûret-i beşeriyyede mevcûd değil idin; ba'dehû bu âlem-i sûretde mevcûd oldun. Âgâh ol da, söyle bakalım, nasıl geldin ve bu seferin nasıl vâki' oldu, bize ta'rîf et? Hayır, edemezsin, çünkü sarhoş ve kendinde olmayarak geldin. Meselâ hissin ve idrâkin olduğu halde anandan doğduğun dakikayı ve emdiğin memeyi ta'rîf edemezsin. Halbuki yok değil idin, mevcûd idin; fakat idrâkin sarhoşlar gibi uyuşuk idi.

1285. Gelmek yolları senin hatırında kalmadı; fakat sana bir remz söyliyeceğiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1285. Gelmek yolları senin hatırında kalmadı; fakat sana bir remz (işaret, sembol) söyleyeceğiz.

1286. Aklı bırak, ondan sonra aklı tut; kulağı bağla, ondan sonra kulak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1286. Aklı bırak, ondan sonra aklı tut; kulağı bağla, ondan sonra kulağı tut!

1282. Tâ ki ey cân, nûru kabul edici olasın; tâ ki mestûru hicablar olmaksızın göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1282. Ey can, nuru kabul edici olasın; örtülü olanı perdeler olmaksızın göresin.

Ey can, bu öğrendiğin hikmetli söz sayesinde, o hakiki varlığın nurunu kabul edebilecek bir hâle gelesin ve söz ve lafızlar suretleriyle örtülmüş olan o hakiki nuru göresin. Çünkü bu hikmetli kelimeler ve lafız suretleri, nurani perdelerdir; ve bu nurani perdeler, o hakiki nurun örtüsü ve perdesidir.

Bu öğrendiğin kelâm-ı hikemiyye sâyesinde ey cân, o vücûd-ı hakîkînin nûrunu kabûl edebilecek bir hâle gelesin ve kelâm ve elfâz sûretleriyle örtülmüş olan o nûr-ı hakîkîyi göresin. Zîrâ bu kelimât-ı hikemiyye ve suver-i elfâz, hicâbât-ı nûrâniyyedir; ve bu hicâbât-ı nûrâniyye, o nûr-ı hakîkînin setîri ve perdesidir.

1283. Yıldız gibi felek üzerinde seyr edersin; belki feleksiz ve keyfiyetsiz sefer edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1283. Yıldız gibi felek üzerinde seyahat edersin; aksine feleksiz ve niteliksiz yolculuk edersin.

Yani "Ümm-i Rakûb" (binilen anne) olan dünyanın sütünden kesilip, ruhun olgunluk çağına (meblağ-ı ricâle) ulaştığında, artık ruhunun ayağı çamurdan kopar, yıldızlar gibi uzaydaki belirlenimler (taayyünât) âlemlerinde dolaşırsın ve onların şaşırtıcı güzelliklerini seyredersin ve aksine bu belirlenimler âleminden daha ileri geçip feleksiz, yani belirlenimsiz ve tarife sığmayan bir hâl içinde niteliksiz olarak yolculuk edersin; ve soyut ruhlar (ervâh-ı mücerrede) arasında dolaşırsın, çünkü ruhlar, nuranî soyut cevherlerdir; onların yolculukları niteliksizdir.

Ya'nî “Ümm-i Rakūb" olan dünyânın sütünden kesilip, rûhun meblağ-ı ricâle vâsıl olunca, artık ruhunun ayağı çamurdan kopar, yıldızlar gibi fezâdaki taayyünât âlemlerinde dolaşırsın ve onların acâibâtını temâşâ edersin ve belki bu taayyünât âleminden daha ileri geçip feleksiz, ya'nî taayyünsüz ve ta'rîfe sığmayan bir hâl içinde keyfiyyetsiz olarak sefer edersin; ve ervâh-ı mücerrede arasında dolaşırsın, zîrâ ervâh, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyyedir; onların seferleri bî-keyfiyettir.

1284. Öyle ki, yoktan vara geldin; âgâh ol, söyle nasıl geldin? Sarhoş geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1284. Öyle ki, yoktan varlığa geldin; uyanık ol, söyle nasıl geldin? Sarhoş geldin.

Niteliksiz ve tanıma sığmayan yolculuk, öyle bir yolculuktur ki, sen önceden bu insan şeklinde mevcut değildin; sonradan bu şekiller âleminde mevcut oldun. Uyanık ol da, söyle bakalım, nasıl geldin ve bu yolculuğun nasıl gerçekleşti, bize anlat? Hayır, anlatamazsın, çünkü sarhoş ve kendinde olmayarak geldin. Örneğin, hissin ve idrakin olduğu hâlde annenden doğduğun dakikayı ve emdiğin memeyi anlatamazsın. Hâlbuki yok değildin, mevcuttun; fakat idrakin sarhoşlar gibi uyuşuk idi.

Keyfiyetsiz ve ta'rîfe sığmayan sefer, öyle bir seferdir ki, sen evvelce bu sûret-i beşeriyyede mevcûd değil idin; ba'dehû bu âlem-i sûretde mevcûd oldun. Âgâh ol da, söyle bakalım, nasıl geldin ve bu seferin nasıl vâki' oldu, bize ta'rîf et? Hayır, edemezsin, çünkü sarhoş ve kendinde olmayarak geldin. Meselâ hissin ve idrâkin olduğu halde anandan doğduğun dakikayı ve emdiğin memeyi ta'rîf edemezsin. Halbuki yok değil idin, mevcûd idin; fakat idrâkin sarhoşlar gibi uyuşuk idi.

1285. Gelmek yolları senin hatırında kalmadı; fakat sana bir remz söyliyeceğiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1285. Gelmek yolları senin hatırında kalmadı; fakat sana bir remz (işaret, sembol) söyleyeceğiz.

1286. Aklı bırak, ondan sonra aklı tut; kulağı bağla, ondan sonra kulak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1286. Aklı bırak, ondan sonra aklı tut; kulağı bağla, ondan sonra kulak tut!

Geldiğin yollardan sana bir remz (işaret) ve işaret söylerken, kendi aklını bırak, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) aklını rehber edin ve zâhirî kulağını kapa da, rûhunun ve bâtınının kulağını aç!

Geldiğin yollardan sana bir remz ve işaret söylerken, kendi aklını bırak, kâmilin aklını rehber ittihâz et ve zâhirî kulağını kapa da, rûhunun ve bâtınının kulağını aç!

1287. Hayır söylemem; zîrâ ki sen henüz hamsın, bahar içindesin; sen temmuzu görmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1287. Hayır söylemem; çünkü sen henüz ham ve bahar içindesin; sen temmuzu görmedin.

Hayır söylemem, çünkü sen, bu yoğun unsurlu bedene ait olan geçim aklına (dünyevî işlerle meşgul olan akıl) yapışmışsın. Bu aklın filozofu olup ham ve çiğ bir haldesin. Hakikatleri idrak etmede bu aklın bahar içindedir ve baharda meyve ağaçları henüz çiçek açıp meyveler tomurcuklandığı gibi, sen de tomurcuklanmış bir haldesin. Daha temmuzu ve yaz mevsiminin sıcaklığı mesabesindeki ilahi aşk ve cezbe hallerini görmedin.

Hayır söylemem, zîrâ sen, bu vücûd-ı kesîf-i unsurîye taalluk eden akl-ı maâşa yapışmışsın. Bu aklın feylesofu olup ham ve çiğ bir haldesin. İdrâk-ı hakāyıkda bu aklın bahar içindedir ve baharda meyve ağaçları henüz çiçek açıp meyveler tomurcuklandığı gibi, sen de tomurcuklanmış bir haldesin. Daha temmuzu ve yaz mevsiminin harâreti mesâbesinde olan aşk ve cezebât-ı ilâhiyyeyi görmedin.

1288. Bu cihân ağaç gibidir; ey kerîmler, biz onun üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1288. Bu cihan ağaç gibidir; ey kerem sahipleri, biz onun üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz.

Bu cihan, üzerinde insan meyvesi yetişmek için dikilmiş bir ağaçtır. Nitekim ayet-i kerimede وَ الْاَرْضِ وَضَعَها للأنام (Rahmân, 55/10) yani “Ve arzı Yüce Allah insanlar için koydu” buyurulmuştur. Sözün özü, arzın fezada yaratılmasından maksat, üzerinde insanın ortaya çıkmasıdır. Ey kerem sahibi Hakk yolcuları, biz bu arzın üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz. "Biz" tabiri, hikmetli üslup üzere Hakk yolcularına aittir; çünkü Cenab-ı Pîr efendimiz bu arzın, gerçek sultana layık, gayet olgunlaşmış ve lezzetli bir nefis meyvesidir.

"Bu cihân, üzerinde insan meyvesi yetişmek için dikilmiş bir ağaçtır. Nitekim ayet-i kerimede وَ الْاَرْضِ وَضَعَها للأنام (Rahmân, 55/10) ya'nî “Ve arzı Allah Teâlâ enâm için vaz' buyurdu" buyurulmuştur. Velhâsıl arzın fezâda hilkatinden maksûd olan şey, üstünde insanın zuhûrudur. Ey kerîm olan sâlikler, biz bu arzın üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz." "Biz" ta'bîri, üslûb-ı hakîmâne üzere sâliklere râci'dir; zîrâ cenâb-ı Pîr efendimiz bu arzın, sultân-ı hakîkîye lâyık, gâyet olmuş ve lezîz bir meyve-i nefisidir.

1289. Muhakkak hamlar, dalı sıkı tutar; zîrâ ki hamlık içinde köşkün lâyıkı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1289. Hamlar, dalı sıkı tutar; çünkü hamlık içinde köşkün lâyıkı değildir.

Ham meyveler, dallarına sıkı sıkı yapışmıştır; koparılmak istense, çabuk kopmaz ve onu koparmaya da kimsede istek bulunmaz. Çünkü o ham meyveleri o hâlde koparıp yemek üzere, köşklerin içine kimse götürmez. Ham olan sâlikler (Hakk yolcusu) de bu yoğun olan unsurlardan meydana gelmiş varlık dalına öylece sıkı sıkı yapışmışlardır. Geldiğin yollardan sana bir remiz ve işaret söylerken, kendi aklını bırak, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) aklını rehber edin ve zâhirî kulağını kapa da, ruhunun ve bâtınının kulağını aç!

Muhakkak ham meyveler, dallarına sıkı sıkı yapışmıştır; koparılmak istense, çabuk kopmaz ve onu koparmaya da kimsede rağbet bulunmaz. Zîrâ o ham meyveleri o halde koparıp yemek üzere, köşklerin içine kimse götürmez. Ham olan sâlikler de bu kesîf olan vücûd-ı unsurî dalına öylece sıkı sıkı yapışmışlardır. Geldiğin yollardan sana bir remz ve işaret söylerken, kendi aklını bırak, kâmilin aklını rehber ittihâz et ve zâhirî kulağını kapa da, rûhunun ve bâtı- nının kulağını aç!

1287. Hayır söylemem; zîrâ ki sen henüz hamsın, bahar içindesin; sen temmuzu görmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1287. Hayır söylemem; çünkü sen henüz ham ve bahar içindesin; sen temmuzu görmedin.

Hayır söylemem, çünkü sen, bu yoğun unsurlu bedene ait olan geçim aklına (dünyevî işlerle meşgul olan akıl) yapışmışsın. Bu aklın filozofu olup ham ve çiğ bir haldesin. Hakikatleri idrak etmede bu aklın bahar içindedir ve baharda meyve ağaçları henüz çiçek açıp meyveler tomurcuklandığı gibi, sen de tomurcuklanmış bir haldesin. Daha temmuzu ve yaz mevsiminin sıcaklığı mesabesindeki ilahi aşk ve cezbe hallerini görmedin.

Hayır söylemem, zîrâ sen, bu vücûd-ı kesîf-i unsurîye taalluk eden akl-ı maâşa yapışmışsın. Bu aklın feylesofu olup ham ve çiğ bir haldesin. İdrâk-ı hakāyıkda bu aklın bahar içindedir ve baharda meyve ağaçları henüz çiçek açıp meyveler tomurcuklandığı gibi, sen de tomurcuklanmış bir haldesin. Daha temmuzu ve yaz mevsiminin harâreti mesâbesinde olan aşk ve cezebât-ı ilâhiyyeyi görmedin.

1288. Bu cihân ağaç gibidir; ey kerîmler, biz onun üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1288. Bu cihan ağaç gibidir; ey kerem sahipleri, biz onun üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz.

Bu cihan, üzerinde insan meyvesi yetişmek için dikilmiş bir ağaçtır. Nitekim ayet-i kerimede وَ الْاَرْضِ وَضَعَها للأنام yani “Ve arzı Yüce Allah insanlar için koydu” buyurulmuştur. Sözün özü, arzın uzayda yaratılmasından maksat, üzerinde insanın ortaya çıkmasıdır. Ey kerem sahibi Hakk Yolcuları, biz bu arzın üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz. "Biz" ifadesi, hikmetli bir üslup üzere Hakk Yolcularına aittir; çünkü Pir efendimiz bu arzın, gerçek sultana layık, gayet olgunlaşmış ve lezzetli bir nefis meyvesidir.

"Bu cihân, üzerinde insan meyvesi yetişmek için dikilmiş bir ağaçtır. Nitekim ayet-i kerimede وَ الْاَرْضِ وَضَعَها للأنام (Rahmân, 55/10) ya'nî “Ve arzı Allah Teâlâ enâm için vaz' buyurdu" buyurulmuştur. Velhâsıl arzın fezâda hilkatin- den maksûd olan şey, üstünde insanın zuhûrudur. Ey kerîm olan sâlikler, biz bu arzın üzerinde yarı olmuş meyveler gibiyiz." "Biz" ta'bîri, üslûb-ı hakîmâ- ne üzere sâliklere râci'dir; zîrâ cenâb-ı Pîr efendimiz bu arzın, sultân-ı hakîkî- ye lâyık, gâyet olmuş ve lezîz bir meyve-i nefisidir.

1289. Muhakkak hamlar, dalı sıkı tutar; zîrâ ki hamlık içinde köşkün lâyıkı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1289. Muhakkak hamlar, dalı sıkı tutar; çünkü hamlık içinde köşkün lâyıkı değildir.

Muhakkak ham meyveler, dallarına sıkı sıkı yapışmıştır; koparılmak istense, çabuk kopmaz ve onu koparmaya da kimsede istek bulunmaz. Çünkü o ham meyveleri o halde koparıp yemek üzere, köşklerin içine kimse götürmez. Ham olan Hakk Yolcuları da bu yoğun olan unsurlardan meydana gelmiş varlık dalına öylece sıkı sıkı yapışmışlardır.

Muhakkak ham meyveler, dallarına sıkı sıkı yapışmıştır; koparılmak is- tense, çabuk kopmaz ve onu koparmaya da kimsede rağbet bulunmaz. Zîrâ o ham meyveleri o halde koparıp yemek üzere, köşklerin içine kimse götür- mez. Ham olan sâlikler de bu kesîf olan vücûd-ı unsurî dalına öylece sıkı sıkı yapışmışlardır.

1290. Vaktāki pişti ve dudak ısırıcı tatlı oldu, ondan sonra dalları gevşek tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1290. Vaktaki pişti ve dudak ısırıcı tatlı oldu, ondan sonra dalları gevşek tutar.

"Güneşin hararetiyle o meyve olgunlaştığında ve o meyve dudak ısırtacak kadar yakıcı bir şekilde tatlılaştığında, artık o meyveler yapıştıkları dallara çok gevşek bir şekilde bağlı kalırlar." Bunun gibi, ilahi aşk ve Rabbanî cezbe (Allah'ın kulunu kendine çekmesi) hararetiyle pişip olgunlaşan kimselerin de, bu yoğun olan maddî âleme (âlem-i unsurî) olan ilgi ve bağları gevşer ve bu kişiler, zahirî hayattan sıkılmaya başlarlar. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: اذا دخل النور القلب انشرح و انفسح yani "Kalbe nur girdiği zaman açılır ve genişler." Sahabe-i kiram: "Bunun alameti nedir ya Resulallah?" diye sordular; buyurdular ki: التجافي عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور والتأهب للموت قبل نزوله Yani "Bunun alameti, aldatıcı dünya yurdundan ayrılmak ve sevinç yurdu olan ahirete yönelmek ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır."

"Vaktāki güneşin harâretiyle o meyve oldu ve o meyve dudak ısırıcı ve yakıcı bir halde tatlılaştı, artık o meyveler yapıştıkları dallara gâyet gevşek olarak merbût kalırlar." Bunun gibi aşk-ı ilâhî ve cezbe-i rabbânî harâretiyle pişip olmuş olan kimselerin dahi, bu kesîf olan âlem-i unsurîye alâka ve râbıtaları gevşer ve bu zevât, hayât-ı sûriyyeden sıkılmağa başlarlar. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: اذا دخل النور القلب انشرح و انفسح ya'ni "Kalbe nûr dâhil olduğu vakit münşerih olur ve genişler." Sahâbe-i kirâm: "Bunun alâmeti nedir yâ Resûlallah?" diye sordular; buyurdular ki: التجافي عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور والتأهب للموت قبل نزوله Ya'ni "Bunun alâmeti, dâr-ı gurûr olan dünyâdan ayrılmak ve dâr-ı sürür olan âhirete rücû' etmek ve nüzûlünden evvel mevte hazırlanmaktır."

1291. Vaktaki o ikbâlden ağız tatlı oldu, mülk-i cihân âdemî üzerine soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1291. O ikbalden ağız tatlı olduğu vakit, dünya mülkü insan üzerine soğuk oldu.

İnsanın ruhunun ağzı, anlamları idrak etme (maânî idrâki) ikbalinden ve devletinden tat duyduğu zaman, bu dünya mülkü ve yoğunluk âlemi (âlem-i kesâfet) onun nazarında soğur ve artık bu âlemin gösterişine ve nefse ait hazlarına iltifat etmez olur.

İnsanın ruhunun ağzı, idrâk-i maânî ikbâl ve devletinden tat duyduğu vakit, bu mülk-i cihân ve âlem-i kesâfet, nazarında soğur ve artık bu âlemin âlâyişine ve huzûzâtına iltifât etmez olur.

1292. Sıkı tutuculuk ve taassub hamlıktır; nihayet böyle bir iş kan içiciliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1292. Sıkı tutuculuk ve taassup hamlıktır; nihayet böyle bir iş kan içiciliktir.

Bu oluş ağacının dallarına, meyve hükmünde olan Âdem oğullarının fertlerinin sıkı sıkıya yapışması ve onun bağıntılarındaki taassubu, hamlığın gereğidir. Nihayet böyle bir iş, kişiye kendi kanını içmektir.

Hint nüshalarında "çünînî" yerine "cenînî" geçmektedir. Bu durumda anlam "Nihayet ceninlik, kan içicilik işidir" demek olur. Yani "ümm-i rakûb" (binilen ana, yani dünya) olan bu dünyanın karnında bir cenin gibisin ve onun vücudundan gıdanı alıp onun kirli kanını içersin. Çünkü ceninlik demek, kan içicilik demektir.

Bu şecere-i kevnin dallarına, meyve mesâbesinde olan efrâd-ı benî Adem'in sıkı sıkı yapışması ve onun alâkātındaki taassubu, hamlığı îcâbıdır. Nihayet böyle bir iş, kişiye kendi kanını içmektir.

Hind nüshalarında “çünînî" yerine "cenînî" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Nihâyet cenînlik, kan içicilik işidir" demek olur. Ya'nî "ümm-i rakūb" olan bu dünyânın karnında bir cenîn mesâbesindesin ve onun vücudundan gıdânı alıp onun mülevves kanını içersin. Zîrâ cenînlik demek, kan içicilik demektir.

1293. Başka bir şey kaldı; amma onu söylemeyi sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, onu ben değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1293. Başka bir şey kaldı; ama onu sana Rûhu'l-Kudüs (kutsal ruh) söylesin, onu ben söylemem.

1290. Vaktāki pişti ve dudak ısırıcı tatlı oldu, ondan sonra dalları gevşek tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1290. Meyve piştiğinde ve dudak ısırtacak kadar tatlı olduğunda, ondan sonra dalları gevşek tutar.

Güneşin hararetiyle o meyve olgunlaştığında ve o meyve dudak ısırtacak ve yakıcı bir şekilde tatlılaştığında, artık o meyveler yapıştıkları dallara çok gevşek bir şekilde bağlı kalırlar. Bunun gibi, ilâhî aşk ve rabbânî cezbe (Allah'ın kulunu kendine çekmesi) hararetiyle pişip olgunlaşmış olan kimselerin de, bu yoğun olan maddî âleme (âlem-i unsurî) olan ilgi ve bağları gevşer ve bu kişiler, zahirî hayattan sıkılmaya başlarlar. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: اذا دخل النور القلب انشرح و انفسح yani "Kalbe nûr dâhil olduğu zaman açılır ve genişler." Sahâbe-i kirâm: "Bunun alâmeti nedir yâ Resûlallah?" diye sordular; buyurdular ki: التجافي عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور والتأهب للموت قبل نزوله Yani "Bunun alâmeti, aldatıcı dünya evinden ayrılmak ve sevinç evi olan âhirete dönmek ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır."

"Vaktāki güneşin harâretiyle o meyve oldu ve o meyve dudak ısırıcı ve yakıcı bir halde tatlılaştı, artık o meyveler yapıştıkları dallara gâyet gevşek olarak merbût kalırlar." Bunun gibi aşk-ı ilâhî ve cezbe-i rabbânî harâretiyle pişip olmuş olan kimselerin dahi, bu kesîf olan âlem-i unsurîye alâka ve râbıtaları gevşer ve bu zevât, hayât-ı sûriyyeden sıkılmağa başlarlar. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: اذا دخل النور القلب انشرح و انفسح ya'ni "Kalbe nûr dâhil olduğu vakit münşerih olur ve genişler," Sahâbe-i kirâm: "Bunun alâmeti nedir yâ Resûlallah?" diye sordular; buyurdular ki: التجافي عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور والتأهب للموت قبل نزوله Ya'ni "Bunun alâmeti, dâr-ı gurûr olan dünyâdan ayrılmak ve dâr-ı sürür olan âhirete rücû' etmek ve nüzülünden evvel mevte hazırlanmaktır."

1291. Vaktaki o ikbâlden ağız tatlı oldu, mülk-i cihân âdemî üzerine soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1291. O ikbalden ağız tatlı olduğu vakit, dünya mülkü insan üzerine soğuk oldu.

İnsanın ruhunun ağzı, anlamları idrak etme (maânî idrâki) ikbalinden ve devletinden tat duyduğu zaman, bu dünya mülkü ve yoğunluk âlemi (âlem-i kesâfet) onun nazarında soğur ve artık bu âlemin gösterişine ve nefse ait hazlarına iltifat etmez olur.

İnsanın ruhunun ağzı, idrâk-i maânî ikbâl ve devletinden tat duyduğu vakit, bu mülk-i cihân ve âlem-i kesâfet, nazarında soğur ve artık bu âlemin âlâyişine ve huzûzâtına iltifât etmez olur.

1292. Sıkı tutuculuk ve taassub hamlıktır; nihayet böyle bir iş kan içiciliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1292. Sıkı tutuculuk ve taassup hamlıktır; nihayet böyle bir iş kan içiciliktir.

Bu oluş ağacının dallarına, meyve hükmünde olan Âdem oğullarının fertlerinin sıkı sıkıya yapışması ve onun bağıntılarındaki taassubu, hamlığın gereğidir. Nihayet böyle bir iş, kişiye kendi kanını içmektir.

Hint nüshalarında "çünînî" yerine "cenînî" geçmektedir. Bu durumda anlam "Nihayet ceninlik, kan içicilik işidir" demek olur. Yani "ümm-i rakûb" (binilen ana, yani dünya) olan bu dünyanın karnında bir cenin gibisin ve onun vücudundan gıdanı alıp onun kirli kanını içersin. Çünkü ceninlik demek, kan içicilik demektir.

Bu şecere-i kevnin dallarına, meyve mesâbesinde olan efrâd-1 benî Adem'in sıkı sıkı yapışması ve onun alâkātındaki taassubu, hamlığı îcâbıdır. Nihayet böyle bir iş, kişiye kendi kanını içmektir.

Hind nüshalarında “çünînî" yerine "cenînî" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Nihâyet cenînlik, kan içicilik işidir" demek olur. Ya'nî "ümm-i rakūb" olan bu dünyanın karnında bir cenîn mesâbesindesin ve onun vücudundan gıdânı alıp onun mülevves kanını içersin. Zîrâ cenînlik demek, kan içicilik demektir.

1293. Başka bir şey kaldı; amma onu söylemeyi sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, onu ben değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1293. Başka bir şey kaldı; ama onu sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, onu ben söylemem.

"Rûhu'l-Kudüs"ten kasıt, melekler âlemidir. Yani "Senin bu insanî şekle gelinceye kadar geçtiğin hâlde, hatırında kalmamış olan yollara bir remiz ve işaret olmak üzere, ağaç ve meyve misallerini söyledim; ve sen bu remiz ve işaretten varlığının, bu yoğunluk âleminde geçtiği evreleri ve yolları anladın; fakat başka bir şey kaldı ki, o yollar bu evrelerin üstündedir, ancak onun söylemesini sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, yani bu husustaki ruhanî söz şekli, senin kalbinin ruhlar âlemine yönelmiş olan yüzüne, yüce küllî melekî ruhlardan ilham olunsun; onu harf ve ses ile sana ben söylemeyeyim.

"Rûhu'l-Kudüs"den murâd, âlem-i melâikedir. Ya'nî "Senin bu sûret-i beşeriyyeye gelinceye kadar geçtiğin hâlde, hatırında kalmamış olan yollara bir remiz ve işâret olmak üzere, ağaç ve meyve misallerini söyledim; ve sen bu remiz ve işâretten vücûdunun, bu âlem-i kesâfetde geçtiğin etvârı ve yolları anladın; fakat başka bir şey kaldı ki, o yollar bu etvârın fevkındedir, velâkin onun söylemesini sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, ya'nî bu husûstaki kelâm-ı rûhânî sûreti, senin kalbinin âlem-i ervâha müteveccih olan yüzüne, ervâh-ı âliye-i külliyye-i melekiyyeden ilkā olunsun; onu harf ve savt ile sana ben söylemeyim.

1294. Hayır, ey kimse bensiz ve benim gayrimsiz, hem sen ben olarak, kendi kulağına yine sen söylersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1294. Hayır, ey kimse bensiz ve benim dışımda olmaksızın, hem sen ben olarak, kendi kulağına yine sen söylersin.

Hayır, böyle de değil, ey kimse "Ortağı yoktur" olan tek hakikat, nuruyla senin kalbini kapladığı zaman, yönlerin farklılığı yok olur ve suretler dağılır. Ondan sonra kelâm, harfsiz ve sessiz sana ilham edilir. Ortada ne ben olurum, ne de sen olursun. Benim ve senin ve Rûhu'l-Kuds'ün (Cebrail a.s. veya ilahi ruh) arasında birleşme meydana gelir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâîlerinde bu makama işaret ederek şöyle buyururlar:

"Ey Hoten diyarına mensup olan sevgilim, ben seninle öyleyim ki, ben sen miyim, yahut sen ben misin diye yanılgı içindeyim. Ben ben değilim; sen de sen değilsin. Hem ben benim ve hem sen sensin, hem sen bensin."

Hayır, böyle de değil, ey kimse "Lâ şerîke leh" olan hakikat-ı vâhide, nûruyla senin kalbini kapladığı vakit, ihtilâf-ı cihât mahv ve suver mütelâşî olur. Ondan sonra kelâm, bî-harf u savt sana ilkā olunur. Ortada ne ben olurum, ne de sen olursun. Benim ve senin ve Rûhu'l-Kuds'ün arasında ittihad hâsıl olur.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâî-i şerîflerinde bu makāma işâreten şöyle buyururlar:

"Ey Hoten diyârına mensûb olan ma'şûkum, ben seninle öyleyim ki, ben sen miyim, yâhud sen ben misin diye galat içindeyim. Ben ben değilim; sen de sen değilsin. Hem ben benim ve hem sen sensin, hem sen bensin."

1295. Uykuya gittiğin o bir vakit gibi ki, sen kendi önünden, kendi önüne gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1295. Uykuya daldığın o bir an gibi ki, sen kendi önünden, kendi önüne gidersin.

Kendinin söyleyip, yine kendinin dinlemesinin örneği şudur ki, sen uykuya daldığın zaman, rüya görürsün; bu rüyanın içinde birçok suretler gözlemlersin. Halbuki senin şahsın tek bir hakikattir; bu çokluklar senin tek hakikatinin içinde meydana gelir; bu sebeple sen rüyada kendi katından, yine kendi katına gidersin. "Rûhu'l-Kudüs"ten kasıt, melekler âlemidir. Yani "Senin bu beşerî surete gelinceye kadar geçtiğin hâlde, hatırında kalmamış olan yollara bir remiz ve işaret olmak üzere, ağaç ve meyve misallerini söyledim; ve sen bu remiz ve işaretten vücudunun, bu yoğunluk âleminde geçtiği hâlleri ve yolları anladın; fakat başka bir şey kaldı ki, o yollar bu hâllerin üstündedir, ancak onun söylemesini sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, yani bu husustaki ruhanî sözün sureti, senin kalbinin ruhlar âlemine yönelmiş olan yüzüne, yüce küllî melekî ruhlardan ilham olunsun; onu harf ve ses ile sana ben söylemeyeyim.

Kendinin söyleyip, yine kendinin dinlemesinin misâli budur ki, sen uykuya gittiğin vakit, rü'ya görürsün; bu rü'yânın içinde birçok suver müşâhede edersin. Halbuki senin şahsın ayn-ı vâhidedir; bu keserât senin ayn-ı vâhidenin içinde vâki' olur; binâenaleyh sen rü'yâda kendi indinden, yine kendi indine gidersin. "Rûhu'l-Kudüs"den murâd, âlem-i melâikedir. Ya'nî "Senin bu sûret-i be-şeriyyeye gelinceye kadar geçtiğin hâlde, hatırında kalmamış olan yollara bir remiz ve işaret olmak üzere, ağaç ve meyve misallerini söyledim; ve sen bu remiz ve işâretten vücûdunun, bu âlem-i kesâfetde geçtiğin etvârı ve yolları anladın; fakat başka bir şey kaldı ki, o yollar bu etvârın fevkındedir, velâkin onun söylemesini sana Rûhu'l-Kudüs söylesin, ya'nî bu husûstaki kelâm-ı rûhânî sûreti, senin kalbinin âlem-i ervâha müteveccih olan yüzüne, ervâh-ı âliye-i külliyye-i melekiyyeden ilkā olunsun; onu harf ve savt ile sana ben söylemeyim.

1294. Hayır, ey kimse bensiz ve benim gayrimsiz, hem sen ben olarak, kendi kulağına yine sen söylersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1294. Hayır, ey kimse bensiz ve benim dışımda olmaksızın, hem sen ben olarak, kendi kulağına yine sen söylersin.

Hayır, böyle de değil, ey kimse "Ortağı yoktur" olan tek hakikat, nuruyla senin kalbini kapladığı zaman, yönlerin farklılığı yok olur ve suretler dağılır. Ondan sonra kelam, harfsiz ve sessiz sana ilham edilir. Ortada ne ben olurum, ne de sen olursun. Benim ve senin ve Rûhu'l-Kuds'ün (Cebrail a.s. veya ilahi ruh) arasında birleşme meydana gelir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâîlerinde bu makama işaret ederek şöyle buyururlar:

"Ey Hoten diyârına mensup olan sevgilim, ben seninle öyleyim ki, ben sen miyim, yahut sen ben misin diye yanılgı içindeyim. Ben ben değilim; sen de sen değilsin. Hem ben benim ve hem sen sensin, hem sen bensin."

Hayır, böyle de değil, ey kimse "Lâ şerîke leh" olan hakikat-ı vâhide, nûruyla senin kalbini kapladığı vakit, ihtilaf-ı cihât mahv ve suver mütelâşî olur. Ondan sonra kelâm, bî-harf u savt sana ilkā olunur. Ortada ne ben olurum, ne de sen olursun. Benim ve senin ve Rûhu'l-Kuds'ün arasında ittihad hâsıl olur.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bir rubâî-i şerîflerinde bu makāma işâreten şöyle buyururlar:

"Ey Hoten diyârına mensûb olan ma'şûkum, ben seninle öyleyim ki, ben sen miyim, yâhud sen ben misin diye galat içindeyim. Ben ben değilim; sen de sen değilsin. Hem ben benim ve hem sen sensin, hem sen bensin."

1295. Uykuya gittiğin o bir vakit gibi ki, sen kendi önünden, kendi önüne gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1295. Uykuya daldığın o bir an gibi ki, sen kendi önünden, kendi önüne gidersin.

Kendinin söyleyip, yine kendinin dinlemesinin örneği şudur ki, sen uykuya daldığın zaman, rüya görürsün; bu rüyanın içinde birçok suretler (şekiller) gözlemlersin. Halbuki senin şahsın tek bir hakikattir; bu çokluklar senin tek hakikatinin içinde meydana gelir; bu sebeple sen rüyada kendi katından, yine kendi katına gidersin.

Kendinin söyleyip, yine kendinin dinlemesinin misâli budur ki, sen uykuya gittiğin vakit, rü'ya görürsün; bu rü'yânın içinde birçok suver müşâhede edersin. Halbuki senin şahsın ayn-ı vâhidedir; bu keserât senin ayn-ı vâhi-denin içinde vâki' olur; binâenaleyh sen rü'yâda kendi indinden, yine kendi indine gidersin.

1296. Kendinden dinlersin ve zannedersin ki, rüyada sana onu gizlice filân söylemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1296. Kendinden dinlersin ve rüyada sana onu gizlice filan söylemiştir sanırsın.

Yani "Rüyada gördüğün bir şahıs, sana söz söyler ve sen onun sözünün anlamını anlarsın ve cevabını verirsin. Halbuki sen, sana o sözü söyleyenin filan kimse olduğunu sanırsın. Ortada o şahsın varlığı yoktur, senin varlığın vardır. Bu çokluklar hep senin varlığında meydana gelir; bu sebeple o sözü sen kendinden dinlersin. İşte vahdette çokluğun ve çoklukta vahdetin (birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik) misali budur."

Ya'nî "Rü'yâda gördüğün bir şahıs, sana söz söyler ve sen onun sözünün ma'nâsını anlarsın ve cevabını verirsin. Halbuki sen, sana o sözü söyleyen falan kimse olduğunu zannedersin. Meydanda o şahsın vücûdu yoktur, senin vücûdun vardır. Bu keserât hep senin vücûdunda vâki'dir; binâenaleyh o sözü sen kendinden dinlersin. İşte vahdetde kesretin ve kesretde vahdetin misâli budur."

1297. Ey latîf refîk, sen bir kat değilsin, belki bir feleksin ve derin deryasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1297. Ey latîf dost, sen bir kat değilsin, aksine bir feleksin ve derin bir deryasın.

"Ey beşerî surette bana arkadaşlık eden latîf Hakk yolcum. Sen bu görünen suretten ibaret bir kat değilsin; aksine varlığın bütün mertebelerini kapsayan bir örneksin. Yani "ahadiyyet" (birlik), "vahdet" (teklik), "vâhidiyyet" (biriciklik), "ervâh" (ruhlar), "misâl" (misal âlemi) ve "şehadet" (görünen âlem) ve "insan" gibi küllî mertebeleri ve bu küllîlerin cüz'îlerini (parçalarını) kapsıyorsun. Bu sebeple sen, ilahi isimlerin bütünlüğünü taşıyan bir feleksin ve derin bir deryasın." Nasıl ki velayet şahı İmam Ali (k.v.) ve (r.a.) efendimiz hazretleri insanın bu kapsayıcılığından haber verip şöyle buyururlar: دواؤك فيك و ما تشعر و داؤك منك وما تبصر و تزعم انك جرم صغير و فيك انطوى العالم الاكبر و انت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و انت الوجود و النفس الوجود و ما فيك الموجود لا يحصر فلا حاجة لك في خارج فيخرج عنك ما يسطر "Senin ilacın sende olduğu halde bilmiyorsun; ve hastalığın senden olduğu halde görmüyorsun; ve sen küçük bir cisim olduğunu sanırsın; halbuki büyük âlem sende dürülmüştür. Ve sen öyle apaçık bir kitapsın ki, gizli olan şey onun harfleriyle ortaya çıkar; ve sen varlıksın ve varlığın kendisisin; ve sende mevcut olan şey, sınırlanıp sayılamaz. Senin dışarıya ihtiyacın yoktur; kâinat kitabında yazılı olan şeyler hep senden çıkar."

"Ey sûret-i beşeriyyede bana refâkat eden latîf sâlikim. Sen bu görünen sûretten ibâret bir kat değilsin; belki vücudun kâffe-i merâtibini câmi' bir nümûnesin. Ya'nî "ahadiyyet," "vahdet," "vâhidiyyet," "ervâh,” “misâl” ve "şehadet" ve "insan" merâtib-i külliyyelerini ve bu külliyâtın cüz'iyâtını câmi'sin. Binâenaleyh sen, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz bir feleksin ve derin bir deryâsın." Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) ve (r.a.) efendimiz hazretleri insanın bu câmiiyyetinden haber verip buyururlar: دواؤك فيك و ما تشعر و داؤك منك وما تبصر و تزعم انك جرم صغير و فيك انطوى العالم الاكبر و انت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و انت الوجود و النفس الوجود و ما فيك الموجود لا يحصر فلا حاجة لك في خارج فيخرج عنك ما يسطر "Senin ilacın sende olduğu halde bilmiyorsun; ve illetin senden olduğu halde görmüyorsun; ve sen bir cirm-i sagîr olduğunu zu'm edersin; halbuki âlem-i ekber sende muntavîdir. Ve sen öyle bir kitâb-ı mübînsin ki, muzmer olan şey onun harfleriyle zahir olur; ve sen vücûdsun ve nefs-i vücûdsun; ve sende mevcûd olan şey, hasr ve ta'dâda gelmez. Senin hârice ihtiyacın yoktur; kitâb-ı kâinâtda mastûr olan şeyler hep senden hurûc eder."

1298. O azîm olan senliğin ki, o dokuz yüz sendir; bahr-ı muhitdir ve yüz katın gark olacağı mahaldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1298. O azametli senlik ki, o dokuz yüz sendir; okyanustur ve yüz katın batacağı yerdir.

1296. Kendinden dinlersin ve zannedersin ki, rüyada sana onu gizlice filân söylemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1296. Kendinden dinlersin ve rüyada sana onu gizlice filan söylemiştir sanırsın.

Yani "Rüyada gördüğün bir şahıs, sana söz söyler ve sen onun sözünün anlamını anlarsın ve cevabını verirsin. Halbuki sen, sana o sözü söyleyenin filan kimse olduğunu sanırsın. Ortada o şahsın varlığı yoktur, senin varlığın vardır. Bu çokluklar hep senin varlığında meydana gelir; bu sebeple o sözü sen kendinden dinlersin. İşte vahdette çokluğun ve çoklukta vahdetin (birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik) misali budur."

Ya'nî "Rü'yâda gördüğün bir şahıs, sana söz söyler ve sen onun sözünün ma'nâsını anlarsın ve cevabını verirsin. Halbuki sen, sana o sözü söyleyen falan kimse olduğunu zannedersin. Meydanda o şahsın vücûdu yoktur, senin vücûdun vardır. Bu keserât hep senin vücûdunda vâki'dir; binâenaleyh o sözü sen kendinden dinlersin. İşte vahdetde kesretin ve kesretde vahdetin misâli budur."

1297. Ey latîf refîk, sen bir kat değilsin, belki bir feleksin ve derin deryasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1297. Ey latîf dost, sen bir kat değilsin, aksine bir feleksin ve derin bir deryasın.

"Ey beşerî surette bana arkadaşlık eden latîf Hakk yolcum. Sen bu görünen suretten ibaret bir kat değilsin; aksine varlığın bütün mertebelerini kapsayan bir örneksin. Yani "ahadiyyet" (birlik), "vahdet" (teklik), "vâhidiyyet" (biriciklik), "ervâh" (ruhlar), "misâl" (misal âlemi) ve "şehadet" (görünen âlem) ve "insan" gibi küllî mertebeleri ve bu küllîlerin cüz'îlerini (parçalarını) kapsıyorsun. Bu sebeple sen, ilahi isimlerin bütünlüğünü taşıyan bir feleksin ve derin bir deryasın." Nasıl ki velayet şahı İmam Ali (k.v.) ve (r.a.) efendimiz hazretleri insanın bu kapsayıcılığından haber verip şöyle buyururlar: دواؤك فيك و ما تشعر و داؤك منك وما تبصر و تزعم انك جرم صغير و فيك انطوى العالم الاكبر و انت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و انت الوجود و النفس الوجود و ما فيك الموجود لا يحصر فلا حاجة لك في خارج فيخرج عنك ما يسطر "Senin ilacın sende olduğu halde bilmiyorsun; ve hastalığın senden olduğu halde görmüyorsun; ve sen küçük bir cisim olduğunu sanırsın; halbuki büyük âlem sende dürülmüştür. Ve sen öyle apaçık bir kitapsın ki, gizli olan şey onun harfleriyle ortaya çıkar; ve sen varlıksın ve varlığın kendisisin; ve sende mevcut olan şey, sınırlanıp sayılamaz. Senin dışarıya ihtiyacın yoktur; kâinat kitabında yazılı olan şeyler hep senden çıkar."

"Ey sûret-i beşeriyyede bana refâkat eden latîf sâlikim. Sen bu görünen sûretten ibâret bir kat değilsin; belki vücudun kâffe-i merâtibini câmi' bir nümûnesin. Ya'nî "ahadiyyet," "vahdet," "vâhidiyyet," "ervâh,” “misâl” ve "şehadet" ve "insan" merâtib-i külliyyelerini ve bu külliyâtın cüz'iyâtını câmi'sin. Binâenaleyh sen, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz bir feleksin ve derin bir deryâsın." Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) ve (r.a.) efendimiz hazretleri insanın bu câmiiyyetinden haber verip buyururlar: دواؤك فيك و ما تشعر و داؤك منك وما تبصر و تزعم انك جرم صغير و فيك انطوى العالم الاكبر و انت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و انت الوجود و النفس الوجود و ما فيك الموجود لا يحصر فلا حاجة لك في خارج فيخرج عنك ما يسطر "Senin ilacın sende olduğu halde bilmiyorsun; ve illetin senden olduğu halde görmüyorsun; ve sen bir cirm-i sagîr olduğunu zu'm edersin; halbuki âlem-i ekber sende muntavîdir. Ve sen öyle bir kitâb-ı mübînsin ki, muzmer olan şey onun harfleriyle zahir olur; ve sen vücûdsun ve nefs-i vücûdsun; ve sende mevcûd olan şey, hasr ve ta'dâda gelmez. Senin hârice ihtiyacın yoktur; kitâb-ı kâinâtda mastûr olan şeyler hep senden hurûc eder."

1298. O azîm olan senliğin ki, o dokuz yüz sendir; bahr-ı muhitdir ve yüz katın gark olacağı mahaldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1298. O yüce senliğin ki, o dokuz yüz sendir; kuşatıcı bir denizdir ve yüz katın batacağı yerdir.

Birinci mısradaki "tü" kelimesi, "sen" anlamına gelir ve ikinci mısradaki "tü" ise "kat" anlamına gelir. Eğer ikisi de "kat" anlamına alınırsa, kafiye eksik olur. Yani "Senin o yüce senliğin bir senden ibaret değildir; aksine pek çok senden ibarettir. 'Dokuz yüz' ifadesi sınırlama için değildir; çokluk anlamını açıklamak içindir. Bu sebeple o senin senliğin kuşatıcı bir denizdir ve birçok katın batacağı yerdir."

Birinci mısra'daki "tü" lafzı, sen ma'nâsına ve ikinci mısra'daki "tü" kat ma'nâsınadır. Eğer ikisi de kat ma'nâsına alınırsa, kāfiye noksan olur. Ya'nî "Senin o azîm olan senliğin bir senden ibâret değildir; belki pek çok senden ibârettir. "Dokuz yüz" ta'bîri tahdîd için değildir; kesret ma'nâsını beyân içindir. Binâenaleyh o senin senliğin bir bahr-ı muhitdir ve birçok katların gark olacağı mahaldir."

1299. Muhakkak uyanıklık ve uyku haddinin ne mahalli vardır, dem vurma! Ve Allah doğruyu çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1299. Şüphesiz uyanıklık ve uyku sınırının ne yeri vardır, söz etme! Ve Allah doğruyu çok iyi bilendir.

Biz, vahdetteki (birlik) kesreti (çokluk) ve kesretteki vahdeti uyku ve rüya örneğiyle açıklamak istedik; hâlbuki Hakk'ın hakiki varlığının vahdetini ve onun vahdeti içinde görünen isim ve sıfatların çokluğunu açıklamak için insana özgü olan uyku ve uyanıklık hâllerinin açıklamasının ne yeri vardır? Benzeyen yönleri olduğu gibi, benzemeyen yönleri de çoktur. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, bu konudaki marifet hakikati, senin kendi varlığında ortaya çıkmadıkça, bundan söz etme ve bu konudan bahsetme! Ve Yüce Allah doğruyu pek çok iyi bilendir; çünkü sende senin kendi varlığın kalmayınca, bu konunun en doğrusunu senden söyler.

Biz vahdetde kesreti ve kesretde vahdeti uyku ve rü'yâ misâlini ta'rîf ederek anlatmak istedik; halbuki vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın vahdetini ve onun vahdeti içinde zâhir olan mezâhir-i esmâ ve sıfatın kesretini ta'rîf için beşere hâs olan uyku ve uyanıklık hallerinin ta'rîfinin ne yeri vardır? Benzeyen cihetleri olduğu gibi, benzemeyen cihetleri de çoktur. Binâenaleyh ey sâlik, bu babdaki hakikat-ı ma'rifet, senin senliğinde zuhûr etmedikçe, bundan dem vurma ve bu mevzû'dan bahs etme! Ve Allah Teâlâ doğruyu pek ziyâde bilicidir; zîrâ sende senin senliğin kalmayınca, bu mevzû'un en doğrusunu senden söyler.

1300. Dem vurma, ta ki dem vuranlardan beyâna ve zebâna gelmeyen şeyi din-[1305] leyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1300. Konuşma ki, konuşanlardan dile ve söze gelmeyen şeyi dinleyesin.

Ey Hakk Yolcusu, vahdette (birlik hâlinde) kesretten (çokluktan) ve kesrette vahdetten aklının tahminleriyle konuşma ve söz söyleme; tâ ki bu hakikati kendi varlığında bulup konuşan, nebevî ilimlerin vârisinden harfsiz ve sessiz bir şekilde, ruhunun kulağı ile dinleyesin. Çünkü kelimeler ve sözler, biraz yukarıda açıklandığı üzere, hakikat nurunun örtüsü ve perdesidir.

Ey sâlik, vahdetde kesretden ve kesretde vahdetden aklının tahmînâtıyla dem vurma ve söz söyleme; tâ ki bu hakikati kendi vücûdunda bulup dem vuran, vâris-i ulûm-ı nebevîden bî-harf ve savt, rûhunun kulağı ile dinleyesin. Zîrâ elfâz ve kelimât, biraz yukarıda beyân olunduğu üzere, nûr-ı hakîkatin setîri ve hicabıdır.

1301. Dem vurma! Tâ ki kitaba ve hitâba gelmeyen şeyi güneşten dinleyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1301. Dem vurma! Ta ki kitaba ve hitaba gelmeyen şeyi güneşten dinleyesin.

Ey Hakk Yolcusu, hamlık içinde, olmuşluktan söz etme! Ta ki varlığın hakikatinin güneşi olan insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vârisinden, kelimelerin nakışlarıyla kitaplara yazılamayan ve sözlerle ve sesle hitaba sığmayan hakikatleri, ruhunun kulağıyla ve senliğinin bütün yapısıyla dinleyesin. Birinci mısradaki "tü" kelimesi, sen anlamına ve ikinci mısradaki "tü" ise kat anlamına gelir. Eğer ikisi de kat anlamına alınırsa, kafiye eksik olur. Yani "Senin o yüce olan senliğin bir senden ibaret değildir; aksine pek çok senden ibarettir. 'Dokuz yüz' tabiri sınırlama için değildir; çokluk anlamını açıklamak içindir. Bu sebeple o senin senliğin bir kuşatıcı denizdir ve birçok katların boğulacağı yerdir."

Ey sâlik, hamlık içinde, olmuşluktan dem vurma! Tâ ki hakikat-ı vücûdun güneşi olan vâris-i kâmilden, nuküş-ı kelimât ile kitablara yazılamayan ve elfaz ve sadâ ile hitâba sığmayan hakāyıkı, rûhunun kulağıyla ve senliğinin hey'et-i mecmûasıyla dinleyesin. Birinci mısra'daki "tü" lafzı, sen ma'nâsına ve ikinci mısra'daki "tü" kat ma'nâsınadır. Eğer ikisi de kat ma'nâsına alınırsa, kāfiye noksan olur. Ya'nî "Senin o azîm olan senliğin bir senden ibâret değildir; belki pek çok senden ibârettir. "Dokuz yüz" ta'bîri tahdîd için değildir; kesret ma'nâsını beyân içindir. Binâenaleyh o senin senliğin bir bahr-ı muhitdir ve birçok katların gark olacağı mahaldir."

1299. Muhakkak uyanıklık ve uyku haddinin ne mahalli vardır, dem vurma! Ve Allah doğruyu çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1299. Şüphesiz uyanıklık ve uyku sınırının ne yeri vardır, söz etme! Ve Allah doğruyu çok iyi bilendir.

Biz, vahdetteki (birlik) kesreti (çokluk) ve kesretteki vahdeti uyku ve rüya örneğiyle açıklamak istedik; hâlbuki Hakk'ın hakiki varlığının vahdetini ve onun vahdeti içinde görünen isim ve sıfatların çokluğunu açıklamak için insana özgü olan uyku ve uyanıklık hâllerinin açıklamasının ne yeri vardır? Benzeyen yönleri olduğu gibi, benzemeyen yönleri de çoktur. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, bu konudaki marifet hakikati, senin kendi varlığında ortaya çıkmadıkça, bundan söz etme ve bu konudan bahsetme! Ve Yüce Allah doğruyu pek çok iyi bilendir; çünkü sende senin kendi varlığın kalmayınca, bu konunun en doğrusunu senden söyler.

Biz vahdetde kesreti ve kesretde vahdeti uyku ve rü'yâ misâlini ta'rîf ederek anlatmak istedik; halbuki vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın vahdetini ve onun vahdeti içinde zâhir olan mezâhir-i esmâ ve sıfatın kesretini ta'rîf için beşere hâs olan uyku ve uyanıklık hallerinin ta'rîfinin ne yeri vardır? Benzeyen cihetleri olduğu gibi, benzemeyen cihetleri de çoktur. Binâenaleyh ey sâlik, bu babdaki hakikat-ı ma'rifet, senin senliğinde zuhûr etmedikçe, bundan dem vurma ve bu mevzû'dan bahs etme! Ve Allah Teâlâ doğruyu pek ziyâde bilicidir; zîrâ sende senin senliğin kalmayınca, bu mevzû'un en doğrusunu senden söyler.

1300. Dem vurma, ta ki dem vuranlardan beyâna ve zebâna gelmeyen şeyi din- [1305] leyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1300. Konuşma, ta ki konuşanlardan dile ve söze gelmeyen şeyi dinleyesin.

Ey Hakk Yolcusu, vahdette kesretten (çokluktan) ve kesrette vahdetten (birlikten) aklının tahminleriyle konuşma ve söz söyleme; ta ki bu hakikati kendi varlığında bulup konuşan, peygamberlik ilimlerinin vârisi olan kimseden harfsiz ve sessiz bir şekilde, ruhunun kulağı ile dinleyesin. Çünkü kelimeler ve sözler, biraz yukarıda açıklandığı üzere, hakikat nurunun örtüsü ve perdesidir.

Ey sâlik, vahdetde kesretden ve kesretde vahdetden aklının tahmînâtıyla dem vurma ve söz söyleme; tâ ki bu hakikati kendi vücûdunda bulup dem vuran, vâris-i ulûm-ı nebevîden bî-harf ve savt, rûhunun kulağı ile dinleyesin. Zîrâ elfâz ve kelimât, biraz yukarıda beyân olunduğu üzere, nûr-ı hakîkatin setîri ve hicabıdır.

1301. Dem vurma! Tâ ki kitaba ve hitâba gelmeyen şeyi güneşten dinleyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1301. Dem vurma! Tâ ki kitaba ve hitâba gelmeyen şeyi güneşten dinleyesin.

Ey Hakk Yolcusu, hamlık içinde, olgunluktan söz etme! Tâ ki varlığın hakikatinin güneşi olan insân-ı kâmilden, kelimelerin nakışlarıyla kitaplara yazılamayan ve sözlerle, seslerle hitaba sığmayan hakikatleri, ruhunun kulağıyla ve benliğinin bütün yapısıyla dinleyesin.

Ey sâlik, hamlık içinde, olmuşluktan dem vurma! Tâ ki hakikat-ı vücûdun güneşi olan vâris-i kâmilden, nuküş-ı kelimât ile kitablara yazılamayan ve elfaz ve sadâ ile hitâba sığmayan hakāyıkı, rûhunun kulağıyla ve senliğinin hey'et-i mecmûasıyla dinleyesin.

1302. Dem vurma! Ta ki senin için rûh dem vursun. Yüzücülüğü Nûh'un gemisi içinde bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1302. Konuşma! Ta ki senin için ruh konuşsun. Yüzücülüğü Nuh'un gemisi içinde bırak!

"Ruh"tan kastedilen, nefsanî sıfatlardan soyunup arınmış olan insân-ı kâmil ve ârif mürşittir. "Âşinâyî" yüzücülük demektir. "Nuh'un gemisi"nden kastedilen, kâmil mürşidin huzurudur. Yani "Ey Hakk Yolcusu, aklî tahminlerinle hakikatlerden bahsetme ve bildiğin şeylerden kalbini boşalt; ta ki senin boşalan kalbini kâmil mürşit zevkî bilgilerle doldursun. Nuh (a.s.)'ın gemisi hükmünde olan onun şerefli huzurunda, hakikatler denizinde yüzücülüğü terk et!"

"Rûh”dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyeden soyunup, pâk olmuş olan insân-ı kâmil ve mürşid-i ârifdir. "Âşinâyî" yüzücülük demektir. "Nuh'un gemisi"nden murâd, mürşid-i kâmilin huzûrudur. Ya'nî "Ey sâlik, tahmînât-ı akliyyen ile hakāyıkdan dem vurma ve bildiğin şeylerden kalbini tahliye et; tâ ki senin boşalan kalbini maârif-i zevkıyye ile mürşid-i kâmil doldursun. Nûh (a.s.)ın gemisi mesâbesinde olan onun huzûr-ı şerîfinde, hakāyık deryâsında yüzücülüğü terk et!"

## Nûh (a.s.)ın oğlunu da'vet etmesi ve oğlunun, "Ben dağ başına giderim ve çâre ederim ve senin minnetini çekmem" diye imtina' etmesi

1303. Ken'ân gibi ki o, "Ben düşman olan Nuh'un gemisini istemem!" diye yüzücülük etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1303. Ken'ân gibi ki o, "Ben düşman olan Nuh'un gemisini istemem!" diye yüzücülük etti.

"Ken'ân", Nûh (a.s.)'ın davetine karşı çıkıp kâfir olan oğlunun ismidir. Yani "insân-ı kâmile karşı çıkıp, kendi aklına ve zekâsına güvenen bir kimse, Nûh (a.s.)'ın kâfir olan oğlu Ken'ân'a benzer. Nasıl ki o Ken'ân: "Ben, benim yoluma düşman olan Nûh'un gemisine girmem ve gücüme güvenip suda yüzerim" dedi."

"Ken'ân” Nûh (a.s.)ın da'vetine muhalefet edip kâfir olan oğlunun ismidir. Ya'nî "Mürşid-i kâmile muhalefet edip, kendi aklına ve zekâsına i'timâd eden bir kimse, Nûh (a.s.)ın kâfir olan oğlu Ken'ân'a benzer. Nitekim o Ken'ân: "Ben, benim mesleğime düşman olan Nûh'un gemisine girmem ve kuvvetime i'timâd edip suda yüzerim" dedi."

1304. "Hey! Gel, babanın gemisine bin! Ta ki ey zayıf, tûfânın garkı olmayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1304. "Hey! Gel, babanın gemisine bin! Ey zayıf, tufanın boğduğu kişi olmayasın diye!"

1302. Dem vurma! Ta ki senin için rüh dem vursun. Yüzücülüğü Nûh'un gemisi içinde bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1302. Konuşma! Ta ki senin için ruh konuşsun. Yüzücülüğü Nuh'un gemisi içinde bırak!

"Ruh"tan kasıt, nefsanî sıfatlardan soyunup arınmış olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve ârif mürşittir. "Âşinâyî" yüzücülük demektir. "Nuh'un gemisi"nden kasıt, kâmil mürşidin huzurudur. Yani "Ey sâlik (Hakk Yolcusu), aklî tahminlerinle hakikatlerden bahsetme ve bildiğin şeylerden kalbini boşalt; ta ki senin boşalan kalbini kâmil mürşit zevkî bilgilerle doldursun. Nuh (a.s.)'ın gemisi hükmünde olan onun şerefli huzurunda, hakikatler denizinde yüzücülüğü terk et!"

"Rûh”dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyeden soyunup, pâk olmuş olan insân-ı kâmil ve mürşid-i ârifdir. "Âşinâyî" yüzücülük demektir. "Nuh'un gemisi"nden murâd, mürşid-i kâmilin huzûrudur. Ya'nî "Ey sâlik, tahmînât-ı akliyyen ile hakāyıkdan dem vurma ve bildiğin şeylerden kalbini tahliye et; tâ ki senin boşalan kalbini maârif-i zevkıyye ile mürşid-i kâmil doldursun. Nûh (a.s.)ın gemisi mesâbesinde olan onun huzûr-ı şerîfinde, hakāyık deryâsında yüzücülüğü terk et!"

## Nûh (a.s.)ın oğlunu da'vet etmesi ve oğlunun, "Ben dağ başına giderim ve çâre ederim ve senin minnetini çekmem" diye imtina' etmesi

1303. Ken'ân gibi ki o, "Ben düşman olan Nuh'un gemisini istemem!" diye yüzücülük etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1303. Ken'ân gibi ki o, "Ben düşman olan Nuh'un gemisini istemem!" diye yüzücülük etti.

"Ken'ân", Nûh (a.s.)'ın davetine karşı çıkıp kâfir olan oğlunun ismidir. Yani "insân-ı kâmile karşı çıkıp, kendi aklına ve zekâsına güvenen bir kimse, Nûh (a.s.)'ın kâfir olan oğlu Ken'ân'a benzer. Nasıl ki o Ken'ân: "Ben, benim yoluma düşman olan Nûh'un gemisine girmem ve gücüme güvenip suda yüzerim" dedi."

"Ken'ân” Nûh (a.s.)ın da'vetine muhalefet edip kâfir olan oğlunun ismidir. Ya'nî "Mürşid-i kâmile muhalefet edip, kendi aklına ve zekâsına i'timâd eden bir kimse, Nûh (a.s.)ın kâfir olan oğlu Ken'ân'a benzer. Nitekim o Ken'ân: "Ben, benim mesleğime düşman olan Nûh'un gemisine girmem ve kuvvetime i'timâd edip suda yüzerim" dedi."

1304. "Hey! Gel, babanın gemisine bin! Ta ki ey zayıf, tûfânın garkı olmayasın!" Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a dedi: "Hey! Bu tûfân-ı belâ içinde boğulmamak için, ey zayıf olan oğlum, gel babanın gemisine bin!" Bu beyt-i şerîfde ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede sûre-i Hûd'da vâki' âyât-ı kur'âniyyeye işaret buyurulur: وَ نَادِي نوح ابنه و كان في معزل يا بني اركب معنا و لا تكن معَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَاوِي إِلَى جَبَل يَعْصِمُنى من المَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ الا من رحم و حال بينهما الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمَغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) Ya'ní “Nuh ayrı bir yerde olan oğluna nidâ etti ki: "Ey oğlum, benim ile beraber gemiye bin ve kâfirler ile beraber olma." Oğlu dedi: "Ben bir dağa sığınırım, beni sudan muhafaza eder." Nûh dedi: "Bu günde Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası Allah'ın emrinden mahfûz değildir." Bu halde iken onların ikisinin arasına dalga girdi; boğulanlardan oldu." Kendisini mürşid-i kâmilden müstağnî bilenlerin hâli de, bu Ken'ân'ın hâline müşabihdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1304. "Hey! Gel, babanın gemisine bin! Ta ki ey zayıf, tufanın boğduğu kişi olmayasın!" Nuh (a.s.) oğlu Kenan'a dedi: "Hey! Bu bela tufanı içinde boğulmamak için, ey zayıf olan oğlum, gel babanın gemisine bin!" Bu şerefli beyitte ve sonraki şerefli beyitlerde Hud Suresi'nde geçen Kur'an ayetlerine işaret buyurulur: وَ نَادِي نوح ابنه و كان في معزل يا بني اركب معنا و لا تكن معَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَاوِي إِلَى جَبَل يَعْصِمُنى من المَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ الا من رحم و حال بينهما الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمَغْرَقِينَ (Hud, 11/42-43) Yani "Nuh, ayrı bir yerde olan oğluna seslendi ki: "Ey oğlum, benimle beraber gemiye bin ve kafirlerle beraber olma." Oğlu dedi: "Ben bir dağa sığınırım, beni sudan korur." Nuh dedi: "Bu günde Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası Allah'ın emrinden korunmuş değildir." Bu haldeyken onların ikisinin arasına dalga girdi; boğulanlardan oldu." Kendisini mürşid-i kâmilden (olgun rehberden) müstağni (ihtiyaçsız) bilenlerin hali de, bu Kenan'ın haline benzer.

1305. Dedi: "Hayır, ben yüzme öğrendim; ben senin şem'inden başka şem' yaktım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1305. Dedi: "Hayır, ben yüzme öğrendim; ben senin mumundan başka mum yaktım."

Ken'ân, Nûh (a.s.)a cevap olarak dedi: "Ben yüzme öğrendim ve hayat nurunun devamı için senin hazırladığın tedbirden başka tedbirler hazırladım." Kendi geçim aklının kuvvetine ve zekâsına güvenen bir asi de, Ken'ân gibi insân-ı kâmile der ki: "Ben ilim ve irfan denizinde yüzmeyi öğrendim; sana ihtiyacım yoktur. Ben mana âleminde senin yaktığın ilim ve irfan mumundan başka mum yaktım."

Ken'ân Nûh (a.s.)a cevâben dedi: "Ben yüzme öğrendim ve nûr-ı hayatın idâmesi için senin ihzâr ettiğin tedâbirden başka tedbirler ihzâr ettim." Kendi akl-ı maaşının kuvvetine ve zekâsına i'timâd eden bir serkeş dahi, Ken'ân gibi insân-ı kâmile der ki: "Ben ilim ve irfân deryâsında yüzmeyi öğrendim; sana ihtiyacım yoktur. Ben ma'nâ âleminde senin yaktığın ilim ve irfân şem'inden başka şem' yaktım."

1306. "Agah ol! Etme, zîrâ bu tufân-ı belâ dalgasıdır. bugün el ve ayak ve yüzme hiçtir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1306. "Uyanık ol! Yapma, çünkü bu, belâ tufanı dalgasıdır. Bugün el, ayak ve yüzme hiçtir!"

Hz. Nuh cevaben buyurdu ki: "Ey oğlum, kendine gel! Yapma, bu inattan vazgeç; çünkü bu gelen, Yüce Allah hazretlerinin belâ tufanının dalgalarıdır. Bugün elinin ve ayağının değeri ve yüzme hüneri hiçtir."

Hz. Nûh cevâben buyurdu ki: "Ey oğlum, kendine gel! Yapma, bu inattan vazgeç; zîrâ bu gelen, Hak Teâlâ hazretlerinin belâ tûfânının dalgalarıdır. bugün elin ve ayağın kadri ve yüzme hüneri hiçtir."

1307. "Kahır rüzgârıdır ve şem' söndürücü belâdır. Hakk'ın şem'inden başkası lazım değildir, sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1307. "Kahır rüzgârıdır ve mumu söndüren belâdır. Hakk'ın mumundan başkası gerekli değildir, sus!"

Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a dedi ki: "Hey! Bu belâ tufanı içinde boğulmamak için, ey zayıf olan oğlum, gel babanın gemisine bin!" Bu şerefli beyitte ve sonraki şerefli beyitlerde Hûd Sûresi'nde geçen Kur'an âyetlerine işaret buyurulur: وَ نَادِي نوح ابنه و كان في معزل يا بني اركب معنا و لا تكن معَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَاوِي إِلَى جَبَل يَعْصِمُنى من المَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ الا من رحم و حال بينهما الْمَوْجُ فَكَكَانَ مِنَ الْمَغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) Yani "Nûh, ayrı bir yerde olan oğluna seslendi ki: "Ey oğlum, benimle beraber gemiye bin ve kâfirlerle beraber olma." Oğlu dedi: "Ben bir dağa sığınırım, beni sudan korur." Nûh dedi: "Bu günde Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası Allah'ın emrinden korunmuş değildir." Bu halde iken onların ikisinin arasına dalga girdi; boğulanlardan oldu." Kendisini mürşid-i kâmilden (olgun rehberden) müstağni (ihtiyaçsız) bilenlerin hâli de, bu Ken'ân'ın hâline benzer.

Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a dedi: "Hey! Bu tûfân-ı belâ içinde boğulmamak için, ey zayıf olan oğlum, gel babanın gemisine bin!" Bu beyt-i şerîfde ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede sûre-i Hûd'da vâki' âyât-ı kur'âniyyeye işaret buyurulur: وَ نَادِي نوح ابنه و كان في معزل يا بني اركب معنا و لا تكن معَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَاوِي إِلَى جَبَل يَعْصِمُنى من المَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ الا من رحم و حال بينهما الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمَغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) Ya'ní “Nûh ayrı bir yerde olan oğluna nidâ etti ki: "Ey oğlum, benim ile beraber gemiye bin ve kâfirler ile beraber olma." Oğlu dedi: "Ben bir dağa sığınırım, beni sudan muhafaza eder." Nûh dedi: "Bu günde Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası Allah'ın emrinden mahfûz değildir." Bu halde iken onların ikisinin arasına dalga girdi; boğulanlardan oldu." Kendisini mürşid-i kâmilden müstağnî bilenlerin hâli de, bu Ken'ân'ın hâline müşabihdir.

1305. Dedi: "Hayır, ben yüzme öğrendim; ben senin şem'inden başka şem' yaktım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1305. Dedi: "Hayır, ben yüzme öğrendim; ben senin mumundan başka mum yaktım."

Ken'ân, Nuh (a.s.)'a cevap olarak dedi: "Ben yüzme öğrendim ve hayat nurunun devamı için senin hazırladığın tedbirden başka tedbirler hazırladım." Kendi geçim aklının kuvvetine ve zekâsına güvenen bir asi de, Ken'ân gibi insân-ı kâmile der ki: "Ben ilim ve irfan denizinde yüzmeyi öğrendim; sana ihtiyacım yoktur. Ben mana âleminde senin yaktığın ilim ve irfan mumundan başka mum yaktım."

Ken'ân Nûh (a.s.) a cevâben dedi: "Ben yüzme öğrendim ve nûr-ı hayatın idâmesi için senin ihzâr ettiğin tedâbirden başka tedbirler ihzâr ettim." Kendi akl-ı maaşının kuvvetine ve zekâsına i'timâd eden bir serkeş dahi, Ken'ân gibi insân-ı kâmile der ki: "Ben ilim ve irfân deryâsında yüzmeyi öğrendim; sana ihtiyacım yoktur. Ben ma'nâ âleminde senin yaktığın ilim ve irfân şem'inden başka şem' yaktım."

1306. "Âgâh ol! Etme, zîrâ bu tufân-ı belâ dalgasıdır. bugün el ve ayak ve yüzme hiçtir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1306. "Uyanık ol! Yapma, çünkü bu, belâ tufanının dalgasıdır. Bugün el, ayak ve yüzme hiçtir!"

Hz. Nuh cevaben buyurdu ki: "Ey oğlum, kendine gel! Yapma, bu inattan vazgeç; çünkü bu gelen, Yüce Allah hazretlerinin belâ tufanının dalgalarıdır. Bugün elinin ve ayağının değeri ve yüzme hüneri hiçtir."

Hz. Nûh cevâben buyurdu ki: "Ey oğlum, kendine gel! Yapma, bu inattan vazgeç; zîrâ bu gelen, Hak Teâlâ hazretlerinin belâ tûfânının dalgalarıdır. bugün elin ve ayağın kadri ve yüzme hüneri hiçtir."

1307. "Kahır rüzgârıdır ve şem' söndürücü belâdır. Hakk'ın şem'inden başkası lazım değildir, sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1307. "Kahır rüzgârıdır ve mumu söndüren belâdır. Hakk'ın mumundan başkası gerekli değildir, sus!"

"Ey Ken'ân, ilâhî kahır rüzgârı esiyor. Bu rüzgâr, hayvansal ruh mumunu söndüren bir belâdır. Bu zamanda insânî ruh mumundan başkası gerekli değildir; bu sebeple boş konuşma, sus!"

"Ey Ken'ân, kahr-ı ilâhî rüzgârı esiyor. Bu rüzgâr, rûh-ı hayvânî şem'ini söndürücü bir belâdır. Bu zamanda rûh-ı insânî şem'inden başkası lazım değildir; binâenaleyh boş lakırdı etme, sus!"

1308. Dedi: "Hayır, ben o yüksek dağ üzerine gittim; o dağ beni her bir zarardan hifz edicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1308. Dedi: "Hayır, ben o yüksek dağ üzerine gittim; o dağ beni her bir zarardan koruyucudur."

Ken'ân, Nûh (a.s.)a cevap olarak dedi ki: "Ben yüksek dağ üzerine çıkar ve boğulmaktan kurtulurum." Nitekim yukarıdaki ayet-i kerimede zikri geçti.

Ken'ân, Nûh (a.s.)a cevâben dedi ki: "Ben yüksek dağ üzerine çıkar ve boğulmaktan kurtulurum." Nitekim yukarıdaki âyet-i kerîmede zikri geçti.

1309. "Agah ol, yapma! Zîrâ dağ, bu zamanda saman çöpüdür; kendi habibinin gayrine aman vermez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1309. "Uyanık ol, yapma! Çünkü dağ, bu zamanda saman çöpüdür; kendi sevgilisinden başkasına aman vermez."

Nuh (a.s.) oğluna dedi: "Kendine gel, yapma, inat etme ve dağa dayanma. Çünkü bu ilahi kahır zamanında dağ bir saman çöpü gibidir. Hakk'ın sevgili kulundan başkasına aman vermez, helak eder."

Nûh (a.s.) oğluna dedi: "Kendine gel, yapma, inâd etme ve dağa dayanma. Zîrâ bu kahr-ı ilâhî zamânında dağ bir saman çöpü mesâbesindedir. Hakk'ın sevgili kulundan başkasına aman vermez, helâk eder."

1310. Dedi: "Ben ne vakit senin nasihatini dinlemişim ki, ben bu hanedandanım diye sen tama' ettin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1310. Dedi: "Ben ne zaman senin nasihatini dinlemişim ki, ben bu hanedandanım diye sen tamah ettin."

Ken'ân, Nûh (a.s.)a dedi: "Sen benim bu hanedandan olduğuma tamah edip, şimdiye kadar bana pek çok nasihat verdin; ben ise senin nasihatini ne zaman dinledim ki, şimdi de bu nasihatini dinleyeyim?"

Ken'ân, Nûh (a.s.)a dedi: "Sen benim bu hânedandan olduğuma tama' edip, şimdiye kadar bana pek çok nasihat verdin; ben ise senin nasihatını ne vakit dinledim ki, şimdi de bu nasihatını dinliyeyim?"

1311. "Senin sözün asla bana hoş gelmez; ben her iki sarayda senden berîyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1311. "Senin sözün asla bana hoş gelmez; ben her iki sarayda senden uzağım."

"Ey baba, ben saptırıcı isminin tecelli yeriyim; sen ise doğru yola iletici isminin tecelli yerisin. Bu iki isim birbirinin zıddıdır; bu sebeple bana senin sözlerin asla hoş gelmez. Ben her iki âlemde, yani dünyada ve ahirette senden ayrıyım; çünkü saptırıcı isminin doğru yolu başka, doğru yola iletici isminin doğru yolu başkadır, hiçbir yerde birleşmezler."

"Ey baba, ben ism-i Mudill'in mazharıyım; sen ise ism-i Hâdî'nin mazharısın. Bu iki isim birbirinin zıddıdır; binâenaleyh bana senin sözlerin aslâ hoş gelmez. Ben her iki âlemde, ya'nî dünyâda ve âhiretde senden ayrıyım; zîrâ ism-i Mudill'in sırât-ı müstakîmi başka, ism-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîmi başkadır, hiçbir mevtınde birleşmezler."

1312. Baba: "Agah ol, yapma! Nâz günü değildir; muhakkak Huda'nın akrabası ve ortağı yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1312. Baba: "Uyanık ol, yapma! Nazlanma günü değildir; kesinlikle Allah'ın akrabası ve ortağı yoktur."

"Ey Ken'ân, ilâhî kahır rüzgârı esiyor. Bu rüzgâr, hayvansal ruh (nefsânî arzuların kaynağı) mumunu söndüren bir belâdır. Bu zamanda insânî ruh (akıl ve idrak) mumundan başkası gerekli değildir; bu sebeple boş lakırdı etme, sus!"

"Ey Ken'ân, kahr-ı ilâhî rüzgârı esiyor. Bu rüzgâr, rûh-ı hayvânî şem'ini söndürücü bir belâdır. Bu zamanda rûh-ı insânî şem'inden başkası lazım değildir; binâenaleyh boş lakırdı etme, sus!"

1308. Dedi: "Hayır, ben o yüksek dağ üzerine gittim; o dağ beni her bir zarardan hifz edicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1308. Dedi: "Hayır, ben o yüksek dağ üzerine gittim; o dağ beni her bir zarardan koruyucudur."

Ken'ân, Nûh (a.s.)a cevap olarak dedi ki: "Ben yüksek dağ üzerine çıkar ve boğulmaktan kurtulurum." Nitekim yukarıdaki ayet-i kerimede zikri geçti.

Ken'ân, Nûh (a.s.)a cevâben dedi ki: "Ben yüksek dağ üzerine çıkar ve boğulmaktan kurtulurum." Nitekim yukarıdaki âyet-i kerîmede zikri geçti.

1309. "Agah ol, yapma! Zîrâ dağ, bu zamanda saman çöpüdür; kendi habibinin gayrine aman vermez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1309. "Uyanık ol, yapma! Çünkü dağ, bu zamanda saman çöpüdür; kendi sevgilisinden başkasına aman vermez."

Nuh (a.s.) oğluna dedi: "Kendine gel, yapma, inat etme ve dağa dayanma. Çünkü bu ilahi kahır zamanında dağ bir saman çöpü gibidir. Hakk'ın sevgili kulundan başkasına aman vermez, helak eder."

Nûh (a.s.) oğluna dedi: "Kendine gel, yapma, inâd etme ve dağa dayanma. Zîrâ bu kahr-ı ilâhî zamânında dağ bir saman çöpü mesâbesindedir. Hakk'ın sevgili kulundan başkasına aman vermez, helâk eder."

1310. Dedi: "Ben ne vakit senin nasihatini dinlemişim ki, ben bu hanedandanım diye sen tama' ettin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1310. Dedi: "Ben ne zaman senin nasihatini dinlemişim ki, ben bu hanedandanım diye sen tamah ettin."

Ken'ân, Nûh (a.s.)a dedi: "Sen benim bu hanedandan olduğuma tamah edip, şimdiye kadar bana pek çok nasihat verdin; ben ise senin nasihatini ne zaman dinledim ki, şimdi de bu nasihatini dinleyeyim?"

Ken'ân, Nûh (a.s.)a dedi: "Sen benim bu hânedandan olduğuma tama' edip, şimdiye kadar bana pek çok nasihat verdin; ben ise senin nasihatını ne vakit dinledim ki, şimdi de bu nasihatını dinliyeyim?"

1311. "Senin sözün asla bana hoş gelmez; ben her iki sarayda senden berîyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1311. "Senin sözün asla bana hoş gelmez; ben her iki sarayda senden uzağım."

"Ey baba, ben saptırıcı isminin tecelli yeriyim; sen ise doğru yola iletici isminin tecelli yerisin. Bu iki isim birbirinin zıddıdır; bu sebeple bana senin sözlerin asla hoş gelmez. Ben her iki âlemde, yani dünyada ve ahirette senden ayrıyım; çünkü saptırıcı isminin doğru yolu başka, doğru yola iletici isminin doğru yolu başkadır, hiçbir yerde birleşmezler."

"Ey baba, ben ism-i Mudill'in mazharıyım; sen ise ism-i Hâdî'nin mazharısın. Bu iki isim birbirinin zıddıdır; binâenaleyh bana senin sözlerin aslâ hoş gelmez. Ben her iki âlemde, ya'nî dünyâda ve âhiretde senden ayrıyım; zîrâ ism-i Mudill'in sırât-ı müstakîmi başka, ism-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîmi başkadır, hiçbir mevtınde birleşmezler."

1312. Baba: "Agah ol, yapma! Nâz günü değildir; muhakkak Huda'nın akrabası ve ortağı yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1312. Baba: "Uyanık ol, yapma! Nazlanma günü değildir; muhakkak ki Allah'ın akrabası ve ortağı yoktur."

Nuh (a.s.) oğluna hitaben dedi: "Büyümüş ve evlat babası olmuş olan oğlum, kendine gel, inat etme; bugün ilahi emrin yerine getirilmesi günüdür; benim elimde tasarruf yoktur ki, sana merhamet edeyim ve senin nazını çekeyim. Bugün nazlanma günü değildir; çünkü Yüce Allah'ın akrabası ve ortağı yoktur ki, onların nazını çeksin. Bu sebeple nazlanman boştur."

Nûh (a.s.) oğluna hitâben dedi: “Büyümüş ve evlât babası olmuş olan oğlum, kendine gel, inâd etme; bugün emr-i ilâhînin infâzı günüdür; benim elimde tasarruf yoktur ki, sana merhamet edeyim ve senin nazını çekeyim. Bugün naz günü değildir; zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin akrabâsı ve ortağı yoktur ki, onların nazını çeksin. Binâenaleyh nazlanman boştur."

1313. "Şimdiye kadar yaptın; halbuki bu dem naziktir. Bu dergahda kibir ve nâz kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1313. "Şimdiye kadar yaptın; halbuki bu an naziktir. Bu dergâhta kibir ve naz kimdir?"

Şimdiye kadar bu nazı ve istiğnayı (nazlanmayı ve kendini beğenmişliği) bana karşı çok yaptın; halbuki bu anda senin nazını dinleyecek baban olan ben, ortada yokum, ancak Hakk'ın emri vardır. Bu sebeple bu an nazik bir andır. Hakk'ın azamet dergâhında kibir ve naz kim oluyor ve onların ne hükmü olur?

"Şimdiye kadar bu nâz ve istiğnâyı bana karşı çok yaptın; halbuki bu anda senin nazını dinleyecek baban olan ben, ortada yokum, ancak Hakk'ın emri vardır. Binâenaleyh bu an nâzik bir andır. Hakk'ın dergâh-ı azametinde kibir ve nâz kim oluyor ve onların ne hükmü olur?"

1314. "O kıdemden "Lem yelid ve lem yûled"dir. Ne babası, ne evlâdı ve ne amcası vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1314. "O öncesizlikten dolayı "Doğurmadı ve doğurulmadı"dır. Ne babası, ne evladı ve ne de amcası vardır."

Yani "Hakk'ın varlığı öncesizdir; onun İhlâs Suresi'nde beyan buyurulan لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ (İhlâs, 112/3) yani "Doğmadı ve doğurmadı" vasıfları da öncesizdir. Babadan, evlattan ve amcadan münezzehtir; bu sebeple O'na karşı nazlanacak bir durumda yaratılmış hiçbir fert yoktur."

Ya'nî "Vücûd-ı Hak kadîmdir; onun sûre-i İhlâs'da beyân buyurulan لم يلد ولم يولد (İhlâs, 112/3) ya'nî "Doğmadı ve doğurmadı" vasıfları da kadîmdir. Babadan ve evlâddan ve amcadan münezzehdir; binâenaleyh O'na karşı nazlanacak bir vaziyetde ferd-i âferîde yoktur."

1315. "Evlâdların nazını nerede çekecek; hattâ babalardan nerede dinleyecek?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1315. "Evlatların nazını nerede çekecek; hatta babalardan nerede dinleyecek?"

"Doğurmamıştır" vasfına sahip olduğu için, evlatları yoktur. Bu sebeple evlatların nazını nerede dinleyecektir; "Doğurulmamıştır" vasfına sahip olduğu için de, babaların öğütlerini ve vasiyetlerini nerede dinleyecektir?

"Lem yelid" vasfını hâiz olduğu cihetle, evlâdları yoktur. Binâenaleyh evlâdların nazını nerede dinleyecektir; "Ve lem yûled" vasfını hâiz olduğu cihetle de, babaların nasâyihi ve vesâyâsını nerede dinliyecektir?"

1316. "Ey ihtiyar, ben doğmuş değilim, az nazlan; ben vâlid değilim, ey delikanlı az naz ile kırıt!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1316. "Ey yaşlı, ben doğmuş değilim, az nazlan; ben baba değilim, ey delikanlı az naz ile kırıt!"

Bu şerefli beyti, Pîr Hazretleri, hilafet (Allah'ın yeryüzündeki temsilciliği) gereği Hak tarafından, İhlâs Sûresi'ni açıklayarak beyan ederler. Yani "Ey yaşlı olan kimse, ben Yüce Allah, bir kimseden doğmuş değilim ki, benim babam olup da, bana karşı nazlansın ve Nûh (a.s.) oğluna hitaben dedi: “Büyümüş ve evlat babası olmuş olan oğlum, kendine gel, inat etme; bugün ilahi emrin yerine getirilmesi günüdür; benim elimde tasarruf yoktur ki, sana merhamet edeyim ve senin nazını çekeyim. Bugün naz günü değildir; çünkü Yüce Allah'ın akrabası ve ortağı yoktur ki, onların nazını çeksin. Bu sebeple nazlanman boştur.”

Bu beyt-i şerîfi cenâb-ı Pîr, bi-hasebi'l-hilâfe Hak tarafından, sûre-i İhlâs'ı tefsîren beyân buyururlar. Ya'nî "Ey ihtiyâr olan kimse, ben Azîmü'ş-Şân, bir kimseden doğmuş değilim ki, benim babam olup da, bana karşı nazlansın ve Nûh (a.s.) oğluna hitâben dedi: “Büyümüş ve evlât babası olmuş olan oğlum, kendine gel, inâd etme; bugün emr-i ilâhînin infâzı günüdür; benim elimde tasarruf yoktur ki, sana merhamet edeyim ve senin nazını çekeyim. Bugün naz günü değildir; zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin akrabâsı ve ortağı yoktur ki, onların nazını çeksin. Binâenaleyh nazlanman boştur.”

1313. Şimdiye kadar yaptın; halbuki bu dem naziktir. Bu dergahda kibir ve nâz kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1313. Şimdiye kadar yaptın; aksine bu an naziktir. Bu dergâhta kibir ve naz kimdir?

Şimdiye kadar bu nazı ve istiğnayı bana karşı çok yaptın; aksine bu anda senin nazını dinleyecek baban olan ben, ortada yokum, ancak Hakk'ın emri vardır. Bu sebeple bu an nazik bir andır. Hakk'ın azamet dergâhında kibir ve naz kim oluyor ve onların ne hükmü olur?

"Şimdiye kadar bu nâz ve istiğnâyı bana karşı çok yaptın; halbuki bu anda senin nazını dinleyecek baban olan ben, ortada yokum, ancak Hakk'ın emri vardır. Binâenaleyh bu an nâzik bir andır. Hakk'ın dergâh-ı azametinde kibir ve nâz kim oluyor ve onların ne hükmü olur?"

1314. O kıdemden "Lem yelid ve lem yûled"dir. Ne babası, ne evlâdı ve ne amcası vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1314. O öncesizlikten dolayı "Doğurmamış ve doğrulmamıştır." Ne babası, ne evladı ve ne amcası vardır.

Yani "Hakk'ın varlığı öncesizdir; onun İhlâs Suresi'nde beyan buyurulan لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ (İhlâs, 112/3) yani "Doğmadı ve doğurmadı" vasıfları da öncesizdir. Babadan, evlattan ve amcadan münezzehtir; bu sebeple O'na karşı nazlanacak bir durumda yaratılmış hiçbir fert yoktur."

Ya'nî "Vücûd-ı Hak kadîmdir; onun sûre-i İhlâs'da beyân buyurulan لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ (İhlâs, 112/3) ya'nî "Doğmadı ve doğurmadı" vasıfları da kadîmdir. Babadan ve evlâddan ve amcadan münezzehdir; binâenaleyh O'na karşı nazlanacak bir vaziyetde ferd-i âferîde yoktur."

1315. Evlâdların nazını nerede çekecek; hattâ babalardan nerede dinleyecek?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1315. Evlatların nazını nerede çekecek; hatta babalardan nerede dinleyecek?

"Doğurmamıştır" vasfını taşıdığı için, evlatları yoktur. Bu sebeple evlatların nazını nerede dinleyecektir; "Doğurulmamıştır" vasfını taşıdığı için de, babaların öğütlerini ve vasiyetlerini nerede dinleyecektir?

"Lem yelid" vasfını hâiz olduğu cihetle, evlâdları yoktur. Binâenaleyh evlâdların nazını nerede dinleyecektir; "Ve lem yûled" vasfını hâiz olduğu cihetle de, babaların nasâyihi ve vesâyâsını nerede dinliyecektir?"

1316. Ey ihtiyar, ben doğmuş değilim, az nazlan; ben vâlid değilim, ey delikanlı az naz ile kırıt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1316. Ey ihtiyar, ben doğmuş değilim, az nazlan; ben vâlid değilim, ey delikanlı az naz ile kırıt!

Bu şerefli beyti, Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), hilafet (manevî temsil) itibarıyla Hak tarafından, İhlâs Sûresi'ni tefsir ederek beyan buyururlar. Yani "Ey ihtiyar olan kimse, ben Azîmü'ş-Şân (şan ve şerefi yüce olan Allah), bir kimseden doğmuş değilim ki, benim babam olup da, bana karşı nazlansın ve ben de senin nazını çekeyim; ve ey genç, ben kimseyi doğurmadım ve benim sulbümden (belimden) bir kimse doğmadı ki, ben baba olayım da, sen de benim karşımda nazlanıp kırıtasın; ve ben de senin bu naz ile kırıtmana karşı tahammül edeyim." "Gürâzîden" (Farsça bir kelime) çeşitli anlamlara gelir; burada naz ile salınmak ve kırıtmak anlamındadır.

Bu beyt-i şerîfi cenâb-ı Pîr, bi-hasebi'l-hilâfe Hak tarafından, sûre-i İhlâs'ı tefsîren beyân buyururlar. Ya'nî "Ey ihtiyâr olan kimse, ben Azîmü'ş-Şân, bir kimseden doğmuş değilim ki, benim babam olup da, bana karşı nazlansın ve ben de senin nazını çekeyim; ve ey civân, ben kimseyi doğurmadım ve benim sulbümden bir kimse doğmadı ki, ben baba olayım da, sen de benim karşımda nazlanıp kırıtasın; ve ben de senin bu nâz ile kırıtmana karşı tahammül edeyim." "Gürâzîden" müteaddid ma'nâya gelir; burada nâz ile hırâmân olmak ve kırıtmak ma'nâsınadır.

1317. "Ben koca değilim, ben şehvete mensûb değilim; ey hanım, burada nazı bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1317. "Ben koca değilim, ben şehvete mensup değilim; ey hanım, burada nazı bırak!"

Bu da, Hazret-i Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) dilinden Hakk'ın hitabıdır. Yani "Benim eşim yoktur ve ben beşeriyetin sahip olduğu sıfatlardan münezzehim. Ey beşerin dişi cinsi, bana karşı nazı terk et; benim huzurumda erkeklere ve kadınlara lazım olan şey naz değil, ancak niyazdır ve tezellüldür (alçak gönüllülüktür)."

Bu da, lisân-ı hazret-i Pîr'den hitâb-ı Hak'dır. Ya'nî "Benim zevcem yoktur ve ben beşeriyetin muttasıf olduğu sıfatlardan münezzehim. Ey beşerin dişi olan cinsi, bana karşı nâzı terk et; benim huzûrumda erkeklere ve kadınlara lâzım olan şey nâz değil, ancak niyazdır ve tezellüldür."

1318. "Huzû' ve kulluk ve aczin gayri, bu hazretde hiç i'tibar tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. "Bu makamda, huşu, kulluk ve acizlikten başka hiçbir şey itibar görmez."

"Sözün özü, ilâhlık dergâhında muteber olan şey, ancak huşu, kulluk, acizlik, zillet, miskinlik ve niyazdır."

"Velhâsıl dergâh-ı ulûhiyette mu'teber olan şey, ancak huzû' ve kulluk ve acz ve zillet ve meskenet ve niyazdır."

1319. Dedi: "Baba, senelerce bunu söylemişsin; tekrar söylüyorsun. Cehl ile şaşkın mısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1319. Dedi: "Baba, senelerce bunu söylemişsin; tekrar söylüyorsun. Cehalet ile şaşkın mısın?"

Ken'ân, Nûh (a.s.)'a dedi: "Baba, senelerden beri sen bana bu nasihatleri edip durursun; benim de hiç kulağıma girdiği yoktur. Şimdi tekrar söylüyorsun, cehalet sebebiyle şaşkın mı oldun, bunadın mı?"

Ken'ân, Nûh (a.s.) a dedi: "Baba, senelerden beri sen bana bu nasîhatleri edip durursun; benim de hiç kulağıma girdiği yoktur. Şimdi tekrar söylüyorsun, cehil sebebi ile şaşkın mı oldun, bunadın mı?"

1320. "Her bir kimseye bunlardan ne kadar söylemişsin; hatta birçok soğuk ce-[1325] vaplar işittin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1320. "Her bir kimseye bunlardan ne kadar söylemişsin; hatta birçok soğuk ce-[1325] vaplar işittin."

Bu nasihatları sen başkalarına da söyledin ve birçok soğuk cevaplar aldın; hiçbir kimsenin kulağına girmedi.

"Bu nasihatları sen başkalarına da söyledin ve birçok soğuk cevaplar aldın; hiçbir kimsenin kulağına girmedi."

1321. "Bu senin soğuk nefesin kulağıma gitmedi; hususiyle şimdi ki, akıl ve büyük oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1321. "Bu senin soğuk nefesin kulağıma gitmedi; özellikle şimdi ki, akıllandım ve büyüdüm."

Ben de senin nazını çekeyim; ve ey genç, ben kimseyi doğurmadım ve benim soyumdan bir kimse doğmadı ki, ben baba olayım da, sen de benim karşımda nazlanıp salınasın; ve ben de senin bu naz ile salınmana karşı tahammül edeyim." "Gürâzîden" birden çok anlama gelir; burada naz ile salınmak ve kırıtmak anlamındadır.

ben de senin nazını çekeyim; ve ey civân, ben kimseyi doğurmadım ve benim sulbümden bir kimse doğmadı ki, ben baba olayım da, sen de benim karşımda nazlanıp kırıtasın; ve ben de senin bu nâz ile kırıtmana karşı tahammül edeyim." "Gürâzîden" müteaddid ma'nâya gelir; burada nâz ile hırâmân olmak ve kırıtmak ma'nâsınadır.

1317. "Ben koca değilim, ben şehvete mensûb değilim; ey hanım, burada nazı bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1317. "Ben koca değilim, ben şehvete mensup değilim; ey hanım, burada nazı bırak!"

Bu da, Hazret-i Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) dilinden Hakk'ın hitabıdır. Yani "Benim eşim yoktur ve ben beşeriyetin sahip olduğu sıfatlardan münezzehim. Ey beşerin dişi cinsi, bana karşı nazı terk et; benim huzurumda erkeklere ve kadınlara lazım olan şey naz değil, ancak niyazdır ve tezellüldür (alçak gönüllülüktür)."

Bu da, lisân-ı hazret-i Pîr'den hitâb-ı Hak'dır. Ya'nî "Benim zevcem yoktur ve ben beşeriyetin muttasıf olduğu sıfatlardan münezzehim. Ey beşerin dişi olan cinsi, bana karşı nâzı terk et; benim huzûrumda erkeklere ve kadınlara lâzım olan şey nâz değil, ancak niyazdır ve tezellüldür."

1318. "Huzû' ve kulluk ve aczin gayri, bu hazretde hiç i'tibar tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. "Bu makamda, huşu, kulluk ve acizlikten başka hiçbir şey itibar görmez."

"Sözün özü, ilâhlık dergâhında muteber olan şey, ancak huşu, kulluk, acizlik, zillet, miskinlik ve niyazdır."

"Velhâsıl dergâh-ı ulûhiyette mu'teber olan şey, ancak huzû' ve kulluk ve acz ve zillet ve meskenet ve niyazdır."

1319. Dedi: "Baba, senelerce bunu söylemişsin; tekrar söylüyorsun. Cehl ile şaşkın mısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1319. Dedi: "Baba, senelerce bunu söylemişsin; tekrar söylüyorsun. Cehalet ile şaşkın mısın?"

Ken'ân, Nûh (a.s.)'a dedi: "Baba, senelerden beri sen bana bu nasihatleri edip durursun; benim de hiç kulağıma girdiği yoktur. Şimdi tekrar söylüyorsun, cehalet sebebiyle şaşkın mı oldun, bunadın mı?"

Ken'ân, Nûh (a.s.) a dedi: "Baba, senelerden beri sen bana bu nasîhatleri edip durursun; benim de hiç kulağıma girdiği yoktur. Şimdi tekrar söylüyorsun, cehil sebebi ile şaşkın mı oldun, bunadın mı?"

1320. "Her bir kimseye bunlardan ne kadar söylemişsin; hatta birçok soğuk cevaplar işittin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1320. "Her bir kimseye bunlardan ne kadar söylemişsin; hatta birçok soğuk cevaplar işittin."

Bu nasihatları sen başkalarına da söyledin ve birçok soğuk cevaplar aldın; hiçbir kimsenin kulağına girmedi.

"Bu nasihatları sen başkalarına da söyledin ve birçok soğuk cevaplar aldın; hiçbir kimsenin kulağına girmedi."

1321. "Bu senin soğuk nefesin kulağıma gitmedi; hususiyle şimdi ki, akıl ve büyük oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1321. "Bu senin soğuk nefesin kulağıma gitmedi; özellikle şimdi ki, akıl ve büyük oldum."

1322. Baba dedi: "Eğer sen bir kere baba nasihatini dinlesen, ne ziyan tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1322. Baba dedi: "Eğer sen bir kere babanın nasihatini dinlesen, ne zarar gelir?"

1323. O böyle latîf nasihat söylerdi; o da böyle def'-i anîf söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1323. O böyle latif nasihat söylerdi; o da böyle şiddetli reddediş söylerdi.

Nuh (a.s.) oğlu Kenan'a nasihatlerini böyle latif sözlerle, yumuşak ve halimane bir şekilde söylerdi; o oğlu Kenan ise, o nasihatleri reddetmek ve defetmek için böyle şiddetli ve sert söylerdi. Çünkü müminler halim, nefis ehli olan kafirler ise kaba olurlar. "Anif" dürüst ve sert anlamınadır. İnsân-ı kâmilin, nefis ehli olan kimselere ettikleri nasihatler dahi böylece halimane olur.

Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasihatlerini böyle latîf kelâmlar ile yumuşak ve halîmâne bir sûretde söylerdi; o oğlu Ken'ân ise, o nasihatleri red ve def' için böyle şiddetli ve sert söylerdi. Zîrâ mü'minler halîm ve ehl-i nefis olan kâfirler galîz olurlar. "Anîf" dürüst ve sert ma'nâsınadır. İnsân-ı kâmilin, ehl-i nefis olan kimselere ettikleri nasîhatler dahi böylece halîmâne olur.

1324. Ne babası Ken'ân'ın nasihatinden tok oldu; ne de bir dem o müdbirin kulağına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. Ne babası Ken'ân'ın nasihatinden doydu; ne de bir an o bedbahtın kulağına gitti.

"İdbîr", "idbar" masdarının Farsça kuralına göre imâle edilmiş şeklidir; ve "idbâr" burada mef'ûl (edilgen) anlamında olarak bedbaht ve kovulmuş demektir. Yani "Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasihat etmekten bıkmadığı gibi, saadet kapısından kovulmuş olan Ken'ân'ın kulağına da, bu nasihatlerin bir kelimesi bile girmedi."

"İdbîr" "idbar" masdarının kāide-i Fürs üzere imâle olunmuşudur; ve “idbâr" burada mef'ûl ma'nâsında olarak bedbaht ve kovulmuş demektir. Ya'nî "Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasîhat etmekten bıkmadığı gibi, bâb-ı saâdetden kovulmuş olan Ken'ân'ın kulağına da, bu nasâyihin bir kelimesi bile girmedi."

1325. Bu söylemek esnasında idiler ve şedîd dalga Ken'ân'ın başı üzerine vurdu ve parça parça oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1325. Bu söyleme esnasında idiler ve şiddetli dalga Kenan'ın başı üzerine vurdu ve parça parça oldu.

1326. Nûh dedi: "Ey Sabur olan padişah; benim eşeğim öldü ve senin seylin yükü götürdü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1326. Nûh dedi: "Ey Sabır sahibi padişah; benim eşeğim öldü ve senin selin yükü götürdü."

"Bürd-bâr" (sabırlı, tahammüllü) cefa çeken ve yük taşıyan anlamındadır. Burada sabırlı ve yumuşak huylu anlamı kastedilir. "Har mürden ve bâr bürden-i seyl" (eşeğin ölmesi ve selin yükü götürmesi) Farsların kinayelerinden olup, acizlik ve çaresizlik anlamındadır. Yani Nûh (a.s.) bu durumu görünce münacata (Allah'a yakarışa) başlayıp şöyle dedi: "Ey sabırlı ve yumuşak huylu, celâl sahibi padişah, ben acizlik ve çaresizlik içinde kaldım."

"Bürd-bâr" cefa-keş ve yük çekici ma'nâsınadır. Burada sabûr ve halîm ma'nâsı murâd buyurulur. "Har mürden ve bâr bürden-i seyl" kinâyât-ı Acem'den olup, acz ve ıztırâr ma'nâsınadır. Ya'nî "Nûh (a.s.) bu hâli görünce münâcâta başlayıp buyurdu ki: "Ey Sabûr ve Halîm olan pâdişâh-ı zü'l-celâl, ben acz ve ıztırâr içinde kaldım."

1327. "Sen bana, senin ehlin tufandan necât bulur, diye def'alarca va'd ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1327. "Sen bana, senin ehlin tufandan kurtulur, diye defalarca söz verdin!"

1322. Baba dedi: "Eğer sen bir kere baba nasihatini dinlesen, ne ziyan tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1322. Baba dedi: "Eğer sen bir kere babanın nasihatini dinlesen, ne zarar gelir?"

1323. O böyle latîf nasihat söylerdi; o da böyle def'-i anîf söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1323. O böyle latif nasihat söylerdi; o da böyle şiddetli reddediş söylerdi.

Nuh (a.s.) oğlu Kenan'a nasihatlerini böyle latif sözlerle, yumuşak ve halimane bir şekilde söylerdi; o oğlu Kenan ise, o nasihatleri reddetmek ve defetmek için böyle şiddetli ve sert söylerdi. Çünkü müminler halim, nefis ehli olan kafirler ise kaba olurlar. "Anif" dürüst ve sert anlamınadır. İnsân-ı kâmilin, nefis ehli olan kimselere ettikleri nasihatler dahi böylece halimane olur.

Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasihatlerini böyle latîf kelâmlar ile yumuşak ve halîmâne bir sûretde söylerdi; o oğlu Ken'ân ise, o nasihatleri red ve def' için böyle şiddetli ve sert söylerdi. Zîrâ mü'minler halîm ve ehl-i nefis olan kâfirler galîz olurlar. "Anîf" dürüst ve sert ma'nâsınadır. İnsân-ı kâmilin, ehl-i nefis olan kimselere ettikleri nasîhatler dahi böylece halîmâne olur.

1324. Ne babası Ken'ân'ın nasihatinden tok oldu; ne de bir dem o müdbirin kulağına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. Ne babası Ken'ân'ın nasihatinden doydu; ne de bir an o kovulmuşun kulağına gitti.

"İdbîr", "idbar" (kovulma, yüz çevirme) mastarının Farsça kuralına göre imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir; ve "idbâr" burada mef'ûl (edilgen) anlamında olarak bedbaht ve kovulmuş demektir. Yani "Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasihat etmekten bıkmadığı gibi, saadet kapısından kovulmuş olan Ken'ân'ın kulağına da, bu nasihatlerin bir kelimesi bile girmedi."

“İdbîr” “idbar” masdarının kāide-i Fürs üzere imâle olunmuşudur; ve “idbâr” burada mef'ûl ma'nâsında olarak bedbaht ve kovulmuş demektir. Ya'nî “Nûh (a.s.) oğlu Ken'ân'a nasîhat etmekten bıkmadığı gibi, bâb-ı saâdetden kovulmuş olan Ken'ân'ın kulağına da, bu nasâyihin bir kelimesi bile girmedi.”

1325. Bu söylemek esnasında idiler ve şedîd dalga Ken'ân'ın başı üzerine vurdu ve parça parça oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1325. Bu söyleme esnasında idiler ve şiddetli dalga Kenan'ın başı üzerine vurdu ve parça parça oldu.

1326. Nûh dedi: "Ey Sabur olan padişah; benim eşeğim öldü ve senin seylin yükü götürdü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1326. Nuh dedi: "Ey Sabır sahibi padişah; benim eşeğim öldü ve senin selin yükü götürdü."

"Bürd-bâr" cefaya katlanan ve yük çeken anlamındadır. Burada sabırlı ve yumuşak huylu anlamı kastedilir. "Har mürden ve bâr bürden-i seyl" (eşeğin ölmesi ve selin yükü götürmesi) Farsça kinayelerden olup, acizlik ve çaresizlik anlamındadır. Yani "Nuh (a.s.) bu durumu görünce münacata başlayıp şöyle dedi: "Ey Sabırlı ve Yumuşak Huylu, celâl sahibi padişah, ben acizlik ve çaresizlik içinde kaldım."

“Bürd-bâr” cefa-keş ve yük çekici ma'nâsınadır. Burada sabûr ve halîm ma'nâsı murâd buyurulur. "Har mürden ve bâr bürden-i seyl" kinâyât-ı Acem'den olup, acz ve ıztırâr ma'nâsınadır. Ya'nî "Nûh (a.s.) bu hâli görünce münâcâta başlayıp buyurdu ki: "Ey Sabûr ve Halîm olan pâdişâh-ı zü'l-celâl, ben acz ve ıztırâr içinde kaldım."

1327. "Sen bana, senin ehlin tufandan necât bulur, diye def'alarca va'd ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1327. "Sen bana, senin ehlin tufandan kurtulur, diye defalarca söz verdin!"

1328. "Ben sade-dil, senin ümîdin üzerine gönül koydum; imdi seyl, benden kilimi niçin kaptı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1328. "Ben saf gönüllü, senin ümidine gönül bağladım; şimdi sel, benden kilimi niçin kaptı?"

"Ben saf gönüllü, senin vaadinin ümidine gönül bağlamıştım; ey fiilleri hikmete dayanan yüce padişah, senin kahrının seli bu vaade aykırı olarak niçin benim oğlumu helak etti?" "Kilim" kelimesi, oğuldan kinayedir. Bu şerefli beyitte Hûd Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَ نادی نُوحٍ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَ إِنَّ وَعْدَكَ الحَقِّ وَ أَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ (Hûd, 11/45) Yani "Ve Nuh Rabbine seslenip dedi ki: 'Şüphesiz benim oğlum ailemdendir. Halbuki senin vaadin haktır ve sen hükmedenlerin en hikmetlisisin.'"

"Ben sâde-dil, senin va'dinin ümîdi üzerine gönül bağladım idi; ey ef'âli hikmete müstenid olan pâdişâh-ı zü'l-celâl, senin kahrının seli bu va'd hilâfında niçin benim oğlumu helâk etti?" "Kilîm" lafzı, oğuldan kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hûd'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَ نادی نُوحٍ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَ إِنَّ وَعْدَكَ الحَقِّ وَ أَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ (Hûd, 11/45) Ya'nî "Ve Nûh Rabb'ine nidâ edip, dedi ki: "Muhakkak benim oğlum benim ehlimdendir. Halbuki senin va'din Hak'dır ve sen hâkimlerin ahkemisin."

1329. Dedi: "O senin ehlinden ve kavminden olmadı; görmedin mi? Sen beyazsın o mâvi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1329. Dedi: "O senin ehlinden ve kavminden olmadı; görmedin mi? Sen beyazsın o mâvi!"

Yüce Allah, Nûh (a.s.)'ın sırrına hitaben buyurdu: "O helak olan Ken'ân, hakikat ve bâtın yönünden senin ehlinden ve kavminden değildir; sen kalp gözüyle onun hakikatine bakıp görmedin mi ki, sen peygamberlik ve iman nuruyla beyazsın; ve o Ken'ân ise, küfür ve isyan karanlığıyla bulanık ve mavidir. Çünkü ehlinden ve yakınlarından olmak için çamur yakınlığı (soy bağı) yeterli değildir, din yakınlığı gereklidir ve hakikatlerin ve bâtınların uyumu icap eder."

Hak Teâlâ hazretleri Nûh (a.s.)ın sırrına hitâben buyurdu: "O helâk olan Ken'ân hakikat ve bâtın cihetinden senin ehlinden ve kavminden değildir; sen kalb gözüyle onun hakîkatine nazar edip görmedin mi ki, sen nûr-ı nübüvvet ve îmân ile beyazsın; ve o Ken'ân ise, küfür ve tuğyân zulmetiyle bulanık ve mâvidir. zîrâ ehl ve taallukātdan olmak için karâbet-i tıyniyye kâfi değildir, karâbet-i dîniyye lâzımdır ve hakîkatlerin ve bâtınların tevâfuku îcâb eder."

1330. Vaktaki dişine kurt düştü, diş değildir; ey üstâd onu kopar! [1335]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1330. Vaktaki dişine kurt düştü, diş değildir; ey üstâd onu kopar! [1335]

Dişinin dibine kurt düşüp çürüdüğü zaman, artık o senin ağzında, sana hizmet edebilecek bir diş değildir; onun ilacı, çıkarılmasıdır; ey usta onu kopar; çünkü onun her türlü tedavisi rahatsız edici ve geçici bir süre içindir.

Dişinin dibine kurt düşüp çürüdüğü vakit, artık o senin ağzında, sana hizmet edebilecek bir diş değildir; onun ilacı, ihracıdır; ey üstâd onu kopar; zîrâ onun her türlü tedâvîsi müz'ic ve müddet-i muvakkate içindir.

1331. Tâ ki bâkî ten ondan zayıf olmasın; gerçi senin, ânın idi, ondan bîzâr ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1331. Ta ki kalan beden ondan zayıf olmasın; gerçi senin, onun idi, ondan bık!

O çürüyen diş her ne kadar senin anın ve letafetin ise de, kalan dişlerin ve onun çürüklüğünden meydana gelen mikroplar yüzünden miden ve diğer organların zayıf olmaması için, o dişten bık!

O çürüyen diş her ne kadar senin ânın ve letâfetin ise de, bâkî dişlerin ve onun çürüklüğünden hâsıl olan mikroplar yüzünden mi'den ve sair a'zân zayıf olmamak için, o dişten bîzâr ol!

1328. "Ben sade-dil, senin ümîdin üzerine gönül koydum; imdi seyl, benden kilimi niçin kaptı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1328. "Ben saf gönüllü, senin ümidin üzerine gönül koydum; şimdi sel, benden kilimi niçin kaptı?"

"Ben saf gönüllü, senin vaadinin ümidi üzerine gönül bağlamıştım; ey fiilleri hikmete dayanan yüce padişah, senin kahrının seli bu vaade aykırı olarak niçin benim oğlumu helak etti?" "Kilim" kelimesi, oğuldan kinayedir. Bu şerefli beyitte Hûd suresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَ نَادَى نُوحٍ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَ إِنَّ وَعْدَكَ الْحَقِّ وَ أَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاکِمِينَ (Hûd, 11/45) Yani "Ve Nuh Rabb'ine seslenip dedi ki: 'Şüphesiz benim oğlum benim ailemdendir. Halbuki senin vaadin haktır ve sen hükmedenlerin en adilisin.'"

"Ben sâde-dil, senin va'dinin ümîdi üzerine gönül bağladım idi; ey ef'âli hikmete müstenid olan pâdişâh-ı zü'l-celâl, senin kahrının seli bu va'd hilâfında niçin benim oğlumu helâk etti?" "Kilîm" lafzı, oğuldan kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hûd'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَ نَادَى نُوحٍ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَ إِنَّ وَعْدَكَ الْحَقِّ وَ أَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاکِمِينَ (Hûd, 11/45) Ya'nî "Ve Nûh Rabb'ine nidâ edip, dedi ki: "Muhakkak benim oğlum benim ehlimdendir. Halbuki senin va'din Hak'dır ve sen hâkimlerin ahkemisin."

1329. Dedi: "O senin ehlinden ve kavminden olmadı; görmedin mi? Sen beyazsın o mâvi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1329. Dedi: "O senin ehlinden ve kavminden olmadı; görmedin mi? Sen beyazsın o mâvi!"

Yüce Allah, Nûh (a.s.)'ın sırrına hitaben buyurdu: "O helak olan Ken'ân, hakikat ve bâtın yönünden senin ehlinden ve kavminden değildir; sen kalp gözüyle onun hakikatine bakıp görmedin mi ki, sen peygamberlik ve iman nuruyla beyazsın; ve o Ken'ân ise, küfür ve isyan karanlığıyla bulanık ve mavidir. Çünkü ehlinden ve yakınlarından olmak için çamur yakınlığı (soy bağı) yeterli değildir, din yakınlığı gereklidir ve hakikatlerin ve bâtınların uyumu icap eder."

Hak Teâlâ hazretleri Nûh (a.s.)ın sırrına hitâben buyurdu: "O helâk olan Ken'ân hakikat ve bâtın cihetinden senin ehlinden ve kavminden değildir; sen kalb gözüyle onun hakîkatine nazar edip görmedin mi ki, sen nûr-ı nübüvvet ve îmân ile beyazsın; ve o Ken'ân ise, küfür ve tuğyân zulmetiyle bulanık ve mâvidir. zîrâ ehl ve taallukātdan olmak için karâbet-i tıyniyye kâfi değildir, karâbet-i dîniyye lâzımdır ve hakîkatlerin ve bâtınların tevâfuku îcâb eder."

1330. Vaktaki dişine kurt düştü, diş değildir; ey üstâd onu kopar! [1335]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1330. Vaktaki dişine kurt düştü, diş değildir; ey üstâd onu kopar! [1335]

Dişinin dibine kurt düşüp çürüdüğü zaman, artık o senin ağzında, sana hizmet edebilecek bir diş değildir; onun ilacı, çıkarılmasıdır; ey usta onu kopar; çünkü onun her türlü tedavisi rahatsız edici ve geçici bir süre içindir.

Dişinin dibine kurt düşüp çürüdüğü vakit, artık o senin ağzında, sana hizmet edebilecek bir diş değildir; onun ilacı, ihracıdır; ey üstâd onu kopar; zîrâ onun her türlü tedâvîsi müz'ic ve müddet-i muvakkate içindir.

1331. Tâ ki bâkî ten ondan zayıf olmasın; gerçi senin, ânın idi, ondan bîzâr ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1331. Ta ki kalan beden ondan zayıf olmasın; gerçi senin, onun idi, ondan bık!

O çürüyen diş her ne kadar senin anın ve letafetin ise de, kalan dişlerin ve onun çürüklüğünden meydana gelen mikroplar yüzünden miden ve diğer organların zayıf olmaması için, o dişten bık!

O çürüyen diş her ne kadar senin ânın ve letâfetin ise de, bâkî dişlerin ve onun çürüklüğünden hâsıl olan mikroplar yüzünden mi'den ve sair a'zân zayıf olmamak için, o dişten bîzâr ol!

1332. Dedi: "Senin zâtının gayrinden bîzârım; senin matın olan o kimse gayr olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1332. Dedi: "Senin zâtının dışındakinden bıkmış durumdayım; seninle birlikte olan o kimse yabancı olmaz."

Nûh (a.s.) dedi: "Senin zâtının dışı olan oluş mertebelerinden (varoluşun farklı seviyeleri) ve arızî sûretlerden (geçici biçimlerden) bıkmış durumdayım; ancak bu oluş sûretleri içinde senin zâtî tecellînin (Allah'ın özünün görünümü) yok oluşu ve nefsânî sıfatları senin sıfatının mağlûbu olan kimse, senin yabancın olmaz. Nasıl ki ateşte kızan ve kıpkırmızı olan demir, o hâli içinde ateşin yabancısı değildir."

Nûh (a.s.) dedi: "Senin zâtının gayri olan merâtib-i kevniyyeden ve suver-i ârızıyyeden bîzârım; ancak bu suver-i kevniyye içinde senin tecellî-i zâtînin mahvı ve sıfât-ı nefsâniyyesi senin sıfatının mağlûbu olan kimse, senin gayrin olmaz. Nitekim ateşte kızan ve kıpkırmızı olan demir, o hâli içinde ateşin gayri değildir."

1333. "Sen bilirsin ki, ben seninle nasılım? Yağmurun çemen ile olmasından yirmi kadar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1333. "Sen bilirsin ki, ben seninle nasılım? Yağmurun çimen ile olmasından yirmi kadar."

Benim, senin ile tarife sığmayan bir birliğim ve bitişikliğim vardır ki, o bitişiklik, yağmurun çimen ile olan birliğinin ve bitişikliğinin yirmi katıdır. Bu birliğin ve bitişikliğin niteliğini ancak sen bilirsin.

"Benim, senin ile ta'rîfe sığmayan bir ittihad ve ittisâlim vardır ki, o ittisâl, yağmurun çemen ile olan ittihad ve ittisâlinin yirmi mislidir. Bu ittihad ve ittisâlin keyfiyyetini ancak sen bilirsin."

1334. "Senden diri, senden şad olan bir muhtaç, vasıtasız ve bir hâilsiz gıdâ alıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1334. "Senden diri, senden şad olan bir muhtaç, vasıtasız ve bir engelsiz gıda alıcıdır."

Böyle bir birlik ve bitişiklik içinde bulunan bir muhtaç, senden diri ve senden şad olarak, bu oluş ve bozuluş âleminde görünür bir vasıta olmaksızın ve seninle onun arasına görünür bir yiyecek engel olmaksızın gıdasını alıcıdır.

Bu şerefli beyitte "Ben Rabb'imin katında gecelerim, beni yedirir ve içirir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bu husustaki yüce hâllerini bir gazellerinde şu şerefli beyitte beyan buyururlar:

"O kimse ki, tabiat âleminin gecesinde "kābe kavseyn" (iki yay arası kadar veya daha yakın) meyhanesindedir; onun içi nur dolu olan gözü hakiki maşukun cemalini müşahadeden mahmurdur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbî"dir. "Yut'imu ve yüskînî"nin anlamına Peygamberimiz'den nişan (işaret) sadır olmuştur."

"Böyle bir ittihad ve ittisâl içinde bulunan bir muhtâç, senden diri ve senden şâd olarak, bu âlem-i kevnde sûrî vâsıta olmaksızın ve seninle onun arasına sûrî taâm hâil olmaksızın gıdâsını alıcıdır."

Bu beyt-i şerîfde ایت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni it'âm ve iskā eder" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu husustaki hâl-i âlîlerini bir gazellerinde şu beyt-i şerîfde beyân buyururlar:

"O kimse ki, tabiat âleminin gecesinde "kābe kavseyn" meyhanesindedir; onun içi nûr dolu olan gözü ma'şûk-ı hakîkînin müşâhede-i cemâlinden mahmûrdur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbî"dir "Yut'imu ve yüskînî” nin ma'nâsına Peygamberimiz'den nişân sâdır olmuştur."

1332. Dedi: "Senin zâtının gayrinden bîzârım; senin matın olan o kimse gayr olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1332. Dedi: "Senin zâtının dışındakinden bıkmış durumdayım; seninle birlikte olan o kimse yabancı olmaz."

Nûh (a.s.) dedi: "Senin zâtının dışı olan oluş mertebelerinden (varoluşun farklı seviyeleri) ve arızî sûretlerden (geçici biçimlerden) bıkmış durumdayım; ancak bu oluş sûretleri içinde senin zâtî tecellînin (Allah'ın özünün görünümü) yok oluşu ve nefsânî sıfatları senin sıfatının mağlûbu olan kimse, senin yabancın olmaz. Nasıl ki ateşte kızan ve kıpkırmızı olan demir, o hâli içinde ateşin yabancısı değildir."

Nûh (a.s.) dedi: "Senin zâtının gayri olan merâtib-i kevniyyeden ve suver-i ârızıyyeden bîzârım; ancak bu suver-i kevniyye içinde senin tecellî-i zâtînin mahvı ve sıfât-ı nefsâniyyesi senin sıfatının mağlûbu olan kimse, senin gayrin olmaz. Nitekim ateşte kızan ve kıpkırmızı olan demir, o hâli içinde ateşin gayri değildir."

1333. "Sen bilirsin ki, ben seninle nasılım? Yağmurun çemen ile olmasından yirmi kadar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1333. "Sen bilirsin ki, ben seninle nasılım? Yağmurun çimen ile olmasından yirmi kadar."

Benim, senin ile tarife sığmayan bir birliğim ve bitişikliğim vardır ki, o bitişiklik, yağmurun çimen ile olan birliğinin ve bitişikliğinin yirmi katıdır. Bu birliğin ve bitişikliğin niteliğini ancak sen bilirsin.

"Benim, senin ile ta'rîfe sığmayan bir ittihad ve ittisâlim vardır ki, o ittisâl, yağmurun çemen ile olan ittihad ve ittisâlinin yirmi mislidir. Bu ittihad ve ittisâlin keyfiyyetini ancak sen bilirsin."

1334. "Senden diri, senden şad olan bir muhtaç, vasıtasız ve bir hâilsiz gıdâ alıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1334. "Senden diri, senden şad olan bir muhtaç, vasıtasız ve bir engelsiz gıda alıcıdır."

Böyle bir birlik ve bitişiklik içinde bulunan bir muhtaç, senden diri ve senden şad olarak, bu oluş ve bozuluş âleminde (kevn âlemi) görünürde bir vasıta olmaksızın ve seninle onun arasına görünürde bir yiyecek engel olmaksızın gıdasını alıcıdır.

Bu şerefli beyitte, "Ben Rabb'imin katında gecelerim, beni yedirir ve içirir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Nasıl ki, cenâb-ı Pîr efendimiz bu husustaki yüce hâllerini bir gazellerinde şu şerefli beyitte beyan buyururlar:

"O kimse ki, tabiat âleminin gecesinde "kābe kavseyn" (iki yay arası kadar veya daha yakın) meyhanesindedir; onun içi nur dolu olan gözü hakiki maşukun cemalini müşahadeden (seyretmekten) mahmurdur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbî"dir. "Yut'imu ve yüskînî"nin anlamına Peygamberimiz'den nişan (işaret) sâdır olmuştur."

"Böyle bir ittihad ve ittisâl içinde bulunan bir muhtâç, senden diri ve senden şâd olarak, bu âlem-i kevnde sûrî vâsıta olmaksızın ve seninle onun arasına sûrî taâm hâil olmaksızın gıdâsını alıcıdır."

Bu beyt-i şerîfde ایت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni it'âm ve iskā eder" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu husustaki hâl-i âlîlerini bir gazellerinde şu beyt-i şerîfde beyân buyururlar:

"O kimse ki, tabiat âleminin gecesinde "kābe kavseyn" meyhanesindedir; onun içi nûr dolu olan gözü ma'şûk-ı hakîkînin müşâhede-i cemâlinden mahmûrdur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbî"dir "Yut'imu ve yüskînî” nin ma'nâsına Peygamberimiz'den nişân sâdır olmuştur."

1335. "Ey kemâl, muttasıl değil, munfasıl da değil; belki bî-çûn ve bî-çigûne ve bî-i'tilâldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1335. "Ey kemâl, bitişik değil, ayrık da değil; aksine nasılsız ve niceliksiz ve illet kabul etmezdir."

"Bî-çûn" zâtından sual edilip aranması mümkün ve caiz olmayan; ve "Bî-çigûne" zâtının ne türlü bir şey olduğunu anlamak mümkün olmayan demektir. "İ'tilâl" sebep ve illet kabul etmek demektir. "Ey kemâl" ifadesi Hakk'a aittir; çünkü Hakk'ın kemalleri, geçici olan arızî kemaller değildir; aksine kemâl O'nun sıfatıdır ve sıfat mevsûftan asla ayrılmaz. Bu sebeple Hak, kemâlin kendisidir.

Bu şerefli beyit, 1332 numaralı beytin ikinci mısraı olan "غیر نبود آنکه او شد مات تو" sözünün teyididir; çünkü bitişiklik (ittisâl) ve ayrıklık (infisâl) iki şeyin varlığıyla kaimdir; bu sebeple bitişik ve ayrık olmamak, ayniyetin ve gayriyetin reddini gerektirir ve bütün varlık mertebelerinde Hakk'ın zâtî yayılışı nasılsız ve niceliksizdir; ve bir illet ve sebep araya girmeksizin meydana gelmiştir. Ancak insân-ı kâmilin dışındakilerde, her bir mertebenin gerektirdiği sıfatlar, Hakk'ın yüce sıfatlarının hicabı ve perdesi olmuştur. Örneğin noksan insanda cismanî ve nefsanî sıfatların hükümleri hicaptır; onlardan kurtulup saf olmadıkça, ilâhî sıfatlar ortaya çıkmaz.

“Bî-çûn” zâtından suâl olunup aranmak mümkin ve câiz olmayan; ve "Bî-çigûne" zâtının ne türlü bir şey olduğunu anlamak mümkin olmayan. "I'tilâl" sebeb ve illet kabûl etmek demektir. "Ey kemâl" ta'bîri Hakk'a râci'dir; zîrâ Hakk'ın kemâlâtı, zâil olan kemâlât-ı araziyye değildir; belki kemâl O'nun sıfatıdır ve sıfat mevsûfdan aslâ münfek değildir. Binâenaleyh Hak, ayn-i kemâldir.

Bu beyt-i şerîf 1332 numaralı beytin ikinci mısrâ'ı olan غیر نبود آنکه او شد مات تو kelâmının te'yîdidir; zîrâ ittisâl ve infisâl iki şeyin vücûduyla kāimdir; binâenaleyh muttasıl ve munfasıl olmamak ayniyyeti ve gayriyyetin nefyini îcâb eder ve bilcümle merâtib-i vücûdda Hakk'ın sereyân-ı zâtîsi bî-çûn ve bî-çigûnedir; ve bir illet ve sebeb araya girmeksizin vâki' olmuştur. Ancak insân-ı kâmilin gayrinde, her bir mertebenin îcâbı olan sıfât, sıfât-ı celîle-i Hakk'ın hicabı ve perdesi olmuştur. Meselâ insân-ı nâkısda sıfat-ı cismâniyye ve nefsâniyyenin ahkâmı hicâbdır; onlardan kurtulup sâf olmadıkça, sıfât-ı ilâhiyye zâhir olmaz.

1336. "Biz balıklarız ve sen hayat deryasısın; ey sıfatları iyi olan, senin lutfundan diriyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1336. "Biz balıklarız ve sen hayat deryasısın; ey sıfatları iyi olan, senin lutfundan diriyiz."

Biz senin isimlerinin ve sıfatlarının tecelli yerleri olup, senin gerçek varlığının içinde bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) ile balıklar gibi yüzeriz; ve sen hayat deryasısın. Bizim bu izafî varlıklarımız, senin Hayat sıfatından hayat bulur. Ey sıfatları güzel olan yüce Zât, biz ancak sıfat tecellilerinin lutfundan diriyiz.

"Biz senin esmâ ve sıfatının mezâhiri olup, senin vücûd-ı hakîkînin içinde bu izâfi vücûdlar ile balıklar gibi yüzeriz; ve sen hayat deryâsısın. Bizim bu izâfi vücûdlarımız, senin sıfat-ı Hayat'ından hayât bulur. Ey sıfatları güzel olan Zât-ı azîmü'ş-şân, biz ancak tecelliyât-ı sıfatiyyenin lutfundan diriyiz."

1337. "Sen bir fikrin içine sığmazsın; bir illet gibi bir ma'lûle karîn değilsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1337. "Sen bir fikrin içine sığmazsın; bir illet gibi bir ma'lûle yakın değilsin."

Senin zâtının (Allah'ın özü), varlığının mertebelerine (derecelerine) yayılma niteliği, düşünce ile anlaşılabilecek bir şey değildir. Senin zâtını bu mertebelerin oluşumuna bir sebep ve illet (neden) olarak kabul etsek, bu kevnî (oluşsal) mertebelerin ma'lûl (nedene bağlı sonuç) olması gerekir. Hâlbuki illet ile ma'lûl, varlıkta ayrı ayrı birer bağımsızlık sahibidirler; bu sebeple bu kevnî eşyanın (oluşsal varlıkların) varlığında bağımsızlık yoktur ki, sen onların illeti olup, onlar da ma'lûl olsunlar. Böyle olunca, sen bir illet gibi ma'lûle yakın değilsin.

“Senin zâtının, vücudunun merâtibine olan sereyânı keyfiyyeti, tefekkür ile anlaşılır şey değildir. Senin zâtını bu merâtibin tekevvününe bir sebeb ve illet farz etsek, bu merâtib-i kevniyye ma'lûl olmak lâzım gelir. Halbuki illet ile ma'lûl vücûdda ayrı ayrı birer istiklâl sahibidirler; binâenaleyh bu eşyâ-yı kevniyyenin vücudunda istiklâl yoktur ki, sen onların illeti olup, onlar da ma'lûl olsunlar. Böyle olunca, sen bir illet gibi ma'lûle karîn değilsin."

1335. "Ey kemâl, muttasıl değil, munfasıl da değil; belki bî-çûn ve bî-çigûne ve bî-i'tilaldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1335. "Ey kemâl, bitişik değil, ayrı da değil; aksine nasılsız, niceliksiz ve sebepsizdir."

"Bî-çûn" (nasılsız), zâtından soru sorulup aranması mümkün ve caiz olmayan; ve "Bî-çigûne" (niceliksiz), zâtının ne tür bir şey olduğunu anlamak mümkün olmayan demektir. "İ'tilâl" sebep ve illet kabul etmek demektir. "Ey kemâl" ifadesi Hakk'a aittir; çünkü Hakk'ın kemalleri, geçici olan arızî kemaller değildir; aksine kemâl O'nun sıfatıdır ve sıfat mevsûftan asla ayrılmaz. Bu sebeple Hak, kemâlin ta kendisidir.

Bu şerefli beyit, 1332 numaralı beytin ikinci mısraı olan "غیر نبود آنکه او شد مات تو" (Senin matın olan başkası değildi) sözünün teyididir; çünkü bitişiklik ve ayrılık iki şeyin varlığıyla ayakta durur; bu sebeple bitişik ve ayrı olmamak, ayniyetin ve gayriyetin reddini gerektirir ve bütün varlık mertebelerinde Hakk'ın zâtî yayılışı nasılsız ve niceliksizdir; ve bir illet ve sebep araya girmeksizin gerçekleşmiştir. Ancak insân-ı kâmil dışındaki varlıklarda, her bir mertebenin gerektirdiği sıfatlar, Hakk'ın yüce sıfatlarının hicabı ve perdesi olmuştur. Örneğin noksan insanda cismanî ve nefsanî sıfatların hükümleri hicaptır; onlardan kurtulup saf olmadıkça, ilâhî sıfatlar ortaya çıkmaz.

“Bî-çûn” zâtından suâl olunup aranmak mümkin ve câiz olmayan; ve "Bî-çigûne" zâtının ne türlü bir şey olduğunu anlamak mümkin olmayan. "I'tilâl" sebeb ve illet kabûl etmek demektir. "Ey kemâl" ta'bîri Hakk'a râci'dir; zîrâ Hakk'ın kemâlâtı, zâil olan kemâlât-ı araziyye değildir; belki kemâl O'nun sıfatıdır ve sıfat mevsûfdan aslâ münfek değildir. Binâenaleyh Hak, ayn-i kemâldir.

Bu beyt-i şerîf 1332 numaralı beytin ikinci mısrâ'ı olan غیر نبود آنکه او شد مات تو kelâmının te'yîdidir; zîrâ ittisâl ve infisâl iki şeyin vücûduyla kāimdir; binâenaleyh muttasıl ve munfasıl olmamak ayniyyeti ve gayriyyetin nefyini îcâb eder ve bilcümle merâtib-i vücûdda Hakk'ın sereyân-ı zâtîsi bî-çûn ve bî-çigûnedir; ve bir illet ve sebeb araya girmeksizin vâki' olmuştur. Ancak insân-ı kâmilin gayrinde, her bir mertebenin îcâbı olan sıfât, sıfât-ı celîle-i Hakk'ın hicabı ve perdesi olmuştur. Meselâ insân-ı nâkısda sıfat-ı cismâniyye ve nefsâniyyenin ahkâmı hicâbdır; onlardan kurtulup sâf olmadıkça, sıfât-ı ilâhiyye zâhir olmaz.

1336. "Biz balıklarız ve sen hayat deryasısın; ey sıfatları iyi olan, senin lutfundan diriyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1336. "Biz balıklarız ve sen hayat deryasısın; ey sıfatları iyi olan, senin lutfundan diriyiz."

Biz senin isimlerinin ve sıfatlarının tecelli yerleri olup, senin hakiki varlığının içinde bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) ile balıklar gibi yüzeriz; ve sen hayat deryasısın. Bizim bu izafî varlıklarımız, senin Hayat sıfatından hayat bulur. Ey sıfatları güzel olan yüce Zât, biz ancak sıfat tecellilerinin lutfundan diriyiz.

“Biz senin esmâ ve sıfatının mezâhiri olup, senin vücûd-ı hakîkînin içinde bu izâfi vücûdlar ile balıklar gibi yüzeriz; ve sen hayat deryâsısın. Bizim bu izâfi vücûdlarımız, senin sıfat-ı Hayat'ından hayât bulur. Ey sıfatları güzel olan Zât-ı azîmü'ş-şân, biz ancak tecelliyât-ı sıfatiyyenin lutfundan diriyiz.”

1337. "Sen bir fikrin içine sığmazsın; bir illet gibi bir ma'lûle karîn değilsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1337. "Sen bir fikrin içine sığmazsın; bir illet gibi bir ma'lûle yakın değilsin."

Senin zâtının (Allah'ın özü), varlığının mertebelerine (derecelerine) yayılma niteliği, düşünce ile anlaşılabilecek bir şey değildir. Senin zâtını bu mertebelerin oluşumuna bir sebep ve illet (neden) olarak kabul etsek, bu kevnî (oluşsal) mertebelerin ma'lûl (sonuç) olması gerekir. Halbuki illet ile ma'lûl, varlıkta ayrı ayrı birer bağımsızlık sahibidirler; bu sebeple bu kevnî eşyanın (oluşsal varlıkların) varlığında bağımsızlık yoktur ki, sen onların illeti olup, onlar da ma'lûl olsunlar. Böyle olunca, sen bir illet gibi ma'lûle yakın değilsin.

“Senin zâtının, vücudunun merâtibine olan sereyânı keyfiyyeti, tefekkür ile anlaşılır şey değildir. Senin zâtını bu merâtibin tekevvününe bir sebeb ve illet farz etsek, bu merâtib-i kevniyye ma'lûl olmak lâzım gelir. Halbuki illet ile ma'lûl vücûdda ayrı ayrı birer istiklâl sahibidirler; binâenaleyh bu eşyâ-yı kevniyyenin vücudunda istiklâl yoktur ki, sen onların illeti olup, onlar da ma'lûl olsunlar. Böyle olunca, sen bir illet gibi ma'lûle karîn değilsin.”

1338. Bu tufandan evvel ve bundan sonra Sen bana macerada muhatab olmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1338. Bu tufandan önce ve bundan sonra Sen bana macerada muhatap olmuşsun.

Nuh (a.s.) münacatında (Allah'a yakarışında) şöyle buyurur: "Ey Rabbim, bu tufandan önce ve sonra, bu izafî varlık âleminde cereyan eden isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerinde (ortaya çıkışlarında), bana muhatap olan ancak Sensin. Ben hitabımı Sana ettim ve Senden dinledim."

Nûh (a.s.) münâcâtında buyurur ki: "Yâ Rab, bu tûfandan evvel ve sonra, bu vücûd-ı izâfî âleminde cârî olan tecelliyât-ı esmâiyyen ve sıfatiyyende, bana muhâtab olan ancak sensin. Ben hitâbımı sana ettim ve senden dinledim."

1339. Ey yeni söz ve eski ân bahş edici; sözü onlara değil, sana söyledim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1339. Ey yeni söz ve eski an bağışlayıcı; sözü onlara değil, sana söyledim.

İzafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âlemi, Hakk'ın isim ve sıfat tecellilerinin (ortaya çıkışlarının) aynasıdır. Kelâm (söz), Hakk'ın bir sıfatı olduğundan öncesizdir ve eskidir; fakat insan fertleri sürekli yeni bir yaratılışla yenilendiğinden, onlardan ortaya çıkan sözler yenidir. Bu sebeple "yeni sözden" kastedilen bunlardır ve "eski an" ifadesinden kastedilen, Hakk'ın Kelâm sıfatıdır. Yani "Ey Rabbim, benim sözüm, sabun köpüğü mesabesinde olan cismanî varlıklarla değil, seninledir." Bu hâl, insân-ı kâmilde (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ittihad (birlik) makamının gereğidir.

Vücûd-ı izâfî âlemi, Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatiyyesinin meclâsıdır. Kelâm, sıfat-ı Hak olduğundan kadîmdir ve eskidir; fakat efrâd-ı benî beşer halk-ı cedîd ile dâimâ teceddüd ettiğinden, onlardan zâhir olan kelâmlar yenidir. Binâenaleyh "yeni sözden" murâd bunlardır ve "eski ân" ta'bîrinden murâd, Hakk'ın sıfat-ı Kelâm'ıdır. Ya'nî "Yâ Rab, benim kelâmım, sabun köpüğü mesâbesinde olan cismânîler ile değil, seninledir." Bu hâl insân-ı kâmilde, makām-ı ittihâdın îcâbıdır.

1340. Değil mi ki âşık gece gündüz gâh atlâle ve gâh dimene söz söyler. [1345]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1340. Âşık gece gündüz bazen harabelere, bazen de mezbelelere söz söylemez mi? [1345]

"Atlâl" ev nişaneleri, bina harabeleri ve bedenler anlamındadır. Müntehabü'l-Lügāt'a göre "Dimen", "dimene"nin çoğuludur. "Dimene" ev kalıntıları ve mezbele anlamındadır. Ve hadis-i şerifte "Mezbelede biten yeşillikten sakının!" buyrulmuştur. Buradaki murat, görünüşte güzel, ahlaken ve batınen kötü olan kadınlardır. Yani, "Suret âşıkları sözlerinde ve şiirlerinde bazen harabelere, bazen de ahlaken ve batınen kötü olan kadınlara hitap ederler." Nasıl ki bunu, bu gibi kimselerin şiirlerinde görmüyor muyuz?

"Atlâl" ev nişâneleri ve binâ harâbeleri ve bedenler ma'nâsınadır. Müntehabü'l-Lügāt "Dimen" "dimene"nin cem'idir. "Dimene" âsâr-ı hâne ve mezbele ma'nâsınadır. Ve hadîs-i şerîfde اياكم و خضراء الد من ya'ni "Mezbelede biten yeşillikten sakının!" buyurulmuştur. Murâd zâhiren hasnâ ve ahlâken ve bâtınen habîs olan kadınlardır. Ya'nî, "Sûret âşıkları sözlerinde ve şiirlerinde gâh harâbelere ve gâh ahlâken ve bâtınen habîs olan kadınlara hitâb ederler." Nitekim bunu, bu gibi kimselerin şürlerinde görmüyor muyuz?

1341. Zahiren yüzünü atlale çevirmiş, o bu medhi kime etmiş kime?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1341. Görünen o ki yüzünü harabeye çevirmiş, o bu övgüyü kime etmiş, kime?

O âşık sözünü söylerken görünüşte yüzünü binalara veya bedenlere çevirir. O bu övgüsünü kime karşı yapıyor ve kimi övüyor? Örneğin bir harabeye hitap edip diyor ki: "Ey latif olan köy! Senin görkemli binaların ve muhteşem evlerin nerededir?" Bu hitap ve övgü görünüşte köye yöneliktir; fakat içyüzde onu ayakta tutan sakinlerinedir.

“O âşık sözünü söylerken zâhirde yüzünü binalara veya bedenlere çevirir. O bu medhiyesini kime karşı yapıyor ve kimi medh ediyor?" Meselâ bir harâbeye hitäb edip diyor ki: "Ey latîf olan karye! Senin mutantan binaların ve muhteşem hânelerin nerededir?" Bu hitāb ve medh zâhirde karyeyedir; fakat bâtında onu ikāme eden sekenesinedir.

1338. "Bu tufandan evvel ve bundan sonra Sen bana macerada muhatab olmuşsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1338. "Bu tufandan önce ve bundan sonra Sen bana macerada muhatap olmuşsun."

Nuh (a.s.) münacatında (Allah'a yakarışında) şöyle buyurur: "Ey Rabbim, bu tufandan önce ve sonra, bu izafî varlık âleminde cereyan eden (akan) esmaya (Allah'ın isimlerine) ve sıfatlara ait tecellilerinde (ortaya çıkışlarında), bana muhatap olan ancak Sensin. Ben hitabımı Sana ettim ve Senden dinledim."

Nûh (a.s.) münâcâtında buyurur ki: "Yâ Rab, bu tûfandan evvel ve sonra, bu vücûd-ı izâfî âleminde cârî olan tecelliyât-ı esmâiyyen ve sıfatiyyende, bana muhâtab olan ancak sensin. Ben hitâbımı sana ettim ve senden dinledim."

1339. "Ey yeni söz ve eski ân bahş edici; sözü onlara değil, sana söyledim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1339. "Ey yeni söz ve eski an bağışlayıcı; sözü onlara değil, sana söyledim."

İzafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âlemi, Hakk'ın isim ve sıfat tecellilerinin (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünme yerleri) aynasıdır. Kelâm, Hakk'ın sıfatı olduğundan kadîm (başlangıcı olmayan) ve eskidir; fakat insan fertleri, sürekli yeni yaratılışla yenilendiğinden, onlardan ortaya çıkan kelâmlar yenidir. Bu sebeple "yeni sözden" kastedilen bunlardır ve "eski an" ifadesinden kastedilen, Hakk'ın Kelâm sıfatıdır. Yani "Ey Rabbim, benim kelâmım, sabun köpüğü mesabesinde olan cismanî varlıklarla değil, seninledir." Bu hâl, insân-ı kâmilde (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ittihad makamının (birlik makamı) gereğidir.

Vücûd-ı izâfî âlemi, Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatiyyesinin meclâsıdır. Kelâm, sıfat-ı Hak olduğundan kadîmdir ve eskidir; fakat efrâd-ı benî beşer halk-ı cedîd ile dâimâ teceddüd ettiğinden, onlardan zâhir olan kelâmlar yenidir. Binâenaleyh "yeni sözden" murâd bunlardır ve "eski ân" ta'bîrinden murâd, Hakk'ın sıfat-ı Kelâm'ıdır. Ya'nî "Yâ Rab, benim kelâmım, sabun köpüğü mesâbesinde olan cismânîler ile değil, seninledir." Bu hâl insân-ı kâmilde, makām-ı ittihâdın îcâbıdır.

1340. "Değil mi ki âşık gece gündüz gâh atlâle ve gâh dimene söz söyler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1340. "Âşık gece gündüz bazen harabelere, bazen de mezbelede biten yeşilliğe söz söylemez mi?"

[1345] "Atlâl" ev nişaneleri, bina harabeleri ve bedenler anlamındadır. Müntehabü'l-Lügāt'a göre "Dimen", "dimene" kelimesinin çoğuludur. "Dimene" evin kalıntıları ve mezbele anlamındadır. Ve hadîs-i şerîfte "اياكم و خضراء الد من" yani "Mezbelede biten yeşillikten sakının!" buyurulmuştur. Buradaki maksat, görünüşte güzel, ahlâken ve bâtınen ise kötü olan kadınlardır. Yani, "Sûret âşıkları sözlerinde ve şiirlerinde bazen harabelere, bazen de ahlâken ve bâtınen kötü olan kadınlara hitap ederler." Nasıl ki bunu, bu gibi kimselerin şiirlerinde görmüyor muyuz?

[1345] "Atlâl" ev nişâneleri ve binâ harâbeleri ve bedenler ma'nâsınadır. Müntehabü'l-Lügāt "Dimen" "dimene"nin cem'idir. "Dimene" âsâr-ı hâne ve mezbele ma'nâsınadır. Ve hadîs-i şerîfde اياكم و خضراء الد من ya'ni "Mezbelede biten yeşillikten sakının!" buyurulmuştur. Murâd zâhiren hasnâ ve ahlâken ve bâtınen habîs olan kadınlardır. Ya'nî, "Sûret âşıkları sözlerinde ve şiirlerinde gâh harâbelere ve gâh ahlâken ve bâtınen habîs olan kadınlara hitâb ederler." Nitekim bunu, bu gibi kimselerin şürlerinde görmüyor muyuz?

1341. "Zahiren yüzünü atlale çevirmiş, o bu medhi kime etmiş kime?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1341. "Görünüşte yüzünü harabeye çevirmiş, o bu övgüyü kime etmiş, kime?"

O âşık sözünü söylerken görünüşte yüzünü binalara veya bedenlere çevirir. O bu övgüsünü kime karşı yapıyor ve kimi övüyor? Örneğin bir harabeye hitap edip diyor ki: "Ey latif olan köy! Senin görkemli binaların ve muhteşem evlerin nerededir?" Bu hitap ve övgü görünüşte köye yöneliktir; fakat içyüzde onu ayakta tutan sakinlerinedir.

“O âşık sözünü söylerken zâhirde yüzünü binalara veya bedenlere çevirir. O bu medhiyesini kime karşı yapıyor ve kimi medh ediyor?" Meselâ bir harâbeye hitäb edip diyor ki: "Ey latîf olan karye! Senin mutantan binaların ve muhteşem hânelerin nerededir?" Bu hitāb ve medh zâhirde karyeyedir; fakat bâtında onu ikāme eden sekenesinedir.

1342. Şükür, şimdi tufânı havale ettin; atlâl vâsıtasını kaldırdın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1342. Şükür, şimdi tufanı havale ettin; kalıntıları aracı kılmayı kaldırdın.

Ben de âşıkların yaptığı gibi eserlere ve bedenlere hitaben söz söylüyordum ve maksadım sendin. Sözüm görünüşte onlarda ve içte seninle idi. Şükür ki, şimdi tufanı havale ettin; bu eserler ve bedenler aracılığını ortadan kaldırdın.

Ben de âşıkların yaptığı gibi âsâra ve ebdâna hitâben söz söylüyor idim ve maksûdum sen idin. Sözüm zâhirde onlarda ve bâtında seninle idi. Şükür ki, şimdi tûfânı havâle ettin; bu âsâr ve ebdân vâsıtasını ortadan kaldırdın.

1343. Zîra ki fenâ ve leîm atlâl idiler; ne bir nida, ne bir sada vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1343. Çünkü onlar kötü ve alçak kalıntılardı; ne bir ses, ne bir yankı verdiler.

Nuh (a.s.) ümmetinin fertlerinin şahsiyetlerine işaret ederek şöyle buyurdu: "Ey Rabbim, benim ümmetimin fertlerinin şahsiyetleri alçak ve kötü idi. Şükürler olsun ki, sen onları tufan kahrınla ortadan kaldırdın. Onlar o derece kötü idi ki, kendilerinden sana layık bir ses ve yankı ortaya çıkmadı."

Nûh (a.s.) efrâd-ı ümmetinin şahsiyetlerine işaretle buyurdu ki: “Yâ Rab benim ümmetimin efrâdının şahsiyetleri alçak ve fenâ idi. Şükür olsun ki, sen onları tûfân kahrınla ortadan kaldırdın. Onlar o derece fenâ idi ki, kendilerinden sana lâyık bir nidâ ve sadâ zuhûr etmedi."

1344. Ben hitabda öyle atlal isterim ki, sadâdan dağ gibi geri cevab söylesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1344. Ben hitapta öyle atlar isterim ki, sesten dağ gibi geri cevap versin.

Benim hitabım meydana geldiği zaman, o bedenler ve şahsiyetler isterim ki, benim hitap sesimi işittikleri zaman, dağın çıkardığı yankı gibi, o işittiklerini bana karşı tekrar etsinler. Yani ben tevhidden bahsettiğim zaman, bu tevhid kelimesini tekrar etsinler ve "Allah" dediğim zaman, bu yüce isim, onlardan bana yansısın.

Ben hitâbım vâki' olduğu vakit, o bedenler ve şahsiyetler isterim ki, benim sadâ-yı hitâbımı işittikleri vakit, dağın çıkardığı aks-i sadâ gibi, o işittiklerini bana karşı tekrar etsinler." Ya'nî ben tevhîdden bahs ettiğim vakit, bu kelime-i tevhîdi tekrar etsinler ve "Allah" dediğim vakit, bu ism-i Celâl, onlardan bana mün'akis olsun.

1345. Tâ ki ben senin adını iki kat işiteyim; ben senin cana rahat verici olan adına âşıkım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1345. Tâ ki ben senin adını iki kat işiteyim; ben senin cana rahat verici olan adına âşıkım.

Yani "Bir ben Allah diyeyim, bir de onlar desinler ve bu şekilde senin şerefli ismini iki kat olarak işiteyim."

Ya'nî "Bir ben Allah diyeyim, bir de onlar desinler ve bu sûretle senin ism-i şerîfini iki kat olarak işiteyim."

1346. Her nebî ondan dolayı dağı dost tutar, tâ ki senin adını iki kat işite.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1346. Her peygamber ondan dolayı dağı dost tutar, tâ ki senin adını iki kat işite.

"Dağ"dan kasıt, beşerî taayyünler (belirginleşmeler) ve teşahhuslardır (şahsiyet kazanmalar). Yani "Her bir peygamber, senin şerefli ismini, onlara da yansıma suretiyle tekrar ettirip iki kat işitmek için, beşerî taayyünleri ve teşahhusları dost tutar ve onları kendisine arkadaş edinir." Yahut "dağ"dan kasıt insanların kalpleridir.

"Dağ"dan murâd, taayyünât ve teşahhusât-ı beşeriyyedir. Ya'nî “Her bir peygamber, senin ism-i şerîfini, onlara da aks sûretiyle tekrar ettirip iki kat işitmek için, taayyünât ve teşahhusât-ı beşeriyyeyi dost tutar ve onları kendine musahib ittihâz eder." Yahud "dağ"dan murâd kulûb-ı beşerdir.

1342. "Şükür, şimdi tufânı havale ettin; atlâl vâsıtasını kaldırdın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1342. "Şükür, şimdi tufanı havale ettin; kalıntıları aracı kılmayı kaldırdın."

"Ben de âşıkların yaptığı gibi eserlere ve bedenlere hitaben söz söylüyordum ve maksadım sen idin. Sözüm görünüşte onlarda ve içte seninle idi. Şükür ki, şimdi tufanı havale ettin; bu eserler ve bedenler aracılığını ortadan kaldırdın."

"Ben de âşıkların yaptığı gibi âsâra ve ebdâna hitâben söz söylüyor idim ve maksûdum sen idin. Sözüm zâhirde onlarda ve bâtında seninle idi. Şükür ki, şimdi tûfânı havâle ettin; bu âsâr ve ebdân vâsıtasını ortadan kaldırdın."

1343. “Zîra ki fenâ ve leîm atlâl idiler; ne bir nida, ne bir sada vurdular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1343. "Çünkü onlar fena ve alçak kalıntılardı; ne bir nida, ne bir seda verdiler."

Nuh (a.s.) ümmetinin fertlerinin şahsiyetlerine işaretle şöyle buyurdu: "Ey Rabbim, benim ümmetimin fertlerinin şahsiyetleri alçak ve kötü idi. Şükürler olsun ki, sen onları tufan kahrınla ortadan kaldırdın. Onlar o derece kötü idi ki, kendilerinden sana layık bir nida ve seda ortaya çıkmadı."

Nûh (a.s.) efrâd-ı ümmetinin şahsiyetlerine işaretle buyurdu ki: “Yâ Rab benim ümmetimin efrâdının şahsiyetleri alçak ve fenâ idi. Şükür olsun ki, sen onları tûfân kahrınla ortadan kaldırdın. Onlar o derece fenâ idi ki, kendilerinden sana lâyık bir nidâ ve sadâ zuhûr etmedi."

1344. "Ben hitabda öyle atlal isterim ki, sadâdan dağ gibi geri cevab söylesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1344. "Ben hitapta öyle atlar isterim ki, sesten dağ gibi geri cevap versin."

"Benim hitabım gerçekleştiği zaman, o bedenleri ve şahsiyetleri isterim ki, benim hitap sesimi işittikleri vakit, dağın çıkardığı yankı gibi, o işittiklerini bana karşı tekrar etsinler." Yani ben tevhidden bahsettiğim vakit, bu tevhid kelimesini tekrar etsinler ve "Allah" dediğim vakit, bu Celâl ismi, onlardan bana yansısın.

"Ben hitâbım vâki' olduğu vakit, o bedenler ve şahsiyetler isterim ki, benim sadâ-yı hitâbımı işittikleri vakit, dağın çıkardığı aks-i sadâ gibi, o işittiklerini bana karşı tekrar etsinler." Ya'nî ben tevhîdden bahs ettiğim vakit, bu kelime-i tevhîdi tekrar etsinler ve "Allah" dediğim vakit, bu ism-i Celâl, onlardan bana mün'akis olsun.

1345. "Tâ ki ben senin adını iki kat işiteyim; ben senin cana rahat verici olan adına âşıkım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1345. "Tâ ki ben senin adını iki kat işiteyim; ben senin cana rahat verici olan adına âşıkım."

Yani "Bir ben Allah diyeyim, bir de onlar desinler ve bu şekilde senin şerefli ismini iki kat olarak işiteyim."

Ya'nî "Bir ben Allah diyeyim, bir de onlar desinler ve bu sûretle senin ism-i şerîfini iki kat olarak işiteyim."

1346. "Her nebî ondan dolayı dağı dost tutar, tâ ki senin adını iki kat işite."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1346. "Her peygamber ondan dolayı dağı dost tutar ki senin adını iki kat işite."

"Dağ"dan maksat, beşerî taayyünler (belirginleşmeler) ve teşahhuslardır (kişiliklerdir). Yani "Her bir peygamber, senin şerefli ismini, onlara da yansıma suretiyle tekrar ettirip iki kat işitmek için, beşerî taayyünleri ve teşahhusları dost tutar ve onları kendisine arkadaş edinir." Yahut "dağ"dan maksat insanların kalpleridir.

"Dağ"dan murâd, taayyünât ve teşahhusât-ı beşeriyyedir. Ya'nî “Her bir peygamber, senin ism-i şerîfini, onlara da aks sûretiyle tekrar ettirip iki kat işitmek için, taayyünât ve teşahhusât-ı beşeriyyeyi dost tutar ve onları kendine musahib ittihâz eder." Yahud "dağ"dan murâd kulûb-ı beşerdir.

1347. Taşlık misali olan o alçak dağ, menzil-gâh olmakta bize değil, fârelere lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1347. Taşlık gibi olan o alçak dağ, konaklama yeri olmakta bize değil, farelere layıktır.

"Münâh", yolcuların inip konaklayacağı yer demektir. "Alçak dağ"dan kasıt, katı kalptir. Nitekim Bakara Suresi'nde ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعد ذلكَ فَهى كالحجارة أو أشد قسوة (Bakara, 2/74) yani "Bundan sonra sizin kalpleriniz katılaştı. O kalpler taş gibidir, yahut katılıkta taştan daha şiddetlidir" buyrulur. "Fare"den kasıt, şeytandır. Yani "Taşlık gibi olan o alçak kalp, peygamberlerin ve evliyanın feyiz (ilahi bereket) menzili olmaya layık değildir; aksine şeytanların vesveselerine layıktır."

"Münâh" yolcuların nüzûl edip oturacağı menzil demektir. "Alçak dağ"dan murad kalb-i kāsîdir. Nitekim sûre-i Bakara'da ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعد ذلكَ فَهى كالحجارة أو أشد قسوة (Bakara, 2/74) ya'nî "Bundan sonra sizin kalbleriniz kāsî oldu. O kalbler taş gibidir, yâhud kasvetde taştan daha şedîddir" buyurulur. "Fâre"den murâd, şeytandır. Ya'nî "Taşlık misali o alçak kalb, enbiyâ ve evliyânın menzil-i feyzi olmağa lâyık değildir; belki şeytanların vesveselerine lâyıktır."

1348. Ben söyliyeyim de o benim yarim olmasın; benim sözümün nefesi sadâsız kalmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1348. Ben söyleyeyim de o benim yarim olmasın; benim sözümün nefesi yankısız kalmasın.

"Ben Allah diyeyim ve tevhidden (Allah'ın birliğinden) bahsedeyim; o bana katılmasın; benim sözümün nefesi, yankısız kalsın ha! Ben bu duruma dayanamam!"

"Ben Allah diyeyim ve tevhîdden bahs edeyim; o bana muvâfakat etmesin; benim sözümün nefesi, aks-i sadâsız kalsın hâ! Ben bu hâle tahammül edemem!"

1349. O iyidir ki, zemîn ile bir düzüye edesin; hemdem değildir, onu kadem ile yâr edesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1349. O iyidir ki, zemin ile bir düzeye edesin; hemdem değildir, onu ayak ile yâr edesin.

"Benim tevhid sesimi yansıtmayan beşerî taayyünlerin (belirginleşmelerin) toprakla bir olması daha iyidir. Mademki senin peygamberlerine ve evliyana hemdem ve arkadaş değildir, onların cismanî suretlerini ayaklar altında süründüresin."

Bu şerefli beyit, Nuh Suresi'nde geçen وَ قَالَ نُوحٍ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دياراً (Nûh, 71/26) yani "Nuh dedi: 'Ey Rabbim, yeryüzünde dönüp dolaşan kâfirlerden birini bırakma!'" ayet-i kerimesine işaret eder.

"Böyle benim sadâ-yı tevhîdimi aks ettirmeyen taayyünât-ı beşeriyyenin hâk ile yeksân olması evlâdır. Mâdemki senin enbiyâna ve evliyâna hemdem ve musâhib değildir, onların sûret-i cismâniyelerini ayaklar altında süründüresin."

Bu beyt-i şerîf sûre-i Nuh'da olan وَ قَالَ نُوحٍ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دياراً (Nûh, 71/26) ya'nî “Nûh dedi: “Yâ Rab, yeryüzünde dönüp dolaşan kâfirlerden birini bırakma!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

1350. Dedi: "Ey Nûh, eğer istersen, senden dolayı hepsini cem' edeyim ve topraktan yukarı getireyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1350. Dedi: "Ey Nûh, eğer istersen, senden dolayı hepsini toplayayım ve topraktan yukarı getireyim."

Yüce Allah, Nûh (a.s.)'ın sırrına hitaben buyurdu ki: "Ey Nûh, eğer istersen senin için tufanın boğduğu insan fertlerinin hepsini toplayayım ve topraktan yukarı getirip, yeniden hayat vereyim."

Cenâb-ı Hak, Nûh (a.s.)ın sırrına hitâben buyurdu ki: "Ey Nûh, eğer istersen senin için tûfânın gark ettiği efrâd-ı beşerin hepsini cem' edeyim ve topraktan yukarı getirip, yeniden hayat vereyim."

1347. "Taşlık misali olan o alçak dağ, menzil-gâh olmakta bize değil, fârelere lâyıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1347. "Taşlık misali olan o alçak dağ, bize menzil-gâh olmakta değil, farelere lâyıktır."

"Münâh" yolcuların inip oturacağı menzil (konaklama yeri) demektir. "Alçak dağ"dan kasıt katılaşmış kalptir. Nitekim Bakara Suresi'nde (ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعد ذلكَ فَهى كالحجارة أو أشد قسوة) (Bakara, 2/74) yani "Bundan sonra sizin kalpleriniz katılaştı. O kalpler taş gibidir, yahut katılıkta taştan daha şiddetlidir" buyurulur. "Fare"den kasıt şeytandır. Yani "Taşlık misali o alçak kalp, peygamberlerin ve evliyanın feyiz menzili (ilahi lütufların indiği yer) olmaya layık değildir; aksine şeytanların vesveselerine layıktır."

“Münâh” yolcuların nüzûl edip oturacağı menzil demektir. “Alçak dağ”dan murad kalb-i kāsîdir. Nitekim sûre-i Bakara'da ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعد ذلكَ فَهى كالحجارة أو أشد قسوة )Bakara, 2/74) ya'nî "Bundan sonra sizin kalbleriniz kāsî oldu. O kalbler taş gibidir, yâhud kasvetde taştan daha şedîddir" buyurulur. "Fâre"den murâd, şeytandır. Ya'nî "Taşlık misali o alçak kalb, enbiyâ ve evliyânın menzil-i feyzi olmağa lâyık değildir; belki şeytanların vesveselerine lâyıktır."

1348. "Ben söyliyeyim de o benim yârim olmasın; benim sözümün nefesi sadâsız kalmasın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1348. "Ben söyleyeyim de o benim yârim olmasın; benim sözümün nefesi sedasız kalmasın."

"Ben Allah diyeyim ve tevhidden bahsedeyim; o bana muvafakat etmesin; benim sözümün nefesi, yankısız kalsın ha! Ben bu hâle tahammül edemem!"

"Ben Allah diyeyim ve tevhîdden bahs edeyim; o bana muvâfakat etmesin; benim sözümün nefesi, aks-i sadâsız kalsın hâ! Ben bu hâle tahammül edemem!"

1349. "O iyidir ki, zemîn ile bir düzüye edesin; hemdem değildir, onu kadem ile yâr edesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1349. "O iyidir ki, zemin ile bir düzeye edesin; hemdem değildir, onu ayak ile yâr edesin."

Böyle benim tevhid sesimi aks ettirmeyen beşerî taayyünlerin (belirginleşmelerin) toprakla bir olması daha iyidir. Mademki senin peygamberlerine ve evliyana hemdem ve arkadaş değildir, onların cismanî suretlerini ayaklar altında süründüresin.

Bu şerefli beyit, Nuh Suresi'nde bulunan وَ قَالَ نُوحٍ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دياراً (Nuh, 71/26) yani “Nuh dedi: “Ey Rabbim, yeryüzünde dönüp dolaşan kâfirlerden hiçbirini bırakma!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Böyle benim sadâ-yı tevhîdimi aks ettirmeyen taayyünât-ı beşeriyyenin hâk ile yeksân olması evlâdır. Mâdemki senin enbiyâna ve evliyâna hemdem ve musâhib değildir, onların sûret-i cismâniyelerini ayaklar altında süründüresin."

Bu beyt-i şerîf sûre-i Nuh'da olan وَ قَالَ نُوحٍ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دياراً (Nûh, 71/26) ya'nî “Nûh dedi: “Yâ Rab, yeryüzünde dönüp dolaşan kâfirlerden birini bırakma!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

1350. Dedi: "Ey Nûh, eğer istersen, senden dolayı hepsini cem' edeyim ve top-[1355] raktan yukarı getireyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1350. Dedi: "Ey Nûh, eğer istersen, senden dolayı hepsini toplayayım ve topraktan yukarı getireyim."

Yüce Allah, Nûh (a.s.)ın sırrına hitaben buyurdu ki: "Ey Nûh, eğer istersen senin için tufanın boğduğu insan fertlerinin hepsini toplayayım ve topraktan yukarı getirip, yeniden hayat vereyim."

Cenâb-ı Hak, Nûh (a.s.)ın sırrına hitâben buyurdu ki: "Ey Nûh, eğer istersen senin için tûfânın gark ettiği efrâd-ı beşerin hepsini cem' edeyim ve topraktan yukarı getirip, yeniden hayat vereyim."

1351. Bir Ken'ân için senin gönlünü kırmayayım; fakat ahvâlden âgâh edeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1351. Bir Kenan için senin gönlünü kırmayayım; fakat hallerden haberdar edeyim.

1352. Dedi: "Hayır, hayır râzıyım ki eğer sana lâzımsa, beni gark edesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1352. Dedi: "Hayır, hayır, razıyım ki eğer sana lazımsa, beni gark edesin."

1353. Beni her zaman gark et, ben hoşum; senin hükmün candır, can gibi çekerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1353. Beni her zaman gark et, ben hoşum; senin hükmün candır, can gibi çekerim.

1354. Kimseye bakmam ve eğer bakarsam dahi, o bahane olur ve sen manzarımsın,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1354. Kimseye bakmam ve eğer bakarsam dahi, o bahane olur ve sen manzarımsın,

"Ben varlıkları mecazî ve izafî olan bu suretlere ve bu beşerî belirlemelere (taayyünât-ı beşeriyye: insanî varlıkların belirginleşmeleri) iltifat etmem; eğer iltifat edersem de, onların varlıkları bahane ve sebep olur. Yani seni anmaya ve senin zâtına geçişe vesile olur; ve ben onlardan seni seyrederim." Çünkü onlar senin isimlerinin hükümleri görünen birer aynadır; bu sebeple ben onları görünce, senin isimlerini idrak eder ve bu isimlerden onların müsemması (adlandırılanı) olan şerefli zâtına intikal ederim.

"Ben vücûdları mecâzî ve izâfî olan bu sûretler ve bu taayyünât-ı beşeriyyeye iltifât etmem; eğer iltifât edersem de, onların vücûdları bahâne ve sebeb olur. Ya'nî seni anmağa ve senin zâtına intikāle vesile olur; ve ben onlardan seni temâşâ ederim." Zîrâ onlar senin isimlerinin ahkâmı zâhir olan birer âyînedir; binâenaleyh ben onları görünce, senin isimlerini idrâk eder ve bu isimlerden onların müsemmâsı olan zât-ı şerîfine intikāl ederim.

1355. Şükür ve sabır içinde senin sun'unun âşıkıyım; mecûsî gibi ne vakit masnu'un âşıkı olurum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1355. Şükür ve sabır içinde senin sanatının âşıkıyım; mecûsî gibi ne zaman yaratılmışın âşıkı olurum?

"Gebr" ateşperest olan mecûsî anlamına gelir, kâfir anlamı kastedilir. "Ey Rabbim, ben bu suret âlemine baktığım zaman, senin ince ve latîf ve hikmetli olan sanatlarını ve kemallerini görüp, senin bu sanatına âşık olurum. Yoksa kâfirler gibi Yaratıcı'dan gafil olup, bu topraktan yapılmış ve yaratılmış olan kalıpların âşıkı olmam; ve kalbî sevgimi o kalıplara tahsis etmem."

"Gebr" âteş-perest olan mecûsî ma'nâsınadır, kâfir ma'nâsı murâd buyurulur. "Yâ Rab, ben bu sûret âlemine baktığım vakit, senin ince ve latîf ve hakîmâne olan san'atlarını ve kemâlâtını görüp, senin bu san'atına âşık olurum. Yoksa kâfirler gibi Sâni'den gâfil olup, bu topraktan ma'mûl ve masnû' olan kalıbların âşıkı olmam; ve muhabbet-i kalbiyyemi o kalıblara tahsîs etmem."

1356. Sun'-ı Huda'nın âşıkı ferli olur; O'nun masnû'unun âşıkı kâfir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1356. Allah'ın sanatının âşığı nurlu olur; O'nun sanat eserinin âşığı kâfir olur.

Bu şerefli beytin manevi zevki bir örnekle açıklığa kavuşur: Örneğin, usta bir ressam hem güzel hem de çirkin suretler çizer. Gayet güzel bir kız

Bu beyt-i şerîfin zevk-ı ma'nâsı bir misâl ile tavazzuh eder: Meselâ bir mâhir ressâm hem güzel ve hem de çirkin sûretler tersîm eder. Gâyet güzel bir kız

1351. "Bir Ken'ân için senin gönlünü kırmayayım; fakat ahvâlden âgâh edeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1351. "Bir Ken'ân için senin gönlünü kırmayayım; fakat hâllerden haberdar edeyim."

1352. Dedi: "Hayır, hayır râzıyım ki eğer sana lâzımsa, beni gark edesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1352. Dedi: "Hayır, hayır, razıyım ki eğer sana lazımsa, beni gark edesin."

1353. "Beni her zaman gark et, ben hoşum; senin hükmün candır, can gibi çekerim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1353. "Beni her zaman gark et, ben hoşum; senin hükmün candır, can gibi çekerim."

1354. "Kimseye bakmam ve eğer bakarsam dahi, o bahane olur ve sen manzarımsın,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1354. "Kimseye bakmam ve eğer bakarsam dahi, o bahane olur ve sen manzarımsın,"

"Ben, varlıkları mecazî ve izafî olan bu suretlere ve bu beşerî tecellilere (Allah'ın isim ve sıfatlarının insanlarda görünmesi) iltifat etmem; eğer iltifat edersem de, onların varlıkları bahane ve sebep olur. Yani seni anmaya ve senin zâtına geçişe vesile olur; ve ben onlardan seni seyrederim." Çünkü onlar senin isimlerinin hükümleri görünen birer aynadır; bu sebeple ben onları görünce, senin isimlerini idrak eder ve bu isimlerden onların müsemması (adlandırılan varlık) olan şerefli zâtına intikal ederim.

"Ben vücûdları mecâzî ve izâfî olan bu sûretler ve bu taayyünât-ı beşeriyyeye iltifât etmem; eğer iltifât edersem de, onların vücûdları bahâne ve sebeb olur. Ya'nî seni anmağa ve senin zâtına intikāle vesile olur; ve ben onlardan seni temâşâ ederim." Zîrâ onlar senin isimlerinin ahkâmı zâhir olan birer âyînedir; binâenaleyh ben onları görünce, senin isimlerini idrâk eder ve bu isimlerden onların müsemmâsı olan zât-ı şerîfine intikāl ederim.

1355. "Şükür ve sabır içinde senin sun'unun âşıkıyım; mecûsî gibi ne vakit masnu'un âşıkı olurum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1355. "Şükür ve sabır içinde senin sanatının âşıkıyım; mecûsî gibi ne zaman yaratılmışın âşıkı olurum?"

"Gebr", ateşe tapan mecûsî anlamına gelir, kâfir anlamı kastedilir. "Ey Rabbim, ben bu suret âlemine baktığım zaman, senin ince, latif ve hikmetli sanatlarını ve kemallerini görüp, senin bu sanatına âşık olurum. Yoksa kâfirler gibi Yaratıcı'dan gafil olup, bu topraktan yapılmış ve yaratılmış kalıpların âşıkı olmam; ve kalbî sevgimi o kalıplara tahsis etmem."

"Gebr" âteş-perest olan mecûsî ma'nâsınadır, kâfir ma'nâsı murâd buyurulur. "Yâ Rab, ben bu sûret âlemine baktığım vakit, senin ince ve latîf ve hakîmâne olan san'atlarını ve kemâlâtını görüp, senin bu san'atına âşık olurum. Yoksa kâfirler gibi Sâni'den gâfil olup, bu topraktan ma'mûl ve masnû' olan kalıbların âşıkı olmam; ve muhabbet-i kalbiyyemi o kalıblara tahsîs etmem."

1356. Sun'-1 Huda'nın âşıkı ferli olur; O'nun masnû'unun âşıkı kâfir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1356. Allah'ın sanatının âşığı ferli (aydın görüşlü) olur; O'nun sanat eserinin âşığı kâfir olur.

Bu şerefli beytin anlam zevki bir örnekle açıklığa kavuşur: Örneğin, usta bir ressam hem güzel hem de çirkin resimler yapar. Çok güzel bir kız resmi ile, çok çirkin ve pejmürde kıyafetli bir dilenci resmi yapar. Bu ikisinde de ressamın sanatındaki mahareti ve mükemmelliği ortaya çıkar. Bir kimse bu iki resimden sadece güzel olana bakıp, çirkin tablodan yüz çevirse, ressamın maharetinden ve mükemmelliğinden yüz çevirmiş olur; ve bu bakışıyla ressamın sanatına değil, o güzel kız tablosunun suretine muhabbet etmiş bulunur. Şimdi ilahi sanat eserleri de bu örneğe uygundur. Bu suretler âleminde Hakk'ın güzel ve çirkin sanat eserleri vardır; fakat hepsi Hakk'ın sanatıdır ve mükemmelliğidir. Yalnızca güzel sanat eserlerine bakanlar, Hakk'ın sanatının âşığı değil, o sanat eserinin ve yaratılmışın âşığıdır; ve onlar Hakk'ın sanatının kâfiri ve örtücüsüdürler; fakat sanatın âşığı olanların bakışları ferli ve parlak olur. Nitekim Nuh (a.s.) 1343 ve 1352 numaralı şerefli beyitte ilahi sanat olan tufan ile kavmini ve oğlunu helaktan razı olmuş ve onu hoş görmüştür. Bu ince konu, sonraki şerefli beyitlerle açıklanır. "Küfre razı olmak küfürdür" anlamındaki şerefli hadis ile, "Her kim benim kazama razı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" anlamındaki hadis-i kudsi arasının uzlaştırılması beyanındadır.

Bu beyt-i şerîfin zevk-ı ma'nâsı bir misâl ile tavazzuh eder: Meselâ bir mâhir ressâm hem güzel ve hem de çirkin sûretler tersîm eder. Gâyet güzel bir kız resmi ile, gâyet çirkin ve pejmürde kıyafetli bir dilenci resmini yapar. Bunların her ikisinde ressamın san'atındaki mahâreti ve kemâli zâhir olur. Bir kimse bu iki resimden yalnız güzeline bakıp, çirkin levhadan yüz çevirse, ressamın mahâretinden ve kemâlinden i'râz etmiş olur; ve bu nazarıyla ressamın san'atına değil o güzel kız levhasının sûretine muhabbet etmiş bulunur. İmdi masnûât-ı ilâhiyye dahi bu misâle mutâbıktır. Bu âlem-i sûretde Hakk'ın güzel ve çirkin masnûâtı vardır; fakat hepsi Hakk'ın sun'udur ve kemâlidir. Yalnız güzel masnûâta bakanlar, sun'-ı Hakk'ın âşıkı değil, o masnû'un ve mahlûkun âşıkıdır; ve onlar sun'-ı Hakk'ın kâfiri ve sâtiridirler; fakat sun'un âşıkı olanların nazarları ferli ve revnaklı olur. Nitekim Nûh (a.s.) 1343 ve 1352 numaralı beyt-i şerîfde sun'-ı ilâhî olan tûfân ile kavmini ve oğlunu helâkden râzı olmuş ve onu hoş görmüştür. Bu bahs-i dakîk, âtîdeki ebyât-ı şerîfe ile îzâh buyurulur. توفیق میان این حدیث که الرضا بالكفر کفر و در حدیث دیگر من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائی "Küfre râzı olmak küfürdür" ma'nâsındaki hadîs-i şerîf ile, "Her kim benim kazâma râzı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasının tevfikı beyanındadır.

1357. Dün sail bana bir sual sordu; çünkü o mâcerâya âşık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1357. Dün bir dilenci bana bir soru sordu; çünkü o maceraya âşıktı.

Dünkü gün, maceraya yani bahse ve çekişmeye âşık olan bir dilenci bana bir soru sordu.

Dünkü gün, mâcerâya ya'nî bahis ve cidâle âşık olan bir sâil bana bir suâl sordu.

1358. Dedi ki: "Küfre rıza küfürdür" nüktesini, bunu Peygamber buyurdu, onun kelâmı mühürdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1358. Dedi ki: "Küfre rıza küfürdür" nüktesini, bunu Peygamber buyurdu, onun kelâmı mühürdür."

O soran kişi dedi ki: "'Küfre rıza küfürdür' nüktesini Peygamber (a.s.v.) efendimiz buyurdu; o şanlı peygamberin şerefli sözü bizim için mühür ve delildir." sözüyle, gayet çirkin ve pejmürde kıyafetli bir dilenci resmini yapar. Bunların her ikisinde ressamın sanatındaki mahareti ve kemali ortaya çıkar. Bir kimse bu iki resimden yalnız güzeline bakıp, çirkin levhadan yüz çevirse, ressamın maharetinden ve kemalinden yüz çevirmiş olur; ve bu bakışıyla ressamın sanatına değil o güzel kız levhasının suretine muhabbet etmiş bulunur. Şimdi ilahi sanat eserleri de bu örneğe uygundur. Bu suretler âleminde Hakk'ın güzel ve çirkin sanat eserleri vardır; fakat hepsi Hakk'ın sanatıdır ve kemalidir. Yalnız güzel sanat eserlerine bakanlar, Hakk'ın sanatının aşığı değil, o sanat eserinin ve yaratılanın aşığıdır; ve onlar Hakk'ın sanatının kâfiri ve örtücüsüdürler; fakat sanatın aşığı olanların bakışları ferli ve parlak olur. Nasıl ki Nuh (a.s.) 1343 ve 1352 numaralı şerefli beyitte ilahi sanat olan tufan ile kavmini ve oğlunu helakten razı olmuş ve onu hoş görmüştür. Bu ince bahs, ilerideki şerefli beyitler ile açıklanır.

توفیق میان این حدیث که الرضا بالكفر کفر و در حدیث دیگر من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائی

"Küfre razı olmak küfürdür" anlamındaki şerefli hadis ile, "Her kim benim kazâma razı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" anlamındaki hadis-i kutsî arasının uzlaştırılması beyanındadır.

O sâil dedi ki: "Küfre rızâ küfürdür" nüktesini Peygamber (a.s.v.) efendimiz buyurdu; o resûl-i zîşânın kelâm-ı şerîfi bizim için mühür ve hüccettir." resmi ile, gâyet çirkin ve pejmürde kıyafetli bir dilenci resmini yapar. Bunların her ikisinde ressamın san'atındaki mahâreti ve kemâli zâhir olur. Bir kimse bu iki resimden yalnız güzeline bakıp, çirkin levhadan yüz çevirse, ressamın mahâretinden ve kemâlinden i'râz etmiş olur; ve bu nazarıyla ressamın san'atına değil o güzel kız levhasının sûretine muhabbet etmiş bulunur. İmdi masnûât-ı ilâhiyye dahi bu misâle mutâbıktır. Bu âlem-i sûretde Hakk'ın güzel ve çirkin masnûâtı vardır; fakat hepsi Hakk'ın sun'udur ve kemâlidir. Yalnız güzel masnûâta bakanlar, sun'-ı Hakk'ın âşıkı değil, o masnû'un ve mahlûkun âşıkıdır; ve onlar sun'-ı Hakk'ın kâfiri ve sâtiridirler; fakat sun'un âşıkı olanların nazarları ferli ve revnaklı olur. Nitekim Nûh (a.s.) 1343 ve 1352 numaralı beyt-i şerîfde sun'-ı ilâhî olan tûfân ile kavmini ve oğlunu helâkden râzı olmuş ve onu hoş görmüştür. Bu bahs-i dakîk, âtîdeki ebyât-ı şerîfe ile îzâh buyurulur.

توفیق میان این حدیث که الرضا بالكفر کفر و در حدیث دیگر من لم يرض بقضائي فليطلب ربا سوائی

"Küfre râzı olmak küfürdür" ma'nâsındaki hadîs-i şerîf ile, "Her kim benim kazâma râzı olmazsa, benden başka bir Rab arasın!" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî arasının tevfikı beyânındadır.

1357. Dün sail bana bir sual sordu; çünkü o mâcerâya âşık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1357. Dün bir dilenci bana bir soru sordu; çünkü o maceraya âşıktı.

Dünkü gün, maceraya yani bahse ve çekişmeye âşık olan bir dilenci bana bir soru sordu.

Dünkü gün, mâcerâya ya'nî bahis ve cidâle âşık olan bir sâil bana bir suâl sordu.

1358. Dedi ki: "Küfre rıza küfürdür" nüktesini, bunu Peygamber buyurdu, onun kelâmı mühürdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1358. Dedi ki: "Küfre rıza küfürdür" nüktesini, bunu Peygamber buyurdu, onun kelâmı mühürdür."

O soran kişi dedi ki: "Küfre rıza küfürdür" nüktesini Peygamber (a.s.v.) efendimiz buyurdu; o şanlı peygamberin şerefli sözü bizim için mühür ve kesin delildir."

O sâil dedi ki: "Küfre rızâ küfürdür" nüktesini Peygamber (a.s.v.) efendimiz buyurdu; o resûl-i zîşânın kelâm-ı şerîfi bizim için mühür ve hüccettir."

1359. Yine o buyurdu ki: "Her müslüman için, her kazaya rıza lazımdır, rıza!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1359. Yine o buyurdu ki: "Her müslüman için, her kazaya rıza gereklidir, rıza!"

1360. "Küfür ve nifâk Hakk'ın kazası değil midir; zîrâ buna razı olursam, şikāk olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1360. "Küfür ve nifak, Hakk'ın kazası değil midir; çünkü buna razı olursam, ayrılık olur?"

1361. "Ve eğer râzı olmazsam, o dahi ziyandır; binaenaleyh arada çarem ne olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1361. "Ve eğer razı olmazsam, o da ziyandır; bu sebeple arada çarem ne olur?"

Bu iki hadis hakkında sorulan soru şudur: "Kelâm ilminin inançlarına göre, kulların bütün fiilleri, Hakk'ın dilemesi ve kazâsıdır; bu sebeple küfür de O'nun kazâsı olur. Halbuki hadis-i kudsînin anlamına göre, kazâya rıza göstermek vaciptir. Peygamber hadisine göre de küfre rıza göstermek küfürdür; bu iki durum arasında kulun çaresi nedir? Eğer Hakk'ın kazâsı olan küfür ve nifaka razı olursa, kâfir olur; ve eğer razı olmazsa, vacibi terk etmiş olur." Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu soruya cevaben buyururlar ki:

Bu iki hadîs hakkında vârid olan suâl budur ki: "Akāid-i kelâmiyye mûcibince, cemî'-i ef'âl-i ibâd, Hakk'ın meşiyyet ve kazâsıdır; binâenaleyh küfür dahi O'nun kazâsı olur. Halbuki hadîs-i kudsînin mazmununa göre, kazâya rızâ vâcibdir. Hadîs-i nebevîye göre dahi küfre rızâ küfürdür; bu iki hâl arasında kulun çâresi nedir? Eğer Hakk'ın kazâsı olan küfür ve nifâka râzı olursa, kâfir olur; ve eğer râzı olmazsa, vâcibi terk etmiş olur." Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu suâle cevâben buyururlar ki:

1362. Ona dedim: "Bu küfr-i makzîdir; kazâ değildir. Bu küfür, doğru âsâr-ı kazâdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1362. Ona dedim: "Bu, hükmedilmiş küfürdür; kazâ değildir. Bu küfür, kazânın doğru tesiridir."

"Küfre rıza küfürdür" hadis-i şerîfindeki küfür, ism-i mefûl (edilgen ortaç) sîgasıyla "makzî"dir (hükmedilmiş olandır) ve kazânın tesiridir; yoksa kazânın kendisi değildir. Çünkü kazâ başka, "makzî" başka bir şeydir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de şöyle buyurur: "Kazâ, Allah'ın eşyada hükmüdür ve Allah'ın eşyada hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyada olan ilminin sınırı üzerinedir. Ve Allah'ın eşyada ilmi dahi, bilinenlerin kendi özlerinde ne hâl üzere sabit idilerse, o bilinenlerin Hakk'a verdikleri şeyin sınırı üzerinedir." Ve yine Hz. Şeyh (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Kazâ, makzîden (hükmedilmiş olandan) başkadır; ve kazâ, sabit hakikatlerin yatkınlığına ait olan kadere uygun yaratma ve hükümlerden ibarettir. Bu sebeple "kazâ" Hakk'ın fiilî sıfatlarındandır ve ona rıza göstermek farzdır. Ve niçin, şöyle böyle kazâ etti diye Hak'tan şikâyet etmek haramdır. Ancak "makzî"ye (hükmedilmiş olana) razı olmak mutlaka farz değildir; aksine küfür ve diğer günahlar gibi, kazânın tesirinin kendisinden meydana gelmesinden dolayı mükellefin razı olmayıp, şikâyet etmesi zorunlu ve vaciptir."

"Küfre rıza küfürdür" hadis-i şerîfindeki küfür, ism-i mefûl sîgasıyla "makzî"dir ve âsâr-ı kazâdır; yoksa ayn-ı kazâ değildir. Zîrâ kazâ başka, "makzî" başkadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de buyurur ki: "Kazâ Allâh'ın eşyâda hükmüdür ve Allâh'ın eşyâda hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyâda olan ilminin haddi üzerinedir. Ve Allah'ın eşyâda ilmi dahi ma'lûmât nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o ma'lûmâtın Hakk'a i'tâ ettikleri şeyin haddi üzerinedir." Ve yine Hz. Şeyh (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Kazâ makzînin gayridir; ve kazâ, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına râci' olan kadere muvafık îcâd ve ahkâmdan ibarettir. Binâenaleyh "kazâ" sıfât-ı fiiliyye-i Hak'dandır ve ona rızâ farzdır. Ve niçin, şöyle böyle kazâ etti diye Hak'dan şikâyet etmek haramdır. Velâkin “makzî"ye râzı olmak mutlakā farz değildir; belki küfür ve sâir meâsî gibi, âsâr-ı kazânın kendisinden sudûrundan dolayı mükellefin râzı olmayıp, şikâyet etmesi zarûrî ve vâcibdir."

1359. Yine o buyurdu ki: "Her müslüman için, her kazaya rıza lazımdır, rıza!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1359. Yine o buyurdu ki: "Her müslüman için, her kazaya rıza gereklidir, rıza!"

1360. "Küfür ve nifâk Hakk'ın kazası değil midir; zîrâ buna razı olursam, şikāk olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1360. "Küfür ve nifak, Hakk'ın kazası değil midir; çünkü buna razı olursam, ayrılık olur?"

1361. "Ve eğer râzı olmazsam, o dahi ziyandır; binaenaleyh arada çarem ne olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1361. "Ve eğer razı olmazsam, o da ziyandır; bu sebeple arada çarem ne olur?"

Bu iki hadis hakkında sorulan soru şudur: "Kelâm ilminin inançlarına göre, kulların bütün fiilleri, Hakk'ın dilemesi ve kazâsıdır; bu sebeple küfür de O'nun kazâsı olur. Halbuki hadis-i kudsînin anlamına göre, kazâya rıza göstermek vaciptir. Peygamber hadisine göre de küfre rıza göstermek küfürdür; bu iki durum arasında kulun çaresi nedir? Eğer Hakk'ın kazâsı olan küfür ve nifaka razı olursa, kâfir olur; ve eğer razı olmazsa, vacibi terk etmiş olur." Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu soruya cevaben buyururlar ki:

Bu iki hadîs hakkında vârid olan suâl budur ki: "Akāid-i kelâmiyye mûcibince, cemî'-i ef'âl-i ibâd, Hakk'ın meşiyyet ve kazâsıdır; binâenaleyh küfür dahi O'nun kazâsı olur. Halbuki hadîs-i kudsînin mazmununa göre, kazâya rızâ vâcibdir. Hadîs-i nebevîye göre dahi küfre rızâ küfürdür; bu iki hâl arasında kulun çâresi nedir? Eğer Hakk'ın kazâsı olan küfür ve nifâka râzı olursa, kâfir olur; ve eğer râzı olmazsa, vâcibi terk etmiş olur." Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu suâle cevâben buyururlar ki:

1362. Ona dedim: "Bu küfr-i makzîdir; kazâ değildir. Bu küfür, doğru âsâr-ı kazâdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1362. Ona dedim: "Bu, hükmedilmiş küfürdür; kazâ değildir. Bu küfür, doğru kazâ eseridir."

"Küfre rıza küfürdür" hadis-i şerifindeki küfür, ism-i mef'ûl (edilgen isim) sîgasıyla "makzî"dir (hükmedilmiş olan) ve kazâ eseridir; yoksa kazânın kendisi değildir. Çünkü kazâ başka, "makzî" (hükmedilmiş olan) başkadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Üzeyr Fassı'nda buyurur ki: "Kazâ, Allah'ın eşyada hükmüdür ve Allah'ın eşyada hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyada olan ilminin sınırı üzerinedir. Ve Allah'ın eşyada ilmi dahi, bilinenler kendi özlerinde ne hâl üzere sabit idiyse, o bilinenlerin Hakk'a verdikleri şeyin sınırı üzerinedir." Ve yine Hz. Şeyh (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Kazâ, makzînin (hükmedilmiş olanın) gayrıdır (dışındadır); ve kazâ, sabit hakikatlerin yatkınlığına ait olan kadere uygun yaratma ve hükümlerden ibarettir. Buna göre "kazâ" Hak'ın fiilî sıfatlarındandır ve ona rıza farzdır. Ve niçin, şöyle böyle kazâ etti diye Hak'tan şikâyet etmek haramdır. Aksine "makzî"ye (hükmedilmiş olana) razı olmak mutlaka farz değildir; belki küfür ve diğer günahlar gibi, kazâ eserinin kendisinden meydana gelmesinden dolayı mükellefin razı olmayıp, şikâyet etmesi zorunlu ve vaciptir." Şimdi mademki kazâ, Hakk'ın eşyada hükmüdür ve Hakk'ın bu hükmü dahi, sabit hakikatlerin kendi haklarında, Yüce Allah hazretlerinden talep ettikleri hükümdür; ve mademki ilâhî kazâ eşya üzerine, ancak eşya ile hükmeder; bu halde kulun ilâhî kazâya razı olmaktan başka çaresi kalmaz. Örneğin iki kimse bir padişahın huzuruna çıkıp ondan birisi bir altın, diğeri de bin altın ihsan istese; ve padişah da onlara verse; bir altın alan "Padişah arkadaşıma bin altın verdiği halde, bana bir altın verdi" diye şikâyet edemez. Çünkü padişah onlara istediklerini vermiştir, buna rızadan başka çare yoktur. Fakat kendisinin eline bir altın geçmesi "makzî"dir (hükmedilmiş olandır), kazâ eseridir; bundan razı olmamak tabiîdir. Bundan dolayı kulun, kendisini kınaması ve ayıplaması gerekir. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) yani “Yüce Allah fiilinden sorumlu değildir ve onlar sorumludurlar" ayet-i kerimesinin anlamı budur.

"Küfre rıza küfürdür" hadis-i şerîfindeki küfür, ism-i mefûl sîgasıyla "makzî"dir ve âsâr-ı kazâdır; yoksa ayn-ı kazâ değildir. Zîrâ kazâ başka, "makzî" başkadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de buyurur ki: "Kazâ Allâh'ın eşyâda hükmüdür ve Allâh'ın eşyâda hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyâda olan ilminin haddi üzerinedir. Ve Allah'ın eşyâda ilmi dahi ma'lûmât nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o ma'lûmâtın Hakk'a i'tâ ettikleri şeyin haddi üzerinedir." Ve yine Hz. Şeyh (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Kazâ makzînin gayridir; ve kazâ, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına râci' olan kadere muvafık îcâd ve ahkâmdan ibarettir. Binâenaleyh "kazâ" sıfât-ı fiiliyye-i Hak'dandır ve ona rızâ farzdır. Ve niçin, şöyle böyle kazâ etti diye Hak'dan şikâyet etmek haramdır. Velâkin “makzî"ye râzı olmak mutlakā farz değildir; belki küfür ve sâir meâsî gibi, âsâr-ı kazânın kendisinden sudûrundan dolayı mükellefin râzı olmayıp, şikâyet etmesi zarûrî ve vâcibdir." İmdi mâdemki kazâ, Hakk'ın eşyâda hükmüdür ve Hakk'ın bu hükmü dahi, a'yân-ı sâbitenin kendi haklarında, Allah Teâlâ hazretlerinden taleb ettikleri hükümdür; ve mâdemki kazâ-yı ilâhî eşya üzerine, ancak eşyâ ile hükmeder; bu halde abdin kazâ-yı ilâhîye râzı olmaktan başka çâresi kalmaz. Meselâ iki kimse bir pâdişâhın huzûruna çıkıp ondan birisi bir altın, dîğeri de bin altın ihsân istese; ve pâdişâh da onlara verse; bir altın alan "Pâdişâh arkadaşıma bin altın verdiği halde, bana bir altın verdi" diye şikâyet edemez. Çünkü pâdişâh onlara istediklerini vermiştir, buna rızâdan başka çare yoktur. Fakat kendisinin eline bir altın geçmesi "makzî"dir, eser-i kazâdır; bundan râzı olmamak tabîîdir. Bundan dolayı bende, kendisini levm ve takbih etmek îcâb eder. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'nî “Hak Teâlâ fiilinden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı budur.

1363. İmdi ey efendi, kazâyı makzîden bil, tâ ki işkâlin derhal def' olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1363. Şimdi ey efendi, kazayı makzîden bil ki, güçlüğün derhal ortadan kalksın.

"Makzî," edilgen isim kipinde "hükmedilmiş" anlamına gelir. Kazanın makzîden bilinmesi şudur: Hakk'ın kazası ilmine, ilmi de sabit hakikatlerin bilinen yatkınlığına bağlıdır. Bu sebeple sabit hakikatler hakkında çıkan ilahi hüküm, onların Hak'tan talep ettikleri hükümdür. Bu sabit hakikatler önce Hak üzerine bu talepleriyle hükmederler. Daha sonra Hakk'ın kazası ve hükmü onların üzerine gerçekleşir. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (k.s.) Üzeyr Fassı'nın başlangıcında "Hükmeden, kim olursa olsun, hükmettiği şeyle ve hükmettiği şeyde kendisine hükmedilendir" buyurmuştur. Hükmeden, hükmettiği şeyle kendisine hükmedilen olunca, onun bu hükmü doğal olarak kendisine hükmedilenden kaynaklanır; ve bu durumda da kazayı "makzî"den bilmek gerekir. Ve bu hakikat ortaya çıktığı zaman, derhal güçlükler ortadan kalkar; artık bu niçin böyle oluyor, şöyle oluyor diye sorulara gerek kalmaz; ve cehalet sebebiyle sürüp giden itirazlar, marifet nuruyla yok olur.

"Makzî," ism-i mef'ûl sîgasıyla “mahkûm” ma'nâsınadır. Kazânın makzîden bilinmesi budur ki: Hakk'ın kazâsı ilmine ve ilmi de a'yânın ma'lûm olan isti'dâdına tâbi'dir. Binâenaleyh a'yân hakkında sâdır olan hükm-i ilâhî, onların Hak'dan taleb ettikleri hükümdür. Bu a'yân evvelen Hak üzerine bu talebleriyle hükmederler. Ba'dehû Hakk'ın kazâsı ve hükmü onlar üzerine vâki' olur. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) Fass-ı Üzeyrî'nin ibtidâsında "Hâkim, kim olursa olsun, hükmettiği şeyle ve hükm ettiği şeyde mahkûmunaleyhdir" buyurmuştur. Hâkim, hükm ettiği şeyle mahkûmun-aleyh olunca, onun bu hükmü bittabi' mahkûmdan münbais olur; ve bu sûrette dahi kazâyı “makzî"den bilmek îcâb eder. Ve bu hakikat tebeyyün ettiği vakit, derhal müşkilât mündefi' olup; artık bu niçin böyle oluyor, şöyle oluyor diye suallere hâcet kalmaz; ve sâika-i cehl ile teselsül edip giden i'tirâzât, nûr-ı ma'rifet ile muzmahil olur.

1364. O cihetten küfre râzıyım ki, kazâdır; o cihetden değil ki, bizim niza' ve hubsümüzdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1364. Küfre, kazâ olduğu cihetten razıyım; bizim çekişmemiz ve kötülüğümüz olduğu cihetten değil.

Küfürde iki yön vardır: Birisi küfrün özü, diğeri kazâya ait oluşudur. Küfür, özü ve küfür olması itibarıyla asla rızâ gösterilecek bir şey değildir; fakat kazâ... Şimdi, mademki kazâ, Hakk'ın eşyadaki hükmüdür ve Hakk'ın bu hükmü de, sabit hakikatlerin kendi haklarında, Yüce Allah hazretlerinden talep ettikleri hükümdür; ve mademki ilâhî kazâ eşya üzerine, ancak eşya ile hükmeder; bu durumda kulun ilâhî kazâya razı olmaktan başka çaresi kalmaz. Örneğin iki kişi bir padişahın huzuruna çıkıp ondan birisi bir altın, diğeri de bin altın ihsan istese; ve padişah da onlara verse; bir altın alan "Padişah arkadaşıma bin altın verdiği halde, bana bir altın verdi" diye şikâyet edemez. Çünkü padişah onlara istediklerini vermiştir, buna rızâdan başka çare yoktur. Fakat kendisinin eline bir altın geçmesi "kazâya uğramış"tır, kazânın eseridir; bundan razı olmamak tabiîdir. Bundan dolayı bende, kendisini kınamak ve kötülemek gerekir. لا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُم يُسْتَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) yani "Yüce Allah fiilinden sorumlu değildir ve onlar sorumludurlar" ayet-i kerimesinin anlamı budur.

Küfürde iki cihet vardır: Birisi küfrün zâtı, diğeri kazâya taallukudur. Küfür zâtıyyeti ve küfür olması itibariyle, aslâ marzî değildir; fakat kazâ- İmdi mâdemki kazâ, Hakk'ın eşyâda hükmüdür ve Hakk'ın bu hükmü dahi, a'yân-ı sâbitenin kendi haklarında, Allah Teâlâ hazretlerinden taleb ettikleri hükümdür; ve mâdemki kazâ-yı ilâhî eşya üzerine, ancak eşyâ ile hükmeder; bu halde abdin kazâ-yı ilâhîye râzı olmaktan başka çâresi kalmaz. Meselâ iki kimse bir pâdişâhın huzûruna çıkıp ondan birisi bir altın, dîğeri de bin altın ihsân istese; ve pâdişâh da onlara verse; bir altın alan "Pâdişâh arkadaşıma bin altın verdiği halde, bana bir altın verdi" diye şikâyet edemez. Çünkü pâdişâh onlara istediklerini vermiştir, buna rızâdan başka çare yoktur. Fakat kendisinin eline bir altın geçmesi "makzî"dir, eser-i kazâdır; bundan râzı olmamak tabîîdir. Bundan dolayı bende, kendisini levm ve takbih etmek îcâb eder. لا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُم يُسْتَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'nî “Hak Teâlâ fiilinden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı budur.

1363. İmdi ey efendi, kazâyı makzîden bil, tâ ki işkâlin derhal def' olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1363. Şimdi ey efendi, kazâyı makzîden bil ki, güçlüğün derhal ortadan kalksın.

"Makzî," ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) yapısıyla "mahkûm" anlamına gelir. Kazânın makzîden bilinmesi şudur: Hakk'ın kazâsı (ilâhî küllî hüküm) ilmine bağlıdır ve ilmi de sabit hakikatlerin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) bilinen yatkınlığına (kabiliyetine) tâbidir. Bu sebeple sabit hakikatler hakkında ortaya çıkan ilâhî hüküm, onların Hak'tan talep ettikleri hükümdür. Bu sabit hakikatler, öncesiz olarak bu talepleriyle Hak üzerine hükmederler. Daha sonra Hakk'ın kazâsı ve hükmü onlar üzerine gerçekleşir. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (k.s.) Üzeyr Fassı'nın başlangıcında "Hâkim, kim olursa olsun, hükmettiği şeyle ve hükmettiği şeyde aleyhine hükmedilendir" buyurmuştur. Hâkim, hükmettiği şeyle aleyhine hükmedilen olunca, onun bu hükmü elbette mahkûmdan kaynaklanır; ve bu durumda da kazâyı "makzî"den bilmek gerekir. Ve bu hakikat açıkça ortaya çıktığı zaman, derhal güçlükler ortadan kalkar; artık bu niçin böyle oluyor, şöyle oluyor diye sorulara gerek kalmaz; ve cehalet sebebiyle sürüp giden itirazlar, marifet (bilgi) nuru ile yok olur.

"Makzî," ism-i mef'ûl sîgasıyla “mahkûm” ma'nâsınadır. Kazânın makzîden bilinmesi budur ki: Hakk'ın kazâsı ilmine ve ilmi de a'yânın ma'lûm olan isti'dâdına tâbi'dir. Binâenaleyh a'yân hakkında sâdır olan hükm-i ilâhî, onların Hak'dan taleb ettikleri hükümdür. Bu a'yân evvelen Hak üzerine bu talebleriyle hükmederler. Ba'dehû Hakk'ın kazâsı ve hükmü onlar üzerine vâki' olur. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) Fass-ı Üzeyrî'nin ibtidâsında "Hâkim, kim olursa olsun, hükmettiği şeyle ve hükm ettiği şeyde mahkûmun-aleyhdir" buyurmuştur. Hâkim, hükm ettiği şeyle mahkûmun-aleyh olunca, onun bu hükmü bittabi' mahkûmdan münbais olur; ve bu sûrette dahi kazâyı “makzî"den bilmek îcâb eder. Ve bu hakikat tebeyyün ettiği vakit, derhal müşkilât mündefi' olup; artık bu niçin böyle oluyor, şöyle oluyor diye suallere hâcet kalmaz; ve sâika-i cehl ile teselsül edip giden i'tirâzât, nûr-ı ma'rifet ile muzmahil olur.

1364. O cihetten küfre râzıyım ki, kazâdır; o cihetden değil ki, bizim niza' ve hubsümüzdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1364. Küfre, kazâ olduğu cihetten razıyım; bizim çekişmemiz ve kötülüğümüz olduğu cihetten değil.

Küfürde iki yön vardır: Birisi küfrün özü, diğeri kazâya ait olmasıdır. Küfür, zâtı ve küfür olması itibarıyla asla rızaya uygun değildir; fakat kazâya ait olması sebebiyle rızaya uygundur; çünkü ilâhî kazâda nefse ait kötülük ve tabiata ait çirkinlik yoktur. Bu sebeple kazânın sureti güzeldir, fakat küfür bizim nefse ait kötülüğümüzden kaynaklandığı için, "makzî" (kazâya uğramış) olması itibarıyla çirkindir; çünkü kulun sıfatıdır. Örneğin, gayet mahir bir ressam, pek çirkin bir şahsın resmini, aslına uygun bir şekilde çizse, bu tasvire sanat itibarıyla gayet güzeldir denir; fakat surete, pek çirkin deneceği de şüphesizdir. Bu sebeple tasvir güzel ve suret çirkindir. İşte bunun gibi kazâ güzel olduğu için rızaya uygundur; ve makzî çirkin olduğu için rızaya uygun değildir.

Küfürde iki cihet vardır: Birisi küfrün zâtı, diğeri kazâya taallukudur. Küfür zâtıyyeti ve küfür olması itibariyle, aslâ marzî değildir; fakat kazâ- ya taalluku hasebiyle marzîdir; çünkü kazâ-yı ilâhîde habâset-i nefsâniyye ve kabâhat-i tab'âniyye yoktur. Binâenaleyh sûret-i kazâ hüsündür, fakat küfür bizim habâset-i nefsâniyyemizden münbais olduğundan, "makzî" olması i'tibariyle kabîhdir; zîrâ sıfat-ı abddir. Meselâ gâyet mâhir bir ressâm, pek çirkin bir şahsın resmini, aslına mutâbık bir sûretde tersîm etse, bu tasvîre san'at i'tibariyle gâyet güzeldir denir; fakat sûrete, pek çirkin deneceği de şübhesizdir. Binâenaleyh tasvîr hüsün ve sûret kabîhdir. İşte bunun gibi kazâ hüsün olduğu için marzîdir; ve makzî çirkin olduğu için nâ-marzîdir.

1365. Küfür kazā cihetinden muhakkak küfür değildir; Hakk'a kâfir deme! Burada durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1365. Küfür, kazâ yönünden muhakkak küfür değildir; Hakk'a kâfir deme! Burada durma!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin birinci mısraına sebep olarak gelmiştir. Yani, "Kazâ olması yönünden küfre razıyım; çünkü küfür, kazâ yönünden küfür değildir," demek suretiyle birbirine bağlanır. Küfre, ilâhî irâdeye nispetle küfür demek caiz değildir, çünkü o küfür, irâdenin gereği olarak meydana gelmiştir. İrâde de ilme, ilim ise, emredilmiş kulun tekil sabit hakikatinin hâline ve yatkınlığına bağlıdır. Bu sebeple "Küfür kazâsı Hakk'a nispetle küfür değil, hikmetin ta kendisidir. Eğer küfür kazâsına küfür denirse, Allah korusun Hakk'a kâfir demek gerekir. Ey noksan düşünen kişi, sakın Hakk'a kâfir deme ve bu noksan düşünce içinde durma!"

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beytin birinci mısrâ'ına illet olarak vâki' olmuştur. Ya'nî, "Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım; çünkü küfür, kazâ cihetinden küfür değildir," demek sûretiyle yekdîğerine rabt olunur. Küfre, irâde-i ilâhiyyeye nisbetle küfür demek câiz değildir, zîrâ o küfür, ber-muktezâ-yı irâde vâki' olmuştur. İrâde dahi ilme ve ilim ise, abd-i me'mûrun ayn-ı sâbitesinin hâline ve isti'dâdına tabi'dir. Binâenaleyh "Kazâ-yı küfür Hakk'a nisbetle küfür değil, ayn-ı hikmettir. Eğer kazâ-yı küfre küfür dense, maâzallah Hakk'a kâfir demek lâzım gelir. Ey nâkıs mütefekkir, sakın Hakk'a kâfir deme ve bu noksan tefekkür içinde durma!"

1366. Küfür cehildir ve kazâ-yı küfür ilimdir. Nihayet, hilim ve hilim her ikisi ne vakit bir olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1366. Küfür cehalettir ve küfür kazâsı ilimdir. Sonuç olarak, hılim ve hilim ne zaman bir olur?

Burhân-ı Kâtı'ın açıklamasına göre "hılim" kelimesi Fars dilinde birkaç anlama gelir; bir anlamı da hışım ve gazaptır. "Hilim" yavaşlık ve yumuşaklık anlamındadır ve Arapçadır. Küfrün cehalet ve küfür kazâsının ilim olması, şekil ve anlam bakımındandır. "Hılim" ve "hilim" kelimeleri arasındaki şekil ve anlama benzer. Bu iki kelime telaffuzda kulağa aynı gelse de, anlamda birbirinin zıddıdır. Biri gazap ve diğeri yavaşlık demektir.

Şimdi "makzî" (kazâya uğramış) olan küfür, bir tür ilimden kaynaklanır ki, bu ilim, onları küfür ve dalalete sevk eder. Çünkü Yüce Allah kullarını davet etmek için peygamber gönderdi. Münkirler peygamberin cisimde ve yemekte ve içmekte ve uykuda ve nikâhla ilişkisi sebebiyle marzîdir (razı olunmuştur); çünkü ilâhî kazâda nefsanî kötülük ve tabiatî çirkinlik yoktur. Bu sebeple kazânın şekli güzeldir, fakat küfür bizim nefsanî kötülüğümüzden kaynaklandığından, "makzî" olması bakımından çirkindir; çünkü kulun sıfatıdır. Örneğin, gayet mahir bir ressam, pek çirkin bir şahsın resmini, aslına uygun bir şekilde çizse, bu tasvire sanat bakımından gayet güzeldir denir; fakat surete, pek çirkin deneceği de şüphesizdir. Bu sebeple tasvir güzel ve suret çirkindir. İşte bunun gibi kazâ güzel olduğu için marzîdir; ve makzî çirkin olduğu için nâ-marzîdir (razı olunmamıştır).

Burhân-ı Kâtı'ın beyânına göre "hılim" kelimesi lisân-ı Fârisî'de birkaç ma'nâya gelir; bir ma'nâsı da hışım ve gazabdır. "Hilim" yavaşlık ve yumuşaklık ma'nâsınadır ve Arabî'dir. Küfrün cehil ve kazâ-yı küfrün ilim olması sûret ve ma'nâ i'tibariyledir. "Hılim" ve "hilim" kelimeleri arasındaki sûret ve ma'nâya benzer. Bu iki kelime telaffuzda sem'a bir gelir ise de, ma'nâda birbirinin zıddıdır. Biri gazab ve diğeri yavaşlık demektir.

İmdi "makzî" olan küfür, bir nevi' ilimden münbaisdir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını da'vet için peygamber gönderdi. Münkirler peygamberin cisimde ve yemekte ve içmekte ve uykuda ve nikâh- ya taalluku hasebiyle marzîdir; çünkü kazâ-yı ilâhîde habâset-i nefsâniyye ve kabâhat-i tab'âniyye yoktur. Binâenaleyh sûret-i kazâ hüsündür, fakat küfür bizim habâset-i nefsâniyyemizden münbais olduğundan, "makzî" olması i'tibariyle kabîhdir; zîrâ sıfat-ı abddir. Meselâ gâyet mâhir bir ressâm, pek çirkin bir şahsın resmini, aslına mutâbık bir sûretde tersîm etse, bu tasvîre san'at i'tibariyle gâyet güzeldir denir; fakat sûrete, pek çirkin deneceği de şübhesizdir. Binâenaleyh tasvîr hüsün ve sûret kabîhdir. İşte bunun gibi kazâ hüsün olduğu için marzîdir; ve makzî çirkin olduğu için nâ-marzîdir.

1365. Küfür kazā cihetinden muhakkak küfür değildir; Hakk'a kâfir deme! Burada durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1365. Küfür, kazâ yönünden muhakkak küfür değildir; Hakk'a kâfir deme! Burada durma!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin birinci mısraına sebep olarak gelmiştir. Yani, "Kazâ olması yönünden küfre razıyım; çünkü küfür, kazâ yönünden küfür değildir," demek suretiyle birbirine bağlanır. Küfre, ilâhî irâdeye nispetle küfür demek caiz değildir, çünkü o küfür, irâdenin gereği olarak meydana gelmiştir. İrâde de ilme, ilim ise, emredilmiş kulun tekil sabit hakikatinin hâline ve yatkınlığına bağlıdır. Bu sebeple "Küfür kazâsı Hakk'a nispetle küfür değil, hikmetin ta kendisidir. Eğer küfür kazâsına küfür denirse, Allah korusun Hakk'a kâfir demek gerekir. Ey noksan düşünen kişi, sakın Hakk'a kâfir deme ve bu noksan düşünce içinde durma!"

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beytin birinci mısrâ'ına illet olarak vâki' olmuştur. Ya'nî, "Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım; çünkü küfür, kazâ cihetinden küfür değildir," demek sûretiyle yekdîğerine rabt olunur. Küfre, irâde-i ilâhiyyeye nisbetle küfür demek câiz değildir, zîrâ o küfür, ber-muktezâ-yı irâde vâki' olmuştur. İrâde dahi ilme ve ilim ise, abd-i me'mûrun ayn-ı sâbitesinin hâline ve isti'dâdına tabi'dir. Binâenaleyh "Kazâ-yı küfür Hakk'a nisbetle küfür değil, ayn-ı hikmettir. Eğer kazâ-yı küfre küfür dense, maâzallah Hakk'a kâfir demek lâzım gelir. Ey nâkıs mütefekkir, sakın Hakk'a kâfir deme ve bu noksan tefekkür içinde durma!"

1366. Küfür cehildir ve kazâ-yı küfür ilimdir. Nihayet, hilim ve hilim her ikisi ne vakit bir olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1366. Küfür cehalettir ve küfür kazâsı ilimdir. Sonuçta, hılim ve hilim ne zaman bir olur?

Burhân-ı Katı'nın açıklamasına göre "hılim" kelimesi Fars dilinde birkaç anlama gelir; bir anlamı da hışım ve gazaptır. "Hilim" yavaşlık ve yumuşaklık anlamındadır ve Arapçadır. Küfrün cehalet ve küfür kazâsının ilim olması şekil ve anlam itibariyledir. "Hılim" ve "hilim" kelimeleri arasındaki şekil ve anlama benzer. Bu iki kelime telaffuzda kulağa aynı gelse de, anlamda birbirinin zıddıdır. Biri gazap ve diğeri yavaşlık demektir. Şimdi "makzî" olan küfür, bir tür ilimden kaynaklanır ki, bu ilim, onları küfür ve sapkınlığa sevk eder. Çünkü Yüce Allah kullarını davet etmek için peygamber gönderdi. İnkârcılar peygamberin cisimde ve yemekte ve içmekte ve uykuda ve nikâhta kendilerine benzer olduğunu görüp مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْاَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) yani "Bu peygambere ne oldu ki, yemek yer ve çarşılarda gezer?" dediler ve yürüttükleri bozuk muhakeme sonucunda böyle bir kimsenin peygamber olamayacağına dair kendilerinde faydasız bir ilim oluştu; ve Yüce Allah onlardaki bu inkârın bir tür ilimden kaynaklandığına Kur'ân-ı Kerîm'de işaret buyurdu. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عن الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) Yani "Onlar dünya hayatının görünenini bilirler; hâlbuki onlar âhiretten gâfildirler." Fakat bu ilim hakikatte cehalettir. Küfür kazâsı ise saf ilimden ibarettir; çünkü yukarıda açıklandığı üzere küfür kazâsı, kulun ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin, Hakk'a verdiği ilme dayanır. Bu ilimde asla cehalet düşünülemez. Şimdi bu ön bilgi bilindikten sonra, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Küfür ki, hakikatte cehalet olan bir ilme dayanır; ve küfür kazâsı ki, hakikatte saf ilimdir. Bu iki ilim telaffuzda ve şekilde hılim ile, hilim kelimeleri gibi birbirine benzese de, anlam itibarıyla hiç birbirine benzemez; çünkü biri cehalet, diğeri ilimdir. Ve hilim (حلم) nasıl siyah nokta ile kayıtlı ise, onların ilimleri de öylece cehaletin siyah noktası ile kayıtlıdır; ve hilim (حلم) nasıl ki kayıtsız ise, Hakk'ın ilmi de öylece kayıtsızdır ve mutlak ilimdir."

Burhân-ı Katrin beyânına göre "hılim" kelimesi lisân-ı Fârisî'de birkaç ma'nâya gelir; bir ma'nâsı da hışım ve gazabdır. "Hilim" yavaşlık ve yumuşaklık ma'nâsınadır ve Arabîdir. Küfrün cehil ve kazâ-yı küfrün ilim olması sûret ve ma'nâ i'tibariyledir. "Hılim" ve "hilim" kelimeleri arasındaki sûret ve ma'nâya benzer. Bu iki kelime telaffuzda sem'a bir gelir ise de, ma'nâda birbirinin zıddıdır. Biri gazab ve diğeri yavaşlık demektir. İmdi "makzî" olan küfür, bir nevi' ilimden münbaisdir ki, bu ilim, onları küfür ve dalâlete sevk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ibâdını da'vet için peygamber gönderdi. Münkirler peygamberin cisimde ve yemekte ve içmekte ve uykuda ve nikâh- da kendilerine mümâsil olduğunu görüp مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْاَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) ya'nî "Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer?" dediler ve yürüttükleri muhakeme-i sakîme neticesinde böyle bir kimsenin peygamber olamıyacağına kendilerinde bir ilm-i gayr-i nâfi' peyda oldu; ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkârın bir nevi' ilimden münbais olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işaret buyurdu. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَهُم عن الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) Ya'nî "Onlar hayât-ı dünyanın zahirini bilirler; halbuki onlar âhiretden gâfildirler." Fakat bu ilim hakikatte cehildir. Kazâ-yı küfür ise ilm-i mahzdan ibarettir; zîrâ yukarıda beyan olunduğu üzere kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin, Hakk'a i'tâ ettiği ilim üzerine müsteniddir. Bu ilimde aslâ cehil mutasavver değildir. İmdi bu mukaddime ma'lum olduktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Küfür ki, hakîkatte cehil olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki, hakîkatte ilm-i mahzdır. Bu iki ilim telaffuzda ve sûrette hılim ile, hilim kelimeleri gibi birbirine müşâbih ise de, ma'nâ i'tibariyle hiç birbirine benzemez; zîrâ biri cehil, dîğeri ilimdir. Ve hilim (حلم) nasıl nokta-i siyah ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyah-ı cehl ile mukayyeddir; ve hilim (حلم) nasıl ki gayr-ı mukayyed ise, Hakk'ın ilmi de öylece gayr-i mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır."

1367. Hattın çirkinliği, nakkāşın çirkinliği değildir; belki ondan, çirkini göstermek liyâkatı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1367. Hattın çirkinliği, nakkaşın çirkinliği değildir; aksine ondan, çirkini gösterme liyakati vardır.

Yazının veya resmin çirkin olması, o yazıyı yazanın ve resmi yapanın da çirkin olmasını gerektirmez; aksine o hattat veya ressamın hem güzel hem de çirkin nakışlar yapmaya liyakati ve kudreti olduğu görünmek içindir.

Yazının veyâ resmin çirkin olması, o yazıyı yazanın ve resmi yapanın da çirkin olmasını iktizâ etmez; belki o hattât veyâ ressamın hem güzel ve hem de çirkin nakışlar yapmağa liyâkati ve kudreti olduğu görünmek içindir.

1368. Nakkāşın kuvveti o olur ki, o hem çirkini, hem iyiyi yapmağa kādir ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1368. Nakkaşın kuvveti o olur ki, o hem çirkini, hem iyiyi yapmaya kadir olsun.

Nakkaş, güzeli ve çirkini ne kadar ustaca ve maharetle nakşeder ve resmederse, sanatında o oranda kuvvet ve kudret sahibi olur. Bu misalde "kaza", nakkaşın çirkin nakşı resmetmesi ve "makzî" (kaza olunan şey), çirkin nakıştır. Ressam, güzel nakışları ve harika resimleri nakşederken, seve seve resmeder; fakat sanatını ve maharetini göstermek için çirkin sureti de, gönlünün rızasına aykırı olarak resmetmesi gerekir. Bunun gibi Yüce Allah hazretleri, zâta ait haller (şuûnât-ı zâtiyye) kendilerine benzer olduğunu görüp مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْاَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) yani "Bu peygambere ne oldu ki, yemek yer ve çarşılarda gezer?" dediler ve yürüttükleri bozuk muhakeme sonucunda böyle bir kimsenin peygamber olamayacağına dair kendilerinde faydasız bir bilgi oluştu; ve Yüce Allah, onlardaki bu inkârın bir tür bilgiden kaynaklandığına Kur'ân-ı Kerîm'de işaret buyurdu. يعلمون ظاهراً من الحيوة الدُّنْيَا وَهُم عن الآخرة هم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) Yani "Onlar dünya hayatının görünenini bilirler; hâlbuki onlar ahiretten gâfildirler." Fakat bu bilgi hakikatte cehalettir. Küfür kazası ise saf bilgiden ibarettir; zira yukarıda açıklandığı üzere küfür kazası, kulun sabit hakikatinin ve özünün, Hakk'a verdiği bilgiye dayanır. Bu bilgide asla cehalet düşünülemez. Şimdi bu giriş bilindikten sonra, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Küfür ki, hakikatte cehalet olan bir bilgiye dayanır; ve küfür kazası ki, hakikatte saf bilgidir. Bu iki bilgi telaffuzda ve şekilde 'hılim' ile 'hilim' kelimeleri gibi birbirine benzese de, anlam itibarıyla hiç birbirine benzemez; zira biri cehalet, diğeri bilgidir. Ve 'hilim' (حلم) nasıl siyah nokta ile kayıtlı ise, onların bilgileri de öylece cehaletin siyah noktası ile kayıtlıdır; ve 'hilim' (حلم) nasıl ki kayıtsız ise, Hakk'ın bilgisi de öylece kayıtsızdır ve mutlak bilgidir."

Nakkāş güzeli ve çirkini ne kadar mâhirâne ve üstâdâne nakış ve tersîm ederse, san'atında o nisbette kuvvet ve kudret sahibi olur. Bu misâlde "kazâ", nakkāşın nakş-ı kabîhi tersîm etmesi ve "makzî", nakş-ı kabîhdir. Ressâm, nukūş-ı latîfe ve tesâvîr-i bedîayı nakş ederken, seve seve tersîm eder; fakat ızhâr-ı san'at ve mahâret için sûret-i kabîhayı dahi, gönlünün rızâsı hilâfında tersîm etmek iktizâ eder. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri, esmâ-i şe- da kendilerine mümâsil olduğunu görüp مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْاَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) ya'nî "Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer?" dediler ve yürüttükleri muhakeme-i sakîme neticesinde böyle bir kimsenin peygamber olamıyacağına kendilerinde bir ilm-i gayr-i nâfi' peyda oldu; ve Hak Teâlâ onlardaki bu inkârın bir nevi' ilimden münbais olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işaret buyurdu. يعلمون ظاهراً من الحيوة الدُّنْيَا وَهُم عن الآخرة هم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) Ya'nî "Onlar hayât-ı dünyanın zahirini bilirler; halbuki onlar âhiretden gâfildirler." Fakat bu ilim hakikatte cehildir. Kazâ-yı küfür ise ilm-i mahzdan ibarettir; zîrâ yukarıda beyan olunduğu üzere kazâ-yı küfür, abdin ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin, Hakk'a i'tâ ettiği ilim üzerine müsteniddir. Bu ilimde aslâ cehil mutasavver değildir. İmdi bu mukaddime ma'lum olduktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Küfür ki, hakîkatte cehil olan bir ilme müsteniddir; ve kazâ-yı küfür ki, hakîkatte ilm-i mahzdır. Bu iki ilim telaffuzda ve sûrette hılim ile, hilim kelimeleri gibi birbirine müşâbih ise de, ma'nâ i'tibariyle hiç birbirine benzemez; zîrâ biri cehil, dîğeri ilimdir. Ve hilim (حلم) nasıl nokta-i siyah ile mukayyed ise, onların ilimleri de öylece nokta-i siyah-ı cehl ile mukayyeddir; ve hilim (حلم) nasıl ki gayr-ı mukayyed ise, Hakk'ın ilmi de öylece gayr-i mukayyeddir ve ilm-i mutlaktır."

1367. Hattın çirkinliği, nakkāşın çirkinliği değildir; belki ondan, çirkini göstermek liyâkatı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1367. Hattın çirkinliği, nakkaşın çirkinliği değildir; aksine ondan, çirkini gösterme liyakati vardır.

Yazının veya resmin çirkin olması, o yazıyı yazanın ve resmi yapanın da çirkin olmasını gerektirmez; aksine o hattat veya ressamın hem güzel hem de çirkin nakışlar yapmaya liyakati ve kudreti olduğu görünmek içindir.

Yazının veyâ resmin çirkin olması, o yazıyı yazanın ve resmi yapanın da çirkin olmasını iktizâ etmez; belki o hattât veyâ ressamın hem güzel ve hem de çirkin nakışlar yapmağa liyâkati ve kudreti olduğu görünmek içindir.

1368. Nakkāşın kuvveti o olur ki, o hem çirkini, hem iyiyi yapmağa kādir ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1368. Nakkaşın kuvveti o olur ki, o hem çirkini, hem iyiyi yapmaya kadir ola.

Nakkaş güzeli ve çirkini ne kadar mahirane ve ustaca nakşeder ve resmederse, sanatında o oranda kuvvet ve kudret sahibi olur. Bu misalde "kaza", nakkaşın çirkin nakşı resmetmesi ve "makzi" (kaza olunan şey), çirkin nakıştır. Ressam, güzel nakışları ve harika resimleri nakşederken, seve seve resmeder; fakat sanatını ve maharetini göstermek için çirkin sureti de, gönlünün rızasına aykırı olarak resmetmesi gerekir. Bunun gibi Yüce Allah hazretleri, şerefli isimlerinin mazharı (tecelli yeri) olmak için, hayrı ve şerri yaratır; fakat hayırdan razı ve şerden razı değildir. Nasıl ki ayet-i kerimede وَلاَ يَرْضَى العباده الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) yani "Allah Teâlâ kullarının küfrüne razı değildir" buyurulur. Bunun kevnî (varoluşsal) misali şudur ki, tabip tabiplik yapmak için, halkın hastalığını ister, fakat hastalıktan razı değildir; eğer razı olsaydı tedavi etmezdi. Aynı şekilde ekmekçi halkın açlığını ister; fakat açlıklarından razı değildir, eğer razı olsaydı, ekmek satmazdı. Aynı şekilde muallim, öğrencinin cehaletini ister; fakat cehalete razı değildir, eğer razı olsaydı öğretmezdi. Bunlar gibi, Yüce Allah küfrü kaza etti ve istedi; fakat küfürden razı değildir, eğer razı olsaydı peygamber ve kitap göndermezdi.

Nakkāş güzeli ve çirkini ne kadar mâhirâne ve üstâdâne nakış ve tersîm ederse, san'atında o nisbette kuvvet ve kudret sahibi olur. Bu misâlde "kazâ", nakkāşın nakş-ı kabîhi tersîm etmesi ve "makzî", nakş-ı kabîhdir. Ressâm, nukūş-ı latîfe ve tesâvîr-i bedîayı nakş ederken, seve seve tersîm eder; fakat ızhâr-ı san'at ve mahâret için sûret-i kabîhayı dahi, gönlünün rızâsı hilâfında tersîm etmek iktizâ eder. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri, esmâ-i şe- rifesinin mazharı olmak için, hayır ve şerri îcâd buyurur; fakat hayırdan râzı ve şerden râzı değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلاَ يَرْضَى العباده الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) ya'nî "Allah Teâlâ kullarının küfrüne râzı değildir" buyurulur. Bunun misâl-i kevnîsi budur ki, tabîb icrâ-yı tabâbet için, halkın marazını murâd eder, fakat marazdan râzı değildir; eğer râzı olaydı tedavî etmezdi. Kezâ ekmekçi halkın açlığını murâd eder; fakat açlıklarından râzı değildir, eğer râzı olaydı, ekmek satmazdı. Kezâ muallim, müteallimin cehlini murâd eder; fakat cehle râzı değildir, eğer râzı olaydı ta'lîm etmezdi. Bunlar gibi, Hak Teâlâ küfrü kazâ etti ve murâd buyurdu; fakat küfürden râzı değildir, eğer râzı olaydı peygamber ve kitâb göndermez idi.

1369. Eğer ben bunun bahsini nizâm ile açarsam, nihayet sual ve cevab uzun gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1369. Eğer ben bunun bahsini düzenli bir şekilde açarsam, sonunda soru ve cevap uzar.

Yani bu "kazâ" ve "makzî" (kaza edilmiş olan) bahsinin kelâm ehlinin kurallarına uygun olarak açılması, soru ve cevabın birbirini takip etmesine ve dedikodunun uzamasına sebep olur. Halbuki kazâ ile makzînin hakikati, ilm-i kelâm ehlinin usûlüne uygun olarak yapılacak bahis ve münazara ile açığa çıkmaz. Bu tartışmanın devamı kalpleri karartır ve ilâhî aşk nuruna perde olur. Bu sebeple bunlardan vazgeçmek gerekir. Bilinmeli ki, bu meselenin sonucu "İlim ma'lûma (bilinene) tabidir" önermesine kadar gider. Nitekim yukarıda 1362 ve 1363 numaralı beyitlerde açıklandı.

Ya'nî bu “kazâ” ve “makzî” bahsinin ehl-i kelâm kavâidine tevfikan açılması, suâl ve cevabın teselsül etmesine ve kıyl ü kālin uzamasına sebeb olur. Halbuki kazâ ile makzînin hakikati, ilm-i kelâm ehlinin usûlüne tevfikan icrâ edilecek bahis ve münâzara ile münkeşif olmaz. Bu mübâhasenin devamı kalbleri karartır ve aşk-ı ilâhî nûruna hicâb olur. Binâenaleyh bunlardan vazgeçmek lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, bu mes'elenin neticesi "İlim ma'lûma tabi'dir" kazıyyesine kadar gider. Nitekim yukarıda 1362ve 1363 numaralı beyitlerde îzah olundu.

1370. Aşk nüktesinin zevki benden gider; hizmet nakşı, başka nakış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1370. Aşk nüktesinin zevki benden gider; hizmet nakşı, başka nakış olur.

Kazâ ve makzî (kaza edilmiş olan) tartışması uzayınca, aşk nüktesinin zevki benden kaybolur; hâlbuki ben maşukun kapısında aşk hizmetiyle ve Allah'ın kullarını ilâhî aşka davet etmekle görevli bir kulum. Bu hizmet nakşı, başka bir nakşa dönüşür, yani aşksız ve hâlsiz olan ve hâl nurundan habersiz bulunan kelâm ehli gibi, söz ve tartışma kapısında görevli bir kul olurum. Ve aşk hizmeti ki "makzî"dir ve nakkaşın nakşettiği güzel bir nakıştır ve bu itibarla bu hizmet rızaya uygundur. Eğer tartışma uzarsa, başka bir "makzî" olur ve o da nakkaşın nakşettiği çirkin bir nakış bulunur. Ve bu itibarla o "makzî" rızaya uygun olmadığından, elbette ben ondan vazgeçtim. Nitekim Âşıkların Sultanı Hz. Mevlânâ'mız bir gazellerinde şöyle buyururlar: (devamı eksik). (Allah) yüceliğinin mazharı olmak için, hayır ve şerri yaratır; fakat hayırdan razı ve şerden razı değildir. Nitekim ayet-i kerimede وَلاَ يَرْضَى العباده الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) yani "Yüce Allah kullarının küfrüne razı değildir" buyurulur. Bunun kevnî (oluşsal) örneği şudur ki, tabip tabiplik yapmak için, halkın hastalığını ister, fakat hastalıktan razı değildir; eğer razı olsaydı tedavi etmezdi. Aynı şekilde ekmekçi halkın açlığını ister; fakat açlıklarından razı değildir, eğer razı olsaydı, ekmek satmazdı. Aynı şekilde muallim, öğrencinin cehaletini ister; fakat cehalete razı değildir, eğer razı olsaydı öğretmezdi. Bunlar gibi, Yüce Hak küfrü kazâ etti ve istedi; fakat küfürden razı değildir, eğer razı olsaydı peygamber ve kitap göndermezdi.

Kazâ ve makzî mübâhasesi uzayınca, nükte-i aşkın zevki benden zâil olur; halbuki ben ma'şûkun kapısında hizmet-i aşk ile ve ibâdullâhı aşk-ı ilâhîye da'vet ile müstahdem bir bendeyim. Bu hizmet-i nakş, başka nakşa mübeddel olur, ya'nî bî-aşk ve hâl olan ve nûr-ı halden bî-haber bulunan ehl-i kelâm gibi bâb-ı kıyl ü kalde müstahdem bir bende olurum. Ve hizmet-i aşk ki "makzî"dir ve nakkāşın nakş eylediği nakş-ı hasendir ve bu i'tibâr ile bu hizmet marzîdir. Eğer mübâhase uzarsa, başka bir "makzî" olur ve o dahi nakkāşın nakş eylediği bir nakş-ı kabîh bulunur. Ve bu i'tibâr ile o "makzî" nâ-marzî olduğundan bittabi' ben ondan vazgeçtim. Nitekim Sultânü'l-âşıkîn Hz. Mevlânâʼmız bir gazellerinde şöyle buyururlar: rifesinin mazharı olmak için, hayır ve şerri îcâd buyurur; fakat hayırdan râzı ve şerden râzı değildir. Nitekim âyet-i kermede وَلاَ يَرْضَى العباده الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) ya'nî "Allah Teâlâ kullarının küfrüne râzı değildir" buyurulur. Bunun misâl-i kevnîsi budur ki, tabîb icrâ-yı tabâbet için, halkın marazını murâd eder, fakat marazdan râzı değildir; eğer râzı olaydı tedavî etmezdi. Kezâ ekmekçi halkın açlığını murâd eder; fakat açlıklarından râzı değildir, eğer râzı olaydı, ekmek satmazdı. Kezâ muallim, müteallimin cehlini murâd eder; fakat cehle râzı değildir, eğer râzı olaydı ta'lîm etmezdi. Bunlar gibi, Hak Teâlâ küfrü kazâ etti ve murâd buyurdu; fakat küfürden râzı değildir, eğer râzı olaydı peygamber ve kitâb göndermez idi.

1369. Eğer ben bunun bahsini nizâm ile açarsam, nihayet sual ve cevab uzun gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1369. Eğer ben bunun bahsini düzenli bir şekilde açarsam, sonunda soru ve cevap uzar.

Yani bu "kazâ" ve "makzî" (kaza edilmiş olan) bahsinin kelâm ehlinin kurallarına uygun olarak açılması, soru ve cevabın birbirini takip etmesine ve dedikodunun uzamasına sebep olur. Halbuki kazâ ile makzînin hakikati, ilm-i kelâm ehlinin usûlüne uygun olarak yapılacak bahis ve münazara ile açığa çıkmaz. Bu tartışmanın devamı kalpleri karartır ve ilâhî aşk nuruna perde olur. Bu sebeple bunlardan vazgeçmek gerekir. Bilinmeli ki, bu meselenin sonucu "İlim ma'lûma (bilinene) tabidir" önermesine kadar gider. Nitekim yukarıda 1362 ve 1363 numaralı beyitlerde açıklandı.

Ya'nî bu “kazâ” ve “makzî” bahsinin ehl-i kelâm kavâidine tevfikan açılması, suâl ve cevabın teselsül etmesine ve kıyl ü kālin uzamasına sebeb olur. Halbuki kazâ ile makzînin hakikati, ilm-i kelâm ehlinin usûlüne tevfikan icrâ edilecek bahis ve münâzara ile münkeşif olmaz. Bu mübâhasenin devamı kalbleri karartır ve aşk-ı ilâhî nûruna hicâb olur. Binâenaleyh bunlardan vazgeçmek lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, bu mes'elenin neticesi "İlim ma'lûma tabi'dir" kazıyyesine kadar gider. Nitekim yukarıda 1362ve 1363 numaralı beyitlerde îzah olundu.

1370. Aşk nüktesinin zevki benden gider; hizmet nakşı, başka nakış olur. [1375]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1370. Aşk nüktesinin zevki benden gider; hizmet nakşı, başka nakış olur. [1375]

Kazâ ve makzî (kader ve kaderin tecellisi) tartışması uzayınca, aşk nüktesinin zevki benden kaybolur; halbuki ben maşukun kapısında aşk hizmetiyle ve Allah'ın kullarını ilâhî aşka davet etmekle görevli bir kulum. Bu hizmet nakşı, başka bir nakşa dönüşür, yani aşksız ve hâlsiz olan ve hâl nurundan habersiz bulunan kelâm ehli gibi, dedikodu kapısında görevli bir kul olurum. Ve aşk hizmeti ki "makzî"dir (kaderin tecellisidir) ve nakkaşın nakşettiği güzel bir nakıştır ve bu bakımdan bu hizmet rızaya uygundur. Eğer tartışma uzarsa, başka bir "makzî" olur ve o da nakkaşın nakşettiği çirkin bir nakış bulunur. Ve bu bakımdan o "makzî" rızaya uygun olmadığından doğal olarak ben ondan vazgeçtim. Nasıl ki Âşıkların Sultanı Hz. Mevlânâ'mız bir gazellerinde şöyle buyururlar:

Kazâ ve makzî mübâhasesi uzayınca, nükte-i aşkın zevki benden zâil olur; halbuki ben ma'şûkun kapısında hizmet-i aşk ile ve ibâdullâhı aşk-ı ilâhîye da'vet ile müstahdem bir bendeyim. Bu hizmet-i nakş, başka nakşa mübeddel olur, ya'nî bî-aşk ve hâl olan ve nûr-ı halden bî-haber bulunan ehl-i kelâm gibi bâb-ı kıyl ü kalde müstahdem bir bende olurum. Ve hizmet-i aşk ki "makzî"dir ve nakkāşın nakş eylediği nakş-ı hasendir ve bu i'tibâr ile bu hizmet marzîdir. Eğer mübâhase uzarsa, başka bir "makzî" olur ve o dahi nakkāşın nakş eylediği bir nakş-ı kabîh bulunur. Ve bu i'tibâr ile o "makzî" nâ-marzî olduğundan bittabi' ben ondan vazgeçtim. Nitekim Sultânü'l-âşıkîn Hz. Mevlânâʼmız bir gazellerinde şöyle buyururlar:

## Hayretin mâni'-i fikret olduğu beyânında hikâyedir

1371. O kır sakallı bir adam, acele bir iyi perükârın önüne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1371. O kır sakallı bir adam, acele bir iyi perükârın önüne geldi.

"Âyîne-dâr" perükâr ve hacamatçı anlamlarındadır. Yani saçına ve sakalına ak düşmüş olan bir adam aceleyle makbul ve mahir bir perükârın önüne geldi.

"Âyîne-dâr" perükâr ve hacamatçı ma'nâlarınadır. Ya'nî saçına ve sakalına ak düşmüş olan bir adam ale'l-acele bir makbûl ve mâhir perükârın önüne geldi.

1372. Dedi: "Ey delikanlı sakalımdan beyazlığı ayırt et; zîrâ yeni gelin ihtiyâr ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1372. Dedi: "Ey delikanlı sakalımdan beyazlığı ayırt et; çünkü yeni gelin ihtiyâr ettim."

Yani, "Yeni evlendim, bir genç kadın aldım; sakalımdaki ak kılları ayıkla da, ona karşı genç görüneyim."

Ya'nî, "Yeni evlendim, bir genç kadın aldım; sakalımdaki ak kılları ayıkla da, ona karşı genç görüneyim."

1373. Onun sakalını kesti ve hepsini onun önüne koydu; ve dedi: "Sen seç, bana bir iş vâki' oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1373. Onun sakalını kesti ve hepsini onun önüne koydu; ve dedi: "Sen seç, bana bir iş vâki' oldu."

Perukçu o adamın sakalını tıraş edip, hepsini önüne koydu ve dedi ki: "Benim bir işim ortaya çıktı, senin sakalının beyazlarını tek tek ayık-

Perükâr o adamın sakalını tıraş edip, hepsini önüne koyuverdi ve dedi ki: "Benim bir işim zuhûr etti, senin sakalının beyazlarını birer birer ayık-

## Hayretin mâni'-i fikret olduğu beyânında hikâyedir

1371. O kır sakallı bir adam, acele bir iyi perükârın önüne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1371. O kır sakallı bir adam, acele bir iyi perükârın önüne geldi.

"Âyîne-dâr" perükâr ve hacamatçı anlamlarındadır. Yani saçına ve sakalına ak düşmüş olan bir adam aceleyle makbul ve mahir bir perükârın önüne geldi.

"Âyîne-dâr" perükâr ve hacamatçı ma'nâlarınadır. Ya'nî saçına ve sakalına ak düşmüş olan bir adam ale'l-acele bir makbûl ve mâhir perükârın önüne geldi.

1372. Dedi: "Ey delikanlı sakalımdan beyazlığı ayırt et; zîrâ yeni gelin ihtiyar ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1372. Dedi: "Ey delikanlı, sakalımdan beyazlığı ayırt et; çünkü yeni gelin aldım."

Yani, "Yeni evlendim, genç bir kadın aldım; sakalımdaki ak kılları ayıkla da, ona karşı genç görüneyim."

Ya'nî, "Yeni evlendim, bir genç kadın aldım; sakalımdaki ak kılları ayıkla da, ona karşı genç görüneyim."

1373. Onun sakalını kesti ve hepsini onun önüne koydu; ve dedi: "Sen seç, bana bir iş vâki' oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1373. Onun sakalını kesti ve hepsini onun önüne koydu; ve dedi: "Sen seç, bana bir iş vâki' oldu."

Berber o adamın sakalını tıraş edip, hepsini önüne koyuverdi ve dedi ki: "Benim bir işim ortaya çıktı, senin sakalının beyazlarını tek tek ayıklamaya vaktim yoktur; işte sakalını önüne koydum; karasından beyazını sen seç!"

Perükâr o adamın sakalını tıraş edip, hepsini önüne koyuverdi ve dedi ki: "Benim bir işim zuhûr etti, senin sakalının beyazlarını birer birer ayık- lamağa vaktim yoktur; işte sakalını önüne koydum; karasından beyazını sen seç!"

1374. Bu sual ve o cevabdır; onu ayırd et. Zîrâ ki bunların başı dîn derdini tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1374. Bu soru ve o cevaptır; onu ayırt et. Çünkü bunların başı din derdini tutmaz.

Ey marifet talep eden Hakk Yolcusu, tartışmaya ve münazaraya düşkün olan kimsenin "kaza" hakkındaki sorusunu söyledim ve cevabını verdim. Eğer ben kelâm ilmi ehlinin yöntemine uyarak bu konuyu daha fazla açacak olursam sorular ve cevaplar zincirleme devam eder ve dedikodular çoğalır. Ben perukârın yaptığı gibi kazayı ve "makzî"yi (kaza edilmiş olanı) bütün hâliyle ortaya koydum; soru da ortadadır ve cevap da ortadadır; karasını beyazını sen ayırt et! Çünkü bu tartışma ve münazara ehlinin zihninde din derdi yoktur; ancak kendi benliklerini tatmin eden bilgiçlik taslama hevesi vardır.

Ey tâlib-i ma'rifet olan sâlik, bahis ve cidâle ve münâzaraya âşık olan kimsenin "kazâ" hakkındaki suâlini söyledim ve cevabını verdim. Eğer ben ilm-i kelâm ehlinin usûlüne tebean bu bahsi daha ziyâde açacak olursam sualler ve cevablar teselsül eder ve dedikodular çoğalır. Ben perükârın yaptığı gibi kazâyı ve “makzî"yi hey'et-i mecmûasıyla beraber ortaya koydum; suâl de meydanda ve cevâb da meydandadır; karasını beyazını sen ayırd et! Zîrâ bu bahis ve münâzara erbâbının dimâğında, dîn derdi yoktur; ancak kendi enâniyetlerini tatmîn eden ma'lûmât-füruşluk hevesi vardır.

1375. O kimse Zeyd'e bir tokat vurdu; o cenk için hücum etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1375. O kimse Zeyd'e bir tokat vurdu; o savaşmak için hücum etti.

"Keyd" savaşmak ve çekişmek, aldatmak ve hile yapmak ve tuzak kurmak ve sahip olmak anlamlarına gelir ve bir yıldızın adıdır. Burada savaşmak ve çekişmek anlamındadır.

Bu şerefli beyitte tartışma ve münazara için başka bir örnek açıklanır. Yani "Örneğin birisi Zeyd'e bir tokat vurdu; ve Zeyd de kavga ve karşılık verme amacıyla ona hücum etti."

"Keyd" cenk ve nizâ' etmek ve firîb ve hîle ve mekr ve hâiz olmak ve bir yıldızın adıdır. Burada cenk ve nizâ' ma'nâsınadır.

Bu beyt-i şerîfde bahis ve münâzara için diğer bir misâl beyân buyrulur. Ya'nî "Meselâ birisi Zeyd'e bir tokat vurdu; ve Zeyd dahi kavga ve mukābele maksadıyla ona hücûm etti."

1376. Tokadı vuran dedi: “Sana suâl edeyim, imdi bana cevab söyle ve ondan sonra bana vur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1376. Tokadı vuran dedi: “Sana suâl edeyim, şimdi bana cevab söyle ve ondan sonra bana vur!"

Tokadı vuran kimse, Zeyd'in hücumunu görünce dedi ki: "Dur, sana bir soru sorayım, bana o sorunun cevabını ver; ondan sonra bana tokadı iade et!"

Tokatı vuran kimse, Zeyd'in hücumunu görünce dedi ki: "Dur, sana bir suâl sorayım, bana o suâlin cevabını ver; ondan sonra bana tokadı iâde et!"

1377. "Senin kafana vurdum, tırak geldi; burada vifakda bir sualim var."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1377. "Senin kafana vurdum, tırak geldi; burada uygunlukta bir sorum var."

"Tırak" tokat darbesinden çıkan ses; "vifâk" uygunluk demektir. Yani "Ey Zeyd, ben senin kafana vurdum, tırak diye bu darbeden bir ses çıktı. Bu boş sözlere vaktim yoktur; işte sakalını önüne koydum; karasından beyazını sen seç!"

"Tırak" tokat darbesinden çıkan ses; "vifâk" muvâfakat demektir. Ya'nî "Ey Zeyd, ben senin kafana vurdum, tırak diye bu darbeden bir ses çıktı. Bu lamağa vaktim yoktur; işte sakalını önüne koydum; karasından beyazını sen seç!"

1374. Bu sual ve o cevabdır; onu ayırd et. Zîrâ ki bunların başı dîn derdini tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1374. Bu soru ve o cevaptır; onu ayırt et. Çünkü bunların başı din derdini tutmaz.

Ey marifet talep eden Hakk Yolcusu, tartışmaya ve münazaraya düşkün olan kimsenin "kaza" hakkındaki sorusunu söyledim ve cevabını verdim. Eğer ben kelâm ilmi ehlinin yöntemine uyarak bu konuyu daha fazla açacak olursam sorular ve cevaplar zincirleme devam eder ve dedikodular çoğalır. Ben perukârın yaptığı gibi kazayı ve "makzî"yi (kaza edilmiş olanı) bütün hâliyle ortaya koydum; soru da ortadadır ve cevap da ortadadır; karasını beyazını sen ayırt et! Çünkü bu tartışma ve münazara ehlinin zihninde din derdi yoktur; ancak kendi benliklerini tatmin eden bilgiçlik taslama hevesi vardır.

Ey tâlib-i ma'rifet olan sâlik, bahis ve cidâle ve münâzaraya âşık olan kimsenin "kazâ" hakkındaki suâlini söyledim ve cevabını verdim. Eğer ben ilm-i kelâm ehlinin usûlüne tebean bu bahsi daha ziyâde açacak olursam sualler ve cevablar teselsül eder ve dedikodular çoğalır. Ben perükârın yaptığı gibi kazâyı ve “makzî"yi hey'et-i mecmûasıyla beraber ortaya koydum; suâl de meydanda ve cevâb da meydandadır; karasını beyazını sen ayırd et! Zîrâ bu bahis ve münâzara erbâbının dimâğında, dîn derdi yoktur; ancak kendi enâniyetlerini tatmîn eden ma'lûmât-füruşluk hevesi vardır.

1375. O kimse Zeyd'e bir tokat vurdu; o cenk için hücum etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1375. O kimse Zeyd'e bir tokat vurdu; o savaşmak için hücum etti.

"Keyd", savaşmak ve çekişmek, aldatmak, hile yapmak, tuzak kurmak ve ele geçirmek anlamlarına gelir; ayrıca bir yıldızın adıdır. Burada savaşmak ve çekişmek anlamındadır. Bu şerefli beyitte, tartışma ve münazara için başka bir örnek açıklanır. Yani "Örneğin birisi Zeyd'e bir tokat vurdu; Zeyd de kavga ve karşılık verme amacıyla ona hücum etti."

"Keyd" cenk ve nizâ' etmek ve firîb ve hîle ve mekr ve hâiz olmak ve bir yıldızın adıdır. Burada cenk ve nizâ' ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde bahis ve münâzara için diğer bir misâl beyân buyrulur. Ya'nî "Meselâ birisi Zeyd'e bir tokat vurdu; ve Zeyd dahi kavga ve mukābele maksadıyla ona hücûm etti."

1376. Tokadı vuran dedi: “Sana suâl edeyim, imdi bana cevab söyle ve ondan sonra bana vur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1376. Tokadı vuran dedi: “Sana suâl edeyim, şimdi bana cevab söyle ve ondan sonra bana vur!"

Tokadı vuran kimse, Zeyd'in hücumunu görünce dedi ki: "Dur, sana bir soru sorayım, bana o sorunun cevabını ver; ondan sonra bana tokadı iade et!"

Tokatı vuran kimse, Zeyd'in hücumunu görünce dedi ki: "Dur, sana bir suâl sorayım, bana o suâlin cevabını ver; ondan sonra bana tokadı iâde et!"

1377. "Senin kafana vurdum, tırak geldi; burada vifakda bir sualim var."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1377. "Senin kafana vurdum, tırak geldi; burada uygunlukta bir sorum var."

"Tırak" tokat darbesinden çıkan sestir; "vifâk" uygunluk demektir. Yani "Ey Zeyd, ben senin kafana vurdum, bu darbeden 'tırak' diye bir ses çıktı. Bu tokat karşılığında senin de bana tokat vurmana uygunluk göstermem için, bu çıkan seste bir sorum vardır."

"Tırak" tokat darbesinden çıkan ses; "vifâk" muvâfakat demektir. Ya'nî "Ey Zeyd, ben senin kafana vurdum, tırak diye bu darbeden bir ses çıktı. Bu tokat mukābilinde senin de bana tokat vurmana muvâfakat etmem için, bu çıkan sadâda bir suâlim vardır."

1378. "Bu tırak benim elimden mi olmuştur; yahut ey büyüklerin fahri, senin kafa-gâhından mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1378. "Bu tokat sesi benim elimden mi olmuştur; yahut ey büyüklerin övüncü, senin kafa-gâhından mı?"

"Bu vurduğum tokattan çıkan tokat sesi, benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafana tokatın geldiği yerden mi çıktı? Söyle bakalım ey büyüklerin övünç kaynağı olan kimse!" Bu örneğin inceliği şudur ki, tokatın sesi çıkmak için öncelikle tokatı vuranın eli ve ikinci olarak tokatı yiyen kafa gereklidir. Bunun gibi, küfür sesi oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıkmak için öncelikle ilâhî kazâ eli, ikinci olarak da kazâya uğrayan kulun varlığı gereklidir.

"Bu vurduğum tokattan çıkan tırak sesi, benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafâna tokatın geldiği mahalden mi çıktı. Söyle bakalım ey büyüklerin medâr-ı iftihârı olan kimse!" Bu misâlin inceliği budur ki, tokatın sesi çıkmak için evvelen tokatı vuranın eli ve sâniyen tokatı yiyen kafa lâzımdır. Bunun gibi sadâ-yı küfür âlem-i kevnde zâhir olmak için evvelen dest-i kazâ, sâniyen kazâ-yı makzî olan vücûd-ı abd lâzımdır.

1379. Dedi: "Ağrıdan bana bir ferâgat yoktur ki, bu fikirde ve tefekkürde durayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1379. Dedi: "Ağrıdan bana bir rahatlık yoktur ki, bu fikirde ve tefekkürde durayım."

"Îstâden" ayak üzere durmak mastarından gelir; "bîstem" muzâri'dir, "be-îstem'in" kısaltılmışıdır. "Fikir" külfetsiz düşünmek ve "tefekkür" külfetle ve derinleştirerek düşünmek demektir. Yani "Tokatı yiyen Zeyd dedi ki: "Ben tokatın acısından gönül rahatlığı içinde değilim ki, bu tokatın sesinin nereden çıktığını külfetsiz ve külfetli bir şekilde düşünebileyim; ve bu nokta üzerinde duraklayayım."

"Îstâden" ayak üzere durmak masdarından; "bîstem" muzâri'dir "be-îstem'in" muhaffefidir. "Fikir" külfetsiz düşünmek ve "tefekkür" külfetle ve ta'mîk ederek düşünmek demektir. Ya'nî "Tokatı yiyen Zeyd dedi ki: "Ben tokatın acısından ferâgat-ı hatır içinde değilim ki, bu tokatın sesinin nereden çıktığını külfetsiz ve külfetli bir halde düşünebileyim; ve bu nokta üzerinde tevakkuf edeyim."

1380. "Sen ki dertsizsin, bunu sen düşün, âgâh ol; dert sahibi için bu fikir yoktur." [1385]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1380. "Sen ki dertsizsin, bunu sen düşün, uyanık ol; dert sahibi için bu fikir yoktur."

"Ey benliğini tatmin etmek için tartışmaya ve münazaraya hevesli olan kelâm ilmi âlimi; sende dert ve ilâhî aşk yoktur. Bu soruları ve cevapları sen düşün, kendine gel; ilâhî aşk derdiyle yanıp tutuşanlar için bu gibi düşünceler yoktur." Bu gibi dertliler için başkalık ve ikilik düşüncesi olamaz. Mescitte ve kilisede tek ma'bûddan başkasını görmezler ve İslâm ve küfür içinde bir Zât'tan başkasını tecelli eder görmezler de derler ki: Beyit: Tokat karşılığında senin de bana tokat vurmana muvafakat etmem için, bu çıkan seste bir sorum vardır."

"Ey enâniyyetini tatmîn için bahis ve münâzaraya heveskâr olan ilm-i kelâm âlimi; sende dert ve aşk-ı ilâhî yoktur. Bu suâller ve cevabları sen düşün, kendine gel; aşk-ı ilâhî derdiyle yanıp tutuşanlar için bu gibi düşünceler yoktur." Bu gibi dertliler için gayr ve gayriyyet mülâhazası olamaz. Mescidde ve kilisede ma'bûd-ı vâhidden başkasını görmezler ve islâm ve küfür içinde bir zâtın gayrisini cilveger görmezler de derler ki: Beyit: tokat mukābilinde senin de bana tokat vurmana muvâfakat etmem için, bu çıkan sadâda bir suâlim vardır."

1378. "Bu tırak benim elimden mi olmuştur; yahut ey büyüklerin fahri, senin kafa-gâhından mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1378. "Bu tokat sesi benim elimden mi olmuştur; yahut ey büyüklerin övüncü, senin kafa-gâhından mı?"

"Bu vurduğum tokattan çıkan tokat sesi, benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafana tokatın geldiği yerden mi çıktı? Söyle bakalım ey büyüklerin övünç kaynağı olan kimse!" Bu örneğin inceliği şudur ki, tokatın sesi çıkmak için öncelikle tokatı vuranın eli ve ikinci olarak tokatı yiyen kafa gereklidir. Bunun gibi, küfür sesi oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıkmak için öncelikle ilâhî kazâ eli, ikinci olarak da kazâya uğrayan kulun varlığı gereklidir.

"Bu vurduğum tokattan çıkan tırak sesi, benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafâna tokatın geldiği mahalden mi çıktı. Söyle bakalım ey büyüklerin medâr-ı iftihârı olan kimse!" Bu misâlin inceliği budur ki, tokatın sesi çıkmak için evvelen tokatı vuranın eli ve sâniyen tokatı yiyen kafa lâzımdır. Bunun gibi sadâ-yı küfür âlem-i kevnde zâhir olmak için evvelen dest-i kazâ, sâniyen kazâ-yı makzî olan vücûd-ı abd lâzımdır.

1379. Dedi: "Ağrıdan bana bir ferâgat yoktur ki, bu fikirde ve tefekkürde durayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1379. Dedi: "Ağrıdan bana bir rahatlık yoktur ki, bu fikirde ve tefekkürde durayım."

"Îstâden" ayak üzere durmak mastarından gelir; "bîstem" muzâri'dir, "be-îstem'in" kısaltılmışıdır. "Fikir" külfetsiz düşünmek ve "tefekkür" külfetle ve derinleştirerek düşünmek demektir. Yani "Tokatı yiyen Zeyd dedi ki: "Ben tokatın acısından gönül rahatlığı içinde değilim ki, bu tokatın sesinin nereden çıktığını külfetsiz ve külfetli bir şekilde düşünebileyim; ve bu nokta üzerinde duraklayayım."

"Îstâden" ayak üzere durmak masdarından; "bîstem" muzâri'dir "be-îstem'in" muhaffefidir. "Fikir" külfetsiz düşünmek ve "tefekkür" külfetle ve ta'mîk ederek düşünmek demektir. Ya'nî "Tokatı yiyen Zeyd dedi ki: "Ben tokatın acısından ferâgat-ı hatır içinde değilim ki, bu tokatın sesinin nereden çıktığını külfetsiz ve külfetli bir halde düşünebileyim; ve bu nokta üzerinde tevakkuf edeyim."

1380. "Sen ki dertsizsin, bunu sen düşün, âgâh ol; dert sahibi için bu fikir yoktur." [1385]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1380. "Sen ki dertsizsin, bunu sen düşün, uyanık ol; dert sahibi için bu fikir yoktur." [1385]

"Ey benliğini tatmin etmek için tartışmaya ve münazaraya hevesli olan kelâm ilmi âlimi; sende dert ve ilâhî aşk yoktur. Bu soruları ve cevapları sen düşün, kendine gel; ilâhî aşk derdiyle yanıp tutuşanlar için bu gibi düşünceler yoktur." Bu gibi dertliler için başkalık ve ikilik düşüncesi olamaz. Mescitte ve kilisede tek ma'bûddan başkasını görmezler ve İslâm ve küfür içinde bir Zât'tan başkasını tecelli eder görmezler de derler ki: Beyit: Küfür ve İslâm "O tektir, ortağı yoktur" deyici oldukları halde, onun yolunda koşucudur.

Ve Cenâb-ı Pîr efendimizin aşağıdaki şerefli gazelleri, bu gibi söz ve dedikodu ehli kişilere karşı şiddetli bir darbedir: Gazel:

Ben bâdesiz ve kadehsiz aşk kadehinin sarhoşuyum. Ma'şûkuma dedim ki, benden ne istersin? Dedi ki, hararet ve münâcât. Ey havai olan nahivci, ne kadar daha "Câe Zeydün" ile uğraşacaksın? Ve ey Kisâî'nin okuyucusu, yani ey kurrâ hafızı, ne zamana kadar kıraat ilminin kelimelerinin imâleleri (eğilimleri) derdiyle meşgul olursun? Ey dinsiz mantıkçı, ömrün boşuna geçti, fikrin daima açıklayıcı söz ile, yani fertlerini kapsayan, yabancılarını dışlayan tanımlar ile ve hatırın da makale tarafı ile meşguldür. Diğer kâfir olan hakîm dahi ki, onun inancına lanet olsun. Sana hadiselerden bahseder. Sen onu zamana havale et ki, hakkından gelsin. Tabiplerin meşguliyeti dahi tıbbın kanunlarının dedikodusu içindedir. Cahil fakihin bahsi de şirket ve kefalet meseleleri içindedir. Zavallı müftü, "Orada zıman [ضمان] (sorumluluk) olmaz" diye elinde kalem tutmuştur. Biçare kadı efendi de "Bu satış ikale (fesih) olmuş ve bozulmuştur" diye fikir içinde kalmıştır. Ben onu bunu bilmem, ilâhî aşk kadehinin sarhoşuyum. Ey mutrip, bir nağme çal! Ey manevî sâkî, sen de manevî şarabı ver! Eğer iyi nasihat istersen Şems-i Tebrîzî hazretlerini dinle! Şarabı kadehe koy, bir lâl rengindeki özü de meze yap!

Şimdi bu şerefli gazelin şerhi ve manasının inceliklerinin beyanı uzundur. Yalnız şerefli manasının beyanı ile yetinildi.

"Ey enâniyyetini tatmîn için bahis ve münâzaraya heveskâr olan ilm-i kelâm âlimi; sende dert ve aşk-ı ilâhî yoktur. Bu suâller ve cevabları sen düşün, kendine gel; aşk-ı ilâhî derdiyle yanıp tutuşanlar için bu gibi düşünceler yoktur." Bu gibi dertliler için gayr ve gayriyyet mülâhazası olamaz. Mescidde ve kilisede ma'bûd-ı vâhidden başkasını görmezler ve islâm ve küfür içinde bir zâtın gayrisini cilveger görmezler de derler ki: Beyit: Küfür ve islâm “vahdehû lâ şerîke leh" deyici oldukları halde, onun yolunda koşucudur.

Ve cenâb-ı Pîr efendimizin âtîdeki gazel-i şerîfleri, bu gibi erbâb-ı kıyl ü kāle karşı bir darbe-i şedîddir: Gazel:

Ben bâdesiz ve kadehsiz câm-ı aşkın sarhoşuyum. Ma'şûkuma dedim ki, benden ne istersin? Dedi ki, harâret ve münâcât. Ey havâî olan nahvî nice bir "Câe Zeydün" ile uğraşacaksın? Ve ey mukri'-i Kisâî, ya'nî ey kurrâ hâfiızı, ne vakte kadar kelimât-ı kurrâiyyenin imâleleri gamı ile meşgûl olursun? Ey dinsiz mantıkçı, ömrün boşuna geçti, fikrin dâimâ kavl-i şârih ile, ya'nî efrâdını câmi', ağyârını mâni' ta'rîfât ile ve hâtırın da makāle tarafı ile meşgüldür. Diğer kâfir olan hakîm dahi ki, onun i'tikādına la'net olsun. Sana hâdisâtdan bahs eder. Sen onu dehre havâle et ki, hakkından gelsin. Etıbbânın meşgûliyyeti dahi tıbbın kanunlarının dedikodusu içindedir. Câhil fakîhin bahsi de şirket ve kefâlet mes'eleleri içindedir. Zavallı müftü, "Orada zıman [ضمان] olmaz" diye elinde kalem tutmuştur. Bîçâre kadı efendi de "Bu bey' ikāle olmuş ve bozulmuştur" diye fikir içinde kalmıştır. Ben onu bunu bilmem, aşk-ı ilâhî kadehinin sarhoşuyum. Ey mutrib, bir nağme çal! Ey sâkî-i ma'nevî, sen de şarâb-ı ma'nevîyi ver! Eğer iyi nasîhat istersen Şems-i Tebrîzî hazretlerini dinle! Meyin sâkını kadehe koy, bir la'l rengindeki lübbü de meze yap!"

İmdi bu gazel-i şerîfin şerhi ve dekāyık-ı ma'nâsının beyânı uzundur. Yalnız mânâ-yı şerîfinin beyânı ile iktifâ olundu.

## Hikâye

1381. Sahâbe içinde hafız bir kimse az idi; gerçi onların canlarının çokluk azîm şevki var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1381. Sahâbe içinde hafız bir kimse az idi; gerçi onların canlarının çokluk azîm şevki var idi.

"Ashâb-ı kirâm (Peygamber Efendimiz'in arkadaşları) içinde yüce Kur'ân'ı tamamen ezberlemiş kimse az idi. Gerçekten onların her biri Kur'ân-ı Kerîm'i baştan başa ezberlemeyi can ve gönülden son derece arzu ederler idi." Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in anlamını ve anlamındaki sırları ve incelikleri anlamaya meşgul olduklarından, ezberlemeye güçleri yok idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) bu anlamı Fîhi Mâ Fîh'de bir örnek ile şöyle açıklarlar: "Bir kimse yüz okka ekmeği çiğneyip tükürmek şartıyla yiyebilir; fakat yutmak şartıyla bir okka ekmeği yiyemez. Bunun gibi sahâbe-i kirâm dahi Kur'ân'ın anlamlarını yerler ve yutarlar idi. Bu sebeple bir şart ile hepsini ezberlemek zor idi."

"Ashâb-ı kirâm içinde Kur'ân-ı azîmü'ş-şânı tamâmiyle ezberlemiş kimse az idi. Vâkıâ onların her birerleri Kur'ân-ı Kerîm'i baştan başa ezberlemeyi can ve gönülden son derece arzû ederler idi." Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in ma'nâsını ve ma'nâsındaki esrâr ve dekāyıkı anlamağa meşgül olduklarından, ezberlemeğe tâkatları yok idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fihi Mâ Fíh'de bir misal ile şöyle tavzíh buyururlar: "Bir kimse yüz okka ekmeği çiğneyip tükürmek şartıyla yiyebilir; fakat yutmak şartıyla bir okka ekmeği yiyemez. Bunun gibi sahâbe-i kirâm dahi maânî-i Kur'ân'ı yerler ve yutarlar idi. Binâenaleyh bir şart ile hepsini ezberlemek müşkil idi."

1382. Zîra vaktaki onun mağzı dondu ve erişti, kabukları çok ince oldu ve yarıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1382. Çünkü vakti geldiğinde onun özü dondu ve olgunlaştı, kabukları çok ince oldu ve yarıldı.

Çünkü o yüce sahabelerin içi ve bâtını Kur'anî anlamlar ve sırlar ile doldu ve her biri peygamberlik ağacının meyvesi olan yüce sahabeler oldu ve olgunluğa eriştiğinde, onların nazarında Kur'anî anlamların kabukları hükmünde olan lafızlar ve kelimeler inceldi ve incelik kazandı. Çatlayıp, içindeki anlamlar onlara görünmeye başladı; artık lafızları ezberleyemez oldular.

Zîrâ vaktāki o sahâbe-i kirâmın içi ve bâtını maânî ve esrâr-ı Kur'ânî ile doldu ve her biri şecere-i nübüvvetin semeresi ve meyvesi olan ashâb-ı kirâm oldu ve kemâle erişti, onların nazarında maânî-i kur'âniyyenin kabukları mesâbesinde olan elfâz ve kelimât sûretleri inceldi ve letâfet kesb etti. Çatlayıp, içindeki ma'nâlar onlara görünmeye başladı; artık elfâzı ezberliyemez oldular.

1383. Cevizin ve fıstığın ve bâdemin kabuğu da böyle, onların içi dolduğu vakit, kabuk noksan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1383. Cevizin, fıstığın ve bademin kabuğu da böyledir; onların içi dolduğu zaman, kabuk eksik kaldı.

1381. Sahâbe içinde hafız bir kimse az idi; gerçi onların canlarının çokluk azîm şevki var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1381. Sahâbe içinde hafız bir kimse az idi; gerçi onların canlarının çokluk azîm şevki var idi.

"Ashâb-ı kirâm içinde Kur'ân-ı azîmü'ş-şânı (şanlı Kur'an'ı) tamamıyla ezberlemiş kimse az idi. Gerçekten onların her biri Kur'ân-ı Kerîm'i baştan başa ezberlemeyi can ve gönülden son derece arzu ederlerdi." Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in anlamını ve anlamındaki sırları ve incelikleri anlamaya meşgul olduklarından, ezberlemeye güçleri yoktu. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamı Fihi Mâ Fîh'de bir örnekle şöyle açıklarlar: "Bir kimse yüz okka ekmeği çiğneyip tükürmek şartıyla yiyebilir; fakat yutmak şartıyla bir okka ekmeği yiyemez. Bunun gibi sahâbe-i kirâm da Kur'ân'ın anlamlarını yerler ve yutarlardı. Bu sebeple bir şart ile hepsini ezberlemek zordu."

"Ashâb-ı kirâm içinde Kur'ân-ı azîmü'ş-şânı tamâmiyle ezberlemiş kimse az idi. Vâkıâ onların her birerleri Kur'ân-ı Kerîm'i baştan başa ezberlemeyi can ve gönülden son derece arzû ederler idi." Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in ma'nâsını ve ma'nâsındaki esrâr ve dekāyıkı anlamağa meşgül olduklarından, ezberlemeğe tâkatları yok idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fihi Mâ Fîh'de bir misal ile şöyle tavzíh buyururlar: "Bir kimse yüz okka ekmeği çiğneyip tükürmek şartıyla yiyebilir; fakat yutmak şartıyla bir okka ekmeği yiyemez. Bunun gibi sahâbe-i kirâm dahi maânî-i Kur'ân'ı yerler ve yutarlar idi. Binâenaleyh bir şart ile hepsini ezberlemek müşkil idi."

1382. Zîra vaktaki onun mağzı dondu ve erişti, kabukları çok ince oldu ve yarıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1382. Çünkü vakti geldiğinde onun özü dondu ve olgunlaştı, kabukları çok ince oldu ve yarıldı.

Çünkü o yüce sahabelerin içi ve bâtını Kur'anî anlamlar ve sırlar ile doldu ve her biri peygamberlik ağacının meyvesi olan yüce sahabeler oldu ve olgunluğa eriştiğinde, onların nazarında Kur'anî anlamların kabukları hükmünde olan lafızlar ve kelimeler inceldi ve incelik kazandı. Çatlayıp, içindeki anlamlar onlara görünmeye başladı; artık lafızları ezberleyemez oldular.

Zîrâ vaktāki o sahâbe-i kirâmın içi ve bâtını maânî ve esrâr-ı Kur'ânî ile doldu ve her biri şecere-i nübüvvetin semeresi ve meyvesi olan ashâb-ı kirâm oldu ve kemâle erişti, onların nazarında maânî-i kur'âniyyenin kabukları mesâbesinde olan elfâz ve kelimât sûretleri inceldi ve letâfet kesb etti. Çatlayıp, içindeki ma'nâlar onlara görünmeye başladı; artık elfâzı ezberliyemez oldular.

1383. Cevizin ve fıstığın ve bâdemin kabuğu da böyle, onların içi dolduğu vakit, kabuk noksan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1383. Cevizin, fıstığın ve bademin kabuğu da böyledir; onların içi dolduğu zaman, kabuk eksik kaldı.

Nasıl ki cevizin, fıstığın ve bademin içi olgunluğa eriştiği zaman, kabukları çatlar ve içleri ortaya çıkar. Bu durum, varlıkta genel bir kuraldır. İçsel güç kuvvet bulunca, dışsalın hükümleri gizlenir. Aynı şekilde insan varlığında ruhsal hükümler üstün geldiği zaman, nefsanî sıfatlar gizlenir.

"Nitekim cevizin ve fıstığın ve bâdemin içi kemâle geldiği vakit, kabukları çatlar ve içleri zâhir olur." Bu hâl vücûdda kāide-i umûmiyyedir. Bâtın kuvvet bulunca, zâhirin ahkâmı istitâr eder. Ve kezâ vücûd-ı beşerde ahkâm-ı rûhiyye gâlib olduğu vakit, sıfât-ı nefsâniyye ihtifâ eder.

1384. İlmin içi ziyade oldu; onun kabuğu noksan oldu; zîrâ âşıkı, onun dostu yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1384. İlmin içi arttı; onun kabuğu eksildi; çünkü âşığı, onun dostu yakar.

İlmin içi ve bâtını olan ilm-i ledünnî (Allah vergisi ilim) arttığı zaman, o ilmin zâhiri olan, kıyl ü kāl ilmi (söz ve dedikodu ilmi) eksilir; çünkü zâhirî ilimler sûret ve ledünnî ilimler ma'nâdır. Ve sûret ma'nânın âşığı ve ma'nâ sûretin ma'şûkudur. Ma'şûk olan ma'nâ ortaya çıktığı zaman, âşığı olan sûreti yakar.

İlmin içi ve bâtını olan ilm-i ledünnî ziyâdeleştiği vakit, o ilmin zâhiri olan, ilm-i kıyl ü kāl eksilir; zîrâ ulûm-ı zâhiriyye sûret ve ulûm-ı ledünniyye ma'nâdır. Ve sûret ma'nânın âşıkı ve ma'nâ sûretin ma'şûkudur. Ma'şûk olan ma'nâ zuhûr ettiği vakit, âşıkı olan sûreti yakar.

1385. Mâdemki matlûba mensub olanın vasfı, talibe mensub olanın zıddıdır, vahiy ve nûrun berkı Peygamber'i yakıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1385. Mademki istenene ait olanın vasfı, isteyene ait olanın zıddıdır, vahiy ve nurun şimşeği Peygamber'i yakıcıdır.

"Tâlibî" ve "matlûbî" kelimelerindeki "yâ"larda üç durum caiz olabilir. "Yâ-yı vahdet" (birlik yâ'sı) olduğuna göre; "Mademki bir istenenin vasfı, bir isteyicinin vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı masdariyyet" (mastar yâ'sı) olduğuna göre dahi "Mademki istenen olma vasfı, isteyen olma vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı nisbet" (aidiyet yâ'sı) olduğuna göre de, tercümedeki gibi olur.

Yani "Varlıkta genel kural şudur ki, herhangi bir istenenin ve maşukun vasfı, herhangi bir isteyicinin ve âşığın vasfının zıddıdır. İşte bu kurala dayanarak, mana olan ilahi vahyin ve rabbani nurun şimşeğinin çakması, Peygamber'in suretini yakıcıdır." Zira mananın üstün gelmesi halinde, suretin hükümleri gizlenir. Nitekim vahiy indiği zaman şanlı Peygamber Efendimizin mübarek bedenleri vahyin ağırlığından ve nur şimşeğinin heybetinden değişime uğrardı. Ve bu manaya işaretle Kur'an-ı Kerim'de إِنَّا سَنُلْقَى عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً (Müzzemmil, 73/5) yani "Biz senin üzerine muhakkak ağır bir söz bırakırız" buyurulur.

Hz. Aişe (radiyallahu anha) validemiz buyururlar ki: "(S.a.v.) Efendimiz vahiy inişi esnasında değişime uğrar ve sıkıntı çekerdi; ve aşırı hararetinden, mübarek alnı, mübarek bedeni terlerdi."

“Tâlibî”ve “matlûbî” kelimelerindeki “yâ”larda üç vecih câiz olabilir. “Yâ-yı vahdet” olduğuna göre; “Mâdemki bir matlûbun vasfı, bir tâlibinin vasfının zıddıdır” demek olur. “Yâ-yı masdariyyet” olduğuna göre dahi “Mâdemki matlubluğun vasfı, tâlibliğin vasfının zıddıdır” demek olur. “Yâ-yı nisbet” olduğuna göre de, tercümedeki gibi olur.

Ya'nî "Vücûdda kāide-i umumiyye budur ki, herhangi bir matlûbun ve ma'şûkun vasfı, harhangi bir tâlibin ve âşıkın vasfının zıddıdır. İşte bu kāideye binâen ma'nâ olan vahy-i ilâhî ve nûr-ı rabbânî şimşeğinin çakması, Peygamber'in sûretini yakıcıdır." Zîrâ ma'nânın galebesi hâlinde, ahkâm-ı sûret ihtifâ eder. Nitekim vahiy nâzil olduğu vakit Resûl-i zîşân Efendimizin cism-i şerîfleri vahyin sıkletinden ve berk-ı nûrun heybetinden mütegayyir olur idi. Ve bu ma'nâya işâreten Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّا سَنُلْقَى عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً (Müzemmil, 73/5) ya'nî "Biz senin üzerine muhakkak kavl-i sakili ilkā ederiz" buyurulur.

Hz. Aişe (radiyallahu anha) vâlidemiz buyururlar ki: "(S.a.v.) Efendimiz nüzûl-i vahy esnasında mütegayyir ve muztarib olur idi; ve fart-ı harâretlerinden, mübarek alnı, vücûd-ı şerîfi terler idi."

1386. Vaktaki kadîmin evsafı tecellî etti, binâenaleyh Kelîm, vasf-ı hadisi yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1386. Kadîm olanın (ezelî ve öncesiz olanın) vasıfları tecelli ettiğinde, bu sebeple Kelîm (Hz. Musa), sonradan olanın vasfını yakar.

Nasıl ki cevizin, fıstığın ve bademin içi olgunlaştığı zaman, kabukları çatlar ve içleri ortaya çıkar. Bu durum, varlıkta genel bir kuraldır. İçsel olan (bâtın) kuvvet bulduğunda, dışsal olanın (zâhir) hükümleri gizlenir. Aynı şekilde insan varlığında ruhsal hükümler üstün geldiği zaman, nefsanî sıfatlar gizlenir.

Nitekim cevizin ve fıstığın ve bâdemin içi kemâle geldiği vakit, kabukları çatlar ve içleri zâhir olur." Bu hâl vücûdda kāide-i umûmiyyedir. Bâtın kuvvet bulunca, zâhirin ahkâmı istitâr eder. Ve kezâ vücûd-ı beşerde ahkâm-ı rûhiyye gâlib olduğu vakit, sıfât-ı nefsâniyye ihtifâ eder.

1384. İlmin içi ziyâde oldu; onun kabuğu noksan oldu; zîrâ âşıkı, onun dostu yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1384. İlmin içi ziyadeleşti; onun kabuğu eksildi; çünkü âşıkı, onun dostu yakar.

İlmin içi ve bâtını olan ledün ilmi (Allah katından gelen ilim) ziyadeleştiği zaman, o ilmin görünen kısmı olan söz ve dedikodu ilmi eksilir; çünkü görünen ilimler şekil, ledün ilimleri ise anlamdır. Ve şekil, anlamın âşığıdır; anlam ise şeklin maşukudur. Maşuk olan anlam ortaya çıktığı zaman, âşıkı olan şekli yakar.

İlmin içi ve bâtını olan ilm-i ledünnî ziyâdeleştiği vakit, o ilmin zâhiri olan, ilm-i kıyl ü kāl eksilir; zîrâ ulûm-ı zâhiriyye sûret ve ulûm-ı ledünniyye ma'nâdır. Ve sûret ma'nânın âşıkı ve ma'nâ sûretin ma'şûkudur. Ma'şûk olan ma'nâ zuhûr ettiği vakit, âşıkı olan sûreti yakar.

1385. Mâdemki matlûba mensûb olanın vasfı, tâlibe mensûb olanın zıddıdır, vahiy ve nûrun berkı Peygamber'i yakıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1385. Mademki istenene ait olanın vasfı, isteyene ait olanın zıddıdır, vahyin ve nurun şimşeği Peygamber'i yakıcıdır.

"Tâlibî" ve "matlûbî" kelimelerindeki "yâ"larda üç durum mümkün olabilir. "Yâ-yı vahdet" (birlik yâ'sı) olduğuna göre; "Mademki bir istenenin vasfı, bir isteyicinin vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı masdariyyet" (mastar yâ'sı) olduğuna göre de "Mademki istenen olma vasfı, isteyen olma vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı nisbet" (aidiyet yâ'sı) olduğuna göre de, tercümedeki gibi olur.

Yani "Varlıkta genel kural şudur ki, herhangi bir istenenin ve maşukun vasfı, herhangi bir isteyicinin ve aşığın vasfının zıddıdır. İşte bu kurala göre, mana olan ilahi vahyin ve rabbani nur şimşeğinin çakması, Peygamber'in suretini yakıcıdır." Çünkü mananın üstün gelmesi halinde, suretin hükümleri gizlenir. Nitekim vahiy indiği zaman şanlı Peygamber Efendimizin mübarek cisimleri, vahyin ağırlığından ve nur şimşeğinin heybetinden değişirdi. Ve bu manaya işaretle Kur'an-ı Kerim'de إِنَّا سَنُلْقَى عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً (Müzzemmil, 73/5) yani "Biz senin üzerine muhakkak ağır bir söz bırakırız" buyurulur.

Hz. Aişe (r.a.) validemiz buyururlar ki: "(S.a.v.) Efendimiz vahiy inişi esnasında değişir ve huzursuz olurdu; ve aşırı hararetinden, mübarek alnı, mübarek vücudu terlerdi."

"Tâlibî" ve “matlûbî" kelimelerindeki "yâ"larda üç vecih câiz olabilir. “Yâ-yı vahdet" olduğuna göre; "Mâdemki bir matlûbun vasfı, bir tâlibinin vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı masdariyyet" olduğuna göre dahi "Mâdemki matlubluğun vasfı, tâlibliğin vasfının zıddıdır" demek olur. "Yâ-yı nisbet" olduğuna göre de, tercümedeki gibi olur.

Ya'nî "Vücûdda kāide-i umumiyye budur ki, herhangi bir matlûbun ve ma'şûkun vasfı, harhangi bir tâlibin ve âşıkın vasfının zıddıdır. İşte bu kāideye binâen ma'nâ olan vahy-i ilâhî ve nûr-ı rabbânî şimşeğinin çakması, Peygamber'in sûretini yakıcıdır." Zîrâ ma'nânın galebesi hâlinde, ahkâm-ı sûret ihtifâ eder. Nitekim vahiy nâzil olduğu vakit Resûl-i zîşân Efendimizin cism-i şerîfleri vahyin sıkletinden ve berk-ı nûrun heybetinden mütegayyir olur idi. Ve bu ma'nâya işâreten Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّا سَنُلْقَى عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً (Müzemmil, 73/5) ya'nî "Biz senin üzerine muhakkak kavl-i sakili ilkā ederiz" buyurulur.

Hz. Aişe (radiyallahu anha) vâlidemiz buyururlar ki: "(S.a.v.) Efendimiz nüzûl-i vahy esnasında mütegayyir ve muztarib olur idi; ve fart-ı harâretlerinden, mübarek alnı, vücûd-ı şerîfi terler idi."

1386. Vaktaki kadîmin evsafı tecellî etti, binâenaleyh Kelîm, vasf-ı hadisi yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1386. Kadîm olanın vasıfları tecelli ettiğinde, bu sebeple Kelîm, sonradan olanın vasfını yakar.

"Kelîm"den maksat Allah'tır. Çünkü kelâm, Allah'ın sıfatlarından biridir ve bu sıfat da diğer sıfatlar gibi kadîmdir (ezelîdir). Bu sebeple Kur'an'ın konuşanı Allah'tır; yani kadîm olan Allah'ın, kadîm olan vasıfları tecelli ettiği zaman, o kelâm sıfatıyla tecelli eden Allah, sonradan olan insanın vasıflarını yakar. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim her ne kadar Peygamber'in dilinden harf, ses ve kelimelerle ortaya çıkmış olsa da, onun konuşanı Allah'tır. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlama işaret ederek bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: "Gerçi Kur'an Peygamber'in dudağından çıkmıştır; her kim Allah söylemedi derse, o kimse kâfirdir."

"Kelîm"den murâd Hak'dır. Zîrâ kelâm, Hakk'ın sıfatlarından birisidir ve bu sıfat dahi sâir sıfatlar gibi kadîmdir. Binâenaleyh Kur'ân'ın mütekellimi Hak'dır; ya'nî kadîm olan Hakk'ın, kadîm olan vasıfları tecellî ettiği vakit, o sıfat-ı kelâm ile mütecellî olan Hak, hâdis olan beşerin evsâfını yakar. Binâ- enaleyh Kur'ân-ı Kerîm her ne kadar lisân-ı Peygamberî'den harf ve savt ve kelimât ile zâhir olmuş ise de, onun mütekellimi Hak'dır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâya işâreten bu Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağından sâdırdır; her kim Hak söylemedi der- se, o kimse kâfirdir."

1387. Kur'ân'ın dörtte biri her kimin mahfûzu olur ise, sahâbeden "Celle fî- na"yı işitir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1387. Kur'an'ın dörtte biri her kimin ezberinde olursa, sahâbeden "İçimizde yüceldi" sözünü işitirdi.

Ashâb-ı kirâmdan her kim Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte birini ezberlemiş idiyse, o şerefli kişi diğer sahâbî arkadaşlarından, "Bu arkadaşımız içimizde yüceldi" dediklerini işitirdi; çünkü ashâb-ı kirâm okudukları âyet-i kerîmenin anlamında derinleşip, bu âyet-i kerîmenin şerîf hükmüyle amel ederek, onun anlamıyla gerçekleşmedikçe, diğer âyet-i kerîmeyi ezberlemezler idi.

Ashâb-ı kirâmdan her kim Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte birini ezberlemiş idiyse, o zât-ı şerîf diğer sahâbî arkadaşlarından, "Bu arkadaşımız içimizde celîl oldu" dediklerini işitirdi; zîrâ ashâb-ı kirâm okudukları âyet-i kerîmenin ma'nâsında müstağrak olup, bu âyet-i kerîmenin hükm-i şerîfiyle amel ederek, onun ma'nâsıyla tahakkuk etmedikçe, dîğer âyet-i kerîmeyi ezberlemezler idi.

1388. Böyle derin ma'nâ ile sûreti cem' etmek, sultân-ı şigerfden başkasına mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1388. Böyle derin anlam ile sureti bir araya getirmek, yüce sultandan başkasına mümkün değildir.

"Sultân-ı şigerf" yani "yüce sultan"dan kastedilen, asıl olarak (s.a.v.) Efendimiz'dir; ve diğer peygamberler (a.s.) ile mirasçı olarak insân-ı kâmillerdir. Yani "Böyle derin anlam ile birlikte, beşerî suretin hükümlerini bir araya getirmek, ancak yüce sultan olan (s.a.v.) Efendimiz ve diğer peygamberler ile onların vârislerinden başkası için mümkün değildir." Çünkü başkaları bu derin anlamın sarhoşu olup, beşerî suretin hükümleriyle kayıtlanamazlar; ve onların dış görünüşlerinden bu sarhoşlukları açıkça görülür ve ehl-i temkin (manevî makamında sebat eden) olamazlar; ve ayıklık ile sarhoşluğu bir araya getiremezler.

"Sultân-ı şigerf" ya'nî “sultân-ı azîm”den murâd bi'l-asâle (s.a.v.) Efen- dimiz'dir; ve sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ve bi'l-verâse insân-ı kâmiller- dir. Ya'nî "Böyle derin ma'nâ ile beraber, sûret-i beşeriyye ahkâmının cem'i, ancak sultân-ı azîm olan (s.a.v.) Efendimiz ve sair enbiyâ ile, onların vâris- lerinden; başkası için mümkin değildir." Zîrâ başkaları bu derin ma'nânın sar- hoşu olup, sûret-i beşeriyye ahkâmıyla takayyüd edemezler; ve onların sû- ret-i zâhirelerinden bu sarhoşlukları meşhûd olur ve ehl-i temkin olamazlar; ve sahv ile sekri cem' edemezler.

1389. Muhakkak böyle bir sarhoşluk içinde edebe müraat olmaz ve eğer olur- sa, acib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1389. Muhakkak böyle bir sarhoşluk içinde edebe riayet olmaz ve eğer olursa, şaşılacak bir durum olur.

"Kelîm"den maksat Hakk'tır. Çünkü kelâm, Hakk'ın sıfatlarından biridir ve bu sıfat da diğer sıfatlar gibi öncesizdir. Bu sebeple Kur'ân'ın konuşanı Hakk'tır; yani öncesiz olan Hakk'ın, öncesiz olan vasıfları tecelli ettiği zaman, o kelâm sıfatıyla tecelli eden Hak, sonradan var olan insanın vasıflarını yakar. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm her ne kadar Peygamber'in dilinden harf ve ses ve kelimelerle ortaya çıkmış ise de, onun konuşanı Hakk'tır. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlama işaret ederek bu Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağından çıkmıştır; her kim Hak söylemedi derse, o kimse kâfirdir."

"Kelîm"den murâd Hak'dır. Zîrâ kelâm, Hakk'ın sıfatlarından birisidir ve bu sıfat dahi sâir sıfatlar gibi kadîmdir. Binâenaleyh Kur'ân'ın mütekellimi Hak'dır; ya'nî kadîm olan Hakk'ın, kadîm olan vasıfları tecellî ettiği vakit, o sıfat-ı kelâm ile mütecellî olan Hak, hâdis olan beşerin evsâfını yakar. Binâenaleyh Kur'ân-ı Kerîm her ne kadar lisân-ı Peygamberî'den harf ve savt ve kelimât ile zâhir olmuş ise de, onun mütekellimi Hak'dır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâya işâreten bu Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağından sâdırdır; her kim Hak söylemedi derse, o kimse kâfirdir."

1387. Kur'ân'ın dörtte biri her kimin mahfûzu olur ise, sahâbeden "Celle fîna"yı işitir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1387. Kur'ân'ın dörtte biri her kimin ezberinde olursa, sahâbeden "İçimizde yüceldi" sözünü işitirdi.

Ashâb-ı kirâmdan her kim Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte birini ezberlemiş idiyse, o yüce kişi diğer sahâbî arkadaşlarından, "Bu arkadaşımız içimizde yüceldi" dediklerini işitirdi; çünkü ashâb-ı kirâm okudukları âyet-i kerîmenin anlamına dalıp, bu âyet-i kerîmenin şerîf hükmüyle amel ederek, onun anlamıyla tahakkuk etmedikçe (gerçekleşmedikçe), diğer âyet-i kerîmeyi ezberlemezler idi.

Ashâb-ı kirâmdan her kim Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte birini ezberlemiş idiyse, o zât-ı şerîf diğer sahâbî arkadaşlarından, "Bu arkadaşımız içimizde celîl oldu" dediklerini işitirdi; zîrâ ashâb-ı kirâm okudukları âyet-i kerîmenin ma'nâsında müstağrak olup, bu âyet-i kerîmenin hükm-i şerîfiyle amel ederek, onun ma'nâsıyla tahakkuk etmedikçe, dîğer âyet-i kerîmeyi ezberlemezler idi.

1388. Böyle derin ma'na ile sûreti cem' etmek, sultân-ı şigerfden başkasına mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1388. Böyle derin anlam ile sureti bir araya getirmek, yüce sultandan başkasına mümkün değildir.

"Sultân-ı şigerf" yani "yüce sultan"dan kastedilen, asıl olarak Efendimiz (s.a.v.)'dir; ve diğer peygamberler (a.s.) ile mirasçıları olan insân-ı kâmillerdir. Yani "Böyle derin anlam ile birlikte, beşerî suretin hükümlerini bir araya getirmek, ancak yüce sultan olan Efendimiz (s.a.v.) ve diğer peygamberler ile onların mirasçıları için mümkündür; başkası için mümkün değildir." Çünkü başkaları bu derin anlamın sarhoşu olup, beşerî suretin hükümleriyle kayıtlı kalamazlar; ve onların dış görünüşlerinden bu sarhoşlukları açıkça görülür ve temkin (manevî denge) ehli olamazlar; ve ayıklık ile sarhoşluğu bir araya getiremezler.

"Sultân-ı şigerf" ya'nî “sultân-ı azîm"den murâd bi'l-asâle (s.a.v.) Efendimiz'dir; ve sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ve bi'l-verâse insân-ı kâmillerdir. Ya'nî "Böyle derin ma'nâ ile beraber, sûret-i beşeriyye ahkâmının cem'i, ancak sultân-ı azîm olan (s.a.v.) Efendimiz ve sair enbiyâ ile, onların vârislerinden; başkası için mümkin değildir." Zîrâ başkaları bu derin ma'nânın sarhoşu olup, sûret-i beşeriyye ahkâmıyla takayyüd edemezler; ve onların sûret-i zâhirelerinden bu sarhoşlukları meşhûd olur ve ehl-i temkin olamazlar; ve sahv ile sekri cem' edemezler.

1389. Muhakkak böyle bir sarhoşluk içinde edebe müraat olmaz ve eğer olursa, acib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1389. Muhakkak böyle bir sarhoşluk içinde edebe riayet olmaz ve eğer olursa, şaşılacak bir durum olur.

Yani "Böyle bir mana sarhoşluğu içinde, Zâhir isminin tecellî kurallarına riayet etmek ve sarhoşluğu ayıklık içinde gizlemek ve temkin (ağırbaşlılık) eseri göstermek olmaz; ve eğer olursa da, şaşılacak bir hâl olur." Nasıl ki halkı davete ve irşada memur olan yüce peygamberlerin ve kâmil varislerden olan kerem sahibi evliyanın bu şaşılacak halleri ortadadır.

Ya'nî "Böyle bir ma'nâ sarhoşluğu içinde, ism-i Zâhir'in kâide-i tecelliyâtına riâyet etmek ve sarhoşluğu sahv içinde setr etmek ve temkîn eseri göstermek olmaz; ve eğer olursa da, acîb bir hâl olur." Nitekim halkı da'vete ve irşâda memûr olan enbiyâ-yı izâmın ve verese-i kümmelînden olan evliyâ-yı kirâmın bu ahvâl-i acîbesi meydandadır.

1390. İstiğna içinde niyaza müraât, yuvarlak ve uzun gibi iki zıddı cem' etmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1390. İstiğna içinde niyaza riayet etmek, yuvarlak ve uzun gibi iki zıddı bir araya getirmektir.

Örneğin, maşuk, aşığın zıddıdır; çünkü birinin sıfatı başka, diğerinin sıfatı başkadır; ve maşuk istiğna ve naz makamında, aşık ise ihtiyaç ve niyaz makamındadır. Eğer istiğna mertebesinde olan maşuk, kendi mertebesi olmayan niyaza riayet ederse, bir şeyin hem yuvarlak hem de uzun olması gibi, kendisinde iki zıddı bir araya getirmiş olur. Bunun gibi Bâtın ismi, Zâhir isminin zıddıdır. Bâtın isminin hükümlerine dalmış olan kimsenin, Zâhir isminin hükümlerine de riayet etmesi gibi iki zıddı bir araya getirmek olur. Bu hâl ancak insân-ı kâmil'lere özgüdür; bu sebeple insân-ı kâmil'e "câmiu'l-ezdâd" (zıtları bir araya getiren) derler.

Meselâ ma'şûk, âşıkın zıddıdır; çünkü birinin sıfatı başka, diğerinin sıfatı başkadır; ve ma'şûk makām-ı istiğnâ ve nâzda ve âşık ise, makām-ı ihtiyâç ve niyâzdadır. Eğer mertebe-i istiğnâda olan ma'şûk, kendi mertebesi olmayan niyâza riâyet ederse, bir şeyin hem yuvarlak ve hem de uzun olması gibi, nefsinde iki zıddı cem' etmiş olur. Bunun gibi ism-i Bâtın, ism-i Zâhir'in zıddıdır. İsm-i Bâtın'ın ahkâmında müstağrak olan kimsenin, ism-i Zâhir'in ahkâmına dahi riâyet etmesi gibi iki zıddı cem' etmek olur. Bu hâl ancak insân-ı kâmillere mahsûstur; onun için insân-ı kâmile "câmiu'l-ezdâd" derler.

1391. Muhakkak asâ körün ma'şûku olur; kör ise, Kur'ân'ın sandığı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1391. Şüphesiz değnek körün sevgilisi olur; kör ise, Kur'ân'ın sandığı olur.

"Amyân" feth ile kör sahibi demektir. Yani "Kör, yolda kendisine rehberlik eden değneğine âşıktır; ve aynı şekilde o değnek onun sevgilisidir. Bu sebeple o değneğe karşı muhtaç ve niyaz hâlindedir. Bunun gibi, resmî ve zahirî ilimler sahiplerinin sevgilisi de, körün değneği mesabesinde (derecesinde) olan lafızlar ve kelimeler suretleridir. Böyle olunca basiret gözleri manadan kör olan kimseler, Kur'ân'ın lafızlarını ezberlemekle yetinirler; ve "Kur'ân'ın sandığı" olurlar."

"Amyân" feth ile sahib-i amâ demektir. Ya'nî “Kör, yolda kendisine rehberlik eden değneğine âşıktır; ve kezâlik onun ma'şûkudur. Binâenaleyh o değneğe karşı muhtaç ve hâl-i niyâzdadır. Bunun gibi, ulûm-ı resmiyye ve zâhire erbâbının ma'şûku da, körün değneği mesâbesinde elfâz ve kelimât sûretleridir. Böyle olunca basar-ı basîretleri ma'nâdan kör olan kimseler, Kur'ân'ın elfâzını ezberlemekle iktifâ ederler; ve "Kur'ân'ın sandığı" olurlar."

1392. Muhakkak dolu sandıklardırlar; körlerin kelâmı Mushaf'ın harflerinden ve zikirden ve korkudandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1392. Muhakkak dolu sandıklardırlar; körlerin kelâmı Mushaf'ın harflerinden ve zikirden ve korkudandır.

Değerli şârihler, "güft" kelimesini geçmiş zaman fiili olarak almışlar; ve kimisi "güft"ün faili, âriflerden biridir ve kimisi de şanlı peygamberdir demişlerdir. Fakat fakire uygun gelen anlam, "güft" (söz) kelimesinin isim ve "kûrân" (körler) kelimesine muzaf olmasıdır. Nitekim öyle tercüme ettim: "خود صناديقند پر" yukarıdaki beytin mısraı. Yani "Böyle bir anlam sarhoşluğu içinde, Zâhir isminin tecellî kurallarına riayet etmek ve sarhoşluğu ayıklık içinde gizlemek ve temkin (ağırbaşlılık) eseri göstermek olmaz; ve eğer olursa da, acayip bir hâl olur." Nitekim halkı davete ve irşada memur olan yüce peygamberlerin ve kâmil vârislerden olan değerli evliyaların bu acayip hâlleri ortadadır.

Şurrâh-ı kirâm, "güft" kelimesini fiil-i mâzî olarak almışlar; ve kimi "güft"ün fâili, âriflerden birisidir ve kimi Nebiyy-i zîşândır demişlerdir. Fakat fakîre lâyih olan ma'nâ, “güft" [: söz] kelimesinin isim ve “kûrân" [: körler] kelimesine muzâf olmasıdır. Nitekim öyle tercüme ettim : خود صناديقند پر yukarıki beytin mıs- Ya'nî "Böyle bir ma'nâ sarhoşluğu içinde, ism-i Zâhir'in kâide-i tecelliyâtına riâyet etmek ve sarhoşluğu sahv içinde setr etmek ve temkîn eseri göstermek olmaz; ve eğer olursa da, acîb bir hâl olur." Nitekim halkı da'vete ve irşâda memûr olan enbiyâ-yı izâmın ve verese-i kümmelînden olan evliyâ-yı kirâmın bu ahvâl-i acîbesi meydandadır.

1390. İstiğna içinde niyaza müraât, yuvarlak ve uzun gibi iki zıddı cem' etmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1390. İstiğna içinde niyaza riayet etmek, yuvarlak ve uzun gibi iki zıddı bir araya getirmektir.

Örneğin, maşuk, aşığın zıddıdır; çünkü birinin sıfatı başka, diğerinin sıfatı başkadır; ve maşuk istiğna ve naz makamında, aşık ise ihtiyaç ve niyaz makamındadır. Eğer istiğna mertebesinde olan maşuk, kendi mertebesi olmayan niyaza riayet ederse, bir şeyin hem yuvarlak hem de uzun olması gibi, kendisinde iki zıddı bir araya getirmiş olur. Bunun gibi Bâtın ismi, Zâhir isminin zıddıdır. Bâtın isminin hükümlerine dalmış olan kimsenin, Zâhir isminin hükümlerine de riayet etmesi gibi iki zıddı bir araya getirmek olur. Bu hâl ancak insân-ı kâmil'lere özgüdür; bu sebeple insân-ı kâmil'e "câmiu'l-ezdâd" (zıtları bir araya getiren) derler.

Meselâ ma'şûk, âşıkın zıddıdır; çünkü birinin sıfatı başka, diğerinin sıfatı başkadır; ve ma'şûk makām-ı istiğnâ ve nâzda ve âşık ise, makām-ı ihtiyâç ve niyâzdadır. Eğer mertebe-i istiğnâda olan ma'şûk, kendi mertebesi olmayan niyâza riâyet ederse, bir şeyin hem yuvarlak ve hem de uzun olması gibi, nefsinde iki zıddı cem' etmiş olur. Bunun gibi ism-i Bâtın, ism-i Zâhir'in zıddıdır. İsm-i Bâtın'ın ahkâmında müstağrak olan kimsenin, ism-i Zâhir'in ahkâmına dahi riâyet etmesi gibi iki zıddı cem' etmek olur. Bu hâl ancak insân-ı kâmillere mahsûstur; onun için insân-ı kâmile "câmiu'l-ezdâd" derler.

1391. Muhakkak asâ körün ma'şûku olur; kör ise, Kur'ân'ın sandığı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1391. Şüphesiz değnek körün sevgilisi olur; kör ise, Kur'ân'ın sandığı olur.

"Amyân" feth ile kör sahibi demektir. Yani "Kör, yolda kendisine rehberlik eden değneğine âşıktır; ve aynı şekilde o değnek onun sevgilisidir. Bu sebeple o değneğe karşı muhtaç ve niyaz hâlindedir. Bunun gibi, resmî ve zahirî ilimler sahiplerinin sevgilisi de, körün değneği mesabesinde (derecesinde) olan lafızlar ve kelimeler suretleridir. Böyle olunca basiret gözleri manadan kör olan kimseler, Kur'ân'ın lafızlarını ezberlemekle yetinirler; ve "Kur'ân'ın sandığı" olurlar."

"Amyân" feth ile sahib-i amâ demektir. Ya'nî “Kör, yolda kendisine rehberlik eden değneğine âşıktır; ve kezâlik onun ma'şûkudur. Binâenaleyh o değneğe karşı muhtaç ve hâl-i niyâzdadır. Bunun gibi, ulûm-ı resmiyye ve zâhire erbâbının ma'şûku da, körün değneği mesâbesinde elfâz ve kelimât sûretleridir. Böyle olunca basar-ı basîretleri ma'nâdan kör olan kimseler, Kur'ân'ın elfâzını ezberlemekle iktifâ ederler; ve "Kur'ân'ın sandığı" olurlar."

1392. Muhakkak dolu sandıklardırlar; körlerin kelâmı Mushaf'ın harflerinden ve zikirden ve korkudandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1392. Onlar kesinlikle dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushaf'ın harflerinden, zikirden ve korkudandır.

Değerli şârihler, "güft" kelimesini geçmiş zaman fiili olarak almışlar; kimisi "güft"ün failinin âriflerden biri olduğunu, kimisi de şanlı peygamber (a.s.) olduğunu söylemişlerdir. Fakat fakire uygun gelen anlam, "güft" (söz) kelimesinin isim ve "kûrân" (körler) kelimesine muzaf olmasıdır. Nitekim öyle tercüme ettim: "خود صناديقند پر" yukarıdaki beytin ikinci mısraının teyididir. Bunun bütün hâli "كور خود صندوق قرآن میبود" takdirindedir. Ve bu durumun bağlı tercümesi şöyle olur: "Kör ise Kur'ân'ın sandığı olur, evet kesinlikle dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushaf'ın harflerinden, zikirden ve tekrardan ve sevap kazanayım ve cehenneme gitmeyeyim diye nefislerinin korkusundan olur." İşte hafızların ve zahir ulemasının hâli budur. Hafızlar Kur'an kelimelerini ve lafızlarını tekrar ederler ve sevap kazanmak için okurlar. Kur'an hakikatlerinden ve Rabbanî sırlardan habersizdirler. Aynı şekilde zahir uleması da Kur'an'ın inceliklerine ve Rabbanî sırlara nüfuz edemediklerinden, müteşabihat (anlamı kapalı ayetler) dendir diye Kur'an'ın lafızlarını tekrar etmekle yetinirler; sözleri bu alana sınırlı kalır.

Şurrâh-ı kirâm, "güft" kelimesini fiil-i mâzî olarak almışlar; ve kimi "güft"ün fâili, âriflerden birisidir ve kimi Nebiyy-i zîşândır demişlerdir. Fakat fakîre lâyih olan ma'nâ, “güft" [: söz] kelimesinin isim ve “kûrân" [: körler] kelimesine muzâf olmasıdır. Nitekim öyle tercüme ettim : خود صناديقند پر yukarıki beytin mıs- râ'-1 sânîsinin te'kîdidir. Bunun hey'et-i mecmûası كور خود صندوق قرآن میبود takdîrindedir. Ve bu sûretin merbûtan tencümesi böyle olur: "Kör ise Kur'ân'ın sandığı olur, evet muhakkak dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushaf'ın harflerinden ve zikir ve tekrârından ve sevâb kazanayım ve cehenneme gitmeyeyim diye nefislerinin korkusundan olur." İşte hafızların ve ulemâ-yı zâhirenin hâli budur. Hafızlar kelimât ve elfâz-ı kur'âniyyeyi tekrar ederler ve sevâb kazanmak için okurlar. Hakāyık-ı kur'âniyyeden ve esrâr-ı rabbâniyyeden bî-haberdirler. Ve kezâ ulemâ-i zâhire de dakāik-ı kur'âniyye ve esrâr-ı rabbâniyyeye nüfüz edemediklerinden, müteşâbihâttandır diye Kur'ân'ın elfâzını tekrâr ile iktifâ ederler; kelâmları bu vâdîye münhasır kalır.

1393. Yine Kur'ân'dan dolu bir sandık, elde boş olan bir sandıktan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1393. Yine Kur'ân'dan dolu bir sandık, elde boş olan bir sandıktan iyidir.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "O hâlde Kur'an lafızlarını ezberleyenler ve onun görünen anlamlarından söz söyleyenler kınanmış mıdır?" Cevaben şöyle buyurulur: "Hayır, Kur'an lafızlarıyla dolu olan sandık, elbette iyi ve şerefli bir sandıktır; çünkü boş bir sandık değildir. Bu dolu sandık, elbette boş sandıktan daha iyi ve şereflidir." Bu sebeple hadis-i şerifte "Benim ümmetimin şereflileri Kur'an'ı taşıyanlardır" buyurulur.

Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Birisi çıkıp diyebilir ki: "Şu halde elfâz-ı kur'âniyyeyi hifz edenler ve onun maânî-i zâhiresinden söz söyleyenler mezmûm mudur?" Cevâben buyurulur ki: "Hayır, elfaz-ı kur'âniyye ile dolu olan sandık, elbette iyi ve şerefli bir sandıktır; zîrâ boş bir sandık değildir. Bu dolu sandık, elbette boş sandıktan daha iyi ve şereflidir." Onun için hadis-i şerîfde اشراف امتى حملة القرآن "Benim ümmetimin şereflileri Kur'ân'ı hâmil olanlardır" buyurulur.

1394. Yine yükten boş olan bir sandık, sıçan ve yılan dolu olan bir sandıktan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1394. Yine yükten boş olan bir sandık, sıçan ve yılan dolu olan bir sandıktan iyidir.

Yine Kur'an lafızları yükünden boş olan bir sandık, yani avamın kalbi, sıçan ve yılan sıfatlarıyla dolu olan bir kalp sahibinden iyidir. Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz müminlerin hâllerinin mertebelerini şöyle açıklamışlardır: 1. Kur'an'ın derin anlamları ve ince sırları içinde kaybolup, zahirî lafızlarıyla meşgul olamayanlar. 2. Kur'an'ın ince anlamlarından gafil ve zahirî lafızlarıyla meşgul olanlar. 3. Kur'an'ın hem anlamından hem de lafızlarından nasip almayan saf kalpli avam. İkinci görüşün teyididir. Bunun tamamı "Kör ise Kur'an'ın sandığı olur, evet muhakkak dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushaf'ın harflerinden ve zikir ve tekrârından ve sevap kazanayım ve cehenneme gitmeyeyim diye nefislerinin korkusundan olur." takdirindedir. Ve bu durumun bağlı tercümesi böyle olur: "Kör ise Kur'an'ın sandığı olur, evet muhakkak dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushaf'ın harflerinden ve zikir ve tekrârından ve sevap kazanayım ve cehenneme gitmeyeyim diye nefislerinin korkusundan olur." İşte hafızların ve zahir ulemasının hâli budur. Hafızlar Kur'an kelimelerini ve lafızlarını tekrar ederler ve sevap kazanmak için okurlar. Kur'an hakikatlerinden ve Rabbanî sırlardan habersizdirler. Ve aynı şekilde zahir uleması da Kur'an'ın ince hakikatlerine ve Rabbanî sırlarına nüfuz edemediklerinden, müteşabihâttandır (anlamı kapalı, birden çok yoruma açık ayetler) diye Kur'an'ın lafzını tekrar etmekle yetinirler; sözleri bu alana sınırlı kalır.

Yine elfâz-ı kur'âniyye yükünden boş olan bir sandık, ya'nî avâmın kalbi, sıçan ve yılan sıfatlarıyla dolu olan bir kalb sahibinden iyidir. Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz mü'minlerin merâtib-i ahvâlini şöyle beyân buyurmuşlardır: 1. Kur'ân'ın maânî-i amîkası ve esrâr-ı dakikası içinde müstağrak olup, elfâz-ı zâhiriyyesi ile meşgül olamayanlar. 2. Kur'ân'ın maânî-i dakikasından gâfil ve elfâz-ı zâhiriyyesiyle meşgûl olanlar. 3. Kur'ân'ın hem ma'nâsından ve hem de elfâzından behremend olmayan sâf kalbli avâm. râ'-ı sânîsinin te'kîdidir. Bunun hey'et-i mecmûası كور خود صندوق قرآن میبود گفت كور ان از حروف مصحف و ذكر و نذر خود صنادیقند پر takdîrindedir. Ve bu sûretin merbûtan tencümesi böyle olur: "Kör ise Kur'ân'ın sandığı olur, evet muhakkak dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushaf'ın harflerinden ve zikir ve tekrârından ve sevâb kazanayım ve cehenneme gitmeyeyim diye nefislerinin korkusundan olur." İşte hafızların ve ulemâ-yı zâhirenin hâli budur. Hafızlar kelimât ve elfâz-ı kur'âniyyeyi tekrar ederler ve sevâb kazanmak için okurlar. Hakāyık-ı kur'âniyyeden ve esrâr-ı rabbâniyyeden bî-haberdirler. Ve kezâ ulemâ-i zâhire de dakāik-ı kur'âniyye ve esrâr-ı rabbâniyyeye nüfüz edemediklerinden, müteşâbihâttandır diye Kur'ân'ın elfâzını tekrâr ile iktifâ ederler; kelâmları bu vâdîye münhasır kalır.

1393. Yine Kur'ân'dan dolu bir sandık, elde boş olan bir sandıktan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1393. Yine Kur'ân'dan dolu bir sandık, elde boş olan bir sandıktan iyidir.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "O hâlde Kur'ân lafızlarını ezberleyenler ve onun görünen anlamlarından söz edenler kınanmış mıdır?" Cevaben şöyle buyurulur: "Hayır, Kur'ân lafızları ile dolu olan sandık, elbette iyi ve şerefli bir sandıktır; çünkü boş bir sandık değildir. Bu dolu sandık, elbette boş sandıktan daha iyi ve şereflidir." Bu sebeple hadis-i şerifte "Benim ümmetimin şereflileri Kur'ân'ı taşıyanlardır" buyurulur.

Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Birisi çıkıp diyebilir ki: "Şu halde elfâz-ı kur'âniyyeyi hifz edenler ve onun maânî-i zâhiresinden söz söyleyenler mezmûm mudur?" Cevâben buyurulur ki: "Hayır, elfâz-ı kur'âniyye ile dolu olan sandık, elbette iyi ve şerefli bir sandıktır; zîrâ boş bir sandık değildir. Bu dolu sandık, elbette boş sandıktan daha iyi ve şereflidir." Onun için hadis-i şerîfde اشراف امتى حملة القرآن "Benim ümmetimin şereflileri Kur'ân'ı hâmil olanlardır" buyurulur.

1394. Yine yükten boş olan bir sandık, sıçan ve yılan dolu olan bir sandıktan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1394. Yine yükten boş olan bir sandık, sıçan ve yılan dolu olan bir sandıktan iyidir.

Yine Kur'an lafızları yükünden boş olan bir sandık, yani avamın kalbi, sıçan ve yılan sıfatlarıyla dolu olan bir kalp sahibinden iyidir. Bu beyitlerde Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) müminlerin hâllerinin mertebelerini şöyle açıklamışlardır: 1. Kur'an'ın derin anlamları ve ince sırları içinde kaybolup, zahirî lafızlarıyla meşgul olamayanlar. 2. Kur'an'ın ince anlamlarından gafil ve zahirî lafızlarıyla meşgul olanlar. 3. Kur'an'ın hem anlamından hem de lafızlarından nasip almayan saf kalpli avam.

Yine elfâz-ı kur'âniyye yükünden boş olan bir sandık, ya'nî avâmın kalbi, sıçan ve yılan sıfatlarıyla dolu olan bir kalb sahibinden iyidir. Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz mü'minlerin merâtib-i ahvâlini şöyle beyân buyurmuşlardır: 1. Kur'ân'ın maânî-i amîkası ve esrâr-ı dakikası içinde müstağrak olup, elfâz-ı zâhiriyyesi ile meşgül olamayanlar. 2. Kur'ân'ın maânî-i dakikasından gâfil ve elfâz-ı zâhiriyyesiyle meşgûl olanlar. 3. Kur'ân'ın hem ma'nâsından ve hem de elfâzından behremend olmayan sâf kalbli avâm.

## 4. Kur'ân'ın ne ma'nâsından ve ne de elfâzından nasîbsiz olmakla kalbleri fâsid olan kimseler.

1395. Elhâsıl kişi vasla düştüğü vakit, adamın önünde dellâle soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1395. Kısacası kişi vuslata erdiği zaman, adamın önünde dellâle soğuk geldi.

"Dellâle" kelimesi, mübalağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olan "dellâl" kelimesinin müennesidir (dişilidir); delalet edici kadın demektir. Ve "dellâle," kadın ile erkek arasında aracı olan kadına denir. Gayrimeşru olanı için Türkçesi "pezevenk" demek olur. Ve meşru olanı için kılavuz kadın derler. Bu şerefli beyit, mananın özüne ulaşan kimsenin, kelimelerin ve sözlerin delaletine ihtiyaç duymaktan müstağni (açıklamaya muhtaç değil) olduğuna açık bir örnektir. Yani "Mananın inceliğine dalmış olan kimsenin, artık kelimelerin ve sözlerin nakışlarıyla meşgul olması, soğuk bir hâl olur. Nasıl ki istediği bir kadına kavuşan bir kişinin önünde kılavuz kadının varlığı ve bulunması soğuk bir durum olur."

"Dellâle" mübâlağa ile ism-i fâil olan "dellâl" kelimesinin müennesidir; delâlet edici kadın demektir. Ve "dellâle," kadın ile erkek arasında vâsıta olan kadına derler. Gayr-i meşrû'u için Türkçesi “pezevenk" demek olur. Ve meşrû'u için kılavuz kadın derler. Bu beyt-i şerîf, lübb-i ma'nâya vâsıl olan kimsenin delâlet-i elfâz ve kelimâta ihtiyaçtan müstağnî olduğuna bir misâl-i zâhirîdir. Ya'nî "Letâfet-i ma'nâda müstağrak kimsenin, artık nukūş-ı kelimât ve elfâz ile iştigâli, soğuk bir hâl olur. Nitekim istediği bir kadına kavuşan bir kişinin önünde kılavuz kadının vücûdu ve huzûru soğuk bir vaziyet olur."

1396. Ey melîh, vaktaki matlûbuna eriştin, şimdi ilim talebkarlığı kabîh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1396. Ey güzel kişi, mademki istediğine ulaştın, şimdi ilim talep etmek çirkinleşti.

Ey yatkınlığı güzel olan Hakk Yolcusu, mademki ruhunun kulağı açıldı ve Kur'an'ın anlamlarını, hakiki Kelîm olan Hak'tan dinlemeye başladın, artık sarf ve nahiv ilimlerinin peşinden koşmak senin için çirkin bir durum olur. Çünkü istenilene ulaştıktan sonra, delil aramaya başlamış olursun ki, bunun münasebetsizliği açıktır.

Ey isti'dâdı güzel olan sâlik, vaktāki sem'-i rûhun açıldı ve maânî-i Kur'ân'ı, Kelîm-i hakîkî olan Hak'dan dinlemeğe başladın, artık sarf ve nahiv ilimlerinin arkasında koşmak senin için çirkin bir hâl olur. Zîrâ matlûba vusûlden sonra, delîl aramağa başlamış olursun ki, bunun münasebetsizliği meydandadır.

1397. Vaktaki göğün damları üzerine gittin, merdiven aramak soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1397. Göğün damları üzerine gittiğin zaman, merdiven aramak soğuk olur.

Feleğin suretinin damları olan manalar üzerine yükseldiğin zaman, artık o manaların merdiveni konumunda olan resmî ilimleri ve sözlerin, kelimelerin nakışlarını aramak soğuk bir hâl olur. Bu merdiven, manaların zirvesine çıkamamış olanlara özgüdür.

Sûret-i felekin damları olan maânî üzerine urûc ettiğin vakit artık o ma'nâların merdiveni mesâbesinde olan ulûm-ı resmiyyeyi ve nukūş-ı elfâz ve kelimâtı aramak soğuk bir hâl olur. Bu merdiven evc-i maânîye çıkamamış olanlara mahsûstur.

1398. Gayre muavenet ve ta'lîmin gayri. Hayırdan sonra hayır yolu soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1398. Başkasına yardım ve öğretmekten başka. Hayırdan sonra hayır yolu soğuk olur.

Fakat her kuralın bir istisnası olduğu gibi, bunun da bir istisnası vardır. O da şudur ki, manaya ulaşmaktan sonra resmî ilimler tahsilinin peşinden koşmak, eğer başkalarına yardım ve öğretmek için olursa, caiz ve uygun olur. Çünkü bu talepkârlık o kişinin kendi nefsi için değildir; başkalarına fayda sağlamak içindir.

