# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 6

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-6
**Sayfa:** 639

---

3065. Vaktaki kendi tedbirin sana ferâmûş ola, o tâze bahtı kendi pîrinden bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3065. Kendi tedbirin sana unutturulduğu zaman, o taze bahtı kendi pîrinden bulursun.

İnsanın kendi nefsinde vehmettiği varlık ve benlik ve bu benliğine dayanan tedbirleri, Hakk'ın yüzüne perdedir. Bir Hakk Yolcusu kendi tedbirini unutup, Hakk'ın halifesi olan insân-ı kâmilin tedbir ve iradesinde fani olursa "fenâ fi'ş-şeyh" (mürşitte fani olma) mertebesine gelir ve taze baht ile yeni bir âlem bulur.

İnsanın kendi nefsinde tevehhüm ettiği varlık ve enâniyet ve bu enâniyetine müstenid olan tedbirleri vech-i Hakk'a hicabdır. Bir sâlik kendi tedbîrini unutup, halife-i Hak olan insân-ı kâmilin tedbîr ve iradesinde fanî olursa "fenâ fi'ş-şeyh" mertebesine gelip tâze baht ve yeni bir âlem bulur.

3066. Vaktaki kendinin ferâmûşusun, seni yad ederler; bende oldun, o zaman âzâd ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3066. Ne zaman ki kendini unutursun, seni anarlar; kul olursun, o zaman seni özgür kılarlar.

Şeyhin iradesinde yok olmaktan ibaret olan "fenâ fi'ş-şeyh" (şeyhte yok olma) mertebesinden ilerleyip, ne zaman ki kendi vehmedilmiş izafî varlığını Hak'taki hakiki varlıkta yok edersin ve kendi benliğini unutursun, وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ (Ankebût, 29/45) yani "Allah'ı anmak en büyüktür" ayet-i kerimesinin hükmünce seni anarlar. O zaman Hakk'ın kulu olursun ve sana "abdullah" (Allah'ın kulu) derler. Ve işte o zaman seni Hak dışındaki şeylerin kulluklarından özgür kılarlar. Ve bu mertebeye "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) mertebesi derler, önceki mertebenin üstündedir. Çünkü o, kapsayıcıdır. Yani, "Ey çaresiz emrime itaat eden kölem, altından tası ve sileceği ve kili al da hamama gidelim!"

Şeyhin irâdesinde fanî olmaktan ibaret olan "fenâ fi'ş-şeyh" mertebesinden terakkî edip, vaktāki kendi mevhûm olan vücûd-i izâfini vücûd-i hakîkîyi Hak'ta fanî kılasın ve kendi enâniyetini unutasin, وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ (Ankebût, 29/45) ya'ni “Allah'ın zikri ekberdir” âyet-i kerîmesi hükmünce seni yâd ederler. O vakit Hakk'ın bendesi olursun ve sana "abdullah" derler. Ve işte o vakit seni mâsivâ-yı Hakk'ın kulluklarından âzâd ederler. Ve bu mertebeye "fenâ-fillâh" mertebesi derler, evvelki mertebenin fevkındedir. kād olduğu içindir. Ya'ni, "Ey çaresiz emrime mutî' olan kölem, Altun'dan tası ve sileceği ve kili al da hamama gidelim!"

3047. Sunkur o demde tası ve iyi sileceği aldı ve onunla beraber gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3047. Sunkur o anda tası ve iyi sileceği aldı ve onunla beraber gitti.

3048. Yolda bir mescid var idi. Sunkur'un kulağına halk içinde ezan sesi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3048. Yolda bir mescit vardı. Sunkur'un kulağına halkın arasından ezan sesi geldi.

3049. Sunkur namaza pek harîs idi, dedi: "Ey bende-nevaz olan beyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3049. Sunkur namaza çok düşkündü, dedi: "Ey kulunu okşayan beyim!"

3050. "Sen bu dükkânda bir zaman sabret, ta ki farzı edâ edeyim ve “lem [3060] yekün" okuyayım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3050. "Sen bu dükkânda bir süre sabret ki farzı yerine getireyim ve "lem yekün" okuyayım."

"Lem yekün", "olmadı" demektir ve burada varlık sahibi olmamaya işaret edilir. Yani "Namazın farzını yerine getireyim, o farz içinde bu mecazî varlığın hükümlerinden geçip fiilen "Lem yekün" okuyayım. هَل أَتَى عَلَى الْإِنسان حين من الدهر لَمْ يَكُن شَيْئًا مَذكوراً (İnsan, 76/1) yani "İnsan üzerine zamandan öyle bir an gelmedi mi ki o, anılmaya değer bir şey değildi" ayet-i kerimesinin sırrından bir zevk alayım.

"Lem yekün", "olmadı" demek olup burada vücûd sahibi olmamağa işaret buyurulur. Ya'ni "Namazın farzını edâ edeyim, o farz içinde bu vücûd-i mecâzî ahkâmından geçip fiilen “Lem yekün” okuyayım. هَل أَتَى عَلَى الْإِنسان حين من الدهر لَمْ يَكُن شَيْئًا مَذكوراً (İnsan, 76/1) ya'ni “İnsan üzerine dehrden bir hîn gelmedi mi ki şey'-i mezkûr değil idi" âyet-i kerîmesinin sırrından bir zevk alayım.

3051. Vaktâki imam ve cemaat dışarıya geldiler, namazdan ve virdlerinden fariğ oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3051. İmam ve cemaat dışarıya çıktıklarında, namazdan ve virdlerinden (düzenli yapılan zikir ve dualarından) boşaldılar.

Efendi, kölesine namaz kılması için izin verdi ve mescitten çıkmasını bekledi. İmam ve halk namazlarını ve virdlerini bitirip dışarıya çıktıklarında, Sunkur çıkmadı.

Efendi kölesine namaz kılmak için izin verdi ve mescidden çıkmasını bekledi. Vaktâki imam ve halk namazlarını ve virdlerini bitirip dışarıya çıktılar, Sunkur çıkmadı.

3052. Sunkur kuşluğa yakın zamâna kadar orada kaldı, bey bir zaman Sunkur'a intizar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3052. Sungur kuşluğa yakın zamana kadar orada kaldı, bey bir süre Sungur'u bekledi.

"Çeşm dâşten", göz tutmak ve beklemekten kinayedir.

"Çeşm dâşten", göz tutmak ve intizardan kinâyedir.

3053. Dedi: "Ey Sunkur niçin dışarıya gelmezsin?" Dedi: "Ey zû-fünûn beni bırakmıyorlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3053. Dedi: "Ey Sunkur, niçin dışarıya gelmezsin?" Dedi: "Ey çok ilim sahibi, beni bırakmıyorlar!"

## Dâvûd-ı nebî (a.s.)ın öküzün arzûsundan vazgeç diye hükmetmesi ve öküz sahibinin Dâvûd (a.s.) üzerine teşnî'i

2410. Dâvûd ona dedi: "Sus, git bu müslümanı bırak, öküzün cihetinden helale mahsûs kıl!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2410. Dâvûd ona dedi: "Sus, git bu müslümanı bırak, öküzün yönünden helale özgü kıl!"

"Hill", kesre ve şedde ile "helâl" anlamındadır. "Be-hill" kelimesindeki "ba" özgü kılmak içindir. Yani "Dâvûd (a.s.) öküz sahibine dedi: "İkinizi de dinledim ve bu işin sırrına vakıf oldum. Sus, bu müslümanın yakasını bırak ve öküz yönünden olan malını onun hakkında helale özgü kıl!"

"Hill", kesr ile ve teşdîd ile "helâl" ma'nâsınadır. "Be-hill" kelimesindeki "ba" tahsîs içindir. Ya'ni "Dâvûd (a.s.) öküz sahibine dedi: "İkinizi de dinledim ve bu işin sırrına vakıf oldum. Sus, bu müslümânın yakasını bırak ve öküz cihetinden olan malını onun hakkında helâle tahsîs et!"

2411. “Ey civân mâdemki Huda senin üzerinde setr etti, git sükût et Settârlığının hakkını bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2411. “Ey genç, mademki Allah senin üzerini örttü, git sus, Settârlığının hakkını bil!”

Ey delikanlı, mademki Yüce Allah senin yapmış olduğun günahları senin üzerinde örttü ve onları açığa çıkarıp halk nazarında seni rezil ve rüsvay etmedi, bari sen de git, Allah'ın bu örtücülüğünün hakkını ve şükrünü yerine getirmek için sus ve öküz meselesinden dolayı kötüleyici dilini uzatma!

“Ey delikanlı, mâdemki Hak Teâlâ hazretleri senin yapmış olduğun günahları, senin üzerinde setr etti ve ızhâr edip halk nazarında seni rezîl ve rüsvây etmedi, bâri sen de git Hakk'ın bu settârlığının hakkını ve şükrünü îfâ için sükût et ve öküz mes'elesinden dolayı lisân-ı şenâati uzatma!”

2412. Dedi: "Vâveyla! Bu ne hükümdür, ne adldir! Benim için yeni şerîat mi koymak istersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2412. Dedi: "Vâveyla! Bu ne hükümdür, ne adldir! Benim için yeni şerîat mi koymak istersin?"

"Vâveylâ" ve "vâveylî" hüzün ve hasret ifade eden "eyvah", "yazık bana!" gibi bir nidadır. Dâvûd (a.s.)ın bu hükmünden sonra, öküz sahibi bağırıp dedi: "Ey Allah'ın peygamberi, eyvah! Bu nasıl bir hükümdür ve nasıl bir adalettir? Benim için yeni bir şeriat mı koymak istiyorsun?"

“Vâveylâ” ve “vâveylî” hüzün ve tehassür ifade eden "eyvâh" "yazık ba- na!" gibi nidâdır. Dâvûd (a.s.)ın bu hükmünden sonra, öküz sahibi bağırıp dedi: "Yâ nebiyallah eyvah! Bu nasıl hükümdür ve nasıl adâlettir? Benim için yeni şerîat mı koymak istiyorsun?"

2413. "Senin adlinin sadası öyle gitmiştir ki, yer ve gök muattar oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2413. "Senin adaletinin sesi öyle yayılmıştır ki, yer ve gök güzel kokularla doldu."

2414. "Kör köpekler üzerine bu sitem vâki' olmadı; bu taaddîden taş ve dağ harâretle yarıldı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2414. Kör köpekler üzerine bu sitem meydana gelmedi; bu tecavüzden taş ve dağ hararetle yarıldı.

2415. Melâya böyle "Es-sala zulüm vaktidir, es-sala!" diye teşni' vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2415. Öküzün sahibi halka böyle "Namaz vakti zulüm vaktidir, namaza!" diye çıkışırdı.

"es-Sala" bir işe hazır olmak için yapılan çağrıdır. Örneğin "Yemeğe, namaza hazır olun!" denecek yerde "Yemeğe salâ, namaza salâ!" diye çağrı yapılır. "Mela", halk ve cemaat anlamındadır. Öküzün sahibi, Davud (a.s.)'ın bu hükmünü kötüleyip kınayarak halka hitaben "Ey ahali! Zulüm vakti geldi, zulme hazır olun!" diye bağırırdı.

"es-Sala" bir işe hazır olmak için edilen nidâdır. Meselâ "Taâma, namaza hazır olun!" denecek yerde "Taâma salâ, namaza salā!" diye nidâ olunur. “Mela”, halk ve cemâat ma'nâsınadır. Öküzün sâhibi Dâvûd (a.s.)ın bu hükmünü zem ve takbîh edip halka hitâben "Ey ahâlî! Zulüm vakti geldi, zulme hazır olun!" diye bağırır idi.

## "Kendi malının hepsini ona ver!" diye öküz sâhibi üzerine Dâvûd (a.s.)ın hükmetmesi

2416. Ondan sonra Dâvûd ona dedi: "Ey inatçı çabuk malının hepsini ona bağışla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2416. Ondan sonra Dâvûd ona dedi: "Ey inatçı, çabuk malının hepsini ona bağışla!"

2417. Ve yoksa senin işin pek şedîd olur. Sana söyledim, tâ ki senin ona mahsus olan zulmün zâhir olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2417. Ve yoksa senin işin pek şiddetli olur. Sana söyledim, tâ ki senin ona özgü olan zulmün ortaya çıkmasın!

"Ondan" kelimesindeki "den" eki, özgüleme içindir. "Ona özgü" demek olur. Yani "Malının hepsini bu fakire ver, yoksa işin pek şiddetli ve sıkıntılı olur. İşte sana söyledim, böyle yap! Tâ ki bu fakir hakkında, ona özgü olarak yaptığın zulmün meydana çıkmasın!"

"از وی" deki "ez" tahsîs içindir. "Ona mahsûs" demek olur. Ya'ni "Malının hepsini bu fakîre ver, yoksa işin pek şedîd ve sıkıntılı olur. İşte sana söyledim, böyle yap! Tâ ki bu fakîr hakkında, ona mahsûs olarak yaptığın zulmün meydana çıkmasın!"

2418. "Her an zulmü ziyâde ediyorsun!" diye başına toprak saçtı ve elbisesini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2418. "Her an zulmü artırıyorsun!" diye başına toprak saçtı ve elbisesini yırttı.

Öküz sahibi, Dâvûd (a.s.)'ın hükmüne itiraz edip, "Her an benim hakkımda bir zulmü artırıyorsun!" diye bağırarak başına toprak saçtı ve öfkesinden kendi elbisesini parçaladı.

Öküz sahibi Dâvûd (a.s.)ın hükmüne i'tiraz edip, "Her an benim hakkımda bir zulmü ziyâdeleştiriyorsun!" diye bağırarak başına toprak saçtı ve öfkesinden kendi elbisesini parçaladı.

2419. Bir dem yine bu teşnî' üzerine sürdü; Dâvûd onu tekrar kendi huzûruna çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2419. Bir an yine bu kınama üzerine devam etti; Dâvûd onu tekrar kendi huzuruna çağırdı.

Öküz sahibi yine bir süre Dâvûd (a.s.)'ın zulmünden bahsederek kınamaya devam etti. Fakat Dâvûd (a.s.) onu tekrar kendi şerefli huzuruna çağırdı.

Öküz sahibi yine bir müddet Dâvûd (a.s.)ın zulmünden bahisle teşnî'e devâm etti. Fakat Dâvûd (a.s.) onu tekrar kendi huzûr-ı şerîfine çağırdı.

2420. Dedi: "Ey kör tali'li, mâdemki senin tali'in olmadı, senin zulmün yavaş [2429] yavaş zuhûra geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2420. Dedi: "Ey kör talihli, mademki senin talihin olmadı, senin zulmün yavaş yavaş ortaya çıktı."

Buyurdu ki: "Ey sabit hakikati (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık sureti) aybının örtücülük mazharı (tecellî yeri) olmasına müsait olmayan kimse, mademki kader sırrı, aybının ve günahının örtülü kalmasını gerektirmedi, bu sebeple senin zulmün yavaş yavaş ortaya çıkmak ve meydana gelmek zorunda kaldı."

Buyurdu ki: "Ey ayn-ı sâbitesi aybının mazhar-ı settâriyyet olmasına müsâid olmayan kimse, mâdemki sırr-ı kaderin, aybının ve günahının mestûr kalmasını îcâb etmedi, binâenaleyh senin zulmün yavaş yavaş zuhûra gelmek ve meydana çıkmak lâzım geldi."

2421. "Pislenmişsin, sonra sadr ve pîşgah ha! Ey kimse senin gibi eşeğe mahsûs çörçöp ve samana yazıktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2421. "Pislenmişsin, sonra sadr ve pîşgah ha! Ey kimse senin gibi eşeğe mahsûs çörçöp ve samana yazıktır!"

"Rîden" ve "rîsten" "pislemek ve dışkılamak" ve "dirîğ" "yazık" anlamındadır. "از چون تو" ifadesindeki "ez" ait olma içindir. "Görünen ve görünmeyen yönünü büyük zulüm ile harap ve kirletmişsin, sonra da temizlerin oturacağı başköşeyi ve padişahın huzurunu istersin ha! Bu imkânsızdır. Sen insan şeklinde ve eşek tabiatında bir kimsesin; senin gibi eşeğe ayrılan çerçöpe ve samana, yani dünya malına yazıktır."

"Rîden" ve "rîsten" "pislemek ve tegavvut etmek" ve "dirîğ" "yazık" ma'nâsınadır. "از چون تو" deki "ez" ihtisâs içindir. "Zâhir ve bâtınını zulm-i azîm ile berbâd ve mülevves etmişsin, sonra da temizlerin oturacağı sadrı ve huzûr-ı şâhı istersin ha! Bu mümkin değildir. Sen insan sûretinde ve eşek sîretinde bir kimsesin; senin gibi eşeğe tahsîs olunan çerçöp ve samana ya'ni dünyâ malına yazıktır."

2422. "Beyhûde feryad etme, git ki, senin evladın zevcenle beraber onun bendeleri oldular. Ziyâde söyleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2422. "Boşuna feryat etme, git ki, senin evladın eşinle beraber onun kulları oldular. Fazla konuşma!"

"Çocukların ile eşin bu fakirin kölesi ve cariyesi olduğuna hükmettim, fazla söze gerek yok!"

"Çocukların ile zevcen bu fakîrin köle ve câriyesi olduğuna hükmettim, ziyâde lâf lâzım değil!"

2423. İki eliyle göğsüne taş vururdu. Kendi cehlinden yukarıya aşağıya koşardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2423. İki eliyle göğsüne taş vururdu. Kendi cehaletinden yukarıya aşağıya koşardı.

Davud (a.s.)'ın bu hükmü üzerine öküz sahibi, aşırı üzüntüsünden bir taş alıp iki eliyle göğsüne vururdu ve Davud (a.s.)'ın bu hükümlerinden kendi rezilliğinin ortaya çıktığını da anlayamayıp cehaletinden dolayı yukarıya ve aşağıya koşup dururdu.

Dâvûd (a.s.)ın bu hükmü üzerine öküz sahibi kemâl-i teessüründen bir taş alıp iki eliyle göğsüne vururdu ve Dâvûd (a.s.)ın bu hükümlerinden kendi rezâletinin keşf olunduğuna da muttali' olamayıp cehlinden dolayı yukarıya ve aşağıya koşup dururdu.

2424. Halk dahi melâmete geldiler, zîra onun işinin zamîrinden gafil idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2424. Halk da kınamaya geldiler, çünkü onun işinin iç yüzünden habersizdiler.

Dâvûd (a.s.)'ın görünüşte çirkin duran bu hükmünü duyan halk da, öküz sahibine katılarak, bu hükmü kınamak ve kötülemek için geldiler. Çünkü öküz sahibinin işinin iç yüzünden habersizdiler.

Dâvûd (a.s.)ın zâhirde çirkin görünen bu hükmünü duyan halk dahi, öküz sahibine muvâfakaten, bu hükmü levm ve takbîh için geldiler. Çünkü öküz sahibinin işinin iç yüzünden gafil idiler.

2425. Bir kimse zalimi mazlumdan ne vakit bilir ki, o bir çöp gibi hevânın mağlubu ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2425. Bir kimse zalimi mazlumdan ne zaman bilir ki, o bir çöp gibi hevanın mağlubu olsun.

Bir çöp gibi nefsinin heva ve heveslerine mağlup ve esir olan bir kimse zalim ile mazlumu ayırt edemez. Nefsinin sıfatları basiret gözünün önünde perde olur.

Bir çöp gibi hevâ ve hevesât-ı nefsâniyyesinin mağlûb ve esîri olan bir kimse zâlim ile mazlûmu tefrîk edemez. Nefsinin sıfatları basar-ı basîretinin önünde perde olur.

2426. Mazlûmdan zâlime o kimse iz götürür ki, o zalûm olan kendi nefsinin başını kese.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2426. Mazlumdan zalime o kimse iz götürür ki, o zalim olan kendi nefsinin başını kese.

Zulmün izini takip ederek, mazlumdan zalime intikal ettirebilecek olan kimse, ancak son derece zalim olan kendi nefs-i emmâresinin (kötülüğü emreden nefis) başını arzularına karşı gelmek suretiyle kesen ve sıfatlarının alevlerini söndüren kimsedir.

Zulmün izini ta'kîb ederek, mazlûmdan zâlime intikal ettirebilecek olan kimse, ancak son derece zâlim olan kendi nefs-i emmâresinin başını arzûlarına muhalefet suretiyle başını kesen ve sıfatlarının alevlerini söndüren kimsedir.

2427. Ve yoksa o zâlim ki nefisdir, çılgınlıktan dolayı içeriden her mazlûmun hasmı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2427. Ve yoksa o zâlim ki nefistir, çılgınlıktan dolayı içeriden her mazlumun düşmanı olur.

Nefs-i emmâresi (kötülüğü emreden nefis) henüz ölmemiş olan kimsenin dışarıda zâlim aramasına gerek yoktur. Onun gözünde en büyük zâlim kendi nefs-i emmâresidir. Çünkü o zâlim olan nefs-i emmâre, çılgınlığından ve akılsızlığından dolayı böyle bir kimsenin içinden, her mazlumun düşmanı ve zâlimin yardımcısı olur. Çünkü ikisi bir cinstendir ve cins cinse meyleder.

Nefs-i emmâresi henüz ölmemiş olan kimsenin hâriçte zâlim aramasına hâcet yoktur. Onun nazarında en büyük zâlim nefs-i emmâresidir. Zîrâ o zâlim olan nefs-i emmâre, çılgınlığından ve akılsızlığından dolayı böyle bir kimsenin bâtınından, her mazlûmun hasmı ve zâlimin muîni olur. Çünkü ikisi bir cinstendir ve cins cinse meyleder.

2428. Köpek dâimâ miskin üzerine hamle eder, kādir oldukça zahmı miskin üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2428. Köpek daima miskin üzerine saldırır, gücü yettiğince yarasını miskin üzerine vurur.

Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) köpek huyundadır ve köpek daima eski elbiseli aciz fakirler üzerine havlayarak hücum ettiği ve mümkün oldukça bu gibi fakirleri ısırdığı gibi, nefs-i emmâre de mazlumlara hücum edip incitir.

Nefs-i emmâre köpek meşrebindedir ve köpek dâimâ eski elbiseli âciz fakirler üzerine havlayarak hücûm ettiği ve mümkin oldukça bu gibi fakirleri ısırdığı gibi, nefs-i emmâre de mazlûmlara hücum edip rencîde eder.

2429. Utanma arslanlar içindir, köpek için değil! Bil ki komşulardan sayd tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2429. Utanma arslanlar içindir, köpek için değil! Bil ki komşulardan sayd tutmaz.

Hayâ (utanma) ve utanma, arslan meşrebinde (karakterinde) olan insan içindir, köpek tabiatında olan insan için değildir. Bil ki arslan, komşularının avladığı avı tutup yemez. بدان (bil) kelimesi "danisten" (bilmek) mastarından emir hâli olduğu gibi, "bâ" harfinin üstün okunması suretiyle "ân" işaret ismine eklenmiş bir sebep bildiren "bâ" da olabilir. Bu durumda anlam "Utanma arslanlar içindir, köpek için değildir; o sebepledir ki arslan, komşularından av tutmaz." olur. Yani arslan, komşusu olan arslanların avlamış oldukları ava sırf hayâsından dolayı asla ilgi göstermez ve tecavüz etmez, yemez, demek olur. Bu sebeple, nefs-i emmâresinin (kötülüğü emreden nefsin) hükmü altında zayıf düşen kimselerden utanma, hayâ ve adalet beklemek boşuna olur. Ve bunların imandan nasip almadıklarına hadis-i nebevî (Peygamber hadisi) şahittir. Nitekim buyrulur: الحياء والايمان مقرونان لا يفترقان فاذا رفع احدهما رفع الآخر Yani "Hayâ ve iman birbirlerinden ayrılmaz iki yakın arkadaştır; onlardan biri kalktığı vakit diğeri de kalkar."

Hayâ ve utanma arslan meşrebinde olan insan içindir, köpek tab'ında olan insan için değildir. Bil ki arslan, komşularının avladığı avı tutup yemez. بدان “danisten” masdarından emr-i hâzır olduğu gibi “bâ” meftûh okunmak sûretiyle “ân” ism-i işâretine lâhık olmuş bâ-i sebebiyye dahi olabilir. Bu sûrette ma'nâ “Utanma arslanlar içindir köpek için değildir, o sebepledir ki arslan, komşularından av tutmaz.” Ya'ni arslan, komşusu olan arslanların avlamış oldukları ava mahzâ hayâsından dolayı aslâ iltifât ve tecavüz etmez ve yemez, demek olur. Binâenaleyh nefs-i emmâresinin hükmü altında zebûn olan kimselerden utanma ve hayâ ve adâlet beklemek abes olur. Ve bunların îmândan nasîbleri olmadığına hadîs-i nebevî şâhiddir. Nitekim buy- rulur: الحياء والايمان مقرونان لا يفترقان فاذا رفع احدهما رفع الآخر Ya'ni “Hayâ ve îmân birbirlerinden ayrılmaz iki karîndir, onlardan biri kalktığı vakit diğeri de kalkar."

2430. Mazlûm öldürücü, zâlime tapıcı olan avâm, pusudan köpek gibi Dâvûd tarafına sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2430. Mazlum öldürücü, zalime tapan avam, pusudan köpek gibi Davud tarafına sıçradı.

Davud (a.s.)'ın öküz sahibi hakkındaki hükmünü duyan, mazlum öldürücü ve zalime tapan avam, pusudan köpekler gibi Davud (a.s.) tarafına sıçradı.

Dâvûd (a.s.)ın öküz sahibi hakkındaki hükmünü duyan, mazlûm öldürücü ve zâlime tapıcı avâm, pusudan köpekler gibi Dâvûd (a.s.) tarafına sıçradı.

2431. O taife Dâvûd'a teveccüh ettiler (dediler) ki: "Ey bizim üzerimize şefîk olan nebiyy-i muhtar!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2431. O topluluk Dâvûd'a yönelip dediler ki: "Ey bizim üzerimize şefkatli olan seçilmiş peygamber!"

2432. "Senden bu layık değildir, zîrâ bu açık zulümdür. Bila-şey bir günahsıza kahrettin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2432. "Senden bu uygun değildir, çünkü bu açık zulümdür. Sebepsiz yere bir günahsıza kahrettin."

"Bi-lâş", "bi-lâ-şey" kelimesinin kısaltılmışıdır, "sebepsiz" demektir. Yani: "Ey Allah'ın peygamberi, öküzün sahibi aleyhine verdiğin bu hüküm senin peygamberlik şanına uygun değildir. Çünkü bunun apaçık bir zulüm olduğu ortadadır. Sebepsiz yere, kabahati olmayan bir kimseye kahırla davrandın."

"Bi-lâş", "bi-lâ-şey" kelimesinin muhaffefidir, "bila-sebeb" demek olur. Ya'ni: "Ey nebiyyallah, öküzün sahibi aleyhine verdiğin bu hüküm senin şân-ı nübüvvetine lâyık değildir. Zîrâ bunun apaçık bir zulüm olduğu meydandadır. Bila-sebep bir kabâhatsiz kimseye kahr ile muâmele ettin."

## Sırrı âşikâr etmek ve hüccetleri, hepsini kat' etmek için dâ-vûd (a.s.)ın halkı o sahrâya çağırmağa azm etmesi

2433. Dedi: "Ey dostlar, onun zamanı erişti ki, onun mektûm olan sırrı zahir ola."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2433. Dedi: "Ey dostlar, onun zamanı erişti ki, onun gizli olan sırrı ortaya çıksın."

Davud (a.s.) itiraz eden halka hitaben buyurdu ki: "Ey dostlar, bu davacının gizli olan sırrının ortaya çıkması ve açığa çıkması zamanı geldi."

Dâvûd (a.s.) mu'teriz olan halka hitâben buyurdu ki: "Ey dostlar, bu da'vâcının mektûm olan sırrının zâhir ve âşikâr olması zamânı geldi."

2434. Hepiniz kalkınız, tâ ki dışarıya gidelim, tâ ki o gizli sırra vakıf olalım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2434. Hepiniz kalkınız ki dışarıya gidelim, o gizli sırra vâkıf olalım!

"Tâ" edatı, sebep bildirmek içindir. Yani "Dışarıya çıkmamız, o gizli sırra vâkıf olmamız içindir, hepiniz kalkınız!"

"Tâ", ta'lîl içindir. Ya'ni "Dışarıya çıkmamız o gizli sırra vakıf olmamız için, hepiniz kalkınız!"

2435. Filân sahrada cesîm bir ağaç vardır, onun dalları müctemi' ve çok kubbelidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2435. Filan çölde büyük bir ağaç vardır, onun dalları birleşmiş ve çok kubbelidir.

"Enbuh", "enbûh" kelimesinin kısaltılmışıdır, "çok" ve "kalabalık" anlamındadır; ve "çeft" Şemsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre "tak gibi kamburlaşmış tavan" anlamındadır ki "kubbeli" diye çevrilmiştir. Yani, “Ağacın dalları birbirine girmiş ve kubbeli bir hâle gelmiştir" demek olur.

"Enbuh", "enbûh" kelimesinin muhaffefidir, "kesîr" ve "kalabalık" ma'nâsınadır; ve "çeft" Şemsü'l-Lügāt'ın beyânına göre "tak gibi kamburlaşmış tavan" ma'nâsınadır ki "kubbeli" diye tercüme edilmiştir. Yâni, “Ağacın dalları birbirine girift olmuş ve kubbeli bir hâle gelmiştir" demek olur.

2436. Onun haymegahı, onun mîhı pek muhkemdir. Onun kökünden bana kan kokusu geliyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2436. Onun çadırı, onun kazığı pek sağlamdır. Onun kökünden bana kan kokusu geliyor.

"O ağacın gölgesini saldığı dalların bütün hâli ve onun kazığı, yani kökü pek sağlam ve kuvvetlidir. Onun kökünden bana kan kokusu geliyor."

"O ağacın sâyesini saldığı dalların hey'et-i mecmûası ve onun mîhı ya'ni kökü pek muhkem ve kavîdir. Onun kökünden bana kan kokusu geliyor."

2437. O latîf ağacın dibinde kan olmuştur; bu uğursuz tāli'li, efendisini öldürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2437. O latif ağacın dibinde kan olmuştur; bu uğursuz tali'li, efendisini öldürmüştür.

"O latif ağacın dibinde bir cinayet meydana gelmiştir; uğursuz tali'li olan bu öküz davası sahibi orada kendi efendisini öldürmüştür."

"O latîf ağacın dibinde bir katl vâki' olmuştur; uğursuz tâli'li olan bu öküz da'vâcısı orada kendi efendisini öldürmüştür."

2438. Şimdiye kadar Huda'nın hilmi onu örttü. Nihayet o pezevengin şükürsüzlüğünden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2438. Şimdiye kadar Allah'ın hilmi onu örttü. Nihayet o pezevengin şükürsüzlüğünden.

Yüce Allah hazretlerinin hilmi şimdiye kadar bu katilin kötülüğünü halktan gizledi, fakat nihayet o pezevengin bu örtme lütfuna karşı şükretmemesi türündendir.

"Hak Teâlâ hazretlerinin hilmi şimdiye kadar bu kātilin habâsetini halktan setr etti, fakat nihâyet o pezevengin bu setr lutfuna karşı şükretmemesi cinsindendir,"

2439. Ki efendisinin iyalini ne Nevruz'da ne bayram mevsimlerinde bir gün görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2439. Ki efendisinin ailesini ne Nevruz'da ne de bayram zamanlarında bir gün görmedi.

2440. Bî-nevaları bir lokma ile aramadı, o ilk hakları yâda getirmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2440. Yoksulları bir lokma ile aramadı, o ilk hakları hatırlamadı.

2438. numaralı beytin ikinci mısraı, onu takip eden bu iki beyit ile tam bir cümle oluşturur. Yani "Bu lanetlenmiş kişi, efendisini öldürdükten sonra onun kimsesiz kalan ailesini mübarek günlerden sayılan ne Nevruz'da ne de bayram günlerinde bir hediye ile ziyaret ederek bir gün bile görmemesi ve o azıksızları bir lokma ile olsun aramaması ve onların başlangıçta kendi üzerinde olan haklarını hatırlamaması, o lanetlenmiş pezevengin bu örtme lütfuna karşı şükürsüzlüğü cinsindendir."

2438. numaralı beytin ikinci mısrâ'ı, onu ta'kîb eden bu iki beyt ile tamâm bir cümle teşkil eder. Ya'ni "Bu mel'ûn, efendisini öldürdükten sonra onun bî-kes kalan ailesini eyyâm-ı mübarekeden ma'dûd olan ne Nevrûz'da ne de bayram günlerinde bir hediye ile ziyaret ederek bir gün bile görmemesi ve o azıksızları bir lokma ile olsun aramaması ve onların bidâyette kendi üzerinde olan haklarını yâda getirmemesi, o mel'ûn pezevengin bu setr lutfuna karşı şükürsüzlüğü cinsindendir."

2441. Nihayet şimdi o laîn, bir öküz için onun oğlunu yere çarpıyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2441. Nihayet şimdi o lanetlenmiş kişi, bir öküz için onun oğlunu yere çarpıyor.

"O hain, bu fakir kalan ailenin hatırını sormak şöyle dursun, öldürdüğü efendisinin oğlu olan bu davalıyı, bir öküz için yere çarpıyor."

Bilinmeli ki, Yüce Allah'ın ayıpları örtücülüğü, kullar hakkında büyük bir nimettir. Bu sebeple bu nimetin şükrü ancak gizli kalan kötülüklere karşılık yapılan iyiliklerle yerine getirilmelidir. Çünkü kutsal ayette إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ (Hûd, 11/114) yani "Muhakkak iyilikler kötülükleri giderir" buyurulur. Ve şanlı Peygamber Efendimiz de اتَّبِعُوا كُلَّ سَيِّئَةٍ حَسَنَةً تَمْحُهَا yani "Her kötülüğün arkasından iyilik yapın ki, onu yok etsin" buyurmuştur.

"O hâin, bu fakir kalan ailenin hatırını sormak şöyle dursun, öldürdüğü efendisinin oğlu olan bu müddeâ-aleyhi, bir öküz için yere çarpıyor."

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretlerinin settârlığı, kullar hakkında bir ni'met-i azîmedir. Binâenaleyh bu ni'metin şükrü ancak mestûr kalan seyyiâta mukābil yapılan hasenât ile îfâ edilmek îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ (Hûd, 11/114) ya'ni "Muhakkak hasenât seyyiâtı giderir" buyurulur. Ve Resûl-i zîşân Efendimiz dahi اتَّبِعُوا كُلَّ سَيِّئَةٍ حَسَنَةً تَمْحُهَا ya'ni "Her seyyienin arkasından hasene yapın ki, onu mahvetsin" buyurmuştur.

2442. Günahtan perdeyi o kendi kaldırdı ve yoksa İlâh onun cürmünü örttü idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2442. Günahından perdeyi o kendi kaldırdı ve yoksa Yüce Allah onun suçunu örtmüştü.

2443. Kâfir ve fâsık bu zarar devrinde kendi perdelerini kendileri yırtarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2443. Kâfir ve fâsık bu zarar devrinde kendi perdelerini kendileri yırtarlar.

"Zarar devri"nden maksat, bu dünya hayatı devridir. Çünkü bu dünya hayatında Yüce Allah, eşyanın iç yüzlerini (hakikatlerini) taayyünler (belirginleşmeler) perdesi arkasında gizlemiştir. Kötü amellerde ısrar edilmedikçe bu kötülükler örtülü kalır. Israr etme durumunda kâfirler ve fâsıklar kendi perdelerini yırtmış olurlar; ve Yüce Allah bu şekilde onların kötü amellerinin izlerini ortaya çıkarıp kendilerini zelil ve rüsvay eder.

"Devr-i gezend"den murâd, bu hayât-ı dünyeviyye devridir. Zîrâ bu hayât-ı dünyeviyyede Hak Sübhanehû ve Teâlâ hazretleri bevâtın-ı eşyayı taayyünât perdesi arkasında setr etmiştir. A'mâl-i seyyiede musırr olmadıkça bu seyyiât mestûr kalır. Isrâr halinde kâfirler ve fâsıklar kendi perdelerini yırt- mış olurlar; ve Hak Teâlâ bu sûretle onların kötü amellerinin âsârını meydâna çıkarıp kendilerini zelîl ve rüsvây eder.

2444. Zulüm esrar-ı cânda mestûrdur; zalim, adamların önüne koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2444. Zulüm canın sırlarında gizlidir; zalim onu insanların önüne koyar.

"Canın sırları"ndan kasıt, onun tekil sabit hakikatindeki gizli şeylerdir. Yani "Zulüm bir sıfattır ve o sıfatlar da diğer sıfatlar gibi canın sırlarında gizli ve örtülüdür. Bir kimse fiiller âlemi olan bu dünyada zulüm fiilini işlediği zaman, o zulüm anlamını zulüm sureti olarak insanların önüne koyar ve gösterir; ona da 'zulüm' denir. Zalimin sorgulanması için, onun bu fiili Allah katında kesin bir delil olur."

"Cânın esrâr"ından murâd, onun ayn-ı sabitesindeki meknûzattır. Ya'ni "Zulüm bir sıfattır ve o sıfatlar dahi sâir sıfatlar gibi cânın esrârında mahfi ve mestûrdur. Bir kimse âlem-i efâl olan bu dünyâda amel-i zulmü icrâ ettiği vakit, o ma'nâ-yı zulmü sûret-i zulm olarak insanların önüne koyar ve gösterir ve ona da "zulüm" denir; ve zâlimin muâhezesi için, onun bu fiili nezd-i Hak'ta hüccet-i bâliğa olur."

2445. Der ki: "Beni görün ki boynuzlarım vardır; cehennem öküzünü zahirden görün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2445. Der ki: "Beni görün ki boynuzlarım vardır; cehennem öküzünü zahirden görün."

Zulmü, anlam mertebesinden fiili ile şekil mertebesine indiren zâlim der ki: "Beni görün ki, ben gazap ve şehvet boynuzları olan bir cehennem öküzüyüm. Eğer cehennem öküzünü dışarıda görmek isterseniz gazap ve şehvet kuvvetleri boynuzlarımla yaptığım zulümlere bakınız."

Zulmü, ma'nâ mertebesinden fiili ile sûret mertebesine tenzîl eden zâlim der ki: "Beni görün ki, ben gazab ve şehvet boynuzları olan bir cehennem öküzüyüm. Eğer cehennem öküzünü zâhirde görmek isterseniz kuvve-i gazabiyye ve şehvâniyye boynuzlarımla yaptığım zulümlere bakınız."

2446. İmdi burada da senin elin ve ayağın, zarar hakkında senin zamîrine şehâdet verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2446. Şimdi burada da senin elin ve ayağın, zarar hakkında senin iç niyetine tanıklık ederler.

Mademki zulmü mana mertebesinden fiilin ile şekil mertebesine indiriyorsun, bu sebeple bu dünyada dahi senin elin ve ayağın, işlediğin zulüm ve zarar hakkında senin iç niyetine ve bâtınına tanıklık ederler. Çünkü iç niyetinde zulüm niyeti yerleşmemiş olan kimsenin organlarından halka zulüm ve zarar ortaya çıkmaz.

Mâdemki zulmü ma'nâ mertebesinden fiilin ile sûret mertebesine tenzîl ediyorsun, binâenaleyh bu dünyâda dahi senin elin ve ayağın, îka' ettiğin zulüm ve zarar hakkında senin zamîrine ve bâtınına şehadet ederler. Zîrâ zamîrinde zulüm niyeti takarrur etmemiş olan kimsenin a'zâ ve cevârihinden halka zulüm ve zarar zâhir olmaz.

2447. Mâdemki senin üzerine zamirin: "Sen bir i'tikād söyle ve geri tutma!" diye müvekkel oluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. Mademki senin üzerine iç sesin: "Sen bir inanç söyle ve geri durma!" diye görevlendirilmiş oluyor.

Mademki senin iç dünyan: "İyi ve kötü inancın her ne ise onu söyle ve saklama ve çekinme!" diye senin üzerine görevlendirilmiş olup o iç dünyadaki inancın ortaya çıkarılmasına seni zorluyor.

Mâdemki senin bâtının: "İyi ve kötü i'tikādın her ne ise onu söyle ve saklama ve çekinme!" diye senin üzerine müvekkel olup o bâtındaki i'tikādın ızhârına seni icbâr ediyor.

2448. Hususiyle gazab ve dedikodu vaktinde senin sırrını mû-be-mû zahir eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2448. Özellikle gazap ve dedikodu vaktinde senin sırrını inceden inceye ortaya çıkarır.

O görevli olan bâtın (içsel güç), özellikle öfkelendiğin zaman ve dünyevî bir husus hakkındaki dedikodun vaktinde senin gizli olan yatkınlığını inceden inceye meydana koyar.

O müvekkel olan bâtının, husûsiyle öfkelendiğin vakit ve bir husûs-i dünyevî hakkındaki dedikodun vaktinde senin gizli olan isti'dâdını inceden inceye meydâna koyar.

2449. Mâdemki zulüm ve cefâ: "Ey el ve ayak, beni âşikâr et!" diye müvekkel oluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2449. Mademki zulüm ve cefa: "Ey el ve ayak, beni açıkça göster!" diye görevlendiriliyor.

Mademki zulüm ve cefa: "Ey el ve ayak, bizi mana mertebesinden suret mertebesine indir de ortaya çıkalım ve mana âleminde akılla idrak edilirken suret âleminde hissedilir olalım!" diye batından uzuvlar ve organlar üzerine görevlendiriliyor ve musallat oluyor;

Mâdemki zulüm ve cefa: "Ey el ve ayak, bizi ma'nâ mertebesinden sûret mertebesine indir de meydana çıkalım ve âlem-i ma'nâda ma'kül iken âlem-i sûrette mahsüs olalım!" diye bâtından a'zâ ve cevârih üzerine müvekkel ve musallat oluyor;

2450. Mâdemki sırrın şehadeti yuları tutuyor, hususiyle ıztırab ve öfke ve in[2459] tikām vaktinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2450. Mademki sırrın şehadeti yuları tutuyor, özellikle ıstırap, öfke ve intikam vaktinde.

Mademki yular, sırrın, yani bâtının (içsel olanın) şehadetinin elindedir, özellikle o bâtın mademki ıstırap, öfke ve intikam vaktinde kendi yatkınlığını gösteriyor;

Mâdemki yular, sırrın, ya'ni bâtının şehadetinin elindedir, husûsiyle o bâtın mâdemki ıztırâb ve öfke ve intikam vaktinde kendi isti'dâdını gösteriyor;

2451. İmdi o kimse ki, bayrağı sahra üzerine vurmak için bunu müvekkel ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2451. Şimdi o kişi ki, bayrağı ova üzerine dikmek için bunu görevlendiriyor.

Şimdi o Yüce Allah ki, zuhûr bayrağını fiil ve amel ovası üzerine dikmek için, yukarıda açıklandığı şekilde, mademki bâtını zâhir üzerine görevlendiriyor, nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te şöyle buyururlar: “İnsanın vücûdu bir bayrak gibidir. Bayrağı önce havaya kaldırırlar; ondan sonra her taraftan akıl, fehm (anlayış), hışım, gazab, hilm (yumuşak huyluluk), kerem (cömertlik), havf (korku) ve recâ (ümit) gibi sonsuz haller ve sınırsız sıfatlar, askerlerini o bayrağın altına toplarlar. Uzaktan bakan kimse yalnız bayrağı görür, ama yakına gelen kimse bayrağın altında sayısız halkı görür. Yani gafil olan teni görür ve akıl onda ne cevherler ve ne kadar anlamlar olduğunu bilir."

İmdi o Allâhü Zü'l-Celâl hazretleri ki, zuhûr bayrağını fiil ve amel sahrâsı üzerine dikmek için, yukarılarda îzâh olunduğu vech ile, mâdemki bâtını zâhir üzerine müvekkel ediyor, nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te şöyle buyururlar: “İnsanın vücûdu bir bayrak gibidir. Bayrağı evvelen havâya kaldırırlar; ondan sonra her taraftan akıl, fehm, hışım, gazab, hilm, kerem, havf ve recâ ahvâl-i bî-pâyân ve bî-had sıfât, askerlerini o bayrağın altına cem' ederler. Uzaktan bakan kimse yalnız bayrağı görür, amma yakına gelen kimse bayrağın altında sayısız halkı görür. Ya'ni gafil teni görür ve akıl onda ne gevherler ve ne kadar ma'nâlar olduğunu bilir."

2452. Binâenaleyh rûz-i haşrde neşr için diğer müvekkeller de yaratabilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2452. Bu sebeple kıyamet gününde diriltmek için başka görevliler de yaratabilir.

Dünya hayatında anılan görevlileri yaratan Yüce Allah, ölümden sonraki ahiret hayatında da içtekilerin yayılması ve açığa çıkması için başka görevlileri de yaratmaya kadirdir. Nitekim ayet-i kerimede الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفواههم وتكلمنا أيديهم وتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yâsin, 36/65) yani "Ahiret hayatı gününde biz onların ağızlarını mühürleriz ve bize onların elleri söyler ve kazandıkları şeye ayakları şahitlik eder" buyrulur.

Hayât-ı dünyeviyyede zikr olunan müvekkelleri yaratan Hak Teâlâ hazretleri, ba'de'l-mevt hayât-ı uhreviyyede dahi zamîrlerin neşri ve ızhârı için dîger müvekkelleri dahi yaratmağa kādirdir. Nitekim âyet-i kerîmede الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفواههم وتكلمنا أيديهم وتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yâsin, 36/65) ya'ni "Hayât-ı uhreviyye gününde biz onların ağızlarını mühürleriz ve bize onların elleri söyler ve kesbettikleri şeye ayakları şehadet eder" buyrulur.

2453. Ey zulümde ve kinde on ele gelmiş, senin gevherin zahirdir, buna hâcet yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2453. Ey zulümde ve kinde on kez ele gelmiş, senin cevherin açıktır, buna gerek yoktur!

Ey zulümde ve kinde on defa ele gelmiş ve tecrübe edilmiş olan kişi, senin kötü fiillerin sebebiyle cevherin ve bâtının (iç yüzün) açığa çıkmış ve meydana gelmiştir. Çünkü her bir kötü fiilin bir sureti ortaya çıkıp senin yakana yapışacaktır. Bu sebeple senin için kıyamet gününde elin ve ayağın şahitliğine gerek yoktur.

Ey zulümde ve kinde on def'a ele gelmiş ve tecrübe edilmiş olan kimse, senin kötü ef'âlin sebebiyle gevherin ve bâtının zâhir olmuş ve meydâna çıkmıştır. Zîrâ her bir kötü fiilin bir sûreti zâhir olup senin yakana sarılacaktır. Binâenaleyh senin için rûz-i haşrde elin ve ayağın şehadetine hâcet yoktur.

2454. Zararda meşhur olmağa hâcet yoktur; senin ateşîn olan zamîrin üzerine vakıftırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2454. Zararda meşhur olmaya gerek yoktur; senin ateşli gönlüne vakıftırlar.

Bununla birlikte, bu dünya hayatında zarar ve zulümde fiillerle şöhret bulmaya gerek yoktur. Çünkü basiret ehli olan kimseler, senin ateşli ve nefsanî olan gönlüne keşif yoluyla vakıftırlar.

Maahâzâ bu hayât-ı dünyeviyyede zarar ve zulümde ef'âl ile şöhret bulmağa hâcet yoktur. Çünki ehl-i basîret olan kimseler, senin âteşîn ve nefsânî olan zamîrine keşfen vakıftırlar.

2455. Senin nefsin: "Beni görün, ben ashâb-ı nardanım!" diye her dem yüz şerâr getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2455. Senin nefsin: "Beni görün, ben cehennemliklerdenim!" diye her an yüzlerce kıvılcım çıkarır.

Senin nefsin, gazap ve şehvet ateşlerinden etrafına birçok kıvılcım saçar ve bu kıvılcımları ortaya çıkarmakla: "Beni görün, ben ateş ehlindenim!" der.

Bilinmeli ki, gazap, hakikati sabit olan bir sıfattır ki, asla onun hakikati değişmez. Bu sebeple, sürükleyicisi ve harekete geçiricisi açısından ya övülmüş ya da yerilmiş olur. Hakk'a uygun olursa övülmüş ve kabul görmüş, nefse ait olursa yerilmiş ve reddedilmiş olur. Peygamberlerde ve evliyalarda olan gazap Hakk'a uygun olduğundan kabul görür ve Hakk'a uygun gazap, hakkı yerleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindir. Nefse ait gazap ise bunun aksine olup bâtılı yerleştirmek ve hakkı ortadan kaldırmak için olur. Nitekim hadis-i şerifte ان الغضب لا يخرجنى عن الحق yani "Muhakkak gazap beni haktan çıkarmaz" buyrulmuştur. Şehvet ateşi de bu kıyas üzerinedir.

Senin nefsin, gazab ve şehvet ateşlerinden etrâfiına birçok kıvılcımlar saçar ve bu kıvılcımları izhâr etmekle: "Beni görün ben ateş ehlindenim!" der.

Ma'lûm olsun ki, gazab, hakîkati sabit olan bir sıfattır ki, asla onun hakîkati tebeddül etmez. Binâenaleyh sâikı ve muharriki nokta-i nazarından ya mahmûd veyâ mezmûm olur. Hakkānî olursa mahmûd ve makbûl, nefsânî olursa mezmûm ve merdûd olur. Enbiyâ ve evliyâda olan gazab Hakkānî olduğundan makbûl olur ve gazab-ı Hakkanî tesbît-i hak ve ibtâl-i bâtıl içindir. Gazab-ı nefsânî ise bunun aksine olup tesbît-i bâtıl ve ibtâl-i hak için olur. Nitekim hadîs-i şerifte ان الغضب لا يخرجنى عن الحق ya'ni "Muhakkak gazab beni hakţan ihrâc etmez" buyrulmuştur. Nâr-i şehvet dahi bu kıyâs üzerinedir.

2456. Ateşin cüz'üyüm, kendi küllüme giderim. Ben nûr değilim ki Hazret tarafına gideyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2456. Ateşin bir parçasıyım, kendi bütünüme giderim. Ben nur değilim ki Yüce Huzur tarafına gideyim.

Nefis, etrafına gazap ve şehvet ateşlerini saçarak der ki: "Ben ateşin bir parçasıyım, "cins cinse meyleder" kuralınca kendi bütünüm tarafına giderim. Ben can gibi değilim ki ilahi huzura gideyim!"

Nefis, etrafına gazab ve şehvet ateşlerini saçarak der ki: "Ben ateşin cüz'üyüm, "cins cinse meyl eder" kāidesince kendi küllüm tarafına giderim. Ben can gibi değilim ki huzûr-i ilâhîye gideyim!"

2457. Nitekim hak tanımayıcı olan bu zalim, bir öküz için bu kadar iltibas etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2457. Nasıl ki hakkı tanımayan bu zalim, bir öküz için bu kadar karışıklık çıkardı.

"İltibas", örtülü olmak, belirsiz olmak ve karışık olmak anlamındadır. Nasıl ki öküz davası olan bu zalim, önceki hakları tanımadı da, bir öküz için Davud (a.s.) huzurunda hak ve hakikati inkâr ederek bu kadar karışıklık çıkardı, yani hakikati örten birçok iddiada bulundu.

"İltibas", örtülü olmak ve belirsiz olmak ve karışık olmak ma'nâsınadır. Nitekim öküz da'vâcısı olan bu zâlim, hukūk-ı sabıkayı tanımadı da, bir öküz için Dâvûd (a.s.) huzûrunda hak ve hakîkati inkâr ederek bu kadar iltibâs etti, ya'ni hakîkati örtücü olan birçok müddeayâtta bulundu.

2458. O, ondan yüz öküz ve yüz deve götürdü. Ey baba, nefis budur! Ondan münkatı' ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2458. O, ondan yüz öküz ve yüz deve götürdü. Ey baba, nefis budur! Ondan uzaklaş!

Hâlbuki o öküz davası açan kişi, bu davalı olan fakirden birçok öküz ve birçok deve alıp götürdü. Ey nefis âleminde ihtiyarlamış olan baba, işte nefsin hâli budur ve bu kadar insafsızdır. Bu sebeple ondan yüz çevir ve uzaklaş.

Halbuki o öküz da'vâcısı, bu müddeâ-aleyh olan fakîrden birçok öküz ve birçok deve alıp götürdü. Ey nefis âleminde ihtiyarlamış olan baba, işte nefsin hâli budur ve bu kadar insafsızdır. Binâenaleyh ondan yüz çevir ve münkatı' ol.

2459. Bir gün bile Huda'ya zârî etmedi, ondan bir gün dert ile "Ya Rabbi!" gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2459. Bir gün bile Allah'a yalvarmadı, ondan bir gün dert ile "Ya Rabbi!" gelmedi.

O öküz davası açan kişi, yapmış olduğu zulümden dolayı pişman olup bir gün bile Hakk'a yalvarmadı ve yakarmadı ve bir gün olsun pişman olup içi yanarak "Aman ya Rabbi, kusurumu affet!" diye o kötü kişiden bir yakarış ortaya çıkmadı ve demedi ki:

O öküz da'vâcısı, yapmış olduğu zulümden dolayı nedâmet edip bir gün bile Hakk'a niyâzda ve tazarru'da bulunmadı ve bir gün olsun nedâmet edip içi yanarak "Aman yâ Rabbî, kusûrumu afvet!" diye o habîsten bir münâcât zuhûra gelmedi ve demedi:

2460. Ki "Ey Huda, benim hasmını hoşnûd et, eğer ben ona ziyan ettim ise, sen fâide et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2460. Ki "Ey Allah'ım, benim düşmanımı hoşnut et, eğer ben ona zarar verdiysem, sen fayda ver!"

2461. "Eğer hatâ ettimse, diyet akıle üzerinedir; benim canımın akılesi elestten sen oldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2461. "Eğer hata ettiysem, diyet akıle üzerinedir; benim canımın akılesi elestten sen oldun."

"Diyet", hatayla öldürülen bir kimsenin mirasçılarına katil tarafından verilen mala denir; miktarı fıkıh kitaplarında belirtilmiştir. "Akıle" ise fıkıh terimlerinden olup, katil olan kimsenin baba tarafından akrabalarına denir ki, bunlar hatayla öldürülmüş olan kimsenin diyetini verirler. Bu akıle hakkındaki hükümlerin ayrıntısı da fıkıh kitaplarında yer almaktadır.

Yani "O öküz davası sahibi Hakk'a yalvarıp demedi ki: "Ey Rabbim, eğer hata ettim ve hatayla elimden öldürme fiili meydana geldi ise, maktulün diyeti şeriaten akıle üzerine düşer. Benim canımın akılesi ise "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabı gerçekleşen zamandan beri sen oldun. Bu sebeple benim diyetimi ver ve kabahatimi ört!"

İkinci mısraın açıklaması şudur ki: "Akıle" yukarıda açıklandığı üzere katilin baba tarafından akrabasıdır. Baba bu izafî varlıkta asıldır ve Hak'ın mutlak varlığı da bu izafî varlıkların aslıdır. Ruhlar mertebesi, Hak'ın hakiki varlığının başkalık elbisesiyle ortaya çıktığı ilk mertebedir ve bu mertebede ikilik başlar. Hak'ın varlığı tek iken çift olur. Şimdi ruhlar âlemi, ikilik âlemi olduğu için "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabı gerçekleşmiş ve bu mertebede benlik ve sizlik bağıntıları ortaya çıkmıştır. Bu sebeple canın aslı, Hakk'ın varlığı olduğundan bu mısrada "canın akılesi" denilmiştir ve bu akılelik için "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabı gerçekleşen zaman başlangıç olarak gösterilmiştir.

"Diyet" hatâen katl olunan bir kimsenin vârislerine kātil tarafından verilen mala derler, mikdârı kütüb-i fıkhiyyede mezkûrdur; ve "âkıle", ıstılâhât-ı fıkhiyyeden olup, kātil olan kimsenin babası tarafından olan akrâbasına derler ki, bunlar hatâ ile öldürülmüş olan kimsenin diyetini verirler; ve bu âkıle hakkındaki ahkâmın tafsîli de kütüb-i fikhiyyede münderictir.

Ya'ni "O öküz da'vâcısı Hakk'a yalvarıp demedi ki: "Yâ Rab, eğer hatâ ettim ve hatâ ile elimden fiil-i katl sudûr etti ise, maktûlün diyeti şer'an âkıle üzerine terettüb eder. Benim canımın akılesi ise "Elestü bi-rabbiküm" hitâbı vâki' olan zamandan beri sen oldun. Binâenaleyh benim diyetimi ver ve kabahâtimi setr et!"

İkinci mısrâ'ın îzâhı budur ki: “Âkıle" yukarıda beyân olunduğu üzere kātilin baba tarafından akrabâsıdır. Baba bu vücûd-i izâfîde asıldır ve vücûd-i mutlak-ı Hak dahi bu vücûdât-ı izâfiyyenin aslıdır; ve mertebe-i ervâh vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın gayriyyet libâsıyla zuhûr ettiği ilk mertebedir ve bu mertebede isneyniyyet başlar. Vücûd-i Hak vitr iken şef' olur. İmdi âlem-i ervâh, âlem-i isneyniyyet olduğu cihetle "Elestü bi-rabbiküm" ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olmuş ve bu mertebede benlik ve sizlik nisbetleri zuhûra gelmiştir. Binâenaleyh canın aslı, Hakk'ın varlığı olduğundan bu mısra'da "canın akılesi" ta'bîr buyurulmuştur ve bu âkılelik için "Elestü bi-rabbiküm" hitâbı vâki' olan zaman mebde' gösterilmiştir.

2462. Taş, inci gibi olan istiğfârı vermez; ey hür olan can, nefsin insafı bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2462. Taş, inci gibi olan istiğfarı vermez; ey hür olan can, nefsin insafı bu olur.

"Be-istiğfar"daki "bâ" harfi zâidedir (fazladan gelmiştir). "İstiğfâr-ı dürr" (inci istiğfarı) terkîb-i izâfîdir (tamlamadır), müşebbehün-bihin (benzetilenin) mü-şebbehe (benzetilene) izafeti (bağıntısı) türündendir. "İnci gibi olan istiğfar" demektir. "Cân-ı hür" (hür can) terkîb-i izâfî olabileceği gibi terkîb-i tavsîfî (sıfat tamlaması) de olabilir. Yani "hürrün canı" veya "hür olan can" demek olur. Bilinmeli ki, katılık sahibi olan kalp taş gibi ve hatta taştan daha katıdır. Nitekim ayet-i kerimede "Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu." (Bakara, 2/74) buyrulur. Ezelî bedbahtlık sahiplerinin kalbî halleri böyledir. Yaptıkları zulümlerden dolayı pişmanlık duymak akıllarına bile gelmez ve pişmanlık ve istiğfar, kalbe inen ilahi rahmetin kabulünden dolayı ortaya çıkar. Şimdi taş ilahi rahmeti kabul etmez ki, ondan istiğfar ve pişmanlık incisi ortaya çıksın. Bu ilahi rahmeti, sedef gibi ağzı açık olan saadet ehlinin kalpleri kabul eder. "Bu sebeple nefsanî sıfatların istilası (ele geçirmesi) sebebiyle taş gibi katı olan bir bedbahtın kalbi, inci gibi olan istiğfarı vermez. Ey nefsanî sıfatların kaydından kurtulmuş ve hür olmuş olan can, nefsin insafı bundan ibaret olur." Yani her yaptığı kötülüğün üzerine bir kötülük daha ekler.

Hint nüshalarının bazılarında "Taş istiğfar ile inci olur mu?" ve bazılarında "Taş istiğfar ile inci verir mi?" şeklindedir. Fakat tercih edilen Ankaravî nüshasıdır.

"Be-istiğfar"daki "bâ" zâidedir. “İstiğfâr-ı dürr" müşebbehün-bihin mü-şebbehe izâfeti kabîlinden terkîb-i izâfidir. “İnci gibi olan istiğfar" demektir. "Cân-ı hür" terkîb-i izâfî olmak câiz olduğu gibi terkîb-i tavsîfî de olabilir. Ya'ni "hürrün canı" veya "hür olan can" demek olur. Ma'lûm olsun ki, kasvet sahibi olan kalb taş gibi ve hattâ taştan daha katıdır. Nitekim âyet-i kerimede ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهَى كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةٌ (Bakara, 2/74) buyrulur. Şekāvet-i ezeliyyé sahiplerinin ahvâl-i kalbiyyeleri böyledir. Yaptıkları mezâlimden dolayı nedâmet etmek akıllarına bile gelmez ve nedâmet ve istiğfâr kalbe nâzil olan rahmet-i ilâhiyyenin kabûlünden dolayı zuhûr eder. İmdi taş rahmet-i ilâhiyyeyi kabûl etmez ki, ondan istiğfâr ve nedâmet incisi zuhûr etsin. Bu rahmet-i ilâhiyyeyi sadef gibi ağzı açık olan ehl-i saâdetin kalbleri kabûl eder. "Binâenaleyh sıfat-ı nefsâniyyenin istîlâsı sebebiyle taş gibi katı olan bir şakînin kalbi, inci gibi olan istiğfârı vermez. Ey nefsânî sıfatların kaydından kurtulmuş ve hür olmuş olan can, nefsin insâfı bundan ibaret olur." Ya'ni her yaptığı fenâlığın üzerine bir fenâlık daha zammeder.

Hind nüshalarının ba'zısında سنگ میگردد باستغفار در ya'ni “Taş istiğfâr ile inci olur mu?" ve ba'zısında سنگ میبدهد باستغفار در ya'ni “Taş istiğfâr ile inci verir mi?" sûretindedir. Fakat müraccah olan Ankaravî nüshasıdır.

## Halkın o ağaç tarafına doğru dışarıya gitmesi

2463. Vaktaki o ağaç tarafına doğru dışarıya gittiler, dedi ki: "Onun elini arkasına sıkı bağlayın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2463. O ağaç tarafına doğru dışarıya gittiklerinde, dedi ki: "Onun elini arkasına sıkı bağlayın."

Dâvûd (a.s.)'ın hükmünden şikâyet eden halk, Dâvûd (a.s.) ile birlikte o ağaç tarafına doğru gittiklerinde, Dâvûd (a.s.) halka hitaben buyurdu ki: "Bu öküz davası sahibinin ellerini arkasına sıkı bağlayın."

Vaktāki Dâvûd (a.s.)'ın hükmünden şikâyet eden halk, cenâb-ı Dâvûd ile berâber o ağaç tarafına doğru gittiler, Dâvûd (a.s.) halka hitâben buyurdu ki: "Bu öküz da'vâcısının ellerini arkasına sıkı bağlayın."

2464. Ta ki onun günahını ve cürmünü ızhar edeyim, tâ ki adl bayrağını sahrâ üzerine dikeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2464. Onun günahını ve suçunu ortaya çıkarayım ki, adalet bayrağını ova üzerine dikeyim."

2465. Dedi: "Ey köpek bunun ceddini öldürmüşsün; sen kölesin, bu yüzden efendi olmuşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2465. Dedi: "Ey köpek, bunun ceddini öldürmüşsün; sen kölesin, bu yüzden efendi olmuşsun!"

Dâvûd (a.s.), davacının ellerini arkasına bağladıktan sonra ona hitaben buyurdu ki: "Ey köpek, sen bu öküzü kesen fakirin ceddini öldürmüşsün, sen onun kölesisin. Bu cinayet yüzünden efendi olmuşsun."

Müddeînin ellerini arkasına bağladıktan sonra Dâvûd (a.s.) ona hitâben buyurdu ki: "Ey köpek, sen bu öküzü kesen fakîrin ceddini öldürmüşsün, sen onun kölesisin. Bu katl yüzünden efendi olmuşsun."

2466. "Efendiyi öldürdün ve onun malını götürdün; Yezdân onun halini aşikâr etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2466. "Efendiyi öldürdün ve onun malını götürdün; Yüce Allah onun halini aşikâr etti."

"Ey lânetli, bunun dedesi olan efendini öldürdün ve sonra da onun malını ele geçirdin; işte bugün Yüce Yaratıcı onun hâlini ortaya çıkardı."

"Ey mel'ûn, bunun ceddi olan efendini öldürdün ve sonra da onun malını zabtettin; işte bugün Hâlık Teâlâ hazretleri onun hâlini meydana çıkardı."

2467. "O senin kadının onun câriyesi olmuş idi; bu efendiye o da cefâ göstermiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2467. "O senin kadının onun câriyesi olmuş idi; bu efendiye o da cefâ göstermiştir."

Şimdiki hâlde senin nikâhın altında bulunan eşin, öldürdüğün efendinin câriyesi olmuş idi. Bu câriye de sana tâbi olup efendiye seninle beraber cefâ etmiştir.

"Şimdiki halde senin taht-ı nikâhında bulunan zevcen, öldürdüğün efendinin câriyesi olmuş idi. Bu câriye dahi sana tâbi' olup efendiye seninle berâber cefâ etmiştir."

2468. "Ondan dişi ve erkek her ne doğdu ise, onlar baştan başa vârisin mülkü olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2468. "Ondan dişi ve erkek her ne doğdu ise, onlar baştan başa vârisin mülkü olur."

2469. "Sen kölesin kesb ü kârın onun mülküdür; şerîat istedin, şerîatı al, git iyi midir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2469. "Sen kölesin, kazancın ve işin onun mülküdür; şeriat istedin, şeriatı al, git, iyi midir?"

Sen bu fakirin dedesinin kölesisin ve eşin de onun cariyesidir; ve bir köle ile cariyeden doğan çocuklar da, asla tebaen efendinin kölesi ve cariyesi olur. Ve köle olduğun için senin kazancın ve işin de efendine aittir; ve bu öküzü kesen fakir ise, o öldürdüğün efendinin vârisidir. Buna göre sen ve eşin ve malın ve mülkün ve çocukların hep bu vârisin olur. Mademki sen gasp ettiğin maldan bir öküzü, asıl sahibi olan vâristen esirgeyip şeriat istedin, al şeriatı da git, bak iyi mi oldu! Eğer öküzü bu fakire bırakıp davadan vazgeçe idin, Yüce Allah hazretleri senin bu hıyanetini dünya hayatında gizli bırakacak idi.

"Sen bu fakîrin ceddinin kölesisin ve zevcen dahi onun câriyesidir; ve bir köle ile câriyeden doğan çocuklar dahi, asla tebean efendinin kölesi ve câri- yesi olur. Ve köle olduğun için senin kâr ve kisbin dahi efendine aiddir; ve bu öküzü kesen fakir ise, o öldürdüğün efendinin vârisidir. Binâenaleyh sen ve zevcen ve malın ve mülkün ve çocukların hep bu vârisin olur. Mâdemki sen gasb ettiğin maldan bir öküzü, asıl sahibi olan vâristen esirgeyip şerîat istedin, al şerîatı de git, bak iyi mi oldu! Eğer öküzü bu fakîre bırakıp da'vâdan vazgeçe idin, Hak Teâlâ hazretleri senin bu hıyânetini hayât-ı dünyeviyyede mestûr bırakacak idi."

2470. "Efendiyi zulm ile zâr zâr öldürdün; efendi de burada amân deyici idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2470. "Efendiyi zulümle inleye inleye öldürdün; efendi de burada aman dileyen idi."

2471. "Gördüğün korkunç bir hayalden dolayı, bıçağı aceleden toprak altına gömdün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2471. "Gördüğün korkunç bir hayalden dolayı, bıçağı aceleyle toprak altına gömdün."

2472. "İşte onun başı bıçak ile beraber yer altındadır, bu yeri böyle tekrar kazın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2472. "İşte onun başı bıçak ile beraber yer altındadır, bu yeri böyle tekrar kazın."

"Bu yeri böyle tekrar kazın" ifadesinden Dâvûd (a.s.)ın kazılacak yerin dairesini belirlediği anlaşılır.

"Bu yeri böyle tekrar kazın" ifadesinden Dâvûd (a.s.)ın kazılacak mahallin dâiresini ta'yîn buyurduğu anlaşılır.

2473. "Bu köpeğin adı dahi bıçak üzerinde yazılmıştır; efendiye böyle mekr ve zarar yaptı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. "Bu köpeğin adı dahi bıçak üzerinde yazılmıştır; efendiye böyle mekr ve zarar yaptı."

Bu şerefli beyte iki türlü anlam vermek mümkündür. Birincisi şudur ki: "Ey insanlar, eğer bu cinayet fiilinin faili bu zalim olduğunda şüpheniz varsa, yer altından çıkan bıçağa bakınız. Çünkü cinayet fiili bu zalimin kendi bıçağı ile gerçekleşmiştir ve hatta bıçağın üzerinde kendi adı yazılıdır. O zalim, efendisine benim açıkladığım şekilde böyle bir mekr ve zarar yaptı. Bu bıçak da onun şahididir."

Diğer anlam da şudur ki: "Ey insanlar, cinayet fiilinin bu davacı tarafından yapıldığına şahit isterseniz, bıçağın üstünde gayb tarafından yazılmış olan yazılara bakınız ki, onun ismi ve efendisine yapmış olduğu böyle mekr ve zarar tamamen yazılıdır."

Bu beyt-i şerîfe iki türlü ma'nâ vermek câizdir. Birisi budur ki: "Ey halk, eğer fiil-i katlin fâili bu zâlim olduğunda şübheniz varsa, yer altından çıkan bıçağa bakınız. Zîrâ fiil-i katl bu zâlimin kendi bıçağı ile vâki' olmuştur ve hattâ bıçağın üzerinde kendi nâmı mahkûktür. O zâlim efendisine benim beyân ettiğim vech ile böyle mekr ve zarar yaptı. Bu bıçak dahi, şâhididir."

Diğer ma'nâ da budur ki: "Ey halk, fiil-i katlin bu müddeî tarafından yapıldığına şâhit isterseniz bıçağın üstünde taraf-ı gaybdan yazılmış olan yazılara bakınız ki, onun ismi ve efendisine yapmış olduğu böyle mekr ve zarar tamâmiyle muharrerdir."

2473. Öyle yaptılar; vaktāki kazdılar, yerde o bıçağı ve başı buldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. Öyle yaptılar; kazdıkları zaman, yerde o bıçağı ve başı buldular.

Halk, Davud (a.s.)'ın emri doğrultusunda hareket ettiler ve gösterdiği yeri kazdıkları zaman, orada o bıçağı ve efendinin başını buldular.

Halk Dâvûd (a.s.)ın emri vech ile hareket ettiler ve gösterdiği mahalli kazdıkları vakit, orada o bıçağı ve efendinin başını buldular.

2474. O zaman halk içine velvele düştü, her birisi belden zünnârı kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2474. O zaman halk içine velvele düştü, her birisi belden zünnârı kesti.

Halk, Dâvûd (a.s.)ın bu mucizesini gördüğü zaman, aşırı etkilenmelerinden dolayı bir velvele kopardılar ve daha önce Dâvûd (a.s.)ın verdiği hükme itiraz edenler, inkâr zünnârını (Hristiyan ve Mecusilerin bellerine bağladıkları kuşak) bellerinden kestiler.

Halk Dâvûd (a.s.)ın bu mu'cizesini gördüğü zaman, kemâl-i teessürlerinden bir velvele kopardılar ve mukaddemâ Dâvûd (a.s.)ın verdiği hükme i'tirâz edenler inkâr zünnârını bellerinden kestiler.

2475. Ondan sonra ona dedi: "Ey adâlet isteyici gel! O kara yüz ile kendi adâletini al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2475. Ondan sonra ona dedi: "Ey adalet isteyici gel! O kara yüz ile kendi adaletini al!"

Gerçek durum ortaya çıktıktan sonra Dâvûd (a.s.) öküz davası açan katile hitaben buyurdu ki: "Sen verdiğim hükme razı olmayıp adalet istedin, göğsünü taşla dövmekteydin. Gel bakalım şimdi o kara yüz ile hakkında gerekli olan adaleti al!" Hint nüshalarında ikinci mısra' داد خود بستان تو از این رو سیاه yani "Kendi hakkını bu kara yüzlüden al!" şeklinde geçtiğine göre bu hitap, öküzü kesen fakir hakkında olması gerekir.

Hakîkat-i hâl zâhir olduktan sonra Dâvûd (a.s.) öküz da'vâcısı olan kātile hitâben buyurdu ki: "Sen verdiğim hükme râzı olmayıp adâlet istedin, göğsünü taşla döğmekte idin. Gel bakalım şimdi o kara yüz ile hakkında îcâb eden adâleti al!" Hind nüshalarında ikinci mısra' داد خود بستان تو از این رو سیاه ya'ni "Kendi dâdını bu kara yüzlüden al!" sûretinde vâki' olduğuna göre bu hitâb, öküzü kesen fakîr hakkında olmak lâzım gelir.

## Onun üzerine hüccet ilzâmından sonra Dâvûd (a.s.)ın katil için kısâs emir buyurması

2476. O yine o bıçak ile ona kısās emretti; onun mekri Hakk'ın ilminden ne vakit halās olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2476. O yine o bıçak ile ona kısas emretti; onun mekr (gizli yönlendirme) Hakk'ın ilminden ne zaman kurtulur?

2477. Hakk'ın hilmi müvâsalar eder, lakin hadden gittiği vakit izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2477. Hakk'ın hilmi müsamaha eder, ancak haddini aştığı zaman ortaya çıkarır.

"Muvâsâ" kelimesinin aslı "muvasat" olup, Farsça üsluba göre şiirde "muvâ-sâ" şeklinde kullanılır. Müdârâ (idare etme), kolaylık ve imhâl (mühlet verme) anlamlarına gelir ve başka anlamlarda da kullanılır. Burada müdârâ, imhâl ve kolaylık anlamları uygundur. Yani "Bir zalim zulmünü yapar ve türlü türlü tuzaklar ve hileler ile bu zulmünü halkın gözünden gizlemeye çalışır. Yüce Allah da hilim sıfatı ile müdârâ ve mühlet verir, onun zulmünü ve kabahatini ortaya çıkarmaz. Fakat onun zulmü ve tuzağı haddini aştığı zaman, onu bir şekilde ortaya çıkarır ve halkın gözünde rezil ve kepaze eder."

"Muvâsâ", aslı "muvasat" (مواساة) olup şiirde üslûb-i Fârisî üzere “muvâ-sâ" (مواسا) suretinde kullanılır. Müdârâ ve kolaylık ve imhâl ma'nalarına gelir ve diğer ma'nalarda da müsta'meldir. Burada müdârâ ve imhâl ve kolaylık ma'naları münasibtir. Ya'ni "Bir zâlim zulmünü icrâ ve türlü türlü mekrler ve hîleler ile bu zulmünü halk nazarından setre çalışır. Hak Teâlâ hazretleri dahi sıfat-ı hilmi ile müdârâ ve imhâl buyurup onun zulmünü ve kabâhatini meydana çıkarmaz. Fakat onun zulmü ve mekri hadden aştığı vakit, onu bir sûretle ızhâr ve halk nazarında rüsvây ve kepâze eder."

2478. Kan uyumaz; her bir gönüle cüst ü cû ve bir müşkilin keşfi düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2478. Kan uyumaz; her bir gönüle arayış ve bir meselenin çözümü düşer.

Özellikle icra edilen zulüm cana kıyma olursa çok kötüdür. Çünkü haksız dökülen kan uyumaz; gönüllerde arayış ve meselenin çözümünü merak etme uyanır.

Husûsiyle icra edilen zulüm katl-i nefs olursa pek berbâddır. Zîrâ haksız dökülen kan uyumaz; gönüllerde cüst ü cû ve müşkilin keşfi merâkı uyanır.

2479. Rabb-i dînin hakimliğinin iktizası, bunun ve onun zamîrinden baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2479. Dinin Rabbi olanın hükmetmesinin gerekliliği, bunun ve onun içinden ortaya çıkar.

Dinin Rabbi olan Yüce Allah, "Sizin için kısasta hayat vardır" (Bakara, 2/179) ayet-i kerimesiyle katilin kısas edilmesine hükmetmiştir. Onun bu hükmetmesinin gerektirdiği haller, bunun ve onun içinden, ıstırap vermek suretiyle ortaya çıkar. Şöyle ki:

Dînin Rabb'i olan Hak Teâlâ وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ (Bakara, 2/179) ya'ni "Sizin için kısâsta hayat vardır" âyet-i kerîmesiyle kātilin kısâsına hüküm buyurmuştur. Onun bu hâkimliğinin iktizâsı olan haller, bunun ve onun bâtınından, ıztırâp vermek sûretiyle baş çıkarır. Şöyle:

2480. Ki, "Filân nasıl öldü, onun hâli ne oldu, ne biçti?" Nitekim çamurluktan ekin fışkırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2480. Ki, "Falan nasıl öldü, onun hâli ne oldu, ne biçti?" Nasıl ki çamurluktan ekin fışkırır.

Haksız yere kanı dökülen maktule karşı halk kayıtsız kalmaz. Onların içlerinde o çaresizin hâllerini araştırmak için birtakım duygular ve merakla oluşur ve derler ki: "Falan nasıl öldü, onun hâli ne oldu ve hayat tarlasında ne biçti?" İşte bu duygular içte, çamurluktan ekinlerin fışkırdığı gibi fışkırır.

Şerefli beytin birinci mısraındaki kafiye, "kişten" masdarının geçmiş zaman fiili olan "kişt" olması uygun olur. "Ziraat etmek" ve "tohum ekmek" anlamındadır. Şemsü'l-Lügat'ta "dürûden" yani "ekini biçmek" anlamına da geldiği açıklanır. Değerli şârihlerden bazıları "küşten" masdarından geçmiş zaman fiili olarak "ne öldürdü" anlamına almışlarsa da, ikinci mısradaki "kişt" esre ile olduğundan bu durumda kafiyede uyumsuzluk meydana gelir. Bu sebeple "kişten" masdarının geçmiş zaman fiili olması uygundur.

Haksız yere kanı dökülen maktûle karşı halk lâkayd kalmaz. Onların bâtınlarında o bîçârenin tefahhus-ı ahvâli için birtakım duygular ve meraklar hâsıl olup derler ki: "Filân nasıl öldü, onun hâli ne oldu ve mezraa-i hayâtında ne biçti?" İşte bu duygular bâtında çamurluktan ekinlerin fışkırdığı gibi fışkırır.

Beyt-i şerîfin birinci mısra'ındaki kāfiye "kişten" masdarının fiil-i mâzîsi olan "kişt" olması münasib olur. "Ziraat etmek" ve "tohum ekmek" ma'nâsınadır. Şemsü'l-Lügatta "dürûden" ya'ni "ekini biçmek" ma'nâsına da geldiği beyân olunur. Şurrâh-ı kiramdan ba'zıları "küşten" masdarından fiil-i mâzî olarak "ne öldürdü" ma'nâsına almışlar ise de, ikinci mısra'daki "kişt" kesr ile olduğundan bu sûrette kāfiyede adem-i muvâfakat hâsıl olur. Binâenaleyh "kişten" masdarının fiil-i mâzîsi olmak muvâfıktır.

2481. O aramalar ve gönüllerin ıztırabını ve bahs ve mâcerâ kanın kaynayışı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2481. O aramalar ve gönüllerin ıstırabı ve tartışma ve macera kanın kaynayışı olur.

Halkın maktulün hâllerini soruşturması ve gönüllerindeki ıstıraplar, o maktulün dökülen kanının manen kaynayışından kaynaklanır. Çünkü insanlar birbirlerinin uzuvlarıdır ve hepsi, tek bir nefis (can) hükmündedir.

Halkın maktûlün ahvâlini soruşturması ve gönüllerindeki ıztırâbât, o maktûlün dökülen kanının ma'nen kaynayışından münbais olur. Zîrâ benî-âdem yekdîgerinin a'zâsıdırlar ve mecmûu, nefs-i vâhide hükmündedir.

2482. Vaktaki onun işinin sırrı zahir oldu, Dâvûd'un mucizesi aşikar ve iki kat oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2482. Onun işinin sırrı ortaya çıktığında, Dâvûd'un mucizesi aşikâr ve iki kat oldu.

Öküz davası açan zalimin muamelesinin sırrı ve iç yüzü meydana çıktığında ve kendisinin mazlum değil, aksine zalim ve katil olduğu anlaşıldığında, Dâvûd (a.s.)ın mucizesi aşikâr ve diğer mucizelerine eklenmek suretiyle iki kat oldu.

Vaktāki öküz da'vâcısı olan zâlimin muâmelesinin sırrı ve iç yüzü meydâna çıktı ve kendisinin mazlûm değil, bilakis zâlim ve kātil olduğu anlaşıldı, Dâvûd (a.s.)ın mu'cizesi âşikâr ve diğer mu'cizâtına munzam olmak sûretiyle iki kat oldu.

2483. Halk hep başı açık geldiler, başlarını secde ile yerlere vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2483. Halk hep başı açık geldiler, başlarını secde ile yerlere vurdular.

2484. "Biz aslî körler olmuşuz, biz senden yüz türlü acaib görmüşüz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2484. "Biz aslî körler olmuşuz, biz senden yüz türlü acayip görmüşüz!"

Halk, Dâvûd (a.s.)ın bu mucizesini görünce, aşırı etkilenmelerinden dolayı şaşkın bir halde onun şerefli huzuruna başları açık bir şekilde gelip, zillet ve acizliklerini arz etmek için başlarını secde eder gibi yerlere vurdular ve dediler ki: "Bizler birtakım basiret gözleri kör olan kimseleriz. Çünkü senden birçok mucize ve olağanüstü hal gördüğümüz halde, bu öküz davasında ve hükmünde sana karşı çıktık."

Halk Dâvûd (a.s.)ın bu mu'cizesini görünce, kemâl-i teessürlerinden şûrîde bir halde huzûr-i şerîfine başları açık bir halde gelip, arz-ı zillet ve acz için başlarını secde vaz'ında yerlere vurdular da dediler ki: "Bizler birtakım basar-ı basîretleri kör olan kimseleriz. Zîrâ senden birçok mu'cize ve hârikulâde haller gördüğümüz halde, bu öküz da'vâsında ve hükmünde sana muârız olduk."

2485. "Taş, Tâlut'un gazasından dolayı: "Beni tut!" diye seninle zahiren söze geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2485. "Taş, Tâlut'un gazabından dolayı: "Beni tut!" diye seninle görünürde söze geldi."

2486. "Sen üç sapan taşı ile geldin, yüz binlerce adamı birbirine vurdun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2486. "Sen üç sapan taşı ile geldin, yüz binlerce adamı birbirine vurdun."

2487. Senin taşların yüz binlerce parça oldu, her biri her hasım için kan içi- ci oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2487. Senin taşların yüz binlerce parça oldu, her biri her düşman için kan içici oldu.

Bu üç şerefli beyit ile sonraki beyitlerde halkın diliyle Davud (a.s.)'ın mucizeleri sayılır. Bilinmeli ki, Davud (a.s.)'ın zamanında İsrailoğulları'nın padişahı olan Talut, Calut adındaki zalim bir hükümdar ile savaşa kalktığı sırada Davud (a.s.)'a üç taş: "Calut'un öldürülmesi bizim aracılığımızla olacaktır, bizi al!" diye söz söyledi. Cenab-ı Davud da bu taşı aldı. Savaş meydanına ulaştığı vakit sapanına koyup attı ve taş binlerce parça olup bir parçası Calut'u öldürdü ve diğer parçaları da Calut'un askerini helak etti. Ayrıntısı tefsir kitaplarında Bakara Suresi'nde geçen وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَآتَاهُ اللَّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ (Bakara, 2/251) [yani "Davud Calut'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi"] ayet-i kerimesinde zikredilmiştir. Bu üç şerefli beyitte Davud (a.s.)'ın bu mucizesi beyan buyurulmuştur.

Bu üç beyt-i şerîf ile âtîdeki beyitlerde lisân-ı halk ile Dâvûd (a.s.)ın mu'cizeleri ta'dâd buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Dâvûd (a.s.)ın zamanında Be- nî İsrâîl'in pâdişâhı olan Tâlût, Câlût nâmındaki, zâlim bir hükümdar ile har- be kıyâm ettiği sırada Dâvûd (a.s.)a üç taş: "Câlut'un katli bizim vâsıtamız ile olacaktır, bizi al!" diye söz söyledi. Cenâb-ı Dâvûd dahi bu taşı aldı. Harb meydânına vâsıl olduğu vakit sapanına koyup attı ve taş binlerce parça olup bir parçası Câlût'u öldürdü ve diğer parçaları dahi Câlut'un askerini helâk et- ti. Tafsîli tefsir kitaplarında sûre-i Bakara'da vaki وقتل داود جالوت وأتاه الله الملك والحكمة (Bakara, 2/251) [ya'ni “Dâvûd Câlût'u öldürdü. Allah ona (Dâvûd'a) hükümdarlık ve hikmet verdi"] âyet-i kerîmesinde mezkûrdur. Bu üç beyt-i şerîfte Dâvûd (a.s.)ın bu mu'cizesi beyân buyurulmuştur.

2488. Demir senin elinde mum gibi oldu. Çünkü zırh yapıcılık sana ma'lum oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2488. Demir senin elinde mum gibi oldu. Çünkü zırh yapıcılık sana bilindi!

"Ey şanlı peygamber (a.s.), Hak tarafından sana zırh yapıcılık bildirildiği için, demir senin elinde mum gibi yumuşak oldu, sen o demirleri yumuşatıp zırh yaptın." Nitekim ayet-i kerimede وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) yani "Onun için demiri yumuşattık" buyurulur.

"Ey nebiyy-i zîşân, Hak tarafından sana zırh yapıcılık i'lâm buyrulduğu cihet ile, demir senin elinde mum gibi yumuşak oldu, sen o demirleri yumu- şatıp zırh yaptın." Nitekim ayet-i kermede وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) ya'ni "Onun için demiri yumuşattık" buyurulur.

2489. Dağlar şekûr oldukları halde seninle hem-âvâz oldu; mukrî gibi senin- le Zebûr okudular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2489. Dağlar çok şükredici oldukları hâlde seninle aynı sesi çıkardı; okuyucu gibi seninle Zebûr okudular.

"Resâil", "resîl" kelimesinin çoğuludur. Aynı dili konuşan, aynı sesi çıkaran, aynı yolda olan, peygamber ve gönderilmiş anlamlarına gelir. "Takipçi" anlamına da gelir. Bu şerefli beyitte aynı dili konuşan ve aynı sesi çıkaran anlamları kastedilmiştir. "Şekûr", "çok şükredici" anlamına gelen bir sıfat-ı müşebbehedir (benzetme sıfatı). Zebûr, Dâvûd (a.s.)'a inen kutsal kitabın şerefli adıdır. Ve bu şerefli beyitte يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ (Sebe', 34/10) yani "Ey dağlar onunla beraber teğannî edin!" ayet-i kerimesine işaret edilmiştir. "Ey Allah'ın peygamberi, dağlar, Hakk'a çok şükredici oldukları hâlde seninle aynı dili konuşup aynı sesi çıkararak insan cinsinden olan bir okuyucu gibi seninle beraber Zebûr'u okudular."

"Resâil", "resîl" kelimesinin cem'idir. Hem-zebân, ve hem-âvâz ve hem- râh ve peygamber ve gönderilmiş ma'nâlarınadır. "Peyrev" ma'nâsına da ge- lir. Bu beyt-i şerîfte hem-zebân ve hem-âvâz ma'nâları murâd buyrulur. “Şe- kûr", "ziyâde şükr edici" ma'nâsına sıfat-ı müşebbehedir. Zebûr Dâvûd (a.s.)a nâzil olan kitâb-ı mukaddesin ism-i şerîfidir. Ve bu beyt-i şerifte يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ (Sebe', 34/10) ya'ni "Ey dağlar onunla beraber teğannî edin!" âyet-i kerime- sine işâret buyrulur. "Ey nebiyallah, dağlar, Hakk'a ziyâde şükredici oldukla- rı halde seninle hem-zebân ve hem-âvâz olup insan cinsinden olan bir oku- yucu gibi seninle beraber Zebûru okudular."

2490. Yüz binlerce gönül gözü açılmış oldu, senin deminden gayba âmâde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2490. Yüz binlerce gönül gözü açılmış oldu, senin nefesinden gayba hazırlandı.

Senin bu mucizelerini gören yüz binlerce insanın gönüllerinin gözü açıldı ve senin mübarek nefesinden gayb âlemine yönelme yatkınlığını kazandı.

Senin bu mu'cizelerini gören yüz binlerce adamın gönüllerinin gözü açıldı ve senin nefha-i mübârekinden âlem-i gayba teveccüh isti'dâdını kesb etti.

2491. Ve O, onun hepsinden daha kavîdir ki dâimdir, dirilik bahş edersin ki dâimâ kāimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2491. Ve O, onun hepsinden daha güçlüdür ki dâimdir, dirilik bahşedersin ki dâimâ kâimdir.

Ve senin kalp gözlerini açman ve mübarek nefesinden o kalplere gayb âlemine yönelme yatkınlığını bahşetmen, taşla düşman öldürmek ve demiri yumuşatmak mucizelerinden daha güçlüdür. Çünkü bu mucizeler fânîdir, kalp gözünün açılması ve gayb âlemine yönelme yatkınlığını kazanması mucizesi ise dâimdir. Çünkü bu mucize, manen ölmüş olanları diriltmektir ki, bu dirilik dâimâ kâimdir.

Ve senin kalb gözlerini açman ve nefha-i mübarekinden o kalblere âlem-i gayba teveccüh isti'dâdını bahş etmen, taşla düşman öldürmek ve demiri yumuşatmak mu'cizelerinden daha kavîdir. Zîrâ bu mu'cizeler fânî ve kalb gözünün açılması ve âlem-i gayba teveccüh isti'dâdını kesb etmesi mu'cizesi dâimdir. Çünkü bu mu'cize ma'nen ölmüş olanları diriltmektir ki, bu dirilik dâimâ kāimdir.

2492. Bütün mu'cizelerin ruhu muhakkak budur ki, o ölmüşe cân-ı ebed bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2492. Bütün mucizelerin ruhu muhakkak budur ki, o ölmüşe ebedî can bağışlar.

Aslında bütün peygamberlerden meydana gelen mucizelerin ruhu, inkâr edenleri imana getirmek suretiyle ölmüş olan iç dünyalarını diriltmek ve onlara ebedî olan insanî canı bağışlamaktır.

Hadd-i zâtında bilcümle enbiyâdan sâdır olan mu'cizelerin rûhu, münkirleri îmâna getirmek sûretiyle ölmüş olan bâtınlarını diriltmek ve onlara ebedî olan cân-ı insânîyi bahş etmektir.

2493. Zalim ölmüş oldu, bir cihan diri oldu. Her biri yeniden Huda'ya bende oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2493. Zalim ölmüş oldu, bir cihan diri oldu. Her biri yeniden Allah'a kul oldu.

Davud (a.s.)'ın hükmü ile o öküz davası açan katil kısas edilerek ölmüş oldu. Fakat "Sizin için kısasta hayat vardır" (Bakara, 2/170) ayet-i kerimesinin şerif hükmü gereğince büyük bir cihan diri oldu. Çünkü bu kısastan halk ibret alıp cana kıymaktan sakındılar; ve bu mucizeyi ve Hakk'ın tasarruf ve tedbirini gören halkın imanı kuvvet bulup hepsi yeniden Hakk'a kul oldu. Onun beyanındadır ki, insan nefsi, öküzü öldürenin davacısı olan katilin yerindedir ve o öküzü öldüren akıldır ve Davud Hakk'tır veya Hakk'ın vekili olan şeyhtir ki, onun kuvveti ve yardımı ile zalimi öldürmek ve helal rızık ile zengin olmak mümkün olur.

Dâvûd (a.s.)ın hükmü ile o öküz da'vâcısı olan kātil kısâs edilerek ölmüş oldu. Fakat وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ (Bakara, 2/170) ["Sizin için kısasta hayat vardır"] âyet-i kerîmesinin hükm-i şerîfi mûcibince bir cihân-ı azîm diri oldu. Zîrâ bu kısâstan halk ibret alıp katl-i nefisten tevakkî ettiler; ve bu mu'cizeyi ve Hakk'ın tasarruf ve tedbîrini gören halkın îmânı kuvvet bulup cümlesi yeniden Hakk'a bende oldu. Onun beyânındadır ki, nefs-i âdemî, öküzü öldürenin müddeîsi olan kātilin yerindedir ve o öküzü öldüren akıldır ve Dâvûd Hak'tır veyâ nâib-i Hak olan şeyhtir ki, onun kuvveti ve yardımı ile zâlimi öldürmek ve helâl rızk ile zengin olmak mümkin olur.

2494. Kendi nefsini öldür, cihanı diri et! Efendiyi öldürmüştür onu bende et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2494. Kendi nefsini öldür, cihanı diri et! Efendiyi öldürmüştür onu bende et!

Ey Hakk yolunun yolcusu, nefsini arzularına karşı gelmek suretiyle öldür ve nefis için dört türlü ölüm vardır ki onlar da: "Kırmızı ölüm", "beyaz ölüm", "yeşil ölüm" ve "kara ölüm"dür. Kırmızı ölüm, nefsin şehvetlerine karşı gelmektir. Beyaz ölüm açlıktır. Çünkü açlık ile iç âlem aydınlanır ve kalbin yüzü beyazlaşır. Yeşil ölüm, kıymetsiz ve eski püskü yamalı elbiseler giymeye denir. Kara ölüm, halkın fiillerini kendi sevgilisinin fiilinde fani bilerek ve insanların eziyet ve cefasının sevgiliden geldiğini bilerek cefalarını göğüslemeye denir. Şimdi nefis bu dört ölüm ile öldüğü zaman, cihan halkı nefsin eziyet ve cefasından kurtulup diri olur.

"Dâr" isminde kâmil bir veliye bir derviş gelip demiş ki: "Ey şeyh, dünyayı dolaştım, ne rahat ettim, ne de rahat etmiş bir kimse buldum. Geldim ki birkaç gün seninle huzur bulayım." Hz. Dâr cevaben buyurmuş ki: "Ey derviş, niçin nefsinden el çekmedin ki, hem sen ve hem de cihan halkı rahat olsalar idi?" "Cihanın diri olması" bu suretle açıklanabileceği gibi diğer bir anlam ile de açıklanabilir. O da şudur ki: Her insan ferdi kendi kendine bir âlem ve bir cihandır ve bu cihanın hakiki hayatı insan ruhu iledir. İzafi hayatı ise hayvani ruh iledir. Şimdi nefis diri oldukça bu cihanın hakiki hayatı yoktur ve ölüdür. Ne zaman ki nefis yukarıda zikredilen ölümler ile ölür, insan ruhu dirilir ve bu suretle de ölmüş bir hakiki cihan hayat bulur. Buna göre nefsi öldür, çünkü o nefis, efendisi olan insan ruhunu öldürmüştür. Onu efendinin oğlu olan akla kul et!

Ey Hak yolunun yolcusu, nefsini arzûlarına muhalefet etmek sûretiyle öldür ve nefis için dört türlü ölüm vardır ki onlar da: "Mevt- ahmer", "mevt-i ebyaz", mevt-i ahdar" ve "mevt-i esved"dir. Mevt-i ahmer, nefsin şehevâtına muhalefettir. Mevt-i ebyaz açlıktır. Zîrâ açlık ile bâtın münevver ve vech-i kalb beyaz olur. Mevt-i ahdar, kıymetsiz ve eski püskü yamalı esvâp giymeğe derler. Mevt-i esved, halkın ef'âlini kendi mahbûbunun fiilinde fânî ve nâsın ezâ ve cefâsı cânândan olduğunu bilerek cefalarını ihtimâle derler. İmdi nefis bu dört ölüm ile öldüğü vakit halk-ı cihân nefsinin ezâ ve cefâsından kurtulup diri olur.

“Dâr” (دار) ismindeki bir veliyy-i kâmile bir derviş gelip demiş ki: “Ey şeyh dünyayı dolaştım, ne râhat ettim, ne de râhat etmiş bir kimse buldum. Geldim ki birkaç gün seninle âsûde olayım.” Hz. Dâr cevâben buyurmuş ki: “Ey derviş, niçin nefsinden el çekmedin ki, hem sen ve hem de halk-ı cihân râhat olalar idi?” “Cihânın diri olması” bu sûretle tefsîr olunabileceği gibi diğer bir ma'nâ ile de tefsîr olunabilir. O da budur ki: Her ferd-i beşer kendi kendine bir âlem ve bir cihândır ve bu cihânın hakîkî hayâtı rûh-ı insânî iledir. Hayât-ı izâfisi ise rûh-ı hayvânî iledir. İmdi nefis diri oldukça bu cihânın hayât-ı hakîkîsi yoktur ve ölüdür. Vaktâki nefis yukarıda zikr olunan ölümler ile ölür, rûh-i insânî dirilir ve bu sûretle de ölmüş bir cihân-ı hakîkî hayat bulur. Binâenaleyh nefsi öldür, zîrâ o nefis, efendisi olan rûh-i insânîyi öldürmüştür. Onu efendinin oğlu olan akla bende et!

2495. Agah ol, öküzün müddeîsi senin nefsindir; kendisini efendi ve büyük etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2495. Bil ki, öküzün davacısı senin nefsindir; kendisini efendi ve büyük yapmıştır.

2496. O öküzü öldüren senin aklındır, git öküzü öldürücüye münkir olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2496. O öküzü öldüren senin aklındır, git öküzü öldürücüye inkâr eden olma!

2497. Akıl esirdir ve Hak'tan zahmetsiz rızık ve tabak dolusu ni'met ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2497. Akıl esirdir ve Hak'tan zahmetsiz rızık ve tabak dolusu nimet ister.

Akıl nefsin esiridir ve onun yatkınlığı ve şanı, Hak'tan zahmetsiz manevî rızık ve bol bol insânî kemâlât nimetlerini ister.

Akıl nefsin esîridir ve onun isti'dâdı ve şânı Hak'tan zahmetsiz rızk-ı ma'nevî ve bol bol kemâlât-ı insaniyye ni'metlerini ister.

2498. Onun zahmetsiz rızkı neye mevkūftur, ona ki kötülüğün aslı olan öküzü öldüre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2498. Onun zahmetsiz rızkı neye bağlıdır, ona ki kötülüğün aslı olan öküzü öldüre.

Aklın Hak'tan istediği zahmetsiz rızkın verilmesi, kötülüğün aslı ve kaynağı olan beden öküzünü öldürmeye bağlıdır. Çünkü bedenin hükümlerinden ortadan kalkan her bir hükmün yerine bir ruhanî hüküm geçer. Ve bu bedenin iki binicisi vardır ki, biri ruh, diğeri nefistir. Nefis binici olduğu zaman beden öküzü onun sevk ve idaresinde bulunur ve fesat sahasında kuvvetli olarak koşar ve önüne geleni süser; ruh ise kendi âleminde yaya ve âciz kalır. Bu sebeple nefsi yaya bırakmak ve ruhu bindirmek için beden öküzünü riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile öldürmek lazımdır.

Aklın Hak'tan istediği zahmetsiz rızkın ihsânı, kötülüğün aslı ve menba'ı olan cisim öküzünü öldürmeğe mütevakkıftır. Zîrâ cismin hükümlerinden zâil olan her bir hüküm yerine bir hükm-i rûhânî kāim olur. Ve bu cismin iki râkibi vardır ki, biri rûh, diğeri nefistir. Nefis râkib olduğu vakit cism öküzü onun sevk u idaresinde bulunur ve sâha-i fesâdda kuvvetli olarak koşar ve önüne geleni süser; ve rûh ise kendi âleminde yaya ve âciz kalır. Binâenaleyh nefsi yaya bırakmak ve rûhu irkâb etmek için cism öküzünü riyâzet ve mücâhede ile öldürmek lâzımdır.

2499. Nefis der ki: "Sen benim öküzümü niçin öldürüyorsun? Zîra ki nefsin öküzü tenin nakşı olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2499. Nefis der ki: "Sen benim öküzümü niçin öldürüyorsun? Çünkü nefsin öküzü bedenin nakşı olur."

Nefis, akl-ı selîme (sağduyulu akıl) der ki: "Sen benim bindiğim öküzü niçin birtakım riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile öldürüyorsun?" Nefsin akla bu soruyu sormasının sebebi şudur ki, nefsin bindiği öküz, cismin (bedenin) şekli olur. Bu sebeple nefis, kendi binek hayvanının öldürülmesine doğal olarak razı olmaz ve akla karşı çıkmaya başlar.

Nefis akl-ı selîme der ki: "Sen benim bindiğim öküzü niçin birtakım riyâzât ve mücâhedât ile öldürüyorsun?" Nefis akla bu suâli sormasının sebebi budur ki, nefsin bindiği öküz cismin sûreti olur. Binâenaleyh nefis kendi merkûbunun öldürülmesine bittabi' râzı olmaz ve akla muhalefete başlar.

2500. Efendinin oğlu olan akıl bî-neva kalmış, kātil olan nefis efendi ve muk- [2510] teda olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2500. Efendinin oğlu olan akıl çaresiz kalmış, katil olan nefis efendi ve uyulan olmuştur.

Nefsin karşı çıkması ve muhalefetinden dolayı ruhun sıfatı olan akıl çaresiz ve âciz kalmıştır. Ruh sultanının katili olan nefis ise, beden öküzü üzerine binip bütün bedensel kuvvetlerin efendisi ve uyulanı olmuştur.

Nefsin muâraza ve muhalefetinden dolayı rûhun sıfatı olan akıl bî-nevâ ve âciz kalmış. Rûh sultânının kātili olan nefis ise, cisim öküzü üzerine binip bilcümle kuvâ-yı cismâniyyenin efendisi ve muktedâsı olmuştur.

2501. Zahmetsiz rızık bilir misin ki nedir? Ervâhın gıdâsı ve nebînin erzakıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2501. Zahmetsiz rızık bilir misin ki nedir? Ruhların gıdası ve peygamberin erzağıdır.

Sağduyulu aklın Hak'tan istediği zahmetsiz rızık nedir bilir misin? O rızık, ruhların gıdası olan ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve peygamberin erzağı olan ilahi aşk şarabıdır. Ruhun gıdasıyla beden de nurlanır; ve bu gıda ve erzak hakkında Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar:

"Bir kimse ki gece "Käbe kavseyn" meyhanesindedir, onun nur dolu olan gözünün içi cemâl temâşâsının (güzelliği seyretmenin) mahmurudur. O meyhaneye ابیت عند ربى يطعم يسقينى yani "Ben Rabbimin katında gecelerim, beni yedirir ve içirir" meyhanesi derler ki, bu meyhaneye Peygamberimiz Efendimiz'den nişan verilmiştir."

Akl-ı selimin Hak'tan istediği zahmetsiz rızık nedir bilir misin? O rızık ervâhın gıdâsı olan ulûm-i ledünniyye ve nebînin erzâkı olan aşk-ı ilâhî şarâbıdır. Ve rûhun gıdâsıyla cisim dahi nurlanır; ve bu gıdâ ve erzâk hakkında Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar:

"Bir kimse ki gece "Käbe kavseyn" meyhanesindedir, onun nur dolu olan gö- zünün içi temâşâ-yı cemâlin mahmûrudur. O meyhaneye ابیت عند ربى يطعم يسقينى ya'ni "Ben Rabbimin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir" meyhanesi derler ki, bu meyhaneye Peygamberimiz Efendimiz'den nişan verilmiştir."

2502. Fakat öküzün kurbanına mevkūftur, ey köşe kazıcı, hazîneyi öküzün içinde bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2502. Fakat öküzün kurbanına bağlıdır, ey köşe kazıcı, hazineyi öküzün içinde bil!

Fakat bu ruhların gıdası ve peygamberin rızıkları, nefsin binek hayvanı olan bedenin "beyaz ölüm" (nefsin isteklerinden vazgeçme) ile kurban edilmesine ve öldürülmesine bağlıdır. Bu sebeple rızıklar hazinesini bu beden öküzü içinde bil, ey köşeyi bucağı kazıp araştıran Hakk Yolcusu! Nasıl ki hadis-i şerifte "Açlık yeryüzünde Yüce Allah hazretlerinin yemeğidir, onunla sıddıkların (doğruların) bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur.

Fakat bu ervâhın gıdâsı ve nebînin erzâkı nefsin merkûbu olan tenin "mevt-i ebyaz" ile kurban edilmesine ve öldürülmesine mevkūftur. Binâenaleyh hazîne-i erzâkı bu cisim öküzü içinde bil, ey köşeyi bucağı kazıp tefahhus edici olan sâlik! Nitekim hadis-i şerifte الجوع طعام الله في الارض يحيى به ابدان الصديقين ya'ni "Açlık yer yüzünde Allah Teâlâ hazretlerinin taâmıdır, onunla sıddıkların bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur.

2503. Dün gece bir şey yemişim; ve yoksa senin fehminin eline tamamen yuları verir idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2503. Dün gece bir şey yemişim; yoksa senin anlayışının eline tamamen yuları verir idim.

Bu şerefli beyitte iki yön vardır: Biri "bâtınî gıdaya" ve diğeri "zâhirî gıdaya" aittir. Bâtınî gıdaya ait olan anlam şudur: "Ben dün gece "Kābe Kavseyn" meyhanesinde bir şey yiyip içtim ve mest ve kendimden geçmiş oldum. Eğer ayıklık içinde olsaydım, bu manevî gıda hakkında senin anlayışına uygun bir şekilde tamamen ayrıntılar verir idim." Bu yemek, Pîr efendimizin yüce nefsine izafe edildiği takdirde anlamın böyle olması uygun olur. Çünkü Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyurulur: "Açlığı en üst mertebeye ulaştırmış olan hazret-i Hudâvendigârımızdan: "Tam kırk sene benim midemde yemek uyumadı" buyurdukları işitilmiştir. Ve en çok yemek yedikleri vakit dahi on lokma yemezler ve bir süre sonra midelerini temizlerlerdi; ve buyururlardı ki: "Benim göğsümde bir ejderha vardır ki, gıdaya tahammül etmiyor." Ve istifrağ (kusma) vaktindeki mücadeleleri, açlık mücadelesinden daha fazla olup mübarek alınlarından damla damla ter dökerler idi." Anlam, cismanî ve zâhirî gıdaya ait olduğu takdirde, Pîr hazretleri hikmetli bir üslup üzere, Hakk Yolcularını irşat etmek için, bu cismanî gıdanın ledünnî ilimlere engel olduğunu açıklamak için bu yemeyi kendi nefislerine izafe buyurmuş olurlar.

Bu beyt-i şerifte iki vecih vardır: Biri "gıdâ-yı bâtınî"ye ve diğeri "gıdâ-yı zâhirî"ye aiddir. Gıdâ-yı bâtınîye âit olan ma'nâ budur: "Ben dün gece "Kābe Kavseyn" meyhanesinde bir şey yeyip içtim ve mest ve müstağrak oldum. Eğer sahv içinde ola idim, bu gıdâ-yı ma'nevî hakkında senin anlayışına münasib sûrette tamâmen tafsîlât verir idim. Bu yemek cenâb-ı Pîr efendimizin nefs-i âlîlerine izâfe buyurulduğu takdirde ma'nânın böyle olması münâsib olur. Zîrâ Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyurulur: “Açlığı mertebe-i gāyeye îsâl buyurmuş olan hazret-i Hudâvendigârımızdan: "Tamâm kırk sene benim mi'demde taâm uyumadı" buyurdukları mesmû'dur. Ve en çok taâm yedikleri vakit dahi on lokma yemezler ve bir müddet sonra mi'delerini tathîr ederlerdi; ve buyururlardı ki: "Benim sînemde bir ejderha vardır ki, gıdâya tahammül etmiyor." Ve vakt-i istifrâğdaki mücâhedeleri, açlık mücâhedesinden ziyâde olup mübarek alınlarından katre katre ter dökerler idi." Ma'nâ, gıdâ-yı cismânî ve zâhirîye aid olduğu takdirde, cenâb-ı Pîr üslûb-ı hakîmâne üzere, sâlikleri irşâden, bu gıdâ-yı cismânînin mâni'-i ulûm-i ledünniyye olduğunu beyân için bu yemeyi kendi nefislerine izâfe buyurmuş olurlar.

2504. "Dün gece bir şey yemişim" efsanedir; her ne gelirse hafa hanedendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2504. "Dün gece bir şey yemişim" efsanedir; her ne gelirse gizli hazinedendir.

Ey muhatabım, ilahi hakikatlerin ve marifetlerin açıklanmasına bir şey yediğimin engel olduğunu söylediğime bakma! Bu "Bir şey yedim" sözü, bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âlemine aittir ve efsanedir. Çünkü bu izafî varlık âleminin bütün hâli efsanedir ve masaldır. Hakikatte her ne gelirse, gizli hazine mertebesi olan ilâhlık mertebesinden gelir.

Ey muhâtabım, hakāyık ve maârif-i ilahiyyenin beyânına bir şey yediğimin mâni' olduğunu söylediğime bakma! Bu "Bir şey yedim" sözü, bu vücûd-i izâfî âlemine aiddir ve efsânedir. Çünki bu vücûd-i izâfi âleminin hey'et-i mecmûası efsânedir ve masaldır. Hakikatte her ne gelirse kenz-i mahfi mertebesi olan mertebe-i ulûhiyetten gelir.

2505. Eğer biz latîf gözlerden girişme öğrendik ise, gözü esbab üzerine neden diktik?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2505. Eğer biz latif gözlerden girişme öğrendik ise, gözü sebeplere neden diktik?

"Kirişm" ve "kirişme", dilberlerin naz ve edası ile kaş ve gözle yaptıkları işaretler anlamındadır. "Eğer biz Hakk'ın sevgilileri olan peygamberler ve evliyanın latif gözlerinden bize verdikleri işaretleri öğrendik ise, gözümüzü niçin görünen sebeplere diktik?" Şu iş şu sebeple şöyle ve böyle oldu diyoruz. Hint nüshalarında ikinci mısra' "ger" yerine "ker" ile başlar. Bu durumda anlam "Gözümüzü onun için görünen sebeplere diktik ki, latif gözlerden işaret öğrendik; çünkü peygamberler ve evliya mertebeleri korumak için görünen sebeplere riayet ederler. Biz de onların sünnetini yerine getirdik." (İmdadullah Şerhi'nden özetlenmiştir)

"Kirişm" ve "kirişme", dilberlerin nâz ve şîvesi ve kaş ve göz ile olan işâretleri ma'nâsınadır. "Eğer biz Hakk'ın mahbûbları olan enbiyâ ve evliyânın latîf gözlerinden bize verdikleri işaretleri öğrendik ise, gözümüzü niçin esbâb-ı zâhiriyye üzerine diktik?" Şu iş şu sebeble şöyle ve böyle oldu diyoruz. Hind nüshalarında ikinci mısra' گر yerine کر ile başlar. Bu sûrette ma'nâ “Gözümüzü onun için esbâb-ı zâhireye diktik ki, latîf gözlerden işâret öğrendik; zî- râ enbiyâ ve evliyâ hifz-ı merâtib için esbâb-ı zâhireye riâyet ederler. Biz de onların sünnetini icrâ ettik." (Şerh-i İmdadullah'tan hulâsadır)

2506. Sebepler üzerinde başka sebepler vardır. Sebebe bakma, nazarı ona bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2506. Sebepler üzerinde başka sebepler vardır. Sebebe bakma, nazarı ona bırak!

Bu görünen sebepler üzerinde bâtınî olan başka sebepler vardır ki, o sebepler ilâhî isimlerdir; ilâhî isimler ise Hak'ın zâtına bağlıdır. Şimdi peygamberlerin ve evliyaların sünnetlerine uyarak görünen sebeplere riayet ederken, onların bâtını olan sebeplere bak, bu görünen sebeplere bakma!

Bu esbâb-ı zahiriyye üzerinde bâtınî olan başka sebebler vardır ki, o sebebler esmâ-i ilâhiyyedir; ve esmâ-i ilâhiyye ise zât-ı Hakk'a merbûttur. İm-di enbiyâ ve evliyânın sünnetlerine tebean esbâb-ı zâhireye riâyet vaktinde onların bâtını olan esbâba bak, bu esbâb-ı zâhireye bakma!

2507. Enbiya esbabın kat'ında geldiler. Kendi mu'cizelerini Zühal seyyâresi üzerine vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2507. Peygamberler, sebeplerin ortadan kaldırılmasında geldiler. Kendi mucizelerini Satürn gezegeni üzerine vurdular.

"Keyvân", Satürn gezegeninin ismidir. Eski astronomi bilimine göre güneş sistemimizin sonu Satürn gezegeni ve yedinci felek sayıldığı için, Cenâb-ı Pîr efendimiz de peygamberlerin mucizelerinin en yüksek mertebeye ulaştığını açıklama bağlamında Satürn gezegenini zikretmişlerdir. Yani "Peygamberler, görünen sebepleri ortadan kaldırmak için gelmişlerdir. Bu sebeple görünen sebeplere güvenmeyip, sebepleri ve sonuçları sebeplerin yaratıcısı olan Hak'ka bırakmak lazımdır ve bu hâl, görünen sebeplere riayet etmeye aykırı değildir. Çünkü nazarı sebeplerin yaratıcısına yönelterek görünen sebeplere riayet etmek, peygamberlerin (a.s.) fiillerindendir; ve çünkü mucizelerin zuhuru da sebeplere teşebbüs etme cümlesindendir." (Şerh-i İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm'dan özet)

“Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Eski ilm-i hey'ete göre manzûme-i şemsiyyemizin nihâyeti Zühal seyyâresi ve yedinci felek addolunduğu için Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi enbiyânın mu'cizeleri mertebe-i kusvâya vâsıl olduğunu beyân sadedinde Zühal seyyâresini zikretmişlerdir. Ya'ni "Enbiyâ es-bâb-ı zâhiriyyenin kat'ı için gelmişlerdir. Binâenaleyh esbâb-ı zâhiriyyeye i'timâd etmeyip esbâbı ve müsebbibâtı Müsebbibü'l- esbâb olan Hakk'a bı-rakmak lazımdır ve bu hal esbâb-ı zâhireye riâyete münafi değildir. Çünki na-zarı Müsebbibü'l-esbab'a atf ederek esbâb-ı zâhireye riâyet, efâl-i enbiyâ (aleyhimü's-selâm) dır; ve zîrâ zuhûr-i mu'cizât dahi esbâba teşebbüs cümlesindendir. (Şerh-i İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm'dan hulâsa)

2508. Sebepsiz denizi yardılar; ziraatsiz buğday yığınını buldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2508. Sebepsiz denizi yardılar; ziraatsiz buğday yığınını buldular.

"Çâş", samandan ayrılmış buğday yığınına denir. Arapça "cîm" harfiyle "câş" da denir. Bu şerefli beyitte Musa (a.s.)'ın asasını vurup denizi yararak yol açmasına işaret buyrulur. Firavun'un Kızıldeniz'de boğulması kıssası meşhurdur. Ve ikinci mısra da şanlı Peygamber Efendimiz'in mucizelerine işaret olması muhtemeldir. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine'de Ebû Eyyûb Ensârî'nin çorak ve ham tarlasına mübarek eliyle ekin ekerek bir günde hem yetişmiş hem de biçilmiş ve yine o günde yenilmiştir.

"Çâş", samandan tefrik olunmuş buğday yığınına derler. Cîm-i Arabî ile "câş" dahi derler. Bu beyt-i şerîfte Mûsâ (a.s.)ın asâsını vurup denizi yararak yol açmasına işaret buyurulur. Fir'avn'ın Bahr-i Ahmer'de garkı kıssası meş-hûrdur. Ve ikinci mısra' dahi Resûl-i zîşân Efendimiz'in mu'cizelerine işaret olması muhtemeldir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medîne'de Ebû Eyyûb Ensârî'nin çorak ve ham tarlasına mübarek eliyle ekin ekerek bir günde hem yetişmiş ve hem de biçilmiş ve yine o günde yenilmiştir.

2509. Onların sa'yinden kumlar dahi un oldu, keçinin yünü çeke çeke ipek geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2509. Onların çabasından kumlar bile un oldu, keçinin yünü çeke çeke ipek geldi.

Birinci mısra, İbrahim (a.s.)'ın mucizesine ve ikinci mısra, Hud, İsmail ve Eyyub (aleyhimü's-selâm)'ın mucizeleri ile Musa (a.s.)'ın muhterem eşleri Safura validemize meydana gelen kerâmete işaret edilmiştir.

Cenab-ı İbrahim'in mucizesi şudur ki: Nemrud zamanında kıtlık meydana geldiğinden, Hz. Halilullah hizmetçisini bir dostuna gönderip, biraz un veya buğday istemiş, o zatta da un ve buğday bulunmadığından hizmetçi üzgün bir şekilde eli boş dönmüş; fakat hizmetçi eli boş olarak Halilullah'ın evine varmaktansa çuvalları kumla doldurup şehre girerken bir gösteriş yapmak daha uygun olur deyip çuvalları kumla doldurmuş ve çuvalları evin önüne indirmiş ve kendisi de utandığından kaybolmuş. Aile fertleri evden çıkıp çuvalları açtıklarında temiz un bulmuşlar.

Hud, İsmail ve Eyyub (aleyhimü's-selâm) ile Safura validemiz de keçinin yününü çektikçe ellerine ipek teli ve ibrişim olarak uzardı.

Şimdi, gerek denizin asa ile yarılması ve gerek kumun un olması ve keçi kılının ipeğe dönüşmesi, görünen sebeplerin kuvvetle dayanılacak bir şey olmadığını göstermektedir. Bununla beraber Musa (a.s.)'ın, asasını denize vurması ve hizmetçinin çuvallara kum doldurması ve Safura validemizin keçi kılını çekmesi hep görünen sebeplere teşebbüsten ibaret olur. Çünkü şekil âleminde sebeplerin ortadan kaldırılmasına imkân yoktur.

Birinci mısra' İbrâhim (a.s.)ın mu'cizesine ve ikinci mısra' Hûd ve İsmâîl ve Eyyüb (aleyhimü's-selâm)ın mu'cizeleri ile Mûsâ (a.s.)ın harem-i muhteremleri Safûrâ vâlidemize vâki' olan kerâmete işaret buyrulmuştur.

Cenâb-ı İbrâhîm'in mu'cizesi budur ki: Nemrud zamânında kıtlık vâki' olduğundan Hz. Halîlullah hizmetçisini bir dostuna gönderip, biraz un veyâ buğday istemiş, o zâtta dahi un ve buğday bulunmadığından hizmetçi mahzûnen eli boş dönmüş; fakat hizmetçi eli boş olarak hane-i Halilullah'a varmaktan ise çuvalları kumla doldurup şehre girerken bir gösteriş yapmak daha münasib olur deyip çuvalları kumla doldurmuş ve çuvalları evin önüne indirmiş ve kendisi de utandığından kaybolmuş. Aile efrâdı evden çıkıp çuvalları açtıklarında temiz un bulmuşlar.

Hûd ve İsmail ve Eyyûb (aleyhimü's-selâm) ile Safûrâ vâlidemiz dahi keçinin yününü çektikçe ellerine ipek teli ve ibrişim olarak uzar idi.

İmdi gerek denizin asâ ile yarılması ve gerek kumun un olması ve keçi kılının ipeğe tebeddülü, esbâb-ı zâhiriyyenin kuvvetle dayanılacak bir şey olmadığını göstermektedir. Bununla beraber Mûsâ (a.s.)ın, asâsını denize vurması ve hizmetçinin çuvallara kum doldurması ve Safûrâ vâlidemizin keçi kılını çekmesi hep esbâb-ı zâhiriyyeye teşebbüsten ibaret olur. Zîrâ âlem-i sûrette esbâbın ta'tîline imkân yoktur.

2510. Kur'ân hep sebebin kat'ı, dervişin izzeti ve Ebû Leheb'in helâki hakkındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2510. Kur'ân hep sebebin kesilmesi, dervişin izzeti ve Ebû Leheb'in helâki hakkındadır.

Yani bütün Kur'ân-ı Kerîm, sebeplere olan güvenin kesilmesi hakkındadır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de gerçek Yaratıcı'nın Yüce Allah'ın Zâtı olduğu ve mutlak Kudret Sahibi olduğu beyan buyurulur; ve bu beyan, zahirî sebeplere riayet etmeye aykırı değildir. Zira sebepler, Yüce Allah'ın kemal-i hikmeti (tam hikmeti) ile bu izafî varlık âlemine konulmuştur. Ve bu şerefli beyitte Hz. Pîr'in yüce maksadı, sebeplere riayet etmenin yasak olduğunu beyan etmek değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de sebepleri elde etmekle de emir vâki olmuştur. Ve Ebû Leheb ve benzerlerinin helâki de Müslümanların izzeti ve galibiyeti cümlesindendir. (İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm (sırları mukaddes olsun) şerhlerinden özetle tercüme edilmiştir.) Gerçekten de tevekkül, zahirî sebeplere başvurulduktan sonra olduğuna göre, sadece zahirî sebeplere dayanılmamak gerekir. Nitekim "Tebbet yeda" sûre-i şerîfesinde Ebû Leheb hakkında مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالَهُ وَمَا كَسَبَ (Mesed, 11/2) yani "Onu malı ve kazandığı şey, o helâkten kurtaramadı" buyurulur ki, mal ve diğer kazanımlar nefsi korumanın zahirî sebeplerindendir. Ebû Leheb ise bunlara güvendi ve bu güveni boşuna çıktı; ve neticede الفقر فخرى ["Fakr iftiharımdır"] buyuran dervişler sultanı (s.a.v.) Efendimiz'in izzeti ortaya çıktı.

Ya'ni bütün Kur'ân-ı Kerîm sebeb üzerine olan i'timâdın kat'ı hakkındadır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de Hâlik-ı hakîkînin Zât-ı Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri ve Kādir-i mutlak olduğu beyân buyurulur; ve bu beyân, esbâb-ı zâhiriyyeye riâyeti münafi değildir. Zîrâ esbâb, Hak Teâlâ hazretlerinin kemâl-i hikmeti ile bu vücûd-ı izâfî âlemine vaz' buyurulmuştur. Ve bu beyt-i şerîfte maksûd-i âlî-i Hz. Pîr, esbâba riâyetin memnû' olduğunu beyân değildir. Çünki Kur'ân-ı Kerîm'de tahsîl-i esbâb ile de emir vâki'dir. Ve Ebû Leheb ve emsâlinin helâki de ehl-i İslâm'ın izzeti ve galebesi cümlesindendir. (Şerh-i İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm (kuddise sırruhümâ)dan hulâsatan mütercemdir) Filhakîka da tevekkül esbâb-ı zâhiriyyeye tevessülden sonra olduğuna göre mücerred esbâb-ı zâhiriyyeye dayanılmamak lazım gelir. Nitekim "Tebbet yeda" sûre-i şerîfesinde Ebû Leheb hakkında مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالَهُ وَمَا كَسَبَ (Mesed, 11/2) ya'ni "Onu malı ve kazandığı şey, o helâkten kurtaramadı" buyurulur ki, mal ve müktesebât-ı sâire vikāye-i nefsin esbâb-ı zâhiriyyesindendir. Ebû Leheb ise bunlara i'timâd etti ve bu i'timâdı boşuna çıktı; ve neticede الفقر فخرى ["Fakr iftiharımdır"] buyuran sultân-ı dervîşân (s.a.v.) Efendimiz'in izzeti zâhir oldu.

2511. Bir ebabîl kuşu iki üç taş bırakır, Habeş'in azîm leşkerini bozar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2511. Bir ebabil kuşu iki üç taş bırakır, Habeş ordusunun büyük askerlerini bozguna uğratır.

Fil Suresi'nde geçen وَأَرْسَلَ عليهم طيراً أبابيل ترميهم بحجارة (Fil, 105/3) yani "Hak onların üzerine Ebabil kuşlarını gönderdi ki onlara taş atardı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Sûre-i Fil'de olan وَأَرْسَلَ عليهم طيراً أبابيل ترميهم بحجارة (Fil, 105/3) ya'ni "Hak onların üzerine Ebabîl kuşlarını gönderdi ki onlara taş atardı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

2512. Fili delik delik bırakır, bir kuşun taşı ki o yukarıda kanad vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2512. Bir kuşun taşı, yukarıda kanat çırparken fili delik deşik eder.

Tefsirlerde açıklandığı üzere, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in doğduğu yılda, Habeş hükümdarı Necâşî tarafından Yemen valisi atanmış olan Ebrehe ibn es-Sabbâh el-Eşrem, halkı Kâbe tavafından alıkoymak için San'a'da "Kalis" adında bir kilise yaptırdı. Kenâne kabilesinden bir kişi gece gizlice o kiliseye girip mihrabına ihtiyacını giderdi ve duvarlarına pislik sürdü. Ebrehe bunu duyduğunda, Kâbe'yi yıkmak için yemin etti ve önlerinde büyük bir fil olduğu halde Mekke-i Mükerreme üzerine asker gönderdi. O sırada kırlangıç şeklinde Ebâbîl kuşları ortaya çıkıp asker üzerine taş yağdırmaya başladılar. Kendisine taş isabet eden kişi helak olurdu ve bu taşlar filin vücudunu da delik deşik etti. Bu şekilde Ebrehe'nin ordusu yenilgiye uğradı ve perişan oldu. Ayrıntısı tefsir kitaplarındadır.

Tefsirlerde beyân olunduğu üzere, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in doğdukları senede, Habeş hükümdarı olan Necâşî tarafından Yemen vâlîsi ta'yin edilmiş olan Ebrehe ibn es-Sabbâh el-Eşrem, halkı Ka'be tavâfından alıkoymak için San'a'da "Kalis" isminde bir kilise yaptı. Kenâne kabîlesinden birisi gece gizlice o kiliseye girip mihrabına kazâ-i hâcet edip duvarlarına necâset sürdü. Ebrehe bunu duyduğu vakit, Kâbe'yi yıkmak için yemîn etti ve önlerinde büyük bir fil olduğu halde Mekke-i Mükerreme üzerine asker sevketti. O sırada kırlangıç bünyesinde Ebâbîl kuşları peydâ olup asker üzerine taş yağdırmağa başladılar. Kendisine taş isâbet eden kimse helâk olurdu ve bu taşlar filin vücûdunu da delik delik etti. Bu sûretle Ebrehe'nin ordusu münhezim ve perîşân oldu. Tafsîli tefsir kitaplarındadır.

2513. "Ölmüş öküzün kuyruğunu maktûl üzere vur, tâ ki o demde kefeninde diri olsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2513. "Ölmüş öküzün kuyruğunu öldürülmüş kişi üzerine vur ki o anda kefeninde diri olsun."

2514. "Boğazı kesilmiş olan yerinden sıçrasın, kendi kanını süzenlerden kanını istesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2514. "Boğazı kesilmiş olan yerinden sıçrasın, kendi kanını süzenlerden kanını istesin."

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde geçen وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَدْبَحُوا بَقَرَةٌ (Bakara, 2/67) yani "Musa (a.s.) kavmine dedi ki: Allah Teâlâ size bir sığır kesmenizi emreder" ayet-i kerimesinde işaret buyurulan Musa (a.s.)'ın mucizesine işaret buyurulur. Özeti şudur ki: İsrailoğullarından bir kişi öldürüldü ve katil bulunamadı. Musa (a.s.) ilahi emir gereğince kavmine dedi ki: "Bir sığır kesiniz, onun kuyruğu ile maktule vurunuz, dirilip katilini haber versin!" Öyle yaptılar, maktul dirilip katilini haber verdi. Ayrıntısı tefsir kitaplarındadır.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da vaki وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَدْبَحُوا بَقَرَةٌ (Bakara, 2/67) Ya'ni "Vaktâki Mûsâ (a.s.) kavmine dedi ki: Állah Teâlâ size öküz kesmenizi emreder" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulan Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesine işaret buyurulur. Hulâsası budur ki: Benî İsrail'den bir kimse katl olundu ve kātil bulunamadı. Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî mûcibince kavmine dedi ki: "Bir öküz kesiniz, onun kuyruğu ile maktûle vurunuz, dirilip kātilini haber versin!" Öyle yaptılar, maktûl dirilip kātilini haber verdi. Tafsîli tefsir kitaplarındadır.

2515. Kur'ân'ın başlangıcından tamamına kadar böyle terk-i esbab ve illet vardır vesselâm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2515. Kur'ân'ın başlangıcından tamamına kadar böyle sebepleri ve illetleri terk etme vardır, vesselâm.

Yani Kur'ân'da sebeplerin ve illetlerin etkisinin reddi vardır. Aksine, etki, sebeplerin göründüğü yerlerde ortaya çıkan Hakk'ın Zât'ına aittir ve bu Kur'ânî ret, Müsebbibü'l-esbab'ı (sebeplerin sebebini) müşahede etmek suretiyle sebeplere riayet etmeye aykırı değildir. (Hz. İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden tercümedir) Sözün özü, Kur'ân-ı Kerîm, görünen sebeplere başvurmayı yasaklamaz. Aksine, bu izafî varlık âleminde meydana gelen etkilerin sebeplerden bilinmesini reddeder. Örneğin, doymak yemekten değil, aksine yemek perdesi arkasında gizlenmiş olan Hakk'ın Zât'ındandır. Aynı şekilde zenginlik ticaretten değil, aksine ticaret perdesi arkasında örtülü olan Hakk'ın Zât'ındandır, vesselâm.

Ya'ni Kur'ân'da esbâb ve ilelin te'sîrinin nefyi vardır. Belki te'sîr esbab mezâhirlerinde zahir olan zât-ı Hakk'ındır ve bu nefy-i Kur'ânî, Müsebbibü'l-esbab'ı müşâhede etmek sûretiyle esbâba riâyeti münafi değildir. (Hz. İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm şerhlerinden tercümedir) Velhâsıl Kur'ân-ı Kerîm, esbâb-ı zâhireye tevessülü men' etmiyor. Belki bu vücûd-i izâfi âleminde vâki' olan te'sîrâtın esbâbdan bilinmesini reddediyor. Meselâ doymak taâmdan değil, belki taâm perdesi arkasında gizlenmiş olan Zât-ı Hak'tandır. Ve kezâ zenginlik ticaretten değil, belki ticaret perdesi arkasında mestûr olan Zât-ı Hak'tandır vesselâm.

2516. Bunun keşfi iş artırıcı olan akıl cihetinden olmaz, sana zahir olmak için kulluk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2516. Bunun keşfi, işi artıran akıl yönünden olmaz; sana görünmek için kulluk et!

Mucize, aklın daima görüp alıştığı tavır dışında meydana gelen bir hâldir. Örneğin bir çekirdek toprağa dikilir; akıl, bu çekirdeğin filizlenmesi ve ağaç olup meyve vermesi için uzun zamanlar gerektiğini kabul eder. Çünkü gördüğü ve alıştığı hâl budur ve bunu tabiat kanunu olarak bilir. Eğer bu çekirdek derhal filizlenir ve ağaç olup meyve verirse, bu hâl acayip geldiği için akıl şaşırıp kalır. Hâlbuki aradaki fark zaman meselesidir. Bununla birlikte, toprağın meyve hâline gelmesi, bu zaman meselesinden ziyade şaşılacak bir durumdur. Fakat akıl buna alıştığı ve tabiatın kuralı olarak gördüğü için şaşırmaz. Bu sebeple, aklın tavrı dışında ortaya çıkan peygamberlerin mucizelerinin ve evliyanın kerametlerinin keşfi, dedikodu işini çoğaltan akıl yönünden olmaz. Ancak tabiat hükümlerinin kaydından kurtulmak suretiyle zevken ve hâlen anlaşılır; tabiat kaydından kurtulmak için de tabiat kulluğundan ve esaretinden çıkıp Allah'ın kulu olmak gerekir; ve Allah'ın kulu olmak için de tamamen ilahi emre uymak ve ilahi yasaktan kaçınmak icap eder.

Mu'cize, aklın dâimâ görüp alıştığı tavır hâricinde vukü' bulan bir haldir. Meselâ bir çekirdek toprağa dikilir, akıl bu çekirdeğin filizlenmesi ve ağaç olup meyve vermesi için uzun zamanlar lâzım olduğuna kāni'dir. Çünkü gördüğü ve alıştığı hal budur ve bunu kānûn-ı tabiat bilir. Eğer bu çekirdek derhal filizlenir ve ağaç olup meyve verirse bu hal acîb geldiği için akıl şaşırıp kalır. Halbuki aradaki fark zaman mes'elesidir. Maahâzâ toprağın meyve hâline gelmesi, bu zaman mes'elesinden ziyâde şân-ı taaccübdür. Fakat akıl buna alıştığı ve tabîatın kāidesi gördüğü için taaccüb etmez. Binâenaleyh akıl tavrı hâricinde zâhir olan mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyânın keşfi, dedikodu işini çoğaltan akıl cihetinden olmaz. Ancak ahkâm-ı tabiat kaydından kurtul- mak sûretiyle zevkan ve hâlen anlaşılır ve tabîat kaydından kurtulmak için de tabiat kulluğundan ve esâretinden çıkıp Allah'ın kulu olmak lâzım gelir; ve Allah'ın kulu olmak için dahi tamâmıyle emr-i ilâhiye ittibâ' ve nehy-i ilâhî-den ictinâb etmek iktizâ eder.

2517. Felsefî ma'kūlâtın bağlanmışı geldi; safî olan, aklın aklının şehsüvârı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2517. Felsefî akıl yürütmelerin bağlısı geldi; saf olan, aklın aklının şehsüvârı geldi.

"Felsefî", felsefeye mensup olan kimsedir. "Felsefe", "fila-sof" (فیلوسوف) Yunanca lafzından türemiştir. "Fila" (فیلا) "seven" ve "sof" "hikmet" anlamına gelip, "hikmet seven" demektir ki, "hakîm" demektir. Yani "Hakîm, akıl yürütmelerin ve nazarî aklın bağlısıdır. Bu sebeple zâhirî sebeplere tesir atfetmekten dışarı çıkamaz. Fakat tabiî yoğunluktan saf olan zât, aklın aklı olan akl-ı küllün (evrensel akıl) şehsüvârı geldi." Çünkü aklın, akl-ı külle kadar birçok mertebesi vardır. Aklın en aşağı mertebesi "akl-ı maâş"tır (geçim aklı). Bu sebeple akl-ı maâş, kendi tavrına ait ilâhî tecellilerin sınırlayıcısıdır. Onun üstündeki aklın tavrından gâfildir.

"Felsefi", felsefeye mensûb olan kimsedir. "Felsefe", "fila-sof" (فيلا سوف) lafz-ı Yunânîsinden müştaktır. "Fila" (فیلا) "muhib" ve "sof" "hikmet" ma'nâ-sına olup, "muhibb-i hikmet" demek olur ki, "hakîm" demektir. Ya'ni "Ha-kîm, ma'kūlâtın ve akl-i nazarînin bağlanmışıdır. Bu sebeble esbâb-ı zâhiriy-yeye te'sîr atf etmekten hârice çıkamaz. Fakat kesâfet-i tabîiyyeden sâfi olan zat, aklın aklı olan akl-ı küllün şehsüvârı geldi." Zîrâ aklın, akl-ı külle kadar birçok merâtibi vardır. Aklın en aşağı mertebesi "akl-ı maâş"tır. Binâenaleyh akl-ı maâş, kendi tavrına aid tecelliyât-ı ilâhiyyenin mukayyididir. Onun fev-kındeki aklın tavrından gāfildir.

2518. Senin aklının aklı içtir ve senin aklın kabuktur; hayvanın mi'desi dâ-imâ kabuk isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2518. Senin aklının özü içtir ve senin aklın kabuktur; hayvanın midesi daima kabuk isteyicidir.

Ey tabiatın esiri olan filozof, senin aklının özü olan küllî akıl (akl-ı kül) içtir ve senin bu geçim aklın (akl-ı maaş), o özün kabuğu gibidir. Senin hayvan olan nefsinin midesi ve kursağı daima beslenmek için kabuk ister. Nasıl ki insanlar kavun ve karpuzun içini yerler ve kabuklarını hayvanlara verirler.

Ey tabîatın esîri olan feylesof, senin aklının aklı olan akl-ı kül içtir ve se-nin bu akl-ı maaşın, o için kabuğu mesâbesindedir. Senin hayvan olan nef-sinin mi'desi ve havsalası dâimâ tağaddî için kabuk ister. Nitekim kavun ve karpuzun içini insanlar yer ve kabuklarını hayvanlara verirler.

2519. İç isteyici olan, kabuktan yüz melâl tutar, latif olan iç ona helâl geldi helâl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2519. İç isteyici olan, kabuktan yüz melâl tutar, latif olan iç ona helâl geldi helâl!

Küllî aklın talibi olan kimse, kabuk hükmünde olan geçim aklından ve onun ürünlerinden yüz bıkkınlık ve usanma duyar. Latif olan küllî akıl ve onun ilhamları böyle bir talibe helâl geldi helâl!

Akl-ı küllün tâlibi olan kimse kabuk mesâbesinde olan akl-ı maâştan ve onun mahsûlâtından yüz fütür ve usanç tutar. Latîf olan akl-ı kül ve onun vâridâtı böyle tâlibe helâl geldi helâl!

2520. Mâdemki aklın kabuğu yüz burhân verir, aklı kül ne vakit îkānsız adım atar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2520. Mademki aklın kabuğu yüzlerce kanıt verir, küllî akıl ne zaman inançsız adım atar?

Mademki geçim aklı (akl-ı maâş), küllî aklın kabuğu konumundayken, kendi mertebesine ait işler için birçok delil ve kanıt veriyor, o kabuğun içi olan küllî akıl, bütün akıl mertebelerini kuşattığı halde ne zaman, kesin bilgiye sahip olmaksızın bir adım atar?

Mademki akl-ı maâş, akl-ı küllün kabuğu mesâbesinde iken, kendi mertebesine âid umûr için birçok delâil ve burhan veriyor, o kabuğun içi olan akl-ı kül bütün merâtib-i akliyyeyi muhît olduğu halde ne vakit, yakîni olmaksızın bir adım atar?

2521. Akıl, defterleri bir baştan bir başa kara yapar; aklın aklı âfakı aydan dolu tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2521. Akıl, defterleri bir baştan bir başa kara yapar; aklın aklı ufukları aydan dolu tutar.

Geçim aklı (dünyevî işlerle meşgul olan akıl), kendi bilgilerini ve idraklerini tespit etmek için beyaz defterlere yazılar yazıp, baştan başa kara yapar; aklın aklı olan küllî akıl (akl-ı kül), ufukları ledünnî ilimler (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilâhî marifetler (Allah'ı bilme bilgileri) ayı ile dolu tutar.

Akl-ı maâş kendi ma'lûmâtını ve idrâkâtını tesbît için beyaz defterlere yazılar yazıp, baştan başa kara yapar; aklın aklı olan akl-ı kül, âfakı ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye ayıyla dolu tutar.

2522. Siyahlıktan ve beyazlıktan fâriğdir; onun ayının nuru kalb ve can üzerine doğucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2522. Siyahlıktan ve beyazlıktan uzaktır; onun ayının nuru kalp ve can üzerine doğacaktır.

"O küllî akıl (akl-ı kül), defterden ve beyaz defterleri kara yazılar ile karartmaktan uzaktır. Onun ledün ilimlerinin (ulûm-i ledünniyye) ve Rabbanî bilgilerinin (maârif-i rabbâniyye) nuru, yöneldiği kalp ve can üzerine doğacaktır." Nasıl ki birçok kimseler, küllî aklın tecelli yeri (mazharı) olan insân-ı kâmilin yönelmesi (teveccühü) ile ilim nuru ile aydınlanmıştır. Onlardan birisi de Yunus Emre hazretleridir ki, Divan'ındaki ârifâne şiirleri hayranlık vericidir.

"O akl-ı kül, defterden ve beyaz defterleri kara yazılar ile karartmaktan fâriğdir. Onun ulûm-i ledünniyyesinin ve maârif-i rabbâniyyesinin nûru, teveccüh ettiği kalb ve can üzerine doğucudur." Nitekim birçok kimseler akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin teveccühü ile nûr-i ilim ile münevver olmuştur. Onlardan birisi de Yûnus Emre hazretleridir ki, Dîvân'ındaki eş'âr-ı ârifânesi şâyân-ı hayrettir.

2523. Eğer bu kara ve beyaz kadr buldu ise o Kadir gecesindedir ki, yıldızı parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2523. Eğer bu kara ve beyaz değer buldu ise o Kadir gecesindedir ki, yıldızı parladı.

"Kara" ve "beyaz"dan kastedilen, akla dayalı istidlâlî (çıkarımsal) ilimlerdir. "Kadir gecesi"nden kastedilen ise akl-ı küldür (evrensel akıl). Yani "Halk arasında değer, mevki ve itibar bulan bu istidlâlî ilimler de bu itibarı akl-ı külden bulmuştur." Çünkü cüz'î akıl (bireysel akıl) ve geçim aklı (dünyevî işlerle ilgili akıl) akl-ı külden bir inceliktir. Ve onun nuraniyeti akl-ı küldendir. Lakin tabiat âlemi içindeki düşüncelere dalmış olduğundan ve çıkarımlar ile meşgul bulunduğundan keşif nurundan geri kalmıştır ve tabiatın bâtınına nüfuz edememiştir.

"Kara" ve "beyaz"dan murâd, ulûm-i akliyye-i istidlâliyyedir. Ve "Kadir gecesi"nden murâd, akl-ı küldür. Ya'ni "Beyne'l-halk kadr ve menzilet ve i'tibâr bulan bu ulûm-ı istidlâliyye dahi bu i'tibârı akl-ı külden bulmuşdur." Zîrâ akl-ı cüz'î ve akl-ı maâş akl-ı külden bir latîfedir. Ve onun nûrâniyyeti akl-ı küldendir. Lakin âlem-i tabîat içindeki efkâra müstağrak olduğundan ve istidlâlât ile meşgül bulunduğundan nûr-ı keşifden geri kalmıştır ve tabîatın bâtınına nüfüz edememişdir.

2524. Kemerin ve kesenin kıymeti altındandır; o kemer ve kese altınsız ebterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2524. Kemerin ve kesenin kıymeti altındandır; o kemer ve kese altınsız faydasızdır.

"Hemyân" deriden yapılmış çanta ve kemer anlamına gelir. "Ebter" burada "faydasız ve hayırsız" anlamındadır. Cüz'î akıl (insana ait sınırlı akıl), kemer ve kese gibidir; küllî akıl (evrensel akıl) ise altın gibidir. "İçinde altın bulunmayan kemer ve kese faydasız olduğu gibi, küllî aklın ilim nurundan nasipsiz olan cüz'î akıl da boş kemer ve kese gibi faydasızdır ve kıymetsizdir."

"Hemyân" meşinden ma'mûl çanta ve kemer ma'nâsınadır. "Ebter" burada "fâidesiz ve hayırsız" ma'nâsınadır. Akl-ı cüz'î, kemer ve kese; ve akl-ı kül altın gibidir. "İçinde altın bulunmayan kemer ve kese fâidesiz olduğu gibi akl-ı küllün nûr-i ulûmundan bî-behre bulunan akl-ı cüz'î dahi boş kemer ve kese gibi ebterdir ve kıymetsizdir."

2525. Nitekim tenin kadri candan olur; canın kadri cânândan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2525. Nasıl ki bedenin değeri candan olur; canın değeri de sevgiliden (Allah'tan) olur.

Bedenin kıymeti, kendisinde aziz can bulunduğu içindir. Can, bedenle bağlantısını kestiği zaman beden bir leş olup kokuşacağı ve çürüyeceği için onu toprağa gömerler. Canın değeri de gerçek sevgili olan Hakk'a ait olmasından ve O'nun Hayat sıfatının bir yansıması olmasından dolayıdır.

Cismin kıymeti kendisinde cân-ı azîz bulunduğu içindir. Can, cisimden alâkasını kestiği vakit cisim bir lâşe olup taaffün ve tefessüh edeceği için onu toprağa gömerler. Canın kadri dahi cânân-ı hakîkî olan Hakk'a muzâf olmasından nâşîdir ve O'nun sıfat-ı Hayat'ının pertevi olduğu içindir.

2526. Eğer şimdi can, pertevsiz diri olaydı, hiç kâfirlere "ölüler" der mi idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2526. Eğer şimdi can, ışıksız diri olsaydı, hiç kâfirlere "ölüler" der miydi?

Bu şerefli beyitte, Neml suresinde geçen "Muhakkak sen ölülere işittiremezsin ve onlar yüz çevirdikleri vakit, sağırlara imana daveti işittiremezsin." (Neml, 27/90) ayetine ve aynı şekilde Fatır suresinde geçen "Sen cisim mezarında hapsolmuş kimselere işittirici değilsin." (Fatır, 35/22) ayet-i kerimelerine işaret buyrulur.

Yani "Hakk'ın Hayat sıfatının ışığı olan can, eğer Hakk'ın İlim sıfatının ışığı olmaksızın diri olsaydı, Yüce Allah hiç kâfirlere 'ölüler' der miydi?" Bilinmeli ki, Hakk'ın Hayat sıfatı bütün eşyaya yayılmıştır. Ve özünde her şey canlıdır. Hayat, cansızda gizli, bitkide belirgin, hayvanda açık ve insanda en açık şekildedir; ve ruh, Hakk'ın Hayat sıfatının ışığıdır. Ancak canın kemali, onda Hakk'ın İlim sıfatının kemaliyle ortaya çıkar. Bu yatkınlık ise ancak en güzel biçimde yaratılmış olan insana özgüdür. Eğer insanın canı ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi marifetlerin nurlarıyla diri değilse, o can hayvanların canlarıyla aynı seviyededir. Ve hatta "Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar." (Araf, 7/179) ayet-i kerimesi gereğince onlardan daha aşağıdır. Ve o can, cisim mezarı içinde hapsolmuş bir ölü gibidir. Şimdi inkârcıların canı kendi yaratıcılarından ve görevlerinden habersiz olduğundan, Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde onlara "ölülerdir" diye tabir buyurdu.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de vaki' إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصَّمَّ الدُّعَاءَ إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ (Neml, 27/90) ya'ni "Muhakkak sen ölülere işittiremezsin ve onlar yüz çevirdikleri vakit, sağırlara îmâna da'veti işittiremezsin." Ve kezâ Sûre-i Fâtır'da vaki' وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ (Fâtır, 35/22) ya'ni "Sen cisim mezârında mahbûs olan kimselere işittirici değilsin" âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur.

Ya'ni "Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının pertevi olan can, eğer Hakk'ın sıfat-ı İlm'inin pertevi olmaksızın diri olaydı, Hak Teâlâ hiç kâfirlere "ölüler" der mi idi?" Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı bilcümle eşyâya sârîdir. Ve hadd-i zâtında her şey zî-ruhtur. Hayat, cemâdda bâtın ve nebâtta mahsûs ve hayvanda zâhir ve insanda azhardır; ve rûh, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının pertevidir. Velâkin canın kemâli, onda Hakk'ın sıfat-ı İlm'inin kemâliyle zuhûr eder. Bu isti'dâd ise ancak ahsen-i takvîm üzre mahlûk olan insana mahsûstur. Eğer insanın canı ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye nûrlarıyla diri değil ise, o can hayvanların canlarıyla hem-pâyedir. Ve belki أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (Araf, 7/179) ["Onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha da şaşkındırlar"] âyet-i kerîmesi mûcibince onlardan daha aşağıdır. Ve o can, cisim mezârı içinde mahbûs kalmış bir ölü mesâbesindedir. İmdi münkirlerin cânı kendi mûcidlerinden ve vazîfelerinden bî-haber olduğundan Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'inde onlara "ölülerdir" ta'bir buyurdu.

2527. Agah ol ve söyle ki: "Nâtıka ırmak kazar, tâ ki bizden sonra bir karna bir su erişe!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2527. Haberdar ol ve de ki: "Konuşma yeteneği ırmak kazar, tâ ki bizden sonra bir nesle bir su ulaşsın!"

Bu şerefli beyitte Cenâb-ı Pîr, şerefli zâtına hitaben buyururlar ki: "Ey yüce ruhum, haberdar ol, söyle! Çünkü senin ortaya çıkış aracın olan konuşma yeteneği, ilim ırmağını kazıyor. Tâ ki ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) suları gerek bizim zamanımızda ve gerek bizden sonraki nesle kadar ulaşsın."

"Karn" kelimesinin çeşitli anlamları vardır: Zaman itibarıyla seksen veya otuz sene ve münferid küçük dağ ve bir yaşta olan kimse. Bu anlamların her biri birer vecihle bu şerefli beyte uygun olur. Bir vecih "Bizden sonraki zamanlarda geleceklere ilim suyu ulaşsın!" demek olur. "Münferid küçük dağ" anlamına göre olan vecih dahi "Bizden sonra gelip insân-ı kâmil bulamayarak münferid bir halde kalmış olan hakikat talibine bir ilim suyu ulaşsın!" demek olur. Nitekim Cenab-ı Pir بعد از ما مثنوی شیخی میکند yani "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Ve "bir yaşta olmak" anlamına olduğuna göre "Bizden sonra gelecek olan akranımıza ulaşsın!" demek olur. Gerçekten de Hz. Pîr'den sonra Cenâb-ı Şâh-ı Nakşbend ve Hâcegân ve benzeri tarikat büyüklerinin hepsi müridlerini Mesnevî beyitlerini okumak suretiyle terbiye buyurmuşlardır.

Bu beyt-i şerifte Cenâb-ı Pîr zât-ı şeriflerine hitâben buyururlar ki: "Ey rùh-ı necîbim âgâh ol, söyle! Zîrâ senin âlet-i zuhûrun olan nâtıka, ilim ırmağını kazıyor. Tâ ki ulûm-i ledünniyye suları gerek zamânımızda ve gerek bizden sonraki karna kadar vâsıl olsun."

"Karn" kelimesinin müdeaddid ma'nâsı vardır: Zamân i'tibariyle seksen veyâ otuz sene ve münferid küçük dağ ve bir yaşta olan kimse. Bu ma'nâların her biri birer vecihle bu beyt-i şerîfe münasib olur. Bir vechi "Bizden sonraki zamanlarda geleceklere ilim suyu vâsıl olsun!" demek olur. "Münferid küçük dağ" ma'nâsına göre olan vecih dahi "Bizden sonra gelip mürşid-i kâmil bulamayarak münferid bir halde kalmış olan tâlib-i hakîkate bir ilim suyu vâsıl olsun!" demek olur. Nitekim Cenab-ı Pir بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Ve "bir yaşta olmak" ma'nâsına olduğuna göre "Bizden sonra gelecek olan akrânımıza vâsıl olsun!" demek olur. Filhakîka da Hz. Pîr'den sonra Cenâb-ı Şâh-ı Nakşbend ve Hâcegân ve emsâli ekâbir-i tarîkatin hepsi müridlerini ebyât-ı Mesnevîyi okumak sûretiyle terbiye buyurmuşlardır.

2528. Gerçi her bir karnda bir söz getirici olur, fakat sabıkların sözü yardımcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2528. Gerçi her bir çağda bir söz getirici olur, fakat öncekilerin sözü yardımcı olur.

"Gerçekten her bir zamanda bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ortaya çıkıp ilâhî bilgileri taliplerine bağışlar. Fakat kendilerinden evvelki insân-ı kâmillerin sözleri, müridleri terbiye etme hususunda onlara yardımcı olur." Nasıl ki yukarıda açıklandı.

"Vâkıâ her bir zamanda bir kâmil zuhûr edip maârif-i ilâhiyyeyi tâliplerine bezl eder. Fakat kendilerinden evvel kâmillerin sözleri terbiye-i mürîdân hususunda onlara yardımcı olur." Nitekim yukarıda îzah olundu.

2529. Ey şekûr, Tevrat ve İncil ve Zebûr, Kur'ân'ın sıdkına bir şahid olmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2529. Ey şükreden, Tevrat, İncil ve Zebur, Kur'an'ın doğruluğuna bir şahit olmadı mı?

"Ey merhamet edilmiş ümmete mensup olduğundan dolayı sürekli şükür içinde bulunan Muhammedî mümin! Önceki ilahi kitaplardan Tevrat, İncil ve Zebur, Kur'an-ı Kerim'in beyanlarının doğruluğuna şahitlik etmedi mi?" Ve öncekilerin sözü, sonradan gelen yüce Kur'an'a yardımcı olmadı mı? Nitekim ayet-i kerimede وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ (Şuara, 26/196) yani "Bu Kur'an'ın anlamı önceki kitaplarda da zikredilmiştir" buyurulur ve buna benzer Kur'an ayetleri çoktur.

"Ey ümmet-i merhûmeye mensûb olduğundan dolayı şükr-i dâimî içinde bulunan mü'min-i Muhammedî! Kütüb-i semâviyye-i sâbıkadan Tevrât ve İncil ve Zebûr, Kur'ân-ı Kerîm'in sıdk-ı beyânâtına şehadet etmedi mi?" Ve sâbıkların kelâmı sonradan gelen Kur'ân-ı azîmü'ş-şâna yârlık etmedi mi? Nite- kim âyet-i kerîmede وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ (Şuarâ, 26/196) ya'ni “Bu Kur'ân'ın ma'nâsı evvelki kitaplarda da mezkûrdur" buyurulur ve buna mümâsil âyât-ı Kur'âniyye müteaddiddir.

2530. Zahmetsiz ve hesabsız rızık iste ki, Cibril sana cennetten elma getirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2530. Zahmetsiz ve hesapsız rızık iste ki, Cebrail sana cennetten elma getirsin.

Yukarıda şöyle denilmişti: "Uyanık ol da söyle ki, konuşma yeteneği ilim ırmağını kazıyor, bizden sonra bir karına kadar bir ilim suyu erişsin!" Şimdi burada derler ki: "Kitaplara yazılmış olan ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi marifetlerin (Allah'ı bilme bilgileri) manevi rızkını, kitap satırlarından elde etmek zahmetlidir ve o kitapta yazılan miktarda olur. Sen o manevi rızkın zahmetsizini ve hesapsızını iste ki, külli aklın (evrensel akıl) mazharı (tecelli yeri) olan Cebrail, zât cennetinden sana elma gibi yusyuvarlak ve latif olan vahdet sırrı (birliğin gizemi) ilmini getirsin." Çünkü Cebrail (a.s.) ilahi gayb hazinelerinde bulunan gizli anlamları şekil âlemine ulaştırır ve yayar. Bu sebeple her ferdin kalbine gayb âleminden inen latif anlamları konuşma yeteneği vasıtasıyla harf ve ses ile açığa vurması ve bâtınından (iç dünyasından) haber verip ortaya koyması, Cebrail'in vecihlerinden (yönlerinden) bir vechin etkisiyle gerçekleşir.

Yukarıda buyurulmuş idi ki: “Âgâh ol söyle ki, nâtıka ilim ırmağını kazıyor, bizden sonra bir karna kadar bir ilim suyu erişsin!" Şimdi burada buyururlar ki: "Kitaplara yazılmış olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye rızk-ı ma'nevîsinin, kitâb satırlarından tahsîli zahmetli ve o kitâbda yazılan mikdârda olur. Sen o rızk-ı ma'nevînin zahmetsizini ve hesabsızını iste ki, mazhar-ı akl-ı küll olan Cibrîl cennet-i zâttan sana elma gibi yusyuvarlak ve latîf olan sırr-ı vahdet ilmini getirsin." Zîrâ Cebrail (a.s.) hazâin-i gayb-ı ilâhiyede olan maânî-i hafiyyeyi âlem-i sûrete îsâl ve ifaza eder. Binâenaleyh her ferdin kalbine âlem-i gaybdan nâzil olan maânî-i latîfeyi kuvve-i nâtıka vâsıtasıyla harf ve savt ile ızhârı ve bâtınından haber verip ızhâr etmesi vücûh-i Cibril'den bir vechin te'sîriyle vâki' olur.

2531. Belki cennetin sahibinden, bahçıvanın baş ağrısı ve ziraat zahmeti olmaksızın bir rızk gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2531. Aksine, cennetin sahibinden, bahçıvanın baş ağrısı ve ziraat zahmeti olmaksızın bir rızık gelsin.

Bu şerefli beyitte, önceki mertebeden (tasavvufî aşamadan) ilerlemeye işaret vardır. "Aksine sana öyle manevî bir rızık gelsin ki, o rızık doğrudan doğruya cennetin sahibinden olsun. Araya ne kitap mütalaası (incelemesi) zahmeti ve ne de Cebrail'in aracılığı girsin. Sana küllî bir fenâ (tam bir yok oluş) hâsıl olup, ittihad makamına (birlik makamına) ait zevkî ilimlerin marifetleri (bilgileri) gelsin."

Bu beyt-i şerîfte evvelki mertebeden terakkîye işâret vardır. "Belki sana bir rızk-ı ma'nevî gelsin ki, o rızk doğrudan doğruya cennetin sahibinden olsun. Araya ne kitâb mütâlaası zahmeti ve ne de Cibrîl'in tavassutu girsin. Sana bir fenâ-yı küllî hâsıl olup, makām-ı ittihâda âid maârif-i ulûm-i zevkıyye gelsin."

2532. Zîrâ ki, ekmeğin nef'i o ekmekte O'nun dâdıdır. Sana o nef'i kabuk tavassutu olmaksızın versin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2532. Çünkü ekmeğin faydası, o ekmekte O'nun bağışıdır. Sana o faydayı kabuk aracılığı olmaksızın versin.

Çünkü her bir şeklin altında gizli olan anlam ve fayda, o şekle Hakk'ın bağışı ve ihsanıdır. Nasıl ki ekmek bir şekildir, onun altında doymak faydası gizlenmiştir. O ekmek şekline konulmuş olan bu fayda, Hakk'ın bağışı ve ihsanıdır. Bunun gibi, aslında kitapların nakış ve şekilleri altında gizli olan ilahi anlamlar ve bilgiler de o şekillerde Hakk'ın ihsanıdır. Bu sebeple Yüce Allah sana o faydayı bu gibi şekillerin ve kabukların aracılığı olmaksızın versin ve bu bilgiler ve hakikatler senin kalbinden fışkırsın.

"Zîrâ her bir sûretin altında müstetir olan ma'nâ ve menfaat, o sûrete Hakk'ın atâsı ve ihsânıdır. Nitekim ekmek bir sûrettir, onun tahtında doymak menfaati gizlenmiştir. O ekmek sûretine mevdû' olan bu menfaat, Hakk'ın atâsı ve ihsânıdır." Bunun gibi hadd-i zâtında kitapların nakış ve sûretleri altında muhtefi olan maânî ve maârif-i ilâhiyye dahi o sûretlerde Hakk'ın ihsânıdır. Bi- nâenaleyh Hak Teâlâ sana o menfaati bu gibi sûretlerin ve kışırların tavassutu olmaksızın versin ve bu maârif ve hakāyık senin kalbinden nebeân etsin.

2533. Zevk gizli, ekmek nakş-ı sofra gibidir; sofrasız ekmek velînin behresidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2533. Zevk gizlidir, ekmek sofra nakşı gibidir; sofrasız ekmek velînin nasibidir.

Ekmeğin faydası olan zevk, o ekmeğin şeklinde gizlidir; ve ekmeğin şekli ve nakşı ise sofra gibidir. Örneğin, aç olanlar sofradaki ekmeğin gizli olan zevkine ve faydasına ulaşmak için sofraya oturmak zorundadırlar. Sofrasız ekmeğe ulaşmak, Allah dostlarının nasibi ve payıdır. Bunun gibi, hikmet pınarları kalbinden kaynamayan kimselere, ekmek sofrası makamında olan evliya kitaplarını okumak gereklidir. Kitap okumaktan müstağni olanlar ancak kalplerinde ilahi hikmet kaynakları kaynayan yüce evliyalardır.

"Ekmeğin nef'i olan zevk o ekmeğin sûretinde gizlidir; ve ekmeğin sûreti ve nakşı ise sofra gibidir. Meselâ aç olanlar sofradaki ekmeğin gizli olan zevkine ve nef'ine nâil olmak için sofraya oturmak mecbûriyetindedirler. Sofrasız ekmeğe nâiliyet veliyyullâhın behresi ve nasîbidir." Bunun gibi yenâbî'-i hikmet kalbinden kaynamayan kimselere, ekmek sofrası makāmında olan kütüb-i evliyânın mütâlaası lâzımdır. Mütâlaât-ı kütübden vâreste olanlar ancak kalblerinde hikmet-i ilâhiyye menba'ları kaynayan evliyâ-yı kirâmdır.

2534. Câna mensub olan rızkı, sa'y ve taleb ile ne vakit götürürsün şeyhin adlinin gayrı ile ki, o senin Dâvûd'undur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2534. Canına ait olan rızkı, çaba ve talep ile ne zaman götürürsün, şeyhinin adaletinden başka bir şeyle ki, o senin Dâvûd'undur?

Bununla birlikte, evliya kitaplarını kendi kendine okuma zahmetiyle meydana gelen çaba ve talep sonucunda, cana ait olan manevî rızkı elde edemezsin. Bunun için sana Dâvûd (a.s.) makamında olan bir şeyhin ve bir mürşid-i kâmilin (olgun rehber) adaleti gereklidir ki, o adaleti ile senin ruhunu öldürmüş ve bedeninde efendi olmuş olan nefsinin kısasına hükmetsin.

Bununla beraber kütüb-i evliyâyı kendi kendine mütâlaa zahmeti ile vâki' olan sa'y ve taleb neticesinde, câna mensûb olan rızk-ı ma'nevîyi tahsîl edemezsin. Bunun için sana Dâvûd (a.s.) menzilesinde olan bir şeyhin ve bir mürşid-i kâmilin adli lâzımdır ki, o adâleti ile senin rûhunu öldürmüş ve cisminde efendi olmuş olan nefsinin kısâsına hükmetsin.

2535. Nefis vaktaki senin adımını şeyh ile göre, o irâde cihetinden senin râmın olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2535. Nefis, senin adımını şeyh ile gördüğü zaman, o irâde yönünden senin emrine girer.

Nefis, senin insân-ı kâmil olan mürşide tâbi' olduğunu gördüğü zaman, irâde yönünden seninle beraber mürşidin gösterdiği yolda yürümeye boyun eğer ve karşı çıkmaktan vazgeçip itaat eder. "Bün-i dendan" Farsça kinayelerden olup Heft Kulzüm, Bahâr-ı Acem ve Burhân'ın açıklamasına göre "itaat", "ferman dinleme", "boyun eğme", "tam rağbet", "maksat" ve "irâde" anlamlarındadır. Burada irâde anlamı uygun olur.

"Nefis senin mürşid-i kâmile tâbi' olduğunu gördüğü vakit, irâde cihetinden seninle beraber mürşidin gösterdiği yolda yürümeğe râm olur ve muhâlefetten vazgeçip itâat eder." "Bün-i dendan" kinâyât-ı Acem'den olup Heft Kulzüm ve Bahâr-ı Acem ve Burhân'ın beyânına göre "itâat" ve "fermân berdârî" ve "inkıyâd" ve rağbet-i tamâm" ve "maksad" ve "irâde" ma'nâlarınadır. Burada irâde ma'nâsı münasib olur.

2536. O öküzün sahibi o vakit râm oldu ki, o Dâvûd'un nefhasından âgâh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2536. O öküzün sahibi, Davud'un nefesinden haberdar olduğu vakit boyun eğdi.

O bahsettiğimiz kıssadaki öküzün sahibi olan davacı, Davud (a.s.)ın nefesi ve sözü yüzünden yaptığı kötülüğün ceza vaktinin geldiğini anladı ve hiçbir itirazı kalmayıp sesini kesti ve sonuçta kısas olarak öldü.

O zikrettiğimiz kıssadaki öküzün sahibi olan da'vâcı, Dâvûd (a.s.)ın nefhası ve kelâmı yüzünden yaptığı fenâlığın vakt-i cezâsı geldiğine vâkıf oldu ve hiçbir i'tirâzı kalmayıp sesini kesti ve netîcede kısâsan öldü.

2537. Akıl şikârda nefis köpeği üzerine bir vakitte galib gelir ki şeyh yâr ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2537. Akıl, nefis köpeği üzerine bir vakitte üstün gelir ki şeyh yardımcı olsun.

Akıl, cana ait olan rızkı avlamak hususunda ancak senin Davud'un hükmünde olan şeyhin ve mürşidin sana yardımcı ve destekçi olduğu vakit nefis köpeği üzerine üstün gelebilir; ve aksi halde o nefis köpeği senin bu avına engel olur.

Akıl, câna mensûb olan rızkı şikâr etmek husûsunda ancak senin Dâvûd'un mesâbesinde olan şeyhin ve mürşidin sana yâr ve muîn olduğu vakit nefis köpeği üzerine gālib gelebilir; Ve aksi halde o nefis köpeği senin bu şikârına mâni' olur.

2538. Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhadır. Şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2538. Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhadır. Şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüttür.

Değerli taşların her birinin manevî birer özelliği vardır. Zümrüt taşının özelliklerinden biri de yılanın gözünü kör etmektir. "Nefsin kuvveti"nden kasıt, onun çeşitli kötü sıfatlarıdır ve "hilesi"nden kasıt, daima kalbe attığı türlü türlü vesveseleridir. Nefis, "yılan"a ve insân-ı kâmil olan mürşidin mübarek yüzü de "zümrüt"e benzetilmiştir.

Ahcâr-ı zî-kıyemden her birinin birer hâsıyyet-i ma'neviyyeleri vardır. "Zümrüd" taşının hâssıyyetinden biri de efînin gözünü kör etmektir. "Nefsin kuvveti"nden murâd, sıfât-ı mezmûme-i muhtelifesidir ve "hîlesi"nden murâd, dâimâ kalbe ilkā ettiği türlü türlü hâciseleridir. Nefis, "yılan"a ve mürşid-i kâmilin vech-i mübareki dahi “zümrüd"e teşbîh buyurulmuştur.

2539. Ey harûn, eğer sen öküz sahibini zebûn istersen, eşekler gibi onu o tarafa şişle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2539. Ey harûn, eğer sen öküz sahibini zebûn istersen, eşekler gibi onu o tarafa şişle!

"Harûn", vurup yürütmek istedikleri hâlde duran serkeş ata denir. "Ey Hak yoluna gitmek konusunda serkeş (inatçı, başıboş) olan kimse, eğer sen öküz sahibi olan davacıyı zayıf ve mağlup etmek istersen, harûn eşekler gibi onu o tarafa, yani Hak yolunun rehberi olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına şiş ile dürte dürte sevk et!"

"Harûn", vurup yürütmek istedikleri halde duran serkeş ata derler. "Ey Hak yoluna gitmek husûsunda serkeş olan kimse, eğer sen öküz sahibi olan da'vâcıyı zebûn ve mağlûb etmek istersen, harûn eşekler gibi onu o tarafa, ya'ni Hak yolunun rehberi olan insân-ı kâmil tarafına şiş ile dürte dürte sevk et!"

2540. Veliyullâhın yakınında olduğu vakit, onun yüz arşın olan dili kısa olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2540. Veliyullah'ın (Allah dostu) yakınında olduğu zaman, onun yüz arşın olan dili kısa olur.

[2550] "Eğer sen cisim öküzünün sahibi olan nefsi şişleyip velinin huzuruna sevk edersen, o kâmil velinin yakınında ve huzurunda bulunduğu zaman onun yüz arşın kadar uzun olan dili kısa olur." Yani âlim ve ârif geçinen o nefis kendisinin pek cahil olduğunu görüp susar.

[2550] "Eğer sen cisim öküzünün sahibi olan nefsi şişleyip huzûr-ı velîye sevk edersen, o veliyy-i kâmilin yakınında ve huzûrunda bulunduğu vakit onun yüz arşın kadar uzun olan dili kısa olur." Ya'ni âlim ve ârif geçinen o nefis kendisinin pek câhil olduğunu görüp susar.

2541. Onun yüz dili ve her dilinde yüz lügati vardır; riyası ve hîlesi vasfa gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2541. Onun yüz dili ve her dilinde yüz lügati vardır; riyası ve hilesi anlatılamaz.

Nefsin sıfatları çoktur ve her sıfatın bir dili vardır ve her dilin de çeşitli anlatımları vardır. Örneğin "hased" (kıskançlık) sıfatının dili ve "kibir" (büyüklenme) sıfatının dili ve "ucüb" (kendini beğenme) ve "hırs" (açgözlülük) sıfatlarının dilleri başkadır. Örneğin hased dilini kullandığı zaman, senin nimetinin yok olmasını isteyerek görünüşte haklı nasihatler eder. Sen o nasihat ile amel edip de felakete maruz kaldığın zaman sevinir. Diğer sıfatlar da böyledir. Onun riyasını (ikiyüzlülüğünü) ve hilesini tamamen anlatmak mümkün değildir.

Nefsin sıfatları çoktur ve her sıfatın bir dili vardır ve her dilin de muhtelif beyânları vardır. Meselâ "hased" sıfatının dili ve "kibir" sıfatının dili ve "ucüb" ve "hırs" sıfatlarının dilleri başkadır. Meselâ hased dilini kullandığı vakit, senin ni'metinin zevâlini murâd ederek zâhirde muhikk nasîhatlar eder. Sen o nasîhat ile âmil olup da felâkete ma'rûz kaldığın vakit mahzûz olur. Sâir sıfatlar da böyledir. Onun riyâsını ve hîlesini tamâmiyle vasf etmek mümkin değildir.

2542. Öküzün müddeîsi olan nefis fasîh olarak geldi; yüz binlerce gayr-ı sahih hüccet getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2542. Öküzün davacısı olan nefis açıkça geldi; yüz binlerce geçersiz kanıt getirir.

"Beden öküzünün davacısı olan nefis, riyâda ve hilede tam bir açıklık ve belagat ile sözler söyleyerek ortaya çıkar; ve görünüşte akla uygun gibi görünen, gerçekte ise geçersiz olan birçok kanıt getirir." Örneğin, kibir sıfatıyla ortaya çıkacağı zaman "الكبر الى المتكبر صدقة" yani "Kibirlenene karşı kibirlenmek sadakadır" hadis-i şerifini delil getirir. Ve ucub (kendini beğenme) sıfatıyla ortaya çıkacağı zaman kendini över ve kemallerini halka karşı gösterip "وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ" (Duha, 93/11) yani "Rabbinin nimetini haber ver!" ayet-i kerimesini kanıt getirir. Ve şehvet sıfatının hükmünü yerine getirmek ve uygulamak için "نفسك مطيتك فارق بها" yani "Nefis senin binek hayvanındır, ona yumuşaklıkla muamele et!" hadis-i şerifini delil olarak beyan eder. Diğer sıfatları hakkındaki delilleri de bunlara benzer.

“Cisim öküzünün müddeîsi olan nefis, riyâda ve hîlede kemâl-i fesâhat ve belâgat ile sözler söyleyerek zâhir olur; ve zâhirde ma'kül gibi görünen ve hakîkatte gayr-ı sahîh olan birçok hüccetler getirir." Meselâ sıfat-ı kibr ile zâhir olacağı vakit الكبر الى المتكبر صدقة ya'ni "Mütekebbire kibr etmek sadakadır" hadîs-i şerîfini delil getirir. Ve sıfat-ı ucb ile zahir olacağı vakit kendini medheder ve kemâlâtını halka karşı ızhâr edip وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (Duha, 93/11) ya'ni "Rabbinin ni'metini haber ver!" âyet-i kerîmesini hüccet getirir. Ve sıfat-ı şehvetinin hükmünü infâz ve icra için نفسك مطيتك فارق بها ya'ni "Nefis senin binek hayvanındır, ona rifk ile muamele et!" hadîs-i şerîfini delîl olarak beyân eder. Sâir sıfatları hakkındaki delilleri de bunlara benzer.

2543. Şehri aldatır, şah müstesnadır. Agâh olan şahın yolunu vuramaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2543. Şehri aldatır, şah müstesnadır. Agâh olan şahın yolunu vuramaz.

O nefis, bir şehir halkını yani avamı aldatır, fakat hakikat şahı olan insân-ı kâmili aldatamaz. Çünkü hile ve aldatma o şahın yanında etkili değildir. Zira İblis, إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40) yani "Ey Rabbim, senin muhlas (ihlâslı, samimi) kulların müstesnadır, onları azdıramam" dedi. Bu sebeple nefis, kendisinin riyalarına (gösterişlerine) ve hilelerine vakıf olan o hakikat şahının yolunu vuramaz.

"O nefis, bir şehir halkını ya'ni avâmı aldatır, fakat şâh-ı hakikat olan insân-ı kâmili aldatamaz." Zîrâ hîle ve telbîs o şâhın indinde müessir değildir. Zira iblis إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40) ya'ni "Yâ Rab, senin muhlas olan kulların müstesnâdır, onları azdıramam" dedi. Binâenaleyh nefis, kendisinin riyalarına ve hîlelerine vakıf olan o şâh-ı hakîkatin yolunu vuramaz.

2544. Nefsin sağ elinde tesbih ve Mushaf, yeninde hançer ve kılıç vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2544. Nefsin sağ elinde tesbih ve Mushaf, yeninde hançer ve kılıç vardır.

Yani "Nefsin dış yüzü iyi ve iç yüzü kötüdür." Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Ya'ni "Nefsin dış yüzü iyi ve iç yüzü berbâddır." Nitekim yukarıda îzâh olundu.

2545. Onun Mushaf'ına ve riyasına i'timâd etme, kendini onunla sırdaş ve kafadar etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. Onun ikiyüzlülüğüne ve riyasına güvenme, kendini onunla sırdaş ve kafadar etme!

2546. Seni abdest için havuz tarafına götürür ve seni ırmağın dibine atar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Seni abdest için havuz tarafına götürür ve seni ırmağın dibine atar.

Nefis, önce sana Hakk yolundan bahseder ve Hakk yüzünden görünür. Sen onun delillerini doğru zannedip onun isteği üzere hareket ettiğin zaman, seni öyle bir felaket girdabına atar ki, kurtulmak zor olur.

Nefis, evvelâ sana tarîk-ı Hak'tan dem vurur ve rûy-i Hak'tan görünür. Sen onun delillerini sahîh zannedip onun murâdı üzere hareket ettiğin vakit, seni öyle bir girdâb-ı felâkete atar ki, kurtulmak müşkil olur.

2547. Akıl, nûrânîdir ve iyi talibidir; zulmânî olan nefis niçin onun üzerine galibdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. Akıl nuranîdir ve iyilik talep eder; karanlık olan nefis niçin onun üzerine üstün gelir?

Bu şerefli beyit bir sorudur. Yani, "Akıl nura aittir ve nuru talep eder. Tabiatın karanlıklarına ait olan nefis, niçin o nuranî olan aklın üzerine üstün geliyor, bunun sebebi nedir?"

Bu beyt-i şerîf suâldir. Ya'ni, "Akıl, nûra mensûbdur ve nûrun tâlibidir. Zulümât-ı tabîiyyeye mensûb olan nefis, niçin o nûrânî olan akıl üzerine galib oluyor, bunun sebebi nedir?"

2548. Zîra ki evindedir, senin aklın garibdir; köpek kendi kapısında korkunç arslan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2548. Çünkü evindedir, senin aklın gariptir; köpek kendi kapısında korkunç aslan olur.

Karanlık nefsin nurlu akıl üzerine üstün gelmesinin sebebi şudur ki, karanlık nefs, karanlık bedende ve kendi evindedir. İnsan ruhunun sıfatı olan nurlu akıl ise, bu karanlık olan evde gariptir ve misafirdir. Nitekim köpek, ait olduğu evin kapısında korkunç bir aslan gibidir.

Nefs-i zulmânînin akl-ı nûrânî üzerine galebesinin sebebi budur ki, nefs-i zulmânî, cism-i zulmânîde ve kendi evindedir. Rûh-i insânînin sıfatı olan akl-i nurânî ise, bu zulmânî olan evde garîbdir ve misafirdir. Nitekim köpek mensûb olduğu evin kapısında korkunç bir arslan gibidir.

2549. Sabret, tâ ki arslanlar orman tarafına gitsinler ve bu kör köpekler orada tasdik ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2549. Sabret, tâ ki aslanlar orman tarafına gitsinler ve bu kör köpekler orada tasdik etsinler.

"Ey başına birtakım nefis ve heva ehlini toplamış olan yalancı iddiacı, dur sen! Aslanlar mesabesinde olan kâmiller senin nefse ait sıfatların ormanı tarafına gitsinler ve orada bu sıfatları avlayıp halkın önüne koyarak ortaya çıkarsınlar. Bu senin başına topladığın köpekler mesabesinde olan nefis ehli ve ahmaklar bu zuhûr yerinde, o aslanların kadrini ve mertebesini tasdik ederler." Nitekim Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretlerinin zamanında ona karşı çıkan nefis ehli filozoflardan biri "Halk bu adama neden bu kadar itibar ediyorlar, onun asla bâtınî hallerden haberi yoktur; ben onun meclisine gider ve gizlice afyon yutarım, haberi bile olmaz" demiş ve gerçekten de birkaç takipçisi ile beraber o hazretin huzuruna bu niyetle girip oturmuş ve o kadar kalabalık içinde yeninde sakladığı afyonu gizlice ağzına atmıştır. Fakat afyonu yutmak istediği halde boğazında tıkılıp kalmış ve nefesi kesilip mosmor bir renge girmiştir. Bu hali gören Ubeydullah hazretleri "Ensesine bir yumruk indirin!" buyurmasıyla birisi kalkıp bir yumruk indirmiş ve boğazında kalan afyon orada halkın önüne fırlamıştır. Adı geçen kişi o kâmil velinin tasarrufu (manevî gücü) sebebiyle halkın gözünde rezil olup, halk, Ubeydullah hazretlerinin tasarrufunu tasdik etmişlerdir.

"Ey başına birtakım ehl-i nefs ve hevâyı toplamış olan müddeî-i kâzib, dur sen! Arslan mesâbesinde olan kâmiller senin sıfât-ı nefsâniyyen ormanı tarafına gitsinler ve orada bu sıfatları avlayıp halkın önüne koyarak ızhâr etsinler. Bu senin başına topladığın köpekler mesâbesinde olan ehl-i nefs ve humekā bu zuhûr mahallinde, o arslanların kadr ve menziletini tasdîk ederler." Nitekim Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretlerinin zamânında ona muârız olan ehl-i nefs feylesoflardan biri "Halk bu adama neden bu kadar i'tibâr ediyorlar, onun aslâ ahvâl-i bâtından haberi yoktur; ben onun meclisine gider ve gizlice afyon yutarım, haberi bile olmaz" demiş ve filhakîka da birkaç tâbi'i ile beraber o hazretin huzûruna bu niyetle girip oturmuş ve o kadar kalabalık içinde yenin-de sakladığı afyonu gizlice ağzına atmıştır. Fakat afyonu yutmak istediği hal-de boğazında tıkılıp kalmış ve nefesi kesilip mosmor bir renge girmiştir. Bu hâ-li gören Ubeydullah hazretleri "Ensesine bir yumruk indirin!" buyurmasıyla birisi kalkıp bir yumruk indirmiş ve boğazında kalan afyon orada halkın önü-ne fırlamıştır. Merkūm o veliyy-i kâmilin tasarrufu sebebiyle enzâr-ı halkta re-zîl olup, halk, Ubeydullah hazretlerinin tasarrufunu tasdîk etmişlerdir.

2550. Nefsin ve tenin mekrini şehrin avâmı bilmezler. O vahy-i kalbin gayri [2560] ile kahr olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2550. Nefsin ve bedenin tuzağını şehrin halkı bilmezler. O, kalbin vahyinden başkasıyla kahredilmez.

Nefsin ve bedenin tuzağını ve hilesini şehrin avam sınıfından olan halkı bilemezler. Nasıl ki öküz davası aleyhinde Davud (a.s.) tarafından meydana gelen hükme bu şehir halkı itiraz ve muhalefet ettiler. O tuzak ve hile ancak kalbin vahyi ile yenilir. "Vahy", burada ilham anlamındadır ve "ilham" bütün evliyaya meydana geldiği gibi "nefs-i mülhime" (ilham alan nefis) makamında olan sâliklere de nefsin fücuru (kötülüğü) ve takvası (Allah'tan korkup sakınması) ilham olunur. Nasıl ki ayet-i kerimede "Nefse ve onu düzenleyene yemin olsun ki, ona fücurunu ve takvasını ilham etti." buyurulur.

"Nefsin ve cismin mekr ve hîlesini şehrin avâm sınıfından olan halkı bilemezler. Nitekim öküz da'vâcısı aleyhinde Dâvûd (a.s.) tarafından vâki' olan hükme bu avâm-ı şehir i'tirâz ve muhalefet ettiler. O mekr ve hîle ancak kalbin vahyi ile makhûr olur." "Vahy", burada ilhâm ma'nâsınadır ve "ilhâm" bilcümle evliyâya vâki' olduğu gibi "nefs-i mülhime" maķāmında olan sâliklere de nefsin fücûru ve takvâsı ilhâm olunur. Nitekim âyet-i kerîmede وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا buyurulur.

2551. Her kim onun cinsi ise onun yâri olur. Ancak Dâvûd değil ki o senin şeyhin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2551. Her kim onun cinsi ise onun yâri olur. Ancak Dâvûd değil ki o senin şeyhin olur.

Her kim ki o nefsin ve nefse ait olanın cinsi ise, nefsin ve nefse ait olanın dostu ve yardımcısı olur. Ancak o senin şeyhin olan Dâvûd meşrebindeki zât, nefse ve nefse ait olana karşı çıkar. İkinci mısradaki "mager" lafzı pekiştirme için fazladan gelmiştir.

"Her kim ki o nefsin ve nefsânînin cinsi ise, nefsin ve nefsânînin dostu ve muîni olur. Ancak o senin şeyhin olan Dâvûd meşrebindeki zât, nefse ve nefsânîye muhâlif olur. İkinci mısra'daki مگر lafzi te'kîd için zâid olarak gelmiştir.

2552. Zîrâ Hak her kimi gönül makāmında oturttu ise, o mübeddel oldu, onun cinsi kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2552. Çünkü Hak, her kimi gönül makamına oturttu ise, o değişti, onun cinsi kalmadı.

Çünkü Yüce Allah hazretleri her kimi gönül makamına oturttu ise, onun nefse ait sıfatlarını ruhanî sıfatlara dönüştürdü ve o kişinin nefsanî makamdaki hali tamamen değişti ve onda artık nefsin cinsi kalmadı ve bu sebeple o, nefse ve nefsanî olana meyletmez oldu.

Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri her kimi gönül makāmında oturttu ise, onun sıfât-ı nefsâniyyesini sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl buyurdu ve o zâtın makām-ı nefsâniyyetteki hâli kâmilen değişti ve onda artık nefsin cinsi kalmadı ve bu sebeple o nefse ve nefsânîye meyletmez oldu.

2553. Halk cümleten kemînden illete mensûbdurlar; muhakkaktır ki illet, illetin yâri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2553. Halkın hepsi gizlice illete mensuptur; muhakkaktır ki illet, illetin yâri olur.

Âlem halkı genel olarak bâtın (iç) yönünden illete mensuptur. Her bir illet mutlaka diğer illetin yâri ve yardımcısı olduğu için, onlar da birbirinin yâri ve yardımcısı olurlar. "Bâtın yönünden olan illet"ten kasıt, nefsin kötü sıfatlarıdır. Yani kötüler kötülerin yâri ve yardımcısı olur. Nitekim ayet-i kerimede الْخَبِيثَاتِ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ (Nur, 24/26) yani "Kötü kadınlar kötü erkekler için ve kötü erkekler de kötü kadınlar içindir" buyrulur.

Beyit (Ankaravî'den): Cahili cahil bulur, bileni bilen, alçağı alçak. Cinsine meyleder elbette dünyada her kişi.

"Halk-ı âlem sûret-i umûmiyyede bâtın cihetinden illete mensûbdurlar. Her bir illet mutlakā diğer illetin yâri ve muîni olduğu için, onlar da birbirinin yâri ve muîni olurlar." "Bâtın cihetinden olan illet"ten murâd, nefsin kötü sıfatlarıdır. Ya'ni kötüler kötülerin yâri ve muîni olur. Nitekim âyet-i kerîmede الْخَبِيثَاتِ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ (Nûr, 24/26) ya'ni "Fenâ olan kadınlar fenâ olan erkekler için ve fenâ olan erkekler dahi fenâ olan kadınlar içindir" buyurulur.

Beyt (Ankaravî'den): Câhili câhil bulur, dânâyı dânâ, dûnu dûn Cinsine meyl eyler elbette cihanda her kişi

2554. Her bir alçak Dâvûd'luk da'vâsı eder. Her kim temyîzsiz ise elini ona vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2554. Her bir alçak Dâvûd'luk davası eder. Her kim temyizsiz ise elini ona vurur.

"Henüz alçak nefsinin hükmü altında zayıf olan her bir alçak, Dâvûd'luk yani mürşidlik davası eder; ve her kim nefsanî sıfatlar (nefse ait özellikler) hastalığıyla hasta olanı fark edemeyecek derecede ayırt etme yeteneğinden yoksun ise, ona elini vurur." Yani gidip insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) zannıyla ona bağlanır ve onun terbiyesi ile kendisinin olgunluğa ereceğini zanneder. Böyle hastalık sahibi olan her iki kişinin bir araya gelmesinden ne fayda elde edilir?

"Henüz nefs-i leîminin hükmü altında zebûn olan her bir alçak Dâvûd'luk ya'ni mürşidlik da'vâsı eder; ve her kim sıfat-ı nefsâniyye illetiyle ma'lûl olanı fark edemeyecek derecede bî-temyîz ise, ona elini vurur." Ya'ni gidip mürşid-i kâmil zannıyla ona intisâb eder ve onun terbiyesi ile kendisinin kemâle geleceğini zanneder. Böyle illet sahibi olan her iki kimsenin içtimâ'ından ne fâide hâsıl olur?

2555. Bir avcıdan kuş sesini işitir, ahmak kuş o tarafa yürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2555. Bir avcıdan kuş sesini işitir, ahmak kuş o tarafa yürür.

"Avcı"dan kasıt, yalancı şeyh; "kuş sesi"nden kasıt, Allah dostlarının hakikatlerine ve mârifetlerine (Allah'ı bilme ve tanıma bilgisi) ait sözler; "ahmak kuş"tan kasıt ise, taklitçi şeyhin taklidini fark edemeyen ve ayırt edemeyen kimselerdir. Ve bu şerefli beyit, önceki şerefli beytin pekiştirmesidir.

"Avcı"dan murâd, yalancı şeyh, "kuş sesi"nden murâd evliyâullâhın hakāyık ve maârifine müteallık sözleri, "ahmak kuş"tan murâd, şeyh-i mukallîdin taklîdini fark ve temyîz edemeyen kimselerdir. Ve bu beyt-i şerîf evvelki beyt-i şerifin te'kîdidir.

2556. Nakdi nakilden tanımaz gavîdir; âgâh ol, her ne kadar ma'nevî ise de ondan kaç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2556. Nakdi nakilden tanımaz, zenginlik taslar; uyanık ol, her ne kadar manevî olsa da ondan kaç!

Bilinmeli ki, yalancı şeyh iki çeşittir. Birisi, tamamıyla nefsinin sıfatlarına yenik düşmekle birlikte, evliyâullahın (Allah dostlarının) ilimlerini ve marifetlerini (Allah bilgisi), zekâsı ve dirayeti sebebiyle iyi öğrenmiş olur; ve dilinin akıcılığı itibarıyla halka açıkça beyanlarda bulunup onları kendi tarafına çeker; ve bundan maksadı nefsine ait fayda sağlamaktır. Bunların halkı başlarına toplamak için çığırtkanları vardır. Şeyhlerinin kutbü'l-aktâb (kutubların kutbu, en büyük veli) olduğunu ilan ederler. Bunlar sırf suret şeyhleridir. Diğer sınıf, sülük (tasavvuf yolunda ilerleme) ve ibadetler ile nefislerinin bazı sıfatlarından kurtulmuş olsalar da bazı önemli sıfatları kalıcıdır. Tarikatta ilerleyip kendilerine ruhanî tecelliler (manevî açılımlar) meydana gelir. Bu ruhanî tecellileri, rabbanî tecelliler (ilahi açılımlar) zannedip sülüklerinin tamam olduğuna hükmederek kendilerini mürşidden (doğru yolu gösteren rehberden) müstağni (ihtiyaçsız) görürler ve halkı irşada (doğru yola yönlendirmeye) kalkışırlar. Bunlar da manevî olan yalancı şeyhlerdir. "Çünkü her iki sınıf da nakd ile nakli yani sahih ile kalbi (sağlam ile sahteyi) fark edemezler ve Hak yolunun azgını ve şaşkınıdırlar. Bu sebeple ey zeki olan talip (Hakk yolcusu), bunlardan kaç, hakiki mürşid ara!"

Şeyh Şihâbüddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif'te bu manevî olan yalancı şeyhlere "mürid-i ebter" (nesli kesik mürid) tabir buyururlar. Çünkü kendilerinde mevcut olan enaniyet (benlik) sebebiyle, bir kâmile (olgun insana) itaat ve boyun eğme lüzumunu hissetmezler. Bunlar daima kendilerini överek halka münasebet düştükçe kerametlerinden (olağanüstü hallerinden) bahsederler ve tasarruflarını (manevî güçlerini) söylerler ve şeklî kıyafetlere pek ziyade önem verirler; ve ayırt etme yeteneği olmayan ve ahmak olan kimseler de bunlara aldanıp mürid olurlar.

Ma'lûm olsun ki, yalancı şeyh iki nevi'dir. Birisi tamâmiyle nefsinin sıfatlarına mağlûb olmakla beraber, evliyâullâhın ulûm ve maârifini, zekâsı ve dirâyeti hasebiyle iyi öğrenmiş olur; ve talâkat-i lisâniyyesi olmak i'tibâriyle halka vâzıh beyânatta bulunup onları kendi tarafına celb eder; ve bundan maksadı istifâde-i nefsâniyyedir. Bunların halkı başlarına toplamak için çığırtkanları vardır. Şeyhlerinin kutbü'l-aktâb olduğunu i'lân ederler. Bunlar sırf sûret şeyhleridir. Diğer sınıf, sülük ve ibâdât ile nefislerinin ba'zı sıfatlarından kurtulmuş olurlar ise de ba'zı mühim sıfatları bâkîdir. Tarîkatte terakkî edip kendilerine tecelliyât-ı rûhâniyye vâki' olur. Bu tecelliyât-ı rûhâniyyeyi, tecelliyât-ı rabbâniyye zannedip sülüklerinin tamâm olduğuna hükmederek kendilerini mürşidden müstağnî görürler ve halkı irşâda kıyâm ederler. Bunlar, dahi ma'nevî olan yalancı şeyhlerdir. "Zîrâ her iki sınıf dahi nakd ile nakli ya'ni sahîh ile kalpı fark edemezler ve Hak yolunun azgını ve şaşkınıdırlar. Binâenaleyh ey zekî olan tâlib, bunlardan kaç, hakîkî mürşid ara!"

Şeyh Şihâbüddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif'te bu ma'nevî olan yalancı şeyhlere "mürid-i ebter" ta'bîr buyururlar. Zîrâ kendilerinde mevcûd olan enâniyet sebebiyle, bir kâmile itâat ve inkıyâd lüzûmunu hissetmezler. Bunlar dâimâ kendilerini medh edip halka münasebet düştükçe kerâmetlerinden bahs ederler ve tasarruflarını söylerler ve sûrî kıyafetlere pek ziyâde ehemmiyet verirler; ve bî-temeyyüz ve ahmak olan kimseler de bunlara aldanıp mürid olurlar.

2557. Onun önünde "ruste" ile "ber-beste" birdir. Her ne kadar yakîn da'vâ ederse de o şek içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2557. Onun önünde "ruste" ile "ber-beste" birdir. Her ne kadar yakınlık iddia etse de o şüphe içindedir.

"Ruste", kendiliğinden bitmiş yani Allah vergisi olarak yetişen; ve "ber-beste", gelişimi olmayan anlamındadır. Yani "Bu yalancı şeyhlerin önünde ilerlemeye yatkınlığı olan ile olmayan müridler eşittir. Onlara gerekli olan mürid sayısını artırmaktır. Müridler çoğaldıkça nefisleri haz duyar. Bununla birlikte insan kendi nefsine karşı basiret üzere olduğundan, dışarıdan müridlerine karşı ne kadar yakınlık mertebesine ulaştığını iddia etse de, iç âlemi ve kalbi şüphe ve tereddüt içindedir."

"Ruste", kendinden bitmiş ya'ni hudâyî nâbit olan; ve "ber-beste", nemâsı olmayan ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu yalancı şeyhlerin önünde terakkîye isti'dâdı olan ile olmayan müridler müsâvîdir. Onlara lâzım olan teksîr-i mürîddir. Mürîdler çoğaldıkça nefisleri mahzûz olur. Maahâzâ insan kendi nefsine basîret üzere olduğundan, zâhirde mürîdlerine karşı her ne kadar mertebe-i yakîne vusûl da'vâsında bulunsa da, bâtını ve kalbi şek ve şübhe içindedir."

2558. Böyle kimse her ne kadar zekiyy-i mutlak ise de, mâdemki ona bu temyîz olmaz, ahmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2558. Böyle kimse her ne kadar mutlak zeki ise de, mademki ona bu ayrım olmaz, ahmaktır.

Böyle "ruste" (kurtulmuş) ile "ber-beste"yi (bağlanmış) ayırt edemeyen kimse, her ne kadar halk ile olan ilişkilerinde ve davranışlarında mutlak zeki olsa bile, mademki kendisinde bu ayrım ve fark etme yeteneği yoktur, ahmaktır. "Ahmak" aklı az olup bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koyan kimseye derler.

"Böyle "ruste" ile "ber-beste"yi fark edemeyen kimse, her ne kadar halk ile olan münasebetinde ve muâmelâtında zekiyy-i mutlak olsa bile, mâdemki kendisinde bu temyîz ve tefrîk dirâyeti yoktur, ahmaktır." "Ahmak" aklı az olup bir şeyi kendi mevki'inin gayri bir yere koyan kimseye derler.

2559. Agah ol, âhû arslandan kaçtığı gibi ondan kaç, ey cesûr olan ârif onun tarafına acele etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2559. Bil ki, ceylan aslandan kaçtığı gibi ondan kaç, ey cesur ârif onun tarafına acele etme!

Ey Hakk yolunun talibi, uyanık ol, ceylan aslanın şerrinden nasıl kaçarsa sen de o temyiz sahibi olmayan ahmaktan öyle kaç! Ey mürşit aramakta cesur olan ârif, sakın o ahmak tarafına acele etme!

Ey tarîk-ı Hak tâlibi, müteyakkız ol, âhû arslanın şerrinden nasıl kaçarsa sen dahi o temyîz sahibi olmayan ahmaktan öyle kaç! Ey mürşid aramakta cesûr olan ârif, sakın o ahmak tarafına isti'câl etme!

## Îsâ (a.s.)ın ahmaklardan dağ tepesine kaçması

2560. Meryem'in Îsâ'sı bir dağa kaçıyor idi, gûyâ arslan onun kanını dök[2570] mek isterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2560. Meryem'in İsa'sı bir dağa kaçıyordu, sanki aslan onun kanını dökmek isterdi.

2561. O bir kimse onun arkasında koştu ve dedi: "Hayrola, senin arkanda kimse yoktur, kuş gibi ne kaçıyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2561. O bir kimse onun arkasından koştu ve dedi: "Hayrola, senin arkanda kimse yoktur, kuş gibi niçin kaçıyorsun?"

2562. O acele ile çift olarak öyle koşuyordu ki, acelesinden onun cevabını söylemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2562. O acele ile çift olarak öyle koşuyordu ki, acelesinden onun cevabını söylemedi.

Hz. İsa (a.s.) acele denilen mananın eşi ve cisimleşmiş arkadaşı olarak öyle koşuyordu ki, aceleden dolayı o arkasından koşup sebep soran adama cevap vermedi.

Hz. Îsâ (a.s.) acele denilen ma'nânın eşi ve mücessem refiki olarak öyle koşuyordu ki, aceleden dolayı o arkasından koşup sebeb soran adama cevap vermedi.

2563. Bir iki meydan Îsâ'nın arkasından sürdü, sonra ciddin ciddi ile Îsâ'yı çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2563. Bir iki meydan İsa'nın arkasından sürdü, sonra ciddiyetle İsa'yı çağırdı.

O soru soran adam İsa (a.s.)'ın arkasından bir iki meydan koştu, sonra ciddiyetle, yani tam bir ciddiyetle İsa (a.s.)'ı çağırdı, dedi:

O suâl soran adam Îsâ (a.s.)ın arkasından bir iki meydan koştu, sonra ciddin ciddi, ya'ni kemâl-i ciddiyyet ile Îsâ (a.s.)ı çağırdı, dedi:

2564. Ki: "Rızâ-yı Hak için bir lahza dur, zîrâ senin kaçmanda benim için bir müşkil vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2564. Ki: "Allah rızası için bir an dur, çünkü senin kaçmanda benim için bir zorluk vardır."

2565. "Ey kerîm, kimden bu tarafa kaçıyorsun? Arkanda ne arslan ve ne düşman ve ne havf ve korku vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2565. "Ey cömert, kimden bu tarafa kaçıyorsun? Arkanda ne arslan ne düşman ne de korku vardır!"

"Havf", Arapça ve "bîm", Farsça olarak "korku" anlamına gelip, ikinci mısrada birbirinin eş anlamlısı olarak pekiştirme amacıyla zikredilmiştir. Hint nüshalarında ikinci mısra "نی پیت شیر و نه خوف خصم و بیم" şeklindedir. Anlamı "Arkanda ne arslan ne düşman korkusu ne de başka bir korku vardır" demek olur.

"Havf", Arabî ve “bîm”, Fârisî olarak "korku" ma'nâsına olup, ikinci mısrâ'da yekdîgerinin mürâdifi olarak te'kîden mezkûrdur. Hind nüshalarında ikinci mısra' نی پیت شیر و نه خوف خصم و بیم sûretindedir. Ma'nâsı "Arkanda ne arslan ve ne düşman korkusu ve sâir korku vardır" demek olur.

2566. Dedi: "Ahmaktan kaçıcıyım; git, kendimi kurtarıyorum, bana bağ olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2566. Dedi: "Ahmaktan kaçıcıyım; git, kendimi kurtarıyorum, bana bağ olma!"

İsa (a.s.) o kişinin ısrarı üzerine cevap olarak buyurdu ki: "Ahmaktan kaçan bir hâldeyim. Git, kendimi ahmağın uğursuzluğundan kurtarıyorum, bana engel olma ve beni yolumdan alıkoyma!" Hadis-i şerifte "Akıl benim dostumdur ve ahmak düşmanımdır" buyurulur.

Îsâ (a.s.) o kimsenin ısrârı üzerine cevâben buyurdu ki: "Ahmaktan kaçıcı bir haldeyim. Git, kendimi ahmağın şeâmetinden kurtarıyorum, bana bağ olma ve beni yolumdan alıkoyma!" Hadis-i şerifte العاقل صديقى والاحمق عدوى ya'ni "Akıl benim dostumdur ve ahmak düşmanımdır" buyurulur.

2567. Dedi: "Nihayet o Mesîha sen değil misin ki, senden kör ve sağır müstevî olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2567. Dedi: "Nihayet o Mesih sen değil misin ki, senden kör ve sağır düzelir?"

"Müstevî", iyi ve sağlam ve tam yaratılışlı ve düzgün anlamınadır. "Mesih", İsa (a.s.)'ın şerefli ismidir. Çok seyahat etmesinden veya hastalara dokunup şifa vermesinden dolayı bu isimle adlandırıldı. Arkasından koşan kimse İsa (a.s.)'a hitaben dedi: "Nihayet sen o Mesih (a.s.) değil misin ki, körler ve sağırlar senin bir dokunuşundan şifa bulup tam yaratılışlı olurlar?"

"Müstevî", iyi ve sahîh ve tâmmü'l-hilka ve düzgün ma'nâsınadır. "Mesîhâ”, Îsâ (a.s.)ın ism-i şerîfidir. Kesret-i seyahatinden veyâhut hastalara mesh edip şifa bahş etmesinden dolayı bu isim ile tesmiye olundu. Arkasın-dan koşan kimse Îsâ (a.s.)a hitâben dedi: "Nihâyet sen o Mesîh (a.s.) değil misin ki, körler ve sağırlar senin bir sıvayışından şifâ bulup tâmmü'l-hilka olurlar?"

2568. "Evet!" buyurdu. Dedi: "Sen o şâh değil misin ki gayb füsununa me'vâsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2568. "Evet!" buyurdu. Dedi: "Sen o şah değil misin ki gayb büyüsüne sığınaksın?"

İsa (a.s.) o kişiye cevap olarak: "Evet," buyurdu. O kişi de tekrar dedi ki: "Sen o nübüvvet şahı (peygamberlik sultanı) değil misin ki gayb âlemine özgü olan büyünün mahallisin?" "Büyü"den kasıt, ilahi isimlerdir.

Îsâ (a.s.) o kimseye cevâben: "Eyet," buyurdu. O kimse dahi tekrar dedi ki: "Sen o şâh-ı nübüvvet değil misin ki âlem-i gayba mahsûs olan efsûnun mahallisin?" "Efsûn"dan murad, esmâ-i ilâhiyyedir.

2569. "Sen efsûnu bir ölü üzerine okuduğun vakit o, bir av getirmiş arslan gi-bi sıçrar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2569. "Sen efsunu bir ölü üzerine okuduğun zaman o, bir av getirmiş aslan gibi sıçrar."

2570. "Evet ben oyum!" buyurdu. Dedi: "Ey güzel yüzlü, çamurdan kuşlar ya-pan sen değil misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2570. "Evet ben oyum!" buyurdu. Dedi: "Ey güzel yüzlü, çamurdan kuşlar yapan sen değil misin?"

İsa (a.s.) cevap olarak: "Evet, o benim!" buyurdu. O kimse tekrar sordu ki: "Ey güzel yüzlü olan yüce peygamber, çamurdan kuşları yapan sen değil misin? Nasıl ki, أنى أخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطين كهيئة الطير (Âl-i İmrân, 3/49) yani "Ben sizin için kuş şekli gibi yaparım, Yüce Allah'ın izni ile bir kuş olur" dedin.

Îsâ (a.s.) cevâben: "Evet, o benim!" buyurdu. O kimse tekrar sordu ki "Ey güzel yüzlü olan nebiyy-i muhterem, çamurdan kuşları yapan sen değ misin? Nitekim أنى أخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطين كهيئة الطير (Âl-i İmrân, 3/49) ya'ni "Ben sizin için kuş hey'eti gibi yaparım, Allah Teâlâ'nın izni ile bir kuş olur" dedin.

2571. Dedi: "Evet", Dedi: "Böyle olunca ey pâk olan rûh, her ne istersen ya pıyorsun, korku kimindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2571. Dedi: "Evet", Dedi: "Böyle olunca ey pâk olan rûh, her ne istersen yapıyorsun, korku kimindir?"

İsa (a.s.) yine "Evet!" buyurdu. O kimse cevaben tekrar dedi: "Mademki senin bu kadar mucizen vardır. Ey yüce ve pâk ruhlu şanlı peygamber, böyle her istediğini yaptığın hâlde, artık kimden korkup kaçıyorsun?"

Îsâ (a.s.) yine "Evet!" buyurdu. O kimse cevâben tekrar dedi: "Mâdemki senin bu kadar mu'cizâtın vardır. Ey rûh-i celîli pâk olan nebiyy-i zîşân, böy le her istediğini yaptığın halde, artık kimden korkup kaçıyorsun?"

2572. "Böyle burhân ile cihanda kim olur ki, senin bendelerinden olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2572. "Böyle bir delil ile dünyada kim olabilir ki, senin kullarından olmasın!"

2573. İsa buyurdu: “Hakk’ın zât-ı pâkine yemîn ederim ki, tenin mübdi‘i ezelde cânın hâlikıdır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2573. İsa (a.s.) buyurdu: “Hakk’ın pak zâtına yemin ederim ki, bedenin yaratıcısı öncesiz olarak canın yaratıcısıdır.”

2574. “Onun zât ve sıfâtının hürmeti hakkı ki, felek onun yaka parçalayıcısıdır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2574. “Onun zât ve sıfatlarının hürmeti hakkı için ki, felek onun yaka parçalayıcısıdır.”

Bu iki şerefli beyit, İsâ (a.s.) tarafından gerçekleşen bir yemindir. "Feleğin yaka parçalayıcısı" ifadesi, onun aşırı derecede Hakk'a âşık olmasından kinayedir.

Bu iki beyit-i şerîf İsâ (a.s.) tarafından vâki‘ olan yemîndir. “Girîbân-çâk-ı feleğin ifrât üzere âşık-ı Hak olduğu ma‘nâsından kinâyedir.

2575. “Ki, o füsûn ve ism-i a‘zamı ki, ben sağır ve kör üzerine okudum iyi oldu.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2575. "O efsunu ve yüce ismi ki, ben sağır ve kör üzerine okudum, iyi oldu."

Yüce Allah'ın pak Zât'ına ve celil isim ve sıfatlarına yemin ederim ki, o gaybî efsunu ve yüce ismi sağır ve kör üzerine okudum, iyileştiler.

Hakk’ın Zât-ı pâkine ve esmâ ve sıfât-ı celîlesine yemîn ederim ki, o füsûn-ı gaybî ve ism-i a‘zamı sağır ve kör üzerine okudum, sıhhat buldular.

2576. “Ağır dağ üzerine okudum yarıldı, hırkayı kendi üzerine göbeğine kadar yırttı.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2576. "Ağır dağ üzerine okudum yarıldı, hırkayı kendi üzerine göbeğine kadar yırttı."

"O ism-i a'zamı (Allah'ın en büyük ismi), cismi ağır olan dağ üzerine okudum; cisminin hırkasını göbeğine kadar yırttı ve parçaladı." Yani nefsanî sıfatların ağırlıklarını taşıyan diri, yoğun bir cisim üzerine okudum, cismanî hükümlerin hırkasını yırttı, bâtınında olan ruhanî hükümler ortaya çıktı.

“O ism-i a‘zamı, cismi sakîl olan dağ üzerine okudum; cisminin hırkasını göbeğine kadar yırttı ve parçaladı.” Ya‘ni sıfât-ı nefsâniyye ağırlıklarını hâmil olan diri bir cism-i kesîf üzerine okudum, ahkâm-ı cismâniyye hırkasını yırttı, bâtınında olan ahkâm-ı rûhiyye sâdır oldu.

2577. “Ölmüş ten üzerine okudum, diri oldu. Lâ-şey başı üzerine okudum, şey oldu.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2577. “Ölmüş ten üzerine okudum, diri oldu. Hiçbir şey olmayan baş üzerine okudum, bir şey oldu.”

Yukarıdaki şerefli beyit diri cisim hakkındaydı. Bu şerefli beyit de ölmüş cisim hakkındadır. “Doğal ölümle ölmüş bir cisim üzerine o ism-i a‘zamı (Allah’ın en büyük ismini) okudum, diri oldu. Hak bilgisinden nasipsiz ve hiçbir şey olmayan bir baş üzerine okudum, Hak’kı bilen bir ârif ve bir şey oldu.”

Yukarıdaki beyt-i şerîf diri cisim hakkında idi. Bu beyt-i şerîf dahi ölmüş cisim hakkındadır. “Mevt-i tabiî ile ölmüş bir cisim üzerine o ism-i a‘zamı okudum, diri oldu. Ma‘rifet-i Hak’tan bî-behre ve lâ-şey bir baş üzerine okudum, ârif-i Hak ve bir şey oldu.”

2578. “Onu ahmağın kalbi üzerine muhabbetle yüz binlerce kerre okudum, bir derman olmadı.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2578. “Onu ahmağın kalbi üzerine muhabbetle yüz binlerce kere okudum, bir derman olmadı.”

"Vüdd", "muhabbet" anlamındadır. Bu kelime her ne kadar "dâl" harfinin şeddelisiyle (vüdd) ise de, kafiyeden dolayı şeddesiz (vüd) olarak söylenmiştir. Yani “O gaybî efsunu ve ism-i a'zamı, ahmağın kalbine, muhabbet ve şefkat sâikasıyla (sevk edicisiyle) birçok defalar okudum. Ama onun asıl ahmaklığı gidip yerine zekâ ve doğru ayırt etme gücü gelmedi.”

"Vüdd", "muhabbet" ma'nâsınadır. Bu kelime her ne kadar dâl'in teşdîdiyle ise de kāfiyeden dolayı tahfif ile îrâd buyurulmuştur. Ya'ni “O efsûn-i gaybîyi ve ism-i a'zamı, ahmağın kalbine, sâika-i muhabbet ve şefkat ile birçok def'alar okudum. Hamâkat-i asliyyesi gidip yerine zekâvet ve temyîz-i sahîh gelmedi."

2579. "Mermer taşı oldu ve o huydan dönmedi. Kum oldu ki, ondan hiç ekin bitmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2579. "Mermer taşı oldu ve o huydan dönmedi. Kum oldu ki, ondan hiç ekin bitmez."

"Mermer taşı gibi kaskatı olup imanı kabul etmedi ve inat huyundan dönmedi; yahut görünen surette imanı kabul edip yumuşaklık eseri gösterdiyse de, kendisinden asla ekin bitmeyen kum gibi oldu ve asla irfana (hakikat bilgisine) kabiliyet göstermedi." Nasıl ki hadis-i şerifte ما عجزت عن احياء الموتى كما عجزت عن اصلاح الاحمق yani "Ahmağın ıslahından aciz olduğum gibi ölüleri diriltmekten aciz olmadım" buyrulur. Bilinmeli ki, Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de beyan buyurdukları şekilde, peygamberler (a.s.) "emr-i teklifi"ye (sorumluluk yükleyen emre) hizmet ederler, "emr-i irâdî"ye (Allah'ın iradesine ait emre) hizmet etmezler. Bu sebeple ezelde ahmaklığı sabit olan kimseleri akla davet ettikçe ahmaklıkları şiddetlenir. Onlar tabip gibidirler, helake kesin eğilimi olan bir hastayı tabip tedavi ettikçe helakine hizmet etmiş olur.

"Mermer taşı gibi kaskatı olup îmânı kabûl etmedi ve inâd huyundan dönmedi; veyâhut sûret-i zâhirede îmânı kabul edip yumuşaklık eseri gösterdi ise de, kendisinden aslâ ekin bitmeyen kum gibi oldu ve aslâ irfana kābiliyet göstermedi." Nitekim hadis-i şerifte ما عجزت عن احياء الموتى كما عجزت عن اصلاح الاحمق ya'ni "Ahmağın ıslahından âciz olduğum gibi ihyâ-i mevtâdan âciz olmadım" buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'de beyân buyurdukları vech ile, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) "emr-i teklifi"ye hâdimdirler, “emr-i irâdî"ye hâdim değildirler. Binâenaleyh ezelde hamâkati sâbit olan kimseleri akla da'vet ettikçe hamâkatleri teşeddüd eder. Onlar tabîb gibidirler, helâke meyl-i kat'îsi olan bir hastayı tabîb tedavî ettikçe helâkine hâdim olmuş olur.

2580. Dedi: "Hikmet nedir ki, burada ism-i Hak fâide etti, burada onun için ta'lîm olmadı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2580. Dedi: "Hikmet nedir ki, burada Hak ismi fayda verdi, burada onun için öğretim olmadı?"

O Hz. İsa'nın arkasından koşan kimse dedi: "Ey Allah'ın peygamberi, hikmet nedir ki Hak ismi orada, yani körler, sağırlar ve ölüler üzerinde etki ve fayda verdi de, burada yani ahmaklar üzerinde etkili olup akıl öğretimi yapamadı?"

O Hz. Îsâ'nın arkasından koşan kimse dedi: "Yâ nebiyyallah, hikmet nedir ki ism-i Hak orada, ya'ni körler, sağırlar ve ölüler üzerinde te'sîr ve fâide etti de, burada ya'ni ahmaklar üzerinde müessir olup ta'lîm-i akl edemedi?"

2581. "O da marazdır, bu da bir marazdır; niçin o buna deva olmadı ve ona oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2581. "O da hastalıktır, bu da bir hastalıktır; niçin o buna deva olmadı ve ona oldu?"

"Hemân" kelimesi sınırlama, yakınlık, acele ettirme ve süreklilik için kullanılır. Burada yakınlık içindir. Nasıl ki Türkçede dahi "Hemen ikisi birdir" tarzında kullanılır. Yani "Körlük ve sağırlık bir hastalık olduğu gibi ahmaklık dahi bir hastalıktır ve hastalık olmak itibarıyla bunların hemen ikisi birdir. O Hak ismi niçin bu görünürdeki hastalık ve illet sahiplerine ilaç oldu da, bu manevî hastalık ve illete ilaç olmadı?"

"Hemân" kelimesi hasr, takrîb, isti'câl ve istimrâr için kullanılır. Burada takrîb içindir. Nitekim Türkçe'de dahi "Hemen ikisi birdir" tarzında müsta'meldir. Ya'ni "Körlük ve sağırlık bir maraz olduğu gibi hamâkat dahi bir marazdır ve maraz olmak i'tibariyle bunların hemen ikisi birdir. O ism-i Hak niçin bu sûrî maraz ve illet sahiplerine ilâç oldu da, bu ma'nevî maraz ve illete ilaç olmadı?"

2582. Dedi: "Ahmaklık marazı Huda'nın kahrıdır, körlük marazı kahır değildir, o ibtiladır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2582. Dedi: "Ahmaklık hastalığı Allah'ın kahrıdır, körlük hastalığı kahır değildir, o bir imtihandır."

İlâhî kahrın sebebi hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de Şeyh-i Ekber hazretleri (İbn Arabî) şöyle buyururlar: فما اعطاه الخير سواه ولا اعطاه ضد الخير اذ غيره بل هو منعم ذاته ومعذبها فلا يذمن الا نفسه ولا يحمدن الا نفسه فلله الحجة البالغة في علمه بهم العلم يتبع المعلوم Yani "Kula hayrı kendi zâtından başkası vermedi ve ona hayrın zıddını kendisinden başkası vermedi. Bilakis kul kendi zâtını nimetlendiren ve azaplandırandır. O ancak kendi nefsini kınasın ve ancak kendi nefsine hamd etsin. Şu hâlde Hakk'ın onlara ilminde, Allah için kesin delil (hüccet-i bâliğa) sabittir. Zira ilim, bilinen şeye (ma'lûm) tabidir."

Şimdi kulun sabit hakikatindeki hâl neyi gerektiriyorsa, Hakk'ın o hâl üzere bilinenidir; ve Hakk'ın iradesi ise ilmine tabidir. Nasıl ki ilâhî suret üzerine yaratılmış olan insan dahi bilinmeyen bir şeyi murat etmez. Eğer kulun sabit hakikati şakilik hâlini gerektiriyorsa, şakilikle Hakk'ın bilineni olur ve şakiliğine dair de ilâhî irade ilişir. Şakiliğin ilâhî kahır olmasına gelince: Sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) ilâhî isimlerin gölgeleridir. İlâhî kahra mazhar olan kulun sabit hakikati, kahredici isimlerden birinin gölgesi olur. İlâhî isimler dahi Hakk'ın gölgeleridir. Bundan anlaşılır ki, bütün varlıkların varlığı gölgeden başka bir şey değildir. Varlık ancak gölgenin sahibi olan Hakk'ındır. Ayrılık ve çekişme ancak birbirine karşılık gelen ilâhî isimlerin çekişmesi ve ayrılığıdır. Bu hakikati anlayan anladı ve anlamayan inkârda kaldı. Hafız Şîrâzi'nin (k.s.) beyti:

Nazmen tercüme: "İddiacı sırrı seyretmek istedi, Gayb eli geldi de nâ-mahremi geriye çekti."

Kahr-ı ilâhînin sebebi hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri şöyle buyururlar: فما اعطاه الخير سواه ولا اعطاه ضد الخير اذ غيره بل هو منعم ذاته ومعذبها فلا يذمن الا نفسه ولا يحمدن الا نفسه فلله الحجة البالغة في علمه بهم العلم يتبع المعلوم Ya'ni "Abde hayrı kendi zâtının gayri vermedi ve ona zıdd-1 hayrı kendisinden başkası i'tâ etmedi. Belki abd zâtını mün'im ve muazzibdir. O ancak kendi nefsini zemmetsin ve ancak kendi nefsine hamd etsin. Şu halde Hakk'ın onlara ilminde, Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir. Zîrâ ilim ma'lûma tâbi'dir."

İmdi abdin ayn-ı sâbitesindeki hâl neyi iktizâ ediyorsa, Hakk'ın o hâl üzere ma'lûmudur; ve Hakk'ın iradesi ise ilmine tâbi'dir. Nitekim sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olan insan dahi ma'lûm olmayan bir şeyi murâd etmez. Eğer abdin ayn-ı sâbitesi hâl-i şekāvetini muktezî ise, şekāvetle Hakk'ın ma'lûmu olur ve şekāveti hakkında da irâde-i ilâhiyye taalluk eder, Şekāvetin kahr-i ilâhî olmasına gelince: A'yân-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyenin zılâlidir. Kahr-ı ilâhîye mazhar olan abdin ayn-ı sâbitesi esmâ-i kahriyyeden birinin zılli olur. Esmâ-i ilâhiyye dahi Hakk'ın zılâlidir. Bundan anlaşılır ki, cemî'-i mevcûdâtın vücûdu zılden başka bir şey değildir. Vücûd ancak zî-zıll olan Hakk'ındır. Tehâlüf ve tenâzü' ancak yekdîgerine mütekābil olan esmâ-i ilâhiyyenin tenâzü' ve tehâlüfüdür. Bu hakîkati anlayan anladı ve anlamayan inkârda kaldı. Beyt-i Hafız Şîrâzi (k.s.):

Nazmen tercüme: "Müddeî istedi ki râzı temâşâ etsin Dest-i gayb geldi de nâ-mahremi çekti geriye."