Fakat her kāidenin bir istisnâsı olduğu gibi, bunun da bir istisnâsı vardır. O da budur ki, ma'nâya vusûlden sonra ulûm-ı resmiyye tahsili arkasında koşmak, eğer başkalarına muâvenet ve ta'lîm için olursa, câiz ve münasib olur. Zîrâ bu talebkârlık o kimsenin kendi nefsi için değildir; başkalarına fa-

## 4. Kur'ân'ın ne ma'nâsından ve ne de elfâzından nasîbsiz olmakla kalbleri fâsid olan kimseler.

1395. Elhâsıl kişi vasla düştüğü vakit, adamın önünde dellâle soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1395. Kısacası kişi vuslata erdiği zaman, adamın önünde dellâle soğuk geldi.

"Dellâle" kelimesi, mübalağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olan "dellâl" kelimesinin müennesidir (dişilidir); delalet edici kadın demektir. Ve "dellâle," kadın ile erkek arasında aracı olan kadına denir. Gayrimeşru olanı için Türkçesi "pezevenk" demek olur. Ve meşru olanı için kılavuz kadın derler. Bu şerefli beyit, mananın özüne ulaşan kimsenin, kelimelerin ve sözlerin delaletine ihtiyaç duymaktan müstağni (açıklamaya muhtaç değil) olduğuna açık bir örnektir. Yani "Mananın inceliğine dalmış olan kimsenin, artık kelimelerin ve sözlerin nakışlarıyla meşgul olması, soğuk bir hâl olur. Nasıl ki istediği bir kadına kavuşan bir kişinin önünde kılavuz kadının varlığı ve bulunması soğuk bir durum olur."

"Dellâle" mübâlağa ile ism-i fâil olan "dellâl" kelimesinin müennesidir; delâlet edici kadın demektir. Ve "dellâle," kadın ile erkek arasında vâsıta olan kadına derler. Gayr-i meşrû'u için Türkçesi “pezevenk" demek olur. Ve meşrû'u için kılavuz kadın derler. Bu beyt-i şerîf, lübb-i ma'nâya vâsıl olan kimsenin delâlet-i elfâz ve kelimâta ihtiyaçtan müstağnî olduğuna bir misâl-i zâhirîdir. Ya'nî "Letâfet-i ma'nâda müstağrak kimsenin, artık nukūş-ı kelimât ve elfâz ile iştigâli, soğuk bir hâl olur. Nitekim istediği bir kadına kavuşan bir kişinin önünde kılavuz kadının vücûdu ve huzûru soğuk bir vaziyet olur."

1396. Ey melîh, vaktaki matlûbuna eriştin, şimdi ilim talebkarlığı kabîh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1396. Ey güzel kişi, mademki istediğine ulaştın, şimdi ilim talep etmek çirkinleşti.

Ey yatkınlığı güzel olan Hakk Yolcusu, mademki ruhunun kulağı açıldı ve Kur'an'ın anlamlarını, hakiki Kelîm olan Hak'tan dinlemeye başladın, artık sarf ve nahiv ilimlerinin peşinden koşmak senin için çirkin bir durum olur. Çünkü istenilene ulaştıktan sonra, delil aramaya başlamış olursun ki, bunun münasebetsizliği açıktır.

Ey isti'dâdı güzel olan sâlik, vaktāki sem'-i rûhun açıldı ve maânî-i Kur'ân'ı, Kelîm-i hakîkî olan Hak'dan dinlemeğe başladın, artık sarf ve nahiv ilimlerinin arkasında koşmak senin için çirkin bir hâl olur. Zîrâ matlûba vusûlden sonra, delîl aramağa başlamış olursun ki, bunun münasebetsizliği meydandadır.

1397. Vaktaki göğün damları üzerine gittin, merdiven aramak soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1397. Göğün damları üzerine gittiğin zaman, merdiven aramak soğuk olur.

Feleğin suretinin damları olan manalar üzerine yükseldiğin zaman, artık o manaların merdiveni konumunda olan resmî ilimleri ve sözlerin, kelimelerin nakışlarını aramak soğuk bir hâl olur. Bu merdiven, manaların zirvesine çıkamamış olanlara özgüdür.

Sûret-i felekin damları olan maânî üzerine urûc ettiğin vakit artık o ma'nâların merdiveni mesâbesinde olan ulûm-ı resmiyyeyi ve nukūş-ı elfâz ve kelimâtı aramak soğuk bir hâl olur. Bu merdiven evc-i maânîye çıkamamış olanlara mahsûstur.

1398. Gayre muavenet ve ta'lîmin gayri. Hayırdan sonra hayır yolu soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1398. Başkasına yardım ve öğretmek dışında. Hayırdan sonra hayır yolu soğuk olur.

Fakat her kuralın bir istisnası olduğu gibi, bunun da bir istisnası vardır. O da şudur ki, manaya ulaşmaktan sonra resmî ilimler tahsilinin peşinden koşmak, eğer başkalarına yardım ve öğretmek için olursa, caiz ve uygun olur. Çünkü bu talepkârlık o kişinin kendi nefsi için değildir; başkalarına faydası dokunmak içindir. Eğer kendi nefsi için olursa, hayırdan sonra hayır yoluna girmek soğuk bir çaba olur; fakat başkalarına öğretmek başka bir hayır yolu olduğu için soğuk değildir.

Fakat her kāidenin bir istisnâsı olduğu gibi, bunun da bir istisnâsı vardır. O da budur ki, ma'nâya vusûlden sonra ulûm-ı resmiyye tahsili arkasında koşmak, eğer başkalarına muâvenet ve ta'lîm için olursa, câiz ve münasib olur. Zîrâ bu talebkârlık o kimsenin kendi nefsi için değildir; başkalarına fa- idesi dokunmak içindir. Eğer kendi nefsi için olursa, hayırdan sonra hayır yoluna sülûk etmek soğuk bir sa'y olur; fakat başkalarına ta'lim başka bir hayır yolu olduğu için soğuk değildir.

1399. Bir parlak ayna ki, sâf ve celî oldu, onun üzerine bir saykal vurmak cehil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1399. Bir parlak ayna ki, saf ve açık oldu, onun üzerine bir cila vurmak cehalet olur.

Örneğin parlak bir ayna, saf ve cilalı olup yansıyan suretleri berrak bir halde gösterirken, artık o aynayı silip parlatmaya çabalamak cehalet olur. Bunun gibi kalp aynası cilalı olup ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) suretleri yansırken, onu resmî ilimlerle cilalamaya çalışmanın da anlamı yoktur.

Meselâ parlak bir ayna, sâf ve mücellâ ve suver-i mün'akiseyi berrâk bir halde gösterirken, artık o aynayı silip parlatmağa çabalamak cehâlet olur. Bunun gibi âyîne-i kalbi mücellâ olup suver-i ulûm-ı ledünniyye mün'akis olurken, onu ulûm-ı resmiyye ile cilâlandırmağa sa'y etmenin dahi ma'nâsı yoktur.

1400. Kabul içinde sultanın huzurunda oturup, mektub ve elçi aramak çirkin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1400. Kabul içinde sultanın huzurunda oturup, mektup ve elçi aramak çirkin olur.

Örneğin, padişahın kabul edip huzurunda oturttuğu bir kimsenin, artık o padişahın mektubunu ve elçisini araması anlamsız ve çirkin olur.

Meselâ pâdişâhın kabûl edip huzûrunda oturttuğu bir kimsenin, artık o pâdişâhın mektûbunu ve elçisini araması abes ve çirkin olur.

1401. O kimseyi, yâri kendi huzurunda oturttu; mektubu çıkardı ve yârin huzûrunda okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1401. O kimseyi, sevgiliyi kendi huzurunda oturttu; mektubu çıkardı ve sevgilinin huzurunda okudu.

dokunmak içindir. Eğer kendi nefsi için olursa, hayırdan sonra hayır yoluna girmek soğuk bir çaba olur; fakat başkalarına öğretmek başka bir hayır yolu olduğu için soğuk değildir.

idesi dokunmak içindir. Eğer kendi nefsi için olursa, hayırdan sonra hayır yo- luna sülûk etmek soğuk bir sa'y olur; fakat başkalarına ta'lîm başka bir ha- yır yolu olduğu için soğuk değildir.

1399. Bir parlak ayna ki, sâf ve celî oldu, onun üzerine bir saykal vurmak ce- hil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1399. Bir parlak ayna ki, saf ve açık oldu, onun üzerine bir cila vurmak cehalet olur.

Örneğin, parlak bir ayna, saf ve cilalı olup yansıyan suretleri berrak bir hâlde gösterirken, artık o aynayı silip parlatmaya çabalamak cehalet olur. Bunun gibi, kalp aynası cilalı olup ledün ilimlerinin (Allah katından gelen ilimler) suretleri yansırken, onu resmî ilimlerle cilalamaya çalışmanın da anlamı yoktur.

Meselâ parlak bir ayna, sâf ve mücellâ ve suver-i mün'akiseyi berrâk bir halde gösterirken, artık o aynayı silip parlatmağa çabalamak cehâlet olur. Bu- nun gibi âyîne-i kalbi mücellâ olup suver-i ulûm-ı ledünniyye mün'akis olur- ken, onu ulûm-ı resmiyye ile cilâlandırmağa sa'y etmenin dahi ma'nâsı yoktur.

1400. Kabûl içinde sultânın huzûrunda oturup, mektûb ve elçi aramak çirkin olur. [1405]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1400. Kabul içinde sultanın huzurunda oturup, mektup ve elçi aramak çirkin olur. [1405]

Örneğin, padişahın kabul edip huzurunda oturttuğu bir kimsenin, artık o padişahın mektubunu ve elçisini araması anlamsız ve çirkin olur.

Meselâ pâdişâhın kabûl edip huzûrunda oturttuğu bir kimsenin, artık o pâdişâhın mektûbunu ve elçisini araması abes ve çirkin olur.

## Aşıkın kendi ma'şûkunun huzûrunda aşk-nâme okumakla meşgûl

1401. O kimseyi, yâri kendi huzûrunda oturttu; mektûbu çıkardı ve yârin hu- zûrunda okudu. Bir âşıkı, ma'şûkası kendi huzûruna çağırıp oturttu; o âşık dahi, evvelce onun gıyâbında yazmış olduğu mektûbu, cebinden çıkarıp, bak senin için ben bu mektûbu yazdım, diye onun önünde okumağa başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1401. O kimseyi, sevgiliyi kendi huzurunda oturttu; mektubu çıkardı ve sevgilinin huzurunda okudu. Bir âşıkı, maşukası kendi huzuruna çağırıp oturttu; o âşık dahi, evvelce onun gıyabında yazmış olduğu mektubu, cebinden çıkarıp, bak senin için ben bu mektubu yazdım, diye onun önünde okumaya başladı.

1402. Mektûbtaki beyitleri ve medih ve senâyı, zârîliği ve miskinliği ve çok yalvarmaları,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1402. Mektuptaki beyitleri ve övgüleri, zayıflığı ve miskinliği ve çok yalvarmaları,

Mektubun içine yazmış olduğu âşıkane beyitleri ve maşukasının övgülerine dair olan fıkraları ve kendisinin aşkıyla gece ve gündüz yanıp tutuştuğu ve kavuşma isteğine ilişkin sözleri hep birer birer okudu.

Mektûbun içine yazmış olduğu âşıkāne beyitleri ve ma'şûkasının medih ve senâsına dair olan fıkraları ve kendisinin aşkıyla gece ve gündüz yanıp tutuştuğu ve vuslat niyâzına müteallık sözleri hep birer birer okudu.

1403. Ma'şûk dedi: "Bu gerçi benim içindir; vuslat vaktinde bu, ömrü zâyi' etmektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1403. Maşuk dedi: "Bu gerçi benim içindir; kavuşma vaktinde bu, ömrü boşa harcamaktır."

1404. "Ben senin önünde hazırım ve sen mektub okuyucusun. Bu, bir kere âşıkların nişanı değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1404. "Ben senin önünde hazırım ve sen mektup okuyucususun. Bu, bir kere âşıkların nişanı değildir."

Senin maşukun ve istediğin mademki ben idim, işte senin önünde duruyorum; hâlbuki sen beni kayıp sayarak mektubu okumaktasın. Bu durum âşıkların nişanı ve alâmeti değildir. Beni bulunca bu vasıtalardan vazgeçmen lâzım idi.

“Senin ma'şûkun ve matlûbun mâdemki ben idim, işte senin önünde duruyorum; halbuki sen beni gâib addederek mektûbu okumaktasın. Bu vaziyet âşıkların nişanı ve alâmeti değildir. Beni bulunca bu vesâitden ferâgat etmen lâzım idi.”

1405. Dedi: "Burada hazırsın ammâ, velâkin ben senden kendi nasibimi iyi bulamam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1405. Dedi: "Burada hazırsın ama, ben senden kendi nasibimi iyi bulamam."

Âşık cevap olarak dedi: "Evet, burada hazırsın ve kavuşma gerçekleşmiştir; fakat ben senden nasibimi ve hazzımı, eğer seni yok sayıp bu mektubu okumazsam, istediğim gibi bulamam; çünkü ayrılık zamanındaki zevkim ve hazzım, kavuşma zamanındaki zevkimden fazladır."

Aşık cevâben dedi: "Evet burada hazırsın ve vuslat ele geçmiştir; fakat ben senden nasíbimi ve hazzımı, eğer seni gâib addedip bu mektûbu okumaz isem, istediğim gibi bulamam; zîrâ ayrılık zamânındaki zevkim ve hazzım, vuslat zamânındaki zevkimden fazladır."

1406. "Her ne kadar visali görüyor isem de, o şey ki, geçen sene gördüm, bu demde yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1406. "Her ne kadar kavuşmayı görüyor isem de, geçen sene gördüğüm o şey, bu anda yoktur."

Bir âşık, maşukasını kendi huzuruna çağırıp oturttu; o âşık da, daha önce onun yokluğunda yazmış olduğu mektubu, cebinden çıkarıp, "Bak senin için ben bu mektubu yazdım," diye onun önünde okumaya başladı.

Bir âşıkı, ma'şûkası kendi huzûruna çağırıp oturttu; o âşık dahi, evvelce onun gıyâbında yazmış olduğu mektûbu, cebinden çıkarıp, bak senin için ben bu mektûbu yazdım, diye onun önünde okumağa başladı.

1402. Mektûbtaki beyitleri ve medih ve senâyı, zârîliği ve miskinliği ve çok yalvarmaları,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1402. Mektuptaki beyitleri ve övgüleri, zayıflığı ve miskinliği ve çok yalvarmaları,

Mektubun içine yazmış olduğu âşıkane beyitleri ve maşukasının övgülerine dair olan fıkraları ve kendisinin aşkıyla gece ve gündüz yanıp tutuştuğu ve kavuşma isteğine ilişkin sözleri hep birer birer okudu.

Mektûbun içine yazmış olduğu âşıkāne beyitleri ve ma'şûkasının medih ve senâsına dair olan fıkraları ve kendisinin aşkıyla gece ve gündüz yanıp tutuştuğu ve vuslat niyâzına müteallık sözleri hep birer birer okudu.

1403. Ma'şûk dedi: "Bu gerçi benim içindir; vuslat vaktinde bu, ömrü zâyi' etmektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1403. Maşuk dedi: "Bu gerçi benim içindir; kavuşma vaktinde bu, ömrü boşa harcamaktır."

1404. "Ben senin önünde hazırım ve sen mektub okuyucusun. Bu, bir kere âşıkların nişanı değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1404. "Ben senin önünde hazırım ve sen mektup okuyucususun. Bu, bir kere âşıkların nişanı değildir."

Senin maşukun ve istediğin mademki ben idim, işte senin önünde duruyorum; hâlbuki sen beni kayıp sayarak mektubu okumaktasın. Bu durum âşıkların nişanı ve alâmeti değildir. Beni bulunca bu vasıtalardan vazgeçmen lâzım idi.

“Senin ma'şûkun ve matlûbun mâdemki ben idim, işte senin önünde duruyorum; halbuki sen beni gâib addederek mektûbu okumaktasın. Bu vaziyet âşıkların nişanı ve alâmeti değildir. Beni bulunca bu vesâitden ferâgat etmen lâzım idi.”

1405. Dedi: "Burada hazırsın ammâ, velâkin ben senden kendi nasibimi iyi bulamam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1405. Dedi: "Burada hazırsın ama, ben senden kendi nasibimi iyi bulamam."

Âşık cevap olarak dedi: "Evet, burada hazırsın ve kavuşma gerçekleşmiştir; fakat ben senden nasibimi ve hazzımı, eğer seni yok sayıp bu mektubu okumazsam, istediğim gibi bulamam; çünkü ayrılık zamanındaki zevkim ve hazzım, kavuşma zamanındaki zevkimden fazladır."

Aşık cevâben dedi: "Evet burada hazırsın ve vuslat ele geçmiştir; fakat ben senden nasíbimi ve hazzımı, eğer seni gâib addedip bu mektûbu okumaz isem, istediğim gibi bulamam; zîrâ ayrılık zamânındaki zevkim ve hazzım, vuslat zamânındaki zevkimden fazladır."

1406. "Her ne kadar visali görüyor isem de, o şey ki, geçen sene gördüm, bu demde yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1406. "Her ne kadar kavuşmayı görüyor isem de, o şey ki, geçen sene gördüm, bu anda yoktur."

"Gerçi şimdi ben senin huzurundayım ve sana kavuştuğumu görüyorum; fakat geçen sene gördüğüm hâli bu kavuşma içinde göremiyorum. Çünkü ben geçen sene senin ayrılığınla ağlar ve gözyaşları dökerdim. Ve bu ağlamadan ve gönlümün yanmasından zevk ve lezzet duyardım; bu lezzet ve zevk şimdi senin huzurunda kesildi."

"Gerçi şimdi ben senin huzurundayım ve sana vâsıl olduğumu görüyorum; fakat geçen sene gördüğüm hâli bu vuslat içinde göremiyorum. Zîrâ ben geçen sene senin firâkınla ağlar ve göz yaşları dökerdim. Ve bu ağlamadan ve gönlümün yanmasından zevk ve lezzet duyardım; bu lezzet ve zevk şimdi senin huzûrunda munkatı' oldu."

1407. Çeşmeyi görüyorum velâkin su yoktur; suyun yolunu gâlibâ bir yol vurucu vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1407. Çeşmeyi görüyorum ama su yoktur; suyun yolunu galiba bir yol kesici kesti.

Benim şimdiki hâlim, susuz bir çeşme görmeye benzer. Önceki hâlimde çeşmeyi görmediğim hâlde, suyu içer ve ondan zevk alırdım; şimdi ise, o zevk ve lezzet suyundan mahrum kaldım. Benim suyumun yolunu galiba varlığını hissedemediğim bir yol kesici kesti.

"Benim şimdiki hâlim, susuz bir çeşme görmeğe benzer. Evvelki hâlimde çeşmeyi görmediğim halde, suyu içer ve mütelezziz olurdum; şimdi ise, o zevk ve lezzet suyundan mahrûm kaldım. Benim suyumun yolunu gâlibâ vücûdunu hissedemediğim bir yol vurucu vurdu."

1408. Dedi: "Böyle olunca, ben senin ma'şûkun değilim; ben Bulgar'dayım ve senin muradın Kutû'dadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1408. Dedi: "Böyle olunca, ben senin maşukun değilim; ben Bulgar'dayım ve senin muradın Kutû'dadır."

"Bulgar", Asya'da kuzey kutbu tarafında bulunan bir şehrin adıdır ki, geceleri çok uzun olmasıyla karanlığı ile meşhurdur. Eskiden Zü'l-Karneyn'in oralara kadar gittiği tefsir kitaplarında rivayet edilir. "Kutû" da bir şehir ismi olduğu şarihler tarafından gösterilmiş ise de, hangi kıtada bulunduğu belirtilmemiştir. Eldeki lügat kitaplarında da bulamadım. Bulgar şehrinin durumu ipucuyla, hâl ve durum itibarıyla onun zıddı olan bir şehrin ismi olması akla yatkındır. İsimlerinin değişmiş olması ihtimaline dayanarak, günümüzde bunların hangi mevkilerde bulundukları bilinmemektedir. "Maşuk"tan kasıt Hak, "Bulgar"dan kasıt, renk ve şekilden uzak olan; ve "Kutû"dan kasıt, renk ve şekil âlemidir.

Yani "Ey benim âşıkım olan Hakk Yolcusu, benim zâtım renk ve şekilden uzaktır; senin muradın ise, renk ve şekil âlemi olan aşk halleridir."

"Bulgar" Asya'da kutb-ı şimâlî tarafında vâki' bir şehrin adıdır ki, geceleri pek uzun olmakla karanlığı ile müştehirdir. Eskiden Zü'l-Karneyn'in oralara kadar gittiği kütüb-i tefâsîrde rivâyet olunur. "Kutû" dahi bir şehir ismi olduğu şârihler tarafından gösterilmiş ise de, hangi kıt'ada vâki' olduğu beyân olunmamıştır. Eldeki lügat kitablarında da bulamadım. Bulgar şehrinin vaziyeti karînesiyle hâlen ve vaziyyeten onun zıddı olan bir şehrin ismi olması melhûzdur. İsimleri tebeddül etmiş olması ihtimaline binâen, zamân-ı hazırda bunların hangi mevki'lerde kâin oldukları meçhuldür. "Ma'şûk"tan murâd Hak, "Bulgar"dan murâd, renk ve sûretten münezzeh; ve "Kutû"dan murâd, âlem-i renk ve sûrettir.

Ya'nî "Ey benim âşıkım olan sâlik, benim zâtım renk ve sûretten münezzehdir; senin murâdın ise, âlem-i renk ve sûret olan hâlât-ı aşktır."

1409. Sen, bana ve benim hâletime âşıksın; ey delikanlı, hâlet elde olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1409. Sen, bana ve benim hâlime âşıksın; ey delikanlı, hâl elde edilmez.

Evet, sen bana âşıksın ve benim aşkımdan doğan birtakım hallerin de âşıkısın. Halbuki bu hallerin her biri yok olan bir gölgedir. Ben bâkîyim, bu sebeple benimle birlikte, gölgenin de âşıkısın. Ey genç ve müb- "Gerçi şimdi ben senin huzurundayım ve sana kavuştuğumu görüyorum; fakat geçen sene gördüğüm hâli bu kavuşma içinde göremiyorum. Çünkü ben geçen sene senin ayrılığınla ağlar ve gözyaşları dökerdim. Ve bu ağlamadan ve gönlümün yanmasından zevk ve lezzet duyardım; bu lezzet ve zevk şimdi senin huzurunda kesildi."

"Evet, sen bana âşıksın ve benim aşkımdan mütevellid olan birtakım hallerin dahi âşıkısın. Halbuki bu hâlâtın herbiri zâil olan bir gölgedir. Ben bâkîyim, binâenaleyh benim ile berâber, gölgenin dahi âşıkısın. Ey genç ve müb- "Gerçi şimdi ben senin huzurundayım ve sana vâsıl olduğumu görüyorum; fakat geçen sene gördüğüm hâli bu vuslat içinde göremiyorum. Zîrâ ben geçen sene senin firâkınla ağlar ve göz yaşları dökerdim. Ve bu ağlamadan ve gönlümün yanmasından zevk ve lezzet duyardım; bu lezzet ve zevk şimdi senin huzûrunda munkatı' oldu."

1407. "Çeşmeyi görüyorum velâkin su yoktur; suyun yolunu gâlibâ bir yol vurucu vurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1407. "Çeşmeyi görüyorum fakat su yoktur; suyun yolunu galiba bir yol kesici kesti."

"Benim şimdiki hâlim, susuz bir çeşme görmeye benzer. Önceki hâlimde çeşmeyi görmediğim hâlde, suyu içer ve ondan zevk alırdım; şimdi ise, o zevk ve lezzet suyundan mahrum kaldım. Benim suyumun yolunu galiba varlığını hissedemediğim bir yol kesici kesti."

"Benim şimdiki hâlim, susuz bir çeşme görmeğe benzer. Evvelki hâlimde çeşmeyi görmediğim halde, suyu içer ve mütelezziz olurdum; şimdi ise, o zevk ve lezzet suyundan mahrûm kaldım. Benim suyumun yolunu gâlibâ vücûdunu hissedemediğim bir yol vurucu vurdu."

1408. Dedi: "Böyle olunca, ben senin ma'şûkun değilim; ben Bulgar'dayım ve senin muradın Kutû'dadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1408. Dedi: "Böyle olunca, ben senin maşukun değilim; ben Bulgar'dayım ve senin muradın Kutû'dadır."

"Bulgar", Asya'da kuzey kutbu tarafında bulunan bir şehrin adıdır ki, geceleri çok uzun olmasıyla karanlığı ile meşhurdur. Eskiden Zü'l-Karneyn'in oralara kadar gittiği tefsir kitaplarında rivayet edilir. "Kutû" da bir şehir ismi olduğu şarihler tarafından gösterilmiş ise de, hangi kıtada bulunduğu belirtilmemiştir. Elimdeki lügat kitaplarında da bulamadım. Bulgar şehrinin durumu ipucuyla, hâl ve konum itibarıyla onun zıddı olan bir şehrin ismi olması düşünülmektedir. İsimlerinin değişmiş olması ihtimaline dayanarak, şimdiki zamanda bunların hangi mevkilerde bulundukları bilinmemektedir. "Maşuk"tan kasıt Hak, "Bulgar"dan kasıt, renk ve şekilden münezzeh; ve "Kutû"dan kasıt, renk ve şekil âlemidir.

Yani "Ey benim âşıkım olan Hakk Yolcusu, benim zâtım renk ve şekilden uzaktır; senin muradın ise, renk ve şekil âlemi olan aşk halleridir."

"Bulgar" Asya'da kutb-ı şimâlî tarafında vâki' bir şehrin adıdır ki, geceleri pek uzun olmakla karanlığı ile müştehirdir. Eskiden Zü'l-Karneyn'in oralara kadar gittiği kütüb-i tefâsîrde rivâyet olunur. "Kutû" dahi bir şehir ismi olduğu şârihler tarafından gösterilmiş ise de, hangi kıt'ada vâki' olduğu beyân olunmamıştır. Eldeki lügat kitablarında da bulamadım. Bulgar şehrinin vaziyeti karînesiyle hâlen ve vaziyyeten onun zıddı olan bir şehrin ismi olması melhûzdur. İsimleri tebeddül etmiş olması ihtimaline binâen, zamân-ı hâzırda bunların hangi mevki'lerde kâin oldukları meçhuldür. "Ma'şûk"tan murâd Hak, "Bulgar"dan murâd, renk ve sûretten münezzeh; ve "Kutû"dan murâd, âlem-i renk ve sûrettir.

Ya'nî "Ey benim âşıkım olan sâlik, benim zâtım renk ve sûretden münezzehdir; senin murâdın ise, âlem-i renk ve sûret olan hâlât-ı aşktır."

1409. "Sen, bana ve benim hâletime âşıksın; ey delikanlı, hâlet elde olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1409. "Sen, bana ve benim hâlime aşıksın; ey delikanlı, hâl elde edilmez."

Evet, sen bana aşıksın ve benim aşkımdan kaynaklanan birtakım hallerin de aşığısın. Halbuki bu hallerin her biri yok olan bir gölgedir. Ben kalıcıyım, bu sebeple benimle beraber, gölgenin de aşığısın. Ey genç ve tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu, bu hallerin hiçbirisi elde kalmaz; gölgelerin yok olduğu gibi, fani olup gider; ancak ben kalıcı kalırım.

"Evet, sen bana âşıksın ve benim aşkımdan mütevellid olan birtakım hallerin dahi âşıkısın. Halbuki bu hâlâtın herbiri zâil olan bir gölgedir. Ben bâkîyim, binâenaleyh benim ile beraber, gölgenin dahi âşıkısın. Ey genç ve müb- tedî sâlik, bu hallerin hiçbirisi elde kalmaz; gölgelerin zâil olduğu gibi, fânî olup gider; ancak ben bâkî kalırım."

1410. Binâenaleyh senin matlûb-ı küllîn ben değilim. Zamanda senin için cüz'-i maksûdum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1410. Bu sebeple senin küllî isteğin ben değilim. Zamanda senin için cüz'î maksadım.

"Sen benim aşkımdan kaynaklanan zevk ve hallerin de âşıkı olunca, senin tam ve küllî isteğin ben olmamış olurum; aksine ben şimdiki halde ve senin bu halinin içinde, senin kastettiğin ve murad ettiğin bir cüz' olurum. Çünkü senin aşkın ve muradın iki kısma ayrılmıştır. Biri benim Zât'ımdır, diğeri de zevk ve hallerdir. Şu halde ben senin maksadının ve muradının bir cüz'ü olurum."

"Sen benim aşkımdan mütevellid olan zevk ve hâlâtın dahi âşıkı olunca, senin kâmilen ve külliyyen matlûbun ben olmamış olurum; belki ben şimdiki halde ve senin bu halinin içinde, senin kasd ve murâd ettiğin bir cüz' olurum. Zîrâ senin aşkın ve murâdın iki hisseye ayrılmıştır. Biri benim Zât'ımdır, dîğeri de zevk ve hâlâttır. Şu halde ben senin maksûdunun ve murâdının bir cüz'ü olurum."

1411. Ben ma'şûk değil, ma'şûkanın eviyim; aşk nakd üzerindedir, sandık üzerinde değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1411. Ben ma'şûk değil, ma'şûkanın eviyim; aşk nakit üzerindedir, sandık üzerinde değildir.

"Mademki şu anki zevk ve haller sana benim aşkımdan doğmuştur ve senin kalbin o zevk ve hallere bağlı kalmış ve onları ma'şûk edinmiştir, şu halde ben, ma'şûkun olmam; ancak senin ma'şûkunun oturduğu bir ev ve bir oda olurum. Ve senin aşkın da nakit üzerine, yani peşin ve hazır olan zevk ve haller üzerine olur. Yoksa kendisinde bu zevkler ve haller gizli olan sandık mesabesindeki Zât'ıma olmaz."

Bilinmeli ki, hakiki ma'şûk olan Hakk'ın zâtı ve sıfatı vardır. Sâlik (Hakk Yolcusu) Hakk'ın zâtının âşığı olmakla beraber, sıfatlarına ait tecellilerin (yansımaların) de âşığı olur. Bu tecelliler kesildiği zaman, zevki söner. Çünkü henüz şekil kaydından kurtulamamış ve şekilsiz ve renksiz olan sırf Zât'ın tamamıyla aşkına ehliyet kazanamamıştır. Onun zevki sıfatlara ve isimlere ait tecelliler perdeleri arkasında kalıp, ma'şûkuna karşı, ağlayıp sızlamak hali içindedir. Nasıl ki Hâfız Şîrâzî (k.s.) sâlikin bu haline işaretle bir gazelinde şöyle buyurur: Beyit:

"Bir bülbül güzel renkli bir gül yaprağını gagasında tutardı. Ve o güle sahip olduğu halde latif inlemeler ederdi. Ona dedim ki: "Vuslatın tam içindesin, bu inleme ve feryat nedir?" Dedi ki: "Ma'şûkun cilvesi bizi bu işte tuttu."" der sâlik, bu hallerin hiçbiri elde kalmaz; gölgelerin yok olduğu gibi, fani olup gider; ancak ben baki kalırım."

"Mâdemki hâzırdaki zevk ve hâlât sana benim aşkımdan doğmuştur ve senin kalbin o zevk ve hâlâta muallak kalmış ve onları ma'şûk ittihâz etmiştir, şu halde ben, ma'şûkun olmam; ancak senin ma'şûkunun sakin olduğu bir hâne ve bir oda olurum. Ve senin aşkın da nakd üzerine, ya'nî peşin ve hâzır olan zevk ve hâlât üzerine olur. Yoksa kendisinde bu ezvâk ve hâlât mündemic olan sandık mesâbesindeki Zât'ıma olmaz."

Ma'lûm olsun ki, ma'şûk-i hakîkî olan Hakk'ın zâtı ve sıfatı vardır. Sâlik Hakk'ın âşık-ı zâtı olmakla beraber, tecelliyât-ı sıfatiyyesinin dahi âşıkı olur. Bu tecelliyât munkatı' olduğu vakit, zevki söner. Zîrâ henüz sûret kaydından kurtulamamış ve bî-sûret ve bî-renk olan Zât-ı sırfın tamâmiyle aşkına ehliyet kesb edememiştir. Onun zevki tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyye perdeleri arkasında kalıp, ma'şûkuna karşı, ağlayıp sızlamak hâli içindedir. Nitekim Hâfız Şîrâzî (k.s.) sâlikin bu hâline işaretle bir gazelinde şöyle buyurur: Beyit:

"Bir bülbül güzel renkli bir gül yaprağını gagasında tutardı. Ve o güle mâlik olduğu halde latif nâleler ederdi. Ona dedim ki: "Ayn-ı vasl içindesin, bu nâle ve feryâd nedir?" Dedi ki: "Ma'şûkun cilvesi bizi bu işde tuttu."" tedî sâlik, bu hallerin hiçbirisi elde kalmaz; gölgelerin zâil olduğu gibi, fânî olup gider; ancak ben bâkî kalırım."

1410. "Binâenaleyh senin matlûb-ı küllîn ben değilim. Zamanda senin için cüz'-i maksûdum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1410. "Bu sebeple senin küllî isteğin ben değilim. Zamanda senin için cüz'î maksadım."

"Sen benim aşkımdan meydana gelen zevk ve hallerin de âşıkı olunca, senin tam ve küllî isteğin ben olmamış olurum; aksine ben şimdiki hâlde ve senin bu hâlinin içinde, senin kastettiğin ve murat ettiğin bir cüz' olurum. Çünkü senin aşkın ve muradın iki hisseye ayrılmıştır. Biri benim Zât'ımdır, diğeri de zevk ve hâllerdir. Şu hâlde ben senin maksadının ve muradının bir cüz'ü olurum."

"Sen benim aşkımdan mütevellid olan zevk ve hâlâtın dahi âşıkı olunca, senin kâmilen ve külliyyen matlûbun ben olmamış olurum; belki ben şimdiki halde ve senin bu halinin içinde, senin kasd ve murâd ettiğin bir cüz' olurum. Zîrâ senin aşkın ve murâdın iki hisseye ayrılmıştır. Biri benim Zât'ımdır, dîğeri de zevk ve hâlâttır. Şu halde ben senin maksûdunun ve murâdının bir cüz'ü olurum."

1411. "Ben ma'şûk değil, ma'şûkanın eviyim; aşk nakd üzerindedir, sandık üzerinde değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1411. "Ben maşuk değil, maşukanın eviyim; aşk nakit üzerindedir, sandık üzerinde değildir."

Mademki şu anki zevk ve haller sana benim aşkımdan doğmuştur ve senin kalbin o zevk ve hallere bağlı kalmış ve onları maşuk edinmiştir, şu halde ben, maşukun olmam; ancak senin maşukunun oturduğu bir ev ve bir oda olurum. Ve senin aşkın da nakit üzerine, yani peşin ve hazır olan zevk ve haller üzerine olur. Yoksa kendisinde bu zevkler ve haller barınan sandık mesabesindeki Zât'ıma olmaz.

Bilinmeli ki, gerçek maşuk olan Hakk'ın zâtı ve sıfatı vardır. Hakk Yolcusu Hakk'ın zâtının aşığı olmakla beraber, sıfat tecellilerinin de aşığı olur. Bu tecelliler kesildiği zaman, zevki söner. Çünkü henüz suret kaydından kurtulamamış ve suretsiz ve renksiz olan sırf Zât'ın tamamıyla aşkına ehliyet kazanamamıştır. Onun zevki sıfat ve isim tecellileri perdeleri arkasında kalıp, maşukuna karşı, ağlayıp sızlamak hali içindedir. Nitekim Hafız Şirazi (k.s.) Hakk Yolcusu'nun bu haline işaretle bir gazelinde şöyle buyurur: Beyit: "Bir bülbül güzel renkli bir gül yaprağını gagasında tutardı. Ve o güle sahip olduğu halde latif inlemeler ederdi. Ona dedim ki: "Vaslın ta kendisi içindesin, bu inleme ve feryat nedir?" Dedi ki: "Maşukun cilvesi bizi bu işte tuttu."

"Mâdemki hâzırdaki zevk ve hâlât sana benim aşkımdan doğmuştur ve senin kalbin o zevk ve hâlâta muallak kalmış ve onları ma'şûk ittihâz etmiştir, şu halde ben, ma'şûkun olmam; ancak senin ma'şûkunun sakin olduğu bir hâne ve bir oda olurum. Ve senin aşkın da nakd üzerine, ya'nî peşin ve hâzır olan zevk ve hâlât üzerine olur. Yoksa kendisinde bu ezvâk ve hâlât mündemic olan sandık mesâbesindeki Zât'ıma olmaz."

Ma'lûm olsun ki, ma'şûk-i hakîkî olan Hakk'ın zâtı ve sıfatı vardır. Sâlik Hakk'ın âşık-ı zâtı olmakla beraber, tecelliyât-ı sıfatiyyesinin dahi âşıkı olur. Bu tecelliyât munkatı' olduğu vakit, zevki söner. Zîrâ henüz sûret kaydından kurtulamamış ve bî-sûret ve bî-renk olan Zât-ı sırfın tamâmiyle aşkına ehliyet kesb edememiştir. Onun zevki tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyye perdeleri arkasında kalıp, ma'şûkuna karşı, ağlayıp sızlamak hâli içindedir. Nitekim Hâfız Şîrâzî (k.s.) sâlikin bu hâline işaretle bir gazelinde şöyle buyurur: Beyit: "Bir bülbül güzel renkli bir gül yaprağını gagasında tutardı. Ve o güle mâlik olduğu halde latif nâleler ederdi. Ona dedim ki: "Ayn-ı vasl içindesin, bu nâle ve feryâd nedir?" Dedi ki: "Ma'şûkun cilvesi bizi bu işde tuttu."

1412. "Ma'şûk odur ki o, yektâ olur; senin mübtedân ve müntehân o olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1412. "Maşuk odur ki o, tek olur; senin başlangıcın ve sonun o olur."

"Sen maşuku iki parçaya ayırdın; hâlbuki maşuk böyle iki kat değil, tek kat olur. Ve onun sadece zâtı sevilir; yoksa başka bir isteğe ve amaca aracı olduğu için sevilmez. Bu sebeple o maşuk önde ve sonda, başlangıçta ve sonda senin amacın ve isteğin olmak gerekir. İşte doğru bir aşk ve maşukluk böyle olur."

"Sen ma'şûku iki cüz'e ayırdın; halbuki ma'şûk böyle iki kat değil, bir kat olur. Ve onun münhasıran zâtı mahbub olur; yoksa başka bir murâda ve maksûda vâsıta olduğu için mahbub olmaz. Binaenaleyh o ma'şûk önde ve sonda, ibtidâda ve intihâda senin maksûdun ve murâdın olmak îcâb eder. İşte doğru bir aşk ve ma'şûkiyyet böyle olur."

1413. "Vaktaki onu bulasın, muntazır kalmıyasın. Hem âşikâr, hem dahi sır olan o ola."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1413. "Onu bulduğunda bekleyiş içinde kalmayasın. Hem açıkça görünen, hem de sır olan o olsun."

Maşukun kendisini bulduğun zaman, artık onun sıfat ve isim tecellilerinden meydana gelecek olan zevkleri beklememelisin. Senin gözünde varlık mertebelerinin hepsinde görünen ve gizli olanın, ancak o hakiki maşuk olan Hak'tan ibaret olması gerekir. Nitekim ayet-i kerimede "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi ve zâtı oradadır" (Bakara, 2/115) buyrulur.

"Ma'şûkun kendini bulduğun vakit, artık onun tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesinden mütehassıl olacak olan ezvâka muntazır olmamalısın. Senin nazarında merâtib-i vücudun kâffesinde zâhir ve bâtın olanın, ancak o ma'şûk-i hakîkî olan Hak'dan ibaret olmalı." Nitekim âyet-i kerîmede فاينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz, hep Allâh'ın vechi ve zâtı vâki'dir" buyrulur.

1414. "Hâlin mevkūfu değil, ahvalin beyidir; ay ve yıl, o mâhın bendesi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1414. "Hâlin bağlısı değil, hallerin beyidir; ay ve yıl, o ay yüzlünün kulu olur."

Gerçek maşukun zâtını bulup, varlığın bütün mertebelerinde, görünen ve görünmeyen âlemde O'nun yüzünü gözlemleyen bir insân-ı kâmil, artık Hakk'ın halifesi olur; ve birtakım hallerin etkileri altında duraklamaz; aksine o hallerde tasarruf eden bir bey ve bir hâkim olur. Artık o insân-ı kâmil, bu gibi hallerin kulu değil, ancak sürekli olarak, gerçek ay yüzlü olan Hakk'ın kulu olur; ve kulluk sıfatıyla övünür. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bu mertebenin zevkine ait olan şu rubailerini söylemişlerdir: Rubai: "Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben senin hizmetine baş eğmiş kul oldum. Özgür olan her kul sevinir; ben sana kul olduğumdan dolayı sevindim."

“Ma'şûk-i hakîkînin zâtını bulup, cemî-i merâtib-i vücûdda, zâhirde ve bâtında O'nun vechini müşâhede eden bir kâmil, artık halîfe-i Hak olur; ve birtakım hallerin te'sîrâtı altında tevakkuf etmez; belki o hallerde tasarruf eden bir bey ve bir hâkim olur. Artık o insân-ı kâmil, bu gibi hallerin bendesi değil, ancak ale'd-devâm, mâh-ı hakîkî olan Hakk'ın bendesi olur; ve sıfat-ı abdiyyeti ile iftihâr eder." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu mertebenin zevkine âid olan şu rubâîlerini îrâd buyurmuşlardır: Rubâî: "Ben bende oldum, bende oldum, bende oldum. Ben senin hizmetine baş eğmiş bende oldum. Âzâd olan her bende mesrûr olur; ben sana bende olduğumdan dolayı mesrûr oldum."

1412. "Ma'şûk odur ki o, yektâ olur; senin mübtedân ve müntehân o olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1412. "Maşuk odur ki o, tek olur; senin başlangıcın ve sonun o olur."

"Sen maşuku iki parçaya ayırdın; hâlbuki maşuk böyle iki kat değil, tek kat olur. Ve onun sadece zâtı sevilir; yoksa başka bir isteğe ve amaca aracı olduğu için sevilmez. Bu sebeple o maşuk önde ve sonda, başlangıçta ve sonda senin amacın ve isteğin olmak gerekir. İşte doğru bir aşk ve maşukluk böyle olur."

"Sen ma'şûku iki cüz'e ayırdın; halbuki ma'şûk böyle iki kat değil, bir kat olur. Ve onun münhasıran zâtı mahbub olur; yoksa başka bir murâda ve maksûda vâsıta olduğu için mahbub olmaz. Binaenaleyh o ma'şûk önde ve sonda, ibtidâda ve intihâda senin maksûdun ve murâdın olmak îcâb eder. İşte doğru bir aşk ve ma'şûkiyyet böyle olur."

1413. "Vaktaki onu bulasın, muntazır kalmıyasın. Hem âşikâr, hem dahi sır olan o ola."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1413. "Onu bulduğunda bekleyiş içinde kalmayasın. Hem açıkça görünen, hem de sır olan o olsun."

Maşukun kendisini bulduğun zaman, artık onun sıfat ve isim tecellilerinden meydana gelecek olan zevkleri beklememelisin. Senin gözünde varlık mertebelerinin hepsinde görünen ve gizli olanın, ancak o hakiki maşuk olan Hak'tan ibaret olması gerekir. Nitekim ayet-i kerimede "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi ve zâtı oradadır" (Bakara, 2/115) buyrulur.

"Ma'şûkun kendini bulduğun vakit, artık onun tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesinden mütehassıl olacak olan ezvâka muntazır olmamalısın. Senin nazarında merâtib-i vücudun kâffesinde zâhir ve bâtın olanın, ancak o ma'şûk-i hakîkî olan Hak'dan ibaret olmalı." Nitekim âyet-i kerîmede فاينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz, hep Allâh'ın vechi ve zâtı vâki'dir" buyrulur.

1414. "Hâlin mevkūfu değil, ahvalin beyidir; ay ve yıl, o mâhın bendesi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1414. "Hâlin bağlısı değil, hallerin beyidir; ay ve yıl, o ay yüzlünün kulu olur."

Gerçek maşukun zâtını bulup, varlığın bütün mertebelerinde, görünen ve görünmeyen âlemde O'nun yüzünü gözlemleyen bir insân-ı kâmil, artık Hakk'ın halifesi olur; ve birtakım hallerin etkileri altında duraklamaz; aksine o hallerde tasarruf eden bir bey ve bir hâkim olur. Artık o insân-ı kâmil, bu gibi hallerin kulu değil, ancak sürekli olarak, gerçek ay yüzlü olan Hakk'ın kulu olur; ve kulluk sıfatıyla övünür. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bu mertebenin zevkine ait olan şu rubailerini söylemişlerdir: Rubai: "Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben senin hizmetine baş eğmiş kul oldum. Özgür olan her kul sevinir; ben sana kul olduğumdan dolayı sevindim."

“Ma'şûk-i hakîkînin zâtını bulup, cemî-i merâtib-i vücûdda, zâhirde ve bâtında O'nun vechini müşâhede eden bir kâmil, artık halîfe-i Hak olur; ve birtakım hallerin te'sîrâtı altında tevakkuf etmez; belki o hallerde tasarruf eden bir bey ve bir hâkim olur. Artık o insân-ı kâmil, bu gibi hallerin bendesi değil, ancak ale'd-devâm, mâh-ı hakîkî olan Hakk'ın bendesi olur; ve sıfat-ı abdiyyeti ile iftihâr eder." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu mertebenin zevkine âid olan şu rubâîlerini îrâd buyurmuşlardır: Rubâî: "Ben bende oldum, bende oldum, bende oldum. Ben senin hizmetine baş eğmiş bende oldum. Âzâd olan her bende mesrûr olur; ben sana bende olduğumdan dolayı mesrûr oldum."

1415. Söylediği vakit, hâle emr eder; istediği vakit, cisimleri cân eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1415. Söylediği vakit, hâle emreder; istediği vakit, cisimleri can eder.

Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, yüce zevklerine dayanarak bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin hâlini beyan buyururlar. Yani "Böyle bir Hakk'a ulaşmış ârif ve insân-ı kâmil, irşat esnasında halka söz söylediği vakit, kendisine yüce hallerden bir hâl gelirse, o hâlin tesiri altında mağlup olmaz; aksine o hâle emredip, tesirini giderir ve yine halkı irşada devam eder. Çünkü o, Hakk'ın halifesidir ve hallerin efendisidir; ve eğer isterse müridlerin cisimlerini bir bakış ile can ediverir ve onlarda nefsaniyetten eser bırakmaz."

Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz zevk-i âlîlerine müsteniden bu beyt-i şerîfde, mürşid-i kâmilin hâlini beyân buyururlar. Ya'nî "Böyle bir ârif-i vâsıl ve mürşid-i kâmil esnâ-yı irşâdda halka söz söylediği vakit, kendisine ahvâl-i âliyeden bir hâl gelirse, o hâlin te'sîri altında mağlub olmaz; bil'akis o hâle emr edip, te'sîrini izâle buyurur ve yine halkı irşâda devam eder. Zîrâ halîfe-i Hak'dır ve ahvâlin beyidir; ve eğer isterse müridlerin cisimlerini bir nazar ile can ediverir ve onlarda nefsâniyetten eser bırakmaz."

1416. Müntehî olmaz ki o mevkūfdur; muntazır oturup hâl arayıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1416. Hakk yolcusu, birtakım hallerin tesiri altında durup, o halleri gidermeye gücü yetmediği için, yolun sonuna ulaşmış değildir; aksine, henüz yolun ortasındadır.

Birtakım hallerin etkisi altında durup, o halleri gidermeye gücü yetmeyen kimse, Hakk yolunun sonuna ulaşmış bir kimse değildir; aksine henüz yolun ortasındadır. Ve bu orta seviyedeki Hakk yolcusu, halin ortaya çıkmasını bekleyerek ve gözetleyerek oturmuştur; ne gelen bir hali giderebilir ne de istediği bir hali çekebilir; çünkü henüz hallerin efendisi ve hâkimi değildir.

Burada bir soru ortaya çıkar, o da şudur: "Büyük pirlerin bazılarından taşkınlıklar ortaya çıkardı ve örneğin Hz. Mevlânâ (k.s.) büyüklerin meclisinde sema ederler ve şaşırtıcı haller gösterirlerdi. Nitekim ayrıntıları menkıbelerde yazılıdır. Bu yüce zatlar, bu gelen hallerin etkileri altında mağlup değil midirler?"

Bu sorunun cevabı dikkat edilirse bu beyitlerde verilmiştir. Gerçekten de insân-ı kâmilde de birtakım haller ortaya çıkar; fakat bu halleri, isterlerse onlar çekerler, isterlerse giderip ayıklık haline gelirler. Çünkü onlar hallere tasarruf ederler ve hallerin efendisidirler. Halkın başvurularından sıkıldıkları zaman, bir hal çekerler ve bu hal içinde halka feyiz verirler. Bununla beraber yine ayıklık içinde bulunurlar. Nitekim cenab-ı Mevlânâ efendimiz, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da belirtildiği üzere, "Her ne hal içinde olursam olayım, eğer benden fetva almak için, başvuran olursa, engellemeyin, bana getirin!" buyurmuş oldukları için, sema esnasında fetva isteyen olduğu zaman, kalem ve kağıt getirirler; ve Hz. Pir efendimiz de, gereken cevabı yazarlardı. Şimdi eğer halin mağlubu olsalardı, ilme ve düşünmeye bağlı olan bu fetva verme meselesine o an imkan olmazdı. Menkıbelerde bu gibi olaylar çoktur.

Birtakım hallerin te'sîri altında tevakkuf edip, o halleri izâleye muktedir olamayan kimse, tarîk-ı Hakk'ın nihâyetine vâsıl olmuş bir kimse değildir; belki henüz yolun ortasındadır. Ve bu sâlik-i mutavassıt, hâlin zuhûruna muntazır ve müterakkib olarak oturmuştur; ne gelen bir hâli ref' edebilir ve ne de istediği bir hâli celb edebilir; zîrâ henüz ahvâlin beyi ve hâkimi değildir.

Burada bir suâl vârid olur, o da budur ki: "Pîrân-ı izâm hazerâtının ba'zılarından şûrîdelikler zuhûr ederdi ve ezcümle Hz. Mevlânâ (k.s.) meclis-i ekâbirde semâ' buyururlar ve hâlât-ı acîbe ızhâr ederlerdi. Nitekim tafsilâtı menâkıbda mezkûrdur. Bu zevât-ı kirâm, bu ahvâl-i vâridenin te'sîrâtı altında mağlûb değil midirler?"

Bu suâlin cevabı dikkat olunursa bu beyitlerde verilmiştir. Filvâki' insân-ı kâmilde de birtakım ahvâl zuhûr eder; fakat bu ahvâli, isterlerse onlar celb ederler, isterlerse izâle edip sahve gelirler. Zîrâ onlar ahvâle mutasarrıftırlar ve ahvâlin beyidirler. Halkın mürâcaatından sıkıldıkları vakit, bir hâl celb ederler ve bu hâl içinde halka feyz bahş ederler. Bununla beraber yine sahv içinde bulunurlar. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ efendimiz, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da beyân olunduğu üzere, "Her ne hâl içinde olursam olayım, eğer benden fetvâ almak için, mürâcaât eden olursa, men' etmeyin, bana getirin!" buyurmuş oldukları cihetle, semâ' esnâsında fetvâ isteyen olduğu vakit, kalem ve kâğıt getirirler; ve Hz. Pîr efendimiz dahi, îcâb eden cevabı yazarlar idi. İm-di eğer hâlin mağlûbu olsalar idi, ilme ve tefekküre mütevakkıf olan bu fetvâ vermek kaziyyesine hâlen imkân olmaz idi. Menâkıb'da bu gibi vak'alar çok-

1415. Söylediği vakit, hâle emr eder; istediği vakit, cisimleri cân eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1415. Söylediği zaman, hâle emreder; istediği zaman, cisimleri canlandırır.

Mevlânâ (r.a.) efendimiz, yüce zevklerine dayanarak bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hâlini açıklarlar. Yani "Böyle bir Hakk'a ulaşmış ârif ve insân-ı kâmil, irşat esnasında halka söz söylediği zaman, kendisine yüce hallerden bir hâl gelirse, o hâlin etkisi altında mağlup olmaz; aksine o hâle emredip, etkisini giderir ve yine halkı irşada devam eder. Çünkü o, Hakk'ın halifesidir ve hallerin efendisidir; ve eğer isterse müridlerin cisimlerini bir bakışla canlandırıverir ve onlarda nefsâniyetten (nefse ait özelliklerden) eser bırakmaz."

Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz zevk-i âlîlerine müsteniden bu beyt-i şerîfde, mürşid-i kâmilin hâlini beyân buyururlar. Ya'nî "Böyle bir arif-i vâsıl ve mürşid-i kâmil esnâ-yı irşâdda halka söz söylediği vakit, kendisine ahvâl-i âliyeden bir hâl gelirse, o hâlin te'sîri altında mağlub olmaz; bil'akis o hâle emr edip, te'sîrini izâle buyurur ve yine halkı irşâda devam eder. Zîrâ halîfe-i Hak'dır ve ahvâlin beyidir; ve eğer isterse müridlerin cisimlerini bir nazar ile can ediverir ve onlarda nefsâniyetten eser bırakmaz."

1416. Müntehî olmaz ki o mevkūfdur; muntazır oturup hâl arayıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1416. O, durmuş olduğu için sona ermez; bekleyerek oturur ve hâl arayıcı olur.

Bir takım hallerin etkisi altında durup, o halleri gidermeye gücü yetmeyen kimse, Hakk yolunun sonuna ulaşmış bir kimse değildir; aksine henüz yolun ortasındadır. Ve bu orta derecedeki sâlik (Hakk yolcusu), hâlin ortaya çıkmasını bekleyerek ve gözetleyerek oturmuştur; ne gelen bir hâli giderebilir ne de istediği bir hâli çekebilir; çünkü henüz hallerin efendisi ve hâkimi değildir.

Burada bir soru ortaya çıkar, o da şudur ki: "Büyük pirler hazretlerinin bazılarından taşkınlıklar ortaya çıkardı ve özellikle Hz. Mevlânâ (k.s.) büyüklerin meclisinde semâ' ederler ve acayip haller gösterirlerdi. Nasıl ki ayrıntıları menkıbelerde yazılıdır. Bu yüce zâtlar, bu gelen hallerin etkileri altında mağlup değil midirler?"

Bu sorunun cevabı dikkat edilirse bu beyitlerde verilmiştir. Gerçekten de insân-ı kâmilde (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) de bir takım haller ortaya çıkar; fakat bu halleri, isterlerse onlar çekerler, isterlerse giderip ayıklığa gelirler. Çünkü onlar hallere tasarruf ederler ve hallerin efendisidirler. Halkın müracaatından sıkıldıkları zaman, bir hâl çekerler ve bu hâl içinde halka feyz verirler. Bununla beraber yine ayıklık içinde bulunurlar. Nasıl ki cenâb-ı Mevlânâ efendimiz, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da açıklandığı üzere, "Her ne hâl içinde olursam olayım, eğer benden fetvâ almak için, müracaat eden olursa, men' etmeyin, bana getirin!" buyurmuş oldukları için, semâ' esnasında fetvâ isteyen olduğu zaman, kalem ve kâğıt getirirler; ve Hz. Pir efendimiz de, icap eden cevabı yazarlardı. Şimdi eğer hâlin mağlubu olsalardı, ilme ve düşünmeye bağlı olan bu fetvâ verme meselesine hâlen imkân olmazdı. Menkıbelerde bu gibi vakalar çoktur; sözün özü insân-ı kâmil, bir hâl içinde bulunsa dahi yine ehl-i temkindir (manevî makamında sağlam duran). Onların bu hallerine bakıp, ashâb-ı telvin (hâlden hâle geçenler) zannedenler aldanırlar.

Birtakım hallerin te'sîri altında tevakkuf edip, o halleri izâleye muktedir olamayan kimse, tarîk-ı Hakk'ın nihâyetine vâsıl olmuş bir kimse değildir; belki henüz yolun ortasındadır. Ve bu sâlik-i mutavassıt, hâlin zuhûruna muntazır ve müterakkib olarak oturmuştur; ne gelen bir hâli ref' edebilir ve ne de istediği bir hâli celb edebilir; zîrâ henüz ahvâlin beyi ve hâkimi değildir.

Burada bir suâl vârid olur, o da budur ki: "Pîrân-ı izâm hazerâtının ba'zılarından şûrîdelikler zuhûr ederdi ve ezcümle Hz. Mevlânâ (k.s.) meclis-i ekâbirde semâ' buyururlar ve hâlât-ı acîbe ızhâr ederlerdi. Nitekim tafsilâtı menâkıbda mezkûrdur. Bu zevât-ı kirâm, bu ahvâl-i vâridenin te'sîrâtı altında mağlûb değil midirler?"

Bu suâlin cevabı dikkat olunursa bu beyitlerde verilmiştir. Filvâki' insân-ı kâmilde de birtakım ahvâl zuhûr eder; fakat bu ahvâli, isterlerse onlar celb ederler, isterlerse izâle edip sahve gelirler. Zîrâ onlar ahvâle mutasarrıftırlar ve ahvâlin beyidirler. Halkın müracaatından sıkıldıkları vakit, bir hâl celb ederler ve bu hâl içinde halka feyz bahş ederler. Bununla beraber yine sahv içinde bulunurlar. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ efendimiz, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da beyân olunduğu üzere, "Her ne hâl içinde olursam olayım, eğer benden fetvâ almak için, mürâcaât eden olursa, men' etmeyin, bana getirin!" buyurmuş oldukları cihetle, semâ' esnâsında fetvâ isteyen olduğu vakit, kalem ve kâğıt getirirler; ve Hz. Pîr efendimiz dahi, îcâb eden cevabı yazarlar idi. İm-di eğer hâlin mağlûbu olsalar idi, ilme ve tefekküre mütevakkıf olan bu fetvâ vermek kaziyyesine hâlen imkân olmaz idi. Menâkıb'da bu gibi vak'alar çok- tur; velhâsıl insân-ı kâmil, bir hâl içinde bulunsa dahi yine ehl-i temkîndir. Onların bu hallerine bakıp, ashâb-ı telvîn zannedenler aldanırlar.

1417. Onun eli hâlin kimyası olur; elini tahrik eder, bakır onun sarhoşu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1417. Onun eli hâlin kimyası olur; elini hareket ettirir, bakır onun sarhoşu olur.

Yukarıda anılan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) eli, hâlin kimyası yani iksiri olur. İksir nasıl bakırı ve cıvayı altına dönüştürürse, o kâmilin eli de gerek kendi nefsindeki ve gerek müridlerindeki halleri öylece dönüştürür. O elini hareket ettirince, bakır gibi olan aşağı haller onun sarhoşu olur. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı cevher yaparım. Ey mutribler, ey mutribler, sizin deflerinizi altın dolu yaparım."

Yukarıda zikr olunan insân-ı kâmilin eli, hâlin kimyâsı ya'nî iksîri olur. İksîr nasıl bakırı ve civayı altına tahvíl ederse, o kâmilin eli de gerek kendi nefsindeki ve gerek müridlerindeki halleri öylece tahvíl eder. O elini tahrik edince, bakır gibi olan ahvâl-i süfliyye onun sarhoşu olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı gevher yaparım. Ey mutribler, ey mutribler, sizin deflerinizi altın dolu yaparım."

1418. Eğer isterse ölüm de tatlı olur; diken ve neşter, nergis ve nesrîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1418. Eğer isterse ölüm de tatlı olur; diken ve neşter, nergis ve nesrin olur.

Böyle bir insân-ı kâmil eğer isterse, nefislere acı gelen ölüm, ona tatlı olur. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz can çekişme hâlinde Azrail'i gördükleri zaman, şöyle buyurmuşlardır: Beyit: "Ey benim canım! Daha ileriye gel, daha ileriye gel! Ey benim Hz. Sultan'ımın kapısının hizmetkârı!"

Ve şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretleri Nefehât-ı İlâhiyye'sinde "insân-ı kâmil, ölümü kendi seçimine özgü olan kimsedir; isterse ölür, isterse diri olur" buyurmuşlardır. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretlerinin irşat sebebi de şöyle olmuştur: Cenâb-ı Ferîdüddîn dükkânlarında oturdukları bir sırada, bir dilenci gelip, "Allah rızası için bir şey ver!" demiş. Hz. Attâr da "İnâyet ola!" demiş. Fakir bu söz üzerine durup Hz. Attâr'a dikkatle bir bakmış. Cenâb-ı Attâr, bakmasının sebebini sormuş, o da "Senin nasıl öleceğini düşünüyorum" demiş. Hz. Attâr da "Sen nasıl ölürsen, ben de vaktim geldiği zaman, öyle ölürüm" demiş. O zat, "Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" demiş. Hz. Attâr "Tuhaf şey! Senin ölümün başka mıdır?" deyince; o sâil-i kâmil (kâmil dilenci) elindeki keşkülünü başının altına koyup "Allah!" diye bir nara atmıştır; sözün özü insân-ı kâmil, bir hâl içinde bulunsa dahi yine ehl-i temkîndir (hâllerinde sebat ve istikrar sahibi olanlardır). Onların bu hallerine bakıp, ashâb-ı telvîn (hâlleri sürekli değişenler) zannedenler aldanırlar.

Böyle bir insân-ı kâmil eğer isterse, nefislere acı gelen ölüm, ona tatlı olur. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz hâlet-i nezi'de Azrail'i müşâhede buyurdukları vakit, şöyle buyurmuşlardır: Beyit: "Ey benim cânım! Daha ileriye gel, daha ileriye gel! Ey benim Hz. Sultan'ımın kapısının hâdimi!"

Ve şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretleri Nefehât-ı İlâhiyye'sinde "Kâmil, ölümü kendi ihtiyârına mahsûs olan kimsedir; isterse ölür, isterse diri olur" buyurmuşlardır. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretlerinin sebeb-i irşadı da şöyle olmuştur: Cenâb-ı Ferîdüddîn dükkânlarında oturdukları bir sırada, bir dilenci gelip, "Allah rızası için bir şey ver!" demiş. Hz. Attâr dahi “İnâyet ola!" demiş. Fakîr bu söz üzerine durup Hz. Attâr'a dikkatle bir bakmış. Cenâb-ı Attâr, bakmasının sebebini sormuş, o da "Senin nasıl öleceğini düşünüyorum" demiş. Hz. Attâr dahi "Sen nasıl ölürsen, ben de vaktim geldiği vakit, öyle ölürüm" demiş. O zât, "Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" demiş. Hz. Attâr "Tuhaf şey! Senin ölümün başka mıdır?" deyince; o sâil-i kâmil elindeki keşkülünü başının altına koyup "Allah!" diye bir na'ra vurmuş tur; velhâsıl insân-ı kâmil, bir hâl içinde bulunsa dahi yine ehl-i temkîndir. Onların bu hallerine bakıp, ashâb-ı telvîn zannedenler aldanırlar.

1417. Onun eli hâlin kimyası olur; elini tahrik eder, bakır onun sarhoşu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1417. Onun eli hâlin kimyası olur; elini hareket ettirir, bakır onun sarhoşu olur.

Yukarıda anılan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) eli, hâlin kimyası yani iksiri olur. İksir nasıl bakırı ve cıvayı altına dönüştürürse, o kâmilin eli de gerek kendi nefsindeki ve gerek müridlerindeki halleri öylece dönüştürür. O elini hareket ettirince, bakır gibi olan aşağı haller onun sarhoşu olur. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı cevher yaparım. Ey mutribler, ey mutribler, sizin deflerinizi altın dolu yaparım."

Yukarıda zikr olunan insân-ı kâmilin eli, hâlin kimyâsı ya'nî iksîri olur. İksîr nasıl bakırı ve civayı altına tahvíl ederse, o kâmilin eli de gerek kendi nefsindeki ve gerek müridlerindeki halleri öylece tahvíl eder. O elini tahrik edince, bakır gibi olan ahvâl-i süfliyye onun sarhoşu olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı gevher yaparım. Ey mutribler, ey mutribler, sizin deflerinizi altın dolu yaparım."

1418. Eğer isterse ölüm de tatlı olur; diken ve neşter, nergis ve nesrîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1418. Eğer isterse ölüm de tatlı olur; diken ve neşter, nergis ve nesrîn olur.

Böyle bir insân-ı kâmil eğer isterse, nefislere acı gelen ölüm, ona tatlı olur. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz ölüm döşeğindeyken Azrail'i gördükleri vakit, şöyle buyurmuşlardır: Beyit: "Ey benim cânım! Daha ileriye gel, daha ileriye gel! Ey benim Hz. Sultan'ımın kapısının hâdimi!"

Ve şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretleri Nefehât-ı İlâhiyye'sinde "insân-ı kâmil, ölümü kendi seçimine özgü olan kimsedir; isterse ölür, isterse diri olur" buyurmuşlardır. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretlerinin irşat sebebi de şöyle olmuştur: Cenâb-ı Ferîdüddîn dükkânlarında oturdukları bir sırada, bir dilenci gelip, "Allah rızası için bir şey ver!" demiş. Hz. Attâr da “İnâyet ola!" demiş. Fakir bu söz üzerine durup Hz. Attâr'a dikkatle bir bakmış. Cenâb-ı Attâr, bakmasının sebebini sormuş, o da "Senin nasıl öleceğini düşünüyorum" demiş. Hz. Attâr da "Sen nasıl ölürsen, ben de vaktim geldiği vakit, öyle ölürüm" demiş. O zât, "Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" demiş. Hz. Attâr "Tuhaf şey! Senin ölümün başka mıdır?" deyince; o sâil-i kâmil (kâmil dilenci) elindeki keşkülünü başının altına koyup "Allah!" diye bir nara vurmuş ve ruhunu teslim etmiş. Hz. Attâr bu hâli görünce pek ziyade değişmiş olup dükkânını yağma ettirmiş ve Hakk yoluna girmiştir. Sözün özü "insân-ı kâmillerin önünde ölüm bu şekilde tatlı olur ve istedikleri vakit ölürler; ve diken ve neşter yani kahredici tecelliler (ilahi görünüşler) onların önünde nergis çiçeği ve beyaz gül gibi latif olur."

Böyle bir insân-ı kâmil eğer isterse, nefislere acı gelen ölüm, ona tatlı olur. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz hâlet-i nezi'de Azrail'i müşâhede buyurdukları vakit, şöyle buyurmuşlardır: Beyit: "Ey benim cânım! Daha ileriye gel, daha ileriye gel! Ey benim Hz. Sultan'ımın kapısının hâdimi!"

Ve şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretleri Nefehât-ı İlâhiyye'sinde "Kâmil, ölümü kendi ihtiyârına mahsûs olan kimsedir; isterse ölür, isterse diri olur" buyurmuşlardır. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretlerinin sebeb-i irşadı da şöyle olmuştur: Cenâb-ı Ferîdüddîn dükkânlarında oturdukları bir sırada, bir dilenci gelip, "Allah rızası için bir şey ver!" demiş. Hz. Attâr dahi “İnâyet ola!" demiş. Fakîr bu söz üzerine durup Hz. Attâr'a dikkatle bir bakmış. Cenâb-ı Attâr, bakmasının sebebini sormuş, o da "Senin nasıl öleceğini düşünüyorum" demiş. Hz. Attâr dahi "Sen nasıl ölürsen, ben de vaktim geldiği vakit, öyle ölürüm" demiş. O zât, "Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" demiş. Hz. Attâr "Tuhaf şey! Senin ölümün başka mıdır?" deyince; o sâil-i kâmil elindeki keşkülünü başının altına koyup "Allah!" diye bir na'ra vurmuş ve teslîm-i rûh etmiş. Hz. Attâr bu hâli görünce pek ziyâde mütegayyir olup dükkânını yağma ettirmiş ve tarîk-ı Hakk'a sülûk etmiştir. Velhâsıl "Kâmillerin önünde ölüm bu sûretle tatlı olur ve istedikleri vakit ölürler; ve hâr ve diken ya'nî tecelliyât-ı kahriyye onların önünde nergis çiçeği ve beyaz gül gibi latîf olur."

1419. O ki, hâlin mevkūfudur, ademîdir; gâh hal ile efzûn ve gâh noksanlık içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1419. O ki, hâlin bağlısıdır, insana aittir; bazen hâl ile artar ve bazen eksiklik içindedir.

Yani "Hâlin bağlısı ve mağlûbu olan kimse insana aittir. Yani henüz beşerî sıfatlardan kurtulmamıştır. Bazen beşeriyetin gereği olan sıfatın üstün gelmesiyle eksiklik içinde olur ve bazen ruhun gereği olan sıfatlar yüzünden meydana gelen hâl sebebiyle artar."

Ya'nî "Hâlin mevkūfu ve mağlûbu olan kimse âdemîdir. Ya'nî henüz sıfât-ı beşeriyyeden kurtulmamıştır. Gâh beşeriyyet îcâbı olan sıfatın galebesiyle noksanlık içinde olur ve gâh rûhun îcâbı olan sıfât yüzünden vâki' olan hâl sebebiyle ziyâde olur."

1420. Sufî menâlde ibnü'l-vakt olur; fakat sâfî vakit ve hâlden fâriğdir. [1426]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1420. Sufi, menâl mertebesinde ibnü'l-vakt olur; fakat sâfî, vakit ve hâlden uzaktır. [1426]

"Menâl", yetişmek ve nail olmak anlamındadır. Hakk yolunda bir "sûfi" ve bir de "sâfî" anlayışı vardır. Sûfinin Hakk yolunda yetiştiği ve nail olduğu mertebe, "ibnü'l-vakt" olmasıdır. "Vakit" ise tasavvuf terimlerinde, kulun çabası olmaksızın kalbine yerleşen bir haldir. "Kabz" ve "bast" gibi kalpte meydana gelen sıkıntı ve ferah hallerinin oluşmasında sûfi, bunları gidermeye muktedir olamaz. Ve bu haller, bir baba oğlunun üzerinde nasıl hâkim ve tasarruf sahibi olursa, öylece hâkim ve tasarruf sahibi olur. Bu sebeple o sûfiye "ibnü'l-vakt" veya "ibnü'l-hal" derler. Ve sûfi, bu halin geldiği vakit ve an içinde, o halin esiri olur. "Ebu'l-vakt" ve "ebu'l-hal" olan kâmil ise, vaktin ve halin esiri değildir. Bir baba, oğlu üzerinde nasıl tasarruf ederse, o da o vakit ve hal üzerinde öylece tasarruf sahibi ve hâkim olur. İsterse o vakit ve hali celb eder ve isterse kaldırır. Sûfinin kalbinde nefse ait sıfatların kalıntıları olduğundan, henüz sâfî değildir; fakat kâmilin kalbi bu nefse ait sıfatlardan arınmıştır. Beyit: Gönül aynasını sûfi eğer sâfî edersen, sana bir kapı açılır, Allah'ın cemali görünür.

"Menâl" yetişmek ve nail olmak ma'nâsınadır. Tarík-ı Hak'da bir "sûfi" ve bir de "sâfi" i'tibârı vardır. Sûfinin tarik-ı Hak'da yetiştiği ve nâil olduğu mertebe, "ibnü'l-vakt" olmasıdır. Ve "vakt" ıstılâhât-ı sûfiyyede abdin sun'u olmaksızın kalbine müstevlî olan bir haldir. "Kabz" ve "bast" kalbde olan sıkıntı ve ferah gibi ahvâlin vukü'unda sûfi bunları izâleye muktedir olamaz. Ve bu ahvâl, bir baba, oğlunun üzerinde nasıl hâkim ve mutasarrıf olursa, öylece hâkim ve mutasarrıf olur. Bu sebeble o sûfiye "ibnü'l-vakt" veyâ "ibnü'l-hal" derler. Ve sûfi, bu hâlin geldiği vakit ve ân içinde, o hâlin zebûnu olur. "Ebu'l-vakt" ve "ebu'l-hâl" olan kâmil ise, vaktin ve hâlin zebûnu değildir. Bir baba, oğlu üzerinde nasıl tasarruf ederse, o da o vakit ve hâl üzerinde öylece mutasarrıf ve hâkim olur. İsterse o vakit ve hâli celb eder ve isterse ref' eder. Sûfinin kalbinde sıfât-ı nefsâniyyenin bakāyâsı olduğundan, henüz sâfî değildir; fakat kâmilin kalbi bu sıfât-ı nefsâniyyeden sâfidir. Beyit: Gönül ayînesin sûfi eder isen eğer sâfi Açılır sana bir kapı, ayân olur cemâlullâh

1421. Hâller onun azim ve re'yine mevkūfdur; onun Mesîh gibi olan nefhinden diridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1421. Haller onun azmine ve görüşüne bağlıdır; onun Mesih gibi olan nefesinden diridir.

ve ruhunu teslim etmiştir. Hz. Attâr bu hali görünce pek çok değişmiş, dükkânını yağma ettirmiş ve Hakk yoluna (tasavvuf yoluna) girmiştir. Sözün özü, "Kâmillerin önünde ölüm bu şekilde tatlı olur ve istedikleri zaman ölürler; ve diken, yani kahredici tecelliler (ilahi tecellilerin celal yönü) onların önünde nergis çiçeği ve beyaz gül gibi latif olur."

ve teslîm-i rûh etmiş. Hz. Attâr bu hâli görünce pek ziyâde mütegayyir olup dükkânını yağma ettirmiş ve tarîk-ı Hakk'a sülûk etmiştir. Velhâsıl "Kâmillerin önünde ölüm bu sûretle tatlı olur ve istedikleri vakit ölürler; ve hâr ve diken ya'nî tecelliyât-ı kahriyye onların önünde nergis çiçeği ve beyaz gül gibi latîf olur."

1419. O ki, hâlin mevkūfudur, ademîdir; gâh hal ile efzûn ve gâh noksanlık içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1419. O ki, hâlin bağlısıdır, insana aittir; bazen hâl ile artar ve bazen eksiklik içindedir.

Yani "Hâlin bağlısı ve mağlûbu olan kimse insana aittir. Yani henüz beşerî sıfatlardan kurtulmamıştır. Bazen beşeriyetin gereği olan sıfatın üstün gelmesiyle eksiklik içinde olur ve bazen ruhun gereği olan sıfatlar yüzünden meydana gelen hâl sebebiyle artar."

Ya'nî "Hâlin mevkūfu ve mağlûbu olan kimse âdemîdir. Ya'nî henüz sıfât-ı beşeriyyeden kurtulmamıştır. Gâh beşeriyyet îcâbı olan sıfatın galebesiyle noksanlık içinde olur ve gâh rûhun îcâbı olan sıfât yüzünden vâki' olan hâl sebebiyle ziyâde olur."

1420. Sufî menâlde ibnü'l-vakt olur; fakat sâfî vakit ve hâlden fâriğdir. [1426]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1420. Sufi, menâl mertebesinde ibnü'l-vakt olur; fakat sâfî, vakit ve hâlden uzaktır. [1426]

"Menâl", yetişmek ve nail olmak anlamındadır. Hakk yolunda bir "sûfi" ve bir de "sâfî" anlayışı vardır. Sûfinin Hakk yolunda yetiştiği ve nail olduğu mertebe, "ibnü'l-vakt" olmasıdır. "Vakit" ise tasavvuf terimlerinde, kulun çabası olmaksızın kalbine yerleşen bir haldir. "Kabz" ve "bast" gibi kalpte meydana gelen sıkıntı ve ferah hallerinin oluşmasında sûfi, bunları gidermeye muktedir olamaz. Ve bu haller, bir baba oğlunun üzerinde nasıl hâkim ve tasarruf sahibi olursa, öylece hâkim ve tasarruf sahibi olur. Bu sebeple o sûfiye "ibnü'l-vakt" veya "ibnü'l-hal" derler. Ve sûfi, bu halin geldiği vakit ve an içinde, o halin esiri olur. "Ebu'l-vakt" ve "ebu'l-hal" olan kâmil ise, vaktin ve halin esiri değildir. Bir baba, oğlu üzerinde nasıl tasarruf ederse, o da o vakit ve hal üzerinde öylece tasarruf sahibi ve hâkim olur. İsterse o vakit ve hali celb eder ve isterse kaldırır. Sûfinin kalbinde nefse ait sıfatların kalıntıları olduğundan, henüz sâfî değildir; fakat kâmilin kalbi bu nefse ait sıfatlardan arınmıştır. Beyit: Gönül aynasını sûfi eğer sâfî edersen, sana bir kapı açılır, Allah'ın cemali görünür.

"Menâl" yetişmek ve nail olmak ma'nâsınadır. Tarík-ı Hak'da bir "sûfi" ve bir de "sâfi" i'tibârı vardır. Sûfinin tarik-ı Hak'da yetiştiği ve nâil olduğu mertebe, "ibnü'l-vakt" olmasıdır. Ve "vakt" ıstılâhât-ı sûfiyyede abdin sun'u olmaksızın kalbine müstevlî olan bir haldir. "Kabz" ve "bast" kalbde olan sıkıntı ve ferah gibi ahvâlin vukü'unda sûfi bunları izâleye muktedir olamaz. Ve bu ahvâl, bir baba, oğlunun üzerinde nasıl hâkim ve mutasarrıf olursa, öylece hâkim ve mutasarrıf olur. Bu sebeble o sûfiye "ibnü'l-vakt" veyâ "ibnü'l-hal" derler. Ve sûfi, bu hâlin geldiği vakit ve ân içinde, o hâlin zebûnu olur. "Ebu'l-vakt" ve "ebu'l-hâl" olan kâmil ise, vaktin ve hâlin zebûnu değildir. Bir baba, oğlu üzerinde nasıl tasarruf ederse, o da o vakit ve hâl üzerinde öylece mutasarrıf ve hâkim olur. İsterse o vakit ve hâli celb eder ve isterse ref' eder. Sûfinin kalbinde sıfât-ı nefsâniyyenin bakāyâsı olduğundan, henüz sâfî değildir; fakat kâmilin kalbi bu sıfât-ı nefsâniyyeden sâfidir. Beyit: Gönül ayînesin sûfi eder isen eğer sâfi Açılır sana bir kapı, ayân olur cemâlullâh

1421. Hâller onun azim ve re'yine mevkūfdur; onun Mesîh gibi olan nefhinden diridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1421. Haller, onun azmine ve görüşüne bağlıdır; onun Mesih gibi olan nefesinden diridir.

Çeşitli hallerin ortaya çıkışı, kalbi saf olan insân-ı kâmilin azmine ve görüşüne bağlıdır; istedikleri zaman, istedikleri hali celbederler (çekerler), istedikleri zaman giderirler. O haller, o insân-ı kâmilin, İsa Mesih'in (a.s.) nefesi gibi olan nefesinden ve üflemesinden diri olurlar ve ortaya çıkarlar.

Ahvâl-i muhtelifenin zuhûru, kalbi sâfî olan kâmilin azmine ve re'yine mütevakkıftır; istedikleri vakit, istedikleri hâli celb ederler, istedikleri vakit izâle ederler. O haller o kâmilin, Îsâ-yı Mesîh (a.s.)ın nefesi gibi olan nefesinden ve üfürmesinden diri olurlar ve zuhûra gelirler.

1422. Sen hâlin âşıkısın, bana âşık değilsin; hal ümîdi üzerine, benim üzerimde dolaşırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1422. Sen hâlin âşıkısın, bana âşık değilsin; hal ümîdi üzerine, benim üzerimde dolaşırsın.

"Ey yazdığı muhabbetnâmeyi huzurda okumaktan zevk alan âşık! Sen hâlin âşıkısın; hakikatte bana âşık değilsin. Hâle olan aşkından ve hâl zuhûru (ortaya çıkışı) ümidinden dolayı, benim aşkımın etrafında dolaşırsın."

Bu şerefli beyit her ne kadar kıssadaki ma'şuk tarafından, âşığa hitap ise de, Yüce Allah tarafından kula ve Hakk'ın halifesi olan insân-ı kâmil tarafından sâlike (Hakk Yolcusu) yapılan hitaba işarettir.

"Ey yazdığı muhabbetnâmeyi huzûrda okumaktan zevk alan âşık! Sen hâlin âşıkısın; hakikatte bana âşık değilsin. Hâle taaşşukundan ve hâl zuhûru ümîdinden dolayı, benim aşkımın etrafında dolaşırsın."

Bu beyt-i şerîf her ne kadar kıssadaki ma'şûk tarafından, âşıka hitâb ise de, Hak tarafından abde ve halîfe-i Hak olan insân-ı kâmil tarafından sâlike vâki' olan hitâba işarettir.

1423. O ki, bir dem nâkıs, bir dem kâmil ola; Halil'in ma'budu değildir, afil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1423. O ki, bir an eksik, bir an tam olur; Halil'in mabudu değildir, batar.

Hâl denilen şey, devam edemeyip başka bir hâle geçer. Nasıl ki "Hâlin devamı imkânsızdır" denilmiştir. Bu sebeple “O hâl, bir zaman eksik ve kaybolmuş ve diğer bir zaman tam ve açıkça beliren olduğundan, Halil'in ve vefalı âşığın sevip tapacağı bir şey olamaz. Eğer öyle bir mabuda sarılayım desen, elinden gider ve kaybolur. Nasıl ki İbrahim Halilullah (a.s.) başlangıçta güneşi ve ayı ve yıldızları gördü; ve her birine mabut olacağı ihtimaliyle baktı; onların batması üzerine "Ben batanları sevmem;" bu sebeple bunlar benim mabudum ve maşukum olamazlar", buyurdu. Kıssası Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir; buna dair olan açıklamalar I. ciltte "Halife'nin Leyla'yı görmesi" kıssasında geçti.

Hâl denilen şey, devâm edemeyip tebeddül eder. Nitekim دوام الحال من المحال ya'nî "Hâlin devâmı muhâl cinsindendir" denilmiştir. Binâenaleyh “O hâl, bir zaman nâkıs ve gâib ve diğer bir zaman kâmil ve zâhir olduğundan, Halil'in ve vefâkâr âşıkın sevip tapacağı bir şey olamaz. Eğer öyle bir ma'bûda sarılayım desen, elinden gider ve gâib olur. Nitekim İbrâhîm Halîlullâh (a.s.) bidâyette güneşi ve ayı ve yıldızları gördü; ve her birine ma'bûd olacağı ihtimâliyle baktı; onların gurubu üzerine لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) ya'nî “Ben gurûb edenleri sevmem;" binâenaleyh bunlar benim ma'bûdum ve ma'şûkum olamazlar", buyurdu. Kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur; buna dâir olan îzâhât I. cildde "Halife'nin Leylâ'yı görmesi" kıssasında geçti.

1424. Ve o ki afil ve gâh o ve bu olur; dilber değildir; ben âfilleri sevmem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1424. Ve o ki batar ve bazen o, bazen bu olur; dilber değildir; ben batanları sevmem.

Ve o hâl ki batar ve başka bir hâle geçip, bazen öyle, bazen böyle olur. O, gerçek bir dilber ve maşuk değildir. İbrahim Halilullah hazretlerinin buyurduğu gibi "لا أُحِبُّ الأفلين" yani "Ben batanları sevmem." Çeşitli hâllerin ortaya çıkışı, kalbi saf olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) azmine ve görüşüne bağlıdır; istedikleri zaman, istedikleri hâli çekerler, istedikleri zaman yok ederler. O hâller, o kâmilin, İsa-yı Mesih (a.s.)'ın nefesi gibi olan nefesinden ve üflemesinden diri olurlar ve ortaya çıkarlar.

"Ve o hâl ki gurûb eder ve tebeddül edip, gâh öyle ve böyle olur. O hakîkî bir dilber ve ma'şûk değildir. İbrâhîm Halîlullâh hazretlerinin buyurduğu gibi لا أُحِبُّ الأفلين (Enam 6/76) ya'nî "Ben gurûb edenleri sevmem." Ahvâl-i muhtelifenin zuhûru, kalbi sâfî olan kâmilin azmine ve re'yine mütevakkıftır; istedikleri vakit, istedikleri hâli celb ederler, istedikleri vakit izâle ederler. O haller o kâmilin, Îsâ-yı Mesîh (a.s.)ın nefesi gibi olan nefesinden ve üfürmesinden diri olurlar ve zuhûra gelirler.

1422. Sen hâlin âşıkısın, bana âşık değilsin; hal ümîdi üzerine, benim üzerimde dolaşırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1422. Sen hâlin âşıkısın, bana âşık değilsin; hal ümîdi üzerine, benim üzerimde dolaşırsın.

"Ey yazdığı muhabbetnâmeyi huzurda okumaktan zevk alan âşık! Sen hâlin âşıkısın; hakikatte bana âşık değilsin. Hâle olan aşkından ve hâl zuhûru (ortaya çıkışı) ümidinden dolayı, benim aşkımın etrafında dolaşırsın."

Bu şerefli beyit her ne kadar kıssadaki ma'şuk tarafından, âşığa hitap ise de, Yüce Allah tarafından kula ve Hakk'ın halifesi olan insân-ı kâmil tarafından sâlike (Hakk Yolcusu) yapılan hitaba işarettir.

"Ey yazdığı muhabbetnâmeyi huzûrda okumaktan zevk alan âşık! Sen hâlin âşıkısın; hakikatte bana âşık değilsin. Hâle taaşşukundan ve hâl zuhûru ümîdinden dolayı, benim aşkımın etrafında dolaşırsın."

Bu beyt-i şerîf her ne kadar kıssadaki ma'şûk tarafından, âşıka hitâb ise de, Hak tarafından abde ve halîfe-i Hak olan insân-ı kâmil tarafından sâlike vâki' olan hitâba işarettir.

1423. O ki, bir dem nâkıs, bir dem kâmil ola; Halil'in ma'budu değildir, afil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1423. O ki, bir an eksik, bir an tam olur; Halil'in mabudu değildir, batar.

Hâl denilen şey, devam edemeyip başka bir hâle geçer. Nasıl ki "Hâlin devamı imkânsızdır" denilmiştir. Bu sebeple "O hâl, bir zaman eksik ve kaybolmuş, diğer bir zaman tam ve açıkça beliren olduğundan, Halil'in ve vefalı âşığın sevip tapacağı bir şey olamaz. Eğer öyle bir mabuda sarılayım desen, elinden gider ve kaybolur. Nasıl ki İbrahim Halilullah (a.s.) başlangıçta güneşi ve ayı ve yıldızları gördü; ve her birine mabut olacağı ihtimaliyle baktı; onların batması üzerine "Ben batanları sevmem;" bu sebeple bunlar benim mabudum ve maşukum olamazlar" buyurdu. Kıssası Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir; buna dair olan açıklamalar I. ciltte "Halife'nin Leyla'yı görmesi" kıssasında geçti.

Hâl denilen şey, devam edemeyip tebeddül eder. Nitekim دوام الحال من المحال ya'nî "Hâlin devâmı muhâl cinsindendir" denilmiştir. Binâenaleyh “O hâl, bir zaman nâkıs ve gâib ve diğer bir zaman kâmil ve zâhir olduğundan, Halil'in ve vefâkâr âşıkın sevip tapacağı bir şey olamaz. Eğer öyle bir ma'bûda sarılayım desen, elinden gider ve gâib olur. Nitekim İbrâhîm Halîlullâh (a.s.) bidâyette güneşi ve ayı ve yıldızları gördü; ve her birine ma'bûd olacağı ihtimâliyle baktı; onların gurubu üzerine لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) ya'nî “Ben gurûb edenleri sevmem;" binâenaleyh bunlar benim ma'bûdum ve ma'şûkum olamazlar", buyurdu. Kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur; buna dâir olan îzâhât I. cildde "Halife'nin Leylâ'yı görmesi" kıssasında geçti.

1424. Ve o ki âfil ve gâh o ve bu olur; dilber değildir; ben âfilleri sevmem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1424. Ve o ki batar ve bazen o ve bu olur; dilber değildir; ben batanları sevmem.

Ve o hâl ki batar ve başka bir hâle geçip, bazen öyle ve böyle olur. O, gerçek bir dilber ve sevgili değildir. İbrâhîm Halîlullâh (a.s.) hazretlerinin buyurduğu gibi, "Ben batanları sevmem." (En'âm, 6/76).

"Ve o hâl ki gurûb eder ve tebeddül edip, gâh öyle ve böyle olur. O hakîkî bir dilber ve ma'şûk değildir. İbrâhîm Halîlullâh hazretlerinin buyurduğu gibi لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) ya'nî "Ben gurûb edenleri sevmem."

1425. "O ki, gâh hoş ve gâh nâhoştur; bir zaman su ve bir dem ateştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1425. "O ki, bazen hoş ve bazen nahoştur; bir zaman su ve bir dem ateştir."

"O hâl ki, bazen inbisat (kalbin genişlemesi, ferahlaması) gibi hoş ve bazen inkıbaz (kalbin daralması, sıkılması) gibi nahoştur; ve bir zaman su gibi içe letafet ve serinlik verir ve bazen de iç âlemi ateş gibi yakar."

"O hâl ki, ba'zan inbisât gibi hoş ve ba'zan inkıbâz gibi nâhoştur; ve bir zaman su gibi bâtına letâfet ve serinlik verir ve ba'zan da bâtını ateş gibi yakar."

1426. Ayın burcu olur, velâkin ay değildir; putun nakşı olur ve fakat âgâh değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1426. Ayın burcu olur, fakat ay değildir; putun nakşı olur ve ama uyanık değildir.

Yani "Böyle değişen haller, gerçek ayın zâtı değildir; aksine o haller, gerçek ay olan Hakk'ın burcu mesabesinde bulunan sıfat ve isimlerinin gerektirdikleridir; ve sıfat ve isimlerin gereği olan bu çeşitli haller, putun nakşı mesabesinde olur. Ve nakış ise kendi âşığının aşkından haberdar ve uyanık değildir." Fakat gerçek ay olan Hak, zâtının âşıklarından elbette haberdardır. Hiç "Habîr" (her şeyden haberdar olan) olan maşuk, habersiz olan maşukaya benzer mi?

Ya'nî "Böyle tebeddül eden haller, mâh-ı hakîkînin zâtı değildir; belki o haller mâh-ı hakîkî olan Hakk'ın burcu mesâbesinde bulunan sıfât ve esmâsının muktezeyâtıdır; ve sıfât ve esmâ îcâbı olan bu ahvâl-i muhtelife, putun nakşı mesâbesinde olur. Ve nakış ise kendi âşıkının aşkından haberdâr ve âgâh değildir." Fakat mâh-ı hakîkî olan Hak, zâtının âşıklarından elbette haberdârdır. Hiç "Habîr" olan ma'şûk, bî-haber olan ma'şûka benzer mi?

1427. Mâdemki sûfî-i safâ, ibn-i vakt oldu, vakti baba gibi sıkı tutmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1427. Mademki safâ ehli sûfî, ibn-i vakt oldu, vakti baba gibi sıkı tutmuştur.

Hâlden safâ ve zevk bulan sûfî, mademki ibn-i vakt (vaktin çocuğu, anı yaşayan) ve hallerin tesirleri altında zayıftır, o gelen hâle mahal olan vakti, babası gibi sımsıkı tutar ve o hallerin zevkleriyle lezzetlenir.

Halden safâ ve zevk bulan sûfî, mâdemki ibn-i vakttir ve ahvâlin te'sîrâtı altında zebûndur, o gelen hâle mahal olan vakti, babası gibi sımsıkı tutar ve o ahvâlin zevkleriyle mütezevvık olur.

1428. Zü'l-Celal'in aşkının garkı olan sâfidir; kimsenin oğlu değildir; hâlin evkātından fâriğdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1428. Yüce Allah'ın aşkına batmış olan kişi safidir; kimsenin oğlu değildir; hâllerin vakitlerinden uzaktır.

Fakat Yüce Allah olan Hakk'ın zâtının aşkına batmış olan kişinin kalbinde nefse ait sıfatlardan asla bir kalıntı kalmamış olduğundan, o kişi safidir. Bu sebeple Allah'ın özel kulu/kölesidir; hiçbir hâlin mağlûbu değildir ve birtakım hâllere mahal olan vakitlerden uzaktır.

Fakat Zü'l-Celâl olan Hakk'ın zâtının aşkında müstağrak olan kimsenin kalbinde sıfât-ı nefsâniyyeden aslâ bir bakıyye kalmamış olduğundan, o kimse sâfidir. Binâenaleyh bende-i hâss-ı Hudâ'dır; hiçbir hâlin mağlûbu değildir ve birtakım ahvâle mahal olan vakitlerden fâriğdir.

1429. Bir nûrun garkıdır ki O, "lem yûled"dir; "Lem yelid, lem yûled" Hakk'ın şanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1429. O, "doğurulmamıştır" olan bir nurun garkıdır; "Doğurmamış ve doğurulmamıştır" Hakk'ın şanıdır.

1425. "O ki, gâh hoş ve gâh nâhoştur; bir zaman su ve bir dem ateştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1425. "O ki, bazen hoş ve bazen nahoştur; bir zaman su ve bir dem ateştir."

"O hâl ki, bazen inbisat (kalbin genişlemesi, ferahlaması) gibi hoş ve bazen inkıbaz (kalbin daralması, sıkılması) gibi nahoştur; ve bir zaman su gibi içe letafet ve serinlik verir ve bazen de iç âlemi ateş gibi yakar."

"O hâl ki, ba'zan inbisât gibi hoş ve ba'zan inkıbâz gibi nâhoştur; ve bir zaman su gibi bâtına letâfet ve serinlik verir ve ba'zan da bâtını ateş gibi yakar."

1426. Ayın burcu olur, velâkin ay değildir; putun nakşı olur ve fakat âgâh değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1426. Ayın burcu olur, fakat ay değildir; putun nakşı olur ve ama uyanık değildir.

Yani "Böyle değişen haller, gerçek ayın zâtı değildir; aksine o haller, gerçek ay olan Hakk'ın burcu mesabesinde bulunan sıfat ve isimlerinin gerektirdikleridir; ve sıfat ve isimlerin gereği olan bu çeşitli haller, putun nakşı mesabesinde olur. Ve nakış ise kendi âşığının aşkından haberdar ve uyanık değildir." Fakat gerçek ay olan Hak, zâtının âşıklarından elbette haberdardır. Hiç "Habîr" (her şeyden haberdar olan) olan maşuk, habersiz olan maşuka benzer mi?

Ya'nî "Böyle tebeddül eden haller, mâh-ı hakîkînin zâtı değildir; belki o haller mâh-ı hakîkî olan Hakk'ın burcu mesâbesinde bulunan sıfât ve esmâ-sının muktezeyâtıdır; ve sıfât ve esmâ îcâbı olan bu ahvâl-i muhtelife, putun nakşı mesâbesinde olur. Ve nakış ise kendi âşıkının aşkından haberdâr ve âgâh değildir." Fakat mâh-ı hakîkî olan Hak, zâtının âşıklarından elbette haberdârdır. Hiç "Habîr" olan ma'şûk, bî-haber olan ma'şûka benzer mi?

1427. Mâdemki sûfî-i safâ, ibn-i vakt oldu, vakti baba gibi sıkı tutmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1427. Mademki safâ ehli sûfî, ibn-i vakt (vaktin çocuğu, anı yaşayan) oldu, vakti baba gibi sıkı tutmuştur.

Hâlden safâ ve zevk bulan sûfî, mademki ibn-i vakttir ve hallerin tesirleri altında zayıftır, o gelen hâle mahal olan vakti, babası gibi sımsıkı tutar ve o hallerin zevkleriyle lezzetlenir.

Halden safâ ve zevk bulan sûfî, mâdemki ibn-i vakttir ve ahvâlin te'sîrâ-tı altında zebûndur, o gelen hâle mahal olan vakti, babası gibi sımsıkı tutar ve o ahvâlin zevkleriyle mütezevvık olur.

1428. Zü'l-Celal'in aşkının garkı olan sâfidir; kimsenin oğlu değildir; hâlin evkātından fâriğdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1428. Yüce Allah'ın aşkına batmış olan sâfidir; kimsenin oğlu değildir; hâllerin vakitlerinden uzaktır.

Fakat Yüce Allah olan Hakk'ın zâtının aşkına batmış olan kimsenin kalbinde nefse ait sıfatlardan asla bir kalıntı kalmamış olduğundan, o kimse sâfidir. Bu sebeple Allah'ın özel kuludur; hiçbir hâlin mağlûbu değildir ve birtakım hâllere mahal olan vakitlerden uzaktır.

Fakat Zü'l-Celâl olan Hakk'ın zâtının aşkında müstağrak olan kimsenin kalbinde sıfât-ı nefsâniyyeden aslâ bir bakıyye kalmamış olduğundan, o kim-se sâfidir. Binâenaleyh bende-i hâss-ı Hudâ'dır; hiçbir hâlin mağlûbu değildir ve birtakım ahvâle mahal olan vakitlerden fâriğdir.

1429. Bir nûrun garkıdır ki O, "lem yûled"dir; "Lem yelid, lem yûled" Hakk'ın şanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1429. O, "doğurulmamıştır" olan bir nurun batığıdır; "Doğurmamış ve doğurulmamıştır" Hakk'ın şanıdır.

Saf olan zât, öyle bir varlık nurunun batığı olmuştur ki, o hakiki varlığın başlangıcı ve kaynağı yoktur. Ve hiçbir kimseden doğmamıştır. İhlas Suresi'nde beyan buyurulduğu üzere, doğurmamak ve doğurulmuş olmamak, o vâcibü'l-vücud (varlığı zorunlu olan) Yüce Allah hazretlerinin şanıdır.

Sâfî olan zât, öyle bir nûr-ı vücûdun garkı olmuştur ki, o vücûd-ı hakîkî-nin mebdei ve menşei yoktur. Ve hiçbir kimseden doğmamıştır. Sûre-i İhlas-ı şerîfde beyân buyurulduğu üzere, doğurmamak ve doğrulmuş olmamak o vâcibü'l-vücud olan Hak Teâlâ hazretlerinin şânıdır.

1430. Eğer diri isen, git, böyle bir aşkı ara! Ve yoksa muhtelif vaktin bendesisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1430. Eğer diri isen, git, böyle bir aşkı ara! Ve yoksa çeşitli zamanın kölesisin.

Eğer diri ve bâkîlerden (varlığı devam edenlerden) isen, git böyle bir aşkı ara ve zevki, böyle bir aşk içinde bul; ve yoksa çeşitli hallerin içine konulduğu ve yeri olan zamanın kölesi ve esiri olursun.

Eğer diri ve bâkîlerden isen, git böyle bir aşkı ara ve zevki, böyle bir aşk içinde bul; ve yoksa muhtelif hallerin mazrûfu ve mahalli olan vaktin bende-si ve zebûnu olursun.

1431. Kendinin çirkin ve güzel nakşına bakma; kendi aşkına ve matlûbuna bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1431. Kendinin çirkin ve güzel nakşına bakma; kendi aşkına ve matlûbuna bak!

Yani "Şeklin ister güzel, ister çirkin olsun, ona bakma! Neye aşıksın ve istediğin nedir, ona bak!" Çünkü insan sadece şekilden ibaret değildir. Onun ruhu ve anlamı vardır. Aşk ve istek onun şekline değil, anlamına ilişkindir. Eğer sevdiği ve istediği yüce bir şey ise, bu onun anlamının yüceliğine; ve eğer aşağılık bir şey ise, bu onun anlamının da aşağılığına işarettir.

Ya'nî "Sûretin ister güzel, ister çirkin olsun, ona bakma! Neye âşıksın ve matlûbun nedir, ona bak!" Zîrâ insan sûretten ibâret değildir. Onun rûhu ve ma'nâsı vardır. Aşk ve taleb onun sûretine değil, ma'nâsına taalluk eder. Eğer ma'şûku ve matlûbu ulvî bir şey ise, ma'nâsının ulviyyetine; ve eğer süflî bir şey ise, ma'nâsının dahi süfliyyetine alâmettir.

1432. Ona bakma ki, sen hakîrsin, ya zayıfsın; ey şerîf sen kendi himmetine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1432. Ona bakma ki, sen hakîrsin, ya zayıfsın; ey şerîf sen kendi himmetine bak!

Yani "Şekilde eksik uzuv sahibi olmakla hakîr olduğuna veya sakat bulunduğuna ve hâllerin fakiri ve halk nazarında zelil olduğuna bakma; ancak senin manan olan kasıt ve himmetine bak, ey ruh şerefi sahibi!"

Ya'nî "Sûrette noksan a'zâ sâhibi olmakla hakîr olduğuna veyâ ma'lûl bulunduğuna ve fakîrü'l-ahvâl ve halk nazarında zelil olduğuna bakma; ancak senin ma'nân olan kasd ve himmetine bak, ey şerâfet-i rûh sâhibi!"

1433. Sen olduğun her bir halde taleb et; ey kuru dudaklı, dâima su iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1433. Sen olduğun her bir halde talep et; ey kuru dudaklı, daima su iste!

Ey ilâhî hakikatler ve bilgiler suyuna susamış olan kimse, herhangi bir halde olursan ol, daima bu Rabbanî hakikatler ve bilgiler suyunu iste.

Ey hakāyık ve maârif-i ilâhiyye suyuna susamış olan kimse, herhangi bir halde olursan ol, dâimâ bu hakāyık ve maârif-i rabbâniyye suyunu iste.

1434. Zîrâ senin o kuru dudağın şahidlik verir ki, sonunda menba' başına erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1434. Çünkü senin o kuru dudağın şahitlik eder ki, sonunda kaynağa erişir.

Saf olan zât, öyle bir varlık nuruna gark olmuştur ki, o hakiki varlığın başlangıcı ve menşei yoktur. Ve hiçbir kimseden doğmamıştır. İhlas Suresi'nde beyan buyurulduğu üzere, doğurmamak ve doğrulmuş olmamak o vacibü'l-vücud olan Yüce Allah hazretlerinin şânıdır.

Sâfî olan zât, öyle bir nûr-ı vücûdun garkı olmuştur ki, o vücûd-ı hakîkî-nin mebdei ve menşei yoktur. Ve hiçbir kimseden doğmamıştır. Sûre-i İhlas-ı şerîfde beyân buyurulduğu üzere, doğurmamak ve doğrulmuş olmamak o vâcibü'l-vücud olan Hak Teâlâ hazretlerinin şânıdır.

1430. Eğer diri isen, git, böyle bir aşkı ara! Ve yoksa muhtelif vaktin bendesisin. [1436]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1430. Eğer diri isen, git, böyle bir aşkı ara! Ve yoksa muhtelif vaktin bendesisin.

Eğer diri ve bâkîlerden (kalıcı olanlardan) isen, git böyle bir aşkı ara ve zevki, böyle bir aşk içinde bul; ve yoksa çeşitli hallerin içine konulduğu ve yeri olan vaktin kulu ve esiri olursun.

Eğer diri ve bâkîlerden isen, git böyle bir aşkı ara ve zevki, böyle bir aşk içinde bul; ve yoksa muhtelif hallerin mazrûfu ve mahalli olan vaktin bendesi ve zebûnu olursun.

1431. Kendinin çirkin ve güzel nakşına bakma; kendi aşkına ve matlûbuna bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1431. Kendinin çirkin ve güzel nakşına bakma; kendi aşkına ve matlûbuna bak!

Yani "Şeklin ister güzel, ister çirkin olsun, ona bakma! Neye aşıksın ve istediğin nedir, ona bak!" Çünkü insan sadece şekilden ibaret değildir. Onun ruhu ve anlamı vardır. Aşk ve istek onun şekline değil, anlamına ilişkindir. Eğer sevdiği ve istediği yüce bir şey ise, bu onun anlamının yüceliğine; ve eğer aşağılık bir şey ise, bu onun anlamının da aşağılığına işarettir.

Ya'nî "Sûretin ister güzel, ister çirkin olsun, ona bakma! Neye âşıksın ve matlûbun nedir, ona bak!" Zîrâ insan sûretten ibâret değildir. Onun rûhu ve ma'nâsı vardır. Aşk ve taleb onun sûretine değil, ma'nâsına taalluk eder. Eğer ma'şûku ve matlûbu ulvî bir şey ise, ma'nâsının ulviyyetine; ve eğer süflî bir şey ise, ma'nâsının dahi süfliyyetine alâmettir.

1432. Ona bakma ki, sen hakîrsin, ya zayıfsın; ey şerîf sen kendi himmetine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1432. Ona bakma ki, sen hakîrsin, ya zayıfsın; ey şerîf sen kendi himmetine bak!

Yani "Şekilde eksik uzuv sahibi olmakla hakîr olduğuna veya sakat bulunduğuna ve hâllerin fakiri ve halk nazarında zelil olduğuna bakma; ancak senin manan olan kasıt ve himmetine bak, ey ruh şerefi sahibi!"

Ya'nî "Sûrette noksan a'zâ sâhibi olmakla hakîr olduğuna veyâ ma'lûl bulunduğuna ve fakîrü'l-ahvâl ve halk nazarında zelil olduğuna bakma; ancak senin ma'nân olan kasd ve himmetine bak, ey şerâfet-i rûh sâhibi!"

1433. Sen olduğun her bir halde taleb et; ey kuru dudaklı, dâima su iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1433. Sen olduğun her bir halde talep et; ey kuru dudaklı, daima su iste!

Ey ilâhî hakikatler ve bilgiler suyuna susamış olan kimse, herhangi bir halde olursan ol, daima bu Rabbanî hakikatler ve bilgiler suyunu iste.

Ey hakāyık ve maârif-i ilâhiyye suyuna susamış olan kimse, herhangi bir halde olursan ol, dâimâ bu hakāyık ve maârif-i rabbâniyye suyunu iste.

1434. Zîrâ senin o kuru dudağın şahidlik verir ki, sonunda menba' başına erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1434. Çünkü senin o kuru dudağın şahitlik verir ki, sonunda kaynak başına erişir.

"Kaynak başı"ndan kastedilen, insân-ı kâmildir. Çünkü senin o ilahi hakikatlere ve rabbani sırlara susamışlığın, sonunda senin o hakikatler suyunun çeşme başı olan insân-ı kâmilin huzuruna ulaşacağına şahitlik eder.

"Menba' başı"ndan murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ senin o hakāyık-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyyeye susamışlığın, sonunda senin o âb-ı hakāyıkın çeşme başı olan insân-ı kâmilin huzûruna vâsıl olacağına şehadet eder.

1435. Dudak kuruluğu sudan bir haberdir ki, bu ıztırab yakînen seni suya getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1435. Dudak kuruluğu sudan bir haberdir ki, bu ıztırap kesinlikle seni suya getirir.

Dudak kuruluğu, suya olan ihtiyacı haber veren bir hâldir ki, bu ihtiyaç içinde meydana gelen çırpınma, muhakkak seni su başına getirir. "Be-mâ"daki "mâ" Arapça olduğu takdirde, su anlamına; Farsça olduğu takdirde "biz" anlamına gelir. Bu sebeple bu kelimede bir cinas (söz sanatı) vardır ki, sudan maksat insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olduğuna ve Pîr'in zamanında insân-ı kâmil kendileri olduğundan "be-mâ" [bize] ifadesiyle, yüce huzurlarına işaret buyurulmuş olur.

Dudak kuruluğu, suya olan ihtiyacı haber veren bir hâldir ki, bu ihtiyaç içinde vâki' olan çarpınmak, muhakkak seni su başına getirir. "Be-mâ" daki “mâ” Arabî olduğu takdirde, su ma'nâsına; ve Fârisî olduğu takdirde "biz" ma'nâsınadır. Binâenaleyh bu kelimede bir cinâs vardır ki, sudan murâd insân-ı kâmil olduğuna ve zamân-ı Pîrde, insân-ı kâmil kendileri olduğundan "be-mâ" [: bize] ta'bîriyle, huzûr-ı şerîflerine işaret buyurulmuş olur.

1436. Zîrâ bu talebkârlık mübarek harekettir; bu taleb Hak yolunda mânî öldürücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1436. Çünkü bu talepkârlık mübarek bir harekettir; bu talep, Hakk yolunda engelleri öldürücüdüdür.

1437. Bu taleb senin matlûblarının anahtarıdır. Bu senin askerin ve nusretin ve bayrağındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1437. Bu talep senin isteklerinin anahtarıdır. Bu senin askerin ve yardımın ve bayrağındır.

1438. Bu taleb sayhada bir horoz gibidir; sabah geliyor diye na'ra vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1438. Bu talep, sayhada bir horoz gibidir; sabah geliyor diye nara atar.

Kişinin bu içindeki talebi, istenilene ulaşma sabahı geliyor diye öten bir horoz gibidir.

Kişinin bu bâtındaki talebi, matlûba vusûl sabâhı geliyor, diye öten bir horoz gibidir.

1439. Her ne kadar senin âletin yok ise de, sen iste; Rab yolunda âlete hâcet yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1439. Her ne kadar senin âletin yok ise de, sen iste; Rab yolunda âlete hâcet yoktur.

"Âlet"ten kasıt, ilim, amel ve vesilelerdir. Yani "Ey kişi, her ne kadar senin ibadet ve taatlardan hayırlı amellerin ve kitaplara yazılmış olan ilahi ilimleri okuyup anlayabilecek derecede ilmin ve öğrenim vesilelerin yok ise de, yine sen Hakk'ı talep et; çünkü Hak yolunda bu gibi âlet ve vesilelere ihtiyaç yoktur." "Menba' başı"ndan kasıt, insân-ı kâmildir. Çünkü senin o ilahi hakikatlere ve rabbani sırlara susamışlığın, sonunda senin o hakikatler suyunun çeşme başı olan insân-ı kâmilin huzuruna ulaşacağına şehadet eder.

"Âlet"den murâd, ilim ve amel ve vesâildir. Ya'nî "Ey kimse, her ne kadar senin ibâdât ve tââttan hayırlı amellerin ve kitablara yazılmış olan ulûm-ı ilâhiyyeyi okuyup anlıyabilecek derecede de ilmin ve vesâil-i tahsiliyyen yok ise de, yine sen Hakk'ı taleb et; zîrâ Hak yolunda bu gibi âlât ve vesâile ih- "Menba' başı"ndan murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ senin o hakāyık-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyyeye susamışlığın, sonunda senin o âb-ı hakāyıkın çeşme başı olan insân-ı kâmilin huzûruna vâsıl olacağına şehadet eder.

1435. Dudak kuruluğu sudan bir haberdir ki, bu ıztırab yakînen seni suya getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1435. Dudak kuruluğu sudan bir haberdir ki, bu ıztırap kesinlikle seni suya getirir.

Dudak kuruluğu, suya olan ihtiyacı haber veren bir hâldir ki, bu ihtiyaç içinde meydana gelen çırpınma, muhakkak seni su başına getirir. "Be-mâ"daki "mâ" Arapça olduğu takdirde, su anlamına; Farsça olduğu takdirde "biz" anlamına gelir. Bu sebeple bu kelimede bir cinas (söz sanatı) vardır ki, sudan maksat insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olduğuna ve Pîr'in zamanında insân-ı kâmil kendileri olduğundan "be-mâ" [bize] ifadesiyle, yüce huzurlarına işaret buyurulmuş olur.

Dudak kuruluğu, suya olan ihtiyacı haber veren bir hâldir ki, bu ihtiyaç içinde vâki' olan çarpınmak, muhakkak seni su başına getirir. "Be-mâ" daki “mâ” Arabî olduğu takdirde, su ma'nâsına; ve Fârisî olduğu takdirde "biz" ma'nâsınadır. Binâenaleyh bu kelimede bir cinâs vardır ki, sudan murâd insân-ı kâmil olduğuna ve zamân-ı Pîrde, insân-ı kâmil kendileri olduğundan "be-mâ" [: bize] ta'bîriyle, huzûr-ı şerîflerine işaret buyurulmuş olur.

1436. Zîrâ bu talebkârlık mübarek harekettir; bu taleb Hak yolunda mânî öldürücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1436. Çünkü bu talepkârlık mübarek bir harekettir; bu talep, Hakk yolunda engelleri öldürücüdüdür.

1437. Bu taleb senin matlûblarının anahtarıdır. Bu senin askerin ve nusretin ve bayrağındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1437. Bu talep senin isteklerinin anahtarıdır. Bu senin askerin ve yardımın ve bayrağındır.

1438. Bu taleb sayhada bir horoz gibidir; sabah geliyor diye na'ra vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1438. Bu talep, sayhada bir horoz gibidir; sabah geliyor diye nara atar.

Kişinin bu içindeki talebi, istenilene ulaşma sabahı geliyor diye öten bir horoz gibidir.

Kişinin bu bâtındaki talebi, matlûba vusûl sabâhı geliyor, diye öten bir horoz gibidir.

1439. Her ne kadar senin âletin yok ise de, sen iste; Rab yolunda âlete hâcet yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1439. Her ne kadar senin âletin yok ise de, sen iste; Rab yolunda âlete hâcet yoktur.

"Âlet"ten kasıt, ilim, amel ve vesilelerdir. Yani "Ey kişi, her ne kadar senin ibadetlerden ve itaatlerden hayırlı amellerin ve kitaplara yazılmış olan ilahi ilimleri okuyup anlayabilecek derecede ilmin ve öğrenim vesilelerin yok ise de, yine sen Hakk'ı talep et; çünkü Hak yolunda bu gibi âletlere ve vesilelere ihtiyaç yoktur." Nice ilimsiz ve amelsiz kimseler hakkında, sadece kalplerindeki arzu ve talebe dayanarak, ilahi lütuflar (eltâf-ı ilâhiyye) bolca ihsan edilmiştir.

"Âlet"den murâd, ilim ve amel ve vesâildir. Ya'nî "Ey kimse, her ne kadar senin ibâdât ve tââttan hayırlı amellerin ve kitablara yazılmış olan ulûm-ı ilâhiyyeyi okuyup anlıyabilecek derecede de ilmin ve vesâil-i tahsiliyyen yok ise de, yine sen Hakk'ı taleb et; zîrâ Hak yolunda bu gibi âlât ve vesâile ih- tiyâç yoktur." Nice ilimsiz ve amelsiz kimseler hakkında, mahzâ kalplerindeki arzû ve talebe binâen, eltâf-ı ilâhiyye ibzâl buyurulmuştur.

1440. Ey oğul, her kimi talebkâr görür isen, onun yâri ol, meyli onun üzerine [1446] at!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1440. Ey oğul, her kimi talepkâr görürsen, onun yâri ol, meylini onun üzerine [1446] at!

"Ser endâhten" meyl etmek demektir; ve "ser" burada meyil ve arzu anlamındadır. Yani "Hakk'ı ve Hak yolunu isteyen kimseyi görürsen, ona dost ol ve onunla sohbet et; ve meylini onun önüne at!"

"Ser endâhten" meyl etmek demektir; ve "ser" burada meyil ve arzû ma'nâsınadır. Ya'nî "Hakk'ı ve Hak yolunu isteyen kimseyi görür isen, ona dost ol ve onunla musâhabet et; ve meylini onun önüne at!"

1441. Zîrâ taliblerin civarından talib olursun; gâliblerin sâyesinden, gâlib olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1441. Çünkü talep edenlerin yakınlığından talep eden olursun; üstün gelenlerin gölgesinden, üstün gelen olursun.

Çünkü Hakk'ı talep edenlerle komşuluk ve sohbet etmen sebebiyle, sonunda sen de Hakk'ın talep edeni olursun ve ondaki talep derdi sana da bulaşır. Nitekim kutsal ayette bu anlama dayanarak "Doğrularla beraber olun" (Tevbe, 9/119) buyurulur. Ve üstün gelenlerin gölgesine sığınan kimselerin de, o gölgede üstün geldiği, görünen âlemde daima gözlemlenir.

Zîrâ tâlib-i Hak olanlar ile mücâveret ve musâhabetin sebebiyle, nihâyet sen de Hakk'ın tâlibi olursun ve ondaki derd-i taleb, sana da sirâyet eder. Nitekim âyet-i kerîmede bu ma'nâya binâen كُونُوا مَعَ الصادقين (Tövbe, 9/119) ya'nî "Sâdıklar ile beraber olun" buyurulur. Ve gâliblerin sâyesine ilticâ eden kimselerin dahi, o sâyede gâlib olduğu, âlem-i sûrette dâimâ meşhûddur.

1442. Eğer bir karınca Süleymanlık istedi ise, onun talebine gevşek gevşek bakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1442. Eğer bir karınca Süleymanlık istedi ise, onun talebine gevşek gevşek bakma!

Ankaravî hazretleri "Süleymânî" kelimesindeki "yâ" harfini masdarlık (eylem adı yapma) anlamına alıp "Süleymanlık" anlamını vermiştir. Hint şârihleri (şerh edenler) bu "yâ" harfine "yâ-yı ta'zîm" (yüceltme yâ'sı) anlamını vermişlerdir. Yani, "Eğer hakir (değersiz) olan bir karınca yüce Süleyman'ı istedi ise, sen, ey karınca, Süleyman kim, sen kim? diye onun bu talebine gevşek gevşek, yani hor görme nazarıyla bakma!" demek olur. Ve "yüce Süleyman"dan kasıt, Celâl sahibi Yüce Allah hazretleridir.

Ankaravî hazretleri "Süleymânî" deki "yâ"yı masdariyyet ma'nâsına alıp "Süleymanlık" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri bu "yâ"ya "yâ-yı ta'zîm" ma'nâsını vermişlerdir. Ya'nî, "Eğer hakîr olan bir karınca Süleymân-ı azîmi istedi ise, sen, ey karınca Süleymân kim, sen kim? diye onun bu talebine gevşek gevşek, ya'nî nazar-ı nakāretle bakma!" demek olur. Ve "Süleymân-ı azîm"den murâd, Zü'l-Celâl olan Hak Teâlâ hazretleridir.

1443. Sen maldan ve san'attan her ne tutarsan, evveli taleb ve endîşe değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1443. Sen maldan ve sanattan her ne tutarsan, ilki istek ve düşünce değil midir?

İstekten ve arzudan ne çıkar deme; dikkat et, sen mal ve sanat türünden her neye sahip isen, onlara sahip olmanın ilki, istek ve düşünce değil midir? Hiç düşünmediğin ve istemediğin bir şey kural olarak eline geçmez; ihtiyaç yoktur. Nice ilimsiz ve amelsiz kimseler hakkında, sırf kalplerindeki arzu ve isteğe dayanarak, ilahi lütuflar bolca verilmiştir.

Talebden ve arzûdan ne çıkar deme; dikkat et, sen mal ve san'at cinsinden her neye mâlik isen onlara mâlikiyyetin evveli, taleb ve düşünce değil midir? Hiç düşünmediğin ve taleb etmediğin bir şey ale'l-kāide eline girmez; tiyâç yoktur." Nice ilimsiz ve amelsiz kimseler hakkında, mahzâ kalblerindeki arzû ve talebe binâen, eltâf-ı ilâhiyye ibzâl buyurulmuştur.

1440. Ey oğul, her kimi talebkâr görür isen, onun yari ol, meyli onun üzerine [1446] at!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1440. Ey oğul, her kimi istekli görürsen, onun yoldaşı ol, isteğini onun üzerine [1446] at!

"Ser endâhten" meyil etmek demektir; ve "ser" burada meyil ve arzu anlamındadır. Yani "Hakk'ı ve Hak yolunu isteyen kimseyi görürsen, ona dost ol ve onunla sohbet et; ve isteğini onun önüne at!"

"Ser endâhten" meyl etmek demektir; ve "ser" burada meyil ve arzû ma'nâsınadır. Ya'nî "Hakk'ı ve Hak yolunu isteyen kimseyi görür isen, ona dost ol ve onunla musâhabet et; ve meylini onun önüne at!"

1441. Zîrâ taliblerin civarından talib olursun; gâliblerin sayesinden, gâlib olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1441. Çünkü talip olanların yakınından talip olursun; galip olanların gölgesinden, galip olursun.

Çünkü Hakk'ı talep edenlerle komşuluk ve sohbet etmen sebebiyle, nihayet sen de Hakk'ın talibi olursun ve onlardaki talep derdi, sana da sirayet eder. Nasıl ki ayet-i kerimede bu anlama göre "Sadıklarla beraber olun" (Tövbe, 9/119) buyurulur. Ve galip olanların gölgesine sığınan kimselerin de, o gölgede galip olduğu, görünen âlemde daima gözlemlenir.

Zîrâ tâlib-i Hak olanlar ile mücâveret ve musâhabetin sebebiyle, nihâyet sen de Hakk'ın tâlibi olursun ve ondaki derd-i taleb, sana da sirâyet eder. Nitekim âyet-i kerîmede bu ma'nâya binâen كُونُوا مَعَ الصادقين (Tövbe, 9/119) ya'nî "Sâdıklar ile beraber olun" buyurulur. Ve gâliblerin sâyesine ilticâ eden kimselerin dahi, o sâyede gâlib olduğu, âlem-i sûrette dâimâ meşhûddur.

1442. Eğer bir karınca Süleymanlık istedi ise, onun talebine gevşek gevşek bakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1442. Eğer bir karınca Süleymanlık istedi ise, onun talebine gevşek gevşek bakma!

Ankaravî hazretleri "Süleymânî" kelimesindeki "yâ" harfini masdariyyet (mastar yapma) anlamına alıp "Süleymanlık" anlamını vermiştir. Hint şârihleri bu "yâ" harfine "yâ-yı ta'zîm" (yüceltme yâ'sı) anlamını vermişlerdir. Yani, "Eğer hakir olan bir karınca yüce Süleyman'ı istedi ise, sen, 'Ey karınca, Süleyman kim, sen kim?' diye onun bu talebine gevşek gevşek, yani küçümseyici bir bakışla bakma!" demek olur. Ve "yüce Süleyman"dan kasıt, Celâl sahibi Yüce Allah hazretleridir.

Ankaravî hazretleri "Süleymânî" deki "yâ"yı masdariyyet ma'nâsına alıp "Süleymanlık" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri bu "yâ"ya "yâ-yı ta'zîm" ma'nâsını vermişlerdir. Ya'nî, "Eğer hakîr olan bir karınca Süleymân-ı azîmi istedi ise, sen, ey karınca Süleyman kim, sen kim? diye onun bu talebine gevşek gevşek, ya'nî nazar-ı nakāretle bakma!" demek olur. Ve "Süleymân-ı azîm"den murâd, Zü'l-Celâl olan Hak Teâlâ hazretleridir.

1443. Sen maldan ve san'attan her ne tutarsan, evveli taleb ve endîşe değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1443. Sen maldan ve sanattan her ne tutarsan, başlangıcı istek ve düşünce değil midir?

İstekten ve arzudan ne çıkar deme; dikkat et, sen mal ve sanat türünden her neye sahip isen, onlara sahip olmanın başlangıcı, istek ve düşünce değil midir? Hiç düşünmediğin ve istemediğin bir şey kural olarak eline geçmez; geçse bile pek nadir ve istisna olur; istisna ise kural değildir. Bu sebeple Hakk'ı istemek de bu kurala bağlıdır.

Talebden ve arzûdan ne çıkar deme; dikkat et, sen mal ve san'at cinsinden her neye mâlik isen onlara mâlikiyyetin evveli, taleb ve düşünce değil midir? Hiç düşünmediğin ve taleb etmediğin bir şey ale'l-kāide eline girmez; girse bile pek nâdir ve istisnâ olur; istisnâ ise kāide değildir. Binâenaleyh ta-leb-i Hak dahi bu kāideye tâbi'dir.

## Dâvud (a.s.)ın zamânında, gece ve gündüz "Bana meşakkatsiz helâl rızık ver!" diye duâ eden bir şahsın hikâyesidir

1444. O bir kimse Dâvûd-ı nebî ahdinde, her âlim nezdinde ve her gabînin önünde,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1444. O bir kimse Dâvûd peygamber (a.s.) zamanında, her âlimin yanında ve her cahilin önünde,

1445. Dâim bu duâyı ederdi ki: "Ey Hudâ, bana zahmetsiz bir servet bahş et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1445. Daima bu duayı ederdi ki: "Ey Allah'ım, bana zahmetsiz bir servet bağışla!"

1446. "Mâdemki beni bir tenbel, bir zahm yiyici, bir gevşek hareketli bir tenbel yarattın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1446. "Mademki beni bir tembel, bir yara yiyici, gevşek hareketli bir tembel yarattın!"

"Kâhil" tembel, "münbil" aynı şekilde tembel anlamlarındadır. Yani, "Ey Rabbim, madem beni doğuştan bir tembel, hem de her yönden darbe yiyici ve gevşek hareketli bir tembel yarattın."

"Kâhil" tenbel, "münbil" kezâ tenbel ma'nâlarınadır. Ya'nî, “Yâ Rab, mâdem beni tab'an bir tenbel, hem de her cihetden darb yiyici ve gevşek hareketli bir tenbel yarattın."

1447. "Muradsız olan arkası yamalı eşekler üzerine, atların ve katırların yükünü koymak kābil değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1447. "Muratsız olan arkası yamalı eşekler üzerine, atların ve katırların yükünü koymak mümkün değildir."

Yani "Çalışmak gibi ağır bir yükü, benim gibi bir tembel üzerine koymak uygun olmaz." dense bile, bu pek nadir ve istisna olur; istisna ise kural değildir. Bu sebeple Hakk'ı aramak da bu kurala tabidir.

Ya'nî "Çalışmak gibi ağır bir yükü, benim gibi bir tenbel üzerine koymak, muvâfik olmaz." girse bile pek nâdir ve istisnâ olur; istisnâ ise kāide değildir. Binâenaleyh taleb-i Hak dahi bu kāideye tabi'dir.

## Dâvud (a.s.)ın zamânında, gece ve gündüz "Bana meşakkatsiz helâl rızık ver!" diye duâ eden bir şahsın hikâyesidir

1444. O bir kimse Dâvûd-ı nebî ahdinde, her âlim nezdinde ve her gabînin önünde,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1444. O bir kimse Dâvûd peygamber (a.s.) zamanında, her âlimin yanında ve her cahilin önünde,

1445. Dâim bu duâyı ederdi ki: "Ey Huda, bana zahmetsiz bir servet bahş et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1445. Daima bu duayı ederdi ki: "Ey Allah, bana zahmetsiz bir servet bahşet!"

1446. "Mâdemki beni bir tenbel, bir zahm yiyici, bir gevşek hareketli bir tenbel yarattın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1446. "Mademki beni bir tembel, bir yara yiyici, gevşek hareketli bir tembel yarattın!"

"Kâhil" tembel, "münbil" aynı şekilde tembel anlamlarındadır. Yani, "Ey Rabbim, madem beni doğuştan bir tembel, hem de her yönden darbe yiyici ve gevşek hareketli bir tembel yarattın."

"Kâhil" tenbel, "münbil" kezâ tenbel ma'nâlarınadır. Ya'nî, “Yâ Rab, mâdem beni tab'an bir tenbel, hem de her cihetden darb yiyici ve gevşek hareketli bir tenbel yarattın."

1447. "Muradsız olan arkası yamalı eşekler üzerine, atların ve katırların yükünü koymak kābil değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1447. "İradesiz olan, arkası yamalı eşekler üzerine, atların ve katırların yükünü koymak mümkün değildir."

Yani "Çalışmak gibi ağır bir yükü, benim gibi bir tembel üzerine koymak, uygun olmaz."

Ya'nî "Çalışmak gibi ağır bir yükü, benim gibi bir tenbel üzerine koymak, muvâfik olmaz."

1448. "Ey Ganî! Mâdemki beni tenbel yarattın, rızkımı da tenbellik yolundan ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1448. "Ey Ganî! Mademki beni tembel yarattın, rızkımı da tembellik yolundan ver!"

"Mülî" zengin ve ganî anlamındadır ve maksat Hak'tır.

"Mülî” zengîn ve ganî ma'nâsınadır ve murâd Hak'dır.

1449. "Ben tenbelim, vücudda gölgede uyurum; bu fazl ve cûdun sayesinde uyurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1449. "Ben tembelim, varlıkta gölgede uyurum; bu lütuf ve cömertliğin sayesinde uyurum."

"Ben yaratılışım gereği tembel yaratılmış olduğum için, bu izafî varlık âleminde, senin hakiki varlığının gölgesinde uyurum. Senin o hakiki varlığının bu lütuf ve cömertliği sayesinde uyurum. Ve çalışma ve çabalama hareketinden uzak dururum."

"Ben tab'an tenbel yaratılmış olduğum için, bu vücûd-ı izâfî âleminde, senin vücûd-ı hakîkînin gölgesinde uyurum. Senin o vücûd-ı hakîkînin bu fazl ve cûdu sâyesinde uyurum. Ve sa'y ve içtihâd hareketinden fâriğ bulunurum."

1450. "Ancak tenbeller ve gölgede uyuyanlar için, sen başka bir nevi' rızık yazmışsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1450. "Ancak tembeller ve gölgede uyuyanlar için, sen başka bir çeşit rızık yazmışsın."

Doğal olarak kendilerine çalışmak ve sebeplere başvurmak zor gelen ve senin lütfunun sayesinde uyuyan tembeller için, sen başka bir çeşit rızık yazmışsın; çünkü her bir kulun ömrünü ve yaşamasına lazım olan rızkını takdir ettin. Çalışanlara bu rızık sebepler yolundan gelir; çalışmayanlara da takdir edilmiş olan bu rızık başka bir çeşittir ve başka yollardan gelir.

"Tab'an kendilerine çalışmak ve esbâba teşebbüs etmek zor gelen ve senin lutfunun sâyesinde uyuyan tenbeller için, sen başka bir nevi' rızık yazmışsın; zîrâ her bir kulun ömrünü ve yaşamasına lâzım olan rızkını takdîr buyurdun. Çalışanlara bu rızık esbâb yolundan gelir; çalışmayanlara da mukadder olan bu rızık başka bir nevi'dir ve başka bir yollardan gelir."

1451. "Her kimin ayağı varsa, bir rızık arar; her kimin ayağı yoksa, merhamet et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1451. "Her kimin ayağı varsa, bir rızık arar; her kimin ayağı yoksa, merhamet et!"

1452. "Rızkı, o gamlının tarafına sür; her zemînin tarafına bulutu yağdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1452. "Rızkı, o gamlının tarafına sür; her zemînin tarafına bulutu yağdır!"

"Rızkı, tembellik gamı ile üzgün olan o kimsenin tarafına sevk et ve toprak gibi donuk ve hareketsiz olan her bir tembelin tarafına kerem bulutunu yağdır."

"Rızkı, tenbellik gamı ile mahzûn olan o kimsenin tarafına sevk et ve arz gibi müncemid ve bî-hareket olan her bir tenbelin tarafına kerem bulutunu yağdır."

1453. "Zemînin ayağı olmadığı için, senin cûdun onun tarafına bulutu iki kat sürer."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1453. "Yerin ayağı olmadığı için, senin cömertliğin onun tarafına bulutu iki kat sürer."

1448. "Ey Ganî! Mâdemki beni tenbel yarattın, rızkımı da tenbellik yolundan ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1448. "Ey Ganî! Mademki beni tembel yarattın, rızkımı da tembellik yolundan ver!"

"Mülî" zengin ve ganî (ihtiyaçsız, cömert) anlamındadır ve kastedilen Yüce Allah'tır.

"Mülî" zengîn ve ganî ma'nâsınadır ve murâd Hak'dır.

1449. "Ben tenbelim, vücudda gölgede uyurum; bu fazl ve cûdun sayesinde uyurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1449. "Ben tembelim, varlıkta gölgede uyurum; bu lütuf ve cömertliğin sayesinde uyurum."

"Ben yaratılışım gereği tembel yaratılmış olduğum için, bu izafî varlık âleminde, senin hakiki varlığının gölgesinde uyurum. Senin o hakiki varlığının bu lütuf ve cömertliği sayesinde uyurum. Ve çalışma ve çabalama hareketinden uzak dururum."

"Ben tab'an tenbel yaratılmış olduğum için, bu vücûd-ı izâfî âleminde, senin vücûd-ı hakîkînin gölgesinde uyurum. Senin o vücûd-ı hakîkînin bu fazl ve cûdu sâyesinde uyurum. Ve sa'y ve içtihâd hareketinden fâriğ bulunurum."

1450. "Ancak tenbeller ve gölgede uyuyanlar için, sen başka bir nevi' rızık yazmışsın." [1456]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1450. "Ancak tembeller ve gölgede uyuyanlar için, sen başka bir çeşit rızık yazmışsın."

"Doğal olarak kendilerine çalışmak ve sebeplere teşebbüs etmek zor gelen ve senin lütfunun sayesinde uyuyan tembeller için, sen başka bir çeşit rızık yazmışsın; çünkü her bir kulun ömrünü ve yaşamasına lazım olan rızkını takdir buyurdun. Çalışanlara bu rızık sebepler yolundan gelir; çalışmayanlara da takdir edilmiş olan bu rızık başka bir çeşittir ve başka yollardan gelir."

"Tab'an kendilerine çalışmak ve esbâba teşebbüs etmek zor gelen ve senin lutfunun sâyesinde uyuyan tenbeller için, sen başka bir nevi' rızık yazmışsın; zîrâ her bir kulun ömrünü ve yaşamasına lâzım olan rızkını takdîr buyurdun. Çalışanlara bu rızık esbâb yolundan gelir; çalışmayanlara da mukadder olan bu rızık başka bir nevi'dir ve başka bir yollardan gelir."

1451. "Her kimin ayağı varsa, bir rızık arar; her kimin ayağı yoksa, merhamet et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1451. "Her kimin ayağı varsa, bir rızık arar; her kimin ayağı yoksa, merhamet et!"

1452. "Rızkı, o gamlının tarafına sür; her zemînin tarafına bulutu yağdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1452. "Rızkı, o gamlının tarafına sür; her zemînin tarafına bulutu yağdır!"

"Rızkı, tembellik gamı ile üzgün olan o kimsenin tarafına sevk et ve toprak gibi donuk ve hareketsiz olan her bir tembelin tarafına kerem bulutunu yağdır."

"Rızkı, tenbellik gamı ile mahzûn olan o kimsenin tarafına sevk et ve arz gibi müncemid ve bî-hareket olan her bir tenbelin tarafına kerem bulutunu yağdır."

1453. "Zemînin ayağı olmadığı için, senin cûdun onun tarafına bulutu iki kat sürer."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1453. "Yeryüzünün ayağı olmadığı için, senin cömertliğin onun tarafına bulutu iki kat sürer."

Nasıl ki donmuş olan yeryüzünün hareketi olmadığı için, susuzluktan kupkuru bir hâle gelmiş olan o yeryüzü tarafına senin cömertliğin ve keremin yağmur bulutlarını iki kat olarak sevk eder.

Nitekim müncemid olan arzın hareketi olmadığı için, susuzluktan kupkuru bir hâle gelmiş olan o arz tarafına senin cûd ve keremin yağmur bulutlarını iki kat olarak sevk eder.

1454. Çocuğun ayağı olmadığı için, onun anası gelir ve onun başına vazife döker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1454. Çocuğun ayağı olmadığı için, onun annesi gelir ve onun başına vazife döker.

Nasıl ki yürümekten âciz olan bir çocuğun annesi, onun ayağına gelip sütünü verir.

Nitekim yürümekten âciz olan bir çocuğun anası, onun ayağına gelip sütünü verir.

1455. Ben ansızın, zahmetsiz bir rızık isterim; zîrâ benim talebden başka sa'yim yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1455. Ben ansızın, zahmetsiz bir rızık isterim; çünkü benim istemekten başka çabam yoktur.

1456. Birçok müddet, gündüzden geceye, gece, bütün gece kuşluk vaktine kadar bu duâyı ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1456. Birçok süre, gündüzden geceye, gece, bütün gece kuşluk vaktine kadar bu duayı ederdi.

O tembel adam, gece ve gündüz kesintisiz bu duayı ederdi; ve bu duadan başka hiçbir işi ve çabası yoktu.

O tenbel adam, gece ve gündüz lâ-yenkati' bu duâyı ederdi; ve bu duâdan başka hiçbir işi ve sa'yi yok idi.

1457. Halk onun sözüne, onun ham tama'lığına ve mücâhedesine gülerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1457. Halk onun sözüne, onun aşırı tamahkârlığına ve mücadelesine gülerlerdi.

O kimse, bu dualarını herkesin önünde de açıkça dile getirdiğinden, halk onun bu cahilce sözlerine ve onun tamahının çiğliğine ve bu duadaki mücadelesine ve ısrarına gülerlerdi de derlerdi:

O kimse, bu duâlarını herkesin önünde de ızhâr ettiğinden, halk onun bu kâhilâne sözlerine ve onun tama'ının çiğliğine ve bu duâdaki mücâhedesine ve ısrârına gülerler idi de derlerdi:

1458. Ki, "Acâib! Bu gevşek sakallı ne söylüyor; yahud ona birisi bî-huşluk esrarını vermiştir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1458. Ki, "Acayip! Bu gevşek sakallı ne söylüyor; yahut ona birisi bayıltıcı esrar mı vermiştir?"

Ki "Acayip şey! Bu gevşek sakallı, yani ahmak ne söylüyor; yahut ona birisi aklına kötü etki edecek esrar mı içirmiştir?"

Ki "Acîb şey! Bu gevşek sakallı, ya'nî ahmak ne söylüyor; yâhut ona birisi aklına sû'-i te'sîr edecek esrâr mı içirmiştir?"

1459. Rızık yolu, kazanç ve zahmet ve meşakkattir; her bir kimseye bir san'at ve bir taleb verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1459. Rızık yolu, kazanç, zahmet ve meşakkattir; her bir kimseye bir sanat ve bir talep verdi.

Nasıl ki donmuş olan toprağın hareketi olmadığı için, susuzluktan kupkuru bir hâle gelmiş olan o toprak tarafına senin cömertliğin ve keremin yağmur bulutlarını iki kat olarak sevk eder.

Nitekim müncemid olan arzın hareketi olmadığı için, susuzluktan kupkuru bir hâle gelmiş olan o arz tarafına senin cûd ve keremin yağmur bulutlarını iki kat olarak sevk eder.

1454. Çocuğun ayağı olmadığı için, onun anası gelir ve onun başına vazife döker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1454. Çocuğun ayağı olmadığı için, onun annesi gelir ve onun başına vazife döker.

Nasıl ki yürümekten âciz olan bir çocuğun annesi, onun ayağına gelip sütünü verir.

Nitekim yürümekten âciz olan bir çocuğun anası, onun ayağına gelip sütünü verir.

1455. Ben ansızın, zahmetsiz bir rızık isterim; zîrâ benim talebden başka sa'yim yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1455. Ben ansızın, zahmetsiz bir rızık isterim; çünkü benim istemekten başka çabam yoktur.

1456. Birçok müddet, gündüzden geceye, gece, bütün gece kuşluk vaktine kadar bu duâyı ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1456. Birçok süre, gündüzden geceye, gece, bütün gece kuşluk vaktine kadar bu duayı ederdi.

O tembel adam, gece ve gündüz kesintisiz bu duayı ederdi; ve bu duadan başka hiçbir işi ve çabası yoktu.

O tenbel adam, gece ve gündüz lâ-yenkati' bu duâyı ederdi; ve bu duâdan başka hiçbir işi ve sa'yi yok idi.

1457. Halk onun sözüne, onun ham tama'lığına ve mücâhedesine gülerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1457. Halk onun sözüne, onun aşırı tamahkârlığına ve mücadelesine gülerlerdi.

O kimse, bu dualarını herkesin önünde de açıkça dile getirdiğinden, halk onun bu cahilce sözlerine ve onun tamahının çiğliğine ve bu duadaki mücadelesine ve ısrarına gülerlerdi de derlerdi:

O kimse, bu duâlarını herkesin önünde de ızhâr ettiğinden, halk onun bu kâhilâne sözlerine ve onun tama'ının çiğliğine ve bu duâdaki mücâhedesine ve ısrârına gülerler idi de derlerdi:

1458. Ki, "Acâib! Bu gevşek sakallı ne söylüyor; yahud ona birisi bî-huşluk esrarını vermiştir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1458. Ki, "Acayip! Bu gevşek sakallı ne söylüyor; yahut ona birisi bayıltıcı esrar mı vermiştir?"

Ki "Acayip şey! Bu gevşek sakallı, yani ahmak ne söylüyor; yahut ona birisi aklına kötü etki edecek esrar mı içirmiştir?"

Ki "Acîb şey! Bu gevşek sakallı, ya'nî ahmak ne söylüyor; yâhut ona birisi aklına sû'-i te'sîr edecek esrâr mı içirmiştir?"

1459. "Rızık yolu, kazanç ve zahmet ve meşakkattir; her bir kimseye bir san'at ve bir taleb verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1459. "Rızık yolu, kazanç, zahmet ve meşakkattir; her bir kimseye bir sanat ve bir talep verdi."

Halk derlerdi ki: "Rızık yolu, kazanç, zahmet ve meşakkat yoludur; çünkü rızık elde etme hususunda Yüce Allah her bir kimseye bir sanat ve bir talep vermiştir."

Halk derlerdi ki: "Rızık yolu, kazanç ve zahmet ve meşakkat yoludur; zî-râ tahsil-i rızk hususunda Hak Teâlâ hazretleri her bir kimseye bir san'at ve bir taleb vermiştir."

1460. Erzakı, sebeblerde taleb ediniz; vatanlara kapılarından giriniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1460. Rızkı, sebeplerde talep ediniz; vatanlara kapılarından giriniz.

"İlahi rızıkları, sebeplere başvurma yoluyla isteyiniz. وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا (Bakara, 2/189) yani "Evlere kapılarından giriniz" ayet-i kerimesi gereğince, yerleşeceğiniz yerlere kapılarından giriniz."

“Erzâk-ı ilâhiyyeyi, esbâba teşebbüs sûretiyle isteyiniz. وَأَتُوا الْبَيُوتَ من أبوابها (Bakara, 2/189) Ya'nî "Evlere kapılarından giriniz" âyet-i kerîmesi mûcibin-ce, sâkin olacağınız mahallere kapılarından giriniz.”

1461. "Şah ve sultan ve Hakk'ın resûlü, şimdi zû-fünûn olan Dâvud nebîdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1461. "Şah ve sultan ve Hakk'ın elçisi, şimdi çok yönlü ilimlere sahip olan Dâvud peygamberdir."

O tembelin duasını duyan çevresindeki kimseler dediler ki: "Bu zamanda görünen ve görünmeyen âlemde hüküm sahibi, çok yönlü ilimlere sahip olan Dâvud (a.s.)'dır."

O tenbelin duâsını duyan muhîtindeki kimseler dediler ki: "Bu zamanda zâhirde bâtında hüküm sâhibi zû-fünûn olan Dâvud (a.s.)dır."

1462. "Onda olan böyle bir izzet ve bir nâz ile ki, dostun inayetleri onu inti-hab etmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1462. "Onda öyle bir izzet ve naz vardır ki, dostun inayetleri onu seçmiştir."

"Hakk'ın inayetleri o Davud'u (a.s.) seçip tercih ederek, ona bir izzet ve bir naz bağışlamıştır."

"Hakk'ın inâyetleri o Dâvud (a.s.)ı intihâb ve ihtiyâr ederek. ona bir izzet ve bir nâz bahş etmiştir."

1463. "Onun mu'cizeleri sayısız ve adedsizdir; onun bahşayişinin dalgası, meded içinde mededdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1463. "Onun mucizeleri sayısız ve hesapsızdır; onun bağışının dalgası, yardım içinde yardımdır."

"Ve o Dâvud (a.s.)ın mucizeleri pek çoktur ve onun maddî ve manevî bağışının ardı ardına gelen dalgaları kullara yardım içinde yardımdır."

"Ve o Dâvud (a.s.)ın mu'cizeleri pek çoktur ve onun atâ-yı sûrî ve ma'ne-vîsinin mütevâlî dalgaları kullara yardım içinde yardımdır."

1464. "Adem'den şimdiye kadar muhakkak hiçbir kimseye erganûn gibi sadâ ne vakit olmuştur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1464. "Âdem'den şimdiye kadar kesinlikle hiçbir kimseye erganûn gibi ses ne zaman olmuştur?"

"Erganûn" ve "Ergan" bir çalgının ismidir. Eflâtûn tarafından icat edildiği rivayet edilir. Yani "Hz. Dâvud'un mucizelerinden olmak üzere sesi pek çok latif ve etkileyici idi; ve onun zamanına kadar güzel sesli insanlar Halk derlerdi ki: "Rızık yolu, kazanç ve zahmet ve meşakkat yoludur; çünkü rızık elde etme hususunda Yüce Allah her bir kimseye bir sanat ve bir talep vermiştir." أَطْلُبُوا الْأَرْزاقَ فِي أَسْبَابِهَا

"Erganûn" ve "Ergan" bir çalgının ismidir. Eflâtûn tarafından ihtira' olun-duğu rivâyet olunur. Ya'nî "Hz. Dâvud'un mu'cizâtından olmak üzere sesi pek ziyâde latîf ve müessir idi; ve onun zamânına kadar güzel sesli insanlar Halk derlerdi ki: "Rızık yolu, kazanç ve zahmet ve meşakkat yoludur; zî-râ tahsil-i rızk hususunda Hak Teâlâ hazretleri her bir kimseye bir san'at ve bir taleb vermiştir." أَطْلُبُوا الْأَرْزاقَ فِي أَسْبَابِهَا

1460. Erzakı, sebeblerde taleb ediniz; vatanlara kapılarından giriniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1460. Rızkı, sebeplerde arayınız; vatanlara kapılarından giriniz.

[1466] "İlâhî rızıkları, sebeplere başvurma yoluyla isteyiniz. وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا (Bakara, 2/189) yani "Evlere kapılarından giriniz" yüce ayeti gereğince, yerleşeceğiniz yerlere kapılarından giriniz."

[1466] “Erzâk-ı ilâhiyyeyi, esbâba teşebbüs sûretiyle isteyiniz. وَأَتُوا الْبَيُوتَ من أبوابها (Bakara, 2/189) Ya'nî "Evlere kapılarından giriniz" âyet-i kerîmesi mûcibince, sâkin olacağınız mahallere kapılarından giriniz."

1461. Şah ve sultan ve Hakk'ın resûlü, şimdi zû-fünûn olan Dâvud nebîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1461. Şah ve sultan ve Hakk'ın elçisi, şimdi çok yönlü olan Dâvud peygamberdir.

O tembelin duasını duyan çevresindeki kimseler dediler ki: "Bu zamanda görünen ve görünmeyen âlemde hüküm sahibi, çok yönlü olan Dâvud (a.s.)dır."

O tenbelin duâsını duyan muhîtindeki kimseler dediler ki: "Bu zamanda zâhirde bâtında hüküm sâhibi zû-fünûn olan Dâvud (a.s.)dır."

1462. Onda olan böyle bir izzet ve bir nâz ile ki, dostun inayetleri onu intihab etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1462. Onda olan böyle bir izzet ve bir naz ile ki, dostun inayetleri onu seçmiştir.

"Hakk'ın inayetleri o Davud (a.s.)ı seçip, ona bir izzet ve bir naz bağışlamıştır."

“Hakk'ın inâyetleri o Dâvud (a.s.)ı intihâb ve ihtiyâr ederek. ona bir izzet ve bir nâz bahş etmiştir."

1463. Onun mu'cizeleri sayısız ve adedsizdir; onun bahşayişinin dalgası, meded içinde mededdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1463. Onun mucizeleri sayısız ve sınırsızdır; onun bağışının dalgası, yardım içinde yardımdır.

"Ve o Dâvud (a.s.)ın mucizeleri pek çoktur ve onun maddî ve manevî bağışının art arda gelen dalgaları kullara yardım içinde yardımdır."

“Ve o Dâvud (a.s.)ın mu'cizeleri pek çoktur ve onun atâ-yı sûrî ve ma'nevîsinin mütevâlî dalgaları kullara yardım içinde yardımdır."

1464. Adem'den şimdiye kadar muhakkak hiçbir kimseye erganûn gibi sadâ ne vakit olmuştur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1464. Adem'den şimdiye kadar hiçbir kimseye erganûn gibi ses ne zaman olmuştur?

"Erganûn" ve "Ergan" bir çalgının ismidir. Eflâtûn tarafından icat edildiği rivayet olunur. Yani "Hz. Dâvud'un mucizelerinden olmak üzere sesi pek ziyade latif ve etkileyici idi; ve onun zamanına kadar güzel sesli insanlar gelmiş olsa da, güzel sesin kemali o hazrette tecelli etmiş idi. Ve o kemal ondan evvel Adem devrinden beri kimseden ortaya çıkmamış idi."

“Erganûn" ve "Ergan" bir çalgının ismidir. Eflâtûn tarafından ihtira' olunduğu rivâyet olunur. Ya'nî "Hz. Dâvud'un mu'cizâtından olmak üzere sesi pek ziyâde latîf ve müessir idi; ve onun zamânına kadar güzel sesli insanlar gelmiş ise de, güzel sesin kemâli o hazrette mütecellî olmuş idi. Ve o kemâl ondan evvel devr-i Adem'den beri kimseden zâhir olmamış idi."

1465. Ki her bir va'zında, onun güzel sesi, iki yüz adamı öldürürdü, yok ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1465. Her bir vaazında, onun güzel sesi iki yüz adamı öldürürdü, yok ederdi.

1466. O zaman arslan ve âhû, bu ondan muğfel olarak onun va'zına toplanırlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1466. O zaman aslan ve ceylan, bu ondan gafil olarak onun vaazına toplanırlardı.

Dâvud (a.s.) vaaza başladığı zaman birbirine zıt olan hayvanlar, birbirinin varlığından habersiz bir hâlde toplanırlardı. Ve doğası gereği aslanın ceylanı parçalaması gerekirken, güzel sesin etkisiyle mest olduğu için, ceylanın varlığından asla haberdar olamazdı. Hoş sesin canlılar üzerindeki etkileri açıktır.

"Dâvud (a.s.) va'za başladığı zaman birbirine muhâlif olan hayvânât, birbirinin vücûdundan gâfil bir halde toplanırlar. Ve tab'an arslan âhûyu parçalamak lâzım gelirken, güzel sadânın te'sîriyle mest olduğu için, âhûnun vücûdundan aslâ haberdar olamaz idi." Sadâ-yı latîfin zî-rûh üzerindeki te'sîrâtı zâhirdir.

1467. Dağlar ve kuşlar onun nefesine hem-âvâz olup, her ikisi da'vet vaktinde onun mahremi idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1467. Dağlar ve kuşlar onun nefesine eşlik edip, her ikisi davet vaktinde onun sırdaşı idiler.

"Resâil", "resîl" kelimesinin çoğuludur. "Resîl" burada, hem-zebân (aynı dilden konuşan) ve hem-âvâz (aynı sesi çıkaran) anlamındadır. Bu şerefli beyitte, Sebe Suresi'nde geçen وَ لَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أوبى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَآلَنَا لَهُ الحَدِيدَ (Sebe', 34/10) yani "Muhakkak biz Davud'a katımızdan bir lütuf verdik; dedik ki, ey dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih edin. Ve biz onun için demiri yumuşattık" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Davud (a.s.)'ın güzel sesiyle yaptığı yakarışında, dağlar sesini tekrar eder; ve kuşlar cıvıldar ve cansız varlıklar ve hayvanlar kendi yatkınlıkları dairesinde uyum sağlarlar idi; ve onun tesbih ve zikirlerinin sırdaşı olurlar idi."

"Resâil" "resîl"in cem'idir. "Resil" burada, hem-zebân ve hem-âvâz ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Sebe'de vaki' وَ لَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أوبى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَآلَنَا لَهُ الحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'nî "Muhakkak biz Dâvûd'a indimizden bir fazl verdik; dedik ki, ey dağlar ve kuşlar onunla hem-âvâz olunuz. Ve biz onun için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Dâvûd (a.s.)ın güzel sesi ile vâki' olan münâcâtında, dağlar sadâsını tekrâr eder; ve kuşlar cıvıldar ve cemâdât ve hayvânât kendi isti'dâdları dâiresinde muvâfakat ederler idi; ve onun tesbih ve ezkârının mahremi olurlar idi."

1468. Bu ve yüz bu kadar onun mu'cizeleri var; onun yüzünün nûru cihetler içinde bî-cihâttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1468. Onun bu ve yüz bu kadar mucizeleri var; onun yüzünün nuru yönler içinde yönsüzdür.

Onun bu zikrettiğimiz mucizeleri ve zikrettiğimizin yüz misli harikaları vardır. O hazretin görünen yüzünün nuru her ne kadar oluş âleminde (yaratılmış maddî dünya) görülmekte ise de, aslında yönlerden uzak, beri, arınmış olan Hakk'tan gelmiş ise de, güzel sesin kemâli o hazrette tecelli etmiş idi. Ve o kemâl ondan evvel Âdem devrinden beri kimseden ortaya çıkmamış idi.

Onun bu zikr ettiğimiz mu'cizâtı ve bu zikr ettiğimizin yüz misli hârikaları vardır. O hazretin vech-i zâhirinin nûru her ne kadar âlem-i taayyünde meşhûd olmakta ise de, hadd-i zâtında cihetlerden münezzeh olan Hakk'ın gelmiş ise de, güzel sesin kemâli o hazrette mütecellî olmuş idi. Ve o kemâl ondan evvel devr-i Adem'den beri kimseden zâhir olmamış idi."

1465. Ki her bir va'zında, onun güzel sesi, iki yüz adamı öldürürdü, yok ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1465. Her bir vaazında, onun güzel sesi iki yüz adamı öldürürdü, yok ederdi.

1466. O zaman arslan ve âhû, bu ondan muğfel olarak onun va'zına toplanırlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1466. O zaman aslan ve ceylan, bu ondan gafil olarak onun vaazına toplanırlardı.

Dâvud (a.s.) vaaza başladığı zaman birbirine zıt olan hayvanlar, birbirinin varlığından habersiz bir hâlde toplanırlardı. Ve doğası gereği aslanın ceylanı parçalaması gerekirken, güzel sesin etkisiyle mest olduğu için, ceylanın varlığından asla haberdar olamazdı. Hoş sesin canlılar üzerindeki etkileri açıktır.

"Dâvud (a.s.) va'za başladığı zaman birbirine muhâlif olan hayvânât, birbirinin vücûdundan gâfil bir halde toplanırlar. Ve tab'an arslan âhûyu parçalamak lâzım gelirken, güzel sadânın te'sîriyle mest olduğu için, âhûnun vücûdundan aslâ haberdar olamaz idi." Sadâ-yı latîfin zî-rûh üzerindeki te'sîrâtı zâhirdir.

1467. Dağlar ve kuşlar onun nefesine hem-âvâz olup, her ikisi da'vet vaktinde onun mahremi idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1467. Dağlar ve kuşlar onun nefesine eşlik edip, her ikisi davet vaktinde onun sırdaşı idiler.

"Resâil", "resîl" kelimesinin çoğuludur. "Resîl" burada, hem-zebân (aynı dilden konuşan) ve hem-âvâz (aynı sesi çıkaran) anlamındadır. Bu şerefli beyitte, Sebe Suresi'nde geçen وَ لَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أوبى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَآلَنَا لَهُ الحَدِيدَ (Sebe', 34/10) yani "Muhakkak biz Davud'a katımızdan bir lütuf verdik; dedik ki, ey dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih edin. Ve biz onun için demiri yumuşattık" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Davud (a.s.)'ın güzel sesiyle yaptığı yakarışında, dağlar sesini tekrar eder; ve kuşlar cıvıldar ve cansız varlıklar ve hayvanlar kendi yatkınlıkları dairesinde uyum sağlarlar idi; ve onun tesbih ve zikirlerinin sırdaşı olurlar idi."

"Resâil" "resîl"in cem'idir. "Resil" burada, hem-zebân ve hem-âvâz ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Sebe'de vaki' وَ لَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أوبى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَآلَنَا لَهُ الحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'nî "Muhakkak biz Dâvûd'a indimizden bir fazl verdik; dedik ki, ey dağlar ve kuşlar onunla hem-âvâz olunuz. Ve biz onun için demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Dâvûd (a.s.)ın güzel sesi ile vâki' olan münâcâtında, dağlar sadâsını tekrâr eder; ve kuşlar cıvıldar ve cemâdât ve hayvânât kendi isti'dâdları dâiresinde muvâfakat ederler idi; ve onun tesbih ve ezkârının mahremi olurlar idi."

1468. Bu ve yüz bu kadar onun mu'cizeleri var; onun yüzünün nûru cihetler içinde bî-cihâttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1468. Bu ve yüz bu kadar onun mucizeleri var; onun yüzünün nuru yönler içinde yönsüzdür.

Onun bu zikrettiğimiz mucizeleri ve bu zikrettiğimizin yüz misli harikaları vardır. O hazretin görünen yüzünün nuru her ne kadar belirlenmişlik âleminde (varlıkların belirli bir şekil ve nitelik kazanması) görünmekte ise de, aslında yönlerden uzak olan Hakk'ın nurudur; çünkü Davud (a.s.)'da Hakk'ın halifeliği görünürdü. Nitekim ayet-i kerimede يَا دَودَ انَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) yani “Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık” buyrulur.

Onun bu zikr ettiğimiz mu'cizâtı ve bu zikr ettiğimizin yüz misli hârikaları vardır. O hazretin vech-i zâhirinin nûru her ne kadar âlem-i taayyünde meşhûd olmakta ise de, hadd-i zâtında cihetlerden münezzeh olan Hakk'ın nûrudur; zîrâ Dâvud (a.s.)da hilâfet-i Hak zâhir idi. Nitekim âyet-i kerîmede يَا دَودَ انَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) ya'nî “Yâ Dâvud biz seni yeryüzün-de halîfe yaptık” buyurulur.

1469. Bütün bu temkîn ile beraber Hudâ onun rızkını cüst ü cûya bağlı etmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1469. Bütün bu temkin ile beraber Allah onun rızkını aramaya ve çabalamaya bağlı kılmış oldu.

"Temkin" yer vermek ve mertebe tahsis etmek anlamındadır. Yani "Yüce Allah Hazretleri Davud (a.s.)'a böyle bir kemal mertebesi ihsan buyurmuş iken, onun rızkını aramaya, yani sebeplere teşebbüse bağlı kılmış oldu."

“Temkîn” mekân vermek ve mertebe tahsîs etmek ma'nâsınadır. Ya'nî “Hak Teâlâ hazretleri Dâvûd (a.s.)a böyle bir mertebe-i kemâl ihsân buyur-muş iken, onun rızkını cüst ü cûya ya'nî esbâba teşebbüse bağlı etmiş oldu.”

1470. Onun bütün bu zaferi ile beraber, zırh dokumaksızın ve bir zahmetsiz onun rızkı gelmez idi. [1476]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1470. Onun bütün bu zaferiyle beraber, zırh dokumaksızın ve bir zahmet çekmeksizin onun rızkı gelmezdi.

Onun bu derece Allah'ın yardımına nail olmadaki zaferiyle beraber, demiri elinde yumuşatıp, halka yapar ve o halkaları birbirine geçirip savaşta arkaya giyilmek üzere, zırh örer ve bu zırhlı demir gömleği satıp, onunla geçimini sağlardı. Bu sebeple onun rızkı da böyle bir zahmetle eline geçerdi.

Ankaravî hazretleri Tefsîr-i Medârik'ten naklen şu menkıbeyi (keramet sahibi kişilerin hayat hikayeleri) beyan ederler: "Davud (a.s.) her gün şekil değiştirip, tanınmayacak bir şekilde halk arasında dolaşır ve "Davud'un idaresini nasıl bilirsiniz?" diye sorar; ve onlar da memnuniyetlerini belirtirlerdi. Yüce Allah insan suretinde iki melek göndermiş. Davud (a.s.) yüce âdetleri gereği bunlara da öyle bir soru sormuş. Onlar cevaben demişler ki: "Eğer Davud gerek kendisi ve gerek ailesi rızıklarını devlet hazinesinden yememiş olsalardı, ne güzel adam olurdu!" demişler. Bunun üzerine Hz. Davud Yüce Allah'tan, kendisini devlet hazinesinden müstağni (ihtiyaçsız) kılacak bir sebep talep etmiş ve Yüce Allah da, demiri yumuşatıp, zırh yapmayı ihsan eylemiştir.

Onun bu derece inâyet-i Hakk'a nâiliyetteki zaferiyle beraber, demiri elin-de yumuşatıp, halka yapar ve o halkaları birbirine geçirip muhârebede arka-ya giyilmek üzere, zırh örer ve bu zırhlı demir gömleği satıp, onunla taayyüş buyurur idi. Binâenaleyh onun rızkı da böyle bir zahmetle eline girer idi.

Ankaravî hazretleri Tefsîr-i Medârik'den naklen şu menkabeyi beyân bu-yururlar: “Dâvud (a.s.) her gün tebdîl-i şekl edip, mütenekkiren halk arasın-da dolaşır ve “Dâvud'un emr-i idaresini nasıl bilirsiniz?” diye sorar; ve onlar da beyân-ı memnûniyyet ederler imiş. Cenâb-ı Hak âdem sûretinde iki melek göndermiş. Dâvud (a.s.) âdet-i seniyyeleri vechi ile bunlara da öyle bir sual sormuş. Onlar cevâben demişler ki: “Eğer Dâvud gerek kendisi ve gerek ıyâ-li rızıklarını beytü'l-mâlden yememiş olsalar idi, ne güzel adam olurdu!” de-mişler. Bunun üzerine Hz. Dâvud Cenâb-ı Hak'dan, kendisini beytü'l-mâlden müstağnî edecek bir sebeb taleb etmiş ve Hak Teâlâ hazretleri dahi, demiri yumuşatıp, zırh yapmayı ihsân eylemiştir.

1471. Böyle mahzûl ve arkada kalmış âciz, evi kokmuş bir feleğin kovulmuşu olan sefîl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1471. Böyle horlanmış ve geride kalmış âciz, evi kokmuş bir feleğin kovulmuşu olan sefil!

1472. Böyle bedbaht, ticaretsiz acele eteğini kârdan doldurmak istiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1472. Böyle bedbaht, ticaretsiz acele eteğini kârdan doldurmak istiyor.

nurudur; çünkü Davud (a.s.) da Hakk'ın halifeliği açıkça görünüyordu. Nitekim ayet-i kerimede يَا دَودَ انَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) yani "Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık" buyurulur.

nûrudur; zîrâ Dâvud (a.s.) da hilâfet-i Hak zâhir idi. Nitekim âyet-i kerîmede يَا دَودَ انَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) ya'nî “Yâ Dâvud biz seni yeryüzünde halîfe yaptık" buyurulur.

1469. Bütün bu temkîn ile beraber Hudâ onun rızkını cüst ü cûya bağlı etmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1469. Bütün bu temkin ile beraber Allah onun rızkını arayıp bulmaya bağlı kılmış oldu.

"Temkin" yer vermek ve mertebe tahsis etmek anlamındadır. Yani "Yüce Allah Hazretleri Davud (a.s.)'a böyle bir kemal mertebesi ihsan buyurmuş iken, onun rızkını arayıp bulmaya, yani sebeplere başvurmaya bağlı kılmış oldu."

“Temkîn” mekân vermek ve mertebe tahsîs etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "Hak Teâlâ hazretleri Dâvûd (a.s.) a böyle bir mertebe-i kemâl ihsân buyurmuş iken, onun rızkını cüst ü cûya ya'nî esbâba teşebbüse bağlı etmiş oldu.”

1470. Onun bütün bu zaferi ile beraber, zırh dokumaksızın ve bir zahmetsiz [1476] onun rızkı gelmez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1470. Onun bütün bu zaferiyle beraber, zırh dokumaksızın ve bir zahmet çekmeksizin [1476] onun rızkı gelmezdi.

Onun bu derece Hakk'ın yardımına ulaşmadaki zaferiyle beraber, demiri elinde yumuşatıp, halka yapar ve o halkaları birbirine geçirip savaşta arkaya giyilmek üzere, zırh örer ve bu zırhlı demir gömleği satıp, onunla geçimini sağlardı. Bu sebeple onun rızkı da böyle bir zahmetle eline geçerdi. Ankaravî hazretleri Tefsîr-i Medârik'ten naklen şu menkıbeyi (keramet, olağanüstü olay) beyan ederler: "Dâvud (a.s.) her gün şekil değiştirip, gizlice halk arasında dolaşır ve "Dâvud'un idaresini nasıl bilirsiniz?" diye sorar; ve onlar da memnuniyetlerini belirtirlerdi. Yüce Allah insan suretinde iki melek göndermiş. Dâvud (a.s.) yüce âdetleri gereği bunlara da öyle bir soru sormuş. Onlar cevaben demişler ki: "Eğer Dâvud gerek kendisi ve gerek ailesi rızıklarını devlet hazinesinden yememiş olsalardı, ne güzel adam olurdu!" demişler. Bunun üzerine Hz. Dâvud Yüce Allah'tan, kendisini devlet hazinesinden müstağni (ihtiyaçsız) kılacak bir sebep talep etmiş ve Yüce Allah da, demiri yumuşatıp, zırh yapmayı ihsan eylemiştir.

Onun bu derece inâyet-i Hakk'a nâiliyetteki zaferiyle beraber, demiri elinde yumuşatıp, halka yapar ve o halkaları birbirine geçirip muhârebede arkaya giyilmek üzere, zırh örer ve bu zırhlı demir gömleği satıp, onunla taayyüş buyurur idi. Binâenaleyh onun rızkı da böyle bir zahmetle eline girer idi. Ankaravî hazretleri Tefsîr-i Medârik'den naklen şu menkabeyi beyân buyururlar: "Dâvud (a.s.) her gün tebdîl-i şekl edip, mütenekkiren halk arasında dolaşır ve "Dâvud'un emr-i idaresini nasıl bilirsiniz?" diye sorar; ve onlar da beyân-ı memnûniyyet ederler imiş. Cenâb-ı Hak âdem sûretinde iki melek göndermiş. Dâvud (a.s.) âdet-i seniyyeleri vechi ile bunlara da öyle bir sual sormuş. Onlar cevâben demişler ki: "Eğer Dâvud gerek kendisi ve gerek ıyâli rızıklarını beytü'l-mâlden yememiş olsalar idi, ne güzel adam olurdu!" demişler. Bunun üzerine Hz. Dâvud Cenâb-ı Hak'dan, kendisini beytü'l-mâlden müstağnî edecek bir sebeb taleb etmiş ve Hak Teâlâ hazretleri dahi, demiri yumuşatıp, zırh yapmayı ihsân eylemiştir.

1471. Böyle mahzûl ve arkada kalmış âciz, evi kokmuş bir feleğin kovulmuşu olan sefîl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1471. Böyle horlanmış ve geride kalmış âciz, evi kokmuş bir feleğin kovulmuşu olan sefil!

1472. Böyle bedbaht, ticaretsiz acele eteğini kârdan doldurmak istiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1472. Böyle bedbaht, ticaretsiz bir şekilde aceleyle eteğini kârdan doldurmak istiyor.

1473. Böyle bir ahmak, feleğin üzerine merdivensiz çıkayım diye ortaya geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1473. Böyle bir ahmak, feleğin üzerine merdivensiz çıkayım diye ortaya çıktı.

1474. Bu ona istihzâ ile derdi ki: "Haydi tut ki, sana bir rızık erişti ve müjdeci geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1474. Bu ona alay ederek derdi ki: "Haydi tut ki, sana bir rızık erişti ve müjdeci geldi!"

Onun bu duasını dinleyenlerden birisi, alay yoluyla: "Haydi git, durma yakalasana! Bir rızık erişti ve bu rızkın müjdecisi geldi!" derdi.

Onun bu duâsını dinleyenlerden birisi, istihzâ tarîkıyla: "Haydi git, durma yakalasana! Bir rızık erişti ve bu rızkın müjdecisi geldi!" derdi.

1475. Ve o gülüp: “Ey köyün reîsi, bulduğun hediyeden bize de ver!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1475. Ve o gülüp: “Ey köyün reîsi, bulduğun hediyeden bize de ver!" derdi.

Yukarıdaki beyitte geçen "küfteş" kelimesinin bu beyitle de bağlantısı vardır. Yani bu iki beytin özeti şudur: "O tembel kişinin duasını işitenlerden birisi, "Haydi koş, sana rızık ve müjdeci geldi!" derdi ve diğer birisi de, "Ey mahallenin ve köyün reîsi, şu aldığın hediyeden bize de ver!" derdi; ve onunla böylece alay ederlerdi."

Yukarıki beyitte olan "küfteş" kelimesinin bu beyite de merbûtiyyeti vardır. Ya'nî bu iki beytin hulâsası budur ki: "O tenbel şahsın duâsını işitenlerden birisi, "Haydi koş, sana rızık ve müjdeci geldi!" ve diğer birisi de, "Ey mahallenin ve köyün reîsi, şu aldığın hediyeden bize de ver!" derdi; ve onunla böylece alay ederlerdi."

1476. O, adamların bu teşnî'inden ve istihzasından, duâdan ve yaltaklanmadan eksik etmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1476. O, adamların bu ayıplamasından ve alay etmesinden, duadan ve yaltaklanmadan eksik etmezdi.

O tembel kişi, herkes böyle kendisiyle alay ettiği hâlde, bedava rızık duasından ve Allah'a niyazdan ve yaltaklanmaktan asla vazgeçmezdi.

O tenbel şahıs, herkes böyle kendisiyle istihzâ ettiği halde, bâd-ı havâ [=bedâva] rızık duâsından ve Hakk'a niyâzdan ve yaltaklanmaktan aslâ vazgeçmez idi.

1477. Tâ ki o boş zenbilden peynir arar diye, şehir içinde ma'ruf ve meşhur oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1477. O boş zembilden peynir arar diye, şehir içinde tanınmış ve meşhur oldu.

O tembel adam bu duasından hiç vazgeçmedi; sonunda "Boş zembilin içinde peynir arayan bir adamdır" diye halk arasında ve şehirde tanınmış ve meşhur oldu.

O tenbel adam bu duâsından hiç vazgeçmedi; nihâyet "Boş zenbilin içinde peynir arayan bir adamdır" diye halk arasında ve şehirde ma'rûf ve meşhûr oldu.

1478. dilenci ham tama'lıkta mesel oldu; o, bu arzûdan cüdâ gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. Dilenci, açgözlülükte örnek oldu; o, bu arzudan ayrı gelmedi.

1473. Böyle bir ahmak, feleğin üzerine merdivensiz çıkayım diye ortaya geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1473. Böyle bir ahmak, feleğin üzerine merdivensiz çıkayım diye ortaya çıktı.

1474. Bu ona istihzâ ile derdi ki: "Haydi tut ki, sana bir rızık erişti ve müjdeci geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1474. Bu ona alay ederek derdi ki: "Haydi tut ki, sana bir rızık erişti ve müjdeci geldi!"

Onun bu duasını dinleyenlerden birisi, alay yoluyla: "Haydi git, durma yakalasana! Bir rızık erişti ve bu rızkın müjdecisi geldi!" derdi.

Onun bu duâsını dinleyenlerden birisi, istihzâ tarîkıyla: "Haydi git, durma yakalasana! Bir rızık erişti ve bu rızkın müjdecisi geldi!" derdi.

1475. Ve o gülüp: “Ey köyün reîsi, bulduğun hediyeden bize de ver!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1475. Ve o gülüp: “Ey köyün reîsi, bulduğun hediyeden bize de ver!" derdi.

Yukarıdaki beyitte geçen "küfteş" kelimesinin bu beyitle de bağlantısı vardır. Yani bu iki beytin özeti şudur: "O tembel kişinin duasını işitenlerden birisi, "Haydi koş, sana rızık ve müjdeci geldi!" derdi ve diğer birisi de, "Ey mahallenin ve köyün reîsi, şu aldığın hediyeden bize de ver!" derdi; ve onunla böylece alay ederlerdi."

Yukarıki beyitte olan "küfteş" kelimesinin bu beyite de merbûtiyyeti vardır. Ya'nî bu iki beytin hulâsası budur ki: "O tenbel şahsın duâsını işitenlerden birisi, "Haydi koş, sana rızık ve müjdeci geldi!" ve diğer birisi de, "Ey mahallenin ve köyün reîsi, şu aldığın hediyeden bize de ver!" derdi; ve onunla böylece alay ederlerdi."

1476. O, adamların bu teşnî'inden ve istihzasından, duâdan ve yaltaklanmadan eksik etmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1476. O, adamların bu ayıplamasından ve alay etmesinden, duadan ve yaltaklanmadan eksik etmezdi.

O tembel kişi, herkes böyle kendisiyle alay ettiği hâlde, bedava rızık duasından ve Allah'a niyazdan ve yaltaklanmaktan asla vazgeçmezdi.

O tenbel şahıs, herkes böyle kendisiyle istihzâ ettiği halde, bâd-ı havâ [=bedâva] rızık duâsından ve Hakk'a niyâzdan ve yaltaklanmaktan aslâ vazgeçmez idi.

1477. Tâ ki o boş zenbilden peynir arar diye, şehir içinde ma'ruf ve meşhur oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1477. O boş zembilden peynir arar diye, şehir içinde tanınmış ve meşhur oldu.

O tembel adam bu duasından hiç vazgeçmedi; sonunda "Boş zembilin içinde peynir arayan bir adamdır" diye halk arasında ve şehirde tanınmış ve meşhur oldu.

O tenbel adam bu duâsından hiç vazgeçmedi; nihâyet "Boş zenbilin içinde peynir arayan bir adamdır" diye halk arasında ve şehirde ma'rûf ve meşhûr oldu.

1478. O dilenci ham tama'lıkta mesel oldu; o, bu arzûdan cüdâ gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. O dilenci, aşırı tamahkârlıkta örnek oldu; o, bu arzudan ayrı düşmedi.

O tembel adam, darb-ı mesel hâline geldiği halde bile, zahmetsiz rızık talebine ilişkin olan yakarışından vazgeçmedi.

O ısrarla dua edenin evine öküzün koşması, Nebî (a.s.) "Muhakkak Allah Teâlâ duada ısrar edenleri sever" buyurdu; çünkü Yüce Allah'tan ısrar içinde istemenin kendisi, isteyiciye, ondan istediği şeyden daha iyidir.

O tenbel adam darb-ı mesel hâline geldiği halde bile, zahmetsiz rızık talebinə müteallık olan münâcâtından ayrılmadı.

O ilhâh ile duâ edicinin evine öküzün koşması, Nebî (a.s.) "Muhakkak Allah Teâlâ duâda ilhâh edenleri sever" buyurdu; zîrâ Hak Teâlâ'dan ilhâh içinde istemenin aynı, isteyiciye, ondan istediği şeyden iyidir

1479. Tâ ki bir gün ansızın kuşluk vaktinde, âh u zâr ile bu duâyı ediyordu:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1479. Tâ ki bir gün ansızın kuşluk vaktinde, âh ve figan ile bu duayı ediyordu:

1480. Ansızın onun evine bir öküz koştu; boynuz vurdu, bağı ve kilidi kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1480. Ansızın onun evine bir öküz koştu; boynuz vurdu, bağı ve kilidi kırdı.

O tembelin duası sırasında onun evine doğru bir öküz koştu ve kapısına boynuz vurdu; kapının bağını ve kilidini kırdı.

O tenbelin duâsı esnâsında onun evine doğru bir öküz koştu ve kapısına boynuz vurdu; kapının bağını ve kilidini kırdı.

1481. Küstah öküz o eve sıçradı; adam fırladı ve onun ayaklarını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1481. Küstah öküz o eve sıçradı; adam fırladı ve onun ayaklarını bağladı.

"Kavâim" insanın ve hayvanın eline ve ayağına denir.

"Kavâim" insanın ve hayvanın eline ve ayağına derler.

1482. İmdi o zaman tevakkufsuz, teemmülsüz, amansız öküzün boğazını kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1482. Şimdi o zaman duraksamadan, düşünmeden, acımasızca öküzün boğazını kesti.

1483. Vaktaki onun başını kesti, kasap tarafına gitti, tâ ki o demde acele onun derisini yüze.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1483. Vaktaki onun başını kesti, kasap tarafına gitti, tâ ki o anda acele onun derisini yüzsün.

O tembel adam, darb-ı mesel (atasözü) hâline geldiği halde bile, zahmetsiz rızık talebine ilişkin olan yakarışından ayrılmadı.

O ısrarla dua edenin evine öküzün koşması, Nebî (a.s.) "Muhakkak Yüce Allah duada ısrar edenleri sever" buyurdu; çünkü Yüce Allah'tan ısrar içinde istemenin kendisi, isteyiciye, ondan istediği şeyden daha iyidir.

O tenbel adam darb-ı mesel hâline geldiği halde bile, zahmetsiz rızık talebine müteallık olan münâcâtından ayrılmadı.

O ilhâh ile duâ edicinin evine öküzün koşması, Nebî (a.s.) "Muhakkak Allah Teâlâ duâda ilhâh edenleri sever" buyurdu; zîrâ Hak Teâlâ'dan ilhâh içinde istemenin aynı, isteyiciye, ondan istediği şeyden iyidir

1479. Tâ ki bir gün ansızın kuşluk vaktinde, âh u zâr ile bu duâyı ediyordu:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1479. Tâ ki bir gün ansızın kuşluk vaktinde, âh ve figan ile bu duayı ediyordu:

1480. Ansızın onun evine bir öküz koştu; boynuz vurdu, bağı ve kilidi kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1480. Ansızın onun evine bir öküz koştu; boynuz vurdu, bağı ve kilidi kırdı.

O tembelin duası sırasında onun evine doğru bir öküz koştu ve kapısına boynuz vurdu; kapının bağını ve kilidini kırdı.

[1486] O tenbelin duâsı esnâsında onun evine doğru bir öküz koştu ve kapısına boynuz vurdu; kapının bağını ve kilidini kırdı.

1481. Küstah öküz o eve sıçradı; adam fırladı ve onun ayaklarını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1481. Küstah öküz o eve sıçradı; adam fırladı ve onun ayaklarını bağladı.

"Kavâim" insanın ve hayvanın eline ve ayağına denir.

"Kavâim" insanın ve hayvanın eline ve ayağına derler.

1482. İmdi o zaman tevakkufsuz, teemmülsüz, amansız öküzün boğazını kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1482. Şimdi o zaman duraksamadan, düşünmeden, acımasızca öküzün boğazını kesti.

1483. Vaktaki onun başını kesti, kasap tarafına gitti, tâ ki o demde acele onun derisini yüze.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1483. O, onun başını kestiği vakit, kasap tarafına gitti, tâ ki o anda aceleyle onun derisini yüzsün.

## Nazm edicinin özür söylemesi ve onun yardım istemesi

1484. Ey cenîn gibi takāzā edici derûn, mâdemki bunun itmâmını takāzā ediyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1484. Ey cenin gibi talep eden iç âlem, mademki bunun tamamlanmasını talep ediyorsun!

Bu konuda "nazm edici"den kasıt, Pir efendimizin yüce zâtlarıdır. Bu Mesnevî-i Şerif'in nazmının kolaylaşması için Yüce Allah'tan yardım dilerler. "Takāza-ger" arzu gösteren demektir. Bundan önceki kıssada, zahmetsiz rızık dileyen tembelin rızkı olan öküz, duada ve niyazda ısrarı üzerine, evinin kapısını kırıp ayağına gelmişti. Pir efendimizin yüce iç âlemlerinde de bu Mesnevî-i Şerif'in ortaya çıkması arzusu bulunduğundan, onlar da Mesnevî'nin nazmının kolayca tamamlanması için Yüce Allah'a yakararak şöyle buyururlar: "Ey ana karnındaki ceninin ortaya çıkmasını istemesi gibi, bu Mesnevî-i Şerif'in meydana gelmesini talep eden iç âlem, mademki bu Mesnevî'nin tamamlanmasını talep ediyorsun."

Bu bahisde "nazm edici"den murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir. Bu Mesnevî-i Şerîfin teshil-i nazmı için Cenâb-ı Hak'dan yardım niyâz ederler. "Takāza-ger" arzû gösterici demektir. Bundan evvelki kıssada, zahmetsiz rızık niyâz eden tenbelin rızkı olan öküz duâda ve niyâzda ısrârı üzerine, evinin kapısını kırıp, ayağına gelmiş idi. Hz. Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinde de bu Mesnevî-i Şerîfin âlem-i zuhûra gelmesi arzûsu bulunduğundan, onlar da nazm-ı Mesnevînin kolayca itmâmı için Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip buyururlar ki: "Ey ana karnındaki cenînin âlem-i zuhûra gelmesini istemesi gibi, bu Mesnevî-i Şerifin meydana gelmesini takāzā edici olan bâtın, mâdemki bu Mesnevînin itmâmını takāzā ediyorsun.”

1485. Kolay yap, yol göster, tevfik ver! Yahut takāzayı bırak, bizim üzerimize koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1485. Kolaylaştır, yol göster, başarı ver! Yahut talebi bırak, bizim üzerimize yükleme!

Mesnevî-i Şerif'in ortaya çıkışı, Pir efendimizin kutsal iç dünyasının talebidir. Münacatlarında latif iç dünyalarına hitabın sebebi şudur ki: insân-ı kâmilin iç dünyası, Zât isminin tecelli yeridir. Ve Hakk'ın Zât ismi, bütün isimleri ve sıfatları toplayandır. Bu sebeple onların iç dünyalarında oluşan irade, Hakk'ın iradesi olur; bu hâl, ittihad makamının (birlik makamının) gereğidir. Nitekim bu anlama işaretle ariflerin sultanı Bayezid-i Bistamî hazretleri (k.s.) şöyle buyururlar: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Ve Pir efendimizin kırk sene yüce hizmetlerinde bulunan Feridun ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri bu sözü şöyle açıklar-

Mesnevî-i Şerifin zuhûru, cenâb-ı Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinin takāzāsıdır. Münâcâtlarında bâtın-ı latîflerine hitâbın vechi budur ki: İnsân-ı kâmilin bâtını, mazhar-ı ism-i Zât'dır. Ve Hakk'ın ism-i Zât'ı, câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfatdır. Binâenaleyh onların bâtınlarında hâsıl olan irâde, Hakk'ın irâdesi olur; bu hâl, makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Nitekim bu ma'nâya işâreten sultânu'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri (k.s.) şöyle buyururlar: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Ve cenâb-ı Pîr efendimizin kırk sene hizmet-i âlîlerinde bulunan Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri bu kelâmı şöyle îzâh buyurur-

## Nazm edicinin özür söylemesi ve onun yardım istemesi

1484. Ey cenîn gibi takāzā edici derûn, mâdemki bunun itmâmını takāzā ediyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1484. Ey cenin gibi talep eden iç âlem, mademki bunun tamamlanmasını talep ediyorsun!

Bu konuda "nazm edici"den kasıt, Pir efendimizin yüce zâtlarıdır. Bu Mesnevî-i Şerif'in nazmının kolaylaşması için Yüce Allah'tan yardım dilerler. "Takāza-ger" arzu gösteren demektir. Bundan önceki kıssada, zahmetsiz rızık dileyen tembelin rızkı olan öküz, duada ve niyazda ısrarı üzerine, evinin kapısını kırıp ayağına gelmişti. Pir efendimizin yüce iç âlemlerinde de bu Mesnevî-i Şerif'in ortaya çıkması arzusu bulunduğundan, onlar da Mesnevî'nin nazmının kolayca tamamlanması için Yüce Allah'a yakararak şöyle buyururlar: "Ey ana karnındaki ceninin ortaya çıkmasını istemesi gibi, bu Mesnevî-i Şerif'in meydana gelmesini talep eden iç âlem, mademki bu Mesnevî'nin tamamlanmasını talep ediyorsun."

Bu bahisde "nazm edici"den murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir. Bu Mesnevî-i Şerîfin teshil-i nazmı için Cenâb-ı Hak'dan yardım niyâz ederler. "Takāza-ger" arzû gösterici demektir. Bundan evvelki kıssada, zahmetsiz rızık niyâz eden tenbelin rızkı olan öküz duâda ve niyâzda ısrârı üzerine, evinin kapısını kırıp, ayağına gelmiş idi. Hz. Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinde de bu Mesnevî-i Şerîfin âlem-i zuhûra gelmesi arzûsu bulunduğundan, onlar da nazm-ı Mesnevînin kolayca itmâmı için Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip buyururlar ki: "Ey ana karnındaki cenînin âlem-i zuhûra gelmesini istemesi gibi, bu Mesnevî-i Şerifin meydana gelmesini takāzā edici olan bâtın, mâdemki bu Mesnevînin itmâmını takāzā ediyorsun.”

1485. Kolay yap, yol göster, tevfik ver! Yahut takāzayı bırak, bizim üzerimize koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1485. Kolay yap, yol göster, tevfik ver! Yahut takāzayı bırak, bizim üzerimize koyma!

Mesnevî-i Şerif'in ortaya çıkışı, cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli iç dünyalarının gereğidir. Münâcâtlarında latif iç dünyalarına hitabın yönü şudur ki: İnsân-ı kâmilin iç dünyası, Zât isminin tecelli yeridir. Ve Hakk'ın Zât ismi, bütün isimleri ve sıfatları toplayıcıdır. Buna göre, onların iç dünyalarında oluşan irâde, Hakk'ın irâdesi olur; bu hâl, ittihad makamının (birlik makamının) gereğidir. Nasıl ki bu anlama işaretle ariflerin sultanı Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri (k.s.) şöyle buyururlar: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Ve cenâb-ı Pîr efendimizin kırk sene yüce hizmetlerinde bulunan Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri bu sözü şöyle açıklarlar: "Çünkü sülûkün (tasavvuf yolculuğunun) başlangıçlarında henüz onun irâdesi, Hakk'ın irâdesinde yok olmamıştı; otuz yıl kendi nefsini, Hakk'ın emirlerine ve yasaklarına uymaya sevk etti. Ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, Hakk'ın irâdesinde fânî oldu ve onda Hakk'ın irâdesinden başka irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği ortaya çıkar; ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyruğudur. Örneğin bir kimse denize düşse, onun hareketi var oldukça, eli ve ayağı, denizin hareketinin aksine çırpınır; tamamen boğulup, hiçbir hareket kalmayınca, ondan sonra onun hareketinin hükmü, denizin hareketidir. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz bu anlamda Mesnevîlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: Deniz suyu ölüyü yüzde tutar Diri düşse denize, dibe batar Beşerî vasıftan eser kalmazsa Seni esrar denizi başına kor

Buna göre eğer bir kâmilden bu hâlde, bu anlama dair bir söz ortaya çıkarsa, Hak'tan ortaya çıkmış olur." Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere Hz. Pîr'in şerefli iç dünyaları Hak olup, Bu Mesnevî'nin ortaya çıkışı da Hak katında istenilen bir şey olduğundan, cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) Hak olan iç dünyalarına hitaben "Bu Mesnevî'nin nazmını kolay yap, kullarının doğru yolu bulması için yol göster, başarı ihsan et; yahut bu ilâhî irâdeyi kaldır, bizim üzerimize bu yükü yükletme رَبَّنَا وَ لَا تَحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا به (Bakara, 2/286) yani "Ey bizim Rabb'imiz gücümüzün yetmediği şeyi bize yükleme!" buyururlar.

Mesnevî-i Şerifin zuhûru, cenâb-ı Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinin takāzāsıdır. Münâcâtlarında bâtın-ı latîflerine hitâbın vechi budur ki: İnsân-ı kâmilin bâtını, mazhar-ı ism-i Zât'dır. Ve Hakk'ın ism-i Zât'ı, câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfatdır. Binâenaleyh onların bâtınlarında hâsıl olan irâde, Hakk'ın irâdesi olur; bu hâl, makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Nitekim bu ma'nâya işâreten sultânu'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri (k.s.) şöyle buyururlar: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Ve cenâb-ı Pîr efendimizin kırk sene hizmet-i âlîlerinde bulunan Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri bu kelâmı şöyle îzâh buyurur- lar: "Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi; otuz yıl kendi nefsini, Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk etti. Ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın irâdesinden başka irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur; ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyruğudur. Meselâ bir kimse denize düşse, onun hareketi mevcûd oldukça, eli ve ayağı, denizin hareketi hilâfında çırpınır; tamâmiyle gark olup, hiçbir hareket kalmayınca, ondan sonra onun hareketinin hükmü, denizin hareketidir. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz bu ma'nâda Mesnevîlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: Âb-ı derya ölüyü yüzde tutar Diri düşse denize, ka'ra batar Kalmasa vasf-ı beşerden âsâr Başına kor seni bahr-i esrâr

Binâenaleyh eğer bir kâmilden bu halde, bu ma'nâya dâir bir söz sâdır olursa, Hak'dan sâdır olmuş olur." Bu îzâhattan anlaşıldığı üzere Hz. Pîr'in bâtın-ı şerîfleri Hak olup, Bu Mesnevînin zuhûru da ind-i Hak'da matlûb olduğundan, cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) Hak olan bâtınlarına hitâben "Bu Mesnevînin nazmını kolay yap, kullarının irşâdı için yol göster, muvaffakıyyet ihsân et; yâhud bu irâde-i ilâhiyyeyi ref' eyle, bizim üzerimize bu yükü yükletme رَبَّنَا وَ لَا تَحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا به (Bakara, 2/286) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz tâkatımız olmayan şeyi bize yükleme!" buyururlar.

1486. Mâdemki müflisten altın takāzā ediyorsun, ey Ganî olan şah, gizlide altın bağışla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1486. Mademki müflisten altın talep ediyorsun, ey Zengin olan şah, gizlice altın bağışla!

Mademki müflis olan bu beşerî varlıktan, altın gibi olan ilâhî marifetlerini ve hakikatlerini talep ediyorsun, ey Zengin olan gerçek şah, gizlice ve içten o müflise, o istediğin altını yine sen ihsan et!

Mâdemki müflis olan bu vücûd-ı beşerden, altın gibi olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeni taleb ediyorsun, ey Ganî olan şâh-ı hakîkî, gizlide ve bâtında o müflise, o istediğin altını yine sen ihsân et!

1487. Sensiz şâm ve seher, nazım ve kafiye, ne vakit mecâl tutar ki, nazara gelsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1487. Sensiz akşam ve sabah, nazım ve kafiye ne zaman güç bulur ki, dikkate alınsın?

Çünkü sülûkün başlangıçlarında henüz onun iradesi, Hakk'ın iradesinde erimiş değildi; otuz yıl kendi nefsini, Hakk'ın emir ve yasaklarına uymaya sevk etti. Ve otuz yıldan sonra, onun iradesi, Hakk'ın iradesinde fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irade kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği ortaya çıkar; ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyruğudur. Örneğin bir kimse denize düşse, onun hareketi mevcut oldukça, eli ve ayağı, denizin hareketine aykırı olarak çırpınır; tamamen batıp, hiçbir hareket kalmayınca, ondan sonra onun hareketinin hükmü, denizin hareketidir. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz bu anlamda Mesnevîlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: Âb-ı derya ölüyü yüzde tutar Diri düşse denize, ka'ra batar Kalmasa vasf-ı beşerden âsâr Başına kor seni bahr-i esrâr

Buna göre eğer bir insân-ı kâmilden bu halde, bu anlama dair bir söz ortaya çıkarsa, Hak'tan ortaya çıkmış olur.

Bu açıklamadan anlaşıldığı üzere Hz. Pîr'in şerefli bâtınları Hak olup, Bu Mesnevî'nin zuhûru da Hak katında istenildiğinden, cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) Hak olan bâtınlarına hitaben "Bu Mesnevî'nin nazmını kolay yap, kullarının irşadı için yol göster, başarı ihsan et; yahut bu ilâhî iradeyi kaldır, bizim üzerimize bu yükü yükletme. رَبَّنَا وَ لَا تَحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا به (Bakara, 2/286) yani "Ey bizim Rabb'imiz gücümüzün yetmediği şeyi bize yükleme!" buyururlar.

lar: "Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi; otuz yıl kendi nefsini, Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk etti. Ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur; ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyruğudur. Meselâ bir kimse denize düşse, onun hareketi mevcûd oldukça, eli ve ayağı, denizin hareketi hilâfında çırpınır; tamâmiyle gark olup, hiçbir hareket kalmayınca, ondan sonra onun hareketinin hükmü, denizin hareketidir. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz bu ma'nâda Mesnevîlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: Âb-ı derya ölüyü yüzde tutar Diri düşse denize, ka'ra batar Kalmasa vasf-ı beşerden âsâr Başına kor seni bahr-i esrâr

Binâenaleyh eğer bir kâmilden bu halde, bu ma'nâya dâir bir söz sâdır olursa, Hak'dan sâdır olmuş olur."

Bu îzâhattan anlaşıldığı üzere Hz. Pîr'in bâtın-ı şerîfleri Hak olup, Bu Mesnevînin zuhûru da ind-i Hak'da matlûb olduğundan, cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) Hak olan bâtınlarına hitâben "Bu Mesnevînin nazmını kolay yap, kullarının irşâdı için yol göster, muvaffakıyyet ihsân et; yâhud bu irâde-i ilâhiyyeyi ref' eyle, bizim üzerimize bu yükü yükletme. رَبَّنَا وَ لَا تَحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا به (Bakara, 2/286) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz tâkatımız olmayan şeyi bize yükleme!" buyururlar.

1486. Mâdemki müflisten altın takāzā ediyorsun, ey Ganî olan şah, gizlide altın bağışla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1486. Mademki müflisten altın talep ediyorsun, ey Zengin olan şah, gizlice altın bağışla!

Mademki müflis olan bu beşerî varlıktan, altın gibi olan ilâhî marifetlerini ve hakikatlerini talep ediyorsun, ey Zengin olan gerçek şah, gizlice ve içten o müflise, o istediğin altını yine sen ihsan et!

Mâdemki müflis olan bu vücûd-ı beşerden, altın gibi olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeni taleb ediyorsun, ey Ganî olan şâh-ı hakîkî, gizlide ve bâtında o müflise, o istediğin altını yine sen ihsân et!

1487. Sensiz şâm ve seher, nazım ve kafiye, ne vakit mecal tutar ki, nazara gelsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1487. Sensiz akşam ve sabah, nazım ve kafiye, ne zaman güç bulur ki, göze görünsün?

İlahi nazım ve kafiye elbisesiyle görünen de sensin. Bu sebeple akşam ve sabah söylediğim bu Mesnevî-i Şerîf'in nazmının ve kafiyesinin, sensiz kalp ve akıl gözüne görünmeye gücü ve takati var mıdır?

İlâhî nazım ve kāfiye kisvesiyle mütecelli olan dahi sensin. Binâenaleyh akşam ve sabah söylediğim bu Mesnevî-i Şerîf'in nazmının ve kāfiyesinin, sensiz nazar-ı kalb ve akla gelmeğe mecâli ve tâkatı var mıdır?

1488. Ey Alîm! Nazım ve tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1488. Ey Alîm! Nazım ve tecnîs ve kafiyeler, korkudan senin emrinin kullarıdırlar.

"Ters" ve "bîm" korku anlamına gelir ve eş anlamlı kelimelerdendir. "Nazım" kendisinde vezin ve kafiye geçerli olan söz ve ifadedir; buna "şiir" de derler. "Tecnîs" söz güzelliklerinden olup, lafız olarak birbirine benzeyen ve aynı cinsten olan, ancak anlamca farklı olan lafızları bir fikirde zikretmeye ve bir araya getirmeye denir. Bunun da çeşitleri vardır. "Cinâs-ı tâm", "cinâs-ı nâkıs" ve "cinâs-ı münharif" ve "cinâs-ı lâhık" ve "cinâs-ı kalbî"dir. Bunların hepsi bu Mesnevî-i Şerîf'te geçer. Burada her birinin tanımları uzun olur ve maksattan uzaklaşılmış olur. "Kafiye" beyitlerin ve şiirlerin sonlarında tekrarlanması gereken son harflerin harekelerinde ve sükûnlarında, birliğine ve uyumuna denir. Bunun da "kafiyye-i mücerrede", "kafiyye-i mürekkebe", "kafiyye-i müreddefe" olmak üzere çeşitleri vardır.

"Ey Alîm olan Allah'ım! Nazım ve şiir sanatlarından olan tecnîs (cinâs) ve kafiyeler, korkudan senin emrinin kullarıdırlar. Ortaya çıkmalarına emrin ilişkin olunca, hepsi korkudan titreyerek şekil âlemine koşarlar."

"Ters" ve "bîm" korku ma'nâsına olup, kelimât-ı müterâdifedendir. "Nazım" kendisinde vezin ve kāfiye mu'teber olan nutuk ve ibâredir; "şiir" dahi derler. "Tecnîs" muhassenât-ı kelâmiyyeden olup, lafzan birbirine müşâbih ve mücânis ve ma'nen mugâyir olan lafızları bir fikrada zikir ve cem' etmeğe derler. Bunun da envâ'ı vardır. "Cinâs-ı tâm”, “cinâs-ı nâkıs" ve "cinâs-ı münharif" ve "cinâs-ı lâhık" ve "cinâs-ı kalbî"dir. Bunların hepsi bu Mesnevî-i Şerîf'de geçer. Burada her birerlerinin ta'rîfâtı uzun ve maksaddan tebâud edilmiş olur. "Kāfiye" ebyât ve eş'ârın âhirlerinde tekerrürü lâzım gelen hurûf-ı ahîrenin harekât ve sekenâtında, ittihad ve ittifakına derler. Bunun da "kāfiye-i mücerrede", "kāfiye-i mürekkebe", "kāfiye-i müreddefe" olmak üzere nevi'leri vardır.

"Ey Alîm olan Allah'ım! Nazım ve sanâyi'-i şi'riyyeden olan tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler. Zuhûrlarına emrin taalluk edince, hepsi korkudan lerzân olup âlem-i sûrete koşarlar."

1489. Vaktaki her şeyi temyîzli ve temyîzsiz olan zâtı tesbih edici ettin,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1489. Her şeyi, ayırt edici ve ayırt edici olmayan zâtı tesbih edici kıldığında,

Ayırt etme yeteneğine sahip melekler, cinler ve insanlar gibi yaratılmışlarını ve ayırt etme yeteneği olmayan cansız varlıkları, bitkileri ve hayvanları, "Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur" (İsrâ', 17/44) ayet-i kerimesinde beyan buyurduğun şekilde tesbih edici yaptın,

Vaktāki temyîz sahibi olan melâike ve cin ve insân gibi mahlûkātını ve temeyyüz sahibi olmayan cemâdât ve nebâtât ve hayvanatı وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ', 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğun vecihle, tesbih edici yaptın,

1490. Her biri başka bir nevi' üzere tesbih söyler; onun hâlinden bu habersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1490. Her biri başka bir tür üzere tesbih söyler; onun hâlinden bu habersizdir.

Bu yaratılmışların her birisi başka türlü tesbih ederler. Kimi söz diliyle ve kimi hâl ve yatkınlık diliyle Hakk'ı eksikliklerden uzak tutar. Bununla beraber, söz diliyle eksikliklerden uzak tutan insanlar, hâl diliyle eksikliklerden uzak tutan yaratılmışların tesbihinden habersizdir.

[1496] Bu mahlûkātın her birisi başka türlü tesbih ederler. Kimi lisân-ı kāl ile ve kimi lisân-ı hâl ve isti'dâd ile Hakk'ı tenzih eder. Bununla beraber, lisân-ı kāl ile tenzîh eden insanların, lisân-ı hâl ile tenzîh eden mahlûkātın tesbihinden habersizdir.

1488. Ey Alîm! Nazım ve tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1488. Ey Alîm! Nazım ve cinas ve kafiyeler, korkudan senin emrinin kullarıdırlar.

"Ters" ve "bîm" korku anlamına gelip, eş anlamlı kelimelerdendir. "Nazım" kendisinde vezin ve kafiye geçerli olan söz ve ifadedir; "şiir" de derler. "Cinas" söz güzelliklerinden olup, lafız olarak birbirine benzeyen ve aynı cinsten olan, ancak anlamca farklı olan lafızları bir fikirde zikretmeye ve bir araya getirmeye denir. Bunun da çeşitleri vardır. "Tam cinas", "eksik cinas" ve "eğik cinas" ve "bitişik cinas" ve "kalbî cinas"tır. Bunların hepsi bu Mesnevî-i Şerîf'te geçer. Burada her birinin tanımları uzun olur ve maksattan uzaklaşılmış olur. "Kafiye" beyitlerin ve şiirlerin sonlarında tekrarı gereken son harflerin harekelerinde ve sükûnlarında, birliğine ve uyumuna denir. Bunun da "mücerred kafiye", "mürekkeb kafiye", "müreddef kafiye" olmak üzere türleri vardır.

"Ey Alîm olan Allah'ım! Nazım ve şiir sanatlarından olan cinas ve kafiyeler, korkudan senin emrinin kullarıdırlar. Ortaya çıkmalarına emrin ilişince, hepsi korkudan titreyerek şekil âlemine koşarlar."

"Ters" ve "bîm" korku ma'nâsına olup, kelimât-ı müterâdifedendir. "Nazım" kendisinde vezin ve kāfiye mu'teber olan nutuk ve ibâredir; "şiir" dahi derler. "Tecnîs" muhassenât-ı kelâmiyyeden olup, lafzan birbirine müşâbih ve mücânis ve ma'nen mugâyir olan lafızları bir fikrada zikir ve cem' etmeğe derler. Bunun da envâ'ı vardır. "Cinâs-ı tâm”, “cinâs-1 nâkıs" ve "cinâs-ı münharif" ve "cinâs-ı lâhık" ve "cinâs-ı kalbî"dir. Bunların hepsi bu Mesnevî-i Şerîf'de geçer. Burada her birerlerinin ta'rîfâtı uzun ve maksaddan tebâud edilmiş olur. "Kāfiye" ebyât ve eş'ârın âhirlerinde tekerrürü lâzım gelen hurûf-1 ahîrenin harekât ve sekenâtında, ittihad ve ittifakına derler. Bunun da "kāfiye-i mücerrede", "kāfiye-i mürekkebe", "kāfiye-i müreddefe" olmak üzere nevi'leri vardır.

"Ey Alîm olan Allah'ım! Nazım ve sanâyi'-i şi'riyyeden olan tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler. Zuhûrlarına emrin taalluk edince, hepsi korkudan lerzân olup âlem-i sûrete koşarlar."

1489. Vaktaki her şeyi temyîzli ve temyîzsiz olan zâtı tesbih edici ettin,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1489. Her şeyi, ayırt edici ve ayırt edici olmayan zâtı tesbih edici kıldığında,

Ayırt etme yeteneğine sahip melekler, cinler ve insanlar gibi yaratılmışlarını ve ayırt etme yeteneği olmayan cansız varlıkları, bitkileri ve hayvanları, "Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur" (İsrâ', 17/44) ayet-i kerimesinde beyan buyurduğun şekilde tesbih edici yaptın,

Vaktāki temyîz sahibi olan melâike ve cin ve insân gibi mahlûkātını ve temeyyüz sahibi olmayan cemâdât ve nebâtât ve hayvanatı وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ', 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğun vecihle, tesbih edici yaptın,

1490. Her biri başka bir nevi' üzere tesbih söyler; onun hâlinden bu habersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1490. Her biri başka bir türde tesbih söyler; onun hâlinden bu habersizdir.

Bu yaratılmışların her biri başka türlü tesbih ederler. Kimi söz diliyle ve kimi hâl ve yatkınlık diliyle Hakk'ı eksikliklerden uzak tutar. Bununla birlikte, söz diliyle eksikliklerden uzak tutan insanlar, hâl diliyle eksikliklerden uzak tutan yaratılmışların tesbihinden habersizdir.

Bu mahlûkātın her birisi başka türlü tesbih ederler. Kimi lisân-ı kāl ile ve kimi lisân-ı hâl ve isti'dâd ile Hakk'ı tenzih eder. Bununla beraber, lisân-ı kāl ile tenzîh eden insanların, lisân-ı hâl ile tenzîh eden mahlûkātın tesbihinden habersizdir.

1491. Ademî, cemâdın tesbihini münkirdir, halbuki o cemâd ibârelerde üstaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1491. İnsan, cansız varlığın tesbihini inkâr eder, halbuki o cansız varlık ibarelerde ustadır.

Cansız varlıkların tesbihi hakkındaki açıklamalar [1006-1022] numaralı şerefli beyitlerin açıklamasında geçti.

Cemâdâtın tesbihi hakkındaki îzâhât [1006-1022] numaralı beyt-i şerîflerin îzâhında geçti.

1492. Belki yetmiş iki milletin her biri, şek içinde birbirinden habersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Aksine, yetmiş iki milletin her biri, şüphe içinde birbirinden habersizdir.

İnsan, cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların hemcinsi olmadığından, onların tesbihlerinden (Allah'ı anmalarından) ve Hakk'ı tenzihlerinden (Allah'ı eksikliklerden arındırmalarından) habersizdir; aksine, birbirinin hemcinsi olan yetmiş iki millete mensup insanlar bile, şüphe içinde birbirinden habersizdirler; ve her bir milletin kendisine özgü bir tarzda Hakk'ı tenzih ve tesbih ettiğinde şüphe ve tereddüt ederler.

İnsan, cemâdâtın ve nebâtâtın ve hayvânâtın hemcinsi olmadığından, onların tesbihlerinden ve Hakk'ı tenzihlerinden bî-haberdirler; belki yekdiğerinin hemcinsi olan yetmiş iki millete mensûb insanlar bile, şek içinde birbirinden habersizlerdir; ve her bir milletin kendisine mahsûs olan bir tarzda Hakk'ı tenzîh ve tesbih ettiğinde şek ve şübhe ederler.

1493. Mâdemki iki nâtık birbirinin halinden âgâh değildir, duvar ve kapı nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1493. Mademki iki konuşan kişi birbirinin hâlinden haberdar değildir, duvar ve kapı nasıl olur?

Mademki konuşmaları aracılığıyla birbirine hâllerini anlatmaya muktedir olan insanlar bile, birbirinin hâllerine vâkıf değildirler; hâl böyleyken insanlar, duvarın ve kapının; yahut duvar, kapının tesbih ve tenzihine nasıl muttali olur?

Mâdemki nutukları vâsıtasıyla birbirine hallerini anlatmağa muktedir olan insanlar bile, birbirinin hallerine vakıf değildirler; şu halde insanlar, duvarın ve kapının; veyâhud duvar, kapının tesbih ve tenzîhine nasıl muttali' olur?

1494. Mâdemki ben nâtıkın tesbihinden gâfilim, sâmit olan tesbîhi kalbim nasıl bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1494. Mademki ben konuşanın tesbihinden habersizim, susan varlığın tesbihini kalbim nasıl bilir?

Mademki ben, benim inancıma aykırı olan ve benim gibi konuşan bir insanın tesbihinden habersizim; ve onu Hakk'ı tesbih ve tenzih etmez sanırım ve bu sanım üzerine onu inkâr ederim; hâl böyleyken susan ve görünüşte konuşmayan bir yaratılmışın tesbihini kalbim nasıl idrak eder?

Mâdemki ben, benim i'tikādıma muhâlif ve benim gibi nâtık olan bir insanın tesbihinden gâfilim; ve onu Hakk'ı tesbih ve tenzih etmez zannederim ve bu zannım üzerine onu inkâr ederim; şu halde sâmit olan ve zâhirde nâtık olmayan bir mahlûkun tesbihini kalbim nasıl idrâk eder?

1495. Sünnî için husûsî bir tesbih vardır; Cebrî için de gürîzgâhda onun zıddı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1495. Sünnî için özel bir tesbih (Allah'ı anma ve yüceltme) vardır; Cebrî (cebriyeci) için de kaçış yerinde onun zıddı vardır.

"Menâs" kaçış yeri ve kaçıp kurtulacak yer demektir. Yani "Sünnî der ki: "Kul, fiilinde hem mecbur hem de muhtardır (seçme hakkına sahiptir)." Nasıl ki tavla oyununda oyuncu zarın hükmü altındadır ve mecburdur. Ve fakat gelen zara göre her kaç vecih

"Menâs" gürizgâh ve kaçıp kurtulacak mahal demektir. Ya'nî "Sünnî der ki: "Abd fiilinde hem mecbûr ve hem de muhtârdır." Nitekim tavla oyununda oyuncu zarın hükmü altındadır ve mecbûrdur. Ve fakat gelen zara göre her kaç vech

1491. Ademî, cemâdın tesbihini münkirdir, halbuki o cemâd ibârelerde üstaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1491. İnsan, cansız varlığın tesbihini inkâr eder, halbuki o cansız varlık ifadelerde ustadır.

Cansız varlıkların tesbihi hakkındaki açıklamalar [1006-1022] numaralı şerefli beyitlerin açıklamasında geçti.

Cemâdâtın tesbihi hakkındaki îzâhât [1006-1022] numaralı beyt-i şerîf-lerin îzâhında geçti.

1492. Belki yetmiş iki milletin her biri, şek içinde birbirinden habersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Aksine, yetmiş iki milletin her biri, şüphe içinde birbirinden habersizdir.

İnsan, cansız varlıkların (cemâdât), bitkilerin (nebâtât) ve hayvanların (hayvânât) hemcinsi olmadığından, onların tesbihlerinden ve Hakk'ı eksikliklerden arındırmalarından (tenzihlerinden) habersizdir; aksine, birbirinin hemcinsi olan yetmiş iki millete mensup insanlar bile, şüphe içinde birbirinden habersizdirler; ve her bir milletin kendisine özgü bir tarzda Hakk'ı eksikliklerden arındırdığında ve tesbih ettiğinde şüphe ve tereddüt ederler.

İnsan, cemâdâtın ve nebâtâtın ve hayvânâtın hemcinsi olmadığından, on-ların tesbihlerinden ve Hakk'ı tenzihlerinden bî-haberdirler; belki yekdiğeri-nin hemcinsi olan yetmiş iki millete mensûb insanlar bile, şek içinde birbirin-den habersizlerdir; ve her bir milletin kendisine mahsûs olan bir tarzda Hakk'ı tenzîh ve tesbih ettiğinde şek ve şübhe ederler.

1493. Mâdemki iki nâtık birbirinin halinden âgâh değildir, duvar ve kapı na-sıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1493. Mademki iki konuşan kişi birbirinin hâlinden haberdar değildir, duvar ve kapı nasıl olur?

Mademki konuşmaları vasıtasıyla birbirine hâllerini anlatmaya muktedir olan insanlar bile, birbirinin hâllerine vâkıf değildirler; hâl böyleyken insanlar, duvarın ve kapının; yahut duvar, kapının tesbih ve tenzihine nasıl muttali olur?

Mâdemki nutukları vâsıtasıyla birbirine hallerini anlatmağa muktedir olan insanlar bile, birbirinin hallerine vakıf değildirler; şu halde insanlar, duvarın ve kapının; veyâhud duvar, kapının tesbih ve tenzîhine nasıl muttali' olur?

1494. Mâdemki ben nâtıkın tesbihinden gâfilim, sâmit olan tesbîhi kalbim na-sıl bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1494. Mademki ben konuşanın tesbihinden habersizim, suskun olanın tesbihini kalbim nasıl bilir?

Mademki ben, benim inancıma aykırı olan ve benim gibi konuşan bir insanın tesbihinden habersizim; ve onu Hakk'ı tesbih ve tenzih etmez sanırım ve bu sanım üzerine onu inkâr ederim; hâl böyleyken suskun olan ve görünüşte konuşmayan bir yaratılmışın tesbihini kalbim nasıl idrak eder?

Mâdemki ben, benim i'tikādıma muhâlif ve benim gibi nâtık olan bir in-sanın tesbihinden gâfilim; ve onu Hakk'ı tesbih ve tenzih etmez zannederim ve bu zannım üzerine onu inkâr ederim; şu halde sâmit olan ve zâhirde nâ-tık olmayan bir mahlûkun tesbihini kalbim nasıl idrâk eder?

1495. Sünnî için husûsî bir tesbih vardır; Cebrî için de gürîzgâhda onun zıddı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1495. Sünnî için özel bir tesbih (Allah'ı anma ve yüceltme) vardır; Cebrî (cebriyeci) için de kaçış yerinde onun zıddı vardır.

"Menâs" kaçış yeri ve kaçıp kurtulacak yer demektir. Yani "Sünnî der ki: "Kul, fiilinde hem mecburdur hem de muhtardır (seçme hakkına sahiptir)." Nasıl ki tavla oyununda oyuncu zarın hükmü altındadır ve mecburdur. Ve fakat gelen zara göre her kaç vecih

"Menâs" gürizgâh ve kaçıp kurtulacak mahal demektir. Ya'nî "Sünnî der ki: "Abd fiilinde hem mecbûr ve hem de muhtârdır." Nitekim tavla oyununda oyun-cu zarın hükmü altındadır ve mecbûrdur. Ve fakat gelen zara göre her kaç vech

1496. Sünnî, Cebrî'nin tesbihinden bî-haberdir, Cebrî, Sünnî'nin tesbihinden bî-eserdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1496. Sünnî, Cebrî'nin (kulların fiillerini Allah'a nispet eden görüş) tesbihinden habersizdir; Cebrî, Sünnî'nin (kullara irâde ve fiil hürriyeti tanıyan görüş) tesbihinden eser bulamaz.

Her bir grup, Hakk'ı kendi inançlarıyla sınırlayıp, bu inançlarında derinleşmiş olduklarından, Cebrî'nin tenzihinden ve tesbihinden Sünnî'nin haberi ve zevkî bilgisi yoktur; aynı şekilde Cebrî'nin inancında da Sünnî'nin tenzihinden ve tesbihinden bir iz bulunmaz. Çünkü bunların inançları birbirinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde birleşmesi mümkün değildir.

Her bir tâife Hakk'ı kendi i'tikādlarıyla takyîd edip, bu i'tikādlarında müstağrak olduklarından Cebrî'nin tenzihinden ve tesbihinden Sünnî'nin haberi ve ilm-i zevkîsi yoktur; ve Cebrî'nin i'tikādında da Sünnî'nin tenzihinden ve tesbihinden eser bulunmaz. Zîrâ bunların i'tikādları birbirinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde cem' olması mümkin değildir.

1497. Bu diyor ki: "O dâldir ve gümrahdır!" Onun halinden ve "Kum" [Kalk!] emrinden bî-haber olarak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1497. Bu diyor ki: "O sapkındır ve doğru yoldan çıkmıştır!" Onun halinden ve "Kalk!" emrinden habersiz olarak.

Bu Cebrî (cebrîyeci), Sünnî'nin inancını beğenmez ve o Sünnî'nin halinden ve Hakk'ın "Kalk!" emrinden habersiz olarak der ki: "O Sünnî efendi, yolunu şaşırmış ve sapkınlığa düşmüştür." Çünkü inanç sahiplerinin özelliği, birbirini lanetlemek ve tekfir etmektir. Nitekim ayet-i kerimede "Onların bazısı bazısını tekfir eder; ve bazısı bazısını lanetler; halbuki onlar için yardımcı yoktur" (Ankebût, 29/25) buyurulur. İnanç ehli hakkındaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de (Muhammedî Bölüm'de) zikredilmiştir. Şimdi Cebrî'de, Sünnî'nin inancı olmadığından, onu saptırır ve onu saptırırken, Sünnî'nin zevkinden ve ilminden habersizdir. Çünkü Sünnî "Eğer insanda irade olmasaydı, "Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın!" (Bakara, 2/238) ve "Ey Resûlüm, kalk inzâr et!" (Müddessir, 74/2) ve "Birazı hariç, geceleri kalk, namaz kıl!" (Müzemmil, 73/2) ayet-i kerimelerindeki "Kalk!" emrine lüzum olmazdı; çünkü kıyam (ayağa kalkma), kulun iradesiyle meydana gelen bir fiildir" inancındadır.

Bu Cebrî, Sünnî'nin i'tikādını beğenmez ve o Sünnî'nin hâlinden ve Hakk'ın "Kum!" emrinden bî-haber olarak der ki: "O Sünnî efendi, yolunu şaşırmış ve dalâlete düşmüştür." Zîrâ erbâb-ı i'tikādın şânı, birbirini tel'în ve tekfir etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede يكفر بعضهم بعضاً و يلعن بعضهم بعضاً و ما لهم من ناصرين (Ankebût, 29/25) ya'nî "O erbâb-ı i'tikādın ba'zısı, ba'zısını tekfir; ve ba'zısı ba'zısını tel'în eder; halbuki onlar için yardımcı yoktur” buyurulur. Ehl-i i'tikād hakkındaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de mezkûrdur. İmdi Cebrî'de, Sünnî'nin i'tikādı olmadığından, onu ıdlâl eder ve onu ıdlâl ederken, Sünnî'nin zevkınden ve ilminden bî-haberdir. Zîrâ Sünnî "Eğer insanda irâde olmasa idi, قوموا لله قانتين (Bakara, 2/238) ["Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın!"] ve قم فانذر (Müddessir, 74/2) ya'nî "Ey Resûlüm, kalk inzâr et!" ve قم الليل الا قليلاً (Müzemmil, 73/2)) ["Birazı hariç, geceleri kalk, namaz kıl!"] âyet-i kerîmelerindeki "Kalk!" emrine lüzûm olmazdı; zîrâ kıyâm, abdin irâdesiyle vâki' olan bir fiildir" i'tikādındadır.

1498. Ve o diyor ki, "Bunun ne haberi vardır!" Yezdân onları kaderden cenge düşürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1498. Ve o diyor ki, "Bunun ne haberi vardır!" Yezdân onları kaderden savaşa düşürdü.

ile oyun oynamak mümkün ise, istediğini oynamakta yetkili ve serbesttir. Bu sebeple onun katında Yüce Allah Yardım Edilen ve Cömert'tir. Ve Cebrî'nin (cebrîye mezhebine mensup olanın) katında, "Bütün irâdeler Hakk'ındır, kul fiilinde zorunludur ve cansız varlık (cemâd) gibidir. Hakk'ın murâdı ne ise, kul onu yapmaya zorunludur. Ve Hak, kullarının üzerinde kahredicidir." Şimdi onların tesbihleri de böylece birbirinin zıddı olarak meydana gelir.

ile oyun oynamak mümkin ise, istediğini oynamakta muhtârdır ve serbesttir. Binâenaleyh onun indinde Hak Teâlâ Müsteân ve Cevâd'dır. Ve Cebrî'nin indinde, "Bütün irâdeler Hakk'ındır, abd fiilinde mecbûrdur ve cemâd mesâbesindedir. Hakk'ın murâdı ne ise, abd onu icrâya mecbûrdur. Ve Hak, ibâdının fevkınde kāhirdir." İmdi onların tesbihleri de böylece birbirinin zıddı olarak vâki' olur.

1496. Sünnî, Cebrî'nin tesbihinden bî-haberdir, Cebrî, Sünnî'nin tesbihinden bî-eserdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1496. Sünnî, Cebrî'nin (kulların fiillerini Allah'a nispet eden görüş) tesbihinden habersizdir; Cebrî, Sünnî'nin (kullara irâde ve fiil hürriyeti tanıyan görüş) tesbihinden eser bulamaz.

Her bir grup, Hakk'ı kendi inançlarıyla sınırlayıp, bu inançlarında derinleşmiş olduklarından, Cebrî'nin tenzihinden ve tesbihinden Sünnî'nin haberi ve zevkî bilgisi yoktur; aynı şekilde Cebrî'nin inancında da Sünnî'nin tenzihinden ve tesbihinden bir iz bulunmaz. Çünkü bunların inançları birbirinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde birleşmesi mümkün değildir.

Her bir tâife Hakk'ı kendi i'tikādlarıyla takyîd edip, bu i'tikādlarında müstağrak olduklarından Cebrî'nin tenzihinden ve tesbihinden Sünnî'nin haberi ve ilm-i zevkîsi yoktur; ve Cebrî'nin i'tikādında da Sünnî'nin tenzihinden ve tesbihinden eser bulunmaz. Zîrâ bunların i'tikādları birbirinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde cem' olması mümkin değildir.

1497. Bu diyor ki: "O dâldir ve gümrahdır!" Onun halinden ve "Kum" [Kalk!] emrinden bî-haber olarak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1497. Bu diyor ki: "O sapıktır ve doğru yoldan çıkmıştır!" Onun halinden ve "Kalk!" emrinden habersiz olarak.

Bu Cebrî (cebrîyeci), Sünnî'nin inancını beğenmez ve o Sünnî'nin halinden ve Hakk'ın "Kalk!" emrinden habersiz olarak der ki: "O Sünnî efendi, yolunu şaşırmış ve sapkınlığa düşmüştür." Çünkü inanç sahiplerinin şanı, birbirini lanetlemek ve tekfir etmektir. Nitekim ayet-i kerimede يكفر بعضهم بعضاً و يلعن بعضهم بعضاً و ما لهم من ناصرين (Ankebût, 29/25) yani "O inanç sahiplerinin bazısı, bazısını tekfir; ve bazısı bazısını lanetler; halbuki onlar için yardımcı yoktur" buyurulur. İnanç ehli hakkındaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de (Muhammedî Bölüm'de) zikredilmiştir. Şimdi Cebrî'de, Sünnî'nin inancı olmadığından, onu saptırır ve onu saptırırken, Sünnî'nin zevkinden ve ilminden habersizdir. Çünkü Sünnî "Eğer insanda irade olmasaydı, قوموا لله قانتين (Bakara, 2/238) ["Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın!"] ve قم فانذر (Müddessir, 74/1) yani "Ey Resulüm, kalk uyar!" ve قم الليل الا قليلاً (Müzemmil, 73/2)) ["Birazı hariç, geceleri kalk, namaz kıl!"] ayet-i kerimelerindeki "Kalk!" emrine lüzum olmazdı; çünkü kıyam (ayağa kalkma), kulun iradesiyle meydana gelen bir fiildir" inancındadır.

Bu Cebrî, Sünnî'nin i'tikādını beğenmez ve o Sünnî'nin hâlinden ve Hakk'ın "Kum!" emrinden bî-haber olarak der ki: "O Sünnî efendi, yolunu şaşırmış ve dalâlete düşmüştür." Zîrâ erbâb-ı i'tikādın şânı, birbirini tel'în ve tekfir etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede يكفر بعضهم بعضاً و يلعن بعضهم بعضاً و ما لهم من ناصرين (Ankebût, 29/25) ya'nî "O erbâb-ı i'tikādın ba'zısı, ba'zısını tekfir; ve ba'zısı ba'zısını tel'în eder; halbuki onlar için yardımcı yoktur” buyurulur. Ehl-i i'tikād hakkındaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de mezkûrdur. İmdi Cebrî'de, Sünnî'nin i'tikādı olmadığından, onu ıdlâl eder ve onu ıdlâl ederken, Sünnînin zevkınden ve ilminden bî-haberdir. Zîrâ Sünnî "Eğer insanda irâde olmasa idi, قوموا لله قانتين (Bakara, 2/238) ["Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın!"] ve قم فانذر (Müddessir, 74/2) ya'nî "Ey Resûlüm, kalk inzar et!" ve قم الليل الا قليلاً (Müzemmil, 73/2)) ["Birazı hariç, geceleri kalk, namaz kıl!"] âyet-i kerîmelerindeki "Kalk!" emrine lüzûm olmazdı; zîrâ kıyâm, abdin irâdesiyle vâki' olan bir fiildir" i'tikādındadır.

1498. Ve o diyor ki, "Bunun ne haberi vardır!" Yezdân onları kaderden cenge düşürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1498. Ve o diyor ki, "Bunun ne haberi vardır!" Yezdân onları kaderden savaşa düşürdü.

Ve o Sünnî de, "Kulun irâdesinden bu Cebriye mezhebinden olanın ne haberi vardır; kendisini fiillerinde mecbur bilmekle, nefsinden çıkan tesbih edici fiilleri de Allah'a isnat etmiş oluyor. Bu ise gerek مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yani 'Sana bir kötülük isabet ederse, nefsindendir' ayet-i kerimesine ve gerek kulun irâdesine işaret eden diğer Kur'an ayetlerine aykırı bir inanç olmakla sapkınlıktır" diyor. Şimdi Yüce Allah, onların kavgalarını ve çekişmelerini, kaderden beri düşürdü. Yani bu grupların aralarındaki muhalefet, kader sırrına ve ezelde mazhar oldukları sabit hakikatlerinin yatkınlıklarına ilişkindir. Ve sabit hakikatler ise, Hakk'ın karşılıklı isimlerinin gölgeleridir ve onların ilimdeki suretleridir. Nitekim ayet-i kerimede وَلَوْ شَاءَ لَهديكم أجمعين (En'âm, 6/149) yani "Eğer Yüce Hakk'ın dilemesi ilişkin olsaydı, hepinize hidayet ederdi" [buyurulur]. Halbuki murat etmedi, çünkü O'nun irâdesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye tabidir ve bilinen şey ise, sabit hakikatlerdir. Buna göre sabit hakikatlerin, yatkınlık diliyle talep ettikleri şey ne ise, Yüce Allah onu verdi. Böyle olunca, sırf cebir yoktur. Bu hususta daha fazla açıklamalar I. ciltte 625 numaralı şerefli beyitte geçti.

Ve o Sünnî dahi, “Abdin irâdesinden bu Cebrî'nin ne haberi vardır; kendisini ef'âlinde mecbûr bilmek ile, nefsinden sâdır olan ef'âl-i tesbihiyyeyi de Hakk'a izâfe etmiş oluyor. Bu ise gerek مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'nî “Sana bir fenâlık isabet ederse, nefsindendir" âyet-i kerîmesine ve gerek abdin irâdesine delâlet eden dîğer âyât-ı kur'âniyyeye muhâlif bir i'tikād olmakla dalâlettir" diyor. İmdi Hak Teâlâ hazretleri, onların kavgalarını ve nizâ'larını, kaderden beri düşürdü. Ya'nî bu tavâifin aralarındaki muhalefet, sırr-ı kadere ve ezelde mazhar oldukları a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdâtına taalluk eder. Ve a'yân-ı sâbite ise, Hakk'ın esmâ-i mütekābilesinin zılleridir ve onların suver-i ilmiyyesidir. Nitekim âyet-i kerimede وَلَوْ شَاءَ لَهديكم أجمعين (En'âm, 6/149) ya'nî "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidâyet ederdi" [buyurulur]. Halbuki murâd etmedi, çünkü O'nun irâdesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir ve ma'lûm ise, a'yân-ı sabitedir. Binâenaleyh a'yân-ı sabitenin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri şey ne ise, Hak Teâlâ onu verdi. Böyle olunca, cebr-i sırf yoktur. Bu husûsta daha fazla îzâhât I. cildde 625 numaralı beyt-i şerîfde geçti.

1499. Her birinin gevherini aşikâr eder; cinsi, nâ-cinsten zahir eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1499. Her birinin cevherini açıkça gösterir; cinsi, ayrı cinsten ayırır.

Yüce Allah, her grubun, ilahi ilminde sabit olan cevherini ve hakikatini, bu şehadet âleminde açıkça gösterir. Bu fiiller âleminde, birbirinin cinsinden olmayan grubu ortaya çıkarır ve bu şekilde Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudil (saptıran) ve Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) gibi hükümleri birbirine zıt olan isimlerin tecellileri (mazharları) belirir; ve bu fiiller âleminde bu yüzden daima kavgalar ve çekişmeler eksik olmaz.

Hak Teâlâ hazretleri her tâifenin, ilm-i ilâhîsinde sâbit olan gevherini ve hakîkatini, bu âlem-i şehadetde âşikâr eder. Bu âlem-i ef'âlde, birbirinin cinsinden olmayan tâifeyi meydana çıkarır ve bu sûretle Hâdî ve Mudil ve Dârr ve Nâfi' gibi ahkâmı yekdîğerine muhâlif olan isimlerin mezâhiri zâhir olur; ve bu âlem-i ef'âlde bu yüzden dâimâ kavgalar ve nizâ'lar eksik olmaz.

1500. İster âlim, ister câhil, ister sefîl olsun, her bir kimse kahrı, lutuftan bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1500. İster âlim, ister câhil, ister sefîl olsun, her bir kimse kahrı, lutuftan bilir.

Halkın her sınıfı, kahrı ve lutfu birbirinden ayırt edebilir; çünkü Kahhâr (kahredici) ve Latîf (lütfedici) isimlerinin eserleri anlaşılmak için derin düşünmeye ve dikkatli incelemeye gerek yoktur. Elbette lütuf olan sevmek, kahır olan dövmenin aynısı değildir.

Halkın her sınıfı, kahrı ve lutfu birbirinden fark ve temyîz edebilir; zî-râ Kahhâr ve Latîf isimlerinin âsârı anlaşılmak için tedebbüre ve teemmüle hâcet yoktur. Elbette latîf olan sevmek, kahır olan dövmenin aynı değildir.

1501. Fakat kahırda gizlenmiş olan bir lutfu, yâhud ki lutfun bâtınında gel-miş olan bir kahrı,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1501. Fakat kahırda gizlenmiş olan bir lütfu, yahut lütfun içinde gelmiş olan bir kahrı,

1502. Az kimse bilir; ancak bu Rabbânî ki, onun kalbinde câna mensub bir mihek ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1502. Az kimse bilir; ancak bu Rabbânî ki, onun kalbinde cana ait bir mihenk taşı (hakikati ayırt etme ölçüsü) ola.

Ve o Sünnî de, "Kulun iradesinden bu Cebriye mezhebinden olanın ne haberi vardır; kendisini fiillerinde mecbur bilmekle, nefsinden sadır olan tesbih edici fiilleri de Allah'a isnat etmiş oluyor. Bu ise gerek 'Sana bir kötülük isabet ederse, nefsindendir' (Nisâ, 4/79) ayet-i kerimesine ve gerek kulun iradesine işaret eden diğer Kur'an ayetlerine aykırı bir inanç olmakla sapkınlıktır" diyor. Şimdi Yüce Allah, onların kavgalarını ve çekişmelerini kaderden beri düşürdü. Yani bu grupların aralarındaki muhalefet, kader sırrına ve ezelde mazhar oldukları sabit hakikatlerinin yatkınlıklarına ilişkindir. Ve sabit hakikatler ise, Hakk'ın karşılıklı isimlerinin gölgeleridir ve onların ilimdeki suretleridir. Nitekim ayet-i kerimede "Eğer Cenab-ı Hakk'ın dilemesi ilişseydi, hepinize hidayet ederdi" (En'âm, 6/149) buyurulur. Halbuki murat etmedi, çünkü O'nun iradesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye tabidir ve bilinen şey ise, sabit hakikatlerdir. Buna göre sabit hakikatlerin, yatkınlık diliyle talep ettikleri şey ne ise, Yüce Allah onu verdi. Böyle olunca, sırf cebir yoktur. Bu hususta daha fazla açıklamalar I. ciltte 625 numaralı şerefli beyitte geçti.

Ve o Sünnî dahi, “Abdin irâdesinden bu Cebrî'nin ne haberi vardır; kendisini ef'âlinde mecbûr bilmek ile, nefsinden sâdır olan ef'âl-i tesbîhiyyeyi de Hakk'a izâfe etmiş oluyor. Bu ise gerek مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'nî “Sana bir fenâlık isâbet ederse, nefsindendir” âyet-i kerîmesine ve gerek abdin irâdesine delâlet eden dîğer âyât-ı kur'âniyyeye muhâlif bir i'tikād olmakla dalâlettir” diyor. İmdi Hak Teâlâ hazretleri, onların kavgalarını ve nizâ'larını, kaderden beri düşürdü. Ya'nî bu tavâifin aralarındaki muhâlefet, sırr-ı kadere ve ezelde mazhar oldukları a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdâtına taalluk eder. Ve a'yân-ı sâbite ise, Hakk'ın esmâ-i mütekābilesinin zılleridir ve onların suver-i ilmiyyesidir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْنَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'nî “Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidâyet ederdi” [buyurulur]. Halbuki murâd etmedi, çünkü O'nun irâdesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir ve ma'lûm ise, a'yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri şey ne ise, Hak Teâlâ onu verdi. Böyle olunca, cebr-i sırf yoktur. Bu husûsta daha fazla îzâhât I. cildde 625 numaralı beyt-i şerîfde geçti.

1499. Her birinin gevherini aşikâr eder; cinsi, nâ-cinsten zahir eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1499. Her birinin cevherini açıkça gösterir; cinsi, cins olmayandan ayırır.

Yüce Allah, her grubun, ilahi ilminde sabit olan cevherini ve hakikatini bu şehadet âleminde açıkça gösterir. Bu fiiller âleminde, birbirinin cinsinden olmayan grupları ortaya çıkarır ve bu şekilde Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudil (saptıran) ve Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) gibi hükümleri birbirine zıt olan isimlerin tecellileri (mezâhir) belirir; ve bu fiiller âleminde bu yüzden daima kavgalar ve çekişmeler eksik olmaz.

Hak Teâlâ hazretleri her tâifenin, ilm-i ilâhîsinde sâbit olan gevherini ve hakîkatini, bu âlem-i şehâdetde âşikâr eder. Bu âlem-i ef'âlde, birbirinin cinsinden olmayan tâifeyi meydana çıkarır ve bu sûretle Hâdî ve Mudil ve Dârr ve Nâfi' gibi ahkâmı yekdîğerine muhâlif olan isimlerin mezâhiri zâhir olur; ve bu âlem-i ef'âlde bu yüzden dâimâ kavgalar ve nizâ'lar eksik olmaz.

1500. İster âlim, ister câhil, ister sefîl olsun, her bir kimse kahrı, lutuftan bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1500. İster âlim, ister câhil, ister sefîl olsun, her bir kimse kahrı, lutuftan bilir.

Halkın her sınıfı, kahrı ve lutfu birbirinden ayırt edebilir; çünkü Kahhâr (kahredici) ve Latîf (lütfedici) isimlerinin tesirleri anlaşılmak için derin düşünmeye ve tefekküre gerek yoktur. Elbette lütuf olan sevmek, kahır olan dövmenin aynısı değildir.

Halkın her sınıfı, kahrı ve lutfu birbirinden fark ve temyîz edebilir; zîrâ Kahhâr ve Latîf isimlerinin âsârı anlaşılmak için tedebbüre ve teemmüle hâcet yoktur. Elbette latîf olan sevmek, kahır olan dövmenin aynı değildir.

1501. Fakat kahırda gizlenmiş olan bir lutfu, yahud ki lutfun bâtınında gelmiş olan bir kahrı,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1501. Fakat kahırda gizlenmiş olan bir lütfu, yahut lütfun içinde gelmiş olan bir kahrı,

1502. Az kimse bilir; ancak bu Rabbânî ki, onun kalbinde câna mensub bir mihek ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1502. Az kimse bilir; ancak bu Rabbânî ki, onun kalbinde cana ait bir mihenk taşı ola.

Kahır ile lütfu herkes ayırt eder; ancak kahırda gizlenmiş olan lütfu ve lütufta saklı olan kahrı ancak kalbinde canının mihenk taşı olan bir Rabbânî bilir, herkes bilemez. Örneğin babası terbiye etmek için çocuğu döver. Bu görünüşte kahırdır; fakat özünde lütuftur. Lakin bunu çocuk anlayamaz, kahır olarak görür. Aynı şekilde doktor hastaya perhiz verir ve acı ilaç içirir. Görünüşte kahırdır ve özünde lütuftur. Bunun gibi, Yüce Allah kullarına fakirlik, yoksulluk ve hastalık gibi belalar verir; görünüşte kahır olduğundan kullar feryat eder, sızlanır ve şikâyet ederler. Ve o belaların altında saklı olan lütuflardan habersizdirler. Bu gizli olan lütuf ve rahmeti bilenler, ancak Rabbânî olan kimselerdir.

Kahır ile lutfu herkes fark ve temyîz eder; velâkin kahırda gizlenmiş olan lutfu ve lutufta müstetir olan kahrı ancak kalbinde cânının mihekki olan bir Rabbânî bilir, herkes bilemez. Meselâ babası te'dîb için çocuğu döver. Bu zâhirde kahırdır; fakat bâtında lutuftur. Lakin bunu çocuk anlıyamaz, kahır görür. Ve kezâ tabîb hastaya perhîz verir ve acı ilâç içirir. Sûrette kahırdır ve bâtında lutuftur. Bunun gibi, Hak Teâlâ kullarına fakr u fâka ve hastalık gibi belâlar verir; sûrette kahır olduğundan kullar ceza' ve feza' ve şikâyet ederler. Ve o belâların tahtında müstetir olan lutuflardan gâfildirler. Bu gizli olan lutuf ve rahmete vâkıf olanlar, ancak Rabbânî olan kimselerdir.

1503. Bâkîleri bu ikiden bir zan götürürler; kendi yuvaları tarafına bir kanat ile uçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1503. Geriye kalanlar bu ikisinden bir zan edinirler; kendi yuvaları tarafına bir kanat ile uçarlar.

Rabbânî olmayan kimseler, bu kahır ve lütuftan bir zan edinirler; kahırdaki lütfu ve lütuftaki kahrı görmezler; kahırda lütuf ve lütufta kahır bulunduğu zannını taşımazlar; bu sebeple kendi yuvaları olan hakikatleri tarafına bir kanat ile uçarlar ki, bu bir kanat ile uçmadaki zorluklar ileride açıklanır:

Rabbânîlerin gayri olan kimseler, bu kahır ve lutuftan bir zan peydâ ederler; ve kahırdaki lutfu ve lutufdaki kahrı görmezler; ve kahırda lutuf ve lutufta kahır bulunduğu zannı taşımazlar; binâenaleyh kendi yuvaları olan hakîkatleri tarafına bir kanat ile uçarlar ki, bu bir kanat ile uçmadaki müşkilât âtîde îzâh buyurulur:

## İlimde zan ve yakînin misâli

1504. İlmin iki kanadı; zannın bir kanadı vardır; zan nâkıs geldi, pervazda ebterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1504. İlmin iki kanadı, zannın bir kanadı vardır; zan eksik geldi, uçmada eksiktir.

Bilinmeli ki ilim iki çeşittir: Birisi "yakînî ilim," diğeri "istidlâlî ilim"dir. Yakînî ilim, eşyanın hakikatlerinin müşahedesinden kaynaklanan ilimdir ki, bu ilim, peygamberlerin ve evliyanın ilmidir. Ve bu ilmin hem görünen hem de görünmeyen kanatları vardır. İstidlâlî ilim, beş dış duyunun delaletiyle hâsıl olan ilimdir. Kahır ile lütfu herkes fark eder ve ayırt eder; ancak kahırda gizlenmiş olan lütfu ve lütufta gizli olan kahrı ancak kalbinde canının mihenk taşı olan bir Rabbânî (Allah'a yakın kişi) bilir, herkes bilemez. Örneğin babası terbiye etmek için çocuğu döver. Bu görünüşte kahırdır; fakat içte lütuftur. Lakin bunu çocuk anlayamaz, kahır görür. Ve aynı şekilde tabip hastaya perhiz verir ve acı ilaç içirir. Şekilde kahırdır ve içte lütuftur. Bunun gibi, Yüce Allah kullarına fakirlik ve yoksulluk ve hastalık gibi belalar verir; görünüşte kahır olduğundan kullar feryat eder, telaşlanır ve şikâyet ederler. Ve o belaların altında gizli olan lütuflardan gafildirler. Bu gizli olan lütuf ve rahmete vâkıf olanlar, ancak Rabbânî olan kimselerdir.

Ma'lûm olsun ki ilim iki nevi'dir: Birisi "ilm-i yakînî,” dîğeri "ilm-i istidlâlî'dir. İlm-i yakînî, hakāyık-ı eşyanın müşâhedesinden münbais olan ilimdir ki, bu ilim, ilm-i enbiyâ ve evliyâdır. Ve bu ilmin hem zâhir ve hem de bâtın kanatları vardır. İlm-i istidlâlî, havâss-i hamse-i zâhirenin delâletiyle hâ- Kahır ile lutfu herkes fark ve temyîz eder; velâkin kahırda gizlenmiş olan lutfu ve lutufta müstetir olan kahrı ancak kalbinde cânının mihekki olan bir Rabbânî bilir, herkes bilemez. Meselâ babası te'dîb için çocuğu döver. Bu zâhirde kahırdır; fakat bâtında lutuftur. Lakin bunu çocuk anlıyamaz, kahır görür. Ve kezâ tabîb hastaya perhîz verir ve acı ilâç içirir. Sûrette kahırdır ve bâtında lutuftur. Bunun gibi, Hak Teâlâ kullarına fakr u fâka ve hastalık gibi belâlar verir; sûrette kahır olduğundan kullar ceza' ve feza' ve şikâyet ederler. Ve o belâların tahtında müstetir olan lutuflardan gâfildirler. Bu gizli olan lutuf ve rahmete vâkıf olanlar, ancak Rabbânî olan kimselerdir.

1503. Bâkîleri bu ikiden bir zan götürürler; kendi yuvaları tarafına bir kanat ile uçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1503. Geriye kalanlar bu ikisinden bir zan edinirler; kendi yuvaları tarafına bir kanat ile uçarlar.

Rabbânî olmayan kimseler, bu kahır ve lütuftan bir zan edinirler; kahırdaki lütfu ve lütuftaki kahrı görmezler; kahırda lütuf ve lütufta kahır bulunduğu zannını taşımazlar; bu sebeple kendi yuvaları olan hakikatleri tarafına bir kanat ile uçarlar ki, bu bir kanat ile uçmadaki zorluklar ileride açıklanır:

Rabbânîlerin gayri olan kimseler, bu kahır ve lutuftan bir zan peydâ ederler; ve kahırdaki lutfu ve lutufdaki kahrı görmezler; ve kahırda lutuf ve lutufta kahır bulunduğu zannı taşımazlar; binâenaleyh kendi yuvaları olan hakîkatleri tarafına bir kanat ile uçarlar ki, bu bir kanat ile uçmadaki müşkilât âtîde îzâh buyurulur:

## İlimde zan ve yakînin misâli

1504. İlmin iki kanadı; zannın bir kanadı vardır; zan nâkıs geldi, pervazda ebterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1504. İlmin iki kanadı; zannın bir kanadı vardır; zan eksik geldi, uçuşta eksiktir.

Bilinmeli ki ilim iki çeşittir: Birisi "yakînî ilim" (kesin bilgi), diğeri "istidlâlî ilim" (çıkarıma dayalı bilgi)dir. Yakînî ilim, eşyanın hakikatlerini müşahede etmekten kaynaklanan ilimdir ki, bu ilim peygamberlerin ve evliyanın ilmidir. Ve bu ilmin hem görünen hem de görünmeyen kanatları vardır. İstidlâlî ilim ise, beş dış duyunun (görme, işitme, koklama, tatma, dokunma) delaletiyle hâsıl olan ilimdir ki, bu duyuların idrakleri çoğunlukla yanlış olduğundan, zanna dayanır. Örneğin göz, uzak mesafedeki büyük cismi küçük görür; ve kulak çok tiz sesi ve çok zayıf sesi işitemez, yoktur zanneder. Bu sebeple bu ilmin yalnız görünen kanadı vardır ve eksiktir; ve hakikat âlemine uçuşu eksiktir ve verimsizdir.

Ma'lûm olsun ki ilim iki nevi'dir: Birisi "ilm-i yakînî,” dîğeri "ilm-i istidlâlî'dir. İlm-i yakînî, hakāyık-ı eşyanın müşâhedesinden münbais olan ilimdir ki, bu ilim, ilm-i enbiyâ ve evliyâdır. Ve bu ilmin hem zâhir ve hem de bâtın kanatları vardır. İlm-i istidlâlî, havâss-i hamse-i zâhirenin delâletiyle hâ- sıl olan ilimdir ki, bu havâssın idrâkâtı ekseriyâ galat olduğundan, zanna istinâd eder. Meselâ göz, uzak mesafedeki büyük cismi küçük görür; ve kulak pek tîz sadâyı ve pek zayıf sesi işitemez, yoktur zanneder. Binâenaleyh bu ilmin yalnız zâhir kanadı vardır ve nâkıstır; ve âlem-i hakikate uçuşu ebterdir ve akîmdir.

1505. Bir kanatlı kuş, çabuk baş aşağı düşer; tekrar iki adım, ya ziyâde uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1505. Bir kanatlı kuş, çabuk baş aşağı düşer; tekrar iki adım, ya ziyâde uçar.

İlm-i istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı bilgi) sahibinin uçuşuna örnektir.

İlm-i istidlâlî sahibinin uçuşuna misâldir.

1506. Zan kuşu, bir kanadı ile yuvası ümîdi üzerine düşe kalka uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1506. Zan kuşu, bir kanadı ile yuvası ümidi üzerine düşe kalka uçar.

İstidlâlî (çıkarıma dayalı) ilim kanadını takmış olan insan ruhu, bu zan kanadı ile, kendi yuvası olan hakikate ulaşma ümidi üzerine düşe kalka uçar. Yani bugün hakikat bildiği istidlâlî ilmi, yarın başka bir akli delil ile tam bir cehalet olur. Ve doğal olarak o ilimden geri dönmeye mecbur kalır.

İlm-i istidlâlî kanadını takmış olan rûh-ı insânî, bu zan kanadı ile, kendi yuvası olan hakikati tarafına vusûl ümîdi üzerine düşe kalka uçar. Ya'nî bugün hakikat bildiği ilm-i istidlâlîsi, yarın diğer bir delil-i aklî ile cehl-i mahz olur. Ve bittabi' o ilimden rücû'a mecbur olur.

1507. Vaktaki zandan kurtuldu, ona ilim yüz gösterdi; o bir kanatlı kuş, iki kanatlı oldu, açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1507. Vaktaki zandan kurtuldu, ona ilim yüz gösterdi; o bir kanatlı kuş, iki kanatlı oldu, açtı.

İstidlâlî ilim (akıl yürütmeye dayalı bilgi) sahibi âlim, Hakk yoluna sülûk edip (girip), ona ilme'l-yakîn (kesin bilgi) mertebesi yüz gösterdi ve artık zandan kurtuldu. O, tek kanatlı olan kuş, görünen ve görünmeyen kanatlarını takındı. Bu iki kanat ile, kendi hakikatı tarafına uçtu.

İlm-i istidlâlî âlimi vaktāki tarîk-ı Hakk'a sülük edip, ona ilme'l-yakîn mertebesi yüz gösterdi ve artık zandan kurtuldu. O bir kanatlı olan kuş, zâhir va bâtın kanatlarını takındı. Bu iki kanat ile, kendi hakikatı tarafına uçtu.

1508. Ondan sonra yüzü üzerine düşücü veyahud ma'lûl değil, düz olarak doğru yürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1508. Ondan sonra yüzü üzerine düşerek veya hasta olarak değil, düz olarak doğru yürür.

Bu şerefli beyitte, Mülk Suresi'nde geçen "أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمْ مَنْ يمشى سويًا عَلَى صراط مستقيم" (Mülk, 67/22) yani "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi daha doğru yoldadır, yoksa dosdoğru bir yol üzerinde düzgün yürüyen kimse mi hidayete ulaşır?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Zahirî ve bâtınî ilim kanatlarını takındıktan sonra, bu iki kanatlı ruh, kendi hakikatine doğru yüz üstü sürünerek yahut zan hastalığıyla malul olarak değil, dosdoğru yürüyerek uçup gider." Asıl olan ilimdir ki, bu duyuların idrakleri çoğunlukla yanlış olduğundan, zanna dayanır. Örneğin göz, uzak mesafedeki büyük cismi küçük görür; ve kulak çok tiz sesi ve çok zayıf sesi işitemez, yoktur zanneder. Bu sebeple bu ilmin yalnız zahir kanadı vardır ve eksiktir; ve hakikat alemine uçuşu eksik ve verimsizdir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mülk'de olan أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمْ مَنْ يمشى سويًا عَلَى صراط مستقيم (Mülk, 67/22) ya'nî "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi? Yahud sırât-ı müstakîm üzerinde dosdoğru yürüyen kimse mi hidâyete vâsıl olur?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî “Ulûm-ı zâhire ve bâtıne kanatlarını takındıktan sonra, bu iki kanatlı rûh, kendi hakîkati tarafına yüz üstü sürünerek veyâhut illet-i zan ile ma'lûl olarak değil, dosdoğru yürüyerek uçup gider." sıl olan ilimdir ki, bu havâssin idrâkâtı ekseriyâ galat olduğundan, zanna istinâd eder. Meselâ göz, uzak mesafedeki büyük cismi küçük görür; ve kulak pek tîz sadâyı ve pek zayıf sesi işitemez, yoktur zanneder. Binâenaleyh bu ilmin yalnız zâhir kanadı vardır ve nâkıstır; ve âlem-i hakikate uçuşu ebterdir ve akîmdir.

1505. Bir kanatlı kuş, çabuk baş aşağı düşer; tekrar iki adım, ya ziyâde uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1505. Bir kanatlı kuş, çabuk baş aşağı düşer; tekrar iki adım, ya ziyâde uçar.

İlm-i istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı bilgi) sahibinin uçuşuna örnektir.

İlm-i istidlâlî sahibinin uçuşuna misâldir.

1506. Zan kuşu, bir kanadı ile yuvası ümîdi üzerine düşe kalka uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1506. Zan kuşu, bir kanadı ile yuvası ümidi üzerine düşe kalka uçar.

İstidlâlî (çıkarıma dayalı) ilim kanadını takmış olan insan ruhu, bu zan kanadı ile, kendi yuvası olan hakikate ulaşma ümidi üzerine düşe kalka uçar. Yani bugün hakikat bildiği istidlâlî ilmi, yarın başka bir akli delil ile tam bir cehalet olur. Ve doğal olarak o ilimden geri dönmeye mecbur kalır.

İlm-i istidlâlî kanadını takmış olan rûh-ı insânî, bu zan kanadı ile, kendi yuvası olan hakikati tarafına vusûl ümîdi üzerine düşe kalka uçar. Ya'nî bugün hakikat bildiği ilm-i istidlâlîsi, yarın diğer bir delil-i aklî ile cehl-i mahz olur. Ve bittabi' o ilimden rücû'a mecbur olur.

1507. Vaktaki zandan kurtuldu, ona ilim yüz gösterdi; o bir kanatlı kuş, iki kanatlı oldu, açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1507. Vaktaki zandan kurtuldu, ona ilim yüz gösterdi; o bir kanatlı kuş, iki kanatlı oldu, açtı.

İstidlâlî ilim (akıl yürütmeye dayalı bilgi) sahibi âlim, Hakk yoluna sülûk edip (girip), ona ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesinlik) mertebesi yüz gösterdi ve artık zandan kurtuldu. O bir kanatlı olan kuş, görünen ve görünmeyen kanatlarını takındı. Bu iki kanat ile, kendi hakikatı tarafına uçtu.

İlm-i istidlâlî âlimi vaktāki tarîk-ı Hakk'a sülük edip, ona ilme'l-yakîn mertebesi yüz gösterdi ve artık zandan kurtuldu. O bir kanatlı olan kuş, zâhir ve bâtın kanatlarını takındı. Bu iki kanat ile, kendi hakikatı tarafına uçtu.

1508. Ondan sonra yüzü üzerine düşücü veyahud ma'lûl değil, düz olarak doğru yürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1508. Ondan sonra yüzü üzerine düşerek veya hasta olarak değil, düz olarak doğru yürür.

Bu şerefli beyitte Mülk Suresi'nde geçen أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمْ مَنْ يمشى سويًا عَلَى صراط مستقيم (Mülk, 67/22) yani "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi? Yoksa doğru yol üzerinde dosdoğru yürüyen kimse mi hidayete ulaşır?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Zahirî ve batınî ilimler kanatlarını takındıktan sonra, bu iki kanatlı ruh, kendi hakikati tarafına yüz üstü sürünerek yahut zan hastalığıyla hasta olarak değil, dosdoğru yürüyerek uçup gider."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mülk'de olan أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمْ مَنْ يمشى سويًا عَلَى صراط مستقيم (Mülk, 67/22) ya'nî "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi? Yahud sırât-ı müstakîm üzerinde dosdoğru yürüyen kimse mi hidâyete vâsıl olur?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî “Ulûm-ı zâhire ve bâtıne kanatlarını takındıktan sonra, bu iki kanatlı rûh, kendi hakîkati tarafına yüz üstü sürünerek veyâhut illet-i zan ile ma'lûl olarak değil, dosdoğru yürüyerek uçup gider."

1509. Cebrâîl gibi iki kanat ile gümânsız ve mekirsiz ve kıyl ü kālsiz uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1509. Cebrail gibi iki kanat ile şüphesiz, hilesiz ve dedikodusuz uçar.

Yakînî ilim mertebesine ulaştıktan sonra, gerek zâhirî ilimlerde gerekse bâtınî ilimlerde şüphesiz, beş duyunun hilesi olmaksızın ve dedikodudan arınmış bir halde, Cebrail (a.s.) gibi, mana âleminde iki kanat ile uçar.

İlm-i yakînî mertebesine vâsıl olduktan sonra gerek ulûm-ı zâhiriyyede ve gerek ulûm-ı bâtıniyyede gümânsız ve havâss-i hamsenin mekri olmaksızın ve kıyl ü kālden ârî bir halde, Cebrâîl (a.s.) gibi, âlem-i ma'nâda iki kanat ile uçar.

1510. Eğer bütün âlem ona, "Yezdân'ın yolu ve dîn-i müstevî üzerinde olan sensin!" deseler,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1510. Eğer bütün âlem ona, "Yüce Allah'ın yolu ve dosdoğru din üzerinde olan sensin!" deseler,

1511. Onların sözünden, germ-ter olmaz; onun tek olan cânı, onların çifti olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1511. Onların sözünden daha sıcak olmaz; onun tek olan canı, onların çifti olmaz.

1512. Ve eğer cümle ona "Sen dâlsin, dağ zannediyorsun, halbuki sen saman yaprağısın!" deseler,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1512. Ve eğer bütün varlık ona "Sen sapkınsın, kendini dağ zannediyorsun, hâlbuki sen saman yaprağısın!" deseler,

1513. Ve onların ta'nından vehme düşmez; o onların kîninden dertli olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1513. Ve onların kınamasından vehme düşmez; o, onların kininden dertli olmaz.

"Za'n" kin tutmak anlamındadır. İlmelyakin (kesin bilgi) mertebesine ulaşan kişiyi, bütün âlem övseler, onların övgülerinden haz duymaz; ve kınasalar, kınamalarından da etkilenmez. İstidlali ilimler (akıl yürütmeye dayalı ilimler) sahiplerinin türlü türlü ilmî itirazlarından, onun kesin bilgisine şüphe arız olmaz.

"Za'n" kin tutmak ma'nâsınadır. İlme'l-yakîn mertebesine vâsıl olan kimseyi, cümle âlem medh etseler, onların medihlerinden haz duymaz; ve zemm etseler, zemlerinden dahi müteessir olmaz. Ulûm-ı istidlâliyye ashâbının türlü türlü ilmî i'tirazlarından, onun ilm-i yakînine şek ârız olmaz.

1514. Belki deryâ ve dağ söze gelip, ona "Sen dalâlete çift oldun!" dese,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1514. Aksine, deniz ve dağ dile gelip, ona "Sen sapkınlığa eş oldun!" dese,

1515. Hiçbir zerre hayale düşmez, yahut dağların ta'nı ile rencûr-ı hâl olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1515. Hiçbir zerre hayale düşmez, yahut dağların kınamasıyla hâli incinmez.

Bilinmeli ki, Hakk Yolcusu, Hakk yoluna girdiği zaman, oluş ve bozuluş âleminin kısımları ve parçaları, kendi kıskançlıkları sebebiyle, hakiki tevhide ulaşmasını engellemeye çalışırlar. Ve yolculuk esnasında kendisine açığa çıkan ilimleri karıştırırlar. Hakk Yolcusunu bu hâl içinde korumak için insân-ı kâmil bir mürşid gereklidir. Eğer bu gibi keşfî

Ma'lûm olsun ki, sâlik, tarîk-ı Hakk'a sülûk ettiği vakit, âlem-i kevnin aksâm ve eczâsı hasedleri hasebiyle, tevhîd-i hakîkîye vusûlden men'e sa'y ederler. ve esnâ-yı sülükte kendisine münkeşif olan ulûmu karıştırırlar. Sâliki bu hâl içinde muhafaza için mürşid-i kâmil lâzımdır. Eğer bu gibi keşfiy-

1509. Cebrâîl gibi iki kanat ile gümânsız ve mekirsiz ve kıyl ü kālsiz uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1509. Cebrail gibi iki kanat ile şüphesiz, hilesiz ve dedikodusuz uçar.

Yakînî ilim mertebesine ulaştıktan sonra, gerek zâhirî ilimlerde gerekse bâtınî ilimlerde şüphesiz, beş duyunun hilesi olmaksızın ve dedikodudan arınmış bir halde, Cebrail (a.s.) gibi, mana âleminde iki kanat ile uçar.

İlm-i yakînî mertebesine vâsıl olduktan sonra gerek ulûm-ı zâhiriyyede ve gerek ulûm-ı bâtıniyyede gümânsız ve havâss-i hamsenin mekri olmaksızın ve kıyl ü kālden ârî bir halde, Cebrâîl (a.s.) gibi, âlem-i ma'nâda iki kanat ile uçar.

1510. Eğer bütün âlem ona, "Yezdân'ın yolu ve dîn-i müstevî üzerinde olan sensin!" deseler,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1510. Eğer bütün âlem ona, "Yüce Allah'ın yolu ve dosdoğru din üzerinde olan sensin!" deseler,

1511. Onların sözünden, germ-ter olmaz; onun tek olan cânı, onların çifti olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1511. Onların sözünden daha sıcak olmaz; onun tek olan canı, onların çifti olmaz.

1512. Ve eğer cümle ona "Sen dâlsin, dağ zannediyorsun, halbuki sen saman yaprağısın!" deseler,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1512. Ve eğer bütün varlık ona "Sen sapkınsın, kendini dağ zannediyorsun, hâlbuki sen saman yaprağısın!" deseler,

1513. Ve onların ta'nından vehme düşmez; o onların kîninden dertli olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1513. Ve onların kınamasından vehme düşmez; o, onların kininden dertli olmaz.

"Za'n" kin tutmak anlamındadır. İlmelyakin (kesin bilgi) mertebesine ulaşan kişiyi, bütün âlem övseler, onların övgülerinden haz duymaz; ve kınasalar, kınamalarından da etkilenmez. İstidlali ilimler (akıl yürütmeye dayalı ilimler) sahiplerinin türlü türlü ilmî itirazlarından, onun kesin bilgisine şüphe arız olmaz.

"Za'n" kin tutmak ma'nâsınadır. İlme'l-yakîn mertebesine vâsıl olan kimseyi, cümle âlem medh etseler, onların medihlerinden haz duymaz; ve zemm etseler, zemlerinden dahi müteessir olmaz. Ulûm-ı istidlâliyye ashâbının türlü türlü ilmî i'tirazlarından, onun ilm-i yakînine şek ârız olmaz.

1514. Belki deryâ ve dağ söze gelip, ona "Sen dalâlete çift oldun!" dese,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1514. Aksine, deniz ve dağ dile gelip, ona "Sen sapkınlığa eş oldun!" dese,

1515. Hiçbir zerre hayale düşmez, yahut dağların ta'nı ile rencûr-ı hâl olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1515. Hiçbir zerre hayale düşmez, yahut dağların kınaması ile hâli incinmez.

Bilinmeli ki, Hakk yolcusu, Hakk yoluna girdiği zaman, oluş ve bozuluş âleminin kısımları ve parçaları, kıskançlıkları sebebiyle, hakiki tevhide ulaşmasını engellemeye çalışırlar. Ve yolculuk esnasında kendisine açığa çıkan ilimleri karıştırırlar. Hakk yolcusunu bu hâl içinde korumak için kâmil bir mürşid (manevi rehber) gereklidir. Eğer bu gibi keşiflere aldanarak Hakk yolcusu, maksada ulaştığını zannederse, kendisini mürşidden müstağni (ihtiyaçsız) bilir ve hatta kendisini mürşid sayarsa, o Hakk yolcusu, eksik bir Hakk yolcusu olur. Kâmil mürşidin himayesi altında Hakk'ın yardımı ve kendi gayreti ile Hakk'ın birliği hakkında yakînî (kesin) ve zevkî (yaşantısal) bilgi hâsıl olduğu zaman, kevn âleminin (oluş ve bozuluş âlemi) farklı fertleri tarafından kendisine "Sen bu ilmin ile sapkınlığa düştün" denilmiş olsa, o kimseye, "Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Hakikaten ben bu ilmim ile sapkınlığa mı düştüm?" diye kendisine asla bir hayal ve şüphe gelmez ve onun zevkî bilgisine kınama ve itiraz edenlerin kınaması ile, kalbi kırılmaz ve hasta olmaz.

Ma'lûm olsun ki, sâlik, tarîk-ı Hakk'a sülûk ettiği vakit, âlem-i kevnin aksâm ve eczâsı hasedleri hasebiyle, tevhîd-i hakîkîye vusûlden men'e sa'y ederler. ve esnâ-yı sülûkte kendisine münkeşif olan ulûmu karıştırırlar. Sâliki bu hâl içinde muhafaza için mürşid-i kâmil lâzımdır. Eğer bu gibi keşfiy- yâta mağrûren sâlik, maksada vâsıl olduğunu zannederse, kendisini mürşidden müstağnî bilir ve belki kendisini mürşid addederse, o sâlik, sâlik-i ebter olur. Mürşid-i kâmil himâyesi altında Hakk'ın inâyeti ve kendi himmeti ile vahdet-i Hak hakkında ilm-i yakînî ve zevkî hâsıl olduğu vakit, keserât-ı kevniyyenin efrâd-ı muhtelifesi cânibinden kendisine "Sen bu ilmin ile dalâlete düştün" denilmiş olsa, o kimseye, "Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Hakikaten ben bu ilmim ile dalâlete mi düştüm?" diye kendisine asla bir hayâl ve şübhe gelmez ve onun ilm-i zevkîsine ta'n ve i'tiraz edenlerin ta'nı ile, kalbi münkesir ve hasta olmaz.

## Halkın ta'zîminin vehmi sebebiyle âdemînin hasta olması ve müşterilerin ona rağbeti misâli ve muallimin hikâyesi

1516. Bir mektebin çocukları, muallimden melal ve içtihad cihetinden meşakkat gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1516. Bir okulun çocukları, öğretmenden bıkkınlık ve içtihat (bir konuda derinlemesine düşünme) yönünden zorluk gördüler.

Bir okulun öğretmeni, çocukları çok çalıştırdığı ve eğitim konusunda onları çok sıktığı için bu çocuklar okula devam etmekten usandılar.

Bir mektebin muallimi, çocukları çok çalıştırdığı ve ta'lîm hususunda onları çok sıktığı için bu çocuklar mektebe devamdan usandılar.

1517. Muallim ıztırara düşmek için, ta'vik-ı kârda meşveret ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1517. Öğretmeni çaresiz bırakmak için, işi geciktirme konusunda danıştılar.

Öğretmeni çaresizliğe ve acze düşürerek ders verme işini geciktirmek ve erteletmek hususunda bir yerde toplanıp danıştılar ve görüştüler de dediler ki:

Muallimi ıztırâra ve acze düşürerek tedris işini ta'vîk ve te'hîr ettirmek husûsunda bir yerde toplanıp müşâvere ve müzakere ettiler de dediler ki:

1518. "Çün ki ona bir hastalık gelmez ki, birkaç gün uzaklık tutsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1518. "Çünkü ona öyle bir hastalık gelmez ki, birkaç gün uzaklık tutsun!"

Eğer sâlik (Hakk yolcusu) mağrur bir şekilde, maksadına ulaştığını zannederse, kendisini mürşidden (manevî rehberden) müstağni (ihtiyaçsız) görür ve hatta kendisini mürşid sayarsa, o sâlik, sâlik-i ebter (sonu kesik, bereketsiz yolcu) olur. Mürşid-i kâmil (olgun mürşid) himayesi altında, Hakk'ın inâyeti (yardımı) ve kendi himmeti (çabası) ile vahdet-i Hak (Allah'ın birliği) hakkında ilm-i yakînî (kesin bilgi) ve zevkî (yaşantısal bilgi) hâsıl olduğu zaman, keserât-ı kevniyyenin (varlık âleminin çokluklarının) çeşitli fertleri tarafından kendisine "Sen bu ilmin ile dalâlete (sapıklığa) düştün" denilmiş olsa bile, o kimseye, "Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Hakikaten ben bu ilmim ile dalâlete mi düştüm?" diye asla bir hayal ve şüphe gelmez ve onun ilm-i zevkîsine ta'n (ayıplama) ve i'tiraz (karşı çıkma) edenlerin ta'nı ile kalbi kırılmaz ve hasta olmaz.

yâta mağrûren sâlik, maksada vâsıl olduğunu zannederse, kendisini mürşidden müstağnî bilir ve belki kendisini mürşid addederse, o sâlik, sâlik-i ebter olur. Mürşid-i kâmil himâyesi altında Hakk'ın inâyeti ve kendi himmeti ile vahdet-i Hak hakkında ilm-i yakînî ve zevkî hâsıl olduğu vakit, keserât-ı kevniyyenin efrâd-ı muhtelifesi cânibinden kendisine "Sen bu ilmin ile dalâlete düştün" denilmiş olsa, o kimseye, "Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Hakikaten ben bu ilmim ile dalâlete mi düştüm?" diye kendisine asla bir hayal ve şübhe gelmez ve onun ilm-i zevkîsine ta'n ve i'tiraz edenlerin ta'nı ile, kalbi münkesir ve hasta olmaz.

## Halkın ta'zîminin vehmi sebebiyle âdemînin hasta olması ve müşterilerin ona rağbeti misâli ve muallimin hikâyesi

1516. Bir mektebin çocukları, muallimden melal ve içtihad cihetinden meşakkat gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1516. Bir okulun çocukları, öğretmenden bıkkınlık ve içtihat (bir konuda derinlemesine düşünme) yönünden zorluk gördüler.

Bir okulun öğretmeni, çocukları çok çalıştırdığı ve eğitim konusunda onları çok sıktığı için bu çocuklar okula devam etmekten usandılar.

Bir mektebin muallimi, çocukları çok çalıştırdığı ve ta'lîm hususunda onları çok sıktığı için bu çocuklar mektebe devamdan usandılar.

1517. Muallim ıztırara düşmek için, ta'vîk-ı kârda meşveret ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1517. Öğretmeni zora düşürmek için, işi geciktirmede danıştılar.

Öğretmeni zora ve acze düşürerek ders verme işini geciktirmek ve erteletmek konusunda bir yerde toplanıp danıştılar ve görüştüler de dediler ki:

Muallimi ıztırâra ve acze düşürerek tedris işini ta'vîk ve te'hîr ettirmek husûsunda bir yerde toplanıp müşâvere ve müzakere ettiler de dediler ki:

1518. "Çün ki ona bir hastalık gelmez ki, birkaç gün uzaklık tutsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1518. "Çünkü ona bir hastalık gelmez ki, birkaç gün uzaklık tutsun!"

Biz bu okuldan bıktık usandık; bir çare düşünelim, çünkü hoca efendiye hiçbir hastalık gelmiyor ki yatmaya mecbur olsun; biz de bu okul belasından birkaç gün olsun kurtulalım.

Biz bu mektebten bıktık usandık; bir çâre düşünelim, zîrâ hoca efendiye hiçbir hastalık gelmiyor ki yatmağa mecbûr olsun; biz de bu mekteb belâsından birkaç gün olsun kurtulalım.

1519. Tâ ki hapisten ve darlıktan ve işten kurtulalım; o mermer taşı gibi karâr üzerinedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1519. Tâ ki hapisten, darlıktan ve işten kurtulalım; o mermer taşı gibi karar üzerinedir!

1520. O pek zekî olan biri, bu tedbîri etti ki, üstâda diye: "Niçin sarısın?" [1526]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1520. O pek zeki olan biri, üstada "Niçin sarısın?" diyecek şekilde bu tedbiri aldı.

1521. Hayrola! Senin rengin yerinde değildir; bu eser ya havadan, ya sıtmadandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1521. Hayrola! Senin rengin yerinde değildir; bu etki ya havadan, ya sıtmadandır.

1522. Bundan biraz hayale düşer; kardeş sen de böyle yardım et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1522. Bundan biraz hayale düşer; kardeş sen de böyle yardım et!

1523. Mekteb kapısından içeri geldiğin vakit, "Hoca efendi ahvalin hayrola!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1523. Okul kapısından içeri girdiğin zaman, "Hoca efendi, hâlin hayırlı olsun!" de!

1524. Onun o hayali biraz ziyâde olur; zîrâ bir hayâlden bir akıllı, deli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. Onun o hayali biraz fazla olur; çünkü bir hayalden bir akıllı, deli olur.

1525. O üçüncü ve dördüncü ve beşinci, bizim arkamızda böyle gam ve esef göstersinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1525. O üçüncü ve dördüncü ve beşinci, bizim arkamızda böyle gam ve esef göstersinler.

1526. Bu haberi otuz çocuğa kadar müttefikan söyledikleri vakit yerleşir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1526. Bu haberi otuz çocuğa kadar ittifakla söyledikleri zaman yerleşir.

1527. Her birisi ona dedi ki: "Aferin ey zeki; senin bahtın inayet üzerine dayanıcı olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1527. Her biri ona dedi ki: "Aferin ey zeki; senin bahtın ilahi yardıma dayalı olsun!"

Biz bu okuldan bıktık usandık; bir çare düşünelim, çünkü hoca efendiye hiçbir hastalık gelmiyor ki yatmaya mecbur olsun; biz de bu okul belasından birkaç gün olsun kurtulalım.

Biz bu mektebten bıktık usandık; bir çâre düşünelim, zîrâ hoca efendiye hiçbir hastalık gelmiyor ki yatmağa mecbûr olsun; biz de bu mekteb belâsından birkaç gün olsun kurtulalım.

1519. Tâ ki hapisten ve darlıktan ve işten kurtulalım; o mermer taşı gibi karar üzerinedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1519. Tâ ki hapisten, darlıktan ve işten kurtulalım; o mermer taşı gibi karar üzerinedir!

1520. O pek zekî olan biri, bu tedbîri etti ki, üstâda diye: "Niçin sarısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1520. O çok zeki olan biri, bu tedbiri aldı ki, ustaya şöyle desin: "Niçin sarısın?"

1521. Hayrola! Senin rengin yerinde değildir; bu eser ya havadan, ya sıtmadandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1521. Hayrola! Senin rengin yerinde değildir; bu etki ya havadan, ya sıtmadandır.

1522. Bundan biraz hayale düşer; kardeş sen de böyle yardım et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1522. Bundan biraz hayale düşer; kardeş sen de böyle yardım et!

1523. Mekteb kapısından içeri geldiğin vakit, "Hoca efendi ahvalin hayrola!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1523. Okul kapısından içeri girdiğin zaman, "Hoca efendi, hâlin hayırlı olsun!" de!

1524. Onun o hayali biraz ziyâde olur; zîrâ bir hayâlden bir akıllı, deli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. Onun o hayali biraz fazla olur; çünkü bir hayalden bir akıllı, deli olur.

1525. O üçüncü ve dördüncü ve beşinci, bizim arkamızda böyle gam ve esef göstersinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1525. O üçüncü ve dördüncü ve beşinci, bizim arkamızda böyle gam ve esef göstersinler.

1526. Bu haberi otuz çocuğa kadar müttefikan söyledikleri vakit yerleşir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1526. Bu haberi otuz çocuğa kadar ittifakla söyledikleri zaman yerleşir.

1527. Her birisi ona dedi ki: "Aferin ey zeki; senin bahtın inayet üzerine dayanıcı olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1527. Her biri ona dedi ki: "Aferin ey zeki; senin bahtın ilahi yardım üzerine dayansın!"

1528. Ahd-i vesikda müttefik oldular ki, bir refîk sözü döndürmeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1528. Sağlam bir sözleşmede anlaştılar ki, hiçbir arkadaş sözünden dönmeyecek.

Mektebin bütün çocukları, o zeki çocuğun görüşü ve tedbiri üzerine hareket edip, arkadaşlardan hiçbirisinin o tedbire aykırı hareket etmeyeceğine oybirliğiyle kuvvetli bir sözleşme yaptılar.

Mektebin bütün çocukları, o zeki çocuğun rey ve tedbîri üzerine hareket edip, arkadaşlardan hiçbirisinin o tedbîr hilafında hareket etmiyeceğine müttefikan kuvvetli ahd ettiler.

1529. Ondan sonra o cümlesine yemîn verdi, ta ki bir gammaz mâcerayı söylemeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1529. Ondan sonra o, hepsine yemin ettirdi ki, bir gammaz olayı söylemesin.

Bu sözlü ahitten sonra o zeki çocuk, içlerinden bir gammaz çıkıp bu istişareyi ve kararı hiçbir kimseye söylememesi için, çocukların hepsine tek tek yemin ettirdi.

Bu kavilli ahidden sonra o zekî çocuk, içlerinden bir gammaz çıkıp bu müşâvereyi ve kararı hiçbir kimseye söylememek için, çocukların hepsine birer birer yemin ettirdi.

1530. O çocuğun re'yi cümleden galib geldi; onun aklı cemaatten ileriye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1530. O çocuğun görüşü herkesten üstün geldi; onun aklı topluluktan ileriye gitti.

[1536] "Çerbîden" üstün gelmek; ve "remeh" sürü anlamınadır. Yani “O zeki çocuğun görüşü, mektep çocuklarının hepsinin görüşüne üstün geldi ve bu üstün gelmesi sebebiyle hepsini iradesi altına aldı ve onun aklı bu çocuk sürüsünün ve topluluğunun hepsinden ileriye gitti ve onlara öncülük etti."

[1536] "Çerbîden" gâlib gelmek; ve "remeh" sürü ma'nâsınadır. Ya'nî “O zeki çocuğun re'yi, mekteb çocuklarının hepsinin re'yine galebe çaldı ve bu galebesi sebebiyle hepsini irâdesi altına aldı ve onun aklı bu çocuk sürüsünün ve cemâatinin hepsinden ileriye gitti ve onlara takaddüm etti."

1531. Zîrâ güzeller arasında süretlerde olan o tefâvüt, akl-ı beşerde de vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1531. Çünkü güzeller arasında suretlerde olan o farklılık, insan aklında da vardır.

İlahi isimler arasında üstünlük ve farklılık bulunduğundan, bu ilahi isimlerin ve görünen güzellerin suretlerinde nasıl üstünlük ve farklılık varsa, insan akıllarında da yaratılışta böylece farklılık ve üstünlük vardır.

Esmâ-i ilâhiyye arasında tefâzul ve tefâvüt bulunduğundan, bu esmâ-i ilâhiyyenin ve zâhirî olan güzellerin sûretlerinde nasıl tefâzul ve tefâvüt varsa, ukūl-i beşerde de, hilkatte böylece tefâvüt ve tefāzul vardır.

1532. Ahmed, makālde bu cihetten buyurdu: Ricâlin hüsnü, dili altında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1532. Ahmed, makalede bu yönden buyurdu: Kişilerin güzelliği, dili altında olur.

Yani "Hatem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimiz, insanların akıllarının yaratılıştaki farklılığına işaret etme yönünden المرء مخفى تحت لسانه yani 'Kişi lisanının altında gizlidir' buyurdu." Çünkü sözün kaynağı ve çıktığı yer akıldır; aklı çok ve güzel olanın, sözü de latif olur. Nasıl ki "Kişinin kendi miktarı sözünden belli olur" denilmiştir. Ve aynı şekilde Risâletpenâh Efendimiz diğer bir hadîs-i şerîfle-

Ya'nî "Hâtem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimiz, ukūl-i beşerin hilkatte tefâvütüne işaret cihetinden المرء مخفى تحت لسانه ya'nî "Kişi lisânının altında gizlidir" buyurdu." Zîrâ kelâmın menşei ve masdarı akıldır; aklı çok ve güzel olanın, kelâmı da latif olur. Nitekim "Kelâmından olur ma'lûm kişinin kendi mikdârı" denilmiştir. Ve kezâ Risâletpenâh Efendimiz diğer bir hadîs-i şerîfle-

1528. Ahd-i vesikda müttefik oldular ki, bir refîk sözü döndürmeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1528. Sağlam bir sözleşmede anlaştılar ki, hiçbir arkadaş sözünden dönmeyecek.

Mektebin bütün çocukları, o zeki çocuğun görüşü ve tedbiri üzerine hareket edip, arkadaşlardan hiçbirisinin o tedbire aykırı hareket etmeyeceğine oybirliğiyle kuvvetli bir sözleşme yaptılar.

Mektebin bütün çocukları, o zeki çocuğun rey ve tedbîri üzerine hareket edip, arkadaşlardan hiçbirisinin o tedbîr hilafında hareket etmiyeceğine müttefikan kuvvetli ahd ettiler.

1529. Ondan sonra o cümlesine yemîn verdi, ta ki bir gammaz mâcerayı söylemeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1529. Ondan sonra o, hepsine yemin ettirdi ki, bir gammaz olayı söylemesin.

Bu sözlü ahitten sonra o zeki çocuk, içlerinden bir gammaz çıkıp bu istişareyi ve kararı hiçbir kimseye söylememesi için, çocukların hepsine tek tek yemin ettirdi.

Bu kavilli ahidden sonra o zekî çocuk, içlerinden bir gammaz çıkıp bu müşâvereyi ve kararı hiçbir kimseye söylememek için, çocukların hepsine birer birer yemin ettirdi.

1530. O çocuğun re'yi cümleden galib geldi; onun aklı cemaatten ileriye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1530. O çocuğun görüşü herkesten üstün geldi; onun aklı topluluktan ileriye gitti.

[1536] "Çerbîden" üstün gelmek; ve "remeh" sürü anlamınadır. Yani “O zeki çocuğun görüşü, mektep çocuklarının hepsinin görüşüne üstün geldi ve bu üstün gelmesi sebebiyle hepsini iradesi altına aldı ve onun aklı bu çocuk sürüsünün ve topluluğunun hepsinden ileriye gitti ve onlara öncülük etti."

[1536] "Çerbîden" gâlib gelmek; ve "remeh" sürü ma'nâsınadır. Ya'nî “O zeki çocuğun re'yi, mekteb çocuklarının hepsinin re'yine galebe çaldı ve bu galebesi sebebiyle hepsini irâdesi altına aldı ve onun aklı bu çocuk sürüsünün ve cemâatinin hepsinden ileriye gitti ve onlara takaddüm etti."

1531. Zîrâ güzeller arasında süretlerde olan o tefâvüt, akl-ı beşerde de vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1531. Çünkü güzeller arasında suretlerde olan o farklılık, insan aklında da vardır.

İlahi isimler arasında üstünlük ve farklılık bulunduğundan, bu ilahi isimlerin ve görünen güzellerin suretlerinde nasıl üstünlük ve farklılık varsa, insan akıllarında da yaratılışta böylece farklılık ve üstünlük vardır.

Esmâ-i ilâhiyye arasında tefâzul ve tefâvüt bulunduğundan, bu esmâ-i ilâhiyyenin ve zâhirî olan güzellerin sûretlerinde nasıl tefâzul ve tefâvüt varsa, ukūl-i beşerde de, hilkatte böylece tefâvüt ve tefâzul vardır.

1532. Ahmed, makālde bu cihetten buyurdu: Ricâlin hüsnü, dili altında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1532. Ahmed, makalede bu yönden buyurdu: Kişilerin güzelliği, dilinin altında olur.

Yani "Hatem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimiz, insanların akıllarının yaratılıştaki farklılığına işaret etme yönünden المرء مخفى تحت لسانه yani 'Kişi lisanının altında gizlidir' buyurdu." Çünkü sözün kaynağı ve çıktığı yer akıldır; aklı çok ve güzel olanın, sözü de latif olur. Nitekim "Sözünden olur malum kişinin kendi miktarı" denilmiştir. Ve aynı şekilde Risaletpenah Efendimiz diğer bir hadis-i şeriflerinde جمال الرجل فصاحة اللسان yani "Adamın güzelliği, lisanın fesahatidir" buyurmuştur. Ve lisanın fesahati, aklın kemalinden gelir.

Yaratılışın özünde halkın akılları farklıdır ve Mu'tezile (İslam düşüncesinde bir ekol) nezdinde eşittir; akılların farklılığı ilim tahsilindendir.

"Mu'tezile" Ehl-i Sünnet inancından dönen bir topluluğa verilmiş isimdir. Bu düşüncenin reisi Vasıl ibn Ata isminde bir şahıstır. Bu adam, Kufe mescidinde vaaz eden Hasan-ı Basri hazretlerinin meclisinden kalktı ve "Büyük günahları işleyen kimse ne mümindir ne de kafirdir" fikrini ortaya koyup, mescidin bir köşesinde oturdu. Hasan-ı Basri hazretleri bu adam hakkında قد اعتزل عنا yani "Bizim inancımızdan döndü" buyurdu. Çünkü Ehl-i Sünnet'e göre halkın akılları yaratılışta farklıdır ve bu hal zahirde birçok delille sabittir. Nitekim ileride beyan buyurulur:

Ya'nî "Hâtem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimiz, ukūl-i beşerin hilkatte tefâvütüne işaret cihetinden المرء مخفى تحت لسانه ya'nî "Kişi lisânının altında gizlidir" buyurdu." Zîrâ kelâmın menşei ve masdarı akıldır; aklı çok ve güzel olanın, kelâmı da latif olur. Nitekim "Kelâmından olur ma'lûm kişinin kendi mikdârı" denilmiştir. Ve kezâ Risâletpenâh Efendimiz diğer bir hadîs-i şerîfle- rinde جمال الرجل فصاحة اللسان ya'ni "Adamın cemâli, lisânın fesâhatidir" buyurmuştur. Ve fesâhat-i lisân, aklın kemâlinden gelir.

Asl-ı fıtratda halkın akılları mütefavitdir ve Mu'tezile nezdinde mütesâvîdir; akılların tefâvütü tahsîl-i ilimdendir

"Mu'tezile" ehl-i sünnet i'tikādından dönen bir tâifeye verilmiş isimdir. Bu mefkûrenin reîsi Vâsıl ibn Atâ ismindeki bir şahıstır. Bu adam, Kûfe mescidinde va'z eden Hasan-i Basrî hazretlerinin meclisinden kalktı ve "Günâh-ı kebâiri irtikâb eden kimse ne mü'mindir ve ne de kâfirdir" fikrini ortaya koyup, mescidin bir köşesinde oturdu. Hasan-ı Basrî hazretleri bu adam hakkında قد اعتزل عنا ya'ni "Bizim i'tikādımızdan döndü" buyurdu. Zîrâ ehl-i sünnet indinde halkın akılları yaratılışta mütefavitdir ve bu hâl zâhirde birçok delâil ile müsbettir. Nitekim âtîde beyân buyurulur:

1533. Akılların ihtilafı asılda idi; Sünnilerin ittifakı üzere dinlemek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1533. Akılların farklılığı asılda idi; Sünnilerin ittifakı üzere dinlemek lazımdır.

İnsan akıllarının birbirinden farklı olması, asılda ve yaratılışta meydana geldi. Bu meseleyi Ehl-i Sünnet'in ittifakı üzerine dinlemek ve delillerini kavramak lazımdır ve hakikat de bu merkezdedir.

Ukūl-i beşerin birbirinden farklı olması asılda ve hilkatte vâki' oldu. Bu meseleyi ehl-i sünnetin ittifakı üzerine dinlemek ve delâilini zabt etmek lâzımdır ve hakikat da bu merkezdedir.

1534. Ehl-i i'tizalin kavli hilafına ki, akıllar asılda i'tidal tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1534. Mutezile mezhebinin görüşünün aksine ki, akıllar asılda dengeyi korurlar.

1535. Tecrübe ve ta'lîm, ziyade ve noksan eder; nihayet birini birinden daha âlim eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1535. Tecrübe ve eğitim, artırır ve eksiltir; sonunda birini diğerinden daha bilgili yapar.

"Adamın güzelliği, dilin düzgünlüğüdür" buyurmuştur. Ve dilin düzgünlüğü, aklın olgunluğundan gelir.

Yaratılışın özünde insanların akılları farklıdır, Mu'tezile'ye göre ise eşittir; akılların farklılığı ilim öğrenmekten kaynaklanır.

"Mu'tezile", Ehl-i Sünnet inancından dönen bir topluluğa verilmiş isimdir. Bu düşüncenin reisi Vâsıl ibn Atâ isminde bir kişidir. Bu adam, Kufe mescidinde vaaz eden Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisinden kalktı ve "Büyük günahları işleyen kimse ne mümindir ne de kafirdir" fikrini ortaya koyup, mescidin bir köşesinde oturdu. Hasan-ı Basrî hazretleri bu adam hakkında "Bizim inancımızdan döndü" buyurdu. Çünkü Ehl-i Sünnet'e göre insanların akılları yaratılışta farklıdır ve bu durum görünüşte birçok delille sabittir. Nitekim ileride açıklanacaktır:

rinde جمال الرجل فصاحة اللسان ya'ni "Adamın cemâli, lisânın fesâhatidir" buyurmuştur. Ve fesâhat-i lisân, aklın kemâlinden gelir.

Asl-ı fıtratda halkın akılları mütefavitdir ve Mu'tezile nezdinde mütesâvîdir; akılların tefâvütü tahsîl-i ilimdendir

"Mu'tezile" ehl-i sünnet i'tikādından dönen bir tâifeye verilmiş isimdir. Bu mefkûrenin reîsi Vâsıl ibn Atâ ismindeki bir şahıstır. Bu adam, Kûfe mescidinde va'z eden Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisinden kalktı ve "Günâh-ı kebâiri irtikâb eden kimse ne mü'mindir ve ne de kâfirdir" fikrini ortaya koyup, mescidin bir köşesinde oturdu. Hasan-ı Basrî hazretleri bu adam hakkında قد اعتزل عنا ya'ni "Bizim i'tikādımızdan döndü" buyurdu. Zîrâ ehl-i sünnet indinde halkın akılları yaratılışta mütefavitdir ve bu hâl zâhirde birçok delâil ile müsbettir. Nitekim âtîde beyân buyurulur:

1533. Akılların ihtilafı asılda idi; Sünnilerin ittifakı üzere dinlemek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1533. Akılların farklılığı asılda idi; Sünnilerin ittifakı üzere dinlemek lazımdır.

İnsan akıllarının birbirinden farklı olması, asılda ve yaratılışta meydana geldi. Bu meseleyi Ehl-i Sünnet'in ittifakı üzerine dinlemek ve delillerini kavramak lazımdır ve hakikat de bu merkezdedir.

Ukūl-i beşerin birbirinden farklı olması asılda ve hilkatte vâki' oldu. Bu meseleyi ehl-i sünnetin ittifakı üzerine dinlemek ve delâilini zabt etmek lâzımdır ve hakikat da bu merkezdedir.

1534. Ehl-i i'tizalin kavli hilafına ki, akıllar asılda i'tidal tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1534. Mutezile mezhebinin görüşünün aksine ki, akıllar asılda dengeyi korurlar.

1535. Tecrübe ve ta'lîm, ziyade ve noksan eder; nihayet birini birinden daha âlim eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1535. Tecrübe ve eğitim, artırır ve eksiltir; sonunda birini diğerinden daha bilgili yapar.

Ehl-i sünnetin üzerinde anlaştığı görüş, Mu'tezile topluluğunun sözü ve görüşünün aksinedir. Çünkü Mu'tezile der ki: "Akılların özde ve yaratılışta dengeleri ve eşitlikleri vardır. Tecrübe ve eğitim vasıtasıyla aklın kuvveti artar veya eksilir; ve bu tecrübe ve eğitim sonunda, birbirinden daha bilgili olur."

Ehl-i sünnetin ittifak ettikleri fikir, Mu'tezile tâifesinin sözü ve fikri hilâfınadır. Zîrâ Mu'tezile derler ki: "Akılların asılda ve fıtratta i'tidâlleri ve müsâvâtları vardır. Tecrübe ve ta'lîm vâsıtasıyla aklın kuvveti ziyâde veyâ nâkıs olur; ve bu tecrübe ve ta'lîm sonunda, birbirinden daha âlim olur."

1536. Bu bâtıldır; zîrâ ki bir çocuğun re'yi ki, bir meslekte tecrübesi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1536. Bu bâtıldır; çünkü bir çocuğun görüşü ki, bir meslekte tecrübesi yoktur.

1537. O küçük çocuktan bir düşünce zahir oldu ki, yüz tecrübeli ihtiyar bir koku götürmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. O küçük çocuktan öyle bir düşünce ortaya çıktı ki, yüz tecrübeli ihtiyar bile onu anlayamaz.

Akılların yaratılışta eşit olduğu fikri geçersizdir; çünkü hiçbir meslekte tecrübesi olmayan ve henüz ilim tahsil etmemiş bulunan bir küçük çocuk, sanının insan varlığı üzerinde etkili olduğunu nasıl düşünebildi? Böyle bir düşünceden yüz tecrübeli ve çok yaş yaşamış bir adam, bir koku bile alamaz.

Ukülün fıtratda müsâvî olması fikri bâtıldır; çünkü hiçbir meslekte tecrübesi olmayan ve henüz tahsil-i ilim etmemiş bulunan bir küçük çocuk, vehmin vücûd-ı beşer üzerinde müessir olduğunu nasıl düşünebildi? Böyle bir düşünceden yüz tecrübeli ve çok yaş yaşamış bir adam, bir koku bilemez.

1538. Muhakkak o ziyadelik iyidir ki, o fıtrattandır; nihayet bir ziyadelikten ki cehd ve fikrettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1538. Şüphesiz o fazlalık iyidir ki, o fıtrattandır; nihayet bir fazlalıktan ki çaba ve düşüncedir.

Şüphesiz yaratılıştan olan akıl fazlalığı, çaba ve düşünce olan fazlalıktan daha iyidir; çünkü ilim ve tecrübe edinme, fıtrî aklı (doğuştan gelen aklı) parlatır ve aydınlatır; fakat fıtratta eksik olan aklı artırmaz. Çünkü aynı okulda, aynı eğitimi alan ve aynı sınavı vermiş olan öğrenciler arasında, bu ilimlerin uygulanmasında her zaman farklılıklar görülür. Hatta birisi doğuştan gelen zekâsıyla iyi ve diğeri, doğuştan gelen zekâsındaki eksiklik sebebiyle kötü uygular.

Muhakkak hilkatten olan akıl ziyâdeliği, sa'y ve fikir olan ziyâdelikten iyidir; zîrâ tahsîl-i ilim ve tecrübe, akl-ı fıtrîyi parlatır ve tenvîr eder; fakat fıtratda nâkıs olan aklı ziyâdeleştirmez. Zîrâ aynı mektebde aynı tahsîlde bulunan ve aynı imtihanı vermiş olan talebe arasında, bu ilimlerin tatbikatında her vakit farklar görülür. Hatta birisi zekâ-yı fıtrîsiyle iyi ve diğeri, zekâ-yı fıtrîsindeki noksan hasebiyle fenâ tatbik eder.

1539. Sen söyle; Huda'nın vergisi mi daha iyidir, yahud ki rahvarca giden bir topal mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1539. Sen söyle; Allah'ın vergisi mi daha iyidir, yoksa hızlı giden bir topal mı?

Ey Mesnevî dinleyicisi, sen söyle; Hakk'ın vergisi olan şey mi daha iyidir, yoksa tecrübe ve ilim külfetiyle oluşan zekâ mı daha iyidir? Birisi doğuştan gelen ihsan olan akıl ile külfetsiz yürür; diğeri ise doğuştan gelen akıllarını tecrübe ve eğitim ile aydınlatıp hızlı giden ilim ehlini taklit ederek ve topallayarak yürür. Ehl-i sünnetin ittifak ettikleri fikir, Mu'tezile (İslam düşünce tarihinde akla öncelik veren bir ekol) taifesinin sözü ve fikrinin aksinedir. Çünkü Mu'tezile derler ki: "Akılların özde ve fıtratta dengeleri ve eşitlikleri vardır. Tecrübe ve eğitim vasıtasıyla aklın kuvveti artar veya eksilir; ve bu tecrübe ve eğitim sonunda, birbirinden daha âlim olur."

Ey sâmi'-i Mesnevî, sen söyle; Hakk'ın vergisi olan şey mi daha iyidir, yoksa tecrübe ve ilim külfetiyle hâsıl olan zekâ mı daha iyidir? Birisi ihsân-ı fitrî olan akıl ile külfetsiz yürür; ve diğeri akl-ı fıtrilerini tecrübe ve tahsîl ile tenvîr edip rehvâr giden ehl-i ilmi taklîd ederek ve topallıyarak yürür. Ehl-i sünnetin ittifak ettikleri fikir, Mu'tezile tâifesinin sözü ve fikri hilâfınadır. Zîrâ Mu'tezile derler ki: "Akılların asılda ve fıtratta i'tidâlleri ve müsâvâtları vardır. Tecrübe ve ta'lîm vâsıtasıyla aklın kuvveti ziyâde veyâ nâkıs olur; ve bu tecrübe ve ta'lîm sonunda, birbirinden daha âlim olur."

1536. Bu bâtıldır; zîrâ ki bir çocuğun re'yi ki, bir meslekte tecrübesi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1536. Bu bâtıldır; çünkü bir çocuğun görüşü ki, bir meslekte tecrübesi yoktur.

1537. O küçük çocuktan bir düşünce zahir oldu ki, yüz tecrübeli ihtiyar bir koku götürmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. O küçük çocuktan öyle bir düşünce ortaya çıktı ki, yüz tecrübeli ihtiyar bile onu anlayamaz.

Akılların yaratılışta eşit olduğu fikri geçersizdir; çünkü hiçbir meslekte tecrübesi olmayan ve henüz ilim tahsil etmemiş bulunan bir küçük çocuk, sanının insan varlığı üzerinde etkili olduğunu nasıl düşünebildi? Böyle bir düşünceden yüz tecrübeli ve çok yaş yaşamış bir adam, bir koku bile alamaz.

Ukülün fıtratda müsâvî olması fikri bâtıldır; çünkü hiçbir meslekte tecrübesi olmayan ve henüz tahsil-i ilim etmemiş bulunan bir küçük çocuk, vehmin vücûd-ı beşer üzerinde müessir olduğunu nasıl düşünebildi? Böyle bir düşünceden yüz tecrübeli ve çok yaş yaşamış bir adam, bir koku bilemez.

1538. Muhakkak o ziyadelik iyidir ki, o fıtrattandır; nihayet bir ziyadelikten ki cehd ve fikrettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1538. Şüphesiz o fazlalık iyidir ki, o fıtrattandır; nihayet bir fazlalıktan ki çaba ve düşüncedir.

Şüphesiz yaratılıştan gelen akıl fazlalığı, çaba ve düşünce olan fazlalıktan daha iyidir; çünkü ilim ve tecrübe edinme, fıtrî aklı parlatır ve aydınlatır; fakat fıtratta eksik olan aklı artırmaz. Çünkü aynı okulda, aynı eğitimi alan ve aynı sınavı vermiş olan öğrenciler arasında, bu ilimlerin uygulanmasında her zaman farklar görülür. Hatta birisi fıtrî zekâsıyla iyi ve diğeri, fıtrî zekâsındaki eksiklik sebebiyle kötü uygular.

Muhakkak hilkatten olan akıl ziyâdeliği, sa'y ve fikir olan ziyâdelikten iyidir; zîrâ tahsîl-i ilim ve tecrübe, akl-ı fıtrîyi parlatır ve tenvîr eder; fakat fıtratda nâkıs olan aklı ziyâdeleştirmez. Zîrâ aynı mektebde aynı tahsîlde bulunan ve aynı imtihanı vermiş olan talebe arasında, bu ilimlerin tatbikatında her vakit farklar görülür. Hattâ birisi zekâ-yı fıtrîsiyle iyi ve diğeri, zekâ-yı fıtrîsindeki noksan hasebiyle fenâ tatbik eder.

1539. Sen söyle; Huda'nın vergisi mi daha iyidir, yahud ki rahvarca giden bir topal mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1539. Sen söyle; Allah'ın vergisi mi daha iyidir, yoksa hızlı giden bir topal mı?

Ey Mesnevî dinleyicisi, sen söyle; Allah'ın vergisi olan şey mi daha iyidir, yoksa tecrübe ve ilim zahmetiyle elde edilen zekâ mı daha iyidir? Birisi doğuştan gelen akıl ile zahmetsizce yürür; diğeri ise doğuştan gelen akıllarını tecrübe ve eğitim ile aydınlatıp hızlı giden ilim sahiplerini taklit ederek ve topallayarak yürür.

Ey sâmi'-i Mesnevî, sen söyle; Hakk'ın vergisi olan şey mi daha iyidir, yoksa tecrübe ve ilim külfetiyle hâsıl olan zekâ mı daha iyidir? Birisi ihsân-ı fıtrî olan akıl ile külfetsiz yürür; ve diğeri akl-ı fıtrîlerini tecrübe ve tahsîl ile tenvîr edip rehvâr giden ehl-i ilmi taklîd ederek ve topallıyarak yürür.

## Çocukların muallimi vehme düşürmesi

1540. Gündüz oldu ve çocuklar bu fikir üzerine, evden dükkâna geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1540. Gündüz oldu ve çocuklar bu fikir üzerine, evden dükkâna geldiler.

"Dükkân" burada mektep (okul) ve mahall-i ta'lîm (eğitim yeri) demektir.

"Dükkân" burada mekteb ve mahall-i ta'lîm demektir.

1541. Hepsi dışarıda, o musırr olan yârin kelimesi için muntazır durdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1541. Hepsi dışarıda, o ısrarcı yârin sözü için beklediler.

Çocukların hepsi, okulun kapısına kadar gelip, o görüşünde sabit ve ısrarcı olan akıllı çocuğun gelişini beklediler. Hint nüshalarında "ısrarcı" yerine "mekir" (tuzak, hile) geçmektedir. Bu durumda anlam, "Çocuklar ve o hilekâr ve düzenbaz arkadaşını beklediler" demek olur.

Çocukların hepsi, mektebin kapısına kadar gelip, o re'yinde sâbit ve musırr olan akıllı çocuğun vürûduna muntazır oldular. Hind nüshalarında "musırr" yerine "mekir" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ, "Çocuklar ve o mekir ve hîle arkadaşını beklediler" demek olur.

1542. Zîrâ bu re'ye o menba' olmuştur; baş dâimâ ayağa imâm gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1542. Çünkü bu görüşe o kaynak olmuştur; baş daima ayağa imam gelir.

Çünkü öğretmeni vehme düşürme görüşünün anlamı ve kaynağı o zeki çocuk olmuş ve bu görüşünde, diğer çocuklara baş olmuştur ve baş ayağa daima önce gelir.

Zîrâ muallimi vehme düşürmek re'yinin ma'nâ ve masdarı o zekî çocuk olmuş ve bu re'yinde, dîğer çocuklara baş olmuştur ve baş ayağa dâimâ tekaddüm eder.

1543. Ey mukallid, sen onun üzerine ziyâdelik isteme ki, o âsumânın nûrundan menba' ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1543. Ey taklitçi, sen onun üzerine fazlalık isteme ki, o, gökyüzünün nurundan kaynak olsun.

"Mukallid" (taklitçi), herhangi bir hususta bir kimseye tâbi olup, onun görüş ve fikrini kabul edene derler. Yani, ey taklitçi, sen görüş ve fikri yüce âlemin nurundan kaynak olan kimsenin üzerine üstünlük taslama; ve fazilet ve meziyette

"Mukallid" herhangi bir husûsta bir kimseye tâbi' olup, onun re'y ve fikrini kabûl edene derler. Ya'nî, ey mukallid, sen re'y ve fikri âlem-i ulvînin nûrundan menba' olan kimsenin üzerine tefazzul etme; ve fazıl ve meziyyette

## Çocukların muallimi vehme düşürmesi

1540. Gündüz oldu ve çocuklar bu fikir üzerine, evden dükkâna geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1540. Gündüz oldu ve çocuklar bu fikir üzerine, evden dükkâna geldiler.

"Dükkân" burada mektep (okul) ve mahall-i ta'lîm (eğitim yeri) demektir.

"Dükkân" burada mekteb ve mahall-i ta'lîm demektir.

1541. Hepsi dışarıda, o musırr olan yârin kelimesi için muntazır durdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1541. Hepsi dışarıda, o ısrarcı olan yârin kelimesi için bekler durdular.

Çocukların hepsi, okulun kapısına kadar gelip, o görüşünde sabit ve ısrarcı olan akıllı çocuğun gelişini beklediler. Hint nüshalarında "ısrarcı" yerine "hilekâr" (mekir) geçmektedir. Bu durumda anlam, "Çocuklar o hilekâr ve düzenbaz arkadaşlarını beklediler" demek olur.

Çocukların hepsi, mektebin kapısına kadar gelip, o re'yinde sâbit ve mu- sırr olan akıllı çocuğun vürûduna muntazır oldular. Hind nüshalarında “mu- sırr” yerine “mekir” vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ, “Çocuklar ve o mekir ve hî- le arkadaşını beklediler” demek olur.

1542. Zîrâ bu re'ye o menba' olmuştur; baş dâimâ ayağa imâm gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1542. Çünkü bu görüşe o kaynak olmuştur; baş daima ayağa imam gelir.

Çünkü öğretmeni vehme (gerçek olmayan tahayyül) düşürme görüşünün anlamı ve kaynağı o zeki çocuk olmuş ve bu görüşünde, diğer çocuklara baş olmuştur ve baş ayağa daima önde gelir.

Zîrâ muallimi vehme düşürmek re'yinin ma'nâ ve masdarı o zekî çocuk olmuş ve bu re'yinde, dîğer çocuklara baş olmuştur ve baş ayağa dâimâ te- kaddüm eder.

1543. Ey mukallid, sen onun üzerine ziyâdelik isteme ki, o âsumânın nûrun- dan menba' ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1543. Ey taklitçi, sen onun üzerine fazlalık isteme ki, o gökyüzünün nurundan kaynaklansın.

"Mukallid" (taklitçi), herhangi bir konuda bir kimseye tâbi olup, onun görüş ve fikrini kabul edene denir. Yani, ey taklitçi, sen görüş ve fikri yüce âlemin nurundan kaynaklanan kimsenin üzerine üstünlük taslama; ve fazilet ve meziyette böyle bir kimsenin üzerine fazlalık iddiasında bulunma; çünkü o mucit (yeni bir şey ortaya koyan) ve sen taklitçisin.

"Mukallid" herhangi bir husûsta bir kimseye tâbi' olup, onun re'y ve fik- rini kabûl edene derler. Ya'nî, ey mukallid, sen re'y ve fikri âlem-i ulvînin nû- rundan menba' olan kimsenin üzerine tefazzul etme; ve fazıl ve meziyyette böyle bir kimsenin üzerine ziyâdelik da'vâsında bulunma; zîrâ o mûcid ve sen mukallidsin.

1544. O içeriye girdi, dedi: "Ey üstad selâm! Hayrola, senin yüzünün rengi sarı renktir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1544. O içeriye girdi, dedi: "Ey üstad selâm! Hayrola, senin yüzünün rengi sarı renktir?"

O zeki çocuk, okul kapısından içeriye girdi; dedi ki: "Hoca efendi selamün aleyküm, hayrola, yüzünün rengini sararmış görüyorum?"

O zekî çocuk, mekteb kapısından içeriye girdi; dedi ki: "Hoca efendi selâmün aleyküm, hayrola, yüzünün rengini sararmış görüyorum?"

1545. Muallim dedi: "Benim üzerimde bir hastalık yoktur; sen git otur hele, boş laf söyleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1545. Muallim dedi: "Benim üzerimde bir hastalık yoktur; sen git otur hele, boş laf söyleme!"

1546. Nefy etti amma, kötü vehim tozu, onun kalbine ansızın biraz çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1546. Nefy etti ama, kötü vehim tozu, onun kalbine ansızın biraz çarptı.

Muallim hastalığı kendinden uzaklaştırdı ama, çocuğun bu sözünden kötü bir vehim (gerçek olmayan tahayyül) tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acaba dediği gibi bende bir kötülük mü vardır?" dedi.

Muallim hastalığı kendinden nefy etti ammâ, çocuğun bu sözünden fenâ bir vehim tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acabâ dediği gibi bende bir fenâlık mı vardır?" dedi.

1547. Bir başkası geldi, böyle söyledi; o vehim bunun üzerine biraz ziyâde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1547. Bir başkası geldi, böyle söyledi; o vehim bunun üzerine biraz daha arttı.

Önceki çocuğun sözü üzerine oluşan vehim, bu çocuğun sözünden biraz daha arttı.

Evvelki çocuğun sözü üzerine hâsıl olan vehim, bu çocuğun sözünden biraz daha ziyâdeleşti.

1548. Böylece nihayet onun vehmi kuvvet tuttu; kendi hâlinde çok taaccübde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1548. Böylece nihayet onun vehmi kuvvetlendi; kendi durumuna çok şaşırdı.

Danışma ve görüşme sonucunda kararlaştırıldığı üzere çocukların hepsi birer birer gelip böyle söyledi. Sonunda hoca efendinin vehmi (sanısı) kuvvetlendi. "Benim hastalığımı bunlar görüp bildiler de, nasıl olup da ben kendimi bilemedim!" diye, kendi durumuna çok şaşırdı. Böyle bir kimsenin üzerine üstünlük iddiasında bulunma; çünkü o icat eden, sen ise taklit edensin.

Müşâvere ve müzâkere neticesinde takarrur ettiği vech ile çocukların hepsi birer birer gelip böyle söyledi. Akıbet hoca efendinin vehmi kuvvetlendi. "Benim hastalığımı bunlar görüp bildiler de, nasıl olup da ben kendimi bilemedim!" diye, kendi hâline çok taaccübde kaldı. böyle bir kimsenin üzerine ziyâdelik da'vâsında bulunma; zîrâ o mûcid ve sen mukallidsin.

1544. O içeriye girdi, dedi: "Ey üstad selâm! Hayrola, senin yüzünün rengi sarı renktir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1544. O içeriye girdi, dedi: "Ey üstad selâm! Hayrola, senin yüzünün rengi sarı renktir?"

O zeki çocuk, okul kapısından içeriye girdi; dedi ki: "Hoca efendi selamün aleyküm, hayrola, yüzünün rengini sararmış görüyorum?"

O zekî çocuk, mekteb kapısından içeriye girdi; dedi ki: "Hoca efendi selâmün aleyküm, hayrola, yüzünün rengini sararmış görüyorum?"

1545. Muallim dedi: "Benim üzerimde bir hastalık yoktur; sen git otur hele, boş laf söyleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1545. Muallim dedi: "Benim üzerimde bir hastalık yoktur; sen git otur hele, boş laf söyleme!"

Muallim hastalığı kendinden nefyetti (uzaklaştırdı) ama, çocuğun bu sözünden kötü bir vehim tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acaba dediği gibi bende bir kötülük mü vardır?" dedi.

Muallim hastalığı kendinden nefy etti ammâ, çocuğun bu sözünden fenâ bir vehim tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acabâ dediği gibi bende bir fenâlık mı vardır?" dedi.

1546. Nefy etti amma, kötü vehim tozu, onun kalbine ansızın biraz çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1546. Nefy etti ama, kötü vehim tozu, onun kalbine ansızın biraz çarptı.

Muallim hastalığı kendinden uzaklaştırdı ama, çocuğun bu sözünden kötü bir vehim (gerçek olmayan tahayyül) tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acaba dediği gibi bende bir kötülük mü vardır?" dedi.

Muallim hastalığı kendinden nefy etti ammâ, çocuğun bu sözünden fenâ bir vehim tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acabâ dediği gibi bende bir fenâlık mı vardır?" dedi.

1547. Bir başkası geldi, böyle söyledi; o vehim bunun üzerine biraz ziyâde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1547. Bir başkası geldi, böyle söyledi; o vehim bunun üzerine biraz daha arttı.

Önceki çocuğun sözü üzerine oluşan vehim, bu çocuğun sözünden biraz daha arttı.

Evvelki çocuğun sözü üzerine hâsıl olan vehim, bu çocuğun sözünden biraz daha ziyâdeleşti.

1548. Böylece nihayet onun vehmi kuvvet tuttu; kendi halinde çok taaccübde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1548. Böylece nihayet onun vehmi (sanısı) kuvvetlendi; kendi hâline çok şaşırdı.

Danışma ve görüşme sonucunda kararlaştırıldığı şekilde çocukların hepsi birer birer gelip böyle söyledi. Sonunda hoca efendinin sanısı kuvvetlendi. "Benim hastalığımı bunlar görüp bildiler de, nasıl olup da ben kendimi bilemedim!" diye, kendi hâline çok şaşırdı.

Müşâvere ve müzâkere neticesinde takarrur ettiği vech ile çocukların hepsi birer birer gelip böyle söyledi. Akıbet hoca efendinin vehmi kuvvetlendi. "Benim hastalığımı bunlar görüp bildiler de, nasıl olup da ben kendimi bilemedim!" diye, kendi hâline çok taaccübde kaldı.

## Fir'avn'ın dahi, halkın ta'zîminden vehim sebebiyle hasta olması

1549. Kadından ve çocuktan ve erkekten olan halkın secdesi, Fir'avn'ın kalbine çarptı, hasta etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1549. Kadından, çocuktan ve erkekten oluşan halkın secdesi, Firavun'un kalbine çarptı, onu hasta etti.

Kadın, çocuk ve erkek sınıfından olan her türlü halkın Firavun'un huzurunda baş eğmesi ve onun zulümlerine karşı ağzını açamaması, Firavun'un kalbinde gerçekten kendisinin bir dâhi ve büyük bir adam olduğu duygusunu ve sanısını ortaya çıkardı ve o biçarenin iç dünyası bu sanı ile hasta oldu. Tarihlerde halkın bu şekilde şımarttığı hükümdarların sayısı pek çoktur.

Kadın ve çocuk ve erkek tâifesinden bulunan her nevi' halkın Fir'avn'ın huzûrunda baş eğmesi ve onun mezâlimine karşı şakk-ı şefe edememesi, Fir'avn'ın kalbinde hakikaten kendisinin bir dâhî ve bir büyük adam olduğu duygusunu ve vehmini peydâ etti ve o bîçârenin bâtını bu vehim ile hasta oldu. Târihlerde halkın bu vech ile şımarttıkları hükümdarların adedi pek çoktur.

1550. Her birinin hudavend ve melik demesi, bir vehimden onu öyle münhetik [1556] etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1550. Her birinin efendi ve hükümdar demesi, bir vehimden onu öyle alçalttı.

"Hudâvend" sahip ve malik demektir ve "melik" padişah anlamınadır. Yani "Halktan her birinin o Firavun'a, bizim sahibimiz ve malikimiz ve efendimiz ve padişahımız diye rütbeler vermesi, onun gurur ve azamet vehmini besleyerek, ahlakının perdesini öyle bir yırtış yırttı."

“Hudâvend” sâhib ve mâlik demektir ve “melik” pâdişâh ma'nâsınadır. Ya'nî “Halktan her birinin o Fir'avn'a, bizim sâhibimiz ve mâlikimiz ve efendimiz ve pâdişâhımız diye pâyeler vermesi, onun vehm-i gurûr ve azametini besliyerek, ahlâkının perdesini öyle bir yırtış yırttı.”

1551. Ki ulûhiyyet da'vâsında cesûr oldu. Ejderha oldu ve hiç doymadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1551. Ki ilâhlık iddiasında cesur oldu. Ejderha oldu ve hiç doymadı.

Nihayet Firavun bu sanısı sebebiyle ilâhlık iddiasına kadar cüret etti ve nefsi, halkı zehirleyip kahreden bir ejderha oldu; ve bu gibi gurur ve azametten onun cehennem tabiatlı olan nefsi doymak bilmedi.

Nihâyet Fir'avn bu vehmi sebebiyle Allahlık da'vâsına kadar cür'et etti ve nefsi halkı zehirleyip, kahreden bir ejderha oldu; ve bu gibi gurûr ve azamet-ten onun cehennem tabîatlı olan nefsi doymak bilmedi.

## Fir'avn'ın dahi, halkın ta'zîminden vehim sebebiyle hasta olması

1549. Kadından ve çocuktan ve erkekten olan halkın secdesi, Fir'avn'ın kalbine çarptı, hasta etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1549. Kadından, çocuktan ve erkekten oluşan halkın secdesi, Firavun'un kalbine çarptı, onu hasta etti.

Kadın, çocuk ve erkek sınıfından olan her türlü halkın Firavun'un huzurunda baş eğmesi ve onun zulümlerine karşı ağzını açamaması, Firavun'un kalbinde gerçekten kendisinin bir dâhi ve büyük bir adam olduğu duygusunu ve sanısını ortaya çıkardı ve o biçarenin iç dünyası bu sanı ile hasta oldu. Tarihlerde halkın bu şekilde şımarttığı hükümdarların sayısı pek çoktur.

Kadın ve çocuk ve erkek tâifesinden bulunan her nevi' halkın Fir'avn'ın huzûrunda baş eğmesi ve onun mezâlimine karşı şakk-ı şefe edememesi, Fir'avn'ın kalbinde hakikaten kendisinin bir dâhî ve bir büyük adam olduğu duygusunu ve vehmini peydâ etti ve o bîçârenin bâtını bu vehim ile hasta oldu. Târihlerde halkın bu vech ile şımarttıkları hükümdarların adedi pek çoktur.