2583. "İbtila bir marazdır ki, merhamet getirir; ahmaklık bir marazdır ki o sıkıntı getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2583. "İbtila (ilahi imtihan) bir hastalıktır ki merhamet getirir; ahmaklık bir hastalıktır ki o sıkıntı getirir."

"Körlük ve sağırlık gibi ibtila, onu görenlerin acıdığı ve merhamet ettiği bir hastalıktır. Fakat ahmaklık öyle bir hastalıktır ki, onun hâli idrak sahibi kişilere sıkıntı ve zahmet verir." Bedensel hastalık hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه yani "Yüce Allah bir kulunu sevdiği zaman, onun yakarışını ve niyazını dinlemek için onu imtihan eder." Manevi hastalık hakkında da şöyle buyurur: ان الاحمق يصيب بجهله اعظم من فجور الفاجر yani "Ahmak kişiye cehaleti sebebiyle isabet eden şey, fâcirin (günahkârın) günahından daha büyüktür."

"Körlük ve sağırlık gibi ibtilâ bir marazdır ki, onu görenler acır ve merhamet eder. Fakat ahmaklık bir marazdır ki, onun hâli ehl-i idrâke sıkıntı ve zahmet verir." Maraz-ı cismânî hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz: اذا احب الله عبدا ابتلاه ليسمع تضرعه ya'ni "Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit, onun tazarru'unu ve niyâzını dinlemek için onu mübtelâ kılar" buyurur. Maraz-ı ma'nevî hakkında da: ان الاحمق يصيب بجهله اعظم من فجور الفاجر ya'ni "Ahmağa cehli sebebi ile isâbet eden şey fâcirin fücûrundan daha büyüktür" buyurur.

2584. O ki onun dâğıdır, mührü o yapmıştır. El onun üzerine bir çare götürmeğe kādir olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2584. O ki onun dağıdır, mührü o yapmıştır. El onun üzerine bir çare götürmeye kadir olmaz.

Yukarıda açıklandığı üzere, mademki Hakk'ın iradesi o kimsenin ahmaklığına ve bedbahtlığına ilişkindir ve onlar hakkında da "Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de bir perde vardır." (Bakara, 2/7) buyrulmuştur. Artık peygamberlerin ve onların mirasçısı olan evliyanın öğütleri onlara etki etmez; çünkü peygamber ve mirasçı, teklif emrine (ilahi buyruk ve yasaklara) hizmet edip genel surette Hakk'ın emrini tebliğ ederler, yoksa onlar irade emrine (Allah'ın külli iradesine) hizmet etmezler.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere, mâdemki Hakk'ın iradesi o kimsenin hamâkatine ve şekāvetine taalluk etmiştir ve onlar hakkında da حَتَّمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غَشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) buyrulmuştur. Artık enbiyânın ve onların veresesi olan evliyânın nesâyıhı onlara te'sîr etmez; zîrâ resûl ve vâris emr-i teklifiye hâdim olup sûret-i umûmiyyede Hakk'ın emrini tebliğ ederler, yoksa onlar emr-i irâdîye hâdim değildirler.

2585. Ahmaklardan kaç, çünki Îsâ (a.s.) kaçtı; ahmağın sahbeti çok kanlar döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2585. Ahmaklardan kaç, çünkü İsa (a.s.) kaçtı; ahmağın sohbeti çok kanlar döktü.

2586. Havâ suyu yavaş yavaş çalar, ahmak dahi sizden öyle çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2586. Hava suyu yavaş yavaş çalar, ahmak dahi sizden öyle çalar.

Hafif hava, buharlaşan suyu nasıl ki yavaş yavaş ve azar azar çalarsa, ahmak ve kötü kişi dahi sendeki iman nurunu öylece yavaş yavaş çalar ve her gün senin saf inancından bir şey bozar ve seni imanında şüpheye düşüre düşüre dinsiz eder.

Havâ-yı nesîmî, tebahhur eden suyu nasıl ki, yavaş yavaş ve azar azar çalarsa, ahmak şakî dahi sendeki nûr-i îmânı öylece yavaş yavaş çalar ve her gün senin saf i'tikādından bir şey bozar ve seni îmânında şekke düşüre düşüre dinsiz eder.

2587. Harâreti çalar ve soğukluk verir, o kimse gibi ki kıçının altına bir taş koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2587. Harareti çalar ve soğukluk verir, o kimse gibi ki kıçının altına bir taş koyar.

Yani "Taş üstüne oturan kimsenin doğuştan gelen sıcaklığını o taş nasıl çalıp kendi soğukluğunu verirse, ahmak da sendeki ilahi aşkın sıcaklığını ve imanı öylece alır ve küfrünün ve inkârının soğukluğunu verir." Nasıl ki her gün bu hâlin binlerce örneğini görüyoruz. Ebeveyni salih kişilerden olup onların terbiyelerini alan birçok zeki evlatlar, birkaç sene küfür diyarında hayat geçirmekle, onların küfür ve inkâr karanlıklarına bürünüp gelmişler ve diğer vatandaşlarını da saptırmaya çalışmışlardır.

Ya'ni "Taş üstüne oturan kimsenin harâret-i garîziyyesini o taş nasıl çalıp kendi soğukluğunu verirse, ahmak da sendeki harâret-i aşk-ı ilâhîyi ve îmânı öylece alır ve bürüdet-i küfrünü ve inkârını verir." Nitekim her gün bu hâlin binlerce misâlini görüyoruz. Ebeveyni sulehâdan olup onların terbiyeleri- ni alan birçok zekî evlâdlar, birkaç sene dâr-ı küfr içinde imrâr-ı hayât etmek-le, onların zulmet-i küfr ve inkârlarına bürünüp gelmişler ve diğer vatandaş-larını da ıdlâle çalışmışlardır.

2588. O firar-ı Isevî korkudan değil idi; o eymindir ta'lîm için idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2588. O İsevî kaçış korkudan değildi; o, öğretmek içindi.

İsa (a.s.)'ın ahmaktan kaçışı, kendisine ondan bir zarar gelir korkusuyla gerçekleşti sanma! Yüce peygamberler (enbiyâ-yı izâm) makam-ı emndedir (güvenli makam). Onlar, hiçbir korku ile hareket etmeyecek şekilde metanet ve mekânet (sağlamlık ve yücelik) sahipleridir. Onun bu kaçışı, her renge boyanmak ve her korku ile hareket etmek yatkınlığını taşıyan zayıf kalpli kişilere öğretmek içindi; ve onların mirasçıları olan yüce evliyalar (evliyâ-yı kiram) dahi, "Bilesiniz ki, Allah'ın velîlerine korku yoktur; onlar aslâ mahzûn olmayacaklardır" (Yûnus, 10/62) ayet-i kerimesinin gereğince her türlü korkudan emindirler.

Îsâ (a.s.)ın ahmaktan firârı kendisine ondan bir zarar gelir korkusuyla vâ-ki' oldu zannetme! Enbiyâ-yı izâm hazarâtı makām-ı emndedir. Onlar hiçbir havâ ile müteharrik olmayacak sûrette metânet ve mekânet sahipleridir. Onun bu firârı her renge boyanmak ve her havâ ile müteharrik olmak isti'dâdını hâ-iz bulunan za'f-ı kalb ashâbına ta'lîm için idi; ve onların veresesi olan evliyâ-yı kiram hazaratı dahi أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ["Bilesiniz ki, Allah'ın velîlerine korku yoktur; onlar aslâ mahzûn olmayacaklardır"] âyet-i kerîmesi muktezâsınca her türlü mahâviften emîndirler.

2589. Eğer zemherîr âfâkı doldurursa hurşîd-i bâ-işrak için ne gam vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2589. Eğer kış soğuğu ufukları doldurursa, parlak güneş için ne gam vardır?

Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ (Allah dostları), parlaklık sahibi güneşe benzerler. "Eğer kış mevsiminde soğuk ufukları kaplasa, güneşe ne etkisi olur?" Bu sebeple, bu mutlu kişilerin ahmaklarla bir arada bulunmasında kendileri için hiçbir sakınca yoktur. Fakat noksan kişilerin (manevî derecesi düşük olanlar) ahmaklarla arkadaşlıktan kaçınmaları zorunludur. Çünkü onlar henüz parlak güneş olmadıklarından, kendilerindeki cüz'î iman harareti (küçük iman ateşi) küfrün soğukluğu ile söner.

Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ işrâk sahibi olan güneşe benzer-ler. "Eğer kış mevsiminde soğuk âfâkı tutsa, güneşe ne te'sîri olur?" Binâ-enaleyh bu saâdetlilerin ahmaklara karîn olmasında kendileri için hiçbir mahzûr yoktur. Fakat nâkısların musâhabe-i humakādan içtinâb etmeleri vâcibdir. Zîrâ onlar henüz şems-i bâ-işrâk olmadıklarından, kendilerindeki harâret-i îmân-ı cüz'î bürûdet-i küfr ile söner.

## Ehl-i Sebe'in ve onların hamâkatinin ve nasîhat-i enbiyâ te'sir etmemesinin kıssası

2590. Sebe' ehlinin kıssası hatırıma geldi ki, ahmağın deminden saba onlara [2600] veba oldu. "Saba", seher vaktinde esen latîf rüzgâr; "veba", helâk-i umûmîye sebeb olan sârî hastalık demektir. Sebe' şehri ahâlisinin kıssası bu cildin ibtidalarında geçti. Burada onların tafsîl-i ahvâline şürû' buyurulur. Ya'ni "Sebe' şehri latîf bir şehir iken, ahmağın deminden ve sözünden harâb oldu; ve latîf olan sabâ rüzgârı o şehrin halkı hakkında vebâ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2590. Sebe' halkının kıssası aklıma geldi ki, ahmak kişinin nefesinden saba rüzgârı onlara [2600] veba oldu. "Saba", seher vaktinde esen latif rüzgâr; "veba", genel helake sebep olan bulaşıcı hastalık demektir. Sebe' şehri halkının kıssası bu cildin başlarında geçti. Burada onların durumlarının ayrıntılarına başlanır. Yani "Sebe' şehri latif bir şehir iken, ahmak kişinin nefesinden ve sözünden harap oldu; ve latif olan saba rüzgârı o şehrin halkı hakkında veba oldu."

2591. O Sebe' çok büyük bir şehre benzer ki, masalda çocuklardan dinlersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2591. O Sebe' çok büyük bir şehre benzer ki, masalda çocuklardan dinlersin.

Çocukların dilinden masal olarak dinlediğin o Yemen'de bulunan Sebe' şehri büyük bir şehre benzer ve masalda böyle tasvir edilir.

Çocukların lisânından masal olarak dinlediğin o Yemen'de kâin Sebe' şehri büyük bir şehre benzer ve masalda böyle tasvîr olunur.

2592. Çocuklar masallar getirirler; onların masallarında çok sır ve nasihat vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2592. Çocuklar masallar getirirler; onların masallarında çok sır ve nasihat vardır.

2593. Masallar içinde hezller söylerler; hazîneyi bütün vîrâneler içinde ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2593. Masallar içinde hezller söylerler; hazîneyi bütün vîrâneler içinde ara!

"Hezl", latife ve alay tarzında sözler söylemektir. Yani "Masallar içinde akıl ve mantığa sığmayacak latifeler söylerler. Mana hazinesini ve definesini hep bu virane ve harabe mesabesinde olan hezller içinde ara!" Nasıl ki çocuklara masallarda derler ki:

"Hezl", latîfe ve alay tarzında sözler söylemektir. Ya'ni "Masallar içinde akıl ve mantığa sığmayacak latîfeler söylerler. Ma'nâ hazînesini ve definesini hep bu vîrâne ve harâbe mesâbesinde olan hezller içinde ara!" Nitekim çocuklara masallarda derler ki:

2594. "Çok azîm ve cesîm bir şehir var idi, fakat onun mikdârı kâse mikdârı, ziyâde değil."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2594. "Çok büyük ve iri bir şehir vardı, fakat onun miktarı kâse miktarı kadardı, fazla değildi."

"Sükürre", topraktan yapılmış kâse anlamına gelir. "Sükûre" ve "üsküre" de derler. Bu şerefli beyitte şaka yollu bir hakikat açıklanır. Yani "Bu Sebe' şehri görünüşte büyük ve iriydi, fakat hakikatte gayet dardı ve şekli büyük, anlamı çok küçüktü demek olur." Nasıl ki insan varlığının şekli âlemin bütünlüğüne göre gayet küçük ve anlamı pek büyüktür ve âlemin şekli ise insana göre pek büyük, fakat anlamı küçüktür.

"Sükürre", topraktan ma'mûl kâse ma'nâsınadır. "Sükûre" ve "üsküre" de derler. Bu beyt-i şerîfte hezl tarzında bir hakîkat beyân buyurulur. Ya'ni "Bu Sebe' şehri zâhirde azîm ve cesîm idi, fakat hakîkatte gâyet dar idi ve sûreti büyük ma'nâsı çok küçük idi demek olur." Nitekim vücûd-i beşerin sûreti âlemin hey'et-i mecmuasına nisbeten gâyet küçük ve ma'nâsı pek büyüktür ve âlemin sûreti ise insana nisbeten pek büyük, fakat ma'nâsı küçüktür.

2595. "Çok büyük ve çok geniş ve çok uzun, pek cesîm ve soğan ölçüsü kadar idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2595. "Çok büyük ve çok geniş ve çok uzun, pek cesîm ve soğan ölçüsü kadar idi."

Bu şerefli beyit de yukarıda açıklandığı gibi, şaka tarzında bir hakikat beyanıdır; ve dünyanın varlığına işaret buyurulması muhtemeldir. "Çünkü dünyanın genişliği şudur ki, birçok ilahi isimlerin mazharlarını (tecelli yerlerini) kapsar. Ve darlığı şudur ki, bu mazharların hepsi izafî varlıklardan ve hayalden ibarettir."

Bu beyt-i şerîf dahi yukarıda îzâh olunduğu gibi hezl tarzında beyân-ı hakîkattir; ve dünyanın vücuduna işâret buyurulması muhtemeldir. "Zîrâ dünyânın genişliği budur ki, birçok esmâ-i ilâhiyye mezâhirini câmi'dir. Ve darlığı budur ki, bu mezâhirin kâffesi vücûdât-ı izâfiyyeden ve hayâlden ibarettir."

2596. Adamlar şehirde toplanmış idi; lakin onda hepsi yüzü yıkanmamış üç kişi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2596. Adamlar şehirde toplanmış idi; lakin onda hepsi yüzü yıkanmamış üç kişi idi.

"Nâ-şüste-rû", kıymetsiz ve itibarsız anlamından kinayedir. "Bu şehirde çok adam var idi, fakat hakikatte orada ancak kıymetsiz üç kişi var idi." Nasıl ki ileride vasıfları açıklanır. Hint nüshalarında birinci mısra' "مردم ده شهر مجموع اندر او" yani "On şehrin adamları onda toplanmış idi" şeklindedir.

"Nâ-şüste-rû", kıymetsiz ve i'tibârsız ma'nâsından kinâyedir. "Bu şehirde çok adam var idi, fakat hakîkatte orada ancak kıymetsiz üç kişi var idi." Nitekim âtîde vasıfları beyan buyurulur. Hind nüshalarında birinci mısra' مردم ده شهر مجموع اندر او ya'ni "On şehrin adamları onda mecmû' idi" sûretindedir.

2597. Onda sayısız halk ve halayık var idi, fakat o hepsi, pişmiş yiyici üç ham idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2597. Onda sayısız halk ve halayık var idi, fakat o hepsi, pişmiş yiyici üç ham idi.

O şehirde sayısız yaratılmış ve ahali vardı, fakat onların hepsi pişmiş yiyici, yani lüpçü ve hazıra konan üç ham (olgunlaşmamış) ve noksan kimseden ibaretti. "Halk", yaratılmış ve "halayık", ahali anlamındadır. Hint nüshalarında birinci mısra' " اندر او نوع خلایق بیشمار " yani "Onda ahalinin türleri sayısız idi" şeklindedir.

"O şehirde sayısız mahlûk ve ahâli var idi, fakat onların hepsi pişmiş yiyici, ya'ni lüpçü ve hazıra konuk üç hâm ve nâkıs kimseden ibâret idi." "Halk", mahlûk, ve "halâik", ahâlî ma'nâsınadır. Hind nüshalarında birinci mısra' اندر او نوع خلایق بیشمار ya'ni "Onda halâikın envâ'ı sayısız idi" sûretindedir.

2598. Cânâna koşu yapmamış olan can, eğer binlerce olsa yarım kişi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2598. Cânâna koşu yapmamış olan can, eğer binlerce olsa yarım kişi olur.

Gerçek sevgili olan Hak tarafına koşu yapmamış olan canlar, yani kişiler, eğer sayıca binlerce kişi olsa bile yarım kişi hükmündedir. Bu sebeple bu şehrin halkı da bu türdendi.

Cânân-ı hakîkî olan Hak tarafına koşu yapmamış olan canlar, ya'ni şahıslar, eğer adeden binlerce kişi olsa bile yarım kimse hükmündedir. Binânenaleyh bu şehrin halkı da bu kabîlden idi.

2599. O birisi çok uzak görücü ve gözü kör idi; Süleyman'dan kör ve karıncanın ayağını görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2599. O birisi çok uzak görüşlü ve gözü kör idi; Süleyman'dan kör ve karıncanın ayağını görmüş idi.

Yani "Birisi dünya hırslısı olup dünya işlerinin inceliklerini görecek derecede uzak görüşlü idi ve fakat kendi rızkının miktarını göremeyecek derecede kör idi. Süleyman'dan, yani hakikatlerin hakikatinden kör idi. Halbuki dünya menfaatlerinin en incesini görmüş idi."

Ya'ni "Birisi harîs-ı dünyâ olup umûr-i dünyanın dekāyıkını görecek derecede uzak görücü idi ve fakat kendi rızkının mikdârını göremeyecek derecede kör idi. Süleyman'dan ya'ni hakikatü'l-hakāyıktan kör idi. Halbuki dünyâ menâfi'inin en incesini görmüş idi."

2600. "Ve o dîgeri çok keskin işitici ve pek sağır idi. Hazînedir, bir arpa ağırı altın yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2600. "Ve o diğeri çok keskin işitici ve pek sağır idi. Hazine idi, bir arpa ağırlığı altın yoktur."

"Ve o hazırda konuk olan üç kişiden diğeri de dünya işlerine ait sözler hakkında çok keskin işitici idi ve hakikatlere ait olan sözlere karşı pek sağır idi. Dış görünüşte dünyaya ait bilgileri toplamış bir hazine idi, fakat onda mana yönünden kıymetli olmak üzere bir arpa ağırlığı kadar bile bilgi yok idi."

"Ve o hazıra konuk olan üç kimseden dîgeri dahi mesâlih-i dünyeviyyeye âid sözler hakkında çok keskin işitici idi ve hakāyıka müteallık olan sözlere karşı pek sağır idi. Sûret-i zâhirede dünyâya müteallık ma'lûmâtı toplamış bir hazîne idi, fakat onda ma'nâ cihetinden kıymetli olmak üzere bir arpa ağırlığı kadar olsun ma'lûmat yok idi."

2601. "Ve o dîgeri ûr ve uryân lâşesi açık idi, fakat onun libasının etekleri uzun idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2601. "Ve o diğeri çıplak ve avret yeri açık idi, fakat onun elbisesinin etekleri uzun idi."

Ve o üç hırsızdan diğeri de çırılçıplak, avret yeri açık idi; fakat üzerindeki elbisenin etekleri uzun idi; yani hayâsız bir fâsık (günahkâr) idi ki, takva elbisesinden arınmış ve fakat emel (uzun süreli arzu) gömleği uzun idi. "Lâşe"den kasıt avret yeridir. Hint nüshalarında "lâşe-tâz", yani "lâşeye koşucu" şeklindedir.

"Ve o üç lüpçüden dîgeri de çırıl çıplak, avret mahalli açık idi; fakat üzerindeki libâsın etekleri uzun idi; ya'ni hâyâsız bir fâsık idi ki, libâs-ı takvâdan ârî ve fakat emel gömleği uzun idi." "Lâşe" den murâd avret mahallidir. Hind nüshalarında "lâşe-tâz", ya'ni "lâşeye koşucu" sûretindedir.

2602. Kör dedi: "İşte bir asker geliyor, ben ne kavim ve ne kadar olduklarını görüyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2602. Kör dedi: "İşte bir asker geliyor, ben ne kavim ve ne kadar olduklarını görüyorum."

Bu üç noksan kişinin halleri, gelecek bahiste Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından açıklanacaktır.

Bu üç şahs-ı nâkısın ahvâli âtîdeki bahiste Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından îzâh buyurulacaktır.

2603. Sağır dedi: "Evet, onların sesini işittim ki, açık ve gizli ne söylüyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2603. Sağır dedi: "Evet, onların sesini işittim ki, açık ve gizli ne söylüyorlar."

2604. O çıplak adam dedi: "Eteğimin uzunluğundan keserler diye ben bundan korkucuyum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2604. O çıplak adam dedi: "Eteğimin uzunluğundan keserler diye ben bundan korkuyorum."

2605. Kör dedi: "İşte yakına geldiler, kalkın zahm ve bendden evvel kaçalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2605. Kör dedi: "İşte yakına geldiler, kalkın zahmet ve bağdan önce kaçalım!"

"Gelen asker bizi dövüp esir etmeden önce kaçalım!" dedi.

"Gelen asker bizi döğüp esir etmeden evvel kaçalım!" dedi.

2606. Sağır diyor idi ki: "Evet, ey dostlar hele meşgale pek yakın oluyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2606. Sağır şöyle diyordu: "Evet, ey dostlar, hele meşgale (savaş gürültüsü) pek yakın oluyor!"

"Hele", uyarı kelimesidir. "Gafil olmayın, askerî gürültü pek yaklaştı" demektir.

"Hele", kelime-i tenbîhtir. "Gafil olmayın, askerî gulgulesi pek yaklaştı" demektir.

2607. O çıplak dedi: "Eyvah benim eteğimi tama'dan kesecekler ve ben nâ-eymenim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2607. O çıplak dedi: "Eyvah, benim eteğimi tamahkârlıktan dolayı kesecekler ve ben güvende değilim!"

"Eymen", burada sağ el anlamına gelen "yemîn" kelimesinden türemiş olup "kuvvetli" anlamı kastedilir. Yani "Gelecek asker benim uzun eteğimi kesecekler, hâlbuki ben onlara karşı kuvvetli değilim."

"Eymen", burada sağ el ma'nâsına olan "yemîn" den müştakk olup "kuvvetli" ma'nâsı murad olunur. Ya'ni "Gelecek asker benim uzun eteğimi kesecekler, halbuki ben onlara karşı kuvvetli değilim."

2608. "Şehri bıraktılar ve dışarıya geldiler; hezîmet içinde bir köye gittiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2608. "Şehri bıraktılar ve dışarıya geldiler; hezîmet içinde bir köye gittiler."

Sözün özü, bu üç lüpçü askerden korkarak şehri bırakıp kaçtılar ve dışarıya çıktılar. Hezîmet içinde bir köye gittiler.

"Hâsıl-i kelâm bu üç lüpçü askerden korkarak şehri bırakıp kaçtılar ve hârice çıktılar. Hezîmet içinde bir köye gittiler."

2609. "O köyde semiz kuşlar buldular; fakat onun üzerinde zerre kadar et yok, zayıf."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2609. "O köyde semiz kuşlar buldular; fakat onun üzerinde zerre kadar et yok, zayıf."

Bu tasvirler, çocukların söyledikleri masallardaki tasvirlerden olup "semiz kuş"tan maksat, dünya ve "onun üzerinde zerre kadar et olmaması" dünyevî lezzetlerin hayal olmasına işarettir.

Bu tavsîfât, çocukların söyledikleri masallardaki tavsîfättan olup "semiz kuş"tan murâd, dünyâ ve “onun üzerinde zerre kadar et olmaması" lezzât-ı dünyeviyyenin hayâl olmasına işarettir.

2610. "Ölmüş kuş kuru ve kara karga darbesinden kemikleri iplik gibi ince olmuş idi." [2620]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2610. "Ölmüş kuş kuru ve kara karga darbesinden kemikleri iplik gibi ince olmuş idi."

"Külâğ", kara karga; "penâğ", lif telleri ve iplik ve örümcek ağının telleri anlamındadır. Yani "Kuş ölmüş ve kurumuş idi ve kargaların didiklemesinden kemikleri iplik gibi incecik bir hâle gelmiş idi." Ankaravî hazretleri buyurur ki: "İplik gibi kemikler"den kasıt, dünya ve "ölü kuşlar"dan kasıt, dünyevî mallar ve rızıklar, "kargalar"dan kasıt, dünya ehlidir.

“Külâğ”, (کلاغ) “kara karga”; “penâğ”, lif telleri ve iplik ve örümcek ağının telleri ma'nâsınadır. Ya'ni "Kuş ölmüş ve kurumuş idi ve kargaların didiklemesinden kemikleri iplik gibi incecik bir hâle gelmiş idi." Ankaravî hazretleri buyurur ki: "İplik gibi kemikler"den murâd, dünyâ ve “ölü kuşlar"dan murâd, emvâl ve erzâk-ı dünyeviyye, "kargalar"dan murâd, ehl-i dünyâdır.

2611. Arslanın avdan yediği gibi ondan yediler; her biri onu yemekten fil gibi tok oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2611. Aslanın avdan yediği gibi ondan yediler; her biri onu yemekten fil gibi tok oldu.

Aslan avladığı hayvanı tam bir iştahla yediği gibi, onlar da bu ölmüş kuştan yediler ve her biri fil gibi doyup şişti. Yani dünyevî hazlarla nefislerini doyurup her birinin nefsi fil gibi irileşti.

"Arslan avladığı hayvanı kemâl-i iştihâ ile yediği gibi onlar dahi bu ölmüş kuşdan yediler ve her biri fil gibi doyup şişti." Ya'ni huzûzât-ı dünyeviyyeden nefislerini meşbû' kılıp her birinin nefsi fil gibi cesâmet peydâ etti.

2612. Her üçü ondan yediler ve çok semiz oldular, üç fil gibi çok iri ve büyük oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2612. Her üçü ondan yediler ve çok semiz oldular, üç fil gibi çok iri ve büyük oldular.

2613. Öyle ki her bir delikanlı semizlikten cesâmetten cihana sığamadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. Öyle ki her bir delikanlı semizlikten, cesametten cihana sığamadılar.

O üç lüpçü (dünyevî zevk düşkünü) dünyevî hazlardan o kadar doydular ki, her biri nefsinin semizliğinden ve benliğinin azametinden "Benim gibisi yok!" narasıyla cihana sığmaz oldular.

“O üç lüpçü huzûzât-ı dünyeviyyeden o kadar doydular ki, her biri nefsinin semizliğinden ve enâniyetinin azametinden "menem diger nîst!" na'rasıyla cihâna sığmaz oldular."

2614. Böyle kalınlık ve cesîm olan yedi endâm ile kapı yarığından dışarı sıçradılar ve gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2614. Böyle kalın ve iri olan yedi uzuv ile kapı yarığından dışarı sıçradılar ve gittiler.

"Gebz", kuvvetli ve kalın şey anlamına gelir. "Dünyevî lezzetlerden ve nefse ait hazlardan bu kadar kalın ve semiz olan bu lüpçüler (dünyaya düşkün kişiler), ölüm kapısının yarığından dışarıya sıçradılar ve sûretler âleminden gittiler."

"Gebz", kavî ve kalın şey ma'nâsınadır. "Lezâiz-i dünyeviyye ve huzûzât-ı nefsâniyyeden bu kadar kalın ve semiz olan bu lüpçüler, ölüm kapısının yarığından, dışarıya sıçradılar ve âlem-i sûretten gittiler."

2615. Halkın ölüm yolu gayr-ı zahir bir yoldur, nazara gelmez, zîrâ mekânsız bir yoldur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2615. Halkın ölüm yolu, görünenin dışında bir yoldur, göze görünmez, çünkü mekânsız bir yoldur.

2616. İşte kervanlar birbiri arkasından mütetabi' gibidirler, bu kapı yarığından ki o muhtefîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2616. İşte kervanlar, gizli olan bu kapı yarığından birbiri ardınca gelen gibidirler.

2617. Eğer o yarığı kapı üzerinde arasan bulamazsın, pek gayr-i zahirdir ve ondan bu kadar zifâf vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2617. Eğer o yarığı kapı üzerinde arasan bulamazsın, pek görünmezdir ve ondan bu kadar zifaf vardır.

"Zifaf", çoğuldur ve "zaff", gelini kocası evine göndermek anlamındadır ve acele gitmek ve acele sürmek anlamlarına da gelir. Burada kastedilen, halkın ebedî yurda gönderilmesidir. Yani "Bu halkın hepsi ölüm yolunun yolcusudur; fakat ölüm yolu, maddî yolculukların yolları gibi açıkça görünen yollardan değildir. Yalnız yolcuları görünür ve yol görünmez. İşte ölü kervanları art arda, o gizli olan kapı yarığından gitmektedirler. O ölüm kapısının yarığı ve aralığı cismanî bir şey olmadığı için görünmezdir. Hâlbuki o görünmeyen kapıdan bu kadar halkın acele sürüp gitmeleri vardır."

O uzak görücü körün ve o keskin işitici sağırın ve o uzun etekli çıplağın şerhi

"Zifâf", cem'idir ve "zaff", gelini zevci evine göndermek ma'nâsınadır ve acele gitmek ve acele sürmek ma'nâlarına da gelir. Burada murâd, halkın dârü'l-karara gönderilmesidir. Ya'ni "Bu halkın cümlesi ölüm yolunun yolcusudur; fakat ölüm yolu sûrî seferlerin yolları gibi meydanda görünen yollardan değildir. Yalnız yolcuları görünür ve yol görünmez. İşte ölü kervanları katar katar birbirinin arkasından, o gizli olan kapı yarığından gitmektedirler. O ölüm kapısının yarığı ve aralığı cismânî bir şey olmadığı için gayr-ı zâhirdir. Halbuki o gayr-ı mer'î olan kapıdan bu kadar halkın acele sürüp gitmeleri vardır."

O uzak görücü körün ve o keskin işitici sağırın ve o uzun etekli çıplağın şerhi

2618. Emeli sağır bil ki, bizim ölümümüzü işitti, kendi ölümünü işitmedi ve kendi naklini görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2618. Emeli sağır bil ki, bizim ölümümüzü işitti, kendi ölümünü işitmedi ve kendi naklini görmedi.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) şehirdeki üç noksan şahsın remzini (sembolünü) açıklayarak buyururlar ki: "Ey Hakk Yolcusu, varlığının şehrindeki "sağır"ı uzun emel (bitmeyen dünya hevesleri) bil ki, bizim öldüğümüzü işittiği zaman, bir gün gelip ben de öleceğim diye kendi ölümünü bu haberden işitmez ve uyanmaz ve bir gün elbette ahiret âlemine göçeceğini basiret gözüyle göremez."

Cenâb-ı Pîr şehirdeki üç nâkıs şahsın remzini beyânen buyururlar ki: "Ey sâlik, vücûdunun şehrindeki "sağır"ı tûl-i emel bil ki, bizim öldüğümüzü işittiği vakit, bir gün gelip ben de öleceğim diye kendi ölümünü bu haberden işitmez ve mütenebbih olmaz ve bir gün elbette âlem-i âhirete nakl edeceğini basar-ı basîreti ile göremez."

2619. Hırs kördür; halaikın aybını inceden inceye görür ve mahalle mahalle söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2619. Hırs kördür; yaratılmışların ayıbını inceden inceye görür ve her yerde söyler.

Dünya hırslısı olan kişinin basiret gözü kördür; herkesin birtakım ayıp ve kusurlarını inceden inceye görür ve her yerde ifşa eder.

Harîs-ı dünyâ olan kimsenin basîret gözü kördür; herkesin birtakım ayıp ve kusurlarını inceden inceye görür ve her yerde ifşa eder.

2620. O her ne kadar ayıp arayıcı ise de, kendi aybını bir zerre onun gözü görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2620. O her ne kadar ayıp arayıcı ise de, kendi aybını bir zerre onun gözü görmez.

O dünya hırslısı olan kimse her ne kadar halkın kusurlarını arayıcı ise de, zerre kadar olsun kendi kusurunu ve aybını göremez. Çünkü kendi tarafına gözü kördür.

O harîs-ı dünyâ olan kimse her ne kadar halkın kusûrlarını arayıcı ise de, zerre kadar olsun kendi kusûrunu ve aybını göremez. Çünkü kendi tarafına gözü kördür.

2621. Çıplak onun eteğini keserler diye korkar; çıplak adamın eteğini ne vakit keserler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2621. Çıplak, eteğini keserler diye korkar; çıplak adamın eteğini ne zaman keserler?

Takva elbisesinden (Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etme hâli) yoksun olan bir kimsenin, manevî hırsız olan şeytandan asla korkmaması gerekir. Çünkü bu çıplak bir adamın eteğinin kesilmesi ihtimali yoktur. Zaten çıplaktır. Yahut "Dünya adamı hırs ile dünya malını toplamış olsa da, bu mal aslında onun değildir, bırakıp gidecektir ve hakikatte çıplak ve müflistir. Çünkü ahiret için bir şey toplamamıştır."

"Libâs-ı takvâdan ârî olan bir kimsenin ma'nevî hırsız olan şeytandan aslâ korkusu olmamak lâzım gelir. Zîrâ bu çıplak bir adamın eteği kesilmek ihtimâli yoktur. Zâten çıplaktır." Yâhut "Dünyâ adamı hırs ile mâl-i dünyâyı cem' etmiş ise de, bu mal hadd-i zâtında onun değildir, bırakıp gidecektir ve hakîkatte çıplak ve müflistir. Çünkü âhiret için bir şey cem' etmemiştir."

2622. Dünyâ adamı müflistir ve korkaktır, onun için asla hırsızlardan korku yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2622. Dünya adamı müflistir ve korkaktır, onun için asla hırsızlardan korku yoktur.

Dünya adamı hakikatte müflis olmakla beraber korkaktır, her an malı yüzünden kendisine bir tehlike geleceğinden ve hırsızdan korkar. Mademki müflistir, onun için ne maddi ne de manevi hırsızlardan korku olmaması gerekir.

Dünyâ adamı hakîkatte müflis olmakla beraber korkaktır, her an malı yüzünden kendisine bir tehlike geleceğinden ve hırsızdan korkar. Mâdemki müflistir, onun için ne maddî ne de ma'nevî hırsızlardan korku olmamak îcât eder.

2623. O çıplak geldi ve çıplak gider; halbuki hırsız gamından onun ciğeri hûn olur&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2623. O çıplak geldi ve çıplak gider; halbuki hırsız gamından onun ciğeri kan olur

O dünya adamı, görünüşte dünyaya çıplak olarak geldi, hem görünüşte hem de iç dünyasında yine ahirete çıplak olarak gider. Durumun hakikati böyleyken, o zavallının hırsızlık endişesinden ciğeri kan olur. Ahirete çıplak gideceği hakkındaki delil, Şûrâ Suresi'nde geçen وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) [yani "...Kim dünya kazancını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat ahirette bir nasibi olmaz."] ayet-i kerimesidir. Ve hadis-i şerifte de وَالْآخِرَةُ حَرَامٌ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا yani "Dünya ehline ahiret haramdır" buyurulur.

O dünyâ adamı zâhirde dünyâya çıplak olarak geldi, hem zâhirde ve hem de bâtında yine âhirete çıplak olarak gider. Hakîkat-i hâl böyle iken o zavallının hırsız gamından ciğeri hûn olur. Âhirete çıplak gideceği hakkındaki delîl sûre-i Şûrâ'da vâki' وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) [ya'ni "...Kim dünyâ kârını istiyorsa ona da dünyâdan bir şeyler veririz. Fakat âhirette bir nasîbi olmaz."] âyet-i kerîmesidir. Ve hadîs-i şerîfte de وَالْآخِرَةُ حَرَامٌ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا ya'ni "Dünyâ ehline âhiret haramdır" buyurulur.

2624. Ölüm vaktinde ki, ona yüz nevha ziyâde olur, kendi korkusundan onun canına gülme gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2624. Ölüm vaktinde, ona yüzlerce keder artar, kendi korkusundan canına gülme gelir.

Gerçekte müflis olan kişinin sevdiği malını ve mülkünü geride bırakıp gitmesinden dolayı kederi ve üzüntüsü artar. Fakat hayatında kendisinin olmadığı anlaşılan bu malının hırsızlar tarafından çalınacağı korkusunu çekmiş olmasından dolayı bu ölüm vaktinde canına şaşkınlık ve gülme gelir de der ki: "Benim olmayan bir mal için hırsız korkusunu çekmek ne büyük bir ahmaklıkmış!"

Hakikatte müflis olan kimsenin muhabbet ettiği malını ve mülkünü geride bırakıp gitmesinden dolayı nevhası ve gamı artar. Fakat hayatında kendisinin olmadığı anlaşılan bu malının hırsızlar tarafından çalınacağı korkusunu çekmiş olmasından dolayı bu ölüm vaktinde onun canına taaccüb ve gülme gelir de der ki: "Benim olmayan bir mal için hırsız korkusunu çekmek ne hamâkat imiş!"

2625. Zengin olan kimse o zaman bilir ki, onun altını yoktur. Zekî dahi bilir ki o hünersiz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2625. Zengin olan kimse o zaman bilir ki, onun altını yoktur. Zeki dahi bilir ki o hünersiz idi.

Dünya hayatında zengin olan kimse, ölüm geldiği zaman, kasalarına ve bankalara yığdığı altınlar ve paralar kendisinin değilmiş olduğunu bilir ve anlar. Çünkü ölüm hâlinde bu paralar ile hiçbir bağlantısı kalmaz. Zeki ve dahi olan kimseler de ölüm vaktinde, dünya hayatının devamı süresince kendilerinden ortaya çıkan hünerler ile hiçbir bağlantılarının kalmadığını bilirler.

Hayât-ı dünyeviyyede zengin olan kimse ölüm geldiği vakit, bilir ve anlar ki, kasalarına ve bankalara yığdığı altınlar ve paralar kendisinin değil imiş. Zîrâ ölüm hâlinde bu paralar ile hiçbir münasebeti kalmaz. Zekî ve dâhî olan kimseler dahi ölüm vaktinde hayât-ı dünyeviyyenin devamı müddetince kendilerinden zâhir olan hünerler ile hiçbir münasebetleri kalmadığını bilirler.

2626. Tabak parçalarından dolu olan bir çocuğun kucağı gibi ki, o onun üzerine mal sahibi gibi titreyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2626. Tabak parçalarıyla dolu olan bir çocuğun kucağı gibi ki, o, onun üzerine mal sahibi gibi titreyici olur.

Bu şerefli beyitte dünya zenginlerinin hâli, renkli cam ve tabak parçalarından para yapıp kucaklarına dolduran ve gerçek bir mal sahibi gibi o parçaların üzerine titreyen çocuklara benzetilir.

Bu beyt-i şerîfde dünyâ zenginlerinin hâli, renkli cam ve tabak parçalarından para yapıp kucaklarına dolduran ve hakîkî bir mal sahibi gibi o parçaların üzerine titeyen çocuklara teşbîh buyurulur.

2627. Eğer bir parça alırsan ağlayıcı olur, parçayı geri verirsen gülücü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2627. Eğer bir parça alırsan ağlayıcı olur, parçayı geri verirsen gülücü olur.

"Eğer çocuğun kucağındaki cam parçalarından birini alsan kederlenip ağlar ve eğer geri verirsen sevinip güler." Dünya ehli de bu çocuklar gibidir.

"Eğer çocuğun kucağındaki cam parçalarından birini alsan mükedder olup ağlar ve eğer geri verirsen sevinip güler." Ehl-i dünyâ dahi bu çocuklar gibidir.

2628. Mâdemki çocuğa ilim libası olmaz, onun gülmesi ve ağlaması i'tibâr tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2628. Mademki çocuğa ilim elbisesi olmaz, onun gülmesi ve ağlaması itibar görmez.

"Disâr", cübbe ve hırka gibi üste giyilen elbisedir ki "şiâr"ın (iç giysi) zıddıdır; ve "şiâr", disârın altına giyilen elbisedir. "Mademki çocuk ilim elbisesinden uzaktır, onun gülmesi ve ağlaması yerinde olmayacağı için hiçbir itibarı yoktur. İşte dünya ehlinin sevinmesi ve kederlenmesi ve gülmesi ve ağlaması da çocuklarınki gibi yerinde değildir." Bu sebeple muhakkikler (gerçeği araştıranlar), dünya ehlinin ağlamasına ve gülmesine asla önem vermezler.

"Disâr", cübbe ve hırka gibi üste giyilen libâs ki "şiâr"ın zıddıdır; ve "şiâr", disârın altına giyilen libâstır. "Mâdemki çocuk ilim libâsından ârîdir, onun gülmesi ve ağlaması yerinde olmayacağı için hiçbir i'tibârı yoktur. İşte ehl-i dünyânın sevinmesi ve kederlenmesi ve gülmesi ve ağlaması da çocuk- larınki gibi yerinde değildir." Binâenaleyh muhakkıklar, ehl-i dünyânın ağla- masına ve gülmesine aslâ ehemmiyet vermezler.

2629. Muhteşem olan kimse vaktaki âriyeti mülk gördü, binaenaleyh o yala- na mensub olan mal üzerine çırpındı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2629. Muhteşem olan kimse, ödünç olanı mülk gördü, bu sebeple o yalana ait olan mal üzerine çırpındı.

İhtişam ve debdebe sahibi olan dünya ehli, kendisine Yüce Allah tarafından ödünç olarak verilmiş olan bu mal ve mülkü, kendisinin mülkü gördü ve ödünç olduğunu bilemedi. Bu sebeple o geçici ve yalancı olan mal üzerine, aman zayi olmasın diye çırpınıp durdu ve eksilir diye korkup fakirlere infak etmedi.

İhtişâm ve debdebe sahibi olan ehl-i dünyâ, vaktâki kendisine Hak tara- fından âriyet olarak verilmiş olan bu mal ve mülkü, kendisinin mülkü gördü ve âriyet olduğunu bilemedi. Binâenaleyh o iğreti ve yalancı olan mal üzeri- ne, aman zâyi' olmasın diye çırpındı durdu ve eksilir diye korkup fukarâya infâk etmedi.

2630. Rü'yâ görür ki malı vardır, torbayı kapar diye hırsızdan korkar. [2640]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2630. Rüyasında malı olduğunu görür, torbayı kapar diye hırsızdan korkar.

Örneğin bir kimse rüyasında kendisini zengin bir halde görüp paralarını hırsız çalar diye korksa, uyandığı zaman zenginliğinin ve hırsız korkusunun pek boşuna olduğunu görür. İşte dünya zenginlerinin hâli de böyledir. Nasıl ki hadîs-i şerifte "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar" buyurulur.

"Meselâ bir kimse rü'yâsında kendisini zengin bir halde görüp paralarını hırsız çalar diye korksa, uyandığı vakit zenginliğinin ve hırsız korkusunun pek beyhûde olduğunu görür." İşte dünya zenginlerinin hâli de böyledir. Ni- tekim hadîs-i şerifte الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni "Nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurulur.

2631. Vaktaki kulak çekici onu uykudan sıçratır, binâenaleyh kendi korkusun- dan ona istihzâ gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2631. Kulak çekici onu uykudan sıçrattığında, bu sebeple kendi korkusundan ona alay gelir.

"Rüya gören kimsenin kulağını birisi çekip uykudan uyandırdığında, o kimse uyandıktan sonra rüyadaki hırsız korkusundan dolayı kendisiyle alay eder." Bunun gibi dünya zenginlerini, kulak çekici olan ölüm gelip uykudan uyandırır ve hakikat âlemine intikal ettirir. O kimse dünyanın hallerini rüya ve çocuk oyunu görüp kendisiyle alay eder ve boş yere çektiği gamlara ve korkulara üzülür.

"Vaktāki rü'ya gören kimsenin kulağını birisi çekip uykudan uyandırır, o kimse uyandıktan sonra rü'yâdaki hırsız korkusundan dolayı kendisiyle is- tihzâ eder." Bunun gibi dünyâ zenginlerini, kulak çekici olan ölüm gelip uy- kudan uyandırır ve âlem-i hakîkate intikāl ettirir. O kimse dünyanın ahvâli- ni rü'yâ ve mel'abe-i sıbyân görüp kendisiyle istihzâ ve beyhûde olarak çek- tiği gamlara ve korkulara teessüf eder.

2632. Bu âlimlerin titremesi de böyledir ki, onlara bu cihânın aklı ve ilmi var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2632. Bu âlimlerin titremesi de böyledir ki, onlara bu dünyanın aklı ve ilmi vardı.

"Âlimler"den kasıt, istidlâlî (çıkarıma dayalı) ilimler ve akılcı bakış açısı sahipleri olan kimselerdir ki, bunlar akıl ve zekâlarını vahdet sırrını (birliğin gizli hakikatini) idrak etmeye yöneltmeyip hakiki varlığın gölgeleriyle ve hakikat denizinin köpükleriyle meşgul olmuşlar ve mertebe mertebe hakikatten perdeler arkasında kalıp hem kendilerinin hem de eşyanın hakikatine yabancı kalmışlardır.

"Âlimler"den murâd, ulûm-i istidlâliyye ve nazar-ı aklî sâhipleri olan kimselerdir ki, bunlar akıl ve zekâlarını sırr-ı vahdeti idrâke imâle etmeyip vücûd-i hakîkînin gölgeleriyle ve deryâ-yı hakikatin köpükleriyle meşgûl olmuşlar ve mertebe mertebe hakîkatten hicâblar arkasında kalıp hem kendilerinin ve hem de eşyanın hakîkatine yabancı kalmışlardır.

2633. Bu zû-fünûn âlimler için Hak Teâlâ Kur'an'da "lâ-ya'lemûn" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2633. Bu çok yönlü âlimler için Yüce Allah Kur'an'da "bilmezler" buyurdu.

Yıldız bilimi, tıp, felsefe, kimya, mantık, nahiv (dilbilgisi), fıkıh, fıkıh usulü ve kelâm ilmi gibi zahirî ilimleri tahsil edip bu ilimlerle ün kazanan bu çok yönlü âlimlerin hiçbiri, kendilerinin ve eşyanın hakikatini bilip vahdet sırrına zevk ve keşif yoluyla vâkıf olamadıklarından ve Hakk'ın varlığını ayrı, eşyanın varlığını da ayrı gördüklerinden, Yüce Yaratıcı Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ألهُ مَعَ اللهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (Neml, 27/61) yani "Allah ile beraber bir ilâh var mıdır, aksine onların çoğu bilmezler" buyurur. Bilinmeli ki "ilâh" cins isimlerdendir. Hak olsun bâtıl olsun her mâbuda (tapılan şeye) ıtlak olunur (kullanılır). Nitekim âyet-i kerîmede أفرأيت من اتخذ إلهه هواه (Câsiye, 45/23) yani "Hevâ-yı nefsânîsini (nefsanî arzusunu) ilâh edinen kimseyi gördün mü?" buyurulur. Ve "ilâh" kelimesinin çeşitli anlamları vardır: "Zikriyle kalplerin mutmain ve sakin olduğu şey"e ilah derler. الهت فلان dedikleri vakit سكنت اليه (ona sükûnet buldum) anlamını kastederler. Şimdi, bu zahirî ilimlerle meşgul olanlar, nefsanî sıfatlarının elinde esir olduklarından ve nazarlarında, bir olan "Varlık" çok göründüğünden, Yüce Allah onlar hakkında لا يعلمون "Bilmezler" buyurdu.

İlm-i nücûm ve tıb ve hikmet ve kimyâ ve mantık ve nahv ve fıkıh ve usûl-i fıkh ve ilm-i kelâm gibi ulûm-i zâhireyi tahsîl ve bu ilimler ile iştihâr eden bu zû-fünûn âlimlerin hiçbirisi kendilerinin ve eşyanın hakîkatini bilip sırr-ı vahdete zevkan ve keşfen muttali' olmadıklarından ve Hakk'ın vücûdunu ayrı ve eşyânın vücûdunu da ayrı gördüklerinden, Hâlik Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ألهُ مَعَ اللهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (Neml, 27/61) ya'ni "Allah ile beraber bir ilâh var mıdır, belki onların çoğu bilmezler" buyurur. Ma'lûm olsun ki "ilâh" esmâ'-i ecnâsdandır. Hak olsun bâtıl olsun her ma'bûda ıtlâk olunur. Nitekim âyet-i kerîmede أفرأيت من اتخذ إلهه هواه (Câsiye, 45/23) ya'ni "Hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz eden kimseyi gördün mü?" buyurulur. Ve "ilâh" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır: "Zikriyle kulûb mutmainn ve sâkin olan şey"e ilah derler. الهت فلان dedikleri vakit سكنت اليه ma'nasını murâd ederler. İmdi bu ulûm-i zâhiriyye ile iştigâl edenler sıfât-ı nefsâniyyelerinin elinde zebûn ve nazarlarında, bir olan "Vücûd" kesîr göründüğünden Hak Teâlâ onlar hakkında لا يعلمون "Bilmezler" buyurdu.

2634. Her biri bir kimsenin hırsızlığından korkucu, kendisi için çokluk ilim zanneder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2634. Her biri bir kimsenin hırsızlığından korkan, kendisi için çokluk ilim zanneder.

2635. O der ki: "Vaktimi götürüyorlar. Halbuki fâideli vakti tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. O der ki: "Vaktimi alıyorlar. Halbuki faydalı vakti tutmaz."

2636. Der ki: "Halk beni işten alıkoydular." Onun canı boğazına kadar işsizliğin garkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. Der ki: "Halk beni işten alıkoydular." Onun canı boğazına kadar işsizliğin içindedir.

Bu görünen ilimlerle meşgul olan kimselerin her biri, kendilerinin çok önemli ilimleri olduğunu zannederek, bir kimsenin hırsızlığından korkup der ki: "Halk gelip beni lafa tutuyorlar ve vaktimi ziyan ediyorlar ve beni önemli olan meşguliyetimden alıkoyuyorlar." Halbuki o biçarenin faydalı bir vakti yoktur ki çalsınlar ve onun canı boğazına kadar işsizliğe batmıştır. Halk onu hangi işinden alıkoyacaklardır? O biçarenin izafî ruhu (bağıntılı ruhu) işsiz ve cismi ile hayvanî ruhu faaldir.

Bu ulûm-i zâhiriyye ile meşgül olan kimselerin her biri, kendilerinin pek mühim ilimleri olduğunu zannederek, bir kimsenin hırsızlığından korkup der ki: "Halk gelip beni lâfa tutuyorlar ve vaktimi zâyi' ediyorlar ve beni mühim olan meşgüliyetimden alıkoyuyorlar." Halbuki o bîçârenin fâideli bir vakti yoktur ki çalsınlar ve onun canı boğazına kadar işsizliğe gark olmuştur. Halk onu hangi işinden alıkoyacaklardır? O bîçârenin rûh-i izâfisi işsiz ve cismi ve rûh-ı hayvânîsi fa'âldir.

2637. Çıplak: "Ben etek çekiciyim, onların nicelerinden eteği nasıl kurtarırım?" diye korkucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. Çıplak: "Ben etek çekiciyim, onların nicelerinden eteği nasıl kurtarırım?" diye korkucudur.

Bu görünen ilimlerin âlimlerinin nefisleri, "Giyinmişlerdir, çıplaktırlar" hadîs-i şerîfine uygun düşerler. Dışları görünen ilimlerle giyinmiş ve içleri çıplak olan bu gibi âlimler, eteklerinin çalınacağından korkarlar. Çünkü ölüm, onların bu görünen ilimler eteğini kestiğinde, canları çırılçıplak kalır.

Bu ulûm-i zâhire âlimlerinin nefisleri كاسيات عاريات ya'ni "Giyinmişlerdir, çıplaktırlar" hadîs-i şerîfine mâsadakdırlar. Zâhirleri ulûm-i zâhiriyye ile giyinmiş ve bâtınları çıplak olan bu gibi âlimler eteklerinin çalınacağından korkarlar. Zîrâ ölüm onların bu ulûm-i zâhire eteğini kesince, canları çırçıplak kalır.

2638. Ulûmdan yüz binlerce fasıl bilirler, o zalûm kendi cânını bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. Yüz binlerce ilim dalını bilirler, o zalim kendi canını bilmez.

"Bu zahirî ilimler sahipleri, ilimlerden birçok dalı bilir ve ölümüyle beraber bedeni gibi yok olacak olan nazarî ilimlerden bahseder. Kendi nefsine aşırı derecede zulmetmiş olan o kimse, kendi canını bilmez." Ankaravî hazretleri bu şerefli beytin şerhinde buyururlar ki: "Kelâm âlimlerinin ruh hakkındaki bilgileri, canı bilmek değildir. Nitekim onlar yalnız ruhun ilâhî emir ve rabbanî nefes olduğundan ve bedende, susamdaki yağ gibi yayıldığından bahsederler. Bu kadar bilmek canı bilmek değildir. Aksine canı bilmek, canın Rabbi ile kâim olduğunu ve daima O'ndan feyz ve nur aldığını ve O'nun kemâl-i kurbunu (yakınlığının mükemmelliğini) ve O'na mazhar ve ayna olmasını ve sıfatları ve ahlakı ile vasıflanmasını kesin bilgiyle bilmektir." Gerçekten kelâm âlimleri Hakk'ı tenzih edeceğiz diye Hakk'ın âlem ile varlık ilişkisini açıklamak için birtakım anlaşılmaz sözler icat edip eksik akıl sahiplerini yanıltmışlardır. Ve özellikle Hakk'ın âlemi kuşatmasını "ilmî kuşatma"dır derler. Halbuki âlemin sonsuz uzay içinde kapladığı bir yer vardır. Eğer Hakk'ın kuşatması zâtî değilse, O'nun zâtı bu âlemin kapladığı yerden dışarıda kalır. Şu halde Hakk'ın varlığının sınırı ile âlemin varlığının sınırı ayrılmış olur. Bu ise Hakk'a eksiklik isnat etmektir. Bundan başka "İlim" sıfattır ve sıfat mevsûftan (sıfatlanandan) ayrılmaz. Bu sebeple Hakk'ın Zâtı'nın kuşatmadığı bir alanda mevsûftan ayrı olarak bir sıfatın kuşatması nasıl olur? Bunu akıl asla kabul etmez. İşte aklî bakış açısının tenzihi bu kadar olur.

"Bu ulûm-i zâhiriyye erbâbı, ulûmdan birçok fasıl bilir ve ölümü ile beraber cismi gibi mahv olacak olan ulûm-i nazariyyeden bahs eder. Kendi nefsine mübâlağa ile zulm etmiş olan o kimse, kendi cânını bilmez." Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde buyururlar ki: "Ulemâ-i kelâmiyyenin rûh hakkındaki ma'lûmâtı, cânı bilmek değildir. Nitekim onlar yalnız rûhun emr-i ilâhî ve nefha-i rabbânî olduğundan ve cissimde, susamdaki yağ gibi sereyân kıldığından bahs ederler. Bu kadar biliş cânı bilmek değildir. Belki cânı bilmek, cânın Rabbi ile kāim olduğunu ve dâimâ O'ndan feyz ve nûr aldığını ve O'nun kemâl-i kurbunu ve O'na mazhar ve mir'ât olmasını ve evsâf ve ahlâkı ile ittisafını maa'l-yakîn bilmektir." Filhakîka ulemâ-i kelâmiyye Hakk'ı tenzih edeceğiz diye Hakk'ın âlem ile münasebet-i vücûdunu beyân için birtakım anlaşılmaz sözler îcâd edip ukūl-i nâkısa erbâbını tağlît etmişlerdir. Ve ezcümle Hakk'ın âlemi ihâtası “ihâta-i ilmiyye"dir derler. Halbuki âlemin fezâ-yı nâmütenâhî içinde kapladığı bir yer vardır. Eğer Hakk'ın ihâtası zâtî değilse, onun zâtı bu âlemin kapladığı yerden hâriç kalır. Şu halde Hakk'ın vücudunun hudûdu ile âlemin vücûdunun hudûdu ayrılmış olur. Bu ise Hakk'a isnâd-ı nakîsadır. Bundan başka "İlim" sıfattır ve sıfat mevsûftan münfekk olmaz. Binâenaleyh Zât-ı Hakk'ın ihâta etmediği bir hayyizde mevsûftan ayrı olarak bir sıfatın ihâtası nasıl olur? Bunu akıl asla kabûl etmez. İşte nazar-ı aklînin tenzîhi bu kadar olur.

2639. O her bir cevherin hâssıyyetini bilir. Kendi cevherinin beyanında bir eşek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2639. O, her bir cevherin özelliğini bilir. Kendi cevherinin açıklanmasında bir eşek gibidir.

Akılcı bakış açısına sahip olan zâhir âlimi (dış görünüşe göre hüküm veren âlim), kendi zannına göre her bir şeyin ve cevherin özelliğini ve hakikatini bilir; örneğin insanın hakikati nedir? Bir mantık âlimine sorulsa, cins ile fasıldan (mantıkta bir şeyi tanımlamak için kullanılan genel ve özel nitelikler) bir terkip yapıp, insan hakikati, konuşan hayvandır der. Ve bu tarif ile insanın hakikatini bildim zanneder. Halbuki bu tarif nerede, insanın hakikati nerede? Bu sebeple kendisi de insan olduğu için kendi cevherinin ve hakikatinin açıklanmasında bir eşek gibi ahmaklık ve anlayışsızlık sahibidir.

Nazar-ı aklî sâhibi olan âlim-i zâhir kendi zannına göre her bir şeyin ve cevherin hâssıyyetini ve hakikatini bilir; ve meselâ insanın hakîkati nedir? Bir mantık âlimine sorulsa, cins ile fasıldan bir terkîb yapıp, hakikat-i insân, hayvân-ı nâtıktır. Ve bu ta'rif ile insanın hakîkatini bildim zanneder. Halbuki bu ta'rîf nerede, insanın hakikati nerede? Binâenaleyh kendisi de insan olduğu için kendi cevherinin ve hakîkatinin beyânında bir eşek gibi hamâkat ve belâdet sahibidir.

2640. Der ki: "Ben câiz oluru ve câiz olmazı biliyorum." Sen muhakkak câ[2650] iz misin, ya acûz musun, bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2640. Der ki: "Ben caiz olanı ve caiz olmayanı biliyorum." Sen muhakkak caiz misin, yoksa aciz misin, bilmezsin.

Örneğin, sadece fıkıh meselelerini ve şer'î hükümleri öğrenmekle vaktini geçirip Rabbini bilmek için kendi nefsini bilmeye gayret etmemiş olan bir zahirî âlim der ki: "Ben fıkıhta ve şer'î hükümlerde caiz olan muamele ile olmayanı öğrendim ve gerektiği kadar biliyorum." "Hâlbuki ey âlim efendi, sen hakikat terazisindeki ölçüye göre caiz misin, yoksa aciz ve noksan mısın? Bilemezsin." "Acûz", çok yaşlanmış kadın anlamında olup Sırâh'ın açıklamasına göre "ha" ile "acûze" okumak hatadır. Fakat halk arasında "ha" ile telaffuzu yaygınlaşmıştır. Şerefli beyitte, nefs bilgisini elde etmemiş olan bir zahirî âlimin, nefs bilgisi hususunda yaşlı bir kadının inancından farklı bir inanca sahip olmadığına işaret buyrulur.

Meselâ yalnız fıkıh mesâilini ve ahkâm-ı şer'iyyeyi tahsîl ile vaktini geçirip Rabbisini bilmek için kendi nefsini bilmeğe hasr-ı himmet etmemiş olan bir âlim-i zâhirî der ki: "Ben fıkıhta ve ahkâm-ı şer'iyyede câiz olan muamele ile olmayanı öğrendim ve lüzûmu derecesinde biliyorum." "Halbuki ey âlim efendi, sen mizân-ı hakîkatteki vezne göre câiz misin, yoksa aciz ve nâkıs mısın? Bilemezsin. "Acûz", pek ihtiyarlamış kadın ma'nâsında olup Sırâh'ın beyanına göre ها ile "acûze" okumak hatâdır. Fakat avam arasında ها ile telaffuzu şöhret bulmuştur. Beyt-i şerîfte, ma'rifet-i nefs hâsıl etmemiş olan bir âlim-i zâhirînin ma'rifet-i nefs hususunda bir ihtiyar kadının i'tikādından farklı bir i'tikāda mâlik olmadığına işâret buyurulur.

2641. Bu revâyı ve o nâ-revâyı bilirsin; ve fakat sen revâ mısın yâhut nâ-revâ mısın, iyi gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2641. Bu uygun olanı ve o uygun olmayanı bilirsin; fakat sen uygun musun yoksa uygun değil misin, iyi gör!

"Revâ", caiz, lâyık, yerinde ve gidici olan anlamınadır. "Sen dış ilminle dünya hayatında bu muamelenin ve o muamelenin caiz ve lâyık olup olmadığını bilirsin; fakat ahiret hayatında Hakk'ın huzuruna sunmaya lâyık bir nefsin var mıdır, yoksa yok mudur? Bu ilmi burada elde et ve iyi bak!"

"Revâ”, câiz, lâyık ve becâ ve gidici olan ma'nâsınadır. "Sen ilm-i zâhirin ile hayât-ı dünyeviyyede bu muamelenin ve o muâmelenin câiz ve lâyık olup olmadığını bilirsin; ve fakat hayât-ı uhreviyyede huzûr-i Hakk'a takdîme lâyık bir nefsin var mıdır, yoksa yok mudur? Bu ilmi burada tahsîl et ve iyi bak!"

2642. Her meta'ın kıymetini bilirsin nedir; kendi kıymetini bilmezsen ahmaklıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2642. Her malın değerini bilirsin nedir; kendi değerini bilmezsen ahmaklıktır.

Bu izafî varlık âleminde, her malın ve eşyanın değerini güzelce inceleyip bilirsin. Eğer bu bilgiler arasında kendi değerini ve insanlığını bilmezsen ahmaklık olur. Yani insan dünya hayatında birçok ilim öğrenir; fakat kendisinin nereden geldiğini ve niçin geldiğini ve nereye gittiğini ve niçin gittiğini öğrenmeye gayret etmezse o kimse, kendi zâtına lazım olan bilgilerin tahsilini ihmal ettiği ve bu lüzumu idrak edemediği için ahmaktır. Bilinmeli ki, Hz. Pîr'in bu yüce beyanları zahirî ilimler tahsili aleyhinde değildir. Bu ilimleri tahsil etmekle beraber, Hakk'ı bilmenin de tahsili lüzumunu tavsiyedir. Çünkü kendileri Hakk'ı bilmede eşsiz oldukları gibi, zahirî ilimlerde de benzersiz idiler. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf şahididir.

“Bu vücûd-i izâfî âleminde, her metâ'ın ve eşyânın kıymetini güzelce tedkîk edip bilirsin. Eğer bu bilgiler arasında kendi kıymetini ve insanlığını bilmezsen ahmaklık olur." Ya'ni insan hayât-ı dünyeviyyesinde birçok ilimler öğrenir; fakat kendinin nereden geldiğini ve niçin geldiğini ve nereye gittiğini ve niçin gittiğini öğrenmeğe gayret etmezse o kimse, kendi zâtına lâzım olan ma'lûmâtın tahsilini ihmal ettiği ve bu lüzûmu idrak edemediği için ahmaktır. Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr'in bu beyânât-ı aliyyeleri ulûm-i zâhire tahsîli aleyhinde değildir. Bu ulûmu tahsîl etmekle beraber, ma'rifet-i Hakk'ın dahi tahsîli lüzûmunu tavsiyedir. Zîrâ zât-ı şerîfleri ma'rifet-i Hak'ta yektâ oldukları gibi, ulûm-i zâhiriyyede dahi bî-nazîr idiler. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf şahididir.

2643. Sa'dleri ve nahsleri bilmişsin; sen sa'd misin ya nahs misin bakmazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2643. Saadetleri ve uğursuzlukları bilmişsin; sen saadet misin yoksa uğursuzluk musun bakmazsın.

Yıldız ilmine vâkıf olman sebebiyle gezegenlerin hangisinin saadet, hangisinin uğursuzluk olduğunu bilmişsin; fakat sen mutlu musun yoksa mutsuz musun? Fiillerini ve hareketlerini inceleyip bakmazsın.

İlm-i nücûma vukūfun hasebiyle seyyârâtın hangisi sa'd ve hangisi nahs olduğunu bilmişsin; fakat sen saîd misin yoksa şakî misin? Efâl ve harekâtını tedkîk edip bakmazsın.

2644. Bütün ilimlerin cânı budur, bu ki yeum-i dînde ben kimim? diye bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2644. Bütün ilimlerin özü budur, yani kıyamet gününde ben kimim? diye bilmendir.

Bütün ilimlerin ruhu, Hakk'ı tanıma bilgisini elde etmekten ibarettir ve Hakk'ı tanıma bilgisi ise, kişinin kendi nefsini bilmesiyle gerçekleşir. Nasıl ki "Nefsini bilen Rabb'ini bilir" buyurulmuştur. Ve bu dünyada nefsini bilemeyen ve Rabb'ini anlayamayan kimse, ahirette de bilemez ve anlayamaz. Nasıl ki hadis-i şerifte "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" buyurulur. Bu sebeple kıyamet gününde kendisinin kim olduğunu bildirecek olan ilmin öğrenilme yeri dünyadır ve sermayesi dünya hayatıdır. İlimlerin ruhunu ihmal edip sadece görünen şekliyle meşgul olmak tam bir ahmaklık olur.

Bütün ilimlerin rûhu ma'rifet-i Hak tahsîlinden ibârettir ve ma'rifet-i Hak ise, kişi nefsini bilmekle olur. Nitekim من عرف نهسه فقد عرف ربه buyurulmuştur. Ve bu âlemde nefsini bilemeyen ve Rabbi'sini anlayamayan kimse, âhirette de bilemez ve anlayamaz. Nitekim hadis-i şerifte تموتون كما تعيشون وتحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" buyurulur. Binâenaleyh yevm-i kıyâmette kendisinin kim olduğunu bildirecek olan ilmin mahall-i tahsîli dünyâdır ve sermâyesi hayât-ı dünyeviyyedir. Ulûmun rûhunu ihmal edip yalnız sûret-i zâhiresiyle meşgül olmak ayn-ı hamâkat olur.

2645. O usûl-i dîni bildin ve fakat kendi aslına bak, eğer iyi ise,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2645. O dinin esaslarını bildin ve fakat kendi aslına bak, eğer iyi ise,

"Dinin esaslarını aklının ve zekânın dairesinde öğrenip bildin. Eğer aslın iyi ve hakikatleri idrak etmeye yatkın ise, kendi aslına ve hakikatine bak ve onu anlamaya çalış!" Hint nüshalarında ikinci mısradaki "ger" şart edatı yerine "ko" geçmiştir. Bu durumda anlam "Kendi aslına bak ki, o iyi midir?" demek olur. "Dinin esasları"ndan maksat, fıkıh usulü ile kelam usulüdür. "Kendi aslı"ndan maksat, ilahi ilimde sabit olan kendi hakikati ve ayn-ı sâbitesidir (Hak'ın ilmindeki varlık sureti) ki, bu ayn-ı sâbite ilahi isimlerden özel bir ismin mazharıdır ve bu özel isim o kulun özel Rabbidir. Özel Rabbi cemal isimlerinden olanlar bahtiyardır ve iyidir; kahır isimlerinden olanlar ise bedbahttır ve kötüdür. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Uzeyr Fassı'nda ve İsmail Fassı'nda yer almaktadır. Bilinmeli ki, gerek fıkıh usulü gerekse kelam usulü, Kur'an ve Hadis ve fıkıhçıların kıyası ve ümmetin icmaı gibi dört şer'î delilden çıkarılmış ilimlerdir; ve bu ilimlerin derlenmesinde Kur'an'dan ve Hadis'ten çıkarılan anlamlar akli muhakemelerin ve fikri çıkarımların sonucudur. Ve kıyas ve icma da bu muhakemelerin ve çıkarımların etkisi altındadır. Fakat Kur'an hakikatleri ve şerif hadisler hakkında muhakkiklerin (hakikatleri araştıranların) şerefli kalplerine inen ulûm-i ledünniyye (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ve ilm-i tecellî (ilahi tecellileri bilme ilmi) bu akli ve çıkarımsal hükümlerin üstündedir. Onun için fıkıh usulü ve kelam ilmi âlimleri kendi muhakemelerine ve çıkarımlarına aykırı gördükleri ulûm-i ledünniyeyi ve ilm-i tecelliyi, şeriata aykırı görüp inkâr ederler; ve çünkü ancak kendi muhakemeleri ve çıkarımları üzerine verilen hükümleri şeriat bilirler. Gerçi akli ve çıkarımsal ilimler şer'î hükümlerin teyidi için faydalı ise de, ulûm-i ledünniyyenin yanında pek çabuk yıkılır. Nitekim şeriat sahibi olan Musa (a.s.) ile ulûm-i ledünniyye âlimi olan Hz. Hızır'ın muameleleri Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir. Buna göre bu şerif beyitte Cenab-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey iki usulün âlimi olan efendi, bu dinin esaslarını bildin, fakat seni sana bildirecek olan ilimden gafil oldun. Bu sebeple bu ilmi de öğren de kendi hakikatine bak ki, iyi misin, yoksa kötü müsün?"

“Dînin usûlünü aklın ve zekâvetin dâiresinde tahsîl edip bildin. Eğer aslın iyi ve idrâk-i hakāyıka müstaidd ise, kendi aslına ve hakîkatine bak ve onu anlamağa sa'y et!" Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "ger" edât-ı şartı yerine کو vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Kendi aslına bak ki, o iyi midir?" demek olur. "Usûl-i dîn"den murâd, usûl-i fikh ile usûl-i kelâmdır. "Kendi aslı"ndan murad, ilm-i ilâhîde sabit olan kendi hakîkati ve ayn-ı sabitesidir ki, bu ayn-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyeden bir ism-i hâssın mazharıdır ve bu ism-i hâss o abdin rabb-i hâssıdır. Rabb-i hâssı esmâ-i cemâliyyeden olanlar saîddir ve iyidir; ve esmâ-i kahriyyeden olanlar şakîdir ve fenâdır. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Uzeyrî'de ve Fass-ı İsmâîlî'de mündericdir. Ma'lûm olsun ki, gerek usûl-i fikh ve gerek usûl-i kelâm, Kur'ân ve Hadîs ve kıyâs-ı fukahâ ve icmâ'-1 ümmet gibi dört delîl-i şer'îden istinbât olunmuş ilimlerdir; ve bu ilimlerin tedvîninde Kur'ân'dan ve Hadis'ten çıkarılan ma'nâlar muhâkemât-i akliyye ve istidlâlât-ı fikriyye netîcesidir. Ve kıyas ve icma' dahi bu muhâkemât ve istidlâlâtın te'sîri altındadır. Fakat hakāyık-ı Kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe hakkında muhakkıkînin kulûb-i şerîfelerine nâzil olan ulûm-i ledünniyye ve ilm-i tecellî bu aklî ve istidlâlî olan hükümlerin fevkındedir. Onun için usûl-i fikh ve ilm-i kelâm âlimleri kendi muhâkemelerine ve istidlâllerine muhâlif gördükleri ulûm-i ledünniyeyi ve ilm-i tecelliyi, şerîate muhâlif görüp inkâr ederler; ve çünki ancak kendi muhâkemeleri ve istidlâlleri üzerine verilen hükümleri şerîat bilirler. Gerçi ulûm-i akliyye ve istidlaliyye ahkâm-ı şer'iyyenin te'yîdi için fâideli ise de, ulûm-i ledünniyyenin yanında pek çabuk yıkılır. Nitekim sâhib-i şerîat olan Mûsâ (a.s.) ile âlim-i ulûm-i ledüniyye olan Hz. Hızır'ın muâmeleleri Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur. Buna binâen bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey iki usûlün âlimi olan efendi, bu usûl-i dîni bildin, fakat seni sana bildirecek olan ilimden gāfil oldun. Binâenaleyh bu ilmi de tahsîl et de kendi hakîkatine bak ki, iyi misin, yoksa fenâ mısın?"

2646. Usûleynden kendi usûlün iyidir ki, ey büyük adam, kendi aslını bilirsen.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2646. Ey büyük adam, kendi aslını bilirsen, iki usûlden kendi usûlün daha iyidir.

"Usûleyn"den kasıt, fıkıh usûlü ve kelâm usûlüdür; "kendi usûlün"den kasıt ise ilahi isimler ve sıfatlardır; "kendi aslın"dan kasıt da Vacibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan) olan Hak'tır. Yani, fıkıh usûlü ve kelâm usûlünü bilmenden ziyade, kendi usûlün olan ilahi isimlerin ve sıfatların eserlerini ve hükümlerini kendi varlığında zevk yoluyla gözlemleyip bilmen ve bu gözlemden o isimlerin müsemması (adlandırılanı) ve o sıfatların mevsufu (niteleneni) ve kendi aslın olan İlahi Zât'a zevk ve gözlem yoluyla geçmen daha iyidir. Şimdi bu hususta üç hâl vardır. Birinci hâl, sadece zahirî ilimlerin tahsiliyle meşgul olup kendi hakikatinden gafil olmaktır. İkinci hâl, zahirî ilimlerin tahsilinden boş kalıp, ancak bir insân-ı kâmilin bakışı ve terbiyesiyle kendi hakikatine uyanmaktır. Üçüncü hâl ise zahirî ilimlerin tahsiliyle birlikte bir insân-ı kâmilin bakışı altında kendi hakikatine vâkıf olmaktır. Bunlardan birinci hâl, dünya için hoş fakat ahiret için boştur; ikinci hâl hoştur ve üçüncü hâl ise en yüce ve daha hoştur.

"Usûleyn"den murâd, usûl-i fikh ve usûl-i kelâm; "kendi usûlün"den murâd esmâ ve sıfât-ı ilahiyyedir; ve "kendi aslın"dan murâd Vacibü'l-vücûd olan Hak'tır. Ya'ni usûl-i fikh ile usûl-i kelâmı bilmenden kendi usûlün olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsâr ve ahkâmını kendi vücudunda zevkan müşâhede edip bilmen ve bu müşâhededen o esmânın müsemmâsı ve o sıfatın mevsûfu ve kendi aslın olan Zât-ı ulûhiyyete zevkan ve şühûden intikāl etmen daha iyidir. İmdi bu husûsta üç hal vardır. Birinci hal, yalnız ulûm-i zâhiriyye tahsîliyle meşgul olup kendi hakîkatinden gäfil olmak. İkinci hal, ulûm-i zahiriyye tahsîlinden fâriğ olup, ancak bir insân-ı kâmilin nazarı ve terbiyesiyle kendi hakîkatine âgâh olmak. Üçüncü hal ulûm-i zâhiriyyenin tahsîliyle beraber bir insân-ı kâmilin nazarı altında kendi hakîkatine vakıf olmaktır. Bunlardan birinci hal, dünyâ için hoş ve fakat âhiret için boş; ve ikinci hal hoş ve üçüncü hal ise aliyyü'l-a'lâ ve daha hoştur.

## Sebe' ehlinin hurremliğinin ve onların şükürsüzlüğünün tavsîfi

2647. Onların aslı kötü idi. O ehl-i Sebe' likā esbabından ürkerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2647. Onların aslı kötü idi. O Sebe' halkı, karşılaşma sebeplerinden ürkerlerdi.

Sebe' şehri halkının aslı ve hakikati, ilahi ilimde kötülükle sabit olduğu için, onlar, Hakk'a hamd ve şükürden ve güzel ahlak, ibadet ve itaatten ibaret olan karşılaşma sebeplerinden ürküp yüz çevirirlerdi.

Sebe' şehri ahâlîsinin aslı ve hakîkati ilm-i ilâhîde şekāvetle sabit olduğu için, onlar likā esbâbı olan, Hakk'a hamd ve şükürden ve hüsn-i hulk ve ibâdât ve tâatten ürküp yüz çevirirler idi.

2648. Ferağ için onlara soldan ve sağdan bu kadar meta' ve bağ ve râğ verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2648. Ferağ için onlara soldan ve sağdan bu kadar meta' ve bağ ve râğ verdi.

"Ziya", mal ve mülk, bostan ve "bâğ", bilinen ve "râğ", ekin tarlası demektir. Yani "Yüce Allah, Sebe' şehri halkına rızık genişliği hususunda gönül rahatlığı ve huzur elde etmeleri için bostanlar, bağlar ve tarlalar ihsan etti." Nasıl ki Sebe' Sûresi'nde şöyle buyurulur: لَقَدْ كَانَ لِسَبَا فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينِ وَشِمَالِ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بلدة طيبة ورب غفور yani "Sebe' şehri halkı için yurtlarında, yaratıcının varlığına ve kudretine işaret olarak sağlarında ve sollarında bahçeler vardı. Peygamber onlara dedi ki: Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Belde güzeldir ve Rab de bağışlayıcıdır."

"Ziya", meta' ve bostan ve "bâğ", ma'lûm ve “râğ", ekin tarlası. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri Sebe' şehri ehline vüs'at-i rızk husûsunda gönül ferâğı ve rahatı hâsıl olmak için bostan ve bağ ve tarlalar ihsan buyurdu." Nitekim Sûre-i Sebe'de لَقَدْ كَانَ لِسَبَا فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينِ وَشِمَالِ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بلدة طيبة ورب غفور ya'ni "Sebe' şehri halkı için meskenlerinde sâni'in vücûd ve kudretine alâmet olarak sağ ve sollarında bostanlar var idi. Peygamber onlara dedi ki: Rabbinizin rızkından yiyiniz ve O'na şükrediniz. Belde hoş ve Rab da gafûrdur." buyurulur.

2649. Yemişlerin doluluğundan, çokluk ki düşerdi, yolun geçidi, geçen kimse üzerine dar olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2649. Yemişlerin doluluğundan, çokluk ki düşerdi, yolun geçidi, geçen kimse üzerine dar olurdu.

Ağaçların yemişler ile dolu olmasından dolayı yol geçidinin, oradan geçen kimseler üzerine dar olması çoklukla meydana gelirdi.

Ağaçların yemişler ile dolu olmasından dolayı yol geçidinin, oradan geçen kimseler üzerine dar olması çokluk vâki' olurdu.

2650. O meyvelerin saçılması yolu tutardı; meyvenin doluluğundan yolcu taac- [2660] cübde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2650. O meyvelerin saçılması yolu tutardı; meyvenin doluluğundan yolcu şaşkınlık içindeydi.

Yani "Ağaçların meyveleri o kadar çoktu ki, halkın geçeceği yollara dökülürdü ve yolcular da bu meyve bolluğuna şaşkınlık içinde kalırdı."

Ya'ni "Ağaçların meyveleri o kadar çok idi ki, halkın geçe[ceği] yollara dökülür idi ve yolcular da bu meyve bolluğuna taaccübde kalırdı."

2651. Onların ağaçlıklarında, baş üzerindeki sepet meyve silkicisinden istemeksizin dolardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2651. Onların ağaçlıklarında, baş üzerindeki sepet meyve silkicisinden istemeksizin dolardı.

Onların ağaçları altından, birisi, başında sepet olduğu hâlde geçerken, ağacı bir kimsenin silkmesine gerek kalmaksızın, o sepet meyve ile dolar idi.

Onların ağaçları altından, birisi, başında sepet olduğu halde geçerken, ağacı bir kimsenin silkmesine hâcet kalmaksızın, o sepet meyve ile dolar idi.

2652. O meyveyi bir kimse değil, rüzgâr silker idi. O meyveden çok etekler dolar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2652. O meyveyi bir kimse değil, rüzgâr silkerdi. O meyveden çok etekler dolardı.

2653. İri salkımlar aşağıya kadar gelmiş, giden kimsenin başı ve yüzü üzerine çarpmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2653. Büyük salkımlar aşağıya kadar inmiş, giden kişinin başı ve yüzü üzerine çarpmış idi.

2654. Külhan kızdırıcı adam altının doluluğundan beline sırmalı kemer bağlamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2654. Külhan kızdırıcı adam altının doluluğundan beline sırmalı kemer bağlamış idi.

Şehir halkının en aşağı tabakasından bulunan külhancı bir adam, sahip olduğu altının çokluğundan dolayı beline sırmalı kemer bağlamış ve altınları bu sırmalı kemer içinde saklamış idi.

Şehir halkının en aşağı tabakasından bulunan külhancı bir adam, mâlik olduğu altının çokluğundan dolayı beline sırmalı kemer bağlamış ve altınları bu sırmalı kemer içinde saklamış idi.

2655. Köpek, ekmek somununu ayak altında çiğner idi. Sahrânın kurdu gıdadan tuhme olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2655. Köpek, ekmek somununu ayak altında çiğnerdi. Çölün kurdu yiyecekten hazımsızlık olmuştu.

"Kelîçe", ekmek külçesi yani ekmek somunu ve "tuhme", çok yemekten midenin hazımsızlığa uğraması demektir. Yani "Şehrin köpekleri o kadar doymuştu ki, önlerindeki ekmek somunlarını ayakları altında çiğnerler ve tokluktan yiyemezlerdi. Ve şehrin etrafındaki çölün kurtları dahi yedikleri yiyeceğin çokluğundan hazımsızlık hastalığına yakalanmışlardı."

"Kelîçe", ekmek külçesi ya'ni ekmek somunu ve "tuhme", çok yemekten mi'denin sû-i hazma uğraması demektir. Ya'ni "Şehrin köpekleri o kadar doymuş idi ki, önlerindeki ekmek somunlarını ayakları altında çiğnerler ve tokluktan yiyemezler idi. Ve şehrin etrafındaki sahrânın kurtları dahi yedikleri gıdânın çokluğundan tuhme illetine mübtelâ olmuş idiler."

2656. Şehir ve köy hırsızdan ve korkudan emîn olmuş idi; keçi dahi kuvvetli kurttan korkmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2656. Şehir ve köy hırsızdan ve korkudan emin olmuştu; keçi dahi kuvvetli kurttan korkmazdı.

Yüce Allah'ın lütfuyla şehir ve şehrin köyleri tam bir emniyet içindeydi.

Lutf-i Hak ile şehir ve şehrin köyleri emniyet-i tâmme içinde idi.

2657. Eğer kavmin ni'metlerinin şerhini söylersem ki, o günden güne ziyade olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2657. Eğer kavmin nimetlerinin açıklamasını söylersem ki, o günden güne artardı.

"Eğer Sebe şehri halkına Hakk'ın ihsanı olan nimetlerin açıklamasını söylersem ki, o nimetler Hak tarafından günden güne artardı." Bu beyitteki cümle, sonraki beytin birinci mısraı ile tamamlanır.

"Eğer Sebe' şehri ahâlîsine Hakk'ın ihsânı olan ni'metlerin şerhini söylersem ki, o ni'metler taraf-ı Hak'tan günden güne ziyâde olurdu." Bu beyitteki cümle, âtîdeki beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur.

2658. Mühim sözlerden men' edici gelir. Peygamberler "Fe'stakim!" emrini götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2658. Önemli sözlerden alıkoyucu gelir. Peygamberler "Fe'stakim!" emrini götürdüler.

"Günden güne artan Sebe' halkının nimetlerini açıklamak ve anlatmak bizi önemli sözlerden alıkoyar. Bu sebeple asıl konuya dönelim. Sözün özü, Sebe' şehri halkına peygamberler, Hakk'ın "Festakim" emrini getirdiler." Bu şerefli beyitte, Hûd Sûresi'nde ve Şûrâ Sûresi'nde geçen فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ (Hûd, 11/112) yani "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve tövbe eden kimseler seninle beraberdir!" ve وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ (Şûrâ, 42/15) yani "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların heveslerine uyma!" ayet-i kerimelerine işaret buyurulur. Yani peygamberler bu şehir halkına, Hakk'a şükretmede sebat etmeleri emrini getirdi.

"Günden güne ziyâde olan ehl-i Sebe'in ni'metlerini şerh ve beyân etmek bizi mühim sözlerden men'eder. Binâenaleyh maksada rücû' edelim. Velhâsıl Sebe' şehri halkına peygamber, Hakk'ın "Festakim" emrini getirdiler." Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Hûd'da ve sûre-i Şûrâ'da vaki فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ (Hud, 11/112) ya'ni "Emrolunduğu gibi müstakîm ol ve tövbe eden kimseler seninle beraberdir!" ve وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ (Şûrâ, 42/15) ya'ni "Emrolunduğun gibi müstakîm ol ve onların hevalarına tabi' olma!" âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur. Ya'ni enbiyâ bu şehir halkına şükr-i Hak'da sâbit-kadem olmaları emrini getirdi.

## Hak peygamberlerinin Sebe' ehline nasîhat ile gelmesi

2659. Oraya on üç peygamber geldi. Hepsi azgınlara rehber oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2659. Oraya on üç peygamber geldi. Hepsi azgınlara rehber oldular.

2660. (Dediler) ki: "Agâh olun, ni'met çoğaldı, şükür nerede? Eğer şükür [2670] merkebi yatarsa tahrik ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2660. (Dediler) ki: "Uyanık olun, nimet çoğaldı, şükür nerede? Eğer şükür [2670] binek hayvanı yatarsa harekete geçirin!"

"Hele" bir uyarı edatıdır. Hint nüshalarında "hela" (هلا) şeklinde geçer ki, bu da bir uyarı edatıdır; yani "Uyanık olun!" demektir. Yani "Uyanık olun, Hakk'ın nimetleri ve ihsanları çoğaldı. Siz bu nimetlere niçin şükretmiyorsunuz? Eğer şükür binek hayvanı olan kalbiniz ve diliniz, görünürde ve içten şükürden gafil olmuş ise, siz o binek hayvanını harekete geçirin!"

"Hele" edât-ı tenbîhdir. Hind nüshalarında "hela" (هلا) sûretinde vâki'dir ki, bu da edât-ı tenbîhdir; ya'ni "Agâh olun!" demek olur. Ya'ni "Agâh olun, Hakk'ın ni'metleri ve ihsanları çoğaldı. Siz bu ni'metlere niçin şükretmiyorsunuz? Eğer şükür merkebi olan kalbiniz ve lisânınız, zâhiren ve bâtınen şükürden gafil olmuş ise, siz o merkebi harekete getiriniz!"

2661. Akılda mün'imin şükrü vacib gelir; ve yoksa hışm-ı ebed kapısı açılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2661. Nimet verene akıl ile şükretmek vacip olur; aksi takdirde ebedî gazap kapısı açılır.

Nimet veren ister Hak olsun ister halk olsun, akıl açısından o nimeti verene karşı bir teşekkür vacip olur. Akıl insanı mutlaka nimete karşı şükretmeye yöneltir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hakk'ın nimetine karşı şükrün vacip oluşu لئن شكرتم لأزيدنكم ولئن كفرتم إن عذابي لشديد (İbrâhîm, 14/7) yani "Eğer şükrederseniz size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz muhakkak azabım şiddetlidir" ayet-i kerimesinde beyan buyurulur. Beyt-i şerifteki "hışm-ı ebed" (ebedî gazap) tabiriyle, nankörlük halinde isabet edeceği ayet-i kerimede beyan buyurulan "azâb-ı şedîd"e (şiddetli azaba) işaret buyurulur. Ve halkın ihsanına karşı olan şükrün vacip oluşu hakkında, hadîs-i şerifte من لم يشكر الناس لم يشكر الله yani "İnsanlara teşekkür etmeyen kimse, Allah'a şükretmedi" buyurulur.

Ni'met veren Hak olsun halk olsun, akıl tavrında o ni'meti verene karşı bir teşekkür vacib olur. Akıl insanı mutlakā ni'mete karşı teşekküre sevk eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de ni'met-i Hakk'a karşı şükrün vücûbu لئن شكرتم لأزيدنكم ولئن كفرتم إن عذابي لشديد (İbrâhîm, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz size ni'metimi ziyâde ederim ve eğer küfrân-ı ni'met ederseniz muhakkak azabım şiddetlidir" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Beyt-i şerîfteki "hışm-ı ebed" ta'bîriyle küfrân-ı ni'met hâlinde isâbet edeceği âyet-i kerîmede beyân buyurulan "azâb-ı şedîd"e işaret buyurulur. Ve halkın in'âmına karşı olan şükrün vücûbu hakkında, hadîs-i şerîfde من لم يشكر الناس لم يشكر الله ya'ni "Nâs'a teşekkür etmeyen kimse, Allah'a şükretmedi" buyurulur.

2662. Agah olun, keremi görünüz ve bunu muhakkak bir kimse eder mi ki böyle ni'metden dolayı bir şükr ile iktifâ ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2662. Agah olun, keremi görünüz ve bunu muhakkak bir kimse eder mi ki böyle ni'metten dolayı bir şükür ile iktifâ ede!

Ey halk! İçinde boğulduğunuz nimetlere alıştığınız için onu bir lütuf olarak görmekten gaflettesiniz. Uyanık olun da Hakk'ın bu sonsuz lütuf ve keremini görün; ve bu nimet ve ihsanı cömertlik ve bağış sahibi olan Hak'tan başka bir kimse yapabilir mi ki, böyle bol olan nimetten dolayı Hakk'a bir kere teşekkür etmek yeterli olsun! Bu sebeple her nimete ayrı ayrı şükürler gereklidir.

Ey halk! Müstağrak olduğunuz ni'metlere alıştığınız için onu bir lutuf olarak görmekten gaflettesiniz. Müteyakkız olunuz da Hakk'ın bu nihâyetsiz lutuf ve keremini görünüz; ve bu in'am ve ihsânı cûd u atâ sâhibi olan Hak'dan başka bir kimse yapabilir mi ki, böyle mebzûl olan ni'metten dolayı Hakk'a bir kerre teşekkür etmek kifayet etsin! Binâenaleyh her ni'mete ayrı ayrı şükürler lâzımdır.

2663. Baş bağışlar, bir secde-i şükr ister; ayak bağışlar, bir ka'de-i şükür ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2663. Baş bağışlar, bir şükür secdesi ister; ayak bağışlar, bir şükür oturuşu ister.

Ankaravî hazretleri bu şerefli beytin açıklamasında şöyle buyururlar: "Her uzvun ayrı ayrı kendisine uygun bir şükrü vardır. Nitekim Ebû Hâzim der: شكر الرأس السجدة وشكر القدم القعدة في الطاعة والمشى للخير والعبادة وشكر العينين النظر الى العبرة وآثار القدرة وغض البصر عن الحرام والاشياء المنهية وشكر الاذنين ان يستمع بهما خيراً ولا يستمع بهما شراً yani "Başın şükrü secde etmek ve ayağın şükrü ibadette oturmak ve hayır ve ibadet için yürümek ve iki gözün şükrü ibret verici şeylere ve kudret eserlerine bakmak ve haramdan ve yasaklanmış şeylerden göz yummak ve iki kulağın şükrü onlarla hayrı işitmek ve şerri dinlememektir."

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: “Her uzvun ayrı ayrı kendine münasib bir şükrü vardır. Nitekim Ebû Hâzim der: شكر الرأس السجدة وشكر القدم القعدة في الطاعة والمشى للخير والعبادة وشكر العينين النظر الى العبرة وآثار القدرة وغض البصر عن الحرام والاشياء المنهية وشكر الاذنين ان يستمع بهما خيراً ولا يستمع بهما شراً ya'ni "Başın şükrü secde ve ayağın şükrü tâatda oturmak ve hayır ve ibâdet için yürümek ve iki gözün şükrü ibret ve âsâr-ı kudrete bakmak ve haramdan ve eşyâ-yı menhiyeden göz yummak ve iki kulağın şükrü onlar ile hayrı işitmek ve şerri dinlememekdir.”

2664. Kavim demişlerdir ki: "Bizim şükrümüzü gül götürdü. Biz şükürden ve ni'metten bıktık."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2664. Kavim demişlerdir ki: "Bizim şükrümüzü gül götürdü. Biz şükürden ve nimetten bıktık."

Peygamberlerin bu nasihatlerine cevaben demişlerdir ki: "Bizim şükrümüzü gulyabani alıp götürdü. Biz bu şükürden ve nimetten bıktık usandık."

Peygamberlerin bu nasîhatlerine cevâben demişlerdir ki: "Bizim şükrümüzü gulyabânî alıp götürdü. Biz bu şükürden ve ni'metten bıktık usandık."

2665. "Biz atâdan öyle pejmürde olduk ki, bize ne tâat hoş gelir, ne hata!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2665. "Biz bağıştan öyle pejmürde olduk ki, bize ne itaat hoş gelir, ne hata!"

"Biz ilâhî bağışın bolluğundan öyle harap ve halleri değişmiş olduk ki, bizde ne ibadet zevki kaldı ne de kabahat şevki kaldı. İkisinden de hoşlanmaz bir hâle geldik!"

“Biz atâ-yı ilâhînin bolluğundan öyle harâb ve mütegayyirü'l-ahvâl olduk ki, bizde ne ibâdet zevkı kaldı ve ne de kabâhat şevkı kaldı. İkisinden dahi hoşlanmaz bir hâle geldik!”

2666. Biz ni'metleri ve bağı istemiyoruz, biz esbab-ı ferağı istemiyoruz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2666. Biz nimetleri ve bağı istemiyoruz, biz ferahlık sebeplerini istemiyoruz!

"Biz kalbin ferahlamasının sebepleri olan nimetleri ve bağları ve bostanları istemiyoruz. Onlardan bıktık!"

"Biz ferâğ-ı kalb esbabı olan ni'metleri ve bağları ve bostanları istemiyo-ruz. Onlardan bıktık!"

2667. Peygamberler dediler ki: "Kalbinizde bir illet vardır ki, ondan dolayı hak-şinaslıkta bir âfete mensubdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2667. Peygamberler dediler ki: "Kalbinizde bir illet vardır ki, ondan dolayı hakikati bilmede bir afete aittir."

Onların bu nankörlüğüne karşı peygamberler buyurdular ki: "Ey Sebe' halkı, sizin kalplerinizde manevi bir hastalık vardır ki, o hastalıktan dolayı o kalbiniz Hakk'ı tanıma hususunda bir afete ve zarara aittir." "Afete ait olma"dan kasıt, nimete nankörlük etmeye ait olmaktır. "Afetî"deki "ya" nispet içindir.

Onların bu küfrânına karşı peygamberler buyurdular ki: "Ey ehl-i Sebe', sizin kalblerinizde bir illet-i ma'neviyye vardır ki o illetten dolayı Hakk'ı tanıyı-cılık hususunda o kalbiniz bir âfete ve zarara mensûbdur." "Afete mensûbi-yet"ten murâd, küfrân-ı ni'mete mensûbiyettir. "Afetî"de "ya" nisbet içindir.

2668. Ni'met ondan bütün illet olur. Taâm hastada ne vakit kuvvet olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2668. Nimet ondan bütün hastalık olur. Yemek hastada ne zaman kuvvet olur?

"Hakk'ın nimetleri, kalplerdeki hastalık ve rahatsızlıktan dolayı size hastalık ve rahatsızlık oluyor. Nasıl ki lezzetli ve güzel yemek, hasta için hiçbir zaman kuvvet sebebi olamaz." Çünkü midesi bozuk ve zayıf olduğundan o lezzetli ve güzel yemekler onun hastalığını artırır ve bir hastalık olur. İşte sizin içinizdeki hastalık da Hakk'ın latif nimetlerini hastalığa dönüştürdü.

"Hakk'ın ni'metleri kalblerdeki illet ve hastalıktan dolayı size illet ve ma-raz oluyor. Nitekim nefis ve lezîz taâm hasta için hiçbir vakit sebeb-i kuvvet olamaz." Çünkü mi'desi bozuk ve zayıf olduğundan o nefis ve lezîz taâmlar onun hastalığını artırır ve bir illet olur. İşte sizin içinizdeki illet dahi Hakk'ın latîf ni'metlerini illete tahvîl etti.

2669. Ey musır, senin önüne ne kadar hoş geldi, cümlesi nâhoş ve onun safı bu-lanık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2669. Ey ısrar eden, senin önüne ne kadar hoş geldi, hepsi nahoş ve onun safı bulanık oldu.

"Musırr", "ısrar" kelimesinden türemiş bir fail ismidir. Sürekli olarak günah üzerinde durmak anlamına gelir. "Ey cahil ve ahmaklıkta ısrar eden kişi, senin önüne Hakk'ın ne kadar latif nimetleri geldi. O nimetlerin hepsi nahoş ve berrağı ve durusu bulanık oldu. Sen o nimetleri azap zannettin ve 'Bu hayat çekilmez bir elem yüküdür!' dedin."

"Musırr", "ısrar"dan ism-i fâildir. Aleddevâm ma'siyet üzerinde durmak ma'nâsınadır. "Ey câhil ve hamâkatte musırr olan kimse, senin önüne Hakk'ın ne kadar latîf ni'metleri geldi. O ni'metlerin hepsi nâhoş ve berrağı ve durusu bulanık oldu. Sen o ni'metleri azâb zannettin ve "Bu hayât çekil-mez bir bâr-ı elemdir!" dedin.

2670. Sen o hoşlukların düşmanı geldin. Her ne ki onun üzerine el vurdun, nâhoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2670. Sen o hoşlukların düşmanı geldin. Her ne ki onun üzerine el vurdun, nâhoş oldu.

Sen ilâhî ihsan olan o zevklerin ve hoşlukların düşmanı oldun ve kalbinde onlara karşı düşmanlık hissi besledin. Bu düşmanlık duygusu sebebiyle elini bu hayatın zevklerinden hangisine vurduysan, sana nâhoş ve zevksiz geldi ve bu zevksizlik seni şükürsüzlüğe sevk etti.

Sen ihsân-ı ilâhî olan o zevklerin ve hoşlukların düşmanı oldun ve kalbinde onlara karşı düşmanlık hissi besledin. Bu düşmanlık duygusu sebebiyle elini bu hayatın zevklerinden hangisine vurdun ise sana nâhoş ve zevksiz geldi ve bu zevksizlik seni şükürsüzlüğe sevk etti.

2671. Her kim ki, o âşinâ ve senin yârin oldu, senin nazarında hakîr ve zelîl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2671. Her kim ki, o tanıdık ve senin dostun oldu, senin gözünde değersiz ve aşağı oldu.

"Öteden beri tanıdığın ve arkadaşlık ettiğin bir kimse, ilâhî lütuf ile seni Hakk yoluna yönlendirmek için öğüt verse, senin gözünde değersiz ve aşağı olur." Çünkü onun yönlendirmesi ve öğüdü, kibir ve haset sıfatları sebebiyle nefsine ağır gelir. Nasıl ki, Kureyş'in ileri gelenlerine şanlı peygamberimiz Efendimiz'in daveti ve öğütleri ağır geldi; ve şanlı peygamberimiz Efendimiz onların arasında ortaya çıktığı için onu değersiz ve aşağı gördüler.

"Öteden beri tanıdığın ve arkadaşlık ettiğin bir kimse lutf-i ilâhî ile seni tarîk-ı Hakk'a irşâd için nasîhat etse, senin nazarında hakîr ve zelîl olur." Zîrâ onun irşâd ve nasîhati, kibir ve hased sıfatları hasebiyle nefsine ağır gelir. Nitekim sanâdîd-i Kureyş'e Resûl-i zîşân Efendimiz'in da'veti ve nasâyihi ağır geldi; ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz onların arasında zuhûr ettiği için hakîr ve zelîl gördüler.

2672. Her kim ki, o seninle yabancı olur, o dahi senin önünde çok büyük ve muhteremdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2672. Her kim ki, o seninle yabancı olur, o dahi senin önünde çok büyük ve muhteremdir.

Öteden beri tanımadığın ve geçmiş hâllerini bilmediğin yabancı bir kimse, Hakk'ın yüzünden görünerek seni yanlış bir yola sevk etmek için sözler söylese, senin katında makbul olur; ve o kimse senin önünde büyük ve muhteremdir.

Öteden beri tanımadığın ve mâsebak-ı ahvâlini bilmediğin yabancı bir kimse rûy-ı Hak'tan görünerek seni eğri bir yola sevk için sözler söylese indinde makbûl olur; ve o kimse senin önünde büyük ve muhteremdir.

2673. Bu da o hastalığın te'sirindendir, onun zehri cümle a'zâda sârîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2673. Bu da o hastalığın etkisindendir, onun zehri bütün organlara yayılmıştır.

"Bu hayırsever tanıdığını ve dostunu küçük ve zelil; ve yabancı kimseyi, kötü niyetli olsa bile, büyük ve saygın görmen de senin içindeki nefsanî hastalığın etkisindendir. O hastalığın zehri vücudunun bütün organlarına yayılır." Fakat kalbin bu hastalıktan arınmış olursa, firasetin (sezgin) parlak olur, gerek tanıdık olsun gerek yabancı olsun hayırseverini derhal tanırsın. Nasıl ki Cenâb-ı Sıddîk-ı A'zam (r.a.) hazretleri şanlı peygamberimiz Resûl-i zîşân Efendimiz ile peygamberlikten önce beraber düşüp kalktığı halde, meydana gelen davet üzerine derhal imanı kabul edip boyun eğdiler.

"Bu hayırhâhın olan âşinâyı ve dostu hakîr ve zelîl; ve yabancı kimseyi bedhâhın olsa bile büyük ve muhterem görmen dahi o senin bâtınındaki nefsânî hastalığın te'sîrindendir. O hastalığın zehri bütün a'zâ-yı vücûduna sirâyet eder." Fakat kalbin bu marazdan ârî olursa, firâsetin parlak olur, gerek âşinâ olsun ve gerek yabancı olsun hayırhâhını derhal tanırsın. Nitekim Cenâb-ı Sıddîk-ı A'zam (r.a.) hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz ile kable'l-bi'se berâberce düşüp kalktığı halde, vâki' olan da'vet üzerine derhal îmânı kabûl edip inkiyâd buyurdular.

2674. O illetin ref'ini çabuk yapmak lazımdır, zîrâ şeker onunla necis görünmek ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2674. O illetin giderilmesini çabuk yapmak gerekir, çünkü şeker onunla pis görünmek ister.

"O nefse ait illetin kalpten çabuk giderilmesi çaresine bakmak gerekir. Çünkü tatlı ve latif olan şeker bu illet sebebiyle pis görünür;" ve latif olan marifetler (Allah'ı bilme halleri) ve öğütler bu manevî hastalık yüzünden, çirkin ve acı görünür.

"O nefsânî olan illetin kalbden çabuk def'i çâresine bakmak lâzımdır. Zîrâ tatlı ve latîf olan şeker bu illet sebebiyle necis görünür;" ve latîf olan maârif ve nasâyih bu maraz-ı ma'nevî yüzünden, çirkin ve acı görünür.

2675. Sana gelen her bir hoşluk nâhoş olur; eğer ab-ı hayvan erişse ateş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. Sana gelen her bir hoşluk nahoş olur; eğer âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) erişse ateş olur.

2675. O sıfat, ölümün ve derdin kimyasıdır, senin hayatın akıbet ondan ölüm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. O sıfat, ölümün ve derdin kimyasıdır, senin hayatın sonunda ondan ölüm olur.

Yani, "Manevî bir hastalık olan o nefsanî sıfat, izafî ruhun ölümünün ve dert ile sıkıntının kimyasıdır. Senin manevî olan hayatın sonunda, o iyiyi kötüye çeviren sıfattan ölüm haline gelir;" ve insanlığın kesilir de yalnız hayvanlığın kalır.

Ya'ni, "Bir ma'nevî maraz olan o sıfat-ı nefsânî, rûh-i izâfi ölümünün ve derd ve rencin kimyâsıdır. Senin ma'nevî olan hayatın akıbet, o iyiyi kötüye kalb eden sıfatdan ölüm hâline gelir;" ve insaniyetin munkatı' olup yalnız hayvâniyetin kalır.

2677. Birçok gıda ki, gönül ondan diri oldu, vaktaki senin tenine geldi, kokmuş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2677. Birçok gıda ki, gönül ondan diri oldu, vaktaki senin tenine geldi, kokmuş oldu.

Bu şerefli beyitte iki vecih (yön) anlam mümkündür. Biri zâhirî (dışa ait), biri bâtınîdir (içe ait). Yani "Birçok zâhirî gıda var ki, senin kalbin ondan kuvvet buldu ve dirildi; o lezzetli olan zâhirî gıda senin tenine ve cismine girince karnında kokmuş necis (pis) oldu;" veyahut "Ruhun gıdası olan birçok evliya bilgisi (maârif-i evliyâ) vardır ki, kalp ondan nurlanıp diri olur. Senin diline ve zihnine geldiği vakit tesirini kaybedip senin nefsinle kokmuş oldu."

Bu beyt-i şerîfte iki vecih ma'nâ mümkindir. Biri zâhirî, biri bâtınîdir. Ya'ni "Birçok gıdâ-yı zâhirî var ki, senin kalbin ondan kuvvet buldu ve dirildi; o lezîz olan gıdâ-yı zâhirî senin tenine ve cismine girince karnında kokmuş necis oldu;" veyâhut "Gıdâ-yı rûh olan birçok maârif-i evliyâ vardır ki, kalb ondan nurlanıp diri olur. Senin lisânına ve dimâğına geldiği vakit te'sîrini kaybedip senin nefsinle kokmuş oldu."

2678. Birçok azîz ki, naz ile şikâr oldu, senin şikârın olduğu vakit senin indinde hakîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2678. Birçok aziz ki, naz ile avlandı, senin avın olduğu zaman senin yanında değersiz oldu.

"Naz ve nimet ile avlanan birçok aziz varlığa sahip kimseler sana av oldukları zaman, senin yanında değersiz oldular." Çünkü senin kalbindeki hastalık, onların değerini görmene engel oldu. Eğer sende o hastalık olmasaydı, o kıymetli kimsenin aklından ve sağlığından faydalanırdın.

"Naz ve ni'met ile şikâr edilen birçok azîzü'l-vücûd olan kimseler sana şikâr oldukları vakit, senin indinde hakîr oldular." Çünki senin kalbindeki illet, onların izzetini görmeğe mâni' oldu. Eğer sende o illet olmasa idi, o kıymetli kimsenin aklından ve sıhhatinden istifade ederdin.

2679. Aklın akıl ile safâ cihetinden âșinalığı olduğu vakit, her dem muhabbet ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2679. Aklın akıl ile saflık yönünden tanışıklığı olduğu zaman, her an sevgi artar.

Çünkü iki akıl sahibinin saflık yönünden birbiriyle tanışıklığı ve sohbetleri olduğu zaman, her an aralarındaki sevgi artar.

Zîrâ iki sahib-i aklın safvet cihetinden birbiriyle âşinâlığı ve sohbetleri olduğu vakit, her an aralarındaki muhabbet ziyâde olur.

2680. Nefsin her alçak nefis ile aşinalığını, sen yakînen bil ki, her dem kem- [2690] terdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2680. Nefsin her alçak nefis ile aşinalığını, sen kesin olarak bil ki, her zaman daha düşüktür.

"Özünde alçak olan her iki nefsin birbiriyle aşinalığı ve dostluğu daima pek düşüktür." Çünkü her iki nefis sahibi birbirleriyle dost ve arkadaş oldukları zaman, nefsanî sıfatlarının üstün gelmesi yüzünden dostlukları pek çabuk düşmanlığa dönüşür. Nasıl ki ayet-i kerimede bu hakikat beyan buyurulur: الأخلاء يومئذ بعضهم لبعض عدو إِلَّا المتقين (Zuhruf, 43/67) yani “Bu günde muttakiler hariç olmak üzere dostlar birbirine düşmandır."

"Hadd-i zâtında alçak olan her iki nefsin birbiriyle âşinâlığı ve dostluğu dâimâ pek aşağıdır." Zîrâ her iki nefis sahibi birbirleriyle dost ve musahib oldukları vakit, sıfat-ı nefsâniyyelerinin galebesi yüzünden pek çabuk dostlukları adâvete münkalib olur. Nitekim âyet-i kerîmede bu hakîkat beyân buyurulur: الأخلاء يومئذ بعضهم لبعض عدو إِلَّا المتقين (Zuhruf, 43/67) ya'ni “Bu günde müttakîler müstesnâ olmak üzeré dostlar birbirine düşmandır."

2681. Zîrâ ki, onun nefsi illet etrafında dolaşır, ma'rifeti çabuk fâsid eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2681. Çünkü onun nefsi illet etrafında dolaşır, tanışıklığı çabuk bozar.

"Çünkü her iki nefis sahibi, manevî bir illet olan nefsanî sıfatlar etrafında dolaşır, kalplerinde asla saflık bulunmaz. Bu sebeple aralarındaki tanışıklık ve aşinalık çabuk bozulur." "Ma'rifet" kelimesinden kastedilen, tanışıklıktır.

"Zîrâ her iki sahib-i nefis bir illet-i ma'neviyye olan sıfât-ı nefsâniyye etrâfında dolaşır, asla kalblerinde safvet bulunmaz. Binâenaleyh aralarındaki muârefe ve âşinâlık çabuk bozulur." "Ma'rifet" kelimesinden murâd, âşinâlıktır.

2682. Eğer dostu yarın nefret edici istemezsen, dostluğu akıl ile ve akl ile tut! Eğer yarın âlem-i hakikatte nefret edici bir dost istemiyorsan, bugün dostluğu âkıl olan insân-ı kâmil ile ve nefsinle değil, aklın ile et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2682. Eğer yarın dostu nefret edici istemezsen, dostluğu akıl ile ve akıl ile tut! Eğer yarın hakikat âleminde nefret edici bir dost istemiyorsan, bugün dostluğu akıllı olan insân-ı kâmil ile ve nefsinle değil, aklın ile kur!

2683. Mâdemki nefsin semûmundan illetlisin, her ne tutarsan sen maraza âletsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2683. Mademki nefsin sam rüzgârından hastasın, her ne tutarsan sen hastalığa araçsın.

"Semûm", sam rüzgârı; "sümûm", zehir anlamına gelen "semm" kelimesinin çoğuludur. Her iki anlam da uygundur. Yani "Mademki nefsin tarafından daima hastalık meydana getiren sam rüzgârı esiyor ve sen de o rüzgâra maruz kaldığın için hastasın." Yahut, "Mademki nefse ait sıfatların zehirlerinden hastalık sahibi oldun, her neyi tutarsan bu hastalığın ona da bulaşır. Bu sebeple sen hastalığın yayılmasına araçsın."

"Semûm”, sam rüzgârı; “sümûm", zehir ma'nâsına olan "semm"in cem'idir. Her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni "Mâdemki nefsin tarafından dâimâ maraz îkā' eden sam rüzgârı esiyor ve sen dahi o rüzgâra ma'rûz kaldığın için illetlisin." Yâhut, "Mâdemki sıfat-ı nefsâniyye zehirlerinden illet sâhibi oldun, her neyi tutarsan bu illetin ona da sirâyet eder. Binâenaleyh sen marazın intişârına âletsin."

2684. Eğer bir gevheri tutarsan bir taş olur ve eğer gönül muhabbeti tutsan bir cenk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2684. Eğer bir cevheri tutarsan bir taş olur ve eğer gönül muhabbeti tutsan bir cenk olur.

Eğer kıymetli bir cevheri, yani zeki bir şahsı kendine bağlasan, o da nefsanî olup kalbi taş gibi kaskatı olur ve eğer bir şahsa gönül muhabbeti yöneltsen cenk ve mücadele ortaya çıkar. Sözün özü, senin muradının aksi ortaya çıkar.

Eğer kıymetli bir cevheri, ya'ni sahib-i zekâ bir şahsı kendine bend etsen, o da nefsânî olup kalbi taş gibi kaskatı olur ve eğer bir şahsa gönül muhabbeti tevcîh etsen cenk ve cidâl zuhûr eder. Velhâsıl senin murâdının aksi zâhir olur.

2685. Ve eğer bir bikr-i latif olan nükteyi tutsan, senin derkinden sonra zevksiz ve kesîf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2685. Ve eğer latif bir bakire olan nükteyi tutsan, senin anlayışından sonra zevksiz ve yoğun olur.

"Nükte", anlayış ve idrakin akla ve zarafete bağlı olduğu nazik anlam; "bikr" (bakire), burada henüz idrak edilmiş olan bir anlam demektir. Yani "Ey nefsanî olan iddiacı âlim, eğer anlam âleminden henüz idrake gelmemiş olan latif bir nükteyi tutsan ve idrak etsen, o nükte senin idrakinden sonra söz âleminde zevksiz ve yoğun ve karanlık olur. Bir kâmilden (olgun insandan) bir nükte işittiğin zaman, kibir ve kendini beğenmişliğinden dersin..."

"Nükte", fehim ve idrâki akıl ve zarafete mütevakkıf olan nâzik ma'nâ; "bikr", burada henüz idrâk edilmiş olan bir ma'nâ demektir. Ya'ni "Ey nefsânî olan âlim-i müddeî, eğer ma'nâ âleminden henüz idrâke gelmemiş olan latîf bir nükteyi tutsan ve idrâk etsen, o nükte senin idrâkinden sonra âlem-i kelâmda zevksiz ve kesîf ve zulmânî olur. Bir kâmilden bir nükte işitiğin vakit, kibir ve ucbünden dersin..."

2686. Ki: "Ben bunu çok dinledim, eski oldu, ey azud ondan gayri dîger şey söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2686. Ki: "Ben bunu çok dinledim, eski oldu, ey azud ondan gayri dîger şey söyle!"

"Azud", kol anlamına gelir; burada yardımcı ve destekçi anlamındadır. Bu şerefli beyit, nefsanî âlimin (nefsinin bilgisiyle hareket eden kişinin), insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) beyan ettiği ilim ve marifetlere (bilgi ve irfanlara) itirazıdır. Der ki: "Ey ilim ve marifette yardımcı olan kişi, ben senin bu söylediklerini çok dinledim, bu anlamlar artık eskidi. Bundan başka, benim işitmediğim bir şey söyle ki haz ve zevk duyayım!"

"Azud”, bâzû ma'nâsınadır; burada muâvin ve yardımcı ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf âlim-i nefsânînin, kâmilin beyân buyurduğu ulûm ve maârife ta'rîzidir. Der ki: "Ey ulûm ve maârifte yardımcı olan kimse, ben senin bu söylediklerini çok dinledim, bu ma'nâlar artık eskidi. Bundan başka beni işitmediğim bir şey söyle ki haz ve zevk duyayım!"

2687. Diğer tâze ve yeni şeyi dahi söylenmiş tut, yarın yine ondan tok ve nefret edici olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2687. Diğer taze ve yeni şeyi de söylenmiş kabul et, yarın yine ondan tok ve nefret edici olursun.

Bu şerefli beyit, insân-ı kâmilin iddialı âlime cevabıdır. Yani "Eskiden bıkan efendi, farz et ki diğer taze ve yeni marifet (bilgi) inceliği de istediğin gibi söylenmiş oldu, yarın yine ona da eskidir diyecek ve ondan nefret edecek değil misin?"

Bu beyt-i şerîf kâmilin âlim-i müddeîye cevabıdır. Ya'ni "Eskiden bıkan efendi, farz et ki diğer tâze ve yeni nükte-i maârif de murâdınca söylenmiş oldu, yarın yine ona da eskidir diyecek ve ondan nefret edecek değil misin?"

2688. Def'-i illet et! İllet münkatı' olduğu vakit her eski söz senin önünde yeni olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2688. Hastalığı def et! Hastalık kesildiği zaman her eski söz senin önünde yeni olur!

"Hav" kelimesinin birçok anlamı vardır; burada koparmak ve kesmek anlamındadır. "Ey nefsinin kibir, kendini beğenme ve haset gibi zehirli sıfatlarından dolayı hasta olan âlim efendi! Bu hastalığın tedavisini bilen ilahî tabiplere başvur! Bu hastalıklar kesildiği zaman, her dinlediğin eski söz senin önünde yeni olur; ve o eski sözden yeni yeni incelikler, hastalıksız olan kalbine yansır."

“Hav”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada koparmak ve kesmek ma'nâsınadır. “Ey nefsinin kibir ve ucüb ve hased gibi zehirli sıfatlarından illet sahibi olan âlim efendi! Bu illetin tedavisini bilen tabîbân-ı ilahîye müracaat et! Bu illetler kesildiği vakit, her dinlediğin eski söz senin önünde yeni olur; ve o eski sözden yeni yeni nükteler, illetsiz olan kalbine aks eder.”

2689. Tâ ki o eski, yeni yaprak getirsin. O eski, çukurdan yüz salkım açsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2689. Tâ ki o eski, yeni yaprak getirsin. O eski, çukurdan yüz salkım açsın!

"Gev", Farsça kâf harfiyle çukur anlamına gelir. "İlleti kalbinden def et ki, o eski anlamlar yeni marifet yaprakları döksün; o eski sözler, nefsanî sıfatların molozlarından temizlenmiş olan kalp çukurundan birçok ilahî marifet salkımlarını açsın!" Hint nüshalarında ikinci mısra "بشکفاند کهنه صد خوشه ز گو" yani "Eski yüz salkımı çukurdan açtırsın" şeklinde yer almıştır.

“Gev”, kâf-ı Fârisî ile çukur ma'nâsınadır. “İlleti kalbinden def' et ki, o eski ma'nâlar yeni ma'rifet yaprakları döksün; o eski sözler sıfât-ı nefsâniyye molozlarından temizlenmiş olan kalb çukurundan birçok maarif-i ilâhiyye salkımlarını açsın!” Hind nüshalarında ikinci mısra' بشکفاند کهنه صد خوشه ز گو ya'ni “Eski yüz salkımı çukurdan açtırsın” sûretinde vâki' olmuştur.

2690. “Biz tabîbleriz ve Hakk'ın şakirdleriyiz. Kulzüm denizi bizi gördü, [2700] yarıldı.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2690. “Biz tabipleriz ve Hakk'ın öğrencisiyiz. Kulzüm denizi bizi gördü, yarıldı.”

Bu şerefli beyitten itibaren peygamberler (a.s.) tarafından Sebe' şehri halkına verilmiş olan cevaplardır ki, bu anlamlar bütün peygamberlerin (a.s.) ümmetlerine verdikleri cevapları da kapsar ve onların vârisleri olan kâmil evliyalar (Allah dostları) dahi hâlen bu anlamları açıklarlar. Yani “Bizler nefsanî hastalıkları tedavi eden tabipleriz ve bu tabiplik usulünü Hak'tan öğrendik ve Hakk'ın öğrencileriyiz. "Kulzüm Denizi" yani Kızıldeniz bizi gördü yarıldı.” Kulzüm Denizi'nin yarılması فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ (Araf, 7/60) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere Musa'nın (a.s.) mucizesidir. Fakat bütün peygamberlerin dilinden açıklanması, لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ["Resûllerinden hiçbirini ayırmayız"] ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere peygamberlerin (a.s.) nübüvvet (peygamberlik) anlamında tek bir şahıs hükmünde olduklarına işarettir.

Bu beyt-i şerîften i'tibâren enbiyâ (aleyhimü's-selâm) taraflarından Sebe' şehri ehline verilmiş olan cevaplardır ki, bu ma'nâlar umûm enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ümmetlerine verdikleri cevaplara da şâmildir ve onları vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ dahi el-ân bu ma'nâları beyan buyururlar. Ya'ni “Bizler ilel-i nefsâniyyeyi tedâvî eden tabîbleriz ve bu usûl-i tabâbeti Hak'tan öğrendik ve Hakk'ın şâkirdleriyiz. "Bahr-ı Kulzüm" ya'ni Bahr-i ahmer bizi gördü yarıldı.” Bahr-i Kulzüm'ün yarılması فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ (Araf, 7/60) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Mûsa (a.s.)ın mu'cizesidir. Fakat umûm enbiyâ lisânından beyanı, لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ["Resûllerinden hiçbirini tefrîk etmeyiz"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu [üzere] enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ma'nâ-yı nübüvvette şahs-ı vâhid hükmünde olduklarına işarettir.

2691. "O tabîatın tabîbleri başkadırlar; zira kalbe, nabza mensub olan yoldan bakarlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2691. "O tabiatın tabipleri başkadırlar; çünkü kalbe, nabza ait olan yoldan bakarlar."

"O tabiata hizmet eden hekimler başkadırlar. Bedenin sağlığını ve bozukluğunu anlamak için kalbe nabız yoluyla bakarlar. Onların görevleri görünen âleme özgüdür."

"O tabîata hizmet eden hekimler başkadırlar. Cismin sıhhat ve fesâdını anlamak için kalbe nabız yolundan bakarlar. Onların vazîfeleri sûret âlemine mahsûstur."

2692. "Biz kalbe vâsıtasız hoş nazar ederiz, zîrâ biz firâset cihetinden yüksek penceredeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2692. "Biz kalbe aracısız hoş nazar ederiz, çünkü biz feraset yönünden yüksek penceredeyiz."

Bu şerefli beyitte "Müminin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Ve feraset iki çeşittir: Birisi "şer'î feraset", diğeri "hikemî feraset"tir. Şer'î feraset kalbî keşiftir ve hikemî feraset aklî keşiftir. İlki peygamberlere ve evliyalara, ikincisi ise hikmet sahiplerine ve akıllılara özgüdür. Bu hususta Cenab-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbiratü'l-İlahiyye adlı yüce eserlerinde ayrıntılar vardır. Yani "Biz peygamberler ve evliyalar zümresi, halkın kalplerine aracısız ve doğrudan doğruya bakarız; ve onda olan fikirleri ve manaları, özel eşyalar gibi müşahede ederiz. Çünkü biz şer'î feraset yönünden yüksek pencerede oturup seyrederiz."

Bu beyt-i şerifte اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ve firâset iki nevi'dir: Birisi "firâset-i şer'iyye", diğeri "firâset-i hikemiyye"dir. Firâset-i şer'iyye keşf-i kalbîdir ve firâset-i hikemiyye keşf-i aklîdir. Evvelki enbiyâ ve evliyâya ve ikinci hükemâya ve ukalâya mahsûstur. Bu husûsta Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlilerinde tafsîlât vardır. Ya'ni "Biz zümre-i enbiyâ ve evliyâ, halkın kalblerine vâsıtasız ve doğrudan doğruya bakarız; ve onda olan efkâr ve maânîyi, eşyâ-yı mahsûse gibi müşâhede ederiz. Zîrâ biz firâset-i şer'iyye cihetinden yüksek pencerede oturup temâşâ ederiz."

2693. "Bunlar gıda ve yemişlerin tabîbleridir; rûh-ı hayvânî bunlar ile muhkemdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2693. "Bunlar gıda ve yemişlerin tabîbleridir; hayvanî ruh bunlar ile sağlamdır."

"Bu tabiata hizmet eden tabîbler (doktorlar), gıdaların ve yemişlerin tabîbleridir. Yani bedendeki hastalıkların tedavisi için gıdalar ve meyveler düzenlerler. Çünkü hayvanî ruh bu gıdalar ve yemişler ile kuvvet bulur ve sağlam ve güçlü olur."

"Bu tabîata hâdim olan tabîbler gıdaların ve yemişlerin tabîbleridir. Ya'ni cisimdeki emrâzın tedâvîsi için gıdalar ve meyveler tertib ederler. Çünki rûh-ı hayvânî bu gıdalar ve yemişler ile kuvvet bulur ve muhkem ve metîn olur."

2694. "Biz fiiller ve sözler üzerine tabîbleriz. Bizim ilhâm edicimiz nûr-ı celâlin pertevidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2694. "Biz fiiller ve sözler üzerine tabîbleriz. Bizim ilhâm edicimiz nûr-ı celâlin (ilahi celâl nurunun) yansımasıdır."

Bizim tabipliğimiz, fiiller ve sözler tabipliğidir; bize bu tabipliği ilham eden, ilahi celâl nurunun yansımasıdır. "Nûr-ı celâlin yansıması"ndan kastedilen, mutlak varlığın "hakîkat-i muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesidir ki, bu mertebeye "akl-ı kül" (evrensel akıl) de derler. Bütün peygamberlere ve evliyalara vahiy ve ilham bu mertebeden gerçekleşir.

"Bizim tabâbetimiz, tabâbet-i ef'âl ve akvâldir; bize bu tabâbeti ilhâm edici olan celâl-i ilâhî nûrunun pertevidir." "Nûr-ı celâlin pertevi"nden murad, vücûd-i mutlakın "hakîkat-i muhammediyye" mertebesidir ki, bu mertebeye "akl-ı kül" dahi derler. Bilcümle enbiyâya ve evliyâya vahiy ve ilhâm bu mertebeden vâki' olur.

2695. (Deriz ki): "Böyle bir fiil sana nafi' olur, ve öyle bir fiil sana katı' olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2695. (Deriz ki): "Böyle bir fiil sana faydalı olur, ve öyle bir fiil sana kesici olur."

Bizlere küllî akıl mertebesinden meydana gelen vahiy ve ilham üzerine halka deriz ki: "Böyle fiil senin hastalığına faydalı olur ve öyle bir fiil de senin manevî hayatını kesici ve öldürücü olur."

Bizlere akl-ı kül mertebesinden vâki' olan vahiy ve ilhâm üzerine halka deriz ki: "Böyle fiil senin hastalığına nâfi' olur ve öyle bir fiil de senin hayât-ı ma'neviyyeni kat' edici ve öldürücü olur."

2696. "Böyle bir söz seni öne getirir ve öyle bir söz sana sokma ve elem getirir.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2696. "Böyle bir söz seni öne geçirir ve öyle bir söz sana sokma ve elem getirir."

"Nîş", iğne, arı ve akrep sokması ve zehir anlamlarına gelir.

"Nîş", iğne, arı ve akrep sokması ve zehir ma'nâlarına gelir.

2697. "O tabîbler için bir idrar delil olur; ve bu bizim delilimiz Celîl'in vahyi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. "O tabipler için bir idrar delil olur; ve bu bizim delilimiz Celîl'in vahyi olur."

Cismanî olan tabipler, cismin illetini anlamak için idrarını tahlil ederler. Hastalığın teşhisi için hastanın idrarı onlara delil olur; ve manevî hastalığı anlamak için bizim delilimiz ise yüce olan Hakk'ın vahyi olur.

"Cismânî olan tabîbler cismin illetini anlamak için idrârını tahlil ederler. Teşhîs-i maraz için hastanın idrârı onlara delîl olur; ve ma'nevî marazı anlamak için bizim delilimiz ise Celîlü'ş-şân olan Hak'ın vahyi olur."

2698. "Biz kimseden bir ücret istemeyiz; bizim ücretimiz Hak'tan çokluk vâsıl olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2698. "Biz kimseden bir ücret istemeyiz; bizim ücretimiz Hak'tan çokluk vâsıl olur."

"Biz yaptığımız tedaviye karşılık kimseden muayene ücreti ve zahmet bedeli istemeyiz. Bizim ücretimiz Hak tarafından bize çokluk erişir." "Besî" kelimesi yeterli anlamına gelir ve sonundaki "yâ" nispet eki olursa, yeterli derecede ve oranda bize gelir demek olur. Bu şerefli beyitte, "Ben o davetim üzerine ücret istemem, benim ücretim Âlemlerin Rabbi üzerinedir" (Şuara, 26/109) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Biz yaptığımız tedaviye mukābil kimseden vizite ve ayak teri istemeyiz. Bizim ücretimiz Hak cânibinden bize çokluk erişir." "Besî", kâfi ma'nâsına ve âhirindeki "yâ" nisbet olursa kifâyete mensûb olarak ya'ni kâfî derecede ve nisbette bize gelir demek olur. Bu beyt-i şerifte وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرِ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (En'am, 6/90) (Şuara, 26/109) ("Ey peygamber, de ki:) Ben o da'vetim üzerine ücret istemem, benim ücretim Rabbü'l-âlemîn üzerinedir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

2699. “Agah olun, nâsûr hastalığına salâ! Bizim ilacımız birer birer hasta içindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2699. “Uyanık olun, nâsûr hastalığına çağrı! Bizim ilacımız birer birer hasta içindir."

"Nâsûr", içi bozuk olmakla sürekli akan yara ve çatlak anlamındadır. Çoğulu "nevâsir" gelir. Nefse ait hastalıklar (emrâz-ı nefsâniyye) bu onulmaz yaraya benzetilmiştir.

"Nâsûr", içi fâsit olmakla dâimâ akan yara ve çatlak ma'nâsınadır. Cem'i "nevâsir" gelir. Emrâz-ı nefsâniyye bu onulmaz yaraya teşbîh buyurulmuştur.

## Kavmin peygamberan (aleyhimü's-selam)dan mu'cize istemesi

2700. Kavim dediler: "Ey müddeî olan taife, ilm-i tıbbın ve nâfi'liğin şahidi hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2700. Kavim dediler: "Ey iddia eden topluluk, tıp ilminin ve faydalılığının şahidi nerede?"

Peygamberlerin bu şerefli beyanlarına cevaben muhalefet eden topluluk dediler ki: "Ey iddia eden zümre, biz tabibiz ve hastalara ilaçlarımız vardır diyorsanız, kuru söz ile inanamayız, tıp ilmine vukufunuzun ve halka faydanızın ispatını isteriz."

Peygamberlerin bu beyânât-ı şerîfelerine cevâben muhalefet eden tâife dediler ki: "Ey müddeî olan zümre, biz tabîbiz ve hastalara ilaçlarımız vardır diyorsanız, kuru söz ile inanamayız, ilm-i tıbba vukūfunuzun ve halka fâidenizin isbâtını isteriz."

2701. "Mâdemki siz de bu uykuya ve taâma bağlanmışsınız, bizim gibi olursunuz ve köyde otlarsınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2701. "Mademki siz de bu uykuya ve yemeğe bağlanmışsınız, bizim gibi olursunuz ve köyde otlarsınız."

Bu şerefli beyitte, "Bu Resûl'e ne oldu ki yemek yer ve çarşılarda yürür?" (Furkan, 25/7) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Ey peygamberlik iddiasında bulunanlar, mademki siz de bizim gibi yer, içer ve uyursunuz, muhakkak bizim gibi olursunuz; ve bu dünya köyünde otlar ve yaşarsınız, bizden ne farkınız olur?"

Bu beyt-i şerifte وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسواق (Furkan, 25/7) ya'ni "Bu Resûl'e ne oldu ki taâm yer ve sokaklarda yürür? dediler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey peygamberlik da'vâsında bulunanlar, mâdemki siz de bizim gibi yer, içer ve uyursunuz, muhakkak bizim gibi olursunuz; ve bu dünyâ köyünde otlar ve yaşarsınız, bizden ne farkınız olur?"

2702. "Mâdemki siz de bu su ve çamur tuzağındasınız, siz ne vakit gönül sîmurgunun avcısısınız?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2702. "Mademki siz de bu su ve çamur tuzağındasınız, siz ne zaman gönül simurgunun avcısısınız?"

"Simurg", anka ve zümrüdüanka kuşu anlamındadır. Yakalaması zor olan istenen şeyden kinayedir. Yani "Mademki siz maddî âlem tuzağındasınız, yakalaması zor olan gönül ankasının avcısı olabilir misiniz?"

"Sîmurg", ankā ve zümrüd-i ankā kuşu ma'nâsınadır. Saydı müşkil olan matlûbdan kinâyedir. Ya'ni "Mâdemki siz âlem-i unsur tuzağındasınız, saydı müşkil olan gönül ankāsının avcısı olabilir misiniz?"

2703. "Onun üzerine hubb-i câh ve serverlik tutar ki, kendisini peygamberler-den saysın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2703. "Onun üzerine makam sevgisi ve başkanlık arzusu sarar ki, kendisini peygamberlerden saysın."

"Ki" edatı, sebep bildirmek içindir. Yani "Kendisini peygamberlerden saymak için, o maksat üzerine makam ve başkanlık sevgisi sarar" demek olur. Yukarıdaki beyitlerde muhaliflerin beyanları hitap tarzında iken, bu şerefli beyitte gıyap tarzındaki ifade, kızmış bir adamın kendi kendine söylenmesi türündendir. Nitekim insanlar arasında her zaman bu tarz meydana gelir. Örneğin bir baba evladına öfkelendiği zaman: "Sen şöyle böyle işler yaptın, utanmadın mı?" diye hitap ederken "Adam olmuş da işe karışmaya başlamış!" diye hitabını gıyaba çevirir.

"Ki", ta'lîl içindir. Ya'ni "Kendisini peygamberlerden saymak için, o mak-sad üzerine mansıb ve riyâset muhabbeti tutar" demek olur. Yukarıki beyit-lerde muhâliflerin beyânâtı hitâb tarzında iken, bu beyt-i şerîfte gıyâb tarzın-daki ifâde, kızmış bir adamın kendi kendine söylenmesi kabîlindendir. Nite-kim beyne'n-nâs her vakit bu tarz vâki' olur. Meselâ bir baba evlâdına öfke-lendiği vakit: "Sen şöyle böyle işler yaptın, utanmadın mı?" diye hitâb eder-ken "Adam olmuş da işe karışmaya başlamış!" diye hitâbını gıyâba çevirir.

2704. "Biz böyle lâfı ve yalanı dinlemek ve hîleyi yutmak istemeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2704. "Biz böyle lafı ve yalanı dinlemek ve hileyi yutmak istemeyiz."

"Ender gûş kerden", dinlemek ve kabul etmekten kinayedir; ve "üftâden be-dûğ", "firîb horden" yani yalanı ve hileyi yutmaktan kinayedir.

"Ender gûş kerden", dinlemek ve kabûl etmekten kinâyedir; ve "üftâden be-dûğ", "firîb horden" ya'ni yalanı ve hîleyi yutmaktan kinâyedir.

2705. Enbiya dediler ki: "Bu o illettendir, körlüğün mayası rü'yetin hicabıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2705. Peygamberler dediler ki: "Bu, o hastalıktandır; körlüğün mayası, görmenin perdesidir."

Peygamberler buyurdular ki: "Sizin bu inkârınız, kalbinizdeki o nefsanî hastalıktandır; nasıl ki sizi şükürsüzlüğe sevk etti. Körlüğün mayası, aslı ve esası, görmeye perde olmaktır." Yani bir şeyin görülmesine engel ve mani olursa, o mani olan şey körlüğün mayası olur. Çünkü körlüğe ve görememeye sebep oldu. Hint nüshalarında "مایه کوری و حجاب رؤیتیست" şeklindedir. Bu durumda "حجاب رؤیتیست" ifadesi, "maye-i kûrî"nin atıf tefsiri olur. Bu halde anlam şöyle olur: "Sizin bizi inkârınız dahi, körlüğün mayası ve görmenin perdesi olan kalbinizdeki nefsanî hastalıktandır. Nasıl ki içinde boğulduğunuz Hakk'ın nimetlerini görüp şükretmediniz ve o nimetlerden bıktınız ve usandınız."

Peygamberler buyurdular ki: "Sizin bu inkârınız kalbinizdeki o nefsânî il-lettendir, nitekim sizi şükürsüzlüğe sevk etti. Körlüğün mayası ve aslı ve esâ-sı görmeğe perde olmaktır." Ya'ni bir şeyin görülmesine hicab ve mâni' olur-sa, o mâni' olan şey körlüğün mâyası olur. Çünki körlüğe ve adem-i rü'yete sebeb oldu. Hind nüshalarında مایه کوری و حجاب رؤیتیست sûretindedir. Şu hal-de حجاب رؤیتیست ibaresi "maye-i kûrî"nin atıf tefsîri olur. Bu halde ma'nâ şöy-le olur: "Bu sizin bizi inkârınız dahi körlüğün mayası ve rü'yetin hicabı olan kalbinizdeki illet-i nefsâniyyedendir. Nitekim müstağrak olduğunuz Hakk'ın ni'metlerini görüp şükretmediniz ve o ni'metlerden bıktınız ve usandınız."

2706. "Bizim da'vâmızı işittiniz ve siz bizim elimizde bu gevheri görmediniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2706. "Bizim iddiamızı işittiniz ve siz bizim elimizde bu cevheri görmediniz."

Cevherden kasıt, doğruluk ve hakikattir. "Bizim iddiamızı işittiniz, hâlbuki bizim elimizdeki sadakat ve hakikat cevherini görmediniz." Çünkü iddiamız doğruluk ve hakikatin görünen örneğiydi ve iddiamızın doğruluğunu ispat etmek için başka şahide gerek yoktu. Çünkü biz, "Hakk'ın nimetlerinin kıymetini bilin ve şükredin, biz sizin manevî hastalıklarınızı tedavi edelim, buna karşılık sizden ücret istemeyiz," dedik.

"Gevher"den murâd, sıdk ve hakîkattır. "Bizim da'vâmızı işittiniz, halbu-ki bizim elimizdeki sadakat ve hakîkat gevherini görmediniz." Zîrâ da'vâmız sıdk ve hakîkatin misâl-i zâhirîsi idi ve da'vâmızın doğruluğunu isbât için başka şâhide hâcet yok idi. Çünkü biz, "Hakk'ın ni'metlerinin kıymetini bilin ve şükredin, biz sizin ilel-i ma'neviyyenizi tedavi edelim, buna mukābil sizden ücret istemeyiz," dedik.

2707. Bu gevher muhakkak halk için imtihandır, biz onu gözlerin etrafında çeviririz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2707. Bu cevher kesinlikle halk için bir imtihandır, biz onu gözlerin etrafında çeviririz.

"Bu sadakat ve hakikat cevheri, halkın görenleriyle körlerini denemek ve imtihan etmek içindir. Bu sebeple biz o cevheri gözlerin etrafında dolaştırırız. Görenler görüp ona sarılırlar ve körler göremezler." Bilinmeli ki, Rabbü'l-erbâb olan Yüce Allah, her biri özel bir rab olan isimlerinin hükümleriyle, razı olunanlarla gazaba uğrayanların ayırt edilmesini diler. Bu ayırt etme ise hükümlerin ortaya çıkmasından sonra olur; ve hükümlerin ortaya çıkması ise imtihandan sonra mümkündür. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًاً (Mülk, 67/2) yani "O Allahü Zü'l-Celâl ki, ölümü ve hayatı, hanginizin ameli daha güzeldir, sizi imtihan etmek için yarattı." Ve aynı şekilde buyurur: ولنبلونكم حتى تعلم المجاهدين منكم (Muhammed, 47/31) yani "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücahit olanları bilelim." Eğer en açık mertebe olan şehadet âleminde peygamberler gönderilip razı olunan doğru yol ile gazaba uğrayan doğru yol tarif edilmemiş olsa, her sabit hakikatin zâtî istidat ve kabiliyetinden ibaret olan kesin delil fiilen ortaya çıkıp şahitlikle sağlamlaşamamış olurdu. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أُمَّة بشهيد وجئنا بكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) yani "Her ümmet, peygamberlerini şahit getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Ey sevgilim, seni de onların üzerine şahit getirdik." فَلِلَّهِ الْحَجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/49) ayet-i kerimesi gereğince şahitlikle sağlamlaşan kesin delilin ikamesinden sonra makbul olanlarla suçlular ve yakınlık ehli ile uzaklık ehli ayrılarak فريق في الجنّة وَفَرِيقٌ في السعير (Şûrâ, 42/7) ["Bir grup cennette, bir grup da alevli cehennemdedir"] sırrı ortaya çıkar.

"Bu sadakāt ve hakîkat gevheri halkın gözlüleriyle körlerini tecrübe ve imtihan etmek içindir. Binâenaleyh biz o gevheri gözlerin etrafında dolaştırırız. Gözlüler görüp ona sarılırlar ve körler göremezler." Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyiz ise zuhûr-i ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-i ahkâm ise ba'de'l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًاً (Mülk, 67/2) ya'ni "O Allâhü Zü'l-Celâl ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzeldir, sizi imtihan etmek için yarattı." Ve kezâ buyurur: ولنبلونكم حتى تعلم المجاهدين منكم (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim." Eğer mertebe-i azhar olan hazret-i şehadette irsâl-i rusül olunup marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sabitenin isti'dâd ve kabiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أُمَّة بشهيد وجئنا بكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) ya'ni "Her ümmet, peygamberlerini şahid getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Yâ habîbim, seni de onların üzerine şâhid getirdik." فَلِلَّهِ الْحَجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/49) âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd ayrılarak فريق في الجنّة وَفَرِيقٌ في السعير (Şûrâ, 42/7) ["Bir fırka cennette, bir fırka da alevli cehennemdedir"] sırrı zuhûra gelir.

2708. Her kim: "Hani şahid?" derse, onun sözü şâhiddir ki, o gevheri görmez, körlüğün habsidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2708. Her kim: "Hani şahit?" derse, onun sözü şahittir ki, o cevheri görmez, körlüğün hapsidir.

Her kim peygamberlerin davetine karşı bu davanın doğruluğuna ve hakikatine şahit ister, "Bu şahit nerede?" derse, o kişinin "şahit nerededir?" sözü, o peygamberlerin ellerindeki doğruluk ve hakikat cevherini görmediğine ve körlük içinde hapsolduğuna şahittir.

Her kim enbiyânın da'vetine karşı bu da'vânın sıdkına ve hakîkatine şâhid ister, "Bu şâhid nerede?" derse, o kimsenin “şâhid neredir?" sözü o peygamberlerin ellerindeki sadâkat ve hakîkat gevherini görmediğine ve körlük içinde mahbûs kaldığına şâhiddir.

2709. Bir güneş: "Kalk ki gündüz zahir oldu ve sıçra, az inad et!" diye söze geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2709. Bir güneş: "Kalk ki gündüz ortaya çıktı ve sıçra, az inat et!" diye söze geldi.

Bu ve sonraki beyitler, peygamberlerin ve evliyaların sözlerinin doğruluklarının şahidi olduğuna özel bir örnektir. Örneğin bir güneş dile gelip derse ki: "Haydi kalk, gündüz ortaya çıktı, uykuda ısrarcı olma!"

Bu ve âtîdeki beyitler enbiyâ ve evliyânın sözleri sıdıklarının şâhidi olduğuna bir misâl-i mahsüsdür. Meselâ bir güneş lisâna gelip derse ki: "Haydi kalk, gündüz zahir oldu, uykuda musırr olma!"

2710. Sen: "Ey güneş hani şâhid?" desen, sana: "Ey kör, Hak'tan göz iste!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2710. Sen: "Ey güneş, şahit nerede?" desen, sana: "Ey kör, Hakk'tan göz iste!" der.

2711. Aydınlık olan gündüzde her kim çerâğ isterse, talebin aynı onun körlüğüne kifayet tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2711. Aydınlık olan gündüzde her kim çerâğ isterse, talebin aynı onun körlüğüne yeter.

"Belâğ" kelimesi Arapça olduğuna göre tercüme böyle olur; ve "belâğ" ulaşma, gelme, yeterlilik, fazilet ve kemal anlamlarına gelir. Burada uygun anlam "yeterlilik"tir. Aydınlık olan gündüzde mum, lamba ve elektrik gibi aydınlatma araçları istemek, bu talepte bulunan kimsenin körlüğüne yeterli bir delildir, demek olur. "Lâğ" kelimesi Farsça olursa, alay ve eğlence anlamına gelip, "bâ" harfi mef'ûlün-ileyh edatı olur; ve anlam "talebin aynı onun körlüğünü alaya alır" demek olur.

"Belâğ", Arabî olduğuna göre tercüme böyle olur; ve "belâğ", vüsûl, vürûd ve kifayet ve fazîlet ve kemâl ma'nâlarına gelir. Burada ma'nâ-yı münasibi "kifayet"tir. Aydınlık olan gündüzde mum ve lamba ve elektrik gibi vesâit-i tenvîriyye istemek, bu talebde bulunan kimsenin körlüğüne bir delîl-i kâfidir, demek olur. "Lâğ", kelimesi Fârisî olursa, istihzâ ve alay ma'nâsına olup, “bâ” mef'ûlün-ileyh edâtı olur; ve ma'nâ "ayn-ı taleb onun körlüğünü istihzâya tutar" demek olur.

2712. Ve eğer görmüyorsan, sabahtır; ve sen perde içindesin diye bir zan götürmüş isen,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2712. Ve eğer görmüyorsan, sabahtır; ve sen perde içindesin diye bir sanı edinmiş isen,

2713. Kendi körlüğünü bu sözden fâş etme; sus ve fazlın intizarında ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2713. Kendi körlüğünü bu sözden açığa vurma; sus ve lütfunu bekle!

Yukarıdaki beyit şart cümlesidir ve bu beytin ilk mısraı ceza cümlesidir. Yani "Eğer sen güneşi görmüyor isen ve aksine sabah olmuştur, ben perde içinde kaldığım için göremiyorum, diye bir sanıya düşmüş isen, sakın bu sözünü açığa vurup körlüğünü meydana çıkarma, sus ve ilâhî lütfun gelmesini bekle ki, basiret gözün açılıp o manevî güneşleri göresin."

Yukarıdaki beyit cümle-i şartıyye ve bu beytin ilk mısrâ'ı cümle-i cezâ-iyyedir. Ya'ni "Eğer sen güneşi görmüyor isen ve belki sabah olmuştur, ben perde içinde kaldığım için göremiyorum, diye bir zanna düşmüş isen, sakın bu sözünü ifşa edip körlüğünü meydana çıkarma, sükût et ve fazl-ı ilâhînin vürûdunu bekle ki, basar-ı basîretin açılıp o ma'nevî güneşleri göresin."

2714. Gündüz ortasında: "Gündüz hani?" demek, ey gündüz isteyici kendini rüsvay etmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2714. Gündüz ortasında: "Gündüz nerede?" demek, ey gündüz isteyicisi, kendini rezil etmektir.

2715. Sabır ve sükût rahmetin cezûbudur, ve bu nişan istemek illetin nişanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2715. Sabır ve suskunluk rahmetin çekicisidir ve bu delil istemek hastalığın belirtisidir.

Peygamberlerin ve evliyaların davetine karşı içinde şüphe varsa, suskun kal; onlarla tartışmaya kalkışıp davalarının doğruluğuna delil isteme. Çünkü sabır ve suskunluk edeptir ve edep ilahi rahmeti çeker. Bu delil istemek ise, ahmaklık hastalığının belirtisidir; çünkü bu kötü edeptir ve kötü edep ancak ahmakların işidir.

Enbiyâ ve evliyânın da'vetine karşı içinde şübhe varsa, sükût et, onlar ile muârazaya kıyâm edip da'vâlarının sıdkına burhân isteme, zîrâ sabır ve sükût edebdir ve edeb rahmet-i ilâhîyi çekicidir. Bu nişân istemek ise, illet-i hamâkatin alâmetidir; zîrâ sû'-i edebdir ve sû'-i edeb ancak ahmakların kârıdır.

2716. "Ensıtû!"yu kabul et, tâ ki senin cânın üzerine cânândan “Ensıtu"nun cezası gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2716. "Ensıtû!"yu kabul et ki, senin canın üzerine canandan "Ensıtu"nun karşılığı gelsin.

Yani, "Ve Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız" (A'râf, 7/204) ayet-i kerimesinde açıklanan "Ensıtû" emrini kabul et ve yerine getir ki, senin canın üzerine hakiki canan olan Hak'tan, bu "Ensıtû!" emrine uymanın karşılığı olan ilahi rahmet gelsin. Kur'ân'a özgü olan "Ensıtû" emrini, peygamberlerin ve evliyanın davetine de genellemedeki bağlantı şudur:

Kur'ân ilahi kelam ve emirdir ve Peygamber'in dilinden çıkmıştır. Nasıl ki Hz. Pîr bu Mesnevî-i Şerîf'te buyurmuştur ve Hak'ta fani olan peygamberlerden ve evliyadan çıkan öğütler ve nasihatler de vahiy ve ilham ile gerçekleşir. Bu sebeple, Kur'ân okunurken susup dinlemek nasıl rahmeti celbederse, insân-ı kâmilin sözlerini susup dinlemek de öylece rahmeti celbeder. Çünkü "Kur'ân ve insân-ı kâmil ikizdir ve tev'emdir" buyurulmuştur.

Ya'ni وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْءَانُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (A'râf, 7/204) ya'ni "Ve Kur'ân okunduğu vakit onu dinleyin ve sükût edin, merhamet olunmanız me'mûldür" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan "Ensıtû" emrini kabûl ve icrâ et, tâ ki senin canın üzerine cânân-ı hakîkî olan Hak'dan bu "Ensıtû!" emrine ittibâ'ın cezâsı olan rahmet-i ilâhiyye gelsin. Kur'ân'a mahsûs olan "Ensıtü" emrini, da'vet-i enbiyaya ve evliyâya da teşmîlindeki râbıta budur ki:

Kur'ân kelâm ve emr-i ilâhîdir ve Peygamber'in lisânından sâdır olmuştur. Nitekim Hz. Pîr bu Mesnevî-i Şerîf'te buyurmuştur ve Hak'ta fânî olan enbiyâ ve evliyâdan sâdır olan mev'ıza ve nesâyih dahi vahy ve ilhâm ile vâki' olur. Binânealeyh Kur'ân okunurken susup dinlemek nasıl câzib-i rahmet olursa, insân-ı kâmilin sözlerini susup dinlemek dahi öylece cezûb-i rahmet olur. Zîrâ القرآن والانسان توأمان ya'ni "Kur'ân ve insân-ı kâmil ikizdir ve tev'emdir" buyurulmuştur.

2717. Eğer nüksü istemezsen, ey akıl çabuk bu tabibin önünde başı yere vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2717. Eğer hastalığın tekrarlamasını istemezsen, ey akıllı kişi, çabuk bu tabibin önünde başını yere vur!

"Nüks", "zamm" ile (yani "n" harfinin ötreli okunmasıyla), hastalığın geri gelmesi ve "nûn"un fethasıyla (yani "n" harfinin üstünlü okunmasıyla) "neks", baş aşağı olmak ve "nûn"un kesresiyle (yani "n" harfinin esreli okunmasıyla) "niks", zayıf ve bön adam anlamına gelir. Burada tabip kelimesiyle birlikte ilk anlam uygundur. Yani "Ey peygamberlere ve evliyalara karşı şüphe içinde olup susarak ilahi rahmet ve lütfu bekleyen akıllı ve ihtiyatlı kişi! Hastalığın tekrarlayarak şiddetlenmesini istemezsen, çabuk tabibin önünde boyun eğ ve ona itaat et ki, şüpheden de kurtulasın."

"Nüks", zamm ile, hastalığın avdet etmesi ve nûn'un fethiyle "neks", baş aşağı olmak ve nûnun kesriyle ["niks"], zayıf ve bön adam ma'nâsınadır. Burada tabîb karînesiyle evvelki ma'nâ münasibdir. Ya'ni "Ey enbiyâya ve evliyâya karşı şübhede olup sükût ederek rahmet ve fazl-ı ilâhîye muntazır olan âkıl ve ihtiyatkâr kimse! Hastalığın nüks ile teşdîdini istemezsen, çabuk tabîb önünde serfürû et ve ona itaat et ki, şübheden dahi kurtulasın."

2718. Fuzûlî kelâmı sen sat ve can bezlini ve câh bezlini ve altın bezlini satın al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2718. Fuzûlî sözü sen sat ve can feda etmeyi ve makam feda etmeyi ve altın feda etmeyi satın al!

Peygamberlerin ve evliyaların huzurunda bilgi ve marifet gösterme amacıyla gereksiz ve fazla sözü sat da, onun karşılığında onlara can feda edercesine hizmet et; ve onların uğrunda makam ve altın ve mal ve mülk feda etmeyi satın al!

Enbiyâ ve evliyânın huzûrunda ma'lûmât ve maʼrifet ızhârı maksadıyla fuzûlî ve zâid sözü sat da, onun mukābilinde onlara can fedâ edercesine hizmet et; ve onların uğrunda mansıb ve altın ve mal ve mülk bezlini satın al!

2719. Tâ ki fazl-ı Hû senin senânı söylesin ki, felek senin mansıbın üzerine hased getirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2719. Tâ ki O'nun lütfu senin övgünü söylesin ki, felek senin makamın üzerine haset etsin.

Tâ ki Hak yolundaki fedakârlığının övgüsünü O'nun lütfu söylesin; öyle bir durumda ki, felek senin mertebene haset etsin.

Tâ ki Hak yolundaki fedakârlığın senâsını fazl-ı Hû söylesin; öyle bir halde ki, felek senin mertebene hased etsin.

2720. Vaktāki tabîblerin kalbini gözetirsiniz, kendinizi görürsünüz ve kendinizden hacil olursunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2720. Doktorların kalbini gözetirseniz, kendinizi görürsünüz ve kendinizden utanırsınız.

"Dil" lafzı, "tabîbân-râ" üzerine takdim olunur. چون دل طبیبان را نگه دارید takdirindedir. Yani "Manevî doktorların şerefli kalplerini gözetir ve onların huzurunda edep ve ihlas dairesinde davranırsanız, onların manevî ve ruhanî tedavileri sonucunda kendi hakikatinizi gözlemlersiniz ve o zaman kendinizden kendiliğinizden utanırsınız." Çünkü kendi hakikatinizi gözlemlediğiniz zaman ortada benliğiniz kalmaz.

Lafz-ı "dil", "tabîbân-râ" üzerine takdim olunur. چون دل طبیبان را نگه دارید takdîrindedir. Ya'ni "Ma'nevî tabîblerin kulûb-i şerîflerini gözetir ve onların huzûrunda edeb ve ihlâs dâiresinde muâmele ederseniz, onların tedâvî-i ma'nevî ve rûhâniyyeleri neticesinde kendi hakîkatinizi müşâhede eder ve o vakit kendinizin kendiliğinden utanırsınız." Zîrâ kendi hakîkatinizi müşâhede ettiğiniz vakit ortada senliğiniz kalmaz.

2721. Bu körlüğün ref'i halkın elinde değildir, fakat tabiblerin ikramı hüdâdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2721. Bu körlüğün giderilmesi halkın elinde değildir, fakat tabiplerin ikramı Allah'tandır.

Bu körlüğün giderilmesi ve ortadan kaldırılması, "Ey Resulüm, sen sevdiğine hidayet veremezsin, fakat Allah dilediği kimseye hidayet ihsan eder" (Kasas, 28/56) ayet-i kerimesindeki açıklık gereğince halkın, yani insanların elinde değildir. Fakat insan cinsinden olan ilahi tabiplerin ikramı ve iltifatı dahi Yüce Allah hazretlerinin bahşettiği hidayettendir. Yani insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), firaset (sezgi gücü) ile hidayet ehli olanları görüp, düştükleri nefsani tehlikelerden kurtarmak için ikram ve iltifat ederler ve şakilik (kötülük) ehli olanlara kulak asmazlar. Yalnızca ilahi emri tebliğ ve nasihatlerle yetinirler. Veyahut enbiyaya (peygamberlere) ve evliyaya (Allah dostlarına) ikram, hidayete mazhar olmaktan kaynaklanır.

“Bu körlüğün ref'î ve kaldırılması إِنَّكَ لَا تَهْدِى مَنْ أَحْبَتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) ya'ni "Ey resûlüm, sen sevdiğine hidayet-bahş olmazsın ve lâkin Allah dilediği kimseye hidâyet ihsân eder" âyet-i kerîmesindeki sarâhat mûcibince halkin ya'ni beşerin elinde değildir. Fakat beşer cinsinden olan etibbâ-yı ilâhînin ikramı ve iltifatı dahi Hak Teâlâ hazretlerinin bahş buyur- duğu hidâyettendir." Ya'ni insân-ı kâmiller, firâset ile erbâb-ı hidâyeti görüp, düştükleri varta-i nefsâniyyetten kurtarmak için ikrâm ve iltifat ederler ve erbâb-ı şekāvete kulak asmazlar. Yalnız tebliğ-i emr-i ilâhî ve nesâyih ile iktifâ ederler. Ve yâhut enbiyâya ve evliyâya ikrâm, hidâyete mazhariyettendir.

2722. Bu tabiblere can ile bende olunuz, tâ ki misk ve anber ile dolu olasınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2722. Bu tabiplere can ile kul köle olunuz ki misk ve anber ile dolu olasınız.

Ey insanlar, kendi cinsinizden olan bu ilâhî tabiplere sevgi besleyip can ile kul köle olunuz. Böylece eserleri ve kokusu çirkin olan nefse ait sıfatlardan temizlenip, eserleri ve kokusu misk ve anber gibi olan ruhanî sıfatlarla dolu olasınız.

Ey insanlar, kendi cinsinizden olan bu tabîbân-ı ilâhîye muhabbet edip can ile bende olunuz. Tâ ki âsârı ve kokusu çirkin olan sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenip âsârı ve kokusu misk ve anber gibi olan sıfât-ı rûhâniyye ile dolu olasınız.

## Kavmin enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ı müttehem tutması

2723. Kavim dediler ki: "Bu ne, bütün riyâ ve mekrdir! Hudâ ne vakit Zeyd ve Bekr'den naib yapar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2723. Kavim dediler ki: "Bu ne, bütün riyâ ve mekrdir! Hudâ ne vakit Zeyd ve Bekr'den naib yapar?"

Peygamberlere karşı çıkan topluluk dediler ki: "Peygamberlik iddiasında bulunan kişinin bu iddiası hep riyâdır (gösteriş) ve hîledir (tuzak). Yüce Allah, insan cinsinden olan Zeyd ve Bekr'den hiç kendisine vekil ve halife yapar mı?"

Peygamberlere muhâlif olan tâife dediler ki: "Da'vâ-yı nübüvvet eden kimsenin bu da'vâsı hep riyâdır ve gösteriştir ve hîledir. Hak Teâlâ beşer cinsinden olan Zeyd ve Bekr'den hiç kendisine nâib ve halîfe yapar mı?"

2724. "Her şahın resûlü onun cinsi lazım. Su ve çamur nerede, Hâlik-ı eflâk nerede!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2724. "Her şahın resûlü onun cinsi lazım. Su ve çamur nerede, Hâlik-ı eflâk nerede!"

Her şahın elçisi, şahın cinsinden olur. Topraktan ve çamurdan yaratılan insan nerede, gökleri yaratan Yüce Allah nerede! Onun elçisi de kendi cinsinden olmak gerekir.

"Her şâhın elçisi, şâhın cinsinden olur. Topraktan ve çamurdan mahlûk olan beşer nerede, gökleri yaratan Allah Teâlâ nerede! Onun elçisi de kendi cinsinden olmak lâzım gelir."

2725. “Eşek beyni mi yedik, tâ ki biz sizin gibi sivrisineği hümanın sırdaşı tutalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2725. "Eşek beyni mi yedik ki biz sizin gibi sivrisineği hümâ kuşunun sırdaşı tutalım!"

"Mağz-ı har horden", ahmak olmaktan kinayedir. İnançsızlar varlık sırrına vâkıf olmadıklarından, peygamberleri ve onların vârisleri olan evliyayı sivrisineğe ve Hakk'ı hümâ kuşuna benzetip derler ki: "Biz ahmak mı olduk ki, sizin gibi sivrisinek derecesinde olan bir mahlûku, makamına yaklaşmak imkânsız olan hümâ kuşunun sırdaşı ve seveni sayalım!"

"Mağz-ı har horden", ahmak olmaktan kinâyedir. Münkirler sırr-ı vücûda vâkıf olmadıklarından, enbiyâyı ve onların vârisleri olan evliyâyı sivrisineğe ve Hakk'ı hümâ kuşuna teşbîh edip derler ki: "Biz ahmak mı olduk ki, sizin gibi sivrisinek mesâbesinde olan bir mahlûku makāmına yaklaşmak mümkin olmayan hümâ kuşunun mahremi ve muhibbi addedelim!"

2726. "Hümâ nerede, sivrisinek nerede! Çamur nerede, Hudâ nerede! Feleğin güneşinden zerreye ne olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2726. "Hümâ nerede, sivrisinek nerede! Çamur nerede, Allah nerede! Feleğin güneşinden zerreye ne olur?"

2727. "Bu ne nisbet, bu ne ittisal olur, tâ ki bir akla ve bir dimağa gide!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2727. "Bu nasıl bir bağıntı, bu nasıl bir ilişki olur ki, bir akla ve bir zihne sığsın!"

Yani "insan ile Hak arasında hiçbir bağıntı ve ilişki yoktur ki, bu bağıntı ve ilişki akla ve idrake sığsın da varlıkları tasdik edilebilsin!"

Bu kıssa, aydın ve akıllı geçinen inkârcıların, peygamberler hakkındaki eleştirilerini (ta'nlarını) doğrulamak için getirdikleri bir örnektir ki, Hintli bir filozof (hakîm-i Hindî) tarafından yazılmış olan Kelîle ve Dimne adlı kitapta yer almaktadır. Bunun Farsça dilindeki tercümesi Hindistan'da Envâr-ı Süheylî ismiyle basılmıştır. Ve Türkçeye de tercüme edilip ismine Hümâyun-nâme denilmiştir.

Ya'ni "beşer ile Hak arasında hiçbir nisbet ve ittisâl yoktur ki, bu nisbet ve ittisâl akıl ve idrâke sığsın da vücûdları tasdîk olunabilsin!"

Bu kıssa münevver ve âkıl geçinen münkirlerin, enbiyâ hakkındaki ta'nlarını te'yîd için getirdikleri misâldir ki, bir hakîm-i Hindî tarafından yazılmış olan Kelîle ve Dimne nâmındaki kitabda münderictir. Bunun Fârisî li- sânıyla olan tercümesi Envâr-ı Süheylî ismiyle Hindistan'da matbû'dur. Ve Türkçe'ye de tercüme edilip ismine Hümâyun-nâme denilmiştir.

## "Bu su pınarından hazer etmen için, ben senin önünde göğün ayının elçisiyim, de!" diyerek tavşanların filin risâletine gönderdikleri bir tavşanın hikâyesidir. Nitekim Kelîle kitabında tamâmı mezkûrdur

2728. Bu ona benzer ki bir tavşan: "Ben ayın resûlüyüm ve ay ile çiftim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2728. Bu, bir tavşanın "Ben ayın elçisiyim ve ay ile çiftim!" demesine benzer.

Ey peygamberlik iddiasında bulunan kimseler, sizin bu iddianız, bir tavşanın "Ben ayın elçisiyim ve ay ile beraberim ve arkadaşıyım" demesine ve bu boş iddiayı ortaya atmasına benzer.

"Ey nübüvvet da'vâsında bulunan kimseler, bu sizin da'vânız ona benzer ki, bir tavşan "Ben ayın resûlüyüm ve ay ile beraberim ve musahibim" dedi ve bu beyhûde da'vâyı etti."

2729. Zîrâ filler sürüsünden o tatlı su pınarı üzerine cümle nahcîrân vebalde idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2729. Çünkü filler sürüsünden dolayı o tatlı su pınarı üzerine bütün av hayvanları sıkıntı içindeydiler.

"Zülâl", saf, hafif, tatlı ve soğuk su; "nahcîrân", av hayvanları anlamındadır. "Vebâl", ağırlık, vehâmet (ciddiyet), zarar, şiddet ve sonu kötülük olmak ve kötü sonuç anlamındadır. Yani "Tavşanların bu tedbire girişmeleri, tatlı su pınarına hâkim olan fillerin sürüsünden o pınarı kurtarmak içindi. Çünkü filler sürüsünden dolayı o latif pınardan su içemedikleri için sıkıntı içindeydiler."

"Zülâl", saf ve hafif ve tatlı ve soğuk su; "nahcîrân", av hayvanları ma'nâsınadır. "Vebâl", sıklet, vehâmet, mazarrat, şiddet ve sonu fenâlık olmak ve sû'-i âkıbet ma'nâsınadır. Ya'ni "Tavşanların bu tedbîre teşebbüsleri, tatlı su pınarına müstevlî olan fillerin sürüsünden, o pınarı kurtarmak idi. Çünkü filler sürüsünden dolayı o latîf pınardan su içemedikleri için vebâlde idiler."

2730. Cümlesi mahrum ve korkudan pınardan uzak idiler; kuvvet az olduğun- [2740] dan hile ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2730. Hepsi mahrum ve korkudan pınardan uzak idiler; kuvvet az olduğundan hile ettiler.

O hayvanların hepsi o pınarın suyundan mahrum ve fillerin korkusundan dolayı pınardan uzak idiler. Kendileri küçük cüsseli ve az kuvvetli olduklarından büyük ve kuvvetli olan filler ile mücadele edemezlerdi; bu sebeple bu kıssadaki hileye teşebbüs ettiler.

O hayvanların hepsi o pınarın suyundan mahrûm ve fillerin korkusundan dolayı pınardan uzak idiler. Kendileri küçük cüsseli ve az kuvvetli olduklarından büyük ve kuvvetli olan filler ile mücadele edemez idiler; binâenaleyh bu kıssadaki hîleye teşebbüs ettiler.

2731. İhtiyar tavşan hilâl gurresi gecesinde dağ başından filler tarafına bağırdı:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2731. Yaşlı tavşan, hilalin ilk göründüğü gecede dağ başından fillere doğru bağırdı:

"Gurre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada ayın ilk gününe ve yeni hilale denir. Nitekim ramazan hilali ve şevval hilali denir. "Zâl", yaşlı ve eski anlamındadır.

"Gurre"nin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada ayın evveline ve yeni hilâle derler. Nitekim gurre-i ramazan ve gurre-i şevvâl denir. "Zâl", ihtiyar ve eski ma'nâsınadır.

2732. Ki: "Ey fil şahı, pınarın içinde bu delili bulmak için on dördüncüde gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2732. Ki: "Ey fil şahı, pınarın içinde bu delili bulmak için on dördüncüde gel!"

2733. Ey fil şahı, ben önde durucu resûlüm; elçiler üzerine bağ ve yara ve gazab yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2733. Ey fil şahı, ben önde durucu resûlüm; elçiler üzerine bağ ve yara ve gazab yoktur.

"be-îst", "îstâden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir. پیش بایست ve پیش بیست birleşik sıfattır. Yani "Ey fil cinsinin şahı, ben önde duran bir elçiyim" ve "Elçiye zeval yoktur" atasözü meşhurdur.

"be-îst", "îstâden" masdarından emr-i hâzırdır. پیش بایست ve پیش بیست vasf-ı terkîbidir. Ya'ni "Ey fil cinsinin şâhı, ben önde duran bir elçiyim" ve "Elçiye zevâl yoktur" darb-ı meseli meşhûrdur.

2734. Ay diyor ki: "Ey filler, gidiniz, pınar bizimdir, bundan bir tarafa gidiniz!" "Bu pınar bize mahsûstur, siz su içmek için başka tarafa gidiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2734. Ay diyor ki: "Ey filler, gidiniz, pınar bizimdir, bundan bir tarafa gidiniz!" "Bu pınar bize özgüdür, siz su içmek için başka tarafa gidiniz!"

2735. "Ve yoksa ben sizi kör ederim; sitemi söyledim, boynumdan dışarıya attım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2735. "Ve yoksa ben sizi kör ederim; sitemi söyledim, boynumdan dışarıya attım!"

Bu şerefli beyitte şârihlerin (açıklayıcıların) ihtilafı (görüş ayrılığı) vardır. Ankaravî hazretleri "ver ne men tan kur gerdanem" sözünü aya ve "sitem güftem ez gerden berun endahtem" sözünü elçi olarak tavşana atıf buyurmuştur. Yani tavşan fillere der ki: "Ay diyor ki: Eğer siz bu pınarı terk etmezseniz sizi kör ederim". İşte sitemi (eziyeti) ve sözümü boynumdan dışarıya attım!" Bu şekilde birinci mısradaki "sitem" ikinci mısraa bağlı ve "güft" ism-i masdar (mastar isim) ve "güftem" izafet terkibi (tamlaması) olur ve "benim sözüm" anlamına gelir. Fakat bu anlama göre elçinin sözü bitmiş olmak lazım gelir. Hâlbuki ilerideki şerefli beyite göre ay tarafından fillere tebliğ edilecek (bildirilecek) sözün bitmediği anlaşılmakta olduğundan bu beyit dahi elçi olan tavşan tarafından fillere tebliğ olunan (bildirilen) ayın sözü olduğuna hükmetmek gerekir.

Hint şârihlerinden Mir Nurullah buyurur ki: "Sitem" kelimesinin iki anlamı vardır: Birisi zulüm ve taaddî (haksızlık) ve diğeri "dîde ve dâniste" yani "görme ve bilme"dir. Burada ikinci anlam uygundur. Bu şekilde anlam: "Ay diyor ki: Eğer bu pınarı terk etmezseniz ben sizi görüp ve bilip kör ederim. Sözümü boynumdan dışarıya attım ve sizi ikaz ettim" demek olup "sitem" kelimesi birinci mısraa bağlı bulunur.

Veli Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Lafz-ı "sitem" ikinci mısraa bağlıdır. Yani: "Pınarımdan su içmek suretiyle sizin bana ettiğiniz zulmü ve sitemi size söyledim ve ortaya çıkardım, ve ansızın size ceza etmek vebalini boynumdan dışarı attım” demek olur. Ve bu beyit elçi tarafından söylenmiş olan ayın sözü olup ilerideki beyte de bağlı olur.

Bu beyt-i şerifte şârihlerin ihtilafı vardır. Ankaravî hazretleri ور نه من تان کور گردانم sözünü aya ve ستم گفتم از گردن برون انداختم sözünü elçi olarak tavşana atıf buyurmuştur. Ya'ni tavşan fillere der ki: "Ay diyor ki: Eğer siz bu pınarı terk etmezseniz sizi kör ederim". İşte sitemi ve sözümü boynumdan dışarıya attım!" Bu sûrette birinci mısra'daki "sitem" ikinci mısra'a ma'tûf ve "güft" ism-i masdar ve "güftem" terkîb-i izâfi olur ve "benim sözüm" ma'nâsına gelir. Fakat bu ma'nâya göre elçinin sözü bitmiş olmak lazım gelir. Halbuki âtî-deki beyt-i şerîfe göre ay tarafından fillere tebliğ edilecek sözün bitmediği anlaşılmakta olduğundan bu beyit dahi elçi olan tavşan tarafından fillere tebliğ olunan ayın sözü olduğuna hükmedilmek iktizâ eder.

Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah buyurur ki: "Sitem" kelimesinin iki ma'nâsı vardır: Birisi zulüm ve taaddî ve diğeri "dîde ve dâniste" ya'ni "görme ve bilme"dir. Burada ikinci ma'nâ münasibdir. Bu sûrette ma'nâ: "Ay diyor ki: Eğer bu pınarı terk etmezseniz ben sizi görüp ve bilip kör ederim. Sözümü boynumdan dışarıya attım ve sizi îkaz ettim" demek olup "sitem" kelimesi birinci mısra'a ma'tûf bulunur.

Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Lafz-ı "sitem" mısra'-1 sânîye merbûttur. Ya'ni: "Pınarımdan su içmek sûretiyle sizin bana ettiğiniz zulmü ve sitemi size söyledim ve ızhâr ettim, ve ansızın size cezâ etmek vebâlini boynumdan dışarı attım” demek olur. Ve bu beyit elçi tarafından söylenmiş olan ayın sözü olup âtîdeki beyte de merbût olur.

2736. "Bu pınarı terk edin ve gidin, tâ ki benim kılıcımın yarasından emîn olunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2736. "Bu pınarı terk edin ve gidin, tâ ki benim kılıcımın yarasından emin olasınız!"

Bu da elçi tavşan tarafından fillere tebliğ edilen ayın sözüdür.

Bu da elçi tavşan tarafından fillere tebliğ olunan ayın sözüdür.

2737. "İşte nişân odur ki, pınarda ay, su içen filden çırpınıcı olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2737. "İşte nişân odur ki, pınarda ay, su içen filden çırpınıcı olur."

Bu şerefli beyit, elçi tavşanın sözüdür. "Benim elçiliğimin doğruluğunun ve gerçekliğinin alâmeti odur ki, fil o pınardan su içmeye geldiği zaman, suyun içinde görünen ay çırpınmaya ve hareket etmeye başlar."

Bu beyt-i şerîf elçi tavşanın sözüdür. "Benim risâletimin sıdkının ve doğruluğunun alâmeti odur ki, fil o pınardan su içmeğe geldiği vakit içinde görünen ay çırpınmağa ve hareket etmeğe başlar."

2738. "Ey fil şâhı, o filân gece hazır gel, tâ ki pınarın içinde bundan delil bulasın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2738. "Ey fil şâhı, o filân gece hazır gel, tâ ki pınarın içinde bundan delil bulasın."

"Ey fil cinsinin şâhı, o ayın on dördüncü gecesi, pınar başında hazır ol; tâ ki pınarın içinde benim risâletimin (peygamberliğimin) doğruluğuna delil olan ayın hareketini ve çalkalanmasını göresin." "Fil şâhı" ifadesiyle Cenâb-ı Pîr efendimiz, hayvan bilimi (zooloji) içinde bahsedilen fillerin yaşam tarzlarına işaret buyururlar. Filler sürü hâlinde gezerler ve en yaşlı ve tecrübeli olan fil önde, diğer genç filler arkada yürürler ve genç filler yaşlı fillerin tecrübelerinden faydalanırlar.

"Ey fil cinsinin şâhı, o ayın on dördüncü gecesi, pınar başında hazır ol; tâ ki pınarın içinde benim risâletimin sıdkına delîl olan ayın hareketini ve çalkalanmasını göresin." "Şâh-ı fil" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr efendimiz ilm-i hayvânât-ta mezkûr olan fillerin tarz-ı maişetlerine işâret buyururlar. Filler sürü ile gezerler ve en ihtiyar ve tecrübe-dîde olan fil önde ve diğer genç filler arkada yürürler ve genç filler ihtiyar fillerin tecrübelerinden istifâde ederler.

2739. Vaktâki aydan yedi ve sekiz geçti, fil şâhı geldi, pınar tarafından otladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2739. Ayın yedisi ve sekizi geçtiğinde, fil şahı geldi, pınar tarafından otladı.

Arap ayının yedinci ve sekizinci günü geçtiğinde, gökteki ay büyümeye başladı. Tecrübe için fil şahı o pınar tarafından otladı.

Vaktâki Arabî ayının yedi ve sekiz günü geçti, gökteki ay büyümeğe başladı. Tecrübe için fil şâhı o pınar tarafından otladı.

2740. Vaktâki o gece fil suya hortum vurdu, su çalkalandı ve ay çırpındı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2740. O gece fil hortumunu suya vurduğunda, su çalkalandı ve ay çırpındı.

Pınar suyuna yansıyan ay, suyun çalkalanmasıyla harekete geçti.

Pınar suyuna mün'akis olan ay, suyun çalkalanmasıyla harekete geldi.

2741. Fil ondan o hitabı tasdîk etti, çünki pınar içinde ay çalkandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2741. Fil, o hitabı ondan tasdik etti, çünkü pınar içinde ay çalkalandı.

Fil, pınar içine yansıyan ayın çalkalandığını görünce, elçi tavşandan meydana gelen o hitabı ve tebliği tasdik etti; ve "Bu tavşanın ay tarafından söylediği sözler doğru imiş!" dedi.

Fil pınar içine mün'akis olan ayın çalkandığını görünce, elçi tavşandan vâki' olan o hitâb ve tebliği tasdik etti; ve "Bu tavşanın ay tarafından söylediği sözler doğru imiş!" dedi.

2742. “Ey gürûh, biz o ahmak fillerden değiliz ki, ayın ıztırabı bize heybet getirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2742. “Ey topluluk, biz o ahmak fillerden değiliz ki, ayın ıstırabı bize heybet versin!"

Peygamberleri ve evliyayı inkâr edenler, Kelile kitabındaki bu örneği söyledikten sonra dediler ki: "Ey peygamberlik ve velilik iddiasında olan topluluk, biz o hikâyede anılan ahmak fillerden değiliz ki, ayın su içindeki yansımasının çalkalanması bize heybet versin! Yani zenginlik ve başkanlık gibi birtakım nefse ait hazların kaynağı olan dünya pınarını size terk edelim ve ondan sizler faydalanın, biz mahrum kalalım; biz bunu yapacak ahmaklardan değiliz!"

Enbiyâ ve evliyâyı inkâr edenler Kelîle kitabındaki bu misâli söylediklerinden sonra dediler ki: "Ey nübüvvet ve velâyet da'vâsında olan tâife, biz o kıssada zikr olunan ahmak fillerden değiliz ki, onun su içindeki aksinin çalkanması bize heybet getirsin! Ya'ni zenginlik ve riyâset gibi birtakım huzûzâtın menba'ı olan dünyâ pınarını size terk edelim ve ondan sizler istifade edin, biz mahrûm olalım; biz bunu yapacak ahmaklardan değiliz!"

## Peygamberlerin onlara cevabı ve onlara mesel darbı

2743. Enbiyâ dediler: "Eyvah ey sefihler, cânın nasihati sizin bağınızı daha kavî yaptı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2743. Peygamberler dediler: "Eyvah ey akılsızlar, canın öğüdü sizin bağınızı daha güçlü yaptı."

2744. "Ey yazık ki, ilaç sizin marazınızda can çekici kahrın zehri oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2744. "Ey yazık ki, ilaç sizin hastalığınızda can çekici kahrın zehri oldu."

"Âhenc", çekmek ve atmak anlamına gelen "âhencîden" masdarından emir kipidir ve "cân-âhenc" birleşik sıfattır, can çekici demektir. "Zehr-i kahr-ı cân-âhenc" tavsifî birleşik isimdir. "Zehr-i kahr" izafî birleşik isimdir. Bilinmeli ki Fusûsu'l-Hikem'de Ya'kūbî Fassı'nda açıklandığı ve ayrıntılandırıldığı şekilde herkes, tabibi, tabiata hizmet eder ve mizacı düzeltmek için tabiatı güçlendirme maksadıyla tedavi eder bilir. Aksine doktorlar gerçekte mümkün olan hallere hizmet ederler; ve doktorun maksadı hastaların mizacını düzeltmek olduğu halde, bazı bedenler denge derecesinden uzak olduğundan ve tedaviye kabiliyeti olmadığından, doktor tedavi ettikçe hastalığı şiddetlenir; ve bu durumda doktorun hizmeti hastanın tabiatının iyiliğine değil, onun bedeninin yatkınlığına olmuş olur. İşte bunun gibi herkes yüce peygamberleri ve onların vârisleri olan saygıdeğer evliyayı, genel olarak ilâhî emre hizmet eder, bilirler. Aksine onlar gerçekte mümkün olan hallere hizmet ederler. Yani peygamberlerin ve vârislerinin maksatları ruhların ve nefislerin manevî hastalıklarını gidermek olduğu halde, bazı nefislerin yapılmamış/verilmemiş istidadı sebebiyle, hidayete kabiliyeti olmadığından, onlar davet edip irşad ettikçe bunların sapkınlığı artar. Bu yüce beyitlerde tamamen bu hakikate işaret buyurulur.

"Âhenc", çekmek ve atmak ma'nâsına olan "âhencîden" masdarından emr-i hâzır olup "cân-âhenc" vasf-ı terkîbidir, can çekici demek olur. "Zehr-i kahr-ı cân-âhenc" terkîb-i tavsîfi olur. "Zehr-i kahr" terkîb-i izâfidir. Ma'lûm olsun ki Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de îzâh ve tafsîl buyrulduğu vech ile herkes, tabîbi, tabîata hizmet eder ve ıslâh-1 mizâc için tabîatı takviye maksadıyla tedavi eyler bilir. Halbuki etibbâ nefsü'l-emrde ahvâl-i mümkinâta hizmet ederler; ve tabîbin maksadı da hastaların ıslâh-ı emzicesi olduğu halde, ba'zı ebdân derece-i i'tidâlden baîd olduğundan ve tedavîye kābiliyeti olmadığından, tabîb tedâvî ettikçe marazı müştedd olur; ve bu sûrette tabîbin hizmeti hastanın salâh-ı tab'ına değil, onun bedeninin isti'dâdına olmuş olur. İşte bunun gibi herkes rusül-i kirâmı ve onların vârisleri olan evliyayı zevi'l-ihtirâmı, umûm hakkında emr-i ilâhîye hizmet eder, bilirler. Halbuki onlar nefs-i emrde ahvâl-i mümkinâta hizmet ederler. Ya'ni rusül ve veresenin maksadları ervâh ve enfüsün emrâz-ı ma'neviyyelerini izâle olduğu halde, ba'zı nüfüsun isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü hasebiyle, hidâyete kabiliyeti olmadığından, onlar da'vet edip irşad ettikçe bunların dalâleti tezâyüd eder. Bu beyt-i şeriflerde tamâmiyle bu hakîkata işâret buyurulur.

2745. Bu çerağ, o göz için karanlığı artırdı, çünki Huda gazab perdesini nasb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2745. Bu ışık, o göz için karanlığı artırdı, çünkü Yüce Allah gazap perdesini kurdu.

"Hidayet ışığı olan bu nasihatlerimiz, sizde o kalbinizin gözünün karanlığını artırdı. Çünkü Yüce Allah, ختم الله على قلوبهم وعلى سمعهم وعلى أبصارهم غشاوة (Bakara, 2/7) yani “Allah onların kalpleri üzerine mühür bastı ve kulakları ve gözleri üzerine perde çekti” ayet-i kerimesi gereğince, onların kalp gözleri üzerine gazap perdesini kurdu ve yöneltti."

"Hidâyet çerâğı olan bizim bu nasâyıhımız, siz[de] o kalbinizin gözünün karanlığını artırdı. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri ختم الله على قلوبهم وعلى سمعهم وعلى أبصارهم غشاوة (Bakara, 2/7) ya'ni “Allah Teâlâ onların kalbleri üzerine mühür bastı ve kulakları ve gözleri üzerine perde çekti" âyet-i kerîmesi mûçibince, onların kalb gözleri üzerine gazab perdesini nasb ve havâle etti."

2746. Sizden ne riyaset isteyeceğiz ki, bizim riyasetimiz semâdan efzûndur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2746. Sizden ne başkanlık isteyeceğiz ki, bizim başkanlığımız gökten daha üstündür.

İnkârcılar yukarıda "حب جاه و سروری دارد بر آن" yani "Makam ve başkanlık sevgisi taşırlar ve iddiaları da onun üzerine kuruludur" demişlerdi. Bu şerefli beyitte peygamberler ve veliler inkârcılara cevap olarak şöyle buyururlar: "Biz sizden ne başkanlık isteyeceğiz ki, bizim başkanlığımız gökler üzerindeki başkanlıktan daha ileridir." Çünkü gökler, insân-ı kâmil gibi isimlerin bütünlüğünü (cem'iyyet-i esmâiyye) taşımaz.

Münkirler yukarıda حب جاه و سروری دارد بر آن ya'ni "Mansıb ve riyâset muhabbeti tutarlar ve da'vâları da onun üzerine müsteniddir" demişler idi. Bu beyt-i şerîfte enbiyâ ve evliyâ münkirlere cevâben buyururlar: "Biz sizden ne riyâset isteyeceğiz ki, bizim riyâsetimiz eflâk üzerine olan riyâsetten daha ileridir." Zîrâ eflâk, insân-ı kâmil gibi cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz değildir.

2747. İnci denizi bir gemiden ne şeref bulur, husûsiyle gübreden dolu olmuş bir gemi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2747. İnci denizi bir gemiden ne şeref bulur, özellikle gübreden dolu olmuş bir gemi?

"İnci denizi"nden kastedilen, peygamberlerin ve evliyanın varlığıdır ve "gemi"den kastedilen de inkârcıların varlığıdır. Yani "İnci sahibi olan deniz, üzerindeki gemi üzerinde dalgalar ve suların akışıyla tasarruf ettiği için, o gemiden ve onun üzerindeki bu tasarrufundan dolayı bir şeref bulmadığı gibi, marifet ve hakikat incilerinin denizi olan peygamberler ve evliya da, sizin üzerinizdeki başkanlıkları ve tasarrufları sebebiyle hiçbir şeref kazanmış olmazlar. Özellikle sizin gibi yükleri gübreden ve pislikten ibaret olan bir gemi olursa, onlara ne şeref olur?"

"İnci denizi"nden murâd, enbiyâ ve evliyânın vücûdudur ve "gemi"den murad dahi münkirlerin vücûdudur. Ya'ni "İnci sahibi olan deniz, üzerindeki gemi üzerinde dalgalar ve suların cereyânı ile tasarruf ettiği için, o gemiden ve onun üzerindeki bu tasarrufundan dolayı bir şeref bulmadığı gibi, maarif ve hakāyık incilerinin deryâsı olan enbiyâ ve evliyâ dahi, sizin üzerindeki riyâsetleri ve tasarrufları sebebiyle hiçbir şeref iktisab etmiş olmazlar. Husûsiyyle sizin gibi yükleri gübreden ve necâsetten ibaret olan bir gemi olursa, onlara ne şeref olur?"

2748. Ey yazık o kötü halli göze ki, onda bir güneş zerre göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2748. Ey yazık o kötü halli göze ki, onda bir güneş zerre göründü.

"Kûr u kebûd", "kör" ile mavi anlamına gelen "kebûd" kelimelerinden oluşmuş bir ifadedir ve Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre kara günlülük, kötü hallilik, gam ve keder anlamında kullanılan kinayelerdendir. Ve "gözün kötü halli" olması bedbinlik (kötümserlik) demektir. Yani: "Ey yazık ki, sizi selamete davet eden kimseyi, gözünüzün kötü görüşünden dolayı menfaatperest (çıkarcı) zannedersiniz; ve kötü halli ve görüşlü olan gözünüzde bir güneş mesabesinde olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir zerre gibi değersiz göründü."

"Kûr u kebûd", "kör” ile mâî ma'nâsına olan "kebûd"dan mürekkeb bir lafız olup Bahâr-ı Acem'in beyânına göre kara günlülük ve kötü hallilik ve gam ve endûh ma'nâsında müsta'mel kinâyâttandır. Ve "gözün kötü halli" olması bedbînlik demek olur. Ya'ni: "Ey yazık ki, sizi selâmete da'vet eden kimseyi, gözünüzün fenâ görüşünden dolayı bir menfaat-perest telakkî edersiniz; ve kötü halli ve görüşlü olan gözünüzde bir güneş mesâbesinde olan insân-ı kâmil bir zerre gibi hakîr göründü."

2749. Bir Adem'den ki misilsiz ve nazîrsiz idi, İblis'in gözü bir çamurun gayrini görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2749. Bir Âdem'den ki eşsiz ve benzersiz idi, İblis'in gözü bir çamurdan başkasını görmedi.

Nasıl ki anlamda eşi ve benzeri olmadığı için, bütün yaratılmışlar üzerine üstün kılınmış bir Âdem'den İblis'in gözü, yeryüzüne ait olan bir cismanî şekilden başkasını göremedi ve onun gözünün kötü hâlli olması Âdem'in anlamına nüfuz etmesine engel oldu.

Nitekim ma'nâda misli ve nazîri olmadığı için, cemî'-i mahlûkāt üzerine mükerrem olan bir Adem'den İblîs'in gözü, arza mensûb olan bir sûret-i cismâniyyeden başkasını göremedi ve onun gözünün kötü hâlli olması Âdem'in ma'nâsına nüfûza mâni' oldu.

2750. İblîs'e layık olan göze, onun baharı kış göründü; o taraftan hareket etti [2760] ki, ona hane idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2750. İblis'e layık olan göze, onun baharı kış göründü; o taraftan hareket etti [2760] ki, ona ev idi.

İblis'e layık olan göze, Adem'in bahar gibi latif olan manası, kış hükmünde donmuş olan cisimden ve elementlerden ibaret göründü. Çünkü İblis ateş elementinden yaratıldı ve onun evi ve makamı elementler âlemi idi. Bu sebeple Adem ile kendisini karşılaştırma konusunda kendi makamından hareket edip Hakk'a karşı, elementler âleminden bir kıyas yaptı ve "Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın ve onu topraktan yarattın" (A'raf, 7/12) dedi. Ve ateş ile toprak elementlerden olup, ateş toprağa göre daha latiftir ve toprak yoğundur; ve "latif olan yoğun olana boyun eğer mi?" dedi, ve onun kötü bakışlı olan gözü ancak Adem'in elementlerden oluşan cismini gördü, manasına nüfuz edemedi.

"İblîs'e lâyık olan göze Adem'in bahâr gibi latîf olan ma'nâsı, kış mesâbesinde müncemid olan cisimden ve anâsırdan ibâret göründü. Zîrâ İblîs unsur-ı nârdan halk olundu ve onun hânesi ve makāmı âlem-i unsuriyyât idi." Binâenaleyh Adem ile kendisini mukāyese hususunda kendi makāmından hareket edip Hakk'a karşı, unsuriyât âleminden bir kıyas yaptı ve أنا خير منه خلقتنى من نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (A'raf, 7/12) ya'ni "Ben ondan hayırlıyım, beni nârdan halk ettin ve onu topraktan yarattın" dedi. Ve ateş ile toprak anâsırdan olup, ateş toprağa nazaran daha latîftir ve toprak kesîftir; ve "latîf olan kesîf olana ser-fürû eder mi?" dedi, ve onun fenâ bakışlı olan gözü ancak Âdem'in cism-i unsurîsini gördü, ma'nâsına nüfûz edemedi.

2751. Ey çok devlet ki vakit vakit gelir, devletsizin önünde o yoldan döner.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2751. Ey çok devlet ki vakit vakit gelir, devletsizin önünde o yoldan döner.

Âdem, Allah'ın isimlerinin bütünlüğüne mazhar olan insân-ı kâmil olduğundan, İblis'e secde etmesi teklifi Hak tarafından bir lütuf ve devlet idi. Fakat İblis o lütfa kabiliyeti ve o devlete nail olma yatkınlığı olmadığını gösterdiğinden, o ilâhî lütuf İblis'in önünden geri döndü. Bunun gibi, peygamberlerin ve evliyanın daveti de inkârcılara yönelik bir Hak lütfu ve yöneltilen bir devlettir. Onlar da buna ehil olmadıklarından, o lütuf ve devlet o devletsizlerin ve saadetsizlerin önünden geri döner.

Âdem cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar insân-ı kâmil olduğundan, İblîs'e secde etmesi teklîfi Hak tarafından bir lutuf ve devlet idi. Fakat İblis o lutfa kabiliyeti ve o devlete nâiliyet isti'dâdı olmadığını gösterdiğinden o lutf-i ilâhî İblis'in önünden geri döndü. Bunun gibi enbiyâ ve evliyânın da'veti de münkirlere olan bir lutf-i Hak ve tevcîh buyurulan bir devlettir. Onlar da buna ehil olmadıklarından o lutuf ve devlet o devletsizlerin ve saâdetsizlerin önünden geri döner.

2752. Ey çok ma'şûk ki, nâ-şinâht olarak bir bedbahtın önüne gelir, aşk oynamayı bilmez,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2752. Ey çok sevgili ki, tanınmadık bir şekilde bir bedbahtın önüne gelir, aşk oynamayı bilmez,

"Nâ-şinâht", tanınmadık ve bilinmedik demektir ve sevgilinin sıfatıdır. Yani "Hey gidi hey!.. Tanınmadık çok sevgili vardır ki, bir bedbahtın ve ezelden şaki (mutsuz) olanın önüne gelir, o sevgili ile aşk oyunu oynamayı ve ondan faydalanmayı bilmez." Bu şerefli beyitte, Hakk'ın sevgililerinden olan Şems-i Tebrizi (k.s.) hazretleri ile, Konya'da o hazrete muhalefet edenlerin hâllerine işaret vardır. Nasıl ki ayrıntısı Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da anılmıştır. Genel anlamı, "nâ-ehil (layık olmayan) kişiler ellerine geçen devletin (talihin) değerini bilemezler" demektir.

"Nâ-şinâht", tanınmadık ve nâ-mâ'lûm demek olup, ma'şûkun sıfatıdır. Ya'ni "Hey gidi hey!.. tanınmadık çok ma'şûk vardır ki, bir bedbahtın ve şakî-i ezelînin önüne gelir, o ma'şûk ile aşkbâzlık etmeyi ve ondan istifâdeyi bilmez." Bu beyt-i şerîfte ma'şûkān-ı Hak'tan olan Şems-i Tebrizi (k.s.) hazretleriyle, Konya'da o hazrete muhalefet edenlerin hallerine işâret vardır. Nitekim tafsîli Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdur. Umûmî ma'nâsı, “nâ-ehil olanlar ellerine geçen devletin kadrini bilemezler" demek olur.

2753. Göze bu galat verici bizim hırmanımızdır; ve kalbe bu mukallib sûü'l-kazâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2753. Göze bu yanılgı verici bizim mahrumiyetimizdir; ve kalbe bu dönüştürücü kötü kazâdır.

"Bizim gözümüze kötüyü iyi ve iyiyi kötü göstermek suretiyle yanılgıya düşürücü olan şey, bizim ezeldeki mahrumiyetimizdir. Biz onu zâtî yatkınlığımızın diliyle Hak'tan istedik ve kalbimizi bu suretle döndüren şey dahi bizim ezelî talebimiz üzerine meydana gelen Hakk'ın kötü kazâsıdır ve kötü hükmüdür." Bu konudaki bilgiler Fusûsu'l-Hikem'de Uzeyr Fassı'nda yer almaktadır.

"Bizim gözümüze fenâyı iyi ve iyiyi fenâ göstermek sûretiyle galata düşürücü olan şey, bizim ezeldeki mahrûmluğumuzdur. Biz onu lisân-ı isti'dâdımız ile Hak'tan istedik ve kalbimizi bu sûretle döndüren şey dahi bizim taleb-i ezelîmiz üzerine vâki' olan Hakk'ın sû'-i kazâsıdır ve fenâ hükmüdür." Bu babdaki ma'lûmât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Uzeyrî'de mündericdir.

2754. Vaktaki taşa mensub olan put sizin için kıble oldu, la'net ve körlük sizin için gölgelik oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2754. Ne zaman ki taşa ait olan put sizin için kıble oldu, lanet ve körlük sizin için gölgelik oldu.

"Ne zaman ki ezeldeki (başlangıçsız) yatkınlığınızın (kabiliyetinizin) talebi üzerine meydana gelen kötü kaza (ilahi takdir) neticesi olarak bu âlemde, unsurlar âlemine ait olan suretler sizin kıbleniz oldu ve Allah'tan başka şeylerden ibaret olan o suretlere muhabbet ettiniz, bu sebeple mana âleminden kovulmuşluk ve körlük sizin başınızın üzerinde gölgelik, yani siper ve gölgelik oldu." Gölgelik altında oturan adam nasıl rahat ederse, siz de o kovulmuşluk ve körlük içinde öylece rahat ettiniz.

"Vaktāki ezeldeki isti'dâdınızın talebi üzerine vâki' olan sû'-i kazâ netîcesi olarak bu âlemde, âlem-i unsuriyyâta mensûb olan sûretler sizin kıbleniz oldu ve mâsivallahtan ibaret olan o sûretlere muhabbet ettiniz, binâenaleyh ma'nâ âleminden matrûdiyet ve körlük sizin başınızın üzerinde zulle, ya'ni sâyebân ve gölgelik oldu." Gölgelik altında oturan adam nasıl istirahat ederse, siz de o matrûdiyet ve körlük içinde öylece müsterîh oldunuz.

2755. Mâdemki sizin taşlarınız Hakk'ın şerîki olmağa layık olur, akıl ve can Hakk'ın mahremi olmağa niçin lâyık olmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2755. Mademki sizin taşlarınız Hakk'a ortak olmaya layık olur, akıl ve can Hakk'ın mahremi olmaya niçin layık olmasın?

Ey inkârcılar, mademki cismanî suretlere (maddî biçimlere) duyulan sevgiyi Hakk'ın sevgisine ortak etmek sizin katınızda layık oluyor, o halde sırf akıl ve can olan peygamberlerin ve evliyanın Hakk'ın mahremi olduğunu niçin uygun görüp kabul etmiyorsunuz?

Ey münkirler, mâdemki suver-i cismâniyyeye muhabbeti Hakk'ın muhabbetine teşrîk etmek sizin indinizde lâyık oluyor, o halde mahzâ akıl ve can olan enbiyâ ve evliyânın Hakk'ın mahremi olduğunu niçin münasib görüp kabûl etmiyorsunuz?

2756. Ölmüş sivrisinek hümâya şerîk oldu; diri niçin Melik'in hem-râzı olmağa layık olmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2756. Ölmüş sivrisinek hümâya ortak oldu; diri niçin Melik'in sırdaşı olmaya layık olmasın?

Put edinip sevgiyle taptığınız, ölmüş sivrisinek hükmündeki cismanî suretleri (maddî biçimleri) bağımsız varlık sahibi görüp, hümâya yani hakikî varlık sahibi olan Hakk'a ortak yaptınız; peki diri olan peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ (Allah dostları) niçin muktedir Melik olan Hakk'a mahrem (sırdaş) olmaya layık olmasın?

Put ittihâz edip muhabbetle taptığınız ölmüş sivrisinek mesâbesindeki suver-i cismâniyyeyi müstakillü'l-vücûd görüp, hümâya ya'ni vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'a şerîk yaptınız, ya diri olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ niçin Melîk-i muktedir olan Hakk'a mahrem olmağa lâyık olmasın?

2757. Kendilerinin ve kendi yaptığının âşıkıdırlar. Yılanların kuyruğuna yılan başı adettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2757. Kendilerinin ve kendi yaptığının âşıkıdırlar. Yılanların kuyruğuna yılan başı adettir.

Bu şerefli beyitte hitaptan gâibe (üçüncü şahsa) geçiş yaparlar. Nasıl ki aynı tarz inkârcılar tarafından da yukarıda 2533 numaralı beyitte peygamberlere hitaben gerçekleşmişti. Yani "Bu inkârcılar kendi varlıklarının ve benliklerinin ve kendi yaptıkları putların âşıkıdırlar. Yılanlar çöreklendikleri zaman başlarının kuyruklarına gelmesi âdettir, yani fenânın (yokluğun) fenâyı bulması âdettir." "Kîş", mezhep, din ve âdet ve huy anlamındadır. Burada âdet anlamı uygundur. Sözün özü, iyi olan iyiyi ve kötü olan da kötüyü bulur. Nasıl ki hadîs-i şerifte "ان لله ملكا يسوق الاهل الى الاهل" yani "Allah'ın bir meleği vardır ki ehli ehline sevk eder" buyrulur.

Bu beyt-i şerifte hitâbdan gâibe intikal buyururlar. Nitekim aynı tarz münkirler tarafından dahi yukarıda 2533 numaralı beyitte enbiyâya hitâben vâki' olmuş idi. Ya'ni "Bu münkirler kendi varlıklarının ve enâniyetlerinin ve kendi yaptıkları putların âşıkıdırlar. Yılanlar çöreklendikleri vakit başları kuyruklarına gelmek âdettir, ya'ni fenânın fenâyı bulması âdettir." "Kîş", mezheb, dîn, ve âdet ve huy ma'nâsınadır. Burada âdet ma'nâsı münasibdir. Velhâsıl iyi olan iyiyi ve kötü olan dahi kötüyü bulur. Nitekim hadîs-i şerifte ان لله ملكا يسوق الاهل الى الاهل ya'ni Allah'ın bir meleği vardır ki ehli ehline sevk eder" buyrulur.

2758. Ne o kuyrukta bir devlet ve ni'met vardır, ne de o başta bir rahat ve lezzet vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2758. Ne o kuyrukta bir devlet ve nimet vardır, ne de o başta bir rahat ve lezzet vardır!

2759. O yılanın kuyruğu başı etrafında dönücü olur, her iki yâr birbirine lâyık-dırlar ve münasibdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2759. O yılanın kuyruğu başı etrafında dönücü olur, her iki sevgili birbirine lâyıktırlar ve münasiptirler.

2760. Eğer iyi dinlersen Hakîm-i Gaznevî İlâhînâme'de öyle söyler:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2760. Eğer iyi dinlersen, Hakîm-i Gaznevî İlâhînâme'de şöyle söyler:

Hakîm-i Gaznevî ile Hakîm-i Senâî hazretlerine işaret buyrulur ve İlâhînâme de o hazretin şerefli eseridir; ve İlâhînâme'de aşağıdaki anlamı beyan buyururlar:

[2771] Hakîm-i Gaznevî ile Hakîm-i Senâî hazretlerine işaret buyrulur ve İlâhînâme dahi o hazretin eser-i şerîfidir; ve İlâhînâme'de âtideki mefhûmu beyân buyururlar:

2761. "Sen hükm-i kader hakkında az fuzûlluk et, eşeğin şahsı eşek kulağına lâyık geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2761. "Sen kader hükmü hakkında az fuzulîlik et, eşeğin şahsı eşek kulağına lâyık geldi.

Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhînâme'sindeki yüce beyit şudur:

"Sen boş sözleri ortadan dışarıya götür, eşeğin kulağı eşeğin başına lâyıktır."

Bilinmeli ki, oluş ve bozuluş âleminde görünen her bir şeklin, ilâhî ilimde sabit bir hakikati vardır ve bu hakikat onun sabit hakikatidir (ayn-ı sâbite) olup ilâhî isimlerden bir ismin tecelli yeridir ve o ismin gerektirdiği haller o sabit hakikatin yatkınlığıdır ve isim müsemmânın (isimlendirilenin) tekil hakikatidir ve kılınmış değildir; bu sebeple o ismin özelliği de kılınmış değildir. Şimdi bu sabit hakikat ilâhî ilimde ne hâl üzere sabit olmuş ve yatkınlıkları neyi gerektirmiş ise Hakk'ın hükmü ona göredir. Böyle olunca kader hükmü hakkında itiraz edip boş sözler söylemek cehalet ve ahmaklık eseridir. Kişiye ne gelmiş ise, ancak kendinden gelmiştir. Yüce Allah ezelî ilminde olan şeye varlık ihsan buyurup onu oluş ve bozuluş âlemine ve izafî varlık âlemine çıkarmıştır. Kendi taleplerinin zıddı olan bir hâl ile ortaya çıkmaları için asla zorlamamıştır. Nasıl ki yüce ayette لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يَسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ["Allah yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorumlu tutulacaklardır"] buyurulur. Yüce Allah her yaratılana kendi yatkınlık dili ile talep ettiği şeyi vermiş olduğundan, eşeğin şahsı da eşeğin kulağına lâyık olarak ortaya çıkmıştır. Kazâ ve kader hakkındaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Uzeyr Fassı'ndadır.

Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhînâme'sindeki beyt-i şerif şudur:

"Sen boş sözleri ortadan dışarıya götür, eşeğin kulağı eşeğin başına lâyıktır."

Ma'lûm olsun ki, âlem-i kevnde zahir olan her bir sûretin ilm-i ilâhîde bir hakîkati sâbittir ve bu hakîkat onun ayn-ı sâbitesi olup esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o ismin muktezâsı olan ahvâl o ayn-ı sâbitenin isti'dâdıdır ve isim müsemmânın "ayn"ı olup mec'ûl değildir; binâenaleyh o ismin hâssıyyeti de mec'ûl değildir. İmdi bu ayn-ı sâbite ilm-i ilâhîde ne hâl üzere sabit olmuş ve isti'dâdları neyi iktizâ eylemiş ise Hakk'ın hükmü ona göredir. Böyle olunca hükm-i kader hakkında i'tiraz edip boş sözler söylemek eser-i cehalet ve hamâkattir. Kişiye ne gelmiş ise, ancak kendinden gelmiştir. Hak Teâlâ ilm-i ezelîsinde olan şeye ifâza-i vücûd buyurup onu âlem-i kevne ve vücûd-i izâfî âlemine çıkarmıştır. Kendi taleblerinin gayı olan bir hâl ile zâhir olmaları için aslâ cebr etmemiştir. Nitekim âyet-i kerîmede لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يَسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ["Allah yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorumlu tutulacaklardır"] buyurulur. Hak Teâlâ her mahlûka lisân-ı isti'dâdı ile taleb ettiği şeyi vermiş olduğundan, eşeğin şahsı da eşeğin kulağına lâyık olarak zâhir olmuştur. Kazâ ve kader hakkındaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Uzeyrî'dedir.

2762. Uzuvlar ve bedenler münasib oldu, vasıflar canlar ile münasib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2762. Uzuvlar ve bedenler uygun oldu, vasıflar canlar ile uygun oldu.

Her yaratılanın uzuvları ve bedenleri görünüşte birbirleriyle uygun olduğu gibi, anlamda da vasıfları ve canları birbirine uygun oldu.

Her mahlûkun a'zâları ve bedenleri sûrette birbirleriyle mütenâsib olduğu gibi, ma'nâda dahi vasıfları ve canları birbirine uygun oldu.

2763. Her bir canın vasfı ona münasib olur. Şübhesiz câna ki onu Hak yontar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2763. Her bir canın vasfı ona uygun olur. Şüphesiz cana ki onu Hak yontar.

Her bir ruhun vasfı, o ruhun tekil sabit hakikatinin ait olduğu ismin gerektirmesiyle kendisine uygun olur. Bu uygunluk şüphesiz Hakk'ın küllî ruhtan yonttuğu o cüz'î ruha aittir.

Her bir rûhun vasfı, o rûhun ayn-ı sâbitesinin taalluk ettiği isim iktizâsınca kendisine münasib olur. Bu münasebet şübhesiz Hakk'ın rûh-i küllîden yonttuğu o rûh-i cüz'îye aid olur.

2764. Mâdemki sıfatı cana o karîn etmiştir, binaenaleyh onu göz ve yüz gibi münasib bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2764. Mademki sıfatı cana o yakın etmiştir, bu sebeple onu göz ve yüz gibi uygun bil!

Yüce Allah mademki her bir canın sıfatını, mademki o canın kendisine uygun bir şekilde yakın etmiştir, bu sebeple Hakîm isminin gereği olarak o yakın ettiği canı da, yüze yakıştırdığı iki göz gibi yakışıklı olarak koymuştur.

Hak Teâlâ mâdemki her bir canın sıfatını, mâdemki o canın kendine münâsib bir sûrette karîn etmiştir, binâenaleyh Hakîm ism-i şerîfi iktizâsınca o karîn ettiği cânı da, yüze yakıştırdığı iki göz gibi yakışıklı olarak koymuştur.

2765. Güzelde ve çirkinde vasıflar münasib oldu. Hakk'ın yazdığı harfler münasib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2765. Güzelde ve çirkinde vasıflar uygun oldu. Hakk'ın yazdığı harfler uygun oldu.

Güzelin ve iyinin canının vasıfları o canın kendisine uygun olduğu gibi, çirkinin ve kötünün canının vasıfları da aynı şekilde o canın kendisine uygundur. Çünkü canlar ve canların vasıfları, ilâhî ilimdeki sabit hakikatler gereğince, Hak tarafından kâinat kitabına yazılmış olan harflerdir. Bu sebeple bu oluş ve bozuluş âleminde iyi sıfatlar iyi ruhtan ve kötü sıfatlar da kötü ruhtan ortaya çıkar; ve ârifler bu sıfatlardan o ruhun hakikatine intikal ederler.

Güzelin ve iyinin cânının vasıfları o cânın kendisine münasib olduğu gibi, çirkinin ve kötünün canının vasıfları dahi kezâlik o canın kendisine münâsibdir. Zîrâ canlar ve canların vasıfları ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbiteleri iktizâsınca, Hak tarafından kitâb-ı kâinât üzerine yazılmış olan harflerdir. Binâenaleyh bu âlem-i kevnde iyi sıfatlar iyi rûhtan ve kötü sıfatlar dahi habîs olan rûhtan zâhir olur; ve ârifler bu sıfatlardan o rûhun hakîkatine intikal ederler.

2766. Göz ve gönül iki parmak arasındadır. Ey hüseyn, kalem kâtibin elinde olduğu gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2766. Göz ve gönül iki parmak arasındadır. Ey Hüseyn, kalem kâtibin elinde olduğu gibi.

Bu şerefli beyitte "Mü'minin kalbi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onu nasıl isterse döndürür" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani: "Ey güzelcik, kalem kâtibin elinde olduğu gibi, insanın gözü ve gönlü dahi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır ve o iki parmağın birisi lütuf ve cemâl (güzellik), diğeri kahr ve celâldir (ululuk)."

Bu beyt-i şerîfte يا'ني قلب المؤمن بين الاصبعين من اصابيع الرحمن يقلبها كيف يشاء "Mü'minin kalbi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onu nasıl isterse döndürür" hadis-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni: "Ey güzelcik, kalem kâtibin elinde olduğu gibi, insanın gözü ve gönlü dahi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır ve o iki parmağın birisi lutuf ve cemâl ve diğeri kahır ve celâldir."

2767. Lutuf ve kahır parmağı vardır, arada gönül kalemi bu parmak uçlarından bir kabz ve bast iledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2767. Lutuf ve kahır parmağı vardır, arada gönül kalemi bu parmak uçlarından bir kabz ve bast iledir.

"Benân", parmak uçları demektir, çoğulu "benâne" gelir. Yani "Yüce Allah'ın birisi lutuf, diğeri kahır parmağı olup gönül kalemi bu iki parmak arasında ya kabz (sıkıntı, daralma) hâlini veyahut bast (genişleme, ferahlık) hâlini yazar." Kul, kabz hâli içinde gam ve elem duyar; bast hâli içinde de ferah ve sürur hisseder; kabz, kahır eseridir ve bast, lutuf eseridir. والله يقبض ويبسط (Bakara, 2/245) yani "Yüce Allah kabz eder ve bast eder" ayet-i kerimesinde bu iki tecelliye işaret buyrulur.

"Benân", parmak uçları demektir, cem'i "benâne" gelir. Ya'ni "Rahmân'ın birisi lutuf, ve diğeri kahır parmağı olup gönül kalemi bu iki parmak arasında ya kabz hâlini ve yahut bast hâlini yazar." Abd kabz hâli içinde gam ve elem duyar; ve bast hâli içinde de ferah ve sürür hisseder; ve kabz eser-i kahr ve bast eser-i lutuftur. والله يقبض ويبسط (Bakara, 2/245) ya'ni "Allah Teâlâ kabz eder ve bast eder" âyet-i kerîmesinde bu iki tecellîye işaret buyrulur.

2768. Ey kalem, iclâle mensub isen, bak ki kimin iki parmağı arasındasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2768. Ey kalem, ululuğa ait isen, bak ki kimin iki parmağı arasındasın?

"İclâl", ululuk ve azamet ve yüceltmek anlamındadır. "İclâlî"deki "yâ" nispet (aitlik) içindir ve ikinci "yâ" hitap içindir. Yani "Eğer marifet mertebesinde ululuğa ve büyüklüğe ait isen, ey Rahman'ın parmakları arasında kalem olan gönül! Bak ki, kimin iki parmağı arasındasın ve sana kahır ve lütfu ve kabz (sıkma) ve bastı (genişletme) yazdıran kimdir?" Bu anlam "iclâl" muhataba ait olduğuna göredir. Eğer Hak'ka ait olursa anlam böyle olur: "Eğer Hakk'ın yüceltmesine ait isen ve nefsanî olmayıp Hakk'a ait isen, ey gönül bak ki, kimin parmağı arasındasın?"

"İclâl", ululuk ve azamet ve ta'zîm etmek ma'nâsınadır. "İclâlî" deki "yâ" nisbet ve ikinci "yâ” hitâb içindir. Ya'ni "Eğer mertebe-i ma'rifette ululuğa ve büyüklüğe mensûb isen, ey esâbi'-ı Rahmân arasında kalem olan gönül! Bak ki, kimin iki parmağı arasındasın ve sana kahır ve lutfu ve kabz ve bastı yazdıran kimdir?" Bu ma'nâ "iclâl" muhâtaba râci' olduğuna göredir. Eğer Hakk'a râci' olursa ma'nâ böyle olur. "Eğer Hakk'ın ta'zîmine mensûb isen ve nefsânî olmayıp Hakkānî isen, ey gönül bak ki, kimin parmağı arasındasın?"

2769. Senin bütün kasd ve hareketin bu parmaktandır, senin tepen dört yol üzerinde mecma'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2769. Senin bütün kastın ve hareketin bu parmaktandır, senin tepen dört yol üzerinde birleşme yeridir.

"Fark", başın tepesi anlamına gelir ve "mecma", toplanma yeri demektir. Yani "Ey gönül, senin bütün kastın ve hareketin Rahman'ın bu iki parmağındandır. Senin başının tepesi dört yol ağzıdır ve dört yolun toplanma yeridir." "Isbı", "parmak" anlamına gelir ve "ısba" ve "asbı" ve "usbu" ve "usba" şekillerinde dört biçimde telaffuz edilir. Bilinmeli ki, kalbi bir amaca ve bir harekete sevk eden, Hakk'ın bu lütuf ve kahr parmaklarıdır; ve kalbin başının tepesi dört yol ağzıdır ve dört yol orada birleşir ve bu yollar Hakk'a ait, meleklere ait, nefse ait ve şeytana ait olan yollardır. Şimdi kalbi Hakk'a ait ve meleklere ait olan yollardan ilâhî lütuf parmağı ve nefse ait ve şeytana ait olan yollardan da ilâhî kahr parmağı harekete geçirir.

"Fark", başın tepesi ma'nâsınadır ve "mecma", mahall-i ictimâ' demektir. Ya'ni "Ey gönül, senin bütün kasdın ve hareketin Rahmân'ın bu iki par- mağındandır. Senin başının tepesi dört yol ağzıdır ve dört yolun mahall-i ictimâ'ıdır." "Isbı", "parmak" ma'nâsına olup "ısba" ve "asbı" ve "usbu" ve "usba" sûretlerinde dört vech ile telaffuz olunur. Ma'lûm olsun ki, kalbi bir maksada ve bir harekete sevk eden Hakk'ın bu lutuf ve kahır parmaklarıdır; ve kalbin başının tepesi dört yol ağzıdır ve dört yol orada birleşir ve bu yollar Hakkānî ve melekî ve nefsânî ve şeytânî olan yollardır. İmdi kalbi Hakkānî ve melekî olan yollardan lutf-i ilâhî parmağı ve nefsânî ve şeytânî olan yollardan dahi kahr-i ilâhî parmağı tahrîk eder.

2770. Bu senin hallerinin harfleri onun neshindendir. Senin azim ve feshin dahi onun azim ve feshindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2770. Senin bu hallerinin harfleri onun yazmasındandır. Senin azmin ve bozman dahi onun azminden ve bozmasındandır.

"Nesh", burada yazma ve kaleme alma; "azm", kasıt ve yönelme; "fesh" ise bozma ve geçersiz kılma anlamlarındadır. Yani "Ey insan, sen bu zikredilen dört yoldan rüzgâr gibi esip gelen düşüncelerle her an bir haldesin ve senin her bir halin bu fiiller âleminde, varlık kitabının üzerine Hakk'ın yazmasından ve kaleme almasından meydana gelir; bir şeye kasıt ve yönelmen ve kasıt ve iradeni bozman ve geçersiz kılman hep Hakk'ın iradesinden ve bozmasındandır." Nitekim وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (İnsan, 76/30) yani "Siz ancak Yüce Allah'ın dilediği şeyi dilersiniz." ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyrulur.

"Nesh", burada tahrîr ve yazma ve "azm", kasd ve teveccüh ve "fesh", bozma ve ibtâl ma'nâlarınadır. Ya'ni "Ey insan, sen bu zikr olunan dört yoldan rüzgâr gibi esip gelen havâtır ile her anda bir şândasın, ve senin her bir şânın bu âlem-i ef'âlde, kitâb-ı kevn üzerine Hakk'ın neshinden ve yazmasından vâki' olur; ve bir şeye kasd ve teveccühün ve kasd ve irâdeni bozman ve ibtâl etmen hep Hakk'ın iradesinden ve bozmasındandır." Nitekim وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (İnsan, 76/30) ya'ni "Siz ancak Allah Teâlâ'nın dilediği şeyi dilersiniz." âyet-i kerîmesinde bu hakîkate işaret buyrulur.

2771. Niyazdan başka ve tazarru'dan başka yol yoktur. Bu takallübden her kalem âgâh değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2771. Yalvarmaktan ve yakarmaktan başka yol yoktur. Bu dönüşümden her kalem haberdar değildir.

Mademki kalp kalemi Rahman'ın iki parmağı arasındadır ve ona istediği şekilde yazdırıyor, o halde kalem tepemizde birleşen dört yoldan nefis ve şeytan yollarına ait kelimeler yazmaması için Allah'a yalvarmaktan ve yakarmaktan başka yol yoktur. Fakat Rahman'ın bu döndürmesinden ve tasarrufundan her kalp haberdar değildir, aksine bazı kalpler haberdardırlar.

Mâdemki kalb kalemi Rahmân'ın iki parmağı arasında olup ona murâdı vech ile yazdırıyor, o halde kalem tepemizde birleşen dört yoldan nefis ve şeytan yollarına aid kelimeler yazmaması için Hakk'a niyâz etmek ve yalvarmaktan başka yol yoktur. Fakat Rahmân'ın bu döndürmesinden ve tasarrufundan her kalb haberdar değildir, belki ba'zı kalbler haberdardırlar.

2772. Kalem bunu bilir ve fakat kendi kadri üzerine; iyide ve kötüde kendi kadrini izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2772. Kalem bunu bilir ve fakat kendi değeri üzerine; iyide ve kötüde kendi değerini ortaya koyar.

Haberdar olan bu bazı kalp kalemi de kendi değeri ve mertebesi derecesinde bilir. Örneğin Mu'tezile topluluğu "Kul fiilinin yaratıcısıdır" derler ve bu sözleriyle fiilin hareket ettiricisi kalbe gelen hatıra ve hatıra harflerini yazanın da Rahman'ın parmakları olduğunu bilmediklerini ortaya koyarlar; ve Ehl-i Sünnet'in taklitçileri bunu taklidî iman (araştırmadan, delile dayanmadan inanma) ile bilirler; ve Ehl-i Sünnet'in avam evliyası (halktan olan velileri) toplu bir şekilde keşif yoluyla bilirler; ve Ehl-i Sünnet'in en seçkinleri kendi sabit hakikatlerinin açığa çıkması sebebiyle ayrıntılı olarak bilirler. Buna göre her kalp kalemi iyi ve kötü haller içinde kendi değer derecesini ortaya koyar. Örneğin bu ilahi dönüşümü taklidî iman ile bilenler başlarına bir bela geldiği zaman bu dönüşümü hatırlayıp yalvarır ve yakarırlar; o bela geçtikten sonra yine bu ilahi dönüşümü unuturlar. Avam evliyası bu dönüşümü keşif yoluyla bildikleri için onların yalvarma ve yakarmaları kendi vukûflarına (bilgilerine, idraklerine) göre ve diğer mertebeler ehlinin yalvarma ve yakarmaları da iyide ve kötüde kendi değer ve mertebeleri derecesinde olur.