1550. Her birinin hudavend ve melik demesi, bir vehimden onu öyle münhetik [1556] etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1550. Her birinin efendi ve padişah demesi, bir sanıdan onu öyle alçalttı.

"Hudâvend" sahip ve malik demektir ve "melik" padişah anlamındadır.

Yani "Halktan her birinin o Firavun'a, bizim sahibimiz ve malikimiz ve efendimiz ve padişahımız diye rütbeler vermesi, onun gurur ve azamet sanısını besleyerek, ahlakının perdesini öyle bir yırtış yırttı."

"Hudâvend" sâhib ve mâlik demektir ve "melik" pâdişâh ma'nâsınadır.

Ya'nî "Halktan her birinin o Fir'avn'a, bizim sâhibimiz ve mâlikimiz ve efendimiz ve pâdişâhımız diye pâyeler vermesi, onun vehm-i gurûr ve azametini besliyerek, ahlâkının perdesini öyle bir yırtış yırttı."

1551. Ki ulûhiyyet da'vâsında cesûr oldu. Ejderha oldu ve hiç doymadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1551. Ki ilâhlık iddiasında cesur oldu. Ejderha oldu ve hiç doymadı.

Nihayet Firavun bu sanısı sebebiyle ilâhlık iddiasına kadar cüret etti ve nefsi, halkı zehirleyip kahreden bir ejderha oldu; ve bu gibi gurur ve azametten onun cehennem tabiatlı olan nefsi doymak bilmedi.

Nihâyet Fir'avn bu vehmi sebebiyle Allahlık da'vâsına kadar cür'et etti ve nefsi halkı zehirleyip, kahreden bir ejderha oldu; ve bu gibi gurûr ve azamet-ten onun cehennem tabîatlı olan nefsi doymak bilmedi.

1552. Akl-ı cüz'î, onun afeti vehimdir ve zandır; zîrâ ki onun için vatan zulümât içinde oldu&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1552. Cüz'î aklın afeti vehim ve zandır; çünkü onun vatanı karanlıklar içinde oldu.

Cüz'î akıl dediğimiz anlamın afeti, yine anlam âleminden olan vehim ve zandır; çünkü bu aklın meskeni ve vatanı, kevnî (yaratılışa ait) karanlıklar içindedir. Ve onun bilgileri, bu kevnî karanlıklardan sızan birtakım bilgilerden ibarettir. Ve bu karanlıklar, hakikatlerin perdesi ve engelidir. Bu sebeple onun bilgileri, kesin bilgiler olmaktan pek uzaktır, vehmî (sanıya dayalı) bilgilerdir; ve vehim ise baş belasıdır.

Akl-ı cüz'î dediğimiz ma'nânın âfeti, yine ma'nâ âleminden olan vehim ve zandır; çünkü bu aklın meskeni ve vatanı, zulümât-ı kevniyye içindedir. Ve onun bilgileri, bu zulümât-ı kevniyyeden sızan birtakım ma'lûmâttan ibârettir. Ve bu zulümât, hakāyıkın perdesi ve hicabıdır. Binâenaleyh onun ma'lûmâtı ulûm-ı yakîniyye olmaktan pek uzaktır, ulûm-ı vehmiyyedir; ve vehim ise baş belâsıdır.

1553. Zemîn üzerinde bir arşın yer olsa, bir adam vehimsiz, emîn olarak yürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1553. Yer üzerinde bir arşın yer olsa, bir adam vehim duymadan, emin olarak yürür.

Nasıl ki düz bir yer üzerinde bir arşın eninde yer olsa, bir adam vehim duymadan ve düşme korkusundan emin olarak yürür.

Nitekim düz bir zemîn üzerinde bir arşın eninde yer olsa, bir adam vehimsiz ve düşmek korkusundan emîn olarak yürür.

1554. Eğer yüksek duvar üzerinde gidersen, onun eni iki arşın olsa, eğri olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1554. Eğer yüksek duvar üzerinde gidersen, onun eni iki arşın olsa, eğri olursun.

Yüksek bir duvar üstünde iki arşın eninde bir yol olsa, o yükseklik senin cüz'î aklına bir vehim (gerçek olmayan tahayyül) ilka eder; sende düşme korkusu oluşur, iç dünyan eğri ve karışık olur. Çünkü burada akla ait muhakemeler etkili değildir, vehim hâkimdir.

Yüksek bir duvar üstünde iki arşın eninde bir yol olsa, o yükseklik senin akl-ı cüz'îne bir vehim ilkā eder; sende düşmek korkusu hâsıl olur, bâtının eğri ve müşevveş olur. Çünkü burada muhâkemât-ı akliyye müessir değildir, vehim hâkimdir.

1555. Belki vehim sebebiyle kalbin titremesinden düşersin; vehmî olan korkuya fehim ile iyi bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1555. Aksine, vehim sebebiyle kalbin titremesinden düşersin; vehmî olan korkuya fehim ile iyi bak!

Duvar üstündeki o geniş yolda vehim sebebiyle kalbine düşme korkusu gelir; ve neticesinde aksine belki de düşersin. İşte vehmî olan bu korkunun mahiyetine fehim (anlama yeteneği) ve tam idrak ile iyi bak ve dairesinin ne kadar geniş olduğunu düşün! Zâhir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimlerin), evliyanın ilimlerini inkâr etmeleri de bu vehimdendir.

Duvar üstündeki o geniş yolda vehim sebebiyle kalbine düşmek korkusu düşer; ve neticesinde belki de düşersin. İşte vehmî olan bu korkunun mâhiyyetine fehim ve idrâk-ı tâm ile iyi bak ve dâiresinin ne kadar vâsi' olduğunu düşün! Ulemâ-yı zâhirenin, ulûm-ı evliyâyı inkâr etmeleri de bu vehimdendir.

1552. Akl-ı cüz'î, onun afeti vehimdir ve zandır; zîrâ ki onun için vatan zulümât içinde oldu&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1552. Cüz'î aklın afeti vehim ve zandır; çünkü onun vatanı karanlıklar içinde oldu.

Cüz'î akıl dediğimiz anlamın afeti, yine anlam âleminden olan vehim ve zandır; çünkü bu aklın meskeni ve vatanı, kevnî (yaratılışa ait) karanlıklar içindedir. Ve onun bilgileri, bu kevnî karanlıklardan sızan birtakım bilgilerden ibarettir. Ve bu karanlıklar, hakikatlerin perdesi ve engelidir. Bu sebeple onun bilgileri, kesin bilgiler olmaktan pek uzaktır, vehmî (sanıya dayalı) bilgilerdir; ve vehim ise baş belasıdır.

Akl-ı cüz'î dediğimiz ma'nânın âfeti, yine ma'nâ âleminden olan vehim ve zandır; çünkü bu aklın meskeni ve vatanı, zulümât-ı kevniyye içindedir. Ve onun bilgileri, bu zulümât-ı kevniyyeden sızan birtakım ma'lûmâttan ibârettir. Ve bu zulümât, hakāyıkın perdesi ve hicabıdır. Binâenaleyh onun ma'lûmâtı ulûm-ı yakîniyye olmaktan pek uzaktır, ulûm-ı vehmiyyedir; ve vehim ise baş belâsıdır.

1553. Zemîn üzerinde bir arşın yer olsa, bir adam vehimsiz, emîn olarak yürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1553. Yer üzerinde bir arşın yer olsa, bir adam vehim duymadan, emin olarak yürür.

Nasıl ki düz bir yer üzerinde bir arşın eninde yer olsa, bir adam vehim duymadan ve düşme korkusundan emin olarak yürür.

Nitekim düz bir zemîn üzerinde bir arşın eninde yer olsa, bir adam vehimsiz ve düşmek korkusundan emîn olarak yürür.

1554. Eğer yüksek duvar üzerinde gidersen, onun eni iki arşın olsa, eğri olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1554. Eğer yüksek duvar üzerinde gidersen, onun eni iki arşın olsa, eğri olursun.

Yüksek bir duvar üstünde iki arşın eninde bir yol olsa, o yükseklik senin cüz'î aklına bir vehim (gerçek olmayan tahayyül) ilka eder; sende düşme korkusu oluşur, iç dünyan eğri ve karışık olur. Çünkü burada akla ait muhakemeler etkili değildir, vehim hâkimdir.

Yüksek bir duvar üstünde iki arşın eninde bir yol olsa, o yükseklik senin akl-ı cüz'îne bir vehim ilkā eder; sende düşmek korkusu hâsıl olur, bâtının eğri ve müşevveş olur. Çünkü burada muhâkemât-ı akliyye müessir değildir, vehim hâkimdir.

1555. Belki vehim sebebiyle kalbin titremesinden düşersin; vehmî olan korkuya fehim ile iyi bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1555. Aksine, vehim sebebiyle kalbin titremesinden düşersin; vehmî olan korkuya fehim ile iyi bak!

Duvar üstündeki o geniş yolda vehim sebebiyle kalbine düşme korkusu gelir; ve neticesinde aksine belki de düşersin. İşte vehmî olan bu korkunun mahiyetine fehim (anlama yeteneği) ve tam idrak ile iyi bak ve dairesinin ne kadar geniş olduğunu düşün! Zâhir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimlerin), evliyanın ilimlerini inkâr etmeleri de bu vehimdendir.

Duvar üstündeki o geniş yolda vehim sebebiyle kalbine düşmek korkusu düşer; ve neticesinde belki de düşersin. İşte vehmî olan bu korkunun mâhiyyetine fehim ve idrâk-ı tâm ile iyi bak ve dâiresinin ne kadar vâsi' olduğunu düşün! Ulemâ-yı zâhirenin, ulûm-ı evliyâyı inkâr etmeleri de bu vehimdendir.

## Üstâdın vehim sebebiyle hasta olması

1556. Muallim, vehimden ve korkudan, gevşek kalbli oldu; ve o yerinden fırladı, abâsını çektirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1556. Öğretmen, vehimden ve korkudan, gevşek kalpli oldu; ve o yerinden fırladı, abasını çektirdi.

Çocuklar tarafından art arda meydana gelen uyarı üzerine, öğretmenin vehmi (gerçek olmayan tahayyülü) kabardı ve hastalık korkusundan kalbine zayıflık ve gevşeklik geldi ve bulunduğu yerden sıçradı ve çocuklara abasını üstüne çektirdi. "Keşîden" çekmek ve "keşânîden" çektirmek demektir. Vehmi, kendisinde o derece zayıflık meydana getirdi ki, abasını bile çocuklara giydirtti.

Çocuklar tarafından müteselsilen vâki' olan ihtâr üzerine, muallimin vehmi kabardı ve hastalık korkusundan kalbine zaaf ve gevşeklik peyda oldu ve bulunduğu yerden sıçradı ve çocuklara abâsını üstüne çektirdi. "Keşîden" çekmek ve "keşânîden" çektirmek demektir. Vehmi, kendisinde o derece zaaf vücûda getirdi ki, abâsını bile çocuklara giydirtti.

1557. Karısına öfkeli olarak dedi ki: "Onun muhabbeti gevşektir, ben bu haldeyim sormadı ve aramadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1557. Karısına öfkeli olarak dedi ki: "Onun muhabbeti gevşektir, ben bu haldeyim sormadı ve aramadı."

Vehmin (gerçek olmayan tahayyülün) tesiriyle kendisinin hastalığına hükmettikten sonra, karısına öfkelenip, kendi kendine şöylece söylenip derdi ki: "Onun bana karşı sevgisi zayıftır; ben böyle hasta olduğum halde, yüzüme bakıp, hâlimi sormadı ve aramadı!"

Te'sîr-i vehm ile kendisinin hastalığına hükmettikten sonra, karısına öfkelenip, kendi kendine şöylece söylenip derdi ki: "Onun muhabbeti bana karşı zayıftır; ben böyle hasta olduğum halde, yüzüme bakıp, hâlimi sormadı ve aramadı!"

1558. "Beni rengimden âgâh etmedi, benim nengimden kurtulmak için kasd tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1558. "Beni rengimden haberdar etmedi, benim ayıbımdan kurtulmak için kasıt güder."

"Beni, yüzümün sarı olan renginden haberdar etmedi, bu hareketiyle benim eşim olmak ayıbından kurtulmak için bir fikir ve maksat beslediği anlaşılır."

"Beni, yüzümün sarı olan renginden âgâh etmedi, bu hareketiyle benim zevcem olmak ârından kurtulmak için bir fikir ve maksad beslediği anlaşılır."

1559. "O kendi hüsnüne ve cilvesine mest oldu; bî-haber ki, leğen gibi damdan düştüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1559. "O, kendi güzelliğine ve cilvesine mest oldu; habersiz ki, leğen gibi damdan düştüm."

## Üstâdın vehim sebebiyle hasta olması

1556. Muallim, vehimden ve korkudan, gevşek kalbli oldu; ve o yerinden fırladı, abâsını çektirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1556. Öğretmen, vehimden ve korkudan, gevşek kalpli oldu; ve o yerinden fırladı, abasını çektirdi.

Çocuklar tarafından art arda meydana gelen uyarı üzerine, öğretmenin vehmi (gerçek olmayan tahayyülü) kabardı ve hastalık korkusundan kalbine zayıflık ve gevşeklik geldi ve bulunduğu yerden sıçradı ve çocuklara abasını üstüne çektirdi. "Keşîden" çekmek ve "keşânîden" çektirmek demektir. Vehmi, kendisinde o derece zayıflık meydana getirdi ki, abasını bile çocuklara giydirtti.

Çocuklar tarafından müteselsilen vâki' olan ihtâr üzerine, muallimin vehmi kabardı ve hastalık korkusundan kalbine zaaf ve gevşeklik peyda oldu ve bulunduğu yerden sıçradı ve çocuklara abâsını üstüne çektirdi. "Keşîden" çekmek ve "keşânîden" çektirmek demektir. Vehmi, kendisinde o derece zaaf vücûda getirdi ki, abâsını bile çocuklara giydirtti.

1557. Karısına öfkeli olarak dedi ki: "Onun muhabbeti gevşektir, ben bu haldeyim sormadı ve aramadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1557. Karısına öfkeli olarak dedi ki: "Onun muhabbeti gevşektir, ben bu haldeyim sormadı ve aramadı."

Vehmin (gerçek olmayan tahayyülün) tesiriyle kendisinin hastalığına hükmettikten sonra, karısına öfkelenip, kendi kendine şöylece söylenip derdi ki: "Onun bana karşı sevgisi zayıftır; ben böyle hasta olduğum halde, yüzüme bakıp, hâlimi sormadı ve aramadı!"

Te'sîr-i vehm ile kendisinin hastalığına hükmettikten sonra, karısına öfkelenip, kendi kendine şöylece söylenip derdi ki: "Onun muhabbeti bana karşı zayıftır; ben böyle hasta olduğum halde, yüzüme bakıp, hâlimi sormadı ve aramadı!"

1558. "Beni rengimden âgâh etmedi, benim nengimden kurtulmak için kasd tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1558. "Beni rengimden haberdar etmedi, benim ayıbımdan kurtulmak için kasıt güder."

"Beni, yüzümün sarı olan renginden haberdar etmedi, bu hareketiyle benim eşim olmak ayıbından kurtulmak için bir fikir ve maksat beslediği anlaşılır."

"Beni, yüzümün sarı olan renginden âgâh etmedi, bu hareketiyle benim zevcem olmak ârından kurtulmak için bir fikir ve maksad beslediği anlaşılır."

1559. "O kendi hüsnüne ve cilvesine mest oldu; bî-haber ki, leğen gibi damdan düştüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1559. "O kendi güzelliğine ve cilvesine mest oldu; habersiz ki, leğen gibi damdan düştüm."

"Taşt ez bâm üftâden" (damdan düşmek) Fars kinayelerinden olup, kötü şöhretin yükselmesinden ve yayılmasından kinayedir. Burada hastalığın herkes tarafından duyulmasından kinayedir. Yani "O benim eşim, kendi güzelliğinin ve cilvesinin sarhoşu olmuş ve hiçbir şeyi göremez bir hâle gelmiştir. Benim hastalığımın herkes katında yayılmasından habersizdir."

"Taşt ez bâm üftâden" kinâyât-ı Acem'den olup, kötü nâmın yükselmesinden ve intişârından kinâyedir. Burada marazın herkes tarafından işitilmesinden kinâyedir. Ya'nî "O benim zevcem, kendi güzelliğinin ve cilvesinin sarhoşu olmuş ve hiçbir şeyi göremez bir hâle gelmiştir. Benim hastalığımın herkes indinde şüyû'undan bî-haberdir."

1560. Geldi, kapıyı sertlikle açtı; çocuklar o üstâdın arkasında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1560. Geldi, kapıyı sertlikle açtı; çocuklar o üstâdın arkasında idi.

Hoca efendi öfkeyle söylenerek geldi ve evinin veya odasının kapısını sertlikle açtı; mektep çocukları da alay ederek arkasındaydı.

Hoca efendi öfke ile söylenerek geldi ve evinin veyâ odasının kapısını sertlikle açtı; mekteb çocukları da alay ile arkasında idi.

1561. Kadın dedi: "Hayırdır! Niçin çabuk geldin ki, zât-ı pakine fenâlık olmasın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1561. Kadın dedi: "Hayırdır! Niçin çabuk geldin ki, zât-ı pakine fenâlık olmasın?"

Muallimin eşi olan hanım dedi: "Efendi, hayırdır inşallah! Niçin böyle âdetinin aksine olarak çabuk geldin? Sakın senin temiz zâtına bir kötülük gelmesin?"

Muallimin zevcesi olan hanım dedi: "Efendi, hayırdır inşallah! Niçin böyle âdetin hilafında olarak çabuk geldin? Sakın zât-ı pâkine bir fenâlık ârız olmasın?"

1562. Dedi: "Kör müsün? Rengimi ve halimi gör! Gamımdan yabancılar eseftedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1562. Dedi: "Kör müsün? Rengimi ve halimi gör! Gamımdan yabancılar eseftedir."

Muallim eşine dedi: "Yahu kör müsün! Bir kere rengime ve hâlime bak, benim bu üzüntü verici hâlimden dolayı yabancılar üzüntü ve keder içindedir."

Muallim zevcesine dedi: "Yâhu kör müsün! Bir kere rengime ve hâlime bak, benim bu hâl-i esef-iştimâlimden dolayı yabancılar teessüf ve telehhüf içindedir."

1563. "Sen ev içinde buğz ve nifakdan dolayı benim harâret içinde olan halimi görmezsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1563. "Sen ev içinde buğz ve nifaktan dolayı benim hararet içinde olan hâlimi görmezsin."

"Sen ev içinde bana karşı olan nefret ve ikiyüzlülüğünden dolayı, benim hastalık harareti içinde olan hâlimi görmezsin."

"Sen ev içinde bana karşı olan buğz ve nifakından dolayı, benim hastalık harâreti içinde olan hâlimi görmezsin."

1564. Kadın dedi: "Ey efendi, senin bir kusurun yoktur; lâ-şey olan vehim ve zan sana ma'nâsızdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1564. Kadın dedi: "Ey efendi, senin bir kusurun yoktur; var olmayan sanı ve zan sana anlamsızdır."

"Taşt ez bâm üftâden" (damdan düşen taş) Acem kinayelerinden olup, kötü şöhretin yükselmesinden ve yayılmasından kinayedir. Burada hastalığın herkes tarafından duyulmasından kinayedir. Yani "O benim eşim, kendi güzelliğinin ve cilvesinin sarhoşu olmuş ve hiçbir şeyi göremez bir hâle gelmiştir. Benim hastalığımın herkes katında yayılmasından habersizdir."

"Taşt ez bâm üftâden" kinâyât-ı Acem'den olup, kötü nâmın yükselme-sinden ve intişârından kinâyedir. Burada marazın herkes tarafından işitilme-sinden kinâyedir. Ya'nî "O benim zevcem, kendi güzelliğinin ve cilvesinin sarhoşu olmuş ve hiçbir şeyi göremez bir hâle gelmiştir. Benim hastalığımın herkes indinde şüyû'undan bî-haberdir."

1560. Geldi, kapıyı sertlikle açtı; çocuklar o üstâdın arkasında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1560. Geldi, kapıyı sertlikle açtı; çocuklar o üstâdın arkasında idi.

Hoca efendi öfkeyle söylenerek geldi ve evinin veya odasının kapısını sertlikle açtı; mektep çocukları da alay ederek arkasındaydı.

Hoca efendi öfke ile söylenerek geldi ve evinin veyâ odasının kapısını sertlikle açtı; mekteb çocukları da alay ile arkasında idi.

1561. Kadın dedi: "Hayırdır! Niçin çabuk geldin ki, zât-ı pakine fenâlık ol-masın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1561. Kadın dedi: "Hayırdır! Niçin çabuk geldin ki, zât-ı pakine fenâlık olmasın?"

Muallimin eşi olan hanım dedi: "Efendi, inşallah hayırdır! Niçin böyle âdetinin aksine olarak çabuk geldin? Sakın senin temiz zâtına bir kötülük gelmesin?"

Muallimin zevcesi olan hanım dedi: "Efendi, hayırdır inşallah! Niçin böy-le âdetin hilafında olarak çabuk geldin? Sakın zât-ı pâkine bir fenâlık ârız ol-masın?"

1562. Dedi: "Kör müsün? Rengimi ve halimi gör! Gamımdan yabancılar eseftedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1562. Dedi: "Kör müsün? Rengimi ve halimi gör! Gamımdan yabancılar eseftedir."

Muallim eşine dedi: "Yahu kör müsün! Bir kere rengime ve hâlime bak, benim bu üzüntü verici hâlimden dolayı yabancılar üzüntü ve keder içindedir."

Muallim zevcesine dedi: "Yâhu kör müsün! Bir kere rengime ve hâlime bak, benim bu hâl-i esef-iştimâlimden dolayı yabancılar teessüf ve telehhüf içindedir."

1563. "Sen ev içinde buğz ve nifakdan dolayı benim harâret içinde olan hali-mi görmezsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1563. "Sen ev içinde buğz ve nifaktan dolayı benim hararet içinde olan hâlimi görmezsin."

Sen ev içinde bana karşı olan nefret ve ikiyüzlülüğünden dolayı, benim hastalık harareti içinde olan hâlimi görmezsin.

"Sen ev içinde bana karşı olan buğz ve nifâkından dolayı, benim hastalık harâreti içinde olan hâlimi görmezsin."

1564. Kadın dedi: "Ey efendi, senin bir kusurun yoktur; lâ-şey olan vehim ve zan sana ma'nâsızdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1564. Kadın dedi: "Ey efendi, senin bir kusurun yoktur; vehim ve zan gibi hiç olan şeyler sana anlamsızdır."

1565. Ona dedi: "Ey kahbe! Sen henüz inaddasın; bu tagayyürü ve titremeyi görmüyor musun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1565. Ona dedi: "Ey kahpe! Sen hâlâ inatçısın; bu değişimi ve titremeyi görmüyor musun?"

1566. "Eğer sen kör ve sağır oldun ise, bizim için ne cürüm vardır; biz bu renc-de gam ve şedîd-i gam içindeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1566. "Eğer sen kör ve sağır olduysan, bizim için ne suç vardır; biz bu hastalıkta gam ve şiddetli gam içindeyiz."

"Gürm" şiddetli gam ve kalp üzüntüsü anlamındadır. Aynı şekilde "gam" anlamına gelen "endûh" kelimesinin pekiştirmesidir. Yani "Biz bu hastalıkta gam ve hem de şiddetli gam içindeyiz" demek olur.

“Gürm” şedîd-i gam ve teessür-i kalb ma'nâsınadır. Ve kezâ “gam” ma'nâsına olan “endûh” kelimesinin te'kîdidir. Ya'nî “Biz bu hastalıkta gam ve hem de şedîd-i gam içindeyiz”, demek olur.

1567. Dedi: "Ey efendi, benim kabahatim olmadığını bilmen için, ayna getireyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. Dedi: "Ey efendi, benim kabahatim olmadığını bilmen için, ayna getireyim."

Öğretmenin eşi, kocasının kötü sözlerinden etkilenip dedi: "Ey efendi, mademki bana kusur ve kabahat yüklüyorsun; benim kabahatim olmadığını bilmen için, sana ayna getireyim de, aynada kendini gör ve sözümün doğruluğuna inan!"

Muallimin zevcesi, zevcinin kötü sözlerinden müteessir olup dedi: "Ey efendi, mâdemki bana kusûr ve kabâhat isnâd ediyorsun; benim kabâhatım olmadığını bilmen için, sana ayna getireyim de, aynada kendini gör ve sözümün sıdkına inan!"

1568. Dedi: "Git, ne sen, ne de aynan kurtulmasın; dâimâ buğz ve kin ve inad içindesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1568. Dedi: "Git, ne sen, ne de aynan kurtulmasın; dâimâ buğz ve kin ve inad içindesin."

"Me tu rehî" "tu merehî" anlamına gelir; şiirsel zorunluluktan dolayı olumsuzluk edatı "mâ" ile "rehî" fiili arasına "tu" eklenmiş ve "me" ayrı yazılmıştır. Yani "Ne sen, ne de aynan ilâhî kahırdan kurtulmasın!" anlamında bir bedduadır. Bu mısra, Hind nüshalarında گفت رو رو چه تو چه آئینه ات şeklinde olup anlamı "Dedi: Git, git! Ne sen ne de aynan lâzımdır" demektir.

“Me tu rehî” “tu merehî” ma'nâsına olup zarûret-i şi'riyyeden dolayı mâ-i nâfiye ile “rehî” fiili arasına “tu” idhâl edilmiş ve “me” ayrı yazılmıştır. Ya'nî “Ne sen, ne de aynan kahr-ı ilâhîden kurtulmasın!” ma'nâsında bedduâdır. Bu mısra' Hind nüshalarında گفت رو رو چه تو چه آئینه ات suretinde ma'nâsı “Dedi: Git, git! Ne sen ne de aynan lâzımdır” demek olur.

1569. "Çabuk benim yatağımı yay! Tâ yatayım ki, başım ağır oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1569. "Çabuk benim yatağımı yay! Tâ ki yatayım, çünkü başım ağırlaştı."

"Zû", "zûd" kelimesinin kısaltılmış hâlidir; "güsterân", "güsterânîden" mastarının şimdiki zaman emir kipidir.

“Zû” “zûd” kelimesinin muhaffefidir; “güsterân” “güsterânîden” masdarının emr-i hâzırıdır.

1565. Ona dedi: "Ey kahbe! Sen henüz inaddasın; bu tagayyürü ve titremeyi görmüyor musun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1565. Ona dedi: "Ey kahpe! Sen hâlâ inatçısın; bu değişimi ve titremeyi görmüyor musun?"

1566. "Eğer sen kör ve sağır oldun ise, bizim için ne cürüm vardır; biz bu rencde gam ve şedîd-i gam içindeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1566. "Eğer sen kör ve sağır olduysan, bizim için ne suç vardır; biz bu hastalıkta gam ve şiddetli gam içindeyiz."

"Gürm" şiddetli gam ve kalbin üzüntüsü anlamındadır. Ve aynı şekilde "gam" anlamına gelen "endûh" kelimesinin pekiştirmesidir. Yani "Biz bu hastalıkta gam ve hem de şiddetli gam içindeyiz" demek olur.

"Gürm" şedîd-i gam ve teessür-i kalb ma'nâsınadır. Ve kezâ "gam" ma'nâsına olan "endûh" kelimesinin te'kîdidir. Ya'nî "Biz bu hastalıkta gam ve hem de şedîd-i gam içindeyiz", demek olur.

1567. Dedi: "Ey efendi, benim kabahatim olmadığını bilmen için, ayna getireyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. Dedi: "Ey efendi, benim kabahatim olmadığını bilmen için, ayna getireyim."

Öğretmenin eşi, kocasının kötü sözlerinden etkilenip dedi: "Ey efendi, mademki bana kusur ve kabahat yüklüyorsun; benim kabahatim olmadığını bilmen için, sana ayna getireyim de, aynada kendini gör ve sözümün doğruluğuna inan!"

Muallimin zevcesi, zevcinin kötü sözlerinden müteessir olup dedi: "Ey efendi, mâdemki bana kusûr ve kabâhat isnâd ediyorsun; benim kabâhatım olmadığını bilmen için, sana ayna getireyim de, aynada kendini gör ve sözümün sıdkına inan!"

1568. Dedi: "Git, ne sen, ne de aynan kurtulmasın; dâimâ buğz ve kin ve inad içindesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1568. Dedi: "Git, ne sen, ne de aynan kurtulmasın; daima buğz, kin ve inat içindesin."

"Me tu rehî" "tu merehî" anlamına gelip, şiirsel zorunluluktan dolayı olumsuzluk edatı olan "mâ-i nâfiye" ile "rehî" fiili arasına "tu" eklenmiş ve "me" ayrı yazılmıştır. Yani "Ne sen, ne de aynan ilahi kahırdan kurtulmasın!" anlamında bir bedduadır. Bu mısra, Hindistan nüshalarında گفت رو رو چه تو چه آئینه ات şeklinde olup, anlamı "Dedi: Git, git! Ne sen ne de aynan lazımdır" demektir.

"Me tu rehî" "tu merehî" ma'nâsına olup zarûret-i şi'riyyeden dolayı mâ-i nâfiye ile “rehî" fiili arasına "tu" idhâl edilmiş ve "me" ayrı yazılmıştır. Ya'nî "Ne sen, ne de aynan kahr-ı ilâhîden kurtulmasın!" ma'nâsında bedduâdır. Bu mısra' Hind nüshalarında گفت رو رو چه تو چه آئینه ات sûretinde ma'nâsı "Dedi: Git, git! Ne sen ne de aynan lâzımdır" demek olur.

1569. "Çabuk benim yatağımı yay! Tâ yatayım ki, başım ağır oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1569. "Çabuk benim yatağımı yay! Tâ ki yatayım, çünkü başım ağırlaştı."

"Zû", "zûd" kelimesinin kısaltılmışıdır; "güsterân", "güsterânîden" mastarının şimdiki zaman emir kipidir.

“Zû" "zûd" kelimesinin muhaffefidir; "güsterân" "güsterânîden" masdarının emr-i hâzırıdır.

1570. Kadın tevakkuf etti, erkeği ona: "Ey düşman, çabuk ol, sana bu layıktır!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1570. Kadın duraksadı, erkeği ona: "Ey düşman, çabuk ol, sana bu layıktır!" diye bağırdı.

Kadın, kocasının üzerinde bir hastalık belirtisi görmediği için, onun emrini yerine getirme konusunda tereddüt etti ve duraksadı. Bu duraksama üzerine erkeği ona: "Ey benim düşmanım olan kadın! Çatağı çabuk ser; sen iyi muameleden anlamazsın; sana böyle kötü muamele layıktır!" diye bağırdı.

Kadın zevcinde bir hastalık eseri göremediğinden, onun emrini infâz husûsunda tereddüd ve tevakkuf etti. Bu tevakkuf üzerine erkeği ona: "Ey benim düşmanım olan kadın! Çabuk ol, yatağımı ser; sen iyi muameleden anlamazsın; sana böyle fenâ muâmele lâyıktır!" diye bağırdı.

## Üstâdın yatağa düşmesi ve onun hastalıktan inlemesi

1571. O acûz yatağı getirdi ve serdi; dedi: "İmkân yoktur ve bâtını harâretten doludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1571. O yaşlı kadın yatağı getirdi ve serdi; dedi: "İmkân yoktur ve içi hararetten doludur."

Yani "Kocasının ısrarından âciz kalan kadın, yatağı getirip hazırladı ve kendi kendine de dedi ki: "Buna haber anlatmak mümkün değildir; çünkü içi gazap hararetiyle doludur."

Ya'nî "Kocasının ısrârından âciz kalan kadın, yatağı getirip yaptı ve kendi kendine de dedi ki: "Buna haber anlatmak mümkin değildir; zîrâ içi harâret-i gazabdan doludur."

1572. "Eğer söylersem beni müttehem tutar; ve eğer söylemesem, bu mâcerâ cidd olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1572. "Eğer söylersem beni suçlu bulur; ve eğer söylemezsem, bu olay ciddileşir."

Hastalığının aslı olmayıp vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) olduğundan bahsedersem, bana bir suç isnat eder; ve eğer sussam, vehminin (sanısının) etkisi sebebiyle bu hastalık olayı ciddiyete dönüşür ve gerçekten hastalanır.

"Hastalığının aslı olmayıp vehmî olduğundan bahs edersem, bana bir töhmet isnâd eder; ve eğer sussam vehminin te'sîri hasebiyle bu hastalık mâcerâsı ciddiyyete münkalib olup ve sahihden hastalanır."

1573. Kötü fal, dâimâ bir adamı marîz eder ki, onun bir gamı olmamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1573. Kötü fal, daima bir adamı hasta eder ki, onun bir gamı olmamış idi.

1570. Kadın tevakkuf etti, erkeği ona: "Ey düşman, çabuk ol, sana bu layıktır!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1570. Kadın duraksadı, erkeği ona: "Ey düşman, çabuk ol, sana bu layıktır!" diye bağırdı.

Kadın, kocasının üzerinde bir hastalık belirtisi görmediği için, onun emrini yerine getirme konusunda tereddüt etti ve duraksadı. Bu duraksama üzerine erkeği ona: "Ey benim düşmanım olan kadın! Çatağı çabuk ser; sen iyi muameleden anlamazsın; sana böyle kötü muamele layıktır!" diye bağırdı.

Kadın zevcinde bir hastalık eseri göremediğinden, onun emrini infâz husûsunda tereddüd ve tevakkuf etti. Bu tevakkuf üzerine erkeği ona: "Ey benim düşmanım olan kadın! Çabuk ol, yatağımı ser; sen iyi muameleden anlamazsın; sana böyle fenâ muâmele lâyıktır!" diye bağırdı.

## Üstâdın yatağa düşmesi ve onun hastalıktan inlemesi

1571. O acûz yatağı getirdi ve serdi; dedi: "İmkân yoktur ve bâtını harâretten doludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1571. O yaşlı kadın yatağı getirdi ve serdi; dedi: "İmkân yoktur ve içi hararetten doludur."

Yani "Kocasının ısrarından âciz kalan kadın, yatağı getirip hazırladı ve kendi kendine de dedi ki: "Buna haber anlatmak mümkün değildir; çünkü içi gazap hararetiyle doludur."

Ya'nî "Kocasının ısrârından âciz kalan kadın, yatağı getirip yaptı ve kendi kendine de dedi ki: "Buna haber anlatmak mümkin değildir; zîrâ içi harâret-i gazabdan doludur."

1572. "Eğer söylersem beni müttehem tutar; ve eğer söylemesem, bu mâcerâ cidd olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1572. "Eğer söylersem beni suçlu bulur; ve eğer söylemezsem, bu olay ciddileşir."

Hastalığının aslı olmayıp vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) olduğundan bahsedersem, bana bir suç isnat eder; ve eğer sussam, vehminin (sanısının) etkisi sebebiyle bu hastalık olayı ciddiyete dönüşür ve gerçekten hastalanır.

"Hastalığının aslı olmayıp vehmî olduğundan bahs edersem, bana bir töhmet isnâd eder; ve eğer sussam vehminin te'sîri hasebiyle bu hastalık mâcerâsı ciddiyyete münkalib olup ve sahihden hastalanır."

1573. Kötü fal, dâimâ bir adamı marîz eder ki, onun bir gamı olmamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1573. Kötü fal, daima bir adamı hasta eder ki, onun bir gamı olmamış idi.

Bu şerefli beyit, kadın tarafından değil, doğrudan doğruya Pir hazretleri (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafından bir irşattır (doğru yolu gösterme). Yani "Kötü fal, hiçbir gamı olmayan bir adamı hastalandırır."

Bu beyt-i şerîf, kadın tarafından değil, doğrudan doğruya cenâb-ı Pîr tarafından irşaddır. Ya'nî "Fenâ tefe'ül, hiçbir gamı olmayan bir adamı hastalandırır."

1574. Peygamberin sözü. Onun kabulu farz olunur: "Eğer siz temâruz ederseniz, bizim indimizde marazlanırsınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1574. Peygamberin sözü. Onun kabulü farz olur: "Eğer siz temaruz ederseniz, bizim katımızda hastalanırsınız."

Şanlı Peygamber Efendimiz'in "لا تمارضوا فتمرضوا" yani "Yalandan hastalanmayın, zorlama ile hastalanırsınız" hadis-i şerifini kabul etmek, insanlık cinsi için farzdır. Buna göre, ey müridlerim ve Hakk Yolcularım, eğer bu hadis-i şerifin yüce hükmüne aykırı hareketle kendinizi yalandan ve sahteden hasta göstermeye kalkışırsanız, biliniz ki bizim katımızda, sizin o yalandan hastalığınız, gerçekten size musallat olur ve hastalanırsınız.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in لا تمارضوا فتمرضوا ya'ni "Ca'lî olarak hastalanmayın, tekellüf ile hastalanırsınız" hadis-i şerîfini kabûl etmek, cins-i beşer için farzdır. Binâenaleyh eğer ey müridlerim ve sâliklerim, bu hadis-i şerîfin hükm-i münîfine mugâyir hareketle kendinizi ca'lî olarak ve yalancıktan hasta göstermeye teşebbüs ederseniz, biliniz ki bizim indimizde, sizin o ca'lî hastalığınız, hakikaten size musallat olur ve hastalanırsınız."

1575. "Eğer söylersem, o bir hayal vurur; kadının fiili vardır ki, halvet ediyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1575. "Eğer söylersem, o bir hayal vurur; kadının fiili vardır ki, halvet ediyor."

1576. "Muhakkak beni evden dışarı itsin, bir fısk için fiil ve mekr yapsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1576. "Muhakkak beni evden dışarı atsın, bir günah için fiil ve hile yapsın!"

Bu beyitler, kadın tarafındandır. Yani "Eğer ben eşime sende hastalık yoktur diye ısrar edersem; o benim bu ısrarımdan bir hayale düşer de der ki: “Galiba bunun bir işi vardır ki, evde yalnız kalmak istiyor, muhakkak beni evden dışarı çıkaracak ve yalnız kaldıktan sonra yapmaya niyet ettiği fiili yapacaktır. Bu ısrarı bu günah için bir dolap ve hiledir."

Bu beyitler, kadın tarafındandır. Ya'nî "Eğer ben zevcime sende hastalık yoktur diye ısrar edersem; o benim bu ısrârımdan bir hayâle düşer de der ki: “Gâlibâ bunun bir işi vardır ki, evde yalnız kalmak istiyor, muhakkak beni evden dışarıya çıkaracak ve yalnız kaldıktan sonra icrâsına niyet ettiği fiili icrâ edecektir. Bu ısrârı bu fisk için bir dolap ve hîledir."

1577. Onun yatağını yaptı ve muallim düştü; ondan âh vâh ve nâle doğardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1577. Onun yatağını yaptı ve muallim düştü; ondan âh vâh ve nâle doğardı.

Eşi bu düşünce üzerine ısrar etmeyip, muallimin yatağını yaptı ve muallim bitkin bir hâlde yatağa düştü ve yatak içinde ondan âh, vâh diye iniltiler çıkardı.

Zevcesi bu mütâlaa üzerine ısrar etmeyip, muallimin yatağını yaptı ve muallim bîtâb bir halde yatağa düştü ve yatak içinde ondan âh, vâh diye iniltiler çıkar idi.

1578. Çocuklar orada oturmuşlar ve yüz gam ile gizli ders okurlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1578. Çocuklar orada oturmuşlar ve yüz gam ile gizli ders okurlardı.

Çocukların ders okuduğu yer ile öğretmenin yattığı yer, aynı bina içinde olup, çocuklar kendilerine özgü olan yerde oturmuşlar ve görünüşte— Bu şerefli beyit, kadın tarafından değil, doğrudan doğruya Pir Hazretleri tarafından bir irşattır (doğru yolu gösterme). Yani "Kötüye yorma, hiçbir gamı olmayan bir adamı hastalandırır."

Çocukların ders okuduğu mahal ile muallimin yattığı yer, bir binâ dâhilinde olup, çocuklar kendilerine mahsûs olan mahalde oturmuşlar ve sûret-i zâ- Bu beyt-i şerîf, kadın tarafından değil, doğrudan doğruya cenâb-ı Pîr tarafından irşaddır. Ya'nî "Fenâ tefe'ül, hiçbir gamı olmayan bir adamı hastalandırır."

1574. Peygamberin sözü. Onun kabulu farz olunur: "Eğer siz temâruz ederseniz, bizim indimizde marazlanırsınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1574. Peygamberin sözü. Onun kabulü farz kılınır: "Eğer siz temaruz ederseniz, bizim katımızda marazlanırsınız."

Şanlı Peygamber Efendimiz'in "لا تمارضوا فتمرضوا" yani "Yapay olarak hastalanmayın, zorlamayla hastalanırsınız" hadis-i şerifini kabul etmek, insanlık cinsi için farzdır. Bu sebeple, ey müridlerim ve Hakk yolcularım, eğer bu hadis-i şerifin aydınlatıcı hükmüne aykırı hareketle kendinizi yapay olarak ve yalancıktan hasta göstermeye teşebbüs ederseniz, biliniz ki bizim katımızda, sizin o yapay hastalığınız, gerçekten size musallat olur ve hastalanırsınız.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in لا تمارضوا فتمرضوا ya'ni "Ca'lî olarak hastalanmayın, tekellüf ile hastalanırsınız" hadis-i şerîfini kabûl etmek, cins-i beşer için farzdır. Binâenaleyh eğer ey müridlerim ve sâliklerim, bu hadis-i şerîfin hükm-i münîfine mugâyir hareketle kendinizi ca'lî olarak ve yalancıktan hasta göstermeye teşebbüs ederseniz, biliniz ki bizim indimizde, sizin o ca'lî hastalığınız, hakikaten size musallat olur ve hastalanırsınız.

1575. "Eğer söylersem, o bir hayal vurur; kadının fiili vardır ki, halvet ediyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1575. "Eğer söylersem, o bir hayal vurur; kadının fiili vardır ki, halvet ediyor."

1576. "Muhakkak beni evden dışarı itsin, bir fısk için fiil ve mekr yapsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1576. "Muhakkak beni evden dışarı atsın, bir günah için fiil ve hile yapsın!"

Bu beyitler, kadın tarafındandır. Yani "Eğer ben eşime sende hastalık yoktur diye ısrar edersem; o benim bu ısrarımdan bir hayale düşer de der ki: “Galiba bunun bir işi vardır ki, evde yalnız kalmak istiyor, muhakkak beni evden dışarı çıkaracak ve yalnız kaldıktan sonra yapmaya niyet ettiği fiili yapacaktır. Bu ısrarı bu günah için bir dolap ve hiledir."

Bu beyitler, kadın tarafındandır. Ya'nî "Eğer ben zevcime sende hastalık yoktur diye ısrar edersem; o benim bu ısrârımdan bir hayâle düşer de der ki: “Gâlibâ bunun bir işi vardır ki, evde yalnız kalmak istiyor, muhakkak beni evden dışarıya çıkaracak ve yalnız kaldıktan sonra icrâsına niyet ettiği fiili icrâ edecektir. Bu ısrârı bu fisk için bir dolap ve hîledir."

1577. Onun yatağını yaptı ve muallim düştü; ondan âh vâh ve nâle doğardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1577. Onun yatağını yaptı ve muallim düştü; ondan âh vâh ve nâle doğardı.

Eşi bu düşünce üzerine ısrar etmeyip, muallimin yatağını yaptı ve muallim bitkin bir hâlde yatağa düştü ve yatak içinde ondan âh, vâh diye iniltiler çıkardı.

Zevcesi bu mütâlaa üzerine ısrar etmeyip, muallimin yatağını yaptı ve muallim bîtâb bir halde yatağa düştü ve yatak içinde ondan âh, vâh diye iniltiler çıkar idi.

1578. Çocuklar orada oturmuşlar ve yüz gam ile gizli ders okurlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1578. Çocuklar orada oturmuşlar ve yüz gam ile gizli ders okurlar idi.

Çocukların ders okuduğu yer ile öğretmenin yattığı yer, aynı bina içinde olup, çocuklar kendilerine ait olan yerde oturmuşlar ve dış görünüşte çok gamlı ve üzgün görünerek, yavaş yavaş mırıldanarak ders okumaya başlamışlardı da, derlerdi:

Çocukların ders okuduğu mahal ile muallimin yattığı yer, bir binâ dâhilinde olup, çocuklar kendilerine mahsûs olan mahalde oturmuşlar ve sûret-i zâ- hirede pek ziyâde gamlı ve müteessif görünerek, yavaş yavaş mırıldanarak ders okumağa başlamışlar idi de, derlerdi:

1579. "Biz hepsini yaptık; halbuki biz zindânîleriz. Bir kötü binâ idi ve biz kötü banîyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1579. "Biz hepsini yaptık; halbuki biz zindânîleriz. Bir kötü binâ idi ve biz kötü banîyiz."

Biz, okuldan kurtulmak için verdiğimiz kararın hepsini tamamen uyguladık. Halbuki yine okulda mahpus (tutuklu) bir haldeyiz. Bu sebeple yaptığımız tedbir, kötü bir bina idi ve biz de bu tedbir binasının kötü mimarlarıyız.

"Biz mektebden kurtulmak için verdiğimiz karârın hepsini tamâmen icrâ ettik. Halbuki yine mektebde mahbûs bir haldeyiz. Binâenaleyh yaptığımız tedbîr bir fenâ binâ idi ve biz de bu binâ-yı tedbîrin fenâ bânîsiyiz."

## Bizim Kur'ân okumamızdan onun baş ağrısı artar diye çocukların ikinci def'a muallime vehim bırakması

1580. O zekî dedi ki: "Ey makbûl olan kavim! Ders okuyunuz ve sesi yüksek [1586] ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1580. O zeki dedi ki: "Ey makbul olan kavim! Ders okuyunuz ve sesi yüksek ediniz!"

O zeki çocuk, diğer çocuklara gizlice dedi ki: "Ey sözümü tamamıyla yerine getiren makbul arkadaşlarım, şimdi dersinizi yüksek sesle bağıra bağıra okumaya başlayınız!"

O zekî çocuk, dîğer çocuklara hafiyyen dedi ki: "Ey sözümü tamâmiyle icrâ eden makbûl arkadaşlarım, şimdi dersinizi yüksek sadâ ile bağıra bağıra okumağa başlayınız!"

1581. Vaktaki okudular; dedi: "Ey çocuklar, bizim sesimiz üstâda ziyan tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1581. Okudukları zaman; dedi ki: "Ey çocuklar, bizim sesimiz ustaya zarar verir."

1582. "Sesten üstâdın baş ağrısı artar; bu değer mi ki, birkaç para için dert bulsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1582. "Sesten ustanın baş ağrısı artar; bu değer mi ki, birkaç para için dert bulsun?"

akıllarında pek ziyade gamlı ve üzgün görünerek, yavaş yavaş mırıldanarak ders okumaya başlamışlardı da, derlerdi:

hirede pek ziyâde gamlı ve müteessif görünerek, yavaş yavaş mırıldanarak ders okumağa başlamışlar idi de, derlerdi:

1579. "Biz hepsini yaptık; halbuki biz zindânîleriz. Bir kötü binâ idi ve biz kötü banîyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1579. "Biz hepsini yaptık; aksine biz zindandakileriz. Bir kötü bina idi ve biz kötü kurucularız."

"Biz okuldan kurtulmak için verdiğimiz kararın hepsini tamamen yerine getirdik. Aksine yine okulda tutsak bir haldeyiz. Bu sebeple yaptığımız tedbir bir kötü bina idi ve biz de bu tedbir binasının kötü kurucularıyız."

Bizim Kur'an okumamızdan onun baş ağrısı artar diye çocukların ikinci defa öğretmene vehim (gerçek olmayan tahayyül) bırakması

"Biz mektebden kurtulmak için verdiğimiz karârın hepsini tamâmen icrâ ettik. Halbuki yine mektebde mahbûs bir haldeyiz. Binâenaleyh yaptığımız tedbîr bir fenâ binâ idi ve biz de bu binâ-yı tedbîrin fenâ bânîsiyiz."

Bizim Kur'ân okumamızdan onun baş ağrısı artar diye çocukların ikinci def'a muallime vehim bırakması

1580. O zekî dedi ki: "Ey makbûl olan kavim! Ders okuyunuz ve sesi yüksek [1586] ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1580. O zeki dedi ki: "Ey makbul olan kavim! Ders okuyunuz ve sesi yüksek ediniz!"

O zeki çocuk, diğer çocuklara gizlice dedi ki: "Ey sözümü tamamıyla yerine getiren makbul arkadaşlarım, şimdi dersinizi yüksek sesle bağıra bağıra okumaya başlayınız!"

O zekî çocuk, dîğer çocuklara hafiyyen dedi ki: "Ey sözümü tamâmiyle icrâ eden makbûl arkadaşlarım, şimdi dersinizi yüksek sadâ ile bağıra bağıra okumağa başlayınız!"

1581. Vaktaki okudular; dedi: "Ey çocuklar, bizim sesimiz üstâda ziyan tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1581. Okudukları zaman; dedi ki: "Ey çocuklar, bizim sesimiz ustaya zarar verir."

1582. "Sesten üstâdın baş ağrısı artar; bu değer mi ki, birkaç para için dert bulsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1582. "Sesten ustanın baş ağrısı artar; bu değer mi ki, birkaç para için dert bulsun?"

Çocuklar, o zeki çocuğun gizli telkini üzerine derslerini hızlı okumaya başladığı zaman, yine o zeki çocuk, görünüşte çocuklara hitaben dedi ki: "Çocuklar! Bizim sesimizin hocamıza zararı vardır. Zaten onun başı ağrıyor, bizim sesimizden onun baş ağrısı bir kat daha artar. Bizim vereceğimiz birkaç paradan ibaret ders ücreti için, ona böyle zarar vermemiz uygun olur mu?"

Çocuklar, o zeki çocuğun telkîn-i hafisi üzerine derslerini hızlı okumağa başladığı vakit, yine o zeki çocuk, zâhiren çocuklara hitâben dedi ki: "Çocuklar! bizim sesimizin hocamıza zararı vardır. Zâten onun başı ağrıyor, bizim sesimizden bir kat daha onun baş ağrısı ziyâdeleşir. Bizim vereceğimiz birkaç paradan ibâret ücret-i tedrîsiyye için, ona böyle zarar îkā etmemiz lâyık olur mu?"

1583. Muallim dedi: "Doğru söylüyor; gidiniz, başımın ağrısı arttı; dışarı olunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1583. Muallim dedi: "Doğru söylüyor; gidiniz, başımın ağrısı arttı; dışarı çıkınız!"

## Bu mekr ile çocukların mektebden halâs bulması

1584. Secde ettiler ve dediler: "Ey kerîm, hastalık ve korku, senden uzak olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1584. Secde ettiler ve dediler: "Ey kerîm, hastalık ve korku, senden uzak olsun!"

Hoca efendi çocuklara izin verince, hepsi ona saygıyla eğildiler ve: "Ey kerîm olan öğretmenimiz, senden hastalık ve ölüm korkusu uzak olsun!" diye dualar da ettiler.

Hoca efendi çocuklara izin verince, hepsi ona karşı ta'zîmen eğildiler ve: "Ey kerîm olan muallimimiz, senden hastalık ve ölüm korkusu uzak olsun!" diye duâlar da ettiler.

1585. İmdi dâneler hevâsındaki kuşlar gibi evler tarafına sıçradılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1585. Şimdi daneler hevesindeki kuşlar gibi evler tarafına sıçradılar.

Kuşlar yem ve gıda bulmak sevdasıyla nasıl uçup çeşitli yerlere dağılırlar ise, çocuklar da öyle okuldan evleri tarafına öylece sıçradılar ve oyunlara daldılar.

Kuşlar yem ve gıda bulmak sevdâsıyla nasıl uçup, muhtelif mevâki'e dağılırlar ise, çocuklar da öyle mektebden, evleri tarafına öylece sıçradılar ve oyunlara daldılar.

1586. Onların anaları öfkeli oldular ve dediler: "Küttab günü ve siz lehv ile çiftsiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1586. Onların anneleri öfkeli oldular ve dediler: "Yazıcılar günü ve siz oyunla meşgulsünüz!"

Çocuklar, o zeki çocuğun gizli telkini üzerine derslerini hızlı okumaya başladığı zaman, yine o zeki çocuk, görünüşte çocuklara hitaben dedi ki: "Çocuklar! Bizim sesimizin hocamıza zararı vardır. Zaten onun başı ağrıyor, bizim sesimizden dolayı onun baş ağrısı bir kat daha artar. Bizim vereceğimiz birkaç paradan ibaret ders ücreti için, ona böyle zarar vermemiz uygun olur mu?"

Çocuklar, o zeki çocuğun telkîn-i hafisi üzerine derslerini hızlı okumağa başladığı vakit, yine o zeki çocuk, zâhiren çocuklara hitâben dedi ki: "Çocuklar! bizim sesimizin hocamıza zararı vardır. Zâten onun başı ağrıyor, bizim sesimizden bir kat daha onun baş ağrısı ziyâdeleşir. Bizim vereceğimiz birkaç paradan ibâret ücret-i tedrîsiyye için, ona böyle zarar îkā etmemiz lâyık olur mu?"

1583. Muallim dedi: "Doğru söylüyor; gidiniz, başımın ağrısı arttı; dışarı olunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1583. Muallim dedi: "Doğru söylüyor; gidiniz, başımın ağrısı arttı; dışarı çıkınız!"

## Bu mekr ile çocukların mektebden halâs bulması

1584. Secde ettiler ve dediler: "Ey kerîm, hastalık ve korku, senden uzak olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1584. Secde ettiler ve dediler: "Ey kerîm, hastalık ve korku, senden uzak olsun!"

Hoca efendi çocuklara izin verince, hepsi ona saygıyla eğildiler ve: "Ey kerîm olan öğretmenimiz, senden hastalık ve ölüm korkusu uzak olsun!" diye dualar da ettiler.

Hoca efendi çocuklara izin verince, hepsi ona karşı ta'zîmen eğildiler ve: "Ey kerîm olan muallimimiz, senden hastalık ve ölüm korkusu uzak olsun!" diye duâlar da ettiler.

1585. İmdi dâneler hevâsındaki kuşlar gibi evler tarafına sıçradılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1585. Şimdi daneler hevesindeki kuşlar gibi evler tarafına sıçradılar.

Kuşlar yem ve gıda bulmak sevdasıyla nasıl uçup çeşitli yerlere dağılırlar ise, çocuklar da öyle okuldan evleri tarafına öylece sıçradılar ve oyunlara daldılar.

Kuşlar yem ve gıda bulmak sevdâsıyla nasıl uçup, muhtelif mevâki'e dağılırlar ise, çocuklar da öyle mektebden, evleri tarafına öylece sıçradılar ve oyunlara daldılar.

1586. Onların anaları öfkeli oldular ve dediler: "Küttab günü ve siz lehv ile çiftsiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1586. Onların anaları öfkeli oldular ve dediler: "Yazı yazma günü ve siz oyunla meşgulsünüz!"

"Küttâb" yazı yazma yeri ve yazı yazanlar demektir. Burada, yazı yazma yeri demektir. Anaları çocuklarının oyuna daldıklarını görünce, öfkelendiler de dediler ki: "Bugün okul günüdür, siz ise haylazlık edip oyunla meşgulsünüz."

"Küttâb" mahall-i kitâbet ve yazı yazıcılar demektir. Burada, mahall-i kitâbet demektir. Anaları çocuklarının oyuna daldıklarını görünce, öfkelendiler de dediler ki: "Bugün mekteb günüdür, siz ise haylazlık edip oyunla meşgülsünüz."

1587. "Ey ana dur! Bu günah bizden ve taksîrden değildir," diye özür getirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1587. "Ey ana dur! Bu günah bizden ve taksîrden değildir," diye özür getirdiler.

Çocuklar annelerine cevap olarak: "Ey anne, bu okula gitmeme kabahati bizim tarafımızdan ve bizim kusurumuzdan dolayı meydana gelmemiştir," diye özür dilediler ve dediler ki:

Çocuklar analarına cevâben: "Ey anne, bu mektebe gitmemek kabâhati bizim tarafımızdan ve bizim taksîrimizden dolayı vâki' olmamıştır," diye özür dilediler de dediler ki:

1588. "Muallimimiz kazâ-yı asumândan hasta ve alîl ve mübtelâ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1588. "Muallimimiz, semavî kazâdan hasta, zayıf ve müptela oldu."

1589. Analar dediler ki: "Mekirdir ve yalandır; ayran tama'ı için yüz yalan getirirsiniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1589. Anneler dediler ki: "Bu bir tuzaktır ve yalandır; ayran beklentisi için yüz yalan söylersiniz."

1590. "Biz sizin hîlenizin aslını görmek için, sabah muallimin önüne geliriz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1590. "Biz sizin hilenizin aslını görmek için, sabah öğretmenin önüne geliriz."

1591. Çocuklar dediler ki: "Bismillah, gidiniz, bizim kizbimize ve sıdkımıza vakıf olunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1591. Çocuklar dediler ki: "Bismillah, gidiniz, bizim yalanımıza ve doğruluğumuza vâkıf olunuz."

## Çocukların analarının muallimin iyâdetine gitmesi

1592. O analar sabahleyin geldiler; muallim ağır hasta gibi yatmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1592. O anneler sabahleyin geldiler; öğretmen ağır hasta gibi yatmış idi.

"Küttâb" yazı yazma yeri ve yazı yazanlar demektir. Burada, yazı yazma yeri demektir. Anneleri çocuklarının oyuna daldıklarını görünce, öfkelendiler de dediler ki: "Bugün okul günüdür, siz ise haylazlık edip oyunla meşgulsünüz."

"Küttâb" mahall-i kitâbet ve yazı yazıcılar demektir. Burada, mahall-i kitâbet demektir. Anaları çocuklarının oyuna daldıklarını görünce, öfkelendiler de dediler ki: "Bugün mekteb günüdür, siz ise haylazlık edip oyunla meşgülsünüz."

1587. "Ey ana dur! Bu günah bizden ve taksîrden değildir," diye özür getirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1587. "Ey ana dur! Bu günah bizden ve taksîrden değildir," diye özür getirdiler.

Çocuklar annelerine cevap olarak: "Ey anne, bu okula gitmeme kabahati bizim tarafımızdan ve bizim kusurumuzdan dolayı meydana gelmemiştir," diye özür dilediler ve dediler ki:

Çocuklar analarına cevâben: "Ey anne, bu mektebe gitmemek kabâhati bizim tarafımızdan ve bizim taksîrimizden dolayı vâki' olmamıştır," diye özür dilediler de dediler ki:

1588. "Muallimimiz kazâ-yı asumândan hasta ve alîl ve mübtelâ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1588. "Muallimimiz, semavî kazâdan hasta, zayıf ve müptela oldu."

1589. Analar dediler ki: "Mekirdir ve yalandır; ayran tama'ı için yüz yalan getirirsiniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1589. Anneler dediler ki: "Bu bir tuzaktır ve yalandır; ayran beklentisi için yüz yalan söylersiniz."

1590. "Biz sizin hîlenizin aslını görmek için, sabah muallimin önüne geliriz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1590. "Biz sizin hilenizin aslını görmek için, sabah öğretmenin önüne geliriz."

1591. Çocuklar dediler ki: "Bismillah, gidiniz, bizim kizbimize ve sıdkımıza vakıf olunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1591. Çocuklar dediler ki: "Bismillah, gidiniz, bizim yalanımıza ve doğruluğumuza vâkıf olunuz."

## Çocukların analarının muallimin iyâdetine gitmesi

1592. O analar sabahleyin geldiler; muallim ağır hasta gibi yatmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1592. O anneler sabahleyin geldiler; öğretmen ağır hasta gibi yatıyordu.

1593. Yorganın çokluğundan da terlemiş, başını bağlamış, yüzünü örtüye çekmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1593. Yorganın çokluğundan da terlemiş, başını bağlamış, yüzünü örtüye çekmiş.

"Sicâf", "sîn" harfinin kesresi ve fethasıyla perde ve örtü anlamındadır. Yani "Hoca efendi hastalığın defedilmesi için üstüne çok yorgan örtmüş ve bu kadar yorgan altında doğal olarak terlemiş ve başını da bağlamış; yüzüne de mendil ve tülbent gibi bir örtü örtmüştü."

"Sicâf" "sîn"in kesri ve fethiyle perde ve örtü ma'nâsınadır. Ya'nî “Hoca efendi hastalığın def'i için üstüne çok yorgan örtmüş ve bu kadar yorgan altında bittabi' terlemiş ve başını da bağlamış; yüzüne de mendil ve tülbent gibi bir örtü örtmüş idi."

1594. O âheste bir ah, ah ediyordu; cümlesi de lâ-havle deyici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1594. O yavaşça bir ah, ah ediyordu; hepsi de lâ-havle deyici oldular.

Hoca efendi bu acıklı durum içinde yavaş yavaş bir ah, ah ederdi. Bu hâli gören çocuk anaları da hep birlikte "لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ" (Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm Allah'a aittir) deyici oldular da dediler ki:

Hoca efendi bu vaziyyet-i elîme içinde âheste âheste bir âh, âh ederdi. Bu hâli gören çocuk anaları da cümleten "لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ" deyici oldular da dediler ki:

1595. "Ey muallim, bu baş ağrısı hayrola! Cânın hakkı için bizim bundan haberimiz olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1595. "Ey öğretmen, bu baş ağrısı hayra alamet olsun! Canın hakkı için bizim bundan haberimiz olmadı."

1596. Dedi: "Ben de bundan bî-haber idim, Âgâh olun ki, beni anaları kahbeler vâkıf ettiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1596. Dedi: "Ben de bundan habersizdim, Bilin ki, beni anaları kahpe olanlar haberdar ettiler."

Öğretmen onlara cevap olarak dedi ki: "Evet, bu hastalıktan benim de haberim yok; bilin ki, beni anaları kahpe olan çocuklar bu hastalığımdan haberdar ettiler; yoksa ben hasta hasta gezip duracaktım. Çocukların anaları karşısında bulunduğu halde, onların anaları hakkında "kahpe analar" ifadesini kullanması, aklının hafiflik derecesine işaret eder. Çünkü eksik akıllı kişilerden olan çocuklarla düşüp kalkan ilkokul öğretmenlerinin, akıl hafifliklerine işaret eden hikâyeleri çoktur. Bununla birlikte Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısraı "Âgâh olun, bu çocuklar beni vâkıf ettiler" şeklindedir.

Muallim onlara cevâben dedi ki: "Evet, bu hastalıktan benim de haberim yok; âgâh olun ki, beni anaları kahbe olan çocuklar bu hastalığımdan haberdâr ettiler; yoksa ben hasta hasta gezip duracaktım. Çocukların anaları karşısında bulunduğu halde, onların anaları hakkında "Mâder-i garân" ta'bîrini kullanması, aklının derece-i hiffetine delâlet eder. Zîrâ ukūl-i nâkısa ashâbından olan çocuklar ile düşüp kalkan ibtidâî mektebi hocalarının, hiffet-i akıllarına delalet eden hikâyeler çoktur. Maahâzâ Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısra'ı آگهم این کودکان کردند هین ya'nî "Âgâh olun, bu çocuklar beni vâkıf ettiler" sûretindedir.

1597. "Ben kāl u kıyl şuglü sebebiyle gâfil idim; bâtında böyle sakîl bir hastalık mevcûd idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1597. "Ben dedikodu işi sebebiyle gafil idim; içimde böyle ağır bir hastalık mevcuttu."

"Ben dedikodu ile meşguliyetim sebebiyle içimde böyle ağır bir hastalık olduğundan gafil idim."

"Ben kıyl ü kāl ile meşgûliyetim sebebiyle bâtınımda böyle ağır bir hastalık olduğundan gâfil idim."

1593. Yorganın çokluğundan da terlemiş, başını bağlamış, yüzünü örtüye çekmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1593. Yorganın çokluğundan da terlemiş, başını bağlamış, yüzünü örtüye çekmiş.

"Sicâf", "sîn" harfinin kesresi ve fethasıyla perde ve örtü anlamındadır. Yani "Hoca efendi hastalığın defedilmesi için üstüne çok yorgan örtmüş ve bu kadar yorgan altında doğal olarak terlemiş ve başını da bağlamış; yüzüne de mendil ve tülbent gibi bir örtü örtmüştü."

"Sicâf" "sîn"in kesri ve fethiyle perde ve örtü ma'nâsınadır. Ya'nî “Hoca efendi hastalığın def'i için üstüne çok yorgan örtmüş ve bu kadar yorgan altında bittabi' terlemiş ve başını da bağlamış; yüzüne de mendil ve tülbent gibi bir örtü örtmüş idi."

1594. O âheste bir ah, ah ediyordu; cümlesi de lâ-havle deyici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1594. O yavaşça bir ah, ah ediyordu; hepsi de lâ-havle deyici oldular.

Hoca efendi bu acıklı durum içinde yavaş yavaş bir ah, ah ederdi. Bu hâli gören çocuk anaları da hep birlikte "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" deyici oldular da dediler ki:

Hoca efendi bu vaziyyet-i elîme içinde âheste âheste bir âh, âh ederdi. Bu hâli gören çocuk anaları da cümleten "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" deyici oldular da dediler ki:

1595. "Ey muallim, bu baş ağrısı hayrola! Cânın hakkı için bizim bundan haberimiz olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1595. "Ey öğretmen, bu baş ağrısı hayra alamet olsun! Canın hakkı için bizim bundan haberimiz olmadı."

1596. Dedi: "Ben de bundan bî-haber idim, Agâh olun ki, beni anaları kahbeler vakıf ettiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1596. Dedi: "Ben de bundan habersizdim, Bilin ki, beni anaları kahpe olanlar haberdar ettiler."

Muallim onlara cevap olarak dedi ki: "Evet, bu hastalıktan benim de haberim yok; bilin ki, beni anaları kahpe olan çocuklar bu hastalığımdan haberdar ettiler; yoksa ben hasta hasta gezip duracaktım. Çocukların anaları karşısında bulunduğu halde, onların anaları hakkında "kahpe ana" ifadesini kullanması, aklının hafiflik derecesine işaret eder. Çünkü eksik akıllı kimselerden olan çocuklar ile düşüp kalkan ilkokul öğretmenlerinin, akıllarının hafifliğine işaret eden hikâyeler çoktur. Bununla birlikte Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısraı "آگهم این کودکان کردند هين" yani "Bilin ki, bu çocuklar beni haberdar ettiler" şeklindedir.

Muallim onlara cevâben dedi ki: "Evet, bu hastalıktan benim de haberim yok; âgâh olun ki, beni anaları kahbe olan çocuklar bu hastalığımdan haberdâr ettiler; yoksa ben hasta hasta gezip duracaktım. Çocukların anaları karşısında bulunduğu halde, onların anaları hakkında "Mâder-i garân" ta'bîrini kullanması, aklının derece-i hiffetine delâlet eder. Zîrâ ukūl-i nâkısa ashâbından olan çocuklar ile düşüp kalkan ibtidâî mektebi hocalarının, hiffet-i akıllarına delalet eden hikâyeler çoktur. Maahâzâ Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısra'ı آگهم این کودکان کردند هين ya'ni Agah olun, bu çocuklar beni vâkıf ettiler" sûretindedir.

1597. "Ben kāl u kıyl şuglü sebebiyle gâfil idim; bâtında böyle sakîl bir hastalık mevcûd idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1597. "Ben söz ve dedikodu işi sebebiyle gafil idim; içimde böyle ağır bir hastalık mevcuttu."

"Ben söz ve dedikodu ile meşguliyetim sebebiyle içimde böyle ağır bir hastalık olduğundan gafil idim." Bu şerefli beyitte, zahirî ilimler ve dünyevî meşguliyetler sebebiyle ruhunun hastalığından gafil olup, ancak insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafından yapılan uyarı ve bildirim üzerine bu hastalığa vakıf olan kimselere işaret buyrulur.

"Ben kıyl ü kāl ile meşgûliyetim sebebiyle bâtınımda böyle ağır bir hastalık olduğundan gâfil idim." Bu beyt-i şerîfde ulûm-ı zâhire ve şevâgıl-i dünyeviyye sebebiyle, rûhunun hastalığından gâfil olup, ancak insân-ı kâmil tarafından vâkı' olan îkâz ve ihbâr üzerine bu hastalığa vâkıf olan kimselere işâret buyrulur.

1598. Bir adam cidd ile meşgûl olduğu vakit, o kendi marazını görmekten kör olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1598. Bir adam ciddiyetle meşgul olduğu zaman, kendi hastalığını görmekten kör olur.

Bu şerefli beyit doğrudan doğruya Hz. Pîr efendimizin irşatlarından (doğru yolu göstermelerinden) biridir. Yani "Bir kimse tam bir ciddiyetle bir şeyle meşgul olduğu zaman, ne maddî hastalığını ne de manevî hastalığını göremez." Nasıl ki dedikoduya, tartışmaya ve çekişmeye sınırlı olan zahir uleması (dış görünüşe önem veren âlimler), bu dedikodu, tartışma ve çekişme altındaki nefislerinin kötü hastalıklarından gafil olur.

Bu beyt-i şerîf doğrudan doğruya Hz. Pîr efendimizin irşâdâtındandır. Ya'nî “Bir kimse kemâl-i ciddiyyet ile bir şeyle meşgûl olduğu vakit, ne maraz-ı maddîsini ve ne de maraz-ı ma'nevîsini göremez. Nitekim kıyl u kâle ve mübâhase ve mücâdeleye münhasır olan ulemâ-i zâhire, bu kıyl u kâl ve mübâhase ve mücâdele tahtındaki nefislerinin fenâ marazlarından gâfil olur.

1599. Mısır kadınlarından Yûsuf hikâye oldu; meşgûliyetten dolayı onlardan haber gitti diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1599. Mısır kadınlarından Yûsuf hikâye oldu; meşguliyetten dolayı onlardan haber gitti diye.

1600. Kendi bileklerini pâre pâre etmiş idiler; hayrân olan rûh, ne arkayı, ne önü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1600. Kendi bileklerini parça parça etmişlerdi; hayran olan ruh, ne arkayı, ne önü görür.

Yukarıdaki beyit ile bu beytin ilk mısraı bir cümle oluşturur. Yani “Mısır kadınları Yusuf (a.s.)ın latif güzelliğini seyretmekle meşgul olduklarından dolayı, ellerindeki meyve soydukları keskin bıçaklar ile, kendi bileklerini kestiler ve bu kesişlerinden haberleri olmadı diye o Mısır kadınlarının Hz. Yusuf'un güzelliğini seyretmedeki kendinden geçişleri bize kıssa ve hikâye oldu. Evet, şaşkın ve hayran olan cesetteki ruhtur ki, ne arkayı ve ne de önü görür. Bu sebeple ruh bir şeyde kendinden geçtiği zaman, cesedin hükmü kalmaz.” Nitekim İmam-ı Ali (k.v.) efendimiz, savaşta mübarek ayaklarına saplanmış olan oku, namazda kendinden geçmişken çıkardı ve ameliyattan haberi bile olmadı.

Bu şerefli beyitte, Yusuf suresinde olan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَ أَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَ آتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَ قَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ وَ أَكْبَرْنَهُ وَ قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَ قُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yusuf, 12/31) Yani “Züleyha kadınların kendi aleyhindeki tuzaklarını işittiği zaman; onları davet için kadınlar gönderdi ve onlar için latif yastıklar hazırladı ve onların her birine meyve soymak için birer bıçak verdi; ve Yusuf (a.s.)a dedi ki: “Onlara çık!” Onu gördükleri zaman ve onun güzelliğini pek büyük buldular; bıçak- Bu şerefli beyitte zahiri ilimler ve dünyevi meşguliyetler sebebiyle, ruhunun hastalığından gafil olup, ancak insân-ı kâmil tarafından meydana gelen uyarı ve haber verme üzerine bu hastalığa vakıf olan kimselere işaret buyrulur.

Yukarıdaki beyit ile bu beytin ilk mısrâ'ı bir cümle teşkil eder. Ya'nî “Mısır kadınları Yûsuf (a.s.)ın cemâl-i latîfini müşâhede ile meşgûl olduklarından dolayı, ellerindeki meyve soydukları keskin bıçaklar ile, kendi bileklerini kestiler ve bu kesişlerinden haberleri olmadı diye o Mısır kadınlarının Hz. Yûsuf'un müşâhede-i cemâlindeki istiğrakları bize kıssa ve hikâye oldu. Evet, vâlih ve hayrân olan ceseddeki rûhdur ki, ne arkayı ve ne de önü görür. Binâenaleyh rûh bir şeyde müstağrak olduğu vakit, cesedin hükmü kalmaz.” Nitekim İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz, harbte mübârek ayaklarına saplanmış olan oku, namazda müstağrak iken çıkarttı ve ameliyattan haberi bile olmadı.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Yûsuf'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَ أَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَ آتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَ قَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ وَ أَكْبَرْنَهُ وَ قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَ قُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yûsuf, 12/31) Ya'nî “Vaktâki Züleyhâ kadınların kendi aleyhindeki mekirlerini işitti; onları da'vet için kadınlar gönderdi ve onlar için latîf yastıklar hazırladı ve onların her birine meyve soymak için birer bıçak verdi; ve Yûsuf (a.s.)a dedi ki: “Onlara çık!” Vaktâki onu gördüler ve onun cemâlini pek büyük buldular; bıçak- Bu beyt-i şerîfde ulûm-ı zâhire ve şevâgıl-i dünyeviyye sebebiyle, rûhu-nun hastalığından gâfil olup, ancak insân-ı kâmil tarafından vâki' olan îkâz ve ihbâr üzerine bu hastalığa vakıf olan kimselere işâret buyrulur.

1598. Bir adam cidd ile meşgul olduğu vakit, o kendi marazını görmekten kör olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1598. Bir adam ciddiyetle meşgul olduğu zaman, kendi hastalığını görmekten kör olur.

Bu şerefli beyit doğrudan doğruya Hz. Pîr efendimizin irşatlarından (doğru yolu göstermelerinden) biridir. Yani "Bir kimse tam bir ciddiyetle bir şeyle meşgul olduğu zaman, ne maddî hastalığını ne de manevî hastalığını göremez." Nasıl ki dedikoduya, tartışmaya ve mücadeleye dalmış olan zahir uleması (dış görünüşe önem veren âlimler), bu dedikodu, tartışma ve mücadele altındaki nefislerinin kötü hastalıklarından gafil olur.

Bu beyt-i şerîf doğrudan doğruya Hz. Pîr efendimizin irşâdâtındandır. Ya'nî "Bir kimse kemâl-i ciddiyyet ile bir şeyle meşgûl olduğu vakit, ne ma-raz-ı maddîsini ve ne de maraz-ı ma'nevîsini göremez. Nitekim kıyl u kāle ve mübâhase ve mücadeleye münhemik olan ulemâ-i zâhire, bu kıyl u kāl ve mübâhase ve mücadele tahtındaki nefislerinin fenâ marazlarından gâfil olur.

1599. Mısır kadınlarından Yusuf hikâye oldu; meşgûliyetten dolayı onlardan haber gitti diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1599. Mısır kadınlarından Yusuf hikâye oldu; meşguliyetten dolayı onlardan haber gitti diye.

1600. Kendi bileklerini pâre pâre etmiş idiler; hayrân olan rûh, ne arkayı, ne önü görür. [1606]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1600. Kendi bileklerini parça parça etmişlerdi; hayran olan ruh, ne arkayı ne de önü görür.

Yukarıdaki beyit ile bu beytin ilk mısraı bir cümle oluşturur. Yani "Mısır kadınları Yusuf (a.s.)ın latif güzelliğini seyretmekle meşgul olduklarından dolayı, ellerindeki meyve soydukları keskin bıçaklar ile, kendi bileklerini kestiler ve bu kesişlerinden haberleri olmadı diye o Mısır kadınlarının Hz. Yusuf'un güzelliğini seyretmedeki istiğrakları (kendinden geçmeleri) bize kıssa ve hikâye oldu. Evet, şaşkın ve hayran olan cesetteki ruhtur ki, ne arkayı ne de önü görür. Bu sebeple ruh bir şeyde kendinden geçtiği zaman, cesedin hükmü kalmaz." Nasıl ki İmam Ali (k.v.) efendimiz, harpte mübarek ayaklarına saplanmış olan oku, namazda kendinden geçmiş iken çıkarttı ve ameliyattan haberi bile olmadı.

Bu şerefli beyitte, Yusuf Suresi'nde olan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yûsuf, 12/31) Yani "Züleyha kadınların kendi aleyhindeki mekrlerini (tuzaklarını) işittiği zaman; onları davet için kadınlar gönderdi ve onlar için latif yastıklar hazırladı ve onların her birine meyve soymak için birer bıçak verdi; ve Yusuf (a.s.)a dedi ki: "Onlara çık!" Onu gördükleri zaman ve onun güzelliğini pek büyük buldular; bıçaklar ile meyve soyarken, ellerini kestiler. Dediler ki: "Biz Allah'ı tenzih ederiz, bu beşer değildir, ancak kerim olan bir melektir."

Yukarıdaki beyit ile bu beytin ilk mısrâ'ı bir cümle teşkil eder. Ya'nî “Mısır kadınları Yûsuf (a.s.)ın cemâl-i latîfini müşâhede ile meşgûl olduklarından dolayı, ellerindeki meyve soydukları keskin bıçaklar ile, kendi bileklerini kestiler ve bu kesişlerinden haberleri olmadı diye o Mısır kadınlarının Hz. Yûsuf'un müşâhede-i cemâlindeki istiğrakları bize kıssa ve hikâye oldu. Evet, vâlih ve hayrân olan ceseddeki rûhdur ki, ne arkayı ve ne de önü görür. Binâenaleyh rûh bir şeyde müstağrak olduğu vakit, cesedin hükmü kalmaz." Nitekim İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz, harbte mübarek ayaklarına saplanmış olan oku, namazda müstağrak iken çıkarttı ve ameliyattan haberi bile olmadı.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Yûsuf'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yûsuf, 12/31) Ya'nî “Vaktâki Züleyhâ kadınların kendi aleyhindeki mekirlerini işitti; onları da'vet için kadınlar gönderdi ve onlar için latîf yastıklar hazırladı ve onların her birine meyve soymak için birer bıçak verdi; ve Yûsuf (a.s.)a dedi ki: "Onlara çık!" Vaktâki onu gördüler ve onun cemâlini pek büyük buldular; bıçak- lar ile meyve soyarken, ellerini kestiler. Dediler ki: "Biz Allah'ı tenzih ederiz, bu beşer değildir, ancak kerîm olan bir melektir."

1601. Ey çok şecâatli adam, muharebedeki onun elini ve ayağını mudârebe keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1601. Ey çok cesur adam, savaşta onun elini ve ayağını vuruşma keser.

"Hırâb" müfâale babından bir mastar olup, savaş demektir. "Dırâb" yine müfâale babından vuruşmak demektir. Yani "Nice cesur adamlar vardır ki, savaşta kılıç ile vuruşmak, onun elini ve ayağını keser."

"Hırâb" müfâale bâbından masdar olup, muhârebe demektir. "Dırâb" yine müfâale bâbından vuruşmak demektir. Ya'nî "Nice şacâatli adamlar vardır ki, muhârebede kılıç ile vuruşmak, onun elini ve ayağını keser."

1602. O hemen cenge el getirir; bu zan üzerine ki, o ber-karardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1602. O hemen savaşa girişir; bu sanı üzerine ki, o sağlamdır.

O eli kesilen yiğit adam, savaş gürültüsü içinde tamamen dalmış olduğundan, bu yarasının farkına varamaz; o yaralı eliyle yine savaşa dalar ve zanneder ki, eli önceki gibi olup parçalanmamıştır.

O eli kesilen şecî adam, gulgule-i harb içinde tamâmen müstağrak olduğundan, bu yarasının farkına varamaz; o yaralı eliyle yine harbe dalar ve zanneder ki, eli evvelki gibi olup paralanmamıştır.

1603. Halbuki zararda el gitmiş; kan habersiz olarak ondan çok gitmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1603. Halbuki zararda el gitmiş; kan habersiz olarak ondan çok gitmiş.

Halbuki o cesur adamın eli, ruhunun savaşta kendini kaybetmesi sebebiyle, zannettiği gibi sağlam değildir. Aksine, savaşın verdiği zarar neticesinde yaralanmış, haberi olmadığı halde ondan çok da kan akmıştır.

Halbuki o şecî adamın eli, rûhunun harbde istiğrâkı sebebiyle, zannettiği gibi tamâm değildir. Belki harbin îka' ettiği zarar netîcesi olarak yaralanmış, haberi olmadığı halde ondan çok da kan akmıştır.

## Onun beyânındadır ki, cesed rûha bir libâs gibidir ve bu el rûhun elinin yenidir ve bu ayak, rûhun ayağının çizmesidir

1604. Tâ bilesin ki ten libâs gibi geldi; git labisi iste, libası yalama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1604. Ta ki bilesin ki ten elbise gibi geldi; git elbise iste, elbiseyi yalama!

lar ile meyve soyarken, ellerini kestiler. Dediler ki: "Biz Allah'ı eksikliklerden uzak tutarız, bu bir insan değildir, ancak kerem sahibi bir melektir."

lar ile meyve soyarken, ellerini kestiler. Dediler ki: "Biz Allah'ı tenzih ederiz, bu beşer değildir, ancak kerîm olan bir melektir."

1601. Ey çok şecâatli adam, muharebedeki onun elini ve ayağını mudârebe keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1601. Ey çok cesur adam, savaşta onun elini ve ayağını vuruşma keser.

"Hırâb" müfâale babından bir mastar olup, savaş demektir. "Dırâb" yine müfâale babından vuruşmak demektir. Yani "Nice cesur adamlar vardır ki, savaşta kılıç ile vuruşmak, onun elini ve ayağını keser."

"Hırâb" müfâale bâbından masdar olup, muhârebe demektir. "Dırâb" yine müfâale bâbından vuruşmak demektir. Ya'nî "Nice şacâatli adamlar vardır ki, muhârebede kılıç ile vuruşmak, onun elini ve ayağını keser."

1602. O hemen cenge el getirir; bu zan üzerine ki, o ber-karardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1602. O hemen savaşa girişir; bu sanı üzerine ki, o sağlamdır.

O eli kesilen yiğit adam, savaş gürültüsü içinde tamamen dalmış olduğundan, bu yarasının farkına varamaz; o yaralı eliyle yine savaşa dalar ve zanneder ki, eli önceki gibi olup parçalanmamıştır.

O eli kesilen şecî adam, gulgule-i harb içinde tamâmen müstağrak olduğundan, bu yarasının farkına varamaz; o yaralı eliyle yine harbe dalar ve zanneder ki, eli evvelki gibi olup paralanmamıştır.

1603. Halbuki zararda el gitmiş; kan habersiz olarak ondan çok gitmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1603. Halbuki zararda el gitmiş; kan habersiz olarak ondan çok gitmiş.

Halbuki o cesur adamın eli, ruhunun savaşta kendini kaybetmesi sebebiyle, zannettiği gibi sağlam değildir. Aksine, savaşın verdiği zarar neticesinde yaralanmış, haberi olmadığı halde ondan çok da kan akmıştır.

Halbuki o şecî adamın eli, rûhunun harbde istiğrâkı sebebiyle, zannettiği gibi tamâm değildir. Belki harbin îka' ettiği zarar netîcesi olarak yaralanmış, haberi olmadığı halde ondan çok da kan akmıştır.

## Onun beyânındadır ki, cesed rûha bir libâs gibidir ve bu el rûhun elinin yenidir ve bu ayak, rûhun ayağının çizmesidir

1604. Tâ bilesin ki ten libâs gibi geldi; git labisi iste, libası yalama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1604. Ta ki bilesin ki beden elbise gibi geldi; git elbiseyi giyeni iste, elbiseyi yalama!

"Lebîs" elbise kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani "Ruhun bir şeye dalması sebebiyle, bedene arız olan hâlden haberdar olamaması, senin o bedenin ruhun elbisesi olduğunu bilmen içindir. Bu sebeple git, beden elbisesi giymiş olan ruhu iste, onun elbisesi olan bu bedeni yalama ve bedene muhabbet etme!"

“Lebîs” libâs kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî “Rûhun bir şeyde istiğrâkı hasebiyle, cisme ârız olan halden haberdâr olamaması, senin o ten rûhun libâsı olduğunu bilmen içindir. Binâenaleyh git cisim libâs giymiş olan rûhu iste, onun libâsı olan bu cismi yalama ve cisme muhabbet etme!”

1605. Rûha Allah'ın tevhîdi daha hoştur; diğer gayr-i zâhir el ve ayak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1605. Ruha Allah'ın tevhîdi daha hoştur; diğer görünenin dışında el ve ayak vardır.

İlahi tevhîd şudur ki, Yüce Allah, başkasının tevhîdiyle değil, öncesiz olarak ve sonsuza dek kendi özüyle daima vahdaniyet (birlik) sıfatıyla nitelenmiş olmaktır. Nasıl ki "Allah vardı ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktu" buyrulmuştur. Bu öyle bir tevhîddir ki, Hakk'ın varlığı karşısında, kendi varlıklarını görerek, gaflet ve perdelenme ehlinin tevhîdleri değildir. İşte ruhun bu tevhîdden zevki vardır; fakat cisim âleminde oluşan fikirler ve vehimler (gerçek olmayan tahayyüller) ruhu bu zevkinden alıkoyar. Ey Hakk Yolcusu bil ki, bu görünen el ve ayaktan başka, görünenin dışında olan misalî surete (maddî olmayan, hayalî şekle) ait el ve ayak vardır.

Tevhîd-i ilâhî odur ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ, başkasının tevhîdiyle değil, ezelen ve ebeden kendi nefsiyle dâimâ vasf-ı vahdâniyetle mevsûf olmaktır. Nitekim كان الله و لم يكن معه شيئ ya'nî “Allah vardır ve O'nunla beraber bir şey yoktur” buyrulmuştur. Bu öyle bir tevhîddir ki, Hakk'ın vücudu muvâcehesinde, kendi vücûdlarını görerek, ehl-i gaflet ve hicabın tevhîdleri değildir. İşte rûhun bu tevhîdden zevki vardır; fakat âlem-i cisimde hâsıl olan efkâr ve evhâm rûhu bu zevkinden men' eder. Ey sâlik bil ki, bu zâhirî el ve ayaktan başka, gayr-i zâhir olan sûret-i misâliyyeye âid el ve ayak vardır.

1606. Rû'yâda el ve ayak ve i'tilaf görürsün, onu hakikat bil, onu beyhûde bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1606. Rüyada el ve ayak ve uyum görürsün, onu hakikat bil, onu boşuna bilme!

Cismin elinden ve ayağından başka el ve ayak olduğu inkâr edilecek bir şey değildir. Çünkü biz, birtakım rüyalar görürüz; rüyalarımıza özgü olan bedenlerimiz ile bağlarda, bahçelerde gezeriz; ve ölüden ve diriden bu rüyalarımızda gördüğümüz kimseler ile konuşuruz ve dostluk kurarız. Halbuki görünen bedenimizin eli ve ayağı yatakta hareketsiz bir haldedir ve yanımızda konuşanların sözlerini kulağımız işitmez ve onların varlıklarını görmez. Şu halde rüyada yürüyen ayak ve tutan el ve söyleyen dil ve gören göz ve işiten kulak, ancak insanın misal âlemine özgü olan cismine aittir. Ve bu misalî sureti sen hakikat bil; onu boş ve hayalden ibaret bilme! Çünkü nasıl boş bir hayal olur ki, rüyayı gören rüyasında, hiç gitmemiş olduğu bir şehri ve evi görür ve uyanıklık halinde o şehre ve o eve girdiği vakit, rüyasında gördüğü suretlerin aynı olduğunu idrak edince, hayrete düşer.

Cismin elinden ve ayağından başka el ve ayak olduğu inkâr edilecek bir şey değildir. Zîrâ biz, birtakım rü'yâlar görürüz; rü'yâlarımıza mahsûs olan cesedlerimiz ile bağlarda, bahçelerde gezeriz; ve ölüden ve diriden bu rü'yâlarımızda gördüğümüz kimseler ile konuşuruz ve ülfet ederiz. Halbuki cesed-i zâhirîmizin eli ve ayağı yatakta bî-hareket bir haldedir ve yanımızda konuşanların sözlerini kulağımız işitmez ve onların vücûdlarını görmez. Şu halde rü'yâda yürüyen ayak ve tutan el ve söyleyen lisan ve gören göz ve işiten kulak, ancak insanın âlem-i misâle mahsûs olan cismine âiddir. Ve bu sûret-i misâliyyeyi sen hakikat bil; onu boş ve hayâlden ibâret bilme! Zîrâ nasıl boş bir hayâl olur ki, râî rü'yâsında, hiç gitmemiş olduğu bir şehri ve evi görür ve uyanıklık hâlinde o şehre ve o eve girdiği vakit, rü'yâsında gördüğü sûretlerin aynı olduğunu idrâk edince, hayrete düşer.

1607. O sensin ki, bedensiz beden tutarsın; binâenaleyh cisimden can dışarı olmaktan korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1607. O sensin ki, bedensiz beden tutarsın; bu sebeple cisimden can dışarı olmaktan korkma!

"Lebîs" libâs kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani "Ruhun bir şeye dalması sebebiyle, cisme arız olan hâlden haberdar olamaması, senin o tenin ruhun elbisesi olduğunu bilmen içindir. Bu sebeple git, cisim elbisesi giymiş olan ruhu iste, onun elbisesi olan bu cismi yalama ve cisme muhabbet etme!"

"Lebîs" libâs kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî "Rûhun bir şeyde istiğrâkı hasebiyle, cisme ârız olan halden haberdar olamaması, senin o ten rûhun libâsı olduğunu bilmen içindir. Binâenaleyh git cisim libâs giymiş olan rûhu iste, onun libâsı olan bu cismi yalama ve cisme muhabbet etme!"

1605. Rûha Allah'ın tevhîdi daha hoştur; diğer gayr-i zâhir el ve ayak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1605. Ruha Allah'ın tevhîdi daha hoştur; diğer görünmeyen el ve ayak vardır.

İlâhî tevhîd şudur ki, Yüce Allah, başkasının tevhîdiyle değil, öncesiz ve sonsuz olarak kendi özüyle daima vahdâniyet (birlik) sıfatıyla nitelenmiş olmaktır. Nasıl ki "Allah vardır ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktur" buyrulmuştur. Bu öyle bir tevhîddir ki, Hakk'ın varlığı karşısında, kendi varlıklarını görerek, gaflet ve perde ehlinin tevhîdleri değildir. İşte ruhun bu tevhîdden zevki vardır; fakat cisim âleminde oluşan fikirler ve vehimler (kuruntular) ruhu bu zevkinden alıkoyar. Ey Hakk Yolcusu bil ki, bu görünen el ve ayaktan başka, görünmeyen misâlî surete ait el ve ayak vardır.

Tevhîd-i ilâhî odur ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ, başkasının tevhîdiyle değil, ezelen ve ebeden kendi nefsiyle dâimâ vasf-ı vahdâniyetle mevsûf olmaktır. Nitekim كان الله و لم يكن معه شيئ ya'ni "Allah vardır ve O'nunla beraber bir şey yoktur" buyrulmuştur. Bu öyle bir tevhîddir ki, Hakk'ın vücudu muvâcehesinde, kendi vücûdlarını görerek, ehl-i gaflet ve hicabın tevhîdleri değildir. İşte rûhun bu tevhîdden zevki vardır; fakat âlem-i cisimde hâsıl olan efkâr ve evhâm rûhu bu zevkinden men' eder. Ey sâlik bil ki, bu zâhirî el ve ayaktan başka, gayr-i zâhir olan sûret-i misâliyyeye âid el ve ayak vardır.

1606. Rüyada el ve ayak ve i'tilaf görürsün, onu hakikat bil, onu beyhûde bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1606. Rüyada el ve ayak ve uyum görürsün, onu hakikat bil, onu boş bilme!

Bedenin elinden ve ayağından başka el ve ayak olduğu inkâr edilecek bir şey değildir. Çünkü biz, birtakım rüyalar görürüz; rüyalarımıza özgü olan bedenlerimiz ile bağlarda, bahçelerde gezeriz; ve ölüden ve diriden bu rüyalarımızda gördüğümüz kimseler ile konuşuruz ve dostluk kurarız. Hâlbuki görünen bedenimizin eli ve ayağı yatakta hareketsiz bir hâldedir ve yanımızda konuşanların sözlerini kulağımız işitmez ve onların varlıklarını görmez. Şu hâlde rüyada yürüyen ayak ve tutan el ve söyleyen dil ve gören göz ve işiten kulak, ancak insanın misal âlemine özgü olan bedenine aittir. Ve bu misalî şekli sen hakikat bil; onu boş ve hayalden ibaret bilme! Çünkü nasıl boş bir hayal olur ki, rüyayı gören rüyasında, hiç gitmemiş olduğu bir şehri ve evi görür ve uyanıklık hâlinde o şehre ve o eve girdiği vakit, rüyasında gördüğü şekillerin aynı olduğunu idrak edince, hayrete düşer.

Cismin elinden ve ayağından başka el ve ayak olduğu inkâr edilecek bir şey değildir. Zîrâ biz, birtakım rü'yâlar görürüz; rü'yâlarımıza mahsûs olan cesedlerimiz ile bağlarda, bahçelerde gezeriz; ve ölüden ve diriden bu rü'yâlarımızda gördüğümüz kimseler ile konuşuruz ve ülfet ederiz. Halbuki cesed-i zâhirîmizin eli ve ayağı yatakta bî-hareket bir haldedir ve yanımızda konuşanların sözlerini kulağımız işitmez ve onların vücûdlarını görmez. Şu halde rü'yâda yürüyen ayak ve tutan el ve söyleyen lisan ve gören göz ve işiten kulak, ancak insanın âlem-i misâle mahsûs olan cismine âiddir. Ve bu sûret-i misâliyyeyi sen hakikat bil; onu boş ve hayâlden ibâret bilme! Zîrâ nasıl boş bir hayâl olur ki, râî rü'yâsında, hiç gitmemiş olduğu bir şehri ve evi görür ve uyanıklık hâlinde o şehre ve o eve girdiği vakit, rü'yâsında gördüğü sûretlerin aynı olduğunu idrâk edince, hayrete düşer.

1607. O sensin ki, bedensiz beden tutarsın; binaenaleyh cisimden can dışarı olmaktan korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1607. O sensin ki, bedensiz beden tutarsın; bu sebeple cisimden can dışarı olmaktan korkma!

Ey rüyasında kendisini cisimli ve bedenli gören kimse, o gördüğün sensin; öyle bir sensin ki, yoğun bedenin ve cismin olmadığı halde, böyle latif bir beden ve cisim sahibisin. Bu sebeple ölürüm ve benim bu yoğun cismim toprak altında çürümekle yok olurum diye korkma! Latif ruhun bu yoğun cisimden ilgisini kesip çıktığı vakit, rüyada gördüğün gibi latif bir bedene ilişir; ve latif olan berzah âleminde ruh, bu latif olan bedenle seyreder. Ey rüyasında kendisini cisimli ve bedenli gören kimse, o gördüğün sensin; öyle bir sensin ki, yoğun bedenin ve cismin olmadığı halde, böyle latif bir beden ve cisim sahibisin. Bu sebeple ölürüm ve benim bu yoğun cismim toprak altında çürümekle yok olurum diye korkma! Latif ruhun bu yoğun cisimden ilgisini kesip çıktığı vakit, rüyada gördüğün gibi latif bir bedene ilişir; ve latif olan berzah âleminde ruh, bu latif olan bedenle seyreder.

Bu bahiste, dağda yalnız başına ibadetle meşgul olan dervişin hali hikâye edilir; ve dünyevi emellerle fikirleri perişan olan halkın sohbetinden kesilmenin ve yalnız başına kalmanın tatlılığı ve lezzeti ve ... انا جليس من ذكرنى الخ ["Ben Beni zikredenin celîsiyim..."] hadis-i kudsîsi fiil-i hasenine (güzel ameline) dahil olmak beyan edilir.

Cenab-ı Pir, ilahi hilafeti sebebiyle Cenab-ı Hak'tan bu hadis-i kudsîyi açıklayarak şerefli beyitte buyururlar ki: "Ey kulum, bu geçici gölge olan bütün eşyayı ve kendi varlığını bensiz ve onları benim varlığımın dışında sanıp, benim gayrım zannıyla, onlara yapışmış isen, bil ki onlarsızsın. Çünkü hepsi sabun köpüğü gibi boştur ve eğer bütün hallerinde benim ile beraber isen, bütün mevcutlarla berabersin." Çünkü eşyanın Kayyım'ı (varlığını ayakta tutanı), Hakk'ın varlığıdır ve Hak eşyada, kendi varlığı ile yayılmıştır. Ve Buhari-i Sahih'de bu hadis-i kudsî manasında, diğer bir şerefli hadis dahi vardır. Yani “ ان الله تعالى يقول انا مع عبدى اذا ذکرنی و تحرکت شفتاه Muhakkak Allah Teala buyurur ki, ben, beni zikrettiği ve dudakları hareket ettiği vakit, kulum ile beraberim."

Hint şarihlerinden Velf Muhammed Ekberabadi bu beytin kafiyeleri hakkında şöyle buyurur: "Her iki mısrada "heme" lafzının kafiye olması, birinin küll efradı (bütün fertleri) ve diğerinin küll mecmuu (bütünün toplamı) manasına olması itibariyledir. Bu sebeple mana ihtilafı sebebiyle aynı kelimelerin kafiye olması doğru olur." "Menkabe", fiil-i hasen (güzel amel) manasınadır.

Ey rü'yâsında kendisini cisimli ve bedenli gören kimse, o gördüğün sensin; öyle bir sensin ki, kesîf bedenin ve cismin olmadığı halde, böyle latîf bir beden ve cisim sâhibisin. Binâenaleyh ölürüm ve benim bu cism-i kesîfim toprak altında çürümekle yok olurum diye korkma! Rûh-ı latîfin bu cism-i kesîften alâkasını kesip çıktığı vakit, rü'yâda gördüğün gibi latîf bir bedene taalluk eder; ve latîf olan âlem-i berzahda rûh, bu latîf olan bedenle seyr eder. Ey rü'yâsında kendisini cisimli ve bedenli gören kimse, o gördüğün sensin; öyle bir sensin ki, kesîf bedenin ve cismin olmadığı halde, böyle latîf bir beden ve cisim sâhibisin. Binâenaleyh ölürüm ve benim bu cism-i kesîfim toprak altında çürümekle yok olurum diye korkma! Rûh-ı latîfin bu cism-i kesîften alâkasını kesip çıktığı vakit, rü'yâda gördüğün gibi latîf bir bedene taalluk eder; ve latîf olan âlem-i berzahda rûh, bu latîf olan bedenle seyr eder.

Bu bahiste, dağda yalnız başına ibâdetle meşgül olan dervîşin hâli hikâye olunur; ve âmâl-i dünyeviyye ile efkârı perîşân olan halkın sohbetinden kesilmenin ve yalnız başına kalmanın halâveti ve lezzeti ve ... انا جليس من ذكرنى الخ ["Ben Beni zikredenin celîsiyim..."] hadîs-i kudsîsi fiil-i hasenine dâhil olmak beyân olunur.

Cenâb-ı Pîr, hilâfet-i ilâhiyyesi hasebiyle cenâb-ı Hak'dan bu hadis-i kudsîyi tavzîhan beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Ey kulum, bu zıll-i zâil olan cümle eşyayı ve kendi vücûdunu bensiz ve onları benim vücûdumun hâricinde tevehhüm edip, benim gayrim zanniyle, onlara yapışmış isen, bil ki onlarsızsın. Zîrâ hepsi sabun köpüğü gibi boştur ve eğer cemî-i ahvâlinde benim ile beraber isen, bütün mevcûdât ile berabersin." Zîrâ eşyanın Kayyûm'u, Hakk'ın varlığıdır ve Hak eşyâda, kendi varlığı ile sârîdir. Ve Buhâ- ri-i Sahîh'de bu hadîs-i kudsî ma'nâsında, dîğer bir hadîs-i şerîf dahi vardır. Yani “ ان الله تعالى يقول انا مع عبدى اذا ذکرنی و تحرکت شفتاه Muhakkak Allah Teala buyurur ki, ben, beni zikr ettiği ve dudakları hareket ettiği vakit, kulum ile beraberim."

Hind şârihlerinden Velf Muhammed Ekberâbâdî bu beytin kāfiyeleri hakkında şöyle buyurur: "Her iki mısra'da "heme" lafzının kāfiye olması, birinin küll efrâdı ve diğerinin küll mecmû'u ma'nâsına olması i'tibariyledir. Binâenaleyh ihtilaf-ı ma'nâ hasebiyle aynı kelimelerin kāfiye olması doğru olur." "Menkabe", fiil-i hasen ma'nâsınadır.

1608. Bir dervîş vardı; bir dağlıkta mukîm, halvet ona yâr ve nedîm idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1608. Bir derviş vardı; bir dağlık yerde ikamet ederdi, halvet (yalnızlık) ona yâr ve dost idi.

"Hem-hâb" beraber uyuyan anlamına gelir ve arkadaştan kinayedir. Bu "derviş"ten maksat, Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns adlı eserinde menkıbesi (kerametleri) zikredilen Ebu'l-Hayr Tînâtî (k.s.) hazretleridir. Ve "Tînât" Mısır'da bir köyün ismidir. Ebu'l-Hayr hazretleri de oraya mensuptur.

"Hem-hâb" beraber uyuyan ma'nâsına olup, refikden kinâyedir. Bu "dervîş"den murâd, Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns nâm eserinde menkabesi zikr olunan Ebu'l-Hayr Tînâtî (k.s.) hazretleridir. Ve "Tînât” Mısır'da bir karyenin ismidir. Ebu'l-Hayr hazretleri de oraya mensûbdur.

1609. Vaktaki ona halktan şarab erişti, kadının ve erkeğin enfâsından melûl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1609. Ona halktan şarap eriştiği zaman, kadının ve erkeğin nefeslerinden sıkıldı.

"Şemûl", kokusundan sarhoş olunan şarap anlamına gelir. "Ebu'l-Hayr hazretlerine Yüce Yaratıcı tarafından muhabbet şarabı eriştiği zaman, erkeğin ve kadının sohbetlerinden ona bıkkınlık geldi."

"Şemûl" kokusundan sarhoş olunan şarâb ma'nâsınadır. "Vaktāki Ebu'l-Hayr hazretlerine Hâlık Teâlâ tarafından muhabbet şarabı erişti, erkeğin ve kadının sohbetlerinden ona fütûr geldi."

1610. Nitekim bize hazar kolay oldu; diğer kavme de, sefer kolay oldu. [1616]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1610. Nasıl ki bize yerleşik hayat kolay oldu; diğer topluluğa da yolculuk kolay oldu. [1616]

Yani "Halkın sohbetinden uzaklaşıp bir köşeye çekilmek herkese kolay değildir. Ancak Hak ile yakınlık kuran kimselere kolay gelir. Nasıl ki bizlere de bir şehirde ev edinip, orada yerleşik olmak ve işi gücü ile meşgul bulunmak kolay gelir; fakat başkalarına, gerek memleketler görmek ve gerek ticaret yapmak için yolculuk etmek ve yeryüzünde dolaşmak kolay gelir."

Ya'nî "Halkın sohbetinden inkıtâ' edip bir köşeye çekilmek herkese kolay değildir. Ancak Hak'la ünsiyyet eden kimselere kolay gelir. Nitekim bizlere de bir şehirde mesken tedarik edip, orada mukîm olmak ve işi gücü ile meşgûl bulunmak kolay gelir; fakat başkalarına, gerek memleketler görmek ve gerek ticâret etmek için sefer etmek ve yeryüzünde dolaşmak kolay gelir."

1611. Onun gibi ki, sen serverliğe âşıksın; o efendi demirciliğe âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1611. Onun gibi ki, sen serverliğe âşıksın; o efendi demirciliğe âşıktır.

Sahih hadis kitaplarında bu hadis-i kudsî (Allah'ın sözü olan hadis) anlamında, başka bir şerefli hadis daha vardır. ان الله تعالى يقول انا مع عبدى اذا ذکرنی و تحرکت شفتاه Yani “Muhakkak Yüce Allah buyurur ki, ben, beni zikrettiği ve dudakları hareket ettiği zaman, kulum ile beraberim.”

Hint şârihlerinden Velf Muhammed Ekberâbâdî bu beytin kafiyeleri hakkında şöyle buyurur: "Her iki mısrada "heme" lafzının kafiye olması, birinin bütün fertleri ve diğerinin bütün toplamı anlamına olması itibariyledir. Bu sebeple anlam farklılığı sebebiyle aynı kelimelerin kafiye olması doğru olur." "Menkabe", güzel fiil anlamındadır.

ri-i Sahîh'de bu hadîs-i kudsî ma'nâsında, dîğer bir hadîs-i şerîf dahi vardır. ان الله تعالى يقول انا مع عبدى اذا ذکرنی و تحرکت شفتاه Ya'nî “Muhakkak Allah Teâlâ buyurur ki, ben, beni zikr ettiği ve dudakları hareket ettiği vakit, kulum ile beraberim.”

Hind şârihlerinden Velf Muhammed Ekberâbâdî bu beytin kāfiyeleri hakkında şöyle buyurur: "Her iki mısra'da "heme" lafzının kāfiye olması, birinin küll efrâdı ve diğerinin küll mecmû'u ma'nâsına olması i'tibariyledir. Binâen-aleyh ihtilaf-ı ma'nâ hasebiyle aynı kelimelerin kāfiye olması doğru olur." "Menkabe", fiil-i hasen ma'nâsınadır.

1608. Bir dervîş vardı; bir dağlıkta mukîm, halvet ona yâr ve nedîm idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1608. Bir derviş vardı; bir dağlık yerde ikamet ederdi, halvet (yalnızlık) ona yâr ve dost idi.

"Hem-hâb" beraber uyuyan anlamına gelir ve arkadaştan kinayedir. Bu "derviş"ten maksat, Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns adlı eserinde menkıbesi (kerametleri) zikredilen Ebu'l-Hayr Tînâtî (k.s.) hazretleridir. Ve "Tînât" Mısır'da bir köyün ismidir. Ebu'l-Hayr hazretleri de oraya mensuptur.

"Hem-hâb" beraber uyuyan ma'nâsına olup, refikden kinâyedir. Bu "dervîş"den murâd, Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns nâm eserinde menkabesi zikr olunan Ebu'l-Hayr Tînâtî (k.s.) hazretleridir. Ve "Tînât” Mısır'da bir karyenin ismidir. Ebu'l-Hayr hazretleri de oraya mensûbdur.

1609. Vaktaki ona halktan şarab erişti, kadının ve erkeğin enfâsından melûl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1609. Ona halktan şarap eriştiği zaman, kadının ve erkeğin nefeslerinden sıkıldı.

"Şemûl", kokusundan sarhoş olunan şarap anlamına gelir. "Ebu'l-Hayr hazretlerine Yüce Yaratıcı tarafından muhabbet şarabı eriştiği zaman, erkeğin ve kadının sohbetlerinden ona bıkkınlık geldi."

"Şemûl" kokusundan sarhoş olunan şarâb ma'nâsınadır. "Vaktāki Ebu'l-Hayr hazretlerine Hâlık Teâlâ tarafından muhabbet şarabı erişti, erkeğin ve kadının sohbetlerinden ona fütûr geldi."

1610. Nitekim bize hazar kolay oldu; diğer kavme de, sefer kolay oldu. [1616]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1610. Nasıl ki bize yerleşik hayat kolay oldu; diğer topluluğa da yolculuk kolay oldu. [1616]

Yani "Halkın sohbetinden uzaklaşıp bir köşeye çekilmek herkese kolay değildir. Ancak Hak ile yakınlık kuran kimselere kolay gelir. Nasıl ki bizlere de bir şehirde ev edinip, orada yerleşik olmak ve işi gücü ile meşgul bulunmak kolay gelir; fakat başkalarına, gerek memleketler görmek ve gerek ticaret yapmak için yolculuk etmek ve yeryüzünde dolaşmak kolay gelir."

Ya'nî "Halkın sohbetinden inkıtâ' edip bir köşeye çekilmek herkese kolay değildir. Ancak Hak'la ünsiyyet eden kimselere kolay gelir. Nitekim bizlere de bir şehirde mesken tedarik edip, orada mukîm olmak ve işi gücü ile meşgûl bulunmak kolay gelir; fakat başkalarına, gerek memleketler görmek ve gerek ticâret etmek için sefer etmek ve yeryüzünde dolaşmak kolay gelir."

1611. Onun gibi ki, sen serverliğe âşıksın; o efendi demirciliğe âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1611. Nasıl ki sen liderliğe aşıksın; o efendi demirciliğe aşıktır.

Bazı kimseler "İnsanlardan kaçıp, köşede bucakta yalnız başına yaşamak doğru değildir; böyle kimseler insan topluluğuna karşı görevlerini ihmal etmiş olurlar" tarzında münzevilere (toplumdan uzaklaşanlara) itiraz ederler. Biz de deriz ki, bu davranış itiraza layık değildir. Örneğin sen insan topluluğu içinde başa geçip hükmetmeyi seversin ve liderliğe aşık olursun; o diğer bir efendi de demirciliği sever ve o sanata aşık olur. Bunun gibi, birisi ilahi muhabbetin üstün gelmesiyle halkın sohbetinden ürküp bir köşeye çekilir; bir diğeri de geçici gölge olan Allah dışındaki şeylerin sevgisine daldıkça dalar.

Ba'zı kimseler "İnsanlardan kaçıp, köşede bucakta yalnız başına yaşamak doğru değildir; böyle kimseler cem'iyyet-i beşeriyyeye karşı vazîfelerini ihmâl etmiş olurlar" tarzında münzevîlere i'tirâz ederler. Biz de deriz ki, bu reviş şâyân-ı i'tirâz değildir. Meselâ sen cem'iyyet-i beşeriyye içinde re's-i kâre geçip hükmetmeyi seversin ve serverliğe âşık olursun; o dîğer bir efendi de demirciliği sever ve o san'ata âşık olur. Bunun gibi, birisi muhabbet-i ilâhiyyenin galebesiyle halkın sohbetinden tevahhuş edip bir köşeye çekilir; bir diğeri de zıll-ı zâil olan mâsivâ muhabbetine daldıkça dalar.

1612. Her bir kimseyi, bir iş için düzdüler; onun meylini onun kalbine attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1612. Her bir kimseyi bir iş için hazırladılar; onun meylini onun kalbine attılar.

Bu şerefli beyitte, "De ki: Herkes kendi yaratılışına göre amel eder." (İsrâ, 17/84) ayet-i kerimesiyle, "Herkes ne için yaratılmışsa, o kendisine kolaylaştırılmıştır." hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, "Herkesin ilâhî ilimde sabit olan hakikati, zâtî yatkınlık diliyle Hak'tan ne talep etmişse, Hak onu vermiş ve onu bu sûret âleminde o ezelî talebini gerçekleştirmek için yaratmıştır. Bu sebeple onun kalbine bu âlemde o işin sevgisini yerleştirdiler. İman ehline salih ameller ve güzel ahlâk kolay gelir; küfür ehline ise kötü ameller ve kötü ahlâk hoş ve kolay gelir."

Bu beyt-i şerifde قُلْ كُلِّ يَعْمَلُ عَلَى شاكلته (Isrâ, 17/84) ya'nî “Ya Habibim, de ki her bir kimse kendi hilkati üzerinedir" âyet-i kerîmesiyle كل ميسر لما خلق له ya'nî "Her bir kimse ne için yaratılmış ise, kolay kılınmıştır" hadis-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'nî "Herkesin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikati, lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan ne taleb etmiş ise, Hak onu vermiş ve onu bu âlem-i sûrette o taleb-i ezelîsini tahakkuk ettirmek için halk etmiştir. Binâenaleyh onun kalbine bu âlemde o işin muhabbetini ilkā ettiler. Ehl-i îmâna, âmâl-i sâliha ve ahlâk-ı hasene kolay gelir; ehl-i küfre ise, fenâ ameller ve ahlâk-ı seyyie hoş ve kolay gelir."

1613. El ve ayak meyilsiz ne vakit kımıldayıcı olur? Diken ve çöp, susuz ve rüzgârsız ne vakit gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1613. El ve ayak meyilsiz ne zaman kımıldayıcı olur? Diken ve çöp, susuz ve rüzgârsız ne zaman gider?

El ve ayak, kalp bir işe meyil etmeyince, harekete gelir mi? Aynı şekilde çörçöp su veya rüzgâr tarafından hareket ettirilmedikçe kendi kendine hareket edebilir mi? İnsanın uzuvları da cansız varlıklar (cemâd) türündendir, onun hareket ettiricisi ruhtur ve ruh ancak bir şeye eğilim duyduğu zaman kendisinin araçları hükmünde olan uzuvları hareket ettirerek o işte kullanır.

El ve ayak, kalb bir işe meyl etmeyince, harekete gelir mi? Ve kezâ çörçöp su veyâ rüzgâr tarafından tahrik olunmadıkça kendi kendine hareket edebilir mi? İnsanın a'zâsı da cemâd nev'indendir, onun muharriki rûhdur ve rûh ancak bir şeye mütemâyil olduğu vakit kendisinin âlâtı mesâbesinde olan a'zâyı tahrik ederek o işte kullanır.

1614. Eğer kendi meylini semâ tarafına görürsen, hümâ gibi devlet kanadını aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1614. Eğer kendi meylini göğe doğru görürsen, hümâ kuşu gibi devlet kanadını aç!

Eğer kendi meylini ve sevgini yüksek tarafa, yani Hak tarafına görürsen, hümâ kuşu gibi manevî devlet kanadını aç! Bazı kimseler "İnsanlardan kaçıp, köşede bucakta yalnız başına yaşamak doğru değildir; böyle kimseler insan topluluğuna karşı görevlerini ihmal etmiş olurlar" şeklinde münzevîlere (toplumdan uzaklaşanlara) itiraz ederler. Biz de deriz ki, bu davranış itiraza değer değildir. Örneğin sen insan topluluğu içinde işin başına geçip hükmetmeyi seversin ve liderliğe âşık olursun; o diğer bir efendi de demirciliği sever ve o sanata âşık olur. Bunun gibi, birisi ilâhî sevginin üstün gelmesiyle halkın sohbetinden ürküp bir köşeye çekilir; bir diğeri de geçici gölge olan mâsivâ (Allah dışındaki her şey) sevgisine daldıkça dalar.

Eğer kendi meylini ve muhabbetini yüksek tarafa, ya'nî Hak tarafına görürsen, hümâ kuşu gibi devlet-i ma'neviyye kanadını aç! Ba'zı kimseler "İnsanlardan kaçıp, köşede bucakta yalnız başına yaşamak doğru değildir; böyle kimseler cem'iyyet-i beşeriyyeye karşı vazîfelerini ihmâl etmiş olurlar" tarzında münzevîlere i'tirâz ederler. Biz de deriz ki, bu reviş şâyân-ı i'tirâz değildir. Meselâ sen cem'iyyet-i beşeriyye içinde re's-i kâre geçip hükmetmeyi seversin ve serverliğe âşık olursun; o dîğer bir efendi de demirciliği sever ve o san'ata âşık olur. Bunun gibi, birisi muhabbet-i ilâhiyyenin galebesiyle halkın sohbetinden tevahhuş edip bir köşeye çekilir; bir diğeri de zıll-ı zâil olan mâsivâ muhabbetine daldıkça dalar.

1612. Her bir kimseyi, bir iş için düzdüler; onun meylini onun kalbine attılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1612. Her bir kimseyi bir iş için hazırladılar; onun meylini onun kalbine attılar.

Bu şerefli beyitte, "De ki: Herkes kendi yaratılışına göre amel eder." (İsrâ, 17/84) ayet-i kerimesiyle, "Herkes ne için yaratılmışsa, o kendisine kolaylaştırılmıştır." hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, "Herkesin ilâhî ilimde sabit olan hakikati, zâtî yatkınlık diliyle Hak'tan ne talep etmişse, Hak onu vermiş ve onu bu sûret âleminde o ezelî talebini gerçekleştirmek için yaratmıştır. Bu sebeple onun kalbine bu âlemde o işin sevgisini yerleştirdiler. İman ehline salih ameller ve güzel ahlâk kolay gelir; küfür ehline ise kötü ameller ve kötü ahlâk hoş ve kolay gelir."

Bu beyt-i şerifde قُلْ كُلِّ يَعْمَلُ عَلَى شاكلته (Isrâ, 17/84) ya'nî “Ya Habibim, de ki her bir kimse kendi hilkati üzerinedir" âyet-i kerîmesiyle كل ميسر لما خلق له ya'nî "Her bir kimse ne için yaratılmış ise, kolay kılınmıştır" hadis-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'nî "Herkesin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikati, lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan ne taleb etmiş ise, Hak onu vermiş ve onu bu âlem-i sûrette o taleb-i ezelîsini tahakkuk ettirmek için halk etmiştir. Binâenaleyh onun kalbine bu âlemde o işin muhabbetini ilkā ettiler. Ehl-i îmâna, âmâl-i sâliha ve ahlâk-ı hasene kolay gelir; ehl-i küfre ise, fenâ ameller ve ahlâk-ı seyyie hoş ve kolay gelir."

1613. El ve ayak meyilsiz ne vakit kımıldayıcı olur? Diken ve çöp, susuz ve rüzgârsız ne vakit gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1613. El ve ayak meyilsiz ne zaman kımıldayıcı olur? Diken ve çöp, susuz ve rüzgârsız ne zaman gider?

El ve ayak, kalp bir işe meyil etmeyince, harekete gelir mi? Aynı şekilde çörçöp su veya rüzgâr tarafından hareket ettirilmedikçe kendi kendine hareket edebilir mi? İnsanın uzuvları da cansız varlıklar (cemâd) türündendir, onun hareket ettiricisi ruhtur ve ruh ancak bir şeye eğilim duyduğu zaman kendisinin araçları hükmünde olan uzuvları hareket ettirerek o işte kullanır.

El ve ayak, kalb bir işe meyl etmeyince, harekete gelir mi? Ve kezâ çörçöp su veyâ rüzgâr tarafından tahrik olunmadıkça kendi kendine hareket edebilir mi? İnsanın a'zâsı da cemâd nev'indendir, onun muharriki rûhdur ve rûh ancak bir şeye mütemâyil olduğu vakit kendisinin âlâtı mesâbesinde olan a'zâyı tahrik ederek o işte kullanır.

1614. Eğer kendi meylini semâ tarafına görürsen, hümâ gibi devlet kanadını aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1614. Eğer kendi meylini semâ tarafına görürsen, hümâ gibi devlet kanadını aç!

Eğer kendi meylini ve muhabbetini yüksek tarafa, yani Hak tarafına görürsen, hümâ kuşu gibi manevî devlet kanadını aç!

Eğer kendi meylini ve muhabbetini yüksek tarafa, ya'nî Hak tarafına görürsen, hümâ kuşu gibi devlet-i ma'neviyye kanadını aç!

1615. Ve eğer kendi meylini zemîn tarafına görürsen, nevha et, hîç nâleden oturma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1615. Ve eğer kendi eğilimini aşağı âlem tarafına görürsen, feryat et, asla inlemekten geri durma!

Ve eğer kendi eğilimini ve sevgini, aşağı âlem tarafına görürsen, Yüce Allah'a karşı ağlayarak yalvar ve asla niyaz ve inlemekten geri kalma!

Ve eğer kendi meylini ve muhabbetini, âlem-i süflî tarafına görürsen, Ce-nâb-ı Hakk'a karşı ağlıyarak yalvar ve aslâ niyâz ve nâleden geri kalma!

1616. Akıllılar muhakkak önce nevhalar ederler; câhiller sonunda başa vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1616. Akıllılar muhakkak önce feryat ederler; cahiller sonunda başa vururlar.

Akıllı olan kimseler, belanın varlığını gerçekleşmesinden önce idrak edip telaşlanır ve feryat ederler; cahiller ise o beladan habersiz ve keyiflerine devam edip, ancak o bela gelip çattığı zaman başlarını döverler.

Akıllı olan kimseler belânın vücudunu vukū'undan evvel idrak edip, telâş ve nevha ederler; câhiller ise o belâdan bî-haber ve keyiflerinde ber-devâm olup, ancak o belâ gelip çattığı vakit başlarını döverler.

1617. Kârın ibtidasından sonunu gör, tâ ki yevm-i dînde sen pişman olmayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1617. İşin başlangıcından sonunu gör ki, kıyamet gününde pişman olmayasın.

İnsanın yaratılışının başlangıcına ve şehadet âleminde (görünen âlemde) diğer hayvanlar üzerindeki üstünlüğüne ve meziyetine dikkat et de sonunda bu yaratılmışın amellerinin hesapsız bırakılmayacağını anla. Nasıl ki ayet-i kerimede اَ يَحْسَبُ الإِنْسَانَ أَنْ يَتَرَكَ سُدى (Kıyâme, 75/36) yani “İnsan zanneder mi ki, başıboş hayvan gibi bırakılsın!” buyurulur. Bu sebeple mademki insan olarak yaratılmışsın ve dirayet (anlayış) ve zekâ sahibisin, hesap günü olan ahirette, dünyadaki amellerinden pişman olmamaya çalış.

Beşerin ibtidâ-i hilkatine ve âlem-i şehadetde, sâir hayvânât üzerindeki fazl ve meziyetine dikkat et de sonunda bu mahlûkun a'mâli, muhasebesiz bırakılmıyacağını idrak et. Nitekim âyet-i kerîmede اَ يَحْسَبُ الإِنْسَانَ أَنْ يَتَرَكَ سُدى (Kıyâme, 75/36) ya'nî “İnsan zanneder mi ki, başıboş hayvan gibi bırakıl-sın!" buyurulur. Binâenaleyh mâdemki insan olarak mahlûksun ve dirâyet ve zekâvet sahibisin, yevm-i hisab olan âhirette, dünyadaki amellerinden piş-mân olmamağa çalış.

## Kuyumcunun âkıbet kârı görmesi ve terâzîyi âriyet isteyene sözü âkıbete muvâfık olmak üzere söylemesi

1618. O biri, bir kuyumcu önüne geldi; terâzi ver ki bir altın tartayım diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1618. O diğeri, bir kuyumcunun önüne geldi; "Bir altın tartayım diye terazi ver," dedi.

1615. Ve eğer kendi meylini zemîn tarafına görürsen, nevha et, hiç nâleden oturma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1615. Ve eğer kendi eğilimini aşağılık âlem tarafına görürsen, feryat et, asla inlemekten geri durma!

Ve eğer kendi eğilimini ve sevgini, aşağılık âlem tarafına görürsen, Yüce Allah'a karşı ağlayarak yalvar ve asla niyaz ve inlemekten geri kalma!

Ve eğer kendi meylini ve muhabbetini, âlem-i süflî tarafına görürsen, Ce-nâb-ı Hakk'a karşı ağlıyarak yalvar ve aslâ niyâz ve nâleden geri kalma!

1616. Akıllılar muhakkak önce nevhalar ederler; câhiller sonunda başa vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1616. Akıllılar muhakkak önce feryat ederler; cahiller sonunda başa vururlar.

Akıllı olan kişiler, belanın varlığını gerçekleşmeden önce idrak edip, telaşlanır ve feryat ederler; cahiller ise o beladan habersiz ve keyiflerine devam edip, ancak o bela gelip çattığı zaman başlarını döverler.

Akıllı olan kimseler belânın vücûdunu vuku'undan evvel idrâk edip, telâş ve nevha ederler; câhiller ise o belâdan bî-haber ve keyiflerinde ber-devâm olup, ancak o belâ gelip çattığı vakit başlarını döverler.

1617. Kârın ibtidâsından sonunu gör, tâ ki yevm-i dînde sen pişmân olmayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1617. İşin başlangıcından sonunu gör ki, kıyamet gününde sen pişman olmayasın.

İnsanın yaratılışının başlangıcına ve şehadet âleminde (görünen âlemde) diğer hayvanlar üzerindeki üstünlüğüne ve meziyetine dikkat et de sonunda bu yaratılmışın amellerinin hesapsız bırakılmayacağını idrak et. Nasıl ki ayet-i kerimede `أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى` (Kıyâme, 75/36) yani “İnsan zanneder mi ki, başıboş hayvan gibi bırakılsın!” buyurulur. Bu sebeple mademki insan olarak yaratılmışsın ve dirayet (anlayış) ve zekâ sahibisin, hesap günü olan ahirette, dünyadaki amellerinden pişman olmamaya çalış.

Beşerin ibtidâ-i hilkatine ve âlem-i şehâdetde, sâir hayvânât üzerindeki fazl ve meziyetine dikkat et de sonunda bu mahlûkun a'mâli, muhâsebesiz bırakılmıyacağını idrâk et. Nitekim âyet-i kerîmede `أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى` (Kıyâme, 75/36) ya'nî “İnsan zanneder mi ki, başıboş hayvan gibi bırakılsın!” buyurulur. Binâenaleyh mâdemki insan olarak mahlûksun ve dirâyet ve zekâvet sâhibisin, yevm-i hisâb olan âhirette, dünyâdaki amellerinden pişmân olmamağa çalış.

## Kuyumcunun âkıbet kârı görmesi ve terâzîyi âriyet isteyene sözü âkıbete muvâfik olmak üzere söylemesi

1618. O biri, bir kuyumcu önüne geldi; terâzi ver ki bir altın tartayım diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1618. O diğeri, bir kuyumcunun önüne geldi; "Bir altın tartayım diye terazi ver," dedi.

1619. Efendi dedi: "Git, benim kalburum yoktur." Dedi: "Mîzânı ver; istihzâda durma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1619. Efendi dedi: "Git, benim kalburum yoktur." Dedi: "Mîzânı ver; istihzâda durma!"

Kuyumcu efendi, titrek ihtiyarı görünce, "Haydi git, benim kalburum yoktur" dedi. Bu cevap üzerine o ihtiyar, "Ben senden terazi istiyorum, sen bana kalburdan bahsediyorsun. Alay etme, haydi teraziyi ver, dedi!"

Kuyumcu efendi, titrek ihtiyarı görünce, "Haydi git, benim kalburum yoktur" dedi. Bu cevâb üzerine o ihtiyar, "Ben senden terâzi istiyorum, sen bana kalburdan bahs ediyorsun. Alay etme, haydi terâziyi ver, dedi!"

1620. Dedi: "Dükkânda süpürgem yoktur." Dedi: "Yeter yeter bu müdhikeleri bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1620. Dedi: "Dükkânda süpürgem yoktur." Dedi: "Yeter yeter bu müdhikeleri bırak!"

Kuyumcu, onun itirazına cevap olarak bu defa da, "Dükkânda süpürgem yoktur" dedi. İhtiyar da, tekrar ona cevap olarak: "Yeter yeter, bu gülünç sözleri bırak da, ciddi ol!" dedi.

Kuyumcu onun i'tirâzına cevâben bu def'a da, "Dükkânda süpürgem yoktur" dedi. İhtiyar dahi, tekrâr ona cevâben: "Yeter yeter, bu gülünç sözleri bırak da, ciddî ol!" dedi.

1621. "Ben bir teraziyi ki istiyorum, ver. Kendini sağır etme, her tarafa sıçrama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1621. "Ben bir teraziyi ki istiyorum, ver. Kendini sağır etme, her tarafa sıçrama!"

"Ey kuyumcu efendi, ben senden bir terazi istiyorum, onu bana ver; kendini sağır yapıp bazen kalburdan, bazen süpürgeden bahsetme!"

"Ey kuyumcu efendi, ben senden bir terâzi istiyorum, onu bana ver; kendini sağır yapıp gâh kalburdan, gâh süpürgeden bahs etme!"

1622. Dedi: "Sözü dinledim, sağır değilim, tâ zannetmeyesin ki ben ma'nasızım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1622. Dedi: "Sözü dinledim, sağır değilim, tâ zannetmeyesin ki ben ma'nasızım."

Kuyumcu dedi: "Ben senin sözünü dinledim, sağır değilim; sana verdiğim cevapların anlamsız olduğunu zannetme. Bu söylediğim sözler bir anlama dayanır."

Kuyumcu dedi: “Ben senin sözünü dinledim, sağır değilim; sana verdiğim cevâblar da ma'nâsız olduğunu zannetme. Bu söylediğim sözler bir ma'nâya müsteniddir."

1623. "Bunu işittim, lakin sen titrek bir ihtiyarsın; elin titreyici, cismin namünteışdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1623. "Bunu işittim, lakin sen titrek bir ihtiyarsın; elin titreyici, cismin namünteışdır."

Yani "Titrek bir ihtiyar adam, bir kuyumcuya gelip: "Bana bir altın terazisi ödünç ver ki, altın tartacağım", dedi."

Ya'nî "Titrek bir ihtiyâr adam, bir kuyumcuya gelip: "Bana bir altın terâzisi iâre et ki, altın tartacağım", dedi."

1619. Efendi dedi: "Git, benim kalburum yoktur." Dedi: "Mîzânı ver; istihzâda durma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1619. Efendi dedi: "Git, benim kalburum yoktur." Dedi: "Mîzânı ver; istihzâda durma!"

Kuyumcu efendi, titrek ihtiyarı görünce, "Haydi git, benim kalburum yoktur" dedi. Bu cevap üzerine o ihtiyar, "Ben senden terazi istiyorum, sen bana kalburdan bahsediyorsun. Alay etme, haydi teraziyi ver, dedi!"

Kuyumcu efendi, titrek ihtiyarı görünce, "Haydi git, benim kalburum yoktur" dedi. Bu cevâb üzerine o ihtiyar, "Ben senden terâzi istiyorum, sen bana kalburdan bahs ediyorsun. Alay etme, haydi terâziyi ver, dedi!"

1620. Dedi: "Dükkânda süpürgem yoktur." Dedi: "Yeter yeter bu müdhikeleri bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1620. Dedi: "Dükkânda süpürgem yoktur." Dedi: "Yeter yeter bu müdhikeleri bırak!"

Kuyumcu, onun itirazına cevap olarak bu defa da, "Dükkânda süpürgem yoktur" dedi. İhtiyar da, tekrar ona cevap olarak: "Yeter yeter, bu gülünç sözleri bırak da, ciddi ol!" dedi.

Kuyumcu onun i'tirâzına cevâben bu def'a da, "Dükkânda süpürgem yoktur" dedi. İhtiyar dahi, tekrâr ona cevâben: "Yeter yeter, bu gülünç sözleri bırak da, ciddî ol!" dedi.

1621. "Ben bir teraziyi ki istiyorum, ver. Kendini sağır etme, her tarafa sıçrama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1621. "Ben bir teraziyi ki istiyorum, ver. Kendini sağır etme, her tarafa sıçrama!"

"Ey kuyumcu efendi, ben senden bir terazi istiyorum, onu bana ver; kendini sağır yapıp bazen kalburdan, bazen süpürgeden bahsetme!"

"Ey kuyumcu efendi, ben senden bir terâzi istiyorum, onu bana ver; kendini sağır yapıp gâh kalburdan, gâh süpürgeden bahs etme!"

1622. Dedi: "Sözü dinledim, sağır değilim, tâ zannetmeyesin ki ben ma'nâsızım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1622. Dedi: "Sözü dinledim, sağır değilim, tâ zannetmeyesin ki ben ma'nâsızım."

Kuyumcu dedi: "Ben senin sözünü dinledim, sağır değilim; sana verdiğim cevapların manasız olduğunu zannetme. Bu söylediğim sözler bir manaya dayanmaktadır."

Kuyumcu dedi: “Ben senin sözünü dinledim, sağır değilim; sana verdiğim cevâblar da ma'nâsız olduğunu zannetme. Bu söylediğim sözler bir ma'nâya müsteniddir."

1623. "Bunu işittim, lakin sen titrek bir ihtiyarsın; elin titreyici, cismin nâmünteışdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1623. "Bunu işittim, lakin sen titrek bir ihtiyarsın; elin titreyici, cismin nâmünteışdir."

"Senin terazi istediğini işittim; ancak vücudu titrek bir ihtiyar olduğun için, teraziden sonra sana gerekli olacak şeyleri düşündüm. Çünkü elin titreyici ve cisminin kıvamı yoktur." "Münteış" ayakta durmak ve bir kimsenin hali iyi olmak anlamlarına gelir. "Nâ-münteış" kıvamsız demektir.

"Senin terâzi istediğini işittim; lâkin vücûdu titrek bir ihtiyar olduğun için, terâziden sonra, sana lâzım olacak şeyleri düşündüm. Zîrâ elin titreyici ve cisminin kıvamı yoktur." "Münteış" kāim olmak ve bir kimsenin hâli iyi olmak ma'nâlarına gelir. "Nâ-münteış" kıvâmsız demek olur.

1624. Ve senin o altının dahi rîze rîze kırıntıdır; binaenaleyh elin titrer hurde altınlar dökülür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1624. Ve senin o altının dahi kırıntı kırıntıdır; bu sebeple elin titrer, küçük altınlar dökülür.

"Kurâza" kırıntı, "hurd u mürd" ufak parçalar demektir. Yani "Senin tartacağın altın gayet küçük kırıntılar hâlindedir; bu sebeple tartarken elin titrer, teraziden altınlar yere dökülür."

"Kurâza" kırıntı, "hurd u mürd" ufak parçalar demektir, Ya'nî "Senin tartacağın altın gâyet küçük kırıntılar hâlindedir; binâenaleyh tartarken elin titrer, terâziden altınlar yere dökülür."

1625. Böyle olunca: "Efendi altınımı toz içinde aramak için bir süpürge ver, dersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1625. Böyle olunca: "Efendi, altınımı toz içinde aramak için bir süpürge ver, dersin."

1626. Vaktaki toprağı süpüresin, toplayasın; bana: “Ey cerî kalbur isterim!" dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1626. Toprağı süpürüp topladığında, bana: "Ey cesur, kalbur isterim!" dersin.

"Cerî" cesur ve cüretkâr anlamındadır. Burada, kuyumcunun sanatında cesur ve mahir olduğu anlamının kastedilmesi uygundur. Hint nüshalarında "cerî" yerine "har" (حری) geçmektedir.

"Cerî" cesûr ve cür'etkâr ma'nâsınadır. Burada, kuyumcunun san'atında cesûr ve mâhir olduğu ma'nâsı murâd olunmak münasibdir. Hind nüshalarında "cerî" yerine "har" (حری) vâki'dir.

1627. Ben sonu, tamamen evvelden gördüm; buradan başka yere git vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1627. Ben sonu, tamamen evvelden gördüm; buradan başka yere git, vesselâm!

Bu şerefli beyit hem kuyumcuya aittir hem de yukarıda 1612 numaralı "...Herkesi bir iş için..." beytinin anlamına bağlı olarak doğrudan doğruya Pir Hazretleri tarafından söylenmiştir. Kuyumcuya ait olduğuna göre, "Ey titrek ihtiyar, ben senin yapacağın işin başlangıcı olan altın tartmanı gördüm ve bu işin başlangıcından sonunu anladım ve sana teraziden sonra süpürge ve kalbur gerekeceğini söyledim. Eğer benim görüşüme güvenmiyorsan, buradan başka yere git, vesselâm!" demek olur.

Sözü edilen şerefli beytin devamı olduğuna göre: "Ey Hakk Yolcusu, bizim gibi keşif ehli olan olgun insanların bakışı, oluş emrinin başlangıcı olan sabit hakikatler âleminedir. Bu sebeple huzurumuza gelen bir kimse — 'Senin terazi istediğini işittim; lâkin vücudu titrek bir ihtiyar olduğun için, teraziden sonra sana lâzım olacak şeyleri düşündüm. Zira elin titrek ve cisminin kıvamı yoktur.'"

"Münteış" ayakta durmak ve bir kimsenin hâlinin iyi olması anlamlarına gelir. "Nâ-münteış" kıvamsız demektir.

Bu beyt-i şerîf hem kuyumcuya râci'dir ve hem de yukarıda 1612 numaralı ...هر کسی را بهر کاری الخ beytinin ma'nâsına irtibâten doğrudan doğruya cenâb-ı Pîr tarafından vâki'dir. Kuyumcuya râci' olduğuna göre "Ey titrek ihtiyar, ben senin yapacağın işin evveli olan altın tartmanı gördüm ve bu işin bidâyetinden sonunu anladım ve sana terâziden sonra süpürge ve kalbur lâzım olacağını söyledim. Eğer benim görüşüme i'timâdın yok ise, buradan başka yere git, vesselâm!" demek olur.

Zikr olunan beyt-i şerîfin mâba'di olduğuna göre: "Ey sâlik, bizim gibi ehl-i keşf olan kâmillerin nazarı, emr-i tekvînin ibtidâsı olan a'yân-ı sâbite âleminedir. Binâenaleyh huzûrumuza gelen bir kim- "Senin terâzi istediğini işittim; lâkin vücûdu titrek bir ihtiyar olduğun için, terâziden sonra, sana lâzım olacak şeyleri düşündüm. Zîrâ elin titreyici ve cisminin kıvamı yoktur."

"Münteış" kāim olmak ve bir kimsenin hâli iyi olmak ma'nâlarına gelir. "Nâ-münteış" kıvâmsız demek olur.

1624. "Ve senin o altının dahi rîze rîze kırıntıdır; binaenaleyh elin titrer hurde altınlar dökülür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1624. "Ve senin o altının dahi kırıntıdır; bu sebeple elin titrer, küçük altınlar dökülür."

"Kurâza" kırıntı, "hurd u mürd" ufak parçalar demektir. Yani "Senin tartacağın altın çok küçük kırıntılar hâlindedir; bu sebeple tartarken elin titrer, teraziden altınlar yere dökülür."

"Kurâza" kırıntı, "hurd u mürd" ufak parçalar demektir, Ya'nî "Senin tartacağın altın gâyet küçük kırıntılar hâlindedir; binâenaleyh tartarken elin titrer, terâziden altınlar yere dökülür."

1625. Böyle olunca: "Efendi altınımı toz içinde aramak için bir süpürge ver, dersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1625. Böyle olunca: "Efendi, altınımı toz içinde aramak için bir süpürge ver, dersin."

1626. "Vaktaki toprağı süpüresin, toplayasın; bana: “Ey cerî kalbur isterim!" dersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1626. "Vakti geldiğinde toprağı süpürüp topladığında, bana: “Ey cesur, kalbur isterim!" dersin."

"Cerî" cesur ve cüretkâr anlamındadır. Burada, kuyumcunun sanatında cesur ve mahir olduğu anlamının kastedilmesi uygundur. Hint nüshalarında "cerî" yerine "har" (حری) geçmektedir.

"Cerî" cesûr ve cür'etkâr ma'nâsınadır. Burada, kuyumcunun san'atında cesûr ve mâhir olduğu ma'nâsı murâd olunmak münasibdir. Hind nüshalarında "cerî" yerine "har" (حری) vâki'dir.

1627. "Ben sonu, tamamen evvelden gördüm; buradan başka yere git vesselâm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1627. "Ben sonu, tamamen evvelden gördüm; buradan başka yere git vesselâm!"

Bu şerefli beyit hem kuyumcuya aittir hem de yukarıda 1612 numaralı "...Herkesi bir iş için..." beytinin anlamına bağlı olarak doğrudan doğruya Pîr Hazretleri tarafından söylenmiştir. Kuyumcuya ait olduğuna göre, "Ey titrek ihtiyar, ben senin yapacağın işin başlangıcı olan altın tartmanı gördüm ve bu işin başlangıcından sonunu anladım ve sana teraziden sonra süpürge ve kalbur lazım olacağını söyledim. Eğer benim görüşüme güvenin yok ise, buradan başka yere git, vesselâm!" demek olur. Zikredilen şerefli beytin devamı olduğuna göre: "Ey Hakk Yolcusu, bizim gibi keşif ehli olan insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bakışı, oluş emrinin başlangıcı olan sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âlemine yöneliktir. Bu sebeple huzurumuza gelen bir kimsenin, tekil sabit hakikatine bakarız ve bu başlangıçtan, onun sonunu görürüz ve yatkınlığına göre terbiye ederiz. Eğer bizim bu evvelden sonunu görmek suretiyle gerçekleşen terbiyemize güvenin yok ise, buradan başka yere git ve kendine başka bir terbiye edici ve mürşid bul, vesselâm!" demek olur.

Bu beyt-i şerîf hem kuyumcuya râci'dir ve hem de yukarıda 1612 numaralı ...هر کسی را بهر کاری الخ beytinin ma'nâsına irtibâten doğrudan doğruya cenâb-ı Pîr tarafından vâki'dir. Kuyumcuya râci' olduğuna göre "Ey titrek ihtiyar, ben senin yapacağın işin evveli olan altın tartmanı gördüm ve bu işin bidâyetinden sonunu anladım ve sana terâziden sonra süpürge ve kalbur lâzım olacağını söyledim. Eğer benim görüşüme i'timâdın yok ise, buradan başka yere git, vesselâm!" demek olur. Zikr olunan beyt-i şerîfin mâba'di olduğuna göre: "Ey sâlik, bizim gibi ehl-i keşf olan kâmillerin nazarı, emr-i tekvînin ibtidâsı olan a'yân-ı sâbite âleminedir. Binâenaleyh huzûrumuza gelen bir kim senin, ayn-ı sâbitesine nazar ederiz ve bu başlangıçtan, onun sonunu görü-rüz ve isti'dâdına göre terbiye ederiz. Eğer bizim bu evvelden sonunu görmek sûretiyle vâki' olan terbiyemize i'timâdın yok ise, buradan başka yere git ve kendine başka bir mürebbî ve mürşid bul, vesselâm!" demek olur.

1628. Şimdi şeyh-i ferdin haberini tamam et ki, onun uykusu ve taâmı o dağlık içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1628. Şimdi şeyh-i ferdin (tek ve eşsiz şeyh) haberini tamamla ki, onun uykusu ve yemeği o dağlık içinde idi.

Bu şerefli beyit, Pîr efendimizin kendi nefsine hitabıdır. Yani "Artık uykusu ve yemeği dağlık içinde olan tek ve eşsiz şeyh Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin kıssasını tamamla."

Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimizin nefs-i nefislerine hitâbdır. Ya'nî "Artık uykusu ve taâmı dağlık içinde olan şeyh-i ferd Ebu'l-Hayr Tînâtí hazretlerinin kıssasını tamâm et."

1629. O dağda çok ağaçlar ve yemişler, dağa mensub sayısız armut var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1629. O dağda çok ağaçlar ve yemişler, dağa ait sayısız armut vardı.

1630. O derviş dedi: "Ya Rab, ben seninle ahd ettim, şimdiki halde bundan toplamıyayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1630. O derviş dedi: "Ey Rabbim, ben seninle sözleştim, şimdiki durumda bundan toplamayayım."

1631. "O meyveden gayri ki, onu rüzgâr attı; ben münteış olan ağaçtan toplamıyayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1631. "O meyveden başka ki, onu rüzgâr attı; ben yayılmış olan ağaçtan toplamayayım."

senin, sabit hakikatine bakarız ve bu başlangıçtan, onun sonunu görürüz ve yatkınlığına göre terbiye ederiz. Eğer bizim bu evvelden sonunu görmek suretiyle meydana gelen terbiyemize güvenin yok ise, buradan başka yere git ve kendine başka bir terbiye edici ve yol gösterici bul, vesselâm!" demek olur.

senin, ayn-ı sâbitesine nazar ederiz ve bu başlangıçtan, onun sonunu görü- rüz ve isti'dâdına göre terbiye ederiz. Eğer bizim bu evvelden sonunu görmek sûretiyle vâki' olan terbiyemize i'timâdın yok ise, buradan başka yere git ve kendine başka bir mürebbî ve mürşid bul, vesselâm!" demek olur.

1628. Şimdi şeyh-i ferdin haberini tamam et ki, onun uykusu ve taâmı o dağ- lık içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1628. Şimdi şeyh-i ferdin (tek ve eşsiz şeyh) haberini tamamla ki, onun uykusu ve yemeği o dağlık içinde idi.

Bu şerefli beyit, Pîr efendimizin kendi nefsine hitabıdır. Yani "Artık uykusu ve yemeği dağlık içinde olan tek ve eşsiz şeyh Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin kıssasını tamamla."

O dağa mensup olan zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) kıssasının devamıdır ki "Dağın meyvesini ağaçtan koparmayayım ve ağacı silkmeyeyim ve bir kimseye açıkça ve üstü kapalı olarak, silk demeyeyim. Rüzgârın ağaçtan düşürmüş olduğunu yiyeyim" diye adak adamış idi.

Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimizin nefs-i nefislerine hitâbdır. Ya'nî "Artık uykusu ve taâmı dağlık içinde olan şeyh-i ferd Ebu'l-Hayr Tînâtî haz- retlerinin kıssasını tamâm et."

O dağa mensûb olan zâhidin kıssasının bakıyyesidir ki "Dağın meyvesini ağaçtan koparmıyayım ve ağacı silkmiyeyim ve bir kimseye sarâhaten ve kinâyeten, silk demiyeyim. Rüzgârın ağaçtan düşürmüş olduğunu yiyeyim" diye nezr etmiş idi

1629. O dağda çok ağaçlar ve yemişler, dağa mensub sayısız armut var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1629. O dağda çok ağaçlar ve yemişler, dağa ait sayısız armut vardı.

1630. O derviş dedi: "Ya Rab, ben seninle ahd ettim, şimdiki halde bundan toplamıyayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1630. O derviş dedi: "Ey Rabbim, ben seninle sözleştim, şimdiki durumda bundan toplamayayım."

1631. "O meyveden gayri ki, onu rüzgâr attı; ben münteış olan ağaçtan topla- mıyayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1631. "O meyveden başka ki, onu rüzgâr attı; ben yayılmış olan ağaçtan toplamayayım."

"Ey Rabbim, bu dağdaki ağaçlarda biten meyvelerden koparıp yememeye ve topraktan yetişen ağaçlardaki meyvelere el sürmemeye seninle ahdettim. Yalnız bu ağaçlardan rüzgârın düşürdüğü meyveler istisnadır ve onlar bu ahdimin dışındadır; onlardan yiyeceğim."

"Yâ Rab, bu dağdaki ağaçlarda biten meyvelerden koparıp yememeğe ve topraktan intiâş eden ağaçlardaki meyvelere el sürmemeğe seninle ahd ettim. Yalnız bu ağaçlardan rüzgârın düşürdüğü meyveler müstesnâdır ve onlar bu ahdimin hâricindedir; onlardan yiyeceğim."

1632. Bir müddet onun kendi nezri üzerine vefâsı oldu; nihayet kaza imtihanları geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1632. Bir süre onun kendi adak sözüne vefası oldu; nihayet kaza imtihanları geldi.

Ebu'l-Hayr hazretleri, ilâhî kazâ imtihanları gelinceye kadar, bir süre ahdine karşı vefalı davrandı ve dağda yalnız rüzgârın ağaçlardan düşürdüğü meyveler ile beslenmesini sağladı.

Ebu'l-Hayr hazretleri kazâ-yı ilâhî imtihanları gelinceye kadar, bir müddet ahdine karşı vefâkâr bulundu ve dağda yalnız rüzgârın ağaçlardan düşürdüğü meyveler ile gıdâsını te'mîn etti.

1633. Bu sebebden istisna ediniz buyurdu. "Eğer Huda isterse"yi ahde vurun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1633. Bu sebeple istisna ediniz buyurdu. "Eğer Allah isterse"yi ahde vurun!

Bu şerefli beyitte, Kehf Suresi'nde bulunan وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Kehf, 18/23-24) yani "Bir şey için ben bunu muhakkak yarın yapacağım deme; ancak Yüce Allah murat ederse de!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani "Bu ilâhî kazâ imtihanları olduğu için, bir şey hakkında ahd ve nezir ederseniz, bu ahdinize 'Eğer Cenab-ı Hakk'ın meşiyyeti (dilemesi) ilişirse!.' sözünü de ekleyiniz." Çünkü herhangi bir işte insanın muharriki (harekete geçiricisi) fikirdir ve fikrin oluşmasında insanın dahli yoktur. Birçok fikir ve düşünce arasından yalnız bir düşünce ayrılıp, insanın kalbine hutûr eder (gelir). Birçok düşünce arasından, bu düşüncenin ayrılıp, insana musallat olmasının sebebi meçhuldür. Ve bu fikrin tasallutunda (musallat olmasında) insanın iradesi ve medhali (dahli) yoktur. Kalp bir çöl gibidir ve havâtır-ı vâride (gelen düşünceler) dört taraftan o çöle esen rüzgârlar gibidir. Şimdi bu havâtırın Hâlik'ı (yaratıcısı) ve sâikı (sevk edicisi) Hak'tır. Herhangi bir fikrin icrası kastedildiği vakit, o fikrin, âlem-i ef'alde (fiiller âleminde) zuhuruna (ortaya çıkmasına) ilâhî meşiyyetin (dilemenin) ilişip ilişmeyeceği meçhul olduğundan, kul fiilinde kendini müstakil (bağımsız) görmeyip, hakiki faili müşahede ettiğine delil olmak üzere "İnşallah" demek lazımdır.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Kehf'de olan وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Kehf, 18/23-24) ya'nî “Bir şey için ben bunu muhakkak yarın yapacağım deme; ancak Allah Teâlâ murâd ederse de!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî “Bu kazâ-yı ilâhî imtihanları olduğu için, bir şey hakkında ahd ve nezr ederseniz, bu ahdinize "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ederse!.." sözünü de zammediniz." Zîrâ herhangi bir işte insanın muharriki fikirdir ve fikrin husûlünde insanın dahli yoktur. Birçok fikirler ve düşünceler arasından yalnız bir düşünce ayrılıp, insanın kalbine hutûr eder. Birçok düşünceler arasından, bu düşüncenin ayrılıp, insana musallat olmasının sebebi meçhûldür. Ve bu fikrin tasallutunda insanın iradesi ve medhali yoktur. Kalb bir sahrâ gibidir ve havâtır-ı vâride dört taraftan o sahrâya esen rüzgârlar gibidir. İmdi bu havâtırın Hâlik'ı ve sâikı Hak'dır. Herhangi bir fikrin icrâsı kasd olunduğu vakit, o fikrin, âlem-i efâlde zuhûruna meşiyyet-i ilâhiyye taalluk edip etmiyeceği meçhûl olduğundan, kul fiilinde kendini müstakil görmeyip, fâil-i hakîkî-yi müşâhede ettiğine delîl olmak üzere "İnşâallah" demek lâzımdır.

1634. "Her zaman kalbe başka bir meyil veririm; her nefes kalb üzerine başka bir dağ koyarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1634. "Her zaman kalbe başka bir meyil veririm; her nefes kalb üzerine başka bir dağ koyarım."

Bu beyitler, anılan yüce ayetin tefsirleridir. Yani Yüce Allah buyurur ki: "Her zaman kalbe başka bir meyil ve fikir veririm; her nefeste kalb "Ey Rabbim, bu dağdaki ağaçlarda biten meyvelerden koparıp yememeye ve topraktan beslenen ağaçlardaki meyvelere el sürmemeye seninle ahdettim. Yalnız bu ağaçlardan rüzgârın düşürdüğü meyveler istisnadır ve onlar bu ahdimin dışındadır; onlardan yiyeceğim."

Bu beyitler, mezkûr âyet-i kerîmenin tefsîrleridir. Ya'nî Hak Teâlâ buyurur ki: "Her zaman kalbe başka bir meyil ve fikir veririm; her nefeste kalb "Yâ Rab, bu dağdaki ağaçlarda biten meyvelerden koparıp yememeğe ve topraktan intiâş eden ağaçlardaki meyvelere el sürmemeğe seninle ahd ettim. Yalnız bu ağaçlardan rüzgârın düşürdüğü meyveler müstesnâdır ve onlar bu ahdimin hâricindedir; onlardan yiyeceğim."

1632. Bir müddet onun kendi nezri üzerine vefâsı oldu; nihayet kaza imtihanları geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1632. Bir süre onun kendi adak sözüne vefası oldu; nihayet kaza imtihanları geldi.

Ebu'l-Hayr hazretleri, ilâhî kazâ imtihanları gelinceye kadar, bir süre ahdine karşı vefalı davrandı ve dağda yalnız rüzgârın ağaçlardan düşürdüğü meyveler ile beslenmesini sağladı.

Ebu'l-Hayr hazretleri kazâ-yı ilâhî imtihanları gelinceye kadar, bir müddet ahdine karşı vefâkâr bulundu ve dağda yalnız rüzgârın ağaçlardan düşürdüğü meyveler ile gıdâsını te'mîn etti.

1633. Bu sebebden istisna ediniz buyurdu. "Eğer Huda isterse"yi ahde vurun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1633. Bu sebeple istisna ediniz buyurdu. "Eğer Allah isterse"yi ahde vurun!

Bu şerefli beyitte, Kehf Suresi'nde bulunan وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Kehf, 18/23-24) yani "Bir şey için ben bunu muhakkak yarın yapacağım deme; ancak Yüce Allah murat ederse de!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani "Bu ilâhî kazâ imtihanları olduğu için, bir şey hakkında ahd ve nezir ederseniz, bu ahdinize 'Eğer Cenab-ı Hakk'ın meşiyyeti (dilemesi) ilişirse!.' sözünü de ekleyiniz." Çünkü herhangi bir işte insanın muharriki (harekete geçiricisi) fikirdir ve fikrin oluşmasında insanın dahli yoktur. Birçok fikir ve düşünce arasından yalnız bir düşünce ayrılıp, insanın kalbine hutûr eder (gelir). Birçok düşünce arasından, bu düşüncenin ayrılıp, insana musallat olmasının sebebi meçhuldür. Ve bu fikrin tasallutunda (musallat olmasında) insanın iradesi ve medhali (dahli) yoktur. Kalp bir çöl gibidir ve havâtır-ı vâride (gelen düşünceler) dört taraftan o çöle esen rüzgârlar gibidir. Şimdi bu havâtırın Hâlik'ı (yaratıcısı) ve sâikı (sevk edicisi) Hak'tır. Herhangi bir fikrin icrası kastedildiği vakit, o fikrin, âlem-i ef'alde (fiiller âleminde) zuhuruna (ortaya çıkmasına) ilâhî meşiyyetin (dilemenin) ilişip ilişmeyeceği meçhul olduğundan, kul fiilinde kendini müstakil (bağımsız) görmeyip, hakiki faili müşahede ettiğine delil olmak üzere "İnşallah" demek lazımdır.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Kehf'de olan وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Kehf, 18/23-24) ya'nî “Bir şey için ben bunu muhakkak yarın yapacağım deme; ancak Allah Teâlâ murâd ederse de!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî “Bu kazâ-yı ilâhî imtihanları olduğu için, bir şey hakkında ahd ve nezr ederseniz, bu ahdinize "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ederse!.." sözünü de zammediniz." Zîrâ herhangi bir işte insanın muharriki fikirdir ve fikrin husûlünde insanın dahli yoktur. Birçok fikirler ve düşünceler arasından yalnız bir düşünce ayrılıp, insanın kalbine hutûr eder. Birçok düşünceler arasından, bu düşüncenin ayrılıp, insana musallat olmasının sebebi meçhûldür. Ve bu fikrin tasallutunda insanın iradesi ve medhali yoktur. Kalb bir sahrâ gibidir ve havâtır-ı vâride dört taraftan o sahrâya esen rüzgârlar gibidir. İmdi bu havâtırın Hâlik'ı ve sâikı Hak'dır. Herhangi bir fikrin icrâsı kasd olunduğu vakit, o fikrin, âlem-i efâlde zuhûruna meşiyyet-i ilâhiyye taalluk edip etmiyeceği meçhûl olduğundan, kul fiilinde kendini müstakil görmeyip, fâil-i hakîkî-yi müşâhede ettiğine delîl olmak üzere "İnşâallah" demek lâzımdır.

1634. "Her zaman kalbe başka bir meyil veririm; her nefes kalb üzerine başka bir dağ koyarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1634. "Her zaman kalbe başka bir meyil veririm; her nefes kalb üzerine başka bir dağ koyarım."

Bu beyitler, sözü edilen yüce ayetin tefsirleridir. Yani Yüce Allah buyurur ki: "Her zaman kalbe başka bir meyil ve fikir veririm; her nefeste kalb üzerine bir damga ve işaret koyarım." "Dağ", kızgın demir ile yapılan nişan, alâmet ve damga demektir. Hayvanlar birbirinden bu damga vasıtasıyla ayırt edilir. İnsan da kalbine musallat olup, kendisinin harekete geçiricisi olan fikrin mahiyeti ile birbirinden ayrılır. Doğru fikirler, doğru ve salih amellere; bozuk ve fasit fikirler de, eğri ve kötü amellere sevk eder; ve ameller insanın cevherini belirlemeye sebep olur.

Bu beyitler, mezkûr âyet-i kerîmenin tefsîrleridir. Ya'nî Hak Teâlâ buyurur ki: "Her zaman kalbe başka bir meyil ve fikir veririm; her nefeste kalb üzerine bir dâğ ve damga koyarım." "Dâğ" kızgın demir ile yapılan nişan ve alâmet ve damga demektir. Hayvânât birbirinden bu dâğ vâsıtasıyla tefrík olunur. İnsan da kalbine musallat olup, kendisinin muharriki olan fikrin mâ-hiyyeti ile birbirinden temeyyüz eder. Efkâr-ı müstakîme, doğru ve sâlih amellere ve efkâr-ı sakîme ve fâside de, eğri ve fenâ amellere sevk eder; ve ameller âdemin gevherini ta'yîne sebeb olur.

1635. "Her sabah bizim için yeni şân vardır; her bir şey benim muradımdan meyl etmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1635. "Her sabah bizim için yeni bir hal vardır; hiçbir şey benim muradımdan sapmaz."

Bu şerefli beyitte, Rahman Suresi'nde geçen "Göklerde ve yerde olan yaratılmışlar O'nu talep ederler; O her an yeni bir haldedir" (Rahmân, 55/29) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Ben öyle yüce şanlı mutlak bir Zât'ım ki, her bir tecelli sabahında, mazharlarda (tecellî yerlerinde) yeni bir hal ile görünürüm. Bu mazharlar, benim şerefli sıfatlarımın ve isimlerimin birer aynası olduğundan, hiçbir şey benim muradım ve iradem dairesinden sapmaz ve eğilmez. Ve oluşa ait suretlerden (varlık biçimlerinden) hiçbir şey benim irademin dışında hareket etmez."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rahman'da olan يَسْئلُهُ من فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلِّ يوم هو فِي شأن (Rahmân, 55/29) ya'nî "Göklerde ve yerde olan mahlûkāt O'nu taleb ederler; O her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Ben öyle bir Azîmü'ş-şân-ı Zât-ı mutlakım ki, her bir subh-1 tecellîde, mezâ-hirde yeni bir şe'n ile zâhir olurum. Bu mezâhir, benim sıfât ve esmâ-i şerî-femin birer âyînesi olduğundan, her bir şey benim murâdım ve meşiyyetim dâiresinden meyil ve inhirâf etmez. Ve suver-i kevniyyeden hiçbir şey benim irâdemin hâricinde hareket etmez."

1636. Hadîsde geldi ki, "Kalb bir tüy gibidir; bir sahrada bir sert rüzgârın esîridir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1636. Hadiste geldi ki, "Kalb bir tüy gibidir; bir sahrada bir sert rüzgârın esiridir."

Hadis-i şerifte مثل القلب مثل الريشة في الفلاة تقلبها الرياح ظهر الباطن yani "Kalbin misali, sahrada olan kuş tüyünün misalidir ki, rüzgârlar onu döndürüp, içi dışına çıkar" buyurulmuştur. Buna göre kalb bir kuş tüyü gibidir. İmkân sahrası üzerinde sert ve şiddetli olarak esen ilahi irade rüzgârının esiri ve mağlubudur.

Hadîs-i şerîfde مثل القلب مثل الريشة في الفلاة تقلبها الرياح ظهر الباطن ya'nî "Kalbin me-seli, sahrâda olan kuş tüyünün meselidir ki, rüzgârlar onu döndürüp, bâtını zâ-hir olur" buyurulmuştur. Binâenaleyh kalb bir kuş tüyü gibidir. Sahrâ-yı imkân üzerinde sert ve şedîd olarak esen irâde-i ilâhî rüzgârının esîri ve mağlûbudur.

1637. Rüzgâr tüyü her tarafa, gâh sola ve gâh sağa yüz ihtilaf ile boş yere sürer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1637. Rüzgâr, tüyü her tarafa, bazen sola bazen sağa yüz farklı şekilde boş yere sürükler.

1638. Diğer hadîsde "Bu kalbi öyle bil ki, kazan içinde ateşte kaynayan sudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1638. Diğer hadiste "Bu kalbi öyle bil ki, kazan içinde ateşte kaynayan sudur."

Diğer bir hadis-i şerifte "Kalbin dönüşü kaynayışta kazandan daha şiddetlidir" buyurulduğundan, sen bu kalbi, ateşte kaynayan kazan içindeki su bil! "Kazan"dan kasıt insan bedeni ve "ateş"ten kasıt üzerine bir dağ ve damga koyarım. "Dağ" kızgın demir ile yapılan nişan ve alâmet ve damga demektir. Hayvanlar birbirinden bu dağ vasıtasıyla ayırt edilir. İnsan da kalbine musallat olup, kendisinin yakıcısı olan fikrin mahiyeti ile birbirinden temayüz eder (ayrılır). Doğru fikirler, doğru ve salih amellere; bozuk ve fasit fikirler de, eğri ve kötü amellere sevk eder; ve ameller insanın cevherini belirlemeye sebep olur.

Dîğer bir hadis-i şerifde القلب اشد تقليبا من القدر في غليانها ya'ni "Kalbin dönüşü kaynayışta kazandan daha şedîddir" buyurulduğundan sen bu kalbi, ateşte kaynayan kazan içindeki su bil! "Kazan"dan murâd cism-i beşer ve "ateş"ten üzerine bir dâğ ve damga koyarım." "Dâğ" kızgın demir ile yapılan nişan ve alâmet ve damga demektir. Hayvânât birbirinden bu dâğ vâsıtasıyla tefrîk olunur. İnsan da kalbine musallat olup, kendisinin muharriki olan fikrin mâhiyyeti ile birbirinden temeyyüz eder. Efkâr-ı müstakîme, doğru ve sâlih amellere ve efkâr-ı sakîme ve fâside de, eğri ve fenâ amellere sevk eder; ve ameller âdemin gevherini ta'yîne sebeb olur.

1635. Her sabah bizim için yeni şân vardır; her bir şey benim muradımdan meyl etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1635. Her sabah bizim için yeni bir şan vardır; hiçbir şey benim muradımdan sapmaz.

Bu şerefli beyitte, Rahmân Suresi'nde geçen "Göklerde ve yerde olan yaratılmışlar O'nu talep ederler; O her an bir şe'ndedir" (Rahmân, 55/29) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani "Ben öyle yüce şanlı mutlak bir Zât'ım ki, her bir tecelli sabahında, mazharlarda (tecelli yerlerinde) yeni bir şe'n (hal) ile ortaya çıkarım. Bu mazharlar, benim şerefli sıfatlarımın ve isimlerimin birer aynası olduğundan, hiçbir şey benim muradım ve meşiyetim (dilemem) dairesinden sapmaz ve eğilmez. Ve kevnî (oluşa ait) suretlerden hiçbir şey benim irademin dışında hareket etmez."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rahmân'da olan يَسْئلُهُ من فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلِّ يوم هو فِي شأن (Rahmân, 55/29) ya'nî "Göklerde ve yerde olan mahlûkāt O'nu taleb ederler; O her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî "Ben öyle bir Azîmü'ş-şân-ı Zât-ı mutlakım ki, her bir subh-ı tecellîde, mezâhirde yeni bir şe'n ile zâhir olurum. Bu mezâhir, benim sıfât ve esmâ-i şerîfemin birer âyînesi olduğundan, her bir şey benim murâdım ve meşiyyetim dâiresinden meyil ve inhirâf etmez. Ve suver-i kevniyyeden hiçbir şey benim irâdemin hâricinde hareket etmez."

1636. Hadîsde geldi ki, "Kalb bir tüy gibidir; bir sahrada bir sert rüzgârın esîridir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1636. Hadiste geldi ki, "Kalp bir tüy gibidir; bir çölde sert bir rüzgârın esiridir."

Hadis-i şerifte مَثَلُ الْقَلْبِ مَثَلُ الرِّيشَةِ فِي الْفَلَاةِ تُقَلِّبُهَا الرِّيَاحُ ظَهْرَ الْبَاطِنِ yani "Kalbin misali, çölde olan kuş tüyünün misalidir ki, rüzgârlar onu döndürüp, bâtını (iç yüzü) zâhir (dış yüzü) olur" buyurulmuştur. Buna göre kalp bir kuş tüyü gibidir. İmkân çölü üzerinde sert ve şiddetli olarak esen ilahi irade rüzgârının esiri ve mağlubudur.

Hadîs-i şerîfde مَثَلُ الْقَلْبِ مَثَلُ الرِّيشَةِ فِي الْفَلَاةِ تُقَلِّبُهَا الرِّيَاحُ ظَهْرَ الْبَاطِنِ ya'nî "Kalbin me-seli, sahrâda olan kuş tüyünün meselidir ki, rüzgârlar onu döndürüp, bâtını zâhir olur" buyurulmuştur. Binâenaleyh kalb bir kuş tüyü gibidir. Sahrâ-yı imkân üzerinde sert ve şedîd olarak esen irâde-i ilâhî rüzgârının esîri ve mağlûbudur.

1637. Rüzgâr tüyü her tarafa, gâh sola ve gâh sağa yüz ihtilaf ile boş yere sürer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1637. Rüzgâr, tüyü her tarafa, bazen sola bazen sağa yüz farklı şekilde boş yere sürükler.

1638. Diğer hadîsde "Bu kalbi öyle bil ki, kazan içinde ateşte kaynayan sudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1638. Diğer hadiste "Bu kalbi öyle bil ki, kazan içinde ateşte kaynayan sudur."

Diğer bir hadis-i şerifte "Kalbin dönüşü kaynayışta kazandan daha şiddetlidir" buyurulduğundan sen bu kalbi, ateşte kaynayan kazan içindeki su bil! "Kazan"dan maksat insan bedeni ve "ateş"ten maksat, ilâhî irade ve ilâhî kazâdır. Ve kalp, asıl saflığı itibarıyla suya benzetilmiştir.

Dîğer bir hadis-i şerifde الْقَلْبُ أَشَدُّ تَقْلِيبًا مِنَ الْقِدْرِ فِي غَلَيَانِهَا ya'nî "Kalbin dönüşü kaynayışta kazandan daha şedîddir" buyurulduğundan sen bu kalbi, ateşte kaynayan kazan içindeki su bil! "Kazan"dan murâd cism-i beşer ve "ateş"ten murâd, irâde-i ilâhî ve kazâ-yı rabbânîdir. Ve kalb sâfiyyet-i asliyyesi i'tibâ-riyle suya teşbîh buyurulmuştur.

1639. Her zaman kalbin bir başka re'yi olur; o ondan değil, fakat bir yerden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1639. Her zaman kalbin başka bir görüşü olur; o görüş kalpten değil, fakat bir yerden gelir.

Kalp hiçbir an düşünceden ve görüşten boş kalmaz: Bu düşünceler kalpten değil, ancak bir yerden gelir ki, o yer ve kaynak da Yüce Allah'tır.

Bilinmeli ki, düşüncenin ortaya çıkış sebebi dörttür. Ya Rahmânî (Allah'tan gelen), ya nefsânî (nefisten gelen) veya melekî (melekten gelen) veya şeytânî (şeytandan gelen) olur. "De ki: Hepsi Allah katındandır." (Nisâ, 4/78) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, bunların hepsi Yüce Allah katından sevk edilir; fakat bu düşüncelerin sevki, kulun yatkınlığına göre gerçekleşir. Çünkü Hakk'ın tecellileri (ortaya çıkışları), mazharların (tecellilerin göründüğü yerlerin) yatkınlıklarına göredir.

Kalb hiçbir an fikirden ve reyden hâlî kalmaz: Bu fikirler kalbden değil, ancak bir yerden olur ki, o yer ve menşe' dahi Hak'dır.

Ma'lûm olsun ki, fikrin sebeb-i zuhûru dörttür. Ya Rahmânî, ya nefsânî veyâ melekî veyâ şeytânî olur. قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'nî “Hepsi Al-lah indindendir” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, bunların hep-si Hak indinden sevk olunur; fakat bu sevk-i efkâr, abdin isti'dâdına nazaran vâki' olur. Zîrâ Hakk'ın tecelliyâtı, mezâhirin isti'dâdâtına göredir.

1640. Böyle olunca niçin kalbin re'yi üzerine emîn olursun; sonunda utanmak [1645] için ahid bağlarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1640. Böyle olunca niçin kalbin görüşüne güvenirsin; sonunda utanmak için söz verirsin?

Mademki kalbe gelen düşüncelerin kaynağı Hak'tır ve Hak bu fikirleri senin yatkınlığına göre kalbine yönlendirir ve sen kendi hakikatinin yatkınlığına ve kader sırrına vâkıf değilsin. O halde kalbinin her fikrine nasıl güvenirsin de, sonunda tersi ortaya çıkarak utanmak için söz verirsin?

Bilinmeli ki, ehlullahın "Fenâ-yı sâlis-i mahk-ı küllî" (üçüncü yok oluş, küllî silinme) diye adlandırdıkları makamın altında bulunanların kalplerine olan ilahi tecellilere, his ve şehadet âleminin görünen suretleri ve işitilen sesleri ve bunlardan meydana gelen akli düşünceler karıştığından, onların kalpleri levh-i mahfuz değil, aksine levh-i mahv ve isbattır (silme ve ispat levhasıdır). Ve onların düşünceleri, sırf rabbani düşünceler olmayıp, meleki, nefsani ve şeytani düşüncelerle karışık olur. Bu sebeple bu düşüncelere güvenerek söz vermek caiz olmaz. Çünkü yatkınlığa göre meydana gelen başka bir tecelli ile, onun bozulması daima mümkündür. Bu hakikate dayanarak kullara şefkatinden dolayı Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz "Nezir etmeyiniz; çünkü nezir, kaderden bir şey gidermez, yani kaderin ortaya çıkmasına engel olmaz" buyurmuşlardır.

Mâdemki kalbe gelen havâtırın menşei Hak'dır ve Hak bu efkârı senin is-ti'dâdına göre kalbine sevk eder ve sen kendi hakîkatinin isti'dâdına ve sırr-ı kadere vâkıf değilsin. O halde kalbinin her fikri üzerine nasıl emîn olursun da, sonunda aksi zuhûr ederek utanmak için ahd edersin?

Ma'lûm olsun ki, ehlullâhın "Fenâ-yı sâlis-i mahk-ı küllî" ta'bîr ettikleri makāmın mâdûnunda bulunanların kalblerine olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye, âlem-i his ve şehadetin suver-i mer'iyyesi ve mesmû' olan sadâları ve bunlar-dan mütehassıl tefekkürât-ı akliyye karıştığından, onların kalbleri elvâh-ı mahfûza değil, belki elvâh-ı mahv ve isbâttır. Ve onların havâtırı, havâtır-ı rabbâniyye-i sırfa olmayıp, havâtır-ı melekiyye ve nefsâniyye ve şeytâniyye ile mümtezic olur. Binâenaleyh bu havâtıra i'timâden ahid bağlamak câiz ol-maz. Zîrâ isti'dâda göre vâki' olan bir tecellî-i dîğer ile, onun bozulması dâimâ mümkindir. Bu hakîkate binâen şefekaten li'l-ibâd Server-i âlem (s.a.v.) Efen-dimiz لَا تَنْذُرُوا فَإِنَّ النَّذْرَ لَا يُغْنِي عَنِ الْقَدَرِ شَيْئًا ya'nî “Nezr etmeyiniz; zîrâ nezir, kader-den bir şey iğnâ etmez, ya'nî kaderin zuhûruna mâni' olmaz” buyurmuşlardır.

1641. Bu da hükmün ve kaderin te'sîrindendir; kuyuyu görürsün ve korkuya kādir olmazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1641. Bu da hükmün ve kaderin tesirindendir; kuyuyu görürsün ve korkmaya güç yetiremezsin.

Murat, ilahi irade ve Rabbanî kazadır. Kalp, asli saflığı itibarıyla suya benzetilmiştir.

murâd, irâde-i ilâhî ve kazâ-yı rabbânîdir. Ve kalb sâfiyyet-i asliyyesi i'tibâ-riyle suya teşbîh buyurulmuştur.

1639. Her zaman kalbin bir başka re'yi olur; o ondan değil, fakat bir yerden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1639. Her zaman kalbin başka bir görüşü olur; o görüş kalpten değil, fakat bir yerden gelir.

Kalp hiçbir an düşünceden ve görüşten boş kalmaz: Bu düşünceler kalpten değil, ancak bir yerden gelir ki, o yer ve kaynak da Yüce Allah'tır.

Bilinmeli ki, düşüncenin ortaya çıkış sebebi dörttür. Ya Rahmânî (Allah'tan gelen), ya nefsânî (nefisten gelen) veya melekî (melekten gelen) veya şeytânî (şeytandan gelen) olur. "De ki: Hepsi Allah katındandır." (Nisâ, 4/78) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, bunların hepsi Yüce Allah katından sevk edilir; fakat bu düşüncelerin sevki, kulun yatkınlığına göre gerçekleşir. Çünkü Hakk'ın tecellileri (ortaya çıkışları), mazharların (tecellilerin göründüğü yerlerin) yatkınlıklarına göredir.

Kalb hiçbir an fikirden ve reyden hâlî kalmaz: Bu fikirler kalbden değil, ancak bir yerden olur ki, o yer ve menşe' dahi Hak'dır.

Ma'lûm olsun ki, fikrin sebeb-i zuhûru dörttür. Ya Rahmânî, ya nefsânî veyâ melekî veyâ şeytânî olur. قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'nî “Hepsi Al-lah indindendir” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, bunların hep-si Hak indinden sevk olunur; fakat bu sevk-i efkâr, abdin isti'dâdına nazaran vâki' olur. Zîrâ Hakk'ın tecelliyâtı, mezâhirin isti'dâdâtına göredir.

1640. Böyle olunca niçin kalbin re'yi üzerine emîn olursun; sonunda utanmak [1645] için ahid bağlarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1640. Böyle olunca niçin kalbin görüşüne güvenirsin; sonunda utanmak için söz verirsin?

Mademki kalbe gelen düşüncelerin kaynağı Hak'tır ve Hak bu fikirleri senin yatkınlığına göre kalbine yönlendirir ve sen kendi hakikatinin yatkınlığına ve kader sırrına vâkıf değilsin. O halde kalbinin her fikrine nasıl güvenirsin de, sonunda tersi ortaya çıkarak utanmak için söz verirsin?

Bilinmeli ki, ehlullahın "Fenâ-yı sâlis-i mahk-ı küllî" (üçüncü yok oluş, küllî silinme) diye adlandırdıkları makamın altında bulunanların kalplerine olan ilahi tecellilere, his ve şehadet âleminin görünen suretleri ve işitilen sesleri ve bunlardan meydana gelen akli düşünceler karıştığından, onların kalpleri levh-i mahfuz değil, aksine levh-i mahv ve isbattır (silme ve ispat levhasıdır). Ve onların düşünceleri, sırf rabbani düşünceler olmayıp, meleki, nefsani ve şeytani düşüncelerle karışık olur. Bu sebeple bu düşüncelere güvenerek söz vermek caiz olmaz. Çünkü yatkınlığa göre meydana gelen başka bir tecelli ile, onun bozulması daima mümkündür. Bu hakikate dayanarak kullara şefkatinden dolayı Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz "Nezir etmeyiniz; çünkü nezir, kaderden bir şey gidermez, yani kaderin ortaya çıkmasına engel olmaz" buyurmuşlardır.

Mâdemki kalbe gelen havâtırın menşei Hak'dır ve Hak bu efkârı senin is-ti'dâdına göre kalbine sevk eder ve sen kendi hakîkatinin isti'dâdına ve sırr-ı kadere vâkıf değilsin. O halde kalbinin her fikri üzerine nasıl emîn olursun da, sonunda aksi zuhûr ederek utanmak için ahd edersin?

Ma'lûm olsun ki, ehlullâhın "Fenâ-yı sâlis-i mahk-ı küllî" ta'bîr ettikleri makāmın mâdûnunda bulunanların kalblerine olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye, âlem-i his ve şehadetin suver-i mer'iyyesi ve mesmû' olan sadâları ve bunlar-dan mütehassıl tefekkürât-ı akliyye karıştığından, onların kalbleri elvâh-ı mahfûza değil, belki elvâh-ı mahv ve isbâttır. Ve onların havâtırı, havâtır-ı rabbâniyye-i sırfa olmayıp, havâtır-ı melekiyye ve nefsâniyye ve şeytâniyye ile mümtezic olur. Binâenaleyh bu havâtıra i'timâden ahid bağlamak câiz ol-maz. Zîrâ isti'dâda göre vâki' olan bir tecellî-i dîğer ile, onun bozulması dâimâ mümkindir. Bu hakîkate binâen şefekaten li'l-ibâd Server-i âlem (s.a.v.) Efen-dimiz لَا تَنْذُرُوا فَإِنَّ النَّذْرَ لَا يُغْنِي عَنِ الْقَدَرِ شَيْئًا ya'nî “Nezr etmeyiniz; zîrâ nezir, kader-den bir şey iğnâ etmez, ya'nî kaderin zuhûruna mâni' olmaz” buyurmuşlardır.

1641. Bu da hükmün ve kaderin te'sîrindendir; kuyuyu görürsün ve korkuya kādir olmazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1641. Bu da hükmün ve kaderin tesirindendir; kuyuyu görürsün ve korkmaya güç yetiremezsin.

Böyle olmakla beraber senin nezir ve ahd etmen dahi, yine ilâhî hükmün ve rabbânî kaderin tesirindendir. Nasıl ki yol üzerindeki kuyuyu görürsün ve korkup, üzerine doğru gitmemek gerekirken, senden korku gider ve kuyuya düşmek mukadder ise düşersin.

Böyle olmakla beraber senin nezir ve ahd etmen dahi, yine hükm-i ilâhî ve kader-i rabbânî te'sîrindendir. Nitekim yol üzerindeki kuyuyu görürsün ve korkup, üzerine doğru gitmemek îcâb ederken, senden korku gider ve kuyuya düşmek mukadder ise düşersin.

1642. Uçucu kuştan bu aceb değildir ki, tuzağı görmesin ve helâka düşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1642. Uçucu kuştan bu şaşılacak bir şey değildir ki, tuzağı görmesin ve helâka düşsün.

"Atab" helâk olmak anlamındadır. "İlâhî kazâdan dolayı havada uçan bir kuşun tuzağı görmeyerek yakalanması ve helâk olmaya düşmesi ve koşması şaşılacak bir şey değildir. Bu çoğunlukla meydana gelir."

"Atab" helâk olmak ma'nâsınadır. "Kazâ-yı ilâhîden dolayı havada uçan bir kuşun tuzağı görmiyerek tutulması ve helâk olmağa düşmesi ve koşması acîb bir şey değildir. Bu alelekser vâki' olur."

1643. Bu acibdir ki tuzağı görür, kazığı da görür; ister istemez düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1643. Bu şaşırtıcıdır ki tuzağı görür, kazığı da görür; ister istemez düşer.

Fakat şaşılacak durum şudur ki, tuzağı ve kazığı gördüğü hâlde bir kuş, yine ilâhî kazâdan (Allah'ın küllî hükmü) dolayı ister istemez o tuzağa düşer.

Fakat taaccübe şâyân olan hal budur ki, tuzağı ve kazığı gördüğü halde bir kuş, yine kazâ-yı ilâhîden dolayı ister istemez o tuzağa düşer.

1644. Göz açık ve kulak açık ve tuzak önde; kendi kanadı ile tuzak tarafına uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1644. Göz açık ve kulak açık ve tuzak önde; kendi kanadı ile tuzak tarafına uçar.

## Kazâ tuzağı bağının sûretde gizli ve eser ile zâhir olmasının teşbîhi

1645. Bir büyüğün evladını eski libas içinde baş açık ve belâya düşmüş görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1645. Bir büyüğün evladını eski elbise içinde, başı açık ve belaya düşmüş görürsün.

1646. Bir nâbekârın hevâsında yanmış, kumaşlarını ve mülklerini satmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1646. Bir kötü kişinin hevesinde yanmış, kumaşlarını ve mallarını satmış.

Böyle olmakla beraber senin adak ve yemin etmen dahi, yine ilâhî hükmün ve rabbânî kaderin etkisi sebebiyledir. Nasıl ki yol üzerindeki kuyuyu görürsün ve korkup, üzerine doğru gitmemek gerekirken, senden korku gider ve kuyuya düşmek takdir edilmişse düşersin.

Böyle olmakla beraber senin nezir ve ahd etmen dahi, yine hükm-i ilâhî ve kader-i rabbânî te'sîrindendir. Nitekim yol üzerindeki kuyuyu görürsün ve korkup, üzerine doğru gitmemek îcâb ederken, senden korku gider ve kuyuya düşmek mukadder ise düşersin.

1642. Uçucu kuştan bu aceb değildir ki, tuzağı görmesin ve helâka düşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1642. Uçucu kuştan bu şaşılacak bir şey değildir ki, tuzağı görmesin ve helâka düşsün.

"Atab" helâk olmak anlamındadır. "İlâhî kazâdan dolayı havada uçan bir kuşun tuzağı görmeyerek yakalanması ve helâk olmaya düşmesi ve koşması şaşılacak bir şey değildir. Bu çoğunlukla meydana gelir."

"Atab" helâk olmak ma'nâsınadır. "Kazâ-yı ilâhîden dolayı havada uçan bir kuşun tuzağı görmiyerek tutulması ve helâk olmağa düşmesi ve koşması acîb bir şey değildir. Bu alelekser vâki' olur."

1643. Bu acibdir ki tuzağı görür, kazığı da görür; ister istemez düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1643. Bu şaşırtıcıdır ki tuzağı görür, kazığı da görür; ister istemez düşer.

Fakat şaşılacak durum şudur ki, tuzağı ve kazığı gördüğü hâlde bir kuş, yine ilâhî kazâdan (Allah'ın küllî hükmü) dolayı ister istemez o tuzağa düşer.

Fakat taaccübe şâyân olan hal budur ki, tuzağı ve kazığı gördüğü halde bir kuş, yine kazâ-yı ilâhîden dolayı ister istemez o tuzağa düşer.

1644. Göz açık ve kulak açık ve tuzak önde; kendi kanadı ile tuzak tarafına uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1644. Göz açık ve kulak açık ve tuzak önde; kendi kanadı ile tuzak tarafına uçar.

## Kazâ tuzağı bağının sûretde gizli ve eser ile zâhir olmasının teşbîhi

1645. Bir büyüğün evladını eski libas içinde baş açık ve belâya düşmüş görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1645. Bir büyüğün evladını eski elbise içinde, başı açık ve belaya düşmüş görürsün.

1646. Bir nâbekârın hevâsında yanmış, kumaşlarını ve mülklerini satmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1646. Bir kötü kişinin hevesinde yanmış, kumaşlarını ve mülklerini satmış.

1647. Hân u mân gitmiş, bednâm ve zelil olmuş, bedbahtlar gibi düşmanın adımı üzere gidiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1647. Ailesi ve malı gitmiş, adı kötüye çıkmış ve zelil olmuş, bedbahtlar gibi düşmanın adımı üzere gidiyor.

"Hân u mân" aile demektir. "Idbîr" idbar kelimesinin imâle edilmiş hâlidir; burada mef'ûl (nesne) anlamında masdardır; müdbir demek olur ki, bedbaht anlamına gelir. Bu bahiste, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) tuzağına tutulmuş olan bir kimsenin hâli tasvir edilir.

Şöyle ki: Örneğin, çok zengin ve büyük bir adamın oğlu, başı açık, yalın ayak, pejmürde bir hâlde dolaşmaya başlar. Bunun sebebi, bir fahişenin sevgisine tutulmuş olmasıdır. Bu biçare kişi, bu kötü kadının sevdasıyla eşyasını ve emlâkini satıp bu fahişeye yedirmiş; ailesi harap olmuş ve kendisi adı kötüye çıkmış ve zelil olmuş; Allah katında ezelî bedbahtlar gibi, kendisinin düşmanı olan nefis ve şeytanın adımlarını takip ediyor ve bu zahirî hayatında bu düşmanların arkalarından onların istekleri üzere gidiyor. "Kâm-ı düşmen" "ber-kâm-ı düşmen" takdirindedir.

“Hân u mân” âile demektir. "Idbîr” idbar kelimesinin imâle olunmuşudur; burada mef'ûl ma'nâsına masdardır; müdbir demek olur ki, bedbaht ma'nâsınadır. Bu bahiste, kazâ-yı ilâhî tuzağına tutulmuş olan bir kimsenin hâli tasvîr buyurulur.

Şöyle ki: Meselâ pek zengin ve büyük bir adamın oğlu, baş açık, yalın ayak, pejmürde bir halde dolaşmağa başlar. Bunun sebebi, bir fahişenin muhabbetine mübtelâ olmasıdır. Bu bîçâre bu nâbekârın sevdâsıyla eşyasını ve emlâkini satıp bu fahişeye yedirmiş; âilesi harâb ve kendisi bednâm ve zelíl olmuş; ind-i ilâhîde ezelî bedbahtlar gibi, kendisinin düşmanı olan nefis ve şeytanın adımlarını ta'kîb ediyor ve bu hayât-ı sûrîsinde bu düşmanların arkalarından onların murâdları üzere gidiyor. "Kâm-ı düşmen" "ber-kâm-ı düşmen" takdirindedir.

1648. Bir zahidi görür, der ki: "Ey büyük, Allah için bir himmet tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1648. Bir zâhidi görür, der ki: "Ey büyük, Allah için bir himmet tut!"

1649. "Zîrâ bu çirkin idbāra düşmüşüm; malı ve altını ve ni'meti elimden vermişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1649. "Çünkü bu çirkin gerilemeye düşmüşüm; malı, altını ve nimeti elimden vermişim."

1650. "Bir himmet! Ola ki, ben bundan kurtulayım; ola ki bu bulanık çamurdan sıçrayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1650. "Bir himmet! Ola ki, ben bundan kurtulayım; ola ki bu bulanık çamurdan sıçrayayım!"

Bu büyük ve zengin adamın evladı, düştüğü bu sefaletin vahametini idrak etse de, kendi iradesiyle bundan yakasını sıyırması mümkün olmadığından, hâli düzgün (salâh-ı hâl sahibi) bir zatı ve bir zahidi gördüğü zaman şöyle der: "Aman bana himmet et, böyle bir kötü duruma düştüm; servetim elimden gitti, belki senin himmetinin bereketiyle, bu düştüğüm sefaletten kurtulurum ve bu bulanık çamur hükmünde olan perişan halimin içinden fırlayıp, bir saadet alanına çıkarım."

Bu büyük ve zengin adamın evlâdı, bu düştüğü sefâletin vehâmetini müdrik ise de, kendi irâdesiyle bundan yakasını sıyırmak mümkin olmadığından, salâh-ı hâl sahibi bir zâtı ve bir zâhidi gördüğü vakit: "Aman bana himmet et, böyle bir idbâra düştüm; servetim elimden gitti, câiz ki senin himmetin berekatıyla, bu düştüğüm sefâletten kurtulayım ve bu bulanık çamur mesâbesinde olan hâl-i perîşân içinde fırlayıp, bir sâha-yı saâdete çıkayım.”

1651. "Halâs ve halās ve halas!" diye bu duâyı avâmdan ve havasdan ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1651. "Kurtuluş, kurtuluş ve kurtuluş!" diye bu duayı avamdan (halktan) ve havastan (seçkinlerden) ister.

1647. Hân u mân gitmiş, bednâm ve zelil olmuş, bedbahtlar gibi düşmanın adımı üzere gidiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1647. Ailesi ve malı gitmiş, adı kötüye çıkmış ve zelil olmuş, bedbahtlar gibi düşmanın adımı üzere gidiyor.

"Hân u mân" aile demektir. "Idbîr" idbar kelimesinin imâle edilmiş hâlidir; burada mef'ûl (nesne) anlamında masdardır; müdbir demek olur ki, bedbaht anlamına gelir. Bu bahiste, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) tuzağına tutulmuş olan bir kimsenin hâli tasvir edilir.

Şöyle ki: Örneğin, çok zengin ve büyük bir adamın oğlu, başı açık, yalın ayak, pejmürde bir hâlde dolaşmaya başlar. Bunun sebebi, bir fahişenin sevgisine tutulmuş olmasıdır. Bu biçare kişi, bu kötü kadının sevdasıyla eşyasını ve emlâkini satıp bu fahişeye yedirmiş; ailesi harap olmuş ve kendisi adı kötüye çıkmış ve zelil olmuş; Allah katında ezelî bedbahtlar gibi, kendisinin düşmanı olan nefis ve şeytanın adımlarını takip ediyor ve bu zahirî hayatında bu düşmanların arkalarından onların istekleri üzere gidiyor. "Kâm-ı düşmen" "ber-kâm-ı düşmen" takdirindedir.

“Hân u mân” âile demektir. "Idbîr” idbar kelimesinin imâle olunmuşudur; burada mef'ûl ma'nâsına masdardır; müdbir demek olur ki, bedbaht ma'nâsınadır. Bu bahiste, kazâ-yı ilâhî tuzağına tutulmuş olan bir kimsenin hâli tasvîr buyurulur.

Şöyle ki: Meselâ pek zengin ve büyük bir adamın oğlu, baş açık, yalın ayak, pejmürde bir halde dolaşmağa başlar. Bunun sebebi, bir fahişenin muhabbetine mübtelâ olmasıdır. Bu bîçâre bu nâbekârın sevdâsıyla eşyasını ve emlâkini satıp bu fahişeye yedirmiş; âilesi harâb ve kendisi bednâm ve zelíl olmuş; ind-i ilâhîde ezelî bedbahtlar gibi, kendisinin düşmanı olan nefis ve şeytanın adımlarını ta'kîb ediyor ve bu hayât-ı sûrîsinde bu düşmanların arkalarından onların murâdları üzere gidiyor. "Kâm-ı düşmen" "ber-kâm-ı düşmen" takdirindedir.

1648. Bir zahidi görür, der ki: "Ey büyük, Allah için bir himmet tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1648. Bir zâhidi görür, der ki: "Ey büyük, Allah için bir himmet tut!"

1649. "Zîrâ bu çirkin idbāra düşmüşüm; malı ve altını ve ni'meti elimden vermişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1649. "Çünkü bu çirkin gerilemeye düşmüşüm; malı, altını ve nimeti elimden vermişim."

1650. "Bir himmet! Ola ki, ben bundan kurtulayım; ola ki bu bulanık çamurdan sıçrayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1650. "Bir himmet! Ola ki, ben bundan kurtulayım; ola ki bu bulanık çamurdan sıçrayayım!"

Bu büyük ve zengin adamın evladı, düştüğü bu sefaletin vahametini idrak etse de, kendi iradesiyle bundan yakasını sıyırması mümkün olmadığından, hâli düzgün (salâh-ı hâl sahibi) bir zatı ve bir zahidi gördüğü zaman şöyle der: "Aman bana himmet et, böyle bir kötü duruma düştüm; servetim elimden gitti, belki senin himmetinin bereketiyle, bu düştüğüm sefaletten kurtulurum ve bu bulanık çamur hükmünde olan perişan halimin içinden fırlayıp, bir saadet alanına çıkarım."

Bu büyük ve zengin adamın evlâdı, bu düştüğü sefâletin vehâmetini müdrik ise de, kendi irâdesiyle bundan yakasını sıyırmak mümkin olmadığından, salâh-ı hâl sahibi bir zâtı ve bir zâhidi gördüğü vakit: "Aman bana himmet et, böyle bir idbâra düştüm; servetim elimden gitti, câiz ki senin himmetin berekatıyla, bu düştüğüm sefâletten kurtulayım ve bu bulanık çamur mesâbesinde olan hâl-i perîşân içinde fırlayıp, bir sâha-yı saâdete çıkayım.”

1651. "Halâs ve halās ve halas!" diye bu duâyı avâmdan ve havasdan ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1651. "Kurtuluş ve kurtuluş ve kurtuluş!" diye bu duayı avamdan ve havastan ister.

Bu sefaletzede efendi, kurtulma duasını halkın her sınıfından isteyip durur. Beyitte "halâs" kelimesinin üç defa tekrarı, oluşun üçlü ferdiyet (üçlü tekillik) üzerine dayandığına işarettir. Çünkü sefaletten kurtuluş, oluşa ait bir iştir. Bu üçlü ferdiyet konusu önemli bir konu olup ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Sâlih Fassı'nda yer almaktadır. Burada açıklaması uzun olur.

Bu sefâlet-zede efendi, kurtulma duâsını halkın her sınıfından isteyip durur. Beyt-i şerîfde "halâs" kelimesinin üç defa tekrârı, tekvînin ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğuna işarettir. Zîrâ sefâletten halâs, bir emr-i tekvînîdir. Bu ferdiyyet-i selâsiyye bahsi bir bahs-i mühim olup tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de mündericdir. Burada îzâhı uzun olur.

1652. El açık ve ayak açık ve bağ yok; baş üzerinde ne müvekkel ne bir demir var...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1652. El açık ve ayak açık ve bağ yok; baş üzerinde ne müvekkel ne bir demir var...

Himmet isteyen bu efendinin elinde ve ayağında bir bağ yoktur, hareketinde serbesttir; başı ucunda fiillerine ve hareketlerine emir veren görünen bir âmir olmadığı gibi, demir zincirlerle de bir yere bağlanmış değildir.

Himmet isteyen bu efendinin elinde ve ayağında bir bağ yoktur, hareketinde serbesttir; başı ucunda efâl ve harekâtına emr eden bir âmir-i zâhir olmadığı gibi, demir zincirler ile de bir yere bağlanmış değildir.

1653. Hangi bağdan kurtulmak istiyor ve hangi habsden mahall-i halās arıyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1653. Hangi bağdan kurtulmak istiyor ve hangi hapisten kurtuluş yeri arıyor?

1654. Takdîrin ve muhtefî kazanın bağı ki, onu safînin cânından başkası görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1654. Takdirin ve gizli kazanın bağı ki, onu safînin canından başkası görmez.

Bu efendinin kurtulmak istediği bağ, ilâhî takdir ve Rabbanî kaza bağıdır ki, o bağı "nefs-i sâfiye" (arınmış nefis) mertebesinde bulunan bir kâmilin canından başka canlar göremez.

Bu efendinin kurtulmak istediği bağ, takdîr-i ilâhî ve kazâ-yı rabbânî bağıdır ki, o bağı "nefs-i sâfiye" mertebesinde bulunan bir kâmilin canından başka canlar göremez.

1655. Gerçi aşikâr değildir, o pusudadır; zindandan ve demir bağdan beterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1655. Gerçi açıkça görünmez, o pusudadır; zindandan ve demir bağdan daha kötüdür.

O bağ gerçi nefs-i sâfiye (arındırılmış nefis) sahibi olan insân-ı kâmilden başkasının önünde açıkça görünmez ve belirmez. O pusuda ve gizlidir. Bununla birlikte, açıkça görünen ve belirgin olan hapisten ve demir zincirden yapılmış olan bağdan daha kötü ve daha şiddetlidir.

O bağ gerçi nefs-i sâfiye sahibi olan kâmilden başkasının önünde zâhir ve âşikâr değildir. O pusuda ve bâtındadır. Maahâzâ zâhir ve âşikâr olan habsden ve demir zincirden yapılmış olan bağdan daha beter ve daha şedîddir.

1656. Zîrâ ki demirci muhakkak onu kırar ve çukur kazıcı da zindanın kerpiçini koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1656. Çünkü demirci muhakkak onu kırar ve çukur kazıcı da zindanın kerpicini koparır.

Çünkü o görünen zincir bağını demirci kırabilir ve çukur kazıcı ve duvar delici olan kimse dahi zindanın duvarındaki kerpiçleri söküp koparır ve bu şekilde o bağdan ve zindandan kaçmak ve kurtulmak mümkün olur.

Zîrâ o zâhirde olan zincir bağını demirci kırabilir ve çukur kazıcı ve duvar delici olan kimse dahi zindanın duvarındaki kerpiçleri söküp koparır ve bu sûretle o bağdan ve zindandan kaçmak ve halâs olmak mümkin olur.

1657. Hey gidi hey! Bu gizli ağır bağ acibdir; demirciler onu kırmaktan acizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1657. Hey gidi hey! Bu gizli ağır bağ acayiptir; demirciler onu kırmaktan acizdir.

Bu sefaletzede efendi, kurtulma duasını halkın her sınıfından isteyip durur. Beyitte "halâs" (kurtuluş) kelimesinin üç defa tekrarı, yaratılışın üçlü ferdiyet (üçlü tekillik) üzerine dayandığına işarettir. Çünkü sefaletten kurtuluş, yaratılışa ait bir iştir. Bu üçlü ferdiyet konusu önemli bir konudur ve ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Sâlih Fassı'nda yer almaktadır. Burada açıklaması uzun olur.

Bu sefâlet-zede efendi, kurtulma duâsını halkın her sınıfından isteyip durur. Beyt-i şerîfde "halâs" kelimesinin üç defa tekrârı, tekvînin ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğuna işarettir. Zîrâ sefâletten halâs, bir emr-i tekvînîdir. Bu ferdiyyet-i selâsiyye bahsi bir bahs-i mühim olup tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de mündericdir. Burada îzâhı uzun olur.

1652. El açık ve ayak açık ve bağ yok; baş üzerinde ne müvekkel ne bir demir var...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1652. El açık ve ayak açık ve bağ yok; baş üzerinde ne müvekkel ne bir demir var...

Himmet isteyen bu efendinin elinde ve ayağında bir bağ yoktur, hareketinde serbesttir; başı ucunda fiillerine ve hareketlerine emir veren görünen bir âmir olmadığı gibi, demir zincirlerle de bir yere bağlanmış değildir.

Himmet isteyen bu efendinin elinde ve ayağında bir bağ yoktur, hareketinde serbesttir; başı ucunda efâl ve harekâtına emr eden bir âmir-i zâhir olmadığı gibi, demir zincirler ile de bir yere bağlanmış değildir.

1653. Hangi bağdan kurtulmak istiyor ve hangi habsden mahall-i halās arıyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1653. Hangi bağdan kurtulmak istiyor ve hangi hapisten kurtuluş yeri arıyor?

1654. Takdîrin ve muhtefî kazanın bağı ki, onu safînin cânından başkası görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1654. Takdirin ve gizli kazanın bağı ki, onu safînin canından başkası görmez.

Bu efendinin kurtulmak istediği bağ, ilâhî takdir ve Rabbanî kaza bağıdır ki, o bağı "nefs-i sâfiye" (arınmış nefis) mertebesinde bulunan bir kâmilin canından başka canlar göremez.

Bu efendinin kurtulmak istediği bağ, takdîr-i ilâhî ve kazâ-yı rabbânî bağıdır ki, o bağı "nefs-i sâfiye" mertebesinde bulunan bir kâmilin canından başka canlar göremez.

1655. Gerçi aşikâr değildir, o pusudadır; zindandan ve demir bağdan beterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1655. Gerçi açıkça görünmez, o pusudadır; zindandan ve demir bağdan daha kötüdür.

O bağ gerçi nefs-i sâfiye (arındırılmış nefis) sahibi olan insân-ı kâmilden başkasının önünde açıkça görünmez ve belirmez. O pusuda ve gizlidir. Bununla birlikte, açıkça görünen ve belirgin olan hapisten ve demir zincirden yapılmış olan bağdan daha kötü ve daha şiddetlidir.

O bağ gerçi nefs-i sâfiye sahibi olan kâmilden başkasının önünde zâhir ve âşikâr değildir. O pusuda ve bâtındadır. Maahâzâ zâhir ve âşikâr olan habsden ve demir zincirden yapılmış olan bağdan daha beter ve daha şedîddir.

1656. Zîrâ ki demirci muhakkak onu kırar ve çukur kazıcı da zindanın kerpiçini koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1656. Çünkü demirci muhakkak onu kırar ve çukur kazıcı da zindanın kerpicini koparır.

Çünkü o görünen zincir bağını demirci kırabilir ve çukur kazıcı ve duvar delici olan kimse dahi zindanın duvarındaki kerpiçleri söküp koparır ve bu şekilde o bağdan ve zindandan kaçmak ve kurtulmak mümkün olur.

Zîrâ o zâhirde olan zincir bağını demirci kırabilir ve çukur kazıcı ve duvar delici olan kimse dahi zindanın duvarındaki kerpiçleri söküp koparır ve bu sûretle o bağdan ve zindandan kaçmak ve halâs olmak mümkin olur.

1657. Hey gidi hey! Bu gizli ağır bağ acibdir; demirciler onu kırmaktan acizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1657. Hey gidi hey! Bu gizli ağır bağ acayiptir; demirciler onu kırmaktan âcizdir.

1658. Hurma lifinden olan boğaza bağlanmış o ipi görmek Ahmed'e erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1658. Hurma lifinden olan, boğaza bağlanmış o ipi görmek Ahmed'e yeter.

1659. Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; o odun ham- malı dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1659. Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; o odun hammalı dedi.

Bu yüce beyitte, "Tebbet, 111/1-4" yani "Ebû Leheb'in elleri kırılsın, kırıldı ya! Ondan malı ve kazandığı şey kurtaramadı. Yakında alevli bir ateşe kavuşacaktır; onun karısı da odun hammalıdır. Boynunda hurma lifinden ip vardır!" yüce sûresine işaret buyrulur. Bu yüce sûrenin görünen anlamı, inkârcıların birçok dedikodularına sebep olmuş ve hâlen de olmakta bulunmuştur. Burada onların zikrine ve reddine dair açıklamalar uzun olur ve konumuz dışındadır. Esasen bu yüce sûrede dahi birçok remiz (sembolik anlatım) ve işaretler vardır. Zira Ebû Leheb'in eşi, Ebû Süfyan'ın kız kardeşinin kızı Ümmü Cemîl'dir; ve mal ve servet sahibidir. Bu sebeple, görünüşte boynuna hurma lifinden ip takıp odun taşıyacak bir durumda değildir. Bu ip, onun misalî suretinin (maddî olmayan, hayalî veya ruhanî suret) boynuna takılmış olan ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) ipidir ki, bunu ancak peygamberlerin sonuncusu Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gördü ve bu görüşü üzerine ona "Odun hammalı" dedi; ve bu öyle bir bağdır ki, her asırda inkârcıların misalî suretlerinin boynuna takılmıştır. Ve onu ancak şanlı Resûl Efendimiz'in kâmil vârisleri olan saf nefis sahipleri görürler ve sırtlarındaki kötü amellerin odun yüklerini bunlar müşahede ederler.

Bu beyt-i şerîfde تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَ تَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَ مَا كَسَبَ سَيَصْلَى نَاراً ذات لهب و امرأته حمالة الحطب في جيدها حبل من مسد (Tebbet, 111/1-4) ya'nî “Ebû Leheb'in el- leri kırılsın, kırıldı ya! Ondan malı ve kazandığı şey kurtaramadı. Yakında alevli bir ateşe kavuşacaktır; onun karısı da odun hammalıdır. Boynunda hurma lifinden ip vardır!" sûre-i münîfesine işaret buyurulur. Bu sûre-i şerî- fenin ma'nâ-yı zâhirîsi münkirlerin birçok dedikodularını mûcib olmuş ve el- ân dahi olmakta bulunmuştur. Burada onların zikrine ve reddine dâir îzâhât uzun olur ve saded hâricindedir. Esâsen bu sûre-i şerîfede dahi birçok rumûz ve işârât vardır. Zîrâ Ebû Leheb'in zevcesi, Ebû Süfyan'ın kız kardeşinin kı- zı Ümmü Cemîl'dir; ve mal ve servet sahibidir. Binâenaleyh zâhirde boynu- na hurma lifinden ip takıp odun taşıyacak bir vaziyette değildir. Bu ip onun sûret-i misâliyyesinin boynuna takılmış olan kazâ-yı ilâhî ipidir ki, bunu an- cak Hâtem-i enbiya Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gördü ve bu görüşü üzerine ona "Odun hammalı" dedi; ve bu öyle bir bağdır ki, her asırda münkirlerin sûret-i misâliyyelerinin boynuna takılmıştır. Ve onu ancak Resûl-i zîşân Efendimiz'in vâris-i kâmilleri olan nüfûs-ı sâfiye ashâbı görürler ve sırtların- daki a'mâl-i habîse odun yüklerini bunlar müşâhede ederler.

1660. İpi ve odunu, onun gayri bir göz görmedi; zîrâ her görünmeyen ona za- [1665] hir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1660. İpi ve odunu, onun dışındaki bir göz görmedi; çünkü her görünmeyen ona açıkça belirir.

Ebû Leheb'in eşinin boynundaki ipi ve sırtındaki odun yükünü Peygamber Efendimiz'den başka bir göz göremedi. Çünkü melekût âlemine ait her görünmeyen hâl, o yüce zatın huzurunda görülür. Onların saadetli zamanlarında bu görüş yeteneği henüz başkalarında yoktu.

Ebû Leheb'in zevcesinin boynundaki ipi ve arkasındaki odun yükünü Risâletpenâh Efendimiz'den gayri bir göz göremedi. Zîrâ her görünmeyen ahvâl-i melekût, o hazretin huzûr-ı saâdetlerinde meşhûd olur. Onların za- mân-ı saâdetlerinde bu göz henüz başkalarında yok idi.

1661. Onun bâkîleri hep te'vil ederler; zîrâ bu bir bihuşluktur ve onlar hûş- menddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1661. Onun bâkîleri hep te'vil ederler; çünkü bu bir kendinden geçme hâlidir ve onlar akıl sahibidirler.

1658. Hurma lifinden olan boğaza bağlanmış o ipi görmek Ahmed'e erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1658. Hurma lifinden olan, boğaza bağlanmış o ipi görmek Ahmed'e yeter.

1659. Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; o odun hammalı dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1659. Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; o odun hammalı dedi.

Bu şerefli beyitte تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَ تَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَ مَا كَسَبَ سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ وَ امْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (Tebbet, 111/1-4) yani “Ebû Leheb'in elleri kırılsın, kırıldı ya! Ondan malı ve kazandığı şey kurtaramadı. Yakında alevli bir ateşe kavuşacaktır; onun karısı da odun hammalıdır. Boynunda hurma lifinden ip vardır!” yüce suresine işaret buyrulur. Bu şerefli surenin zahirî anlamı, inkârcıların birçok dedikodularına sebep olmuş ve hâlâ da olmaktadır. Burada onların zikrine ve reddine dair açıklamalar uzun olur ve konunun dışındadır. Esasen bu şerefli surede dahi birçok remiz (sembolik anlam) ve işaretler vardır. Zira Ebû Leheb'in eşi, Ebû Süfyan'ın kız kardeşinin kızı Ümmü Cemîl'dir; ve mal ve servet sahibidir. Buna göre, zahirde boynuna hurma lifinden ip takıp odun taşıyacak bir durumda değildir. Bu ip, onun misalî suretinin (maddi olmayan, hayalî şekil) boynuna takılmış olan ilâhî kaza ipidir ki, bunu ancak peygamberlerin sonuncusu Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gördü ve bu görüşü üzerine ona “Odun hammalı” dedi; ve bu öyle bir bağdır ki, her asırda inkârcıların misalî suretlerinin boynuna takılmıştır. Ve onu ancak şanlı Resûl Efendimiz'in kâmil vârisleri olan saf nefis sahipleri görürler ve sırtlarındaki kötü amellerin odun yüklerini bunlar müşahede ederler.

Bu beyt-i şerîfde تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَ تَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَ مَا كَسَبَ سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ وَ امْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (Tebbet, 111/1-4) ya'nî “Ebû Leheb'in elleri kırılsın, kırıldı ya! Ondan malı ve kazandığı şey kurtaramadı. Yakında alevli bir ateşe kavuşacaktır; onun karısı da odun hammalıdır. Boynunda hurma lifinden ip vardır!” sûre-i münîfesine işâret buyurulur. Bu sûre-i şerîfenin ma'nâ-yı zâhirîsi münkirlerin birçok dedikodularını mûcib olmuş ve el-ân dahi olmakta bulunmuştur. Burada onların zikrine ve reddine dâir îzâhât uzun olur ve sâded hâricindedir. Esâsen bu sûre-i şerîfede dahi birçok rumûz ve işârât vardır. Zîrâ Ebû Leheb'in zevcesi, Ebû Süfyan'ın kız kardeşinin kızı Ümmü Cemîl'dir; ve mal ve servet sâhibidir. Binâenaleyh zâhirde boynuna hurma lifinden ip takıp odun taşıyacak bir vaziyette değildir. Bu ip onun sûret-i misâliyesinin boynuna takılmış olan kazâ-yı ilâhî ipidir ki, bunu ancak Hâtem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimiz gördü ve bu görüşü üzerine ona “Odun hammalı” dedi; ve bu öyle bir bağdır ki, her asırda münkirlerin sûret-i misâliyyelerinin boynuna takılmıştır. Ve onu ancak Resûl-i zîşân Efendimiz'in vâris-i kâmilleri olan nüfûs-ı sâfiye ashâbı görürler ve sırtlarındaki a'mâl-i habîse odun yüklerini bunlar müşâhede ederler.

1660. İpi ve odunu, onun gayri bir göz görmedi; zîrâ her görünmeyen ona zâhir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1660. İpi ve odunu, ondan başka bir göz görmedi; çünkü her görünmeyen ona açıkça belirir.

Ebû Leheb'in eşinin boynundaki ipi ve sırtındaki odun yükünü Peygamber Efendimiz'den başka bir göz göremedi. Çünkü melekût âlemine (görünmeyen âlem) ait her görünmeyen hal, o yüce zatın huzurunda görülür hale gelir. Onların saadetli zamanlarında bu göz henüz başkalarında yoktu.

Ebû Leheb'in zevcesinin boynundaki ipi ve arkasındaki odun yükünü Risâletpenâh Efendimiz'den gayri bir göz göremedi. Zîrâ her görünmeyen ahvâl-i melekût, o hazretin huzûr-ı saâdetlerinde meşhûd olur. Onların zamân-ı saâdetlerinde bu göz henüz başkalarında yok idi.

1661. Onun bâkîleri hep te'vîl ederler; zîrâ bu bir bîhuşluktur ve onlar hâşmenddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1661. Onun bâkîleri hep te'vil ederler; çünkü bu bir kendinden geçme hâlidir ve onlar akıllı kişilerdir.

Peygamberlerden (a.s.) ve onların vârisleri olan saf ruhlu kişilerden sonra kalan ilim ehli, hurma lifinden olan ipi ve odun yükünü te'vil edip derler ki: "O odundan kasıt, nemmâmlıktır (söz taşıyıcılıktır) ve 'ip'ten kasıt, dünya işlerinin bağıntılarına tutulmaktır ki, uhrevî saadete engel olur." Çünkü bu basiret ehli olmayan zahir uleması, bu suret âleminin akıllı kişileridir. Halbuki o odun yükünü ve ipi görmek ise, bu âlemin aklından soyutlanmak ile olur. Çünkü melekût âleminin halleri, bu zahirî aklın tavrı dışındadır. Bu sebeple basiret ehli, melekût âleminin hallerini müşahede ettikleri için asla te'vil yoluna gitmezler ve gördüklerini aynen söylerler. Zahir uleması ise, onların sözlerini, kendi akıllarının tavrı dışında gördükleri için, kabul etmezler ve te'vil yoluna giderler.

Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile, onların vârisleri olan nüfûs-ı sâfiye ashabından sonra bâkî kalan ehl-i ilim, hurma lifinden olan ipi ve odun yükünü te'vil edip derler ki: "O odundan murâd, nemmâmlıktır ve "ip"ten murâd, umûr-ı dünyâ taallukâtına giriftârlıktır ki, saâdet-i uhreviyyeye mâni' olur." Zîrâ bu ehl-i basîretin gayri olan ulemâ-yı zâhire, bu âlem-i sûretin akıllılarıdır. Halbuki o odun yükünü ve ipi görmek ise, bu âlemin aklından tecerrüd etmek ile olur. Çünkü âlem-i melekûtun ahvâli, bu akl-ı zâhirinin tavrı hâricindedir. Binâenaleyh ehl-i basîret ahvâl-i melekûtu müşâhede ettikleri için aslâ te'vil cihetine gitmezler ve gördüklerini aynen söylerler. Ulemâ-yı zâhire ise, onların sözlerini, kendi akıllarının tavrı haricinde gördükleri cihetle, kabûl etmezler ve te'vil cihetine giderler.

1662. Lâkin onun te'sirinden onun arkası iki kat olmuş ve senin önünde nâlân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1662. Lâkin onun tesirinden onun arkası iki kat olmuş ve senin önünde inler hâle gelmiştir.

Fakat o görünmeyen ilâhî kazâ bağının tesirinden o kazâya uğramış olan kimsenin arkası bükülmüş, iki kat olmuştur. Ve ey saadet ehli olan kimse, ondan dolayı senin önünde âciz ve inler hâle gelmiştir de der,

Fakat o görünmeyen kazâ-yı ilâhî bağının te'sirinden o kazâ-dîde olan kimsenin arkası bükülmüş, iki kat olmuştur. Ve ey ehl-i saâdet olan kimse, ondan dolayı senin önünde âciz ve nâlân olmuştur da der,

1663. Ki: "Bir duâ-yı himmet! Tâ ki kurtulayım, tâ ki bu gizli bağdan dışarı sıçrayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1663. Ki: "Bir himmet duası! Tâ ki kurtulayım, tâ ki bu gizli bağdan dışarı sıçrayayım!"

1664. O ki görür, bu alâmetleri gördü; o şakîyi saîdden nasıl bilmez?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1664. O ki görür, bu alâmetleri gördü; o şakîyi saîdden nasıl bilmez?

O basiret ehli (hakikatleri gören kişi) ki, melekût âleminin (gayb âlemi) hallerini görür, bu kazaya uğramış olan kimsenin üzerindeki gizli bağları ve yükleri gördü. Bu sebeple yine melekût âleminin hallerinden olan şakînin (bahtsız) ve saîdin (mutlu) alâmetlerini görüp, bunları birbirinden nasıl olur da ayırt etmez?

O ehl-i basîret ki, ahvâl-i melekûtu görür, bu kazâ-zede olan kimsenin üzerindeki gizli bağları ve yükleri gördü. Binâenaleyh yine ahvâl-i melekûttan olan şakînin ve saîdin alâmetlerini görüp, bunları birbirinden nasıl olur da tefrîk etmez?

1665. Bilir ve Zü'l-Celâl'in emriyle örter; zîrâ Hakk'ın sırrını keşf helâl olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1665. Bilir ve Yüce Allah'ın emriyle örter; çünkü Hakk'ın sırrını açığa vurmak helâl değildir.

Basiret sahibi olan peygamberler ve evliyalar, halkın iç hallerini görüp bilirler; fakat Yüce Allah'ın emriyle örterler, açığa vurmazlar. Çünkü bu, Hakk'ın sırrıdır. Peygamberler (a.s.) ile, onların vârisleri olan saf ruhlu kişilerden sonra kalan ilim ehli, hurma lifinden olan ipi ve odun yükünü yorumlayıp derler ki: "O odundan maksat, dedikoduculuktur ve 'ip'ten maksat, dünya işlerinin bağıntılarına tutulmaktır ki, ahiret saadetine engel olur." Çünkü bu basiret ehlinin dışındaki zahir uleması, bu şekil âleminin akıllılarıdır. Halbuki o odun yükünü ve ipi görmek ise, bu âlemin aklından soyutlanmak ile olur. Çünkü melekût âleminin (gayb âlemi) halleri, bu zahirî aklın tavrının dışındadır. Bu sebeple basiret ehli, melekût âleminin hallerini müşahede ettikleri için asla yorum yoluna gitmezler ve gördüklerini aynen söylerler. Zahir uleması ise, onların sözlerini, kendi akıllarının tavrının dışında gördükleri için kabul etmezler ve yorum yoluna giderler.

Ehl-i basîret olan enbiyâ ve evliyâ, halkın ahvâl-i bâtınelerini görüp bilir; fakat Zü'l-Celâl olan Hakk'ın emriyle örter, ifşa etmez. Zîrâ bu Hakk'ın esrâ- Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile, onların vârisleri olan nüfûs-ı sâfiye ashabından sonra bâkî kalan ehl-i ilim, hurma lifinden olan ipi ve odun yükünü te'vîl edip derler ki: "O odundan murâd, nemmâmlıktır ve "ip"ten murâd, umûr-ı dünyâ taallukātına giriftârlıktır ki, saâdet-i uhreviyyeye mâni' olur." Zîrâ bu ehl-i basîretin gayri olan ulemâ-yı zâhire, bu âlem-i sûretin akıllılarıdır. Halbuki o odun yükünü ve ipi görmek ise, bu âlemin aklından tecerrüd etmek ile olur. Çünkü âlem-i melekûtun ahvâli, bu akl-ı zâhirînin tavrı hâricindedir. Binâenaleyh ehl-i basîret ahvâl-i melekûtu müşâhede ettikleri için aslâ te'vil cihetine gitmezler ve gördüklerini aynen söylerler. Ulemâ-yı zâhire ise, onların sözlerini, kendi akıllarının tavrı haricinde gördükleri cihetle, kabûl etmezler ve te'vîl cihetine giderler.

1662. Lâkin onun te'sîrinden onun arkası iki kat olmuş ve senin önünde nâlân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1662. Lâkin onun tesirinden onun arkası iki kat olmuş ve senin önünde inler hâle gelmiştir.

Fakat o görünmeyen ilâhî kazâ bağının tesirinden o kazâya uğramış olan kimsenin arkası bükülmüş, iki kat olmuştur. Ve ey saadet ehli olan kimse, ondan dolayı senin önünde âciz ve inler hâle gelmiştir de der,

Fakat o görünmeyen kazâ-yı ilâhî bağının te'sîrinden o kazâ-dîde olan kimsenin arkası bükülmüş, iki kat olmuştur. Ve ey ehl-i saâdet olan kimse, ondan dolayı senin önünde âciz ve nâlân olmuştur da der,

1663. Ki: "Bir duâ-yı himmet! Ta ki kurtulayım, tâ ki bu gizli bağdan dışarı sıçrayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1663. Ki: "Bir himmet duası! Ta ki kurtulayım, ta ki bu gizli bağdan dışarı sıçrayayım!"

1664. O ki görür, bu alâmetleri gördü; o şakîyi saîdden nasıl bilmez?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1664. O ki görür, bu alâmetleri gördü; o şakîyi saîdden nasıl bilmez?

O basiret ehli (hakikatleri gören kişi) ki, melekût âleminin (gayb âlemi) hallerini görür, bu kazaya uğramış olan kimsenin üzerindeki gizli bağları ve yükleri gördü. Bu sebeple yine melekût âleminin hallerinden olan şakînin (bahtsız) ve saîdin (mutlu) alâmetlerini görüp, bunları birbirinden nasıl olur da ayırt etmez?

O ehl-i basîret ki, ahvâl-i melekûtu görür, bu kazâ-zede olan kimsenin üzerindeki gizli bağları ve yükleri gördü. Binâenaleyh yine ahvâl-i melekûttan olan şakînin ve saîdin alâmetlerini görüp, bunları birbirinden nasıl olur da tefrîk etmez?

1665. Bilir ve Zü'l-Celâl'in emriyle örter; zîrâ Hakk'ın sırrını keşf helâl olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1665. Bilir ve Yüce Allah'ın emriyle örter; çünkü Hakk'ın sırrını açıklamak helâl olmaz.

Basiret (kalp gözü açıklığı) sahibi olan peygamberler ve evliyalar, halkın iç hâllerini görüp bilir; fakat Yüce Allah'ın emriyle örter, açıklamaz. Çünkü bu, Hakk'ın sırlarından biridir; Hakk'ın sırrını açıklamak ise helâl ve caiz olmaz. Nasıl ki bu anlamı cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Hastanın rengini görünce hastalığını anlar tabip / Böylece renginden anlar dinini gören kişi / Din ve kin hâlini gördüğünde renginden bilir / Örter lâkin seni o dünya rezili etmez / Gözleri kapalıdır, dudakları okumaz / O bilir yarın bu hamileden ne suret doğacağını."

Ehl-i basîret olan enbiyâ ve evliyâ, halkın ahvâl-i bâtınelerini görüp bilir; fakat Zü'l-Celâl olan Hakk'ın emriyle örter, ifşa etmez. Zîrâ bu Hakk'ın esrâ- rındandır; Hakk'ın sırrını keşfetmek ise helâl ve câiz olmaz. Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Reng-i rencûru görünce illeti anlar tabib Böylece renginden anlar dînini bînâ olan Hâl-i dîn ü kînini gördükde renginden bilir Setr eder lâkin seni etmez o rüsvâ-yı cihân Gözleri mektûbdadır, etmez kırâat lebleri O bilir ferdâ bu hâmilden ne sûretdir doğan."

1666. Bu sözün nihayeti yoktur; o fakîr açlıktan zebûn ve teni esîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1666. Bu sözün sonu yoktur; o fakir açlıktan zayıf düştü ve bedeni esir oldu.

Bu ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) bağları ve basiret ehli (hakikatleri görenler) tarafından onların görülmesi hakkındaki sözlerin sonu yoktur. Bu sebeple kıssaya geri dönelim; o dağda halvete çekilen Ebu'l-Hayr Tînâtî sonunda açlıktan dolayı zayıf ve âciz kaldı ve bedeni gıdaya esir oldu.

Bu kazâ-yı ilâhî bağları ve ehl-i basîret tarafından onların görülmesi hakkındaki sözlerin nihâyeti yoktur. Binâenaleyh kıssaya rücû' edelim; o dağda halvet eden Ebu'l-Hayr Tînâtî nihâyet açlıktan dolayı zebûn ve âciz ve teni gıdâya esîr oldu.

## Nezr etmiş olan fakîrin ağaçtan armut koparmakta muztar olması ve mühlet vermeksizin Hakk'ın te'dîbi erişmesi

1667. Beş gün o rüzgâr bir armut dökmedi; onun açlığı ateşinden sabûrluğu kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1667. Beş gün o rüzgâr bir armut dökmedi; onun açlığı ateşinden sabrı kaçtı.

rındandır; Hakk'ın sırrını keşfetmek ise helâl ve câiz olmaz. Nitekim bu anlamı cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Reng-i rencûru görünce illeti anlar tabib Böylece renginden anlar dînini bînâ olan Hâl-i dîn ü kînini gördükde renginden bilir Setr eder lâkin seni etmez o rüsvâ-yı cihân Gözleri mektûbdadır, etmez kırâat lebleri O bilir ferdâ bu hâmilden ne sûretdir doğan."

rındandır; Hakk'ın sırrını keşfetmek ise helâl ve câiz olmaz. Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Reng-i rencûru görünce illeti anlar tabib Böylece renginden anlar dînini bînâ olan Hâl-i dîn ü kînini gördükde renginden bilir Setr eder lâkin seni etmez o rüsvâ-yı cihân Gözleri mektûbdadır, etmez kırâat lebleri O bilir ferdâ bu hâmilden ne sûretdir doğan."

1666. Bu sözün nihayeti yoktur; o fakîr açlıktan zebûn ve teni esîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1666. Bu sözün sonu yoktur; o fakir açlıktan zayıf düştü ve bedeni esir oldu.

Bu ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) bağları ve basiret ehli (hakikatleri görenler) tarafından onların görülmesi hakkındaki sözlerin sonu yoktur. Bu sebeple kıssaya geri dönelim; o dağda halvete çekilen Ebu'l-Hayr Tînâtî sonunda açlıktan dolayı zayıf ve âciz kaldı ve bedeni gıdaya esir oldu.

Bu kazâ-yı ilâhî bağları ve ehl-i basîret tarafından onların görülmesi hakkındaki sözlerin nihâyeti yoktur. Binâenaleyh kıssaya rücû' edelim; o dağda halvet eden Ebu'l-Hayr Tînâtî nihâyet açlıktan dolayı zebûn ve âciz ve teni gıdâya esîr oldu.

## Nezr etmiş olan fakîrin ağaçtan armut koparmakta muztar olması ve mühlet vermeksizin Hakk'ın te'dîbi erişmesi

1667. Beş gün o rüzgâr bir armut dökmedi; onun açlığı ateşinden sabûrluğu kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1667. Beş gün o rüzgâr bir armut düşürmedi; onun açlığı ateşinden sabrı kaçtı.

1668. Dalın başı üzerinde birkaç armut gördü; yine sabr etti ve kendini geri çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1668. Dalın başında birkaç armut gördü; yine sabretti ve kendini geri çekti.

1669. Rüzgâr geldi, dalın başını aşağı itti; tabîatı onu yemek üzerine galebe etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1669. Rüzgâr geldi, dalın başını aşağı itti; tabiatı onu yemek üzerine üstün geldi.

Şiddetli esen rüzgâr, üzerinde meyve dolu olan dalın başını aşağıya sarkıttı; karnı pek aç olan zâhidin tabiatı, sarkan meyveleri yemek üzerine üstün geldi.

Şiddetli esen rüzgâr, üzerinde meyve dolu olan dalın başını aşağıya sarkıttı; karnı pek aç olan zâhidin tabîatı, sarkan meyveleri yemek üzerine gâlib geldi.

1670. Açlık ve za'f ve cezb-i kaza kuvveti, zahidi nezrinden bî-vefâ etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1670. Açlık ve zayıflık ve kazâ kuvvetinin çekimi, zâhidi adak konusunda vefasız etti.

Zâhiddeki şiddetli açlık, vücudundaki zayıflık ve bir taraftan ilâhî kazâ kuvvetinin çekimi, o zâhidi adağına ve ahdine karşı vefasız etti ve ahdini bozmasına sebep oldu.

Zâhiddeki şiddetli açlık, vücûdundaki za'f ve bir taraftan kazâ-yı ilâhî kuvvetinin câzibesi, o zâhidi nezrine ve ahdine karşı vefâsız etti ve ahdini bozmağa sebeb oldu.

1671. Vaktaki armut ağacından meyveyi kırdı, kendi nezr ve ahdinde zayıf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1671. Armut ağacından meyveyi kopardığı zaman, kendi adak ve ahdinde zayıf oldu.

1672. O demde dahi te'dib-i Hak erişti; onun gözünü açtı ve onun kulağını çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1672. O anda dahi Hakk'ın terbiye edişi ulaştı; onun gözünü açtı ve onun kulağını çekti.

Yani Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozar bozmaz, "Yüce Allah hazretlerinin terbiye edişi dahi ortaya çıktı ve Yüce Allah onun gaflet gözünü açtı ve kulağını da çekti", şöyle ki:

Ya'nî Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozar bozmaz, "Hak Teâlâ hazretlerinin te'dîbi dahi baş gösterdi ve Hak Teâlâ onun gaflet gözünü açtı ve kulağını da çekti", şöyle ki:

## O şeyhi hırsızlar ile berâber müttehem etmesi ve onun elini kesmesi

1673. Orada hırsızlardan yirmi ve daha ziyade var idiler; kendi çalmış olduklarını taksîm ederlerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1673. Orada yirmi ve daha fazla hırsız vardı; kendi çalmış olduklarını taksim ederlerdi.

1668. Dalın başı üzerinde birkaç armut gördü; yine sabr etti ve kendini geri çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1668. Dalın başında birkaç armut gördü; yine sabretti ve kendini geri çekti.

1669. Rüzgâr geldi, dalın başını aşağı itti; tabîatı onu yemek üzerine galebe etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1669. Rüzgâr geldi, dalın başını aşağı itti; tabiatı onu yemek üzerine üstün geldi.

Şiddetli esen rüzgâr, üzerinde meyve dolu olan dalın başını aşağıya sarkıttı; karnı pek aç olan zâhidin tabiatı, sarkan meyveleri yemek üzerine üstün geldi.

Şiddetli esen rüzgâr, üzerinde meyve dolu olan dalın başını aşağıya sarkıttı; karnı pek aç olan zâhidin tabîatı, sarkan meyveleri yemek üzerine gâlib geldi.

1670. Açlık ve za'f ve cezb-i kaza kuvveti, zahidi nezrinden bî-vefâ etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1670. Açlık ve zayıflık ve kazâ kuvvetinin çekimi, zâhidi adak konusunda vefasız etti.

[1675] Zâhiddeki şiddetli açlık, bedenindeki zayıflık ve bir taraftan ilâhî kazâ kuvvetinin çekimi, o zâhidi adağına ve ahdine karşı vefasız etti ve ahdini bozmasına sebep oldu.

[1675] Zâhiddeki şiddetli açlık, vücûdundaki za'f ve bir taraftan kazâ-yı ilâhî kuvvetinin câzibesi, o zâhidi nezrine ve ahdine karşı vefâsız etti ve ahdini bozmağa sebeb oldu.

1671. Vaktaki armut ağacından meyveyi kırdı, kendi nezr ve ahdinde zayıf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1671. Armut ağacından meyveyi kopardığı zaman, kendi adak ve ahdinde zayıf oldu.

1672. O demde dahi te'dib-i Hak erişti; onun gözünü açtı ve onun kulağını çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1672. O anda dahi Hakk'ın terbiye edişi ulaştı; onun gözünü açtı ve onun kulağını çekti.

Yani Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozar bozmaz, "Yüce Allah hazretlerinin terbiye edişi dahi ortaya çıktı ve Yüce Allah onun gaflet gözünü açtı ve kulağını da çekti", şöyle ki:

Ya'nî Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozar bozmaz, "Hak Teâlâ hazretlerinin te'dîbi dahi baş gösterdi ve Hak Teâlâ onun gaflet gözünü açtı ve kulağını da çekti", şöyle ki:

## O şeyhi hırsızlar ile beraber müttehem etmesi ve onun elini kesmesi

1673. Orada hırsızlardan yirmi ve daha ziyade var idiler; kendi çalmış olduklarını taksîm ederlerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1673. Orada hırsızlardan yirmi ve daha fazla vardı; kendi çalmış olduklarını taksim ederlerdi.

Ebu'l-Hayr hazretlerinin oturduğu dağda yirmiden fazla hırsız vardı; çaldıkları malları taksim etmekteydiler.

Ebu'l-Hayr hazretlerinin sâkin olduğu dağda yirmiden ziyâde hırsız var idi; çaldıkları malları taksîm etmekte idiler.

1674. Gammaz polisi vakıf etmiş idi; polisin adamları çabuk üzerine düştüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1674. İspiyoncu polisi haberdar etmişti; polisin adamları çabucak üzerine düştüler.

İspiyonculardan biri bu hırsızların burada olduklarını polise haber vermişti; bu haber üzerine polisin görevlendirdiği adamlar bu hırsızları bastılar.

Gammâzın birisi bu hırsızların burada olduklarını polise haber vermiş idi; bu haber üzerine polisin ta'yîn ettiği adamlar bu hırsızları bastılar.

1675. Hem o mahalde hırsızların sol ayağını ve sağ elini hep kestiler; ve bir gürültü kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1675. Hem o yerde hırsızların sol ayağını ve sağ elini hep kestiler; ve bir gürültü koptu.

Hırsızların hırsızlığı, suçüstü hâlinde yakalanınca وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أيديهما (Mâide, 5/38) yani "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz" ayet-i kerimesinin hükmüne uygun olarak o hırsızların sağ ellerini kestiler. Ve bu sırada o yerde elbette büyük gürültüler ve feryatlar meydana geldi. Ayet-i kerimede sol ayakların kesilmesi emredilmemiş iken, burada hırsızlara fazla bir ceza uygulanması, o zamanki hükümetin idari bir cezası olması gerekir.

Hırsızların sirkati, cürm-i meşhûd hâlinde tutulunca وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أيديهما (Mâide, 5/38) ya'nî "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz" âyet-i kerîmesinin hükmüne tevfikan o hırsızların sağ ellerini kestiler. Ve bu esnâda o mahalde bittabi' büyük gürültüler ve feryâdlar hâsıl oldu. Âyet-i kerîmede sol ayakların kesilmesi emr olunmamış iken, burada hırsızlara fazla bir cezâ tatbik edilmesi, o zamanki hükümetin idârî bir cezâsı olmak îcâb eder.

1676. Zahidin eli dahi galat olarak kesilmiş oldu; onun ayağını da sakat etmek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1676. Zâhidin eli de yanlışlıkla kesilmiş oldu; onun ayağını da sakat etmek istedi.

O kargaşalık esnasında memurlar Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerini de hırsızlardan zannedip tuttular ve yanlışlıkla onun da sağ elini kestiler. Bu işi icra eden memur, onun ayağını da kesmek istedi.

O kargaşalık esnasında memurlar Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerini de hırsızlardan zannedip tuttular ve yanlışlıkla onun da sağ elini kestiler. Bu işi icrâ eden memur, onun ayağını da kesmek istedi.

1677. Derhâl pek güzîde bir süvari geldi; memûra böyle bağırdı: "Ey köpek bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1677. Hemen çok seçkin bir süvari geldi; görevliye şöyle bağırdı: "Ey köpek bak!"

1678. "Bu falan şeyhdir ve abdal-ı Huda'dandır; onun elini niçin cüdâ ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1678. "Bu filan şeyhtir ve Allah'ın abdallarındandır; onun elini niçin kestin?"

1679. O memur elbisesini yırttı ve hemen baş memurun önüne gitti; harâretle ona âgâhlık verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1679. O memur elbisesini yırttı ve hemen baş memurun önüne gitti; hararetle ona uyanıklık verdi.

Ebu'l-Hayr hazretlerinin yaşadığı dağda yirmiden fazla hırsız vardı; çaldıkları malları taksim etmekteydiler.

Ebu'l-Hayr hazretlerinin sâkin olduğu dağda yirmiden ziyâde hırsız var idi; çaldıkları malları taksîm etmekte idiler.

1674. Gammaz polisi vakıf etmiş idi; polisin adamları çabuk üzerine düştüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1674. İspiyoncu polisi haberdar etmişti; polisin adamları çabucak üzerine düştüler.

İspiyonculardan biri bu hırsızların burada olduklarını polise haber vermişti; bu haber üzerine polisin görevlendirdiği adamlar bu hırsızları bastılar.

Gammâzın birisi bu hırsızların burada olduklarını polise haber vermiş idi; bu haber üzerine polisin ta'yîn ettiği adamlar bu hırsızları bastılar.

1675. Hem o mahalde hırsızların sol ayağını ve sağ elini hep kestiler; ve bir gürültü kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1675. Hem o yerde hırsızların sol ayağını ve sağ elini hep kestiler; ve bir gürültü koptu.

Hırsızların hırsızlığı, suçüstü hâlinde yakalanınca وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أيديهما (Mâide, 5/38) yani "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz" ayet-i kerimesinin hükmüne uygun olarak o hırsızların sağ ellerini kestiler. Ve bu sırada o yerde elbette büyük gürültüler ve feryatlar meydana geldi. Ayet-i kerimede sol ayakların kesilmesi emredilmemiş iken, burada hırsızlara fazla bir ceza uygulanması, o zamanki hükümetin idari bir cezası olması gerekir.

Hırsızların sirkati, cürm-i meşhûd hâlinde tutulunca وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أيديهما (Mâide, 5/38) ya'nî "Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz" âyet-i kerîmesinin hükmüne tevfikan o hırsızların sağ ellerini kestiler. Ve bu esnâda o mahalde bittabi' büyük gürültüler ve feryâdlar hâsıl oldu. Âyet-i kerîmede sol ayakların kesilmesi emr olunmamış iken, burada hırsızlara fazla bir cezâ tatbik edilmesi, o zamanki hükümetin idârî bir cezâsı olmak îcâb eder.

1676. Zahidin eli dahi galat olarak kesilmiş oldu; onun ayağını da sakat etmek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1676. Zâhidin eli de yanlışlıkla kesilmiş oldu; onun ayağını da sakat etmek istedi.

O kargaşalık esnasında memurlar Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerini de hırsızlardan zannedip tuttular ve yanlışlıkla onun da sağ elini kestiler. Bu işi icra eden memur, onun ayağını da kesmek istedi.

O kargaşalık esnasında memurlar Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerini de hırsızlardan zannedip tuttular ve yanlışlıkla onun da sağ elini kestiler. Bu işi icrâ eden memur, onun ayağını da kesmek istedi.

1677. Derhâl pek güzîde bir süvari geldi; memûra böyle bağırdı: "Ey köpek bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1677. Hemen çok seçkin bir süvari geldi; görevliye şöyle bağırdı: "Ey köpek bak!"

1678. "Bu falan şeyhdir ve abdal-ı Huda'dandır; onun elini niçin cüdâ ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1678. "Bu filan şeyhtir ve Allah'ın abdallarındandır; onun elini niçin kestin?"

1679. O memur elbisesini yırttı ve hemen baş memurun önüne gitti; harâretle ona âgâhlık verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1679. O memur elbisesini yırttı ve hemen baş memurun önüne gitti; hararetle ona farkındalık verdi.

O memur, üzüntüsünün şiddetinden elbisesini yırttı ve derhal başmemurun huzuruna gidip, yanlışlıkla bir Hakk velisinin elinin kesilmiş olduğunu haber verdi.

O memûr, şiddet-i teessüründen elbisesini yırttı ve derhal başmemûrun huzûruna gidip, yanlışlıkla bir veliyy-i Hakk'ın eli kesilmiş olduğunu haber verdi.

1680. Başmemûr özür dileyici olduğu halde yalın ayak geldi dedi ki: "Ben bilmedim, Hak benim üzerime şâhiddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1680. Başmemur, özür dileyen bir hâlde yalın ayak geldi ve dedi ki: "Ben bilmedim, Hak benim üzerime şahittir."

1681. "Agah ol, ey kerîm ve ehl-i cennetin serveri; bu çirkin işi bana helâl et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1681. "Haberdar ol, ey cömert ve cennet ehlinin efendisi; bu çirkin işi bana helâl et!"

1682. Dedi: "Bu iğnenin sebebini biliyorum; ben kendi günahımı tanıyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1682. Dedi: "Bu iğnenin sebebini biliyorum; ben kendi günahımı tanıyorum."

Ebu'l-Hayr hazretleri, baş memurun özür dilemesine karşılık olarak dedi: "Bu bana batırılan iğnenin sebebini biliyorum ve kendi kusurumu tanıyor ve itiraf ediyorum."

Ebu'l-Hayr hazretleri baş memûrun i'tizârına cevâben dedi: “Bu bana batırılan iğnenin sebebini biliyorum ve kendi kusûrumu tanıyor ve i'tirâf ediyorum."

1683. Ben onun yeminlerinin hürmetini kırdım; binaenaleyh onun dâdistanı elimi götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1683. Ben onun yeminlerinin hürmetini kırdım; bu sebeple onun dâdistanı elimi götürdü.

"Eymân" yemin kelimesinin çoğuludur. "Yemîn" sağ el anlamına gelir. "Dâdistân" "dâd" ve "sitân"dan (sitânden masdarının şimdiki zaman emir kipi) oluşan birleşik bir sıfat olabileceği gibi, yer ismi de olabilir. Birleşik sıfat olduğuna göre, "Hakk'ın adaletini alan" demektir ki, kastedilen şeriat hükmünü yerine getirmekle görevli kimsedir. Yer ismi olduğuna göre, Hakk'ın adalet yeri, yani ilahi adaletin uygulandığı yer demektir ki, hırsızların ellerinin kesildiği yerdir. Bazı nüshalarda "eymân" yerine "peymân" (söz, antlaşma) geçmiştir.

Yani "Ben Hakk'ın yeminlerine ve ahitlerine saygı göstermem gerekirken, ettiğim ahdi bozdum; bu sebeple onun adaletini uygulamakla görevli olan veya onun adaletinin uygulandığı yer ve ceza yeri benim sağ elimi kesip götürdü."

"Eymân" yemînin cem'idir. "Yemîn" sağ el ma'nâsınadır. "Dâdistân" "dâd" ile "sitânden" masdarının emr-i hâzırı olan "sitân"dan mürekkeb vasf-ı terkîbî olabileceği gibi, ism-i mekân dahi olabilir. Vasf-ı terkîbî olduğuna göre, "Hakk'ın dâd alıcısı" demek olur ki, murâd hadd-i şerînin îfâsına memur olan kimsedir. İsm-i mekân olduğuna [göre], adl-gâh-ı Hak, ya'nî adâlet-i ilâhiyyenin infâz olunduğu mahal demek olur ki, hırsızların ellerinin kesildiği yerdir. Ba'zı nüshalarda “eymân" yerine "peymân" vâki' olmuştur.

Ya'nî "Ben Hakk'ın yeminlerine ve ahidlerine hürmet etmek lâzım gelirken, ettiğim ahdi bozdum; binâenaleyh onun adâletini icrâya memur olan veyâ onun adâletinin icra olunduğu mahal ve siyâsetgâh benim sağ elimi kesip götürdü."

1684. "Ben ahdi kırdım ve bildim ki fenâdır; nihayet o cür'etin uğursuzluğu ele erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1684. "Ben ahdi bozdum ve bunun kötü olduğunu bildim; sonunda o cüretin uğursuzluğu başıma geldi."

O görevli, aşırı üzüntüsünden elbisesini yırttı ve hemen başmemurun huzuruna gidip, yanlışlıkla bir Hakk velîsinin elinin kesilmiş olduğunu haber verdi.

O memûr, şiddet-i teessüründen elbisesini yırttı ve derhal başmemûrun huzûruna gidip, yanlışlıkla bir veliyy-i Hakk'ın eli kesilmiş olduğunu haber verdi.

1680. Başmemûr özür dileyici olduğu halde yalın ayak geldi dedi ki: "Ben bil- [1685] medim, Hak benim üzerime şâhiddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1680. Başmemur, özür dileyici olduğu halde yalın ayak geldi ve dedi ki: "Ben bilmedim, Hak benim üzerime şahittir."

1681. "Agah ol, ey kerîm ve ehl-i cennetin serveri; bu çirkin işi bana helâl et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1681. "Haberdar ol, ey cömert ve cennet ehlinin efendisi; bu çirkin işi bana helâl et!"

1682. Dedi: "Bu iğnenin sebebini biliyorum; ben kendi günahımı tanıyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1682. Dedi: "Bu iğnenin sebebini biliyorum; ben kendi günahımı tanıyorum."

Ebu'l-Hayr hazretleri, baş memurun özür dilemesine karşılık olarak dedi: "Bu bana batırılan iğnenin sebebini biliyorum ve kendi kusurumu tanıyor ve itiraf ediyorum."

Ebu'l-Hayr hazretleri baş memûrun i'tizârına cevâben dedi: “Bu bana batırılan iğnenin sebebini biliyorum ve kendi kusûrumu tanıyor ve i'tirâf ediyorum."

1683. Ben onun yeminlerinin hürmetini kırdım; binaenaleyh onun dâdistanı elimi götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1683. Ben onun yeminlerinin hürmetini kırdım; bu sebeple onun dâdistanı elimi götürdü.

"Eymân" yemin kelimesinin çoğuludur. "Yemîn" sağ el anlamına gelir. "Dâdistân" "dâd" ve "sitân"dan (sitânden masdarının şimdiki zaman emir kipi) oluşan birleşik bir sıfat olabileceği gibi, yer ismi de olabilir. Birleşik sıfat olduğuna göre, "Hakk'ın adaletini alan" demektir ki, kastedilen şeriat hükmünü yerine getirmekle görevli kimsedir. Yer ismi olduğuna göre, Hakk'ın adalet yeri, yani ilahi adaletin uygulandığı yer demektir ki, hırsızların ellerinin kesildiği yerdir. Bazı nüshalarda "eymân" yerine "peymân" (söz, antlaşma) geçmiştir.

Yani "Ben Hakk'ın yeminlerine ve ahitlerine saygı göstermem gerekirken, ettiğim ahdi bozdum; bu sebeple onun adaletini uygulamakla görevli olan veya onun adaletinin uygulandığı yer ve ceza yeri benim sağ elimi kesip götürdü."

"Eymân" yemînin cem'idir. "Yemîn" sağ el ma'nâsınadır. "Dâdistân" "dâd" ile "sitânden" masdarının emr-i hâzırı olan "sitân"dan mürekkeb vasf-ı terkîbî olabileceği gibi, ism-i mekân dahi olabilir. Vasf-ı terkîbî olduğuna göre, "Hakk'ın dâd alıcısı" demek olur ki, murâd hadd-i şerînin îfâsına memur olan kimsedir. İsm-i mekân olduğuna [göre], adl-gâh-ı Hak, ya'nî adâlet-i ilâhiyyenin infâz olunduğu mahal demek olur ki, hırsızların ellerinin kesildiği yerdir. Ba'zı nüshalarda “eymân" yerine "peymân" vâki' olmuştur.

Ya'nî "Ben Hakk'ın yeminlerine ve ahidlerine hürmet etmek lâzım gelirken, ettiğim ahdi bozdum; binâenaleyh onun adâletini icrâya memur olan veyâ onun adâletinin icra olunduğu mahal ve siyâsetgâh benim sağ elimi kesip götürdü."

1684. "Ben ahdi kırdım ve bildim ki fenâdır; nihayet o cür'etin uğursuzluğu ele erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1684. "Ben ahdi kırdım ve bildim ki fenâdır; nihayet o cür'etin uğursuzluğu ele erişti."

"Ben Allah'a karşı olan ahdimi bozdum ve bildim ki bu yaptığım iş kötüdür. وَ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) Yani “Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür” ayet-i kerimesi gereğince, bu kötülüğün cezası olan bir kötülüğe bekler durumdaydım, nihayet o ahdi bozma cüretinin uğursuzluğu elime isabet etti."

"Ben Allâh'a karşı olan ahdimi bozdum ve bildim ki bu yaptığım iş kötüdür. و جزاؤ سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) Ya'nî “Fenâlığın cezâsı, onun gibi bir fenâlıktır" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu fenâlığın cezâsı olan bir fenâlığa muntazır idim, nihâyet o ahdi bozmak cür'etinin uğursuzluğu elime isabet etti."

1685. Bizim elimiz ve ayağımız ve içimiz ve kabuğumuz ey vâli, dostun hükmüne fedâ olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1685. Bizim elimiz ve ayağımız ve içimiz ve kabuğumuz ey vâli, dostun hükmüne fedâ olsun!

"Ey memleket işlerini idare etmekle görevli olan vâli efendi, bizim elimiz ve ayağımız ve ruhumuz ve bedenimiz, gerçek dost olan Hakk'ın hükmüne ve kazâsına fedâ olsun!"

"Ey idâre-i umûr-ı memlekete memûr olan vâli efendi, bizim elimiz ve ayağımız ve rûhumuz ve cesedimiz dost-ı hakîkî olan Hakk'ın hükmüne ve kazâsına fedâ olsun!"

1686. Bu benim kısmetim idi; sana helâl ettim; sen bilmedin, senin için vebal olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1686. Bu benim kısmetimdi; sana helâl ettim; sen bilmedin, senin için günah olmaz!

Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu iki şerefli beytin açıklamasında şöyle buyururlar: “Bu iki beytin özeti şudur ki, bu kesme fiilinin iki yönü vardır. Biri kulun kesbi olması ve diğeri Hak'ın mahlûku olmasıdır. Bu sebeple bu kesme fiili, kesb yönüyle kesicinin ve şıhnenin fiiliydi. Ve ahdi bozma cezasının hakkında yaratılış yönüyle Hak'ın fiiliydi. Ve önceki yönden günah olabilir; çünkü kesilen kişi üzerine zulümdür. Bu yönden onun günahının ortadan kalkması için affetti ve bilgisizlik yönünden onu mazur saydı. Ve ikinci yönden Hak'ın fiilidir. Şimdi Hak gerçi bilicidir, velâkin O Mâlik'tir, onun için ferman vardır, şikâyet edilemez. Aksine bu, rahmet cümlesinden olabilir; çünkü nezre karşı vefasızlık günahının uğursuzluğu, ceza isabeti sebebiyle ortadan kalktı ve kesilen kişi yüce bir mertebe buldu."

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu iki beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: “Bu iki beytin hulâsası odur ki, bu fiil-i kat'ın iki ciheti vardır. Biri meksûb-ı abd olması ve diğeri mahlûk-ı Hak olmasıdır. Binâenaleyh bu fiil-i kat', kesb cihetiyle katı' ve şıhnenin fiili idi. Ve ahd-şikęnlik cezası hakkında halk cihetiyle fiil-i Hak idi. Ve evvelki cihetten ma'sıyet olabilir; zîrâ maktû' üzerine zulümdür. Bu cihetten onun ma'sıyeti mürtefi' olmak için afv buyurdu ve ilimsizlik cihetinden onu ma'zûr addetti. Ve ikinci cihetten fiil-i Hak'dır. İmdi Hak gerçi bilicidir, velâkin O Mâlik'tir, onun için fermân vardır, şikâyet olunamaz. Belki bu, rahmet cümlesinden olabilir; zîrâ nezre karşı bî-vefalık günahının uğursuzluğu, cezâ isâbeti sebebiyle mürtefi' oldu ve maktû', mertebe-i ulyâ buldu."

1687. O kimse ki bildi, o fermân yürütücüdür, Huda'ya taarruz kuvveti nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1687. O kimse ki bildi, o ferman yürütücüdür, Allah'a karşı koyma gücü nerededir?

"Sâmân" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada kuvvet ve kudret anlamı uygundur. "Pîçîden" dolaşmak demektir. Burada karşı koymaktan kinayedir.

Yani "Yüce Allah'ın hükmünü ve fermanını mutlaka yürüten ve uygulayan olduğunu bilen kimsenin, Allah'ın fermanına ve kazâsına karşı 'Ben Allah'a karşı olan ahdimi bozdum ve bildim ki bu yaptığım iş kötüdür. وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) Yani 'Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür' ayet-i kerimesi gereğince, bu kötülüğün cezası olan bir kötülüğü bekliyordum, nihayet o ahdi bozma cüretinin uğursuzluğu başıma geldi' demesi mümkün değildir."

"Sâmân" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada kuvvet ve kudret ma'nâsı münasibdir. “Pîçîden" dolaşmak demektir. Burada taarruzdan kinâyedir.

Ya'nî "Allah Teâlâ hazretlerinin hüküm ve fermânını behemehâl yürütücü ve infâz edici olduğunu bilen kimsenin, Hudâ'nın fermânına ve kazâsına "Ben Allâh'a karşı olan ahdimi bozdum ve bildim ki bu yaptığım iş kötüdür. و جزاؤ سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) Ya'nî “Fenâlığın cezâsı, onun gibi bir fenâlıktır" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu fenâlığın cezâsı olan bir fenâlığa muntazır idim, nihâyet o ahdi bozmak cür'etinin uğursuzluğu elime isabet etti."

1685. "Bizim elimiz ve ayağımız ve içimiz ve kabuğumuz ey vâli, dostun hükmüne fedâ olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1685. "Bizim elimiz ve ayağımız ve içimiz ve kabuğumuz ey vâli, dostun hükmüne fedâ olsun!"

"Ey memleket işlerini idare etmekle görevli vali efendi, bizim elimiz ve ayağımız ve ruhumuz ve bedenimiz gerçek dost olan Hakk'ın hükmüne ve kazâsına fedâ olsun!"

"Ey idâre-i umûr-ı memlekete memûr olan vâli efendi, bizim elimiz ve ayağımız ve rûhumuz ve cesedimiz dost-ı hakîkî olan Hakk'ın hükmüne ve kazâsına fedâ olsun!"

1686. "Bu benim kısmetim idi; sana helâl ettim; sen bilmedin, senin için vebal olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1686. "Bu benim kısmetim idi; sana helâl ettim; sen bilmedin, senin için vebal olmaz!"

Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu iki şerefli beytin şerhinde şöyle buyururlar: “Bu iki beytin özeti şudur ki, bu kesme fiilinin iki yönü vardır. Biri kulun kesbi (irâdî kazanımı) olması ve diğeri Allah'ın yaratmasıdır. Bu sebeple bu kesme fiili, kesb yönüyle kesicinin ve şıhnenin fiili idi. Ve ahdi bozma cezasının hakkında yaratma yönüyle Allah'ın fiili idi. Ve önceki yönden günah olabilir; çünkü kesilen kişi üzerine zulümdür. Bu yönden onun günahı ortadan kalkması için affetti ve bilmemezlik yönünden onu mazur saydı. Ve ikinci yönden Allah'ın fiilidir. Şimdi Allah gerçi bilicidir, velâkin O Mâlik'tir, onun için ferman vardır, şikâyet olunamaz. Aksine bu, rahmet cümlesinden olabilir; çünkü nezre karşı vefasızlık günahının uğursuzluğu, ceza isabeti sebebiyle ortadan kalktı ve kesilen kişi, yüce bir mertebe buldu."

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri bu iki beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: “Bu iki beytin hulâsası odur ki, bu fiil-i kat'ın iki ciheti vardır. Biri meksûb-ı abd olması ve diğeri mahlûk-ı Hak olmasıdır. Binâenaleyh bu fiil-i kat', kesb cihetiyle katı' ve şıhnenin fiili idi. Ve ahd-şikęnlik cezası hakkında halk cihetiyle fiil-i Hak idi. Ve evvelki cihetten ma'siyet olabilir; zîrâ maktû' üzerine zulümdür. Bu cihetten onun ma'sıyeti mürtefi' olmak için afv buyurdu ve ilimsizlik cihettinden onu ma'zûr addetti. Ve ikinci cihetten fiil-i Hak'dır. İmdi Hak gerçi bilicidir, velâkin O Mâlik'tir, onun için fermân vardır, şikâyet olunamaz. Belki bu, rahmet cümlesinden olabilir; zîrâ nezre karşı bî-vefalık günahının uğursuzluğu, cezâ isâbeti sebebiyle mürtefi' oldu ve maktû', mertebe-i ulyâ buldu."

1687. O kimse ki bildi, o fermân yürütücüdür, Hudâ'ya taarruz kuvveti nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1687. O kimse ki bildi, o ferman yürütücüdür, Allah'a karşı gelme kuvveti nerededir?

"Sâmân" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada kuvvet ve kudret anlamı uygundur. "Pîçîden" dolaşmak demektir. Burada karşı gelmekten kinayedir.

Yani "Yüce Allah hazretlerinin hüküm ve fermanını mutlaka yürüten ve uygulayan olduğunu bilen kimsenin, Allah'ın fermanına ve kazâsına (Allah'ın küllî hükmü) karşı gelme kuvveti nerede kalır? O kimse hiç O'nun emrine karşı gelmeye cesaret edebilir mi?"

"Sâmân" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada kuvvet ve kudret ma'nâsı münasibdir. “Pîçîden" dolaşmak demektir. Burada taarruzdan kinâyedir.

Ya'nî "Allah Teâlâ hazretlerinin hüküm ve fermânını behemehâl yürütücü ve infâz edici olduğunu bilen kimsenin, Hudâ'nın fermânına ve kazâsına taarruz kuvveti nerede kalır? O kimse hiç O'nun emrine mukābeleye cür'et edebilir mi?"

1688. Ey, çok dâne arayan uçucu kuşun boğazını, yine onun boğazı kesmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1688. Ey, çok dâne arayan uçucu kuşun boğazını, yine onun boğazı kesmiştir.

Gıdasını arayan birçok havada uçan kuşlar, lokma bulmak ve boğazının ihtiyacını temin etmek için tuzağa tutulmuş ve neticede boğazı kesilip helak olmuştur.

Gıdâsını arayan birçok havada uçan kuşlar, lokma bulmak ve boğazının ihtiyacını temin etmek için tuzağa tutulmuş ve netîcede boğazı kesilip helâk olmuştur.

1689. Ey, çok kuş mi'deden ve açlıktan dam kenarından kafesin mahbusudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Ey, nice kuş midesinden ve açlıktan dam kenarından kafesin mahpusudur.

Yani "Helak olan kuşlar, boğazlarının derdinden helak olduğu gibi, tutulup; sesinin güzelliğinden veya görünüşünün inceliğinden dolayı kafese hapsedilmiş ve kafesi tavan kenarına asılan kuşlar da, yine lokma ve boğaz derdinden dolayı bu hapse düşmüştür."

Ya'nî "Helâk olan kuşlar, boğazlarının derdinden helâk olduğu gibi, tutu- lup; sadâsının güzelliğinden veyâ hey'etinin letâfetinden dolayı kafese hab- sedilmiş ve kafesi tavan kenârına asılan kuşlar da, yine lokma ve boğaz der- dinden dolayı bu habse dûçâr olmuştur."

1690. Ey, çok balık su içinde elden uzaktır; boğaz hırsından oltanın meʼhûzu [1695] olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1690. Ey, çok balık su içinde elden uzaktır; boğaz hırsından oltanın avı olmuştur.

Denizlerde ve nehirlerde gezen balıklara insanların eli yetişemezken, sırf boğaz ve lokma hırsından dolayı, insanların uzattıkları oltalara yakalanmışlardır.

Denizlerde ve nehirlerde gezen balıklara insanların eli yetişemez iken, mahzâ boğaz ve lokma hırsından dolayı, insanların uzattıkları oltalara yaka- lanmışlardır.

1691. Ey, çok perdede mestûr olmuş, fercin ve boğazın uğursuzluğundan rüsvây olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1691. Ey, çok perdede örtülmüş olan, fercin ve boğazın uğursuzluğundan rezil olmuştur.

Birçok iffet perdesi arkasında oturmuş olan kadın ve erkek, cinsel organa özgü olan zevkin uğursuzluğundan ve yeme ve içmeye olan düşkünlük ve uğursuzluğundan dolayı, maddeten ve manen rezil ve rüsvay olmuştur.

Birçok iffet perdesi arkasında oturmuş olan kadın ve erkek, âlet-i tenâsü- le mahsûs olan zevkin şüûmundan ve yeme ve içmeye olan ibtilâ ve uğur- suzluğundan dolayı, maddeten ve ma'nen rezîl ve rüsvây olmuştur.

1692. Ey, çok iyi huylu âlim kadı, boğazdan ve onun uğursuzluğundan sarı yüzlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1692. Ey, çok iyi huylu âlim kadı, boğazdan ve onun uğursuzluğundan sarı yüzlüdür.

Taarruz kuvveti nerede kalır? O kimse hiç O'nun emrine karşı gelmeye cesaret edebilir mi?

taarruz kuvveti nerede kalır? O kimse hiç O'nun emrine mukābeleye cür'et edebilir mi?"

1688. Ey, çok dâne arayan uçucu kuşun boğazını, yine onun boğazı kesmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1688. Ey, çok dâne arayan uçucu kuşun boğazını, yine onun boğazı kesmiştir.

Gıdasını arayan birçok havada uçan kuşlar, lokma bulmak ve boğazının ihtiyacını temin etmek için tuzağa tutulmuş ve neticede boğazı kesilip helak olmuştur.

Gıdâsını arayan birçok havada uçan kuşlar, lokma bulmak ve boğazının ihtiyacını temin etmek için tuzağa tutulmuş ve netîcede boğazı kesilip helâk olmuştur.

1689. Ey, çok kuş mi'deden ve açlıktan dam kenarından kafesin mahbusudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Ey, nice kuş midesinden ve açlıktan dam kenarından kafesin mahpusudur.

Yani "Helak olan kuşlar, boğazlarının derdinden helak olduğu gibi, yakalanıp; sesinin güzelliğinden veya görünüşünün inceliğinden dolayı kafese hapsedilmiş ve kafesi tavan kenarına asılan kuşlar da, yine lokma ve boğaz derdinden dolayı bu hapse maruz kalmıştır."

Ya'nî "Helâk olan kuşlar, boğazlarının derdinden helâk olduğu gibi, tutulup; sadâsının güzelliğinden veyâ hey'etinin letâfetinden dolayı kafese habsedilmiş ve kafesi tavan kenârına asılan kuşlar da, yine lokma ve boğaz derdinden dolayı bu habse dûçâr olmuştur."

1690. Ey, çok balık su içinde elden uzaktır; boğaz hırsından oltanın meʼhûzu [1695] olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1690. Ey, çok balık su içinde elden uzaktır; boğaz hırsından oltanın avı olmuştur.

Denizlerde ve nehirlerde gezen balıklara insanların eli ulaşamazken, sırf boğaz ve lokma hırsından dolayı, insanların uzattıkları oltalara yakalanmışlardır.

Denizlerde ve nehirlerde gezen balıklara insanların eli yetişemez iken, mahzâ boğaz ve lokma hırsından dolayı, insanların uzattıkları oltalara yakalanmışlardır.

1691. Ey, çok perdede mestûr olmuş, fercin ve boğazın uğursuzluğundan rüsvây olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1691. Ey, çok perdede örtülmüş olan, fercin ve boğazın uğursuzluğundan rezil olmuştur.

Birçok iffet perdesi arkasında oturmuş olan kadın ve erkek, üreme organına özgü olan zevkin uğursuzluğundan ve yeme ile içmeye olan düşkünlük ve uğursuzluğundan dolayı, maddeten ve manen rezil ve rüsvay olmuştur.

Birçok iffet perdesi arkasında oturmuş olan kadın ve erkek, âlet-i tenâsüle mahsûs olan zevkin şüûmundan ve yeme ve içmeye olan ibtilâ ve uğursuzluğundan dolayı, maddeten ve ma'nen rezîl ve rüsvây olmuştur.

1692. Ey, çok iyi huylu âlim kadı, boğazdan ve onun uğursuzluğundan sarı yüzlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1692. Ey, çok iyi huylu âlim kadı, boğazdan ve onun uğursuzluğundan sarı yüzlüdür.

Nice iyi huylu ve ilmi çok olan kadılar, boğazlarını doyurmak için halktan rüşvet almak suretiyle zilleti işlemişler ve boğazlarından ve onun böyle bir uğursuzluğundan halk nazarında hacıl olmuş ve utanmışlardır.

Nice iyi huylu ve ilmi çok olan kadılar, boğazlarını doyurmak için halktan rüşvet almak sûretiyle zilleti irtikâb etmişler ve boğazlarından ve onun böyle bir uğursuzluğundan halk nazarında hacıl olmuş ve utanmışlardır.

1693. Belki Hârût ve Mârût'da o şarab, feleğe urûcdan onlara sedd-i bâb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1693. Aksine, Hârût ve Mârût'ta o şarap, feleğe yükselmekten onlara kapı kapattı.

Aksine, beşeriyete inen Hârût ve Mârût ismindeki melekler için o şarap, yani cinsel ve boğaz hazları, onların imtihandan sonra tekrar beşeriyetten sıyrılarak feleğe yükselmelerinin kapısını kapattı. Bu Hârût ve Mârût kıssası Birinci ciltte açıklandı.

Belki beşeriyyete nüzûl eden Hârût ve Mârût nâmındaki melekler de o şarâb, ya'nî ferc ve boğaz huzûzâtı, onların ba'de'l-imtihan tekrar beşeriyyetten tecerrüd ederek feleğe urûclarının kapısını kapadı. Bu Hârût ve Mârût kıssası I. ciltde îzah olundu.

1694. Bâyezîd bunun için ihtiraz etti; namazda kendisinde tenbellik gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1694. Bâyezîd bu sebeple sakındı; namazda kendisinde tembellik gördü.

Bu şerefli beyitte Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin "Ben bir gün nefsimi ibadetlerden bir ibadete davet ettim, icabet etmedi; bu sebeple onu bir sene sudan men ettim" sözüne işaret buyrulmuştur.

Bu beyt-i şerîfde Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin انی دعوت نفسى يوما الى طاعة من الطاعات فلم تجبني فمنعتها الماء سنة ya'nî “Ben bir gün nefsimi tââttan bir tâata da'vet ettim, icâbet etmedi; binâenaleyh onu bir sene sudan men' ettim” kelâmına işâret buyurulmuştur.

1695. O akıl sahibi, sebebden endîşe etti; illeti çok su içmek gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1695. O akıl sahibi, sebepten endişe etti; illeti çok su içmek gördü.

O akıl sahibi olan Hz. Bâyezîd, nefsinin ibadetten kaçınmasının sebebini düşündü ve sebep olarak çok su içmiş olmasını buldu. Gerçekten de çok su içildiği zaman vücutta bir gevşeklik ve ağırlık meydana gelir.

O akıl sahibi olan Hz. Bâyezîd nefsinin ibâdetden imtinâ'ının sebebini düşündü ve sebeb olarak çok su içmiş olmasını buldu. Filhakika çok su içtiği vakit vücûdda bir rehâvet ve betâet peyda olur.

1696. “Bir seneye kadar su içmiyeceğim” dedi; öyle yaptı ve Hudâ ona kudret verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1696. “Bir seneye kadar su içmeyeceğim” dedi; öyle yaptı ve Yüce Allah ona kudret verdi.

Nefsinin ibadetten kaçınmasının çok su içmek sebebiyle olduğunu anlayınca, bir sene su içmemeye karar verdi ve bu kararı da ilâhî kazâya (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) uygun olmakla, Yüce Allah hazretleri, o kastını yerine getirmeye kudret ve başarı verdi. Eğer ilâhî kazâya uygun olmasaydı, onun hâli de, Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin hâline benzerdi.

Nefsinin tâatten imtinâ'ı çok su içmek sebebiyle olduğunu anlayınca, bir sene su içmemeğe karar verdi ve bu karârı da kazâ-yı ilâhîye muvâfık olmakla, Hak Teâlâ hazretleri, o kasdını icrâya kudret ve tevfik verdi. Eğer kazâ-yı ilâhîye muvâfik olmasa idi, onun hâli de, Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin hâline benzer idi.

1697. Bu, dîn için onun aşağı cehdi idi, o sultan ve kutbu'l-arifîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1697. Bu, din için onun aşağı çabası idi, o sultan ve ariflerin kutbu (Allah dostu) oldu.

Nice iyi huylu ve ilmi çok olan kadılar, karınlarını doyurmak için halktan rüşvet almak suretiyle alçaklığı işlemişler ve karınlarından ve onun böyle bir uğursuzluğundan halk nazarında hacil (utanmış) olmuş ve utanmışlardır.

Nice iyi huylu ve ilmi çok olan kadılar, boğazlarını doyurmak için halktan rüşvet almak sûretiyle zilleti irtikâb etmişler ve boğazlarından ve onun böyle bir uğursuzluğundan halk nazarında hacıl olmuş ve utanmışlardır.

1693. Belki Hârût ve Mârût'da o şarab, feleğe urûcdan onlara sedd-i bâb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1693. Aksine, Hârût ve Mârût'ta o şarap, feleğe yükselmekten onlara kapı kapattı.

Aksine, beşeriyete inen Hârût ve Mârût ismindeki melekler için o şarap, yani cinsel ve boğaz hazları, onların imtihandan sonra tekrar beşeriyetten sıyrılarak feleğe yükselmelerinin kapısını kapattı. Bu Hârût ve Mârût kıssası Birinci ciltte açıklandı.

Belki beşeriyyete nüzûl eden Hârût ve Mârût nâmındaki melekler de o şarâb, ya'nî ferc ve boğaz huzûzâtı, onların ba'de'l-imtihan tekrar beşeriyyetten tecerrüd ederek feleğe urûclarının kapısını kapadı. Bu Hârût ve Mârût kıssası I. ciltde îzah olundu.

1694. Bâyezîd bunun için ihtiraz etti; namazda kendisinde tenbellik gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1694. Bâyezîd bu sebeple sakındı; namazda kendisinde tembellik gördü.

Bu şerefli beyitte Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin "Ben bir gün nefsimi ibadetlerden bir ibadete davet ettim, icabet etmedi; bu sebeple onu bir sene sudan men ettim" sözüne işaret buyrulmuştur.

Bu beyt-i şerîfde Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin انی دعوت نفسى يوما الى طاعة من الطاعات فلم تجبني فمنعتها الماء سنة ya'nî “Ben bir gün nefsimi tââttan bir tâata da'vet ettim, icâbet etmedi; binâenaleyh onu bir sene sudan men' ettim” kelâmına işâret buyurulmuştur.

1695. O akıl sahibi, sebebden endîşe etti; illeti çok su içmek gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1695. O akıl sahibi, sebepten endişe etti; illeti çok su içmek gördü.

O akıl sahibi olan Hz. Bâyezîd, nefsinin ibadetten kaçınmasının sebebini düşündü ve sebep olarak çok su içmiş olmasını buldu. Gerçekten de çok su içildiği zaman vücutta bir gevşeklik ve ağırlık meydana gelir.

O akıl sahibi olan Hz. Bâyezîd nefsinin ibâdetden imtinâ'ının sebebini düşündü ve sebeb olarak çok su içmiş olmasını buldu. Filhakika çok su içtiği vakit vücûdda bir rehâvet ve betâet peyda olur.

1696. “Bir seneye kadar su içmiyeceğim” dedi; öyle yaptı ve Hudâ ona kudret verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1696. “Bir seneye kadar su içmeyeceğim” dedi; öyle yaptı ve Yüce Allah ona kudret verdi.

Nefsinin ibadetten kaçınmasının çok su içmek sebebiyle olduğunu anlayınca, bir sene su içmemeye karar verdi ve bu kararı da ilâhî kazâya (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) uygun olmakla, Yüce Allah hazretleri, o kastını yerine getirmeye kudret ve başarı verdi. Eğer ilâhî kazâya uygun olmasaydı, onun hâli de, Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin hâline benzerdi.

Nefsinin tâatten imtinâ'ı çok su içmek sebebiyle olduğunu anlayınca, bir sene su içmemeğe karar verdi ve bu karârı da kazâ-yı ilâhîye muvâfık olmakla, Hak Teâlâ hazretleri, o kasdını icrâya kudret ve tevfik verdi. Eğer kazâ-yı ilâhîye muvâfik olmasa idi, onun hâli de, Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin hâline benzer idi.

1697. Bu, dîn için onun aşağı cehdi idi, o sultan ve kutbu'l-arifîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1697. Bu, din için onun aşağı cehdi idi, o sultan ve âriflerin kutbu oldu.

Hz. Bâyezîd'in bu mücâhedesi (nefisle mücadele), din uğrunda yaptığı mücâhedelerin en aşağı derecesi idi; bu mücâhedelerinden dolayı o âriflerin kutbu ve sultanı oldu.

Hz. Bâyezîd'in bu mücâhedesi, dîn uğrunda yaptığı mücâhedelerin ednâsı idi; bu mücâhedelerinden dolayı o âriflerin kutbu ve sultânı oldu.

1698. Vaktāki boğaz için el kesilmiş oldu, zahid olan adama şikâyet kapısını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1698. Vaktâki boğaz için el kesilmiş oldu, zahid olan adama şikâyet kapısını bağladı.

Vaktâki lokma ve boğaz ihtiyacından dolayı Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozdu ve bu yüzden eli kesilmiş oldu, bu ihtiyaç sebebiyle ahdi bozmuş olmak niteliği, zâhid olan Hz. Ebu'l-Hayr'a şikâyet kapısını kapattı.

Vaktâki lokma ve boğaz ihtiyacından dolayı Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozdu ve bu yüzden eli kesilmiş oldu, bu ihtiyaç sebebiyle ahdi bozmuş olmak keyfiyyeti, zâhid olan Hz. Ebu'l-Hayr'a şikâyet kapısını bağladı.

1699. Halk indinde onun adı "Şeyh-i Akta" oldu. Boğazın bu afetleriyle onu ma'ruf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1699. Halk arasında onun adı "Şeyh-i Akta" oldu. Boğazın bu afetleriyle onu meşhur etti.

Halk arasında sağ eli kesik bir hâlde gezdiğinden, insanlar ona "Şeyh-i Akta" adını verdiler. Yüce Allah, boğazın bu afetleriyle halk arasında onu meşhur etti.

Halk arasında sağ eli kesik bir halde gezdiğinden, nâs ona "Şeyh-i Akta" adını koydular. Hak Teâlâ hazretleri, boğazın bu âfetleriyle halk arasında onu ma'rûf etti.

## Şeyh-i Akta'ın kerâmetleri ve onun iki el ile zenbil örmesi

1700. Ziyaretçilerden biri onu, sazdan ma'mûl çardak altında buldu ki, o her [1705] iki eliyle zenbil örer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1700. Ziyaretçilerden biri onu, sazdan yapılmış çardak altında buldu ki, o her [1705] iki eliyle zenbil örüyordu.

"Arîş" sazlardan yapılan çardak ve çergi (gölgelik) anlamındadır.

"Arîş" sazlardan yapılan çardak ve çergi ve gölgelik ma'nâsınadır.

1701. Ona dedi ki: "Ey kendi canının düşmanı, benim çergime başını ileri itmişsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1701. Ona dedi ki: "Ey kendi canının düşmanı, benim çadırıma başını ileri uzatmışsın."

Hz. Bâyezîd'in bu mücâhedesi (nefisle mücadele), din uğrunda yaptığı mücâhedelerin en düşüğü idi; bu mücâhedelerinden dolayı o, âriflerin kutbu ve sultanı oldu.

Hz. Bâyezîd'in bu mücâhedesi, dîn uğrunda yaptığı mücâhedelerin ednâsı idi; bu mücâhedelerinden dolayı o âriflerin kutbu ve sultânı oldu.

1698. Vaktāki boğaz için el kesilmiş oldu, zahid olan adama şikâyet kapısını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1698. Vaktâki boğaz için el kesilmiş oldu, zahid olan adama şikâyet kapısını bağladı.

Vaktâki lokma ve boğaz ihtiyacından dolayı Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozdu ve bu yüzden eli kesilmiş oldu, bu ihtiyaç sebebiyle ahdi bozmuş olmak niteliği, zâhid olan Hz. Ebu'l-Hayr'a şikâyet kapısını kapattı.

Vaktâki lokma ve boğaz ihtiyacından dolayı Ebu'l-Hayr hazretleri ahdini bozdu ve bu yüzden eli kesilmiş oldu, bu ihtiyaç sebebiyle ahdi bozmuş olmak keyfiyyeti, zâhid olan Hz. Ebu'l-Hayr'a şikâyet kapısını bağladı.

1699. Halk indinde onun adı "Şeyh-i Akta" oldu. Boğazın bu afetleriyle onu ma'ruf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1699. Halk arasında onun adı "Şeyh-i Akta" oldu. Boğazın bu afetleriyle onu meşhur etti.

Halk arasında sağ eli kesik bir hâlde gezdiğinden, insanlar ona "Şeyh-i Akta" adını verdiler. Yüce Allah, boğazın bu afetleriyle halk arasında onu meşhur etti.

Halk arasında sağ eli kesik bir halde gezdiğinden, nâs ona "Şeyh-i Akta" adını koydular. Hak Teâlâ hazretleri, boğazın bu âfetleriyle halk arasında onu ma'rûf etti.

## Şeyh-i Akta'ın kerâmetleri ve onun iki el ile zenbil örmesi

1700. Ziyaretçilerden biri onu, sazdan ma'mûl çardak altında buldu ki, o her [1705] iki eliyle zenbil örer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1700. Ziyaretçilerden biri onu, sazdan yapılmış çardak altında buldu ki, o her [1705] iki eliyle zenbil örüyordu.

"Arîş" sazlardan yapılan çardak ve çergi (gölgelik) anlamındadır.

"Arîş" sazlardan yapılan çardak ve çergi ve gölgelik ma'nâsınadır.

1701. Ona dedi ki: "Ey kendi canının düşmanı, benim çergime başını ileri itmişsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1701. Ona dedi ki: "Ey kendi canının düşmanı, benim çadırıma başını ileri uzatmışsın."

Ebu'l-Hayr hazretleri o ziyaretçiye dedi ki: "Niçin izinsiz olarak benim kulübemin penceresinden başını içeriye soktun ve يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) yani “Ey iman eden kimseler, izin almadıkça ve ehline selam vermedikçe evinizin dışındaki eve girmeyiniz!” ayet-i kerimesinin hükmüne muhalefetle canının düşmanı oldun."

Ebu'l-Hayr hazretleri o ziyaretçiye dedi ki: "Niçin bilâ-istîzân benim külbe-min penceresinden başını içeriye soktun ve يا أيها الذين آمنوا لا تدخلوا بيوتاً غير بيوتكم حتى تستأنسوا و تسلموا على أهلها (Nûr, 24/27) ya'nî “Ey îmân eden kimseler, isti'nâs etmedikçe ve ehlîne selâm vermedikçe evinizin gayri olan eve girmeyiniz!” âyet-i kerîmesi hükmüne muhalefetle canının düşmanı oldun."

1702. "Niçin sibakda bu aceleyi yaptın?" Dedi: "Muhabbet ve iştiyakın if-râtından!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1702. "Niçin yarışta bu aceleyi yaptın?" Dedi: "Sevgi ve özlemin aşırılığından!"

"Kulübeye girme yarışında niçin bu aceleyi yaptın; izin isteme hususunda şer'î edebe uymadın?" Ziyaretçi de cevap olarak: "Sana olan sevgimin ve özlemimin aşırılığından bu edebe uymak aklıma gelmedi!" dedi.

"Külbeye girmek sibâkında niçin bu aceleyi ettin; istîzân etmek husûsun-da edeb-i şer'îye riâyet etmedin?" Ziyaretçi de cevâben: "Sana olan muhab-bet ve iştiyâkımın ifrâtından bu edebe riâyet hatırıma gelmedi!" dedi.

1703. Böyle olunca tebessüm etti ve dedi: "Şimdi gel, fakat ey azîz, bunu mah-fî tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1703. Böyle olunca tebessüm etti ve dedi: "Şimdi gel, fakat ey azîz, bunu gizli tut!"

Ziyaretçinin aşırı sevgisini işitince Ebu'l-Hayr hazretleri tebessüm edip dedi ki: "Öyle ise, şimdi gel, fakat ey Allah meydanının sevgilisi olan azîz, bu gördüğün hâli sakla!"

Zâirin ifrât-ı muhabbetini işitince Ebu'l-Hayr hazretleri tebessüm edip de-di ki: "Öyle ise, şimdi gel, fakat ey meydân-ı Hudâ'nın muhibbi olan azîz, bu gördüğün hâli sakla!"

1704. "Ben ölmedikçe bunu ne bir karîbine ne bir habîbine ve ne de bir denî-ye, kimseye söyleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1704. "Ben ölmedikçe bunu ne bir yakınına ne bir dostuna ve ne de bir alçağa, kimseye söyleme!"

"Ben hayatta oldukça, benim iki sağlam el ile zenbil ördüğümü gördüğünü, ne akrabandan olan bir kimseye ve ne de bir dostuna ve ne de sıradan insanlardan birisine, sözün özü hiçbir kimseye söyleme ve bu sırrı açıklama!"

"Ben hayatta oldukça, benim iki sağlam el ile zenbil ördüğümü gördüğü-nü, ne akrabân olan bir kimseye ve ne de bir dostuna ve ne de âhâd-ı nâs-dan birisine velhâsıl hiçbir kimseye söyleme ve bu sırrı ifşa etme!"

1705. Ondan sonra başka taife onun penceresinden, onun dokumasına muttali' oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1705. Ondan sonra başka bir grup, onun penceresinden, onun dokumasına vâkıf oldular.

Bu ziyaretçi, gördüğü bu sırrı her ne kadar saklamış ve açığa vurmamış ise de, onun hâllerini merak eden başka kimseler, gizlice onun kulübesinin penceresinden bakıp, onun iki sağlam el ile zembil dokuyuşunu öğrendiler.

Bu zâir gördüğü bu sırrı her ne kadar saklamış ve ifşa etmemiş ise de, onun ahvâlini tecessüs eden başka kimseler, gizlice onun külbesinin pence-resinden bakıp, onun iki sağlam el ile zenbil dokuyuşuna vakıf oldular.

1706. Dedi: "Ey Kirdigar, hikmeti sen bilirsin; ben gizlerim, sen aşikâr ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1706. Dedi: "Ey Yaratıcı, hikmeti sen bilirsin; ben gizlerim, sen aşikâr ettin!"

Ebu'l-Hayr hazretleri o ziyaretçiye dedi ki: "Niçin izinsiz benim kulübemin penceresinden başını içeriye soktun ve يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ (Nûr, 24/27) yani “Ey iman eden kimseler, izin istemedikçe ve ehline selam vermedikçe evinizin dışındaki eve girmeyiniz!" ayet-i kerimesi hükmüne karşı gelerek canının düşmanı oldun."

Ebu'l-Hayr hazretleri o ziyaretçiye dedi ki: "Niçin bila-istîzân benim külbemin penceresinden başını içeriye soktun ve يا أيها الذين آمنوا لا تدخلوا بيوتاً غير بيوتكم (Nûr, 24/27) ya'nî “Ey îmân eden kimseler, isti'nâs etmedikçe ve ehline selâm vermedikçe evinizin gayri olan eve girmeyiniz!" âyet-i kerîmesi hükmüne muhalefetle canının düşmanı oldun."

1702. "Niçin sibakda bu aceleyi yaptın?" Dedi: "Muhabbet ve iştiyakın ifrâtından!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1702. "Niçin yarışta bu aceleyi yaptın?" Dedi: "Sevgi ve özlemin aşırılığından!"

"Kulübeye girmek yarışında niçin bu aceleyi yaptın; izin isteme konusunda şeriat edebine uymadın?" Ziyaretçi de cevap olarak: "Sana olan sevgimin ve özlemimin aşırılığından bu edebe uymak aklıma gelmedi!" dedi.

"Külbeye girmek sibâkında niçin bu aceleyi ettin; istîzân etmek husûsunda edeb-i şer'îye riâyet etmedin?" Ziyâretçi de cevâben: "Sana olan muhabbet ve iştiyâkımın ifrâtından bu edebe riâyet hatırıma gelmedi!" dedi.

1703. Böyle olunca tebessüm etti ve dedi: "Şimdi gel, fakat ey azîz, bunu mahfî tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1703. Böyle olunca tebessüm etti ve dedi: "Şimdi gel, fakat ey azîz, bunu mahfî tut!"

Ziyaretçinin aşırı sevgisini işitince Ebu'l-Hayr hazretleri tebessüm edip dedi ki: "Öyle ise, şimdi gel, fakat ey Allah meydanının sevgilisi olan azîz, bu gördüğün hâli sakla!"

Zâirin ifrât-ı muhabbetini işitince Ebu'l-Hayr hazretleri tebessüm edip dedi ki: "Öyle ise, şimdi gel, fakat ey meydân-ı Hudâ'nın muhibbi olan azîz, bu gördüğün hâli sakla!"

1704. "Ben ölmedikçe bunu ne bir karîbine ne bir habîbine ve ne de bir denîye, kimseye söyleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1704. "Ben ölmedikçe bunu ne bir yakınına ne bir dostuna ve ne de bir alçağa, kimseye söyleme!"

"Ben hayatta oldukça, benim iki sağlam el ile zenbil ördüğümü gördüğünü, ne akrabandan olan bir kimseye ve ne de bir dostuna ve ne de sıradan insanlardan birine, sözün özü hiçbir kimseye söyleme ve bu sırrı açığa vurma!"

"Ben hayatta oldukça, benim iki sağlam el ile zenbil ördüğümü gördüğünü, ne akrabân olan bir kimseye ve ne de bir dostuna ve ne de âhâd-ı nâsdan birisine velhâsıl hiçbir kimseye söyleme ve bu sırrı ifşa etme!"

1705. Ondan sonra başka taife onun penceresinden, onun dokumasına muttali' oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1705. Ondan sonra başka bir grup, onun penceresinden, onun dokumasına vâkıf oldular.

Bu ziyaretçi, gördüğü bu sırrı her ne kadar saklamış ve açıklamamış ise de, onun hâllerini merak eden başka kimseler, gizlice onun kulübesinin penceresinden bakıp, onun iki sağlam el ile zenbil (hasır sepet) dokuyuşunu öğrendiler.

Bu zâir gördüğü bu sırrı her ne kadar saklamış ve ifşa etmemiş ise de, onun ahvâlini tecessüs eden başka kimseler, gizlice onun külbesinin penceresinden bakıp, onun iki sağlam el ile zenbil dokuyuşuna vâkıf oldular.

1706. Dedi: "Ey Kirdigâr, hikmeti sen bilirsin; ben gizlerim, sen âşikâr ettin!" Bu sırrın keşfi üzerine Ebu'l-Hayr hazretleri Hak Teâlâ'ya münâcâta başlayıp dedi ki: "Ey fail-i hakîkî olan Hâlık'ım! Bu sırrın şüyû'undaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1706. Dedi: "Ey Yaratıcı, hikmeti sen bilirsin; ben gizlerim, sen açıkça gösterdin!" Bu sırrın açığa çıkması üzerine Ebu'l-Hayr hazretleri Yüce Allah'a yakarmaya başlayıp dedi ki: "Ey gerçek fail olan Yaratıcım! Bu sırrın yayılmasındaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"

1707. Ona ilhâm geldi ki: "Birkaç kimseler geldi ki, bu gamda sana münkir oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1707. Ona ilham geldi ki: "Birkaç kimseler geldi ki, bu gamda sana inkâr ettiler."

Bu münacatı üzerine Hz. Ebu'l-Hayr'a böyle ilahi ilham geldi: "Bu elin kesilmesi üzüntüsünde senin doğru halini inkâr eden, tarikat ehlinden birkaç kimseler vardı, dediler."

Bu münâcâtı üzerine Hz. Ebu'l-Hayr'a böyle ilhâm-ı ilâhî geldi: “Bu elin kesilmesi gamında senin sıdk-ı hâlini inkâr eden, ehl-i tarîkten birkaç kimseler var idi, dediler."

1708. "Ki, meğer o tarîkde riyakâr idi ki, Hudâ ferîk içinde onu rüsvay etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1708. "Ki, meğer o yolda riyakâr idi ki, Allah topluluk içinde onu rezil etti."

“Meğer o Ebu'l-Hayr, Hakk yolunda ihlas sahibi değil, aksine riyakâr bir kimse imiş; bu sebeple Yüce Allah onu ihlas ehli içinde, eli kesilmek suretiyle rezil etti, yoksa o yol ehli değil, hırsızlık ehli imiş!”

“Meğer o Ebu'l-Hayr, tarîk-i Hak'da ihlâs sahibi değil, bil'akis riyakâr bir kimse imiş; onun için Hak Teâlâ hazretleri onu ehl-i ihlâs içinde, eli kesilmek sûretiyle rüsvây etti, yoksa o ehl-i tarîk değil, ehl-i sirkat imiş!”

1709. "Ben istemedim ki o tâife kâfir olsunlar; dalâlette, sû'-i zan içinde gitsinler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. "Ben istemedim ki o topluluk kâfir olsunlar; sapıklıkta, kötü zan içinde gitsinler!"

"Ben, görünen durumlara göre olan hükümlerimde onları mazur gördüm ve keremimin kemâlinden istemedim ki, o sana karşı çıkan topluluk sapıklıkta ve benim bir velîme karşı kötü zan içinde yürüsünler!"

“Ben zâhiren cereyân eden ahvâle göre olan hükümlerinde onları ma'zûr gördüm ve kemâl-i keremimden istemedim ki, o sana münkir olan tâife dalâlette ve benim bir velîme karşı sû'-i zan içinde yürüsünler!”

1710. "Bu kerâmeti aşikar ettik ki, iş vaktinde sana el veririz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1710. "Bu kerâmeti açıkça gösterdik ki, iş vaktinde sana yardım ederiz."

"Bu sağlam el ile zenbil örme kerâmetini halka gösterdik ve zenbil örme zamanında sana yardım ettiğimizi insanlara gösterdik."

[1715] "Bu sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini halka ızhâr ettik ve zenbil örmek zamânında sana el verdiğimizi nâsa gösterdik."

1711. “Tâ ki o kötü zanlı bîçareler cenâb-ı âsumândan merdûd olmayalar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1711. "O kötü zanlı biçareler gök katından kovulmasınlar diye."

"Bu keşfi ve açıklamayı, bu kötü zanlı biçareler ilahi rahmet ve hidayet tarafından geri çevrilmesinler diye yaptık."

Bu sırrın keşfi üzerine Ebu'l-Hayr hazretleri Yüce Allah'a yakarmaya başlayıp dedi ki: "Ey gerçek fail olan Yaratıcım! Bu sırrın yayılmasındaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"

“Bu keşf ve ızhârı, bu kötü zanlı bîçâreler rahmet ve hidâyet-i âsumânî tarafından reddolunmamak için yaptık.”

Bu sırrın keşfi üzerine Ebu'l-Hayr hazretleri Hak Teâlâ'ya münâcâta başlayıp dedi ki: "Ey fail-i hakîkî olan Hâlık'ım! Bu sırrın şüyû'undaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"

1707. Ona ilhâm geldi ki: "Birkaç kimseler geldi ki, bu gamda sana münkir oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1707. Ona ilham geldi ki: "Birkaç kimseler geldi ki, bu gamda sana inkâr ettiler."

Bu münacatı üzerine Hz. Ebu'l-Hayr'a böyle ilahi ilham geldi: "Bu elin kesilmesi üzüntüsünde senin doğru halini inkâr eden, tarikat ehlinden birkaç kimseler vardı, dediler."

Bu münâcâtı üzerine Hz. Ebu'l-Hayr'a böyle ilhâm-ı ilâhî geldi: “Bu elin kesilmesi gamında senin sıdk-ı hâlini inkâr eden, ehl-i tarîkten birkaç kimseler var idi, dediler."

1708. "Ki, meğer o tarîkde riyakâr idi ki, Hudâ ferîk içinde onu rüsvay etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1708. "Ki, meğer o yolda riyakârdı ki, Allah topluluk içinde onu rezil etti."

“Meğer o Ebu'l-Hayr, Hakk yolunda ihlas sahibi değil, aksine riyakâr bir kimse imiş; bu sebeple Yüce Allah onu ihlas ehli içinde, eli kesilmek suretiyle rezil etti, yoksa o yol ehli değil, hırsızlık ehli imiş!"

“Meğer o Ebu'l-Hayr, tarîk-i Hak'da ihlâs sahibi değil, bil'akis riyakâr bir kimse imiş; onun için Hak Teâlâ hazretleri onu ehl-i ihlâs içinde, eli kesilmek sûretiyle rüsvây etti, yoksa o ehl-i tarîk değil, ehl-i sirkat imiş!"

1709. "Ben istemedim ki o tâife kâfir olsunlar; dalâlette, sû'-i zan içinde gitsinler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. "Ben istemedim ki o topluluk kâfir olsunlar; sapıklıkta, kötü zan içinde gitsinler!"

"Ben, dışarıdan görünen hallere göre olan hükümlerimde onları mazur gördüm ve keremimin kemâlinden istemedim ki, o sana inkâr eden topluluk sapıklıkta ve benim bir velîme karşı kötü zan içinde yürüsünler!"

“Ben zâhiren cereyân eden ahvâle göre olan hükümlerinde onları ma'zûr gördüm ve kemâl-i keremimden istemedim ki, o sana münkir olan tâife dalâlette ve benim bir velîme karşı sû'-i zan içinde yürüsünler!"

1710. "Bu kerâmeti aşikar ettik ki, iş vaktinde sana el veririz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1710. "Bu kerâmeti açıkça gösterdik ki, iş vaktinde sana el veririz."

"Bu sağlam el ile zenbil örme kerâmetini halka açıkça gösterdik ve zenbil örme zamanında sana el verdiğimizi insanlara gösterdik."

“Bu sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini halka ızhâr ettik ve zenbil örmek zamânında sana el verdiğimizi nâsa gösterdik."

1711. “Tâ ki o kötü zanlı bîçareler cenâb-ı âsumândan merdûd olmayalar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1711. "O kötü zanlı biçareler, yüce katından kovulmuş olmasınlar diye."

"Bu keşfi ve açıklamayı, o kötü zanlı biçareler ilahi rahmet ve hidayet tarafından geri çevrilmesinler diye yaptık."

“Bu keşf ve ızhârı, bu kötü zanlı bîçâreler rahmet ve hidâyet-i âsumânî tarafından reddolunmamak için yaptık."

1712. Bu kerâmeti ben sana onlar için verdim; ve bu çerağı sana bunun için koydum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1712. Bu kerâmeti ben sana onlar için verdim; ve bu çerağı sana bunun için koydum.

Senin elin kesildikten sonra, iki sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini ben sana, onlara göstermek için verdim. Ve bu hidayet ışığını sana, onların kötü zandan ve sapkınlık karanlığından kurtulmaları için yerleştirdim.

Senin elin kesildikten sonra, iki sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini ben sana, onlara göstermek için verdim. Ve bu çerâğ-ı hidâyeti sana, onların sû-i zandan ve zulmet-i dalâletten kurtulmaları için vaz' ettim.

1713. Sen ondan geçmişsin ki, tenin ölümünden ve eczâ-yı bedenin tefrîkinden korkasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1713. Sen ondan geçmişsin ki, teninin ölümünden ve bedeninin parçalarının ayrılmasından korkasın.

Sen cismin ölümü korkusundan ve bedeninin parçalarının toprakta dağılıp, şeklinin yok olması korkusundan geçmişsin; çünkü sen, senin senliğinin cisimden ibaret olmadığını kesin olarak anladın.

Sen cismin ölümü korkusundan ve eczâ-yı bedenin toprakta dağılıp, sûretin ma'dûm olması havfından geçmişsin; zîrâ sen, senin senliğinin cisimden ibaret olmadığını yakînen anladın.

1714. Başın ve ayağın tefríki vehmi senden gitti; vehmin def'i sana iyi siper-i azîm olarak erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1714. Başın ve ayağın ayrılığı vehmi senden gitti; vehmin def'i sana iyi ve büyük bir siper olarak erişti.

"Öleceğim, başım ve ayağım toprakta çürüyüp, birbirinden ayrılacak" diye gaflet ehlinin her an maruz kaldığı vehim senden yok oldu. Bu vehmin def'i, senin elinin kesilmesinden etkilenmemen hususunda iyi ve büyük bir siper olarak senin yardımına ulaştı.

Öleceğim, başım ve ayağım toprakta çürüyüp, birbirinden ayrılacak diye ehl-i gafletin her an dûçâr olduğu vehim senden zâil oldu. Bu vehmin def'i, senin elinin kesilmesinden müteessir olmamak husûsunda iyi ve azîm bir siper olarak senin imdadına erişti.

## Fir'avn'ın sâhirlerinin el ve ayaklarının kesilmesindeki cesâretlerinin sebebi

1715. Fir'avn-ı laîn değil mi ki, yeryüzünde sâhirlere tehdîd-i siyaset etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1715. Lânetli Firavun değil mi ki, yeryüzünde sihirbazlara siyaset tehdidinde bulundu.

1712. Bu kerâmeti ben sana onlar için verdim; ve bu çerağı sana bunun için koydum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1712. Bu kerâmeti ben sana onlar için verdim; ve bu çerağı sana bunun için koydum.

Senin elin kesildikten sonra, iki sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini ben sana, onlara göstermek için verdim. Ve bu hidayet ışığını sana, onların kötü zandan ve sapkınlık karanlığından kurtulmaları için yerleştirdim.

Senin elin kesildikten sonra, iki sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini ben sana, onlara göstermek için verdim. Ve bu çerâğ-ı hidâyeti sana, onların sû-i zandan ve zulmet-i dalâletten kurtulmaları için vaz' ettim.

1713. Sen ondan geçmişsin ki, tenin ölümünden ve eczâ-yı bedenin tefrîkinden korkasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1713. Sen ondan geçmişsin ki, teninin ölümünden ve bedeninin parçalarının ayrılmasından korkasın.

Sen cismin ölümü korkusundan ve bedeninin parçalarının toprakta dağılıp, şeklinin yok olması korkusundan geçmişsin; çünkü sen, senin senliğinin cisimden ibaret olmadığını kesin olarak anladın.

Sen cismin ölümü korkusundan ve eczâ-yı bedenin toprakta dağılıp, sûretin ma'dûm olması havfından geçmişsin; zîrâ sen, senin senliğinin cisimden ibaret olmadığını yakînen anladın.

1714. Başın ve ayağın tefríki vehmi senden gitti; vehmin def'i sana iyi siper-i azîm olarak erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1714. Başın ve ayağın ayrılığı vehmi senden gitti; vehmin def'i sana iyi ve büyük bir siper olarak erişti.

"Öleceğim, başım ve ayağım toprakta çürüyüp, birbirinden ayrılacak" diye gaflet ehlinin her an maruz kaldığı vehim senden yok oldu. Bu vehmin def'i, senin elinin kesilmesinden etkilenmemen hususunda iyi ve büyük bir siper olarak senin yardımına ulaştı.

Öleceğim, başım ve ayağım toprakta çürüyüp, birbirinden ayrılacak diye ehl-i gafletin her an dûçâr olduğu vehim senden zâil oldu. Bu vehmin def'i, senin elinin kesilmesinden müteessir olmamak husûsunda iyi ve azîm bir siper olarak senin imdadına erişti.

## Fir'avn'ın sâhirlerinin el ve ayaklarının kesilmesindeki cesâretlerinin sebebi

1715. Fir'avn-ı laîn değil mi ki, yeryüzünde sâhirlere tehdîd-i siyaset etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1715. Lânetli Firavun değil mi ki, yeryüzünde sihirbazlara siyaset tehdidinde bulundu.

1716. Ki, sizin elinizi ve ayağınızı hilaftan keseyim, sonra da asayım; sizi muaf tutmayayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1716. Ki, sizin elinizi ve ayağınızı çaprazlama keseyim, sonra da asayım; sizi bağışlamayayım.

Bu beyitlerde Tâhâ sûresinde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ أَذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرِ كُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَا قَطِّعَنَّ أَيْدِيكُمْ وَ أَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) Yani "Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz. O, muhakkak size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi sizin sağ elinizi ve sol ayağınızı çaprazlama elbette keseyim ve sizi hurma dallarına asayım." Şuarâ sûresinde de bu anlamda bir ayet-i kerime vardır. İşte Firavun, Musa (a.s.)'a iman eden sihirbazları böyle bir siyaset (yönetim biçimi, ceza) ile tehdit etti.

Bu beyitlerde sûre-i Tâhâ'da vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ أَذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرِ كُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَا قَطِّعَنَّ أَيْدِيكُمْ وَ أَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) Ya'ni "Fir'avn dedi ki: Ben size izin vermezden evvel, ona îmân ettiniz. O muhakkak size sihir ta'lîm eden sizin büyüğünüzdür. İmdi sizin sağ elinizi ve sol ayağınızı hilaf cihetinden elbette keseyim ve sizi hurma dallarına asayım." Sûre-i Şuarâ'da dahi bu meâlde bir âyet-i kerîme vardır. İşte Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a îmân eden sihirbazları böyle bir siyaset ile tehdîd etti.

1717. O zannederdi ki onlar yine vehim ve tahvîfde ve vesvāsta ve zandadırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1717. O zannederdi ki onlar yine vehim ve korkutmada ve vesvesede ve zandadırlar.

O Firavun, sihirbazlar iman ettikten sonra da yine bu vehmedilmiş varlığa bağlanmış ve korkutmalardan korkmada bulunmuş ve vesvesenin vesveseleri içinde kalmış ve bu izafî varlığın bağımsızlığı zannına düşmüş olduklarını zannederdi; ve bu zannına dayanarak onları siyasetle tehdit etti.

O Fir'avn, sâhirler îmân ettikten sonra da yine bu vücûd-ı mevhûma bağlanmış ve tahvîflerden korkmada bulunmuş ve vesvâsın vesveseleri içinde kalmış ve bu vücûd-ı izâfînin istiklâli zannına düşmüş olduklarını zannederdi; ve bu zannına müsteniden onları siyasetle tehdîd etti.

1718. Ki onlara nefsin tevehhümlerinden ve tehdîdlerinden titreme ve korkutma ve korku olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1718. Ki onlara nefsin vehimlerinden ve tehditlerinden titreme ve korkutma ve korku olur.

O Firavun, zannederdi ki sihirbazların nefislerini azap ve helak ile tehdit ederse, kendi nefsinde meydana gelen vehimlerden ve yapacağı tehditlerden o sihirbazların nefislerinde de titreme oluşur ve korkutmanın etkisiyle, onlarda korku belirir; çünkü Firavun'un bakış açısına göre, kesmek ve asmak kötü bir şeydir, onun nefsinin vehmi budur.

O Fir'avn, zannederdi ki sâhirlerin nefislerini ta'zīb ve helâk ile tehdîd ederse, kendi nefsinde vâki' olan tevehhümlerden ve yapacağı tehdidlerden o sâhirlerin nefislerinde de titreme hâsıl ve korkutmanın te'sîriyle, onlarda korku peyda olur; zîrâ Fir'avn'ın nokta-i nazarına göre, kesmek ve asmak fenâ bir şeydir, onun nefsinin tevehhümü budur.

1719. O bilmezdi ki, onlar kurtulmuşlardır; kalb nûrunun perceresine oturmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1719. O bilmezdi ki, onlar kurtulmuşlardır; kalp nurunun penceresine oturmuşlardır.

Firavun, sihirbazları da kendi gibi sanıp, siyasetle tehdit ederdi. O bilmezdi ki, onlar bu vehmedilmiş varlıktan ve varlık sanısından kurtulmuşlardır. Kalp

Fir'avn, sâhirleri de kendi gibi zannedip, siyasetle tehdîd ederdi. O bilmezdi ki, onlar bu vücûd-ı vehmîden ve vehm-i vücûdîden kurtulmuşlardır. Kalb

1716. Ki, sizin elinizi ve ayağınızı hilaftan keseyim, sonra da asayım; sizi muaf tutmayayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1716. Ki, sizin elinizi ve ayağınızı çaprazlama keseyim, sonra da asayım; sizi bağışlamayayım.

Bu beyitlerde Tâhâ sûresinde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) Yani "Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz. O muhakkak size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi sizin sağ elinizi ve sol ayağınızı çaprazlama elbette keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım." Şuara sûresinde de bu anlamda bir ayet-i kerime vardır. İşte Firavun, Musa (a.s.)'a iman eden sihirbazları böyle bir siyasetle tehdit etti.

Bu beyitlerde sûre-i Tâhâ'da vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ أَذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرِ كُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَا قَطِّعَنَّ أَيْدِيكُمْ وَ أَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) Ya'ni "Fir'avn dedi ki: Ben size izin vermezden evvel, ona îmân ettiniz. O muhakkak size sihir ta'lîm eden sizin büyüğünüzdür. İmdi sizin sağ elinizi ve sol ayağınızı hilaf cihetinden elbette keseyim ve sizi hurma dallarına asayım." Sûre-i Şuarâ'da dahi bu meâlde bir âyet-i kerîme vardır. İşte Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a îmân eden sihirbazları böyle bir siyaset ile tehdîd etti.

1717. O zannederdi ki onlar yine vehim ve tahvîfde ve vesvāsta ve zandadırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1717. O zannederdi ki onlar yine vehim ve korkutmada ve vesvesede ve zandadırlar.

O Firavun, sihirbazlar iman ettikten sonra da yine bu vehmedilmiş varlığa bağlanmış ve korkutmalardan korkmada bulunmuş ve vesvesenin vesveseleri içinde kalmış ve bu izafî varlığın bağımsızlığı zannına düşmüş olduklarını zannederdi; ve bu zannına dayanarak onları siyasetle tehdit etti.

O Fir'avn, sâhirler îmân ettikten sonra da yine bu vücûd-ı mevhûma bağlanmış ve tahvîflerden korkmada bulunmuş ve vesvâsın vesveseleri içinde kalmış ve bu vücûd-ı izâfînin istiklâli zannına düşmüş olduklarını zannederdi; ve bu zannına müsteniden onları siyasetle tehdîd etti.

1718. Ki onlara nefsin tevehhümlerinden ve tehdîdlerinden titreme ve korkutma ve korku olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1718. Ki onlara nefsin vehimlerinden ve tehditlerinden titreme ve korkutma ve korku olur.

O Firavun, zannederdi ki sihirbazların nefislerini azap ve helak ile tehdit ederse, kendi nefsinde meydana gelen vehimlerden ve yapacağı tehditlerden o sihirbazların nefislerinde de titreme oluşur ve korkutmanın etkisiyle, onlarda korku meydana gelir; çünkü Firavun'un bakış açısına göre, kesmek ve asmak kötü bir şeydir, onun nefsinin vehmi budur.

O Fir'avn, zannederdi ki sâhirlerin nefislerini ta'zîb ve helâk ile tehdîd ederse, kendi nefsinde vâki' olan tevehhümlerden ve yapacağı tehdidlerden o sâhirlerin nefislerinde de titreme hâsıl ve korkutmanın te'sîriyle, onlarda korku peyda olur; zîrâ Fir'avn'ın nokta-i nazarına göre, kesmek ve asmak fenâ bir şeydir, onun nefsinin tevehhümü budur.

1719. O bilmezdi ki, onlar kurtulmuşlardır; kalb nûrunun perceresine oturmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1719. O bilmezdi ki, onlar kurtulmuşlardır; kalp nurunun penceresine oturmuşlardır.

Firavun, sihirbazları da kendi gibi sanıp, siyasetle tehdit ederdi. O bilmezdi ki, onlar bu vehmedilmiş varlıktan ve varlık sanısından kurtulmuşlardır. Kalp nurunun penceresinde oturmuşlar ve onlara yakin nuru (şüpheye yer bırakmayan bilgi) hâsıl olmuştur. Bu sebeple onların nazarında bu vehmedilmiş olan varlığın kıymeti kalmamıştır.

Fir'avn, sâhirleri de kendi gibi zannedip, siyasetle tehdîd ederdi. O bilmezdi ki, onlar bu vücûd-ı vehmîden ve vehm-i vücûdîden kurtulmuşlardır. Kalb nûrunun penceresinde oturmuşlar ve onlara nûr-ı yakîn hâsıl olmuştur. Binâ-enaleyh onların nazarında bu mevhûm olan vücûdun kıymeti kalmamıştır.

1720. Kendi sâyelerini, kendi zatlarından bilmişlerdir; çabuk ve çevik ve güzel sıçramışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1720. Kendi gölgelerini, kendi özlerinden bilmişlerdir; çabuk, çevik ve güzel sıçramışlardır.

"Gölge"den maksat, görünen varlıktır; "kendi özü"nden maksat ise ruhanî cevher veya ilmî surettir. Bilinmeli ki insan hakikatte ruhtur ve bu beden gölge gibidir. Ruhun varlığını sürdürmesi bu gölgeye bağlı değildir ve ruhun hayatı kalıcıdır. Unsurlardan oluşan bu beden olsun olmasın, o ayakta durur. Bu unsurlardan oluşan beden ve görünen cisim gittiği zaman, ruh başka bir berzahî (ara âleme ait) bedende canlıdır. Bu hakikat sihirbazlara keşif yoluyla bilindiğinden, Firavun'un tehdidinden korkmadılar da, cevaben "لَا ضَيْرَ انَّا إِلَى رَبِّنَا مَنقَلَبُونَ" (Şuarâ, 26/50) yani "Zarar yoktur; biz muhakkak Rabb'imize döneriz" dediler. Bu konudaki hakikatler Fusûsu'l-Hikem'de Mûsevî Fassı'nda yer almaktadır. "Geş" hoş, güzel ve alımlı anlamındadır.

“Sâye”den murâd, vücûd-ı zâhirî; “kendi zâtı”ndan murâd, cevher-i rûhânî veyâ sûret-i ilmîdir. Ma'lûmdur ki insan hakikatte rûhdur ve bu beden sâye mesâbesindedir. Ve rûhun bekāsı bu sâyeye mevkūf değildir ve rûhun hayâtı bâkîdir. Beden-i unsurî olsun olmasın o kāimdir. Bu beden-i unsurî ve cism-i zâhirî gittiği vakit, rûh dîğer beden-i berzahîde haydır. Bu hakikat sâ-hirlere keşfen ma'lûm olduğundan Fir'avn'ın tehdîdinden korkmadılar da, cevâben لَا ضَيْرَ انَّا إِلَى رَبِّنَا مَنقَلَبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'nî "Zarar yoktur; biz muhakkak Rabb'imize münkalíb oluruz" dediler. Bu babdaki hakāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de mündericdir. "Geş" hoş, ve ra'nâ ve güzel ma'nâsınadır.

1721. Eğer feleğin havanı onları bu çamurluk içinde yüz kere ince döğse,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1721. Eğer feleğin havanı onları bu çamurluk içinde yüz kere ince döğse,

1722. Mâdemki bu terkibin aslını görmüşlerdir, vehmin fer'lerinden az kork-muşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1722. Mademki bu terkibin aslını görmüşlerdir, vehmin fer'lerinden az korkmuşlardır.

Bu cismaniyet âlemi, bir hakikatin mertebe mertebe yoğunlaşmasından ibarettir. Yoğun varlıkların suretlerinden her birinin ilâhî ilimde birer sabit hakikatleri vardır. Ondan sonra bu hakikatler, nuranî ve soyut cevherlerden ibaret olan ruhlara yansır ve ruhlar misal mertebesinde belirlenmiş olan suretlere yansır. Ondan sonra ana unsurlardan oluşan cisimlere yansır. Şimdi her bir ruh kendi hakikatinin gölgesi ve misalî suret ruhun gölgesi ve her şehadet âlemindeki yoğun cisim de, misalî suretin gölgesidir. Bu yoğun cismi oluşturan ana unsurlardan her birinin hakikatleri de, bu zikredilen inişe tabidir. Bu sebeple bu unsurlardan oluşan terkibin aslının ne olduğu, bu açıklama ile bir dereceye kadar ilmen bilinir; fakat bu inişi bir de insanın kendi varlığında keşfen (sezgi yoluyla) ve zevkan (manevî tat ile) görmesi vardır. İlmen bilenler vehmî varlığın (sadece sanıda var olan varlık) fer'lerinden olan hastalık ve zillet ve ölüm gibi hallerden korkarlar. Keşfen ve zevkan görenler, bu vehmin fer'lerinden korkmazlar. Onlar nurun penceresinde oturmuşlardır ve onlara yakin nuru (kesin bilgi ışığı) hâsıl olmuştur. Bu sebeple onların nazarında bu vehmedilmiş olan varlığın kıymeti kalmamıştır.

Bu cismâniyet âlemi, bir hakikatin mertebe mertebe tekâsüfünden ibaret-tir. Eşyâ-yı kesîfe sûretlerinden her birinin ilm-i ilâhîde birer hakikatleri sâ-bittir. Ondan sonra bu hakikatler, nûrânî ve mücerred cevherlerden ibâret olan rûhlara akseder ve rûhlar mertebe-i misâlde müteayyen olan sûretlere mün'akis olur. Ondan sonra anâsırdan terekküb eden cisimlere akseder. İm-di her bir rûh kendi hakikatinin gölgesi ve sûret-i misâliyye rûhun gölgesi ve her cism-i kesîf-i şehâdî dahi, sûret-i misâliyyenin gölgesidir. Bu cism-i kesî-fi teşkil eden anâsırdan her birinin hakikatleri de, bu zikr olunan nüzûle tâ-bîdir. Binâenaleyh bu terkîb-i unsurî aslının ne olduğu, bu îzâh ile bir dere-ceye kadar ilmen ma'lûm olur; fakat bu nüzülü bir de insanın kendi vücû-dunda keşfen ve zevkan görmesi vardır. İlmen bilenler vehm-i vücûdînin fer'lerinden olan hastalık ve zillet ve ölüm gibi hallerden korkarlar. Keşfen ve zevkan görenler, bu vehmin fer'lerinden korkmazlar. nûrunun penceresinde oturmuşlar ve onlara nûr-ı yakîn hâsıl olmuştur. Binâ-enaleyh onların nazarında bu mevhûm olan vücûdun kıymeti kalmamıştır.

1720. Kendi sâyelerini, kendi zatlarından bilmişlerdir; çabuk ve çevik ve güzel sıçramışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1720. Kendi gölgelerini, kendi özlerinden bilmişlerdir; çabuk ve çevik ve güzel sıçramışlardır.

"Gölge"den maksat, görünen varlıktır; "kendi özü"nden maksat ise ruhanî cevher veya ilmî surettir. Bilinmelidir ki insan gerçekte ruhtur ve bu beden gölge gibidir. Ruhun varlığı bu gölgeye bağlı değildir ve ruhun hayatı kalıcıdır. Unsurlardan oluşan beden olsun veya olmasın, o ayaktadır. Bu unsurlardan oluşan beden ve görünen cisim gittiği zaman, ruh diğer berzahî bedende diridir. Bu hakikat sihirbazlara keşif yoluyla (manevî sezgiyle) malum olduğundan, Firavun'un tehdidinden korkmadılar da, cevap olarak لَا ضَيْرَ انَّا إِلَى رَبِّنَا مَنقَلَبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani "Zarar yoktur; biz muhakkak Rabb'imize döneriz" dediler. Bu konudaki hakikatler Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda yer almaktadır. "Geş" hoş, güzel ve alımlı anlamındadır.