Haberdar olan bu ba'zı kalem-i kalb dahi kendi kadri ve menzileti derecesinde bilir. Meselâ Mu'tezile tâifesi "Kul fiilinin hâlikıdır" derler ve bu sözle riyle fiilin muharriki kalbe vârid olan hâtıra ve hâtıra hurûfunu yazan dahi Rahmân'ın parmakları olduğunu bilmediklerini ızhâr ederler; ve Ehl-i Sünnet'in mukallidleri bunu îmân-ı taklîdî ile bilirler; ve Ehl-i Sünnet'in avâm-ı evliyâsı icmâl tarîkıyle keşfen bilirler; ve Ehl-i Sünnet'in ehassu'l-havâssı kendi ayn-ı sâbitesinin inkişafı sebebiyle tafsîlen bilirler. Binâenaleyh her kalem-i kalb iyi ve kötü haller içinde kendi derece-i kadrini izhar eder. Meselâ bu taklîb-i ilâhîyi îmân-ı taklîdî ile bilenler başlarına bir belâ geldiği vakit bu taklîbi derhâtır edip niyâz ve tazarru' ederler; o belâ geçtikten sonra yine bu taklîb-i ilâhîyi unuturlar. Avâm-ı evliyâ bu tekallübü keşfen bildikleri cihetle onların niyâz ve tazarru'ları kendi vuküflarına göre ve dîger merâtib ehlinin niyâz ve tazarru'ları dahi iyide ve kötüde kendi kadr ve menziletleri derecesinde olur.

2773. O şeyi ki tavşana ve file astılar, ezele kadar hîle ile karıştırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2773. O şeyi ki tavşana ve file astılar, öncesizliğe kadar hile ile karıştırdılar.

Onlar, öncesiz bedbahtlıkları sebebiyle, peygamberlere ve evliyalara karşı olan kimselerdir. Onları susturmak, davetlerini ve peygamberliklerini geçersiz kılmak için, Kelile ve Dimne kitabındaki tavşan ve fil hikâyesini örnek olarak verdiler de, öncesiz bir hüküm olan peygamberliği geçersiz kılmak için, öncesizliğe kadar hile karıştırdılar. Yani hilelerinin etkisini öncesizliğe kadar uzatmak istediler.

Şekāvet-i ezeliyyeleri hasebiyle, enbiyâ ve evliyâya muhâlif olan kimseler, onları ilzâm ve da'vetlerini ve risâletlerini ibtâl için, Kelîle ve Dimne kitabındaki tavşan ve fil hikâyesini darb-ı mesel olarak îrâd ettiler de, bir hükm-i ezelî olan risâleti ibtâl için, ezele kadar hîle karıştırdılar. Ya'ni hilelelerinin te'sîrini ezele kadar uzatmak istediler.

## Onun beyânıdır ki, mesel getirmek herkese lâyık olmaz, husûsiyle kâr-ı ilâhî hakkında

2774. Bu meselleri tertib etmek o dergah-ı pak tarafına atmak ne vakit size lâyık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2774. Bu misalleri düzenlemek, o pak dergâh tarafına atmak size ne zaman yakışır?

Ey inkârcılar, ilâhî tedbirler hakkında misaller getirmek sizin haddinize değildir.

Ey münkirler, tedbîrât-ı ilâhiyye hakkında misâller îrâd etmek sizin haddiniz değildir.

2775. O meseli getirmek o hazretin lâyıkıdır ki, o sırr u cehrin ilminde âyetdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2775. O meseli getirmek o hazretin lâyıkıdır ki, o sırr u cehrin ilminde âyetdir.

Değerli şârihler (açıklayıcılar) "o hazret" ifadesini Allah'a döndürmüşlerdir ve bu döndürme de güzel bir yöndür. Fakat ikinci mısradaki "âyet" karinesiyle (deliliyle) ben, bu ifadeyi Allah'ın halifesi olan peygamberlere ve onların kâmil vârislerine ait gördüm. Yani "İlahi iş ve Rabbanî tedbirler hakkında mesel (örnek) getirmek, gizliyi ve açıkça belireni bilmek hususunda bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde Hakk'ın âyeti olan resule ve onun kâmil vârislerine özgüdür demek" olur. Ve nitekim Mevlânâ (r.a.) bu Mesnevî-i Şerîf'te birçok mesel getirmiş ve Allah'ın halifesi olması itibarıyla her bir meselin zevki ve inceliği okuyanları ve dinleyenleri mest etmekte bulunmuştur; ve zaten bu bahsin başlığında olan "her kes râ ne-resed" yani "herkese lâyık olmaz" ifadesi de bu anlamı teyit eder. İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Hakk'ın bildirmesiyle gizliyi bilmesi

فلا يظهر على غيبه أحدا إلا من ارتضى من رسول (Cinn, 72/26-27) ["Hiçbir kimseyi gaybına muttali' kılmaz. Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır."] ayet-i kerimesiyle sabit olduğundan tartışma konusu değildir.

Şurrâh-ı kirâm hazarâtı "ân hazret" ta'bîrini Hakk'a ircâ' etmişlerdir ve bu ircâ dahi güzel bir vecihtir. Fakat ikinci mısra'daki "âyet” karînesiyle fakîr, bu ta'bîri halîfe-i Hak olan peygamberâna ve onların vâris-i kâmillerine râci' gör-düm. Ya'ni "Kâr-ı ilâhî ve tedbîrât-ı Rabbânî hakkında darb-ı mesel îrād et-mek gizli ve âşikârı bilmek husûsunda bu vücûd-i izâfi aleminde Hakk'ın âye-ti olan resûle ve onun vâris-i kâmillerine mahsûstur demek" olur. Ve nitekim Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) bu Mesnevî-i Şerîf'te birçok darb-ı meseller îrâd bu-yurmuş ve halîfe-i Hak olmak i'tibârıyle her bir meselin zevkı ve letâfeti oku-yanları ve dinleyenleri mest etmekte bulunmuştur; ve zâten bu bahsin unvâ-nında olan "her kes râ ne-resed" ya'ni "herkese lâyık olmaz" ta'bîri dahi bu ma'nâyı te'yîd buyurur. İnsân-ı kâmilin Hakk'ın bildirmesiyle gizliyi bilmesi

فلا يظهر على غيبه أحدا إلا من ارتضى من رسول (Cinn, 72/26-27) ["Hiçbir kimseyi gaybı-na muttali' kılmaz. Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır."] âyet-i ke-rîmesiyle sabit olduğundan mahall-i kıyl ü käl değildir.

2776. Sen bir şeyin sırrını ne bilirsin? Tâ ki sen kel, ya zülf ile veya yanak ile mesel getiresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2776. Sen bir şeyin sırrını ne bilirsin? Tâ ki sen kel, ya zülf ile veya yanak ile örnek getiresin!

"Kel", Farsçada başından saçı dökülmüş olan kimseye derler; Arapçada ise feth ve teşdîd ile (kell), yorgunluk ve dili tutuk olmak demektir ve başka anlamları da vardır. Yani: "Ey eşyanın hakikatlerinden gafil ve cahil olan kimse, sen bu oluş âleminde mevcut olan herhangi bir şeyin iç yüzünü ne bilirsin? Tâ ki başının keli ile, gerçek şah olan Hakk'ın haremine girip onun hakkında ya zülf ile veyahut yüz ve yanak ile örnek getirebilesin!" Gerçi âriflerden bazıları Hak dilinden birtakım sözler söylemişlerdir ki birisi aşağıda belirtildiği gibidir:

"Her o nakşı ki varlık âlemine çıkardık, sen onu yakışıklı gör ki, biz onu yakışıklı vaz' ettik. Zülfümüzden bir kıl ucu gösterdik, cihan halkını dedikoduya ve nizâ'a düşürdük. Âdem'i gizli hazine mertebesi olan ahadiyyet Zâtımızdan izafî varlık mertebesine ve dışarıya gönderdik, kendi cemâlimizi ortaya çıkardık. Bu gizli sırdan bizim cemâlimizi gör! Eğer gözün varsa, o cemâlimizi âşikâr olarak ortaya koyduk."

Şimdi bu sözleri taklit ederek kendilerinde şiir kuvveti olan ehl-i hicabın (perde ehli, hakikatten gafil olanlar) şiir söylemeleri Allah katında da azaba sebep olur.

"Kel", Fârisî'de başından saçı dökülmüş olan kimseye derler; ve Arabî'de feth ve teşdîd ile (kell), yorgunluk ve dili tutuk olmak demektir ve sâir ma'nâ-ları da vardır. Ya'ni: "Ey hakāyık-ı eşyâdan gāfil ve câhil olan kimse, sen bu âlem-i kevnde mevcûd olan herhangi bir şeyin iç yüzünü ne bilirsin? Tâ ki başının keli ile, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın harîmine girip onun hakkında ya zülf ile veyâhut yüz ve yanak ile mesel getirebilesin!" Gerçi âriflerden ba'zı-ları lisân-ı Hak'tan birtakım sözler söylemişlerdir ki birisi ber vech-i âtîdir:

"Her o nakşı ki âlem-i vücûda çıkardık, sen onu yakışıklı gör ki, biz onu yakı-şıklı vaz' ettik. Zülfümüzden bir kıl ucu gösterdik, cihan halkını dedikoduya ve nizâ'a düşürdük. Âdem'i kenz-i mahfi mertebesi olan Zât-ı ahadiyyemizden vücûd-i izâfî mertebesine ve hârice gönderdik, kendi cemâlimizi izhar ettik. Bu gizli sırdan bizim cemâlimizi gör! Eğer gözün varsa, o cemâlimizi âşikâr olarak ortaya koyduk."

İmdi bu sözleri taklîden kendilerinde şiir kuvveti olan ehl-i hicabın şiir söylemeleri indallah da mûcib-i muâhezedir.

2777. Onu ki Mûsâ asâ gördü, halbuki değildi, ejderha idi, onun sırrı dudak açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2777. Onu ki Mûsâ asa gördü, halbuki değildi, ejderha idi, onun sırrı dudak açtı.

Mûsâ (a.s.) yüce bir peygamber iken, elinde tuttuğu asayı, dış duyuların baskın gelmesi sebebiyle asa olarak gördü. Halbuki o asanın sırrı, bu izafî varlık âleminde göründüğü gibi değildi. Büyük bir ejderhaydı ki, onun vasfı bu cildin başlarında geçti. O asanın sırrı ve iç yüzü, vakti gelince asalık ve değneklik perdesini yüzünden kaldırdı ve ağız açtı. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) buyururlar ki: "Burada tek bir hakikatin (ayn-ı vâhide) ancak suretle zuhuru vardır. O tek hakikat, asa sureti elbisesiyle ortaya çıktığı zaman asadır ve yılan suretinde ortaya çıktığı zaman da yılandır, yani bu isimlerle anılır. Bunun için Yüce Allah, asa hakkında سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Tâhâ, 20/21) yani "Biz onu evvelki haline döndürürüz" buyurdu; ve "sîret", maddi meslek ve gidiş anlamına gelip, o tek hakikatin bu izafî varlık âlemindeki hali de asa suretinde görünmek idi. Tek hakikat, yılanlık görevini yerine getirdikten sonra Yüce Allah onu evvelki suretine, yani asa suretine döndürdü. Buna göre buradaki ihtilaf ancak hal ve surettedir. Bu suretlerin kabul edici hakikatinde değildir. İşte asanın sırrı buydu." Şimdi ey sırdan ve eşyanın hakikatlerinden cahil olan kimse, yüce bir peygamberin hali böyle olur ve Yüce Allah bildirmedikçe eşyanın hakikatlerine vakıf olamaz ise, bak senin halin ne olur?

"Mûsâ (a.s.) bir peygamber-i âlîşân iken elinde tuttuğu asâyı hiss-i zâhirin galebesi sebebiyle asâ gördü. Halbuki o asânın sırrı bu vücûd-i izâfî âleminde göründüğü gibi değil idi. Bir büyük ejderha idi ki, onun vasfı bu cildin ibtidalarında geçti. O asânın sırrı ve iç yüzü vakti gelince asâlık ve değneklik nikābını yüzünden kaldırdı ve ağız açtı." Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Burada ayn-ı vâhidenin ancak sûretle zuhûru vardır. O ayn-ı vâhide, asâ sûreti libâsı ile zâhir olduğu vakit asâdır ve yılan sûretinde zahir olduğu vakit dahi yılandır, ya'ni bu isimler ile yâd olunur. Bunun için Allah Teâlâ hazretleri asâ hakkında سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Tâhâ, 20/21) ya'ni "Biz onu evvelki sîretine iâde ederiz" buyurdu; ve "sîret", maddî meslek ve gidiş ma'nâsına olup, o ayn-ı vâhidenin bu vücûd-i izâfî âlemindeki sîreti dahi asâ sûretinde görünmek idi. Avn-ı vâhide, yılanlık vazîfesini îfâ ettikten sonra Hak Teâlâ onu evvelki sûretine, ya'ni asâ sûretine iâde buyurdu. Binâenaleyh buradaki ihtilaf ancak sîret, ve sûrettedir. Bu sûretlerin hakîkat-i kābilesinde değildir. İşte asânın sırrı bu idi." İmdi ey sırdan ve hakāik-ı eşyâdan câhil olan kimse, bir nebiyy-i zîşânın hâli böyle olur ve Hak Teâlâ bildirmedikçe hakāik-i eşyâya muttali' olamaz ise, bak senin hâlin ne olur?

2778. Mâdemki böyle bir şâh değneğin sırrını bilemez, sen bu tuzağın ve tânelerin sırrını ne bilirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2778. Mademki böyle bir şah değneğin sırrını bilemez, sen bu tuzağın ve tanelerin sırrını ne bilirsin?

Musa (a.s.) gibi böyle bir peygamberlik şahı elindeki asanın sırrını ve iç yüzünü bilemezse, bu dünya tuzağının sırrını ve içindeki çeşitli suretler (görüntüler) tanelerinin sırrını sen ne bilirsin ki, ilahi iş hakkında darb-ı meseller (atasözleri) getirmeye cesaret edersin!

Mûsâ (a.s.) gibi böyle bir şâh-ı nübüvvet elindeki asânın sırrını ve iç yüzünü bilemezse, bu dünyâ tuzağının sırrını ve içindeki suver-i muhtelife tânelerinin sırrını sen ne bilirsin ki, kâr-ı ilâhî hakkında durûb-i emsâl irâdına cesâret edersin!

2779. Vaktaki Musa'nın gözü meselde galat oldu, bir fuzûlî sıçan nasıl delik yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2779. Musa'nın gözü örnekte yanıldığı zaman, gereksiz bir sıçan nasıl delik açar?

"Mesel", burada temsil anlamındadır. "Müddehal", delik demektir. Nitekim ayet-i kerimede لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَاً أَوْ مَغَارَاتِ أَوْ مُدَّخِلًا لَوَلَّوْا إِلَيْه (Tevbe, 9/57) ["Eğer sığınacak bir yer yahut mağaralar veya bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi."] buyurulmuştur. Yani "Musa (a.s.)'ın his gözü, asanın sırrını ve hakikatini kendi hayaline ve ilmine değnek ve asa suretinde nakşetmekte ve temsil etmekte hataya düştü ve Yüce Allah tarafından وَمَا تِلْكَ يَمِينُكَ يَا مُوسَى (Tâhâ, 20/17) yani "Ey Musa, sağ elindeki şey nedir?" hitabı gerçekleştiği zaman: هِيَ عَصَاىَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (Tâhâ, 20/18) yani "Ey Rabbim, o asadır, ben onun üzerine dayanırım ve onunla koyunlarıma yaprak koparırım ve benim için onda başka ihtiyaçlar vardır" diye cevap verdi. Bu sebeple elindeki asanın kesinlikle asa olduğuna hükmetti ve sırrından gafil oldu. Bu böyle olunca, gereksiz, yani vazifesinden hariç bir işe karışan ve dünya hırsına yenik düşmek itibarıyla sıçan mesabesinde bulunan bir kimse, eşyanın hakikati ve sırları tarafına nasıl delik açabilir?"

“Mesel”, burada temsil ma'nâsınadır. “Müddehal”, delik demektir. Nitekim âyet-i kerîmede لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَاً أَوْ مَغَارَاتِ أَوْ مُدَّخِلًا لَوَلَّوْا إِلَيْه (Tevbe, 9/57) ["Eğer sığınacak bir yer yahut mağaralar veya bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi." buyurulmuştur. Ya'ni "Mûsâ (a.s.)ın his gözü, asânın sırrını ve hakîkatini kendi hayâline ve ilmine değnek ve asâ sûretinde nakş ve temsil etmekte galata düştü ve Hak Teâlâ hazretleri tarafından وَمَا تِلْكَ يَمِينُكَ يَا مُوسَى (Tâhâ, 20/17) ya'ni “Yâ Mûsâ sağ elindeki şey nedir?" hitâbı vâki' olduğu vakit: هِيَ عَصَاىَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (Tâhâ, 20/18) ya'ni "Yâ Rab o asâdır, ben onun üzerine dayanırım ve onunla koyunlarıma yaprak koparırım ve benim için onda dîger hâcetler vardır" diye cevâb verdi. Binâenaleyh elindeki asânın kat'iyyen asâ olduğuna hükmetti ve sırrından gafil oldu. Bu böyle olunca bir fuzûlî, ya'ni vazîfesinden hâriç bir işe karışan ve hırs-ı dünyâya mağlûb olmak i'tibariyle sıçan mesâbesinde bulunan bir kimse, eşyânın hakîkati ve esrârı tarafına nasıl delik açabilir?"

2780. O senin misallerini ejderha yapar, tâ ki cevâb ile seni cüz' cüz' koparır. [2791]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2780. O senin misallerini ejderha yapar, tâ ki cevap ile seni parça parça koparır.

Yüce Allah, senin eksik olan akli tahminlerinle ortaya koyduğun misallerini berzah âleminde (ölümden sonraki geçiş âlemi) ve misal âleminde (hayal ve rüya âlemi) ejderha yapar veya dünya âleminde sana birtakım azap verici suretleri musallat kılar. O misal âlemindeki ejderha veya dünya âlemindeki azap verici suretler, senin ortaya koyduğun misallere cevap olmak üzere seni lokma lokma koparır ve didik didik eder.

Hak Teâlâ hazretleri senin kāsır olan tahmînât-ı akliyyen ile îrâd ettiğin misâllerini âlem-i berzahta ve misâlde ejderha yapar veyâhut âlem-i dünyâda sana birtakım suver-i muazzibeyi musallat kılar. O âlem-i misâldeki ejderhâ veya âlem-i dünyâdaki suver-i muazzibe senin îrâd ettiğin misâllere cevâb olmak üzere seni lokma lokma koparır ve didik didik eder.

2781. Bu misali İblîs-i laîn getirdi, tâ ki kıyâmete kadar Hakk'ın mel'ûnu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2781. Bu örneği lânetli İblis getirdi, tâ ki kıyamete kadar Hakk'ın lânetlisi oldu.

Bu yanlış ve hatalı örneği lânetli İblis getirdi; Âdem'in sırrını ve iç yüzünü göremedi. Onu, dış görünüş âleminde topraktan yaratılmış bir şey olarak gördü ve kendi bilgisinde ve hayalinde onun hakikatini toprak olarak temsil etti. Ve hayalindeki bu tasvir ve temsil üzerine yanlış bir kıyas yaparak Allah'ın emrine karşı geldi; kıyamete kadar Hakk'ın lânetlisi ve kovulmuşu oldu.

Bu galat ve yanlış olan temsîli İblîs-i laîn getirdi, Âdem'in sırrını ve iç yüzünü göremedi; âlem-i sûrette onu topraktan mahlûk bir şey gördü ve kendi ilminde ve hayalhânesinde onun hakîkatini toprak olarak temsîl etti. Ve hayalhânesindeki bu nakış ve temsîl üzerine bir kıyâs-ı fâsid yapıp emr-i Hakk'a muhalefet etti; kıyâmete kadar Hakk'ın mel'ûnu ve matrûdu oldu.

2782. Kārûn inâd cihetinden bu misali getirdi, nihayet taht ve tâcı ile yere battı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2782. Kârun inat yüzünden bu örneği verdi, sonunda tahtı ve tacı ile yere battı.

Kârun, Musa (a.s.)'ın peygamberlik dönemlerinde yaşayan zengin bir kişidir. Dünyanın görünen süsüne aldanıp Musa (a.s.)'a karşı gelmeye kalkışmış ve kendisine nasihat eden âlimlere: "Benim ulaştığım zenginlik benim bilgim sebebiyle meydana gelmiştir, hiçbir kimsenin onda tasarruf etmeye hakkı yoktur. Bu sebeple ben malımı şunun bunun emrettiği yere harcayamam!" diye mantıkî bir kıyas yaptı. "Ve Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et!" (Kasas, 28/77) ayet-i kerimesinde açıklandığı şekilde kendisine emredilen ihsanın hakikatini bilemedi; ve bunu Zeyd'in ve Amr'ın kendi malında bir tasarrufu saydı, sonunda yere battı. Nasıl ki bu kıssa Kasas suresinin sonunda, tefsirlerde ayrıntılı olarak açıklanır.

Kārûn, Mûsâ (a.s.)ın ahd-i nübüvvetlerinde yaşayan zengin bir kimsedir. Dünyanın zînet-i zâhiresine aldanıp Mûsâ (a.s.)a muhalefete kıyâm etmiş ve kendisine nasîhat eden ulemâya: "Benim nail olduğum zenginlik benim ilmim sebebiyle hâsıl olmuştur, hiçbir kimsenin onda tasarrufa hakkı yoktur. Binâenaleyh ben malımı şunun bunun emrettiği yere sarf edemem!" diye bir kıyas-i mantıkî yaptı. وَأَحْسَنُ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ (Kasas, 28/77) ["Ve Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de ihsân et!"] âyet-i kerîmesinde beyân olunduğu vech ile kendine emr olunan ihsânın hakikatini bilemedi; ve bunu Zeyd'in ve Amr'ın kendi malında bir tasarrufu addetti, nihâyet yere battı. Nitekim bu kıssa sûre-i Kasas'ın nihâyetinde, tefsirlerde tafsîlen beyan olunur.

2783. Senin bu misalini karga ve baykuş bil ki, onlardan yüz handân sefîl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2783. Senin bu misalini karga ve baykuş bil ki, onlardan yüzlerce gülen sefil oldu.

Yani, "Ey hakikatten cahil olan kimse, senin akli kıyaslarınla getirdiğin misaller, insanlar arasında uğursuz sayılan kargaların ve baykuşların ötmesine benzer. Kargaların ve baykuşların musallat oldukları evler harap olduğu gibi, senin misallerinin benzerlerinden de yüzlerce gülen sefil ve perişan oldu; ve Yüce Allah onların misallerini, onları azap eden suretlere çevirip azap etti."

Ya'ni, "Ey hakîkatten câhil olan kimse, senin kıyâsât-ı akliyyen ile getirdiğin misâller, beyne'n-nâs meş'ûm ve uğursuz addolunan kargaların ve baykuşların ötmesine benzer. Kargaların ve baykuşların musallat oldukları evler harâb olduğu gibi, senin misâllerinin nezâirinden dahi yüzlerce handân sefîl ve perîşân oldu; ve Hak Teâlâ onların misâllerini, onları ta'zîb eden sûretlere kalb edip azâb etti."

## Gemi yapmak zamanında kavm-i Nuh'un istihzâ ile meseller darbı

2784. Nûh çölde gemi yaptı; yüz mesel söyleyici istihzâ için koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2784. Nûh çölde gemi yaptı; yüz mesel söyleyici alay etmek için koştu.

2785. "Bir çölde ki su kuyusu bile yoktur, gemi yapıyor, ne câhil ahmaktır!" Kavminin inkârda ve muhalefette ısrârı üzerine Nûh (a.s.) emr-i ilâhîye imtisâlen çölde gemi yapmağa başladı. Nitekim Sûre-i Hûd'da buyrulur: واصنع الفلك بأعيننا ووحينا ولا تخاطبني فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكَلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَا مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ Ya'ni “Ey Nûh, bizim nazarımız ve vahyimiz ile bir gemi yap! Zulm edenler hakkında bana duâ etme, muhakkak onlar muğraklardır. Gemiyi yapmağa başladıkda kavminin eşrâfından her biri onun üzerinden geçtikçe istihzâ ederler idi. O da, eğer siz bizimle eğleniyorsanız, sizin eğlendiğiniz gibi biz de sizin ile eğleniriz, yakında bilirsiniz ki rüsvâylık azabı kime gelir, der idi." Münkirler istihzâ cihetinden türlü türlü mesel söylerler idi. Ezcümle birisi gelip der idi ki: "Su kuyusu bile bulunmayan bir çölde suda yüzmesi îcâb eden bir gemi yapıyor, bu adam ne câhil ahmaktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2785. "Bir çölde ki su kuyusu bile yoktur, gemi yapıyor, ne câhil ahmaktır!"

Kavminin inkârda ve muhalefette ısrarı üzerine Nûh (a.s.), ilahi emre uyarak çölde gemi yapmaya başladı.

Nitekim Hûd Sûresi'nde buyrulur: واصنع الفلك بأعيننا ووحينا ولا تخاطبني فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكَلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَا مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ Yani “Ey Nûh, bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile bir gemi yap! Zulmedenler hakkında bana dua etme, muhakkak onlar boğulacaklardır. Gemiyi yapmaya başladığında kavminin ileri gelenlerinden her biri onun üzerinden geçtikçe alay ederlerdi. O da, eğer siz bizimle eğleniyorsanız, sizin eğlendiğiniz gibi biz de sizinle eğleniriz, yakında bilirsiniz ki rezillik azabı kime gelir, derdi."

İnkârcılar alay etmek amacıyla türlü türlü örnekler söylerlerdi. Örneğin birisi gelip derdi ki: "Su kuyusu bile bulunmayan bir çölde suda yüzmesi gereken bir gemi yapıyor, bu adam ne cahil ahmaktır!"

2786. Ve o biri der idi ki: "Ey gemi koş!" Ve o biri derdi ki: "Ona kanad dahi yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2786. Ve o biri derdi ki: "Ey gemi, koş!" Ve o biri derdi ki: "Ona kanat da yap!"

2787. O derdi ki: "Bu Hakk'ın emri iledir. Bu, istihzâlar ile eksik olmayacaktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2787. O derdi ki: "Bu, Hakk'ın emri iledir. Bu, alaylarla eksik olmayacaktır."

"Çurbek" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada alay ve kınama anlamındadır. Yani "Nuh (a.s.) onların alaylarına cevap olarak buyururdu ki: "Benim bu çölde gemi yapmam ilahi emir iledir; bu gemi veyahut benim bu fiilim sizin alaylarınız ile eksilmez ve kesintiye uğramaz.

"Çurbek" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada istihzâ ve ta'n ma'nâsınadır. Ya'ni “Nûh (a.s.) onların istihzâlarına cevâben buyururdu ki: "Benim bu çölde gemi yapmam emr-i ilâhî iledir; bu gemi ve yahut benim bu fiilim sizin istihzâlarınız ile eksilmez ve münkatı' olmaz.

## O hırsızın kıssasıdır ki, "Gece yarısı bu duvarda ne yapıyorsun?" diye sordular. "Davul çalıyorum!" dedi

2788. Bu meseli dinle ki, gece inatçı hırsız duvar dibinde çukur kesiyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2788. Bu örneği dinle ki, geceleyin inatçı hırsız duvar dibinde çukur kazıyordu.

2789. Bir yarı uyanık ki o hasta idi, onun yavaş tak takını işidiyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2789. Yarı uyanık bir hasta, onun yavaş tak takını işitiyordu.

2790. Dam üzerine gitti, başını aşağıya sarkıttı, ona dedi: "Ey baba ne iştesin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2790. Dama çıktı, başını aşağıya sarkıttı, ona dedi: "Ey baba ne iştesin?"

2791. "Hayrola! Gece yarısı ne yapıyorsun, sen kimsin?" "Ey, yüksek davul çalıcıyım!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2791. "Hayırdır! Gece yarısı ne yapıyorsun, sen kimsin?" "Ey, yüksek davul çalıcıyım!" dedi.

2792. "Ne iştesin?" "Davul çalıyorum!" dedi. "Ey yollar sahibi, davulun sesi hani?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2792. "Ne iştesin?" "Davul çalıyorum!" dedi. "Ey yollar sahibi, davulun sesi hani?" dedi.

Dam üstündeki uyanık adam hırsıza "Ne işle meşgulsün?" dedi. Hırsız da "Davul çalıyorum!" dedi. Uyanık adam tekrar sordu ki: "Ey yolcu, çaldığın davulun sesi hani?"

Dam üstündeki uyanık adam hırsıza "Ne işle meşgülsün?" dedi. Hırsız dahi "Davul çalıyorum!" dedi. Uyanık adam tekrar sordu ki: "Ey yolcu, çaldığın davulun sesi hani?"

2793. Dedi: "Bu sesi, yâ hasreta, yâ veyleta! na'rasını yarın işitirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2793. Dedi: "Bu sesi, ey yazıklar olsun, ey felaket! feryadını yarın işitirsin!"

Hırsız dedi: "Bu benim çaldığım davulun sesini ve nefsinden meydana gelecek olan 'ey yazıklar olsun' ve 'ey felaket' feryatlarını kendi kulağınla yarın işitirsin." "Yâ hasretâ!" (ey yazıklar olsun) pişmanlık feryadı ve "yâ veyletâ!" (ey felaket) nedamet feryadıdır.

Hırsız dedi: "Bu benim çaldığım davulun sesini ve nefsinden vâki' olacak olan yâ hasretâ ve yâ veyletâ na'ralarını kendi kulağınla yarın işitirsin." "Yâ hasretâ!" nidâ-yı tahassür ve "yâ veyletâ!" nidâ-yı nedâmettir.

2794. O yalandır ve eğridir ve düzmedir; sen o eğrinin sırrını dahi anlamamışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2794. O yalandır ve eğridir ve düzmedir; sen o eğrinin sırrını dahi anlamamışsın.

Ey inkârcılar, sizin Hak ile peygamberler hakkındaki ilişkinin hiçliğini açıklamak için verdiğiniz tavşan ve fil örneği, aslında meydana gelmiş bir olay değildir, temeli yalandır. Maddiyat âleminde uygulanamayacak bir eğridir ve Dabşelîm adındaki Hintli bilge tarafından, hissedilen kıssa (ibret alınacak hikâye) almak için uydurulmuş bir masaldır (örnektir). Fakat ey inkârcı, sen o eğri masalın sırrını ve iç yüzünü dahi anlamadın. Bunu tam bir ahmaklığın sebebiyle peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyanın aleyhine uyguladın.

Ey münkirler o sizin Hak ile enbiyâ hakkındaki münasebetin hiçliğini beyân için îrâd ettiğiniz tavşan ve fil misali, hadd-i zâtında vâki' olmuş bir vak'a değildir, esâsı yalandır. Mâddiyât âleminde tatbîk olunamıyacak bir eğridir ve Dabşelîm nâmındaki hakîm-i Hindî tarafından hisseden kıssa almak için düzülmüş bir masaldır (ما صال) (meseldir). Fakat ey münkir, sen o eğri masalın sırrını ve iç yüzünü dahi anlamadın. Bunu kemâl-i hamâkatin sebebiyle enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın aleyhine tatbîk ettin.

## O meselin cevabıdır ki, göğün ayı tarafından tavşanın file haberi risâletinden bahisle, münkirler demişlerdir

2795. O tavşanın sırrını fuzûlî olan şeytan bil ki, senin nefsinin önüne resûl geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2795. O tavşanın sırrını, bil ki, fuzûlî olan şeytan (gereksiz yere karışan, haddini aşan şeytan) bilir; senin nefsinin önüne peygamber geldi.

Yardımcı Pîr Efendimiz, peygamberleri susturmak için inkârcıların Kelîle ve Dimne kitabından alıntıladıkları meselin yanlışlığını ve eğri anlam verdiklerini açıklayarak şöyle buyururlar: "O kıssadaki tavşanın sırrını ve anlamını fuzûlî olan şeytan bil! O, senin fil hükmünde olan nefsinin önüne peygamber olarak geldi."

Cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimiz, enbiyâyı ilzâm için münkirlerin Kelîle ve Dimne kitabından iktibâs ettikleri meselin yanlışlığını ve eğri ma'nâ verdiklerini îzâhen buyururlar ki: "O kıssadaki tavşanın sırrını ve ma'nâsını fuzûlî olan şeytan bil! O senin fil mesâbesinde olan nefsinin önüne resûl olarak geldi."

2796. Tâ ki ahmak olan nefsi mahrum etti, bir ab-ı hayattan ki Hızır ondan içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2796. Ahmak olan nefsi, Hızır'ın içtiği bir âb-ı hayattan mahrum etti.

"Âb-ı hayat"tan kastedilen, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi bilgilerdir. Yani "Şeytan, senin fil gibi ahmak olan nefsini, Cenâb-ı Hızır'ın içtiği ledün ilimleri ve ilahi bilgiler âb-ı hayatından mahrum etti."

"Ab-ı hayât"tan murad, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyyedir. Ya'ni "Şeytan, senin fil gibi ahmak olan nefsini, Cenâb-ı Hızır'ın içtiği ulûm-i ledünniyye ve maarif-i ilâhiyye âb-ı hayatından mahrûm etti."

2797. Onun ma'nasını ters yapmışsın. Küfür söyledin, iğneye müstaid ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2797. Onun anlamını ters çevirmişsin. Küfür söyledin, iğneye müstahak ol!

O mahrumiyet sebebiyle tavşan ve fil kıssasının anlamını ters ve zıt yapmışsın ve onu Hakk'ın peygamberleri ve evliyaları aleyhine uygulamışsın. Bu sebeple ey cahil ahmak, küfür söyledin, Hakk'ın iğnesine ve azabına müstahak ve hazır ol!

O mahrûmiyet sebebiyle tavşan ve fil kıssasının ma'nâsını ters ve ma'kûs yapmışsın ve onu Hakk'ın enbiyâsı ve evliyâsı aleyhine tatbîk etmişsin. Binâenaleyh ey câhil ahmak, küfür söyledin, Hakk'ın iğnesine ve azabına müstaid ve hazır ol!

2798. "Zülal içinde ayın ıztırabını, filleri müşağale korkuttu," diye söyledin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2798. "Tatlı su içinde ayın çalkalanmasını, filleri meşguliyet korkuttu," diye söyledin.

O kıssada "Tatlı su içindeki ay aksinin çalkalanması ve meşguliyet filleri korkuttu" dedin. "Şiğâl", çakal denilen hayvan anlamına değildir. Çünkü kıssada çakal ismi geçmedi. Bu kelime "müfâale" babının ikinci mastarı olan "şiğâl" olup meşguliyet anlamındadır ki, filleri av hayvanlarının filler ile karşılıklı olan meşguliyetleri korkuttu demek olur.

O kıssada "Tatlı su içindeki ay aksinin çalkanması ve müşâğale filleri korkuttu" dedin. "Şiğâl", çakal denilen hayvan ma'nâsına değildir. Zîrâ kıssada çakal ismi geçmedi. Bu kelime "müfâale" bâbının ikinci masdarı olan “şiğâl" olup müşâğale ma'nâsınadır ki, filleri av hayvanlarının filler ile mütekābil olan meşgüliyetleri korkuttu demek olur.

2799. Tavşanın ve filin ve suyun kıssasını, ıztırabda olan aydan fillerin korkusunu getirdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2799. Tavşanın, filin ve suyun hikâyesini, ıstırap içinde olan aydan fillerin korkusunu getirdin.

Yani bunları Allah hakkında ve peygamberleri aleyhinde örnek olarak getirdin.

Ya'ni bunları Hak hakkında ve enbiyâsı aleyhinde misal olarak getirdin.

2800. Ey ham körler, nihayet bu bir aya ne benzer ki, hâs ve âm onun zebûnu [2811] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2800. Ey ham körler, nihayet bu bir aya ne benzer ki, özel ve genel onun zebunu oldu.

Ey hayvanlık mertebesinden çıkamamış ve pişip insanlık mertebesine gelememiş ve basiret gözleri kör kalmış olan yaratıklar! Siz gökteki ayı ve onun aksini Hakk'a ve filleri halka ve peygamberleri de tavşana benzettiniz. Halbuki Hak'ın hakiki varlığı ile âlemin izafî varlığı bu misale uygun değildir. Çünkü öncelikle ay mekân sahibidir, Hak değildir. İkinci olarak sudaki ayın aksi ayın mekânından başka olan bir mekândadır. Halbuki ilahi isim ve sıfatların izafî varlıktaki akisleri böyle değildir. Üçüncü olarak ay ile tavşan arasında ne görünürde ne de gizlide bir ilişki yoktur. Halbuki Hak ile peygamberleri arasındaki ilişki böyle değildir.

Bilinmeli ki, noksan insanda varlıkta bağımsızlık ve başkalık sanısı baskın olduğundan, kendisinden ortaya çıkan sıfatı ve fiilleri nefsine isnat eder ve varlığında bağımsızlık gördükçe varlık işinde ortaklık iddiasında bulunur. Bu ise büyük bir zulümdür. Nitekim Yüce Allah buyurur: إن الشرك لظلم عظيم (Lokman, 31/13) ["Muhakkak şirk büyük bir zulümdür."] Zira "zulüm" sözlükte bir şeyi yerinin dışına koymaktır. Bu da varlık işinde sanı saikiyle ortaklık iddiasından doğar. Böyle olunca şirkin kaynağı kendi nefsinden ve çevresindeki eşyanın hakikatlerinden ve onların yaratıcısından cehalet ve bu cehalet sebebiyle doğal karanlık hükümlerinde boğulmaktır. Şimdi hâl böyleyken, şehadet âlemi, sabit hakikatlerin zâtî yatkınlıkları ve kabiliyetleri sebebiyle "varlık"ın başkalık elbisesiyle ortaya çıkmasından ibaret olduğundan, âlemin özü olup ilahi sureti kabul ve bütün taayyünleri uygun olan insanlara bu hakikati öğretmek ve onları doğal karanlık sahasından çevirip hakiki asıl tarafına döndürmek için, yine o hakiki varlığın, peygamberler (a.s.) elbiseleriyle bürünmesi gerekmiştir. Buna göre peygamberler, varlık mertebelerinin bir itibarıyla beşerdir ve bir itibarıyla Hak'tır. Ve varlığın her mertebesinin bir hükmü olduğundan bu hususta şeriatı geçersiz kılan kimseler zındıktırlar.

Ey hayvanlık mertebesinden çıkamamış ve pişip insanlık mertebesine gelememiş ve basar-ı basîretleri kör kalmış olan mahlûklar! Siz gökteki ayı ve onun aksini Hakk'a ve filleri halka ve peygamberleri de tavşana teşbîh ettiniz. Halbuki vücûd-i hakîkî-i Hak ile vücûd-i izâfi-i âlem bu misâle mutâbık değildir. Çünki evvelen ay mekân sâhibidir, Hak değildir. Sâniyen sudaki ayın aksi ayın mekânından başka olan bir mekândadır. Halbuki esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin vücûd-i izâfideki akisleri böyle değildir. Sâlisen ay ile tavşan arasında ne zâhirde ve ne de bâtında bir münasebet yoktur. Halbuki Hak ile enbiyâsı arasındaki münasebet böyle değildir.

Ma'lûm olsun ki, insân-ı nâkısda istiklâl-i vücûd ve gayriyet vehmi galib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfatı ve efâli nefsine izâfe eder ve vücûdunda istiklâl gördükçe emr-i vücûdda da'vâ-yı iştirak eyler. Bu ise zulm-i azîmdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: إن الشرك لظلم عظيم (Lokman, 31/13) ["Muhakkak şirk büyük bir zulümdür."] Zîrâ “zulüm" lügatte birşeyi mevzi'inin gayrine vaz' etmektir. Bu da emr-i vücûdda sâika-i vehm ile da'vâ-yı iştirâkten tevellüd eder. Böyle olunca şirkin menşei kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyanın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehl ve bu cehl hasebiyle zulmet-i tabîiyye ahkâmında istiğrâktır. İmdi hazret-i şehadet, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle "vücûd"un libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibaret olduğundan, zübde-i âlem olup sûret-i ilâhiyyeyi kabûl ve cümle taayyünleri müsaid olan insanlara bu hakîkati ta'lim ve onları zulmet-i tabîiyye sahasından çevirip asl-ı hakîkî tarafına irca' için, yi- ne o vücûd-i hakîkînin, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) libaslarıyla mütelebbis olması iktizâ etmiştir. Binâenaleyh enbiya, merâtib-i vücudun bir i'tibariyle beşerdir ve bir i'tibariyle Hak'tır. Ve vücudun her mertebesinin bir hükmü olduğundan bu hususta şerîati ta'tîl eden kimseler zındıktırlar.

2801. Ay ne, ve güneş ne, ve felek ne; ukūl ne, ve nüfus ne, ve melek ne!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2801. Ay ne, ve güneş ne, ve felek ne; akıllar ne, ve nefisler ne, ve melek ne!

Hakk'ın biricik Zât'ı, belirlenmekten uzak olduğundan, O'nun katında her biri kendi mertebesinde belirlenmiş olan ay, güneş ve felek ve akıllar ve nefisler ve melek nedir ki Hakk'ın Zât'ına benzetilsin!

Hakk'ın zât-ı ahadiyyesi taayyünden münezzeh olduğundan onun indinde her biri kendi mertebesinde taayyün sahibi olan ay, güneş, ve felek ve ukül ve nüfüs ve melek nedir ki Hakk'ın zâtına teşbîh olunsun!

2802. Güneşin güneşinin güneşi, bunu ne söylüyorum, gâlibâ uykudayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2802. Güneşin güneşinin güneşi, bunu ne söylüyorum, galiba uykudayım.

Birinci güneş, "görünen güneş" ve ikinci güneş "hakîkat-i muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) ve üçüncü güneş "zât-ı ahadiyye" (Allah'ın biricik zâtı) olması uygun olur. Çünkü bu görünen güneş hakîkat-i muhammediyyeden ve hakîkat-i muhammediyye zât-ı ahadiyyedendir. Ve bu mısrada teşbih (benzetme) mevcuttur ve benzetme yönü nuriyettir (nurluluktur). Nasıl ki hadîs-i şerifte "خلق الله الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره" yani "Yüce Allah halkı karanlıkta yarattı, sonra onların üzerine nurundan saçtı" buyrulur. İkinci mısrada da "Bu teşbihi ne söylüyorum, galiba tenzîhten (Allah'ı eksikliklerden arındırmaktan) gaflette ve uykudayım?" buyrulurlar ki, bu da tenzîhi işaret eder. Bu sebeple bu şerefli beyit, "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (Şûrâ, 42/11) ["Onun misli gibi bir şey yoktur"] ayet-i kerimesi gibi, Muhammedî zevk (Hz. Muhammed'in manevî anlayışı) üzere hem teşbihi hem de tenzîhi birleştirmiş olur; ve aynı zamanda da kıssada Hakk'ın "ay"a teşbihi de reddedilmiştir.

Birinci güneş, "sûrî güneş" ve ikinci güneş "hakîkat-i muhammediyye" ve üçüncü güneş "zât-ı ahadiyye" olmak münasib olur. Zîrâ bu sûrî güneş hakîkat-i muhammediyyeden ve hakikat-i muhammediyye zât-ı ahadiyyedendir. Ve bu mısra'da teşbîh mevcûd olup vech-i şebeh nûriyettir. Nitekim hadîs-i şerifte خلق الله الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره ya'ni "Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra onların üzerine nûrundan saçtı" buyrulur. İkinci mısra'da dahi "Bu teşbîhi ne söylüyorum, gâlibâ tenzîhten gaflette ve uykudayım?" buyurulurlar ki, bu da tenzîhi müş'irdir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) ["Onun misli gibi bir şey yoktur"] âyet-i kerîmesi gibi zevk-i Muhmmedî üzre hem teşbîhi ve hem de tenzîhi câmi' olmuş olur; ve aynı zamanda da kıssada Hakk'ın "ay"a teşbîhi de nefy buyurulmuştur.

2803. Yüz binlerce şehri şahların hışmı, ey kötü azgınlar, baş aşağı etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2803. Yüz binlerce şehri şahların hışmı, ey kötü azgınlar, baş aşağı etmiştir.

Bu şerefli beyitte dahi peygamberlerin tavşanın risâletine (peygamberliğine) benzetilmesi reddedilmektedir. Yani "Ey inkârcılar, peygamberlerin halleri nasıl tavşanın hâline kıyas ve benzetme yapılabilir ki, o şahların gazabı yüz binlerce şehir halkını altüst etmiştir, ey kötü azgınlar!"

Bu beyt-i şerîfte dahi enbiyânın tavşanın risâletine teşbîhi nefy buyurulmaktadır. Ya'ni "Ey münkirler, enbiyânın ahvâli nasıl tavşanın hâline kıyâs ve teşbîh olunabilir ki, o şâhların gazabı yüz binlerce şehir halkını altüst etmiştir, ey kötü azgınlar!"

2804. Dağ kendi üzerine yüz yarık yarılır; bir güneş bir değirmen gibi tavaftadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2804. Dağ kendi üzerine yüz yarık yarılır; bir güneş bir değirmen gibi tavaftadır.

Birinci mısrada Hz. Musa'nın yüzünden "Tur dağının yarılması"na ve ikinci mısrada da "batmak üzere olan güneşin geri dönmesi"ne işaret edilmiştir. Bu mucize Resûl-i Ekrem Efendimiz'den üç defa meydana gelmiştir. Birincisi, Resûl-i Ekrem Efendimiz, İmam Ali Efendimizin dizlerine başını koymuş ve ilahi vahyi almakla meşgul iken güneş batmıştı. Hz. Ali ikindi namazını kılmak için güneşin geri dönmesini niyaz etmiştir. İkincisi, Hendek vakasında Resûl-i Ekrem'in ikindi namazını kılamadığı zamandır. Üçüncüsü, Miraç'ta meydana gelmiştir. Bu mucizenin Süleyman (a.s.)dan da meydana geldiği rivayet edilir.

Birinci mısra'da Cenâb-ı Mûsâ'nın yüzünden "Tûr dağının yarılması"na ve ikinci mısra'da dahi "gurûb etmek üzere olan güneşin rücû'u"na işaret buyurulmuştur. Bu mu'cize Resûl-i Ekrem Efendimiz'den üç defa vâki' olmuştur. Birincisi Resûl-i Ekrem efendimiz, İmâm Alî efendimizin dizlerine başını koymuş ve vahy-i ilâhîyi almakla meşgül iken gurûb vâki' olmuş idi. Hazret-i Alî ikindi namazını kılmak için güneşin reddini niyâz etmiştir. İkincisi Hendek vak'asında Resûl-i Ekrem ikindi namazını kılamadığı vakittedir. Üçüncüsü Mi'râc'ta vâki' olmuştur. Bu mu'cizenin Süleyman (a.s.)dan dahi vâki' olduğu rivâyet olunur.

2805. Merdânın öfkesi, bulutu kuru yapar. Gönüllerin hışmı âlemleri harab etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2805. Erenlerin öfkesi, bulutu kuru yapar. Gönüllerin hışmı âlemleri harap etmiştir.

Peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın (Allah dostlarının) öfkesi bulutları kurutur ve yağmur yağmaz olur. Onların gönüllerinin hışmı ve gazabı âlemleri harap etmiştir.

Enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın öfkesi bulutları kurutup yağmur yağmaz olur. Onların gönüllerinin hışmı ve gazabı âlemleri harâb etmiştir.

2806. Ey kefensiz ölüler, Lût şehristanının siyaset mahalline bakınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2806. Ey kefensiz ölüler, Lût şehrinin siyaset yerine bakınız!

Ey dış görünüşleri diri görünen ve fakat mana âleminde ölü olan kimseler, "Peygamberlerin gazabında ne meydana gelmiştir?" derseniz, Lût (a.s.)ın peygamber olarak gönderildiği şehrin yerindeki Hakk'ın siyaset yerine dikkatle bakınız ki, Hak onların şehrini zelzele ile yere serdi ve bugün o yerde "Lût gölü" denilen bir göl oluştu ki, suyu kokmuş bir haldedir. Hiç bu şahlar tavşana benzer mi?

Ey sûret-i zâhireleri diri görünen ve fakat ma'nâ âleminde ölü olan kimseler, "Enbiyânın hışmında ne vâki' olmuştur?" derseniz, Lût (a.s.)ın meb'ûs olduğu şehrin yerindeki Hakk'ın siyaset mahalline dikkatle bakınız ki, Hak onların şehrini zelzele ile yere yatırdı ve elyevm o mahalde "Lût gölü” denilen bir göl peyda oldu ki, suyu kokmuş bir haldedir. Hiç bu şahlar tavşana benzer mi?

2807. Fil ise, ne olur ki, uçucu üç kuş o filceğizlerin kemiğini döktüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2807. Fil ise, ne olur ki, uçucu üç kuş o filciklerin kemiğini döktüler.

Ey inkârcı, peygamberleri küçümsemek için anlattığın kıssadaki fil nedir ki, havada uçan birkaç zayıf kuş o filciklerin üzerine küçük taşlar atmak suretiyle onları delik deşik ettiler ve kemiklerini kırdılar.

Ey münkir, tezyîf-i enbiyâ için beyân ettiğin kıssadaki fil nedir ki, havada uçan birkaç zayıf kuş o filceğizlerin üzerine küçük taşlar atmak sûretiyle delik delik ettiler ve kemiklerini kırdılar.

2808. Kuşların en zayıfı Ebabil'dir; o fili yırttı ve yama kabul etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2808. Kuşların en zayıfı Ebabil'dir; o fili yırttı ve yama kabul etmez.

Kıssası "Elem tera keyfe" sûresinin tefsirinde açıklandığı üzere Mekke-i Mükerreme'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin filleri üzerine kuşların en zayıfı olan Ebabil kuşları, küçük taşlar yağdırıp o filleri yaraladılar ve yaraları yama ve tedavi kabul etmedi.

Kıssası "Elem tera keyfe" sûre-i şerîfesinin tefsîrinde beyân olunduğu üzere Mekke-i Mükerreme'yi tahrîbe gelen Ebrehe'nin filleri üzerine kuşların en zayıfı olan Ebâbîl kuşları, küçük taşlar yağdırıp o filleri yaraladılar ve yaraları yama ve tedavî kabûl etmedi.

2809. Kimdir ki o tûfân-ı Nuh'u yahut Fir'avn'ın askerinin ve ruhun saflarını işitmedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2809. Kimdir ki o Nuh Tufanı'nı yahut Firavun'un askerinin ve ruhun saflarını işitmedi!

"Mesâff", mim harfinin fethası ve fa harfinin şeddesi ile "mesaff" kelimesinin çoğuludur, saf bağlamak anlamına gelir. Lakin mecazen "savaş alanı" anlamında kullanılır.

Hint şârihlerinden Bahrü'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri buyururlar ki: "Görünen odur ki, 'ruh'tan kasıt, Musa (a.s.)'dır. Çünkü Musa (a.s.) bedensel ve beşerî düşüklüklerden arınmış idi; bu sebeple ona ruh lafzının kullanılması caiz olur." Ankaravî hazretleri de "ruh"tan kasıt Cibrîl-i Emîn'dir buyururlar. Çünkü Musa (a.s.) Kızıldeniz'i asasıyla yarıp denizde açılan yoldan kendi takipçileriyle geçtiği zaman, Firavun bu denizdeki yoldan onları takibe cesaret edemeyip tereddüt etti. Cibrîl (a.s.) bir kısrak üzerinde Firavun'un önünde şekillenerek ortaya çıktı; ve Firavun'un bindiği aygır, kısrağı gördüğü zaman derhal denizdeki yola daldı ve deniz kapanmak ile Firavun boğuldu. Bu şekilde Musa (a.s.)'ın takipçileri Cibrîl-i Emîn'in askeri olmuş olur.

“Mesâff”, feth-i mîm ve teşdîd-i fâ ile “mesaff” kelimesinin cem'idir, saf bağlamak ma'nâsınadır. Lakin mecâzen “cenk mahalli” ma'nâsına müsta'meldir.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri buyururlar ki: "Zâhir budur ki, “rûh"tan murâd, Mûsâ (a.s.) dır. Zîrâ Mûsâ (a.s.) ednâs-ı bedeniyye ve beşeriyyeden pâk idi; binâenaleyh ona rûh lafzının ıtlâkı câiz olur." Ankaravî hazretleri dahi "rûh"tan murâd Cibrîl-i Emîn'dir buyururlar. Zîrâ Mûsâ (a.s.) Bahr-i Ahmer'i asâsıyla yarıp denizde açılan yoldan kendi tevâbi'iyle geçtiği vakit, Fir'avn bu denizdeki yoldan onları ta'kîbe cesâret edemeyip tereddüt etti. Cenâb-ı Cibrîl bir kısrak üzerinde Fir'avn'ın önünde mütemessilen zâhir oldu; ve Fir'avn'ın bindiği aygır, kısrağı gördüğü vakit derhal denizdeki yola daldı ve deniz kapanmak ile Fir'avn gark oldu. Bu sûrette Mûsâ (a.s.)ın tevâbi'i Cibrîl-i Emîn'nin leşkeri olmuş olur.

2810. Rûh onları, kırdı ve suya döktü, su onları zerre zerre kesti. [2821]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2810. Ruh onları kırdı ve suya döktü, su onları zerre zerre kesti.

Hz. Musa veya Hz. Cibril o Firavun'u ve askerini mağlup edip Kızıldeniz'e döktü. Kızıldeniz'in dalgalı suları onların cisimlerini çarpa çarpa zerre zerre kesti, parçaladı.

Hz. Mûsâ veyâ Hz. Cibrîl o Fir'avn'ı ve leşkerini mağlûb edip Bahr-i Ahmer'e döktü. Bahr-i Ahmer'in dalgalı suları onların cisimlerini çarpa çarpa zerre zerre kesti parçaladı.

2811. Kimdir ki ahval-i Semûd'u işitmedi ve onu ki, sert rüzgâr Ad'a mensub olanları kapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2811. Kimdir ki Semûd'un hallerini işitmedi ve o sert rüzgârın Ad'a mensup olanları alıp götürdüğünü işitmedi?

Semûd kavmi Sâlih (a.s.)'ın ümmeti olup, hazretin mucizesi olan dişi deveyi öldürdüler ve korkunç bir sayha (gök gürültüsü) ile helâk oldular; Ad kavmi de Hûd (a.s.)'ın ümmeti olup onlar da karşı çıkmaları sebebiyle şiddetli bir rüzgâr ile helâk oldular ki, ayrıntıları tefsir kitaplarında yazılıdır. Şimdi bu kavimlerin başlarına gelen felaketi işitmeyen kimlerdir?

Semûd kavmi Sâlih (a.s.)ın ümmeti olup, hazretin mu'cizesi olan dişi deveyi öldürdüler ve korkunç bir sayha ile helâk oldular; ve Ad kavmi dahi Hûd (a.s.)ın ümmeti olup onlar da muhalefetleri hasebiyle şiddetli bir rüzgâr ile helâk oldular ki, tafsîlâtı tefsir kitablarında münderictir. İmdi bu kavimlerin başlarına gelen felâketi işitmeyen kimlerdir?

2812. Gözünü bir kere öyle fillere aç ki, cenkte fil öldürücü idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2812. Gözünü bir kere öyle fillere aç ki, savaşta fil öldürücü idiler.

Ey inkârcı, kıssalar anlatarak peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyâya (Allah dostlarına) karşı çıkmaktan vazgeç de, gözünü Ad ve Semûd kavmi gibi fillere aç ki, bunlar pehlivanlıkta sizden üstün ve savaşlarda filleri öldürücü idiler. O şahların gazabından yakalarını kurtarabildiler mi?

Ey münkir, kıssalar beyânıyla enbiyaya ve onların vârisleri olan evliyâya muhalefetten vazgeç de, gözünü Ad ve Semûd kavmi gibi fillere aç ki, bunlar pehlivanlıkta sizlere fâik ve cenklerde filleri öldürücü idiler. O şâhların gazabından yakalarını kurtarabildiler mi?

2813. Öyle filler ve zalûm şahlar, gönül hışmının altında daima taşlanmaktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2813. Öyle filler ve zalim şahlar, gönül hışmının altında daima taşlanmaktadır.

"Öyle filler"den maksat, azgın insanlardır ve "zalim şahlar"dan maksat ise Nemrut, Firavun ve Şeddad gibi zalim hükümdarlardır ki, bunlar kendilerini doğru yola davet eden peygamberlerine karşı çıktılar ve onların gönüllerinin gazabı altında dünya hayatında türlü türlü cezalara uğradıkları gibi, ahiret hayatında da hâlâ taşlanmakta ve azap görmektedirler.

"Öyle filler"den murâd, azgın insanlar ve "zalûm şahlar"dan murâd dahi Nemrûd ve Fir'avn ve Şeddâd gibi zâlim hükümdarlardır ki, bunlar kendilerini doğru yola da'vet eden peygamberlerine muhalefet ettiler ve onların gönüllerinin gazabı altında hayât-ı dünyeviyyede türlü türlü ukûbetlere uğradıkları gibi, hayât-ı uhreviyyede dahi el-ân taşlanmakta ve muazzeb olmaktadırlar.

2814. Ebede kadar bir zulmetten bir zulmete giderler; bir avn, bir rahmet yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2814. Sonsuza dek bir karanlıktan bir karanlığa giderler; bir yardım, bir rahmet yoktur.

Bu inkârcılar, sonsuza dek ilâhî kahrın (Allah'ın gazabının) etkisi altında karanlık âlemindedirler. Yani dünyada karanlık içinde oldukları gibi, berzah hayatında (kabir hayatında) da öyledirler; ve diriliş gününde, cismanî cehennemde ve cehennem azabının ortadan kalkmasından sonra sürekli olarak meydana gelen diğer âlemlerde de sonsuza dek böyle karanlık içindedirler; ve onları bu kahırdan kurtaracak bir yardım ve rahmet yoktur.

Bu münkirler ebede kadar kahr-i ilâhînin te'sîri altında âlem-i zulmet içindedirler. Ya'ni dünyâda zulmet içinde oldukları gibi hayât-ı berzahiyyede de öyledirler; ve yevm-i ba'sde ve cehennem-i cismânîde ve azâb-ı cehennemin zevâlinden sonra müteselsilen tekevvün eden diğer âlemlerde dahi ebede kadar böyle zulmet içindedirler; ve onları bu kahırdan kurtaracak bir yardım ve rahmet yoktur.

2815. Galiba iyi ve kötü adı işitmediniz; hep gördüler ve siz görmediniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2815. Galiba iyi ve kötü adını işitmediniz; hep gördüler ve siz görmediniz.

Ey inkârcılar, geçmiş milletlerin iyi ve kötü adlarını galiba işitmediniz, onların hâllerini tarihlerde bütün âlem okudu ve gördü. Siz ise görmediniz.

Ey münkirler, geçmiş olan akvâmın iyi ve kötü adlarını galibâ işitmediniz, onların ahvâlini târihlerde cümle âlem okudu ve gördü. Siz ise görmediniz.

2816. Görülmüşü görülmemiş getiriyorsunuz; lakin sizin gözünüzü ölüm iyi açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2816. Görülmüşü görülmemiş getiriyorsunuz; lakin sizin gözünüzü ölüm iyi açar.

Geçmiş ümmetlerin inkârcılarının görülmüş ve işitilmiş olan hallerini siz görülmemiş ve işitilmemiş sayıyorsunuz. Çünkü dünya hayatının görünen yüzü sizin gözlerinizi kapadı ve kulaklarınızı tıkadı. Fakat sizin gözünüzü ve kulağınızı ölüm hali iyi açar.

Ümem-i mâziye münkirlerinin görülmüş ve işitilmiş olan hallerini siz gö-rülmemiş ve işitilmemiş addediyorsunuz. Çünki hayât-ı dünyeviyyenin zâhi-ri sizin gözlerinizi kapadı ve kulaklarınızı tıkadı. Fakat sizin gözünüzü ve ku-lağınızı ölüm hâli iyi açar.

2817. Tut ki, âlem güneşten ve nûrdan dolu olsun; kör gibi bir zulmet içine git-tiğin vakit,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2817. Farz et ki âlem güneşle ve nurla dolu olsun; kör gibi bir karanlığa girdiğin zaman,

2818. O nûr-i azîmden nasibsiz gelirsen, kerîm olan aydan, penceresi kapan-mış olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2818. O yüce nurdan nasipsiz gelirsen, kerem sahibi aydan, penceresi kapanmış olursun.

2819. Sen köşkten kuyu içine gittin, geniş olan âlemlerin nè günahı vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2819. Sen köşkten kuyu içine gittin, geniş olan âlemlerin ne günahı vardır?

Sen güneş gibi yüce olan rûhiyyet (ruhanîlik) makamından, kuyu gibi karanlık olan nefsâniyet (nefse ait olma) derecesine indin, geniş ve nurlu olan ruhlar âleminin ne suçu vardır?

Sen güneş gibi âlî olan rûhiyyet makāmından, kuyu gibi zulmânî olan nefsâniyet derekesine indin, geniş ve nûrânî olan âlem-i ervâhın ne kabâha-ti vardır?

2820. Can ki kurtluk vasfında kala, o Yūsuf'un yüzünü nasıl görür, söyle! [2831]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2820. Can ki kurtluk vasfında kala, o Yusuf'un yüzünü nasıl görür, söyle! [2831]

Nefsin kurtluk ve yırtıcılık sıfatıyla nitelenmiş olan bir can, hakikat âleminin Yusuf'u ve sevgilisi olan peygamberleri ve onların vârisleri olan evliyanın bâtınî güzelliğini nasıl görür? Onlar peygamberlerin ve evliyanın yalnızca suretlerini görürler. Nasıl ki Sultan Mahmud Sebüktekin, Bayezid-i Bistamî hazretlerinin mübarek kabrinde onların bir müridini görüp: "Sizin şeyhiniz ne söylerdi?" diye sorar. Derviş de: "Benim şeyhim: Beni göreni ateş yakmaz! derdi" diye cevap verir. Sultan Mahmud: "Bu söz doğru değildir, Ebu Cehil Peygamber'i gördü, hâlbuki onu ateş yakacaktır. Senin şeyhin Peygamber'den de büyük değil ya!" demiş ve derviş: "Hayır! Ebu Cehil Peygamber'i görmedi, o ancak Abdülmuttalib'in yetimini gördü, eğer Peygamber'i göreydi onu da ateş yakmazdı!" demiş ve Sultan Mahmud bu sözü beğenip tasdik etmiştir.

Nefsin kurtluk ve yırtıcılık sıfatıyla muttasıf olan bir cân, hakikat âleminin Yûsuf'u ve mahbûbu olan enbiyâyı ve onların vârisleri olan evliyânın cemâl-i bâtınîsini nasıl görür? Onlar enbiyâ ve evliyânın yalnız sûretlerini görürler. Nitekim Sultan Mahmûd Sebüktekin, Bâyezid-i Bistâmî hazretlerinin kabr-i şerîfinde onların bir müridini görüp: "Sizin şeyhiniz ne söylerdi?" diye sorar. Derviş de: "Benim şeyhim: Beni göreni ateş yakmaz! derdi" diye cevap verir. Sultan Mahmud: "Bu söz doğru değildir, Ebû Cehil Peygamber'i gördü, hal-buki onu ateş yakacaktır. Senin şeyhin Peygamber'den de büyük değil a!" demiş ve derviş: “Hayır! Ebû Cehil Peygamber'i görmedi, o ancak Abdülmut-talib'in yetîmini gördü, eğer Peygamber'i göre idi onu da ateş yakmaz idi!" demiş ve Sultan Mahmûd bu sözü tahsîn ve tasdîk etmiştir.

2821. Dâvûd'a mensub olan lahn taşa ve dağa erişti; o taş yüreklilerin kulağı işitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2821. Dâvûd'a ait olan nağme taşa ve dağa ulaştı; o taş yüreklilerin kulağı işitmedi.

Dâvûd (a.s.)'ın terennüm ettiği yakarışı dağlar ve taşlar işittiler ve o terennüme uygunluk gösterdiler, o taş yürekli inkârcıların kulağı o latif nağmelere eşlik eden yakarışı işitmedi.

Dâvûd (a.s.)ın tegannî ettiği münâcâtı dağlar ve taşlar işittiler ve o tegannîye muvâfakat ettiler, o taş yürekli münkirlerin kulağı o latîf neğamâta mukärin olan münâcâtı işitmedi.

2822. Her zaman akıl üzerine ve insaf üzerine aferin olsun! Ve Allah doğru yolu çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2822. Her zaman akıl üzerine ve insaf üzerine aferin olsun! Ve Allah doğru yolu çok iyi bilir.

Peygamberlerin davetinin doğruluğunu idrak eden akıldır; ve aklın gereği olan insaftır ki, insan bu akıl ve insaf ile her şeyi tarafsızca düşünüp muhakeme eder ve sonunda doğru yolu bulur. Bu sebeple akıl ve insaf övgüye ve aferine layıktır. Peygamberler [Hakk'ın] halifeleri olduğundan, davet ettikleri yol elbette doğru yol olur. Çünkü Yüce Allah doğru yolu çok iyi bilir.

Da'vet-i enbiyânın doğruluğunu idrâk eden akıldır; ve îcâb-ı akıl olan insâftır ki, insan bu akıl ve insâf ile her şeyi bîtarafâne düşünüp muhakeme eder ve âkıbet doğru yolu bulur. Binâenaleyh akıl ve insâf şâyân-ı tahsîn ve âferindir. Enbiyâ [Hakk'ın] halîfeleri olduğundan da'vet ettikleri yol elbette doğru yol olur. Zîrâ Allah Teâlâ doğru yolu çok iyi bilir.

2823. Ey Sebe', kerîm olan resûlleri tasdîk edin! Bir ruhu tasdîk edin ki, onu esîr eden esîr etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2823. Ey Sebe', kerîm olan resûlleri tasdîk edin! Bir ruhu tasdîk edin ki, onu esîr eden esîr etti!

İkinci mısradaki "ruh"tan maksat, peygamberlerdir. Çünkü herhangi bir peygamber, tabiat ve beşeriyetin karanlığından arınmış olduğundan, onda ruhani hükümler baskındır. Bu sebeple o, ruhun ta kendisidir. Bu durumda "ruh" lafzı, birinci mısradaki kerîm resûllerin hâlinin ayrıntılı açıklaması olur. Şimdi bu şerefli beyte birkaç şekilde anlam verilebilir. Bir anlam şudur ki: "Ey Sebe' şehrinin halkı, kerîm olan resûlleri tasdîk edin, karşı gelmeyin! Bir ruhu tasdîk edin ki, o ruhu cismanî âleme esîr eden Yüce Allah esîr etti."

Bir diğer anlam da şudur ki: "Ey Sebe' şehrinin halkı, kerîm olan resûlleri tasdîk edin. Bir ruhu tasdîk edin ki, o ruhu zahirî kuvvet ve hâkimiyeti sebebiyle, Nemrut ve Firavun gibi zalim bir hükümdar esîr edip eziyet etti. Siz onu tasdîk edin ve ona yardımcı olun!" Bu durumda ikinci mısradaki "seba" kelimeleri "sibâ" (esir etme) masdarından mazi fiil olurlar.

Bir diğer anlam da şudur ki, sin harfinin kesresiyle "sibâ" masdarının dört anlamı vardır: 1. Esîr etmek, 2. Şarabı bir yerden bir yere götürmek, 3. Maşukun, âşıkın gönlünü kapması, 4. Şarap. Hint şârihleri ikinci mısrada üçüncü anlamı almışlardır ve birinci mısradaki "Sebe'" şehrin ismi olmakla beraber, satmak için şarap almak anlamına da gelir. Bu durumda anlam: "Ey nefsanî arzularının şarabını almak ve satmakla meşgul olan inkârcılar, kerîm olan resûlleri tasdîk edin; bir ruhu tasdîk edin ki, onların gönlünü kapan hakikî maşuk kaptı."

İkinci mısra'daki "rûh"tan murâd, enbiyâdır. Zîrâ herhangi bir nebî zulmet-i tabîiyye ve beşeriyyeden pâk olduğundan onda ahkâm-ı rûhiyye gālibdir. Binâenaleyh o ayn-ı rûhtur. Bu sûrette "rûh" lafzı evveki mısra'daki rusül-i kirâmın tafsîl-i hâli olur. İmdi bu beyt-i şerîfe birkaç vecih ile ma'nâ verilebilir. Bir ma'nâ budur ki: "Ey Sebe' şehrinin halkı, kerîm olan resûlleri tasdîk edin, muhalefet etmeyin! Bir rûhu tasdîk edin ki, o rûhu âlem-i cismânîye esîr eden Hak esîr etti."

Bir ma'nâ dahi budur ki: "Ey Sebe' şehrinin halkı, kerîm olan resûlleri tasdîk edin. Bir rûhu tasdîk edin ki, o rûhu kuvvet ve hâkimiyyet-i zâhiresi hasebiyle, Nemrûd ve Fir'avn gibi bir hükümdar-ı zâlim esîr edip cefâ etti. Siz onu tasdîk edin ve ona muîn olun!" Bu sûrette ikinci mısra'daki "seba" kelimeleri "sibâ", "esir etmek" masdarından fiil-i mâzî olurlar.

Bir ma'nâ dahi budur ki, sîn'in kesriyle "sibâ" masdarının dört ma'nâsı vardır: 1. Esîr etmek, 2. Şarâbı bir yerden bir yere götürmek, 3. Ma'şûkun, âşıkın gönlünü kapması, 4. Şarâb. Hind şârihleri mısra'-ı sânîde üçüncü ma'nâyı almışlardır ve birinci mısra'daki "Sebâ" şehrin ismi olmakla beraber, satmak için şarâb almak ma'nâsına da gelir. Bu sûrette ma'na: "Ey murâdât-ı nefsâniyyesi şarabını almak ve satmakla meşgül olan münkirler, kerîm olan resûlleri tasdîk edin; bir rûhu tasdîk edin ki, onların gönlünü kapan ma'şûk-ı hakîkî kaptı."

2824. Onları tasdik edin, onlar doğucu güneşlerdir. Sizi kıyametin rüsvalıklarından emîn ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2824. Onları tasdik edin, onlar doğucu güneşlerdir. Sizi kıyametin rüsvalıklarından emin ederler.

2825. Sizi Sâhire'ye ilkā etmezden evvel onları tasdîk edin, onlar berrak aylardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2825. Sizi Sâhire'ye atmadan önce onları doğrulayın, onlar berrak aylardır.

"Sâhire" kıyamet günündeki yeryüzü anlamındadır.

"Sâhire" kıyamet günündeki yeryüzü ma'nâsınadır.

2826. Onları tasdîk edin, onlar karanlığın kandilleridir. Onlara ikram edin, onlar ümîdin anahtarlarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2826. Onları doğrulayın, onlar karanlığın kandilleridir. Onlara ikram edin, onlar ümidin anahtarlarıdır.

2827. Sizden hayır ümîd etmeyen kimseleri tasdîk ediniz, gayrınızı şaşırtmayın, men' etmeyin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2827. Sizden hayır ümit etmeyen kimseleri doğrulayın, başkalarını şaşırtmayın, engellemeyin!

Peygamberler davetlerine ve hizmetlerine karşılık sizden ücret ve menfaat beklemezler. Onların bu hizmetleri Yüce Allah'ın rızası için gerçekleşir. "Bu sebeple sizden hiçbir hayır beklemeyen bu şerefli zatları doğrulayın. Bir takım bozuk zihniyetlerle karşı çıkıp başkalarını da şaşırtmayın ve Hakk yoluna uymaktan engellemeyin!"

Enbiyâ da'vetlerine ve hizmetlerine mukābil sizden ücret ve menfaat beklemezler. Onların bu hizmetleri Allah Teâlâ hazretlerinin rızâsı için vâki' olur. "Binâenaleyh sizden hiçbir hayır beklemeyen bu zevât-ı şerîfeyi tasdîk ediniz. Birtakım fâsid zihniyetler ile muhalefet edip başkalarını da şaşırtmayın ve tarîk-ı Hakk'a ittiba'dan men' etmeyin!"

2828. Fârisî söyleyelim, âgâh ol, Arabî'yi bırak! Ey su ve çamur, o Türk'ün Hindûsu ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2828. Farsça söyleyelim, uyanık ol, Arapçayı bırak! Ey su ve çamur, o Türk'ün Hindusu ol!

Bu hitap, Hz. Pîr efendimizin ruhanî tesirlerinden bedenlerine meydana gelen bir hitaptır. Çünkü sözün şekli ve kelimeler beden âlemindendir. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerîf'i aslında Farsça olarak söylemeye niyet ettik, Arapça olarak söylemeyi bırakalım da, yüce dedesine "Ahî Türk" denilen Hüsâmeddin Çelebi'mize Farsça olarak söyleyelim! Ey su ve çamur, yani ey bedenimiz, o Türk'ün Hindusu gibi, yani Hüsâmeddin Çelebi'nin kölesi ol ve onun şerefli yatkınlığının sınırına göre söyle!"

Bu hitâb Hz. Pîr efendimizin rûhâniyetlerinden cismâniyetlerine vâki' olan hitâbtır. Zîrâ sûret-i kelâm ve elfâz cismâniyet âlemindendir. Buyururlar ki: "Bu Mesnevî-i Şerîfi hadd-i zâtında Fârisî olarak söylemeğe kasd ettik, Arabî olarak söylemeyi bırakalım da, cedd-i a'lâsına "Ahî Türk" denilen Hüsâmeddin Çelebi'mize Fârisî olarak söyleyelim! Ey su ve çamur, ya'ni ey cismâniyetimiz, o Türk'ün Hindûsu gibi, ya'ni Hüsâmeddin Çelebi'nin gulâmı ol ve onun isti'dâd-ı şerîfinin haddine göre söyle!"

2829. Agâh ol, şahların şahidliklerini dinleyin; gökler inandılar, inanın! Ey münkirler kendinize gelin, her biri birer şâh olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın vahdet-i Hak hakkındaki şahidliklerini dinleyin! Hakk'ın vahdet-i vücûduna gökler inandılar, siz de inanın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2829. Bilin ki, şahların şahitliklerini dinleyin; gökler inandılar, inanın! Ey inkârcılar kendinize gelin, her biri birer şahit olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın (Allah dostlarının) Hakk'ın birliği hakkındaki şahitliklerini dinleyin! Hakk'ın vahdet-i vücûduna (varlığın birliğine) gökler inandılar, siz de inanın!

## Hazmin ma'nâsı ve hâzim olan adamın misâli

2830. Ya evvele mensub olanların hâline bakınız, yahut âhir tarafa bir hazm [2841] ile uçun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2830. Ya evvele mensup olanların hâline bakınız, yahut âhir tarafa bir hazm ile uçun.

Ey inkârcılar, ya geçmiş olan kavimlerin hâline bakıp başlarına gelen felâketten ibret alınız, yâhut âhiret tarafına bir hazm (içselleştirme) ve ihtiyat ile uçun ve inkârı bırakın.

Ey münkirler, ya geçmiş olan akvâmın hâline bakıp başlarına gelen felâ-ketten ibret alınız, yâhut âhiret tarafına bir hazm ve ihtiyât ile uçun ve inkâ-rı bırakın.

2831. Hazm ne olur? İki tedbîrde ihtiyattır, o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2831. Hazım ne olur? İki tedbirde ihtiyatlı olmaktır, o ikisinden hatadan uzak olanı tutasın.

"Hazım", sözlükte hayvanın yükünü bağlamaktır ve mecazen sağlamlık ve uyanıklık anlamına gelir; ve araştırmacılardan bazıları yazmışlardır ki, "hazım" işlerin sonucunu düşünmek ve mümkün olduğu kadar o işin eksiklik ve kusurlarından sakınmaktır. "Hubât", deliliğe benzeyen bir hastalıktır; ve kendini deli olmadığı halde sahte olarak deli göstermektir; ve "uyku" anlamına da gelir. Yani "Hazım neye derler bilir misin? Örneğin bir hususta iki türlü tedbir olur. Onların birini kesin bir şekilde seçmek için ihtiyatlı davranır ve o iki tedbirden hangisi gaflet uykusundan uzak ise onu seçip tutarsın."

“Hazm”, lügatte hayvanın yükünü bağlamaktır ve mecâzen muhkemlik ve âgâhlık ma'nâsına gelir; ve muhakkıklardan ba'zıları yazmışlardır ki, “hazm” umûrun âkıbetini düşünmek ve mümkin olduğu kadar o işin halel ve zelelinden ihtiraz etmektir. “Hubât”, deliliğe müşâbih bir illettir; ve kendini deli olmadığı halde sahte olarak deli göstermektir; ve “uyku” ma'nâsına da gelir. Ya'ni “Hazm neye derler bilir misin? Meselâ bir husûsta iki türlü tedbîr olur. Onların birini kat'î sûrette ihtiyâr etmek için ihtiyât eder ve o iki tedbîr-den hangisi hâb-ı gafletten uzak ise onu intihâb edip tutarsın.”

2832. O biri der ki: “Bu yolda yedi gün su yoktur ve ayak yakıcı kum vardır.” Meselâ sefere gideceğin vakit yolun ahvâlini sorarsın. Biri der ki: "Bu gidecek yolda yedi gün su menba'ına tesadüf edemezsin. Bununla beraber yollarda da ayak yakıcı kum vardır. Binâenaleyh bu seferde su tedarikini unutma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2832. O biri der ki: “Bu yolda yedi gün su yoktur ve ayak yakıcı kum vardır.” Örneğin sefere gideceğin zaman yolun durumlarını sorarsın. Biri der ki: "Bu gideceğin yolda yedi gün su kaynağına rastlayamazsın. Bununla beraber yollarda da ayak yakıcı kum vardır. Bu sebeple bu seferde su tedarikini unutma!"

2833. O dîgeri der ki: "Yalandır, bunu sür ki, her gecede bir akıcı çeşme görürsün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2833. O diğeri der ki: "Yalandır, bunu sür ki, her gecede bir akıcı çeşme görürsün."

Diğer birisi de der ki: "Yolda su bulunmaması yalandır, bu fikri aklından çıkar! Çünkü yolculuğunun her bir gecesinde, yolunun üzerinde bir akıcı pınar ve su kaynağı görürsün."

Dîger birisi de der ki: "Yolda su bulunmaması yalandır, bu fikri hatırından sür çıkar! Zîrâ yolculuğunun her bir gecesinde, yolunun üzerinde bir akıcı pınar ve su menba'ı görürsün."

2834. Hazm o olur ki, sen su alasın, tâ ki korkudan kurtulasın ve sevab üzerine olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2834. Hazım o olur ki, sen su alasın, tâ ki korkudan kurtulasın ve sevap üzerine olasın.

Yani, iki kişiden birisi su lâzım ve diğeri lâzım değil diyor. "Hazım"ın anlamı, burada su lâzımdır diyen tarafı kabul edip su almaktır. Çünkü yolda su çıkarsa götürdüğün suyun sana zararı olmaz ve eğer su götürmezsen ve yolda da gerçekten su bulunmazsa vay senin hâline! Bu sebeple korkudan emin olmak için su almak lâzımdır ve bu doğru bir hareket olur.

Ya'ni, iki kimseden birisi su lâzım ve dîğeri lâzım değil diyor. "Hazm"in ma'nâsı, burada su lâzımdır diyen tarafı kabul edip su almaktır. Zirâ yolda su çıkarsa götürdüğün suyun sana zararı olmaz ve eğer su götürmezsen ve yolda da hakikaten su bulunmazsa vay senin hâline! Binâenaleyh korkudan emîn olmak için su almak lâzımdır ve bu doğru bir hareket olur.

2835. Eğer yolda su olursa, bunu dök ve eğer olmazsa, vay inatçı adama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2835. Eğer yolda su olursa, bunu dök ve eğer olmazsa, vay inatçı adama!

2836. Ey halîfe-zâdeler bir adalet ediniz, hazmi bir mîad günü için yapınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2836. Ey halife soyundan gelenler, bir adalet yapınız, hazmı bir belirlenmiş gün için yapınız!

Ey Allah'ın halifesi olan Adem'in (a.s.) evladı, bir adalet ve insaf ediniz de bir belirlenmiş gün olan ahiret ve kıyamet günü için hazım (içselleştirme) ve ihtiyat (tedbir) yapınız ve ahiret hayatına lüzumlu olduğu peygamberler tarafından bildirilen azık ve erzağı tedarik ediniz.

Ey Allâh'ın halîfesi olan Adem (a.s.)ın evlâdı, bir adâlet ve insâf ediniz de bir mîad günü olan âhiret ve kıyamet günü için hazm ve ihtiyât yapınız ve hayât-ı uhreviyyeye lüzûmu olduğu enbiyâ tarafından beyan buyurulan zâd ve zahîreyi tedarik ediniz.

2837. O bir düşman ki, sizin babanızdan kîn çekti, onu illîyyînden zindan tarafına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. O bir düşman ki, sizin babanızdan kin çekti, onu yüce makamdan zindan tarafına çekti.

O bir düşman olan şeytan ki, sizin babanız olan Adem (a.s.)a Yüce Allah tarafından secde etmesi emredildiği için kin besledi ve onu yüce makamlar âleminden, bir zindan olan dünya tarafına çekti.

O bir düşman olan şeytan ki, sizin babanız olan Adem (a.s.)a Hak tarafından secdeye me'mûr olduğu için kîn tuttu ve onu âlem-i illîyyînden, bir zindan olan dünyâ tarafına çekti.

2838. O gönül satrancının şahını mat etti. Onu cennetten afetlerin giriftarı etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2838. O gönül satrancının şahını mat etti. Onu cennetten afetlerin giriftarı etti.

O gönül satrancının şahı olan Adem'i (a.s.), düşman olan İblis hilesiyle mat ve mağlup etti. O, Hz. Adem'i cennetten ayırdı ve dünyaya inişine sebep olup türlü türlü afetlerin tutsağı ve eğlencesi olmasına sebep oldu. Nitekim kıssası Kur'an-ı Kerim'de birçok yerde zikredilmiştir.

O gönül satrancının şâhı olan Adem (a.s.)ı, düşman olan İblîs hîlesiyle mat ve mağlûb etti. O Hz. Adem'i cennetten ayırdı ve dünyaya hübûtuna sebep olup türlü türlü âfetlerin giriftârı ve eğlencesi olmasına sebeb oldu. Nitekim kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddid mahallerde mezkûrdur.

2839. Cenkde onu kaç yerde bağ ile tuttu. Nihayet onu güreşçilikle yüzü sarı olarak düşürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2839. Savaşta onu kaç yerde bağ ile tuttu. Sonunda onu güreşçilikle yüzü sarı olarak düşürdü.

"Âdem'in şeytan ile meydana gelen güreşinde ve savaşında, o şeytan, onu, kaç yerde mağlup etti ve güreşçilik sanatı ile o İblis Âdem'i utanmış bir hâlde yere düşürdü ve yendi." "Küştî", "güreş" demektir ve aslı sîn ile "küstî"dir. "Dövmek" anlamına gelen "küsten" mastarından türemiştir. İki pehlivan birbiriyle tutuşup birini yere vurmak istediği için bu terim konulmuştur (Giyasu'l-Lugāt).

"Adem'in şeytan ile vâki' olan musâraasında ve cenginde, o şeytan, onu, kaç yerde mağlûb etti ve güreşçilik san'atı ile o Iblis Adem'i hacîl olarak yere düşürdü ve yendi." "Küştî", "musâraa" demek olup aslı sîn ile "küstî"dir. "Kûften" ma'nâsına olan "küsten" masdarından müştaktır. İki pehlivan birbiriyle tutuşup birini yere vurmak istediği için bu ıstılâh vaz; olunmuştur (Giyasu'l-Lugāt).

2840. O pehlivana böyle etmiştir, ey başkaları ona gevşek gevşek bakmayın! [2851]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2840. O pehlivana böyle etmiştir, ey başkaları ona gevşek gevşek bakmayın!

Âdem-i Safî (saf Âdem) gibi bir pehlivana o İblis böyle oyunlar yapmıştır. Ey Âdem-i Safî'den başka olup nefse ait sıfatlarla kalpleri bulanık olan insanlar, siz o İblis'e gevşek gevşek ve önemsiz bir bakışla bakmayın! Öyle bir pehlivanı yenerse, size neler yapmaz!

Adem-i Safi gibi bir pehlivana o Iblis böyle oyunlar yapmıştır. Ey Adem-i Safi'nin gayri olup sıfât-ı nefsâniyye ile kalbleri bulanık olan insanlar, siz o İblîs'e gevşek gevşek ve ehemmiyetsiz bir nazarla bakmayın! Öyle bir pehlivanı yenerse, size neler yapmaz!

2841. O hasedçi anamızın ve babamızın tacını ve zînetini çeviklik ile kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2841. O hasetçi, anamızın ve babamızın tacını ve ziynetini çeviklikle kaptı.

Havva anamızın ve Adem babamızın Allah katındaki izzetine haset eden o İblis, onların izzet tacını ve cennet ziynetlerini çarçabuk kaptı ve bu hususta el çabukluğu yaptı.

Havva anamızın ve Adem babamızın ind-i ilâhîdeki izzetine hased eden o İblîs, onların tâc-ı izzetlerini ve zînet-i cinâniyyelerini çarçabuk kaptı ve bu hususta el çabukluğu yaptı.

2842. Onları orada çıplak ve zaîf ve hakîr etti. Adem senelerce zâr u zâr ağ-ladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2842. Onları orada çıplak, zayıf ve hakir etti. Adem senelerce içli içli ağladı.

Tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, İblis'in ayartmasıyla Adem ve Havva cennette yasak ağaca yaklaştıktan sonra üzerlerindeki giysi ve ziynet eşyaları kaldırılıp çırılçıplak, zayıf ve hakir bir halde kaldılar. Bu sebeple Adem babamız senelerce içli içli ağladı ve bunlara sebep olan lanetlenmiş İblis idi.

Kütüb-i tefâsîrde tafsîl olunduğu üzere, İblis'in iğvâsiyle Adem ve Havvâ cennette şecere-i menhiyeye yaklaştıktan sonra üzerlerindeki libâs ve zînet ref' olunup çırçıplak, zayıf ve hakîr bir halde kaldılar. Binâenaleyh Adem babamız senelerce zâr zâr ağladı ve bunlara sebep olan İblîs-i laîn idi.

2843. Öyle ki, niçin cerîdede "lâ" sebt oldu diye onun göz yaşından nebât bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2843. Öyle ki, niçin amel defterinde "hayır" yazıldı diye onun gözyaşından bitki bitti.

Birinci mısrada Hz. Adem'in ağlamasının şiddeti, şairane üslup üzere abartılı bir şekilde tasvir edilmiştir. Nitekim "Gözümün yaşı sellere tuttu" derler; ve bu abartıda bir hakikate de işaret edilir. Yani "Hz. Adem o kadar ağladı ki, gözünün yaşından rahmet ve bağışlanma bahçesi gelişip büyüdü" demek olur. İkinci mısra birinci mısra için sebep olmuştur; "lâ" olumsuzluk harfidir ve "ceride"den kasıt, يَمْحُوا اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) ["Allah dilediğini mahveder ve sabit kılar; ve ana kitap (ümmü'l-kitâb) O'nun katındadır."] ayet-i kerimesinde zikredilen "ümmü'l-kitâb"dır ki, mutlak varlığın vahidiyet mertebesidir; ve bu mertebede sabit hakikatlerin kendi yatkınlıklarıyla sabit oluşu vardır. Yani Hz. Adem "Ana kitapta olan benim sabit hakikatimin yatkınlığı niçin ilahi emre uymamayı gerektirdi?" diye pek çok ağladı, demek olur. Ve bu şikâyet kendi sabit hakikatinden olup Yüce Allah'ın kazâsından değildir. Çünkü Yüce Allah'ın kazâsı tam isabettir.

Birinci mısra'da Hz. Adem'in ağlamasının şiddeti de'b-i şâirâne üzre alâ-tarikı'l-mübâlağa tasvîr buyurulmuştur. Nitekim “Gözümün yaşı sellere tuttu" derler; ve bu mübâlağada bir hakîkate de işaret buyurulur. Ya'ni "Hz. Adem o kadar ağladı ki, gözünün yaşından rahmet ve mağfiret bostânı neşv ü nemâ buldu" demek olur. İkinci mısra' birinci mısra' için illet vâki' olmuştur; "lâ" harf-i nefydir ve "ceride"den murad, يَمْحُوا اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) ["Allah dilediğini mahv ve isbât éder; ve ümmü'l-kitâb onun indindedir."] âyet-i kerîmesinde mezkûr olan "ümmü'l-kitâb"dır ki, vücûd-i mutlakın mertebe-i vâhidiyyetidir; ve bu mertebede a'yân-ı sabitenin kendi isti'dâdlarıyla sübūtu vardır. Ya'ni Hz. Adem "Ümmü'l-kitabda olan benim ayn-ı sabitemin isti'dâdı niçin emri- ilâhîye adem-i imtisâli iktizâ etti?" diye pek çok ağladı, demek olur. Ve bu şikâyet kendi ayn-ı sâbitesinden olup kazâ-yı Hak'tan değildir. Zîrâ kazâ-yı Hak ayn-ı savâbtır.

2844. Onun tarrârlığını sen bir kıyas tut ki, öyle server ondan sakalını koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2844. Onun hırsızlığını sen bir kıyas et ki, öyle bir efendi ondan sakalını koparır.

"Tarrâr", yan kesici ve hırsız demektir; kastedilen ise İblis'tir. "Rîş kenden", yani sakal yolmak, gam ve kederden kinayedir. Yani "Ey Hakk Yolcusu, sen o şeytanın hırsızlığını bir kıyas et ki, Âdem-i Safi (a.s.) gibi bir efendi bile ondan gam ve kedere düştü."

"Tarrâr", yan kesici ve hırsız demek olup murâd, İblîs'tir. “Rîş kenden", sakal yolmak, gam ve gussadan kinâyedir. Ya'ni "Ey sâlik sen o şeytanın yan kesiciliğini bir kıyâs et ki, Adem-i Safi (a.s.) gibi bir server ondan gam ve gussaya düştü.

2845. Ey çamura tapıcılar, onun şerrinden korkun. “Lâ havle"ye mensub olan kılıcı onun başına vurun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2845. Ey çamura tapanlar, onun şerrinden korkun. "Lâ havle"ye ait olan kılıcı onun başına vurun!

"Çamura tapanlar"dan kasıt, topraktan yaratılmış olan cisim üzerine titreyen nefsanî kişilerdir. Ey henüz cismin ve tabiatın etkisi altında zayıf düşen müminler, o İblis'in ayartmalarını içinizde duyduğunuz zaman "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" yani "Hareket ve kuvvet Allah iledir" zikrine anlamıyla beraber devam edip bu zikrin anlamı olan kılıcı o manevî hırsızın başına vurun.

“Çamura tapıcılar”dan murâd, topraktan mahlûk olan cisim üzerine titre-yen nefsânî kimselerdir. “Ey henüz cismin ve tabîatın te'sîri altında zebûn olan mü'minler, o İblis'in iğvâlarını bâtınınızda duyduğunuz vakit “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ya'ni “Hareket ve kuvvet Allah iledir” zikrine ma'nâsıyla beraber devâm edip bu zikrin ma'nâsı kılıcını o ma'nevî hırsızın başına vurun.

2846. Zîrâ o sizi pusudan görür ki, siz onu âgâh olun göremezsiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2846. Çünkü o sizi pusudan görür ki, siz onu âgâh olun göremezsiniz.

Çünkü o manevî hırsız olan şeytan, sizi, suret pususu arkasından görür ve siz ise, onu bu suret perdesi arkasında göremezsiniz.

Zîrâ o ma'nevî hırsız olan şeytan, sizi, sûret pususu arkasından görür ve siz ise, onu bu sûret perdesi arkasında göremezsiniz.

2847. Avcı dâimâ dâneler döker, dâne zâhir olur ve hîle gizli.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2847. Avcı daima yemler döker, yem görünür ve hile gizlidir.

Avcı, kuşları yakalamak için yemleri döker ve kendisi saklanır. Şeytan da Âdem oğullarının avcısıdır. Onun tuzakları, nefse ait hazları ve bedensel zevkleri gerektiren dünyevî şekillerdir. Şeytan, Âdem oğullarının hayaline o şekillerin hazzını ve lezzetlerini sunup teşvik eder. Kendisi de bu yemlerin arkasına saklanır.

Avcı, kuşları tutmak için dâneleri döküp kendisi saklanır. Şeytan da ef-râd-ı benî-Âdem'in avcısıdır. Onun tuzakları huzûzât-ı nefsâniyyeyi ve lez-zât-ı cismâniyyeyi mûcib olan suver-i dünyeviyyedir. Şeytan benî-Âdem'in hayâline o sûretlerin hazzını ve lezzetlerini arz edip teşvîk eder. Kendisi de bu dânelerin arkasına saklanır.

2848. Her nerede ki dâneyi gördün kork ha! Tâ ki dâne senin üzerine kolu-nu ve kanadını bağlasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2848. Her nerede ki taneyi gördün kork ha! Tâ ki tane senin üzerine kolunu ve kanadını bağlasın.

Yukarıda zikredilen taneleri nerede görürsen kork, yaklaşma! Tâ ki o tane ve nefse ait hazlar ve bedensel lezzetler, senin yüce âleme uçmana aracı olan ilâhî emre uyma kanadını bağlamasın!

Bu yukarıda zikr olunan dâneleri nerede görürsen kork, yaklaşma! Tâ ki o dâne ve hazz-ı nefsânî ve lezzât-ı cismânî senin âlem-i bâlâya uçmana vâ-sıta olan imtisâl-i emr-i ilâhî kanadını bağlamasın!

2849. Zîrâ bir kuş ki o terk-i dâne etti, dâneyi tezvir-siz sahrâdan yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2849. Çünkü bir kuş ki o, taneyi terk etti, taneyi hilesiz sahradan yedi.

Yani dünyanın nefse ait hazlara ve bedensel lezzetlere sebep olan suretlerinin arkasında hile vardır. Fakat ahiretin nefse ait hazlara ve bedensel lezzetlere sebep olan suretlerinin arkasında hile yoktur. Nasıl ki Yüce Allah, "Cennette nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şeyler vardır" (Zuhruf, 43/71) buyurur. "Şimdi bir mümin bu dünyanın hileli tanelerini terk eder ve nefsine sabrederse, hilesiz olan cennet sahrasının tanelerinden yer; yahut dünya aleminde sabrederse, yine bu alemde peşin cennete ulaşır ve ruhun gıdası ve taneleri olan hilesiz ilimleri ve marifetleri elde eder."

Ya'ni dünyânın hazz-ı nefsâniye ve lezzet-i cismâniyeye sebep olan sûret-leri arkasında tezvir vardır. Fakat âhiretin hazz-ı nefsâniye ve lezzet-i cis-mâniyeye sebep olan sûretleri arkasında tezvir yoktur. Nitekim Hak Teâlâ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ (Zuhruf, 43/71) ya'ni “Cennette nefislerin iştihâ ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şeyler vardır” buyurur. “İmdi bir mü'min bu dünyanın tezvirli dânelerini terk eder ve nefsine sabr ederse tezvîrsiz olan sahrâ-yı cennetin dânelerinden yer; veyâhut âlem-i dünyâda sabr ederse yine bu âlemde cennet-i 'âcile vâsıl olup rûhun gıdâsı ve dâneleri olan tezvîrsiz ulûm ve maârif tahsil eder."

2850. Onunla da kāni' oldu ve tuzaktan sıçradı, hiçbir tuzak onun kanadını [2861] kolunu bağlamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2850. Onunla da ikna oldu ve tuzaktan sıçradı, hiçbir tuzak onun kanadını [2861] kolunu bağlamadı.

O hilesiz sahranın ve ruhlar âleminin taneleri olan ilimler ve marifetler, o kuşu kandırdı ve doyurdu. Artık önüne dünyanın hileli taneleri dökülmüş olan hiçbir tuzak onun kolunu ve kanadını bağlamadı. Çünkü elde ettiği ilim ve marifet, kendisini tanelerin hilesinden haberdar edeceği için asla tuzak tarafına yaklaşmadı.

"O tezvîrsiz sahrânın ve âlem-i rûhânînin dâneleri olan ulûm ve maârif, o kuşu kandırdı ve doyurdu. Artık önüne dünyânın tezvîrli dâneleri dökülmüş olan hiçbir tuzak onun kolunu ve kanadını bağlamadı." Zîrâ tahsîl ettiği ilim ve ma'rifet, kendisini dânelerin tezvîrinden âgâh edeceği cihetle aslâ tuzak tarafına yaklaşmadı.

## Hırstan dolayı terk-i hazm eden o kuşun işinin vehâmeti

2851. Yine bir kuş bir duvarın üstünde durdu, gözünü bir tuzağın dânesi tarafına bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2851. Yine bir kuş bir duvarın üstünde durdu, gözünü bir tuzağın dânesi tarafına bağladı.

"Dâmî"deki "yâ" nispet için olursa anlamı: "Gözünü tuzağa ait olan dâneye bağladı" demek olur.

“Dâmî”deki “yâ" nisbet için olursa ma'nâ: "Gözünü tuzağa mensûb olan dâneye bağladı" demek olur.

2852. O bir nazarı sahrâ tarafına eder, onun hırsı bir nazarı dâneye çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2852. O bir bakışı çöl tarafına yapar, onun hırsı bir bakışı taneye çeker.

O kuş bir bakışını hilesiz olan hakikat çölü tarafına yöneltir, fakat ondaki nefsanî hırs onun bir bakışını da hileli olan taneye, yani dünyevî suretler tarafına çeker. Bu hâl, Hakk yolcularından çoğunun başındadır. Onların bir gözleri ruhanîlik ve bir gözleri de nefsanîlik tarafındadır.

O kuş bir nazarını tezvîrsiz olan sahrâ-yı hakîkat tarafına atf eder, fakat ondaki hırs-ı nefsânî onun bir nazarını da tezvîrli olan dâne, ya'ni suver-i dünyeviyye tarafına çeker. Bu hal ehl-i sülûkden çoğunun başındadır. Onların bir gözleri rûhâniyet ve bir gözleri de nefsâniyet tarafındadır.

2853. Bu nazar o nazar ile mücadele etti; ansızın onu akıldan hâlî etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2853. Bu bakış o bakış ile mücadele etti; ansızın onu akıldan yoksun bıraktı.

Bu dünya lezzetleri tarafına olan bakış, ruhanîlik (manevîlik) tarafına olan bakış ile mücadele etti. Bu dünya tarafına olan bakış, o kuşu yani sâliki (Hakk Yolcusu'nu) ansızın akıldan soyutlayıp, o geçici dünya lezzetleri tarafına çekip tuzağa düşürdü.

Bu dünyâ lezzâtı tarafına olan nazar, rûhâniyet tarafına olan nazar ile mücadele etti. Bu dünyâ tarafına olan nazar, o kuşu ya'ni sâliki ansızın akıldan tecrîd edip, o lezzât-ı 'âcile-i dünyeviyye tarafına çekip tuzağa giriftâr etti.

2854. Diğer bir kuş ki, o tereddüdü bıraktı, o nazardan kopardı ve sahrâya havâle etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2854. Diğer bir kuş ki, o tereddüdü bıraktı, o nazardan kopardı ve sahrâya havale etti.

Diğer bir kuş ki, her iki tarafa olan tereddütlü bakışı bıraktı ve kalbini dünya tarafına olan bakıştan kopardı ve hakikat sahrası tarafına yöneltti.

Dîğer bir kuş ki her iki tarafa olan mütereddid nazarı bıraktı ve kalbini dünyâ tarafına olan nazardan kopardı ve sahrâ-yı hakikat tarafına tevcîh etti.

2855. Onun perr ü bâli şâddır, onun için aferin vardır. Hattâ o bütün âzâdların imâmı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2855. Onun kanadı ve kolu şaddır, onun için aferin vardır. Hatta o bütün özgürlerin imamı oldu.

"Bahh" bir takdir kelimesi olup "Aferin ne güzel!" anlamındadır. Bunu "bah bah" diye tekrar tekrar söylerler ve Türkçede "peh peh!" şeklinde aktarılmıştır. Yani "Nazarını tereddütten kurtarıp tamamen hakikat sahrasına yönelten kimsenin kanadı ve kolu, yani aklı ve fikri sevinç ve ferah içinde ilahi ilimler ve marifetler âleminde uçar. Onun için takdir kelimesi vardır. Nihayet o kimse bütün nefis ve tabiattan özgür olan sâliklerin (Hakk Yolcusu) imamı ve mürşidi olur."

"Bahh" kelime-i tahsîn olup "Aferin ne güzel!" ma'nâsınadır. Bunu "bah bah" diye mükerrer söylerler ve Türkçe'de "peh peh!" sûretinde müntakildir. Ya'ni "Nazarını tereddüdden kurtarıp kâmilen sahrâ-yı hakîkate tevcih eden kimsenin perr ü bâli, ya'ni aklı ve fikri sürür ve ferah içinde ulûm ve maârif-i ilâhiyye âleminde uçar. Onun için kelime-i tahsîn vardır. Nihâyet o kimse bilcümle nefis ve tabîattan âzâd olan sâliklerin imâmı ve mürşidi olur."

2856. Her kim onu muktedâ yaparsa kurtuldu, emniyet ve âzâdlık makāmında oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2856. Her kim onu kendisine uyulacak önder yaparsa kurtuldu, emniyet ve özgürlük makamında oturdu.

Herhangi bir Hakk Yolcusu böyle bir mürşidi kendisine uyulacak önder yaparsa nefis ve tabiat esaretinden kurtuldu; ve nefis ve şeytanın tasallutundan (musallat olmasından) emin ve hürriyet makamında rahat rahat oturdu.

Herhangi bir sâlik böyle bir mürşidi kendisine muktedâ yaparsa nefis ve tabîat esâretinden kurtuldu; ve nefis ve şeytanın tasallutundan emîn ve hürriyet makāmında râhat râhat oturdu.

2857. Zîrâ ki onun kalbi hâzimlerin şahı geldi; nihayet onun menzili gülistan ve çemen oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2857. Çünkü onun kalbine hazmedenlerin şahı geldi; sonunda onun menzili gülistan ve çimen oldu.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin sebebidir. Yani "Nazarını dünyadan, hakikat sahrası tarafına çeviren kimse, hazmeden ve ihtiyatlı davrananların şahı olarak ortaya çıktı; ve onun menzili ve makamı, sonunda ilahi hakikatlerin gülistanı ve Rabbanî marifetlerin çimenliği oldu."

Bu beyt-i şerîf yukanki beytin illetidir. Ya'ni “Nazarını dünyâdan, sahrâ-yı hakîkat tarafına çeviren kimse, hazm ve ihtiyat edicilerin şâhı olarak zâhir oldu; ve onun menzili ve makâmı, âkıbet gülistân-ı hakâyık-ı ilâhiyye ve çemenistân-ı maârif-i rabbâniyye oldu.”

2858. Hazm ondan râzî ve o hazmdan râzî. Eğer tedbîr ve azm edersen böyle yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2858. Hazım ondan razı ve o hazımdan razı. Eğer tedbirli ve azimli olursan böyle yap!

Yani, “O kimse hazmın ve ihtiyatın güzel sonucunu insanların gözünde temsil ettiği için hazım ve ihtiyatın anlamı ondan hoşnut ve razıdır ve o kimse de hazmın ve ihtiyatın güzel sonucuna fiilen ulaştığı için hazımdan ve ihtiyattan hoşnut ve razıdır. Ey Hakk Yolcusu, eğer Hak yolunda tedbirli ve azimli olmayı istersen, böyle hazmı ve ihtiyatı kendine rehber edin!”

Ya'ni, “O kimse hazm ve ihtiyâtın netîce-i hasenesini, enzâr-ı nâsta temsîl ettiği için ma'nâ-yı hazm ve ihtiyât ondan hoşnud ve râzıdır ve o kimse dahi hazm ve ihtiyâtın netîce-i hasenesine fiilen nâil olduğu için hazm ve ihtiyâttan hoşnud ve râzıdır. Ey sâlik, eğer Hak yolunda tedbîr ve azmi murâd edersen, böyle hazm ve ihtiyâtı kendine rehber ittihâz et!”

2859. Def'alarca hırs tuzağına düşmüşsün, kendini boğazını kesmeğe vermişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2859. Defalarca hırs tuzağına düşmüşsün, kendini boğazını kesmeye vermişsin.

Ey Hakk Yolcusu, birçok defalar tedbirsizlikle dünyevî hazlar hırsı tuzağına düşmüşsün. Ruhunun boğazını kesmek için şeytan kasabının eline teslim etmişsin.

Ey sâlik, birçok def'alar terk-i ihtiyât ile huzûzât-ı dünyeviyye hırsı tuzağına düşmüşsün. Rûhunun boğazını kesmek için şeytan kasabının eline teslîm etmişsin.

2860. Yine seni Latîf olan o Tevvâb âzâd etti; tövbeyi kabûl etti ve sizi mesrûr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2860. Yine seni Latîf olan o Tevvâb (tövbeleri çokça kabul eden) azat etti; tövbeyi kabul etti ve sizi sevindirdi.

"Lutf", Tevvâb'ın sıfatıdır ve Tevvâb, ilahi isimlerdendir ve mübalağa ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup "çokça geri dönen" anlamındadır. Kastedilen, Yüce Allah'ın kullarının günahlarından dolayı onları cezalandırmaktan vazgeçmesidir. Ve "Tevvâb-ı lutf", "recül-i adl" (adil adam) kabîlindendir ki "adil adam" demektir. Bu da "Tevvâb-ı Latîf" (lütufkâr Tevvâb) demektir. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri bir risalelerinde buyururlar ki: "Müridlerden (Hakk yolcusu) birisi tövbesini bozdu ve düşündü ki: "Eğer Hakk'a geri dönüp tövbe edersem onun hükmü nasıl olur, kabul yerinde gerçekleşir mi? Yoksa gerçekleşmez mi?" Ansızın görünmeyen bir yerden bir ses geldi ki: يا فلان اطعنا فشكرناك ثم تركنا فاهملناك فان عدت الينا قبلناك yani "Ey filan, bizim emrimize itaat ettin, senden kabul ettik; ve ondan sonra bizi terk ettin, mühlet verdik ve cezalandırmadık ve eğer bize geri dönersen seni kabul ederiz."

“Lutf”, Tevvâb'ın sıfatıdır ve Tevvâb, esmâ-i ilâhiyedendir ve mübâlağa ile ism-i fâil olup “ziyâde rücû'” edici ma'nâsınadır. Murâd, Hak Teâlâ hazretlerinin kullarının günâhlarından dolayı muâhezelerinden vazgeçmesidir. Ve “Tevvâb-ı lutf”, recül-i adl kabîlindendir ki “recül-i âdil” demek olur. Bu da “Tevvâb-ı Latîf” demektir. Şeyh-i Ekber hazretleri bir risâlelerinde buyururlar ki: “Mürîdlerden birisi tövbesini bozdu ve düşündü ki: “Eğer Hz. Hakk'a rücû' edip tövbe edersem onun hükmü nasıl olur, mahall-i kabûlde vâki' olur mu? Yoksa olmaz mı?” Nâgâh hâtiften bir nidâ geldi ki: يا فلان اطعنا فشكرناك ثم تركنا فاهملناك فان عدت الينا قبلناك ya'ni “Ey fülân, bizim emrimize itâat ettin, senden kabûl ettik; ve ondan sonra bizi terk ettin, mühlet verdik ve muâheze etmedik ve eğer bize rücû' edersen seni kabûl ederiz.”

2861. Dedi ki: "Eğer avdet ederseniz, sizin avdet ettiğiniz gibi biz de avdet ederiz. Biz fiilleri cezaya çift eyledik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2861. Dedi ki: "Eğer dönerseniz, sizin döndüğünüz gibi biz de döneriz. Biz fiilleri cezaya çift eyledik!"

Birinci mısrada İsra Suresi'nde yer alan وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (İsra, 17/8) yani "Tövbeden sonra eğer günaha dönerseniz biz de cezaya döneriz. Kâfirler için cehennemi ebedî zindan yaptık" ayet-i kerimesine ve ikinci mısrada dahi وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şura, 42/40) yani "Kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani Yüce Allah buyurdu ki: "Eğer siz tövbe ederseniz ve itaate dönerseniz, ben de sizi affa döndürürüm; ve eğer tövbenizi bozup yine günaha döner ve tövbe etmezseniz ben de cezaya dönerim. Çünkü biz her fiilin karşılığında bir ceza yaptık. Eğer tövbe ederseniz, bu fiiliniz iyi olduğundan onun cezası da iyi olan af muamelesi olur; ve eğer günahta ısrarcı olursanız, bu fiiliniz kötü olduğundan onun cezası da kötü olur."