“Sâye”den murâd, vücûd-ı zâhirî; “kendi zâtı"ndan murâd, cevher-i rûhânî veyâ sûret-i ilmîdir. Ma'lûmdur ki insan hakikatte rûhdur ve bu beden sâye mesâbesindedir. Ve rûhun bekāsı bu sâyeye mevkūf değildir ve rûhun hayâtı bâkîdir. Beden-i unsurî olsun olmasın o kāimdir. Bu beden-i unsurî ve cism-i zâhirî gittiği vakit, rûh dîğer beden-i berzahîde haydır. Bu hakikat sâhirlere keşfen ma'lûm olduğundan Fir'avn'ın tehdîdinden korkmadılar da, cevâben لَا ضَيْرَ انَّا إِلَى رَبِّنَا مَنقَلَبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'nî "Zarar yoktur; biz muhakkak Rabb'imize münkalíb oluruz" dediler. Bu babdaki hakāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de mündericdir. "Geş" hoş, ve ra'nâ ve güzel ma'nâsınadır.

1721. Eğer feleğin havanı onları bu çamurluk içinde yüz kere ince döğse,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1721. Eğer feleğin havanı onları bu çamurluk içinde yüz kere ince döğse,

1722. Mâdemki bu terkibin aslını görmüşlerdir, vehmin fer'lerinden az korkmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1722. Mademki bu terkibin aslını görmüşlerdir, vehmin fer'lerinden az korkmuşlardır.

Bu cismaniyet âlemi, bir hakikatin mertebe mertebe yoğunlaşmasından ibarettir. Yoğun varlıkların suretlerinden her birinin ilahi ilimde birer hakikatleri sabittir. Ondan sonra bu hakikatler, nurani ve soyut cevherlerden ibaret olan ruhlara yansır ve ruhlar misal mertebesinde belirlenmiş olan suretlere yansır. Ondan sonra unsurlardan oluşan cisimlere yansır. Şimdi her bir ruh kendi hakikatinin gölgesi ve misali suret ruhun gölgesi ve her şehadet âlemindeki yoğun cisim de, misali suretin gölgesidir. Bu yoğun cismi oluşturan unsurlardan her birinin hakikatleri de, bu zikredilen inişe tabidir. Bu sebeple bu unsuri terkibin aslının ne olduğu, bu açıklama ile bir dereceye kadar ilmen bilinir; fakat bu inişi bir de insanın kendi vücudunda keşfen ve zevken görmesi vardır. İlmen bilenler vehmî varlığın fer'lerinden olan hastalık ve zillet ve ölüm gibi hallerden korkarlar. Keşfen ve zevken görenler, bu vehmin fer'lerinden korkmazlar. Onun için cenab-ı Pir efendimiz bu iki şerefli beyitte buyururlar ki: "Eğer bu dönüşüm âleminin havası, yani dönüşümleri o sihirbazları bu çamurluk ve unsurlar içinde, yüz defa inceden inceye dövse, onlar bu cismani terkibin aslını ve hakikatini keşfen ve zevken görmüş oldukları için, bu vehmî varlığın fer'lerinden olan elin ve ayağın kesilmesinden korkmazlar."

Bu cismâniyet âlemi, bir hakikatin mertebe mertebe tekâsüfünden ibarettir. Eşyâ-yı kesîfe sûretlerinden her birinin ilm-i ilâhîde birer hakikatleri sâbittir. Ondan sonra bu hakikatler, nûrânî ve mücerred cevherlerden ibâret olan rûhlara akseder ve rûhlar mertebe-i misâlde müteayyen olan sûretlere mün'akis olur. Ondan sonra anâsırdan terekküb eden cisimlere akseder. İm-di her bir rûh kendi hakikatinin gölgesi ve sûret-i misâliyye rûhun gölgesi ve her cism-i kesîf-i şehâdî dahi, sûret-i misâliyyenin gölgesidir. Bu cism-i kesîfi teşkil eden anâsırdan her birinin hakikatleri de, bu zikr olunan nüzûle tâbîdir. Binâenaleyh bu terkîb-i unsurî aslının ne olduğu, bu îzâh ile bir dereceye kadar ilmen ma'lûm olur; fakat bu nüzülü bir de insanın kendi vücûdunda keşfen ve zevkan görmesi vardır. İlmen bilenler vehm-i vücûdînin fer'lerinden olan hastalık ve zillet ve ölüm gibi hallerden korkarlar. Keşfen ve zevkan görenler, bu vehmin fer'lerinden korkmazlar. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu iki beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Eğer bu âlem-i istihâle feleğinin havanı, ya'nî istihâlâtı o sâhirleri bu çamurluk ve unsuriyât içinde, yüz def'a inceden inceye döğse, onlar bu terkib-i cismânînin aslını ve hakikatini keşfen ve zevkan görmüş oldukları için, bu vehm-i vücûdînin fer'lerinden olan elin ve ayağın kesilmesinden korkmazlar."

1723. Bu cihân rüyadır; zan içinde durma, eğer rüyada bir el giderse korku yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1723. Bu cihan rüyadır; zan içinde durma, eğer rüyada bir el giderse korku yoktur.

Bu dünya rüyadır ve hayaldir. Sen onu bağımsız bir varlık olan bir hakikat sanıp durma! Bu sebeple, bu hayal âleminde senin unsurlardan oluşan bedenine bir eksiklik gelirse, eğer hâlin hakikatine bakarsan, etkilenme. Nasıl ki bir kimsenin rüyada eli kesilmiş olursa, onun için bir korku olmaz; çünkü uyandığı zaman, elini sağlam bulur. Bunun gibi, insanın bu yoğun bedene özgü olan el ve ayağından başka, misalî suretine özgü olan bir el ve ayağı vardır. Bu âlemden göçtüğü ve zahirî ölüm vasıtasıyla cesedini bu duyular âleminde bıraktığı zaman, berzah âlemindeki cismini elli ve ayaklı olarak tam bir hâlde bulur. Ve ruhu, bu berzahî suretine ilişir. Ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar:

انما الكون خيال و هو حق فى الحقيقة والذى يفهم هذا حاز اسرار الطريقة

"Kevn (oluş), ancak hayaldir ve o hakikatte Hak'tır. Ve bunu anlayan kimse, tarikatın sırlarını elde etti."

Bu dünyâ rü'yâdır ve hayâldir. Sen onu müstakillü'l-vücûd bir hakikat zannedip durma! Binâenaleyh, bu âlem-i hayâlde senin cism-i unsurîne bir noksan gelirse, eğer hakikat-i hâle nâzır isen, müteessir olma. Nitekim bir kimsenin rü'yâda eli kesilmiş olursa, onun için bir korku olmaz; çünkü uyandığı vakit, elini sağlam bulur. Bunun gibi, insanın bu kesîf cisme mahsûs olan el ve ayağından başka, sûret-i misaliyyesine mahsûs olan bir el ve ayağı vardır. Bu âlemden intikal ettiği ve mevt-i sûrî vâsıtasıyla cesedini bu âlem-i hisde bıraktığı vakit, âlem-i berzahdaki cismini elli ve ayaklı olarak tamâm bir halde bulur. Ve rûhu, bu sûret-i berzahiyyesine taalluk eder. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar:

انما الكون خيال و هو حق فى الحقيقة والذى يفهم هذا حاز اسرار الطريقة

"Kevn, ancak hayâldir ve o hakikatte Hak'dır. Ve bunu anlayan kimse, esrâr-ı tarikatı hâiz oldu."

1724. Eğer rüyada senin başını makas kesse, yine başın yerindedir ve ömrün dahi uzundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1724. Eğer rüyada senin başını makas kesse, yine başın yerindedir ve ömrün de uzundur.

"Ender" kelimesi vezni tamamlamak için fazladan zikredilmiştir. Örneğin, rüyada senin başını makasla kesseler, uyandığın zaman başını yerinde bulursun, bu kesilmenin bir hayal olduğunu anlarsın; ve böyle bir rüyayı rüya yorumcuları ömür uzunluğu ile yorumlarlar. Veyahut rüyada başının makasla kesilmiş olması, bedensel âlemdeki ömrünü kısaltmaz; ömrün yine uzundur. Bunun gibi, eğer rüyadan ibaret olan bu dünyada senin başın harpte kılıçla kesilmiş olup da, berzaha (kabir âlemi) intikal etsen, orada başını sağlam ve ömrünü uzun bulursun.

"Ender" kelimesi tekmîl-i vezn için zâid olarak mezkûrdur. Meselâ rü'yâda senin başını makas ile kesseler, uyandığın vakit, başını yerinde bulursun, bu kesilmenin bir hayâl olduğunu anlarsın; ve böyle bir rü'yâyı muabbirler ömür uzunluğu ile ta'bîr ederler. Veyâhut rü'yâda başının makas ile kesilmiş olması, cismâniyet âlemindeki ömrünü kısaltmaz; ömrün yine uzundur. Bunun gibi eğer rü'yâdan ibaret olan bu dünyâda senin başın harpte kılıçla kesilmiş olup da, berzaha intikal etsen, orada başını sağlam ve ömrünü uzun bulursun.

1723. Bu cihân rüyadır; zan içinde durma, eğer rüyada bir el giderse korku yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1723. Bu cihan rüyadır; zan içinde durma, eğer rüyada bir el giderse korku yoktur.

Bu sebeple Pîr efendimiz bu iki şerefli beyitte buyururlar ki: "Eğer bu dönüşüm âleminin havası, yani dönüşümleri o sâhirleri bu çamurluk ve unsurlar içinde yüz defa inceden inceye dövse bile, onlar bu cismanî terkibin aslını ve hakikatini keşif ve zevk yoluyla görmüş oldukları için, bu vehmî varlığın dallarından olan elin ve ayağın kesilmesinden korkmazlar."

Bu dünya rüyadır ve hayaldir. Sen onu bağımsız varlığı olan bir hakikat sanıp durma! Bu sebeple, bu hayal âleminde senin unsurlardan oluşan bedenine bir eksiklik gelirse, eğer hâlin hakikatine bakıyorsan, üzülme. Nasıl ki bir kimsenin rüyada eli kesilmiş olursa, onun için bir korku olmaz; çünkü uyandığı vakit, elini sağlam bulur. Bunun gibi, insanın bu yoğun bedene özgü olan el ve ayağından başka, misalî suretine özgü olan bir el ve ayağı vardır. Bu âlemden intikal ettiği ve zahirî ölüm vasıtasıyla cesedini bu his âleminde bıraktığı vakit, berzah âlemindeki cismini elli ve ayaklı olarak tam bir halde bulur. Ve ruhu, bu berzahî suretine ilişir. Ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: انما الكون خيال و هو حق فى الحقيقة والذى يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Kevn, ancak hayaldir ve o hakikatte Hak'tır. Ve bunu anlayan kimse, tarikatın sırlarına sahip oldu."

Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu iki beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Eğer bu âlem-i istihâle feleğinin havanı, ya'nî istihâlâtı o sâhirleri bu çamurluk ve unsuriyât içinde, yüz def'a inceden inceye döğse, onlar bu terkib-i cismânînin aslını ve hakikatini keşfen ve zevkan görmüş oldukları için, bu vehm-i vücûdînin fer'lerinden olan elin ve ayağın kesilmesinden korkmazlar."

Bu dünyâ rü'yâdır ve hayâldir. Sen onu müstakillü'l-vücûd bir hakikat zannedip durma! Binâenaleyh, bu âlem-i hayâlde senin cism-i unsurîne bir noksan gelirse, eğer hakikat-i hâle nâzır isen, müteessir olma. Nitekim bir kimsenin rü'yâda eli kesilmiş olursa, onun için bir korku olmaz; çünkü uyandığı vakit, elini sağlam bulur. Bunun gibi, insanın bu kesîf cisme mahsûs olan el ve ayağından başka, sûret-i misaliyyesine mahsûs olan bir el ve ayağı vardır. Bu âlemden intikal ettiği ve mevt-i sûrî vâsıtasıyla cesedini bu âlem-i hisde bıraktığı vakit, âlem-i berzahdaki cismini elli ve ayaklı olarak tamâm bir halde bulur. Ve rûhu, bu sûret-i berzahiyyesine taalluk eder. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: انما الكون خيال و هو حق فى الحقيقة والذى يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Kevn, ancak hayâldir ve o hakikatte Hak'dır. Ve bunu anlayan kimse, esrâr-ı tarikatı hâiz oldu."

1724. Eğer rüyada senin başını makas kesse, yine başın yerindedir ve ömrün dahi uzundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1724. Eğer rüyada senin başını makas kesse, yine başın yerindedir ve ömrün de uzundur.

"Ender" kelimesi vezni tamamlamak için fazladan zikredilmiştir. Örneğin, rüyada senin başını makasla kesseler, uyandığın zaman başını yerinde bulursun, bu kesilmenin bir hayal olduğunu anlarsın; ve böyle bir rüyayı rüya yorumcuları ömür uzunluğu ile yorumlarlar. Veyahut rüyada başının makasla kesilmiş olması, bedensel âlemdeki ömrünü kısaltmaz; ömrün yine uzundur. Bunun gibi, eğer rüyadan ibaret olan bu dünyada senin başın harpte kılıçla kesilmiş olup da, berzaha (kabir âlemi) intikal etsen, orada başını sağlam ve ömrünü uzun bulursun.

"Ender" kelimesi tekmîl-i vezn için zâid olarak mezkûrdur. Meselâ rü'yâda senin başını makas ile kesseler, uyandığın vakit, başını yerinde bulursun, bu kesilmenin bir hayâl olduğunu anlarsın; ve böyle bir rü'yâyı muabbirler ömür uzunluğu ile ta'bîr ederler. Veyâhut rü'yâda başının makas ile kesilmiş olması, cismâniyet âlemindeki ömrünü kısaltmaz; ömrün yine uzundur. Bunun gibi eğer rü'yâdan ibaret olan bu dünyâda senin başın harpte kılıçla kesilmiş olup da, berzaha intikal etsen, orada başını sağlam ve ömrünü uzun bulursun.

1725. Eğer kendini rüyada iki yarım görsen, ten-dürüstsün, kalktığın vakit sakîm değilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1725. Eğer kendini rüyada iki yarım görsen, tenin sağlamdır, kalktığın zaman hasta değilsin.

Örneğin eğer kendi varlığını rüyada iki parça olmuş görsen, maddî varlığına bunun asla etkisi olmayıp, sağlam bir hâldedir. Uykudan kalktığın zaman, hasta ve sakat değilsin.

Meselâ eğer kendi vücûdunu rü'yâda iki parça olmuş görsen, vücûd-ı unsurîne bunun aslâ te'sîri olmayıp, sağlam bir haldedir. Uykudan kalktığın vakit, sakîm ve ma'lûl değilsin.

1726. Elhasıl rüyada noksân-ı beden korku değildir; ve iki yüz parça olmak değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1726. Sözün özü, rüyada bedenin eksik olması korku değildir; ve iki yüz parça olmak değildir.

1727. Sûret ile kāim olan bu cihan için Peygamber buyurdu ki: "Uyuyanın rü'yasıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1727. Peygamber, suret ile var olan bu dünya için "Uyuyanın rüyasıdır" buyurdu.

Yani şanlı Peygamber Efendimiz, cismani suretlerle var olan bu dünya hakkında "Dünya uyuyan bir kimsenin gördüğü rüyadır" buyurdu; ve şehadet âlemini (görünen âlem), hayal âlemine ve hayal âlemini de şehadet âlemine kattı. Aynı şekilde "Muhakkak insanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurdu. Şanlı Peygamber Efendimiz bu hadis-i şeriflerinde, yaratılmışlar âleminde cereyan eden her bir şeyin, gaybî anlamlardan bir anlamın sureti ve ilmî hakikatlerden bir hakikatin misali olduğuna işaret buyurmuşlardır. Lakin insanlar gaflet uykusu ve doğal perdelerle örtülü olmaları sebebiyle, varlıkların suretleri aynalarında bu hakikatleri müşahede edemezler. Yani his âleminden misal âlemine ve misal âleminden ruhlar âlemine ve ruhlar âleminden sabit hakikatler âlemine ve sabit hakikatlerden isimlere ve zâta ait hallere geçiş yapamazlar. Ancak iradî ölüm zevkini tadıp, bâki olan yüzün şuhudunda (görünmesinde) helak olan kimse, bu fena (yok olma) hâlinden sonra beka (kalıcılık) bulup uyanır ve bu surette de anlamın surette tecelli ettiğini ve yaratılmış suretlerin gerçek maşukun güzelliğine ayna olduğunu manevî keşif ile bilir. Ve bunlar Muhammedî zevkin sahibidirler.

Ya'nî “Resûl-i zîşân Efendimiz suver-i cismâniyye ile kāim olan bu dünyâ hakkında الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan bir kimsenin gördüğü rü'yâdır" buyurdu; ve hazret-i şehadeti, hazret-i hayâle ve hazret-i hayâli, hazret-i şehâdete ilhâk eyledi. Ve kezâ ان الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا ya'ni "Muhakkak nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurdu. Resûl-i zîşân Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde, âlem-i halkta cârî olan her bir şeyin, maânî-i gaybiyyeden bir ma'nânın sûreti ve hakāyık-ı ilmiyyeden, bir hakikatin misâli olduğuna işaret buyurmuşlardır. Lâkin nâs nevm-i gaflet ve hucüb-i tabîiyye ile ihticâb sebebiyle, suver-i ekvân âyînelerinde bu hakāyıkı müşâhede edemezler. Ya'nî âlem-i hisden âlem-i misâle ve âlem-i misâlden âlem-i ervâha ve âlem-i ervâhdan âlem-i a'yâna ve a'yândan esmâ ve şuûnât-ı zâtiyyeye intikāl edemezler. Ancak mevt-i irâdî zevkini tadıp, vech-i bâkînin şühûdunda helâk olan kimse, bu fenâdan sonra bekā bulup uyanır ve bu sûretde de ma'nânın sûrette cilveger olduğunu ve suver-i halkıyyenin ma'şûk-i hakîkînin hüsnüne âyîne bulunduğunu keşf-i ma'nevî ile bilir. Ve bunlar zevk-i Muhammedî sahibidirler.

1728. Sen taklîd yolundan kabul ettin; sâlikler bunu resûlsüz zahir görmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1728. Sen taklit yolundan kabul ettin; Hakk Yolcuları bunu peygambersiz açıkça görmüşlerdir.

Ey dış bilgiyle meşgul olan kimse, sen dünyanın, uyuyanın rüyası olduğunu, şanlı peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerindeki anlamı kabul et-

Ey ilm-i zâhir ile meşgûl olan kimse, sen dünyânın, uyuyanın rü'yâsı olduğunu, Resûl-i zîşân Efendimiz'in hadîs-i şerîflerindeki ma'nâyı kabûl et-

1725. Eğer kendini rü'yâda iki yarım görsen, ten-dürüstsün, kalktığın vakit sakîm değilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1725. Eğer kendini rüyada iki yarım görsen, bedenen sağlam olursun, uyandığında hasta değilsin.

Örneğin eğer kendi varlığını rüyada iki parçaya ayrılmış görsen, senin unsurlardan oluşan bedenine bunun asla bir etkisi olmaz ve sağlam bir haldedir. Uykudan kalktığın zaman, hasta ve sakat değilsin.

Meselâ eğer kendi vücûdunu rü'yâda iki parça olmuş görsen, vücûd-ı unsurîne bunun aslâ te'sîri olmayıp, sağlam bir haldedir. Uykudan kalktığın vakit, sakîm ve ma'lûl değilsin.

1726. Elhasıl rü'yâda noksân-ı beden korku değildir; ve iki yüz parça olmak değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1726. Sözün özü, rüyada bedenin eksikliği korku değildir; ve iki yüz parça olmak değildir.

1727. Sûret ile kāim olan bu cihan için Peygamber buyurdu ki: "Uyuyanın rü'yasıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1727. Peygamber, suret ile var olan bu dünya için "Uyuyanın rüyasıdır" buyurdu.

Yani şanlı Peygamber Efendimiz, cismani suretlerle var olan bu dünya hakkında "الدنيا كحلم النائم" yani "Dünya, uyuyan bir kimsenin gördüğü rüyadır" buyurdu; ve şehadet âlemini hayal âlemine, hayal âlemini de şehadet âlemine kattı. Aynı şekilde "ان الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا" yani "Muhakkak insanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurdu. Şanlı Peygamber Efendimiz bu hadis-i şeriflerinde, yaratılış âleminde cereyan eden her bir şeyin, gaybî anlamlardan bir anlamın sureti ve ilmî hakikatlerden bir hakikatin misali olduğuna işaret buyurmuşlardır. Lakin insanlar gaflet uykusu ve doğal perdelerle örtülü olmaları sebebiyle, varlık suretlerinin aynalarında bu hakikatleri müşahede edemezler. Yani his âleminden misal âlemine ve misal âleminden ruhlar âlemine ve ruhlar âleminden sabit hakikatler âlemine ve sabit hakikatlerden isimler ve zâta ait hallere geçiş yapamazlar. Ancak iradî ölüm zevkini tadıp, bâkî olanın müşahedesinde yok olan kimse, bu yok oluştan sonra bekâ bulup uyanır ve bu surette de anlamın surette tecelli ettiğini ve yaratılmış suretlerin gerçek maşukun güzelliğine ayna olduğunu manevî keşif ile bilir. Ve bunlar Muhammedî zevkin sahibidirler.

Ya'nî “Resûl-i zîşân Efendimiz suver-i cismâniyye ile kāim olan bu dünyâ hakkında الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan bir kimsenin gördüğü rü'yâdır" buyurdu; ve hazret-i şehadeti, hazret-i hayâle ve hazret-i hayâli, hazret-i şehâdete ilhâk eyledi. Ve kezâ ان الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا ya'ni Muhakkak nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurdu. Resûl-i zîşân Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde, âlem-i halkta cârî olan her bir şeyin, maânî-i gaybiyyeden bir ma'nânın sûreti ve hakāyık-ı ilmiyyeden, bir hakikatin misâli olduğuna işaret buyurmuşlardır. Lakin nâs nevm-i gaflet ve hucüb-i tabîiyye ile ihticâb sebebiyle, suver-i ekvân âyînelerinde bu hakāyıkı müşâhede edemezler. Ya'nî âlem-i hisden âlem-i misâle ve âlem-i misâlden âlem-i ervâha ve âlem-i ervâhdan âlem-i a'yâna ve a'yândan esmâ ve şuûnât-ı zâtiyyeye intikāl edemezler. Ancak mevt-i irâdî zevkini tadıp, vech-i bâkînin şühûdunda helâk olan kimse, bu fenâdan sonra bekā bulup uyanır ve bu sûretde de ma'nânın sûrette cilveger olduğunu ve suver-i halkıyyenin ma'şûk-i hakîkînin hüsnüne âyîne bulunduğunu keşf-i ma'nevî ile bilir. Ve bunlar zevk-i Muhammedî sahibidirler.

1728. Sen taklîd yolundan kabul ettin; sâlikler bunu resûlsüz zahir görmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1728. Sen taklit yoluyla kabul ettin; Hakk yolcuları bunu peygambersiz açıkça görmüşlerdir.

Ey görünen ilimle meşgul olan kimse, sen dünyanın, uyuyanın rüyası olduğunu, şanlı Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerindeki anlamı kabul etmekle bildin; zevk yoluyla ve keşif yoluyla bilmedin. Bu anlamı tasdikte şanlı Peygamber Efendimiz'e taklit ettin. Fakat Hakk yolcuları, o şanlı Peygamber Efendimiz'in inançta, amelde ve ahlakta şerif izine tamamen uymak sayesinde keşif mertebesine ulaştılar ve bu anlamı şanlı Peygamber Efendimiz'in hadis-i şerifindeki anlamı takliden kabul etmekle değil, keşif yoluyla ve zevk yoluyla bildiler. Bu hadis-i şerifi işitmemiş olsalar bile, onların halleri ve zevkleri bu anlamı tasdik etti. Bu sebeple onlar bu anlamı peygambersiz olarak açıkça gördüler.

Ey ilm-i zâhir ile meşgül olan kimse, sen dünyânın, uyuyanın rü'yâsı olduğunu, Resûl-i zîşân Efendimiz'in hadîs-i şerîflerindeki ma'nâyı kabûl et- mekle bildin; zevkan ve keşfen bilmedin. Bu ma'nâyı tasdikte Resûl-i zîşân Efendimiz'e taklîd ettin. Fakat sâlikler o Resûl-i zîşân Efendimizin i'tikādda ve amelde ve ahlâkda tamâmiyle isr-i şerîfine iktifâ etmek sâyesinde mertebe-i keşfe nâil oldular ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz'in hadis-i şerîfindeki ma'nâyı taklîden kabûl etmekle değil, keşfen ve zevkan bildiler. Bu hadis-i şerîfi işitmemiş olsalar bile, onların halleri ve zevkleri bu ma'nâyı musaddık oldu. Binâenaleyh onlar bu ma'nâyı resûlsüz olarak âşikâre gördüler.

1729. Gündüz uykudasın; deme ki, bu uyku değildir; gölge fer'dir. Asıl, mehtabın gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1729. Gündüz uykudasın; deme ki, bu uyku değildir; gölge fer'dir. Asıl, mehtabın gayri değildir.

Ey dünya hayatını uyanıklık zanneden kimse, sen gündüz uykudasın; sakın bu uyku değildir deme! Çünkü bu dünya hayatını hakikat zannedip, sıkı sıkı sarıldın; bu dünyevî suretlerin gölgelerden ibaret olduğunu bilmedin. Nitekim bu gölgeler 1722 numaralı beyitte açıklandı. Ve gölgeler, gölge sahibinin fer'idir (ikincil, tâli varlığıdır); ve asıl mehtabın, yani Hakk'ın Zât'ının nurundan başka bir şey değildir. Bu gölge ve zıll (gölge) bahsi hakkındaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufî'de yer almaktadır.

Ey hayât-ı dünyeviyyeyi uyanıklık zanneden kimse, sen gündüz uykudasın; sakın bu uyku değildir deme! Çünkü bu hayât-ı dünyeviyyeyi hakikat zannedip, sıkı sıkı sarıldın; bu suver-i dünyeviyyenin gölgelerden ibaret olduğunu bilmedin. Nitekim bu gölgeler 1722 numaralı beyitte îzah olundu. Ve gölgeler, gölge sahibinin fer'idir; ve asl-ı mehtâbın, ya'nî Zât-ı Hakk'ın nûrunun gayri değildir. Bu gölge ve zıll bahsi hakkındaki tafsilât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufî'de mündericdir.

1730. Ey azud! Uykunu ve uyanıklığını o bil ki, uyumuş görür ki, uykuya gitti. [1736]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1730. Ey azud! Uykunu ve uyanıklığını o bil ki, uyumuş görür ki, uykuya gitti.

"Azud" yardımcı anlamına gelir. "Ey azud" ifadesiyle, bu Mesnevî-i Şerîf'i yazan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Yani, "Ey Mesnevî-i Şerîf'i yazma konusunda yardımcı olan Hüsâmeddîn Çelebim, senin bu dünyadaki görünen uykun ve görünen uyanıklığın hep birer rüyadır." Görünen uyanıklığın uyku olduğu, yukarıda açıklandı. Bu sebeple bir kimse rüyadan ibaret olan görünen uyanıklık hâlinden, görünen uyku hâline geçip rüyalar görse, rüya içinde rüya olur.

"Azud" muîn ve yardımcı ma'nâsınadır. "Ey azud" ta'bîriyle, bu Mesnevî-i Şerîfi yazan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri murâd buyurulmuş olmak melhûzdur. Ya'nî, "Ey Mesnevî-i Şerifi yazmak hususunda muîn olan Hüsâmeddîn Çelebim, senin bu dünyadaki zâhirî uykun ve zâhirî uyanıklığın hep birer rü'yâdır." Zâhirî uyanıklığın uyku olduğu, yukarıda îzâh olundu. Binâenaleyh bir kimse rü'yâdan ibaret olan zâhirî uyanıklık hâlinden, zâhirî uyku hâline intikāl edip rü'yâlar görse, rü'yâ içinde rü'yâ olur.

1731. O zan götürmüş ki, bu dem uyumuşum; ondan habersizdir ki, o ikinci uyku içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1731. O, bu an uyuduğunu zannetmiş; oysa ikinci bir uyku içinde olduğundan habersizdir.

O görünen uyanıklıktan, görünen uyku hâline geçen kimse, "Şimdi uyudum" der ve uyuduğunu sanır. Halbuki ikinci uyku içinde olduğunun farkında değildir; çünkü önceki uyanıklık hâli de uyku ve rüya idi. Böylece bildin; zevken ve keşfen bilmedin. Bu anlamı tasdikte şanlı Peygamber Efendimiz'e taklit ettin. Fakat Hakk yolcuları, o şanlı Peygamber Efendimiz'in inançta, amelde ve ahlakta şeriatına tamamiyle uymak sayesinde keşif mertebesine ulaştılar ve bu anlamı şanlı Peygamber Efendimiz'in hadis-i şerifindeki anlamı takliden kabul etmekle değil, keşfen ve zevken bildiler. Bu hadis-i şerifi işitmemiş olsalar bile, onların halleri ve zevkleri bu anlamı tasdik etti. Bu sebeple onlar bu anlamı peygambersiz olarak açıkça gördüler.

O zâhirî uyanıklıktan, zâhirî uyku hâline ihtikāl eden kimse, "Şimdi uyudum" der ve uyuduğunu zanneder. Halbuki ikinci uyku içinde olduğunun farkında değildir; zîrâ evvelki uyanıklık hâli de uyku ve rü'yâ idi. mekle bildin; zevkan ve keşfen bilmedin. Bu ma'nâyı tasdikte Resûl-i zîşân Efendimiz'e taklîd ettin. Fakat sâlikler o Resûl-i zîşân Efendimizin i'tikādda ve amelde ve ahlâkda tamâmiyle isr-i şerîfine iktifâ etmek sâyesinde mertebe-i keşfe nâil oldular ve bu ma'nâyı Resûl-i zîşân Efendimiz'in hadis-i şerîfindeki ma'nâyı taklîden kabûl etmekle değil, keşfen ve zevkan bildiler. Bu hadis-i şerîfi işitmemiş olsalar bile, onların halleri ve zevkleri bu ma'nâyı musaddık oldu. Binâenaleyh onlar bu ma'nâyı resûlsüz olarak âşikâre gördüler.

1729. Gündüz uykudasın; deme ki, bu uyku değildir; gölge fer'dir. Asıl, mehtabın gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1729. Gündüz uykudasın; deme ki, bu uyku değildir; gölge fer'dir. Asıl, mehtabın gayri değildir.

Ey dünya hayatını uyanıklık sanan kişi, sen gündüz uykudasın; sakın bu uyku değildir deme! Çünkü sen bu dünya hayatını hakikat sanıp, sıkı sıkı sarıldın; bu dünyevî suretlerin gölgelerden ibaret olduğunu bilmedin. Nasıl ki bu gölgeler 1722 numaralı beyitte açıklandı. Ve gölgeler, gölge sahibinin fer'idir (ikincilidir); ve asıl mehtabın, yani Hakk'ın Zât'ının nurunun gayri değildir. Bu gölge ve zıll (gölge) bahsi hakkındaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufî'de (Yusuf Faslı'nda) yer almaktadır.

Ey hayât-ı dünyeviyyeyi uyanıklık zanneden kimse, sen gündüz uykudasın; sakın bu uyku değildir deme! Çünkü bu hayât-ı dünyeviyyeyi hakikat zannedip, sıkı sıkı sarıldın; bu suver-i dünyeviyyenin gölgelerden ibaret olduğunu bilmedin. Nitekim bu gölgeler 1722 numaralı beyitte îzah olundu. Ve gölgeler, gölge sahibinin fer'idir; ve asl-ı mehtâbın, ya'nî Zât-ı Hakk'ın nûrunun gayri değildir. Bu gölge ve zıll bahsi hakkındaki tafsilât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufi'de mündericdir.

1730. Ey azud! Uykunu ve uyanıklığını o bil ki, uyumuş görür ki, uykuya gitti. [1736]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1730. Ey azud! Uykunu ve uyanıklığını o bil ki, uyumuş görür ki, uykuya gitti.

"Azud" yardımcı anlamına gelir. "Ey azud" ifadesiyle, bu Mesnevî-i Şerîf'i yazan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Yani, "Ey Mesnevî-i Şerîf'i yazma konusunda yardımcı olan Hüsâmeddîn Çelebim, senin bu dünyadaki görünen uykun ve görünen uyanıklığın hep birer rüyadır." Görünen uyanıklığın uyku olduğu, yukarıda açıklandı. Bu sebeple bir kimse rüyadan ibaret olan görünen uyanıklık hâlinden, görünen uyku hâline geçip rüyalar görse, rüya içinde rüya olur.

"Azud" muîn ve yardımcı ma'nâsınadır. "Ey azud" ta'bîriyle, bu Mesnevî-i Şerîfi yazan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri murâd buyurulmuş olmak melhûzdur. Ya'nî, "Ey Mesnevî-i Şerifi yazmak hususunda muîn olan Hüsâmeddîn Çelebim, senin bu dünyadaki zâhirî uykun ve zâhirî uyanıklığın hep birer rü'yâdır." Zâhirî uyanıklığın uyku olduğu, yukarıda îzâh olundu. Binâenaleyh bir kimse rü'yâdan ibaret olan zâhirî uyanıklık hâlinden, zâhirî uyku hâline intikāl edip rü'yâlar görse, rü'yâ içinde rü'yâ olur.

1731. O zan götürmüş ki, bu dem uyumuşum; ondan habersizdir ki, o ikinci uyku içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1731. O, bu an uyuduğumu zannetmiş; oysa ikinci uykuda olduğundan habersizdir.

O görünen uyanıklıktan, görünen uyku hâline geçen kimse, "Şimdi uyudum" der ve uyuduğunu sanır. Halbuki ikinci uyku içinde olduğunun farkında değildir; çünkü önceki uyanıklık hâli de uyku ve rüyaydı.

O zâhirî uyanıklıktan, zâhirî uyku hâline ihtikāl eden kimse, "Şimdi uyudum" der ve uyuduğunu zanneder. Halbuki ikinci uyku içinde olduğunun farkında değildir; zîrâ evvelki uyanıklık hâli de uyku ve rü'yâ idi.

1732. Çömlekçi eğer çömleği kırarsa, istediği vakit, yine muhakkak kāim eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1732. Çömlekçi eğer çömleği kırarsa, istediği zaman, yine muhakkak ayakta tutar.

Bu izafî varlık, çömlekçinin yaptığı bir çömleğe benzer. Yüce Allah onu, görünürdeki ölüm ile yok ederse, onu berzah âleminde (ölüm ile kıyamet arasındaki âlem) yine ayakta tutar. Nasıl ki çömlekçi, bir çömleği kırarsa, onun benzerini yine var eder. Bu anlamı Pir efendimiz Divan-ı Kebirlerinde şu yüce beyit ile beyan buyururlar: "Eğer Yüce Allah benim bu vücut kadehimi kırarsa, hiç gam çekmem; çünkü o Bâkî olan sâkînin koltuğu altında başka bir kadeh vardır."

“Bu vücûd-ı izâfi, çömlekçinin yaptığı bir çömleğe benzer. Hak Teâlâ onu, mevt-i sûrî ile ifnâ ederse, onu âlem-i berzahda yine kāim kılar. Nitekim çömlekçi, bir çömleği kırarsa, onun mislini yine ikāme eder." Bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyt-i şerîf ile beyân buyururlar: "Eğer Hak Teâlâ benim bu kadeh-i vücudumu kırarsa, hiç gam çekmem; zîrâ o sâkî-i Bâkî'nin koltuğu altında başka bir kadeh vardır."

1733. Kör için her adımda kuyu korkusu olur, binlerce korku ile yola gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1733. Kör için her adımda kuyu korkusu olur, binlerce korku ile yola gelir.

Gerçek hâlden kör olan gaflet ehli (gerçekleri göremeyenler), bu görünür hayatın her bir adımında bir helak kuyusuna düşeceğinden korkar; ve gerçek hâli idrak edemeyen sâlik (Hakk yolcusu), Hakk yoluna bin korku ile girer. Riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sebebiyle vücudunun zayıflayıp nihayet helak olacağından korkar. Ve müminlerin çoğu, örneğin Ramazan orucundan, cisimlerinin zayıflığa düşeceği korkusuyla titrerler.

Hakikat-ı halden kör olan ehl-i gaflet, bu hayât-ı sûrînin her bir adımında bir helâk kuyusuna düşeceğinden korkar; ve hakikat-i hâli müdrik olmayan sâlik, tarîk-i Hakk'a bin korku ile sâlik olur. Riyâzet ve mücâhede sebebiyle vücûdunun zayıf olup, nihâyet helâk olacağından korkar. Ve âmme-i mü'minînden bir çoğu, meselâ savm-ı ramazandan, cisimlerinin za'fa dûçâr olacağı korkusuyla titrerler.

1734. Gören adam, yolun arzını gördü; binâenaleyh o mahall-i helâki ve kuyuyu bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1734. Gören adam, yolun genişliğini gördü; bu sebeple o helâk yerini ve kuyuyu bilir.

Basiret gözü açık olan adam, yükseliş yolunun enini, boyunu gördü ve bildi ki, asıl helâk yeri bu unsurlardan oluşan dünya sahasıdır; ve korku bedene ve onun nefse ait hazlarına sarılmaktadır.

Basar-ı basîreti açık olan adam, seyr-i urûcîdeki yolun enini, boyunu gördü ve bildi ki, asıl mahall-i helâk bu unsuriyât ve dünyâ sâhasıdır; ve korku cisme ve onun huzûzâtına sarılmaktadır.

1735. Onun ayağı ve dizi, her bir dem titremez. O, her bir gamdan ne vakit yüzünü ekşi tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1735. Onun ayağı ve dizi, her an titremez. O, her bir gamdan ne zaman yüzünü ekşitir?

Bu sebeple, bu gibi basiret ehli kişilerin ayakları ve dizleri, vehmin dalları olan ve bedene ilişkin olan dayak, hapis, öldürme ve uzuv kesme gibi azapların hayal edilmesiyle titremez. Hiç onlar, bu bedenselliğe ilişkin her bir gamdan mü-

Binâenaleyh bu gibi ehl-i basîretin ayakları ve dizleri, vehmin fer'leri olan ve cisme taalluk eden darb ve hapis ve katl ve kat'-ı uzuv gibi azâbların tahayyülü ile titremez. Hiç onlar, bu cismâniyyete taalluk eden her bir gamdan mü-

1732. Çömlekçi eğer çömleği kırarsa, istediği vakit, yine muhakkak kāim eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1732. Çömlekçi eğer çömleği kırarsa, istediği zaman, yine muhakkak ayakta tutar.

Bu izafî varlık, çömlekçinin yaptığı bir çömleğe benzer. Yüce Allah onu, görünürdeki ölüm ile yok ederse, onu berzah âleminde (ölüm ile kıyamet arasındaki âlem) yine ayakta tutar. Nasıl ki çömlekçi, bir çömleği kırarsa, onun benzerini yine var eder. Bu anlamı Pir efendimiz Divan-ı Kebirlerinde şu yüce beyit ile beyan buyururlar: "Eğer Yüce Allah benim bu vücut kadehimi kırarsa, hiç gam çekmem; çünkü o Bâkî olan sâkînin koltuğu altında başka bir kadeh vardır."

“Bu vücûd-ı izâfi, çömlekçinin yaptığı bir çömleğe benzer. Hak Teâlâ onu, mevt-i sûrî ile ifnâ ederse, onu âlem-i berzahda yine kāim kılar. Nitekim çömlekçi, bir çömleği kırarsa, onun mislini yine ikāme eder." Bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyt-i şerîf ile beyân buyururlar: "Eğer Hak Teâlâ benim bu kadeh-i vücudumu kırarsa, hiç gam çekmem; zîrâ o sâkî-i Bâkî'nin koltuğu altında başka bir kadeh vardır."

1733. Kör için her adımda kuyu korkusu olur, binlerce korku ile yola gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1733. Kör için her adımda kuyu korkusu olur, binlerce korku ile yola gelir.

Gerçek hâlden kör olan gaflet ehli (gerçekleri göremeyenler), bu görünür hayatın her bir adımında bir helak kuyusuna düşeceğinden korkar; ve gerçek hâli idrak edemeyen sâlik (Hakk yolcusu), Hakk yoluna bin korku ile girer. Riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sebebiyle vücudunun zayıflayıp nihayet helak olacağından korkar. Ve müminlerin çoğu, örneğin Ramazan orucundan, cisimlerinin zayıflığa düşeceği korkusuyla titrerler.

Hakikat-ı halden kör olan ehl-i gaflet, bu hayât-ı sûrînin her bir adımında bir helâk kuyusuna düşeceğinden korkar; ve hakikat-i hâli müdrik olmayan sâlik, tarîk-i Hakk'a bin korku ile sâlik olur. Riyâzet ve mücâhede sebebiyle vücûdunun zayıf olup, nihâyet helâk olacağından korkar. Ve âmme-i mü'minînden bir çoğu, meselâ savm-ı ramazandan, cisimlerinin za'fa dûçâr olacağı korkusuyla titrerler.

1734. Gören adam, yolun arzını gördü; binâenaleyh o mahall-i helâki ve kuyuyu bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1734. Gören adam, yolun genişliğini gördü; bu sebeple o helâk yerini ve kuyuyu bilir.

Basiret gözü açık olan adam, yükseliş yolunun enini, boyunu gördü ve bildi ki, asıl helâk yeri bu unsurlardan oluşan dünya sahasıdır; ve korku bedene ve onun nefse ait hazlarına sarılmaktadır.

Basar-ı basîreti açık olan adam, seyr-i urûcîdeki yolun enini, boyunu gördü ve bildi ki, asıl mahall-i helâk bu unsuriyât ve dünyâ sâhasıdır; ve korku cisme ve onun huzûzâtına sarılmaktadır.

1735. Onun ayağı ve dizi, her bir dem titremez. O, her bir gamdan ne vakit yüzünü ekşi tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1735. Onun ayağı ve dizi, her an titremez. O, her bir gamdan ne zaman yüzünü ekşi tutar?

Bu sebeple bu gibi basiret ehlinin ayakları ve dizleri, vehmin (gerçek olmayan tahayyülün) dalları olan ve bedene ait olan dayak, hapis, öldürme ve uzuv kesme gibi azapların hayal edilmesiyle titremez. Hiç onlar, bu bedenselliğe ait olan her bir gamdan etkilenip, yüzlerini buruştururlar mı? Böyle bir kimsenin nazarında, beden korkusu yoktur; zalimlerin zulümlerine karşı söz söylemekten asla çekinmez.

Binâenaleyh bu gibi ehl-i basîretin ayakları ve dizleri, vehmin fer'leri olan ve cisme taalluk eden darb ve hapis ve katl ve kat'-ı uzuv gibi azâbların tahayyülü ile titremez. Hiç onlar, bu cismâniyyete taalluk eden her bir gamdan mü- teessir olup, yüzlerini buruştururlar mı? Böyle bir kimsenin nazarında, cisim korkusu yoktur; zâlimlerin zulümlerine karşı söz söylemekten aslâ çekinmez.

1736. Kalk! ey Fir'avn ki, biz o değiliz ki, her bir ses ve gül için duralım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1736. Kalk! Ey Firavun, biz o değiliz ki, her bir ses ve gül için duralım!

Bu şerefli beyit, özellik bakımından sihirbazlar tarafından Firavun'a ve genellik bakımından her asırda milletlerin başına musallat olan Firavun karakterindeki müstebit zalimlere hitaben söylenmiştir. Yani, "Kalk ey Firavun! Veya Firavun karakterinde olan müstebit zalim. Biz o senin bildiğin, bu vehmedilmiş varlığın (vücûd-ı mevhûm) yok olmasından korkan zümreden değiliz ki, her batıl sese ve Hak yolunu şaşırtan bir gulyabani tabiatındaki zahiri ve manevi davetçilere tabi olalım."

Bu beyt-i şerîf hususiyyet cihetinden sâhirler tarafından Fir'avn'a ve umûmiyyet cihetinden her bir asırda milletlerin başına musallat olan Fir'avun meşrebindeki müstebid zâlimlere hitâben vâki'dir. Ya'nî, "Kalk ey Fir'avn! veyâ Fir'avun meşrebinde olan müstebid zâlim. Biz o senin bildiğin bu vücûd-ı mevhûmun zevâlinden korkan zümreden değiliz ki, her bâtıl sese ve Hak yolunu şaşırtan bir gulyabânî tab'ındaki sûrî ve ma'nevî da'vetçilere tâbi' olalım."

1737. Bizim hırkamızı yırt! Dikici vardır; ve yoksa muhakkak bizim için tenin çıplağı olmak iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1737. Bizim hırkamızı yırt! Dikici vardır; ve yoksa muhakkak bizim için tenin çıplağı olmak iyidir.

"Ey Firavun, siyasetinle hükmet! Ve asmak ve kesmek suretiyle bedenimizin hırkasını yırt! Sen bu unsurlardan oluşan bedeni yok edersen, bize berzahî (ölüm sonrası âleme ait) bedenin dikicisi vardır; ve sen bu bedeni yok etsen bile bize bedenin hükmünden kurtulmuş olmak iyidir." Yani biz zaten bu dünya hayatında iken ten elbisesinden soyunmuş ve "Ölmeden evvel ölünüz" yani, ölmezden evvel ölmenin sırrına nail olmuşuz.

"Ey Fir'avn, siyasetinle hükm et! Ve asmak ve kesmek sûretiyle cismimizin hırkasını yırt! Sen bu cism-i unsurîyi ifnâ edersen, bize cism-i berzahînin dikicisi vardır; ve sen bu cismi ifnâ etsen bile bize cismin hükmünden kurtulmuş olmak iyidir." Ya'nî biz zâten bu hayât-ı dünyeviyyede iken libâs-ı tenden soyunmuş ve موتوا قبل ان تموتوا ["Ölmeden evvel ölünüz"] ya'nî, ölmezden evvel ölmenin sırrına nail olmuşuz.

1738. Ey nâbekâr olan düşman! Libassız bu güzeli daha hoş kucağa getiririz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1738. Ey kötü düşman! Libassız bu güzeli daha hoş kucağa getiririz.

"Güzel"den kasıt, gerçek sevgili olan Hakk'tır. Bu şerefli beyitten anlaşılan şudur ki: Sevgiliyi kucağa çekmek hem libas ile hem de libassız olabilir; fakat libassız kucağa çekilmesi daha hoştur. Sevgiliyi libas ile kucağa çekmek şudur ki, Hakk Yolcusu kendisinin nefsanî sıfatları ve vehmedilmiş benliği bâki olduğu hâlde, mazharlarda (tecelli yerlerinde) isimleriyle görünenin ancak Hakk olduğunu bilmek ve mazharlardan isimlere ve isimlerden isimlendirilene geçmektir. Bu, "ilme'l-yakîn" (bilgi yoluyla kesin bilgi) mertebesidir. Ve sevgiliyi libassız kucağa çekmek de şudur ki, Hakk Yolcusu kendisinin nefsanî sıfatlarından ve vehmedilmiş benliğinden fani olduğu hâlde, kendi varlığında ve eşyada; yani dış âlemde ve iç âlemde, Hakk'ın zâta ait ve sıfata ait tecellilerini zevk yoluyla müşahede etmektir. Bu ikinci durum elbette, birincisinden daha hoştur; çünkü "hakka'l-yakîn" (hakikat yoluyla kesin bilgi) mertebesidir. teessür olup, yüzlerini buruştururlar mı? Böyle bir kimsenin nazarında, cisim korkusu yoktur; zâlimlerin zulümlerine karşı söz söylemekten asla çekinmez.

"Hûb"dan murâd, ma'şûk-i hakîkî olan Hak'dır. Bu beyt-i şerîfden anlaşılan budur ki: Ma'şûku âgūşa çekmek hem libâs ile ve hem de libâssız olabilir; fakat libâssız âgūşa çekilmesi daha hoştur. Ma'şûku libâs ile âgūşa çekmek budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesi ve enâniyyet-i mevhûmesi bâkî olduğu halde mezâhirde esmâsıyla zâhir olanın ancak Hak olduğunu bilmek ve mezâhirden esmâya ve esmâdan müsemmâya intikāl etmektir. Bu "ilme'l-yakîn" mertebesidir. Ve ma'şûku libâssız âgūşa çekmek dahi budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesinden ve enâniyyet-i mevhûmesinden fânî olduğu halde, kendi vücûdunda ve eşyâda; ya'nî âfâkda ve enfüsde, Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfatiyyesini zevkan müşâhede etmektir. Bu ikinci sûret bittabi', evvelkinden daha hoştur; çünkü "hakka'l-yakîn" mertebesidir. teessir olup, yüzlerini buruştururlar mı? Böyle bir kimsenin nazarında, cisim korkusu yoktur; zâlimlerin zulümlerine karşı söz söylemekten aslâ çekinmez.

1736. Kalk! ey Fir'avn ki, biz o değiliz ki, her bir ses ve gül için duralım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1736. Kalk! Ey Firavun, biz o değiliz ki, her bir ses ve gül için duralım!

Bu şerefli beyit, özellik bakımından sihirbazlar tarafından Firavun'a ve genellik bakımından her asırda milletlerin başına musallat olan Firavun karakterindeki müstebit zalimlere hitaben söylenmiştir. Yani, "Kalk ey Firavun! Veya Firavun karakterinde olan müstebit zalim. Biz o senin bildiğin, bu vehmedilmiş varlığın (vücûd-ı mevhûm) yok olmasından korkan zümreden değiliz ki, her batıl sese ve Hak yolunu şaşırtan bir gulyabani tabiatındaki zahiri ve manevi davetçilere tabi olalım."

Bu beyt-i şerîf hususiyyet cihetinden sâhirler tarafından Fir'avn'a ve umûmiyyet cihetinden her bir asırda milletlerin başına musallat olan Fir'avun meşrebindeki müstebid zâlimlere hitâben vâki'dir. Ya'nî, "Kalk ey Fir'avn! veyâ Fir'avun meşrebinde olan müstebid zâlim. Biz o senin bildiğin bu vücûd-ı mevhûmun zevâlinden korkan zümreden değiliz ki, her bâtıl sese ve Hak yolunu şaşırtan bir gulyabânî tab'ındaki sûrî ve ma'nevî da'vetçilere tâbi' olalım."

1737. Bizim hırkamızı yırt! Dikici vardır; ve yoksa muhakkak bizim için tenin çıplağı olmak iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1737. Bizim hırkamızı yırt! Dikici vardır; ve yoksa muhakkak bizim için tenin çıplağı olmak iyidir.

"Ey Firavun, siyasetinle hükmet! Ve asmak ve kesmek suretiyle bedenimizin hırkasını yırt! Sen bu unsurlardan oluşan bedeni yok edersen, bize berzahî (ölüm sonrası âleme ait) bedenin dikicisi vardır; ve sen bu bedeni yok etsen bile bize bedenin hükmünden kurtulmuş olmak iyidir." Yani biz zaten bu dünya hayatında iken ten elbisesinden soyunmuş ve "Ölmeden evvel ölünüz" yani, ölmezden evvel ölmenin sırrına nail olmuşuz.

"Ey Fir'avn, siyasetinle hükm et! Ve asmak ve kesmek sûretiyle cismimizin hırkasını yırt! Sen bu cism-i unsurîyi ifnâ edersen, bize cism-i berzahînin dikicisi vardır; ve sen bu cismi ifnâ etsen bile bize cismin hükmünden kurtulmuş olmak iyidir." Ya'nî biz zâten bu hayât-ı dünyeviyyede iken libâs-ı tenden soyunmuş ve موتوا قبل ان تموتوا ["Ölmeden evvel ölünüz"] ya'nî, ölmezden evvel ölmenin sırrına nail olmuşuz.

1738. Ey nâbekâr olan düşman! Libassız bu güzeli daha hoş kucağa getiririz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1738. Ey kötü düşman! Libassız bu güzeli daha hoş kucağa getiririz.

"Hûb"dan maksat, gerçek maşuk olan Hak'tır. Bu şerefli beyitten anlaşılan şudur ki: Maşuku kucağa çekmek hem libas ile hem de libassız olabilir; fakat libassız kucağa çekilmesi daha hoştur. Maşuku libas ile kucağa çekmek şudur ki, Hakk Yolcusu kendisinin nefsine ait sıfatları ve vehmedilmiş benliği baki olduğu hâlde, mazharlarda (tecelli yerlerinde) isimleriyle görünenin ancak Hak olduğunu bilmek ve mazharlardan isimlere ve isimlerden müsemmaya (ismin işaret ettiği zata) geçmektir. Bu, "ilme'l-yakîn" (bilgi yoluyla kesin inanma) mertebesidir. Ve maşuku libassız kucağa çekmek de şudur ki, Hakk Yolcusu kendisinin nefsine ait sıfatlarından ve vehmedilmiş benliğinden fani olduğu hâlde, kendi varlığında ve eşyada; yani dış âlemde ve iç âlemde, Hakk'ın zâta ait ve sıfata ait tecellilerini zevk yoluyla müşahede etmektir. Bu ikinci durum elbette, birincisinden daha hoştur; çünkü "hakka'l-yakîn" (gerçeklik yoluyla kesin inanma) mertebesidir. "Mizâc" kelimesi "gîc" kelimesine kafiye olmak üzere, Fars kaidesi gereğince imale ile "mizîc" şeklinde geçmiştir. Bazı nüshalarda "mizâc" aslî şekli üzerinde yazılı olup, ikinci mısraın kafiyesi de "gâc" kelimesidir; ve "gîc" ile "gâc" aynı anlamdadır. Yani "Ey maddiyatta boğulmuş olup, ruhundan ilham alamayan ahmak Firavun! İnsan ruhunun cisimden ve mizâcdan (beden yapısından) soyutlanmasından daha hoş bir hâl yoktur."

"Hûb"dan murâd, ma'şûk-i hakîkî olan Hak'dır. Bu beyt-i şerîfden anlaşılan budur ki: Ma'şûku âgūşa çekmek hem libâs ile ve hem de libâssız olabilir; fakat libâssız âgūşa çekilmesi daha hoştur. Ma'şûku libâs ile âgūşa çekmek budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesi ve enâniyyet-i mevhûmesi bâkî olduğu halde mezâhirde esmâsıyla zâhir olanın ancak Hak olduğunu bilmek ve mezâhirden esmâya ve esmâdan müsemmâya intikāl etmektir. Bu "ilme'l-yakîn" mertebesidir. Ve ma'şûku libâssız âgūşa çekmek dahi budur ki, sâlik kendinin sıfât-ı nefsâniyyesinden ve enâniyyet-i mevhûmesinden fânî olduğu halde, kendi vücûdunda ve eşyâda; ya'nî âfâkda ve enfüsde, Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfatiyyesini zevkan müşâhede etmektir. Bu ikinci sûret bittabi', evvelkinden daha hoştur; çünkü "hakka'l-yakîn" mertebesidir. "Mizâc" "gîc" kelimesine kāfiye olmak üzere, kāide-i Fürs vechi ile imâle ile "mizîc" sûretinde vâki' olmuştur. Ba'zı nüshalarda "mizâc" şekl-i aslîsi üzerinde muharrer olup, ikinci mısra'ın kafiyesi de "gâc" kelimesidir; ve "gîc" ile "gâc" aynı ma'nâdadır. Ya'nî "Ey maddiyyatta müstağrak olup, rûhundan ilhâm alamayan ahmak Fir'avn! Rûh-i insânînin cisimden ve mizâcdan tecrîdinden daha hoş bir hâl yoktur."

1739. Ey ilhamsız ve ahmak Fir'avn! Tenden ve mizâcdan tecrîdden daha hoş bir şey yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1739. Ey ilhamsız ve ahmak Firavun! Bedenden ve mizacın etkilerinden arınmaktan daha hoş bir şey yoktur.

"Katır"dan kasıt, cismanî (bedensel) kişilerdir; ve "deve"den kasıt ruhanî kişilerdir. Ve bu kıssanın yukarıdaki anlatıma bağlantısı açıktır.

"Katır"dan murâd, cismânî; ve "deve"den murâd rûhânî kimselerdir. Ve bu kıssanın yukarıya rabtı zâhirdir.

## "Ben çok yüz üstü düşüyorum ve sen ancak nâdiren düşersin" diye katırın deve önünde şikâyeti

1740. Katır&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1740. Katır

1739. Ey ilhamsız ve ahmak Fir'avn! Tenden ve mizâcdan tecrîdden daha hoş bir şey yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1739. Ey ilhamsız ve ahmak Firavun! Bedenden ve mizâçtan (beden yapısından) soyutlanmaktan daha hoş bir şey yoktur.

"Mizâc" kelimesi, "gîc" kelimesine kafiye olması için, Farsça kaidesi gereğince imâle (uzatma) ile "mizîc" şeklinde geçmiştir. Bazı nüshalarda "mizâc" aslî şekli üzere yazılı olup, ikinci mısraın kafiyesi de "gâc" kelimesidir; ve "gîc" ile "gâc" aynı anlamdadır. Yani "Ey maddiyata dalmış olup, ruhundan ilham alamayan ahmak Firavun! İnsan ruhunun cisimden ve mizâçtan soyutlanmasından daha hoş bir hâl yoktur."

"Katır"dan kasıt, cismanî (bedensel) kimselerdir; ve "deve"den kasıt ruhanî (manevî) kimselerdir. Ve bu kıssanın yukarıya bağlantısı açıktır.

“Mizâc” “gîc” kelimesine kāfiye olmak üzere, kāide-i Fürs vechi ile imâle ile “mizîc” sûretinde vâki' olmuştur. Ba'zı nüshalarda “mizâc” şekl-i aslîsi üzerinde muharrer olup, ikinci mısra'ın kafiyesi de “gâc” kelimesidir; ve “gîc” ile “gâc” aynı ma'nâdadır. Ya'nî “Ey maddiyyatta müstağrak olup, rûhundan ilhâm alamayan ahmak Fir'avn! Rûh-i insânînin cisimden ve mizâcdan tecrîdinden daha hoş bir hâl yoktur.”

“Katır”dan murâd, cismânî; ve “deve”den murâd rûhânî kimselerdir. Ve bu kıssanın yukarıya rabtı zâhirdir.

## “Ben çok yüz üstü düşüyorum ve sen ancak nâdiren düşersin” diye katırın deve önünde şikâyeti

1740. Katır deveye dedi ki: “Ey yokuşta ve inişte ve ince yolda iyi arkadaş!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1740. Katır deveye dedi ki: “Ey yokuşta, inişte ve ince yolda iyi arkadaş!”

1741. “Sen baş üstüne gelmezsin ve iyi gidersin; ben azgın kimse gibi tepe üstüne gelirim.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1741. “Sen baş üstüne gelmezsin ve iyi gidersin; ben azgın kimse gibi tepe üstüne gelirim.”

Ben yürürken, gözünü budaktan sakınmayan azgın adamlar gibi sendeleyip tepe üstüne düşerim; sen ise dosdoğru ve iyi yürürsün.

“Ben yürürken, gözünü budaktan sakınmayan azgın adamlar gibi sendeleyip tepe üstüne düşerim; sen ise dosdoğru ve iyi yürürsün.”

1742. “Ben her bir dem, kurulukta olsun, yaşlıkta olsun, yüz üstüne düşüyorum.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1742. “Ben her bir an, kurulukta olsun, yaşlıkta olsun, yüz üstüne düşüyorum.”

1743. “Bunun sebebini bana açık söyle ki nedir? Tâ ben bileyim ki, nasıl yaşamak lazımdır?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1743. "Bunun sebebini bana açıkça söyle ki nedir? Tâ ki ben bileyim, nasıl yaşamak lazımdır?"

1744. Dedi ki: "Benim gözüm senden daha aydındır; ondan sonra da yükseklikten bakıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1744. Dedi ki: "Benim gözüm senden daha aydınlıktır; ondan sonra da yükseklikten bakıcıdır."

Ruhanî olan kişi, cismanî olana dedi ki: "Sen her şeye, duyusal görüş (basar-ı hissî) ile bakarsın; ben ise basiret gözü (basar-ı basîret) ile bakarım. Bu sebeple benim duyusal görüşüm, basiret gözümle aydınlandığı için, daha nurludur. Ondan sonra da benim görüş ufkum cismanî ve ruhanî âlemleri kuşattığı için, gözüm yüce bir mertebeden bakar. Senin görüş alanın yalnız cismanî âleme sınırlı olduğundan, bakışın alçaktandır ve sınırlıdır."

Rûhânî olan kimse, cismânîye dedi ki: "Sen her şeye, basar-ı hissî ile bakarsın; ve ben basar-ı basîret ile bakarım. Binâenaleyh benim basar-ı hissîm, basar-ı basîretimle münevver olduğu için, daha nûrludur. Ondan sonra da benim ufuk-ı rü'yetim cismâniyyeti ve rûhâniyyeti muhît olduğu için, gözüm âlî bir mertebeden bakar. Senin dâire-i rü'yetin yalnız cismâniyyete münhasır olduğundan, nazarın alçaktandır ve mahdûddur.

1745. "Yüksek dağın başı üzerine çıktığım vakit, akıllı olarak güç geçit yerinin sonunu görürüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1745. "Yüksek dağın başına çıktığım zaman, akıllı olarak güç geçit yerinin sonunu görürüm."

"Akabe", dağda geçilmesi zor olan geçit yeri anlamına gelir. Şerefli beyitte vezin zorunluluğu için "kaf" harfinin harekesi sükûna çevrilmiştir. "Yüksek dağ"dan maksat, insanın cismanîliğidir. Yani "Cismanî âlemin zirvesi olan beşeriyet mertebesinde, mana âlemine giden zor geçit yerlerinin sonuna bakarım."

"Akabe" dağda geçilmesi güç olan geçit mahalli ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezn için "kāf"ın harekesi sükûna kalb olunmuştur. "Yüksek dağ"dan murâd, cismâniyyet-i beşerdir. Ya'nî "Âlem-i cismâniyyetin zirvesi beşeriyyet mertebesinde, ma'nâ âlemine giden güç geçit yerlerinin sonuna nazar ederim."

1746. "Böyle olunca, Allah dahi benim gözüme bütün alçaklığı ve yüksekliği açık gösterir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1746. "Böyle olunca, Allah da benim gözüme bütün alçaklığı ve yüksekliği açıkça gösterir."

1747. "Ben her adımı görüş cihetinden koyarım; kaymaktan ve düşmekten kurtulurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1747. "Ben her adımı görüş açısından atarım; kaymaktan ve düşmekten kurtulurum."

Ben akıllıca geçit yerlerine baktığımdan, Yüce Allah da benim gözüme, bu cismanî hayattaki alçaklıkları ve yükseklikleri, basiret gözüme açık bir şekilde gösterir. Bu sebeple bu cismanîlik alanında attığım her bir adımı, görerek atarım; bu yüzden kayıp, tepe üstü sapkınlığa düşmekten kurtulurum.

"Ben âkılâne geçit yerlerine nazar ettiğimden, Allah Teâlâ hazretleri de benim gözüme, bu hayât-ı cismâniyyedeki alçaklıkları ve yükseklikleri, basar-ı basîretime açık bir sûrette gösterir. Binâenaleyh bu cismâniyyet sâhasında attığım her bir adımı, görerek atarım; onun için kayıp, tepe üstü dalâlete düşmekten kurtulurum."

1748. "Sen önünü iki üç adım görürsün; dâneyi görürsün ve tuzağın zahmetini görmezsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1748. "Sen önünü iki üç adım görürsün; dâneyi görürsün ve tuzağın zahmetini görmezsin."

Ey cismanî! Senin duyu organınla gören gözün gayet kısa görür; onun görüşü iki üç adımlık mesafeden başka değildir. Bu sebeple sen cismaniyete ait menfaatleri ve

"Ey cismânî! Senin his gözün gâyet kısa görür; onun görüşü iki üç adımlık mesafeden başka değildir. Binâenaleyh sen cismâniyyete âid menâfi' ve

1744. Dedi ki: "Benim gözüm senden daha aydındır; ondan sonra da yükseklikten bakıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1744. Dedi ki: "Benim gözüm senden daha aydınlıktır; ondan sonra da yükseklikten bakıcıdır."

Ruhanî olan kişi, cismanî olana dedi ki: "Sen her şeye, duyusal görüş (basar-ı hissî) ile bakarsın; ben ise basiret gözü (basar-ı basîret) ile bakarım. Bu sebeple benim duyusal görüşüm, basiret gözümle aydınlandığı için, daha nurludur. Ondan sonra da benim görüş ufkum cismanî ve ruhanî âlemleri kuşattığı için, gözüm yüce bir mertebeden bakar. Senin görüş alanın yalnız cismanî âleme sınırlı olduğundan, bakışın alçaktandır ve sınırlıdır."

Rûhânî olan kimse, cismânîye dedi ki: "Sen her şeye, basar-ı hissî ile bakarsın; ve ben basar-ı basîret ile bakarım. Binâenaleyh benim basar-ı hissîm, basar-ı basîretimle münevver olduğu için, daha nûrludur. Ondan sonra da benim ufuk-ı rü'yetim cismâniyyeti ve rûhâniyyeti muhît olduğu için, gözüm âlî bir mertebeden bakar. Senin dâire-i rü'yetin yalnız cismâniyyete münhasır olduğundan, nazarın alçaktandır ve mahdûddur.

1745. "Yüksek dağın başı üzerine çıktığım vakit, akıllı olarak güç geçit yerinin sonunu görürüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1745. "Yüksek dağın başına çıktığım zaman, akıllı olarak güç geçit yerinin sonunu görürüm."

"Akabe", dağda geçilmesi güç olan geçit yeri anlamına gelir. Şerefli beyitte vezin gereği "kaf" harfinin harekesi sükûna çevrilmiştir. "Yüksek dağ"dan kasıt, insanın cismanîliğidir. Yani "Cismanî âlemin zirvesi olan beşeriyet mertebesinde, mana âlemine giden güç geçit yerlerinin sonuna bakarım."

"Akabe" dağda geçilmesi güç olan geçit mahalli ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezn için "kāf" ın harekesi sükûna kalb olunmuştur. "Yüksek dağ"dan murâd, cismâniyyet-i beşerdir. Ya'nî "Âlem-i cismâniyyetin zirvesi beşeriyyet mertebesinde, ma'nâ âlemine giden güç geçit yerlerinin sonuna nazar ederim."

1746. "Böyle olunca, Allah dahi benim gözüme bütün alçaklığı ve yüksekliği açık gösterir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1746. "Böyle olunca, Allah da benim gözüme bütün alçaklığı ve yüksekliği açıkça gösterir."

1747. "Ben her adımı görüş cihetinden koyarım; kaymaktan ve düşmekten kurtulurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1747. "Ben her adımı görüş açısından atarım; kaymaktan ve düşmekten kurtulurum."

Ben akıllıca geçit yerlerine baktığımdan, Yüce Allah da benim gözüme, bu cismanî hayattaki alçaklıkları ve yükseklikleri, basiret gözüme açık bir şekilde gösterir. Bu sebeple bu cismanîlik alanında attığım her bir adımı, görerek atarım; bu yüzden kayıp, tepe üstü sapkınlığa düşmekten kurtulurum.

"Ben âkılâne geçit yerlerine nazar ettiğimden, Allah Teâlâ hazretleri de benim gözüme, bu hayât-ı cismâniyyedeki alçaklıkları ve yükseklikleri, basar-ı basîretime açık bir sûrette gösterir. Binâenaleyh bu cismâniyyet sâhasında attığım her bir adımı, görerek atarım; onun için kayıp, tepe üstü dalâlete düşmekten kurtulurum."

1748. "Sen önünü iki üç adım görürsün; dâneyi görürsün ve tuzağın zahmetini görmezsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1748. "Sen önünü iki üç adım görürsün; dâneyi görürsün ve tuzağın zahmetini görmezsin."

Ey cismanî! Senin duyu organın olan gözün çok kısa görür; onun görüşü iki üç adımlık mesafeden başka değildir. Bu sebeple sen bedene ait faydaları ve nefse ait hazları görürsün ve onun altındaki tuzağın zorluklarını ve zahmetlerini göremezsin.

"Ey cismânî! Senin his gözün gâyet kısa görür; onun görüşü iki üç adımlık mesafeden başka değildir. Binâenaleyh sen cismâniyyete âid menâfi' ve huzûzâtı görürsün ve onun altındaki tuzağın meşakkatlerini ve zahmetlerini göremezsin.

1749. Sizin indinizde kör ve görücü, ikāmet mahallinde ve nüzûlde ve gezilecek mahalde müsavîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1749. Sizin yanınızda kör ve gören, ikamet yerinde ve inişte ve gezilecek yerde eşittir.

"Ey cismanîler! Siz insan şeklinde gördüğünüzün hepsini eşit sayarsınız. Onun gaflet ehli ve bâtından kör olanı ile, basiret gözü sahibi olanını ayırt edemezsiniz. Bu sebeple insanlık makamında oturan ve bu insanlık makamından, hayvanlık derecesine düşen ve inen ve bu iki menzil arasında bazen insanlık ve bazen hayvanlık tarafına seyreden kimseleri bir görürsünüz."

"Ey cismâniler! siz beşer sûretinde gördüğünüzün hepsini müsâvî addedersiniz. Onun ehl-i gaflet ve bâtından kör olanı ile, basar-ı basîret sahibi olanını fark edemezsiniz. Binâenaleyh makām-ı insâniyyette oturan ve bu insâniyet makāmından, hayvaniyet derekesine sukūt ve nüzûl eden ve bu iki menzil arasında gâh insâniyet ve gâh hayvâniyet tarafına seyr eden kimseleri bir görürsünüz."

1750. Mâdemki cenîne karında Hak can verir, mizâca cezb-i eczâyı O vaz' eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1750. Mademki cenine karında Hak can verir, mizaca eczaları çekmeyi O yerleştirir.

"Ey cismani olan kimse! Sen dar görüşünle, öldükten sonra dirilişi uzak görürsün ve dersin ki: أ اذا متْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجَعَ بعيدٌ (Kaf, 50/3) Yani "Biz ölüp toprak olduktan sonra, yine hayata döner miyiz? Bu dönüş uzaktır." Mademki Yüce Allah ana karnında cenine can veriyor, mizaca, unsurlara ait eczaların çekimini de O yerleştirir; bu, uzak görülecek bir şey değildir."

Bilinmeli ki, unsurlarda "su" sıvı ve "toprak" katı ve "hava" gaz ve "ateş" hararetten ibaret olan "dört temel unsur" (erkân-ı erbaa) ana maddelerdir ve her birinin bir şekli vardır ve anlamı da vardır. Her birinin şekli karanlıktır ve anlamı nurdur. Her birinin şekline "unsur" ve anlamına "tabiat" derler. Bu sebeple dört unsur ve dört tabiat olur. Ve bunların hepsine "ana maddeler" (ümmehât) derler. Bu ana maddeleri birbirine bir şart ile karıştırdıkları zaman, eczaları birbirine benzeyen bir şey meydana gelir; işte buna "mizaç" derler. Ve mizacı, karışmaktan (imtizâc) almışlardır.

"Ey cismânî olan kimse! sen dar görüşünle, öldükten sonra ba'si baîd görürsün ve dersin ki: أ اذا متْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجَعَ بعيدٌ (Kaf, 50/3) Ya'ni "Biz ölüp toprak olduğumuzdan sonra, yine hayâta rücû' eder miyiz? Bu rücû' baîddir." Mâdemki Hak Teâlâ hazretleri ana karnında cenîne can veriyor, mizâca, eczâ-yı unsuriyyenin cezbini de o vaz' eder; bu istib'âd olunacak şey değildir."

Ma'lûm olsun ki, unsuriyâtta "su" mâyi' ve “toprak" sulb ve "hava" gaz ve "ateş" harâretten ibaret olan "erkân-ı erbaa" ümmehâttırlar ve her birinin bir sûreti vardır ve ma'nâsı da vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve ma'nâsı nûrdur. Her birinin sûretine "unsur" ve ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört unsur ve dört tabiat olur. Ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı yekdiğerine bir şart ile karıştırırlar ki, müteşâbihu'l-eczâ bir şey peyda olur; işte buna "mizâc" derler. Ve mizâcı, imtizācdan almışlardır.

1751. Kırk seneye kadar onu cüz'lerin cezbine Hak Teâlâ onu nemada harîs etmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1751. Kırk seneye kadar onu parçaların çekimine Yüce Allah onu büyümede hırslı kıldı.

Cenîn doğduktan sonra, kırk yaşına kadar o çocuğu, bedenin parçalarının çekimine Yüce Allah doğası gereği hırslı kıldı ve beden büyüyüp gelişti. Çünkü bu yaşa kadar vücutta doğal sıcaklık üstündür; ve kırktan sonra bedende hazları görürsün ve onun altındaki tuzağın zorluklarını ve zahmetlerini göremezsin.

Cenîn doğduktan sonra, kırk yaşına kadar o çocuğu, cismin cüz'lerinin cezbine Hak Teâlâ tab'an harîs etti ve cisim neşv ü nemâda bulundu. Zîrâ bu yaşa kadar vücûdda harâret-i garîziyye gâlibdir; ve kırktan sonra cisimde bü- huzûzâtı görürsün ve onun altındaki tuzağın meşakkatlerini ve zahmetlerini göremezsin."

1749. Sizin indinizde kör ve görücü, ikāmet mahallinde ve nüzûlde ve gezilecek mahalde müsavîdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1749. Sizin yanınızda kör ile gören, ikamet yerinde, inişte ve gezilecek yerde eşittir.

"Ey cismanîler! Siz insan şeklinde gördüğünüz her şeyi eşit sayarsınız. Onun gaflet ehli ve bâtından kör olanı ile, basiret gözü sahibi olanını ayırt edemezsiniz. Bu sebeple insanlık makamında oturan ve bu insanlık makamından, hayvanlık derecesine düşen ve inen ve bu iki menzil arasında bazen insanlık ve bazen hayvanlık tarafına seyreden kimseleri bir görürsünüz."

"Ey cismâniler! siz beşer sûretinde gördüğünüzün hepsini müsâvî addedersiniz. Onun ehl-i gaflet ve bâtından kör olanı ile, basar-ı basîret sahibi olanını fark edemezsiniz. Binâenaleyh makām-ı insâniyyette oturan ve bu insâniyet makāmından, hayvaniyet derekesine sukūt ve nüzûl eden ve bu iki menzil arasında gâh insâniyet ve gâh hayvâniyet tarafına seyr eden kimseleri bir görürsünüz."

1750. "Mâdemki cenîne karında Hak can verir, mizāca cezb-i eczâyı O vaz' [1756] eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1750. "Mademki cenine karında Hak can verir, mizaca eczaları çekmeyi O yerleştirir."

Ey cismani olan kimse! Sen dar görüşünle, öldükten sonra dirilişi uzak görürsün ve dersin ki: أ اذا متْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجَعَ بعيدٌ (Kaf, 50/3) Yani "Biz ölüp toprak olduktan sonra, yine hayata döner miyiz? Bu dönüş uzaktır." Mademki Yüce Allah ana karnında cenine can veriyor, mizaca, unsurlara ait eczaların çekimini de O yerleştirir; bu, uzak görülecek bir şey değildir.

Bilinmeli ki, unsurlarda "su" sıvı ve "toprak" katı ve "hava" gaz ve "ateş" hararetten ibaret olan "dört temel unsur" (erkân-ı erbaa) ana maddelerdir ve her birinin bir şekli vardır ve anlamı da vardır. Her birinin şekli karanlıktır ve anlamı nurdur. Her birinin şekline "unsur" ve anlamına "tabiat" derler. Bu sebeple dört unsur ve dört tabiat olur. Ve bunların hepsine "ana maddeler" (ümmehât) derler. Ne zaman ki bu ana maddeleri birbirine bir şart ile karıştırırlar ki, eczaları birbirine benzeyen bir şey meydana gelir; işte buna "mizaç" derler. Ve mizacı, karışmaktan (imtizac) almışlardır.

"Ey cismânî olan kimse! sen dar görüşünle, öldükten sonra ba'si baîd görürsün ve dersin ki: أ اذا متْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجَعَ بعيدٌ (Kaf, 50/3) Ya'ni "Biz ölüp toprak olduğumuzdan sonra, yine hayâta rücû' eder miyiz? Bu rücû' baîddir." Mâdemki Hak Teâlâ hazretleri ana karnında cenîne can veriyor, mizâca, eczâ-yı unsuriyyenin cezbini de o vaz' eder; bu istib'âd olunacak şey değildir."

Ma'lûm olsun ki, unsuriyâtta "su" mâyi' ve “toprak" sulb ve "hava" gaz ve "ateş" harâretten ibaret olan "erkân-ı erbaa" ümmehâttırlar ve her birinin bir sûreti vardır ve ma'nâsı da vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve ma'nâsı nûrdur. Her birinin sûretine "unsur" ve ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört unsur ve dört tabiat olur. Ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı yekdiğerine bir şart ile karıştırırlar ki, müteşâbihu'l-eczâ bir şey peyda olur; işte buna "mizâc" derler. Ve mizâcı, imtizācdan almışlardır.

1751. Kırk seneye kadar onu cüz'lerin cezbine Hak Teâlâ onu nemada harîs etmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1751. Kırk yaşına kadar onu, parçaların çekimine Yüce Allah büyümede hırslı kıldı.

Cenîn doğduktan sonra, kırk yaşına kadar o çocuğu, bedenin parçalarının çekimine Yüce Allah doğası gereği hırslı kıldı ve beden büyüyüp gelişti. Çünkü bu yaşa kadar bedende doğuştan gelen sıcaklık baskındır; ve kırktan sonra bedende soğukluk ve kuruluk baskın olup, büyüme ve gelişme durur. Ve yalnızca harcanan parçaların yerine yenisi gelir ve beden bu şekilde ayakta kalır.

Cenîn doğduktan sonra, kırk yaşına kadar o çocuğu, cismin cüz'lerinin cezbine Hak Teâlâ tab'an harîs etti ve cisim neşv ü nemâda bulundu. Zîrâ bu yaşa kadar vücûdda harâret-i garîziyye gâlibdir; ve kırktan sonra cisimde bü- rûdet ve yübûset gâlib olup, neşv ü nemâ tevakkuf eder. Ve yalnız masrûf olan eczânın yerine yenisi gelir ve cisim bu sûretle kāim olur.

1752. O yemekten eczâyı cezb eder; kendi cisminin tar u pûdunu örer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1752. O yemekten özleri çeker; kendi bedeninin dokusunu örer.

"Târ u pûd" kumaşların arışı, argacı anlamındadır. Dokumanın ve örgünün boyu ve eni demektir. Yani "O cenin, anne rahminde içtiği âdet kanındaki ve doğduktan sonra da, kırk yaşına kadar bedeninin boyunu ve enini yediği gıdalardaki temel özleri çeke çeke örer."

"Târ u pûd" kumaşların arışı, argacı ma'nâsınadır. Nescin ve örgünün tûlu ve arzı demek olur. Ya'nî "O cenîn, rahm-i mâderde içtiği hayız kanındaki ve doğduktan sonra da, kırk yaşına kadar cisminin tûlünü ve arzını yediği gıdâlardaki eczâ-yı anâsırı çeke çeke örer."

1753. Rûha cezb-i eczâyı ta'lîm etti; tek olan şâh cezb-i eczâyı niçin bilmesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1753. Ruh'a parçaları çekmeyi öğretti; tek olan şah, parçaları çekmeyi niçin bilmesin?

Yukarıda, basit unsurların katı, sıvı ve gaz hâlindeki biçimleriyle, ısının ana unsurlardan olduğu açıklanmış ve mizaç tanımlanmıştı. Bu ana unsurlar birbirine karıştığı zaman, bunların anlamları da birbirine karışmış olur. O karışmış biçime "cisim" ve onların karışmış anlamına da "ruh" derler. Buna göre mizaç hem cisimde hem de ruhta bulunur. Ana unsurlar ayrı ve karışmamış oldukları sürece, onlara "unsurlar" ve "tabiatlar" derler. Ve birbirine karışınca "mizaç" ortaya çıkar; ve "cisim" ile beraber "ruh" derler. Ve cisim her mertebede bir isim alır. "Cemâd cismi", "bitki cismi", "hayvan cismi" derler. Ve aynı şekilde bunların ruhu da birer isim alır. "Cemâd ruhu", "bitki ruhu", "hayvan ruhu" derler. Ve insan, hayvan türlerinden biridir; fakat bu insan cismine özgü de bir biçim ve bir mizaç ve ruh vardır. Cisim, mülk âleminden ve halk âlemindendir; ve ruh, melekût âleminden ve emir âlemindendir. Ve melekût ve emir âlemi, halk âleminden ve mülk âleminden öncedir. Bu sebeple Yüce Allah, bu açıklanan düzen üzere, ruh'a, halk âleminde unsurların parçalarını çekmeyi öğretti. Ve biçim bozulunca, onun kâim ve bâkî olan anlamına ve ruhuna kıyamet gününde, varlıkta tek ve ferd olan hakiki şah, bu unsurların parçalarını çekme usulünü bilmez mi? Bu, garipsenecek bir şey midir? Kur'ân-ı Kerîm'de bu anlama dair kerîm âyetler çoktur.

Yukarıda, anâsır-ı basîtanın sulb ve mâyi' ve gaz hâlindeki hey'etleriyle, harâretin ümmehâttan oldukları beyân ve mizâc ta'rif edilmiş idi. Bu ümmehât birbirine karıştığı vakit, bunların ma'nâları da birbirine karışmış olur. O memzûc olan hey'ete "cisim" ve onların ma'nâ-yı memzûcuna da "rûh" derler. Binâenaleyh mizâc hem cisimde ve hem de rûhda olur. Ümmehât müteferrik ve karışmamış oldukları müddetçe, onlara "anâsır" ve "tabâyi" derler. Ve birbirine karışınca "mizâc" peydâ olur; ve "cisim" ile beraber "rûh” derler. Ve cisim her mertebede bir nâm alır. "Cism-i cemâd", "cism-i nebât", "cism-i hayvân" derler. Ve kezâ bunların rûhu da birer nâm alır. “Rûh-ı cemâd", "rûh-ı nebât", "rûh-ı hayvân" derler. Ve insan, envâ-ı hayvândan biridir; fakat bu cism-i insânîye mahsûs da bir sûret ve bir mizâc ve rûh vardır. Cisim, âlem-i mülkten ve halktandır; ve rûh, âlem-i melekûttan ve âlem-i emrdendir. Ve melekût ve âlem-i emr, âlem-i halktan ve mülkten mukaddemdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri bu beyân olunan nizâm üzere, rûha, âlem-i halkta eczâ-yı anâsırın cezbini ta'lîm buyurdu. Ve sûret bozulunca, onun kāim ve bâkî olan ma'nâsına ve rûhuna yevm-i ba'sde, vücûdda tek ve ferd olan şâh-ı hakîkî, bu eczâ-yı anâsırın cezbi usûlünü bilmez mi? Bu istib'âd edilecek şey midir? Kur'ân-ı Kerîm'de bu ma'nâya dâir olan âyât-ı kerîme çoktur.

1754. Bu zerrelerin câmi'i güneş idi; gıdâsız senin eczânı kapmayı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. Bu zerrelerin toplayıcısı güneş idi; gıdasız senin parçalarını kapmayı bilir.

Şimdi insan ruhu ki, onun hakikati nuranî, soyut bir cevherden ibaret olup, güneş konumundadır. Ve yukarıda açıklandığı üzere soğukluk ve kuruluk zerreleri baskın gelip, büyüme ve gelişme durur. Ve sadece harcanan parçaların yerine yenisi gelir ve beden bu şekilde ayakta kalır.

İmdi rûh-i insânî ki, onun hakikati bir cevher-i mücerred-i nûrânîden ibâret olup, güneş mesâbesindedir. Ve yukarıda îzâh olunduğu üzere zerrât-ı rûdet ve yübûset gâlib olup, neşv ü nemâ tevakkuf eder. Ve yalnız masrûf olan eczânın yerine yenisi gelir ve cisim bu sûretle kāim olur.

1752. O yemekten eczâyı cezb eder; kendi cisminin tar u pûdunu örer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1752. O yemekten özleri çeker; kendi bedeninin dokusunu örer.

"Târ u pûd" kumaşların arışı, argacı anlamındadır. Dokumanın ve örgünün boyu ve eni demektir. Yani "O cenin, anne rahminde içtiği âdet kanındaki ve doğduktan sonra da, kırk yaşına kadar bedeninin boyunu ve enini yediği gıdalardaki temel özleri çeke çeke örer."

"Târ u pûd" kumaşların arışı, argacı ma'nâsınadır. Nescin ve örgünün tûlu ve arzı demek olur. Ya'nî "O cenîn, rahm-i mâderde içtiği hayız kanındaki ve doğduktan sonra da, kırk yaşına kadar cisminin tûlünü ve arzını yediği gıdâlardaki eczâ-yı anâsırı çeke çeke örer."

1753. Rûha cezb-i eczâyı ta'lîm etti; tek olan şâh cezb-i eczâyı niçin bilmesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1753. Ruh'a parçaları çekmeyi öğretti; tek olan şah, parçaları çekmeyi niçin bilmesin?

Yukarıda, basit unsurların katı, sıvı ve gaz hâlindeki biçimleriyle, ısının ana unsurlardan olduğu açıklanmış ve mizaç tanımlanmıştı. Bu ana unsurlar birbirine karıştığı zaman, bunların anlamları da birbirine karışmış olur. O karışmış biçime "cisim" ve onların karışmış anlamına da "ruh" derler. Buna göre mizaç hem cisimde hem de ruhta bulunur. Ana unsurlar ayrı ve karışmamış oldukları sürece, onlara "unsurlar" ve "tabiatlar" derler. Ve birbirine karışınca "mizaç" ortaya çıkar; ve "cisim" ile beraber "ruh" derler. Ve cisim her mertebede bir isim alır. "Cemâd cismi", "bitki cismi", "hayvan cismi" derler. Ve aynı şekilde bunların ruhu da birer isim alır. "Cemâd ruhu", "bitki ruhu", "hayvan ruhu" derler. Ve insan, hayvan türlerinden biridir; fakat bu insan cismine özgü de bir biçim ve bir mizaç ve ruh vardır. Cisim, mülk âleminden ve halk âlemindendir; ve ruh, melekût âleminden ve emir âlemindendir. Ve melekût ve emir âlemi, halk âleminden ve mülk âleminden öncedir. Bu sebeple Yüce Allah, bu açıklanan düzen üzere, ruh'a, halk âleminde unsurların parçalarını çekmeyi öğretti. Ve biçim bozulunca, onun kâim ve bâkî olan anlamına ve ruhuna kıyamet gününde, varlıkta tek ve ferd olan hakiki şah, bu unsurların parçalarını çekme usulünü bilmez mi? Bu, garipsenecek bir şey midir? Kur'ân-ı Kerîm'de bu anlama dair kerîm âyetler çoktur.

Yukarıda, anâsır-ı basîtanın sulb ve mâyi' ve gaz hâlindeki hey'etleriyle, harâretin ümmehâttan oldukları beyân ve mizâc ta'rif edilmiş idi. Bu ümmehât birbirine karıştığı vakit, bunların ma'nâları da birbirine karışmış olur. O memzûc olan hey'ete "cisim" ve onların ma'nâ-yı memzûcuna da "rûh" derler. Binâenaleyh mizâc hem cisimde ve hem de rûhda olur. Ümmehât müteferrik ve karışmamış oldukları müddetçe, onlara "anâsır" ve "tabâyi" derler. Ve birbirine karışınca "mizâc" peydâ olur; ve "cisim" ile beraber "rûh” derler. Ve cisim her mertebede bir nâm alır. "Cism-i cemâd", "cism-i nebât", "cism-i hayvân" derler. Ve kezâ bunların rûhu da birer nâm alır. “Rûh-ı cemâd", "rûh-ı nebât", "rûh-ı hayvân" derler. Ve insan, envâ-ı hayvândan biridir; fakat bu cism-i insânîye mahsûs da bir sûret ve bir mizâc ve rûh vardır. Cisim, âlem-i mülkten ve halktandır; ve rûh, âlem-i melekûttan ve âlem-i emrdendir. Ve melekût ve âlem-i emr, âlem-i halktan ve mülkten mukaddemdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri bu beyân olunan nizâm üzere, rûha, âlem-i halkta eczâ-yı anâsırın cezbini ta'lîm buyurdu. Ve sûret bozulunca, onun kāim ve bâkî olan ma'nâsına ve rûhuna yevm-i ba'sde, vücûdda tek ve ferd olan şâh-ı hakîkî, bu eczâ-yı anâsırın cezbi usûlünü bilmez mi? Bu istib'âd edilecek şey midir? Kur'ân-ı Kerîm'de bu ma'nâya dâir olan âyât-ı kerîme çoktur.

1754. Bu zerrelerin câmi'i güneş idi; gıdâsız senin eczânı kapmayı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. Bu zerrelerin toplayıcısı güneş idi; gıdasız senin parçalarını kapmayı bilir.

Şimdi insan ruhu ki, onun hakikati nuranî, soyut bir cevherden ibaret olup, güneş konumundadır. Ve yukarıda açıklandığı üzere, unsurların zerrelerini, maddî âlemde gıda vasıtasıyla kendisine çeker ve toplar. O güneş, kıyamet gününde senin parçalarını gıdasız olarak dahi ilâhî öğretiyle kapmayı bilir.

İmdi rûh-i insânî ki, onun hakikati bir cevher-i mücerred-i nûrânîden ibâret olup, güneş mesâbesindedir. Ve yukarıda îzâh olunduğu üzere zerrât-ı anâsırı, âlem-i mülkte gıdâ vâsıtasıyla kendisine cezb ve cem' eder. O güneş yevm-i ba'sde senin eczânı gıdâsız olarak dahi ta'lîm-i ilâhî ile kapmayı bilir.

1755. O zaman ki sen uykudan uyanasın, gitmiş olan akıl ve hissini acele da'vet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1755. O zaman ki sen uykudan uyanasın, gitmiş olan aklını ve hissini acele davet eder.

Bu şerefli beyit, ruhun gıdasız olarak unsurların parçalarını çekmesine bir örnektir. Yani "Sen uykuya daldığın zaman, dükkân ve tezgâh gibi düşüncelerden boş kalırsın ve beş duyun geçici olarak tatile uğrar; fakat uyandığın zaman, senin ruhun terzi isen terzilikteki, kunduracı isen kunduracılıktaki fikrini ve sanatını ve atıl kalan beş duyunu hemen kendine çeker ve davet eder."

Bu beyt-i şerîf, rûhun gıdâsız olarak eczâ-yı anâsırı cezbine bir misâldir. Ya'nî "Sen uykuya vardığın vakit, dükkân ve tezgâh gibi efkârdan hâlî kalırsın ve havâss-i hamsen, muvakkaten ta'tile uğrar; fakat uyandığın vakit, senin rûhun terzi isen terzilikte ve kunduracı isen kunduracılık fikrini ve san'atını ve muattal kalan havâss-i hamseni hemen kendine cezb ve da'vet eder."

1756. Nihayet bilesin ki, o ondan gaib olmadı; "Avdet et!” buyurduğu vakit, geri gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1756. Sonunda bilmelisin ki, o ondan kaybolmadı; "Geri dön!" diye buyurduğu zaman, geri gelir.

Bu ruhun çekimi, senin için bir örnektir. Sonunda bu örnekten bilirsin ki, senin parçaların ve kuvvetlerin ve fikirlerin, Hakk'ın kudret elinden kaybolmaz, kıyamet gününde, senin ruhun olan manan tarafına "Geri dön!" diye emir buyurduğu zaman, hepsi o ruhun etrafına toplanırlar.

Bu rûhun cezbi, senin için bir nümûnedir. Nihâyet bu nümûneden bilirsin ki, senin eczân ve kuvân ve efkârın, Hakk'ın yed-i kudretinden gâib olmaz, yevm-i ba'sde, senin rûhun olan ma'nân tarafına "Avdet et!" diye emir buyurduğu vakit, hepsi o rûhun etrafına toplanırlar.

## Çürüdükten sonra Üzeyir'in eşeğinin eczâsının, Allah Teâlâ'nın izniyle toplanması ve Üzeyir (a.s.)ın gözü önünde bir yere gelip merkeb olması

1757. Agah ol ey Üzeyir! Eşeğine bak ki, senin indinde çürümüş ve dökülmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1757. Ey Üzeyir, uyanık ol! Eşeğine bak ki, senin katında çürümüş ve dökülmüştür.

Bu bölümde, Bakara Suresi'nde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: "Yahut o kimse gibi ki, damları çökmüş, ıssız bir kasabaya uğramıştı da 'Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltir?' demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti." (2/259). Güneş, oluş ve bozuluş âleminde (âlem-i kevn) gıda vasıtasıyla unsurları kendisine çeker ve toplar. O güneş, kıyamet gününde senin parçalarını gıdasız olarak dahi ilahi öğretimle kapmayı bilir.

Bu bahiste, sûre-i Bakara'da vâki' şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: أو كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ و هِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللهُ بَعْدَ مَوْتِهَا فَأَمَاتَهُ اللَّهُ مِأَة عَامٍ ثُم بعثه anâsırı, âlem-i mülkte gıdâ vâsıtasıyla kendisine cezb ve cem' eder. O güneş yevm-i ba'sde senin eczânı gıdâsız olarak dahi ta'lîm-i ilâhî ile kapmayı bilir.

1755. O zaman ki sen uykudan uyanasın, gitmiş olan akıl ve hissini acele da'vet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1755. O zaman ki sen uykudan uyanasın, gitmiş olan aklını ve hissini acele davet eder.

Bu şerefli beyit, ruhun gıdasız olarak unsurların parçalarını çekmesine bir örnektir. Yani "Sen uykuya daldığın zaman, dükkân ve tezgâh gibi düşüncelerden boş kalırsın ve beş duyun geçici olarak tatile uğrar; fakat uyandığın zaman, senin ruhun terzi isen terzilikteki, kunduracı isen kunduracılıktaki fikrini ve sanatını ve atıl kalan beş duyunu hemen kendine çeker ve davet eder."

Bu beyt-i şerîf, rûhun gıdâsız olarak eczâ-yı anâsırı cezbine bir misâldir. Ya'nî "Sen uykuya vardığın vakit, dükkân ve tezgâh gibi efkârdan hâlî kalırsın ve havâss-i hamsen, muvakkaten ta'tile uğrar; fakat uyandığın vakit, senin rûhun terzi isen terzilikte ve kunduracı isen kunduracılık fikrini ve san'atını ve muattal kalan havâss-i hamseni hemen kendine cezb ve da'vet eder."

1756. Nihayet bilesin ki, o ondan gaib olmadı; "Avdet et!” buyurduğu vakit, geri gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1756. Sonunda bilmelisin ki, o ondan kaybolmadı; "Geri dön!" diye buyurduğu zaman, geri gelir.

Bu ruhun çekimi, senin için bir örnektir. Sonunda bu örnekten bilirsin ki, senin parçaların ve kuvvetlerin ve fikirlerin, Hakk'ın kudret elinden kaybolmaz, kıyamet gününde, senin ruhun olan manan tarafına "Geri dön!" diye emir buyurduğu zaman, hepsi o ruhun etrafına toplanırlar.

Bu rûhun cezbi, senin için bir nümûnedir. Nihâyet bu nümûneden bilirsin ki, senin eczân ve kuvân ve efkârın, Hakk'ın yed-i kudretinden gâib olmaz, yevm-i ba'sde, senin rûhun olan ma'nân tarafına "Avdet et!" diye emir buyurduğu vakit, hepsi o rûhun etrafına toplanırlar.

## Çürüdükten sonra Üzeyir'in eşeğinin eczâsının, Allah Teâlâ'nın izniyle toplanması ve Üzeyir (a.s.)ın gözü önünde bir yere gelip merkeb olması

1757. Agah ol ey Üzeyir! Eşeğine bak ki, senin indinde çürümüş ve dökülmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1757. Ey Üzeyir, uyanık ol! Eşeğine bak ki, senin yanında çürümüş ve dökülmüştür.

Bu bölümde, Bakara Sûresi'nde geçen şu kutsal ayete işaret buyrulur: أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ و هِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللهُ بَعْدَ مَوْتِهَا فَأَمَاتَهُ اللَّهُ مِأَة عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ `قال كم لبثت قالَ لبثت يوما أو بعض يوم قال بل لبثت مأة عام فانظر الى طعامك و و شرابك لم يتسنه و انظر الى حمارَكَ وَ لِنَجْعَلَكَ آيَةً لِلنَّاسِ وانظر إلى العظام كيف ننشرها ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماً فَلَمَّا تَبِينَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ الله على كل شيئ قدير` (Bakara, 2/259). Yani "O kimse gibi ki, evleri üzerine duvarları yıkılmış bir köyün üzerinden geçti. Yüce Allah bu köy halkını öldükten sonra nasıl diriltir? dedi. Yüce Allah onu yüz yıl öldürdü; sonra yine diriltti. 'Ne kadar kaldın?' dedi, 'Bir gün veya yarım gün kaldım' dedi. Buyurdu ki: 'Aksine yüz yıl kaldın; şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak ki bozulmadı ve eşeğine bak! Ve biz seni insanlara bir ayet kılarız. Ve kemiklere bak, onları nasıl hareket ettiririz? Sonra onlara et giydiririz.' Ona açıkça belli olunca dedi: 'Biliyorum ki muhakkak Yüce Allah her şeye kadirdir.'" Bu olayın ayrıntısı tefsir kitaplarında yer almaktadır. Bu şerefli beyitler, bu kutsal ayetin tefsiridir.

Bu bahiste, sûre-i Bakara'da vâki' şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ و هِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللهُ بَعْدَ مَوْتِهَا فَأَمَاتَهُ اللَّهُ مِأَة عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ `قال كم لبثت قالَ لبثت يوما أو بعض يوم قال بل لبثت مأة عام فانظر الى طعامك و و شرابك لم يتسنه و انظر الى حمارَكَ وَ لِنَجْعَلَكَ آيَةً لِلنَّاسِ وانظر إلى العظام كيف ننشرها ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماً فَلَمَّا تَبِينَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ الله على كل شيئ قدير` (Bakara, 2/259) Ya'nî “O kimse gibi ki, evleri üzerine duvarları yıkılmış bir karye üzerinden geçti. Allah Teâlâ bu karye ehlini öldükten sonra nasıl diriltir? dedi. Allah Teâlâ onu yüz yıl öldürdü; sonra yine diriltti. "Ne kadar kaldın?" dedi, "Bir gün veyâ yarım gün kaldım" dedi. Buyurdu ki: "Belki yüz yıl kaldın; imdi taâmına ve şarabına bak ki bozulmadı ve eşeğine bak! Ve biz seni nâsa âyet kılarız. Ve kemiklere nazar et, onları nasıl tahrîk ederiz? Sonra onlara et giydiririz." Vaktâki ona zâhir oldu dedi: "Bildim ki muhakkak Allah Teâlâ her şeye kādirdir." Bu vak'anın tafsîli tefsîr kitablarında mündericdir. Bu ebyât-ı şerîfe, bu âyet-i kerîmenin tefsîridir.

1758. Senin önünde onun eczâsını, o baş ve kuyruğu ve iki kulağı ve ayağı cem' getiririz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1758. Senin önünde onun parçalarını, o başı ve kuyruğu ve iki kulağı ve ayağı bir araya getiririz.

Ey aziz, senin gözünün önünde, eşeğin parçalarını, başını ve kuyruğunu ve iki uzun kulağını ve ayağını bir araya getirip, önceki gibi bir cisim hâline getiririz.

Ey azîz, senin gözünün önünde, eşeğin eczâsını, başını ve kuyruğunu ve iki uzun kulağını ve ayağını cem' edip, evvelki gibi bir cisim hâline getiririz.

1759. El yok; ve cüz'ü birbiri üzerine koyar, pârelere bir içtima' verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1759. El yok; ve cüz'ü birbiri üzerine koyar, pârelere bir içtima' verir.

Görünen âlemde bir el görünmediği hâlde, Yüce Allah merkebin cisminin parçalarını birbiri üzerine koyar ve o parçalara bir toplanma, bir araya gelme verir.

Zâhirde bir el görünmediği halde, Hak Teâlâ merkebin cisminin cüz'lerini birbiri üzerine koyar ve o parçalara bir cem'iyyet verir.

1760. Pârezenlik san'atına bak ki, o eskiyi bir iğnesiz diker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1760. Parça vuruculuk sanatına bak ki, o eskiyi iğnesiz diker.

[1766] Hakk'ın parça vuruculuk sanatına bak ki, o eskimiş ve çürümüş bir varlık elbisesini, iğnesiz ve âletsiz diker ve birleştirir.

[1766] Hakk'ın parça vuruculuk san'atına bak ki, o eskimiş ve çürümüş bir libâs-ı vücûdu, bir iğnesiz ve âletsiz diker ve bitiştirir.

1761. Dikme vaktinde ip ve bir iğne yoktur; öyle diker ki, terzi zahir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1761. Dikme vaktinde ip ve bir iğne yoktur; öyle diker ki, terzi görünür değildir.

"Harz", çizme ve mest gibi ayakkabıları dikmek anlamındadır.

"Harz" çizme ve mest gibi ayakkabıları dikmek ma'nâsınadır.

1762. Göz aç, haşri zahir gör; tâ ki yevm-i dînde senin şübhen kalmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1762. Gözünü aç, haşri (öldükten sonra dirilmeyi) açıkça gör; tâ ki kıyamet gününde senin şüphen kalmasın.

"Yevm-i dîn" (din günü) kıyamet günü demektir. Çünkü "dîn" kural, boyun eğme ve ceza anlamlarına gelir. Kıyamet, "Adl" (Adaletli) ve "Hakem" (Hüküm Veren) isimlerinin tecelli hükmüdür: `قال كم لبثت قالَ لبثت يوما أو بعض يوم قال بل لبثت مأة عام فانظر الى طعامك و و شرابك لم يتسنه و انظر الى حمارَكَ وَ لِنَجْعَلَكَ آيَةً لِلنَّاسِ وانظر إلى العظام كيف ننشرها ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماً فَلَمَّا تَبِينَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ الله على كل شيئ قدير` (Bakara, 2/259) Yani "O kimse gibi ki, evleri üzerine duvarları yıkılmış bir köyün üzerinden geçti. 'Yüce Allah bu köy halkını öldükten sonra nasıl diriltir?' dedi. Yüce Allah onu yüz yıl öldürdü; sonra yine diriltti. 'Ne kadar kaldın?' dedi, 'Bir gün veya yarım gün kaldım' dedi. Buyurdu ki: 'Aksine yüz yıl kaldın; şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak ki bozulmadı ve eşeğine bak! Ve biz seni insanlara bir ibret kılarız. Ve kemiklere bak, onları nasıl hareket ettiririz? Sonra onlara et giydiririz.' Ona açıkça belli olunca dedi ki: 'Biliyorum ki muhakkak Yüce Allah her şeye kadirdir.'" Bu olayın ayrıntısı tefsir kitaplarında yer almaktadır. Bu şerefli beyitler, bu kerim ayetin tefsiridir.

"Yevm-i dîn" yevm-i kıyâmet demektir. Zîrâ "dîn" kāide ve inkıyâd ve cezâ ma'nâlarına gelir. Kıyâmet "Adl" ve "Hakem" isimlerinin hükm-i tecellîsi `قال كم لبثت قالَ لبثت يوما أو بعض يوم قال بل لبثت مأة عام فانظر الى طعامك و و شرابك لم يتسنه و انظر الى حمارَكَ وَ لِنَجْعَلَكَ آيَةً لِلنَّاسِ وانظر إلى العظام كيف ننشرها ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماً فَلَمَّا تَبِينَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ الله على كل شيئ قدير` (Bakara, 2/259) Ya'nî “O kimse gibi ki, evleri üzerine duvarları yıkılmış bir karye üzerinden geçti. Allah Teâlâ bu karye ehlini öldükten sonra nasıl diriltir? dedi. Allah Teâlâ onu yüz yıl öldürdü; sonra yine diriltti. "Ne kadar kaldın?" dedi, "Bir gün veyâ yarım gün kaldım" dedi. Buyurdu ki: "Belki yüz yıl kaldın; imdi taâmına ve şarabına bak ki bozulmadı ve eşeğine bak! Ve biz seni nâsa âyet kılarız. Ve kemiklere nazar et, onları nasıl tahrîk ederiz? Sonra onlara et giydiririz." Vaktâki ona zâhir oldu dedi: "Bildim ki muhakkak Allah Teâlâ her şeye kādirdir." Bu vak'anın tafsîli tefsîr kitablarında mündericdir. Bu ebyât-ı şerîfe, bu âyet-i kerîmenin tefsîridir.

1758. Senin önünde onun eczâsını, o baş ve kuyruğu ve iki kulağı ve ayağı cem' getiririz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1758. Senin önünde onun parçalarını, o başı ve kuyruğu ve iki kulağı ve ayağı bir araya getiririz.

Ey aziz, senin gözünün önünde, eşeğin parçalarını, başını ve kuyruğunu ve iki uzun kulağını ve ayağını bir araya getirip, önceki gibi bir cisim hâline getiririz.

Ey azîz, senin gözünün önünde, eşeğin eczâsını, başını ve kuyruğunu ve iki uzun kulağını ve ayağını cem' edip, evvelki gibi bir cisim hâline getiririz.

1759. El yok; ve cüz'ü birbiri üzerine koyar, pârelere bir içtima' verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1759. El yok; ve cüz'ü birbiri üzerine koyar, pârelere bir içtima' verir.

Görünen âlemde bir el görünmediği hâlde, Yüce Allah merkebin cisminin parçalarını birbiri üzerine koyar ve o parçalara bir toplanma, bir araya gelme verir.

Zâhirde bir el görünmediği halde, Hak Teâlâ merkebin cisminin cüz'lerini birbiri üzerine koyar ve o parçalara bir cem'iyyet verir.

1760. Pârezenlik san'atına bak ki, o eskiyi bir iğnesiz diker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1760. Parça vuruculuk sanatına bak ki, o eskiyi iğnesiz diker.

[1766] Hakk'ın parça vuruculuk sanatına bak ki, o eskimiş ve çürümüş bir varlık elbisesini, iğnesiz ve âletsiz diker ve birleştirir.

[1766] Hakk'ın parça vuruculuk san'atına bak ki, o eskimiş ve çürümüş bir libâs-ı vücûdu, bir iğnesiz ve âletsiz diker ve bitiştirir.

1761. Dikme vaktinde ip ve bir iğne yoktur; öyle diker ki, terzi zahir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1761. Dikme vaktinde ip ve bir iğne yoktur; öyle diker ki, terzi görünür değildir.

"Harz", çizme ve mest gibi ayakkabıları dikmek anlamındadır.

"Harz" çizme ve mest gibi ayakkabıları dikmek ma'nâsınadır.

1762. Göz aç, haşri zahir gör; tâ ki yevm-i dînde senin şübhen kalmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1762. Gözünü aç, haşri açıkça gör; tâ ki kıyamet gününde şüphen kalmasın.

"Yevm-i dîn" kıyamet günü demektir. Çünkü "dîn" kural, boyun eğme ve ceza anlamlarına gelir. Kıyamet, "Adl" (adaletli olan) ve "Hakem" (hüküm veren) isimlerinin tecelli hükmü altında meydana geldiğinden, burada "ceza" anlamındadır. Yani iyiliğe iyilikle ve kötülüğe kötülükle ceza verilecek olan gün demek olur.

"Yevm-i dîn" yevm-i kıyâmet demektir. Zîrâ "dîn" kāide ve inkıyâd ve cezâ ma'nâlarına gelir. Kıyâmet "Adl" ve "Hakem" isimlerinin hükm-i tecellîsi altında vâki' olduğundan, burada "ceza" ma'nâsınadır. Ya'nî iyiliğe iyilik ile ve kötülüğe kötülük ile cezâ verilecek olan gün demek olur.

1763. Tâ ki benim câmi'liğimi tamamen göresin; tâ ki ölmek vaktinde ihtimâmdan titremiyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1763. Benim kapsayıcılığımı tamamen göresin; ölüm vaktinde endişeden titremeyesin.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) bu beyti Hak tarafından buyururlar; ve hitap geneldir. Yani "Ey insan suretinde yarattığım kullarım! Benim herkese ayet ve ibret olmak üzere Üzeyr'ime (a.s.) göstermiş olduğum olaydan benim kapsayıcılığımı tamamen görün de, ölüm vaktinde, hayat lezzetini kaybedeceğim ve yok olacağım diye, bu fani hayata olan düşkünlüğünüzden dolayı korkup titremeyin!"

Cenâb-ı Pîr bu beyti Hak tarafından buyururlar; ve hitâb-ı âmmdır. Ya'nî "Ey sûret-i insâniyyede yaratmış olduğum kullarım! Benim umûma âyet ve ibret olmak üzere Üzeyr'ime göstermiş olduğum hâdiseden benim câmi'liğimi tamâmen gör de, ölüm vaktinde, lezzet-i hayâtı kaybedeceğim ve yok olacağım diye, bu hayât-ı fâniyyeye olan ihtimâmından dolayı korkup titreme!"

1764. Nitekim uyumak vaktinde, cismin bütün hislerinin fevâtından emînsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1764. Nasıl ki uyumak vaktinde, cismin bütün hislerinin ölümünden eminsin.

"Uyku ölümün kardeşidir" hükmünce, uyku vaktinde beş duyun işlevsiz olduğu ve görüşünden eşyayı kaybolduğun hâlde, yok olacağından korkmazsın; çünkü uyanmaktan eminsin; zira uyuyup, uyandığını çok gördün ve buna alıştın.

النوم اخ الموت Ya'ni “Uyku ölümün kardeşidir" hükmünce, uyku vaktinde havâss-i hamsen muattal olduğu ve nazarından eşyayı gâib ettiğin halde, yok olacağından korkmazsın; zîrâ uyanmaktan emînsin; çünkü uyuyup, uyandığını çok gördün ve buna alıştın.

1765. Her ne kadar perîşân ve harab olur ise de, uyku vaktinde, kendi havâssın üzerine titremezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1765. Her ne kadar perişan ve harap olsa da, uyku vaktinde, kendi duyuların üzerine titremezsin.

Uyku vaktinde beş duyunun kuvveti gider ve harap olur; ve sen de bunu bilirsin de, "Aman bana bir şey oluyor" diye hiç telaş etmez ve titremezsin.

Uyku vaktinde havâss-i hamsenin kuvveti gider ve harâb olur; ve sen de bunu bilirsin de, "Aman bana bir şey oluyor" diye hiç telâş etmez ve titremezsin.

## Bir şeyhin kendi evlâdının ölümü üzerine feryâd etmemesi

1766. Bundan evvel yol gösterici bir şeyh var idi; âsumâna mensub şem' idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1766. Bundan önce yol gösterici bir şeyh vardı; göğe ait bir mum idi.

altında meydana geldiğinden, burada "ceza" anlamındadır. Yani iyiliğe iyilik ile ve kötülüğe kötülük ile ceza verilecek olan gün demek olur.

altında vâki' olduğundan, burada "cezâ" ma'nâsınadır. Ya'nî iyiliğe iyilik ile ve kötülüğe kötülük ile cezâ verilecek olan gün demek olur.

1763. Tâ ki benim câmi'liğimi tamamen göresin; tâ ki ölmek vaktinde ihtimâmdan titremiyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1763. Benim kapsayıcılığımı tamamen göresin; ölüm vaktinde endişeden titremeyesin.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) bu beyti Hak tarafından buyururlar; ve hitap geneldir. Yani "Ey insan suretinde yarattığım kullarım! Benim herkese ayet ve ibret olmak üzere Üzeyr'ime (a.s.) göstermiş olduğum olaydan benim kapsayıcılığımı tamamen görün de, ölüm vaktinde, hayat lezzetini kaybedeceğim ve yok olacağım diye, bu fani hayata olan düşkünlüğünüzden dolayı korkup titremeyin!"

Cenâb-ı Pîr bu beyti Hak tarafından buyururlar; ve hitâb-ı âmmdır. Ya'nî "Ey sûret-i insâniyyede yaratmış olduğum kullarım! Benim umûma âyet ve ibret olmak üzere Üzeyr'ime göstermiş olduğum hâdiseden benim câmi'liğimi tamâmen gör de, ölüm vaktinde, lezzet-i hayâtı kaybedeceğim ve yok olacağım diye, bu hayât-ı fâniyyeye olan ihtimâmından dolayı korkup titreme!"

1764. Nitekim uyumak vaktinde, cismin bütün hislerinin fevâtından emînsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1764. Nasıl ki uyku vaktinde, bedenin bütün hislerinin yok olmasından eminsin.

"Uyku ölümün kardeşidir" hükmünce, uyku vaktinde beş duyun işlevsiz kaldığı ve eşyayı görüşünden kaybolduğu hâlde, yok olacağından korkmazsın; çünkü uyanmaktan eminsin; zira uyuyup, uyandığını çok gördün ve buna alıştın.

النوم اخ الموت Ya'ni “Uyku ölümün kardeşidir" hükmünce, uyku vaktinde havâss-ı hamsen muattal olduğu ve nazarından eşyayı gâib ettiğin halde, yok olacağından korkmazsın; zîrâ uyanmaktan emînsin; çünkü uyuyup, uyandığını çok gördün ve buna alıştın.

1765. Her ne kadar perîşân ve harâb olur ise de, uyku vaktinde, kendi havâssın üzerine titremezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1765. Her ne kadar perişan ve harap olsa da, uyku vaktinde, kendi duyuların üzerine titremezsin.

Uyku vaktinde beş duyunun kuvveti gider ve harap olur; ve sen de bunu bilirsin de, "Aman bana bir şey oluyor" diye hiç telaş etmez ve titremezsin.

Uyku vaktinde havâss-ı hamsenin kuvveti gider ve harâb olur; ve sen de bunu bilirsin de, "Aman bana bir şey oluyor" diye hiç telâş etmez ve titremezsin.

## Bir şeyhin kendi evlâdının ölümü üzerine feryâd etmemesi

1766. Bundan evvel yol gösterici bir şeyh var idi; âsumâna mensûb şem' idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1766. Bundan önce yol gösterici bir şeyh vardı; göğe ait bir mum idi.

Geçmiş zamanda halka Hakk yolunu gösteren kâmil bir şeyh vardı. Hakikat göğüne ait bir mum ve ilâhî bir nur idi.

Zamân-ı sabıkda halka Hak yolunu gösterici bir şeyh-i kâmil var idi. Asu-mân-ı hakikate mensûb bir şem' ve bir nûr-ı ilâhî idi.

1767. Ümmetlerinin arasında peygamber gibi, dârü'l-cinân bahçesinin kapısı-nı açıcı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1767. Ümmetlerinin arasında peygamber gibi, cennet bahçesinin kapısını açıcı idi.

1768. Peygamber buyurdu ki: "Öne gitmiş şeyh, kendi kavmi arasında pey-gamber gibi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1768. Peygamber buyurdu ki: "Öne gitmiş şeyh, kendi kavmi arasında peygamber gibi olur."

Câmiu's-Sagîr'de yer alan الشيخ في قومه كالنبي في امته yani "Kavmi içinde şeyh, ümmeti arasında peygamber gibidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

Câmiu's-Sagîr de münderic olan الشيخ في قومه كالنبي في امته ya'ni "Kavmi için-de şeyh, ümmeti arasında peygamber gibidir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

1769. Bir sabah ona ehl-i beyti dedi: "Ey iyi huylu, söyle niçin katı kalblisin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1769. Bir sabah ona ehl-i beyti dedi: "Ey iyi huylu, söyle niçin katı kalplisin?"

Bir sabah o kâmil şeyhe, ailesi şöyle dedi: "Ey huyu güzel olan ailemizin reisi, bize sebebini söyle! Sen niçin böyle katı kalplisin?"

Bir sabah o şeyh-i kâmile, âilesi şöyle dedi: "Ey huyu güzel olan ailemi-zin reîsi, bize sebebini söyle! Sen niçin böyle katı kalblisin?"

1770. "Biz senin evlatlarının ölümünden ve ayrılığından iki kat arka ile nev-[1776] ha tutarız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1770. "Biz senin evlatlarının ölümünden ve ayrılığından iki kat arka ile nevha tutarız."

"Biz senin çocuklarının ölümünden ve ayrılığından etkilendik ve etkilenme sebebiyle belimiz büküldü. Bu hâl içinde ağlayıp sızlıyoruz."

"Biz senin çocuklarının ölümünden ve ayrılığından müteessir olduk ve te-essür sebebiyle belimiz büküldü. Bu hâl içinde ağlayıp sızlıyoruz."

1771. "Sen niçin ağlamıyorsun, zârî etmiyorsun? Ey büyük! yahut senin mer-hametin mi yoktur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1771. "Sen niçin ağlamıyorsun, inlemiyorsun? Ey büyük! Yahut senin merhametin mi yoktur?"

1772. "Eğer senin içinde bir merhamet olmazsa, o halde bizim senden şimdi ne ümîdimiz vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1772. "Eğer senin içinde bir merhamet olmazsa, o hâlde bizim senden şimdi ne ümidimiz vardır?"

1773. "Ey muktedâ, biz senin ümîdin ileyiz ki, sen bizi fenâda bırakmıyasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1773. "Ey uyulan, biz senin ümidin ileyiz ki, sen bizi yoklukta bırakmayasın!"

Geçmiş zamanda halka Hakk yolunu gösteren kâmil bir şeyh (tasavvuf yolunda rehberlik eden mürşid) vardı. Hakikat göğüne ait bir mum ve ilâhî bir nur idi.

Zamân-ı sabıkda halka Hak yolunu gösterici bir şeyh-i kâmil var idi. Asumân-ı hakikate mensûb bir şem' ve bir nûr-ı ilâhî idi.

1767. Ümmetlerinin arasında peygamber gibi, dârü'l-cinân bahçesinin kapısını açıcı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1767. Ümmetlerinin arasında peygamber gibi, cennet bahçesinin kapısını açıcı idi.

1768. Peygamber buyurdu ki: "Öne gitmiş şeyh, kendi kavmi arasında peygamber gibi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1768. Peygamber buyurdu ki: "Öne gitmiş şeyh, kendi kavmi arasında peygamber gibi olur."

Câmiu's-Sagîr'de bulunan "Kavmi içinde şeyh, ümmeti arasında peygamber gibidir" hadîs-i şerîfine işaret edilir.

Câmiu's-Sagîr de münderic olan الشيخ في قومه كالنبي في امته ya'ni "Kavmi içinde şeyh, ümmeti arasında peygamber gibidir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

1769. Bir sabah ona ehl-i beyti dedi: "Ey iyi huylu, söyle niçin katı kalblisin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1769. Bir sabah ona ehl-i beyti dedi: "Ey iyi huylu, söyle niçin katı kalplisin?"

Bir sabah o insân-ı kâmil şeyhe, ailesi şöyle dedi: "Ey huyu güzel olan ailemizin reisi, bize sebebini söyle! Sen niçin böyle katı kalplisin?"

Bir sabah o şeyh-i kâmile, âilesi şöyle dedi: "Ey huyu güzel olan âilemizin reîsi, bize sebebini söyle! Sen niçin böyle katı kalblisin?"

1770. "Biz senin evlatlarının ölümünden ve ayrılığından iki kat arka ile nevha tutarız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1770. "Biz senin evlatlarının ölümünden ve ayrılığından iki kat arka ile nevha tutarız."

Biz senin çocuklarının ölümünden ve ayrılığından etkilendik ve bu etkilenme sebebiyle belimiz büküldü. Bu hâl içinde ağlayıp sızlıyoruz.

"Biz senin çocuklarının ölümünden ve ayrılığından müteessir olduk ve teessür sebebiyle belimiz büküldü. Bu hâl içinde ağlayıp sızlıyoruz."

1771. "Sen niçin ağlamıyorsun, zârî etmiyorsun? Ey büyük! yâhut senin merhametin mi yoktur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1771. "Sen niçin ağlamıyorsun, inlemiyorsun? Ey büyük! Yahut senin merhametin mi yoktur?"

1772. "Eğer senin içinde bir merhamet olmazsa, o halde bizim senden şimdi ne ümîdimiz vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1772. "Eğer senin içinde bir merhamet olmazsa, o hâlde bizim senden şimdi ne ümidimiz vardır?"

1773. "Ey muktedâ, biz senin ümîdin ileyiz ki, sen bizi fenâda bırakmıyasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1773. "Ey uyulan, biz senin ümidin ileyiz ki, sen bizi yoklukta bırakmayasın!"

Ey mana yolunda bizim rehberimiz; biz senin merhamet ümidin ile teselli buluyoruz ve bizi bu yokluk âleminin dalgaları ve akıntısı içinde bırakmazsın diye, senin merhametine dayanıyoruz.

Ey ma'nâ yolunda bizim rehberimiz; biz senin ümîd-i merhametin ile mütesellî oluyoruz ve bizi bu âlem-i fenânın dalgaları ve cereyânı içinde bırakmazsın diye, senin merhametine dayanıyoruz.

1774. Vaktaki haşir günü tahtı süsleyeler, o şedîd günde muhakkak sen bizim şefi'imizsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1774. Vakti geldiğinde haşir günü tahtı süsleyecekler, o şiddetli günde kesinlikle sen bizim şefaatçimizsin.

Vakti geldiğinde zuhurun (açıkça görünür olmanın) batına (gizli olana) dönüştüğü kıyamet gününde, hüküm ve adalet tahtını süslerler, işte o şiddetli ve zorlu günde, kesinlikle sen bizim şefaatçimizsin.

Vaktāki zuhûrun butûna münkalib olduğu kıyamet gününde, hüküm ve adl tahtını süslerler, işte o şedîd ve sıkı olan günde, muhakkak sen bizim şefâatçimizsin.

1775. Öyle sakınılmaz gecenin gündüzünde, biz senin ikramın ile ümidvarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1775. Öyle sakınılmaz gecenin gündüzünde, biz senin ikramın ile ümitliyiz.

Öyle dünya gecesinde ki, amellerin suretlerinin (amellerin görünür hâllerinin) ortaya çıkışı engellenemeyecek olan o günde, biz senin ikramın ile yakamızı kurtaracağımızdan ümitliyiz.

Öyle dünyâ gecesinde ki, suver-i a'mâlin zuhûru men' edilemiyecek olan o günde, biz senin ikramın ile yakamızı kurtaracağımızdan ümîdvârız.

1776. Hiçbir mücrime emân kalmayan o zamanda, bizim elimiz senin eteğindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1776. Hiçbir suçluya kurtuluş kalmayan o zamanda, bizim elimiz senin eteğindedir.

Kendi kötü amelleri etrafını kuşatıp, onlardan kurtulmaya imkân bulamayan o kıyamet gününde biz senin eteğine yapışıp, şefaat dileriz.

Kendi sû'-i a'mâli etrafını ihâta edip, onlardan kurtulmağa emân olmayan o yevm-i kıyâmette biz senin eteğine yapışıp, şefâat niyâz ederiz.

1777. Peygamber buyurdu ki: "Kıyamet gününde günahkarları ne vakit yaş dökücü olarak terk ederim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1777. Peygamber buyurdu ki: "Kıyamet gününde günahkarları ne vakit yaş dökücü olarak terk ederim?"

Bu şerefli beyitte "Benim şefâatim ümmetimden büyük günâh sahipleri içindir" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfi İbn Abbas ve Câbir ve Enes ve diğer yüce sahâbeler rivâyet buyurmuşlardır. Ve Ebû Derdâ hazretlerinin rivâyetine göre hadis-i şerif "Benim şefâatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir ve o zina ve o hırsızlık Ebî Zer'in burnuna rağmen" şeklinde vâki' olmuştur. Şerefli anlamı: "Benim şefâatim ve eğer zina ve hırsızlık etse bile Ebî Zer'in burnuna rağmen, ümmetimden büyük günah sahiplerinedir" demek olur. Ve Mişkât'de "Şefâat Bâbı"nda yer alan uzun bir hadis-i şerîfin sonunda şöyle buyrulmuştur: "Ve onları ateşten çıkar ve cennete sok, tâ ki ateşte Kur'an'ın hapsettiği kimselerden başkası kalmasın." Yani "Ve ben "Ey anlam yolunda bizim rehberimiz; biz senin merhamet ümidin ile teselli oluyoruz ve bizi bu fânî âlemin dalgaları ve akıntısı içinde bırakmazsın diye, senin merhametine dayanıyoruz."

Bu beyt-i şerîfde شفاعتى لاهل الكبائر من امتى ya'ni "Benim şefâatim ümmetimden büyük günâh sahipleri içindir" hadis-i şerîfine işâret buyurulur. Bu hadis-i şerîfi İbn Abbas ve Câbir ve Enes ve sâir ashâb-ı kirâm rivâyet buyurmuşlardır. Ve Ebû Derdâ hazretlerinin rivâyetine göre hadis-i şerif شفاعتی لاهل الكبائر من امتی و آن زنا و آن سرق علی رغم انف ابی ذر suretinde vâki' olmuştur. Ma'nâ-yı şerîfi: "Benim şefâatim ve eğer zinâ ve sirkat etse bile Ebî Zer'in enfiine rağmen, ümmetimden günâh-ı kebâir sahiplerinedir" demek olur. Ve Mişkât'de "Bâb-ı şefâat"de münderic uzun bir hadis-i şerîfin âhirinde şöyle buyrulmuştur: و اخرجهم عن النار و ادخلهم الجنة حتى ما يبقى فى النار الا من حبسه القرآن Ya'ni "Ve ben "Ey ma'nâ yolunda bizim rehberimiz; biz senin ümîd-i merhametin ile mütesellî oluyoruz ve bizi bu âlem-i fenânın dalgaları ve cereyânı içinde bırakmazsın diye, senin merhametine dayanıyoruz."

1774. "Vaktaki haşir günü tahtı süsleyeler, o şedîd günde muhakkak sen bizim şefi'imizsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1774. "Vaktaki haşir günü tahtı süsleyeler, o şedîd günde muhakkak sen bizim şefi'imizsin."

Vaktaki zuhurun (ortaya çıkışın) batına (gizliliğe) dönüştüğü kıyamet gününde, hüküm ve adalet tahtını süslerler, işte o şiddetli ve sıkı olan günde, muhakkak sen bizim şefaatçimizsin.

"Vaktāki zuhûrun butûna münkalib olduğu kıyamet gününde, hüküm ve adl tahtını süslerler, işte o şedîd ve sıkı olan günde, muhakkak sen bizim şefâatçimizsin."

1775. "Öyle sakınılmaz gecenin gündüzünde, biz senin ikramın ile ümidvarız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1775. "Öyle sakınılmaz gecenin gündüzünde, biz senin ikramın ile ümidvarız."

Öyle dünya gecesinde ki, amellerin suretlerinin (amellerin görünür hâllerinin) ortaya çıkışı engellenemeyecek olan o günde, biz senin ikramın ile yakamızı kurtaracağımızdan ümitliyiz.

"Öyle dünyâ gecesinde ki, suver-i a'mâlin zuhûru men' edilemiyecek olan o günde, biz senin ikramın ile yakamızı kurtaracağımızdan ümîdvârız."

1776. "Hiçbir mücrime emân kalmayan o zamanda, bizim elimiz senin eteğindedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1776. "Hiçbir suçluya aman kalmayan o zamanda, bizim elimiz senin eteğindedir."

"Kendi kötü amelleri etrafını kuşatıp, onlardan kurtulmaya aman bulamayan o kıyamet gününde biz senin eteğine yapışıp, şefaat dileriz."

"Kendi sû'-i a'mâli etrafını ihâta edip, onlardan kurtulmağa emân olmayan o yevm-i kıyâmette biz senin eteğine yapışıp, şefâat niyâz ederiz."

1777. Peygamber buyurdu ki: "Kıyamet gününde günahkarları ne vakit yaş dökücü olarak terk ederim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1777. Peygamber buyurdu ki: "Kıyamet gününde günahkârları ne zaman gözyaşı döker hâlde terk ederim?"

Bu yüce beyitte "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu hadis-i şerifi İbn Abbas ve Câbir ve Enes ve diğer yüce sahabeler rivayet buyurmuşlardır. Ve Ebû Derdâ hazretlerinin rivayetine göre hadis-i şerif "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir ve bu zina ve bu hırsızlık Ebî Zer'in burnu sürtülse bile" şeklinde gerçekleşmiştir. Yüce anlamı: "Benim şefaatim ve eğer zina ve hırsızlık etse bile Ebî Zer'in burnuna rağmen, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir" demek olur. Ve Mişkât'ta "Şefaat Bölümü"nde yer alan uzun bir hadis-i şerifin sonunda şöyle buyrulmuştur: "Ve ben onları ateşten çıkarırım ve cennete sokarım; ancak Kur'ân'ın hapsettiği kimse ateşte kalıncaya kadar." Ve Kur'ân'ın cehennemde hapsettiği kimseler, müşrikler ve inkârcılar ve münafıklardır ki, onlar hakkında Kur'ân-ı Kerim "Şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez" (Müddessir, 74/48) buyurur.

Bu beyt-i şerîfde شفاعتى لاهل الكبائر من امتى ya'ni "Benim şefâatim ümmetimden büyük günâh sâhipleri içindir" hadis-i şerîfine işâret buyurulur. Bu hadis-i şerîfi İbn Abbas ve Câbir ve Enes ve sâir ashâb-ı kirâm rivâyet buyurmuşlardır. Ve Ebû Derdâ hazretlerinin rivâyetine göre hadis-i şerif شفاعتی لاهل الكبائر من امتی و آن زنا و آن سرق علی رغم انف ابی ذر suretinde vâki' olmuştur. Ma'nâ-yı şerîfi: "Benim şefâatim ve eğer zinâ ve sirkat etse bile Ebî Zer'in enfine rağmen, ümmetimden günâh-ı kebâir sahiblerinedir" demek olur. Ve Mişkâť de "Bâb-ı şefâat"de münderic uzun bir hadis-i şerîfin âhirinde şöyle buyrulmuştur: و اخرجهم عن النار و ادخلهم الجنة حتى ما يبقى فى النار الا من حبسه القرآن Ya'ni "Ve ben onları nârdan çıkarırım ve cennete idhâl ederim; ancak Kur'ân'ın habs ettiği kimse nârda kalıncaya kadar." Ve Kur'ân'ın cehennemde hasb ettiği kimseler, müşrikler ve münkirler ve münafıklardır ki, onlar hakkında Kurân-ı Kerim فما تنفعهم شفاعة الشافعين (Müddessir, 74/48) ya'nî "Şefâat edenlerin şefâati onlara fayda vermez" buyurur.

1778. "Onları ağır işkenceden kurtarmak için, ben âsîlerin can ile şefâatçisiyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1778. "Onları ağır işkenceden kurtarmak için, ben âsîlerin can ile şefaatçisiyim."

1779. "Asîleri ve ehl-i kebâiri, nakz-ı ahd itabından, cehd ile kurtarırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1779. "Asileri ve büyük günah işleyenleri, ahdi bozma ayıplamasından, gayretle kurtarırım."

"Ahdi bozma" şudur ki, Allah'a, peygambere ve kitaba iman etmekle ilahi emre uyma ve ilahi yasaktan sakınma için ahdetmiş olduğu halde, bu ahdini bozarak, büyük günahlar işlemektir.

"Nakz-ı ahd" budur ki, Allah'a ve peygamber ve kitâba îmân etmekle emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden içtinâb için ahd etmiş olduğu halde, bu ahdini bozarak, günâh-ı kebâir işlemektir.

1780. "Ümmetimin salihleri ise, zarar gününde, benim şefâatimden fâriğdirler." [1786]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1780. "Ümmetimin salihleri ise, zarar gününde, benim şefâatimden müstağnidirler."

Ahidlerine vefa eden benim ümmetimin salihleri, kıyamet gününde benim şefaatime muhtaç olmazlar; çünkü onlar hakkında dünya hayatında iken şefaatim gerçekleşmiştir. Bu sebeple ahirette onlara şefaat etmek, zaten elde edilmiş bir şeyi yeniden elde etmeye çalışmak gibi olacağından, anlamsız olur. Onların bu salih hâli dünyada benim şefaatim sayesindedir.

"Ahidlerine vefâ eden benim ümmetimin sâlihleri, yevm-i kıyâmette benim şefâatime muhtâc olmazlar; zîrâ onlar hakkında hayât-ı dünyeviyyede iken şefâatim vâki' olmuştur. Binâenaleyh âhirette onlara şefâat, hâsılı tahsil kabílinden olduğundan, abes olur. Onların bu salâhı dünyâda benim şefâatim sâyesindedir."

1781. "Belki onlar için şefaatler olur; onların sözü, hükm-i nâfiz gibi gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1781. "Aksine onlar için şefaatler olur; onların sözü, geçerli bir hüküm gibi gider."

Yani "Benim ümmetimin sâlihleri, başkalarına şefaat eder. Kıyamet Günü'nde onların sözü, bir emirin ve hakimin, geçerli hükmü gibi etkili olur." Nasıl ki bir hadis-i şerifte buyurulur: يدخل الجنة بشفاعة رجل صالح من امتى أكثر من بنی تمیم Yani "Benim ümmetimden sâlih bir adamın şefaati ile, Benî Temîm kabilesi fertlerinden daha çoğu cennete girer." Ve diğer bir hadis-i şerifte buyurulur: ان من امتى من يشفع للقبائل ومنهم من يشفع للقبيلة ومنهم من يشفع للعصبة و منهم من يشفع للرجل حتى يدخل الجنة Yani "Muhakkak benim ümmetimden kabilelere şefaat eden ve bir kabileye şefaat eden ve asabeye, yani on ikiden kırk kişiye kadar şefaat eden ve bir adama şefaat eden kimseler vardır ki, cennete girer." onları cehennem ateşinden çıkarırım ve cennete sokarım; ancak Kur'an'ın hapsettiği kimse cehennem ateşinde kalıncaya kadar." Ve Kur'an'ın cehennemde hasrettiği kimseler, müşrikler ve inkarcılar ve münafıklardır ki, onlar hakkında Kur'an-ı Kerim فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ (Müddessir, 74/48) yani "Şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez" buyurur.

Ya'nî "Benim ümmetimin sâlihleri, başkalarına şefâat eder. Yevm-i kıyâmette onların sözü, bir emîrin ve hâkimin, hükm-i nâfizi gibi müessir olur." Nitekim bir hadis-i şerîfde buyurulur: يدخل الجنة بشفاعة رجل صالح من امتى أكثر من بنی تمیم Ya'nî "Benim ümmetimden sâlih bir adamın şefâati ile, Benî Temîm kabîlesi efrâdından daha çoğu cennete girer." Ve diğer bir hadis-i şerîfde buyurulur: ان من امتى من يشفع للقبائل ومنهم من يشفع للقبيلة ومنهم من يشفع للعصبة و منهم من يشفع للرجل حتى يدخل الجنة Ya'nî "Muhakkak benim ümmetimden kabîlelere şefâat eden ve bir kabileye şefâat eden ve asabeye, ya'nî on ikiden kırk kimseye kadar şefâat eden ve bir adama şefâat eden kimseler vardır ki, cennete girer." onları nârdan çıkarırım ve cennete idhâl ederim; ancak Kur'ân'ın habs ettiği kimse nârda kalıncaya kadar." Ve Kur'ân'ın cehennemde hasb ettiği kimseler, müşrikler ve münkirler ve münafıklardır ki, onlar hakkında Kurân-ı Kerim فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ (Müddessir, 74/48) ya'nî "Şefâat edenlerin şefâati onlara fayda vermez" buyurur.

1778. Onları ağır işkenceden kurtarmak için, ben âsîlerin can ile şefâatçisiyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1778. Onları ağır işkenceden kurtarmak için, ben âsilerin can ile şefaatçisiyim.

1779. Asîleri ve ehl-i kebâiri, nakz-ı ahd itabından, cehd ile kurtarırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1779. Âsileri ve büyük günah işleyenleri, ahdi bozma azabından, gayretle kurtarırım.

"Ahdi bozma" şudur ki: Allah'a, peygambere ve kitaba iman etmekle ilahi emre uyma ve ilahi yasaktan kaçınma için ahdetmiş olduğu hâlde, bu ahdini bozarak büyük günahlar işlemektir.

"Nakz-ı ahd" budur ki, Allah'a ve peygamber ve kitâba îmân etmekle emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden içtinâb için ahd etmiş olduğu halde, bu ahdini bozarak, günâh-ı kebâir işlemektir.

1780. Ümmetimin salihleri ise, zarar gününde, benim şefâatimden fâriğdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1780. Ümmetimin salihleri ise, zarar gününde, benim şefaatimden uzaktırlar.

Ahidlerine vefa eden benim ümmetimin salihleri, kıyamet gününde benim şefaatime muhtaç olmazlar; çünkü onlar hakkında dünya hayatında iken şefaatim gerçekleşmiştir. Bu sebeple ahirette onlara şefaat, zaten elde edilmiş bir şeyi yeniden elde etmek kabilinden olduğundan, boşuna olur. Onların bu salihliği dünyada benim şefaatim sayesindedir.

[1786] "Ahidlerine vefâ eden benim ümmetimin sâlihleri, yevm-i kıyâmette benim şefâatime muhtâc olmazlar; zîrâ onlar hakkında hayât-ı dünyeviyyede iken şefâatim vâki' olmuştur. Binâenaleyh âhirette onlara şefâat, hâsılı tahsil kabîlinden olduğundan, abes olur. Onların bu salâhı dünyâda benim şefâatim sâyesindedir."

1781. Belki onlar için şefaatler olur; onların sözü, hükm-i nâfiz gibi gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1781. Aksine, onlar için şefaatler olur; onların sözü, geçerli bir hüküm gibi gider.

Yani "Benim ümmetimin sâlihleri, başkalarına şefaat eder. Kıyamet gününde onların sözü, bir emirin ve hakimin, geçerli hükmü gibi etkili olur." Nasıl ki bir hadis-i şerifte buyurulur: يَدْخُلُ الْجَنَّةَ بِشَفَاعَةِ رَجُلٍ صَالِحٍ مِنْ أُمَّتِي أَكْثَرُ مِنْ بَنِي تَمِيم Yani "Benim ümmetimden sâlih bir adamın şefaati ile, Benî Temîm kabilesi fertlerinden daha çoğu cennete girer." Ve diğer bir hadis-i şerifte buyurulur: إِنَّ مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَشْفَعُ لِلْقَبَائِلِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلْقَبِيلَةِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلْعَصَبَةِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلرَّجُلِ حَتَّى يَدْخُلَ الْجَنَّةَ Yani "Muhakkak benim ümmetimden kabilelere şefaat eden ve bir kabileye şefaat eden ve asabeye, yani on ikiden kırk kişiye kadar şefaat eden ve bir adama şefaat eden kimseler vardır ki, cennete girer." Ve diğer bir hadis-i şerifte صلحاء امتى لا يحتاجون لشفاعتى و انما لهم شفاعة في المذنبين yani "Benim ümmetimin sâlihleri, şefaatime muhtaç değildirler; ve onlar için ancak günahkarlara şefaat vardır" buyurulur.

Ya'nî "Benim ümmetimin sâlihleri, başkalarına şefâat eder. Yevm-i kıyâmette onların sözü, bir emîrin ve hâkimin, hükm-i nâfizi gibi müessir olur." Nitekim bir hadis-i şerîfde buyurulur: يَدْخُلُ الْجَنَّةَ بِشَفَاعَةِ رَجُلٍ صَالِحٍ مِنْ أُمَّتِي أَكْثَرُ مِنْ بَنِي تَمِيم Ya'nî "Benim ümmetimden sâlih bir adamın şefâati ile, Benî Temîm kabîlesi efrâdından daha çoğu cennete girer." Ve diğer bir hadis-i şerîfde buyurulur: إِنَّ مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَشْفَعُ لِلْقَبَائِلِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلْقَبِيلَةِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلْعَصَبَةِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلرَّجُلِ حَتَّى يَدْخُلَ الْجَنَّةَ Ya'nî "Muhakkak benim ümmetimden kabîlelere şefâat eden ve bir kabileye şefâat eden ve asabeye, ya'nî on ikiden kırk kimseye kadar şefâat eden ve bir adama şefâat eden kimseler vardır ki, cennete girer." Ve dîğer bir hadis-i şerifde صلحاء امتى لا يحتاجون لشفاعتى و انما لهم شفاعة في المذنبين ya'ni "Benim ümmetimin sâlihleri, şefâatime muhtaç değildirler; ve onlar için ancak günâhkârlara şefâat vardır" buyurulur.

1782. "Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını kaldırmadı; ben günahkâr değilim, Hudâ beni âlî etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1782. "Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını kaldırmadı; ben günahkâr değilim, Yüce Allah beni yüceltti."

Bu şerefli beyit, evladının ölümüne ağlamayan insân-ı kâmilin dilindendir. و لا تزر وازرة وزر أخرى (En'am, 6/164) yani "Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez" ayet-i kerimesinin yüce anlamıdır.

Bu beyt-i şerîf evlâdının fevtine ağlamayan şeyh-i kâmilin lisânındandır. و لا تزر وازرة وزر أخرى (En'am, 6/164) ya'nî “Hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfidir.

1783. Ey delikanlı, o ki günahsızdır şeyhdir, Hakk'ın kabulünde elde yay gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1783. Ey delikanlı, o ki günahsızdır şeyhdir, Hakk'ın kabulünde elde yay gibidir.

"Günahsız"dan kasıt, vehmedilmiş varlığının kaydından kurtulmuş olan saygıdeğer zattır. Çünkü yüce şeyhler "Senin varlığın, başka günahlarla kıyaslanmayacak bir günahtır" buyurmuşlardır. Zira ilahi emre karşı gelmekten ibaret olan bütün günahların kaynağı ve kökü, insanın vehmedilmiş varlığıdır. İnsân-ı kâmil ise, bu vehmedilmiş varlıktan kurtulmuş ve Hakk'ın varlığı ile ayakta durmuştur. Bu sebeple onun izafî varlığı, ok atan kimsenin elindeki yaya benzer. Hakk'ın kabulünde, ilahi kudret elinde yay gibidir ki, ilahi kaza oku, onların yay hükmünde olan varlığından çıkar.

Bu şerefli beyitten itibaren Pir Hazretleri, şeyhin kim olduğunu tarif buyururlar.

"Günahsız"dan murâd, vücûd-ı mevhûmunun kaydından kurtulmuş olan zât-ı muhteremdir. Zîrâ meşâyih-i kiram hazerâtı وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'nî "Senin varlığın, başka günahlara kıyâs olunmayan bir günahtır" buyurmuşlardır. Zîrâ o emr-i ilâhîye muhalefetten ibaret olan bilcümle günahların menşei ve kökü, insanın mevhûm olan varlığıdır. İnsân-ı kâmil ise, bu mevhûm olan varlıktan kurtulmuş ve vücûd-i Hak ile kāim olmuştur. Binâenaleyh onun vücûd-ı izâfisi, ok atan kimsenin elindeki yaya benzer. Hakk'ın kabûlünde yed-i kudret-i ilâhîde yay gibidir ki, kazâ-yı ilâhî oku, onların yay mesâbesinde olan vücûdundan çıkar.

Bu beyt-i şerîfden i'tibâren cenâb-ı Pîr şeyhin kim olduğunu ta'rif buyururlar.

1784. Şeyh kim olur? İhtiyar, ya'nî ak kıllı. Ey ümidsiz, bu kılın ma'nâsını bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1784. Şeyh kim olur? Yaşlı, yani ak saçlı. Ey ümitsiz, bu kılın anlamını bil!

Şeyhin sözlük anlamı nedir? Yaşlı, yani saçının ve sakalının kılları ağarmış olan kimsedir. Fakat ey suret âleminin kaydında bağlı kalıp ümitsiz olan kimse; hakikat ehli katında, suretten anlama geçmek suretiyle bu kılın anlamını bil!

Şeyhin lügat ma'nâsı nedir? İhtiyar ya'nî saçının ve sakalının kılları ağarmış olan kimsedir. Fakat ey âlem-i sûretin kaydında bağlı kalıp, ümidsiz olan kimse; ehl-i hakikat indinde, sûretten ma'nâya intikāl etmek sûretiyle bu kılın ma'nâsını bil!

1785. O kara kıl, onun varlığıdır; onun varlığından, bir kıl teli kalmayıncaya kadar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1785. O kara kıl, onun varlığıdır; onun varlığından, bir kıl teli kalmayıncaya kadar.

Ve diğer bir hadis-i şerifte "Benim ümmetimin sâlihleri, şefaatime muhtaç değildirler; ve onlar için ancak günahkârlara şefaat vardır" buyurulur.

Ve dîğer bir hadis-i şerifde صلحاء امتى لا يحتاجون لشفاعتى و انما لهم شفاعة في المذنبين ya'ni "Benim ümmetimin sâlihleri, şefâatime muhtaç değildirler; ve onlar için ancak günâhkârlara şefâat vardır" buyurulur.

1782. "Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını kaldırmadı; ben günahkâr değilim, Hudâ beni âlî etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1782. "Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını kaldırmadı; ben günahkâr değilim, Yüce Allah beni yüceltti."

Bu şerefli beyit, evladının ölümüne ağlamayan insân-ı kâmilin dilindendir. و لا تزر وازرة وزر أخرى (En'am, 6/164) yani "Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez" ayet-i kerimesinin yüce anlamıdır.

Bu beyt-i şerîf evlâdının fevtine ağlamayan şeyh-i kâmilin lisânındandır. و لا تزر وازرة وزر أخرى (En'am, 6/164) ya'nî “Hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfidir.

1783. Ey delikanlı, o ki günahsızdır şeyhdir, Hakk'ın kabulünde elde yay gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1783. Ey delikanlı, o ki günahsızdır şeyhdir, Hakk'ın kabulünde elde yay gibidir.

"Günahsız"dan kasıt, vehmedilmiş varlığının kaydından kurtulmuş olan saygıdeğer zattır. Çünkü yüce şeyhler "Senin varlığın, başka günahlarla kıyaslanmayacak bir günahtır" buyurmuşlardır. Zira ilahi emre karşı gelmekten ibaret olan bütün günahların kaynağı ve kökü, insanın vehmedilmiş varlığıdır. İnsân-ı kâmil ise, bu vehmedilmiş varlıktan kurtulmuş ve Hakk'ın varlığı ile ayakta durmuştur. Bu sebeple onun izafî varlığı, ok atan kimsenin elindeki yaya benzer. Hakk'ın kabulünde, ilahi kudret elinde yay gibidir ki, ilahi kaza oku, onların yay hükmünde olan varlığından çıkar.

Bu şerefli beyitten itibaren Pir Hazretleri, şeyhin kim olduğunu tarif buyururlar.

"Günahsız"dan murâd, vücûd-ı mevhûmunun kaydından kurtulmuş olan zât-ı muhteremdir. Zîrâ meşâyih-i kiram hazerâtı وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'nî "Senin varlığın, başka günahlara kıyâs olunmayan bir günahtır" buyurmuşlardır. Zîrâ o emr-i ilâhîye muhalefetten ibaret olan bilcümle günahların menşei ve kökü, insanın mevhûm olan varlığıdır. İnsân-ı kâmil ise, bu mevhûm olan varlıktan kurtulmuş ve vücûd-i Hak ile kāim olmuştur. Binâenaleyh onun vücûd-ı izâfisi, ok atan kimsenin elindeki yaya benzer. Hakk'ın kabûlünde yed-i kudret-i ilâhîde yay gibidir ki, kazâ-yı ilâhî oku, onların yay mesâbesinde olan vücûdundan çıkar.

Bu beyt-i şerîfden i'tibâren cenâb-ı Pîr şeyhin kim olduğunu ta'rif buyururlar.

1784. Şeyh kim olur? İhtiyar, ya'nî ak kıllı. Ey ümidsiz, bu kılın ma'nâsını bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1784. Şeyh kim olur? Yaşlı, yani ak saçlı. Ey ümitsiz, bu kılın anlamını bil!

Şeyhin sözlük anlamı nedir? Yaşlı, yani saçının ve sakalının kılları ağarmış olan kimsedir. Fakat ey suret âleminin kaydında bağlı kalıp ümitsiz olan kimse; hakikat ehli katında, suretten anlama geçmek suretiyle bu kılın anlamını bil!

Şeyhin lügat ma'nâsı nedir? İhtiyar ya'nî saçının ve sakalının kılları ağarmış olan kimsedir. Fakat ey âlem-i sûretin kaydında bağlı kalıp, ümidsiz olan kimse; ehl-i hakikat indinde, sûretten ma'nâya intikāl etmek sûretiyle bu kılın ma'nâsını bil!

1785. O kara kıl, onun varlığıdır; onun varlığından, bir kıl teli kalmayıncaya kadar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1785. O kara kıl, onun varlığıdır; onun varlığından, bir kıl teli kalmayıncaya kadar.

O kara kılın anlamı, onun vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) nefsine ait varlığıdır. Onun bu vehmedilmiş varlığından bir kıl teli, yani nefse ait sıfatlarından bir tek sıfat kalmayıncaya kadar, o bu vehmedilmiş varlığına bağlıdır; ve henüz sınırlanmıştır, onun mutlaklıktan ve hürriyetten zevki yoktur.

O kara kılın ma'nâsı, onun nefs-i mevhûmunun varlığıdır. Onun bu mevhûm olan varlığından bir kıl teli, ya'nî sıfât-ı nefsâniyyesinden bir tek sıfat kalmayıncaya kadar, o bu vücûd-ı mevhûmuna bağlıdır; ve henüz mukayyeddir, onun ıtlâkdan ve hürriyyetten zevki yoktur.

1786. Her ne kadar o kara kıllı, yahud iki kıllı olsa da, vaktaki onun varlığı kalmıya, pîr odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1786. Her ne kadar o kara kıllı, yahut iki kıllı olsa da, vakti geldiğinde onun varlığı kalmayınca, pîr odur.

Yani, görünüşte saçının ve sakalının kılları kara yahut kır olsa da, vakti geldiğinde onda vehmedilmiş varlık eseri kalmaz ve nefsinin sıfatı kaydından kurtulup hür olur, işte asıl pîr ve şeyh o muhterem zattır.

Ya'nî, sûrette saçının ve sakalının kılları kara veyâhud kır olsa da, vaktâki onda mevhûm varlık eseri kalmaz ve nefsinin sıfatı kaydından âzâd olup hür olur, işte asıl pîr ve şeyh o zât-ı muhteremdir.

1787. O kara kıl, vasf-ı beşerdir; o kıl, sakalın kılı ve başın kılı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1787. O kara kıl, beşerî vasıftır; o kıl, sakalın kılı ve başın kılı değildir.

Bizim bahsettiğimiz o kara kıl, beşerî ve nefsanî sıfatlardır; yoksa görünen saç ve sakal kılları değildir.

Bizim bahs ettiğimiz o kara kıl, sıfât-ı beşeriyye ve nefsâniyyedir; yoksa zâhirî olan saç ve sakal kılları değildir.

1788. Îsâ delikanlı olmamış iken, beşik içinde "Biz şeyhiz ve pîriz" diye feryad kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1788. İsa delikanlı olmamışken, beşik içinde "Biz şeyhiz ve pîriz" diye feryat eder.

Meryem Sûresi'nde geçen şu ayet-i kerimeye işaret edilir: فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا . قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا (Meryem, 19/29-31) Yani "İsa (a.s.)'ın Hz. Meryem'den babasız olarak doğmasına itiraz edenlere Hz. Meryem, beşikteki İsa (a.s.)'a sorunuz diye işaret etti. Onlar: "Beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?" dediler. Bunun üzerine İsa (a.s.) beşik içinde onlara hitap edip buyurdu ki: "Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı ve nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı; ve hayatta oldukça bana namaz ve zekât ile vasiyet buyurdu."

Sûre-i Meryem'de vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا . قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا (Meryem, 19/29-31) Ya'nî “Îsâ (a.s.)ın cenâb-ı Meryem'den babasız olarak doğmasına i'tiraz edenlere Hz. Meryem, beşikteki Îsâ (a.s.)a sorunuz diye işaret etti. Onlar: "Beşikte olan bir çoçukla biz nasıl konuşabiliriz?" dediler. Bunun üzerine Îsâ (a.s.) beşik içinde onlara hitâb edip buyurdu ki: "Ben Allah'ın kuluyum, bana kitab verdi ve beni peygamber yaptı ve nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı; ve hayatta oldukça bana namaz ve zekât ile vasiyet buyurdu."

1789. Eğer evsâf-ı beşerin ba'zısından kurtulsa, ey oğul, şeyh olmaz kehl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1789. Eğer insanî vasıfların bazılarından kurtulsa, ey oğul, şeyh olmaz, kehl olur.

"Kehl" orta yaşlı adama denir. 33 ve 35 yaşında bulunan kimselerdir. Yani, bir kimse Hakk yolunda insanî vasıfların ve nefsanî sıfatların o kara kılın anlamı, onun vehmedilmiş nefs varlığıdır. Onun bu vehmedilmiş varlığından bir kıl teli, yani nefsanî sıfatlarından bir tek sıfat kalmayıncaya kadar, o bu vehmedilmiş varlığına bağlıdır; ve henüz kayıtlıdır, onun mutlaklıktan ve hürriyetten zevki yoktur.

"Kehl" orta yaşlı adama derler. 33 ve 35 yaşında bulunan kimselerdir. Ya'nî, bir kimse tarîk-i Hak'da evsâf-ı beşeriyye ve sıfât-ı nefsâniyyenin O kara kılın ma'nâsı, onun nefs-i mevhûmunun varlığıdır. Onun bu mevhûm olan varlığından bir kıl teli, ya'nî sıfât-ı nefsâniyyesinden bir tek sıfat kalmayıncaya kadar, o bu vücûd-ı mevhûmuna bağlıdır; ve henüz mukayyeddir, onun ıtlâkdan ve hürriyyetten zevki yoktur.

1786. Her ne kadar o kara kıllı, yahud iki kıllı olsa da, vaktaki onun varlığı kalmıya, pîr odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1786. Her ne kadar o kara kıllı, yahut iki kıllı olsa da, vakti geldiğinde onun varlığı kalmayınca, pîr odur.

Yani, görünüşte saçının ve sakalının kılları kara yahut kır olsa da, vakti geldiğinde onda vehmedilmiş varlık eseri kalmaz ve nefsinin sıfatı kaydından kurtulup hür olur, işte asıl pîr ve şeyh o muhterem zattır.

Ya'nî, sûrette saçının ve sakalının kılları kara veyâhud kır olsa da, vaktâki onda mevhûm varlık eseri kalmaz ve nefsinin sıfatı kaydından âzâd olup hür olur, işte asıl pîr ve şeyh o zât-ı muhteremdir.

1787. O kara kıl, vasf-ı beşerdir; o kıl, sakalın kılı ve başın kılı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1787. O kara kıl, beşerî vasıftır; o kıl, sakalın kılı ve başın kılı değildir.

Bizim bahsettiğimiz o kara kıl, beşerî ve nefsanî sıfatlardır; yoksa görünen saç ve sakal kılları değildir.

Bizim bahs ettiğimiz o kara kıl, sıfât-ı beşeriyye ve nefsâniyyedir; yoksa zâhirî olan saç ve sakal kılları değildir.

1788. Îsâ delikanlı olmamış iken, beşik içinde "Biz şeyhiz ve pîriz" diye feryad kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1788. İsa, delikanlı olmamışken, beşik içinde "Biz şeyhiz ve pîriz" diye feryat eder.

Meryem Sûresi'nde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا. قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا (Meryem, 19/29-31) Yani "İsa (a.s.)'ın Hz. Meryem'den babasız olarak doğmasına itiraz edenlere Hz. Meryem, beşikteki İsa (a.s.)'a sorunuz diye işaret etti. Onlar: "Beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?" dediler. Bunun üzerine İsa (a.s.) beşik içinde onlara hitap edip buyurdu ki: "Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı ve nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı; ve hayatta oldukça bana namaz ve zekât ile vasiyet buyurdu."

Sûre-i Meryem'de vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur : فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا. قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا (Meryem, 19/29-31) Ya'nî “Îsâ (a.s.)ın cenâb-ı Meryem'den babasız olarak doğmasına i'tiraz edenlere Hz. Meryem, beşikteki Îsâ (a.s.)a sorunuz diye işaret etti. Onlar: "Beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?" dediler. Bunun üzerine Îsâ (a.s.) beşik içinde onlara hitâb edip buyurdu ki: "Ben Allah'ın kuluyum, bana kitab verdi ve beni peygamber yaptı ve nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı; ve hayatta oldukça bana namaz ve zekât ile vasiyet buyurdu."

1789. Eğer evsâf-ı beşerin ba'zısından kurtulsa, ey oğul, şeyh olmaz kehl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1789. Eğer insanî vasıfların bazılarından kurtulsa, ey oğul, şeyh olmaz, kehl olur.

"Kehl" orta yaşlı adama denir. 33 ve 35 yaşında bulunan kimselerdir. Yani, bir kimse Hakk yolunda insanî vasıfların ve nefse ait sıfatların bazılarından kurtulsa ve bazılarında kalmış olsa; o kimse şeyh ve Hakk yolunda rehber olamaz. Aksine henüz Hakk yolunun ortasında bir sâlik (Hakk Yolcusu) olur. Kendilerinde nefse ait sıfatlar bâki (kalıcı) iken, halkı terbiye ve irşada kalkanlar, bundan ibret alsınlar.

"Kehl" orta yaşlı adama derler. 33 ve 35 yaşında bulunan kimselerdir. Ya'nî, bir kimse tarîk-i Hak'da evsâf-ı beşeriyye ve sıfât-ı nefsâniyyenin ba'zılarından kurtulsa ve ba'zılarıyla muttasıf olsa; o kimse şeyh ve tarîk-i Hak'da rehber olamaz. Belki henüz tarîk-i Hakk'ın vasatında bir sâlik olur. Kendilerinde sıfat-ı nefsâniyye bâkî iken, halkı terbiye ve irşâda kıyâm eden- ler, bundan ibret alsınlar.

1790. Vaktaki bizim vasfımız olan bir kara kıl, onun üzerinde yoktur; şeyh ve [1796] makbul-i Hudadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1790. Bizim vasfımız olan bir kara kıl, onun üzerinde yoktur; şeyh ve [1796] Allah'ın makbulüdür.

Bizim beşeriyetimizin ve nefsaniyetimizin sıfatlarından olup, kara kıl (kusur) mesabesinde bulunan bir sıfat, kendisinde kalmamış olan muhterem zât şeyhtir ve Allah'ın makbul bir kuludur.

Vaktāki bizim beşeriyyetimizin ve nefsâniyyetimizin sıfatlarından olup, kara kıl mesâbesinde bulunan bir sıfat, kendisinde kalmamış olan zât-ı muh- terem şeyhtir ve Hakk'ın makbûl bir kuludur.

1791. Vaktaki onun kılı beyaz olur, eğer kendisiyle ise, o ne pîrdir ve ne Hakk'ın hâssıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1791. Vakti geldiğinde onun kılı beyaz olur, eğer kendisiyle ise, o ne pîrdir ne de Hakk'ın has kuludur.

Herhangi bir kimsenin dış görünüşünde saçı ve sakalı bembeyaz olduğu zaman, eğer kendi vehmedilmiş varlığına (sadece sanıda var olan varlık) yapışmış ve nefsine ait sıfatlarının hükmü altında zayıf kalmış ise, o gerçekte pîr ve şeyh değildir; ve Hakk'ın has ve makbul bir kulu da değildir. O kimse "abdullah" (Allah'ın kulu) olmayıp, henüz "abdü'n-nefs"tir (nefsin kulu). Eğer şeyhlik ve rehberlik iddia ederse, bu iddiasında yalancıdır; ve ona şeyhlik için hilafet veren şeyh de onun gibi gafil ve yalancıdır.

Herhangi bir kimsenin sûret-i zâhirede saçı ve sakalı bembeyaz olduğu vakit, eğer kendi vücûd-ı mevhûmuna yapışmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinin hükmü altında zebûn kalmış ise, o hakikatte pîr ve şeyh değildir; ve Hakk'ın hâss ve makbûl bir kulu da değildir. O kimse "abdullah" olmayıp, henüz "abdü'n-nefs"dir. Eğer şeyhlik ve rehberlik da'vâ ederse, bu da'vâ- sında kâzibdir; ve ona şeyhlik için hilâfet veren şeyh de onun gibi gâfil ve kâzibdir.

1792. Ve eğer onun vasfından bir kıl ucu bâkî ise, o arşdan değildir; o âfa- kîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1792. Ve eğer onun vasfından bir kıl ucu kalmışsa, o arşdan değildir; o dış âleme aittir.

Ve eğer bir kimsede, o beşeriyet ve nefsaniyet sıfatlarından kıl ucu kadar bir iz kalmışsa, o kimse yüce âleme mensup değildir; o aşağı âleme mensuptur. Beyit: "Kıl ucu kadar nefsanî bağıntı bulundukça, Hak huzurundan mahrumiyet yerindedir. Her kim bu bağıntı kuşağını tutarsa, o kimse ilahi haremde yabancıdır." Bazılarından kurtulsa ve bazılarıyla nitelenmiş olsa bile; o kimse şeyh ve Hakk yolunda rehber olamaz. Aksine henüz Hakk yolunun ortasında bir Hakk Yolcusu olur. Kendilerinde nefsanî sıfatlar kalmışken, halkı terbiye ve irşada kalkanlar, bundan ibret alsınlar.

Ve eğer bir kimsede, o beşeriyyet ve nefsâniyyetin sıfatlarından kıl ucu kadar, bir eser bâkî ise, o kimse, âlem-i ulvîye mensûb değildir; o âlem-i süf- lîye mensûbdur. Beyit: "Kıl ucu kadar taalluk-ı nefsânî bulundukça, huzûr-ı Hak'dan mahrûmluk be- câdır. Her kim bu taalluk zünnârını tutarsa, o kimse harem-i ilâhîde nâ-mah- remdir." ba'zılarından kurtulsa ve ba'zılarıyla muttasıf olsa; o kimse şeyh ve tarîk-i Hak'da rehber olamaz. Belki henüz tarîk-i Hakk'ın vasatında bir sâlik olur. Kendilerinde sıfat-ı nefsâniyye bâkî iken, halkı terbiye ve irşâda kıyâm edenler, bundan ibret alsınlar.

1790. Vaktaki bizim vasfımız olan bir kara kıl, onun üzerinde yoktur; şeyh ve [1796] makbul-i Hudadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1790. Bizim vasfımız olan bir kara kıl, onun üzerinde yoktur; şeyh ve [1796] Allah'ın makbulüdür.

Bizim beşeriyetimizin ve nefsaniyetimizin sıfatlarından olup, kara kıl (küçük bir kusur) mesabesinde bulunan bir sıfat, kendisinde kalmamış olan kişi muhterem şeyhtir ve Allah'ın makbul bir kuludur.

Vaktāki bizim beşeriyyetimizin ve nefsâniyyetimizin sıfatlarından olup, kara kıl mesâbesinde bulunan bir sıfat, kendisinde kalmamış olan zât-ı muhterem şeyhtir ve Hakk'ın makbûl bir kuludur.

1791. Vaktaki onun kılı beyaz olur, eğer kendisiyle ise, o ne pîrdir ve ne Hakk'ın hâssıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1791. Vakti geldiğinde onun kılı beyaz olur, eğer kendisiyle ise, o ne pîrdir ne de Hakk'ın has kuludur.

Herhangi bir kimsenin dış görünüşünde saçı ve sakalı bembeyaz olduğu zaman, eğer kendi vehmedilmiş varlığına (sadece sanıda var olan varlığına) yapışmış ve nefsine ait sıfatlarının hükmü altında zayıf kalmış ise, o gerçekte pîr ve şeyh değildir; ve Hakk'ın has ve makbul bir kulu da değildir. O kimse "abdullah" (Allah'ın kulu) olmayıp, henüz "abdü'n-nefs"tir (nefsinin kuludur). Eğer şeyhlik ve rehberlik iddiasında bulunursa, bu iddiasında yalancıdır; ve ona şeyhlik için hilafet veren şeyh de onun gibi gafil ve yalancıdır.

Herhangi bir kimsenin sûret-i zâhirede saçı ve sakalı bembeyaz olduğu vakit, eğer kendi vücûd-ı mevhûmuna yapışmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinin hükmü altında zebûn kalmış ise, o hakikatte pîr ve şeyh değildir; ve Hakk'ın hâss ve makbûl bir kulu da değildir. O kimse “abdullah” olmayıp, henüz “abdü'n-nefs”dir. Eğer şeyhlik ve rehberlik da'vâ ederse, bu da'vâsında kâzibdir; ve ona şeyhlik için hilâfet veren şeyh de onun gibi gâfil ve kâzibdir.

1792. Ve eğer onun vasfından bir kıl ucu bâkî ise, o arşdan değildir; o âfakîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1792. Ve eğer onun vasfından bir kıl ucu kalmışsa, o arşdan değildir; o dış âleme aittir.

Ve eğer bir kimsede, o beşeriyet ve nefsaniyetin sıfatlarından kıl ucu kadar bir iz kalmışsa, o kimse yüce âleme ait değildir; o aşağı âleme aittir. Beyit: تا سر مویی تعلق هست محرومی بجاست هر که این زنار دارد در حرم نامحرمست "Kıl ucu kadar nefsanî bağıntı bulundukça, Hak huzurundan mahrumiyet yerindedir. Her kim bu bağıntı zünnârını tutarsa, o kimse ilâhî haremde nâ-mahremdir."

Ve eğer bir kimsede, o beşeriyyet ve nefsâniyyetin sıfatlarından kıl ucu kadar, bir eser bâkî ise, o kimse, âlem-i ulvîye mensûb değildir; o âlem-i süflîye mensûbdur. Beyit: تا سر مویی تعلق هست محرومی بجاست هر که این زنار دارد در حرم نامحرمست “Kıl ucu kadar taalluk-ı nefsânî bulundukça, huzûr-ı Hak'dan mahrûmluk becâdır. Her kim bu taalluk zünnârını tutarsa, o kimse harem-i ilâhîde nâ-mahremdir.”

## Şeyhin evlâtlarına ağlamaması için özür söylemesi

1793. Şeyh ona dedi ki: "Ey arkadaş! zannetme ki benim merhametim ve muhabbetim ve şefîk kalbim yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1793. Şeyh ona dedi ki: "Ey arkadaş! Benim merhametim, muhabbetim ve şefkatli kalbim olmadığını zannetme."

1794. "Her ne kadar cümle kâfirin canı ni'met ise de, bizim için bütün küffâr üzerine, rahmet etmek vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1794. "Her ne kadar bütün kâfirlerin canı nimet ise de, bizim için bütün kâfirler üzerine rahmet etmek vardır."

Değerli şârihler bu şerefli beyitte çeşitli görüşler belirtmişlerse de, burada zikri uzun olur. Fakire uygun gelen anlam şudur ki: Biz evliya topluluğu, âlemlere rahmet olduğumuz için, merhametimiz bütün kâfirleri de kapsar. Gerçi kendi özünde bütün kâfirlerin canı haklarında nimet ve rahmet ise de, bu rahmet, zâta ait genel rahmet ve Rahmânî rahmettir. Çünkü Rahmânî rahmete göre bütün eşya kendi özünde merhamet olunmuştur; ve ayet-i kerimede bu rahmet hakkında وَ رَحْمَتِى وَسَعَتْ كُلِّ شَيْئ (A'raf, 7/156) yani "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurulur. Fakat kâfirler, zâta ait özel rahmet ve Rahîmî rahmet ile merhamet olunmuş değildir. Bizim kâfirlere olan merhametimiz, Rahîmî rahmete göre olan merhamettir ki, onları hidayet yoluna davet ederiz.

Bu giriş özetlenirse, şöyle olur: "Her ne kadar kâfirlerin canı Rahmânî rahmete mazhariyet sebebiyle yokluktan ortaya çıkmış ve bu ortaya çıkış, haklarında nimet ve rahmet olmuş ise de, bizim için kâfirler üzerine, Rahîmî rahmet ile merhamet etmek ve onları imana ve hidayete davet etmek vardır."

Şurrâh-ı kirâm bu beyt-i şerîfde muhtelif mütâlaât beyân buyurmuşlar ise de, burada zikri uzun olur. Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Biz evliyâ tâifesi, âlemlere rahmet olduğumuz için, merhametimiz bütün küffâra da şâmildir. Gerçi hadd-i zâtında bütün kâfirlerin canı haklarında ni'met ve rahmet ise de, bu rahmet, rahmet-i âmme-yi zâtiyye ve rahmet-i rahmâniyyedir. Zîrâ rahmet-i rahmâniyyeye nazaran bütün eşyâ hadd-i zâtında merhûmdur; ve âyet-i kerîmede bu rahmet hakkında وَ رَحْمَتِى وَسَعَتْ كُلِّ شَيْئ ) A'raf, 7/156( ya'nî "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurulur. Fakat küffâr, rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve rahmet-i rahîmiyye ile merhûm değildir. Bizim küffâra olan merhametimiz, rahmet-i rahîmiyyeye nazaran olan merhamettir ki, onları tarîk-i hidâyete da'vet ederiz.

Bu mukaddime hulâsa olunursa, şöyle olur: "Her ne kadar kâfirlerin canı rahmet-i rahmâniyyeye mazhariyyet hasebiyle ketm-i ademden zuhûr etmiş ve bu zuhûr, haklarında ni'met ve rahmet olmuş ise de, bizim için küffâr üzerine, rahmet-i rahîmiyye ile merhamet etmek ve onları îmâna ve hidâyete da'vet etmek vardır."

1795. "Niçin onlara taşlardan feryad vardır diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsânım vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1795. "Niçin onlara taşlardan feryat vardır diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsanım vardır."

## Şeyhin evlâtlarına ağlamaması için özür söylemesi

1793. Şeyh ona dedi ki: "Ey arkadaş! zannetme ki benim merhametim ve muhabbetim ve şefîk kalbim yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1793. Şeyh ona dedi ki: "Ey arkadaş! Benim merhametim, muhabbetim ve şefkatli kalbim olmadığını zannetme."

1794. "Her ne kadar cümle kâfirin canı ni'met ise de, bizim için bütün küffâr üzerine, rahmet etmek vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1794. "Her ne kadar bütün kâfirlerin canı nimet ise de, bizim için bütün kâfirler üzerine rahmet etmek vardır."

Değerli şârihler bu şerefli beyitte çeşitli görüşler belirtmişlerse de, burada zikri uzun olur. Fakire uygun gelen anlam şudur ki: Biz evliya topluluğu, âlemlere rahmet olduğumuz için, merhametimiz bütün kâfirleri de kapsar. Gerçi kendi özünde bütün kâfirlerin canı haklarında nimet ve rahmet ise de, bu rahmet, zâta ait genel rahmet ve Rahmânî rahmettir. Çünkü Rahmânî rahmete göre bütün eşya kendi özünde merhamet olunmuştur; ve ayet-i kerimede bu rahmet hakkında وَ رَحْمَتِى وَسَعَتْ كُلِّ شَيْئ (A'raf, 7/156) yani "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurulur. Fakat kâfirler, zâta ait özel rahmet ve Rahîmî rahmet ile merhamet olunmuş değildir. Bizim kâfirlere olan merhametimiz, Rahîmî rahmete göre olan merhamettir ki, onları hidayet yoluna davet ederiz.

Bu giriş özetlenirse, şöyle olur: "Her ne kadar kâfirlerin canı Rahmânî rahmete mazhariyet sebebiyle yokluktan ortaya çıkmış ve bu ortaya çıkış, haklarında nimet ve rahmet olmuş ise de, bizim için kâfirler üzerine, Rahîmî rahmet ile merhamet etmek ve onları imana ve hidayete davet etmek vardır."

Şurrâh-ı kirâm bu beyt-i şerîfde muhtelif mütâlaât beyân buyurmuşlar ise de, burada zikri uzun olur. Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Biz evliyâ tâifesi, âlemlere rahmet olduğumuz için, merhametimiz bütün küffâra da şâmildir. Gerçi hadd-i zâtında bütün kâfirlerin canı haklarında ni'met ve rahmet ise de, bu rahmet, rahmet-i âmme-yi zâtiyye ve rahmet-i rahmâniyyedir. Zîrâ rahmet-i rahmâniyyeye nazaran bütün eşyâ hadd-i zâtında merhûmdur; ve âyet-i kerîmede bu rahmet hakkında وَ رَحْمَتِى وَسَعَتْ كُلِّ شَيْئ ) A'raf, 7/156( ya'nî "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurulur. Fakat küffâr, rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve rahmet-i rahîmiyye ile merhûm değildir. Bizim küffâra olan merhametimiz, rahmet-i rahîmiyyeye nazaran olan merhamettir ki, onları tarîk-i hidâyete da'vet ederiz.

Bu mukaddime hulâsa olunursa, şöyle olur: "Her ne kadar kâfirlerin canı rahmet-i rahmâniyyeye mazhariyyet hasebiyle ketm-i ademden zuhûr etmiş ve bu zuhûr, haklarında ni'met ve rahmet olmuş ise de, bizim için küffâr üzerine, rahmet-i rahîmiyye ile merhamet etmek ve onları îmâna ve hidâyete da'vet etmek vardır."

1795. "Niçin onlara taşlardan feryad vardır diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsânım vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1795. "Niçin onlara taşlardan feryat vardır diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsanım vardır."

Bu halk niçin bu çaresiz köpekleri taşlayıp canlarını yakıyorlar ve feryatlarına sebep oluyorlar?" diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsanım vardır. Çünkü bütün isimlere mazhar olan insân-ı kâmilde "Raûf" (çok şefkatli) ve "Atûf" (çok merhametli) isimlerinin hükümleri de ortaya çıkar.

Bu halk niçin bu bîçâre köpekleri taşlayıp canlarını yakıyorlar; ve feryâdlarına sebeb oluyorlar?" diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsânım vardır. Zîrâ cemî-i esmâya mazhar olan insân-ı kâmilde "Raûf" ve "Atûf" isimlerinin ahkâmı da zâhir olur.

1796. "Ey Huda! bu huydan onu kurtar, diye, ısıran bir köpeğe dua ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1796. "Ey Huda! bu huydan onu kurtar, diye, ısıran bir köpeğe dua ederim."

Bende nefsâniyet ve beşeriyet (insanî özellikler) izleri kalmamış olduğundan, beni ısıran köpeği, intikam almak için öfkelenerek taşlamam; aksine ona olan merhametimden dolayı, "Ey Rabbim! Bu köpeğin insanlar tarafından taşlanmasına sebep olan bu kötü huyundan onu kurtar!" diye dua ederim.

Bende nefsâniyyet ve beşeriyyet âsârı kalmamış olduğundan, beni ısıran köpeği, intikām almak için öfkelenerek taşlamam; belki ona olan merhametimden dolayı, "Yâ Rab! bu köpeğin halk tarafından taşlanmasına sebeb olan bu kötü huyundan onu kurtar!" diye duâ ederim.

1797. "Bu köpekleri de o endîşede tut ki, halayıktan taşlanmasınlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1797. "Bu köpekleri de o endişede tut ki, halk tarafından taşlanmasınlar."

Bu şerefli beyit de duanın devamıdır. Yani "Köpeklerin aklına, halkı ısırmak gelmesin de, halk tarafından taşlanmasınlar."

Bu beyt-i şerîf dahi duânın mâba'didir. Ya'nî “Köpeklerin fikrine, halkı ısırmak vârid olmasın da, halk tarafından taşlanmasınlar."

1798. Evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1798. Evliyayı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar.

Yüce Allah, peygamberlerin (a.s.) vârisleri olan evliyayı, sırf âlemlere rahmet olsunlar diye yeryüzüne getirdi. Bu sebeple onlardan halka ancak şefkat ve merhamet gösterilir.

Hak Teâlâ hazretleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vârisleri olan evliyâyı, mahzâ âlemlere rahmet olmak için yeryüzüne getirdi. Binâenaleyh onlardan halka ancak şefkat ve merhamet ibzâl olunur.

1799. Halkı dergah-ı hâss tarafına da'vet eder; halası vâfir kıl, diye Hakk'a yalvarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1799. Halkı özel dergâh tarafına davet eder; kurtuluşu bol kıl, diye Hakk'a yalvarır.

Genel rahmet-i rahmâniyye (Allah'ın genel rahmeti) ile merhum olan halkı, özel dergâh ve rahmet-i rahîmiyye (Allah'ın özel rahmeti) tarafına davet eder. "Ey Rabbim! Bunları bu belirlenmeler ve çokluk fitnesinden çokça kurtar!" diye Hakk'a yalvarır.

Alelumûm rahmet-i rahmâniyye ile merhûm olan halkı, dergâh-ı hâss ve rahmet-i rahîmiyye tarafına da'vet eder. "Yâ Rab! bunları bu fitne-i taayyünât ve keserâtdan çokça kurtar!" diye Hakk'a yalvarır.

1800. Bu taraftan nasihat için cehd gösterir; olmazsa "Ey Huda kapıyı kapama!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1800. Bu taraftan nasihat için çaba gösterir; olmazsa "Ey Allah'ım kapıyı kapatma!" der.

"Bu halk niçin bu çaresiz köpekleri taşlayıp canlarını yakıyorlar; ve feryatlarına sebep oluyorlar?" diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsanım vardır. Çünkü bütün isimlere mazhar olan insân-ı kâmilde "Raûf" (çok şefkatli) ve "Atûf" (çok merhametli) isimlerinin hükümleri de ortaya çıkar.

Bu halk niçin bu bîçâre köpekleri taşlayıp canlarını yakıyorlar; ve feryâd-larına sebeb oluyorlar?" diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsânım vardır. Zîrâ cemî-i esmâya mazhar olan insân-ı kâmilde "Raûf" ve "Atûf" isimlerinin ahkâmı da zâhir olur.

1796. "Ey Huda! bu huydan onu kurtar, diye, ısıran bir köpeğe dua ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1796. "Ey Huda! bu huydan onu kurtar, diye, ısıran bir köpeğe dua ederim."

Bende nefsâniyet ve beşeriyet (insanî özellikler) izleri kalmamış olduğundan, beni ısıran köpeği, intikam almak için öfkelenerek taşlamam; aksine ona olan merhametimden dolayı, "Ey Rabbim! Bu köpeğin insanlar tarafından taşlanmasına sebep olan bu kötü huyundan onu kurtar!" diye dua ederim.

Bende nefsâniyyet ve beşeriyyet âsârı kalmamış olduğundan, beni ısıran köpeği, intikām almak için öfkelenerek taşlamam; belki ona olan merhametimden dolayı, "Yâ Rab! bu köpeğin halk tarafından taşlanmasına sebeb olan bu kötü huyundan onu kurtar!" diye duâ ederim.

1797. "Bu köpekleri de o endîşede tut ki, halayıktan taşlanmasınlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1797. "Bu köpekleri de o endişede tut ki, halk tarafından taşlanmasınlar."

Bu şerefli beyit de duanın devamıdır. Yani "Köpeklerin aklına, halkı ısırmak gelmesin de, halk tarafından taşlanmasınlar."

Bu beyt-i şerîf dahi duânın mâba'didir. Ya'nî “Köpeklerin fikrine, halkı ısırmak vârid olmasın da, halk tarafından taşlanmasınlar."

1798. Evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1798. Evliyayı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar.

Yüce Allah, peygamberlerin (a.s.) vârisleri olan evliyayı, sırf âlemlere rahmet olsunlar diye yeryüzüne getirdi. Bu sebeple onlardan halka ancak şefkat ve merhamet gösterilir.

Hak Teâlâ hazretleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vârisleri olan evliyâyı, mahzâ âlemlere rahmet olmak için yeryüzüne getirdi. Binâenaleyh onlardan halka ancak şefkat ve merhamet ibzâl olunur.

1799. Halkı dergah-ı hûss tarafına da'vet eder; halası vâfir kıl, diye Hakk'a yalvarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1799. Halkı özel dergâh tarafına davet eder; çokça kurtuluş kıl diye Hakk'a yalvarır.

Genel rahmet-i rahmâniyye (Allah'ın tüm varlıkları kuşatan genel rahmeti) ile rahmet olunmuş halkı, özel dergâha ve rahmet-i rahîmiyye (müminlere mahsus özel rahmet) tarafına davet eder. "Ey Rabbim! Bunları bu taayyünât (belirginleşmeler) ve keserât (çokluklar) fitnesinden çokça kurtar!" diye Hakk'a yalvarır.

Alelumûm rahmet-i rahmâniyye ile merhûm olan halkı, dergâh-ı hâss ve rahmet-i rahîmiyye tarafına da'vet eder. "Yâ Rab! bunları bu fitne-i taayyünât ve keserâtdan çokça kurtar!" diye Hakk'a yalvarır.

1800. Bu taraftan nasihat için cehd gösterir; olmazsa "Ey Huda kapıyı kapama!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1800. Bu taraftan nasihat için çaba gösterir; olmazsa "Ey Allah'ım kapıyı kapama!" der.

Bu belirlenimler ve çokluklar âlemi tarafından, özel ilâhî dergâha ulaşmak için halka nasihat vermek hususunda çaba ve gayret eder; eğer onun bu husustaki nasihatleri, onlar üzerinde etkili olmazsa, "Ey Rabbim! Bunların üzerine hidayet kapısını kapama!" diye yalvarır. Çünkü Muhammedî meşrep (Hz. Muhammed'in yolunu takip eden) evliyanın zevki budur. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz Uhud gazvesinde yaralandıkları halde اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون yani "Ey Rabbim! Kavmime hidayet eyle; çünkü onlar bilmiyorlar" diye dua buyururlardı. Bu sebeple bu meşrepteki yüce evliyalar da, kendi muhaliflerine asla beddua buyurmazlar.

Bu âlem-i taayyünât ve keserât tarafından, dergâh-ı hâss-ı ilâhî tarafına vusûl için halka nasihat vermek hususunda cehd ve gayret eder; eğer onun bu husûsdaki nasâyihi, onlar üzerinde müessir olmazsa, "Yâ Rab! bunların üzerine hidâyet kapısını kapama!" diye yalvarır. Zîrâ Muhammedî meşreb olan evliyânın zevki budur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz Uhud gazâsında yaralandıkları halde اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Yâ Rab! kavmime hidâyet eyle; zîrâ onlar bilmiyorlar" diye duâ buyururlar idi. Binâenaleyh bu meşrebdeki evliyâ-yı kirâm dahi, kendi muhâliflerine aslâ bedduâ buyurmazlar.

1801. Muhakkak âmme için rahmet cüz'î olur. Hümâm için rahmet küllî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1801. Şüphesiz ki halk için rahmet cüz'î (kısmi) olur. Yüce kişi için rahmet küllî (tüm) olur.

"Cüz'î rahmet"ten kasıt, her bir ilâhî ismin, kendi mazharına (tecelli ettiği yere) olan rahmetidir ki, o isim, o mazharın özel Rabbi'dir. Zâtî olan genel rahmetten o mazharın nasibi, kendi özel Rabbi dairesindedir. Ve "küllî rahmet"ten kasıt, bütün isimleri toplayan "Allah" isminin, kendi mazharı olan insân-ı kâmile rahmetidir ki, bütün ilâhî isimlerin hükümleri ve eserleri onda ortaya çıkar. Bu anlama göre "hümâm"dan kasıt, insân-ı kâmil olur. Yani "Sözü edilen cüz'î rahmet, halkın fertleri içindir; ve küllî rahmet de, gayreti halkın hidayetine yönelmiş olan insân-ı kâmil içindir."

"Rahmet-i cüz'î"den murâd, her bir ism-i ilâhînin, kendi mazharına olan rahmetidir ki, o isim, o mazharın Rabb-i hâssıdır. Rahmet-i âmme-i zâtiyyeden o mazharın nasîbi, kendi Rabb-i hâssı dairesindedir. Ve "rahmet-i küllî"den murâd, câmi'-i cemî-i esmâ olan "Allah" isminin, kendi mazharı bulunan insân-ı kâmile rahmetidir ki, bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı onda zâhir olur. Bu ma'nâya göre "hümâm"dan murâd, insân-ı kâmil olur. Ya'nî "Mezkûr rahmet-i cüz'î, efrâd-ı avâm içindir; ve rahmet-i küllî de, himmeti, halkın hidâyetine masrûf olan insân-ı kâmil içindir."

1802. Onun rahmet-i cüz'ü, külle karîn olur; deryanın rahmeti, yolların hâdîsi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1802. Onun cüz'î rahmeti, küllî olana yakın olur; deryanın rahmeti, yolların kılavuzu olur.

Yukarıda açıklandığı üzere âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in yüce ruhu küllün küllüdür (bütünün bütünüdür); ve onun vârislerinden her birinin ruhu da birer küldür. Diğer ruhlardan her biri, cüz'î ruhlardan olup, kendi küllerine ve küller de küllün küllü olan peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) Peygamberimiz'e tâbidir. Zâtî özel rahmet, bu tertip silsilesi üzere ilimden, "ayn"a (tekil hakikate) feyiz olur. Şimdi, her cüz'î ruh, esmâ cemiyetini (Allah'ın isimlerinin bütünlüğünü) hâiz olmadığından, cüz'î rahmet olan kendi özel Rabbinin rahmetine mazhardır; ve özel Rabbinin rahmetine nail olmakla beraber, esmâ cemiyetini hâiz bulunan insân-ı kâmil ise, küllî rahmete mazhardır. Bu sebeple avam fertlerinin cüz'î rahmeti, "O günde bütün insanları imamlarıyla çağırırız" (İsrâ, 17/71) ayet-i kerimesi gereğince, kendi küllerine ka- Bu taayyünler (belirginleşmeler) ve kesretler (çokluklar) âlemi tarafından, ilâhî özel dergâha ulaşmak için halka nasihat vermek hususunda çaba ve gayret eder; eğer onun bu husustaki nasihatleri, onlar üzerinde etkili olmazsa, "Yâ Rab! bunların üzerine hidayet kapısını kapatma!" diye yalvarır. Çünkü Muhammedî meşrep olan evliyanın zevki budur. Nitekim (s.a.v.) Peygamberimiz Uhud gazvesinde yaralandıkları halde "Yâ Rab! kavmime hidayet eyle; çünkü onlar bilmiyorlar" diye dua buyururlardı. Bu sebeple bu meşrepteki yüce evliyalar da, kendi muhaliflerine asla beddua buyurmazlar.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere Server-i âlem Efendimiz'in rûh-ı âlîsi küllü'l-küldür; ve onun vârislerinden her birerlerinin rûhu dahi birer küldür. Ervâh-ı sâireden her biri, ervâh-ı cüz'iyyeden olup, kendi küllerine ve küller dahi küllü'l-kül olan Server-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e tâbi'dir. Rahmet-i hâssa-i zâtiyye bu silsile-i tertib üzere ilimden, "ayn"a faiz olur. İm-di, her rûh-ı cüz'î, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olmadığından, rahmet-i cüz'î olan kendi Rabb-i hâssının rahmetine mazhardır; ve Rabb-i hâssının rahmetine nail olmakla beraber, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz bulunan insân-ı kâmil ise, rahmet-i külle mazhardır. Binâenaleyh efrâd-ı avâmın rahmet-i cüz'ü يَوْمَ نَدْعُوا كُلُّ أناس بإمامهم (İsrâ, 17/71) ya'nî "O günde nâsın hepsini imamlarına da'vet ederiz" âyet-i kerîmesi mûcibince, kendi küllerine ka- Bu âlem-i taayyünât ve keserât tarafından, dergâh-ı hâss-ı ilâhî tarafına vusûl için halka nasihat vermek hususunda cehd ve gayret eder; eğer onun bu husûsdaki nasâyihi, onlar üzerinde müessir olmazsa, "Yâ Rab! bunların üzerine hidâyet kapısını kapama!" diye yalvarır. Zîrâ Muhammedî meşreb olan evliyânın zevki budur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz Uhud gazâsında yaralandıkları halde اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Yâ Rab! kavmime hidâyet eyle; zîrâ onlar bilmiyorlar" diye duâ buyururlar idi. Binâenaleyh bu meşrebdeki evliyâ-yı kirâm dahi, kendi muhâliflerine aslâ bedduâ buyurmazlar.

1801. Muhakkak âmme için rahmet cüz'î olur. Hümâm için rahmet küllî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1801. Şüphesiz ki halk için rahmet cüz'î (kısmi) olur. Yüce kişi için rahmet küllî (tüm) olur.

"Cüz'î rahmet"ten kasıt, her bir ilâhî ismin, kendi mazharına (tecelli ettiği yere) olan rahmetidir ki, o isim, o mazharın özel Rabbi'dir. Zâtî olan genel rahmetten o mazharın nasibi, kendi özel Rabbi dairesindedir. Ve "küllî rahmet"ten kasıt, bütün isimleri toplayan "Allah" isminin, kendi mazharı olan insân-ı kâmile rahmetidir ki, bütün ilâhî isimlerin hükümleri ve eserleri onda ortaya çıkar. Bu anlama göre "hümâm"dan kasıt, insân-ı kâmil olur. Yani "Sözü edilen cüz'î rahmet, halkın fertleri içindir; ve küllî rahmet de, gayreti halkın hidayetine yönelmiş olan insân-ı kâmil içindir."

"Rahmet-i cüz'î"den murâd, her bir ism-i ilâhînin, kendi mazharına olan rahmetidir ki, o isim, o mazharın Rabb-i hâssıdır. Rahmet-i âmme-i zâtiyyeden o mazharın nasîbi, kendi Rabb-i hâssı dairesindedir. Ve "rahmet-i küllî"den murâd, câmi'-i cemî-i esmâ olan "Allah" isminin, kendi mazharı bulunan insân-ı kâmile rahmetidir ki, bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı onda zâhir olur. Bu ma'nâya göre "hümâm"dan murâd, insân-ı kâmil olur. Ya'nî "Mezkûr rahmet-i cüz'î, efrâd-ı avâm içindir; ve rahmet-i küllî de, himmeti, halkın hidâyetine masrûf olan insân-ı kâmil içindir."

1802. Onun rahmet-i cüz'ü, külle karîn olur; deryanın rahmeti, yolların hâdîsi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1802. Onun cüz'î rahmeti, küllî olana yakın olur; deryanın rahmeti, yolların kılavuzu olur.

Yukarıda açıklandığı üzere Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in yüce ruhu küllün küllüdür; ve onun vârislerinden her birinin ruhu da birer küllîdir. Diğer ruhlardan her biri, cüz'î ruhlardan olup, kendi küllîlerine ve küllîler de küllün küllü olan Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.)'e tâbidir. Zâta mahsus rahmet, bu tertip silsilesi üzere ilimden, "ayn"a (tekil hakikat) feyiz olur. Şimdi, her cüz'î ruh, esmâ cemiyetini (Allah'ın isimlerinin topluluğunu) hâiz olmadığından, cüz'î rahmet olan kendi özel Rabbinin rahmetine mazhardır; ve özel Rabbinin rahmetine nail olmakla beraber, esmâ cemiyetini hâiz bulunan insân-ı kâmil ise, küllî rahmete mazhardır. Bu sebeple avam fertlerinin cüz'î rahmeti, يَوْمَ نَدْعُوا كُلُّ أناس بإمامهم (İsrâ, 17/71) yani "O günde insanların hepsini imamlarına davet ederiz" âyet-i kerîmesi gereğince, kendi küllîlerine yakın olur. Derya rahmeti, yani bütün isim ve sıfatları toplayan "Allah" isminin mazharı bulunan insân-ı kâmilin rahmeti, hak yolunun kılavuzu olur. Nitekim yukarıda بر همه کفار ما را رحمتست ["Bizim için bütün kâfirler üzerine rahmet etmek vardır"] buyurmuşlardı.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere Server-i âlem Efendimiz'in rûh-ı âlîsi küllü'l-küldür; ve onun vârislerinden her birerlerinin rûhu dahi birer küldür. Ervâh-ı sâireden her biri, ervâh-ı cüz'iyyeden olup, kendi küllerine ve küller dahi küllü'l-kül olan Server-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e tâbi'dir. Rahmet-i hâssa-i zâtiyye bu silsile-i tertib üzere ilimden, "ayn"a faiz olur. İm-di, her rûh-ı cüz'î, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olmadığından, rahmet-i cüz'î olan kendi Rabb-i hâssının rahmetine mazhardır; ve Rabb-i hâssının rahmetine nail olmakla beraber, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz bulunan insân-ı kâmil ise, rahmet-i külle mazhardır. Binâenaleyh efrâd-ı avâmın rahmet-i cüz'ü يَوْمَ نَدْعُوا كُلُّ أناس بإمامهم (İsrâ, 17/71) ya'nî "O günde nâsın hepsini imamlarına da'vet ederiz" âyet-i kerîmesi mûcibince, kendi küllerine ka- rîn olur. Rahmet-i deryâ, ya'nî câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfât olan "Allah" isminin mazharı bulunan insân-ı kâmilin rahmeti, tarîk-i hak yollarının hâdîsi olur. Nitekim yukarıda بر همه کفار ما را رحمتست ["Bizim için bütün küffâr üzerine rahmet etmek vardır"] buyurmuşlar idi.

1803. Rahmet-i cüz'îsin, külle peyveste ol! Rahmet-i küllü, sen hâdî gör ve git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1803. Cüz'î rahmetini küllî rahmete bağla! Küllî rahmeti sen doğru yola iletici gör ve git!

Ey esmâ-i ilâhiyenin (Allah'ın isimlerinin) bütün tecellilerine mazhar olmayan kimse, sen kendi özel Rabbin olan ilâhî ismin rahmet dairesine girmiş cüz'î bir rahmetsin; bu sebeple küllî rahmet olan insân-ı kâmile tâbi ol ve ona bağlan! Sen, Hakk'ın küllî rahmeti olan insân-ı kâmili, doğru yola iletici gör ve onun peşinden git! Nitekim Yüce Allah hazretleri "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ, 21/107) buyurur. Bu âyet-i kerîme, bütün varlıkların efendisi olan Peygamberimiz'e hitaptır; fakat bu hitabın kapsamına, onun kâmil vârisleri olan küllî rahmetler de dâhildir.

Ey cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmayan kimse, sen Rabb-i hâssın olan ism-i ilâhînin dâire-i rahmetine dâhil olmuş bir rahmet-i cüz'îsin; binâenaleyh rahmet-i kül olan insân-ı kâmile tâbi' ve muttasıl ol! Sen, Hakk'ın rahmet-i küllî olan insân-ı kâmili, doğru yola sevk edici gör ve onun arkasından git! Nitekim Hak Teâlâ hazretleri وَ مَا أَرْسَلْنَاكَ الا رَحْمَةُ لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ya'nî "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyurur. Bu âyet-i kerîme, Seyyid-i kül Efendimiz'e hitâbdır; fakat bu hitâb tahtında, onun vâris-i kâmilleri olan küller dahi dâhildir.

1804. O cüz' oldukça, denizin yolunu bilmez; her bir gölü deniz emsalinden yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1804. O cüz' (parça) oldukça, denizin yolunu bilmez; her bir gölü deniz benzerinden yapar.

O cüz'î (parçalı) rahmet sahibi olan kimse, böyle parça hâlinde kaldıkça, hakikat denizinin yolunu bilmez. O, her biri bir göl değerinde olan Hakk'ın cüz'î (parçalı) isimlerinin tecellîsini (ortaya çıkışını) gördüğü zaman, hakikat denizinin benzeri ve eşi zanneder. Bu sebeple Hakk Yolcularının çoğu, keşiflerinde aldanırlar; çünkü dalgayı, deniz zannederler ve kendilerini mürşid (doğru yolu gösteren) kabul ederler.

O rahmet-i cüz'î sâhibi olan kimse, böyle cüz' hâlinde kaldıkça, hakikat denizinin yolunu bilmez. O, her biri bir göl mesâbesinde olan esmâ-i cüz'iyye-i Hakk'ın tecellîsini gördüğü vakit, hakikat denizinin nazîri ve eşbâhı zanneder. Onun için sâliklerin çoğu, keşiflerinde aldanırlar; zîrâ dalgayı, deniz zannederler ve kendilerini mürşid farz ederler.

1805. Mâdemki denizin yolunu bilmez, ne vakit yol götürür, halkı deniz tarafına nasıl getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1805. Mademki denizin yolunu bilmez, ne zaman yol gösterir, halkı deniz tarafına nasıl getirir?

Henüz isimlerin bütünlüğüne mazhar olmamış olan cüz'î rahmet sahibi, hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) denizinin yolunu mademki bilemez, o ne zaman rehbersiz bilmediği o yola gidebilir? Ve eğer cüz'î isimlerin tecellilerini görmekle, kendisini hakikat denizine ulaşmış bir mürşid (manevi rehber) tasavvur ederse, halkı, o bilmediği hakikat-i Muhammediyye denizi tarafına nasıl getirebilir? Buna göre böyle bir kimse, kendisi şaşkın olduğu gibi, halkı da şaşırtmış olur. Rahmet denizi, yani bütün isim ve sıfatları kapsayan "Allah" isminin mazharı (tecelli yeri) bulunan insân-ı kâmilin rahmeti, hak yolunun rehberi olur. Nasıl ki yukarıda "بر همه کفار ما را رحمتست" (Bizim için bütün kâfirler üzerine rahmet etmek vardır) buyurmuşlardı.

Henüz cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmamış olan rahmet-i cüz'î sâhibi, hakîkat-i muhammediyye denizinin yolunu mâdemki bilemez, o ne vakit rehbersiz bilmediği o yola gidebilir? Ve eğer esmâ-i cüz'iyye tecelliyâtını görmekle, kendisini deryâ-yı hakîkate vâsıl olmuş bir mürşid tasavvur ederse, halkı, o bilmediği hakîkat-ı muhammediyye denizi tarafına nasıl getirebilir? Binâenaleyh böyle bir kimse, kendisi şaşkın olduğu gibi, halkı da şaşırtmış olur. rîn olur. Rahmet-i deryâ, ya'nî câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfât olan "Allah" isminin mazharı bulunan insân-ı kâmilin rahmeti, tarîk-i hak yollarının hâdîsi olur. Nitekim yukarıda بر همه کفار ما را رحمتست "Bizim için bütün küffär üzerine rahmet etmek vardır"] buyurmuşlar idi.

1803. Rahmet-i cüz'îsin, külle peyveste ol! Rahmet-i küllü, sen hâdî gör ve git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1803. Cüz'î rahmetini, küllî rahmete bağla! Küllî rahmeti doğru yol gösterici gör ve git!

Ey esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) bütünlüğüne mazhar olmayan kimse, sen kendine özel Rabbin olan ilâhî ismin rahmet dairesine dâhil olmuş cüz'î bir rahmetsin; bu sebeple küllî rahmet olan insân-ı kâmile tâbi ol ve ona bağlan! Sen, Hakk'ın küllî rahmeti olan insân-ı kâmili, doğru yola sevk edici gör ve onun arkasından git! Nasıl ki Yüce Allah hazretleri "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ, 21/107) buyurur. Bu yüce âyet, Efendimiz Seyyid-i kül'e (Hz. Muhammed'e) hitaptır; fakat bu hitap kapsamında, onun kâmil vârisleri olan küller de dâhildir.

Ey cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmayan kimse, sen Rabb-i hâssın olan ism-i ilâhînin dâire-i rahmetine dâhil olmuş bir rahmet-i cüz'îsin; binâenaleyh rahmet-i kül olan insân-ı kâmile tâbi' ve muttasıl ol! Sen, Hakk'ın rahmet-i küllî olan insân-ı kâmili, doğru yola sevk edici gör ve onun arkasından git! Nitekim Hak Teâlâ hazretleri وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ya'nî "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyurur. Bu âyet-i kerîme, Seyyid-i kül Efendimiz'e hitâbdır; fakat bu hitâb tahtında, onun vâris-i kâmilleri olan küller dahi dâhildir.

1804. O cüz' oldukça, denizin yolunu bilmez; her bir gölü deniz emsalinden yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1804. O cüz' (parça) oldukça, denizin yolunu bilmez; her bir gölü deniz benzerinden yapar.

O cüz'î (parçalı) rahmet sahibi olan kimse, böyle parça hâlinde kaldıkça, hakikat denizinin yolunu bilmez. O, her biri bir göl değerinde olan Hakk'ın cüz'î (parçalı) isimlerinin tecellîsini (ortaya çıkışını) gördüğü zaman, hakikat denizinin benzeri ve eşi zanneder. Bu sebeple Hakk Yolcularının çoğu, keşiflerinde aldanırlar; çünkü dalgayı, deniz zannederler ve kendilerini mürşid (doğru yolu gösteren) kabul ederler.

O rahmet-i cüz'î sâhibi olan kimse, böyle cüz' hâlinde kaldıkça, hakikat denizinin yolunu bilmez. O, her biri bir göl mesâbesinde olan esmâ-i cüz'iyye-i Hakk'ın tecellîsini gördüğü vakit, hakikat denizinin nazîri ve eşbâhı zanneder. Onun için sâliklerin çoğu, keşiflerinde aldanırlar; zîrâ dalgayı, deniz zannederler ve kendilerini mürşid farz ederler.

1805. Mâdemki denizin yolunu bilmez, ne vakit yol götürür, halkı deniz tarafına nasıl getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1805. Mademki denizin yolunu bilmez, ne zaman yol gösterebilir, halkı deniz tarafına nasıl getirebilir?

Henüz esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) bütünlüğüne mazhar olmamış olan cüz'î rahmet sahibi, Hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) denizinin yolunu mademki bilemez, o ne zaman rehbersiz bilmediği o yola gidebilir? Ve eğer cüz'î isimlerin tecellilerini (belirginleşmelerini) görmekle, kendisini hakikat denizine ulaşmış bir mürşid (manevî rehber) sanırsa, halkı, o bilmediği Hakikat-i Muhammediyye denizi tarafına nasıl getirebilir? Buna göre böyle bir kimse, kendisi şaşkın olduğu gibi, halkı da şaşırtmış olur.

Henüz cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmamış olan rahmet-i cüz'î sâhibi, hakîkat-i muhammediyye denizinin yolunu mâdemki bilemez, o ne vakit rehbersiz bilmediği o yola gidebilir? Ve eğer esmâ-i cüz'iyye tecelliyâtını görmekle, kendisini deryâ-yı hakîkate vâsıl olmuş bir mürşid tasavvur ederse, halkı, o bilmediği hakîkat-ı muhammediyye denizi tarafına nasıl getirebilir? Binâenaleyh böyle bir kimse, kendisi şaşkın olduğu gibi, halkı da şaşırtmış olur.

1806. O bahre muttasıl olur; ondan sonra sel ve ırmak gibi, denize kadar yol götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1806. O denize ulaşır; ondan sonra sel ve ırmak gibi, denize kadar yol alır.

Böyle bir Hakk Yolcusu, önce denize, yani insân-ı kâmile ulaşır; ondan sonra sel ve ırmak gibi denize kadar akıp gider. Birinci mısradaki "bahr" cömert kişi anlamındadır. (Münteha-bü'l-Lügāt) İkinci mısradaki "bahr" deniz anlamındadır.

Böyle bir sâlik, evvelen bahre, ya'nî insân-ı kâmile muttasıl olur; ondan sonra sel ve ırmak gibi denize kadar akıp gider. Birinci mısra'daki "bahr" merd-i sâhib-i kerem ma'nâsınadır. (Münteha-bü'l-Lügāt) İkinci mısra'daki "bahr" deniz ma'nâsınadır.

1807. Ve eğer da'vet ederse, ayândan ve vahiyden ve te'yîdden değil, bir taklīd ile olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1807. Ve eğer davet ederse, sabit hakikatlerden ve vahiyden ve teyitten değil, bir taklit ile olur.

Ve eğer o cüz'î rahmet sahibi, irşat davasına kalkışıp, halkı davet etmeye kalkarsa, önüne gelen kimseyi daveti, taklit ile olur; yoksa davet ettiği kimsenin yatkınlığını gözlemlediği veyahut o kimse hakkında vahiy ve ilham yoluyla bir emir aldığı veyahut başka bir şekilde keşif yoluyla teyit edilmiş bulunduğu için değildir. Kendisi tarikat usullerini görünüşte öğrenmiştir ve her önüne geleni davet edip, ayrım gözetmeksizin zikir ve evrad telkin etmekte bulunmuştur. insân-ı kâmil ise böyle değildir; yatkınlık sahiplerini avlamak ve nefis yolundan ayırıp, onları yatkınlıklarına göre terbiye ederek Hakk'a ulaştırmak isterler. Bunun için, İslam ülkelerinin her tarafına yayılmış olan bu gelenekçi şeyhler ve taklitçiler, etraflarına binlerce mürid toplamış oldukları halde, maalesef içlerinden birinin seyr-ü sülûkünü tamamladığı görülmemiş; bir şeyden haberi olmayan kimselere, sırf kıdem sahibi olduğu için hilafet verilmekte bulunmuştur. Zavallı insanlar! Hilafet veren şeyh, "Şu kadar halifem vardır" diye övünür; ve hilafet alan biçare de, kendisini şeyh zannedip, bununla övünür.

Ve eğer o rahmet-i cüz'î sâhibi, da'vâ-yı irşada kıyâm edip, halkı da'vete kıyâm ederse, onun önüne gelen kimseyi da'veti, taklîd ile olur; yoksa da'vet ettiği kimsenin isti'dâdını muayene ettiği veyâ o kimse hakkında vahy ve il-hâm tarîkiyle bir emir telakkî ettiği veyâ sâir sûrette keşf tarîkiyle te'yîd edilmiş bulunduğu için değildir. Kendisi usûl-i tarîkati zâhiren öğrenmiştir ve her önüne geleni da'vet edip, ale's-seviyye zikir ve evrâd telkîn etmekte bulunmuştur. İnsân-ı kâmil ise böyle değildir; isti'dâd sahiblerini avlamak ve nefis yolundan ayırıp, onları isti'dâdlarına göre terbiye ederek Hakk'a îsâl etmek isterler. Bunun için, memâlik-i islâmiyyenin her tarafına müstevlî olan bu meşâyih-i rüsûm ve mukallidîn, etraflarına binlerce mürîd toplamış oldukları halde, maatteessüf içlerinden birinin sülükünü itmâm ettiği görülmemiş; bir şeyden haberi olmayan kimselere, mahzâ kıdem sâhibi olduğu için hilâfet verilmekte bulunmuştur. Zavallı insanlar! Hilafet veren şeyh, "Şu kadar halîfem vardır" diye öğünür; ve hilâfet alan bîçâre de, kendisini şeyh zannedip, bununla tefâhür eder.

1808. Dedi: "Mâdemki cümleye rahmetin vardır, bu sürü etrafında bir çoban gibisin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1808. Dedi: "Mademki herkese rahmetin vardır, bu sürü etrafında bir çoban gibisin."

1809. "Niçin kendi evladının üzerine nevhan yoktur? Çünkü ecel kan alıcısı bunlara iğne ile vurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1809. "Niçin kendi evladının üzerine ağıt yakan yoktur? Çünkü ecelin kan alıcısı bunlara iğne ile vurdu."

1806. O bahre muttasıl olur; ondan sonra sel ve ırmak gibi, denize kadar yol götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1806. O denize ulaşır; ondan sonra sel ve ırmak gibi, denize kadar yol alır.

Böyle bir Hakk Yolcusu, önce denize, yani insân-ı kâmile ulaşır; ondan sonra sel ve ırmak gibi denize kadar akıp gider. Birinci mısradaki "bahr" cömert kişi anlamındadır. (Münteha-bü'l-Lügāt) İkinci mısradaki "bahr" deniz anlamındadır.

Böyle bir sâlik, evvelen bahre, ya'nî insân-ı kâmile muttasıl olur; ondan sonra sel ve ırmak gibi denize kadar akıp gider. Birinci mısra'daki "bahr" merd-i sâhib-i kerem ma'nâsınadır. (Münteha-bü'l-Lügāt) İkinci mısra'daki "bahr" deniz ma'nâsınadır.

1807. Ve eğer da'vet ederse, ayândan ve vahiyden ve te'yîdden değil, bir taklīd ile olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1807. Ve eğer davet ederse, sabit hakikatlerden ve vahiyden ve teyitten değil, bir taklit ile olur.

Ve eğer o cüz'î rahmet sahibi, irşat davasına kalkışıp, halkı davet etmeye kalkarsa, önüne gelen kimseyi daveti, taklit ile olur; yoksa davet ettiği kimsenin yatkınlığını gözlemlediği veyahut o kimse hakkında vahiy ve ilham yoluyla bir emir aldığı veyahut başka bir şekilde keşif yoluyla teyit edilmiş bulunduğu için değildir. Kendisi tarikat usullerini görünüşte öğrenmiştir ve her önüne geleni davet edip, ayrım gözetmeksizin zikir ve evrad telkin etmekte bulunmuştur. insân-ı kâmil ise böyle değildir; yatkınlık sahiplerini avlamak ve nefis yolundan ayırıp, onları yatkınlıklarına göre terbiye ederek Hakk'a ulaştırmak isterler. Bunun için, İslam ülkelerinin her tarafına yayılmış olan bu gelenekçi şeyhler ve taklitçiler, etraflarına binlerce mürid toplamış oldukları halde, maalesef içlerinden birinin seyr-ü sülûkünü tamamladığı görülmemiş; bir şeyden haberi olmayan kimselere, sırf kıdem sahibi olduğu için hilafet verilmekte bulunmuştur. Zavallı insanlar! Hilafet veren şeyh, "Şu kadar halifem vardır" diye övünür; ve hilafet alan biçare de, kendisini şeyh zannedip, bununla övünür.

Ve eğer o rahmet-i cüz'î sâhibi, da'vâ-yı irşada kıyâm edip, halkı da'vete kıyâm ederse, onun önüne gelen kimseyi da'veti, taklîd ile olur; yoksa da'vet ettiği kimsenin isti'dâdını muayene ettiği veyâ o kimse hakkında vahy ve il-hâm tarîkiyle bir emir telakkî ettiği veyâ sâir sûrette keşf tarîkiyle te'yîd edilmiş bulunduğu için değildir. Kendisi usûl-i tarîkati zâhiren öğrenmiştir ve her önüne geleni da'vet edip, ale's-seviyye zikir ve evrâd telkîn etmekte bulunmuştur. İnsân-ı kâmil ise böyle değildir; isti'dâd sahiblerini avlamak ve nefis yolundan ayırıp, onları isti'dâdlarına göre terbiye ederek Hakk'a îsâl etmek isterler. Bunun için, memâlik-i islâmiyyenin her tarafına müstevlî olan bu meşâyih-i rüsûm ve mukallidîn, etraflarına binlerce mürîd toplamış oldukları halde, maatteessüf içlerinden birinin sülükünü itmâm ettiği görülmemiş; bir şeyden haberi olmayan kimselere, mahzâ kıdem sâhibi olduğu için hilâfet verilmekte bulunmuştur. Zavallı insanlar! Hilafet veren şeyh, "Şu kadar halîfem vardır" diye öğünür; ve hilâfet alan bîçâre de, kendisini şeyh zannedip, bununla tefâhür eder.

1808. Dedi: "Mâdemki cümleye rahmetin vardır, bu sürü etrafında bir çoban gibisin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1808. Dedi: "Mademki herkese rahmetin vardır, bu sürü etrafında bir çoban gibisin."

1809. "Niçin kendi evladının üzerine nevhan yoktur? Çünkü ecel kan alıcısı bunlara iğne ile vurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1809. "Niçin kendi evladının üzerine feryadın yoktur? Çünkü ecel kan alıcısı bunlara iğne ile vurdu."

Bu iki şerefli beyitte kıssaya dönülür. Yani, evladının vefatı üzerine ağlamayan insân-ı kâmil (olgun insan) şeyhe, ailesi dedi ki: "Mademki senin bütün halka rahmetin vardır ve mademki sen bu cüz'î rahmet sahipleri sürüsünün etrafında bir çoban gibi olup, onları küllî rahmet tarafına çekersin; niçin kendi evladının vefatına acıyıp ağlamazsın? Çünkü ecel kan alıcısı bunlara ölüm iğnesiyle çarptı."

Bu iki beyt-i şerîflerde kıssaya rücû' buyurulur. Ya'nî evlâdının vefâtı üzerine ağlamayan şeyh-i kâmile, âilesi dedi ki: "Mâdemki senin âmme-i halka rahmetin vardır ve mâdemki sen bu rahmet-i cüz'iyye ashâbı sürüsünün etrafında bir çoban gibi olup, onları rahmet-i kül tarafına çekersin; niçin kendi evlâdının vefâtına acıyıp ağlamazsın? Zîrâ ecel kan alıcısı bunlara ölüm iğnesiyle çarptı."

1810. Mâdemki merhametin şahidi gözlerin yaşıdır, niçin senin gözün yaşsız ve ağlamasızdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1810. Mademki merhametin şahidi gözlerin yaşıdır, niçin senin gözün yaşsız ve ağlamasızdır?

1811. Yüzünü kadına çevirdi ve ona dedi ki: "Ey acûz! Kış faslı, yaz faslı gibi olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1811. Yüzünü kadına çevirdi ve ona dedi ki: "Ey acûz! Kış faslı, yaz faslı gibi olmaz."

Şeyh-i kâmil (olgun mürşit) yüzünü eşine çevirip cevap olarak ona dedi ki: "Ey acizlik hâlinde olan eşim! Kış mevsimi temmuz, yani yaz mevsimine benzemez; çünkü kış mevsimi, gizlenme mevsimidir. Ağaçların içlerinden ve manalarından ibaret olan meyveleri ve yaprakları görünür değildir, gizlidir. Yaz mevsimi ise, ortaya çıkma mevsimidir. Bu mevsimde ağaçların yaprakları ve meyveleri görünürdür; asla gözlerden gizli değildir."

"Kış faslı"ndan kasıt, avamın (halkın) perdelenme hâlidir ve "yaz faslı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin keşif hâlidir.

Şeyh-i kâmil yüzünü zevcesine çevirip cevâben ona dedi ki: "Ey hâl-i acz içinde olan zevcem! Kış faslı temmuz, ya'nî yaz faslına benzemez; zîrâ kış faslı, mevsim-i istitârdır. Ağaçların bâtınlarından ve ma'nâlarından ibaret olan meyveleri ve yaprakları zâhir değildir, gâibdir. Yaz mevsimi ise, mevsim-i zuhûrdur. Bu mevsimde ağaçların yaprakları ve meyveleri zâhirdir; aslâ nazarlardan gâib değildir."

"Kış faslı"ndan murâd, avâmın hâl-i ihticabıdır ve "yaz faslı"ndan murâd, insân-ı kâmilin hâl-i keşfidir.

1812. Onların cümlesi gerek ölü ve gerek diri olsun, ne vakit gönül gözünden gaib ve gizlidirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1812. Onların hepsi, gerek ölü gerek diri olsun, ne zaman gönül gözünden kaybolmuş ve gizlenmiş olurlar?

"O ölen evlatlarımın hepsi, ister berzah âlemine (ölümden sonraki ara âlem) intikal etsinler, ister bu zahirî hayatla diri olsunlar, hiçbir zaman kalbimin gözünden kaybolmuş ve gizlenmiş değillerdir. Çünkü kalbimin gözü berzah hallerini ve melekût âlemini (görünmeyen âlem) müşahede eder. Bu sebeple, yaz mevsiminde ağaçların suretleri ve iç halleri nasıl göz önünde açıkça belirirse, benim kalp gözümün önünde de, görünen âlemde ve görünmeyen âlemde olanlar öylece açığa çıkmış ve belirgindir."

"O ölen evlatlarımın hepsi, gerek âlem-i berzaha intikāl etsin ve gerek bu hayât-ı sûrî ile diri olsun, hiçbir vakit benim kalbimin gözünden gâib ve gizli değildirler. Zîrâ benim kalbimin gözü ahvâl-i berzahı ve melekûtu müşâhede eder. Binâenaleyh yaz faslında ağaçların sûretleri ve bâtınları nasıl nazarda zâhir ise, benim kalb gözümün önünde de, âlem-i zâhirde ve âlem-i bâtında olanlar öylece mekşûf ve zâhirdir."

1813. Mâdemki onları kendi önümde muayyen görüyorum; ne yüzden yüzümü senin gibi yaralayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1813. Mademki onları kendi önümde belirli görüyorum; ne yüzden yüzümü senin gibi yaralayım?

Bu iki şerefli beyitte kıssaya dönülür. Yani evladının vefatı üzerine ağlamayan kâmil şeyhe, ailesi dedi ki: "Mademki senin halkın geneline rahmetin vardır ve mademki sen bu cüz'î rahmet sahipleri sürüsünün etrafında bir çoban gibi olup, onları küllî rahmet tarafına çekersin; niçin kendi evladının vefatına acıyıp ağlamazsın? Çünkü ecel kan alıcısı bunlara ölüm iğnesiyle çarptı."

Bu iki beyt-i şerîflerde kıssaya rücû' buyurulur. Ya'nî evlâdının vefâtı üzeri- ne ağlamayan şeyh-i kâmile, âilesi dedi ki: "Mâdemki senin âmme-i halka rah- metin vardır ve mâdemki sen bu rahmet-i cüz'iyye ashâbı sürüsünün etrafında bir çoban gibi olup, onları rahmet-i kül tarafına çekersin; niçin kendi evlâdının vefâtına acıyıp ağlamazsın? Zîrâ ecel kan alıcısı bunlara ölüm iğnesiyle çarptı."

1810. "Mâdemki merhametin şahidi gözlerin yaşıdır, niçin senin gözün yaşsız ve ağlamasızdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1810. "Mademki merhametin şahidi gözlerin yaşıdır, niçin senin gözün yaşsız ve ağlamasızdır?"

1811. Yüzünü kadına çevirdi ve ona dedi ki: "Ey acûz! Kış faslı, yaz faslı gibi olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1811. Yüzünü kadına çevirdi ve ona dedi ki: "Ey acûz! Kış faslı, yaz faslı gibi olmaz."

Şeyh-i kâmil (olgun mürşit) yüzünü eşine çevirip cevap olarak ona dedi ki: "Ey acizlik hâlinde olan eşim! Kış mevsimi temmuz, yani yaz mevsimine benzemez; çünkü kış mevsimi, gizlenme mevsimidir. Ağaçların içlerinden ve manalarından ibaret olan meyveleri ve yaprakları görünür değildir, gizlidir. Yaz mevsimi ise, ortaya çıkma mevsimidir. Bu mevsimde ağaçların yaprakları ve meyveleri görünürdür; asla gözlerden gizli değildir."

"Kış faslı"ndan kasıt, avamın (halkın) perdelenme hâlidir ve "yaz faslı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin keşif hâlidir.

Şeyh-i kâmil yüzünü zevcesine çevirip cevâben ona dedi ki: "Ey hâl-i acz içinde olan zevcem! Kış faslı temmuz, ya'nî yaz faslına benzemez; zîrâ kış faslı, mevsim-i istitârdır. Ağaçların bâtınlarından ve ma'nâlarından ibaret olan meyveleri ve yaprakları zâhir değildir, gâibdir. Yaz mevsimi ise, mevsim-i zuhûrdur. Bu mevsimde ağaçların yaprakları ve meyveleri zâhirdir; aslâ nazarlardan gâib değildir."

"Kış faslı"ndan murâd, avâmın hâl-i ihticabıdır ve "yaz faslı"ndan murâd, insân-ı kâmilin hâl-i keşfidir.

1812. "Onların cümlesi gerek ölü ve gerek diri olsun, ne vakit gönül gözünden gaib ve gizlidirler?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1812. "Onların hepsi, gerek ölü ve gerek diri olsun, ne zaman gönül gözünden kaybolur ve gizlenirler?"

"O ölen evlatlarımın hepsi, gerek berzah âlemine (ölümden sonraki ara âlem) geçmiş olsun ve gerek bu görünür hayat ile diri olsun, hiçbir zaman benim kalbimin gözünden kaybolmuş ve gizli değildirler. Çünkü benim kalbimin gözü berzahın hallerini ve melekûtu (gayb âlemini) müşahede eder. Bu sebeple, yaz mevsiminde ağaçların suretleri ve iç halleri nasıl göz önünde belirgin ise, benim kalp gözümün önünde de, görünen âlemde ve görünmeyen âlemde olanlar öylece açık ve belirgindir."

"O ölen evlatlarımın hepsi, gerek âlem-i berzaha intikāl etsin ve gerek bu hayât-ı sûrî ile diri olsun, hiçbir vakit benim kalbimin gözünden gâib ve gizli değildirler. Zîrâ benim kalbimin gözü ahvâl-i berzahı ve melekûtu müşâhede eder. Binâenaleyh yaz faslında ağaçların sûretleri ve bâtınları nasıl nazarda zâhir ise, benim kalb gözümün önünde de, âlem-i zâhirde ve âlem-i bâtında olanlar öylece mekşûf ve zâhirdir."

1813. "Mâdemki onları kendi önümde muayyen görüyorum; ne yüzden yüzümü senin gibi yaralayım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1813. "Mademki onları kendi önümde belirli görüyorum; ne yüzden yüzümü senin gibi yaralayayım?"

"Ben mademki o evlatlarımı, kalp gözümle kendi önümde açıkça görüyorum ve ayrılık halinde değilim, o halde niçin senin gibi ayrılıktan feryat edip, yüzümü yırtıp yaralayayım?"

"Ben mâdemki o evlatlarımı, kalb gözümle kendi önümde zâhiren müşâ-hede ediyorum ve hâl-i firâk içinde değilim, o halde niçin senin gibi ayrılık-tan feryâd edip, yüzümü yırtıp yaralayım?"

1814. Vâkıa benim evlatlarım devr-i zaman dairesinden dışarıdadırlar; benim ile beraber ve benim etrafımda oynayıcıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1814. Benim evlatlarım, zaman dairesinin devrinden dışarıdadırlar; benimle beraber ve benim etrafımda oynayıcıdırlar.

Benim evlatlarım her ne kadar maddi âlemin (âlem-i kesâfet) gereği olan zaman dairesinden çıkıp, üzerinden zaman geçmeyen berzah âlemine (âlem-i berzah) dâhil olmuşlar ise de, onlar yine benimle beraberdir ve benim etrafımda oyunlarıyla meşgûldürler. Nasıl ki hadis-i şerifte "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur. Çocukların dünya hayatları oyunla geçtiği için, berzah hayatlarında da oynayıcı oldukları beyan buyurulmuştur. Büyüklerin halleri de buna kıyas olunsun.

"Benim evlâtlarım her ne kadar âlem-i kesâfetin îcâbı olan devr-i zamân dâiresinden çıkıp, üzerinden zaman geçmeyen âlem-i berzaha dâhil olmuşlar ise de, onlar yine benimle beraberdir ve benim etrafımda oyunlarıyla meşgûl-dürler." Nitekim hadis-i şerîfde تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur. Çocukların hayât-ı dünyeviyyeleri oyunla geçtiği cihetle, hayât-ı berzahiyyele-rinde de oynayıcı oldukları beyân buyurulmuştur. Büyüklerin halleri de buna kıyâs olunsun.

1815. "Ağlamak ya hicrândan veya firakdan olur; azîzlerim ile bana visal ve muânaka vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1815. "Ağlamak ya zorunlu ayrılıktan ya da isteğe bağlı ayrılıktan olur; azizlerimle bana kavuşma ve kucaklaşma vardır."

"Hicrân" zorunlu ayrılık ve "firâk" isteğe bağlı ayrılıktır. "İnâk" müfâale babının ikinci mastarı olup, kucaklaşmak demektir. Şerefli beyitte zorunlu ayrılık ile isteğe bağlı ayrılık arasında fark olduğu için bir ayrım yapılmıştır. Nasıl ki Hızır (a.s.) Musa (a.s.)'dan kendi isteğiyle ayrılacağı zaman "هذا فراق بيني و بينك" (Kehf, 18/78) ["İşte bu, seninle benim aramda ayrılıktır"] buyurmuştur.

"Hicrân" zarûrî olarak ayrılık ve "firâk" ihtiyârî olan ayrılıktır. "Inâk” mü-fâale bâbının ikinci masdarı olup, muânaka etmek demektir. Beyt-i şerîfde hicrân ile firâk arasında fark olduğu cihetle terdîd buyrulmuştur. Nitekim Hı-zır (a.s.) Mûsâ (a.s.) dan kendi ihtiyârıyla ayrılacağı vakit هذا فراق بيني و بينك (Kehf, 18/78) ["İşte bu, seninle benim aramda firâktır"] buyurmuştur.

1816. "Halk onları rüyada görürler; ben uyanıklıkta aşikâre olarak görüyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1816. "Halk onları rüyada görürler; ben uyanıklıkta aşikâre olarak görüyorum."

Perde ehli olan halk, dünya âleminden berzaha (ölümden sonraki âlem) geçenleri rüyalarında görürler; ben ise berzah ehlini, uyanıklık içinde açıkça görüyorum. Çünkü perde ehli, ancak duyularından uykuda kaybolurlar.

"Ehl-i hicâb olan halk, âlem-i dünyâdan berzaha intikāl edenleri rü'yâla-rında görürler; ben ise ehl-i berzahı, uyanıklık içinde âşikâre olarak görüyo-rum. Zîrâ ehl-i hicab, ancak hislerinden uykuda gâib olurlar."

1817. “Bu cihandan kendimi bir dem gizlerim; his yaprağını ağaçtan silke-lerim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1817. “Bu dünyadan kendimi bir an gizlerim; his yaprağını ağaçtan silkerim."

Ben mademki o evlatlarımı, kalp gözümle kendi önümde açıkça görüyorum ve ayrılık hâlinde değilim, o hâlde niçin senin gibi ayrılıktan feryat edip, yüzümü yırtıp yaralayım?"

Ben mâdemki o evlatlarımı, kalb gözümle kendi önümde zâhiren müşâhede ediyorum ve hâl-i firâk içinde değilim, o halde niçin senin gibi ayrılıktan feryâd edip, yüzümü yırtıp yaralayım?"

1814. Vâkıa benim evlatlarım devr-i zaman dairesinden dışarıdadırlar; benim ile beraber ve benim etrafımda oynayıcıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1814. Gerçekte benim evlatlarım zaman döngüsü dairesinin dışındadırlar; benimle beraber ve benim etrafımda oynayıcıdırlar.

"Benim evlatlarım her ne kadar maddi âlemin (âlem-i kesâfet) gereği olan zaman döngüsü dairesinden çıkıp, üzerinden zaman geçmeyen berzah âlemine (ölümden sonraki ara âlem) dâhil olmuşlar ise de, onlar yine benimle beraberdir ve benim etrafımda oyunlarıyla meşguldürler." Nasıl ki hadis-i şerifte تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون yani "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyrulur. Çocukların dünya hayatları oyunla geçtiği için, berzah hayatlarında da oynayıcı oldukları beyan buyrulmuştur. Büyüklerin halleri de buna kıyas olunsun.

"Benim evlâtlarım her ne kadar âlem-i kesâfetin îcâbı olan devr-i zamân dâiresinden çıkıp, üzerinden zaman geçmeyen âlem-i berzaha dâhil olmuşlar ise de, onlar yine benimle beraberdir ve benim etrafımda oyunlarıyla meşgûldürler." Nitekim hadis-i şerîfde تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur. Çocukların hayât-ı dünyeviyyeleri oyunla geçtiği cihetle, hayât-ı berzahiyyelerinde de oynayıcı oldukları beyân buyurulmuştur. Büyüklerin halleri de buna kıyâs olunsun.

1815. "Ağlamak ya hicrândan veya firakdan olur; azîzlerim ile bana visal ve muânaka vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1815. "Ağlamak ya zorunlu ayrılıktan ya da isteğe bağlı ayrılıktan olur; azizlerimle bana kavuşma ve kucaklaşma vardır."

"Hicrân" zorunlu ayrılık ve "firâk" isteğe bağlı ayrılıktır. "İnâk" müfâale babının ikinci mastarı olup, kucaklaşmak demektir. Şerefli beyitte zorunlu ayrılık ile isteğe bağlı ayrılık arasında fark olduğu için terdîd (bir şeyi iki zıt anlamlı kelimeyle ifade etme sanatı) buyrulmuştur. Nasıl ki Hızır (a.s.) Musa (a.s.)'dan kendi isteğiyle ayrılacağı zaman هذا فراق بيني و بينك (Kehf, 18/78) ["İşte bu, seninle benim aramda ayrılıktır"] buyurmuştur.

"Hicrân" zarûrî olarak ayrılık ve "firâk" ihtiyârî olan ayrılıktır. "Inâk” müfâale bâbının ikinci masdarı olup, muânaka etmek demektir. Beyt-i şerîfde hicrân ile firâk arasında fark olduğu cihetle terdîd buyrulmuştur. Nitekim Hızır (a.s.) Mûsâ (a.s.) dan kendi ihtiyârıyla ayrılacağı vakit هذا فراق بيني و بينك (Kehf, 18/78) ["İşte bu, seninle benim aramda firâktır"] buyurmuştur.

1816. "Halk onları rüyada görürler; ben uyanıklıkta aşikâre olarak görüyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1816. "Halk onları rüyada görürler; ben uyanıklıkta aşikâre olarak görüyorum."

Perde ehli olan halk, dünya âleminden berzaha (ölümden sonraki ara âlem) geçenleri rüyalarında görürler; ben ise berzah ehlini, uyanıklık içinde açıkça görüyorum. Çünkü perde ehli, ancak hislerinden uykuda kaybolurlar.

"Ehl-i hicâb olan halk, âlem-i dünyâdan berzaha intikāl edenleri rü'yâlarında görürler; ben ise ehl-i berzahı, uyanıklık içinde âşikâre olarak görüyorum. Zîrâ ehl-i hicab, ancak hislerinden uykuda gâib olurlar."

1817. “Bu cihandan kendimi bir dem gizlerim; his yaprağını ağaçtan silkerim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1817. "Bu dünyadan kendimi bir an gizlerim; his yaprağını ağaçtan silkerim."

1818. Ey filân! his, aklın esîridir; ve bil ki, akıl dahi ruhun esîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1818. Ey filan! His, aklın esiridir; ve bil ki, akıl dahi ruhun esiridir.

Ey, bu hâl nasıl olur diye merak eden falan kimse! Bil ki varlık hissi, aklın esiridir ve aklın hükmü altında zayıftır; ve akıl dahi ruhun esiri ve onun hükmünün mahkûmudur.

Ey, bu hâl nasıl olur diye merak eden falan kimse! Bil ki hiss-i vücûd, aklın esîridir ve aklın hükmü altında zebûndur; ve akıl dahi rûhun esîri ve onun hükmünün mahkûmudur.

1819. Can, aklın bağlanmış elini açtı; bağlanmış işleri de tertib etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1819. Can, aklın bağlanmış elini açtı; bağlanmış işleri de düzenledi.

Vehimler ve hayaller ile bağlanmış olan aklın kudret elini, ilahi halife olan ruh-i sultani (hükmedici ruh) açarsa, duyu gözünden kapalı ve gizli kalmış olan işlere de düzen verir.

Evhâm ve hayâlât ile bağlanmış olan aklın yed-i kudretini, halîfe-i ilâhî olan rûh-i sultânî açarsa, his gözünden kapalı ve mestûr kalmış olan işlere dahi nizâm verir.

1820. Hisler ve düşünceler, berrâk suyun üzerinde, çörçöp gibi, suyun yüzünü tutmuştur. [1826]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1820. Hisler ve düşünceler, berrak suyun üzerinde, çörçöp gibi, suyun yüzünü tutmuştur.

Görünen hisler ve bu görünen duyular kapılarından içe hücum eden düşünceler, berrak su hükmünde olan saf ruhun yüzünde çörçöp gibidir. Bu his ve düşünce çörçöpleri, o saf ruhun yüzünü örtmüş; bu sebeple ona melekût âlemi (görünmeyen, yüce varlıklar âlemi) yansıyamaz bir hâle gelmiştir.

Zâhirî hisler ve bu zâhirî havâs kapılarından bâtına hücum eden düşünceler, berrâk su mesâbesinde olan rûh-i sâfînin vechinde çörçöp gibidir. Bu his ve düşünce çörçöpleri, o rûh-ı sâfînin yüzlerini örtmüş; bu sebeble ona âlem-i melekût aks edemez bir hâle gelmiştir.

1821. Akıl eli o çörçöpü bir tarafa götürür; aklın önünde su zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1821. Akıl eli o çörçöpü bir tarafa götürür; aklın önünde su belirir.

Ahiret aklının eli o his ve düşünce çörçöplerini bir tarafa götürür ve su hükmünde olan ruhun yüzünü açar. Bu sebeple bu ahiret aklının önünde artık ruh âlemi belirir.

Akl-ı maâdın eli o his ve düşünce çörçöplerini bir tarafa götürür ve su mesâbesinde olan rûhun yüzünü açar. Binâenaleyh bu akl-ı maâdın önünde artık rûh âlemi zâhir olur.

1822. Çünkü çörçöp su kabarcıkları gibi, ırmak üzerine çok toplanmış idi. Çörçöp bir tarafa gitti, su zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1822. Çünkü çörçöp, su kabarcıkları gibi, ırmak üzerine çok toplanmıştı. Çörçöp bir tarafa gitti, su ortaya çıktı.

Ben ise, bu duyular âleminden ruhumu bir an için soyutlayıp gizlerim ve duyuların yaprakları olan dış duyularımı ruhumun ağacından silkerim. Bu sebeple bu yoğunluk âleminden sıyrılıp, rüyadakiler gibi iç âleme yönelirim; ve berzah ehli (ölümden sonraki ara âlemde bulunanlar) olanları gözlemlerim; ve cennet ehlinin nimetlenmelerini ve cehennem ehlinin azaplarını seyrederim.

Ben ise, bu âlem-i histen rûhumu bir dem tecrîd edip gizlerim ve his yaprakları olan havâss-i zâhiremi rûhumun ağacından silkerim. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfetten insilâh edip, rü'yâdakiler gibi âlem-i bâtına nâzır olurum; ve ehl-i berzahı müşâhede ederim; ve ehl-i cennetin tena'umlarını ve ehl-i cehennemin azablarını temâşâ ederim.

1818. Ey filân! his, aklın esîridir; ve bil ki, akıl dahi ruhun esîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1818. Ey filan! His, aklın esiridir; ve bil ki, akıl dahi ruhun esiridir.

Ey, bu hâl nasıl olur diye merak eden falan kimse! Bil ki varlık hissi, aklın esiridir ve aklın hükmü altında zayıftır; ve akıl dahi ruhun esiri ve onun hükmünün mahkûmudur.

Ey, bu hâl nasıl olur diye merak eden falan kimse! Bil ki hiss-i vücûd, aklın esîridir ve aklın hükmü altında zebûndur; ve akıl dahi rûhun esîri ve onun hükmünün mahkûmudur.

1819. Can, aklın bağlanmış elini açtı; bağlanmış işleri de tertib etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1819. Can, aklın bağlanmış elini açtı; bağlanmış işleri de düzenledi.

Vehimler ve hayaller ile bağlanmış olan aklın kudret elini, ilahi halife olan ruh-i sultani (hükmedici ruh) açarsa, duyu gözünden kapalı ve gizli kalmış olan işlere de düzen verir.

Evhâm ve hayâlât ile bağlanmış olan aklın yed-i kudretini, halîfe-i ilâhî olan rûh-i sultânî açarsa, his gözünden kapalı ve mestûr kalmış olan işlere dahi nizâm verir.

1820. Hisler ve düşünceler, berrâk suyun üzerinde, çörçöp gibi, suyun yüzünü tutmuştur. [1826]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1820. Hisler ve düşünceler, berrak suyun üzerinde, çörçöp gibi, suyun yüzünü tutmuştur.

Görünen hisler ve bu görünen duyular kapılarından içe hücum eden düşünceler, berrak su hükmünde olan saf ruhun yüzünde çörçöp gibidir. Bu his ve düşünce çörçöpleri, o saf ruhun yüzünü örtmüş; bu sebeple ona melekût âlemi (görünmeyen, yüce varlıklar âlemi) yansıyamaz bir hâle gelmiştir.

Zâhirî hisler ve bu zâhirî havâs kapılarından bâtına hücum eden düşünceler, berrâk su mesâbesinde olan rûh-i sâfînin vechinde çörçöp gibidir. Bu his ve düşünce çörçöpleri, o rûh-ı sâfînin yüzlerini örtmüş; bu sebeble ona âlem-i melekût aks edemez bir hâle gelmiştir.

1821. Akıl eli o çörçöpü bir tarafa götürür; aklın önünde su zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1821. Akıl eli o çörçöpü bir tarafa götürür; aklın önünde su belirir.

Ahiret aklının eli o his ve düşünce çörçöplerini bir tarafa götürür ve su hükmünde olan ruhun yüzünü açar. Bu sebeple bu ahiret aklının önünde artık ruh âlemi belirir.

Akl-ı maâdın eli o his ve düşünce çörçöplerini bir tarafa götürür ve su mesâbesinde olan rûhun yüzünü açar. Binâenaleyh bu akl-ı maâdın önünde artık rûh âlemi zâhir olur.

1822. Çünkü çörçöp su kabarcıkları gibi, ırmak üzerine çok toplanmış idi. Çörçöp bir tarafa gitti, su zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1822. Çünkü çörçöp, su kabarcıkları gibi, ırmak üzerine çok toplanmıştı. Çörçöp bir tarafa gitti, su ortaya çıktı.

1823. Hudâ, aklın elini açmadıkça, bizim suyumuzda hevadan çörçöp ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1823. Allah, aklın elini açmadıkça, bizim suyumuzda hevadan çörçöp artar.

Yüce ve münezzeh olan Allah, inayeti ve rahmet-i rahîmiyyesi (ahirette müminlere mahsus rahmeti) ile, akl-ı maâdın (ahiret aklının) his ve düşünce çörçöpleriyle bağlı olan elini açmadıkça, bizim nefse ait hevamızdan ve sûret âlemine olan eğilimimizden dolayı o çörçöp her an artar.

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, inâyeti ve rahmet-i rahîmiyyesi ile, akl-ı maâdın his ve düşünce çörçöpleriyle bağlı olan elini açmadıkça, bizim hevâ-yı nefsânîmizden ve âlem-i sûrete olan meylimizden dolayı o çörçöp her an ziyâde olur.

1824. O heva gülücü ve senin aklın ağlayıcı olarak, o her dem suyu mestûr kılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1824. O heva gülerken ve senin aklın ağlarken, o her zaman suyu gizler.

Artık nefsanî heva şen ve şatır olur ve nefsin raks ve danslar içinde olur. Ve senin ahiret aklın içinde hıçkıra hıçkıra ağlar da, onun ağlamasından haberin olmaz. Ve o heva, bu hâli ile senin ruhunun yüzünü örter.

Artık hevâ-yı nefsânî şen ve şâtır ve nefsin raks ve danslar içinde olur. Ve senin akl-ı maâdın bâtınında hıçkıra hıçkıra ağlar da, onun ağlamasından haberin olmaz. Ve o hevâ, bu hâli ile senin ruhunun yüzünü örter.

1825. Takva hevânın iki elini bağladığı vakit, Hak aklın her iki elini açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1825. Takva, nefsin iki elini bağladığı zaman, Hak aklın her iki elini açar.

Takvanın görünen yönü, Yüce Allah'tan korkarak günahlardan sakınmaktır. Bu anlama göre "Takva, şeriatın âdâbını korumaktır" denilmiştir. Aynı şekilde "Takva, kendisinde nefse ait hazlar olduğu için, Yüce Hakk'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmaktan ibaret olduğundan, bu anlama göre de takva, nefsin hazlarını terk etmektir" diye tanımlanmıştır. Yine takva, kemale ermeye engel olan her şeyden uzak durmak olduğuna göre de "Takva, seni Yüce Allah hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin hepsinden kaçınmaktır" diye tanımlanmıştır. Kısacası, muhakkik zatların takva hakkındaki tanımları çoktur, burada hepsini zikretmek uzun sürer.

Takva, nefsin şehvet ve gazaptan ibaret olan iki elini bağladığı zaman, Yüce Allah hazretleri de aklın iki elini açar. Yani akıl, Zâhir ismi ile Bâtın isminin tesirlerini ve hükümlerini idrak etmeye başlar. Bu nefsin ve aklın insan varlığındaki tasarrufları hakkında, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı yüce eserlerinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Takvânın zâhiri, Hak Teâlâ'dan korkarak, günahlardan perhîz etmektir. Bu ma'nâya göre "Takvâ, âdâb-ı şerîatın muhafazasıdır" denilmiştir. Ve kezâ "Takvâ, kendisinde huzûz-ı nefs olduğu için, Cenâb-ı Hakk'ın harâm ettiği şeylerden ictinâbdan ibaret olduğundan, bu ma'nâya göre de takvâ, nefsin hazlarını terk etmektir" diye ta'rif olunmuştur. Ve kezâ takvâ husûl-i kemâle mâni' olan her şeyden imtina' olduğuna göre de "Takvâ, seni Hak Teâlâ hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin kâffesinden mücânebetdir" diye ta'rîf olunmuştur. Velhâsıl muhakkıkîn hazarâtının takvâ hakkındaki ta'rifleri çoktur, burada cümlesinin zikri uzun olur.

Takvâ, hevânın şehvet ve gazabdan ibaret olan iki elini bağladığı vakit, Hak Teâlâ hazretleri dahi aklın iki elini açar. Ya'nî akıl, ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın âsârı ve ahkâmını idrâk etmeğe başlar. Bu hevâ ve aklın vücûd-ı beşerdeki tasarrufâtı hakkında, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Tedbîrât-ı İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinde tafsil buyurulmuştur.

1823. Hudâ, aklın elini açmadıkça, bizim suyumuzda hevadan çörçöp ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1823. Allah, aklın elini açmadıkça, bizim suyumuzda hevadan çörçöp artar.

Yüce ve münezzeh olan Allah, inayeti ve rahmet-i rahîmiyyesi (ahirette müminlere mahsus rahmeti) ile, akl-ı maâdın (ahiret aklının) his ve düşünce çörçöpleriyle bağlı olan elini açmadıkça, bizim nefse ait hevamızdan ve sûret âlemine olan eğilimimizden dolayı o çörçöp her an artar.

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, inâyeti ve rahmet-i rahîmiyyesi ile, akl-ı maâdın his ve düşünce çörçöpleriyle bağlı olan elini açmadıkça, bizim hevâ-yı nefsânîmizden ve âlem-i sûrete olan meylimizden dolayı o çörçöp her an ziyâde olur.

1824. O heva gülücü ve senin aklın ağlayıcı olarak, o her dem suyu mestûr kılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1824. O heva gülerken ve senin aklın ağlarken, o her zaman suyu gizler.

Artık nefsanî heva şen ve şatır olur ve nefsin raks ve danslar içinde olur. Ve senin ahiret aklın içinde hıçkıra hıçkıra ağlar da, onun ağlamasından haberin olmaz. Ve o heva, bu hâli ile senin ruhunun yüzünü örter.

Artık hevâ-yı nefsânî şen ve şâtır ve nefsin raks ve danslar içinde olur. Ve senin akl-ı maâdın bâtınında hıçkıra hıçkıra ağlar da, onun ağlamasından haberin olmaz. Ve o hevâ, bu hâli ile senin ruhunun yüzünü örter.

1825. Takva hevânın iki elini bağladığı vakit, Hak aklın her iki elini açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1825. Takva, nefsin iki elini bağladığı zaman, Hak aklın her iki elini açar.

Takvanın görünen yönü, Yüce Allah'tan korkarak günahlardan sakınmaktır. Bu anlama göre "Takva, şeriatın âdâbını korumaktır" denilmiştir. Aynı şekilde "Takva, kendisinde nefse ait hazlar olduğu için, Yüce Hakk'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmaktan ibaret olduğundan, bu anlama göre de takva, nefsin hazlarını terk etmektir" diye tanımlanmıştır. Yine takva, kemale ermeye engel olan her şeyden uzak durmak olduğuna göre de "Takva, seni Yüce Allah hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin hepsinden kaçınmaktır" diye tanımlanmıştır. Kısacası, muhakkik zatların takva hakkındaki tanımları çoktur, burada hepsini zikretmek uzun sürer.

Takva, nefsin şehvet ve gazaptan ibaret olan iki elini bağladığı zaman, Yüce Allah hazretleri de aklın iki elini açar. Yani akıl, Zâhir ismi ile Bâtın isminin tesirlerini ve hükümlerini idrak etmeye başlar. Bu nefsin ve aklın insan varlığındaki tasarrufları hakkında, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı yüce eserlerinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Takvânın zâhiri, Hak Teâlâ'dan korkarak, günahlardan perhîz etmektir. Bu ma'nâya göre "Takvâ, âdâb-ı şerîatın muhafazasıdır" denilmiştir. Ve kezâ "Takvâ, kendisinde huzûz-ı nefs olduğu için, Cenâb-ı Hakk'ın harâm ettiği şeylerden ictinâbdan ibaret olduğundan, bu ma'nâya göre de takvâ, nefsin hazlarını terk etmektir" diye ta'rif olunmuştur. Ve kezâ takvâ husûl-i kemâle mâni' olan her şeyden imtina' olduğuna göre de "Takvâ, seni Hak Teâlâ hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin kâffesinden mücânebetdir" diye ta'rîf olunmuştur. Velhâsıl muhakkıkîn hazarâtının takvâ hakkındaki ta'rifleri çoktur, burada cümlesinin zikri uzun olur.

Takvâ, hevânın şehvet ve gazabdan ibaret olan iki elini bağladığı vakit, Hak Teâlâ hazretleri dahi aklın iki elini açar. Ya'nî akıl, ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın âsârı ve ahkâmını idrâk etmeğe başlar. Bu hevâ ve aklın vücûd-ı beşerdeki tasarrufâtı hakkında, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Tedbîrât-ı İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinde tafsil buyurulmuştur.

1826. Binaenaleyh gâlib olan havas, senin mahkûmun oldu; çünki akıl senin pîşvân ve mahdûmun oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1826. Bu sebeple üstün gelen duyular, senin hükmün altına girdi; çünkü akıl senin öncün ve hizmetkârın oldu.

Aklın iki eli açılıp, görünen ve görünmeyen âlemi idrak etmeye yatkınlık kazandığı zaman, artık o akıl senin uyduğun ve hizmetkârın olur; ve daha önce senin üzerinde hâkim ve üstün olan beşerî duyular, bu defa senin hükmün altında ve yenilmişin olur.

Aklın iki eli açılıp, âlem-i zâhir ve bâtının idrâkine isti'dâd hâsıl olduğu vakit, artık o akıl senin muktedân ve mahdûmun olur; ve evvelce senin üzerinde hâkim ve gâlib olan havâss-i beşeriyye, bu def'a senin mahkûmun ve mağlûbun olur.

1827. Hissi, uykusuz rü'ya içinde eder, tâ ki gayba mensub olanlar candan baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1827. Duyuyu, uykusuz rüya içinde kılar, tâ ki gayba ait olanlar candan baş çıkarır.

O iki eli açılan akıl, beşerî duyuları görünen şekilde, uyku uyumaksızın rüya içine sevk eder. Sonunda melekût âlemine ait suretler, candan baş çıkarır. Bu âlemin suretleri nasıl görülür ve sesleri nasıl işitilirse, uyanıklık içinde gayb âleminin suretleri ve sesleri öylece işitilir. Fakir, bu gibi olayları zevk sahiplerinden dinledim ve bir kere de fakirin başına gelmiştir; şöyle ki: Akşam yemeğinden sonra fakirin evinde istirahat için biraz kanepe üstüne uzanmış ve yanımda da aile fertleri bulunmuş idi. Sohbet ediyorduk ve gözlerim duvara dönük idi. O anda gözümün önünde büyük bir şehir belirdi, gökyüzü zifir gibi karanlık idi; fakat sokaklarının düzeni pek mükemmel olup, her birisi "radyum" madeninden yapılmış paket taşlarıyla döşenmiş idi. Binaların yapılış tarzları hayranlık verici bir derecede latif olup, hepsi "radyum" madeninden yapılmış kerpiçler ile yapılmış idi. Bu karanlık gökyüzü altındaki şehir, bu hâli ile bir nur kaynağı idi. Fakat şehir içinde dönüp dolaşan bir fert gözüme ilişmedi. Bu seyir, uyanıklığım içinde idi. İstem dışı olarak "Fesübhanallah!" demişim. Yanımdakiler bu sözümü sohbet konusu dışında gördüklerinden, "Ne oldu?" diye sordular. Bir şey söylemedim.

O iki eli açılan akıl, havâss-i beşeriyyeyi sûret-i zâhirede, uyku uyumaksızın rü'yâ içine sevk eder. Nihâyet âlem-i melekûta mensûb olan sûretler, candan baş çıkarır. Bu âlemin sûretleri nasıl görülür ve sesleri nasıl işitilirse, uyanıklık içinde âlem-i gaybın sûretleri ve sesleri öylece işitilir. Fakîr bu gibi vakāyi'i zevk sahiblerinden dinledim ve bir kere de fakîrin başıma gelmiştir; şöyle ki: Akşam taâmından sonra hâne-i fakîrde istirahat için biraz kanepe üstüne uzanmış ve yanımda da efrâd-ı âile bulunmuş idi. Musâhabe ediyorduk ve gözlerim duvara mün'atıf idi. O anda gözümün önünde bir şehr-i azîm peydâ oldu, semâsı zifir gibi karanlık idi; fakat sokaklarının intizâmı pek mükemmel olup, her birisi "radyum" ma'deninden ma'mûl paket taşlarıyla mefrûş idi. Binaların tarz-ı inşâları şâyân-ı hayret bir derecede latîf olup, hepsi "radyum" ma'deninden ma'mûl kerpiçler ile yapılmış idi. Bu karanlık semâ altındaki şehir, bu hâli ile bir menba'-ı nûr idi. Fakat şehir içinde dönüp dolaşan bir ferd gözüme ilişmedi. Bu temâşâ, uyanıklığım içinde idi. Gayr-i ihtiyârî olarak "Fesübhanallah!" demişim. Yanımdakiler bu sözümü musâhabe sadedi haricinde gördüklerinden, "Ne oldu?" diye sordular. Bir şey söylemedim.

1828. Hem uyanıklıkta rüyalar görür; hem felekten kapılar açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1828. Hem uyanıklıkta rüyalar görür; hem felekten kapılar açar.

Aklının iki eli Hak tarafından açılan kimse, açıklandığı üzere, hem uyanıklıkta rüyalar görür, hem de mana feleğinden ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) kapılarını açar.

Aklının iki eli Hak tarafından açılan kimse, îzah olunduğu üzere, hem uyanıklıkta rü'yalar görür, hem de felek-i ma'nâdan ulûm-i ledünniyye kapılarını açar.

1826. Binaenaleyh gâlib olan havas, senin mahkûmun oldu; çünki akıl senin pîşvân ve mahdûmun oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1826. Bu sebeple üstün gelen duyular, senin hükmün altına girdi; çünkü akıl senin öncün ve hizmetkârın oldu.

Aklın iki eli açılıp, görünen ve görünmeyen âlemi idrak etmeye yatkınlık kazandığı zaman, artık o akıl senin uyduğun ve hizmetkârın olur; ve daha önce senin üzerinde hâkim ve üstün olan beşerî duyular, bu defa senin hükmün altında ve yenilmişin olur.

Aklın iki eli açılıp, âlem-i zâhir ve bâtının idrâkine isti'dâd hâsıl olduğu vakit, artık o akıl senin muktedân ve mahdûmun olur; ve evvelce senin üzerinde hâkim ve gâlib olan havâss-i beşeriyye, bu def'a senin mahkûmun ve mağlûbun olur.

1827. Hissi, uykusuz rü'ya içinde eder, tâ ki gayba mensub olanlar candan baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1827. Duyuyu, uykusuz rüya içinde kılar, tâ ki gayba ait olanlar candan baş çıkarır.

O iki eli açılan akıl, beşerî duyuları görünen şekilde, uyku uyumaksızın rüya içine sevk eder. Sonunda melekût âlemine ait suretler, candan baş çıkarır. Bu âlemin suretleri nasıl görülür ve sesleri nasıl işitilirse, uyanıklık içinde gayb âleminin suretleri ve sesleri öylece işitilir. Fakir, bu gibi olayları zevk sahiplerinden dinledim ve bir kere de fakirin başına gelmiştir; şöyle ki: Akşam yemeğinden sonra fakirin evinde istirahat için biraz kanepe üstüne uzanmış ve yanımda da aile fertleri bulunmuş idi. Sohbet ediyorduk ve gözlerim duvara dönük idi. O anda gözümün önünde büyük bir şehir belirdi, gökyüzü zifir gibi karanlık idi; fakat sokaklarının düzeni pek mükemmel olup, her birisi "radyum" madeninden yapılmış paket taşlarıyla döşenmiş idi. Binaların yapılış tarzları hayranlık verici bir derecede latif olup, hepsi "radyum" madeninden yapılmış kerpiçler ile yapılmış idi. Bu karanlık gökyüzü altındaki şehir, bu hâli ile bir nur kaynağı idi. Fakat şehir içinde dönüp dolaşan bir fert gözüme ilişmedi. Bu seyir, uyanıklığım içinde idi. İstem dışı olarak "Fesübhanallah!" demişim. Yanımdakiler bu sözümü sohbet konusu dışında gördüklerinden, "Ne oldu?" diye sordular. Bir şey söylemedim.

O iki eli açılan akıl, havâss-i beşeriyyeyi sûret-i zâhirede, uyku uyumaksızın rü'yâ içine sevk eder. Nihâyet âlem-i melekûta mensûb olan sûretler, candan baş çıkarır. Bu âlemin sûretleri nasıl görülür ve sesleri nasıl işitilirse, uyanıklık içinde âlem-i gaybın sûretleri ve sesleri öylece işitilir. Fakîr bu gibi vakāyi'i zevk sahiblerinden dinledim ve bir kere de fakîrin başıma gelmiştir; şöyle ki: Akşam taâmından sonra hâne-i fakîrde istirahat için biraz kanepe üstüne uzanmış ve yanımda da efrâd-ı âile bulunmuş idi. Musâhabe ediyorduk ve gözlerim duvara mün'atıf idi. O anda gözümün önünde bir şehr-i azîm peydâ oldu, semâsı zifir gibi karanlık idi; fakat sokaklarının intizâmı pek mükemmel olup, her birisi "radyum" ma'deninden ma'mûl paket taşlarıyla mefrûş idi. Binaların tarz-ı inşâları şâyân-ı hayret bir derecede latîf olup, hepsi "radyum" ma'deninden ma'mûl kerpiçler ile yapılmış idi. Bu karanlık semâ altındaki şehir, bu hâli ile bir menba'-ı nûr idi. Fakat şehir içinde dönüp dolaşan bir ferd gözüme ilişmedi. Bu temâşâ, uyanıklığım içinde idi. Gayr-i ihtiyârî olarak "Fesübhanallah!" demişim. Yanımdakiler bu sözümü musâhabe sadedi haricinde gördüklerinden, "Ne oldu?" diye sordular. Bir şey söylemedim.

1828. Hem uyanıklıkta rüyalar görür; hem felekten kapılar açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1828. Hem uyanıklıkta rüyalar görür; hem felekten kapılar açar.

Aklının iki eli Hak tarafından açılan kimse, açıklandığı üzere, hem uyanıklıkta rüyalar görür, hem de mana feleğinden ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) kapılarını açar.

Aklının iki eli Hak tarafından açılan kimse, îzah olunduğu üzere, hem uyanıklıkta rü'yalar görür, hem de felek-i ma'nâdan ulûm-i ledünniyye kapılarını açar.

## A'mâ olan şeyhin Mushaf'ı yüzünden okuması ve kırâat vaktinde görücü olması

1829. O şeyh-i fakîr, eyyam içinde, ihtiyar a'mânın evinde bir Mushaf gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1829. O fakir şeyh, günler içinde, ihtiyar âmânın evinde bir Mushaf gördü.

Günlerden bir gün, o kıssasını anlatacağımız bir fakir şeyh, ihtiyar bir âmânın evine misafir oldu ve o evde şerefli bir Mushaf gördü.

Günlerden bir gün, o kıssasını beyân edeceğimiz bir şeyh-i fakîr, ihtiyar bir a'mânın evine misafir oldu ve o evde bir Mushaf-ı şerîf gördü.

1830. O onun önünde temmuz vaktinde misafir oldu; her iki zahid birkaç gün [1836] cem' olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1830. O, onun önünde temmuz vaktinde misafir oldu; her iki zâhid birkaç gün [1836] cem' olmuş idi.

O fakir şeyh, o kör ihtiyarın evinde yaz mevsiminde misafir oldu ve her iki zâhid birbirinden haz alıp birkaç gün beraberce oturdular.

O fakîr şeyh, o kör ihtiyarın evinde yaz mevsiminde misafir oldu ve her iki zâhid yekdiğerinden hazzedip birkaç gün beraberce oturdular.

1831. Dedi: "Ey aceb! Mâdemki bu sadık dervîş a'mâdır, burada Mushaf niçindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1831. Dedi: "Ey şaşılacak şey! Mademki bu sadık derviş kördür, burada Kur'an niçin duruyor?"

1832. Bu düşünce içinde ona teşvîş ziyade oldu ki, burada olmuş ve olacak onun gayri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1832. Bu düşünce içinde ona karışıklık çok oldu ki, burada olmuş ve olacak onun dışında yoktur.

1833. "O yalnızdır, bir Mushaf asılmış; ben küstah, yahud müşevveş değilim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1833. "O yalnızdır, bir Mushaf asılmış; ben küstah, yahut karışık değilim."

1834. "Ta ki sorayım, hayır sus! Bir sabr edeyim, tâ ki bu sabır ile murad üze- rine çarpayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1834. "Ta ki sorayım, hayır sus! Bir sabredeyim, tâ ki bu sabır ile murat üzerine çarpayım."

## A'mâ olan şeyhin Mushaf'ı yüzünden okuması ve kırâat vaktinde görücü olması

1829. O şeyh-i fakîr, eyyam içinde, ihtiyar a'mânın evinde bir Mushaf gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1829. O fakir şeyh, günler içinde, ihtiyar âmânın evinde bir Mushaf gördü.

Günlerden bir gün, o kıssasını anlatacağımız bir fakir şeyh, ihtiyar bir âmânın evine misafir oldu ve o evde şerefli bir Mushaf gördü.

Günlerden bir gün, o kıssasını beyân edeceğimiz bir şeyh-i fakîr, ihtiyar bir a'mânın evine misafir oldu ve o evde bir Mushaf-ı şerîf gördü.

1830. O onun önünde temmuz vaktinde misafir oldu; her iki zahid birkaç gün [1836] cem' olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1830. O, onun önünde temmuz vaktinde misafir oldu; her iki zâhid birkaç gün [1836] cem' olmuş idi.

O fakir şeyh, o kör ihtiyarın evinde yaz mevsiminde misafir oldu ve her iki zâhid birbirinden haz alıp birkaç gün beraberce oturdular.

O fakîr şeyh, o kör ihtiyarın evinde yaz mevsiminde misafir oldu ve her iki zâhid yekdiğerinden hazzedip birkaç gün beraberce oturdular.

1831. Dedi: "Ey aceb! Mâdemki bu sadık dervîş a'mâdır, burada Mushaf niçindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1831. Dedi: "Ey şaşılacak şey! Mademki bu sadık derviş kördür, burada Kur'an niçin duruyor?"

1832. Bu düşünce içinde ona teşvîş ziyade oldu ki, burada olmuş ve olacak onun gayri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1832. Bu düşünce içinde ona karışıklık çok oldu ki, burada olmuş ve olacak onun dışında yoktur.

1833. "O yalnızdır, bir Mushaf asılmış; ben küstah, yahud müşevveş değilim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1833. "O yalnızdır, bir Mushaf asılmış; ben küstah, yahut karışık değilim."

1834. "Ta ki sorayım, hayır sus! Bir sabr edeyim, tâ ki bu sabır ile murad üzerine çarpayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1834. "Ta ki sorayım, hayır sus! Bir sabredeyim, tâ ki bu sabır ile murat üzerine çarpayım."

O misafir olan fakir şeyh kendi kendine derdi ki: "Burada dönüp dolaşan bir âmâ ihtiyardan başka hiçbir kimse olmadığı hâlde, bu Mushaf kimin içindir? Haydi bunu sorayım; fakat sormak, edep dışına çıkmak olur. Ben küstah değilim ve aklı karışmış bir adam da değilim ki, sebebini sorayım? Ey nefis! Artık sus! Bir şey söyleme; hele bir sabredelim, tâ ki bu sabır sayesinde bir murat elde edeyim."

O misafir olan fakîr şeyh kendi kendine der idi ki: "Burada dönüp dolaşan bir a'mâ ihtiyardan başka hiçbir kimse olmadığı halde, bu Mushaf kimin içindir? Haydi bunu sorayım; fakat sormak, edeb hâricine çıkmak olur. Ben küstâh değilim ve aklı muhtel olmuş karışık bir adam da değilim ki, sebebini sorayım? Ey nefis! gayri sus! Bir şey söyleme; hele bir sabr edelim, tâ ki bu sabır sâyesinde bir murâd elde edeyim."

1835. Sabr etti ve bu kadar zahmette oldu; keşf oldu ki, sabır sürûrun anahtarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1835. Sabretti ve bu kadar zahmette oldu; keşfedildi ki, sabır sevincin anahtarıdır.

O misafir olan fakir şeyh, bu âmânın önündeki Kur'ân-ı Kerîm'in kim tarafından okunduğunu sormamak hususunda sabretti ve bu sabrı yüzünden iç âlemi zahmette oldu. Nihayet sabrın sevinç ve rahatın anahtarı olduğu kendisine açığa çıktı. Nasıl ki aşağıdaki kıssa, bunun şahididir.

O misafir olan şeyh-i fakîr bu a'mânın önündeki Kur'ân-ı Kerîm'in kim tarafından okunduğunu sormamak husûsunda sabr etti ve bu sabrı yüzünden bâtını zahmette oldu. Nihâyet sabır sürür ve râhatın anahtarı olduğu kendisine münkeşif oldu. Nitekim âtîdeki kıssa, bunun şâhididir.

## Lokman (a.s.) Dâvud (a.s.)ın halkalar yaptığını görüp sabır, suâlden ziyâde mûcib-i sürür olduğu niyeti ile suâlden sabr etmesi

1836. Lokmân, safâ Dâvud'u tarafına gitti; gördü ki o, demirden halkalar yapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1836. Lokman, safa sahibi Davud'un yanına gitti; gördü ki o, demirden halkalar yapıyordu.

Lokman (a.s.), saf nefse sahip olan Davud (a.s.)'ın yanına gitti. Eliyle demiri mum gibi yumuşatıp, birtakım halkalar yaptığını gördü.

Lokmân (a.s.), nefs-i sâfiye sahibi olan Dâvud (a.s.) tarafına gitti. Eliyle demiri mum gibi yumuşatıp, birtakım halkalar yaptığını gördü.

1837. O alî şah, o çelik demirden olan hepsini birbirine geçirirdi. O misafir olan fakîr şeyh kendi kendine der idi ki: "Burada dönüp dolaşan bir a'mâ ihtiyardan başka hiçbir kimse olmadığı halde, bu Mushaf kimin içindir? Haydi bunu sorayım; fakat sormak, edeb hâricine çıkmak olur. Ben küstâh değilim ve aklı muhtel olmuş karışık bir adam da değilim ki, sebebini sorayım? Ey nefis! gayri sus! Bir şey söyleme; hele bir sabr edelim, tâ ki bu sabır sâyesinde bir murâd elde edeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1837. O yüce şah, o çelik demirden olan her şeyi birbirine geçirirdi. O misafir olan fakir şeyh kendi kendine derdi ki: "Burada dönüp dolaşan kör bir ihtiyardan başka hiç kimse olmadığı hâlde, bu Mushaf kimin içindir? Haydi bunu sorayım; fakat sormak, edep dışına çıkmak olur. Ben küstah değilim ve aklı karışmış bir adam da değilim ki, sebebini sorayım? Ey nefis! Artık sus! Bir şey söyleme; hele bir sabredelim, tâ ki bu sabır sayesinde bir dilek elde edeyim."

1835. Sabr etti ve bu kadar zahmette oldu; keşf oldu ki, sabır sürûrun anahtarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1835. Sabretti ve bu kadar zahmette oldu; keşfedildi ki, sabır sevincin anahtarıdır.

O misafir olan fakir şeyh, bu âmânın önündeki Kur'ân-ı Kerîm'in kim tarafından okunduğunu sormamak hususunda sabretti ve bu sabrı yüzünden iç âlemi zahmette oldu. Nihayet sabrın sevinç ve rahatın anahtarı olduğu kendisine açığa çıktı. Nasıl ki aşağıdaki kıssa, bunun şahididir.

O misafir olan şeyh-i fakîr bu a'mânın önündeki Kur'ân-ı Kerîm'in kim tarafından okunduğunu sormamak husûsunda sabr etti ve bu sabrı yüzünden bâtını zahmette oldu. Nihâyet sabır sürür ve râhatın anahtarı olduğu kendisine münkeşif oldu. Nitekim âtîdeki kıssa, bunun şâhididir.

## Lokman (a.s.) Dâvud (a.s.)ın halkalar yaptığını görüp sabır, suâlden ziyâde mûcib-i sürür olduğu niyeti ile suâlden sabr etmesi

1836. Lokmân, safâ Dâvud'u tarafına gitti; gördü ki o, demirden halkalar yapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1836. Lokman, safa sahibi Davud'un yanına gitti; gördü ki o, demirden halkalar yapıyordu.

Lokman (a.s.), saf nefse sahip olan Davud (a.s.)'ın yanına gitti. Eliyle demiri mum gibi yumuşatıp, birtakım halkalar yaptığını gördü.

Lokmân (a.s.), nefs-i sâfiye sahibi olan Dâvud (a.s.) tarafına gitti. Eliyle demiri mum gibi yumuşatıp, birtakım halkalar yaptığını gördü.

1837. O alî şah, o çelik demirden olan hepsini birbirine geçirirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1837. O yüce şah, o çelik demirden olan her şeyi birbirine geçirirdi.

O çelik ve sert demirden olan halkaları yapar, birbirine geçirirdi. "Cümle-râ" (her şeyi) "dermî-fikend" (birbirine geçirirdi) fiilinin öne geçmiş nesnesidir. "Ahen-i pûlâd" (çelik demir) "cümle-râ"nın (her şeyin) açıklamasıdır. "Şâh-ı bülend" (yüce şah) "mî-fikend" (geçirirdi) fiilinin öznesidir.

O çelik ve sert demirden olan halkaları yapıp, birbirine geçirirdi. “Cümle-râ” “dermî-fikend”in mef’ûl-i mukaddemidir. “Ahen-i pûlâd” “cümle-ra”nın beyânıdır. “Şâh-ı bülend” “mî-fikend”in fâilidir.

1838. O zırh vuruculuk san'atını az görmüş idi; taaccübde kaldı ve onun vesvâsı ziyâde oldu,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1838. O, zırh vuruculuk sanatını az görmüştü; hayrete düştü ve onun vesvesesi arttı.

"Zerrâd", eski zamanlardaki savaşlarda giyilmek üzere zırh yapan kişiye denir. "Vesvâs" vesvese anlamındadır. Lügatte, gizli sese derler. Kalbe gelen uygunsuz düşünceler anlamındadır. Yani Lokman'a gelen fikir buydu.

“Zerrâd” eski zamanlardaki muhârebelerde giyilmek üzere zırh yapan kimseye derler. “Vesvâs” vesvese ma'nâsınadır. Lügatte, savt-ı hafîye derler. Kalbe vârid olan münâsebetsiz düşünceler ma'nâsınadır. Ya'nî Lokman'a vârid olan fikir bu idi.

1839. Ki "Bu neye lâyık idi, ondan açık sorsam ki, halkadan kat kat ne yapar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1839. Ki "Bu neye lâyık idi, ondan açık sorsam ki, halkadan kat kat ne yapar?"

Hz. Lokmân, kendi kendine dedi: "Gel şu Hz. Dâvud'a bu demir halkaları böyle kat kat birbirine niçin geçirdiğini ve bunun neye yarar bir şey olduğunu açıkça soruvereyim."

Hz. Lokmân, kendi kendine dedi: "Gel şu Hz. Dâvud'a bu demir halkaları böyle kat kat birbirine niçin geçirdiğini ve bunun neye yarar bir şey olduğunu açıkça soruvereyim."

1840. Yine kendi kendine dedi: "Sabır daha evlâdır; sabır maksûda pek çabuk [1846] rehberdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1840. Yine kendi kendine dedi: "Sabır daha iyidir; sabır maksada pek çabuk rehberdir."

1841. Vaktâki sormayasın, sana pek çabuk keşf olur; sabır kuşu cümleden ziyâde uçucu olarak gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1841. Ne zaman ki sormayasın, sana pek çabuk keşfedilir; sabır kuşu herkesten daha çok uçucu olarak gider.

1842. Ve eğer sorarsan, pek geç hâsıl olur; senin sabırsızlığından dolayı kolay, güç olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1842. Ve eğer sorarsan, çok geç ortaya çıkar; senin sabırsızlığından dolayı kolay olan, zor olur.

Yani, "Büyüklerin huzurunda her şeyin sebebini sormak hafiflik ve terbiyesizlik olduğu için, o şeyin sebebi onlar tarafından açıklanıncaya kadar sabretmek gerekir. Eğer küstahlık edilip sorulursa o zatın iç âlemi değişmek ve keşfi kolay olan bir sır ve hikmet tamamen gizli kalmak ihtimali doğar." O, çelik ve sert demirden olan halkaları yapar, birbirine geçirirdi. "Cümle-râ" "dermî-fikend" fiilinin öne geçmiş nesnesidir. "Ahen-i pûlâd" "cümle-râ"nın açıklamasıdır. "Şâh-ı bülend" "mî-fikend" fiilinin öznesidir.

Ya'nî, "Ekâbirin huzûrunda her şeyin sebebini sormak hafiflik ve terbiyesizlik olduğu için, o şeyin sebebi onlar tarafından keşf olununcaya kadar sabretmek lâzımdır. Eğer küstahlık edilip sorulursa o zâtın bâtını mütegayyir olmak ve keşfi kolay olan bir sır ve hikmet büsbütün mestûr kalmak muhtemel olur." O çelik ve sert demirden olan halkaları yapıp, birbirine geçirirdi. “Cümle-râ” “dermî-fikend”in mef’ûl-i mukaddemidir. “Ahen-i pûlâd” “cümle-râ”nın beyânıdır. “Şâh-ı bülend” “mî-fikend”in fâilidir.

1838. O zırh vuruculuk san'atını az görmüş idi; taaccübde kaldı ve onun vesvâsı ziyâde oldu,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1838. O, zırh vuruculuk sanatını az görmüştü; hayrete düştü ve onun vesvesesi (kalbe gelen uygunsuz düşünceler) arttı.

"Zerrâd", eski zamanlardaki savaşlarda giyilmek üzere zırh yapan kişiye denir. "Vesvâs", vesvese anlamındadır. Sözlükte, gizli ses derler. Kalbe gelen uygunsuz düşünceler anlamındadır. Yani Lokman'a gelen fikir buydu.

"Zerrâd" eski zamanlardaki muhârebelerde giyilmek üzere zırh yapan kimseye derler. "Vesvâs" vesvese ma'nâsınadır. Lügatte, savt-ı hafîye derler. Kalbe vârid olan münâsebetsiz düşünceler ma'nâsınadır. Ya'nî Lokman'a vârid olan fikir bu idi.

1839. Ki "Bu neye lâyık idi, ondan açık sorsam ki, halkadan kat kat ne yapar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1839. Ki "Bu neye lâyık idi, ondan açık sorsam ki, halkadan kat kat ne yapar?"

Hz. Lokmân, kendi kendine dedi: "Gel şu Hz. Dâvud'a bu demir halkaları böyle kat kat birbirine niçin geçirdiğini ve bunun neye yarar bir şey olduğunu açıkça soruvereyim."

Hz. Lokmân, kendi kendine dedi: "Gel şu Hz. Dâvud'a bu demir halkaları böyle kat kat birbirine niçin geçirdiğini ve bunun neye yarar bir şey olduğunu açıkça soruvereyim."

1840. Yine kendi kendine dedi: "Sabır daha evlâdır; sabır maksûda pek çabuk [1846] rehberdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1840. Yine kendi kendine dedi: "Sabır daha iyidir; sabır maksada pek çabuk rehberdir."

1841. Vaktâki sormayasın, sana pek çabuk keşf olur; sabır kuşu cümleden ziyâde uçucu olarak gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1841. Ne zaman ki sormayasın, sana pek çabuk keşfedilir; sabır kuşu herkesten daha çok uçucu olarak gider.

1842. Ve eğer sorarsan, pek geç hâsıl olur; senin sabırsızlığından dolayı kolay, güç olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1842. Ve eğer sorarsan, pek geç hâsıl olur; senin sabırsızlığından dolayı kolay, güç olur.

Yani, "Büyüklerin huzurunda her şeyin sebebini sormak hafiflik ve terbiyesizlik olduğu için, o şeyin sebebi onlar tarafından keşfedilinceye kadar sabretmek lazımdır. Eğer küstahlık edilip sorulursa o zatın iç dünyası değişmek ve keşfi kolay olan bir sır ve hikmet büsbütün gizli kalmak muhtemel olur."

Ya'nî, "Ekâbirin huzûrunda her şeyin sebebini sormak hafiflik ve terbiyesizlik olduğu için, o şeyin sebebi onlar tarafından keşf olununcaya kadar sabretmek lâzımdır. Eğer küstahlık edilip sorulursa o zâtın bâtını mütegayyir olmak ve keşfi kolay olan bir sır ve hikmet büsbütün mestûr kalmak muhtemel olur."

1843. Vaktâki Lokman sustu, o zamanda da, Dâvud'un san'atından o tamâm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1843. Lokman sustuğunda, o zamanda da, Dâvud'un sanatından o tamam oldu.

Lokman (a.s.) edeben sustuğunda; ve o suskunluk anı içinde de Dâvud (a.s.)ın zırh örücülük sanatından, o zırh tamam oldu.

Vaktâki Lokman (a.s.) edeben sükût etti; ve o sükûtu ânı içinde de Dâvud (a.s.)ın zırh örücülük san'atından, o zırh tamâm oldu.

1844. İmdi zırh yaptı ve sabır huylu olan Lokmân-ı kerîmin önünde o giydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1844. Şimdi zırh yaptı ve sabır huylu olan yüce Lokman'ın önünde onu giydi.

1845. Dedi: "Ey delikanlı! Bu mesafda ve cengde, darbeyi def' için iyi libasdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1845. Dedi: "Ey delikanlı! Bu savaşta ve mücadelede, darbeyi savmak için iyi bir elbisedir."

1846. Lokman dedi: "Sabır dahi iyi bir demdir ki, her nerede bir gam varsa, melce' ve dâfi'dir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1846. Lokman dedi: "Sabır da iyi bir arkadaştır ki, her nerede bir gam varsa, sığınak ve defedicidir."

Hint nüshalarında "Sabır iyi bir arkadaştır" şeklinde geçer. Yani "Sabır iyi bir arkadaştır ki, her nerede bir gam meydana gelirse, o arkadaşa sığınılır ve o arkadaş o gamı def eder" demektir. Bu nüsha daha zevklidir.

Hind nüshalarında "Sabr nikû hemdemîst" vâki'dir. Ya'nî "Sabır iyi bir hemdemdir ki, her nerede bir gam hâsıl olursa, o hemdeme ilticâ olunur ve o hemdem o gamı def' eder" demektir. Bu nüsha daha zevk-âverdir.

1847. Ey filân! Sabrı Hakk'a karîn etti; ve'l-Asrı'nın sonunu vakıf olarak oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1847. Ey filân! Sabrı Hakk'a yakın kıldı; ve'l-Asr sûresinin sonunu dikkatle oku!

Ey filân! Sabrı Yüce Allah "Hak"ka yakın kıldı; ve'l-Asr sûre-i şerîfesinin sonunu dikkatle oku!

Bu şerefli beyit, Pîr efendimiz (Hz. Mevlânâ) tarafındandır. Yani, sabrın mertebesi o kadar yücedir ki, Yüce Allah onu "Hak" mertebesine yakın kıldı. Eğer bunun hakkındaki şerefli metni görmek istersen, ve'l-Asr sûre-i şerîfesinde وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr, 103/3) ["Hakk'ı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler"] âyetini dikkatle oku! Sûre-i şerîfenin özetle yüce anlamı şudur: وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr, 103/1-3) Yani “Asr hakkı için, muhakkak insan cinsi ziyandadır. İman eden ve salih amel işleyen ve birbirlerine hak ile tavsiye eden ve sabır ile vasiyet eden kimse müstesnadır.”

Ey filân! Sabrı Hak Teâlâ "Hakk"a karîn etti; ve'l-Asrı sûre-i şerîfesinin sonunu dikkatle oku!

Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. Ya'nî, sabrın mertebesi o kadar âlîdir ki, Hak Teâlâ onu "Hak" mertebesine karîn kıldı. Eğer bunun hakkındaki nass-ı şerîfi görmek istersen ve'l-Asr sûre-i şerîfesinde وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr, 103/3) ["Hakk'ı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler"] âyetini vâkıfâne oku! Sûre-i şerîfenin hulâsaten ma'nâ-yı münîfi budur: وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr, 103/1-3) Ya'nî “Asr hakkı için, muhakkak cins-i insan hüsrandadır. Îmân eden ve amel-i sâlih işleyen ve birbirlerine hak ile tavsiye eden ve sabır ile vasiyyet eden kimse müstesnâdır.”

1843. Vaktaki Lokman sustu, o zamanda da, Dâvud'un san'atından o tamâm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1843. Lokman sustuğu zaman, o anda Davud'un sanatından o tamamlandı.

Lokman (a.s.) edeben sustu; ve o suskunluk anı içinde de Davud (a.s.)'ın zırh örücülük sanatından, o zırh tamamlandı.

Vaktâki Lokman (a.s.) edeben sükût etti; ve o sükûtu ânı içinde de Dâvud (a.s.)ın zırh örücülük san'atından, o zırh tamâm oldu.

1844. İmdi zırh yaptı ve sabır huylu olan Lokmân-ı kerîmin önünde o giydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1844. Şimdi zırh yaptı ve sabır huylu olan yüce Lokman'ın önünde onu giydi.

1845. Dedi: "Ey delikanlı! Bu mesafda ve cengde, darbeyi def' için iyi libasdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1845. Dedi: "Ey delikanlı! Bu savaşta ve mücadelede, darbeyi savmak için iyi bir elbisedir."

1846. Lokman dedi: "Sabır dahi iyi bir demdir ki, her nerede bir gam varsa, melce' ve dâfi'dir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1846. Lokman dedi: "Sabır da iyi bir arkadaştır ki, her nerede bir gam varsa, sığınak ve defedicidir."

Hint nüshalarında "Sabır iyi bir arkadaştır" şeklinde geçer. Yani "Sabır iyi bir arkadaştır ki, her nerede bir gam meydana gelirse, o arkadaşa sığınılır ve o arkadaş o gamı def eder" demektir. Bu nüsha daha zevklidir.

Hind nüshalarında "Sabr nikû hemdemîst" vâki'dir. Ya'nî "Sabır iyi bir hemdemdir ki, her nerede bir gam hâsıl olursa, o hemdeme ilticâ olunur ve o hemdem o gamı def' eder" demektir. Bu nüsha daha zevk-âverdir.

1847. Ey filân! Sabrı Hakk'a karîn etti; ve'l-Asrı'nın sonunu vakıf olarak oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1847. Ey filân! Sabrı Hakk'a yakın etti; ve'l-Asr suresinin sonunu dikkatle oku!

Ey filân! Sabrı Yüce Allah "Hak"ka yakın etti; ve'l-Asr sûre-i şerîfesinin sonunu dikkatle oku!

Bu şerefli beyit, efendimiz Pîr hazretlerindendir. Yani, sabrın mertebesi o kadar yücedir ki, Yüce Allah onu "Hak" mertebesine yakın kıldı. Eğer bunun hakkındaki şerefli nassı görmek istersen ve'l-Asr sûre-i şerîfesinde وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr, 103/3) ["Hakk'ı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler"] âyetini dikkatle oku! Sûre-i şerîfenin özetle yüce anlamı وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ :budur (Asr, 103/1-3) Yani “Asr hakkı için, muhakkak insan cinsi ziyandadır. Îmân eden ve salih amel işleyen ve birbirlerine hak ile tavsiye eden ve sabır ile vasiyet eden kimse müstesnadır." “Asr” kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada “sıkmak” anlamındadır. Nitekim hadis-i şerifte يعتصر الوالد على ولده من ماله yani "Baba oğlunu malından dolayı sıkar" buyrulmuştur. Yani onu israftan men eder ve ondan alıkoyar. Bunun gibi Yüce Allah hazretleri de insan cinsini, hayvan türü arasında yaratmakla beraber, hayvanlar gibi başıboş bırakmadı ve peygamberler ve şeriatlar gönderdi; onları insanlık mertebesine nail olmak için zorlu yükümlülüklerle sıktı. Buna göre bu sûre-i şerîfenin baş tarafında bu asra ve sıkışmaya yemin buyurduktan sonra, hayvanlar arasında oluşan insanların, nefse ait eğilimleri sebebiyle, genel olarak ziyanda olduklarını beyan buyurur; ve daha sonra bu ziyandan müminleri ve salih amel işleyenleri ve birbirlerine bâtılın karşıtı olan hak ile vasiyet edenleri ve bu zorlu yükümlülüklere sabır ve nefsi tutmayı tavsiye edenleri istisna etmiştir.

Ey filân! Sabrı Hak Teâlâ "Hakk"a karîn etti; ve'l-Asrı sûre-i şerîfesinin sonunu dikkatle oku!

Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. Ya'nî, sabrın mertebesi o kadar âlîdir ki, Hak Teâlâ onu "Hak" mertebesine karîn kıldı. Eğer bunun hakkındaki nass-ı şerîfi görmek istersen ve'l-Asr sûre-i şerîfesinde وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr, 103/3) ["Hakk'ı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler"] âyetini vakıfâne oku! Sûre-i şerîfenin hulâsaten ma'nâ-yı münîfi وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ :budur (Asr, 103/1-3) Ya'nî “Asr hakkı için, muhakkak cins-i insan hüsrandadır. Îmân eden ve amel-i sâlih işleyen ve birbirlerine hak ile tavsiye eden ve sabır ile vasiyyet eden kimse müstesnâdır." “Asr” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “sıkmak” ma'nâsınadır. Nitekim hadis-i şerifde يعتصر الوالد على ولده من ماله ya'ni "Baba oğlunu malından dolayı sıkar" buyrulmuştur. Ya'nî onu isrâftan men' ve ondan habs eder. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri de cins-i insânı, hayvan nev'i arasında yaratmakla beraber, hayvanlar gibi başıboş bırakmadı ve peygamberler ve şerâyi' gönderdi; onları mertebe-i insâniyyete nâil olmak için tekâlîf-i şâkka ile sıktı. Binâenaleyh bu sûre-i şerîfenin baş tarafında bu asra ve sıkışmaya kasem buyurduktan sonra, hayvanlar arasında tekevvün eden insanların, temâyülât-ı nefsâniyyeleri hasebiyle, sûret-i umûmiyyede hüsranda olduklarını beyân buyurur; ve ba'dehû bu hüsrandan mü'minleri ve amel-i sâlih işleyenleri ve birbirlerine bâtılın mukābili olan hak ile vasiyyet edenleri ve bu tekâlîf-i şâkkaya sabır ve habs-i nefs tavsiye edenleri istisnâ eylemiştir.

1848. Hak yüz binlerce kimya yarattı; Adem, sabır gibi bir kimyayı görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1848. Hak yüz binlerce kimya yarattı; Adem, sabır gibi bir kimyayı görmedi.

Yüce Allah, bu görünen âlemde insanoğlunun isteğine ulaşması konusunda pek çok sebep ve etken yarattı; fakat insanoğlu bu sebep ve etkenler arasında sabır gibi etkili olanını görmedi.

Hak Teâlâ hazretleri, bu âlem-i şehadetde benî Âdem'in tahsil-i murâdı emrinde, pekçok esbâb ve müessirât halk buyurdu; fakat bu esbâb ve müessirât arasında benî Adem, sabır gibi müessir olanını görmedi.

## A'mâ hikâyesinin bakıyyesi ve Mushaf okuması

1849. Misafir olan adam sabr etti ve müşkil olan hal, ansızın, derhal ona keşf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1849. Misafir olan adam sabretti ve zor olan hâl, ansızın, derhal ona açıldı.

1850. Gece yarısı Kur'ân sesini işitti; uykudan sıçradı, o acaibi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1850. Gece yarısı Kur'an sesini işitti; uykudan sıçradı, o acayiplikleri gördü.

"Asr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "sıkmak" anlamındadır. Nitekim hadîs-i şerîfte `يعتصر الوالد على ولده من ماله` yani "Baba oğlunu malından dolayı sıkar" buyrulmuştur. Yani onu israftan men eder ve ondan alıkoyar. Bunun gibi Yüce Allah da insan cinsini, hayvan türü arasında yaratmakla beraber, hayvanlar gibi başıboş bırakmadı ve peygamberler ile şeriatler gönderdi; onları insanlık mertebesine ulaşmaları için zorlu yükümlülüklerle sıktı. Bu sebeple bu şerefli surenin başında bu asra ve sıkışmaya yemin ettikten sonra, hayvanlar arasında oluşan insanların, nefsanî eğilimleri sebebiyle, genel olarak hüsranda olduklarını beyan buyurur; ve daha sonra bu hüsrandan müminleri ve salih amel işleyenleri ve birbirlerine bâtılın karşıtı olan hak ile vasiyet edenleri ve bu zorlu yükümlülüklere sabır ve nefsi tutmayı tavsiye edenleri istisna etmiştir.

"Asr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "sıkmak" ma'nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerîfde `يعتصر الوالد على ولده من ماله` ya'nî "Baba oğlunu malından dolayı sıkar" buyrulmuştur. Ya'nî onu isrâftan men' ve ondan habs eder. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri de cins-i insânı, hayvan nev'i arasında yaratmakla beraber, hayvanlar gibi başıboş bırakmadı ve peygamberler ve şerâyi' gönderdi; onları mertebe-i insâniyyete nâil olmak için tekâlîf-i şâkka ile sıktı. Binâenaleyh bu sûre-i şerîfenin baş tarafında bu asra ve sıkışmaya kasem buyurduktan sonra, hayvanlar arasında tekevvün eden insanların, temâyülât-ı nefsâniyyeleri hasebiyle, sûret-i umûmiyyede hüsranda olduklarını beyân buyurur; ve ba'dehû bu hüsrandan mü'minleri ve amel-i sâlih işleyenleri ve birbirlerine bâtılın mukābili olan hak ile vasiyyet edenleri ve bu tekâlîf-i şâkkaya sabır ve habs-i nefs tavsiye edenleri istisnâ eylemiştir.

1848. Hak yüz binlerce kimya yarattı; Adem, sabır gibi bir kimyayı görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1848. Hak yüz binlerce kimya yarattı; Adem, sabır gibi bir kimyayı görmedi.

Yüce Allah, bu görünen âlemde insanoğlunun isteğine ulaşması konusunda pek çok sebep ve etken yarattı; fakat insanoğlu bu sebep ve etkenler arasında sabır gibi etkili olanını görmedi.

Hak Teâlâ hazretleri, bu âlem-i şehadetde benî Âdem'in tahsil-i murâdı emrinde, pekçok esbâb ve müessirât halk buyurdu; fakat bu esbâb ve müessirât arasında benî Adem, sabır gibi müessir olanını görmedi.

## A'mâ hikâyesinin bakıyyesi ve Mushaf okuması

1849. Misafir olan adam sabr etti ve müşkil olan hal, ansızın, derhal ona keşf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1849. Misafir olan adam sabretti ve zor olan hâl, ansızın, derhal ona açıldı.

1850. Gece yarısı Kur'ân sesini işitti; uykudan sıçradı, o acaibi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1850. Gece yarısı Kur'ân sesini işitti; uykudan sıçradı, o acayiplikleri gördü.

1851. Ki kör, Mushaf'tan doğru okuyor idi; sabırsız oldu ve ondan o hâli tecessüs etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1851. Kör bir kimse, Kur'an'dan doğru okuyordu; sabırsızlandı ve o hâli ondan merak etti.

1852. Dedi: "Ey aceb, eyâ, kör göz ile nasıl okuyorsun? Satırları görüyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1852. Dedi: "Ey şaşılacak şey, ey kör, gözünle nasıl okuyorsun? Satırları görüyorsun?"

Misafir derviş, kör olanın bu hâlini görünce şaşırdı kaldı; ve dedi: "Şaşılacak şey! Kör gözle acaba nasıl okuyorsun ve satırları nasıl tamamen görüyorsun?" dedi.

Bu beyit Hind nüshalarında şu şekildedir: Yani "Dedi: “Mademki körsün; şaşılacak şey! Gözsüz ve ışıksız nasıl okuyorsun ve satırları görüyorsun?"

Misafir dervîş a'mânın bu hâlini görünce şaşırdı kaldı; ve dedi: "Acib şey! Kör göz ile acaba nasıl okuyorsun ve satırları nasıl tamâmen görüyorsun?" dedi.

Bu beyit Hind nüshalarında şu sûretledir: Yanî "Dedi: “Mâdemki körsün; acîb şey! Gözsüz ve nûrsuz nasıl okuyorsun ve satırları görüyorsun?"

1853. "O şey ki, okuyorsun, onun üzerine düşmüşsün. Elini o harf üzerine koymuşsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1853. "O şey ki, okuyorsun, onun üzerine düşmüşsün. Elini o harf üzerine koymuşsun."

Yani, "Elini okuduğun Kur'an ayetleri üzerine koyup, kelimeleri ve harfleri tamamen takip ediyorsun."

Ya'nî, "Elini okuduğun âyât-ı kur'âniyye üzerine koyup, kelimeleri ve harfleri tamâmiyle ta'kîb ediyorsun."

1854. "Senin parmağın seyirde ızhar ediyor ki, nazarını harf üzerine müstened tutarsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1854. "Senin parmağın seyirde gösteriyor ki, bakışını harf üzerine dayalı tutarsın."

Sen Kur'ân okurken, okuduğun kelimeleri parmaklarınla takip ediyorsun. Parmaklarının bu seyri ve takibi, bakışını kelimeler ve harflere diktiğini ortaya çıkarır. Sen besbelli bir şey ki, gözün kör iken gördüğünü okuyorsun ve göre göre okuyorsun; bu şaşılacak bir haldir.

"Sen Kur'ân okurken, okuduğun kelimeleri parmaklarınla ta'kîb ediyorsun. Parmaklarının bu seyrî ve ta'kîbi, nazarını kelimeler ve harflere diktiğini meydana çıkarır. Sen besbelli bir şey ki, gözün a'mâ iken gördüğünü okuyorsun ve göre göre okuyorsun; bu taaccüb olunacak haldir."

1855. Dedi: "Ey ten cehlinden cüdâ olmuş! Bunu sun'-ı Huda'dan aceb mi tutarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1855. Dedi: "Ey beden cehaletinden ayrılmış olan! Bunu Allah'ın sanatından şaşılacak bir şey mi sayarsın?"

Kur'an'ı yüzünden okuyan âmâ dedi: "Ey beden cehaletinden yakasını sıyırmış olan kimse! Sen benim bu hâlimi, Hakk'ın sanatından ve kudretinden şaşılacak bir şey mi görürsün?" "Beden cehaleti"nden kasıt, Hakk'ın kudretini bedensel faaliyetlerle sınırlı görmek, bedensel faaliyetlerin ötesine geçememek, bedensel faaliyetlerin dışına çıkamamaktır.

Kur'ân'ı yüzünden okuyan a'mâ dedi: "Ey ten cehlinden yakasını sıyırmış olan kimse! Sen benim bu hâlimi, Hakk'ın sun'undan ve kudretinden acîb mi görürsün?" "Ten cehli"nden murâd, kudret-i Hakk'ı fa'âliyyet-i cismâniyye

1851. Ki kör, Mushaf'tan doğru okuyor idi; sabırsız oldu ve ondan o hâli tecessüs etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1851. Kör bir kimse, Kur'an'dan doğru okuyordu; sabırsızlandı ve o hâli ondan merak etti.

1852. Dedi: "Ey aceb, eyâ, kör göz ile nasıl okuyorsun? Satırları görüyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1852. Dedi: "Ey şaşılacak şey, ey kör göz ile nasıl okuyorsun? Satırları görüyorsun?"

Misafir derviş, âmânın bu hâlini görünce şaşırdı kaldı; ve dedi: "Şaşılacak şey! Kör göz ile acaba nasıl okuyorsun ve satırları nasıl tamamen görüyorsun?" dedi.

Bu beyit Hind nüshalarında şu şekildedir: گفت چون کوری عجب بی چشم و نور چون همی خوانی و می بینی سطور Yani "Dedi: “Mademki körsün; şaşılacak şey! Gözsüz ve nur(ışık)suz nasıl okuyorsun ve satırları görüyorsun?"

Misafir dervîş a'mânın bu hâlini görünce şaşırdı kaldı; ve dedi: "Acib şey! Kör göz ile acaba nasıl okuyorsun ve satırları nasıl tamâmen görüyorsun?" dedi.

Bu beyit Hind nüshalarında şu sûretledir: گفت چون کوری عجب بی چشم و نور چون همی خوانی و می بینی سطور Yanî "Dedi: “Mâdemki körsün; acîb şey! Gözsüz ve nûrsuz nasıl okuyorsun ve satırları görüyorsun?"

1853. "O şey ki, okuyorsun, onun üzerine düşmüşsün. Elini o harf üzerine koymuşsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1853. "O şey ki, okuyorsun, onun üzerine düşmüşsün. Elini o harf üzerine koymuşsun."

Yani, "Elini okuduğun Kur'an ayetleri üzerine koyup, kelimeleri ve harfleri tamamen takip ediyorsun."

Ya'nî, "Elini okuduğun âyât-ı kur'âniyye üzerine koyup, kelimeleri ve harfleri tamâmiyle ta'kîb ediyorsun."

1854. "Senin parmağın seyirde ızhar ediyor ki, nazarını harf üzerine müstened tutarsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1854. "Senin parmağın seyirde gösteriyor ki, bakışını harf üzerine dayalı tutarsın."

Sen Kur'ân okurken, okuduğun kelimeleri parmaklarınla takip ediyorsun. Parmaklarının bu seyri ve takibi, bakışını kelimeler ve harflere diktiğini ortaya çıkarır. Sen besbelli bir şey ki, gözün kör iken gördüğünü okuyorsun ve göre göre okuyorsun; bu şaşılacak bir durumdur.

"Sen Kur'ân okurken, okuduğun kelimeleri parmaklarınla ta'kîb ediyorsun. Parmaklarının bu seyrį ve taʼkíbi, nazarını kelimeler ve harflere diktiğini meydana çıkarır. Sen besbelli bir şey ki, gözün a'mâ iken gördüğünü okuyorsun ve göre göre okuyorsun; bu taaccüb olunacak haldir."

1855. Dedi: "Ey ten cehlinden cüdâ olmuş! Bunu sun'-1 Huda'dan aceb mi tutarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1855. Dedi: "Ey beden cehaletinden ayrılmış olan! Bunu Allah'ın sanatından şaşılacak bir şey mi sayarsın?"

Kur'an'ı yüzünden okuyan âmâ dedi: "Ey beden cehaletinden yakasını sıyırmış olan kimse! Sen benim bu hâlimi, Allah'ın sanatından ve kudretinden şaşılacak bir şey mi görürsün?" "Beden cehaleti"nden maksat, Allah'ın kudretini bedensel faaliyetler dairesine sınırlamaktır. Ve bu cehalet içinde bulunan kimse, dış kulağı sağır olanın işitmesinin ve dış gözü kör olanın görmesinin mümkün olamayacağını zanneder. Ve "beden cehaletinden ayrılmak" da, Allah'ın kudretini bedensel faaliyetler ve dış âletlerle sınırlı kılmamaktır.

Kur'ân'ı yüzünden okuyan a'mâ dedi: "Ey ten cehlinden yakasını sıyırmış olan kimse! Sen benim bu hâlimi, Hakk'ın sun'undan ve kudretinden acîb mi görürsün?" "Ten cehli"nden murâd, kudret-i Hakk'ı fa'âliyyet-i cismâniyye dâiresine hasr etmekdir. Ve bu cehl içinde bulunan kimse, zâhir kulağı sağır olanın işitmesi ve zâhir gözü kör olanın görmesi mümkin olamayacağını zanneder. Ve "ten cehlinden cüdâ olmak" dahi, kudret-i Hakk'ı fa'âliyyet-i cismâniyye ve âlât-ı zâhiriyye ile mukayyed kılmamaktır.

1856. Ben Hak'dan niyaz ettim ki, ey Müsteân! Ben kırâate can gibi harîsim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1856. Ben Hak'tan niyaz ettim ki, ey yardım istenen! Ben okumaya can gibi düşkünüm.

1857. Hafız değilim; okumak vaktinde iki gözde düğümsüz olarak benim için bir nûr ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1857. Hafız değilim; okuma vaktinde iki gözümde düğümsüz olarak bana bir nur ver!

1858. O zaman iki gözümü geri ver ki, Mushaf'ı tutayım ve aşikâr olarak okuyayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1858. O zaman iki gözümü geri ver ki, Mushaf'ı tutayım ve açıkça okuyayım.

Ev sahibi olan âmâ, misafir dervişin sorusuna cevap olarak dedi ki: "Ben Yüce Allah hazretlerine niyaz edip, şöyle yalvardım ki: "Ey âciz kullarına yardımcı olan efendim! Ben canıma düşkün ve onu seven olduğum gibi, Kur'ân-ı Kerîm okumaya da düşkünüm. Hafız değilim ki, Kur'ân'ı ezberden okuyayım. Kur'ân okumayı arzu ettiğim zaman, benim iki gözüme kesintisiz bir nur ihsan et ki, Mushaf'ı tutup, Kur'ân harflerini ve kelimelerini göre göre okuyayım."

Ev sahibi olan a'mâ, misafir dervîşin suâline cevâben dedi ki: "Ben Hak Teâlâ hazretlerine niyâz edip, şöyle yalvardım ki: "Ey âciz kullarına yardımcı olan efendim! Ben canıma harîs ve muhib olduğum gibi, Kur'ân-ı Kerîm tilâvetine de harîsim. Hafız değilim ki, Kur'ân'ı ezberden okuyayım. Tilâvet-i Kur'ân'ı arzû ettiğim vakit, benim iki gözüme bilâ-inkıtâ' bir nûr ihsân et ki, Mushaf'ı tutup, hurûf ve kelimât-ı Kur'ânî'yi göre göre okuyayım."

1859. Hazretden nidâ geldi ki: "Ey iş adamı, ey her bir rencde bize ümîd-vâr olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1859. Hazret'ten (Allah'tan) şöyle bir ses geldi: "Ey iş adamı, ey her sıkıntıda bize ümit bağlayan!"

1860. Senin hüsn-i zannın ve bir hoş ümîdin vardır ki, her dem sana,"Yük-[1866] seğe gel!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1860. Senin güzel bir zannın ve hoş bir ümidin vardır ki, her an sana, "Yükseğe gel!" der.

Benim niyazım üzerine Yüce Allah tarafından bana şöyle bir seslenme geldi: "Ey salih amel işlemeye azmetmiş adam! Ve ey, her bir zahmet ve meşakkat içinde bizden ümidini kesmeyen kulum! Senin bize karşı güzel bir zannın ve hoş bir ümidin vardır ki, bu güzel zan ve bu latif ümit, her an sana, yüksek mertebelere yükselmek için müjde verir." dairesine sınırlamaktır. Ve bu cehalet içinde bulunan kimse, dış kulağı sağır olanın işitmesinin ve dış gözü kör olanın görmesinin mümkün olamayacağını zanneder. Ve "bedenin cehaletinden ayrılmak" da, Allah'ın kudretini bedensel faaliyet ve dışsal araçlarla sınırlı kılmamaktır.

Benim niyâzım üzerine Hz. Hak cânibinden bana şöyle bir nidâ geldi: "Ey amel-i sâlih işlemek azminde olan adam! Ve ey, her bir zahmet ve meşakkat içinde bizden ümîdini kesmeyen kulum! Senin bize karşı hüsn-i zannın ve bir hoş ümîdin vardır ki, bu hüsn-i zan ve bu latîf ümîd, her an sana, merâtib-i ulyâya terakkî için müjde verir." dâiresine hasr etmekdir. Ve bu cehl içinde bulunan kimse, zâhir kulağı sağır olanın işitmesi ve zâhir gözü kör olanın görmesi mümkin olamayacağını zanneder. Ve "ten cehlinden cüdâ olmak" dahi, kudret-i Hakk'ı fa'âliyyet-i cismâniyye ve âlât-ı zâhiriyye ile mukayyed kılmamaktır.

1856. "Ben Hak'dan niyaz ettim ki, ey Müsteân! Ben kırâate can gibi harîsim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1856. "Ben Hak'tan niyaz ettim ki, ey yardım istenen! Ben okumaya can gibi düşkünüm."

1857. "Hafız değilim; okumak vaktinde iki gözde düğümsüz olarak benim için bir nûr ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1857. "Hafız değilim; okuma vaktinde iki gözümde düğümsüz olarak benim için bir nur ver!"

1858. “O zaman iki gözümü geri ver ki, Mushaf'ı tutayım ve aşikâr olarak okuyayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1858. "O zaman iki gözümü geri ver ki, Mushaf'ı tutayım ve açıkça okuyayım."

Ev sahibi olan âmâ, misafir dervişin sorusuna cevap olarak dedi ki: "Ben Yüce Allah hazretlerine niyaz edip, şöyle yalvardım ki: "Ey âciz kullarına yardımcı olan efendim! Ben canıma düşkün ve onu seven olduğum gibi, Kur'ân-ı Kerîm okumaya da düşkünüm. Hafız değilim ki, Kur'ân'ı ezberden okuyayım. Kur'ân okumayı arzu ettiğim zaman, benim iki gözüme kesintisiz bir nur ihsan et ki, Mushaf'ı tutup, Kur'ân harflerini ve kelimelerini göre göre okuyayım."

Ev sahibi olan a'mâ, misafir dervîşin suâline cevâben dedi ki: "Ben Hak Teâlâ hazretlerine niyâz edip, şöyle yalvardım ki: "Ey âciz kullarına yardımcı olan efendim! Ben canıma harîs ve muhib olduğum gibi, Kur'ân-ı Kerîm tilâvetine de harîsim. Hafız değilim ki, Kur'ân'ı ezberden okuyayım. Tilâvet-i Kur'ân'ı arzû ettiğim vakit, benim iki gözüme bilâ-inkıtâ' bir nûr ihsân et ki, Mushaf'ı tutup, hurûf ve kelimât-ı Kur'ânî'yi göre göre okuyayım."

1859. Hazretden nidâ geldi ki: "Ey iş adamı, ey her bir rencde bize ümîd-vâr olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1859. Hazret'ten (Allah'tan) şöyle bir ses geldi: "Ey iş adamı, ey her sıkıntıda bize ümit bağlayan!"

1860. "Senin hüsn-i zannın ve bir hoş ümîdin vardır ki, her dem sana,"Yük-[1866] seğe gel!" der."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1860. "Senin güzel zannın ve hoş bir ümidin vardır ki, her an sana, "Yükseğe gel!" der."

Benim niyazım üzerine Yüce Allah tarafından bana şöyle bir seslenme geldi: "Ey salih amel (iyi iş) işlemeye azimli olan adam! Ve ey, her zahmet ve zorluk içinde bizden ümidini kesmeyen kulum! Senin bize karşı güzel zannın ve hoş bir ümidin vardır ki, bu güzel zan ve bu latif ümit, her an sana, yüksek mertebelere yükselmek için müjde verir."

Benim niyâzım üzerine Hz. Hak cânibinden bana şöyle bir nidâ geldi: "Ey amel-i sâlih işlemek azminde olan adam! Ve ey, her bir zahmet ve meşakkat içinde bizden ümîdini kesmeyen kulum! Senin bize karşı hüsn-i zannın ve bir hoş ümîdin vardır ki, bu hüsn-i zan ve bu latîf ümîd, her an sana, merâtib-i ulyâya terakkî için müjde verir."

1861. Her zaman ki, sana okumak kasdı ola, yahud sana Mushaf'lardan kıraat lazım ola;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1861. Her zaman ki, sana okumak kasdı ola, yahut sana Mushaf'lardan kıraat lazım ola;

1862. Ben o demde senin gözünü geri vereyim, tâ ki muazzam cevheri okuyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1862. Ben o anda senin gözünü geri vereyim ki, o muazzam cevheri okuyasın.

Bu çeviri Ankaravî nüshasına göredir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "muazzam cevher"den maksadın Kur'ân olduğunu ve "cevher-â"nın "cevher-râ" takdirinde olduğunu buyurur. Hind şârihlerinden İmdadullah hazretleri "muazzam cevher-a"daki "elif"in hitap ve nida için olduğunu; "Ey muazzam cevher!" anlamına geldiğini söyler. Ve bundan maksat, makbul kul olan âmâdır. Aynı şekilde Hind şârihlerinden Muhammed Efdal buyurur ki: "Muazzam cevher-a"daki "elif"in, "elif-i işbâ'" (uzatma elifi) olması muhtemeldir. Bu takdirde "muazzam cevher", Kur'ân'ın lafızları olur.

Bu tercüme Ankaravî nüshasına göredir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "muazzam cevher"den murâd Kur'ân'dır ve "cevher- â" "cevher-râ" takdîrindedir buyurur. Hind şârihlerinden İmdadullah hazretleri "muazzam cevher-a" da "elif" hitâb ve nidâ içindir; "Ey muazzam cevher!" demektir. Ve bundan murâd, abd-i makbûl olan a'mâdır. Ve kezâ Hind şârihlerinden Muhammed Efdal buyurur ki: "Muazzam cevher-a" daki "elif"in, "elif-i işbâ'" olması muhtemeldir. Bu takdîrce "muazzam cevher", elfaz-ı Kur'ân olur.

1863. Her şol vakit ki, ben Mushaf'ı okumak hususunda açarım, böyle yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1863. Her ne zaman ki, ben Mushaf'ı okumak konusunda açarım, böyle yaptı.

"Ben her ne zaman, şerefli Mushaf'ı okumak niyetiyle açarsam, Yüce Allah hazretleri gözlerime böyle nur ihsan eder."

"Ben her ne vakit, Mushaf-ı şerîfi okumak kasdıyla açarsam, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri gözlerime böyle nûr ihsân eder."

1864. O bir Habîr'dir ki, kardan gafil olmadı. O Kirdigar olan azîz padişah!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1864. O, öyle bir Habîr'dir (her şeyden haberdar olan) ki, kardan gafil olmadı. O, Kirdigar (yaratıcı) olan aziz padişah!

1865. O şah-ı ferd, geceyi dürüp büken çerâğ gibi, benim görüşümü derhal yine bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1865. O tek ve eşsiz şah, geceyi dürüp büken bir ışık gibi, benim görüşümü hemen yine bağışlar.

1866. Bu sebebden velîye i'tirâz olmaz; her neyi alırsa, bedel gönderir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1866. Bu sebeple velîye itiraz olmaz; her neyi alırsa, karşılığını gönderir.

Ankaravî hazretleri, şerefli beyitteki "velî" kelimesine iki vecih (yön) üzere anlam vermiştir. "Velî" ilahi isimlerden olmakla Hakk'a aittir; ve diğeri, Hakk'ın velîsi olan insân-ı kâmildir. Yani "Bu yukarıdan beri zikrettiğimiz

Ankaravî hazretleri beyt-i şerîfdeki "velî" kelimesine iki vecih üzere ma'nâ vermiştir. "Velf" esmâ-i ilâhiyyeden olmakla Hakk'a râci'dir; ve diğeri, veliyy-i Hak olan insân-ı kâmildir. Ya'nî “Bu yukarıdan beri zikr ettiğimiz

1861. Her zaman ki, sana okumak kasdı ola, yahud sana Mushaf'lardan kıraat lazım ola;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1861. Her zaman ki, sana okumak kasdı ola, yahut sana Mushaf'lardan kıraat lazım ola;

1862. Ben o demde senin gözünü geri vereyim, tâ ki muazzam cevheri okuyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1862. Ben o anda senin gözünü geri vereyim ki, o muazzam cevheri okuyasın.

Bu çeviri Ankaravî nüshasına göredir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "muazzam cevher"den maksadın Kur'ân olduğunu ve "cevher-â"nın "cevher-râ" takdirinde olduğunu buyurur. Hind şârihlerinden İmdadullah hazretleri "muazzam cevher-a"daki "elif"in hitap ve nida için olduğunu; "Ey muazzam cevher!" anlamına geldiğini söyler. Ve bundan maksat, makbul kul olan âmâdır. Aynı şekilde Hind şârihlerinden Muhammed Efdal buyurur ki: "Muazzam cevher-a"daki "elif"in, "elif-i işbâ'" (uzatma elifi) olması muhtemeldir. Bu takdirde "muazzam cevher", Kur'ân'ın lafızları olur.

Bu tercüme Ankaravî nüshasına göredir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "muazzam cevher"den murâd Kur'ân'dır ve "cevher- â" "cevher-râ" takdîrindedir buyurur. Hind şârihlerinden İmdadullah hazretleri "muazzam cevher-a" da "elif" hitâb ve nidâ içindir; "Ey muazzam cevher!" demektir. Ve bundan murâd, abd-i makbûl olan a'mâdır. Ve kezâ Hind şârihlerinden Muhammed Efdal buyurur ki: "Muazzam cevher-a" daki "elif"in, "elif-i işbâ'" olması muhtemeldir. Bu takdîrce "muazzam cevher", elfaz-ı Kur'ân olur.

1863. Her şol vakit ki, ben Mushaf'ı okumak hususunda açarım, böyle yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1863. Her ne zaman ki, ben Mushaf'ı okumak konusunda açarım, böyle yaptı.

"Ben her ne zaman, şerefli Mushaf'ı okumak niyetiyle açarsam, Yüce Allah hazretleri gözlerime böyle nur ihsan eder."

"Ben her ne vakit, Mushaf-ı şerîfi okumak kasdıyla açarsam, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri gözlerime böyle nûr ihsân eder."

1864. O bir Habîr'dir ki, kardan gafil olmadı. O Kirdigar olan azîz padişah!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1864. O, öyle bir Habîr'dir (her şeyden haberdar olan) ki, kardan gafil olmadı. O, Kirdigar (yaratıcı) olan aziz padişah!

1865. O şah-ı ferd, geceyi dürüp büken çerâğ gibi, benim görüşümü derhal yine bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1865. O tek ve eşsiz şah, geceyi dürüp büken bir ışık gibi, benim görüşümü hemen yine bağışlar.

1866. Bu sebebden velîye i'tirâz olmaz; her neyi alırsa, bedel gönderir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1866. Bu sebeple velîye itiraz olmaz; her neyi alırsa, karşılığını gönderir.

Ankaravî hazretleri, şerefli beyitteki "velî" kelimesine iki şekilde anlam vermiştir. "Velî" ilahi isimlerden olmakla Allah'a aittir; diğeri ise, Hakk'ın velîsi olan insân-ı kâmildir. Yani "Yukarıdan beri zikrettiğimiz hâle göre, fiillerinden dolayı Velî ve gerçek tasarruf sahibi olan Allah'a itiraz edilmez. Çünkü Yüce Allah her neyi alırsa, ya onun benzerini veya ondan daha hayırlısını ihsan eder." Veyahut "Bu sebeple Hakk'ın velîsi için, Allah'ın fiillerine itiraz edilmez; çünkü ilahi velî, diğer insanlar gibi gaflet ehli değildir. O bilir ki, Allah bir şeyi alırsa, mutlaka onun karşılığını ihsan eder."

Ankaravî hazretleri beyt-i şerîfdeki "velî" kelimesine iki vecih üzere ma'nâ vermiştir. "Velf" esmâ-i ilâhiyyeden olmakla Hakk'a râci'dir; ve diğeri, veliyy-i Hak olan insân-ı kâmildir. Ya'nî “Bu yukarıdan beri zikr ettiğimiz hâle nazaran, efâlinden dolayı Velî ve mutasarrıf-ı hakîkî olan Hakk'a i'tirâz olunmaz. Zîrâ Hak Teâlâ her neyi alırsa, ya onun mislini veyâ ondan hayırlısını ihsân eder." Veyâhud "Bu sebebden dolayı veliyy-i Hak için, Hakk'ın efâline i'tirâz olunmaz; çünkü veliyy-i ilâhî, sâir nâs gibi ehl-i gafletten değildir. O bilir ki, Hak bir şeyi alırsa, mutlakā onun bedelini ihsân eder."

1867. Eğer senin bağını yakarsa, sana üzüm verir; bir mâtem içinde sana düğün verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1867. Eğer senin bağını yakarsa, sana üzüm verir; bir matem içinde sana düğün verir.

1868. O elsiz çolağa bir el verir; gamların ma'denine bir mest gönül verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1868. O elsiz çolağa bir el verir; gamların madenine bir mest gönül verir.

Yukarıda hikâyesi geçen Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin eli kesik iken, ona bir el bağışlayıp zembil ördürür. Gam ve keder kaynağı olan kimselere bir gönül bağışlar ki, zevk ve safasından sarhoş bir hâlde bulunur.

Yukarıda kıssası geçen Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin eli maktû' iken, ona bir el ihsân edip zenbil ördürür. Gam ve keder menba'ı olan kimselere bir gönül ihsân eder ki, zevk ve safâsından sarhoş bir halde bulunur.

1869. Bizden “lâ nüsellim" ve i'tiraz gitti; çünkü mefkūddan büyük bedel geliyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1869. Bizden "kabul etmeyiz" ve itiraz gitti; çünkü kaybedilenden büyük bir karşılık geliyor.

Mademki elden çıkan bir şeye karşılık ve bedel olarak daha büyük bir şey geliyor ve biz evliyalar topluluğu bunu aynen görüyoruz, artık kaybedilen şey için "kabul etmeyiz" yani "Kabul etmeyiz ve razı olmayız" sözü ve itiraz bizden gitmiştir.

Mâdemki elden çıkan bir şeye bedel ve mukābil olarak, daha büyük bir şey geliyor ve biz zümre-i evliyâ, bunu aynen müşâhede ediyoruz, artık fevt olan şey için “lâ nüsellim" ya'nî "Kabûl etmeyiz ve râzı olmayız" sözü ve i'tirâz bizden gitmiştir.

1870. Mâdemki ateşsiz bana harâret erişiyor, eğer ateşimizi söndürürse ra- [1876] zıyım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1870. Mademki ateşsiz bana hararet erişiyor, eğer ateşimizi söndürürse razıyım.

Ateş, sebeplerden ve hararet de isteklerin gerçekleşmesinden kinayedir.

Ateş, esbâbdan ve harâret husûl-i metâlibden kinâyedir.

1871. Vaktaki o bir çerâğsız aydınlık verir, eğer çerağın kendi ise, ne efgān ediyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1871. O, kandilsiz bir aydınlık verdiği zaman, eğer kandilin kendisi ise, niçin feryat ediyorsun?

Hâle göre, fiillerinden dolayı velî (Allah dostu) ve gerçek tasarruf sahibi olan Hakk'a itiraz edilmez. Çünkü Yüce Allah her neyi alırsa, ya onun benzerini veya ondan daha hayırlısını ihsan eder. Veyahut "Bu sebeple Allah dostu için, Hakk'ın fiillerine itiraz edilmez; çünkü ilâhî velî, diğer insanlar gibi gaflet ehli değildir. O bilir ki, Hak bir şeyi alırsa, mutlaka onun karşılığını ihsan eder."

hâle nazaran, efâlinden dolayı Velî ve mutasarrıf-ı hakîkî olan Hakk'a i'tirâz olunmaz. Zîrâ Hak Teâlâ her neyi alırsa, ya onun mislini veyâ ondan hayırlısını ihsân eder." Veyâhud "Bu sebebden dolayı veliyy-i Hak için, Hakk'ın efâline i'tirâz olunmaz; çünkü veliyy-i ilâhî, sâir nâs gibi ehl-i gafletten değildir. O bilir ki, Hak bir şeyi alırsa, mutlakā onun bedelini ihsân eder."

1867. Eğer senin bağını yakarsa, sana üzüm verir; bir mâtem içinde sana düğün verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1867. Eğer senin bağını yakarsa, sana üzüm verir; bir matem içinde sana düğün verir.

1868. O elsiz çolağa bir el verir; gamların ma'denine bir mest gönül verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1868. O elsiz çolağa bir el verir; gamların madenine bir mest gönül verir.

Yukarıda hikâyesi geçen Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin eli kesik iken, ona bir el bağışlayıp zembil ördürür. Gam ve keder kaynağı olan kimselere bir gönül bağışlar ki, zevk ve safasından sarhoş bir hâlde bulunur.

Yukarıda kıssası geçen Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretlerinin eli maktû' iken, ona bir el ihsân edip zenbil ördürür. Gam ve keder menba'ı olan kimselere bir gönül ihsân eder ki, zevk ve safâsından sarhoş bir halde bulunur.

1869. Bizden “lâ nüsellim" ve i'tiraz gitti; çünkü mefkūddan büyük bedel geliyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1869. Bizden "kabul etmeyiz" ve itiraz gitti; çünkü kaybedilenden büyük bir karşılık geliyor.

Mademki elden çıkan bir şeye karşılık ve bedel olarak daha büyük bir şey geliyor ve biz evliyalar topluluğu bunu aynen görüyoruz, artık kaybedilen şey için "kabul etmeyiz" yani "Kabul etmeyiz ve razı olmayız" sözü ve itiraz bizden gitmiştir.

Mâdemki elden çıkan bir şeye bedel ve mukābil olarak, daha büyük bir şey geliyor ve biz zümre-i evliyâ, bunu aynen müşâhede ediyoruz, artık fevt olan şey için “lâ nüsellim" ya'nî "Kabûl etmeyiz ve râzı olmayız" sözü ve i'tirâz bizden gitmiştir.

1870. Mâdemki ateşsiz bana harâret erişiyor, eğer ateşimizi söndürürse ra-[1876]zıyım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1870. Mademki ateşsiz bana hararet erişiyor, eğer ateşimizi söndürürse razıyım.

Ateş, sebeplerden ve hararet de isteklerin gerçekleşmesinden kinayedir.

Ateş, esbâbdan ve harâret husûl-i metâlibden kinâyedir.

1871. Vaktaki o bir çerâğsız aydınlık verir, eğer çerağın kendi ise, ne efgān ediyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1871. O, bir kandilsiz aydınlık verdiği zaman, eğer kandilin kendisi ise, ne diye feryat ediyorsun?

## Ahkâma râzı olan ve bu hükmü çevir diye duâ ve niyâz etmeyen ba'zı evliyânın sıfatı

1872. Şimdi o yol gidicilerin kıssasını dinle ki, cihanda bir i'tirazı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1872. Şimdi o yolcuların kıssasını dinle ki, dünyada bir itirazı yoktur.

1873. Evliyâdan ehl-i dua olan başkadırlar. Gâh dikerler ve gâh yırtarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1873. Evliyâdan dua ehli olanlar başkadırlar. Bazen dikerler ve bazen yırtarlar.

1874. Evliyâdan diğer taifeyi tanıyorum ki, onların ağızları duâdan bağlanmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1874. Evliyadan başka bir grubu tanıyorum ki, onların ağızları duadan bağlanmış oldu.

Bilinmeli ki, evliyadan bazıları dua eder; bazıları da etmez. Dua edenler, ilahi ilimde belirlenmiş olan kabul vaktini, ilhama veya o sırada gelen Kur'an ayetlerine veya diğer evrensel işaretlere dayanarak hissedip Hakk'a ihtiyaçlarını arz ederler. Ve bu şekilde "Bana dua edin, kabul edeyim" (Gafir, 40/60) ayet-i kerimesine uyarak dua etmiş olurlar. Bunu görenler: "Falan kimse duası kabul olunan kişidir" derler. Ve o zatlar, bu belirlenmiş vakitten sonra soru sormanın uygun olmadığını hissederlerse, Hakk'a dua etmezler; ve bu durumda dahi halk, onun hakkında derler ki: "Eğer Hakk'a dua etseydi, kabul olurdu; fakat etmedi." Dua etmeyenlere gelince, bu zatlar bilirler ki, ilahi ilimde sabit olan hükümler, bu görünüşler âleminde elbette ortaya çıkacaktır. Dua ise, ya bu hükümlerin ortaya çıkmasını veya ortaya çıkmamasını talep etmektir. Hâlbuki söz konusu hükümlerin ortaya çıkmasını talep etmek -zaten ortaya çıkacağı için- abestir. Ve ortaya çıkmamasını talep ise, ilahi kazaya razı olmamaktır. Ve kudsi hadiste "Benim kazama razı olmayan benden başka Rab arasın!" buyrulmuş olduğundan bu zatlar, kazayı reddetme hususundaki duadan sakınırlar.

Ma'lûm olsun ki, evliyâdan ba'zıları duâ eder; ve ba'zıları da etmez. Duâ edenler, ilm-i ilâhîde muayyen olan vakt-i icâbeti, ilhâma veyâ o sırada vârid olan âyât-i kur'âniyyeye veyâhud sâir işârât-ı kevniyyeye müsteniden, hissederek Hakk'a arz-ı hâcet ederler. Ve bu suretle ادعونی استجب لكم (Gafir, 40/60) ["Bana duâ edin, kabûl edeyim"] âyet-i kerîmesine tebean duâ etmiş olurlar. Bunu görenler: "Falan kimse müstecâbü'd-da've"dir derler. Ve o zevât, bu vakt-i muayyenden sonra suâl muvâfik olmadığını hissederlerse, Hakk'a duâ etmezler; ve bu halde dahi halk, onun hakkında derler ki: "Eğer Hakk'a duâ ede idi, kabul olurdu; fakat etmedi." Duâ etmeyenlere gelince, bu zevât bilirler ki, ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâm, bu âlem-i mezâhirde elbette zuhûr edecektir. Duâ ise, ya bu ahkâmın zuhûrunu veyâhud adem-i zuhûrunu taleb etmektir. Halbuki mezkûr ahkâmın zuhûrunu taleb etmek -zâten zuhûr edeceği için- abestir. Ve adem-i zuhûru taleb ise, kazâ-yı ilâhîye adem-i rızâdır. Ve hadîs-i kudside من لم يرض بقضائى فليطلب ربا سوائی ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan benden başka Rab arasın!" buyrulmuş olduğundan bu zevât, redd-i kazâ husûsundaki duâdan tevakkî ederler.

## Ahkâma râzı olan ve bu hükmü çevir diye duâ ve niyâz etmeyen ba'zı evliyânın sıfatı

1872. Şimdi o yol gidicilerin kıssasını dinle ki, cihanda bir i'tirazı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1872. Şimdi o yolcuların kıssasını dinle ki, dünyada bir itirazı yoktur.

1873. Evliyâdan ehl-i dua olan başkadırlar. Gâh dikerler ve gâh yırtarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1873. Evliyâdan dua ehli olanlar başkadırlar. Bazen dikerler ve bazen yırtarlar.

1874. Evliyâdan diğer taifeyi tanıyorum ki, onların ağızları duâdan bağlanmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1874. Evliyadan başka bir grubu tanıyorum ki, onların ağızları duadan bağlanmış oldu.

Bilinmeli ki, evliyadan bazıları dua eder; bazıları da etmez. Dua edenler, ilahi ilimde belirlenmiş olan kabul vaktini, ilhama veya o sırada gelen Kur'an ayetlerine veya diğer evrensel işaretlere dayanarak hissedip Hakk'a ihtiyaçlarını arz ederler. Ve bu şekilde "Bana dua edin, kabul edeyim" (Gafir, 40/60) ayet-i kerimesine uyarak dua etmiş olurlar. Bunu görenler: "Falan kimse duası kabul olunan kişidir" derler. Ve o zatlar, bu belirlenmiş vakitten sonra soru sormanın uygun olmadığını hissederlerse, Hakk'a dua etmezler; ve bu durumda dahi halk, onun hakkında derler ki: "Eğer Hakk'a dua etseydi, kabul olurdu; fakat etmedi." Dua etmeyenlere gelince, bu zatlar bilirler ki, ilahi ilimde sabit olan hükümler, bu görünüşler âleminde elbette ortaya çıkacaktır. Dua ise, ya bu hükümlerin ortaya çıkmasını veya ortaya çıkmamasını talep etmektir. Hâlbuki söz konusu hükümlerin ortaya çıkmasını talep etmek -zaten ortaya çıkacağı için- abestir. Ve ortaya çıkmamasını talep ise, ilahi kazaya razı olmamaktır. Ve kudsi hadiste "Benim kazama razı olmayan benden başka Rab arasın!" buyrulmuş olduğundan bu zatlar, kazayı reddetme hususundaki duadan sakınırlar.

Ma'lûm olsun ki, evliyâdan ba'zıları duâ eder; ve ba'zıları da etmez. Duâ edenler, ilm-i ilâhîde muayyen olan vakt-i icâbeti, ilhâma veyâ o sırada vârid olan âyât-i kur'âniyyeye veyâhud sâir işârât-ı kevniyyeye müsteniden, hissederek Hakk'a arz-ı hâcet ederler. Ve bu suretle ادعونی استجب لكم (Gafir, 40/60) ["Bana duâ edin, kabûl edeyim"] âyet-i kerîmesine tebean duâ etmiş olurlar. Bunu görenler: "Falan kimse müstecâbü'd-da've"dir derler. Ve o zevât, bu vakt-i muayyenden sonra suâl muvâfik olmadığını hissederlerse, Hakk'a duâ etmezler; ve bu halde dahi halk, onun hakkında derler ki: "Eğer Hakk'a duâ ede idi, kabul olurdu; fakat etmedi." Duâ etmeyenlere gelince, bu zevât bilirler ki, ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâm, bu âlem-i mezâhirde elbette zuhûr edecektir. Duâ ise, ya bu ahkâmın zuhûrunu veyâhud adem-i zuhûrunu taleb etmektir. Halbuki mezkûr ahkâmın zuhûrunu taleb etmek -zâten zuhûr edeceği için- abestir. Ve adem-i zuhûru taleb ise, kazâ-yı ilâhîye adem-i rızâdır. Ve hadîs-i kudside من لم يرض بقضائى فليطلب ربا سوائی ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan benden başka Rab arasın!" buyrulmuş olduğundan bu zevât, redd-i kazâ husûsundaki duâdan tevakkî ederler.

1875. O kirâma râm olan rızâdan dolayı, onlara kazanın def'ini istemek harâm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1875. O kerîm zevâta boyun eğen rızâdan dolayı, onlara kazanın def'ini istemek harâm oldu.

O kerîm zevâta boyun eğen ve itaat eden rızâ makamından dolayı, onlara ilâhî ilimde sabit olan hükümlerin ve ilâhî kazânın geri çevrilmesini ve def'ini istemek harâm oldu. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

O kerîm olan zevâta râm ve münkād olan makām-ı rızâdan dolayı, onlara ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâmın ve kazâ-yı ilâhînin reddini ve def'ini istemek harâm oldu. Nitekim yukarıda beyân olundu.

1876. Kazada husûsî bir zevk görürler; halâsı taleb etmek, onlara küfür gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1876. Kazada özel bir zevk görürler; ondan kurtulmayı istemek, onlara küfür gelir.

İlâhî kazânın akışında, rıza makamında sabit bulunan evliyâ, özel bir zevk görürler ve görünen âlemde Hakk'ın iradesinin akışından kurtulmayı istemek, onlara küfür gelir.

Kazâ-yı ilâhînin cereyânında, makām-ı rızâda sâbit bulunan evliyâ, husûsî bir zevk görürler ve âlem-i şehadette irâde-i Hakk'ın cereyânından kurtulmayı istemek, onlara küfür gelir.

1877. Onların kalbine bir hüsn-i zan açtı ki, bir gamdan mâî libas giymezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1877. Onların kalbine öyle bir hüsn-i zan (iyi düşünce) açtı ki, bir gamdan dolayı mavi elbise giymezler.

Bu topluluğun kalbine Yüce Allah öyle bir iyi düşünce açtı ki, hiçbir muratsızlık gamından dolayı onlar, matem elbisesini giymezler. Matem elbisesi doğuda mavi ve batıda siyah olarak seçilmiştir.

Bu tâifenin kalbine Hak Teâlâ hazretleri bir hüsn-i zan açtı ki, hiçbir murâdsızlık gamından dolayı onlar, mâtem libâsını giymezler. Mâtem libâsı şarkta mâî (mâvi) ve garbda siyah olarak intihâb olunmuştur.

## Behlül'ün o dervîşe suâl etmesi

1878. Behlûl, o bir dervîşe dedi ki: "Ey dervîş nasılsın, beni âgâh et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1878. Behlûl, o bir dervîşe dedi ki: "Ey dervîş nasılsın, beni haberdar et!"

"Behlûl" Abbasi halifelerinden Harun Reşid'in süt kardeşi ve ilahi cezbelere kapılmış (mecâzîb-i ilâhiyye) bir zât olup, hikmetli menkıbeleri pek çoktur ve bilinmektedir.

"Behlûl" hulefâ-i Abbasiyye'den Hârunü'r-Reşîd'in süt birâderi ve mecâzîb-i ilâhiyyeden bir zât olup, menâkıb-ı hakîmânesi pek çoktur ve ma'rûfdur.

1875. O kirâma râm olan rızâdan dolayı, onlara kazanın def'ini istemek harâm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1875. O kerîm zevâta boyun eğen rızâdan dolayı, onlara kazanın def'ini istemek harâm oldu.

O kerîm zevâta boyun eğen ve itaat eden rızâ makamından dolayı, onlara ilâhî ilimde sabit olan hükümlerin ve ilâhî kazânın geri çevrilmesini ve def'ini istemek harâm oldu. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

O kerîm olan zevâta râm ve münkād olan makām-ı rızâdan dolayı, onlara ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâmın ve kazâ-yı ilâhînin reddini ve def'ini istemek harâm oldu. Nitekim yukarıda beyân olundu.

1876. Kazada husûsî bir zevk görürler; halâsı taleb etmek, onlara küfür gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1876. Kazada özel bir zevk görürler; ondan kurtulmayı istemek, onlara küfür gelir.

İlâhî kazânın akışında, rıza makamında sabit bulunan evliyâ, özel bir zevk görürler ve görünen âlemde Hakk'ın iradesinin akışından kurtulmayı istemek, onlara küfür gelir.

Kazâ-yı ilâhînin cereyânında, makām-ı rızâda sâbit bulunan evliyâ, husûsî bir zevk görürler ve âlem-i şehadette irâde-i Hakk'ın cereyânından kurtulmayı istemek, onlara küfür gelir.

1877. Onların kalbine bir hüsn-i zan açtı ki, bir gamdan mâî libas giymezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1877. Onların kalbine öyle bir hüsn-i zan (iyi düşünce) açtı ki, bir gamdan dolayı mavi elbise giymezler.

Bu topluluğun kalbine Yüce Allah öyle bir iyi düşünce açtı ki, hiçbir muratsızlık gamından dolayı onlar, matem elbisesini giymezler. Matem elbisesi doğuda mavi ve batıda siyah olarak seçilmiştir.

Bu tâifenin kalbine Hak Teâlâ hazretleri bir hüsn-i zan açtı ki, hiçbir murâdsızlık gamından dolayı onlar, mâtem libâsını giymezler. Mâtem libâsı şarkta mâî (mâvi) ve garbda siyah olarak intihâb olunmuştur.

## Behlül'ün o dervîşe suâl etmesi

1878. Behlul, o bir dervîşe dedi ki: "Ey dervîş nasılsın, beni âgâh et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1878. Behlûl, o bir dervişe dedi ki: "Ey derviş nasılsın, beni haberdar et!"

"Behlûl" Abbasi halifelerinden Harun Reşid'in süt kardeşi ve ilahi cezbelere kapılmış velilerden bir zattır; hikmetli menkıbeleri pek çoktur ve bilinmektedir.

"Behlûl" hulefâ-i Abbasiyye'den Hârunü'r-Reşîd'in süt birâderi ve mecâzîb-i ilâhiyyeden bir zât olup, menâkıb-ı hakîmânesi pek çoktur ve ma'rûfdur.

1879. Dedi: "Bir kimse nasıl olur ki, cihanın emri ebedî onun muradı üzere olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1879. Dedi: "Bir kimse nasıl olur ki, dünyanın işi ebediyen onun isteği üzere gerçekleşir?"

Bu hâl, Allah dostlarına (ehlullâh) hâsıl olan ittihad makamının (Allah ile birleşme hâli) gereğidir. Bu makamda, kâinatın Efendisi (s.a.v.) Hazretleri'ne hitaben, "وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى" yani "Ey şanlı sevgilim! Attığın zaman sen atmadın, aksine Yüce Allah attı" buyruldu. Ve âriflerin sultanı Bayezid-i Bistamî hazretleri bu makamda şöyle buyurmuştur: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar." Çünkü tasavvuf yolculuğunun (sülük) başlangıçlarında henüz onun iradesi, Hak'ın iradesinde fânî değildi. Ne zaman ki iradesi Hak'ın iradesinde fânî oldu ve onda Hak'ın iradesinden başka irade kalmadı, ondan ancak Hak'ın dilediği ortaya çıkar ve onun dilediği ancak Hak'ın buyurduğudur.

Bu hâl, ehlullâha hâsıl olan makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Bu makāmda Server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz'e hitaben وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'nî "Ey Habib-i zîşânım! attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah Teâlâ attı" buyruldu. Ve Sultânü'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu makāmda şöyle buyurmuştur: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar." Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, [irâde-i Hak'ta fânî değildi. Vaktāki irâdesi] irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden gayri irâde kalmadı ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur.

1880. "Seller ve ırmaklar onun muradı üzere giderler; yıldızlar o üslubdan ki [1886] ister, öyle olurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1880. "Seller ve ırmaklar onun isteği üzere giderler; yıldızlar o üsluptan ki [1886] ister, öyle olurlar."

Böyle bir kişinin hâli nasıl olur ki, sellerin ve ırmakların akış yönü onun isteği üzerine gerçekleşir. Yıldızların hareketleri ve tesirleri o kişinin istediği tarz ve üslupta döner. Nasıl ki sebebi yukarıdaki beyitte açıklandı. Ve bu makamda (manevi mertebede) bulunan Allah dostlarının bu anlamda sözleri çoktur. Örneğin Eşref-i Rûmî hazretleri şöyle buyurur: Beyit:

Bu yaz ve güz ve bu kışlar, bu ay ve gün bu yıldızlar Bu geceler bu gündüzler benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem bi-iznî kum! Yalın ayak, başı açık kamusu duralar üryân.

"Böyle bir kimsenin hâli nasıl olur ki, seller ve ırmakların istikāmet-i cereyânı onun murâdı üzerine vâki' olur. Yıldızların harekâtı ve te'sîrâtı o kimsenin istediği tarz ve üslûbda deverân eyler." Nitekim sebebi yukarıki beyitte îzâh olundu. Ve bu makāmda bulunan ehlullâhın bu ma'nâda sözleri çoktur. Ezcümle Eşref-i Rûmî hazretleri şöyle buyurur: Beyit:

Bu yaz u güz ü bu kışlar, bu ay u gün bu yıldızlar Bu geceler bu gündüzler benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem bi-iznî kum! Yalın ayak, başı açık kamusu duralar üryân.

1881. Dirilik ve ölüm, onun çavuşları olup, onun murâdı üzere, köy köy revane olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1881. Dirilik ve ölüm, onun çavuşları olup, onun isteği üzere, köy köy dolaşırlar.

1882. Her nereye isterse ta'ziye gönderir; her nereye isterse tehniye bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1882. Her nereye isterse taziye gönderir; her nereye isterse tebrik bahşeder.

"Taziye", musibetzede olan kimsenin gönlünü hoş etmek; "tebrik", dünyevî ve manevî saadete erişen kimseye "Mübarek olsun!" demektir.

"Ta'ziyet" musíbet-zede olan kimsenin gönlünü hoş etmek; "tehniyet" sûrî ve ma'nevî nâil-i saâdet olan kimseye "Mübarek olsun!" demek.

1879. Dedi: "Bir kimse nasıl olur ki, cihanın emri ebedî onun muradı üzere olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1879. Dedi: "Bir kimse nasıl olur ki, dünyanın işi ebediyen onun isteği üzere gerçekleşir?"

Bu hâl, Allah dostlarına (ehlullâh) hâsıl olan ittihad makamının (Allah ile birleşme hâli) gereğidir. Bu makamda, kâinatın Efendisi (s.a.v.) Hazretleri'ne hitaben, "وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى" yani "Ey şanlı sevgilim! Attığın zaman sen atmadın, aksine Yüce Allah attı" buyruldu. Ve âriflerin sultanı Bayezid-i Bistamî hazretleri bu makamda şöyle buyurmuştur: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar." Çünkü tasavvuf yolculuğunun (sülük) başlangıçlarında henüz onun iradesi, Hak'ın iradesinde fânî değildi. Ne zaman ki iradesi Hak'ın iradesinde fânî oldu ve onda Hak'ın iradesinden başka irade kalmadı, ondan ancak Hak'ın dilediği ortaya çıkar ve onun dilediği ancak Hak'ın buyurduğudur.

Bu hâl, ehlullâha hâsıl olan makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Bu makāmda Server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz'e hitaben وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'nî "Ey Habib-i zîşânım! attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah Teâlâ attı" buyruldu. Ve Sultânü'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu makāmda şöyle buyurmuştur: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar." Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, [irâde-i Hak'ta fânî değildi. Vaktāki irâdesi] irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden gayri irâde kalmadı ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur.

1880. "Seller ve ırmaklar onun muradı üzere giderler; yıldızlar o üslubdan ki ister, öyle olurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1880. Seller ve ırmaklar onun isteği üzere giderler; yıldızlar o istediği üslupta olurlar.

Böyle bir kimsenin hâli nasıl olur ki, sellerin ve ırmakların akış yönü onun isteği üzerine gerçekleşir. Yıldızların hareketleri ve tesirleri o kimsenin istediği tarz ve üslupta döner. Nasıl ki sebebi yukarıdaki beyitte açıklandı. Ve bu makamda (manevi derecede) bulunan Allah dostlarının bu anlamda sözleri çoktur. Örneğin Eşref-i Rûmî hazretleri şöyle buyurur: Beyit: Bu yaz ve güz ve bu kışlar, bu ay ve gün bu yıldızlar Bu geceler bu gündüzler benim emrimdedir hep birden Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem iznimle kalkın! Yalın ayak, başı açık hepsi dururlar çıplak.

"Böyle bir kimsenin hâli nasıl olur ki, seller ve ırmakların istikāmet-i cereyânı onun murâdı üzerine vâki' olur. Yıldızların harekâtı ve te'sîrâtı o kimsenin istediği tarz ve üslûbda deverân eyler." Nitekim sebebi yukarıki beyitte îzâh olundu. Ve bu makāmda bulunan ehlullâhın bu ma'nâda sözleri çoktur. Ezcümle Eşref-i Rûmî hazretleri şöyle buyurur: Beyit: Bu yaz u güz ü bu kışlar, bu ay u gün bu yıldızlar Bu geceler bu gündüzler benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem bi-iznî kum! Yalın ayak, başı açık kamusu duralar üryân.

1881. Dirilik ve ölüm, onun çavuşları olup, onun murâdı üzere, köy köy revane olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1881. Dirilik ve ölüm, onun çavuşları olup, onun isteği üzere, köy köy dolaşırlar.

1882. Her nereye isterse ta'ziye gönderir; her nereye isterse tehniye bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1882. Her nereye isterse taziye gönderir; her nereye isterse tebrik bahşeder.

"Taziye", musibete uğramış kimsenin gönlünü hoş etmek; "tebrik", maddî ve manevî saadete erişmiş kimseye "Mübarek olsun!" demektir.

"Ta'ziyet" musíbet-zede olan kimsenin gönlünü hoş etmek; "tehniyet" sûrî ve ma'nevî nâil-i saâdet olan kimseye “Mübarek olsun!" demek.

1883. O fermân yürütücünün rızası ve emri olmaksızın, cihanda hiçbir diş sırıtmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1883. O ferman yürütücünün rızası ve emri olmaksızın, dünyada hiçbir diş sırıtmaz.

1884. Dedi: "Ey şah! doğru söyledin, böyledir. Bu, senin ferrinde ve sîmânda zahirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1884. Dedi: "Ey şah! Doğru söyledin, böyledir. Bu, senin parlaklığında ve yüzünde görünür."

Behlûl hazretleri dervişe cevap olarak dedi ki: "Ey hakikat şahı! Doğru söyledin ve zevkinden söyledin. Durumun hakikati böyledir. Senin bu söylediklerin, hâlinin parlaklığında ve yüzünde görünür; kuru bir iddia değildir."

Behlûl hazretleri dervîşe cevâben dedi ki: "Ey şâh-ı hakikat! Doğru dedin ve zevkinden söyledin. Hakikat-ı hâl böyledir. Bu senin söylediklerin, hâlinin parlaklığında ve sîmanda zâhirdir; kuru da'vâ değildir."

1885. “Ey sâdık! busun ve yüz bu kadarsın; velâkin bunu şerh et; iyiden iyiye beyan et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1885. “Ey sadık! Sen busun ve yüz bu kadarsın; fakat bunu açıkla; iyice beyan et!”

1886. "Öyle ki, fâzıl ve merd-i fuzûlün, vaktāki kulağına erişe, kabul getirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1886. "Öyle ki, âlim ve câhil kişinin kulağına eriştiği zaman, kabul etsin!"

"Fâzıl" âlim, "merd-i fuzûl" câhil demektir. Yani, "Ey sâdık dervîş, bu söylediğin sözün hakikatini öyle açıkla ve anlat ki, her işiten âlim ve câhil kabul etsin."

"Fâzıl” âlim, “merd-i fuzûl" câhil demektir. Ya'nî, "Ey sâdık dervîş, bu söylediğin sözün hakikatini öyle şerh ve beyân et ki, her işiten âlim ve câhil kabûl etsin."

1887. "Onu kelâmda öyle şerh et ki, ondan avâmın aklı dahi nasib bulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1887. "Onu kelâmda öyle açıkla ki, ondan halkın aklı dahi nasip alsın!"

"O söylediğin sözü sözler ve kelâm âleminde öyle açıkla ve izah et ki, bu kelâm elbisesine bürünmüş olan anlamdan, halkın aklı dahi nasibini alsın ve onlar faydalansınlar."

"O söylediğin sözü âlem-i elfāz ve kelâmda öyle şerh ve îzâh et ki, bu kisve-i kelâma bürünmüş olan ma'nâdan, avâmın aklı dahi nasibini alsın ve onlar müntefi' olsunlar."

1888. Nâtık-ı kâmil vaktaki sofra saçıcı ola, onun sofrası üzerinde her bir aş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1888. İnsân-ı kâmil, konuşan bir sofra kurucu olduğunda, onun sofrasında her bir yemek bulunur.

İnsân-ı kâmil, konuşma ile mana sofrası kurduğu zaman, onun söz sofrası üzerinde, her akıl sahibinin yatkınlığına uygun bir mana nimeti bulunur. Hint nüshalarında bu beyit "وسر خوانش ز هر آشی بود -tarzin ناطق کامل چو خوان باشی بود" şeklindedir.

İnsân-ı kâmil, nutuk ile ma'nâ sofrası yaptığı vakit, onun sofra-i kelâmı üzerinde, her âkılin isti'dâdına münasib bir ni'met-i ma'nâ bulunur. Hind nüshalarında bu beyit وسر خوانش ز هر آشی بود -tarzin ناطق کامل چو خوان باشی بود

1883. O fermân yürütücünün rızası ve emri olmaksızın, cihanda hiçbir diş sırıtmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1883. O ferman yürütücünün rızası ve emri olmaksızın, dünyada hiçbir diş sırıtmaz.

1884. Dedi: "Ey şah! doğru söyledin, böyledir. Bu, senin ferrinde ve sîmânda zahirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1884. Dedi: "Ey şah! Doğru söyledin, böyledir. Bu, senin parlaklığında ve yüzünde görünür."

Behlûl hazretleri dervişe cevap olarak dedi ki: "Ey hakikat şahı! Doğru söyledin ve zevkinden söyledin. Durumun hakikati böyledir. Senin bu söylediklerin, hâlinin parlaklığında ve yüzünde görünür; kuru bir iddia değildir."

Behlûl hazretleri dervîşe cevâben dedi ki: "Ey şâh-ı hakikat! Doğru dedin ve zevkinden söyledin. Hakikat-ı hâl böyledir. Bu senin söylediklerin, hâlinin parlaklığında ve sîmanda zâhirdir; kuru da'vâ değildir."

1885. “Ey sâdık! busun ve yüz bu kadarsın; velâkin bunu şerh et; iyiden iyiye beyan et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1885. “Ey sadık! Sen busun ve yüz bu kadarsın; fakat bunu açıkla; iyice beyan et!”

1886. "Öyle ki, fâzıl ve merd-i fuzûlün, vaktâki kulağına erişe, kabul getirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1886. "Öyle ki, âlimin ve cahilin kulağına eriştiğinde, kabul etsin!"

"Fâzıl" âlim, "merd-i fuzûl" cahil demektir. Yani, "Ey sadık derviş, bu söylediğin sözün hakikatini öyle açıkla ve anlat ki, her işiten âlim ve cahil kabul etsin."

"Fâzıl” âlim, “merd-i fuzûl" câhil demektir. Ya'nî, "Ey sâdık dervîş, bu söylediğin sözün hakikatini öyle şerh ve beyân et ki, her işiten âlim ve câhil kabûl etsin."

1887. "Onu kelâmda öyle şerh et ki, ondan avâmın aklı dahi nasib bulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1887. "Onu kelâmda öyle açıkla ki, ondan halkın aklı dahi nasip alsın!"

"O söylediğin sözü sözler ve kelâm âleminde öyle açıkla ve izah et ki, bu söz elbisesine bürünmüş olan anlamdan, halkın aklı dahi nasibini alsın ve onlar faydalansınlar."

"O söylediğin sözü âlem-i elfâz ve kelâmda öyle şerh ve îzâh et ki, bu kisve-i kelâma bürünmüş olan ma'nâdan, avâmın aklı dahi nasibini alsın ve onlar müntefi' olsunlar."

1888. Nâtık-ı kâmil vaktaki sofra saçıcı ola, onun sofrası üzerinde her bir aş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1888. Kâmil konuşmacı sofrayı kuran olduğunda, onun sofrasında her türden yemek bulunur.

İnsân-ı kâmil, konuşmasıyla manevî bir sofra kurduğu zaman, onun söz sofrası üzerinde, her akıl sahibinin yatkınlığına uygun bir manevî nimet bulunur. Hint nüshalarında bu beyit "وسر خوانش ز هر آشی بود -tarzin ناطق کامل چو خوان باشی بود" şeklindedir. Ve Hint şârihlerinden Mir Nurullah ve Cenab-ı İmdadullah, "Hân bâşî"deki "bâşî" kelimesinin Türkçe olduğunu belirtiyorlar. Bu durumda anlam: "Kâmil olan konuşmacı sofranın başı ve reisi olduğu zaman, onun sofrasının üstünde her türden yemekten olur" demek olur.

İnsân-ı kâmil, nutuk ile ma'nâ sofrası yaptığı vakit, onun sofra-i kelâmı üzerinde, her âkılin isti'dâdına münasib bir ni'met-i ma'nâ bulunur. Hind nüshalarında bu beyit وسر خوانش ز هر آشی بود -tarzin ناطق کامل چو خوان باشی بود dadır. Ve Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh ve cenâb-ı İmdâdullâh “Hân bâşî” deki “bâşî" kelimesinin Türkçe olduğunu beyân ediyorlar. Şu halde ma'nâ: "Kâmil olan nâtık sofranın başı ve reîsi olduğu vakit, onun sofrasının üstünde her bir taâmdan olur" demek olur.

1889. Ki hiçbir misafir bî-neva kalmaz; her bir kimse, kendi gıdâsını ayrı bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1889. Hiçbir misafir yoksul kalmaz; her bir kimse, kendi gıdasını ayrı bulur.

Yükseliş seyrinde bulunan hiçbir Hakk yolcusu misafir, o kâmil konuşanın ilim ve marifet sofrasında yoksul ve nasipsiz kalmaz. Mutlaka, kendi yatkınlığına uygun olan ruhunun gıdasını ayrıca bulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'in bu özellikte olduğuna işaret buyururlar.

Seyr-i urûcîde bulunan hiçbir sâlik-i misafir, o nâtık-ı kâmilin sofra-i ulûm ve maârifinde bî-nevâ ve nasîbsiz kalmaz. Mutlakā, kendi isti'dâdına münâsib olan ruhunun gıdâsını ayrıca bulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'in bu hâssiyette olduğuna işâret buyururlar.

1890. Kur'ân gibi ki, ma'nada yedi kattır; havas ve avâm için onda mahall-i [1897] taâm vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1890. Kur'an gibi ki, anlamda yedi kattır; havas ve avam için onda yiyecek yeri vardır.

Bu şerefli beyitte "Muhakkak Kur'an'ın zâhiri ve bâtını ve yedi bâtına kadar bâtınının bâtını vardır" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani "Kur'an-ı Kerim'in bu hadis-i şerifte beyan buyurulan vasfı, nâtık-ı kâmilin (söz söyleyen olgun kişinin) kelamı hakkında da vârid olup, yedi kat anlamı vardır. O kelam, ruhların gıdalanacağı yer olup, her bir ruh, kendi yatkınlık derecesine göre, o yiyecek yerinde gıdasını bulur ve zevklenir. Münkirlerin bu sofrada nasibi yoktur."

Bu beyt-i şerîfde ان للقرآن ظهرا و بطنا و لبطنه بطنا الى سبعة ابطن ya'nî “Muhakkak Kur'ân'ın zahrı ve batnı ve yedi batna kadar batnının batnı vardır” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî "Kur'ân-ı Kerîm'in bu hadis-i şerîfde beyân buyrulan vasfı, nâtık-ı kâmilin kelâmı hakkında da vârid olup, yedi kat ma'nâsı vardır. O kelâm, ervâhın gıdâlanacağı mahal olup, her bir rûh, kendi derece-i isti'dâdına göre, o mahall-i taâmda gıdâsını bulur ve zevklenir. Münkirlerin bu sofrada nasîbi yoktur."

1891. "Bu bir kere umûmun önünde yakîn oldu ki, cihan Yezdân'ın emrine râmdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1891. "Bu bir kere herkesin önünde kesinleşti ki, cihan Allah'ın emrine boyun eğmiştir."

Derviş, Behlül'e cevap olarak dedi ki: "Bu anlam bir kere bütün müminler katında kesinleşti ki, cihanın bütün yapısı, Yüce Allah'ın emrine boyun eğmiş ve itaatkârdır."

Derviş, Behlül'e cevâben dedi ki: "Bu ma'nâ bir kerre âmme-i mü'minîn indinde muhakkak oldu ki, cihânın hey'et-i mecmuası, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin emrine râm ve münkāddır."

1892. “O Sultan-ı bahtın kazası ve hükmü olmaksızın, hiçbir yaprak ağaçtan düşmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1892. “O baht sultanının kazası ve hükmü olmaksızın, hiçbir yaprak ağaçtan düşmez."

Ankaravî nüshasında "Sultân-ı baht"taki "baht", "ha" harfiyle "hâlis" (saf, katışıksız) anlamına gelir. Bazı nüshalarda "hı" harfiyle "baht" (talih) olarak yazılmıştır. Hint nüshalarında ise "Sul-dadır". Hint şârihlerinden Mîr Nûrullâh ve cenâb-ı İmdâdullâh, "Hân bâşî"deki "bâşî" kelimesinin Türkçe olduğunu belirtiyorlar. Bu durumda anlam: "İnsân-ı kâmil (olgun insan) konuşan sofranın başı ve reisi olduğu zaman, onun sofrasının üstünde her bir yiyecekten bulunur" demek olur.

Ankaravî nüshasında “Sultân-ı baht" "baht" "ha" ile "hâlis" ma'nâsına gelir. Ba'zı nüshalarda "hı" ile "baht" yazılmıştır. Ve Hind nüshalarında "Sul- dadır. Ve Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh ve cenâb-ı İmdâdullâh “Hân bâşî” deki “bâşî" kelimesinin Türkçe olduğunu beyân ediyorlar. Şu halde ma'nâ: "Kâmil olan nâtık sofranın başı ve reîsi olduğu vakit, onun sofrasının üstünde her bir taâmdan olur" demek olur.

1889. Ki hiçbir misafir bî-neva kalmaz; her bir kimse, kendi gıdâsını ayrı bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1889. Hiçbir misafir yoksul kalmaz; her bir kimse, kendi gıdasını ayrı bulur.

Yükseliş seyrinde bulunan hiçbir Hakk yolcusu misafir, o kâmil konuşanın ilim ve marifet sofrasında yoksul ve nasipsiz kalmaz. Mutlaka, kendi yatkınlığına uygun olan ruhunun gıdasını ayrıca bulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'in bu özellikte olduğuna işaret buyururlar.

Seyr-i urûcîde bulunan hiçbir sâlik-i misafir, o nâtık-ı kâmilin sofra-i ulûm ve maârifinde bî-nevâ ve nasîbsiz kalmaz. Mutlakā, kendi isti'dâdına münâsib olan ruhunun gıdâsını ayrıca bulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'in bu hâssiyette olduğuna işâret buyururlar.

1890. Kur'ân gibi ki, ma'nada yedi kattır; havas ve avâm için onda mahall-i [1897] taâm vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1890. Kur'an gibi ki, anlamda yedi kattır; havas ve avam için onda yiyecek yeri vardır.

Bu şerefli beyitte "Muhakkak Kur'an'ın zahiri (dış yüzü) ve batını (iç yüzü) ve yedi batına kadar batının batını vardır" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani "Kur'an-ı Kerim'in bu hadis-i şerifte beyan buyurulan vasfı, nâtık-ı kâmilin (söz söyleyen olgun insanın) kelamı hakkında da geçerli olup, yedi kat anlamı vardır. O kelam, ruhların gıdalanacağı yer olup, her bir ruh, kendi yatkınlık derecesine göre, o yiyecek yerinde gıdasını bulur ve zevklenir. Münkirlerin (inkâr edenlerin) bu sofrada nasibi yoktur."

Bu beyt-i şerîfde ان للقرآن ظهرا و بطنا و لبطنه بطنا الى سبعة ابطن ya'nî “Muhakkak Kur'ân’ın zahrı ve batnı ve yedi batna kadar batnının batnı vardır” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'nî “Kur’ân-ı Kerîm’in bu hadis-i şerîfde beyân buyrulan vasfı, nâtık-ı kâmilin kelâmı hakkında da vârid olup, yedi kat ma’nâsı vardır. O kelâm, ervâhın gıdâlanacağı mahal olup, her bir rûh, kendi derece-i isti’dâdına göre, o mahall-i taâmda gıdâsını bulur ve zevklenir. Münkirlerin bu sofrada nasîbi yoktur.”

1891. "Bu bir kere umûmun önünde yakîn oldu ki, cihan Yezdân'ın emrine râmdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1891. "Bu bir kere herkesin önünde kesinleşti ki, cihan Allah'ın emrine boyun eğmiştir."

Derviş, Behlül'e cevap olarak dedi ki: "Bu anlam bir kere bütün müminler katında kesinleşti ki, cihanın bütün yapısı, Yüce Allah'ın emrine boyun eğmiş ve itaatkârdır."

Derviş, Behlül'e cevâben dedi ki: "Bu ma'nâ bir kerre âmme-i mü'minîn indinde muhakkak oldu ki, cihânın hey'et-i mecmuası, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin emrine râm ve münkāddır."

1892. “O Sultan-ı bahtın kazası ve hükmü olmaksızın, hiçbir yaprak ağaçtan düşmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1892. "O baht sultanının kazası ve hükmü olmaksızın, hiçbir yaprak ağaçtan düşmez."

Ankaravî nüshasında "Sultân-ı baht" kelimesindeki "baht", "ha" harfiyle "hâlis" (saf, katışıksız) anlamına gelir. Bazı nüshalarda "hı" harfiyle "baht" (talih) olarak yazılmıştır. Hint nüshalarında ise "Sultân-ı taht" şeklindedir. "Taht" kelimesi arş anlamına geldiğine göre, bu durumda "Arşın Sultanı" demek olur ki, bu şekilde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân, arşa istivâ etmiştir"] ayet-i kerimesine işaret edilmiş olur. Beytin genel yapısında ise وَ مَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقة الا يعلمها (En'âm, 6/59) yani "Hiçbir yaprak düşmez; ancak Hak Teâlâ onu bilir" ayet-i kerimesine işaret edilir.

Ankaravî nüshasında “Sultân-ı baht" "baht" "ha" ile "hâlis" ma'nâsına gelir. Ba'zı nüshalarda "hı" ile "baht" yazılmıştır. Ve Hind nüshalarında "Sul- tân-ı taht" vâki'dir. Ve "taht" arş ma'nâsına geldiğine göre, "Sultân-ı arş" demek olur ki, bu sûretde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân, arşa istivâ etmiştir"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulmuş olur. Beyt-i şerîfin hey'et-i mecmuasında وَ مَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقة الا يعلمها (En'âm, 6/59) ya'nî "Bir yaprak sukūt etmez; illâ ki Hak Teâlâ onu bilir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1893. Hak lokmaya "Giriniz!" demedikçe, lokma ağızdan boğaz tarafına gitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1893. Hak lokmaya "Giriniz!" demedikçe, lokma ağızdan boğaz tarafına gitmedi.

1894. Meyil ve rağbet ki, âdemînin yularıdır, onun kımıldaması o Ganî'nin emrinin muti'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1894. Meyil ve rağbet ki, insanın yularıdır, onun kımıldaması o Ganî'nin emrine itaatkârdır.

İnsanın kalbinde herhangi bir işe eğilim ve istek meydana gelir. Bu eğilim ve istek onu o işin gerçekleşmesine sevk ettiği için, onun yularıdır. Bu sebeple, insanın yuları hükmünde olan bu eğilim ve isteğin kalpte meydana gelmesiyle kımıldaması, o mutlak Ganî olan Hakk'ın emrine bağlıdır; ve insanın işlerinin dayanağı Hak Zât'ıdır.

İnsanın kalbinde herhangi bir işe meyil ve rağbet hâsıl olur. Bu meyil ve rağbet onu o işin husûlüne tahrik ettiği için, onun yulandır. Binâenaleyh insanın yuları mesâbesinde olan bu meyil ve rağbetin kalbde husûlüyle kımıldanması, o Ganiyy-i mutlak olan Hakk'ın emrine tâbi'dir; ve umûr-ı insanın medârı Zât-ı Hak'dır.

1895. Yerlerde ve göklerde bir zerre kanat kımıldatmaz, dönmez, uçucu olmaz,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1895. Yerlerde ve göklerde bir zerre kanat kımıldatmaz, dönmez, uçucu olmaz,

"Perre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Ankaravî hazretleri "uçucu" anlamını almıştır. Bu kelimenin bir anlamı "saman çöpü" demektir. Bu durumda anlam "Bir zerre kanat kımıldatamaz, bir çöp dönmez" demek olur. Bir anlamı da "dolap kanadı" demektir. "Bir dolap kanadı hareket etmez" demek olur.

"Perre" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Ankaravî hazretleri "uçucu" ma'nâsını almıştır. Bu kelimenin bir ma'nâsı "saman çöpü" demektir. Bu sûrette ma'nâ "Bir zerre kanat kımıldatamaz, bir çöp dönmez" demek olur. Bir ma'nâsı da "dolap kanadı" demektir. "Bir dolap kanadı hareket etmez" demek olur.

1896. Ancak O'nun kadîm ve nâfiz olan fermanıyla. Şerh olunamaz; şecâat hoş değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1896. Ancak O'nun öncesiz ve geçerli olan fermanıyla. Açıklanamaz; cesaret hoş değildir.

Birinci mısra, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Yani "Yerlerde ve göklerde bir zerre, Hakk'ın öncesiz ve geçerli olan fermanından başkasıyla kanat kımıldatmaz; bir çöp hareket etmez" demektir. İkinci mısra ayrı bir cümledir. Yani, "Hakk'ın âlem zerreleri üzerindeki ilâhî tasarruflarını açıklamak ve beyan etmek 'tân-ı taht' (tahtın ayıbı) olarak meydana gelir." Ve "taht" arş anlamına geldiğine göre, "Arşın Sultanı" demek olur ki, bu durumda الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân, arşa istivâ etmiştir"] ayet-i kerimesine işaret buyurulmuş olur. Şerefli beytin bütün yapısında وَ مَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقة الا يعلمها (En'âm, 6/59) yani "Bir yaprak düşmez; ancak Hak Teâlâ onu bilir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Birinci mısrâ', yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'nî "Yerlerde ve göklerde bir zerre, Hakk'ın kadîm ve nâfiz olan fermânının gayriyle kanat kımıldatmaz; bir çöp hareket etmez" demek olur. İkinci mısra' ayrı bir cümledir. Ya'nî, "Hakk'ın zerrât-ı âlem üzerindeki tasarrufât-ı ilâhiyyesini şerh ve beyân etmek tân-ı taht" vâki'dir. Ve "taht" arş ma'nâsına geldiğine göre, "Sultân-ı arş" demek olur ki, bu sûretde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân, arşa istivâ etmiştir"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulmuş olur. Beyt-i şerîfin hey'et-i mecmuasında وَ مَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقة الا يعلمها (En'âm, 6/59) ya'nî "Bir yaprak sukūt etmez; illâ ki Hak Teâlâ onu bilir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1893. Hak lokmaya "Giriniz!" demedikçe, lokma ağızdan boğaz tarafına gitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1893. Hak lokmaya "Giriniz!" demedikçe, lokma ağızdan boğaz tarafına gitmedi.

1894. Meyil ve rağbet ki, âdemînin yularıdır, onun kımıldaması o Ganî'nin emrinin mutî'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1894. Meyil ve rağbet ki, insanın yularıdır, onun kımıldaması o Ganî'nin emrinin itaatkârıdır.

İnsanın kalbinde herhangi bir işe eğilim ve istek meydana gelir. Bu eğilim ve istek onu o işin gerçekleşmesine sevk ettiği için, onun yularıdır. Bu sebeple, insanın yuları hükmünde olan bu eğilim ve isteğin kalpte meydana gelmesiyle kımıldaması, o mutlak Ganî olan Hakk'ın emrine bağlıdır; ve insanın işlerinin dayanağı Hak Zât'ıdır.

İnsanın kalbinde herhangi bir işe meyil ve rağbet hâsıl olur. Bu meyil ve rağbet onu o işin husûlüne tahrik ettiği için, onun yulandır. Binâenaleyh insanın yuları mesâbesinde olan bu meyil ve rağbetin kalbde husûlüyle kımıldanması, o Ganiyy-i mutlak olan Hakk'ın emrine tâbi'dir; ve umûr-ı insanın medârı Zât-ı Hak'dır.

1895. Yerlerde ve göklerde bir zerre kanat kımıldatmaz, dönmez, uçucu olmaz,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1895. Yerlerde ve göklerde bir zerre kanat kımıldatmaz, dönmez, uçucu olmaz,

"Perre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Ankaravî hazretleri "uçucu" anlamını almıştır. Bu kelimenin bir anlamı "saman çöpü" demektir. Bu durumda anlam "Bir zerre kanat kımıldatamaz, bir çöp dönmez" demek olur. Bir anlamı da "dolap kanadı" demektir. "Bir dolap kanadı hareket etmez" demek olur.

"Perre" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Ankaravî hazretleri "uçucu" ma'nâsını almıştır. Bu kelimenin bir ma'nâsı "saman çöpü" demektir. Bu sûrette ma'nâ "Bir zerre kanat kımıldatamaz, bir çöp dönmez" demek olur. Bir ma'nâsı da "dolap kanadı" demektir. "Bir dolap kanadı hareket etmez" demek olur.

1896. Ancak O'nun kadîm ve nâfiz olan fermanıyla. Şerh olunamaz; şecâat hoş değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1896. Ancak O'nun öncesiz ve geçerli olan fermanıyla. Açıklanamaz; cesaret hoş değildir.

Birinci mısra, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Yani "Yerlerde ve göklerde bir zerre, Hakk'ın öncesiz ve geçerli olan fermanından başka bir şeyle kanat kımıldatmaz; bir çöp hareket etmez" demektir. İkinci mısra ayrı bir cümledir. Yani, "Hakk'ın âlem zerreleri üzerindeki ilahi tasarruflarını açıklamak ve beyan etmek mümkün değildir. Bu konuda ayrıntılara girişmek cesaret ve atılganlık hoş değildir." Ve bu cesaretin hoş olmamasının sebebi şudur ki, bu husustaki inceliklerin beyanı için, bütün eşyada Hakk'ın mutlak varlığının zâtî yayılımını açıklamak gerekir. Halbuki insanların akılları farklı farklıdır. Bu anlamı birçoklarının idrak kapasitesi alamaz; ve yanlış anlama dolayısıyla Hak hakkında yanlış inanca ve sapkınlığa düşerler. "Celdî" çabukluk ve cesaret demektir.

Birinci mısrâ', yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'nî "Yerlerde ve göklerde bir zerre, Hakk'ın kadîm ve nâfiz olan fermânının gayriyle kanat kımıldatmaz; bir çöp hareket etmez" demek olur. İkinci mısra' ayrı bir cümledir. Ya'nî, "Hakk'ın zerrât-ı âlem üzerindeki tasarrufât-ı ilâhiyyesini şerh ve beyân etmek mümkin değildir. Bu babda tafsilâta kıyâm etmek şecâat ve cesâreti hoş değildir." Ve bu şecâatin hoş olmamasının sebebi budur ki, bu husûstaki dekāyıkın beyânı için, bilcümle eşyâda vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini îzâh lâzımdır. Halbuki ukül-i nâs mütefävittir. Bu ma'nâyı birçoklarının havsala-i idrāki alamaz; ve sû'-i tefehhüm dolayısıyla Hak hakkında sû'-i i'tikāda ve dalâlete düşerler. "Celdî" çabukluk ve şecâat demektir.

1897. Ağaçların yaprağını tamamen kim sayar? Nihayetsiz ne vakit nutka râm olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1897. Ağaçların yaprağını tamamen kim sayar? Sonsuz olan ne zaman söze boyun eğer?

Hakk'ın bütün eşyadaki tasarruflarından bahsetmeye ve onu açıklamaya kalkışmak, ağaçların yapraklarını saymaya benzer. Hiç, sonsuz olan Hakk'ın mutlak varlığının sayılamaz ve hesaba gelmez isimlerinin eserleri ve hükümleri, sınırlı ve sonlu olan söze boyun eğer ve tâbi olur mu?

Hakk'ın bilcümle eşyâdaki tasarrufâtından bahse ve onu şerhe kıyâm etmek, ağaçların yapraklarını saymaya benzer. Hiç nâmütenâhî olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olan esmâsının âsâr ve ahkâmı, mahdûd ve mütenâhî olan kelâma râm ve tâbi' olur mu?

1898. Bu kudretini işit ki, mâdemki kârın küllîsi, Kirdigar'ın emrinin gayri ile dönmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1898. Bu kudretini işit ki, mademki işin bütünü, Yaratıcı'nın emrinden başkasıyla dönmez.

Olgun konuşanın hâlini anlamak için nihayet bu kadarını dinle: Mademki "Emri Allah Teâlâ tedbir eder" (Yûnus, 10/3) ayet-i kerimesi gereğince, âlemdeki oluşların dönmesi, hakiki fail olan Hakk'ın emrinden başkasıyla olmaz ve ilahi kazâdan başka, âlemde bir hüküm cereyan etmez.

Nâtık-ı kâmilin hâlini anlamak için nihâyet bu kadarını dinle: Mâdemki يدبر الأمر (Yûnus, 10/3) ya'nî "Emri Allah Teâlâ tedbîr eder" âyet-i kerîmesi mûcibince, şuûnât-ı âlemin deverânı, fâil-i hakîkî olan Hakk'ın emrinin gayriyle dönmez ve kazâ-yı ilâhîden başka, âlemde bir hüküm cereyân etmez.

1899. Mâdemki Hakk'ın kazası kulun rızası oldu, onun hükmünü isteyici kul oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1899. Mademki Hakk'ın kazâsı kulun rızası oldu, onun hükmünü isteyen kul oldu.

Ve mademki Hakk'ın kazâsı dahi, tamamen kul olan kâmil konuşanın (nâtık-ı kâmil: Hakk'ın sözcüsü olan olgun insan) rızası oldu, çünkü yukarıda açıklandığı üzere, kulun iradesi kalmadı ve Hakk'ın iradesi, ancak kulun iradesinden ibaret oldu. Bu sebeple böyle bir kul, Hakk'ın hüküm ve kazâsını isteyen ve murad eden bir kul oldu. Ve kuldaki irade sıfatı, ancak Hakk'ın irade sıfatı oldu.

Ve mâdemki Hakk'ın kazâsı dahi abd-i mahz olan nâtık-ı kâmilin rızâsı oldu, zîrâ yukarıda îzah olunduğu üzere, abdin irâdesi kalmadı ve Hakk'ın irâdesi, ancak abdin irâdesinden ibaret oldu. Binâenaleyh böyle bir kul, Hakk'ın hüküm ve kazâsını isteyici ve murâd edici bir kul oldu. Ve abddeki sıfat-ı irâde, ancak Hakk'ın sıfat-ı irâdesi oldu.

1900. Tekellüfsüz, ücret ve sevab için değil, belki onun tab'ı böyle müstetab oldu. [1907]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1900. Tekellüfsüz, ücret ve sevap için değil, aksine onun tabiatı böyle güzel oldu.

mümkün değildir. Bu konuda ayrıntılara girişmek cesaret ve yiğitlik hoş değildir." Ve bu cesaretin hoş olmamasının sebebi şudur ki, bu husustaki inceliklerin açıklanması için, bütün eşyada Hakk'ın mutlak varlığının zâtî yayılışını açıklamak gerekir. Halbuki insanların akılları farklıdır. Bu anlamı birçoklarının idrak kapasitesi alamaz; ve yanlış anlama dolayısıyla Hak hakkında kötü inanca ve sapkınlığa düşerler. "Celdî" çabukluk ve cesaret demektir.

mümkin değildir. Bu babda tafsilâta kıyâm etmek şecâat ve cesâreti hoş değildir." Ve bu şecâatin hoş olmamasının sebebi budur ki, bu husûstaki dekāyıkın beyânı için, bilcümle eşyâda vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini îzâh lâzımdır. Halbuki ukül-i nâs mütefävittir. Bu ma'nâyı birçoklarının havsala-i idrāki alamaz; ve sû'-i tefehhüm dolayısıyla Hak hakkında sû'-i i'tikāda ve dalâlete düşerler. "Celdî" çabukluk ve şecâat demektir.

1897. Ağaçların yaprağını tamamen kim sayar? Nihayetsiz ne vakit nutka râm olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1897. Ağaçların yaprağını tamamen kim sayar? Sonsuz olan ne zaman söze boyun eğer?

Hakk'ın bütün eşyadaki tasarruflarından bahsetmeye ve onu açıklamaya kalkışmak, ağaçların yapraklarını saymaya benzer. Hiç, sonsuz olan Hakk'ın mutlak varlığının sayılamaz ve hesaba gelmez isimlerinin eserleri ve hükümleri, sınırlı ve sonlu olan söze boyun eğer ve tâbi olur mu?

Hakk'ın bilcümle eşyâdaki tasarrufâtından bahse ve onu şerhe kıyâm etmek, ağaçların yapraklarını saymaya benzer. Hiç nâmütenâhî olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olan esmâsının âsâr ve ahkâmı, mahdûd ve mütenâhî olan kelâma râm ve tâbi' olur mu?

1898. Bu kudretini işit ki, mâdemki kârın küllîsi, Kirdigâr'ın emrinin gayri ile dönmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1898. Bu kudretini işit ki, mademki işin bütünü, Yaratıcı'nın emrinden başka bir şeyle dönmez.

İnsân-ı kâmilin (olgun insan) hâlini anlamak için nihayet bu kadarını dinle: Mademki "Emri Allah Teâlâ tedbir eder" (Yûnus, 10/3) ayet-i kerimesi gereğince, âlemdeki hallerin, oluşların dönmesi, hakiki fail olan Hakk'ın emrinden başka bir şeyle dönmez ve ilahi kazâdan başka, âlemde bir hüküm cereyan etmez.

Nâtık-ı kâmilin hâlini anlamak için nihâyet bu kadarını dinle: Mâdemki يدبر الأمر (Yûnus, 10/3) ya'nî "Emri Allah Teâlâ tedbîr eder" âyet-i kerîmesi mûcibince, şuûnât-ı âlemin deverânı, fâil-i hakîkî olan Hakk'ın emrinin gayriyle dönmez ve kazâ-yı ilâhîden başka, âlemde bir hüküm cereyân etmez.

1899. Mâdemki Hakk'ın kazası kulun rızası oldu, onun hükmünü isteyici kul oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1899. Mademki Hakk'ın kazâsı kulun rızası oldu, onun hükmünü isteyen kul oldu.

Ve mademki Hakk'ın kazâsı dahi, tamamen kul olan kâmil konuşanın (nâtık-ı kâmil: Hakk'ın sözcüsü olan olgun insan) rızası oldu, çünkü yukarıda açıklandığı üzere, kulun iradesi kalmadı ve Hakk'ın iradesi, ancak kulun iradesinden ibaret oldu. Bu sebeple böyle bir kul, Hakk'ın hüküm ve kazâsını isteyen ve murad eden bir kul oldu. Ve kuldaki irade sıfatı, ancak Hakk'ın irade sıfatı oldu.

Ve mâdemki Hakk'ın kazâsı dahi abd-i mahz olan nâtık-ı kâmilin rızâsı oldu, zîrâ yukarıda îzah olunduğu üzere, abdin irâdesi kalmadı ve Hakk'ın irâdesi, ancak abdin irâdesinden ibaret oldu. Binâenaleyh böyle bir kul, Hakk'ın hüküm ve kazâsını isteyici ve murâd edici bir kul oldu. Ve abddeki sıfat-ı irâde, ancak Hakk'ın sıfat-ı irâdesi oldu.

1900. Tekellüfsüz, ücret ve sevab için değil, belki onun tab'ı böyle müstetab oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1900. Zorlama olmaksızın, ücret ve sevap için değil, aksine onun tabiatı böyle hoş ve güzel oldu.

O kâmil insanın Hakk'ın kazâsına rızâsı, zorlama ve tabiatı zorlamakla değildir; ve bu rızâ karşılığında ücret ve sevap da beklemez, aksine o halis kulun tabiatı temiz ve hoş oldu.

O kâmilin Hakk'ın kazâsına rızâsı, tekellüf ve cebr-i tabîat ile değildir; ve bu rızâ mukābilinde ecir ve sevâba da muntazır olmaz, belki o abd-i mahzın tabîatı pâk ve müstetâb oldu.

1901. Kendi diriliğini ne kendi için ne de müstelezz olan hayatın zevki için istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1901. Kendi diriliğini ne kendi için ne de lezzet veren hayatın zevki için istemez.

Bu saf kul, kendisinin yaşamasını, kendi nefsinin hazzı, lezzet veren hayatın zevki için istemez. Hind nüshalarında ikinci mısra' بلکه خواهد از هی حکم احد yani "Aksine, Ahad'ın hükmü için ister" şeklindedir.

"Bu abd-i mahz, kendinin yaşamasını, kendi nefsinin hazzı, lezzet-bahş olan hayâtın zevki için istemez." Hind nüshalarında ikinci mısra' بلکه خواهد از هی حکم احد ya'ni "Belki hükm-i Ahad için ister" sûretindedir.

1902. Her nerede emr-i kadîm için bir meslek vardır, dirilik ve ölülük onun önünde birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1902. Her nerede ezelî emir için bir yol varsa, dirilik ve ölülük onun önünde birdir.

Her nerede ezelî emir, yani ilâhî kazâ için bir yol ve nüfuz etme tarzını mevcut görürse, o mutlak kulun önünde dirilik ve ölülük bir olur. Eğer kazâ yolu, ölümü gerektirirse, seve seve ölür; ve eğer yaşamayı gerektirirse seve seve yaşar. Nitekim ayet-i kerimede قُلْ إِنَّ صَلَوَتِي وَنُسُكِي وَ مَحْيَايَ وَ مَمَاتِي لله رَبِّ الْعالمين (En'âm, 6/162) yani "De ki: Benim namazım ve haccım ve diriliğim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir" buyurulur.

Her nerede emr-i kadîm, ya'nî kazâ-yı ilâhî için bir silk ve nüfüz tarīkini mevcûd görürse, o abd-i mahz önünde dirilik ve ölülük bir olur. Eğer silk-i kazâ, ölümü îcâb ederse, seve seve ölür; ve eğer yaşamayı îcâb ederse seve seve yaşar. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ إِنَّ صَلَوَتِي وَنُسُكِي وَ مَحْيَايَ وَ مَمَاتِي لله رَبِّ الْعالمين (En'âm, 6/162) ya'nî "De ki: Benim namazım ve haccım ve diriliğim ve ölümüm Rabbü'l-âlemîn olan Allah içindir" buyurulur.

1903. Yezdân için yaşar, hazîne için değil; Yezdân için ölür, renc korkusundan değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1903. Allah için yaşar, hazine için değil; Allah için ölür, acı korkusundan değil.

Tam bir kulun yaşaması Allah içindir; yoksa geçici malları ve eşyaları toplamak için değildir; eğer ölürse Allah için ölür; yoksa nefsine ait acı ve zorluk korkusundan ölmez.

Abd-i mahzın yaşaması Allah içindir; yoksa emvâl ve eşyâ-yı faniyenin cem'i için değil; eğer ölürse Allah için ölür; yoksa nefsine taalluk eden renc ve meşakkat korkusundan ölmez.

1904. Onun îmânı O'nun iradesi içindir; cennet ve ağaçlar ve ırmak için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1904. Onun imanı O'nun iradesi içindir; cennet ve ağaçlar ve ırmak için değildir.

Tam bir kulun imanı, Hakk'ın iradesi ve rızası imanda olduğu içindir; yoksa cennete ve cennetin tarif ve tavsif buyrulan ağaçlarına ve ırmaklarına tamah etmekten değildir; çünkü böyle bir iman Allah'ın rızasına değil, nefsin hazzına dayanır. O kâmil insanın Hakk'ın kazasına rızası, zorlama ve tabiatı zorlayarak değildir; ve bu rıza karşılığında ödül ve sevap da beklemez, aksine o tam kulun tabiatı pak ve hoş olmuştur.

Abd-i mahzın îmânı, Hakk'ın iradesi ve rızâsı îmânda olduğu içindir; yoksa cennete ve cennetin ta'rîf ve tavsîf buyrulan ağaçlarına ve ırmaklarına tamaan değildir; zîrâ böyle îmân rızâ-yı Bârî'ye değil, nefsin hazzına müsteniddir. O kâmilin Hakk'ın kazâsına rızâsı, tekellüf ve cebr-i tabîat ile değildir; ve bu rızâ mukābilinde ecir ve sevâba da muntazır olmaz, belki o abd-i mahzın tabîatı pâk ve müstetâb oldu.

1901. Kendi diriliğini ne kendi için ne de müstelezz olan hayatın zevki için istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1901. Kendi diriliğini ne kendi için ne de lezzet veren hayatın zevki için istemez.

Bu saf kul, kendisinin yaşamasını, kendi nefsinin hazzı, lezzet veren hayatın zevki için istemez. Hind nüshalarında ikinci mısra' "بلکه خواهد از حکم احد" yani "Aksine, Bir olan Allah'ın hükmü için ister" şeklindedir.

"Bu abd-i mahz, kendinin yaşamasını, kendi nefsinin hazzı, lezzet-bahş olan hayâtın zevki için istemez." Hind nüshalarında ikinci mısra' بلکه خواهد از حکم احد ya'ni "Belki hükm-i Ahad için ister" sûretindedir.

1902. Her nerede emr-i kadîm için bir meslek vardır, dirilik ve ölülük onun önünde birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1902. Her nerede ezelî emir için bir yol varsa, dirilik ve ölülük onun önünde birdir.

Her nerede ezelî emir, yani ilâhî kazâ için bir yol ve nüfuz etme tarzı mevcut görürse, o mutlak kulun önünde dirilik ve ölülük bir olur. Eğer kazâ yolu ölümü gerektirirse, seve seve ölür; ve eğer yaşamayı gerektirirse seve seve yaşar. Nitekim ayet-i kerîmede قُلْ إِنَّ صَلَوَتِي وَنُسُكِي وَ مَحْيَايَ وَ مَمَاتِي لله رَبِّ الْعَالَمِينَ (En'âm, 6/162) yani "De ki: Benim namazım ve haccım ve diriliğim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir" buyurulur.

Her nerede emr-i kadîm, ya'nî kazâ-yı ilâhî için bir silk ve nüfüz tarîkini mevcûd görürse, o abd-i mahz önünde dirilik ve ölülük bir olur. Eğer silk-i ka- zâ, ölümü îcâb ederse, seve seve ölür; ve eğer yaşamayı îcâb ederse seve se- ve yaşar. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ إِنَّ صَلَوَتِي وَنُسُكِي وَ مَحْيَايَ وَ مَمَاتِي لله رَبِّ الْعَالَمِينَ (En'âm, 6/162) ya'nî "De ki: Benim namazım ve haccım ve diriliğim ve ölü- müm Rabbü'l-âlemîn olan Allah içindir" buyurulur.

1903. Yezdân için yaşar, hazîne için değil; Yezdân için ölür, renc korkusun- dan değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1903. Allah için yaşar, hazine için değil; Allah için ölür, acı korkusundan değil.

Sadece kulun yaşaması Allah içindir; yoksa geçici malların ve eşyaların toplanması için değildir; eğer ölürse Allah için ölür; yoksa nefsine ait acı ve zorluk korkusundan ölmez.

Abd-i mahzın yaşaması Allah içindir; yoksa emvâl ve eşyâ-yı faniyenin cem'i için değil; eğer ölürse Allah için ölür; yoksa nefsine taalluk eden renc ve meşakkat korkusundan ölmez.

1904. Onun îmânı O'nun iradesi içindir; cennet ve ağaçlar ve ırmak için de- ğildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1904. Onun imanı O'nun iradesi içindir; cennet ve ağaçlar ve ırmak için değildir.

Sadece kul olanın imanı, Hakk'ın iradesi ve rızası imanda olduğu içindir; yoksa cennete ve cennetin tarif ve tavsif buyrulan ağaçlarına ve ırmaklarına tamah ederek değildir; çünkü böyle bir iman, Yüce Allah'ın rızasına değil, nefsin hazzına dayanır.

Abd-i mahzın îmânı, Hakk'ın iradesi ve rızâsı îmânda olduğu içindir; yoksa cennete ve cennetin ta'rîf ve tavsîf buyrulan ağaçlarına ve ırmaklarına tamaan değildir; zîrâ böyle îmân rızâ-yı Bârî'ye değil, nefsin hazzına müsteniddir.

1905. Onun küfrü terki de Hak için olur; o korkudan değil ki, ateşe gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1905. Onun küfrü terk etmesi de Hak için olur; o korkudan değil ki, ateşe gider.

O insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) imanı seçip, küfrü terk etmesi de aynı şekilde Allah'ın rızası için olur. Yoksa cehenneme giderim korkusundan değildir. Çünkü cehennem korkusuyla küfrü terk etmek, aynı şekilde nefse ait hazlara dayanır.

O kâmilin îmânı ihtiyâr edip, küfrü terk etmesi de kezâ rızâ-yı Hak için olur. Yoksa cehenneme giderim korkusundan değildir. Zîrâ cehennem korkusuyla terki küfür, kezâlik hazz-ı nefse müsteniddir.

1906. Onun o huyu asıldan böyle geldi, riyâzetden değil; onun cüst u câyu ile değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1906. Onun o huyu asıldan böyle geldi, riyâzattan değil; onun çabası ve gayretiyle değil.

İnsân-ı kâmilin bu zikrettiğimiz halleri, zorlama ve yapmacıklık sebebiyle ve riyâzata devam etme yüzünden hâsıl olan alışkanlık (mümârese) cihetiyle değildir. Ve bu halleri arayıp tarayarak kendine mal etmesi suretiyle de değildir. Aksine onun bu halleri doğuştan ve fıtrîdir; ve bu hallerin aksini murat etse, yapamaz.

Kâmilin bu zikr ettiğimiz ahvâli tekellüf ve tasannu' sebebiyle ve riyâzete devâm yüzünden hâsıl olan mümârese cihetiyle değildir. Ve bu halleri arayıp tarıyarak kendine mâl etmesi sûretiyle de değildir. Belki onun bu halleri cibillî ve fıtrîdir; ve bu hallerin hilâfını murâd etse, yapamaz.

1907. O zaman güler ki, o rızâyı göre; kazâ onun için şeker helvası gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1907. O zaman güler ki, o rızayı göre; kazâ onun için şeker helvası gibidir.

O tamamen kul olan kişi, Hakk'ın rızasını gördüğü zaman güler ve sevinir. Hakk'ın rızası ise, kulun ilâhî kazâya rızasına bağlıdır. Bu sebeple o kâmil kulun katında ilâhî kazâ, şeker helvası gibi tatlı ve zevk vericidir. Nasıl ki bir kimse, Allah dostlarından birine: "Acaba Hak benden razı mıdır?" diye sormuş; o zat da cevaben: "Eğer sen Hak'tan razı isen, Hak da senden razıdır" buyurmuştur.

O abd-i mahz Hakk'ın rızasını gördüğü vakit güler ve mesrûr olur. Hakk'ın rızâsı ise, abdin kazâ-yı ilâhîye rızâsına muallakdır. Binâenaleyh o abd-i kâmilin indinde kazâ-yı ilâhî şeker helvası gibi tatlı ve zevk-âverdir. Nitekim bir kimse, evliyâullahdan birisine: "Acabâ Hak benden râzı mıdır?" diye sormuş; o zât dahi cevâben: "Eğer sen Hak'dan râzı isen, Hak da senden râzıdır" buyurmuştur.

1908. Bir bende ki, onun huyu ve hulku bu ola, cihân onun emir ve fermanı üzerine gitmez mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1908. Bir kul ki, onun huyu ve ahlakı böyle ola, dünya onun emir ve fermanı üzerine gitmez mi?

Bu hâl, evliyâullâha (Allah dostlarına) hâsıl olan makām-ı ittihâdın (birlik makamının) gereğidir. Nitekim biraz yukarılarda açıklandı; ve bu makamda kulun iradesi, Hak'ın iradesinde fânî olur ve onda Hak'ın iradesinden başka irade kalmaz; ve ondan ancak Hak'ın dilediği ortaya çıkar. Ve onun dilediği, ancak Hak'ın buyurduğudur; bu sebeple ortada iki irade yoktur, ancak Hak'ın iradesi vardır.

Bu hâl, evliyâullâha hâsıl olan makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Nitekim biraz yukarılarda îzah olundu; ve bu makāmda abdin irâdesi, irâde-i Hak'da fânî olur ve onda Hakk'ın iradesinden gayri irâde kalmaz; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur. Ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyurduğudur; binâenaleyh ortada iki irâde yoktur, ancak Hakk'ın iradesi vardır.

1909. İmdi o niçin: "Ey Hudâvend, bu kazayı döndür!" diye duâ ile yalvarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1909. Şimdi o niçin: "Ey Yüce Allah, bu kazayı geri çevir!" diye dua ile yalvarsın?

1905. Onun küfrü terki de Hak için olur; o korkudan değil ki, ateşe gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1905. Onun küfrü terk etmesi de Hak için olur; o korkudan değil ki, ateşe gider.

O insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) imanı seçip, küfrü terk etmesi de aynı şekilde Allah'ın rızası için olur. Yoksa cehenneme giderim korkusundan değildir. Çünkü cehennem korkusuyla küfrü terk etmek, aynı şekilde nefse ait hazlara dayanır.

O kâmilin îmânı ihtiyar edip, küfrü terk etmesi de kezâ rızâ-yı Hak için olur. Yoksa cehenneme giderim korkusundan değildir. Zîrâ cehennem korkusuyla terk-i küfür, kezâlik hazz-ı nefse müsteniddir.

1906. Onun o huyu asıldan böyle geldi, riyâzetden değil; onun cüst u cûyu ile değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1906. Onun o huyu asıldan böyle geldi, riyâzattan değil; onun arayıp çabalamasıyla değil.

İnsân-ı kâmilin bu zikrettiğimiz halleri, zorlama ve yapmacıklık sebebiyle ve riyâzata devam etme yüzünden hâsıl olan alışkanlık cihetiyle değildir. Ve bu halleri arayıp tarayarak kendine mal etmesi suretiyle de değildir. Aksine onun bu halleri doğuştan ve yaratılışından gelmedir; ve bu hallerin aksini murat etse, yapamaz.

Kâmilin bu zikr ettiğimiz ahvâli tekellüf ve tasannu' sebebiyle ve riyâzete devâm yüzünden hâsıl olan mümârese cihetiyle değildir. Ve bu halleri arayıp tarıyarak kendine mâl etmesi sûretiyle de değildir. Belki onun bu halleri cibillî ve fıtrîdir; ve bu hallerin hilâfını murâd etse, yapamaz.

1907. O zaman güler ki, o rızâyı göre; kazâ onun için şeker helvası gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1907. O zaman güler ki, o rızayı göre; kazâ onun için şeker helvası gibidir.

O tam kul (abd-i mahz), Hakk'ın rızasını gördüğü zaman güler ve sevinir. Hakk'ın rızası ise, kulun ilâhî kazâya rızasına bağlıdır. Bu sebeple o olgun kulun (abd-i kâmil) yanında ilâhî kazâ şeker helvası gibi tatlı ve zevk vericidir. Nasıl ki bir kimse, Allah dostlarından birine: "Acaba Hak benden razı mıdır?" diye sormuş; o zat da cevaben: "Eğer sen Hak'tan razı isen, Hak da senden razıdır" buyurmuştur.

O abd-i mahz Hakk'ın rızâsını gördüğü vakit güler ve mesrûr olur. Hakk'ın rızâsı ise, abdin kazâ-yı ilâhîye rızâsına muallakdır. Binâenaleyh o abd-i kâmilin indinde kazâ-yı ilâhî şeker helvası gibi tatlı ve zevk-âverdir. Nitekim bir kimse, evliyâullahdan birisine: "Acabâ Hak benden râzı mıdır?" diye sormuş; o zât dahi cevâben: "Eğer sen Hak'dan râzı isen, Hak da senden râzıdır" buyurmuştur.

1908. Bir bende ki, onun huyu ve hulku bu ola, cihân onun emir ve fermânı üzerine gitmez mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1908. Bir kul ki, onun huyu ve ahlakı böyle ola, dünya onun emri ve fermanı üzerine gitmez mi?

Bu hâl, Allah dostlarına (evliyâullâh) hâsıl olan ittihad makamının (Allah ile birleşme mertebesi) gereğidir. Nasıl ki biraz yukarılarda açıklandı; ve bu makamda kulun iradesi, Hak'ın iradesinde yok olur ve onda Hak'ın iradesinden başka irade kalmaz; ve ondan ancak Hak'ın dilediği ortaya çıkar. Ve onun dilediği, ancak Hak'ın buyurduğudur; bu sebeple ortada iki irade yoktur, ancak Hak'ın iradesi vardır.

Bu hâl, evliyâullâha hâsıl olan makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Nitekim biraz yukarılarda îzah olundu; ve bu makāmda abdin irâdesi, irâde-i Hak'da fânî olur ve onda Hakk'ın irâdesinden gayri irâde kalmaz; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur. Ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyurduğudur; binâenaleyh ortada iki irâde yoktur, ancak Hakk'ın irâdesi vardır.

1909. İmdi o niçin: "Ey Hudâvend, bu kazâyı döndür!" diye duâ ile yalvarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1909. Şimdi o niçin: "Ey Yüce Allah, bu kazâyı döndür!" diye duâ ile yalvarsın?

1910. Onun ölümü ve onun çocuklarının ölümü, Hak için, onun önünde boğazda helva gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1910. Onun ölümü ve çocuklarının ölümü, Hakk için, onun önünde boğazda helva gibidir.

Mademki kâmil kulun iradesi, ancak Hakk'ın iradesidir ve Hakk'ın kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) onun yanında şeker helvası gibidir, o halde: "Ey Rabbim, bu sûret âleminde görünen ilâhî kazâyı değiştir!" diye dua ederek niçin yalvarsın?

Bu sebeple, ilâhî kazâ zümresinden olan gerek onun ölümü ve gerek çocuklarının ölümü, o halis kulun önünde, Hakk'ın rızası için, boğaza helva gibidir.

Mâdemki abd-i kâmilin irâdesi, ancak Hakk'ın iradesidir ve Hakk'ın kazâ-sı onun indinde şeker helvası gibidir, o halde: "Yâ Rab, bu âlem-i sûretde zâ-hir olan kazâ-yı ilâhîni tebdîl et!" diye duâ ederek, niçin yalvarsın?

Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî zümresinden olan gerek onun ölümü ve gerek çocuklarının ölümü, o abd-i mahzın önünde, rızâ-yı Hak için, boğaza helva gibidir.

1911. Nez'-i evlâd o vefâlının indinde, şeyh-i bî-nevânın indinde kadayıf gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1911. Evladın can çekişmesi, o vefalı kulun yanında, azıksız şeyhin yanında kadayıf gibidir.

İlâhî kazâ cümlesinden olan ölüm vasıtasıyla evladın can çekişmesi, o vefalı insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yanında, azıksız şeyhin yanındaki kadayıf tatlısı gibi zevk vericidir.

Kazâ-yı ilâhî cümlesinden olan ölüm vâsıtasıyla evladın nez'i, o vefâkâr olan abd-i kâmilin indinde, azıksız şeyhin indindeki kadayıf tatlısı gibi zevk-âverdir.

1912. İmdi niçin dua eder? İllâ meğer ki, duâda Dâd-ger'in rızasını göre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1912. Şimdi niçin dua eder? Ancak duada Yüce Allah'ın rızasını görürse.

Şimdi, insân-ı kâmil eğer dua ederse, ancak Yüce Allah'ın rızasını gördüğü zaman dua eder; yoksa kendi gayretiyle değil. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinde "Ârifte gayret olmaz" buyururlar. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri de bu ifadenin açıklamasında Kitâb-ı Reşehât-ı Aynü'l-Hayât'ta şöyle buyururlar: "Mümkün varlığın kendi zâtî hakikatine ait hiçbir şeyi yoktur ve onda kemâl sıfatlarından ne kadar sıfat varsa, ilim, kudret ve irade gibi, hepsi ödünçtür. Bunların hepsi Yüce Allah'a aittir. Şüphesiz ârif, kendi hâlini bilip daima hakiki fakirlik makamında durur ve ödünç olan sıfatlarla ortaya çıkmaz. Ancak Hakk'ın iradesi ve dilemesi, bir şeyin meydana gelmesine ilişkin olduğu zaman, gayretlerini yöneltirler."

Imdi abd-i kâmil, eğer duâ ederse, ancak Dâd-ger olan Hakk'ın rızâsını gördüğü vakit duâ eder; yoksa kendi himmeti ile değil. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyidîn ibn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyyelerinde "Arifde himmet olmaz" buyururlar. Cenâb-ı Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri dahi bu ibârenin îzâhında Kitâb-ı Reşehât-ı Aynü'l-Hayâťta şöyle buyururlar: "Mümkinin kendi hakikat-ı zâtına [âid] hiçbir şeyi yoktur ve onda evsâf-1 kemâlden her ne kadar vasıf var ise, ilim, kudret ve irâde gibi hep âriyettir. Bunların cümlesi Hak Teâlâ hazretlerinindir. Şübhesiz ârif, kendi hâlini bilip dâimâ fakr-ı hakîkî makāmında durur ve âriyetî olan evsâf ile zâhir olmaz. Ancak Hakk'ın irâdesi ve meşiyyeti, bir şeyin vukū'una taalluk ettiği vakit, taslît-ı himmet ederler."

1913. O sahib-reşed olan bende, o şefâati ve o duâyı kendi merhametinden etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1913. O doğru yolu bulan kul, o şefaati ve o duayı kendi merhametinden yapmaz.

Mademki insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) iradesi, ancak Hakk'ın iradesidir ve Hakk'ın kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) onun yanında şeker helvası gibidir, o halde: "Ey Rabbim, bu suretler âleminde görünen ilâhî kazâyı değiştir!" diye dua ederek, niçin yalvarsın?

Mâdemki abd-i kâmilin irâdesi, ancak Hakk'ın iradesidir ve Hakk'ın kazâsı onun indinde şeker helvası gibidir, o halde: "Yâ Rab, bu âlem-i sûretde zâhir olan kazâ-yı ilâhîni tebdîl et!" diye duâ ederek, niçin yalvarsın?

1910. Onun ölümü ve onun çocuklarının ölümü, Hak için, onun önünde boğazda helva gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1910. Onun ölümü ve çocuklarının ölümü, Hak için, onun önünde boğazda helva gibidir.

Bu sebeple, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) zümresinden olan gerek onun ölümü ve gerek çocuklarının ölümü, o mutlak kulun önünde, Allah'ın rızası için, boğaza helva gibidir.

Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî zümresinden olan gerek onun ölümü ve gerek çocuklarının ölümü, o abd-i mahzın önünde, rızâ-yı Hak için, boğaza helva gibidir.

1911. Nez'-i evlâd o vefâlının indinde, şeyh-i bî-nevânın indinde kadayıf gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1911. Evladın can çekişmesi, o vefalı kulun yanında, azıksız şeyhin yanında kadayıf gibidir.

İlâhî kazâ cümlesinden olan ölüm vasıtasıyla evladın can çekişmesi, o vefalı insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yanında, azıksız şeyhin yanındaki kadayıf tatlısı gibi zevk vericidir.

Kazâ-yı ilâhî cümlesinden olan ölüm vâsıtasıyla evladın nez'i, o vefâkâr olan abd-i kâmilin indinde, azıksız şeyhin indindeki kadayıf tatlısı gibi zevk-âverdir.

1912. İmdi niçin dua eder? İllâ meğer ki, duâda Dâd-ger'in rızasını göre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1912. Şimdi niçin dua eder? Ancak duada Yüce Allah'ın rızasını görürse.

Şimdi, insân-ı kâmil eğer dua ederse, ancak Yüce Allah olan Hakk'ın rızasını gördüğü zaman dua eder; yoksa kendi gayretiyle değil. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinde "Arifte gayret olmaz" buyururlar. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri de bu ifadenin açıklamasında Kitâb-ı Reşehât-ı Aynü'l-Hayât'ta şöyle buyururlar: "Mümkün varlığın kendi zâtının hakikatine ait hiçbir şeyi yoktur ve onda kemâl sıfatlarından ne kadar sıfat varsa, ilim, kudret ve irade gibi hepsi ödünçtür. Bunların hepsi Yüce Allah hazretlerinindir. Şüphesiz ârif, kendi hâlini bilip daima gerçek fakirlik makamında durur ve ödünç olan sıfatlarla ortaya çıkmaz. Ancak Hakk'ın iradesi ve dilemesi, bir şeyin meydana gelmesine ilişkin olduğu zaman, gayretlerini yöneltirler."

Imdi abd-i kâmil, eğer duâ ederse, ancak Dâd-ger olan Hakk'ın rızâsını gördüğü vakit duâ eder; yoksa kendi himmeti ile değil. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyidîn ibn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyyelerinde "Arifde himmet olmaz" buyururlar. Cenâb-ı Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri dahi bu ibârenin îzâhında Kitâb-ı Reşehât-ı Aynü'l-Hayâťta şöyle buyururlar: "Mümkinin kendi hakikat-ı zâtına [âid] hiçbir şeyi yoktur ve onda evsâf-ı kemâlden her ne kadar vasıf var ise, ilim, kudret ve irâde gibi hep âriyettir. Bunların cümlesi Hak Teâlâ hazretlerinindir. Şübhesiz ârif, kendi hâlini bilip dâimâ fakr-ı hakîkî makāmında durur ve âriyetî olan evsâf ile zâhir olmaz. Ancak Hakk'ın irâdesi ve meşiyyeti, bir şeyin vukū'una taalluk ettiği vakit, taslît-ı himmet ederler."

1913. O sahib-reşed olan bende, o şefâati ve o duâyı kendi merhametinden etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1913. O doğru yol sahibi kul, o şefaati ve o duayı kendi merhametinden dolayı etmez.

"Reşed" doğru yol anlamındadır. O doğru yol sahibi olan insân-ı kâmil, bir şeyin meydana gelmesine olan şefaati ve onun gerçekleşmesine olan dua ve talebi, kendi nefsinin merhametinden dolayı etmez; aksine, sırf ilahi rahmetin o şekilde tecelli etmesi gerektiği için eder.

"Reşed" doğru yol ma'nâsınadır. O doğru yol sahibi olan abd-i kâmil, bir şeyin vukū'una olan şefâati ve onun husûlüne olan duâ ve talebi, kendi nefsinin merhametinden dolayı etmez; mahzâ rahmet-i ilâhiyyenin o sûrette tecellîsi lâzım olduğu için eder.

1914. O kendi merhametini o dem yakmıştır ki, aşk-ı Hak çerağını parlatmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1914. O, kendi merhametini o an yakmıştır ki, Hakk aşkı kandilini parlatmıştır.

Kâmil kulun iç âleminde Hakk aşkı kandili parladığı andan itibaren, kendisinin benliği kalmamış ve o aşk ateşi onun nefsine ait övülen ve yerilen bütün sıfatı yakmış ve bu sırada ondaki nefsanî merhamet de yok olmuştur.

Abd-i kâmilin bâtınında aşk-ı Hak çerâğı parladığı andan i'tibâren, kendinin kendiliği kalmamış ve o âteş-i aşk onun nefsâniyyetine âid memdûh ve mezmûm olan bilcümle sıfatı yakmış ve bu sırada ondaki merhamet-i nefsânî de mahv olmuştur.

1915. Onun evsafının cehennemi aşktır; ve o muhakkak kendi evsafını mû-be-mû yaktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1915. Onun vasıflarının cehennemi aşktır; ve o kesinlikle kendi vasıflarını tamamen yaktı.

O kâmil kulun nefsine ait vasıflarının cehennemi, ilâhî aşk ateşidir; ve o aşk ateşi, kesinlikle onun nefsine ait vasıflarını inceden inceye yaktı ve kıl ucu kadar bir iz bırakmadı.

O abd-i kâmilin evsâf-ı nefsâniyyesinin cehennemi, âteş-i aşk-ı ilâhîdir; ve o âteş-i aşk, muhakkak sûrette onun evsâf-ı nefsâniyyesini inceden inceye yaktı ve kıl ucu kadar bir eser bırakmadı.

1916. Her gece gidici bu ferûku ne vakit tanıdı, Dekūkî'nin gayri ki, bu devlete koştu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1916. Bu gece yolcusunu ne zaman tanıdı, Dekūkî'den başkası ki, bu devlete koştu?

"Turûk", gece gelen yolcuya denir. يقال طرق الرجل طروقا اذا أتى منزله ليلا yani "Bir adam evine gece geldiği zaman Arapçada "Taraka'r-racülü turûkan" denilir. Ankaravî hazretleri "turûk" kelimesinin "târık"ın çoğulu olduğunu belirtir. "Ferûk" kelimesine Hint şârihleri "fârık" (ayırt edici) anlamını vermişlerdir. Ankaravî hazretleri bu kelimenin kökeni hakkında bir şey söylememiştir. Şu hâlde anlam şöyle olur: "Her kim tabiat âleminin karanlığında yolculuk ederse, Hak ile bâtılı ayırt ediciyi nasıl tanır? O yollardan biri dua yolu, diğeri ise sabır ve rıza yoludur. Çünkü o karanlıkta yürüyen kimse, ihtimal ki sabır ve rıza yerinde dua eder ve dua yerinde de susar. Bu sebeple bu devlet tarafına Dekūkî hazretleri koştu ve ulaştı. "Reşed" doğru yol anlamındadır. O doğru yol sahibi olan insân-ı kâmil, bir şeyin meydana gelmesi için olan şefaati ve onun gerçekleşmesi için olan dua ve talebi, kendi nefsinin merhametinden dolayı etmez; sadece ilahi rahmetin o şekilde tecelli etmesi gerektiği için eder.

"Turûk" gece gelen yolcuya derler. يقال طرق الرجل طروقا اذا أتى منزله ليلا ya'ni "Bir adam evine gece geldiği vakit Arab'da "Taraka'r-racülü turûkan" denilir. Ankaravî hazretleri "turûk" "târık"ın cem'i olduğunu beyân buyurur. "Ferûk" kelimesine Hind şârihleri "fârık" ma'nâsını vermişlerdir. Ankaravî hazretleri bu kelimenin esâsı hakkında bir şey söylememiştir. Şu halde ma'nâ böyle olur: "Her zulmet-i âlem-i tabîatta sefer eden bir kimse Hak ve bâtıl arasını fark ediciyi nasıl tanır? O yolların birisi tarîk-i duâ ve diğeri sebîl-i sabr u rızâdır. Zîrâ o karanlıkta yürüyen kimse, ihtimal ki sabır ve rızâ mahallinde duâ eder ve duâ mahallinde de sükût eder. Binâenaleyh bu devlet tarafına Dekūkî hazretleri koştu ve vâsıl oldu. "Reşed" doğru yol ma'nâsınadır. O doğru yol sahibi olan abd-i kâmil, bir şeyin vukū'una olan şefâati ve onun husûlüne olan duâ ve talebi, kendi nefsinin merhametinden dolayı etmez; mahzâ rahmet-i ilâhiyyenin o sûrette tecellîsi lâzım olduğu için eder.

1914. O kendi merhametini o dem yakmıştır ki, aşk-ı Hak çerağını parlatmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1914. O, kendi merhametini o an yakmıştır ki, Hakk aşkı kandilini parlatmıştır.

Kâmil kulun iç âleminde Hakk aşkı kandili parladığı andan itibaren, kendisinin benliği kalmamış ve o aşk ateşi onun nefsine ait övülen ve yerilen bütün sıfatı yakmış ve bu sırada ondaki nefsanî merhamet de yok olmuştur.

Abd-i kâmilin bâtınında aşk-ı Hak çerâğı parladığı andan i'tibâren, kendinin kendiliği kalmamış ve o âteş-i aşk onun nefsâniyyetine âid memdûh ve mezmûm olan bilcümle sıfatı yakmış ve bu sırada ondaki merhamet-i nefsânî de mahv olmuştur.

1915. Onun evsafının cehennemi aşktır; ve o muhakkak kendi evsafını mû-be-mû yaktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1915. Onun vasıflarının cehennemi aşktır; ve o kesinlikle kendi vasıflarını tamamen yaktı.

O kâmil kulun nefsine ait vasıflarının cehennemi, ilâhî aşk ateşidir; ve o aşk ateşi, kesinlikle onun nefsine ait vasıflarını inceden inceye yaktı ve kıl ucu kadar bir iz bırakmadı.

O abd-i kâmilin evsâf-ı nefsâniyyesinin cehennemi, âteş-i aşk-ı ilâhîdir; ve o âteş-i aşk, muhakkak sûrette onun evsâf-ı nefsâniyyesini inceden inceye yaktı ve kıl ucu kadar bir eser bırakmadı.

1916. Her gece gidici bu ferûku ne vakit tanıdı, Dekūkî'nin gayri ki, bu devlete koştu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1916. Her gece gidici bu ferûku ne zaman tanıdı, Dekūkî'den başkası ki, bu devlete koştu?

"Turûk" gece gelen yolcuya denir. يقال طرق الرجل طروقا اذا أتى منزله ليلا yani "Bir adam evine gece geldiği zaman Arapçada "Taraka'r-racülü turûkan" denilir. Ankaravî hazretleri "turûk" kelimesinin "târık"ın çoğulu olduğunu beyan eder. "Ferûk" kelimesine Hint şârihleri "fârık" (ayırt edici) anlamını vermişlerdir. Ankaravî hazretleri bu kelimenin kökeni hakkında bir şey söylememiştir. Şu halde anlamı şöyle olur: "Tabiat âleminin her karanlığında yolculuk eden bir kimse, Hak ile bâtıl arasını ayırt ediciyi nasıl tanır?" O yollardan biri dua yolu, diğeri ise sabır ve rıza yoludur. Çünkü o karanlıkta yürüyen kimse, ihtimal ki sabır ve rıza yerinde dua eder ve dua yerinde de susar. Bu sebeple bu devlet tarafına Dekūkî hazretleri koştu ve ulaştı.

"Turûk" gece gelen yolcuya derler. يقال طرق الرجل طروقا اذا أتى منزله ليلا ya'ni "Bir adam evine gece geldiği vakit Arab'da "Taraka'r-racülü turûkan" denilir. Ankaravî hazretleri "turûk" "târık"ın cem'i olduğunu beyân buyurur. "Ferûk" kelimesine Hind şârihleri "fârık" ma'nâsını vermişlerdir. Ankaravî hazretleri bu kelimenin esâsı hakkında bir şey söylememiştir. Şu halde ma'nâ böyle olur: "Her zulmet-i âlem-i tabîatta sefer eden bir kimse Hak ve bâtıl arasını fark ediciyi nasıl tanır? O yolların birisi tarîk-i duâ ve diğeri sebîl-i sabr u rı-zâdır. Zîrâ o karanlıkta yürüyen kimse, ihtimal ki sabır ve rızâ mahallinde duâ eder ve duâ mahallinde de sükût eder. Binâenaleyh bu devlet tarafına Dekūkî hazretleri koştu ve vâsıl oldu.

## Dekūkî'nin kıssası ve kerâmetleri

1917. O Dekūkî hoş bir dibâce tutardı; âşık ve sahib-i kerâmet bir efendi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1917. O Dekūkî hoş bir başlangıç yapardı; âşık ve keramet sahibi bir efendi idi.

"Dîbâce" sözlükte, bir şeyin yüzünün yarısına denir. Terim olarak kitabın giriş kısmına denir. Burada Dekūkî hazretlerinin tasavvuf yolundaki başlangıçları kastedilir. "Dekük" Musul şehrinin doğusunda bulunan bir kazanın ismidir. Bu şerefli zatın orada ikamet etmesinden dolayı, "Ankaravî, Bursevî" gibi şehrin sonuna "yâ-yı nisbet" (aidiyet eki) getirilerek "Dekūkî" denilmiştir. Ben, ismine ve şerefli künyesine rastlamadım.

“Dîbâce” lügatte, bir şeyin yüzünün yarısına derler. Istılâhda kitâbın mukaddimesine derler. Burada Dekūkî hazretlerinin mukaddemât-ı sülükü murâd buyurulur. “Dekük” Musul şehrinin şarkında vâki' bir kazânın ismidir. Bu zât-ı şerîfin orada sâkin olmasından dolayı, “Ankaravî, Bursevî” gibi şehrin nihâyetine “yâ-yı nisbet” getirilerek “Dekūkî” denilmiştir. Fakîr, isim ve künye-i şerîfine tesadüf etmedim.

1918. Gök üzerindeki ay gibi, yeryüzünde giderdi. Gece gidicilerin ruhu ondan rûşen olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1918. Gök üzerindeki ay gibi, yeryüzünde giderdi. Gece yolcularının ruhu ondan aydınlanmış idi.

1919. Bir makāmda az bir mesken yapardı; iki günü bir köye az atardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1919. Bir makamda az bir mesken yapardı; iki günü bir köye az atardı.

"Dekūkî hazretleri bir yerde ve köyde az sakin olur ve iki gününü bir köyde ikamet etmeye ayırması az vaki olurdu." Bu şerefli beyitte, Dekūkî hazretlerinin seyr-i sülûkundaki (tasavvuf yolculuğundaki) süratine de işaret buyrulur. Yani Dekūkî hazretleri sülûk mertebelerinden bir mertebede az dururdu, demek olur.

“Dekūkî hazretleri bir mahalde ve karyede az sâkin olur ve iki gününü bir köyde ikāmete hasr etmesi az vâki' olur idi.” Bu beyt-i şerîfde, Dekūkî hazretlerinin seyr-i sülükündeki sür'atine de işaret buyurulur. Ya'nî Dekūkî hazretleri merâtib-i sülûkden bir mertebede az tevakkuf ederdi, demek olur.

1920. Derdi ki: “Eğer bir hanede iki gün olursam, o meskenin aşkı bende şu'le- [1927] lenir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1920. Derdi ki: "Eğer bir evde iki gün kalırsam, o meskenin aşkı bende parlar."

Hakk Yolcusu'nun manevî makamlarda ve maddî meskenlerde uzun süre kalması, alışkanlık sebebiyle bir sevgi doğurur. Maddî meskenlere ait olan bu sevgi,

Sâlikin, makāmât-ı ma'neviyyede ve mesâkin-i sûriyyede uzun müddet tevakkufu, i'tiyâd sâikasıyla bir muhabbet tevlîd eder. Mesâkin-i sûriyyeye alâ-

## Dekūkî'nin kıssası ve kerâmetleri

1917. O Dekūkî hoş bir dîbâce tutardı; âşık ve sahib-i kerâmet bir efendi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1917. O Dekūkî hoş bir başlangıç yapardı; âşık ve keramet sahibi bir efendi idi.

"Dîbâce" sözlükte, bir şeyin yüzünün yarısına denir. Terim olarak kitabın mukaddimesine denir. Burada Dekūkî hazretlerinin sülûk (tasavvuf yolculuğu) başlangıçları kastedilir. "Dekük" Musul şehrinin doğusunda bulunan bir kazanın ismidir. Bu şerefli zatın orada ikamet etmesinden dolayı, "Ankaravî, Bursevî" gibi şehrin sonuna "yâ-yı nisbet" (aidiyet eki) getirilerek "Dekūkî" denilmiştir. Ben, ismine ve şerefli künyesine rastlamadım.

“Dîbâce” lügatte, bir şeyin yüzünün yarısına derler. Istılâhda kitâbın mukaddimesine derler. Burada Dekūkî hazretlerinin mukaddemât-ı sülükü murâd buyurulur. “Dekük” Musul şehrinin şarkında vâki' bir kazânın ismidir. Bu zât-ı şerîfin orada sâkin olmasından dolayı, “Ankaravî, Bursevî” gibi şehrin nihâyetine “yâ-yı nisbet” getirilerek “Dekūkî” denilmiştir. Fakîr, isim ve künye-i şerîfine tesadüf etmedim.

1918. Gök üzerindeki ay gibi, yeryüzünde giderdi. Gece gidicilerin ruhu ondan rûşen olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1918. Gök üzerindeki ay gibi, yeryüzünde giderdi. Gece yolcularının ruhu ondan aydınlanmış idi.

1919. Bir makāmda az bir mesken yapardı; iki günü bir köye az atardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1919. Bir makamda az bir mesken yapardı; iki günü bir köye az atardı.

"Dekūkî hazretleri bir yerde ve köyde az sakin olur ve iki gününü bir köyde ikamet etmeye ayırması az vaki olurdu." Bu şerefli beyitte, Dekūkî hazretlerinin seyr-i sülûkundaki (tasavvuf yolculuğundaki) süratine de işaret buyrulur. Yani Dekūkî hazretleri sülûk mertebelerinden bir mertebede az dururdu, demek olur.

“Dekūkî hazretleri bir mahalde ve karyede az sâkin olur ve iki gününü bir köyde ikāmete hasr etmesi az vâki' olur idi.” Bu beyt-i şerîfde, Dekūkî hazretlerinin seyr-i sülükündeki sür'atine de işaret buyurulur. Ya'nî Dekūkî hazretleri merâtib-i sülûkden bir mertebede az tevakkuf ederdi, demek olur.

1920. Derdi ki: “Eğer bir hânede iki gün olursam, o meskenin aşkı bende şu'le- [1927] lenir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1920. Derdi ki: “Eğer bir evde iki gün kalırsam, o meskenin aşkı bende parlar.”

Hakk Yolcusunun, manevî makamlarda ve maddî meskenlerde uzun süre durması, alışkanlık sebebiyle bir sevgi doğurur. Maddî meskenlere olan bağlılığı, manen ilerlemesine engel olacağı gibi, manevî makamlardan herhangi birine olan bağlılığı dahi, o makamın üstüne ilerlemesine engel olur. Bu sebeple Mesnevî-i Şerif'te: هر کجا که ای برادر بی نهایت در گهیست می رسى يالله مأیست yani "Ey kardeş, ilâhî manevî dergâh sonsuzdur; her nereye ulaşırsan yallah, durma!" buyrulur.

Sâlikin, makāmât-ı ma'neviyyede ve mesâkin-i sûriyyede uzun müddet tevakkufu, i'tiyâd sâikasıyla bir muhabbet tevlîd eder. Mesâkin-i sûriyyeye alâ- kası, ma'nen terakkîsine mâni' olacağı gibi, makāmât-ı ma'neviyyeden herhangi birine alâkası dahi, o makāmın mâfevkine terakkîsine mâni' olur. Onun [için] Mesnevî-i Şerif'de: هر کجا که ای برادر بی نهایت در گهیست می رسى يالله مأیست ya'nî "Ey birâder, dergâh-ı ma'nevî-i ilâhî bî-nihâyedir; her nereye erişirsen yallâh, durma!" buyurulur.

1921. Ben mesken gururundan hazer ederim; ey nefis, gınâ için sefer et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1921. Ben mesken gururundan sakınırım; ey nefis, zenginlik için yolculuk et!

Hint nüshalarında "gurur" yerine "izzet" yazılmıştır. Yani "Meskenin aziz olmasından sakınırım ve meskenin benim gözümde aziz olmasından ise yolculuk meşakkatini tercih ederim; tâ ki o makamın aşk ve muhabbeti yoluma engel olmasın" demek olur. Her iki ifade de aynı anlamı gösterir; çünkü meskene ve makama mağrur olmak, o makamı ve meskeni kendi gözünde aziz tutmakla olur.

Hind nüshalarında "gırre" yerine "izzet" yazılmıştır. Ya'nî "Meskenin azîz olmasından hazer ederim ve meskenin nazarımda azîz olmasından ise sefer meşakkatini ihtiyâr ederim; tâ ki o makāmın aşk ve muhabbeti yoluma sed olmasın" demek olur. Her iki ibâre dahi aynı ma'nâyı gösterir; zîrâ meskene ve makāma mağrûr olmak, o makāmı ve meskeni nazarında azîz tutmakla olur.

1922. Kalbimin huyunu mekâna âdet edinmem, tâ ki imtihan ile hâlis ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1922. Kalbimin huyunu bir mekâna alıştırmam, tâ ki imtihan ile hâlis olsun.

"Uavvid" kelimesi "ta'vîd"den türemiş muzâri' mütekellim (birinci tekil şahıs) olup, "alışkanlık edinmek" anlamına gelir. Yani, "Kalbimin huyunu bir mekâna ve makama alıştırmam ve bunu ilâhî imtihan sebebiyle hâlis olması için yaparım; çünkü Hakk yolunda alışkanlıkları terk etmek şarttır." Hind nüshalarında "Hâlisan bi'l-imtihân" yerine "Hâlisan fi'l-imtihân" geçmektedir. Anlamı: "Benim bir mekâna kalbimin huyunu alıştırmamam, ilâhî imtihanda hâlis olması içindir" demek olur.

"Uavvid" "ta'vîd"den muzâri' mütekellim olup, "i'tiyâd etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Kalbimin huyunu bir mekâna ve makāma alıştırmam ve bunu imtihân-ı ilâhî sebebiyle hâlis olması için yaparım; zîrâ tarîk-i Hak'da terk-i me'lûfât şarttır." Hind nüshalarında "Hâlisan bi'l-imtihân" yerine "Hâlisan fi'l-imtihân" vâki'dir. Ma'nâ: "Benim bir mekâna kalbimin huyunu alıştırmadığım, imtihân-ı ilâhîde hâlis olması içindir" demek olur.

1923. Gündüz seyirde, gece namazda idi; gözü şaha açık, o doğan gibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1923. Gündüz seyirde, gece namazda idi; gözü şaha açık, o doğan gibi idi.

Yani "Dekūkî hazretleri gündüz yolculukta ve gece namazda idi; fakat bu yolculukta ve namazda, Hakk'ı müşahede (Hakk'ı görme) hâlinde idi; ve doğan kuşu gibi Hakk'ın tecellilerine (ortaya çıkışlarına) ait olan hakikatleri ve marifetleri (bilgileri) avlamakta idi."

Ya'nî “Dekūkî hazretleri gündüz seyr ü seferde ve gece namazda idi; fakat bu seyr ü seferde ve namazda, müşâhede-i Hak içinde idi; ve doğan kuşu gibi tecelliyât-ı Hakk'a müteallık olan hakāyık ve maârifi avlamakta idi."

1924. Halktan kesilmiş idi, bed-huyluktan değil; erkekten ve kadından münferid idi, ikilikten değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1924. Halktan kesilmiş idi, kötü huylu olduğundan değil; erkekten ve kadından ayrı idi, ikilikten değil.

Dekūkî hazretleri dünya halkıyla karışmaz ve onların sohbetlerinden kaçardı; fakat onun bu hâli, dünya halkını beğenmeyip kendini beğenme kastı (manevi ilerlemesine engel olacağı gibi), manevi makamlardan (tasavvufta manevi dereceler) herhangi birine bağlılığı dahi, o makamın üstüne ilerlemesine engel olur. Bu sebeple Mesnevî-i Şerif'te: هر کجا که ای برادر بی نهایت در گهیست می رسى يالله مأیست yani "Ey kardeş, ilahi manevi dergâh sonsuzdur; her nereye ulaşırsan ulaş, durma!" buyrulur.

Dekūkî hazretleri halk-ı âlem ile ihtilât etmez ve onların sohbetlerinden kaçar idi; fakat onun bu hâli, halk-ı âlemi beğenmeyip, kendini beğenmek kası, ma'nen terakkisine mâni' olacağı gibi, makāmât-ı ma'neviyyeden her-hangi birine alâkası dahi, o makāmın mâfevkine terakkîsine mâni' olur. Onun [için] Mesnevî-i Şerif'de: هر کجا که ای برادر بی نهایت در گهیست می رسى يالله مأیست ya'nî "Ey birâder, dergâh-ı ma'nevî-i ilâhî bî-nihâyedir; her nereye erişirsen yallâh, durma!" buyurulur.

1921. Ben mesken gururundan hazer ederim; ey nefis, gınâ için sefer et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1921. Ben mesken gururundan sakınırım; ey nefis, zenginlik için yolculuk et!

Hint nüshalarında "gurur" yerine "izzet" yazılmıştır. Yani "Meskenin aziz olmasından sakınırım ve meskenin benim gözümde aziz olmasından ise yolculuk meşakkatini tercih ederim; tâ ki o makamın aşk ve muhabbeti yoluma engel olmasın" demek olur. Her iki ifade de aynı anlamı gösterir; çünkü meskene ve makama mağrur olmak, o makamı ve meskeni kendi gözünde aziz tutmakla olur.

Hind nüshalarında "gırre" yerine "izzet" yazılmıştır. Ya'nî "Meskenin azîz olmasından hazer ederim ve meskenin nazarımda azîz olmasından ise sefer meşakkatini ihtiyâr ederim; tâ ki o makāmın aşk ve muhabbeti yoluma sed olmasın" demek olur. Her iki ibâre dahi aynı ma'nâyı gösterir; zîrâ meskene ve makāma mağrûr olmak, o makāmı ve meskeni nazarında azîz tutmakla olur.

1922. Kalbimin huyunu mekâna âdet edinmem, tâ ki imtihan ile hâlis ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1922. Kalbimin huyunu bir mekâna alıştırmam, tâ ki imtihan ile hâlis olsun.

"Uavvid" kelimesi "ta'vîd"den türemiş muzâri' mütekellim (birinci tekil şahıs) olup, "alışkanlık edinmek" anlamına gelir. Yani, "Kalbimin huyunu bir mekâna ve makama alıştırmam ve bunu ilâhî imtihan sebebiyle hâlis olması için yaparım; çünkü Hakk yolunda alışkanlıkları terk etmek şarttır." Hind nüshalarında "Hâlisan bi'l-imtihân" yerine "Hâlisan fi'l-imtihân" geçmektedir. Anlamı: "Benim bir mekâna kalbimin huyunu alıştırmamam, ilâhî imtihanda hâlis olması içindir" demek olur.

"Uavvid" "ta'vîd"den muzâri' mütekellim olup, "i'tiyâd etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, "Kalbimin huyunu bir mekâna ve makāma alıştırmam ve bunu imtihân-ı ilâhî sebebiyle hâlis olması için yaparım; zîrâ tarîk-i Hak'da terk-i me'lûfât şarttır." Hind nüshalarında "Hâlisan bi'l-imtihân" yerine "Hâlisan fi'l-imtihân" vâki'dir. Ma'nâ: "Benim bir mekâna kalbimin huyunu alıştırmadığım, imtihân-ı ilâhîde hâlis olması içindir" demek olur.

1923. Gündüz seyirde, gece namazda idi; gözü şaha açık, o doğan gibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1923. Gündüz seyirde, gece namazda idi; gözü şaha açık, o doğan gibi idi.

Yani "Dekūkî hazretleri gündüz yolculukta ve gece namazda idi; fakat bu yolculukta ve namazda, Hakk'ı müşahede (Hakk'ı görme) hâlinde idi; ve doğan kuşu gibi Hakk'ın tecellilerine (ortaya çıkışlarına) ait olan hakikatleri ve marifetleri (bilgileri) avlamakta idi."

Ya'nî “Dekūkî hazretleri gündüz seyr ü seferde ve gece namazda idi; fakat bu seyr ü seferde ve namazda, müşâhede-i Hak içinde idi; ve doğan kuşu gibi tecelliyât-ı Hakk'a müteallık olan hakāyık ve maârifi avlamakta idi."

1924. Halktan kesilmiş idi, bed-huyluktan değil; erkekten ve kadından münferid idi, ikilikten değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1924. Halktan kesilmiş idi, kötü huyluluktan değil; erkekten ve kadından ayrı idi, ikilikten değil.

Dekūkî hazretleri dünya halkıyla karışmaz ve onların sohbetlerinden kaçardı; fakat onun bu hâli, dünya halkını beğenmeyip, kendini beğenmek gibi kötü huyluluktan değildi. Kadın ve erkekten ayrı bir hâlde yaşaması da, onları Hakk'ın gayrı gördüğü ve nazarında ikilik olduğu için değildi. Aksine, eşyanın suretlerinin Hakk'ın vechine (yüzüne) perde olduğu için idi. Çünkü hadîs-i şerîfte المؤمن يألف ويؤلف و لا خير فيمن لا يألف و لا يؤلف yani "Mü'min ülfet eder ve ülfet olunur; ve ülfet etmez ve ülfet olunmaz olan kimsede hayır yoktur" buyurulur.

Dekūkî hazretleri halk-ı âlem ile ihtilât etmez ve onların sohbetlerinden kaçar idi; fakat onun bu hâli, halk-ı âlemi beğenmeyip, kendini beğenmek gibi kötü huyluluktan değil idi. Kadın ve erkekten münferid bir halde yaşa- ması da, onları Hakk'ın gayri gördüğü ve nazarında ikilik olduğu için değil idi. Belki suver-i eşyânın vech-i Hakk'a hicâb olduğu için idi. Zîrâ hadîs-i şerîfde المؤمن يألف ويؤلف و لا خير فيمن لا يألف و لا يؤلف ya'nî "Mü'min ülfet eder ve ülfet olunur; ve ülfet etmez ve ülfet olunmaz olan kimsede hayır yoktur" buyurulur.

1925. Halk üzerine bir müşfik, su gibi nâfi', hoş bir şefî' ve duası müstecâb idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1925. Halk üzerine şefkatli, su gibi faydalı, hoş bir şefaatçi ve duası kabul olunmuş idi.

Yani "Dekūkî hazretleri halktan uzaklaşmakla, manevî faydası onların üzerinden kaybolmuş değildi. Halk üzerine şefkatli bakışı genel olup, onlar hakkında su gibi faydalı idi; ve Allah katında onlara şefaat eder ve haklarında hayır duaları edip, duası da kabul olunurdu." Evliyaların dua etmesi ve duasının kabul olunması hakkındaki açıklamalar, biraz yukarıda geçti. Yani kâmil evliyalar, yatkınlıklara (isti'dâd) bakıp, yatkınlığın uygun olduğunu ve vaktin geldiğini gördüğü zaman, dua ederler ve duanın eseri derhal ortaya çıkar. Nasıl ki birisi bu tür evliyaullahtan birine başvurarak dua talep etmiş ve o hazret de cevaben: "Ey oğul! Çok olunmadık dualar vardır ki, kabul olunmuştur" buyurmuştur. Mesnevî-i Şerîf'de bu hakikate ما نبودیم و تقاضا مان نبود لطف تو نا گفته ما می شنود yani "Biz yok idik, bizim taleplerimiz de yok idi; senin lütfun, bizim söylenmemiş olan şeyimizi işitir idi" beyt-i şerifinde işaret buyurulmuştur.

Ya'nî "Dekūkî hazretleri halktan munkatı' olmakla, nef'-i ma'nevîsi onların üzerinden gâib değil idi. Halk üzerine nazar-ı şefkati umûmî olup, onlar hakkında su gibi nâfi' idi; ve ind-i ilâhîde onlara şefâat eder ve haklarında hayır duâlar edip, duâsı da müstecâb olur idi." Evliyânın duâ etmesi ve duâsının müstecâb olması hakkındaki îzâhât, biraz yukarıda geçti. Ya'nî evliyâyı kâmilîn, isti'dâdâta nazar edip, isti'dâdın müsait olduğu ve vaktin hulûl ettiğini gördüğü zaman, duâ ederler ve eser-i duâ derhal zâhir olur. Nitekim birisi bu kabil evliyâullahdan birine müracaatla duâ taleb etmiş ve o hazret dahi cevâben: "Ey oğul! çok olunmadık duâlar vardır ki, kabûl olunmuştur" buyurmuştur. Mesnevî-i Şerîf'de bu hakikate ما نبودیم و تقاضا مان نبود لطف تو نا گفته ما می شنود ya'nî "Biz yok idik, bizim taleblerimiz de yok idi; senin lutfun, bizim söylenmemiş olan şeyimizi işitir idi" beyt-i şerîfinde işaret buyurulmuştur.

1926. İyi ve kötü için, mihriban ve müstakar idi; anadan daha iyi, babadan daha şehî idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1926. İyi ve kötü için, şefkatli ve sığınılacak yer idi; anadan daha iyi, babadan daha çok arzu edilen idi.

"Mihribân" seven ve şefkatli, "müstekar" karar kılınacak yer, sığınak ve penah, yani sığınılacak yer demektir. "Şehî" kelimesinin, Hint şârihlerinden Muhammed Efdal'in Ferheng-i Cihângîrî adlı eserinde "şirin" anlamına geldiği belirtilir; diğer şârihler ise bu kelimeyi "şehvet"ten türemiş bir sıfat-ı müşebbehe (benzetme sıfatı) kabul ederek, "pek çok arzu edilmiş" anlamına geldiğini yazarlar. Her iki anlam da, şerefli beytin anlamına uygun düşer. Yani, "Dekūkî hazretleri halka genel olarak seven ve şefkatli idi ve halkın sıkıştıkları zaman sığınacakları bir yer idi. Onlara analarından daha şefkatli ve merhametli; ve maddî, manevî ihtiyaçlarının temini konusunda, halka babalarından daha çok arzu edilen ve tatlı idi." gibi kötü huyluluktan değildi. Kadın ve erkekten ayrı bir halde yaşaması da, onları Hakk'ın gayrısı gördüğü ve nazarında ikilik olduğu için değildi. Aksine, eşyanın suretlerinin Hakk'ın vechine (yüzüne) perde olduğu için idi. Çünkü hadîs-i şerîfte المؤمن يألف ويؤلف و لا خير فيمن لا يألف و لا يؤلف yani "Mü'min ülfet eder ve ülfet olunur; ve ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan kimsede hayır yoktur" buyurulur.

"Mihribân" muhib ve müşfik, "müstekar" karâr edecek mahal, melce' ve penâh, ya'nî sığınacak yer demektir. “Şehî" Hind şârihlerinden Muhammed Efdal Ferheng-i Cihângîrî'de bu kelimenin “şîrîn” ma'nâsına mukayyed olduğunu beyân eder; ve diğer şârihler "şehvet"ten sıfat-ı müşebbehe addedip, "pek ziyâde arzû olunmuş" ma'nâsına olduğunu yazarlar. Her iki ma'nâ da, beyt-i şerîfin ma'nâsına münasib gelir. Ya'nî, "Dekūkî hazretleri halka umûmen muhib ve müşfik ve halkın sıkıldıkları vakit ilticâ edecekleri mahal idi. Onlara analarından daha şefkatli ve merhametli; ve maddî, ma'nevî levâzım- larının tedariki hususunda, halka babalarından daha matlûb ve tatlı idi." gibi kötü huyluluktan değil idi. Kadın ve erkekten münferid bir halde yaşaması da, onları Hakk'ın gayri gördüğü ve nazarında ikilik olduğu için değil idi. Belki suver-i eşyânın vech-i Hakk'a hicâb olduğu için idi. Zîrâ hadîs-i şerîfde المؤمن يألف ويؤلف و لا خير فيمن لا يألف و لا يؤلف ya'nî "Mü'min ülfet eder ve ülfet olunur; ve ülfet etmez ve ülfet olunmaz olan kimsede hayır yoktur" buyurulur.

1925. Halk üzerine bir müşfik, su gibi nâfi', hoş bir şefî' ve duası müstecâb idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1925. Halk üzerine bir müşfik, su gibi faydalı, hoş bir şefaatçi ve duası kabul olunmuş idi.

Yani "Dekūkî hazretleri halktan uzaklaşmakla, manevî faydası onların üzerinden kaybolmuş değildi. Halk üzerine şefkat nazarı genel olup, onlar hakkında su gibi faydalı idi; ve Allah katında onlara şefaat eder ve haklarında hayır duaları edip, duası da kabul olunur idi." Evliyaların dua etmesi ve duasının kabul olunması hakkındaki açıklamalar, biraz yukarıda geçti. Yani kâmil evliyalar, yatkınlıklara (isti'dâd) bakıp, yatkınlığın uygun olduğunu ve vaktin geldiğini gördüğü zaman, dua ederler ve duanın eseri derhal ortaya çıkar. Nasıl ki birisi bu tür evliyaullahtan birine başvurarak dua talep etmiş ve o hazret de cevaben: "Ey oğul! Çok olunmadık dualar vardır ki, kabul olunmuştur" buyurmuştur. Mesnevî-i Şerîf'de bu hakikate ما نبودیم و تقاضا مان نبود لطف تو نا گفته ما می شنود yani "Biz yok idik, bizim taleplerimiz de yok idi; senin lütfun, bizim söylenmemiş olan şeyimizi işitir idi" beyt-i şerîfinde işaret buyurulmuştur.

Ya'nî "Dekūkî hazretleri halktan munkatı' olmakla, nef'-i ma'nevîsi onların üzerinden gâib değil idi. Halk üzerine nazar-ı şefkati umûmî olup, onlar hakkında su gibi nâfi' idi; ve ind-i ilâhîde onlara şefâat eder ve haklarında hayır duâlar edip, duâsı da müstecâb olur idi." Evliyânın duâ etmesi ve duâsının müstecâb olması hakkındaki îzâhât, biraz yukarıda geçti. Ya'nî evliyâyı kâmilîn, isti'dâdâta nazar edip, isti'dâdın müsait olduğu ve vaktin hulûl ettiğini gördüğü zaman, duâ ederler ve eser-i duâ derhal zâhir olur. Nitekim birisi bu kabil evliyâullahdan birine müracaatla duâ taleb etmiş ve o hazret dahi cevâben: "Ey oğul! çok olunmadık duâlar vardır ki, kabûl olunmuştur" buyurmuştur. Mesnevî-i Şerîf'de bu hakikate ما نبودیم و تقاضا مان نبود لطف تو نا گفته ما می شنود ya'ni "Biz yok idik, bizim taleblerimiz de yok idi; senin lutfun, bizim söylenmemiş olan şeyimizi işitir idi" beyt-i şerîfinde işaret buyurulmuştur.

1926. İyi ve kötü için, mihriban ve müstakar idi; anadan daha iyi, babadan daha şehî idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1926. İyi ve kötü için, şefkatli ve sığınılacak yer idi; anadan daha iyi, babadan daha tatlı idi.

"Mihribân" seven ve şefkatli, "müstekar" karar kılınacak yer, sığınak ve penah, yani sığınılacak yer demektir. "Şehî" Hint şarihlerinden Muhammed Efdal, Ferheng-i Cihângîrî'de bu kelimenin "şirin" anlamına kayıtlı olduğunu beyan eder; ve diğer şarihler "şehvet"ten sıfat-ı müşebbehe (benzetme sıfatı) sayıp, "pek ziyade arzu olunmuş" anlamına geldiğini yazarlar. Her iki anlam da, şerefli beytin anlamına uygun gelir. Yani, "Dekūkî hazretleri halka genel olarak seven ve şefkatli ve halkın sıkıldıkları vakit sığınacakları yer idi. Onlara analarından daha şefkatli ve merhametli; ve maddi, manevi ihtiyaçlarının tedariki hususunda, halka babalarından daha istenen ve tatlı idi."

"Mihribân" muhib ve müşfik, "müstekar" karâr edecek mahal, melce' ve penâh, ya'nî sığınacak yer demektir. “Şehî" Hind şârihlerinden Muhammed Efdal Ferheng-i Cihângîrî'de bu kelimenin “şîrîn” ma'nâsına mukayyed olduğunu beyân eder; ve diğer şârihler "şehvet"ten sıfat-ı müşebbehe addedip, "pek ziyâde arzû olunmuş" ma'nâsına olduğunu yazarlar. Her iki ma'nâ da, beyt-i şerîfin ma'nâsına münasib gelir. Ya'nî, "Dekūkî hazretleri halka umûmen muhib ve müşfik ve halkın sıkıldıkları vakit ilticâ edecekleri mahal idi. Onlara analarından daha şefkatli ve merhametli; ve maddî, ma'nevî levâzımlarının tedariki hususunda, halka babalarından daha matlûb ve tatlı idi."

1927. Peygamber buyurdu ki: "Ey büyükler! sizin için baba gibi şefîk ve mihribânım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1927. Peygamber buyurdu ki: "Ey büyükler! Sizin için baba gibi şefkatli ve merhametliyim."

Şanlı Peygamber Efendimiz "انما انا لكم بمنزلة الوالد لولده" yani "Ben sizin için, evladına karşı baba konumundayım" buyurmuştur. Yani "Baba, evladına nasıl şefkatli ve seven bir halde ise, ey müminler! Ben de sizin için öyleyim" demektir. Çünkü Şanlı Resûl Efendimiz, müminleri hem dünya işlerinde hem de ahiret işlerinde, bir babadan daha fazla koruyup gözetmiştir. Siyer kitapları bu konuda ayrıntılarla doludur. Şimdi, Peygamber'in vârisleri olan kâmil veliler de böyledir.

Peygamber-i zîşan Efendimiz انما انا لكم بمنزلة الوالد لولده ya'ni "Ben sizin için, veledine, vâlid menzilesindeyim" buyurmuştur. Ya'nî "Baba, evladına nasıl şefik ve muhib bir halde ise, ey mü'minler! ben de sizin için öyleyim" demektir. Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz, mü'minleri hem umûr-ı dünyeviyyelerinde ve hem umûr-ı uhreviyyelerinde, bir babadan ziyâde himâye buyurmuşlardır. Kütüb-i siyer, bu babda tafsilât ile doludur. İmdi, Peygamber'in vârisleri olan evliyâ-yı kâmilîn dahi böyledir.

1928. "O sebebden ki hep, benim cüz'lerimsiniz; cüz'ü külden niçin koparırsınız?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1928. "O sebepten ki hep, benim cüz'lerimsiniz; cüz'ü külden niçin koparırsınız?"

Bu şerefli beyit, peygamber sözünün devamıdır. Yani, "Ey imanları sebebiyle diğer insanlar üzerine üstünlük sağlayan müminler! O sebepten ben sizin için çocuğuna baba konumundayım ki, sizler benim cüz'lerimsiniz; ben sizin küllünüzüm." Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Ben Allah'ın nûrundanım ve müminler benim nûrumdandır" buyurulur. Yukarıda da münasebetle açıklandığı üzere, Muhammedî ruh (s.a.v.) küllün küllüdür (bütünün bütünüdür); ve evliyanın küllî ruhları o küllün cüz'leridirler. Ve bütün müminlerin ruhları o küllerden birine mensup olan cüz'lerdir. Bu sebeple bu söz, küllün küllü olan Peygamber lisanından çıktığına göre doğru olduğu gibi, küll olan peygamber vârisinden çıktığına göre de doğrudur.

Bu beyt-i şerîf, kelâm-ı nebevînin mâba'didir. Ya'nî, "Ey îmanları sebebiyle sâir insanlar üzerine tafazzul eden mü'minler! O sebebden ben sizin için veledine vâlid menzilesindeyim ki, sizler benim cüz'lerimsiniz; ben sizin küllünüzüm." Nitekim hadîs-i şerîfde انا من نور الله والمؤمنون من نورى ya'nî "Ben Allah'ın nûrundanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur. Yukarı-larda dahi bilmünâsebe îzah olunduğu üzere, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.) küllü'l-küldür; ve ervâh-ı külliyye-i evliyâ o küllün cüz'leridirler. Ve âmme-i mü'minînin ervâhı o küllerin birine mensûb olan cüz'lerdir. Binâenaleyh bu kelâm, küllü'l-kül olan lisân-ı Nebevî'den sâdır olduğuna göre, sâdık olduğu gibi, küll olan vâris-i nebevîden sâdır olduğuna göre de sâdıktır.

1929. Cüz, külden kať oldu, bî-kâr oldu; uzuv tenden kat' oldu, murdar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1929. Cüz, bütünden koptu, işe yaramaz oldu; uzuv tenden koptu, murdar oldu.

Cüz'î ruhlar, kendi bütünlerinden koptukları zaman, aşağı âlemde bir işe yaramaz bir hâle gelir ve manâ âleminde işe yaramaz olur. Nasıl ki insan uzuvlarından biri bedeninden koptuğu zaman çürür ve murdar olur. İnsân-ı kâmilden kopan da, böyle ölü gibi çürür.

Ervâh-ı cüz'iyye, kendi küllerinden munkatı' olduğu vakit, âlem-i süflîde bir işe yaramaz bir hâle gelir ve âlem-i ma'nâda bî-kâr olur. Nitekim uzv-ı beşerden birisi cesedinden munkatı' olduğu vakit tefessüh eder ve murdar olur. İnsân-ı kâmilden munkatı' olan da, böyle ölü gibi tefessüh eder.

1930. Diğer def'a külle muttasıl olmadıkça, mürde olur; onun candan haberi [1937] olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1930. Diğer defa, küle bitişmedikçe ölü olur; onun candan haberi [1937] olmaz.

1927. Peygamber buyurdu ki: "Ey büyükler! sizin için baba gibi şefîk ve mih-ribânım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1927. Peygamber buyurdu ki: "Ey büyükler! Sizin için baba gibi şefkatli ve merhametliyim."

Şanlı Peygamber Efendimiz "Ben sizin için, çocuğuna karşı babanın konumundayım" buyurmuştur. Yani "Baba, evladına nasıl şefkatli ve seven bir halde ise, ey müminler! Ben de sizin için öyleyim" demektir. Çünkü Şanlı Resûl Efendimiz, müminleri hem dünyevî işlerinde hem de uhrevî işlerinde, bir babadan daha fazla korumuştur. Siyer kitapları, bu konuda ayrıntılarla doludur. Şimdi, Peygamber'in vârisleri olan kâmil evliyalar (Allah dostları) dahi böyledir.

Peygamber-i zîşan Efendimiz انما انا لكم بمنزلة الوالد لولده ya'ni "Ben sizin için, veledine, vâlid menzilesindeyim" buyurmuştur. Ya'nî "Baba, evladına nasıl şefik ve muhib bir halde ise, ey mü'minler! ben de sizin için öyleyim" demektir. Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz, mü'minleri hem umûr-ı dünyeviyyelerinde ve hem umûr-ı uhreviyyelerinde, bir babadan ziyâde himâye buyurmuşlardır. Kütüb-i siyer, bu babda tafsilât ile doludur. İmdi, Peygamber'in vârisleri olan evliyâ-yı kâmilîn dahi böyledir.

1928. "O sebebden ki hep, benim cüz'lerimsiniz; cüz'ü külden niçin koparırsınız?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1928. "O sebepten ki hep, benim cüz'lerimsiniz; cüz'ü külden niçin koparırsınız?"

Bu şerefli beyit, peygamber sözünün devamıdır. Yani, "Ey imanları sebebiyle diğer insanlar üzerine üstünlük sağlayan müminler! O sebepten ben sizin için çocuğuna karşı baba konumundayım ki, sizler benim cüz'lerimsiniz; ben sizin küllünüzüm." Nasıl ki hadis-i şerifte "Ben Allah'ın nurundanım ve müminler benim nurumdandır" buyurulur. Yukarıda da münasebetle açıklandığı üzere, Muhammedî ruh (s.a.v.) küllü'l-küldür (bütünün bütünüdür); ve evliyanın küllî ruhları o bütünün cüz'leridirler. Ve müminlerin ruhlarının geneli o bütünlerden birine mensup olan cüz'lerdir. Bu sebeple bu söz, küllü'l-kül olan Peygamber lisanından çıktığına göre doğru olduğu gibi, küll olan peygamber varisinden çıktığına göre de doğrudur.

Bu beyt-i şerîf, kelâm-ı nebevînin mâba'didir. Ya'nî, "Ey îmanları sebebiy-le sâir insanlar üzerine tafazzul eden mü'minler! O sebebden ben sizin için veledine vâlid menzilesindeyim ki, sizler benim cüz'lerimsiniz; ben sizin küllünüzüm." Nitekim hadîs-i şerîfde انا من نور الله والمؤمنون من نورى ya'nî "Ben Allâh'ın nûrundanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur. Yukarı-larda dahi bilmünâsebe îzah olunduğu üzere, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.) küllü'l-küldür; ve ervâh-ı külliyye-i evliyâ o küllün cüz'leridirler. Ve âmme-i mü'minînin ervâhı o küllerin birine mensûb olan cüz'lerdir. Binâenaleyh bu kelâm, küllü'l-kül olan lisân-ı Nebevî'den sâdır olduğuna göre, sâdık olduğu gibi, küll olan vâris-i nebevîden sâdır olduğuna göre de sâdıktır.

1929. Cüz, külden kať oldu, bî-kâr oldu; uzuv tenden kat' oldu, murdar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1929. Cüz, külden koptu, işe yaramaz oldu; uzuv tenden koptu, murdar oldu.

Cüz'î ruhlar, kendi küllerinden koptuğu zaman, aşağı âlemde bir işe yaramaz bir hâle gelir ve mana âleminde işe yaramaz olur. Nasıl ki insan bedeninden bir uzuv, cesedinden koptuğu zaman çürür ve murdar olur. İnsân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kopan da, böyle ölü gibi çürür.

Ervâh-ı cüz'iyye, kendi küllerinden munkatı' olduğu vakit, âlem-i süflîde bir işe yaramaz bir hâle gelir ve âlem-i ma'nâda bî-kâr olur. Nitekim uzv-1 be-şerden birisi cesedinden munkatı' olduğu vakit tefessüh eder ve murdar olur. Insân-ı kâmilden munkatı' olan da, böyle ölü gibi tefessüh eder.

1930. Diğer def'a külle muttasıl olmadıkça, mürde olur; onun candan haberi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1930. Diğer defa küll ile birleşmedikçe, ölü olur; onun candan haberi olmaz.

Şimdi, nebevî vâris olan insân-ı kâmilden kopmuş olan cüz'î ruh sahibi, kendi küllü olan kâmile tekrar birleşmedikçe, o kimse hayvânî hayat ile diri ve insanî hayat ile ölmüş bir hâlde bulunur. Onun izafî ruhtan ve sultanî ruhtan haberi olmaz. Nasıl ki cenâb-ı Pîr bir gazellerinde buyururlar: "Ey seferde uyumuş, ey canını vermemiş olan ölü! Sıçra ki, kervan gitmiştir. Ey gönül! Bir an olsun uyan." "Diğer defa" ifadesiyle bu şehâdet âlemindeki birleşmeye işaret buyurulur. Evvelki birleşme ezelî birleşmeydi.

İmdi, vâris-i nebevî olan insân-ı kâmilden munkatı' olan rûh-ı cüz'î sâhibi, kendi küllü olan kâmile tekrâr muttasıl olmadıkça, o kimse hayât-ı hayvâniyye ile hayy ve hayât-ı insâniyye ile ölmüş bir halde bulunur. Onun rûh-ı izâfiden ve rûh-ı sultânîden haberi olmaz. Nitekim cenâb-ı Pîr bir gazellerinde buyururlar: "Ey seferde uyumuş, ey canını vermemiş olan ölü! Sıçra ki, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem olsun uyan." "Diğer def'a" ta'bîriyle bu âlem-i şehadetdeki ittisâle işaret buyurulur. Evvelki ittisâl ittisâl-i ezelî idi.

1931. Ve eğer hareket ederse, ona muhakkak i'timâd yoktur; yeni kesilmiş uzuv dahi hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1931. Ve eğer hareket ederse, ona kesinlikle güvenilmez; yeni kesilmiş uzuv dahi hareket eder.

Ve eğer görünen âlemde, insân-ı kâmilden (Hak'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kopuk olan bir kimse, her ne kadar: "Benim mürşide ihtiyacım yoktur, ilmim vardır, şeriat hükümleri dairesinde hareket ederim" der ve kopukluğuna devam ederse, onun bu gibi kişisel amel ve riyâzâtına (nefsî perhizler) güvenilmez; çünkü devamlı değildir. insân-ı kâmilin gölgesi olmazsa, bir gün nefis ve şeytan kesinlikle onu mahveder ve işlevsiz hâle getirir. Nasıl ki insan vücudundan yeni kesilen el ve ayak gibi bir uzuv dahi hareket eder; fakat devamlı değildir, sonunda o hareket kesilir.

Ve eğer âlem-i şehadetde, insân-ı kâmilden munkatı' olan bir kimse, her ne kadar: "Benim mürşide ihtiyacım yoktur, ilmim vardır, ahkâm-ı şer'iyye dâiresinde hareket ederim" der ve inkıtâ'ına devam ederse, onun bu gibi indî amel ve riyâzetlerine i'timâd yoktur; zîrâ devamlı değildir. İnsân-ı kâmilin sâyesi olmazsa, bir gün nefis ve şeytan behemehâl onu berbâd ve muattal kılar. Nitekim vücûd-ı beşerden yeni kesilen el ve ayak gibi bir uzuv dahi, hareket eder; fakat devamlı değildir, sonunda o hareket munkatı' olur.

1932. Eğer cüz' küllden munkatı' olursa, bir tarafa gider. Bu o küll değildir ki, o nâkıs olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1932. Eğer cüz' külden ayrılırsa, bir tarafa gider. Bu o kül değildir ki, o eksik olsun.

Bu konuda cüz' ile küle ilişkin söz söyledik. Zihinlerde cüz' ile külün vasıflarına ilişkin anlam yerleşti. Nasıl ki cüz', kendi külünden kesilip ayrılırsa, bir tarafa gider ve külden bir cüz' eksilmiş olur. Fakat bizim söylediğimiz, insân-ı kâmilin külliyeti, bir cüz' kendisinden ayrıldığı zaman, onun zâtına noksanlık arız olan bir külliyet değildir. Bu külliyet manevî ve ruhanî olan bir külliyettir. Akla yaklaştırmak için şöyle açıklanabilir: İnsaniyet, bir küllî kavramdır ki, beşerî suretlerden her biri onu temsil eder. Onu temsil eden beşer fertleri, sayılamayacak kadar çok olduğu halde, o kül olan kavram, o fertler vasıtasıyla bölünmeye uğramaz; ve o fertler, o külün cüz'leri gibidir. Şimdi, vâris-i nebevî olan insân-ı kâmilden ayrılmış olan cüz'î ruh sahibi, kendi külü olan kâmile tekrar bağlanmadıkça, o kimse hayvânî hayat ile diri ve insanî hayat ile ölmüş bir halde bulunur. Onun izafî ruhtan ve sultanî ruhtan haberi olmaz. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr bir gazellerinde buyururlar: "Ey seferde uyumuş, ey canını vermemiş olan ölü! Sıçra ki, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem olsun uyan."

"Diğer defa" tabiriyle bu şehadet âlemindeki birleşmeye işaret buyurulur. Evvelki birleşme ezelî birleşmeydi.

Bu bahiste cüz' ile külle müteallık söz söyledik. Zihinlerde cüz' ile küllün evsâfına müteallık olan ma'nâ takarrur etti. Nitekim cüz', kendi küllünden kesilip ayrılırsa, bir tarafa gider ve külden bir cüz' eksilmiş olur. Fakat bizim söylediğimiz, insân-ı kâmilin külliyyeti, bir cüz' kendisinden ayrıldığı vakit, onun zâtına noksan ârız olan bir külliyet değildir. Bu külliyet ma'nevî ve rûhânî olan bir külliyettir. Akla takrîb için şöyle îzâh edilebilir: İnsâniyyet bir mefhûm-ı küllîdir ki, suver-i beşeriyyeden herbirisi onu temsil eder. Onu temsil eden efrâd-ı beşer, lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olduğu halde, o kül olan mefhûm, o efrâd vâsıtasıyla inkısâma uğramaz; ve o efrâd, o küllün cüz'leri mesâbesindedir. İmdi, vâris-i nebevî olan insân-ı kâmilden munkatı' olan rûh-ı cüz'î sâhibi, kendi küllü olan kâmile tekrâr muttasıl olmadıkça, o kimse hayât-ı hayvâniyye ile hayy ve hayât-ı insâniyye ile ölmüş bir halde bulunur. Onun rûh-ı izâfiden ve rûh-ı sultânîden haberi olmaz. Nitekim cenâb-ı Pîr bir gazellerinde buyururlar: "Ey seferde uyumuş, ey canını vermemiş olan ölü! Sıçra ki, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem olsun uyan."

"Diğer def'a" ta'bîriyle bu âlem-i şehadetdeki ittisâle işaret buyurulur. Evvelki ittisâl ittisâl-i ezelî idi.

1931. Ve eğer hareket ederse, ona muhakkak i'timâd yoktur; yeni kesilmiş uzuv dahi hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1931. Ve eğer hareket ederse, ona kesinlikle güvenilmez; yeni kesilmiş uzuv dahi hareket eder.

Ve eğer görünen âlemde, insân-ı kâmilden (Hak'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kopuk olan bir kimse, her ne kadar: "Benim mürşide ihtiyacım yoktur, ilmim vardır, şeriat hükümleri dairesinde hareket ederim" der ve kopukluğuna devam ederse, onun bu gibi kişisel amel ve riyâzâtına (nefsî perhizler) güvenilmez; çünkü devamlı değildir. insân-ı kâmilin gölgesi olmazsa, bir gün nefis ve şeytan kesinlikle onu mahveder ve işlevsiz hâle getirir. Nasıl ki insan vücudundan yeni kesilen el ve ayak gibi bir uzuv dahi hareket eder; fakat devamlı değildir, sonunda o hareket kesilir.

Ve eğer âlem-i şehadetde, insân-ı kâmilden munkatı' olan bir kimse, her ne kadar: "Benim mürşide ihtiyacım yoktur, ilmim vardır, ahkâm-ı şer'iyye dâiresinde hareket ederim" der ve inkıtâ'ına devam ederse, onun bu gibi indî amel ve riyâzetlerine i'timâd yoktur; zîrâ devamlı değildir. İnsân-ı kâmilin sâyesi olmazsa, bir gün nefis ve şeytan behemehâl onu berbâd ve muattal kılar. Nitekim vücûd-ı beşerden yeni kesilen el ve ayak gibi bir uzuv dahi, hareket eder; fakat devamlı değildir, sonunda o hareket munkatı' olur.

1932. Eğer cüz' küllden munkatı' olursa, bir tarafa gider. Bu o küll değildir ki, o nâkıs olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1932. Eğer cüz (parça) bütünden koparsa, bir tarafa gider. Bu, o bütün değildir ki, o eksik olsun.

Bu konuda parça ile bütüne ilişkin söz söyledik. Zihinlerde parça ile bütünün niteliklerine ilişkin anlam yerleşti. Nasıl ki parça, kendi bütününden kesilip ayrılırsa, bir tarafa gider ve bütünden bir parça eksilmiş olur. Fakat bizim söylediğimiz, insân-ı kâmilin külliyeti (bütünlüğü), bir parça kendisinden ayrıldığı zaman, onun zâtına noksanlık ârız olan bir külliyet değildir. Bu külliyet manevî ve ruhanî olan bir külliyettir. Akla yaklaştırmak için şöyle açıklanabilir: İnsanlık, insan suretlerinden her birinin onu temsil ettiği küllî (tümel) bir kavramdır. Onu temsil eden insan fertleri sayılamayacak kadar çok olduğu halde, o bütün olan kavram, o fertler vasıtasıyla bölünmeye uğramaz; ve o fertler, o bütünün parçaları mesabesindedir.

Bu bahiste cüz' ile külle müteallık söz söyledik. Zihinlerde cüz' ile küllün evsâfına müteallık olan ma'nâ takarrur etti. Nitekim cüz', kendi küllünden kesilip ayrılırsa, bir tarafa gider ve külden bir cüz' eksilmiş olur. Fakat bizim söylediğimiz, insân-ı kâmilin külliyyeti, bir cüz' kendisinden ayrıldığı vakit, onun zâtına noksan ârız olan bir külliyet değildir. Bu külliyet ma'nevî ve rûhânî olan bir külliyettir. Akla takrîb için şöyle îzâh edilebilir: İnsâniyyet bir mefhûm-ı küllîdir ki, suver-i beşeriyyeden herbirisi onu temsil eder. Onu temsil eden efrâd-ı beşer, lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olduğu halde, o kül olan mefhûm, o efrâd vâsıtasıyla inkısâma uğramaz; ve o efrâd, o küllün cüz'leri mesâbesindedir.

1933. Onun kat'ı ve vaslı makāle gelmez; misal için hayr-ı nakıs söylenmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1933. Onun kesilmesi ve birleşmesi söze gelmez; eksik bir hayır misal olarak söylenmiş oldu.

İnsân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ayrılma ve onun külliyetine (bütünlüğüne) cüzlerin (parçaların) birleşmesi, lafza ve söze sığacak bir şey değildir. Bu misali bir hayır için zikrettik; fakat eksik bir hayır oldu. Çünkü misal, benzetilen şeyin tamamıyla aynı olmaz; uygun düşen yönleri olduğu gibi, uygun düşmeyen yönleri de bulunur.

Insân-ı kâmilden inkıtâ' ve onun külliyyetine cüz'lerin ittisâli, lafız ve makāle sığar şey değildir. Bu misâli bir hayr için îrâd ettik; fakat bir hayr-ı nâkıs oldu. Zîrâ misâl, benzetilen şeyin tamâmı tamâmına aynı olmaz; tevâfuk eden cihetleri olduğu gibi, tevâfuk etmeyen cihetleri de bulunur.

## Dekūkî kıssasına rücû'

1934. Muhakkak Ali'ye bir misalde "Arslan" ta'bîr etti. Her ne kadar sürdü ise de, arslan onun misali olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1934. Muhakkak Ali'ye bir örnekte "Arslan" denildi. Ne kadar sürse de, arslan onun örneği olmaz.

Bu şerefli beyit, örneğin, benzetilen şeyin tamamen aynı olmadığını açıklar. Yani "Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerine "Esedullâh" yani "Allah'ın arslanı" dedi. Âlemlerin övüncü Efendimiz ne kadar bu tabiri lafız âlemine sürse de, hiç şüphe yok ki, Hz. Ali herkesçe bilinen yırtıcı hayvanın benzeri değildir." Bu tabirde istenen ancak cesarettir.

Bu beyt-i şerîf, misâlin, benzetilen şeyin tamâmen aynı olmadığını îzâh buyurur. Ya'nî "Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerine "Esedullâh" ya'nî “Allâh'ın arslanı" ta'bîr buyurdu. Fahr-i âlem Efendimiz her ne kadar âlem-i lafza bu taʼbîri sürdü ise de, hiç şübhe yok ki, Hz. Ali sûreti herkesce ma'lûm olan yırtıcı hayvanın misli değildir." Bu ta'bîrde matlûb olan ancak şecâattir.

1935. Misâlden ve mislden ve onun farkından, ey delikanlı, Dekūkî kıssası cânibine sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1935. Misalden ve misilden ve onun farkından, ey delikanlı, Dekūkî kıssası tarafına yönel!

Ey delikanlı! Misali ve misli ve ikisinin arasındaki farkı açıklamaktan vazgeç de, sözü Dekūkî kıssası tarafına yönelt! Çünkü bu misil ve misal bahsi zâhirî ilme ilişkindir.

Bilinmeli ki, misal şudur: İki şey hakikatte farklı olmakla birlikte, bazı özelliklerde birbirine benzer olurlar. Aslan ile cesur olan adam gi-

Ey delikanlı! misâli ve misli ve ikisinin arasındaki farkı beyândan sarf-1 nazar et de, kelâmı Dekūkî kıssası tarafına sür! Zîrâ bu misl ve misâl bahsi ilm-i zâhire taalluk eder.

Ma'lûm olsun ki, misal odur ki, iki şey hakikatte muhtelif olmakla berâber, ba'zı evsâfda birbirinin mütemâsili olurlar. Arslan ile şecî olan adam gi-

1933. Onun kat'ı ve vaslı makāle gelmez; misal için hayr-ı nakıs söylenmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1933. Onun kesilmesi ve birleşmesi söze gelmez; örnek için eksik bir hayır söylenmiş oldu.

İnsân-ı kâmilden kopma ve onun külliyetine (bütünlüğüne) cüzlerin (parçaların) birleşmesi, söze ve yazıya sığacak bir şey değildir. Bu örneği bir hayır için verdik; fakat eksik bir hayır oldu. Çünkü örnek, benzetilen şeyin tamamıyla aynı olmaz; uygun düşen yönleri olduğu gibi, uygun düşmeyen yönleri de bulunur.

Insân-ı kâmilden inkıtâ' ve onun külliyyetine cüz'lerin ittisāli, lafız ve makāle sığar şey değildir. Bu misâli bir hayr için îrâd ettik; fakat bir hayr-ı nâkıs oldu. Zîrâ misâl, benzetilen şeyin tamâmı tamâmına aynı olmaz; tevâfuk eden cihetleri olduğu gibi, tevâfuk etmeyen cihetleri de bulunur.

## Dekūkî kıssasına rücû'

1934. Muhakkak Ali'ye bir misalde "Arslan" ta'bîr etti. Her ne kadar sürdü ise de, arslan onun misali olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1934. Muhakkak Ali'ye bir örnekte "Arslan" denildi. Ne kadar sürse de, arslan onun örneği olmaz.

Bu şerefli beyit, örneğin, benzetilen şeyin tamamen aynı olmadığını açıklar. Yani "Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerine "Esedullâh" yani "Allah'ın arslanı" dedi. Âlemlerin övüncü Efendimiz ne kadar bu tabiri lafız âlemine sürse de, hiç şüphe yok ki, Hz. Ali herkesçe bilinen yırtıcı hayvanın benzeri değildir." Bu tabirde istenen ancak cesarettir.

Bu beyt-i şerîf, misâlin, benzetilen şeyin tamâmen aynı olmadığını îzâh buyurur. Ya'nî "Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretleri İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerine "Esedullâh" ya'nî “Allâh'ın arslanı" ta'bîr buyurdu. Fahr-i âlem Efendimiz her ne kadar âlem-i lafza bu taʼbîri sürdü ise de, hiç şübhe yok ki, Hz. Ali sûreti herkesce ma'lûm olan yırtıcı hayvanın misli değildir." Bu ta'bîrde matlûb olan ancak şecâattir.

1935. Misâlden ve mislden ve onun farkından, ey delikanlı, Dekūkî kıssası cânibine sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1935. Ey delikanlı, misalden ve misilden ve onun farkından Dekūkî kıssasına doğru sür!

Ey delikanlı! Misali ve misli ve ikisinin arasındaki farkı açıklamaktan vazgeç de, sözü Dekūkî kıssası tarafına yönelt! Çünkü bu misil ve misal konusu zahirî ilme ilişkindir.

Bilinmeli ki, misal şudur: İki şey hakikatte farklı olmakla birlikte, bazı niteliklerde birbirinin benzeri olurlar. Aslan ile cesur adam gibi. Ve misil şudur: İki şey hakikatte bir olurlar ve bazı niteliklerde farklı olurlar. Zeyd'in çocuklukta, delikanlılıkta ve ihtiyarlıkta birliği ve farklılığı gibi.

Ey delikanlı! misâli ve misli ve ikisinin arasındaki farkı beyândan sarf-ı nazar et de, kelâmı Dekūkî kıssası tarafına sür! Zîrâ bu misl ve misâl bahsi ilm-i zâhire taalluk eder.

Ma'lûm olsun ki, misal odur ki, iki şey hakikatte muhtelif olmakla berâber, ba'zı evsâfda birbirinin mütemâsili olurlar. Arslan ile şecî olan adam gi- bi. Ve misl odur ki, iki şey hakikatte müttehid olurlar ve ba'zı evsâfda muhtelif olurlar. Zeyd'in çocuklukta ve delikanlılıkta ve ihtiyarlıkta ittihad ve ihtilafı gibi.

1936. O ki fetvâda halkın imamı idi, takva topunu melâikeden kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1936. O ki fetvâda halkın imamı idi, takva topunu meleklerden kapar idi.

Dekūkî hazretleri öyle bir kimse idi ki, halkın şeriatla ilgili zorluklarını çözmekte onların imamı ve önderi idi. Takva alanında yarışma topunu meleklerden kapar ve hepsinden ileriye geçer idi.

Dekūkî hazretleri öyle bir kimse idi ki, halkın müşkilât-ı şer'iyyesini halletmekte onların imâmı ve muktedâsı idi. Takvâ meydanında müsabaka topunu melâikeden kapar ve hepsinden ileriye geçer idi.

1937. O ki seyirde ayı mat etti, onun dindarlığından dahi dîn reşk yerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1937. O ki seyirde ayı mat etti, onun dindarlığından dahi din kıskanırdı.

Hz. Dekûkî öyle bir kimseydi ki, sülûk (tasavvuf yolculuğu) menzillerini gezme ve manevî makamları aşma konusunda, gökteki ayın seyir hızına üstün gelmişti; ve dindarlıktaki olgunluğu öyle bir derecedeydi ki, din onun bu dindarlığını kıskanırdı. "Din kıskanır" Fars dilinde, olgunluk anlamını açıklamak için kullanılan bir ifadedir. Nasıl ki "Falan kimsenin öyle cömertliği vardır ki, cömertlik kıskanır" derler. Maksat o kimsenin tam cömertliğini açıklamaktır.

Hz. Dekükî öyle bir kimse idi ki, menâzil-i sülükü seyr ve makāmât-ı ma'neviyyeyi tayy hususunda, felekteki ayın sür'at-ı seyrine gâlib gelmiş idi; ve dindarlıktaki kemâli bir mertebede idi ki, dîn onun bu dindarlığına reşk ederdi. "Dîn reşk-hôred" lisân-ı Fürs'de, ma'nâ-yı kemâli beyân için kullanılan bir ta'bîrdir. Nitekim فلانرا چنین سخاوتست که سخاوت رشک می برد ya'nî "Falan kimsenin böyle sehâveti vardır ki, sehâvet, reşk eder" derler. Murâd o kimsenin sehâvet-i kâmilesini beyândır.

1938. Öyle takvâ ve evrâd ve kıyam ile, dâimâ Hakk'ın hâslarının talibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1938. Öyle takvâ ve evrâd ve kıyam ile, daima Hakk'ın haslarının talibi idi.

Dekûkî hazretleri, bu kadar takvâ ve çeşitli ibadetlerle beraber daima Hakk'ın has kullarının sohbetini ve huzurunu arardı.

Dekükî hazretleri, bu kadar takvâ ve envâ'-ı ibâdât ile beraber dâimâ Hakk'ın hâs kullarının sohbetini ve huzûrunu arar idi.

1939. Seferde onun büyük muradı o idi ki, bir dem bir has bende üzerine vura idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1939. Seferde onun büyük muradı o idi ki, bir an bir has kul üzerine vura idi.

Onun sefere çıkıp, memleket memleket dolaşmasındaki en büyük maksat ve muradı, bir veliyy-i kâmile (olgun veli) rastlamak ve onunla temas edip, sohbette bulunmak idi.

Onun sefere çıkıp, memleket memleket dolaşmasındaki en büyük kasd ve murâdı, bir veliyy-i kâmile tesadüf etmek ve onunla temâs edip, sohbette bulunmak idi.

1940. Yola gittiği vakit, bunu söylerdi: "Ey İlâh! beni haslarına karîn et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1940. Yola gittiği zaman, bunu söylerdi: "Ey İlâh! Beni has kullarına yakın et!"

bi. Ve misal odur ki, iki şey hakikatte birleşirler ve bazı vasıflarda farklı olurlar. Zeyd'in çocuklukta, delikanlılıkta ve ihtiyarlıkta birliği ve farklılığı gibi.

bi. Ve misl odur ki, iki şey hakikatte müttehid olurlar ve ba'zı evsâfda muhtelif olurlar. Zeyd'in çocuklukta ve delikanlılıkta ve ihtiyarlıkta ittihad ve ihtilafı gibi.

1936. O ki fetvâda halkın imamı idi, takvâ topunu melâikeden kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1936. O ki fetvâda halkın imamı idi, takvâ topunu meleklerden kapar idi.

Dekūkî hazretleri öyle bir kimse idi ki, halkın şeriatla ilgili zorluklarını çözmekte onların imamı ve kendisine uyulanı idi. Takvâ (Allah'tan sakınma) meydanında yarış topunu meleklerden kapar ve hepsinden ileriye geçer idi.

Dekūkî hazretleri öyle bir kimse idi ki, halkın müşkilât-ı şer'iyyesini halletmekte onların imâmı ve muktedâsı idi. Takvâ meydanında müsabaka topunu melâikeden kapar ve hepsinden ileriye geçer idi.

1937. O ki seyirde ayı mat etti, onun dindarlığından dahi dîn reşk yerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1937. O ki seyirde ayı mat etti, onun dindarlığından dahi din kıskanırdı.

Hz. Dekûkî öyle bir kimseydi ki, sülûk (tasavvuf yolculuğu) menzillerini gezme ve manevî makamları aşma konusunda, gökteki ayın seyir hızına üstün gelmişti; ve dindarlıktaki olgunluğu öyle bir derecedeydi ki, din onun bu dindarlığını kıskanırdı. "Din kıskanır" Fars dilinde, olgunluk anlamını açıklamak için kullanılan bir ifadedir. Nasıl ki "Falan kimsenin öyle cömertliği vardır ki, cömertlik kıskanır" derler. Maksat o kimsenin tam cömertliğini açıklamaktır.

Hz. Dekükî öyle bir kimse idi ki, menâzil-i sülükü seyr ve makāmât-ı ma'neviyyeyi tayy hususunda, felekteki ayın sür'at-ı seyrine gâlib gelmiş idi; ve dindarlıktaki kemâli bir mertebede idi ki, dîn onun bu dindarlığına reşk ederdi. "Dîn reşk-hôred" lisân-ı Fürs'de, ma'nâ-yı kemâli beyân için kullanılan bir ta'bîrdir. Nitekim فلانرا چنین سخاوتست که سخاوت رشک می برد ya'nî "Falan kimsenin böyle sehâveti vardır ki, sehâvet, reşk eder" derler. Murâd o kimsenin sehâvet-i kâmilesini beyândır.

1938. Öyle takvâ ve evrâd ve kıyam ile, dâimâ Hakk'ın hâslarının tâlibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1938. Öyle takvâ ve evrâd (virdler, zikirler) ve kıyam (ayakta ibadet etme) ile, daima Hakk'ın has kullarının talibi idi.

Dekûkî hazretleri, bu kadar takvâ ve türlü ibadetlerle beraber daima Hakk'ın has kullarının sohbetini ve huzurunu arardı.

Dekükî hazretleri, bu kadar takvâ ve envâ'-ı ibâdât ile beraber dâimâ Hakk'ın hâs kullarının sohbetini ve huzûrunu arar idi.

1939. Seferde onun büyük muradı o idi ki, bir dem bir hâs bende üzerine vura idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1939. Seferde onun büyük muradı o idi ki, bir an bir özel kul üzerine vura idi.

Onun sefere çıkıp, memleket memleket dolaşmasındaki en büyük amacı ve muradı, bir kâmil velîye (Allah dostu) rastlamak ve onunla temas edip, sohbette bulunmak idi.

Onun sefere çıkıp, memleket memleket dolaşmasındaki en büyük kasd ve murâdı, bir veliyy-i kâmile tesadüf etmek ve onunla temâs edip, sohbette bulunmak idi.

1940. Yola gittiği vakit, bunu söylerdi: "Ey İlâh! beni haslarına karîn et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1940. Yola gittiği zaman, bunu söylerdi: "Ey İlâh! Beni has kullarına yakın kıl!"

1941. "Yâ Rab, onları ki, benim gönlüm tanır, bendeyim, hizmete hazırım ve mücmilim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1941. "Ey Rabbim, onları ki, benim gönlüm tanır, bendeyim, hizmete hazırım ve mücmilim."

Ankaravî hazretleri "mücmilem" kelimesine, "güzelleştirici ve iyilik tarafına gidiciyim" anlamını vermiştir. Hind nüshalarında, ikinci mısra بنده و بسته میان چون محملم şeklindedir. Anlamı "Bendeyim ve mahmil gibi hizmete hazırım" demek olur. "Mahmil" deveye binmeye özgü ve iki kişilik bir tür oturma yeri demektir.

Ankaravî hazretleri "mücmilem" kelimesine, “cemîl edici ve iyilik semtine gidiciyim" ma'nâsı vermişdir. Hind nüshalarında, ikinci mısra بنده و بسته میان چون محملم sûretindedir. Ma'nâsı "Bendeyim ve mahmil gibi hizmete müheyyayım" demek olur. "Mahmil" deveye binmeğe mahsûs ve iki kişilik bir nevi' oturucak mahal demektir.

1942. "Ve onu ki tanımam, sen ey canın Yezdân'ı, ben mahcûb üzerine mihribân et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1942. "Ve onu ki tanımam, sen ey canın Yezdân'ı, ben mahcûb üzerine mihribân et!"

Ey canın yaratıcısı ve Yezdân'ı (Allah), benim tanımadığım has kullarını da, ben hicap içinde bulunan kulun üzerine seven ve şefkatli kıl!

Ey canın hâlikı ve Yezdân'ı, benim tanımadığım hâs kullarını da, ben hicâb içinde bulunan kulun üzerine muhib ve şefik et!

1943. Hazret ona buyurdu ki: "Ey azîm olan sadr! Bu ne aşktır ve bu ne susamışlıktır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1943. Hazret ona buyurdu ki: "Ey yüce olan kalp! Bu ne aşktır ve bu ne susamışlıktır?"

"Sadr" burada, göğüs anlamına gelip, kalp kastedilir. "Mihîn", "mih" büyük, "în" ise nispet edatıdır. "Ey yüce olan kalp" demektir.

"Sadr" burada, sîne ma'nâsına olup, kalb murâd buyrulur. “Mihîn” “mih” büyük, "în" edât-ı nisbettir. "Ey azîm olan kalb" demektir.

1944. "Benim muhabbetimi tutarsın, artık ne arıyorsun? Mâdemki Hudâ seninledir, niçin beşeri ararsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1944. "Benim sevgimi tutarsın, artık ne arıyorsun? Mademki Allah seninledir, niçin insanı ararsın?"

1945. O derdi ki: "Yâ Rab, ey sır bilici, gönlüme niyaz yolunu sen açtın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1945. O derdi ki: "Ey Rabbim, ey sırları bilen, gönlüme niyaz yolunu sen açtın."

1946. "Eğerçi derya ortasında oturmuşum, testinin suyuna da tama' bağlamışım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1946. "Denizin ortasında oturmuş olsam da, testinin suyuna da tamah etmişim."

Gerçekte vahdet denizinin içinde oturmuşum; ve kendi varlığımda ilahi isim ve sıfatların eserlerini ve hükümlerini zevken (manevi bir tat alarak) gözlemlemişim; fakat diğer tecellî yerlerinde (Allah'ın isim ve sıfatlarının göründüğü yerler) olan ilahi tecellîleri (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünüşleri) gözlemlemeye de tamah etmeye başlamışım. Çünkü bir tecellî yerine iki aynı tecellî ve iki tecellî yerinde de aynı tecellî meydana gelmez.

Vâkıâ deryâ-yı vahdet içinde oturmuşum; ve kendi vücûdumda esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsâr ve ahkâmını zevkan müşâhede etmişim; fakat mezâhir-i sâirede olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin müşâhedesine de tama'a başlamışım. Zîrâ bir mazhara iki aynı tecellî ve iki mazharda da aynı tecellî vâki' olmaz.

1941. "Yâ Rab, onları ki, benim gönlüm tanır, bendeyim, hizmete hazırım ve mücmilim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1941. "Ey Rabbim, onları ki, benim gönlüm tanır, bendeyim, hizmete hazırım ve mücmilim."

Ankaravî hazretleri "mücmilem" kelimesine, "güzelleştirici ve iyilik tarafına gidiciyim" anlamını vermiştir. Hind nüshalarında, ikinci mısra بنده و بسته میان چون محملم şeklindedir. Anlamı "Bendeyim ve mahmil gibi hizmete hazırım" demek olur. "Mahmil" deveye binmeye özgü ve iki kişilik bir tür oturma yeri demektir.

Ankaravî hazretleri "mücmilem" kelimesine, “cemîl edici ve iyilik semtine gidiciyim" ma'nâsı vermişdir. Hind nüshalarında, ikinci mısra بنده و بسته میان چون محملم sûretindedir. Ma'nâsı "Bendeyim ve mahmil gibi hizmete müheyyayım" demek olur. "Mahmil" deveye binmeğe mahsûs ve iki kişilik bir nevi' oturucak mahal demektir.

1942. "Ve onu ki tanımam, sen ey canın Yezdân'ı, ben mahcûb üzerine mihribân et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1942. "Ve onu ki tanımam, sen ey canın Yezdân'ı, ben mahcûb üzerine mihribân et!"

Ey canın yaratıcısı ve Yezdân'ı (Allah), benim tanımadığım has kullarını da, ben hicap içinde bulunan kulun üzerine seven ve şefkatli kıl!

Ey canın hâlikı ve Yezdân'ı, benim tanımadığım hâs kullarını da, ben hicâb içinde bulunan kulun üzerine muhib ve şefik et!

1943. Hazret ona buyurdu ki: "Ey azîm olan sadr! Bu ne aşktır ve bu ne susamışlıktır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1943. Hazret ona buyurdu ki: "Ey yüce olan kalp! Bu ne aşktır ve bu ne susamışlıktır?"

"Sadr" burada, göğüs anlamına gelip, kalp kastedilir. "Mihîn", "mih" büyük, "în" ise nispet edatıdır. "Ey yüce olan kalp" demektir.

"Sadr" burada, sîne ma'nâsına olup, kalb murâd buyrulur. “Mihîn” “mih” büyük, "în" edât-ı nisbettir. "Ey azîm olan kalb" demektir.

1944. "Benim muhabbetimi tutarsın, artık ne arıyorsun? Mâdemki Hudâ seninledir, niçin beşeri ararsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1944. "Benim sevgimi tutarsın, artık ne arıyorsun? Mademki Allah seninledir, niçin insanı ararsın?"

1945. O derdi ki: "Yâ Rab, ey sır bilici, gönlüme niyaz yolunu sen açtın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1945. O derdi ki: "Ey Rabbim, ey sırları bilen, gönlüme niyaz yolunu sen açtın."

1946. "Eğerçi derya ortasında oturmuşum, testinin suyuna da tama' bağlamışım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1946. "Denizin ortasında oturmuş olsam da, testinin suyuna da tamah etmişim."

Gerçekte vahdet denizinin içinde oturmuşum; ve kendi varlığımda ilahi isim ve sıfatların eserlerini ve hükümlerini zevken (manevi bir tat alarak) gözlemlemişim; fakat diğer tecellî yerlerinde (Allah'ın isim ve sıfatlarının göründüğü yerler) olan ilahi tecellîleri (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünüşleri) gözlemlemeye de tamah etmeye başlamışım. Çünkü bir tecellî yerine iki aynı tecellî ve iki tecellî yerinde de aynı tecellî meydana gelmez.

Vâkıâ deryâ-yı vahdet içinde oturmuşum; ve kendi vücûdumda esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsâr ve ahkâmını zevkan müşâhede etmişim; fakat mezâhir-i sâirede olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin müşâhedesine de tama'a başlamışım. Zîrâ bir mazhara iki aynı tecellî ve iki mazharda da aynı tecellî vâki' olmaz.

1947. Ben Davud gibiyim, doksan dişi koyunum vardır; arkadaşımın bir dişi koyunu hakkında da tama'ım kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1947. Ben Davud gibiyim, doksan dişi koyunum vardır; arkadaşımın bir dişi koyunu hakkında da tamahım kalktı.

Bu şerefli beyitte, Sâd sûresinde anılan kıssaya işaret buyrulur. Tefsîr-i Zâhidî'den naklen, Hint şârihlerinden Muhammed Efdal, kıssayı şöyle açıklar: "Davud (a.s.) Urya isminde birinin nişanlısına âşık oldu; ve o kadın ona hoş geldi. Ve Hz. Davud, bu aşkında mecbur idi; çünkü kalbin sevgisi Hak tarafından olduğundan, bu sevdirme de yine o taraftan idi. Bunda peygamberlik makamına aykırı olacak asla bir günah şüphesi yoktu. Başkasının nişanlısı olmakla beraber, o kadını nikâh etmek istedi ki, bunda da bir günah yoktur. Lakin kendi nefsini diğerinin üzerine tercih ve seçmek, Davud (a.s.)'ın rütbesinin şanına uygun değildi. Bunun için Hak tarafından sitem erişti. Şöyle ki, insan suretinde iki melek Davud (a.s.)'ın huzuruna girdi; birisi diğerini dava etti ve şikâyet etti. Nitekim şikâyet şekli, şu ayet-i kerimede anılmıştır: إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعَ وَ تِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِى نَعْجَةٌ فَقَالَ اكْفُلْنِيهَا وَ عَزْنِي في الخطاب . قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَ إِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخَلَطَاءِ لَيَبْغِى بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَ قَلِيلٌ مَا هُمْ وَ اهُمْ وَ ظَنَّ دَاوُدُ أَنَّما فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَ خَرَّ رَاكَعًا وَ آنَابَ (Sâd, 38/23-24) Yani "Muhakkak bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz dişi koyunu vardır; ve benim bir dişi koyunum vardır. Bana dedi ki: "O dişi koyunu bana temlik et ve nasip kıl." Ve konuşmada bana galip geldi. Davud (a.s.) dedi: "Senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına katmayı talep etmekle, muhakkak sana zulmetti. Muhakkak ortaklardan, mallarını birbirine karıştıranlar çoktur; bazısı bazısı üzerine tecavüz eder. İman edip, salih amel işleyenler müstesnadır. Halbuki onlar azdır." Ve Davud, bizim ancak onu imtihan ettiğimizi anladı; bu sebeple Rabb'inden mağfiret istedi ve secdeye kapandı ve tövbe etti." Ayet-i kerimede "dişi koyun" tabiriyle, kadına işaret buyrulmuştur. Davud (a.s.)'ın bu kıssasını bazılarının peygamberlik makamına layık olmayan bir tarzda nakletmelerinden dolayı, İmam-ı Ali (k.v.) hazretlerinin: "Davud (a.s.) kıssasını, kıssacıların rivayet ettiği tarzda nakledene yüz altmış kamçı vururum" buyurduğunu rivayet ederler. Kur'an-ı Kerim'de doksan dokuz buyrulduğu halde, şerefli beyitte "doksan" adedinin zikri, sayıyı belirlemek için değil, aksine kıssaya işaretle yetinilmesindendir; bu sebeple muhalefet söz konusu olamaz.

Bu şerefli beyitte Hz. Dekūkî, çok sayıdaki tecellî yerlerinden her birine meydana gelen ilahi tecellilere tamah etmede kendisini Davud (a.s.)'a benzetmiştir.

Bu beyt-i şerîfde, Sâd sûre-i şerîfinde mezkûr olan kıssaya işâret buyrulur. Tefsîr-i Zâhidî'den naklen, Hind şârihlerinden Muhammed Efdal, kıssayı şöyle beyân eder: "Dâvud (a.s.) Urya isminde birinin mahtûbesine (nişanlı) âşık oldu; ve o kadın ona hoş geldi. Ve Hz. Dâvud, bu aşkında mecbûr idi; zîrâ hubb-i kalb Hak cânibinden olduğundan, bu tahbîb dahi yine o taraftan idi. Bunda münâfî-i ismet olacak asla bir şâibe-i günâh yoktu. Başkasının mahtûbesi (nişanlısı) olmakla beraber, o kadını nikâh etmek istedi ki, bunda da bir günâh yoktur. Lâkin kendi nefsini dîğeri üzerine ıstıfâ ve ihtiyâr etmek, Dâvud (a.s.)ın şân-ı rütbesine muvâfık değil idi. Bunun için Hak cânibinden itâb erişti. Şöyle ki, insan sûretinde iki melek Dâvud (a.s.)ın huzûruna girdi; birisi dîğerini da'vâ ve şikâyet etti. Nitekim sûret-i şikâyet, şu âyet-i kerîmede mezkûrdur: إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعَ وَ تِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِى نَعْجَةٌ فَقَالَ اكْفُلْنِيهَا وَ عَزْنِي في الخطاب . قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَ إِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخَلَطَاءِ لَيَبْغِى بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَ قَلِيلٌ مَا هُمْ وَ اهُمْ وَ ظَنَّ دَاوُدُ أَنَّما فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَ خَرَّ رَاكَعًا وَ آنَابَ (Sâd, 38/23-24) Ya'nî "Muhakkak bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz dişi koyunu vardır; ve benim bir dişi koyunum vardır. Bana dedi ki: "O dişi koyunu bana temlîk et ve nasîb kıl." Ve muhâtabada bana galebe etti. Dâvud (a.s.) dedi: "Senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına izâfeyi taleb etmekle, muhakkak sana zulm etti. Muhakkak şerîklerden, mallarını birbirine karıştıranlar çoktur; ba'zısı ba'zısı üzerine tecavüz eder. Îmân edip, amel-i sâlih işleyenler müstesnâdır. Halbuki onlar azdır." Ve Dâvud, bizim ancak onu imtihân ettiğimizi istidlâl etti; binâenaleyh Rabb'inden mağfiret istedi ve secdeye kapandı ve tövbe etti." Âyet-i kerîmede "dişi koyun" ta'bîriyle, kadına işâret buyrulmuştur. Dâvud (a.s.)ın bu kıssasını ba'zıları şân-ı nübüvvete lâyık olmayan bir tarzda nakl ettiklerinden, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerinin: “Dâvud (a.s.) kıssasını, kussâsın rivâyet ettiği tarzda nakl edene yüz altmış kamçı vururum" buyurduğunu rivâyet ederler. Kur'ân-ı Kerîm'de doksan dokuz buyrulduğu halde, beyt-i şerîfde "doksan" adedinin zikri, ta'yîn-i aded için değil, belki kıssaya işâretle iktifâ buyrulmasındandır; binâenaleyh muhalefet mevzû'-i bahs olamaz.

Bu beyt-i şerîfde Hz. Dekūkî, mezâhir-i kesîreden her birine vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye tama'da kendisini Dâvud (a.s.) a teşbih etmiştir.

1947. Ben Davud gibiyim, doksan dişi koyunum vardır; arkadaşımın bir dişi koyunu hakkında da tama'ım kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1947. Ben Davud gibiyim, doksan dişi koyunum vardır; arkadaşımın bir dişi koyunu hakkında da tamahım kalktı.

Bu şerefli beyitte, Sâd sûresinde anılan kıssaya işaret buyrulur. Tefsir-i Zâhidî'den naklen, Hint şarihlerinden Muhammed Efdal, kıssayı şöyle açıklar: "Davud (a.s.) Urya isminde birinin nişanlısına âşık oldu; ve o kadın ona hoş geldi. Ve Hz. Davud, bu aşkında mecbur idi; çünkü kalbin sevgisi Hak tarafından olduğundan, bu sevdirme de yine o taraftan idi. Bunda ismete aykırı olacak asla bir günah şüphesi yoktu. Başkasının nişanlısı olmakla beraber, o kadını nikâh etmek istedi ki, bunda da bir günah yoktur. Lakin kendi nefsini diğerinin üzerine tercih ve seçmek, Davud (a.s.)ın rütbesine uygun değildi. Bunun için Hak tarafından azarlama erişti. Şöyle ki, insan suretinde iki melek Davud (a.s.)ın huzuruna girdi; birisi diğerini dava ve şikayet etti. Nitekim şikayet şekli, şu ayet-i kerimede anılmıştır: إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعَ وَ تِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِى نَعْجَةٌ فَقَالَ اكْفُلْنِيهَا وَ عَزْنِي فِي الْخِطَابِ . قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَ إِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخَلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَ قَلِيلٌ مَا هُمْ وَ ظَنَّ دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَ خَرَّ رَاكِعًا وَ أَنَابَ (Sâd, 38/23-24) Yani "Muhakkak bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz dişi koyunu vardır; ve benim bir dişi koyunum vardır. Bana dedi ki: "O dişi koyunu bana temlik et ve nasip kıl." Ve konuşmada bana üstün geldi. Davud (a.s.) dedi: "Senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına katmayı talep etmekle, muhakkak sana zulmetti. Muhakkak ortaklardan, mallarını birbirine karıştıranlar çoktur; bazısı bazısı üzerine tecavüz eder. İman edip, salih amel işleyenler müstesnadır. Halbuki onlar azdır." Ve Davud, bizim ancak onu imtihan ettiğimizi anladı; bu sebeple Rabb'inden mağfiret istedi ve secdeye kapandı ve tövbe etti." Ayet-i kerimede "dişi koyun" tabiriyle, kadına işaret buyrulmuştur. Davud (a.s.)ın bu kıssasını bazıları nübüvvet şanına layık olmayan bir tarzda naklettiklerinden, İmam-ı Ali (k.v.) hazretlerinin: “Davud (a.s.) kıssasını, kıssacıların rivayet ettiği tarzda nakledene yüz altmış kamçı vururum" buyurduğunu rivayet ederler. Kur'an-ı Kerim'de doksan dokuz buyrulduğu halde, şerefli beyitte "doksan" adedinin zikri, sayı belirlemek için değil, aksine kıssaya işaretle yetinilmesindendir; bu sebeple muhalefet söz konusu olamaz.

Bu şerefli beyitte Hz. Dekukî, çok sayıdaki tecellî yerlerinden (mazhar) her birine meydana gelen ilahi tecellilere (ilahi zuhurlara) tamah etmede kendisini Davud (a.s.)a benzetmiştir.

Bu beyit-i şerîfde, Sâd sûre-i şerîfinde mezkûr olan kıssaya işâret buyrulur. Tefsîr-i Zâhidî'den naklen, Hind şârihlerinden Muhammed Efdal, kıssayı şöyle beyân eder: "Dâvud (a.s.) Urya isminde birinin mahtûbesine (nişanlı) âşık oldu; ve o kadın ona hoş geldi. Ve Hz. Dâvud, bu aşkında mecbûr idi; zîrâ hubb-i kalb Hak cânibinden olduğundan, bu tahbîb dahi yine o taraftan idi. Bunda münâfî-i ismet olacak aslâ bir şâibe-i günâh yoktu. Başkasının mahtûbesi (nişanlısı) olmakla beraber, o kadını nikâh etmek istedi ki, bunda da bir günâh yoktur. Lâkin kendi nefsini dîğeri üzerine ıstıfâ ve ihtiyâr etmek, Dâvud (a.s.)ın şân-ı rütbesine muvâfık değil idi. Bunun için Hak cânibinden itâb erişti. Şöyle ki, insan sûretinde iki melek Dâvud (a.s.)ın huzûruna girdi; birisi dîğerini da'vâ ve şikâyet etti. Nitekim sûret-i şikâyet, şu âyet-i kerîmede mezkûrdur: إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعَ وَ تِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِى نَعْجَةٌ فَقَالَ اكْفُلْنِيهَا وَ عَزْنِي فِي الْخِطَابِ . قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَ إِنَّ كَثِيراً مِنَ الْخَلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَ قَلِيلٌ مَا هُمْ وَ ظَنَّ دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَ خَرَّ رَاكِعًا وَ أَنَابَ (Sâd, 38/23-24) Ya'nî "Muhakkak bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz dişi koyunu vardır; ve benim bir dişi koyunum vardır. Bana dedi ki: "O dişi koyunu bana temlîk et ve nasîb kıl." Ve muhâtabada bana galebe etti. Dâvud (a.s.) dedi: "Senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına izâfeyi taleb etmekle, muhakkak sana zulm etti. Muhakkak şerîklerden, mallarını birbirine karıştıranlar çoktur; ba'zısı ba'zısı üzerine tecavüz eder. Îmân edip, amel-i sâlih işleyenler müstesnâdır. Halbuki onlar azdır." Ve Dâvud, bizim ancak onu imtihân ettiğimizı istidlâl etti; binâenaleyh Rabb'inden mağfiret istedi ve secdeye kapandı ve tövbe etti." Âyet-i kerîmede "dişi koyun" ta'bîriyle, kadına işâret buyrulmuştur. Dâvud (a.s.)ın bu kıssasını ba'zıları şân-ı nübüvvete lâyık olmayan bir tarzda nakl ettiklerinden, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerinin: “Dâvud (a.s.) kıssasını, kussâsın rivâyet ettiği tarzda nakl edene yüz altmış kamçı vururum" buyurduğunu rivâyet ederler. Kur'ân-ı Kerîm'de doksan dokuz buyrulduğu halde, beyt-i şerîfde "doksan" adedinin zikri, ta'yîn-i aded için değil, belki kıssaya işâretle iktifâ buyrulmasındandır; binâenaleyh muhâlefet mevzû'-i bahs olamaz.

Bu beyt-i şerîfde Hz. Dekūkî, mezâhir-i kesîreden her birine vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye tama'da kendisini Dâvud (a.s.) a teşbih etmiştir.

1948. "Senin aşkında hırs, fahrdır ve câhdır; senin gayrinde hırs ayb ve tebahdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1948. "Senin aşkında hırs, övünç ve çabadır; senin dışındakine hırs ise ayıp ve boşa gitmektir."

"Ey Rabbim! Benim, senin evliyanın yüzünü görmeye olan hırsım, ancak senin güzelliğini müşahede etmek içindir. Ve benim onlara olan hırsım ve sevgim, onların beşerî yönlerine değil, hakikat yönlerinedir. Bu sebeple benim onlara olan hırsım, senin aşkına olan hırsımdır; ve senin aşkındaki hırs ise, övünç sebebidir ve yüce bir makamdır. Senin dışındaki izafî varlıklara ve kevnî suretlere (oluş âlemindeki şekillere) olan aşk ve hırs ise, utanç ve perde sebebidir ve boş bir şeydir."

"Yâ Rab! Benim, senin evliyânın dîdârına olan hırsım, ancak senin cemâlinin müşâhedesi içindir. Ve benim onlara olan hırsım ve muhabbetim, onların cihet-i beşeriyetlerine değil, cihet-i hakikatlerinedir. Binâenaleyh benim onlara olan hırsım, senin aşkına olan hırsımdır; ve senin aşkındaki hırs ise, mûcib-i iftihârdır ve bir mansıb-ı âlîdir. Senin gayrin olan vücûdât-ı izâfiyyeye ve suver-i kevniyyeye olan aşk ve hırs ise, mûcib-i âr ve hicâbdır ve boş bir şeydir."

1949. "Erkeklerin şehveti ve hırsı, öne mensub olur; ve mef'ûllerinki, âr ve fenâ mezheblilik olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1949. "Erkeklerin şehveti ve hırsı, öne ait olur; ve mef'ûllerinki (kendisine livata ettirenlerinki), utanç ve kötü mezheplilik olur."

"Hîz" sözlükte mef'ûl (kendisine livata ettiren) ve muhannes (kadınlaşmış erkek) ve kendisine livata ettiren kimseye denir. Burada kastedilen, nefse ait hazlara ve tabiat âlemine meyleden kimsedir. Ve "erkek"ten kastedilen de, Hakk tarafına meyilli ve istekli olan manevî erlerdir. Yani, "Manevî erlerin hırsı ve şehveti ve arzuları ön tarafa, yani mana âlemine ve yüce olana olur; ve kadın tabiatında olan kimselerin hırs ve arzuları ise, suret âlemine ve aşağı olana olur."

"Hîz" lügatte mef'ûl ve muhannes ve kendisine livata ettiren kimseye derler. Burada murâd, huzûzât-ı nefsâniyyeye ve âlem-i tabîata meyl eden kimsedir. Ve "erkek"den murâd dahi, Hak tarafına mâil ve râğıb olan ricâl-i ma'neviyyedir. Ya'nî, "Ricâl-i ma'neviyyenin hırsı ve şehveti ve arzûları ön tarafa, ya'nî âlem-i ma'nâya ve bâlâya olur; ve kadın meşrebinde olan kimselerin hırs ve arzûları ise, âlem-i sûret ve süflîye olur."

1950. O bir hırs, merdliğin kemâlindendir; ve o diğer hırs, rüsvaylık ve soğukluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1950. O bir hırs, mertliğin kemâlindendir; ve o diğer hırs, rüsvaylık (rezillik) ve soğukluktur.

Hırsın ön tarafa sarf edilmesi, erkekliğin kemâlindendir; ve o arka tarafa sarf olunan hırs ise haddizatında rezillik ve soğukluktur.

Hırsın ön tarafa sarfı, erkekliğin kemâlindendir; ve o arka tarafa sarf olunan hırs ise hadd-i zâtında rezillik ve soğukluktur.

1951. Ah burada çok gizli bir sır vardır ki, Mûsa bir Hızır tarafına revân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1951. Ah, burada çok gizli bir sır vardır ki, Musa bir Hızır tarafına gider.

Pir Efendimizin açıkladığı sır hakkında fakire uygun gelen anlam şudur: Her bir tecellî yerinin (mazharın) özel bir Rabbi vardır ki, o tecellî yerinden genellikle ortaya çıkan hükümler, o özel Rab olan ismin hazinesinden meydana gelir; ve bu isimler arasında üstünlük farkı vardır ki, tecellî yerlerinin farklılıklarını gerektirir.

Cenâb-ı Pîr efendimizin beyân buyurdukları sır hakkında fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Her bir mazharın bir Rabb-i hâssı vardır ki, o mazhardan gâliben zahir olan ahkâm, o Rabb-i hâs olan ismin hazînesinden vâki' olur; ve bu esmâ arasında tefâzul vardır ki, mazharlarının gayriyyetlerini îcâb eder.

1948. Senin aşkında hırs, fahrdır ve câhdır; senin gayrinde hırs ayb ve tebahdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1948. Senin aşkında hırs, övünç ve çabadır; senden başkasında hırs ayıp ve boşa gitmektir.

"Ey Rabbim! Benim, senin evliyanın yüzünü görmeye olan hırsım, ancak senin güzelliğini seyretmek içindir. Ve benim onlara olan hırsım ve sevgim, onların beşerî yönlerine değil, hakikat yönlerinedir. Bu sebeple benim onlara olan hırsım, senin aşkına olan hırsımdır; ve senin aşkındaki hırs ise, övünç sebebidir ve yüce bir makamdır. Senden başka olan izafî varlıklara ve kevnî suretlere (oluş âlemindeki biçimlere) olan aşk ve hırs ise, ayıp ve utanç sebebidir ve boş bir şeydir."

"Yâ Rab! Benim, senin evliyânın dîdârına olan hırsım, ancak senin cemâlinin müşâhedesi içindir. Ve benim onlara olan hırsım ve muhabbetim, onların cihet-i beşeriyetlerine değil, cihet-i hakikatlerinedir. Binâenaleyh benim onlara olan hırsım, senin aşkına olan hırsımdır; ve senin aşkındaki hırs ise, mûcib-i iftihârdır ve bir mansıb-ı âlîdir. Senin gayrin olan vücûdât-ı izâfiyyeye ve suver-i kevniyyeye olan aşk ve hırs ise, mûcib-i âr ve hicâbdır ve boş bir şeydir."

1949. Erkeklerin şehveti ve hırsı, öne mensub olur; ve mef'ûllerinki, âr ve fenâ mezheblilik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1949. Erkeklerin şehveti ve hırsı, öne ait olur; ve mef'ûllerinki (kendisine livata ettirenlerinki), utanç ve yokluk mezheplilik olur.

"Hîz" sözlükte mef'ûl (edilgen konumda olan), muhannes (kadınsı erkek) ve kendisine livata ettiren kimseye denir. Burada kastedilen, nefse ait hazlara ve tabiat âlemine (maddî dünyaya) meyilli olan kimsedir. Ve "erkek"ten kastedilen de, Hak tarafına meyilli ve istekli olan manevî erlerdir. Yani, "Manevî erlerin hırsı, şehveti ve arzuları ön tarafa, yani mana âlemine ve yüce olana olur; ve kadın meşrebinde (kadın tabiatında) olan kimselerin hırs ve arzuları ise, suret (şekil) âlemine ve aşağı olana olur."

"Hîz" lügatte mef'ûl ve muhannes ve kendisine livata ettiren kimseye derler. Burada murâd, huzûzât-ı nefsâniyyeye ve âlem-i tabîata meyl eden kimsedir. Ve "erkek"den murâd dahi, Hak tarafına mâil ve râğıb olan ricâl-i ma'neviyyedir. Ya'nî, "Ricâl-i ma'neviyyenin hırsı ve şehveti ve arzûları ön tarafa, ya'nî âlem-i ma'nâya ve bâlâya olur; ve kadın meşrebinde olan kimselerin hırs ve arzûları ise, âlem-i sûret ve süflîye olur."

1950. O bir hırs, merdliğin kemâlindendir; ve o diğer hırs, rüsvaylık ve soğukluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1950. O bir hırs, mertliğin kemâlindendir; ve o diğer hırs, rüsvaylık (rezillik) ve soğukluktur.

Hırsın ön tarafa sarf edilmesi, erkekliğin kemâlindendir; ve o arka tarafa sarf olunan hırs ise haddizatında rezillik ve soğukluktur.

Hırsın ön tarafa sarfı, erkekliğin kemâlindendir; ve o arka tarafa sarf olunan hırs ise hadd-i zâtında rezillik ve soğukluktur.

1951. Ah burada çok gizli bir sır vardır ki, Mûsa bir Hızır tarafına revân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1951. Ah, burada çok gizli bir bir sır vardır ki, Musa bir Hızır tarafına gider.

Cenâb-ı Pîr efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) beyan buyurdukları sır hakkında fakire (yazar) uygun gelen anlam şudur ki: Her bir mazharın (tecelli yeri) bir Rabb-i hâssı (özel Rabbi) vardır ki, o mazhardan genellikle ortaya çıkan hükümler, o Rabb-i hâs olan ismin hazinesinden meydana gelir; ve bu isimler arasında üstünlük farkı vardır ki, mazharlarının farklılıklarını gerektirir. Bu sebeple her bir Rabb-i hâssın hazinesinden gelen ilm-i zevkî (tatmaya dayalı bilgi), birbirine benzemez. İşte birbirlerinin bu ilm-i zevkîsinden faydalanmak için, kâmiller (olgun kişiler) birbirlerini ararlar ve birbirlerinin sohbetine talip olurlar. Nasıl ki Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri, manevî işaret ile, Hz. Pîr'in sohbetine koşmuş idi. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu anlamı şu yüce beytinde şöyle tasvir buyurur: Beyit: ["Pîr de, mürîd de, derd de, devâ da benim! Bu sözü açık söylüyorum; Şems de, hudâ da benim!"]

Ve Hz. Şems-i Tebrîzî'nin, Cenâb-ı Pîr'in pîri olması için, Hz. Pîr'in ondan faydalanması; ve müridi olması için de, Hz. Şems'in Cenâb-ı Mevlânâ efendimizden faydalanması gerekir. Ve aynı şekilde ülü'l-azm (azim sahibi) bir peygamber olan Musa (a.s.)'ın, ilahî emir ile Hz. Hızır'ın sohbetine koşması da bu anlamdandır.

Cenâb-ı Pîr efendimizin beyân buyurdukları sır hakkında fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Her bir mazharın bir Rabb-i hâssı vardır ki, o mazhardan gâliben zahir olan ahkâm, o Rabb-i hâs olan ismin hazînesinden vâki' olur; ve bu esmâ arasında tefâzul vardır ki, mazharlarının gayriyyetlerini îcâb eder. binâenaleyh her bir Rabb-i hâssın hazînesinden vârid olan ilm-i zevkî, birbirine benzemez. İşte yekdîğerinin bu ilm-i zevkîsinden istifade için, kâmiller birbirlerini ararlar ve birbirlerinin sohbetine tâlib olurlar. Nitekim cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri, işâret-i ma'neviyye ile, Hz. Pîr'in sohbetine şitâb etmiş idi. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu ma'nâyı şu beyt-i âlîlerinde şöyle tasvîr buyururlar: Beyt: ["Pîr de, mürîd de, derd de, devâ da benim! Bu sözü açık söylüyorum; Şems de, hudâ da benim!"]

Ve Hz. Şems-i Tebrîzî, cenâb-ı Pîr'in pîri olmak için, Hz. Pîr'in ondan istifâde buyurmaları; ve müridi olmak için de, Hz. Şems'in cenâb-ı Mevlânâ efendimizden istifâde buyurması îcâb eder. Ve kezâ ülü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın, emr-i ilâhî ile Hz. Hızr'ın sohbetine şitâb etmesi de bu ma'nâdandır.

1952. Müsteskî gibi ki, sudan tok değildir; her ne şey ki bulasın billâh durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1952. Susuzluk hastalığına yakalanmış kişi gibi ki, suya doymaz; Allah için, ne bulursan durma!

"Müsteskî" asla suya doymayan kişiye denir ki, bu durum bir hastalığın sonucudur. Örneğin, şeker hastalığına yakalananlar suya doymazlar.

Bu beytin ilk mısraı, yukarıdaki beytin ikinci mısraına bağlıdır. Yani "Ruh Musa'sı, Hızır gibi ledün ilmi sahibi olan bir insân-ı kâmil tarafına yönelir; susuzluk hastalığına yakalanmış kimse gibi ki, asla suya doymaz," demek olur. İkinci mısra, Hakk Yolcularına bir tavsiyedir. Yani "Ey tecellî talep eden Hakk Yolcusu, Hakk'ın her ne tecellîsine mazhar olursan, Allah hakkı için o tecellînin zevkine kapılıp, orada durma. Çünkü Hakk'ın esmâ ve sıfat tecellîleri sonsuzdur. Ve bu durum, muhakkiklere göre "seyr-fillâh"dır ve "cennet-i 'âcil"dir.

“Müsteskî” aslâ suya doymayan kimseye derler ki, bu hâl, bir illet netîcesidir. Meselâ, şeker illetine mübtelâ olanlar suya doymazlar.

Bu beytin ilk mısrâ'ı, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ına merbûttur. Ya'nî “Mûsâ-yı rûh, Hızır gibi ilm-i ledün sahibi bulunan bir insân-ı kâmil tarafına revân olur; susuzluk illetine mübtelâ olan kimse gibi ki, aslâ suya doymaz,” demek olur. İkinci mısra', sâliklere tavsiyedir. Ya'nî "Ey tâlib-i tecellî olan sâlik, Hakk'ın her ne tecellîsine mazhar olursan, Allah hakkı için o tecellînin zevkine meclûb olup, orada durma. Zîrâ Hakk'ın tecellîyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesi bî-nihâyedir. Ve bu hâl, muhakkıklara göre "seyr-fillâh"dır ve "cennet-i 'âcil"dir.

1953. Bu bârigah bî-nihaye hazretdir; sadrı bırak, yol senin sadrındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1953. Bu dergâh sonsuz bir hazrettir; makamı bırak, yol senin makamındır.

"Bârgâh" sözlükte, padişahın tahtını kurup vezirlerini topladığı divanhanedir. Burada ise ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olan kevn âlemidir (oluş ve bozuluş âlemi). Yani "Bu kevn âlemi, sonsuz esma hazretlerinin tecelli yeridir. Her bir mazhardan (tecelli yerinden) Hak, bir suretle tecelli eder. Bu sebeple velayet makamına geç; bu sebeple her bir özel Rabbin hazinesinden gelen zevkî ilim (yaşanarak elde edilen bilgi), birbirine benzemez. İşte birbirlerinin bu zevkî ilminden faydalanmak için, kâmiller (olgun insanlar) birbirlerini ararlar ve birbirlerinin sohbetine talip olurlar. Nasıl ki Şems-i Tebrîzî hazretleri, manevi işaretle, Hz. Pîr'in (Mevlânâ'nın) sohbetine koşmuştu. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu anlamı şu yüce beytinde şöyle tasvir buyururlar: Beyit: ["Pîr de, mürîd de, derd de, devâ da benim! Bu sözü açık söylüyorum; Şems de, hudâ da benim!"]

Ve Hz. Şems-i Tebrîzî'nin, cenâb-ı Pîr'in pîri olması için, Hz. Pîr'in ondan istifade etmesi; ve müridi olması için de, Hz. Şems'in cenâb-ı Mevlânâ efendimizden istifade etmesi gerekir. Aynı şekilde ulu'l-azm (azim sahibi) bir peygamber olan Musa (a.s.)'ın, ilahi emirle Hz. Hızır'ın sohbetine koşması da bu anlamdandır.

“Bârgâh” lügatte, pâdişâhın tahtını kurup vüzerâsını topladığı dîvân-hânedir. Burada esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsı olan âlem-i kevndir. Ya'nî "Bu âlem-i kevn nihâyetsiz hazarât-ı esmâiyyenin mahall-i tecellîsidir. Her bir mazhardan Hak bir sûretle mütecellîdir. Binâenaleyh sadr-ı velâyete geç- binâenaleyh her bir Rabb-i hâssın hazînesinden vârid olan ilm-i zevkî, birbirine benzemez. İşte yekdîğerinin bu ilm-i zevkîsinden istifade için, kâmiller birbirlerini ararlar ve birbirlerinin sohbetine tâlib olurlar. Nitekim cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri, işâret-i ma'neviyye ile, Hz. Pîr'in sohbetine şitâb etmiş idi. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu ma'nâyı şu beyt-i âlîlerinde şöyle tasvîr buyururlar: Beyt: ["Pîr de, mürîd de, derd de, devâ da benim! Bu sözü açık söylüyorum; Şems de, hudâ da benim!"]

Ve Hz. Şems-i Tebrîzî, cenâb-ı Pîr'in pîri olmak için, Hz. Pîr'in ondan istifâde buyurmaları; ve müridi olmak için de, Hz. Şems'in cenâb-ı Mevlânâ efendimizden istifâde buyurması îcâb eder. Ve kezâ ülü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın, emr-i ilâhî ile Hz. Hızr'ın sohbetine şitâb etmesi de bu ma'nâdandır.

1952. Müsteskî gibi ki, sudan tok değildir; her ne şey ki bulasın billâh durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1952. Susuzluk hastalığına yakalanmış kişi gibi ki, suya doymaz; Allah için, ne bulursan durma!

"Müsteskî" asla suya doymayan kişiye denir ki, bu durum bir hastalığın sonucudur. Örneğin, şeker hastalığına yakalananlar suya doymazlar.

Bu beytin ilk mısraı, yukarıdaki beytin ikinci mısraına bağlıdır. Yani "Ruh Musa'sı, Hızır gibi ledün ilmi sahibi olan bir insân-ı kâmil tarafına yönelir; susuzluk hastalığına yakalanmış kimse gibi ki, asla suya doymaz," demek olur. İkinci mısra, Hakk Yolcularına bir tavsiyedir. Yani "Ey tecellî talep eden Hakk Yolcusu, Hakk'ın her ne tecellîsine mazhar olursan, Allah hakkı için o tecellînin zevkine kapılıp, orada durma. Çünkü Hakk'ın esmâ ve sıfat tecellîleri sonsuzdur. Ve bu durum, muhakkiklere göre "seyr-fillâh"dır ve "cennet-i 'âcil"dir.

“Müsteskî” aslâ suya doymayan kimseye derler ki, bu hâl, bir illet netîcesidir. Meselâ, şeker illetine mübtelâ olanlar suya doymazlar.

Bu beytin ilk mısrâ'ı, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ına merbûttur. Ya'nî “Mûsâ-yı rûh, Hızır gibi ilm-i ledün sahibi bulunan bir insân-ı kâmil tarafına revân olur; susuzluk illetine mübtelâ olan kimse gibi ki, aslâ suya doymaz,” demek olur. İkinci mısra', sâliklere tavsiyedir. Ya'nî "Ey tâlib-i tecellî olan sâlik, Hakk'ın her ne tecellîsine mazhar olursan, Allah hakkı için o tecellînin zevkine meclûb olup, orada durma. Zîrâ Hakk'ın tecellîyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesi bî-nihâyedir. Ve bu hâl, muhakkıklara göre "seyr-fillâh"dır ve "cennet-i 'âcil"dir.

1953. Bu bârigah bî-nihaye hazretdir; sadrı bırak, yol senin sadrındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1953. Bu dergâh sonsuz bir hazrettir; makamı bırak, yol senin makamındır.

"Bârgâh" sözlükte, padişahın tahtını kurup vezirlerini topladığı divanhanedir. Burada ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olan kevn âlemidir (oluş ve bozuluş âlemi). Yani "Bu kevn âlemi, sonsuz ilahi isimlerin tecelli yeridir. Her bir tecelli mahallinden Hak, bir suretle tecelli etmektedir. Bu sebeple velayet makamına geçtim deyip kanaat etme ve talep etmekten vazgeçme! Ledün ilmi (Allah katından gelen ilim) yolu, senin makamın ve gönlündür. Kâmillerin (olgun insanların) sohbeti sayesinde bu yolu açmaya gayret et!"

“Bârgâh” lügatte, pâdişâhın tahtını kurup vüzerâsını topladığı dîvân-hânedir. Burada esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsı olan âlem-i kevndir. Ya'nî "Bu âlem-i kevn nihâyetsiz hazarât-ı esmâiyyenin mahall-i tecellîsidir. Her bir mazhardan Hak bir sûretle mütecellîdir. Binâenaleyh sadr-ı velâyete geç- tim deyip kanâat etme ve talebden fâriğ olma! Ilm-i ledün yolu, senin sadrın ve sînendir. Kâmillerin sohbeti sâyesinde bu yolu açmağa gayret et!"

## Kemâl-i nübüvvet ve kurbet ile Mûsâ (a.s.)ın, Hızır'ı taleb etmesinin sırrı

1954. Hakk'ın Kelîm'inden öğren ey kerîm! Kelîm, müştāklıktan dolayı, gör ne söylüyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1954. Hakk'ın Kelîm'inden öğren ey kerîm! Kelîm, müştaklıktan dolayı, gör ne söylüyor?

Ey cömert nefisli Hakk Yolcusu! Hakk'ın Kelîm'i olan Hz. Mûsâ'dan, susamışlığın mertebesini öğren! Bak o Hz. Kelîm ne buyuruyor, dinle!

Ey kerîmü'n-nefs olan sâlik! Hakk'ın Kelîm'i olan Hz. Mûsâ'dan, susamışlığın mertebesini öğren! Bak o Hz. Kelîm ne buyuruyor, dinle!

1955. "Böyle mansıb ve böyle peygamberlik ile, Hızr'ın talibiyim, hodbînlikten berîyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1955. "Böyle bir makam ve böyle bir peygamberlik ile, Hızır'ın öğrencisiyim, benlik davasından uzağım."

"Böyle yüce bir peygamberlik makamı ile ve böyle azim sahibi bir peygamberlik ile, kendi nefsimde kemâl ehli kişilerle karşılaşmaktan bir doygunluk hâsıl olmadı. Bu sebeple ledün ilimleri sahibi olan Hz. Hızır'ın öğrencisiyim ve nefsimdeki kemâlâtı görmekten uzağım."

"Böyle âlî bir mansıb-ı risâlet ile ve böyle bir ülü'l-azm bir peygamberlik ile, nefsimde ehl-i kemâle mülākātdan istiğnâ hâsıl olmadı. Binâenaleyh ulûm-i ledünniyye sahibi olan Hz. Hızır'ın talibiyim ve nefsimdeki kemâlâtı görmekten berîyim."

1956. "Ey Musa! sen kendi kavmini bıraktın; bir izi iyi olanın arkasında hayransın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1956. "Ey Musa! Sen kendi kavmini bıraktın; bir izi iyi olanın arkasında hayransın."

Cenâb-ı Musa'nın sözüne cevaben kavmi dedi ki: "Ey Musa! Sen kendi kavminin irşad ve terbiyesine memur olduğun hâlde, onu hâliyle bıraktın; bir izi ve mesleği iyi ve latif olan zatın arkasında koşup, aramakta hayran kaldın." deyip kanaat etme ve talepten vazgeçme! Ledün ilmi (Allah katından gelen ilim) yolu, senin sadrın ve sînendir. Kâmillerin (olgunlaşmış kişilerin) sohbeti sayesinde bu yolu açmaya gayret et!"

Cenâb-ı Mûsâ'nın sözüne cevâben kavmi dedi ki: "Ey Mûsâ! Sen kendi kavminin irşâd ve terbiyesine me'mur olduğun halde, onu hâliyle bıraktın; bir izi ve mesleği iyi ve latîf olan zâtın arkasında koşup, aramakta hayran kaldın." tim deyip kanâat etme ve talebden fâriğ olma! Ilm-i ledün yolu, senin sadrın ve sînendir. Kâmillerin sohbeti sâyesinde bu yolu açmağa gayret et!"

## سر طلب کردن موسی علیه السلام حضر را با کمال نبوت و قربت Kemâl-i nübüvvet ve kurbet ile Mûsâ (a.s.)ın, Hızır'ı taleb etmesinin sırrı

1954. Hakk'ın Kelîm'inden öğren ey kerîm! Kelîm, müştāklıktan dolayı, gör ne söylüyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1954. Hakk'ın Kelîm'inden öğren ey kerîm! Kelîm, müştaklıktan dolayı, gör ne söylüyor?

Ey cömert nefisli Hakk Yolcusu! Hakk'ın Kelîm'i olan Hz. Mûsâ'dan, susamışlığın mertebesini öğren! Bak o Hz. Kelîm ne buyuruyor, dinle!

Ey kerîmü'n-nefs olan sâlik! Hakk'ın Kelîm'i olan Hz. Mûsâ'dan, susamışlığın mertebesini öğren! Bak o Hz. Kelîm ne buyuruyor, dinle!

1955. "Böyle mansıb ve böyle peygamberlik ile, Hızr'ın talibiyim, hodbînlikten berîyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1955. "Böyle bir makam ve böyle bir peygamberlik ile, Hızır'ın öğrencisiyim, benlik davasından uzağım."

"Böyle yüce bir peygamberlik makamı ile ve böyle azim sahibi bir peygamberlik ile, kendi nefsimde kemâl ehli kişilerle karşılaşmaktan bir doygunluk hâsıl olmadı. Bu sebeple ledün ilimleri sahibi olan Hz. Hızır'ın öğrencisiyim ve nefsimdeki kemâlâtı görmekten uzağım."

"Böyle âlî bir mansıb-ı risâlet ile ve böyle bir ülü'l-azm bir peygamberlik ile, nefsimde ehl-i kemâle mülākātdan istiğnâ hâsıl olmadı. Binâenaleyh ulûm-i ledünniyye sahibi olan Hz. Hızır'ın talibiyim ve nefsimdeki kemâlâtı görmekten berîyim."

1956. "Ey Musa! sen kendi kavmini bıraktın; bir izi iyi olanın arkasında hayransın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1956. "Ey Musa! sen kendi kavmini bıraktın; bir izi iyi olanın arkasında hayransın."

Cenâb-ı Musa'nın sözüne cevaben kavmi dedi ki: "Ey Musa! Sen kendi kavminin irşad ve terbiyesine memur olduğun hâlde, onu kendi hâline bıraktın; bir izi ve mesleği iyi ve latif olan zatın arkasında koşup, aramakta hayran kaldın."

Cenâb-ı Mûsâ'nın sözüne cevâben kavmi dedi ki: "Ey Mûsâ! Sen kendi kavminin irşâd ve terbiyesine me'mur olduğun halde, onu hâliyle bıraktın; bir izi ve mesleği iyi ve latîf olan zâtın arkasında koşup, aramakta hayran kaldın."

1957. "Havf ve recadan kurtulmuş bir büyük padişahsın. Ne kadar dolaşır- sın, ne kadar nereye kadar ararsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1957. "Korku ve ümitten kurtulmuş büyük bir padişahsın. Ne kadar dolaşırsın, nereye kadar ararsın?"

1958. "Senin anın, seninledir ve sen buna vakıfsın. Ey gök! nice bir yeri ölçersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1958. "Senin anın, seninledir ve sen buna vakıfsın. Ey gök! nice bir yeri ölçersin?"

Senin sevdiğin, seninle beraberdir ve sen de sevdiğinin bu beraberliğine vakıfsın. Ey mana âleminin göğü! Ne kadar daha zahirî suretlerin arkasından koşar ve yolculuk edersin?

"Senin mahbûbun, seninle beraber ve sen dahi mahbûbunun bu beraber- liğine vakıfsın. Ey ma'nâ âleminin göğü! Nice bir mezâhir-i sûriyye arkasın- da koşar ve sefer edersin?"

1959. Mûsâ dedi: "Bu melâmeti az ediniz. Güneşin ve ayın yolunu az vu- runuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1959. Musa dedi: "Bu kınamayı azaltın. Güneşin ve ayın yolunu az vurun!"

Musa (a.s.) kavmine cevap olarak dedi ki: "Bana karşı bu kınamayı az yapın; ve benim hareketlerime itiraz etmeyin. Velayet feleğinin (velilik makamının) güneşinin ve risalet feleğinin (peygamberlik makamının) ayının yolunu az vurun." "Velayet feleğinin güneşi"nden kasıt, Hz. Hızır; ve "risalet feleğinin ayı"ndan kasıt, Hz. Musa'nın (a.s.) kendisidir. Çünkü velayet Hakk'a ve nübüvvet (peygamberlik) halka ilişkindir.

Mûsâ (a.s.) kavmine cevâben dedi ki: "Bana karşı bu melâmeti az yapı- nız; ve benim harekâtıma i'tirâz etmeyiniz. Felek-i velâyetin güneşinin ve fe- lek-i risâletin ayının yolunu az vurunuz." "Felek-i velâyetin güneşi"nden murâd, Hz. Hızır; ve "felek-i risâletin ayı"ndan murâd, zât-ı Hz. Mûsâ (a.s.) dır. Zîrâ velâyet Hakk'a ve nübüvvet halka taalluk eder.

1960. "Mecmau'l-bahreyne kadar giderim, tâ ki zamâne sultanının mashubu [1968] olayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1960. "İki denizin birleştiği yere kadar giderim, tâ ki zamanın sultanının sohbet arkadaşı olayım."

Bu ve sonraki beyitlerde, "Hani Musa genç arkadaşına demişti: İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya yahut senelerce yolculuk yapıncaya kadar durmayacağım." (Kehf, 18/60) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ayetteki "senelerce" ifadesi, uzun zamandan kinayedir. "İki denizin birleştiği yer"den maksat, sûret ve mânâ denizlerinin birleşme yeri olan insân-ı kâmildir ki, burada Hızır'ın sûreti ve mânâsı kastedilir. Yani "Ben sûret ve mânâ denizlerinin birleşme yeri olan Hızır'a kadar giderim; tâ ki zamanın mânâ sultanı olan o Hızır ile sohbet arkadaşı olayım."

Bu ve âtideki beyitlerde وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) ya'nî “Vaktâki Mûsâ arkadaşına dedi: Ben iki denizin mec- ma'ına yetişinceye kadar, ya seksen yıl geçinceye kadar seyirden zâil ol- mam" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ayette "seksen yıl" ta'bîri, uzun za- mandan kinâyedir. "Mecma'u'l-bahreyn"den murâd, sûret ve ma'nâ deryâ- larının mahall-i ictimâı olan insân-ı kâmildir ki, burada sûret ve ma'nâ-yı Hı- zır murâd olunur. Ya'ni "Ben sûret ve ma'nâ deryalarının mahall-i ictimâ'ı olan Hızır'a kadar giderim; tâ ki zamânın sultân-ı ma'nâsı olan o Hızır ile hem-sohbet olayım.

1961. "Ben Hızr'ı emrime sebeb kılarım; ya bu, yahud ben geçerim ve uzun zaman seyr ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1961. "Ben Hızır'ı emrime sebep kılarım; ya bu, ya da ben geçerim ve uzun zaman seyrederim."

1957. “Havf ve recadan kurtulmuş bir büyük padişahsın. Ne kadar dolaşır- sın, ne kadar nereye kadar ararsın?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1957. "Korku ve ümitten kurtulmuş büyük bir padişahsın. Ne kadar dolaşırsın, nereye kadar ararsın?"

1958. “Senin anın, seninledir ve sen buna vakıfsın. Ey gök! nice bir yeri ölçersin?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1958. “Senin anın, seninledir ve sen buna vâkıfsın. Ey gök! Ne kadar bir yeri ölçersin?”

Senin sevdiğin, seninle beraberdir ve sen de sevdiğinin bu beraberliğine vâkıfsın. Ey mana âleminin göğü! Ne kadar bir zahirî suretler (görünen biçimler) arkasından koşar ve yolculuk edersin?

“Senin mahbûbun, seninle beraber ve sen dahi mahbûbunun bu beraber- liğine vakıfsın. Ey ma'nâ âleminin göğü! Nice bir mezâhir-i sûriyye arkasın- da koşar ve sefer edersin?”

1959. Mûsâ dedi: "Bu melâmeti az ediniz. Güneşin ve ayın yolunu az vu- runuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1959. Musa dedi: "Bu kınamayı azaltın. Güneşin ve ayın yolunu az vurun!"

Musa (a.s.) kavmine cevap olarak dedi ki: "Bana karşı bu kınamayı az yapın; ve benim hareketlerime itiraz etmeyin. Velayet feleğinin (velilik makamının) güneşinin ve risalet feleğinin (peygamberlik makamının) ayının yolunu az vurun." "Velayet feleğinin güneşi"nden kasıt, Hz. Hızır; ve "risalet feleğinin ayı"ndan kasıt, Hz. Musa'nın (a.s.) kendisidir. Çünkü velayet Hakk'a ve nübüvvet (peygamberlik) halka ilişkindir.

Mûsâ (a.s.) kavmine cevâben dedi ki: "Bana karşı bu melâmeti az yapı- nız; ve benim harekâtıma i'tirâz etmeyiniz. Felek-i velâyetin güneşinin ve fe- lek-i risâletin ayının yolunu az vurunuz." "Felek-i velâyetin güneşi"nden murâd, Hz. Hızır; ve "felek-i risâletin ayı"ndan murâd, zât-ı Hz. Mûsâ (a.s.) dır. Zîrâ velâyet Hakk'a ve nübüvvet halka taalluk eder.

1960. “Mecmau'l-bahreyne kadar giderim, tâ ki zamâne sultanının mashubu [1968] olayım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1960. "İki denizin birleştiği yere kadar giderim, tâ ki zamanın sultanının sohbet arkadaşı olayım."

Bu ve sonraki beyitlerde, Kehf Suresi 18/60. ayetine, yani "Vaktâki Musa arkadaşına dedi: Ben iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar, ya da seksen yıl geçinceye kadar yolculuktan vazgeçmem" ayet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ayetteki "seksen yıl" ifadesi, uzun zamandan kinayedir. "İki denizin birleştiği yer"den kasıt, sûret (dış görünüş) ve ma'nâ (iç anlam) denizlerinin birleşme yeri olan insân-ı kâmildir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan); burada Hızır'ın sûreti ve ma'nâsı kastedilir. Yani "Ben sûret ve ma'nâ denizlerinin birleşme yeri olan Hızır'a kadar giderim; tâ ki zamanın ma'nâ sultanı olan o Hızır ile sohbet edeyim."

Bu ve âtideki beyitlerde وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Kehf, 18/60) ya'nî “Vaktâki Mûsâ arkadaşına dedi: Ben iki denizin mec- ma'ına yetişinceye kadar, ya seksen yıl geçinceye kadar seyirden zâil ol- mam" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ayette "seksen yıl" ta'bîri, uzun za- mandan kinâyedir. "Mecma'u'l-bahreyn"den murâd, sûret ve ma'nâ deryâ- larının mahall-i ictimâı olan insân-ı kâmildir ki, burada sûret ve ma'nâ-yı Hı- zır murâd olunur. Ya'ni "Ben sûret ve ma'nâ deryalarının mahall-i ictimâ'ı olan Hızır'a kadar giderim; tâ ki zamânın sultân-ı ma'nâsı olan o Hızır ile hem-sohbet olayım.

1961. “Ben Hızr'ı emrime sebeb kılarım; ya bu, yahud ben geçerim ve uzun zaman seyr ederim.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1961. “Ben Hızr'ı emrime sebep kılarım; ya bu, yahut ben geçerim ve uzun zaman seyr ederim.”

ذلك او امضى ... الخ ibaresinde şiirsel zorunluluk sebebiyle kısaltma vardır. Yani “Mûsâ (a.s.) arkadaşı olan Yûşa' İbn Nûn'a dedi ki: "Ben Hızr'ı, ledün ilmi (Allah katından gelen ilim) tahsilindeki emrime sebep kılarım; bu sebeple ya o Hızır'a ulaşırım veyahut onu buluncaya kadar, uzun süre yolculuklar ederim" demek olur.

ذلك او امضى ... الخ ibaresinde zarûret-i şi'riyye hasebiyle ihtisâr vardır. Ya'nî “Mûsâ (a.s.) refiki olan Yûşa' İbn Nûn'a dedi ki: "Ben Hızr'ı, ilm-i le-dün tahsilindeki emrime sebeb kılarım; binâenaleyh ya o Hızır'a vâsıl olurum veyâhud onu buluncaya kadar, uzun müddet seferler ederim" demek olur.

1962. Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1962. Senelerce kanatlarla uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler!

Senelerce aşk ve himmet (manevî yardım) kanatlarıyla uçarım ve o kâmil (olgun insan) kişiyi bulmaya gayret ederim. Senelerce ne demek? Binlerce seneler.

İkinci mısradaki cümle, gelecek beytin birinci mısraı ile tamam olur.

"Senelerce aşk ve himmet kanatlarıyla uçarım ve o kamili bulmaya gay-ret ederim. Senelerce ne demek? Binlerce seneler."

İkinci musra'daki cümle âtîdeki beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur.

1963. Giderim, ya'nî buna değmez mi? Cânânın aşkını, nânın aşkından aşa-ğı bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1963. Giderim, yani buna değmez mi? Sevgilinin aşkını, ekmeğin aşkından aşağı bilme!

O Hızır'ı bulmak için binlerce sene giderim; bu uzun yolculuklar, bu amacın gerçekleşmesine değmez mi? Ey hakikat talibi, sevgilinin aşkını, ekmek aşkından aşağı bilme; çünkü ledün ilmi (Allah katından gelen ilim) ruhun gıdası olup, ruh bu ilim ile gerçek sevgili olan Hakk'a ulaşır; ekmek ise, fani olan bedenin gıdasıdır.

"O Hızr'ı bulmak için binlerce seneler giderim; bu uzun seferler, bu mak-sadın husûlüne değmez mi? Ey hakikat talibi, cânânın aşkını, ekmek aşkın-dan aşağı bilme; zîrâ ilm-i ledün rûhun gıdâsı olup, rûh bu ilim ile matlûb-1 hakîkî olan Hakk'a vâsıl olur; ve ekmek ise, fânî olan cismin gıdâsıdır."

1964. Ey amca! Bu sözün nihayeti yoktur; o Dekūkî kıssasını söyle..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1964. Ey amca! Bu sözün sonu yoktur; o Dekūkî kıssasını söyle.

## Dekūkî kıssasına rücû'

1965. O Dekūkî (rahmetullahi aleyh) dedi ki: "Uzun müddet Allah'ın mağ-ribi ve maşrıkı arasında sefer ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1965. O Dekūkî (Allah rahmet eylesin) dedi ki: "Uzun süre Allah'ın batısı ve doğusu arasında yolculuk ettim."

ذلك او امضى ... الخ ifadesinde şiirsel zorunluluk sebebiyle kısaltma vardır. Yani "Mûsâ (a.s.) arkadaşı olan Yûşa' İbn Nûn'a dedi ki: "Ben Hızır'ı, ledün ilmini (Allah katından gelen gizli ilim) öğrenmemdeki emrime sebep kılarım; bu sebeple ya o Hızır'a ulaşırım yahut onu buluncaya kadar, uzun süre yolculuklar ederim" demek olur.

ذلك او امضى ... الخ ibaresinde zarûret-i şi'riyye hasebiyle ihtisâr vardır. Ya'nî “Mûsâ (a.s.) refiki olan Yûşa' İbn Nûn'a dedi ki: "Ben Hızr'ı, ilm-i ledün tahsilindeki emrime sebeb kılarım; binâenaleyh ya o Hızır'a vâsıl olurum veyâhud onu buluncaya kadar, uzun müddet seferler ederim" demek olur.

1962. "Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1962. "Senelerce kanatlar ile uçarım; senelerce ne olur? Binlerce seneler!"

Senelerce aşk ve himmet (manevî gayret) kanatlarıyla uçarım ve o kâmili (olgun insanı) bulmaya gayret ederim. Senelerce ne demek? Binlerce seneler.

İkinci mısradaki cümle, gelecek beytin birinci mısraı ile tamamlanır.

"Senelerce aşk ve himmet kanatlarıyla uçarım ve o kâmili bulmaya gayret ederim. Senelerce ne demek? Binlerce seneler."

İkinci mısra'daki cümle âtîdeki beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur.

1963. "Giderim, ya'nî buna değmez mi? Cânânın aşkını, nânın aşkından aşağı bilme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1963. "Giderim, yani buna değmez mi? Cananın aşkını, ekmeğin aşkından aşağı bilme!"

O Hızır'ı bulmak için binlerce sene giderim; bu uzun seferler, bu maksadın gerçekleşmesine değmez mi? Ey hakikat talibi, cananın aşkını, ekmek aşkından aşağı bilme; çünkü ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) ruhun gıdası olup, ruh bu ilim ile gerçek istenen olan Hakk'a ulaşır; ve ekmek ise, fani olan bedenin gıdasıdır.

"O Hızr'ı bulmak için binlerce seneler giderim; bu uzun seferler, bu maksadın husûlüne değmez mi? Ey hakikat talibi, cânânın aşkını, ekmek aşkından aşağı bilme; zîrâ ilm-i ledün rûhun gıdâsı olup, rûh bu ilim ile matlûb-ı hakîkî olan Hakk'a vâsıl olur; ve ekmek ise, fânî olan cismin gıdâsıdır."

1964. Ey amca! Bu sözün nihayeti yoktur; o Dekūkî kıssasını söyle..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1964. Ey amca! Bu sözün sonu yoktur; o Dekūkî kıssasını söyle.

## Dekūkî kıssasına rücû'

1965. O Dekūkî (rahmetullahi aleyh) dedi ki: "Uzun müddet Allah'ın mağribi ve maşrıkı arasında sefer ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1965. O Dekūkî (rahmetullahi aleyh) dedi ki: "Uzun süre Allah'ın batısı ve doğusu arasında yolculuk ettim."

"Hâfikayn" batı ve doğu anlamındadır. Şerefli beyitte, zamire izafetten dolayı "nun" düşmüştür ve zamir Yüce Allah'a aittir. Yani Allah'ın doğusu ve batısı demektir.

"Hâfikayn" mağrib ve maşrık ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde, zamîre izâfet-ten dolayı "nûn" sâkıt olmuştur ve zamîr Allah Teâlâ'ya râci'dir. Ya'nî Allâh'ın maşrıkı ve mağribi demek olur.

1966. Yoldan habersiz ve ilâh hakkında hayran olarak, mâh aşkından ay ve yıl sefere gittim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1966. Yoldan habersiz ve ilâh hakkında hayran olarak, mâh aşkından ay ve yıl sefere gittim.

Hakk yolunun zorluklarından habersiz ve Yüce Allah'ın türlü türlü tecellileri hakkında hayran olarak, ilâhî parlak ay olan insân-ı kâmilin aşkından aylarca ve yıllarca yolculuk ettim.

"Tarîk-i Hakk'ın meşakkatlerinden habersiz ve Allah Teâlâ hazretlerinin tecelliyât-ı gûnâ-gûnu hakkında hayrân olarak, mâh-ı münîr-i ilâhî olan insân-ı kâmilin aşkından aylarca ve yıllarca sefere gittim."

1967. "Toprak ve taş üzerinde yalın ayak gidiyorsun?" Dedi: "Ben hayranım ve kendimden geçmişim ve bî-hûşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1967. "Toprak ve taş üzerinde yalın ayak mı yürüyorsun?" Dedi: "Ben hayranım ve kendimden geçmişim ve kendimde değilim."

Yani birisi Hz. Dekūkî'ye dedi ki: "Sen topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürürsün; bu ağır bir iştir, buna nasıl tahammül ediyorsun?" Hz. Dekūkî cevap olarak buyurdu: "Ben hayranım ve kendimden ve hissimden geçmişim ve kendimde değilim. Ve böyle bir kimsenin zorluktan haberi olur mu?" Hint nüshalarında beyit şu şekilde yazılmıştır: پا برهنه رفته ام در خاک و سنگ زانكه من حیرانم و بی خویش و دنگ Yani "Ben toprak ve taş üzerinde yalın ayak gitmişim; çünkü ben hayranım ve kendimden geçmişim ve kendimde değilim." Bu durumda, birinci mısra, birisi tarafından sorulan bir soru olmayıp, Hz. Dekūkî tarafından önceki hâlinin beyanına devamdan ibaret olur. "Deng" kelimesinin birçok anlamı vardır; burada kendinde değilim demektir.

Ya'nî birisi Hz. Dekūkî'ye dedi ki: "Sen topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürürsün; bu ağır bir iştir, buna nasıl tahammül ediyorsun?" Hz. Dekūkî cevâben buyurdu: "Ben hayrânım ve kendimden ve hissimden geçmişim ve bî-hûşum. Ve böyle bir kimsenin meşakkatten haberi olur mu?" Hind nüshalarında beyit şu vech ile yazılmıştır : پا برهنه رفته ام در خاک و سنگ زانكه من حیرانم و بی خویش و دنگ Ya'nî "Ben toprak ve taş üzerinde yalın ayak git-mişim; zîrâ ki ben hayrânım ve kendimden geçmişim ve bî-hûşum.” Bu sû-retde, birinci mısrâ', birisi tarafından suâl olmayıp, Hz. Dekūkî tarafından hâl-i evvelinin beyânına devamdan ibaret olur. "Deng" kelimesinin birçok ma'nâları vardır; burada bî-hûş demektir.

1968. Sen bu ayakları zemîn üzerinde görme; zîra ki âşık yakînen gönül üzerinde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1968. Sen bu ayakları zemin üzerinde görme; çünkü âşık kesin olarak gönül üzerinde gider.

Ankaravî nüshasına göre bu beyit, sorana hitaben Dekūkî hazretleri tarafındandır. Hint nüshalarına göre ise cenâb-ı Pîr-i destgîr (mürşit) tarafındandır. Bu şerefli beytin zevkinin anlaşılması için küçük bir giriş gereklidir. Bilinmeli ki, görünen âlemin bir bâtını ve melekûtu (gayb âlemi) vardır. Cismanî varlıkların zahirî hayatları, ancak yoğun ve görünen suretler üzerinde gerçekleşir. Bu sebeple onların yolculukları ve yoğun cisimlerinin bir yerden bir yere geçişi hem meşakkatli hem de uzun zamanlar içinde olur. Cismanî varlıklar - "Hâfikayn" kelimesi mağrip (batı) ve maşrık (doğu) anlamındadır. Şerefli beyitte, zamire izafetten dolayı "nûn" düşmüştür ve zamir Yüce Allah'a aittir. Yani Allah'ın maşrıkı ve mağribi demektir.

Ankaravî nüshasına göre bu beyt, sâile hitâben Dekūkî hazretleri tarafındandır. Ve Hind nüshalarına nazaran cenâb-ı Pîr-i destgîr tarafındandır. Bu beyt-i şerîfin zevki anlaşılmak için bir mukaddimecik lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, zâhir âlemin bâtını ve melekûtu vardır. Cismânîlerin hayât-ı sûriyyeleri, ancak suver-i kesîfe ve zâhire üzerinde vâki' olur. Binâenaleyh onların seyr ü seferleri ve cism-i kesîflerinin bir mahalden bir mahalle intikāli hem meşakkatli ve hem de medîd zamanlar dahilinde olur. Cismâniy- "Hâfikayn" mağrib ve maşrık ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde, zamîre izâfet-ten dolayı "nûn" sâkıt olmuştur ve zamîr Allah Teâlâ'ya râci'dir. Ya'nî Al-lâh'ın maşrıkı ve mağribi demek olur.

1966. Yoldan habersiz ve ilâh hakkında hayran olarak, mâh aşkından ay ve yıl sefere gittim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1966. Yoldan habersiz ve ilâh hakkında hayran olarak, mâh aşkından ay ve yıl sefere gittim.

Hakk Yolunun zorluklarından habersiz ve Yüce Allah'ın türlü türlü tecellileri (Allah'ın isim ve sıfatlarının varlık âleminde görünmesi) hakkında hayran olarak, ilâhî parlak ay olan insân-ı kâmilin aşkından aylarca ve yıllarca sefere gittim.

"Tarik-i Hakk'ın meşakkatlerinden habersiz ve Allah Teâlâ hazretlerinin tecelliyât-ı gûnâ-gûnu hakkında hayrân olarak, mâh-ı münîr-i ilâhî olan in-sân-ı kâmilin aşkından aylarca ve yıllarca sefere gittim."

1967. Toprak ve taş üzerinde yalın ayak gidiyorsun?" Dedi: "Ben hayranım ve kendimden geçmişim ve bî-hûşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1967. Toprak ve taş üzerinde yalın ayak mı gidiyorsun?" Dedi: "Ben hayranım ve kendimden geçmişim ve kendimden geçmişim (bî-hûşum)."

Yani birisi Hz. Dekūkî'ye dedi ki: "Sen topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürürsün; bu ağır bir iştir, buna nasıl tahammül ediyorsun?" Hz. Dekūkî cevap olarak buyurdu: "Ben hayranım ve kendimden ve hissimden geçmişim ve kendimden geçmişim. Ve böyle bir kimsenin meşakkatten haberi olur mu?"

Hind nüshalarında beyit şu şekilde yazılmıştır: پا برهنه رفته ام در خاک و سنگ زانكه من حیرانم و بی خویش و دنگ Yani "Ben toprak ve taş üzerinde yalın ayak gitmişim; çünkü ben hayranım ve kendimden geçmişim ve kendimden geçmişim." Bu durumda, birinci mısra, birisi tarafından sorulan bir soru olmayıp, Hz. Dekūkî tarafından önceki hâlinin beyanına devamdan ibaret olur. "Deng" kelimesinin birçok anlamı vardır; burada kendinden geçmiş demektir.

Ya'nî birisi Hz. Dekūkîye dedi ki: "Sen topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürürsün; bu ağır bir iştir, buna nasıl tahammül ediyorsun?" Hz. Dekūkî cevâben buyurdu: "Ben hayrânım ve kendimden ve hissimden geç-mişim ve bî-hûşum. Ve böyle bir kimsenin meşakkatten haberi olur mu?"

Hind nüshalarında beyit şu vech ile yazılmıştır : پا برهنه رفته ام در خاک و سنگ زانكه من حیرانم و بی خویش و دنگ Ya'ni "Ben toprak ve taş üzerinde yalın ayak git-mişim; zîrâ ki ben hayrânım ve kendimden geçmişim ve bî-hûşum.” Bu sû-retde, birinci mısrâ', birisi tarafından suâl olmayıp, Hz. Dekūkî tarafından hâl-i evvelinin beyânına devamdan ibaret olur. "Deng" kelimesinin birçok ma'nâları vardır; burada bî-hûş demektir.

1968. Sen bu ayakları zemîn üzerinde görme; zîra ki âşık yakînen gönül üze-rinde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1968. Sen bu ayakları yer üzerinde görme; çünkü âşık kesinlikle gönül üzerinde gider.

Ankaravî nüshasına göre bu beyit, sorana hitaben Dekūkî hazretleri tarafındandır. Ve Hind nüshalarına göre cenâb-ı Pîr-i destgîr (yardım eden pir) tarafındandır. Bu şerefli beytin anlamı anlaşılmak için küçük bir giriş gereklidir.

Bilinmeli ki, görünen âlemin bir bâtını ve melekûtu (gayb âlemi) vardır. Cisim sahibi olanların görünür hayatları, ancak yoğun ve görünen şekiller üzerinde gerçekleşir. Bu sebeple onların yolculukları ve yoğun cisimlerinin bir yerden bir yere intikali hem meşakkatli hem de uzun zamanlar içinde olur. Cisim sahibi olmanın hükmü, ruhanîliğin hükmüne yenik düştüğü zaman, yolculuk bu görünen âlemin melekûtu ve bâtını üzerinde gerçekleştiğinden, böyle bir zâtın yolculuğu, her ne kadar cisim sahibi olanlar tarafından yoğunluk âlemi üzerinde görülse de, onlar melekût hallerinden perdelendikleri için, onun yolculuğundaki hakikate vâkıf olmayıp, kendi cisim sahibi olmalarına kıyas ederler. Bu sebepten onların topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürümelerini ve karlar altında oturmalarını meşakkatli bir hayat görürler ve tayy-i mekân (mekânı katetme) ve bast-ı zamân (zamanı genişletme) ve tebeddül-i eşkâl (şekil değiştirme) ve sûret bu sebeple onlara zor gelmez; çünkü bu gibi haller, melekût hallerinin gerekliliklerindendir. Şimdi, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Ey zahire bakan, sen bu gibi zâtların ayaklarını görünen yer üzerinde görme; çünkü, ruhanî halleri üstün gelen âşık kesinlikle bu görünen âlemin dili (gönlü) ve melekûtu üzerinde yürür."

Ankaravî nüshasına göre bu beyt, sâile hitâben Dekūkî hazretleri tarafın-dandır. Ve Hind nüshalarına nazaran cenâb-ı Pîr-i destgîr tarafındandır. Bu beyt-i şerîfin zevki anlaşılmak için bir mukaddimecik lâzımdır.

Ma'lum olsun ki, zâhir âlemin bâtını ve melekûtu vardır. Cismânílerin ha-yât-ı sûriyyeleri, ancak suver-i kesîfe ve zâhire üzerinde vâki' olur. Binâena-leyh onların seyr ü seferleri ve cism-i kesîflerinin bir mahalden bir mahalle intikāli hem meşakkatli ve hem de medîd zamanlar dahilinde olur. Cismâniy- yetin hükmü, rûhâniyyetin hükmüne mağlûb olduğu vakit, seyr ü sefer, bu âlem-i zâhirin melekûtu ve bâtını üzerinde vâki' olduğundan, böyle bir zâtın seyr ü seferi, her ne kadar cismânîler tarafından âlem-i kesâfet üzerinde görülürse de, onlar ahvâl-i melekûttan mahcûb olduklarından, onun seyrindeki hakîkate muttali' olmayıp, kendi cismâniyetlerine kıyâs ederler. Bu sebebden onların topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürümelerini ve karlar altında oturmalarını meşakkatli bir hayat görürler ve tayy-i mekân ve bast-ı zamân ve tebeddül-i eşkâl ve sûret bu sebeble onlara müşkil gelmez; zîrâ bu gibi haller, ahvâl-i melekût îcâbatındandır. İmdi, ma'nâ-yı beyt-i şerîf şöyle olur: "Ey zâhir-bîn, sen bu gibi zevâtın ayaklarını zemîn-i zâhir üzerinde görme; zîrâ ki, ahvâl-i rûhâniyyesi gâlib olan âşık yakînen bu âlem-i zâhirin dili [: görmü] ve melekûtu üzerinde yürür."

1969. Yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan, dil ne bilir ki, o dil-nüvâzın sarhoşudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1969. Yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan, dil ne bilir ki, o dil-nüvazın (gönül okşayanın) sarhoşudur?

Yani, "Bâtın (iç âlem) ve ruh, yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan ne anlar ki, o gönül okşayan Hakk'ın sarhoşudur. Bu sebeple onun, cismanî âleme özgü olan niteliklerle ilgisi yoktur."

Ya'nî, “Bâtın ve rûh yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan ne anlar ki, o dil-nüvâz olan Hakk'ın sarhoşudur. Binâenaleyh onun, âlem-i cismâniyyete mahsûs olan evsâf ile alakası yoktur.”

1970. O, uzunluk ve kısalık tenin vasıflarıdır; ervâhın gitmesi, başka git- [1978] mektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1970. Uzunluk ve kısalık bedenin vasıflarıdır; ruhların gitmesi başka bir gitmektir.

Yukarıda açıklandığı üzere ruhların yolculuğu, melekût âlemi (görünmeyen, ruhani âlem) üzerinde gerçekleşir ve âlemin içinin hükmü başka, dışının hükmü başkadır.

Yukarıda îzah olunduğu üzere ervâhın seyr ü seferi, melekût-i âlem üzerinde vâki' olur ve âlemin içinin hükmü başka ve dışının hükmü başkadır.

1971. Sen nutfeden akla kadar sefer ettin; ne bir adım ile ve ne menzil ile, ne nakil ile idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1971. Sen nutfeden akla kadar yolculuk ettin; ne bir adımla, ne bir menzille, ne de bir nakille idi.

Akla yaklaştırmak için ruhun seyir ve yolculuğunun örneği şudur ki, sen babanın sulbünden, ana rahmine dökülen bir nutfe idin. Bu nutfe mertebesinden türlü türlü değişimler geçirerek ve yolculuklar yaparak, akıl mertebesine kadar geldin. Bu yolculuklarda ne görünen bir adımın, ne de her bir mertebede bu görünen ikametgâhın ve ne de görünürde şahit olunan bir naklin yok idi. Bedenin hükmü, ruhaniliğin hükmüne yenik düştüğü zaman, seyir ve yolculuk, bu görünen âlemin melekûtu (görünmeyen yüzü) ve bâtını (iç yüzü) üzerinde meydana geldiğinden, böyle bir zatın seyir ve yolculuğu, her ne kadar cismaniler tarafından kesafet (yoğunluk) âlemi üzerinde görülse de, onlar melekûtî hallerden perdelendikleri için, onun seyrindeki hakikate vakıf olmayıp, kendi cismaniyetlerine kıyas ederler. Bu sebeple onların topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürümelerini ve karlar altında oturmalarını meşakkatli bir hayat görürler ve tayy-i mekân (mekânı katetme) ve bast-ı zamân (zamanı genişletme) ve tebeddül-i eşkâl ve sûret (şekil ve suret değiştirme) bu sebeple onlara zor gelmez; çünkü bu gibi haller, melekûtî hallerin gerekliliklerindendir. Şimdi, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Ey zahir-bîn (dışa bakan), sen bu gibi zatların ayaklarını görünen zemin üzerinde görme; çünkü, ruhanî halleri üstün gelen âşık, kesinlikle bu görünen âlemin dili (görünümü) ve melekûtu üzerinde yürür."

Akla takrib için rûhun seyir ve seferinin misâli budur ki, sen sulb-i pederden, ana rahmine dökülen bir nutfe idin. Bu nutfe mertebesinden türlü türlü istihâleler geçirerek ve seferler yaparak, akıl mertebesine kadar geldin. Bu seferlerde ne zâhirî bir adımın, ne de her bir mertebede bu ikāmetgâh-ı zâhirin ve ne de zâhirde meşhûd olan bir naklin yok idi. yetin hükmü, rûhâniyyetin hükmüne mağlûb olduğu vakit, seyr ü sefer, bu âlem-i zâhirin melekûtu ve bâtını üzerinde vâki' olduğundan, böyle bir zâtın seyr ü seferi, her ne kadar cismânîler tarafından âlem-i kesâfet üzerinde gö- rülürse de, onlar ahvâl-i melekûttan mahcûb olduklarından, onun seyrindeki hakîkate muttali' olmayıp, kendi cismâniyetlerine kıyâs ederler. Bu sebebden onların topraklar ve taşlar üzerinde yalın ayak yürümelerini ve karlar altında oturmalarını meşakkatli bir hayat görürler ve tayy-i mekân ve bast-ı zamân ve tebeddül-i eşkâl ve sûret bu sebeble onlara müşkil gelmez; zîrâ bu gibi hal- ler, ahvâl-i melekût îcâbatındandır. İmdi, ma'nâ-yı beyt-i şerîf şöyle olur: "Ey zâhir-bîn, sen bu gibi zevâtın ayaklarını zemîn-i zâhir üzerinde görme; zîrâ ki, ahvâl-i rûhâniyyesi gâlib olan âşık yakînen bu âlem-i zâhirin dili [: görmü] ve melekûtu üzerinde yürür."

1969. Yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan, dil ne bilir ki, o dil-nü- vâzın sarhoşudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1969. Yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan, dil ne bilir ki, o dil-nüvâzın (gönül okşayanın) sarhoşudur?

Yani, "Bâtın (iç âlem) ve ruh, yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan ne anlar ki, o gönül okşayan Hakk'ın sarhoşudur. Bu sebeple onun, cismanî âleme özgü olan vasıflarla ilgisi yoktur."

Ya'nî, “Bâtın ve rûh yoldan ve menzilden, kısalıktan ve uzunluktan ne anlar ki, o dil-nüvâz olan Hakk'ın sarhoşudur. Binâenaleyh onun, âlem-i cis- mâniyyete mahsûs olan evsâf ile alakası yoktur.”

1970. O, uzunluk ve kısalık tenin vasıflarıdır; ervâhın gitmesi, başka git- [1978] mektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1970. O, uzunluk ve kısalık bedenin vasıflarıdır; ruhların gitmesi, başka bir gitmedir.

Yukarıda açıklandığı üzere ruhların yolculuğu, melekût âlemi (görünmeyen ve yüce varlıklar âlemi) üzerinde gerçekleşir ve âlemin içinin hükmü başka, dışının hükmü başkadır.

Yukarıda îzah olunduğu üzere ervâhın seyr ü seferi, melekût-i âlem üze- rinde vâki' olur ve âlemin içinin hükmü başka ve dışının hükmü başkadır.

1971. Sen nutfeden akla kadar sefer ettin; ne bir adım ile ve ne menzil ile, ne nakil ile idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1971. Sen nutfeden akla kadar yolculuk ettin; ne bir adımla ne de bir menzille, ne de bir nakille idi.

Akla yaklaştırmak için ruhun seyir ve yolculuğunun örneği şudur ki, sen babanın sulbünden, ana rahmine dökülen bir nutfe idin. Bu nutfe mertebesinden türlü türlü değişimler geçirerek ve yolculuklar yaparak, akıl mertebesine kadar geldin. Bu yolculuklarda ne görünen bir adımın, ne de her bir mertebede bu görünen ikametgâhın ve ne de görünürde gözlemlenen bir naklin yok idi.

Akla takrib için rûhun seyir ve seferinin misâli budur ki, sen sulb-i peder- den, ana rahmine dökülen bir nutfe idin. Bu nutfe mertebesinden türlü türlü istihâleler geçirerek ve seferler yaparak, akıl mertebesine kadar geldin. Bu se- ferlerde ne zâhirî bir adımın, ne de her bir mertebede bu ikāmetgâh-ı zâhirin ve ne de zâhirde meşhûd olan bir naklin yok idi.

1972. Cânın seyri, devirde ve deyrde keyfiyyetsiz idi; bizim cismimiz seyri candan öğrendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1972. Canın seyri, devirde ve deyrde niteliksiz idi; bizim cismimiz seyri candan öğrendi.

"Devir" dönmek ve dolaşmak ve "deyr" kilise anlamına gelse de, burada mutlak mekân ve cismaniyet kastedilir. Yani "Canın seyri dönüp dolaşmakta ve cisim mekânına ait olmakta niteliksiz ve tarife sığmaz bir halde idi. Böyle olmakla beraber, bizim cismimiz, tarife sığan seyrini, candan öğrendi; çünkü cismin hareket ettiricisi candır."

"Devr" dönmek ve dolaşmak ve "deyr" kilise ma'nâsına ise de, burada mutlak mekân ve cismâniyet murâd olunur. Ya'nî "Cânın seyri dönüp dolaşmakta ve mekân-ı cisme taallukta keyfiyetsiz ve ta'rîfe sığmaz bir halde idi. Böyle olmakla beraber, bizim cismimiz, ta'rîfe sığan seyrini, candan öğrendi; zîrâ cismin muharriki candır."

1973. Cismânî olan seyri terk etti; o şimdi çûn şeklinde, gizli bî-çûn olarak gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1973. Cismânî olan seyri terk etti; o şimdi çûn şeklinde, gizli bî-çûn olarak gider.

O Dekūkî hazretleri, cismanîliğe ve bedenin yoğunluğuna özgü olan seyri bıraktı; şimdi tarife sığan ve niteliğe ait olan cismanîlik şeklinde ve halkın gözünden gizli olarak, tarife sığmayan ve niteliğe ait olmayan melekûtî tarzda seyreder. Ve bu seyir hakkında yukarıda küçük bir giriş yazılmıştı. Bu gibi zatlar, mülk âlemi (görünen dünya) ile melekût âleminden (gayb âlemi) ve melekût âlemi ile mülk âleminin hallerinden perdelenmezler ve iki âlemin hallerini ve hükümlerini bir araya getirdikleri için, perdeliler (hicap ehli) onların hallerini kendi hallerine kıyas ederler.

O Dekūkî hazretleri cismâniyet ve kesâfet âlemine mahsûs olan seyri bıraktı; şimdi ta'rîfe sığan ve keyfiyyete taalluk eden cismâniyet şeklinde ve halkın nazarından gizli olarak ta'rîfe sığmayan ve keyfiyete taalluk etmeyen tarz-ı melekûtîde seyr eder. Ve bu seyir hakkında yukarıda bir mukaddimecik yazılmış idi. Bu gibi zevât âlem-i mülk ile, âlem-i melekûttan ve âlem-i melekût ile, âlem-i mülk ahvâlinden hicaba düşmezler ve iki âlemin ahvâl ve ahkâmını cem' ettikleri için, ehl-i hicâb onların ahvâlini, kendi hallerine kıyâs ederler.

1974. Dedi: "Ben bir gün müştâkça gittim, tâ ki beşerde yârin nûrlarını göreyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1974. Dedi: "Ben bir gün özlemle gittim, tâ ki insanda sevgilinin nurlarını göreyim."

Dekūkî hazretleri buyurdu ki: "Ben yine bir gün âdetim üzerine, insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanı) bulmak ve insanda gerçek sevgili olan Hakk'ın nurlarını, yani sıfatlarına ve isimlerine ait tecellilerini görmek üzere, mülk ve melekût âleminin hükümlerini toplamak üzere özlem dolu bir şekilde gittim."

Dekūkî hazretleri buyurdu ki: "Ben yine bir gün âdetim üzerine, insân-ı kâmili bulmak ve beşerde yâr-i hakîkî olan Hakk'ın nûrlarını, ya'nî tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesini görmek üzere, âlem-i mülk ve melekûtun ahkâmını cem' etmek üzere müştâkāne bir sûretde gittim."

1975. “Tâ ki bir deryayı bir katre içinde, bir güneşi bir zerre içinde derc göreyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1975. "Ta ki bir denizi bir damla içinde, bir güneşi bir zerre içinde toplanmış göreyim."

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beyte bağlıdır. "Bir sonsuz denizi bir damla içinde görmek"ten maksat, sonsuz bir deniz olan ilahi sıfatlar ve isimler topluluğunu, bir damla mesabesinde olan insân-ı kâmilin belirginleşmesinde gözlemlemektir. Aynı şekilde "güneş"ten maksat, varlığın hakikatidir; ve "zer-

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyte merbûttur. "Bir bahr-i muhîti bir katre içinde görmek"ten murâd, bir bahr-i bî-pâyân olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetini, bir katre mesâbesinde olan insân-ı kâmilin taayyününde müşâhede etmektir. Ve keza "güneş"den murâd, hakikat-ı vücûddur; ve "zer-

1972. Cânın seyri, devirde ve deyrde keyfiyyetsiz idi; bizim cismimiz seyri candan öğrendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1972. Canın seyri, devirde ve deyrde niteliksiz idi; bizim cismimiz seyri candan öğrendi.

"Devir" dönmek ve dolaşmak ve "deyr" kilise anlamına gelse de, burada mutlak mekân ve cismaniyet kastedilir. Yani "Canın seyri dönüp dolaşmakta ve cisim mekânına ait olmakta niteliksiz ve tarife sığmaz bir halde idi. Böyle olmakla beraber, bizim cismimiz, tarife sığan seyrini, candan öğrendi; çünkü cismin hareket ettiricisi candır."

"Devr" dönmek ve dolaşmak ve "deyr" kilise ma'nâsına ise de, burada mutlak mekân ve cismâniyet murâd olunur. Ya'nî "Cânın seyri dönüp dolaşmakta ve mekân-ı cisme taallukta keyfiyetsiz ve ta'rîfe sığmaz bir halde idi. Böyle olmakla beraber, bizim cismimiz, ta'rîfe sığan seyrini, candan öğrendi; zîrâ cismin muharriki candır."

1973. Cismânî olan seyri terk etti; o şimdi çûn şeklinde, gizli bî-çûn olarak gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1973. Cismânî olan seyri terk etti; o şimdi çûn şeklinde, gizli bî-çûn olarak gider.

O Dekūkî hazretleri, cismanîliğe ve bedenin yoğunluğuna özgü olan seyri bıraktı; şimdi tarife sığan ve niteliğe ait olan cismanîlik şeklinde ve halkın gözünden gizli olarak, tarife sığmayan ve niteliğe ait olmayan melekûtî tarzda seyreder. Ve bu seyir hakkında yukarıda küçük bir giriş yazılmıştı. Bu gibi zatlar, mülk âlemi (görünen dünya) ile melekût âleminden (gayb âlemi) ve melekût âlemi ile mülk âleminin hallerinden perdelenmezler ve iki âlemin hallerini ve hükümlerini bir araya getirdikleri için, perdeliler (hicap ehli) onların hallerini kendi hallerine kıyas ederler.

O Dekūkî hazretleri cismâniyet ve kesâfet âlemine mahsûs olan seyri bıraktı; şimdi ta'rîfe sığan ve keyfiyyete taalluk eden cismâniyet şeklinde ve halkın nazarından gizli olarak ta'rîfe sığmayan ve keyfiyete taalluk etmeyen tarz-ı melekûtîde seyr eder. Ve bu seyir hakkında yukarıda bir mukaddimecik yazılmış idi. Bu gibi zevât âlem-i mülk ile, âlem-i melekûttan ve âlem-i melekût ile, âlem-i mülk ahvâlinden hicaba düşmezler ve iki âlemin ahvâl ve ahkâmını cem' ettikleri için, ehl-i hicâb onların ahvâlini, kendi hallerine kıyâs ederler.

1974. Dedi: "Ben bir gün müştâkça gittim, tâ ki beşerde yârin nûrlarını göreyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1974. Dedi: "Ben bir gün özlemle gittim, tâ ki insanda sevgilinin nurlarını göreyim."

Dekūkî hazretleri buyurdu ki: "Ben yine bir gün âdetim üzerine, insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanı) bulmak ve insanda gerçek sevgili olan Hakk'ın nurlarını, yani sıfatlarına ve isimlerine ait tecellilerini görmek üzere, mülk ve melekût âleminin hükümlerini toplamak üzere özlem dolu bir şekilde gittim."

Dekūkî hazretleri buyurdu ki: "Ben yine bir gün âdetim üzerine, insân-ı kâmili bulmak ve beşerde yâr-i hakîkî olan Hakk'ın nûrlarını, ya'nî tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesini görmek üzere, âlem-i mülk ve melekûtun ahkâmını cem' etmek üzere müştâkāne bir sûretde gittim."

1975. “Tâ ki bir deryayı bir katre içinde, bir güneşi bir zerre içinde derc göreyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1975. "Tâ ki bir deryayı bir katre içinde, bir güneşi bir zerre içinde derc göreyim."

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beyte bağlıdır. "Bir sonsuz denizi bir damla içinde görmek"ten maksat, sonsuz bir deniz olan ilahi sıfatlar ve isimler bütünlüğünü, bir damla mesabesinde olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) taayyününde (belirginleşmesinde) müşahede etmektir. Aynı şekilde "güneş"ten maksat, varlığın hakikatidir; ve "zerre"den maksat, yine insân-ı kâmilin taayyünüdür. Yani, ben bunları görmek için iştiyakla yolculuk ettim.

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyte merbûttur. "Bir bahr-i muhîti bir katre içinde görmek"ten murâd, bir bahr-i bî-pâyân olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetini, bir katre mesâbesinde olan insân-ı kâmilin taayyününde müşâhede etmektir. Ve keza "güneş"den murâd, hakikat-ı vücûddur; ve "zer- re"den murâd, kezâ insân-ı kâmilin taayyünüdür. Ya'nî, ben bunları görmek için müştākāne sefer ettim.

1976. "Vaktaki adım ile bir sahil tarafına eriştim, gün geç ve vakit akşam olmuş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1976. "Vakit ki adım ile bir sahil tarafına eriştim, gün geç ve vakit akşam olmuş idi."

## Sâhil tarafında yedi şem' misâli görünmesi

1977. "O deniz kenârında ansızın uzaktan yedi şem' gördüm, ona acele ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1977. "O deniz kenarında ansızın uzaktan yedi mum gördüm, onlara doğru acele ettim."

1978. "Ondan her bir şem'in şu'lesinin nûru, etraf-ı âsumâna kadar latîf gitmiş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1978. "Ondan her bir mumun alevinin nuru, göğün etrafına kadar latif bir şekilde gitmişti."

"O yedi mumdan her bir mumun alevinin nuru, zamanımızda güçlü bir projektörün ışığı nasıl göğün etrafına latif bir şekilde yayılıyorsa, öylece latif bir şekilde yayılmıştı." "Anân" ağacın etrafı ve kökün kenarları anlamındadır.

"O yedi şem'den her bir şem'in şu'lesinin nûru, zamânımızda bir kuvvetli projektörün ziyâsı nasıl semânın etrafına latîf bir sûretde intişâr etmekte ise, öylece latîf bir sûretde intişâr etmiş idi." "Anân" ağacın etrafı ve kökün kenarları ma'nâsınadır.

1979. "Hayran oldum, hayranlık dahi, hayran oldu; hayret dalgası, aklın başından geçti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1979. "Hayran oldum, hayranlık dahi, hayran oldu; hayret dalgası, aklın başından geçti."

Şem'lerin (ilahi nurların) bu hâline şaşırdım ve hayran oldum. Ve hayret dediğimiz hâl dahi, bu hâle hayran oldu. Hayret dalgası, aklın sınırlarını aştı, bu sebeple muhakeme ve düşünce işlevsiz hâle geldi. "Re"den maksat, aynı şekilde insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) belirginleşmesidir. Yani, ben bunları görmek için şevkle yolculuk ettim.

Şem'lerin bu hâline şaştım kaldım ve hayrân oldum. Ve hayret dediğimiz hâl dahi, bu hâle hayrân oldu. Hayret dalgası, aklın başını aştı, binâenaleyh muhakeme ve düşünce muattal oldu. re"den murâd, kezâ insân-ı kâmilin taayyünüdür. Ya'nî, ben bunları görmek için müştākāne sefer ettim.

1976. "Vaktaki adım ile bir sahil tarafına eriştim, gün geç ve vakit akşam olmuş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1976. "Vakit ki adım ile bir sahil tarafına eriştim, gün geç ve vakit akşam olmuş idi."

## Sâhil tarafında yedi şem' misâli görünmesi

1977. "O deniz kenârında ansızın uzaktan yedi şem' gördüm, ona acele ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1977. "O deniz kenarında ansızın uzaktan yedi mum gördüm, onlara doğru acele ettim."

1978. "Ondan her bir şem'in şu'lesinin nûru, etraf-ı âsumâna kadar latîf gitmiş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1978. "Ondan her bir mumun alevinin nuru, göğün etrafına kadar latif bir şekilde gitmişti."

"O yedi mumdan her bir mumun alevinin nuru, zamanımızda güçlü bir projektörün ışığı nasıl göğün etrafına latif bir şekilde yayılıyorsa, öylece latif bir şekilde yayılmıştı." "Anân" ağacın etrafı ve kökün kenarları anlamındadır.

"O yedi şem'den her bir şem'in şu'lesinin nûru, zamânımızda bir kuvvetli projektörün ziyâsı nasıl semânın etrafına latîf bir sûretde intişâr etmekte ise, öylece latîf bir sûretde intişâr etmiş idi." "Anân" ağacın etrafı ve kökün kenarları ma'nâsınadır.

1979. "Hayran oldum, hayranlık dahi, hayran oldu; hayret dalgası, aklın başından geçti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1979. "Hayran oldum, hayranlık dahi, hayran oldu; hayret dalgası, aklın başından geçti."

Şem'lerin (ilahi nurların) bu hâline şaşırdım ve hayran oldum. Ve hayret dediğimiz hâl dahi, bu hâle hayran oldu. Hayret dalgası, aklın sınırlarını aştı, bu sebeple muhakeme ve düşünce işlevsiz hâle geldi.

Şem'lerin bu hâline şaştım kaldım ve hayrân oldum. Ve hayret dediğimiz hâl dahi, bu hâle hayrân oldu. Hayret dalgası, aklın başını aştı, binâenaleyh muhakeme ve düşünce muattal oldu.

1980. "Bu nasıl parlamış şem'lerdir ki, halkın iki gözü bunlardan dikilmiştir." [1988]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1980. "Bu nasıl parlamış mumlardır ki, halkın iki gözü bunlardan dikilmiştir."

Dekūkî hazretleri hayretten kendine geldikten sonra der ki: "Bu nasıl parlamış mumlardır ki, nurları göğe yükseldiği hâlde, maddî âleme dalmış olan halkın gözleri, bunları görmekten dikilmiş ve kapatılmıştır." 1968 numaralı beyitte açıklandığı üzere bu gözlem Dekūkî hazretleri tarafından misâl âleminde (maddî olmayan varlıkların şekillendiği âlem) gerçekleşmişti ve âlem halkı ise, doğal olarak bu âlemden perdelidir.

Dekūkî hazretleri hayretten ayıldıktan sonra der ki: "Bu nasıl parlamış şem'lerdir ki, nûrları semâya suûd ettiği halde, âlem-i kesâfetde müstağrak olan halkın gözleri, bunları görmekten dikilmiş ve kapatılmıştır." 1968 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere bu müşâhede Dekūkî hazretleri tarafından âlem-i misâlde vâki' olmuş idi ve halk-ı âlem ise, bittabi' bu âlemden hicâbdadır.

1981. Halk bir çerağın aracısı olmuş idi. O bir şem'in huzûrundaki ay üzerine ziyâde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1981. Halk bir kandilin aracısı olmuş idi. O, bir mumun huzurundaki ay üzerine ziyade idi.

Bu şerefli beyit Hz. Pîr efendimizdendir. Buyururlar ki: Halk, olağanüstü haller gösteren ve varlıklarda tasarruf eden (manevi güçle yönlendiren) bir kâmilin (olgun insanın) varlık mumunu ararlar ve isterler. Halbuki o, olağanüstü hallerden ve tasarruftan el çekmiş olan ve zamanın kutbundan (manevi liderinden) nur alanlara üstün gelen bir kâmilin varlık mumu önlerinde durur, bunu görmezler ve anlamazlar.

Bu şerefli beyitte Dekūkî hazretlerinin "abdâl-ı seb'a" (yedi abdâl) üzerine üstünlüğüne işaret vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar ki: "Varlıklarda tasarruf eden abdâldan bazı kimseler Ebû Medyen Mağribî hazretlerine dediler ki: "Ey Ebû Medyen! İşlerde tasarruf bize zor gelmez ve sana zor gelir; halbuki bizim senin mertebene rağbetimiz vardır; senin bizim mertebemize rağbetin yoktur." Ve bu anlamın içinde Hz. Pîr-i destgîr (mürşid) kendi nefislerine de işaret buyururlar.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Buyururlar ki: Halk, hâri-kulâde ahvâl gösteren ve ekvânda tasarruf eden bir kâmilin şem'-i vücûdunu ararlar ve isterler. Halbuki o havârıktan ve tasarruftan el çekmiş olan ve kutb-ı zamândan nûr alanlara tafazzul eden bir kâmilin şem'-i vücûdu önlerinde durur, bunu görmezler ve anlamazlar.

Bu beyt-i şerîfde Dekūkî hazretlerinin "abdâl-ı seb'a" üzerine tafazzuluna işâret vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar ki: "Ekvânda tasarruf eden abdâldan ba'zı kimseler Ebû Medyen Mağribî hazretlerine dediler ki:" "Yâ Ebâ Medyen! Umûrda tasarruf bize güç gelmez ve sana güç gelir; halbuki bizim senin mertebene rağbetimiz vardır; senin bizim mertebemize rağbetin yoktur." Ve bu ma'nâ zımnında Hz. Pîr-i destgîr nefs-i nefislerine de işâret buyururlar.

1982. Acaba gözler üzerinde bir göz bağı mı mevcud oldu, onları "Yehdî men yeşâ'" bend etti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1982. Acaba gözler üzerinde bir göz bağı mı mevcut oldu, onları "Dilediğine hidâyet eder" sözü mü bağladı?

Acaba kalp ve idrak gözleri üzerinde bir bağ mı vardır ki, o gözleri Yüce Allah'ın "Dilediğine hidâyet eder ve doğru yolu gösterir" kaydı bağladı; ve onların hidâyetine, ilâhî irade ilişmediğinden ay üzerine üstün gelen o bir varlık mumunu göremediler.

Bu şerefli beyit de Hazret-i Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafındandır.

Acaba kalb ve idrak gözleri üzerinde bir bağ mı vardır ki, o gözleri Allah Teâlâ'nın "Dilediğine hidâyet eder ve doğru yolu gösterir" kaydı bağladı; ve onların hidâyetine, meşiyyet-i ilâhî taalluk etmediğinden ay üzerine tafazzul eden o bir şem'-i vücûdu göremediler.

Bu beyt-i şerîf dahi cenâb-ı Pîr tarafındandır.

1980. Bu nasıl parlamış şem'lerdir ki, halkın iki gözü bunlardan dikilmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1980. Bu nasıl parlamış mumlardır ki, halkın iki gözü bunlardan dikilmiştir.

Dekūkî hazretleri hayretten ayıldıktan sonra der ki: "Bu nasıl parlamış mumlardır ki, nurları göğe yükseldiği hâlde, maddi âlemde (âlem-i kesâfet) boğulmuş olan halkın gözleri, bunları görmekten dikilmiş ve kapatılmıştır." 1968 numaralı beyitte açıklandığı üzere bu gözlem Dekūkî hazretleri tarafından misal âleminde (âlem-i misâl) gerçekleşmişti ve dünya halkı ise, doğal olarak bu âlemden perdelidir.

Dekūkî hazretleri hayretten ayıldıktan sonra der ki: "Bu nasıl parlamış şem'lerdir ki, nûrları semâya suûd ettiği halde, âlem-i kesâfetde müstağrak olan halkın gözleri, bunları görmekten dikilmiş ve kapatılmıştır." 1968 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere bu müşâhede Dekūkî hazretleri tarafından âlem-i misâlde vâki' olmuş idi ve halk-ı âlem ise, bittabi' bu âlemden hicâbdadır.

1981. Halk bir çerağın aracısı olmuş idi. O bir şem'in huzûrundaki ay üzerine ziyâde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1981. Halk bir mumun aracısı olmuş idi. O, bir mumun huzurundaki ay üzerine ziyade idi.

Bu şerefli beyit Hz. Pîr efendimizdendir. Buyururlar ki: Halk, olağanüstü haller gösteren ve varlıklarda tasarruf eden bir kâmilin (olgun insanın) varlık mumunu ararlar ve isterler. Halbuki o, olağanüstü hallerden ve tasarruftan el çekmiş olan ve zamanın kutbundan (manevi liderinden) nur alanlara üstün gelen bir kâmilin varlık mumu önlerinde durur, bunu görmezler ve anlamazlar.

Bu şerefli beyitte Dekūkî hazretlerinin "yedi abdâl" üzerine üstünlüğüne işaret vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar ki: "Varlıklarda tasarruf eden abdâldan (Allah yolunda ilerlemiş, manevi rütbe sahibi kimseler) bazı kimseler Ebû Medyen Mağribî hazretlerine dediler ki:" "Ey Ebû Medyen! İşlerde tasarruf bize güç gelmez ve sana güç gelir; halbuki bizim senin mertebene rağbetimiz vardır; senin bizim mertebemize rağbetin yoktur." Ve bu anlam kapsamında Hz. Pîr-i destgîr (el veren pir) kendi nefislerine de işaret buyururlar.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Buyururlar ki: Halk, hârikulâde ahvâl gösteren ve ekvânda tasarruf eden bir kâmilin şem'-i vücûdunu ararlar ve isterler. Halbuki o havârıktan ve tasarruftan el çekmiş olan ve kutb-ı zamândan nûr alanlara tafazzul eden bir kâmilin şem'-i vücûdu önlerinde durur, bunu görmezler ve anlamazlar.

Bu beyt-i şerîfde Dekūkî hazretlerinin "abdâl-ı seb'a" üzerine tafazzuluna işâret vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar ki: "Ekvânda tasarruf eden abdâldan ba'zı kimseler Ebû Medyen Mağribî hazretlerine dediler ki:" "Yâ Ebâ Medyen! Umûrda tasarruf bize güç gelmez ve sana güç gelir; halbuki bizim senin mertebene rağbetimiz vardır; senin bizim mertebemize rağbetin yoktur." Ve bu ma'nâ zımnında Hz. Pîr-i destgîr nefs-i nefislerine de işâret buyururlar.

1982. Acaba gözler üzerinde bir göz bağı mı mevcud oldu, onları "Yehdî men yeşa'" bend etti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1982. Acaba gözler üzerinde bir göz bağı mı oluştu, onları "Dilediğine hidâyet eder" mi bağladı?

Acaba kalp ve idrak gözleri üzerinde bir bağ mı vardır ki, o gözleri Yüce Allah'ın "Dilediğine hidâyet eder ve doğru yolu gösterir" kaydı bağladı; ve onların hidâyetine, ilâhî irade ait olmadığından ay üzerine üstün gelen o bir mum varlığını göremediler.

Bu şerefli beyit de cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafındandır.

Acaba kalb ve idrak gözleri üzerinde bir bağ mı vardır ki, o gözleri Allah Teâlâ'nın "Dilediğine hidâyet eder ve doğru yolu gösterir" kaydı bağladı; ve onların hidâyetine, meşiyyet-i ilâhî taalluk etmediğinden ay üzerine tafazzul eden o bir şem'-i vücûdu göremediler.

Bu beyt-i şerîf dahi cenâb-ı Pîr tarafındandır.

## O yedi şem'in misâlde bir şem' olması

1983. "Yine gördüm ki yedi, bir oldu; onun nûru feleğin yakasını yırtar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1983. "Yine gördüm ki yedi, bir oldu; onun nuru feleğin yakasını yırtar."

Dekūkî hazretleri buyururlar ki: "Yine gördüm ki, o yedi mum birleşti ve bir mum oldu ve nuru dahi o kadar şiddetliydi ki feleğin yakasını yırtardı." Yani nuru, feleğin hava ve esir tabakalarını yırtıp, ileriye nüfuz etti.

Dekūkî hazretleri buyururlar ki: "Yine gördüm ki, o yedi şem' birleşti ve bir şem' oldu ve nûru dahi o kadar şedîd idi ki feleğin ceybini yırtardı." Ya'nî nûru, feleğin tabakāt-ı havâiyyesi ve esîriyyesini yırtıp, ileriye nüfüz etti.

1984. "Yine o bir, diğer def'a yedi oldu; benim mestliğim ve hayranlığım azîm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1984. "Yine o bir, diğer defa yedi oldu; benim mestliğim ve hayranlığım büyük oldu."

"Yine o bir mum hâline gelen yedi mum, diğer defa da yedi mum oldu ve onların böyle birleşmesinde ve ayrılmasında benim sarhoşluğum ve hayranlığım da büyük oldu."

Bilinmeli ki bu abdallar (tasavvufta ruhanî mertebeye ulaşmış kişiler) arasında zât itibarıyla gerçek bir farklılık yoktur, birbirleriyle birdirler; fakat taayyün (belirginleşme, ferdiyet kazanma) itibarıyla itibari bir farklılık vardır, akılda birbirlerinin gayrıdırlar. Ne zaman ki Dekūkî hazretlerine onların zâtî birliğinin müşahedesi sarhoşluk ve hayret verdi; fakat o müşahede hâli içinde itibari farklılığın idraki o sarhoşluğu ve hayreti artırdı.

"Yine o bir şem' hâline gelen yedi şem', diğer def'a da yedi şem' oldu ve onların böyle birleşmesinde ve ayrılmasında benim sarhoşluğum ve hayranlığım dahi azîm oldu."

Ma'lûm olsun ki bu abdâlın arasında zât cihetinden mugâyeret-i-hakîkî yoktur, birbirleriyle müttehiddirler; fakat taayyün cihetinden mugâyeret-i i'tibârî vardır, akılda birbirlerinin gayridirler. Vaktâki Dekūkî hazretlerine onların ittihâd-ı zâtîlerinin müşâhedesi mestlik ve hayret verdi; fakat o müşâhede hâli içinde tegâyür-i i'tibârînin idrâki o mestliği ve hayreti ziyâdeleştirdi.

1985. Şem'ler arasındaki ittisalat ki, dil üzerinde kelâmımıza gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1985. Mumlar arasındaki bağlantı ki, dil üzerinde sözümüze gelmez.

Mumlar arasındaki bağlantılar, öyle bağlantılardır ki, görünen dil üzerinde söz ile tanımlanamaz; zevkî (tadılarak bilinen) ve hâlî (yaşanarak bilinen) bir şeydir.

Şem'ler arasındaki ittisâller, öyle bir ittisâllerdir ki, lisân-ı zâhir üzerinde kelâm ile ta'rîf olunamaz; zevkî ve hâlî bir şeydir.

1986. O kimse ki, bir görüşte onu idrak eder, senelerce dilden göstermeğe kādir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1986. O kimse ki, bir görüşte onu idrak eder, senelerce dilden göstermeye kadir olamaz.

## O yedi şem'in misâlde bir şem' olması

1983. "Yine gördüm ki yedi, bir oldu; onun nûru feleğin yakasını yırtar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1983. "Yine gördüm ki yedi, bir oldu; onun nuru feleğin yakasını yırtar."

Dekūkî hazretleri buyururlar ki: "Yine gördüm ki, o yedi mum birleşti ve bir mum oldu ve nuru dahi o kadar şiddetliydi ki feleğin yakasını yırtardı." Yani nuru, feleğin hava ve esir tabakalarını yırtıp, ileriye nüfuz etti.

Dekūkî hazretleri buyururlar ki: "Yine gördüm ki, o yedi şem' birleşti ve bir şem' oldu ve nûru dahi o kadar şedîd idi ki feleğin ceybini yırtardı." Ya'nî nûru, feleğin tabakāt-ı havâiyyesi ve esîriyyesini yırtıp, ileriye nüfüz etti.

1984. "Yine o bir, diğer def'a yedi oldu; benim mestliğim ve hayranlığım azîm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1984. "Yine o bir, diğer defa yedi oldu; benim mestliğim ve hayranlığım büyük oldu."

"Yine o bir mum hâline gelen yedi mum, diğer defa da yedi mum oldu ve onların böyle birleşmesinde ve ayrılmasında benim sarhoşluğum ve hayranlığım da büyük oldu."

Bilinmeli ki bu abdallar (tasavvufta ruhanî mertebeye ulaşmış kişiler) arasında zât itibarıyla gerçek bir farklılık yoktur, birbirleriyle birdirler; fakat taayyün (belirginleşme, ferdiyet kazanma) itibarıyla itibari bir farklılık vardır, akılda birbirlerinin gayrıdırlar. Ne zaman ki Dekūkî hazretlerine onların zâtî birliğinin müşahedesi sarhoşluk ve hayret verdi; fakat o müşahede hâli içinde itibari farklılığın idraki o sarhoşluğu ve hayreti artırdı.

"Yine o bir şem' hâline gelen yedi şem', diğer def'a da yedi şem' oldu ve onların böyle birleşmesinde ve ayrılmasında benim sarhoşluğum ve hayranlığım dahi azîm oldu."

Ma'lûm olsun ki bu abdâlın arasında zât cihetinden mugâyeret-i-hakîkî yoktur, birbirleriyle müttehiddirler; fakat taayyün cihetinden mugâyeret-i i'tibârî vardır, akılda birbirlerinin gayridirler. Vaktâki Dekūkî hazretlerine onların ittihâd-ı zâtîlerinin müşâhedesi mestlik ve hayret verdi; fakat o müşâhede hâli içinde tegâyür-i i'tibârînin idrâki o mestliği ve hayreti ziyâdeleştirdi.

1985. Şem'ler arasındaki ittisalat ki, dil üzerinde kelâmımıza gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1985. Mumlar arasındaki bağlantı ki, dil üzerinde sözümüze gelmez.

Mumlar arasındaki bağlantılar, öyle bağlantılardır ki, görünen dil üzerinde söz ile tanımlanamaz; zevkî (tadılarak bilinen) ve hâlî (yaşanarak bilinen) bir şeydir.

Şem'ler arasındaki ittisâller, öyle bir ittisâllerdir ki, lisân-ı zâhir üzerinde kelâm ile ta'rîf olunamaz; zevkî ve hâlî bir şeydir.

1986. O kimse ki, bir görüşte onu idrak eder, senelerce dilden göstermeğe kādir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1986. O kimse ki, bir görüşte onu idrak eder, senelerce dilden göstermeye kadir olmaz.

Örneğin gözün, bir görüşte idrak ve kuşattığı sahadaki eşyanın vasıflarını, isimlerini ve özelliklerini dilin kelimeleriyle tek tek açıklamaya kalksa, tam olarak kadir olamaz. Halbuki bu idrak sahasının oluş ve bozuluş âleminde kuşattığı sahanın sınırlılığı ve cüz'îliği (parçalı oluşu) ortadadır. Ya mülk âlemi (görünen âlem) ile melekût âleminin (gayb âlemi) hallerini müşahede eden kimsenin görüşündeki kuşatmanın ve idrakin beyanı mümkün olur mu?

Meselâ gözün, bir görüşünde idrâk ve ihâta ettiği sâhadaki eşyânın evsâfını ve esmâsını ve havâssını elfâz-ı lisâniyye ile birer birer beyâna kıyâm etse, tamâmiyle kādir olamaz. Halbuki bu sâha-i idrâkin âlem-i kevnde ihâta ettiği sâhanın mahdûdiyyeti ve cüz'iyyeti meydandadır. Ya âlem-i mülk ile, âlem-i melekûtun ahvâlini müşâhede eden kimsenin görüşündeki ihâtanın ve idrâkin beyânı kābil olur mu?

1987. O kimsenin ki, idraki ve aklı bir demde onu görür, onu senelerce kulakla dinlemek mümkin olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1987. O kimsenin ki, idraki ve aklı bir anda onu görür, onu senelerce kulakla dinlemek mümkün olmaz.

Aynı şekilde o kimse ki, idrakinin ve aklının mana âleminde bir anda verdiği şeyleri, senelerce sözlerle söylese, kulakla dinleyip zapt etmek mümkün olmaz. Bu sebeple oluş ve bozuluş âleminin ve idrak ve akıl âleminin görünenlerini böyle sözlere ve işitmeye sığdırmak mümkün olmazsa, ruh âleminin hallerini tarif etmek imkânı olur mu?

Ve kezâ o kimse ki, idrâkinin ve aklının âlem-i ma'nâda bir demde verdiği şeyleri, senelerce elfâz ile söylese, kulakla dinleyip zabtetmek mümkin olmaz. Binâenaleyh âlem-i kevnin ve idrâk ve akıl âleminin meşhûdâtını böyle elfâza ve istimâ'a sığdırmak kābil olmazsa, rûh âleminin şuûnâtını ta'rîf etmek imkânı olur mu?

1988. Mâdemki bir nihayet yoktur, sana git! Zîrâ ki ben, senâlardan bir senâyı senin üzerine ihsâ edemem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1988. Mademki bir son yoktur, sen kendine git! Çünkü ben, övgülerden bir övgüyü senin üzerine sayamam.

Mademki ayrıntılar âleminin bir sonu yoktur ve o âlemi kuşatmak mümkün değildir; sen ise ey insan, bir özet âlemisin; o hâlde sen, kendine git ve ayrıntılar âleminde olanların hepsini özet hâlinde kendinde gör ve daima kendi kitabını oku! Nasıl ki ayet-i kerimede اقرأ كتابك كَفَى بنفسك (İsrâ, 17/14) yani “Sen kendi kitabını oku, senin nefsine yeter” buyrulur. Bu sebeple ben, övgülerden ve yüceltmelerden bir övgüyü, senin üzerine sayamam.

Mâdemki âlem-i tafsilin bir nihâyeti yoktur ve o âlemi ihâta etmek kābil değildir; sen ise ey insan, bir âlem-i icmâlsin; o halde sen, sana git ve âlem-i tafsilde olanların hepsini mücmelen kendinde gör ve dâimâ kendi kitabını oku! Nitekim âyet-i kerîmede اقرأ كتابك كَفَى بنفسك (İsrâ, 17/14) ya'nî “Sen kendi kitâbını oku, senin nefsine kifayet eder" buyrulur. Bu sebeble ben, senâlardan ve medihlerden bir senâyı, senin üzerine ihsâ edemem.

1989. "O şem'ler acaba nişan-ı Kibriya'dan ne şeydir diye, koşarak daha ileriye gittim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1989. "O mumlar acaba Allah'ın büyüklüğünün nişanelerinden ne şeydir diye, koşarak daha ileriye gittim."

Bu şerefli beyit, Dekūkî hazretlerinin dilindendir.

Bu beyt-i şerîf, Dekūkî hazretlerinin lisânındandır.

1990. "Baygın ve medhûş ve harab oldum, nihayet ta'cîl ve şitabdan düştüm." [1998]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1990. "Baygın, şaşkın ve harap oldum, nihayet acele etmekten ve koşmaktan vazgeçtim."

O mumlara doğru koşarken kendimden geçtim, şaşkın ve harap oldum, koşacak gücüm kalmadı. Acele etmekten ve koşmaktan geri kaldım. Örneğin gözün, bir görüşünde idrak ve kuşattığı sahadaki eşyanın vasıflarını, isimlerini ve özelliklerini dilsel kelimelerle tek tek açıklamaya kalksa, tamamen buna güç yetiremez. Hâlbuki bu idrak sahasının oluş ve bozuluş âleminde (kevn âlemi) kuşattığı sahanın sınırlılığı ve cüz'îliği (parçalı oluşu) ortadadır. Peki ya mülk âlemi (görünen âlem) ile melekût âleminin (gayb âlemi) hâllerini müşahede eden bir kimsenin görüşündeki kuşatmanın ve idrakin açıklanması mümkün olur mu?

"O şem'ler tarafına doğru koşarken, kendimden geçtim ve medhûş ve harâb oldum, koşacak kuvvetim kalmadı. Ta'cîl ve şitâbdan geri kaldım." Meselâ gözün, bir görüşünde idrâk ve ihâta ettiği sâhadaki eşyânın evsâfını ve esmâsını ve havâssını elfâz-ı lisâniyye ile birer birer beyâna kıyâm etse, tamâmiyle kādir olamaz. Halbuki bu sâha-i idrâkin âlem-i kevnde ihâta ettiği sâhanın mahdûdiyyeti ve cüz'iyyeti meydandadır. Ya âlem-i mülk ile, âlem-i melekûtun ahvâlini müşâhede eden kimsenin görüşündeki ihâtanın ve idrâkin beyânı kābil olur mu?

1987. O kimsenin ki, idraki ve aklı bir demde onu görür, onu senelerce kulakla dinlemek mümkin olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1987. O kimsenin ki, idraki ve aklı bir anda onu görür, onu senelerce kulakla dinlemek mümkün olmaz.

Aynı şekilde o kimse ki, idrakinin ve aklının mana âleminde bir anda verdiği şeyleri, senelerce sözlerle söylese, kulakla dinleyip zapt etmek mümkün olmaz. Bu sebeple oluş ve bozuluş âleminin ve idrak ve akıl âleminin görünenlerini böyle sözlere ve işitmeye sığdırmak mümkün olmazsa, ruh âleminin hallerini tarif etmek imkânı olur mu?

Ve kezâ o kimse ki, idrâkinin ve aklının âlem-i ma'nâda bir demde verdiği şeyleri, senelerce elfâz ile söylese, kulakla dinleyip zabtetmek mümkin olmaz. Binâenaleyh âlem-i kevnin ve idrâk ve akıl âleminin meşhûdâtını böyle elfâza ve istimâ'a sığdırmak kābil olmazsa, rûh âleminin şuûnâtını ta'rîf etmek imkânı olur mu?

1988. Mâdemki bir nihayet yoktur, sana git! Zîrâ ki ben, senâlardan bir senâyı senin üzerine ihsâ edemem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1988. Mademki bir son yoktur, sen kendine git! Çünkü ben, övgülerden bir övgüyü senin üzerine sayamam.

Mademki ayrıntılar âleminin bir sonu yoktur ve o âlemi kuşatmak mümkün değildir; sen ise ey insan, bir özet âlemisin; o hâlde sen, kendine git ve ayrıntılar âleminde olanların hepsini özet hâlinde kendinde gör ve daima kendi kitabını oku! Nasıl ki ayet-i kerimede اقرأ كتابك كَفَى بنفسك (İsrâ, 17/14) yani “Sen kendi kitabını oku, senin nefsine yeter” buyrulur. Bu sebeple ben, övgülerden ve yüceltmelerden bir övgüyü, senin üzerine sayamam.

Mâdemki âlem-i tafsilin bir nihâyeti yoktur ve o âlemi ihâta etmek kābil değildir; sen ise ey insan, bir âlem-i icmâlsin; o halde sen, sana git ve âlem-i tafsilde olanların hepsini mücmelen kendinde gör ve dâimâ kendi kitabını oku! Nitekim âyet-i kerîmede اقرأ كتابك كَفَى بنفسك (İsrâ, 17/14) ya'nî “Sen kendi kitâbını oku, senin nefsine kifayet eder" buyrulur. Bu sebeble ben, senâlardan ve medihlerden bir senâyı, senin üzerine ihsâ edemem.

1989. "O şem'ler acaba nişan-ı Kibriyâ'dan ne şeydir diye, koşarak daha ileriye gittim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1989. "O mumlar acaba Yüce Allah'ın nişanelerinden ne şeydir diye, koşarak daha ileriye gittim."

Bu şerefli beyit, Dekūkî hazretlerinin dilindendir.

Bu beyt-i şerîf, Dekūkî hazretlerinin lisânındandır.

1990. "Baygın ve medhûş ve harab oldum, nihayet ta'cîl ve şitabdan düştüm." [1998]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1990. "Baygın, şaşkın ve harap oldum, sonunda acele etmekten ve koşmaktan vazgeçtim."

O mumlara doğru koşarken, kendimden geçtim ve şaşkın ve harap oldum, koşacak gücüm kalmadı. Acele etmekten ve koşmaktan geri kaldım.

"O şem'ler tarafına doğru koşarken, kendimden geçtim ve medhûş ve harâb oldum, koşacak kuvvetim kalmadı. Ta'cîl ve şitâbdan geri kaldım."

1991. Bunda bir müddet baygın ve akılsız olarak, hâk-i zemîn üzerine düştüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1991. Bunda bir süre baygın ve akılsız olarak, yer toprağı üzerine düştüm.

Bu hâl içinde bir süre kendimden geçmiş ve akıl ve idrakten soyutlanmış olarak topraklar üzerine düştüm.

Bu hâl içinde bir müddet kendimden geçmiş ve akıl ve idrakten tecerrüd etmiş olarak topraklar üzerine düştüm.

1992. Tekrar akla geldim ve kalktım; gûyâ ki gidişte ne başım, ne ayağım vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1992. Tekrar aklıma geldim ve kalktım; sanki gidişte ne başım, ne ayağım vardır.

Tekrar aklım başıma geldi ve düştüğüm yerden kalktım ve mumlar tarafına gitmeye başladım; ve bu gidişte sanki ne başım ve ne de ayağım vardır. Yani top gibi yuvarlanarak süratle gittim.

Tekrâr aklım başıma geldi ve düştüğüm yerden kalktım ve şem'ler tarafına gitmeğe başladım; ve bu gidişte gûyâ ki ne başım ve ne de ayağım vardır. Ya'nî top gibi yuvarlanarak sür'atle gittim.

## O şem'lerin nazarda yedi adam görünmesi

1993. Yedi şem', nazarda yedi adam oldu, onların nûru lâciverd tavana gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1993. Yedi mum, görünüşte yedi adam oldu, onların nuru lacivert tavana gitti.

Yedi mum, görünüşte yedi adam oluverdi ve o mumların nuru lacivert renkte olan göğe gitti. Yani bu evliyâ, kendi asıl beşerî suretlerine geri döndüler.

Yedi şem', görünüşte yedi adam oluverdi ve o şem'lerin nûru lâciverd renkte olan semâya gitti. Ya'nî bu evliyâ, kendi sûret-i asliyye-i beşeriyyelerine rücû' ettiler.

1994. O nûrların önünde, günün nûru bulanık idi; şiddetten nurları tıraş ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1994. O nurların önünde, günün nuru bulanık idi; şiddetten nurları tıraş ederdi.

O semaya uzanan nurların karşısında, gündüzün nuru bulanık ve loş idi. O nurlar şiddetlerinden diğer nurları giderir ve mağlup ederdi.

O semâya uzanan nûrların muvâcehesinde, gündüzün nûru bulanık ve loş idi. O nûrlar şiddetlerinden diğer nûrları izâle eder ve mağlûb kılardı.

1991. Bunda bir müddet baygın ve akılsız olarak, hâk-i zemîn üzerine düştüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1991. Bunda bir süre baygın ve akılsız olarak, yer toprağı üzerine düştüm.

Bu hâl içinde bir süre kendimden geçmiş ve akıl ve idrakten soyutlanmış olarak topraklar üzerine düştüm.

Bu hâl içinde bir müddet kendimden geçmiş ve akıl ve idrakten tecerrüd etmiş olarak topraklar üzerine düştüm.

1992. Tekrar akla geldim ve kalktım; guya ki gidişte ne başım, ne ayağım vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1992. Tekrar aklıma geldim ve kalktım; sanki gidişte ne başım, ne ayağım vardır.

Tekrar aklım başıma geldi ve düştüğüm yerden kalktım ve mumlar tarafına gitmeye başladım; ve bu gidişte sanki ne başım ne de ayağım vardır. Yani top gibi yuvarlanarak süratle gittim.

Tekrâr aklım başıma geldi ve düştüğüm yerden kalktım ve şem'ler tarafına gitmeğe başladım; ve bu gidişte gûyâ ki ne başım ve ne de ayağım vardır. Ya'nî top gibi yuvarlanarak sür'atle gittim.

## O şem'lerin nazarda yedi adam görünmesi

1993. Yedi şem', nazarda yedi adam oldu, onların nuru laciverd tavana gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1993. Yedi mum, görünüşte yedi adam oldu, onların nuru lacivert tavana gitti.

Yedi mum, görünüşte yedi adam oluverdi ve o mumların nuru lacivert renkte olan semaya gitti. Yani bu evliya, kendi asıl beşerî suretlerine geri döndüler.

Yedi şem', görünüşte yedi adam oluverdi ve o şem'lerin nûru lâciverd renkte olan semâya gitti. Ya'nî bu evliyâ, kendi sûret-i asliyye-i beşeriyyelerine rücû' ettiler.

1994. O nûrların önünde, günün nuru bulanık idi; şiddetten nurları tıraş ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1994. O nurların önünde, günün nuru bulanık idi; şiddetten nurları tıraş ederdi.

O semaya uzanan nurların karşısında, gündüzün nuru bulanık ve loş idi. O nurlar şiddetlerinden diğer nurları giderir ve üstün gelirdi.

O semâya uzanan nûrların muvâcehesinde, gündüzün nûru bulanık ve loş idi. O nûrlar şiddetlerinden diğer nûrları izâle eder ve mağlûb kılardı.

## Yine o şem'lerin yedi ağaç olması

1995. Yine her bir adam, ağaç şekli oldu; göz onların yeşilliğinden nîk-baht oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1995. Yine her bir adam, ağaç şekli oldu; göz onların yeşilliğinden mutlu oldu.

Mum şeklinde iken, adam şekline dönüşen o yedi abdalın her biri, bu defa da ağaç şekline dönüştü ve yedi ağaç göründü; ve yeşilliklerinin güzelliğinden dolayı, gözün kuvveti artar ve görme işinde mutlu olurdu.

"Şem' sûretinde iken, adam sûretine tebeddül eden o abdal-ı seb'adan her biri, bu def'a da ağaç şekline tebeddül etti ve yedi ağaç göründü; ve yeşilliklerinin letâfetinden dolayı, gözün kuvveti artar ve emr-i rü'yetde nîk-baht olurdu."

1996. Yaprağın çokluğundan, dal zahir değildir; yaprak da, meyvenin bolluğundan kaybolmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1996. Yaprağın çokluğundan dal görünmez; yaprak da, meyvenin bolluğundan kaybolmuştur.

"Meyve, yedi abdalın (tasavvufta bir makam) ilimlerinin şeklidir ve "yaprak", yaratılmışlar üzerine olan şefkatleridir; ve ilimlerin şefkat karşısında yüksek bir kemâl olduğu açıktır; çünkü şefkat ilimlerden meydana gelir. Şüphesiz o ağaçların meyveleri, yapraklarına üstün gelmiştir." (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden çeviri.)

"Meyve, abdal-ı seb'anın ilîmlerinin sûretidir ve "yaprak", halâik üzerine şefkatleridir; ve ulûmun şefkat muvâcehesinde yüksek kemâl olduğu zâhirdir; zîrâ şefkat ulûmdan hâsıldır. Şübhesiz o ağaçların meyveleri, yapraklarına gâlib olmuştur." (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme.)

1997. Her bir ağaç, dalını sidre üzerine vurmuş; sidre ne olur, haladan hariç olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1997. Her bir ağaç, dalını sidre üzerine vurmuş; sidre ne olur, haladan hariç olmuş.

"Ağaç" ve "dal", yedi abdalın (tasavvufta belirli bir manevî mertebeye ulaşmış yedi veli) misalî (örneksel) tecellileridir. "Sidre" sözlükte bağ kenarındaki son ağaç demektir ki, burada tecelliler âleminin (varlıkların ortaya çıktığı âlem) sonundan kinayedir. Yani, "Yedi abdalın her birinin misalî tecellileri, tecelliler âleminin sonuna kadar uzanmış idi. Sidre ne demek? Tecelliler âleminin dışına bile çıkmış idi; ve tecellisizliğin (belirli bir şekle bürünmemişliğin) boşluğuna taşmış idi."

"Ağaç" ve "dal", abdal-ı seb'anın taayyün-i misâlîleridir. "Sidre" lügatte bağ kenârındaki son ağaç demektir ki, burada âlem-i taayyünâtın nihâyetinden kinâyedir. Ya'nî, "Abdal-i seb'adan her birinin taayyün-i misâlîleri, âlem-i taayyünâtın nihâyetine kadar uzamış idi. Sidre ne demek? Âlem-i taayyünâtın hâricine bile çıkmış idi; ve fezâ-yı lâ-taayyüne taşmış idi."

## Yine o şem'lerin yedi ağaç olması

1995. Yine her bir adam, ağaç şekli oldu; göz onların yeşilliğinden nîk-baht oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1995. Yine her bir adam, ağaç şekli oldu; göz onların yeşilliğinden mutlu oldu.

Mum şeklinde iken, adam şekline dönüşen o yedi abdalın her biri, bu defa da ağaç şekline dönüştü ve yedi ağaç göründü; ve yeşilliklerinin güzelliğinden dolayı, gözün kuvveti artar ve görme işinde mutlu olurdu.

"Şem' sûretinde iken, adam sûretine tebeddül eden o abdal-ı seb'adan her biri, bu def'a da ağaç şekline tebeddül etti ve yedi ağaç göründü; ve yeşilliklerinin letâfetinden dolayı, gözün kuvveti artar ve emr-i rü'yetde nîk-baht olurdu."

1996. Yaprağın çokluğundan, dal zahir değildir; yaprak da, meyvenin bolluğundan kaybolmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1996. Yaprağın çokluğundan dal görünmez; yaprak da meyvenin bolluğundan kaybolmuştur.

Meyve, yedi abdalın (Allah dostu, veli) ilimlerinin suretidir ve yaprak, yaratılmışlar üzerine olan şefkatleridir; ilimlerin şefkat karşısında yüksek bir kemâl olduğu açıktır; çünkü şefkat ilimlerden meydana gelir. Şüphesiz o ağaçların meyveleri, yapraklarına üstün gelmiştir.

"Meyve, abdal-ı seb'anın ilîmlerinin sûretidir ve "yaprak", halâik üzerine şefkatleridir; ve ulûmun şefkat muvâcehesinde yüksek kemâl olduğu zâhir-dir; zîrâ şefkat ulûmdan hâsıldır. Şübhesiz o ağaçların meyveleri, yapraklarına gâlib olmuştur." (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme.)

1997. Her bir ağaç, dalını sidre üzerine vurmuş; sidre ne olur, haladan hariç olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1997. Her bir ağaç, dalını sidre üzerine vurmuş; sidre ne olur, haladan hariç olmuş.

"Ağaç" ve "dal", yedi abdalın (tasavvufta belirli bir manevî mertebeye ulaşmış yedi veli) misalî (örneksel) tecellileridir. "Sidre" sözlükte bağ kenarındaki son ağaç demektir ki, burada tecelliler âleminin (varlıkların ortaya çıktığı âlem) sonundan kinayedir. Yani, "Yedi abdalın her birinin misalî tecellileri, tecelliler âleminin sonuna kadar uzanmış idi. Sidre ne demek? Tecelliler âleminin dışına bile çıkmış idi; ve tecellisizliğin (belirli bir şekle bürünmemişliğin) boşluğuna taşmış idi."

"Ağaç" ve "dal", abdal-ı seb'anın taayyün-i misâlîleridir. "Sidre" lügatte bağ kenârındaki son ağaç demektir ki, burada âlem-i taayyünâtın nihâyetinden kinâyedir. Ya'nî, "Abdal-i seb'adan her birinin taayyün-i misâlîleri, âlem-i taayyünâtın nihâyetine kadar uzamış idi. Sidre ne demek? Âlem-i taayyünâtın hâricine bile çıkmış idi; ve fezâ-yı lâ-taayyüne taşmış idi."

1998. Her birinin kökü, yerin dibine gitmiş; yakînen öküzden ve balıktan daha aşağı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1998. Her birinin kökü, yerin dibine gitmiş; kesinlikle öküzden ve balıktan daha aşağı idi.

"Kök"ten kasıt, abdâlın (tasavvufta belirli bir mertebeye ulaşmış veli) bedensel şekilleri ve hayvansal ruhlarıdır ki, yerin dibine gitmesi ile, onların maddî âlemdeki zahirî alçak gönüllülüklerine ve tam tevazularına işaret edilir. "Öküz" ve "balık" tabiri, eski astronomi bilginlerinin görüşlerine işaretle, mübalağa (anlamı pekiştirme) makamında söylenmiş bir ifadedir. Çünkü eski astronomi bilginleri, dünyayı öküzün boynuzu üstünde, öküzün de sonsuz bir denizde duran büyük bir balığın üstünde durduğunu hayal ederlerdi. Nitekim şairlerden biri, bu anlamı bir konu yapıp şöyle latife yapmıştır: Beyit: Dünya öküzün boynuzu üstünde dururmuş Dünyâ yükünü yüklenen elbette öküzdür.

Şairlerin bu mazmundan (edebî anlam) bahsetmeleri, onların da bu yanlış inançta olduklarına delalet etmez. Özellikle cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celaleddin Rumi) yukarıda geçen: آفتا با ترک این گلشن کنی تا که تحت الارض را روشن کنی "Ey güneş, sen arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin." Beyt-i şerifinde, arzın güneş etrafında dönüşüne işaret etmişlerdi.

"Kök"ten murâd, abdâlın sûret-i cismâniyyeleri ve rûh-i hayvânîleridir ki, yerin dibine gitmesi ile, onların âlem-i cismâniyetteki zillet-i sûrîlerine ve kemâl-i tevâzu'larına işâret buyurulur. "Öküz" ve "balık" ta'bîri eski hey'et ulemâsının mesleğine işâreten, makām-ı mübalağada vâki' olan bir beyandır. Zîrâ eski hey'et ulemâsı, dünyayı öküzün boynuzu üstünde ve öküzün dahi bir deryâ-yı bî-nihâyede sâkin duran bir büyük balığın üstünde durduğunu tahayyül ederlerdi. Nitekim şairin biri, bu ma'nâyı bir mevzû' yapıp şöyle latîfe-gû olmuştur: Beyit: Dünya öküzün boynuzu üstünde dururmuş Dünyâ yükünü yüklenen elbette öküzdür.

Şuarânın bu mazmûndan bahs etmeleri, onların da bu sahîf i'tikādda olduklarına delâlet etmez. Husûsiyle cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda geçen: آفتا با ترک این گلشن کنی تا که تحت الارض را روشن کنی "Ey güneş, sen arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin." Beyt-i şerîfinde, arzın güneş etrafında devrine işâret buyurmuşlar idi.

1999. Onların kökleri, dallarından daha gülünç yüzlü idi; akıl onların o şekillerinden altüst oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1999. Onların kökleri, dallarından daha gülünç yüzlü idi; akıl onların o şekillerinden altüst oldu.

Onların cismanî suretleri, âlem halkı için, misalî suretlerinden daha gülünç yüzlü, yani daha feyiz veren idi. Çünkü halk onların misalî suretlerini göremezlerdi. Akıl, onların bu çeşitli suretlerdeki şekillerinden altüst idi. Yani onların bu halleri, aklın tavrının dışındaydı.

"Onların sûret-i cismâniyyeleri, halk-ı âlem için, sûret-i misâliyyelerinden daha gülünç yüzlü, ya'nî daha feyz-bahş idi. Zîrâ halk onların suver-i misâliyyelerini göremezler idi. Akıl, onların bu sûret-i muhtelifedeki şekillerinden altüst idi. Ya'nî onların bu halleri, tavr-ı aklın hâricinde idi."

2000. Bir meyve ki kuvvetten yarılı idi, meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrardı. [2008]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2000. Bir meyve ki kuvvetten yarılı idi, meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrardı. [2008]

Meyve, yedi abdalın (tasavvufta özel bir mertebeye sahip veliler) ilimlerinin şekli olduğu, yukarıda anılmıştı; ve onların ilimleri, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) olduğu, açıklamaya muhtaç değildir.

Meyve, abdal-ı seb'anın ilimlerinin sûreti olduğu, yukarıda zikr edilmiş idi; ve onların ilimleri, ulûm-ı ledünniyye olduğu, muhtâc-ı îzâh değildir.

1998. Her birinin kökü, yerin dibine gitmiş; yakînen öküzden ve balıktan daha aşağı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1998. Her birinin kökü, yerin dibine gitmiş; kesinlikle öküzden ve balıktan daha aşağı idi.

"Kök"ten kasıt, abdâlların (tasavvufta bir mertebe) cismanî suretleri ve hayvanî ruhlarıdır ki, yerin dibine gitmesi ile, onların cismanî âlemdeki zahirî alçak gönüllülüklerine ve tam tevazularına işaret buyrulur. "Öküz" ve "balık" tabiri, eski astronomi bilginlerinin görüşüne işaretle, mübalağa (anlamı pekiştirme) makamında söylenmiş bir ifadedir. Çünkü eski astronomi bilginleri, dünyayı öküzün boynuzu üstünde ve öküzün de sonsuz bir denizde duran büyük bir balığın üstünde durduğunu hayal ederlerdi. Nitekim şairlerden biri, bu anlamı bir konu yapıp şöyle latife yapmıştır: Beyit: Dünya öküzün boynuzu üstünde dururmuş Dünya yükünü yüklenen elbette öküzdür.

Şairlerin bu mazmundan (edebî anlam) bahsetmeleri, onların da bu yanlış inançta olduklarına delalet etmez. Özellikle Pir Efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) yukarıda geçen: آفتا با ترک این گلشن کنی تا که تحت الارض را روشن کنی "Ey güneş, sen arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin." Beyt-i şerifinde, arzın güneş etrafında dönüşüne işaret buyurmuşlardı.

"Kök"ten murâd, abdâlın sûret-i cismâniyyeleri ve rûh-i hayvânîleridir ki, yerin dibine gitmesi ile, onların âlem-i cismâniyetteki zillet-i sûrîlerine ve kemâl-i tevâzu'larına işâret buyurulur. "Öküz" ve "balık" ta'bîri eski hey'et ulemâsının mesleğine işâreten, makām-ı mübalağada vâki' olan bir beyândır. Zîrâ eski hey'et ulemâsı, dünyâyı öküzün boynuzu üstünde ve öküzün dahi bir deryâ-yı bî-nihâyede sâkin duran bir büyük balığın üstünde durduğunu tahayyül ederlerdi. Nitekim şâirin biri, bu ma'nâyı bir mevzû' yapıp şöyle latîfe-gû olmuştur: Beyit: Dünya öküzün boynuzu üstünde dururmuş Dünyâ yükünü yüklenen elbette öküzdür.

Şuarânın bu mazmûndan bahs etmeleri, onların da bu sahîf i'tikādda olduklarına delâlet etmez. Husûsiyle cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda geçen: آفتا با ترک این گلشن کنی تا که تحت الارض را روشن کنی "Ey güneş, sen arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin." Beyt-i şerîfinde, arzın güneş etrafında devrine işâret buyurmuşlar idi.

1999. Onların kökleri, dallarından daha gülünç yüzlü idi; akıl onların o şekillerinden altüst oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1999. Onların kökleri, dallarından daha gülünç yüzlü idi; akıl onların o şekillerinden altüst oldu.

Onların cismanî suretleri, âlem halkı için, misalî suretlerinden daha gülünç yüzlü, yani daha feyiz veren idi. Çünkü halk onların misalî suretlerini göremezlerdi. Akıl, onların bu çeşitli suretlerdeki şekillerinden altüst idi. Yani onların bu halleri, aklın tavrının dışındaydı.

"Onların sûret-i cismâniyyeleri, halk-ı âlem için, sûret-i misâliyyelerinden daha gülünç yüzlü, ya'nî daha feyz-bahş idi. Zîrâ halk onların suver-i misâliyyelerini göremezler idi. Akıl, onların bu sûret-i muhtelifedeki şekillerinden altüst idi. Ya'nî onların bu halleri, tavr-ı aklın hâricinde idi."

2000. Bir meyve ki kuvvetten yarılı idi, meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrardı. [2008]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2000. Bir meyve ki kuvvetten yarılmıştı, meyveden su gibi nur şimşeği sıçrardı.

Meyve, yedi abdâlın (Allah dostu) ilimlerinin sureti olduğu yukarıda zikredilmişti; ve onların ilimleri, ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) olduğu açıklamaya muhtaç değildir. Yani "O abdâlın ruh ağaçlarında oluşan ledün ilimleri, ilahi kaza kuvvetinden yarılmış olsaydı, o meyveden su gibi nur şimşeği sıçrar ve hakikatlerin nurları fışkırırdı."

Meyve, abdâl-ı seb'anın ilimlerinin sûreti olduğu, yukarıda zikr edilmiş idi; ve onların ilimleri, ulûm-ı ledünniyye olduğu, muhtâc-ı îzâh değildir. Ya'nî "O abdâlın şecere-i rûhlarında tekevvün eden ulûm-ı ledünniyye, kazâ-yı ilâhî kuvvetinden yarılsa idi, o meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrar ve envâr-ı hakāyık fışkırır idi."

## O ağaçların halkın gözünden mahfi olması

2001. Bu pek acibdir ki, sahradan ve çölden yüz binlerce halk, onların üzerine geçerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2001. Bu çok şaşırtıcıdır ki, çölden ve sahradan yüz binlerce insan, onların üzerinden geçerdi.

2002. Gölge arzusundan can oynatırlardı, bir kilimden gölgelik yapmışlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2002. Gölge arzusundan can oynatırlardı, bir kilimden gölgelik yapmışlardı.

2003. Asla onların gölgesini görmediler; perdeli olan gözlere yüz tuh, olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2003. Asla onların gölgesini görmediler; perdeli olan gözlere yüz yazıklar olsun!

Bu beyitlerde iki anlam yönü ortaya çıkar, biri şudur ki: "Çok şaşılacak bir şeydir ki, çöllerde ve sahrâlarda yüz binlerce insan, bu yoğun yapraklı ve meyveli ağaçlara uğrayıp, onların yanlarından geçtikleri halde, onları göremezlerdi. Halbuki güneşin şiddetli sıcağından kaçıp, barınmak üzere bir gölge bulmak için canları titrerdi. Bir kilim parçasından gölge yapmak zorunda kalmışlardı. O ağaçları görmediler; çünkü onların hepsi yedi abdalın bu misâlî ve melekûtî şekillerinden perdelenmişlerdi. Böyle cismaniyet perdelerine dolanmış ve bürünmüş olan gözlere yüz kere yazıklar olsun!"

Diğer anlam yönü şudur ki: "Birçok insan, insân-ı kâmil aramak arzusuyla çöllerde ve sahrâlarda gelip, ruh ağacı zümrüt gibi yeşil ve taze güzel ahlâk yapraklarıyla dolu ve ledün ilimleri meyveleriyle yüklü olan bu gibi evliyaların yanından geçtikleri halde, onların şefkat gölgesini görmediler. Yani 'O abdalın ruh ağaçlarında oluşan ledün ilimleri, ilâhî kazâ kuvvetinden yarılsaydı, o meyveden su gibi nur şimşeği sıçrar ve hakikat nurları fışkırırdı.'"

Bu beyitlerde iki vech-i ma'nâ vârid olur, biri budur ki: "Pek taaccüb olunacak şeydir ki, sahrâlardan ve çöllerden yüz binlerce halk, bu kesîf yapraklı ve meyveli ağaçlara uğrayıp, onların yanlarından geçtikleri halde, onları göremezlerdi. Halbuki harâret-i şemsin şiddetinden kaçıp, barınmak üzere bir gölge bulmak için, canları titrerdi. Bir kilim parçasından gölge yapmak mecbûriyetinde kalmışlar idi. O ağaçları görmediler; zîrâ onların cümlesi abdal-ı seb'anın bu eşkâl-i misâliyye ve melekûtiyyelerinden mahcûb idiler. Böyle cismâniyyet hicablarına dolanmış ve bürünmüş olan gözlere yüz kerre tuh! olsun."

Diğer vech-i ma'nâ budur ki: "Birçok halk, insân-ı kâmil aramak arzûsuyla sahrâlardan ve çöllerden gelip şecer-i rûhu, zümrüt gibi yeşil ve tarâvetli ahlâk-ı hamîde yaprakları ile dolu ve ulûm-ı ledünniyye meyveleriyle mahmûl olan bu gibi evliyânın yanından geçtikleri halde, onların sâye-i âtıfetle- Ya'nî "O abdâlın şecere-i rûhlarında tekevvün eden ulûm-ı ledünniyye, kazâ-yı ilâhî kuvvetinden yarılsa idi, o meyveden su gibi nûr şimşeği sıçrar ve envâr-ı hakāyık fışkırır idi."

## O ağaçların halkın gözünden mahfi olması

2001. Bu pek acibdir ki, sahradan ve çölden yüz binlerce halk, onların üzerine geçerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2001. Bu çok şaşırtıcıdır ki, çölden ve sahradan yüz binlerce insan, onların üzerinden geçerdi.

2002. Gölge arzusundan can oynatırlardı, bir kilimden gölgelik yapmışlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2002. Gölge arzusundan can oynatırlardı, bir kilimden gölgelik yapmışlardı.

2003. Asla onların gölgesini görmediler; perdeli olan gözlere yüz tuh, olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2003. Asla onların gölgesini görmediler; perdeli olan gözlere yüz yazıklar olsun!

Bu beyitlerde iki anlam yönü ortaya çıkar. Bunlardan biri şudur: "Çok şaşılacak bir şeydir ki, çöllerde ve sahrâlarda yüz binlerce insan, bu sık yapraklı ve meyveli ağaçlara uğrayıp, onların yanlarından geçtikleri hâlde, onları göremezlerdi. Hâlbuki güneşin şiddetli sıcağından kaçıp, barınmak üzere bir gölge bulmak için canları titrerdi. Bir kilim parçasından gölge yapmak zorunda kalmışlardı. O ağaçları görmediler; çünkü onların hepsi, yedi abdalın (tasavvufta özel bir mertebeye ulaşmış veliler) bu misâlî ve melekûtî şekillerinden (görünmez âlemdeki suretlerinden) perdelenmişlerdi. Böyle cismaniyet perdelerine dolanmış ve bürünmüş olan gözlere yüz kere yazıklar olsun!"

Diğer anlam yönü ise şudur: "Birçok insan, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) arama arzusuyla çöllerde ve sahrâlarda gelip, ruh ağacını, zümrüt gibi yeşil ve taze güzel ahlâk yapraklarıyla dolu ve ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) meyveleriyle yüklü olan bu gibi evliyaların yanından geçtikleri hâlde, onların şefkatli gölgelerini göremeyip, bir kilim kadar değersiz olan noksan bir insanın gölgesine sığınmışlardır. Böyle perdeli olan gözlere yüz kere yazıklar olsun demek yerindedir."

Bu beyitlerde iki vech-i ma'nâ vârid olur, biri budur ki: "Pek taaccüb olunacak şeydir ki, sahrâlardan ve çöllerden yüz binlerce halk, bu kesîf yapraklı ve meyveli ağaçlara uğrayıp, onların yanlarından geçtikleri halde, onları göremezlerdi. Halbuki harâret-i şemsin şiddetinden kaçıp, barınmak üzere bir gölge bulmak için, canları titrerdi. Bir kilim parçasından gölge yapmak mecbûriyetinde kalmışlar idi. O ağaçları görmediler; zîrâ onların cümlesi abdal-ı seb'anın bu eşkâl-i misâliyye ve melekûtiyyelerinden mahcûb idiler. Böyle cismâniyyet hicablarına dolanmış ve bürünmüş olan gözlere yüz kerre tuh! olsun."

Diğer vech-i ma'nâ budur ki: "Birçok halk, insân-ı kâmil aramak arzûsuyla sahrâlardan ve çöllerden gelip şecer-i rûhu, zümrüt gibi yeşil ve tarâvetli ahlâk-ı hamîde yaprakları ile dolu ve ulûm-ı ledünniyye meyveleriyle mahmûl olan bu gibi evliyânın yanından geçtikleri halde, onların sâye-i âtıfetle- rini göremeyip, bir kilim mesâbesinde olan bir insân-ı nâkısın sâyesine ilticâ etmişlerdir. Böyle perdeli olan gözlere yüz kerre tuh! demek lâyıktır."

2004. Hakk'ın kahrı, gözler üzerine mühür koydu ki, ayı Süha görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2004. Hakk'ın kahrı, gözler üzerine mühür koydu ki, ayı Süha görür.

"Süha", "Büyük Ayı" takım yıldızına yakın küçük bir yıldızdır ki, gözün kuvvetini onunla imtihan ederler. Yani, "Bu halkın, nefse ait hazlara ve bedensel zevklere şiddetli eğilimlerinden dolayı, Hakk'ın kahrı, onların kalp gözleri üzerine mühür koydu; ay gibi parlak olan Allah'ı bilen ârifi Süha yıldızı gibi küçük ve ışıksız ve değersiz gördüler."