Birinci mısra'da sûre-i İsrâ'da olan وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (İsrâ, 17/8) ya'ni "Tövbeden sonra eğer ma'siyete avdet ederseniz biz de ukūbete avdet ederiz. Kâfirler için cehennemi ebedî zindan yaptık" âyet-i kerîmesine ve ikinci mısra'da dahi وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûra, 42/40) ya'ni "Kötünün cezâsı onun gibi bir kötüdür" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni Hak Teâlâ buyurdu ki: "Eğer siz tövbe ederseniz ve tâate avdet eylerseniz, ben de sizi afva avdet ederim; ve eğer tövbenizi bozup yine ma'sîyete avdet eder ve tövbe etmezseniz ben de ukübete avdet ederim. Zîrâ biz her fiilin mukābilinde bir cezâ yaptık. Eğer tövbe ederseniz, bu fiiliniz iyi olduğundan onu cezâsı da iyi olan afv muamelesi olur; ve eğer ma'sıyette musırr olursanız, bu fiiliniz kötü olduğundan onun cezası da kötü olur."

2862. Vaktaki bir çifti kendi indime getiririm, onun o çifti lâcerem koşarak gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2862. Bir çifti kendi katıma getirdiğim zaman, o çift mutlaka koşarak gelir.

Yani "Kulların amellerini ilahi huzuruma çektiğim zaman, herhangi bir amel kendisine uygun olan eşi ve arkadaşı ile gelir." Örneğin insan bir dağa karşı bağırdığı zaman, sesi kendi tarafına yankı şeklinde gelir. Bu yankı onun sesinin çifti ve eşidir. Eğer sesi latif (hoş) ise onun eşi olan yankı da latif olur, ve eğer sesi kerih (çirkin) ise onun eşi ve çifti olan yankı da kerih ve çirkin olur.

Ya'ni "A'mâl-i ibâdı huzûr-ı ilâhiyyeme celb ettiğim vakit, herhangi bir amel kendisine münasib olan eşi ve arkadaşı ile gelir." Meselâ insan bir dağa karşı bağırdığı vakit, sadâsı kendi tarafına aks sûretiyle gelir. Bu akis onun sadâsının çifti ve eşidir. Eğer sadâsı latîf ise onun eşi olan akis dahi latîf olur, ve eğer sadâsı kerîh ise onun eşi ve çifti olan akis dahi kerîh ve çirkin olur.

2863. Bu amelleri esere çift ettik; bir çift eriştiği vakit diğer bir çift erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2863. Bu amelleri esere çift ettik; bir çift eriştiği vakit diğer bir çift erişir.

İnsan fertlerinin bu amellerinden mutlaka bir eser ortaya çıkar ve o eser bir amelin çifti ve eşi olur. Bu sebeple çiftin birisi olan amel ortaya çıkar çıkmaz, onun eşi olan eser de ortaya çıkar. Örneğin bıçağı alıp eline vurduğun zaman derhal elin kesilir. Elinin kesilmesi, bıçağı eline vurmak fiilinin ve amelinin eseridir. Bu sebeple amel ile eser asla birbirinden ayrılmaz.

"Efrâd-ı beşerin bu amellerinden mutlakā bir eser zâhir olur ve o eser bir amelin çifti ve eşi olur. Binâenaleyh çiftin birisi olan amel peydâ olur olmaz, onun eşi olan eser dahi peydâ olur." Meselâ bıçağı alıp eline vurduğun vakit derhal elin kesilir. Elinin kesilmesi bıçağı eline vurmak fiilinin ve amelinin eseridir. Binâenaleyh amel ile eser aslâ birbirinden münfekk değildir.

2864. Vaktaki bir yağmacı çiftten zevci kapar, onun ardınca zevci arayıcı olarak çift gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2864. Vakti geldiğinde bir yağmacı topluluk çiftten kocayı kaçırır, onun ardından kocayı arayıcı olarak eşi gelir.

Örneğin, yağmacı olan bir topluluk bir eşten kocayı, yani kadının kocasını esir aldığı zaman, onun arkasından kocasını isteyici ve arayıcı olan eşi gelir. Bunlar birbirinden nasıl ayrılmaz ise, ameller de eserlerden ve cezalardan ayrılmaz.

"Meselâ yağmacı olan bir tâife bir eşten zevci ya'ni kadının kocasını esîr ettiği vakit onun arkasından kocasını isteyici ve arayıcı olan zevcesi gelir." Bunlar birbirinden nasıl lâ-yenfek ise ameller de eserlerden ve cezalardan münfek değildir.

2865. Diger def'a da bu tuzak tarafına geldiniz, tövbenin gözüne toprak vurdunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2865. Diğer sefer de bu tuzak tarafına geldiniz, tövbenin gözüne toprak vurdunuz.

Ey Hakk yolcuları, tövbe ettiniz; fakat diğer sefer yine bu nefis ve şeytanın tuzağı tarafına geldiniz. Tövbenin gözüne toprak saçtınız, yani tövbenizi körlettiniz ve hükümsüz bıraktınız.

Ey sâlikler tövbe ettiniz, fakat dîger def'a yine bu nefis ve şeytanın tuzağı tarafına geldiniz; tövbenin gözüne toprak saçtınız, ya'ni tövbenizi körlettiniz ve hükümsüz bıraktınız.

2866. Tekrar size Tevvab o düğümü açtı, dedi: "Agâh ol, kaç, yüzü bu tarafa koyma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2866. Tekrar size Tevvab o düğümü açtı, dedi: "Agâh ol, kaç, yüzü bu tarafa koyma!"

Sizi sorgulamaktan vazgeçen ve dönen Yüce Allah, tekrar size tutulduğunuz tuzağın düğümünü açtı ve buyurdu ki: "Haydi uyanık ol, kaç ve bir daha bu tarafa yönelme!"

Sizi muâheze etmekten vazgeçici ve rücû edici olan Hak Teâlâ hazretleri tekrar size tutulduğunuz tuzağın düğümünü açtı ve buyurdu ki: "Haydi müteyakkız ol, kaç ve bir daha bu tarafa müteveccih olma!"

2867. Yine pervâne gibi nisyân erişti, sizin cânınızı ateş tarafına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2867. Yine pervane gibi unutkanlık geldi, sizin canınızı ateş tarafına çekti.

Yani "Bir pervane kandilin etrafında dolaşıp kanadını ateşe çarparak yakar ve canı acır. Fakat biraz sonra önceki yaptığını ve canının acısını unutup tekrar kandilin etrafında dönmeye başlar. Bunun gibi siz de nefis ve şeytan tuzağı etrafında dolaşıp bu tuzağa tutuldunuz ve canınız yandı. Fakat pervane gibi size unutma hâsıl oldu. Bu unutkanlık sizin canınızı tekrar o şehvetler ateşi tarafına çekti." Beyitteki "çûn" teşbih edatıdır ve "pervâneî"deki kesreli hemze (i) birlik içindir. Bazı şârihler "pervane"yi "unutkanlık"a izafe etmişlerdir.

Ya'ni "Bir pervâne kandilin etrafında dolaşıp kanadını ateşe çarparak yakar ve canı acır. Fakat biraz sonra evvelki yaptığını ve canının acısını unutup tekrar kandilin etrafında dönmeğe başlar. Bunun gibi siz de nefis ve şeytan tuzağı etrafında dolaşıp bu tuzağa tutuldunuz ve canınız yandı. Fakat pervâne gibi size unutma hâsıl oldu. Bu unutkanlık sizin canınızı tekrar o âteş-i şehevât tarafına çekti." Beyitteki "çûn" edât-ı teşbîh ve "pervâneî"de hemze-i meksûre vahdet içindir. Bâzı şârihler “pervâne"yi "nisyân”a muzâf kılmışlardır.

2868. "Ey pervâne, nisyânı ve şekki az yap; yanmış kanadına sen bir iyi bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2868. "Ey pervane, unutkanlığı ve şüpheyi az yap; yanmış kanadına sen bir iyi bak!"

"Pervane"den kastedilen, bir gözü dünyevî hazlarda ve bir gözü hakikat sahrasında olan sâliktir. "Ey pervane, unutkanlığı bırak ve 'Acaba nefsanî haz tarafına gidersem ruhanî zevki kaybeder miyim?' tarzındaki şüpheyi az yap, yani yapma! Çünkü sen her ne zaman nefsanî haz tarafına adım attıysan, akıl ve idrakinin zevk kanadı yandı ve hâl düşüşüne uğradın. Bu sebeple bu yanmış kanadına dikkatle bak da ibret al!"

"Pervâne"den murâd, bir gözü huzûzât-ı dünyeviyyede ve bir gözü sahrâ-yı hakîkatte olan sâliktir. "Ey pervâne unutkanlığı bırak ve acabâ hazz-ı nefsânî tarafına gidersem zevk-ı rûhânîyi kaybeder miyim? tarzın- daki şek ve şübheyi az yap, ya'ni yapma! Zîrâ sen her ne zaman hazz-ı nefsânî tarafına adım attın ise, akıl ve idrâkinin zevki kanadı yandı ve sukūt-ı hâle uğradın. Binâenaleyh bu yanmış kanadına dikkatle bak da mütenebbih ol!"

2869. "Vaktaki kurtuldun, onun şükrü olur ki, hiç o dâne tarafına pîç-i pîç tut- mayasın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2869. "Vaktaki kurtuldun, onun şükrü olur ki, hiç o dâne tarafına pîç-i pîç tutmayasın."

"Pîç pîç", meyil ve rağbet anlamındadır. Yani "Tevvâb (tövbeleri kabul eden) olan Yüce Allah hazretleri, kereminin kemâlinden, tutulduğun tuzağın düğümünü açtığı zaman, bu kurtuluşun şükrü, asla o nefis ve şeytan tuzağının dânesi olan nefse ait hazlar tarafına meyil ve rağbetinin olmamasıdır."

“Pîç pîç”, meyl ve rağbet ma'nâsınadır. Ya'ni "Tevvâb olan Hak Teâlâ hazretleri kemâl-i kereminden, tutulduğun tuzağın düğümünü açtığı vakit, bu kurtuluşun şükrü, aslâ o nefis ve şeytan tuzağının dânesi olan huzûzât-ı nef- sâniyye tarafına meyl ve rağbetin olmamaktır."

2870. "Vaktaki şükür diyesin, nihayet sana o tuzaksız ve düşman korkusu ol- [2881] masızın bir rızk bağışlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2870. "Ne zaman şükredersen, sonunda sana o tuzaksız ve düşman korkusu olmaksızın bir rızık bağışlar."

"Ne zaman bu kurtuluşun şükrünü, dünya malına yönelme ve rağbet etmeme yoluyla yerine getirirsen, sonunda o şükür tarzına karşılık olarak Yüce Allah sana hilesiz, tuzaksız ve düşman korkusu olmayan manevî ve maddî bir rızık bağışlar." Nasıl ki ayet-i kerimede وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2) yani “Kim Allah'ın yasaklarından sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır" buyurulur.

"Vaktāki bu kurtuluşun şükrünü, dâne tarafına meyl ve rağbet etmemek sûretiyle îfâ edersin, nihâyet o tarz-ı şükrüne mükâfat olarak Hak Teâlâ sa- na tezvîrsiz ve tuzaksız ve düşman korkusu olmayan bir rızk-ı ma'nevî ve maddî bağışlar." Nitekim âyet-i kerîmede ومن يتق الله يجعل له مخرجا ويرزقه من حيث لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2) ya'ni “Kim ki Allah'ın nehyinden perhîz ederse Allah Teâlâ onun için bir mahreç yapar ve onu hesap etmediği bir cihetten rızıklan- dırır" buyurulur.

2871. O ni'metin şükrü ki sizi âzâd etti, Hakk'ın ni'metini yadetmek ge- rektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2871. O nimetin şükrü ki sizi özgürleştirdi, Hakk'ın nimetini anmak gerekir.

Yani "Tuzaktan kurtuluşun fiilî şükrü, bir daha o tuzağın tarafına yaklaşmamaktır. Bu fiilî şükür sizi ebedî tuzaktan özgürleştirdi; ve size tuzaksız ve düşman korkusu olmayan rızık ihsanına sebep oldu. Buna göre sizin bu fiilî şükrünüz ve bu fiilî şükrünüze karşılık tuzaktan kurtulup korkusuz bir rızık ihsanı, Hakk'ın birer nimeti oldu. Böyle olunca Hakk'ın bu nimetlerini sürekli olarak sözlü şükür ile hatırlamak lazımdır."

Ya'ni "Tuzaktan kurtuluşun şükr-i fiilîsi, bir daha o tuzak tarafına yaklaş- mamaktır. Bu şükr-i fiilî sizi ebedî tuzaktan âzâd etti; ve size tuzaksız ve düş- man korkusuz rızık ihsânına sebep oldu. Binâenaleyh sizin bu şükr-i fiilîniz ve bu şükr-i fiilînize tuzaktan kurtulup korkusuz bir rızık ihsânı, Hakk'ın bi- rer ni'meti oldu. Böyle olunca Hakk'ın bu ni'metlerini aleddevam şükr-i lisa- nî ile tahattur etmek lâzımdır."

2872. Ne kadar renclerde ve belâda dedin ki: "Ey Huda bana tuzaktan necat ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2872. Ne kadar sıkıntılarda ve belalarda "Ey Allah'ım, bana tuzaktan kurtuluş ver!" dedin.

2873. "Tâ ki böyle hizmet edeyim, ihsan edeyim, şeytanın gözüne toprak saçayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2873. "Ta ki böyle hizmet edeyim, ihsan edeyim, şeytanın gözüne toprak saçayım!"

Sen dünya sevgisi sebebiyle ne kadar zorluklara ve belalara yakalandın da dedin ki: "Ey Rabbim, beni bu tutulduğum tuzaktan kurtar, şöyle ve böyle ibadet ve itaat edeyim ve itaatimde de ihsan edeyim ve senin emrini yerine getirip nehyinden sakınmak suretiyle şeytanın gözüne toprak saçayım!" "İhsan", senin "İhsan, Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görür." hadis-i şerifinde beyan buyurulan hâldir.

Sen muhabbet-i dünyâ sebebiyle ne kadar meşakkatlara ve belâlara giriftâr oldun da dedin ki: "Yâ Rab, beni bu tutulduğum tuzaktan kurtar, şöyle ve böyle ibâdet ve tâat icrâ edeyim ve tââtımda da ihsân edeyim ve senin emrini icrâ ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle şeytanın gözüne toprak saçayım!" "İhsan", senin الاحسان ان تعبد الله كأنك تراه فان لم تكن تراه فانه يراك, ya'ni Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir. İmdi sen O'nu görür olamazsan, O seni görür gibi ibâdet etmendir" hadîs-i şerîfinde beyan buyurulan hâldir.

## Her kış köpeklerin, "Bu yaz geldiği vakit kış için muhkem ev yapalım!" diye nezr etmesi hikâyesidir

2874. Köpeğin kemikleri kışın cem' olur, soğuğun zahmi onu böyle hurd yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2874. Köpeğin kemikleri kışın toplanır, soğuğun yarası onu böyle hurda yapar.

Köpek kışın zayıflayıp kemikleri birbirine geçer. Soğuğun darbesi onu öyle küçük ve çelimsiz bir hâle koyar.

Köpek kışın zayıflayıp kemikleri birbirine geçer. Soğuğun darbesi onu öyle küçük ve çelimsiz bir hâle koyar.

2875. O der ki: "Benim bu vücudum kadar bana taştan bir oda yapmak gerektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2875. O der ki: "Benim bu varlığım kadar bana taştan bir oda yapmak gereklidir."

2876. Yaz geldiği vakit ben pençem ile soğuk için taştan bir ev yapayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2876. Yaz geldiği zaman ben pençemle soğuk için taştan bir ev yapayım!

2877. Yaz geldiği vakit hoşluktan kemikleri geniş, postu çok olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2877. Yaz geldiği zaman hoşluktan kemikleri geniş, postu çok olur.

"Güşâd", hoş ve hoşluk demektir. "Şâd" kelimesi "mesrûr" (sevinçli) anlamına gelse de, burada "pür ve bisyâr", yani dolu ve çok anlamındadır. Nasıl ki "çok sulu" anlamına "şâd-âb" derler. Yani "Yazın köpeğin kemikleri irileşir ve tüyleri de çok ve kabarık olur" demektir.

"Güşâd", hoş ve hoşluk demektir. “Şâd" kelimesi "mesrûr" ma'nâsına ise de burada "pür ve bisyâr", ya'ni dolu ve çok ma'nâsınadır. Nitekim "Çok sulu" ma'nâsına “şâd-âb" derler. Ya'ni "Yazın köpeğin kemikleri irileşir ve tüyleri de çok ve kabarık olur" demektir.

2878. O kendisini iri görünce der: "Ey ulu, hangi odaya sığarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2878. O kendisini iri görünce der: "Ey ulu, hangi odaya sığarım!"

2879. İri olur; bir kâhil, bir tok, bir gāfil, bir hodbîn olduğu halde bir gölgede ayak çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2879. İri olur; bir cahil, bir tok, bir gafil, bir kendini beğenmiş olduğu hâlde bir gölgede ayak çeker.

"Gır", gafil ve tecrübesiz kimse anlamındadır. Yazın hoşluktan ve havanın letafetinden köpek semirir ve şurada burada bol yiyecek bulur, doyar ve tembel olur; kışın meşakkatinden gaflete düşer ve kendini beğenmiş olup kendi semizliği sebebiyle oda yapmak zahmetinden kendini müstağni görür.

"Gır", gāfil ve tecrübesiz kimse ma'nâsınadır. "Yazın hoşluktan ve letâfet-i havadan köpek semirir ve şurada burada bol yiyecek bulur, doyar ve tembel olur; ve kışın meşakkatinden gaflete düşer ve hodbîn olup kendi semizliği hasebiyle oda yapmak zahmetinden kendini müstağnî görür.

2880. Ona gönül der ki: "Ey amuca bir oda yap!" O der ki: "Odaya ne vakit sığarım, söyle?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2880. Ona gönül der ki: "Ey amca, bir oda yap!" O der ki: "Odaya ne zaman sığarım, söyle?"

2881. Senin hırsının kemikleri derd vaktinde birbirine girer, kıvrıntı içinde hurd olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2881. Senin hırsının kemikleri dert vaktinde birbirine girer, kıvrıntı içinde hurd olur.

Hz. Pîr efendimiz, kıssadan (hikâyeden) maksat olan hisseye (çıkarılacak derse) dönüp buyururlar ki: "Ey nefsinin hevesine yenik düşen kimse, başına bir dert geldiği zaman senin nefsanî hırsının katılığı ve sertliği köpeğin kemikleri gibi zayıf olur ve karışır. Nihayet o dert ve bela içindeki kıvrıntının sebebiyle paramparça olur ve ezilir."

Hz. Pîr efendimiz kıssadan maksûd olan hisseye rücû edip buyururlar ki: "Ey hevâ-yı nefsinin mağlûbu olan kimse, başına bir derd geldiği vakit senin hırs-ı nefsânînin katılığı ve sertliği köpeğin kemikleri gibi zayıf olup müşevveş olur. Nihâyet o derd ve belâ içindeki kıvrıntının sebebiyle hurd u hâş olur ve ezilir."

2882. Dersin ki: "Tövbeden bir ev yapayım; kış içinde bana bir kâşâne olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2882. Dersin ki: "Tövbeden bir ev yapayım; kış içinde bana bir köşk olsun!"

"Kış gibi soğuk ve dayanılmaz bir dert ve belâ içinde bana sığınacak bir yer olmak için kendime tövbeden bir ev yapayım ve bir daha o belânın sebebi olan aldatıcı taneye gitmeyeyim!" dersin.

"Kış gibi soğuk ve tahammül-fersâ olan bir derd ve belâ içinde bana sığı- nacak bir [yer] olmak için kendime tövbeden bir ev yapayım ve bir daha o belânın mûcibi olan dâne-i müzevvir tarafına gitmeyeyim!" dersin.

2883. Vaktaki derd gitti ve senin o hırsın iri oldu, senden köpek gibi hâne sev- dâsı giti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2883. Vakit ki dert gitti ve senin o hırsın büyük oldu, senden köpek gibi ev sevdası gitti.

2884. Ni'metin şükrü ni'metten daha hoş olur. Şükre muhibb olan ne vakit ni'met tarafına gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2884. Nimetin şükrü nimetten daha hoş olur. Şükre düşkün olan ne zaman nimet tarafına gider?

"Bâre", dost ve seven demektir. Hakk'ın nimetine şükretmek, nimetin kendisinden daha hoş ve latif olur. Çünkü nimet verene şükretmek, nimeti değil nimet vereni görmektir; ve nimet vereni görmek elbette nimetin kendisinden daha latif olur. Bu sebeple nimet verenin şükrüne düşkün ve istekli olan kimse, hiç nimet tarafına gider mi? Zira nimet tarafına gitmek, ancak nimeti görmek ve nimet vereni görmemektir.

"Bâre", dost ve muhib demektir. "Hakk'ın ni'metine şükretmek, ni'metin kendisinden daha hoş ve latîf olur. Çünki şükr-i mün'im, ni'meti değil mün'imi görmektir; ve mün'imi görmek elbette ni'metin kendinden daha la- tîf olur. Binâenaleyh mün'imin şükrüne muhib ve harîs olan kimse, hiç ni'met tarafına gider mi? Zîrâ ni'met tarafına gitmek, ancak ni'meti görmek ve mün'imi görmemektir."

2885. Şükür, ni'metin canı ve ni'met post gibidir. Zîrâ ki şükür seni dostun mahallesine kadar götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2885. Şükür, nimetin canı ve nimet post gibidir. Çünkü şükür seni dostun mahallesine kadar götürür.

Yani "Nimet verenin nimeti vermekten amacı, kendini ve cömertliğini göstermektir; ve şükür, nimet vereni görmek olduğuna göre, elbette nimetin canı ve iç yüzü olur ve nimet şükrün yanında kabuk hükmünde kalır. Çünkü şükür nimet vereni görmek olduğundan seni dostun mahallesine ve onun müşahedesine (görülmesine) kadar götürür."

Ya'ni "Mün'imin ni'meti vermekten murâdı, kendini ve keremini ızhâr et- mektir; ve şükür, mün'imi görmek olduğuna göre, elbette ni'metin canı ve iç yüzü olur ve ni'met şükrün yanında kabuk mesâbesinde kalır. Zîrâ şükür mün'imi görmek olduğundan seni dostun mahallesine ve onun müşâhedesi- ne kadar götürür."

2886. Ni'met gaflet ve şükür intibah getirir; şahın şükrünün tuzağı ile ni'me- ti saydet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2886. Nimet gaflet, şükür ise uyanıklık getirir; şahın şükür tuzağı ile nimeti avla!

Nimetin lezzeti ve inceliğiyle meşguliyet, nimeti verenden gaflet; şükür ise nimeti veren hakkında uyanıklık getirir. Nimeti veren hakkında uyanıklık ve dikkat oluşunca, nimeti verenin lütfu ve nimeti artar. Nasıl ki ayet-i kerimede "لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَكُمْ" (İbrahim, 14/7) yani "Eğer şükrederseniz elbette nimetimi artırırım" buyurulur. Bu sebeple, gerçek şah olan Hakk'ın şükür tuzağı ile O'nun sonsuz nimetlerini avla!

Ni'metin lezzeti ve letâfetiyle meşgüliyet, mün'imden gaflet ve şükür ise mün'im hakkında intibah getirir; ve mün'im hakkında intibah ve teyakkuz hâsıl olunca mün'imin lutfu ve ni'meti tezâyüd eder. Nitekim âyet-i kerîmede لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَكُمْ (İbrahim, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz elbette ni'metimi ziyade ederim" buyurulur. Binâenaleyh şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın şükrü tuzağı ile onun bî-pâyân olan ni'metlerini avla!

2887. Şükür ni'meti seni tok gözlü ve bey yapar, ta ki yüz ni'meti fakîre îsâr edesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2887. Şükür nimeti seni tok gözlü ve bey yapar, ta ki yüz nimeti fakire îsâr edesin.

Yani "Şükür nimeti senin görünen ve görünmeyen nimetlerini o kadar çoğaltır ki, bu nimetlerin çokluğundan gözün doyar ve hemcinsine karşı bey ve nimet sahibi olursun. Ve birçok görünen ve görünmeyen nimeti muhtaçlara verir ve îsâr edersin (başkalarını kendine tercih ederek verirsin)."

Ya'ni "Şükür ni'meti senin niam-ı zâhiriyye ve bâtınıyyeni o kadar ziyâdeleştirir ki, bu ni'metlerin çokluğundan gözün doyar ve hemcinsine karşı bey ve veliyy-i ni'met olursun. Ve birçok niam-ı zâhire ve bâtıneyi muhtaçlara bezl ve îsâr edersin.

2888. Hakk'ın taâm ve nuklünden meşbû' olursun, tâ ki senden şikemhârlık ve gedâlık gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2888. Hakk'ın yiyecek ve çerezinden doymuş olursun, tâ ki senden oburluk ve dilencilik gitsin.

"Nukl", meze ve çerez anlamındadır. "Şikem-hâr", obur ve çok yiyen; "dakk" ise burada dilencilik ve gedâlık demektir. Yani "Hakk'ın manevî yiyeceğinden ve çerezinden o kadar doymuş olursun ki, zahirî yiyecek oburluğu ve halkın kapılarını çalarak dilencilik etme hâli senden gider."

"Nukl", meze ve çerez ma'nâsınadır. "Şikem-hâr", obur ve ekûl ve "dakk", burada gedâlık ve dilencilik demektir. Ya'ni "Hakk'ın ma'nevî taâmından ve nuklünden o kadar doymuş olursun ki, sûrî taâm oburluğu ve halkın kapılarını çalarak dilencilik etmek hâli senden gider."

## Münkirlerin enbiyâyı nasîhat etmekten men'etmeleri ve cebrîce hüccet getirmeleri

2889. Kavim dediler: "Ey mübalağa ile nasihat ediciler, eğer bu köyde bir kimse mevcûd ise bu söylediğiniz şey kâfi olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2889. Kavim dediler: "Ey abartıyla nasihat edenler, eğer bu köyde bir kimse mevcut ise bu söylediğiniz şey yeterli olur!"

Özgüllük itibarıyla Sebe kavmi ve genellik itibarıyla her asırdaki inkârcılar, kendilerinin nasihatçisi olan peygamberlere ve onların varisleri olan evliyaya dediler ki: "Ey bizlere nasihat etmekten bıkmayan ve usanmayan kimseler, eğer sizin nasihatiniz ile amel edecek bu köyde bir kimse varsa, onun için bu söylediğiniz sözler yeterlidir, uzatıp durmanın anlamı yoktur."

Husûsiyet i'tibariyle kavm-i Sebe' ve umûmiyet i'tibariyle her asırdaki münkirler, kendilerinin nâsıhı olan enbiyâya ve onların vârisleri olan evliyâya dediler ki: "Ey bizlere nasîhat etmekten bıkmayan ve usanmayan kimseler, eğer sizin nasîhatiniz ile amel edecek bu köyde bir kimse varsa, onun için bu söylediğiniz sözler kifayet eder, uzatıp durmanın ma'nâsı yoktur."

2890. "Hak bizim kalblerimiz üzerine kilit koydu. Bir kimse Hâlık üzerine sebak götürmeyi bilmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2890. "Hak bizim kalplerimiz üzerine kilit koydu. Bir kimse Yaratıcı üzerine ders götürmeyi bilmez!"

"Allah Teâlâ onların kalpleri üzerine mühür koydu" (Bakara, 2/7) ayet-i kerimesi gereğince Hak, bizim kalplerimiz üzerine öncesiz olarak kilit koydu. Sonradan yaratılmış bir kul, öncesiz ve ebedî olan Hakk'ın geçmiş fiilinden ileri geçmesini bilemez. Bu şerefli beyitte, Fussilet Suresi'nde geçen "Ve inkârcılar dediler ki: 'Bizim kalplerimiz, sizin bizi kendisine davet ettiğiniz şeyden perdeler içindedir. Bizim kulaklarımızda sağırlık vardır ve sizin ile bizim aramızda bir perde vardır; sen amel et, biz de amel edicileriz.'" (Fussilet, 41/5) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ (Bakara, 2/7) ya'ni "Allah Teâlâ onların kalbleri üzerine mühür koydu" âyet-i kerîmesi mûcibince Hak bizim kalblerimiz üzerine ezelde kilit koydu. Bir abd-i hadis Hakk-ı Kadîm'in fiil-i sabıkından ileri geçmesini bilemez." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Fussilet'te vaki وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِي أكنَّة ممَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ (Fussilet, 41/5) ya'ni “Ve münkirler dediler ki: "Bizim kalblerimiz sizin bizi onun tarafına da'vet ettiğiniz şeyden perdeler içindedir. Bizim kulaklarımızda sağırlık vardır ve sizin ile bizim aramızda hicâb vardır; sen amel et, biz de amel ediciyiz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

2891. "Bizim nakşımızı o tasvir yapıcı böyle yaptı; bu artık güft ü gû ile gitmeyecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2891. "Bizim nakşımızı o tasvir yapıcı böyle yaptı; bu artık boş sözlerle gitmeyecektir."

Yani "Yüce Allah hazretleri bizim vasıflarımızı böyle yarattı ve öncesiz olarak ilâhî kazâ bizim hakkımızda böyle meydana geldi. Bu ilâhî kazâ, bu sûret âleminin boş sözleriyle gitmeyecektir."

Ya'ni "Hâlık Teâlâ hazretleri bizim vasıflarımızı böyle halk buyurdu ve ezelde kazâ-yı ilâhî bizim hakkımızda böyle vâki oldu. Bu kazâ-yı ilâhî bu âlem-i sûretin güft ü gûsu ile gitmeyecektir."

2892. "Taşa yüz yıl "La'l ol!" desen, eskiye yüz yıl "Yeni ol!" desen,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2892. "Taşa yüz yıl "Yakut ol!" desen, eskiye yüz yıl "Yeni ol!" desen,"

2893. "Toprağa "Suyun sıfatını tut!" desen, suya "Bal yahut ki süt ol!" desen,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2893. "Toprağa "Suyun sıfatını tut!" desen, suya "Bal yahut süt ol!" desen,"

2894. "Hiç o evsâftan başka türlü olurlar mı? Ey azîz, su ne vakit bal olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2894. "Hiç o vasıflardan başka türlü olurlar mı? Ey aziz, su ne zaman bal olur?"

2895. Eflâkin ve eflâke mensub olanların Hâlık'ı, suyun ve toprağın ve toprağa mensub olanların Hâlık'ı odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2895. Göklerin ve göklere ait olanların Yaratıcısı, suyun ve toprağın ve toprağa ait olanların Yaratıcısı O'dur.

2896. Göğe devrân ve safâ, suya ve çamura bulanık yüzlülük ve neşu ü nemâ verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2896. Göğe dönme ve arınma, suya ve çamura bulanık yüzlülük ve büyüme ve gelişme verdi.

2897. Ne vakit gök kesafeti kabûl edebilir, ne vakit su ve çamur safveti satın alır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2897. Ne zaman gök yoğunluğu kabul edebilir, ne zaman su ve çamur saflığı satın alır?

Hakk'ın yoğun olarak yarattığı yoğun, latîf (ince, şeffaf) olarak yarattığı da latîftir. Bu sebeple yoğun olan latîf, latîf olan da yoğun olmaz. Her şey kendi mertebesinde, kendi hükmünü korur.

Hakk'ın kesîf olarak yarattığı kesîf ve latîf olarak yarattığı da latîftir. Binâenaleyh kesîf latîf, ve latîf dahi kesîf olmaz. Her şey kendi mertebesinde, kendi hükmünü muhafaza eder.

2898. Her birine bir yol kısmet etmiştir, ne vakit bir dağ cehd ile bir saman çöpü gibi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2898. Her birine bir yol kısmet etmiştir, ne zaman bir dağ çabayla bir saman çöpü gibi olur?

Yüce Allah, eşyanın suretlerinden her birine bir yol ve meşrep (manevi yol) kısmet etmiştir. Ne kadar çaba ve gayret edersen et, koca bir dağ hiçbir zaman bir saman çöpü gibi hafif ve küçük bir hâle gelemez. Bu sebeple ezelî taksimin (öncesiz paylaştırmanın) değişmesi mümkün değildir.

Hak Teâlâ hazretleri suver-i eşyâdan her birine bir yol ve meşreb kısmet etmiştir. Ne kadar cehd ve gayret edersen et, bir koca dağ hiçbir vakitte bir saman çöpü gibi hafif ve küçük bir hâle gelemez. Binâenaleyh taksîm-i ezelînin tebdîli kābil değildir.

## Enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın cebrîlere cevabı

2899. Enbiyâ dediler ki: "Evet, ondan baş çekmek mümkin olmayan vasıfları yarattı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2899. Peygamberler dediler ki: "Evet, ondan kaçınmak mümkün olmayan vasıfları yarattı."

"Netân", "netüvân" kelimesinin kısaltılmışıdır. Peygamberler, inkârcıların cebir (kulların fiillerinde zorunlu olduğu) yolunda meydana gelen cevaplarına karşı dediler ki: "Evet, Yüce Allah kendisinden kaçınmak mümkün olmayan birtakım küfür ve iman, saadet ve şekavet gibi vasıfları yarattı ve bunları kazâ etti (ezelî genel takdirine dâhil etti), ve bunların "kazâ-yı mübrem" (değişmez ilâhî takdir) olanlarından kaçınmak da mümkün değildir. Çünkü bunlar asıl vasıflardır."

"Netân", "netüvân" kelimesinin muhaffefidir. Peygamberler münkirlerin cebir yolunda vâki' olan cevâblarına karşı dediler ki: "Evet, Hak Teâlâ hazretleri kendisinden ictinâb mümkin olmayan birtakım küfür ve îmân ve saâdet ve şekāvet gibi vasıfları yarattı ve bunları kazâ etti, ve bunların "kazâ-yı mübrem" olanlarından ictinâb dahi kābil değildir. Zîrâ bunlar evsâf-ı asliyyedir."

2900. "Ve o ârızî vasıfları da yarattı ki, mebgûz olan bir kimse razî olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2900. "Ve o ârızî vasıfları da yarattı ki, nefret edilen bir kimse razı olur."

Ve fakat Yüce Allah, ârızî (sonradan kazanılmış) olan vasıfları da yarattı ki, bu ârızî sıfat terbiye ile ortadan kalkar ve onun altından iyi olan asıl vasıf ortaya çıkar; ve bu şekilde o ârızî sıfatlar sebebiyle nefret edilen bir kimse, iyi olan asıl sıfatları sebebiyle razı, yani kendisinden hoşnut olunmuş olur. Ve onun bu kötü vasıfları, onun hakkında "kazâ-yı muallak" (şartlı kader) olur ve kazâ-yı muallak ise, daima değişir. Şimdi bu hal kader sırrına ilişkindir ve kader sırrı ise bilinmez olduğundan, mutlaka bu görünen âlemde peygamberlerin ve evliyaların öğütlerini kabul edip amel etmek gerekir. Çünkü herhangi bir inkârcıda görünen küfür ve şakilik (kötülük) sıfatının ârızî olması muhtemeldir.

"Ve fakat Hak Teâlâ hazretleri ârızî olan vasıfları da yarattı ki, bu sıfat-ı ârıza terbiye ile zâil olur ve onun altından iyi olan vasf-ı aslî çıkar; ve bu sûrette o sıfât-ı ârızî sebebiyle mebgûz olan bir kimse, iyi olan sıfât-ı asliyyesi sebebiyle razî, ya'ni kendisinden hoşnûd olunmuş olur." Ve onun bu evsâf-ı kabîhası, onun hakkında "kazâ-yı muallak" olur ve kazâ'yı muallak ise, dâimâ tebeddül eder. İmdi bu hal sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kader ise meçhûl olduğundan, behemehal bu âlem-i sûrette nasâyih-ı enbiyâ ve evliyâyı kabûl edip amel etmek lâzım gelir. Zîrâ herhangi bir münkirde zâhir olan sıfat-ı küfür ve şekāvetin ârızî olması muhtemeldir.

2901. "Taşa "Altın ol!" dersen boştur; bakıra "Altın ol!" dersen yol vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2901. "Taşa "Altın ol!" dersen boştur; bakıra "Altın ol!" dersen yol vardır."

Kimya açısından taş, basit elementlerden değildir. Bir takım basit elementlerin karışımından oluşmuştur. Fakat altın ile bakır basit elementlerdendir. Ve bakır, gizli ilimlerden olan "kimya"daki "iksir" vasıtasıyla altına dönüştürülür. Fakat çeşitli elementlerden oluşan taşın altına dönüşmesi mümkün değildir. Nasıl ki son keşfedilen elektron teorisiyle basit madenlerin birbirine dönüşmesinin mümkün olduğu bilimsel olarak sabit olmuştur ve bu kimya açısından altın, maden hastalıklarından kurtulmuş olan bir madendir; diğer madenler ise, maden hastalıklarıyla hastalıklıdır. Kiminin hastalığı çoktur, kiminin hastalığı azdır. Bakır ve gümüş ve cıva bu az hastalıklı olan madenlerdendir. İksirle birleştiği zaman altına dönüşürler ve hastalıkları gider; ve kiminin hastalığı aslî olup iksir ile hastalığının giderilmesi mümkün değildir. İşte arızî (sonradan kazanılmış) bedbahtlık ile aslî (doğuştan gelen) bedbahtlık da böyledir.

Kimyâ nokta-i nazarından taş anâsır-ı basîtadan değildir. Birtakım anâsır-ı basîtanın imtizâcından terekküb etmiştir. Fakat altın ile bakır anasır-ı basîtadandır. Ve bakır ulûm-i muhtefiyyeden olan "kîmya"daki "iksîr" vâsıtasıyla altına tebdîl olunur. Fakat muhtelif anâsırdan terekküb eden taşın altına inkılâbı mümkin değildir. Nitekim son keşf olunan elektron nazariyesiyle maâdin-i basîtanın yekdîgerine inkılâbı mümkin olduğu fennen sâbit olmuştur ve bu kimyâ nokta-i nazarından altın, emrâz-ı ma'deniyyeden kurtulmuş olan bir ma'dendir; ve dîger maâdin ise, emrâz-ı ma'deniyye ile ma'lûldür. Kiminin marazı çoktur, kiminin marazı azdır. Bakır ve gümüş ve cıva bu az marazlı olan ma'denlerdendir. İksîre mukārin olduğu vakit altına inkılâb ederler ve marazları gider; ve kiminin marazı aslî olup iksîr ile izâle-i marazı mümkin değildir. İşte şekāvet-i ârıziyye ile şekāvet-i asliyye de böyledir.

2902. "Kuma "Çamur ol!" dersen acizdir. Toprağa "Çamur ol!" dersen câizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2902. "Kuma "Çamur ol!" dersen acizdir. Toprağa "Çamur ol!" dersen câizdir."

2903. Hastalıklar vermiştir ki ona çare yoktur, o topallık ve yassı burunluluk ve körlük mislidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2903. Hastalıklar vermiştir ki ona çare yoktur, o topallık ve yassı burunluluk ve körlük gibidir.

2904. Hastalıklar vermiştir ki ona çâre vardır, o lakve ve baş ağrısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2904. Hastalıklar vermiştir ki ona çare vardır, o lakve ve baş ağrısıdır.

"Lakve", ağzın ve gözün çarpılmasıdır ki, sinirsel bir hastalık olması itibarıyla tedavi edilebilir.

"Lakve", ağzın ve gözün çarpılmasıdır ki, asabî bir hastalık olmak i'tibâriyle kābil-i tedavîdir.

2905. Bu ilaçları i'tilaf için yaptı; bu dertler ve ilaçlar beyhûde değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2905. Bu ilaçları uyum için yaptı; bu dertler ve ilaçlar boşuna değildir.

Yüce Allah, bu ilaçları tedavi edilebilir hastalıkların iyileşmesi için yaptı. Bu görünen âlemde hastalıkların ve ilaçların varlığı boşuna ve anlamsız değildir. Hepsi ilahi isimlerin tecellileridir.

Bilinmeli ki, Hakk'ın bir "irâdî emri" bir de "teklifî emri" vardır. İrâdî emri, kulun ilahi ilimde sabit hakikatinin sabit olduğu anda Hakk'a verdiği ilim neden ibaret ise, ilahi iradenin bu ilme ilişkin olmasıdır. Teklifî emri ise, resuller aracılığıyla Hakk'ın kullarına tebliğ buyurduğu hükümlerdir. Halbuki irâdî emre göre insan fertlerinden bazıları mutlu (saîd) ve bazıları bedbahttır (şakî). Bu irâdî emir, kulların asli ve zâtî vasıfları olduğundan asla değişmez. Fakat bu şehadet âleminde gerek mutlu gerek bedbaht olanlar, nefsanî ve hayvani hükümlerin üstün gelmesiyle eşit derecede bedbahtlık vasıfları içinde bulunurlar. Peygamberlerin daveti gerçekleştiğinde, asli mutluluk sahipleri iman eder ve asli bedbahtlık sahipleri muhalefet ederler; ve bu suretle asli mutluluk sahiplerine arız olan bedbahtlık ortadan kalkar. Ve bunun aksi de meydana gelir. Yani zâtî bedbahtlık sahiplerinden bulunan kimseler peygambere tabi olmakla onlarda geçici olarak mutluluk vasıfları ortaya çıkar. Fakat herhangi bir etki yüzünden bu arızî mutlulukları ortadan kalkar ve asli bedbahtlıkları ortaya çıkar. Bu sebeple peygamberler, arızî manevi hastalıkların tabibleridirler.

Hak Teâlâ hazretleri bu ilaçları kābil-i tedâvî olan hastalıkların ıslahı için yaptı. Bu âlem-i sûrette marazların ve ilâçların vücûdu beyhûde ve ma'nâsız değildir. Cümlesi mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın bir "emr-i irâdî"si bir de "emr-i tekîfî"si vardır. Emr-i irâdîsi abdin ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesinin hîn-i sübûtunda Hakk'a verdiği ilim neden ibâret ise, irâde-i ilâhiyyenin bu ilme taalluk etmesidir. Emr-i teklîfîsi, resûlleri vâsıtasıyla Hakk'ın ibâdına tebliğ buyurduğu ahkâmdır. Halbuki emr-i irâdîye nazaran efrâd-ı insaniyyeden ba'zıları saîd ve ba'zıları şakîdir. Bu emr-i irâdî, ibâdın evsâf-ı asliyye ve zâtiyyesi olduğundan aslâ tebeddül etmez. Fakat bu âlem-i şehadette gerek saîd ve gerek şakî olanlar, ahkâm-ı nefsâniyye ve hayvâniyyenin galebesiyle ale's-seviye evsâf-ı şekāvet içinde bulunurlar. Enbiyânın da'veti vukūunda saâdet-i asliyye sahipleri îmân ve şekävet-i asliyye ashâbı muhalefet ederler; ve bu sûretle saâdet-i asliyye sahiplerine ârız olan şekāvet zâil olur. Ve bunun aksi de vâki' olur. Ya'ni şekāvet-i zâtiyye ashâbından bulunan kimseler peygambere tâbi' olmakla onlarda muvakkaten evsâf-ı saâdet zâhir olur. Fakat herhangi bir te'sîr yüzünden bu sâadet-i ârıziyyeleri zâil ve şekāvet-i asliyyeleri zâhir olur. Binâenaleyh enbiyâ, ârızî emrâz-ı ma'neviyyenin tabîbidirler.

2906. Belki ağleb olarak hastalıklara çare vardır; cidd ile istediğin vakit o ele gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2906. Aksine, hastalıkların çoğuna çare vardır; ciddiyetle istediğin zaman o ele geçer.

Aksine, maddî ve manevî hastalıkların çoğunun çaresi ve ilacı vardır. Eğer tam bir ciddiyetle o hastalıkların giderilmesi sebeplerini ister ve ararsan, elde edebilirsin. Çaresi olmayan hastalıklar azdır. Ancak hastalıkların çaresi olan veya olmayan türlerden olduğu bilinmemektedir. Çünkü kader sırrına ilişkindir ve mademki bu husus bilinmemektedir, o hastalığın def'ine (giderilmesine) ve izalesine (ortadan kaldırılmasına) çalışmak elbette akıllıca bir hareket olur.

Belki maddî ve ma'nevî hastalıkların çoğunun çâresi ve ilacı vardır. Eğer kemâl-i ciddiyet ile o hastalıkların izâlesi esbâbını ister ve ararsan, elde ede- bilirsin. Çâresi olmayan emrâz azdır. Ancak emrâzın çâresi olan veyâhut olmayan nevi'lerden olduğu meçhûldür. Zîrâ sırr-ı kadere taalluk eder ve mâdemki bu husûs meçhûldür, o hastalığın def' ve izâlesine çalışmak elbet âkılâne bir hareket olur.

## Kâfirlerin cebrîce olan hüccetleri mükerrer etmeleri

2907. Kavim dediler ki: "Ey tâife, bu bizim marazımız deva kabul eden bir marazdan değildir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2907. Kavim dediler ki: "Ey topluluk, bu bizim hastalığımız deva kabul eden bir hastalıktan değildir?"

İnkârcılar, peygamberlerin bu sözlerine karşı cebriyecilere (insanın iradesi olmadığını savunanlar) özgü itiraza kalkışıp dediler ki: "Ey peygamberler topluluğu, bu bizim muhalefet hastalığımız çare ve ilaç kabul eden hastalık cinsinden değildir. Bu sebeple biz muhalefete mecburuz."

Münkirler enbiyânın bu sözlerine karşı cebrîlere mahsûs i'tirâza kıyam edip dediler ki: "Ey enbiyâ tâifesi, bu bizim muhalefet marazımız çâre ve ilâç kabûl eden maraz cinsinden değildir. Binâenaleyh biz muhalefete mecbûruz."

2908. "Senelerce bu efsûn ve nasihati söylediniz, her lahza ondan bağ pek kavî oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2908. "Senelerce bu efsun ve nasihati söylediniz, her lahza ondan bağ pek kuvvetli oldu."

Senelerce bizi büyülemesi gereken sözlerden ve nasihatlerden söylediniz; siz söyledikçe o sözlerden ve nasihatlerden bizim muhalefet ve şakilik bağımız şiddetli ve kuvvetli oldu. Yani size karşı muhalefetimiz arttı ve şiddetlendi.

"Senelerce bizi teshîr etme[si] lâzım gelen sözlerden ve nasîhatlerden söylediniz; siz söyledikçe o sözlerden ve nasîhatlerden bizim muhalefet ve şekāvet bağımız şiddetli ve kuvvetli oldu. Ya'ni size karşı muhalefetimiz arttı ve şiddetlendi."

2909. "Eğer bu maraz devâya kābil olaydı, nihayet ondan bir zerre zâil olurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2909. "Eğer bu hastalık tedaviye elverişli olsaydı, sonunda ondan bir zerre yok olurdu."

"Eğer bizdeki muhalefet ve şakilik hastalığı, sizin nasihat ilacınızı kabul edecek hastalık cinsinden olsaydı, sonunda bu kadar devam eden o nasihatlerden bu hastalığın bir zerre kadarı olsun yok olurdu."

"Eğer bizdeki maraz-ı muhalefet ve şekāvet, sizin nasîhat ilacınızı kabul edecek maraz cinsinden olaydı, nihâyet bu kadar devam eden o nasîhatlerden bu marazın bir zerre kadarı olsun zâil olurdu."

2910. Südde olduğu vakit su ciğere gelmez, eğer denizi içse başka yere gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2910. Südde olduğu zaman su ciğere gelmez, eğer denizi içse başka yere gider.

"Südde", bir tür hastalıktır ki bu illete yakalanan kişi, ne kadar su içse doymaz. Çünkü içtiği su, vücudunun suya muhtaç olan ciğerine gitmez, başka iç organlardan sızarak idrar ile çıkar ve burnu koku almaz. Peygamberlerin öğütleri "su"ya ve inkârcıların manevî hastalığı da "südde" hastalığına benzetilmiştir.

"Südde", bir nevi' hastalıktır ki bu illete mübtelâ olan kimse, ne kadar su içse kanmaz. Zîrâ içtiği su vücûdunun suya muhtâç olan ciğerine gitmez, başka a'zâ-yı dâhiliyyeden nüfüz ederek idrâr ile çıkar ve burnu koku almaz. Enbiyânın nasâyihi "su"ya ve münkirlerin ma'nevî hastalığı dahi "südde" hastalığına teşbîh buyrulmuştur.

2911. Şübhesiz el ve ayak şiş tutar; o su içmek susuzluğu kırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2911. Şüphesiz el ve ayak şiş tutar; o su içmek susuzluğu gidermez.

Bu tıkanıklık hastalığına yakalanan kişinin ciğeri faaliyetten kalınca içtiği su vücuduna dağılıp eli ve ayağı şişer, onun bol bol su içmesi susamışlığını kesmez.

Bu südde illetine mübtelâ olan kimsenin ciğeri faaliyetten kalınca içtiği su vücuduna dağılıp eli ve ayağı şişer, onun bol bol su içmesi susamışlığını kesmez.

## Enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın tekrar onlara cevabı

2912. Enbiya ddiler ki: "Ümidsizlik kötüdür, Hâlık'ın rahmetlerinin ziyâdeliği hadsizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2912. Peygamberler dediler ki: "Ümitsizlik kötüdür, Yaratıcı'nın rahmetlerinin çokluğu sınırsızdır."

2913. Böyle Muhsin'den nâ-ümîd olmak lâyık değildir, bu rahmetin fitrâkine el vurun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2913. Böyle bir Muhsin'den ümitsiz olmak uygun değildir, bu rahmetin fitrâkine el uzatın!

"Fitrâk", atın önüne ve arkasına astıkları torbadır ki, ona "işkâr-bend" de derler ve içine av ve benzeri şeyler koyarlar. Yani "Böyle rahmeti geniş olan Muhsin'den ümidi kesmek uygun değildir. Ümit elinizi onun rahmet atının fitrâkine koyun, Hakk'ın rahmetine yapışın!

"Fitrâk", atın önüne ve arkasına astıkları torbadır ki, ona "işkâr-bend" de derler ve içine av ve sâire koyarlar. Ya'ni "Böyle rahmeti vâsi' olan Muhsin'den ümîd kesmek lâyık değildir. Ümîd elinizi onun rahmet atının fitrâkine koyun, Hakk'ın rahmetine yapışın!

2914. "Ey çok işler ki, evveli güç oldu, ondan sonra açık oldu, zorluğu geçti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2914. "Ey nice işler vardır ki, başlangıcı zor oldu, ondan sonra açık hâle geldi, zorluğu geçti."

2915. "Ümidsizlikten sonra çok ümidler vardır. Zulmet arkasından çok güneşler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2915. "Ümitsizlikten sonra çok ümitler vardır. Karanlık arkasından çok güneşler vardır."

2916. "Haydi tutayım ki siz sengîn oldunuz ve kulağınıza ve kalbinize kilitler vurdunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2916. "Haydi tutayım ki siz sengîn oldunuz ve kulağınıza ve kalbinize kilitler vurdunuz."

Farz edelim ki siz taş yürekli oldunuz ve bedbahtlığınız da zâtî ve aslîdir ve bu sebeple kulaklarınıza ve kalplerinize kilitler vurdunuz ve sözlerimizi dinlemek istemediniz.

Farz edelim ki siz taş yürekli oldunuz ve şekāvetiniz de zâtî ve aslîdir ve bu sebeple kulaklarınıza ve kalblerinize kilitler vurdunuz ve sözlerimizi dinlemek istemediniz."

2917. “Asla bizim kabûl ile işimiz yoktur; bizim işimiz teslîm ve fermân etmekliktir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2917. "Asla bizim kabul ile işimiz yoktur; bizim işimiz teslim ve ferman etmekliktir."

Yani "Tarafımızdan meydana gelen ilahi teklifi halkın kabul etmesi ile ilgili değiliz. Çünkü görevimiz Hakk'ın emrini tebliğ etmekten ibarettir. Yüce Allah bize يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Maide, 5/67) yani "Ey Resul, sana indirilen şeyi tebliğ et!" buyurduğu için bizim işimiz bu ilahi emre teslim olmak ve Hakk'ın kullarına, bu ilahi emre tabi olun, diye emir ve ferman etmektir."

Ya'ni "Tarafımızdan vâki' olan teklîf-i ilâhîyi halkın kabûl etmesi ile alâkadar değiliz. Zîrâ vazîfemiz Hakk'ın emrini tebliğden ibârettir. Cenâb-ı Hak bize يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Maide, 5/67) ya'ni "Ey Resûl, sana inzâl olunan şeyi tebliğ et!" buyurduğu için bizim işimiz bu emr-i ilâhîye teslîm olmak ve Hakk'ın kullarına, bu emr-i ilâhîye tâbi' olun, diye emir ve fermân etmektir."

2918. "Bu bendeliği bize o emretmiştir; bu söyleyicilik bize kendimizden değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2918. "Bu kulluğu bize o emretmiştir; bu söyleyicilik bize kendimizden değildir."

Bu tebliğ ve risâlet (elçilik) kulluğunu bize Yüce Allah emretmiştir. Bu sebeple bizim size meydana gelen emrimiz dahi bizim nefse ait hevesimizden değildir. Nasıl ki Yüce Allah "Resul nefse ait hevesten söylemez, o ancak kendisine vahyolunan ilahi vahyi tebliğ eder" (Necm, 53/3) buyurur.

"Bu tebliğ ve risâlet kulluğunu bize Hak Teâlâ hazretleri emir buyurmuştur. Binâenaleyh bizim size vâki' emrimiz dahi bizim hevâ-yı nefsânîmizden değildir. Nitekim Hak Teâlâ وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ya'ni "Resûl hevâ-yı nefsânîden söylemez, o ancak kendisine vahy olunan vahy-i ilâhîyi tebliğ eder" buyurur.

2919. "Biz cânı onun emri için tutarız; eğer derse, biz kumluğa ekeriz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2919. "Biz canı onun emri için tutarız; eğer derse, biz kumluğa ekeriz."

Bizim bu dünyevî hayatta yaşayışımız ancak Hakk'ın emrini kullarına tebliğ etmek içindir. Bu sebeple eğer, "Çorak olan kumluğa ekin ek," diye emir buyurursa ekeriz. Yani doğuştan ve özden kötü olan kişileri de davet ederiz ve nefesler sarf edip nasihatler ederiz. Çünkü hayatımız bunun içindir. Bilinir ki, "Bugün sizin dininiz kemale erdi" (Mâide, 5/3) ayet-i kerimesi indiği zaman Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) ağlamaya başladı. Kendilerinden sebebi sorulduğunda buyurdular ki: "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aramızdan ayrılığının gerçekleşeceğini bu ayetten anlıyorum. Çünkü şanlı Peygamber Efendimiz'in yüce görevi ilahi hükümleri tebliğ etmektir. Dinimiz kemale erince şanlı Peygamber Efendimiz'in risaletleri de sona erer ve görevleri bitince de dünyevî hayatı terk buyururlar." Ve Hz. Sıddîk'ın buyurdukları gibi de gerçekleşti.

Bizim bu hayât-ı dünyeviyyede yaşayışımız ancak Hakk'ın emrini ibâdı-na tebliğ etmek içindir. Binâenaleyh eğer, çorak olan kumluğa ekin ek, diye emir buyurursa ekeriz." Ya'ni şekāvet-i asliyye ve zâtiyye erbâbını da da'vet ederiz ve nefesler sarf edip nasîhatler ederiz. Zîrâ hayatımız bunun içindir. Ma'lumdur ki الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ (Mâide, 5/3) ya'ni “Bu gün sizin dîniniz ekmel oldu" âyet-i kerîmesi nâzil olduğu vakit Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) ağlamaya başladı. Sebebi kendilerinden suâl olundukda buyurdular ki: "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aramızdan iftirâkı vâki' olacağını bu âyetten anlıyorum. Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz'in vazîfe-i âlîleri tebliğ-i ahkâm-ı ilâhiyyedir. Dînimiz ekmel olunca Resûl-i zîşân Efendimiz'in risâletleri de hitâm bulur ve vazîfeleri bitince de hayât-ı dünyeviyyeyi terk buyururlar." Ve Hz. Sıddîk'ın buyurdukları gibi de vâki' oldu.

2920. Nebînin cânına Hakk'ın gayri yâr değildir; halkın kabûl ve reddi ile ona iş yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2920. Peygamberin canına Allah'tan başkası dost değildir; halkın kabulü ve reddi ile onun bir işi yoktur.

Çünkü peygamber yeryüzünde Yüce Allah'ın halifesidir ve halife, kendisini halife kılanın (Allah'ın) tekil hakikati (ayn) olduğundan, peygamberin manasına ve canına Allah'tan başka olan halk dost olamaz. Bu sebeple davet anında peygamberin nazarı halka değil, Allah'adır ve halkın kabulü ve reddi ile ilgili değildir.

Zîrâ nebî yeryüzünde Allah Teâlâ hazretlerinin halîfesidir ve halîfe müstahlifin "ayn"ı olduğundan nebînin ma'nâ ve canına Hakk'ın gayrı olan halk yâr ve dost olamaz. Binâenaleyh hîn-i da'vette nebînin nazarı halka değil Hakk'adır ve halkın kabûl ve reddi ile alâkâdar değildir.

2921. "Onun risâletinin tebliğ ücreti ondandır, dost için ve çirkin ve düşman yüzlü olduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2921. Onun peygamberliğinin tebliğ ücreti ondandır, dost için ve çirkin ve düşman yüzlü olduk.

Hakk'ın peygamberliğinin tebliğ görevi için gereken ücret yine Hak'tandır. Nasıl ki وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنَّ أَجْرِى إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ', 26/109) yani ("Ey peygamberim de ki:) "O davet üzerine sizden ücret istemiyorum, benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir" buyurulur. Bizim canımızın yâri Hak olduğundan, bu hakiki dostun emrini yerine getirmek için halk katında çirkin, nefret edilen ve düşman yüzlü olduk.

"Hakk'ın risâletinin vazîfe-i tebliği için iktizâ eden ücret yine Hak'tandır. Nitekim وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنَّ أَجْرِى إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ', 26/109) ya'ni (“Ey resûlüm de ki:) "O da'vet üzerine sizden ücret istemiyorum, benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir" buyurulur. Bizim cânımızın yârı Hak olduğundan, bu dost-ı hakîkînin emrini îfâ için halk indinde çirkin ve menfûr ve düşman yüzlü olduk."

2922. "Biz bu dergâhta melûller değiliz, tâ ki yolun uzaklığından her yerde oturalım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2922. "Biz bu dergâhta yorgun düşenler değiliz ki yolun uzaklığından dolayı her yerde oturalım."

2923. Gönlü bağlanmış ve melûl olmuş o kimse olur ki, yârin firâkından mahbes içinde ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2923. Gönlü bağlanmış ve üzgün olan o kimse olur ki, sevgilinin ayrılığından hapis içinde ola.

"Gönlünün ümidi bağlanmış ve sıkılmış o kimsedir ki, kendi dostundan ayrı düşmüş ve hapis içinde kalmıştır." Ümitsizlik ve sıkıntı ve bıkkınlık bu kimselerin hâlidir. Halbuki bizim görünenimiz halk ile ve içimiz Hak iledir; ve içimiz gerçek dost olan Hak iledir.

"Gönlünün ümîdi bağlanmış ve sıkılmış o kimsedir ki, kendi dostundan ayrı düşmüş ve mahbes içinde kalmıştır." Ümidsizlik ve sıkıntı ve usanç bu kimselerin hâlidir. Halbuki bizim zâhirimiz halk ile ve bâtınımız Hak iledir; ve bâtınımız dost-i hakîkî olan Hak iledir.

2924. Matlub olan dilber bizim ile hazırdır, onun rahmetinin saçılmasında can şakirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2924. İstenen sevgili bizimle hazırdır, onun rahmetinin saçılmasında can şakirdir.

"Nisâr", saçmak ve düğünde saçılan para anlamındadır. Burada "rahmet", düğünde saçılan paraya benzetilmiştir. "Biz gerek kendi nefsimizde gerekse eşyada, istenen sevgili olan Hakk'ın huzurunu görmekteyiz ve canımız O'nun rahmetinin saçılmasında daima şükredicidir."

"Nisâr", saçmak ve düğünde saçılan para ma'nâsınadır. Burada "rahmet," düğünde saçılan paraya, teşbîh buyrulmuştur. "Biz gerek nefsimizde ve gerek eşyâda dilber-i matlûb olan Hakk'ın huzûrunu müşâhede etmekteyiz ve cânımız O'nun rahmetinin saçılmasında dâimâ şükredicidir."

2925. "Bizim gönlümüzde bir lalezar ve gülşen vardır; ihtiyarlığa ve pejmürdeliğe yol yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2925. "Bizim gönlümüzde bir lalezar ve gülşen vardır; ihtiyarlığa ve pejmürdeliğe yol yoktur."

Bizim içimizde ilâhî hakikatler ve bilgiler lale bahçesi ve gül bahçesi vardır, sürekli bahar içindeyiz. Bu sebeple bizim gönlümüzün ihtiyarlığına ve solgunluğuna yol yoktur. Bizler bu beşerî sıfatlardan kurtulduk.

“Bizim bâtınımızda hakāyık ve maârif-i ilâhiyye lâlezârı ve gülşeni vardır, dâimâ bahar içindeyiz. Binâenaleyh bizim gönlümüzün ihtiyarlığına ve solukluğuna yol yoktur. Bizler bu sıfât-ı beşeriyyeden kurtulduk."

2926. "Dâimâ genç ve latîf serviyiz, tâze ve handân ve şîrin ve zarif.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2926. "Daima genç ve latif serviyiz, taze ve gülen ve şirin ve zarif.

Daima ruhanî sıfatlarla nitelenmiş bir haldeyiz."

Dâimâ sıfât-ı rûhâniyye ile muttasıf bir haldeyiz."

2927. "Bizim önümüzde yüz yıl ve bir saat birdir, zîrâ ki uzunluk ve kısalık bizden münfektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2927. "Bizim önümüzde yüz yıl ve bir saat birdir, çünkü uzunluk ve kısalık bizden ayrıdır."

Biz beşeriyet ve cismaniyet hükümlerinden kurtulup ruhanîlik hükümleri altına girdiğimizden, bizim önümüzde, ruhanî hükümlerin gereğince yüz yıl ile bir saat eşittir. Çünkü cismaniyet âlemine özgü olan uzunluk ve kısalık bizden ayrılmıştır.

Biz beşeriyet ve cismâniyet ahkâmından kurtulup rûhâniyet ahkâmı altına girdiğimizden bizim önümüzde, ahkâm-ı rûhâniyye îcâbınca yüz yıl ile bir saat müsâvîdir. Çünkü cismâniyet âlemine mahsûs olan uzunluk ve kısalık bizden ayrılmıştır."

2928. Uzunluk ve kısalık cisimlerdedir; o uzunluk ve kısalık canda nerdedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2928. Uzunluk ve kısalık cisimlerdedir; o uzunluk ve kısalık canda nerededir?

"Uzunluk ve kısalık maddî âlemdedir, mana âleminde değildir." Örneğin rüya mana âlemidir. Bir kimse rüyasında bir dakika içinde uzak bir şehre gider ve orada birtakım kimseler ile görüşüp bazı işler yapar ki, bunları bu görünen âlemde yapmak gerekse aylar yetmez.

"Uzunluk ve kısalık cismâniyet âlemindedir, ma'nâ âleminde değildir." Meselâ rü'yâ ma'nâ âlemidir. Bir kimse rü'yâsında bir dakika içinde uzak bir şehre gider ve orada birtakım kimseler ile görüşüp ba'zı işler yapar ki, bunları bu âlem-i sûrette yapmak lazım gelse aylar kâfî gelmez.

2929. O Ashâb-ı Kehf'in üç yüz dokuz senesi, onların önünde gamsız ve teessüfsüz bir gün idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2929. O Ashâb-ı Kehf'in üç yüz dokuz senesi, onların önünde gamsız ve teessüfsüz bir gün idi.

Kehf Sûresi'nde `وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا` (Kehf, 18/26) yani "Onlar mağaralarında üç yüz dokuz sene kaldılar" buyurulduğu şekilde, Ashâb-ı Kehf'in mağarada geçirdikleri bu üç yüz dokuz yıl, gamsız ve teessüfsüz geçen bir gün derecesinde idi. Çünkü gam ve teessüf, gaflet ehlinin cismanî ve ruhanî hayatına ilişkindir. Bunlar ise Hak sevgisi sarhoşları idi.

Sûre-i Kehf'te `وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا` (Kehf, 18/26) ya'ni "Onlar mağaralarında üç yüz dokuz sene kaldılar" buyurulduğu vech ile, ashâb-ı Kehf'in mağarada geçirdikleri bu üç yüz dokuz yıl gamsız ve teessüfsüz geçen bir gün mesâbesinde idi. Zîrâ gam ve teessüf ehl-i gafletin hayât-ı cismâniyye ve rûhâniyyesine taalluk eder. Bunlar ise muhabbet-i Hak sarhoşları idi.

2930. Ve o bir vakit dahi onlara bir gün göründü. Zîrâ ervâh ademden tekrar [2940] cisme geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2930. Ve o bir vakit dahi onlara bir gün göründü. Çünkü ruhlar yokluktan tekrar cisme geldi.

Maneviyat ve ruhanî âlemdeki zaman ölçüsü, cismanî âlemdeki zaman ölçüsüyle kıyaslanabilir olmadığından, cismanî âlemin üç yüz dokuz yılı onlara bir gün göründü.

Ma'nâ ve rûhâniyet âlemindeki zaman ölçüsü, cismâniyet âlemindeki zaman ölçüsüne kābil-i kıyas olmadığından, âlem-i cismâniyetin üç yüz dokuz yılı onlara bir gün göründü.

2931. Mâdemki gece ve gündüz yâhut ay ve sene olmaz, ne vakit gezinti ve ihtiyarlık ve melâl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2931. Mademki gece ve gündüz yahut ay ve sene olmaz, ne zaman gezinti ve ihtiyarlık ve melâl olur?

Ruhanîlik âleminde, gece ve gündüz ve ay ve sene hesapları yoktur. Bunlar cismanîlik âlemine aittir. Uzun ve uzak yollarda yürüyüp yorulmak yoktur ki, gezintiden bıkkınlık gelsin; ve aylar ve seneler geçmez ki, ihtiyarlık ortaya çıksın. Sözün özü, ruhanîlik âleminde cismanîlik âlemi gibi mekânsal gezinti ve zamansal gezinti yoktur.

Rûhâniyet âleminde, gece ve gündüz ve ay ve sene hesabları yoktur. Bunlar cismâniyet âlemine âiddir. Uzun ve uzak yollarda yürüyüp yorulmak yoktur ki, seyirden usanç gelsin; ve aylar ve seneler geçmez ki, ihtiyarlık peyda olsun. Velhâsıl rûhâniyet âleminde cismâniyet âlemi gibi seyr-i mekânî ve seyr-i zamânî yoktur.

2932. Mâdemki adem gülistanında bîhodluk vardır, Hakk'a mensub olan lutf kadehinden sarhoşluk vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2932. Mademki yokluk gül bahçesinde kendinden geçme vardır, Hakk'a ait olan lütuf kadehinden sarhoşluk vardır.

"Sağrâk" ve "sakrâk", lüleli kâse ve bardak anlamındadır. Bazıları bu kelimenin Türkçe olduğunu belirtirler; ve mecazen "şarap" anlamında da kullanılır. "Özel âlemden (mahsûsât âleminden) yokluk gül bahçesine geçildiği zaman, bu cismanî hayattan geçmek ve kendinden geçme vardır. Hakk'ın lütuf kadehinden, yani ilâhî şaraptan sarhoşluk vardır."

"Sağrâk" ve "sakrâk", lüleli kâse ve bardak ma'nâsınadır. Ba'zıları bu lügatin Türkçe olduğunu beyan ederler; ve mecâzen “şarâb" ma'nâsında da isti'mâl olunur. "Alem-i mahsusattan adem gülistanına intikāl olunduğu vakit, bu hayât-ı cismâniyyeden geçmek ve bîhodluk vardır. Hakk'ın lütuf kadehinden ya'ni şarâb-ı ilâhîden sarhoşluk vardır."

2933. Onu içmeyen her bir kimse tatmaz ve bilmez. Bok böceği ne vakit gül kokusunu vehme getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2933. Onu içmeyen her bir kimse tatmaz ve bilmez. Bok böceği ne vakit gül kokusunu vehme getirir?

O ilâhî şarabı içmeyen her bir kimse, onun tadı ve lezzeti nasıl olduğunu bilmez ve aslında böyle bir şarap olduğunu vehmine bile getiremez. Çünkü o, nefsanî pislikler içinde hayat geçirmeye alışmış ve ondan lezzet almıştır. Ruhanî zevkleri düşünemez. Örneğin bok böceği pislik içinde yaşamaktan lezzet alır ve hayat bulur ve gül kokusundan etkilenip helâk olur. Bu sebeple o hayvancağız gül kokusunu hiç vehmine getirebilir mi?

O şarâb-ı ilâhîyi içmeyen her bir kimse, onun tadı ve lezzeti nasıl olduğunu bilmez ve hadd-i zâtında böyle bir şarâb olduğunu vehmine bile getiremez. Çünki o levsiyyât-ı nefsâniyye içinde imrâr-ı hayât etmeğe alışmış ve ondan lezzet almıştır. Ezvâk-ı rûhâniyyeyi düşünemez. Meselâ bok böceği pislik içinde yaşamaktan lezzet alır ve hayat bulur ve gül kokusundan müteessir olup helâk olur. Binâenaleyh o hayvancağız gül kokusunu hiç vehmine getirebilir mi?

2934. Müvehhem değildir, eğer mevhûm olaydı o mevhumlar gibi ma'dûm olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2934. Vehmedilmiş değildir; eğer vehmedilmiş olsaydı, o vehmedilmiş şeyler gibi yok olurdu.

Yani "O bahsettiğimiz sağrak ve ilâhî şarap, asılsız hayalden ibaret olarak vehme getirilmiş bir şey değildir. Onun varlığı, Hakk'ın velîleri üzerindeki tesirler ile sabittir. Eğer vehmedilmiş olsaydı, diğer vehmedilmiş şeyler gibi onun da varlığı yok olur ve varlık âleminde tesirleri görünmezdi."

Ya'ni "O bahsettiğimiz sağrâk ve şarâb-ı ilâhî, asılsız hayâlden ibaret olarak vehme getirilmiş bir şey değildir. Onun vücûdu evliyâ-yı Hakk'ın üzerindeki eserler ile sâbittir. Eğer mevhûm olaydı, diğer mevhum olan şeyler gibi onun dahi vücûdu yok olur ve âlem-i vücûdda âsârı görünmez idi."

2935. Cehennem cenneti nasıl vehme getirir? Hiç çirkin yüzden güzel yüz doğar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2935. Cehennem cenneti nasıl vehme getirir? Hiç çirkin yüzden güzel yüz doğar mı?

Yani zıtlar bir yerde birleşmez, cehennem ile cennet birleşmez ve çirkin yüzden güzellik beklenemez. Bunun gibi, nefis cehennemi içinde bulunanların vehmine (gerçek olmayan tahayyülüne) ruhanîyet cenneti gelemez.

Ya'ni ezdâd bir yerde cem' olmaz, cehennem ile cennet birleşmez ve çirkin yüzden güzel yüzlülük beklenemez. Bunun gibi nefis cehennemi içinde bulunanların vehmine rûhâniyet cenneti gelemez.

2936. Sakın kendi boğazını kesme! Agâh ol, ey hakîr olan kimse, ağza kadar böyle lokma erişmiş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2936. Sakın kendi boğazını kesme! Uyanık ol, ey hakir olan kimse, ağza kadar böyle lokma erişmiş!

Ey nefsine düşkün olan kimse, muhalefet bıçağı ile sakın ruhunun boğazını kesme! Uyanık ol, ey yaratılmışların en şereflisi olan insan şeklinde yaratılmış olup da hayvanî sıfatlar mertebesine düşerek hakir olmuş olan kimse! Peygamberlerin daveti ile iman ve yakin (şüphesiz inanma) lokması ağzına kadar gelmiştir. Fırsatı ganimet bilip kaçırma!

Ey nefsânî olan kimse, muhalefet bıçağı ile sakın rûhunun boğazını kesme! Âgâh ol, ey eşref-i mahlûkat olan insan sûretinde yaradılmış olup da sıfât-ı hayvâniyye mertebesine düşerek hakîr olmuş olan kimse! Da'vet-i enbiyâ ile îmân ve îkān lokması ağzına kadar gelmiştir. Fırsatı ganîmet bilip fevt etme!

2937. Güç yolları nihayette götürmüşüz, ehlimize yolu kolay etmişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2937. Güç yolları nihayetine ulaştırdık, ehlimize yolu kolaylaştırdık.

Bu tabiat karanlığı içinde hakikat tarafına giden uzun yolları nihayetine ulaştırdık ve kısalttık. Bu hakikat yolunu ehlimize, yani bize tabi olanlara kolaylaştırdık.

"Terciye", ummak ve ümitvar olmak demektir. Yani peygamberler (a.s.) kader sırrının bilinmezliğine dayanarak, inkârcıların küfür ve inkârlarının arızî (sonradan ortaya çıkan) olma ihtimali bulunduğunu beyan buyurmuşlardı. İnkârcılar tarafından bu ümit ve ihtimal hakkındaki beyanlara da tekrar itiraz olundu.

Bu zulmet-i tabîat içinde hakîkat tarafına giden uzun yolları nihâyete götürdük ve kısalttık. Bu hakîkat yolunu ehlimize, ya'ni bize tâbi' olanlara kolaylaştırdık.

"Terciye", ummak ve ümidvâr olmak demektir. Ya'ni enbiya (aleyhimüsselâm) sırr-ı kaderin meçhûliyetine binâen, münkirlerin küfür ve inkârları ârızî olmak ihtimali bulunduğunu beyân buyurmuşlar idi. Münkirler tarafından bu ümîd ve ihtimal hakkındaki beyânâta da tekrar i'tirâz olundu.

## Enbiyâ (aleyhimüsselâm) üzerine terciyenin i'tirâzını kavmin tekrar etmesi

2938. Kavim dediler: "Eğer siz saîd iseniz bizim nahsimiz ve zıddımız ve mürteddimizsiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2938. Kavim dediler: "Eğer siz mutlu iseniz bizim uğursuzumuz ve zıddımız ve reddedilmişimizsiniz."

İnkâr eden topluluk itiraz ederek dediler ki: "Eğer siz saadet sahibi iseniz, biz de şekavet sahibi isek, bizim zıddımız, bizim reddedilmişimiz, yani bizim geri çevrilmişimizsiniz ve bize karşı uğursuzsunuz."

Münkir olan tâife i'tirâzan dediler ki: "Eğer siz saâdet sahibi iseniz, biz de şekāvet sahibi isek, bizim zıddımız, bizim mürteddimiz, ya'ni bizim reddolunmuşumuzsunuz ve bize karşı uğursuzsunuz."

2939. Bizim cânımız endişelerden fâriğ idi, bizi gama ve anaya bıraktınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2939. Bizim canımız endişelerden uzaktı, bizi gama ve anaya bıraktınız!

Biz dünya hayatının zevklerine ve gereklerine dalmıştık ve canımız hayatın sonu düşüncelerinden uzaktı. Siz geldiniz, önümüze ahiret gamını ve sıkıntısını bıraktınız. Bu sıkıntılı düşünceler keyfimizi kaçırdı.

"Biz hayât-ı dünyeviyyenin ezvâk ve îcâbâtına dalmış idik ve cânımız âkıbet-i hayât düşüncelerinden fâriğ idi. Siz geldiniz bizim önümüze âhiret gamını ve rencini bıraktınız. Bu sıkıntılı düşünceler keyfimizi kaçırdı."

2940. Zevk-ı cem'iyyet ve ittifak ki var idi, sizin çirkin falınızdan yüz iftirâk oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2940. Cemiyet ve ittifak zevki ki vardı, sizin çirkin falınızdan yüz ayrılık oldu!

"Bizim kavmimizin cemiyetinde zevk ve ittifak vardı. Birbirimizle güzel güzel geçinmekteydik. Sizin çirkin falınızdan cemiyetimizin zevki ve ittifakı bozuldu ve fertlerimiz arasında birçok ayrılık meydana geldi."

"Bizim kavmimizin cem'iyyetinde zevk ve ittifak var idi. Birbirimiz ile güzel güzel geçinmekte idik. Sizin çirkin falınızdan cemiyetimizin zevki ve ittifâkı bozuldu ve efrâdımız arasında birçok iftirâk hâsıl oldu."

2941. Biz şeker nuklünün tûtîsi idik. Sizden ölüm düşünücü kuş olduk!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2941. Biz şeker nuklünün tûtîsi idik. Sizden ölüm düşünücü kuş olduk!

"Biz, şeker mezesi hükmünde olan dünya hayatının lezzetlerinin tûtî kuşu idik. Halbuki siz geldiniz, bizim önümüze bu hayatın ve lezzetlerin geçiciliği fikrini koydunuz. Biz sizin yüzünüzden artık ölümü düşünen kuş olduk."

"Biz şeker mezesi mesâbesinde olan hayât-ı dünyeviyye lezâizinin tûtî kuşu idik. Halbuki siz geldiniz, bizim önümüze bu hayâtın ve lezâizin fânîliği fikrini koydunuz. Biz sizin yüzünüzden artık ölüm düşünücü kuş olduk."

2942. Her nerede bir gam yapıcı bir efsane vardır, her nerede bir müstenker âvâze vardır...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2942. Her nerede gam veren bir efsane vardır, her nerede inkâr edilmiş bir ses vardır...

"Müstenker", inkâr edilmiş demektir. "Her nerede gam veren bir masal vardır ve her nerede inkâr edilmiş ve çirkin bir ses ve seda vardır."

"Müstenker", inkâr edilmiş demektir. "Her nerede gam veren bir masal vardır ve her nerede bir münker ve kabîh âvâze ve sadâ vardır."

2943. Her nerede cihan içinde bir kötü fal vardır, her nerede bir mesh, bir nekâl, bir me'haz vardır...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2943. Her nerede dünya içinde bir kötü fal vardır, her nerede bir mesh (güzel suretin kötü surete dönüşmesi), bir nekâl (azap), bir me'haz (hesaba çekilme yeri) vardır...

"Mesh", güzel suretin kötü surete dönüşmesi ve "nekâl", azap ve "me'haz", hesaba çekilme yeri demektir. Yani "Bu dünyada her nerede bir kötü fal, yani uğursuzluk vardır ve her nerede bir iyi suretin kötü surete dönüşmesi meselesi söz konusudur ve azap ve hesaba çekilme yeri mevcuttur..." Bu iki beytin anlamları aşağıdaki şerefli beyit ile tamamlanır.

"Mesh", güzel sûretin kötü sûrete tebdîli ve "nekâl", azâb ve "me'haz", muâheze mahalli demektir. Ya'ni "Bu cihanda her nerede bir kötü fal, ya'ni teşe'üm vardır ve her nerede bir iyi sûretin kötü sûrete tebdîli mes'elesi mevzû-i bahistir ve azâb ve mahall-i muâheze mevcuddur..." Bu iki beytin ma'nâları âtîdeki beyt-i şerîf ile tamâm olur.

2944. Sizin misâlinizde ve kıssanızda ve falınızda mevcuddur. Gam-engîzlikte sizin için müştehâ vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2944. Sizin örneğinizde, hikâyenizde ve falınızda mevcuttur. Gam vericilikte sizin için iştah vardır!

Yani "Yukarıdaki iki beyitte sayılan hallerin hepsi, sizin masallarınızda, hikâyelerinizde ve uğursuz saymanızda yer almaktadır. Gam vericilikte siz iştah sahiplerisiniz, bu dünya hayatını insanlara zehir edersiniz!"

Ya'ni "Yukarıdaki iki beyitte ta'dâd olunan ahvâlin cümlesi, sizin masallarınızda ve kıssalarınızda ve teşe'ümünüzde mündericdir. Gam vericilikte siz iştihâ sâhiblerisiniz, bu hayât-ı dünyeviyyeyi insanlara zehir edersiniz!"

## Enbiyâ (aleyhimü'sselâm)ın tekrar cevâbı

2945. Enbiyâ dediler ki: "Çirkin ve kötü fal sizin cânınızın ortasından meded tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2945. Peygamberler dediler ki: "Çirkin ve kötü fal sizin canınızın ortasından yardım alır."

Peygamberler inkârcılara cevap olarak dediler ki: "Çirkin ve kötü fala sizin canınızın içinden yardım gelir ve uğursuzluğun kaynağı asıl sizin canınızın ortasındadır ki iyiyi kötü görürsünüz." Bu şerefli beyitte Yâsîn Sûresi'nde geçen `قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ قَالُوا طَائِرُكُم مَّعَكُمْ أَئِن ذُكِّرْتُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ` (Yâsîn, 36/18) yani "Antakya halkı kendilerine nasihat eden elçilere dediler ki: 'Biz sizinle uğursuzlandık, eğer vazgeçmezseniz sizi taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.' Elçiler dediler ki: 'Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Siz nasihat edildiğinizi mi uğursuzluk sayarsınız; aksine siz haddi aşan bir kavimsiniz'" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Enbiyâ münkirlerre cevâben dediler ki: "Çirkin ve kötü fala sizin cânınızın içinden yardım gelir ve uğursuzluğun menba'ı asıl sizin cânınızın ortasındadır ki iyiyi kötü görürsünüz." Bu beyt-i şerîfde Sûre-i Yâsîn'de vâki' `قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ قَالُوا طَائِرُكُم مَّعَكُمْ أَئِن ذُكِّرْتُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ` (Yâsîn, 36/18) Ya'ni "Antakya ahâlisi kendilerine nasîhat eden resûllere dediler ki: "Biz sizinle teşe'üm ettik, eğer dönmezseniz sizi taşlarız ve bizden size azâb-ı elîm dokunur." Resûller dediler ki: "Sizin uğursuzluğunuz sizinle berâberdir. Siz nasîhat olunduğunuzu teşe'üm mü addedersiniz; belki siz müsrif olan kavimsiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2946. Eğer sen, ejderhâ baş taraftan senin kasdında olarak hatarlı yerde uyumuş olsan,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2946. Eğer sen, ejderha baş taraftan seni kastederek tehlikeli yerde uyumuş olsan,

2947. "Çabuk sıçra, yoksa seni ejderha yuttu!" diye muhakkak bir şefkatli âgâh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2947. "Çabuk sıçra, yoksa seni ejderha yuttu!" diye muhakkak bir şefkatli kişi haber verdi.

2948. "Sen niçin kötü fal vurursun?" desen, "Fal nedir? Sıçra aydınlıkta gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2948. "Sen niçin kötü fal vurursun?" desen, "Fal nedir? Sıçra aydınlıkta gör!"

2949. "Ben seni muhakkak kötü fal arasından kurtarıyorum, ev tarafına götürüyorum," der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2949. "Ben seni kesinlikle kötü fal arasından kurtarıyorum, ev tarafına götürüyorum," der.

2950. Nebî gibi gizliden âgâh edicidir ki, o ehl-i cihanın görmediği şeyi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2950. Peygamber gibi gizliden haber vericidir ki, o dünya ehlinin görmediği şeyi gördü.

[2960] "Çûn", benzetme edatıdır. Yani "Merhametli olan peygamber gibi, seni görmediğin ejderhadan haberdar etmiştir. Halbuki o şanlı peygamber dünya ehlinin görmediği şeyi görmüştür. Sana ejderhanın varlığını haber veren kimseye karşı uğursuzluk isnat etmediğin halde, peygambere uğursuzluk isnat etmek akıllıca bir iş olur mu?"

[2960] "Çûn", edât-ı teşbîhtir. Ya'ni "Mihribân olan nebî gibi, seni görmediğin ejderhâdan âgâh etmiştir. Halbuki o nebiyy-i zîşân ehl-i cihânın görmediği şeyi görmüştür. Sana ejderhânın vücudunu haber veren kimseye karşı uğursuzluk isnâd etmediğin halde, peygambere uğursuzluk isnâdı kâr-ı âkıl olur mu?"

2951. Eğer bir tabib sana: "Koruk yeme, zîrâ böyle bir hastalık şûr u şer getirir" dese,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2951. Eğer bir hekim sana: "Koruk yeme, çünkü böyle bir hastalık karışıklık ve kötülük getirir" dese,

2952. Sen der misin ki: "Niçin kötü fal vuruyorsun?" "İmdi sen nasihatçiyi kabahatli yapar mısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2952. Sen der misin ki: "Niçin kötü fal vuruyorsun?" "Şimdi sen nasihatçiyi kabahatli yapar mısın?"

"Fâl-i bed zeden", uğursuz saymak demektir. "Müessem", tefîl babından ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup, günahkâr ve kabahatli anlamındadır. Yani bir tabip: "Sakın koruk yeme, sana hastalık getirir ve sağlığını bozar," diye nasihat etse, sen koruğu uğursuz sayıyorsun deyip, o tabibi kabahatli görür müsün?

"Fâl-i bed zeden", teşe'üm etmek demektir. "Müessem", tefîl bâbından ism-i mef'ûl olup, günahkâr ve kahâhatli ma'nâsınadır. Ya'ni bir tabîb: "Sakın koruk yeme, sana hastalık getirir ve sıhhatini bozar, diye nasîhat etse, sen koruğu uğursuz addediyorsun deyip, o tabîbi kabahatli görür müsün?"

2953. Ve eğer müneccim sana dese ki: "Bugün sefer tedarikinde hiç öyle bir iş yapma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2953. Ve eğer müneccim sana dese ki: "Bugün yolculuk hazırlığında asla öyle bir iş yapma!"

"Besîç", genel olarak işe hazırlanmak ve özellikle yolculuk hazırlığı, kasıt ve irade anlamlarına gelir.

"Besîç", umumiyetle işe hazırlanmak ve husûsiyetle sefer tedariki ve kasd ve irâde ma'nâlarına gelir.

2954. Eğer müneccimin yüz kere yalanını görsen, bir iki kere doğru gelse satın alırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2954. Eğer müneccimin yüz kere yalanını görsen, bir iki kere doğru gelse satın alırsın.

Müneccimin (yıldızlara bakarak gelecekten haber verdiğini iddia eden kimse) birçok defa yalanını gördüğün hâlde, onun sözünün geçersizliğine hükmetmezsin. Bir iki defa sözü doğru çıktığı için, onun gaybdan verdiği habere inanırsın.

Müneccimin birçok def'a yalanını gördüğün halde, onun sözünün butlânına hükm etmezsin. Bir iki def'a sözü doğru çıktığı için, onun gâibden verdiği habere inanırsın.

2955. Bu bizim nücûmumuz asla hilaf olmadı. Onun sıhhati niçin senden gılâf içinde kaldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2955. Bu bizim yıldız ilmi bilgimiz asla gerçeğe aykırı olmadı. Onun doğruluğu niçin senden kılıf içinde kaldı?

Bu bizim yıldız ilmi bilgimiz, yani gaybdan haber vermemiz, asla hakikate aykırı olmadı ve yalan çıkmadı. Bu sebeple bizim sözümüzün doğruluğu niçin senden kılıf içinde ve perde arkasında kaldı? Yıldız falcısına inandığın kadar niçin bizim sözümüze inanmadın?

Bu bizim nücûmumuz, ya'ni gâibden haber vermemiz, asla hakîkate muhâlif olmadı ve yalan çıkmadı. Binâenaleyh bizim sözümüzün doğruluğu niçin senden gılâf içinde ve perde arkasında kaldı? Müneccime inandığın kadar niçin bizim sözümüze inanmadın?

2956. O tabib ve müneccim, zan cihetinden âgâh ederler; ve biz muhakkak iyândan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2956. O tabip ve müneccim, zan yönünden haber verirler; biz ise kesin olarak gözlemden.

Tabip, muayene ettiği kişinin hastalığını gözle görmez, zan ve tahmin üzerine hastalığı teşhis edip sana haber verir; müneccim de hayır ve şerri, aynı şekilde zan ve tahmin yönünden söyler. Bizler ise kesin olarak gördüğümüzü söyleriz.

Tabîb muayene ettiği kimsenin hastalığını re'ye'l-ayn görmez, zan ve tahmin üzerine hastalığı teşhîs edip seni âgâh eder; ve müneccim de hayır ve şerri, kezâ zan ve tahmin cihetinden söyler. Bizler ise muhakkak gördüğümüzü söyleriz.

2957. Dumanı ve ateşi kenardan münkirler tarafına hamle getirir görüyoruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2957. Dumanı ve ateşi kenardan inkârcılar tarafına hamle getirir görüyoruz.

Bu şerefli beyitte "Muhakkak cehennem şimdiki halde kâfirleri kaplamıştır" (Tevbe, 9/493) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Celâleddin Devvânî hazretleri Zevra kitabında "le-muhitatün" kelimesindeki "lâm"a hâl lâmı anlamını vermiştir. Bu şerefli beyit de bu anlamı doğrular. Yani "Biz peygamberler topluluğu bu dünya hayatının iç yüzüne de bakıp görürüz ki, şu an cehennemin dumanı ve ateşi inkârcılar tarafına hücum etmektedir."

Bu beyt-i şerifte وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةُ بالكافرين (Tevbe, 9/493) ya'ni "Muhakkak cehennem şimdiki halde kâfirleri kaplamıştır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Celâleddin Devvânî hazretleri Zevra kitabında لمحيطة (le-muhitatün) kelimesindeki "lâm"a lâm-ı hâliye ma'nâsını vermiştir. Bu beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı te'yid buyurur. Ya'ni "Biz enbiyâ tâifesi bu hayât-ı dünyeviyyenin iç yüzüne de nazar edip görürüz ki, el-an cehennemin dumanı ve ateşi münkirler tarafına hücum etmektedir."

2958. Sen bizim dilimiz, uğursuz olan falın kālidir diye "Bu makālden sus!" dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2958. Sen bizim dilimiz, uğursuz olan falın sözüdür diye "Bu sözden sus!" dersin.

Ey inkâr eden kişi, biz nasihat ettiğimiz zaman sen, bizim dilimiz uğursuz olan falın ta kendisidir, yani dilimizde uğursuzluk vardır, diye "Bu nasihat cinsinden olan sözden sus!" dersin. Hint nüshalarında "dil" yerine "ziyan" geçmektedir. Bu durumda anlam: "Bu sözden sus ki, uğursuz olan falın sözü bizim zararımızdır" demek olur.

Ey münkir, biz nasîhat ettiğimiz vakit sen, bizim dilimiz uğursuz olan falın ayn-ı kālidir, ya'ni dilimizde uğursuzluk vardır, diye "Bu nasîhat cinsinden olan kelâmdan sus!" dersin. Hind nüshalarında "zebân" yerine "ziyân" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: "Bu makālden sus ki, uğursuz olan falın kāli bizim ziyanımızdır" demek olur.

2959. Ey nasihatçilerin nasihatini dinlemeyen kimse, her nereye gidersen kötü fal seninledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2959. Ey nasihatçilerin nasihatini dinlemeyen kimse, her nereye gidersen kötü fal seninledir.

Ey azgın nefisli inkârcı, her nereye gidersen git, nefsinle beraber olduğun için, kötü fal her yerde seninle beraberdir ve sana, hakkında hayırlı nasihatleri dinletmez.

Ey azgın nefisli münkir, her nereye gidersen nefsinle beraber olduğun için, kötü fal her yerde seninle beraberdir ve sana, hakkında hayırlı nasîhatleri dinletmez.

2960. Bir engerek yılanı senin arkan üzere gider, o bir damdan görür, âgâh [2970] eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2960. Bir engerek yılanı senin arkan üzere gider, o bir damdan görür, haberdar eder.

İç âlemde yılan şekline dönüştürülmüş olan nefsinin, senin arkandan gittiğini iç âlemi gözlemleyen insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), kendi yüce makamından gördüğü bu yılandan seni haberdar eder.

Âlem-i bâtında yılan sûretine mesh olunmuş olan nefsinin, senin arkan sıra gittiğini âlem-i bâtını müşâhede eden insân-ı kâmil, kendi makām-ı âlîsinden gördüğü bu yılandan seni haberdar eder.

2961. Sen ona dersin: "Beni gamlı etme!" O der ki: "Hoş ol ve o söz vâki' oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2961. Sen ona dersin: "Beni gamlı etme!" O der ki: "Hoş ol ve o söz vâki' oldu!"

Seni yılandan haberdar eden insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dersin ki: "Benim keyfimi bozup beni gamlı etme!" O insân-ı kâmil de der ki: "Sen şimdilik hoş ol ve keyfine bak ve o benim haber verdiğim hâl gerçekleşmiştir."

Seni yılandan haberdar eden insân-ı kâmile dersin ki: "Benim keyfimi bozup beni gamlı etme!" O kâmil dahi der ki: "Sen şimdilik hoş ol ve keyfine bak ve o benim haber verdiğim hal vâki'dir."

2962. Vaktaki yılan senin boynuna ağız vurur, senin sürür istemekliğin acı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2962. Yılan senin boynuna ağız vurduğu zaman, senin sürur istemen acı olur.

2963. İmdi ona dersin ki: "Ey filan bu mu idi, niçin figānda yakanı yırtmadın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2963. Şimdi ona dersin ki: "Ey filan, bu muydu, niçin feryat ederek yakanı yırtmadın?"

Şimdi insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) haber verdiği hâlin hakikati ortaya çıktığı zaman, kendini kınayacağın yerde, ona çıkışıp dersin ki: "Ey filan, bana yapacağın iyilik bu kadarcık mıydı, niçin yakanı yırtıp feryat ederek arkamdan gelen felaketin varlığına beni ikna etmedin?"

İmdi kâmilin haber verdiği hakîkat-i hâl zâhir olduğu vakit, kendini levm edeceğin yerde, ona ta'rîz edip dersin ki: "Ey filân, bana yapacağın iyilik bu kadarcık mı idi, niçin yakanı yırtıp feryâd ederek arkamdan gelen felâketin vücuduna beni iknâ etmedin?"

2964. "Yahut yukarıdan bana bir taş vura idin, tâ ki bana o cidd, bu kötülük görüne idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2964. "Yahut yukarıdan bana bir taş vura idin, tâ ki bana o cidd, bu kötülük görüne idi!"

"Keşke yukarıdan bana taş atmak suretiyle o nasihatinin ciddiyeti ve bu arkamdan gelen kötülük bana görünseydi!"

"Kâşki yukarıdan bana taş atmak sûretiyle o nasîhatının ciddiyeti ve bu arkamdan gelen kötülük bana görüne idi!.."

2965. O der: "Zîrâ ki sen incinmişsin!", Sen dersin: "Beni iyi şad etmişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2965. O der: "Çünkü sen incinmişsin!", Sen dersin: "Beni iyi sevindirmişsin!"

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o belaya uğramış kişiye der ki: "Sen benim sözümden incinmiştin, taş atmak suretiyle seni fiilen nasıl uyarabilirdim? Ey belaya uğramış efendi!" Sen de ona dersin ki: "Beni zorlama ve şiddet kullanmakla uyarmadığından dolayı şimdi iyi mi sevindirmiş oluyorsun?"

İnsân-ı kâmil o bela-dîdeye der ki: "Sen benim kelâmımdan incinmiştin, taş atmak sûretiyle seni fiilen nasıl îkaz edebilirdim? Ey bela-dîde efendi!" Sen de ona dersinki: "Beni cebir ve şiddet isti'mâliyle îkaz etmediğinden dolayı şimdi iyi mi şâd etmiş oluyorsun?"

2966. Dedi: "Ben seni bu sıkı bağdan kurtarmak için nasihat ile civanmertlik ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2966. Dedi: "Ben seni bu sıkı bağdan kurtarmak için nasihat ile civanmertlik ettim."

O kâmil (olgun insan) cevaben dedi: "Ey belaya uğramış efendi, ben seni bu sıkı olan nefis bağından kurtarmak için nasihatlerimle fiilî cömertlik gösterdim." "Huşk", "kuru" anlamındadır, burada sıkı ve şiddetli anlamında kullanılmıştır.

O kâmil cevâben dedi: "Ey belâ-dîde efendi, ben seni bu sıkı olan nefis bağından kurtarmak için nasîhatlerimle sehâ-yı fiilî gösterdim." "Huşk", "kuru" ma'nâsınadır, burada sıkı ve şedîd ma'nâsında müsta'meldir.

2967. "Leîmlikten onun hakkını tanımadın, îzā ve tuğyan mayası yaptın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2967. "Leîmlikten onun hakkını tanımadın, îzā ve tuğyan mayası yaptın."

"Leîm", nefsi alçak olan kişiye denir. "Sen nefsinin alçaklığından dolayı benim nasihatlerimin hakkını tanımadın. Çünkü nasihatlerin hakkı dinlemek idi, sen dinlemedin. Aksine o nasihatlerimi bana eziyet ve azgınlık sermayesi yaptın.

"Leîm", nefsi alçak olan kimseye derler. "Sen nefsinin alçaklığından dolayı benim nasîhatlerimin hakkını tanımadın. Zîrâ nasîhatlerin hakkı dinlemek idi, sen dinlemedin. Belki o nasîhatlerimi bana eziyet ve azgınlık sermâyesi yaptın.

2968. Denî olan leîmlerin huyu bu olur, iyilik ettiğin vakit sana fenâlık eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2968. Denî olan leîmlerin huyu bu olur, iyilik ettiğin vakit sana fenâlık eder.

Aşağı tabiatlı olan alçak nefisli kimselerin bu huyu olur, senin yaptığın iyiliğe kötülükle karşılık verir.

Aşağı tabîatlı olan alçak nefisli kimselerin bu huyu olur, senin yaptığın iyiliğe fenâlıkla mukābele eder.

2969. Nefsi bu sabırdan münhanî et, zîrâ ki leîmdir ve onu iyilik düzeltmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2969. Nefsi bu sabırdan bük, çünkü o alçaktır ve onu iyilik düzeltmez.

Nefse çirkin görünen şeylere karşı sabretmek suretiyle o nefsi iki kat yap, çünkü o nefis zâtında alçak bir şeydir ve iyilik ile alçaklığını düzeltmez.

Nefse çirkin görünen şeylere karşı sabretmek sûretiyle o nefsi iki kat yap, zîrâ o nefis zâtında alçak bir şeydir ve iyilik ile alçaklığını ıslâh etmez.

2970. Bir kerîme ihsân etsen lâyık olur, o her birine yedi yüz waz verir. [2980]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2970. Bir kerîme ihsan etsen lâyık olur, o her birine yedi yüz ivaz verir.

Kerîm olan ruha ihsan ile muamele etsen lâyık olur. Çünkü o kerîm, bu yaptığın her bir ihsana karşılık yedi yüz karşılık ve bedel verir.

Kerîm olan rûhâ ihsân ile muamele etsen lâyık olur. Çünki o kerîm bu yaptığın her bir ihsâna mukābil yedi yüz ıvaz ve bedel verir.

2971. Bir leîme kahr ve cefâ ettiğin vakit, sana çok vefâlı bir bende olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2971. Bir alçağa kahır ve cefa ettiğin zaman, sana çok vefalı bir kul olur.

Kâfirler ve münafıklar alçak oldukları için Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de "Ey şanlı peygamberim, kâfirler ve münafıklara karşı cihat et ve onlara şiddetle muamele et!" (Tevbe, 9/73) buyurmuştur.

Kâfirler ve münafıklar leîm oldukları için Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظَ عَلَيْهِمْ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey nebiyy-i zîşânım, kâfirler ve münafıklara karşı cihâd et ve onlar üzerine şiddetle muâmele et!" buyurulmuştur.

2972. Kâfirler ni'met içinde cefâ ekerler; cehennem içindeki nidaları "Rabbena"dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2972. Kâfirler nimet içinde cefa ekerler; cehennem içindeki feryatları "Rabbimiz"dir.

Nasıl ki kâfirler dünyada nimet içinde bulunurlar ve diğer bir büyük nimet olmak üzere Yüce Allah onlara peygamber gönderir. Onlar bu ilahi nimetler içinde cefa ve zulüm tohumunu ekerler, çünkü alçaktırlar, iyilik yaramaz. Ahiret olduğu vakit cehenneme girip şiddetli muameleye maruz kalırlar; o vakit Allah'ı tanıyıp رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ (Mü'minûn, 23/107) yani "Ey Rabbimiz, bizi cehennemden çıkar, eğer küfre dönersek biz zalimler oluruz" diye feryat ederler.

O dünyanın cehenneminin ve bu dünyanın zindanının yaratılmasının hikmeti, انتيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً yani "İster istemez gelin" hükmünce kibirlilerin ibadethaneleri olması içindir.

Yüce Allah ahiret âleminde cehennem yarattı ve bu dünya âleminde de zahiri ve manevi hapisler ve zindanlar yarattı. Bu eziyet ve meşakkat yerlerinin yaratılmasındaki hikmet, ilahi emre muhalefet eden kibirlilerin ibadethaneleri olması içindir. Çünkü onlar yalnız aciz kaldıkları vakit istemeyerek "Allah" derler. Mütevazılar ise isteyerek "Allah" derler. Nasıl ki Secde suresinde انتيا طوعاً أوْ كَرْهاً (Fussilet, 41/11) ["İsteyerek veya istemeyerek gelin!"] buyurulmuştur.

Nitekim kâfirler dünyâda ni'met içinde bulunurlar ve diğer bir ni'met-i uzmâ olmak üzere Hak Teâlâ onlara peygamber gönderir. Onlar bu niam-i ilâhiyye içinde cefâ ve zulüm tohumunu ekerler, çünkü leîmdirler iyilik yaramaz. Vaktāki âhiret olur cehenneme girip şiddetli muâmeleye maʼrûz kalırlar; o vakit Allah'ı tanıyıp رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ (Mü'minûn, 23/107) ya'ni "Yâ Rabbenâ bizi cehennemden çıkar, eğer küfre avdet edersek biz zâlimler oluruz" diye feryâd ederler.

O cihânın cehenneminin ve bu cihânın zindânının halk olunmasının hikmeti, انتيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً ya'ni "İster istemez gelin" hükmünce mütekebbirlerin ibadethâneleri olmak içindir

Hak Teâlâ hazretleri âlem-i âhirette cehennem yarattı ve bu dünyâ âleminde de sûrî ve ma'nevî hapisler ve zindanlar yarattı. Bu renc ve meşakkat mahallerinin yaradılmasındaki hikmet emr-i ilâhîye muhalefet eden mütekebbirlerin ibadethâneleri olmak içindir. Çünki onlar yalnız âciz kaldıkları vakit kerhen "Allah" derler. Mütevazi'ler ise tav'an "Allah" derler. Nitekim sûre-i secdede انتيا طوعاً أوْ كَرْهاً (Fussilet, 41/11) ["İsteyerek veya istemeyerek gelin!"] buyurulmuştur.

2973. Zîrâ leîmler cefâ içinde sâfî olurlar, vefâ gördükleri vakit ise cefâ edici olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2973. Çünkü alçak kişiler cefa içinde saf olurlar, vefa gördükleri zaman ise cefa edici olurlar.

2974. İmdi onların taatlerinin mescidi cehennemdir; vahşî kuşun ayağının bağı tuzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2974. Şimdi onların ibadetlerinin mescidi cehennemdir; vahşi kuşun ayağının bağı tuzaktır.

"Fah", kafes, ökse ve kapan gibi kuş tuzağı anlamındadır. Türkçede "fak" derler; ve nasıl ki "faka bastı" denir. Yani "Baş kaldıranların benlikleri azap ile yok olur ve onlar ancak cehennemde Hakk'a itaat ederler. Nasıl ki vahşi kuşun ayağının bağı tuzaktır. Yani kafeste hapsedilir. Evcil kuşlar ise serbest gezerler.

"Fah", kafes ve ökse ve kapan gibi kuş tuzağı ma'nâsınadır. Türkçe "fak" derler; ve nitekim "faka bastı" denir. Ya'ni "Serkeşlerin enâniyetleri azâb ile zâil olur ve onlar ancak cehennemde Hakk'a mutî' olurlar. Nitekim vahşî kuşun ayağının bağı tuzaktır. Ya'ni kafeste habs olunur. Ehlî kuşlar ise serbest gezerler.

2975. Zindan alçak hırsızın ibadethanesidir. Onun için mukîm olarak Hakk'ı zakir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2975. Zindan, alçak hırsızın ibadethanesidir. Bu sebeple orada sürekli olarak Hakk'ı zikreder.

2976. Mâdemki beşerden maksûd ibadet idi, mütekebbirin ibadet mahalli cehennem oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2976. Mademki insandan maksat ibadet idi, kibirlenenin ibadet yeri cehennem oldu.

Yüce Allah, "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zâriyât, 51/56) buyurduğu için, insanın yaratılışından ilahi maksat, onun ibadet etmesi ve peygamberleriyle gönderdiği emirleri yerine getirmesi idi. Halbuki insanlar iki kısma ayrıldılar: Bir kısmı bu dünyada itaat etti ve kendisinden beklenen yaratılış amacına karşı gelmedi. Bir kısmı da kibir ve inat edip peygamberlere karşı geldiler ve ilahi emre itaati alçalma saydılar. Bu dünyada yaratılış amacına aykırı hareket etmiş oldular. Halbuki Yüce Allah'ın maksat ve iradesine karşı gelmek imkânsızdır. Bu sebeple o kibirlenenlerin ibadet etmeleri için Yüce Allah ahiret hayatında onlara ibadet yeri olmak üzere cehennemi tahsis etti. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: "Benim ibadetimden büyüklük taslayanlar, zelil oldukları halde cehenneme gireceklerdir." (Gâfir, 40/60). "Gerden-keş", kibirlenen ve inatçı demektir; ve "sakar", cehennemin bir tabakasının ismidir.

Hak Teâlâ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعبدون (Zâriyât, 51/56) ya'ni "Ben ins ve cinni ancak ibâdet için yarattım" buyurduğu cihetle, insanın halkından maksûd-i ilâhî onun ibâdet etmesi ve peygamberleriyle gönderdiği emirlerini tutması idi. Halbuki insanlar iki kısma ayrıldılar: Bir kısmı bu dünyâda itaat etti ve kendisinden beklenen kasd-ı hilkate muhalefet etmedi. Bir kısmı da kibir ve inâd edip peygamberlere muhalefet ettiler ve emr-i ilâhîye itâati tezellül addettiler. Bu dünyâda kasd-ı hilkate muhâlif hareket etmiş oldular. Halbuki Hak Teâlâ hazretlerinin kasd ve irâdesine muhalefet mümkin değildir. Binâenaleyh o mütekebbirlerin ibâdet etmeleri için Hak Teâlâ hayât-ı uhreviyyede onlara ma'bed olmak üzere cehennemi tahsîs etti. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ (Gâfir, 40/60) ya'ni "Benim ibadetimden istikbâr edenler, zelîl oldukları halde cehenneme gireceklerdir. "Gerden-keş", mütekebbir ve muannid demektir; ve "sakar", cehennemin bir tabakasının ismidir.

2977. Ademînin her işte isti'dâdı vardır, fakat ondan maksûd bu hizmet olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2977. İnsanın her işte yatkınlığı vardır, fakat ondan maksat bu hizmet olmuştur.

İnsanın her işte ve her bir ilimde yatkınlığı vardır. Nitekim bu kadar ince sanatlar ve şaşırtıcı keşifler ortadadır. Fakat bunların hepsi bu dünyevî görünen hayata ilişkindir. İnsanın kendisi kalıcı olmadığı gibi, üzerinde yaşadığı yerküre de kalıcı değildir ve elbette onun bir gün uzayda bozulup gideceği bilimsel olarak dahi kabul edilmiştir. Şimdi bu fani cisim ile fani âlem üzerinde onun ortaya çıkışından elbette bir maksat vardır ki, onu Yüce Allah peygamberleri aracılığıyla kullarına bildirmiştir ve o maksat da kalıcı olan Hakk'a ibadet ve kulluk etmektir.

İnsanın her işte ve her bir ilimde isti'dâdı vardır. Nitekim bu kadar sanâyi'-i latîfe ve keşfiyyât-ı acîbe meydândadır. Fakat bunların hepsi bu hayât-ı zâhiriyye-i dünyeviyyeye taalluk eder. İnsanın kendi bâkî olmadığı gibi, üzerinde yaşadığı küre-i arz dahi bâkî değildir ve elbette onun bir gün fezâda bozulup gideceği fennen dahi kabûl edilmiştir. İmdi bu fânî cisim ile fânî âlem üzerinde onun zuhûrundan elbette bir maksûd vardır ki, onu Hak Teâlâ enbiyâsı vâsıtasıyla kullarına bildirmiştir ve o maksûd dahi bâkî olan Hakk'a ibâdet ve kulluk etmektir.

2978. Bu "Mâ halaktü'l-cinn ve'l-ins"i oku, cihandan maksud ibadetin gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2978. Bu "Cinleri ve insanları yaratmadım" ayetini oku, dünyadan maksat ibadetten başkası değildir.

Bu وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) yani "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etmeleri için yarattım" ayet-i kerimesini oku. Ve bu ayet-i kerimenin yüce anlamından anlaşılan şudur ki, bu fani cismin ve dünyanın yaratılmasından maksat, Hakk'a ibadet etmek ve O'nu tanımaktan başka bir şey değildir. Bir kimse bütün dünyevi ilimlerde uçsuz bucaksız bir deniz olsa, fakat Hakk'ı tanımasa ve O'na kulluk etmese, hiçbir hizmet yapmamış olarak ahiret alemine gider.

Bu وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ya'ni "Ben ins ve cinni ancak ibâdet etmeleri için yarattım" âyet-i kerîmesini oku. Ve bu âyet-i kerî-menin müfâd-ı âlîsinden anlaşılan budur ki, bu fânî cismin ve cihânın yaratılmasından maksûd, Hakk'a ibâdet etmek ve O'nu tanımaktan başka bir şey değildir." Bir kimse bilcümle ulûm-i dünyeviyyede bir bahr-i bî-pâyan olsa, fakat Hakk'ı tanımasa ve O'na kulluk etmese, hiçbir hizmet yapmamış ola-rak âlem-i âhirete gider.

2979. Gerçi kitabdan maksûd o fenn olur, eğer sen onu yastık dahi yaparsan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2979. Gerçi kitaptan maksat o ilim olur, eğer sen onu yastık dahi yaparsan olur.

Örneğin, herhangi bir ilme ait yazılmış olan bir kitaptan maksat o ilmin öğrenilmesi olur. Fakat sen onun öğrenilmesiyle meşgul olmayıp yastık yapsan, "olmam" demez, sana yastıklık da eder. Bunun gibi bu kâinat kitabından asıl maksat Hakk'a hizmet ve ibadettir. Sen bu kitabı, yaratıldığı şeyin aksine kullanabilirsin.

Meselâ herhangi bir fenne âid yazılmış olan bir kitabdan maksûd o fennin tahsîli olur. Fakat sen onun tahsîliyle meşgül olmayıp yastık yapsan, olmam demez, sana yastıklık da eder. Bunun gibi bu kitâb-ı kâinâttan maksûd-i aslî Hakk'a hizmet ve ibâdettir. Sen bu kitabı, halk olunduğu şeyin hilafına kullanabilirsin.

2980. Fakat ondan maksûd bu yastık olmadı, ilim ve ma'rifet ve irşad ve fâ-[2990] ide idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2980. Fakat ondan maksat bu yastık olmadı, ilim ve marifet ve irşat ve fayda idi.

2981. Eğer sen kılıcı bir çivi yaptın ise, zafer üzerine idbârı ihtiyâr ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2981. Eğer sen kılıcı bir çivi yaptıysan, zafer üzerine yenilgiyi tercih ettin.

Yani "Kılıcı savaşta kullanmak için yaparlar. Fakat bu amaçla yapılmış olan bir kılıcı duvara çakıp bir çivi yaptıysan, düşmana karşı zafer yerine yenilgiyi tercih etmiş oldun. Çünkü elinde silahın kalmadı."

Ya'ni "Kılıcı harpte kullanmak için yaparlar. Fakat bu maksadla yapılmış olan bir kılıcı duvara mıhlayıp bir çivi yaptın ise, düşmana zafer üzerine idbâr-ı hezîmeti ihtiyâr etmiş oldun. Çünki elinde silâhın kalmadı."

2982. Gerçi beşerden maksud ilim ve hüdâdır, fakat her bir âdem için bir ma'bed vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2982. Gerçi insandan maksat ilim ve doğru yolu bulmaktır, fakat her bir insan için bir ibadet yeri vardır.

Bu şerefli beyitte önemli bir hakikat açıklanır. Şöyle ki: Yukarıda insanın yaratılışından maksadın, Zâriyât suresi 51/56. ayet-i kerimesi uyarınca ("Ben ins ve cinni ancak ibadet etmeleri için yarattım") ibadet olduğu açıklanmıştı; ve ibadet bilinmeyen bir şeye olmaz, mutlaka idrak olunan şeye olur. Ve Yüce Allah, İsra suresi 17/23. ayetinde ("Senin Rabbin ancak kendisinden başkasına ibadet etmemenizi kaza etti") yani "Senin Rabbin ancak kendisinden başkasına ibadet etmemenizi takdir etti" buyurur. Halbuki bu âlemde Hakk'ın gayrına ibadet edenler çoktur. Hak bir şeyi kasd etsin ve o kasdın gerçekleşmesine hüküm de etsin de, âlemde onun aksine bir şey meydana gelsin, bu mümkün olur mu? Şerefli beyit bu soruya cevaptır ve bu cevabın açıklanması için bir giriş gerekir: Bilinmeli ki, kulların her biri ilahi isimlerden bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir) ve o isim onun özel Rabbi olup, o kul ancak o özel Rabbin kendisine verdiği şeyle ortaya çıkar; ve özel Rabbin ona verdiği şey de kulun sabit hakikatinin yatkınlık diliyle talep ettiği şeydir. Buna göre kullar, özel Rablerinin kendilerine verdiği şeyle ayırt edilirler. Ve kullar arasındaki ayrım, özel kişiler arasındaki ayrımdır. Ve özel kişiler ise birbirlerinden zâtî özellikleriyle ayrılırlar. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlama işaret ederek birinci ciltte "Evvelâ dinle ki, muhtelif olan halk, ya'dan elif'e kadar muhtelif candırlar" (C.I, 2955) buyurmuşlardı. Şimdi, kullar ile Hak arasındaki ahid (sözleşme) iki çeşittir: Birisi küllî (genel), diğeri cüz'îdir (parçalı). Küllî ahid, ilahi olan kuşatıcı isim ile kullar arasında meydana gelir ve cüz'î ahid ise bu özel kişilerden her biri ile onların kulları arasındaki ahiddir. İşte bu hakikate göre herkes Allah'ın kuludur. Fakat her bir kul, hâkim olan isimler yönünden Hakk'a tapar. Böyle olunca herkesin bir inancı ve kendisine özgü bir ilmi vardır. Başka birisinde kendi inancının dışında olan bir inancı gördüğünde onu geçersiz sayar; ve her bir kul kendi Rabbinin doğru yolu üzerinde yürür, ve bu isimlerin her biri kendi kullarından razıdır ve her birinin doğru yolunun sonu başkadır. Örneğin Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin doğru yolunun sonu cennet olup Ahkâf suresi 46/19. ayet-i kerimesi uyarınca ("Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır") her birinin doğru yolunun sonu olan cennette de sonsuz dereceler vardır. Ve aynı şekilde Mudill (saptıran) isminin doğru yolunun sonu da cehennem olup Hicr suresi 15/44. ayet-i kerimesi uyarınca ("Cehennemin yedi kapısı vardır. Her bir kapı için cehennem cinsinden taksim olunmuş cüz' vardır") sonsuz derekeler (cehennem katları) vardır. Böyle olunca bu dünyada ve ahirette her bir insan için özel Rabbinin hükmüne göre bir ibadet yeri vardır. "Ma'bed" kelimesi ism-i mef'ûl (edilgen isim) olursa [yani "mu'bed"], "bir ibadet olunmuş" vardır demek olur. İsm-i mekân (yer ismi) olursa [yani "ma'bed"], "bir ibadet mahalli vardır" demek olur; ve ism-i âlet (araç ismi) olursa [yani "mi'bed"], "bir âlet ve ibadet sebebi vardır" demek olur.

Bu beyt-i şerifte mühim bir hakîkat beyan buyurulur. Şöyle ki: Yukarıda insanın hilkatinden maksûd وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ["Ben ins ve cinni ancak ibâdet etmeleri için yarattım"] âyet-i kerîmesi mûcibince ibâdet olduğu beyân buyurulmuş idi; ve ibâdet bilinmeyen bir şeye olmaz, mutlak idrâk olunan şeye olur. Ve Hak Teâlâ hazretleri sûre-i İsra'da وَقَضَىٰ رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) ya'ni "Senin Rabb'in ancak kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi kazâ etti" buyurulur. Halbuki bu âlemde Hakk'ın gay- rına ibâdet edenler çoktur. Hak bir şeyi kasd etsin ve o kasdın vukūuna hüküm dahi etsin de, âlemde onun hilafı vâki' olsun, bu mümkin olur mu? Beyt-i şerîf bu suâle cevabdır ve bu cevabın tavzîhi için bir mukaddime îcâb eder: Ma'lûm olsun ki, kulların her biri esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o isim onun Rabb-i hâssı olup, o kul ancak o Rabb-i hâssın kendisine verdiği şeyle zâhir olur; ve Rabb-i hâssın ona verdiği şey dahi abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şeydir. Binâenaleyh ibâd Rabb-i hâslarının kendilerine verdiği şeyle temeyyüz ederler. Ve kullar arasındaki temeyyüz erbâb-ı hâssa arasındaki temeyyüzdür. Ve erbâb ise yekdîgerinden havâss-ı zâtiyyeleriyle ayrılırlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâya işâreten I. cildde اولا بشنو که خلق مختلف مختلف جانند از یا تا الف ["Evvelâ dinle ki, muhtelif olan halk, ya'dan elif'e kadar muhtelif candırlar" C.I, 2955] buyurmuşlar idi. İmdi, kullar ile Hak arasındaki ahid iki nevi'dir: Birisi küllî, dîgeri cüz'îdir. Ahd-i küllî ism-i câmi'-i ilâhî ile kullar arasında vâki'dir ve ahd-i cüz'î bu erbâbdan her birisi ile onların abdleri arasındaki ahiddir. İşte bu hakîkate binâen herkes Allah'ın kuludur. Fakat her bir kul esmâ-i hâkime cihetinden Hakk'a tapar. Böyle olunca herkesin bir i'tikādı ve kendisine mahsûs bir ilmi vardır. Başka birisinde kendi i'tikādının gayrı olan bir i'tikādı gördükte onu ibtâl eder; ve her bir abd kendi Rabb'inin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür, ve bu isimlerin her biri kendi abdlerinden râzıdır ve her birinin sırât-ı müstâkîminin nihâyeti başkadır. Meselâ ism-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîminin nihayeti cennet olup وَلَكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا (Ahkāf, 46/19) ["Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesi mûcibince her birinin sırât-ı müstakîminin nihâyeti olan cennette de derecât-ı bî-nihâye vardır. Ve kezâ ism-i Mudill'in sırât-ı müstakîminin nihâyeti dahi cehennem olup لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابِ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ (Hicr, 15/44) ya'ni "Cehennemin yedi kapısı vardır. Her bir kapı için cehennem cinsinden taksîm olunmuş cüz' vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince derekât-ı bî-nihâye vardır. Böyle olunca bu dünyada ve âhirette her bir âdem için Rabb-i hâssının hükmüne göre bir ma'bed vardır. "Ma'bed" kelimesi ism-i mef'ûl olursa [ya'ni "mu'bed"], "bir ibadet olunmuş" vardır demek olur. İsm-i mekân olursa [ya'ni 'ma'bed"], "bir ibâdet mahalli vardır" demek olur; ve ism-i âlet olursa [ya'ni "mi'bed"], "bir âlet ve sebeb-i ibâdet vardır" demek olur.

2983. Kerîm olan âdemin mi'bedi senin ona ikram etmendir, leîm olan ademin mi'bedi senin onu sakîm etmendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2983. Cömert insanın ibadet aracı, senin ona ikram etmendir; alçak insanın ibadet aracı ise senin onu hasta etmendir.

Ankaravî hazretleri "mi'bed" kelimesini alet ismi olarak almış ve bu zikredilen anlamı vermiştir. Ve bu beytin ikinci mısraı, yukarıda geçen 2973 numaralı beyitte anılan "Çünkü alçaklar cefa içinde saf olurlar ve vefa gördükleri zaman ise cefa edici olurlar" anlamını teyit eder. Yani "Cömert olan adam senden ikram görünce, bu cömertliğin şükrünü yerine getirmek için sana hizmet eder ve bu ikram, onun kulluğuna sebep ve araç olur. Alçak olan adam ise senden ikram gördükçe şımarır ve rezilliğe başlar. Bu sebeple ona karşı zorlama ve şiddet gereklidir; ve bu zorlama ve şiddet onun sana karşı kulluğuna sebep ve araç olur." Hint şarihleri "ma'bed" kelimesini mekan ismi ve "ekremtühü" ve "eskamtühü" kelimelerini de mütekellim (birinci tekil şahıs) kipinde almışlardır. Bu durumda anlam "Cömert olan adamın ibadethanesi benim ona ikram etmemdir, alçak olan adamın ibadethanesi de benim onu hasta etmemdir" demek olur.

Ankaravî hazretleri معبد [mi'bed] kelimesini ism-i âlet olarak almış ve bu zikr olunan ma'nâyı vermiştir. Ve bu beytin ikinci mısrâ'ı yukarıda geçen 2973 numaralı beyitte mezkûr “Zîrâ leîmler cefâ içinde sâfî olurlar ve vefâ gördükleri vakit ise cefâ edici olurlar" ma'nâsını te'yid buyurur. Ya'ni "Kerîm olan adam senden ikrâm görünce, bu keremin şükrünü îfâ için sana hizmet eder ve bu kerem, onun bendeliğine sebep ve âlet olur. Leîm olan adam ise senden ikrâm gördükçe şımarır ve rezâlete başlar. Binâenaleyh ona karşı cebir ve şiddet lâzımdır; ve bu cebir ve şiddet onun sana karşı bendeliğine sebep ve âlet olur. Hind şarihleri معبد [ma'bed] kelimesini ism-i mekân ve اکرمته ve اسقمته kelimelerini de mütekellim sîğası üzre almışlardır. Bu sûrette ma'nâ "Kerîm olan adamın ibadethânesi benim ona ikrâm etmemdir, leîm olan adamın ibadethânesi de benim onu sakîm etmemdir" demek olur.

2984. Muhakkak leîm olanlara vur, tâ ki mutî olsunlar. Muhakkak kerîm olanlara ver, tâ ki meyve versinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2984. Muhakkak ki alçaklara vur ki itaat etsinler. Muhakkak ki cömertlere ver ki meyve versinler.

"Baş eğmek", itaat etmekten kinayedir. Yani "Alçak olan kimseler zorlama ve şiddetle itaat edecekleri için onlara vur! Ve cömert olanlar ikram ile itaat meyvesini vereceklerinden onlara da ihsan ve ikram et!"

"Ser nihâden", mutî' olmaktan kinâyedir. Ya'ni "Leîm olan kimseler cebir ve şiddetle itâat edecekleri cihetle onlara vur! Ve kerîm olanlar ikrâm ile meyve-i tâatı vereceklerinden onlara da in'am ve ikrâm et!"

2985. Şübhesiz Hak her iki mescidi yarattı, onlar için cehennemi ve bunlar için mezîdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2985. Şüphesiz Hak, her iki mescidi yarattı; onlar için cehennemi ve bunlar için fazlalığı.

Kerem sahibi olanlara ihsan ile, alçaklara da şiddetle muamele etmek gerektiği için şüphesiz Yüce Allah hazretleri her iki mescidi, yani cenneti ve cehennemi yarattı. Mutlu olanlar Hakk'ın cennete ait tecellilerini müşahede edip Hakk'ı anarlar ve O'na zikir ile kulluk ederler; bedbaht olanlar ise cehenneme ait tecellileri müşahede edip Hakk'ı zikrederler ve bu zikir ile Hakk'a kulluk ederler. Bu ibadet ve zikir tabiidir, teklifî (zorunlu) değildir, tabiatın sevk etmesiyle meydana gelir. Cennete ait tecellilerin müşahedesi, cehenneme ait tecellilerin müşahedesinden daha yüce ve daha tamdır. Bu sebeple mutlu olanlar daha tam bir müşahede içindedir ve bedbaht olanlar daha eksik bir müşahede içindedir. Bu hikmete dayanarak Yüce Allah bedbahtlar için cehennemi ve mutlu olanlar için nimetin fazlalığını yarattı.

Kerîmlere in'âm ile ve leîmlere de şiddetle muâmele lâzım olduğu için şübhesiz Hak Teâlâ hazretleri her iki mescidi, ya'ni cenneti ve cehennemi yarattı. Saîd olanlar Hakk'ın tecelliyât-ı cinâniyyesini müşâhede edip Hakk'ı yâd ederler ve ona zikr ile kulluk ederler; ve şakîler tecelliyât-ı cehennemiyyeyi müşâhede edip Hakk'ı zikr ederler ve bu zikir ile Hakk'a kulluk ederler. Ve bu ibâdet ve zikir tabîîdir, teklîfî değildir, sevk-ı tabîatla vâki' olur. Ve tecelliyât-ı cinâniyyenin müşâhedesi tecelliyât-ı cehennemiyyenin müşâhedesinden a'lâ ve etemdir. Binâenaleyh saîd olan müşâhede-i etemde ve şakî olanlar müşâhede-i enkasdadır. Bu hikmete binâen Hak Teâlâ şakîler için cehennemi ve saîdler için ni'metin ziyâdeliğini yarattı.

2986. Mûsa Kudüs'te küçük kapı yaptı, tâ ki iç ağrısı olan kavim başı aşağı getirsinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2986. Musa Kudüs'te küçük kapı yaptı ki, iç ağrısı olan kavmi baş aşağı getirsinler.

takdirindedir. "Zahîr", iç ağrısı ve karın ağrısı anlamındadır. Zorba ve kibirli olan kavme "iç ağrısı" denilmiştir. Yani "Musa (a.s.) Kudüs-i Şerif'te yaptığı kalenin duvarındaki kapıyı küçük yaptı ki, asla baş eğmek şanlarından olmayan zorba ve kibirliler, o kaleye girerken başlarını eğmeye mecbur olsunlar.

takdirindedir. "Zahîr", iç ağrısı ve karın ağrısı ma'nâsınadır. Cebbâr ve mütekebbir olan kavme "iç ağrısı" ta'bîr buyurulmuştur. Ya'ni "Mûsâ (a.s.) Kuds-i Şerîf'te yaptığı hisârın duvarındaki kapıyı küçük yaptı, tâ ki aslâ baş eğmek şanlarından olmayan cebbâr ve mütekebbirler, o hisâra girerken başlarını eğmeğe mecbûr olsunlar.

2987. Zîra ki başları yüksekte cebbar idiler; cehennem o küçük kapı ve niyaz kapısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2987. Çünkü başları yüksekte olan zorbalar idiler; cehennem o küçük kapı ve niyaz kapısıdır.

Yani "O topluluk, kibir ve azametleri sebebiyle başları yüksekte olan zorbalar idiler. Ancak böyle küçük kapıdan girerken doğal olarak baş eğmek zorunda kalırlardı. İşte cehennem de kötü kişiler için böyle küçük bir kapıdır ve niyaz kapısıdır." Bu anlama göre Mevlevî tarikatında baş eğmek ve rükû etmek usulü vardır.

بیان آن که حق تعالی صورت ملوك را سبب مسخر کردن جباران که مسخر حق نباشند ساخته است چنان که موسی عليه السلام باب صغير ساخت بر ربض قدس جهت رکوع جباران بنی اسرائیل وقت در آمدن که ادخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَ قُولُوا حِطَّةٌ

Onun açıklaması şudur ki Yüce Allah, kralların suretini, Hakk'a boyun eğmeyen zorbaları boyun eğdirmesinin sebebi yapmıştır. Nitekim Musa (a.s.) Kudüs-i Şerif'in hisar duvarı üzerine, İsrailoğulları zorbalarının içeriye girme vaktinde rükû etmeleri için küçük bir kapı düzenledi ki "Kapıdan secde ederek girin ve 'hıtta' deyin!" buyurulmuştur.

"Rabaz" (رض) şehrin etrafı ve her şeyin etrafı ve kalenin etrafı anlamındadır. Kalenin etrafı duvar olduğu için burada "duvar" anlamı verilmiştir. Zikredilen ayet-i kerime Bakara suresinde yer almaktadır. Şerefli anlamı "Ey İsrailoğulları, secde ediciler olduğunuz halde kapıdan giriniz ve 'hıtta' lafzını söyleyiniz!" (Bakara, 2/158) demektir. Hıtta (حطة) kelimesinin anlamı hakkında ihtilaf (görüş ayrılığı) vardır. İmam Ali (kerremallâhü vechehu) efendimiz, besmele ibaresinin karşılığıdır buyururlar; ve İkrime hazretleri de "lâ ilâhe illallah" demektir, buyurur. Ve bazıları da, İsrailoğulları dilinde "istiğfar kelimesi"dir, derler.

Ya'ni "O tâife kibir ve azametleri sebebiyle başları yüksekte cebbâr idiler. Ancak böyle küçük kapıdan girerken tab'an baş eğmek mecbûriyetinde kalırlar idi. İşte cehennem dahi şakîler için böyle küçük kapıdır ve niyâz kapısıdır." Bu ma'nâya binâen tarîkat-ı mevleviyyede baş eğmek ve rükû' etmek usûlü vardır.

بیان آن که حق تعالی صورت ملوك را سبب مسخر کردن جباران که مسخر حق نباشند ساخته است چنان که موسی عليه السلام باب صغير ساخت بر ربض قدس جهت رکوع جباران بنی اسرائیل وقت در آمدن که ادخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَ قُولُوا حِطَّةٌ

Onun beyânındadır ki Hak Teâlâ mülûkün sûretini, Hakk'ın müsahharı olmayan cebbarları müsahhar etmesinin sebebi yapmıştır. Nitekim Mûsâ (a.s.) Kuds-i Şerîf'in hisar duvarı üzerine, Benî-İsrail cebbarlarının içeriye gelmek vaktinde rükû' için küçük kapı tertib etti ki وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَ قُولُوا حِطَّةٌ buyurulmuştur

"Rabaz" (رض) şehrin etrafı ve her şeyin etrafı ve kalenin etrâfi ma'nâsınadır. Kalenin etrafı duvar olduğu için burada "duvar" ma'nâsı verilmiştir. Zikr olunan âyet-i kerîme sûre-i Bakara'da vâki'dir. Ma'nâ-yı şerîfi "Ey Benî İsrâîl, secdeler edici olduğunuz halde kapıdan giriniz ve "hıtta" lafzını söyleyiniz!" (Bakara, 2/158) demek olur. Hitta (حطة) kelimesinin ma'nâsı hakkında ihtilaf vardır. İmam-ı Alî (kerremallâhü vechehu) efendimiz بسم الله الرحمن الرحيم (bis-millâhi'r-rahmâni'r-rahîm) ibâresinin mukābilidir buyururlar; ve İkrime haz-retleri de لا اله الا الله (lâ ilâhe illallah) demektir, buyurur. Ve ba'zıları dahi, Benî İsrâîl lisânında "kelime-i istiğfâr"dır, derler.

2988. Agah ol, öyle ki Hak etten ve kemikten olan şahlardan bir küçük kapı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2988. Bil ki, Yüce Allah etten ve kemikten olan şahlardan küçük bir kapı yaptı.

2989. Ehl-i dünya onlara secde ederler, çünkü Kibriya'nın secdesine düşmandırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2989. Dünya ehli onlara secde ederler, çünkü Kibriya'nın secdesine düşmandırlar.

Yüce Allah, etten ve kemikten olan şahların ve hükümdarların varlıklarını, bu zikredilen küçük kapı mesabesinde kıldı. Dünya ehli, Hakk'a karşı boyun eğip alçalmadıkları hâlde, onlara karşı alçalırlar. Ve Hakk'ın huzurunda namaz kılıp secdeye varmayı zillet sayarlar.

Etten ve kemikten olan şâhların ve hükümdarların vücûdlarını Hak Teâlâ hazretleri, bu zikr olunan küçük kapı mesâbesinde yaptı. Ehl-i dünyâ Hakk'a karşı serfürû ve tezellül etmedikleri hâlde onlara karşı tezellül ederler. Ve Hakk'ın huzûrunda namaz kılıp secdeye yatmayı zillet addederler.

2990. Bir gübrelikçiği onların mihrabı yaptı; o mihrabın adı bey ve pehlivandır. [3000]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2990. Bir gübrelikçiği onların mihrabı yaptı; o mihrabın adı bey ve pehlivandır. [3000]

"Sergîn", gübre ve "dân" yer edatıdır ve "kâf" küçültme içindir ki, bu küçültme de, aşağılama anlamındadır. Ve "gübrelikçik" ifadesinden maksat da insan bedenidir. Yani "Yüce Allah, kendisine karşı alçakgönüllülük göstermeyen dünya ehline, gübre mahalli olan beylerin ve pehlivanların bedenlerini ve suretlerini mihrap yaptı, onlar bunların önünde eğilirler."

"Sergîn", gübre ve "dân" edât-ı mekân ve "kâf" tasgîr içindir ki, bu tasgîr de, tahkîr ma'nâsınadır. Ve “gübrelikçik" ta'bîrinden maksad dahi cism-i beşerdir. Ya'ni "Hak Teâlâ kendisine karşı tezellül etmeyen ehl-i dünyâya gübre mahalli olan beylerin ve pehlivanların cisimlerini ve sûretlerini mihrab yaptı, onlar bunların önünde eğilirler."

2991. Bu pâke mensub olan hazretin lâyıkı değilsiniz; pâkler şeker kamışı, siz boş kamışsınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2991. Bu temiz olana mensup olan hazretin lâyığı değilsiniz; temizler şeker kamışı, siz boş kamışsınız.

Ey gübre yeri olan cisimleri mihrap yapan dünya ehli! Temiz olana mensup Yüce Allah'ın yahut Yüce Allah'ın halifeleri olan insân-ı kâmillerin huzuruna lâyık değilsiniz ki, Allah'ın ve O'nun halifelerinin muhabbetini mihrap edinesiniz. Size lâyık olan mihrap, böyle gübre yeri olan hükümdarların ve beylerin ve pehlivanların cisimleridir. Temiz olan insân-ı kâmiller de cisim iseler de, onlar şeker kamışıdır; onlarda kesin bilgi nuru ve irfan zevki vardır. Sizler ise boş kamışsınız, kesin bilgi nurundan ve irfan zevkinden uzaksınız.

Ey gübre mahalli olan cisimleri mihrab yapan ehl-i dünya! Pâke mensûb olan Hz. Hakk'ın veyâhut Hz. Hakk'ın halîfeleri olan insân-ı kâmillerin huzûruna lâyık değilsiniz ki, Hakk'ın ve O'nun halîfelerinin muhabbetini mihrâb ittihâz edesiniz. Size lâyık olan mihrab böyle gübre mahalli olan hükümdarların ve beylerin ve pehlivanların cisimleridir. Pâk olan insân-ı kâmiller dahi cisim iseler de, onlar şeker kamışıdır; onlarda nûr-i yakîn ve zevk-ı irfân vardır. Sizler ise boş kamışsınız, nûr-i yakînden ve zevk-ı irfandan ârîsiniz.

2992. Bu alçaklar o köpeklere hâzı' olurlar; arslanlara ârdır ki onu tasdîk etsinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2992. Bu alçaklar o köpeklere boyun eğerler; aslanlara ise onları onaylamak ar gelir.

"Alçaklar"dan kasıt dünya ehlidir. Çünkü dünya aşağı bir âlemdir. Aşağı olana meyleden ve muhabbet eden elbette aşağı olur. "Köpekler"den kasıt ise zâlim ve kibirli olan hükümdarlar ve beyler ile maddî kuvvete sahip pehlivanlardır. Yani "Bu alçak olan dünya ehli, zâlim hükümdarların ve beylerin zenginliklerine ve rütbelerine tamah ederek onların önünde alçakgönüllü olurlar." Halbuki hadîs-i şerifte "Kim ki zenginliği için bir zengine ikram ederse, muhakkak onun dîninin üçte biri gitti" buyurulur. Bu sebeple, her biri Yüce Allah'ın bir aslanı olan peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ için, dünya hayatlarındaki gidişatlarını beğenip onaylamak ar olur. Bu yüce zâtlar, o zorbaların yanlış hareketlerini daima kendilerine söylerler ve asla onların zulümlerinden korkmazlar.

"Alçaklar"dan murâd ehl-i dünyâdır. Zîrâ dünyâ âlem-i süflîdir. Süflîye meyl ve muhabbet eden elbette süflî olur. "Köpekler"den murâd" dahi zâlim ve mütekebbir olan hükümdarlar ve beyler ve kuvvet-i mâddiyye sâhibi pehlivanlardır. Ya'ni "Bu alçak olan ehl-i dünyâ zâlim hükümdarların ve beylerin zenginliklerine ve rütbelerine tamaan onların önünde mütevâzı' olurlar. Halbuki hadîs-i şerifte من أكرم غنيا لغناه فقد ذهب ثلث دينه ya'ni "Kim ki zenginliği için bir zengine ikram ederse, muhakkak onun dîninin üçte biri gitti" buyurulur. Binâenaleyh her biri Hak Teâlâ hazretlerinin bir arslanı olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, onların hayât-ı dünyeviyyelerindeki revişlerini beğenip tasdîk etmek âr olur. Bu zevât-ı âliye o cebâbirenin eğri hareketlerini dâimâ kendilerine söylerler ve aslâ onların zulümlerinden korkmazlar.

2993. Her sıçan huylunun zâbiti kedi olur; sıçan kim olur, tâ ki o arslanlardan korksun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2993. Her sıçan huylunun yöneticisi kedi olur; sıçan kim olur ki o arslanlardan korksun.

Zalim hükümdarlar ve beyler "kedi"ye, dünya ehli "sıçan"a, peygamberler ve evliyalar da "arslan"lara benzetilmiştir. Yani "Sıçan tabiatlı olan dünya ehlinin yöneticisi ve polisi, kedi hükmünde olan hükümet adamları olur. Bu sıçan tabiatlı olan dünya ehli, Hakk'ın arslanları olan peygamberlerden ve evliyalardan korkacak derecede değildirler." Gerçekten de, sıçanlar arslanın gezdiği yerlerde gezerler, kendi önemsizliklerinden dolayı, arslan onları avlamaya tenezzül etmez. Fakat kediden son derece korkarlar.

Zâlim hükümdarlar ve beyler "kedi"ye ve ehl-i dünyâ "sıçan"a ve enbiyâ ve evliyâ da "arslan"lara teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni "Sıçan tabîatlı olan ehl-i dünyanın zâbiti ve polisi, kedi mesâbesinde olan hükümet erbâbı olur. Bu sıçan tabîatlı olan ehl-i dünyâ, Hakk'ın arslanları olan enbiyâ ve evliyâdan korkacak pâyede değildirler." Filhakîka da, sıçanlar arslanın gezdiği yerlerde gezerler, kendilerinin ehemmiyetsizliğinden dolayı, arslan onları avlamaya tenezzül etmez. Fakat kediden son derece korkarlar.

2994. Onların korkuları Hakk'ın köpeklerinden olur. Onların korkuları ne vakit Hakk'ın güneşinden olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2994. Onların korkuları Hakk'ın köpeklerinden olur. Onların korkuları ne zaman Hakk'ın güneşinden olur?

Dünya ehlinin korkuları, Hakk'ın köpekleri hükmünde olan zahirî kudret sahiplerinden olur. Onların korkuları, her biri Hakk'ın güneşi olan peygamberlerden ve evliyadan olur mu?

Ehl-i dünyanın korkuları Hakk'ın köpekleri mesâbesinde olan kudret-i sûriyye sâhiplerinden olur. Onların korkuları her biri Hakk'ın güneşi olan enbiyâ ve evliyâdan olur mu?

2995. O büyüklerin virdi "Rabbiye'l-a'la"dır; bu ahmakların lâyığı rabb-i ed-nâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2995. O büyüklerin virdi "Rabbim en yücedir"dir; bu ahmakların layığı en aşağı Rab'dir.

O büyüklerin, yani peygamberler ve evliya hazretlerinin virdleri (düzenli yapılan zikirleri) ve vazifeleri, her bir hususta "Benim Rabbim en yücedir" zikrini yapmaktır. Çünkü onlar, gerçek sahip ve terbiye edicinin ancak Yüce Allah hazretleri olduğunu görürler ve ondan bir an bile gafil olmazlar. Dünya ehli ahmaklar ise, bu gerçek sahip ve terbiye ediciden gaflette olup, onlar hükümdarları ve beyleri ve zenginleri kendilerine sahip ve terbiye edici bilirler. Bu sebeple onlara da kendileri gibi aşağı olan sahip ve terbiye edici layık olur.

O büyüklerin, ya'ni enbiyâ ve evliyâ hazarâtının virdleri ve vazîfeleri, her bir husûsta "Benim Rabbim a'lâdır" zikrini yapmaktır. Zîrâ onlar, hakîkî olan sâhib ve mürebbî ancak Hak Teâlâ hazretleri olduğunu görürler ve ondan bir an gāfil olmazlar. Ehl-i dünyâ ahmakları ise, bu hakîkî sâhib ve mürebbîden gaflette olup, onlar hükümdarları ve beyleri ve erbâb-ı gınâyı kendilerine sâhib ve mürebbî bilirler. Binâenaleyh onlara da kendileri gibi ednâ olan sahib ve mürebbî lâyık olur.

2996. Sıçan cenk mahallinin arslanlarından ne vakit korkar? Belki o âhû gidişli misk göbekli olanlar korkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2996. Sıçan savaş alanının aslanlarından ne zaman korkar? Aksine o ceylan yürüyüşlü, misk göbekli olanlar korkar.

Nefis ve şeytan ile olan savaş alanı bu dünyadır ve bu savaş alanının aslanları da peygamberler ve onların vârisleri olan evliyadır. Dünya ehlinin varlıkları sıçanlar gibi değersiz olduğundan, onlar bu savaş meydanının aslanlarından korkmazlar. Aksine onlardan, ceylan tabiatlı olan ve kalpleri iman miskiyle dolu olup Hakk'ın azametini ve peygamberler ile evliyanın yüce şanlarını idrak eden kimseler korkar.

Nefis ve şeytan ile olan muhârebe meydanı bu dünyâdır ve bu cenk mahallinin arslanları da enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır ve ehl-i dünyânın mevcûdiyetleri sıçanlar gibi lâ-şey mesâbesinde olduğundan, onlar bu cenk meydanının arslanlarından korkmazlar. Belki onlardan, âhû meşrebli olan ve kalbleri misk-i îmânla dolu olup azamet-i Hakk'ı ve enbiyâ ve evliyânın şân-ı ulvîlerini müdrik bulunan kimseler korkar.

2997. Ey çömlek yalayıcı, çanak yalayıcının huzuruna git, sen onu hudavend ve veliyy-i ni'met yaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2997. Ey çanak yalayıcı, çanak yalayıcının huzuruna git, sen onu efendi ve nimet veren olarak kabul et!

"Kâse-lîs", çanak yalayıcı ve dalkavuk anlamına gelir ve dünya hükümdarlarının sıfatıdır. Çünkü onlar Hakk'ın ihsanına muhtaçtır ve Hak sofrası olan dünyanın kırılmaya mahkûm olan suret kaplarından haz almakla meşgul olurlar; ve onların ihsanını bekleyen diğer dünya ehli de, onların dalkavuklarıdır. Bu yüce beyitte dünya hükümdarlarının ve beylerinin varlığıyla Hak'tan perdelenen gaflet ehline, alay ve istihza (alay etme) yoluyla hitap buyrulur. "Ey dalkavuk, haydi kendin gibi bir dalkavuğun huzuruna git ve onu kendine efendi ve nimet veren olarak kabul et!"

"Kâse-lîs", çanak yalayıcı ve dalkavuk ma'nâsına olup dünyâ hükümdarlarının sıfatıdır. Zîrâ onlar Hakk'ın ihsânına muhtaçtır ve Hak sofrası olan dünyanın kırılmağa mahkûm olan sûret kâselerinden haz almakla meşgül olurlar; ve onların ihsânına intizâr eden diğer ehl-i dünya dahi, onların dalkavuklarıdır. Bu beyt-i şerifte dünyâ hükümdarlarının ve beylerinin vücûduyla Hak'tan hicaba düşen ehl-i gaflete tezyîf ve istihzâ tarîkıyla hitâb buyurulur. "Ey dalkavuk, haydi kendin gibi bir dalkavuğun huzûruna git ve onu kendine efendi ve veliyy-i ni'met yaz!"

2998. İktifâ et, eğer uzun bir şerh söylersem, bey hışım tutar ve olanı da bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2998. Yetin, eğer uzun bir açıklama yaparsam, bey hışım tutar ve olanı da bilir.

Bu yüce beyti Hazret-i Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), kendi yüce nefsine hitap ederek şöyle buyurur: "Ey hakikati söyleyen nefsim, bu kadarla yetin. Eğer şahların, beylerin ve pehlivanların hâllerini uzun uzadıya açıklar ve ayrıntılandırırsam, benim bu doğru sözlerimden öfkelenirler ve söylediğim şeylerin gerçekleşmiş olduğunu da bilirler. Bununla birlikte nefisleri doğru sözleri dinlemeye tahammül edemeyeceği için yine öfkelenirler."

Bu beyt-i şerîfi cenâb-ı Pîr, nefs-i şerîflerine hitâb buyururlar: "Ey hakîkat söyleyici olan nefsim, bu kadarla iktifâ et, eğer şahların ve beylerin ve pehlivanların ahvâlini uzun uzadıya şerh ve tafsîl edersem, benim bu doğru sözlerimden öfkelenirler ve söylediğim vâki' olan şeyler olduğunu da bilirler. Bununla beraber nefisleri doğru sözleri dinlemeğe tahammül edemeyeceği için yine öfkelenirler."

2999. Ey kerîm, hâsıl bu geldi ki, leîmlere fenâ muamele et, tâ ki leîm mutî' olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2999. Ey cömert kişi, sonuç olarak şu ortaya çıktı ki, alçaklara kötü muamele et ki alçak itaatkâr olsun.

Ey cömert kişi! Sözün özü şudur ki, cömertlik tohumunu çorak yere ekme, alçak olan kimselere kaba ve sert muamele et; tâ ki o alçak olan kimse şımarmasın ve sana itaatkâr olsun. "Gerden nihâden", yani "boyun koymak" itaatkâr olmaktan kinayedir (mecazlı bir anlatımdır).

"Ey kerîm olan kimse! Hulâsa-i kelâm budur ki, kerem tohumunu çorak yere ekme, leîm olan kimselere galîz ve haşîn muâmele et; tâ ki o leîm olan kimse şımarmasın ve sana mutî' olsun." "Gerden nihâden", "boyun koymak" mutî' olmaktan kinâyedir.

3000. Leîm olan nefse vaktaki ihsan eder, leîmler gibi kötü nefis küfrân eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3000. Alçak olan nefse ihsan edildiği zaman, alçaklar gibi kötü nefis nankörlük eder.

Cömert bir kimse, alçak tabiatlı olan nefse ihsan ettiği ve ona iyi davrandığı zaman, alçak insanlar gibi, o kötü nefis o cömert kişiye karşı nankörlük eder. Bu sebeple nefse iyi davranmak caiz değildir. Bu sebeple şanlı Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: اخْشَوْشَنُوا وَاخْشَوْشَبُوا وَأَمْشُوا خَفَاة عُرَاة ترون الحق بقلوبكم وتخلصوا عن شر نفوسكم yani "Nefsinize sert davranınız, onu gelişmekten uzak kuru odun hâline getiriniz ve Hakk yolunda insanlık pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyün, kalplerinizle Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz."

"Bir kerîm olan kimse, alçak tabîatlı bulunan nefse ihsân ettiği ve ona hüsn-i muamele eylediği vakit, leîm olan insanlar gibi, o kötü nefis o kerîme karşı küfrân eder." Binâenaleyh nefse hüsn-i muamele etmek câiz değildir. Bu sebeple Resûl-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz: اخْشَوْشَنُوا وَاخْشَوْشَبُوا وَأَمْشُوا خَفَاة عُرَاة ترون الحق بقلوبكم وتخلصوا عن شر نفوسكم ya'ni "Nefsinize haşîn muâmele ediniz, onu neşv ü nemâdan hâlî kuru odun hâline getiriniz ve tarîk-ı Hak'ta beşeriyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyün, kalbleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz" buyurmuştur.

3001. Bu sebebden oldu ki, ehl-i mihnet şakirlerdir; ehl-i ni'met tâgiler ve mâ-kirlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3001. Bu sebeple eziyet ehli şükredicidir; nimet ehli ise azgın ve hilekârdır.

Eziyet ehlinin Hak'ka şükredici olmasının sebebi şudur ki, onlar alçak nefislerine karşı sert davranırlar ve daima mücadele ile nefislerinin şımarmasına fırsat vermezler. Nefis bu acizlik içinde Hak'ka şükreder. Nimet ehli ise, nefislerine karşı daima lütuf ve ihsan ile davrandıklarından onların nefisleri kabarır, Hak'kı unutur ve azgın ve hilekâr olur. Nitekim ayet-i kerimede وَلَوْ بَسَطَ الله الرزق لعباده لَبَغُوا فِي الْأَرْضِ (Şûrâ, 42/27) yani "Ve eğer Yüce Allah rızkı kullarına yaymış olsaydı, yeryüzünde azgınlık ve bozgunculuk yaparlardı" buyurur.

Ehl-i mihnetin Hakk'a şükredici olmasının sebebi budur ki, onlar leîm nefislerine karşı haşîn muâmele ederler ve dâimâ mücâhede ile nefislerinin şımarmasına meydan bırakmazlar. Nefis bu acz içinde Hakk'a şâkir olur. Ehl-i ni'met ise, nefislerine karşı dâimâ lutuf ve ihsân ile muâmele ettiklerinden onların nefisleri kabarıp Hakk'ı unutur ve azgın ve mekr edici olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ بَسَطَ الله الرزق لعباده لَبَغُوا فِي الْأَرْضِ (Şûrâ, 42/27) ya'ni "Ve eğer Allah Teâlâ rızkı kullarına bast etse yeryüzünde bağy ve fesâd ederlerdi" buyurur.

3002. Sırmalı libaslı olan beyler tagîdir, abalı olan hasta şakirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3002. Sırmalı elbiseli beyler azgındır, abalı olan hasta ise öğrencidir.

"Beyler", Türkçe bir çoğul isimdir. "Zerrin-kaba" onun sıfatıdır. Bütün yapısı Farsça kuralına göre sıfat tamlamasıdır. "Hasta" burada kalbi kırık, fakir anlamındadır. "Nimetlere gark olmuş süslü elbiseli beylerin çoğu azgın ve taşkındır. Onların içinde Hakk'ın nimetine şükreden ve şükrünü güzel amelleriyle pekiştiren pek azdır." Nasıl ki Yüce Allah buyurur: وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِي الشَّكُورُ (Sebe', 34/13) yani "Kullarımdan sürekli şükredenler azdır." Çünkü dünyevî nimetler Hakk'a perde olur. Hâlbuki arkasına kabaca bir aba giymiş olan kalbi kırık fakirler, nimet perdesinden uzak oldukları için, Hakk'ı unutmazlar ve daima Hakk'a şükür ve niyaz ederler.

"Beyler", Türkçe ism-i cem'dir. "Zerrin-kaba" onun sıfatıdır. Hey'et-i mecmûası Fârisî kāidesi üzere terkîb-i tavsîfîdir. "Hasta" burada münkesirü'l-kalb fakîr ma'nâsınadır. "Müstağrak-ı niam olan süslü elbiseli beylerin çoğu tâgî ve azgındır. Onlar içinde ni'met-i Hakk'a şükr eden ve şükrünü a'mâl-i hasenesiyle te'yîd eden pek azdır." Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِي الشَّكُورُ (Sebe', 34/13) ya'ni "Kullarımdan aleddevâm şükredenler azdır." Zîrâ niam-i dünyeviyye Hakk'a hicâb olur. Halbuki arkasına kabaca bir abâ giymiş olan münkesirü'l-kalb fakîrler hicâb-ı niamdan ârî oldukları için, Hakk'ı unutmazlar ve dâimâ Hakk'a şükür ve niyâz ederler.

3003. Emlak ve niamdan ne vakit şükür biter? Şükür belâ ve hastalıktan biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Mülk ve nimetlerden ne zaman şükür biter? Şükür bela ve hastalıktan biter.

"Dünyanın mülklerinden ve nimetlerinden şükür gelişip büyümez. Şükür ancak beladan ve hastalıktan gelişip büyür." Çünkü nimetlere boğulmuş olan kimse nefsine ait hazlarla meşgul olup Hakk'ı zikredemez ve O'nun şükrüyle meşgul olamaz. Fakat bir kimse bir belaya yakalanır veya bir hastalığa tutulursa, bunlardan kurtulmak için Hakk'a yalvarır ve yakarır ve O'nun şükrüyle meşgul olur.

"Dünyanın mülklerinden ve ni'metlerinden şükür neşv ü nemâ bulmaz. Şükür ancak belâdan ve hastalıktan neşv ü nemâ bulur." Zîrâ ni'metlere müstağrak olan kimse hazz-ı nefsânîsine meşgül olup Hakk'ı zikredemez ve O'nun şükrüyle meşgül olamaz. Fakat bir kimse bir belâya giriftâr veya bir hastalığa dûçâr olursa, bunlardan kurtulmak için Hakk'a tazarru' ve niyâz eder ve O'nun şükrüyle meşgül olur.

## Boş sofra üzerine sûfînin aşkı kıssası

3003. Bir gün bir sûfî çivi üzerinde bir sofra gördü, çerh vurdu elbiselerini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Bir gün bir sûfî çivi üzerinde bir sofra gördü, çerh vurdu elbiselerini yırttı.

Sûfîlerden biri bir gün bir çiviye asılmış yemek sofrası gördü, vecde (ilâhî aşk ve coşku hâli) gelip dönerek semâ' etti ve vecdinin şiddetinden elbisesini yırttı.

Sûfinin biri bir gün bir çiviye asılmış taâm sofrası gördü, vecde gelip dönerek semâ' etti ve şiddet-i vecdinden elbisesini yırttı.

3004. “İşte azıksızın azığı, işte kıtlıklara ve dertlere deva!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3004. "İşte azıksızın azığı, işte kıtlıklara ve dertlere deva!" diye bağırdı.

3005. Vaktaki onun derdi ve şûru çok oldu, her kim sûfî idi onunla yâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3005. Vakti geldiğinde onun derdi ve şuuru çok oldu, her kim sûfî idi onunla dost oldu.

"O sûfinin derdi ve cezbesindeki şiddet çoğaldığı zaman, sûfî olanlar ona uygunlukla semâ'a (dönerek zikir) ve tevâcüde (vecde gelme) başladılar." Çünkü sûfilerin kuralı böyledir. Biri vecde gelince diğerleri de ona uyarlar.

"O sûfinin derdi ve cezbesindeki şiddet çoğaldığı vakit, sûfî olanlar ona muvâfakatla semâ'a ve tevâcüde başladılar." Zîrâ sûfilerin kāidesi böyledir. Biri vecde gelince diğerleri de ona uyarlar.

3006. Bir kih kih, bir hây u hûy vurdular, tâ ki bu kadar mest ve bîhod oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3006. Bir kih kih, bir hay huy vurdular, tâ ki bu kadar mest ve kendilerinden geçmiş oldular.

"Kih kih" ifadesinin iki anlamı vardır: Birincisi gülmeden oluşan ses, ikincisi ise azarlama ve nefret makamında söylenen sözdür. Sahîh-i Buhârî'de zikredilmiştir ki: Şanlı Peygamber Efendimiz'in risâlet huzuruna sadaka olarak hurma getirmişlerdi. İmam Hasan (r.a.) efendimiz küçük bir çocuk olduklarından o hurmadan bir tane alıp ağızlarına attılar. Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz "kih kih" buyurup mübarek parmaklarıyla İmam Hasan efendimizin ağızlarından hurmayı çıkardılar ve "Âl-i Muhammed sadaka yemezler!" buyurdular. Ve kelime Farsça olduğu hâlde Şanlı Peygamber Efendimiz bunu azarlama ve nefret makamında kullandılar. Fakat bu şerefli beyitte önceki anlam üzerine kullanılmıştır. Yani "Sûfiler çok cezbelendiler ve bu cezbe esnasında kendilerinden gülme sesleri ve hay hay sesleri ortaya çıktı. Nihayet bu kadar mest oldular ve kendilerinden geçtiler." "Çendîn" kelimesine Ankaravî hazretleri "nice kat" anlamını vermiş ve Hint şârihleri de "Sûfiler-den birkaçı yahut sûfilerin hepsi birkaç saat mest ve kendilerinden geçmiş oldular," anlamını vermişlerdir.

"Kih kih" ta'bîrinin iki ma'nâsı vardır: "Birincisi gülmeden hâsıl olan ses, ikincisi zecr ve nefret mahalinde söylenen sözdür. Sahîh-i Buhârî'de mezkûrdur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz'in huzûr-i risâletlerine sadaka olarak hurma getirmişler idi. İmam-ı Hasan (r.a.) efendimiz küçük bir çocuk olduklarından o hurmadan bir tâne alıp ağızlarına attılar. Server-i âlem Efendimiz "kih kih" buyurup mübarek parmaklarıyla İmam-ı Hasan efendimizin ağızlarından hurmayı çıkardılar ve "Âl-i Muhammed sadaka yemezler!" buyurdular. Ve kelime Fârisî olduğu halde Resûl-i zîşân Efendimiz bunu mahall-i zecr ve nefrette isti'mâl buyurdular. Fakat bu beyt-i şerifte evvelki ma'nâ üzerine isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni "Sûfiler çok cezbelendiler ve bu cezbe esnasında kendilerinden gülme sadâları ve hay hay zâhir oldu Nihayet bu kadar mest oldular ve kendilerinden geçtiler." "Çendîn" kelimesine Ankaravî hazretleri "niçe kat" ma'nâsını vermiş ve Hind şârihleri de "Sûfiler-den birkaçı yâhut sûfilerin hepsi birkaç sâat mest ve bîhod oldular," ma'nâsını vermişlerdir.

3007. Bir boşboğaz, sûfîye dedi ki: "Ne vardır, bir sofra asılmış ve ekmekten boştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3007. Bir boşboğaz, sûfîye dedi ki: "Ne vardır, bir sofra asılmış ve ekmekten boştur!"

Sûfîlerin hayhuy (coşkulu sesleri) bittikten sonra bir boşboğaz, vecde (ilahi aşkla kendinden geçme hali) gelen sûfiye dedi ki: "Yahu, ekmekten boş olarak duvardaki çiviye asılmış olan bir sofra için ne vardır ki, bu kadar şevk ve vecd hâsıl olsun?"

Sûfîlerin hây u hûyu bittikten sonra bir boşboğaz, vecde gelen sûfiye dedi ki: "Yâhu, ekmekten boş olarak duvardaki çiviye asılmış olan bir sofra için ne vardır ki, bu kadar şevk ve vecd hâsıl olsun?"

3008. Dedi: "Git, git sen ma'nasız sûretsin. Sen varlık iste ki âşık değilsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3008. Dedi: "Git, git sen anlamsız bir şekilsin. Sen varlık iste ki âşık değilsin!"

Sûfi o boşboğaz kişiye cevap olarak dedi ki: "Sen anlamsız bir şekilsin, yani dış görünüşün insan ama iç dünyan irfansızdır. Sen varlığın ve mevcudiyetin talibisin. Biz ise yokluğun ve hiçliğin talibiyiz. Bu sebeple bizim boş sofra üzerine olan aşkımız, ondaki yokluk yönündendir. Çünkü sofra halinin bizim halimizle birleşmesi vardır." Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) sûfi diliyle varlık sahiplerine (vücûd ehli) sitem eder.

Sûfi o boşboğaza cevâben dedi ki: "Sen ma'nâsız sûretsin, ya'ni sûretin insan ve bâtının bî-irfandır. Sen vücûdun ve varlığın tâlibisin. Ve biz ademin ve yokluğun tâlibiyiz. Binâenaleyh bizim boş sofra üzerine olan aşkımız ondaki yokluk cihetindendir. Zîrâ sofra hâlinin bizim hâlimiz ile ittihâdı vardır." Cenâb-ı Pîr sûfi lisânından ashâb-ı vücûda ta'rîz buyururlar.

3009. Ekmeksiz ekmeğin aşkı âşıkın gıdâsıdır, her kim sadık ise varlığın bendi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3009. Ekmeksiz ekmeğin aşkı âşıkın gıdâsıdır, her kim sadık ise varlığın bendi değildir.

Ankaravî hazretleri "ekmeksiz ekmeğin gıdâsı"na "muratsız murat" anlamı vermiştir. Hint şârihleri, "ekmeksiz ekmek"e açlık anlamı vermişlerdir. Yani, "Ey boşboğaz, senin aşkın sofrada mevcut olan ekmeğedir ve bizim aşkımız sofrada mevcut olmayan ekmeğedir ki, o açlıktır; ve açlık sıddıkların yemeğidir ve âşıkların gıdâsıdır. Bu sebeple her kim Hak yolunda sadık ise, o kimse varlığın esiri değildir ve onun Hak karşısında varlık ile alakası yoktur."

Ankaravî hazretleri "ekmeksiz ekmeğin gıdâsı"na "murâdsız murâd" ma'nâsı vermiştir. Hind şârihleri, "ekmeksiz ekmek"e açlık ma'nâsı vermişlerdir. Ya'ni, "Ey bü'l-fudûl, senin aşkın sofrada mevcûd olan ekmeğedir ve bizim aşkımız sofrada mevcûd olmayan ekmeğedir ki, o açlıktır; ve açlık sıddîkların taâmıdır ve âşıkların gıdâsıdır. Binâenaleyh her kim Hak yolunda sâdık ise, o kimse varlığın bendi değildir ve onun Hak muvâcehesinde vücûd ile alakası yoktur."

3010. Aşıkların vücûd ile kârı olmaz, âşıklar için sermayesiz kâr vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3010. Âşıkların varlık ile işi olmaz, âşıklar için sermayesiz kazanç vardır.

Âşıklar, Hak'ın hakiki varlığı karşısında kendi izafî varlıklarını görmezler. Onlar, bu mümkün varlığın hükümleri olan irade, kudret ve benlik gibi bağıntılarını terk edip, Hak'ın iradesinde, kudretinde ve benliğinde yok olmuşlardır. Bu sebeple, böyle âşıklar için ortada bu izafî varlık sermayesi olmaksızın, kazanç ve menfaat vardır.

Aşıklar vücûd-i hakîkî-i Hak muvâcehesinde kendi izâfî olan varlıklarını görmezler. Onlar bu vücûd-i imkânî ahkâmı olan irâde ve kudret ve enâniyet gibi nisbetlerini terk edip, Hakk'ın iradesinde ve kudretinde ve enâniyetinde fânî olmuşlardır. Binâenaleyh böyle âşıklar için ortada bu vücûd-ı izâfi sermâyesi olmaksızın, kâr ve menfaat vardır.

3011. Kanat yoktur ve âlemin etrafında uçarlar. El yoktur ve topu meydandan kaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3011. Kanat yoktur ve âlemin etrafında uçarlar. El yoktur ve topu meydandan kaparlar.

Onlarda bu izafî varlık hükümleri etkili olmadığı ve onlar bu kanatlardan arınmış bulunduğu hâlde, imkân âleminin etrafında uçarlar. Kudret ve irâde gibi tasarruf elleri yoktur; hâlbuki kudret ve tasarruf vasıtasıyla, halkın elde ettikleri maddî ve manevî menfaatleri elde ederler.

Onlarda bu vücûd-ı izâfi ahkâmı müessir olmadığı ve onlar bu kanatlardan ârî bulunduğu halde âlem-i imkânın etrafında uçarlar. Kudret ve irâde gi- bi tasarruf elleri yoktur; halbuki kudret ve tasarruf vâsıtasıyle, halkın elde ettikleri menâfi'-i maddiyye ve ma'neviyyeyi elde ederler.

3012. O bir fakîr ki ma'nadan koku buldu, eli kesilmiş olarak zenbil örer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3012. O bir fakir ki manadan koku buldu, eli kesilmiş olarak zenbil örer idi.

"Fakir"den kasıt, Şeyh-i Akta' Ebu'l-hayr Tînâtî hazretleridir ki, hikâyesi bu cildin başlarında geçti. Yani "Âşıkların varlık sermayesi olmaksızın faydalanmaları" manasından koku bulan Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretleri, dış görünüşte eli kesilmiş iken, elin varlığına ihtiyaç duymayarak zenbil örer idi.

“Fakîr”den murâd, Şeyh-i Akta' Ebu'l-hayr Tînâtî hazretleridir ki, kıssası bu cildin ibtidalarında geçti. Ya'ni “Aşıkların sermâye-i vücûd olmaksızın intifa'ları ma'nâsından koku bulan Ebu'l-Hayr Tînâtî hazretleri sûret-i zâhirede eli kesilmiş iken, elin vücuduna ihtiyacı olmayarak zenbil örer idi.

3013. Aşıklar ademde çadır kurdular; adem gibi bir renk ve nefs-i vahiddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3013. Âşıklar yoklukta çadır kurdular; yokluk gibi tek renk ve tek nefistirler.

Allah'ın âşıkları, âlemin suretleriyle örtülü ve yok gibi görünen mana âleminde çadırlarını kurdular ve bu mana âleminde yerleştiler; bu hal fenâ-fillâhtan (Allah'ta yok olmaktan) ibarettir. Fenâ-fillâh makamında yerleşmiş olan zâtlar ise tek renkli, tek halli ve tek nefistirler. Yani mutlak yokluk gibi, hal, renk ve nefis itibarıyla aralarında bir farklılık kalmaz. Bu fenâ-fillâh hali bir nevi kıyamettir. Nitekim cenâb-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fih'te şöyle buyururlar: "Vahdet (birlik) bu âlemde mümkün olmaz, ancak kıyamette hepsi bir olurlar. Kıyamet gününde herkesin işi Hak ile olunca hepsi bir olur. Benzeri şöyledir: Bir takım kimseler karanlık gecede bir ev içinde her tarafa dönerek namaz kılarlar. Gündüz olunca yönelişlerinde hata edenler kıbleye dönerler; ancak zaten gece kıbleye dönmüş olan kimse niçin geri dönsün? Çünkü herkes onun döndüğü tarafa döner. Şimdi bütün bu dünya gecesinde yüzlerini Hakk'a çevirip Allah'tan başkasından yüz çeviren kullar hakkında kıyamet hazırdır."

Allâh'ın âşıkları, âlemin sûretleriyle mestûr ve ma'dûm görünen ma'nâ âleminde çadırlarını kurdular ve bu âlem-i ma'nâda mukîm oldular; ve bu hal fenâ-fillâhtan ibarettir. Ve fenâ-fillâh makāmında mukîm olan zevât ise bir renkli ve bir halli ve bir nefisdirler. Ya'ni adem-i mutlak gibi, hal ve renk ve nefis i'tibariyle aralarında temâyüz kalmaz. Ve bu fenâ-fillâh hâli bir nevi' kıyâmettir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'te şöyle buyururlar: “Vahdet bu âlemde mümkin olmaz, ancak kıyâmette hep bir olurlar. Yevm-i kıyâmette cümlenin işi Hak'la olunca hepsi bir olur. Nazîri böyledir ki: Birtakım kimseler karanlık gecede bir hâne içinde her tarafa müteveccih olarak namaz kılarlar. Gündüz olunca teveccühlerinde hatâ edenler kıbleye dönerler; ve lâkin zâten gece kıbleye müteveccih olan kimse niçin rücû etsin? Çünki herkes onun döndüğü tarafa döner. İmdi bütün bu dünyâ gecesinde yüzlerini Hakk'a tevcîh edip mâsivâdan i'râz eden kullar hakkında kıyâmet hâzırdır.”

3014. Süt emen ne vakit taâm zevkini tanır? Muhakkak perî için yiyecek ve içecek koku olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3014. Süt emen ne zaman yiyecek zevkini tanır? Muhakkak peri için yiyecek ve içecek koku olur.

Süt emen çocuk yiyeceğin zevkini tanımadığı ve bilmediği gibi, âlem suretleri (dünyevî görüntüler) memelerinden haz ve zevk alan kimseler de ilâhî yiyeceğin zevkini tanıyamaz. Çünkü böyle bir kimse, kesafet âleminin (maddî dünyanın) hazzıyla meşguldür. Letafet âleminin (manevî dünyanın) hazlarından habersizdir. Hak âşıkları ise latiftirler (maddî yoğunluktan uzak, ince yapılıdırlar). Bu sebeple onların gıdaları da letafet âleminden olur. Nitekim periler latif cisim (ince yapılı varlık) olduklarından, onların gıdaları da latif olan kokulardan olur. Cin taifesinin latif kısmına "peri" derler. Bunların gıdaları latif kokulardan olur ve habis kısmına da "ifrit" derler, onların gıdaları kötü kokulardan olur.

Süt emen çocuk taâmın zevkini tanımadığı ve bilmediği gibi, suver-i âlem memelerinden haz ve zevk alan kimseler dahi taâm-ı ilâhînin zevkini tanıyamaz. Zîrâ böyle bir kimse âlem-i kesâfetin hazzıyla meşgüldür. Alem-i letâfetin huzûzâtından bîhaberdir. Hak âşıkları ise latîftirler. Binâenaleyh onların gıdaları da âlem-i letâfetten olur. Nitekim perîler cism-i latîf olduklarından, onların gıdaları dahi latîf olan kokulardan olur. Cin tâifesinin latîf kısmına "perî" derler. Bunların gıdaları latîf kokulardan olur ve habîs kısmına da "ifrit" derler, onların gıdaları fenâ kokulardan olur.

3015. Ademî onun kokusundan ne vakit koku götürür? Çünki onun huyu, onun huyunun zıddıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3015. Âdemî onun kokusundan ne zaman koku alır? Çünkü onun huyu, onun huyunun zıddıdır.

Yoğun bedene sahip olan insan, latif bedene sahip olan perinin aldığı kokuyu ne zaman koklayabilir? Çünkü yoğun olanın tabiatı, latif olanın tabiatının zıddıdır.

Cism-i kesîf sahibi olan adam, cism-i latîf sahibi olan perînin aldığı kokuyu ne vakit koklayabilir? Zîrâ kesîfin tabîatı, latîfin tabîatının zıddıdır.

3016. Koku çekici olan perî, onu kokudan bulur. Sen onu yüz batman latîf taâmdan bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3016. Koku çekici olan perî, onu kokudan bulur. Sen onu yüz batman latîf taâmdan bulamazsın.

Koku çekici olanın latîf kokudan bulduğu zevki ve hazzı, sen yüz batman kesîf (yoğun, kaba) yiyecekten bulamazsın. Bunun gibi, mana ehlinin manadan bulduğu zevki ve hazzı, dünya ehli, dünya suretlerinin pek çoğundan bulamaz. İşte böylece her cins, kendi cinsine lâyık olan nasîbi ve zevki bulur.

Koku çekici olan latîf kokudan bulduğu zevki ve hazzı, sen yüz batman kesîf taâmdan bulamazsın. Bunun gibi, ehl-i ma'nânın ma'nâdan bulduğu zevki ve hazzı, ehl-i dünyâ, dünyâ sûretlerinin pek çoğundan bulamaz. İşte böylece her cins, kendi cinsine lâyık olan nasîbi ve zevki bulur.

3017. Kıbtînin önünde o Nil suyu kan olur, cemîl olan Sibtî'nin önünde su olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3017. Kıbtî'nin önünde o Nil suyu kan olur, güzel olan Sibtî'nin önünde su olur.

"Kıbt", Mısır halkına ve Firavun'un tebaasına denir. "Kıbtî", Mısır halkına ve Firavun'un tebaasına mensup olan demektir. "Sibt" ise Musa (a.s.)'ın kavmine denir ve "Sıbtî", Musa (a.s.)'ın kavmine mensup olan demektir. "Cemîl" kelimesi Sıbtî'nin sıfatıdır. Yani "Musa (a.s.)'ın kavmi Mısır'ın Nil nehrinden su içecekleri zaman onu saf bulur ve Firavun'un tebaası içeceği zaman, ilahi bir ceza olarak o suyu kan olmuş bulurlardı."

"Kıbt", ehl-i Mısr'a ve Fir'avn'ın tebaasına ıtlâk olunur. "Kıbtî", ehl-i Mısr'a ve Fir'avn'ın tebaasına mensûb olan demek olur. Ve "Sibt", Mûsâ (a.s.)ın kavmine denir ve "Sıbtî", Mûsâ (a.s.)ın kavmine mensûb olan demektir. "Cemîl" kelimesi Sıbtî'nin sıfatıdır. Ya'ni "Mûsâ (a.s.)ın kavmi Mısr'ın Nil nehrinden su içecekleri vakit onu hâlis bulur ve Fir'avn'ın tebaası içeceği vakit, bir cezâ-yı ilâhî olarak o suyu kan olmuş bulurlar idi."

3018. Deniz İsrâîlîler'den cadde olur; serkeş Fir'avn'dan mahall-i gark olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3018. Deniz, İsrailoğulları'ndan cadde olur; serkeş Firavun'dan boğulma yeri olur.

Kızıldeniz, Musa (a.s.)'ın ümmetiyle beraber geçmesi için geniş bir cadde olur ve serkeş ve zalim olan Firavun için de caddeliği ortadan kalkıp boğulma yeri olur. Ve Firavun'u, adamlarıyla beraber orada boğar. Bu sebeple Hakk'ın tecellileri (ilahi görünüşleri) her sınıfın yatkınlığına göre olur.

"Bahr-i Ahmer, Mûsâ (a.s.)ın ümmetiyle beraber geçmesi için geniş bir cadde olur ve serkeş ve zâlim olan Fir'avn için dahi caddeliği zâil olup mahall-i gark olur. Ve Fir'avn'ı, avenesiyle beraber orada boğar." Binâenaleyh Hakk'ın tecelliyâtı her sınıfın isti'dâdına göre olur.

## Yûsuf (a.s.)ın yüzünden câm-ı Hakk'ı tatmanın ve Yûsuf'un kokusundan Hakk'ın kokusunu çekmenin Ya'kūb nebî (a.s.)a mahsûs olması ve bu ikiden kardeşlerinin hırmânı

3019. O şeyi ki Ya'kūb Yûsuf'un yüzünden gördü, ona mahsus idi, o ihvâna ne vakit erişti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3019. O şeyi ki Yakup Yusuf'un yüzünden gördü, ona özgü idi, o kardeşlere ne zaman erişti?

Yani "Yakup (a.s.)ın, Hz. Yusuf'un yüzünde gördüğü Hakk'ın tecellîsinin (Allah'ın bir sıfatının veya isminin görünmesi) zevkini, o Hz. Yusuf'un kardeşleri göremediler de ona ihanet ettiler."

Ya'ni "Ya'küb (a.s.)ın, Hz. Yûsuf'un yüzünde gördüğü tecellî-i Hakk'ın zevkini, o Hz. Yûsuf'un kardeşleri göremediler de ona ihanet ettiler."

3020. Bu onun aşkından kendini kuyuda eder; ve o kîn sebebiyle onun için kuyu kazar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3020. Bu onun aşkından kendini kuyuya atar; ve o kin sebebiyle onun için kuyu kazar.

Bu, Hz. Yakup'un, Hz. Yusuf'ta gördüğü Hakk'ın tecellîsinin (Allah'ın görünümü) aşkından dolayı kendini kuyuya atmasıdır. Yani dünya hayatını kendisine karanlık bir kuyu yapar. Ve o kardeşleri ise, o tecellîyi göremeyip ona karşı olan hasetleri ve kinleri sebebiyle, onu kuyuya atarlar. Nitekim kıssası Yusuf Suresi'nde anılmaktadır.

"Bu Hz. Ya'kūb, o Hz. Yûsuf'ta gördüğü tecellî-i Hakk'ın aşkından kendini kuyuya atar. Ya'ni hayât-ı dünyayı kendisine zulmânî bir kuyu yapar. Ve o kardeşleri ise, o tecellîyi göremeyip ona karşı olan hasedleri ve kînleri sebebiyle, onu kuyuya atarlar." Nitekim kıssası Sûre-i Yûsuf'ta mezkûrdur.

3021. Onun sofrası bunun önünde ekmekten boştur; Ya'kūb'un önünde doludur ki o müştehîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3021. Onun sofrası bunun önünde ekmekten boştur; Ya'kūb'un önünde doludur ki o müştehîdir.

Hz. Yûsuf'un sofrası kardeşlerinin önünde ruhun gıdası olan manevî hazdan boştur. Fakat Ya'kub (a.s.)ın önünde o sofra manevî haz ile doludur ki, her an o sofra ruhun iştahını çeker.

Hz. Yûsuf'un sofrası kardeşlerinin önünde gıdâ-yı rûh olan hazz-ı ma'nevîden boştur. Fakat Ya'kub (a.s.)ın önünde o sofra hazz-ı ma'nevî ile doludur ki, her an o sofra rûhun iştihâsını celb eder.

3022. Yıkanmamış yüz hûrîlerin yüzünü göremez. "Namaz ancak tahâret iledir," buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3022. Yıkanmamış yüz, hûrîlerin yüzünü göremez. "Namaz ancak temizlikle olur," buyurdu.

Görünen ve görünmeyen kirlerden temizlenmemiş olan kimse, mana âlemi ehli olan hûrîleri ve o âlemin zevkini göremez. Çünkü şanlı Peygamber Efendimiz "Namaz, ancak tam bir temizlikle olur" buyurdu. Tam temizlik ise, görünen bedenin pisliklerden ve görünmeyen kalbin manevî kirler olan nefsanî sıfatlardan temizlenmesi suretiyle mümkün olur.

Zâhirî ve bâtınî levsiyâttan temizlenmemiş olan kimse âlem-i ma'nâ ehli olan hûrîleri ve o âlemin zevkini göremez. Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz لا صلوة الا بالطهور ya'ni "Namaz, ancak tahâret-i kâmile iledir" buyurdu." Ve tahâret-i kâmile dahi zâhiren vücûdun necâsetlerden ve bâtınen kalbin levsiyât-ı ma'neviyye olan sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmesi sûretiyle mümkin olur.

3023. Canların yiyeceği ve içeceği aşk olur. Açlık bu yüzden canların gıdasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3023. Canların yiyeceği ve içeceği aşk olur. Açlık bu yüzden canların gıdasıdır.

"Cû'" (açlık) ve açlık, burada istek ve irâde anlamındadır. Bilinmeli ki, insanın isteğinde üç mertebesi vardır. Birincisi "meyl"dir ki, istediği şeye zayıf bir yöneliştir. Diğeri "muhabbet"tir ki, meyl mertebesinden daha kuvvetlidir. Üçüncü mertebe "aşk"tır ki, istediği şeye tam bir yöneliştir. "Ve aşk canların yiyeceği ve içeceği olan manevî bir gıdadır. Bir şeye karşı ne derece açlık ve istek olursa, canın gıdası o oranda verilmiş olur."

"Cû'" ve açlık, burada istek ve irâde ma'nâsınadır. Mâ'lûm olsun ki, insanın isteğinde üç mertebesi vardır. Birisi "meyl"dir ki, istediği şeye teveccüh-i zaîfidir. Ve dîğeri "muhabbet"dir ki, meyl mertebesinden daha kuvvetlidir. Üçüncü mertebe "aşk"tır ki, istediği şeye derece-i kemâlde teveccühtür. "Ve aşk canların yiyeceği ve içeceği olan bir gıdâ-yı ma'nevîdir. Bir şeye karşı ne derece açlık ve istek olursa, cânın gıdâsı o nisbette verilmiş olur."

3024. O Ya'kūb için Yûsuf'un açlığı var idi; onun ekmeğinin kokusu uzak yerden erişir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3024. O Yakup için Yusuf'un açlığı vardı; onun ekmeğinin kokusu uzak yerden ulaşırdı.

O Yakup (a.s.) için Hz. Yusuf'a karşı açlık, istek ve aşk vardı ve onun ekmeğinin kokusu, yani Hz. Yusuf'a özgü olan Hakk'ın tecellîsinin (ilahi tecellî, Hakk'ın görünmesi) kokusu ve duygusu, Hz. Yakup'un can kulağına uzak yerden ulaşırdı.

O Ya'kūb (a.s.) için Hz. Yûsuf'a karşı açlık ve istek ve aşk var idi ve onun ekmeğinin kokusu, ya'ni Hz. Yûsuf'a hâs olan tecellî-i Hakk'ın kokusu ve duygusu, Hz. Yâ'kūb'un meşâmm-ı cânına uzak yerden erişir idi.

3025. O kimse ki gömleği aldı, acele ederdi. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu bulmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3025. O kimse ki gömleği aldı, acele ederdi. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu bulmaz idi.

Hz. Yûsuf'un Yehûdâ ismindeki kardeşi, babası Ya'küb (a.s.) tarafına götürmek üzere onun gömleğini aldı ve babası tarafına götürmek için acele ederdi. Hz. Ya'kūb'un gömlekten duyduğu kokuyu duymaz idi. Çünkü Hz. Yûsuf'a karşı onda açlık yok idi.

Hz. Yûsuf'un Yehûdâ namındaki birâderi, pederi Ya'küb (a.s.) tarafına götürmek üzere onun gömleğini aldı ve pederi tarafına götürmek için acele ederdi. Hz. Ya'kūb'un gömlekten duyduğu kokuyu duymaz idi. Zîrâ Hz. Yûsuf'a karşı onda açlık yok idi.

3026. Ve o kimse ki o taraftan yüz fersenkte idi, çünki o Ya'küb idi, onu koklardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3026. Ve o kimse ki o taraftan yüz fersah uzakta idi, çünkü o Yakup idi, onu koklardı.

"Fersenk" ve "fersah" üç millik mesafeye denir. Yahuda, gömlekten Yusuf'un kokusunu duymazdı. "Hâlbuki Hz. Yusuf'un bulunduğu yerden yüzlerce fersah uzakta bulunan kimse, cenâb-ı Yusuf'un âşığı olan Hz. Yakup olduğundan o kokuyu duyardı."

"Fersenk" ve "fersah" üç millik mesafeye denir. Yehûdâ gömlekten Yûsuf'un kokusunu duymaz idi. "Halbuki Hz. Yûsuf'un bulunduğu mahalden yüzlerce fersah uzakta bulunan kimse, cenâb-ı Yûsuf'un âşığı olan Hz. Ya'küb olduğundan o kokuyu duyar idi."

3027. Ey, çok âlim var ki ilimden nasibsizdir; o kimse hâfız-ı ilimdir, habib değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3027. Ey, çok âlim var ki ilimden nasipsizdir; o kimse ilmin hâfızıdır, sevgili değildir.

Ey dinleyici, çok âlim vardır ki, Hz. Yusuf'un gömleğini taşıyıp kokusunu duymayan Yahuda gibidir. Bildiği ilmin zevkinden nasipsizdir. Böyle bir âlim ilmin hâfızıdır ve sandığıdır. O kimse sevgili ve makbul değildir. Çünkü birçok zahmetlerle topladığı ilimlerden faydalanamaz ve o ilmin özünden ve zevkinden hissedar olamaz. Nasıl ki hadis-i şerifte "İnsanlara hayrı öğreten ve nefsini unutan âlim, insanlara ışık veren ve nefsini yakan kandile benzer" buyrulmuştur. Böyle bir âlim bildiğini insanlara söyler ve insanlar içindeki zekâ sahipleri ondan zevk alır, fakat âlimin kendisi o zevkten habersizdir.

"Ey müstemi', çok âlim vardır ki, Hz. Yûsuf'un gömleğini taşıyıp kokusunu duymayan Yehûdâ gibidir. Bildiği ilmin zevkinden nasîbsizdir. Böyle bir âlim ilmin hafızıdır ve sandığıdır. O kimse habîb ve makbûl değildir." Zîrâ birçok zahmetler ile topladığı ilimlerden intifa' edemez ve o ilmin özünden ve zevkinden hissedâr olamaz. Nitekim hadis-i şerîfte مثل العالم الذى يعلم الناس الخير ونسى نفسه كمثل السراج يضيئ للناس ويحرق نفسه ya'ni "Nâsa hayır ta'lîm eden ve nefsini unutan âlim, nâsa ziyâ veren ve nefsini yakan kandile benzer" buyrulmuştur. Böyle bir âlim bildiğini nâsa söyler ve nâs içindeki ehl-i zekâ ondan zevk alır, fakat âlimin kendisi o zevkten bîhaberdir.

3028. Müstemi' her ne kadar avâm cinsinden ise de, müstemi' ondan koklama bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3028. Dinleyici her ne kadar avam cinsinden ise de, dinleyici ondan koklama bulur.

O âlimin anlatımını dinleyenler her ne kadar avam cinsinden ve ılımsız kimseler olsa da, içlerinde bulunan doğuştan zekâ sahibi kişiler o anlatımdan bir koku ve zevk bulurlar. Fakat o âlim bu zevkten nasipsizdir. Onun zevki ilim hafızlığıyla övünmekte ve kendisini satmaktadır. "Meşâmm", burunlar ve koklama mahalli ve koklama anlamlarındadır.

"O âlimin takrîrini dinleyenler her ne kadar avâm cinsinden ve ılımsız kimseler olsa da, içinde bulunan zekâvet-i fitriyye sahipleri o takrîrden bir koku ve zevk bulurlar." Fakat o âlim bu zevkten bî-nâsibtir. Onun zevki ilim hafızlığıyla iftihâr etmekte ve kendisini satmaktadır. "Meşâmm", burunlar ve koklamak mahalli ve koklamak ma'nâlarınadır.

3029. Zîrâ ki gömlek onun elinde âriyettir. O bir esircinin elinde câriye gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3029. Çünkü gömlek onun elinde emanettir. O, bir esir satıcısının elindeki cariye gibidir.

Çünkü ilim gömleği o âlimin elinde emanettir. Onun ilmi, bir esir satan kimsenin elindeki cariyeye benzer. Esirci, elindeki cariyenin güzelliğine ve inceliğine ancak kazanacağı para açısından düşkündür. O güzellik ve incelikten kendi nefsine ait bir zevk ve haz yoktur. "Nahhâs", cariye, köle, at ve deve satan kimse anlamına gelir. Bu kelimenin sonundaki "yâ" tekillik içindir. Şerefli beyitte şeddesiz okunması vezin zorunluluğundan kaynaklanır.

"Zîrâ ilim gömleği o âlimin elinde âriyettir. Onun ilmi bir esir satan kimsenin elindeki câriyeye benzer." Esirci, elindeki câriyenin hüsnüne ve letâfetine ancak kazanacağı para cihetinden meftûndur. O hüsn ve letâfetten kendi nefsine âid bir zevk ve haz yoktur. "Nahhâs", câriye ve köle ve at ve deve satan kimse ma'nâsınadır. Bu kelimenin nihâyetindeki "yâ” vahdet içindir. Beyt-i şerîfte şeddesiz okunması zarûret-i vezinden nâşîdir.

3030. Câriye bir esircinin önünde serseridir, onun elinde müşteri içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3030. Cariye bir esircinin önünde serseridir, onun elinde müşteri içindir.

"Serseri" kelimesinin bilinen anlamı aşağılık kimse demek olsa da, burada kolay iş ve düşünülmeden yapılan işten kinayedir. Çünkü esirci, cariyenin cinsel zevkiyle meşgul değildir. Bir cariye onun yanında, at ve deve gibi satılık hayvan hükmündedir. Bu sebeple cariye onun elinde ancak müşteri içindir.

"Serserî", ma'nâ-yı meşhûru fürû-mâye kimse demek ise de, burada kolay iş ve teemmülsüz işten kinâyedir. Zîrâ esirci, câriyenin zevk-ı istifrâşiyle meşgûl değildir. Bir câriye onun indinde, at ve deve gibi satılık hayvan mesâbesindedir. Binâenaleyh câriye onun elinde ancak müşteri içindir.

3031. Rızık vermeklik Hakk'ın kısmetidir. Her birinin başka tarafa yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3031. Rızık vermek, Hakk'ın kısmetidir. Her birinin başka tarafa yolu yoktur.

Gerek maddî ve gerek manevî olan rızıkları vermek, Yüce Allah hazretlerinin, kulların yatkınlıklarına göre yaptığı bir paylaştırmadır. Nitekim kutsal ayette "Hayat-ı dünyada biz onların geçimlerini onların arasında paylaştırdık" (Zuhruf, 43/32) buyurulur. Bu sebeple Allah Teâlâ kimine ilmin şeklini verir de iç yüzünü ve zevkini vermez; kimine ilmin şeklini vermez de ilmin iç yüzünü ve zevkini verir. Nitekim Şeyh Bereke-i Hemedânî, Nefahâtü'l-Üns'te açıklandığı üzere, Fâtiha-i şerîfe ile birkaç kutsal ayetten başka bir şey bilmez ve onları da doğru okuyamazdı. Görünen ve görünmeyen ilimlerde üstat olan Aynü'l-Kudât Hemedânî şöyle buyurmuştur: "Ben Kur'an ayetlerinden bazılarının anlamlarına vâkıf oldum ve bu vâkıf oluşum tefsir kitaplarını okumaktan değildi, aksine Şeyh Bereke'nin sohbetinin bereketindendi." Ve kimine hem ilmin şeklini hem de iç yüzünü ve zevkini verir. Ve bazılarına da hiçbir şey vermeyip sadece dünya işleri ve alışverişleriyle meşgul eder. Sözün özü, herkesin yatkınlığına göre bir şey ihsan eder.

Gerek sûrî ve gerek ma'nevî olan rızıkları vermek Hak Teâlâ hazretlerinin, kulların isti'dâdına göre yaptığı bir taksîmdir. Nitekim âyet-i kerîmede نحن قسمنا بينهم معيشتهم في الحياة الدنيا (Zuhruf, 43/32) ya'ni “Hayât-ı dünyâda biz onların maîşetlerini onların arasında taksîm ettik" buyurulur. Binâenaleyh Allah Teâlâ kimine ilmin sûretini verir ve iç yüzünü ve zevkini vermez ve kimine ilmin sûretini vermez, ilmin iç yüzünü ve zevkini verir. Nitekim Şeyh Bereke-i Hemedânî, Nefahâtü'l-Üns'te beyân olunduğu üzere, Fâtiha-i şerîfe ile birkaç âyet-i kerîmeden başka bir şey bilmez ve onları da doğru okuyamaz idi. Ulûm-i zâhiriyye ve bâtınıyyede üstâd olan Aynü'l-Kudât Hemedânî buyurmuşlardır ki: "Ben âyât-ı Kur'âniyyeden ba'zılarının ma'nâlarına muttali' oldum ve bu ıttıla'ım tefsîr kitaplarının mütâlaasından değil idi, belki Şeyh Bereke'nin sohbeti berekâtından idi." Ve kimine hem ilmin sûretini ve hem de iç yüzünü ve zevkini verir. Ve ba'zılarına da hiçbir şey vermeyip sırf dünyâ işleri ve muâmelâtıyla meşgûl eder. Velhâsıl herkesin isti'dâdına göre bir şey ihsân eder.

3032. Bir iyi hayal onun bağı olmaz; bir çirkin hayal bunun yolunu vurmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3032. Bir iyi hayal onun bağı olmaz; bir çirkin hayal bunun yolunu vurmuş.

Bir güzel hayal, o bir kimsenin bağı olmuş ve o hayal bağı içinde tatlı tatlı yaşamıştır; ve bu bir kimsenin rahat ve huzurunun yolunu bir çirkin ve korkunç hayal kesmiş, onu azap içinde yaşatmıştır.

Bir güzel hayal, o bir kimsenin bağı olmuş ve o bâğ-ı hayâl içinde tatlı tatlı yaşamıştır; ve bu bir kimsenin râhat ve huzûrunun yolunu bir çirkin ve korkunç hayâl vurmuş, onu azâb içinde yaşatmıştır.

3033. O bir Huda ki, bir hayalden bağ ve bir hayalden cehennem ve erime mahalli yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3033. O bir Allah ki, bir hayalden bağ ve bir hayalden cehennem ve erime mahalli yaptı.

O şanı yüce Allah ki, insan varlığında bir hayalden latif bir bağ ve bir hayalden de cehennem ve azap mahalli tertip buyurdu.

O Hudâ-yı azîmü'ş-şan ki, vücûd-i insânîde bir hayâlden latîf [bir bâğ] ve bir hayâlden de cehennem ve azâb mahalli tertib buyurdu.

3034. İmdi onun gülşenlerinin yolunu kim bilir? İmdi onun külhanlarının yerini kim bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3034. Şimdi onun gülşenlerinin yolunu kim bilir? Şimdi onun külhanlarının yerini kim bilir?

Şimdi O'nun bu hayalî olan gülşenlerinin yolunu ve kaynağını kim bilir? Şimdi O'nun bu hayalî olan külhanlarının ve azap yerlerinin yolunu ve menşeini kim bilir?

Imdi O'nun bu hayâlî olan gülşenlerinin yolunu ve menba'ini kim bilir? İmdi O'nun bu hayâlî olan külhanlarının ve azâb mahallerinin yolunu ve menşeini kim bilir?

3035. Gönül gözcüsü cevelânda görmez ki, hayal canın hangi renginden gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3035. Gönül gözcüsü dolaşırken, hayalin canın hangi renginden geldiğini görmez.

"Dîde-bân", yüksek bir yerde oturup her tarafı gözetleyen kişiye denir ki, Türkçede "gözcü" denir ve gemi kaptanlarına da denir. Gönül gözcüsü, dolaşırken, iyi ve kötü hayalin canın hangi renginden geldiğini göremez. "Canın renkleri"nden kasıt, Hak'ın çeşitli isimleridir.

"Dîde-bân", yüksek bir mahalde oturup her tarafı tarassud eden kimseye derler ki, Türkçe'de "gözcü" denir ve gemi kaptanlarına derler. İyi ve kötü hayâlin, cânın hangi renginden geldiğini gönül gözcüsü cevelânında göremez. "Cânın renkleri"nden murâd, esmâ-i muhtelife-i Hak'tır.

3036. Eğer onun matla'ını göreydi, ihtiyal cihetinden her nâhoş hayalin yolunu bağlardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3036. Eğer onun doğduğu yeri göreydi, hile yapma yönünden her nahoş hayalin yolunu bağlardı.

Eğer gönül gözcüsü o hayalin doğduğu yeri göreydi, hile yapma yönünden her nahoş ve çirkin hayalin yolunu bağlar ve kalbe gelişine engel olurdu.

Eğer gönül gözcüsü o hayâlin doğduğu mahalli göreydi, hîle yapmak cihetinden her nâhoş ve çirkin hayalin yolunu bağlar ve kalbe vürûduna mâni' olurdu.

3037. Ademin derbendi ve mirsadı olan o tarafa câsûsun kademi ne vakit erişir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3037. Âdem'in derbendi ve mirsadı olan o tarafa casusun ayağı ne zaman erişir?

"Âdem"den maksat, izafî yokluk âlemidir. "Derbend", kale ve hisar demektir ki, burada ilâhî ilim mertebesidir ve "mirsad", rasathane ve geniş yol demektir. "İzafî yokluk kalesi ve mirsadı olan ilâhî ilmin ilmî suretler mertebesine ve hayalin doğuş yerine casusun ayağı ne zaman erişir?" Çünkü her ferde gelen hayal, onun ilâhî ilimde sabit olan tekil hakikatinin mazhar olduğu özel Rabbinin hazinesinden gelir ve bunu engellemek mümkün olmaz.

"Adem"den murâd adem-i izâfî âlemidir. “Derbend", kale ve hisâr demektir ki, burada ilm-i ilâhî mertebesidir ve "mirsad", rasadgâh ve vâsi' yol demektir. "Adem-i izâfi kalesi ve mirsâdı olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesine ve hayâlin matla'ına câsusun ayağı ne vakit erişir?" Zîrâ her ferde gelen hayâl, onun ilm-i ilâhîde sabit olan "ayn"ının mazhar oluğu rabb-i hâssının hazînesinden gelir ve bunu men'etmek kābil olmaz.

3038. Onun fazlının eteğini kör gibi elde et! Ey şehriyar a'mânın kabzı bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3038. Onun fazlının eteğini kör gibi elde et! Ey şehriyar, körün tutuşu bu olur.

Mademki hayalin doğuş yerine gönül gözcüsünün vâkıf olması mümkün değildir, o halde o hayalin yönlendiricisi olan isimlerin müsemmâsı (kendisine isim verilen) olan Hakk'ın fazlının eteğini körler gibi sıkı sıkı tut! Ey şehriyâr, eşyanın hakikatini görmekten kör olanların tutuşu budur, yani tutacağı etek bu etektir.

Mâdemki hayâlin matla'ına gönül gözcüsünün ıttılâ'ı mümkin değildir, o halde o hayâlin sâiki olan esmânın müsemmâsı olan Hakk'ın fazlının eteğini körler gibi sıkı sıkı tut! Ey şehriyâr, hakîkat-ı eşyayı görmekten kör olanların kabzı budur, ya'ni tutacağı etek bu etektir.

3039.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3039.

Hakk'ın lütfunun eteği, O'nun emri ve ilâhî fermanıdır. Mademki kader sırrına vâkıf değilsin, Hakk'ın emrine uy! Her ne kadar kader sırrı bilinmez olsa da, kulun hâlinden bir dereceye kadar hissedilir. Çünkü talihi yaver ve mutlu olan o kimsedir ki, bu dünya hayatında ilâhî emre uyma ve ilâhî yasaktan kaçınma yoluyla gerçekleşen takvası (Allah'a karşı sorumluluk bilinci) onun canıdır. Ve böyle bir kimsenin takvası cebirle değil, doğal hâlidir.

Hakk'ın fazlının eteği onun emir ve fermân-ı ilâhîsidir. Mâdemki sırr-ı kadere vâkıf değilsin, Hakk'ın emrini tut! Her ne kadar sırr-ı kader meçhûl ise de abdin hâlinden bir dereceye kadar mahsüs olur. Zîrâ tâli'i yâver ve saîd olan o kimsedir ki, bu hayât-ı dünyeviyyede emr-i ilâhîye imtisal ve nehy-i ilâhîden ictinâb sûretiyle vâki' olan takvâsı onun cânıdır. Ve böyle bir kimsenin takvâsı cebrî değil, hâl-i tabîîsidir.

3041.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3041.

Yan yana oturan iki kişiden birisi, güzel hayalinden dolayı çimenlikte ve su ırmağı kenarında neşeli ve şen iken, diğeri de çirkin hayalinden dolayı sıkıntı ve azap içindedir.

Yan yana oturan iki kimseden birisi güzel hayâlinden dolayı çemenlikte ve su ırmağı kenarında şen ve şâtır ve diğeri de çirkin hayâlinden dolayı sıkıntı ve azâb içindedir.

3042.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3042.

O, azap ve sıkıntı içinde olan şen ve şatır kimseyi görüp kendi kendine "Acaba bunun zevki nedendir?" diye sorar; ve keyfi yerinde olan kimse dahi o gamlı kimseyi görüp, "Acaba bu kimin hapsi içindedir ve bunu azap eden kimdir?" diye sorar.

O, azâb ve sıkıntı içinde olan şen ve şâtır olan kimseyi görüp kendi kendine "Acaba bunun zevki nedendir?" diye sorar; ve keyfi yerinde olan kimse dahi o gamlı kimseyi görüp, "Acaba bu kimin habsi içindedir ve bunu ta'zîb eden kimdir?" diye sorar.

3043. 3023 numaralı beyitten sonra numaralamada bir karışıklık olmuştur. Bu karışıklığı düzeltirken 3040 sıra numarasını veremedik. Zîrâ 3041'den îtibâren numaralama düzgün olarak devam etmektedir. Mesrûr olan kimse gamlı kimseye der ki: "Yâhu, burada çeşmeler ve pınarlar olduğu halde sen niçin kurusun ve susuzsun? Ve niçin yüzün sararmıştır ki, burada bir illete karşı yüz ilaç vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3043. 3023 numaralı beyitten sonra numaralamada bir karışıklık olmuştur. Bu karışıklığı düzeltirken 3040 sıra numarasını veremedik. Çünkü 3041'den itibaren numaralama düzgün olarak devam etmektedir. Sevinçli olan kimse gamlı kimseye der ki: "Yahu, burada çeşmeler ve pınarlar olduğu halde sen niçin kurusun ve susuzsun? Ve niçin yüzün sararmıştır ki, burada bir hastalığa karşı yüz ilaç vardır!"

3044. "Ey birlikte oturan, âgâh ol, çemene gel!" Der ki: "Ey can, benim gelmeğe takatım yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3044. "Ey birlikte oturan, uyanık ol, çimenliğe gel!" Der ki: "Ey can, benim gelmeye gücüm yoktur!"

Zevk içinde olan, gam içinde olan arkadaşına der ki: "Ey benimle beraber oturan kimse, uyanık ol, çimenlik tarafına gel!" Gam ve azapta olan da cevaben der ki: "Ey can, benim o çimenlik tarafına gelmeye gücüm yoktur."

İşte Yüce Allah'ı bilen ârif ile gaflet ehlinin hâli bu karşılaştırmaya uygun düşer.

Zevk içinde olan gam içinde olan celîsine der ki: "Ey benim ile beraber oturan kimse âgâh ol, çemenistan tarafına gel!" Gam ve azâbda olan dahi cevâben der ki: "Ey can, benim o çemenistan tarafına gelmeğe tâkatim yoktur."

İşte ârif-i billâh ile ehl-i gafletin hâli bu mukāyeseye tevâfuk eder.

## Beyin ve namazı seven ve namazda ve münâcâtta üns tutan kölesinin hikâyesi

3045. Bey seherde hamama muhtaç oldu. Bağırdı ki: "Agah ol Sunkur, başını kaldır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3045. Bey seherde hamama ihtiyaç duydu. Bağırdı ki: "Haberdar ol Sunkur, başını kaldır!"

"Sunkur", şahin kuşu anlamına gelip, burada efendinin kölesinin adıdır.

"Sunkur", şâhin kuşu ma'nâsına olup, burada efendinin kölesinin adıdır.

3046. "Tası ve sileceği ve kili Altun'dan al! Ey nâçar, tâ ki hamama gidelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3046. "Tası, sileceği ve kili Altun'dan al! Ey çaresiz, ta ki hamama gidelim!"

"Kil", sabun yerine kullanılan bir çeşit çamurdur. Hâlihazırda "Halep kili" demekle bilinen kokulu bir kil vardır ki, bazı kimseler hamamlarda kullanırlar. "Altun" cariye ismidir. "Sunkur" ve "Altun" isimleri Türk isimleri olduğundan, kıssadaki kişilerin Türk olduğu anlaşılır. "Nâ-güzîr", zorunlu ve çaresiz anlamındadır. Köleye "Ey çaresiz!" diye hitap edilmesi, kölenin beyin emrine çaresizce uyması sebebiyledir. Beyefendi kölesine hitaben dedi ki: "Ey Sunkur, niçin dışarıya çıkmıyorsun?" Köle cevaben dedi: "Ey fenler sahibi olan beyefendi, beni bırakmıyorlar." "Zû-fünûn" (fenler sahibi) tabirinde bir istihza (alay etme) anlamı vardır. Çünkü fen sahipleri, hakikati idrak ettiklerini zannedip peygamberlere tabi olmaktan kibirlenirler ve Allah'ın varlığını kabul edenleri olsa bile, şeriatı (ilahi yasa) geçersiz kılarlar.

["Kil"] sabun yerine kullanılan bir nevi' çamurdur. Hâli hazırda "Halep kili" demekle ma'rûf bir kokulu kil vardır ki, ba'zı kimseler hamamlarda kullanırlar. "Altun" câriye ismi. "Sunkur" ve ""Altun" isimleri Türk isimleri olduğundan, kıssa eşhâsının Türk olduğu anlaşılır. “Nâ-güzîr", zarûrî ve çâresiz ma'nâsınadır. Köleye "Ey çâresiz!" hitâbı, kölenin beyin emrine çâresiz mün- Beyefendi kölesine hitâben dedi ki: "Ey Sunkur niçin dışarıya çıkmıyorsun?" Köle cevâben dedi: "Ey fenler sahibi olan beyefendi, beni bırakmıyorlar." "Zû-fünûn" ta'birinde ma'nâ-yı istihzâ vardır. Zîrâ fen sahibleri hakîkati idrâk ettiklerini zannedip enbiyâya tâbi' olmaktan istikbâr ederler ve Allâh'ın vücudunu kabûl edenleri olsa bile, şerîatı ta'tîl ederler.

3054. Ey aydınlığa mensub, sabr et, işte geldim, gāfil değilim, sen benim kulağımdasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3054. Ey aydınlığa mensup, sabret, işte geldim, gafil değilim, sen benim kulağımdasın!

"Rûşenî" ifadesinde dahi alay anlamı vardır. Çünkü bu gibi çok bilgili geçinen kimseler kendilerini aydın tabakadan sayıp, namaz kılmak ve oruç tutmak cahillerin işidir, derler. Yani, "Ey aydın geçinen beyim, sabret işte geldim. Ben senin çağırmandan gafil değilim. Kulağım sesini işitiyor."

"Rûşenî", ta'bîrinde dahi istihzâ ma'nâsı vardır. Zîrâ bu gibi zû-fünûn geçinen kimseler kendilerini münevver tabakadan addedip, namaz kılmak ve oruç tutmak câhillerini işidir, derler. Ya'ni, "Ey münevver geçinen beyim, sabr et işte geldim. Ben senin çağırmandan gafil değilim. Kulağım sesini işitiyor."

3055. Yedi kere sabretti ve bağırdı, tâ ki o adamın intizarından aciz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3055. Yedi kere sabretti ve bağırdı, tâ ki o adamın intizarından aciz oldu.

"Tîbâş", defetmek ve birinin sözünü reddetmek ve intizar (bekleyiş) ve işve (nazlanma) anlamlarına gelir. Burada "intizar" anlamı uygundur. Yani, "Bey yedi defa köleyi çağırdı ve gelmesini bekledi ve nihayet onun bekleyişinden aciz oldu."

"Tîbâş", def'etmek ve birinin sözünü reddetmek ve intizâr ve işve ma'nalarına gelir. Burada "intizar" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Bey yedi def'a köleyi çağırdı ve vürûduna intizâr etti ve nihâyet onun intizârından âciz oldu."

3056. Onun cevabı bu idi ki: "Beni bırakmıyorlar, ey muhterem, tâ ki şimdiki halde dışarıya çıkayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3056. Onun cevabı bu idi ki: "Beni bırakmıyorlar, ey muhterem, tâ ki şimdiki halde dışarıya çıkayım!"

3057. (Bey) dedi: "Nihayet mescidde kimse kalmadı, kimdir seni orada geri tutar, seni kim oturtur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3057. (Bey) dedi: "Nihayet mescitte kimse kalmadı, kimdir seni orada alıkoyan, seni kim oturtur?"

3058. (Köle) dedi: "O kimse ki, seni dışarıda bağlamıştır, beni de o içeride bağlamıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3058. (Köle) dedi: "O kimse ki, seni dışarıda bağlamıştır, beni de o içeride bağlamıştır."

3059. "O kimse seni bırakmaz ki içeriye gelesin, beni bırakmaz ki dışarıya geleyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3059. "O kimse seni bırakmaz ki içeriye gelesin, beni bırakmaz ki dışarıya geleyim!"

3060. "O kimse bırakmaz ki bu taraftan ayak koyasın, o bu kölenin ayağını bu tarafa bağlamıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3060. "O kimse bırakmaz ki bu taraftan ayak koyasın, o bu kulun ayağını bu tarafa bağlamıştır."

Bey, Sunkur'u mescitten dışarıya çağırdı. O da: "Beni bırakmıyorlar," dedi. Bey: "Mescitte kimse kalmadı, seni dışarıya bırakmayan kimdir?" dedi. O da: "Seni içeriye bırakmayan, beni de dışarıya bırakmıyor," dedi. Yani seni senin yatkınlığına göre, beni de benim yatkınlığıma göre kullanıyorlar, dedi.

Bey, Sunkur'u mescidden dışarıya çağırdı. O da: "Beni bırakmıyorlar," dedi. Bey: "Mescidde kimse kalmadı, seni dışarıya bırakmayan kimdir?" dedi. O da: "Seni içeriye bırakmayan, beni de dışarıya bırakmıyor," dedi. Ya'ni seni senin isti'dâdına göre, beni de benim isti'dâdıma kullanıyorlar, dedi.

3061. Deniz, balıkları dışarıya bırakmaz; toprağa mensub olanları, deniz içeriye bırakmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3061. Deniz, balıkları dışarıya bırakmaz; toprağa ait olanları, deniz içeriye bırakmaz.

Her ortamın kendisine özgü ve uygun bir halkı vardır. Balıklar deniz ortamında ortaya çıkarlar ve orada yaşarlar. Deniz onları kendi ortamından dışarıya bırakmaz ve kara ortamında ortaya çıkan yaratıklar dahi ancak kendi ortamlarında yaşayıp deniz onları kendi ortamına kabul edip yaşatmaz.

Her muhîtin kendisine mahsûs ve münasib bir halkı vardır. Balıklar deniz muhîtinde peyda olurlar ve orada yaşar. Deniz onları kendi muhîtinden dışarıya bırakmaz, ve kara muhîtinde peyda olan mahlûkat dahi ancak kendi muhîtlerinde yaşayıp deniz onları kendi muhîtine kabûl edip yaşatmaz.

3062. Balığın aslı sudur, hayvan topraktandır; burada hîle ve tedbîr bâtıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3062. Balığın aslı sudur, hayvan topraktandır; burada hile ve tedbir geçersizdir.

Balık sudan ve kara hayvanları topraktan meydana gelir. Birinin diğerinin mertebesine ve ortamına geçmesi hile ve tedbir ile mümkün değildir. Bu hususta hile ve tedbir geçersizdir.

Balık sudan ve kara hayvanları toprakdan peyda olur. Birinin diğerinin mertebesine ve muhîtine geçmesi hîle ve tedbîr ile kâbil değildir. Bu husûsda hîle ve tedbîr bâtıldır.

3063. Kilit cesîmdir ve açıcı Huda'dır; eli teslîme ve rızâya vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3063. Kilit büyüktür ve açıcı Allah'tır; elini teslimiyete ve rızaya vur!

"Kilit"ten maksat, hadis-i şerifte açıklanan nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdedir. Yani "Allah'ın Zât'ına perde olan kilit büyük ve cesimdir; ve o kilidin açıcısı ve o perdeleri yırtıcı Allah'tır. Bu hususta senin çaban boşunadır. Eğer öncesiz olarak ilahi kaza (Allah'ın küllî hükmü) gerçekleşmiş ise, muhakkak o kilit açılır ve o perdeler yırtılır. Bu sebeple elini Allah'ın emrine teslimiyete ve ilahi kazaya razı olma yönüne vur!"

"Kilit"ten murâd, hadîs-i şerifte beyân buyurulan nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabdır. Ya'ni "Vech-i Hakk'a hicâb olan kilîd azîm ve cesîmdir; ve o kilidin açıcısı ve o perdeleri yırtıcı Hak'tır. Bu husûsta senin sa'yin beyhûdedir. Eğer ezelde kazâ-yı ilâhî vâki' olmuş ise, muhakkak o kilit açılır ve o perdeler yırtılır. Binâenaleyh elini emr-i Hakk'a teslîme ve kazâ-yı ilâhîye râzı olmak cihetine vur!"

3064. Eğer zerre zerre anahtarlar olsa, bu küşayiş Kibriya'nın gayrından değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3064. Eğer zerre zerre anahtarlar olsa, bu açılış Yüce Allah'tan başkasından değildir.

Eğer âlem zerre zerre anahtarlar olsa, bu karanlıktan ve nurdan oluşan yetmiş bin perdeyi kaldıramaz ve bu büyük kilidi açamaz. Onun açılması, ilâhî nimetlerini indirmek suretiyle mühlet verirdi. Nihayet bu ayet-i kerimede beyan buyrulduğu üzere, "Peygamberler ümitsizliğe düşüp kendilerine gelecek yardım ve zaferden şüpheye kapıldılar." Bu ayet-i kerimenin yüce anlamı 2025 numaralı şerefli beyitte geçti.

Eğer alem zerre zerre anahtarlar olsa, bu zulmetten ve nûrdan mürekkeb olan yetmiş bin hicabı kaldıramaz ve bu azîm kilidi açamaz. Onun açılması niam-i ilâhiyyesini inzâl buyurmak sûretiyle mühlet verirdi. Nihayet bu âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, "Enbiya hazarâtı me'yûs olup kendilerine vâki' olacak nusret ve galebeden zanna düştüler." Bu âyet-i kerîmenin müfâd-ı âlîsi 2025 numaralı beyt-i şerifte geçti.

3067. Enbiyâ hâtırda dediler ki: "Nice bir buna ve ona va'z ve nasîhat veriyoruz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3067. Peygamberler akıllarından geçirdiler ki: "Ne zamana kadar buna ve ona vaaz ve nasihat vereceğiz!"

Tekrar tekrar gerçekleşen davetlerine karşı inkârcıların inkârda ısrarları üzerine, peygamberler (a.s.) ümitsiz olup kendi kendilerine dediler ki: "Ne zamana kadar şuna buna vaaz ve nasihat vereceğiz!"

Mükerreren vâki' olan da'vetlerine karşı münkirlerin inkârda ısrarları üzerine, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) me'yûs olup kendi kendilerine dediler ki: "Nice bir şuna buna va'z ve nasîhat vereceğiz!"

3068. "Nice bir abes cihetinden soğuk demiri döğeriz; âgâh ol kafese üflemek ne zamana kadar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3068. "Ne zamana kadar boş yere soğuk demiri döveriz; uyanık ol, kafese üflemek ne zamana kadar sürecek?"

Bizim bu azgın inkârcılara nasihat vermemiz, soğuk demiri dövmeye ve asla içinde hava durmayan kafese üflemeye benzer. Ne zamana kadar biz böyle boş işlerle uğraşacağız?

"Bizim bu azgın münkirlere nasîhat vermemiz soğuk demiri döğmeğe ve aslâ içinde hava durmayan kafese üfürmeğe benzer. Ne zamâna kadar biz böyle abesle iştigāl edeceğiz?"

3069. Halkın harekâtı kazadan ve va'dedendir; ve dişin keskinliği mi'denin harâretindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3069. Halkın hareketleri kazadan ve vaatten kaynaklanır; dişin keskinliği ise midenin hararetindendir.

Bu halkın hareketi ve kendilerinden ortaya çıkan fiiller, ezelde onların tekil sabit hakikatlerinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlık diliyle gerçekleşen talepleri üzerine, Hakk'ın kazâsından (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) ve vaadinden doğar. Bu sebeple ezelde kötü yazılmış olana öğüt ve nasihat boşunadır. Mutlu yazılmış olanlara ise bir söz yeterlidir. Dışın hareketleri içsel baskıdan ve etkiden meydana gelir. Nasıl ki dişin keskinliği midenin hararetinden ve kuvvetindendir.

Bu halkın hareketi ve kendilerinden sâdır olan ef'âl, ezelde onların ayn-ı sâbitelerinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleri üzerine, Hakk'ın kazâsından ve va'desinden neş'et eder. Binâenaleyh ezelde şakî olana va'z ve nasîhat boştur. Saîd olanlara ise bir söz kâfidir. Zâhirin harekâtı batının tazyîkinden ve te'sîrinden olur. Nitekim dişin keskinliği mi'denin harâretinden ve kuvvetindendir.

3070. Nefs-i evvel nefs-i sânî üzerine sürdü. Balık baştan kokmuş olur, kuyruktan değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3070. İlk nefis, ikinci nefisin üzerine sürdü. Balık baştan kokar, kuyruktan değil.

"İlk nefis"ten kasıt, Hakk'ın ilahi suretlerinde yerleşen ilmî varlıktır, yani sabit hakikattir. İkinci nefis ise, fiilen mutlu ve mutsuz olanın yerleştiği dışsal aynî varlıktır. Yahut "ilk nefis"ten kasıt, küllî nefistir; ve küllî nefis levh-i mahfûzdan (kaderin yazılı olduğu levha) ibarettir. "Kalem"den ibaret olan küllî akıl, küllî nefis üzerine her ne akıtırsa, hemen bu âlemde ortaya çıkar; ve küllî nefiste ancak sabit hakikatlerde kararlaştırılmış olan şey mevcut olur. Mevcudatın (varlıkların) kaynağı sabit hakikatlerdir. Ve çeşmenin başı kokmuş olunca, doğal olarak sonu da kokmuş olur. Nasıl ki bu hâl "balık baştan kokar" atasözüne tamamen uygundur.