"Sühâ" "Benâtü'n-na'ş-ı kübra"ya yakın küçük bir yıldızdır ki, gözün kuvvetini onunla imtihân ederler. Ya'nî, "Bu halkın, lezzât-ı nefsâniyyeye ve huzûzât-ı cismâniyyeye şiddet-i meyillerinden dolayı, Hakk'ın kahrı, onların kalb gözleri üzerine mühür koydu; ay gibi parlak olan ârif-billâhı Sühâ yıldızı gibi küçük ve nûrsuz ve hakîr gördüler."

2005. Bir zerreyi görür ve güneşi değil; fakat lutuf ve keremden ümidsiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2005. Bir zerreyi görür ve güneşi değil; fakat lutuf ve keremden ümitsiz değildir.

Bir zerre değerinde olan nâkıs insanı (olgunlaşmamış insanı) görür ve güneş değerindeki insân-ı kâmili görmez. Böyle olmakla beraber, Hakk'ın lutuf ve kereminden, bu nâkıs bakış sahiplerinin ümitsiz olmaması gerekir. Çünkü Hakk'ın lutuf ve keremi, tam bir içtenlikle insân-ı kâmil arayanlara muhakkak bir gün rehber olur.

Bir zerre mesâbesinde olan insân-ı nâkısı görür ve güneş mesâbesindeki insân-ı kâmili görmez. Böyle olmakla beraber, Hakk'ın lutuf ve kereminden, bu nâkıs nazar sâhibleri me'yûs olmamak îcâb eder. Zîrâ Hakk'ın lutuf ve keremi, kemâl-i hulûs ile insân-ı kâmil arayanlara muhakkak bir gün rehber olur.

2006. Kervanlar azıksız ve bu meyveler, olmuş olarak dökülür. Ey Hudâ, ne sihirdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2006. Kervanlar azıksız ve bu meyveler, olmuş olarak dökülür. Ey Allah'ım, ne sihirdir!

Zâhir uleması (dinin dış yüzüyle ilgilenen bilginler) kafilesi, ilâhî hakikatler ve bilgiler azıklarından mahrumdur. Halbuki bu ilâhî hakikatler ve bilgiler meyveleri, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlık ağacından olgunlaşmış ve kemale ermiş bir hâlde dökülmekte ve o azıksız kişi bunu görememektedir. Ey Allah'ım, bu hâl ne sihirdir!

Ulemâ-yı zâhire kāfilesi hakāyık ve maârif-i ilâhiyye azıklarından bî-behredir. Halbuki bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye meyveleri, insân-ı kâmilin şecer-i vücûdundan olmuş ve kemâle gelmiş bir halde dökülmekte ve o azıksız bunu görememektedir. Ey Hudâ, bu hâl ne sihirdir!

2007. Halk, çürük elma topluyorlar; boğazları kuru olarak yağmada birbirine düşmüş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2007. Halk, çürük elma topluyorlar; boğazları kuru olarak yağmada birbirine düşmüş.

"Çürük elma"dan kasıt, taklit yoluyla edinilen bilgidir. Halk, bilgiye susayıp boğazları kurumuş olduğu hâlde, taklitçi âlimlerin saçtıkları bu çürük elmaları yağmalamak için birbirini çiğnemekte ve bunları faydalı bir şey zannedip toplamaktadırlar. Kendi sabit hakikatlerini göremeyip, bir kilim mesafesinde olan eksik bir insanın himayesine sığınmışlardır. Böyle perdeli olan gözlere yüz kere "tuh!" demek layıktır.

"Çürük elma"dan murâd, ilm-i taklîdîdir. Halk, ilme susayıp boğazları kurumuş olduğu halde, ulemâ-yı mukallidenin saçtıkları bu çürük elmaları yağma etmek için birbirini çiğnemekte ve bunları fâideli bir şey zannedip toplamaktadırlar. rini göremeyip, bir kilim mesâbesinde olan bir insân-ı nâkısın sâyesine ilticâ etmişlerdir. Böyle perdeli olan gözlere yüz kerre tuh! demek lâyıktır."

2004. Hakk'ın kahrı, gözler üzerine mühür koydu ki, ayı Süha görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2004. Hakk'ın kahrı, gözler üzerine mühür koydu ki, ayı Süha görür.

"Süha", "Büyük Ayı" takım yıldızına yakın küçük bir yıldızdır ki, gözün kuvvetini onunla imtihan ederler. Yani, "Bu halkın, nefse ait hazlara ve bedensel zevklere şiddetli eğilimlerinden dolayı, Hakk'ın kahrı, onların kalp gözleri üzerine mühür koydu; ay gibi parlak olan Allah'ı bilen ârifi Süha yıldızı gibi küçük ve ışıksız ve değersiz gördüler."

"Sühâ" "Benâtü'n-na'ş-ı kübra"ya yakın küçük bir yıldızdır ki, gözün kuvvetini onunla imtihân ederler. Ya'nî, "Bu halkın, lezzât-ı nefsâniyyeye ve huzûzât-ı cismâniyyeye şiddet-i meyillerinden dolayı, Hakk'ın kahrı, onların kalb gözleri üzerine mühür koydu; ay gibi parlak olan ârif-billâhı Sühâ yıldızı gibi küçük ve nûrsuz ve hakîr gördüler."

2005. Bir zerreyi görür ve güneşi değil; fakat lutuf ve keremden ümidsiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2005. Bir zerreyi görür ve güneşi değil; fakat lutuf ve keremden ümitsiz değildir.

Bir zerre değerinde olan nâkıs insanı (olgunlaşmamış insanı) görür ve güneş değerindeki insân-ı kâmili görmez. Böyle olmakla beraber, Hakk'ın lutuf ve kereminden, bu nâkıs bakış sahiplerinin ümitsiz olmaması gerekir. Çünkü Hakk'ın lutuf ve keremi, tam bir içtenlikle insân-ı kâmil arayanlara muhakkak bir gün rehber olur.

Bir zerre mesâbesinde olan insân-ı nâkısı görür ve güneş mesâbesindeki insân-ı kâmili görmez. Böyle olmakla beraber, Hakk'ın lutuf ve kereminden, bu nâkıs nazar sâhibleri me'yûs olmamak îcâb eder. Zîrâ Hakk'ın lutuf ve keremi, kemâl-i hulûs ile insân-ı kâmil arayanlara muhakkak bir gün rehber olur.

2006. Kervanlar azıksız ve bu meyveler, olmuş olarak dökülür. Ey Hudâ, ne sihirdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2006. Kervanlar azıksız ve bu meyveler, olmuş olarak dökülür. Ey Allah'ım, ne sihirdir!

Zâhir uleması (dinin dış yüzüyle ilgilenen bilginler) kafilesi, ilâhî hakikatler ve bilgiler azıklarından mahrumdur. Halbuki bu ilâhî hakikatler ve bilgiler meyveleri, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlık ağacından olgunlaşmış ve kemale ermiş bir hâlde dökülmekte ve o azıksız kişi bunu görememektedir. Ey Allah'ım, bu hâl ne sihirdir!

Ulemâ-yı zâhire kāfilesi hakāyık ve maârif-i ilâhiyye azıklarından bî-behredir. Halbuki bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye meyveleri, insân-ı kâmilin şecer-i vücûdundan olmuş ve kemâle gelmiş bir halde dökülmekte ve o azıksız bunu görememektedir. Ey Hudâ, bu hâl ne sihirdir!

2007. Halk, çürük elma topluyorlar; boğazları kuru olarak yağmada birbirine düşmüş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2007. Halk, çürük elma topluyorlar; boğazları kuru olarak yağmada birbirine düşmüş.

"Çürük elma"dan kasıt, taklidî bilgidir. Halk, bilgiye susayıp boğazları kurumuş olduğu hâlde, taklitçi âlimlerin saçtıkları bu çürük elmaları yağmalamak için birbirini çiğnemekte ve bunları faydalı bir şey zannedip toplamaktadırlar.

"Çürük elma"dan murâd, ilm-i taklîdîdir. Halk, ilme susayıp boğazları kurumuş olduğu halde, ulemâ-yı mukallidenin saçtıkları bu çürük elmaları yağma etmek için birbirini çiğnemekte ve bunları fâideli bir şey zannedip toplamaktadırlar.

2008. Dallardan her çiçeğin yaprağı dembedem "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2008. Dallardan her çiçeğin yaprağı an be an "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) âlem-i sûrete (maddî âleme) dal budak salıveren latif kemalleri ve şerefli cümlelerinde açılmış olan ilahi hakikatler ve marifetler çiçeklerinin her bir yaprağı an be an "Keşke benim kavmim, benim hâlimi bilseler idi!" dedi. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf şu an kendi çevresindeki müminlere her an, mana âleminden böyle seslenmektedir; fakat işiten can nerede!

İnsân-ı kâmilin âlem-i sûrete dal budak salıveren kemâlât-ı latîfe ve cümel-i münîfesinde açılmış olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçeklerinin her bir yaprağı dembedem "Ne olaydı, benim kavmim, benim hâlimi bilseler idi!" dedi. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf el-ân kendi muhîtindeki mü'minlere her an, âlem-i ma'nâdan böyle hitâb etmektedir; fakat işiten can nerede!

2009. Her ağaç tarafından: "Ey bedbaht halk, bizim tarafımıza gelin!" diye nidâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2009. Her ağaç tarafından: "Ey bedbaht halk, bizim tarafımıza gelin!" diye ses geldi.

Her insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlık ağacından: "Ey bedbaht ve az nasîpli olan halk! Çürük elma yağmasından vazgeçin de, bizim tarafımıza gelin ve latîf meyvelerimizden faydalanın" diye ses gelir.

Her insân-ı kâmilin şecer-i vücudundan: "Ey bedbaht ve az nasîbli olan halk! Çürük elma yağmasından vazgeçin de, bizim tarafımıza gelin ve latîf meyvelerimizden müstefid olun" diye nidâ gelir.

2010. Gayretten ağaç üzerine: "Onların gözlerini bağladık, hakkā ki bunlara melce' yoktur!" diye nidâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2010. Gayretten ağaç üzerine: "Onların gözlerini bağladık, hakkā ki bunlara melce' yoktur!" diye nidâ geldi.

İnsân-ı kâmillerin bedbaht halka hitâben meydana gelen çağrısına karşılık olarak, ilâhî gayret tarafından insân-ı kâmilin o vücut ağacına: "Biz onların basiret gözlerini bağladık, muhakkak onlara sığınacak ve barınacak yer yoktur!" diye bir ses geldi.

Bilinmeli ki, Hakk'ın tecellîsi (yansıması) sabit hakikatlere göredir. Ezelî yatkınlığı insân-ı kâmili görmeye ve onun hakikatlerini ve irfanını dinlemeye uygun olmayanların, doğal olarak bu âlemde basiret gözleri bağlanmıştır. Aksine onlar, insân-ı kâmillerin hakikatlere ilişkin sözlerinden ürkerler ve hatta inkâr dahi ederler. Çünkü çürük elma hükmünde olan taklidî ve nazarî ilimler, onların yatkınlıklarına uygun gelmiştir. Ve ezelî yatkınlık kılınmış (sonradan verilmiş) olmadığından, bu gibiler hakkında haşa, Hak tarafından zulüm meydana gelmiş değildir; çünkü cebir (zorlama) yoktur. Cebir ancak bu gibilerin kendilerinden, yine kendilerine meydana gelmiştir. Bu konudaki ayrıntılar, I. cildin 622 numaralı kutsal beytine denk gelen این نه جبرست معنی جبارست ["Bu cebir değildir, Cebbâr'ın ma'nâsıdır"] kutsal beytinde açıklanmıştır. Bu kutsal beyitteki "Kellâ lâ vezer" (Asla, sığınacak yer yok) ifadesi Lâ Uksimu (yani Kıyâme, 75/11) kutsal sûresinden alınmıştır.

Kâmillerin bedbaht halka hitâben vâki' olan nidâsına cevâben, gayret-i ilâhiyye cânibinden kâmilin o şecer-i vücuduna: "Biz onların basar-ı basîretlerini bağladık, muhakkak onlara melce' ve me'vâ yoktur!" diye nidâ geldi.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın tecellîsi isti'dâdâta göredir. İsti'dât-ı ezelîsi insân-ı kâmili görmeğe ve onun hakāyık ve maârifini dinlemeğe müsâid olmayanların bittabi' bu âlemde basar-ı basîretleri bağlanmıştır. Bilakis onlar, kâmillerin hakāyıka müteallık olan sözlerinden ürkerler ve hattâ inkâr dahi ederler. Zîrâ çürük elma mesâbesinde olan ulûm-ı taklîdiyye ve nazariyye, onların isti'dâdlarına muvâfık gelmiştir. Ve isti'dâd-ı ezelî mec'ûl olmadığından, bu gibiler hakkında hâşâ, Hak tarafından zülûm vâki' değildir; zîrâ cebir yoktur. Cebir ancak bu gibilerin kendilerinden, yine kendilerine vâki' olmuştur. Bu babdaki tafsilât, I. cildin 622 numaralı beyt-i şerîfine musâdif olan این نه جبرست معنی جبارست ["Bu cebir değildir, Cebbâr'ın ma'nâsıdır"] beyt-i şerîfinde beyân olunmuştur. Bu beyt-i şerîfdeki "Kellâ lâ vezer" Lâ Uksimu (ya'ni Kıyâme, 75/11) sûre-i şerîfesinden muktebesdir.

2008. Dallardan her çiçeğin yaprağı dembedem "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2008. Dallardan her çiçeğin yaprağı an be an "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) âlem-i sûrete (maddî âleme) dal budak salıveren latif kemalleri ve şerefli cümlelerinde açılmış olan ilahi hakikatler ve marifetler çiçeklerinin her bir yaprağı an be an "Keşke benim kavmim, benim hâlimi bilseler idi!" dedi. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf şu an kendi çevresindeki müminlere her an, mana âleminden böyle seslenmektedir; fakat işiten can nerede!

İnsân-ı kâmilin âlem-i sûrete dal budak salıveren kemâlât-ı latîfe ve cümel-i münîfesinde açılmış olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçeklerinin her bir yaprağı dembedem "Ne olaydı, benim kavmim, benim hâlimi bilseler idi!" dedi. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf el-ân kendi muhîtindeki mü'minlere her an, âlem-i ma'nâdan böyle hitâb etmektedir; fakat işiten can nerede!

2009. Her ağaç tarafından: "Ey bedbaht halk, bizim tarafımıza gelin!" diye nidâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2009. Her ağaç tarafından: "Ey bedbaht halk, bizim tarafımıza gelin!" diye ses geldi.

Her insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlık ağacından: "Ey bedbaht ve az nasîpli olan halk! Çürük elma yağmasından vazgeçin de, bizim tarafımıza gelin ve latîf meyvelerimizden faydalanın" diye ses gelir.

Her insân-ı kâmilin şecer-i vücudundan: "Ey bedbaht ve az nasîbli olan halk! Çürük elma yağmasından vazgeçin de, bizim tarafımıza gelin ve latîf meyvelerimizden müstefid olun" diye nidâ gelir.

2010. Gayretten ağaç üzerine: "Onların gözlerini bağladık, hakkā ki bunlara melce' yoktur!" diye nidâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2010. Gayretten ağaç üzerine: "Onların gözlerini bağladık, gerçekten bunlara sığınak yoktur!" diye ses geldi.

İnsân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bedbaht halka hitaben meydana gelen seslenişine karşılık olarak, ilahi gayret tarafından insân-ı kâmilin o vücut ağacına: "Biz onların basiret gözlerini bağladık, muhakkak onlara sığınak ve barınak yoktur!" diye ses geldi.

Bilinmeli ki, Hakk'ın tecellisi (ilahi nurun görünmesi) yatkınlıklara göredir. Ezelî yatkınlığı insân-ı kâmili görmeye ve onun hakikatlerini ve marifetlerini dinlemeye uygun olmayanların elbette bu âlemde basiret gözleri bağlanmıştır. Aksine onlar, insân-ı kâmillerin hakikatlere ilişkin sözlerinden ürkerler ve hatta inkâr dahi ederler. Çünkü çürük elma hükmünde olan taklidî ve nazarî bilgiler, onların yatkınlıklarına uygun gelmiştir. Ve ezelî yatkınlık sonradan kazanılmış olmadığından, bu gibiler hakkında haşa, Hak tarafından zulüm meydana gelmiş değildir; çünkü zorlama yoktur. Zorlama ancak bu gibilerin kendilerinden, yine kendilerine meydana gelmiştir. Bu konudaki ayrıntılar, I. cildin 622 numaralı beytine denk gelen "Bu cebir değildir, Cebbâr'ın manasıdır" beytinde açıklanmıştır. Bu beyitteki "Kellâ lâ vezer" (Hayır, sığınacak yer yoktur) ifadesi Lâ Uksimu (yani Kıyâme, 75/11) suresinden alınmıştır.

Kâmillerin bedbaht halka hitâben vâki' olan nidâsına cevâben, gayret-i ilâhiyye cânibinden kâmilin o şecer-i vücuduna: "Biz onların basar-ı basîretlerini bağladık, muhakkak onlara melce' ve me'vâ yoktur!" diye nidâ geldi.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın tecellîsi isti'dâdâta göredir. İsti'dât-ı ezelîsi insân-ı kâmili görmeğe ve onun hakāyık ve maârifini dinlemeğe müsâid olmayanların bittabi' bu âlemde basar-ı basîretleri bağlanmıştır. Bilakis onlar, kâmillerin hakāyıka müteallık olan sözlerinden ürkerler ve hattâ inkâr dahi ederler. Zîrâ çürük elma mesâbesinde olan ulûm-ı taklîdiyye ve nazariyye, onların isti'dâdlarına muvâfık gelmiştir. Ve isti'dâd-ı ezelî mec'ûl olmadığından, bu gibiler hakkında hâşâ, Hak tarafından zülûm vâki' değildir; zîrâ cebir yoktur. Cebir ancak bu gibilerin kendilerinden, yine kendilerine vâki' olmuştur. Bu babdaki tafsilât, I. cildin 622 numaralı beyt-i şerîfine musâdif olan این نه جبرست معنی جبارست Bu cebir değildir, Cebbâr'ın ma'nâsıdır"] beyt-i şerîfinde beyân olunmuştur. Bu beyt-i şerîfdeki "Kellâ lâ vezer" Lâ Uksimu (ya'ni Kıyâme, 75/11) sûre-i şerîfesinden muktebesdir.

2011. Eğer bir kimse onlara dese idi ki: "Bu tarafa gidin, tâ ki bu ağaçlardan müstes'ad olasınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2011. Eğer bir kimse onlara deseydi ki: "Bu tarafa gidin ki bu ağaçlardan faydalanasınız."

Eğer bir kimse bu çürük elma toplamaya meşgul olanlara dese ki: "Bu Hakk dostları tarafına gidiniz ki onların hakikat ve marifet meyveleriyle dolu varlık ağaçlarından saadet talep eden olasınız."

Eğer bir kimse bu çürük elma toplamağa meşgûl olanlara dese ki: "Bu evliyâ-yı Hak tarafına gidiniz, tâ ki onların meyve-i hakāyık ve maârif dolu olan eşcâr-ı vücûdundan tâlib-i saâdet olasınız."

2012. Hepsi derlerdi ki: "Bu miskin sarhoş, kazâ-yı ilâhîden deli olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2012. Hepsi derlerdi ki: "Bu miskin sarhoş, ilâhî kazâdan deli olmuştur."

O çürük elma yağmasında olan kimselerin hepsi, evliyâ tarafına davet eden kimse ile alay edip, derlerdi ki: "Bu kendinden geçmiş olan miskin, ilâhî kazâdan deli olmuştur ki, bizi asla kendisinde velâyet (Allah dostluğu) eseri göremediğimiz kimseye davet ediyor."

O çürük elma yağmasında olan kimselerin hepsi, evliyâ tarafına da'vet eden kimse ile istihzâ edip, derlerdi ki: "Bu kendinden geçmiş olan miskîn, kazâ-yı ilâhîden deli olmuştur ki, bizi asla kendisinde eser-i velâyet göremediğimiz kimseye da'vet ediyor."

2013. "Bu miskînin dimağı uzun sevdâdan ve riyazetden, soğan gibi bozuldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2013. "Bu miskinin beyni uzun süren sevdadan ve riyazetten, soğan gibi bozuldu."

"Sevda" burada, melankoli (mâl-i hulyâ) anlamındadır. "Bizi evliya diye falan kimseye davet eden bu miskin kişinin beyni, uzun süre devam eden ve kendi isteğiyle yaptığı riyazetten (nefsî perhizlerden) dolayı ortaya çıkan melankoliden, soğanın içi gibi çürümüş ve bozulmuştur."

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Allah dostlarını bilmek, Allah'ı bilmekten daha zordur; çünkü ilahi kudretin eserleri (âsâr-ı kudret-i ilâhiyye) ortadadır. Aklı ve anlayışı olan kimseler bu eserlerden, onları yaratan Hak'ka ulaşır ve O'nu idrak ederler. Aynı şekilde evliyayı bilmek, peygamberleri bilmekten daha zordur; çünkü peygamberlere, halkı bulup davet etmek şarttır ve gerektiğinde, Allah'ın izniyle mucize de gösterirler; fakat evliyaya gizlenmek ve saklanmak vaciptir. Ve onlara, halkı bulup davet etmek gerekli değildir, aksine davetten kaçınmak lazımdır. Bu sebeple halkın geneli Allah dostlarını idrak etmekten acizdir.

"Sevda" burada, mâl-i hulyâ ma'nâsınadır. "Bu bizi evliyâ diye falan kimseye da'vet eden miskîn kimsenin dimâğı uzun müddet, ihtiyâr etmiş olduğu riyâzetden dolayı peyda olan mâl-i hulyâdan, soğanın içi gibi çürümüş ve bozulmuşdur."

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Ehlullâhı bilmek, Allah'ı bilmekten daha güçtür; çünkü âsâr-ı kudret-i ilâhiyye meydandadır. Akıl ve iz'ânı olan kimseler bu âsârdan, müessir olan Hakk'a intikāl edip, onu idrak ederler. Ve kezâ evliyâyı bilmek, enbiyâyı bilmekten daha güçtür; çünkü peygamberlere, halkı bulup da'vet etmek şarttır ve îcâbı hâlde, izn-i Hak'la mu'cize de ızhâr ederler; fakat evliyâya istitâr ve ihtifâ vacibdir. Ve onlara, halkı bulup da'vet etmek lâzım değildir, bilakis da'vetten içtinâb lâzımdır. Bu sebeble avâm-ı halk evliyâullâhı idrâkden âcizdir.

2014. O, "Yâ Rab! hâl nedir? Halkın bu perdesi ve idlâli nedir?" diye taaccübde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2014. O, "Yâ Rab! Hâl nedir? Halkın bu perdesi ve aldatması nedir?" diye şaşkınlık içinde kaldı.

O insân-ı kâmili tanıyıp, halkı da onun tarafına davet eden kimse, halkın bu cehaletini ve kendisine olan itirazlarını görüp: "Yâ Rab! Bu hâl nedir? Bu

O insân-ı kâmili tanıyıp, halkı da onun tarafına da'vet eden kimse, halkın bu cehlini ve kendisine olan i'tirazlarını görüp: “Yâ Rab! Bu hâl nedir? Bu

2011. Eğer bir kimse onlara dese idi ki: "Bu tarafa gidin, tâ ki bu ağaçlardan müstes'ad olasınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2011. Eğer bir kimse onlara deseydi ki: "Bu tarafa gidin ki bu ağaçlardan faydalanasınız."

Eğer bir kimse bu çürük elma toplamaya meşgul olanlara dese ki: "Bu Hakk dostları tarafına gidiniz ki onların hakikat ve marifet meyveleriyle dolu varlık ağaçlarından saadet talep eden olasınız."

Eğer bir kimse bu çürük elma toplamağa meşgûl olanlara dese ki: "Bu evliyâ-yı Hak tarafına gidiniz, tâ ki onların meyve-i hakāyık ve maârif dolu olan eşcâr-ı vücûdundan tâlib-i saâdet olasınız."

2012. Hepsi derlerdi ki: "Bu miskin sarhoş, kazâ-yı ilâhîden deli olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2012. Hepsi derlerdi ki: "Bu miskin sarhoş, ilâhî kazâdan deli olmuştur."

O çürük elma yağmasında olan kimselerin hepsi, evliyâ tarafına davet eden kimse ile alay edip, derlerdi ki: "Bu kendinden geçmiş olan miskin, ilâhî kazâdan deli olmuştur ki, bizi asla kendisinde velâyet (Allah dostluğu) eseri göremediğimiz kimseye davet ediyor."

O çürük elma yağmasında olan kimselerin hepsi, evliyâ tarafına da'vet eden kimse ile istihzâ edip, derlerdi ki: "Bu kendinden geçmiş olan miskîn, kazâ-yı ilâhîden deli olmuştur ki, bizi asla kendisinde eser-i velâyet göremediğimiz kimseye da'vet ediyor."

2013. "Bu miskînin dimağı uzun sevdâdan ve riyazetden, soğan gibi bozuldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2013. "Bu miskinin beyni uzun süren sevdadan ve riyazetten, soğan gibi bozuldu."

"Sevda" burada, melankoli (mâl-i hulyâ) anlamındadır. "Bizi evliya diye falan kimseye davet eden bu miskin kişinin beyni, uzun süre devam eden ve kendi isteğiyle yaptığı riyazetten (nefsî perhizlerden) dolayı ortaya çıkan melankoliden, soğanın içi gibi çürümüş ve bozulmuştur."

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Allah dostlarını bilmek, Allah'ı bilmekten daha zordur; çünkü ilahi kudretin eserleri (âsâr-ı kudret-i ilâhiyye) ortadadır. Aklı ve anlayışı olan kimseler bu eserlerden, onları yaratan Hak'ka ulaşır ve O'nu idrak ederler. Aynı şekilde evliyayı bilmek, peygamberleri bilmekten daha zordur; çünkü peygamberlere, halkı bulup davet etmek şarttır ve gerektiğinde, Allah'ın izniyle mucize de gösterirler; fakat evliyaya gizlenmek ve saklanmak vaciptir. Ve onlara, halkı bulup davet etmek gerekli değildir, aksine davetten kaçınmak lazımdır. Bu sebeple halkın geneli Allah dostlarını idrak etmekten acizdir.

"Sevda" burada, mâl-i hulyâ ma'nâsınadır. "Bu bizi evliyâ diye falan kimseye da'vet eden miskîn kimsenin dimâğı uzun müddet, ihtiyâr etmiş olduğu riyâzetden dolayı peyda olan mâl-i hulyâdan, soğanın içi gibi çürümüş ve bozulmuşdur."

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Ehlullâhı bilmek, Allah'ı bilmekten daha güçtür; çünkü âsâr-ı kudret-i ilâhiyye meydandadır. Akıl ve iz'ânı olan kimseler bu âsârdan, müessir olan Hakk'a intikāl edip, onu idrak ederler. Ve kezâ evliyâyı bilmek, enbiyâyı bilmekten daha güçtür; çünkü peygamberlere, halkı bulup da'vet etmek şarttır ve îcâbı hâlde, izn-i Hak'la mu'cize de ızhâr ederler; fakat evliyâya istitâr ve ihtifâ vacibdir. Ve onlara, halkı bulup da'vet etmek lâzım değildir, bilakis da'vetten içtinâb lâzımdır. Bu sebeble avâm-ı halk evliyâullâhı idrâkden âcizdir.

2014. O, "Ya Rab! hâl nedir? Halkın bu perdesi ve idlâli nedir?" diye taaccübde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2014. O, "Ya Rab! Bu hâl nedir? Halkın bu perdesi ve saptırması nedir?" diye şaşkınlık içinde kaldı.

O insân-ı kâmili tanıyıp, halkı da onun tarafına davet eden kimse, halkın bu cehaletini ve kendisine olan itirazlarını görüp: "Ya Rab! Bu hâl nedir? Bu halkın basiret gözlerindeki perde ve engel ve bunların saptırması nedir?" diye şaşkınlık içinde kaldı.

O insân-ı kâmili tanıyıp, halkı da onun tarafına da'vet eden kimse, halkın bu cehlini ve kendisine olan i'tirazlarını görüp: “Yâ Rab! Bu hâl nedir? Bu halkın basar-ı basîretlerindeki perde ve hicâb ve bunların idlâli nedir? diye taaccübde kaldı."

2015. Yüz akıl ve rey ile türlü türlü olan halk, o tarafa bir kadem-i nakl getirmezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2015. Çeşitli akıl ve görüşlerle türlü türlü olan halk, o tarafa bir adım atmazlar.

Çeşitli akıl ve görüşlerle türlü türlü hâller içinde olan halk, o insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına bir adım atamazlar.

Muhtelif akıl ve rey ile türlü türlü ahvâl içinde olan halk, o insân-ı kâmiller tarafına bir adım atamazlar.

2016. Onların akılleri ve zekîleri ittifaktan, böyle bâgî ve serkeşten münkir olup;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2016. Onların akıllıları ve zekileri, böyle isyankâr ve başkaldıran birinden ittifakla inkâr edip;

Evliyanın varlık ağacını ve marifet meyvelerini idrak edip, halkı onlara davet eden ve evliyaya mensup olan akıllılar ve zekiler, dünya halkının o kâmiller hakkındaki ittifakla inkârından ve isyankâr ve başkaldıran olmalarından dolayı inkâra meyledip der ki: "Şan" zamirinin halka ait olması da caiz olur; yani "Halkın akıllılarının ve zekilerinin ittifakla muhalefetlerine bakıp, kâmile mensup olan mürid der ki:"

Evliyânın şecer-i vücudunu ve meyve-i maârifini idrak edip, halkı onlar tarafına da'vet eden ve evliyâya mensûb olan akıller ve zekiler, halk-ı âlemin o kâmiller hakkında müttefikan inkârından ve bâgî ve serkeş olmalarından inkâra meyl edip der ki: "Şân" zamîrinin halka râci' olması da câiz olur; ya'nî "Halkın akıllerinin ve zekilerinin müttefikan muhalefetlerine bakıp, kâmile mensûb olan mürid der ki:"

2017. "Ya dîvâne ve sersem olmuş benim; yahud şeytan muhakkak benim başıma bir şey vurmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2017. "Ya ben deli ve sersem olmuşum; yahut şeytan muhakkak benim başıma bir şey vurmuştur."

O insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mensup olan akıllı ve zeki mürid: "Ya ben deli olmuş ve sersemleşmiş bir haldeyim ki, halkın oybirliğiyle inkâr ettiği bir zâtı, insân-ı kâmil tanıdım, yahut şeytan muhakkak benim beynime bozuk bir vesvese atmıştır," der.

O kâmile mensûb olan akıl ve zekî mürîd: "Ya ben deli olmuş ve sersemleşmiş bir haldeyim ki, halkın müttefikan inkâr ettiği bir zâtı, kâmil tanıdım, yâhud şeytan muhakkak benim dimâğıma fâsid bir vesvese ilkā etmiştir," der.

2018. "Ben bu zamanda uykuda hayal mi görüyorum, diye her lahzada gözümü oğuyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2018. "Ben bu zamanda uykuda hayal mi görüyorum, diye her lahzada gözümü oğuyorum."

Bu şerefli beyit de, kâmilin (olgun insanın) müridinin dilindendir.

Bu beyt-i şerîf dahi, kâmilin mürîdi lisânındandır.

2019. “Rüyâ ne oluyor? Ağaçlar üzerine gidiyorum, onların meyvelerini yiyorum, nasıl tasdîk etmeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2019. "Rüya ne oluyor? Ağaçlar üzerine gidiyorum, onların meyvelerini yiyorum, nasıl tasdik etmeyeyim?"

halkın basiret gözlerindeki perde ve engel ve bunların aldatması nedir? diye hayret içinde kaldı.

halkın basar-ı basîretlerindeki perde ve hicâb ve bunların idlâli nedir? diye ta-accübde kaldı."

2015. Yüz akıl ve rey ile türlü türlü olan halk, o tarafa bir kadem-i nakl getirmezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2015. Çeşitli akıl ve görüşlerle türlü türlü olan halk, o tarafa bir adım atmazlar.

Çeşitli akıl ve görüşlerle türlü türlü hâller içinde olan halk, o insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına bir adım atamazlar.

Muhtelif akıl ve rey ile türlü türlü ahvâl içinde olan halk, o insân-ı kâmiller tarafına bir adım atamazlar.

2016. Onların akılleri ve zekîleri ittifaktan, böyle bâgî ve serkeşten münkir olup;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2016. Onların akıllileri ve zekileri, böyle isyankâr ve başkaldıranlardan ittifakla inkâr edip;

Evliyânın varlık ağacını ve marifet meyvelerini idrak edip, halkı onlar tarafına davet eden ve evliyâya mensup olan akılliler ve zekiler, âlem halkının o kâmiller hakkında ittifakla inkârından ve isyankâr ve başkaldıran olmalarından dolayı inkâra meyledip der ki:

"Şân" zamirinin halka dönük olması da caiz olur; yani "Halkın akıllilerinin ve zekilerinin ittifakla muhalefetlerine bakıp, kâmile mensup olan mürid der ki:"

Evliyânın şecer-i vücudunu ve meyve-i maârifini idrak edip, halkı onlar tarafına da'vet eden ve evliyâya mensûb olan akıller ve zekiler, halk-ı âlemin o kâmiller hakkında müttefikan inkârından ve bâgî ve serkeş olmalarından inkâra meyl edip der ki:

"Şân" zamîrinin halka râci' olması da câiz olur; ya'nî "Halkın akıllerinin ve zekilerinin müttefikan muhalefetlerine bakıp, kâmile mensûb olan mürid der ki:"

2017. "Ya dîvâne ve sersem olmuş benim; yahud şeytan muhakkak benim başıma bir şey vurmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2017. "Ya ben deli ve sersem olmuşum; yahut şeytan muhakkak benim başıma bir şey vurmuştur."

O insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mensup olan akıllı ve zeki mürid: "Ya ben deli olmuş ve sersemleşmiş bir haldeyim ki, halkın oybirliğiyle inkâr ettiği bir zâtı, insân-ı kâmil tanıdım, yahut şeytan muhakkak benim beynime bozuk bir vesvese atmıştır," der.

O kâmile mensûb olan akıl ve zekî mürîd: "Ya ben deli olmuş ve sersemleşmiş bir haldeyim ki, halkın müttefikan inkâr ettiği bir zâtı, kâmil tanıdım, yâhud şeytan muhakkak benim dimâğıma fâsid bir vesvese ilkā etmiştir," der.

2018. "Ben bu zamanda uykuda hayal mi görüyorum, diye her lahzada gözümü oğuyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2018. "Ben bu zamanda uykuda hayal mi görüyorum, diye her lahzada gözümü oğuyorum."

Bu şerefli beyit de, kâmilin (olgun insanın) müridinin dilindendir.

Bu beyt-i şerîf dahi, kâmilin mürîdi lisânındandır.

2019. “Rüyâ ne oluyor? Ağaçlar üzerine gidiyorum, onların meyvelerini yiyiyorum, nasıl tasdîk etmeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2019. "Rüya ne oluyor? Ağaçlar üzerine gidiyorum, onların meyvelerini yiyorum, nasıl tasdik etmeyeyim?"

İnsân-ı kâmillerin müridleri (tasavvuf yolunda ilerleyen öğrencileri) inkârlarından geri dönüp diyor ki: "Yahu rüya ne demektir, ben o insân-ı kâmillerin varlık ağaçlarına yakınım ve sohbetlerine devamlı katılıyorum. Onların marifet (Allah'ı bilme) meyvelerini yiyorum ve lezzet alıyorum. Onların kemallerini (olgunluklarını) nasıl tasdik etmem?"

Kâmillerin müridleri inkârlarından rücû' edip diyor ki: "Yâhu rü'yâ ne demektir, ben o kâmillerin şecer-i vücûdlarına mukārin ve sohbetlerine müdâvimim. Onların meyve-i maâriflerini yiyiyorum ve telezzüz ediyorum. Onların kemâllerini nasıl tasdîk etmem?"

2020. Vaktaki tekrar bostandan kenar tutan münkirlere bakarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2020. Ne zaman ki tekrar bostandan kenar tutan inkârcılara bakarım.

2021. Kemâl-i ihtiyaç ve iftikār ile, yarım koruğun arzusundan can vericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2021. Tam bir ihtiyaç ve yoksulluk ile, yarım koruğun arzusundan can vericidir.

2022. Ağacın bir yaprağının iştiyakından ve hırsından, bu bî-nevalar şedîd âh vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2022. Ağacın bir yaprağının iştiyakından (şiddetli arzu) ve hırsından, bu zavallılar şiddetli ah çekerler.

2023. Bu halaik, yüz milyon bu ağaçtan ve yemişlerden hezîmet içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2023. Bu yaratılmışlar, yüz milyonlarca bu ağaçtan ve yemişlerden hezimet içindedir.

İnsân-ı kâmile ait olan zât der ki: "Ne zaman ki tekrar ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi bilgiler bahçesi olan kâmillerden, kenara çekilen ve onları hiçe sayıp, sohbetlerini terk eden inkârcılara dikkatle bakıyorum da, görüyorum ki, bunlar tam bir ihtiyaç ve yoksulluk içinde yarım koruğun, yani en basit ve değersiz bir bilginin arzusundan bile can vericidirler. İnsân-ı kâmilin varlık ağacının ve onun bilgi yapraklarının özleminden ve hırsından, bu ledün ilimlerinden nasipsiz kalmış olan biçareler şiddetli bir hasret ahı çekerler. Bununla beraber bu halde olan yaratılmışların yüzlerce milyonu bu meydanda olan insân-ı kâmilin varlık ağacından ve bilgi meyvesinden yenilmiş bir şekilde kaçış içindedirler; çünkü insân-ı kâmili ve onun hakikatlerini ve bilgilerini istedikleri halde, onun irfan yolundan ürküp kaçarlar."

İnsân-ı kâmile mensûb olan zât der ki: "Vaktâki tekrâr ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bostanı olan kâmillerden, kenâra çekilen ve onları hiçe sayıp, sohbetlerini terk eden münkirlere dikkatle bakıyorum da, görüyorum ki, bunlar kemâl-i ihtiyaç ve iftikār ile yarım koruğun, ya'nî ednâ ve hâyîde bir ma'rifetin arzusundan bile can vericidirler. İnsân-ı kâmilin şecer-i vücûdunun ve onun evrâk-ı maârifinin iştiyakından ve hırsından, bu ulûm-ı ledünniyyeden bî-behre kalmış olan bîçâreler şedîd âh-ı tahassür çekerler. Bununla beraber bu halde olan halâikın yüzlerce milyon bu meydanda olan insân-ı kâmilin şecer-i vücudundan ve meyve-i maârifinden münhezimen firâr içindedirler; zîrâ insân-ı kâmili ve onun hakāyık ve maârifini istedikleri halde, onun meslek-i irfanından ürküp kaçarlar."

2024. Tekrar derim ki: "Acaba ben bî-hod muyum? Elimi bir hayal dalına mı vurdum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2024. Tekrar derim ki: "Acaba ben kendimden geçmiş miyim? Elimi bir hayal dalına mı vurdum?"

Bu, kâmil müridin ifadesi olmaya uygundur. Değerli şârihler, bunun Hz. Dekukî'nin ifadesi olduğunu beyan ederler. Kâmil mürid, halkın inkârda ısrarını görünce, kendi mürşidi hakkında şüpheye düşüp, kendi hâlini haber verir de Kâmillerin müridleri inkârlarından vazgeçip der ki: "Yahu rüya ne demektir, ben o kâmillerin varlık ağaçlarına yakın ve sohbetlerine devamlıyım. Onların marifet meyvelerini yiyorum ve lezzet alıyorum. Onların kemallerini nasıl tasdik etmem?"

Mürîd-i kâmilin ifadesi olmak münasibdir. Şurrâh-ı kirâm Hz. Dekukî'nin ifâdesi olduğunu beyân buyururlar. Kâmilin mürîdi, halkın inkârda ısrârını görünce, kendi mürşidi hakkında şekke düşüp, kendi hâlinden haber verir de Kâmillerin müridleri inkârlarından rücû' edip diyor ki: "Yâhu rü'yâ ne demektir, ben o kâmillerin şecer-i vücûdlarına mukārin ve sohbetlerine müdâvimim. Onların meyve-i maâriflerini yiyiyorum ve telezzüz ediyorum. Onların kemâllerini nasıl tasdîk etmem?"

2020. Vaktaki tekrar bostandan kenar tutan münkirlere bakarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2020. Ne zaman ki tekrar bostandan kenar tutan inkârcılara bakarım.

2021. Kemâl-i ihtiyaç ve iftikār ile, yarım koruğun arzusundan can vericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2021. Tam bir ihtiyaç ve yoksulluk ile, yarım koruğun arzusundan can vericidir.

2022. Ağacın bir yaprağının iştiyakından ve hırsından, bu bî-nevalar şedîd âh vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2022. Ağacın bir yaprağının iştiyakından (şiddetli arzu) ve hırsından, bu zavallılar şiddetli ah çekerler.

2023. Bu halaik, yüz milyon bu ağaçtan ve yemişlerden hezîmet içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2023. Bu yaratılmışlar, yüz milyonlarca bu ağaçtan ve yemişlerden hezimet içindedir.

İnsân-ı kâmile ait olan zât der ki: "Ne zaman ki tekrar ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi bilgiler bahçesi olan kâmillerden, kenara çekilen ve onları hiçe sayıp, sohbetlerini terk eden inkârcılara dikkatle bakıyorum da, görüyorum ki, bunlar tam bir ihtiyaç ve yoksulluk içinde yarım koruğun, yani en basit ve değersiz bir bilginin arzusundan bile can vericidirler. İnsân-ı kâmilin varlık ağacının ve onun bilgi yapraklarının özleminden ve hırsından, bu ledün ilimlerinden nasipsiz kalmış olan biçareler şiddetli bir hasret ahı çekerler. Bununla beraber bu halde olan yaratılmışların yüzlerce milyonu bu meydanda olan insân-ı kâmilin varlık ağacından ve bilgi meyvesinden yenilmiş bir şekilde kaçış içindedirler; çünkü insân-ı kâmili ve onun hakikatlerini ve bilgilerini istedikleri halde, onun irfan yolundan ürküp kaçarlar."

İnsân-ı kâmile mensûb olan zât der ki: "Vaktâki tekrâr ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bostanı olan kâmillerden, kenâra çekilen ve onları hiçe sayıp, sohbetlerini terk eden münkirlere dikkatle bakıyorum da, görüyorum ki, bunlar kemâl-i ihtiyaç ve iftikār ile yarım koruğun, ya'nî ednâ ve hâyîde bir ma'rifetin arzusundan bile can vericidirler. İnsân-ı kâmilin şecer-i vücûdunun ve onun evrâk-ı maârifinin iştiyakından ve hırsından, bu ulûm-ı ledünniyyeden bî-behre kalmış olan bîçâreler şedîd âh-ı tahassür çekerler. Bununla beraber bu halde olan halâikın yüzlerce milyon bu meydanda olan insân-ı kâmilin şecer-i vücudundan ve meyve-i maârifinden münhezimen firâr içindedirler; zîrâ insân-ı kâmili ve onun hakāyık ve maârifini istedikleri halde, onun meslek-i irfanından ürküp kaçarlar."

2024. Tekrar derim ki: "Acaba ben bî-hod muyum? Elimi bir hayal dalına mi vurdum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2024. Tekrar derim ki: "Acaba ben kendimden geçmiş miyim? Elimi bir hayal dalına mı vurdum?"

Bu, kâmil müridin (tasavvuf yolunda ilerleyen olgun kişinin) ifadesi olmaya uygundur. Şerh eden büyük âlimler, bunun Hz. Dekkâk'ın ifadesi olduğunu belirtirler. Kâmil mürid, halkın inkârda ısrarını görünce, kendi mürşidi (manevî rehberi) hakkında şüpheye düşer, kendi hâlini haber verir ve der ki: "Ben kendi kendime tekrar derim ki, acaba kendimden geçmiş miyim ve kendime hâkim değil miyim? Bir noksan kişiyi, kâmil zannıyla mürşid edindim ve elimi hakikat ağacı zannıyla bir hayal ağacının dalına mı vurdum?"

Mürîd-i kâmilin ifadesi olmak münasibdir. Şurrâh-ı kirâm Hz. Dekükî'nin ifâdesi olduğunu beyân buyururlar. Kâmilin mürîdi, halkın inkârda ısrârını görünce, kendi mürşidi hakkında şekke düşüp, kendi hâlinden haber verir de der ki: "Ben kendi kendime tekrar derim ki, acabâ bî-hod muyum ve kendime mâlik mi değilim? Bir nâkısı, kâmil zanniyle mürşid ittihâz ettim ve elimi şecer-i hakikat zannıyla bir hayâl ağacının dalına mı vurdum?"

2025. Agah ol! "Zannû ennehum kad küzibu"ya kadar "ize's-tey'ese'r-rusülü"yü söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2025. Uyanık ol! "Zannettiler ki kendilerine yalan söylendi"ye kadar "Peygamberler ümitlerini kestikleri zaman"ı söyle!

Bu şerefli beyitte, Yûsuf suresinin sonunda yer alan حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ (Yûsuf, 12/110) yani "Yüce Allah, kâfirlere, peygamberler yardımdan ümitlerini kesinceye kadar dünya devletiyle süre tanıdı. Peygamberler kendi içlerinde, kâfirlere karşı yardım vaadinde yalan söylediklerini zannettiler. Veyahut peygamberlerin vaatleri ve tehditleri uzun süre ortaya çıkmayınca kâfirler peygamberlerin yalan söylediklerini zannettiler. Sonuçta onlara bizim yardımımız geldi, dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Bizim azabımız suçlu olan kavimden geri çevrilmez" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Hint nüshalarında bu beytin ilk mısraı: هين بخوان استيأس الرسل اى عمو yani "Uyanık ol ey amca! 'Peygamberler ümitlerini kestiler'i oku!" şeklindedir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Yûsuf'un nihâyetinde olan حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ (Yûsuf, 12/110) ya'nî "Allah Teâlâ kâfirlere, peygamberler nusretden me'yûs oluncaya kadar, dünyâ devletiyle imhâl buyurdu. Enbiyâ nefislerinde kâfirlere karşı nusret va'dinde yalan söylediklerini zannettiler. Veyâhut enbiyânın va'dleri ve va'îdleri uzun müddet tezahür etmemekle kâfirler enbiyânın yalan söylediklerini zannettiler. Neticede onlara bizim nusretimiz geldi, dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Bizim azabımız mücrim olan kavimden reddolunmaz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Hind nüshalarında bu beytin ilk mısrâ'ı: هين بخوان استيأس الرسل اى عمو ya'nî "Âgâh ol ey amca! 'İstey'ese'r-rusülü'yü oku!" sûretindedir.

2026. Bu kıraatı oku ki, tahfif-i kizb bu olur ki, kendini muhtecib görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2026. Bu okuyuşu oku ki, yalanın hafifletilmesi, kişinin kendini örtülü görmesi demektir.

Sözü edilen ayet-i kerimedeki "Kad küzzibû" kelimesini bir kere böyle şiddetle okumak vardır. Nitekim Tefsir-i Bahr-i Mevvac'da sözü edilmiştir. Fakat bu okuyuşu şiddetle değil, hafifleterek oku ve "küzibû" şiddetsiz, hafifletilerek okunduğu zaman, onun anlamı, "kendini örtülü görmek" olur. Görünen anlam böyle olur ki, peygamberler (a.s.) inkârcıların ittifakından şüpheye düştüler de, içlerinden dediler ki: "Galiba biz yalanlanmışız, yani bize ulaşan şey, galiba yalan yoluyla gerçekleşmiştir." Nitekim İbn Abbas hazretlerinden nakledilen anlam da, bunu destekler. Bu sebeple "Küzzibû"nun hafifletilerek okunmasından kastedilen bu olur ki, bir kimse kendini yalanlanmış zannederse, kendini hicap içinde görür ve zorlanmadan bir şey söyleyemez.

Zikr olunan âyet-i kerîmedeki "Kad küzzibû" kelimesini bir kere böyle teşdîd ile okumak vardır. Nitekim Tefsîr-i Bahr-i Mevvâc'da zikr olunmuştur. Fakat bu kırâatı teşdîd ile değil, tahfîf ile oku ve "küzibû" teşdîdsiz tahfîf ile okunduğu vakit, onun ma'nâsı, "kendini muhtecib görmek" olur. Zâhir ma'nâ böyle olur ki, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) münkirlerin ittifakından zanna düştüler de, içlerinden dediler ki: "Gâlibâ biz mekzûbuz, ya'nî bize bâliğ olan şey, gâlibâ kizb tarîkıyle vâki' olmuştur." Nitekim İbn Abbâs hazretlerinden nakl olunan ma'nâ dahi, bunu müeyyiddir. Binâenaleyh "Küzzibû"nun tahfîf ile kırâatinden murâd bu olur ki, bir kimse kendini mekzûb zannederse, kendini hicâb içinde görür ve tekellüfsüz bir şey söyleyemez.

2027. Eşkıyânın münkirliğinin ittifakından, peygamberlerin canı zanna düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2027. Eşkıyanın inkârcılığının ittifakından, peygamberlerin canı zanna düştü.

der ki: "Ben kendi kendime tekrar derim ki, acaba kendimden geçmiş miyim ve kendime sahip değil miyim? Bir noksan kişiyi, kâmil sanısıyla mürşid (manevî rehber) edindim ve elimi hakikat ağacı sanısıyla bir hayal ağacının dalına mı vurdum?"

der ki: "Ben kendi kendime tekrar derim ki, acabâ bî-hod muyum ve kendime mâlik mi değilim? Bir nâkısı, kâmil zanniyle mürşid ittihâz ettim ve elimi şecer-i hakikat zannıyla bir hayal ağacının dalına mı vurdum?"

2025. Âgâh ol! "Zannû ennehum kad küzibû"ya kadar "ize's-tey'ese'r-rusülü"yü söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2025. Uyanık ol! "Zannû ennehum kad küzibû"ya kadar "ize's-tey'ese'r-rusülü"yü söyle!

Bu şerefli beyitte, Yûsuf suresinin sonunda bulunan حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ (Yûsuf, 12/110) yani "Yüce Allah, kâfirlere, peygamberler yardımdan ümitlerini kesinceye kadar dünya devletiyle mühlet verdi. Peygamberler kendi içlerinde kâfirlere karşı yardım vaadinde yalan söylediklerini zannettiler. Veyahut peygamberlerin vaatleri ve tehditleri uzun süre ortaya çıkmayınca kâfirler peygamberlerin yalan söylediklerini zannettiler. Sonuçta onlara bizim yardımımız geldi, dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Bizim azabımız suçlu olan kavimden geri çevrilmez" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Hint nüshalarında bu beytin ilk mısraı: هين بخوان استيأس الرسل اى عمو yani "Uyanık ol ey amca! "İstey'ese'r-rusülü"yü oku!" şeklindedir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Yûsuf'un nihâyetinde olan حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ (Yûsuf, 12/110) ya'nî "Allah Teâlâ kâfirlere, peygamberler nusretden me'yûs oluncaya kadar, dünyâ devletiyle imhâl buyurdu. Enbiyâ nefislerinde kâfirlere karşı nusret va'dinde yalan söylediklerini zannettiler. Veyâhut enbiyânın va'dleri ve va'îdleri uzun müddet tezahür etmemekle kâfirler enbiyânın yalan söylediklerini zannettiler. Neticede onlara bizim nusretimiz geldi, dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Bizim azabımız mücrim olan kavimden reddolunmaz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Hind nüshalarında bu beytin ilk mısrâ'ı: هين بخوان استيأس الرسل اى عمو ya'nî "Âgâh ol ey amca! "İstey'ese'r-rusülü"yü oku!" sûretindedir.

2026. Bu kırâatı oku ki, tahfîf-i kizb bu olur ki, kendini muhtecib görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2026. Bu okuyuşu oku ki, yalanın hafifletilmesi şudur ki, kendini örtülü görür.

Anılan ayet-i kerimedeki "Kad küzzibû" kelimesini bir kere böyle şiddetle okumak vardır. Nasıl ki Tefsir-i Bahr-i Mevvac'da anılmıştır. Fakat bu okuyuşu şiddetle değil, hafifletme ile oku ve "küzibû" şiddetsiz hafifletme ile okunduğu zaman, onun anlamı, "kendini örtülü görmek" olur. Görünen anlam böyle olur ki, peygamberler (a.s.) inkarcıların ittifakından zanna düştüler de, içlerinden dediler ki: "Galiba biz yalanlanmışız, yani bize ulaşan şey, galiba yalan yoluyla gerçekleşmiştir." Nasıl ki İbn Abbas hazretlerinden nakledilen anlam dahi, bunu destekler. Bu sebeple "Küzzibû"nun hafifletme ile okunuşundan maksat bu olur ki, bir kimse kendini yalanlanmış zannederse, kendini perde içinde görür ve zorlanmadan bir şey söyleyemez.

Zikr olunan âyet-i kerîmedeki "Kad küzzibû" kelimesini bir kere böyle teşdîd ile okumak vardır. Nitekim Tefsîr-i Bahr-i Mevvâc'da zikr olunmuştur. Fakat bu kırâatı teşdîd ile değil, tahfîf ile oku ve "küzibû" teşdîdsiz tahfîf ile okunduğu vakit, onun ma'nâsı, "kendini muhtecib görmek" olur. Zâhir ma'nâ böyle olur ki, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) münkirlerin ittifakından zanna düştüler de, içlerinden dediler ki: “Gâlibâ biz mekzûbuz, ya'nî bize bâliğ olan şey, gâlibâ kizb tarîkıyle vâki' olmuştur." Nitekim İbn Abbâs hazretlerinden nakl olunan ma'nâ dahi, bunu müeyyiddir. Binâenaleyh "Küzzibû"nun tahfîf ile kırâatinden murâd bu olur ki, bir kimse kendini mekzûb zannederse, kendini hicâb içinde görür ve tekellüfsüz bir şey söyleyemez.

2027. Eşkıyânın münkirliğinin ittifakından, peygamberlerin canı zanna düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2027. Eşkıyanın inkârcılığının birleşmesinden, peygamberlerin canı zanna düştü.

2028. "Teşekkükten sonra, onlara bizim yardımımız geldi; onların terkini söyle, can ağacı üzerine çık!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2028. "Şüpheye düştükten sonra, onlara bizim yardımımız geldi; onların terkini söyle, can ağacı üzerine çık!"

Bu şerefli beyit, sadık müride Hak tarafından bir hitaptır. "Peygamberleri ve evliyayı inkâr edenlerin, görünüşte refah ve mutluluk içinde bulunmasından dolayı; peygamberlere ve evliyaya ve onların takipçilerine karşı çekilmiş oldukları (cezbedildikleri) hakkında şüphe ve zan geldikten sonra, bizim yardımımız geldi. Ey sadık mürid! Sen o inkârcıların bahsini bırak da, insân-ı kâmilin ruh ağacına yükselmeye bak!"

Bu beyt-i şerîf, mürid-i sâdıka Hak cânibinden hitâbdır. "Enbiyâyı ve evliyâyı inkâr edenlerin, refah ve saâdet-i sûriyye içinde bulunmasından dolayı; enbiyâ ve evliyâya ve onların tevâbiine mekzûb oldukları hakkında şek ve zan geldikten sonra, bizim yardımımız geldi. Ey mürîd-i sâdık! Sen o münkirlerin bahsini terk et de, insân-ı kâmilin şecer-i rûhuna yükselmeğe bak!"

2029. "Ye! ve rızkî kimseye ver. Her dem ve her lahza sihir öğreticilik vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2029. "Ye! ve rızkı kimseye ver. Her an ve her lahza sihir öğreticilik vardır."

"O manevî ağacın marifet meyvelerinden ye ve bu manevî rızıktan nasibi olanlara da ver!" O manevî ağaçta her an ve her lahza, her bir sadık müride sihir öğreticilik vardır ki, onlar öğrendikleri sihir ile, gaflet ehline sihir yaparlar ve o sihir ile insân-ı kâmil tarafına çekerler ve bu tarafa gelin, diye çağırırlar.

"O şecer-i ma'nevînin meyve-i maârifinden ye ve bu rızk-ı ma'nevîden nasîbi olanlara da ver!" O şecer-i ma'nevîde her dem ve her lahza, her bir mürid-i sâdıka sihir öğreticilik vardır ki, onlar öğrendikleri sihir ile, ehl-i gaflete sihir yaparlar ve o sihir ile insân-ı kâmil tarafına celb ederler ve bu tarafa gelin, diye nidâ ederler.

2030. Halk deyicidir ki: "Ey aceb, mâdemki sahra ağaçtan ve meyveden boştur, bu sadâ nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2030. Halk der ki: "Ey şaşılacak şey, mademki çöl ağaçtan ve meyveden boştur, bu ses nedir?"

O sâdık müridlerin (Hakk yolcusu) nidalarını duyan gafil halk: "Yahu, âlem çölü insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlık ağacından ve marifet meyvesinden boş olduğu hâlde, bu davet sesi nedir?" derler.

O mürîd-i sâdıkların nidalarını duyan gâfil halk: "Yahu, sahrâ-yı âlem insân-ı kâmilin şecer-i vücûdundan ve meyve-i maârifinden boş olduğu halde, bu sadâ-yı da'vet nedir?" derler.

2031. "Sevdaîlerin sözlerinden deli olduk; zîrâ sizin yakınınızda bağ ve sofra vardır!" derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2031. "Sevdaîlerin sözlerinden deli olduk; çünkü sizin yakınınızda bağ ve sofra vardır!" derler.

Bize, "Sizin yakınınızda feyizler bağı ve marifet sofrası vardır" diye seslenen hayalperestlerin sözlerinden deli olduk.

Bize, "Sizin yakınınızda bâğ-ı füyûzât ve sofra-i ma'rifet vardır" diye nidâ eden hayâl-perestlerin sözlerinden deli olduk.

2032. Biz gözümüzü siliyoruz, burada bağ yoktur; ya bir sahra vardır, ya müşkil bir yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2032. Biz gözümüzü siliyoruz, burada bağ yoktur; ya bir çöl vardır, ya zorlu bir yol vardır.

2028. "Teşekkükten sonra, onlara bizim yardımımız geldi; onların terkini söyle, can ağacı üzerine çık!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2028. "Şüpheye düştükten sonra, onlara bizim yardımımız geldi; onların terkini söyle, can ağacı üzerine çık!"

Bu şerefli beyit, sadık müride Hak tarafından bir hitaptır. "Peygamberleri ve evliyayı inkâr edenlerin, görünüşte refah ve mutluluk içinde bulunmasından dolayı; peygamberlere ve evliyaya ve onların takipçilerine karşı çekilmiş oldukları (cezbedildikleri) hakkında şüphe ve zan geldikten sonra, bizim yardımımız geldi. Ey sadık mürid! Sen o inkârcıların bahsini bırak da, insân-ı kâmilin ruh ağacına yükselmeye bak!"

Bu beyt-i şerîf, mürid-i sâdıka Hak cânibinden hitâbdır. "Enbiyâyı ve evliyâyı inkâr edenlerin, refah ve saâdet-i sûriyye içinde bulunmasından dolayı; enbiyâ ve evliyâya ve onların tevâbiine mekzûb oldukları hakkında şek ve zan geldikten sonra, bizim yardımımız geldi. Ey mürîd-i sâdık! Sen o münkirlerin bahsini terk et de, insân-ı kâmilin şecer-i rûhuna yükselmeğe bak!"

2029. "Ye! ve rızkî kimseye ver. Her dem ve her lahza sihir öğreticilik vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2029. "Ye! ve rızkı kimseye ver. Her an ve her lahza sihir öğreticilik vardır."

"O manevî ağacın marifet meyvelerinden ye ve bu manevî rızıktan nasibi olanlara da ver!" O manevî ağaçta her an ve her lahza, her bir sadık müride sihir öğreticilik vardır ki, onlar öğrendikleri sihir ile, gaflet ehline sihir yaparlar ve o sihir ile insân-ı kâmil tarafına çekerler ve bu tarafa gelin, diye çağırırlar.

"O şecer-i ma'nevînin meyve-i maârifinden ye ve bu rızk-ı ma'nevîden nasîbi olanlara da ver!" O şecer-i ma'nevîde her dem ve her lahza, her bir mürid-i sâdıka sihir öğreticilik vardır ki, onlar öğrendikleri sihir ile, ehl-i gaflete sihir yaparlar ve o sihir ile insân-ı kâmil tarafına celb ederler ve bu tarafa gelin, diye nidâ ederler.

2030. Halk deyicidir ki: "Ey aceb, mâdemki sahra ağaçtan ve meyveden boştur, bu sadâ nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2030. Halk der ki: "Ey şaşılacak şey, mademki çöl ağaçtan ve meyveden boştur, bu ses nedir?"

O sâdık müridlerin (Hakk yolcusu) nidalarını duyan gafil halk: "Yahu, âlem çölü insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlık ağacından ve marifet meyvesinden boş olduğu hâlde, bu davet sesi nedir?" derler.

O mürîd-i sâdıkların nidalarını duyan gâfil halk: "Yahu, sahrâ-yı âlem insân-ı kâmilin şecer-i vücûdundan ve meyve-i maârifinden boş olduğu halde, bu sadâ-yı da'vet nedir?" derler.

2031. "Sevdaîlerin sözlerinden deli olduk; zîrâ sizin yakınınızda bağ ve sofra vardır!" derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2031. "Sevdaîlerin sözlerinden deli olduk; çünkü sizin yakınınızda bağ ve sofra vardır!" derler.

Bize, "Sizin yakınınızda feyizler bağı ve marifet sofrası vardır" diye seslenen hayalperestlerin sözlerinden deli olduk.

Bize, "Sizin yakınınızda bâğ-ı füyûzât ve sofra-i ma'rifet vardır" diye nidâ eden hayâl-perestlerin sözlerinden deli olduk.

2032. Biz gözümüzü siliyoruz, burada bağ yoktur; ya bir sahra vardır, ya müşkil bir yol vardır. "Biz dikkatle bakıyoruz ve tecessüs ediyoruz, görüyoruz ki, burada bize vücûdundan bahs olunan bâğ-ı füyûzât-ı ilâhiyye yoktur; belki ya ulûm-ı bâtıne yeşilliklerinden ârî bir sahrâ veyâhud müşkilâtı zâhir olan bir yol vardır. Ya'nî senin bize haber verdiğin falan kimsede, bizim zihnimizde tahayyül ettiğimiz evliyâ hâli yoktur; bu garib bir haldir." Çok kimseler zihinlerinde bir velî sûretini ve onun kendi hayallerinde birtakım ahvâlini tasavvur ederler. Bir veliyy-i kâmile tesadüf ettikleri vakit, onun ahvâli, zihinlerindeki sûret ve ahvâle tevâfuk etmediğinden, inkâr ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2032. Biz gözümüzü siliyoruz, burada bağ yoktur; ya bir sahra vardır, ya müşkil bir yol vardır. "Biz dikkatle bakıyoruz ve araştırıyoruz, görüyoruz ki, burada bize varlığından bahsedilen ilahi feyizler bahçesi yoktur; aksine ya bâtınî ilimlerin yeşilliklerinden arınmış bir çöl ya da zorlukları açıkça görünen bir yol vardır. Yani senin bize haber verdiğin falan kimsede, bizim zihnimizde hayal ettiğimiz evliya hâli yoktur; bu garip bir hâldir." Çok kimseler zihinlerinde bir velî şeklini ve onun kendi hayallerinde birtakım hâllerini tasavvur ederler. Bir veliyy-i kâmile (olgun veli) rastladıkları zaman, onun hâlleri, zihinlerindeki şekil ve hâllere uygun düşmediğinden, inkâr ederler.

2033. "Ey aceb, bu kadar uzun bu güft ü gû, nasıl beyhûde olur; ve eğer muhakkak varsa hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2033. "Ey şaşılacak şey, bu kadar uzun bu dedikodu nasıl boşuna olur; ve eğer gerçekse hani nerede?"

Şaşılacak şeydir ki, evliyânın varlığı hakkında tevatür yoluyla (çok sayıda kişinin aktarımıyla) meydana gelen bu kadar uzun dedikodu ve menkıbeler ve hikâyeler nasıl boşuna olur? Elbette bunların aslı vardır ve Hakk'ın evliyâsı mevcuttur; fakat var ise hani nerede?

Bilinmeli ki, geçmiş olan evliyâyı tasdik etmek halka kolay gelir; fakat çağdaşları olan evliyâyı görünüşte kendilerine eşit ve yiyip içen bir halde gördükleri için, kabul ve tasdik etmek, nefislerine gayet güç gelir. Din sahipleri de böyledir. Museviler İsa (a.s.)'ın suretini gördüklerinde, inkâr ettiler ve İsevîler de geçmiş peygamberleri tasdik ettikleri halde, Muhammedî sureti gördüklerinde inkâr ettiler.

"Taaccüb olunacak şeydir ki, evliyânın vücûdu hakkında tevâtüren vâki' olan bu kadar uzun dedikodu ve menâkıb ve hikâyât, nasıl beyhûde olur? Elbette bunların aslı vardır ve Hakk'ın evliyâsı mevcûddur; fakat var ise hani nerede?"

Ma'lûmdur ki, geçmiş olan evliyâyı tasdîk etmek halka kolay gelir; fakat muâsırları olan evliyâyı sûretde kendilerine müsâvî ve yer içer bir halde gördükleri için, kabûl ve tasdîk etmek, nefislerine gâyet güç gelir. Ashâb-ı edyân da böyledir. Mûseviler Îsâ (a.s.)ın sûretini gördüklerinde, inkâr ettiler ve Îsevîler de geçmiş peygamberleri tasdîk ettikleri halde, sûret-i muhammediyyeyi gördüklerinde inkâr ettiler.

2034. "Ben de onlar gibi diyorum: Ey aceb, böyle bir mührü Rabb'in sun'u niçin vurdu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2034. "Ben de onlar gibi diyorum: Ey şaşılacak şey, Rabb'in sanatı böyle bir mührü niçin vurdu?"

Bu şerefli beyit Hz. Dekūkî veya sadık müridinin dilinden olabilir. "Ben de inkârcılar gibi şaşırıp diyorum ki: Ortada olan evliyâsını bu halka göstermemek için, Yüce Allah'ın sanatı niçin onların basiret gözlerine böyle bir mühür koydu. Bu sebeple, onlar da şaşkınlık içindeler, ben de şaşkınlık içindeyim."

Bu beyt-i şerîf Hz. Dekūkî veyâ mürîd-i sâdık lisânından olabilir. "Ben de münkirler gibi taaccüb edip diyorum ki: Meydanda olan evliyâsını, bu halka göstermemek için, Hak Teâlâ hazretlerinin san'atı niçin onların basar-ı basîretlerine böyle bir mühür vaz' etti. Binâenaleyh, onlar da taaccübde, ben de taaccübdeyim."

2035. Bu tenâzu'lardan Muhammed acebdedir. Ebû Leheb dahi taaccübde kalmıştır. "Biz dikkatle bakıyoruz ve tecessüs ediyoruz, görüyoruz ki, burada bize vücûdundan bahs olunan bâğ-ı füyûzât-ı ilâhiyye yoktur; belki ya ulûm-ı bâtıne yeşilliklerinden ârî bir sahrâ veyâhud müşkilâtı zâhir olan bir yol vardır. Ya'nî senin bize haber verdiğin falan kimsede, bizim zihnimizde tahayyül ettiğimiz evliyâ hâli yoktur; bu garib bir haldir." Çok kimseler zihinlerinde bir velî sûretini ve onun kendi hayallerinde birtakım ahvâlini tasavvur ederler. Bir veliyy-i kâmile tesadüf ettikleri vakit, onun ahvâli, zihinlerindeki sûret ve ahvâle tevâfuk etmediğinden, inkâr ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2035. Bu çekişmelerden Muhammed (a.s.) şaşkınlık içindedir. Ebû Leheb de hayretler içinde kalmıştır. "Biz dikkatle bakıyoruz ve araştırıyoruz, görüyoruz ki, burada bize varlığından bahsedilen ilâhî feyizler bahçesi yoktur; aksine ya bâtınî ilimlerin yeşilliklerinden yoksun bir çöl ya da güçlükleri açıkça görünen bir yol vardır. Yani senin bize haber verdiğin falan kimsede, bizim zihnimizde hayal ettiğimiz evliya hâli yoktur; bu garip bir hâldir." Çok kimseler zihinlerinde bir velî şeklini ve onun kendi hayallerinde birtakım hâllerini tasavvur ederler. Bir veliyy-i kâmile (olgun velîye) rastladıkları zaman, onun hâlleri, zihinlerindeki şekil ve hâllere uymadığından, onu inkâr ederler.

2033. "Ey aceb, bu kadar uzun bu güft ü gû, nasıl beyhûde olur; ve eğer muhakkak varsa hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2033. "Ey şaşılacak şey, bu kadar uzun bu dedikodu nasıl boşuna olur; ve eğer gerçekse hani nerede?"

Şaşılacak şeydir ki, evliyânın varlığı hakkında tevatür yoluyla (çok sayıda kişinin aktarımıyla) meydana gelen bu kadar uzun dedikodu ve menkıbeler ve hikâyeler nasıl boşuna olur? Elbette bunların aslı vardır ve Hakk'ın evliyâsı mevcuttur; fakat var ise hani nerede?

Bilinmeli ki, geçmiş olan evliyâyı tasdik etmek halka kolay gelir; fakat çağdaşları olan evliyâyı görünüşte kendilerine eşit ve yiyip içen bir halde gördükleri için, kabul ve tasdik etmek, nefislerine gayet güç gelir. Din sahipleri de böyledir. Museviler İsa (a.s.)'ın suretini gördüklerinde, inkâr ettiler ve İsevîler de geçmiş peygamberleri tasdik ettikleri halde, Muhammedî sureti gördüklerinde inkâr ettiler.

"Taaccüb olunacak şeydir ki, evliyânın vücûdu hakkında tevâtüren vâki' olan bu kadar uzun dedikodu ve menâkıb ve hikâyât, nasıl beyhûde olur? Elbette bunların aslı vardır ve Hakk'ın evliyâsı mevcûddur; fakat var ise hani nerede?"

Ma'lûmdur ki, geçmiş olan evliyâyı tasdîk etmek halka kolay gelir; fakat muâsırları olan evliyâyı sûretde kendilerine müsâvî ve yer içer bir halde gördükleri için, kabûl ve tasdîk etmek, nefislerine gâyet güç gelir. Ashâb-ı edyân da böyledir. Mûseviler Îsâ (a.s.)ın sûretini gördüklerinde, inkâr ettiler ve Îsevîler de geçmiş peygamberleri tasdîk ettikleri halde, sûret-i muhammediyyeyi gördüklerinde inkâr ettiler.

2034. "Ben de onlar gibi diyorum: Ey aceb, böyle bir mührü Rabb'in sun'u niçin vurdu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2034. "Ben de onlar gibi diyorum: Ey şaşılacak şey, Rabb'in sanatı böyle bir mührü niçin vurdu?"

Bu şerefli beyit Hz. Dekūkî veya sadık müridinin dilinden olabilir. "Ben de inkârcılar gibi şaşırıp diyorum ki: Ortada olan evliyâsını bu halka göstermemek için, Yüce Allah'ın sanatı niçin onların basiret gözlerine böyle bir mühür koydu. Bu sebeple, onlar da şaşkınlık içindeler, ben de şaşkınlık içindeyim."

Bu beyt-i şerîf Hz. Dekūkî veyâ mürîd-i sâdık lisânından olabilir. "Ben de münkirler gibi taaccüb edip diyorum ki: Meydanda olan evliyâsını, bu halka göstermemek için, Hak Teâlâ hazretlerinin san'atı niçin onların basar-ı basîretlerine böyle bir mühür vaz' etti. Binâenaleyh, onlar da taaccübde, ben de taaccübdeyim."

2035. Bu tenâzu'lardan Muhammed acebdedir. Ebû Leheb dahi taaccübde kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2035. Bu çekişmelerden Muhammed şaşkınlık içindedir. Ebû Leheb de şaşkınlıkta kalmıştır.

Muhammed (a.s.v.), davet ettiği inkârcıların çekişme ve muhalefetlerinden dolayı şaşkınlık içindedir. Şanlı Peygamber Efendimiz'in şaşkınlık sebebi şudur: Davet ettiği inkârcıların her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâda ve idrakte seçkin yaratılmışlar idi; ve kendilerine söylenen sözler, davet anında gayet makul ve mantıklı idi. Böyle olmakla beraber bu makul ve mantıklı sözler, onların zekâ ve dirayetleri karşısında etkili olmadı; aksine inkâr ve çekişmeleri arttı. Bu hâl ise, son derece şaşkınlık vericidir. Ebû Leheb ve benzerlerinin şaşkınlık sebebi ise, Kureyş'in büyükleri dururken, kabile arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetimin bu büyükler ve ulular üzerinde tahakküm ederek dinî bir inkılap meydana getirmeye teşebbüs etmesidir. Bu sebeple أَجَعَلَ الاَلهَةَ الاَها واحداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءُ عُجَابٌ (Sad, 38/5) yani "Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acayip bir şeydir" dediler. Ve aynı şekilde Kâf suresinde بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم فقالَ الْكَافِرُونَ هذا شيئ عجيب (Kâf, 50/2) yani "Aksine kâfirler kendi cinslerinden uyarıcı geldiğine şaşıp, bu acayip bir şeydir, dediler" buyurulur.

Muhammed (a.s.v.) da'vet buyurduğu münkirlerin nizâ' ve muhalefetlerinden dolayı taaccübdedir. Resûl-i zîşân Efendimiz'in sebeb-i taaccübleri budur ki: Da'vet buyurduğu münkirlerin her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâvetde ve idrâkde mümtâz mahlûklar idi; ve kendilerine söylenen sözler hîn-i da'vette gâyet ma'kül ve mantıkî idi. Böyle olmakla beraber bu ma'kül ve mantıkî sözler, onların zekâvet ve dirâyetleri muvâcehesinde müessir olmadı; bil'akis inkâr ve nizâ'ları arttı. Bu hâl ise, son derece şâyân-ı taaccübdür. Ebû Leheb ve emsâlinin sebeb-i taaccübleri ise, eâzım-ı Kureyş dururken, kabîle arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetîmin bu eâzım ve ekâbir üzerinde tahakküm ederek bir inkılâb-i dînî vücûda getirmeğe teşebbüsüdür. Bu sebeble أَجَعَلَ الاَلهَةَ الَها واحداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءُ عُجَابٌ (Sad, 38/5) ya'nî "Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acîb bir şeydir" dediler. Ve kezâ sûre-i Kâf'da بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم فقالَ الْكَافِرُونَ هذا شيئ عجيب (Kâf, 50/2) ya'nî "Belki kâfirler kendi cinslerinden inzâr edici geldiğine taaccüb edip, bu acîb bir şeydir, dediler" buyurulur.

2036. Bu taaccübden, o taaccübe kadar derin fark vardır; sultan-ı azîm acaba ne yapacaktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2036. Bu şaşkınlıktan, o şaşkınlığa kadar derin fark vardır; yüce sultan acaba ne yapacaktır?

Şanlı peygamberin şaşkınlığından, inkârcıların şaşkınlığına kadar derin fark vardır; çünkü bu iki şaşkınlıktan birisi ilme, diğeri ise cehalete ve ahmaklığa dayanır. Acaba yüce sultan olan Yüce Allah hazretlerinin bu iki şaşkınlığı birbirinin karşısına koymaktaki hükmü nedir ve ne yapmak ister? "Tâ" şaşkınlık içindir. Bu sebeple bu da Pir efendimiz tarafından düşünce alanına sürülen üçüncü bir şaşkınlıktır. Ve bu şaşkınlığın dayandığı sebep, kader sırrıdır. Nasıl ki ayet-i kerimede فَلِلَّهِ الْحَجَّةِ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) yani "Yüce Allah için kesin delil sabittir; şimdi dileseydi, hepsine hidayet ederdi" buyurulur. Çünkü Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye tabidir. Bilinen şey ise, sabit hakikatlerdir. Bu sebeple Hakk'ın tecellisi sabit hakikatlerin yatkınlık ve kabiliyetine göre olur.

Resûl-i zîşânın taaccübünden, münkirlerin taaccübüne kadar derin fark vardır; çünkü bu iki taaccübden birisi ilme ve dîğeri cehle ve hamâkata müsteniddir. Acabâ sultân-ı azîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin bu iki taaccübü, birbirinin muvâcehesine koymaktaki hükmü nedir ve ne yapmak murâd eder? "Tâ", taaccüb içindir. Binâenaleyh bu da cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından meydân-ı fikre sürülen üçüncü bir taaccübdür. Ve bu taaccübün istinad ettiği sebeb, sırr-ı kaderdir. Nitekim âyet-i kerîmede فَلِلَّهِ الْحَجَّةِ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'nî "Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir; imdi dilese idi, hepsine hidâyet ederdi" buyurulur. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi ma'lûma tâbi'dir. ve ma'lûm ise, a'yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh Hakk'ın tecellîsi a'yân-ı sâbitenin isti'dâd ve kabiliyyetine göre olur.

2037. Ey Dekūkî pek çabuk sür! Agah ol, sus! Ne kadar söylersin, ne kadar? Çünkü kulak kahtı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2037. Ey Dekūkî, çok çabuk sür! Uyanık ol, sus! Ne kadar söylersin, ne kadar? Çünkü kulak kıtlığı vardır.

Muhammed (a.s.v.), davet ettiği inkârcıların çekişme ve muhalefetlerinden dolayı şaşkınlık içindedir. Şanlı Peygamber Efendimiz'in şaşkınlık sebebi şudur: Davet ettiği inkârcıların her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâ ve idrakte seçkin yaratılışlı kimselerdi; ve kendilerine davet anında söylenen sözler gayet makul ve mantıklıydı. Böyle olmakla beraber bu makul ve mantıklı sözler, onların zekâ ve dirayetleri karşısında etkili olmadı; aksine inkâr ve çekişmeleri arttı. Bu hâl ise, son derece şaşırtıcıdır. Ebû Leheb ve benzerlerinin şaşkınlık sebebi ise, Kureyş'in büyükleri dururken, kabile arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetimin bu büyükler ve ulular üzerinde tahakküm ederek dinî bir inkılap meydana getirmeye teşebbüs etmesidir. Bu sebeple أَجَعَلَ الاَلهَةَ الاَها واحداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءُ عُجَابٌ (Sâd, 38/5) yani "Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acayip bir şeydir" dediler. Ve aynı şekilde Kâf Sûresi'nde بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم فقالَ الْكَافِرُونَ هذا شيئ عجيب (Kâf, 50/2) yani "Aksine kâfirler kendi cinslerinden uyarıcı geldiğine şaşıp, bu acayip bir şeydir, dediler" buyurulur.

Muhammed (a.s.v.) da'vet buyurduğu münkirlerin nizâ' ve muhalefetlerinden dolayı taaccübdedir. Resûl-i zîşân Efendimiz'in sebeb-i taaccübleri budur ki: Da'vet buyurduğu münkirlerin her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâvetde ve idrâkde mümtâz mahlûklar idi; ve kendilerine söylenen sözler hîn-i da'vette gâyet ma'kül ve mantıkî idi. Böyle olmakla beraber bu ma'kül ve mantıkî sözler, onların zekâvet ve dirâyetleri muvâcehesinde müessir olmadı; bil'akis inkâr ve nizâ'ları arttı. Bu hâl ise, son derece şâyân-ı taaccübdür. Ebû Leheb ve emsâlinin sebeb-i taaccübleri ise, eâzım-ı Kureyş dururken, kabîle arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetîmin bu eâzım ve ekâbir üzerinde tahakküm ederek bir inkılâb-i dînî vücûda getirmeğe teşebbüsüdür. Bu sebeble أَجَعَلَ الاَلهَةَ الَها واحداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءُ عُجَابٌ (Sâd, 38/5) ya'nî "Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acîb bir şeydir" dediler. Ve kezâ sûre-i Kâf'da بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم فقالَ الْكَافِرُونَ هذا شيئ عجيب (Kâf, 50/2) ya'nî "Belki kâfirler kendi cinslerinden inzâr edici geldiğine taaccüb edip, bu acîb bir şeydir, dediler" buyurulur.

2036. Bu taaccübden, o taaccübe kadar derin fark vardır; sultan-ı azîm acaba ne yapacaktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2036. Bu şaşkınlıktan, o şaşkınlığa kadar derin fark vardır; yüce sultan acaba ne yapacaktır?

Şanlı peygamberin şaşkınlığından, inkârcıların şaşkınlığına kadar derin fark vardır; çünkü bu iki şaşkınlıktan birisi ilme, diğeri ise cehalete ve ahmaklığa dayanır. Acaba yüce sultan olan Yüce Allah hazretlerinin bu iki şaşkınlığı birbirinin karşısına koymaktaki hükmü nedir ve ne yapmak ister?

"Tâ", şaşkınlık içindir. Bu sebeple bu da Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafından düşünce alanına sürülen üçüncü bir şaşkınlıktır. Ve bu şaşkınlığın dayandığı sebep, kader sırrıdır. Nasıl ki ayet-i kerimede فَلِلَّهِ الْحَجَّةِ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) yani "Yüce Allah için kesin delil sabittir; şimdi dileseydi, hepinizi hidayete erdirirdi" buyurulur. Çünkü Hakk'ın iradesi ilmine, ilmi ise bilinen şeye tabidir. Ve bilinen şey ise, sabit hakikatlerdir. Bu sebeple Hakk'ın tecellisi sabit hakikatlerin yatkınlık ve kabiliyetine göre olur.

Resûl-i zîşânın taaccübünden, münkirlerin taaccübüne kadar derin fark vardır; çünkü bu iki taaccübden birisi ilme ve dîğeri cehle ve hamâkata müsteniddir. Acabâ sultân-ı azîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin bu iki taaccübü, birbirinin muvâcehesine koymaktaki hükmü nedir ve ne yapmak murâd eder?

"Tâ", taaccüb içindir. Binâenaleyh bu da cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından meydân-ı fikre sürülen üçüncü bir taaccübdür. Ve bu taaccübün istinad ettiği sebeb, sırr-ı kaderdir. Nitekim âyet-i kerîmede فَلِلَّهِ الْحَجَّةِ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'nî "Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir; imdi dilese idi, hepsine hidâyet ederdi" buyurulur. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi ma'lûma tâbi'dir. ve ma'lûm ise, a'yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh Hakk'ın tecellîsi a'yân-ı sabitenin isti'dâd ve kabiliyyetine göre olur.

2037. Ey Dekūkî pek çabuk sür! Agah ol, sus! Ne kadar söylersin, ne kadar? Çünkü kulak kahtı vardır. Ey Dekükî, kelâmı kıssa tarafına pek çabuk sür; kendine gel, esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşâdan sükût et! Ne kadar söylersin ne kadar? Zîrâ bu hakāyıkı dinleyecek kulakların kıtlığı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2037. Ey Dekūkî, çok çabuk sür! Uyanık ol, sus! Ne kadar söylersin, ne kadar? Çünkü kulak kıtlığı vardır. Ey Dekūkî, sözü hikâye tarafına çok çabuk sür; kendine gel, ilâhî sırları açığa vurmaktan sus! Ne kadar söylersin ne kadar? Çünkü bu hakikatleri dinleyecek kulakların kıtlığı vardır.

## O yedi ağacın bir ağaç olması

2038. “Ben talii yâver, daha ileriye sürdüm; o yedi, cümleten yine bir ağaç oldu,” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2038. “Ben talii yâver, daha ileriye sürdüm; o yedi, cümleten yine bir ağaç oldu,” dedi.

Dekūkî hazretleri kıssaya devam edip şöyle buyurdu: "Halkın gözünden gizli olan ve talihimin yaverliği (yardımcılığı) sebebiyle bana görünen o yedi ağacı yakından görmek üzere, adımımı daha ileriye attım; gördüm ki o yedi ağaç, tamamen yine bir ağaç oluverdi."

Dekūkî hazretleri kıssaya devam edip buyurdu ki: "Halkın gözünden mahfi olan ve tâli'imin yâverliği hasebiyle bana meşhûd olan o yedi ağacı yakından görmek üzere, adımımı daha ileriye sürdüm; gördüm ki o yedi ağaç, kâmilen yine bir ağaç oluverdi."

2039. "Her bir demde yedi oluyordu, ferd oluyordu. Bilir misin ben hayretten nasıl oluyordum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2039. "Her bir demde yedi oluyordu, ferd oluyordu. Bilir misin ben hayretten nasıl oluyordum?"

"Hemî", "hemî dânî" yani "bilir misin" takdirindedir. Bu şerefli beyitte evliyânın, hakikat yönünden birleşmesine işaret vardır ve onların itibari olan farklılıkları, taayyün (belirginleşme) yönündendir. Ve her an yedi olması ve bir olması, her an içinde, hem vahdetin (birliğin) müşahadesinde hem de kesretin (çokluğun) mülahazasında olan muhakkıkın (gerçeği idrak edenin) hâline işarettir; ve birinin müşahadesiyle diğerinden perdelenmiş değildir. Muvahhid (Allah'ın birliğine inanan) bunun aksinedir; çünkü onun bakışına, zâtın birliğinden başka bir müşahade gelemez. Ve mahcub (perdelenmiş) dahi bunun aksinedir; çünkü ona da çokluktan başkası görünmez. Sözün özü, mahcuba Yüce Allah'ın Zâtı, yaratılmışların suretlerinin aynası olmuştur ve muvahhide de yaratılmışların sabit hakikatleri, Yüce Allah'ın Zâtının aynası olmuştur. Ve muhakkıkın bakışında yaratılmışlar, Hakk'ın aynası ve Hak, yaratılmışların aynasıdır. (Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin beyanlarından tercümedir.)

Ey Dekukî, sözü kıssa tarafına pek çabuk sür; kendine gel, ilahi sırları ifşa etmekten sus! Ne kadar söylersin ne kadar? Çünkü bu hakikatleri dinleyecek kulakların azlığı vardır.

“Hemî” “hemî dânî” ya'nî “bilir misin" takdîrindedir. Bu beyt-i şerîfde evliyânın, hakîkat cihetinden ittihâdına işâret vardır ve onların i'tibârî olan tegâyürleri, taayyün cihetindendir. Ve her dem yedi olması ve bir olması, her ân içinde, hem vahdetin müşâhedesinde ve hem de kesretin mülâhazasında olan muhakkıkın hâline işarettir; ve birinin müşâhedesiyle, dîğerinden mahcûb değildir. Muvahhid bunun hilafınadır; zîrâ onun nazarına, vahdet-i zâtdan başka bir müşâhede gelemez. Ve mahcûb dahi, bunun hilafınadır; zîrâ ona da kesretden başkası görünmez. Velhâsıl mahcûba Zât-ı Hak suver-i halkın âyînesi olmuştur ve muvahhide de a'yân-ı halk, Zât-ı Hakk'ın âyînesi olmuştur. Ve nazar-ı muhakkıkda halk, Hakk'ın âyînesi ve Hak, halkın âyînesidir. (Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin beyânâtından tercümedir.)

Ey Dekükî, kelâmı kıssa tarafına pek çabuk sür; kendine gel, esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşâdan sükût et! Ne kadar söylersin ne kadar? Zîrâ bu hakāyıkı dinleyecek kulakların kıtlığı vardır.

## O yedi ağacın bir ağaç olması

2038. “Ben talii yâver, daha ileriye sürdüm; o yedi, cümleten yine bir ağaç oldu,” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2038. “Ben talii yâver, daha ileriye sürdüm; o yedi, cümleten yine bir ağaç oldu,” dedi.

Dekūkî hazretleri kıssaya devam edip şöyle buyurdu: "Halkın gözünden gizli olan ve talihimin yaverliği (yardımcılığı) sebebiyle bana görünen o yedi ağacı yakından görmek üzere, adımımı daha ileriye attım; gördüm ki o yedi ağaç, tamamen yine bir ağaç oluverdi."

Dekūkî hazretleri kıssaya devam edip buyurdu ki: "Halkın gözünden mahfi olan ve tâli'imin yâverliği hasebiyle bana meşhûd olan o yedi ağacı yakından görmek üzere, adımımı daha ileriye sürdüm; gördüm ki o yedi ağaç, kâmilen yine bir ağaç oluverdi."

2039. "Her bir demde yedi oluyordu, ferd oluyordu. Bilir misin ben hayretten nasıl oluyordum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2039. "Her bir anda yedi oluyordu, tek oluyordu. Bilir misin ben hayretten nasıl oluyordum?"

"Hemî" "hemî dânî" yani "bilir misin" anlamındadır. Bu şerefli beyitte evliyaların, hakikat yönünden birleşmesine işaret vardır ve onların itibari olan farklılıkları, taayyün (belirginleşme) yönündendir. Ve her an yedi olması ve bir olması, her an içinde, hem vahdetin (birliğin) müşahadesinde (gözleminde) hem de kesretin (çokluğun) mülahazasında (düşüncesinde) olan muhakkıkın (gerçeği idrak edenin) hâline işarettir; ve birinin müşahadesiyle, diğerinden perdelenmiş değildir. Muvahhid (Allah'ın birliğine inanan) bunun aksinedir; çünkü onun bakışına, zâtın birliğinden başka bir müşahade gelemez. Ve mahcub (perdelenmiş) dahi, bunun aksinedir; çünkü ona da çokluktan başkası görünmez. Sözün özü, mahcuba Yüce Hakk'ın Zâtı, halkın suretlerinin aynası olmuştur ve muvahhidi de halkın sabit hakikatleri, Yüce Hakk'ın Zâtının aynası olmuştur. Ve muhakkıkın bakışında halk, Hakk'ın aynası ve Hak, halkın aynasıdır. (Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin açıklamalarından tercümedir.) Zâtın birliği sırrı ortaya çıktığı zaman, Hakk Yolcusu hayrette kalacağından, Dekūkî hazretlerinin yüce açıklamalarında bu övülmüş hayrete işaret buyurulmuştur. Ve buna işaretle şanlı peygamber efendimiz "رب زدنى فيك تحيرا" yani "Yâ Rab, senin hakkında hayretimi artır!" buyurmuştur.

“Hemî” “hemî dânî” ya'nî “bilir misin" takdîrindedir. Bu beyt-i şerîfde evliyânın, hakîkat cihetinden ittihâdına işâret vardır ve onların i'tibârî olan tegâyürleri, taayyün cihetindendir. Ve her dem yedi olması ve bir olması, her ân içinde, hem vahdetin müşâhedesinde ve hem de kesretin mülâhazasında olan muhakkıkın hâline işarettir; ve birinin müşâhedesiyle, dîğerinden mahcûb değildir. Muvahhid bunun hilafınadır; zîrâ onun nazarına, vahdet-i zâtdan başka bir müşâhede gelemez. Ve mahcûb dahi, bunun hilafınadır; zîrâ ona da kesretden başkası görünmez. Velhâsıl mahcûba Zât-ı Hak suver-i halkın âyînesi olmuştur ve muvahhide de a'yân-ı halk, Zât-ı Hakk'ın âyînesi olmuştur. Ve nazar-ı muhakkıkda halk, Hakk'ın âyînesi ve Hak, halkın âyînesidir. (Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin beyânâtından tercümedir.) Vahdet-i zâtın sırrı zâhir olduğu vakit, sâlik hayrette kalacağından, Dekūkî hazretlerinin beyânât-ı aliyyesinde bu hayret-i mahmûdeye işâret buyurulmuştur. Ve buna işâreten Resûl-i zîşân efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'nî "Yâ Rab, senin hakkında tahayyürümü ziyâde et!" buyurmuştur.

2040. "Ondan sonra ağaçları namazda gördüm, saf çekip, cemaat gibi tertib yapmış."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2040. "Ondan sonra ağaçları namazda gördüm, saf çekip, cemaat gibi düzen almış."

2041. "Bir ağaç önden imâm gibi olmuş, diğerleri onun arkasında kıyâmda."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2041. Bir ağaç önden imam gibi olmuş, diğerleri onun arkasında kıyamda.

2042. "O kıyâm ve o rükû' ve o sücûd, ağaçlardan bana çok acıb göründü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2042. "O kıyam ve o rükû ve o secde, ağaçlardan bana çok şaşırtıcı göründü."

2043. "O zaman Hakk'ın kelâmını yad ettim: "Necm, şecer için secde ederler," buyurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2043. "O zaman Hakk'ın kelâmını andım: "Yıldız ve ağaç secde ederler," buyurdu."

Bu şerefli beyitte, Rahmân suresinde bulunan وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (Rahmân, 55/6) yani "Sapsız bitki ve saplı ağaçlar secde ederler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Yukarıda da açıklandığı üzere, her şeyin bir görüneni ve bir de görünmeyeni vardır. Görüneni mülk âlemindendir ve görünmeyeni melekût âlemindendir. Görüneninin şekli ve halleri, mülk âleminin gereklilikleriyle uyumludur ve görünmeyeninin şekli ve halleri de melekût âleminin gerektirdikleriyle örtüşür. Şimdi, gaflet ehli, eşyanın görünmeyen yönünden perde içinde olduklarından, melekûtî halleri gözlemleyenlerin sözlerini inkâr ederler. Hz. Dekūkî burada, yedi abdâlın (Allah dostları) melekûtî hallerinden bahsederler ve bütün eşyanın Hakk'ı hamd ile tesbih ettikleri ve Hakk'a secde ettikleri Kur'ân-ı Kerîm'de geçtiği gibi, şimdiye kadar bu Şerefli Mesnevî'de de birçok yerde açıklanmıştır; ve bundan sonra da peyderpey açıklanacaktır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rahmân'da olan وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (Rahmân, 55/6) ya'nî “Sâkı olmayan nebât ve sâkı olan ağaçlar secde ederler” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Yukarıda da îzâh olunduğu üzere, herbir şeyin zâhiri ve bâtını vardır. Zâhiri, âlem-i mülkten ve bâtını âlem-i melekûtdandır. Zâhirinin hey'eti ve ahvâli, âlem-i mülkün îcâbâtıyla mütenâsibdir ve bâtınının hey'eti ve ahvâli dahi, âlem-i melekûtun iktizââtına muvâfıktır. İmdi ehl-i gaflet eşyânın bâtınından hicâb içinde olduğundan, ahvâl-i melekûtu müşâhede edenlerin sözlerini inkâr ederler. Hz. Dekūkî burada, abdâl-ı seb'anın evzâ'-ı melekûtiyyelerinden bahs buyururlar ve bilcümle eşyânın Hakk'ı hamd ile tesbih ettikleri ve Hakk'a secde ettikleri Kur'ân-ı Kerîmde mezkûr olduğu gibi, şimdiye kadar bu Mesnevî-i Şerîfde de müteaddid mahallerde îzâh buyuruldu; ve bundan sonra peyderpey îzâh buyurulacaktır.

2044. "Bu ağaçların ne dizi, ne de beli var. Bu ne namaz tertibidir öyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2044. "Bu ağaçların ne dizisi, ne de beli var. Bu ne namaz düzenidir öyle!"

Zâtın birliğinin sırrı ortaya çıktığı zaman, Hakk Yolcusu hayrette kalacağından, Dekūkî hazretlerinin yüce açıklamalarında bu övülmüş hayrete işaret buyrulmuştur. Ve buna işaretle şanlı peygamber efendimiz "Yâ Rab, senin hakkında hayretimi artır!" buyurmuştur.

Vahdet-i zâtın sırrı zâhir olduğu vakit, sâlik hayrette kalacağından, Dekūkî hazretlerinin beyânât-ı aliyyesinde bu hayret-i mahmûdeye işaret buyurulmuştur. Ve buna işâreten Resûl-i zîşân efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Yâ Rab, senin hakkında tahayyürümü ziyâde et!" buyurmuştur.

2040. "Ondan sonra ağaçları namazda gördüm, saf çekip, cemaat gibi tertib yapmış."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2040. "Ondan sonra ağaçları namazda gördüm, saf çekip, cemaat gibi düzen almış."

2041. "Bir ağaç önden imâm gibi olmuş, diğerleri onun arkasında kıyâmda."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2041. Bir ağaç önden imam gibi olmuş, diğerleri onun arkasında kıyamda.

2042. "O kıyâm ve o rükû' ve o sücûd, ağaçlardan bana çok acıb göründü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2042. "O kıyam ve o rükû ve o secde, ağaçlardan bana çok şaşırtıcı göründü."

2043. "O zaman Hakk'ın kelâmını yad ettim: "Necm, şecer için secde ederler," buyurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2043. "O zaman Hakk'ın kelâmını andım: "Yıldız ve ağaç secde ederler," buyurdu."

Bu yüce beyitte, Rahmân Sûresi'nde bulunan "والنجم والشجر يسجدان" (Rahmân, 55/6) yani "Gövdesi olmayan bitki ve gövdesi olan ağaçlar secde ederler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Yukarıda da açıklandığı üzere, her şeyin bir görüneni ve bir de görünmeyeni vardır. Görüneni, mülk âlemindendir ve görünmeyeni melekût âlemindendir. Görüneninin şekli ve halleri, mülk âleminin gereklilikleriyle uyumludur ve görünmeyeninin şekli ve halleri de melekût âleminin gerektirdikleriyle örtüşür. Şimdi, gaflet ehli (gerçeklerden habersiz olanlar) eşyanın görünmeyen yönünden bir perde içinde olduklarından, melekût âleminin hallerini gözlemleyenlerin sözlerini inkâr ederler. Hz. Dekūkî burada, yedi abdâlın (Allah dostu veliler) melekûtî hallerinden bahsederler ve bütün eşyanın Hakk'ı hamd ile tesbih ettikleri ve Hakk'a secde ettikleri Kur'ân-ı Kerîm'de zikredildiği gibi, şimdiye kadar bu yüce Mesnevî'de de birçok yerde açıklanmıştır; ve bundan sonra da peyderpey açıklanacaktır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rahmân'da olan والنجم والشجر يسجدان (Rahmân, 55/6) ya'nî “Sâkı olmayan nebât ve sâkı olan ağaçlar secde ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Yukarıda da îzâh olunduğu üzere, herbir şeyin zâhiri ve bâtını vardır. Zâhiri, âlem-i mülkten ve bâtını âlem-i melekûtdandır. Zâhirinin hey'eti ve ahvâli, âlem-i mülkün îcâbâtıyla mütenâsibdir ve bâtınının hey'eti ve ahvâli dahi, âlem-i melekûtun iktizââtına muvâfıktır. İmdi ehl-i gaflet eşyânın bâtınından hicâb içinde olduğundan, ahvâl-i melekûtu müşâhede edenlerin sözlerini inkâr ederler. Hz. Dekūkî burada, abdâl-ı seb'anın evzâ'-ı melekûtiyyelerinden bahs buyururlar ve bilcümle eşyânın Hakk'ı hamd ile tesbih ettikleri ve Hakk'a secde ettikleri Kur'ân-ı Kerîmde mezkûr olduğu gibi, şimdiye kadar bu Mesnevî-i Şerîfde de müteaddid mahallerde îzâh buyuruldu; ve bundan sonra peyderpey îzâh buyurulacaktır.

2044. "Bu ağaçların ne dizi, ne de beli var. Bu ne namaz tertibidir öyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2044. "Bu ağaçların ne dizi, ne de beli var. Bu ne namaz tertibidir öyle!"

"Bu ağaçlar namaz vaziyetindedirler; fakat hiçbirinin secdeye giderken bükülecek dizi ve eğilecek beli yoktur. Bu nasıl namaz tertibidir, öyle ki, göze gayet acayip gelir."

"Bu ağaçlar namaz vaziyetindedirler; fakat hiçbirinin secdeye giderken bükülecek dizi ve eğilecek beli yoktur. Bu nasıl namaz tertibidir, öyle ki, nazara gâyet acîb gelir."

2045. "Ey revnaklı, bizim fiilimizden henüz taaccübün mü vardır?" diye ilhâm-ı Hudâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2045. "Ey parlak ruhlu, bizim fiilimizden hâlâ şaşkınlık duyuyor musun?" diye Allah'tan ilham geldi.

Yani, "Ey ruhu parlak olan kulum Dekūkî! Biz sana mülk (görünen) ve melekût (görünmeyen) âlemini gösterip, birinin diğerine perde olma özelliğini senden kaldırdığımız hâlde; ve sen de görünen âlemdeki fiillerimizin tarzını ve görünmeyen âlemdeki fiillerimizin tavrını gördüğün hâlde, bu ağaçların namazdaki ve secdedeki hâllerinden, bizim fiilimizden hâlâ şaşkınlık duyuyor musun?" diye Allah tarafından Dekūkî'ye ilham geldi.

Ya'nî, “Ey rûhu revnaklı olan kulum Dekūkî! Biz sana âlem-i mülkü ve melekûtu gösterip, birinin diğerine hicâb olması hâssasını senden kaldırdığımız halde; ve sen dahi zâhir âlemdeki efâlimizin tarzını ve bâtın âlemindeki ef'âlimizin tavrını gördüğün halde, bu ağaçların namazdaki ve secdedeki vasıflarından, bizim fiilimizden hâlen taaccübün mü vardır?" diye Hak tarafından Dekūkî'ye ilhâm geldi.

## O yedi ağacın, yedi adam olması

2046. "Geç zamandan sonra, onlar yedi adam oldu; ferd olan Yezdân için hepsi ka'dede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2046. "Geç zamandan sonra, onlar yedi adam oldu; ferd olan Yezdân için hepsi ka'dede!"

Bir hayli zaman sonra, o yedi ağaç, yedi adam oldu ve hepsi adam şeklinde oldukları halde, tek olan Hak için, namazın ka'de (oturma) halinde idiler.

"Bir hayli zaman sonra, o yedi ağaç, yedi adam oldu ve hepsi adam sûretinde oldukları halde, ferd olan Hak için, namazın ka'de hâlinde idiler."

2047. "Gözümü siliyorum ki, o yedi arslan, acaba kimdirler ve cihandan ne tutarlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2047. "Gözümü siliyorum ki, o yedi arslan, acaba kimdirler ve cihandan ne tutarlar?"

"Dış gözümü ve basiret gözümü siliyorum ki, her biri bir arslan değerinde olan o yedi velî acaba kimlerdir ve dünyadan ne görev sahibidirler anlayayım." Bu ağaçlar namaz vaziyetindedirler; fakat hiçbirinin secdeye giderken bükülecek dizi ve eğilecek beli yoktur. Bu nasıl bir namaz düzenidir, öyle ki, bakışa gayet acayip gelir.

“Çeşm-i zâhirimi ve basar-ı basîretimi siliyorum ki, herbiri bir arslan mesâbesinde olan o yedi velî acabâ kimlerdir ve cihândan ne vazîfe sâhibidirler anlıyayım." Bu ağaçlar namaz vaziyetindedirler; fakat hiçbirinin secdeye giderken bükülecek dizi ve eğilecek beli yoktur. Bu nasıl namaz tertibidir, öyle ki, nazara gâyet acîb gelir.

2045. "Ey revnaklı, bizim fiilimizden henüz taaccübün mü vardır?" diye ilhâm-ı Hudâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2045. "Ey parlak ruhlu, bizim fiilimizden hâlâ şaşkınlığın mı var?" diye Allah'tan ilham geldi.

Yani, "Ey ruhu parlak olan kulum Dekūkî! Biz sana mülk (görünen) ve melekût (görünmeyen) âlemini gösterip, birinin diğerine perde olma özelliğini senden kaldırdığımız hâlde; ve sen de görünen âlemdeki fiillerimizin tarzını ve görünmeyen âlemdeki fiillerimizin tavrını gördüğün hâlde, bu ağaçların namazdaki ve secdedeki hâllerinden, bizim fiilimizden hâlâ şaşkınlığın mı var?" diye Allah tarafından Dekūkî'ye ilham geldi.

Ya'nî, “Ey rûhu revnaklı olan kulum Dekūkî! Biz sana âlem-i mülkü ve melekûtu gösterip, birinin diğerine hicâb olması hâssasını senden kaldırdığımız halde; ve sen dahi zâhir âlemdeki efâlimizin tarzını ve bâtın âlemindeki ef’âlimizin tavrını gördüğün halde, bu ağaçların namazdaki ve secdedeki vasıflarından, bizim fiilimizden hâlen taaccübün mü vardır?" diye Hak tarafından Dekūkî’ye ilhâm geldi.

## O yedi ağacın, yedi adam olması

2046. "Geç zamandan sonra, onlar yedi adam oldu; ferd olan Yezdân için hepsi ka'dede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2046. "Geç zamandan sonra, onlar yedi adam oldu; ferd olan Yezdân için hepsi ka'dede!"

Bir hayli zaman sonra, o yedi ağaç, yedi adam oldu ve hepsi adam şeklinde oldukları halde, tek olan Hak için, namazın ka'de (oturma) halinde idiler.

"Bir hayli zaman sonra, o yedi ağaç, yedi adam oldu ve hepsi adam sûretinde oldukları halde, ferd olan Hak için, namazın ka'de hâlinde idiler."

2047. "Gözümü siliyorum ki, o yedi arslan, acaba kimdirler ve cihandan ne tutarlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2047. "Gözümü siliyorum ki, o yedi arslan, acaba kimdirler ve cihandan ne tutarlar?"

"Görünen gözümü ve basiret gözümü (iç görüşümü) siliyorum ki, her biri bir arslan değerinde olan o yedi velî acaba kimlerdir ve dünyadan ne vazife sahibidirler anlayayım."

“Çeşm-i zâhirimi ve basar-ı basîretimi siliyorum ki, herbiri bir arslan mesâbesinde olan o yedi velî acabâ kimlerdir ve cihândan ne vazîfe sâhibidirler anlıyayım."

2048. "Vaktaki ben yoldan yakınlığa eriştim, intibah cihetinden onlara selâm verdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2048. "Vaktaki ben yoldan yakınlığa eriştim, intibah cihetinden onlara selâm verdim."

Vaktaki ben bulunduğum yoldan o oturur vaziyette olan yedi zâtın yakınlığına eriştim ve kendimi kaptırdığım şaşkınlık halinden, kendime gelerek, onlara selâm verdim.

"Vaktāki ben bulunduğum yoldan o ka'de hâlinde olan yedi zâtın yakınlığına eriştim ve müstağrak olduğum taaccüb hâlinden, intibaha gelerek, onlara selâm verdim."

2049. Tâife bana: "Ey mefhar ve kerîmlerin tacı olan Dekūkî!" diye o selamın cevabını dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2049. O topluluk bana: "Ey övünç kaynağı ve kerem sahibi kişilerin tacı olan Dekūkî!" diye o selamın cevabını söylediler.

O yüce topluluk bana: "Ey övünç kaynağı, yani varlığıyla övünülen ve kerem sahibi kişilerin başlarının tacı bulunan Dekūkî! Ve aleykümselam!" diyerek bana o selamımın cevabını verdiler.

O tâife-i aliyye bana: "Ey mahall-i iftihâr, ya'nî vücûduyla iftihâr olunan ve kerîmlerin başlarının tâcı bulunan Dekūkî! Ve aleykümü's-selâm!" diyerek bana o selâmımın cevabını verdiler.

2050. Dedim: "Nihayet bunlar beni nasıl tanıdılar? Bundan evvel benim [2058] üzerime nazar atmadılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. Dedim: "Nihayet bunlar beni nasıl tanıdılar? Bundan önce benim [2058] üzerime bakmadılar."

Kendi kendime dedim ki: "Nihayet bunlar önceden benim üzerime bakmadıkları ve benimle tanışıklık kurmadıkları halde, beni nasıl tanıyıp, adımı söylediler?"

Kendi kendime dedim ki: "Nihâyet bunlar mukaddemâ benim üzerime nazar atmadıkları ve benimle muârefe peydâ etmedikleri halde, beni nasıl tanıyıp, adımı söylediler?"

2051. "Çabuk benim zamîrimden bildiler, birbirine aşağıdan yukarıya bakıştılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. "Çabuk benim içimden geçen düşüncemi bildiler, birbirine aşağıdan yukarıya bakıştılar."

"Benim kendi kendime içimden geçen bu düşünceyi hemen bildiler, şaşırarak, baştan aşağıya kadar birbirini süzdüler?"

"Benim kendi kendime içimden geçen bu hâtırayı derhal bildiler, taaccüben, baştan aşağıya kadar birbirini süzdüler?"

2052. Gülerek: "Ey azîz, şimdi bu da mı senin üzerine örtülmüştür?" diye bana cevab verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. Gülerek: "Ey aziz, şimdi bu da mı senin üzerine örtülmüştür?" diye bana cevap verdiler.

"Ey evliyanın baş tacı olan Dekkuki, hatıralara vakıf olma sırrı da mı şimdiki halde senin üzerinden örtülmüştür?"

"Ey evliyânın sertâcı olan Dekūkî, havâtıra ıttıla' sırrı da mı şimdiki halde senin üzerinden örtülmüştür?"

2053. "Bir gönül ki, Hudâ ile tahayyürdedir, solun ve sağın sırrı ne vakit mestûr olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. "Bir gönül ki, Allah ile şaşkınlık içindedir, solun ve sağın sırrı ne zaman gizlenir?"

2048. Vaktaki ben yoldan yakınlığa eriştim, intibah cihetinden onlara selâm verdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2048. Vaktaki ben yoldan yakınlığa eriştim, uyanış yönünden onlara selâm verdim.

Vaktaki ben bulunduğum yoldan o oturur hâlde olan yedi zâtın yakınlığına eriştim ve kendimi kaptırdığım şaşkınlık hâlinden, uyanışa gelerek, onlara selâm verdim.

Vaktāki ben bulunduğum yoldan o ka'de hâlinde olan yedi zâtın yakınlığına eriştim ve müstağrak olduğum taaccüb hâlinden, intibaha gelerek, onlara selâm verdim.

2049. Tâife bana: "Ey mefhar ve kerîmlerin tacı olan Dekūkî!" diye o selâmın cevabını dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2049. O topluluk bana: "Ey övünç kaynağı ve kerem sahiplerinin tacı olan Dekūkî!" diye o selâmın cevabını verdiler.

O yüce topluluk bana: "Ey övünç yeri, yani varlığıyla övünülen ve kerem sahiplerinin başlarının tacı bulunan Dekūkî! Ve aleykümselâm!" diyerek bana o selâmımın cevabını verdiler.

O tâife-i aliyye bana: "Ey mahall-i iftihâr, ya'nî vücûduyla iftihâr olunan ve kerîmlerin başlarının tâcı bulunan Dekūkî! Ve aleykümü's-selâm!" diyerek bana o selâmımın cevabını verdiler.

2050. Dedim: "Nihayet bunlar beni nasıl tanıdılar? Bundan evvel benim [2058] üzerime nazar atmadılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. Dedim: "Nihayet bunlar beni nasıl tanıdılar? Bundan önce benim [2058] üzerime bakmadılar."

Kendi kendime dedim ki: "Nihayet bunlar önceden benim üzerime bakmadıkları ve benimle tanışıklık kurmadıkları halde, beni nasıl tanıyıp, adımı söylediler?"

Kendi kendime dedim ki: "Nihâyet bunlar mukaddemâ benim üzerime nazar atmadıkları ve benimle muârefe peydâ etmedikleri halde, beni nasıl tanıyıp, adımı söylediler?"

2051. "Çabuk benim zamîrimden bildiler, birbirine aşağıdan yukarıya bakıştılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. "Çabuk benim içimden geçen düşüncemi bildiler, birbirine aşağıdan yukarıya bakıştılar."

"Benim kendi kendime içimden geçen bu düşünceyi hemen bildiler, şaşırarak, baştan aşağıya kadar birbirini süzdüler?"

"Benim kendi kendime içimden geçen bu hâtırayı derhal bildiler, taaccüben, baştan aşağıya kadar birbirini süzdüler?"

2052. Gülerek: "Ey azîz, şimdi bu da mı senin üzerine örtülmüştür?" diye bana cevab verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. Gülerek: "Ey aziz, şimdi bu da mı senin üzerine örtülmüştür?" diye bana cevap verdiler.

"Ey evliyanın baş tacı olan Dekkuki, hatıralara vakıf olma sırrı da mı şimdiki halde senin üzerinden örtülmüştür?"

"Ey evliyânın sertâcı olan Dekūkî, havâtıra ıttıla' sırrı da mı şimdiki halde senin üzerinden örtülmüştür?"

2053. "Bir gönül ki, Huda ile tahayyürdedir, solun ve sağın sırrı ne vakit mestûr olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. "Bir gönül ki, Allah ile hayranlık içindedir, solun ve sağın sırrı ne zaman gizli kalır?"

Bir gönül ki, Hak'ta fani olup varlığın birliği (vahdet-i vücûd) sırrı ona açılmış ve Hakk'ın tecellilerinde hayret içinde kalmıştır; artık öyle bir gönüle, belirlenmeler âleminin (âlem-i taayyünât) sırrı ne zaman gizli kalır? Ve ey Dekūkî hazretleri, senin gönlün dahi bu hâl içinde iken, bu sırlar nasıl sana gizli kalmıştır?

Bir gönül ki, Hak'da fânî olup vahdet-i vücûd sırrı ona zâhir olmuş ve Hakk'ın tecelliyâtında hayret içinde kalmıştır; artık öyle bir gönüle, âlem-i taayyünâtın sırrı ne vakit mestûr olur? Ve ey Dekūkî hazretleri, senin gönlün dahi bu hâl içinde iken, bu esrâr nasıl sana mestûr kalmıştır?

2054. Dedim: "Gerçi hakāyık tarafına açılmışlardır, resmî olan isimden ve harften nasıl vakıftırlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. Dedim: "Gerçi hakikatler tarafına açılmışlardır, resmî olan isimden ve harften nasıl haberdardırlar?"

Dekūkî hazretleri buyurur ki: "Kendi kendime dedim ki: Gerçi bu yedi evliyanın kalpleri iç âlemlere ve eşyanın hakikatleri tarafına açılmışlardır; fakat eşyanın görünen yüzleri ve şekilleri olan isme ve kelimeye nasıl vakıf olmuşlardır? Yani benim iç âlemimi gördüler ve Hakk'a yönelmiş bir şahıs olduğumu bildiler ve görünen âlemde benim ismimin Dekūkî olduğunu nasıl bildiler?"

Dekūkî hazretleri buyurur ki: "Kendi kendime dedim ki: Gerçi bu yedi evliyânın kalbleri bevâtın ve hakāyık-ı eşyâ tarafına açılmışlardır; fakat eşyanın zevâhiri ve rüsûmu olan isme ve kelimeye nasıl vakıf olmuşlardır? Ya'nî benim bâtınımı gördüler ve Hakk'a müteveccih bir şahıs olduğumu bildiler ve âlem-i sûretde benim ismimin Dekūkî olduğunu nasıl bildiler?"

2055. Dedi: "Eğer velîden bir isim kaybolursa, onu câhillikten değil, istiğrakdan bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. Dedi: "Eğer velîden bir isim kaybolursa, onu câhillikten değil, istiğrakdan bil!"

Yedi abdaldan biri olan Dekūkî hazretlerinin bu hatırasını dahi keşfedip dedi ki: "Eğer velîden herhangi bir şeyin görünenine ait bir isim kaybolursa, onun bu vukufsuzluğunu cehaletinden bilme; aksine onun mana âlemine dalmasından ve şekil âlemine yönelmesinden bil!"

Bilinmeli ki, yedi abdâl ilahi emirle şekil âleminde tasarruf (manevi güçle işleri idare etme) göreviyle yükümlü olduklarından, onlar görevlerinin gereğine göre hareket ederler. Fakat kâmil arifler, bu görevle yükümlü olmadıklarından, yedi abdala açık olan haller, onlardan gizli kalır. Ve böyle olması, o kâmillerin mertebece yedi abdâlın altında olmalarını gerektirmez. Nasıl ki Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lûtî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: "Bu abdallardan bazıları Şeyh Abdürrezzâk hazretlerine gelip dediler ki: "Bizden Ebû Medyen Mağribî'ye selam söyledikten sonra de ki: "Ey Ebâ Medyen! Dünya işlerinde tasarruf etmek bize güç gelmiyor; fakat sana güç geliyor. Halbuki bizim, senin makamına rağbetimiz vardır, sen ise bizim makam ve mertebemize hiç iltifat etmezsin!" Buna rağmen Ebû Medyen hazretlerinin nezdinde hem bu soruyu soran abdâlın ve hem de diğer Allah dostlarının makamı mevcuttu." Bir gönül ki, Hakk'ta fani olup vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı ona zahir olmuş ve Hakk'ın tecellilerinde hayret içinde kalmıştır; artık öyle bir gönüle, taayyünât (belirginleşmeler) âleminin sırrı ne zaman gizli kalır? Ve ey Dekūkî hazretleri, senin gönlün dahi bu hal içinde iken, bu sırlar nasıl sana gizli kalmıştır?"

Abdal-1 seb'a Dekūkî hazretlerinin bu hâtırasını dahi keşf edip dedi ki: "Eğer velîden herhangi bir şeyin zâhirine taalluk eden bir isim kaybolursa, onun bu vukufsuzluğunu cehlinden bilme; belki onun âlem-i ma'nâya dalmasından ve âlem-i sûrete müteveccih olmasından bil!"

Ma'lûm olsun ki, abdâl-ı seb'a emr-i ilâhî ile âlem-i sûretde tasarruf vazîfesiyle mükellef olduklarından, onlar vazîfeleri îcâbına göre hareket ederler. Fakat urefâ-yı kâmilîn, bu vazîfe ile mükellef olmadıklarından, abdal-1 seb'aya mekşûf olan ahvâl, onlardan mestûr olur. Ve böyle olması, o kâmillerin mertebeten abdâl-i seb'anın mâdûnunda olmalarını îcâb etmez. Nitekim Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Lûtî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: "Bu abdâldan ba'zıları Şeyh Abdürrezzâk hazretlerine gelip dediler ki: "Bizden Ebû Medyen Mağribî'ye selâm söyledikten sonra de ki: "Ey Ebâ Medyen! Umûr-ı âlemde tasarruf etmek bize güç gelmiyor; fakat sana güç geliyor. Halbuki bizim, senin makāmına rağbetimiz vardır, sen ise bizim makām ve mertebemize hiç iltifât etmezsin!" Maahâzâ Ebû Medyen hazretlerinin indinde hem bu suâli soran abdâlın ve hem de sâir evliyâullâhın makāmı mevcûd idi." Bir gönül ki, Hak'da fânî olup vahdet-i vücûd sırrı ona zâhir olmuş ve Hakk'ın tecelliyâtında hayret içinde kalmıştır; artık öyle bir gönüle, âlem-i taayyünâtın sırrı ne vakit mestûr olur? Ve ey Dekūkî hazretleri, senin gönlün dahi bu hâl içinde iken, bu esrâr nasıl sana mestûr kalmıştır?"

2054. Dedim: "Gerçi hakāyık tarafına açılmışlardır, resmî olan isimden ve harften nasıl vakıftırlar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. Dedim: "Gerçi hakikatler tarafına açılmışlardır, resmî olan isimden ve harften nasıl haberdardırlar?"

Dekūkî hazretleri buyurur ki: "Kendi kendime dedim ki: Gerçi bu yedi evliyanın kalpleri iç âlemlere ve eşyanın hakikatleri tarafına açılmışlardır; fakat eşyanın görünen yüzleri ve şekilleri olan isme ve kelimeye nasıl vakıf olmuşlardır? Yani benim iç âlemimi gördüler ve Hakk'a yönelmiş bir şahıs olduğumu bildiler ve görünen âlemde benim ismimin Dekūkî olduğunu nasıl bildiler?"

Dekūkî hazretleri buyurur ki: "Kendi kendime dedim ki: Gerçi bu yedi evliyânın kalbleri bevâtın ve hakāyık-ı eşyâ tarafına açılmışlardır; fakat eşyanın zevâhiri ve rüsûmu olan isme ve kelimeye nasıl vakıf olmuşlardır? Ya'nî benim bâtınımı gördüler ve Hakk'a müteveccih bir şahıs olduğumu bildiler ve âlem-i sûretde benim ismimin Dekūkî olduğunu nasıl bildiler?"

2055. Dedi: "Eğer velîden bir isim kaybolursa, onu câhillikten değil, istiğrakdan bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. Dedi: "Eğer velîden bir isim kaybolursa, onu câhillikten değil, istiğrakdan bil!"

Dekūkî hazretlerinin yedi abdâldan (Allah dostlarından) bu hatırasını dahi keşfedip dedi ki: "Eğer velîden herhangi bir şeyin görünenine ait bir isim kaybolursa, onun bu vukufsuzluğunu (bilgisizliğini) cehaletinden bilme; aksine onun mana âlemine dalmasından ve suret âlemine yönelmesinden bil!"

Bilinmeli ki, yedi abdâl, ilahi emirle suret âleminde tasarruf (yönetme) göreviyle yükümlü olduklarından, onlar görevlerinin gereğine göre hareket ederler. Fakat kâmil ârifler, bu görevle yükümlü olmadıklarından, yedi abdâla açık olan haller, onlardan gizli kalır. Ve böyle olması, o kâmillerin mertebece yedi abdâlın altında olmalarını gerektirmez. Nasıl ki Fusûsu'l-Hikem'de Lût Fassı'nda Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: "Bu abdâldan bazıları Şeyh Abdürrezzâk hazretlerine gelip dediler ki: "Bizden Ebû Medyen Mağribî'ye selam söyledikten sonra de ki: "Ey Ebâ Medyen! Dünya işlerinde tasarruf etmek bize güç gelmiyor; fakat sana güç geliyor. Halbuki bizim, senin makamına rağbetimiz vardır, sen ise bizim makam ve mertebemize hiç iltifat etmezsin!" Bununla birlikte Ebû Medyen hazretlerinin nezdinde hem bu soruyu soran abdâlın hem de diğer evliyâullahın makamı mevcuttu."

Abdâl-ı seb'a Dekūkî hazretlerinin bu hâtırasını dahi keşf edip dedi ki: "Eğer velîden herhangi bir şeyin zâhirine taalluk eden bir isim kaybolursa, onun bu vukufsuzluğunu cehlinden bilme; belki onun âlem-i ma'nâya dalmasından ve âlem-i sûrete müteveccih olmasından bil!"

Ma'lûm olsun ki, abdâl-ı seb'a emr-i ilâhî ile âlem-i sûretde tasarruf vazîfesiyle mükellef olduklarından, onlar vazîfeleri îcâbına göre hareket ederler. Fakat urefâ-yı kâmilîn, bu vazîfe ile mükellef olmadıklarından, abdal-1 seb'aya mekşûf olan ahvâl, onlardan mestûr olur. Ve böyle olması, o kâmillerin mertebeten abdâl-i seb'anın mâdûnunda olmalarını îcâb etmez. Nitekim Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Lûtî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: "Bu abdâldan ba'zıları Şeyh Abdürrezzâk hazretlerine gelip dediler ki: "Bizden Ebû Medyen Mağribî'ye selâm söyledikten sonra de ki: "Ey Ebâ Medyen! Umûr-ı âlemde tasarruf etmek bize güç gelmiyor; fakat sana güç geliyor. Halbuki bizim, senin makāmına rağbetimiz vardır, sen ise bizim makām ve mertebemize hiç iltifât etmezsin!" Maahâzâ Ebû Medyen hazretlerinin indinde hem bu suâli soran abdâlın ve hem de sâir evliyâullâhın makāmı mevcûd idi."

2056. Ondan sonra "Ey pak dost, bizim sana iktida etmek arzumuz vardır," dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Ondan sonra "Ey pak dost, bizim sana uyma arzumuz vardır," dediler.

Bu konuşmadan sonra, o yedi abdal bana: "Ey temiz dost, namaz kılmak için, bizim sana uymak arzumuz vardır, bize imam ol!" dediler.

Bu muhâtabadan sonra, o abdal-1 seb'a bana: "Ey temiz dost, namaz kılmak için, bizim sana uymak arzûmuz vardır, bize imâm ol!" dediler.

2057. Dedim: "Peki, fakat benim devr-i zamandan müşkillerim vardır, bir müddet (mühlet verin!)"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. Dedim: "Peki, fakat benim zamanın dönüşünden kaynaklanan zorluklarım vardır, bir süre (mühlet verin!)"

Onların bu teklifi üzerine dedim ki: "Belirlenme âlemine özgü olan zamanın dönüşünden dolayı zorluklarım vardır; çünkü değişimler ve renkten renge girmeler hep zamanın dönüşündendir. Ben ise şimdi bulunduğum hâlden ve renkten, sizin hâl ve renginize girmek için sürenin geçmesine muhtacım. Bu sebeple sizin hâlinize girip ve sizin renginize boyanıp size imamlık etmem için bana mühlet verin."

Onların bu teklifi üzerine dedim ki: "Alem-i taayyüne mahsûs olan zamânın devrinden dolayı müşkillerim vardır; zîrâ istihâlât ve renkten renge girmeler hep zamânın devrindendir. Ben ise şimdi bulunduğum halden ve renkten, sizin hal ve renginize girmek için müddet mürûruna muhtâcım. Binâenaleyh sizin hâlinize girip ve sizin renginize boyanıp size imamlık etmem için bana mühlet verin."

2058. “Tâ ki o, pâk sohbetler ile hallolsun; zîrâ sohbet sebebiyle bir üzüm topraktan biter."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. "Tâ ki o, pâk sohbetler ile hallolsun; zîrâ sohbet sebebiyle bir üzüm topraktan biter."

Tâ ki zamanın dönüşünden meydana gelen o zorluklar, sizin temiz sohbetleriniz ile çözülsün ve bu sohbet sebebiyle sizin hâliniz bana yansısın ve ben de sizin renginize boyanayım; çünkü bu sohbet ve yakınlığın etkisi açıktır. Nasıl ki üzüm, toprağın arkadaşı ve yakını olması sebebiyle topraktan biter.

"Tâ ki zamânın devrinden mütehassıl olan o müşkiller, sizin pâk olan sohbetleriniz ile hallolsun ve bu sohbet sebebiyle sizin hâliniz bana aksetsin ve ben de sizin renginize boyanayım; zîrâ bu musâhabet ve mukārenetin te'sîri meydandadır. Nitekim üzüm, toprağın musâhib ve mukārini olmak sebebiyle topraktan biter."

2059. İçi dolu bir dâne, kerem cihetinden câmid olan toprakla, bir halvet ve sohbet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. İçi dolu bir tohum, kerem yönünden cansız olan toprakla bir baş başa kalma ve sohbet etti.

"Dejem" sarhoş ve mahmur ve donmuş, gamlı ve düşünceli anlamlarındadır. Burada donmuş ve cansız anlamı uygundur.

"Dejem" sermest ve mahmûr ve donmuş, gamlı ve düşünceli ma'nâlarınadır. Burada donmuş ve câmid ma'nâsı münâsibdir.

2060. Kendisini külliyyen toprakta mahv etti, akıbet onun rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Kendisini tamamen toprakta yok etti, sonunda onun rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı.

2056. Ondan sonra "Ey pak dost, bizim sana iktida etmek arzumuz vardır," dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Ondan sonra "Ey pak dost, bizim sana uyma arzumuz vardır," dediler.

Bu konuşmadan sonra, o yedi abdal bana: "Ey temiz dost, namaz kılmak için, bizim sana uymak arzumuz vardır, bize imam ol!" dediler.

Bu muhâtabadan sonra, o abdal-1 seb'a bana: "Ey temiz dost, namaz kılmak için, bizim sana uymak arzûmuz vardır, bize imâm ol!" dediler.

2057. Dedim: "Peki, fakat benim devr-i zamandan müşkillerim vardır, bir müddet (mühlet verin!)"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. Dedim: "Peki, fakat benim zamanın dönüşünden kaynaklanan zorluklarım vardır, bir süre (mühlet verin!)"

Onların bu teklifi üzerine dedim ki: "Belirlenme âlemine özgü olan zamanın dönüşünden dolayı zorluklarım vardır; çünkü değişimler ve renkten renge girmeler hep zamanın dönüşündendir. Ben ise şimdi bulunduğum hâlden ve renkten, sizin hâl ve renginize girmek için sürenin geçmesine muhtacım. Bu sebeple sizin hâlinize girip ve sizin renginize boyanıp size imamlık etmem için bana mühlet verin."

Onların bu teklifi üzerine dedim ki: "Alem-i taayyüne mahsûs olan zamânın devrinden dolayı müşkillerim vardır; zîrâ istihâlât ve renkten renge girmeler hep zamânın devrindendir. Ben ise şimdi bulunduğum halden ve renkten, sizin hal ve renginize girmek için müddet mürûruna muhtâcım. Binâenaleyh sizin hâlinize girip ve sizin renginize boyanıp size imamlık etmem için bana mühlet verin."

2058. “Tâ ki o, pâk sohbetler ile hallolsun; zîrâ sohbet sebebiyle bir üzüm topraktan biter."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. "Tâ ki o, pâk sohbetler ile hallolsun; zîrâ sohbet sebebiyle bir üzüm topraktan biter."

Tâ ki zamanın dönüşünden meydana gelen o zorluklar, sizin temiz sohbetleriniz ile çözülsün ve bu sohbet sebebiyle sizin hâliniz bana yansısın ve ben de sizin renginize boyanayım; çünkü bu sohbet ve yakınlığın etkisi açıktır. Nasıl ki üzüm, toprağın arkadaşı ve yakını olması sebebiyle topraktan biter.

"Tâ ki zamânın devrinden mütehassıl olan o müşkiller, sizin pâk olan sohbetleriniz ile hallolsun ve bu sohbet sebebiyle sizin hâliniz bana aksetsin ve ben de sizin renginize boyanayım; zîrâ bu musâhabet ve mukārenetin te'sîri meydandadır. Nitekim üzüm, toprağın musâhib ve mukārini olmak sebebiyle topraktan biter."

2059. İçi dolu bir dâne, kerem cihetinden câmid olan toprakla, bir halvet ve sohbet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. İçi dolu bir tohum, kerem yönünden cansız olan toprakla bir baş başa kalma ve sohbet etti.

"Dejem" sarhoş ve mahmur ve donmuş, gamlı ve düşünceli anlamlarındadır. Burada donmuş ve cansız anlamı uygundur.

"Dejem" sermest ve mahmûr ve donmuş, gamlı ve düşünceli ma'nâlarınadır. Burada donmuş ve câmid ma'nâsı münâsibdir.

2060. Kendisini külliyyen toprakta mahv etti, akıbet onun rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Kendisini tamamen toprakta yok etti, sonunda onun rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı.

2061. O mahvdan sonra, onun kabzı kalmadı; kanat açttı ve bast oldu, merkebi sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. O yok oluştan sonra, onun sıkıntısı kalmadı; kanat açtı ve genişledi, bineğini sürdü.

İçi dolu ve gelişmeye yatkınlığı olan tohum, kendisini toprak içinde tamamen yok edince, artık onun kendisine ait olan rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı; o yok oluştan sonra onun benliğini oluşturan sıfatlarının sıkıntısı ve onu hapsetmesi kalmadı. Bu sebeple içinde saklı olan yatkınlığının kanadını açtı ve genişledi ve filizlendi ve bineğini diğer âleme sürdü. Bunun gibi, yatkınlığı olan bir hakikat arayıcısı kendisini, toprak kadar mütevazı olan bir insân-ı kâmilin sohbetinde yok edince, artık onun kendisine ait nefsanî sıfatları ve benliği kalmaz. O yok oluştan sonra sıkıntı ortadan kalkar, ve gayretinin kanadını açıp, latifeler âlemine yayılır ve bineğini bu âleme sürer.

İçi dolu ve neşv ü nemâya isti'dâdı olan dâne, kendisini toprak içinde külliyyen mahv edince, artık onun kendisine aid olan rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı; o mahvdan sonra onun enâniyyetini teşkil eden sıfatlarının kabz ve onu habs etmesi kalmadı. Binâenaleyh bâtınında mündemic olan isti'dâdının kanadını açtı ve münbasıt oldu ve filizlendi ve merkebi diğer âleme sürdü. Bunun gibi isti'dâdı olan bir talib-i hakikat kendisini, toprak kadar mütevâzi' bulunan bir kâmilin sohbetinde mahv edince, artık onun kendisine âid sıfât-ı nefsâniyyesi ve enâniyeti kalmaz. O mahvdan sonra kabz zâil olur, ve himmetinin kanadını açıp, âlem-i letâfete yayılır ve merkebini bu âleme sürer.

2062. Vaktaki kendi aslının önünde, kendiliksiz oldu; sûret gitti ve ona ma'na cilvesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. Kendi aslının önünde kendiliksiz olduğu vakit, sûret gitti ve ona mana tecellisi oldu.

İçi dolu olan üzüm tanesi, kendi aslı olan toprağın önünde, kendi benliğinden geçtiği vakit, onun tanelik şekli gitti ve o tanenin içinde olan üzümlük manası açılıp ortaya çıktı. Ve bundaki işaret şudur ki, insân-ı kâmilin küllî ruhu önünde talibin cüz'î ruhu, kendi iradesinden fani olduğunda, onun özel isminin hazinesinde saklı olan mana, ona tecelli eder.

İçi dolu olan üzüm dânesi, vaktâki kendi aslı olan toprağın önünde, kendi enâniyetinden geçti, onun dânelik sûreti gitti ve o dânenin bâtınında olan üzümlük ma'nâsı açılıp meydana çıktı. Ve bundaki işâret budur ki, insân-ı kâmilin rûh-ı küllîsi önünde tâlibin rûh-ı cüz'îsi, kendi irâdesinden fânî oldukta, onun ism-i hâssının hazînesinde meknûz olan ma'nâ, ona cilveger olur.

2063. "Agah ol, fermân senindir!" diye başlarını böyle ettiler; başlarını böyle yapmaktan gönül harâreti kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. "Uyanık ol, ferman senindir!" diye başlarını böyle salladılar; başlarını böyle yapmaktan gönül harareti kalktı.

İstediğim bir süre mühlete muvafakat ettiklerini, başlarını sallamak suretiyle işaretle belirttiler. Ve onların böyle başlarıyla meydana gelen işaretinden gönlümün harareti kalktı ve içimde bir yanma ortaya çıktı. Bu öyle bir haldir ki, insân-ı kâmilin bakışına denk gelen kimseler bu yanıklığı kalplerinde duyarlar; bilenler zevk ile bilir, bilmeyenlere tarif ile anlatmak mümkün değildir.

İstediğim bir müddet mühlete muvâfakat ettiklerini, başlarını sallamak sûretiyle bi'l-işâre beyân ettiler. Ve onların böyle başlarıyla vâki' olan işaretinden gönlümün harâreti kalktı ve içimde bir yanma peyda oldu. Bu bir haldir ki, kâmilin nazarına müsâdif olan kimseler bu yanıklığı kalblerinde duyarlar; bilen zevkan bilir, bilmiyenlere ta'rîf ile anlatmak mümkin değildir.

2064. "Vaktaki bir müddet o bergüzîde olan taife ile murakib ve kendimden cüda oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. "Bir süre o seçkin toplulukla birlikte murakabe hâlinde olup kendimden ayrı düştüğüm zaman."

2061. O mahvdan sonra, onun kabzı kalmadı; kanat açttı ve bast oldu, merkebi sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. O yok oluştan sonra, onun sıkıntısı kalmadı; kanat açtı ve genişledi, bineğini sürdü.

İçi dolu ve gelişmeye yatkınlığı olan tohum, kendisini toprak içinde tamamen yok edince, artık onun kendisine ait olan rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı; o yok oluştan sonra onun benliğini oluşturan sıfatlarının sıkıntısı ve onu hapsetmesi kalmadı. Bu sebeple içinde saklı olan yatkınlığının kanadını açtı ve genişledi ve filizlendi ve bineğini diğer âleme sürdü. Bunun gibi, yatkınlığı olan bir hakikat arayıcısı kendisini, toprak kadar mütevazı olan bir insân-ı kâmilin sohbetinde yok edince, artık onun kendisine ait nefsanî sıfatları ve benliği kalmaz. O yok oluştan sonra sıkıntı ortadan kalkar, ve gayretinin kanadını açıp, latifeler âlemine yayılır ve bineğini bu âleme sürer.

İçi dolu ve neşv ü nemâya isti'dâdı olan dâne, kendisini toprak içinde külliyyen mahv edince, artık onun kendisine aid olan rengi ve kokusu ve kırmızılığı ve sarılığı kalmadı; o mahvdan sonra onun enâniyyetini teşkil eden sıfatlarının kabz ve onu habs etmesi kalmadı. Binâenaleyh bâtınında mündemic olan isti'dâdının kanadını açtı ve münbasıt oldu ve filizlendi ve merkebi diğer âleme sürdü. Bunun gibi isti'dâdı olan bir talib-i hakikat kendisini, toprak kadar mütevâzi' bulunan bir kâmilin sohbetinde mahv edince, artık onun kendisine âid sıfât-ı nefsâniyyesi ve enâniyeti kalmaz. O mahvdan sonra kabz zâil olur, ve himmetinin kanadını açıp, âlem-i letâfete yayılır ve merkebini bu âleme sürer.

2062. Vaktaki kendi aslının önünde, kendiliksiz oldu; sûret gitti ve ona ma'na cilvesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. Kendi aslının önünde kendiliksiz olduğu vakit, sûret gitti ve ona mana tecellisi oldu.

İçi dolu olan üzüm tanesi, kendi aslı olan toprağın önünde, kendi benliğinden geçtiği vakit, onun tanelik şekli gitti ve o tanenin içinde olan üzümlük manası açılıp ortaya çıktı. Ve bundaki işaret şudur ki, insân-ı kâmilin küllî ruhu önünde talibin cüz'î ruhu, kendi iradesinden fani olduğunda, onun özel isminin hazinesinde saklı olan mana, ona tecelli eder.

İçi dolu olan üzüm dânesi, vaktâki kendi aslı olan toprağın önünde, kendi enâniyetinden geçti, onun dânelik sûreti gitti ve o dânenin bâtınında olan üzümlük ma'nâsı açılıp meydana çıktı. Ve bundaki işâret budur ki, insân-ı kâmilin rûh-ı küllîsi önünde tâlibin rûh-ı cüz'îsi, kendi irâdesinden fânî oldukta, onun ism-i hâssının hazînesinde meknûz olan ma'nâ, ona cilveger olur.

2063. "Agah ol, fermân senindir!" diye başlarını böyle ettiler; başlarını böyle yapmaktan gönül harâreti kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. "Uyanık ol, ferman senindir!" diye başlarını böyle yaptılar; başlarını böyle yapmaktan gönül harareti kalktı.

İstediğim bir süre mühlete muvafakat ettiklerini, başlarını sallamak suretiyle işaretle belirttiler. Ve onların böyle başlarıyla meydana gelen işaretinden gönlümün harareti kalktı ve içimde bir yanma ortaya çıktı. Bu bir hâldir ki, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nazarına denk gelen kimseler bu yanıklığı kalplerinde duyarlar; bilenler zevk ile bilir, bilmeyenlere tarif ile anlatmak mümkün değildir.

İstediğim bir müddet mühlete muvâfakat ettiklerini, başlarını sallamak sûretiyle bi'l-işâre beyân ettiler. Ve onların böyle başlarıyla vâki' olan işâretinden gönlümün harâreti kalktı ve içimde bir yanma peyda oldu. Bu bir haldir ki, kâmilin nazarına müsâdif olan kimseler bu yanıklığı kalblerinde duyarlar; bilen zevkan bilir, bilmiyenlere ta'rîf ile anlatmak mümkin değildir.

2064. "Vaktaki bir müddet o bergüzîde olan taife ile murakib ve kendimden cüda oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. "Bir süre o seçkin toplulukla murakabe hâlinde olup kendimden ayrı düştüğüm zaman."

Sâlikler (Hakk yolcusu) arasında "murakabe hâlinde olma"nın anlamı, bir kedinin fare deliği önünde oturup bütün kuvvetleriyle gözünü o deliğe dikerek fare beklemesi gibi, sâlikin bütün kuvvetleriyle maksadına yönelmesi ve onu beklemesi hâlidir. Dekūkî hazretleri, sûret âleminin (maddî âlem) hükümlerinden ve tesirlerinden kurtulmak ve yedi abdâlın (Allah dostları) hâllerini kazanmak için, onlarla birlikte böyle bir murakabe yaptığını ve kendi bulunduğu hâl ve renkten ayrıldığını belirtir. Ve bu hâl, sûret âlemi içinde zaman ve süre ile elde edilir.

Sâlikler arasında "murâkıb olma"nın ma'nâsı, bir kedinin, fâre deliği önünde oturup ve bilcümle kuvâsıyla nazarını o deliğe dikip, fâre beklemesi gibi, sâlikin bilcümle kuvâsıyla maksûduna teveccüh ve intizâr etmesi hâlidir. Dekūkî hazretleri âlem-i sûretin ahkâm ve te'sîrâtı altından çıkmak ve abdâl-ı seb'anın hallerini iktisab etmek için, onlar ile beraber böyle bir murâkabe edip, kendinin bulunduğu hâl ve renkten ayrıldığını beyân buyurur. Ve bu hâl, âlem-i sûret içinde zaman ve müddet ile istihsal olunur.

2065. Hem o sâat içinde, can sâatten kurtuldu; zîrâ ki sâat delikanlıyı ihtiyar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. Hem o saat içinde, can saatten kurtuldu; çünkü saat delikanlıyı ihtiyar yapar.

O bir zaman devam eden murakabe (derin düşünme) içinde de can, zaman ve suret (şekil) âleminden kurtuldu; ve zamanın benim üzerimde böyle bir etkisi oldu; çünkü suret âleminde bütün başkalaşmalar zamana bağlıdır ve zaman ve saat bir genci ihtiyarlatır.

O bir zaman devam eden murâkabe içinde de cân zamân ve sûret âleminden kurtuldu; ve zamânın benim üzerimde böyle bir te'sîri oldu; zîrâ âlem-i sûretde bilcümle istihâlât zamâna tâbi'dir ve zamân ve sâat bir genci ihtiyârlatır.

2066. Cümle telvînler sâatten kalkmıştır; sâatten kurtulan telvînden kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. Bütün telvinler (hâlden hâle geçişler) zamandan kalkmıştır; zamandan kurtulan telvinden kurtuldu.

Bu sûret âleminde, ne kadar renkten renge ve hâlden hâle geçişler varsa, hepsi zamandan ve saatten meydana gelmiştir. Zamana bağlı olan sûret ve cisim âleminden kurtulup, zamana bağlı olmayan ruh âlemine geçen kimse, telvinden ve başkalaşımdan kurtuldu.

Bu âlem-i sûrette, ne kadar renkten renge ve hâlden hâle girmeler varsa, hepsi zamandan ve sâatten peyda olmuştur. Zamâna tâbi' olan sûret ve cisim âleminden kurtulup, zamâna tâbi' olmayan rûh âlemine intikāl eden kimse, telvînden ve istihâleden kurtuldu.

2067. Vaktâki bir sâat, sâatten hâriç olasın, çûn kalmaz, bî-çûnun mahremi olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Bir an, zamandan dışarı çıktığında, "nasıl" kalmaz, "nasıl'sız" olanın sırdaşı olursun.

"Nasıl" (çûn), yani nasıl ve ne kadar sorularına elverişli olan şeydir. Ve "nasıl'sız" (bî-çûn), bunun zıddıdır. Belirginleşmeler âlemi, zaman ve an ve renk ve biçim ve miktar gibi nitelikler ve niceliklerle kayıtlı olduğundan, bu âlem, "nasıl" âlemidir; mana ve ruhlar âlemi ise, bu gibi kayıtlardan arınmış olduğundan, bu âleme de, "nasıl'sız âlem" derler. Yani, "Bir an ve zaman, zaman kaydıyla kayıtlı olan cismaniyet ve suret âleminden çıktığında, artık senin önünde nitelikler ve nicelikler kalmaz; niteliklere ve niceliklere bağlı olmayan bir âlemin sırdaşı olursun." Hakk Yolcuları arasında "murakıp olma"nın anlamı, bir kedinin, fare deliği önünde oturup ve bütün kuvvetleriyle gözünü o deliğe dikip, fare beklemesi gibi, Hakk Yolcusunun bütün kuvvetleriyle maksadına yönelmesi ve beklemesi hâlidir. Dekūkî hazretleri suret âleminin hükümlerinin ve tesirlerinin altından çıkmak ve yedi abdâlın (Allah dostları) hallerini kazanmak için, onlar ile beraber böyle bir murakabe edip, kendisinin bulunduğu hâl ve renkten ayrıldığını beyan buyurur. Ve bu hâl, suret âlemi içinde zaman ve süre ile elde edilir.

"Çûn" keyf ü kem, ya'nî nasıl ve ne kadar suallerine kābiliyyeti olan şeydir. Ve bî-çûn, bunun zıddıdır. Âlem-i taayyünât, zaman ve sâat ve renk ve biçim ve mikdâr gibi keyfiyyât ve kemmiyyât ile mukayyed olduğundan, bu âlem, âlem-i çûndür; ve âlem-i ma'nâ ve ervâh ise, bu gibi kuyûdâttan ârî olduğundan, bu âleme de, "âlem-i bî-çûn" derler. Ya'nî, "Vaktâki bir an ve sâat, zaman kaydıyla mukayyed olan cismâniyet ve sûret âleminden çıkasın, artık senin önünde keyfiyyât ve kemmiyyât kalmaz; keyfiyyâta ve kemmiyyâta tâbi' olmayan bir âlemin mahremi olursun." Sâlikler arasında "murâkıb olma"nın ma'nâsı, bir kedinin, fâre deliği önünde oturup ve bilcümle kuvâsıyla nazarını o deliğe dikip, fâre beklemesi gibi, sâlikin bilcümle kuvâsıyla maksûduna teveccüh ve intizâr etmesi hâlidir. Dekūkî hazretleri âlem-i sûretin ahkâm ve te'sîrâtı altından çıkmak ve abdâl-ı seb'anın hallerini iktisab etmek için, onlar ile beraber böyle bir murâkabe edip, kendinin bulunduğu hâl ve renkten ayrıldığını beyân buyurur. Ve bu hâl, âlem-i sûret içinde zaman ve müddet ile istihsal olunur.

2065. Hem o sâat içinde, can sâatten kurtuldu; zîrâ ki sâat delikanlıyı ihtiyar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. Hem o saat içinde, can saatten kurtuldu; çünkü saat delikanlıyı ihtiyar yapar.

O bir zaman devam eden murakabe (derin düşünme) içinde de can, zaman ve suret (şekil) âleminden kurtuldu; ve zamanın benim üzerimde böyle bir etkisi oldu; çünkü suret âleminde bütün başkalaşmalar zamana bağlıdır ve zaman ve saat bir genci ihtiyarlatır.

O bir zaman devam eden murâkabe içinde de cân zamân ve sûret âleminden kurtuldu; ve zamânın benim üzerimde böyle bir te'sîri oldu; zîrâ âlem-i sûretde bilcümle istihâlât zamâna tâbi'dir ve zamân ve sâat bir genci ihtiyârlatır.

2066. Cümle telvînler sâatten kalkmıştır; sâatten kurtulan telvînden kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. Bütün telvinler (hâlden hâle geçişler) zamandan kalkmıştır; zamandan kurtulan telvinden kurtuldu.

Bu sûret âleminde, ne kadar renkten renge ve hâlden hâle geçişler varsa, hepsi zamandan ve saatten meydana gelmiştir. Zamana bağlı olan sûret ve cisim âleminden kurtulup, zamana bağlı olmayan ruh âlemine geçen kimse, telvinden ve başkalaşımdan kurtuldu.

Bu âlem-i sûrette, ne kadar renkten renge ve hâlden hâle girmeler varsa, hepsi zamandan ve sâatten peyda olmuştur. Zamâna tâbi' olan sûret ve cisim âleminden kurtulup, zamâna tâbi' olmayan rûh âlemine intikāl eden kimse, telvînden ve istihâleden kurtuldu.

2067. Vaktâki bir sâat, sâatten hâriç olasın, çûn kalmaz, bî-çûnun mahremi olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Bir an, zamandan dışarı çıktığında, "nasıl" ve "ne kadar" kalmaz, "nasıl" ve "ne kadar" olmayan âlemin mahremi olursun.

"Nasıl" ve "ne kadar" (çûn), yani nasıl ve ne kadar sorularına kabiliyeti olan şeydir. Ve "nasıl" ve "ne kadar" olmayan (bî-çûn), bunun zıddıdır. Belirginleşmeler âlemi, zaman ve an ve renk ve biçim ve miktar gibi nitelikler ve nicelikler ile kayıtlı olduğundan, bu âlem, "nasıl" ve "ne kadar" âlemidir; ve mana ve ruhlar âlemi ise, bu gibi kayıtlardan arınmış olduğundan, bu âleme de, "nasıl" ve "ne kadar" olmayan âlemi derler. Yani, "Bir an ve zaman, zaman kaydıyla kayıtlı olan cismaniyet ve suret âleminden çıktığında, artık senin önünde nitelikler ve nicelikler kalmaz; niteliklere ve niceliklere tabi olmayan bir âlemin mahremi olursun."

"Çûn" keyf ü kem, ya'nî nasıl ve ne kadar suallerine kābiliyyeti olan şeydir. Ve bî-çûn, bunun zıddıdır. Âlem-i taayyünât, zaman ve sâat ve renk ve biçim ve mikdâr gibi keyfiyyât ve kemmiyyât ile mukayyed olduğundan, bu âlem, âlem-i çûndür; ve âlem-i ma'nâ ve ervâh ise, bu gibi kuyûdâttan ârî olduğundan, bu âleme de, "âlem-i bî-çûn" derler. Ya'nî, "Vaktâki bir an ve sâat, zaman kaydıyla mukayyed olan cismâniyet ve sûret âleminden çıkasın, artık senin önünde keyfiyyât ve kemmiyyât kalmaz; keyfiyyâta ve kemmiyyâta tâbi' olmayan bir âlemin mahremi olursun."

2068. Saat, saatsizlikten âgâh değildir; zîrâ ki onun o tarafa tahayyürden gayri yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Saat, saatsizlikten haberdar değildir; çünkü onun o tarafa şaşkınlıktan başka yolu yoktur.

Zaman ve suret ehli (maddî âleme ait olanlar), zamansızlığın ne demek olduğunu bilmezler ve anlayamazlar; çünkü o zaman ehlinin zamansızlık tarafına, hayret etmekten başka bir durumu yoktur ve bu hayret "kötülenmiş hayret"tir, çünkü cehalete dayanır.

Ehl-i zamân ve sûret, zamansızlık ne demek olduğunu bilmezler ve anlıyamazlar; zîrâ ki o ehl-i zamânın zamansızlık tarafına, hayret etmekten başka bir hâli yoktur ve bu hayret "hayret-i mezmûme"dir, zîrâ cehle müsteniddir.

2069. Her neferi, cüst ü cû cihanı içinde, ona mahsus olan bir tavîle üzerine bağlamışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. Her bir kişiyi, arayış dünyası içinde, kendisine özgü olan bir bağa bağlamışlardır.

"Tavîle" ahırda hayvanın ayağına bağlanan ip demektir. Yani "Cismaniyet ve zaman ehlinden olan her bir kişiyi, bu arayış ve araştırma dünyası içinde, ancak kendisine özgü olan ipe bağlamışlardır. O, onun ezelî yatkınlık ve kabiliyetinin gereğidir."

"Tavîle" ahırda hayvanın ayağına bağlanan ip demektir. Ya'nî “Cismâniyet ve zaman ehlinden olan her bir neferi, bu cüst ü cû ve tecessüs cihânı içinde, ancak kendisine mahsûs olan ipe bağlamışlardır. O onun isti'dâd ve kābiliyyet-i ezelisinin îcâbıdır."

2070. Herbir tavîle üzerine bir sâis nasb olunmuş; birbirini terk eden, onun [2078] gayriyle gelemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. Her bir uzun ipe bir idareci atanmıştır; birbirini terk eden, onun dışındakiyle gelemez.

Bu suret âleminin sonundaki her bir ipin üzerine bir bekçi ve bir idareci atanmıştır. Birisi o bulunduğu yeri terk etmek istese, ancak izin ile çıkabilir. Nasıl ki ayet-i kerimede Târık suresinde انْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ (Târık, 86/4) yani "Hallerini korumaya görevli melek olmayan hiçbir nefis yoktur" buyurulur.

Bu âlem-i sûret ahırındaki herbir ipin üzerine bir bekçi ve bir sâis ta'yîn olunmuştur. Birisi o bulunduğu yeri terk etmek istese, ancak izin ile çıkabilir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Târık'da انْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ (Târık, 86/4) ya'nî “Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur" buyurulur.

2071. Eğer hevesinden munkatı' olsa, başkalarının tavīlesine sülük etse...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. Eğer hevesinden kesilse, başkalarının yoluna girse...

Bu belirlenmiş âlemin sonunda, ezelî yatkınlık ve asıl kabiliyet ipiyle bağlı olan sûret ehli kişilerden her biri, diğerinin hâl ve mertebesine katılmaya heves edip, kendi ipinden ve mertebesinden kesilse ve başkalarının yoluna girse... "Ser der kerden" Bahar-ı Acem'in açıklamasına göre, bir yola girmek, biriyle beraber yaşamak ve başlamak anlamlarına gelir.

Bu âlem-i taayyün ahırında isti'dâd-ı ezelî ve kābiliyyet-i aslî ipi ile bağlı olan ehl-i sûretten her biri, diğerinin hâl ve mertebesine iştirâke heves edip, kendi ipinden ve mertebesinden munkatı' olsa ve başkalarının tavílesine sülûk etse... "Ser der kerden" Bahar-ı Acem in beyânına göre, sülûk etmek ve biriyle beraber yaşamak ve şürü' etmek ma'nâlarına gelir.

2072. Derhal çevik ve latif olan ahırcılar, onun yularının köşesini ve sînesini tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. Ahırcılar, hemen çevik ve latif bir şekilde, onun yularının köşesini ve göğsünü tutarlar.

2068. Saat, saatsizlikten âgâh değildir; zîrâ ki onun o tarafa tahayyürden gayri yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Saat, saatsizlikten haberdar değildir; çünkü onun o tarafa şaşkınlıktan başka yolu yoktur.

Zaman ve suret ehli (maddî âleme ait olanlar), zamansızlığın ne demek olduğunu bilmezler ve anlayamazlar; çünkü o zaman ehlinin zamansızlık tarafına, hayret etmekten başka bir durumu yoktur ve bu hayret "kötülenmiş hayret"tir, çünkü cehalete dayanır.

Ehl-i zamân ve sûret, zamansızlık ne demek olduğunu bilmezler ve anlıyamazlar; zîrâ ki o ehl-i zamânın zamansızlık tarafına, hayret etmekten başka bir hâli yoktur ve bu hayret "hayret-i mezmûme"dir, zîrâ cehle müsteniddir.

2069. Her neferi, cüst ü cû cihanı içinde, ona mahsus olan bir tavîle üzerine bağlamışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. Her bir kişiyi, arayış dünyası içinde, kendisine özgü olan bir bağa bağlamışlardır.

"Tavîle" ahırda hayvanın ayağına bağlanan ip demektir. Yani "Cismaniyet ve zaman ehlinden olan her bir kişiyi, bu arayış ve araştırma dünyası içinde, ancak kendisine özgü olan ipe bağlamışlardır. O, onun ezelî yatkınlık ve kabiliyetinin gereğidir."

"Tavîle" ahırda hayvanın ayağına bağlanan ip demektir. Ya'nî “Cismâniyet ve zaman ehlinden olan her bir neferi, bu cüst ü cû ve tecessüs cihânı içinde, ancak kendisine mahsûs olan ipe bağlamışlardır. O onun isti'dâd ve kābiliyyet-i ezelisinin îcâbıdır."

2070. Herbir tavîle üzerine bir sâis nasb olunmuş; birbirini terk eden, onun [2078] gayriyle gelemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. Her bir ipe bir bekçi atanmıştır; birbirini terk eden, onun gayrısıyla gelemez.

Bu suret âleminin sonundaki her bir ipin üzerine bir bekçi ve bir idareci atanmıştır. Birisi bulunduğu yeri terk etmek istese, ancak izin ile çıkabilir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de, Tarık Suresi'nde, انْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ (Târık, 86/4) yani "Hallerini korumakla görevli melek olmayan hiçbir nefis yoktur" buyurulur.

Bu âlem-i sûret ahırındaki herbir ipin üzerine bir bekçi ve bir sâis ta'yîn olunmuştur. Birisi o bulunduğu yeri terk etmek istese, ancak izin ile çıkabilir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Tarık'da انْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ (Târık, 86/4) ya'nî “Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur" buyurulur.

2071. Eğer hevesinden munkatı' olsa, başkalarının tavīlesine sülük etse...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. Eğer hevesinden kesilse, başkalarının yoluna girse...

Bu belirlenmiş âlemin sonunda, ezelî yatkınlık ve asıl kabiliyet ipiyle bağlı olan sûret ehli kişilerden her biri, diğerinin hâl ve mertebesine katılmaya heves edip, kendi ipinden ve mertebesinden kesilse ve başkalarının yoluna girse... "Ser der kerden" Bahar-ı Acem'in açıklamasına göre, bir yola girmek, biriyle beraber yaşamak ve başlamak anlamlarına gelir.

Bu âlem-i taayyün ahırında isti'dâd-ı ezelî ve kābiliyyet-i aslî ipi ile bağlı olan ehl-i sûretten her biri, diğerinin hâl ve mertebesine iştirâke heves edip, kendi ipinden ve mertebesinden munkatı' olsa ve başkalarının tavílesine sülûk etse... "Ser der kerden" Bahar-ı Acem in beyânına göre, sülûk etmek ve biriyle beraber yaşamak ve şürü' etmek ma'nâlarına gelir.

2072. Derhal çevik ve latif olan ahırcılar, onun yularının köşesini ve sînesini tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. Ahırcılar, hemen çevik ve latif bir şekilde, onun yularının köşesini ve göğsünü tutarlar.

2073. Ey ayyâr, gerçi sen hafızları görmezsin; ihtiyarını, ihtiyarsız gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. Ey ayyâr, gerçi sen hafızları görmezsin; iradeni, iradesiz gör!

"Ayyâr" çok hareketli demektir. "Ey suret âleminde, kendi tedbirine uyarak çok hareketler yapan kimse, sen, senin nefsine vekil kılınmış olan melekleri ve sevk edicileri göremezsin; çünkü basiret gözün, mülk ve suret âleminin hükümleriyle örtülmüştür; fakat fiillerine ve hareketlerine dikkat et; tedbirine dayanan fiillerinden ve hareketlerinden şimdiye kadar kaçı verimli oldu ve kaçı tedbirin dairesinde sonuçlandı. Buna bak da, iradeni ve isteğini, iradesiz ve isteksiz gör!"

"Ayyâr" kesîrü'l-hareke demektir. "Ey âlem-i sûretde, kendi tedbîrine tebean harekât-ı kesîre îfâ eden kimse, sen, senin nefsin üzerine müvekkel olan melâikeyi ve sâisleri göremezsin; zîrâ basar-ı basîretin, âlem-i mülk ve sûretin ahkâmı ile örtülmüştür; fakat ef'âl ve harekâtına dikkat et; tedbîrine müstenid olan ef'âl ve harekâtından şimdiye kadar kaçı müsmir oldu ve kaçı tedbîrin dâiresinde netîcelendi. Buna bak da, ihtiyârını ve irâdeni, ihtiyârsız ve irâdesiz gör!"

2074. Bir ihtiyar edersin ve elin ve ayağın açıktır; niçin mahbûssun, niçin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. Bir şeyi istersin ve elin ayağın serbesttir; niçin tutsaksın, niçin?

Bir şeyin gerçekleşmesini istersin ve irade edersin; elin ve ayağın da iradeni ve isteğini kullanmak için serbesttir; fakat bu serbestliğe rağmen bir türlü istediğini elde edemezsin. Bu sebeple dikkat etmez misin ki, bu serbestlikle birlikte, içinde bulunduğun hâl içinde niçin tutsaksın, niçin?

Nasıl ki Ebû Ali Dekkāk hazretlerine sormuşlar ki: "İradenin üstünde bir irade olduğunu ne ile bildin?" "بنقض العزائم" yani "Azimlerin bozulması ile bildim" cevabını vermiştir. Yani, ben bir şeyin olması için azmettim ve kastettim; gördüm ki o benim azmim bir engel sebebiyle bozuldu. Bundan anladım ki, ben isteğimde ve irademde serbest değilim, demek olur.

"Bir şeyin vukū'unu ihtiyâr ve irâde edersin ve elin ve ayağın da irâdeni ve ihtiyârını kullanmak için açıktır; fakat bu serbestîye rağmen bir türlü maksûdunu elde edemezsin. Binâenaleyh dikkat etmez misin ki, bu serbestî ile berâber, bulunduğun hâl içinde niçin mahbûssun, niçin?"

Nitekim Ebû Ali Dekkāk hazretlerine sormuşlar ki: "İrâdenin fevkinde bir irâde olduğunu ne ile bildin?" بنقض العزائم ya'ni "Azmetlerin nakzı ile bildim" cevabını vermiştir. Ya'nî, ben bir şeyin husûsuna azîmet ve kasd ettim; gördüm ki o benim azîmetim bir ma'ni' haylûletiyle bozuldu. Bundan anladım ki, ben ihtiyârımda ve irâdemde serbest değilim, demek olur.

2075. Yüzü hafızın inkârına götürmüşsün; ona nefsin tehdîdâtı adını vermişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. Yüzünü hafızın inkârına çevirmişsin; ona nefsin tehditleri adını vermişsin.

Ey gafil! Sen bu manevî bekçilerin inkârına yönelmişsin ve: "Böyle bir şey yoktur" dersin. Şeriata ve ahlaka aykırı yaptığın bir iş için içinden: "Yapma, etme!" diye bir engelleme ve korkutma gelse, sen bu engellemeye, nefsin tehditleridir dersin. Halbuki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de ان كلُّ نَفْسٍ لما عَلَيْهَا حَافِظ (Târık, 86/4) ["Hallerini korumakla görevli melek olmayan hiçbir nefis yoktur"] Ve Ra'd suresinde لَهُ معقبات من بين يديه و من خلفه يَحْفَظُونَهُ من أمر الله (Ra'd, 13/11) yani "O kimse için önden ve arkadan takipçiler vardır ki, Allah'ın emrini korurlar" ve İnfitâr suresinde و ان عليكم لحافظين (İnfitâr, 82/10) yani “Muhakkak sizin üzerinizde koruyucular vardır” buyurmuştur.

Ey gâfil! Sen bu ma'nevî bekçilerin inkârına müteveccih olmuşsun ve: "Böyle şey yoktur" dersin. Şer' ve ahlâka mugâyir yaptığın bir iş için içinden: "Yapma, etme!" diye bir men' ve tahvîf gelse, sen bu men'e, nefsin tehdîdleridir dersin. Halbuki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîmde ان كلُّ نَفْسٍ لما عَلَيْهَا حَافِظ (Târık, 86/4) ["Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur"] Ve sûre-i Ra'd'da لَهُ معقبات من بين يديه و من خلفه يَحْفَظُونَهُ من أمر الله (Ra'd, 13/11) ya'nî "O kimse için önden ve arkadan muakkibler vardır ki, Allâh'ın emrini hıfz ederler" ve sûre-i İnfitâr'da و ان عليكم لحافظين (İnfitâr, 82/10) ya'ni “Muhakkak si- "Ahur"ın nihâyetindeki "cı" edâtı Türkçe'dir; "ahırcı" demek olur ki, sâis ma'nâsınadır.

2073. Ey ayyâr, gerçi sen hafızları görmezsin; ihtiyarını, ihtiyarsız gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. Ey ayyâr, gerçi sen hafızları görmezsin; iradeni, iradesiz gör!

"Ayyâr" çok hareketli demektir. "Ey suret âleminde, kendi tedbirine uyarak çok hareketler yapan kimse, sen, senin nefsine vekil kılınmış olan melekleri ve sevk edicileri göremezsin; çünkü basiret gözün, mülk ve suret âleminin hükümleriyle örtülmüştür; fakat fiillerine ve hareketlerine dikkat et; tedbirine dayanan fiillerinden ve hareketlerinden şimdiye kadar kaçı verimli oldu ve kaçı tedbirin dairesinde sonuçlandı. Buna bak da, iradeni ve isteğini, iradesiz ve isteksiz gör!"

"Ayyâr" kesîrü'l-hareke demektir. "Ey âlem-i sûretde, kendi tedbîrine tebean harekât-ı kesîre îfâ eden kimse, sen, senin nefsin üzerine müvekkel olan melâikeyi ve sâisleri göremezsin; zîrâ basar-ı basîretin, âlem-i mülk ve sûretin ahkâmı ile örtülmüştür; fakat ef'âl ve harekâtına dikkat et; tedbîrine müstenid olan ef'âl ve harekâtından şimdiye kadar kaçı müsmir oldu ve kaçı tedbîrin dâiresinde netîcelendi. Buna bak da, ihtiyârını ve irâdeni, ihtiyârsız ve irâdesiz gör!"

2074. Bir ihtiyar edersin ve elin ve ayağın açıktır; niçin mahbûssun, niçin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. Bir şeyi istersin ve elin ayağın serbesttir; niçin tutsaksın, niçin?

Bir şeyin gerçekleşmesini istersin ve irade edersin; elin ve ayağın da iradeni ve isteğini kullanmak için serbesttir; fakat bu serbestliğe rağmen bir türlü istediğini elde edemezsin. Bu sebeple dikkat etmez misin ki, bu serbestlikle birlikte, içinde bulunduğun hâl içinde niçin tutsaksın, niçin?

Nasıl ki Ebû Ali Dekkāk hazretlerine sormuşlar ki: "İradenin üstünde bir irade olduğunu ne ile bildin?" "بنقض العزائم" yani "Azimlerin bozulması ile bildim" cevabını vermiştir. Yani, ben bir şeyin olması için azmettim ve kastettim; gördüm ki o benim azmim bir engel sebebiyle bozuldu. Bundan anladım ki, ben isteğimde ve irademde serbest değilim, demek olur.

"Bir şeyin vukū'unu ihtiyâr ve irâde edersin ve elin ve ayağın da irâdeni ve ihtiyârını kullanmak için açıktır; fakat bu serbestîye rağmen bir türlü maksûdunu elde edemezsin. Binâenaleyh dikkat etmez misin ki, bu serbestî ile berâber, bulunduğun hâl içinde niçin mahbûssun, niçin?"

Nitekim Ebû Ali Dekkāk hazretlerine sormuşlar ki: "İrâdenin fevkinde bir irâde olduğunu ne ile bildin?" بنقض العزائم ya'ni "Azmetlerin nakzı ile bildim" cevabını vermiştir. Ya'nî, ben bir şeyin husûsuna azîmet ve kasd ettim; gördüm ki o benim azîmetim bir ma'ni' haylûletiyle bozuldu. Bundan anladım ki, ben ihtiyârımda ve irâdemde serbest değilim, demek olur.

2075. Yüzü hafızın inkârına götürmüşsün; ona nefsin tehdîdâtı adını vermişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. Yüzünü hafızın inkârına çevirmişsin; ona nefsin tehditleri adını vermişsin.

Ey gafil! Sen bu manevî bekçilerin inkârına yönelmişsin ve: "Böyle şey yoktur" dersin. Şeriata ve ahlaka aykırı yaptığın bir iş için içinden: "Yapma, etme!" diye bir engelleme ve korkutma gelse, sen bu engellemeye, nefsin tehditleridir dersin. Halbuki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de ان كلُّ نَفْسٍ لما عَلَيْهَا حَافِظ (Tarık, 86/4) ["Hallerini korumakla görevli melek olmayan hiçbir nefis yoktur"] Ve Ra'd suresinde لَهُ معقبات من بين يديه و من خلفه يَحْفَظُونَهُ من أمر الله (Ra'd, 13/11) yani "O kimse için önden ve arkadan takipçiler vardır ki, Allah'ın emrini korurlar" ve İnfitar suresinde و ان عليكم لحافظين (İnfitar, 82/10) yani “Muhakkak sizin üzerinize bekçiler vardır” ayet-i kerimelerinde bu bekçilerin varlığını bizlere haber verir. Bir mümin bunları inkâr edemez; bu sebeple bu şerefli beyit inkârcılara hitaptır. Çünkü inkârcılar, şeriatın hakikati yoktur, insan topluluğunun düzenini korumak için sırf tehdittir, derler; ve bir kısmı ahlakı inkâr ederler, itibari bir şeydir derler.

Ey gâfil! Sen bu ma'nevî bekçilerin inkârına müteveccih olmuşsun ve: "Böyle şey yoktur" dersin. Şer' ve ahlâka mugâyir yaptığın bir iş için içinden: "Yapma, etme!" diye bir men' ve tahvîf gelse, sen bu men'e, nefsin tehdîdleridir dersin. Halbuki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîmde ان كلُّ نَفْسٍ لما عَلَيْهَا حَافِظ (Târık, 86/4) ["Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur"] Ve sûre-i Ra'd'da لَهُ معقبات من بين يديه و من خلفه يَحْفَظُونَهُ من أمر الله (Ra'd, 13/11) ya'nî "O kimse için önden ve arkadan muakkibler vardır ki, Allâh'ın emrini hıfz ederler" ve sûre-i İnfitâr'da و ان عليكم لحافظين (İnfitâr, 82/10) ya'ni “Muhakkak si- zin üzerinize bekçiler vardır” âyet-i kerîmelerinde bu bekçilerin vücudunu bizlere haber verir. Bir mü'min bunları inkâr edemez; binâenaleyh bu beyt-i şerif münkirlere hitâbdır. Zîrâ münkirler, şerîatın hakikatı yoktur, cem'iyyet-i beşeriyyenin intizâmını muhafaza için mahz-ı tehdîddir, derler; ve bir kısmı ahlâkı inkâr ederler, i'tibârî bir şeydir derler.

## Dekūkî'nin imâmet ile öne gitmesi

2076. Bu sözün nihayeti yoktur, çabuk koş! "Agâh ol ey Dekūkî, namaz vakti geldi, öne git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Bu sözün sonu yoktur, çabuk koş! "Uyan ey Dekūkî, namaz vakti geldi, öne geç!"

2077. “Ey yegâne, âgâh ol! İki rek'ati edâ et, tâ ki senden zamâne müzeyyen olsun!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. “Ey yegâne, uyanık ol! İki rekâtı eda et ki senden zaman süslensin!”

“Ey zamanın eşsizi ve teki olan Dekûkî! Ayıklık âlemine gel de iki rekât farz olan namazı eda et ki senin bu ibadetinin nuruyla zaman süslensin!” Bu iki rekât namazın, sabah namazının farzı olduğu açıktır.

“Ey zamânın ferîdi ve teki olan Dekūkî! Âlem-i sahva gel de iki rek'at farz olan namazı edâ et, tâ ki senin bu ibâdetinin nûruyla zamâne müzeyyen olsun!” Bu iki rek'at namazın, sabah namazının farzı olduğu zâhirdir.

2078. Ey namazda gözü aydın olan imâm! Muktedâlıkta gözü aydın olmak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Ey namazda gözü aydın olan imam! Muktedâlıkta (kendisine uyulan kişi olmakta) gözü aydın olmak gerekir.

Bu şerefli beyitte, "Namazda gözüm aydın kılındı" anlamına gelen "و جعلت قرة عينى فى الصلاة" hadis-i şerifine işaret buyrulur; çünkü bu hadis-i şerifte açıklanan "göz aydınlığı"ndan kâmil vârisin de nasibi vardır. Dekūkî hazretleri ise o kâmil vârislerden biridir. "Muktedâlıkta gözü aydın olmak gerekir" buyrulması da, kâmil mürşidin böyle kâmil bir vâris olması gerektiğine işarettir. "Üzerinize bekçiler vardır" ayet-i kerimelerinde bu bekçilerin varlığını bizlere haber verir. Bir mümin bunları inkâr edemez; bu sebeple bu şerefli beyit inkârcılara hitaptır. Çünkü inkârcılar, şeriatın hakikati yoktur, insan topluluğunun düzenini korumak için sırf bir tehdittir, derler; ve bir kısmı ahlakı inkâr ederler, itibari (varsayımsal) bir şeydir derler.

Bu beyt-i şerifde و جعلت قرة عينى فى الصلاة ya'ni “Namazda gözüm aydın kılındı” hadîs-i şerîfine işaret buyrulur; zîrâ bu hadis-i şerîfde beyân buyrulan “göz aydınlığı”ndan vâris-i kâmilin dahi nasîbi vardır. Ve Dekūkî hazretleri ise o vâris-i kâmillerden biridir. Ve “muktedâlıkta gözü aydın olmak lâzımdır” buyurulması dahi, mürşid-i kâmilin böyle vâris-i kâmil olması lâzım geleceğine işarettir. zin üzerinize bekçiler vardır" âyet-i kerîmelerinde bu bekçilerin vücudunu bizlere haber verir. Bir mü'min bunları inkâr edemez; binâenaleyh bu beyt-i şerîf münkirlere hitâbdır. Zîrâ münkirler, şerîatın hakikatı yoktur, cem'iyyet-i beşeriyyenin intizâmını muhafaza için mahz-ı tehdîddir, derler; ve bir kısmı ahlâkı inkâr ederler, i'tibârî bir şeydir derler.

## Dekūkî'nin imâmet ile öne gitmesi

2076. Bu sözün nihayeti yoktur, çabuk koş! "Agâh ol ey Dekūkî, namaz vakti geldi, öne git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Bu sözün sonu yoktur, çabuk koş! "Uyan ey Dekūkî, namaz vakti geldi, öne geç!"

2077. “Ey yegâne, âgâh ol! İki rek'ati edâ et, tâ ki senden zamâne müzeyyen olsun!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. “Ey yegâne, uyanık ol! İki rekâtı eda et ki senden zaman süslensin!”

"Ey zamanın eşsizi ve teki olan Dekûkî! Ayıklık âlemine gel de iki rekât farz olan namazı eda et ki senin bu ibadetinin nuruyla zaman süslensin!" Bu iki rekât namazın, sabah namazının farzı olduğu açıktır.

"Ey zamânın ferîdi ve teki olan Dekūkî! Âlem-i sahva gel de iki rek'at farz olan namazı edâ et, tâ ki senin bu ibâdetinin nûruyla zamâne müzeyyen olsun!" Bu iki rek'at namazın, sabah namazının farzı olduğu zâhirdir.

2078. Ey namazda gözü aydın olan imâm! Muktedâlıkta gözü aydın olmak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Ey namazda gözü aydın olan imam! Muktedâlıkta (kendisine uyulan kişi olmakta) gözü aydın olmak gerekir.

Bu şerefli beyitte "Namazda gözüm aydın kılındı" anlamına gelen "و جعلت قرة عينى فى الصلاة" hadis-i şerifine işaret buyrulur; çünkü bu hadis-i şerifte beyan buyrulan "göz aydınlığı"ndan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) de nasibi vardır. Dekūkî hazretleri ise o insân-ı kâmillerden biridir. "Muktedâlıkta gözü aydın olmak lâzımdır" buyrulması da, mürşid-i kâmilin (irşad eden olgun rehberin) böyle insân-ı kâmil olması gerekeceğine işarettir.

Bu beyt-i şerifde و جعلت قرة عينى فى الصلاة ya'ni "Namazda gözüm aydın kılındı" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur; zîrâ bu hadis-i şerîfde beyân buyrulan "göz aydınlığı"ndan vâris-i kâmilin dahi nasîbi vardır. Ve Dekūkî hazretleri ise o vâris-i kâmillerden biridir. Ve "muktedâlıkta gözü aydın olmak lâzımdır" buyurulması dahi, mürşid-i kâmilin böyle vâris-i kâmil olması lâzım geleceğine işarettir.

2079. Ey büyük! İmâmette körü takdîm etmek, şerîatte mekrüh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. Ey büyük! İmamlıkta körü öne geçirmek, şeriatta mekruh oldu.

2080. Her ne kadar hafız ve çevik ve fakîh olursa da, sefîh olsa bile, gözü nûrlu iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. Her ne kadar hafız, çevik ve fakih olsa da, sefih olsa bile, gözü nurlu olan iyidir.

Kör, her ne kadar Kur'an hafızı, hareketlerinde çevik ve fıkıh ilmine vâkıf olsa bile, imâmete gözü açık ve nurlu olan sefih ve cahil kimse daha uygun ve tercih edilirdir; çünkü kör, gözü göremediği için "necasetten taharet"e (pislikten temizlenmeye) muktedir değildir; hâlbuki imamın temiz olması lâzımdır.

Kör, her ne kadar hafız-ı Kur'ân ve harekâtından çevik ve ilm-i fıkha vâkıf olsa bile, imâmete gözü açık ve nûrlu olan sefih ve câhil kimse daha evlâ ve müreccahtır; zîrâ kör, gözü göremediği için "necâsetten tahâret"e muktedir değildir; halbuki imâmın temiz olması lâzımdır.

2081. Körün pislikten sakınması olmaz; perhîzin ve hazerin aslı göz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. Körün pislikten sakınması olmaz; perhizin ve sakınmanın aslı göz olur.

Çünkü göz, gördüğü şeyden sakınır ve korkar; bu sebeple gözü görmeyen bir kimse, namaza engel olan necasetten sakınamayacağı için, imamlığa uygun değildir. Gerçi şanlı Peygamber Efendimiz, yüce sahabelerden gözleri görmeyen Ümmü Mektûm hazretlerini yerine vekil tayin ettiler; fakat Ümmü Mektûm hazretlerinin her ne kadar dış gözü kör idiyse de, iç gözü açık idi ve o göz ile mülk ve melekût âlemini (görünen ve görünmeyen âlemleri) müşahede ederdi; ve Peygamber Efendimizin sohbetinin bereketiyle bu hâl o hazretten uzak değildir. Nasıl ki yukarıda bir körün Kur'an okuma zamanında, Kur'an kelimelerini görüp takip etmesi kıssası geçti. Buna göre (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde ليس الاعمى من يعمى بصره انما الاعمى من تعمى بصيرته yani “Dış gözü kör olan kör değildir; kör ancak kalp ve basiret gözü kör olan kimsedir” buyururlar.

Zîrâ göz, gördüğü şeyden sakınır ve korkar; binâenaleyh gözü görmeyen bir kimse, namaza mâni' olan necâsetten sakınamıyacağı için, imâmete sâlih değildir. Gerçi Resûl-i zîşân Efendimiz, ashâb-ı kirâmdan a'mâ olan Ümmü Mektûm hazretlerini istihlâf buyurdular; fakat Ümmü Mektûm hazretlerinin her ne kadar zâhir gözü a'mâ idiyse de, bâtın gözü açık idi ve o göz ile âlem-i mülk ve melekûtu müşâhede buyurur idi; ve sohbet-i Risâlet-penâhînin berekâtiyle bu hâl o hazretten müsteb'ad değildir. Nitekim yukarıda bir a'mânın kırâat zamânında, kelimât-ı kur'âniyyeyi görüp ta'kīb etmesi kıssası geçti. Buna binâen (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şerîflerinde ليس الاعمى من يعمى بصره انما الاعمى من تعمى بصيرته yanî “Zâhirî gözü kör olan kör değildir; kör ancak kalb ve basîret gözü kör olan kimsedir” buyururlar.

2082. O ubûrda murdarlığı görmez; mü'minlerin gözü asla kör olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. O geçişte murdarlığı görmez; müminlerin gözü asla kör olmasın!

Kör, gelip geçtiği yerdeki pisliği göremez; kendine bulaşmış olması mümkündür. Bu sebeple şeriatta ve hakikatte bu gibi murdarlıklardan korunmak için müminlerin görünen ve görünmeyen gözü asla kör olmasın!

Kör, gelip geçtiği yerdeki pisliği göremez; câiz ki kendine bulaşmış olur. Binâenaleyh şerîatte ve hakikatte bu gibi murdarlıklardan masûn kalmak için mü'minlerin zâhir ve bâtın gözü aslâ kör olmasın!

2083. Zahiri kör, zahirî necâsettedir; bâtını kör, sır necâsetlerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. Görüneni kör olan, görünen pislikler içindedir; bâtını kör olan, sır pislikleri içindedir.

2079. Ey büyük! İmâmette körü takdîm etmek, şerîatte mekrüh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. Ey büyük! İmamlıkta körü öne geçirmek, şeriatta mekruh oldu.

2080. Her ne kadar hafız ve çevik ve fakîh olursa da, sefîh olsa bile, gözü nûrlu iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. Her ne kadar hafız, çevik ve fakih olsa da, sefih olsa bile, gözü nurlu olan iyidir.

Kör, her ne kadar Kur'an hafızı, hareketlerinde çevik ve fıkıh ilmine vâkıf olsa bile, imâmete gözü açık ve nurlu olan sefih ve cahil kimse daha uygun ve tercih edilirdir; çünkü kör, gözü göremediği için "necasetten taharet"e (pislikten temizlenmeye) muktedir değildir; hâlbuki imamın temiz olması lâzımdır.

Kör, her ne kadar hafız-ı Kur'ân ve harekâtından çevik ve ilm-i fıkha vâkıf olsa bile, imâmete gözü açık ve nûrlu olan sefih ve câhil kimse daha evlâ ve müreccahtır; zîrâ kör, gözü göremediği için "necâsetten tahâret"e muktedir değildir; halbuki imâmın temiz olması lâzımdır.

2081. Körün pislikten sakınması olmaz; perhîzin ve hazerin aslı göz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. Körün pislikten sakınması olmaz; perhizin ve sakınmanın aslı göz olur.

Çünkü göz, gördüğü şeyden sakınır ve korkar; bu sebeple gözü görmeyen bir kimse, namaza engel olan necasetten sakınamayacağı için, imamlığa uygun değildir. Gerçi şanlı Peygamber Efendimiz, yüce sahabelerden gözleri görmeyen Ümmü Mektûm hazretlerini yerine vekil tayin ettiler; fakat Ümmü Mektûm hazretlerinin her ne kadar dış gözü kör idiyse de, iç gözü açık idi ve o göz ile mülk ve melekût âlemini (görünen ve görünmeyen âlemleri) müşahede ederdi; ve Peygamber Efendimizin sohbetinin bereketiyle bu hâl o hazretten uzak değildir. Nasıl ki yukarıda bir körün Kur'an okuma zamanında, Kur'an kelimelerini görüp takip etmesi kıssası geçti. Buna göre (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde ليس الاعمى من يعمى بصره انما الاعمى من تعمى بصيرته yani “Dış gözü kör olan kör değildir; kör ancak kalp ve basiret gözü kör olan kimsedir” buyururlar.

Zîrâ göz, gördüğü şeyden sakınır ve korkar; binâenaleyh gözü görmeyen bir kimse, namaza mâni' olan necâsetten sakınamıyacağı için, imâmete sâlih değildir. Gerçi Resûl-i zîşân Efendimiz, ashâb-ı kirâmdan a'mâ olan Ümmü Mektûm hazretlerini istihlâf buyurdular; fakat Ümmü Mektûm hazretlerinin her ne kadar zâhir gözü a'mâ idiyse de, bâtın gözü açık idi ve o göz ile âlem-i mülk ve melekûtu müşâhede buyurur idi; ve sohbet-i Risâlet-penâhînin berekâtiyle bu hâl o hazretten müsteb'ad değildir. Nitekim yukarıda bir a'mânın kırâat zamânında, kelimât-ı kur'âniyyeyi görüp ta'kīb etmesi kıssası geçti. Buna binâen (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şerîflerinde ليس الاعمى من يعمى بصره انما الاعمى من تعمى بصيرته yanî “Zâhirî gözü kör olan kör değildir; kör ancak kalb ve basîret gözü kör olan kimsedir” buyururlar.

2082. O ubûrda murdarlığı görmez; mü'minlerin gözü asla kör olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. O geçişte murdarlığı görmez; müminlerin gözü asla kör olmasın!

Kör, gelip geçtiği yerdeki pisliği göremez; kendine bulaşmış olması mümkündür. Bu sebeple şeriatta ve hakikatte bu gibi murdarlıklardan korunmak için müminlerin görünen ve görünmeyen gözü asla kör olmasın!

Kör, gelip geçtiği yerdeki pisliği göremez; câiz ki kendine bulaşmış olur. Binâenaleyh şerîatte ve hakikatte bu gibi murdarlıklardan masûn kalmak için mü'minlerin zâhir ve bâtın gözü aslâ kör olmasın!

2083. Zahiri kör, zahirî necâsettedir; bâtını kör, sır necâsetlerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. Görüneni kör olan, görünen pisliktedir; bâtını kör olan, sır pisliklerindedir.

Görünen gözü ve görme duyusu göremeyen kişi, görünen pislik ve kirlilik içindedir; fakat basiret gözü ve kalp gözü kör olan kişi sır pislikleri ve görünen gözler ile görülemeyen manevî pislikler içindedir.

Zâhirî gözü ve hiss-i basarı göremeyen kimse, zâhirî necâset ve pislik içindedir; fakat basar-ı basîreti ve kalb gözü kör olan kimse sır necâsetleri ve zâhirî gözler ile görülemeyen ma'nevî pislikler içindedir.

2084. Bu zahir necâset sudan gider; o bâtın necaseti ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. Bu görünen pislik sudan gider; o bâtınî pislik artar.

Bu görünen pisliği su ile yıkayıp temizlemek kolaydır; fakat o bâtınî pisliği ve o manevî pisliği su ile temizlemek ve görünen tedbir ile gidermek mümkün değildir. O pislik gittikçe artar.

Bu zâhirî necâseti su ile yıkayıp temizlemek kolaydır; fakat o bâtınî necâseti ve o ma'nevî pisliği su ile temizlemek ve zâhirî tedbîr ile izâle etmek mümkin değildir. O pislik gittikçe ziyâdeleşir.

2085. Onu göz suyunun gayriyle yıkamak mümkin değildir; vaktaki bâtınların necâsetleri ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. Onu göz suyunun dışında bir şeyle yıkamak mümkün değildir; zira iç âlemlerin pislikleri açıkça belirdi.

İçteki pislikler, organlar ve uzuvlar aracılığıyla birtakım kötü fiiller ve ahlâk biçimlerinde açıkça belirip ortaya çıktığı zaman, o pislikleri göz suyu ile, yani pişman olup ağlamak ile yıkamak mümkün olur.

Bâtındaki pislikler a'zâ ve cevârih vâsıtasıyla birtakım kötü efâl ve ahlâk sûretlerinde ayân olup, meydana çıktığı vakit, o murdarlıkları göz suyu ile, ya'nî pişmân olup, ağlamak ile yıkamak mümkin olur.

2086. Çünkü Hudâ kâfire "neces" ta'bîr etti; o necâset onun zahiri üzerinde değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. Çünkü Allah kâfire "neces" (maddî ve manevî kirli) dedi; o necaset onun görüneni üzerinde değildir.

Yani, Yüce Allah Tevbe Suresi'nde يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نِجَسٌ (Tevbe, 9/28) yani "Ey müminler, müşrikler ancak necestir" buyurdu. Fakat bakılırsa onların görünen şeklinde necaset yoktur.

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe'de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نِجَسٌ (Tevbe, 9/28) ya'nî "Ey mü'minler, müşrikler ancak necesdir" buyurdu. Fakat bakılırsa onların sûret-i zâhirelerinde necâset yoktur.

2087. Kâfirin zahiri bundan mülevves değildir; o necâset ahlâkda ve dindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. Kâfirin görüneni bundan kirlenmiş değildir; o pislik ahlâkta ve dindedir.

Kâfirin görüneni bu görünen pislikten kirlenmiş değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyrulan o pislik, onun ahlâkında ve dînindedir; çünkü onların arazdan (geçici nitelikten) ibaret olan ahlâkı ve dîni, mana âleminde pisliğin ta kendisidir.

Kâfirin zâhiri bu necâset-i zâhireden mülevves değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyrulan o necâset, onun ahlâkında ve dînindedir; zîrâ onların arazdan ibaret olan ahlâkı ve dîni, ma'nâ âleminde ayn-ı necestir.

2088. Bu necasetin kokusu yirmi adımdan gelir; ve o necâsetin kokusu Rey'den Şam'a kadar gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. Bu pisliğin kokusu yirmi adımdan gelir; ve o pisliğin kokusu Rey'den Şam'a kadar gelir.

Dış gözü ve görme duyusu göremeyen kimse, dış pislik ve kirlilik içindedir; fakat kalp gözü kör olan kimse sır pislikleri ve dış gözler ile görülemeyen manevî kirlilikler içindedir.

Zâhirî gözü ve hiss-i basarı göremeyen kimse, zâhirî necâset ve pislik içindedir; fakat basar-ı basîreti ve kalb gözü kör olan kimse sır necâsetleri ve zâhirî gözler ile görülemeyen ma'nevî pislikler içindedir.

2084. Bu zahir necâset sudan gider; o bâtın necaseti ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. Bu görünen pislik sudan gider; o bâtınî pislik artar.

Bu görünen pisliği su ile yıkayıp temizlemek kolaydır; fakat o bâtınî pisliği ve o manevî pisliği su ile temizlemek ve görünen tedbir ile gidermek mümkün değildir. O pislik gittikçe artar.

Bu zâhirî necâseti su ile yıkayıp temizlemek kolaydır; fakat o bâtınî necâseti ve o ma'nevî pisliği su ile temizlemek ve zâhirî tedbîr ile izâle etmek mümkin değildir. O pislik gittikçe ziyâdeleşir.

2085. Onu göz suyunun gayriyle yıkamak mümkin değildir; vaktaki bâtınların necâsetleri ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. Onu göz suyunun dışında bir şeyle yıkamak mümkün değildir; zira iç âlemlerin pislikleri açıkça belirdi.

İçteki pislikler, organlar ve uzuvlar aracılığıyla birtakım kötü fiiller ve ahlâk biçimlerinde açıkça belirip ortaya çıktığı zaman, o pislikleri göz suyu ile, yani pişman olup ağlamak ile yıkamak mümkün olur.

Bâtındaki pislikler a'zâ ve cevârih vâsıtasıyla birtakım kötü efâl ve ahlâk sûretlerinde ayân olup, meydana çıktığı vakit, o murdarlıkları göz suyu ile, ya'nî pişmân olup, ağlamak ile yıkamak mümkin olur.

2086. Çünkü Huda kâfire "neces" ta'bîr etti; o necâset onun zahiri üzerinde değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. Çünkü Allah kâfire "necis" adını verdi; o pislik onun görüneni üzerinde değildir.

Yani, Yüce Allah Tevbe Suresi'nde يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نِجَسٌ (Tevbe, 9/28) yani "Ey müminler, müşrikler ancak necistir" buyurdu. Fakat bakılırsa onların görünen şeklinde pislik yoktur.

Ya'nî, Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe'de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نِجَسٌ (Tevbe, 9/28) ya'nî "Ey mü'minler, müşrikler ancak necesdir" buyurdu. Fakat bakılırsa onların sûret-i zâhirelerinde necâset yoktur.

2087. Kâfirin zahiri bundan mülevves değildir; o necâset ahlâkda ve dindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. Kâfirin görüneni bundan kirlenmiş değildir; o pislik ahlâkta ve dindedir.

Kâfirin görüneni bu görünen pislikten kirlenmiş değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyrulan o pislik, onun ahlâkında ve dînindedir; çünkü onların arazdan (geçici nitelikten) ibaret olan ahlâkı ve dîni, mana âleminde pisliğin ta kendisidir.

Kâfirin zâhiri bu necâset-i zâhireden mülevves değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyrulan o necâset, onun ahlâkında ve dînindedir; zîrâ onların arazdan ibaret olan ahlâkı ve dîni, ma'nâ âleminde ayn-ı necestir.

2088. Bu necasetin kokusu yirmi adımdan gelir; ve o necâsetin kokusu Rey'den Şam'a kadar gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. Bu pisliğin kokusu yirmi adımdan gelir; ve o pisliğin kokusu Rey'den Şam'a kadar gelir.

Bu görünen pisliğin kokusu ve etkisi, ancak yirmi adımlık yola kadar yayılır; aksine o bâtınî (içsel) pisliğin kokusu ve etkisi ise, İran'daki Rey şehrinden, Suriye'deki Şam'a kadar yayılır.

Bu zâhirî necâsetin kokusu ve eseri, ancak yirmi adımlık yola kadar yayılır; halbuki o bâtınî necâsetin kokusu ve eseri ise, Îran'daki Rey şehrinden, Sûriye'deki Şam'a kadar intişâr eder.

2089. Belki onun kokusu gökler üzerine gider, hûrîlerin ve Rıdvân'ın dimağına çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. Aksine, onun kokusu gökler üzerine gider, hûrîlerin ve Rıdvân'ın dimağına çıkar.

Aksine, o bâtınî (içsel) pisliklerin kokusu ve eseri yüce âlemlere kadar gidip, yüce ruhların dimağına ulaşır ve onları rahatsız eder.

Belki o bâtınî necâsâtın kokusu ve eseri avâlim-i ulvîye kadar gidip, ervâh-ı âliyenin dimâğına vâsıl olur ve onları iz'âc eder.

2090. O şey ki, söylüyorum, senin anlayışın kadardır; doğru anlayışın hasretin-[2098] den öldüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. O şey ki, söylüyorum, senin anlayışın kadardır; doğru anlayışın hasretinden öldüm.

Ey dinleyici, bu benim söylediğim sözler, ancak senin anlayışın kadardır; bu söylediklerimi daha fazla ayrıntılandırırdım; fakat anlaşılmamak korkusundan vazgeçtim. Esasen doğru anlayışın özleminden öldüm.

Bu beytin açıklamasında Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle buyurur: "Eğer anlayışı doğru bir kimseyi bulsam, gökyüzü nedir ve Rıdvân kimdir ve hûrîler ne oluyor ve onların varlığı hangi âlemdedir ve kokunun onların dimağına gitmesi ne şekilde olur ve ne zarar verir? Bunları birer birer açıklardım. Ve mademki Mevlânâ hazretleri burada açıklamaktan susmuşlardır, bizim de susmamız daha iyidir. Lakin toplu/icmâlî olarak şu kadar söyleyeyim ki, bu zikredilenler senden dışarıda değildirler; herkesde ve herkes ile beraberdirler. Ve "onların dimağına zarar erişmesi" odur ki, içsel pisliğin kokusu gökyüzüne gittiği zaman, kişi üzerine gökyüzünün yolu kapanır ve onun makamı, yerden başka olmaz. Ve bu kokudan hûrlere ve Rıdvân'a eziyet ve kerâhet (hoşlanmama) eriştiği zaman, kişi üzerine cennet kapısı kapanır ve cehennem kapısı açılır. Ve caizdir ki, Cenâb-ı Pîr'in mübarek hatırlarından burada diğer sırlar geçmiş olsun. En doğrusunu Allah bilir."

Ey sâmi', bu benim söylediğim sözler, ancak senin anlayışın kadardır; bu söylediklerimi daha ziyâde tafsil ederdim; fakat anlaşılmamak korkusundan terk ettim. Esâsen doğru anlayışın hasretinden öldüm.

Bu beytin şerhinde Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle buyurur: "Eğer anlayışı doğru bir kimseyi bulsam, âsumân nedir ve Rıdvân kimdir ve hûrîler ne oluyor ve onların vücûdu hangi âlemdedir ve kokunun onların dimâğına gitmesi ne tavır iledir ve ne zarar eder? Bunları birer birer beyân ederdim. Ve mâdemki Mevlânâ hazretleri burada beyândan sükût buyurmuşlardır, bizim de sükûtumuz evlâdır. Velâkin mücmel olarak şu kadar söyliyeyim ki, bu mezkûrât senden hâriç değildirler; herkesde ve herkes ile beraberdirler. Ve "onların dimâğına zarar erişmesi" odur ki, necâset-i bâtinenin kokusu âsumâna gittiği vakit, şahıs üzerine âsumânın yolu mesdûd olur ve onun makāmı, zemînden gayri olmaz. Ve bu kokudan hûrlere ve Rıdvân'a îzâ' ve kerâhet eriştiği vakit, şahıs üzerine cennet kapısı kapanır ve cehennem kapısı açılır. Ve câiz ki, cenâb-ı Pîr'in hâtır-ı mübâreklerinden burada dîğer esrâr geçmiş olsun. Vallâhu a'lem."

2091. Fehim sudur ve tenin vücudu testidir. Testi kırıldığı vakit, ondan su dökülür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. Anlayış sudur ve bedenin varlığı testidir. Testi kırıldığı zaman, ondan su dökülür.

Anlayış, su gibi nüfuzu şiddetli olan bir sıvıdır ve bedenin varlığı ve belirginleşmesi ise bir testi gibidir. Testi çatladığı ve bazı yerleri delindiği zaman, doğal olarak içindeki su akıp gider. Bu görünen pisliğin kokusu ve etkisi, ancak yirmi adımlık yola kadar yayılır; hâlbuki o bâtınî pisliğin kokusu ve etkisi ise, İran'daki Rey şehrinden, Suriye'deki Şam'a kadar yayılır.

Fehim, su gibi nüfûzu şedîd olan bir seyyâledir ve tenin vücûdu ve taayyünü ise bir testi gibidir. Testi çatladığı ve ba'zı mahalleri delindiği vakit, bittabi' içindeki su akıp gider. Bu zâhirî necâsetin kokusu ve eseri, ancak yirmi adımlık yola kadar yayılır; halbuki o bâtınî necâsetin kokusu ve eseri ise, Îran'daki Rey şehrinden, Sûriye'deki Şam'a kadar intişâr eder.

2089. Belki onun kokusu gökler üzerine gider, hûrîlerin ve Rıdvân'ın dima- ğına çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. Aksine, onun kokusu gökler üzerine gider, hûrîlerin ve Rıdvân'ın dimağına çıkar.

Aksine, o bâtınî (içsel) pisliklerin kokusu ve eseri yüce âlemlere kadar gidip, yüce ruhların dimağına ulaşır ve onları rahatsız eder.

Belki o bâtınî necâsâtın kokusu ve eseri avâlim-i ulvîye kadar gidip, er- vâh-ı âliyenin dimâğına vâsıl olur ve onları iz'âc eder.

2090. O şey ki, söylüyorum, senin anlayışın kadardır; doğru anlayışın hasretin- [2098] den öldüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. O şey ki, söylüyorum, senin anlayışın kadardır; doğru anlayışın hasretinden öldüm.

Ey dinleyici, benim söylediğim bu sözler, ancak senin anlayışın kadardır; bu söylediklerimi daha fazla ayrıntılandırırdım; fakat anlaşılmamak korkusundan vazgeçtim. Esasen doğru anlayışın özleminden öldüm.

Bu beytin şerhinde Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle buyurur: "Eğer anlayışı doğru bir kimseyi bulsam, gökyüzü nedir ve Rıdvân kimdir ve huriler ne oluyor ve onların varlığı hangi âlemdedir ve kokunun onların dimağına gitmesi ne şekilde olur ve ne zarar verir? Bunları tek tek açıklardım. Ve mademki Mevlânâ hazretleri burada açıklamaktan sustular, bizim de susmamız daha iyidir. Ancak özetle şu kadar söyleyeyim ki, bu zikredilenler senden dışarıda değildirler; herkeste ve herkes ile beraberdirler. Ve "onların dimağına zarar erişmesi" odur ki, içsel pisliğin kokusu gökyüzüne gittiği zaman, kişi üzerine gökyüzünün yolu kapanır ve onun makamı, yerden başka olmaz. Ve bu kokudan hurilere ve Rıdvân'a eziyet ve kerâhet (hoşnutsuzluk) eriştiği zaman, kişi üzerine cennet kapısı kapanır ve cehennem kapısı açılır. Ve caizdir ki, Cenâb-ı Pîr'in mübarek hatırlarından burada başka sırlar geçmiş olsun. Allah en iyi bilendir."

Ey sâmi', bu benim söylediğim sözler, ancak senin anlayışın kadardır; bu söylediklerimi daha ziyâde tafsil ederdim; fakat anlaşılmamak korkusundan terk ettim. Esâsen doğru anlayışın hasretinden öldüm.

Bu beytin şerhinde Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle buyurur: "Eğer anlayışı doğru bir kimseyi bulsam, âsumân nedir ve Rıdvân kimdir ve hûrîler ne oluyor ve onların vücûdu hangi âlemdedir ve kokunun onların dimâğına gitmesi ne tavır iledir ve ne zarar eder? Bunları birer birer beyân ederdim. Ve mâdemki Mevlânâ hazretleri burada beyândan sükût buyurmuşlardır, bizim de sükûtumuz evlâdır. Velâkin mücmel olarak şu kadar söyliyeyim ki, bu mezkûrât senden hâriç değildirler; herkesde ve herkes ile beraberdirler. Ve "onların dimâğına zarar erişmesi" odur ki, necâset-i bâtine- nin kokusu âsumâna gittiği vakit, şahıs üzerine âsumânın yolu mesdûd olur ve onun makāmı, zemînden gayri olmaz. Ve bu kokudan hûrlere ve Rıd- vân'a îzâ' ve kerâhet eriştiği vakit, şahıs üzerine cennet kapısı kapanır ve ce- hennem kapısı açılır. Ve câiz ki, cenâb-ı Pîr'in hâtır-ı mübâreklerinden bura- da dîğer esrâr geçmiş olsun. Vallâhu a'lem."

2091. Fehim sudur ve tenin vücudu testidir. Testi kırıldığı vakit, ondan su dö- külür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. Anlayış sudur ve bedenin varlığı testidir. Testi kırıldığı zaman, ondan su dökülür.

Anlayış, su gibi nüfuzu şiddetli olan bir sıvıdır ve bedenin varlığı ve belirginleşmesi ise bir testi gibidir. Testi çatladığı ve bazı yerleri delindiği zaman, elbette içindeki su akıp gider.

Fehim, su gibi nüfûzu şedîd olan bir seyyâledir ve tenin vücûdu ve taay- yünü ise bir testi gibidir. Testi çatladığı ve ba'zı mahalleri delindiği vakit, bit- tabi' içindeki su akıp gider.

2092. Bu testinin beş derin deliği vardır, onda ne su kalır, ne de kar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. Bu testinin beş derin deliği vardır, onda ne su kalır, ne de kar.

Bu cisim testisinin, dış beş duyu (havâss-i hamse-i zâhire) denilen beş derin deliği vardır. Bu sebeple onun içinde ne su kalır, ne de kar! "Su"dan kasıt, doğrudan doğruya kalbe inen gaybî anlamlardır; "kar"dan kasıt ise, Allah dostlarının şerefli kalplerine inip, harfler ve kelimelerle yoğunlaştırılarak kesafet âlemine (maddî dünyaya) çıkarılan ilâhî bilgilerdir ki, onlar bu cisim testisine, bu yoğun kelimelerle bırakılır.

Bu cisim testisinin havâss-i hamse-i zâhireden ibâret, beş tâne derin deliği vardır. Binâenaleyh onun içinde ne su kalır, ne de kar! "Su"dan murâd, doğrudan doğruya kalbe münzel olan maânî-i gaybiyyedir; ve "kar"dan murâd, ehlullâhın kulûb-ı şerîfesine nâzil olup, hurûf ve elfâz ile bitteksîf âlem-i kesâfete çıkarılan maârif-i ilâhiyyedir ki onlar bu cisim testisine, bu kesîf elfâz ile ilkā olunur.

2093. "Gözlerinizi hevadan yumun!" emrini de işittin, sen ayağı doğru koymadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. "Gözlerinizi hevadan yumun!" emrini de işittin, sen ayağı doğru koymadın.

"Süm" kelimesi ayak ve kulak deliği anlamlarına gelir; burada her iki anlam da geçerlidir. Şerefli beyitte, Nur Suresi'nde geçen "قل للمؤمنين يغضوا من أبصارهم" (Nur, 24/30) yani "Ey Resulüm, müminlere söyle gözlerini yumsunlar" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Maksat, beş duyudan biri olan gözlerin, bakması şeriata uygun olmayan şeylere karşı kapatılmasıdır ki, bu, beden testisinin deliklerinden birinin tıkanmasını emretmektedir.

“Süm” ayak ve kulak deliği ma'nâlarınadır; burada her iki ma'nâ da câizdir. Beyt-i şerîfde, sûre-i Nur'da olan قل للمؤمنين يغضوا من أبصارهم (Nûr, 24/30) ya'nî “Ey Resûlüm, mü'minlere söyle gözlerini yumsunlar” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Maksad, havâss-i hamseden biri olan gözlerin, bakması nâmeşrû' olan şeylere karşı kapatılmasıdır ki, bu cisim testisinin deliklerinden birinin tıkanmasını âmirdir.

2094. Nutuk, ağızın cihetinden senin fehmini götürür; kulak, kum gibidir, senin fehmini yutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. Konuşma, ağız yönünden senin anlayışını götürür; kulak, kum gibidir, senin anlayışını yutar.

Beden testisinin deliklerinden biri de ağızdır ki, beş duyudan tat alma duyusunun yeridir; fakat bu delik aynı zamanda söz söyleme yeridir. İnsan söz söylerken, söylediği sözün anlamıyla meşguldür; eğer meşgul olduğu anlam, aşağı âleme ait ise, yüce âleme ait olan anlamı yok eder; ve eğer yüce âleme ait ise, bu konuşma aksine susamışları kandıran tatlı sudur. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf o türdendir. Şimdi söz söyleyen kimse, kendi hâline baksın da, ona göre söylesin veya sussun. Ve aynı şekilde beden testisinin deliklerinden biri de kulaktır. Eğer insan kulağını anlamsız ve aşağı âlemden kaynaklanan sözleri dinlemeye ayırırsa, bu hâl, gayb âleminden inen anlam sularını, kumların suları yutup yok ettiği gibi yok eder.

Cisim testisinin deliklerinden biri de ağızdır ki, havâss-i hamseden hiss-i zâikanın mahallidir; fakat bu delik aynı zamanda söz söylemek mahallidir. İnsan söz söylerken, söylediği kelâmın ma'nâsıyla meşgüldür; eğer meşgül olduğu ma'nâ, âlem-i süflîye âid ise, âlem-i ulvîye aid olan ma'nâyı izâle eder; ve eğer âlem-i ulvîye âid ise, bu nutuk bil'akis susamışları kandıran âb-ı zülâldir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf o nevi'dendir. İmdi söz söyleyen kimse, kendi hâline baksın da, ona göre söylesin veyâ sussun. Ve kezâ cisim testisinin deliklerinden biri de kulaktır. Eğer insan kulağını bî-ma'nâ ve âlem-i süflîden münbais olan sözleri dinlemeğe hasr ederse, bu hâl, âlem-i gaybdan münzel olan maânî sularını, kumların suları yutup yok ettiği gibi izâle eder.

2095. Senin diğer deliklerin de böyledir; senin muzmer olan fehim suyunu çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. Senin diğer deliklerin de böyledir; senin gizli olan anlayış suyunu çeker.

2092. Bu testinin beş derin deliği vardır, onda ne su kalır, ne de kar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. Bu testinin beş derin deliği vardır, onda ne su kalır, ne de kar.

Bu beden testisinin, dış beş duyu organından ibaret beş tane derin deliği vardır. Bu sebeple onun içinde ne su kalır, ne de kar! "Su"dan maksat, doğrudan doğruya kalbe inen gaybî anlamlardır; ve "kar"dan maksat, Allah dostlarının şerefli kalplerine inip, harfler ve lafızlarla yoğunlaştırılarak kesafet âlemine (maddî âleme) çıkarılan ilâhî bilgilerdir ki onlar bu beden testisine, bu yoğun lafızlarla bırakılır.

Bu cisim testisinin havâss-ı hamse-i zâhireden ibâret, beş tâne derin deliği vardır. Binâenaleyh onun içinde ne su kalır, ne de kar! “Su”dan murâd, doğrudan doğruya kalbe münzel olan maânî-i gaybiyyedir; ve “kar”dan murâd, ehlullâhın kulûb-ı şerîfesine nâzil olup, hurûf ve elfâz ile bitteksîf âlem-i kesâfete çıkarılan maârif-i ilâhiyyedir ki onlar bu cisim testisine, bu kesîf elfâz ile ilkâ olunur.

2093. “Gözlerinizi hevâdan yumun!” emrini de işittin, sen ayağı doğru koymadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. "Gözlerinizi hevâdan yumun!" emrini de işittin, sen ayağı doğru koymadın.

"Süm" kelimesi ayak ve kulak deliği anlamlarına gelir; burada her iki anlam da geçerlidir. Bu yüce beyitte, Nûr Sûresi'nde geçen قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ (Nûr, 24/30) yani "Ey Resûlüm, müminlere söyle gözlerini yumsunlar" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Maksat, beş duyudan biri olan gözlerin, bakması meşru olmayan şeylere karşı kapatılmasıdır ki, bu, cisim testisinin deliklerinden birinin tıkanmasını emretmektedir.

“Süm” ayak ve kulak deliği ma’nâlarınadır; burada her iki ma’nâ da câizdir. Beyt-i şerîfde, sûre-i Nûr’da olan قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ (Nûr, 24/30) ya’nî “Ey Resûlüm, mü’minlere söyle gözlerini yumsunlar” âyet-i kerîmesi-ne işâret buyrulur. Maksad, havâss-ı hamseden biri olan gözlerin, bakması nâmeşrû’ olan şeylere karşı kapatılmasıdır ki, bu cisim testisinin deliklerinden birinin tıkanmasını âmirdir.

2094. Nutuk, ağızın cihetinden senin fehmini götürür; kulak, kum gibidir, senin fehmini yutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. Konuşma, ağız yönünden senin anlayışını götürür; kulak, kum gibidir, senin anlayışını yutar.

Beden testisinin deliklerinden biri de ağızdır ki, beş duyudan tat alma hissinin yeridir; fakat bu delik aynı zamanda söz söyleme yeridir. İnsan söz söylerken, söylediği sözün anlamıyla meşguldür; eğer meşgul olduğu anlam, aşağı âleme ait ise, yüce âleme ait olan anlamı yok eder; ve eğer yüce âleme ait ise, bu konuşma aksine susamışları kandıran tatlı sudur. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf o türdendir. Şimdi söz söyleyen kimse, kendi hâline baksın da, ona göre söylesin veya sussun. Ve aynı şekilde beden testisinin deliklerinden biri de kulaktır. Eğer insan kulağını anlamsız ve aşağı âlemden kaynaklanan sözleri dinlemeye adarsa, bu hâl, gayb âleminden inen anlam sularını, kumların suları yutup yok ettiği gibi yok eder.

Cisim testisinin deliklerinden biri de ağızdır ki, havâss-ı hamseden hiss-i zâikanın mahallidir; fakat bu delik aynı zamanda söz söylemek mahallidir. İnsan söz söylerken, söylediği kelâmın ma’nâsıyla meşgûldür; eğer meşgûl olduğu ma’nâ, âlem-i süflîye âid ise, âlem-i ulvîye âid olan ma’nâyı izâle eder; ve eğer âlem-i ulvîye âid ise, bu nutuk bil’akis susamışları kandıran âb-ı zülâldir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf o nev’idendir. Şimdi söz söyleyen kimse, kendi hâline baksın da, ona göre söylesin veyâ sussun. Ve kezâ cisim testisinin deliklerinden biri de kulaktır. Eğer insan kulağını bî-ma’nâ ve âlem-i süflîden münbais olan sözleri dinlemeğe hasr ederse, bu hâl, âlem-i gaybdan münzel olan maânî sularını, kumların suları yutup yok ettiği gibi izâle eder.

2095. Senin diğer deliklerin de böyledir; senin muzmer olan fehim suyunu çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. Senin diğer deliklerin de böyledir; senin gizli olan anlayış suyunu çeker.

Senin bedeninin testisindeki diğer deliklerin hepsi de bu açıkladığımız tarzda, senin içinde su gibi akışkan olan anlayışını, sızdırıp giderirler.

Senin cisminin testisindeki başka deliklerin hepsi de bu îzâh ettiğimiz tarzda, senin bâtınında su gibi seyyâl olan fehmini, sızdırıp izâle ederler.

2096. Eğer denizden suyu bedelsiz çıkarırsan, o denizi çöl yaparsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. Eğer denizden suyu bedelsiz çıkarırsan, o denizi çöl yaparsın.

Farz edelim ki denizin suyunu, yerine bedeli gelmemek şartıyla, başka bir alana akıtsan, o denizin alanı çöl hâline gelir ve asla su bulunmaz. Bilinmeli ki, duyu deliklerinin açılması, anlayış ve idrak suyunun dökülüp gitmesine sebep olur; ve anlayışın sermayesi "Allah ile beraber olma hâli"dir ve kalbe yönelmektir. Ve kişi konuşmaya ve dinlemeye meşgul olduğu zaman, kalbe yönelmeye zayıflık gelir ve Allah ile beraber olma hâline gaflet yolu açılmış olur. Eğer Allah ile beraber olma hâlinde ve uyanıklıkta meleke (alışkanlık) oluşmuş ise, o zaman bir kimseye söz söylemek ve bir kimsenin sözünü dinlemek zarar vermez. Çünkü böyle bir kimsenin manevî gelirleri, harcamalarından çoktur ve bu yolda olmayan Hakk yolcusunun manevî gelirleri az olduğundan duyu deliklerinden harcamaları çok olursa, onun kalbi susuz bir çöl hâline gelir ve anlayış ve idrak suyundan boşalır.

Bilfarz denizin suyunu, yerine bedeli gelmemek şartıyla, başka bir sahaya akıtsan, o denizin sahası çöl hâline gelir ve aslâ su bulunmaz. Ma'lûm olsun ki, havâs deliklerinin açılması, fehim ve idrâk suyunun dökülüp gitmesini mûcibdir; ve sermâye-i fehm "huzûr-maallah"dır ve kalbe teveccühdür. Ve şahıs söylemeğe ve dinlemeğe meşgül olduğu vakit, kalbe teveccühe fütür gelir ve huzûra gaflet yolu açılmış olur. Eğer huzûr ve âgâhlıkda meleke hâsıl olmuş ise, o zaman bir kimseye söz söylemek ve bir kimsenin sözünü dinlemek zarar vermez. Zîrâ böyle bir kimsenin vâridâtı, masrafından çoktur ve bu yolda olmayan sâlikin vâridâtı az olduğundan havâs deliklerinden sarfiyâtı çok olursa, onun kalbi susuz bir çöl hâline gelir ve âb-ı fehm ve idrakten boşalır.

2097. Vakitsizdir, eğer hâli, ivazların ve bedellerin medhalini söylesem...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Vakit uygun değildir, eğer hallerin, karşılıkların ve bedellerin girişini söylesem...

2098. Ki o ivazlar ve o bedeller, harçlardan sonra, denize nereden gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. O karşılıklar ve o bedeller, harcamalardan sonra denize nereden gelir?

Yani, "Eğer bu cisim testisine karşılıkların ve bedellerin giriş yerini ve hâlin hakikatini, o karşılıklar ve o bedeller sarfiyattan sonra denize nereden gelir diye söylesem, vakitsizdir. Bu sırların ve hakikatlerin ayrıntılı açıklanmasına vakit uygun değildir." Önceki şerefli beyitte "testi" ile Hakk Yolcularının vücuduna ve "deniz" ile insân-ı kâmillerin vücuduna işaret buyrulur. Hakk Yolcularına anlayış suyu insân-ı kâmillerden ve insân-ı kâmillere anlayış suyu da, hakikat-ı Muhammediyye'den gelir.

Ya'nî, "Eğer bu cisim testisine ivazların ve bedellerin mahall-i duhûlünü ve hakikat-ı hâli, o ivazlar ve o bedeller, sarfiyattan sonra denize nereden gelir diye söylesem, vakitsizdir. Bu esrâr ve hakāyıkın tafsil ve îzâhına vakit müsâid değildir." Evvelki beyt-i şerîfde "testi" ile, sâliklerin vücuduna ve "bahr" ile kâmillerin vücûduna işâret buyrulur. Sâliklere âb-ı fehm kâmillerden ve kâmillere âb-ı fehm de, hakikat-ı muhammediyyeden gelir.

2099. Yüz binlerce cân-ver ondan yerler; ve bulutlar da onun zahirinden götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2099. Yüz binlerce canlı ondan yerler; ve bulutlar da onun görünen kısmından götürürler.

Görünen denizde yüz binlerce balık ve türlü türlü hayvanlar yerler ve içerler ve bulutlar dahi onun görünen kısmından ve yüzeyinden birtakım buharları alıp göğe yükseltirler. Senin bedeninin testisindeki başka deliklerin hepsi de bu açıkladığımız tarzda, senin iç âleminde su gibi akışkan olan anlayışını sızdırıp giderirler.

Zâhirî denizde yüz binlerce balıklar ve türlü türlü hayvanlar yerler ve içerler ve bulutlar dahi onun zâhirinden ve sathından birtakım buhârâtı alıp gö- Senin cisminin testisindeki başka deliklerin hepsi de bu îzâh ettiğimiz tarzda, senin bâtınında su gibi seyyâl olan fehmini, sızdırıp izâle ederler.

2096. Eğer denizden suyu bedelsiz çıkarırsan, o denizi çöl yaparsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. Eğer denizden suyu bedelsiz çıkarırsan, o denizi çöl yaparsın.

Farz edelim ki denizin suyunu, yerine bedeli gelmemek şartıyla, başka bir alana akıtsan, o denizin alanı çöl hâline gelir ve asla su bulunmaz. Bilinmeli ki, duyu deliklerinin açılması, anlayış ve idrak suyunun dökülüp gitmesine sebep olur; ve anlayışın sermayesi "Allah ile beraber olma hâli"dir ve kalbe yönelmektir. Ve kişi konuşmaya ve dinlemeye meşgul olduğu zaman, kalbe yönelmeye zayıflık gelir ve Allah ile beraber olma hâline gaflet yolu açılmış olur. Eğer Allah ile beraber olma hâlinde ve uyanıklıkta meleke (alışkanlık) oluşmuş ise, o zaman bir kimseye söz söylemek ve bir kimsenin sözünü dinlemek zarar vermez. Çünkü böyle bir kimsenin manevî gelirleri, harcamalarından çoktur ve bu yolda olmayan Hakk yolcusunun manevî gelirleri az olduğundan duyu deliklerinden harcamaları çok olursa, onun kalbi susuz bir çöl hâline gelir ve anlayış ve idrak suyundan boşalır.

Bilfarz denizin suyunu, yerine bedeli gelmemek şartıyla, başka bir sahaya akıtsan, o denizin sahası çöl hâline gelir ve aslâ su bulunmaz. Ma'lûm olsun ki, havâs deliklerinin açılması, fehim ve idrâk suyunun dökülüp gitmesini mûcibdir; ve sermâye-i fehm "huzûr-maallah"dır ve kalbe teveccühdür. Ve şahıs söylemeğe ve dinlemeğe meşgül olduğu vakit, kalbe teveccühe fütür gelir ve huzûra gaflet yolu açılmış olur. Eğer huzûr ve âgâhlıkda meleke hâsıl olmuş ise, o zaman bir kimseye söz söylemek ve bir kimsenin sözünü dinlemek zarar vermez. Zîrâ böyle bir kimsenin vâridâtı, masrafından çoktur ve bu yolda olmayan sâlikin vâridâtı az olduğundan havâs deliklerinden sarfiyâtı çok olursa, onun kalbi susuz bir çöl hâline gelir ve âb-ı fehm ve idrakten boşalır.

2097. Vakitsizdir, eğer hâli, ivazların ve bedellerin medhalini söylesem...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Vakit uygun değildir, eğer hallerin, karşılıkların ve bedellerin girişini söylesem...

2098. Ki o ivazlar ve o bedeller, harçlardan sonra, denize nereden gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. O karşılıklar ve o bedeller, harcamalardan sonra denize nereden gelir?

Yani, "Eğer bu cisim testisine karşılıkların ve bedellerin giriş yerini ve hâlin hakikatini, o karşılıklar ve o bedeller sarfiyattan sonra denize nereden gelir diye söylesem, vakitsizdir. Bu sırların ve hakikatlerin ayrıntılı açıklanmasına vakit uygun değildir." Önceki şerefli beyitte "testi" ile Hakk Yolcularının vücuduna ve "deniz" ile insân-ı kâmillerin vücuduna işaret buyrulur. Hakk Yolcularına anlayış suyu insân-ı kâmillerden ve insân-ı kâmillere anlayış suyu da, hakikat-ı Muhammediyye'den gelir.

Ya'nî, "Eğer bu cisim testisine ivazların ve bedellerin mahall-i duhûlünü ve hakikat-ı hâli, o ivazlar ve o bedeller, sarfiyattan sonra denize nereden gelir diye söylesem, vakitsizdir. Bu esrâr ve hakāyıkın tafsil ve îzâhına vakit müsâid değildir." Evvelki beyt-i şerîfde "testi" ile, sâliklerin vücuduna ve "bahr" ile kâmillerin vücûduna işâret buyrulur. Sâliklere âb-ı fehm kâmillerden ve kâmillere âb-ı fehm de, hakikat-ı muhammediyyeden gelir.

2099. Yüz binlerce cân-ver ondan yerler; ve bulutlar da onun zahirinden götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2099. Yüz binlerce canlı ondan yerler; ve bulutlar da onun görünen kısmından götürürler.

Görünen denizde yüz binlerce balıklar ve türlü türlü hayvanlar yerler ve içerler ve bulutlar da onun görünen kısmından ve yüzeyinden birtakım buharları alıp götürürler. Bir mana denizi olan insân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) feyizlerinden de, kesafet (yoğunluk) ve letafet (incelik) âlemi de böylece faydalanırlar.

Zâhirî denizde yüz binlerce balıklar ve türlü türlü hayvanlar yerler ve içerler ve bulutlar dahi onun zâhirinden ve sathından birtakım buhârâtı alıp gö- türürler. Bir bahr-i ma'nâ olan insân-ı kâmilin füyûzâtından dahi, âlem-i kesâfet ve letâfet dahi böylece istifade ederler.

2100. Tekrar deniz o ivazları çeker; ashâb-ı reşed, bilirler ki, neredendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. Deniz o karşılıkları tekrar çeker; doğru yolu bulanlar, nereden geldiğini bilirler.

Görünen deniz, kendisinden eksilen maddelerin bedellerini ve karşılıklarını tekrar çeker; fakat bunları nerede çektiğini doğru yolu bulanlar ve rüşd sahipleri bilir. Yani, görünen denizin karşılıklarını doğa bilimlerinde doğru bilgi sahipleri bilirler ve içsel deniz olan insân-ı kâmilin harcamasına karşılık gelen karşılıkların ve bedellerin nereden geldiğini de zevk ve keşif sahipleri, ilahi bilgilere sahip arifler bilirler.

Zahirî deniz tekrâr, kendisinden eksilen mevâddın bedellerini ve ivazlarını çeker; fakat bunları nerede çektiğini rüşd ve doğru yol sâhibleri bilir. Ya'nî, zâhirî deryânın ivazlarını ulûm-i tabiiyyede doğru ma'lûmât sâhibleri bilirler ve bâtınî deryâ olan insân-ı kâmilin sarfına mukābil gelen ivazların ve bedellerin nereden geldiğini de zevk ve keşif sahibleri, urefâ-yı ilâhiyye bilirler.

2101. Aceleden kıssalara başladık, bu kitabın içinde muhlassız kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. Aceleden kıssalara başladık, bu kitabın içinde özetsiz kaldı.

"Muhlas" özetlenmiş demektir. Kalem denizine ulaşan anlamların ve hakikatlerin, yatkın taliplere bir an önce sunulması sebebiyle, birtakım kıssalara başladık; bu aceleden dolayı bu Mesnevî kitabının içinde özetsiz ve nihayetsiz kaldı; tamam edemedik.

"Muhlas" hulasa edilmiş demektir. Deryâ-yı kaleme vârid olan maânî ve hakāyıkın, müstaid tâliblere bir an evvel ibzâli cihetinden dolayı, birtakım kıssalara başladık; bu aceleden dolayı bu kitâb-ı Mesnevînin içinde hulâsasız ve nihâyetsiz kaldı; tamâm edemedik.

2102. Ey Hakk'ın ziyası olan cömert Hüsameddîn ki, felek ve erkân, senin gibi bir şahı doğurmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Ey Hakk'ın ziyası olan cömert Hüsameddîn ki, felek ve erkân, senin gibi bir şahı doğurmadı.

"Râd" cömert ve eli açık anlamındadır. Bu sıfatın Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri hakkında kullanılmasının sırrı şudur ki, bu Mesnevî-i Şerîf Çelebi hazretlerine hitaben beyan buyrulmuş ve bu sonsuz denizi o hazretin yatkınlığı çekmiştir. Çünkü bu Mesnevî-i Şerîf'te beyan buyrulduğu üzere, "Allah Teâlâ hikmeti vaizlerin diline, dinleyicilerin yatkınlığı kadar ilka buyurur." Şimdi o hazretin yatkınlığının genişliği, bu sonsuz Mesnevî denizinin, şekil âleminde ortaya çıkmasına ve hakikat ve hikmet talep eden kimselerin istifade etmelerine sebep olmuştur; bu ise Hz. Çelebi'nin yatkınlığının cömertliğidir. Yani, "Ey Hakk'ın nuru ve ziyası olan cömert Hüsâmeddîn'im ki, dokuz felek ve dört unsurî rükün (dört temel unsur) ve tabiat, bu şekil âleminde, senin gibi bir hakikat şahı doğurmadı." Bu sınırlama ve tahsis, cenâb-ı Pîr hazretlerinin terbiye buyurduğu Hakk Yolcularına aittir; yoksa, yeryüzü sakinlerinin geneline ait değildir. Çünkü cenâb-ı Mevlânâ efendimizin kendi yüce nefisleri de dahil olduğu halde, felek ve erkân, diğer büyük şahlar ve sultanlar da doğurmuştur. Bir mana denizi olan insân-ı kâmilin feyizlerinden dahi, yoğunluk ve incelik âlemi de böylece istifade ederler.

"Râd" cömert ve sahî ma'nâsınadır. Bu sıfatın Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri hakkında isti'mâl buyrulmasının sırrı budur ki, bu Mesnevî-i Şerîf Çelebi hazretlerine hitâben beyân buyurulmuş ve bu bahr-i bî-pâyânı o hazretin isti'dâdı cezb etmiştir. Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîfde beyân buyurulduğu üzere, "Allah Teâlâ hikmeti vâizlerin lisânına, müstemi'lerin isti'dâdı kadar ilkā buyurur." İmdi o hazretin isti'dâdının vüs'ati, bu bahr-i bî-pâyân-ı Mesnevînin, âlem-i sûretde zuhûruna ve tâlib-i hakikat ve hikmet olan kimselerin istifadelerine sebeb olmuştur; bu ise Hz. Çelebi'nin isti'dâdının cömertliğidir. Ya'nî, "Ey Hakk'ın nûru ve ziyâsı olan cömert Hüsâmeddîn'im ki, dokuz felek ve dört rükn-i unsurî ve tabîat, bu âlem-i sûretde, senin gibi bir şâh-ı hakikat doğurmadı." Bu hasr ve tahsîs, cenâb-ı Pîr hazretlerinin terbiye buyurduğu sâliklere aiddir; yoksa, sekene-i arzın umûmuna râci' değildir. Zîrâ cenâb-ı Mevlânâ efendimizin nefs-i nefisleri de dâhil olduğu halde, felek ve erkân, diğer büyük şâhlar ve sultanlar da doğurmuştur. türürler. Bir bahr-i ma'nâ olan insân-ı kâmilin füyûzâtından dahi, âlem-i kesâfet ve letâfet dahi böylece istifade ederler.

2100. Tekrar deniz o ivazları çeker; ashâb-ı reşed, bilirler ki, neredendir. [2108]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. Deniz o karşılıkları tekrar çeker; doğru yolu bulanlar bilirler ki, neredendir.

Görünen deniz tekrar, kendisinden eksilen maddelerin bedellerini ve karşılıklarını çeker; fakat bunları nereden çektiğini doğru yolu bulanlar ve doğru yol sahipleri bilir. Yani, görünen denizin karşılıklarını doğa bilimlerinde doğru bilgi sahipleri bilirler ve içsel deniz olan insân-ı kâmilin harcamasına karşılık gelen karşılıkların ve bedellerin nereden geldiğini de zevk ve keşif sahipleri, ilahi ârifler bilirler.

Zahirî deniz tekrâr, kendisinden eksilen mevâddın bedellerini ve ivazlarını çeker; fakat bunları nerede çektiğini rüşd ve doğru yol sâhibleri bilir. Ya'nî, zâhirî deryânın ivazlarını ulûm-i tabiiyyede doğru ma'lûmât sâhibleri bilirler ve bâtınî deryâ olan insân-ı kâmilin sarfına mukābil gelen ivazların ve bedellerin nereden geldiğini de zevk ve keşif sahibleri, urefâ-yı ilâhiyye bilirler.

2101. Aceleden kıssalara başladık, bu kitabın içinde muhlassız kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. Aceleyle kıssalara başladık, bu kitabın içinde özetsiz kaldı.

"Muhlas" özetlenmiş demektir. Kalem denizine (yazıya) gelen anlamların ve hakikatlerin, yatkın taliplere (Hakk yolcusu) bir an önce ulaştırılması sebebiyle, birtakım kıssalara başladık; bu aceleden dolayı bu Mesnevî kitabı içinde özetsiz ve nihayetsiz kaldı; tamamlayamadık.

“Muhlas” hulasa edilmiş demektir. Deryâ-yı kaleme vârid olan maânî ve hakāyıkın, müstaid tâliblere bir an evvel ibzâli cihetinden dolayı, birtakım kıssalara başladık; bu aceleden dolayı bu kitâb-ı Mesnevînin içinde hulâsasız ve nihâyetsiz kaldı; tamâm edemedik.

2102. Ey Hakk'ın ziyası olan cömert Hüsameddîn ki, felek ve erkân, senin gibi bir şahı doğurmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Ey Hakk'ın ışığı olan cömert Hüsameddin ki, felek ve unsurlar, senin gibi bir şahsiyeti doğurmadı.

"Râd" cömert ve eli açık anlamındadır. Bu sıfatın Hüsameddin Çelebi hazretleri hakkında kullanılmasının sırrı şudur ki, bu Mesnevî-i Şerîf Çelebi hazretlerine hitaben açıklanmış ve bu sonsuz denizi o hazretin yatkınlığı çekmiştir. Çünkü bu Mesnevî-i Şerîf'te açıklandığı üzere, "Yüce Allah hikmeti vaizlerin diline, dinleyicilerin yatkınlığı kadar ilham eder." Şimdi o hazretin yatkınlığının genişliği, bu Mesnevî'nin sonsuz denizinin, şekil âleminde ortaya çıkmasına ve hakikat ve hikmet talep eden kimselerin faydalanmalarına sebep olmuştur; bu ise Hz. Çelebi'nin yatkınlığının cömertliğidir. Yani, "Ey Hakk'ın nuru ve ışığı olan cömert Hüsameddin'im ki, dokuz felek ve dört unsurî rükün ve tabiat, bu şekil âleminde, senin gibi bir hakikat şahı doğurmadı." Bu sınırlama ve tahsis, Cenab-ı Pîr hazretlerinin terbiye ettiği Hakk Yolcularına aittir; yoksa, yeryüzü sakinlerinin geneline ait değildir. Çünkü Cenab-ı Mevlânâ efendimizin kendi nefisleri de dahil olduğu halde, felek ve unsurlar, diğer büyük şahlar ve sultanlar da doğurmuştur.

“Râd” cömert ve sahî ma'nâsınadır. Bu sıfatın Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri hakkında isti'mâl buyrulmasının sırrı budur ki, bu Mesnevî-i Şerîf Çelebi hazretlerine hitâben beyân buyurulmuş ve bu bahr-i bî-pâyânı o hazretin isti'dâdı cezb etmiştir. Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîfde beyân buyurulduğu üzere, “Allah Teâlâ hikmeti vâizlerin lisânına, müstemi'lerin isti'dâdı kadar ilkā buyurur.” İmdi o hazretin isti'dâdının vüs'ati, bu bahr-i bî-pâyân-ı Mesnevînin, âlem-i sûretde zuhûruna ve tâlib-i hakikat ve hikmet olan kimselerin istifadelerine sebeb olmuştur; bu ise Hz. Çelebi'nin isti'dâdının cömertliğidir. Ya'nî, “Ey Hakk'ın nûru ve ziyâsı olan cömert Hüsâmeddîn'im ki, dokuz felek ve dört rükn-i unsurî ve tabîat, bu âlem-i sûretde, senin gibi bir şâh-ı hakikat doğurmadı.” Bu hasr ve tahsîs, cenâb-ı Pîr hazretlerinin terbiye buyurduğu sâliklere aiddir; yoksa, sekene-i arzın umûmuna râci' değildir. Zîrâ cenâb-ı Mevlânâ efendimizin nefs-i nefisleri de dâhil olduğu halde, felek ve erkân, diğer büyük şâhlar ve sultanlar da doğurmuştur.

2103. Sen cân ve dile nâdir geldin; ey, gönül ve cân senin kudumundan hacildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Sen cana ve gönle nadir geldin; ey, gönül ve can senin gelişinden utanmıştır.

Sen benim canıma ve gönlüme nadir geldin ve müridlerim arasında senin gibisi nadirdir. Ey kâmilü'l-isti'dâd (yüksek kabiliyetli) olan Hüsâmeddîn'im! Gönül ve can, senin gelişinden utanmıştır; çünkü senin kemâl-i isti'dâdına (yüksek kabiliyetine) uygun hakikat cevherlerini bolca sunamamıştır.

Sen benim canıma ve gönlüme nâdir geldin ve mürîdlerim arasında senin gibisi nadirdir. Ey kâmilü'l-isti'dâd olan Hüsâmeddîn'im! Senin kemâl-i isti'dâdına münasib cevâhir-i hakāyıkı ibzâl edemediği için gönül ve can, senin kudûmundan utanmıştır.

2104. Geçmiş olan kavmi ne kadar medh ettim; onlardan benim kasdım iktizadan dolayı sen idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. Geçmiş olan kavmi ne kadar övdüm; onlardan benim kastım, gereklilikten dolayı sen idin.

Yani "Bu fani âlemden gelip geçmiş olan Allah dostlarını bu Mesnevî-i Şerif'te ne kadar övdüm; fakat övmemden ve menkıbelerini anlatmamdan maksadım, hâl ve zamanın gerektirmesinden dolayı, ancak sen idin." Çünkü bu Mesnevî-i Şerif'teki sırlar ve hakikatlerden herkesin nasibi vardır; ve halkın kabulü ise, hazır olandan ziyade, gaip hakkında gerçekleşir. Bu sebeple açıktan açığa seni söylesem, kıskançlık sebebiyle, halkın kabul etmeyenleri de bulunur. Ve bu kabul etmeyiş onlar hakkında zararlı olur. Görmez misin ki bu halk, önlerinde, geçmiş zamandaki evliyanın sırlarını taşıyan bir veliyy-i kâmil (olgun veli) bulunduğu hâlde, ona gelmeyip, o geçmiş olan evliyanın kabirlerine gidip yardım isterler.

Ya'nî "Bu âlem-i fânîden gelip geçmiş olan evliyâullâhı bu Mesnevî-i Şerif'de ne kadar medh ettim; fakat medhinden ve menkabelerini beyândan maksadım, muktezâ-yı hâl ve zamandan dolayı, ancak sen idin.” Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf'deki esrâr ve hakāyıkdan umûmun nasîbi vardır; ve halkın kabûlü ise, hâzırdan ziyâde, gâib hakkında vâki' olur. Binâenaleyh açıktan açığa seni söylesem, sâika-i hased ile, halkın kabûl etmeyenleri de bulunur. Ve bu adem-i kabûl onlar hakkında muzır olur. Görmez misin ki bu halk, önlerinde, geçmiş zamandaki evliyânın esrârını hâmil bir veliyy-i kâmil bulunduğu halde, ona gelmeyip, o geçmiş olan evliyânın mekābirine gidip istimdâd ederler.

2105. Muhakkak dua kendi evini tanır; sen her kimin nâmına istersen senâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Şüphesiz dua kendi evini tanır; sen her kimin adına istersen övgüde bulun!

Duanın evi, hakikatte Yüce Allah'tır. Övgüler her ne kadar görünüşte, Zeyd ve Amr adına gerçekleşse de, bu övgülerin ve senaların hepsi hakikatte Allah'a döner. Çünkü mazharların (tecelli yerlerinin) varlığı, Allah'ın kemallerinin aynasıdır. Nasıl ki bu anlam ileride 2117 numaralı şerefli beyitte زانکه هر مدحی بنور حق رود بر صور و اشخاص عاریت بود yani "Çünkü her bir övgü, Hakk'ın nuruna gider; suretler ve şahıslar üzerinde eğreti olur" şeklinde açıkça belirtilmiştir.

Duâ evi, hakikatde Hak Sübhânehû hazretleridir. Mehâmid her ne kadar zâhirde, Zeyd'in ve Amr'ın nâmına vâki' olsa da, bu mehâmidin ve senâların hepsi hakîkatte Hakk'a râci' olur. Çünkü vücûd-ı mezâhir, kemâlât-ı Hakk'ın âyînesidir. Nitekim bu ma'nâ âtîde 2117 numaralı beyt-i şerîfde زانکه هر مدحی بنور حق رود بر صور و اشخاص عاریت بود ya'nî "Zîrâ ki, her bir medih, Hakk'ın nûruna gider; sûretler ve şahıslar üzerinde âriyet olur" sûretinde tasrîh buyurulmuştur.

2106. Medîhin, nâ-mahalden kitmânı için, Hak bu hikâyeleri ve meseli koymuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Övgünün yersizden gizlenmesi için, Hak bu hikâyeleri ve meseli koymuştur.

2103. Sen cân ve dile nâdir geldin; ey, gönül ve cân senin kudumundan hacildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Sen cana ve gönüle nadir geldin; ey, gönül ve can senin gelişinden utanmıştır.

Sen benim canıma ve gönlüme nadir geldin ve müridlerim arasında senin gibisi nadirdir. Ey kâmilü'l-isti'dâd (yüksek kabiliyetli) olan Hüsâmeddîn'im! Gönül ve can, senin gelişinden utanmıştır; çünkü senin kemâl-i isti'dâdına (yüksek kabiliyetine) uygun hakikat cevherlerini bolca sunamamıştır.

Sen benim canıma ve gönlüme nâdir geldin ve mürîdlerim arasında senin gibisi nadirdir. Ey kâmilü'l-isti'dâd olan Hüsâmeddîn'im! Senin kemâl-i is- ti'dâdına münasib cevâhir-i hakāyıkı ibzâl edemediği için gönül ve can, se- nin kudûmundan utanmıştır.

2104. Geçmiş olan kavmi ne kadar medh ettim; onlardan benim kasdım iktiza- dan dolayı sen idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. Geçmiş olan kavmi ne kadar övdüm; onlardan benim kastım, gereklilikten dolayı sen idin.

Yani, "Bu fani âlemden gelip geçmiş olan Allah dostlarını bu Mesnevî-i Şerif'te ne kadar övdüm; fakat övmemden ve menkıbelerini anlatmamdan maksadım, hâlin ve zamanın gerektirmesinden dolayı, ancak sen idin." Çünkü bu Mesnevî-i Şerif'teki sırlardan ve hakikatlerden herkesin nasibi vardır; ve halkın kabulü ise, hazırda olandan ziyade, gaip hakkında gerçekleşir. Bu sebeple, açıktan açığa seni söylesem, kıskançlık saikasıyla, halkın kabul etmeyenleri de bulunur. Ve bu kabul etmeyiş, onlar hakkında zararlı olur. Görmez misin ki bu halk, önlerinde, geçmiş zamandaki evliyanın sırlarını taşıyan bir veliyy-i kâmil (olgun veli) bulunduğu halde, ona gelmeyip, o geçmiş olan evliyanın kabirlerine gidip yardım isterler.

Ya'nî "Bu âlem-i fânîden gelip geçmiş olan evliyâullâhı bu Mesnevî-i Şe- rif'de ne kadar medh ettim; fakat medhinden ve menkabelerini beyândan maksadım, muktezâ-yı hâl ve zamandan dolayı, ancak sen idin.” Zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf'deki esrâr ve hakāyıkdan umûmun nasîbi vardır; ve halkın kabûlü ise, hâzırdan ziyâde, gâib hakkında vâki' olur. Binâenaleyh açıktan açığa seni söylesem, sâika-i hased ile, halkın kabûl etmeyenleri de bulunur. Ve bu adem-i kabûl onlar hakkında muzır olur. Görmez misin ki bu halk, ön- lerinde, geçmiş zamandaki evliyânın esrârını hâmil bir veliyy-i kâmil bulun- duğu halde, ona gelmeyip, o geçmiş olan evliyânın mekābirine gidip istimdâd ederler.

2105. Muhakkak dua kendi evini tanır; sen her kimin nâmına istersen senâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Şüphesiz dua kendi evini tanır; sen her kimin adına istersen övgüde bulun!

Duanın evi, gerçekte Yüce Allah'tır. Övgüler her ne kadar görünüşte, Zeyd ve Amr adına gerçekleşse de, bu övgülerin ve senaların hepsi hakikatte Allah'a döner. Çünkü mazharların (tecelli yerlerinin) varlığı, Allah'ın kemalâtının (mükemmelliklerinin) aynasıdır. Nitekim bu anlam, ileride 2117 numaralı şerefli beyitte زانکه هر مدحی بنور حق رود بر صور و اشخاص عاریت بود yani "Çünkü her bir övgü, Hakk'ın nuruna gider; suretler ve şahıslar üzerinde emanet olur" şeklinde açıkça belirtilmiştir.

Duâ evi, hakikatde Hak Sübhânehû hazretleridir. Mehâmid her ne ka- dar zâhirde, Zeyd'in ve Amr'ın nâmına vâki' olsa da, bu mehâmidin ve se- nâların hepsi hakîkatte Hakk'a râci' olur. Çünkü vücûd-ı mezâhir, kemâ- lât-ı Hakk'ın âyînesidir. Nitekim bu ma'nâ âtîde 2117 numaralı beyt-i şe- rifde زانکه هر مدحی بنور حق رود بر صور و اشخاص عاریت بود ya'ni "Zîrâ ki, her bir medih, Hakk'ın nûruna gider; sûretler ve şahıslar üzerinde âriyet olur" sû- retinde tasrîh buyurulmuştur.

2106. Medîhin, nâ-mahalden kitmânı için, Hak bu hikâyeleri ve meseli koy- muştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Övülenin, uygun olmayan yerden gizlenmesi için, Hak bu hikâyeleri ve meseli koymuştur.

"Medîh" övülmüş anlamına gelir. Övülen kimsenin, kıskançların gözünden saklanması için, Yüce Allah bu hikâye ve mesel perdelerini ihsan etmiştir.

"Medîh" medh olunmuş ma'nâsınadır. Medh olunan kimsenin, hâsidlerin nazarında saklanması için, Hak Teâlâ hazretleri bu hikâye ve mesel perdelerini ihsân buyurmuştur.

2107. Gerçi o medh dahi senden hacil geldi, Hudâ dervişin cehdini kabul eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Gerçi o övgü dahi senden utandı, Allah dervişin çabasını kabul eder.

"Cehd" çaba ve "mukıll" derviş ve fakir anlamındadır. Yani "Senin büyüklüğün ve övgünün küçüklüğü sebebiyle o övgü, senin manevi huzuruna geldiği zaman utandı. Fakat Allah, fakirin çabasını kabul buyurur."

Yukarıdaki 2105 numaralı şerefli beytin açıklamasında belirtildiği üzere bütün övgüler Hakk'a aittir ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ism-i câmi' (Allah'ın bütün isimlerini kendinde toplayan isim) mazharı olduğundan, beşerin sınırlı diliyle O'nun hakkında yapılan övgü ve senalar doğal olarak eksik kalır. Cenâb-ı Pîr efendimizin "Allah fakirin çabasını kabul eder" buyurmaları bu anlama göredir.

"Cehd" sa'y ve "mukıll" dervîş ve fakîr ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin büyüklüğün ve medhin küçüklüğü hasebiyle o medh, senin huzûr-ı ma'nevîne geldiği vakit, utandı. Fakat Hudâ, fakîrin sa'yini kabûl buyurur."

Yukarıdaki 2105 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında beyân olunduğu üzere bilcümle mehâmid Hakk'a râci'dir ve insân-ı kâmil, mazhar-ı ism-i câmi' olduğundan beşerînin lisân-ı mahdûduyla Onun hakkında vâki' olan medh ü senâları bittabi' nâkıs olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin "Hudâ cehdü'l-mukılli kabûl eder" buyurmaları bu ma'nâya göredir.

2108. Hak kisreyi kabul edip muaf tutar; zîra körün iki gözünden, iki katre kâfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Hak, kisreyi kabul edip bağışlar; çünkü körün iki gözünden iki damla yeterlidir.

"Kisre" ekmek kırığı anlamına gelir. Hint şârihleri bu anlama almışlar ve Bahru'l-Ulûm hazretleri şu anlamı vermiştir: "Bu beyit, eksik övgünün kabulü üzerine bir temsildir ki, sadakada ekmek parçasına benzetilir. Çünkü sahih hadiste bir habbe sadakanın Allah katında büyük kıymeti olduğu beyan buyurulur; eksik övgü de böyledir." Fakat Ankaravî hazretleri "kisre"yi kırıklık anlamına alıp "Yüce Allah kırıklığı kabul edip bağışlar ve dokunulmaz tutar" buyurmuşlardır. Bana göre de, "kisre"yi kırıklık anlamına almak uygun olur, bu şekilde şerefli beyitte "Ben kalbi kırık olanların yanındayım" anlamındaki hadis-i kudsîye işaret buyurulur. Yani Yüce Allah, kusur yaptığı için kalpleri kırık olan kulları kabul edip, bağışlar; çünkü âcizin şanı budur. Nasıl ki körün âciz ve eksik olan iki gözünden iki damla yaş yeterlidir; çünkü fazlası beklenemez. Hint şârihleri, körün gözleri yaşsızdır; ve Ankaravî hazretleri ise, aksine körün gözü çok yaşlıdır; bu sebeple "iki damla yaş yeterlidir" demek uygun değildir buyurur. Ben derim ki: Körlerin çeşitleri vardır, bazılarının gözleri tamamen kapanmıştır, bunlar yaşsızdır ve bazılarının gözleri ise çok yaşlıdır. Şerefli beyitte, önceki körlerin hâli beyan buyurulmuştur. "Medîh" övülmüş anlamına gelir. Övülen kimsenin, kıskançların nazarında saklanması için, Yüce Allah hazretleri bu hikâye ve mesel perdelerini ihsan buyurmuştur.

"Kisre" ekmek kırığı ma'nâsınadır. Hind şârihleri bu ma'nâya almışlar ve Bahru'l-Ulûm hazretleri şu ma'nâyı vermiştir: "Bu beyt, medh-i kāsırın kabûlü üzerine temsildir ki, sadakada ekmek parçasına teşbíh olunur. Zîrâ hadîs-i sahihde bir habbe sadakanın ind-i ilâhîde büyük kıymeti olduğu beyân buyurulur; kāsırın medhi de böyledir." Fakat Ankaravî hazretleri "kisre"yi kırıklık ma'nâsına alıp "Hak Teâlâ kırıklığı kabul edip muâf ve müsellem tutar" buyurmuşlardır. Fakîre göre de, "kisre"yi kırıklık ma'nâsına almak münâsib olur, bu sûretle beyt-i şerîfde "Ben kulûb-ı münkesire indindeyim" ma'nâsındaki hadîs-i kudsîye işaret buyurulur. Ya'nî Hak Teâlâ, kusûr yaptığı için kalbleri kırık olan kulları kabûl edip, muâf tutar; zîrâ âcizin şânı budur. Nitekim körün âciz ve kāsır olan iki gözünden iki katre yaş kâfidir; zîrâ fazlası beklenemez. Hind şârihleri, körün gözleri yaşsızdır; ve Ankaravî hazretleri ise, bil'akis körün gözü çok yaşlıdır; binâenaleyh "iki katre yaş kifayettir" demek münasib değildir buyurur. Fakîr derim ki: Körlerin envâ'ı vardır, ba'zılarının gözleri büsbütün kapanmıştır, bunlar yaşsızdır ve ba'zılarının gözleri ise çok yaşlıdır. Beyt-i şerîfde, evvelki körlerin hâli beyân buyurulmuştur. "Medîh" medh olunmuş ma'nâsınadır. Medh olunan kimsenin, hâsidlerin nazarında saklanması için, Hak Teâlâ hazretleri bu hikâye ve mesel perdelerini ihsân buyurmuştur.

2107. Gerçi o medh dahi senden hacil geldi, Hudâ dervişin cehdini kabul eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Gerçi o övgü dahi senden utandı, Allah dervişin çabasını kabul eder.

"Cehd" çaba ve "mukıll" derviş ve fakir anlamındadır. Yani "Senin büyüklüğün ve övgünün küçüklüğü sebebiyle o övgü, senin manevi huzuruna geldiği zaman utandı. Fakat Allah, fakirin çabasını kabul buyurur."

Yukarıdaki 2105 numaralı şerefli beytin açıklamasında belirtildiği üzere bütün övgüler Hakk'a aittir ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ism-i câmi' (Allah'ın bütün isimlerini kendinde toplayan isim) mazharı olduğundan, beşerin sınırlı diliyle O'nun hakkında yapılan övgü ve senalar doğal olarak eksik kalır. Cenâb-ı Pîr efendimizin "Allah fakirin çabasını kabul eder" buyurmaları bu anlama göredir.

"Cehd" sa'y ve "mukıll" dervîş ve fakîr ma'nâsınadır. Ya'nî "Senin büyüklüğün ve medhin küçüklüğü hasebiyle o medh, senin huzûr-ı ma'nevîne geldiği vakit, utandı. Fakat Hudâ, fakîrin sa'yini kabûl buyurur."

Yukarıdaki 2105 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında beyân olunduğu üzere bilcümle mehâmid Hakk'a râci'dir ve insân-ı kâmil, mazhar-ı ism-i câmi' olduğundan beşerînin lisân-ı mahdûduyla Onun hakkında vâki' olan medh ü senâları bittabi' nâkıs olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin "Hudâ cehdü'l-mukılli kabûl eder" buyurmaları bu ma'nâya göredir.

2108. Hak kisreyi kabul edip muaf tutar; zîra körün iki gözünden, iki katre kâfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Hak, kırığı kabul edip bağışlar; çünkü körün iki gözünden iki damla yeterlidir.

"Kisre" ekmek kırığı anlamına gelir. Hint şârihleri bu anlama almışlar ve Bahru'l-Ulûm hazretleri şu anlamı vermiştir: "Bu beyit, eksik övgünün kabulü üzerine bir temsildir ki, sadakada ekmek parçasına benzetilir. Çünkü sahih hadiste bir habbe sadakanın Allah katında büyük kıymeti olduğu beyan buyurulur; eksik övgü de böyledir." Fakat Ankaravî hazretleri "kisre"yi kırıklık anlamına alıp "Yüce Allah kırıklığı kabul edip bağışlar ve dokunulmaz tutar" buyurmuşlardır. Bana göre de, "kisre"yi kırıklık anlamına almak uygun olur, bu şekilde şerefli beyitte "Ben kalbi kırıkların yanındayım" anlamındaki hadis-i kudsîye işaret buyurulur. Yani Yüce Allah, kusur yaptığı için kalpleri kırık olan kulları kabul edip, bağışlar; çünkü acizin şanı budur. Nasıl ki körün aciz ve eksik olan iki gözünden iki damla yaş yeterlidir; çünkü fazlası beklenemez. Hint şârihleri, körün gözleri yaşsızdır; ve Ankaravî hazretleri ise, aksine körün gözü çok yaşlıdır; bu sebeple "iki damla yaş yeterlidir" demek uygun değildir buyurur. Ben derim ki: Körlerin çeşitleri vardır, bazılarının gözleri tamamen kapanmıştır, bunlar yaşsızdır ve bazılarının gözleri ise çok yaşlıdır. Şerefli beyitte, önceki körlerin hâli beyan buyurulmuştur.

"Kisre" ekmek kırığı ma'nâsınadır. Hind şârihleri bu ma'nâya almışlar ve Bahru'l-Ulûm hazretleri şu ma'nâyı vermiştir: "Bu beyt, medh-i kāsırın kabûlü üzerine temsildir ki, sadakada ekmek parçasına teşbíh olunur. Zîrâ hadîs-i sahihde bir habbe sadakanın ind-i ilâhîde büyük kıymeti olduğu beyân buyurulur; kāsırın medhi de böyledir." Fakat Ankaravî hazretleri "kisre"yi kırıklık ma'nâsına alıp "Hak Teâlâ kırıklığı kabul edip muâf ve müsellem tutar" buyurmuşlardır. Fakîre göre de, "kisre"yi kırıklık ma'nâsına almak münâsib olur, bu sûretle beyt-i şerîfde "Ben kulûb-ı münkesire indindeyim" ma'nâsındaki hadîs-i kudsîye işaret buyurulur. Ya'nî Hak Teâlâ, kusûr yaptığı için kalbleri kırık olan kulları kabûl edip, muâf tutar; zîrâ âcizin şânı budur. Nitekim körün âciz ve kāsır olan iki gözünden iki katre yaş kâfidir; zîrâ fazlası beklenemez. Hind şârihleri, körün gözleri yaşsızdır; ve Ankaravî hazretleri ise, bil'akis körün gözü çok yaşlıdır; binâenaleyh "iki katre yaş kifayettir" demek münasib değildir buyurur. Fakîr derim ki: Körlerin envâ'ı vardır, ba'zılarının gözleri büsbütün kapanmıştır, bunlar yaşsızdır ve ba'zılarının gözleri ise çok yaşlıdır. Beyt-i şerîfde, evvelki körlerin hâli beyân buyurulmuştur.

2109. O ibhâmı kuş ve balık bilir ki, bu latîf nâmı mücmel olarak medh ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. O belirsizliği kuş ve balık bilir ki, ben bu latif ismi toplu olarak övdüm.

"İbhâm" belirsiz kılmak ve maksadını gizlemek anlamındadır. Bu şerefli beyit, yukarıda geçen 2114 numaralı şerefli beytin teyididir. "Kuş"tan maksat, mana âleminde uçan ruhlar; ve "balık"tan maksat "seyr-fillâh" (Allah'ta seyir) mertebesinde bulunan zatlardır. "Ben bu Şerefli Mesnevî'de bu latif ismi belirsiz ve toplu olarak övdüm. Benim bu belirsizliğimi, mana âleminde uçan ruhlar ile "seyr-fillâh" mertebesinde bulunan kimseler bilir."

"İbhâm" belirsiz etmek ve maksadını setr etmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen 2114 numaralı beyt-i şerîfin te'yîdidir. "Kuş"tan murâd, âlem-i ma'nâda uçan ervâh; ve "balık"dan murâd "seyr-fillâh" mertebesinde bulunan zevâttır. "Ben bu Mesnevî-i Şerîf'de bu latîf nâmı mübhem ve mücmel olarak medh ettim. Benim bu ibhâmımı, âlem-i ma'nâda uçan ervâh ile "seyr-fillâh" mertebesinde bulunan kimseler bilir."

2110. Tâ ki onun üzerine hasedçilerin âhı az essin; tâ ki onun hayâlini diş ile [2118] az ısırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. Tâ ki onun üzerine hasetçilerin ahı az essin; tâ ki onun hayalini diş ile az ısırsın.

"Hayalini diş ile ısırmak" kalpten inkâr etmekten kinayedir (dolaylı anlatım).

"Hayâlini diş ile ısırmak" kalben inkârdan kinâyedir.

2111. Halbuki hasûd onun hayâlini nerede bulur; sıçan evinde, tûtî ne vakit mızgandı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. Halbuki kıskanç kişi onun hayalini nerede bulur; sıçan evinde, papağan ne zaman yuva kurdu?

Kıskanç kişi, o övdüğüm zâtın hayalini kalbinde bulamaz; çünkü o kıskanç kişinin kalbi sıçan yuvasıdır. Hiç sıçan yuvasında, bir papağan kuşu tüner mi?

Hasûd, o medh ettiğim zâtın hayâlini kalbinde bulamaz; zîrâ o hasûdun kalbi sıçan yurdudur. Hiç sıçan yurdunda, bir tûtî kuşu tüner mi?

2112. Onun o hayali, ihtiyâlden olur; o, onun kaşının kılıdır, hilâl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. Onun o hayali, hayal kurmaktan gelir; o, onun kaşının kılıdır, hilâl değildir.

Hasetçinin hayal gücüne gelen hayal, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin gerçek hayali değildir; aksine kendisinin hile ile uydurmuş olduğu bir hayaldir. Eğer o hazretin gerçek hayali, o hasetçinin içine gelmiş olsa, onda hasetçilik kalmaz, bu gibi kötü ahlakı yok eder. Çünkü insân-ı kâmilin hayali her ne kadar bir şekil ve put ise de, bu gibi kötü sıfat putlarını kırıcıdır. Nitekim yukarıdaki bir şerefli beyitte چون خلیل آمد خیال یار من صورتش بت معنى او بت شکن yani "Vaktaki benim yârimin hayali araya girici oldu; onun sureti puttur, onun manası ise put kırıcıdır" buyurulmuştu.

Şimdi hasetçinin kötü huyu mademki devamlı bir haldedir, bundan anlaşılır ki, onun içine gelen hayal, insân-ı kâmilin hayali değildir; aksine kendi içinde ve varlığında kendisinin uydurduğu bir hayaldir ki, bu hal, gözünün üzerine doğru uzayıp, kıvrılmış olan kaşının kılını, gökteki hilal zannet-

Hasûdun kuvve-i hayâliyyesine gelen hayâl, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin hakîkî hayâli değildir; belki kendisinin hîle ile îcâd etmiş olduğu bir hayâldir. Eğer o hazretin hakîkî hayâli, o hasûdun bâtınına gelmiş olsa, onda hasûdluk kalmaz, bu gibi ahlâk-ı zemîmeyi ifnâ eder. Zîrâ insân-ı kâmilin hayâli her ne kadar bir sûret ve put ise de, bu gibi sıfât-ı zemîme putlarını kırıcıdır. Nitekim yukarıdaki bir beyt-i şerîfde چون خلیل آمد خیال یار من صورتش بت معنى او بت شکن ya'nî "Vaktâki benim yârimin hayali araya girici oldu; onun sûreti puttur, onun ma'nâsı ise put kırıcıdır" buyurulmuş idi.

İmdi hasûdun sû'-i hulku mâdemki hâl-i devâmdadır, bundan anlaşılır ki, onun bâtınına gelen hayâl, insân-ı kâmilin hayâli değildir; belki kendi bâtınında ve vücudunda kendisinin îcâd ettiği bir hayâldir ki, bu hâl, gözünün üzerine doğru uzayıp, kıvrılmış olan kaşının kılını, semâdaki hilâl zannet-

2109. O ibhâmı kuş ve balık bilir ki, bu latîf nâmı mücmel olarak medh ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. O belirsizliği kuş ve balık bilir ki, ben bu latif ismi toplu olarak övdüm.

"İbhâm", belirsiz kılmak ve maksadını gizlemek anlamındadır. Bu şerefli beyit, yukarıda geçen 2114 numaralı şerefli beytin teyididir. "Kuş"tan maksat, mana âleminde uçan ruhlar; ve "balık"tan maksat, "seyr-fillâh" (Allah'ta seyir) mertebesinde bulunan zatlardır. "Ben bu Şerefli Mesnevî'de bu latif ismi belirsiz ve toplu olarak övdüm. Benim bu belirsizliğimi, mana âleminde uçan ruhlar ile 'seyr-fillâh' mertebesinde bulunan kimseler bilir."

"İbhâm" belirsiz etmek ve maksadını setr etmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen 2114 numaralı beyt-i şerîfin te'yîdidir. "Kuş"tan murâd, âlem-i ma'nâda uçan ervâh; ve "balık”dan murâd "seyr-fillâh" mertebesinde bulunan zevâttır. "Ben bu Mesnevî-i Şerîf'de bu latîf nâmı mübhem ve müc-mel olarak medh ettim. Benim bu ibhâmımı, âlem-i ma'nâda uçan ervâh ile "seyr-fillâh" mertebesinde bulunan kimseler bilir."

2110. Tâ ki onun üzerine hasedçilerin âhı az essin; tâ ki onun hayalini diş ile [2118] az ısırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. Tâ ki onun üzerine hasetçilerin ahı az essin; tâ ki onun hayalini diş ile [2118] az ısırsın.

"Hayalini diş ile ısırmak" kalben inkârdan kinayedir (dolaylı anlatım).

"Hayalini diş ile ısırmak" kalben inkârdan kinâyedir.

2111. Halbuki hasûd onun hayalini nerede bulur; sıçan evinde, tûtî ne vakit mızgandı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. Halbuki kıskanç kişi onun hayalini nerede bulur; sıçan evinde, papağan ne zaman yuva kurdu?

Kıskanç kişi, o övdüğüm zâtın hayalini kalbinde bulamaz; çünkü o kıskanç kişinin kalbi sıçan yuvasıdır. Hiç sıçan yuvasında, bir papağan kuşu tüner mi?

Hasûd, o medh ettiğim zâtın hayalini kalbinde bulamaz; zîrâ o hasûdun kalbi sıçan yurdudur. Hiç sıçan yurdunda, bir tûtî kuşu tüner mi?

2112. Onun o hayali, ihtiyâlden olur; o, onun kaşının kılıdır, hilal değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. Onun o hayali, hayalden olur; o, onun kaşının kılıdır, hilal değildir.

Hasetçinin hayal gücüne gelen hayal, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin gerçek hayali değildir; aksine kendisinin hile ile icat etmiş olduğu bir hayaldir. Eğer o hazretin gerçek hayali, o hasetçinin içine gelmiş olsa, onda hasetçilik kalmaz, bu gibi kötü ahlakı yok eder. Çünkü insân-ı kâmilin hayali her ne kadar bir şekil ve put ise de, bu gibi kötü sıfat putlarını kırıcıdır. Nasıl ki yukarıdaki bir şerefli beyitte چون خلیل آمد خیال یار من صورتش بت معنى او بت شکن yani "Vaktaki benim yârimin hayali araya girici oldu; onun sureti puttur, onun manası ise put kırıcıdır" buyurulmuş idi.

Şimdi hasetçinin kötü ahlakı mademki devamlılık halindedir, bundan anlaşılır ki, onun içine gelen hayal, insân-ı kâmilin hayali değildir; aksine kendi içinde ve varlığında kendisinin icat ettiği bir hayaldir ki, bu hal, gözünün üzerine doğru uzayıp, kıvrılmış olan kaşının kılını, gökteki hilal zannetmek kabilinden olur ki, bu kıssa II. cildin başlarına doğru olan bir mahal olan هلال پنداشتن آن شخص خیال را در عهد امیر المؤمنین عمر رضي الله عنه ["Hz. Ömer (r.a.)’ın zamanında, bir kimsenin hayali, (kaşındaki beyaz kılı, ramazan hilali) sanması"] başlığıyla geçti.

Hasûdun kuvve-i hayâliyyesine gelen hayâl, Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri-nin hakîkî hayâli değildir; belki kendisinin hîle ile îcâd etmiş olduğu bir hayâl-dir. Eğer o hazretin hakîkî hayâli, o hasûdun bâtınına gelmiş olsa, onda hasûd-luk kalmaz, bu gibi ahlâk-ı zemîmeyi ifnâ eder. Zîrâ insân-ı kâmilin hayâli her ne kadar bir sûret ve put ise de, bu gibi sıfât-ı zemíme putlarını kırıcıdır. Nite-kim yukarıdaki bir beyt-i şerîfde چون خلیل آمد خیال یار من صورتش بت معنى او بت شکن ya'nî "Vaktâki benim yârimin hayali araya girici oldu; onun sûreti puttur, onun ma'nâsı ise put kırıcıdır" buyurulmuş idi.

İmdi hasûdun sû'-i hulku mâdemki hâl-i devâmdadır, bundan anlaşılır ki, onun bâtınına gelen hayâl, insân-ı kâmilin hayâli değildir; belki kendi bâtı-nında ve vücudunda kendisinin îcâd ettiği bir hayâldir ki, bu hâl, gözünün üzerine doğru uzayıp, kıvrılmış olan kaşının kılını, semâdaki hilâl zannet- mek kabîlinden olur ki, bu kıssa II. cildin ibtidâlarına doğru olan bir mahal- هلال پنداشتن آن شخص خیال را در عهد امیر المؤمنین عمر رضي الله عنه ["Hz. Ömer (r.a.)’ın zamânında, bir kimsenin hayali, (kaşındaki beyaz kılı, ramazan hilâli) sanması"] ünvanıyla geçti.

2113. Senin medhini beşten ve yediden hariç söyliyeyim; şimdi yaz, Dekūkî ileriye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Senin övgünü beşten ve yediden ayrı olarak söyleyeyim; şimdi yaz, Dekūkî ileriye gitti.

"Beş"ten kastedilen, beş duyudur; şârihler bu konuda hemfikirdirler. "Yedi"den kastedilen Ankaravî'ye göre yedi gök katı ve Hint şârihlerinden Muhammed Rıza ile diğerlerine göre gönül perdesidir; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî'ye göre yedi uzuv, yahut "beş"ten kastedilenin beş namaz vakti ve "yedi"den kastedilenin de haftanın günleri olması düşünülebilir. Fakire göre "beş"ten kastedilenin beş duyu olması uygundur; ve "yedi"den kastedilenin de nefsin mertebeleri olmasıdır ki, onlar "Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, merziyye ve sâfiye"dir. Bu beş duyu ile nefsin mertebeleri, cismaniyet âlemindendir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey Hüsâmeddîn'im! Ben seni cismaniyet âleminin dışında öveyim." Nitekim V. cildin başındaki şu مدح تو حیف است با زندانیان گویم اندر مجمع روحانیان yani "Seni, zindanîlere, bu beden ve dünya mahpuslarına övmek yazıktır; bu sebeple senin övgünü ruhanîler ve melekût ehli meclisinde söyleyeyim" şerefli beyti bu anlamı doğrular. İkinci mısraın anlamı açıktır. Yani, ben kıssayı söyleyeyim, sen alışıldığı üzere yaz! Dekūkî imamlık için öne geçti, demek olur.

"Beş"ten murâd, havâss-i hamsedir; şârihler bunda müttefiktirler. "Yedi"den murâd Ankaravî'ye göre eflâk-i seb'a ve şurrâh-ı Hind'den Muhammed Rıza ve diğerlerine göre perde-i dildir; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî'ye göre yedi a'zâ, veyâhud "beş"ten murâd, beş namaz vakti ve "yedi"den murâd dahi haftanın günleri olması melhuzdur. Fakîre göre "beş"ten murâd havâssi-i hamse olması münasibdir; ve “yedi"den murad dahi merâtib-i nefisdir ki, onlar "Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, merziyye ve sâfiye"dır. Bu beş havâs ile merâtib-i nefs, cismâniyet âlemindendir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyurular ki: "Ey Hüsâmeddîn'im! Ben seni cismâniyet âleminin hâricinde medh edeyim." Nitekim V. cildin ibtidâsındaki şu مدح تو حیف است با زندانیان گویم اندر مجمع روحانیان ya'nî "Seni, zindânîlere, bu beden ve dünyâ mahbuslarına medh etmek yazıktır; binâenaleyh senin medhini rûhânîler ve ehl-i melekût mecma'ında söyliyeyim" beyt-i şerîfi bu ma'nâyı te'yîd eder. İkinci mısrâ'ın ma'nâsı zâhirdir. Ya'nî, ben kıssayı söyliyeyim, sen ber-mutâd yaz! Dekūkî imâmet için öne geçti, demek olur.

## O kavmin imâmeti ile Dekūkî’nin öne gitmesi

2114. Salihlerin tahiyyatında ve selâmında, cümle enbiyanın medhi mahlût geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. Salihlerin tahiyyatında ve selâmında, bütün peygamberlerin övgüsü karışık geldi.

"Hz. Ömer (r.a.)’ın zamânında, bir kimsenin hayali, (kaşındaki beyaz kılı, ramazan hilâli) sanması" başlığıyla II. cildin başlarına doğru geçen bir yerdeki kıssa, bu kabilden olur.

mek kabîlinden olur ki, bu kıssa II. cildin ibtidâlarına doğru olan bir mahal- هلال پنداشتن آن شخص خیال را در عهد امیر المؤمنین عمر رضي الله عنه ["Hz. Ömer (r.a.)’ın zamânında, bir kimsenin hayali, (kaşındaki beyaz kılı, ramazan hilâli) sanması"] ünvanıyla geçti.

2113. Senin medhini beşten ve yediden hariç söyliyeyim; şimdi yaz, Dekūkî ileriye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Senin övgünü beşten ve yediden ayrı olarak söyleyeyim; şimdi yaz, Dekūkî ileriye gitti.

"Beş"ten kastedilen, beş duyudur; şârihler bu konuda hemfikirdirler. "Yedi"den kastedilen Ankaravî'ye göre yedi gök katı ve Hint şârihlerinden Muhammed Rıza ile diğerlerine göre gönül perdesidir; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî'ye göre yedi uzuv, yahut "beş"ten kastedilenin beş namaz vakti ve "yedi"den kastedilenin de haftanın günleri olması düşünülebilir. Fakire göre "beş"ten kastedilenin beş duyu olması uygundur; ve "yedi"den kastedilenin de nefsin mertebeleri olmasıdır ki, onlar "Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, merziyye ve sâfiye"dir. Bu beş duyu ile nefsin mertebeleri, cismaniyet âlemindendir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey Hüsâmeddîn'im! Ben seni cismaniyet âleminin dışında öveyim." Nitekim V. cildin başındaki şu مدح تو حیف است با زندانیان گویم اندر مجمع روحانیان yani "Seni, zindanîlere, bu beden ve dünya mahpuslarına övmek yazıktır; bu sebeple senin övgünü ruhanîler ve melekût ehli meclisinde söyleyeyim" şerefli beyti bu anlamı doğrular. İkinci mısraın anlamı açıktır. Yani, ben kıssayı söyleyeyim, sen alışıldığı üzere yaz! Dekūkî imamlık için öne geçti, demek olur.

"Beş"ten murâd, havâss-i hamsedir; şârihler bunda müttefiktirler. "Yedi"den murâd Ankaravî'ye göre eflâk-i seb'a ve şurrâh-ı Hind'den Muhammed Rıza ve diğerlerine göre perde-i dildir; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî'ye göre yedi a'zâ, veyâhud "beş"ten murâd, beş namaz vakti ve "yedi"den murâd dahi haftanın günleri olması melhuzdur. Fakîre göre "beş"ten murâd havâssi-i hamse olması münasibdir; ve “yedi"den murad dahi merâtib-i nefisdir ki, onlar "Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, merziyye ve sâfiye"dır. Bu beş havâs ile merâtib-i nefs, cismâniyet âlemindendir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyurular ki: "Ey Hüsâmeddîn'im! Ben seni cismâniyet âleminin hâricinde medh edeyim." Nitekim V. cildin ibtidâsındaki şu مدح تو حیف است با زندانیان گویم اندر مجمع روحانیان ya'nî "Seni, zindânîlere, bu beden ve dünyâ mahbuslarına medh etmek yazıktır; binâenaleyh senin medhini rûhânîler ve ehl-i melekût mecma'ında söyliyeyim" beyt-i şerîfi bu ma'nâyı te'yîd eder. İkinci mısrâ'ın ma'nâsı zâhirdir. Ya'nî, ben kıssayı söyliyeyim, sen ber-mutâd yaz! Dekūkî imâmet için öne geçti, demek olur.

## O kavmin imâmeti ile Dekūkî’nin öne gitmesi

2114. Salihlerin tahiyyatında ve selâmında, cümle enbiyanın medhi mahlût geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. Salihlerin tahiyyatında ve selâmında, bütün peygamberlerin övgüsü karışık geldi.

"Tahiyyât," "tahiyye" kelimesinin çoğuludur ve "tahiyye", mülk, bekâ, atıyye, selâm ve hayat anlamlarına gelir. "Acîn" ise karışık ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya bağlantısı, şu şekilde olur ki, yukarıda 2103 numaralı şerefli beyitte buyurulmuştu; ve geçmiş olan kavmin övgüsünde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin övgüsü dâhil idi; ve onun övgüsü, bu geçmiş zâtların övgüsünde karışık ve yoğrulmuş idi. İşte bu şerefli beyitte bu anlam teyit buyurulur. Yani "Namazda okunan "Et-Tahiyyâtü lillâhi..." duasında "Ve's-selâmü ale'l-enbiya'i" ["Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!"] denmeyip de "Ve's-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi'ssâlihîne" ["Ve selâm bizim üzerimize ve Allâh'ın sâlih kulları üzerine olsun!"] denmesi, bu ibarede peygamberlerin dahi karışık ve yoğrulmuş olması sebebiyledir. Ben de senin övgünü bu Mesnevî-i Şerîf'te bu usule uygun olarak yaptım, demek olur.

"Tahiyyât," tahiyyenin cem'idir ve "tahiyye", mülk, bekā, atıyye, selâm ve hayât ma'nâlarına gelir. Ve "acîn" mahlût ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya rabtı, şu vecihle olur ki, yukarıda 2103 numaralı beyt-i şerîfde buyurulmuş idi; ve geçmiş olan kavmin medhinde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin medhi dâhil idi; ve onun medhi, bu zevât-ı mâziyenin medhinde mahlût ve acîn idi. İşte bu beyt-i şerîfde bu ma'nâ te'yîd buyurulur. Ya'nî "Namazda okunan "Et-Tahiyyâtü lillâhi..." duâsında "Ve's-selâmü ale'l-enbiya'i" ["Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!"] denmeyip de "Ve's-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi'ssâlihîne" ["Ve selâm bizim üzerimize ve Allâh'ın sâlih kulları üzerine olsun!"] denmesi, bu ibârede enbiyânın dahi mahlût ve acîn olması sebebiyledir. Ben de senin medhini bu Mesnevî-i Şerîfde bu usûle muvâfık olarak yaptım, demek olur.

2115. Medihlerin hepsi karışmış oldu; bardaklar bir leğene dökülmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Bütün övgüler birbirine karışmış oldu; bardaklar bir leğene dökülmüştür.

2116. Zîrâ ki memdûh muhakkak birden gayri değildir; bu yüzden mezhebler, bir mezhebin gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Çünkü övülen muhakkak birden başka değildir; bu yüzden mezhepler, bir mezhebin dışı değildir.

Bilinmeli ki, Kur'ân-ı Kerîm'de birçok yerde "El-Hamdü lillâh" buyurulur ki, anlamı "hamd cinsinden ne kadar şey varsa, hepsi Allah'a özgüdür" demektir. Fakat herkes bu hamdin ne şekilde Hak'ka döndüğünü bilmez. Nitekim Zümer Sûresi'nde "Hamd Allah'a özgüdür; aksine onların çoğu bunu bilmezler" buyurulur. Şimdi hamd ve övgünün hepsinin Hak'ka dönmesi şudur ki, hamdde üç yön vardır: Birincisi: Hak'tan halka olan hamddir. Bunun delili "Allah ve melekleri Peygamber'e salavât getirirler" ve "Üzerinize rahmetini gönderen O'dur" âyet-i kerîmeleridir. Bu şekilde Hak öven ve halk övülendir. İkincisi: Halktan Hak'ka olan hamddir ki, bunların delili de "Her şey ancak O'nu tesbîh eder" ve benzeri Kur'ân âyetleridir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu şekilde öven ve övülen halk olur. Bu tür hamdin Allah için olmasının yönü şudur ki, Hak, taayyün (belirginleşme) yönüyle övenin şeklinde görünür ve hamd ile kendi üzerine... "Tahiyyât," tahiyyenin çoğuludur ve "tahiyye", mülk, bekā (kalıcılık), atıyye (bağış), selâm ve hayât anlamlarına gelir. Ve "acîn" karışmış ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya bağlantısı, şu şekilde olur ki, yukarıda 2103 numaralı şerefli beyitte "Senin maksadın, o kadınların gerekliliğinden idi" buyurulmuştu; ve geçmiş olan kavmin övgüsünde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin övgüsü dahildi; ve onun övgüsü, bu geçmiş zâtların övgüsünde karışmış ve yoğrulmuştu. İşte bu şerefli beyitte bu anlam teyit buyurulur. Yani "Namazda okunan "Et-Tahiyyâtü lillâhi..." duasında "Ve's-selâmü ale'l-enbiya'i" ["Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!"] denmeyip de "Ve's-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi'ssâlihîne" ["Ve selâm bizim üzerimize ve Allah'ın sâlih kulları üzerine olsun!"] denmesi, bu ibarede peygamberlerin dahi karışmış ve yoğrulmuş olması sebebiyledir. Ben de senin övgünü bu Mesnevî-i Şerîf'de bu usule uygun olarak yaptım, demek olur.

Ma'lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîmde birçok mahalde الحمد لله "El-Hamdü lillâh" buyurulur ki, ma'nâsı "hamd" cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allah'a mahsûstur" demek olur. Fakat herkes bu hamdin ne sûretle Hakk'a râci' olduğunu bilmezler. Nitekim sûre-i Zümer'de الحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ اكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ (Zümer, 39/29) ya'nî "Hamd Allâh'a mahsûstur; belki onların çoğu bunu bilmezler" buyurulur. İm_di hamd ve medhin hepsinin Hakk'a râci' olması budur ki hamdde üç vecih vardır: Birincisi: Hak'dan halka olan hamddir. Bunun delîli إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ (Ahzab, 33/56) ["Allah ve melekleri Peygamber'e salavât getirirler"] وَهُوَ الَّذِي يُصَلِّى عَلَيْكُمْ (Ahzab, 33/43) ["Üzerinize rahmetini gönderen O'dur"] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûretde Hak hâmid ve halk mahmûddur. İkincisi: Halktan Hakk'a olan hamddir ki, bunların delîli de وَ ان من شيئ الا يسبح بحمده (Isra, 17/44) [Her şey ancak O'nu tesbîh eder] ve emsâli âyât-ı kur'âniyyedir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu sûretle hâmid ve mahmûd halk olur. Bu nevi' hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir ve hamd ile ken- "Tahiyyât," tahiyyenin cem'idir ve "tahiyye", mülk, bekā, atıyye, selâm ve hayât ma'nâlarına gelir. Ve "acîn" mahlût ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya rabtı, şu vecihle olur ki, yukarıda 2103 numaralı beyt-i şerîfde قصد من زا نها تو بودی از اقتضا buyurulmuş idi; ve geçmiş olan kavmin medhinde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin medhi dâhil idi; ve onun medhi, bu zevât-ı mâziyenin medhinde mahlût ve acîn idi. İşte bu beyt-i şerîfde bu ma'nâ te'yîd buyurulur. Ya'nî "Namazda okunan "Et-Tahiyyâtü lillâhi..." duâsında "Ve's-selâmü ale'l-enbiya'i" ["Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!"] denmeyip de "Ve's-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi'ssâlihîne" ["Ve selâm bizim üzerimize ve Allâh'ın sâlih kulları üzerine olsun!"] denmesi, bu ibârede enbiyânın dahi mahlût ve acîn olması sebebiyledir. Ben de senin medhini bu Mesnevî-i Şerîf'de bu usûle muvâfık olarak yaptım, demek olur.

2115. Medihlerin hepsi karışmış oldu; bardaklar bir leğene dökülmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Bütün övgüler birbirine karışmış oldu; bardaklar bir leğene dökülmüştür.

2116. Zîrâ ki memdûh muhakkak birden gayri değildir; bu yüzden mezhebler, bir mezhebin gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Çünkü övülen kesinlikle birden başka değildir; bu yüzden mezhepler, bir mezhepten başka değildir.

Bilinmeli ki, Kur'ân-ı Kerîm'de birçok yerde "El-Hamdü lillâh" buyurulur ki, anlamı "hamd cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allah'a mahsustur" demektir. Fakat herkes bu hamdin ne şekilde Hakk'a döndüğünü bilmezler. Nitekim Zümer Sûresi'nde الحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ اكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ (Zümer, 39/29) yani "Hamd Allah'a mahsustur; aksine onların çoğu bunu bilmezler" buyurulur. Şimdi hamd ve medhin hepsinin Hakk'a dönmesi şudur ki, hamdde üç yön vardır: Birincisi: Hak'tan halka olan hamddir. Bunun delili إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ (Ahzâb, 33/56) ["Allah ve melekleri Peygamber'e salavât getirirler"] ve وَهُوَ الَّذِي يُصَلِّى عَلَيْكُمْ (Ahzâb, 33/43) ["Üzerinize rahmetini gönderen O'dur"] ayet-i kerimeleridir. Bu şekilde Hak hamdeden ve halk övülendir. İkincisi: Halktan Hakk'a olan hamddir ki, bunların delili de وَ ان من شيئ الا يسبح بحمده (İsrâ, 17/44) [Her şey ancak O'nu tesbih eder] ve benzeri Kur'an ayetleridir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu şekilde hamdeden ve övülen halk olur. Bu tür hamdin Allah için olmasının yönü şudur ki, Hak taayyün (belirginleşme) yönüyle hamdedenin suretinde görünür ve hamd ile kendi kemallerini ortaya koyar; bu sebeple övülenin mazharından (tecelli yerinden) görünen kemale karşı hamdedenin mazharından çıkan hamd dahi Hakk'a döner. Yukarıdaki şerefli beyitte halkın taayyünleri bardağa ve kemallerin kaynağı olan Hak'ın hakiki varlığı da leğene benzetilmiştir. Bu şerefli beyitte de övülenin ancak Hak olduğuna ve bu yönden dahi bütün mezheplerin de, bir mezhepten başka olmadığına işaret buyururlar. Örneğin Museviler Hz. Musa'yı över ve İseviler de Hz. İsa'yı överler. Ve bunların bu övgüleri ayrı ayrı birer mezhep görünür; fakat yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı üzere bu övgülerin hepsi Hakk'a döndüğünden, hakikatte bir mezhep olur; fakat بل أكثرهم لا يعلمون (Nahl, 16/75) ["Lakin onların çoğu bilmezler"] ayet-i kerimesi gereğince, onların arasında cehalet hükümrandır.

Ma'lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîmde birçok mahalde الحمد لله "El-Hamdü lillâh" buyurulur ki, ma'nâsı "hamd" cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allah'a mahsûstur" demek olur. Fakat herkes bu hamdin ne sûretle Hakk'a râci' olduğunu bilmezler. Nitekim sûre-i Zümer'de الحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ اكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ (Zümer, 39/29) ya'nî "Hamd Allâh'a mahsûstur; belki onların çoğu bunu bilmezler" buyurulur. İm_di hamd ve medhin hepsinin Hakk'a râci' olması budur ki hamdde üç vecih vardır: Birincisi: Hak'dan halka olan hamddir. Bunun delîli إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ (Ahzâb, 33/56) ["Allah ve melekleri Peygamber'e salavât getirirler"] وَهُوَ الَّذِي يُصَلِّى عَلَيْكُمْ (Ahzâb, 33/43) ["Üzerinize rahmetini gönderen O'dur"] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûretde Hak hâmid ve halk mahmûddur. İkincisi: Halktan Hakk'a olan hamddir ki, bunların delîli de وَ ان من شيئ الا يسبح بحمده (İsrâ, 17/44) [Her şey ancak O'nu tesbîh eder] ve emsâli âyât-ı kur'âniyyedir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu sûretle hâmid ve mahmûd halk olur. Bu nevi' hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir ve hamd ile ken- di kemâlâtını ızhâr eder; binâenaleyh mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk'a râci' olur. Yukarıki beyt-i şerîfde halkın taayyünleri bardağa ve masdar-ı kemâlât olan vücûd-ı hakîkî-i Hak dahi leğene teşbîh buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde de memdûhun ancak Hak olduğuna ve bu cihetten dahi bilcümle mezheblerin de, bir mezhebden başka olmadığına işâret buyururlar. Meselâ Mûsevîler Hz. Mûsâ'yı medh eder ve Îsevîler de Hz. Îsâ'yı medh ederler. Ve bunların bu medihleri ayrı ayrı birer mezheb görünür; fakat yukarıdaki îzâhattan anlaşıldığı üzere bu medihlerin hepsi Hakk'a râci' olduğundan, hakîkatte bir mezheb olur; fakat بل أكثرهم لا يعلمون (Nahl, 16/75) ["Lâkin onların çoğu bilmezler"] âyet-i kerîmesi muktezâsınca, onların arasında cehil hükümrandır.

2117. Zîrâ ki, her bir medih Hakk'ın nûruna gider; sûretler ve eşhâs üzerinde âriyet olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Çünkü her bir övgü Hakk'ın nuruna gider; suretler ve şahıslar üzerinde ödünç olur.

Çünkü suretler ve şahıslar, Hakk'ın kemallerinin yansımasına birer ayna olduğundan, onlardaki kemallere karşı meydana gelen övgülerin hepsi Hakk'a döner.

Zîrâ sûretler ve eşhâs kemâlât-ı Hakk'ın in'ikâsına birer âyîne olduğundan, onlardaki kemâlâta karşı vâki' olan medihlerin hepsi Hakk'a râci' olur.

2118. Medihleri ne vakit müstehakkın gayrine yaparlar? Lâkin zan üzerine gümrâh olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. Övgüleri ne zaman hak edenin dışındakine yaparlar? Aksine, zan üzerine sapkınlığa düşerler.

Bütün övgülerin ancak Hakk'a ait olduğu, yukarıdaki açıklamadan anlaşıldı; bu sebeple her kim birini övse, hakikatte o övgü ancak Hakk'ı övmek olur. Ve Allah'ı bilenler bunun böyle olduğunu bilirler; aksine, hakikatten cahil olanlar bu övgünün, varlıkları vehmedilmiş olan suretlere ait olduğunu sanıp bu vehim ve hayâl üzerine sapkınlığa düşerler.

Bilcümle medihlerin ancak Hakk'a râci' olduğu, yukarıdaki îzâhattan anlaşıldı; binâenaleyh her kim birini medh etse, hakîkatte o medih ancak Hakk'ı medh etmek olur. Ve ârif-i billâh olanlar bunun böyle olduğunu bilirler; lâkin hakikatten câhil olanlar bu medhin, vücûdları mevhûm olan sûretlere âid olduğunu zannedip bu tevehhüm ve hayâl üzerine dalâlete düşerler.

2119. Duvar üzerine aks etmiş bir nûr gibidir; duvar o envâr için bir ince bez gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. Duvar üzerine yansımış bir nur gibidir; duvar o nurlar için ince bir bez gibidir.

Bu, ilahi kemallerin bu oluş âlemindeki tecellilere yansımasının örneğidir. Bu çeviri Ankaravî nüshasına göredir. Ankaravî nüshasında, ikinci mısraın kafiyesi "râyıtî" şeklindedir. Ve Ankaravî der ki: "Râyıt, reyta sahibine derler ve "reyta" ince yumuşak beze derler ve başka anlamları da vardır." Fakat Hind nüshalarında bu kelime "râbıtî" şeklindedir. Bu durumda, kul kemallerini ortaya koyar; bu sebeple, övülenin mazharından (tecelli yerinden) ortaya çıkan kemale karşı, övenin mazharından çıkan hamd de Hakk'a döner. Yukarıdaki şerefli beyitte halkın taayyünleri (belirginleşmeleri) bardağa ve kemallerin kaynağı olan Hakk'ın hakiki varlığı da leğene benzetilmiştir. Bu şerefli beyitte de övülenin ancak Hak olduğuna ve bu yönden de bütün mezheplerin de, bir mezhepten başka olmadığına işaret buyururlar. Örneğin Museviler Hz. Musa'yı över ve İseviler de Hz. İsa'yı överler. Ve bunların bu övgüleri ayrı ayrı birer mezhep gibi görünür; fakat yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı üzere bu övgülerin hepsi Hakk'a döndüğünden, hakikatte bir mezhep olur; fakat بل أكثرهم لا يعلمون (Nahl, 16/75) ["Lâkin onların çoğu bilmezler"] ayet-i kerimesinin gereğince, onların arasında cehalet hükümrandır.

Kemâlât-ı ilâhiyyenin bu mezâhir-i kevniyyeye aks etmesinin misâlidir. Bu tercüme Ankaravî nüshasına göredir. Ankaravî nüshasında, ikinci mısrâ'ın kāfiyesi “râyıtî” sûretinde vâki'dir. Ve Ankaravî buyurur ki: "Râyıt, reyta sahibine derler ve "reyta" ince yumuşak beze derler ve diğer ma'nâları da vardır." Fakat Hind nüshalarında bu kelime "râbıtî" sûretindedir. Bu halde ter- di kemâlâtını ızhâr eder; binâenaleyh mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk'a râci' olur. Yukarıki beyt-i şerîfde halkın taayyünleri bardağa ve masdar-ı kemâlât olan vücûd-ı hakîkî-i Hak dahi leğene teşbîh buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde de memdûhun ancak Hak olduğuna ve bu cihetten dahi bilcümle mezheblerin de, bir mezhebden başka olmadığına işâret buyururlar. Meselâ Mûsevîler Hz. Mûsâ'yı medh eder ve Îsevîler de Hz. Îsâ'yı medh ederler. Ve bunların bu medihleri ayrı ayrı birer mezheb görünür; fakat yukarıdaki îzâhâttan anlaşıldığı üzere bu medihlerin hepsi Hakk'a râci' olduğundan, hakîkatte bir mezheb olur; fakat بل أكثرهم لا يعلمون (Nahl, 16/75) ["Lâkin onların çoğu bilmezler"] âyet-i kerîmesi muktezâsınca, onların arasında cehil hükümrandır.

2117. Zîrâ ki, her bir medih Hakk'ın nûruna gider; sûretler ve eşhâs üzerinde âriyet olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Çünkü her bir övgü Hakk'ın nuruna gider; suretler ve şahıslar üzerinde ödünç olur.

Çünkü suretler ve şahıslar, Hakk'ın kemallerinin yansımasına birer ayna olduğundan, onlardaki kemallere karşı meydana gelen övgülerin hepsi Hakk'a döner.

Zîrâ sûretler ve eşhâs kemâlât-ı Hakk'ın in'ikâsına birer âyîne olduğundan, onlardaki kemâlâta karşı vâki' olan medihlerin hepsi Hakk'a râci' olur.

2118. Medihleri ne vakit müstehakkın gayrine yaparlar? Lakin zan üzerine gümrah olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. Övgüleri ne zaman hak edenin dışındakine yaparlar? Aksine, zan üzerine sapkınlığa düşerler.

Bütün övgülerin ancak Hakk'a ait olduğu, yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldı; bu sebeple her kim birini över ise, hakikatte o övgü ancak Hakk'ı övmek olur. Ve Allah'ı bilenler bunun böyle olduğunu bilirler; aksine hakikatten habersiz olanlar bu övgünün, varlıkları vehmedilmiş olan suretlere ait olduğunu sanıp bu sanı ve hayâl üzerine sapkınlığa düşerler.

Bilcümle medihlerin ancak Hakk'a râci' olduğu, yukarıdaki îzâhattan anlaşıldı; binâenaleyh her kim birini medh etse, hakikatte o medih ancak Hakk'ı medh etmek olur. Ve ârif-i billâh olanlar bunun böyle olduğunu bilirler; lâkin hakikatten câhil olanlar bu medhin, vücûdları mevhûm olan sûretlere âid olduğunu zannedip bu tevehhüm ve hayâl üzerine dalâlete düşerler.

2119. Duvar üzerine aks etmiş bir nûr gibidir; duvar o envâr için bir ince bez gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. Duvar üzerine yansımış bir nur gibidir; duvar o nurlar için ince bir bez gibidir.

Bu, ilahi kemallerin bu kevnî (yaratılmış) tezahürlere yansımasının misalidir. Bu tercüme Ankaravî nüshasına göredir. Ankaravî nüshasında, ikinci mısraın kafiyesi "râyıtî" şeklindedir. Ve Ankaravî buyurur ki: "Râyıt, reyta sahibine derler ve "reyta" ince yumuşak beze derler ve diğer anlamları da vardır." Fakat Hind nüshalarında bu kelime "râbıtî" şeklindedir. Bu hâlde tercüme: "Duvar o nurları rabt edici (bağlayıcı) ve bağlayıcı gibidir" demek olur. Anlamın özeti: "Tezahürlere yansıyan ilahi kemaller, duvar üzerine yansımış olan bir nur gibidir; duvarın vazifesi o nuru kendisine kabul etmek ve bağlayıcılık yapmaktır. "Râyıtî"deki "yâ"nın masdariyet (mastar eki) olması da mümkündür.

Kemâlât-ı ilâhiyyenin bu mezâhir-i kevniyyeye aks etmesinin misâlidir. Bu tercüme Ankaravî nüshasına göredir. Ankaravî nüshasında, ikinci mısrâ'ın kāfiyesi “râyıtî” sûretinde vâki'dir. Ve Ankaravî buyurur ki: "Râyıt, reyta sahibine derler ve "reyta" ince yumuşak beze derler ve diğer ma'nâları da vardır." Fakat Hind nüshalarında bu kelime "râbıtî" sûretindedir. Bu halde ter- cüme: "Duvar o nûrları rabt edici ve bağlayıcı gibidir" demek olur. Hulâsa-i ma'nâ: "Mezâhire aks eden kemâlât-ı ilâhiyye, duvar üzerine aks etmiş olan bir nûr gibidir; duvarın vazîfesi o nûru kendine kabûl etmek ve bağlayıcılık yapmaktır. “Râyıtî"deki "yâ"nın masdariyet olması da vâriddir.

2120. Şübhesiz gölge, asıl tarafına sürdüğü vakit, dâll ayı kaybetti ve medihden kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Şüphesiz gölge, asıl tarafına yöneldiği zaman, ayı kaybetti ve övgüden mahrum kaldı.

Gölge hükmünde olan, örneğin ayın yansıyan sureti, kendi aslına döndüğü zaman, o yansıyan sureti ay zanneden şaşkın kişi, ayı kaybeder ve onu övmekten de geri kalır. "İlahi kemaller" aya; ve o kemallerin, kevnî mazharlarda (varlıkların ortaya çıktığı yerlerde) zuhur etmesi, ayın yansımasına benzetilmiştir. Şimdi kemalleri, mazharların kendinden bilip öven kimse, hâlin hakikatine vakıf olmadığı için bir şaşkındır. O mazharın vehmedilmiş varlığı ölüm ile ortadan kalktığı ve o kemaller de aslına döndüğü zaman; bu şaşkın olan kimse de o kemalleri kaybedip, övgü dilini kapatır.

Gölge mesâbesinde olan bilfarz ayın sûret-i mün'akisesi, kendi aslı tarafına rücû' ettiği vakit, o sûret-i mün'akiseyi ay zanneden şaşkın, ayı kaybeder ve medhinden de geri kalır. "Kemâlât-ı ilâhiyye" aya; ve o kemâlâtın, mezâhir-i kevniyyede zuhûru, ayın aksine teşbíh buyurulmuştur. İmdi kemâlâtı, mezâhirin kendinden bilip medh eden kimse, hakikat-i hâle vakıf olmadığı için bir şaşkındır. Vaktâki o mazharın vücûd-ı mevhûmu ölüm ile ortadan kalkar ve o kemâlât dahi, aslına rücû' eder; bu şaşkın olan kimse de o kemâlâtı kaybedip, lisân-ı medhini kapar.

2121. Yahud bir kuyudan bir ayın aksi göründü; başını kuyuya soktu ve onu medh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. Yahut bir kuyudan bir ayın yansıması göründü; başını kuyuya soktu ve onu övdü.

Bu da ilahi kemallerin (Allah'ın mükemmelliklerinin) tecellilerdeki yansımasına başka bir örnektir.

Bu da kemâlât-ı ilâhiyyenin mezâhirdeki aksine diğer bir misâldir.

2122. Her ne kadar onun cehli, onun aksine teveccüh etti ise de, hakikatte o ayın madihidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. Her ne kadar onun bilgisizliği, onun aksine yöneldi ise de, gerçekte o, o aynın övücüsüdür.

2123. Onun medhi ayadır, o akse değildir; mâcerâ galat olduğu vakit, küfür oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Onun övgüsü aya aittir, yansımaya değil; olay yanlış olduğunda küfür oldu.

O kuyuya başını sokup, ayın yansımasını öven kişinin övgüleri hep ayın kendisine aittir; yoksa yansımaya değildir. Övenin görüşünde yanlışlık olunca, bu övgü olayı küfür olur. "Küfür" örtme ve inkâr anlamına gelir. Görüşünde yanlışlık olan kişinin inancına göre bu iki anlamdan her biri ona atfedilir. Eğer mümin olup da, görüşü halka olursa ve öveni ve övüleni halk görürse, o kişi tecellilerde Hakk'ın varlığını ve görünüşünü örten olur. Gaflet ehlinden olan müminlerin hâli budur. Ve eğer tecellilerde görünen cümle: "Duvar o nurları bağlayıcı ve tutucu gibidir" demek olur. Anlamın özeti: "Tecellilere yansıyan ilahi kemaller, duvar üzerine yansımış olan bir nur gibidir; duvarın görevi o nuru kendine kabul etmek ve bağlayıcılık yapmaktır. “Râyıtî”deki “yâ”nın masdarlık olması da mümkündür.

O kuyuya başını sokup, ayın aksini medh eden kimsenin, medihleri hep ayın kendisine râci'dir; yoksa akse değildir. Mâdihin nazarında galat olunca, bu medih mâcerâsı küfür olur. "Küfür" setr ve inkâr ma'nâsına gelir. Nazarında galat olan kimsenin i'tikādına göre bu iki ma'nâdan her birisi ona atf olunur. Eğer mü'min olup da, nazarı halka olur ve mâdihi ve memdûhu halk görürse, o kimse mezâhirde Hakk'ın vücûd ve zuhûrunu sâtir olur. Ehl-i gafletten olan mü'minlerin hâli budur. Ve eğer mezâhirde zahir olan cüme: "Duvar o nûrları rabt edici ve bağlayıcı gibidir" demek olur. Hulâsa-i ma'nâ: "Mezâhire aks eden kemâlât-ı ilâhiyye, duvar üzerine aks etmiş olan bir nûr gibidir; duvarın vazîfesi o nûru kendine kabûl etmek ve bağlayıcılık yapmaktır. “Râyıtî"deki "yâ"nın masdariyet olması da vâriddir.

2120. Şübhesiz gölge, asıl tarafına sürdüğü vakit, dâll ayı kaybetti ve medihden kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Şüphesiz gölge, asıl tarafına yöneldiği zaman, ayı kaybetti ve övgüden mahrum kaldı.

Gölge hükmünde olan, örneğin ayın yansıyan görüntüsü, kendi aslına döndüğü zaman, o yansıyan görüntüyü ay zanneden şaşkın kişi, ayı kaybeder ve onu övmekten de geri kalır. "İlahi kemaller" aya; ve o kemallerin, kâinatın tecellilerinde ortaya çıkışı, ayın yansımasına benzetilmiştir. Şimdi kemalleri, tecellilerin kendinden bilip öven kimse, durumun hakikatini bilmediği için bir şaşkındır. O tecellinin vehmedilmiş varlığı ölüm ile ortadan kalktığı ve o kemaller de aslına döndüğü zaman; bu şaşkın olan kişi de o kemalleri kaybedip, övgü dilini kapatır.

Gölge mesâbesinde olan bilfarz ayın sûret-i mün'akisesi, kendi aslı tarafına rücû' ettiği vakit, o sûret-i mün'akiseyi ay zanneden şaşkın, ayı kaybeder ve medhinden de geri kalır. "Kemâlât-ı ilâhiyye" aya; ve o kemâlâtın, mezâhir-i kevniyyede zuhûru, ayın aksine teşbíh buyurulmuştur. İmdi kemâlâtı, mezâhirin kendinden bilip medh eden kimse, hakîkat-i hâle vakıf olmadığı için bir şaşkındır. Vaktâki o mazharın vücûd-ı mevhûmu ölüm ile ortadan kalkar ve o kemâlât dahi, aslına rücû' eder; bu şaşkın olan kimse de o kemâlâtı kaybedip, lisân-ı medhini kapar.

2121. Yâhud bir kuyudan bir ayın aksi göründü; başını kuyuya soktu ve onu medh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. Ya da bir kuyudan bir ayın yansıması göründü; başını kuyuya soktu ve onu övdü.

Bu da ilâhî kemâllerin (mükemmelliklerin) zuhur yerlerindeki yansımasına başka bir örnektir.

Bu da kemâlât-ı ilâhiyyenin mezâhirdeki aksine diğer bir misâldir.

2122. Her ne kadar onun cehli, onun aksine teveccüh etti ise de, hakikatte o ayın mâdihidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. Her ne kadar onun bilgisizliği, onun aksine yöneldi ise de, gerçekte o, o tekil hakikatin övücüsüdür.

2123. Onun medhi ayadır, o akse değildir; mâcerâ galat olduğu vakit, küfür oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Onun övgüsü aya aittir, yansımaya değil; olay yanlış olduğunda, küfür oldu.

O kuyuya başını sokup, ayın yansımasını öven kişinin övgüleri hep ayın kendisine döner; yansımaya değil. Övenin görüşünde yanlışlık olunca, bu övgü olayı küfür olur. "Küfür" örtme ve inkâr anlamına gelir. Görüşünde yanlışlık olan kişinin inancına göre bu iki anlamdan her biri ona yüklenir. Eğer mümin olup da, görüşü halka yönelik olur ve öveni ile övüleni halk görürse, o kişi tecellilerde Hakk'ın varlığını ve ortaya çıkışını örter. Gaflet ehli müminlerin hâli budur. Ve eğer tecellilerde görünen kemâlâtın, o tecellilerin tekil hakikatine ait olduğunu kabul ve Hakk'a aitliğini inkâr ederse, kâfir olur. Bu sebeple bu görüş yanlışlığı, övgü olayında ya "örtme" anlamına gelen küfür veyahut inkâr anlamına gelen küfür olur. İşte bu görüş yanlışlığı sahipleri tarafından meydana gelen övgü hakkında şanlı Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar: اذا رأيتم المداحين فاحثوا في وجوههم التراب Yani "Övenleri gördüğünüz zaman, yüzlerine toprak saçınız!" ve aynı şekilde Peygamber Efendimizin huzurunda bir kimse bir kimseyi övdüğü zaman, Resûl-i Ekrem Efendimiz ويلك قطعت عنق اخيك ثلاث yani "Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç defa kestin!" buyurdular.

O kuyuya başını sokup, ayın aksini medh eden kimsenin, medihleri hep ayın kendisine râci'dir; yoksa akse değildir. Mâdihin nazarında galat olunca, bu medih mâcerâsı küfür olur. "Küfür" setr ve inkâr ma'nâsına gelir. Nazarında galat olan kimsenin i'tikādına göre bu iki ma'nâdan her birisi ona atf olunur. Eğer mü'min olup da, nazarı halka olur ve mâdihi ve memdûhu halk görürse, o kimse mezâhirde Hakk'ın vücûd ve zuhûrunu sâtir olur. Ehl-i gafletten olan mü'minlerin hâli budur. Ve eğer mezâhirde zâhir olan kemâlâtın, o mezâhirin “ayn”ına âid olduğunu kabûl ve Hakk'a âidiyyetini inkâr ederse, kâfir olur. Binâenaleyh bu galat-ı rü'yet, mâcerâ-yı medihde ya “setr” ma'nâsına olan küfür veyâ inkâr ma'nâsına olan küfür olur. İşte bu galat-ı rü'yet sâhibleri tarafından vâki' olan medih hakkında Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: اذا رأيتم المداحين فاحثوا في وجوههم التراب Ya'nî “Medh edicileri gördüğünüz vakit, yüzlerine toprak saçınız!” ve kezâ huzûr-ı Risâlet-penâhîde bir kimse bir kimseyi medh ettiği vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz ويلك قطعت عنق اخيك ثلاث ya'nî “Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç def'a kestin!” buyurdular.

2124. Zîrâ o cesûr şekāvetden gümrah oldu; ay yukarıda idi, o aşağıda zannetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. Çünkü o cesur, bedbahtlıktan dolayı sapıttı; ay yukarıdaydı, o aşağıda sandı.

Çünkü o Hakk'ı inkârda cesur olan kimse, asıl bedbahtlığından dolayı sapkınlığa düştü; o bedbahtlık onun idrak gözünü kör edip, yukarıda olan ay mesabesindeki ilahi kemalleri, aşağı âlemde ve mecazî varlıkta sandı.

Zîrâ o Hakk'ı inkârda cesûr olan kimse, şekāvet-i asliyyesinden dolayı dalâlete düştü; o şekāvet onun idrâk gözünü kör edip, yukarıda olan ay mesâbesindeki kemâlât-ı ilâhiyyeyi, âlem-i süflîde ve vücûd-ı mecâzîde zannetti.

2125. Bu putlardan halaik perîşan olurlar ve sürülmüş şehvetten peşîmân olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Bu putlardan yaratılmışlar perişan olurlar ve sürülmüş şehvetten pişman olurlar.

"Zîn" hem birinci mısraya hem de ikinci mısraya bağlıdır. Bu şekilde ikinci mısra "Zîn şehvet-i rânde" takdirinde olur. "Putlar"dan kastedilen, cismanî ve zahirî güzellerdir. Yani "Dünya ehli bu cismanî güzellerin sevgisinden perişan olurlar. Kimi elindekini, avucundakini harcayıp iflas eder; kimi delilik edip tımarhaneye gider. Kimi hastalanır ve kimi intihar eder. Âşık bu zahirî sevgilisini elde edip, şehvetini sürdüğü zaman, sürdüğü şehvetten dolayı sonunda pişman olur."

“Zîn” hem mısrâ'-ı evvele ve hem de mısrâ'-1 sânîye ma'tûfdur. Bu sûretle ikinci mısrâ' “Zîn şehvet-i rânde” takdîrinde olur. “Putlar”dan murâd, cismânî ve sûrî güzellerdir. Ya'nî “Ehl-i âlem bu cismânî güzellerin muhabbetinden perîşân olurlar. Kimi elindekini, avucundakini sarf edip müflis olur; kimi tecennün edip tımarhâneye gider. Kimi teverrüm eder ve kimi intihâr eder. Vaktâki âşık bu sûrî ma'şûkunu elde edip, şehvetini sürer ve sürdüğü şehvetten dolayı sonunda peşîman olur.”

2126. Zîrâ ki şehveti bir hayal ile sürmüştür; ve hakîkatten pek uzak geri kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Çünkü şehveti bir hayal ile gidermiştir; ve hakikatten çok uzak kalmıştır.

Pişman olmasının sebebi şudur ki, o kimse, sırların açığa çıktığı ahiret gününde şehvetini bir hayal ile giderdiğini ve hakikatten çok uzak düştüğünü görür.

Bilinmeli ki Fusûsu'l-Hikem'de Muhammed Fassı'nda açıklandığı üzere, Hakk'ın varlığını, yaratılmışların varlığından ayrı gören kimseler, şehvetlerini giderirken, kadının şeklinde fani olurlar ve kadının varlığındaki kemalatın, o tecellilerin tekil hakikatine ait olduğunu kabul edip Hakk'a ait olduğunu inkâr ederse, kâfir olur. Bu sebeple bu görüş hatası, övgü macerasında ya "örtme" anlamına gelen küfür ya da inkâr anlamına gelen küfür olur. İşte bu görüş hatası sahipleri tarafından yapılan övgü hakkında şanlı Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar: اذا رأيتم المداحين فاحثوا في وجوههم التراب Yani "Övenleri gördüğünüz zaman, yüzlerine toprak saçınız!" ve aynı şekilde Peygamber Efendimiz'in huzurunda bir kimse bir kimseyi övdüğü zaman, Resûl-i Ekrem Efendimiz ويلك قطعت عنق اخيك ثلاث yani "Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç defa kestin!" buyurdular.

Peşîman olmasının sebebi budur ki, o kimse, esrârın inkişaf ettiği yevm-i âhirette şehvetini bir hayâl ile sürdüğünü ve hakîkatten pek uzak düştüğünü görür.

Ma'lûm olsun ki Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de îzah olunduğu üzere, vücûd-ı Hakk'ı, mükevvenâtın vücûdundan gayrı gören kimseler, kazâ-yı şehvet esnâsında, kadının sûretinde fânî olurlar ve kadının vücûdun- kemâlâtın, o mezâhirin “ayn”ına aid olduğunu kabûl ve Hakk'a âidiyyetini inkâr ederse, kâfir olur. Binâenaleyh bu galat-ı rü'yet, mâcerâ-yı medihde ya “setr” ma'nâsına olan küfür veyâ inkâr ma'nâsına olan küfür olur. İşte bu galat-ı rü'yet sâhibleri tarafından vâki' olan medih hakkında Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar : اذا رأيتم المداحين فاحثوا في وجوههم التراب Ya'ni “Medh edicileri gördüğünüz vakit, yüzlerine toprak saçınız!” ve kezâ huzûr-ı Risâlet-penâhîde bir kimse bir kimseyi medh ettiği vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz ويلك قطعت عنق اخيك ثلاث ya'nî “Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç def'a kestin!” buyurdular.

2124. Zîrâ o cesûr şekāvetden gümrah oldu; ay yukarıda idi, o aşağıda zannetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. Çünkü o cesur, bedbahtlıktan dolayı sapıttı; ay yukarıdaydı, o aşağıda sandı.

Çünkü o Hakk'ı inkârda cesur olan kimse, asıl bedbahtlığından dolayı sapkınlığa düştü; o bedbahtlık onun idrak gözünü kör edip, yukarıda olan ay konumundaki ilahi kemalleri, aşağı âlemde ve mecazi varlıkta sandı.

Zîrâ o Hakk'ı inkârda cesûr olan kimse, şekāvet-i asliyyesinden dolayı dalâlete düştü; o şekāvet onun idrak gözünü kör edip, yukarıda olan ay mesabesindeki kemâlât-ı ilâhiyyeyi, âlem-i süflîde ve vücûd-ı mecâzîde zannetti.

2125. Bu putlardan halaik perîşan olurlar ve sürülmüş şehvetten peşîmân olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Bu putlardan yaratılmışlar perişan olurlar ve sürülmüş şehvetten pişman olurlar.

"Zîn" hem birinci mısraya hem de ikinci mısraya bağlıdır. Bu şekilde ikinci mısra "Zîn şehvet-i rânde" takdirinde olur. "Putlar"dan kastedilen, cismani ve zahiri güzellerdir. Yani "Dünya ehli bu cismani güzellerin sevgisinden perişan olurlar. Kimi elindekini, avucundakini harcayıp iflas eder; kimi delirip tımarhaneye gider. Kimi hastalanır ve kimi intihar eder. Âşık bu zahiri maşukunu elde edip, şehvetini sürdüğü zaman, sürdüğü şehvetten dolayı sonunda pişman olur."

“Zîn” hem mısrâ'-ı evvele ve hem de mısrâ'-ı sânîye ma'tûfdur. Bu sûretle ikinci mısrâ' "Zîn şehvet-i rânde" takdîrinde olur. "Putlar"dan murâd, cismânî ve sûrî güzellerdir. Ya'nî "Ehl-i âlem bu cismânî güzellerin muhabbetinden perîşân olurlar. Kimi elindekini, avucundakini sarf edip müflis olur; kimi tecennün edip tımarhâneye gider. Kimi teverrüm eder ve kimi intihar eder. Vaktāki âşık bu sûrî ma'şûkunu elde edip, şehvetini sürer ve sürdüğü şehvetten dolayı sonunda peşîman olur."

2126. Zîrâ ki şehveti bir hayal ile sürmüştür; ve hakikatten pek uzak geri kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Çünkü şehvetini bir hayal ile gidermiştir; ve hakikatten çok uzak kalmıştır.

Pişman olmasının sebebi şudur ki, o kimse, sırların açığa çıktığı ahiret gününde şehvetini bir hayal ile giderdiğini ve hakikatten çok uzak düştüğünü görür.

Bilinmeli ki Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de açıklandığı üzere, Hakk'ın varlığını, yaratılmışların varlığından ayrı gören kimseler, şehvetin giderilmesi sırasında, kadının suretinde fani olurlar ve kadının varlığından lezzet aldıkları inancında bulunurlar. Onlar gerek kendilerinin ve gerek kadının suretinde belirginleşenin Hak olduğundan gafildirler ve bu belirginleşmelerin varlığı ise, bir hayalden ibarettir ve bu hayallerde tecelli eden ise ancak Hak'tır. Bu bilgiden gafil olanlar, hakikatten çok uzak kalmış olurlar. Ancak müşâhede (gözlem) sahibi olan ârif, her surette Hakk'ı müşâhede eder ve hakikatten uzak düşmez.

Peşîman olmasının sebebi budur ki, o kimse, esrârın inkişaf ettiği yevm-i âhirette şehvetini bir hayâl ile sürdüğünü ve hakikatten pek uzak düştüğünü görür.

Ma'lûm olsun ki Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de îzah olunduğu üzere, vücûd-ı Hakk'ı, mükevvenâtın vücûdundan gayri gören kimseler, kazâ-yı şehvet esnâsında, kadının sûretinde fânî olurlar ve kadının vücûdun- dan lezzet aldıkları i'tikādında bulunurlar. Onlar gerek kendilerinin ve gerek kadının sûretinde müteayyin olanın Hak olduğundan gâfildirler ve bu taayyünâtın vücûdu ise, bir hayâlden ibârettir ve bu hayallerde cilveger olan ise ancak Hak'dır. Bu ma'rifetten gâfil olanlar, hakikatten pek uzak kalmış olurlar. Velâkin müşâhede sahibi olan ârif, her sûrette Hakk'ı müşâhede eder ve hakikatten uzak düşmez.

2127. Senin bir hayale meylin nasıl kanat olur, nihayet o kanat ile hakikat üzerine çıkar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Senin bir hayale olan eğilimin nasıl kanat olur, sonunda o kanat ile hakikat üzerine çıkarsın?

2128. Vaktaki sen bir şehveti sürdün, kanadın döküldü, topal oldun ve o hayal senden kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Bir şehveti sürdürdüğünde, kanadın döküldü, topal oldun ve o hayal senden kaçtı.

Yani, "İnsanın meyli, hakikat semasına uçmak için verilmiş bir kanattır. Halbuki senin bir hayale olan meylin nasıl kanat olur; ve böyle bir kimse nihayet o kanat ile hakikat seması üzerine nasıl yükselir? Sen meylini bir hayale hasredip, o hayal üzerinde bir şehveti giderdiğinde; bu sebeple o meyil kanadını boş yere harcamakla o kanadın döküldü ve topal oldun ve hakikat âlemine uçamaz oldun. O meyl ettiğin hayal ise, şehvet kuvvetin (kuvve-i şehevâniyye: cinsel arzu, şehvet gücü) sönmekle, senden kaçtı."

Ya'nî, “İnsanın meyli semâ-yı hakikate uçmak için verilmiş kanattır. Halbuki senin bir hayâle meylin nasıl kanat olur; ve böyle bir kimse nihâyet o kanat ile semâ-yı hakikat üzerine nasıl urûc eder? Vaktâki sen meylini bir hayâle hasr edip, o hayâl üzerinde bir şehveti kazâ ettin; binâenaleyh o meyil kanadını boş yere sarf etmekle o kanadın döküldü ve topal oldun ve âlem-i hakîkate uçamaz oldun. O meyl ettiğin hayâl ise, kuvve-i şehevâniyyen sönmekle, senden kaçtı."

2129. Kanadı sakla ve böyle şehveti sürme; nihayet senin meyil kanadın, cennetler tarafına götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. Kanadı sakla ve böyle şehveti sürme; nihayet senin meyil kanadın, cennetler tarafına götürsün!

Meyil kanadını boş yerlerde kullanmaktan koru ve böyle gafilce olan şehvete düşmekten vazgeç ki, meyil kanadın seni marifet (Allah'ı bilme) cennetleri tarafına uçursun.

Meyil kanadını boş yerlerde kullanmaktan hifz et ve böyle gâfilâne olan şehvete inhimâkten vazgeç ki, meyil kanadın seni ma'rifet cennetleri tarafına uçursun.

2130. Halk zannederler ki, işret ediyorlar; bir hayal üzerinde kanatlarını yoluyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. Halk zanneder ki, içki içiyorlar; bir hayal üzerinde kanatlarını yoluyorlar.

2131. Bu nüktenin şerhinin borçlusu oldum; bana mühlet ver ki, mu'sirim; bundan sustum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Bu inceliğin açıklamasını borçlu oldum; bana süre ver ki, darda kalmışım; bundan sustum.

lezzet aldıkları inancında bulunurlar. Onlar gerek kendilerinin ve gerek kadının şeklinde belirmiş olanın Hak olduğundan habersizdirler ve bu belirlemelerin varlığı ise, bir hayalden ibarettir ve bu hayallerde tecelli eden ise ancak Hak'tır. Bu bilgiden habersiz olanlar, hakikatten pek uzak kalmış olurlar. Aksine, müşâhede (gözlem) sahibi olan ârif, her şekilde Hakk'ı gözlemler ve hakikatten uzak düşmez.

dan lezzet aldıkları i'tikādında bulunurlar. Onlar gerek kendilerinin ve gerek kadının sûretinde müteayyin olanın Hak olduğundan gâfildirler ve bu taayyünâtın vücûdu ise, bir hayâlden ibârettir ve bu hayallerde cilveger olan ise ancak Hak'dır. Bu ma'rifetten gâfil olanlar, hakikatten pek uzak kalmış olurlar. Velâkin müşâhede sahibi olan ârif, her sûrette Hakk'ı müşâhede eder ve hakikatten uzak düşmez.

2127. Senin bir hayale meylin nasıl kanat olur, nihayet o kanat ile hakikat üzerine çıkar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Senin bir hayale olan eğilimin nasıl kanat olur, sonunda o kanat ile hakikat üzerine çıkarsın?

2128. Vaktaki sen bir şehveti sürdün, kanadın döküldü, topal oldun ve o hayal senden kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Bir şehveti sürdürdüğünde, kanadın döküldü, topal oldun ve o hayal senden kaçtı.

Yani, "İnsanın meyli, hakikat semasına uçmak için verilmiş bir kanattır. Halbuki senin bir hayale olan meylin nasıl kanat olur; ve böyle bir kimse nihayet o kanat ile hakikat seması üzerine nasıl yükselir? Sen meylini bir hayale hasredip, o hayal üzerinde bir şehveti giderdiğinde; bu sebeple o meyil kanadını boş yere harcamakla o kanadın döküldü ve topal oldun ve hakikat âlemine uçamaz oldun. O meyl ettiğin hayal ise, şehvet kuvvetin (kuvve-i şehevâniyye: cinsel arzu, şehvet gücü) sönmekle, senden kaçtı."

Ya'nî, “İnsanın meyli semâ-yı hakikate uçmak için verilmiş kanattır. Halbuki senin bir hayâle meylin nasıl kanat olur; ve böyle bir kimse nihâyet o kanat ile semâ-yı hakikat üzerine nasıl urûc eder? Vaktâki sen meylini bir hayâle hasr edip, o hayâl üzerinde bir şehveti kazâ ettin; binâenaleyh o meyil kanadını boş yere sarf etmekle o kanadın döküldü ve topal oldun ve âlem-i hakîkate uçamaz oldun. O meyl ettiğin hayâl ise, kuvve-i şehevâniyyen sönmekle, senden kaçtı."

2129. Kanadı sakla ve böyle şehveti sürme; nihayet senin meyil kanadın, cennetler tarafına götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. Kanadı sakla ve böyle şehveti sürme; nihayet senin meyil kanadın, cennetler tarafına götürsün!

Meyil kanadını boş yerlerde kullanmaktan koru ve böyle gafilce olan şehvete düşmekten vazgeç ki, meyil kanadın seni marifet (Allah'ı bilme) cennetleri tarafına uçursun.

Meyil kanadını boş yerlerde kullanmaktan hifz et ve böyle gâfilâne olan şehvete inhimâkten vazgeç ki, meyil kanadın seni ma'rifet cennetleri tarafına uçursun.

2130. Halk zannederler ki, işret ediyorlar; bir hayal üzerinde kanatlarını yoluyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. Halk zanneder ki, içki içiyorlar; bir hayal üzerinde kanatlarını yoluyorlar.

2131. Bu nüktenin şerhinin borçlusu oldum; bana mühlet ver ki, mu'sirim; bundan sustum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Bu inceliğin açıklamasını borçlu kaldım; bana süre ver, çünkü darda kaldım; bu yüzden sustum.

İşaret ettiklerini zanneden bu gafil halkın hallerini ve bir hayal üzerinde nasıl kanatlarını yolduklarını açıklamanın borçlusu oldum. Ey Ziyâu'l-Hak olan Hüsâmeddîn Çelebim, bana süre ver ki, şimdilik bu hakikatleri açıklamada darda kaldım ve halin genişliğine sahip değilim, bu sebeple sustum.

İşret ettiklerini zanneden bu gâfil halkın ahvâlini ve bir hayâl üzerinde nasıl kanatlarını yolduklarını şerh etmenin borçlusu oldum. Ey Ziyâu'l-Hak olan Hüsâmeddîn Çelebim, bana mühlet ver ki, şimdilik bu hakāyıkı beyânda mu'sirim ve sia-i hâle mâlik değilim, bundan dolayı susdum.

## Kavmin Dekükî'nin arkasından iktidâ etmesi

2132. O Dekūkî namazda öne gitti; kavim atlas, o tırâz gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. O Dekûkî namazda öne geçti; topluluk atlas, o ise nakış gibi geldi.

"Tırâz" sırma veya ipekten elbiseye dikilen işaretler, nakış ve süsleme anlamındadır. Burada, nakış anlamındadır. Yani "Dekûkî hazretleri namazda imamlık yapmak için yedi abdalın önüne geçti; ve bu durumunda o yedi abdal, atlas bir kumaş gibi, Hz. Dekûkî ise o kumaşın nakışı gibi oldu."

“Tırâz” sırma veyâ ipekten elbiseye dikilen işaretler ve nakış ve nigâr ma'nâsınadır. Burada, nakış ma'nâsınadır. Ya'nî “Dekūkî hazretleri namazda imâmet için abdâl-i seb'anın önüne geçti; ve bu vasfında o abdal-ı seb'a, atlastan bir kumaş ve Hz. Dekūkî ise o kumaşın nakşı gibi oldu.”

2133. O şahlar o nâmdar olan muktedânın arkasına kıtar olarak iktida ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. O şahlar, o namlı önderlerin arkasına dizi halinde uyarak gittiler.

"Kıtâr" kelimesi kesre ile, tek bir sıra üzerine olan bir parça anlamınadır; çoğulu "kıtar" ve "kıtarât" gelir. (Akrebü'l-Mevârid)

“Kıtâr” kesre ile, nesak-ı vâhid üzerine olan bir parça ma'nâsınadır; cem'i “kıtar” ve “kıtarât” gelir. (Akrebü'l-Mevârid)

2134. Vaktāki tekbîrlere makrûn oldular, kurban gibi cihandan hariç oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Tekbirlere bağlandıklarında, kurban gibi dünyadan dışarı çıktılar.

Namaz içindeki tekbirlere bağlandıklarında ve "Allah en büyüktür" demenin anlamına daldıklarında, bu tekbirler bıçak gibi onların cismanî varlıklarının boğazını kesti; kurban gibi suret âleminden ve cismaniyetten dışarıya çıktılar; yani beş duyularının hükümlerinden dışarıya çıkıp, iç âleme girdiler.

Vaktāki namaz içindeki tekbîrlere makrûn oldular ve “Allâhu ekber” demenin ma'nâsına daldılar, bu tekbîrler bıçak gibi onların cismânî varlıklarının boğazını kesti; kurban gibi âlem-i sûretden ve cismâniyetten dışarıya çıktılar; ya'nî havâss-i hamselerinin ahkâmından dışarıya çıkıp, âlem-i bâtına girdiler.

2135. Ey imâm, tekbîrin ma'nâsı budur ki: “Ey Huda! Senin huzûrunda kurbân olduk.” İşret ettiklerini zanneden bu gâfil halkın ahvâlini ve bir hayâl üzerinde na- sıl kanatlarını yolduklarını şerh etmenin borçlusu oldum. Ey Ziyâu'l-Hak olan Hüsâmeddîn Çelebim, bana mühlet ver ki, şimdilik bu hakāyıkı beyân- da mu'sirim ve sia-i hâle mâlik değilim, bundan dolayı susdum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. Ey imam, tekbirin anlamı şudur ki: "Ey Allah'ım! Senin huzurunda kurban olduk." İşaret ettiklerini zanneden bu gafil halkın hallerini ve bir hayal üzerinde nasıl kanatlarını yolduklarını açıklamanın borçlusu oldum. Ey Ziyâu'l-Hak olan Hüsâmeddîn Çelebim, bana mühlet ver ki, şimdilik bu hakikatleri açıklamada zorlanıyorum ve hâlin genişliğine sahip değilim, bundan dolayı sustum.

## Kavmin Dekükî'nin arkasından iktidâ etmesi

2132. O Dekūkî namazda öne gitti; kavim atlas, o tırâz gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. O Dekûkî namazda öne geçti; topluluk atlas, o ise nakış gibi geldi.

"Tırâz" sırma veya ipekten elbiseye dikilen işaretler, nakış ve süsleme anlamındadır. Burada, nakış anlamındadır. Yani "Dekûkî hazretleri namazda imamlık yapmak için yedi abdalın önüne geçti; ve bu durumunda o yedi abdal, atlastan bir kumaş gibi oldu ve Hz. Dekûkî ise o kumaşın nakışı gibi oldu.

"Tırâz" sırma veyâ ipekten elbiseye dikilen işaretler ve nakış ve nigâr ma'nâsınadır. Burada, nakış ma'nâsınadır. Ya'nî "Dekūkî hazretleri namazda imâmet için abdâl-i seb'anın önüne geçti; ve bu vasfında o abdal-ı seb'a, atlastan bir kumaş ve Hz. Dekūkî ise o kumaşın nakşı gibi oldu.

2133. O şahlar o nâmdar olan muktedânın arkasına kıtar olarak iktida ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. O şahlar, o namlı önderlerin arkasına dizi hâlinde uydular.

"Kıtâr", kesre ile, tek bir sıra üzerine olan bir parça anlamındadır; çoğulu "kıtar" ve "kıtarât" gelir. (Akrebü'l-Mevârid)

"Kıtâr" kesre ile, nesak-ı vâhid üzerine olan bir parça ma'nâsınadır; cem'i "kıtar" ve "kıtarât" gelir. (Akrebü'l-Mevârid)

2134. Vaktāki tekbîrlere makrûn oldular, kurban gibi cihandan hariç oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Vaktaki tekbirlere bağlı oldular, kurban gibi dünyadan dışarı çıktılar.

Vaktaki namaz içindeki tekbirlere bağlı oldular ve "Allah en büyüktür" demenin anlamına daldılar, bu tekbirler bıçak gibi onların cismanî varlıklarının boğazını kesti; kurban gibi suret aleminden ve cismaniyetten dışarıya çıktılar; yani beş duyularının hükümlerinden dışarıya çıkıp, batın alemine (iç dünyaya) girdiler.

Vaktāki namaz içindeki tekbîrlere makrûn oldular ve "Allâhu ekber" demenin ma'nâsına daldılar, bu tekbîrler bıçak gibi onların cismânî varlıklarının boğazını kesti; kurban gibi âlem-i sûretden ve cismâniyetten dışarıya çıktılar; ya'nî havâss-i hamselerinin ahkâmından dışarıya çıkıp, âlem-i bâtına girdiler.

2135. Ey imâm, tekbîrin ma'nâsı budur ki: "Ey Huda! Senin huzurunda kurbân olduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. Ey imam, tekbirin anlamı şudur ki: "Ey Allah'ım! Senin huzurunda kurban olduk."

"İmîm", imam kelimesinin imale edilmiş (eğik okunuşlu) hâlidir. Yani, "Allahü ekber" demenin anlamı: "Ey Rabbim! Senin huzurunda vehmedilmiş olan bu cismanî varlığımızı ve hayvanî nefsimizi kurban ettik" demektir. Bilinmeli ki "Allahü ekber" kelime anlamı itibarıyla "Allah her şeyden büyüktür" demek olur. Bu anlamda Hak ile eşya arasında bir bağıntı ve karşılaştırma ispat edilmiş ve sonuç olarak Hak'ın varlığı sınırlanmış olur. Çünkü bir şey, bir şeyden büyük olunca, ikisinin sınırlarının ayrı olması gerekir; hâlbuki hakikat ehli katında Hak'ın varlığından başka bir varlık yoktur ki, karşılaştırma ve bağıntı gerçekleşebilsin. Bu sebeple onların katında "Allahü ekber" demenin anlamı: "O'nun İlahi Zât mertebesi, yine kendisinin bütün mertebelerinden daha büyüktür ve bu mertebelerin hepsi O'nun İlahi Zâtı karşısında yok ve fani" demek olur.

“Imîm” imâm kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, “Allâhü ekber" demenin ma'nâsı: "Yâ Rab! Senin huzûrunda mevhûm olan bu cismânî varlığımızı ve nefs-i hayvânîmizi kurbân ettik" demektir. Ma'lum olsun ki "Allâhü ekber" lügat ma'nâsı i'tibariyle "Allah her şeyden büyüktür" demek olur. Bu ma'nâda Hak ile eşyâ arasında bir nisbet ve mukāyese isbât ve binnetîce vücûd-ı Hak tahdid edilmiş olur. Zîrâ bir şey, bir şeyden büyük olunca, ikisinin hudûdu ayrı olmak lâzım gelir; halbuki ehl-i hakîkat indinde vücûd-ı Hak'dan başka bir vücûd yoktur ki, mukāyese ve nisbet vâki' olabilsin. Binâenaleyh onların indinde "Allâhü ekber" demenin ma'nâsı: "O'nun mertebe-i zât-ı ulûhiyyeti, yine kendisinin bilcümle merâtibinden ekber ve bu merâtibin cümlesi O'nun zât-ı ulûhiyyeti muvâcehesinde mahv ve fânî" demek olur.

2136. Zebh vaktinde "Allâhü ekber" ediyorsun; öldürmeğe lâyık olan nefsin zebhinde de böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. Kesim anında "Allahü ekber" diyorsun; öldürülmeye layık olan nefsin kesiminde de böyledir.

Hayvanı keseceğin zaman "Bismillahi Allahü ekber" diyorsun; öldürülmeye layık olan hayvani nefsin kesiminde de yine böyle yapmak gerekir.

Hayvanı zebh edeceğin vakitde “Bismillahi Allâhü ekber" diyorsun; öldürmeğe lâyık olan nefs-i hayvânînin zebhinde de yine böyle yapmak lazımdır.

2137. Ten İsmâîl gibi ve cân Halil gibidir. İri cisim üzerine can tekbîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Ten İsmail gibidir ve can Halil gibidir. Can, iri cisim üzerine tekbir getirdi.

"Nebîl" usta, bilgili ve iyi anlamlarındadır. Büyük şarihler (şerh edenler) büyük ve semiz anlamlarını da verirler. Yukarıda da açıklandığı üzere, her sınıf halkın faydalanmasına özgü olan bu Mesnevî-i Şerîf'te, meşhur söze dayanarak Pir efendimiz kurbanlık olarak İsmail'i (a.s.) zikrettiler; halbuki keşfen (manevî keşif yoluyla) kurbanlık İshak'tır (a.s.). Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı İshakî'de "Kurbanlık İshak'tır (a.s.)" buyurdukları gibi, Pir efendimiz de Divan-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: Beyit: "Benim eşiğimin toprağında kurban olmuş İshak peygamber olmak lâzımdır; sen benim İshak'ımsın, ben senin babanım. Ey cevherim, ben seni ne zaman kırarım?"

"Nebîl" büyük ve iri anlamında olduğu zaman, cisim "büyük koça" benzetilmiş olur. Ve bilgili ve iyi anlamında olduğu zaman, Hak yolundaki "İmîm" kelimesinin imale olunmuşudur (eğilimli okunmuş halidir). Yani, "Allahü ekber" demenin anlamı: "Ey Rabbim! Senin huzurunda vehmedilmiş olan bu cismanî varlığımızı ve hayvanî nefsimizi kurban ettik" demektir. Bilinmeli ki "Allahü ekber" lügat anlamı itibarıyla "Allah her şeyden büyüktür" demek olur. Bu anlamda Hak ile eşya arasında bir bağıntı ve karşılaştırma ispat edilmiş ve neticede Hak'ın varlığı sınırlanmış olur. Çünkü bir şey, bir şeyden büyük olunca, ikisinin sınırları ayrı olmak gerekir; halbuki hakikat ehli katında Hak'ın varlığından başka bir varlık yoktur ki, karşılaştırma ve bağıntı meydana gelebilsin. Bu sebeple onların katında "Allahü ekber" demenin anlamı: "O'nun ilahi zât mertebesi, yine kendisinin bütün mertebelerinden daha büyüktür ve bu mertebelerin hepsi O'nun ilahi zâtı karşısında yok ve fani" demek olur.

“Nebîl" üstâd ve dânâ ve iyi ma'nâlarınadır. Şurrâh-ı kirâm büyük ve semiz ma'nâlarını dahi verirler. Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere, her sınıf halkın istifadesine mahsûs olan bu Mesnevî-i Şerîf'de kavl-i meşhûra binâen cenâb-ı Pîr efendimiz zebihi İsmail (a.s.) olarak zikr ettiler; halbuki zebîh, keşfen İshak (a.s.) dır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshakî'de "Zebih İshak (a.s.) dır" buyurdukları gibi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Benim hâk-i derimde kurbân olmuş İshak nebî olmak lâzımdır; sen benim Ishâk'ımsın, ben senin babanım. Ey gevherim, ben seni ne vakit kırarım?"

“Nebîl" büyük ve iri ma'nâsına olduğu vakit, cisim "büyük koç'a teşbíh buyurulmuş olur. Ve dânâ ve iyi ma'nâsına olduğu vakit, tarîk-ı Hak'daki "Imîm” imâm kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, “Allâhü ekber" demenin ma'nâsı: "Yâ Rab! Senin huzûrunda mevhûm olan bu cismânî varlığımızı ve nefs-i hayvânîmizi kurbân ettik" demektir. Ma'lum olsun ki "Allâhü ekber" lügat ma'nâsı i'tibariyle "Allah her şeyden büyüktür" demek olur. Bu ma'nâda Hak ile eşyâ arasında bir nisbet ve mukāyese isbât ve binnetîce vücûd-ı Hak tahdid edilmiş olur. Zîrâ bir şey, bir şeyden büyük olunca, ikisinin hudûdu ayrı olmak lâzım gelir; halbuki ehl-i hakîkat indinde vücûd-ı Hak'dan başka bir vücûd yoktur ki, mukāyese ve nisbet vâki' olabilsin. Binâenaleyh onların indinde "Allâhü ekber" demenin ma'nâsı: "O'nun mertebe-i zât-ı ulûhiyyeti, yine kendisinin bilcümle merâtibinden ekber ve bu merâtibin cümlesi O'nun zât-ı ulûhiyyeti muvâcehesinde mahv ve fânî" demek olur.

2136. Zebh vaktinde "Allâhü ekber" ediyorsun; öldürmeğe lâyık olan nefsin zebhinde de böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. Kesim anında "Allahü ekber" diyorsun; öldürülmeye layık olan nefsin kesiminde de böyledir.

Hayvanı keseceğin zaman "Bismillahi Allahü ekber" diyorsun; öldürülmeye layık olan hayvani nefsin kesiminde de yine böyle yapmak gerekir.

Hayvanı zebh edeceğin vakitde “Bismillahi Allâhü ekber" diyorsun; öldürmeğe lâyık olan nefs-i hayvânînin zebhinde de yine böyle yapmak lazımdır.

2137. Ten İsmâîl gibi ve cân Halil gibidir. İri cisim üzerine can tekbîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Beden İsmail gibi ve can Halil gibidir. İri cisim üzerine can tekbir etti.

"Nebîl" usta, bilgili ve iyi anlamlarına gelir. Büyük şârihler (açıklayıcılar) büyük ve semiz anlamlarını da verirler. Yukarıda da açıklandığı üzere, her sınıf halkın faydalanmasına özgü olan bu Şerefli Mesnevî'de, meşhur söze dayanarak Pir efendimiz kurbanı İsmail (a.s.) olarak zikrettiler; hâlbuki kurban, keşif yoluyla İshak (a.s.)'tır. Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de İshakî Fassı'nda "Kurban İshak (a.s.)'tır" buyurdukları gibi, Pir efendimiz de Divan-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Benim kapımın toprağında kurban olmuş İshak peygamber olmak lâzımdır; sen benim İshak'ımsın, ben senin babanım. Ey cevherim, ben seni ne zaman kırarım?"

"Nebîl" büyük ve iri anlamına geldiği zaman, cisim "büyük koça" benzetilmiş olur. Ve bilgili ve iyi anlamına geldiği zaman, Hakk yolundaki marifetine dayanarak kurban olmak için, İshak (a.s.) gibi tam bir teslimiyete işaret olur. Yani, "Cisim İsmail veya İshak (aleyhimesselâm) gibidir. Ve can da, onların babaları olan İbrahim Halilullah (a.s.) gibidir. İri veya iyi cisim üzerine, onu kesmek için can tekbir etti."

“Nebîl" üstâd ve dânâ ve iyi ma'nâlarınadır. Şurrâh-ı kirâm büyük ve semiz ma'nâlarını dahi verirler. Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere, her sınıf halkın istifadesine mahsûs olan bu Mesnevî-i Şerîf'de kavl-i meşhûra binâen cenâb-ı Pîr efendimiz zebihi İsmail (a.s.) olarak zikr ettiler; halbuki zebîh, keşfen İshak (a.s.) dır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshakî'de "Zebih İshak (a.s.) dır" buyurdukları gibi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Benim hâk-i derimde kurbân olmuş İshak nebî olmak lâzımdır; sen benim Ishâk'ımsın, ben senin babanım. Ey gevherim, ben seni ne vakit kırarım?"

"Nebîl" büyük ve iri ma'nâsına olduğu vakit, cisim "büyük koç'a teşbíh buyurulmuş olur. Ve dânâ ve iyi ma'nâsına olduğu vakit, tarîk-ı Hak'daki ma'rifetine binâen kurbân olmak için, İshak (a.s.) gibi kemâl-i teslîmiyyete işâret olur. Ya'nî, "Cisim İsmail veya İshak (aleyhime's-selâm) gibidir. Ve cân dahi, onların babaları olan İbrâhîm Halílullâh (a.s.) gibidir. İri veyâ iyi cisim üzerine, onu zebh için cân tekbîr etti."

2138. Ten, şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu. Namazda "bismillah" ile mezbûh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. Ten, şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu. Namazda "bismillah" ile boğazlandı.

Namazda çekilen besmele ile ve alınan tekbir ile, hayvani ruh boğazlanıp, beden şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu; fakat namazdaki besmele ve tekbir ile her beden boğazlanmaz; aksine yukarıda açıklanan peygamber bedeni boğazlanır. Şimdi Allah dostlarının bedenleri, bilgili ve iyi olduğundan, bu boğazlanma hâli onlarda meydana gelir. Bizim gibi gaflet ehlinin namazdaki hâllerini açıklamaya gerek yoktur.

Namazda çekilen besmele ile ve alınan tekbir ile, rûh-ı hayvânî boğazlanıp, cisim şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu; fakat namazdaki besmele ve tekbîr ile her cisim boğazlanmaz; belki yukarıda beyân buyurulan cism-i nebil boğazlanır. İmdi evliyâullâhın cisimleri, dânâ ve iyi olduğundan, bu mezbûhiyyet hâli onlarda vâki' olur. Bizim gibi ehl-i gafletin namazdaki ahvâlini beyâna hâcet yoktur.

2139. Kıyamet gibi Hakk'ın huzurunda saflar vurup hesaba ve münâcâta gelmiş oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. Kıyamet gibi Hakk'ın huzurunda saflar vurup hesaba ve münâcâta gelmiş oldular.

Kıyamet kopmuş ve nefse ait hükümler kalkıp, yerine ruhanî hükümler ayakta durmuş gibi, o yüce topluluk namazda Hakk'ın huzurunda saflar düzüp, amellerinin muhasebesine ve Hakk'a yakarışa gelmiş oldular.

Kıyâmet kopmuş ve ahkâm-ı nefsâniyye kalkıp, yerine ahkâm-ı rûhâniyye kāim olmuş gibi, o tâife-i aliyye namazda Hakk'ın huzûrunda saflar düzüp, amellerinin muhasebesine ve Hakk'a münâcâta gelmiş oldular.

2140. Kıyametin doğru kalkıcısının misali üzere, Yezdân'ın huzurunda yaş [2148] dökücü olarak durmuş oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. Kıyametin doğru kalkıcısının misali üzere, Yezdân'ın huzurunda yaş [2148] dökücü olarak durmuş oldular.

"Resthîz" kıyamet, "râst-hîz" ise vasf-ı terkîbî (birleşik sıfat) olup, doğru kalkıcı demektir. "Kıyametin doğru kalkıcısı"ndan maksat, sûreti insan olduğu gibi, bâtını (iç yüzü) da insan olan insân-ı kâmillerdir. Çünkü diğer insan bireylerinde hangi hayvanın sıfatı üstün gelirse, bâtını o hayvan sûretinde olur ve onlar kıyametin doğru kalkıcısı olamazlar; zira ayakta yürümek insana özgüdür. Nitekim ayet-i kerimede işaret buyurulur: أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِلًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاط مستقيم (Mülk, 67/22) Yani "Acaba yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi daha doğru yoldadır? Yoksa dosdoğru bir yol üzerinde ayakta yürüyen kimse mi hidâyete (doğru yola) ulaşmıştır?" Yani o, marifetine (Allah'ı bilmesine) dayanarak kurban olmak için, İshak (a.s.) gibi tam bir teslimiyete işaret olur. Yani, "Cisim İsmail veya İshak (aleyhime's-selâm) gibidir. Ve can da, onların babaları olan İbrahim Halilullah (a.s.) gibidir. İri veya iyi cisim üzerine, onu kesmek için can tekbir getirdi."

“Resthîz” kıyamet, “râst-hîz” vasf-ı terkîbî olup, doğru kalkıcı demektir. “Kıyâmetin doğru kalkıcısı”ndan murâd, sûreti insan olduğu gibi, bâtını da insan olan kâmillerdir. Zîrâ sâir efrâd-ı insâniyyede hangi hayvanın sıfatı gâlib ise, bâtını o hayvân sûretinde olur ve onlar kıyâmetin doğru kalkıcısı olamazlar; zîrâ kāimen yürümek insana mahsûstur. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِلًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاط مستقيم (Mülk, 67/22) Ya'nî “Acabâ yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi? Yoksa kāimen sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyen kimse mi hidâyete vâsıldır?” Ya'nî o tâ- ma'rifetine binâen kurbân olmak için, İshak (a.s.) gibi kemâl-i teslîmiyyete işâret olur. Ya'nî, "Cisim İsmail veya İshak (aleyhime's-selâm) gibidir. Ve cân dahi, onların babaları olan İbrâhîm Halílullâh (a.s.) gibidir. İri veyâ iyi cisim üzerine, onu zebh için cân tekbîr etti."

2138. Ten, şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu. Namazda "bismillah" ile mezbûh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. Ten, şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu. Namazda "bismillah" ile boğazlandı.

Namazda çekilen besmele ile ve alınan tekbir ile, hayvani ruh boğazlanıp, beden şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu; fakat namazdaki besmele ve tekbir ile her beden boğazlanmaz; aksine yukarıda açıklanan peygamber bedeni boğazlanır. Şimdi Allah dostlarının bedenleri, bilgili ve iyi olduğundan, bu boğazlanma hâli onlarda meydana gelir. Bizim gibi gaflet ehlinin namazdaki hâllerini açıklamaya gerek yoktur.

Namazda çekilen besmele ile ve alınan tekbir ile, rûh-ı hayvânî boğazlanıp, cisim şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu; fakat namazdaki besmele ve tekbîr ile her cisim boğazlanmaz; belki yukarıda beyân buyurulan cism-i nebil boğazlanır. İmdi evliyâullâhın cisimleri, dânâ ve iyi olduğundan, bu mezbûhiyyet hâli onlarda vâki' olur. Bizim gibi ehl-i gafletin namazdaki ahvâlini beyâna hâcet yoktur.

2139. Kıyamet gibi Hakk'ın huzurunda saflar vurup hesaba ve münâcâta gelmiş oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. Kıyamet gibi Hakk'ın huzurunda saflar vurup hesaba ve münâcâta gelmiş oldular.

Kıyamet kopmuş ve nefse ait hükümler kalkıp, yerine ruhanî hükümler ayakta durmuş gibi, o yüce topluluk namazda Hakk'ın huzurunda saflar düzüp, amellerinin muhasebesine ve Hakk'a yakarışa gelmiş oldular.

Kıyâmet kopmuş ve ahkâm-ı nefsâniyye kalkıp, yerine ahkâm-ı rûhâniyye kāim olmuş gibi, o tâife-i aliyye namazda Hakk'ın huzûrunda saflar düzüp, amellerinin muhasebesine ve Hakk'a münâcâta gelmiş oldular.

2140. Kıyâmetin doğru kalkıcısının misali üzere, Yezdân'ın huzurunda yaş [2148] dökücü olarak durmuş oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. Kıyametin doğru kalkıcısının misali üzere, Yezdân'ın huzurunda yaş dökücü olarak durmuş oldular.

"Resthîz" kıyamet, "râst-hîz" ise birleşik bir sıfat olup, doğru kalkıcı demektir. "Kıyametin doğru kalkıcısı"ndan kastedilen, sureti insan olduğu gibi, bâtını da insan olan insân-ı kâmillerdir. Çünkü diğer insan bireylerinde hangi hayvanın sıfatı üstün gelirse, bâtını o hayvan suretinde olur ve onlar kıyametin doğru kalkıcısı olamazlar; zira ayakta yürümek insana özgüdür. Nasıl ki ayet-i kerimede işaret buyurulur: أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Mülk, 67/22) Yani "Acaba yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi daha doğru yoldadır? Yoksa dosdoğru bir yol üzerinde ayakta yürüyen kimse mi hidayete ulaşmıştır?" Yani o yüce topluluk, kıyamette insan suretinde kalkanların misali üzere, yaş dökücü olarak namazda ilahi huzurda durmuş oldular.

"Resthîz" kıyamet, "râst-hîz" vasf-ı terkîbî olup, doğru kalkıcı demektir. "Kıyâmetin doğru kalkıcısı"ndan murâd, sûreti insan olduğu gibi, bâtını da insan olan kâmillerdir. Zîrâ sâir efrâd-ı insâniyyede hangi hayvanın sıfatı gâlib ise, bâtını o hayvân sûretinde olur ve onlar kıyâmetin doğru kalkıcısı olamazlar; zîrâ kāimen yürümek insana mahsûstur. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Mülk, 67/22) Ya'nî “Acabâ yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi? Yoksa kāimen sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyen kimse mi hidâyete vâsıldır?” Ya'nî o tâ- ife-i aliyye kıyâmette insan sûretinde kalkanların misali üzere, yaş dökücü olarak namazda huzûr-ı ilâhîde durmuş oldular.

2141. Hak buyurur ki: "Benim sana verdiğim mühlet içinde, bana ne getirdin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Hak buyurur ki: "Benim sana verdiğim mühlet içinde, bana ne getirdin?"

Cenâb-ı pîr efendimiz, bu ve sonraki beyitlerde, bütün müminlere namazın her bir duruşunda düşünülmesi gereken anlamları öğretirler.

Cenâb-ı pîr efendimiz, bu ve âtîdeki beyitlerde, bilcümle mü'minlere namazın her bir vaz'iyyetinde mülâhazası muktezî olan ma'nâları ta'lim buyururlar.

2142. "Kendi ömrünü nede nihayete götürdün, gıdâyı ve kuvveti nede fânî ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. "Kendi ömrünü nede sona erdirdin, gıdayı ve kuvveti nede yok ettin?"

"Sana verdiğim ömrü, ne gibi şeylere harcadın; nimetlerimi yedin, içtin ve sende onlardan kuvvet meydana geldi; bu kuvveti ne gibi amellerde tükettin?"

"Sana verdiğim ömrü, ne gibi şeylere sarf ettin; ni'metlerimi yedin, içtin ve sende onlardan kuvvet hâsıl oldu; bu kuvveti ne gibi amellerde erittin?"

2143. "Göz gevherini nerede eskittin? Beş hissi, nerede süzdün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. "Göz cevherini nerede eskittin? Beş hissi, nerede süzdün?"

"Nimetleri görme yeri olan göz cevherini nerelerde kullanıp eskittin? Beş hissini, nerelerde süzüp, döktün ve yok ettin?"

"Ni'met rü'yetinin mahalli olan göz gevherini nerelerde kullanıp eskittin? Beş hissini, nerelerde süzüp, döktün ve ifnâ ettin?"

2144. "Gözü ve kulağı ve aklı ve Arş'ın gevherlerini harc ettin; ferşten ne satın aldın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. "Gözü ve kulağı ve aklı ve Arş'ın cevherlerini harcadın; yeryüzünden ne satın aldın?"

"Benim Rahmân Arş'ımın ve sıfatlar âlemimin cevherleri olan görmeyi ve işitmeyi ve aklı, fiiller âlemim olan bu aşağı yeryüzünde harcadın; onun karşılığında yeryüzünden, yani bu aşağı yeryüzünden ne satın aldın?" Çünkü الدنيا مزرعة الآخرة yani "Dünya, ahiretin tarlasıdır."

"Benim arş-ı Rahmân'ımın ve âlem-i sıfatımın gevherleri olan görmeyi ve işitmeyi ve aklı, âlem-i ef'âlim olan bu arz-ı süflîde harc ettin; onun mukābilinde ferşten, ya'nî bu arz-ı süflîden ne satın aldın?" Zira الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır."

2145. "Bel ve kazma gibi, sana el ve ayak verdim; ben bağışladım; onlar ne vakit kendinden oldular?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. "Bel ve kazma gibi, sana el ve ayak verdim; ben bağışladım; onlar ne vakit kendinden oldular?"

"Ey kulum, sana çalışmak işareti olarak bel ve kazma gibi el ve ayak araçlarını verdim. Bunları sana ben ihsan ettim; onlar senin vücudunda kendi kendilerine mi oldular? Sen bu araçları nerelerde kullandın?" Yüce ifade, kıyamette insan suretinde kalkanların misali üzere, yaş dökücü olarak namazda ilahi huzurda durmuş oldular.

"Ey kulum, sana çalışmak işareti olarak bel ve kazma gibi el ve ayak âletlerini verdim. Bunları sana, ben ihsân ettim; onlar senin vücudunda kendi kendilerine mi oldular? Sen bu âletleri nerelerde kullandın?" ife-i aliyye kıyâmette insan sûretinde kalkanların misali üzere, yaş dökücü olarak namazda huzûr-ı ilâhîde durmuş oldular.

2141. Hak buyurur ki: "Benim sana verdiğim mühlet içinde, bana ne getirdin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Hak buyurur ki: "Benim sana verdiğim mühlet içinde, bana ne getirdin?"

Cenâb-ı pîr efendimiz, bu ve sonraki beyitlerde, bütün müminlere namazın her bir duruşunda düşünülmesi gereken anlamları öğretirler.

Cenâb-ı pîr efendimiz, bu ve âtîdeki beyitlerde, bilcümle mü'minlere namazın her bir vaz'iyyetinde mülâhazası muktezî olan ma'nâları ta'lim buyururlar.

2142. "Kendi ömrünü nede nihayete götürdün, gıdâyı ve kuvveti nede fânî ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. "Kendi ömrünü nede sona erdirdin, gıdayı ve kuvveti nede yok ettin?"

"Sana verdiğim ömrü, ne gibi şeylere harcadın; nimetlerimi yedin, içtin ve sende onlardan kuvvet meydana geldi; bu kuvveti ne gibi amellerde tükettin?"

"Sana verdiğim ömrü, ne gibi şeylere sarf ettin; ni'metlerimi yedin, içtin ve sende onlardan kuvvet hâsıl oldu; bu kuvveti ne gibi amellerde erittin?"

2143. "Göz gevherini nerede eskittin? Beş hissi, nerede süzdün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. "Göz cevherini nerede eskittin? Beş hissi, nerede süzdün?"

"Nimetleri görme yeri olan göz cevherini nerelerde kullanıp eskittin? Beş hissini, nerelerde süzüp, döktün ve yok ettin?"

"Ni'met rü'yetinin mahalli olan göz gevherini nerelerde kullanıp eskittin? Beş hissini, nerelerde süzüp, döktün ve ifnâ ettin?"

2144. "Gözü ve kulağı ve aklı ve Arş'ın gevherlerini harc ettin; ferşten ne satın aldın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. "Gözü ve kulağı ve aklı ve Arş'ın cevherlerini harcadın; yeryüzünden ne satın aldın?"

"Benim Rahmân Arş'ımın ve sıfatlar âlemimin cevherleri olan görmeyi ve işitmeyi ve aklı, fiiller âlemim olan bu aşağı yeryüzünde harcadın; onun karşılığında yeryüzünden, yani bu aşağı yeryüzünden ne satın aldın?" Çünkü الدنيا مزرعة الآخرة yani "Dünya, ahiretin tarlasıdır."

"Benim arş-ı Rahmân'ımın ve âlem-i sıfatımın gevherleri olan görmeyi ve işitmeyi ve aklı, âlem-i ef'âlim olan bu arz-ı süflîde harc ettin; onun mukābilinde ferşten, ya'nî bu arz-ı süflîden ne satın aldın?" Zira الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır."

2145. "Bel ve kazma gibi, sana el ve ayak verdim; ben bağışladım; onlar ne vakit kendinden oldular?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. "Bel ve kazma gibi, sana el ve ayak verdim; ben bağışladım; onlar ne vakit kendinden oldular?"

Ey kulum, sana çalışmak işareti olarak bel ve kazma gibi el ve ayak âletlerini verdim. Bunları sana, ben ihsân ettim; onlar senin vücudunda kendi kendilerine mi oldular? Sen bu âletleri nerelerde kullandın?

"Ey kulum, sana çalışmak işareti olarak bel ve kazma gibi el ve ayak âletlerini verdim. Bunları sana, ben ihsân ettim; onlar senin vücudunda kendi kendilerine mi oldular? Sen bu âletleri nerelerde kullandın?"

2146. Bunun gibi dertli haberler, hazretten böyle yüz binlerce gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Bunun gibi dertli haberler, yüce makamdan böyle yüz binlerce gelir.

2147. Kıyâm içinde bu sözler rücû' tutar; o hacâletten rükû'da iki kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Kıyam içinde bu sözler geri döner; o utançtan rükûda iki kat olur.

Namazın kıyam duruşu içinde Hakk'ın bu dertli ve azarlayıcı hitapları kula geri döner ve o kul ise Hakk'ın bu azarlarından utandığı için, beli bükülüp, iki kat olur; ve bundan namazın rükû duruşu meydana gelir.

Namazın kıyâm vaz'iyeti içinde Hakk'ın bu dertli ve tevbîhli hitâbları kula râci' olur ve o kul ise Hakk'ın bu tevbîhlerinden utandığı için, beli bükülüp, iki kat olur; ve bundan namazın rükû' vaz'iyeti husûle gelir.

2148. Hacletten durmak kuvveti kalmadı; rükû'da utanmaktan dolayı bir tesbih okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. Utanmaktan durma kuvveti kalmadı; rükûda utanmaktan dolayı bir tesbih okudu.

İlahi azarlamalardan utandığı için, o kulun artık ayakta duracak kuvveti kalmadı; rükûda iki kat oldu ve bu rükû hâli içinde utanması sebebiyle "Sübhâne Rabbiye'l-azîm" ["Yüce Rabbimi tesbih ederim!"] diye bir tesbih okudu.

Tevbîhât-ı ilâhiyyeden utandığı için, o kulun artık ayakta duracak kuvveti kalmadı; rükû'da iki kat oldu ve bu rükû' hâli içinde utanması sebebiyle "Sübhâne Rabbiye'l-azîm" ["Yüce Rabbimi tesbih ederim!"] diye bir tesbih okudu.

2149. "Tekrar rükû'dan baş kaldır ve Hakk'ın cevabını ta'dâd et!" diye fermân erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. "Tekrar rükû'dan baş kaldır ve Hakk'ın cevabını ta'dâd et!" diye fermân erişir.

"Rükû'dan başını kaldır ve sorulan soruların cevabını ver!" diye Yüce Allah hazretleri tarafından ferman gelir.

“Rükû'dan başını kaldır ve sorulan suallerin cevabını ver!" diye Hak Teâlâ hazretleri tarafından fermân gelir.

2150. O utangan rükû'dan baş kaldırır; o ameli ham olan, tekrar yüz üstü düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. O utangaç rükûdan baş kaldırır; o ameli ham olan, tekrar yüz üstü düşer.

O, ameli sâlih olmayan kimse, ilâhî emir üzerine rükûdan baş kaldırır; fakat hayâsından tekrar yüz üstü düşüp, secde hâline gelir.

O, ameli sâlih olmayan kimse, emr-i ilâhî üzerine rükû'dan baş kaldırır; fakat hayâsından tekrar yüz üstü düşüp, secde hâline gelir.

2151. Tekrar ona: "Secdeden baş kaldır ve amelinden açık haber ver!" diye fermân gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. Tekrar ona: "Secdeden başını kaldır ve amelinden açıkça haber ver!" diye emir gelir.

2152. O baş kaldırır, diğer def'a utanmış olarak yine yılan gibi yüz üstü düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. O baş kaldırır, diğer defa utanmış olarak yine yılan gibi yüz üstü düşer.

2146. Bunun gibi dertli haberler, hazretten böyle yüz binlerce gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Bunun gibi dertli haberler, yüce makamdan böyle yüz binlerce gelir.

2147. Kıyâm içinde bu sözler rücû' tutar; o hacâletten rükû'da iki kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Kıyam içinde bu sözler geri döner; o utançtan rükûda iki kat olur.

Namazın kıyam duruşu içinde Hakk'ın bu dertli ve azarlayıcı hitapları kula geri döner ve o kul ise Hakk'ın bu azarlarından utandığı için, beli bükülüp, iki kat olur; ve bundan namazın rükû duruşu meydana gelir.

Namazın kıyâm vaz'iyeti içinde Hakk'ın bu dertli ve tevbîhli hitâbları kula râci' olur ve o kul ise Hakk'ın bu tevbîhlerinden utandığı için, beli bükülüp, iki kat olur; ve bundan namazın rükû' vaz'iyeti husûle gelir.

2148. Hacletten durmak kuvveti kalmadı; rükû'da utanmaktan dolayı bir tesbih okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. Utanmaktan durma kuvveti kalmadı; rükûda utanmaktan dolayı bir tesbih okudu.

İlahi azarlamalardan utandığı için, o kulun artık ayakta duracak kuvveti kalmadı; rükûda iki kat oldu ve bu rükû hâli içinde utanması sebebiyle "Sübhâne Rabbiye'l-azîm" ["Yüce Rabbimi tesbih ederim!"] diye bir tesbih okudu.

Tevbîhât-ı ilâhiyyeden utandığı için, o kulun artık ayakta duracak kuvveti kalmadı; rükû'da iki kat oldu ve bu rükû' hâli içinde utanması sebebiyle "Sübhâne Rabbiye'l-azîm" ["Yüce Rabbimi tesbih ederim!"] diye bir tesbih okudu.

2149. "Tekrar rükû'dan baş kaldır ve Hakk'ın cevabını ta'dâd et!" diye fermân erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. "Tekrar rükû'dan baş kaldır ve Hakk'ın cevabını ta'dâd et!" diye fermân erişir.

"Rükû'dan başını kaldır ve sorulan soruların cevabını ver!" diye Yüce Allah hazretleri tarafından ferman gelir.

“Rükû'dan başını kaldır ve sorulan suallerin cevabını ver!" diye Hak Teâlâ hazretleri tarafından fermân gelir.

2150. O utangan rükû'dan baş kaldırır; o ameli ham olan, tekrar yüz üstü düşer. [2158]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. O utangaç rükûdan baş kaldırır; o ameli ham olan, tekrar yüzüstü düşer.

O, ameli sâlih olmayan kimse, ilâhî emir üzerine rükûdan baş kaldırır; fakat hayâsından tekrar yüzüstü düşüp, secde hâline gelir.

O, ameli sâlih olmayan kimse, emr-i ilâhî üzerine rükû'dan baş kaldırır; fakat hayâsından tekrar yüz üstü düşüp, secde hâline gelir.

2151. Tekrar ona: "Secdeden baş kaldır ve amelinden açık haber ver!" diye fermân gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. Tekrar ona: "Secdeden başını kaldır ve amelinden açıkça haber ver!" diye emir gelir.

2152. O baş kaldırır, diğer def'a utanmış olarak yine yılan gibi yüz üstü düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. O baş kaldırır, diğer defa utanmış olarak yine yılan gibi yüz üstü düşer.

2153. Tekrar buyurur ki: "Baş kaldır ve açık söyle ki, senden inceden inceye isteyeceğim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. Tekrar buyurur ki: "Baş kaldır ve açık söyle ki, senden inceden inceye isteyeceğim."

Yüce Allah hazretleri tekrar buyurur ki: "Secdeden baş kaldır ve açık söyle; çünkü sana olan nimetlerimin ve ihsanlarımın harcanma yerini senden inceden inceye sorup, cevaplarını isteyeceğim!"

Hak Teâlâ hazretleri tekrâr buyurur ki: "Secdeden baş kaldır ve açık söyle; zîrâ sana olan ni'metlerimin ve ihsanlarımın mahall-i sarfını senden inceden inceye sorup, cevâblarını isteyeceğim!"

2154. Ona ayakta durmak kuvveti olmaz; zîrâ heybetli hitâb, onun canı üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. Ona ayakta durma gücü olmaz; çünkü heybetli hitap, onun canı üzerine vurdu.

2155. Böyle olunca, ağır yükten dolayı ka'dede oturur. Hazret ona: "Beyân ile söz söyle!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. Böyle olunca, ağır yükten dolayı oturuşta oturur. Hazret ona: "Açıklama ile söz söyle!" der.

O kulun ayakta duracak kuvveti kalmayınca, ağır yük hükmünde olan ilâhî sorgu ve hesaptan dolayı oturuverir ki, bu da namazın ka'de (oturuş) hâlidir. Bu durum içinde Yüce Allah ona: "Sorduğum soruların cevabına dair açık söz söyle!" der.

O kulun ayakta duracak kuvveti kalmayınca, ağır yük mesâbesinde olan suâl ve hesâb-ı ilâhîden dolayı otura kalır ki, bu da namazın ka'de hâlidir. Bu vaziyet içinde Hak Teâlâ hazretleri ona: "Sorduğum suâllerin cevâbına dair açık söz söyle!" der.

2156. "Sana ni'met verdim, söyle şükrün ne idi? Sana sermaye verdim, âgâh ol ve kârı göster!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. "Sana nimet verdim, söyle şükrün ne idi? Sana sermaye verdim, uyanık ol ve kârı göster!"

"Sana nimet, yani vücuduna sağlık ve beş duyuna kuvvet verdim. Söyle, bunları benim emrim dâhilinde kullanmak suretiyle şükrettin mi? Yoksa bunları nefse ait hazların yolunda ve benim emirlerime aykırı mı kullandın? Bununla beraber, dilinle şükrederek, benim şükrümle alay etme girdabına mı düştün? Sana ömür sermayesini verdim; bunu harcayarak ne kazandın, göster bakalım?"

Bu beyitlerde, "Kıyamet günü kul ilk olarak nimetten sorgulanır" hadis-i şerifine ve "Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsrâ, 17/36) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Sana ni'met, ya'nî vücuduna sıhhat ve havâss-i hamsene kuvvet verdim. Söyle bunları benim emrim dâhilinde kullanmak sûretiyle şükür ettin mi? Yoksa bunları huzûzât-ı nefsâniyyen yolunda ve benim emirlerim hilâfına mı kullandın? Bununla beraber lisânen şükr ederek, benim şükrümle istihzâ etmek girdabına mı düştün? Sana sermâye-i ömrü verdim; bunu sarf ederek ne kazandın, göster bakalım?"

Bu beyitlerde اول ما يسئل العبد يوم القيامة عن النعيم ya'ni "Yevm-i kıyâmetde abd evvelâ ni'metten suâl olunur" hadîs-i şerîfine ve ان السمع والبصر وَ الْفُؤَادَ كُلِّ ُأولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْولًا (İsrâ, 17/36) ["Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur"] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2157. Selâmda yüzü sağ ele, enbiyanın canı ve o kerîmler tarafına getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. Selâmda yüzü sağ ele, peygamberlerin canı ve o kerîmler tarafına getir!

2153. Tekrar buyurur ki: "Baş kaldır ve açık söyle ki, senden inceden inceye isteyeceğim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. Tekrar buyurur ki: "Baş kaldır ve açık söyle ki, senden inceden inceye isteyeceğim."

Yüce Allah hazretleri tekrar buyurur ki: "Secdeden baş kaldır ve açık söyle; çünkü sana olan nimetlerimin ve ihsanlarımın harcanma yerini senden inceden inceye sorup, cevaplarını isteyeceğim!"

Hak Teâlâ hazretleri tekrâr buyurur ki: "Secdeden baş kaldır ve açık söyle; zîrâ sana olan ni'metlerimin ve ihsanlarımın mahall-i sarfını senden inceden inceye sorup, cevâblarını isteyeceğim!"

2154. Ona ayakta durmak kuvveti olmaz; zîrâ heybetli hitâb, onun canı üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. Ona ayakta durma gücü olmaz; çünkü heybetli hitap, onun canı üzerine vurdu.

2155. Böyle olunca, ağır yükten dolayı ka'dede oturur. Hazret ona: "Beyân ile söz söyle!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. Böyle olunca, ağır yükten dolayı oturuşta oturur. Hazret ona: "Açıklama ile söz söyle!" der.

O kulun ayakta duracak kuvveti kalmayınca, ağır yük hükmünde olan ilâhî sorgu ve hesaptan dolayı oturuverir ki, bu da namazın ka'de (oturuş) hâlidir. Bu durum içinde Yüce Allah ona: "Sorduğum soruların cevabına dair açık söz söyle!" der.

O kulun ayakta duracak kuvveti kalmayınca, ağır yük mesâbesinde olan suâl ve hesâb-ı ilâhîden dolayı otura kalır ki, bu da namazın ka'de hâlidir. Bu vaziyet içinde Hak Teâlâ hazretleri ona: "Sorduğum suâllerin cevâbına dair açık söz söyle!" der.

2156. "Sana ni'met verdim, söyle şükrün ne idi? Sana sermaye verdim, âgâh ol ve kârı göster!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. "Sana nimet verdim, söyle şükrün ne idi? Sana sermaye verdim, uyanık ol ve kârı göster!"

Sana nimet, yani vücuduna sağlık ve beş duyuna kuvvet verdim. Söyle bunları benim emrim dahilinde kullanmak suretiyle şükrettin mi? Yoksa bunları nefse ait hazların yolunda ve benim emirlerime aykırı mı kullandın? Bununla beraber dilinle şükrederek, benim şükrümle alay etme girdabına mı düştün? Sana ömür sermayesini verdim; bunu harcayarak ne kazandın, göster bakalım?

Bu beyitlerde "اول ما يسئل العبد يوم القيامة عن النعيم" yani "Kıyamet gününde kul ilk olarak nimetten sorgulanır" hadis-i şerifine ve "إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْولًا" (İsra, 17/36) ["Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur"] ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Sana ni'met, ya'nî vücuduna sıhhat ve havâss-i hamsene kuvvet verdim. Söyle bunları benim emrim dâhilinde kullanmak sûretiyle şükür ettin mi? Yoksa bunları huzûzât-ı nefsâniyyen yolunda ve benim emirlerim hilâfına mı kullandın? Bununla beraber lisânen şükr ederek, benim şükrümle istihzâ etmek girdabına mı düştün? Sana sermâye-i ömrü verdim; bunu sarf ederek ne kazandın, göster bakalım?"

Bu beyitlerde اول ما يسئل العبد يوم القيامة عن النعيم ya'ni "Yevm-i kıyâmetde abd evvelâ ni'metten suâl olunur" hadîs-i şerîfine ve إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْولًا (İsrâ, 17/36) ["Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur"] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2157. Selâmda yüzü sağ ele, enbiyanın canı ve o kerîmler tarafına getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. Selamda yüzü sağ ele, peygamberlerin canına ve o kerem sahibi kişilerin tarafına çevir!

"Sağ el"den kasıt, ashâb-ı yemîn olan peygamberler, evliyalar ve sâlih kişilerdir. Nitekim yukarıda 2114 numaralı şerefli beyitte "Sâlihlerin tahiyyâtında ve selâmında, bütün peygamberlerin övgüsü karışık geldi" buyurulmuştu. Zaten ikinci mısra "sağ el"i açıklayıcıdır.

"Sağ el"den murâd, ashâb-ı yemîn olan enbiyâ ve evliyâ ve sâlihîndir. Nitekim yukarıda 2114 numaralı beyt-i şerifde مدح جمله در تحیات و سلام الصالحين ["Sâlihlerin tahiyyâtında ve selâmında, cümle enbiyânın medhi mahlût geldi"] buyurulmuş idi. Zâten ikinci mısrâ' "dest-i râst"ı müfessirdir.

2158. Ey şahlar! şefâat ki bu alçak, onun ayağı ve kilimi çamur içinde kaldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. Ey şahlar! Şefaat ki bu alçak, onun ayağı ve kilimi çamur içinde kaldı?

"Selâm vaziyeti"nde olmak, ashâb-ı yemîn (sağ taraf ehli) olan peygamberlerden, evliyalardan ve bütün sâlih kullardan şefaat talep etmek ve yardım istemektir.

"Selâm vaziyeti"nde olmak, ashâb-ı yemîn olan enbiyâdan, evliyâdan ve bilcümle ibâd-ı sâlihînden şefâat taleb etmek ve istimdâd eylemektir.

## Kıyâmetde muhasebe-i Hakk'ın heybetinden, sağ el tarafına selâm işaretinin ve enbiyâdan istiânenin ve şefâat istemenin beyânı

2159. Enbiyâ derler ki: "Çâre günü gitti. Çâre, büyük el âleti orada idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. Peygamberler derler ki: "Çare günü geçti. Çare, büyük el aleti oradaydı."

"Efzâr", dülgerin testeresi ve terzinin iğnesi gibi el aleti anlamına gelir. Burada "el aleti"nden kastedilen, cisim ve dünyevî uzuvlardır. Çünkü kıyamet günündeki cisim ve uzuvlar, çalışmak için olan alet türünden değildir. Yani, Hakk'ın muhasebesinin heybetinden korkup aciz kalan kimsenin, kıyamet gününde peygamberlerden yardım ve şefaat istemesini düşünerek, namaz kılan kimsenin sağ tarafına verdiği selamda da, peygamberlerden yardım ve şefaat dilemesi ve bunun sonucunda da onlardan gelecek hitabı hatırlaması gerekir. Ahirete eli boş gidip şefaat isteyenlere, peygamberler (a.s.) buyururlar ki: "Bugün için çare tedariki günü olan dünya günleri geçti; çare, bu günün azığını tedarike özgü olan el aleti, o dünya hayatında idi." "Sağ el"den kastedilen, ashâb-ı yemîn olan peygamberler, evliyalar ve salihlerdir. Nitekim yukarıda 2114 numaralı şerefli beyitte در تحیات و سلام الصالحين مدح جمله انبيا آمد عجين ["Salihlerin tahiyyatında ve selamında, bütün peygamberlerin övgüsü karışık geldi"] buyurulmuştu. Zaten ikinci mısra "dest-i rast"ı (sağ el) açıklar.

"Efzâr" dülgerin testeresi ve terzinin iğnesi gibi el âleti ma'nâsınadır. Burada "el âleti"nden murâd, cisim ve a'zâ-yı dünyevîdir. Zîrâ yevm-i kıyâmetteki cisim ve a'zâ, çalışmak için olan âlet nev'inden değildir. Ya'nî, muhâsebe-i Hakk'ın heybetinden korkup, âciz kalan kimsenin, yevm-i kıyâmette enbiyâdan yardım ve şefâat istemesini teemmül ederek, namaz kılan kimsenin sağ tarafına verdiği selâmda da, enbiyâdan istimdâd ve istişfa' etmesi ve bunun neticesinde de onlardan vâki' olacak hitâbı tahattur etmesi lâzım gelir. Ahirete eli boş gidip, şefâat isteyenlere, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) buyururlar ki: "Bugün için çâre tedâriki günü olan dünyâ günleri gitti; çâre bu günün azığını tedârike mahsûs olan el âleti, o hayât-ı dünyeviyyede idi." "Sağ el"den murâd, ashâb-ı yemîn olan enbiyâ ve evliyâ ve sâlihîndir. Nitekim yukarıda 2114 numaralı beyt-i şerîfde در تحیات و سلام الصالحين مدح جمله انبيا آمد عجين ["Sâlihlerin tahiyyâtında ve selâmında, cümle enbiyânın medhi mahlût geldi"] buyurulmuş idi. Zâten ikinci mısrâ' "dest-i râst"ı müfessirdir.

2158. Ey şahlar! şefâat ki bu alçak, onun ayağı ve kilimi çamur içinde kaldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. Ey şahlar! Şefaat ki bu alçak, onun ayağı ve kilimi çamur içinde kaldı?

"Selâm vaziyeti"nde olmak, ashâb-ı yemîn (sağ taraf ehli) olan peygamberlerden, evliyalardan ve bütün sâlih kullardan şefaat talep etmek ve yardım istemektir.

"Selâm vaziyeti"nde olmak, ashâb-ı yemîn olan enbiyâdan, evliyâdan ve bilcümle ibâd-ı sâlihînden şefâat taleb etmek ve istimdâd eylemektir.

2159. Enbiyâ derler ki: "Çâre günü gitti. Çâre, büyük el âleti orada idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. Peygamberler derler ki: "Çare günü geçti. Çare, büyük el aleti orada idi."

"Efzâr", dülgerin testeresi ve terzinin iğnesi gibi el aleti anlamına gelir. Burada "el aleti"nden kasıt, cisim ve dünyevî uzuvlardır. Çünkü kıyamet günündeki cisim ve uzuvlar, çalışmak için olan alet türünden değildir. Yani, Hakk'ın muhasebesinin heybetinden korkup aciz kalan kimsenin, kıyamet gününde peygamberlerden yardım ve şefaat istemesini düşünerek, namaz kılan kimsenin sağ tarafına verdiği selamda da, peygamberlerden yardım ve şefaat dilemesi ve bunun sonucunda da onlardan gelecek hitabı hatırlaması gerekir. Ahirete eli boş gidip şefaat isteyenlere, peygamberler (a.s.) buyururlar ki: "Bugün için çare tedariki günü olan dünya günleri geçti; çare, bu günün azığını tedarike özgü olan el aleti, o dünya hayatında idi." Bu şerefli beyitte, şefaat hadisine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerife göre, bu Muhammed ümmeti, kıyametin dehşetlerini görünce önce Âdem ve sonra Nuh ve İbrahim ve Musa ve İsa (a.s.)'dan şefaat isteyecekler ve onlardan böyle cevap alacaklardır.

"Efzâr" dülgerin testeresi ve terzinin iğnesi gibi el âleti ma'nâsınadır. Burada "el âleti"nden murâd, cisim ve a'zâ-yı dünyevîdir. Zîrâ yevm-i kıyâmetteki cisim ve a'zâ, çalışmak için olan âlet nev'inden değildir. Ya'nî, muhâsebe-i Hakk'ın heybetinden korkup, âciz kalan kimsenin, yevm-i kıyâmette enbiyâdan yardım ve şefâat istemesini teemmül ederek, namaz kılan kimsenin sağ tarafına verdiği selâmda da, enbiyâdan istimdâd ve istişfa' etmesi ve bunun neticesinde de onlardan vâki' olacak hitâbı tahattur etmesi lâzım gelir. Âhirete eli boş gidip, şefâat isteyenlere, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) buyururlar ki: "Bugün için çâre tedâriki günü olan dünyâ günleri gitti; çâre bu günün azığını tedârike mahsûs olan el âleti, o hayât-ı dünyeviyyede idi." Bu beyt-i şerîfde, hadîs-i şefâate işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfe nazaran, bu ümmet-i Muhammed, ehvâl-i kıyâmeti görünce evvelâ Âdem ve sonra Nûh ve İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ (aleyhimü's-selâm)dan şefâat isteyecekler ve onlardan böyle cevâb alacaklardır.

2160. Ey bedbaht, vakitsiz kuşsun, git! Bizim terkimizi söyle, bizim katımızda olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. Ey bedbaht, vakitsiz kuşsun, git! Bizim terkimizi söyle, bizim katımızda olma!

"Sen vakitsiz öten kuşsun ey bedbaht! Çünkü sen dünyada iken bizim hâl ve ahlâkımızı örnek edinmek suretiyle bizden şefaat isteyecek idin; ve dünya hayatında nefsinin arzuları yoluna değil, bizim yolumuza gidecek idin. Mademki öyle yapmadın, bu zamanda bizi bırak; ve bizi şefaat emrine tahrik ederek, bizim hâlimizi karıştırmaya çalışma; çünkü Hakk'ın izni olmadıkça, şefaat imkânı yoktur." Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ الاّ باذنه (Bakara, 2/255) ["İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir"] buyurulur.

"Sen vakitsiz öten kuşsun ey bedbaht! Zîrâ sen dünyâda iken bizim ahvâl ve ahlâkımızı numûne ittihâz etmek sûretiyle bizden şefâat isteyecek idin; ve hayât-ı dünyeviyyede nefsinin arzûları yoluna değil, bizim yolumuza gidecek idin. Mâdemki öyle yapmadın, bu zamanda bizi bırak; ve bizi şefâat emrine tahrik ederek, bizim hâlimizi teşvişe çalışma; zîrâ Hakk'ın izni olmadıkça, şefâat imkânı yoktur." Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ الاّ باذنه (Bakara, 2/255) ["İzni olmadan O'nun indinde kim şefâat edebilir"] buyurulur.

2161. Yüzünü sol el tarafına döndürür; kavim ve kabîlesi ona derler ki: "Sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. Yüzünü sol el tarafına döndürür; kavmi ve kabilesi ona derler ki: "Sus!"

"Sol el"den kasıt, annesi, babası ve bütün akrabalarıdır. "Hap" Farsçada "sâkit ol, sus" anlamına gelir. Bu ilahi hesaplaşma sırasında şefaat istediği peygamberlerden bu cevabı alınca, o kişi akrabaları ve yakınları tarafına yönelip onlardan yardım bekler.

Bu şerefli beyitte "يوم يفر المرء من أخيه و امه و أبيه" (Abese, 80/34-35) yani "O kıyamet gününde kişi kardeşinden, annesinden ve babasından kaçar" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Sol el"den murâd, anası ve babası ve bilcümle akrabâsıdır. "Hap" Fârisîde sâkit ol, sus, ma'nâsınadır. Bu muhasebe-i ilâhiyye esnasında şefâat istediği enbiyâdan bu cevabı alınca, o kimse akrabâsı ve taallukātı tarafına teveccüh edip, onlardan imdad umar.

Bu beyt-i şerîfde يوم يفر المرء من أخيه و امه و أبيه (Abese, 80/34-35) ya'nî “O` yevm-i kıyâmette kişi kardeşinden ve anasından ve babasından kaçar" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2162. Agah ol, fail-i mutlaka kendi cevabını söyle. Ey efendi biz kimiz? Bizden el kaldır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. Agah ol, fail-i mutlaka kendi cevabını söyle. Ey efendi biz kimiz? Bizden el kaldır!

Bu şerefli beyit, o kimseye, akrabalarının ve bağlı olduğu kişilerin cevabıdır. Yani, "Sus! Oraya buraya başvurma, mutlak fail olan Yüce Allah hazretlerinin sorularına karşı cevap ver. Biz kimiz ki, bizi araya sokmaya çalışıyorsun, bizden el kaldır!"

Bu beyt-i şerîf, o kimseye, akrabâ ve taallukātının cevabıdır. Ya'nî, "Sus! Oraya, buraya baş vurma, fail-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin suallerine karşı cevâb ver. Biz kimiz ki, bizi araya sokmaya çalışıyorsun, bizden el kaldır!"

2163. Ne bu taraftan, ne o taraftan çare oldu; o bîçare gönüllünün canı yüz parça oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. Ne bu taraftan, ne o taraftan çare oldu; o çaresiz gönüllünün canı yüz parça oldu.

Bu şerefli beyitte, şefaat hadisine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerife göre, bu Muhammed ümmeti, kıyamet hallerini görünce önce Âdem'den ve sonra Nuh'tan ve İbrahim'den ve Musa'dan ve İsa'dan (a.s.) şefaat isteyecekler ve onlardan böyle cevap alacaklardır.

Bu beyt-i şerîfde, hadîs-i şefâate işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfe nazaran, bu ümmet-i Muhammed, ehvâl-i kıyâmeti görünce evvelâ Âdem ve sonra Nûh ve İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ (aleyhimü's-selâm)dan şefâat isteyecekler ve onlardan böyle cevâb alacaklardır.

2160. "Ey bedbaht, vakitsiz kuşsun, git! Bizim terkimizi söyle, bizim katımız- [2168] da olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. "Ey bedbaht, vakitsiz kuşsun, git! Bizim terkimizi söyle, bizim katımızda olma!"

"Ey bedbaht, sen vakitsiz öten kuşsun! Çünkü sen dünyada iken bizim hâllerimizi ve ahlâkımızı örnek alarak bizden şefaat isteyecektin; ve dünya hayatında nefsinin arzuları yoluna değil, bizim yolumuza gidecektin. Mademki öyle yapmadın, şimdi bizi bırak; ve bizi şefaat etmeye zorlayarak, bizim hâlimizi karıştırmaya çalışma; çünkü Hakk'ın izni olmadıkça, şefaat imkânı yoktur." Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ الاّ باذنه (Bakara, 2/255) ["İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir"] buyurulur.

"Sen vakitsiz öten kuşsun ey bedbaht! Zîrâ sen dünyâda iken bizim ahvâl ve ahlâkımızı numûne ittihâz etmek sûretiyle bizden şefâat isteyecek idin; ve hayât-ı dünyeviyyede nefsinin arzûları yoluna değil, bizim yolumuza gidecek idin. Mâdemki öyle yapmadın, bu zamanda bizi bırak; ve bizi şefâat emrine tahrik ederek, bizim hâlimizi teşvişe çalışma; zîrâ Hakk'ın izni olmadıkça, şefâat imkânı yoktur." Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ الاّ باذنه (Bakara, 2/255) ["İzni olmadan O'nun indinde kim şefâat edebilir"] buyurulur.

2161. Yüzünü sol el tarafına döndürür; kavim ve kabîlesi ona derler ki: "Sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. Yüzünü sol el tarafına döndürür; kavmi ve kabilesi ona derler ki: "Sus!"

"Sol el"den kasıt, annesi, babası ve bütün akrabalarıdır. "Hap" Farsçada "sâkit ol, sus" anlamına gelir. Bu ilahi hesaplaşma sırasında şefaat istediği peygamberlerden bu cevabı alınca, o kişi akrabaları ve yakınları tarafına yönelip onlardan yardım bekler.

Bu şerefli beyitte "يوم يفر المرء من أخيه و امه و أبيه" (Abese, 80/34-35) yani "O kıyamet gününde kişi kardeşinden, annesinden ve babasından kaçar" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Sol el"den murâd, anası ve babası ve bilcümle akrabâsıdır. "Hap" Fârisîde sâkit ol, sus, ma'nâsınadır. Bu muhasebe-i ilâhiyye esnasında şefâat istediği enbiyâdan bu cevabı alınca, o kimse akrabâsı ve taallukātı tarafına teveccüh edip, onlardan imdad umar.

Bu beyt-i şerîfde يوم يفر المرء من أخيه و امه و أبيه (Abese, 80/34-35) ya'nî “O` yevm-i kıyâmette kişi kardeşinden ve anasından ve babasından kaçar" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2162. "Agah ol, fâil-i mutlaka kendi cevabını söyle. Ey efendi biz kimiz? Bizden el kaldır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. "Uyanık ol, mutlak fail olana kendi cevabını söyle. Ey efendi biz kimiz? Bizden el kaldır!"

Bu şerefli beyit, o kişiye, akrabalarının ve bağlı olduğu kimselerin cevabıdır. Yani, "Sus! Oraya buraya başvurma, mutlak fail olan Yüce Allah'ın sorularına karşı cevap ver. Biz kimiz ki, bizi araya sokmaya çalışıyorsun, bizden el kaldır!"

Bu beyt-i şerîf, o kimseye, akrabâ ve taallukātının cevabıdır. Ya'nî, "Sus! Oraya, buraya baş vurma, fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin suallerine karşı cevâb ver. Biz kimiz ki, bizi araya sokmaya çalışıyorsun, bizden el kaldır!"

2163. Ne bu taraftan, ne o taraftan çare oldu; o bîçare gönüllünün canı yüz parça oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. Ne bu taraftan ne de o taraftan çare oldu; o çaresiz gönüllünün canı yüz parça oldu.

2164. O miskîn kişi, cümleden ümidsiz oldu; böyle olunca her iki elini duâya kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. O zavallı kişi, herkesten ümidini kesti; böyle olunca her iki elini duaya kaldırır.

2165. Der ki: "Ey Huda! Cümleden ümidsiz oldum, müntehâsız olan Evvel ve Ahir sensin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. Der ki: "Ey Allah'ım! Her şeyden ümidimi kestim, sonsuz olan Evvel ve Âhir sensin!"

"Sonsuz olan Evvel ve Âhir" ifadesiyle Yüce Allah'ın öncesiz ve sonsuz olarak yaratıcı olduğuna ve yaratma keyfiyetinin de öncesiz ve sonsuz olduğuna, ancak yaratılmışların fertlerinin bir başlangıcı ve sonu olup ecele tabi olduklarına işaret edilir. Çünkü evveliyet (başlangıç) ve âhiriyet (son) sıfatlarının Hakk'a nispet edilmesi, ancak yaratılmışın varlığıyla mümkün olur. Yüce Allah, yaratılmış fertlerinden herhangi birinin oluşmasından önce var olduğu gibi, onların yok olması ve ortadan kalkması hâlinde de, o yaratılmışın sonu olarak mevcuttur. Şimdi Hak, "sonsuz Evvel ve Âhir" olunca, Hakk'ın yaratıcılık sıfatıyla tecelli etmediği bir an olmamış olur; ve böyle olunca da, yaratma keyfiyeti öncesiz ve sonsuz olur. Nasıl ki Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin 367. bölümünde bu hususu açıklarlar.

"Müntehâsız olan Evvel ve Ahir" ta'bîriyle Hak Teâlâ hazretlerinin ezelen ve ebeden hâlikıyyetine ve keyfiyyet-i halkın dahi ezelî ve ebedî olduğuna ve ancak efrâd-ı mahlûkātın evveli ve âhiri olup, ecele tâbi' olduklarına işâret buyurulur. Zîrâ evveliyyet ve âhiriyyet sıfatlarının Hakk'a izâfesi, ancak mahlûkun vücûduyla mümkin olur. Hak Teâlâ efrâd-ı mahlûkattan herhangi birinin tekevvününden evvel mevcûd olduğu gibi, onların fenâsı ve zevâli hâlinde de, o mahlûkun âhiri olarak mevcuttur. İmdi Hak, "müntehâsız Evvel ve Ahir" olunca, Hakk'ın sıfat-ı hâlikıyyet ile tecellî etmediği bir ân olmamış olur; ve böyle olunca da, keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabi (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında bu hususu beyân buyururlar.

2166. Namazda bu latîf işareti gör, tâ bilesin ki bu yakînen olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. Namazda bu latîf işareti gör ki, bunun kesinlikle olacağını bilesin.

Ey Hakk Yolcusu! Namaz kılarken, namazın içinde bulunan bu latîf işaretleri gör ve bil ki, bu hâl ölümden sonra kesinlikle ve muhakkak bir şekilde herkesin başına gelecektir.

Bilinmeli ki, bu namazdaki muhasebe (hesaplaşma) niteliğini Pir efendimiz, avamın (halkın) hâllerine göre tasvir etmişlerdir. İlahi hitaplar, Hakk Yolcularının mertebelerine ve makamlarına göre değişir. Avamın hâlleri başka, havasın (seçkinlerin) hâlleri başka ve ehassu'l-havasın (seçkinlerin seçkinlerinin) hâlleri ise aynı şekilde başkadır. Ve bu başkalıklar, bu Mesnevî-i Şerîf'te sırası geldikçe, Pir efendimiz tarafından açıklanır.

Ey sâlik! Namaz kılarken, namazın içinde bulunan bu latîf işaretleri gör ve bil ki, bu hâl ba'de'l-mevt yakînen ve muhakkak sûretde herkesin başına gelecektir.

Ma'lûm olsun ki, bu namazdaki muhasebe keyfiyetini cenâb-ı Pîr efendimiz, ahvâl-i avâma göre tasvîr buyurmuşlardır. Hitâbât-ı ilâhiyye sâliklerin merâtib ve makāmâtına göre değişir. Ahvâl-i avâm başka, ahvâl-i havâs başka ve ahvâl-i ehassu'l-havâs ise kezâ başkadır. Ve bu başkalıklar bu Mesnevî-i Şerîf'de sırası düştükçe, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından beyân buyurulur.

2167. Namaz yumurtasından yavruyu dışarıya çıkar; kuş gibi ta'zîmsiz ve tertibsiz baş vurma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. Namaz yumurtasından yavruyu dışarıya çıkar; kuş gibi saygısız ve düzensiz baş vurma!

Şerefli beyitte namazın görünen kısmı yumurtaya, içindeki manevî hayat ise civcive benzetilmiştir. Yumurtadan civcivin çıkması, o yumurta-

Beyt-i şerîfde namazın zâhiri yumurtaya ve bâtınındaki hayât-ı ma'nevî dahi civcive teşbîh buyurulmuştur. Yumurtadan civciv çıkması, o yumurta-

2164. O miskîn kişi, cümleden ümidsiz oldu; böyle olunca her iki elini duâya kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. O zavallı kişi, herkesten ümidini kesti; böyle olunca her iki elini duaya kaldırır.

2165. Der ki: "Ey Huda! Cümleden ümidsiz oldum, müntehâsız olan Evvel ve Ahir sensin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. Der ki: "Ey Allah'ım! Her şeyden ümidimi kestim, sonsuz olan Evvel ve Âhir sensin!"

"Sonsuz olan Evvel ve Âhir" ifadesiyle Yüce Allah'ın öncesiz ve sonsuz olarak yaratıcı olduğuna ve yaratma keyfiyetinin de öncesiz ve sonsuz olduğuna, ancak yaratılmışların fertlerinin bir başlangıcı ve sonu olup ecele tabi olduklarına işaret edilir. Çünkü evveliyet (başlangıç) ve âhiriyet (son) sıfatlarının Hakk'a nispet edilmesi, ancak yaratılmışın varlığıyla mümkün olur. Yüce Allah, yaratılmış fertlerinden herhangi birinin oluşmasından önce var olduğu gibi, onların yok olması ve ortadan kalkması hâlinde de, o yaratılmışın sonu olarak mevcuttur. Şimdi Hak, "sonsuz Evvel ve Âhir" olunca, Hakk'ın yaratıcılık sıfatıyla tecelli etmediği bir an olmamış olur; ve böyle olunca da, yaratma keyfiyeti öncesiz ve sonsuz olur. Nasıl ki Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin 367. bölümünde bu hususu açıklarlar.

"Müntehâsız olan Evvel ve Ahir" ta'bîriyle Hak Teâlâ hazretlerinin ezelen ve ebeden hâlikıyyetine ve keyfiyyet-i halkın dahi ezelî ve ebedî olduğuna ve ancak efrâd-ı mahlûkātın evveli ve âhiri olup, ecele tâbi' olduklarına işâret buyurulur. Zîrâ evveliyyet ve âhiriyyet sıfatlarının Hakk'a izâfesi, ancak mahlûkun vücûduyla mümkin olur. Hak Teâlâ efrâd-ı mahlûkattan herhangi birinin tekevvününden evvel mevcûd olduğu gibi, onların fenâsı ve zevâli hâlinde de, o mahlûkun âhiri olarak mevcuttur. İmdi Hak, "müntehâsız Evvel ve Ahir" olunca, Hakk'ın sıfat-ı hâlikıyyet ile tecellî etmediği bir ân olmamış olur; ve böyle olunca da, keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabi (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında bu hususu beyân buyururlar.

2166. Namazda bu latîf işareti gör, tâ bilesin ki bu yakînen olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. Namazda bu latîf işareti gör ki, bunun kesinlikle olacağını bilesin.

Ey Hakk Yolcusu! Namaz kılarken, namazın içinde bulunan bu latîf işaretleri gör ve bil ki, bu hâl ölümden sonra kesinlikle ve muhakkak bir şekilde herkesin başına gelecektir.

Bilinmeli ki, bu namazdaki muhasebe (hesaplaşma) niteliğini Pir efendimiz, avamın (halkın) hâllerine göre tasvir etmişlerdir. İlahi hitaplar, Hakk Yolcularının mertebelerine ve makamlarına göre değişir. Avamın hâlleri başka, havasın (seçkinlerin) hâlleri başka ve ehassu'l-havasın (seçkinlerin seçkinlerinin) hâlleri ise aynı şekilde başkadır. Ve bu başkalıklar, bu Mesnevî-i Şerîf'te sırası geldikçe, Pir efendimiz tarafından açıklanır.

Ey sâlik! Namaz kılarken, namazın içinde bulunan bu latîf işaretleri gör ve bil ki, bu hâl ba'de'l-mevt yakînen ve muhakkak sûretde herkesin başına gelecektir.

Ma'lûm olsun ki, bu namazdaki muhasebe keyfiyetini cenâb-ı Pîr efendimiz, ahvâl-i avâma göre tasvîr buyurmuşlardır. Hitâbât-ı ilâhiyye sâliklerin merâtib ve makāmâtına göre değişir. Ahvâl-i avâm başka, ahvâl-i havâs başka ve ahvâl-i ehassu'l-havâs ise kezâ başkadır. Ve bu başkalıklar bu Mesnevî-i Şerîf'de sırası düştükçe, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından beyân buyurulur.

2167. Namaz yumurtasından yavruyu dışarıya çıkar; kuş gibi ta'zîmsiz ve tertibsiz baş vurma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. Namaz yumurtasından yavruyu dışarı çıkar; kuş gibi saygısız ve düzensiz baş vurma!

Şerefli beyitte namazın görünen kısmı yumurtaya, içindeki manevî hayat ise civcive benzetilmiştir. Yumurtadan civcivin çıkması, o yumurtanın ısı ile terbiye edilmesine bağlıdır; namaz yumurtasının ısı ile terbiyesi ise, Hakk Yolcusu'nun kalbinin kendi mertebe ve makamı dairesinde yaratıcısına yönelmesi ve Hak ile konuşmasıdır. Nitekim hadis-i şerifte "Namaz ancak kalp huzuru iledir" buyrulur. Şimdi, yumurtanın kabuğu bozuk olduğu zaman civciv çıkamayacağı gibi, namazın görünen kısmı da şanlı peygamberin öğrettiği şekilde, rükünleri düzgün yerine getirilmezse, onda manevî hayat oluşmaz. Buna göre, şerefli beytin ikinci mısraında açıklandığı üzere, kuşların yerden yem toplaması gibi saygısız ve düzensiz secdeye baş koymamak ve namazın her halinde Hak huzurunda olduğunu düşünerek, edep dairesinde hareket etmek gerekir.

Beyt-i şerîfde namazın zâhiri yumurtaya ve bâtınındaki hayât-ı ma'nevî dahi civcive teşbîh buyurulmuştur. Yumurtadan civciv çıkması, o yumurta- nın harâretle terbiyesine mütevakkıftır; ve namaz yumurtasının harâretle terbiyesi ise, kalb-i sâlikin kendi mertebe ve makāmı dairesinde hâlikına teveccühü ve Hak'la muhâtabasıdır. Nitekim hadis-i şerifde لا صلوة الا بحضور القلب ya'nî "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur. İmdi yumurtanın kabuğu bozuk olduğu vakit, civciv çıkamayacağı gibi, namazın zâhiri dahi Resûl-i zîşânın ta'lîm buyurduğu vecihle, ta'dîl-i erkân ile olmazsa, onda hayât-ı ma'neviyye hâsıl olmaz. Binâenaleyh, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında beyân buyurulduğu üzere kuşların yerden yem toplaması gibi ta'zîmsiz ve tertîbsiz secdeye baş koymamak ve namazın her vaz'ında huzûr-ı Hak'da olduğunu teemmül ile, edeb dâiresinde hareket etmek lâzımdır.

## Dekūkî'nin namaz içinde batacak olan geminin efgānını işitmesi

2168. O Dekükî imâmete düzen etti; o sâhilde namaza geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. O Dekūkî imâmete düzen verdi; o sahilde namaza geldi.

O Dekūkî hazretleri, yedi abdaldan (Allah dostu ermişler) izin isteyerek, yukarıda açıklandığı gibi iç hallerine çeki düzen verip, onlara imamlığa hazırlandı, o sahilde namaza geldi.

O Dekūkî hazretleri abdâl-ı seb'adan mühlet isteyerek, yukarıda îzâh olunduğu üzere ahvâl-i bâtınesine çeki-düzen verip, onlara imâmete hazırlandı, o sâhilde namaza geldi.

2169. Ve o cemaat onun arkasında kıyamda... İşte zîbâ tâife ve güzîde imâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. Ve o cemaat onun arkasında ayakta... İşte güzel topluluk ve seçkin imam!

2170. Ansızın onun gözü deniz tarafına düştü; vaktaki deniz tarafından "Dâd, dâd!" işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. Ansızın onun gözü deniz tarafına düştü; o zaman deniz tarafından "İmdat, imdat!" sesini işitti.

2171. O, dalga arasında kazâda ve belâda ve çirkinlikte bir gemi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. O, dalga arasında kazâda ve belâda ve çirkinlikte bir gemi gördü.

nın hararetle terbiyesine bağlıdır; ve namaz yumurtasının hararetle terbiyesi ise, Hakk Yolcusu'nun kalbinin kendi mertebe ve makamı dairesinde yaratıcısına yönelmesi ve Hak ile konuşmasıdır. Nasıl ki hadis-i şerifte لا صلوة الا بحضور القلب yani "Namaz ancak kalbin huzuru ile olandır" buyurulur. Şimdi yumurtanın kabuğu bozuk olduğu zaman, civciv çıkamayacağı gibi, namazın görünen kısmı da şanlı peygamberin öğrettiği şekilde, erkânın düzgün yerine getirilmesiyle olmazsa, onda manevî hayat oluşmaz. Bu sebeple, beyt-i şerifin ikinci mısraında açıklandığı üzere kuşların yerden yem toplaması gibi saygısız ve düzensiz secdeye baş koymamak ve namazın her hâlinde Hak huzurunda olduğunu düşünerek, edep dairesinde hareket etmek lazımdır.

nın harâretle terbiyesine mütevakkıftır; ve namaz yumurtasının harâretle terbiyesi ise, kalb-i sâlikin kendi mertebe ve makāmı dairesinde hâlikına teveccühü ve Hak'la muhâtabasıdır. Nitekim hadis-i şerifde لا صلوة الا بحضور القلب ya'nî "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur. İmdi yumurtanın kabuğu bozuk olduğu vakit, civciv çıkamıyacağı gibi, namazın zâhiri dahi Resûl-i zîşânın ta'lîm buyurduğu vecihle, ta'dîl-i erkân ile olmazsa, onda hayât-ı ma'neviyye hâsıl olmaz. Binâenaleyh, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında beyân buyurulduğu üzere kuşların yerden yem toplaması gibi ta'zîmsiz ve tertîbsiz secdeye baş koymamak ve namazın her vaz'ında huzûr-ı Hak'da olduğunu teemmül ile, edeb dâiresinde hareket etmek lâzımdır.

## Dekūkî'nin namaz içinde batacak olan geminin efgānını işitmesi

2168. O Dekükî imâmete düzen etti; o sâhilde namaza geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. O Dekūkî imâmete düzen verdi; o sahilde namaza geldi.

O Dekūkî hazretleri, yedi abdaldan (Allah dostu ermişler) izin isteyerek, yukarıda açıklandığı gibi iç hallerine çeki düzen verip, onlara imamlığa hazırlandı, o sahilde namaza geldi.

O Dekūkî hazretleri abdâl-ı seb'adan mühlet isteyerek, yukarıda îzâh olunduğu üzere ahvâl-i bâtınesine çeki-düzen verip, onlara imâmete hazırlandı, o sâhilde namaza geldi.

2169. Ve o cemaat onun arkasında kıyamda... İşte zîbû tâife ve güzîde imâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. Ve o cemaat onun arkasında ayakta... İşte seçkin topluluk ve seçkin imam!

2170. Ansızın onun gözü deniz tarafına düştü; vaktaki deniz tarafından "[2178] Dâd, dâd!" işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. Ansızın onun gözü deniz tarafına düştü; o zaman deniz tarafından "[2178] İmdat, imdat!" işitti.

2171. O, dalga arasında kazâda ve belâda ve çirkinlikte bir gemi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. O, dalga arasında kazâda ve belâda ve çirkinlikte bir gemi gördü.

Dekūkî hazretlerinin bakışı ansızın deniz tarafına düştü ve deniz tarafından, imdat, imdat! diye feryatlar işitti; o hazret dalgalar arasında kazâya (Allah'ın küllî hükmü) ve belâya maruz kalmış, çirkin bir durum içinde bir gemi gördü.

Dekūkî hazretlerinin nazarı ansızın deniz tarafına düştü ve deniz tarafından, imdâd, imdâd! diye feryâdlar işitti; o hazret dalgalar arasında kazâya ve belâya ma'rûz çirkin bir vaziyet içinde bir gemi gördü.

2172. Hem gece ve hem bulut ve hem azîm dalgalar; bu üç karanlık ve batmaktan korku.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. Hem gece hem bulut hem de azîm dalgalar; bu üç karanlık ve batmaktan korku.

Gece karanlığına, kara bulutların eklenmesi ve büyük dalgalar çirkin bir manzara oluşturmuştu. Bu üç karanlığın meydana gelmesi, ilâhî kazâ ve gemi ehlinin batma korkusu içinde çırpınmaları ve feryatları onların belaları ve imtihanları idi. Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) denizinde, insanın cisim gemisinin hâli de böyledir. Tabiat karanlığı, nefse ait sıfatların kara bulutları; ve bu gemiyi batırmak için saldıran insan ve cin şeytanları, yani görünen ve görünmeyen şeytanlar ve bu üç karanlık içinde manevî helak (yok oluş) korkusu; ve gemi halkı, cismanî ve ruhanî kuvvetlerdir.

Gece karanlığına, kara bulutların inzimâmı ve büyük dalgalar çirkin bir manzara vücûda getirmiş idi. Ve bu üç karanlığın vukū'u, kazâ-yı ilâhî ve gemi ehlinin batmak korkusu içinde çırpınmaları ve feryâdları onların belâları ve ibtilâları idi. Bu vücûd-ı izâfî deryâsı içinde, beşerin cisim gemisinin hâli de böyledir. Zulmet-i tabiiyye, sıfât-ı nefsâniyyenin kara bulutları; ve bu gemiyi batırmak için hücum eden şeyâtîn-i ins ve cin, ya'nî görünen ve görünmeyen şeytanlar ve bu üç karanlık içinde helâk-i ma'nevî korkusu; ve gemi halkı, kuvâ-yı cismânî ve rûhânîdir.

2173. Bir sert rüzgâr Azrâil gibi kalktı; dalgalar sola ve sağa karıştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. Bir sert rüzgâr Azrâil gibi kalktı; dalgalar sola ve sağa karıştı.

2174. Gemi halkı mehâbetden eksilmiş "Vâ veyletâ!" na'rası kalkmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. Gemi halkı heybetten zayıflamış, "Vay başımıza gelenler!" feryadı yükselmiş.

"Zayıflamış" ifadesiyle, elem, keder ve korku gibi hallerin maddî varlığın ağırlığını azaltacağına işaret buyurulur; bu hal tıbben bir hakikattir. İnsan rahatlıktan ve kalp safasından semirir, kederden ise erir ve zayıflar. İşte gemi halkı bu durumdaki heybetten zayıflamış, "Eyvah batıyoruz!" feryatları yükselmişti.

"Kâste" eksilmiş ta'bîriyle elem ve keder ve korku gibi ahvâlin vücûd-ı unsurînin sıkletini tenkîs edeceğine işaret buyurulur; bu hâl tıbben bir hakîkattir. İnsan râhattan ve safâ-yı kalbden semîn ve kederden erir ve zayıflar. İşte gemi halkı vaziyetteki mehâbetden eksilmiş, "Eyvah batıyoruz!" na'raları yükselmiş idi.

2175. Nevha içinde ellerini başlarına vururlar idi; kâfir ve dinsiz hep muhlis oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Ağlayıp dövünme içinde ellerini başlarına vuruyorlardı; kâfir ve dinsiz hepsi samimi oldular.

Bazıları da helak korkusundan feryat içinde ellerini başlarına vuruyor ve: "Ey Rabbim, yardım ve inayet ancak sendendir!" diyorlardı. Bu bela içinde kâfir ve mülhit (dinsiz) Allah'a karşı hepsi ihlas sahibi oldular. "Kâfir" kendisinin batıl bir dini olup, hak dini kabul etmeyen ve "mülhit," hiçbir dini kabul etmeyip, bir kayıt ile sınırlı olmayan kimsedir. Dekukî hazretlerinin nazarı ansızın deniz tarafına düştü ve deniz tarafından, imdat, imdat! diye feryatlar işitti; o hazret dalgalar arasında kazaya ve belaya maruz, çirkin bir vaziyet içinde bir gemi gördü.

Kimi de helâk korkusundan feryâd içinde ellerini başlarına vururlar ve: "Yâ Rab, meded ve inâyet ancak sendendir!" derler idi. Bu belâ içinde kâfir ve mülhid Allah'a karşı hep ihlâs sahibi oldular. "Kâfir" kendisinin bir dîn-i bâtılı olup, dîn-i hakkı kabûl etmeyen ve "mülhid," hiçbir dîni kabûl etmeyip, bir kayd ile mukayyed olmayan kimsedir. Dekūkî hazretlerinin nazarı ansızın deniz tarafına düştü ve deniz tarafından, imdâd, imdâd! diye feryâdlar işitti; o hazret dalgalar arasında kazâya ve belâya ma'rûz çirkin bir vaziyet içinde bir gemi gördü.

2172. Hem gece ve hem bulut ve hem azîm dalgalar; bu üç karanlık ve batmaktan korku.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. Hem gece hem bulut hem de azîm dalgalar; bu üç karanlık ve batmaktan korku.

Gece karanlığına, kara bulutların eklenmesi ve büyük dalgalar çirkin bir manzara oluşturmuştu. Bu üç karanlığın meydana gelmesi, ilâhî kazâ ve gemi ehlinin batma korkusu içinde çırpınmaları ve feryatları onların belaları ve imtihanları idi. Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) denizinde, insanın cisim gemisinin hâli de böyledir. Tabiat karanlığı, nefse ait sıfatların kara bulutları; ve bu gemiyi batırmak için saldıran insan ve cin şeytanları, yani görünen ve görünmeyen şeytanlar ve bu üç karanlık içinde manevî helak (yok oluş) korkusu; ve gemi halkı, cismanî ve ruhanî kuvvetlerdir.

Gece karanlığına, kara bulutların inzimâmı ve büyük dalgalar çirkin bir manzara vücûda getirmiş idi. Ve bu üç karanlığın vukū'u, kazâ-yı ilâhî ve gemi ehlinin batmak korkusu içinde çırpınmaları ve feryâdları onların belâları ve ibtilâları idi. Bu vücûd-ı izâfî deryâsı içinde, beşerin cisim gemisinin hâli de böyledir. Zulmet-i tabiiyye, sıfât-ı nefsâniyyenin kara bulutları; ve bu gemiyi batırmak için hücum eden şeyâtîn-i ins ve cin, ya'nî görünen ve görünmeyen şeytanlar ve bu üç karanlık içinde helâk-i ma'nevî korkusu; ve gemi halkı, kuvâ-yı cismânî ve rûhânîdir.

2173. Bir sert rüzgâr Azrâil gibi kalktı; dalgalar sola ve sağa karıştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. Bir sert rüzgâr Azrâil gibi kalktı; dalgalar sola ve sağa karıştı.

2174. Gemi halkı mehâbetden eksilmiş "Vâ veyletâ!" na'rası kalkmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. Gemi halkı heybetten zayıflamış, "Vay başımıza gelenler!" feryadı yükselmiş.

"Zayıflamış" ifadesiyle, elem, keder ve korku gibi hallerin maddî varlığın ağırlığını azaltacağına işaret buyurulur; bu hal tıbben bir hakikattir. İnsan rahatlıktan ve kalp safasından semirir, kederden ise erir ve zayıflar. İşte gemi halkı bu durumdaki heybetten zayıflamış, "Eyvah batıyoruz!" feryatları yükselmişti.

"Kâste" eksilmiş ta'bîriyle elem ve keder ve korku gibi ahvâlin vücûd-ı unsurînin sıkletini tenkîs edeceğine işaret buyurulur; bu hâl tıbben bir hakîkattir. İnsan râhattan ve safâ-yı kalbden semîn ve kederden erir ve zayıflar. İşte gemi halkı vaziyetteki mehâbetden eksilmiş, "Eyvah batıyoruz!" na'raları yükselmiş idi.

2175. Nevha içinde ellerini başlarına vururlar idi; kâfir ve dinsiz hep muhlis oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Feryat içinde ellerini başlarına vuruyorlardı; kâfir ve dinsiz herkes samimi oldu.

Bazıları da helak korkusundan feryat içinde ellerini başlarına vurur ve: "Ey Rabbim, yardım ve inayet ancak sendendir!" derlerdi. Bu bela içinde kâfir ve mülhid (dinsiz) Allah'a karşı hep ihlas sahibi oldular. "Kâfir" kendisinin bâtıl bir dini olup, hak dini kabul etmeyen ve "mülhid," hiçbir dini kabul etmeyip, bir kayıt ile sınırlı olmayan kimsedir. Bu şerefli beyitte, Ankebût Sûresi'nde geçen فَإِذَا رَكَبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ (Ankebût, 29/65) yani “Kâfirler gemiye bindikleri zaman, din sahibi samimi kişiler olarak Allah'a dua ederler. Onları karaya çıkarıp, kurtuluş verdiği zaman şirke geri dönerler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, karaya çıktıkları zaman, şöyle ve böyle tedbirler yaptık da bu beladan kurtulduk, derler; bu kurtuluşu Hak'tan değil, kendi tedbirlerinden bilirler ve bu suretle şirke geri dönerler.

Kimi de helâk korkusundan feryâd içinde ellerini başlarına vururlar ve: "Yâ Rab, meded ve inâyet ancak sendendir!" derler idi. Bu belâ içinde kâfir ve mülhid Allah'a karşı hep ihlâs sahibi oldular. "Kâfir" kendisinin bir dîn-i bâtılı olup, dîn-i hakkı kabûl etmeyen ve "mülhid," hiçbir dîni kabûl etmeyip, bir kayd ile mukayyed olmayan kimsedir. Bu beyt-i şerîfde sûret-i Ankebût'da olan فَإِذَا رَكَبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ (Ankebût, 29/65) ya'nî “Kâfirler gemiyé bindikleri vakit dîn sâhibi muhlisler olarak Allah'a duâ ederler. Onları karaya çıkarıp, necât verdiği vakit şirke avdet ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, karaya çıktıkları vakit, şöyle ve böyle tedbirler yaptık da bu belâdan kurtulduk, derler; bu halâsı Hak'dan değil, kendi tedbirlerinden bilirler ve bu sûretle şirke avdet ederler.

2176. O zaman yüz tazarru' ile Hudâ'ya can ile ahidler ve nezirler etmişler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. O zaman yüzlerce yakarışla Allah'a canla ahitler ve adaklar adamışlardı.

2177. Baş açık sücûdda; o kimseler ki, onların yüzleri pîç-i pîçten hiç kıble görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. Baş açık secde edenler; o kimseler ki, onların yüzleri çok dolaşıklıktan hiç kıble görmedi.

"Pîç pîç" ve "Pîçâ-pîç" çok dolaşıklık demektir. Bu ifade ile, onların kalplerindeki eğrilik, kibir ve katılık gibi kötü sıfatlara işaret edilir. Yani, "Kâfir ve mülhitler (dinsizler), gemide batmak ve boğulmak korkusundan Allah'a birçok yalvararak, candan ve gönülden ahitler ve adaklar adamışlar ve baş açık secdeye kapanmışlardır. Bu secdeye kapananlar öyle kimselerdir ki, onların yüzleri, kalplerinin çok fazla dolaşıklığından, yani Allah'a karşı eğrilik, kibir ve katılık gibi kötü sıfatların üstün gelmesinden dolayı, hiç kıble görmemiş ve hiçbiri Rahman'a secde etmemiş idi."

“Pîç pîç” ve “Pîçâ-pîç" pek dolaşıklık demektir. Bu ta'bîr ile, onların kalblerindeki eğrilik ve tekebbür ve ruûnet gibi sıfât-ı zemîmeye işaret buyurulur. Ya'nî, “Kâfir ve mülhidler, gemide batmak ve boğulmak korkusundan Hakk'a birçok yalvararak, candan ve gönülden ahidler ve nezirler etmişler ve baş açık secdeye kapanmışlardır. Bu secdeye kapananlar öyle kimselerdir ki, onların yüzleri, kalblerinin pek ziyâde dolaşıklığından, ya'nî Allah'a karşı eğrilik ve tekebbür ve ruûnet gibi kötü sıfatların galebesinden, hiç kıble görmemiş ve hiçbirisi Rahmân'a secde etmemiş idi."

2178. Demişler ki, "Bu kulluk faidesizdir;" o zaman onda yüz dirilik görmüşler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. Demişler ki, "Bu kulluk faydasızdır;" o zaman onda yüz dirilik görmüşler.

"O, bu beladan önce yüzleri hiç kıble görmemiş olan kimseler, selamet vaktinde: "Bu kulluk ve ibadet faydasız ve boşunadır" demişlerdir. Aksine o bela zamanında, o kullukta ve ibadette yüz dirilik ve kurtuluş ve selamet görmüşlerdir." Bu şerefli beyitlerde "kerde" ve "güfte" ve "dîde" kelimeleri her ne kadar tekil olarak meydana gelmiş ise de, "kerde-end" ve "güfte-end" ve "dîde-end" takdirindedir.

"O, bu belâdan evvel yüzleri hiç kıble görmemiş olan kimseler, selâmet vaktinde: "Bu kulluk ve ibâdet fâidesiz ve beyhûdedir" demişlerdir. Halbuki o belâ zamânında, o kullukta ve ibâdette yüz dirilik ve necât ve selâmet görmüşlerdir." Bu ebyât-ı şerîfede "kerde" ve "güfte" ve "dîde" kelimeleri her ne kadar müfred olarak vâki' olmuş ise de, "kerde-end" ve "güfte-end" ve "dîde-end" takdîrindedir.

2179. Dostlar ve dayı ve amca ve baba ve ananın hepsinden tamamen ümîdi kesmişler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. Dostlardan, dayılardan, amcalardan, babadan ve anneden tamamen ümidi kesmişler.

Bu şerefli beyitte, Ankebut Suresi'ndeki "فَإِذَا رَكَبُوا فِي الْفُلْكَ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا تَحِيهُمْ إِلَى الْبَرِّ اذْأَهُمْ يُشْرِكُونَ" (Ankebut, 29/65) yani "Kâfirler gemiye bindikleri vakit, din sahibi samimi kişiler olarak Allah'a dua ederler. Onları karaya çıkarıp kurtardığı vakit ise şirke geri dönerler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, karaya çıktıkları vakit, "Şöyle ve böyle tedbirler yaptık da bu beladan kurtulduk" derler; bu kurtuluşu Hak'tan değil, kendi tedbirlerinden bilirler ve bu şekilde şirke geri dönerler.

Bu beyt-i şerîfde sûret-i Ankebut'da olan فَإِذَا رَكَبُوا فِي الْفُلْكَ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا تَحِيهُمْ إِلَى الْبَرِّ اذْأَهُمْ يُشْرِكُونَ (Ankebut, 29/65) ya'nî “Kâfirler gemiye bindikleri vakit dîn sâhibi muhlisler olarak Allah'a duâ ederler. Onları karaya çıkarıp, necât verdiği vakit şirke avdet ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, karaya çıktıkları vakit, şöyle ve böyle tedbirler yaptık da bu belâdan kurtulduk, derler; bu halâsı Hak'dan değil, kendi tedbirlerinden bilirler ve bu sûretle şirke avdet ederler.

2176. O zaman yüz tazarru' ile Huda'ya can ile ahidler ve nezirler etmişler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. O zaman yüzlerce yakarışla Allah'a canla ahitler ve adaklar adamışlar.

2177. Baş açık sücûdda; o kimseler ki, onların yüzleri pîç-i pîçten hiç kıble görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. Baş açık secde edenler; o kimseler ki, onların yüzleri çok dolaşıklıktan hiç kıble görmedi.

"Pîç pîç" ve "Pîçâ-pîç" çok dolaşıklık demektir. Bu ifade ile, onların kalplerindeki eğrilik, kibir ve katılık gibi kötü sıfatlara işaret edilir. Yani, "Kâfir ve mülhitler (dinsizler), gemide batmak ve boğulmak korkusundan Allah'a birçok yalvararak, candan ve gönülden ahitler ve adaklar adamışlar ve baş açık secdeye kapanmışlardır. Bu secdeye kapananlar öyle kimselerdir ki, onların yüzleri, kalplerinin çok fazla dolaşıklığından, yani Allah'a karşı eğrilik, kibir ve katılık gibi kötü sıfatların üstün gelmesinden dolayı, hiç kıble görmemiş ve hiçbiri Rahman'a secde etmemiş idi."

“Pîç pîç” ve “Pîçâ-pîç" pek dolaşıklık demektir. Bu ta'bîr ile, onların kalblerindeki eğrilik ve tekebbür ve ruûnet gibi sıfât-ı zemîmeye işaret buyurulur. Ya'nî, “Kâfir ve mülhidler, gemide batmak ve boğulmak korkusundan Hakk'a birçok yalvararak, candan ve gönülden ahidler ve nezirler etmişler ve baş açık secdeye kapanmışlardır. Bu secdeye kapananlar öyle kimselerdir ki, onların yüzleri, kalblerinin pek ziyâde dolaşıklığından, ya'nî Allah'a karşı eğrilik ve tekebbür ve ruûnet gibi kötü sıfatların galebesinden, hiç kıble görmemiş ve hiçbirisi Rahmân'a secde etmemiş idi."

2178. Demişler ki, "Bu kulluk faidesizdir;" o zaman onda yüz dirilik görmüşler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. Demişler ki, "Bu kulluk faydasızdır;" o zaman onda yüz dirilik görmüşler.

"O, bu beladan önce yüzleri hiç kıble görmemiş olan kimseler, selamet vaktinde: "Bu kulluk ve ibadet faydasız ve boşunadır" demişlerdir. Aksine o bela zamanında, o kullukta ve ibadette yüz dirilik ve kurtuluş ve selamet görmüşlerdir." Bu şerefli beyitlerde "kerde" ve "güfte" ve "dîde" kelimeleri her ne kadar tekil olarak meydana gelmiş ise de, "kerde-end" ve "güfte-end" ve "dîde-end" takdirindedir.

"O, bu belâdan evvel yüzleri hiç kıble görmemiş olan kimseler, selâmet vaktinde: "Bu kulluk ve ibâdet fâidesiz ve beyhûdedir" demişlerdir. Halbuki o belâ zamânında, o kullukta ve ibâdette yüz dirilik ve necât ve selâmet görmüşlerdir." Bu ebyât-ı şerîfede "kerde" ve "güfte" ve "dîde" kelimeleri her ne kadar müfred olarak vâki' olmuş ise de, "kerde-end" ve "güfte-end" ve "dîde-end" takdîrindedir.

2179. Dostlar ve dayı ve amca ve baba ve ananın hepsinden tamamen ümîdi kesmişler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. Dostlardan, dayılardan, amcalardan, babadan ve anneden tamamen ümidi kesmişler.

2180. Şakî, can çekişmek vaktinde olduğu gibi, o dem zahid ve fâsık müttakî oldu. [2188]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. Şakî, can çekişme anında olduğu gibi, o an zâhid ve fâsık müttakî oldu.

Yani "O ilâhî kazâ ve ansızın gelen belâ anında, hem zâhid hem de fâsık, Yüce Allah'a yönelmekle hepsi müttakî oldu. Çünkü tasarrufu Hakk'ın kudret eline bıraktılar, kendiliklerinden soyundular; takvanın hakikati ise Allah'tan gayrı her şeyden yüz çevirmektir. Bunların hâlleri, şakînin can çekişme zamanında müttakî olmasına benzer."

Şerefli beyitte zâhid ve fâsığın müttakî olduğu açıklanır. Fâsığın müttakî olması açıktır. Zâhidin müttakî olmasının anlamı şudur ki, müttakînin mertebesi zâhitten daha yüksektir; çünkü şirkten ve günahlardan sakınır. Şirk iki kısımdır: Birincisi ma'bûdiyet (tapılma) hakkındadır ve diğeri mevcûdiyet (var olma) hakkındadır. Zâhid ise, ikinci şirkten henüz kurtulmamıştır. Çünkü Hakk'ın varlığı ile eşyanın varlığını ayrı görür; eşyanın varlığındaki tasarrufları, o eşyanın irâdesi ve tasarrufları olarak bilir. Şakînin can çekişme zamanında müttakî olması ile de, her can çekişen kişiye, can çekişme anında berzah (ölüm ve kıyamet arasındaki âlem) hâllerinin açığa çıktığına işaret edilir. Nitekim bu hakikati Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de, Mûsevî Fassı'nın sonunda açıklamışlardır. İman suretlerinin özeti aşağıdaki gibidir:

1. Kâfir, cisim perdesi içinde bulunduğu ve ölümüne kesin gözle bakmadığı hâlde, sırf herhangi bir sebeple kendisine kanaat gelip ilâhî tebliğin doğruluğuna hükmederek iman eder. Bu imanın insanlar nezdinde makbuliyeti açık olduğundan, itiraz edilecek bir durum değildir.

2. Kâfir ümitsizlik anında, yani ilâhî azabı gördüğü zaman, iman eder. Bu da iki çeşittir: a. Bu iman sebebiyle, Yunus kavmi gibi dünyada azap görmez ve ahirette fayda görür. b. İmanıyla beraber dünyada azap görse de, ahirette bu imanından fayda görür.

3. Kâfir, can çekişme hâlinde berzah hâllerini müşâhede edip, henüz ruh cesetten alâkasını kesmemiş olduğu hâlde, Hakk kelimesini telaffuz eder. Bunun imanında ihtilaf vardır; bir tâife nezdinde onun imanı makbuldür. Çünkü onun hâli "Üzerinde olduğu şey üzerine kabz olunduğu gibi, öldüğü şey üzerine haşr olunur." hadis-i şerifine uygundur; ve ahiret âlemine bulunduğu iman hâli üzere intikal etmiştir. Ve bir tâife nezdinde makbul değildir; çünkü bunun hâli, Yüce Allah'ın

Ya'nî "O kazâ-yı ilâhî ve belâ-yı nâgehânî vaktinde, hem zâhid ve hem fâsık, Allah Teâlâ'ya teveccüh etmekle hepsi müttakî oldu. Zîrâ tasarrufu Hakk'ın yed-i kudretine tefvîz edip, kendilerinin kendiliklerinden soyundular; ve hakikat-ı takvâ ise mâsivallahdan yüz çevirmektir. Bunların halleri, şakînin can çekişmek zamânında müttakî olmasına benzer."

Beyt-i şerîfde zâhid ve fâsıkın müttakî olduğu beyan buyurulur. Fâsıkın müttakî olması zâhirdir. Zâhidin müttakî olmasının ma'nâsı budur ki, müttakînin mertebesi zâhidden yüksektir; zîrâ şirkten ve maâsîden perhîz eder. Ve şirk iki kısımdır: Birisi ma'bûdiyet hakkında ve diğeri mevcûdiyet hakkındadır. Ve zâhid, ikinci şirkten henüz halâs olmamıştır. Zîrâ vücûd-ı Hak ile, vücûd-ı eşyayı ayrı görür; vücûd-ı eşyâdaki tasarrufâtı, o eşyânın irâdesi ve tasarrufâtı bilir. Şakînin can çekişmek zamânında müttakî olması ile de, her muhtazıra, vakt-i ihtizârda ahvâl-i berzahın mekşûf olduğuna işâret buyurulur. Nitekim bu hakikati cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-1 Mûsevî'nin nihâyetinde beyân buyurmuşlardır. Suver-i îmânın hulâsası ber-vech-i âtîdir:

1. Kâfir, hicâb-ı cisim içinde bulunduğu ve ölümüne mütteyakkın olmadığı halde, mahzâ herhangi bir sebeble kendisine kanâat gelip tebliğ-i ilâhînin sıdkına hükm ederek îmân eder. Bu îmânın makbûliyeti inde'n-nâs vâzıh olduğundan, mahall-i i'tirâz değildir.

2. Kâfir vakt-i yeisde, ya'nî azâb-ı ilâhîyi gördüğü vakit, îmân eder. Bu da iki nevi'dir: a. Bu îmân sebebiyle, kavm-i Yûnus gibi dünyâda muazzeb olmaz ve âhirette fâide görür. b. Îmânıyla beraber dünyâda muazzeb olursa da, âhirette bu îmânından fâide görür.

3. Kâfir, hâl-i ihtizârda ahvâl-i berzahı müşâhede edip, henüz rûh, cesedden alâkasını kesmemiş olduğu halde, kelime-i Hakk'ı telaffuz eder. Bunun îmânında ihtilaf vardır; bir tâife indinde onun îmânı makbûldür. Zîrâ onun hali و يحشر على ما عليه مات كما انه يقبض على ما عليه كان "Üzerinde olduğu şey üzerine kabz olunduğu gibi, öldüğü şey üzerine haşr olunur."] hadis-i şerîfine mutâbıktır; ve âlem-i âhirete bulunduğu hâl-i îmân üzere intikāl etmiştir. Ve bir tâife indinde makbûl değildir; zîrâ bunun hâli, Allah Teâlâ'nın

2180. Şakî, can çekişmek vaktinde olduğu gibi, o dem zahid ve fâsık müttakî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. Şakî, can çekişmek anında olduğu gibi, o anda zâhid ve fâsık takvâ sahibi oldu.

Yani "O ilâhî kazâ ve ansızın gelen belâ anında, hem zâhid hem de fâsık, Yüce Allah'a yönelmekle hepsi takvâ sahibi oldu. Çünkü tasarrufu Hakk'ın kudret eline bıraktılar, kendilerinin kendiliklerinden soyundular; takvânın hakikati ise Allah'tan gayrı her şeyden yüz çevirmektir. Bunların halleri, şakînin can çekişmek zamanında takvâ sahibi olmasına benzer."

Beyitte zâhid ve fâsıkın takvâ sahibi olduğu açıklanır. Fâsıkın takvâ sahibi olması açıktır. Zâhidin takvâ sahibi olmasının anlamı şudur ki, takvâ sahibinin mertebesi zâhitten daha yüksektir; çünkü şirkten ve günahlardan sakınır. Şirk iki kısımdır: Birisi ma'bûdiyet (tapılma) hakkındadır ve diğeri mevcûdiyet (varlık) hakkındadır. Zâhid, ikinci şirkten henüz kurtulmamıştır. Çünkü Hakk'ın varlığı ile eşyanın varlığını ayrı görür; eşyanın varlığındaki tasarrufları, o eşyanın irâdesi ve tasarrufları bilir. Şakînin can çekişmek zamanında takvâ sahibi olması ile de, her can çekişen kişiye, can çekişme anında berzah (kabir âlemi) hallerinin açığa çıktığına işaret edilir. Nitekim bu hakikati Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Mûsevî'nin sonunda açıklamışlardır. İman suretlerinin özeti aşağıdaki gibidir:

1. Kâfir, cisim perdesi içinde bulunduğu ve ölümüne kesin kanaat getirmediği halde, sırf herhangi bir sebeple kendisine kanaat gelip ilâhî tebliğin doğruluğuna hükmederek iman eder. Bu imanın insanlar katında makbuliyeti açık olduğundan, itiraz edilecek bir durum değildir.

2. Kâfir ümitsizlik anında, yani ilâhî azabı gördüğü zaman, iman eder. Bu da iki çeşittir: a. Bu iman sebebiyle, Yunus kavmi gibi dünyada azap görmez ve ahirette fayda görür. b. İmanıyla beraber dünyada azap görse de, ahirette bu imanından fayda görür.

3. Kâfir, can çekişme halinde berzah hallerini müşahede edip, henüz ruh cesetten alakasını kesmemiş olduğu halde, Hakk kelimesini telaffuz eder. Bunun imanında ihtilaf vardır; bir topluluğa göre onun imanı makbuldür. Çünkü onun hali "Üzerinde olduğu şey üzerine kabz olunduğu gibi, öldüğü şey üzerine haşr olunur." hadis-i şerifine uygundur; ve ahiret âlemine bulunduğu iman hali üzere intikal etmiştir. Bir topluluğa göre ise makbul değildir; çünkü bunun hali, Yüce Allah'ın "O günde ki, Rabb'inin bazı ayetleri gelir, evvelden iman etmeyen nefse, imanın faydası olmaz" şerefli sözüne uygundur. Fakat bu ayet, tehdittir; ve Kerim olan Yüce Allah hazretleri "Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir" (Bakara, 2/218) ayet-i kerimesiyle tehdidinden vazgeçeceğini vaat etmiştir. Bu sebeple son nefeste Hakk kelimesini telaffuz eden ve doğruluğuna kesin inanan kimsenin imanının faydalı olmayacağına kesin bir delil değildir.

Ya'nî "O kazâ-yı ilâhî ve belâ-yı nâgehânî vaktinde, hem zâhid ve hem fâsık, Allah Teâlâ'ya teveccüh etmekle hepsi müttakî oldu. Zîrâ tasarrufu Hakk'ın yed-i kudretine tefvîz edip, kendilerinin kendiliklerinden soyundular; ve hakikat-ı takvâ ise mâsivallahdan yüz çevirmektir. Bunların halleri, şakînin can çekişmek zamânında müttakî olmasına benzer."

Beyt-i şerîfde zâhid ve fâsıkın müttakî olduğu beyan buyurulur. Fâsıkın müttakî olması zâhirdir. Zâhidin müttakî olmasının ma'nâsı budur ki, müttakînin mertebesi zâhidden yüksektir; zîrâ şirkten ve maâsîden perhîz eder. Ve şirk iki kısımdır: Birisi ma'bûdiyet hakkında ve diğeri mevcûdiyet hakkındadır. Ve zâhid, ikinci şirkten henüz halâs olmamıştır. Zîrâ vücûd-ı Hak ile, vücûd-ı eşyayı ayrı görür; vücûd-ı eşyâdaki tasarrufâtı, o eşyânın irâdesi ve tasarrufâtı bilir. Şakînin can çekişmek zamânında müttakî olması ile de, her muhtazıra, vakt-i ihtizârda ahvâl-i berzahın mekşûf olduğuna işâret buyurulur. Nitekim bu hakikati cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-1 Mûsevî'nin nihâyetinde beyân buyurmuşlardır. Suver-i îmânın hulâsası ber-vech-i âtîdir:

1. Kâfir, hicâb-ı cisim içinde bulunduğu ve ölümüne mütteyakkın olmadığı halde, mahzâ herhangi bir sebeble kendisine kanâat gelip tebliğ-i ilâhînin sıdkına hükm ederek îmân eder. Bu îmânın makbûliyeti inde'n-nâs vâzıh olduğundan, mahall-i i'tirâz değildir.

2. Kâfir vakt-i yeisde, ya'nî azâb-ı ilâhîyi gördüğü vakit, îmân eder. Bu da iki nevi'dir: a. Bu îmân sebebiyle, kavm-i Yûnus gibi dünyâda muazzeb olmaz ve âhirette fâide görür. b. Îmânıyla beraber dünyâda muazzeb olursa da, âhirette bu îmânından fâide görür.

3. Kâfir, hâl-i ihtizârda ahvâl-i berzahı müşâhede edip, henüz rûh, cesedden alâkasını kesmemiş olduğu halde, kelime-i Hakk'ı telaffuz eder. Bunun îmânında ihtilaf vardır; bir tâife indinde onun îmânı makbûldür. Zîrâ onun hâli و يحشر على ما عليه مات كما انه يقبض على ما عليه كان ["Üzerinde olduğu şey üzerine kabz olunduğu gibi, öldüğü şey üzerine haşr olunur."] hadis-i şerîfine mutâbıktır; ve âlem-i âhirete bulunduğu hâl-i îmân üzere intikāl etmiştir. Ve bir tâife indinde makbûl değildir; zîrâ bunun hâli, Allah Teâlâ'nın ya'nî “O günde ki, Rabb'inin ba'zı âyâtı gelir, evvelden îmân etmeyen nefse, îmânın nef'i olmaz” kavl-i şerîfine mutâbıktır. Fakat bu âyet, vaîddir; ve Kerîm olan Allah Teâlâ hazretleri وَ اللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (Bakara, 2/218) ["Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir"] âyet-i kerîmesiyle vaîdinden tecavüz buyuracağını va'd etmiştir. Binâenaleyh son nefesde kelime-i Hakk'ı telaffuz eden ve sıdkına cezm eden kimsenin îmânı nâfi' olmayacağına delîl-i kat'î değildir.

2181. Onlara ne soldan çare oldu ve ne sağdan; vaktaki hileler öldü, duâ vaktidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. Onlara ne soldan çare oldu ne de sağdan; hileler öldüğü zaman, dua vaktidir.

Belaya düşenler, sağdan soldan yardım isterler. Bu yardımların ve tedbirlerin faydası olmadığını gördükleri zaman, artık Hakk'a dua ve niyaza başlarlar. İkinci mısraın ifadesi ve tercümesi, Hint nüshalarına göredir. Ankaravî nüshasında حیلها چون مرد هنگام وغاست anlamı: "Tedbirler öldüğü zaman, savaş vaktidir." Yani "Bir işin barış yoluyla çözülmesi için tedbirler yapılır; o tedbirler öldüğü ve etkili olmadığı zaman, artık savaş ve mücadele zamanıdır" demek olur.

Belâya düşenler, sağdan soldan istimdâd ederler. Bu istimdâdların ve tedbîrlerin fâidesi olmadığını gördükleri vakit, artık Hakk'a duâ ve niyâza başlarlar. İkinci mısrâ'ın ibâresi ve tercümesi, Hind nüshalarına göredir. Ankaravî nüshasında حیلها چون مرد هنگام وغاست ma'nâsı: “Tedbirler öldüğü vakit, cenk vaktidir.” Ya'nî “Bir işin sulhan tesviyesi için tedbirler yapılır; vaktâki o tedbîrler ölür ve müessir olmaz, artık cenk ve mücadele zamânıdır” demek olur.

2182. Onlar duâda ve zârîde ve âhda olup, felek üzerine onlardan kara duman gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. Onlar duada, yakarışta ve ah çekmekte olup, felek üzerine onlardan kara duman gitmiş idi.

2183. Şeytan adâvetten dolayı aralarında bağırdı ki: “Ey köpeğe tapıcılar! İki illet vardır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. Şeytan düşmanlıktan dolayı aralarında bağırdı ki: “Ey köpeğe tapanlar! İki illet vardır.”

Her iki “beyn” kelimesinin tamlayanı düşmüştür. “Bunun önünde” ve “şunun önünde” demektir. Yani şeytan, يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (Yâsîn, 27/60) yani “Ey Âdem oğulları, şeytana itaat etmeyin; muhakkak o sizin açık düşmanınızdır” ayet-i kerimesinde haber verildiği üzere, o gemide Allah'a yalvaranlara karşı, düşmanlığından dolayı aralarında bağırıp, derdi ki: “Ey köpek huyunda olan nefislerine tapan topluluk! Sizin için iki illet vardır ki, birisi Hakk'a karşı tövbeyi bozmak ve diğeri günah işlemektedir. Hakk'a karşı, ahdinizi bozmak illetine düşmemek için, nafile tövbe etmeyin!”

Her iki “beyn” kelimesinin muzâfun-ileyhi mahzûfdur. “Beyne hâzâ” ve “beyne zâlik” demektir. “Bunun önünde” ve “şunun önünde” demek olur. Ya'nî şeytan, يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (Yâsîn, 27/60) ya'nî “Ey benî-Âdem, şeytana itâat etmeyin; muhakkak o sizin açık düşmanınızdır” âyet-i kerîmesinde haber verildiği üzere, o gemide Allâh'a yalvaranlara karşı, düşmanlığından dolayı aralarında bağırıp, derdi ki: “Ey köpek meşrebinde olan nefislerine tapan tâife! Sizin için iki illet vardır ki, birisi Hakk'a karşı tövbeyi bozmak ve diğeri maâsî irtikâb etmektir. Hakk'a karşı, ahdinizi bozmak illetine düşmemek için, nâfile tövbe etmeyin!”

2184. “Ey inkâr ve nifâk ehli, ölüm ve renc, âkıbet bu müttefikan olacaktır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. “Ey inkâr ve nifak ehli, ölüm ve acı, sonuçta bu ittifakla olacaktır.”

يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ (En'am, 6/158) yani “O günde ki, Rabbinin bazı ayetleri gelir, evvelden iman etmeyen nefse, imanının faydası olmaz” şerefli sözüne uygundur. Fakat bu ayet, bir tehdittir; ve Kerim olan Yüce Allah hazretleri وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (Bakara, 2/218) ["Allah Gafur'dur, Rahim'dir"] ayet-i kerimesiyle tehdidinden vazgeçeceğini vaat etmiştir. Bu sebeple son nefeste Hakk kelimesini söyleyen ve doğruluğuna kesin karar veren kimsenin imanının faydalı olmayacağına kesin bir delil değildir.

يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ (En'am, 6/158) ya'nî “O günde ki, Rabb'inin ba'zı âyâtı gelir, evvelden îmân etmeyen nefse, îmâ-nın nef'i olmaz” kavl-i şerîfine mutâbıktır. Fakat bu âyet, vaîddir; ve Ke-rîm olan Allah Teâlâ hazretleri وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (Bakara, 2/218) ["Allah Ga-für'dur, Rahîm'dir"] âyet-i kerîmesiyle vaîdinden tecavüz buyuracağını va'd etmiştir. Binâenaleyh son nefesde kelime-i Hakk'ı telaffuz eden ve sıdkına cezm eden kimsenin îmânı nâfi' olmayacağına delîl-i kat'î değildir.

2181. Onlara ne soldan çare oldu ve ne sağdan; vaktaki hileler öldü, duâ vaktidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. Onlara ne soldan çare oldu ne de sağdan; hileler öldüğünde, dua vaktidir.

Belaya düşenler, sağdan soldan yardım isterler. Bu yardımların ve tedbirlerin faydası olmadığını gördükleri zaman, artık Hak'ka dua ve niyaza başlarlar. İkinci mısraın ifadesi ve tercümesi, Hind nüshalarına göredir. Ankaravî nüshasında حیلها چون مرد هنگام وغاست manası: "Tedbirler öldüğü zaman, savaş vaktidir." Yani "Bir işin barışla çözülmesi için tedbirler yapılır; o tedbirler öldüğünde ve etkili olmadığında, artık savaş ve mücadele zamanıdır" demek olur.

Belâya düşenler, sağdan soldan istimdâd ederler. Bu istimdâdların ve tedbîr-lerin fâidesi olmadığını gördükleri vakit, artık Hakk'a duâ ve niyâza başlarlar. İkinci mısrâ'ın ibâresi ve tercümesi, Hind nüshalarına göredir. Ankaravî nüshasında حیلها چون مرد هنگام وغاست manası: "Tedbirler öldüğü vakit, cenk vaktidir." Ya'nî "Bir işin sulhan tesviyesi için tedbirler yapılır; vaktāki o ted-bîrler ölür ve müessir olmaz, artık cenk ve mücadele zamânıdır" demek olur.

2182. Onlar duâda ve zârîde ve âhda olup, felek üzerine onlardan kara duman gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. Onlar duada, yakarışta ve ah çekmekte olup, felek üzerine onlardan kara duman gitmiş idi.

2183. Şeytan adâvetten dolayı aralarında bağırdı ki: "Ey köpeğe tapıcılar! İki illet vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. Şeytan düşmanlıktan dolayı aralarında bağırdı ki: "Ey köpeğe tapanlar! İki illet vardır."

Her iki "beyn" kelimesinin tamlayanı düşmüştür. "Bunun önünde" ve "şunun önünde" demektir. Yani şeytan, يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (Yâsîn, 27/60) yani “Ey Âdem oğulları, şeytana itaat etmeyin; muhakkak o sizin açık düşmanınızdır" ayet-i kerimesinde haber verildiği üzere, o gemide Allah'a yalvaranlara karşı, düşmanlığından dolayı aralarında bağırıp, derdi ki: "Ey köpek huyunda olan nefislerine tapan topluluk! Sizin için iki illet vardır ki, birisi Hakk'a karşı tövbeyi bozmak ve diğeri günah işlemek-tir. Hakk'a karşı, ahdinizi bozmak illetine düşmemek için, nafile tövbe etmeyin!"

Her iki "beyn" kelimesinin muzâfun-ileyhi mahzûfdur. "Beyne hâzâ" ve "beyne zâlik" demektir. "Bunun önünde" ve "şunun önünde" demek olur. Ya'nî şeytan, يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (Yâsîn, 27/60) ya'nî “Ey benî-Âdem, şeytana itaat etmeyin; muhakkak o sizin açık düşmanınızdır" âyet-i kerîmesinde haber verildiği üzere, o gemide Allâh'a yalvaranlara kar-şı, düşmanlığından dolayı aralarında bağırıp, derdi ki: "Ey köpek meşrebinde olan nefislerine tapan tâife! Sizin için iki illet vardır ki, birisi Hakk'a karşı töv-beyi bozmak ve diğeri maâsî irtikâb etmektir. Hakk'a karşı, ahdinizi bozmak illetine düşmemek için, nâfile tövbe etmeyin!"

2184. “Ey inkâr ve nifâk ehli, ölüm ve renc, âkıbet bu müttefikan olacaktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. “Ey inkâr ve nifak ehli, ölüm ve eziyet, sonuç olarak bu kesinlikle olacaktır.”

Şeytanın hitabının devamıdır: "Ey inkâr ve nifak ehli, eğer siz ölüm ve eziyetten kurtulmak için bu tövbeye ve yakarışa başladıysanız, hiç faydası yoktur; çünkü ölüm, eziyet ve bela, bu dünya hayatının gerekliliklerinden olup, sonuç olarak kesinlikle ölüm herkesin başına gelecektir. Bu gibi hayatın eziyet ve elemleri aynı şekilde kesinlikle çekilecektir. Bu sebeple bu yaptığınız tövbe ve yakarış, sizin için zararlı bir şeydir; çünkü siz nefsinize tapan kimselersiniz, karaya çıktıktan sonra bu tövbelerinizi bozacaksınız; ve tövbeyi bozmak ise daha büyük felaketin meydana gelmesine sebep olacaktır."

Şeytanın hitâbının mâba'didir: "Ey inkâr ve nifâk ehli, eğer siz ölüm ve rencden kurtulmak için bu tövbeye ve münâcâta başladınız ise, hiç fâidesi yoktur; çünkü ölüm ve renc ve belâ, bu hayât-ı dünyeviyyenin îcâbâtından olup, âkıbet müttefikan ölüm herkesin başına gelecektir. Bu gibi hayâtın renc ve elemleri kezâ müttefikan çekilecektir. Binâenaleyh bu yaptığınız tövbe ve münâcât, sizin için zararlı bir şeydir; çünkü siz nefsinize tapan kimselersiniz, karaya çıktıktan sonra bu tövbelerinizi bozacaksınız; ve tövbeyi bozmak ise daha büyük felâketin vukū'una sebeb olacaktır."

2185. "Halasdan sonra, gözünüz yaş olur mu? Zîrâ şehvet için husûsî şeytan olursunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. "Kurtuluştan sonra gözünüz yaşarır mı? Çünkü şehvet için özel şeytan olursunuz!"

Ey nefislerine tapan efendiler, şimdi bir belâ ve korku içinde ağlayarak yalvarıyorsunuz. Kurtulup, karaya çıktıktan sonra da gözünüz yaşarır mı? Böyle Hakk'a karşı yalvarıp ağlar mısınız? Hayır, ağlayamazsınız; çünkü nefsanî şehvetinizin hükmünü yerine getirmek için, her biriniz o şehvete özgü birer şeytan olursunuz.

"Ey nefislerine tapan efendiler, şimdi bir belâ ve korku içinde ağlıyarak yalvarıyorsunuz. Kurtulup, karaya çıktıktan sonra da gözünüz yaş olur mu? Böyle Hakk'a karşı yalvarıp ağlar mısınız? Hayır ağlıyamazsınız; zîrâ şehvet-i nefsâniyyenizin hükmünü icrâ etmek için, her biriniz o şehvete hâs olan birer şeytan olursunuz."

2186. "Yezdân'ın bir gün tehlikede, kader cihetinden elinizden tuttuğu hatırınıza gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. "Yüce Allah'ın bir gün tehlikede, kader yönünden elinizden tuttuğu aklınıza gelmez."

"Nefsanî şehvetlerinizle meşgul olup tövbenizi ve Allah'a verdiğiniz sözü bozarken, Yüce Allah'ın sizi, bir gün tehlikeden ve helâktan, kaderinizin gereği olarak elinizden tutup kurtardığı, aklınıza bile gelmez."

"Şehevât-ı nefsâniyyeniz ile meşgül olup tövbenizi ve ahdinizi Hakk'a karşı nakz ederken, Hz. Yezdân'ın sizi, bir gün tehlikeden ve helâkten, kaderinizin îcâbı olarak elinizden tutup kurtardığı, hatırınıza bile gelmez."

2187. Şeytandan bu nidâ gelir; fakat bu sözü, iyi kulaktan başkası işitmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Şeytandan bu ses gelir; fakat bu sözü, iyi kulaktan başkası işitmez.

"Şeytandan ses gelmesi", kalplere gelen düşüncedir; yahut insan suretinde olan ve akıllı geçinen birtakım ahmaklardır. Dış görünüşte mantıklı ve akla uygun görünen birtakım düşünceler ve açıklamalar ile faydalı bir amelden alıkoymak isterler. Ve halkın pek çoğu da bu dışı yaldızlı olan zehirli hapı yutarlar. Fakat ârif olanların iyi ve saf olan can kulakları, bu vesveselerin ve telkinlerin doğrusunu alıp, eğrisini atarlar.

"Şeytandan nidâ gelmesi", kalblere gelen hâtıradır; veyâhud insan sûretinde olan ve akıl geçinen birtakım humakādır. Sûret-i zâhirede mantıkî ve ma'kül görünen birtakım havâtır ve beyânât ile fâideli bir amelden alıkoymak isterler. Ve halkın pek çoğu da bu dışı yaldızlı olan zehirli hapı yutarlar. Fakat ârif olanların iyi ve sâf olan can kulaklan, bu vesveselerin ve ilkāâtın doğrusunu alıp, eğrisini atarlar.

2188. Kutub ve deryâ-yı safânın şehenşâhı olan Mustafa bize doğru buyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. Kutup ve safâ denizinin şahı olan Mustafa bize doğru söylemiştir.

Şeytanın hitabının devamıdır: "Ey inkâr ve nifak ehli, eğer siz ölüm ve sıkıntıdan kurtulmak için bu tövbeye ve münacata başladıysanız, hiç faydası yoktur; çünkü ölüm ve sıkıntı ve belâ, bu dünya hayatının gerekliliklerinden olup, sonunda ölüm herkesin başına gelecektir. Bu gibi hayatın sıkıntı ve elemleri de aynı şekilde herkes tarafından çekilecektir. Bu sebeple bu yaptığınız tövbe ve münacat, sizin için zararlı bir şeydir; çünkü siz nefsinize tapan kimselersiniz, karaya çıktıktan sonra bu tövbelerinizi bozacaksınız; ve tövbeyi bozmak ise daha büyük felaketin meydana gelmesine sebep olacaktır."

Şeytanın hitâbının mâba'didir: "Ey inkâr ve nifâk ehli, eğer siz ölüm ve rencden kurtulmak için bu tövbeye ve münâcâta başladınız ise, hiç fâidesi yoktur; çünkü ölüm ve renc ve belâ, bu hayât-ı dünyeviyyenin îcâbâtından olup, âkıbet müttefikan ölüm herkesin başına gelecektir. Bu gibi hayâtın renc ve elemleri kezâ müttefikan çekilecektir. Binâenaleyh bu yaptığınız tövbe ve münâcât, sizin için zararlı bir şeydir; çünkü siz nefsinize tapan kimselersiniz, karaya çıktıktan sonra bu tövbelerinizi bozacaksınız; ve tövbeyi bozmak ise daha büyük felâketin vukū'una sebeb olacaktır."

2185. "Halasdan sonra, gözünüz yaş olur mu? Zîrâ şehvet için husûsî şeytan olursunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. "Kurtuluştan sonra gözünüz yaşarır mı? Çünkü şehvet için özel şeytan olursunuz!"

Ey nefislerine tapan efendiler, şimdi bir belâ ve korku içinde ağlayarak yalvarıyorsunuz. Kurtulup, karaya çıktıktan sonra da gözünüz yaşarır mı? Böyle Hakk'a karşı yalvarıp ağlar mısınız? Hayır, ağlayamazsınız; çünkü nefsanî şehvetinizin hükmünü yerine getirmek için, her biriniz o şehvete özgü birer şeytan olursunuz.

"Ey nefislerine tapan efendiler, şimdi bir belâ ve korku içinde ağlıyarak yalvarıyorsunuz. Kurtulup, karaya çıktıktan sonra da gözünüz yaş olur mu? Böyle Hakk'a karşı yalvarıp ağlar mısınız? Hayır ağlıyamazsınız; zîrâ şehvet-i nefsâniyyenizin hükmünü icrâ etmek için, her biriniz o şehvete hâs olan birer şeytan olursunuz."

2186. "Yezdân'ın bir gün tehlikede, kader cihetinden elinizden tuttuğu hatırınıza gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. "Yüce Allah'ın bir gün tehlikede, kader yönünden elinizden tuttuğu aklınıza gelmez."

"Nefsanî şehvetlerinizle meşgul olup tövbenizi ve Allah'a verdiğiniz sözü bozarken, Yüce Allah'ın sizi, bir gün tehlikeden ve helâktan, kaderinizin gereği olarak elinizden tutup kurtardığı, aklınıza bile gelmez."

"Şehevât-ı nefsâniyyeniz ile meşgül olup tövbenizi ve ahdinizi Hakk'a karşı nakz ederken, Hz. Yezdân'ın sizi, bir gün tehlikeden ve helâkten, kaderinizin îcâbı olarak elinizden tutup kurtardığı, hatırınıza bile gelmez."

2187. Şeytandan bu nidâ gelir; fakat bu sözü, iyi kulaktan başkası işitmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Şeytandan bu ses gelir; fakat bu sözü, iyi kulaktan başkası işitmez.

"Şeytandan ses gelmesi", kalplere gelen düşüncedir; yahut insan suretinde olan ve akıllı geçinen birtakım ahmaklardır. Dış görünüşte mantıklı ve akla uygun görünen birtakım düşünceler ve açıklamalar ile faydalı bir amelden alıkoymak isterler. Ve halkın pek çoğu da bu dışı yaldızlı olan zehirli hapı yutarlar. Fakat ârif olanların iyi ve saf olan can kulakları, bu vesveselerin (iç sıkıntısı veren düşünceler) ve ilkaatın (kalbe gelen kötü düşünceler) doğrusunu alıp, eğrisini atarlar.

"Şeytandan nidâ gelmesi", kalblere gelen hâtıradır; veyâhud insan sûretinde olan ve akıl geçinen birtakım humakādır. Sûret-i zâhirede mantıkî ve ma'kül görünen birtakım havâtır ve beyânât ile fâideli bir amelden alıkoymak isterler. Ve halkın pek çoğu da bu dışı yaldızlı olan zehirli hapı yutarlar. Fakat ârif olanların iyi ve sâf olan can kulakları, bu vesveselerin ve ilkāâtın doğrusunu alıp, eğrisini atarlar.

2188. Kutub ve deryâ-yı safânın şehenşâhı olan Mustafa bize doğru buyurmuştur. Dâire-i vücudun kutbu ve deryâ-yı safâ olan âlem-i ervâhın şehenşâhı ve "Ebu'l-ervâh" bulunan Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretleri bize doğru buyurmuştur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. Kutup ve saf denizinin şahlar şahı olan Mustafa bize doğru söylemiştir. Varlık dairesinin kutbu ve saf deniz olan ruhlar âleminin şahlar şahı ve "Ruhların Babası" bulunan Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri bize doğru söylemiştir:

2189. Ki câhilin akıbette göreceği şeyi, akıller evvel mertebede görürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Çünkü cahilin sonda göreceği şeyi, akıllılar ilk başta görürler.

Bu şerefli beytin anlamında olan bir hadis-i şerife ben rastlamadım. Hint şârihleri de böyle bir hadis-i şerif kaydetmemişlerdir. İsmail-i Ankaravî hazretleri, bu şerefli beytin, şu hadis-i şerife işaret olduğunu beyan eder: Yani "Akıllı ve ihtiyatlı o kimsedir ki nefsine hükmeder ve ölümden sonra olan şey için amel eder; ve âciz o kimsedir ki, nefsine ve onun hevesine tabi olur ve Allah üzerine temennide bulunur." Bu hadis-i şerif, manevi ruhu itibarıyla yukarıdaki beyte uygun düşer.

Aynen bu beyt-i şerîfin meâlinde olan bir hadîs-i şerîfe fakîr müsâdif olmadım. Hind şârihleri dahi, böyle bir hadîs-i şerîf derc etmemişlerdir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri, bu beyt-i şerîfin, şu hadîs-i şerîfe işaret olduğunu beyân buyurur: Ya'ni الكيس من دان نفسه و عمل لما بعد الموت والعاجز من اتبع نفسه هواها و يتمنى على الله "Hâzim ve ihtiyâtkâr o kimsedir ki nefsine hükmeder ve ölümden sonra olan şey için amel kılar; ve âciz o kimsedir ki, nefsine ve onun hevâsına tabi' olur ve Allah üzerine mütemennî olur." Bu hadis-i şerîf rûh-ı ma'nâsı i'tibariyle yukarıdaki beyte muvâfık olur.

2190. Gerçi işler başlangıçta gaybdır ve sırdır; âkıl ol! Ve o musırr olan sonunda [2198] gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. Gerçi işler başlangıçta gaybdır ve sırdır; akıllı ol! Ve o ısrar eden sonunda gördü.

Her bir işin sonucu, gerçi başlangıçta bilinmez ve örtülüdür; fakat akıllı kişi o sonucu, o işin başlangıcındaki gidişatına göre önceden görür ve o işin neticesini elde etmek için ısrar eden cahil ise, o işin sonucunu fiilen ortaya çıktığı zaman görür.

Bu şerefli beyitte, başlangıç ile, gaybın anahtarları olan eşyanın hakikatlerine işaret buyrulur. Bu durumda "akıllı"dan maksat, kendisine sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) açılan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan); ve "ısrar eden cahil"den maksat, gaflet ehli olur.

Her bir işin âkıbeti, gerçi başlangıçta meçhûl ve mestûrdur; fakat âkıl o âkıbeti o işin başlangıcındaki revişine nazaran evvelen görür ve o işin netîcesini elde etmek için ısrar eden câhil ise, o işin âkıbetini fiilen zâhir olduğu vakit görür.

Bu beyt-i şerîfde, başlangıç ile, mefâtīhu'l-gayb olan eşyanın hakāyıkına işâret buyurulur. Bu sûretde "âkıl”den murâd, kendisine a'yân-ı sâbite münkeşif olan kâmil; ve "câhil-i musır'dan murâd, ehl-i gaflet olur.

2191. Onun evveli örtülmüş olur ve âhirde, onu akıl ve câhil âşikâre görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. Onun başlangıcı örtülmüş olur ve sonunda, onu akıllı ve cahil açıkça görür.

O işlerin başlangıcı, örtülü ve kapalı olur, onları ancak akıllı kişi görür; fakat sonunu, o fiillerin sonuçları açıkça belirdiği zaman, hem akıllı hem de cahil apaçık bir şekilde görürler. Aynı şekilde, ilâhî ilimde saadeti ve şekaveti (mutsuzluğu) hükmedilen kimselerin halleri, yeni doğdukları zaman bilinmez ve örtülüdür; onları ancak ilâhî keşif ile kâmiller (olgun kişiler) görebilirler. O kimseler büyüyüp, onların ısrarcı halleri herkesin duyu organları önünde ortaya çıktığı zaman; o vakit o örtülü olan kader sırrına hem akıllı hem de cahil muttali olurlar (haberdar olurlar). Nasıl ki Ebû Ce-

O işlerin evveli, örtülü ve kapalı olur, onları ancak âkıl görür; fakat âhiri, o fiillerin netâyici zâhirde belirdiği vakit, hem âkıl ve hem de câhil apaçık bir sûrette görürler. Ve kezâ, ilm-i ilâhîde saâdetine ve şekāvetine hükm olunan kimselerin ahvâli, yeni doğdukları vakit meçhûl ve mestûrdur; onları ancak keşf-i ilâhî ile kâmiller görebilirler. Vaktâki o kimseler büyüyüp, onların ahvâl-i musırrâneleri herkesin his gözleri önünde zâhir olur; o vakit o mestûr olan sırr-ı kadere hem âkıl ve hem de câhil muttali' olurlar. Nitekim Ebû Ce-

2189. Ki câhilin akıbette göreceği şeyi, akıller evvel mertebede görürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Çünkü cahilin sonda göreceği şeyi, akıllılar ilk başta görürler.

Bu şerefli beytin anlamında olan bir hadis-i şerife ben rastlamadım. Hint şârihleri de böyle bir hadis-i şerif kaydetmemişlerdir. İsmail-i Ankaravî hazretleri, bu şerefli beytin, şu hadis-i şerife işaret olduğunu beyan eder: Yani "Akıllı ve ihtiyatlı o kimsedir ki nefsine hükmeder ve ölümden sonra olan şey için amel eder; ve âciz o kimsedir ki, nefsine ve onun hevesine tabi olur ve Allah üzerine temennide bulunur." Bu hadis-i şerif, manevi ruhu itibarıyla yukarıdaki beyte uygun düşer.

Aynen bu beyt-i şerîfin meâlinde olan bir hadîs-i şerîfe fakîr müsâdif olmadım. Hind şârihleri dahi, böyle bir hadîs-i şerîf derc etmemişlerdir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri, bu beyt-i şerîfin, şu hadîs-i şerîfe işaret olduğunu beyân buyurur: Ya'ni الكيس من دان نفسه و عمل لما بعد الموت والعاجز من اتبع نفسه هواها و يتمنى على الله "Hâzim ve ihtiyâtkâr o kimsedir ki nefsine hükmeder ve ölümden sonra olan şey için amel kılar; ve âciz o kimsedir ki, nefsine ve onun hevâsına tabi' olur ve Allah üzerine mütemennî olur." Bu hadis-i şerîf rûh-ı ma'nâsı i'tibariyle yukarıdaki beyte muvâfık olur.

2190. Gerçi işler başlangıçta gaybdır ve sırdır; akıl ol! Ve o musırr olan sonunda gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. Gerçi işler başlangıçta gaybdır ve sırdır; akıl ol! Ve o ısrar eden sonunda gördü.

Her bir işin sonucu, gerçi başlangıçta bilinmez ve örtülüdür; fakat akıl o sonucu, o işin başlangıcındaki gidişatına göre önceden görür. O işin neticesini elde etmek için ısrar eden cahil ise, o işin sonucunu fiilen ortaya çıktığı zaman görür.

Bu şerefli beyitte, başlangıç ile, gaybın anahtarları olan şeylerin hakikatlerine işaret buyrulur. Bu durumda "akıl"dan maksat, kendisine sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) açılan insân-ı kâmil; ve "ısrar eden cahil"den maksat ise, gaflet ehli olur.

Her bir işin âkıbeti, gerçi başlangıçta meçhûl ve mestûrdur; fakat akıl o âkıbeti o işin başlangıcındaki revişine nazaran evvelen görür ve o işin netîcesini elde etmek için ısrar eden câhil ise, o işin âkıbetini fiilen zâhir olduğu vakit görür.

Bu beyt-i şerîfde, başlangıç ile, mefâtīhu'l-gayb olan eşyanın hakāyıkına işâret buyurulur. Bu sûretde "âkıl”den murâd, kendisine a'yân-ı sâbite münkeşif olan kâmil; ve "câhil-i musır'dan murâd, ehl-i gaflet olur.

2191. Onun evveli örtülmüş olur ve âhirde, onu akıl ve câhil âşikâre görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. Onun başlangıcı örtülmüş olur ve sonunda, onu akıl sahibi ve cahil açıkça görür.

O işlerin başlangıcı, örtülü ve kapalı olur, onları ancak akıl görür; fakat sonu, o fiillerin sonuçları dışarıda belirdiği zaman, hem akıl sahibi hem de cahil apaçık bir şekilde görürler. Aynı şekilde, ilâhî ilimde saadeti ve şekaveti (mutsuzluğu) hükmedilen kimselerin halleri, yeni doğdukları zaman bilinmez ve örtülüdür; onları ancak ilâhî keşif ile kâmil insanlar görebilirler. O kimseler büyüyüp, onların ısrarcı halleri herkesin his gözleri önünde ortaya çıktığı zaman; o vakit o örtülü olan kader sırrına hem akıl sahibi hem de cahil muttali olurlar (haberdar olurlar). Nasıl ki Ebû Cehil ve benzerlerinin mutsuzlukta ısrarları, onların örtülü olan kader sırlarını hem kâmil hem de cahil önünde meydana koydu.

O işlerin evveli, örtülü ve kapalı olur, onları ancak akıl görür; fakat âhiri, o fiillerin netâyici zâhirde belirdiği vakit, hem âkıl ve hem de câhil apaçık bir sûrette görürler. Ve kezâ, ilm-i ilâhîde saâdetine ve şekāvetine hükm olunan kimselerin ahvâli, yeni doğdukları vakit meçhûl ve mestûrdur; onları ancak keşf-i ilâhî ile kâmiller görebilirler. Vaktâki o kimseler büyüyüp, onların ahvâl-i musırrâneleri herkesin his gözleri önünde zahir olur; o vakit o mestûr olan sırr-ı kadere hem âkıl ve hem de câhil muttali' olurlar. Nitekim Ebû Ce- hil ve emsâlinin şekāvette ısrârları, onların mestûr olan sırr-ı kaderlerini hem kâmil ve hem de câhil önünde meydana koydu.

2192. Ey anûd, eğer gayb olan vakıayı görmezsen, hazmi ne vakit sel kapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. Ey inatçı, eğer gayb olan olayı görmezsen, tedbiri ne zaman sel kapar?

Ey Hakk'a karşı gelmekte ısrar eden kişi, eğer gizli ve bilinmeyen sabit hakikatini ve asıl kabiliyetini göremez isen, tedbiri ve ihtiyatı da sel alıp götürmedi ya! Yüce Allah Peygamber'i aracılığıyla emirlerini ve yasaklarını bildirdi; mademki senin gözünde ezelî olan yatkınlığın bilinmiyor, o halde ihtiyat et de, doğru yolda yürü! Ve aynı şekilde dünyevî işlerde de tedbiri ve ihtiyatı uygula!

Ey Hakk'a muhalefette musır olan kimse, eğer mestûr ve meçhûl olan ayn-ı sâbiteni ve kābiliyyet-i asliyyeni göremez isen, hazm ve ihtiyâtı da sel kapmadı ya! Hak Teâlâ Peygamber'i vâsıtasıyla evâmirini ve nevâhîsini tebliğ buyurdu; mâdemki senin nazarında ezelî olan isti'dâdın meçhûldür, o halde ihtiyât et de, doğru yolda yürü! Ve kezâ umûr-ı dünyeviyyede de hazm ve ihtiyâtı tatbik et!

2193. Hazm ne olur? Cihân üzerine bed-gümanlıktır; dembedem belâ-yı nâgehânı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. Hazım ne olur? Dünya üzerine kötü zan beslemektir; an be an ansızın gelen belayı görür.

Ey gafil, hazım ne demektir bilir misin? Temeli tabiî karanlık üzerine kurulmuş olan bu yoğun dünya üzerine kötü zan beslemektir. Bu sebeple temeli karanlık olan bu dünya üzerine kötü zan besleyenler ve onun gidişatından emin olmayanlar, an be an, ansızın gelecek olan belaları görürler; belanın en büyüğü ise ölümdür.

Ey gâfil, hazm ne demektir bilir misin? Binâsı zulmet-i tabiiyye üzerine kurulmuş olan bu cihân-ı kesîf üzerine sû'-i zan ediciliktir. Binâenaleyh temeli zulmânî olan bu cihân üzerine sû'-i zan edenler ve onun revişinden emîn olmayanlar, dembedem, ansızın gelecek olan belâları görürler; belânın en büyüğü ise ölümdür.

## Hâzim olan adamın tasavvurları

2194. Onun gibi ki, ansızın bir arslan erişti; adamı kaptı ve ormana çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. Onun gibi ki, ansızın bir aslan erişti; adamı kaptı ve ormana çekti.

2195. O götürmek içinde, o ne düşünür? Ey üstad-ı dîn, sen de ancak onu düşün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. O götürmek içinde, o ne düşünür? Ey din üstadı, sen de ancak onu düşün!

Filan ve benzerlerinin bedbahtlıkta ısrar etmeleri, onların gizli olan kader sırlarını hem olgun hem de cahil önünde ortaya koydu.

hil ve emsâlinin şekâvette ısrârları, onların mestûr olan sırr-ı kaderlerini hem kâmil ve hem de câhil önünde meydana koydu.

2192. Ey anûd, eğer gayb olan vâkıayı görmezsen, hazmı ne vakit sel kapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. Ey inatçı, eğer gayb olan olayı görmezsen, tedbiri ne zaman sel kapar?

Ey Hakk'a karşı gelmekte ısrarcı olan kişi, eğer gizli ve bilinmeyen tekil sabit hakikatini ve asıl kabiliyetini göremez isen, tedbiri ve ihtiyatı da sel kapmadı ya! Yüce Allah Peygamber'i aracılığıyla emirlerini ve yasaklarını bildirdi; mademki senin nazarında ezelî olan yatkınlığın bilinmiyor, o halde ihtiyat et de, doğru yolda yürü! Ve aynı şekilde dünyevî işlerde de tedbiri ve ihtiyatı uygula!

Ey Hakk'a muhâlefette musır olan kimse, eğer mestûr ve meçhûl olan ayn-ı sâbiteni ve kabiliyyet-i asliyyeni göremez isen, hazm ve ihtiyâtı da sel kapmadı ya! Hak Teâlâ Peygamber'i vâsıtasıyla evâmirini ve nevâhîsini teblîğ buyurdu; mâdemki senin nazarında ezelî olan isti'dâdın meçhûldür, o halde ihtiyât et de, doğru yolda yürü! Ve kezâ umûr-ı dünyeviyyede de hazm ve ihtiyâtı tatbîk et!

2193. Hazm ne olur? Cihân üzerine bed-gümânlıktır; dembedem belâ-yı nâ-gehânı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. Hazım ne olur? Dünya üzerine kötü zan beslemektir; anbean ansızın gelen belayı görür.

Ey gafil, hazım ne demektir bilir misin? Temeli doğal karanlık üzerine kurulmuş olan bu yoğun dünya üzerine kötü zan beslemektir. Bu sebeple temeli karanlık olan bu dünya üzerine kötü zan besleyenler ve onun gidişatından emin olmayanlar, anbean, ansızın gelecek olan belaları görürler; belanın en büyüğü ise ölümdür.

Ey gâfil, hazm ne demektir bilir misin? Binâsı zulmet-i tabîyye üzerine kurulmuş olan bu cihân-ı kesîf üzerine sû'-i zan ediciliktir. Binâenaleyh temeli zulmânî olan bu cihân üzerine sû'-i zan edenler ve onun revîşinden emîn olmayanlar, dembedem, ansızın gelecek olan belâları görürler; belânın en büyüğü ise ölümdür.

## Hâzim olan adamın tasavvurları

2194. Onun gibi ki, ansızın bir arslan erişti; adamı kaptı ve ormana çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. Onun gibi ki, ansızın bir aslan erişti; adamı kaptı ve ormana çekti.

2195. O götürmek içinde, o ne düşünür? Ey üstâd-ı dîn, sen de ancak onu düşün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. O götürmek içinde, o ne düşünür? Ey din üstadı, sen de ancak onu düşün!

Tedbirli ve ihtiyatlı olan bir adamın bulunduğu hâl ve âlem gereğince tasavvurlarının örneği şudur ki: Bir aslan ansızın bir adamı kapıp, ormanlığa götürse; o adam o aslanın götürmesi hâli içinde, ölüm ve helâkten başka ne düşünür? Ve işini ve sanatını düşünebilir mi? Ey din üstadı, mademki bu âlemin, ölüm ve helâk âlemi olduğunu görüyorsun, eğer sende işlerin sonu için tedbir ve ihtiyat varsa, sen de ancak onu düşün!

Hâzim ve ihtiyâtkâr olan bir adamın bulunduğu hâl ve âlem îcâbına göre tasavvurâtının misâli budur ki: Bir arslan ansızın bir adamı kapıp, ormanlığa götürse; o adam o arslanın götürmesi hâli içinde, ölüm ve helâkten başka ne düşünür? Ve işini ve san'atını düşünebilir mi? Ey üstâd-ı dîn, mâdemki bu âlemin, âlem-i mevt ve helâk olduğunu görüyorsun, eğer sende âkıbet-i ahvâl için hazm ve ihtiyât varsa, sen de ancak onu düşün!

2196. Kazâ arslanı ormanlara çekiyor; bizim canımız işlerin ve san'atların meşgülüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. Kazâ arslanı ormanlara çekiyor; bizim canımız işlerin ve san'atların meşgülüdür.

İnsan fertleri ve diğer canlı hayvanlar hakkındaki ilâhî kazâ arslanı, onları ölüm ve yokluk ormanlarına çekiyor; ve cansız varlıkların, bitkilerin, hayvanların ve insanın sonunda yok olması, bu ilâhî kazânın gereğindendir. Hâl böyleyken, bizim canımız yine dünya işleriyle ve sanatlarla meşguldür.

Efrâd-ı benî Adem ve sâir zî-rûh olan hayvânât hakkındaki kazâ-yı ilâhî arslanı, onları mevt ve adem ormanlarına çekiyor; ve cemâd ve nebât ve hayvân ve insanın bilâhire fenâsı, bu kazâ-yı ilâhî îcâbındandır. Böyle iken bizim canımız, yine umûr-ı dünyâ ile ve san'atlar ile meşgüldür.

2197. Öyle ki halk fakrdan korkarlar; boğazına kadar tuzlu suyun altına gitmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. Öyle ki halk fakirlikten korkarlar; boğazına kadar tuzlu suyun altına batmışlardır.

Halkın, bu kazâ arslanının pençesinde, helâk ve ölüm düşünceleriyle meşgul olamaması, fakirlik korkusundan kaynaklanır. Aksine halk birtakım sebeplere başvurup, Allah'tan gafil olarak, fakirlikten kurtuluşu bu sebeplerden bilirler. Sonuçta tuzlu su denizi mesabesinde olan gam ve ayrılık içinde boğulurlar. Çünkü görünürdeki refah ve saadet, mutlaka sebeplerden değildir; eğer sebeplerden olması gerekseydi, gece ve gündüz ısrarla sebeplere başvurmak suretiyle canlarını kemirmiş olan kimselerin hepsi, refah içinde bulunması gerekirdi. Bununla birlikte böyle olmadığı daima açıktır. Ve gaflet ehli buna "talih" ve "şans" deyip geçerler.

Bu açıklamalardan sebeplere başvurmayı terk edip, tembelce oturmak anlamı anlaşılmasın. Fakirlikten kurtuluşu sebeplerden bilmek kınanmıştır. Yoksa konulmuş dünyevî sebeplere başvurup geçimi Allah'tan istemek tevekküle engel değildir; çünkü sebeplerin sebebi Allah'tır. Bunun için peygamberler ve yüce elçiler (a.s.) sebepleri terk etmemişlerdir.

Halkın, bu kazâ arslanının pençesinde, helâk ve mevt tasavvurâtıyla meşgûl olamaması, fakirlik korkusundan nâşîdir. Halbuki halk birtakım esbaba teşebbüs edip, Hak'dan gâfil olarak, fakirlikten necâtı bu esbâbdan bilirler. Netîcede tuzlu su deryâsı mesâbesinde olan gam ve tefrika içinde gark olurlar. Zîrâ refâh ve saâdet-i sûrî, mutlakā esbâbdan değildir; eğer esbabdan olmak lâzım gelse idi, gece ve gündüz musırrâne esbâba tevessül sûretiyle canlarını kemirmiş olan kimselerin hepsi, refâh içinde bulunmak îcâb ederdi. Maahâzâ böyle olmadığı dâimâ meydandadır. Ve ehl-i gaflet buna "tâli” ve "şans" deyip geçerler.

Bu beyânattan esbaba teşebbüsü terk edip, tenbelce oturmak ma'nâsı anlaşılmasın. Fakirlikten halâsı esbabdan bilmek mezmûmdur. Yoksa esbâb-ı mevzûa-i dünyeviyyeye tevessül edip maîşeti Hak'dan istemek tevekküle mâni' değildir; zîrâ müsebbib-i esbab Hak'dır. Bunun için enbiyâ ve rusül-i kirâm hazerâtı esbâbı terk etmemişlerdir.

2198. Eğer o fakrı yaratandan korksa idiler, onlara yerde olan hazîneler keşf olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. Eğer o fakrı yaratandan korksalardı, onlara yerde olan hazineler keşfedilirdi.

Tedbirli ve ihtiyatlı bir adamın bulunduğu hal ve âlemin gereğine göre tasavvurlarının örneği şudur ki: Bir aslan ansızın bir adamı kapıp, ormanlığa götürse; o adam o aslanın götürmesi hali içinde, ölüm ve helakten başka ne düşünür? Ve işini ve sanatını düşünebilir mi? Ey dinin üstadı, mademki bu âlemin, ölüm ve helak âlemi olduğunu görüyorsun, eğer sende hallerin sonu için tedbir ve ihtiyat varsa, sen de ancak onu düşün!

Hâzim ve ihtiyâtkâr olan bir adamın bulunduğu hâl ve âlem îcâbına göre tasavvurâtının misâli budur ki: Bir arslan ansızın bir adamı kapıp, ormanlığa götürse; o adam o arslanın götürmesi hâli içinde, ölüm ve helâkten başka ne düşünür? Ve işini ve san'atını düşünebilir mi? Ey üstâd-ı dîn, mâdemki bu âlemin, âlem-i mevt ve helâk olduğunu görüyorsun, eğer sende âkıbet-i ahvâl için hazm ve ihtiyât varsa, sen de ancak onu düşün!

2196. Kaza arslanı ormanlara çekiyor; bizim canımız işlerin ve san'atların meşgülüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. Kazâ arslanı ormanlara çekiyor; bizim canımız işlerin ve san'atların meşgulüdür.

Âdem oğullarının fertleri ve diğer canlı olan hayvanlar hakkındaki ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) arslanı, onları ölüm ve yokluk ormanlarına çekiyor; ve cansız varlıkların, bitkilerin, hayvanların ve insanın sonunda yok olması, bu ilâhî kazânın gereğindendir. Böyleyken bizim canımız, yine dünya işleriyle ve sanatlarla meşguldür.

Efrâd-ı benî Adem ve sâir zî-rûh olan hayvânât hakkındaki kazâ-yı ilâhî arslanı, onları mevt ve adem ormanlarına çekiyor; ve cemâd ve nebât ve hayvân ve insanın bilâhire fenâsı, bu kazâ-yı ilâhî îcâbındandır. Böyle iken bizim canımız, yine umûr-ı dünyâ ile ve san'atlar ile meşgüldür.

2197. Öyle ki halk fakrdan korkarlar; boğazına kadar tuzlu suyun altına gitmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. Öyle ki halk fakirlikten korkarlar; boğazına kadar tuzlu suyun altına batmışlardır.

Halkın, bu kazâ arslanının pençesinde, helâk ve ölüm düşünceleriyle meşgul olamaması, fakirlik korkusundan kaynaklanır. Aksine halk birtakım sebeplere başvurup, Allah'tan gafil olarak, fakirlikten kurtuluşu bu sebeplerden bilirler. Sonuçta tuzlu su denizi mesabesinde olan gam ve ayrılık içinde boğulurlar. Çünkü görünürdeki refah ve saadet, mutlaka sebeplerden değildir; eğer sebeplerden olması gerekseydi, gece ve gündüz ısrarla sebeplere başvurmak suretiyle canlarını kemirmiş olan kimselerin hepsi, refah içinde bulunması gerekirdi. Bununla birlikte böyle olmadığı daima açıktır. Ve gaflet ehli buna "talih" ve "şans" deyip geçerler.

Bu açıklamalardan sebeplere başvurmayı terk edip, tembelce oturmak anlamı anlaşılmasın. Fakirlikten kurtuluşu sebeplerden bilmek kınanmıştır. Yoksa konulmuş dünyevî sebeplere başvurup geçimi Allah'tan istemek tevekküle engel değildir; çünkü sebeplerin sebebi Allah'tır. Bunun için peygamberler ve yüce elçiler (a.s.) sebepleri terk etmemişlerdir.

Halkın, bu kazâ arslanının pençesinde, helâk ve mevt tasavvurâtıyla meşgûl olamaması, fakirlik korkusundan nâşîdir. Halbuki halk birtakım esbaba teşebbüs edip, Hak'dan gâfil olarak, fakirlikten necâtı bu esbâbdan bilirler. Netîcede tuzlu su deryâsı mesâbesinde olan gam ve tefrika içinde gark olurlar. Zîrâ refâh ve saâdet-i sûrî, mutlakā esbâbdan değildir; eğer esbabdan olmak lâzım gelse idi, gece ve gündüz musırrâne esbâba tevessül sûretiyle canlarını kemirmiş olan kimselerin hepsi, refâh içinde bulunmak îcâb ederdi. Maahâzâ böyle olmadığı dâimâ meydandadır. Ve ehl-i gaflet buna "tâli” ve "şans" deyip geçerler.

Bu beyânattan esbaba teşebbüsü terk edip, tenbelce oturmak ma'nâsı anlaşılmasın. Fakirlikten halâsı esbabdan bilmek mezmûmdur. Yoksa esbâb-ı mevzûa-i dünyeviyyeye tevessül edip maîşeti Hak'dan istemek tevekküle mâni' değildir; zîrâ müsebbib-i esbab Hak'dır. Bunun için enbiyâ ve rusül-i kirâm hazerâtı esbâbı terk etmemişlerdir.

2198. Eğer o fakrı yaratandan korksa idiler, onlara yerde olan hazîneler keşf olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. Eğer o fakrı yaratandan korksalardı, onlara yerde olan hazineler keşfedilirdi.

Eğer halk, o korktukları fakrı yaratan Yüce Allah hazretlerinden korkup, O'nun emrine tâbi olsa ve yasaklarından kaçınsa idi, kendilerini fakirlikten kurtaracak sebepler yaratırdı; onlara yerlerde gömülü olan gizli hazineleri keşfettirmek suretiyle.

Eğer halk, o korktukları fakrı yaratan Hak Teâlâ hazretlerinden korkup, O'nun emrine tâbi' ve nehyinden müctenib olsa idiler, onlara yerlerde medfûn olan gizli hazîneleri keşf etmek sûretiyle, kendilerini fakrdan kurtaracak sebebler yaratır idi.

2199. Onların hepsi, gam korkusundan, ayn-ı gamdadır; varlıktan dolayı, ademe düşmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. Onların hepsi, gam korkusundan, gamın ta kendisindedir; varlıktan dolayı, yokluğa düşmüşlerdir.

Bu gaflet ehlinin hepsi, fakirlik gamı korkusundan, gamın ta kendisindedir; yani sebeplerin elden gitmesi gamı içindedirler. Şaşırtıcıdır ki, gamdan kurtulmak istedikleri hâlde, yine gam içindedirler ve bu hâlin farkında bile değildirler. Onların hepsi, vehmedilmiş ve geçici olan mecazî varlıkları için yokluğa, yani yok ve geçici olan sebepleri kazanmaya düşmüşlerdir ve hakiki varlığı bulmaktan mahrum kalmışlardır.

Bu ehl-i gafletin hepsi fakirlik gamı korkusundan, ayn-ı gamdadır; ya'nî fevt-i esbâb gamı içindedirler. Garîbdir ki, gamdan kurtulmak istedikleri halde, yine gam içindedirler ve bu hâlin farkında bile değildirler. Onların hepsi mevhûm ve fânî olan mecâzî varlıkları için yokluğa, ya'nî ma'dûm ve fânî olan esbâbın kesbine düşmüşlerdir ve hakîkî varlığı bulmaktan mahrûm kalmışlardır.

## Geminin halâsı hakkında Dekūkî'nin duâsı ve şefâati

2200. Vaktaki Dekūkî o kuyâmeti gördü; onun merhameti kaynadı ve onun [2208] göz yaşı koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Dekūkî o kıyameti gördüğünde; merhameti coştu ve gözyaşı aktı.

Dekūkî hazretleri gemi halkının düştüğü tehlikeyi gördü ve kalbinin merhameti coştu ve gözlerinden yaşlar döküldü.

Dekükî hazretleri gemi halkının düştüğü tehlikeyi gördü ve kalbinin merhameti kaynadı ve gözlerinden yaşlar döküldü.

2201. Dedi: "Ya Rab! Onların fiiline bakma; ey sıfatı latif olan şah, onların elini tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Dedi: "Ey Rabbim! Onların fiiline bakma; ey sıfatı latif olan şah, onların elini tut!"

2202. "Hoş selâmetle tekrar onları sahile götür, ey eli denize ve karaya erişmiş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. "Hoş selâmetle tekrar onları sahile götür, ey eli denize ve karaya erişmiş!"

Eğer halk, o korktukları fakirliği yaratan Yüce Allah hazretlerinden korkup, O'nun emrine uysalar ve yasaklarından kaçınsalar idi, onlara yerlerde gömülü olan gizli hazineleri keşfetmek suretiyle, kendilerini fakirliği kurtaracak sebepler yaratırdı.

Eğer halk, o korktukları fakrı yaratan Hak Teâlâ hazretlerinden korkup, O'nun emrine tâbi' ve nehyinden müctenib olsa idiler, onlara yerlerde medfûn olan gizli hazîneleri keşf etmek sûretiyle, kendilerini fakrdan kurtaracak sebebler yaratır idi.

2199. Onların hepsi, gam korkusundan, ayn-ı gamdadır; varlıktan dolayı, ademe düşmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. Onların hepsi, gam korkusundan, gamın ta kendisindedir; varlıktan dolayı, yokluğa düşmüşlerdir.

Bu gaflet ehlinin hepsi, fakirlik gamı korkusundan, gamın ta kendisindedir; yani sebeplerin elden gitmesi gamı içindedirler. Şaşırtıcıdır ki, gamdan kurtulmak istedikleri hâlde, yine gam içindedirler ve bu hâlin farkında bile değildirler. Onların hepsi, vehmedilmiş ve geçici olan mecazî varlıkları için yokluğa, yani yok ve geçici olan sebepleri kazanmaya düşmüşlerdir ve hakiki varlığı bulmaktan mahrum kalmışlardır.

Bu ehl-i gafletin hepsi fakirlik gamı korkusundan, ayn-ı gamdadır; ya'nî fevt-i esbâb gamı içindedirler. Garîbdir ki, gamdan kurtulmak istedikleri halde, yine gam içindedirler ve bu hâlin farkında bile değildirler. Onların hepsi mevhûm ve fânî olan mecâzî varlıkları için yokluğa, ya'nî ma'dûm ve fânî olan esbâbın kesbine düşmüşlerdir ve hakîkî varlığı bulmaktan mahrûm kalmışlardır.

## Geminin halâsı hakkında Dekūkî'nin duâsı ve şefâati

2200. Vaktaki Dekūkî o kuyâmeti gördü; onun merhameti kaynadı ve onun göz yaşı koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Dekūkî o kıyameti gördüğü vakit; onun merhameti coştu ve onun gözyaşı aktı.

Dekūkî hazretleri gemi halkının düştüğü tehlikeyi gördü ve kalbinin merhameti coştu ve gözlerinden yaşlar döküldü.

Dekükî hazretleri gemi halkının düştüğü tehlikeyi gördü ve kalbinin merhameti kaynadı ve gözlerinden yaşlar döküldü.

2201. Dedi: "Ya Rab! Onların fiiline bakma; ey sıfatı latif olan şah, onların elini tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Dedi: "Ey Rabbim! Onların fiiline bakma; ey sıfatı latif olan şah, onların elini tut!"

2202. "Hoş selâmetle tekrar onları sahile götür, ey eli denize ve karaya erişmiş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. "Onları selametle tekrar sahile götür, ey eli denize ve karaya erişmiş olan!"

2203. "Ey ebedî olan Kerîm ve Rahîm! Fenâ düşünücü olanlardan bu fenâlığı bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. "Ey ebedî olan Kerîm ve Rahîm! Fenâ düşünenlerden bu fenalığı bırak!"

Bu şerefli beyitte, "Kötülüğün cezası, kendi gibi bir kötülüktür." (Şûrâ, 42/40) ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani: "Ey Kerîm ve Rahîm olan Allah'ım, onlar senin hakkında kötü düşündüler ve kötülük ettiler; kötülüğün cezası da, kendi gibi bir kötülüktür; fakat sen Kerîm'sin. Bu ayet-i kerime senin tehdidindir; kerîm olanlar ise tehditlerinden vazgeçerler. Sen de, bunlara yönelmiş olan bu kötülükten vazgeç!"

Bu beyt-i şerifde وَ جَزَاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'nî “Fenâlığın cezâsı, onun gibi fenâlıktır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî: “Ey Kerîm ve Rahîm, onlar senin hakkında fenâ düşündüler ve fenâlık ettiler; ve fenâlığın cezâsı da, onun gibi bir fenâlıktır; fakat sen Kerîm'sin. Bu âyet-i kerîme senin vaîdindir; ve kerîm olanlar vaîdlerinden geçerler. Sen de, bunlara müteveccih olan bu fenâlıktan vazgeç!"

2204. "Ey, bedava yüz, göz ve kulak vermiş, rüşvetsiz akıl ve hûş bahş etmiş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. "Ey, bedava yüz, göz ve kulak vermiş, rüşvetsiz akıl ve hûş bahş etmiş olan!"

"Ey, bize ücretsiz görme ve işitme nimetleri vermiş ve karşılığında rüşvet almaksızın bizlere akıl ve zekâ nimetlerini ihsan etmiş olan Kerîm!"

"Ey ücretsiz bize görme ve işitme ni'metleri vermiş ve mukābillerinde rüşvet almaksızın bizlere akıl ve zekâ ni'metlerini ihsân etmiş olan Kerîm!"

2205. "İstihkākdan evvel atâ bağışlamış; bizden hep küfrân ve hatâ görmüş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. "Lâyık olmaktan önce bağışta bulunmuş; bizden hep nankörlük ve hata görmüş olan!"

"Bizim sâlih amellerimiz meydana gelmeden ve lâyık olmayı kazanmadan önce, bize ihsanlarda bulunmuş ve bu nimet ve ihsanlara karşılık da, bizden şükür yerine hep nankörlük ve isyan görmüş olan Kerîm ve Rahîm!"

"Bizim a'mâl-i sâlihamız vâki' olmazdan ve istihkāk kesb etmezden evvel, bize ihsanlar etmiş ve bu ni'met ve ihsanlara mukābil de, bizden şükür yerine hep küfrân ve isyân görmüş olan Kerîm ve Rahîm!"

2206. “Ey Azîm! Bizden olan azîm günahları, sen harîmde afv etmeğe kādirsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. “Ey Azîm! Bizden olan büyük günahları, sen harîmde affetmeye kadirsin."

"Ey Azîm olan Allah'ım! Senin ihsanlarına karşı, bizden meydana gelen günahları, bizi halk nazarında rezil ve rüsvay etmeksizin ve bu günahlarımızı teşhir etmeksizin, gizlice affetmeye kadir olan bir Kerîm ve Rahîm'sin!"

"Ey Azîm olan Allahım! Senin ihsânlarına karşı, bizden sâdır olan günâhlan, bizi halk nazarında rezîl ve rüsvây etmeksizin ve bu günahlarımızı teşhîr etmeksizin, gizlice afv etmeğe kādir olan bir Kerîm ve Rahîm'sin!"

2207. "Biz az ve hırstan kendimizi yaktık ve bu duâyı da senden öğrendik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. "Biz az ve hırstan kendimizi yaktık ve bu duayı da senden öğrendik."

2203. "Ey ebedî olan Kerîm ve Rahîm! Fenâ düşünücü olanlardan bu fenâlığı bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. "Ey ebedî olan Kerîm ve Rahîm! Fenâ düşünenlerden bu fenalığı bırak!"

Bu şerefli beyitte, "Kötülüğün cezası, kendi gibi bir kötülüktür." (Şûrâ, 42/40) ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani: "Ey Kerîm ve Rahîm olan Allah'ım, onlar senin hakkında kötü düşündüler ve kötülük ettiler; kötülüğün cezası da, kendi gibi bir kötülüktür; fakat sen Kerîm'sin. Bu ayet-i kerime senin tehdidindir; kerîm olanlar ise tehditlerinden vazgeçerler. Sen de, bunlara yönelmiş olan bu kötülükten vazgeç!"

Bu beyt-i şerifde وَ جَزَاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'nî “Fenâlığın cezâsı, onun gibi fenâlıktır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'nî: “Ey Kerîm ve Rahîm, onlar senin hakkında fenâ düşündüler ve fenâlık ettiler; ve fenâlığın cezâsı da, onun gibi bir fenâlıktır; fakat sen Kerîm'sin. Bu âyet-i kerîme senin vaîdindir; ve kerîm olanlar vaîdlerinden geçerler. Sen de, bunlara müteveccih olan bu fenâlıktan vazgeç!"

2204. "Ey, bedava yüz, göz ve kulak vermiş, rüşvetsiz akıl ve hûş bahş etmiş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. "Ey, bedava yüz, göz ve kulak vermiş, rüşvetsiz akıl ve hûş bahş etmiş olan!"

"Ey, bize ücretsiz görme ve işitme nimetleri vermiş ve karşılığında rüşvet almaksızın bizlere akıl ve zekâ nimetlerini ihsan etmiş olan Kerîm!"

"Ey ücretsiz bize görme ve işitme ni'metleri vermiş ve mukābillerinde rüşvet almaksızın bizlere akıl ve zekâ ni'metlerini ihsân etmiş olan Kerîm!"

2205. "İstihkākdan evvel atâ bağışlamış; bizden hep küfrân ve hatâ görmüş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. "Lâyık olmaktan önce bağışta bulunmuş; bizden hep nankörlük ve hata görmüş olan!"

"Bizim sâlih amellerimiz meydana gelmeden ve lâyık olmayı kazanmadan önce, bize ihsanlarda bulunmuş ve bu nimet ve ihsanlara karşılık da, bizden şükür yerine hep nankörlük ve isyan görmüş olan Kerîm ve Rahîm!"

"Bizim a'mâl-i sâlihamız vâki' olmazdan ve istihkāk kesb etmezden evvel, bize ihsanlar etmiş ve bu ni'met ve ihsanlara mukābil de, bizden şükür yerine hep küfrân ve isyân görmüş olan Kerîm ve Rahîm!"

2206. “Ey Azîm! Bizden olan azîm günahları, sen harîmde afv etmeğe kādirsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. “Ey Azîm! Bizden olan büyük günahları, sen harîmde affetmeye kadirsin."

"Ey Azîm olan Allah'ım! Senin ihsanlarına karşı, bizden meydana gelen günahları, bizi halk nazarında rezil ve rüsvay etmeksizin ve bu günahlarımızı teşhir etmeksizin, gizlice affetmeye kadir olan bir Kerîm ve Rahîm'sin!"

"Ey Azîm olan Allahım! Senin ihsânlarına karşı, bizden sâdır olan günâhlan, bizi halk nazarında rezîl ve rüsvây etmeksizin ve bu günahlarımızı teşhîr etmeksizin, gizlice afv etmeğe kādir olan bir Kerîm ve Rahîm'sin!"

2207. "Biz az ve hırstan kendimizi yaktık ve bu duâyı da senden öğrendik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. "Biz az ve hırstan kendimizi yaktık ve bu duâyı da senden öğrendik."

Biz dünyevî gösterişlere kapılıp, nefsânî arzularımızı elde etme hırsından dolayı, manen kendimizi yaktık; ve bu beladan kurtulmak için sana dua etmek ve yalvarmak usulünü yine senden öğrendik; çünkü sen, Kur'an-ı Kerim'de bize اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) yani “Bana dua edin, kabul edeyim" buyurdun. "Az" hırs kelimesinin eş anlamlısıdır.

"Biz âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olup, nefsânî arzûlarımızı elde etmek hırsından dolayı, ma'nen kendimizi yaktık; ve bu belâdan kurtulmak için sana duâ etmek ve yalvarmak usûlünü yine senden öğrendik; zîrâ sen, Kur'ân-ı Kerîm'de bize اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, kabul edeyim" buyurdun." "Âz" hırs kelimesinin mürâdifidir.

2208. Onun hürmetine ki, duâyı öğrettin; böyle zulmet içinde çerâğ parlattın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. Onun hürmetine ki, duayı öğrettin; böyle karanlık içinde ışık parlattın.

"Ey Allah'ım, bize dua etme usulünü öğretip, böyle doğal karanlık ve nefse ait sıfatlar içinde hidayet ışığını parlatman hürmetine, bu gemidekilerin kötü fiillerine bakmayıp, onları selamet sahiline çıkar!"

“İlâhî, bize duâ usûlünü öğretip, böyle zulmet-i tabiiyye ve sıfât-ı nefsâniyye içinde çerâğ-ı hidâyetini parlatman hürmetine, bu gemidekilerin kötü fiillerine bakmayıp, onları sâhil-i selâmete çıkar!"

2209. O zaman, vefâlı analar gibi, onun lutfu üzerine duâ böyle giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. O zaman, vefalı analar gibi, onun lütfu üzerine dua böyle giderdi.

Gemidekilerin felaket zamanında, Hakk'ın lütfuna dayanarak Dekūkî hazretlerinin temiz kalbinde vefalı analar gibi şefkat ve merhamet kaynayarak böyle dua akardı.

Gemidekilerin felâket zamânında, Hakk'ın lutfuna istinaden Dekūkî hazretlerinin kalb-i şerîfinde vefâlı analar gibi şefkat ve merhamet kaynayarak böyle duâ cârî olurdu.

2210. Ondan göz yaşı giderdi; ve o duâ ondan bî-hod olarak semâ üzerinde zâhir olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. Ondan gözyaşı giderdi; ve o dua ondan kendinden geçmiş olarak gökyüzünde belirirdi.

Dekūkî hazretleri, namaz içinde hem ağlar hem de kendisinden geçmiş olarak dua ederdi; ve duası, yüce âlemde belirirdi.

Dekūkî hazretleri, namaz içinde hem ağlar ve hem de kendisinden geçmiş olarak duâ eder; ve duâsı, âlem-i ulvîde zâhir olurdu.

2211. Bu bî-hodların duası ise başkadır; o duâ ondan değildir Dâver'in kelâmıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. Bu kendinden geçmişlerin duası ise başkadır; o dua ondan değildir, Yüce Allah'ın kelâmıdır.

Dekūkî hazretleri kendinden geçmiş ve Hak'ta fani olmuş idi. Böyle kendinden geçenlerin duası ise, kendinden geçmemiş olanların duası gibi değildir; ve o dua onun kendiliğinden değildir; aksine ondan görünen Hakk'ın kelâmıdır.

Bu anlam meselenin iç yüzüdür; dış yüzüne gelince: Dekūkî hazretlerinin namaz içinde gözyaşı dökmesi ve böyle dualar etmesi, namazı bozacak göz "Biz dünyevî süslere kapılıp, nefsanî arzularımızı elde etme hırsından dolayı, manen kendimizi yaktık; ve bu beladan kurtulmak için sana dua etmek ve yalvarmak usulünü yine senden öğrendik; çünkü sen, Kur'ân-ı Kerîm'de bize اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) yani “Bana dua edin, kabul edeyim" buyurdun." "Âz" hırs kelimesinin eş anlamlısıdır.

Dekūkî hazretleri kendinden geçmiş ve Hak'da fânî olmuş idi. Böyle kendinden geçenlerin duâsı ise, kendinden geçmemiş olanların duâsı gibi değildir; ve o duâ onun kendiliğinden değildir; belki ondan zâhir olan Hakk'ın kelâmıdır.

Bu ma'nâ mes'elenin iç yüzüdür; dış yüzüne gelince: Dekūkî hazretlerinin namaz içinde göz yaşı dökmesi ve böyle duâlar etmesi, namazı bozacak göz "Biz âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olup, nefsânî arzûlarımızı elde etmek hırsından dolayı, ma'nen kendimizi yaktık; ve bu belâdan kurtulmak için sana duâ etmek ve yalvarmak usûlünü yine senden öğrendik; zîrâ sen, Kur'ân-ı Kerîm'de bize اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ya'nî “Bana duâ edin, kabul edeyim" buyurdun." "Âz" hırs kelimesinin mürâdifidir.

2208. Onun hürmetine ki, duâyı öğrettin; böyle zulmet içinde çerâğ parlattın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. Onun hürmetine ki, duayı öğrettin; böyle karanlık içinde ışık parlattın.

"Ey Allah'ım, bize dua etme usulünü öğretip, böyle doğal karanlık ve nefse ait sıfatlar içinde hidayet ışığını parlatman hürmetine, bu gemidekilerin kötü fiillerine bakmayıp, onları selamet sahiline çıkar!"

“İlâhî, bize duâ usûlünü öğretip, böyle zulmet-i tabiiyye ve sıfât-ı nefsâniyye içinde çerâğ-ı hidâyetini parlatman hürmetine, bu gemidekilerin kötü fiillerine bakmayıp, onları sâhil-i selâmete çıkar!"

2209. O zaman, vefâlı analar gibi, onun lutfu üzerine duâ böyle giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. O zaman, vefalı analar gibi, onun lütfu üzerine dua böyle giderdi.

Gemidekilerin felaket zamanında, Hakk'ın lütfuna dayanarak Dekūkî hazretlerinin temiz kalbinde vefalı analar gibi şefkat ve merhamet kaynayarak böyle dua akardı.

Gemidekilerin felâket zamânında, Hakk'ın lutfuna istinaden Dekūkî hazretlerinin kalb-i şerîfinde vefâlı analar gibi şefkat ve merhamet kaynayarak böyle duâ cârî olurdu.

2210. Ondan göz yaşı giderdi; ve o duâ ondan bî-hod olarak semâ üzerinde zâhir olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. Ondan gözyaşı giderdi; ve o dua ondan kendinden geçmiş olarak gökyüzünde belirirdi.

Dekūkî hazretleri, namaz içinde hem ağlar hem de kendisinden geçmiş olarak dua ederdi; ve duası, yüce âlemde belirirdi.

Dekūkî hazretleri, namaz içinde hem ağlar ve hem de kendisinden geçmiş olarak duâ eder; ve duâsı, âlem-i ulvîde zâhir olurdu.

2211. Bu bî-hodların duası ise başkadır; o duâ ondan değildir Dâver'in kelâmıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. Bu kendinden geçmişlerin duası ise başkadır; o dua ondan değildir, Yüce Allah'ın kelamıdır.

Dekūkî hazretleri kendinden geçmiş ve Hak'ta fani olmuş idi. Böyle kendinden geçenlerin duası ise, kendinden geçmemiş olanların duası gibi değildir; ve o dua onun kendiliğinden değildir; aksine ondan görünen Hakk'ın kelamıdır.

Bu anlam meselenin iç yüzüdür; dış yüzüne gelince: Dekūkî hazretlerinin namaz içinde gözyaşı dökmesi ve böyle dualar etmesi, namazı bozacak gözyaşlarından ve dualardan değildir. Çünkü bir kimse namazda Allah muhabbeti ile ağlarsa, şeriaten namazı bozulmaz; ve Şâfiî hazretleri katında mutlak olarak dua namazı bozmaz. Ve İmâm-ı A'zam hazretleri katında, eğer duası: “Yâ Rab, bana giyecek ve yiyecek ver” gibi insan sözüne benzer dualardan ise, namazı bozulur; değilse zaten namazda son oturuşta me'sûr dualar ve “Kunût duası” okumak âdettir.

Dekūkî hazretleri kendinden geçmiş ve Hak'da fânî olmuş idi. Böyle kendinden geçenlerin duâsı ise, kendinden geçmemiş olanların duâsı gibi değildir; ve o duâ onun kendiliğinden değildir; belki ondan zâhir olan Hakk'ın kelâmıdır.

Bu ma'nâ mes'elenin iç yüzüdür; dış yüzüne gelince: Dekūkî hazretlerinin namaz içinde göz yaşı dökmesi ve böyle duâlar etmesi, namazı bozacak göz yaşlarından ve duâlardan değildir. Zîrâ bir kimse namazda Allah muhabbeti ile ağlarsa, şer'an namazı bozulmaz; ve Şâfiî hazretleri indinde mutlakan duâ namazı bozmaz. Ve İmâm-ı A'zam hazretleri indinde, eğer duâsı: “Yâ Rab, bana giyecek ve yiyecek ver” gibi kelâm-ı nâsa benzer dualardan ise, namazı bozulur; değilse zâten namazda ka'de-i ahîrede ed'iye-i me'sûre ve “Kunût duâsı” okumak mu'tâddır.

2212. O duâyı Hak eder, çünkü o fenâdır. O duâ ve o icabet Huda'dandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. O duayı Hak eder, çünkü o fenâdır. O dua ve o icabet Allah'tandır.

Kul, Hak'ta fani olup, kendisinin, kendiliğinden kurtulduğu zaman, artık ondan ortaya çıkan sözler ve fiiller Hakk'ın olur. Bu sebeple dua ederse, o duayı onun mazharından Hak eder; kulun asla iradesi ve etkisi yoktur. O dua ve icabet tamamen Hak'tandır.

Kul, Hak'da fânî olup, kendinin, kendiliğinden kurtulduğu vakit, artık ondan zâhir olan akvâl ve efâl Hakk'ın olur. Binâenaleyh duâ ederse, o duâyı onun mazharından Hak eder; abdin aslâ irâdesi ve te'sîri yoktur. O duâ ve icâbet tamâmiyle Hak'dandır.

2213. Arada mahlûk vâsıtası yoktur; o tazarru'dan cisim ve cân habersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. Arada yaratılmış varlık aracılığı yoktur; o yakarıştan beden ve can habersizdir.

Yaratılmış varlık Hakk'ta fani olduğu zaman, ondan ortaya çıkan fiillerde ve sözlerde o yaratılmış varlığın etkisi yoktur. Bu gibi durumlarda, arada yaratılmış varlığın aracılığı kalmaz. Bir husus için Hakk'a yalvardığı zaman, onun bedeninin ve canının bu yakarıştan haberi bile olmaz. Örneğin uykuda konuşan adamın, konuşmasında, bir iradesi ve etkisi yoktur.

Mahlûk Hak'da fânî olduğu vakit, ondan zâhir olan efâl ve akvâlde o mahlûkun te'sîri yoktur. Bu gibi ahvâlde, arada mahlûkun vâsıtası kalmaz. Bir husûs için Hakk'a yalvardığı vakit, onun cisim ve cânının bu tazarru'dan haberi bile olmaz. Meselâ uykuda konuşan adamın, konuşmasında, bir irâdesi ve te'sîri yoktur.

2214. Hakk'ın bendeleri rahîmdir ve yük götürücüdür; kârın ıslahında Hakk'ın huyunu tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. Hakk'ın kulları merhametlidir ve yük taşıyıcıdır; işlerin düzeltilmesinde Hakk'ın huyunu edinirler.

"Berd-bâr" burada, tahammüllü ve halim olma anlamından kinayedir. Sözlük anlamı, yük taşıyıcıdır ki, halkın yüklerine tahammül etmek demektir. Hakk'ın has kulları olan kâmiller, Hakk'ın sıfatıyla nitelenmişlerdir. Nitekim kutsî hadiste onlara hitaben: اخرج بصفاتي الى خلقى yani "Benim halkıma, benim sıfatımla çık!" buyrulmuştur. Bu sebeple onlarda Hak'tan olan Rahîmiyyet (merhamet) ve Halîmiyyet (yumuşak huyluluk) ortaya çıkar. Ve aynı şekilde تخلقوا باخلاق الله yani "İlahi ahlâkla ahlâklanın!" hadis-i şerifi hükmüyle, onlarda Hakk'ın ahlâkı vardır ki, halkın işlerini bu yüce ahlâkla düzeltirler. yaşlarından ve dualardan değildir. Çünkü bir kimse namazda Allah sevgisiyle ağlarsa, şeriaten namazı bozulmaz; ve Şâfiî hazretleri katında mutlak olarak dua namazı bozmaz. Ve İmâm-ı A'zam hazretleri katında, eğer duası: "Ey Rabbim, bana giyecek ve yiyecek ver" gibi insan sözüne benzeyen dualardan ise, namazı bozulur; değilse zaten namazda son oturuşta sünnet olan duaları ve "Kunut duası"nı okumak âdettir.

“Berd-bâr” burada, mütehammil ve halîm ma'nâsından kinâyedir. Lügat ma'nâsı, yük götürücüdür ki, halkın yüklerine mütehammil olmak demektir. Hakk'ın hâs kulları olan kâmiller, Hakk'ın sıfatıyla muttasıflardır. Nitekim hadîs-i kudsîde onlara hitaben: اخرج بصفاتي الى خلقى ya'ni “ Benim halkıma, benim sıfatımla çık!” buyurulmuştur. Binâenaleyh onlarda sıfat-ı Hak'dan olan Rahîmiyyet ve Halîmiyyet zâhir olur. Ve kezâ تخلقوا باخلاق الله ya'nî “Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olun!” hadîs-i şerîfi hükmüyle, onlarda Hakk'ın ahlâkı vardır ki, halkın umûrunu bu ahlâk-ı âliye ile ıslâh ederler. yaşlarından ve duâlardan değildir. Zîrâ bir kimse namazda Allah muhabbeti ile ağlarsa, şer'an namazı bozulmaz; ve Şâfiî hazretleri indinde mutlakan duâ namazı bozmaz. Ve İmâm-ı A'zam hazretleri indinde, eğer duâsı: “Yâ Rab, bana giyecek ve yiyecek ver" gibi kelâm-ı nâsa benzer dualardan ise, namazı bozulur; değilse zâten namazda ka'de-i ahîrede ed'iye-i me'sûre ve "Kunût duâsı" okumak mu'tâddır.

2212. O duâyı Hak eder, çünkü o fenâdır. O duâ ve o icabet Huda'dandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. O duayı Hak eder, çünkü o fenâdır. O dua ve o icabet Allah'tandır.

Kul, Hak'ta fani olup, kendisinin, kendiliğinden kurtulduğu zaman, artık ondan ortaya çıkan sözler ve fiiller Hakk'ın olur. Bu sebeple dua ederse, o duayı onun mazharından Hak eder; kulun asla iradesi ve etkisi yoktur. O dua ve icabet tamamen Hak'tandır.

Kul, Hak'da fânî olup, kendinin, kendiliğinden kurtulduğu vakit, artık ondan zâhir olan akvâl ve efâl Hakk'ın olur. Binâenaleyh duâ ederse, o duâyı onun mazharından Hak eder; abdin aslâ irâdesi ve te'sîri yoktur. O duâ ve icâbet tamâmiyle Hak'dandır.

2213. Arada mahlûk vâsıtası yoktur; o tazarru'dan cisim ve cân habersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. Arada yaratılmış varlık aracılığı yoktur; o yakarıştan beden ve can habersizdir.

Yaratılmış varlık Hakk'ta fani olduğu zaman, ondan ortaya çıkan fiillerde ve sözlerde o yaratılmış varlığın etkisi yoktur. Bu gibi durumlarda, arada yaratılmış varlığın aracılığı kalmaz. Bir husus için Hakk'a yalvardığı zaman, onun bedeninin ve canının bu yakarıştan haberi bile olmaz. Örneğin uykuda konuşan adamın, konuşmasında, bir iradesi ve etkisi yoktur.

Mahlûk Hak'da fânî olduğu vakit, ondan zâhir olan efâl ve akvâlde o mahlûkun te'sîri yoktur. Bu gibi ahvâlde, arada mahlûkun vâsıtası kalmaz. Bir husûs için Hakk'a yalvardığı vakit, onun cisim ve cânının bu tazarru'dan haberi bile olmaz. Meselâ uykuda konuşan adamın, konuşmasında, bir irâdesi ve te'sîri yoktur.

2214. Hakk'ın bendeleri rahîmdir ve yük götürücüdür; kârın ıslahında Hakk'ın huyunu tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. Hakk'ın kulları merhametlidir ve yük taşıyıcıdır; işlerin düzeltilmesinde Hakk'ın huyunu edinirler.

"Berd-bâr" burada, tahammüllü ve halim (yumuşak huylu) anlamından kinayedir. Sözlük anlamı, yük taşıyıcıdır ki, halkın yüklerine tahammül etmek demektir. Hakk'ın has kulları olan kâmiller (olgun insanlar), Hakk'ın sıfatlarıyla nitelenmişlerdir.

Nitekim hadîs-i kudsîde onlara hitaben: اخرج بصفاتي الى خلقى yani "Benim halkıma, benim sıfatımla çık!" buyrulmuştur. Bu sebeple onlarda Hak'tan olan Rahîmiyyet (çok merhametli olma) ve Halîmiyyet (yumuşak huylu olma) sıfatları ortaya çıkar. Ve aynı şekilde تخلقوا باخلاق الله yani "İlahi ahlâkla ahlâklanın!" hadîs-i şerîfinin hükmüyle, onlarda Hakk'ın ahlâkı vardır ki, halkın işlerini bu yüce ahlâkla düzeltirler.

“Berd-bâr” burada, mütehammil ve halîm ma'nâsından kinâyedir. Lügat ma'nâsı, yük götürücüdür ki, halkın yüklerine mütehammil olmak demektir. Hakk'ın hâs kulları olan kâmiller, Hakk'ın sıfatıyla muttasıflardır.

Nitekim hadîs-i kudsîde onlara hitaben: اخرج بصفاتي الى خلقى ya'ni “ Benim halkıma, benim sıfatımla çık!" buyurulmuştur. Binâenaleyh onlarda sıfat-ı Hak'dan olan Rahîmiyyet ve Halîmiyyet zahir olur. Ve kezâ تخلقوا باخلاق الله ya'nî “Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olun!" hadîs-i şerîfi hükmüyle, onlarda Hakk'ın ahlâkı vardır ki, halkın umûrunu bu ahlâk-ı âliye ile ıslâh ederler.

2215. Müşkil mevki'de ve ağır günde mihribandırlar, rüşvetsiz yardım edicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Zor durumda ve ağır günde şefkatlidirler, rüşvetsiz yardım edicilerdir.

2216. Ey mübtelâ, âgâh ol, bu kavmi ara! Agâh ol, beladan evvel, onları ganîmet tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. Ey müptela, uyanık ol, bu kavmi ara! Uyanık ol, beladan önce, onları ganimet bil!

Ey nefse ait sıfatların illetlerine tutulmuş olan kimse, kendine gel de, böyle zor durumda ve kara günlerde senin yardımına yetişecek olan bu kâmil insanlar topluluğunu ara! Kendine gel, kötü fiillerine karşılık, dünyevî bela veyahut gözünü kapayıp, berzahî bela (kabir hayatı belası) gelmezden önce, onların sohbetlerini ganimet bil!

Ey sıfât-ı nefsâniyye illetlerine mübtelâ olmuş olan kimse, kendine gel de, böyle müşkil mevki'de ve kara günlerde senin imdâdına yetişecek olan bu tâ-ife-i kâmilîni ara! Kendine gel, kötü fiillerine mukābil, belâ-yı dünyevî veyâ-hud gözünü kapayıp, belâ-yı berzahî gelmezden evvel, onların sohbetlerini ganîmet bil!

2217. O pehlivânın nefesinden gemi kurtuldu, gemi ehli için dahi kendi cehdiy-le kurtuldu zannı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. O pehlivanın nefesinden gemi kurtuldu, gemi ehli için dahi kendi çabasıyla kurtuldu sanısı oluştu.

Gerçekte geminin batma tehlikesinden kurtuluşu, o manevî pehlivan olan Dekūkî hazretlerinin nefesi ve duâ tesiriyle meydana geldi; fakat gemi halkı sahile çıktıktan sonra geminin bu kurtuluşunu, kendi çaba ve gayretlerinden ve tedbirlerinden zannedip: "Şöyle yaptık, böyle yaptık da kurtulduk" dediler.

Hakikat-ı halde geminin gark tehlikesinden kurtuluşu, o ma'nâ pehlivânı olan Dekūkî hazretlerinin nefesi ve duâ te'sîriyle vâki' oldu; fakat gemi halkı sâhile çıktıktan sonra geminin bu kurtuluşunu, kendi cehd ve gayretlerinden ve tedbîrlerinden zannedip: "Şöyle yaptık, böyle yaptık da kurtulduk" dediler.

2218. Ki ancak onların bâzûsu, korku içinde, hüner cihetinden hedefe bir ok attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Ki ancak onların pazusu, korku içinde, hüner yönünden hedefe bir ok attı.

Onlar zannettiler ki, bu boğulma korkusu içinde, hiçbir taraftan kendilerine yardım gelmeyip, ancak onların kol kuvvetleri, hüner ve maharet yönünden kurtuluş hedefine bir selamet oku attı.

Onlar zannettiler ki, bu boğulmak korkusu içinde, hiçbir taraftan kendilerine imdâd vâki' olmayıp, ancak onların kuvvet-i bâzûları, hüner ve mahâret cihetinden hedef-i necâta bir selâmet okunu attı.

2219. Şikarda tilkileri ayakları kurtarır ve tilkiler ise tarîkı o kuyruktan bilirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. Avda tilkileri ayakları kurtarır ve tilkiler ise yolu o kuyruktan bilirler.

"Gırâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada "yol" anlamı uygundur. Ve bu şerefli beyit, gemi halkının tehlikeden kurtulduktan sonraki zanlarına bir örnektir. Yani, "Avcıların elinden tilkileri ayakları kurtarır; çünkü ayakları ile koşup kaçarlar. Halbuki tilkiler kurtuluş yolunu o kuyruk sallamalarından ve hilelerinden bilirler."

“Gırâr” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada tarîk ma'nâsı münâsibdir. Ve bu beyt-i şerîf, gemi halkının tehlikeden kurtulduklarından sonraki zanlarına bir misâldir. Ya'nî, "Avcıların elinden tilkileri ayakları kurtarır; zîrâ ayakları ile koşup, kaçarlar. Halbuki tilkiler tarîk-ı necâtı o kuyruk sallamalarından ve hîlelerinden bilirler."

2215. Müşkil mevki'de ve ağır günde mihribandırlar, rüşvetsiz yardım edicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Zor durumda ve ağır günde şefkatlidirler, rüşvetsiz yardım edicilerdir.

2216. Ey mübtelâ, âgâh ol, bu kavmi ara! Agâh ol, beladan evvel, onları ganîmet tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. Ey müptela, uyanık ol, bu kavmi ara! Uyanık ol, beladan önce, onları ganimet bil!

Ey nefse ait sıfatların illetlerine tutulmuş olan kimse, kendine gel de, böyle zor durumda ve kara günlerde senin yardımına yetişecek olan bu kâmil insanlar topluluğunu ara! Kendine gel, kötü fiillerine karşılık, dünyevî bela veyahut gözünü kapayıp, berzahî bela (kabir hayatı belası) gelmezden önce, onların sohbetlerini ganimet bil!

Ey sıfât-ı nefsâniyye illetlerine mübtelâ olmuş olan kimse, kendine gel de, böyle müşkil mevki'de ve kara günlerde senin imdâdına yetişecek olan bu tâ-ife-i kâmilîni ara! Kendine gel, kötü fiillerine mukābil, belâ-yı dünyevî veyâ-hud gözünü kapayıp, belâ-yı berzahî gelmezden evvel, onların sohbetlerini ganîmet bil!

2217. O pehlivânın nefesinden gemi kurtuldu, gemi ehli için dahi kendi cehdiy-le kurtuldu zannı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. O pehlivanın nefesinden gemi kurtuldu, gemi ehli için dahi kendi çabasıyla kurtuldu sanısı oluştu.

Gerçekte geminin batma tehlikesinden kurtuluşu, o manevî pehlivan olan Dekūkî hazretlerinin nefesi ve duâ tesiriyle meydana geldi; fakat gemi halkı sahile çıktıktan sonra geminin bu kurtuluşunu, kendi çaba ve gayretlerinden ve tedbirlerinden zannedip: "Şöyle yaptık, böyle yaptık da kurtulduk" dediler.

Hakikat-ı halde geminin gark tehlikesinden kurtuluşu, o ma'nâ pehlivânı olan Dekūkî hazretlerinin nefesi ve duâ te'sîriyle vâki' oldu; fakat gemi halkı sâhile çıktıktan sonra geminin bu kurtuluşunu, kendi cehd ve gayretlerinden ve tedbîrlerinden zannedip: "Şöyle yaptık, böyle yaptık da kurtulduk" dediler.

2218. Ki ancak onların bâzûsu, korku içinde, hüner cihetinden hedefe bir ok attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Ki ancak onların pazusu, korku içinde, hüner yönünden hedefe bir ok attı.

Onlar zannettiler ki, bu boğulma korkusu içinde, hiçbir taraftan kendilerine yardım gelmeyip, ancak onların kol kuvvetleri, hüner ve maharet yönünden kurtuluş hedefine bir selamet oku attı.

Onlar zannettiler ki, bu boğulmak korkusu içinde, hiçbir taraftan kendilerine imdâd vâki' olmayıp, ancak onların kuvvet-i bâzûları, hüner ve mahâret cihetinden hedef-i necâta bir selâmet okunu attı.

2219. Şikarda tilkileri ayakları kurtarır ve tilkiler ise tarîkı o kuyruktan bilirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. Avda tilkileri ayakları kurtarır ve tilkiler ise kurtuluş yolunu o kuyruktan bilirler.

"Gırâr" kelimesinin birden çok anlamı vardır; burada "yol" anlamı uygundur. Ve bu şerefli beyit, gemi halkının tehlikeden kurtulduktan sonraki zanlarına bir örnektir. Yani, "Avcıların elinden tilkileri ayakları kurtarır; çünkü ayakları ile koşup kaçarlar. Halbuki tilkiler kurtuluş yolunu o kuyruk sallamalarından ve hilelerinden bilirler." Ankaravî hazretleri "Gırâr" kelimesine "aldanma yönünden veya mağrur oldukları hâl" anlamını vermiştir. Hintliler ise, tecrübesizlik ve bilgisizlik ve gaflet anlamlarını vermişlerdir.

“Gırâr” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada tarîk ma'nâsı münâsibdir. Ve bu beyt-i şerîf, gemi halkının tehlikeden kurtulduklarından sonraki zanlarına bir misâldir. Ya'nî, "Avcıların elinden tilkileri ayakları kurtarır; zîrâ ayakları ile koşup, kaçarlar. Halbuki tilkiler tarîk-ı necâtı o kuyruk sallamalarından ve hîlelerinden bilirler." Ankaravî hazretleri "Gırâr" kelimesine "İğtirâr cihetinden veyâ mağrûr oldukları hâl" ma'nâsı vermiştir. Hindliler ise, tecrübesizlik ve nâdânlık ve gaflet ma'nâlarını vermişlerdir.

2220. Aşkları kendi kuyruğu ile oynarlar, bu bizim canımızı pusudan kurtarır diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Aşkları kendi kuyruğu ile oynarlar, bu bizim canımızı pusudan kurtarır diye.

O tilkiler kurtuluş yolunu kendi kuyruklarından sandıkları için, "Bu kuyruğumuz bizim canımızı, avcıların pususundan kurtarır" diyerek aşk ve muhabbetlerini ancak kendi kuyruklarına özgü kılmışlardır.

O tilkiler tarîk-ı necâtı kendi kuyruklarından zannettikleri için, "Bu kuyruğumuz bizim canımızı, avcıların pususundan kurtarır" diyerek aşk ve muhabbetlerini ancak kendi kuyruklarına tahsîs etmişlerdir.

2221. Ey tilki, ayağını kerpiçten sakla! Ey küstah, ayak olmadığı vakit, kuyruğun ne fâidesi vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Ey tilki, ayağını kerpiçten sakla! Ey küstah, ayak olmadığı vakit, kuyruğun ne faydası vardır?

Ey tilki tabiatlı mağrur efendi, ayağını kerpiçe ve taşa çarpmamak için iyi koru ve seni bela pususundan kurtarmak için ayak hükmünde olan kâmil insanları incitmekten sakın. Ey edepsiz! Ayak olmadığı vakit, kuyruk hükmünde olan senin tedbirin ne fayda eder?

Ey tilki tabîatlı olan mağrûr efendi, ayağını kerpiçe ve taşa çarpmamak için iyi muhafaza et ve seni belâ pususundan kurtarmak için ayak mesâbesinde olan kâmilleri incitmekten sakın. Ey bî-edeb!, ayak olmadığı vakit, kuyruk mesâbesinde olan senin tedbîrin ne fâide eder?

2222. Biz tilkiler gibiyiz, bizim ayağımız kerîmlerdir. Bizi yüz türlü intikāmdan kurtarırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Biz tilkiler gibiyiz, bizim ayağımız kerîmlerdir. Bizi yüz türlü intikamdan kurtarırlar.

Biz hile ve tedbirlerimize aldanmak yönünden tilkilere benzeriz. Bizim ayağımız ise Kerîm olan Hakk'ın has kullarıdır. Bizi yüz türlü himmetlerden (manevi yardımlardan) ve belalardan kurtarırlar.

Biz hîle ve tedbirlerimize mağrûr olmak cihetinden tilkilere benzeriz. Bizim ayağımız ise Kerîm olan Hakk'ın hâs kullarıdır. Bizi yüz türlü himmetlerden ve belâlardan kurtarırlar.

2223. Bizim ince hîlemiz, kuyruğumuz gibidir; kuyruk ile sola ve sağa aşklar oynarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. Bizim ince hilemiz, kuyruğumuz gibidir; kuyruk ile sola ve sağa aşklar oynarız.

Bizim incecik hile ve tedbirlerimiz, tilkinin mağrur olduğu kuyruğuna benzer; çünkü aşk ve muhabbetlerimizi bu dünya hayatında bu tedbirlerimiz ve hünerlerimize dayanarak oynar ve kullanırız.

Bizim incecik híle ve tedbirlerimiz, tilkinin mağrûr olduğu kuyruğuna benzer; zîrâ aşk ve muhabbetlerimizi bu hayât-ı dünyeviyyede bu tedbirlerimiz ve hünerlerimize istinâden oynar ve kullanırız.

2224. İstidlâl ve mekr cihetinden kuyruğumuzu kımıldatırız, tâ ki Zeyd ve Bekr bizden hayran kalsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. İstidlâl ve mekr (gizli yönlendirme) yönünden kuyruğumuzu kımıldatırız, tâ ki Zeyd ve Bekr bizden hayran kalsın.

Ankaravî hazretleri "Gırâr" kelimesine "İğtirâr (aldanma) yönünden veya mağrur oldukları hâl" anlamını vermiştir. Hindliler ise, tecrübesizlik ve nâdânlık (cahillik) ve gaflet anlamlarını vermişlerdir.

Ankaravî hazretleri "Gırâr" kelimesine "İğtirâr cihetinden veyâ mağrûr oldukları hâl" ma'nâsı vermiştir. Hindliler ise, tecrübesizlik ve nâdânlık ve gaflet ma'nâlarını vermişlerdir.

2220. Aşkları kendi kuyruğu ile oynarlar, bu bizim canımızı pusudan kurtarır diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Aşkları kendi kuyruğu ile oynarlar, bu bizim canımızı pusudan kurtarır diye.

O tilkiler kurtuluş yolunu kendi kuyruklarından sandıkları için, "Bu kuyruğumuz bizim canımızı, avcıların pususundan kurtarır" diyerek aşk ve muhabbetlerini ancak kendi kuyruklarına özgü kılmışlardır.

O tilkiler tarîk-ı necâtı kendi kuyruklarından zannettikleri için, "Bu kuyruğumuz bizim canımızı, avcıların pususundan kurtarır" diyerek aşk ve muhabbetlerini ancak kendi kuyruklarına tahsîs etmişlerdir.

2221. Ey tilki, ayağını kerpiçten sakla! Ey küstah, ayak olmadığı vakit, kuyruğun ne fâidesi vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Ey tilki, ayağını kerpiçten sakla! Ey küstah, ayak olmadığı vakit, kuyruğun ne faydası vardır?

Ey tilki tabiatlı mağrur efendi, ayağını kerpiçe ve taşa çarpmamak için iyi koru ve seni bela pususundan kurtarmak için ayak hükmünde olan kâmil insanları incitmekten sakın. Ey edepsiz! Ayak olmadığı vakit, kuyruk hükmünde olan senin tedbirin ne fayda eder?

Ey tilki tabîatlı olan mağrûr efendi, ayağını kerpiçe ve taşa çarpmamak için iyi muhafaza et ve seni belâ pususundan kurtarmak için ayak mesâbesinde olan kâmilleri incitmekten sakın. Ey bî-edeb!, ayak olmadığı vakit, kuyruk mesâbesinde olan senin tedbîrin ne fâide eder?

2222. Biz tilkiler gibiyiz, bizim ayağımız kerîmlerdir. Bizi yüz türlü intikāmdan kurtarırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Biz tilkiler gibiyiz, bizim ayağımız kerîmlerdir. Bizi yüz türlü intikamdan kurtarırlar.

Biz hile ve tedbirlerimize aldanmak yönünden tilkilere benzeriz. Bizim ayağımız ise Kerîm olan Hakk'ın has kullarıdır. Bizi yüz türlü himmetlerden (manevi yardımlardan) ve belalardan kurtarırlar.

Biz hîle ve tedbirlerimize mağrûr olmak cihetinden tilkilere benzeriz. Bizim ayağımız ise Kerîm olan Hakk'ın hâs kullarıdır. Bizi yüz türlü himmetlerden ve belâlardan kurtarırlar.

2223. Bizim ince hîlemiz, kuyruğumuz gibidir; kuyruk ile sola ve sağa aşklar oynarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. Bizim ince hilemiz, kuyruğumuz gibidir; kuyruk ile sola ve sağa aşklar oynarız.

Bizim incecik hile ve tedbirlerimiz, tilkinin mağrur olduğu kuyruğuna benzer; çünkü aşk ve muhabbetlerimizi bu dünya hayatında bu tedbirlerimiz ve hünerlerimize dayanarak oynar ve kullanırız.

Bizim incecik hîle ve tedbirlerimiz, tilkinin mağrûr olduğu kuyruğuna benzer; zîrâ aşk ve muhabbetlerimizi bu hayât-ı dünyeviyyede bu tedbirlerimiz ve hünerlerimize istinâden oynar ve kullanırız.

2224. İstidlâl ve mekr cihetinden kuyruğumuzu kımıldatırız, tâ ki Zeyd ve Bekr bizden hayran kalsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. İstidlâl ve mekr yönünden kuyruğumuzu kımıldatırız, tâ ki Zeyd ve Bekr bizden hayran kalsın.

Aklî istidlâller (akıl yürütmeler) ve nefsânî mekr (nefsin hilesi) yönünden, hüner kuyruğumuzu kımıldatırız ve âlem bizim ilim ve irfânımıza hayran olsun diye parlak parlak nutuklar söyler ve makaleler yazarız.

İstidlâlât-ı akliyye ve mekr-i nefsânî cihetinden, hüner kuyruğumuzu kımıldatır ve âlem bizim ilim ve irfânımıza hayrân olsun diye parlak parlak nutuklar söyler ve makaleler yazarız.

2225. Halaikın hayranlığının talibi olduk, tama' elini ulûhiyete vurduk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. Halkın hayranlığının talibi olduk, tamah elini ilâhlık davasına uzattık.

Zekâda ve dehâda parmakla gösterilecek bir kimse olduğumuzu halka göstermek için türlü türlü hileler yaptık ve ilim ve irfan davasında bulunduk ve bu şekilde halkın bize hayran olmaları isteğimiz oldu. Ve bu ferdiyet davası içinde, elimizi ilâhlık davasına uzatmış olduk.

Zekâvette ve dehâda parmakla gösterilecek bir kimse olduğumuzu halka göstermek için, türlü türlü hîleler yaptık ve ilim ve irfân da'vâsında bulunduk ve bu sûretle halkın bize hayrân olmaları matlûbumuz oldu. Ve bu ferdiyet da'vâsı zımnında, elimizi ulûhiyet da'vâsına vurmuş olduk.

2226. Tâ ki efsûn ile gönüllerin mâliki olalım; biz bunu görmüyoruz ki, çukur içindeyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. Tâ ki efsun ile gönüllerin sahibi olalım; biz bunu görmüyoruz ki, çukur içindeyiz.

Halka, dilin fesahati (güzel ve etkili konuşma) ile resmî ve zâhirî ilimleri (dış görünüşe ait bilgileri) açıklamak suretiyle hileler ve efsunlar yapıp, kalplerini kendi tarafımıza çekelim. Bize hürmet etsinler ve meclislerde en şerefli mevkilere oturtsunlar diye düşünürüz. Fakat hakikatte bu hâlimiz ile süflilik çukuru içinde bulunduğumuzu göremeyiz ve yükseklik istediğimiz hâlde, alçaklıkta kaldığımızın farkında olamayız.

Halka fesâhat-ı lisâniyye ile ulûm-ı resmiyye ve zâhiriyyeyi ızhâr etmek sûretiyle hîleler ve efsûnlar yapıp, kalblerini kendi tarafımıza çekelim. Bize hürmet etsinler ve meclislerde en şerefli mevki'lere oturtsunlar diye düşünürüz. Fakat hakîkatte bu hâlimiz ile süfliyet çukuru içinde bulunduğumuzu göremeyiz ve yükseklik istediğimiz halde, alçaklıkta kaldığımızın farkında olamayız.

2227. Ey kaltabân! Çukurda ve kuyudasın; başkalarının bıyığından elini geri tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Ey kaltaban! Çukurda ve kuyudasın; başkalarının bıyığından elini çek!

"Kaltaban", karısının fuhşunu görüp razı olan kimseye denir, "deyyus" demektir. "Sibâl", bıyık anlamına gelen "seblet" kelimesinin çoğuludur; "siyâb" ve elbise anlamına da gelir.

Bu şerefli beyitte, ruhu kendi eşi mesabesinde olan nefsinin fuhuş ve rezilliklerini görüp razı olan kimseler kastedilir. Yani, "Ey nefsinin fücuruna razı olan deyyus ruh! Bu hâlinle ve bu deyyusluğunla sen tabiat çukurunda ve nefse ait hazlar kuyusundasın. Başkalarının bıyıklarını veya amellerinin ve ahlaklarının elbiselerini düzeltmeye kalkışma. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: اَ تَأْمُرُونَ النَّاس بالبر وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) Yani 'Kendi nefislerinizi unuttunuz da, insanlara takva ile mi emredersiniz?' Akli çıkarımlar ve nefsanî hile (mekr-i nefsânî) açısından, hüner kuyruğumuzu sallarız ve âlem bizim ilim ve irfanımıza hayran olsun diye parlak parlak nutuklar söyler ve makaleler yazarız.

“Kaltabân” karısının fuhşunu görüp, râzı olan kimseye derler, “deyyûs” demektir. “Sibâl” bıyık ma'nâsına olan “seblet” kelimesinin cem'idir; “siyâb” ve libâs ma'nâsına da gelir.

Bu beyt-i şerîfde rûhu, kendi zevcesi mesâbesinde olan nefsinin fuhuş ve rezâilini görüp, râzı olan kimseler murâd buyurulur. Ya'nî, “Ey nefsinin fücûruna râzı olan deyyûs rûh! Bu hâlin ile ve bu diyâsetin ile kendin tabîat çukurunda ve huzûzât-ı nefsâniyye kuyusundasın. Başkalarının sibâl veyâ siyâb-ı amellerini ve ahlâkını ıslâha kalkışma. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: اَ تَأْمُرُونَ النَّاس بالبر وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) Ya'nî “Kendi nefislerinizi unuttunuz da, nâsa takvâ ile mi emr edersiniz?” İstidlâlât-ı akliyye ve mekr-i nefsânî cihetinden, hüner kuyruğumuzu kımıldatır ve âlem bizim ilim ve irfânımıza hayrân olsun diye parlak parlak nutuklar söyler ve makaleler yazarız.

2225. Halaikın hayranlığının talibi olduk, tama' elini ulûhiyete vurduk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. Halkın hayranlığının talibi olduk, tamah elini ilâhlık davasına uzattık.

Zekâda ve dehâda parmakla gösterilecek bir kimse olduğumuzu halka göstermek için türlü türlü hileler yaptık ve ilim ve irfan davasında bulunduk ve bu şekilde halkın bize hayran olmaları isteğimiz oldu. Ve bu ferdiyet davası içinde, elimizi ilâhlık davasına uzatmış olduk.

Zekâvette ve dehâda parmakla gösterilecek bir kimse olduğumuzu halka göstermek için, türlü türlü hîleler yaptık ve ilim ve irfân da'vâsında bulunduk ve bu sûretle halkın bize hayrân olmaları matlûbumuz oldu. Ve bu ferdiyet da'vâsı zımnında, elimizi ulûhiyet da'vâsına vurmuş olduk.

2226. Tâ ki efsûn ile gönüllerin mâliki olalım; biz bunu görmüyoruz ki, çukur içindeyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. Tâ ki efsun ile gönüllerin sahibi olalım; biz bunu görmüyoruz ki, çukur içindeyiz.

Halka, dilin fesahati (güzel ve etkili konuşma) ile resmî ve zâhirî ilimleri (dış görünüşe ait bilgileri) açıklamak suretiyle hileler ve efsunlar yapıp, kalplerini kendi tarafımıza çekelim. Bize hürmet etsinler ve meclislerde en şerefli mevkilere oturtsunlar diye düşünürüz. Fakat hakikatte bu hâlimiz ile süflilik çukuru içinde bulunduğumuzu göremeyiz ve yükseklik istediğimiz hâlde, alçaklıkta kaldığımızın farkında olamayız.

Halka fesâhat-ı lisâniyye ile ulûm-ı resmiyye ve zâhiriyyeyi ızhâr etmek sûretiyle hîleler ve efsûnlar yapıp, kalblerini kendi tarafımıza çekelim. Bize hürmet etsinler ve meclislerde en şerefli mevki'lere oturtsunlar diye düşünürüz. Fakat hakîkatte bu hâlimiz ile süfliyet çukuru içinde bulunduğumuzu göremeyiz ve yükseklik istediğimiz halde, alçaklıkta kaldığımızın farkında olamayız.

2227. Ey kaltabân! Çukurda ve kuyudasın; başkalarının bıyığından elini geri tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Ey kaltabân! Çukurda ve kuyudasın; başkalarının bıyığından elini geri tut!

"Kaltabân", karısının fuhşunu görüp razı olan kimseye denir, "deyyûs" demektir. "Sibâl", bıyık anlamına gelen "seblet" kelimesinin çoğuludur; "siyâb" ve elbise anlamına da gelir.

Bu şerefli beyitte, ruhu kendi eşi konumunda olan nefsinin fuhuş ve rezilliklerini görüp razı olan kimseler kastedilir. Yani, "Ey nefsinin günahkârlığına razı olan deyyûs ruh! Bu hâlinle ve bu deyyûsluğunla sen tabiat çukurunda ve nefse ait hazlar kuyusundasın. Başkalarının bıyıklarını veya amellerinin ve ahlaklarının elbiselerini düzeltmeye kalkışma. Nasıl ki ayet-i kerimede buyurulur: اَ تَأْمُرُونَ النَّاس بالبر وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) Yani 'Kendi nefislerinizi unuttunuz da, insanlara takva ile mi emredersiniz?'"

"Kaltabân" karısının fuhşunu görüp, râzı olan kimseye derler, "deyyûs" demektir. "Sibâl" bıyık ma'nâsına olan "seblet" kelimesinin cem'idir; "siyâb" ve libâs ma'nâsına da gelir.

Bu beyt-i şerîfde rûhu, kendi zevcesi mesâbesinde olan nefsinin fuhuş ve rezâilini görüp, râzı olan kimseler murâd buyurulur. Ya'nî, "Ey nefsinin fücûruna râzı olan deyyûs rûh! Bu hâlin ile ve bu diyâsetin ile kendin tabîat çukurunda ve huzûzât-ı nefsâniyye kuyusundasın. Başkalarının sibâl veyâ siyâb-ı amellerini ve ahlâkını ıslâha kalkışma. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: اَ تَأْمُرُونَ النَّاس بالبر وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) Ya'nî "Kendi nefislerinizi unuttunuz da, nâsa takvâ ile mi emr edersiniz?"

2228. Vaktaki yakışıklı ve latif bir bostana erişesin, ondan sonra halaikın eteklerini tut ve çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. Yakışıklı ve latif bir bostana ulaştığında, ondan sonra yaratılmışların eteklerini tut ve çek!

Nefsânî sıfatlarından soyunup, güzel ve latif olan ilâhî sıfatlar bostanına girdiğinde, ondan sonra halkın amellerini ve ahlâkını düzeltmeye çalışıp, o bostana sokmak için eteklerini tut ve çek!

Vaktāki sıfât-ı nefsâniyyenden soyunup, güzel ve latîf olan sıfât-ı ilâhiy- ye bostanına giresin, ondan sonra halkın ıslah-ı a'mâl ve ahlâkına sa'y edip, o bostana sokmak için eteklerini tut ve çek!

2229. Ey dördün ve beşin ve altının mukîmi, iyi yerdesin, başkalarını da çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. Ey dördün ve beşin ve altının mukîmi, iyi yerdesin, başkalarını da çek!

Ey su, toprak, hava ve hararetten ibaret dört unsurun veya kuruluk, yaşlık, sıcaklık ve soğukluktan ibaret dört tabiat rüknünün; ve görme, işitme, koklama, tatma ve temas etmekten ibaret beş duyunun ve alt, üst, ön, arka, sağ ve soldan ibaret altı yönün sakini ve suret âleminin ve taayyünün (belirginleşmenin) sevgilisi! Maşallah, bulunduğun ve oturduğun yer çok latif (hoş) bir yerdir, bari başkalarını da o latif yere çek!

Bu şerefli beyit, henüz nefis ve tabiattan kurtulmamış olup da halkı doğru yola iletmeye kalkanlara karşı alay (istihza) makamında söylenmiştir. Bu alaydan yüce maksat, uyarma ve doğru yola iletmedir. "Nağz" güzel ve iyi ve manzarası latif olan her acayip ve eşsiz şeye denir.

Ey su, toprak ve hava ve harâretten ibâret dört unsurun veyâhud kuru- luk ve yaşlık ve sıcaklık ve soğukluktan ibâret dört rükn-i tabîatın; ve gör- me, işitme, koklama, tatma ve temâs etmeden ibâret beş hâssenin ve alt, üst, ön ve arka, sağ ve soldan ibâret altı cihetin mukîmî ve âlem-i sûret ve taay- yünün mahbûbu! Mâşâallah bulunduğun ve sâkin olduğun yer, çok latîf bir yerdir, bâri başkalarını da o latîf yere çek!

Bu beyt-i şerîf, henüz nefis ve tabîatten kurtulmamış olup da halkı irşâda kıyâm edenlere karşı istihzâ makāmında îrâd buyurulmuştur. Bu istihzâdan maksad-ı âlî, îkāz ve irşâddır. "Nağz" güzel ve iyi ve manzarası latîf olan her acîb ve bedî' şeye derler.

2230. Ey eşek sürücüler gibi, eşeğin kıçının yoldaşı! Bir öpecek yer buldun, bi- [2238] zi de götür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. Ey eşek sürücüler gibi, eşeğin kıçının yoldaşı! Bir öpecek yer buldun, bizi de götür!

Bu şerefli beyit de alay yoluyla söylenmiştir. "Nefis" eşeğe ve "nefsin arkasına tâbi' olup gidenler" eşek sürücüsüne benzetilmiş ve "bûsegâh" (öpecek yer) tabiriyle eşeğin kıçı kastedilmiştir.

Bu beyt-i şerîf dahi istihzâ tarîkiyle vâki'dir. "Nefis" eşeğe ve "nefsin ar- kasına tâbi' olup gidenler", eşek sürücüsüne teşbih ve "bûsegâh" ta'bîriyle eşeğin kıçı murâd buyurulmuştur.

2231. Mâdemki sana dostun kulluğu el vermedi, şahlık meyli sana nereden kalktı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. Mademki sana dostun kulluğu el vermedi, şahlık meyli sana nereden kalktı?

Ey nefsinin kulu olan kimse, mademki sana henüz gerçek dost olan Hakk'ın kulluğu yönelmedi ve sende böyle bir kulluk hâli oluşmadı; hakikat âleminde şah olmak isteği nereden ortaya çıktı? Çünkü "abdullah" (Allah'ın kulu) olmak kolay bir şey değildir. İnsan ancak "abdullah" olduğu zaman, hakikat âleminde şah olur.

Ey nefsinin kulu olan kimse, mâdemki sana henüz dost-ı hakîkî olan Hakk'ın kulluğu teveccüh etmedi ve sende böyle bir kulluk hâli hâsıl olmadı; âlem-i ha- kîkatte şâh olmak meyli nereden peydâ oldu? Zîrâ "abdullah" olmak kolay bir şey değildir. İnsan ancak "abdullah" olduğu vakit, âlem-i hakîkatte şâh olur.

2228. Vaktaki yakışıklı ve latif bir bostana erişesin, ondan sonra halaikın eteklerini tut ve çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. Yakışıklı ve latif bir bostana ulaştığında, ondan sonra yaratılmışların eteklerini tut ve çek!

Nefsânî sıfatlarından soyunup, güzel ve latif olan ilâhî sıfatlar bostanına girdiğinde, ondan sonra halkın amellerini ve ahlâkını düzeltmeye çalışarak, o bostana sokmak için eteklerini tut ve çek!

Vaktāki sıfât-ı nefsâniyyenden soyunup, güzel ve latîf olan sıfât-ı ilâhiyye bostanına giresin, ondan sonra halkın ıslah-ı a'mâl ve ahlâkına sa'y edip, o bostana sokmak için eteklerini tut ve çek!

2229. Ey dördün ve beşin ve altının mukîmi, iyi yerdesin, başkalarını da çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. Ey dördün ve beşin ve altının mukîmi, iyi yerdesin, başkalarını da çek!

Ey su, toprak, hava ve hararetten (sıcaklıktan) ibaret dört unsurun veya kuruluk, yaşlık, sıcaklık ve soğukluktan ibaret dört tabiat rüknünün; ve görme, işitme, koklama, tatma ve dokunmadan ibaret beş duyunun ve alt, üst, ön ve arka, sağ ve soldan ibaret altı yönün sakini ve şekil ve belirginleşme (taayyün) âleminin sevgilisi! Maşallah, bulunduğun ve yerleştiğin yer çok latif (hoş) bir yerdir, bari başkalarını da o latif yere çek!

Bu şerefli beyit, henüz nefis ve tabiatten kurtulmamış olup da halkı doğru yola iletmeye (irşâda) kalkanlara karşı alay (istihzâ) makamında söylenmiştir. Bu alaydan yüce maksat, uyarma (îkāz) ve doğru yola iletmedir (irşâddır). "Nağz" ise güzel ve iyi ve manzarası latif olan her acayip ve eşsiz şeye denir.

Ey su, toprak ve hava ve harâretten ibâret dört unsurun veyâhud kuruluk ve yaşlık ve sıcaklık ve soğukluktan ibâret dört rükn-i tabîatın; ve görme, işitme, koklama, tatma ve temâs etmeden ibâret beş hâssenin ve alt, üst, ön ve arka, sağ ve soldan ibâret altı cihetin mukîmî ve âlem-i sûret ve taayyünün mahbûbu! Mâşâallah bulunduğun ve sâkin olduğun yer, çok latîf bir yerdir, bâri başkalarını da o latîf yere çek!

Bu beyt-i şerîf, henüz nefis ve tabîatten kurtulmamış olup da halkı irşâda kıyâm edenlere karşı istihzâ makāmında îrâd buyurulmuştur. Bu istihzâdan maksad-ı âlî, îkāz ve irşâddır. "Nağz" güzel ve iyi ve manzarası latîf olan her acîb ve bedî' şeye derler.

2230. Ey eşek sürücüler gibi, eşeğin kıçının yoldaşı! Bir öpecek yer buldun, bi- [2238] zi de götür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. Ey eşek sürücüler gibi, eşeğin kıçının yoldaşı! Bir öpecek yer buldun, bizi de götür!

Bu şerefli beyit de alay yoluyla söylenmiştir. "Nefis" eşeğe, "nefsin arkasına tâbi' olup gidenler" eşek sürücüsüne benzetilmiş ve "bûsegâh" (öpülecek yer) tabiriyle eşeğin kıçı kastedilmiştir.

Bu beyt-i şerîf dahi istihzâ tarîkiyle vâki'dir. "Nefis" eşeğe ve "nefsin arkasına tâbi' olup gidenler", eşek sürücüsüne teşbih ve "bûsegâh" ta'bîriyle eşeğin kıçı murâd buyurulmuştur.

2231. Mâdemki sana dostun kulluğu el vermedi, şahlık meyli sana nereden kalktı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. Mademki sana dostun kulluğu el vermedi, şahlık meyli sana nereden kalktı?

Ey nefsinin kulu olan kimse, mademki sana henüz gerçek dost olan Hakk'ın kulluğu yönelmedi ve sende böyle bir kulluk hali oluşmadı; hakikat âleminde şah olmak isteği nereden ortaya çıktı? Çünkü "Allah'ın kulu" olmak kolay bir şey değildir. İnsan ancak "Allah'ın kulu" olduğu zaman, hakikat âleminde şah olur. Bununla birlikte herkes Allah'ın kulu olduğunu iddia ederler; ilahi imtihan gerçekleştiği zaman, gerçekte kimin kulu olduğu ortaya çıkar. Çünkü "malın kulu" malını Allah yolunda feda edemez ve "nefsin kulu" Hak yolunda nefsi kurban edemez ve "eşin kulu" ve "evladın kulu" ve benzerleri de bunlara kıyaslanır.

Ey nefsinin kulu olan kimse, mâdemki sana henüz dost-ı hakîkî olan Hakk'ın kulluğu teveccüh etmedi ve sende böyle bir kulluk hâli hâsıl olmadı; âlem-i hakîkatte şâh olmak meyli nereden peydâ oldu? Zîrâ "abdullah" olmak kolay bir şey değildir. İnsan ancak "abdullah" olduğu vakit, âlem-i hakîkatte şâh olur. Maahâzâ herkes Allah'ın kulu olduğunu da'vâ ederler; imtihân-ı ilâhî vâki' olduğu vakit, hakîkatte kimin kulu olduğu meydana çıkar. Zîrâ "abdü'l-mâl" malını Allah yolunda fedâ edemez ve “abdü'n-nefs" Hak yolunda nefsi kurbân edemez ve "abdü'z-zevc" ve "abdü'l-evlâd" vesâire de bunlara makıysdir.

2232. Onun hevâsındasın ki sana zihî desinler; senin canının boynuna bir kiriş bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Onun hevesindesin ki sana "ne iyi" desinler; senin canının boynuna bir ip bağlanmıştır.

Ey nefsin arkasından giden efendi! Sen, "hünerler göstereyim de halk bana 'Aferin, maşallah, ne aydın ve yüksek fikirli bir şahsiyet!' deyip, beni övsünler ve yüceltsinler" arzusundasın. Senin canının boynuna, sadece sanıda var olan bu halkın kabulü ipi takılmıştır ki, seni daima tabiat çukuruna çeker.

Ey nefsin arkasında giden efendi! Sen, mahâretler göstereyim de halk bana “Aferin, mâşâallah, ne münevver ve yüksek fikirli bir şahsiyyet!" deyip, beni medh ve senâ etsinler arzûsundasın. Senin canının boynuna bu mevhûmü'l-vücud olan halkın kabûlü kirişi takılmıştır ki, seni dâimâ tabîat çukuruna çeker.

2233. Ey tilki, bu hîle kuyruğunu bırak! Gönlünü, gönül sahiblerine vakf et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. Ey tilki, bu hile kuyruğunu bırak! Gönlünü, gönül sahiplerine vakfet!

Ey tilki gibi olan gafil; bu hile ve maharet kuyruğuna gönül bağlama; bunun zevk ve muhabbetinden vazgeç! Gönlünü, gönül sahibi olan kâmil insanlara bağla ve onlara muhabbet et!

Ey tilki gibi olan gâfil; bu hîle ve mahâret kuyruğuna gönül bağlama; bunun zevk ve muhabbetinden vazgeç! Gönlünü, gönül sahibi olan kâmillere bağla ve onlara muhabbet et!

2234. Arslanın penâhında kebab eksik olmaz; ey tilki, sen cîfe tarafına az acele et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. Aslanın himayesinde kebap eksik olmaz; ey tilki, sen leş tarafına az acele et!

"Aslan"dan maksat, insân-ı kâmil; "kebap"tan maksat, halkın kabulü ve övgüsü. Yani, "Ey Hakk'tan ve insân-ı kâmilden yüz çevirip, kendi nefsanî hevesine düşkün bir şekilde, halkın kabulünü ve övgüsünü arzu ve sevgili edinmiş olan kimse! Eğer sen, insân-ı kâmilin himayesine ve gölgesine sığınırsan, senin bu nefsinin istediği şeyler, o zaman nefsinin isteği olmaksızın gerçekleşir. O zaman halk seni övmüş olsa, şimdiki hâlin gibi gururlanmazsın ve halkın kabulünden sevinip reddinden üzülmezsin. Mademki insân-ı kâmilin himayesinde bu gibi manevî kebaplar eksik değildir, o halde ey tilki tabiatlı efendi, leşten ibaret olan nefis ve dünya tarafına az acele et! Yani beşerî ihtiyaçtan fazlasına bakma. Nasıl ki hadis-i şerifte الدنيا جيفة و طالبها كلاب yani "Dünya leştir ve onun talipleri köpeklerdir" buyurulur. Bununla birlikte herkes Allah'ın kulu olduğunu iddia ederler; ilâhî imtihan gerçekleştiği zaman, hakikatte kimin kulu olduğu ortaya çıkar. Çünkü "malın kulu" malını Allah yolunda feda edemez ve "nefsin kulu" Hak yolunda nefsi kurban edemez ve "eşin kulu" ve "evladın kulu" ve benzerleri de bunlara kıyas edilir.

“Arslan”dan murâd, insân-ı kâmil; “kebâb”dan murâd, halkın kabûlü ve medh ü senâsı. Ya'nî, “Ey Hak'dan ve insân-ı kâmilden yüz çevirip, kendi hevâ-yı nefsânîsine meclûben, halkın kabûlünü ve medhini matlûb ve ma'şûk ittihâz etmiş olan kimse! Eğer sen, insân-ı kâmilin penâhına ve sâyesine sığınır isen, senin bu nefsinin murâdı olan şeyler, o vakit nefsinin murâdı olmaksızın hâsıl olur. O vakit halk seni medh etmiş olsalar, şimdiki hâlin gibi koltukların kabarmaz ve halkın kabûlünden mahzûz ve reddinden mahzûn olmazsın. Mâdemki insân-ı kâmilin penâhında bu gibi kebâb-ı ma'nevîler eksik değildir, o halde ey tilki meşrebli efendi, cîfeden ibaret olan nefis ve dünyâ tarafına az acele et! Ya'nî ihtiyâc-ı beşerîden fazlasına bakma. Nitekim hadis-i şerîfde الدنيا جيفة و طالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurulur. Maahâzâ herkes Allah'ın kulu olduğunu da'vâ ederler; imtihân-ı ilâhî vâki' olduğu vakit, hakîkatte kimin kulu olduğu meydana çıkar. Zîrâ "abdü'l-mâl" malını Allah yolunda fedâ edemez ve “abdü'n-nefs" Hak yolunda nefsi kurbân edemez ve "abdü'z-zevc" ve "abdü'l-evlâd" vesâire de bunlara makıysdir.

2232. Onun hevâsındasın ki sana zihî desinler; senin canının boynuna bir kiriş bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Onun hevesindesin ki sana "ne iyi" desinler; senin canının boynuna bir ip bağlanmıştır.

Ey nefsin arkasından giden efendi! Sen, "hünerler göstereyim de halk bana 'Aferin, maşallah, ne aydın ve yüksek fikirli bir şahsiyet!' deyip, beni övsünler ve yüceltsinler" arzusundasın. Senin canının boynuna, sadece sanıda var olan bu halkın kabulü ipi takılmıştır ki, seni daima tabiat çukuruna çeker.

Ey nefsin arkasında giden efendi! Sen, mahâretler göstereyim de halk bana “Aferin, mâşâallah, ne münevver ve yüksek fikirli bir şahsiyyet!" deyip, beni medh ve senâ etsinler arzûsundasın. Senin canının boynuna bu mevhûmü'l-vücud olan halkın kabûlü kirişi takılmıştır ki, seni dâimâ tabîat çukuruna çeker.

2233. Ey tilki, bu hîle kuyruğunu bırak! Gönlünü, gönül sahiblerine vakf et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. Ey tilki, bu hile kuyruğunu bırak! Gönlünü, gönül sahiplerine vakfet!

Ey tilki gibi olan gafil; bu hile ve maharet kuyruğuna gönül bağlama; bunun zevk ve muhabbetinden vazgeç! Gönlünü, gönül sahibi olan kâmil insanlara bağla ve onlara muhabbet et!

Ey tilki gibi olan gâfil; bu hîle ve mahâret kuyruğuna gönül bağlama; bunun zevk ve muhabbetinden vazgeç! Gönlünü, gönül sahibi olan kâmillere bağla ve onlara muhabbet et!

2234. Arslanın penâhında kebab eksik olmaz; ey tilki, sen cîfe tarafına az acele et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. Aslanın himayesinde kebap eksik olmaz; ey tilki, sen leş tarafına az acele et!

"Aslan"dan maksat, insân-ı kâmil; "kebap"tan maksat, halkın kabulü ve övgüsü. Yani, "Ey Hakk'tan ve insân-ı kâmilden yüz çevirip, kendi nefsanî hevesine bağlı olarak, halkın kabulünü ve övgüsünü istek ve sevgili edinmiş olan kimse! Eğer sen, insân-ı kâmilin himayesine ve gölgesine sığınırsan, senin bu nefsinin istediği şeyler, o zaman nefsinin isteği olmaksızın gerçekleşir. O zaman halk seni övmüş olsa, şimdiki hâlin gibi koltukların kabarmaz ve halkın kabulünden sevinçli, reddinden üzgün olmazsın. Mademki insân-ı kâmilin himayesinde bu gibi manevî kebaplar eksik değildir, o halde ey tilki tabiatlı efendi, leşten ibaret olan nefis ve dünya tarafına az acele et! Yani beşerî ihtiyaçtan fazlasına bakma. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا جيفة و طالبها كلاب yani "Dünya leştir ve onun talipleri köpeklerdir" buyurulur."

"Arslan"dan murâd, insân-ı kâmil; "kebâb"dan murâd, halkın kabûlü ve medh ü senâsı. Ya'nî, "Ey Hak'dan ve insân-ı kâmilden yüz çevirip, kendi hevâ-yı nefsânîsine meclûben, halkın kabûlünü ve medhini matlûb ve ma'şûk ittihâz etmiş olan kimse! Eğer sen, insân-ı kâmilin penâhına ve sâyesine sığınır isen, senin bu nefsinin murâdı olan şeyler, o vakit nefsinin murâdı olmaksızın hâsıl olur. O vakit halk seni medh etmiş olsalar, şimdiki hâlin gibi koltukların kabarmaz ve halkın kabûlünden mahzûz ve reddinden mahzûn olmazsın. Mâdemki insân-ı kâmilin penâhında bu gibi kebâb-ı ma'nevîler eksik değildir, o halde ey tilki meşrebli efendi, cîfeden ibaret olan nefis ve dünyâ tarafına az acele et! Ya'nî ihtiyâc-ı beşerîden fazlasına bakma. Nitekim hadis-i şerîfde الدنيا جيفة و طالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurulur."

2235. Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzūru olursun ki, bir cüz gibi kendi küllün tarafına gidesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. Ey gönül, sen o zaman Hakk'ın gözetilen kulu olursun ki, bir cüz gibi kendi küllün tarafına gidesin.

Ey gönül, sen o zaman Hakk'ın gözetilen kulu, yani bütün isim ve sıfatlarının tecelli yeri olursun ki, bir cüzün kendi küllü tarafına gittiği gibi, sen de kendi küllün olan Hak tarafına gidesin. Yani, bu izafî varlık olan bedenini, Hakk'ın hakiki varlığında yok edesin.

Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzūru, ya'nî bilcümle esmâ ve sıfatının mazharı olursun ki, bir cüz'ün, kendi küllü tarafına gittiği gibi, sen dahi kendi küllün olan Hak tarafına gidesin. Ya'nî, bu vücûd-ı izâfi-i abdânîni, vücûd-ı hakîkî-i Hakkānîde fânî kılasın.

2236. Hak buyurur: "Bizim nazarımız kalbedir; âb ve kil olan sûret üzerine değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. Hak buyurur: "Bizim nazarımız kalbedir; su ve topraktan olan suret üzerine değildir."

Bu şerefli beyitte "Muhakkak Yüce Allah sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz; aksine kalplerinize ve niyetlerinize bakar" anlamındaki "Allah sizin suretlerinize ve amellerinize değil, kalplerinize ve niyetlerinize bakar" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerif, peygamber lisanından şerefli bir şekilde sadır olduğu halde, şerefli beyitte "Hak buyurur" denilmesinde "Şanlı Peygamber nefsinin arzusundan konuşmaz; o ancak vahyolunan vahyi söyler" anlamındaki "O, hevasından konuşmaz. O (konuştukları) kendisine vahyedilen bir vahyden başka bir şey değildir." (Necm, 53/3) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Mademki Peygamber'in sözleri tamamen ilahi vahiydir, o halde hepsini Hak buyurur.

Bu beyt-i şerîfde ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize nazar etmez; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîf, lisân-ı nebevîden şeref-sâdır olduğu halde, beyt-i şerîfde "Hak buyurur" denilmesinde و ما ينطق عن الهوى ان هو الا وحى يوحى (Necm, 53/3) ya'nî "Peygamber-i zîşân hevâ-yı nefsânîsinden söylemez; o ancak vahy olunan vahyi söyler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Mâdemki Peygamber'in kelâmları kâmilen vahy-i ilâhîdir, o halde hepsini Hak buyurur.

2237. Sen ise, benim gönlüm vardır, dersin. Gönül arşın üstünde olur, alçakta değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. Sen ise, benim gönlüm vardır, dersin. Gönül arşın üstünde olur, alçakta değil!

Ey gönlünü dünyevî gösterişlere ve nefse ait hazlara bağlamış olan kimse, sen bu hâlin ile, benim de gönlüm var, dersin. Gönlün bağlandığı yer, yüce âlem olur, aşağı âlem değil. Beyit: "Kalb dediğimiz şey, Rabbânî olan bir seyir yeridir. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecazen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Ey gönlünü âlâyiş-i dünyeviyyeye ve huzûzât-ı nefsâniyyeye bağlamış olan kimse, sen bu hâlin ile, benim de gönlüm var, dersin. Gönlün bağlandığı yer, âlem-i ulvî olur, âlem-i süflî değil. Beyit: "Kalb dediğimiz şey, Rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

2235. Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzūru olursun ki, bir cüz gibi kendi küllün tarafına gidesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. Ey gönül, sen o zaman Hakk'ın gözetilen kulu olursun ki, bir cüz gibi kendi küllün tarafına gidesin.

Ey gönül, sen o zaman Hakk'ın gözetilen kulu, yani bütün isim ve sıfatlarının tecelli yeri olursun ki, bir cüzün kendi küllü tarafına gittiği gibi, sen de kendi küllün olan Hak tarafına gidesin. Yani, bu izafî varlık olan bedenini, Hakk'ın hakiki varlığında yok edesin.

Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzūru, ya'nî bilcümle esmâ ve sıfatının mazharı olursun ki, bir cüz'ün, kendi küllü tarafına gittiği gibi, sen dahi kendi küllün olan Hak tarafına gidesin. Ya'nî, bu vücûd-ı izâfi-i abdânîni, vücûd-ı hakîkî-i Hakkānîde fânî kılasın.

2236. Hak buyurur: "Bizim nazarımız kalbedir; âb ve kil olan sûret üzerine değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. Hak buyurur: "Bizim nazarımız kalbedir; su ve topraktan olan suret üzerine değildir."

Bu şerefli beyitte "Muhakkak Yüce Allah sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz; aksine kalplerinize ve niyetlerinize bakar" anlamındaki "Allah sizin suretlerinize ve amellerinize değil, kalplerinize ve niyetlerinize bakar" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerif, peygamber lisanından şerefli bir şekilde sadır olduğu halde, şerefli beyitte "Hak buyurur" denilmesinde "Şanlı Peygamber nefsinin arzusundan konuşmaz; o ancak vahyolunan vahyi söyler" anlamındaki "O, hevasından konuşmaz. O (konuştukları) kendisine vahyedilen bir vahyden başka bir şey değildir." (Necm, 53/3) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Mademki Peygamber'in sözleri tamamen ilahi vahiydir, o halde hepsini Hak buyurur.

Bu beyt-i şerîfde ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize nazar etmez; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîf, lisân-ı nebevîden şeref-sâdır olduğu halde, beyt-i şerîfde "Hak buyurur" denilmesinde و ما ينطق عن الهوى ان هو الا وحى يوحى (Necm, 53/3) ya'nî "Peygamber-i zîşân hevâ-yı nefsânîsinden söylemez; o ancak vahy olunan vahyi söyler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Mâdemki Peygamber'in kelâmları kâmilen vahy-i ilâhîdir, o halde hepsini Hak buyurur.

2237. Sen ise, benim gönlüm vardır, dersin. Gönül arşın üstünde olur, alçakta değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. Sen ise, benim gönlüm vardır, dersin. Gönül arşın üstünde olur, alçakta değil!

Ey gönlünü dünyevî gösterişlere ve nefse ait hazlara bağlamış olan kimse, sen bu hâlin ile, benim de gönlüm var, dersin. Gönlün bağlandığı yer, yüce âlem olur, aşağı âlem değil. Beyit: "Kalb dediğimiz şey, Rabbânî olan bir seyir yeridir. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecazen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Ey gönlünü âlâyiş-i dünyeviyyeye ve huzûzât-ı nefsâniyyeye bağlamış olan kimse, sen bu hâlin ile, benim de gönlüm var, dersin. Gönlün bağlandığı yer, âlem-i ulvî olur, âlem-i süflî değil. Beyit: "Kalb dediğimiz şey, Rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

2238. Muzlim çamurda da muhakkak su vardır; fakat o senin suyundan abdest lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. Karanlık çamurda da muhakkak su vardır; fakat o senin suyundan abdest almaya uygun olmaz.

Avamın kalbi, karanlık çamura benzetilmiştir. Çünkü avamın kalbi de, her ne kadar ilahi mertebenin sureti ise de, bu ilahi mertebeden gafildir; ve karanlık olup, gönül denmeye layık değildir. Nasıl ki toprağa berrak su karışınca, kara bir çamur sureti meydana gelir; ve bu kara çamur içindeki şeye artık su denemez. Çünkü çamurun mağlubudur ve çamur hükmünü taşır. Aynı şekilde, ilahi mertebeden gafil ve aşağı âleme meyilli olan bir gönül dahi, beden hükmünü taşır. Ve böyle çamur içindeki su ile abdest ve temizlik caiz olmadığı gibi, cismaniyet hükmü altında zayıf kalan kalp latifesi (kalbin ince ve manevi yönü) ile, manevi namaz ve Hakk'ın huzuruna girilemez.

Avâmın kalbi, muzlim çamura teşbîh buyurulmuştur. Zîrâ avâmın kalbi de, her ne kadar mertebe-i ilâhiyyenin sûreti ise de, bu mertebe-i ilâhiyyeden gâfildir; ve muzlim olup, gönül denmeğe lâyık değildir. Nitekim toprağa berrâk su karışınca, kara bir çamur sûreti hâsıl olur; ve bu kara çamur içindeki-ne artık su denemez. Zîrâ çamurun mağlûbudur ve çamur hükmünü hâizdir. Ve kezâ, mertebe-i ilâhiyyeden gâfil ve âlem-i süflîye mâil olan bir gönül dahi, ten hükmünü hâizdir. Ve böyle çamur içindeki su ile abdest ve tahâret câiz olmadığı gibi, cismâniyet hükmü altında zebûn kalan latîfe-i kalb ile, salât-ı ma'nevîye ve huzûr-ı Hakk'a girilemez.

2239. O sebebden ki, gerçi sudur, çamur mağlubudur; böyle olunca kendi gönlüne deme ki, bu da gönüldür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. O sebeple ki, gerçi sudur, çamur mağlup olmuştur; böyle olunca kendi gönlüne deme ki, bu da gönüldür!

2240. O bir gönül ki, göklerden âlîdir, o abdalın, ya peygamberin gönlüdür. [2248]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. O bir gönül ki, göklerden yücedir, o, abdalın ya da peygamberin gönlüdür. [2248]

"Abdal"dan kastedilen, sadece kıssada açıklanan yedi abdal (tasavvufta belirli bir mertebeye ulaşmış veliler) değildir; bedensel varlığı Hakk'ın varlığına, nefsine ait sıfatları ilahi sıfatlara dönüşmüş olan bütün yüce evliya zümresidir ki, bunlar bu hususta genel olarak peygamber varisleridir. Yani "Arşın üstünde ve gönüllerden yüksek olan gönül, ya yüce peygamberlerin ya da onların varisleri olan yüce evliya zümresinin gönülleridir. Onların kalpleri Hakk'ın nazargâhıdır (bakış yeridir). Ve hadis-i kudsîde "Ben yerime ve göğüme sığmadım, ve lâkin takvalı ve temiz olan müminin kalbine sığdım" buyurulması, ancak bu kalplere özgü olan bir ilahi beyandır.

"Abdal"dan murâd, münhasıran kıssada beyân buyurulan abdal-ı seb'a değildir; vücûd-ı abdânîsi, vücûd-ı Hakkānîye ve sıfât-ı nefsânîsi, sıfât-ı ilâhiye mübeddel olan bilcümle evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır ki, bunlar bu husûsta umûmen vâris-i peygamberîdirler. Ya'nî "Arşın üstünde ve gönüllerden yüksek olan gönül, ya peygamberân-ı izâm ve yâhud onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtının gönülleridir. Onların kalbleri nazargâh-ı Hak'dır. Ve hadîs-i kudsîde ما وسعنی ارضى و لا سمائى ولكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'nî "Ben yerime ve göğüme sığmadım, ve lâkin takî ve nakî olan mü'minin kalbine sığdım" buyurulması, ancak bu kalblere mahsûs olan bir beyân-ı ilâhîdir.

2241. O çamurdan pak olup, sâfî olmuştur; ziyâdeliğe gelmiş ve vâfî olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. O çamurdan arınmış ve saf olmuştur; artmış ve yeterli hâle gelmiştir.

O göklerden yüksek olan kalp, cismaniyet hükmünden arınmış olup, ruhanî sıfatlarla saf hâle gelmiştir. Ve ruhanîlik ve meleklik mertebesinden de te-

O göklerden yüksek olan kalb, cismâniyet hükmünden pâk olup, sıfât-ı rûhâniyye ile sâfî olmuştur. Ve rûhâniyet ve melekiyet mertebesinden de te-

2238. Muzlim çamurda da muhakkak su vardır; fakat o senin suyundan abdest lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. Karanlık çamurda da muhakkak su vardır; fakat o senin suyundan abdest almaya uygun olmaz.

Avamın kalbi, karanlık çamura benzetilmiştir. Çünkü avamın kalbi de, her ne kadar ilahi mertebenin sureti ise de, bu ilahi mertebeden gafildir; ve karanlık olup, gönül denmeye layık değildir. Nasıl ki toprağa berrak su karışınca, kara bir çamur sureti meydana gelir; ve bu kara çamur içindeki şeye artık su denemez. Çünkü çamurun mağlubudur ve çamur hükmünü taşır. Aynı şekilde, ilahi mertebeden gafil ve aşağı âleme meyilli olan bir gönül dahi, beden hükmünü taşır. Ve böyle çamur içindeki su ile abdest ve temizlik caiz olmadığı gibi, cismaniyet hükmü altında zayıf kalan kalp latifesi (kalbin ince ve manevi yönü) ile, manevi namaz ve Hakk'ın huzuruna girilemez.

Avâmın kalbi, muzlim çamura teşbîh buyurulmuştur. Zîrâ avâmın kalbi de, her ne kadar mertebe-i ilâhiyyenin sûreti ise de, bu mertebe-i ilâhiyyeden gâfildir; ve muzlim olup, gönül denmeğe lâyık değildir. Nitekim toprağa berrâk su karışınca, kara bir çamur sûreti hâsıl olur; ve bu kara çamur içindeki-ne artık su denemez. Zîrâ çamurun mağlûbudur ve çamur hükmünü hâizdir. Ve kezâ, mertebe-i ilâhiyyeden gâfil ve âlem-i süflîye mâil olan bir gönül dahi, ten hükmünü hâizdir. Ve böyle çamur içindeki su ile abdest ve tahâret câiz olmadığı gibi, cismâniyet hükmü altında zebûn kalan latîfe-i kalb ile, salât-ı ma'nevîye ve huzûr-ı Hakk'a girilemez.

2239. O sebebden ki, gerçi sudur, çamur mağlubudur; böyle olunca kendi gönlüne deme ki, bu da gönüldür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. O sebeple ki, gerçi sudur, çamur mağlup olmuştur; böyle olunca kendi gönlüne deme ki, bu da gönüldür!

2240. O bir gönül ki, göklerden âlîdir, o abdalın, ya peygamberin gönlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. O bir gönül ki, göklerden yücedir, o abdalın ya da peygamberin gönlüdür.

"Abdal"dan kastedilen, sadece kıssada belirtilen yedi abdal değildir; bedensel varlığı Hakk'ın varlığına, nefsine ait sıfatları ilâhî sıfatlara dönüşmüş olan bütün yüce evliyalardır ki, bunlar bu hususta genel olarak peygamberlerin vârisleridir. Yani "Arşın üstünde ve gönüllerden yüksek olan gönül, ya yüce peygamberlerin ya da onların vârisleri olan yüce evliyaların gönülleridir. Onların kalpleri Hakk'ın nazargâhıdır. Ve hadîs-i kudsîde ما وسعنی ارضى و لا سمائى ولكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım, fakat takvalı ve temiz müminin kalbine sığdım" buyurulması, ancak bu kalplere özgü olan bir ilâhî beyandır.

[2248] "Abdal"dan murâd, münhasıran kıssada beyân buyurulan abdal-ı seb'a değildir; vücûd-ı abdânîsi, vücûd-ı Hakkānîye ve sıfât-ı nefsânîsi, sıfât-ı ilâhîye mübeddel olan bilcümle evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır ki, bunlar bu husûsta umûmen vâris-i peygamberîdirler. Ya'nî "Arşın üstünde ve gönüllerden yüksek olan gönül, ya peygamberân-ı izâm ve yâhud onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtının gönülleridir. Onların kalbleri nazargâh-ı Hak'dır. Ve hadîs-i kudsîde ما وسعنی ارضى و لا سمائى ولكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'nî "Ben yerime ve göğüme sığmadım, ve lâkin takî ve nakî olan mü'minin kalbine sığdım" buyurulması, ancak bu kalblere mahsûs olan bir beyân-ı ilâhîdir.

2241. O çamurdan pak olup, sâfî olmuştur; ziyâdeliğe gelmiş ve vâfî olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. O çamurdan arınmış ve saf olmuştur; artışa gelmiş ve yeterli olmuştur.

O göklerden yüksek olan kalp, cismaniyet hükmünden arınmış olup, ruhanî sıfatlarla saf olmuştur. Ve ruhanîlik ve melekiyet mertebesinden de ilerleyip, yaratılış amacına yeterli olmuştur. Nitekim Hz. Pîr, bu ilerlemeye şu yüce beytinde işaret buyururlar: "Diğer defasında felekten kurban olurum, o ki vehme gelmez, o olurum." Çünkü her bir insan ferdi, Hak ilmi mertebesinden, esfel-i sâfilîne (aşağıların en aşağısına) indikten sonra da, yine o mertebeye yükselmekle yükümlüdür. Hızlı yükseliş bu âlemde insân-ı kâmilin terbiyesi altında gerçekleşir. "Yavaş yükseliş" ise, kıyametten sonra pek uzun aşamalardan sonra olur. Onun için her bir mü'mine bu âlemde bir insân-ı kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmak zorunludur.

O göklerden yüksek olan kalb, cismâniyet hükmünden pâk olup, sıfât-ı rûhâniyye ile sâfî olmuştur. Ve rûhâniyet ve melekiyet mertebesinden de te- rakkî edip, maksad-ı hilkatine vâfi olmuştur. Nitekim Hz. Pîr, bu terakkîye şu beyt-i şerîfinde işaret buyururlar: "Diğer def'ada felekten kurbân olurum, o ki vehme gelmez, o olurum." Zîrâ her bir ferd-i beşer, ilm-i Hak mertebesinden, esfel-i sâfilîne nüzûl ettikten sonra da, yine o mertebeye urûc ile mükelleftir. Urûc-ı seri' bu âlemde insân-ı kâmilin terbiyesi tahtında vâki' olur. "Urûc-ı batî" ise, ba'de'l-kıyâme pek uzun etvârdan sonra olur. Onun için her bir mü'mine bu âlemde bir insân-ı kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmak elzemdir.

2242. Çamuru terk edip, deniz tarafına gelmiş; çamur zindanından kurtulup, bir deniz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. Çamuru terk edip, deniz tarafına gelmiş; çamur zindanından kurtulup, bir deniz olmuştur.

O gönüllerden yüksek olan gönül, çamur hükmünde olan izafî varlık kayıtlarını terk edip, deniz hükmünde olan hakiki varlık tarafına gelmiş, unsurlar ve yönler cinsinden kurtulup, hakikat denizine dalmakla bir deniz olmuştur.

O gönüllerden yüksek olan gönül, çamur mesâbesinde olan vücûd-ı izâfî kuyûdâtını terk edip, deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî tarafına gelmiş, anâsır ve cihât cinsinden kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalmakla bir deryâ olmuştur.

2243. Bizim suyumuz çamurun mahbûsu kalmıştır; âgâh ol, ey bahr-i rahmet bizi çamurdan cezb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. Bizim suyumuz çamurun tutsağı kalmıştır; uyanık ol, ey rahmet denizi, bizi çamurdan çek!

Yukarıdaki ifadeyi dinleyip de kendilerini olgun gören zâhir ulemâsı derler ki: "Mademki, bizim suyumuz olan ruhumuz, cismaniyetin tutsağı olup kalmıştır. Uyanık ol, ey izafî varlık kayıtlarından kurtulup, hakikat denizine dalarak bir deniz olmuş olan insân-ı kâmil; mademki sen bir rahmet denizisin, ey rahmet denizi, bizi de çamurdan çek de görelim!"

Yukarıdaki beyânı dinleyip ve kendilerini kâmil gören ulemâ-yı zâhir derler ki: "Mâdemki, bizim suyumuz olan rûhumuz, cismâniyetin mahbûsu olup kalmıştır. Agâh ol, ey vücûd-ı izâfi kuyûdâtından kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalarak bir deryâ olmuş olan insân-ı kâmil; mâdemki sen bir bahr-i rahmet-sin, ey bahr-i rahmet, bizi de çamurdan çek de görelim!"

2244. Deniz der ki: "Ben seni kendime çekerim; fakat ben latîf suyum diye öğünürsün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. Deniz der ki: "Ben seni kendime çekerim; fakat sen latif suyum diye öğünürsün."

Bir deniz olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), onların bu tekliflerine karşılık cevap olarak şöyle buyurur: "Evet, ben seni kendi mertebeme çekerim; fakat ne yazık ki sen: 'Ben şeriat ilimleriyle donanmış ve seçkin idrak ile süslenmiş bir kâmilim,' diye halk arasında öğünür ve beni kendinden müstağni (ihtiyaçsız) bilirsin." terakki edip, yaratılış amacına ulaşmıştır. Nasıl ki Hz. Pîr, bu terakkiye şu yüce beytinde işaret buyururlar: "Diğer defasında felekten kurban olurum, o ki vehme (sanıya) gelmez, o olurum." Çünkü her bir insan ferdi, Hak ilmi mertebesinden, esfel-i sâfilîne (aşağıların en aşağısına) indikten sonra da, yine o mertebeye yükselmekle yükümlüdür. Hızlı yükseliş bu âlemde insân-ı kâmilin terbiyesi altında gerçekleşir. Yavaş yükseliş ise, kıyametten sonra pek uzun aşamalardan sonra olur. Bu sebeple her bir mü'mine bu âlemde bir insân-ı kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmak zorunludur.

Bir deryâ olan insân-ı kâmil, onların bu tekliflerine karşı cevâben buyurur ki: "Evet, ben seni kendi mertebeme çekerim; fakat ne çâre ki sen: "Ben ulûm-ı şer'iyye ile mücehhez ve idrâk-i mümtâz ile müzeyyen bir kâmilim, diye halk arasında öğünür ve beni kendinden müstağnî bilirsin." rakkî edip, maksad-ı hilkatine vâfi olmuştur. Nitekim Hz. Pîr, bu terakkîye şu beyt-i şerîfinde işaret buyururlar: "Diğer def'ada felekten kurbân olurum, o ki vehme gelmez, o olurum." Zîrâ her bir ferd-i beşer, ilm-i Hak mertebesinden, esfel-i sâfilîne nüzûl ettikten sonra da, yine o mertebeye urûc ile mükelleftir. Urûc-ı seri' bu âlemde insân-ı kâmilin terbiyesi tahtında vâki' olur. "Urûc-ı batî" ise, ba'de'l-kıyâme pek uzun etvârdan sonra olur. Onun için her bir mü'mine bu âlemde bir insân-ı kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmak elzemdir.

2242. Çamuru terk edip, deniz tarafına gelmiş; çamur zindanından kurtulup, bir deniz olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. Çamuru terk edip, deniz tarafına gelmiş; çamur zindanından kurtulup, bir deniz olmuştur.

O gönüllerden yüksek olan gönül, çamur hükmünde olan izafî varlık kayıtlarını terk edip, deniz hükmünde olan hakiki varlık tarafına gelmiş, unsurlar ve yönler cinsinden kurtulup, hakikat denizine dalmakla bir deniz olmuştur.

O gönüllerden yüksek olan gönül, çamur mesâbesinde olan vücûd-ı izâfî kuyûdâtını terk edip, deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî tarafına gelmiş, anâsır ve cihât cinsinden kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalmakla bir deryâ olmuştur.

2243. Bizim suyumuz çamurun mahbûsu kalmıştır; âgâh ol, ey bahr-i rahmet bizi çamurdan cezb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. Bizim suyumuz çamurun tutsağı kalmıştır; uyanık ol, ey rahmet denizi, bizi çamurdan çekip kurtar!

Yukarıdaki ifadeyi dinleyip de kendilerini olgun gören zahir uleması (dış görünüşe önem veren bilginler) derler ki: "Mademki bizim suyumuz olan ruhumuz, bedenselliğin tutsağı olup kalmıştır. Uyanık ol, ey izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) kayıtlarından kurtulup, hakikat denizine dalarak bir deniz olmuş olan insân-ı kâmil; mademki sen bir rahmet denizisin, ey rahmet denizi, bizi de çamurdan çek de görelim!"

Yukarıdaki beyânı dinleyip ve kendilerini kâmil gören ulemâ-yı zâhir derler ki: "Mâdemki, bizim suyumuz olan rûhumuz, cismâniyetin mahbûsu olup kalmıştır. Agâh ol, ey vücûd-ı izâfi kuyûdâtından kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalarak bir deryâ olmuş olan insân-ı kâmil; mâdemki sen bir bahr-i rahmetsin, ey bahr-i rahmet, bizi de çamurdan çek de görelim!"

2244. Deniz der ki: "Ben seni kendime çekerim; fakat ben latîf suyum diye öğünürsün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. Deniz der ki: "Ben seni kendime çekerim; fakat sen latîf suyum diye öğünürsün."

Bir deniz olan insân-ı kâmil, onların bu tekliflerine karşılık cevaben buyurur ki: "Evet, ben seni kendi mertebeme çekerim; fakat ne yazık ki sen: "Ben şeriat ilimleriyle donanmış ve seçkin idrak ile süslenmiş bir kâmilim," diye halk arasında öğünür ve beni kendinden müstağni (ihtiyaçsız) bilirsin."

Bir deryâ olan insân-ı kâmil, onların bu tekliflerine karşı cevâben buyurur ki: "Evet, ben seni kendi mertebeme çekerim; fakat ne çâre ki sen: "Ben ulûm-ı şer'iyye ile mücehhez ve idrâk-i mümtâz ile müzeyyen bir kâmilim, diye halk arasında öğünür ve beni kendinden müstağnî bilirsin.""

2245. Senin lafın seni mahrum tutar; o zannı terk et, bana gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. Senin sözün seni mahrum bırakır; o sanıyı terk et, bana gel!

İrfan ve zekâ sahibiyim diye senin övünmen, seni insân-ı kâmilin bakışından mahrum bırakır. Sen o sanı ve vehmini terk et ve o vehmedilmiş olan varlığından boşal; ondan sonra bana gel. Çünkü sen, sirke ile dolu bir kap gibisin, o sirke boşalmadıkça içine bal doldurulamaz.

İrfân ve zekâ sâhibiyim diye, senin öğünmen, seni insân-ı kâmilin nazarından mahrûm tutar. Sen o zannu vehmini terk et ve o mevhûm olan varlığından boşal; ondan sonra bana gel. Zîrâ sen, sirke ile dolu bir kap gibisin, o sirke boşalmadıkça içine bal doldurulamaz.

2246. Çamurun suyu deryaya gitmek ister; çamur suyun ayağını tutmuş ve çekiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. Çamurun suyu denize gitmek ister; çamur suyun ayağını tutmuş ve çekiyor.

Bu topraktan yapılmış olan beden, su hükmünde olan ruhu, hakikat denizine gitmek ister; fakat o beden, o ruhun ayağını tutmuş ve çekiyor.

Bu topraktan masnû' olan cismin, su mesâbesinde olan rûhu, deryâ-yı hakikate gitmek ister; fakat o cisim, o rûhun ayağını tutmuş ve çeker.

2247. Eğer kendi ayağını çamurun elinden kurtarırsa, çamur kuru kalır ve o müstakil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. Eğer kendi ayağını çamurun elinden kurtarırsa, çamur kuru kalır ve o bağımsız olur.

Eğer ruh, ayağını yoğun olan cismin elinden kurtarırsa, yoğun cisim kupkuru ve hareketsiz kalır ve ruh da kendi âleminde bağımsız olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin yüce mürşitleri olan Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri sonraki beyitlerde şöyle buyururlar. Beyit: الروح من نور عرش الله مبدؤها و تربة الارض اصل الجسم و البدن قد الف الملك الجبار بينهما ليصلحا لقبول العهد والمحن فالروح في غربة و الجسم في وطن فارحم غريبا كئيبا نازح الوطن “Ruh, Yüce Allah'ın arşının nurundandır, onun başlangıcı budur. Cisim ve bedenin aslı ise, yeryüzünün toprağıdır. Melik-i Cebbâr olan Yüce Allah hazretleri ikisinin arasını birleştirdi. Ahdin ve mihnetlerin kabulü için barıştılar. Şimdi ruh gurbette ve cisim vatanındadır; bu sebeple vatanından uzak düşen hüzünlü bir garibe merhamet et!”

Eğer rûh, ayağını kesîf olan cismin elinden kurtarırsa, cism-i kesîf, kupkuru ve hareketsiz kalır ve rûh dahi kendi âleminde müstakil olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin mürşid-i âlífleri olan Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri âtîdeki beyitlerde şöyle buyururlar. Beyit: الروح من نور عرش الله مبدؤها و تربة الارض اصل الجسم و البدن قد الف الملك الجبار بينهما ليصلحا لقبول العهد والمحن فالروح في غربة و الجسم في وطن فارحم غريبا كئيبا نازح الوطن “Rûh, Allah Teâlâ'nın arşının nûrundandır, onun mebdei budur. Cisim ve bedenin aslı ise, arzın toprağıdır. Melik-i Cebbâr olan Hak Teâlâ hazretleri ikisinin arasını te'lif buyurdu. Ahdin ve mihenin kabûlü için sulh oldular. Imdi rûh gurbette ve cisim vatanındadır; binâenaleyh vatanından uzak düşen bir mahzûn garíbe merhamet et!”

2248. O çamurdan suyu çekmek nedir? Senin mezeyi ve şarâb-ı halisi çekmendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. O çamurdan suyu çekmek nedir? Senin mezeyi ve halis şarabı çekmendir.

2245. Senin lafın seni mahrum tutar; o zannı terk et, bana gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. Senin sözün seni mahrum eder; o sanıyı bırak, bana gel!

İrfan ve zekâ sahibiyim diye övünmen, seni insân-ı kâmilin (Hak'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nazarından mahrum eder. Sen o sanı ve vehmini terk et ve o vehmedilmiş olan varlığından boşal; ondan sonra bana gel. Çünkü sen, sirke ile dolu bir kap gibisin, o sirke boşalmadıkça içine bal doldurulamaz.

İrfân ve zekâ sâhibiyim diye, senin öğünmen, seni insân-ı kâmilin naza-rından mahrûm tutar. Sen o zannu vehmini terk et ve o mevhûm olan varlı-ğından boşal; ondan sonra bana gel. Zîrâ sen, sirke ile dolu bir kap gibisin, o sirke boşalmadıkça içine bal doldurulamaz.

2246. Çamurun suyu deryâya gitmek ister; çamur suyun ayağını tutmuş ve çe-kiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. Çamurun suyu denize gitmek ister; çamur suyun ayağını tutmuş ve çekiyor.

Bu topraktan yapılmış olan bedenin, su hükmünde olan ruhu, hakikat denizine gitmek ister; fakat o beden, o ruhun ayağını tutmuş ve çekiyor.

Bu topraktan masnû' olan cismin, su mesâbesinde olan rûhu, deryâ-yı hakikate gitmek ister; fakat o cisim, o rûhun ayağını tutmuş ve çeker.

2247. Eğer kendi ayağını çamurun elinden kurtarırsa, çamur kuru kalır ve o müstakil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. Eğer kendi ayağını çamurun elinden kurtarırsa, çamur kuru kalır ve o bağımsız olur.

Eğer ruh, ayağını yoğun olan bedenin elinden kurtarırsa, yoğun beden kupkuru ve hareketsiz kalır ve ruh da kendi âleminde bağımsız olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin yüce mürşitleri olan Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri aşağıdaki beyitlerde şöyle buyururlar. Beyit: الروح من نور عرش الله مبدؤها و تربة الارض اصل الجسم و البدن قد الف الملك الجبار بينهما ليصلحا لقبول العهد والمحن فالروح في غربة و الجسم في وطن فارحم غريبا كئيبا نازح الوطن “Ruh, Yüce Allah'ın arşının nurundandır, onun başlangıcı budur. Cisim ve bedenin aslı ise, yeryüzünün toprağıdır. Melik-i Cebbar olan Yüce Allah hazretleri ikisinin arasını birleştirdi. Ahdin ve mihnetlerin kabulü için barıştılar. Şimdi ruh gurbette ve cisim vatanındadır; bu sebeple vatanından uzak düşen mahzun bir garibe merhamet et!”

Eğer rûh, ayağını kesîf olan cismin elinden kurtarırsa, cism-i kesîf, kup-kuru ve hareketsiz kalır ve rûh dahi kendi âleminde müstakil olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin mürşid-i âlífleri olan Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri âtîdeki beyitlerde şöyle buyururlar. Beyit: الروح من نور عرش الله مبدؤها و تربة الارض اصل الجسم و البدن قد الف الملك الجبار بينهما ليصلحا لقبول العهد والمحن فالروح في غربة و الجسم في وطن فارحم غريبا كئيبا نازح الوطن “Rûh, Allah Teâlâ'nın arşının nûrundandır, onun mebdei budur. Cisim ve be-denin aslı ise, arzın toprağıdır. Melik-i Cebbâr olan Hak Teâlâ hazretleri ikisi-nin arasını te'lif buyurdu. Ahdin ve mihenin kabûlü için sulh oldular. Imdi rûh gurbette ve cisim vatanındadır; binâenaleyh vatanından uzak düşen bir mah-zûn garîbe merhamet et!”

2248. O çamurdan suyu çekmek nedir? Senin mezeyi ve şarâb-ı halisi çekmendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. O çamurdan suyu çekmek nedir? Senin meze ve halis şarap çekmendir.

Bu yoğun bedenden, ruh suyunu hakikat denizine çekmek ne demektir bilir misin? Senin beden ihtiyacından fazla, sırf lezzet ve zevk için türlü türlü gıdalarla haddinden fazla yemen ve içmen ve diğer nefse ait hazlar ve dünyevî zevklerle meşgul olmandır.

Bu cism-i kesîfden, rûh suyunu hakikat denizine çekmek ne demektir bilir misin? Senin ihtiyâc-ı bedenden fazla mahzâ lezzet ve tena'um için türlü türlü gıdalar ile haddinden fazla yemen ve içmen ve diğer huzûzât-ı nefsâniyye ve lezzât-ı dünyeviyye ile iştigâlindir.

2249. İster mal ve ister câh ve ister ekmek olsun, her bir şehvet cihanda böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. İster mal, ister makam, ister ekmek olsun, dünyada her bir şehvet böyledir.

Ruhun, hakikat deryasına çekilmesi için, bu şehvetlerden vazgeçmek gerekir.

Rûhun, hakikat deryâsına incizâbı için, bu şehevâtdan vazgeçmek lâzımdır.

2250. Bunlardan her birisi seni bir sarhoş eder, vaktâki onu bulmayasın, sana [2258] humâr vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Bunlardan her biri seni sarhoş eder, tâ ki onu bulamayasın, sana humâr vurur.

Mal, mevki, yeme ve içme lezzetlerinden her biri, sana birer sarhoşluk getirir. Nereden gelip nereye gittiğini ve niçin gelip niçin gittiğini düşünemeyecek bir hâle gelirsin, akıl ve fikrin o hazlara ve lezzetlere sınırlı olur. Bu alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın zaman, sana humâr, yani baş ağrısı ve elem ve gam (üzüntü) meydana gelir.

"Humâr" sarhoşluktan sonra ortaya çıkan baş ağrısı ve sersemlik anlamındadır.

Mal ve câh ve ekl ve şürb lezzetlerinden her birisi, sana birer sarhoşluk getirir. Nereden gelip, nereye gittiğini ve niçin gelip, niçin gittiğini düşünemiyecek bir hâle gelirsin, akıl ve fikrin o huzûzât ve lezzâta münhasır olur. Bu alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana humâr, ya'nî baş ağrısı ve elem ve gam hâsıl olur.

"Humâr" sarhoşluktan sonra ârız olan baş ağrısı ve sersemlik ma'nâsınadır.

2251. Bu gam humârı, onun delili olmuştur ki, o mefkūda senin sarhoşluğun olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. Bu gam humarı, onun delili olmuştur ki, o kaybedilen şeye senin sarhoşluğun olmuştur.

O alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın zaman, sana arız olan gam humarı, senin o yitirdiğin ve kaybettiğin lezzetlerden ve hazlardan sarhoş olmuş olmanın delilidir.

O alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana ârız olan gam humârı, senin o fevt ve gâib ettiğin lezzetlerden ve hazlardan sarhoş olmuş olmanın delîlidir.

2252. Zarûret endâzesinin gayriyle bundan tutma, tâ ki senin üzerine gâlib ve emîr olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. Zaruret ölçüsünün dışındaki şeylerle bundan tutunma ki, senin üzerine üstün gelip emir olmasın!

Yani, şeriatın sana gösterdiği zaruret ölçüsünü düşün de, dünyevî hazlardan ancak bu ölçü dairesinde faydalan. Gerçi helal olmak şartıyla bol bol yemek ve içmek ve mal kazanmak mübahtır; fakat nefsin henüz ölmemiş olduğu için, o mübah olan lezzetler ve hazlar sonra sana üstün gelip hâkim olur; ve onların üstün gelmesi ve hâkimiyeti seni helak tarafına götürür. Bu hakikate

Bu yoğun bedenden, ruh suyunu hakikat denizine çekmek ne demektir bilir misin? Senin beden ihtiyacından fazla, sırf lezzet ve zevk için türlü türlü gıdalarla haddinden fazla yemen ve içmen ve diğer nefsanî hazlar ve dünyevî lezzetlerle meşgul olmandır.

Ya'nî, şer'in sana gösterdiği zarûret ölçüsünü düşün de, huzûzât-ı dünyeviyyeden ancak bu ölçü dâiresinde müntefi' ol. Gerçi helâl olmak şartıyla bol bol yemek ve içmek ve mal kazanmak mubâhtır; fakat nefsin henüz ölmemiş olduğu için, o mubâh olan lezzât ve huzûzât sonra sana gâlib ve hâkim olur; ve onların galebesi ve hâkimiyyeti seni taraf-ı helâke götürür. Bu hakikate

Bu cism-i kesîfden, rûh suyunu hakikat denizine çekmek ne demektir bilir misin? Senin ihtiyâc-ı bedenden fazla mahzâ lezzet ve tena'um için türlü türlü gıdalar ile haddinden fazla yemen ve içmen ve diğer huzûzât-ı nefsâniyye ve lezzât-ı dünyeviyye ile iştigâlindir.

2249. İster mal ve ister câh ve ister ekmek olsun, her bir şehvet cihanda böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. İster mal, ister makam, ister ekmek olsun, dünyada her bir şehvet böyledir.

Ruhun, hakikat deryasına çekilmesi için, bu şehvetlerden vazgeçmek gerekir.

Rûhun, hakikat deryâsına incizâbı için, bu şehevâtdan vazgeçmek lâzımdır.

2250. Bunlardan her birisi seni bir sarhoş eder, vaktāki onu bulmayasın, sana [2258] humar vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Bunlardan her biri seni sarhoş eder; onu bulamadığın zaman sana humar vurur.

Mal, mevki, yeme ve içme lezzetlerinden her biri sana birer sarhoşluk getirir. Nereden gelip nereye gittiğini ve niçin gelip niçin gittiğini düşünemeyecek bir hâle gelirsin; aklın ve fikrin o hazlara ve lezzetlere sınırlı olur. Bu alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın zaman sana humar, yani baş ağrısı, elem ve gam meydana gelir.

"Humar", sarhoşluktan sonra ortaya çıkan baş ağrısı ve sersemlik anlamındadır.

Mal ve câh ve ekl ve şürb lezzetlerinden her birisi, sana birer sarhoşluk getirir. Nereden gelip, nereye gittiğini ve niçin gelip, niçin gittiğini düşünemiyecek bir hâle gelirsin, akıl ve fikrin o huzûzât ve lezzâta münhasır olur. Bu alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana humâr, ya'nî baş ağrısı ve elem ve gam hâsıl olur.

"Humâr" sarhoşluktan sonra ârız olan baş ağrısı ve sersemlik ma'nâsınadır.

2251. Bu gam humârı, onun delili olmuştur ki, o mefkūda senin sarhoşluğun olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. Bu gam humarı, onun delili olmuştur ki, o kaybedilen şeye senin sarhoşluğun olmuştur.

O alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın zaman, sana arız olan gam humarı, senin o yitirdiğin ve kaybettiğin lezzetlerden ve hazlardan sarhoş olmuş olmanın delilidir.

O alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana ârız olan gam humârı, senin o fevt ve gâib ettiğin lezzetlerden ve hazlardan sarhoş olmuş olmanın delîlidir.

2252. Zarûret endâzesinin gayriyle bundan tutma, tâ ki senin üzerine gâlib ve emîr olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. Zaruret ölçüsünün dışındaki şeylerle bundan tutunma ki, senin üzerine üstün gelip emir olmasın!

Yani, şeriatın sana gösterdiği zaruret ölçüsünü düşün de, dünyevî hazlardan ancak bu ölçü dairesinde faydalan. Gerçi helal olmak şartıyla bol bol yemek ve içmek ve mal kazanmak mübahtır; fakat nefsin henüz ölmemiş olduğu için, o mübah olan lezzetler ve hazlar sonra sana üstün gelip hâkim olur; ve onların üstün gelmesi ve hâkimiyeti seni helak tarafına götürür. Bu hakikate göre, şanlı peygamber Efendimiz şöyle buyururlar: ليس لابن آدم حق في سوى هذه ,Yani Âdem oğlunun dünya malından bu şeylerin dışında bir hakkı yoktur: Oturacağı bir ev ve avret yerini örtecek bir elbise ve bir parça ekmek ve su."

Ya'nî, şer'in sana gösterdiği zarûret ölçüsünü düşün de, huzûzât-ı dünyeviyyeden ancak bu ölçü dâiresinde müntefi' ol. Gerçi helâl olmak şartıyla bol bol yemek ve içmek ve mal kazanmak mubâhtır; fakat nefsin henüz ölmemiş olduğu için, o mubâh olan lezzât ve huzûzât sonra sana gâlib ve hâkim olur; ve onların galebesi ve hâkimiyyeti seni taraf-ı helâke götürür. Bu hakikate binâen, Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: ليس لابن آدم حق في سوى هذه ,Yani Ibn-i Âdem için الاشياء من الدنيا بيت ليسكنه و ثوب يوارى عورته و جلف الخبز والماء dünyâdan bu şeylerin gayrisinde bir hak yoktur: Sâkin olacağı bir ev ve setr-i avret edecek bir libâs ve bir parça ekmek ve su."

2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına hâcetim yoktur, vâsılım!" diye ibâ ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına ihtiyacım yoktur, Hakk'a ulaşmışım!" diye kabul etmedin.

"Ser-keşîden" baş çekmek demek olsa da, kabul etmemek ve reddetmek anlamından kinayedir.

Bu şerefli beyitte, şeriatin zahiriyle amel etmeyi yeterli görüp, kendilerini kâmil insanların sohbetinden ve onların gözetimi altında bâtınlarının terbiye edilme ihtiyacından uzak sayan resmî ulemanın hallerine işaret edilir. Onlar derler ki: "Biz Kur'an ve şerefli hadisin hükümlerine göre amel ediyoruz. Bu sebeple bizlerde de kalp ve idrak vardır. Kendimiz gibi, başka bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyacımız yoktur. Mademki şeriatle amel ediyoruz, bu bize yeterlidir. Biz de Hakk'a ulaşmışız; ayrıca bir de tarikat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamanında böyle tarikat var mıydı? Yalnız şeriatle amel edip insanlar arasında kâmil veli sayılan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insan vardır. Bunlar ahiret hallerinden ümitsiz mi olacaklardır?"

Cevap: Bu iddiaya karşı çok uzun sözler vardır, çünkü konu geniştir; fakat fakir, kısaca birkaç sözle yetiniyorum. Bunlar anlayış sahiplerine yeterlidir. Bilinmeli ki "tarikat," "şeriat"ın sırrı ve "hakikat," "tarikat"ın sırrıdır; ve "marifet" bunların neticeleridir. Ve insanın yaratılışından maksat ise marifettir. Şimdi, şeriatin zahiri öğretimsiz öğrenilemediği gibi, şeriatin bâtını olan tarikat ve tarikatın bâtını olan hakikat de öğretimsiz elde edilemez. Ve bu öğretimler neticesinde hâsıl olacak olan marifet, herkesin kendi yatkınlığının dairesi kadardır. Tarikat şeriatsız ve hakikat de tarikatsız ve marifet de, bunlar bir araya gelmeksizin elde edilemez. Peygamber zamanında asıl insân-ı kâmil, şanlı Resul Efendimiz'in kendileriydi ve aziz ashabına, yatkınlıklarına göre şeriat ve tarikat ve hakikatı öğretirlerdi. Ve bu öğretimler neticesinde aziz ashabından bazılarına, yatkınlıklarının genişliği sebebiyle hâsıl olan sırlar ve marifetlerin keşfini men ederlerdi. Nitekim I. ciltte geçen Hz. Zeyd (r.a.) kıssasında buna dair olan ayrıntılar beyan olundu. Şanlı Resul Efendimiz'in suret âleminden, mana âlemini teşriflerinden sonra, bu vazife bu sırlara vakıf olan kâmil vârislere intikal etmiştir ki, onlar bu sebeple, şanlı Resul Efendimiz şöyle buyururlar: ليس لابن آدم حق في سوى هذه الأشياء من الدنيا بيت ليسكنه و ثوب يوارى عورته و جلف الخبز والماء Yani Âdem oğlu için, dünyadan bu şeylerin dışında bir hak yoktur: Oturacağı bir ev ve avretini örtecek bir elbise ve bir parça ekmek ve su.

"Ser-keşîden" baş çekmek demek ise de, ibâ etmek ve kabûl etmemek ma'nâsından kinâyedir.

Bu beyt-i şerîfde zâhir-i şerîatle ameli kâfî görüp, kendilerini kâmillerin sohbetinden ve onların nazarı altında bâtınlarının terbiyesine ihtiyaçtan müstağnî addeden ulemâ-i rüsûmun hallerine işaret buyurulur. Onlar derler ki: "Biz Kur'ân ve hadîs-i şerîfin ahkâmıyla amel ediyoruz. Binâenaleyh bizlerde de kalb ve idrâk vardır. Kendimiz gibi, diğer bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyacımız yoktur. Mâdemki şerîatle amel ediyoruz, bu bize kâfidir. Biz de Hakk'a vâsılız; ayrıca bir de tarîkat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamânında böyle tarîkat var mı idi? Yalnız şerîatle amel edip beyne'n-nâs veliyy-i kâmil addolunan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insanlar vardır. Bunlar ahvâl-i âhiretlerinden me'yûs mu olacaklardır?"

Cevâb: Bu da'vâya karşı çok uzun sözler vardır, zîrâ mevzû' geniştir; fakat fakîr hulâsaten birkaç söz ile iktifâ ediyorum. Bunlar erbâb-ı iz'âna kâfidir. Ma'lûm olsun ki "tarikat," "şerîat"in sırrı ve "hakikat," "tarîkat"ın sırrıdır; ve "ma'rifet" bunların netâyicidir. Ve hilkat-ı insandan maksûd ise ma'rifettir. İmdi zâhir-i şerîat ta'limsiz öğrenilemediği gibi, bâtın-ı şerîat olan tarîkat ve bâtın-ı tarikat olan hakikat dahi ta'lîmsiz tahsil olunamaz. Ve bu ta'limler neticesinde hâsıl olacak olan ma'rifet, herkesin kendi isti'dâdının dâiresi kadardır. Tarîkat şerîatsız ve hakikat dahi tarîkatsız ve ma'rifet dahi, bunlar cem' olmaksızın elde edilemez. Zamân-ı peygamberîde bi'l-asâle insân-ı kâmil, Resûl-i zîşân Efendimiz'in kendileri idi ve ashâb-ı kirâm hazarâtına, isti'dâdlarına göre şerîat ve tarikat ve hakikatı ta'lîm buyururlar idi. Ve bu ta'lîmât neticesinde ashâb-ı kirâmdan ba'zılarına, vüs'at-ı isti'dâdları hasebiyle hâsıl olan esrâr ve maârifin keşfini men' buyururlar idi. Nitekim I. cildde geçen Hz. Zeyd (r.a.) kıssasında buna dâir olan tafsilât beyân olundu. Resûl-i zîşân Efendimiz'in âlem-i sûretden, âlem-i ma'nâyı teşriflerinden sonra, bu vazîfe bu esrâra vâkıf olan vâris-i kâmillere intikāl etmiştir ki, onlar binâen, Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: ليس لابن آدم حق في سوى هذه الأشياء من الدنيا بيت ليسكنه و ثوب يوارى عورته و جلف الخبز والماء Yani İbn-i Âdem için, dünyâdan bu şeylerin gayrisinde bir hak yoktur: Sâkin olacağı bir ev ve setr-i avret edecek bir libâs ve bir parça ekmek ve su.

2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına hâcetim yoktur, vâsılım!" diye ibâ ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına ihtiyacım yoktur, Hakk'a ulaşmışım!" diye kabul etmedin.

"Ser-keşîden" baş çekmek demek olsa da, kabul etmemek ve reddetmek anlamından kinayedir.

Bu şerefli beyitte, şeriatın zahiriyle amel etmeyi yeterli görüp, kendilerini olgun insanların sohbetinden ve onların gözetimi altında bâtınlarının terbiye edilme ihtiyacından uzak sayan zahir ulemasının (ulemâ-i rüsûm) hallerine işaret edilir. Onlar derler ki: "Biz Kur'an ve şerefli hadisin hükümlerine göre amel ediyoruz. Bu sebeple bizlerde de kalp ve idrak vardır. Kendimiz gibi, başka bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyacımız yoktur. Mademki şeriatla amel ediyoruz, bu bize yeterlidir. Biz de Hakk'a ulaşmışız; ayrıca bir de tarikat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamanında böyle tarikat var mıydı? Yalnız şeriatla amel edip insanlar arasında olgun veli sayılan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insan vardır. Bunlar ahiret hallerinden ümitsiz mi olacaklardır?"

Cevap: Bu iddiaya karşı çok uzun sözler vardır, çünkü konu geniştir; fakat fakir, kısaca birkaç sözle yetiniyorum. Bunlar anlayış sahipleri için yeterlidir. Bilinmeli ki "tarikat," "şeriat"ın sırrı ve "hakikat," "tarikat"ın sırrıdır; ve "marifet" bunların neticeleridir. Ve insanın yaratılışından maksat ise marifettir. Şimdi, şeriatın zahiri öğretimsiz öğrenilemediği gibi, şeriatın bâtını olan tarikat ve tarikatın bâtını olan hakikat dahi öğretimsiz elde edilemez. Ve bu öğretimler neticesinde hâsıl olacak olan marifet, herkesin kendi yatkınlığının dairesi kadardır. Tarikat şeriatsız ve hakikat dahi tarikatsız ve marifet dahi, bunlar bir araya gelmeksizin elde edilemez. Peygamberlik zamanında aslen insân-ı kâmil, şanlı Resul Efendimiz'in kendileriydi ve ashab-ı kiram hazretlerine, yatkınlıklarına göre şeriat ve tarikat ve hakikati öğretirlerdi. Ve bu öğretimler neticesinde ashab-ı kiramdan bazılarına, yatkınlıklarının genişliği sebebiyle hâsıl olan sırlar ve marifetlerin keşfini men ederlerdi. Nasıl ki I. ciltte geçen Hz. Zeyd (r.a.) kıssasında buna dair olan ayrıntılar beyan olundu. Şanlı Resul Efendimiz'in suret âleminden, mana âlemini teşriflerinden sonra, bu vazife bu sırlara vakıf olan kâmil vârislere intikal etmiştir ki, onlar hakkında علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ["Ümmetimin âlimleri Benî İsrail peygamberleri gibidir"] ve العلماء ورثة الأنبياء ["Âlimler nebilerin vârisidir"] buyurulmuştur. Tarikatın hallerinden ve hakikatin sırlarından nasipsiz olan zahir uleması (ulemâ-i rüsûm), kâmil vârislerden değildir. Böyle bir kimse, yalnız şeriat ilminin zahirine vakıf olmakla kemal (olgunluk) iddia ederse, cenab-ı Pir efendimizin buyurdukları gibi, o, onun vehmidir.

Yalnız şeriatın zahiriyle amel edip kâmil vârisin sohbet ve terbiyesinde bulunmamış olan müminlerin hallerine gelince: Onların Allah rızası için halisane amel edenleri الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا yani "Ümmetimde şirk, cilalı bir madde üzerindeki karıncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir" şerefli hadisinde buyurulduğu üzere, ahirette gizli şirk (şirk-i hafi) içinde bulundukları halde, cennettedirler. Amellerindeki ihlaslarının derecesine ve وَلَكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا (En'âm, 6/132) ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] ayet-i kerimesine göre cennet nimetleriyle nimetlenirler; velakin hakikati müşahadeden mahcupturlar; çünkü şirk, kalp gözüne arız olan şaşılıktan ibarettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde kâmil vârisin tedavisiyle zail olur. Böyle olunca, bu âlemde kalp gözünü hakikate açacak bir ilahi tabip olan, kâmil vârisin sohbet ve terbiyesine kesin ihtiyaç vardır. مَنْ كَانَ فِي هَذه أَعْمَى وَ هُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) Yani "O kimse ki, burada kör oldu; ahirette de kör oldu" ayet-i kerimesi gereğince, ahirette bunun çaresi yoktur. Çünkü körü körüne nimetlenmek başka, göre göre nimetlenmek yine başkadır. Bu beyanat hakkında insaf ehlinin kanaat husulü ümidiyle Sipehsalar hazretlerinin Menakıb'ında geçen vakayı aynen yazıyorum:

"Hz. Mevlana zamanında, ilmiyle amel eden zahir ulemasından, cenab-ı Mevlana efendimize itiraz eden Şemseddin Mardini ismindeki bir zat nakletti ki, bir gece mana âleminde Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm, oturmuşlardı. Risalet-penahilerinin huzuruna gidip selam verirdim, mübarek yüzlerini çevirirlerdi. Çevirdikleri tarafa giderdim, onlar diğer tarafa çevirirlerdi. Nihayet söze başlayıp dedim ki: "Ya Resulallah! Bu kadar sene lütuf ve yardım ümidinizle zahmetler çektim ve hadisler ile şer'i hükümlerin tahkikine çaba ve gayret edip, bütün İslam ehlinin zorluklarını çözmeyi, diğer çalışmalarımın önüne geçirdim. Şimdi bu zayıfın mahrumiyetine hiçbir sebep göremiyorum?" Hz. Risalet-penah (salavatullahi aleyh) buyurdular ki: "Evet, bunların hepsi doğrudur; fakat sen bizim kardeşlerimize inkâr nazarıyla bakıyorsun; bu ise, bütün günahların üstündedir." Bunun üzerine geçmiş hallerin istiğfarıyla meşgul oldum." Şemseddin-i Mardini daha sonra Hz. Pir'e intisap edip, lütuflarına mazhar olmuştur.

"Ser-keşîden" baş çekmek demek ise de, ibâ etmek ve kabûl etmemek ma'nâsından kinâyedir.

Bu beyt-i şerîfde zâhir-i şerîatle ameli kâfî görüp, kendilerini kâmillerin sohbetinden ve onların nazarı altında bâtınlarının terbiyesine ihtiyaçtan müstağnî addeden ulemâ-i rüsûmun hallerine işaret buyurulur. Onlar derler ki: "Biz Kur'ân ve hadîs-i şerîfin ahkâmıyla amel ediyoruz. Binâenaleyh bizlerde de kalb ve idrâk vardır. Kendimiz gibi, diğer bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyacımız yoktur. Mâdemki şerîatle amel ediyoruz, bu bize kâfidir. Biz de Hakk'a vâsılız; ayrıca bir de tarîkat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamânında böyle tarîkat var mı idi? Yalnız şerîatle amel edip beyne'n-nâs veliyy-i kâmil addolunan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insanlar vardır. Bunlar ahvâl-i âhiretlerinden me'yûs mu olacaklardır?"

Cevâb: Bu da'vâya karşı çok uzun sözler vardır, zîrâ mevzû' geniştir; fakat fakîr hulâsaten birkaç söz ile iktifâ ediyorum. Bunlar erbâb-ı iz'âna kâfidir. Ma'lûm olsun ki "tarikat," "şerîat"in sırrı ve "hakikat," "tarîkat"ın sırrıdır; ve "ma'rifet" bunların netâyicidir. Ve hilkat-ı insandan maksûd ise ma'rifettir. İmdi zâhir-i şerîat ta'limsiz öğrenilemediği gibi, bâtın-ı şerîat olan tarîkat ve bâtın-ı tarikat olan hakikat dahi ta'lîmsiz tahsil olunamaz. Ve bu ta'lîmler neticesinde hâsıl olacak olan ma'rifet, herkesin kendi isti'dâdının dâiresi kadardır. Tarîkat şerîatsız ve hakikat dahi tarîkatsız ve ma'rifet dahi, bunlar cem' olmaksızın elde edilemez. Zamân-ı peygamberîde bi'l-asâle insân-ı kâmil, Resûl-i zîşân Efendimiz'in kendileri idi ve ashâb-ı kirâm hazarâtına, isti'dâdlarına göre şerîat ve tarikat ve hakikatı ta'lîm buyururlar idi. Ve bu ta'lîmât neticesinde ashâb-ı kirâmdan ba'zılarına, vüs'at-ı isti'dâdları hasebiyle hâsıl olan esrâr ve maârifin keşfini men' buyururlar idi. Nitekim I. cildde geçen Hz. Zeyd (r.a.) kıssasında buna dâir olan tafsilât beyân olundu. Resûl-i zîşân Efendimiz'in âlem-i sûretden, âlem-i ma'nâyı teşriflerinden sonra, bu vazîfe bu esrâra vâkıf olan vâris-i kâmillere intikāl etmiştir ki, onlar hakkında علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ["Ümmetimin âlemleri Benî İsrâîl peygamberleri gibidir"] ve العلماء ورثة الأنبياء ["Âlimler nebilerin vârisidir"] buyurulmuştur. Etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakîkatten bî-behre olan ulemâ-i rüsûm, verese-i kâmilînden değildir. Böyle bir kimse, yalnız ilm-i şerîatın zâhirine vukūf ile iddiâ-yı kemâl ederse, cenâb-ı Pîr efendimizin buyurdukları gibi, o, onun vehmidir. Yalnız zâhir-i şerîatle amel edip vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmamış olan mü'minlerin ahvâline gelince: Onların hâlisan li-vechillâh amel edenleri الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'nî "Ümmetimde şirk, cilâlı bir madde üzerindeki karıncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir" hadîs-i şerîfinde buyurulduğu üzere, âhirette şirk-i hafi içinde bulundukları halde, cennettedirler. Amellerindeki ihlâslarının derecesine ve وَلَكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا (En'âm, 6/132) ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesine göre niam-ı cinâniyye ile mütena'im olurlar; velâkin hakikati müşâhededen mahcûbdurlar; zîrâ şirk, kalb gözüne ârız olan şaşılıktan ibârettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde vâris-i kâmilin tedavîsiyle zâil olur. Böyle olunca, bu âlemde kalb gözünü hakikate açacak bir tabib-i ilâhî olan, vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesine ihtiyac-ı kat'î vardır. مَنْ كَانَ فِي هَذه أَعْمَى وَ هُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) Ya'nî "O kimse ki, burada kör oldu; âhirette de kör oldu" âyet-i kerîmesi mûcibince, âhirette bunun çâresi yoktur. Zîrâ körü körüne tena'um etmek başka, göre göre tena'um etmek yine başkadır. Bu beyânât hakkında ehl-i insâfa kanâat husûlü ümidiyle Sipehsâlâr hazretlerinin Menâkıb'ında münderic olan vak'ayı aynen yazıyorum: "Zamân-ı Hz. Mevlânâ'da, ilmiyle âmil bulunan ulemâ-i zâhireden, cenâb-ı Mevlânâ efendimize mu'teriz Şemseddîn Mardînî ismindeki bir zât nakletti ki, bir gece âlem-i ma'nâda Hz. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm, oturmuşlar idi. Huzûr-ı Risâlet-penâhîlerine gidip selâm verir idim, mübarek yüzlerini çevirirler idi. Çevirdikleri tarafa giderdim, onlar diğer tarafa çevirirler idi. Akıbet söze başlayıp dedim ki: "Yâ Resûlallâh! Bu kadar sene ümîd-i âtıfet ve inâyetiniz ile zahmetler çektim ve ahâdîs ve ahkâm-ı şer'iyyenin tahkikine cehd ve gayret edip, bilcümle ehl-i İslâm'ın hall-i müşkillerini, mesâî-i sâireme takdîm eyledim. Şimdi bu zaîfin mahrûmiyetime hiçbir sebeb göremiyorum?" Hz. Risâlet-penâh (salavâtullâhi aleyh) buyurdular ki: "Evet, bunların hepsi doğrudur; fakat sen bizim ihvânımıza nazar-ı inkâr ile bakıyorsun; bu ise, cümle günahların fevkindedir." Bunun üzerine ahvâl-i mâziyenin istiğfâriyle meşgül oldum." hakkında علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ["Ümmetimin âlemleri Benî İsrâîl peygamberleri gibidir"] ve العلماء ورثة الأنبياء ["Âlimler nebilerin vârisidir"] buyurulmuştur. Etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakikatten bî-behre olan ulemâ-i rüsûm, verese-i kâmilînden değildir. Böyle bir kimse, yalnız ilm-i şerîatın zâhirine vukūf ile iddiâ-yı kemâl ederse, cenâb-ı Pîr efendimizin buyurdukları gibi, o, onun vehmidir.

Yalnız zâhir-i şerîatle amel edip vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmamış olan mü'minlerin ahvâline gelince: Onların hâlisan li-vechillâh amel edenleri الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'nî "Ümmetimde şirk, cilâlı bir madde üzerindeki karıncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir" hadîs-i şerîfinde buyurulduğu üzere, âhirette şirk-i hafi içinde bulundukları halde, cennettedirler. Amellerindeki ihlâslarının derecesine ve وَلَكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا (En'âm, 6/132) ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesine göre niam-ı cinâniyye ile mütena'im olurlar; velâkin hakikati müşâhededen mahcûbdurlar; zîrâ şirk, kalb gözüne ârız olan şaşılıktan ibârettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde vâris-i kâmilin tedavîsiyle zâil olur. Böyle olunca, bu âlemde kalb gözünü hakikate açacak bir tabib-i ilâhî olan, vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesine ihtiyac-ı kat'î vardır. مَنْ كَانَ فِي هَذه أَعْمَى وَ هُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) Ya'nî "O kimse ki, burada kör oldu; âhirette de kör oldu" âyet-i kerîmesi mûcibince, âhirette bunun çâresi yoktur. Zîrâ körü körüne tena'um etmek başka, göre göre tena'um etmek yine başkadır. Bu beyânât hakkında ehl-i insâfa kanâat husûlü ümidiyle Sipehsâlâr hazretlerinin Menâkıb'ında münderic olan vak'ayı aynen yazıyorum:

"Zamân-ı Hz. Mevlânâ'da, ilmiyle âmil bulunan ulemâ-i zâhireden, cenâb-ı Mevlânâ efendimize mu'teriz Şemseddîn Mardînî ismindeki bir zât nakletti ki, bir gece âlem-i ma'nâda Hz. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm, oturmuşlar idi. Huzûr-ı Risâlet-penâhîlerine gidip selâm verir idim, mübarek yüzlerini çevirirler idi. Çevirdikleri tarafa giderdim, onlar diğer tarafa çevirirler idi. Akıbet söze başlayıp dedim ki: "Yâ Resûlallâh! Bu kadar sene ümîd-i âtıfet ve inâyetiniz ile zahmetler çektim ve ahâdîs ve ahkâm-ı şer'iyyenin tahkikine cehd ve gayret edip, bilcümle ehl-i İslâm'ın hall-i müşkillerini, mesâî-i sâireme takdîm eyledim. Şimdi bu zaîfin mahrûmiyetime hiçbir sebeb göremiyorum?" Hz. Risâlet-penâh (salavâtullâhi aleyh) buyurdular ki: "Evet, bunların hepsi doğrudur; fakat sen bizim ihvânımıza nazar-ı inkâr ile bakıyorsun; bu ise, cümle günahların fevkindedir." Bunun üzerine ahvâl-i mâziyenin istiğfâriyle meşgül oldum." Şemseddîn-i Mardînî ba'dehû Hz. Pîr'e intisâb edip, mazhar-ı lutufları olmuştur.

2254. Nitekim çamurdaki su: "Ben suyum, niçin meded istiyeyim!" diye imtina' eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. Nasıl ki çamurdaki su: "Ben suyum, niçin yardım isteyeyim!" diye imkânsız görür.

Nefsâniyet ve cismâniyet (bedensellik) çamurundaki ruh, "Ben de ruhum, niçin başkalarından yardım isteyeyim!" diye insân-ı kâmillerin sohbetinden utanır.

Nefsâniyet ve cismâniyet çamurundaki "Rûh, ben de rûhum, niçin başkalarından yardım istiyeyim!" diye kâmillerin sohbetinden ibâ eder.

2255. Sen bu bulaşmışı, gönül zannettin, şübhesiz gönlünü ehl-i dilden kaldırdın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Sen bu bulaşmışı, gönül zannettin, şüphesiz gönlünü ehl-i dilden kaldırdın.

Ey âlim efendi, sen dünyevî hırsın ve nefsanî arzuların pisliklerine bulaşmış olan kalbini, kalb zannettin ve bu yanlış zannın sebebiyle, o bulaşık olan kalbini, ehl-i dil (gönül ehli) olan kâmillerden (olgun insanlardan) uzaklaştırdın ve kendini onlardan müstağni (ihtiyaçsız) bildin.

Ey âlim efendi, sen hırs-ı dünyevî ve hevâ-yı nefsânî levsiyyâtına bulaşmış olan kalbini, kalb zannettin ve bu zann-ı bâtılın sebebiyle, o bulaşık olan kalbini, ehl-i dil olan kâmillerden kaldırdın ve kendini onlardan müstağnî bildin.

2256. Revâ tutar mısın ki, o gönül bu olsun ki, o sütün ve balın aşkında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. O gönlün, sütün ve balın aşkında olan gönül olmasını uygun görür müsün?

Ey dirayetine ve zekâvetine güvenen efendi, insaf et! Süt ve bal lezzetinin aşkına ve muhabbetine bağlanmış olan gönlün, bu gönül olmasını sen caiz ve uygun görür müsün? Gönül, böyle aşağı âlemin lezzetlerine düşkün olan gönül müdür?

Ey dirâyet ve zekâvetine i'timâd eden efendi, insaf et! Süt ve bal lezzetinin aşk ve muhabbetine bağlanmış olan gönlün, bu gönül olmasını sen câiz ve revâ görür müsün? Gönül, böyle âlem-i süflînin lezzetlerine mübtelâ olan gönül müdür?

2257. Sütün ve balın letafeti, dilin aksidir; her bir hoşa, o hoşluk, gönülden hâsıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. Sütün ve balın letafeti, dilin aksidir; her bir hoşa, o hoşluk, gönülden hâsıldır.

Ankaravî hazretleri bu şerefli beyte iki mertebe üzerine anlam vermiştir: Birisi avamın anlayışına, diğeri ise havasın (seçkinlerin) anlayışına göredir. Avamın anlayışına göre verdiği anlam şudur: İnsan sütü ve balı ve diğer latif gıdaları yediği zaman lezzet ve keyif duyar; bu lezzet ve keyif ise, gönül hoşluğundandır. Nasıl ki bir kimsenin evladı veya babası vefat edip, kalbi onun ayrılık ateşiyle yanıp tutuştuğu sırada lezzetler ve nefse ait hazlar âleminden hiçbirine iltifat etmez; bu sebeple sütün ve balın letafeti, kalbin letafetinin ve hoşluğunun aksinden olur. Bu sebeple her bir hoş olan gıdaya, o hoşluk ve letafet gönül hoşluğundan hâsıl olmuş olur.

Şemseddîn-i Mardînî daha sonra Hz. Pîr'e intisap edip, onun lütuflarına mazhar olmuştur.

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfe iki mertebe üzerine ma'nâ vermiştir: Birisi fehm-i avâma ve diğeri fehm-i havâssa göredir. Fehm-i avâma göre verdiği ma'nâ şudur: İnsan sütü ve balı vesâir latîf gıdaları yediği vakit lezzet ve keyif duyar; bu lezzet ve keyif ise, gönül hoşluğundandır. Nitekim bir kimsenin evlâdı veyâ pederi vefât edip, kalbi onun âteş-i firâkıyla yanıp tutuştuğu esnâda lezâiz ve huzûzât âleminden hiçbirine iltifat etmez; binâenaleyh sütün ve balın letâfeti, kalb letâfetinin ve hoşluğunun aksinden olur. Binâenaleyh her bir hoş olan gıdâya, o hoşluk ve letâfet gönül hoşluğundan hâsıl olmuş olur.

Şemseddîn-i Mardînî ba'dehû Hz. Pîr'e intisâb edip, mazhar-ı lutufları olmuştur.

2254. Nitekim çamurdaki su: "Ben suyum, niçin meded istiyeyim!" diye imtina' eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. Nasıl ki çamurdaki su: "Ben suyum, niçin yardım isteyeyim!" diye kaçınır.

Nefsâniyet ve cismaniyet çamurundaki ruh da: "Ben de ruhum, niçin başkalarından yardım isteyeyim!" diye kâmillerin sohbetinden yüz çevirir.

Nefsâniyet ve cismâniyet çamurundaki "Rûh, ben de rûhum, niçin başka-larından yardım istiyeyim!" diye kâmillerin sohbetinden ibâ eder.

2255. Sen bu bulaşmışı, gönül zannettin, şübhesiz gönlünü ehl-i dilden kaldırdın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Sen bu bulaşmışı, gönül zannettin, şüphesiz gönlünü ehl-i dilden kaldırdın.

Ey âlim efendi, sen dünyevî hırsın ve nefsanî arzuların pisliklerine bulaşmış olan kalbini, kalb zannettin ve bu yanlış zannın sebebiyle, o bulaşık olan kalbini, ehl-i dil (gönül ehli) olan kâmillerden (olgun insanlardan) uzaklaştırdın ve kendini onlardan müstağni (ihtiyaçsız) bildin.

Ey âlim efendi, sen hırs-ı dünyevî ve hevâ-yı nefsânî levsiyyâtına bulaşmış olan kalbini, kalb zannettin ve bu zann-ı bâtılın sebebiyle, o bulaşık olan kalbini, ehl-i dil olan kâmillerden kaldırdın ve kendini onlardan müstağnî bildin.

2256. Revâ tutar mısın ki, o gönül bu olsun ki, o sütün ve balın aşkında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. O gönlün, sütün ve balın aşkında olan gönül olmasını uygun görür müsün?

Ey dirayetine ve zekâvetine güvenen efendi, insaf et! Süt ve bal lezzetinin aşkına ve muhabbetine bağlanmış olan gönlün, bu gönül olmasını sen caiz ve uygun görür müsün? Gönül, böyle aşağı âlemin lezzetlerine düşkün olan gönül müdür?

Ey dirâyet ve zekâvetine i'timâd eden efendi, insaf et! Süt ve bal lezzetinin aşk ve muhabbetine bağlanmış olan gönlün, bu gönül olmasını sen câiz ve revâ görür müsün? Gönül, böyle âlem-i süflînin lezzetlerine mübtelâ olan gönül müdür?

2257. Sütün ve balın letafeti, dilin aksidir; her bir hoşa, o hoşluk, gönülden hasıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. Sütün ve balın letafeti, dilin aksidir; her bir hoşa, o hoşluk, gönülden hasıldır.

Ankaravî hazretleri bu şerefli beyte iki mertebe üzerine anlam vermiştir: Birisi avamın anlayışına, diğeri ise havasın anlayışına göredir. Avamın anlayışına göre verdiği anlam şudur: İnsan sütü ve balı ve diğer latif gıdaları yediği zaman lezzet ve keyif duyar; bu lezzet ve keyif ise, gönül hoşluğundandır. Nitekim bir kimsenin evladı veya babası vefat edip, kalbi onun ayrılık ateşiyle yanıp tutuştuğu sırada lezzetler ve nefse ait hazlar âleminden hiçbirine iltifat etmez; bu sebeple sütün ve balın letafeti, kalbin letafetinin ve hoşluğunun aksinden olur. Bu sebeple her bir hoş olan gıdaya, o hoşluk ve letafet gönül hoşluğundan hâsıl olmuş olur. Havasın anlayışına göre verdiği anlama, Hint şârihleri de katılmışlardır; o anlam da kısaca şudur: Dünyevî varlıkların hepsi, "hakikat-ı câmia" (her şeyi kapsayan hakikat) olan gönül feyzinin yansımasındandır. Bu gönül, insân-ı kâmilin gönlüdür. Bu sebeple gönül cevher ve geri kalanı hep bu hakikatin yansıması olan arazdır. Nitekim ileride de beyan buyurulur.

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfe iki mertebe üzerine ma'nâ vermiştir: Birisi fehm-i avâma ve diğeri fehm-i havâssa göredir. Fehm-i avâma göre verdiği ma'nâ şudur: İnsan sütü ve balı vesâir latîf gıdaları yediği vakit lezzet ve keyif duyar; bu lezzet ve keyif ise, gönül hoşluğundandır. Nitekim bir kimsenin evlâdı veyâ pederi vefât edip, kalbi onun âteş-i firâkıyla yanıp tutuştuğu esnâda lezâiz ve huzûzât âleminden hiçbirine iltifat etmez; binâenaleyh sütün ve balın letâfeti, kalb letâfetinin ve hoşluğunun aksinden olur. Binâenaleyh her bir hoş olan gıdâya, o hoşluk ve letâfet gönül hoşluğundan hâsıl olmuş olur. Fehm-i havâssa göre verdiği ma'nâya, Hind şârihleri de iştirak etmişlerdir; o ma'nâ da hulâsaten budur: Mevcûdât-ı dünyeviyyenin hepsi, "hakikat-ı câmia" olan gönül feyzinin pertevindendir. Bu gönül, insân-ı kâmilin gönlüdür. Binâenaleyh gönül cevher ve bâkîsi hep bu hakikatin pertevi olan arazdır. Nitekim âtîde de beyân buyurulur.

2258. Böyle olunca gönül cevher ve âlem araz olur. Kalbin gölgesi, kalbe nasıl garaz olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. Böyle olunca gönül cevher ve âlem araz olur. Kalbin gölgesi, kalbe nasıl garaz olur?

Her bir hoşa (duyuya) ve latîfeye (ince duyguya), o hoşluk ve letâfet (incelik) gönülden hâsıl olunca, gönül asıl ve cevher (öz) olur; ve beş duyudan (havâss-i hamse) her birine hoşluk veren âlem (dünya) fer' (tali) ve araz (geçici nitelik) olur. Fer' ve araz ise, kalbin gölgesidir. Şimdi kalbin gölgesi, kalbin kasdı (amacı) ve garazı (maksadı) olur mu? Ve bir kimse kendi gölgesinin arkasında koşar mı; ve bu gölgeye âşık olur mu?

Her bir hoşa ve latîfe, o hoşluk ve letâfet gönülden hâsıl olunca, gönül asıl ve cevher ve havâss-i hamseden her birine hoşluk veren âlem fer' ve araz olur; ve fer' ve araz ise, kalbin gölgesidir. İmdi kalbin gölgesi, kalbin kasdı ve garazı olur mu? Ve bir kimse kendi gölgesinin arkasında koşar mı; ve bu gölgeye âşık olur mu?

2259. O gönül ki, malın ve câhın âşıkıdır; yahud bu kara çamur ve suyun zebunudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. O gönül ki, malın ve mevkinin âşığıdır; yahut bu kara çamurun ve suyun esiridir.

O gönül ki, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbinin gölgeleri olan malın ve mevkinin âşığıdır; yahut bu kara çamur olan bedenin ve kara su hükmünde olan hayvani ruhun mağlubudur; bu sebeple hayvani sıfatlarla nitelenmiştir.

O gönül ki, kalb-i kâmilin gölgeleri olan malın ve câhın âşıkıdır; yâhud bu kara çamur olan cismin ve kara su mesâbesinde olan rûh-ı hayvânînin mağlûbudur; binâenaleyh sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıftır.

2260. Yâhud hayaller ki, onun zulmetlerindedir, onlara güft ü gû için taparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. Yahut hayaller ki, onun karanlıklarındadır, onlara dedikodu için taparlar.

Yahut o gönül ki, o gönlün karanlıkları içinde birtakım hayaller ortaya çıkar; ve bu suretler âleminde dedikodu için bu hayallere taparlar ve o hayaller birtakım vehmî ve tahmînî ilimlerdir ki, ancak dedikodudan ibarettir.

Yâhud o gönül ki, o gönlün zulmetleri içinde birtakım hayaller peyda olur; ve bu âlem-i sûretde güft ü gû için bu hayâllere taparlar ve o hayaller birtakım ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyyedir ki, ancak dedikodudan ibarettir.

2261. O nûr deryasının gayri, gönül olmaz. Gönül nazargah-ı Hudâ olsun, sonra da kör olsun hâ!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. O nur deryasından başka gönül olmaz. Gönül Allah'ın nazargâhı olsun, sonra da kör olsun ha!

Nur deryası olan insân-ı kâmilin gönlünden başka ve mal ve makam aşığı olan bir gönül, gönül değildir. Ve Allah'ın nazargâhı olan bir insân-ı kâmilin kalbi, asla kör olmaz. Bu sebeple öyle bir insân-ı kâmilin kalbinin gördüğü ilimler, ledün ilimleridir (Allah katından gelen gizli ilimler). Havassın (seçkin kişilerin) anlayışına göre verdiği anlama, Hint şârihleri (şerh edenler) de katılmışlardır; o anlam da kısaca şudur: Dünyevî varlıkların hepsi, "hakikat-ı câmia" (her şeyi kuşatan hakikat) olan gönül feyzinin (manevî bereketinin) yansımasındandır. Bu gönül, insân-ı kâmilin gönlüdür. Bu sebeple gönül cevherdir ve geri kalanı hep bu hakikatin yansıması olan arazdır (cevhere bağlı olan, kendi başına var olamayan). Nasıl ki ileride de açıklanır.

Nûr deryâsı olan kâmilin gönlünden gayri ve âşık-ı mâl ve câh olan bir gönül, gönül değildir. Ve nazargâh-ı Hudâ olan bir kâmilin kalbi, aslâ kör olmaz. Binâenaleyh öyle bir kâmilin kalbinin gördüğü ulûm, ulûm-ı ledünniy- Fehm-i havâssa göre verdiği ma'nâya, Hind şârihleri de iştirak etmişlerdir; o ma'nâ da hulâsaten budur: Mevcûdât-ı dünyeviyyenin hepsi, "hakikat-ı câmia" olan gönül feyzinin pertevindendir. Bu gönül, insân-ı kâmilin gönlüdür. Binâenaleyh gönül cevher ve bâkîsi hep bu hakikatin pertevi olan arazdır. Nitekim âtîde de beyân buyurulur.

2258. Böyle olunca gönül cevher ve âlem araz olur. Kalbin gölgesi, kalbe nasıl garaz olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. Böyle olunca gönül cevher ve âlem araz olur. Kalbin gölgesi, kalbe nasıl garaz olur?

Her bir hoşa (duyuya) ve latîfeye (ince duyguya), o hoşluk ve letâfet (incelik) gönülden hâsıl olunca, gönül asıl ve cevher (öz) olur; ve beş duyudan (havâss-i hamse) her birine hoşluk veren âlem (dünya) fer' (tali) ve araz (geçici nitelik) olur. Fer' ve araz ise, kalbin gölgesidir. Şimdi kalbin gölgesi, kalbin kasdı (amacı) ve garazı (maksadı) olur mu? Ve bir kimse kendi gölgesinin arkasında koşar mı; ve bu gölgeye âşık olur mu?

Her bir hoşa ve latîfe, o hoşluk ve letâfet gönülden hâsıl olunca, gönül asıl ve cevher ve havâss-i hamseden her birine hoşluk veren âlem fer' ve araz olur; ve fer' ve araz ise, kalbin gölgesidir. İmdi kalbin gölgesi, kalbin kasdı ve garazı olur mu? Ve bir kimse kendi gölgesinin arkasında koşar mı; ve bu gölgeye âşık olur mu?

2259. O gönül ki, malın ve câhın âşıkıdır; yâhud bu kara çamur ve suyun zebunudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. O gönül ki, malın ve mevkinin âşığıdır; yahut bu kara çamur ve suyun esiridir.

O gönül ki, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gölgeleri olan malın ve mevkinin âşığıdır; yahut bu kara çamur olan bedenin ve kara su hükmünde olan hayvani ruhun mağlubudur; bu sebeple hayvani sıfatlarla nitelenmiştir.

O gönül ki, kalb-i kâmilin gölgeleri olan malın ve câhın âşıkıdır; yâhud bu kara çamur olan cismin ve kara su mesâbesinde olan rûh-ı hayvânînin mağlûbudur; binâenaleyh sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıftır.

2260. Yâhud hayaller ki, onun zulmetlerindedir, onlara güft ü gû için taparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. Yahut hayaller ki, onun karanlıklarındadır, onlara dedikodu için taparlar.

Yahut o gönül ki, o gönlün karanlıkları içinde birtakım hayaller ortaya çıkar; ve bu suretler âleminde dedikodu için bu hayallere taparlar ve o hayaller birtakım vehmî ve tahmînî ilimlerdir ki, ancak dedikodudan ibarettir.

Yâhud o gönül ki, o gönlün zulmetleri içinde birtakım hayaller peyda olur; ve bu âlem-i sûretde güft ü gû için bu hayâllere taparlar ve o hayaller birtakım ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyyedir ki, ancak dedikodudan ibarettir.

2261. O nûr deryasının gayri, gönül olmaz. Gönül nazargâh-ı Hudâ olsun, sonra da kör olsun hâ!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. O nur deryasının dışında gönül olmaz. Gönül Allah'ın baktığı yer olsun, sonra da kör olsun ha!

Nur deryası olan insân-ı kâmilin gönlünden başka ve mal ile makam aşığı olan bir gönül, gönül değildir. Ve Allah'ın baktığı yer olan bir insân-ı kâmilin kalbi, asla kör olmaz. Bu sebeple öyle bir insân-ı kâmilin kalbinin gördüğü ilimler, ledün ilimleridir (Allah katından gelen gizli ilimler); kör olan kalplerden çıkan vehmî (gerçek olmayan) ve tahmînî ilimler değildir. Onların ilimlerini, kendi vehmî ve tahmînî ilimlerine kıyas edip, hata isnat edenlerin vay hâline!

Nûr deryâsı olan kâmilin gönlünden gayri ve âşık-ı mâl ve câh olan bir gönül, gönül değildir. Ve nazargâh-ı Hudâ olan bir kâmilin kalbi, aslâ kör olmaz. Binâenaleyh öyle bir kâmilin kalbinin gördüğü ulûm, ulûm-ı ledünniy- yedir; kör olan kalblerden sudûr eden ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyye değil-dir. Onların ulûmunu, kendi vehmî ve tahmînî ilimlerine kıyâs edip, hatâ is-nâd edenlerin vay hâline!

2262. Değil midir ki gönül yüz binlerce hâs ve âmm içinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. Gönül, yüz binlerce özel ve genel insan içinde bir kişide olmaz mı? Hangisidir o, hangisi?

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu şerefli beytin şerhinde şöyle der: "Nî" kelimesinden "der yekî bậşed"e kadar bir soru cümlesidir; bu durumda anlam: "Gönül, özel ve genel insanların yüz binlercesinde bir kişide olmaz mı? Hangisidir o, hangisi?" demek olup, insân-ı kâmilin kalbinin kudretini açıklamaktan ibaret olur. Fakîr, bu anlamı uygun gördüğümden, ona göre tercüme ettim. Ve yine Hint şârihlerinden Muhammed Hâşim, şöyle anlam veriyor: "Her gönül Allah'ın nazargâhı (bakış yeri) değildir; aksine gönül, dünya halkının yüz binlerce özel ve genel insanının ancak birinde ortaya çıkar; eğer sen bilirsen, onun nişanını ver!" Bu da, yukarıdaki anlamı teyit eder. Ankaravî hazretleri ise: "Kâmil gönül, yüz binlerce özel ve genel insanda olmaz; ancak bir kişide olur. İki kişide olmaz; ve hangi kişidir, o hangi kişidir?" anlamını veriyor ve sonra şu soruyu yöneltiyor: "Bir asırda, birkaç sâhib-i dil (gönül sahibi) olmaz mı? Eğer olursa "der yekî bâşed" yani "bir kişide olur" buyurulması nasıl uzlaştırılır?" Bu soruya verdikleri cevabın özeti şudur: "Mutlak Zât'ın birliğine karşılık olan kâmil kalp, öncesiz olarak ve sonsuza dek birdir; iki olma ihtimali yoktur ve kalplerin sayılması ve çokluğu, çok sayıda kişiye izafe edildiği itibariyledir. Şimdi bu mutlak birliğin mazharı olan tek kalbe, birçok kimseler vâsıl olsalar, hakikat açısından bir olurlar." Hazretin, şerefli beyte verdiği anlam bu soru ve cevabı gerektirmiştir. Hint şârihlerinin verdikleri anlamda bu soru ve cevap külfeti olmadığı için, daha tercih edilir görünür.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyurur: "Nî" kelimesinden "der yekî bậşed"e kadar bir cümle-i istifhâ-miyyedir; bu sûretde ma'nâ: "Değil midir ki, gönül havâs ve avâmın yüz bin-lercesinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?" demek olup, kalb-i kâmi-lin kudretini beyândan ibaret olur. Fakîr, bu ma'nâyı münasib gördüğümden, ona göre tercüme ettim. Ve yine Hind şurrâhından Muhammed Hâşim, şöy-le ma'nâ veriyor: "Her gönül nazargâh-ı Hudâ değildir; belki gönül, dünyâ halkının yüz binlerce havâs ve avâmının ancak birinde zuhûra gelir; eğer sen bilirsen, onun nişanını ver!" Bu da, yukarıki ma'nâyı te'yîd eder. Anka-ravî hazretleri ise: "Dil-i kâmil, yüz binlerce havâs ve avâmda olmaz; ancak bir kimsede olur. İki kimsede olmaz; ve hangi kimsedir, o hangi kimsedir?" ma'nâsını veriyor ve sonra şu suâli îrâd buyuruyor: "Bir asırda, birkaç sâ-hib-i dil olmaz mı? Eğer olursa "der yekî bâşed" ya'nî "bir kimsede olur" buyurulması nasıl tevfik olunur?" Bu suâle verdikleri cevabın hulâsası şudur: "Zât-ı mutlakanın vahdetine mukābil olan kalb-i kâmil, ezelen ve ebeden bir-dir; iki olmak ihtimali yoktur ve ta'dâd ve keserât-ı kulûb eşhâs-ı kesîreye izâfet olunduğu i'tibariyledir. İmdi bu vahdet-i mutlaka mazharı olan kalb-i vâhide, birçok kimseler vâsıl olsalar, hakikat cihetinden bir olurlar." Hazre-tin, beyt-i şerîfe verdiği ma'nâ bu sual ve cevabı iktizâ etmiştir. Hind şârih-lerinin verdikleri ma'nâda bu sual ve cevâb külfeti olmadığı için, daha mü-reccah görünür.

2263. Gönül kırıntısını bırak, gönül iste; tâ ki o kırıntı ondan bir dağ gibi ol-sun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. Gönül kırıntısını bırak, gönül iste; tâ ki o kırıntı ondan bir dağ gibi olsun.

Ey iddia sahibi, senin gönlün, gönül kırıntısıdır, gönül değildir. Bu sebeple o gönül kırıntısını bırak da, bir insân-ı kâmilin kalbini iste ve o kalbe girmeye çalış, tâ ki sendeki o gönül kırıntısı, o insân-ı kâmilin gönlünden bir dağ gibi sağlam olsun. Yedir; kör olan kalplerden çıkan vehmedilmiş ve tahmini ilimler değildir. Onların ilimlerini, kendi vehmî ve tahmini ilimlerine kıyaslayıp, hata isnat edenlerin vay hâline!

Ey müddeî, senin gönlün, gönül kırıntısıdır, gönül değildir. binâenaleyh o gönül kırıntısını bırak da, bir kâmilin kalbini iste ve o kalbe girmeğe çalış, tâ ki o sendeki gönül kırıntısı o kâmilin gönlünden bir dağ gibi metîn olsun. yedir; kör olan kalblerden sudûr eden ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyye değildir. Onların ulûmunu, kendi vehmî ve tahmînî ilimlerine kıyâs edip, hatâ isnâd edenlerin vay hâline!

2262. Değil midir ki gönül yüz binlerce hâs ve âmm içinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. Gönül, yüz binlerce özel ve genel insan içinde bir kişide olmaz mı? Hangisidir o, hangisi?

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu şerefli beytin şerhinde şöyle buyurur: "Nî" kelimesinden "der yekî bâşed"e kadar bir soru cümlesidir; bu durumda anlam: "Gönül, özel ve genel insanların yüz binlercesinde bir kişide olmaz mı? Hangisidir o, hangisi?" demek olup, insân-ı kâmilin kalbinin kudretini beyan etmekten ibaret olur. Fakir, bu anlamı uygun gördüğümden, ona göre tercüme ettim. Ve yine Hint şârihlerinden Muhammed Hâşim, şöyle anlam veriyor: "Her gönül Allah'ın nazargâhı değildir; aksine gönül, dünya halkının yüz binlerce özel ve genel insanının ancak birinde ortaya çıkar; eğer sen bilirsen, onun nişanını ver!" Bu da, yukarıdaki anlamı teyit eder. Ankaravî hazretleri ise: "Kâmil gönül, yüz binlerce özel ve genel insanda olmaz; ancak bir kişide olur. İki kişide olmaz; ve hangi kişidir, o hangi kişidir?" anlamını veriyor ve sonra şu soruyu yöneltiyor: "Bir asırda, birkaç gönül sahibi olmaz mı? Eğer olursa 'der yekî bâşed' yani 'bir kişide olur' buyurulması nasıl uygun düşer?" Bu soruya verdikleri cevabın özeti şudur: "Mutlak Zât'ın birliğine karşılık gelen kâmil kalp, öncesiz olarak ve sonsuza dek birdir; iki olma ihtimali yoktur ve kalplerin sayılması ve çokluğu, çok sayıda kişiye izafe edildiği itibariyledir. Şimdi bu mutlak birliğin mazharı olan tek kalbe, birçok kimseler ulaşsalar, hakikat cihetinden bir olurlar." Hazretin, şerefli beyte verdiği anlam bu soru ve cevabı gerektirmiştir. Hint şârihlerinin verdikleri anlamda bu soru ve cevap külfeti olmadığı için, daha tercih edilir görünür.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyurur: “Nî” kelimesinden “der yekî bâşed”e kadar bir cümle-i istifhâmiyyedir; bu sûretde ma’nâ: “Değil midir ki, gönül havâs ve avâmın yüz binlercesinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?” demek olup, kalb-i kâmilin kudretini beyândan ibâret olur. Fakîr, bu ma’nâyı münasib gördüğümden, ona göre tercüme ettim. Ve yine Hind şurrâhından Muhammed Hâşim, şöyle ma’nâ veriyor: “Her gönül nazargâh-ı Hudâ değildir; belki gönül, dünyâ halkının yüz binlerce havâs ve avâmının ancak birinde zuhûra gelir; eğer sen bilirsen, onun nişanını ver!” Bu da, yukarıki ma’nâyı te’yîd eder. Ankaravî hazretleri ise: “Dil-i kâmil, yüz binlerce havâs ve avâmda olmaz; ancak bir kimsede olur. İki kimsede olmaz; ve hangi kimsedir, o hangi kimsedir?” ma’nâsını veriyor ve sonra şu suâli îrâd buyuruyor: “Bir asırda, birkaç sâhib-i dil olmaz mı? Eğer olursa “der yekî bâşed” ya’nî “bir kimsede olur” buyurulması nasıl tevfik olunur?” Bu suâle verdikleri cevabın hulâsası şudur: “Zât-ı mutlakanın vahdetine mukābil olan kalb-i kâmil, ezelen ve ebeden birdir; iki olmak ihtimali yoktur ve ta’dâd ve keserât-ı kulûb eşhâs-ı kesîreye izâfet olunduğu i’tibariyledir. İmdi bu vahdet-i mutlaka mazharı olan kalb-i vâhide, birçok kimseler vâsıl olsalar, hakikat cihetinden bir olurlar.” Hazretin, beyt-i şerîfe verdiği ma’nâ bu sual ve cevabı iktizâ etmiştir. Hind şârihlerinin verdikleri ma’nâda bu sual ve cevâb külfeti olmadığı için, daha müreccah görünür.

2263. Gönül kırıntısını bırak, gönül iste; tâ ki o kırıntı ondan bir dağ gibi olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. Gönül kırıntısını bırak, gönül iste; tâ ki o kırıntı ondan bir dağ gibi olsun.

Ey iddiacı, senin gönlün, gönül kırıntısıdır, gönül değildir. Bu sebeple o gönül kırıntısını bırak da, bir insân-ı kâmilin kalbini iste ve o kalbe girmeye çalış, tâ ki o sendeki gönül kırıntısı o insân-ı kâmilin gönlünden bir dağ gibi sağlam olsun.

Ey müddeî, senin gönlün, gönül kırıntısıdır, gönül değildir. binâenaleyh o gönül kırıntısını bırak da, bir kâmilin kalbini iste ve o kalbe girmeğe çalış, tâ ki o sendeki gönül kırıntısı o kâmilin gönlünden bir dağ gibi metîn olsun.

2264. Gönül bu vücud hittasında olanı muhîttir; ihsan ve cûddan altın saçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. Gönül, bu varlık bölgesinde olanı kuşatır; ihsan ve cömertlikten altın saçar.

"Hıtta", başka kimsenin müdahale etmemesi üzere bir kimsenin çizgi çekerek belirlediği yerdir; çoğulu "hıtât" gelir. Ülke, diyar ve memleket anlamında da kullanılır. Gönül, varlık dairesinde ve diyarında olan şeylerin hepsini kaplamıştır. Nimet verme ve cömertlikten dolayı, varlık âleminde, eşyanın fertlerinin yatkınlıklarına göre, feyiz ve bağış altınlarını saçar.

Bilinmeli ki, Yüce Allah hadîs-i kudsîde "Ben, yerime ve göklerime sığmadım; velâkin temiz ve takva sahibi müminin kalbine sığdım" buyurur. Kâmil olan temizlik ve takva ise, ancak kâmil imân sahibi olan insân-ı kâmilde olur; ve Hakk'ın sığdığı bir kalbin genişlik derecesini açıklamaya gerek yoktur. Böyle bir kalp, elbette izafî varlıklar âlemini kuşattığı gibi, bu âleme meydana gelen Hakk'ın sıfat ve isim tecellilerine de aracılık eder. Bu sebeple ihsan ve cömertlik yönünden feyiz ve bağış altınları, yaratılmışlar âlemine elbette böyle bir kalpten dağıtılır.

"Hıtta" başka kimse müdahale etmemek üzere bir kimsenin çizgi çekerek, ta'yîn ettiği mahaldir; cem'i "hitât" gelir. Ülke ve diyâr ve memleket ma'nâsında da müsta'meldir. Gönül, varlık dairesinde ve diyârında olan şeylerin hepsini kaplamıştır. İn'âm ve sehâdan dolayı, âlem-i vücûdda, efrâd-ı eşyânın isti'dâdlarına göre, feyiz ve atâ altınlarını saçar.

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside لا يسعنى ارضى و لا سمائی و لكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'nî "Ben, yerime ve göklerime sığmadım; velâkin nakî ve takî olan mü'minin kalbine sığdım" buyurur. Ve kâmil olan nekāvet ve takvâ ise, ancak îmân-ı kâmil sahibi olan insân-ı kâmilde olur; ve Hakk'ın sığdığı bir kalbin derece-i vüs'atini beyâna hâcet yoktur. Böyle bir kalb, bittâbi' vücûdât-ı izâfiyye âlemini muhît olduğu gibi, bu âleme vâki' olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesine de vâsıtadır. Binâenaleyh ihsân, ve cûd cihetinden feyiz ve atâ altınları, âlem-i halka elbette böyle bir kalbden tevzi' olunur.

2265. Ehl-i âlem üzerine ihtiyar cihetinden, selâm-ı Hak'dan selametler nisar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. Âlem ehli üzerine irade yönünden, Hakk'ın selâmından esenlikler saçar.

"Nisâr" saçmak, dağıtmak ve bağışlamak anlamındadır. "Selâm" eksikliklerden ve ayıplardan emin olan ve büyük ağaç anlamlarına gelir. "Selâmet" eminlik ve ayıplardan uzak olmak demektir. Ve "Selâm" ilahi isimlerdendir. Yani "O kâmil kalp, âlem ehli üzerine ilahi zorlama yönünden değil, irade yönünden Hakk'ın Selâm ism-i şerîfinin hükümlerini ve eserlerini ortaya çıkarmak için, âlem ehli üzerine esenlikler saçar ve bağışlar."

"Nisâr" saçmak, dağıtmak ve atâ etmek ma'nâsınadır. "Selâm" noksanlardan ve ayıplardan emîn olan ve büyük ağaç ma'nâsına gelir. "Selâmet" emînlik ve ayıplardan berî olmak demektir. Ve "Selâm" esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya'nî "O kalb-i kâmil, ehl-i âlem üzerine cebr-i ilâhî cihetinden değil, ihtiyâr cihetinden Hakk'ın Selâm ism-i şerîfinin ahkâm ve âsârını ızhâr için, ehl-i âlem üzerine selâmetler saçar ve atâ eder."

2266. Her kimin eteği dürüst ve hazır ise, o kalbin atası o kimseye erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. Her kimin eteği dürüst ve hazır ise, o kalbin atası o kimseye erişir.

Her kim o insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbinden saçılan atâya eteğini açmış ise, o atâ o kimseye erişir.

Her kim o insân-ı kâmilin kalbinden saçılan atâya eteğini açmış ise, o atâ o kimseye erişir.

2267. Senin eteğin o niyaz ve huzûrdur; sakın eteğe o fücûr taşını koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. Senin eteğin o niyaz ve huzurdur; sakın eteğe o fücur (günah, kötülük) taşını koyma!

2264. Gönül bu vücud hittasında olanı muhîttir; ihsan ve cûddan altın saçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. Gönül, bu varlık bölgesinde olanı kuşatır; ihsan ve cömertlikten altın saçar.

"Hıtta", başka kimsenin müdahale etmemesi üzere bir kimsenin çizgi çekerek belirlediği yerdir; çoğulu "hıtât" gelir. Ülke, diyar ve memleket anlamında da kullanılır. Gönül, varlık dairesinde ve diyarında olan şeylerin hepsini kaplamıştır. Nimet verme ve cömertlikten dolayı, varlık âleminde, eşyanın fertlerinin yatkınlıklarına göre, feyiz ve bağış altınlarını saçar.

Bilinmeli ki, Yüce Allah hadîs-i kudsîde "Ben, yerime ve göklerime sığmadım; velâkin temiz ve takva sahibi müminin kalbine sığdım" buyurur. Kâmil olan temizlik ve takva ise, ancak kâmil imân sahibi olan insân-ı kâmilde olur; ve Hakk'ın sığdığı bir kalbin genişlik derecesini açıklamaya gerek yoktur. Böyle bir kalp, elbette izafî varlıklar âlemini kuşattığı gibi, bu âleme meydana gelen Hakk'ın sıfat ve isim tecellilerine de aracılık eder. Bu sebeple ihsan ve cömertlik yönünden feyiz ve bağış altınları, yaratılmışlar âlemine elbette böyle bir kalpten dağıtılır.

"Hıtta" başka kimse müdahale etmemek üzere bir kimsenin çizgi çekerek, ta'yîn ettiği mahaldir; cem'i "hitât" gelir. Ülke ve diyâr ve memleket ma'nâsında da müsta'meldir. Gönül, varlık dairesinde ve diyârında olan şeylerin hepsini kaplamıştır. İn'âm ve sehâdan dolayı, âlem-i vücûdda, efrâd-ı eşyânın isti'dâdlarına göre, feyiz ve atâ altınlarını saçar.

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside لا يسعنى ارضى و لا سمائی و لكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'nî "Ben, yerime ve göklerime sığmadım; velâkin nakî ve takî olan mü'minin kalbine sığdım" buyurur. Ve kâmil olan nekāvet ve takvâ ise, ancak îmân-ı kâmil sahibi olan insân-ı kâmilde olur; ve Hakk'ın sığdığı bir kalbin derece-i vüs'atini beyâna hâcet yoktur. Böyle bir kalb, bittâbi' vücûdât-ı izâfiyye âlemini muhît olduğu gibi, bu âleme vâki' olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesine de vâsıtadır. Binâenaleyh ihsân, ve cûd cihetinden feyiz ve atâ altınları, âlem-i halka elbette böyle bir kalbden tevzi' olunur.

2265. Ehl-i âlem üzerine ihtiyar cihetinden, selâm-ı Hak'dan selametler nisar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. Âlem ehli üzerine irade yönünden, Hakk'ın selâmından esenlikler saçar.

"Nisâr" saçmak, dağıtmak ve bağışlamak anlamındadır. "Selâm" eksikliklerden ve ayıplardan emin olan ve büyük ağaç anlamlarına gelir. "Selâmet" eminlik ve ayıplardan uzak olmak demektir. Ve "Selâm" ilahi isimlerdendir. Yani "O kâmil kalp, âlem ehli üzerine ilahi zorlama yönünden değil, irade yönünden Hakk'ın Selâm ism-i şerîfinin hükümlerini ve eserlerini ortaya çıkarmak için, âlem ehli üzerine esenlikler saçar ve bağışlar."

"Nisâr" saçmak, dağıtmak ve atâ etmek ma'nâsınadır. "Selâm" noksanlardan ve ayıplardan emîn olan ve büyük ağaç ma'nâsına gelir. "Selâmet" emînlik ve ayıplardan berî olmak demektir. Ve "Selâm" esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya'nî "O kalb-i kâmil, ehl-i âlem üzerine cebr-i ilâhî cihetinden değil, ihtiyâr cihetinden Hakk'ın Selâm ism-i şerîfinin ahkâm ve âsârını ızhâr için, ehl-i âlem üzerine selâmetler saçar ve atâ eder."

2266. Her kimin eteği dürüst ve hazır ise, o kalbin atası o kimseye erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. Her kimin eteği dürüst ve hazır ise, o kalbin atası o kimseye erişir.

Her kim o insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbinden saçılan atâya eteğini açmış ise, o atâ o kimseye erişir.

Her kim o insân-ı kâmilin kalbinden saçılan atâya eteğini açmış ise, o atâ o kimseye erişir.

2267. Senin eteğin o niyaz ve huzûrdur; sakın eteğe o fücûr taşını koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. Senin eteğin o niyaz ve huzurdur; sakın eteğe o fücur taşını koyma!

"Fücur", Hak'tan dönmek ve yalan söylemek anlamına gelir ve şeriat dairesinden çıkmak anlamında kullanılır ki, fısk u fücur denir. "İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbî bağışına karşı, senin açacağın etek, senin niyazın ve huzurundur; dikkat et ki, bu eteğin içinde fısk u fücur taşları bulunmasın."

"Fücûr" Hak'dan rücû' etmek ve yalan söylemek ma'nâsınadır ve dâire-i şer'den çıkmak ma'nâsında müsta'meldir ki, fisk u fücûr denir. “İnsân-ı kâmilin atâ-yı kalbine karşı, senin açacağın etek, senin niyâzın ve huzûrundur; dikkat et ki, bu eteğin içinde fisk u fücûr taşları bulunmasın."

2268. Tâ ki o taşlardan eteğin yırtılmasın, tâ ki nakdi, renklerden bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. O taşlardan eteğin yırtılmasın, parayı renklerden ayırt edebilesin.

"Nakd" seçmek ve saymak anlamındadır, çoğulu "nukūd" gelir; ve sahte olanı halisinden ayırıp seçmek anlamında kullanılır. "Renkler"den maksat, boyanıp yaldızlanarak görünüşte halis para sanılan sahte paralardır. Burada nakd ile insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve renkler ile yalancı iddia sahibi noksan kişilere işaret edilir.

"Nakd" seçmek ve saymak ma'nâsınadır, cem'i "nukūd" gelir; ve kalpı hâlisten çıkarıp seçmek ma'nâsında kullanılır. "Renkler"den murâd, boyanıp yaldızlanarak zâhirde nakd-i hâlis zannolunan kalplardır. Burada nakd ile insân-ı kâmile ve renkler ile müddeî-i kâzib olan nâkıslara işâret buyurulur.

2269. Sen eteğini cihandan taş doldurdun; çocuklar gibi gümüş ve altın taşından da.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. Sen eteğini dünyadan taş doldurdun; çocuklar gibi gümüş ve altın taşından da.

Sen kalbinin eteğini bu suretler âleminden günah taşlarıyla doldurdun. Bundan başka, çocuklar oyun oynarken eteklerini renkli cam parçalarıyla doldurup, birbirlerine karşı paralarının çokluğu ile övündükleri gibi, sen de eteğini toprakta renkli bir hâle gelmiş olan altın ve gümüş taş parçalarıyla dahi doldurdun ve bunların çokluğu ile benzerlerine karşı övünmektesin.

Sen kalbinin eteğini bu âlem-i sûretden fücûr taşlarıyla doldurdun. Bundan başka çocuklar oyun oynarken eteklerini renkli cam parçalarıyla doldurup, birbirlerine karşı paralarının çokluğu ile iftihâr ettikleri gibi, sen de eteğini toprakta renkli bir hâle gelmiş olan altın ve gümüş taş parçalarıyla dahi doldurdun ve bunların çokluğu ile emsâline karşı iftihâr etmektesin.

2270. O gümüş ve altın hayali, mâdemki altın olmadı, senin sıdk eteğini yırttı [2278] ve gam artırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. O gümüş ve altın hayali, mademki altın olmadı, senin doğruluk eteğini yırttı ve gam artırdı.

Çocukların renkli cam parçalarını para hayal ettikleri gibi, sen de elindeki altını ve gümüşü, gerçekten altın ve gümüş hayal ettin; ve aslında onların hakikatlerine vakıf olmadın. Bu sebeple o toprağın renkli taşları senin sadakat eteğini yırttı ve kalbinin gamını artırdı ve altın-gümüş tedarik etme elemiyle yanıp tutuştun.

Çocukların renkli cam parçalarını para tahayyül ettikleri gibi, sen de elindeki altını ve gümüşü, hakikaten altın ve gümüş hayâl ettin; ve hadd-i zâtında onların hakikatlerine muttali' olmadın. Binâenaleyh o toprağın renkli taşları senin sadâkat eteğini yırttı ve kalbinin gamını artırdı ve altın-gümüş tedâriki elemiyle yanıp tutuştun.

2271. Çocuklara taş, ne vakit taş görünür, akıl onların eteğini pençesiyle tutmadıkça.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. Çocuklara taş, ne zaman taş gibi görünür, akıl onların eteğini pençesiyle tutmadıkça.

Çocuklar akıl mertebesine gelinceye kadar, para diye sevgi besledikleri renkli taş parçalarını taş olarak göremezler; aynı şekilde, dünya ehli de

"Fücûr" Hak'tan yüz çevirmek ve yalan söylemek anlamındadır ve şeriat dairesinden çıkmak anlamında kullanılır ki, buna fısk u fücûr (günah ve kötülük) denir. "İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbî bağışına karşılık, senin açacağın etek, senin niyazın ve huzurundur; dikkat et ki, bu eteğin içinde fısk u fücûr taşları bulunmasın."

Çocuklar akıl mertebesine gelinceye kadar, para diye muhabbet ettikleri renkli taş parçalarını taş olarak göremezler; bunun gibi, ehl-i dünyâ dahi

"Fücûr" Hak'dan rücû' etmek ve yalan söylemek ma'nâsınadır ve dâire-i şer'den çıkmak ma'nâsında müsta'meldir ki, fisk u fücûr denir. “İnsân-ı kâmilin atâ-yı kalbine karşı, senin açacağın etek, senin niyâzın ve huzûrundur; dikkat et ki, bu eteğin içinde fisk u fücûr taşları bulunmasın."

2268. Tâ ki o taşlardan eteğin yırtılmasın, tâ ki nakdi, renklerden bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. O taşlardan eteğin yırtılmasın, parayı renklerden ayırt edebilesin.

"Nakd" seçmek ve saymak anlamındadır, çoğulu "nukūd" gelir; ve sahte olanı halisinden ayırıp seçmek anlamında kullanılır. "Renkler"den maksat, boyanıp yaldızlanarak görünüşte halis para sanılan sahte paralardır. Burada nakd ile insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve renkler ile yalancı iddia sahibi noksan kişilere işaret edilir.

"Nakd" seçmek ve saymak ma'nâsınadır, cem'i "nukūd" gelir; ve kalpı hâlisten çıkarıp seçmek ma'nâsında kullanılır. "Renkler"den murâd, boyanıp yaldızlanarak zâhirde nakd-i hâlis zannolunan kalplardır. Burada nakd ile insân-ı kâmile ve renkler ile müddeî-i kâzib olan nâkıslara işâret buyurulur.

2269. Sen eteğini cihandan taş doldurdun; çocuklar gibi gümüş ve altın taşından da.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. Sen eteğini dünyadan taş doldurdun; çocuklar gibi gümüş ve altın taşından da.

Sen kalbinin eteğini bu suretler âleminden günah taşlarıyla doldurdun. Bundan başka, çocuklar oyun oynarken eteklerini renkli cam parçalarıyla doldurup, birbirlerine karşı paralarının çokluğu ile övündükleri gibi, sen de eteğini toprakta renkli bir hâle gelmiş olan altın ve gümüş taş parçalarıyla dahi doldurdun ve bunların çokluğu ile benzerlerine karşı övünmektesin.

Sen kalbinin eteğini bu âlem-i sûretden fücûr taşlarıyla doldurdun. Bundan başka çocuklar oyun oynarken eteklerini renkli cam parçalarıyla doldurup, birbirlerine karşı paralarının çokluğu ile iftihâr ettikleri gibi, sen de eteğini toprakta renkli bir hâle gelmiş olan altın ve gümüş taş parçalarıyla dahi doldurdun ve bunların çokluğu ile emsâline karşı iftihâr etmektesin.

2270. O gümüş ve altın hayali, mâdemki altın olmadı, senin sıdk eteğini yırttı [2278] ve gam artırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. O gümüş ve altın hayali, mademki altın olmadı, senin doğruluk eteğini yırttı ve gam artırdı.

Çocukların renkli cam parçalarını para hayal ettikleri gibi, sen de elindeki altını ve gümüşü, gerçekten altın ve gümüş hayal ettin; ve aslında onların hakikatlerine vakıf olmadın. Bu sebeple o toprağın renkli taşları senin sadakat eteğini yırttı ve kalbinin gamını artırdı ve altın-gümüş tedarik etme elemiyle yanıp tutuştun.

Çocukların renkli cam parçalarını para tahayyül ettikleri gibi, sen de elindeki altını ve gümüşü, hakikaten altın ve gümüş hayâl ettin; ve hadd-i zâtında onların hakikatlerine muttali' olmadın. Binâenaleyh o toprağın renkli taşları senin sadâkat eteğini yırttı ve kalbinin gamını artırdı ve altın-gümüş tedâriki elemiyle yanıp tutuştun.

2271. Çocuklara taş, ne vakit taş görünür, akıl onların eteğini pençesiyle tutmadıkça.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. Çocuklara taş, ne zaman taş görünür, akıl onların eteğini pençesiyle tutmadıkça.

Çocuklar akıl mertebesine gelinceye kadar, para diye sevgi besledikleri renkli taş parçalarını taş olarak göremezler; aynı şekilde, dünya ehli de ahiret aklı (ahirete yönelik akıl) mertebesine gelip altın ve gümüşün hakikatini anlayıncaya kadar, o toprağın renkli madenlerine karşı sevgiden vazgeçmezler.

Çocuklar akıl mertebesine gelinceye kadar, para diye muhabbet ettikleri renkli taş parçalarını taş olarak göremezler; bunun gibi, ehl-i dünyâ dahi akl-ı maâd mertebesine gelip altın ve gümüşün hakikatini anlayıncaya kadar, o toprağın renkli ma'denlerine karşı muhabbetten vazgeçmezler.

2272. Akıl, pîr geldi, o beyaz kıl değil. Kıl o baht ve ümîde sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. Akıl, yaşlı geldi, o beyaz kıl değil. Kıl o baht ve ümide sığmaz.

Hak yolunda akıl, irşad eden (doğru yolu gösteren) bir yaşlı olarak ortaya çıktı. Bu sebeple aklı kâmil (olgun) olan kimse yaşlı olur; yoksa ihtiyarlıktan dolayı saçı ve sakalı beyazlaşmış, fakat eşyanın hakikatinden habersiz olana yaşlı denemez. O olgun akla ulaşma bahtında ve ümidinde, kılın, yani saçı ve sakalı ağarmanın asla bir etkisi yoktur.

Hak yolunda akıl, pîr-i irşad olarak zahir oldu.. Binâenaleyh aklı kâmil olan kimse pîr olur; yoksa ihtiyarlıktan dolayı saçı ve sakalı beyazlaşmış, fakat hakikat-ı eşyâdan bî-haber olana pîr denemez. O akl-ı kâmile vusûl baht ve ümîdinde, kılın, ya'nî saçı ve sakalı ağarmanın aslâ dahli yoktur.

2273. Vaktaki o gemi kurtuldu ve murâda geldi, o cemaatin namazı da tamam oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. O gemi kurtulup murada erdiğinde, o cemaatin namazı da tamam oldu.

Dekūkî hazretleri tarafından batmaktan kurtulmaları için dua edilen gemi kurtuldu ve gemi halkına muratları olan selamet hâsıl oldu. Yedi abdalın Dekūkî hazretlerine uyarak kıldıkları namaz da tamam oldu.

Dekūkî hazretleri tarafından garktan kurtulmaları için duâ edilen gemi kurtuldu ve murâdları olan selâmet, gemi halkına hâsıl oldu. Abdal-ı seb'anın Dekūkî hazretlerine iktidâ ederek kıldıkları namaz dahi tamâm oldu.

2274. Onlara birbirleriyle fısıltı vâki' oldu ki: "Ey peder, bizden bu fuzûlî olan kimdir?" diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. Onlara birbirleriyle fısıltı meydana geldi ki: "Ey baba, bizden bu gereksiz olan kimdir?" diye.

O yedi abdal (Allah dostu) geminin selamet sahiline çıktığını görünce Dekûkî hazretlerinin arkasında şöyle dediler: "Ey baba! Bizim içimizden gereksiz yere dua ederek, ahiret aklı mertebesine gelip altın ve gümüşün hakikatini anlayıncaya kadar, o toprağın renkli madenlerine karşı sevgiden vazgeçmezler."

O abdal-ı seb'a geminin sâhil-i selâmate çıktığını görünce Dekükî hazretlerinin arkasında: "Ey baba! Bizim içimizden fuzûlî olarak duâ ederek, akl-ı maâd mertebesine gelip altın ve gümüşün hakikatini anlayıncaya kadar, o toprağın renkli ma'denlerine karşı muhabbetten vazgeçmezler.

2272. Akıl, pîr geldi, o beyaz kıl değil. Kıl o baht ve ümîde sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. Akıl, pir geldi, o beyaz kıl değil. Kıl o baht ve ümide sığmaz.

Hak yolunda akıl, irşad eden pir olarak ortaya çıktı. Bu sebeple aklı kâmil olan kimse pir olur; yoksa ihtiyarlıktan dolayı saçı ve sakalı beyazlaşmış, fakat eşyanın hakikatinden habersiz olana pir denemez. O kâmil akla ulaşma bahtında ve ümidinde, kılın, yani saçı ve sakalı ağarmanın asla bir etkisi yoktur.

Dekūkî'nin duası ve şefaati üzerine, o cemaatin inkâr etmeleri ve onların gayb perdesine uçmaları ve kaybolmaları ve Dekūkî'nin havaya mı, yahut yere mi gitti diye hayran olması beyanındadır.

Hak yolunda akıl, pîr-i irşad olarak zahir oldu.. Binâenaleyh aklı kâmil olan kimse pîr olur; yoksa ihtiyarlıktan dolayı saçı ve sakalı beyazlaşmış, fakat hakikat-ı eşyâdan bî-haber olana pîr denemez. O akl-ı kâmile vusûl baht ve ümîdinde, kılın, ya'nî saçı ve sakalı ağarmanın aslâ dahli yoktur.

Dekūkî'nin duâsı ve şefâati üzerine, o cemâatin inkâr etmeleri ve onların perde-i gayba uçmaları ve nâ-peyda olmaları ve Dekūkînin havaya mı, yahud zemîne mi gitti diye hayrân olması beyânındadır

2273. Vaktaki o gemi kurtuldu ve murâda geldi, o cemaatin namazı da tamam oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. O gemi kurtulup murada erdiğinde, o cemaatin namazı da tamam oldu.

Dekūkî hazretleri tarafından batmaktan kurtulmaları için dua edilen gemi kurtuldu ve gemi halkına muratları olan selamet hâsıl oldu. Yedi abdalın Dekūkî hazretlerine uyarak kıldıkları namaz da tamam oldu.

Dekūkî hazretleri tarafından garktan kurtulmaları için duâ edilen gemi kurtuldu ve murâdları olan selâmet, gemi halkına hâsıl oldu. Abdal-ı seb'anın Dekūkî hazretlerine iktidâ ederek kıldıkları namaz dahi tamâm oldu.

2274. Onlara birbirleriyle fısıltı vâki' oldu ki: "Ey peder, bizden bu fuzûlî olan kimdir?" diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. Onlara birbirleriyle fısıltı vâki' oldu ki: "Ey peder, bizden bu fuzûlî olan kimdir?" diye.

O yedi abdal (tasavvufî bir makam) geminin selamet sahiline çıktığını görünce, Dekukî hazretlerinin arkasında: "Ey baba! Bizim içimizden gereksiz yere dua ederek, Hakk'ın işine karışan kimdir?" diye gizlice ve fısıltıyla birbirleriyle konuşmaya başladılar.

O abdal-ı seb'a geminin sâhil-i selâmate çıktığını görünce Dekükî hazretlerinin arkasında: "Ey baba! Bizim içimizden fuzûlî olarak duâ ederek, Hakk'ın işine karışan kimdir?" diye gizlice ve fısıltı ile birbirleriyle konuşmağa başladılar.

2275. Dekūkî'nin arkasında müstetir oldukları halde, her birisi, o dîğerine sırran söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Dekūkî'nin arkasında gizlenmiş oldukları hâlde, her biri, o diğerine gizlice söylediler.

O yedi abdal, Dekūkî hazretlerinin arkasında, birbirleriyle gizlice konuştukları zaman, duyusal görüşten gizli idiler. Yani, dışarıdan bakıldığında görünmez bir hâlde idiler.

O abdal-ı seb'a Dekūkî hazretlerinin arkasında, birbirleriyle gizlice söyleştikleri vakit, basar-ı hissîden müstetir idiler. Ya'nî zâhiren bakılınca görünmez bir halde idiler.

2276. Her birisi: "Bu duâyı el-ân, ne içimden, ne dışımdan etmemişimdir!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. Her biri: "Bu duayı şu ana kadar ne içimden ne de dışımdan etmemişimdir!" dedi.

2277. Dedi: "Benzer ki bu bizim imamımız derd cihetinden, bü'l-fuzûlce bir münâcât etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. Dedi: "Benzer ki bu bizim imamımız dert sebebiyle, lüzumsuz bir yakarışta bulundu."

O yedi abdal (tasavvufta özel bir mertebe)dan birisi diğerlerine dedi ki: "Bizim imamımız olan Hz. Dekūkî, gemi ehlini felaket içinde görüp, içinin daralması sebebiyle, lüzumsuz ve görevi dışında olarak Hakk'a bir yakarışta bulundu.

O abdal-i seb'adan birisi dîğerlerine dedi ki: "Bizim imâmımız olan Hz. Dekūkî, gemi ehlini felâkette görüp, içinin daralması cihetinden, bü'l-fuzûlce ve vazîfesi hâricinde olarak Hakk'a bir münâcât etti.

2278. O diğeri dedi ki: "Ey dostlar! Bana yakînen böyle görünüyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. O diğeri dedi ki: "Ey dostlar! Bana kesin olarak böyle görünüyor."

2279. "O inkıbazdan dolayı bir fuzûlî olmuştur; Muhtar-ı mutlaka itiraz etti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. "O, o daralmadan dolayı bir fuzûlî olmuştur; Mutlak Seçici'ye itiraz etti!"

O Hz. Dekūkî, gemidekilerin feryadından dolayı içi daraldığı için, kulluk görevinin dışına çıkıp bir fuzûlî olmuştur. Kulluğun şanı, efendisinin her bir hükmüne razı olmak iken, mutlak seçici olan Hakk'ın hükmüne ve fiillerine itiraz etti.

O Hz. Dekūkî gemidekilerin feryâdından havsalası daraldığı için, vazîfe-i abdiyyeti hâricine çıkıp bir fuzûlî olmuştur. Kulluğun şânı, efendisinin her bir hükmüne râzı olmak iken, Muhtâr-ı mutlak olan Hakk'ın hükmüne ve ef'âline i'tirâz etti.

2280. Vaktaki bundan sonra, o ehl-i kerem: "Nihayet bakayım ne söylüyorlar? diye nazar ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. O cömert kişiler, bundan sonra, "Nihayet bakayım ne söylüyorlar?" diye baktım.

"Hakk'ın işine karışan kimdir?" diye gizlice ve fısıltıyla birbirleriyle konuşmaya başladılar.

Hakk'ın işine karışan kimdir?" diye gizlice ve fısıltı ile birbirleriyle konuşmağa başladılar.

2275. Dekūkî'nin arkasında müstetir oldukları halde, her birisi, o dîğerine sırran söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Dekūkî'nin arkasında gizlenmiş oldukları hâlde, her biri, o diğerine gizlice söylediler.

O yedi abdal, Dekūkî hazretlerinin arkasında, birbirleriyle gizlice konuştukları zaman, duyusal görüşten gizli idiler. Yani, dışarıdan bakıldığında görünmez bir hâlde idiler.

O abdal-ı seb'a Dekūkî hazretlerinin arkasında, birbirleriyle gizlice söyleştikleri vakit, basar-ı hissîden müstetir idiler. Ya'nî zâhiren bakılınca görünmez bir halde idiler.

2276. Her birisi: "Bu duâyı el-ân, ne içimden, ne dışımdan etmemişimdir!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. Her biri: "Bu duayı şu ana kadar ne içimden ne de dışımdan etmemişimdir!" dedi.

2277. Dedi: "Benzer ki bu bizim imamımız derd cihetinden, bü'l-fuzûlce bir münâcât etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. Dedi: "Benzer ki bu bizim imamımız dert sebebiyle, lüzumsuz bir yakarışta bulundu."

O yedi abdal (tasavvufta özel bir mertebe)dan birisi diğerlerine dedi ki: "Bizim imamımız olan Hz. Dekūkî, gemi ehlini felaket içinde görüp, içinin daralması sebebiyle, lüzumsuz ve görevi dışında olarak Hakk'a bir yakarışta bulundu.

O abdal-i seb'adan birisi dîğerlerine dedi ki: "Bizim imâmımız olan Hz. Dekūkî, gemi ehlini felâkette görüp, içinin daralması cihetinden, bü'l-fuzûlce ve vazîfesi hâricinde olarak Hakk'a bir münâcât etti.

2278. O diğeri dedi ki: "Ey dostlar! Bana yakînen böyle görünüyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. O diğeri dedi ki: "Ey dostlar! Bana kesin olarak böyle görünüyor."

2279. "O inkıbazdan dolayı bir fuzûlî olmuştur; Muhtar-ı mutlaka itiraz etti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. "O, o daralmadan dolayı bir fuzûlî olmuştur; Mutlak Seçici'ye itiraz etti!"

O Hz. Dekūkî, gemidekilerin feryadından dolayı içi daraldığı için, kulluk görevinin dışına çıkıp bir fuzûlî olmuştur. Kulluğun şanı, efendisinin her bir hükmüne razı olmak iken, mutlak seçici olan Hakk'ın hükmüne ve fiillerine itiraz etti.

O Hz. Dekūkî gemidekilerin feryâdından havsalası daraldığı için, vazîfe-i abdiyyeti hâricine çıkıp bir fuzûlî olmuştur. Kulluğun şânı, efendisinin her bir hükmüne râzı olmak iken, Muhtâr-ı mutlak olan Hakk'ın hükmüne ve efâline i'tirâz etti.

2280. Vaktaki bundan sonra, o ehl-i kerem: "Nihayet bakayım ne söylüyorlar? diye nazar ettim." Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler Dekūkî hazretleri lisânındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. Bundan sonra, o cömert kişi: "Sonunda bakayım ne söylüyorlar? diye baktım." Bu ve sonraki şerefli beyitler Dekūkî hazretlerinin dilindendir.

2281. "Onlardan birini makamında gördüm, tamamen kendi makamlarından gitmiş idiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. "Onlardan birini makamında gördüm, tamamen kendi makamlarından gitmiş idiler."

2282. "Ne solda, ne sağda, ne yukarıda, ne aşağıda benim keskin gözüm taife üzerine galib olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. "Ne solda, ne sağda, ne yukarıda, ne aşağıda benim keskin gözüm taife üzerine galip olmadı."

"Benim maddî ve manevî keskin olan gözüm, o yedi abdalın hiçbirini, hiçbir yönde göremedi."

"Benim maddî ve ma'nevî keskin olan gözüm, o abdal-ı seb'adan hiçbirisini, hiçbir cihette göremedi."

2283. "İnciler idiler, guya su oldular; ne ayaklarının izi, ne de sahrada toz var."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. "İnciler idiler, sanki su oldular; ne ayaklarının izi, ne de çölde toz var."

2284. "O dem hepsi kıbab-ı Hak'da oldular; o taife hangi bahçeye gittiler?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. "O an hepsi Hakk'ın kubbelerinde oldular; o topluluk hangi bahçeye gittiler?"

O anda o topluluk, incinin suya dönüşmesi gibi, yoğun olan belirlenimlerinden soyunup Hakk'ın kubbelerinde gizlendiler. Acaba o topluluk bu yoğunluk bahçesinden, hangi incelik bahçesine gittiler?

"O anda o tâife incinin suya inkılab etmesi gibi, kesif olan taayyünlerinden soyunup Hakk'ın kubbelerinde mestur oldular. Acaba o tâife bu kesafet bahçesinden, hangi letafet bahçesine gittiler?"

2285. "Tahayyürde kaldım ki, Hak bu kavmi, bizim gözümüze nasıl mestur kıldı?" @@&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. "Hayretler içinde kaldım ki, Hak Teâlâ bu kavmi, bizim gözümüze nasıl gizli kıldı?"

2281. Onlardan birini makāmında gördüm, tamamen kendi makāmlarından gitmiş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. Onlardan birini makamında gördüm, tamamen kendi makamlarından gitmişlerdi.

Bu ve sonraki şerefli beyitler Dekkūkî hazretlerinin dilindendir.

Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler Dekūkî hazretleri lisânındandır.

2282. Ne solda, ne sağda, ne yukarıda, ne aşağıda benim keskin gözüm taife üzerine gâlib olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. Ne solda, ne sağda, ne yukarıda, ne aşağıda benim keskin gözüm taife üzerine gâlib olmadı.

Benim maddî ve manevî keskin olan gözüm, o yedi abdalın (tasavvufta özel bir mertebeye sahip veliler) hiçbirini, hiçbir yönde göremedi.

Benim maddî ve ma'nevî keskin olan gözüm, o abdal-ı seb'adan hiçbirisini, hiçbir cihette göremedi.

2283. İnciler idiler, gûyâ su oldular; ne ayaklarının izi, ne de sahrâda toz var.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. Onlar inciler idiler, sanki su oldular; ne ayaklarının izi, ne de çölde toz var.

2284. O dem hepsi kıbâb-ı Hak'da oldular; o tâife hangi bahçeye gittiler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. O an hepsi Hakk'ın kubbelerinde oldular; o topluluk hangi bahçeye gittiler?

O anda o topluluk, incinin suya dönüşmesi gibi, yoğun olan belirlenimlerinden soyunup Hakk'ın kubbelerinde gizlendiler. Acaba o topluluk bu yoğunluk bahçesinden, hangi incelik bahçesine gittiler?

O anda o tâife incinin suya inkılâb etmesi gibi, kesîf olan taayyünlerinden soyunup Hakk'ın kubbelerinde mestûr oldular. Acabâ o tâife bu kesâfet bahçesinden, hangi letâfet bahçesine gittiler?

2285. Tahayyürde kaldım ki, Hak bu kavmi, bizim gözümüze nasıl mestûr kıldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. Hayret içinde kaldım ki, Yüce Allah bu kavmi bizim gözümüze nasıl gizledi?

2286. Balıkların ırmak suyuna dalması gibi, onun gözünden öylece pinhân oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2286. Balıkların ırmak suyuna dalması gibi, onun gözünden öylece gizlendiler.

Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: O yedi abdal (Allah dostu), balıkların suya dalmaları gibi, Hz. Dekūkî'nin gözünden kayboldular ve görünen (Zâhir) isminin hükümlerinin altından, gizli (Bâtın) isminin hükümleri altına geçtiler; çünkü Allah dostları, isimlerin topluluğuna (cem'iyyet-i esmâiyye) mazhardırlar.

Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: O abdal-i seb'a, balıkların suya dalmaları gibi, Hz. Dekūkî'nin gözünden gâib oldular ve ism-i Zâhir'in ahkâmının altından, ism-i Bâtın'ın ahkâmı altına intikāl ettiler; zîrâ evliyâullâh cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardırlar.

2287. Senelerce onların hasretinde kaldı; ömürlerce onların şevkinde yaş akıttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2287. Senelerce onların hasretinde kaldı; ömürlerce onların şevkinde yaş akıttı.

Dekūkî hazretleri, senelerce onlara kavuşmak için hasret çekti; ömürlerce onların sohbet şevkini anarak, gözlerinden yaş akıttı. Bilinmeli ki bu hâl, yukarıda yüksekliğinden bahsedilen Dekūkî hazretlerinin mertebesini düşürmez. Nasıl ki bir padişah, kendi astı olan bir kimseyi sever ve onun sohbetine istek gösterir ve yokluğundan üzülür.

Dekūkî hazretleri, senelerce onlara mülâkî olmak için hasret çekti; ömürlerce onların şevk-i sohbetlerini anarak, gözlerinden yaş akıttı. Ma'lûm olsun ki bu hâl, yukarıda yüksekliğinden bahs olunan Dekūkî hazretlerinin mertebesini tenzil etmez. Nitekim bir pâdişâh, kendi mâdûnu olan bir kimseyi sever ve onun sohbetine arz-ı iştiyâk eder ve gaybûbetinden müteessir olur.

2288. Sen dersin ki, merd-i Hak Hudâ ile zikr-i beşeri ne vakit nazara getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Sen dersin ki, Hakk eri, Allah ile beşer zikrini ne zaman bir araya getirir?

Ey bakışı yoğun suretlere bağlı kalmış olan efendi! Sen bu bizim açıklamalarımıza karşı bir itiraz ileri sürüp dersin ki: "Dekūkî hazretleri mademki Allah dostlarından bir zât idi, Allah zikri ile beşer zikrini nasıl kalbinde birleştirdi; ve niçin beşerden ibaret olan bu yedi abdalın sohbetlerinin ayrılığından etkilenip ağladı?"

Bu itiraz, Pîr efendimizin, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ortadan kayboluşundan sonra meydana gelen üzüntülerinden dolayı muhalifler tarafından ileri sürülen bir itiraz olmak da muhtemeldir. Çünkü Pîr efendimiz, onların Konya'dan Şam'a dönüşleri üzerine, pek çok üzülüp bir gazel söylemişler ve Sultan Veled hazretleriyle Şam'a göndermişlerdir. O gazelin bazı beyitleri şöyledir:

"Sefer ettiğin o vakitten beri, bal mumunun mumu gibi tatlılıktan mahrumuz. Mum gibi bütün gece yanıyoruz. Bir ateşin arkadaşıyız ve baldan mahrumuz. Senin cemâlinin ayrılığında cismimiz virane ve canımız baykuş gibi oldu."

Ey nazarı kesîf sûretlere bağlı kalmış olan efendi! Sen bu bizim beyânâtımıza karşı bir i'tirâz dermeyân edip dersin ki: "Dekūkî hazretleri mâdemki ehlullahdan bir zât idi, zikr-i Hak ile zikr-i beşeri nasıl kalbinde cem' etti; ve niçin beşerden ibaret olan bu abdâl-ı seb'anın iftirâk-ı sohbetlerinden müteessir olup ağladı?"

Bu i'tirâz, cenâb-ı Pîr efendimizin, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gaybûbetinden sonra vâki' olan teessürlerinden dolayı muhâlifler tarafından dermeyân edilen i'tirâz olmak da muhtemeldir. Çünkü cenâb-ı Pîr efendimiz, onların Konya'dan Şam'a avdetleri üzerine, pek ziyâde müteessir olup bir gazel inşâd buyurmuşlar ve Sultan Veled hazretleriyle Şam'a göndermişlerdir. O gazelin ba'zı ebyâtı şöyledir:

"Sefer ettiğin o vakitten beri, bal mumunun mumu gibi tatlılıktan mahrûmuz. Şem' gibi bütün gece yanıyoruz. Bir ateşin refikiyiz ve baldan mahrûmuz. Senin cemâlinin firâkında cismimiz vîrâne ve canımız baykuş gibi oldu."

2289. Ey filân! Eşek burada o sebebden yatar ki, sen onları can değil, beşer gördün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. Ey filan! Eşek burada o sebeple yatar ki, sen onları can değil, insan olarak gördün.

"Eşeğin yatması" ifadesi, hayretten ve hakikati bulamamaktan kinayedir. Yani: Ey suretperest olan filan! Sen bu sebeple Dekûkî hazretlerinin hallerini, senelerce onlara kavuşmak için hasret çektiğini; ömürlerince onların sohbetlerinin şevkini anarak, gözlerinden yaş akıttığını gördün. Bilinmeli ki bu hal, yukarıda yüksekliğinden bahsedilen Dekûkî hazretlerinin mertebesini düşürmez. Nitekim bir padişah, kendi astı olan bir kimseyi sever ve onun sohbetine arzu gösterir ve yokluğundan üzülür.

"Husbîden-i har" Eşeğin yatması, hayretten ve hakikatı bulamamaktan kinâyedir. Ya'nî: Ey sûret-perest olan filân! Sen bu sebebden dolayı ahvâl-i Dekūkî hazretleri, senelerce onlara mülâkî olmak için hasret çekti; ömür-lerce onların şevk-i sohbetlerini anarak, gözlerinden yaş akıttı. Ma'lum olsun ki bu hâl, yukarıda yüksekliğinden bahs olunan Dekūkî hazretlerinin mertebesini tenzil etmez. Nitekim bir pâdişâh, kendi mâdûnu olan bir kimseyi sever ve onun sohbetine arz-ı iştiyâk eder ve gaybûbetinden müteessir olur.

2288. Sen dersin ki, merd-i Hak Hudâ ile zikr-i beşeri ne vakit nazara getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Sen dersin ki, Hakk eri, Allah ile insan zikrini ne zaman bir araya getirir?

Ey görüşü yoğun suretlere bağlı kalmış olan efendi! Sen bu bizim açıklamalarımıza karşı bir itiraz ileri sürerek dersin ki: "Dekūkî hazretleri mademki Allah dostlarından bir zât idi, Allah zikri ile insan zikrini nasıl kalbinde birleştirdi; ve niçin insanlardan ibaret olan bu yedi abdalın sohbetlerinin ayrılığından etkilenip ağladı?"

Bu itiraz, Pîr efendimizin, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ortadan kayboluşundan sonra meydana gelen üzüntülerinden dolayı muhalifler tarafından ileri sürülen itiraz olmak da muhtemeldir. Çünkü Pîr efendimiz, onların Konya'dan Şam'a dönüşleri üzerine, pek çok üzülüp bir gazel söylemişler ve Sultan Veled hazretleriyle Şam'a göndermişlerdir. O gazelin bazı beyitleri şöyledir:

"Sefer ettiğin o vakitten beri, bal mumunun mumu gibi tatlılıktan mahrumuz. Şem' gibi bütün gece yanıyoruz. Bir ateşin refikiyiz ve baldan mahrumuz. Senin cemâlinin firâkında cismimiz virane ve canımız baykuş gibi oldu."

Ey nazarı kesîf sûretlere bağlı kalmış olan efendi! Sen bu bizim beyânâtımıza karşı bir i'tirâz dermeyân edip dersin ki: "Dekūkî hazretleri mâdemki ehlullahdan bir zât idi, zikr-i Hak ile zikr-i beşeri nasıl kalbinde cem' etti; ve niçin beşerden ibaret olan bu abdal-ı seb'anın iftirâk-ı sohbetlerinden müteessir olup ağladı?"

Bu i'tirâz, cenâb-ı Pîr efendimizin, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gaybûbetinden sonra vâki' olan teessürlerinden dolayı muhâlifler tarafından dermeyân edilen i'tirâz olmak da muhtemeldir. Çünkü cenâb-ı Pîr efendimiz, onların Konya'dan Şam'a avdetleri üzerine, pek ziyâde müteessir olup bir gazel inşâd buyurmuşlar ve Sultan Veled hazretleriyle Şam'a göndermişlerdir. O gazelin ba'zı ebyâtı şöyledir:

"Sefer ettiğin o vakitten beri, bal mumunun mumu gibi tatlılıktan mahrûmuz. Şem' gibi bütün gece yanıyoruz. Bir ateşin refikiyiz ve baldan mahrûmuz. Senin cemâlinin firâkında cismimiz vîrâne ve canımız baykuş gibi oldu."

2289. Ey filân! Eşek burada o sebebden yatar ki, sen onları can değil, beşer gördün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. Ey filan! Eşek burada o sebeple yatar ki, sen onları can değil, beşer gördün.

"Eşeğin yatması" ifadesi, hayretten ve hakikati bulamamaktan kinayedir. Yani: Ey suretperest (görünenle yetinen) filan! Sen bu sebeple evliyanın hallerinde hayret içinde kaldın ki, sen Hakk'ın evliyasını can görmedin, kesif (yoğun, maddi) bir beşer olarak gördün. Halbuki evliya, beşerî taayyün (insanî belirginlik) kesafetinden kurtulup, ruhun ta kendisi olmuşlardır ve bunun için "Şahıslarımız ruhlarımızdır ve ruhlarımız şahıslarımızdır" derler. Bu sebeple, bir anda kaybolmak gibi ruhsal haller onlardan ortaya çıkar.

"Husbîden-i har" Eşeğin yatması, hayretten ve hakikatı bulamamaktan kinâyedir. Ya'nî: Ey sûret-perest olan filân! Sen bu sebebden dolayı ahvâl-i evliyâda hayret içinde kaldın ki, sen evliyâ-yı Hakk'ı, can görmedin, beşer-i kesîf gördün. Halbuki evliyâ, taayyün-i beşerî kesâfetinden kurtulup, ayn-ı rûh olmuşlardır ve bunun için ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا “Şahıslarımız rûhlarımızdır ve rûhlarımız şahıslarımızdır” derler. Binâenaleyh ân-ı vâhidde gâib olmak gibi, ahvâl-i rûhiyye onlardan zahir olur.

2290. Ey ham adam! İş bundan dolayı vîrân olmuştur ki, sen onları avâm gibi beşer gördün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. Ey ham adam! İş bundan dolayı viran olmuştur ki, sen onları avam gibi beşer gördün.

Ey ilahi bilgi ve hakikatlerden ham olan adam! Senin inancının işi, bundan dolayı harap olmuştur ve ondan dolayı evliyayı inkâr etmişsindir ki, sen onları, diğer avam insanlar gibi, insan gördün.

Ey maârif ve hakäyık-ı ilâhiyyeden hâm olan adam! Senin i'tikādının emri, bundan dolayı harâb olmuştur ve ondan dolayı evliyâyı inkâr etmişsindir ki, sen onları, sâir avâm-ı beşer gibi, beşer gördün.

2291. Sen de onu gördün ki, İblîs-i laîn: “Ben ateştenim, Adem çamurdandır!” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. Sen de onu gördün ki, lânetli İblis: “Ben ateştenim, Âdem çamurdandır!” dedi.

Ey şekle tapan gafil, sen Hakk'ın velilerine baktığın zaman, onda hakikati görmekten kovulmuş olan İblis'in gördüğünü gördün. O İblis onun yoğun unsuruna bakıp: “O çamurdandır!” ve kendi latif unsuruna bakıp: “Ben ateştenim!” dedi. Bu sebeple onun bakışı ancak unsur âlemindeki karşılaştırmaya düştü; ve ruhtan ve manadan gafil oldu. Çünkü Âdem, ilahi isimler ve kevnî isimler (yaratılışa ait isimler) için kapsayıcı bir hakikattir; ve İblis bu kapsayıcılıktan uzaktır.

Ey sûret-perest olan gâfil, sen evliyâ-yı Hakk'a nazar ettiğin vakit, onda hakikatı görmekten matrûd olan İblîs'in gördüğünü gördün. O İblîs onun unsur-ı kesîfine bakıp: “O çamurdandır!” ve kendi unsur-ı latîfine bakıp: “Ben ateştenim!” dedi. Binâenaleyh onun nazarı ancak unsur âlemindeki mukāyeseye düştü; ve rûhdan ve ma'nâdan gâfil oldu. Zîrâ Adem esmâ-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye için hakikat-ı câmiadır; ve İblîs bu câmiiyyetden uzaktır.

2292. İblîsce olan gözü bir dem bağla, ne kadar süret görürsün; nihayet ne kadar, ne kadar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. İblîsce olan gözü bir an bağla, ne kadar suret görürsün; nihayet ne kadar, ne kadar!

İblîs'e uygun olan gözü ve bakışı bir an için olsun bağla; ne zamana kadar suret göreceksin, nihayet ne zamana kadar, ne zamana kadar! Bu Hakk dostları (evliyâ-yı Hak), senin gördüğün gibi yoğun suretten ibaret değildir. Onlar, Hakk'ın yardımıyla (inâyet-i Hak), suretlenmiş ruh (rûh-ı musavver) hâline gelmişlerdir.

İblîs'e münasib olan gözü ve nazarı bir an için olsun bağla; ne zamâna kadar sûret göreceksin, nihâyet ne zamâna kadar, ne zamâna kadar! Bu evliyâ-yı Hak, senin gördüğün gibi sûret-i kesîfeden ibaret değildir. Onlar inâyet-i Hak'la, rûh-ı musavver hâline gelmişlerdir.

2293. Ey Dekūkî, ırmak gibi olan iki göz ile, sakın ümîdi kesme, onları ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. Ey Dekūkî, ırmak gibi olan iki göz ile, sakın ümidi kesme, onları ara!

Ankaravî hazretleri "Ey Dekūkî" hitabını "Ey Dekūkî meşrep olan iyi huylu kişi" şeklinde açıklamışlardır. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâ-evliyâda hayret içinde kaldın ki, sen Hakk'ın evliyalarını can olarak görmedin, yoğun bir beşer olarak gördün. Halbuki evliyalar, beşerî yoğunluktan kurtulup, ruhun ta kendisi olmuşlardır ve bunun için "Şahıslarımız ruhlarımızdır ve ruhlarımız şahıslarımızdır" derler. Buna göre, bir anda kaybolmak gibi, ruhsal haller onlardan ortaya çıkar.

Ankaravî hazretleri “Ey Dekūkî” hitâbını “Ey Dekūkî meşreb olan nîk-hû” sûretinde şerh buyurmuşlardır. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâ- evliyâda hayret içinde kaldın ki, sen evliyâ-yı Hakk'ı, can görmedin, beşer-i kesîf gördün. Halbuki evliyâ, taayyün-i beşerî kesâfetinden kurtulup, ayn-ı rûh olmuşlardır ve bunun için ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا “Şahıslarımız rûhlarımızdır ve rûhlarımız şahıslarımızdır” derler. Binâenaleyh ân-ı vâhidde gâib olmak gibi, ahvâl-i rûhiyye onlardan zahir olur.

2290. Ey ham adam! İş bundan dolayı vîrân olmuştur ki, sen onları avâm gibi beşer gördün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. Ey ham adam! İş bundan dolayı viran olmuştur ki, sen onları avam gibi beşer gördün.

Ey ilahi bilgi ve hakikatlerden ham olan adam! Senin inancının işi, bundan dolayı harap olmuştur ve ondan dolayı evliyayı inkâr etmişsindir ki, sen onları, diğer avam insanlar gibi, insan gördün.

Ey maârif ve hakäyık-ı ilâhiyyeden hâm olan adam! Senin i'tikādının emri, bundan dolayı harâb olmuştur ve ondan dolayı evliyâyı inkâr etmişsindir ki, sen onları, sâir avâm-ı beşer gibi, beşer gördün.

2291. Sen de onu gördün ki, İblîs-i laîn: “Ben ateştenim, Adem çamurdandır!” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. Sen de onu gördün ki, lânetli İblis: “Ben ateştenim, Âdem çamurdandır!” dedi.

Ey şekle tapan gafil, sen Hakk'ın velilerine baktığın zaman, onda hakikati görmekten kovulmuş olan İblis'in gördüğünü gördün. O İblis onun yoğun unsuruna bakıp: “O çamurdandır!” ve kendi latif unsuruna bakıp: “Ben ateştenim!” dedi. Bu sebeple onun bakışı ancak unsur âlemindeki karşılaştırmaya düştü; ve ruhtan ve manadan gafil oldu. Çünkü Âdem, ilahi isimler ve kevnî isimler (yaratılışa ait isimler) için kapsayıcı bir hakikattir; ve İblis bu kapsayıcılıktan uzaktır.

Ey sûret-perest olan gâfil, sen evliyâ-yı Hakk'a nazar ettiğin vakit, onda hakikatı görmekten matrûd olan İblîs'in gördüğünü gördün. O İblîs onun unsur-ı kesîfine bakıp: “O çamurdandır!” ve kendi unsur-ı latîfine bakıp: “Ben ateştenim!” dedi. Binâenaleyh onun nazarı ancak unsur âlemindeki mukāyeseye düştü; ve rûhdan ve ma'nâdan gâfil oldu. Zîrâ Adem esmâ-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye için hakikat-ı câmiadır; ve İblîs bu câmiiyyetden uzaktır.

2292. İblîsce olan gözü bir dem bağla, ne kadar süret görürsün; nihayet ne kadar, ne kadar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. İblîsce olan gözü bir an bağla, ne kadar suret görürsün; nihayet ne kadar, ne kadar!

İblîs'e uygun olan gözü ve bakışı bir an için olsun bağla; ne zamana kadar suret göreceksin, nihayet ne zamana kadar, ne zamana kadar! Bu Hakk dostları (evliyâ-yı Hak), senin gördüğün gibi yoğun suretten ibaret değildir. Onlar, Hakk'ın yardımıyla (inâyet-i Hak), suretlenmiş ruh (rûh-ı musavver) hâline gelmişlerdir.

İblîs'e münasib olan gözü ve nazarı bir an için olsun bağla; ne zamâna kadar sûret göreceksin, nihâyet ne zamâna kadar, ne zamâna kadar! Bu evliyâ-yı Hak, senin gördüğün gibi sûret-i kesîfeden ibaret değildir. Onlar inâyet-i Hak'la, rûh-ı musavver hâline gelmişlerdir.

2293. Ey Dekūkî, ırmak gibi olan iki göz ile, sakın ümîdi kesme, onları ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. Ey Dekūkî, ırmak gibi olan iki göz ile, sakın ümidi kesme, onları ara!

Ankaravî hazretleri "Ey Dekūkî" hitabını "Ey Dekūkî meşrep olan iyi huylu kişi" şeklinde açıklamışlardır. Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâ-bâdî şöyle der: "Ey Dekūkî!" sözü Yüce Allah'ın sözüdür. Yani onları bulmaktan ümitsiz olma, çünkü onlar her hâlde seninle beraberdirler; ve mümkündür ki Hz. Mevlânâ Dekūkî'ye hitap etmiş olsunlar. Fakat Ankaravî hazretlerinin görüşü genel olduğu için tercih edilir. Yani Dekūkî hazretleri gibi Hakk evliyasının kadrini ve kıymetini bilip, onların sohbetlerine talip olan kimse, onların aşk ve muhabbeti ile iki gözünden ırmak gibi yaşlar akıtarak, onları ara! Sakın onları bulmaktan ümitsiz olma; mademki sende talep ve aşk vardır, elbette bir gün onları bulursun.

Ankaravî hazretleri “Ey Dekūkî” hitâbını “Ey Dekūkî meşreb olan nîk-hû” sûretinde şerh buyurmuşlardır. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâ- bâdî buyurur ki: "Ey Dekūkî!" makūle-i Hak Sübhânehû hazretleridir. Ya'nî onları bulmaktan nâ-ümîd olma ki, onlar her halde seninle beraberdirler; ve mümkindir ki Hz. Mevlânâ Dekükî'ye hitâb buyurmuş olsunlar." Fakat Ankaravî hazretlerinin mütâlaası âmmeye râci' olduğu için, müreccahdır. Ya'nî Dekūkî hazretleri gibi evliyâ-yı Hakk'ın kadir ve kıymetini bilip, onların sohbetlerine tâlib olan kimse, onların aşk ve muhabbeti ile iki gözünden ırmak gibi yaşlar akıtarak, onları ara! Sakın onları bulmaktan nâ-ümîd olma; mâdemki sende taleb ve aşk vardır, elbette bir gün onları bulursun.

2294. Agah ol, iste ki, rükn-i devlet istemektir. Gönülde olan her bir açılma, bağlanma içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Bil ki, devletin direği istemektir. Gönülde olan her bir açılma, bağlanma içindedir.

Ey talip, iste! Çünkü devletin direği istemektir. Bir şey hakkında talep gereklidir ki, ona himmet ve kalbin tam yönelişi meydana gelsin. Çünkü istenmeyen şeye himmet harcanmaz. Gerçi ey talip, sen, onların sohbetini kaçırdım veya onların sohbetlerine nail olamadım diye üzgün ve kederlisin; fakat ümidi kesme! Gönülde her bir açılma ve genişleme, bağlanma ve daralma içindedir. Çünkü açılma ve bağlanma, bast (genişleme) ve kabz (daralma), iki hâlden ibarettir. Hâlin devamı imkânsız olduğundan, biri diğerini takip eder ve kabz hâli basta dönüşür. Beyit:

Dilâ bârân-ı gam böyle kalır mı açılır elbet Sehâb-ı derd ü hicrânın sonu şems-i münevverdir

Ey tâlib, iste! Zîrâ devletin direği istemektir. Bir şey hakkında taleb lâzımdır ki, ona himmet ve kalbin teveccüh-i tâmmı hâsıl olsun. Çünkü matlûb olmayan şeye himmet masrûf olmaz. Gerçi ey tâlib, sen, onların sohbetini fevt ettim veyâ onların sohbetlerine nâil olamadım, diye mahzûn ve mükeddersin; fakat ümîdi kesme! Gönülde her bir açılma ve inbisât, bağlanma ve kabz içindedir. Zîrâ açılma ve bağlanma, bast ve kabz, iki hâlden ibârettir. Hâlin devâmı muhâl olduğundan, biri dîğerini ta'kîb eder ve kabz hâli basta mübeddel olur. Beyit:

Dilâ bârân-ı gam böyle kalır mı açılır elbet Sehâb-ı derd ü hicrânın sonu şems-i münevverdir

2295. Kâr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, fâhte gibi cân ile “kû ve kû" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. Dünya işlerinin hepsinden vazgeçip, üveyik kuşu gibi canla "nerede ve nerede?" de!

"Fâhte" üveyik kuşu, yabani güvercin anlamındadır. "Kû ve kû" soru edatı olup "nerede ve nerede?" anlamlarına geldiği gibi, üveyik kuşunun "kû kû" diye ötmesine de işaret buyrulur. Yani, "Ey hakikat talep eden, dünya işlerinin hepsinden vazgeçip, insân-ı kâmilin talebinde, nerededir, nerededir? diye, üveyik kuşu gibi canla öt!"

"Fâhte" üveyik kuşu, yabânî güvercin ma'nâsınadır. “kû ve kû” edât-ı istifhâm olup "nerede ve nerede?" ma'nâlarına olduğu gibi, fâhtenin “kû kû” diye ötmesine de işâret buyurulur. Ya'nî, "Ey tâlib-i hakikat, umûr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, insân-ı kâmilin talebinde, nerededir, nerededir? diye, fâhte gibi can ile öt!"

2296. Ey muhtecib, bu hususda iyi bak ki, Hak duâyı “estecib" üzerine bağlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. Ey perdelenmiş kişi, bu hususta iyi bak ki, Hak duayı "kabul ederim" üzerine bağlamıştır.

Ey evliyayı görmek ve bulmak işinde perde ve hicap arkasında kalmış olan kimse; bu talep hususunda iyi bak ki, Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de buyurur ki: "Ey Dekûkî!" sözü Yüce Hak Sübhanehu hazretlerinindir. Yani onları bulmaktan ümitsiz olma ki, onlar her hâlde seninle beraberdirler; ve mümkündür ki Hz. Mevlânâ Dekûkî'ye hitap buyurmuş olsunlar." Fakat Ankaravî hazretlerinin mütalaası (görüşü) genele ait olduğu için, tercih edilir. Yani Dekûkî hazretleri gibi Hakk'ın evliyasının kadrini ve kıymetini bilip, onların sohbetlerine talip olan kimse, onların aşk ve muhabbeti ile iki gözünden ırmak gibi yaşlar akıtarak, onları ara! Sakın onları bulmaktan ümitsiz olma; mademki sende talep ve aşk vardır, elbette bir gün onları bulursun.

Ey evliyâyı görmek ve bulmak emrinde perde ve hicâb arkasında kalmış olan kimse; bu taleb hususunda iyi bak ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Ke- bâdî buyurur ki: "Ey Dekūkî!" makūle-i Hak Sübhânehû hazretleridir. Ya'nî onları bulmaktan nâ-ümîd olma ki, onlar her halde seninle beraberdirler; ve mümkindir ki Hz. Mevlânâ Dekūkî'ye hitâb buyurmuş olsunlar." Fakat Ankaravî hazretlerinin mütâlaası âmmeye râci' olduğu için, müreccahdır. Ya'nî Dekūkî hazretleri gibi evliyâ-yı Hakk'ın kadir ve kıymetini bilip, onların sohbetlerine tâlib olan kimse, onların aşk ve muhabbeti ile iki gözünden ırmak gibi yaşlar akıtarak, onları ara! Sakın onları bulmaktan nâ-ümîd olma; mâdemki sende taleb ve aşk vardır, elbette bir gün onları bulursun.

2294. Agah ol, iste ki, rükn-i devlet istemektir. Gönülde olan her bir açılma, bağlanma içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Bil ki, devletin direği istemektir. Gönülde olan her bir açılma, bağlanma içindedir.

Ey talip, iste! Çünkü devletin direği istemektir. Bir şey hakkında talep gereklidir ki, ona himmet ve kalbin tam yönelişi meydana gelsin. Çünkü istenmeyen şeye himmet harcanmaz. Gerçi ey talip, sen, onların sohbetini kaçırdım veya onların sohbetlerine nail olamadım diye üzgün ve kederlisin; fakat ümidi kesme! Gönülde her bir açılma ve genişleme, bağlanma ve daralma içindedir. Çünkü açılma ve bağlanma, bast (genişleme) ve kabz (daralma), iki hâlden ibarettir. Hâlin devamı imkânsız olduğundan, biri diğerini takip eder ve kabz hâli basta dönüşür. Beyit:

Dilâ bârân-ı gam böyle kalır mı açılır elbet Sehâb-ı derd ü hicrânın sonu şems-i münevverdir

Ey tâlib, iste! Zîrâ devletin direği istemektir. Bir şey hakkında taleb lâzımdır ki, ona himmet ve kalbin teveccüh-i tâmmı hâsıl olsun. Çünkü matlûb olmayan şeye himmet masrûf olmaz. Gerçi ey tâlib, sen, onların sohbetini fevt ettim veyâ onların sohbetlerine nâil olamadım, diye mahzûn ve mükeddersin; fakat ümîdi kesme! Gönülde her bir açılma ve inbisât, bağlanma ve kabz içindedir. Zîrâ açılma ve bağlanma, bast ve kabz, iki hâlden ibârettir. Hâlin devâmı muhâl olduğundan, biri dîğerini ta'kîb eder ve kabz hâli basta mübeddel olur. Beyit:

Dilâ bârân-ı gam böyle kalır mı açılır elbet Sehâb-ı derd ü hicrânın sonu şems-i münevverdir

2295. Kâr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, fâhte gibi cân ile “kû ve kû" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. Dünya işlerinin hepsinden vazgeçip, üveyik kuşu gibi canla "nerede ve nerede?" de!

"Fâhte" üveyik kuşu, yabani güvercin anlamındadır. "Kû ve kû" soru edatı olup "nerede ve nerede?" anlamlarına geldiği gibi, üveyik kuşunun "kû kû" diye ötmesine de işaret buyrulur. Yani, "Ey hakikat talep eden, dünya işlerinin hepsinden vazgeçip, insân-ı kâmilin talebinde, nerededir, nerededir? diye, üveyik kuşu gibi canla öt!"

"Fâhte" üveyik kuşu, yabânî güvercin ma'nâsınadır. “kû ve kû” edât-ı istifhâm olup "nerede ve nerede?" ma'nâlarına olduğu gibi, fâhtenin “kû kû” diye ötmesine de işâret buyurulur. Ya'nî, "Ey tâlib-i hakikat, umûr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, insân-ı kâmilin talebinde, nerededir, nerededir? diye, fâhte gibi can ile öt!"

2296. Ey muhtecib, bu hususda iyi bak ki, Hak duâyı “estecib" üzerine bağlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. Ey perdelenmiş kişi, bu hususta iyi bak ki, Hak duayı "kabul ederim" üzerine bağlamıştır.

Ey evliyayı görmek ve bulmak işinde perde ve hicap arkasında kalmış olan kimse; bu talep hususunda iyi bak ki, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de "Bana dua ediniz ki, size icabet edeyim" (Gafir, 40/60) buyurmuş ve duayı icabete ve kabul üzerine bağlamıştır. Buna göre sen tam bir içtenlikle talep et, Hak kabul buyurur.

Ey evliyâyı görmek ve bulmak emrinde perde ve hicâb arkasında kalmış olan kimse; bu taleb hususunda iyi bak ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Ke- rimde أدعونى استجب لكم (Gafir, 40/60) "Bana duâ ediniz ki, size isticâbe ede-yim" buyurmuş ve duâyı isticâbeye ve kabûl üzerine bağlamıştır. Binâena-leyh sen kemâl-i hulûs ile taleb et, Hak kabûl buyurur.

2297. Her kimin gönlü i'tilâlden pak oldu ise, onun duâsı Zü'l-celâle kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Kimin gönlü hastalıktan arınmış ise, onun duası Yüce Allah'a kadar ulaşır.

"İ'tilâl" hasta olmak anlamındadır. "İllet"ten kasıt, şüphe ve nefsin hazzına ilişkin duygulardır. Örneğin, bir kimse insân-ı kâmili bulmak ve onun meclisinin şerefiyle şereflenmek için Allah'a dua ve niyaz eder; fakat duasının kabulünde şüphesi olursa, yukarıda zikredilen ayet-i kerimenin anlamına aykırı olduğu için, bu şüphe kalpte bir hastalık olur. Veyahut insân-ı kâmili talep ve niyaz eder; fakat bu talep, hemcinslerine ve akranlarına üstün gelmek gibi nefsanî bir duygunun tatmini için olursa, bu duygu kalpte bir hastalık olur. Bunlar örnektir; bu gibi hastalıkların çeşitleri pek çoktur. Eğer dua ve talep hususunda bir kimsenin kalbi bu gibi hastalıklardan arınmış ise, duası Yüce Allah'ın huzuruna kadar gider; ve eğer kalp, hastalıklardan bir hastalık ile malul ise, o dua yarı yolda kalır.

"İ'tilâl" illetli olmak ma'nâsınadır. "İllet"ten murâd, şübhe ve nefsin hazzı-na müteallık duygulardır. Meselâ bir kimse insân-ı kâmili bulmak ve onun cem'iyyeti şerefiyle müşerref olmak için Hakk'a duâ ve niyâz eder; fakat duâsı-nın kabûlünde şübhesi olursa, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmenin ma'nâsı-na muhâlif olduğu için, bu şübhe kalbde bir illet olur. Veyâhud insân-ı kâmili taleb ve niyâz eder; fakat bu taleb, hemcinsine ve akrânına tefevvuk gibi nef-sânî bir duygunun tatmîni için olursa, bu duygu, kalbde bir illet olur. Bunlar misâldir; bu gibi illetlerin envâ'ı pek çoktur. Eğer duâ ve taleb hususunda bir kimsenin kalbi bu gibi i'tilâlden pâk oldu ise, duâsı huzûr-ı Zü'l-celâle kadar gi-der; ve eğer kalb, illetlerden bir illet ile ma'lûl ise, o duâ yarı yolda kalır.

## Dâvûd nebî (a.s.) ahdinde kazançsız ve zahmetsiz o helâl rızık tâlibi ve onun duâsı müstecâb olması hikâyesinin şerhine bir rücû'

2298. O hikâye hatırıma geldi ki, o fakîr, gece ve gündüz efgān ve nâle ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. O hikâye aklıma geldi ki, o fakir, gece ve gündüz inler ve ağlardı.

Yukarıda, Hak'tan zahmetsiz helâl rızık talep eden bir fakirin evine ansızın bir öküz gelmiş ve "Duam kabul oldu!" diye hemen o öküzü kesmişti diye bir hikâyeye başlanmış ve araya birtakım hakikatlerin (gerçeklerin) açıklanması girmekle, hikâye tamamlanmamış kalmıştı. O hikâye hatıra geldi, onu tamamlayalım. "Bana dua ediniz ki, size icabet edeyim" (Gafir, 40/60) buyurmuş ve duayı icabete ve kabul üzerine bağlamıştır. Bu sebeple sen tam bir samimiyetle talep et, Hak kabul buyurur.

Yukarıda, Hak'dan zahmetsiz helâl rızık taleb eden bir fakîrin evine ansı-zın bir öküz gelmiş ve "Duâm makbûl oldu!" diye hemen o öküzü kesmiş idi diye bir hikâyeye başlanmış ve araya birtakım hakāyıkın beyânı girmekle, hikâye nâ-tamâm kalmış idi. O hikâye hâtıra hutûr etti, onu ikmâl edelim. rimde أدعونى استجب لكم (Gafir, 40/60) "Bana duâ ediniz ki, size isticâbe edeyim" buyurmuş ve duâyı isticâbeye ve kabûl üzerine bağlamıştır. Binâenaleyh sen kemâl-i hulûs ile taleb et, Hak kabûl buyurur.

2297. Her kimin gönlü i'tilâlden pak oldu ise, onun duâsı Zü'l-celâle kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Kimin gönlü hastalıktan arınmış ise, onun duası Yüce Allah'a kadar ulaşır.

"İ'tilâl" hasta olmak anlamına gelir. "İllet"ten kasıt, şüphe ve nefsin hazzına ait duygulardır. Örneğin, bir kimse insân-ı kâmili bulmak ve onun meclisinin şerefiyle şereflenmek için Allah'a dua ve niyaz eder; fakat duasının kabulünde şüphesi olursa, yukarıda zikredilen ayet-i kerimenin anlamına aykırı olduğu için, bu şüphe kalpte bir hastalık olur. Yahut insân-ı kâmili talep ve niyaz eder; fakat bu talep, hemcinsine ve akranına üstün gelmek gibi nefsanî bir duygunun tatmini için olursa, bu duygu kalpte bir hastalık olur. Bunlar örnektir; bu gibi hastalıkların çeşitleri pek çoktur. Eğer dua ve talep hususunda bir kimsenin kalbi bu gibi hastalıklardan arınmış ise, duası Yüce Allah'ın huzuruna kadar ulaşır; ve eğer kalp, hastalıklardan bir hastalık ile malul ise, o dua yarı yolda kalır.

“İ'tilâl” illetli olmak ma'nâsınadır. “İllet”ten murâd, şübhe ve nefsin hazzına müteallık duygulardır. Meselâ bir kimse insân-ı kâmili bulmak ve onun cem'iyyeti şerefiyle müşerref olmak için Hakk'a duâ ve niyâz eder; fakat duâsının kabûlünde şübhesi olursa, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmenin ma'nâsına muhâlif olduğu için, bu şübhe kalbde bir illet olur. Veyâhud insân-ı kâmili taleb ve niyâz eder; fakat bu taleb, hemcinsine ve akrânına tefevvuk gibi nefsânî bir duygunun tatmîni için olursa, bu duygu, kalbde bir illet olur. Bunlar misâldir; bu gibi illetlerin envâ'ı pek çoktur. Eğer duâ ve taleb hususunda bir kimsenin kalbi bu gibi i'tilâlden pâk oldu ise, duâsı huzûr-ı Zü'l-celâle kadar gider; ve eğer kalb, illetlerden bir illet ile ma'lûl ise, o duâ yarı yolda kalır.

## Dâvûd nebî (a.s.) ahdinde kazançsız ve zahmetsiz o helâl rızık tâlibi ve onun duâsı müstecâb olması hikâyesinin şerhine bir rücû'

2298. O hikâye hatırıma geldi ki, o fakîr, gece ve gündüz efgān ve nâle ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. O hikâye aklıma geldi ki, o fakir, gece ve gündüz inler ve ağlardı.

Yukarıda, Hak'tan zahmetsiz helâl rızık isteyen bir fakirin evine ansızın bir öküz gelmiş ve "Duam kabul oldu!" diye hemen o öküzü kesmişti diye bir hikâyeye başlanmış ve araya birtakım hakikatlerin açıklaması girmekle, hikâye yarım kalmıştı. O hikâye hatıra geldi, onu tamamlayalım.

Yukarıda, Hak'dan zahmetsiz helâl rızık taleb eden bir fakîrin evine ansızın bir öküz gelmiş ve "Duâm makbûl oldu!" diye hemen o öküzü kesmiş idi diye bir hikâyeye başlanmış ve araya birtakım hakāyıkın beyânı girmekle, hikâye nâ-tamâm kalmış idi. O hikâye hâtıra hutûr etti, onu ikmâl edelim.

2299. Ve Huda'dan şikârsız ve zahmetsiz ve kazançsız ve intikālsiz helâl rızık isterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. Ve Allah'tan şikâyetsiz, zahmetsiz, kazançsız ve intikalsiz helâl rızık isterdi.

Bilinmeli ki, helâl rızık elde etmek ya av yoluyla ya da birinin hizmetini yerine getirme zahmetine katlanmakla ya da ticaret yaparak kâr etmekle ya da miras yoluyla kendisine intikal eden mal ile olur. O fakir ise, bunlardan hiçbirisi olmaksızın Yüce Allah'tan helâl rızık isterdi.

Ma'lumdur ki, helâl rızık istihsâli ya av vâsıtasıyla veyâhud birinin hizmetini îfâ zahmetine katlanmakla veyâhud ticaret ederek kâr etmekle veyâ bi-hasebi'l-verâse, kendisine intikal eden mal ile olur. O fakîr ise, bunlardan hiçbirisi olmaksızın Hak Teâlâ hazretlerinden helâl rızık ister idi.

2300. Bundan evvel onun ba'zı hâlini dedik; lakin ta'vîk geldi ve beş kat oldu. [2308]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Bundan önce onun bazı hâlini söyledik; lakin gecikme oldu ve beş kat arttı. [2308]

"Ta'vîk" işten geri kalmak anlamındadır. O hikâyedeki fakirin bazı hallerini bundan önce söylemiştik; fakat araya bazı hikmetlerin ve sırların açıklanması girdiğinden, bu hikâyenin devamı gecikmeye uğradı ve söz uzayarak, bu gecikme beş kat arttı.

"Ta'vík" işten geri kalmak ma'nâsınadır. O hikâyedeki fakîrin ba'zı ahvâlini bundan evvel söylemiş idik; fakat araya ba'zı hikem ve esrârın beyânı girdiğinden, bu hikâyenin mâba'di ta'vika uğradı ve kelâm uzayarak, bu ta'vik beş kat oldu.

2301. Yine onu söyleriz, Hakk'ın fazl bulutundan hikmet döküldüğü vakit, nereye kaçacaktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. Yine onu söyleriz, Hakk'ın fazl bulutundan hikmet döküldüğü vakit, nereye kaçacaktır?

Şimdi yine o hikâyeyi söyleriz; Yüce Allah'ın lütuf ve kerem bulutları, ilâhî hikmetler yağmurunu yağdırdığı zaman, o hikmet yağmurları arasında elbette bu hikâyenin devamı da söz ve kelâm âlemine yağacaktır; o yağacak olan ilâhî rahmet arasından, bu hikâyenin devamı nereye kaçabilecektir?

Şimdi yine o hikâyeyi söyleriz; vaktāki Hakk'ın fazl u kerem bulutları, hikemiyât-ı ilâhiyye yağmurunu yağdırıyor, o hikmet yağmurları arasında elbet bu hikâyenin mâba'di de âlem-i elfâz ve kelâma yağacaktır; o yağacak olan rahmet-i ilâhiyye arasından, bu hikâyenin mâba'di nereye kaçabilecektir?

2302. Öküzün sahibi onu gördü, dedi: "Agâh ol ey kimse, senin zulmün sebebiyle, benim öküzüm rehîn oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. Öküzün sahibi onu gördü, dedi: "Haberdar ol ey kişi, senin zulmün sebebiyle, benim öküzüm rehin oldu."

"Rehin" burada yakın ve hapsedilmiş anlamındadır. Allah'tan bedava helal rızık isteyip, öküzü kesen o fakiri o öküz sahibi gördü: "Ey kişi, kendine gel! Senin zulmün ve haksız yere benim malımda tasarruf etmen sebebiyle, benim öküzüm, ölüm denilen hâlin yakını ve hapsedilmişi oldu."

"Rehîn" burada karîn ve mahbûs ma'nâsınadır. Hak'dan bâd-ı havâ [=bedâva] helâl rızık isteyip, öküzü kesen o fakîri o öküz sahibi gördü: “Ey kimse, kendine gel! Senin zulmün ve bi-gayri hakkın benim malımda tasarruf etmen sebebiyle, benim öküzüm, ölüm denilen hâlin karîni ve mahbûsu oldu."

2303. "Agah ol, söyle, niçin benim öküzümü öldürdün? Ey tarrar olan ahmak, insafa gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. "Uyanık ol, söyle, niçin benim öküzümü öldürdün? Ey hırsız olan ahmak, insafa gel!"

2299. Ve Huda'dan şikârsız ve zahmetsiz ve kazançsız ve intikālsiz helâl rızık isterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. Ve Allah'tan şikâyetsiz, zahmetsiz, kazançsız ve intikalsiz helâl rızık isterdi.

Bilinmeli ki, helâl rızık elde etmek ya av yoluyla ya da birinin hizmetini yerine getirme zahmetine katlanmakla ya da ticaret yaparak kâr etmekle ya da miras yoluyla kendisine intikal eden mal ile olur. O fakir ise, bunlardan hiçbirisi olmaksızın Yüce Allah'tan helâl rızık isterdi.

Ma'lumdur ki, helâl rızık istihsâli ya av vâsıtasıyla veyâhud birinin hizmetini îfâ zahmetine katlanmakla veyâhud ticaret ederek kâr etmekle veyâ bi-hasebi'l-verâse, kendisine intikal eden mal ile olur. O fakîr ise, bunlardan hiçbirisi olmaksızın Hak Teâlâ hazretlerinden helâl rızık ister idi.

2300. Bundan evvel onun ba'zı hâlini dedik; lakin ta'vîk geldi ve beş kat oldu. [2308]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Bundan önce onun bazı hâlini söyledik; lakin gecikme oldu ve beş kat arttı. [2308]

"Ta'vîk" işten geri kalmak anlamındadır. O hikâyedeki fakirin bazı hallerini bundan önce söylemiştik; fakat araya bazı hikmetlerin ve sırların açıklanması girdiğinden, bu hikâyenin devamı gecikmeye uğradı ve söz uzayarak, bu gecikme beş kat arttı.

"Ta'vík" işten geri kalmak ma'nâsınadır. O hikâyedeki fakîrin ba'zı ahvâlini bundan evvel söylemiş idik; fakat araya ba'zı hikem ve esrârın beyânı girdiğinden, bu hikâyenin mâba'di ta'vika uğradı ve kelâm uzayarak, bu ta'vik beş kat oldu.

2301. Yine onu söyleriz, Hakk'ın fazl bulutundan hikmet döküldüğü vakit, nereye kaçacaktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. Yine onu söyleriz, Hakk'ın fazl bulutundan hikmet döküldüğü vakit, nereye kaçacaktır?

Şimdi yine o hikâyeyi söyleriz; Yüce Allah'ın lütuf ve kerem bulutları, ilâhî hikmetler yağmurunu yağdırdığı zaman, o hikmet yağmurları arasında elbette bu hikâyenin devamı da söz ve kelâm âlemine yağacaktır; o yağacak olan ilâhî rahmet arasından, bu hikâyenin devamı nereye kaçabilecektir?

Şimdi yine o hikâyeyi söyleriz; vaktāki Hakk'ın fazl u kerem bulutları, hikemiyât-ı ilâhiyye yağmurunu yağdırıyor, o hikmet yağmurları arasında elbet bu hikâyenin mâba'di de âlem-i elfâz ve kelâma yağacaktır; o yağacak olan rahmet-i ilâhiyye arasından, bu hikâyenin mâba'di nereye kaçabilecektir?

2302. Öküzün sahibi onu gördü, dedi: "Agâh ol ey kimse, senin zulmün sebebiyle, benim öküzüm rehîn oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. Öküzün sahibi onu gördü, dedi: "Haberdar ol ey kişi, senin zulmün sebebiyle, benim öküzüm rehin oldu."

"Rehin" burada yakın ve hapsedilmiş anlamındadır. Allah'tan bedava helal rızık isteyip, öküzü kesen o fakiri o öküz sahibi gördü: "Ey kişi, kendine gel! Senin zulmün ve haksız yere benim malımda tasarruf etmen sebebiyle, benim öküzüm, ölüm denilen hâlin yakını ve hapsedilmişi oldu."

"Rehîn" burada karîn ve mahbûs ma'nâsınadır. Hak'dan bâd-ı havâ [=bedâva] helâl rızık isteyip, öküzü kesen o fakîri o öküz sahibi gördü: “Ey kimse, kendine gel! Senin zulmün ve bi-gayri hakkın benim malımda tasarruf etmen sebebiyle, benim öküzüm, ölüm denilen hâlin karîni ve mahbûsu oldu."

2303. "Agah ol, söyle, niçin benim öküzümü öldürdün? Ey tarrar olan ahmak, insafa gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. "Uyanık ol, söyle, niçin benim öküzümü öldürdün? Ey yankesici ahmak, insafa gel!"

"Tarrâr" yankesici ve hırsız anlamındadır. Yani, "Ey ahmak hırsız! İnsafa gel de itiraf et, benim öküzümü niçin kestin, söyle bakalım?"

"Tarrâr" yankesici ve hırsız ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey ahmak hırsız! İnsâ-fa gel de i'tirâf et, benim öküzümü niçin kestin, söyle bakalım?"

2304. Dedi: "Ben Hak'dan rızık isterdim; kıblemi niyazdan müzeyyen kıldım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Dedi: "Ben Hak'tan rızık isterdim; kıblemi niyazdan süsledim."

O fakir, öküz sahibine cevap olarak dedi: "Ben Hak'tan, zahmetsiz rızık isterdim ve bu hususta himmetimin kıblesini Hakk'a karşı niyaz ve tazarru (yalvarma) ile süsledim."

O fakîr, öküz sahibine cevâben dedi: "Ben Hak'dan, zahmetsiz rızık ister idim ve bu husûsta himmetimin kıblesini Hakk'a karşı niyâz ve tazarru' ile süsledim."

2305. "Benim eski olan duâm müstecâb oldu; benim rızkım idi, öldürdüm, işte cevab!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. "Benim eski olan duâm kabul oldu; benim rızkım idi, öldürdüm, işte cevap!"

"Eski olan duâ"dan kasıt, ilâhî ilim mertebesinde, sabit hakikatlerin (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri), zâtî yatkınlık (doğuştan/özden gelen kabiliyet) diliyle gerçekleşen talepleridir. Yani "Senin öküzün, benim öncesiz olarak takdir edilmiş rızkım idi; ayağıma kadar geldi, kestim ve yedim. İşte sana cevap!"

"Eski olan duâ"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesinde, a'yân-ı sâbitenin, li-sân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleridir. Ya'nî "Senin öküzün, benim ezelde mukadder olan rızkım idi; ayağıma kadar geldi, kestim ve yedim. İşte sana cevâb!"

2306. O hışma geldi, onun yakasını tuttu; sabırsız olarak onun yüzüne birkaç yumruk vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. O hışma geldi, onun yakasını tuttu; sabırsız olarak onun yüzüne birkaç yumruk vurdu.

Öküz sahibi, fakirin bu cevabı üzerine öfkelendi, yakasına sarıldı ve kendisine mantıksız görünen bu söze karşı sabır ve tahammül edemeyerek, o fakirin yüzüne birkaç yumruk da indirdi.

Öküz sahibi, fakîrin bu cevabı üzerine öfkelendi, yakasına sarıldı ve kendisine mantıksız görünen bu söze karşı sabır ve tahammül edemiyerek, o fakîrin yüzüne birkaç yumruk da indirdi.

## Her iki hasmın Dâvud nebî (a.s.)ın huzûruna gitmesi

2307. "Ey dimağı perîşan ve gabî olan zâlim!" diyerek onu Dâvud nebîye kadar çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. "Ey dimağı perîşan ve gabî olan zâlim!" diyerek onu Dâvud nebîye kadar çekti.

"Tarrâr" yankesici ve hırsız anlamındadır. Yani, "Ey ahmak hırsız! İnsafa gel de itiraf et, benim öküzümü niçin kestin, söyle bakalım?"

"Tarrâr" yankesici ve hırsız ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey ahmak hırsız! İnsâ-fa gel de i'tirâf et, benim öküzümü niçin kestin, söyle bakalım?"

2304. Dedi: "Ben Hak'dan rızık isterdim; kıblemi niyazdan müzeyyen kıldım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Dedi: "Ben Hak'tan rızık isterdim; kıblemi niyazdan süsledim."

O fakir, öküz sahibine cevap olarak dedi: "Ben Hak'tan, zahmetsiz rızık isterdim ve bu hususta himmetimin kıblesini Hakk'a karşı niyaz ve tazarru (yalvarma) ile süsledim."

O fakîr, öküz sahibine cevâben dedi: "Ben Hak'dan, zahmetsiz rızık ister idim ve bu husûsta himmetimin kıblesini Hakk'a karşı niyâz ve tazarru' ile süsledim."

2305. "Benim eski olan duâm müstecâb oldu; benim rızkım idi, öldürdüm, işte cevab!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. "Benim eski olan duâm kabul oldu; benim rızkım idi, öldürdüm, işte cevap!"

"Eski olan duâ"dan kasıt, ilâhî ilim mertebesinde, sabit hakikatlerin (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri), zâtî yatkınlık (doğuştan/özden gelen kabiliyet) diliyle gerçekleşen talepleridir. Yani "Senin öküzün, benim öncesiz olarak takdir edilmiş rızkım idi; ayağıma kadar geldi, kestim ve yedim. İşte sana cevap!"

"Eski olan duâ"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesinde, a'yân-ı sâbitenin, li-sân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleridir. Ya'nî "Senin öküzün, benim ezelde mukadder olan rızkım idi; ayağıma kadar geldi, kestim ve yedim. İşte sana cevâb!"

2306. O hışma geldi, onun yakasını tuttu; sabırsız olarak onun yüzüne birkaç yumruk vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. O hışma geldi, onun yakasını tuttu; sabırsız olarak onun yüzüne birkaç yumruk vurdu.

Öküz sahibi, fakirin bu cevabı üzerine öfkelendi, yakasına sarıldı ve kendisine mantıksız görünen bu söze karşı sabır ve tahammül edemeyerek, o fakirin yüzüne birkaç yumruk da indirdi.

Öküz sahibi, fakîrin bu cevabı üzerine öfkelendi, yakasına sarıldı ve kendisine mantıksız görünen bu söze karşı sabır ve tahammül edemiyerek, o fakîrin yüzüne birkaç yumruk da indirdi.

## Her iki hasmın Dâvud nebî (a.s.)ın huzûruna gitmesi

2307. "Ey dimağı perîşan ve gabî olan zâlim!" diyerek onu Dâvud nebîye kadar çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. "Ey dimağı perîşan ve gabî olan zâlim!" diyerek onu Dâvud peygambere kadar çekti.

"Gîc" perişan ve dağınık olana denir; dimağı perişan olmuş kimseye de denir. "Gabî" ise kendi işlerinde cahil, gafil ve çok bilgisiz olan kimseye denir. "Zulm" sözlükte bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaya denir. Öküz sahibi tarafından o fakire, bu sıfatların yakıştırılması, fiillerine göre tamamen yerinde gerçekleşmiştir.

"Gîc" perîşan ve perakendeye derler; ve dimâğı perîşân olmuş kimseye de derler. Ve "gabî", kendi işlerinde câhil ve gâfil ve pek nâdân olan kimseye derler. "Zulm" lügatte bir şeyi mevziinin gayri olan bir mahalle vaz' etmeğe derler. Öküz sâhibi tarafından o fakîre, bu sıfatların izâfesi, efâline nazaran tamâmiyle mahallinde vâki' olmuştur.

2308. Ey hîlekâr, soğuk olan hücceti terk et; aklı cisme getir ve kendine gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. Ey hilekâr, soğuk olan delili bırak; aklı cisme getir ve kendine gel!

"Degâ" hilekâr anlamına gelir. Yani, "Ey hilekâr, maddiyata maneviyat karıştırıp, hile tarafına gitme ve 'dua ettim de öküze sahip oldum' diye soğuk ve batıl delili bırak; çünkü kuru bir dua, görünür âlemde, mülk edinme sebeplerinden değildir; bu sebeple aklın başında değilse, aklını başına getir, kendine gel!"

"Degā" hílekâr ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey hílekâr, maddiyâta ma'neviyât karıştırıp, hîle semtine gitme ve duâ ettim de öküze mâlik oldum diye soğuk ve bâtıl hücceti terk et; zîrâ kuru bir duâ, âlem-i sûrette, esbâb-ı temellükden değildir; binâenaleyh aklın başında değilse, aklını başına getir, kendine gel!"

2309. Bunu ne söylüyorsun, dua ne olur? Ey levend, benim başıma ve sakalıma gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. Bunu ne söylüyorsun, dua ne olur? Ey levend (sarhoşların tufeylî misafiri olan kimse ve Hak'tan korkmayan ve halktan utanmayan zâbıta memuru), benim başıma ve sakalıma gülme!

"Levend" sarhoşların tufeylî misafiri olan kimse ve Hak'tan korkmayan ve halktan utanmayan zâbıta memuru anlamındadır. "Ber ser ü rîş handen" alay etmekten kinayedir.

"Levend" sarhoşların tufeylî misafiri olan kimse ve Hak'dan korkmayan ve halktan utanmayan zâbıta me'mûru ma'nâsınadır. "Ber ser ü rîş handen" istihzâ etmekten kinâyedir.

2310. Dedi: "Ben Hakk'a dualar etmişim; bu tazarru' içinde, çokluk kan iç[2318]mişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. Dedi: "Ben Hakk'a dualar etmişim; bu yakarış içinde, çok kan içmişim."

"Kan içmek", can feda edercesine çalışmaktan kinayedir. Öküzü kesen fakir, öküz sahibine dedi: "Ben kazançsız helal rızık talebinde Hakk'a çok dualar ve yakarışlar ettim. Bu duaları ederken çok içim yandı, ağladım."

"Hûn horden" can fedâ edercesine çalışmaktan kinâyedir. Öküzü kesen fakîr, öküz sahibine dedi: "Ben kazançsız rızk-ı helâl talebinde Hakk'a çok duâlar ve niyâzlar ettim. Bu duâları ederken çok içim yandı, ağladım."

2311. Ben yakînen bilirim ki, duâ müstecâb oldu. Ey hitabı münker olan, başını taşa vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. Ben kesin olarak bilirim ki, dua kabul oldu. Ey sözü çirkin olan, başını taşa vur!

"Münker" aklen ve şeriatça çirkin olan şey anlamına gelir. Yani, "Ben dua ettim, Yüce Allah hazretleri 'Bana dua ediniz ki, size icabet edeyim' (Gafir, 40/60) buyurduğu için ben, duamın kabul olduğunu kesin olarak bilirim. Ey sözü aklen ve şeriatça çirkin olan kimse, git başını taşa vur!" "Gîc" perişan ve dağınık olana denir; ve beyni perişan olmuş kimseye de denir. Ve "gabî", kendi işlerinde cahil, gafil ve pek cahil olan kimseye denir. "Zulm" lügatte bir şeyi yerinin dışında bir yere koymaya denir. Öküz sahibi tarafından o fakire, bu sıfatların isnat edilmesi, fiillerine göre tamamen yerinde gerçekleşmiştir.

"Münker" aklen ve şer'an çirkin olan şey ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ben duâ ettim, Hak Teâlâ hazretleri اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ["Bana duâ ediniz ki, size icâbet edeyim"] buyurduğu cihetle ben, duâmın kabûl olduğunu yakînen bilirim. Ey sözü aklen ve şer'an çirkin olan kimse, git başını taşa vur!" "Gîc" perîşan ve perakendeye derler; ve dimâğı perîşân olmuş kimseye de derler. Ve "gabî", kendi işlerinde câhil ve gâfil ve pek nâdân olan kimseye derler. "Zulm" lügatte bir şeyi mevziinin gayri olan bir mahalle vaz' etmeğe derler. Öküz sâhibi tarafından o fakîre, bu sıfatların izâfesi, efâline nazaran tamâmiyle mahallinde vâki' olmuştur.

2308. "Ey hîlekâr, soğuk olan hücceti terk et; aklı cisme getir ve kendine gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. "Ey hilekâr, soğuk olan delili bırak; aklı bedene getir ve kendine gel!"

"Degâ" hilekâr anlamındadır. Yani, "Ey hilekâr, maddiyata maneviyat karıştırıp, hile tarafına gitme ve 'dua ettim de öküze sahip oldum' diye soğuk ve bâtıl delili bırak; çünkü kuru bir dua, görünen âlemde, mülk edinme sebeplerinden değildir; bu sebeple aklın başında değilse, aklını başına getir, kendine gel!"

"Degā" hílekâr ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey hílekâr, maddiyâta ma'neviyât karıştırıp, hîle semtine gitme ve duâ ettim de öküze mâlik oldum diye soğuk ve bâtıl hücceti terk et; zîrâ kuru bir duâ, âlem-i sûrette, esbâb-ı temellükden değildir; binâenaleyh aklın başında değilse, aklını başına getir, kendine gel!"

2309. "Bunu ne söylüyorsun, dua ne olur? Ey levend, benim başıma ve sakalıma gülme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. "Bunu ne söylüyorsun, dua ne olur? Ey levend, benim başıma ve sakalıma gülme!"

"Levend" sarhoşların asalak misafiri olan kimse ve Hak'tan korkmayan ve halktan utanmayan zabıta memuru anlamındadır. "Ber ser ü rîş handen" alay etmekten kinayedir.

"Levend" sarhoşların tufeylî misafiri olan kimse ve Hak'dan korkmayan ve halktan utanmayan zâbıta me'mûru ma'nâsınadır. "Ber ser ü rîş handen" istihzâ etmekten kinâyedir.

2310. Dedi: "Ben Hakk'a dualar etmişim; bu tazarru' içinde, çokluk kan içmişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. Dedi: "Ben Hakk'a dualar etmişim; bu yakarış içinde, çok kan içmişim."

"Kan içmek" can feda edercesine çalışmaktan kinayedir. Öküzü kesen fakir, öküz sahibine dedi: "Ben kazançsız helal rızık talebinde Hakk'a çok dualar ve yakarışlar ettim. Bu duaları ederken çok içim yandı, ağladım."

"Hûn horden" can fedâ edercesine çalışmaktan kinâyedir. Öküzü kesen fakîr, öküz sahibine dedi: "Ben kazançsız rızk-ı helâl talebinde Hakk'a çok duâlar ve niyâzlar ettim. Bu duâları ederken çok içim yandı, ağladım."

2311. "Ben yakînen bilirim ki, duâ müstecâb oldu. Ey hitabı münker olan, başını taşa vur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. "Ben kesin olarak bilirim ki, duâ kabul oldu. Ey sözü çirkin olan, başını taşa vur!"

"Münker" aklen ve şer'an çirkin olan şey anlamındadır. Yani, "Ben duâ ettim, Yüce Allah 'Bana duâ ediniz ki, size icâbet edeyim' (Gafir, 40/60) buyurduğu için ben, duâmın kabul olduğunu kesin olarak bilirim. Ey sözü aklen ve şer'an çirkin olan kimse, git başını taşa vur!" "Münkir" "kâf" harfinin kesresiyle, fail ismi olursa: "Ey 'Bana duâ ediniz ki, size icâbet edeyim' (Gafir, 40/60) ilâhî hitabını inkâr eden kimse!" demek olur. Fakat bu durumda, izafet terkibi olması gerekirse de, vezin bu terkibe uygun görünmez.

"Münker" aklen ve şer'an çirkin olan şey ma'nâsınadır. Ya'nî, “Ben duâ ettim, Hak Teâlâ hazretleri اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ["Bana duâ ediniz ki, size icâbet edeyim"] buyurduğu cihetle ben, duâmın kabûl olduğunu yakînen bilirim. Ey sözü aklen ve şer'an çirkin olan kimse, git başını taşa vur!" “Münkir” “kâf”ın kesriyle, ism-i fâil olursa: “Ey أَدْعُونِي أَسْتَجِيبُ لَكُمْ (Gâfir, 40/60) hitâb-ı ilâhîsini inkâr eden kimse!” demek olur. Fakat bu sûretde, ter-kîb-i izâfî olmak îcâb eder ise de, vezin bu terkîbe müsâid görünmez.

2312. Dedi: “Ey müslümanlar, toplanın. Bu alçağın herzesini ve hezeyânını görün!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. Dedi: “Ey Müslümanlar, toplanın. Bu alçağın saçmalığını ve hezeyanını görün!”

2313. “Ey müslümanlar, Allah için (söyleyin), duâ benim malımı nasıl onun yapar?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. “Ey Müslümanlar, Allah için (söyleyin), duâ benim malımı nasıl onun yapar?”

2314. “Eğer böyle olsa idi, bütün âlem bu bir duâ sebebiyle kin ile emlâki götü-rürlerdi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. “Eğer böyle olsaydı, bütün âlem bu bir dua sebebiyle kin ile malları götürürlerdi.”

“Eğer böyle dua, mülk sebeplerinden olsaydı, bütün âlem halkı, kin ve haset yüzünden birer dua ederek birbirlerinin malını zapt ederlerdi.”

“Eğer böyle duâ esbâb-ı mülkten olsa idi, bütün halk-ı âlem, kin ve hased yüzünden birer duâ ederek birbirlerinin malını zabt ederlerdi.”

2315. “Eğer böyle olsaydı, kör dilenciler muhteşem olup, bey olurlar idi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. “Eğer böyle olsaydı, kör dilenciler muhteşem olup, bey olurlardı.”

2316. “Gündüz ve gece duâda ve senâda yalvarıcılardır ki: Ey Hudâ, bize sen ver!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. “Gündüz ve gece duada ve övgüde yalvaranlardır ki: Ey Allah, bize sen ver!”

2317. “Muhakkak sen vermedikçe, hiç kimse vermez; ey açıcı, bu bağı sen aç!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. "Muhakkak sen vermedikçe, hiç kimse vermez; ey açıcı, bu bağı sen aç!"

Eğer böyle dua ile mala sahip olma durumu meydana gelseydi, kör dilenciler, gece ve gündüz dua ve övgü ile meşgul olup: "Ey Allah, bize doğrudan doğruya sen ver, çünkü sen vermedikçe muhakkak hiç kimse bize mülkünü vermez. Ey bağlanmış olan rızık kapılarını açıcı olan Rezzâk! Bu bağı sen aç!" diye yalvarırlar ve bu dua sebebiyle ihtişam sahibi ve bey olurlardı.

“Eğer böyle duâ ile mala mâlikiyet hâsıl olsa idi, kör dilenciler, gece ve gündüz duâ ve senâ ile meşgûl olup: “Ey Hudâ, bize doğrudan doğruya sen ver, zîrâ sen vermedikçe muhakkak hiç kimse bize mülkünü vermez. Ey bağ-lanmış olan rızık kapılarını açıcı olan Rezzâk! bu bağı sen aç!” diye yalvarır-lar ve bu duâ sebebiyle ihtişâm sâhibi ve bey olurlar idi.”

2318. “Yalvarma ve duâ körlerin kazanç âleti olur, atâdan ekmek parçasından başkasını bulmazlar.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. “Yalvarma ve dua körlerin kazanç aleti olur, bağıştan ekmek parçasından başkasını bulmazlar.”

"Münkir" kelimesi "kâf" harfinin esre okunmasıyla, ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olursa: "Ey اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ilahi hitabını inkâr eden kimse!" anlamına gelir. Fakat bu durumda, izafet terkibi (tamlaması) olması gerekirse de, vezin bu terkibe uygun görünmez.

“Münkir” “kâf”ın kesriyle, ism-i fâil olursa: “Ey اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) hitâb-ı ilâhîsini inkâr eden kimse!” demek olur. Fakat bu sûretde, terkîb-i izâfî olmak îcâb eder ise de, vezin bu terkîbe müsâid görünmez.

2312. Dedi: "Ey müslümanlar, toplanın. Bu alçağın herzesini ve hezeyanını görün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. Dedi: "Ey Müslümanlar, toplanın. Bu alçağın saçmalığını ve hezeyanını görün!"

2313. "Ey müslümanlar, Allah için (söyleyin), dua benim malımı nasıl onun yapar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. "Ey Müslümanlar, Allah için (söyleyin), dua benim malımı nasıl onun yapar?"

2314. "Eğer böyle olsa idi, bütün âlem bu bir dua sebebiyle kin ile emlaki götü- rürlerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. "Eğer böyle olsa idi, bütün âlem bu bir dua sebebiyle kin ile emlaki götürürlerdi."

"Eğer dua mülk sebeplerinden olsa idi, bütün âlem halkı, kin ve haset yüzünden birer dua ederek birbirlerinin malını zapt ederlerdi."

"Eğer böyle duâ esbâb-ı mülkten olsa idi, bütün halk-ı âlem, kin ve hased yüzünden birer duâ ederek birbirlerinin malını zabt ederlerdi."

2315. "Eğer böyle olsaydı, kör dilenciler muhteşem olup, bey olurlar idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. "Eğer böyle olsaydı, kör dilenciler muhteşem olur ve bey olurlardı."

2316. "Gündüz ve gece duâda ve senâda yalvarıcılardır ki: Ey Huda, bize sen ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. Gündüz ve gece duada ve övgüde yalvaranlardır ki: Ey Allah'ım, bize sen ver!

2317. "Muhakkak sen vermedikçe, hiç kimse vermez; ey açıcı, bu bağı sen aç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. "Muhakkak sen vermedikçe, hiç kimse vermez; ey açıcı, bu bağı sen aç!"

Eğer böyle dua ile mala sahip olma gerçekleşseydi, kör dilenciler gece ve gündüz dua ve övgü ile meşgul olup: "Ey Allah, bize doğrudan doğruya sen ver, çünkü sen vermedikçe muhakkak hiç kimse bize mülkünü vermez. Ey bağlanmış olan rızık kapılarını açıcı olan Rezzâk! Bu bağı sen aç!" diye yalvarırlar ve bu dua sebebiyle ihtişam sahibi ve bey olurlardı.

"Eğer böyle duâ ile mala mâlikiyet hâsıl olsa idi, kör dilenciler, gece ve gündüz duâ ve senâ ile meşgûl olup: "Ey Hudâ, bize doğrudan doğruya sen ver, zîrâ sen vermedikçe muhakkak hiç kimse bize mülkünü vermez. Ey bağ- lanmış olan rızık kapılarını açıcı olan Rezzâk! bu bağı sen aç!" diye yalvarır- lar ve bu duâ sebebiyle ihtişâm sâhibi ve bey olurlar idi."

2318. "Yalvarma ve dua körlerin kazanç aleti olur, atâdan ekmek parçasından başkasını bulmazlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. "Yalvarma ve dua körlerin kazanç aleti olur, atâdan ekmek parçasından başkasını bulmazlar."

"Leb-i nân" ekmek parçasından kinayedir. (Bahâr-ı Acem) "Dua körlerin kazanç aleti olmakla beraber, bu sebeple kazandıkları şey, ilahi bağıştan ekmek parçasından başka bir şey değildir."

"Leb-i nân" ekmek parçasından kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) "Duâ körlerin kazanç âleti olmakla beraber, bu sebeble kazandıkları şey, atâ-yı ilâhîden ekmek parçasından başka bir şey değildir."

2319. Halk dediler: "Bu müslüman doğru söyleyicidir ve bu dualar satıcı, zulüm isteyicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. Halk dediler: "Bu Müslüman doğru söyleyicidir ve bu dualar satıcı, zulüm isteyicidir."

Öküz sahibinin feryadını ve davasını dinleyen halk: "Bu Müslüman doğru söylüyor," diye hak verdiler; "ve halkın mülkünü dualar ile satın alma davasında bulunan bu efendi de zulüm tarafını benimseyicidir."

Öküz sahibinin feryâdını ve da'vâsını dinleyen halk: “Bu müslüman doğru söylüyor," diye hak verdiler; "ve halkın mülkünü duâlar ile satın alma da'vâsında bulunan bu efendi de zulüm tarafını iltizâın edicidir."

2320. “Bu dua ne vakit esbâb-ı mülkten olur? Şerîat bunu ne vakit silke çeker?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. “Bu dua ne zaman mülk edinme sebeplerinden olur? Şeriat bunu ne zaman kendi dizisine çeker?"

Bu beyitler, halkın dilindendir. Yani "Böyle dua etmekle bir kimse, diğerinin malına sahip olur mu? Şeriat bunu, kendi hükümleri dizisine çeker mi?" "Silk" yol, tarikat ve sıra ve dizi anlamlarındadır. "Diziye çekmek" kabul etmekten kinayedir. Yani şeriat böyle şeyi kabul etmez, demek olur.

Bu beyitler, halkın lisânındandır. Ya'nî “Böyle duâ etmekle bir kimse, dîğerinin malına sahib olur mu? Şerîat bunu, kendi ahkâmı dizisine çeker mi?" "Silk" yol, tarîk ve sıra ve dizi ma'nâlarınadır. "Diziye çekmek" kabûl etmekten kinâyedir. Ya'nî şerîat böyle şeyi kabûl etmez, demek olur.

2321. "Bey' ve bahşiş, yahud vasiyet, yahud atâ, yahud bu cinsten bir mülk senin olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. "Satış ve bağış, yahut vasiyet, yahut ihsan, yahut bu cinsten bir mülk senin olur."

Şeriatte mülk edinme sebepleri, satış ve bağış, yahut vasiyet veya ihsan veya bu cinsten olan sözleşmeler ve muamelelerdir. Bir kimsenin mülkü bu sebeplerden birisiyle, senin mülkün olur.

“Şerîatde esbâb-ı mülk, bey' ve hibe, yâhud vasiyet veyâ atâ veyâ bu cinsten olan ukūd ve muâmelâtdır. Bir kimsenin mülkü bu sebeblerin birisiyle, senin mülkün olur."

2322. "Bu yeni şerîat hangi kitabdadır? Öküzü geri ver, yahud hapse git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. "Bu yeni şeriat hangi kitaptadır? Öküzü geri ver, yahut hapse git!"

İki düşmanın etrafına toplanıp, davalarını dinleyen halk, bu hükümleri verdiler.

İki hasmın etrafına toplanıp, da'vâlarını dinleyen halk, bu hükümleri verdiler.

2323. O gök tarafına teveccüh etti. (Dedi): "Bizim vakıamızı senin gayrin bilmez!" "Leb-i nân" ekmek parçasından kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) "Duâ körlerin kazanç âleti olmakla beraber, bu sebeble kazandıkları şey, atâ-yı ilâhîden ek- mek parçasından başka bir şey değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. O, gök tarafına yöneldi. (Dedi): "Bizim durumumuzu senden başkası bilmez!" "Leb-i nân" ekmek parçasından kinâyedir. (Bahâr-ı Acem) "Duâ, körlerin kazanç âleti olmakla beraber, bu sebeple kazandıkları şey, ilâhî bağıştan ekmek parçasından başka bir şey değildir."

2319. Halk dediler: "Bu müslüman doğru söyleyicidir ve bu dualar satıcı, zu- lüm isteyicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. Halk dediler: "Bu müslüman doğru söyleyicidir ve bu dualar satıcı, zulüm isteyicidir."

Öküz sahibinin feryadını ve davasını dinleyen halk: "Bu müslüman doğru söylüyor," diye hak verdiler; "ve halkın mülkünü dualar ile satın alma davasında bulunan bu efendi de zulüm tarafını benimseyicidir."

Öküz sahibinin feryâdını ve da'vâsını dinleyen halk: “Bu müslüman doğ- ru söylüyor," diye hak verdiler; "ve halkın mülkünü duâlar ile satın alma da'vâsında bulunan bu efendi de zulüm tarafını iltizâm edicidir."

2320. “Bu dua ne vakit esbâb-ı mülkten olur? Şerîat bunu ne vakit silke çe- [2328] ker?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. "Bu dua ne zaman mülk sebeplerinden olur? Şeriat bunu ne zaman kendi dizisine çeker?"

Bu beyitler, halkın dilindendir. Yani "Böyle dua etmekle bir kimse, diğerinin malına sahip olur mu? Şeriat bunu, kendi hükümleri dizisine çeker mi?" "Silk" yol, tarikat ve sıra ve dizi anlamlarındadır. "Diziye çekmek" kabul etmekten kinayedir. Yani şeriat böyle şeyi kabul etmez, demek olur.

Bu beyitler, halkın lisânındandır. Ya'nî “Böyle duâ etmekle bir kimse, dî- ğerinin malına sahib olur mu? Şerîat bunu, kendi ahkâmı dizisine çeker mi?" "Silk" yol, tarîk ve sıra ve dizi ma'nâlarınadır. "Diziye çekmek" kabûl etmek- ten kinâyedir. Ya'nî şerîat böyle şeyi kabûl etmez, demek olur.

2321. "Bey' ve bahşiş, yahud vasiyet, yahud atâ, yahud bu cinsten bir mülk se- nin olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. "Satış ve bağış, yahut vasiyet, yahut ihsan, yahut bu cinsten bir mülk senin olur."

Şeriatte mülk edinme sebepleri, satış ve hibe, yahut vasiyet veya ihsan veya bu cinsten olan akitler ve muamelelerdir. Bir kimsenin mülkü bu sebeplerden biriyle, senin mülkün olur.

"Şerîatde esbâb-ı mülk, bey' ve hibe, yâhud vasiyet veyâ atâ veyâ bu cinsten olan ukūd ve muâmelâtdır. Bir kimsenin mülkü bu sebeblerin birisiyle, senin mülkün olur."

2322. "Bu yeni şerîat hangi kitabdadır? Öküzü geri ver, yahud hapse git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. "Bu yeni şeriat hangi kitaptadır? Öküzü geri ver, yahut hapse git!"

İki düşmanın etrafına toplanıp, davalarını dinleyen halk, bu hükümleri verdiler.

İki hasmın etrafına toplanıp, da'vâlarını dinleyen halk, bu hükümleri verdiler.

2323. O gök tarafına teveccüh etti. (Dedi): "Bizim vakıamızı senin gayrin bilmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. O gök tarafına yöneldi. (Dedi): "Bizim olayımızı senden başkası bilmez!"

Halkın aleyhine verdiği bu hükümden etkilenen o fakir, yüzünü gök tarafına çevirip dedi ki: "Ey Allah'ım, bizim aramızda cereyan eden olayın hakikatini senden başkası bilmez."

Halkın aleyhine verdiği bu hükümden, müteessir olan o fakîr yüzünü gök tarafına çevirip dedi ki: "İlâhî, bizim aramızda cereyân eden vak'anın hakîkatini senden başkası bilmez."

2324. O duâyı benim gönlüme attın; gönlümde yüz ümîdi yükselttin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. O duayı benim gönlüme attın; gönlümde yüz ümidi yükselttin!

2325. Ben o duâyı beyhûde etmedim, Yûsuf gibi rü'yalar görmüş idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. Ben o duayı boş yere etmedim, Yusuf gibi rüyalar görmüştüm."

Ben o etmiş olduğum duayı boş yere etmedim. Aksine, ilahi ilham ile ettim; çünkü Yusuf (a.s.) gibi, gelecekte meydana gelecek hallere dair rüyalar görmüştüm ve o rüyalarıma güvenerek dua ederdim.

Ben o etmiş olduğum duâyı boş yere etmedim. Belki ilhâm-ı ilâhî ile ettim; çünkü Yûsuf (a.s.) gibi, âtîde vukū' bulacak ahvâle dâir rü'yalar görmüş idim ve o rü'yâlarıma i'timâden duâ ederdim."

2326. Yūsuf, güneşi ve yıldızları, çâkerler gibi önünde secde edici olarak gördü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Yusuf, güneşi ve yıldızları, hizmetkârlar gibi önünde secde edici olarak gördü.

Bu şerefli beyitte, "Hani Yusuf babasına demişti ki: Babacığım! Ben on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm." (Yusuf, 12/4) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani "Peygamberler (aleyhimü's-selâm) sâlih rüyalara (gerçekleşen rüyalar) itimat ettiklerinden, ben de duamı sâlih rüyama dayanarak ettim. Nasıl ki Yusuf (a.s.)'ın rüyasının doğruluğu meşhurdur."

Bu beyt-i şerîfde إِذْ قَالَ يُوسُفُ لابيه يا أبت أني رأيتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (Yusuf, 12/4) ya'nî “Vaktaki Yûsuf babasına dedi: Ey baba! ben on bir yıldızı ve güneşi ve ayı gördüm; onlar benim için secde edicilerdir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) rü'yâ-yı sâlihaya i'timâd buyurduklarından, ben de duâmı rü'yâ-yı sâlihama istinâden ettim. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın rü'yâsının sıdkı meşhûrdur."

2327. Onun doğru rü'yâ üzerine i'timadı var idi; kuyuda ve zindanda onun gayrini istemedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2327. Onun doğru rüya üzerine güveni vardı; kuyuda ve zindanda onun dışındaki bir şeyi istemedi.

Yusuf (a.s.)'ın gördüğü doğru rüyaya güveni olduğundan, kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı ve Züleyha olayında zindana konulduğu zaman, rüyasında görüp ortaya çıkacağını kesin bildiği şeyden başka bir şey istemedi.

Yûsuf (a.s.)ın gördüğü rü'yâ-yı sâlihaya i'timâdı olduğundan, kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı ve Züleyha vak'asında zindana konulduğu zaman, rü'yâsında görüp zuhûrunu muhakkak bildiği şeyden başka bir şey istemedi."

2328. Onun i'timadından nâşî, ona kölelikten ve melâmetten ve ziyade ve noksandan hiç gam olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2328. Onun güveninden dolayı, ona kölelikten ve kınanmaktan ve fazlalıktan ve eksiklikten hiçbir üzüntü olmadı.

Yusuf (a.s.)'ın rüyasına olan güveninden dolayı idi ki, o, cüz'î bir bedel karşılığında köle diye satılmaktan ve Züleyha'nın kocası olan Mısır azizi, Halkın aleyhine verdiği bu hükümden etkilenen o fakir yüzünü gök tarafına çevirip dedi ki: "İlâhî, bizim aramızda cereyan eden olayın hakikatini senden başkası bilmez."

Yûsuf (a.s.)ın rü'yâsına i'timâdından nâşî idi ki, [o,] cüz'î bir bedel mukābilinde köle diye satılmaktan ve Züleyha'nın zevci olan azîz-i Mısır, Halkın aleyhine verdiği bu hükümden, müteessir olan o fakîr yüzünü gök tarafına çevirip dedi ki: "İlâhî, bizim aramızda cereyân eden vak'anın hakîkatini senden başkası bilmez."

2324. O duâyı benim gönlüme attın; gönlümde yüz ümîdi yükselttin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. O duayı benim gönlüme attın; gönlümde yüz ümidi yükselttin!

2325. Ben o duâyı beyhûde etmedim, Yûsuf gibi rü'yalar görmüş idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. Ben o duayı boş yere etmedim, Yusuf gibi rüyalar görmüştüm."

Ben o etmiş olduğum duayı boş yere etmedim. Aksine ilahi ilham ile ettim; çünkü Yusuf (a.s.) gibi, gelecekte meydana gelecek hallere dair rüyalar görmüştüm ve o rüyalarıma güvenerek dua ederdim.

Ben o etmiş olduğum duâyı boş yere etmedim. Belki ilhâm-ı ilâhî ile ettim; çünkü Yûsuf (a.s.) gibi, âtîde vukū' bulacak ahvâle dâir rü'yalar görmüş idim ve o rü'yâlarıma i'timâden duâ ederdim.

2326. Yūsuf, güneşi ve yıldızları, çâkerler gibi önünde secde edici olarak gördü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Yusuf, güneşi ve yıldızları, hizmetkârlar gibi önünde secde eder hâlde gördü.

Bu şerefli beyitte, "إِذْ قَالَ يُوسُفُ لابيه يا أبت أني رأيتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتَهُمْ لى سَاجِدِينَ" (Yusuf, 12/4) yani "Vaktaki Yusuf babasına dedi: Ey baba! Ben on bir yıldızı, güneşi ve ayı gördüm; onlar benim için secde edenlerdir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Peygamberler (a.s.) sâlih rüyalara güvendiklerinden, ben de duamı sâlih rüyama dayanarak ettim. Nitekim Yusuf (a.s.)'ın rüyasının doğruluğu meşhurdur."

Bu beyt-i şerîfde إِذْ قَالَ يُوسُفُ لابيه يا أبت أني رأيتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتَهُمْ لى سَاجِدِينَ (Yûsuf, 12/4) ya'nî “Vaktaki Yûsuf babasına dedi: Ey baba! ben on bir yıldızı ve güneşi ve ayı gördüm; onlar benim için secde edicilerdir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî "Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) rü'yâ-yı sâlihaya i'timâd buyurduklarından, ben de duâmı rü'yâ-yı sâlihama istinâden ettim. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın rü'yâsının sıdkı meşhûrdur."

2327. Onun doğru rü'yâ üzerine i'timadı var idi; kuyuda ve zindanda onun gayrini istemedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2327. Onun doğru rüya üzerine güveni vardı; kuyuda ve zindanda onun dışındaki bir şeyi istemedi.

Yusuf (a.s.)'ın gördüğü doğru rüyaya güveni olduğundan, kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı ve Züleyha olayında zindana konulduğu zaman, rüyasında görüp gerçekleşeceğini kesin olarak bildiği şeyden başka bir şey istemedi.

Yûsuf (a.s.)ın gördüğü rü'yâ-yı sâlihaya i'timâdı olduğundan, kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı ve Züleyhâ vak'asında zindana konulduğu zaman, rü'yâsında görüp zuhûrunu muhakkak bildiği şeyden başka bir şey istemedi.

2328. Onun i'timadından nâşî, ona kölelikten ve melâmetten ve ziyâde ve noksandan hiç gam olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2328. Onun güveninden dolayı, ona kölelikten ve kınanmaktan ve artmaktan ve eksilmekten hiç keder olmadı.

Yûsuf (a.s.)ın rüyasına olan güveninden dolayı idi ki, o, cüz'î bir bedel karşılığında köle diye satılmaktan ve Züleyhâ'nın kocası olan Mısır azîzinin onu satın alıp, onun yanında kudretinin artmasından ve daha sonra Züleyhâ olayında kadr ve izzetine noksan gelmesinden hiç keder çekmedi.

Yûsuf (a.s.)ın rü'yâsına i'timâdından nâşî idi ki, [o,] cüz'î bir bedel mukābilinde köle diye satılmaktan ve Züleyhâ'nın zevci olan azîz-i Mısır, onu satın alıp, onun nezdinde kudretinin ziyâdeliğinden ve ba'dehû Züleyhâ vak'asında kadr ve izzetine noksan gelmesinden hiç gam çekmedi."

2329. "O kendi rüyasına bir i'timâd tuttu ki, bir şem' gibi ona önden parladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2329. "O kendi rüyasına bir güven duydu ki, bir mum gibi ona önden parladı."

Yani "Yûsuf (a.s.) önünde parlayıp, yol gösteren bir mum gibi gelecekteki halleri gösteren rüyasına güvendi."

Ya'nî "Yûsuf (a.s.) önünde parlayıp, yol gösteren bir mum gibi âtîdeki ahvâli gösteren rü'yâsına i'timâd etti."

2330. "Vaktaki Yûsuf'u kuyuya bıraktılar, onun sem'ine ilâhdan nida geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. "Yusuf'u kuyuya bıraktıklarında, onun kulağına Allah'tan bir seslenme geldi."

Bu şerefli beyitte, "Biz Yusuf'a vahyettik ki sen onlara, onların bu macerasıyla, farkında olmadıkları halde haber vereceksin" (Yusuf, 12/15) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Şimdi Yusuf (a.s.) ilahi haber üzerine geleceğinden emin olduğu için, başına gelen bütün felaketlerden asla etkilenmedi.

Bu beyt-i şerifde وَ أَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَ هُمْ لَا يَشْعُرُونَ (Yûsuf, 12/15) ya'nî "Biz Yûsuf'a vahy ettik ki sen onlara, onların bu mâcerâsıyla, vukufları olmadığı halde haber vereceksin" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "İmdi Yûsuf (a.s.) ihbar-ı ilâhî üzerine âtîsinden emîn olduğu için, başına gelen bütün felâketlerden aslâ müteessir olmadı."

2331. "Bu nidânın kāili, nazara gelmez; fakat gönül kāili eserden tanıdı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. "Bu seslenişin söyleyeni görünmez; fakat gönül söyleyeni eserden tanıdı."

Bilinmeli ki, ilâhî öğretim ve Rabbânî bildirim üç kısım üzerinedir: Birincisi "vahy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"tir. "Vahy," peygamberlere (enbiyâ) özgü olup iki çeşittir: Biri ilâhî kelâm ve diğeri nebevî hadistir. Zira peygamberlerin (a.s.) sözleri, وَ مَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3,4) ["O arzusuna göre konuşmaz; o vahyedilenden başkası değildir"] ayet-i kerimesi gereğince, vahiydir. İlâhî kelâm, Cibril vasıtasıyla Resûl'ün (a.s.v.) şerefli kalbine indirilmiştir. Nebevî hadisin bazısı, şühûd (görünme) mahallinde Cibril vasıtasıyla gelmiştir. فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) ["Kuluna vahyettiğini vahyetti"] ayet-i kerimesinde ona işaret olunur. Ve bazısı da Cibril'in nüzûlü (inmesi) vasıtasıyla ve bazısı da şerefli kalbine "nefs" (nefh-i Cibril), yani Cibril'in üflemesiyle gelmiştir.

"Nüzûl-i Cibril"den maksat, onun melekî suretten, beşerî heyete tenezzül (inmesi) ve temessülüdür (şekillenmesidir). Ve nefs (نفث) den maksat Cibril'in bir surete bürünmeksizin, ilâhî vahyin manasını, Nebevî'nin şerefli kalbine ilka etmesidir (bırakmasıdır).

"İlhâm," evliyaya mahsustur, o da sahih ve sabit olan bir ilimdir ki, Yüce Allah (Hak Sübhânehû ve Teâlâ) onu gaybdan, evliyanın seçkinlerinin kalplerine kazf (ilham) buyurur—onu satın alıp, onun nezdinde kudretinin ziyadeliğinden ve sonrasında Züleyha olayında kadr ve izzetine noksan gelmesinden hiç gam çekmedi.

Ma'lûm olsun ki, ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i Rabbânî üç kısım üzerinedir: Birincisi "vahy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"dir. "Vahy," hâssa-i enbiyâ olup iki nevi'dir: Biri kelâm-ı ilâhî ve diğeri hadîs-i nebevîdir. Zîrâ akvâl-i enbiya (aleyhimü's-selam) وَ مَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3,4) ["O arzûsuna göre konuşmaz; o vahyedilenden başkası değildir"] âyet-i kerîmesi mûcibince, vahiydir. Kelâm-ı ilâhî, vâsıta-i Cibríl ile Resûl (a.s.v.)ın kalb-i şerîfine münzeldir. Hadîs-i nebevînin ba'zısı mahall-i şühûdda vâsıta-i Cibríl ile gelmiştir. فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) ["Kuluna vahyettiğini vahyetti"] âyet-i kerîmesinde ona işâret olunur. Ve ba'zısı da nüzûl-i Cibríl vâsıtasıyla ve ba'zısı kalb-i şerîfine "نفث = nefs", ya'nî nefh-i Cibril ile gelmiştir.

"Nüzûl-i Cibril"den murâd, onun sûret-i melekiyyeden, hey'et-i beşeriyyeye tenezzül ve temessülüdür. Ve nefs (نفث) den murad Cibril'in bir sûrete mütemessil olmaksızın, vahy-i ilâhînin ma'nâsını, kalb-i şerîf-i Nebevî'ye ilkā etmesidir.

"Ilhâm," evliyâya mahsûstur, o da sahîh ve sâbit olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu gaybdan, havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyu- onu satın alıp, onun nezdinde kudretinin ziyâdeliğinden ve ba'dehû Züleyhâ vak'asında kadr ve izzetine noksan gelmesinden hiç gam çekmedi."

2329. O kendi rüyasına bir i'timâd tuttu ki, bir şem' gibi ona önden parladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2329. O, kendi rüyasına öyle bir güven duydu ki, bir mum gibi ona önden parladı.

Yani "Yûsuf (a.s.), önünde parlayıp yol gösteren bir mum gibi, gelecekteki halleri gösteren rüyasına güvendi."

Ya'nî "Yûsuf (a.s.) önünde parlayıp, yol gösteren bir mum gibi âtîdeki ahvâli gösteren rü'yâsına i'timâd etti."

2330. Vaktaki Yûsuf'u kuyuya bıraktılar, onun sem'ine ilâhdan nidâ geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. Yusuf'u kuyuya bıraktıklarında, onun kulağına Allah'tan bir ses geldi.

Bu şerefli beyitte, "Biz Yusuf'a vahyettik ki sen onlara, onların bu macerasıyla, farkında olmadıkları halde haber vereceksin" (Yusuf, 12/15) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Şimdi, Yusuf (a.s.) ilahi haber üzerine geleceğinden emin olduğu için, başına gelen bütün felaketlerden asla etkilenmedi.

Bu beyt-i şerîfde [2338] وَ أَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَ هُمْ لَا يَشْعُرُونَ (Yûsuf, 12/15) ya'nî "Biz Yûsuf'a vahy ettik ki sen onlara, onların bu mâcerâsıyla, vukufları olmadığı halde haber vereceksin" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "İmdi Yûsuf (a.s.) ihbâr-ı ilâhî üzerine âtîsinden emîn olduğu için, başına gelen bütün felâketlerden aslâ müteessir olmadı."

2331. Bu nidânın kāili, nazara gelmez; fakat gönül kāili eserden tanıdı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. Bu seslenişin söyleyeni göze görünmez; fakat gönül, söyleyeni eserden tanıdı.

Bilinmeli ki, ilâhî öğretim ve Rabbânî bildirim üç kısım üzerinedir: Birincisi "vahy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"tir. "Vahy," peygamberlere özgü olup iki çeşittir: Biri ilâhî kelâm ve diğeri nebevî hadistir. Çünkü peygamberlerin (a.s.) sözleri, Necm Sûresi'nin 53/3,4. âyet-i kerîmesi gereğince, "O arzusuna göre konuşmaz; o vahyedilenden başkası değildir" vahiydir. İlâhî kelâm, Cibrîl aracılığıyla Resûl'ün (a.s.v.) şerefli kalbine indirilmiştir. Nebevî hadisin bazısı, Cibrîl aracılığıyla şühûd (görünme) yerinde gelmiştir. Necm Sûresi'nin 53/10. âyet-i kerîmesinde "Kuluna vahyettiğini vahyetti" ona işaret olunur. Ve bazısı da Cibrîl'in inişi vasıtasıyla ve bazısı da şerefli kalbine "nefs," yani Cibrîl'in üflemesiyle gelmiştir.

"Cibrîl'in inişi"nden maksat, onun melekî sûretten, beşerî heyete tenezzül ve temessülüdür (şekillenmesidir). Ve "nefs"ten maksat, Cibrîl'in bir sûrete bürünmeksizin, ilâhî vahyin anlamını, Peygamber'in şerefli kalbine ilka etmesidir (bırakmasıdır).

"İlhâm," evliyâya mahsustur, o da doğru ve sabit olan bir ilimdir ki, Yüce Allah onu gaybdan, evliyânın seçkinlerinin kalplerine kazf buyurur (bırakır). Mutasavvıflar buna "Hakkânî hâtır" derler. Bu ilim, Hâdî isminden ilka olunduğundan, bunda saptırıcı vehimlerin etkisi yoktur. "Firâset" bir ilimdir ki, sûretin eserlerinin teferrüsü (yüzden anlama) sebebiyle gayblardan keşif zuhur eder (ortaya çıkar). Bu ilim, evliyâ ile müminlerin seçkinleri arasında müşterektir. Nitekim hadis-i şerifte "Mü'minin firâsetinden çekininiz zira o, Allah'ın nuruyla bakar" buyurulur. İlhâm ile firâsetin farkı budur ki, firâsette gaybî işlerin keşfi, sûretin eserlerinin teferrüsü ile olur. İlhamda ise sûretin eserlerinin teferrüsü sebep değildir. "Vahy" ile "ilhâm" arasındaki fark budur ki, ilhâm vahye tabidir, vahiy ilhâma tabi değildir. Yani evliyâya ilhâm, Resûl'e tâbi olmakla hâsıl olur. (Cevahir-i Gayb'dan özetle tercüme). Bu mukaddimeden anlaşıldığı üzere Yûsuf'a (a.s.) vâki olan ilâhî bildirim ya nübüvveti sebebiyle "nefs" ile veyahut velâyeti cihetinden, ilhâm iledir. Bu münasebetle Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ile Hz. İmdâdullah buyururlar ki: "Hakikatleri bilen kimse bilir ki, onun söyleyeni Yûsuf'un bâtınındadır; belki söyleyen, işitenin kendisidir."

Ma'lûm olsun ki, ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i Rabbânî üç kısım üzerinedir: Birincisi "vahy," ikincisi "ilhâm" ve üçüncüsü "firâset"dir. "Vahy," hâssa-i enbiyâ olup iki nevi'dir: Biri kelâm-ı ilâhî ve diğeri hadîs-i nebevîdir. Zîrâ akvâl-i enbiyâ (aleyhimü's-selâm) وَ مَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3,4) ["O arzûsuna göre konuşmaz; o vahyedilenden başkası değildir"] âyet-i kerîmesi mûcibince, vahiydir. Kelâm-ı ilâhî, vâsıta-i Cibrîl ile Resûl (a.s.v.)ın kalb-i şerîfine münzeldir. Hadîs-i nebevînin ba'zısı mahall-i şühûdda vâsıta-i Cibrîl ile gelmiştir. فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) ["Kuluna vahyettiğini vahyetti"] âyet-i kerîmesinde ona işâret olunur. Ve ba'zısı da nüzûl-i Cibrîl vâsıtasıyla ve ba'zısı kalb-i şerîfine "نفث = nefs", ya'nî nefh-i Cibrîl ile gelmiştir.

"Nüzûl-i Cibrîl"den murâd, onun sûret-i melekiyyeden, hey'et-i beşeriyyeye tenezzül ve temessülüdür. Ve "nefs" (نفث) den murâd Cibrîl'in bir sûrete mütemessil olmaksızın, vahy-i ilâhînin ma'nâsını, kalb-i şerîf-i Nebevî'ye ilkā etmesidir.

"İlhâm," evliyâya mahsûstur, o da sahîh ve sâbit olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu gaybdan, havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyu- rur. Mutasavvife buna "hâtır-ı Hakkānî" derler. Bu ilim ism-i Hâdî hazretlerinden ilkā olunduğundan, bunda evhâm-ı mudıllenin te'sîri yoktur. "Firâset" bir ilimdir ki, âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan keşf-i şûf olur. Bu ilim, evliyâ ile havâss-ı mü'minîn arasında müşterektir. Nitekim hadis-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ["Mü'minin firâsetinden çekininiz zîrâ o, Allâh'ın nûruyla bakar"] buyurulur. İlhâm ile firâsetin farkı budur ki, firâsetde umûr-ı gaybiyyenin keşfi, âsâr-ı sûretin teferrüsü ile olur. İlhamda ise âsâr-ı sûretin teferrüsü sebeb değildir. "Vahy" ile “ilhâm" arasındaki fark budur ki, ilhâm vahye tabi'dir, vahiy ilhâma tâbi' değildir. Ya'nî evliyâya ilhâm, mütâbaat-ı Resûl ile hâsıl olur. (Cevahir-i Gayb'dan hulâsaten tercüme). Bu mukaddimeden anlaşıldığı üzere Yûsuf (a.s.)a vâki' olan tefhîm-i ilâhî ya nübüvveti hasebiyle "nefs (نَفْس)" ile veyâhud velâyeti cihetinden, ilhâm iledir. Bu münasebetle Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ile Hz. İmdâdullah buyururlar ki: "Hakāyıkı ârif olan kimse bilir ki, onun kāili bâtın-ı Yûsuf'dadır; belki kāil, ayn-ı sâmi'dir."

2332. O nidâdan bir kuvvet ve bir rahat ve bir müsnid, onun canının ortasına düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. O nidadan bir kuvvet ve bir rahat ve bir dayanılmışlık, onun canının ortasına düştü.

"Müsnid" kelimesi, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) anlamında ism-i fâildir (etken ortaç) ve "yâ" harfi masdariyettir; "dayanılmışlık" demektir. "Nidî" ise nidâ kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılarak söylenmiş şeklidir). Yani "Kalbe gelen o Hak nidasından bir kuvvet ve rahat ve dayanılmışlık ve güven, Yusuf (a.s.)'ın canının ortasına düştü."

"Müsnid" ism-i mef'ûl ma'nâsına, ism-i fâildir ve "yâ" masdariyettir; "dayanılmışlık" demektir. "Nidî" nidâ kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî "Kalbe vâki' olan o nidâ-yı Hak'dan bir kuvvet ve râhat ve dayanılmışlık ve i'timâd, Yûsuf (a.s.)ın canının ortasına düştü."

2333. O nidâ-yı Celîl sebebiyle, kuyu, Halil üzerine olan ateş gibi gülşen ve bir bezm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. O Yüce ses sebebiyle kuyu, İbrahim'in üzerine olan ateş gibi gül bahçesi ve bir meclis oldu.

Yusuf (a.s.)ın kalbine gelen o Yüce Hak sesi sebebiyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyu, İbrahim Halil (a.s.)ın üzerine Nemrud'un ateşi gül bahçesi olduğu gibi, bir gül bahçesi ve hoş bir meclis oldu.

Yûsuf (a.s.)ın kalbine vâki' olan o nidâ-yı Celîl-i Hak sebebiyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyu, İbrâhîm Halîl (a.s.)ın üzerine Nemrûd'un ateşi gülistân olduğu gibi, bir gülşen ve bir bezm-i latîf oldu.

2334. Ondan sonra her cefâ ki, ona erişir idi, o, o kuvvet sebebiyle meserretle çeker idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. Ondan sonra kendisine ulaşan her cefayı, o kuvvet sebebiyle sevinçle çekerdi.

Mutasavvıflar buna "Hakkânî hatır" (Allah'tan gelen düşünce) derler. Bu ilim, Hâdî (doğru yolu gösteren) isminden ilham edildiği için, bunda yanıltıcı vehimlerin etkisi yoktur. "Firâset" (sezgi) öyle bir ilimdir ki, dış görünüşlerin izlerini anlamak sebebiyle gayb âleminden bilgiler keşfedilir. Bu ilim, evliya ile müminlerin seçkinleri arasında ortaktır. Nitekim hadis-i şerifte اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ["Mü'minin firâsetinden çekininiz zîrâ o, Allâh'ın nûruyla bakar"] buyurulur. İlham ile firâsetin farkı şudur ki, firâsette gaybî işlerin keşfi, dış görünüşlerin izlerini anlamakla olur. İlhamda ise dış görünüşlerin izlerini anlamak sebep değildir. "Vahy" ile "ilhâm" arasındaki fark şudur ki, ilham vahye tabidir, vahiy ilhama tabi değildir. Yani evliyaya ilham, Resûl'e (a.s.) tabi olmakla hâsıl olur. (Cevahir-i Gayb'dan özetle tercüme). Bu mukaddimeden anlaşıldığı üzere Yusuf'a (a.s.) vâki olan ilâhî bildiriş ya nübüvveti sebebiyle "nefs" (içsel bir bilgi) ile veyahut velayeti yönünden, ilham iledir. Bu münasebetle Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ile Hz. İmdâdullâh buyururlar ki: "Hakikatleri bilen kimse bilir ki, onun söyleyeni Yusuf'un bâtınındadır; belki söyleyen, işitenin aynısıdır."

rur. Mutasavvife buna "hâtır-ı Hakkānî" derler. Bu ilim ism-i Hâdî hazretinden ilkā olunduğundan, bunda evhâm-ı mudıllenin te'sîri yoktur. "Firâset" bir ilimdir ki, âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan keşf-i ma'lûmât hâsıl olur. Bu ilim, evliyâ ile havâss-ı mü'minîn arasında müşterektir. Nitekim hadis-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ["Mü'minin firâsetinden çekininiz zîrâ o, Allâh'ın nûruyla bakar"] buyurulur. İlhâm ile firâsetin farkı budur ki, firâsetde umûr-ı gaybiyyenin keşfi, âsâr-ı sûretin teferrüsü ile olur. İlhamda ise âsâr-ı sûretin teferrüsü sebeb değildir. "Vahy" ile “ilhâm" arasındaki fark budur ki, ilhâm vahye tabi'dir, vahiy ilhâma tâbi' değildir. Ya'nî evliyâya ilhâm, mütâbaatı-ı Resûl ile hâsıl olur. (Cevahir-i Gayb'dan hulâsaten tercüme). Bu mukaddimeden anlaşıldığı üzere Yûsuf (a.s.)a vâki' olan tefhîm-i ilâhî ya nübüvveti hasebiyle "nefs" (نفس) ile veyâhud velâyeti cihetinden, ilhâm iledir. Bu münasebetle Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ile Hz. İmdâdullâh buyururlar ki: "Hakāyıkı ârif olan kimse bilir ki, onun kāili bâtın-ı Yûsuf'dadır; belki kāil, ayn-ı sâmi'dir."

2332. O nidādan bir kuvvet ve bir rahat ve bir müsnid, onun canının ortasına düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. O çağrıdan bir kuvvet ve bir rahatlık ve bir dayanılmışlık, onun canının ortasına düştü.

"Müsnid" kelimesi, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) anlamında ism-i fâildir (etken ortaç) ve "yâ" harfi masdariyettir (eylem adıdır); "dayanılmışlık" demektir. "Nidî" kelimesi, nidâ kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılarak okunmuş şeklidir). Yani "Kalbe gelen o Hakk'ın çağrısından bir kuvvet ve rahatlık ve dayanılmışlık ve güven, Yûsuf (a.s.)ın canının ortasına düştü."

"Müsnid" ism-i mef'ûl ma'nâsına, ism-i fâildir ve "yâ" masdariyettir; "dayanılmışlık" demektir. "Nidî" nidâ kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî "Kalbe vâki' olan o nidâ-yı Hak'dan bir kuvvet ve râhat ve dayanılmışlık ve i'timâd, Yûsuf (a.s.)ın canının ortasına düştü."

2333. O nidâ-yı Celîl sebebiyle, kuyu, Halil üzerine olan ateş gibi gülşen ve bir bezm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. O Yüce ses sebebiyle, kuyu, Halil üzerine olan ateş gibi gül bahçesi ve bir meclis oldu.

Yûsuf (a.s.)ın kalbine gelen o Yüce Hak sesi sebebiyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyu, İbrâhîm Halîl (a.s.)ın üzerine Nemrûd'un ateşi gül bahçesi olduğu gibi, bir gül bahçesi ve hoş bir meclis oldu.

Yûsuf (a.s.)ın kalbine vâki' olan o nidâ-yı Celil-i Hak sebebiyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyu, İbrâhîm Halíl (a.s.)ın üzerine Nemrûd'un ateşi gülistân olduğu gibi, bir gülşen ve bir bezm-i latîf oldu.

2334. Ondan sonra her cefâ ki, ona erişir idi, o, o kuvvet sebebiyle meserretle çeker idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. Ondan sonra her cefa ki, ona erişir idi, o, o kuvvet sebebiyle sevinçle çeker idi.

Bu nidadan sonra, Yusuf (a.s.)a isabet eden her cefayı ve belayı, o hazret, o nidadan hâsıl olan kalp kuvveti sebebiyle sevinçle karşılardı; çünkü onun devam etmeyeceğinden emindi.

Bu nidâdan sonra, Yûsuf (a.s.)a isabet eden her cefâ ve belâyı, o hazret, o nidâdan hâsıl olan kuvvet-i kalb sebebiyle meserretle karşılardı; zîrâ onun adem-i devâmından emîn idi.

2335. O "Elest" nidâsının zevki de öyledir. Her bir mü'minin kalbinde haşre kadar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. O "Elest" çağrısının zevki de öyledir. Her bir müminin kalbinde kıyamete kadar vardır.

Yani ruhlar âleminde meydana gelen "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) çağrısının zevki de "Evet ya Rab!" diyen her bir müminin kalbinde, kıyamete kadar sürer. Çünkü kıyamet, hakikatlerin tecelli ettiği bir yerdir. Onun için "kıyamete kadar" denilmiştir.

Ya'nî âlem-i ervâhda vâki' olan اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'râf, 7/172) “Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?”, nidâsının zevki de “Belâ!” (بَلَى) ya'nî “Evet yâ Rab!” diyen her bir mü'minin kalbinde, haşre kadar sürer. Zîrâ haşir, hakāyıkın tecellî ettiği bir mevti'ndir. Onun için “haşre kadar” buyurulmuştur.

2336. Onun için onlara belâ hakkında i'tirâz olmaz. Hakk'ın emir ve nehyinden onlara inkıbâz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. Bu sebeple onlara belâ hakkında itiraz olmaz. Hakk'ın emir ve nehyinden onlara sıkıntı yoktur.

Ruhlar âlemindeki İzzet hitabının zevki, her bir müminin kalbinde yerleşmiş olduğu için, o müminlere ilâhî kazâ hakkında itiraz etmek meydana gelmez. Nefislerinin hazzına aykırı olan Hakk'ın emri ve nehyi, onların içlerini sıkıp, sıkıntı vermez. Hem ilâhî kazâya hem de Hakk'ın emir ve nehyine boyun eğerler.

Âlem-i ervâhdaki hitâb-ı İzzet'in zevki, her bir mü'minin kalbinde mukarrer olduğu için, o mü'minlere kazâ-yı ilâhî hakkında i'tirâz etmek vâki' olmaz. Nefislerinin hazzına mugāyir olan Hakk'ın emri ve nehyi, onların içlerini sıkıp, inkıbâz vermez. Hem kazâ-yı ilâhîye ve hem de Hakk'ın emir ve nehyine boyun eğerler.

2337. Bir hüküm lokması ki, acılık koyar; gül-şeker ona hazım verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. Bir hüküm lokması ki, acılık koyar; gül-şeker ona hazım verir.

Nefsin hazzına aykırı olan Hakk'ın bir hüküm ve kazâ lokması, öyle bir müminin içine acılık koyarsa; gül-şeker gibi olan o ruhanî zevk, o acı lokmayı hazmettirtir; ve o ilâhî kazâya o ruhanî zevkin etkisiyle razı olur. Ama böyle bir zevk sahibi olmayan kimseye, ilâhî kazâ ve Rabbanî emir ve yasak acı gelir ve bu acılığın hazmı gayet zor olur.

Nefsin hazzına mugāyir olan Hakk'ın bir hüküm ve kazâ lokması, öyle bir mü'minin bâtınına acılık koyarsa; gül-şeker gibi olan o zevk-i rûhânî, o acı lokmayı hazm ettirir; ve o kazâ-yı ilâhîye o zevk-i rûhânî te'sîriyle râzı olur. Ammâ böyle bir zevk sahibi olmayan kimseye, kazâ-yı ilâhî ve emir ve nehy-i Rabbânî acı gelir ve bu acılığın hazmı gâyet müşkil olur.

2338. Ona ki, gül-şeker müstened olmaz, lokmayı inkârdan nâşî o kay eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. Ona ki, gül-şeker dayanak olmaz, lokmayı inkârdan dolayı o, kusar.

Ruhanî zevki dayanak ve güvenilir bulmayan kimse, o ilâhî kazâ olan acı lokmasını inkâr ve itirazdan dolayı bir türlü hazmedemez, kusar. Bu nidadan sonra, Yusuf (a.s.)a isabet eden her cefâ ve belâyı, o hazret, o nidadan hâsıl olan kalp kuvveti sebebiyle sevinçle karşılardı; çünkü onun devam etmeyeceğinden emindi.

Müstenedi ve mu'temedi zevk-i rûhânî olmayan kimse, o kazâ-yı ilâhî acı lokmasını inkâr ve i'tirâzdan dolayı bir türlü hazm edemez, kay eder. Bu nidâdan sonra, Yûsuf (a.s.)a isabet eden her cefâ ve belâyı, o hazret, o nidâdan hâsıl olan kuvvet-i kalb sebebiyle meserretle karşılardı; zîrâ onun adem-i devâmından emîn idi.

2335. O "Elest" nidâsının zevki de öyledir. Her bir mü'minin kalbinde haşre kadar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. O "Elest" çağrısının zevki de öyledir. Her bir müminin kalbinde kıyamete kadar vardır.

Yani ruhlar âleminde meydana gelen "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) çağrısının zevki de "Evet!" yani "Evet ya Rab!" diyen her bir müminin kalbinde, kıyamete kadar sürer. Çünkü kıyamet, hakikatlerin tecelli ettiği bir zamandır. Onun için "kıyamete kadar" buyrulmuştur.

Ya'nî âlem-i ervâhda vâki' olan اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'râf, 7/172) "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?", nidâsının zevki de "Belâ!" (بَلَى) ya'nî "Evet yâ Rab!" diyen her bir mü'minin kalbinde, haşre kadar sürer. Zîrâ haşir, hakāyıkın tecellî ettiği bir mev'tındir. Onun için "haşre kadar" buyurulmuştur.

2336. Onun için onlara belâ hakkında i'tirâz olmaz. Hakk'ın emir ve nehyinden onlara inkıbâz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. Bu sebeple onlara belâ hakkında itiraz olmaz. Hakk'ın emir ve nehyinden onlara sıkıntı yoktur.

Ruhlar âlemindeki İzzet hitabının zevki, her bir müminin kalbinde yerleşmiş olduğu için, o müminlere ilâhî kazâ hakkında itiraz etmek meydana gelmez. Nefislerinin hazzına aykırı olan Hakk'ın emri ve nehyi, onların içlerini sıkıp, sıkıntı vermez. Hem ilâhî kazâya hem de Hakk'ın emir ve nehyine boyun eğerler.

Âlem-i ervâhdaki hitâb-ı İzzet'in zevki, her bir mü'minin kalbinde mukarrer olduğu için, o mü'minlere kazâ-yı ilâhî hakkında i'tirâz etmek vâki' olmaz. Nefislerinin hazzına mugāyir olan Hakk'ın emri ve nehyi, onların içlerini sıkıp, inkıbâz vermez. Hem kazâ-yı ilâhîye ve hem de Hakk'ın emir ve nehyine boyun eğerler.

2337. Bir hüküm lokması ki, acılık koyar; gül-şeker ona hazım verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. Bir hüküm lokması ki, acılık koyar; gül-şeker ona hazım verir.

Nefsin hazzına aykırı olan Hakk'ın bir hüküm ve kazâ lokması, öyle bir müminin içine acılık koyarsa; gül-şeker gibi olan o ruhanî zevk, o acı lokmayı hazmettirtir; ve o ilâhî kazâya o ruhanî zevkin etkisiyle razı olur. Ama böyle bir zevk sahibi olmayan kimseye, ilâhî kazâ ve Rabbanî emir ve yasak acı gelir ve bu acılığın hazmı gayet zor olur.

Nefsin hazzına mugāyir olan Hakk'ın bir hüküm ve kazâ lokması, öyle bir mü'minin bâtınına acılık koyarsa; gül-şeker gibi olan o zevk-i rûhânî, o acı lokmayı hazm ettirir; ve o kazâ-yı ilâhîye o zevk-i rûhânî te'sîriyle râzı olur. Ammâ böyle bir zevk sahibi olmayan kimseye, kazâ-yı ilâhî ve emir ve nehy-i Rabbânî acı gelir ve bu acılığın hazmı gâyet müşkil olur.

2338. Ona ki, gül-şeker müstened olmaz, lokmayı inkârdan nâşî o kay eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. Ona ki, gül-şeker dayanak olmaz, lokmayı inkârdan dolayı o, kusar.

Ruhanî zevki dayanak ve güvenilir kabul etmeyen kimse, o ilâhî kazâ acı lokmasını inkâr ve itirazdan dolayı bir türlü hazmedemez, kusar.

Müstenedi ve mu'temedi zevk-i rûhânî olmayan kimse, o kazâ-yı ilâhî acı lokmasını inkâr ve i'tirâzdan dolayı bir türlü hazm edemez, kay eder.

2339. Her kim ki elest gününden bir rüya gördü, tâat yolunda sarhoş olur, sarhoş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. Her kim ki elest gününden bir rüya gördü, itaat yolunda sarhoş olur, sarhoş!

Her kim bu dünya gecesinde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabı meydana gelen günden, Yusuf (a.s.) gibi bir rüya gördü ise, hâlen, kalen ve fiilen Hakk'a itaatkâr olur. Hz. Yusuf, geleceğinden emin olarak nasıl Hakk'ın kazasına itaatkâr olmuş ise, bu da öylece boyun eğer. Ve bu itaat ve boyun eğme yolunda da, kendi aklının tahminlerinden sıyrılıp sarhoş olur, sarhoş!

Bilinmeli ki Hakk'ın hüküm ve tasarrufu altında bulunan bütün kâinat zerrelerine her an "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabı meydana gelmektedir. İnsan fertlerinden arif olanlar fiilen ve idrak ederek "Evet" cevabını verirler; ve bu cevabın hükmü ile amel ederler. Ariflerden başkaları ise fiilen "evet" cevabını verirler ise de, idrak ederek kendi benliklerinde boğulmuş olduklarından, bu cevabı veremezler. Çünkü bu dünya gecesinde "elest günü"nden bir rüya görmemişler ve bu rüyada "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabını işitememişlerdir.

Her kim bu dünyâ gecesinde السْتُ بِرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbı vâki' olan günden, Yûsuf (a.s.) gibi bir rü'yâ gördü ise hâlen, kālen ve fiilen Hakk'a mutî' olur. Hz. Yûsuf, âtîsinden emîn olarak nasıl Hakk'ın kazâsına mutî' olmuş ise, bu da öylece münkād olur. Ve bu itâat ve inkıyâd yolunda da, kendi aklının tahmînâtından tecerrüd edib sarhoş olur, sarhoş!

Ma'lûm olsun ki Hakk'ın hüküm ve tasarrufu altında bulunan cemî'-i zerrât-ı kâinata her an الست بربكم (A'raf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbı vâki' olmaktadır. Efrâd-ı beşerden ârif olanlar fiilen ve idrâken "Belâ=evet" cevabını verirler; ve bu cevabın hükmü ile âmil olurlar. Âriflerden başkaları ise fiilen "bela=evet" cevabını verirler ise de, idrâken kendi enâniyetlerinde müstağrak olduklarından, bu cevabı veremezler. Çünkü bu dünyâ gecesinde "rûz-ı elest"den bir rü'ya görmemişler ve bu rü'yâda الست بربكم (A'raf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbını işitememişlerdir.

2340. Bu çuvalı sarhoş deve gibi çeker; fütûrsuz ve şeksiz ve melâlsiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. Bu çuvalı sarhoş deve gibi çeker; bıkkınlık duymadan, şüphe etmeden ve üzülmeden.

Böyle bir kimse, Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını ve kazâsını (Allah'ın küllî hükmü) bıkkınlık duymadan, Allah'ın fiillerinde asla şüpheye düşmeden ve gönlü üzgün olmaksızın kızmış deve gibi taşır.

Böyle bir kimse Hakk'ın emir ve nehyini ve kazâsını fütûr getirmeksizin ve ef'âl-i Hak'da asla şek ve şübheye düşmeksizin ve gönlü mahzûn olmaksızın kızmış deve gibi taşır.

2341. Onun tasdîki köpükceğizi, onun ağzının etrafında, onun sarhoşluğunun ve dilsuzluğunun şahıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Onun tasdiki köpükçüğü, onun ağzının etrafında, onun sarhoşluğunun ve gönül yanıklığının şahididir.

"Kefk" köpükçük demektir. "Pûz" ağız etrafı. Kızmış olan devenin, dişi deveye olan iştiyakının hararetinden ağzının etrafında köpükler oluşur. "Rûz-ı elest"ten (ezeldeki misak gününden) bir rüya görüp, Hak'ka itaat yolunda sarhoş olan kişinin, ağzının etrafından çıkan tasdik edici kelimeler köpükleri, onun Hak'ka itaatteki sarhoşluğunun ve kalbî yanıklığının şahididir.

"Kefk" köpükceğiz demektir. "Pûz" ağız etrâfı. Kızmış olan devenin, dişi deveye olan iştiyâkının harâretinden ağzının etrafında köpükler hâsıl olur. "Rûz-ı elest"den bir rü'yâ görüp, tâat-ı Hak yolunda sarhoş olan kimsenin, ağzının etrafından sudûr eden kelimât-ı tasdîkiyye köpükleri, onun tâat-ı Hak'daki sarhoşluğunun ve kalbî yanıklığının şâhididir.

2342. Deve kuvvetten erkek arslan gibi olup, ağır yük altında az yiyici olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. Deve, kuvvet bakımından erkek aslan gibi olup, ağır yük altında az yiyici olmuştur.

2339. Her kim ki elest gününden bir rü'yâ gördü, tâat yolunda sarhoş olur, sarhoş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. Kim ki elest gününden bir rüya gördü, itaat yolunda sarhoş olur, sarhoş!

Kim bu dünya gecesinde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) hitabının gerçekleştiği günden, Yusuf (a.s.) gibi bir rüya gördü ise, hâlen, kâlen ve fiilen Hakk'a itaatkâr olur. Hz. Yusuf, geleceğinden emin olarak nasıl Hakk'ın kazasına itaatkâr olmuş ise, bu da öylece boyun eğer. Ve bu itaat ve boyun eğme yolunda da, kendi aklının tahminlerinden sıyrılıp sarhoş olur, sarhoş!

Bilinmeli ki Hakk'ın hüküm ve tasarrufu altında bulunan bütün kâinat zerrelerine her an "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) hitabı gerçekleşmektedir. İnsan fertlerinden ârif olanlar fiilen ve idrak ederek "Evet" cevabını verirler; ve bu cevabın hükmü ile amel ederler. Âriflerden başkaları ise fiilen "evet" cevabını verirler ise de, idrak ederek kendi benliklerinde boğulmuş olduklarından, bu cevabı veremezler. Çünkü bu dünya gecesinde "elest günü"nden bir rüya görmemişler ve bu rüyada "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) hitabını işitememişlerdir.

Her kim bu dünyâ gecesinde السْتُ بِرَبِّكُمْ (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbı vâki' olan günden, Yûsuf (a.s.) gibi bir rü'yâ gördü ise hâlen, kālen ve fiilen Hakk'a mutî' olur. Hz. Yûsuf, âtîsinden emîn olarak nasıl Hakk'ın kazâsına mutî' olmuş ise, bu da öylece münkād olur. Ve bu itâat ve inkıyâd yolunda da, kendi aklının tahmînâtından tecerrüd edib sarhoş olur, sarhoş!

Ma'lûm olsun ki Hakk'ın hüküm ve tasarrufu altında bulunan cemî'-i zerrât-ı kâinata her an الست بربكم (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbı vâki' olmaktadır. Efrâd-ı beşerden ârif olanlar fiilen ve idrâken "Belâ=evet" cevabını verirler; ve bu cevabın hükmü ile âmil olurlar. Âriflerden başkaları ise fiilen "belâ=evet" cevabını verirler ise de, idrâken kendi enâniyetlerinde müstağrak olduklarından, bu cevabı veremezler. Çünkü bu dünyâ gecesinde "rûz-ı elest"den bir rü'yâ görmemişler ve bu rü'yâda الست بربكم (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbını işitememişlerdir.

2340. Bu çuvalı sarhoş deve gibi çeker; fütûrsuz ve şeksiz ve melâlsiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. Bu çuvalı sarhoş deve gibi çeker; bıkkınlık duymadan, şüphe etmeden ve üzülmeden.

Böyle bir kimse, Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını ve kazâsını (Allah'ın küllî hükmü) bıkkınlık duymadan, Allah'ın fiillerinde asla şüpheye düşmeden ve gönlü üzgün olmaksızın kızmış deve gibi taşır.

Böyle bir kimse Hakk'ın emir ve nehyini ve kazâsını fütûr getirmeksizin ve ef'âl-i Hak'da asla şek ve şübheye düşmeksizin ve gönlü mahzûn olmaksızın kızmış deve gibi taşır.

2341. Onun tasdîki köpükceğizi, onun ağzının etrafında, onun sarhoşluğunun ve dilsuzluğunun şahıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Onun tasdiki köpükçüğü, onun ağzının etrafında, onun sarhoşluğunun ve gönül yanıklığının şahididir.

"Kefk" köpükçük demektir. "Pûz" ağız etrafı. Kızmış olan devenin, dişi deveye olan iştiyakının hararetinden ağzının etrafında köpükler oluşur. "Rûz-ı elest"ten (ezeldeki misak gününden) bir rüya görüp, Hak'ka itaat yolunda sarhoş olan kişinin, ağzının etrafından çıkan tasdik edici kelimeler köpükleri, onun Hak'ka itaatteki sarhoşluğunun ve kalbî yanıklığının şahididir.

"Kefk" köpükceğiz demektir. "Pûz" ağız etrâfı. Kızmış olan devenin, dişi deveye olan iştiyâkının harâretinden ağzının etrafında köpükler hâsıl olur. "Rûz-ı elest"den bir rü'yâ görüp, tâat-ı Hak yolunda sarhoş olan kimsenin, ağzının etrafından sudûr eden kelimât-ı tasdîkiyye köpükleri, onun tâat-ı Hak'daki sarhoşluğunun ve kalbî yanıklığının şâhididir.

2342. Deve kuvvetten erkek arslan gibi olup, ağır yük altında az yiyici olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. Deve, kuvvet bakımından erkek aslan gibi olup, ağır yük altında az yiyici olmuştur.

2343. Dişi deve arzusundan, onun üzerinde yüz açlık vardır; dağ onun önünde kıl teli görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. Dişi deve arzusundan, onun üzerinde yüz açlık vardır; dağ onun önünde kıl teli görünür.

"İlahi âşıklar" kızgın deveye benzetilmiştir ve "gerçek maşuk" da dişi deveye benzetilmiştir. Yani, kızgın deveye, dişi deveye duyduğu şiddetli arzudan dolayı açlık görünmediği gibi, koca bir dağ dahi bir kıl teli kadar zayıf görünür. İlahi âşıkların hâli de böyledir. Gerçek maşuk olan Hakk'a duyduğu arzudan dolayı, ilahi tekliflerin ağır yükleri, kendisine saman çöpü gibi hafif gelir; ve gaflet ehlinin korkup ürktüğü ve kaçtığı belalar, onlara gayet tatlı ve zevkli gelir. Hz. Pîr'in şerefli beyti: "Ne kadar korkaklar ve kadın tabiatlılar sana karşı mertlik davası ederler. Rüstem pehlivan hançerini çekti, Neriman'ın Sam ismindeki pehlivan erişti."

“Uşşâk-ı ilâhî”, kızgın deveye ve “ma'şûk-ı hakîkî" de nâkaya teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî kızgın deveye, dişi deveye şiddet-i iştiyâkdan dolayı açlık görünmediği gibi, koca bir dağ dahi bir kıl teli kadar zayıf görünür. Uşşâk-ı ilâhînin hâli de böyledir. Ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a olan iştiyâkından, teklif-i ilâhînin ağır yükleri, kendisine saman çöpü gibi hafif gelir; ve ehl-i gafletin korkup ürktüğü ve kaçtığı belâlar, onlara gâyet tatlı ve zevkli gelir. Beyt-i şerîf-i Hz. Pîr: "Ne kadar korkaklar ve kadın tabiatlılar sana karşı mertlik da'vâsı ederler. Rüstem pehlivân hançerini çekti, Nerîman'ın Sâm'ı nâmındaki pehlivân erişdi."

2344. O kimse ki, "elest"de böyle bir rü'ya görmedi, bu dünyada bende ve mürîd olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. O kimse ki, "elest"te böyle bir rüya görmedi, bu dünyada bana kul ve mürid olmadı.

Bu dünya gecesinde "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitabının gerçekleştiği güne ait böyle bir rüya görmeyen kimse, hitabın sahibi olan Hakk'a kul ve onu isteyici olmadı; "abdullah" (Allah'ın kulu) ve "müridullah" (Allah'ı isteyen) olacağı yerde, "abdü'n-nefs" (nefsin kulu), "abdü'd-dînâr" (dinarın kulu), "abdü'l-câh" (makamın kulu), "abdü'n-nisâ" (kadınların kulu) vb. ve Allah'tan başkasını isteyen oldu.

Bu dünyâ gecesinde "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitâbı vâki' olan güne âit böyle bir rü'yâ görmeyen kimse, sâhib-i hitâb olan Hakk'a kul ve onu isteyici olmadı; "abdullah” ve “müridullah" olacağı yerde, "abdü'n-nefs", "abdü'd-dînâr", "abdü'l-câh", "abdü'n-nisâ" ilh... ve mürîd-i mâsivâllah oldu.

2345. Ve eğer oldu ise de, tereddüd içinde yüz gönüllü olarak oldu; ona bir zaman şükür ve bir sene şikâyet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. Ve eğer oldu ise de, tereddüt içinde yüz gönüllü olarak oldu; ona bir zaman şükür ve bir sene şikâyet vardır.

Ve eğer böyle bir kimse, dış görünüşte Hakk'a kul ve O'nu talep eden biri gibi görünse de, o kimse bu yola tereddüt içinde ve yüz gönüllü, yani kalbi, şüphe derecelerinin dönüşümleriyle değişerek girmiştir. Bu tereddüdü ve kalbinin şüphelerle değişmesi sebebiyle, bir zaman Hakk'ın nimetlerine ve lütuflarına şükrederse, bir yıl da tabiatına aykırı gelen ilahi tecellilerden şikâyet eder. Kızgın deve, dişi deveye olan iştiyakının kuvvetinden, erkek aslan gibi ve ağır yük altında, az gıda yiyici olmuştur.

Ve eğer böyle bir kimse, sûret-i zâhirede Hakk'a kul ve O'nu tâlib olmuş görünse de, o kimse bu yolla tereddüd içinde ve yüz gönüllü, ya'nî kalbi, derecât-ı şekkin inkılâbları ile münkalib olarak girmiştir. Bu tereddüdü ve kalbinin şekler ile inkılâbı sebebiyle, bir zaman Hakk'ın niam ve eltâfına şükür ederse, bir yıl da tab'ına muhâlif gelen tecelliyât-ı ilâhiyyeden şikâyet eder. Kızgın deve, dişi deveye olan iştiyakının kuvvetinden, erkek arslan gibi ve ağır yük altında, az gıda yiyici olmuştur.

2343. Dişi deve arzusundan, onun üzerinde yüz açlık vardır; dağ onun önünde kıl teli görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. Dişi deve arzusundan, onun üzerinde yüz açlık vardır; dağ onun önünde kıl teli görünür.

"İlahi âşıklar" kızgın deveye benzetilmiştir ve "gerçek maşuk" da dişi deveye benzetilmiştir. Yani, kızgın deveye, dişi deveye duyduğu şiddetli arzudan dolayı açlık görünmediği gibi, koca bir dağ dahi bir kıl teli kadar zayıf görünür. İlahi âşıkların hâli de böyledir. Gerçek maşuk olan Hakk'a duyduğu arzudan dolayı, ilahi tekliflerin ağır yükleri, kendisine saman çöpü gibi hafif gelir; ve gaflet ehlinin korkup ürktüğü ve kaçtığı belalar, onlara gayet tatlı ve zevkli gelir. Hz. Pîr'in şerefli beyti: "Ne kadar korkaklar ve kadın tabiatlılar sana karşı mertlik davası ederler. Rüstem pehlivan hançerini çekti, Neriman'ın Sam ismindeki pehlivan erişti."

“Uşşâk-ı ilâhî”, kızgın deveye ve “ma'şûk-ı hakîkî" de nâkaya teşbîh buyurulmuştur. Ya'nî kızgın deveye, dişi deveye şiddet-i iştiyâkdan dolayı açlık görünmediği gibi, koca bir dağ dahi bir kıl teli kadar zayıf görünür. Uşşâk-ı ilâhînin hâli de böyledir. Ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a olan iştiyâkından, teklif-i ilâhînin ağır yükleri, kendisine saman çöpü gibi hafif gelir; ve ehl-i gafletin korkup ürktüğü ve kaçtığı belâlar, onlara gâyet tatlı ve zevkli gelir. Beyt-i şerîf-i Hz. Pîr: "Ne kadar korkaklar ve kadın tabiatlılar sana karşı mertlik da'vâsı ederler. Rüstem pehlivân hançerini çekti, Nerîman'ın Sâm'ı nâmındaki pehlivân erişdi."

2344. O kimse ki, "elest"de böyle bir rü'ya görmedi, bu dünyada bende ve mürîd olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. O kimse ki, "elest"te böyle bir rüya görmedi, bu dünyada bana kul ve mürid olmadı.

Bu dünya gecesinde "أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ" (A'râf, 7/172) hitabının gerçekleştiği güne ait böyle bir rüya görmeyen kimse, hitabın sahibi olan Hakk'a kul ve onu isteyen olmadı; "abdullah" (Allah'ın kulu) ve "müridullah" (Allah'ı isteyen) olacağı yerde, "abdü'n-nefs" (nefsin kulu), "abdü'd-dînâr" (dinarın kulu), "abdü'l-câh" (makamın kulu), "abdü'n-nisâ" (kadınların kulu) ve benzeri şeylerin kulu ve Allah'tan başkasını isteyen oldu.

Bu dünyâ gecesinde "أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ" (A'râf, 7/172) hitâbı vâki' olan güne âit böyle bir rü'yâ görmeyen kimse, sâhib-i hitâb olan Hakk'a kul ve onu isteyici olmadı; "abdullah” ve “müridullah" olacağı yerde, "abdü'n-nefs", "abdü'd-dînâr", "abdü'l-câh", "abdü'n-nisâ" ilh... ve mürîd-i mâsivâllah oldu.

2345. Ve eğer oldu ise de, tereddüd içinde yüz gönüllü olarak oldu; ona bir zaman şükür ve bir sene şikâyet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. Ve eğer oldu ise de, tereddüt içinde yüz gönüllü olarak oldu; ona bir zaman şükür ve bir sene şikâyet vardır.

Ve eğer böyle bir kimse, dış görünüşte Hakk'a kul ve O'nu talep eden biri gibi görünse de, o kimse bu yola tereddüt içinde ve yüz gönüllü, yani kalbi, şüphe derecelerinin dönüşümleriyle değişerek girmiştir. Bu tereddüdü ve kalbinin şüphelerle değişmesi sebebiyle, bir zaman Hakk'ın nimetlerine ve lütuflarına şükrederse, bir yıl da tabiatına aykırı gelen ilahi tecellilerden şikâyet eder.

Ve eğer böyle bir kimse, sûret-i zâhirede Hakk'a kul ve O'nu tâlib olmuş görünse de, o kimse bu yolla tereddüd içinde ve yüz gönüllü, ya'nî kalbi, derecât-ı şekkin inkılâbları ile münkalib olarak girmiştir. Bu tereddüdü ve kalbinin şekler ile inkılâbı sebebiyle, bir zaman Hakk'ın niam ve eltâfına şükür ederse, bir yıl da tab'ına muhâlif gelen tecelliyât-ı ilâhiyyeden şikâyet eder.

2346. Dîn yolunda yüz tereddüd ile yakînsiz olarak, bir ayağı öne, bir ayağı da arkaya koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Din yolunda yüz tereddüt ile, kesin inançsız olarak, bir ayağını öne, bir ayağını da arkaya koyar.

Bir kişinin bir ayağını öne ve bir ayağını arkaya koymuş bir halde durması, yürümede tereddüt etmesi durumudur. Ve bu tereddüt, yöneldiği şeyin doğruluğu ve güvenilirliğinde şüphe etmesinden ve kesin inanç sahibi olmamasından kaynaklanır. Bu hal, nifak (iki yüzlülük) alametidir. Nitekim ayet-i kerimede مذبذبين بَينَ ذَلكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ (Nisâ, 4/143) ["Bunların arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara bağlanıyorlar, ne bunlara"] buyrulur. Yani münafıklar, "Doğruluk ve güvenilirlik bunda mıdır, onda mıdır?" diye iki şey arasında bocalama içindedirler.

Bir kişinin bir ayağını öne ve bir ayağını arkaya koymuş bir hâlde durması, yürümekte tereddüd etmesi vaziyetidir. Ve bu tereddüd teveccüh ettiği şeyin sıhhat ve selâmetinde şübhe etmesinden ve yakîn sahibi olmamasından ileri gelir. Bu hâl alâmet-i nifakdır. Nitekim âyet-i kerîmede مذبذبين بَينَ ذَلكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ (Nisâ, 4/143) ["Bunların arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara bağlanıyorlar, ne bunlara"] buyurulur. Ya'nî münafıklar, sıhhat ve selâmet "Bunda mıdır, onda mıdır?" diye iki şey arasında tezebzüb içindedirler.

2347. Bunun şerhine borçluyum; işte rehin ve eğer acele varsa, "Elem neşrah"dan dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. Bunun açıklamasını borçluyum; işte rehin ve eğer acele varsa, "Elem neşrah"tan dinle!

Ankaravî hazretleri, bu şerefli beytin açıklamasında şöyle buyurmuştur: "Bu sözü ve sırlarını açıklamaya borçluyum ve işte rehin ki, bu kadarını açıkladım. Eğer senin aceleciliğin varsa, ]الم نشرح لك صدرك (İnşirâh, 94/1) ["Biz senin göğsünü genişletmedik mi?"] ayetinden işit ve hissedar olup bir iş yap!" ve daha sonra bu şerefli surenin انقض ظهرك (İnşirâh, 94/2) ["Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?"] ifadesine kadar olan anlamını beyan ettikten sonra, neticeyi şöyle bağlamıştır: " الم نشرح لك "Biz senin göğsünü genişletmedik mi?"] ayetinden işitilecek anlam şudur ki: O hazrete başlangıçta zor ve güç olan ağır ibadeti Yüce Allah hafif ve kolay kıldı; ve irşad ve hidayet tohumunu müminlerin kalplerinin toprağına ekti. Bu hususun bazı yerlerde açıklanmasını beklemeyip acele edersen, "Elem neşrah leke" suresinden bu anlamı işit ve bu kadarla bir iş yap! demek olur."

Hind şarihlerinden Mir Nurullah şöyle buyurur: "Bu şerefli beyitte iki ihtimal vardır: Biri şudur ki, bazılarının sözüne göre Şanlı Peygamber Efendimizin göğüslerinin genişletilmesi mîsâk gününde gerçekleştiğine göre, mîsâk kıssasına işaret buyurulmuş olur. Yani bu meselenin ayrıntısını mîsâk gününün beyanından al! Ve diğeri odur ki, الم نشرح (İnşirâh, 94/1) göğüs genişletmesinden kinaye olur. Yani bu anlamlar, göğüs genişletme saadetiyle şereflenmiş bir kimseye, kendiliğinden malum olur. Mademki nurun ilka edilmesini gerektiren göğüs genişletmesi, Mübdî'-i Feyyâz'dan (varlıkları yoktan var eden ve feyiz veren Allah'tan) nasip olur, insanın idrakinde aciz olup öğretme ve anlatma ile de idrak olunamayan bütün gizli şeyler kendiliğinden açık olur."

Ankaravî hazretleri, bu beyt-i şerîfin şerhinde: "Bu kelâm ve esrârı şerh etmeğe borçluyum ve işte rehin ki, bu mikdârı şerh ettim. Eğer senin şitâbın var ise ]الم نشرح لك صدرك (İnşirâh, 94/1) ["Biz senin sadrını genişletmedik mi?"] den işit ve hissedâr olup bir iş et!" buyurmuş ve ba'dehû bu sûre-i şerîfenin انقض ظهرك (İnşirâh, 94/2) ["Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?"] ibâresine kadar olan ma'nâsını beyândan sonra, netîceyi şöyle bağlamıştır: “ الم نشرح لك "Biz senin göğsünü genişletmedik mi?"] den işitilecek ma'nâ budur ki: O hazrete evâilde sa'b ve asîr olan ağır tâatı cenâb-ı Hak hafîf ve yesîr etti; ve tohm-ı irşâd ve hidâyeti zemîn-i kulub-ı mü'minîne ekdi. Bu hususun ba'zı mahalde şerh olunmasını beklemeyip isti'câl edersen "Elem neşrah leke" sûresi'nden bu ma'nâyı işit ve bu kadar ile bir iş et! demek olur."

Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah şöyle buyurur: "Bu beyt-i şerîfde iki ihtimâl vardır: Biri budur ki, ba'zılarının kavlince Resûl-i zîşân Efendimizin şerh-i sadırları rûz-ı mîsâkda vâki' olduğuna göre, kıssa-i mîsâka işâret buyurulmuş olur. Ya'nî bu matlabın tafsilini rûz-ı mîsâkın beyânından al! Ve diğeri odur ki,الم نشرح (İnşirâh, 94/1) şerh-i sadrdan kinâye olur. Ya'nî bu ma'nâlar şerh-i sadr saâdetiyle müşerref olan bir kimseye, kendinden ma'lûm olur. Mâdemki ilkā-yı nûru müstelzim olan şerh-i sadr Mübdî'-i Feyyâz'dan müyesser olur, âdemin idrâkinde âciz olup ta'lîm ve tefhîm ile de idrâk olunamıyan cemî'-i mahfiyyâtı hod-be-hod vâzıh olur."

2346. Dîn yolunda yüz tereddüd ile yakînsiz olarak, bir ayağı öne, bir ayağı da arkaya koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Din yolunda yüz tereddüt ile kesin bilgiye sahip olmadan, bir ayağını öne, bir ayağını da arkaya koyar.

Bir kişinin bir ayağını öne ve bir ayağını arkaya koymuş bir hâlde durması, yürüme konusunda tereddüt etmesi durumudur. Ve bu tereddüt, yöneldiği şeyin doğruluğu ve sağlamlığı hakkında şüphe etmesinden ve kesin bilgiye sahip olmamasından kaynaklanır. Bu hâl, nifak (iki yüzlülük) belirtisidir. Nasıl ki ayet-i kerîmede "Bunların arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara bağlanıyorlar, ne bunlara" (Nisa, 4/143) buyurulur. Yani münafıklar, "Doğruluk ve sağlamlık bunda mıdır, onda mıdır?" diye iki şey arasında bocalama içindedirler.

Bir kişinin bir ayağını öne ve bir ayağını arkaya koymuş bir hâlde durması, yürümekte tereddüd etmesi vaziyetidir. Ve bu tereddüd teveccüh ettiği şeyin sıhhat ve selâmetinde şübhe etmesinden ve yakîn sahibi olmamasından ileri gelir. Bu hâl alâmet-i nifakdır. Nitekim ayet-i kerîmede مذبذبين بَينَ ذَلكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ (Nisa, 4/143) ["Bunların arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara bağlanıyorlar, ne bunlara"] buyurulur. Ya'nî münafıklar, sıhhat ve selâmet "Bunda mıdır, onda mıdır?" diye iki şey arasında tezebzüb içindedirler.

2347. Bunun şerhine borçluyum; işte rehin ve eğer acele varsa, "Elem neşrah"dan dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. Bunun açıklamasına borçluyum; işte rehin ve eğer acele varsa, "Elem neşrah"tan dinle!

Ankaravî hazretleri, bu yüce beytin açıklamasında şöyle buyurmuştur: "Bu sözü ve sırlarını açıklamaya borçluyum ve işte rehin ki, bu kadarını açıkladım. Eğer senin aceleciliğin varsa, [الم نشرح لك صدرك (İnşirah, 94/1) ["Biz senin göğsünü genişletmedik mi?"] ayetinden işit ve hissedar olup bir iş yap!" ve daha sonra bu yüce surenin انقض ظهرك (İnşirah, 94/2) ["Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?"] ibaresine kadar olan anlamını beyan ettikten sonra, sonucu şöyle bağlamıştır: "الم نشرح لك "Biz senin göğsünü genişletmedik mi?"] ayetinden işitilecek anlam şudur ki: O hazrete başlangıçta zor ve güç olan ağır ibadeti Yüce Allah hafif ve kolay kıldı; ve irşat ve hidayet tohumunu müminlerin kalplerinin toprağına ekti. Bu hususun bazı yerlerde açıklanmasını beklemeyip acele edersen, "Elem neşrah leke" suresinden bu anlamı işit ve bu kadarla bir iş yap! demek olur."

Hint şarihlerinden Mir Nurullah şöyle buyurur: "Bu yüce beyitte iki ihtimal vardır: Biri şudur ki, bazılarının sözüne göre Resul-i Zişan Efendimizin (a.s.) göğüs genişlemesi (şerh-i sadr) misak gününde (elest bezminde) gerçekleştiğine göre, misak kıssasına işaret buyurulmuş olur. Yani bu isteğin ayrıntısını misak gününün beyanından al! Ve diğeri odur ki, الم نشرح (İnşirah, 94/1) göğüs genişlemesinden (şerh-i sadr) kinaye olur. Yani bu anlamlar, göğüs genişlemesi (şerh-i sadr) saadetiyle şereflenmiş bir kimseye, kendiliğinden malum olur. Mademki nurun ilka edilmesini gerektiren göğüs genişlemesi (şerh-i sadr) Mübdi-i Feyyaz'dan (varlıkları yoktan var eden ve feyiz veren Allah'tan) müyesser olur, insanın idrakinde aciz olup öğretim ve açıklama ile de idrak olunamayan bütün gizli şeyler kendiliğinden açık olur." Fakire layık olan anlam da şudur ki: "Kader sırrı örtülüdür. Bu sebeple bu doğal karanlık içinde, elest gününden bir rüya gören ile, görmeyenin halleri; yani görene ilahi teklifin ağır yükünün kolay gelmesi ve görmeyenin kesinlikle inkarı veya tereddüdü hep bu kader sırrına dayanır. Bu kader sırrına ilişkin hallerin bu alemdeki tecellilerinin açıklamasına borçluyum; ve helal rızık talep edip, birinin öküzünü kesen kimsenin kıssasını, bu borca karşılık rehin olarak bıraktım ki, bu kıssanın tamamı o kader sırrı hallerini gösterir. Ey dinleyici, acele edersen "Elem neşrah leke" suresinden dinle ki, Resul-i Zişan Efendimizin (a.s.) göğüs genişlemesi (şerh-i sadr) ve ağır yükün kaldırılması, hep ezelde gerçekleşen ilahi hüküm ve Rabbani kaza gereğidir.

Ankaravî hazretleri, bu beyt-i şerîfin şerhinde: "Bu kelâm ve esrârı şerh etmeğe borçluyum ve işte rehin ki, bu mikdârı şerh ettim. Eğer senin şitâbın var ise [الم نشرح لك صدرك (Inşirah, 94/1) ["Biz senin sadrını genişletmedik mi?"] den işit ve hissedâr olup bir iş et!" buyurmuş ve ba'dehû bu sûre-i şerîfenin انقض ظهرك (Inşirah, 94/2) ["Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?"] ibâresine kadar olan ma'nâsını beyândan sonra, netîceyi şöyle bağlamıştır: “ الم نشرح لك "Biz senin göğsünü genişletmedik mi?"] den işitilecek ma'nâ budur ki: O hazrete evâilde sa'b ve asîr olan ağır tâatı cenâb-ı Hak hafif ve yesîr etti; ve tohm-ı irşâd ve hidâyeti zemîn-i kulub-ı mü'minîne ekdi. Bu hususun ba'zı mahalde şerh olunmasını beklemeyip isti'câl edersen "Elem neşrah leke" sûresi'nden bu ma'nâyı işit ve bu kadar ile bir iş et! demek olur."

Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah şöyle buyurur: "Bu beyt-i şerîfde iki ihtimâl vardır: Biri budur ki, ba'zılarının kavlince Resûl-i zîşân Efendimizin şerh-i sadırları rûz-ı mîsâkda vâki' olduğuna göre, kıssa-i mîsâka işâret buyurulmuş olur. Ya'nî bu matlabın tafsilini rûz-ı mîsâkın beyânından al! Ve diğeri odur ki, الم نشرح (Inşirah, 94/1) şerh-i sadrdan kinâye olur. Ya'nî bu ma'nâlar şerh-i sadr saâdetiyle müşerref olan bir kimseye, kendinden ma'lûm olur. Mâdemki ilkā-yı nûru müstelzim olan şerh-i sadr Mübdî'-i Feyyâz'dan müyesser olur, âdemin idrâkinde âciz olup ta'lîm ve tefhîm ile de idrâk olunamıyan cemî'-i mahfiyyatı hod-be-hod vâzıh olur." Fakîre lâyıh olan ma'nâ dahi budur ki: "Sırr-ı kader mestûrdur. Binâenaleyh bu zulmet-i tabiiyye içinde, elest gününden bir rü'ya gören ile, görmeyenin halleri; ya'nî görene teklîf-i ilâhî bâr-ı sakîlînin kolay gelmesi ve görmeyenin kat'iyyen inkârı veyâhud tereddüdü hep bu sırr-ı kadere mübtenîdir. Bu sırr-ı kadere müteallik ahvâlin bu âlemdeki tecelliyâtının şerhine borçluyum; ve rızk-ı helâl taleb edip, birinin öküzünü kesen kimsenin kıssasını, bu borca mukābil rehin olarak bıraktım ki, bu kıssanın tamâmı o sırr-ı kader ahvâlini gösterir. Ey sâmi', acele edersen "Elem neşrah leke" sûresinden dinle ki, Resûl-i zîşân Efendimizin şerh-i sadrı ve ağır yükün kaldırılması, hep ezelde vâki' olan hükm-i ilâhî ve kazâ-yı Rabbânî îcâbıdır.

2348. Mâdemki bu ma'nânın şerhi pâyân tutmaz, eşeği öküzün müddeîsi tarafına sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. Mademki bu anlamın açıklaması son bulmaz, eşeği öküzün davacısı tarafına sür!

Bu âlemde kader sırrının hallerine ilişkin olan anlamın açıklamasının sonu yoktur; bu sebeple üzerine anlam yüklenmiş olan sözler eşeğini, öküzün davacısı tarafına sür!

Bu âlemde sırr-ı kaderin ahvâline müteallik olan ma'nânın şerhinin nihâyeti yoktur; binâenaleyh üzerine ma'nâ binmiş olan elfâz eşeğini, öküzün da'vâcısı tarafına sür!

2349. Dedi: "Bu cürümden dolayı, o hîlekâr bana kör ta'bîr etti; ey Huda! Çok İblisce kıyasdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. Dedi: "Bu suçtan dolayı, o hilekâr bana kör dedi; ey Allah'ım! Çok İblisçe bir kıyastır!"

Öküzü kesen fakir, Yüce Allah'a yakarmaya başlayıp dedi ki: "Ey Rabbim, o hilekâr bu öküzü kesme suçundan dolayı bana kör dedi ve duama da körlerin duası dedi. O, bu suçun görünen kısmını gördü, anlamını bilemedi ve göremedi. Bu sebeple, görüşü, İblis'in Âdem'in görünen kısmını görüşü gibi ve kıyası da, İblis'in bu görüş üzerine gerçekleşen kıyası gibi oldu."

Öküzü kesen fakîr, cenâb-ı Hakk'a münâcâta başlayıp dedi ki: "Yâ Rab, o hílekâr bu öküzü kesmek cürmünden dolayı bana kör dedi ve duâma da körlerin duâsı dedi. O bu cürmün zâhirini gördü, ma'nâsını bilemedi ve göremedi. Binâenaleyh, görüşü, İblîs'in Adem'in zâhirini görüşü gibi ve kıyâsı da, Iblîs'in bu görüş üzerine vâki' olan kıyâsı gibi oldu."

2350. "Ben duâyı ne vakit körler gibi ettim, ihtiyacı ne vakit Halık'ın gayrine getirdim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. "Ben duayı ne zaman körler gibi ettim, ihtiyacımı ne zaman Yaratıcı'dan başkasına arz ettim?"

2351. "Kör cehilden nâşî halklardan tama' tutar, ben senden; zîrâ her gücün kolay olması sendendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. "Kör cehaletten dolayı halktan beklentiye girer, ben senden; çünkü her gücün kolay olması sendendir."

Fakire uygun olan anlam da şudur ki: "Kader sırrı örtülüdür. Bu sebeple bu tabiî karanlık içinde, elest gününden bir rüya gören ile görmeyenin halleri; yani görene ilâhî teklifin ağır yükünün kolay gelmesi ve görmeyenin kesinlikle inkârı veya tereddüdü hep bu kader sırrına dayanır. Bu kader sırrına ilişkin hallerin bu âlemdeki tecellilerinin açıklamasına borçluyum; ve helal rızık talep edip, birinin öküzünü kesen kimsenin kıssasını, bu borca karşılık rehin olarak bıraktım ki, bu kıssanın tamamı o kader sırrı hallerini gösterir. Ey dinleyici, acele edersen "Elem neşrah leke" suresinden dinle ki, şanlı peygamber Efendimizin göğsünün açılması ve ağır yükün kaldırılması, hep ezelde meydana gelen ilâhî hüküm ve Rabbanî kazanın gereğidir.

Fakîre lâyıh olan ma'nâ dahi budur ki: "Sırr-ı kader mestûrdur. Binâenaleyh bu zulmet-i tabiiyye içinde, elest gününden bir rü'ya gören ile, görmeyenin halleri; ya'nî görene teklîf-i ilâhî bâr-ı sakîlînin kolay gelmesi ve görmeyenin kat'iyyen inkârı veyâhud tereddüdü hep bu sırr-ı kadere mübtenîdir. Bu sırr-ı kadere müteallik ahvâlin bu âlemdeki tecelliyâtının şerhine borçluyum; ve rızk-ı helâl taleb edip, birinin öküzünü kesen kimsenin kıssasını, bu borca mukābil rehin olarak bıraktım ki, bu kıssanın tamamı o sırr-ı kader ahvâlini gösterir. Ey sâmi', acele edersen "Elem neşrah leke" sûresinden dinle ki, Resûl-i zîşân Efendimizin şerh-i sadrı ve ağır yükün kaldırılması, hep ezelde vâki' olan hükm-i ilâhî ve kazâ-yı Rabbânî îcâbıdır.

2348. Mâdemki bu ma'nânın şerhi pâyân tutmaz, eşeği öküzün müddeîsi tarafına sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. Mademki bu anlamın açıklaması son bulmaz, eşeği öküzün davacısı tarafına sür!

Bu âlemde kader sırrının hallerine ilişkin olan anlamın açıklamasının sonu yoktur; bu sebeple üzerine anlam yüklenmiş olan sözler eşeğini, öküzün davacısı tarafına sür!

Bu âlemde sırr-ı kaderin ahvâline müteallik olan ma'nânın şerhinin nihâyeti yoktur; binâenaleyh üzerine ma'nâ binmiş olan elfâz eşeğini, öküzün da'vâcısı tarafına sür!

2349. Dedi: "Bu cürümden dolayı, o hîlekâr bana kör ta'bîr etti; ey Huda! Çok İblisce kıyasdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. Dedi: "Bu suçtan dolayı, o hilekâr bana kör dedi; ey Allah'ım! Çok İblisçe bir kıyastır!"

Öküzü kesen fakir, Yüce Allah'a yakarmaya başlayıp dedi ki: "Ey Rabbim, o hilekâr bu öküzü kesme suçundan dolayı bana kör dedi ve duama da körlerin duası dedi. O bu suçun görünen kısmını gördü, anlamını bilemedi ve göremedi. Bu sebeple, görüşü, İblis'in Adem'in görünen kısmını görüşü gibi ve kıyası da, İblis'in bu görüş üzerine gerçekleşen kıyası gibi oldu."

Öküzü kesen fakîr, cenâb-ı Hakk'a münâcâta başlayıp dedi ki: "Yâ Rab, o hîlekâr bu öküzü kesmek cürmünden dolayı bana kör dedi ve duâma da körlerin duâsı dedi. O bu cürmün zâhirini gördü, ma'nâsını bilemedi ve göremedi. Binâenaleyh, görüşü, İblîs'in Adem'in zâhirini görüşü gibi ve kıyâsı da, İblîs'in bu görüş üzerine vâki' olan kıyâsı gibi oldu."

2350. [2359] "Ben duâyı ne vakit körler gibi ettim, ihtiyacı ne vakit Halık'ın gayrine getirdim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. [2359] "Ben duayı ne zaman körler gibi ettim, ihtiyacı ne zaman Yaratıcı'dan başkasına arz ettim?"

2351. "Kör cehilden nâşî halklardan tama' tutar, ben senden; zîrâ her gücün kolay olması sendendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. "Kör cehaletten dolayı halktan beklentiye girer, ben senden; çünkü her gücün kolay olması sendendir."

"Kör, senin rızık vericiliğine olan cehaletinden dolayı, halkın kapılarını dolaşarak dualar okur ve rızkını halk kapısından bekler; ben ise hiç kimsenin kapısını çalmadım ve rızkımı ancak senden istedim; çünkü her güç olan şeyi kolaylaştıran sensin."

"Kör senin rezzâkiyetine cehlinden nâşî, halkın kapılarını dolaşarak duâlar okur ve rızkını halk kapısından bekler; ben ise hiç kimsenin kapısını çalmadım ve rızkımı ancak senden istedim; zîrâ her güç olan şeyi kolaylaştıran sensin."

2352. O bir kör, beni körlerden saydı; o benim canımın niyazını ve ihlasını görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. O bir kör, beni körlerden saydı; o benim canımın niyazını ve ihlasını görmedi.

O bâtın gözü (iç gözü) kör olan öküz sahibi, beni körlerden saydı; kendi körlüğünden dolayı, benim canımın niyazını (yalvarışını) ve ihlasını (samimiyetini) göremedi.

O bâtın gözü kör olan öküz sahibi, beni körlerden saydı; kendi körlüğünden, benim cânımın niyâzını ve ihlâsını göremedi.

2353. Bu benim körlüğüm, aşk körlüğüdür, ey güzel “hub, yu'mî ve yusim"dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. Bu benim körlüğüm, aşk körlüğüdür, ey güzel, "sevgi kör eder ve sağır eder" sözüdür.

Benim körlüğüm, sana olan aşkım ve sevgim sebebiyle, senin dışındaki her şeye karşıdır; çünkü "Senin bir şeye olan sevgin kör ve sağır eder" hadis-i şerifi gereğince, ey güzel, beni senin sevgin kör ve sağır etmiştir.

Benim körlüğüm, sana olan aşk ve muhabbetim sebebiyle, senin mâsivâna karşıdır; zîra حبك الشى يعمى و يصم ya'ni “Senin bir şeye muhabbetin kör ve sağır yapar” hadis-i şerîfi mûcibince, ey güzel, beni senin muhabbetin kör ve sağır etmiştir.

2354. Ben Huda'nın gayrinden körüm, O'nunla görücüyüm, aşkın muktezâsı bu olur, söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. Ben Allah'tan başkasına karşı körüm, O'nunla görücüyüm, aşkın gereği bu olur, söyle!

2355. Sen ki görücüsün, beni körlerden tutma; ey medâr, senin lutfunun etrafında dönücüyüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. Sen ki görücüsün, beni körlerden tutma; ey medâr (dayanak noktası), senin lutfunun etrafında dönücüyüm.

Ey Rabbim, sen ki Basîr'sin (her şeyi gören), görüneni ve görünmeyeni görürsün. Beni körlerden sayma! Ey muhtaçların dayanağı! Ben senin lutfunun etrafında dönücüyüm; kullarını dayanak kabul etmem ve onların etrafında dolaşmam.

Yâ Rab sen ki Basîr'sin, zâhir ve bâtını görürsün. Beni körlerden tutma! Ey medâr-ı muhtâcîn! Ben senin lutfunun etrafında dönücüyüm; kullarını medâr addetmem ve onların etrafında dolaşmam.

2356. Nitekim Yûsuf-ı sıddîka rü'yâ gösterdin; ve ona müttekâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. Nasıl ki doğru sözlü Yusuf'a rüya gösterdin; ve o rüya ona dayanak oldu.

Sen, doğru sözlü Yusuf'a (a.s.) kader sırrına ait gelecek halleri bildiren bir rüya gösterdin ve o rüyaya dayandı, geleceğinden emin oldu. "Kör, senin rızık vericiliğini bilmediğinden dolayı, halkın kapılarını dolaşarak dualar okur ve rızkını halkın kapısından bekler; ben ise hiç kimsenin kapısını çalmadım ve rızkımı ancak senden istedim; çünkü her güç olan şeyi kolaylaştıran sensin."

Yûsuf-ı sıddîk (a.s.)a sen, sırr-ı kaderine âid ahvâl-i âtiyeyi müş'ir rü'yâ gösterdin ve o rü'yâya dayandı, âtîsinden emîn oldu. "Kör senin rezzâkiyetine cehlinden nâşî, halkın kapılarını dolaşarak du-âlar okur ve rızkını halk kapısından bekler; ben ise hiç kimsenin kapısını çal-madım ve rızkımı ancak senden istedim; zîrâ her güç olan şeyi kolaylaştıran sensin."

2352. "O bir kör, beni körlerden saydı; o benim canımın niyazını ve ihlasını görmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. "O bir kör, beni körlerden saydı; o benim canımın niyazını ve ihlasını görmedi."

O bâtın gözü kör olan öküz sahibi, beni körlerden saydı; kendi körlüğünden dolayı, benim canımın niyazını ve ihlasını göremedi.

"O bâtın gözü kör olan öküz sahibi, beni körlerden saydı; kendi körlüğünden, benim cânımın niyâzını ve ihlâsını göremedi."

2353. "Bu benim körlüğüm, aşk körlüğüdür, ey güzel “hub, yu'mî ve yu-sim"dir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. "Bu benim körlüğüm, aşk körlüğüdür, ey güzel, 'hub, yu'mî ve yu-sim'dir."

Benim körlüğüm, sana olan aşkım ve sevgim sebebiyle, senin dışındaki her şeye karşıdır; çünkü "Senin bir şeye muhabbetin kör ve sağır yapar" hadis-i şerifi gereğince, ey güzel, beni senin sevgin kör ve sağır etmiştir.

"Benim körlüğüm, sana olan aşk ve muhabbetim sebebiyle, senin mâsivâna karşıdır; zîra حبك الشى يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeye muhabbetin kör ve sağır yapar" hadis-i şerîfi mûcibince, ey güzel, beni senin muhabbetin kör ve sağır etmiştir."

2354. "Ben Huda'nın gayrinden körüm, O'nunla görücüyüm, aşkın muktezâsı bu olur, söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. "Ben Allah'tan başkasından körüm, O'nunla görücüyüm, aşkın gereği bu olur, söyle!"

2355. "Sen ki görücüsün, beni körlerden tutma; ey medâr, senin lutfunun etrafında dönücüyüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. "Sen ki görücüsün, beni körlerden tutma; ey medâr, senin lutfunun etrafında dönücüyüm."

"Ey Rabbim, sen ki Basîr'sin (her şeyi gören), görüneni ve görünmeyeni görürsün. Beni körlerden sayma! Ey muhtaçların dayanağı! Ben senin lutfunun etrafında dönücüyüm; kullarını dayanak kabul etmem ve onların etrafında dolaşmam."

"Yâ Rab sen ki Basîr'sin, zâhir ve bâtını görürsün. Beni körlerden tutma! Ey medâr-ı muhtâcîn! Ben senin lutfunun etrafında dönücüyüm; kullarını medâr addetmem ve onların etrafında dolaşmam."

2356. "Nitekim Yûsuf-ı sıddîka rü'yâ gösterdin; ve ona müttekâ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. "Nitekim Yûsuf-ı sıddîka rü'yâ gösterdin; ve ona müttekâ oldu."

Yûsuf-ı sıddîk (a.s.)a sen, kader sırrına ait gelecek halleri bildiren rüya gösterdin ve o rüyaya dayandı, geleceğinden emin oldu.

"Yûsuf-ı sıddík (a.s.)a sen, sırr-ı kaderine âid ahvâl-i âtiyeyi müş'ir rü'yâ gösterdin ve o rü'yâya dayandı, âtîsinden emîn oldu."

2357. "Muhakkak bana da senin lutfun bir rü'ya gösterdi; o benim hadsiz du-âm oyun olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. "Muhakkak bana da senin lütfun bir rüya gösterdi; o benim hadsiz duam oyun olmadı."

"Lütfun, rızkımın duaya bağlı olduğuna dair bana da rüya gösterdi. Boşuna dua etmedim."

"Rızkımın duâya mevküf olduğuna dair lutfun, bana da rü'yâ gösterdi. Boşuna duâ etmedim."

2358. "Halk benim esrârımı bilmez, sözümü herze bilirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. "Halk benim sırrımı bilmez, sözümü saçmalık sanırlar."

"Halk benim rüyama vâkıf olmadığı için, ben duadan bahsettikçe, sözümü saçmalık ve hezeyan görürler."

"Halk benim rü'yâma vakıf olmadığı cihetle, ben duâdan bahs ettikçe, sözümü herze ve hezeyân görürler."

2359. "Onların hakkı vardır ve gaybin sırrını, sırrı çok bilenin ve gaybi çok örtenin gayri, kim bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. "Onların hakkı vardır ve gaybın sırrını, sırrı çok bilenin ve gaybı çok örtenin dışında kim bilir?"

Hakikatten habersiz olan halkın beni inkâr etme konusunda hakkı vardır ve gaybî sırları ancak sırrı bilen ve gaybı örten Yüce Allah bilir. Ve eğer Allah'tan başka bilenler olursa, onlar da Allah'ın bildirmesi ile bilirler. Nasıl ki Cin Sûresi'nde buyurulur: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولِ (Cin, 72/26-27) Yani "Yüce Allah gaybı bilicidir, resûllerden razı olduğu ve seçtiği kimsenin dışında hiç kimseyi gaybına muttali kılmaz."

"Hakikatten bî-haber olan halkın beni inkâr hususunda hakkı vardır ve esrâr-ı gaybiyyeyi ancak sırrı bilen ve gaybi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir.Ve eğer Hakk'ın gayri bilenler olursa, onlar da Hakk'ın bildirmesi ile bilirler. Nitekim sûre-i Cin'de buyurulur: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولِ (Cin, 72/26-27) Ya'nî "Hak Teâlâ gaybı bilicidir, resûlden irtizâ ettiği ve seçtiği kimsenin gayrini gaybına muttali' kılmaz."

2360. Hasım ona dedi: "Bana teveccüh et, hakkı söyle. Ey amca, niçin gök tarafına teveccüh ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. Hasım ona dedi: "Bana yönel, doğruyu söyle. Ey amca, niçin gök tarafına yöneldin?"

Fakirin hasmı olan öküz sahibi ona dedi: "Yüzünü bana dön de, benim hakkıma dair söz söyle. Niçin gök tarafına dönüyorsun?"

Fakîrin hasmı olan öküz sâhibi ona dedi: "Yüzünü bana dön de, benim hakkıma dâir söz söyle. Niçin gök tarafına dönüyorsun?"

2361. "Hile getiriyorsun, galat bırakıyorsun; aşk lafını ve kurbet lafını örüyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. "Hile getiriyorsun, hata bırakıyorsun; aşk sözünü ve yakınlık sözünü örüyorsun!"

"Şeyd" mekr (gizli yönlendirme), hile ve zerk (aldatma) anlamındadır. "Galat mî efkenî" ifadesi "Der galat mî efkenî" takdirinde olup, hataya düşüyorsun anlamına gelir. "Lâf zeden" övünerek söz söylemek demektir. Yani "İlahi aşktan bahsederek övünerek hi-

"Şeyd" mekr ve hîle ve zerk ma'nâsınadır. "Galat mî efkenî" "Der galat mî efkenî" takdîrinde olup, galata düşüyorsun, ma'nâsına gelir. "Lâf zeden" övünerek söz söylemek demekdir. Ya'nî "Aşk-ı ilâhîden bahisle öğünerek hî-

2357. "Muhakkak bana da senin lutfun bir rü'ya gösterdi; o benim hadsiz duâm oyun olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. "Muhakkak bana da senin lutfun bir rüya gösterdi; o benim hadsiz duam oyun olmadı."

Rızkımın duaya bağlı olduğuna dair lutfun, bana da rüya gösterdi. Boşuna dua etmedim.

"Rızkımın duâya mevküf olduğuna dair lutfun, bana da rü'yâ gösterdi. Boşuna duâ etmedim."

2358. "Halk benim esrârımı bilmez, sözümü herze bilirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. "Halk benim sırrımı bilmez, sözümü saçmalık sanırlar."

"Halk benim rüyama vâkıf olmadığı için, ben duadan bahsettikçe, sözümü saçmalık ve hezeyan görürler."

"Halk benim rü'yâma vakıf olmadığı cihetle, ben duâdan bahs ettikçe, sözümü herze ve hezeyân görürler."

2359. "Onların hakkı vardır ve gaybin sırrını, sırrı çok bilenin ve gaybi çok örtenin gayri, kim bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. "Onların hakkı vardır ve gaybın sırrını, sırrı çok bilenin ve gaybı çok örtenin dışında kim bilir?"

Hakikatten habersiz olan halkın beni inkâr etme konusunda hakkı vardır ve gaybî sırları ancak sırrı bilen ve gaybı örten Yüce Allah bilir. Ve eğer Allah'tan başka bilenler olursa, onlar da Allah'ın bildirmesi ile bilirler. Nasıl ki Cin Sûresi'nde buyurulur: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولِ (Cin, 72/26-27) Yani "Yüce Allah gaybı bilicidir, resûllerden razı olduğu ve seçtiği kimsenin dışında hiç kimseyi gaybına muttali kılmaz."

"Hakikatten bî-haber olan halkın beni inkâr hususunda hakkı vardır ve esrâr-ı gaybiyyeyi ancak sırrı bilen ve gaybi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir.Ve eğer Hakk'ın gayri bilenler olursa, onlar da Hakk'ın bildirmesi ile bilirler. Nitekim sûre-i Cin'de buyurulur: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولِ (Cin, 72/26-27) Ya'nî "Hak Teâlâ gaybı bilicidir, resûlden irtizâ ettiği ve seçtiği kimsenin gayrini gaybına muttali' kılmaz."

2360. Hasım ona dedi: "Bana teveccüh et, hakkı söyle. Ey amca, niçin gök tarafına teveccüh ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. Hasım ona dedi: "Bana yönel, doğruyu söyle. Ey amca, niçin gök tarafına yöneldin?"

Fakirin hasmı olan öküz sahibi ona dedi: "Yüzünü bana dön de, benim hakkıma dair söz söyle. Niçin gök tarafına dönüyorsun?"

Fakîrin hasmı olan öküz sâhibi ona dedi: "Yüzünü bana dön de, benim hakkıma dâir söz söyle. Niçin gök tarafına dönüyorsun?"

2361. "Hile getiriyorsun, galat bırakıyorsun; aşk lafını ve kurbet lafını örüyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. "Hile getiriyorsun, yanlış bırakıyorsun; aşk lafını ve yakınlık lafını örüyorsun!"

"Şeyd" mekr (gizli yönlendirme), hile ve zerk (aldatma) anlamındadır. "Galat mî efkenî" ifadesi "Der galat mî efkenî" takdirinde olup, yanlışa düşüyorsun anlamına gelir. "Lâf zeden" övünerek söz söylemek demektir. Yani "İlahi aşktan bahsederek övünerek hile ve riya yapıyorsun ve Hakk'a yakınlığından bahsederek övünerek, herkesi yanlışa düşürmek ve şaşırtmak istiyorsun."

"Şeyd" mekr ve hîle ve zerk ma'nâsınadır. "Galat mî efkenî" "Der galat mî efkenî" takdîrinde olup, galata düşüyorsun, ma'nâsına gelir. "Lâf zeden" övünerek söz söylemek demekdir. Ya'nî "Aşk-ı ilâhîden bahisle öğünerek hî- le ve riyâ yapıyorsun ve Hakk'a yakınlığından bahisle öğünerek, herkesi galata düşürmek ve şaşırtmak istiyorsun."

2362. "Mâdemki dil-mürdesin, hangi yüz ile gökler tarafına teveccüh etmişsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. "Mademki gönlü ölüsün, hangi yüz ile gökler tarafına yönelmişsin?"

"Mademki zulmetmek ve haram yemek sebebiyle kalbi ölmüş bir kimsesin, Hakk'a karşı hangi yüz ile gökler tarafına yönelmişsin ve aşk ve yakınlık davası edersin?"

"Mâdemki zulmetmek ve haram yemek sebebiyle kalbi ölmüş bir kimsesin, Hakk'a karşı hangi yüz ile gökler tarafına teveccüh etmişsin ve aşk ve kurbet da'vâsı edersin?"

2363. Bundan şehir içine bir gulgule düşmüş; o müslüman yüzünü zemîne koyardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Bundan şehir içine bir gürültü düşmüş; o Müslüman yüzünü yere koyardı.

Fakir ile öküz sahibinin arasındaki tartışmadan dolayı, şehir içine bir gürültü ve patırtı düşmüştü ve o fakir Müslüman da, Yüce Allah'a yalvarmak için alçakgönüllülükle yüzünü yere koyardı da derdi:

Fakîr ile öküz sahibinin arasındaki münâzaadan dolayı, şehir içine bir gulgule ve gürültü düşmüş idi ve o fakîr müslüman dahi, Hakk'a niyâz için tezellülen yüzünü yere koyar idi de derdi:

2364. Ki, "Ey Hudâ bu kulunu rüsvay etme! Gerçi fenâ isem dahi, sırrımı âşikâr etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. Ki, "Ey Allah'ım, bu kulunu rezil etme! Gerçi kötü isem dahi, sırrımı açığa çıkarma!"

2365. "Sen ve uzun geceler bilir ki, yüz niyaz ile seni çağırır idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. "Sen ve uzun geceler bilir ki, yüz niyaz ile seni çağırır idim."

"Ey Rabbim, beni kuşatan sen ve uzun geceler şahittir ki, birçok niyaz ve yakarışlarla seni çağırdım ve seni zikrettim."

"Yâ Rab, beni muhît olan sen ve uzun geceler şâhiddir ki, birçok niyâz ve tazarru'lar ile seni çağırdım ve seni zikr ettim."

2366. "Eğerçi halkın önünde muhakkak bunun kadri yoktur, senin önünde bir parlak mum gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. "Halkın önünde bunun değeri olmasa da, senin önünde parlak bir mum gibidir."

"Ey Rabbim, bu halk benim uzun gecelerde sana ettiğim dua ve yakarışlardan habersiz oldukları için, ben onlara duamdan bahsettikçe, saçma ve hezeyan görüp asla kıymet vermezler; fakat senin önünde benim içimdeki samimiyetim ve ettiğim yakarışlar parlak bir mum gibi açıktır." diyerek riya yapıyorsun ve Hakk'a yakınlığından bahsederek övünerek, herkesi yanıltmak ve şaşırtmak istiyorsun.

"Yâ Rab, bu halk benim uzun gecelerde sana ettiğim duâ ve niyâzlardan bî-haber oldukları için, ben onlara duâmdan bahs ettikçe, saçma ve hezeyân görüp aslâ kıymet vermezler; fakat senin önünde benim bâtınımdaki hulûsum ve ettiğim niyâzlar bir parlak mum gibi zâhirdir." le ve riyâ yapıyorsun ve Hakk'a yakınlığından bahisle öğünerek, herkesi ga- lata düşürmek ve şaşırtmak istiyorsun."

2362. "Mâdemki dil-mürdesin, hangi yüz ile gökler tarafına teveccüh etmiş- sin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. "Mademki gönlü ölmüş birisin, hangi yüzle gökler tarafına yöneldin?"

"Mademki zulmetmek ve haram yemek sebebiyle kalbi ölmüş bir kimsesin, Hakk'a karşı hangi yüzle gökler tarafına yöneldin ve aşk ve yakınlık davası edersin?"

"Mâdemki zulmetmek ve haram yemek sebebiyle kalbi ölmüş bir kimse- sin, Hakk'a karşı hangi yüz ile gökler tarafına teveccüh etmişsin ve aşk ve kurbet da'vâsı edersin?"

2363. Bundan şehir içine bir gulgule düşmüş; o müslüman yüzünü zemîne ko- yardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Bundan şehir içine bir gürültü düşmüş; o Müslüman yüzünü yere koyardı.

Fakir ile öküz sahibinin arasındaki anlaşmazlıktan dolayı, şehir içine bir gürültü ve patırtı düşmüştü ve o fakir Müslüman da, Allah'a yalvarmak için alçakgönüllülükle yüzünü yere koyardı da derdi:

Fakîr ile öküz sahibinin arasındaki münâzaadan dolayı, şehir içine bir gul- gule ve gürültü düşmüş idi ve o fakîr müslüman dahi, Hakk'a niyâz için te- zellülen yüzünü yere koyar idi de derdi:

2364. Ki, "Ey Hudâ bu kulunu rüsvay etme! Gerçi fenâ isem dahi, sırrımı âşikâr etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. Ki, "Ey Allah'ım, bu kulunu rezil etme! Gerçi kötü isem dahi, sırrımı açığa çıkarma!"

2365. "Sen ve uzun geceler bilir ki, yüz niyaz ile seni çağırır idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. "Sen ve uzun geceler bilir ki, yüz niyaz ile seni çağırır idim."

"Ey Rabbim, beni kuşatan sen ve uzun geceler şahittir ki, birçok niyaz ve yakarışlarla seni çağırdım ve seni zikrettim."

"Yâ Rab, beni muhît olan sen ve uzun geceler şâhiddir ki, birçok niyâz ve tazarru'lar ile seni çağırdım ve seni zikr ettim."

2366. "Eğerçi halkın önünde muhakkak bunun kadri yoktur, senin önünde bir parlak mum gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. "Halkın önünde bunun hiçbir değeri olmasa da, senin önünde parlak bir mum gibidir."

"Ey Rabbim, bu halk benim uzun gecelerde sana ettiğim dua ve yakarışlardan habersiz oldukları için, ben onlara duamdan bahsettikçe, bunu saçma ve hezeyan görüp asla kıymet vermezler; fakat senin önünde benim içimdeki samimiyetim ve ettiğim yakarışlar parlak bir mum gibi görünür."

"Yâ Rab, bu halk benim uzun gecelerde sana ettiğim duâ ve niyâzlardan bî-haber oldukları için, ben onlara duâmdan bahs ettikçe, saçma ve hezeyân görüp asla kıymet vermezler; fakat senin önünde benim bâtınımdaki hulû- sum ve ettiğim niyâzlar bir parlak mum gibi zâhirdir."

## Dâvud nebî (a.s.)ın her iki hasmın sözünü dinlemesi ve müddeîden suâl etmesi

2367. Vaktaki Dâvud nebî dışarıya geldi, dedi: "Agah ol, bu ahval nasıldır, nasıl?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Vaktaki Dâvud nebî dışarıya geldi, dedi: "Agah ol, bu ahval nasıldır, nasıl?"

Halkın bu gürültüsü üzerine Dâvud (a.s.) saadetli evlerinden dışarıya çıktı ve öfkelenip bağıran ve çağıran öküz sahibine hitaben: "Telaşı bırak da kendine gel, aranızdaki bu haller nasıl oldu; ve nasıl cereyan etti? İşin doğrusunu anlat!" buyurdu.

Halkın bu gürültüsü üzerine Dâvud (a.s.) hâne-i saâdetlerinden dışarıya çıktı ve öfkelenip bağıran ve çağıran öküz sahibine hitâben: "Telâşı bırak da kendine gel, aranızdaki bu ahvâl nasıl oldu; ve nasıl cereyan etti? İşin doğrusunu anlat!" buyurdu.

2368. Müddeî dedi: "Ey Allâhın peygamberi, dâd! Benim öküzüm, onun evine düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Davacı dedi: "Ey Allah'ın peygamberi, adalet! Benim öküzüm, onun evine düştü."

"Dâd" adalet isterim anlamına gelen bir sesleniştir.

"Dâd" adâlet isterim! ma'nâsına nidâdır.

2369. "Öküzümü öldürdü; niçin o, öküzümü öldürdü? Mâcerâyı beyan et, diye ona sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. "Öküzümü öldürdü; niçin o, öküzümü öldürdü? Macerayı anlat, diye ona sor!"

2370. Dâvud ona dedi: "Ey kerem sahibi söyle! Niçin muhteremin mülkünü [2379] telef ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. Dâvud ona dedi: "Ey kerem sahibi söyle! Niçin muhteremin mülkünü [2379] telef ettin?"

Ankaravî hazretleri "mülk-i muhterem" terkibini, izâfet-i lâmiyye (aitlik bildiren tamlama) kabul edip "muhterem olan zâtın mülkü" anlamını vermiştir. Bu durumda hâkimiyet makamında bulunan Hz. Dâvud (a.s.) davalıya "bü'l-kerem" ve müdde-

Ankaravî hazretleri “mülk-i muhterem" terkibini, izâfet-i lâmiyye addedip "muhterem olan zâtın mülkü" ma'nâsını vermiştir. Bu sûretde mevki'-i hâkimiyyette bulunan Hz. Dâvud (a.s.) müddeâ-aleyhe "bü'l-kerem" ve müdde-

## Dâvud nebî (a.s.)ın her iki hasmın sözünü dinlemesi ve müddeîden suâl etmesi

2367. Vaktaki Dâvud nebî dışarıya geldi, dedi: "Agah ol, bu ahval nasıldır, nasıl?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Vaktaki Dâvud nebî dışarıya geldi, dedi: "Agah ol, bu ahval nasıldır, nasıl?"

Halkın bu gürültüsü üzerine Dâvud (a.s.) saadetli evlerinden dışarıya çıktı ve öfkelenip bağıran ve çağıran öküz sahibine hitaben: "Telaşı bırak da kendine gel, aranızdaki bu haller nasıl oldu; ve nasıl cereyan etti? İşin doğrusunu anlat!" buyurdu.

Halkın bu gürültüsü üzerine Dâvud (a.s.) hâne-i saâdetlerinden dışarıya çıktı ve öfkelenip bağıran ve çağıran öküz sahibine hitâben: "Telâşı bırak da kendine gel, aranızdaki bu ahvâl nasıl oldu; ve nasıl cereyan etti? İşin doğrusunu anlat!" buyurdu.

2368. Müddeî dedi: "Ey Allâhın peygamberi, dâd! Benim öküzüm, onun evine düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Davacı dedi: "Ey Allah'ın peygamberi, adalet! Benim öküzüm, onun evine düştü."

"Dâd" adalet isterim anlamına gelen bir sesleniştir.

"Dâd" adâlet isterim! ma'nâsına nidâdır.

2369. "Öküzümü öldürdü; niçin o, öküzümü öldürdü? Mâcerâyı beyan et, diye ona sor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. "Öküzümü öldürdü; niçin o, öküzümü öldürdü? Macerayı anlat, diye ona sor!"

2370. Dâvud ona dedi: "Ey kerem sahibi söyle! Niçin muhteremin mülkünü [2379] telef ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. Dâvud ona dedi: "Ey kerem sahibi söyle! Niçin muhteremin mülkünü [2379] telef ettin?"

Ankaravî hazretleri "mülk-i muhterem" tamlamasını, izafet-i lamiyye (aitlik bildiren tamlama) kabul edip "muhterem olan zâtın mülkü" anlamını vermiştir. Bu durumda, hâkimiyet makamında bulunan Hz. Dâvud (a.s.) davalıya "bü'l-kerem" (kerem sahibi) ve davacıya da "muhterem" ifadelerini kullanarak tarafsızlığını ve yüce kalbinin hiçbir tarafa eğilim göstermediğini belirtmiştir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed ve İmdâdullah hazretleri ise "muhterem"e, haram edilmiş olan anlamını verip, ikinci bir yorum şekli göstermişlerdir ki, bu durumda anlam: "Niçin sana haram olmuş olan mülkü telef ettin?" demek olur. Tamlama da, sıfat tamlaması olur.

Ankaravî hazretleri “mülk-i muhterem" terkibini, izâfet-i lâmiyye addedip "muhterem olan zâtın mülkü" ma'nâsını vermiştir. Bu sûretde mevki'-i hâkimiyyette bulunan Hz. Dâvud (a.s.) müddeâ-aleyhe "bü'l-kerem" ve müdde- îye de "muhterem" ta'birlerini isti'mâl ederek bîtaraflığını ve kalb-i şerîfinin hiçbir tarafa meyil buyurmadığını göstermiştir. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed ve İmdâdullah hazretleri "muhterem"e, harâm edilmiş olan ma'nâsını verip, ikinci bir vecih göstermişlerdir ki, bu sûretde ma'nâ: "Niçin sana harâm olmuş olan mülkü telef ettin?" demek olur. Ve terkîb de, terkib-i tavsîfi olur.

2371. "Sakın perakende söyleme, hüccet getir; tâ ki bu da'vâ ve iş bertaraf olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. "Sakın perakende söyleme, hüccet getir; tâ ki bu da'vâ ve iş bertaraf olsun!"

Yani, "Delilsiz ve kanıtsız saçma sapan söz söyleme ki, bu iddiayı uzatmaksızın ortadan kaldıralım!"

Ya'nî, "Delilsiz ve hüccetsiz saçma sapan söz söyleme ki, bu da'vâyı uzatmaksızın bertaraf edelim!"

2372. Dedi: "Ey Dâvud, yedi sene gece ve gündüz duâda ve talebde idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. Dedi: "Ey Dâvud, yedi sene gece ve gündüz duada ve istekte idim."

2373. "Ey Huda! Helâl ve zahmetsiz bir rızık isterim, diyerek, Yezdân'dan bunu isterdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. "Ey Tanrı! Helâl ve zahmetsiz bir rızık isterim, diyerek, Allah'tan bunu isterdim."

2374. "Erkek ve kadın benim nâleme vakıftırlar; çocuklar mâcerâ vasf edicilerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. "Erkek ve kadın benim nâleme vakıftırlar; çocuklar mâcerâ vasf edicilerdir."

2375. "Bu haberi sen, her kimden istersen sor! Ta ki işkencesiz ve zararsız söylesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. "Bu haberi sen, her kimden istersen sor! Ta ki işkencesiz ve zararsız söylesin."

"Bu haberi sen, işkence ve zorlama yapmaksızın ve zarar vermeksizin her kimden istersen şehir halkına sor. Onlar bu gördüklerini ve bildiklerini kendi rızalarıyla söylerler."

"Bu haberi sen, işkence ve icbâr etmeksizin ve zarar îkā' eylemeksizin her kimden istersen şehir halkına sor. Onlar bu gördüklerini ve bildiklerini kendi rızâlarıyla söylerler."

2376. "Halktan hem âşikâre ve hem gizli sor ki, bu parçalanmış eski libaslı fakîr ne der idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. "Halktan hem âşikâre ve hem gizli sor ki, bu parçalanmış eski libaslı fakîr ne der idi?"

"Şehir halkından hem açıkça hem de gizlice, "Bu eski püskü elbiseli fakir ne söylerdi?" diye sor!" ifadesiyle "muhterem" (saygıdeğer) tabirlerini kullanarak tarafsızlığını ve yüce kalbinin hiçbir tarafa eğilim göstermediğini belirtmiştir. Hind şârihlerinden (şerh edenlerden) Velî Muhammed ve İmdâdullah hazretleri ise "muhterem" kelimesine, haram edilmiş olan anlamını verip, ikinci bir yorum şekli (vecih) göstermişlerdir ki, bu durumda anlam: "Niçin sana haram kılınmış olan mülkü telef ettin?" demek olur. Ve terkip de, sıfat tamlaması (terkib-i tavsîfi) olur.

"Şehir halkından hem alenen ve hem sırren, "Bu eski püskü elbiseli fakîr ne söyler idi?" diye sor!" îye de "muhterem" ta'birlerini isti'mâl ederek bîtaraflığını ve kalb-i şerîfinin hiçbir tarafa meyil buyurmadığını göstermiştir. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed ve İmdâdullah hazretleri "muhterem"e, harâm edilmiş olan ma'nâsını verip, ikinci bir vecih göstermişlerdir ki, bu sûretde ma'nâ: "Niçin sana harâm olmuş olan mülkü telef ettin?" demek olur. Ve terkîb de, terkib-i tavsîfi olur.

2371. Sakın perakende söyleme, hüccet getir; tâ ki bu da'vâ ve iş bertaraf olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. Sakın perakende söyleme, delil getir; tâ ki bu iddia ve iş ortadan kalksın!

Yani, "Delilsiz ve ispatsız saçma sapan söz söyleme ki, bu iddiayı uzatmaksızın ortadan kaldıralım!"

Ya'nî, "Delilsiz ve hüccetsiz saçma sapan söz söyleme ki, bu da'vâyı uzatmaksızın bertaraf edelim!"

2372. Dedi: "Ey Dâvud, yedi sene gece ve gündüz duâda ve talebde idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. Dedi: "Ey Dâvud, yedi sene gece ve gündüz duada ve istekte idim."

2373. Ey Huda! Helâl ve zahmetsiz bir rızık isterim, diyerek, Yezdân'dan bunu isterdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. Ey Tanrı! Helâl ve zahmetsiz bir rızık isterim, diyerek, Yezdân'dan bunu isterdim.

2374. Erkek ve kadın benim nâleme vakıftırlar; çocuklar mâcerâ vasf edicilerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. Erkek ve kadın benim inlememe vâkıftırlar; çocuklar macerayı anlatanlardır.

2375. Bu haberi sen, her kimden istersen sor! Ta ki işkencesiz ve zararsız söylesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. Bu haberi sen, her kimden istersen sor! Ta ki işkencesiz ve zararsız söylesin.

Bu haberi sen, işkence ve zorlama yapmaksızın ve zarar vermeksizin her kimden istersen şehir halkına sor. Onlar bu gördüklerini ve bildiklerini kendi rızalarıyla söylerler.

"Bu haberi sen, işkence ve icbâr etmeksizin ve zarar îkā' eylemeksizin her kimden istersen şehir halkına sor. Onlar bu gördüklerini ve bildiklerini kendi rızâlarıyla söylerler."

2376. Halktan hem âşikâre ve hem gizli sor ki, bu parçalanmış eski libaslı fakîr ne der idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. Halktan hem açıkça ve hem gizlice sor ki, bu parçalanmış eski elbiseli fakir ne der idi?"

"Şehir halkından hem alenen ve hem gizlice, "Bu eski püskü elbiseli fakir ne söyler idi?" diye sor!"

"Şehir halkından hem alenen ve hem sırren, "Bu eski püskü elbiseli fakîr ne söyler idi?" diye sor!"

2377. Bu cümle duâdan ve figāndan sonra, ansızın bir öküzü hanede gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. Bu duadan ve feryattan sonra, ansızın bir öküzü evde gördüm.

2378. Benim gözüm karardı; lût için değil, onun meserreti ile ki, dua makbûl geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Benim gözüm karardı; lût için değil, onun sevinciyle ki, dua kabul edildi.

"Lût" gıda, kunût (ümitsizlik), dua anlamındadır. "Kabul" ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) anlamında bir mastardır, kabul edilmiş demektir. Yani, "Öküz-evime gelince, gözüm karardı; fakat bu gözümün kararması öküzün sadece gıda ve rızık olmasından kaynaklanmıyor, duamın Yüce Allah katında kabul edilmesi sevincinden idi."

“Lût” gıdâ, kunût, duâ ma'nâsınadır. "Kabûl" ism-i mefûl ma'nâsında masdardır, makbûl demek olur. Ya'nî, "Öküz-evime gelince, gözüm karardı; fakat bu gözümün kararması öküzün mücerred gıdâ ve rızk olmasından nâşî değil, duâmın ind-i ilâhîde makbûl olması sevincinden idi."

2379. O gayb bilici benim duamı işitti, diye O'nun şükrüne vermek için bunu öldürdüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. O gayb bilici benim duamı işitti, diye O'nun şükrüne vermek için bunu öldürdüm.

"O gayb bilici olan Yüce Allah benim duamı işitti ve kabul etti diyerek, o kabulün şükrüne vermek, yani fakirlere öküzün etini sadaka olarak vermek için bunu kurban ettim."

“O gayb bilici olan Allah Teâlâ hazretleri benim duâmı işitti ve kabûl etti diyerek, o kabûlün şükrüne vermek, ya'nî fukarâya öküzün etini tasadduk etmek için bunu zebh ve kurbân ettim.”

## Dâvud (a.s.)ın öküzü öldüren aleyhine hükmetmesi

2380. Dâvud dedi: "Bu sözleri yıka, bu da'vada hüccet-i şer'îyi söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. Dâvud dedi: "Bu sözleri yıka, bu davada şer'î delili söyle!"

Dâvud (a.s.) fakire dedi ki: "Bu görünen, akla uygun olmayan sözleri terk et ve kalbinden sil! Bu öküz davasında şer'î bir delil varsa, onu söyle!"

Dâvud (a.s.) fakîre dedi ki: "Bu zâhirde, gayr-i ma'kül olan sözleri terket ve kalbinden sil! Bu öküz da'vâsında hüccet-i şer'î varsa, onu söyle!"

2381. Sen revâ tutar mısın ki, ben hüccetsiz şehir içine bâtıl bir adet koyayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. Sen uygun görür müsün ki, ben delilsiz bir şekilde şehir içine geçersiz bir âdet koyayım?

2377. Bu cümle duâdan ve figāndan sonra, ansızın bir öküzü hanede gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. Bu duadan ve feryattan sonra, ansızın bir öküzü evde gördüm.

2378. Benim gözüm karardı; lût için değil, onun meserreti ile ki, dua makbûl geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Benim gözüm karardı; lût için değil, onun sevinciyle ki, dua kabul edildi.

"Lût" gıda, kunût (ümitsizlik), dua anlamındadır. "Kabul" ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) anlamında bir mastardır, kabul edilmiş demektir. Yani, "Öküz evime gelince, gözüm karardı; fakat bu gözümün kararması öküzün sadece gıda ve rızık olmasından kaynaklanmıyordu, duamın ilahi katında kabul edilmesi sevincinden idi.

“Lût” gıdâ, kunût, duâ ma'nâsınadır. "Kabûl" ism-i mefûl ma'nâsında masdardır, makbûl demek olur. Ya'nî, "Öküz evime gelince, gözüm karardı; fakat bu gözümün kararması öküzün mücerred gıdâ ve rızk olmasından nâşî değil, duâmın ind-i ilâhîde makbûl olması sevincinden idi.

2379. O gayb bilici benim duamı işitti, diye O'nun şükrüne vermek için bunu öldürdüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. O gayb bilici benim duamı işitti, diye O'nun şükrüne vermek için bunu öldürdüm.

O gayb bilici olan Yüce Allah benim duamı işitti ve kabul etti diyerek, o kabulün şükrüne vermek, yani fakirlere öküzün etini sadaka olarak vermek için bunu kestim ve kurban ettim.

O gayb bilici olan Allah Teâlâ hazretleri benim duâmı işitti ve kabûl etti diyerek, o kabûlün şükrüne vermek, ya'nî fukarâya öküzün etini tasadduk etmek için bunu zebh ve kurbân ettim.

## Dâvud (a.s.)ın öküzü öldüren aleyhine hükmetmesi

2380. Dâvud dedi: "Bu sözleri yıka, bu da'vada hüccet-i şer'îyi söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. Dâvud dedi: "Bu sözleri yıka, bu davada şer'î delili söyle!"

Dâvud (a.s.) fakire dedi ki: "Bu görünen, akla uygun olmayan sözleri terk et ve kalbinden sil! Bu öküz davasında şer'î bir delil varsa, onu söyle!"

Dâvud (a.s.) fakîre dedi ki: "Bu zâhirde, gayr-i ma'kül olan sözleri terket ve kalbinden sil! Bu öküz da'vâsında hüccet-i şer'î varsa, onu söyle!"

2381. Sen revâ tutar mısın ki, ben hüccetsiz şehir içine bâtıl bir adet koyayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. Sen, benim delilsiz bir şekilde şehir içine yanlış bir âdet koymama razı olur musun?

Senin delilsiz iddiânı dinleyip, senin lehine hükmetmek, şehir halkı arasına yanlış bir âdet koymaktır. Ben şanlı/yüce bir peygamber olduğum hâlde, sen böyle bir durumu bana uygun görür müsün?

Senin hüccetsiz da'vânı dinleyip, lehine hükmetmek, şehir halkı arasına bâtıl bir âdet koymaktır. Ben bir nebiyy-i zîşân olduğum halde, sen böyle bir hâli bana câiz görür müsün?

2382. "Bunu sana kim bahş etti? Satın mı aldın, vâris misin? Niçin mahsul alıyorsun, ekinci misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. "Bunu sana kim bahşetti? Satın mı aldın, vâris misin? Niçin mahsul alıyorsun, ekinci misin?"

Bu öküzün şeriat açısından mülkiyet sebeplerini göster; sana kim bağışladı? Satın mı aldın, sana miras yoluyla mı geçti, ispat et! Çünkü bir kimse, bir yerden mahsul kaldırmaya teşebbüs ettiği zaman, ekinci misin diye sorarlar.

"Bu öküzün şer'an esbâb-ı mülkiyyetini göster; sana kim bağışladı? Satın mı aldın, sana verâset sûretiyle mi intikāl etti, isbât et! Zîrâ bir kimse, bir yerden mahsûl kaldırmağa teşebbüs ettiği vakit, ekinci misin diye sorarlar."

2383. "Ey amca! Kesbi ziraat gibi bil; sen ekmedikçe, îrâd senin lâyıkın olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. "Ey amca! Kesbi ziraat gibi bil; sen ekmedikçe, gelir senin hakkın olmaz!"

2384. "O şeyi ki, ekersin, onu biçersin, o senin lâyıkındır; ve yoksa bu zulüm senin üzerine dürüst oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. "O şeyi ki ekersin, onu biçersin, o senin lâyıkındır; ve yoksa bu zulüm senin üzerine dürüst oldu."

Kişi ektiğini biçmek genel bir kuraldır; eğer ekmemiş olduğunu biçmek istersen, öküz sahibinin ve halkın sana isnat ettikleri haksızlık ve zalim sıfatı senin hakkında doğru olur.

"Kişi ektiğini biçmek umûmî kāidedir; eğer ekmemiş olduğunu biçmek istersen, öküz sahibinin ve halkın sana isnâd ettikleri bîdâd ve zâlim sıfatı senin hakkında doğru olur."

2385. "Git, müslümanın malını ver! Eğri söyleme, git borç iste ve ver, bâtılı isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. "Git, Müslümanın malını ver! Eğri söyleme, git borç iste ve ver, bâtılı isteme!"

Yani, "Öküze sahip olmak için bâtıl sebepler arama!"

Ya'nî, “Öküze mâlik olmak için bâtıl sebebler arama!"

2386. Dedi: "Ey şâh! Sen de bana bunu söylüyorsun ki, zulüm ashabı söylüyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. Dedi: "Ey şah! Sen de bana bunu söylüyorsun ki, zulüm ehli söylüyorlar."

Fakir bu hüküm üzerine dedi: "Ey görünenin ve görünmeyenin şahı olan şanlı peygamber! Sen de bana, zulüm ehlinin söylediğini söylüyorsun! Senin delilsiz iddiânı dinleyip, lehine hükmetmek, şehir halkı arasına yanlış bir âdet koymaktır. Ben şanlı bir peygamber olduğum halde, sen böyle bir durumu bana uygun görür müsün?"

Fakîr bu hüküm üzerine dedi: "Ey zâhir ve bâtının şâhı olan nebiyy-i zî-şân! Sen de bana, ashâb-ı zulmün söylediğini söylüyorsun!" Senin hüccetsiz da'vânı dinleyip, lehine hükmetmek, şehir halkı arasına bâtıl bir âdet koymaktır. Ben bir nebiyy-i zîşân olduğum halde, sen böyle bir hâli bana câiz görür müsün?"

2382. "Bunu sana kim bahş etti? Satın mı aldın, vâris misin? Niçin mahsul alıyorsun, ekinci misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. "Bunu sana kim bahşetti? Satın mı aldın, vâris misin? Niçin mahsul alıyorsun, ekinci misin?"

Bu öküzün şeriat açısından mülkiyet sebeplerini göster; sana kim bağışladı? Satın mı aldın, sana miras yoluyla mı geçti, ispat et! Çünkü bir kimse, bir yerden mahsul kaldırmaya teşebbüs ettiği zaman, ekinci misin diye sorarlar.

"Bu öküzün şer'an esbâb-ı mülkiyyetini göster; sana kim bağışladı? Satın mı aldın, sana verâset sûretiyle mi intikāl etti, isbât et! Zîrâ bir kimse, bir yerden mahsûl kaldırmağa teşebbüs ettiği vakit, ekinci misin diye sorarlar."

2383. "Ey amca! Kesbi ziraat gibi bil; sen ekmedikçe, îrâd senin lâyıkın olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. "Ey amca! Kesbi ziraat gibi bil; sen ekmedikçe, gelir senin hakkın olmaz!"

2384. "O şeyi ki, ekersin, onu biçersin, o senin lâyıkındır; ve yoksa bu zulüm senin üzerine dürüst oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. "Ektiğin şeyi biçersin, o senin lâyıkındır; yoksa bu zulüm senin üzerine dürüst oldu."

Kişi ektiğini biçer, bu genel bir kuraldır; eğer ekmemiş olduğunu biçmek istersen, öküz sahibinin ve halkın sana isnat ettikleri haksızlık ve zalim sıfatı senin hakkında doğru olur.

"Kişi ektiğini biçmek umûmî käidedir; eğer ekmemiş olduğunu biçmek istersen, öküz sahibinin ve halkın sana isnâd ettikleri bîdâd ve zâlim sıfatı senin hakkında doğru olur."

2385. "Git, müslümanın malını ver! Eğri söyleme, git borç iste ve ver, bâtılı isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. "Git, Müslümanın malını ver! Eğri söyleme, git borç iste ve ver, bâtılı isteme!"

Yani, "Öküze sahip olmak için bâtıl sebepler arama!"

Ya'nî, “Öküze mâlik olmak için bâtıl sebebler arama!"

2386. Dedi: "Ey şâh! Sen de bana bunu söylüyorsun ki, zulüm ashabı söylüyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. Dedi: "Ey şah! Sen de bana bunu söylüyorsun ki, zulüm ehli söylüyorlar."

Fakir, bu hüküm üzerine dedi: "Ey görünenin ve görünmeyenin şahı olan şanlı peygamber! Sen de bana, zulüm ehlinin söylediğini söylüyorsun!"

Fakîr bu hüküm üzerine dedi: "Ey zâhir ve bâtının şâhı olan nebiyy-i zî-şân! Sen de bana, ashâb-ı zulmün söylediğini söylüyorsun!"

## Dâvud (a.s.)ın hâkimliğinden o şahsın tazarru'u

2387. Secde etti ve dedi: "Ey yanıklığı bilen, o şu'leyi Dâvud'un kalbine at!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. Secde etti ve dedi: "Ey yanıklığı bilen, o şu'leyi Dâvud'un kalbine at!"

Yani fakir Dâvud (a.s.), şeriatın zahirine göre verdiği hükmün kendi aleyhine olduğunu görünce, hemen yere kapanıp secde etti ve Allah'a yalvarmaya başlayarak dedi: "Ey kalplerdeki yanıklığı bilen yüce ve ulu Zât, o yanıklığın alevini, Dâvud (a.s.)ın kalbine de at!"

Ya'nî fakîr Dâvud (a.s.)ın zâhir-i şerîat üzere verdiği hüküm, kendi aleyhinde olduğunu görünce, hemen yere kapanıp secde etti ve münâcâta başlıyarak dedi: "Ey kalblerdeki yanıklığı bilen Zât-ı ecel ve a'lâ, o yanıklığın şu'lesini, Dâvud (a.s.)ın kalbine de at!"

2388. "Ey mufzılim, o şeyi ki, sır ile kalbime sen bıraktın, onun kalbine koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. "Ey iyilik edicim, o şeyi ki, sır olarak kalbime sen bıraktın, onun kalbine koy!"

"Mufzıl" fazilet verici ve iyilik edici anlamındadır. "Ey fazilet verici ve iyilik edici olan yüce şanlı Zât, benim gönlüme gizlice bıraktığın talep ve duanın sırrını, Davud (a.s.)ın kalbine de koy. Bu benim duamın ve talebimin hikmetine vakıf olsun!"

"Mufzıl" fazilet verici ve iyilik edici ma'nâsınadır. "Ey fazilet verici ve iyilik edici olan Zât-ı azîmü'ş-şân, benim gönlüme gizlice bıraktığın taleb ve duânın sırrını, Dâvud (a.s.)ın kalbine de koy. Bu benim duâmın ve talebimin hikmetine vakıf olsun!"

2389. Bunu söyledi; hay hay diye giryede oldu; nihayet Dâvud'un kalbi yerinden dışarı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. Bunu söyledi; hay hay diye ağlamakta oldu; nihayet Dâvud'un kalbi yerinden dışarı oldu.

O fakir, bu münâcâtını söyleyip hay hay diye hıçkırarak ağlamakta oldu; onun böyle ağlamasının ve münâcâtının tesiri Dâvud (a.s.)ın şerefli kalbini yerinden oynattı ve onu etkiledi.

O fakîr, bu münâcâtını söyleyip hay hay diye hıçkırarak ağlamakta oldu; onun böyle ağlamasının ve münâcâtının te'sîri Dâvud (a.s.)ın kalb-i şerîfini yerinden oynattı ve müteessir kıldı.

2390. Dedi: "Ey öküzü isteyen, âgâh ol, bana bugün mühlet ver ve bu da'vâla-[2399] rı eşme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. Dedi: "Ey öküzü isteyen, uyanık ol, bana bugün süre ver ve bu iddiaları eşeleme!"

"Kâvîden" kazmak ve araştırmak anlamındadır. Yani "Bu iddiaların sonucunu aceleyle araştırma!"

"Kâvîden" kazmak ve tefahhus etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "Bu da'vâların neticesini müsta'cilen tefahhus etme!"

## Dâvud (a.s.)ın hâkimliğinden o şahsın tazarru'u

2387. Secde etti ve dedi: "Ey yanıklığı bilen, o şu'leyi Dâvud'un kalbine at!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. Secde etti ve dedi: "Ey yanıklığı bilen, o şu'leyi Dâvud'un kalbine at!"

Yani fakir Dâvud (a.s.), şeriatın zahirine göre verdiği hükmün kendi aleyhine olduğunu görünce, hemen yere kapanıp secde etti ve Allah'a yalvarmaya başlayarak dedi: "Ey kalplerdeki yanıklığı bilen yüce ve ulu Zât, o yanıklığın alevini, Dâvud (a.s.)ın kalbine de at!"

Ya'nî fakîr Dâvud (a.s.)ın zâhir-i şerîat üzere verdiği hüküm, kendi aleyhinde olduğunu görünce, hemen yere kapanıp secde etti ve münâcâta başlıyarak dedi: "Ey kalblerdeki yanıklığı bilen Zât-ı ecel ve a'lâ, o yanıklığın şu'lesini, Dâvud (a.s.)ın kalbine de at!"

2388. "Ey mufzılim, o şeyi ki, sır ile kalbime sen bıraktın, onun kalbine koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. "Ey iyilik edicim, o şeyi ki, sır olarak kalbime sen bıraktın, onun kalbine koy!"

"Mufzıl" fazilet verici ve iyilik edici anlamındadır. "Ey fazilet verici ve iyilik edici olan yüce şanlı Zât, benim gönlüme gizlice bıraktığın talep ve duanın sırrını, Davud (a.s.)ın kalbine de koy. Bu benim duamın ve talebimin hikmetine vakıf olsun!"

"Mufzıl" fazilet verici ve iyilik edici ma'nâsınadır. "Ey fazilet verici ve iyilik edici olan Zât-ı azîmü'ş-şân, benim gönlüme gizlice bıraktığın taleb ve duânın sırrını, Dâvud (a.s.)ın kalbine de koy. Bu benim duâmın ve talebimin hikmetine vakıf olsun!"

2389. Bunu söyledi; hay hay diye giryede oldu; nihayet Dâvud'un kalbi yerinden dışarı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. Bunu söyledi; hay hay diye ağlamakta oldu; nihayet Dâvud'un kalbi yerinden dışarı oldu.

O fakir, bu münâcâtını söyleyip hay hay diye hıçkırarak ağlamakta oldu; onun böyle ağlamasının ve münâcâtının tesiri Dâvud (a.s.)ın şerefli kalbini yerinden oynattı ve onu etkiledi.

O fakîr, bu münâcâtını söyleyip hay hay diye hıçkırarak ağlamakta oldu; onun böyle ağlamasının ve münâcâtının te'sîri Dâvud (a.s.)ın kalb-i şerîfini yerinden oynattı ve müteessir kıldı.

2390. Dedi: "Ey öküzü isteyen, âgâh ol, bana bugün mühlet ver ve bu da'vâla-[2399] rı eşme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. Dedi: "Ey öküzü isteyen, uyanık ol, bana bugün süre ver ve bu iddiaları eşeleme!"

"Kâvîden" kazmak ve araştırmak anlamındadır. Yani "Bu iddiaların sonucunu aceleyle araştırma!"

"Kâvîden" kazmak ve tefahhus etmek ma'nâsınadır. Ya'nî "Bu da'vâların neticesini müsta'cilen tefahhus etme!"

2391. "Tâ ki ben halvet tarafına gideyim, sır biliciden namazda bu ahvali sorayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. "Tâ ki ben halvet tarafına gideyim, sır biliciden namazda bu ahvali sorayım!"

Peygamberliğin bâtını (iç yüzü) velâyettir (Allah dostluğu); peygamberlik görünen âleme ve halka, velâyet ise bâtına ve Hakk'a ilişkindir. Dâvud (a.s.)'ın halvet (yalnız kalma) tarafına gitmesi, kendisinin peygamberlik hükümlerinden, velâyet hükümlerine yönelmiş olması içindir. Çünkü görünen, bâtının ve peygamberlik, velâyetin perdesidir. Bu sebeple peygamberler (aleyhimü's-selâm) davet anında, kader sırrından perdelidirler. Kader sırrına ancak velâyet yönleriyle muttali olurlar (vakıf olurlar). Namazda bu iddianın hakikatini sorması, namazın Hak ile kul arasında bir münâcât (gizli konuşma) olmasındandır. Ve şanlı peygamber (Dâvud a.s.) sürekli namaz hâlinde olup, dilediği zaman, kendi velâyet yönüne yönelebilir. Halvet ve zâhirî namaz ve mühlet (süre) ile kayıtlı olması halka öğretmek içindir.

Nübüvvetin bâtını velâyettir; ve nübüvvet zâhire ve halka; ve velâyet bâtına ve Hakk'a taalluk eder. Dâvud (a.s.)ın halvet tarafına gitmesi, kendisinin ahkâm-ı nübüvvetinden, ahkâm-ı velâyetine teveccüh etmiş olması içindir. Zîrâ zâhir, bâtının ve nübüvvet, velâyetin hicabıdır. Bu sebeble enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hazarâtı hîn-i da'vette, sırr-ı kaderden hicâbdadırlar. Sırr-ı kadere ancak cihet-i velâyetleriyle muttali' olurlar. Namazda bu da'vânın hakikatini sorması, namazın Hak ile abd arasında münâcât olmasındandır. Ve bir nebiyy-i zîşân salât-ı dâim içinde olup, dilediği zaman, kendi cihet-i velâyetine teveccüh edebilir. Halvet ve zâhirî namaz ve mühlet ile takayyüdü halka ta'lîm içindir.

2392. Namazda o iltifatı huy tutarım; namazda gözümün aydın olmasının ma'nâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. Namazda o iltifatı huy edinirim; namazda gözümün aydın olmasının anlamıdır.

"İltifat", göz ucuyla bakmak ve bir şeye yönelmek demektir; "kurre" ise göz aydınlığı demektir. Yani "Ben namazda beşeriyetten Yüce Allah'a yönelmeyi ve iltifat etmeyi âdet edinirim ki, bu hâl namazda gözümün aydın olmasının ve nurlanmasının anlamıdır." Bu şerefli beyitte, "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi; kadın ve güzel koku ve namazda gözümün aydın kılınması" anlamındaki hadis-i şerife işaret buyurulur. Bu hadis-i şerifin incelikleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Muhammedi'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından açıklanmıştır; burada ayrıntısı uzun olur. Namazda gözün nurlanması ve aydın olması bu sebepledir ki, namaz müşâhededir (Allah'ı görme, O'na şahit olma); çünkü o, Hak ile kul arasında münâcâttır (gizlice konuşma, yalvarma). Ve namaz müşâhede sebebi olunca, hakiki sevgilinin müşâhedesi, sevenin göz aydınlığı olur.

"İltifat" göz ucu ile bakmak ve bir şeye teveccüh etmek; ve "kurre" göz aydınlığı demektir. Ya'nî "Ben namazda beşeriyetten Hz. Hakk'a teveccühü ve iltifatı âdet ittihâz ederim ki, bu hâl namazda gözümün aydın olmasının ve nûrlanmasının ma'nâsıdır." Bu beyt-i şerifde حبب الى من دنياكم ثلث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة ya'ni "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi; kadın ve güzel koku ve namazda gözümün aydın kılınması" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfin dekāyıkı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedi'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından îzâh buyurulmuştur; burada tafsili uzun olur. Namazda gözün nûrlanması ve aydın olması bu sebebdendir ki, namaz müşâhededir; çünkü o, Hak ile kul arasında münâcâtdır. Ve namaz sebeb-i müşâhede olunca, mahbûb-ı hakîkînin müşâhedesi, muhibbin kurret-i aynı olur.

2393. Cânımın penceresi safadan açılmıştır; bana Huda'nın nâmesi vasıtasız erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. Canımın penceresi saflıktan açılmıştır; bana Allah'ın mesajı aracısız ulaşır.

"Kalbimdeki saflıktan ve duruluktan dolayı canımın penceresi namazda, beşerî yoğunluktan, lâtifeler âlemine açılmıştır ve doğrudan doğruya Hakk'a yönelmiştir. İlâhî hitaplar bana aracısız olarak ulaşır."

"Kalbimdeki safvetten ve safâdan dolayı cânımın penceresi namazda, kesâfet-i beşeriyyeden, âlem-i letâfete açılmıştır ve doğrudan doğruya Hakk'a müteveccih olmuştur. Hitâbât-ı ilâhiyye bana vâsıtasız olarak erişir."

2391. "Tâ ki ben halvet tarafına gideyim, sır biliciden namazda bu ahvali sorayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. "Tâ ki ben halvet tarafına gideyim, sır biliciden namazda bu halleri sorayım!"

Peygamberliğin iç yüzü veliliktir; peygamberlik görünen âleme ve halka, velilik ise iç âleme ve Hak'ka ilişkindir. Davud (a.s.)'ın halvet tarafına gitmesi, kendisinin peygamberlik hükümlerinden, velilik hükümlerine yönelmiş olması içindir. Çünkü görünen, iç yüzün; peygamberlik de veliliğin perdesidir. Bu sebeple peygamberler (aleyhimü's-selâm) davet anında, kader sırrından perdelidirler. Kader sırrına ancak velilik yönleriyle muttali olurlar. Namazda bu iddianın hakikatini sorması, namazın Hak ile kul arasında bir münâcât (gizli konuşma) olmasındandır. Ve şanlı peygamber sürekli namaz hâlinde olup, dilediği zaman kendi velilik yönüne yönelebilir. Halvet ve görünen namaz ve mühlet (süre) ile kayıtlı olması, halka öğretmek içindir.

Nübüvvetin bâtını velâyettir; ve nübüvvet zâhire ve halka; ve velâyet bâtına ve Hakk'a taalluk eder. Dâvud (a.s.)ın halvet tarafına gitmesi, kendisinin ahkâm-ı nübüvvetinden, ahkâm-ı velâyetine teveccüh etmiş olması içindir. Zîrâ zâhir, bâtının ve nübüvvet, velâyetin hicabıdır. Bu sebeble enbiyâ (aleyhimü'sselâm) hazarâtı hîn-i da'vette, sırr-ı kaderden hicâbdadırlar. Sırr-ı kadere ancak cihet-i velâyetleriyle muttali' olurlar. Namazda bu da'vânın hakikatini sorması, namazın Hak ile abd arasında münâcât olmasındandır. Ve bir nebiyy-i zîşân salât-ı dâim içinde olup, dilediği zaman, kendi cihet-i velâyetine teveccüh edebilir. Halvet ve zâhirî namaz ve mühlet ile takayyüdü halka ta'lîm içindir.

2392. Namazda o iltifatı huy tutarım; namazda gözümün aydın olmasının ma'nâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. Namazda o iltifatı huy edinirim; namazda gözümün aydın olmasının anlamıdır.

"İltifat", göz ucuyla bakmak ve bir şeye yönelmek; "kurre" ise göz aydınlığı demektir. Yani "Ben namazda beşeriyetten Yüce Allah'a yönelmeyi ve iltifat etmeyi âdet edinirim ki, bu hâl namazda gözümün aydın olmasının ve nûrlanmasının anlamıdır." Bu şerefli beyitte "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi; kadın ve güzel koku ve namazda gözümün aydın kılınması" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerifin incelikleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Muhammedî'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından açıklanmıştır; burada ayrıntısı uzun olur. Namazda gözün nûrlanması ve aydın olması bu sebepledir ki, namaz müşâhededir (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme hâli); çünkü o, Hak ile kul arasında münâcâttır (gizlice konuşma, yalvarma). Ve namaz müşâhede sebebi olunca, gerçek sevgilinin müşâhedesi, sevenin göz aydınlığı olur.

"İltifat" göz ucu ile bakmak ve bir şeye teveccüh etmek; ve "kurre" göz aydınlığı demektir. Ya'nî "Ben namazda beşeriyetten Hz. Hakk'a teveccühü ve iltifatı âdet ittihâz ederim ki, bu hâl namazda gözümün aydın olmasının ve nûrlanmasının ma'nâsıdır." Bu beyt-i şerifde حبب الى من دنياكم ثلث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة ya'ni "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi; kadın ve güzel koku ve namazda gözümün aydın kılınması" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfin dekāyıkı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedîde cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından îzâh buyurulmuştur; burada tafsili uzun olur. Namazda gözün nûrlanması ve aydın olması bu sebebdendir ki, namaz müşâhededir; çünkü o, Hak ile kul arasında münâcâtdır. Ve namaz sebeb-i müşâhede olunca, mahbûb-ı hakîkînin müşâhedesi, muhibbin kurret-i aynı olur.

2393. Cânımın penceresi safadan açılmıştır; bana Huda'nın nâmesi vasıtasız erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. Canımın penceresi saflıktan açılmıştır; bana Allah'ın mesajı aracısız ulaşır.

"Kalbimdeki saflıktan ve duruluktan dolayı canımın penceresi namazda, beşerî yoğunluktan, lâtifeler âlemine açılmıştır ve doğrudan doğruya Hakk'a yönelmiştir. İlâhî hitaplar bana aracısız olarak ulaşır."

"Kalbimdeki safvetten ve safâdan dolayı cânımın penceresi namazda, kesâfet-i beşeriyyeden, âlem-i letâfete açılmıştır ve doğrudan doğruya Hakk'a müteveccih olmuştur. Hitâbât-ı ilâhiyye bana vâsıtasız olarak erişir."

2394. Nâme ve yağmur ve nûr, penceremden evime ma'denimden düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. Mektup, yağmur ve nur, penceremden evime madenimden düşer.

"Maden"den kasıt, sabit hakikattir ki, ilahi isimlerden bir ismin ilmî suretidir. "Pencere"den kasıt kalp, "mektup"tan kasıt, Hakk'ın hitabı ve "yağmur"dan kasıt, sürekli gelen isimlere ait bağışlar ve "nur"dan kasıt Rabbanî bilgiler ve ledünnî ilimlerdir (Allah katından gelen gizli ilimler). Yani, "Hakk'ın hitabı ve ilahi isimlere ait bağışlar ve Rabbanî bilgiler ve ledünnî ilimler sabit hakikatten kopup, kalbin penceresinden beşeriyetim ve cismaniyetim evine düşer."

"Ma'den"den murâd, ayn-ı sâbitedir ki, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin sûret-i ilmîsidir. "Pencere"den murâd kalb, “nâme"den murâd, hitâb-ı Hak ve "yağmur"dan murâd, ale't-tevâlî vârid olan a'tıyyât-ı esmâiyye ve "nûr" dan murâd maârif-i rabbâniyye ve ulûm-ı ledünniyyedir. Ya'nî, "Hitâb-ı Hak ve atâyâ-yı esmâiyye-yi ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye ve ulûm-ı ledünniyye ayn-ı sâbiteden kopup, kalbin penceresinden beşeriyyetim ve cismâniyyetim evine düşer."

2395. Penceresiz olan o ev cehennemdir; ey kul, dînin aslı pencere yapmaktır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. Penceresiz olan o ev cehennemdir; ey kul, dînin aslı pencere yapmaktır!

Görünen âlemde penceresi olmayan bir evin içi karanlık olup cehennem ve azap yeri olduğu gibi, latifeler âlemine (maddî olmayan, ince ve duyarlı âlem) ve Hak tarafına açılmış bir kalbi olmayan beden de cehennemin ta kendisidir. Bu sebeple ey Allah'ın kulu, dînin aslı bu yoğunluk âleminden, latifeler âlemine, kalp penceresini açmaktır. Ve namaz ve oruç gibi ibadetten amaçlanan da ancak budur.

Zâhirde penceresi olmayan bir evin içi karanlık olup cehennem ve mahall-i azab olduğu gibi, âlem-i letâfete ve Hak tarafına açılmış bir kalbi olmayan cisim dahi ayn-ı cehennemdir. Binâenaleyh ey Allah'ın kulu, dînin aslı bu âlem-i kesâfetten, âlem-i letâfete, kalb penceresini açmaktır. Ve namaz ve oruç gibi ibâdetten maksûd olan da ancak budur.

2396. Baltayı her meşeye az vur! Agah ol, baltayı pencere kazmakta vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. Baltayı her meşeye az vur! Uyanık ol, baltayı pencere kazmakta vur!

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin açıklamasında şöyle buyurur: "Baltadan kasıt, yöneliş ve fikirdir; ve "meşe"den kasıt, hakikat ilminin dışındaki ilimlerdir. Yani "Fikir ve yöneliş baltasını maddî ve hayalî olan ilim meşelerine az vur; yöneliş ve fikrini, Yüce Allah'tan ibaret olan kendi hakikatinin idrakine zevk ve vicdan yoluyla harca. Ta ki sen kendini Hakk'ın aynısı bulasın ve hem de O'nu, bütün varlıklarda ayn-ı yakîn (kesin bilgi ve görme) ile müşahede edesin; ve taklit ve iman veya ilim ve burhan ile elde ettiğin Hakk'ın vahdetini ve gayrının nefyini idrake kanaat etme; çünkü yakınlık ve vuslat, görmek ve bulmaktır, bilmek ve anlamak değildir!" Şimdi bu beyitte, ilim yolundan, vahdet-i hakikati bilmiş olan kimseye, kalp penceresi açması öğütlenir.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Baltadan murâd, teveccüh ve fikirdir; ve "meşe"den murâd, ilm-i hakikatin gayri olan ulûmdur. Ya'nî "Fikir ve teveccüh baltasını maddî ve hayâlî olan ulûm meşelerine az vur; teveccüh ve fikrini, Hak Sübhânehû ve Teâlâ'dan ibaret olan kendi hakikatinin idrâkine zevk ve vicdân tarîkiyle sarf et. Tâ ki sen kendini ayn-ı Hak bulasın ve hem de O'nu, cemî-i mevcûdâtda ayn-ı yakîn ile müşâhede edesin; ve taklîd ve îmân veyâ ilim ve burhân ile hâsıl ettiğin Hakk'ın vahdetini ve gayrin nefyini idrâke kanâat etme; zîrâ kurb ve vasl, görmek ve bulmaktır, bilmek ve anlamak değildir!" Imdi bu beyitte, ilim yolundan, vahdet-i hakikati bilmiş olan kimseye, kalb penceresi açması tenbîh buyurulur.

2397. Yahud bilmezsin ki, güneşin nûru, hicabdan hariç olan güneşin aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. Yahut bilmezsin ki, güneşin nuru, perdeden dışarıda olan güneşin yansımasıdır.

2394. Nâme ve yağmur ve nûr, penceremden evime ma'denimden düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. Mektup, yağmur ve nur, penceremden evime madenimden düşer.

"Maden"den kasıt, sabit hakikattir ki, ilahi isimlerden bir ismin ilmî suretidir. "Pencere"den kasıt kalp, "mektup"tan kasıt Hakk'ın hitabı ve "yağmur"dan kasıt sürekli gelen isimlere ait bağışlar ve "nur"dan kasıt Rabbanî bilgiler ve ledünnî ilimlerdir. Yani, "Hakk'ın hitabı, ilahi isimlere ait bağışlar, Rabbanî bilgiler ve ledünnî ilimler sabit hakikatten kopup, kalbin penceresinden beşeriyetimin ve cismaniyetimin evine düşer."

"Ma'den"den murâd, ayn-ı sâbitedir ki, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin sû-ret-i ilmîsidir. "Pencere"den murâd kalb, “nâme"den murâd, hitâb-ı Hak ve "yağmur"dan murâd, ale't-tevâlî vârid olan a'tıyyât-ı esmâiyye ve "nûr" dan murâd maârif-i rabbâniyye ve ulûm-ı ledünniyyedir. Ya'nî, "Hitâb-ı Hak ve atâyâ-yı esmâiyye-yi ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye ve ulûm-ı ledünniyye ayn-ı sâbiteden kopup, kalbin penceresinden beşeriyyetim ve cismâniyyetim evine düşer."

2395. Penceresiz olan o ev cehennemdir; ey kul, dînin aslı pencere yapmaktır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. Penceresiz olan o ev cehennemdir; ey kul, dînin aslı pencere yapmaktır!

Görünen âlemde penceresi olmayan bir evin içi karanlık olup cehennem ve azap yeri olduğu gibi, latifeler âlemine (maddî olmayan, ince ve duyarlı âlem) ve Hak tarafına açılmış bir kalbi olmayan beden de cehennemin ta kendisidir. Bu sebeple ey Allah'ın kulu, dînin aslı bu yoğunluk âleminden, latifeler âlemine, kalp penceresini açmaktır. Ve namaz ve oruç gibi ibadetten amaçlanan da ancak budur.

Zâhirde penceresi olmayan bir evin içi karanlık olup cehennem ve mahall-i azab olduğu gibi, âlem-i letâfete ve Hak tarafına açılmış bir kalbi olmayan cisim dahi ayn-ı cehennemdir. Binâenaleyh ey Allah'ın kulu, dînin aslı bu âlem-i kesâfetten, âlem-i letâfete, kalb penceresini açmaktır. Ve namaz ve oruç gibi ibâdetten maksûd olan da ancak budur.

2396. Baltayı her meşeye az vur! Agah ol, baltayı pencere kazmakta vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. Baltayı her meşeye az vur! Uyanık ol, baltayı pencere kazmakta vur!

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin açıklamasında şöyle buyurur: "Baltadan kasıt, yöneliş ve fikirdir; ve "meşe"den kasıt, hakikat ilminin dışındaki ilimlerdir. Yani "Fikir ve yöneliş baltasını maddî ve hayalî olan ilim meşelerine az vur; yönelişini ve fikrini, Yüce Allah'tan ibaret olan kendi hakikatinin idrakine zevk ve vicdan yoluyla harca. Ta ki sen kendini Hak'kın ta kendisi bulasın ve hem de O'nu, bütün varlıklarda ayn-ı yakîn (kesin bilgi ve görgü) ile müşahede edesin; ve taklit ve iman veya ilim ve burhan ile elde ettiğin Hak'kın birliğini ve gayrın yokluğunu idrak etmeye kanaat etme; çünkü yakınlık ve vuslat, görmek ve bulmaktır, bilmek ve anlamak değildir!" Şimdi bu beyitte, ilim yolundan, hakikat birliğini bilmiş olan kimseye, kalp penceresi açması öğütlenir.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Baltadan murâd, teveccüh ve fikirdir; ve "meşe"den murâd, ilm-i hakikatin gayri olan ulûmdur. Ya'nî "Fikir ve teveccüh baltasını maddî ve hayâlî olan ulûm meşelerine az vur; teveccüh ve fikrini, Hak Sübhânehû ve Teâlâ'dan ibaret olan kendi hakikatinin idrâkine zevk ve vicdân tarîkiyle sarf et. Tâ ki sen kendini ayn-ı Hak bulasın ve hem de O'nu, cemî-i mevcûdâtda ayn-ı yakîn ile müşâhede edesin; ve taklîd ve îmân veyâ ilim ve burhân ile hâsıl ettiğin Hakk'ın vahdetini ve gayrin nefyini idrâke kanâat etme; zîrâ kurb ve vasl, görmek ve bulmaktır, bilmek ve anlamak değildir!" İmdi bu beyitte, ilim yolundan, vahdet-i hakikati bilmiş olan kimseye, kalb penceresi açması tenbîh buyurulur.

2397. Yahud bilmezsin ki, güneşin nûru, hicabdan hariç olan güneşin aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. Yahut bilmezsin ki, güneşin nuru, perdeden dışarıda olan güneşin yansımasıdır.

Yahut, yeryüzündeki güneşin nurunun, perdeden dışarıda ve apaçık olan güneşin yansıması olduğunu bilmeyecek kadar gafilsin. Bu şerefli beyit, gafleti açıklamak için dışarıdan bir örnektir. Bunun altında gizli olan anlam şudur ki, hakiki güneş olan Hakk'ın sıfat ve isimlerinin nuru, bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) aynasında, o perdesiz güneş gibi olan mutlak Zât'ından yansıyıp durur. Sen ise bunu göremezsin; çünkü penceren açık değildir; sadece yansıyan nur olan mazharları (tecelli yerlerini) görürsün.

Yâhud, yeryüzündeki güneşin nûru, hicâbdan hâriç ve apaçık olan güneşin aksi olduğunu bilmiyecek kadar gâfilsin. Bu beyt-i şerîf, beyân-ı gaflet için bir misal-i hâricîdir. Bunun tahtında müstetir olan ma'nâ budur ki, âfitâb-ı hakîkî olan Hakk'ın nûr-ı sıfât ve esmâsı, bu vücûdât-ı izâfiyye âyînesinde, o hicâbsiz güneş gibi olan Zât-ı mutlakından aksedip durur. Sen ise bunu göremezsin; çünkü penceren açık değildir; yalnız nûr-ı ma'kûs olan mezâhiri görürsün.

2398. Bunun nûrunu bilirsin ki, hayvan dahi gördü. Böyle olunca niçin bana Adem üzerine "kerremna" olsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Bunun nurunu bilirsin ki, hayvan dahi gördü. Böyle olunca niçin bana Adem üzerine "kerremna" olsun?

O mutlak varlığın nuru olan mazharları (tecelli yerleri) ve eşyayı bilirsin ki, bunları hayvan dahi gördü ve kendi idraki kadar bildi. Şimdi eğer ben hakiki güneşin, hayvanlar gibi yalnız yansıyan nurunu görüp, perdesiz olan kendisini görmezsem, hayvanlar üzerine üstünlüğüm ve yüceliğim nasıl sabit olur? Ve bu hâlim ile beni insan sayıp "Andolsun ki biz Âdemoğullarını yücelttik." (İsrâ, 17/70) yani "Biz Âdemoğullarını yücelttik." ayet-i kerimesinin aydınlık anlamından hissem ve nasibim niçin olsun?

O vücûd-ı mutlakın nûru olan mezâhiri ve eşyayı bilirsin ki, bunları hayvân dahi gördü ve kendi idrâki kadar bildi. İmdi eğer ben şems-i hakîkînin, hayvanlar gibi yalnız nûr-ı ma'kûsünü görüp, hicâbsız olan kendini görmezsem, hayvanlar üzerine efdaliyetim ve mükerremiyetim nasıl sabit olur? Ve bu hâlim ile beni âdem addedip `وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ` (İsrâ, 17/70) ya'nî “Biz benî-Adem'i mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfinden hissem ve nasîbim niçin olsun?

2399. "Nûr içine gark olarak güneş gibiyim; kendimi nûrdan fark etmeyi bilmiyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. "Nûr içine gark olarak güneş gibiyim; kendimi nûrdan fark etmeyi bilmiyorum."

Bu şerefli beyit Dâvud (a.s.) dilinden olup, bütün peygamberlerin ve kâmil velilerin (Allah dostlarının) hâllerini kapsar. "Ben tam bir yok oluş içindeyim ve hakikat güneşinde yok olmuşum; O'nun nuruna batmışım. Güneş gibiyim, karanlıklar âlemini nurlara boğarım. Bu sebeple ben kendimi nurun özünden ayırt edecek bir durumda değilim."

Bu beyt-i şerîf Dâvud (a.s.) lisânından olup, bilcümle enbiyâ ve kümmel-i evliyânın ahvâline şâmildir. "Ben fenâ-yı mahz içindeyim ve şems-i hakîkatte fânîyim; O'nun nûruna müstağrakım. Güneş gibiyim, âlem-i zulumâtı nûrlara gark ederim. Binâenaleyh ben kendimi nûrun zâtından fark edecek bir halde değilim."

2400. "Namaz ve o halvet tarafına gitmem, muhakkak halka yol ta'lîmi içindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. "Namaz ve o halvet (yalnız kalma) tarafına gitmem, kesinlikle halka yol öğretmek içindir."

Bu ifadedeki açıklamalar 2391 numaralı kutsal beyitte geçti.

Bu beyândaki îzâhât 2391 numaralı beyt-i şerîfde geçti.

2401. “Bu cihân doğru olmak için eğri koyarım; ey pehlivân, hud'a harbi bu olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. "Bu cihanı doğru olmak için eğri koyarım; ey pehlivan, hile savaşı bu olur."

Yahut, yeryüzündeki güneşin nurunun, perdeden dışarıda ve apaçık olan güneşin yansıması olduğunu bilmeyecek kadar gafilsin. Bu şerefli beyit, gafleti açıklamak için dışarıdan bir örnektir. Bunun altında gizli olan anlam şudur ki, hakiki güneş olan Hakk'ın sıfat ve isimlerinin nuru, bu izafî varlıklar aynasında, o perdesiz güneş gibi olan Mutlak Zât'ından yansıyıp durur. Sen ise bunu göremezsin; çünkü penceren açık değildir; yalnız yansıyan nur olan mazharları (tecelli yerlerini) görürsün.

Yâhud, yeryüzündeki güneşin nûru, hicâbdan hâriç ve apaçık olan güneşin aksi olduğunu bilmiyecek kadar gâfilsin. Bu beyt-i şerîf, beyân-ı gaflet için bir misal-i hâricîdir. Bunun tahtında müstetir olan ma'nâ budur ki, âfitâb-ı hakîkî olan Hakk'ın nûr-ı sıfât ve esmâsı, bu vücûdât-ı izâfiyye âyînesinde, o hicâbsiz güneş gibi olan Zât-ı mutlakından aksedip durur. Sen ise bunu göremezsin; çünkü penceren açık değildir; yalnız nûr-ı ma'kûs olan mezâhiri görürsün.

2398. Bunun nûrunu bilirsin ki, hayvan dahi gördü. Böyle olunca niçin bana Adem üzerine "kerremna" olsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Bunun nurunu bilirsin ki, hayvan dahi gördü. Böyle olunca niçin bana Adem üzerine "kerremna" olsun?

O mutlak varlığın nuru olan mazharları (tecelli yerleri) ve eşyayı bilirsin ki, bunları hayvan dahi gördü ve kendi idraki kadar bildi. Şimdi eğer ben hakiki güneşin, hayvanlar gibi yalnız yansıyan nurunu görüp, perdesiz olan kendisini görmezsem, hayvanlar üzerine üstünlüğüm ve mükerremliğim (şerefli kılınmışlığım) nasıl sabit olur? Ve bu halim ile beni insan sayıp وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) yani “Biz Âdem oğullarını şerefli kıldık" ayet-i kerimesinin parlak anlamından hissem ve nasibim niçin olsun?

O vücûd-ı mutlakın nûru olan mezâhiri ve eşyayı bilirsin ki, bunları hayvân dahi gördü ve kendi idrâki kadar bildi. İmdi eğer ben şems-i hakîkînin, hayvanlar gibi yalnız nûr-ı ma'kûsünü görüp, hicâbsız olan kendini görmezsem, hayvanlar üzerine efdaliyetim ve mükerremiyetim nasıl sabit olur? Ve bu hâlim ile beni âdem addedip وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'nî “Biz benî-Adem'i mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfinden hissem ve nasîbim niçin olsun?

2399. "Nûr içine gark olarak güneş gibiyim; kendimi nûrdan fark etmeyi bilmiyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. "Nûr içine gark olarak güneş gibiyim; kendimi nûrdan fark etmeyi bilmiyorum."

Bu şerefli beyit Dâvud (a.s.) dilinden olup, bütün peygamberlerin ve kâmil velilerin (Allah dostlarının) hâllerini kapsar. "Ben tam bir yok oluş içindeyim ve hakikat güneşinde yok olmuşum; O'nun nuruna batmışım. Güneş gibiyim, karanlıklar âlemini nurlara boğarım. Bu sebeple ben kendimi nurun zâtından ayırt edecek bir durumda değilim."

Bu beyt-i şerîf Dâvud (a.s.) lisânından olup, bilcümle enbiyâ ve kümmel-i evliyânın ahvâline şâmildir. "Ben fenâ-yı mahz içindeyim ve şems-i hakikatte fânîyim; O'nun nûruna müstağrakım. Güneş gibiyim, âlem-i zulumâtı nûrlara gark ederim. Binâenaleyh ben kendimi nûrun zâtından fark edecek bir halde değilim."

2400. "Namaz ve o halvet tarafına gitmem, muhakkak halka yol ta'lîmi içindir." [2409]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. "Namaz ve o halvet (yalnız kalma) tarafına gitmem, kesinlikle halka yol öğretmek içindir."

Bu ifadedeki açıklamalar 2391 numaralı yüce beyitte geçti.

Bu beyândaki îzâhât 2391 numaralı beyt-i şerîfde geçti.

2401. “Bu cihân doğru olmak için eğri koyarım; ey pehlivân, hud'a harbi bu olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. “Bu cihanı doğru olmak için eğri koyarım; ey pehlivan, hile savaşı bu olur.”

Peygamberler ve onların varisleri olan evliyanın seçkinleri, özünde sürekli namaz ve halvet (yalnızlık) içindedirler, namazdadırlar; çünkü Hakk'ın yüzü hiçbir an onların gözlerinden kaybolmaz. Halvettedirler, çünkü izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar), onların nazarında yokluktur ve görünen ancak Hakk'tır. Bu sebeple halktan halvettedirler. Hâl böyleyken, fakirlik sırlarına vâkıf olmak için Davud (a.s.)'ın mühlet istemesi ve namaz ile halvete gitmesi hâlinin hakikatine göre, eğri bir hareket idi; fakat bu eğri hareketi halka öğretmek için yaptı ve bu eğri hareket bir hile ve gizli yönlendirme savaşı oldu.

Bilinmeli ki, peygamberler kendi mertebeleriyle ortaya çıksalar, halk onlardan faydalanamaz; çünkü her bir yatkınlığın, bu mertebenin hakikatlerine ve bilgilerine ve muamelelerine tahammülü yoktur. Onun için (s.a.v.) hazretleri buyururlar ki: نحن معاشر الانبياء امرنا ان ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم Yani “Biz peygamberler topluluğu, insanların mertebelerine inmemiz ve onların akılları kadar konuşmamız ile emrolunduk.” Ve Bayezid-i Bistamî (k.s.) hazretleri bu anlama dayanarak buyurmuşlardır ki: “Bizi tasavvuf yolunun başlangıcında gören kâmil ve muvahhid oldu; ve nihayet ve kemâl mertebesine ulaşmadan sonra gören, noksan ve mülhid kaldı.” Peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) hile savaşının layıkıyla anlaşılması için, anlayış sahiplerine faydası olur ümidiyle aşağıdaki hakikatin beyanını da faydalı gördüm:

Bilinmeli ki, peygamberlerin Allah'a daveti, davet olunan için gizli yönlendirmedir. Çünkü وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ["Ve O, nerede olursanız olunuz sizinle beraberdir."] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere "Biz nerede olursak olalım, Hak daima bizim ile beraberdir." Bu sebeple Hak başlangıçta bizde yok değildir ki, biz nihayetinde O'na davet olunalım. Ve biz var oldukça, O bizimle beraberdir, şu halde Hakk'a nasıl davet oluruz? İşte bunun için Kur'an-ı Kerim'deki ادْعُوا إِلَى اللَّهِ (Yusuf, 12/108) ["Ben Allah'a çağırıyorum"] hitabı tam bir gizli yönlendirmedir; fakat (s.a.v.) Efendimizin Hakk'ın emriyle ümmetine olan hitabı "Allah'a basiret ve ilim üzerine davet ediniz" şeklinde olduğundan, bu davet, Allah'tan Allah'a olur. Bu sebeple Muhammedî zevk üzere davet asla gizli yönlendirme değildir. Çünkü Muhammedîlerin daveti Furkan'a (ayırmaya) değil, Kur'an'a ve cem'a (birliğe)dır. Onun için Peygamber (a.s.) "Alâ basîretin" yani "Basiret üzere" kaydıyla emrin küllîsinin Allah'a mahsus olduğunu, yani onun şuhudunda davet eden, davet olunan ve kendisine davet edilen hep bir şeyden ibaret bulunduğunu ve o tek şeyin çeşitli mertebelerde, birtakım karşılıklı isimlerle ortaya çıktığını tembih eyledi. Bu konuda da-

Enbiyâ ve onların varisleri olan ehass-ı evliyâ, hadd-i zâtında dâimî namaz ve halvet içindedirler, namazdadırlar; çünkü vech-i Hak hiçbir an nazarlarından gâib değildir. Halvettedirler, çünkü vücûdât-ı izâfiyye, nazarlarında ademdir ve zâhir olan ancak Hak'dır. Binâenaleyh halktan halvettedirler. Hal böyle iken, esrâr-ı fakîre muttali' olmak için Dâvud (a.s.)ın mühlet istemesi ve namaz ve halvete gitmesi hâlinin hakîkatine nazaran, eğri bir hareket idi; fakat bu eğri hareketi halka ta'lîm için yaptı ve bu eğri hareket bir hud'a ve mekr harbi oldu.

Ma'lûm olsun ki, enbiyâ kendi mertebeleriyle zâhir olsalar, halk onlardan istifâde edemez; zîrâ her bir isti'dâdın, bu mertebenin hakāyık ve maârifine ve muâmelâtına tahammülü yoktur. Onun için (S.a.v.) hazretleri buyururlar ki: نحن معاشر الانبياء امرنا ان ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم Ya'nî “Biz ma-âşir-i enbiyâ, nâsın mertebelerine inmekliğimiz ve onların akılları mikdârı üzerine söylemekliğimiz ile emrolunduk.” Ve Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri bu ma'nâya binâen buyurmuşlardır ki: “Bizi bidâyet-i sülûkde gören kâmil ve muvahhid oldu; ve nihâyet ve kemâl mertebesine vusûlden sonra gören, nâkıs ve mülhid kaldı.” Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın hud'a harbi lâyıkıyla anlaşılmak için, ashâb-ı fetânete fâidesi olur ümîdi ile ber-vech-i âtî hakîkatin beyânını da fâideli gördüm:

Ma'lûm olsun ki, enbiyânın Allah'a da'veti, da'vet olunan için mekrdir. Zîrâ وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ["Ve O, nerede olursanız olunuz sizinle berâberdir."] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere "Biz nerede olursak olalım, Hak dâimâ bizim ile berâberdir." Binâenaleyh Hak bidâyetde bizde ma'dûm değildir ki, biz nihâyetde O'na da'vet olunalım. Ve biz mevcûd oldukça, O bizimle berâberdir, şu halde Hakk'a nasıl da'vet oluruz? İşte bunun için Kur'ân-ı Kerîm'deki ادْعُوا إِلَى اللَّهِ (Yûsuf, 12/108) ["Ben Allah'a çağırıyorum"] hitâbı ayn-ı mekrdir; fakat (s.a.v.) Efendimizin emr-i Hak'la ümmetine olan hitâbı "Allâh'a basîret ve ilim üzerine da'vet ediniz" sûretinde olduğundan, bu da'vet, Allah'dan Allah'a olur. Binâenaleyh zevk-i Muhammedî üzere da'vet aslâ mekr değildir. Zîrâ Muhammedî'lerin da'veti Furkān'a değil, Kur'ân'a ve cem'adır. Onun için Nebiyy (a.s.) "Alâ basîretin" ya'nî "Basîret üzere" kaydıyla emrin küllîsi Allah'a mahsûs olduğunu, ya'nî onun şühûdunda da'vet eden, da'vet olunan ve kendisine da'vet edilen hep bir şeyden ibâret bulunduğu ve o şey'-i vâhidin muhtelif mertebelerde, birtakım mütekābil esmâ ile zâhir olduğunu tenbîh eyledi. Bu bâbda da- Enbiyâ ve onların varisleri olan ehass-ı evliyâ, hadd-i zâtında dâimî namaz ve halvet içindedirler, namazdadırlar; çünkü vech-i Hak hiçbir an nazarlarından gâib değildir. Halvettedirler, çünkü vücûdât-ı izâfiyye, nazarlarında ademdir ve zâhir olan ancak Hak'dır. Binâenaleyh halktan halvettedirler. Hal böyle iken, esrâr-ı fakîre muttali' olmak için Dâvud (a.s.)ın mühlet istemesi ve namaz ve halvete gitmesi hâlinin hakîkatine nazaran, eğri bir hareket idi; fakat bu eğri hareketi halka ta'lîm için yaptı ve bu eğri hareket bir hud'a ve mekr harbi oldu.

Ma'lûm olsun ki, enbiyâ kendi mertebeleriyle zâhir olsalar, halk onlardan istifâde edemez; zîrâ her bir isti'dâdın, bu mertebenin hakāyık ve maârifine ve muâmelâtına tahammülü yoktur. Onun için (S.a.v.) hazretleri buyururlar ki: نحن معاشر الانبياء امرنا ان ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم Ya'nî “Biz ma-âşir-i enbiyâ, nâsın mertebelerine inmekliğimiz ve onların akılları mikdârı üzerine söylemekliğimiz ile emrolunduk.” Ve Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri bu ma'nâya binâen buyurmuşlardır ki: “Bizi bidâyet-i sülûkde gören kâmil ve muvahhid oldu; ve nihâyet ve kemâl mertebesine vusûlden sonra gören, nâkıs ve mülhid kaldı.” Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın hud'a harbi lâyıkıyla anlaşılmak için, ashâb-ı fetânete fâidesi olur ümîdi ile ber-vech-i âtî hakîkatin beyânını da fâideli gördüm:

Ma'lûm olsun ki, enbiyânın Allah'a da'veti, da'vet olunan için mekrdir. Zîrâ وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ["Ve O, nerede olursanız olunuz sizinle berâberdir."] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere "Biz nerede olursak olalım, Hak dâimâ bizim ile berâberdir." Binâenaleyh Hak bidâyetde bizde ma'dûm değildir ki, biz nihâyetde O'na da'vet olunalım. Ve biz mevcûd oldukça, O bizimle berâberdir, şu halde Hakk'a nasıl da'vet oluruz? İşte bunun için Kur'ân-ı Kerîm'deki ادْعُوا إِلَى اللَّهِ (Yûsuf, 12/108) ["Ben Allah'a çağırıyorum"] hitâbı ayn-ı mekrdir; fakat (s.a.v.) Efendimizin emr-i Hak'la ümmetine olan hitâbı "Allâh'a basîret ve ilim üzerine da'vet ediniz" sûretinde olduğundan, bu da'vet, Allah'dan Allah'a olur. Binâenaleyh zevk-i Muhammedî üzere da'vet aslâ mekr değildir. Zîrâ Muhammedî'lerin da'veti Furkān'a değil, Kur'ân'a ve cem'adır. Onun için Nebiyy (a.s.) "Alâ basîretin" ya'nî "Basîret üzere" kaydıyla emrin küllîsi Allah'a mahsûs olduğunu, ya'nî onun şühûdunda da'vet eden, da'vet olunan ve kendisine da'vet edilen hep bir şeyden ibâret bulunduğu ve o şey'-i vâhidin muhtelif mertebelerde, birtakım mütekābil esmâ ile zâhir olduğunu tenbîh eyledi. Bu bâbda da-

## Hak olan şeyin zahir olması için Dâvud (a.s.)ın halvete gitmesi

2406. Kapıyı bağladı ve ondan sonra acele mihrab ve duâ-yı müstecab tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. Kapıyı kapattı ve ondan sonra aceleyle mihraba ve kabul olunmuş duanın yönüne gitti.

Davud (a.s.) yabancılar üzerine kapıyı kapattı ve nurların feyzini almak için, sırların halvet (yalnız kalma) yerine oturdu. Levh-i Mahfuz'un (kaderin yazılı olduğu levha) örneği olan onun gönül aynasına gayb âleminin hakikatlerinin suretleri yansıdı. Başka bir günde hüküm vermek için, hükûmet makamına aceleyle yöneldi.

Dâvud (a.s.) ağyâr üzerine kapıyı kapadı ve istifāza-i envâr için, halvet-hâne-i esrârda oturdu. Levh-i mahfûzun nümûnesi olan onun âyîne-i zamîrine hakäyık-ı mugayyebât sûretleri muntabı' oldu. Diğer bir günde hükm için, mesned-i hükûmete isti'câl buyurdu. (Hüseyin Hârezmi Şerhi'nden tercüme).

2407. Hak ona tamamen gösterdiğini gösterdi, intikāmın layıkı üzerine vakıf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Hak ona tamamen gösterdiğini gösterdi, intikamın layıkı üzerine vakıf oldu.

Yüce Allah, Davud'a (a.s.) halvet-hânesinde (inziva yerinde) göstereceği sırları gösterdi ve bu gördüğü sırra göre, öküz davasında davacı ve davalıdan hangisinin aleyhine hüküm verilmek suretiyle intikama layık olacağını anladı.

Hak Teâlâ hazretleri Dâvud (a.s.)a halvet-hânesinde göstereceği esrân gösterdi ve bu gördüğü sırra binâen, öküz da'vâsında müddeî ve müddeâ-aleyhden hangisinin aleyhine hükm olunmak sûretiyle intikāma lâyık olacağına vakıf oldu.

2408. Diger günde bütün hasımlar geldiler, Dâvûd Peygamberin huzurunda saf vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. Diğer gün bütün hasımlar geldiler, Davud Peygamber'in huzurunda saf tuttular.

2409. Kezâlik o mâcerâlar tekrar gitti, o müddeî hemen teşnî'-i azîm vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. Aynı şekilde o maceralar tekrar yaşandı, o iddia sahibi hemen büyük bir kınama yöneltti.

[2418] Yukarıda geçen ayrıntılarla, Davud (a.s.)'ın huzurunda fakir dua edip de öküzün kendine geldiğini ve öküz sahibinin de dua ile öküzün fakirin malı olamayacağını (anlattık).

[2418] Huzûr-ı Dâvûd (a.s.)da fakîr duâ edip de öküz kendine geldiğini ve öküz sâhibi de duâ ile öküz fakîrin malı olamayacağını yukarıda geçen tafsilât dâ-

## Hak olan şeyin zahir olması için Dâvud (a.s.)ın halvete gitmesi

2406. Kapıyı bağladı ve ondan sonra acele mihrâb ve duâ-yı müstecab tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. Kapıyı kapattı ve ondan sonra aceleyle mihraba ve kabul olunmuş duaya yöneldi.

Davud (a.s.) yabancılar üzerine kapıyı kapattı ve nurlardan feyz almak için, sırlar halvet-hanesinde (yalnız kalınan yer) oturdu. Levh-i Mahfuz'un (kaderin yazılı olduğu levha) bir örneği olan onun gönül aynasına gayb âlemine ait hakikatlerin suretleri yansıdı. Başka bir günde hüküm vermek için, hükûmet makamına aceleyle gitti. (Hüseyin Hârezmi Şerhi'nden tercüme).

Dâvud (a.s.) ağyâr üzerine kapıyı kapadı ve istifâza-i envâr için, halvet-hâne-i esrârda oturdu. Levh-i mahfûzun nümûnesi olan onun âyîne-i zamîrine hakāyık-ı mugayyebât sûretleri muntabı' oldu. Diğer bir günde hükm için, mesned-i hükûmete isti'câl buyurdu. (Hüseyin Hârezmi Şerhi'nden tercüme).

2407. Hak ona tamamen gösterdiğini gösterdi, intikāmın layıkı üzerine vakıf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Hak ona tamamen gösterdiğini gösterdi, intikamın layıkı üzerine vakıf oldu.

Yüce Allah, Davud'a (a.s.) halvet-hânesinde (inziva yerinde) göstereceği sırları gösterdi ve bu gördüğü sırra göre, öküz davasında davacı ve davalıdan hangisinin aleyhine hüküm verilmek suretiyle intikama layık olacağını anladı.

Hak Teâlâ hazretleri Dâvud (a.s.)a halvet-hânesinde göstereceği esrân gösterdi ve bu gördüğü sırra binâen, öküz da'vâsında müddeî ve müddeâ-aleyhden hangisinin aleyhine hükm olunmak sûretiyle intikāma lâyık olacağına vakıf oldu.

2408. Diğer günde bütün hasımlar geldiler, Dâvûd Peygamberin huzurunda saf vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. Diğer gün bütün düşmanlar geldiler, Davud Peygamber'in huzurunda saf tuttular.

2409. Kezâlik o mâcerâlar tekrar gitti, o müddeî hemen teşnî'-i azîm vurdu. [2418]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. Aynı şekilde o olaylar tekrar yaşandı, o davacı hemen büyük bir kınama ve ayıplama yöneltti.

Davud (a.s.)'ın huzurunda fakir dua edip de öküzün kendine geldiğini ve öküz sahibinin de dua ile öküzün fakirin malı olamayacağını yukarıda geçen ayrıntılar çerçevesinde beyan ettiler ve davacı olan öküz sahibi derhal fakire büyük bir kınama ve ayıplama yöneltmeye başladı. Çünkü Davud (a.s.)'ın hükmünün kendi lehine olacağına tamamen kanaati vardı.

Huzûr-ı Dâvûd (a.s.) da fakîr duâ edip de öküz kendine geldiğini ve öküz sâhibi de duâ ile öküz fakîrin malı olamayacağını yukarıda geçen tafsilât dâ- iresinde beyân ettiler ve müddeî olan öküz sahibi derhal fakîre azîm ta'n ve teşnî' etmeğe başladı. Zirâ Dâvûd (a.s.)ın hükmü kendi lehine olacağına tamâmiyle kanâati var idi. iresinde beyân ettiler ve müddeî olan öküz sahibi derhal fakîre azîm ta'n ve teşnî' etmeğe başladı. Zirâ Dâvûd (a.s.)ın hükmü kendi lehine olacağına tamâmiyle kanâati var idi.