"Nefs-i evvel"den murâd, Hakk'ın suver-i ilmiyyesinde takarrur eden vücûd-i ilmîdir, ya'ni ayn-ı sâbitedir. Ve ikinci nefis, vücûd-i aynî-i hâricîdir ki, onda fiilen saîd ve şakî takarrur eder. Yâhut "nefs-i evvel" den murâd, nefs-i küldür; ve nefs-i kül levh-i mahfûzdan ibarettir. Ve "kalem"den ibaret olan akl-ı kül, nefs-i kül üzerine her ne ifaza ederse hemen bu âlemde zâhir olur; ve nefs-i külde ancak a'yân-ı sâbitede mukarrer olan şey mevcûd olur. Ve ser-çeşme-i mevcûdât a'yân-ı sâbitedir. Ve çeşmenin başı kokmuş olunca, bittabi' sonu da kokmuş olur. Nitekim bu hal "balık baştan kokar" darb-ı meseli-ne tamâmiyle mutâbıktır.

3071. Fakat bil de ok gibi hazmi sür, çünkü Hak "Belliğ!" dedi, zarûrî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3071. Fakat bil ki ok gibi hazmı sür, çünkü Hak "Tebliğ et!" dedi, zorunlu oldu.

Fakat balığın baştan kokması hakikatini bil de hazmı ve ihtiyatı ok gibi ileriye sür ve halkı davetten vazgeçme! Çünkü Yüce Allah hazretleri يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلْغَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Mâide, 5/67) yani "Ey Resûlüm, sana indirilen şeyi tebliğ et!" buyurdu. Bu sebeple ilahi hükümleri ayrım yapmaksızın halka tebliğ etmek çaresiz ve zorunlu oldu.

Fakat balığın baştan kokması hakîkatini bil de hazm ve ihtiyatı ok gibi ileriye sür ve halkı da'vetten fâriğ olma! Çünkü Hak Teâlâ hazretleri يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلْغَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Mâide, 5/67) ya'ni "Ey Resûlüm, sana inzâl olunan şeyi tebliğ et!" buyurdu. Binâenaleyh ahkâm-ı ilâhiyyeyi bilâ-tefrîk halka tebliğ etmek çâresiz ve zarûrî oldu.

3072. Sen bilmezsin ki, bu ikisinden kimsin, cehd et; o kadar ki göresin ne ve nesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3072. Sen bilmezsin ki, bu ikisinden kimsin, çabala; o kadar ki göresin ne ve nesin?

Yani kader sırrı (kaderin gizli hakikati) madem meçhuldür ve sen şakî (mutsuz) misin, yoksa saîd (mutlu) misin? Bunu bilmezsin. Meçhul olan bir akıbete karşı ümit ile ve tedbirli ve ihtiyatlı bir şekilde çalışmak lazımdır. Bu sebeple o kadar çalış ki, hâlin akıbeti senin nazarında ortaya çıksın.

Örneğin yüz bin lira ikramiyesi olan bir piyangonun sana çıkacağı meçhul iken ümit ile para verip biletlerini alırsın. Piyango çekildiği zaman, o vakit netice belli olur. Dünyevi işlerde meçhule karşı ümit ile çaba ve gayret ettiğin halde uhrevi işlerde akıbet meçhuldür diye çaba ve gayreti bırakmak doğru değildir. Bu şerefli beyit, Pîr (Mevlânâ) hazretlerinin dilinden talip olanları uyarmaktır.

Ya'ni sırr-ı kader mâdem meçhûldür ve sen şakî misin, yoksa saîd misin? Bunu bilmezsin. Meçhûl olan bir akıbete karşı ümîd ile ve hazm ve ihtiyât ile çalışmak lâzımdır. Binâenaleyh o kadar çalış ki, âkıbet-i hâl senin nazarında mütecellî olsun.

Meselâ yüz bin lira ikramiyesi olan bir piyangonun sana çıkacağı meçhûl iken ümîd ile para verip biletlerini alırsın. Vaktâki piyango çekilir, o vakit netîce ma'lûm olur. Umûr-i dünyeviyyede meçhûle karşı ümîd ile sa'y ve gayret ettiğin halde umûr-i uhreviyyede âkıbet meçhûldür diye sa'y ve gayreti bırakmak doğru değildir. Bu beyt-i şerif cenâb-ı Pîr lisânınından tâlibleri îkāzdır.

3073. Vaktaki yükü gemi üstüne koyarsın, o işe tevekkül edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3073. Yükü geminin üstüne koyduğun zaman, o işe tevekkül edersin.

3074. Sen bilmezsin ki her ikiden kimsin, seferde garka mısın, ya nacî misin? Ey mallarını gemiye yükleyen tâcir, sen bu deniz seferinin âkıbetini bilmezsin! Bu gemi batar mı, yoksa selâmetle maksûd olan limana vâsıl olur mu? Hal böyle iken, deniz seferini ve ticareti ta'til etmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3074. Sen bilmezsin ki her ikiden kimsin, seferde boğulan mısın, yoksa kurtulan mı? Ey mallarını gemiye yükleyen tüccar, sen bu deniz yolculuğunun sonucunu bilmezsin! Bu gemi batar mı, yoksa selametle istenen limana ulaşır mı? Hâl böyleyken, deniz yolculuğunu ve ticareti bırakmazsın.

3075. Eğer dersen: "Ben kim olduğumu bilmedikçe gemi ve deniz üzerinde koşmayacağım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3075. Eğer dersen: "Ben kim olduğumu bilmedikçe gemi ve deniz üzerinde koşmayacağım!"

3076. "Ben bu yolda nâcî miyim, yahut garka mıyım, keşfet ki hangi fırkadanım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3076. "Ben bu yolda kurtulmuş muyum, yoksa boğulmuş muyum, hangi gruptan olduğumu keşfet?"

3077. "Ben zan ile başkaları gibi kuru ümîd üzerine bu yola gitmek istemem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3077. "Ben, zan ile başkaları gibi kuru ümit üzerine bu yola gitmek istemem."

"Ben, benim için helâk ve ticaretten hangisi meydana geleceğini bilmedikçe yerimden kımıldamam ve boşuna çaba göstermem!" diyecek olursan, cevaben sana derim ki:

"Ben, benim için helâk ve ticaretten hangisi vâki' olacağını bilmedikçe yerimden kımıldamam ve beyhûde sa'y etmem!" diyecek olursan cevâben sana derim ki:

3078. "Hiç senden bezirganlık gelmez; zîrâ ki bu iki vechin sırrı gaybdadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3078. "Senden asla tüccarlık gelmez; çünkü bu iki yönün sırrı gaybdadır."

"Öyleyse sen asla ticaret yapamazsın. Çünkü ticarete başlamanın başlangıcında kâr ve zararın sırrı gayb içindedir ve bilinmezdir."

"Öyle ise sen aslâ ticâret edemezsin. Zîrâ ticârete sülükün bidâyetinde kâr ve zararın sırrı gayb içindedir ve meçhûldür."

3079. Nâzik canlı olan korkak tabiatlı tacir, talebde ne kâr tutar, ne de ziyân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3079. Nazik canlı olan korkak tabiatlı tacir, talepte ne kâr tutar, ne de zarar!

Böyle bir tacirin hâli "Korkak bezirgan ne kâr eder, ne de zarar!" atasözüne uygun düşer.

Böyle bir tâcirin hâli "Korkak bezirgan ne kâr eder, ne de ziyân!" darb-ı meseline mâsadaktır.

3080. Belki ziyân tutar ki, mahrumdur ve hakîrdir. Nûru o bulur ki, şu'le yutucu ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3080. Aksine, zararda olur; çünkü mahrumdur ve hakirdir. Nuru o bulur ki, alevi yutucu olsun.

Gerçi "Korkak tüccar, ne kâr eder, ne de zarar!" atasözü meşhur ise de, durumun hakikatine bakılırsa korkak tüccar zararda olur. Çünkü ticaret neticesinde kazanç, kuvvetli bir ihtimaldir. İşte o, çaba göstermediği için gerçekleşmesi pek muhtemel olan kazançtan mahrum kalır ve işlerinde hakir ve zelil olur. Mükafat nurunu o kişi bulur ki, çaba ve mücadele ateşinin alevlerini yutucu olsun.

Gerçi "Korkak bezirgân, ne kâr eder, ne de zarar!" darb-ı meseli meşhûr ise de, hakîkat-i hâle bakılırsa korkak bezirgân ziyân tutar. Çünkü ticaret netîce- sinde kazanç zann-ı galibdir. İşte o sa'y etmediği için husûlü pek muhtemel olan kazançtan mahrûm olur ve muâmelâtında hakîr ve zelîl olur. Mükafat nûrunu o kimse bulur ki, sa'y ve mücâhede ateşinin şu'lelerini yutucu ola.

3081. Mâdemki bütün işler "Belki!" üzerinedir, dîn işi evladır ki, bundan necât bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3081. Mademki bütün işler "Belki!" üzerinedir, din işi daha evladır ki, bundan kurtuluş bulursun.

Mademki dünya işlerindeki bütün çabalar "Belki istenen sonucu elde ederim!" düşüncesine dayanır, o halde, "Belki mutlu olurum!" düşüncesiyle din işine çalışmak daha evladır ki, bu çaba ve mücadeleden ebedi hayata ulaşırsın ve elem ve azap bağından kurtuluş bulursun.

Mâdemki dünyâ umûrundaki bütün mesâî "Belki matlûb olan neticeyi elde ederim!" fikri üzerine müsteniddir, o halde, "Belki saîd olurum!" fikriyle dîn umûruna çalışmak daha evlâdır ki, bu sa'y ve mücâhededen hayât-ı ebediyyeye vâsıl olur ve kayd-ı elem ve azâbdan necât bulursun.

3082. Burada kapı çalmağa izin yoktur, ümîdden gayri. Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3082. Burada kapı çalmaya izin yoktur, ümitten başka. Yüce Allah doğruyu en çok bilendir.

Bu kader sırrı bahsinin kapısını çalmaya ilahi izin yoktur. Bu bahiste ancak Hakk'a iyi zan beslemek ve O'nun lütuf ve keremini ümit etmek vardır. Nitekim ayet-i kerimede قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةُ الله (Zümer, 39/53) yani "Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin!" buyurulmuştur. Çünkü kader sırrından ancak vahdet sırrının ârifleri bahsedebilirler. İkilik içinde boğulmuş olan gafillerin bu bahiste çok zararları olur. Çünkü neticede Hakk'a zulüm ve cebir isnat ederler ve onların gizli şirkleri bu hükümlerine sebep olur.

Bu sırr-ı kader bahsinin kapısını çalmağa izn-i ilâhî yoktur. Bu bahiste ancak Hakk'a hüsn-i zannetmek ve O'nun lutuf ve keremini ümîd etmek vardır. Nitekim âyet-i kerimede قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةُ الله (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümîd kesmeyin!" buyurulmuştur. Zîrâ sırr-ı kaderden ancak sırr-ı vahdet ârifleri bahsedebilirler. İsneyniyet içinde müstağrak olan gāfillerin bu bahiste çok zararları olur. Çünkü netîcede Hakk'a zulüm ve cebir isnâd ederler ve onların şirk-i hafileri bu hükümlerine sebeb olur.

## Onun beyânıdır ki mukallidin îmânı havf ve recâdır

3083. Her san'atın dâîsi ümîddir ve "Belki!"dir, gerçi onların boynu sa'yden iğ gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3083. Her sanatın davetçisi ümittir ve "Belki!"dir, gerçi onların boynu çabadan iğ gibi oldu.

"Dûk", yün bükmeye özgü olan ince ve uzun bir ağaçtır. Her bir kimseyi bir sanata davet eden, menfaat ümidi ve "Belki kazanırım!" düşüncesidir. Bu davetçi onları çalışmaya sevk etti. Ve çalışmaktan da onların boyunları iğ gibi inceldi.

“Dûk”, yün bükmeğe mahsûs olan ince ve uzun bir ağaçtır. Her bir kimseyi bir san'ata da'vet eden ümîd-i menfaattir ve "Belki kazanırım!" fikridir. Bu dâiye onları çalışmağa sevk etti. Ve çalışmaktan da onun boyunları iğ gibi inceldi.

3084. Vaktāki sabahleyin, belki rızık koşar ümidi üzerine dükkân tarafına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3084. Vakti geldiğinde sabahleyin, aksine rızık koşar ümidi üzerine dükkân tarafına gider.

3085. Sana rızık ümidi olmazsa niçin gidiyorsun, mahrumluk korkusu vardır, sen niçin kavîsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3085. Sana rızık ümidi olmazsa niçin gidiyorsun, mahrumiyet korkusu vardır, sen niçin güçlüsün?

Ey tüccar efendi, sana rızık ümidi olmazsa niçin dükkân tarafına gidiyorsun? Ticarette kârdan mahrum olmak korkusu varken bu yönü hiç düşünmezsin, yüreğinde kuvvet vardır.

Ey tâcir efendi, sana rızık ümîdi olmazsa niçin dükkân tarafına gidiyorsun? Ticarette kârdan mahrûm olmak korkusu var iken bu ciheti hiç düşünmezsin, yüreğinde kuvvet vardır.

3086. Gıda kesbinde ezel mahrumluğu korkusu seni cüst ü cûda niçin gevşek etmedi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3086. Rızık kazanmada ezeldeki mahrumiyet korkusu seni arayışta niçin gevşek bırakmadı?

Ey tüccar efendi, geçim sebeplerini kazanmada, "Belki ezelde kısmetim takdir edilmemiştir" düşüncesi ve kârdan mahrum kalma korkusu, seni dünyada rızık arayışından ümitsizliğe düşürmedi ve bu husustaki çabanı gevşetmedi; peki din işinde saadet ve şekavet (mutluluk ve mutsuzluk) korkusu niçin çabanı gevşetti?

Ey tâcir efendi, esbâb-ı maîşetin kesbinde, "Belki ezelde kısmetim mukadder değildir", fikri ve kârdan mahrûmluk korkusu, seni dünyâda rızık cüst ü cûsundan me'yûs etmedi ve bu husûstaki sa'yini gevşetmedi, ya emr-i dînde saâdet ve şekāvet korkusu niçin sa'yini gevşetti?

3087. Dersen ki: "Vakıa önde mahrumluk korkusu vardır, tenbellikte bu korku ziyadedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3087. Şayet "Gerçekten de önde mahrum kalma korkusu vardır, tembellikte bu korku daha fazladır!" dersen:

3088. "Çalışmada ümîdim daha ziyadedir, tenbellikte hatarı ziyade tutarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3088. "Çalışmada ümidim daha fazladır, tembellikte tehlikeyi daha fazla tutarım!"

Bu iki beyit, tüccarın itiraza cevabıdır. "Ticarette kârdan mahrum kalma korkusu vardır" dersen, ben de derim ki: "Tembellikte bu mahrum kalma korkusu daha fazladır. Çalışmada kazanma ümidim fazladır ve tembellikte daha fazla tehlike ve korku görürüm."

Bu iki beyit, tâcirin i'tirâza cevabıdır. Dersen ki: "Ticarette kârdan mahrûmluk korkusu vardır." Derim ki: "Tenbellikte bu mahrûmluk korkusu daha ziyâdedir. Çalışmada kazanmak ümîdim ziyâdedir ve tenbellikte daha ziyâde tehlike ve korku görürüm."

3089. Böyle olunca ey kötü zan sahibi, niçin dîn işinde bu ziyan korkusu senin eteğini tutuyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3089. Böyle olunca ey kötü zan sahibi, niçin din işinde bu zarar korkusu senin eteğini tutuyor?

Bu şerefli beyit, tüccarın cevabına bir cevaptır. Mademki ticaret işinde çalışmaktan fayda görüyorsun, peki din işinde niçin bu zarar korkusu çalışmak konusunda senin eteğini geri çekiyor ve seni çalışmaktan alıkoyuyor, ey kötü zan sahibi efendi?

Bu beyt-i şerîf tâcirin cevabına cevaptır. Mâdemki ticaret işinde çalışmaktan fâide görüyorsun, ya dîn işinde niçin bu ziyân korkusu çalışmak husûsunda senin eteğini geri çekiyor ve seni çalışmaktan men'ediyor, ey sû'-i zan sâhibi efendi?

3090. Ya sen görmedin mi ki, bu bizim pazarımızın ehli olan enbiya ve evliyâ ne fâide içindedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3090. Ya sen görmedin mi ki, bu bizim pazarımızın ehli olan peygamberler ve evliyâ ne fayda içindedir?

Ey kader sırrının bilinmezliği sebebiyle çalışmak istemeyen gafil, ya sen görmedin mi ki, bu bizim çalışma ve mücadele pazarımızın ehli olan peygamberler ve evliyâ, bu çalışmanın neticesinde nasıl faydalar ve kârlar elde etmiştir?

Ey sırr-ı kaderin meçhûliyeti sebebiyle çalışmak istemeyen gäfil, ya sen görmedin mi ki, bu bizim sa'y ve mücâhede pazarımızın ehli olan enbiyâ ve evliyâ, bu çalışmak neticesinde nasıl fâideler ve kârlar tahsil etmiştir?

3091. Bu dükkândan gitmek onlara kân gösterdi. Bu pazar içinde nasıl fâide bağladılar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3091. Bu dükkândan gitmek onlara kan gösterdi. Bu pazar içinde nasıl fayda sağladılar!

"Zîn dükkân reften", kesb etmekten (irâdî kazanım) kinayedir. Yani "Tembellik tarafından, çalışma ve mücadele dükkânı tarafına gitmek, o peygamberlere ve evliyalara ne kaynak ve maden gösterdi ve bu çalışma pazarı içinde nasıl faydalar ve kârlar elde ettiler, bunları görmedin mi?"

"Zîn dükkân reften", kesb etmekten kinâyedir. Ya'ni "Kâhillik tarafından sa'y ve mücâhede dükkânı tarafına gitmek, o enbiyâ ve evliyâya ne menba' ve ma'den gösterdi ve bu çalışma pazarı içinde nasıl fâideler ve kârlar hâsıl ettiler, bunları görmedin mi?"

3092. Ateş ona halhal gibi râm oldu; deniz ona râm oldu, hamal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3092. Ateş ona halhal gibi boyun eğdi; deniz ona boyun eğdi, hamal oldu.

"Halhal", eski zamanlarda kadınların ayaklarına taktıkları altın ve gümüş halkalara denir. Günümüzde Arabistan'ın bazı yerlerinde de kullanılmaktadır. Kola takılana "bilezik" ve ayağa takılana "halhal" derler. Yani "Ateş onlara halhal gibi itaatkâr ve boyun eğmiş oldu. Nasıl ki İbrahim (a.s.) Nemrud'un ateşinde yanmadı ve deniz Musa (a.s.)'a itaatkâr ve boyun eğmiş oldu ve ona yol verip onun hamalı oldu."

"Halhal", eski zamanlarda kadınların ayaklarına taktıkları altın ve gümüş halkalara denir. Elyevm Arabistan'ın ba'zı mahallerinde de müsta'meldir. Kola takılana "bilezik" ve ayağa takılana "halhal" derler. Ya'ni "Ateş onlara halhâl gibi mutî' ve münkād oldu. Nitekim İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşinde yanmadı ve deniz Mûsâ (a.s.)a mutî' ve münkād oldu ve ona yol verip onun hamalı oldu."

3093. Demir ona râm oldu, mum gibi oldu; rüzgâr ona bende ve mahkum oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3093. Demir ona boyun eğdi, mum gibi oldu; rüzgâr ona kul ve mahkûm oldu.

"Ve biz ona demiri yumuşattık" (Sebe', 34/10) ayet-i kerimesi gereğince, demir Davud (a.s.)a itaatkâr olup mum gibi yumuşak oldu. "Biz Süleyman'a rüzgârı boyun eğdirdik ki, sabahleyin bir aylık ve akşamleyin de bir aylık yol giderdi" (Sebe', 34/12) ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere rüzgâr Süleyman (a.s.)a kul ve onun mahkûmu oldu. Bu zikredilen ve diğer zikredilmeyen peygamberlerin mucizeleri, bu çalışma pazarında onların mücadeleleri sonucunda elde edilen faydalar ve kârlardır. Eğer "Peygamberlik çalışma ve mücadele ile kazanılmış bir şey değildir, aksine Hakk'ın ezelî inayetidir!" dersen, cevaben deriz ki: Evet, ezelî inayettir; fakat bu ezelî inayet onlarca malum iken, asla tembellik tarafına gitmemişlerdir. Bu dünya yurdunda Hakk'ın istediği çalışma ve mücadeleyi bir an bile elden bırakmamışlardır. Nitekim âlemlerin Efendisi Peygamberimiz mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Hz. Aişe (r.a) validemiz "Ey Allah'ın Resulü, Yüce Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını sana müjdelediği halde, niçin şerefli nefsine bu kadar eziyet ediyorsun?" deyince cevaben: "Ben çok şükredici bir kul olmayayım mı?" buyurdular. Çünkü şükür nimeti artırır. Bu sebeple peygamberler ve evliyalar için de çalışma ve mücadele vardır. Artık diğer insanlara çalışmanın gerekliliğini açıklamak fazladır.

Resul (a.s.)'ın "Muhakkak Allah'ın gizli velileri vardır" buyurduğunun beyanıdır.

Hadis-i Şerif'in tamamı şudur: "Muhakkak Allah Teâlâ'nın gizli velileri vardır ki, başlarının saçları perişan, yüzleri tozludur. Emirin yanına girmek için izin istedikleri vakit izin verilmez, kayboldukları vakit aranmazlar ve eğer hazır olsalar davet olunmazlar ve hasta olsalar ziyaret olunmazlar ve ölseler cenazesine kimse hazır olmaz ve bunlar yeryüzünde bilinmezler, gökte meşhurdurlar."

وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ve "Ve biz ona demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesi mûcibince, demir Dâvûd (a.s.)a mutî' olup mum gibi yumuşak oldu. وَسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe', 34/12) Ya'ni "Biz Süleyman'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere rüzgâr Süleyman (a.s.)a bende ve onun mahkûmu oldu. Bu zikr olunan ve diğer zikr olunmayan enbiyânın mu'cizâtı, bu bâzar-ı sa'yde onların mücâhedeleri neticesinde hâsıl olan fâideler ve kârlardır. Eğer dersen ki: "Nübüvvet sa'y ile ve mücâhede ile kazanılmış bir şey değildir, belki Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesidir!" Cevâben deriz ki: Evet inâyet-i ezeliyyedir; fakat bu inâyet-i ezeliyye onlarca ma'lûm iken, aslâ tenbellik cihetine gitmemişlerdir. Bu mevtın-ı dünyâda Hakk'ın matlûbu olan sa'y ve mücâhedeyi bir an elden bırakmamışlardır. Nitekim Server-i âlem Efendimiz mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kıldı, Hz. Aişe (r.a) vâlidemiz "Ya Resûlallah, Hak Teâlâ senin geçmiş ve gelecek zünûbunu mağfiret ettiğini sana tebşîr ettiği halde, niçin nefs-i şerîfine bu kadar ezâ buyursun?" deyince cevâben: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا ya'ni "Ben çok şükredici bir kul olmayayım mı?" buyurdular. Zîrâ şükür ni'meti tezyîd eder. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâ için de sa'y ve mücâhede vardır. Artık sâir nâsa çalışmanın lüzûmunu îzah zâiddir.

بیان آن که رسول علیه السلام فرمود ان لله تعالى أولياء أخفياء Onun beyânıdır ki Resûl buyurdu: "Muhakkak Allâh'ın gizli velîleri vardır"

Hadis-i Şerîfin tamâmı budur: ان لله تعالى أولياء أخفياء الشعنة رؤسهم المغبرة وجوههم اذا استأذنوا على الامير لم يؤذن لهم واذا غابوا لم يفقدوا وان حضروا لم يدعوا و ان مرضوا لم يعادوا و ان ماتوا لم يشهدوا وهم مجهولون فى الارض ومشهورون في السماء Ya'ni "muhakkak Allâh Teâlâ'nın gizli velîleri vardır ki, başlarının saçları perîşan, yüzleri tozludur. Emîrin yanına girmek için izin istedikleri vakit izin verilmez, kayboldukları vakit aranmazlar ve eğer hazır olsalar da'vet olunmazlar ve hasta olsalar iyâdet olunmazlar ve ölseler cenâzesine kimse hâzır olmaz ve bunlar yeryüzünde bilinmezler, gökte meşhûrdurlar."

3094. Diğer taife pek gizli giderler, zahir olan halaikın ne vakit meşhuru olurlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3094. Diğer topluluk çok gizli giderler, halkın ne zaman bilineni olurlar?

Yüce Allah'ın çaba ve mücadele ile meşgul olan kullarından peygamberler (a.s.) halkın gözünde bilinirler; ve çaba ve mücadelede onların vârisleri olan yüce evliyâlardan bazıları bilinir, bazıları ise bilinmezdir. Ve bu bilinmeyen yüce evliyâlar hakkında Yüce Allah hadîs-i kudsîde "Benim velîlerim vardır, onlar kubbelerimin altındadır; onları benden başkası bilmez" buyurur.

Allâh Teâla hazretlerinin sa'y ve mücâhede ile meşgül olan kullarından enbiyâ (aleyhim'üs-selâm) hazarâtı halk nazarlarında ma'lumdur; ve sa'y ve mücâhedede onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtından ba'zıları ma'lûm ve ba'zıları meçhûldür. Ve bu meçhûl olan evliyâ-yı kirâm hakkında Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside الاولياء تحت قبابي لا يعرفهم غيرى ya'ni “Benim velîlerim vardır, onlar kıbabım altındadır; onları benden başkası bilmez” buyurulur.

3095. Bütün bunu tutarlar ve hiçbir kimsenin gözü bunların ululuklarına bir nefes vaki' olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3095. Bütün bunları tutarlar ve hiçbir kimsenin gözü bunların ululuklarına bir nefes bile ilişmez.

Allah'ın bu gizli velîleri, yukarıda zikrettiğimiz bütün bu olağanüstü hallere sahiptirler ve peygamberlerin bu gibi mucizeleri, onlara miras yoluyla "keramet" adıyla geçmiştir. Fakat halk nazarında meşhur olmadıkları için hiçbir kimsenin gözü onların büyüklükleri üzerine bir nefes bile yönelmez.

Allâh'ın bu gizli velîleri bütün bu yukarıda zikr ettiğimiz hârikulâde ahvâle mâliktirler ve enbiyânın bu gibi mu'cizâtı onlara bi-hasebi'l-verâse “kerâmet" nâmıyla intikāl etmiştir. Fakat halk nazarında meşhûr olmadıkları için hiçbir kimsenin gözü onların büyüklükleri üzerine bir nefes olsun mün'atıf olamaz.

3096. Onların hem kerâmetleri hem kendileri haremdedir, onların adını abdal dahi işitmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3096. Onların hem kerâmetleri hem kendileri haremdedir, onların adını abdal dahi işitmez.

Bu gizli velilerin hem kendileri hem de kerâmetleri ilâhî haremde ve gayb perdesinde örtülüdür. İlâhî abdal bile onların şerefli isimlerini işitemez. Nasıl ki Feridüddin Attâr (k.s.) hazretleri Tezkiretü'l-Evliyâ'sında Ebû Bekir Kettânî hazretlerinin menkıbesinde şöyle yazar: “Ebû Bekir Kettânî hazretleri Harem-i Şerîf'in bir tarafında oturmuş ve bir tarafında da muhaddislerden Abdürrezzâk hazretleri vaaz ve nasihat etmekte bulunmuştu. Hızır (a.s.) Ebû Bekir Kettânî hazretlerine gelip: “Niçin Abdürrezzâk'ın meclisine gitmezsin ki, istifade edesin?” demiş ve Hz. Ebû Bekir de cevaben: “İlmi, Rezzâk'tan alan kimsenin Abdürrezzâk'a ihtiyacı yoktur!” demiş. Cenâb-ı Hızır: “Bu iddiaya şahit lazımdır!” deyince Cenâb-ı Ebû Bekir: “Şahidim odur ki, sen Hızır'sın,” demiş. Ve Hızır (a.s.) şaşırmış ve: “Ben zannederdim ki bütün Hak evliyası benim malumumdur; şimdi anladım ki, Yüce Allah'ın beni bilen ve benim onları bilmediğim evliyası varmış!" demiştir."

Bu gizli velilerin hem kendileri hem de kerâmetleri harem-i ilâhîde ve perde-i gaybde mestûrdur. Abdal-i ilâhî bile onların ism-i şeriflerini işitemez. Nitekim Feridüddin Attâr (k.s.) hazretleri Tezkiretü'l-Evliyâ'sında Ebû Bekir Kettânî hazretlerinin menkabesinde şöyle yazar ki: “Ebû Bekir Kettânî hazretleri Harem-i Şerîf'in bir tarafında oturmuş ve bir tarafında da muhaddisînden Abdürrezzâk hazretleri va'z ve nasîhat etmekte bulunmuş idi. Hızır (a.s.) Ebû Bekir Kettânî hazretlerine gelip: “Niçin Abdürrezzâk'ın meclisine gitmezsin ki, istifade edesin?” demiş ve Hz. Ebû Bekir dahi cevaben: “İlmi, Rezzâk'tan alan kimsenin Abdürrezzâk'a ihtiyacı yoktur!” demiş. Cenâb-ı Hızır: “Bu da'vâya şâhid lâzımdır!” deyince Cenâb-ı Ebû Bekir: “Şâhidim odur ki, sen Hızır'sın,” demiş. Ve Hızır (a.s.) taaccüb edip: “Ben zannederdim ki bü- tün evliyâ-yı Hak benim ma'lûmumdur; şimdi anladım ki, Allâh Teâlâ'nın beni bilen ve benim onları bilmediğim evliyâsı varmış!" demiştir."

3097. Ya Hudâ'nın keremlerini bilmedin mi ki, o seni "Gel!" diye o tarafa çağırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3097. Allah'ın keremlerini bilmedin mi ki, o seni "Gel!" diye o tarafa çağırır.

Yani, "Ey tembel kişi, sen Allah'ın kereminden niçin ümidini kestin ve çalışmayı bıraktın? Peygamberler ve evliyalar çalıştılar. Yukarıda anılan kazançlara ulaştılar, sen bunları görmedin mi? Eğer bunları görmedin ise, senin görünen varlığını kuşatan Allah'ın keremlerini de mi görmedin? Nasıl ki sana bir varlık verdi ve o senin varlığına ait birtakım hazlar ve zevkler ihsan etti. Örneğin acıktığın zaman, seni nimet tarafına davet eder ve o nimetten haz duyarsın. Ve vücudunun rahatlaması için seni uyku tarafına çağırır, özel bir zevk içinde, tatlı bir uykuya dalarsın. Susadığın zaman seni latif su tarafına davet eder, tam bir haz ile suya kandırır. Allah'ın keremlerini bu örneklere göre kıyas et ve en büyük ikramı, peygamberleri ve evliyaları aracılığıyla seni cehaletten ilme davet etmesidir." Sözün özü, bu varlık âleminde seni Allah'ın türlü nimetleri ve keremleri kuşatmıştır. Nitekim ayet-i kerimede وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً (Lokman, 31/20) yani “Yüce Allah sizin üzerinize nimetlerini açıkça ve gizlice tamamladı" buyurdu.

Ya'ni, "Ey kâhil sen Hakk'ın kereminden niçin me'yûs oldun ve çalışmayı terk ettin? Enbiyâ ve evliyâ çalıştılar. Yukarıda zikr olunan kârlara nail oldular, sen bunları görmedin mi? Eğer bunları görmedin ise, senin vücûd-i zâhirîni muhît olan Hakk'ın keremlerini de mi görmedin? Nitekim sana bir varlık verdi ve o senin varlığına taalluk eden birtakım hazlar ve zevkler ihsân etti. Meselâ acıktığın vakit, seni ni'meti tarafına da'vet eder ve o ni'metten haz duyarsın. Ve vücûdunun istirahati için seni uyku tarafına çağırır, zevk-ı husûsî içinde, tatlı bir uykuya dalarsın. Susadığın vakit seni latîf su tarafına da'vet eder, kemâl-i haz ile suya kandırır. Hakk'ın keremlerini bu misallere göre kıyâs et ve en büyük ikrâmı, enbiyâsı ve evliyâsı vâsıtasıyla seni cehilden ilme da'vet etmesidir." Velhâsıl bu âlem-i vücûdda seni Hakk'ın envâ'-ı niamı ve keremleri kaplamıştır. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً (Lokman, 31/20) ya'ni “Allâh Teâlâ sizin üzerinize ni'metlerini zâhiren ve bâtınen itmâm etti" buyurdu.

3098. Âlemin altı ciheti O'nun ikramıdır; her tarafa baksan O'nun a'lâmıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3098. Âlemin altı yönü O'nun ikramıdır; her tarafa baksan O'nun işaretleridir.

Âlemin altı yönünden, yani önden, arkadan, üstten, alttan, sağdan ve soldan senin varlığına Hakk'ın ikramı gerçekleşir. Âlemin herhangi bir tarafına baksan Hakk'ın cömertliklerinin nişanlarını ve alâmetlerini görürsün. "A'lâm", "alem" kelimesinin çoğulu olduğuna göre anlam böyledir. "İ'lâm", if'âl babından masdar (fiil kökü) olduğuna göre anlam, "Her ne tarafa baksan Hakk'ın cömertliklerinin bildirimi gerçekleşir," yani her taraf Hakk'ın cömertliklerini ve lütuflarını bildirir. Onun için sûfîler (tasavvuf ehli) buyururlar ki: "Âlemdeki her bir varlık Allah'ın peygamberidir."

"Âlemin altı cihetinden, ya'ni önden, arkadan, üstten, alttan, sağdan ve soldan senin vücuduna Hakk'ın ikrâmı vâki' olur. Âlemin herhangi tarafına baksan Hakk'ın keremlerinin nişanlarını ve alâmetlerini görürsün.” “A'lâm”, "alem"in cem'i olduğuna göre ma'nâ böyledir. “İ'lâm", if'âl babından masdar olduğuna göre ma'nâ, "Her ne tarafa baksan Hakk'ın keremlerinin i'lâmı vâkidir," ya'ni her taraf Hakk'ın keremlerini ve lutuflarını bildirir. Onun için sûfiyye hazarâtı buyururlar ki: "Mevcûdât-ı âlemden her bir mevcûd Allah'ın nebîsidir."

3099. Vaktaki bir kerîm sana "Ateşe gel!" dese, çabuk gel; ve "Beni yakar!" deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3099. Vakti geldiğinde kerem sahibi biri sana "Ateşe gel!" dese, çabuk gel; ve "Beni yakar!" deme!

Vakti geldiğinde kerem sahibi Yüce Allah, seni ateş gibi nefsini yakıcı olan ibadete çağırırsa çabuk gel; ve "Beni yakar ve nefse ait hazlarımdan beni mahrum eder" deme! Veya "Kerem sahibi olan Allah'ın peygamberlerinden ve evliyasından biri seni Hakk yoluna ve ateş gibi yakıcı olan riyâzât ve mücâhedâta davet ederse, bu riyâzât ve mücâhede benim vücudumu yakar ve hasta eder, sağlığım harap olur" deme!

"Vaktâki kerîm olan Hak Teâlâ, seni ateş gibi nefsini yakıcı olan tâata çağırırsa çabuk gel; Ve "Beni yakar ve huzûzât-ı nefsâniyyemden beni mahrûm eder" deme!" Ve yahut "Kerîmüt-tab' olan Hakk'ın enbiyâ ve evliyâsından birisi seni tarîk-ı Hakk'a ve ateş gibi yakıcı olan riyâzet ve mücâhedâta da'vet ederse, bu riyâzet ve mücâhede benim vücudumu yakar ve hasta eder, sıhhatim harâb olur, deme!"

## Enes (r.a)ın ateş dolu fırına mendil atması ve yanmaması

3100. Malik oğlu Enes'ten gelmiştir ki, onun misafirliğine bir şahıs gitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3100. Malik oğlu Enes'ten gelmiştir ki, onun misafirliğine bir şahıs gitmiştir.

Ashâb-ı kirâmdan Enes b. Mâlik hazretlerinin şerefli evine bir şahıs misafir olarak gitmiştir.

Ashâb-ı kirâmdan Enes b. Mâlik hazretlerinin hâne-i şerîfine bir şahıs misâfır olarak gitmiştir.

3101. O hikâye etti ki: "Enes taâmdan sonra gördü ki, yemek sofrası sarı renkli."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3101. O hikâye etti ki: "Enes yemekten sonra gördü ki, yemek sofrası sarı renkli."

3102. "Kirli ve bulaşık!" Dedi: "Ey hâdim, bir dem onu fırına at!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3102. "Kirli ve bulaşık!" Dedi: "Ey hizmetçi, bir an onu fırına at!"

Hz. Enes'e misafir olan kişi hikâye etti ki: "Yemek bittikten sonra Hz. Enes yemek sofrasını sararmış, kirli ve bulaşık bir halde gördü ve hizmetçi olan kadına: "O sofrayı biraz fırına at," buyurdu."

Hz. Enes'e misafir olan şahıs hikâye etti ki: "Taâm bittikten sonra Hz. Enes yemek sofrasını sararmış ve kirli ve bulaşık bir halde gördü ve hizmetçi olan kadına: "O sofrayı biraz fırına at," buyurdu."

3103. "Akıllı, o zaman sofra yaygısını ateşten dolu olan fırına attı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3103. "Akıllı, o zaman sofra yaygısını ateşten dolu olan fırına attı."

Akıllı olan hizmetçi kadın, bu emir üzerine derhal yaygıyı ateş dolu olan fırının içine attı.

"Akıllı olan hizmetçi kadın, bu emir üzerine derhal yaygıyı ateş dolu olan fırının içine attı."

3104. Bütün misafirler onda hayran oldular, yaygının dumanına muntazır oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3104. Bütün misafirler onda hayran oldular, yaygının dumanına muntazır oldular.

Misafirlerin hepsi Hz. Enes'in bu emrine ve câriyenin dahi bu emri derhal icra etmesine hayran oldular ve yaygının yanıp tütmesine bekler oldular.

Misafirlerin hepsi Hz. Enes'in bu emrine ve câriyenin dahi bu emri derhal icrâ etmesine hayran oldular ve yaygının yanıp tütmesine muntazır oldular.

3105. Bir müddet sonra temiz ve beyaz ve o kirlerden uzak olarak fırından çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3105. Bir süre sonra temiz ve beyaz ve o kirlerden uzak olarak fırından çıkardı.

Hizmetçi bir süre sonra, o yemek sofrasını temiz ve beyaz ve üzerindeki kirler çıkmış olduğu hâlde fırından çıkardı.

Hizmetçi bir müddet sora, o yemek sofrasını temiz ve beyaz ve üzerindeki kirler çıkmış olduğu halde fırından çıkardı.

3106. Kavim dediler ki: "Ey aziz olan sahabî, niçin yanmadı ve temizlenmiş de oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3106. Kavim dediler ki: "Ey aziz olan sahabî, niçin yanmadı ve temizlenmiş de oldu?"

Misafirler bu hâli görünce Hz. Enes'e hitaben dediler ki: "Ey aziz olan sahabî, bu yaygı niçin fırında yanmadı ve fırından temizlenmiş olarak çıktı?"

Misafirler bu hali görünce Hz. Enes'e hitâben dediler ki: "Ey azîz olan sahâbî, bu yaygı niçin fırında yanmadı ve fırından temizlenmiş olarak çıktı?"

3107. Dedi: "Zîrâ ki Mustafâ elini ve ağzını bu yemek sofrasına çok sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3107. Dedi: "Çünkü Mustafa elini ve ağzını bu yemek sofrasına çok sürdü."

Hz. Enes onlara cevap olarak buyurdu ki: "Âlemlerin efendisi olan Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri, yemekten sonra mübarek elini ve ağzını bu yemek sofrasına çok defalar sildi." Ankaravî hazretleri bu olayı Nüzhetü'n-Nâzırîn'den naklen Katâde b. Nu'mân'ın rivayeti üzerine hikâye ederler.

Hz. Enes onlara cevâben buyurdu ki: "Seyyid-i âlem olan Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri mübarek elini ve ağzını bu yemek sofrasına ba'de't-taâm çok def'alar sildi." Ankaravî hazretleri bu vak'ayı Nüzhetü'n-Nâzırîn'den naklen Katâde b. Nu'mân'ın rivâyeti üzerine hikâye buyururlar.

3108. Ey ateşten ve azabdan korkucu gönül, böyle bir ele ve dudağa iktirab et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3108. Ey ateşten ve azaptan korkan gönül, böyle bir ele ve dudağa yaklaş!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan hisse olmak üzere buyururlar ki: "Ey ateşten ve azaptan korkan gönüller! Böyle bir ele ve dudağa yaklaşın ki, o el ve dudak, Muhammedî sırları ve zevkleri taşıyan yüce evliya hazretlerinin elleri ve dudaklarıdır."

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan hisse olmak üzere buyururlar ki: "Ey ateşten ve azabdan korkucu olan gönüller! Böyle bir ele ve dudağa yaklaşın ki, o el ve dudak esrâr ve ezvâk-ı muhammediyyeyi hâmil olan evliyâ-yı kirâm hazarâtının elleri ve dudaklarıdır."

3109. Vaktaki bir cemâda böyle bir teşrîf, âşıkın cânına neler açacaktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3109. Bir cansıza böyle bir şereflendirme verildiğinde, âşığın canına neler açacaktır?

O el ve o dudak, cansız türünden olan bir yemek sofrasına ateşte yanmamak gibi bir şereflendirme verdiğinde, ruh sahibinin mükemmeli olan âşık bir insanın canına türlü şereflerden neler açar, var kıyas et!

Vaktâki o el ve o dudak cemâd nev'inden olan bir yemek sofrasına ateşte yanmamak gibi bir şereflendirme verdi, zî-rûhun mükemmeli olan bir insân-ı âşıkın cânına envâ'-ı şerâfetten neler açar, var kıyâs et!

3110. Ka'be'nin kerpicini nasıl kıble etti? Ey can mücâhedede merdlerin toprağı ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3110. Kâbe'nin kerpicini nasıl kıble yaptı? Ey can, mücâhedede erlerin toprağı ol!

Kâbe aslında birkaç parça kerpiç ve taştan ibarettir. Ne zaman ki şanlı peygamber İbrahim Halilullah (a.s.) o kerpiçleri ve taşları birbiri üzerine koyup "Beytullah" ve "Kâbetullah" adını verdi ve bu bina hakkında Yüce Allah وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمَنًا (Âl-i İmrân, 3/97) yani "Ona giren kimse emin olur" buyurdu. Ve nihayet şanlı Resul Efendimiz onu ilahi emirle kıble edindi. İşte peygamberlerin (a.s.) cansız olan taşa ve toprağa teması mademki onlara böyle şeref verdi, öyle olunca ey can, peygamberlerin varisleri oldukları cihetle her biri vaktinin peygamberi hükmünde olan evliyanın bastığı toprak ol, yani onların önünde mütevazı ol! Ve nefsinle savaşmak hususunda onların huzurunda kendini zelil ve hakir tut ve onlara tabi ol! Nitekim Cenab-ı Pîr [IV]. ciltte [b. 544]: تکیه کم کن بر فن و بر کام خویش مگسل از پیغمبر ایام خویش [Günlerinin peygamberinden kopma; kendinin fennine ve adımına güvenme!] buyurmuşlardı.

Ka'be aslında birkaç parça kerpiç ve taşdan ibarettir. Vaktâki nebiyy-i zîşân olan İbrâhim Halilullah (a.s.) o kerpiçleri ve taşları birbiri üzerine vaz'edip "Beytullah" ve "Ka'betullah" nâmını verdi ve bu binâ hakkında Hak Teâlâ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمَنًا (Âl-i İmrân, 3/97) ya'ni "Ona giren kimse emîn olur" buyurdu. Ve nihâyet Resûl-i zîşân Efendimiz onu emr-i ilâhî ile kıble ittihâz buyurdu. İşte enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın cemâd olan taşa ve toprağa temâsı mâdemki onlara böyle şeref-bahş oldu, öyle olunca ey can, verese-i enbiyâ oldukları cihetle her biri vaktinin peygamberi hükmünde evliyânın bastığı toprak ol, ya'ni onların önünde mütevâzı ol! Ve nefsin ile cenk etmek hususunda onların huzûrunda kendini zelîl ve hakîr tut ve onlara tâbi' ol! Nitekim Cenâb-ı Pîr [IV]. cildde [b. 544]: تکیه کم کن بر فن و بر کام خویش مگسل از پیغمبر ایام خویش [Günlerinin peygamberinden munkatı' olma; kendinin fennine ve adımına i'timâd etme!] buyurmuşlar idi.

3111. Ondan sonra o hâdimeye dediler ki: "Sen bu cümleye kendi halini söylemez misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3111. Ondan sonra o hizmetçiye dediler ki: "Sen bu topluluğa kendi hâlini söylemez misin?"

Misafirler bu acayip durumu gördükten sonra o hizmetçi kadına hitaben dediler ki: "Sofranın yanmamasının sebebini anladık, fakat sen de hazır bulunanlara kendi hâlini söylemez misin? Çünkü bizler senin hâline de hayrette kaldık."

Misafirler bu acîbeyi müşâhede ettikten sonra o hizmetçi kadına hitâben dediler ki: "Sofranın yanmaması sebebini anladık, fakat sen dahi hâzırûna kendi hâlini söylemez misin? Zîrâ bizler senin hâline de hayrette kaldık."

3112. "Onun sözünden dolayı niçin hemen onu attın? Tutalım ki o esrârâ iz götürmüştür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3112. "Onun sözünden dolayı niçin hemen onu attın? Tutalım ki o sırlara iz götürmüştür."

"Efendin olan Hz. Enes'in bir emriyle ve sözüyle niçin o sofrayı derhal ateşe attın? Tutalım ki Hz. Enes, şanlı peygamber Efendimiz'in mübarek elinin ve ağzının temas ettiği bir şeyin ateşte yanmayacağı sırrına vâkıf idi. Sen ona vâkıf olmadığın halde:

"Efendin olan Hz. Enes'in bir emriyle ve sözüyle niçin o sofrayı derhal ateşe attın? Tutalım ki Hz. Enes, Resûl-i zîşân Efendimiz'in mübarek elinin ve ağzının temâs ettiği bir şeyin ateşte yanmayacağı sırrına vâkıf idi. Sen ona vâkıf olmadığın halde:

3113. "Ey hanım, bu kıymetli sofra örtüsünü niçin ateşe attın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3113. "Ey hanım, bu kıymetli sofra örtüsünü niçin ateşe attın?"

"Sitti", "Seyyidetî" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani "Şanlı Peygamber Efendimiz'in kullandığı bu kıymetli sofra örtüsünü feda ederek niçin ateşe attın ve yanmasından korkmadın?"

"Sitti", "Seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir. Ya'ni "Resûl-i zîşân Efendimiz'in isti'mâl buyurduğu bu kıymetli sofra örtüsünü fedâ ederek niçin ateşe attın ve yanmasından korkmadın?"

3114. Dedi: "Kerîmlere i'timâd tutarım, onların ikramından ümidsiz değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3114. Dedi: "Kerîmlere güvenirim, onların ikramından ümitsiz değilim!"

"İ'timîd", "i'timâd" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani "Kerîm olanların emirlerinde bir hikmet gördüğüm için, onlara güvenim vardır. Bu sebeple onların emirlerinin içinde kahr ve azap değil, aksine lütuf ve ikram vardır. Ben onların ikramından ümitsiz değilim."

"İ'timîd", "i'timâd" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni "Kerîm olanların emirlerinde bir hikmet gördüğüm için, onlara i'timâdım vardır. Binâenaleyh onların emirlerinin zımnında kahr ve azâb değil, belki lutuf ve ikrâm vardır. Ben onların ikramından ümîdsiz değilim."

3115. "Bir örtü ne olur, eğer o bana nedemsiz ateşin közüne git derse,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3115. "Bir örtü ne olur, eğer o bana sebepsiz yere ateşin közüne git derse,"

3116. "Kemâl-i i'timâd ile içine düşerim, ibadullahtan çok ümîd tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3116. "Tam bir güvenle içine düşerim, Allah'ın kullarından çok ümit beslerim."

"Mizer", الازر ve المئزر ve المئزرة ve المزار ve الازار kelimelerinin hepsi "örtü" anlamına gelir. (Akrebü'l-Mevârid'den) Yani, "Bir sofra örtüsü ne demektir? Eğer cömert olan Hz. Enes bana: "Pişmanlık duymadan ve tereddüt etmeden ateşin közüne, yani en alevli yerine git," derse, ona olan tam güvenimden dolayı kendimi o ateşin içine atarım. Çünkü benim Yüce Allah'ın kullarından çok ümidim vardır." Şerefli beyitte "ibâdullah" (Allah'ın kulları) ifadesiyle, mutlak kulluk makamında bulunan insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) işaret edilir. Çünkü nefsine ait sıfatlardan bir kıl ucu kadar kendisinde iz bulunan kimse, henüz hakikatte "abdullah" (Allah'ın kulu) olmamıştır, o kimse "abdü'n-nefs"tir (nefsin kulu).

"Mizer", الازر ve المئزر ve المئزرة ve المزار ve الازار bunların hepsi "örtü" ma'nâsınadır. (Akrebü'l-Mevârid'den) Ya'ni, "Bir sofra örtüsü ne demek olur? Eğer kerîm olan Hz. Enes bana: "Peşîman olmaksızın ve tereddüd etmeksizin ateşin közüne, ya'ni en alevli tarafına git," derse, ona olan kemâl-i i'timâdımdan dolayı kendimi o ateşin içine atarım. Zîrâ benim Allâh Teâla hazretlerinin kullarından çok ümîdim vardır." Beyt-i şerîfte "ibâdullah" ta'bîriyle, abdiyyet-i mahza makāmında bulunan kâmillere işaret buyrulur. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesinden bir kıl ucu kadar kendisinde eser olan kimse, henüz hakîkatte "abdullah" olmamıştır, o kimse "abdü'n-nefs"tir.

3117. "Sır bilici olan her kerîmin i'timadından dolayı bu sofra örtüsünü değil, başımı atarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3117. "Sır bilici olan her cömert kişinin güveninden dolayı bu sofra örtüsünü değil, başımı atarım."

"Muhammedî sırlara vâkıf olan her cömert kişiye ve Allah'ın kuluna güvenimden dolayı bu sofra örtüsünü değil, kendi başımı ateşe atarım."

"Esrâr-ı muhammediyeye vâkıf olan her kerîme ve abdullaha i'timâdımdan dolayı bu sofra örtüsünü değil, kendi başımı ateşe atarım."

3118. Ey birader kendini bu iksîr üzerine vur; erkeğin sıdkı kadının sıdkından noksan olmamak lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3118. Ey birader, kendini bu iksir üzerine vur; erkeğin sadakati kadının sadakatinden eksik olmamalıdır.

"İksir", kimyada bakırı altına dönüştüren bir maddedir ki, ehli onu saklarlar. Burada "iksir"den kastedilen, sadakat ve güvendir. "Ey birader, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda kendini bu sadakat ve güven iksiri üzerine vur ki, bakır olan nefsin altın hâline dönüşsün. Bu kıssadan ibret al! Erkeğin sadakati ve güveni, bir kadının sadakatinden ve güveninden aşağı olmamalıdır."

"İksîr", kimyâda bakırı altına tahvîl eden bir maddedir ki, erbâbı onu saklarlar. Burada "iksîr"den murâd, sıdk ve i'timâddır. "Ey birâder, insân-ı kâmilin huzûrunda kendini bu sıdk ve i'timâd iksîri üzerine vur ki, bakır olan nefsin altına inkılâb etsin. Bu kıssadan ibret al! Erkeğin sadakati ve i'timâdı, bir kadının sadâkatinden ve i'timâdından aşağı olmamalıdır."

3119. O bir erkeğin kalbi ki, kadından noksan ola, o bir gönül olur ki, karından aşağı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3119. O bir erkeğin kalbi ki, kadından eksik ola, o bir gönül olur ki, karından aşağı olur.

"Yüksek duygularda kadının kalbinden aşağı olan bir erkeğin kalbi, değer ve mertebe itibarıyla, içi pislikle dolu olan karından ve işkembeden aşağı olur." Çünkü manevî pislikler, maddî pisliklerden daha kötüdür. Zira maddî pislikler su ile kolayca temizlenebilir, fakat manevî pisliklerin giderilmesi pek zordur.

"Yüksek duygularda kadının kalbinden aşağı olan bir erkeğin kalbi kadr ve menzilet i'tibariyle, içerisi necâset dolu olan karından ve işkembeden aşağı olur." Çünkü levsiyyât-ı ma'neviyye, levsiyyât-ı maddiyyeden daha berbâddır. Zîrâ levsiyyât-ı maddiyye su ile kolayca temizlenebilir, fakat levsiyyât-ı ma'neviyyenin izâlesi pek müşkildir.

3120. O vâdî içinde Arab'dan bir taifenin kırbaları yağmur kıtlığından kuru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3120. O vadi içinde, Araplardan bir topluluğun su tulumları yağmur azlığından dolayı kurudu.

3121. O sahrânın ortasında kalmış bir kervan kendi ölümünü çağırmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3121. O çölün ortasında kalmış bir kervan kendi ölümünü çağırmıştı.

3122. Ansızın o iki kevnin yardımcısı olan Mustafa yardım için yoldan zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3122. Ansızın o iki âlemin yardımcısı olan Mustafa yardım için yoldan ortaya çıktı.

Kervan bu hâl içinde iken, dünyada ve ahirette kulların yardımcısı olan Âlemlerin Efendisi Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o çaresizlere yardım için yoldan ortaya çıkıverdi.

Kervan bu hal içinde iken, dünyada ve âhirette kulların yardımcısı olan Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o bîçârelere yardım için yoldan zâhir oluverdi.

3123. Orada kumun harâreti ve güç ve çetin yol üzerinde çok büyük bir kervan gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3123. Orada kumun harareti ve güç ve çetin yol üzerinde çok büyük bir kervan gördü.

"Sütürg", "çok büyük ve sert ve çetin ve inatçı" anlamlarına gelir.

"Sütürg" (سترگ), "çok büyük ve sert ve çetin ve muannid" ma'nâlarına gelir.

3124. Onların develeri dillerini sarkıtmışlar, halk kumda her tarafa dökülmüşler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3124. Onların develeri dillerini sarkıtmışlar, halk kumda her tarafa dökülmüşler.

Kervanın develeri susuzluktan ve sıcaktan dillerini dışarıya sarkıtmışlar ve kervan halkı da son derece susuzluktan bitkin kalıp kumlar üzerinde her tarafa serilmişler idi.

Kervânın develeri susuzluktan ve harâretten dillerini dışarıya sarkıtmışlar ve kervan halkı da son derece susuzluktan bîtâb kalıp kumlar üzerinde her tarafa serilmişler idi.

3125. Onlara acıdı; buyurdu ki: "Agâh olun, pek çabuk gidiniz, birkaç arkadaş o kum tepeleri tarafına koşunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3125. Onlara acıdı; buyurdu ki: "Uyanık olun, çok çabuk gidin, birkaç arkadaş o kum tepeleri tarafına koşun!"

"Küsbân", kum tepeleri demektir ve "kesîb" kelimesinin çoğuludur.

"Küsbân", kum tepeleri demek olup "kesîb" in cem'idir.

3126. "Ki bir zenci deve üzerinde tulum getirir, kendi beyi tarafına sür'atle götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3126. "Bir zenci deve üzerinde tulum getirir, kendi beyi tarafına süratle götürür."

"Çabuk kum tepeleri tarafına koşunuz, bir zenci köle deve üzerinde bir su tulumu getiriyor, o efendisi tarafına süratle götürüyor, yetişin!"

"Çabuk kum tepeleri tarafına koşunuz, bir zenci köle deve üzerinde bir su tulumu getiriyor, o efendisi tarafına sür'atle götürüyor, yetişin!"

3127. "O siyah deveciyi devesiyle beraber acı emr ile benim tarafıma getirin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3127. "O siyah deveciyi devesiyle beraber acı emir ile benim tarafıma getirin!"

"O zenci deveciyi devesiyle ve tulumuyla beraber acı emir ile, yani zorla benim tarafıma getiriniz!"

"O zenci deveciyi devesiyle ve tulumuyla beraber acı emr ile, ya'ni cebren benim tarafıma getiriniz!"

3128. O talibler kum tepeleri tarafına geldiler, bir saat sonra öyle gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3128. O talipler kum tepeleri tarafına geldiler, bir saat sonra öyle gördüler.

Şanlı Peygamber Efendimiz'in emirleri üzerine kervan içinde gücü olan birkaç kişi kum tepeleri tarafına geldiler ve bir süre sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yüce tariflerine uygun şekilde öyle bir köle gördüler.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in emirleri üzerine kervan içinde tâkati olan birkaç kişi kum tepeleri tarafına geldiler ve bir müddet sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ta'rîf-i âlîleri vech ile öyle bir köle gördüler.

3129. Su dolu büyük tulumlu bir deve ile bir hediye götürücü gibi bir siyah köle giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3129. Su dolu büyük tulumlu bir deve ile bir hediye götürücü gibi bir siyah köle giderdi.

3130. İmdi ona dediler ki: "Seni bu tarafta beşerin fahri ve halkın hayırlısı istiyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3130. Şimdi ona dediler ki: "Seni bu tarafta insanların övüncü ve halkın en hayırlısı istiyor!"

3131. Dedi: "Ben onu tanımam, kimdir o?" Dedi: "O ay yüzlü ve şeker huylu!.."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3131. Dedi: "Ben onu tanımam, kimdir o?" Dedi: "O ay yüzlü ve şeker huylu!.."

O siyah köle dedi: "Ben sizin söylediğiniz kimseyi tanımam, o tarif ettiğiniz kimdir?" Onu getirmeye gidenlerden birisi dedi ki: "O parlak yüzlü ve şeker gibi tatlı huylu bir zattır."

O siyah köle dedi: "Ben sizin söylediğiniz kimseyi tanımam, o ta'rîf ettiğiniz kimdir?" Onu getirmeğe gidenlerden birisi dedi ki: "O parlak yüzlü ve şeker gibi tatlı huylu bir zâttır."

3132. Onda olan nevi'ler ile ta'rif ettiler. Dedi: “O galiba o şaire benzeyicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3132. Onda olan türler ile tarif ettiler. Dedi: "O galiba o şaire benzeyicidir."

"Mânâ", "benzemek" anlamına gelen "mânisten" (benzemek) masdarının şimdiki zaman emir kipi olan "mân" ile fâiliyet (yapanı bildiren isim — gramer) "elif"inden oluşmuştur, "benzeyici" demektir. Yani "Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in (s.a.v.) zahirî ve manevî şerefli hâllerini bildikleri kadar tarif ettiler. Siyah köle dedi ki: "Bu sizin tarifinize bakılırsa o zat, hâlleri yaygın olan şaire benzeyicidir."

“Mânâ", "benzemek" ma'nâsına olan "mânisten" masdarının emr-i hâzırı bulunan “mân" ile fâiliyet "elif"inden mürekkebdir, "benzeyici" demek olur, Ya'ni "Server-i âlem Efendimiz'in sûrî ve ma'nevî ahvâl-i şerîfesini bil- dikleri kadar ta'rîf ettiler. Siyah köle dedi ki: "Bu sizin ta'rîfinize bakılırsa o zat ahvâli şâyi' olan şaire benzeyicidir."

3133. "Ki o bir taifeyi sihir ile mağlub etti. Ben onun tarafına yarım karış gelmem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3133. "O, bir topluluğu sihirle mağlup etti. Ben onun tarafına yarım karış bile yaklaşmam."

3134. Onu çeke çeke o tarafa getirdiler; o teşnî'de ve harârette figān tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3134. Onu çeke çeke o tarafa getirdiler; o, o kınamada ve hararette feryat etti.

Siyah köle, âlemlerin Efendisi Hazret-i Peygamber'in (s.a.v.) huzuruna gelmekten çekinince, o birkaç kişi onu zorla çeke çeke o tarafa getirdiler. Köle ise öfke içinde sövüp sayarak bağırıyordu.

Siyah köle Server-i âlem Efendimiz'in huzûr-i saâdetlerine gelmekten imtinâ edince, o birkaç kişi zorla çeke çeke o tarafa getirdiler. Köle ise öfke içinde söğe saya bağırır idi.

3135. Vaktaki onu o azîzin huzuruna çektiler, buyurdu: "Suyu içiniz ve kaldırınız da!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3135. O azîzin huzuruna çektikleri vakit, buyurdu: "Suyu içiniz ve kaldırınız da!"

O siyah köleyi azîzü'l-vücûd (varlığı yüce olan) Risâletpenâhî huzuruna çektikleri zaman, Server-i âlem (âlemlerin efendisi) Efendimiz buyurdular ki: "Kölenin tulumundaki sudan içiniz ve ondan tulumlarınıza da alınız!"

O siyah köleyi azîzü'l-vücûd olan huzûr-i Risâletpenâhîye çektikleri vakit Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: "Kölenin tulumundaki sudan içiniz ve ondan tulumlarınıza da alınız!"

3136. Onun tulumundan hepsini suya kandırdı. Develer ve her bir kimse ondan su içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3136. Onun tulumundan hepsini suya kandırdı. Develer ve her bir kimse ondan su içti.

3137. Onun tulumundan büyük tulumu ve küçük tulumu doldurdu; feleğin bulutu onun hasedinden sersem kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3137. Onun tulumundan büyük tulumu ve küçük tulumu doldurdu; feleğin bulutu onun kıskançlığından şaşkına döndü.

"Râviye", büyük tulum, kırba ve su taşıyan deve anlamındadır. Burada önceki anlam kastedilmiştir. Yani "Kölenin bir büyük tulumundan kervan halkının hem kendileri hem de develeri suya kandı ve su kaplarını da doldurdular. Suyun bolluğuna feleğin bulutu kıskançlık duyarak şaşkına döndü."

İkinci mısra, suyun tam bolluğunu ifade etmede bir abartı olarak buyrulmuştur; ve bu abartı hakikatin ta kendisidir. Çünkü bulut, yağmurun inmesine özgü sınırlı bir sebeptir. Hâlbuki Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) mucizesi, sebebe ve sınıra bağlı olmayan ilahi bir lütuftur. Sınırlı olanın sınırsız olana imrenmesi ve kıskançlık duyması bir hakikattir.

“Râviye”, büyük tulum ve kırba ve su taşıyan deve ma'nâsınadır. Burada evvelki ma'nâ murâd buyrulur. Ya'ni "Kölenin bir büyük tulumundan kervan halkının hem kendileri ve hem de develeri suya kandı ve su kaplarını da doldurdular. Suyun mebzûliyetine feleğin bulutu hased ederek sersem kaldı."

İkinci mısra' suyun kemâl-i mebzûliyetini beyânda mübâlağa buyrulmuştur; ve bu mübâlağa ayn-ı hakîkattir. Zîrâ bulut yağmurun nüzülüne mahsûs olan bir sebeb-i mahdûddur. Halbuki mu'cize-i Risâletpenâhî sebebe ve had- de tâbi' olmayan bir lutf-i ilâhîdir. Mahdûdun gayr-ı mahdûda reşk ve hased etmesi hakîkattir.

3138. Bunu bir kimse görmüş müdür ki, bir deve yükü sudan bu kadar cehennemin harâreti soğuk olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3138. Bunu bir kimse görmüş müdür ki, bir deve yükü sudan bu kadar cehennemin harareti soğuk olsun!

"Hâviye", cehennemin yedi tabakasından bir tabakanın adıdır. Burada her bir susamış insan ve hayvan nefislerinin harareti kastedilir. Çünkü hayvanî nefs cehennem cinsindendir.

"Hâviye", cehennemin yedi tabakasından bir tabakasının adıdır. Burada her bir susamış insan ve hayvan nefislerinin harâreti murâd buyurulur. Zîrâ nefs-i hayvânî cehennem cinsindendir.

3139. Bunu bir kimse görmüş müdür ki, bir su tulumundan bu kadar tulum ız-tırâbsız dolu oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3139. Bir kimse, bir su tulumundan bu kadar tulumun zahmetsizce dolduğunu görmüş müdür?

"Zahmetsizce", tulumların çarpınmaksızın ve zahmet çekmeksizin kolayca doldurulması demektir. Çünkü bir tulumun çeşmeden doldurulması bile epeyce bir zahmete ihtiyaç duyar.

"Iztırâbsız", çarpınmaksızın ve zahmet çekmeksizin tulumların kolayca doldurulması demektir. Zîrâ bir tulumun çeşmeden doldurulması bile epeyce bir ıztırâba muhtaçtır.

3140. Tulum muhakkak nikâb idi; ve bahr-i asıldan, onun emrinden fazl dalgası erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3140. Tulum kesinlikle bir örtü idi; ve asıl denizden, onun emrinden lütuf dalgası ulaştı.

Kölenin su ile dolu olan tulumu, kervanın muhtaç olduğu suyun elde edilmesinde, kesinlikle bir perde ve örtü idi. Kölenin suyu yerinde durduğu hâlde, kervan halkının içtiği ve aldığı ve hayvanlarına içirdiği su, asıl denizden, yani Hakk'ın hakiki varlığından, şanlı Peygamber'in emrinden, ilahi lütuf dalgası olarak ulaştı. Çünkü bu dünyanın düzeni, sebeplerin gerekliliği üzerine kurulmuş olduğundan gaflet ehlinin gözleri de, bu sebep perdelerine dikilip kalmıştır. Yüce Allah bu sebep perdelerini peygamberlerine mucize olmak üzere yırttığı ve kudretini sebeplerin dışında gösterdiği zaman halk hayrette kalırlar.

Kölenin su ile dolu olan tulumu, kervanın muhtaç olduğu suyun istihsâlinde, muhakkak bir perde ve nikâb idi. Kölenin suyu yerinde durduğu halde, kervan halkının içtiği ve aldığı ve hayvanlarına içirdiği su, bahr-i asıldan, ya'ni vücûd-i hakîkî-i Hak'tan Peygamber-i zîşânın emrinden, fazl-ı ilâhî dalgası olarak erişti. Zîrâ, bu dünyânın nizâmı, muktezâ-yı esbâb üzerine kurulmuş olduğundan ehl-i gafletin gözleri de, bu esbâb perdelerine dikilip kalmıştır. Hak Teâlâ bu esbâb perdelerini enbiyâsına mu'cize olmak üzere yırttığı ve kudretini esbâb hâricinde gösterdiği vakit halk hayrette kalırlar.

3141. Su kaynayıştan hava olur ve o hava soğukluktan su olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3141. Su kaynayıştan hava olur ve o hava soğukluktan su olur.

Aslında bu sebepler âleminde su kaynadığı zaman, buhar olarak hafif havaya karışır ve hava olur. Ve o hava soğuyarak yoğunluk kazanıp bulut olur ve daha sonra su olarak yere düşer. İşte doğduğumuz günden beri görmeye alıştığımız bu dönüşümler böyledir.

Hadd-i zâtında bu esbâb âleminde su kaynadığı vakit, buhar olarak havâ-yı nesîmiye karışır ve hava olur. Ve o hava soğuyarak kesâfet peydâ edip bulut olur ve ba'dehû su olarak yere düşer. İşte doğduğumuz günden beri görmeğe alıştığımız istihâlât böyledir.

3142. Belki illetsiz ve bu hikmetlerden hariç olarak, tekvin, ademden suyu bitirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3142. Aksine, sebepsiz ve bu hikmetlerin dışında olarak, yaratma, yokluktan suyu bitirdi.

Fakat şanlı peygamber Efendimiz'in bu yüce mucizelerindeki su böyle değişimler dairesinde meydana gelmedi. Aksine, sebepsiz ve tabiî hikmetin bu kurallarından hariç olarak, Hakk'ın yaratma sıfatı, izafî yokluk âleminden ve kendi varlık denizinden bu suyu var etti.

Fakat Resûl-i zîşân Efendimiz'in bu mu'cize-i seniyyelerindeki su böyle istihâlât dâiresinde vâki' olmadı. Belki sebepsiz ve hikmet-i tabîiyyenin bu kāidelerinden hâriç olarak, Hakk'ın sıfat-ı tekvîni, adem-i izâfi âleminden ve kendi deryâ-yı vücûdundan bu suyu îcâd etti.

3143. Sen vaktaki çocukluktan sebebleri görmüşsün, cehilden dolayı sebebe yapışmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3143. Sen çocukluktan beri sebepleri görmüşsün, cehaletten dolayı sebebe yapışmışsın.

Ey Allah'ın kudretinden gafil olan kişi, sen çocukluk zamanından beri, bu âlemde ilahi fiillerin sebepler perdeleri arkasından ortaya çıkması sebebiyle, o sebeplerin kendilerini görmüşsün ve o fiilleri bu sebeplerden bilmişsin, o sebeplerin arkasındaki müsebbibi (sebepleri yaratanı) bilmeyişinden dolayı, sebeplere sarılmışsın.

Ey kudret-i Hak'tan gafil olan kimse, sen vaktâki çocukluğun zamanından beri, bu âlemde efâl-i ilâhiyyenin esbâb perdeleri arkasından zuhûr etmesi sebebiyle, o sebeblerin kendilerini görmüşsün ve o ef'âli bu sebeplerden bilmişsin, o sebeplerin arkasındaki müsebbibe cehlinden dolayı, sebeblere sarılmışsın.

3144. Sebebler ile müsebbibden gafilsin, ondan dolayı bu nikāblar tarafına mâilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3144. Sebepler ile müsebbibden (sebepleri yaratandan) gafilsin, ondan dolayı bu nikaplar (perdeler) tarafına meyillisin.

Sen, daima görmeye alıştığın sebepler ile sebepleri yaratan Hak'tan gafilsin. İşte bu gafletinden dolayı, bu sebepler perdeleri ve nikapları tarafına meyillisin.

Bu dâimâ görmeğe alıştığın sebebler ile müsebbibü'l-esbab olan Hak'tan gâfilsin. İşte bu gafletinden dolayı, bu esbâb perdeleri ve nikābları tarafına mailsin.

3145. Vaktaki sebebler gitti başına vurursun "Rabbenâ ve Rabbena!"lar edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3145. Sebepler ortadan kalktığında başına vurur, "Rabbimiz ve Rabbimiz!" diye yakarırsın.

Sen bu sebepler perdesine o kadar yapışmışsın ki, örneğin rızkını ticaretinden ve memuriyetinden bilirsin; ve ticaretin ve memuriyetin yolunda devam ettikçe rızkın hususunda kalbin pek rahat olur, gerçek rızık veren olan Yüce Allah'ı hatırına bile getirmezsin. Sebepler ortadan kalktığında, ticaretin bozulduğunda ve memuriyetin elden gittiğinde, "Aman ya Rab!" diye yakarmaya ve feryat etmeye başlarsın.

Sen bu esbâb perdelerine o kadar yapışmışsın ki, meselâ rızkını ticaretinden ve me'mûriyetinden bilirsin; ve ticaretin ve me'mûriyetin yolunda devâm ettikçe rızkın hususunda kalbin pek müsterih olup Rezzâk-ı hakîkî olan Allâh Teâlâ'yı hatırına bile getirmezsin. Vaktāki bu sebepler zâil olur, ticaretin bozulur ve me'mûriyetin elden gider, "Aman yâ Rab!" diye münâcâta ve feryâda başlarsın.

3146. Rab der ki: "Ey aceb, mâdemki sun'umdan yad ettin, sebeb tarafına git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3146. Rab der ki: "Ey şaşılacak şey, mademki sanatımı unuttun, sebep tarafına git!"

Sebebin ortadan kalkması hâlinde Allah'a dönüşün gerçekleşince, Yüce Rab sana der ki: "Şaşılacak şey! Sen sebep yolunda gittikçe Beni asla hatırlamıyordun; ve ne zaman ki benim sanatım olan sebep ortadan kalktı, bana dönüşün benim için değil, sebebin geri gelmesi için gerçekleşti. O hâlde sebep tarafına git ve kendine onu Rab bil!" İşte gaflet ehli olanlara bu acı ilâhî azarlama gerçekleşir.

Sebebin zevâli hâlinde Hakk'a rücû'un vukū' bulunca, Rab Teâlâ hazret- leri sana der ki: "Aceb şey! Sen sebeb yolunda gittikçe Ben'i aslâ hatırına ge- tirmiyordun; ve vaktâki benim sun'um olan sebeb gitti, bana rücû'un benim için değil, sebebin iâdesi için vâki' oldu. O halde sebeb tarafına git ve kendi- ne onu Rab bil!" İşte ehl-i gaflete bu acı itâb-ı ilâhî vâki olur.

3147. Dedi: "Bundan sonra hep seni göreyim, sebeb ve o demdeme tarafına bakmayayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3147. Dedi: "Bundan sonra hep seni göreyim, sebep ve o demdeme tarafına bakmayayım!"

O gafil de bu acı azarlamaya cevap olarak der ki: "Ey Rabbim, bundan sonra hep seni göreyim ve asla sebeplere iltifat etmeyeyim ve o demdemeye, yani sebeplerin hile ve mekr (gizli yönlendirme)ine bakıp aldanmayayım." "Demdeme", çeşitli anlamlara gelir. Burada hile ve mekr anlamındadır.

O gafil dahi bu acı itâba cevâben der ki: "Ya Rab, bundan sonra hep seni göreyim ve asla esbâba iltifat etmeyeyim ve o demdemeye, ya'ni esbâb hîle ve mekrine bakıp aldanmayayım." "Demdeme", muhtelif ma'nâya gelir. Bu- rada hîle ve mekr ma'nâsınadır.

3148. Ona der: "Ruddû leâdu" senin işindir. Ey sen ki, tövbede ve mîsakta gevşeksin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3148. Ona der: "Geri çevrilselerdi, yine dönerlerdi" senin işindir. Ey sen ki, tövbede ve sözleşmede gevşeksin.

Bu şerefli beyitte, En'âm Suresi'nde geçen وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (En'âm, 6/28) yani "Ve eğer geri çevrilselerdi, kendisinden men edildikleri şeye yine dönerlerdi; ve onlar muhakkak yalancılardır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Yüce Allah o gafil kişinin cevabına karşılık olarak buyurur ki: "Eğer seni yok olan sebeplere geri döndürsek, sen yine gaflete düşerdin. Çünkü önceki haline geri çevrilmiş olsan, yine eskisi gibi gafletine dönmek senin işindir. Ey gafil, sen ki tövbede ve sözleşmede gevşeksin, tövbeni bozarsın ve sözleşmende sadık kalamazsın."

Bu beyt-i şerîfte sûre-i En'am'da vaki وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (En'âm, 6/28) ya'ni "Ve eğer reddolunsalar, kendisinden nehy olunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak yalancılardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni "Hak Teâlâ o gāfilin cevabına cevâben buyurur ki: "Eğer seni zâil olan esbâb indine iade etsek, sen yine gaflete düşerdin. Zîrâ evvelki hâline reddolunsan, yine kemâ-fi's-sâbık gafletine avdet etmek senin işindir. Ey gāfil, sen ki tövbede ve mîsakta gevşeksin, tövbeni bozarsın ve misâkın- da sâdık kalamazsın."

3149. "Fakat ben ona bakmam, rahmet ederim; rahmetim doludur, rahmet üze- rinde dolaşırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3149. "Fakat ben ona bakmam, rahmet ederim; rahmetim doludur, rahmet üzerinde dolaşırım."

"Fakat ben senin, benden gafil ve sebeplere yönelmiş olduğuna bakmam; geçici olan sebeplerden dolayı meydana gelen feryadına ve yakarışına merhamet ederim. İstediğini veririm. Çünkü وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'raf, 7/156) ["Rahmetim her şeyi kuşatmıştır"] buyurduğum için benim rahmetim emrimi ve yaratmamı kuşatmıştır. Ben rahmet üzerinde dolaşırım."

"Fakat ben senin, benden gäfil ve esbâba mâil olduğuna bakmam; zâil olan esbabdan dolayı vâki' olan feryâdına ve niyâzına merhamet ederim. İs- tediğini veririm. Zira وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'raf, 7/156) ["Rahmetim her şeyi vâsi' olmuştur"] buyurduğum cihetle benim rahmetim âlem-i emrimi ve hal- kımı ihâta etmiştir. Ben rahmet üzerinde dolaşırım."

3150. "Senin kötü olan ahdine bakmam, atâ veririm, mâdemki bu demde kerem cihetinden beni istiyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3150. "Senin kötü olan ahdine bakmam, bağışta bulunurum, mademki bu anda kerem yönünden beni istiyorsun."

Yani "Senin çürük ve gevşek olan ahdine bakmam, kemal derecesindeki keremimden ihsan ederim. Mademki geçici olan sebeplerden dolayı kendini aciz içinde görüp benim keremim yönüne bakarak, beni istiyorsun ve "Rabbimiz, Rabbimiz!" diye bana niyaz ediyorsun, sana bağışlarımı bolca veririm."

Ya'ni "Senin çürük ve gevşek olan ahdine bakmam, kemâl-i keremimden ihsân veririm. Mâdemki zâil olan esbâbdan dolayı kendini acz içinde görüp benim keremim cihetine bakarak, beni istiyorsun ve "Rabbenâ, Rabbena!" diye bana niyâz ediyorsun, sana atâlarımı bezl ederim."

3151. Kāfile onun işinde hayran oldu. "Yâ Muhammed, bu nedir, ey derya huylu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3151. Kâfile onun işinde hayran oldu. "Ey Muhammed, bu nedir, ey deniz gibi huylu?"

3152. Bir küçük tulumu nikāb etmişsin, hem Arab'ı hem Kürd'ü gark ettin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3152. Bir küçük tulumu maske yapmışsın, hem Arab'ı hem Kürd'ü suya boğdun!

O kervan halkı susuzluktan helâke yaklaşmış bir hâlde ve sebeplerden ümidi kesmiş iken Yüce Allah'ın rahmeti imdatlarına yetişti. Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) onları, sebepleri delmek suretiyle mucize gösterip onları suya kandırdı. Bu kafile şanlı Peygamber Efendimiz'in mucizelerini görünce hayrete düştüler. Dediler ki: "Ey Muhammed (s.a.v.) bu ne hâldir? Ey hakikat denizi huylu pak zât, bir küçük su tulumunu perde yapıp kafilenin oluştuğu Arap ve Kürt bireylerini suya boğdun!"

O kervan ahâlîsi susuzluktan helâke yaklaşmış bir halde ve esbâbtan kat'-ı ümîd etmiş iken Hak Teâlâ'nın rahmeti imdadlarına yetişti. Server-i âlem (s.a.v.) onları, esbâbı hark etmek sûretiyle mu'cize gösterip onları suya kandırdı. Bu kāfile Resûl-i zîşân Efendimiz'in mu'cizelerini görünce hayrete dûçâr oldular. Dediler ki: "Yâ Muhammed (s.a.v.) bu ne haldir? Ey deryâ-yı hakîkat huylu zât-ı pâk, bir küçük su tulumunu perde yapıp kafilenin müteşekkil olduğu Arap ve Kürd efrâdını suya gark ettin!"

## O kölenin su tulumunu mu'cize ile gaybden su dolu etmesi ve o kara köleyi Allah Teâlâ'nın izni ile beyaz yüzlü etmesi

3153. "Ey köle, sen kendi tulumunu şimdi dolu gör, ta ki şikâyette iyi ve kötü söylemeyesin!" Resûl-i zişân Efendimiz zenci köleye hitâben buyurdular ki: "Ey köle, biz senin tulumunun suyunu zâhirde almış göründük, fakat o su, bâtında bize Hakk'ın ihsânı idi. Binaenaleyh sen kendi tulumunu şimdi yine dolu bir halde gör! Tâ ki, suyumu gasb ettiler, diye ileri geri şikâyette bulunmayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3153. "Ey köle, sen kendi tulumunu şimdi dolu gör, ta ki şikâyette iyi ve kötü söylemeyesin!" Şanlı peygamber Efendimiz zenci köleye hitaben buyurdular ki: "Ey köle, biz senin tulumunun suyunu görünüşte almış göründük, fakat o su, iç yüzünde bize Hakk'ın ihsanı idi. Bu sebeple sen kendi tulumunu şimdi yine dolu bir hâlde gör! Ta ki, suyumu gasp ettiler, diye ileri geri şikâyette bulunmayasın!"

3154. O zenci, onun burhânından hayran oldu, onun îmânı lâ-mekândan tulû etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3154. O zenci, onun delilinden hayran oldu, onun imanı mekânsızlıktan doğdu.

"Demîden" kelimesi, öğünmek, kendini harap etmek, hücum etmek, bitkilerin büyüyüp gelişmesi, nefes alıp vermek ve sabahın doğması anlamlarına gelir. Burada "tulû" (doğmak) anlamı uygundur. Yani, "O zenci köle, Resûl-i Ekrem ve âlemlerin Efendisi Efendimiz'in peygamberlik delili olan mucizesinden hayrete düştü. O kölenin iman sabahı, 'lâ-mekân', yani mekândan münezzeh olan Yüce Allah tarafından onun kalbine doğdu."

"Demîden", öğünmek, kendini berbâd etmek ve hücûm etmek ve nebâtât neşv ü nemâ bulmak ve nefes alıp vermek ve tulû'-ı subh ma'nâlarınadır. Burada "tulû" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, “O zenci köle Resûl-i Ekrem ve Server-i âlem Efendimiz'in burhân-ı nübüvveti olan mu'cizesinden hayrette kaldı. O kölenin subh-ı îmânı “lâ-mekân”, ya'ni' mekândan münezzeh olan Hak Teâla hazretleri cânibinden onun kalbine tulû' etti."

3155. Bir çeşme gördü havadan dökülücü olmuş; onun tulumu o feyzin nikābı olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3155. Bir çeşme gördü, havadan dökülüyordu; onun tulumu o feyzin perdesi olmuştu.

Kulun kalp gözü açılıp, iç âlemde bir çeşme gördü, havadan dökülüyordu ve kervan halkına gelen su bu çeşmeden idi. Ancak onun tulumu o ilahi bağışın perdesi ve örtüsü olmuştu. O çeşmeyi göremeyenlerin gözleri dışarıda bu tulumu görürlerdi. "Feyz", taşıp dökülmek ve yayılmak ve bahşiş ve bağış anlamlarına gelir. Burada "bağış" anlamı uygundur.

Kölenin kalb gözü açılıp, bâtında bir çeşme gördü, havadan dökülücü olmuş idi ve kervan halkına gelen su bu çeşmeden idi. Ancak onun tulumu o atâ-yı ilâhînin nikabı ve perdesi olmuş idi. O çeşmeyi göremeyenlerin gözleri zâhirde bu tulumu görürler idi. "Feyz", taşıp dökülmek ve şâyi' olmak ve bahşiş ve atâ ma'nâlarına gelir. Burada "atâ" ma'nâsı münasibdir.

3156. O nazardan nikabları da yırtı, ta ki gayba mensub maîn bir çeşme gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3156. O nazardan nikapları da yırttı, ta ki gayba mensup akıcı bir çeşme gördü.

Şanlı Peygamber Efendimiz o kölenin bakışından nikapları ve perdeleri de yırttı, sonunda gayba ait olan çeşmenin akıcı suyunu gördü. "Ma'în", akıcı su anlamına geldiğine göre ikinci mısraın anlamı zikredilen tercüme şeklinde olur ve Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi tef'îl babından ism-i mef'ûl olarak "muayyen" olursa anlam: "Ta ki gayba ait olarak belirlenmiş ve şekillenmiş bir çeşme gördü," demek olur. Birinci anlama göre terkip, izafet terkibi ve ikinci anlama göre de sıfat terkibi olur.

Resûl-i zîşân Efendimiz o kölenin nazarından nikābları ve perdeleri de yırttı, nihâyet gayba mensûb olan çeşmenin akıcı suyunu gördü. “Ma'în”, mâ'-i cârî ma'nâsına olduğuna göre ikinci mısrâ'ın ma'nâsı zikrolunan tercüme sûretinde olur, ve Ankaravî hazretlerinin buyurduğu vech ile tef'îl bâbından ism-i mefûl olarak "muayyen" olursa ma'nâ: "Tâ ki gayba mensûb olarak taayyün etmiş ve teşekkül etmiş bir çeşme gördü," demek olur. Birinci ma'nâya göre terkîb, terkîb-i izâfî ve ikinci ma'nâya göre de terkîb-i tavsîfi olur.

3157. Gulâm o demde ağladı, ona efendisi ve makāmı tarafından ferâmûş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3157. Kul o anda ağladı, efendisi ve makamı tarafından unutuldu.

"Çeşm pür-âb kerden" yani "gözü su dolu etmek" ağlamaktan kinayedir. Yani "Kul o mucizeyi ve o gayb çeşmesinin sularını görünce ağlamaya başladı. Bu manevî halin zihnine verdiği sarhoşluk sebebiyle efendisini ve evini barkını unuttu."

“Çeşm pür-âb kerden” ya'ni “gözü su dolu etmek” ağlamaktan kinâyedir. Ya'ni “Köle o mu'cizeyi ve o çeşme-i gaybın sularını görünce ağlamaya başladı. Bu hal-i ma'nevînin dimâğına verdiği sarhoşluk sebebiyle efendisini ve evini barkını unuttu.”

3158. Onun eli ve ayağı yola gitmekten kaldı. Onun canına ilâh zelzele bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3158. Onun eli ve ayağı yola gitmekten kaldı. Onun canına ilâhî bir zelzele bıraktı.

Bu hal içinde o kulun eli ve ayağı yorulup yola gitme gücünü kaybetti. "Rahmân’ın cezbelerinden (ilâhî çekimlerinden) bir cezbe, ins ve cinnin ameline tekabül eder" hadîs-i şerîfi gereğince, Peygamberlik iksirinin bakışı sayesinde kulun canına Yüce Allah, zelzele ve acayip titreşimler bıraktı.

Bu hal içinde o kölenin eli ve ayağı yorulup yola gitmek kuvvetini kaybetti. جذبة من جذبات الرحمن توازى عمل الثلقين ya'ni “Rahmân’ın cezbelerinden bir cezbe, ins ve cinnin ameline tekabül eder” hadîs-i şerîfi mûcibince, nazar-ı iksîr-i Risâletpenâhî sâyesinde kölenin canına Hak Teâlâ hazretleri zelzele ve ihtizâzât-ı acîbe bıraktı.

3159. Tekrar maslahat için onu farka çekti ve dedi ki: “Kendine gel, ey müstefîd tekrar git!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3159. Tekrar maslahat için onu farka çekti ve dedi ki: “Kendine gel, ey müstefîd tekrar git!”

“Bâz” kelimesinin on yedi kadar anlamı vardır. Birinci “bâz” tekrar ve yine; ve “bâzeş” kelimesindeki “bâz” “fark ve temyiz” (ayırt etme) anlamınadır. Üçüncü “bâz” da “tekrar” anlamınadır. Yani, “Kul o cezbe (ilahi çekim) içinde fenâ (yok olma) ve cem' (birlik) makamına gelip nazarından (bakışından) görünen şeyleri kaybetmiş ve eli ayağı amelden (iş yapmaktan) kalmış idi. Şanlı Peygamber Efendimiz (a.s.) hazretleri bu kulu maslahat (kamu yararı) için tekrar fark (ayrılık) ve cem'u'l-cem' (birlikte ayrılıkları görme) mertebesine çekti ve buyurdu ki: “Ey Rabbanî feyizlerden faydalanan kul, kendine gel ve tekrar suyun ile beraber efendin tarafına git!”

“Bâz” kelimesinin on yedi kadar ma'nâsı vardır. Birinci “bâz” tekrar ve yine; ve “bâzeş” kelimesindeki “bâz” “fark ve temyiz” ma'nâsınadır. Üçüncü “bâz” dahi “tekrar” ma'nâsınadır. Ya'ni, “Köle o cezbe içinde fenâ ve cem' makāmına gelip nazarından eşyâ-yı zâhireyi gâib etmiş ve eli ayağı amelden kalmış idi. Resûl-i zişân Efendimiz hazretleri bu köleyi maslahat için tekrar fark ve cem'u'l-cem' mertebesine çekti ve buyurdu ki: “Ey füyûzât-ı rabbâniyyeden müstefîd olan köle, kendine gel ve tekrar suyun ile beraber efendin tarafına git!”

3160. “Hayret vakti değildir, hayret senin önündedir. Bu zaman çevik ve çabuk yola gir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3160. “Hayret vakti değildir, hayret senin önündedir. Bu zaman çevik ve çabuk yola gir!”

Hayret vakti değildir, yani fenâ (yoklukta erime), istiğrak (tamamen dalma) ve sarhoşluk içinde kalma vakti değildir. Aksine, bekâ (varlıkta kalma), sahv (ayılma) ve ayıklık mertebesine dönüp, senin aracılığınla kullara Hakk'ın hidayetinin ulaştığını görerek hayrette kalma hâli senin önündedir. Bu sebeple, şimdi hemen yola gir ve çabuk kabile tarafına git ki, bu hayrete kavuşasın!

“Hayret vakti değildir, ya'ni fenâ ve istiğrâk ve sarhoşluk içinde kalmak vakti değildir. Belki bekā ve sahv ve ayıklık mertebesine rücû' edip, senin yüzünden kullara Hakk’ın hidâyeti vâsıl olduğunu görerek hayrette kalmak hâli senin önündedir. Binâenaleyh bu anda hemen yola gir ve çabuk kabîle tarafına git ki, bu hayrete kavuşasın!"

3161. Mustafa'nın ellerini yüzüne koydu, âşıkça çok bûseler verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3161. Mustafa'nın ellerini yüzüne koydu, âşıkça çok öpücükler verdi.

Köle, Peygamber Efendimiz'in (Risâletpenâhî) emri ve bakışıyla beka (Allah ile kalıcılık) ve sahv (ayılma, kendine gelme) hâline gelip, varlıkların efendisi Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek ellerini yüzüne gözüne sürdü ve o mübarek ve latif elleri âşıklara yakışır bir tavırla birçok kez öptü.

Köle emir ve nazar-ı Risâletpenâhî ile bekā ve sahv hâline gelip seyyidü'l-ekvân Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek ellerini yüzüne gözüne sürdü ve o mübarek ve latîf elleri âşıklara lâyık tavr ile birçok öptü.

3162. O zaman Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz mübarek elini onun yüzüne sürdü ve onu saâdetli etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3162. O zaman âlemlerin efendisi Mustafa (s.a.v.) Efendimiz mübarek elini onun yüzüne sürdü ve onu mutlu etti.

"Ferruh", uğurlu, kutlu, mübarek ve mutlu anlamındadır. Şanlı Peygamber Efendimiz ikinci bir mucize göstermek için kölenin yüzüne mübarek elini sürdü ve bu dokunuş ile onu mübarek ve mutlu yaptı, şöyle ki:

“Ferruh”, uğurlu, müteyemmen ve mübarek ve saâdetli ma'nâsınadır. Resûl-i zîşân Efendimiz ikinci bir mu'cize göstermek için kölenin yüzüne mübârek elini sürdü ve bu temâs ile onu mübarek ve saâdetli yaptı, şöyle ki:

3163. O zengî ve Habeşî-zâde beyaz oldu, onun gecesi bedr gibi aydınlık gün oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3163. O zenci ve Habeşli köle beyaz oldu, onun gecesi dolunay gibi aydınlık gün oldu.

Bu peygamber dokunuşu ile o zenci ve kara renkli olan Habeşli köle, beyaz renkli oluverdi. Onun gece gibi küfür ile karanlık olan kalbi iman nuru ile ve kara yüzü de beyazlık ile ayın on dördü gibi parlak bir hâle geldi ve görünen ve görünmeyen yönleriyle aydınlandı.

Bu temâs-ı nebevî ile o zenci ve kara renkli olan Habeşî-zâde köle, beyaz renkli oluverdi. Onun gece gibi küfür ile karanlık olan kalbi nûr-ı îman ile ve kara yüzü de beyazlık ile ayın on dördü gibi parlak bir hâle geldi ve zâhiren ve bâtınen münevver oldu.

3164. Cemâlde ve delâlde bir Yûsuf oldu. Ona dedi: “Şimdi köye git, hâli açık söyle!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3164. Güzellikte ve nazda bir Yusuf oldu. Ona dedi: "Şimdi köye git, durumu açıkça söyle!"

"Delâl", dilberlere özgü olan naz, işve ve gamzedir. Yani "Köle güzellikte ve naz ve işvede Yusuf (a.s.) gibi bir mertebeye ulaştı. Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz ona buyurdu ki: "Haydi şimdi köyüne git ve meydana gelen durumu köyünün halkına açık bir şekilde söyle." "Vâ", olgunlaşmamış, açılmış ve ayrılmış anlamlarına gelir. Burada "vâ güften", açık söylemek demektir.

“Delâl”, dilberlere mahsûs olan naz ve işve ve gamze. Ya'ni “Köle güzellikte ve nâz ve işvede Yûsuf (a.s.) gibi bir mertebeye nâil oldu. Server-i âlem Efendimiz ona buyurdu ki: “Haydi şimdi köyüne git ve vâki' olan hali köyünün halkına açık bir sûrette söyle. “Vâ”, nâ-resîde ve küşâde ve cüdâ ma'nâlarına gelir. Burada “vâ güften”, açık söylemek demektir.

3165. O sarhoş olarak bî-ser ü pâ giderdi; gitmekte elden ayağı tanımaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3165. O sarhoş olarak başsız ayaksız giderdi; gitmekte elden ayağı tanımaz idi.

Köle, kendisinin zâhiren ve bâtınen (dıştan ve içten) inceliğe dönüştüğünü görünce sarhoş oldu ve Peygamber'in emrine uyarak başsız ayaksız, yani şaşkın bir hâlde giderdi ve gitmekte elden ayağı fark etmezdi. Yani sarhoşluktan ve şaşkınlıktan nasıl yürüdüğünün farkında değildi.

Köle kendisinin zâhiren ve bâtınen letâfete mübeddel olduğunu görünce sarhoş oldu ve emr-i Peygamberî'ye imtisâlen bî-ser ü pâ ya'ni şûrîde bir halde giderdi ve gitmekte elden ayağı fark etmezdi. Ya'ni sarhoşluktan ve şûrîdelikten nasıl yürüdüğünün farkında değildi.

3166. İmdi iki dolu tulum ile gidici olduğu halde, kervan tarafından efendisi tarafına geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3166. Şimdi iki dolu tulum ile giderken, kervan tarafından efendisine geldi.

Efendinin kendi kölesini açık yüzlü görmesi ve onun o olduğunu tanımaması ve onun “Sen benim kölemi öldürmüşsün, seni kan tuttu ve Yüce Allah seni benim elime attı!” demesi

“Kan tutmak” şudur ki, bir katil birisini öldürdüğü anda kendisi hâl değişimi yaşar, beyninde sersemlik belirir ve bazıları katil fiilini bizzat zâbıtaya ihbar ederler ve bazıları da cinayeti ortaya çıkaracak fiil ve hareketlerde bulunurlar. Kölenin efendisi de bu hâle kapılmıştır.

Efendinin kendi kölesini açık yüzlü görmesi ve o olduğunu tanımaması ve onun “Sen benim kölemi öldürmüşsün, seni kan tuttu ve Hudâ seni benim elime attı!” demesi

“Kan tutmak” odur ki, bir kātil birisini öldürdüğü anda kendisi mütegayyirü’l-hal olur, dimâğında sersemlik peydâ olup ba’zıları fiil-i katli bizzat zâbıtaya ihbâr ederler ve ba’zıları da cinâyeti meydana çıkaracak ef’âl ve harekâtta bulunurlar. Kölenin efendisi de bu hâle zâhib olmuştur.

3167. Efendi onu uzaktan gördü ve hayran kaldı; kırdan o köyün ehlini çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3167. Efendi onu uzaktan gördü ve hayran kaldı; kırdan o köyün ehlini çağırdı.

Köle iki tulum ve deve ile köye girerken, efendisi onu uzaktan gördü ve kölenin beyaz olmasına hayret etti ve tam bir şaşkınlıkla köylüleri çağırdı ve dedi ki:

Köle iki tulum ve deve ile köye girerken, efendisi onu uzaktan gördü ve kölenin beyaz olmasına hayrette kaldı ve kemâl-i tahayyüründen köylüleri çağırdı ve dedi ki:

3168. “Bu bizim tulumumuz, bizim devemizdir. O halde zenci alınlı olan köle nereye gitti?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3168. “Bu bizim tulumumuz, bizim devemizdir. O halde zenci alınlı olan köle nereye gitti?”

"Cebîn", alın anlamındadır. "Zengî-cebîn", zenci alınlı demektir ve cüz'ü zikredip külü (bütünü) kastetme (zikr-i cüz' ve irâde-i kül) kabilinden mecaz olarak "zenci yüzlü" demek olur.

"Cebîn", alın ma'nâsınadır. "Zengî-cebîn", zenci alınlı demek olup zikr-i cüz' ve irâde-i kül kabîlinden mecâz olarak "zenci yüzlü" demek olur.

3169. Bu bir bedrdir, uzaktan geliyor. Onun yüzünden gündüzün nûru üzerine nûr vurur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3169. Bu bir dolunaydır, uzaktan geliyor. Onun yüzünden gündüzün nuru üzerine nur vurur!

"Bu uzaktan gelen zenci değil, ayın on dördü gibi birisidir ki, onun yüzünün parlaklığı, gündüzün aydınlığını artırıyor!"

"Bu uzaktan gelen zenci değil, ayın on dördü gibi birisidir ki, onun yüzünün parlaklığı, gündüzün aydınlığını tezyîd ediyor!"

3170. Bizim kölemiz hani? Gālibâ sergeşte oldu. Yâhut ona bir kurt erişti ve ölmüş oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3170. Bizim kölem nerede? Galiba şaşkına döndü. Yahut ona bir kurt saldırdı ve ölmüş oldu!

"Ser-geşte", başı dönmüş, şaşırmış ve sersemlemiş anlamındadır. Yani "Bizim köle ortalıkta yok, galiba sersemlikten kayboldu da bu adam bizim deveyi yüküyle beraber getiriyor. Yahut onu bir kurt parçaladı!" Efendi, köle yaklaşıncaya kadar köylüler arasında böyle söylenip durdu.

"Ser-geşte", başı dönmüş, şaşırmış ve sersem olmuş ma'nâsınadır. Ya'ni "Bizim köle meydanda yok, gâlibâ sersemlikten gâib oldu da bu adam bizim deveyi yüküyle beraber getiriyor. Yâhut onu bir kurt paraladı!" Efendi, köle yaklaşıncaya kadar köylüler arasında böyle söylenip durdu.

3171. Vaktaki o köle geldi, ona dedi ki: "Kimsin, Yemen'den mi doğdun veya Türk'e mi mensubsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3171. O köle geldiği zaman, ona dedi ki: "Kimsin, Yemen'den mi doğdun yoksa Türk'e mi mensupsun?"

Beyaz olan köle efendinin önüne geldiği zaman, efendi ona dedi ki: "Sen kimsin, Yemenli misin, yoksa Türk ırkına mı mensupsun?" Yemenlilerin ve Türklerin beyaz ırka mensup oldukları işaret buyurulur.

Vaktaki beyaz olan köle efendinin önüne geldi, efendi ona dedi ki: "Sen kimsin, Yemenli misin, yoksa Türk ırkına mı mensubsun?" Yemenliler ve Türkler'in beyaz ırka mensûb oldukları işaret buyurulur.

3172. Hani, benim kölemi ne yaptın? Doğru söyle, eğer öldürdün ise açık göster, hile arama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3172. Hani, benim kölemi ne yaptın? Doğru söyle, eğer öldürdün ise açık göster, hile arama!

"Vâ nümûden", açık göstermek demektir. Yani "Sen benim kölemi öldürdün ise, sebebini açık göster ve saklamak için hile arama!"

“Vâ nümûden", açık göstermek, ya'ni "Sen benim kölemi öldürdün ise, sebebini açık göster ve saklamak için hîle arama!"

3173. Dedi: "Eğer öldürdüm ise, sana niçin geldim, kendi ayağım ile bu kana nasıl geldim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3173. Dedi: "Eğer öldürdüm ise, sana niçin geldim, kendi ayağım ile bu kana nasıl geldim?"

Köle, efendinin sorusuna cevap olarak dedi ki: "Eğer köleyi öldürdüm ise, sana niçin geldim? Bir adam, bir efendinin kölesini öldürünce hiç onun yanına gelir mi? Kendi ayağım ile bu kan ve katl hususunda nasıl gelirim? Yani bu kanı ve katli haber vermek için kendi ayağım ile nasıl gelirim? Bu mümkün mü?"

Köle efendinin suâline cevâben dedi ki: "Eğer köleyi öldürdüm ise, sana niçin geldim? Bir adam, bir efendinin kölesini öldürünce hiç onun yanına gelir mi? Kendi ayağım ile bu kan ve katl hususunda nasıl gelirim? Ya'ni bu kanı ve katli haber vermek için kendi ayağım ile nasıl gelirim? Bu mümkin mü?"

3174. "Benim kölem hani?" Dedi. "İşte benim, Yezdân'ın fazlının eli beni böyle münevver yaptı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3174. "Benim kulum hani?" Dedi. "İşte benim, Yüce Allah'ın lütfunun eli beni böyle aydınlattı!"

Efendi kula cevaben dedi: "Bu söylediğini dinledim, fakat benim kulum nerede? Bana onu haber ver!" Kul cevaben dedi: "Senin kulun işte benim, eğer zenci iken beyaz olmam seni şaşırtıyorsa, Yüce Yaratıcı'nın lütuf ve inayeti eli olan peygamberlerin sultanı beni böyle aydınlattı ve beyazlattı."

Efendi köleye cevâben dedi: "Bu söylediğini dinledim, fakat benim kölem nerede? Bana onu haber ver!" Köle cevâben dedi: "Senin kölen işte benim, eğer zenci iken beyaz olma seni şaşırtıyor ise, Hâlık Teâlâ'nın fazl ve inâyet eli olan sultân-ı enbiyâ beni böyle münevver etti ve beyazlattı."

3175. "Hey ne söylüyorsun? Kölem nerededir? Agah ol, benden doğrudan başkası kurtulmayacaktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3175. "Hey ne söylüyorsun? Kölem nerededir? Bil ki, benden doğrudan başkası kurtulmayacaktır!"

Efendi tekrar köleye hitaben dedi: "Ne söylüyorsun yahu? Bir zenci köle nasıl beyaz olur? Doğru söyle, kölem nerededir? Bil ki, benim elimden seni doğru sözden başkası kurtarmayacaktır!"

Efendi tekrar köleye hitâben dedi: "Ne söylüyorsun yâhu? Bir zenci köle nasıl beyaz olur? Doğru söyle, kölem nerededir? Agâh ol, benim elimden seni doğru sözden başkası kurtarmayacaktır!"

3176. Dedi: "O köle ile olan senin esrârını ben hep bir bir tamamen açık söyleyeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3176. Dedi: "O köle ile olan senin sırlarını ben hep bir bir tamamen açık söyleyeyim."

Köle efendiyi ikna etmek için dedi ki: "Senin kölen olmayan bir kimse; senin o köle ile olan sırlarını bilemez. O sırları ben hep bir bir sana tamamen açık bir şekilde söyleyeyim ki, benim senin kölen olduğuma kanaat gelsin."

Köle efendiyi iknâ için dedi ki: "Senin kölen olmayan bir kimse; senin o kölen ile olan esrârını bilemez. O esrârı ben hep bir bir sana tamâmen açık bir sûrette söyleyeyim ki, benim senin kölen olduğuma kanâat gelsin."

3177. "O bir zamandan ki sen beni satın aldın, şimdiye kadar olan mâcerâyı açık söyleyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. "O bir zamandan ki sen beni satın aldın, şimdiye kadar olan macerayı açık söyleyeyim!"

Benim senin kulun olduğumu ispat etmek için, senin beni satın aldığın bir zamandan bu ana kadar aramızda geçen olayları, belirsiz bir şekilde değil, açık olarak söyleyeyim!

"Benim senin kölen olduğumu isbât için, senin beni satın aldığın bir zamandan bu âna kadar aramızda geçen hâdisâtı, mübhem bir sûrette değil, açık olarak söyleyeyim!"

3178. "Tâ bilesin ki, vücûdda ben oyum, gerçi benim karanlık gecemden bir sabah açtı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3178. "Ta ki bilesin ki, varlıkta ben oyum, gerçi benim karanlık gecemden bir sabah açtı!"

"Şeb-dîz", gece renkli ve kara demektir ve Husrev-i Pervîz'in atının ismidir ki, rengi kara idi. Bu kelime "şeb" ile "dîz"den oluşmuştur. Ve "dîz" renk anlamına gelir. Şu hâlde "şeb-dîz" kara renkli demek olur. Yani "Her ne kadar Yüce Allah hazretleri benim kara rengimden bir sabah ve bir beyazlık açtı ve rengim değişti ise de, varlıkta yine o aynı kul olduğumu bilesin."

"Şeb-dîz", şeb-renk ve kara demektir ve Husrev-i Pervîz'in atının ismidir ki, rengi kara idi. Bu kelime "şeb" ile "dîz" den mürekkebdir. Ve "dîz" renk ma'nâsına gelir. Şu halde "şeb-dîz" kara renkli demek olur. Ya'ni "Her ne kadar Hak Teâlâ hazretleri benim kara rengimden bir subh ve bir beyazlık açtı ve rengim tebeddül etti ise de, vücûdda yine o aynı köle olduğumu bilesin."

3179. Renk başka oldu; ve lakin pâk olan can, renkten ve erkândan ve topraktan fâriğdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3179. Renk başka oldu; ama pak olan can, renkten, unsurlardan ve topraktan uzaktır.

Cisminin rengi başka oldu ve kara iken beyazlaştı; ama ruh renkten ve tabiatın unsurlarından, yani kuruluk, yaşlık, soğukluk ve sıcaklıktan ve topraktan, yani yoğunluktan uzaktır ve ruhta bunların varlığı yoktur.

"Cisminin rengi başka oldu ve kara iken beyazlandı; velâkin rûh renkten ve erkân-ı tabîattan, ya'ni kuruluk ve yaşlık ve soğukluk ve sıcaklıktan ve topraktan, ya'ni kesâfetten fâriğdir ve rûhta bunların vücûdu yoktur."

3180. Cisim tanıyıcılar çabuk bizi kaybederler. Suyu içenler o tulumu ve küpü terk ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3180. Cisim tanıyıcılar çabuk bizi kaybederler. Suyu içenler o tulumu ve küpü terk ederler.

Cisimsel suretleri tanıyanlar ve bizi cisimsel suretlerimizle anlamak ve tanımak isteyenler, bizi çabuk kaybederler. Çünkü biz zevkiz ve anlamız ve ruhuz. Fakat bizim âb-ı hayât (ebedî hayat veren su) gibi olan zevkimizi ve anlamımızı içenler, cisim ve taayyün (belirginleşme, özel bir varlık kazanma) tulumunu ve küpünü terk ederler.

"Suver-i cismâniyyeyi tanıyanlar ve bizi suver-i cismâniyyemizle anlamak ve tanımak isteyenler, bizi çabuk kaybederler. Zîrâ biz zevkiz ve ma'nâyız ve rûhuz. Fakat bizim âb-ı hayât gibi olan zevkimizi ve ma'nâmızı içenler, cisim ve taayyün tulumunu ve küpünü terk ederler."

3181. Cân tanıyıcılar adedlerden fâriğdirler. Keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olan deryânın garkasıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3181. Canı tanıyanlar sayılardan uzaktırlar. Niteliksiz ve niceliksiz olan denizin gark olmuşlarıdırlar.

Ruhu ve anlamı tanıyanlar, sayılara ve çokluğa sebep olan cismaniyetten ve taayyünlerden (belirginleşmelerden) uzaktırlar ve asla şekillere bakmazlar. Onlar tarife sığmayan ve sayıdan arınmış olan ruh ve anlam denizinin içine dalmışlardır.

Rûhu ve ma'nayı tanıyanlar, adedlere ve kesrete sebep olan cismâniyetten ve taayyünâttan fâriğdirler ve asla sûretlere bakmazlar. Onlar ta'rîfe sığmayan ve sayıdan ârî olan rûh ve ma'nâ denizinin müstağrakıdırlar.

3182. Cân ol ve can yolundan cânı tanı! Görüşün yarı ol, kıyasın oğlu değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3182. Can ol ve can yolundan canı tanı! Görüşün dostu ol, kıyasın oğlu değil!

Canı bilmek ve anlamak istersen can ol ve can yolundan tanı! Çünkü ruhu, ruh mertebesine gelmedikçe ve onu kendi nefsinde müşahede etmedikçe tanımak mümkün değildir. Bu sebeple görüşün dostu ve yoldaşı ol, kıyasın ve istidlalin (çıkarım yapmanın) oğlu ve onların takipçisi olma! Çünkü ruhun ne olduğu mantıksal kıyaslar ve akli çıkarımlar ile bilinemez.

Cânı bilmek ve anlamak istersen cân ol ve can yolundan tanı! Zîrâ rûhu, rûh mertebesine gelmedikçe ve onu kendi nefsinde müşâhede etmedikçe tanımak mümkin değildir. Binâenaleyh görüşün yârı ve dostu ol, kıyâsın ve istidlâlin oğlu ve onların tâbî'i olma! Zîrâ rûhun ne olduğu kıyâsât-ı mantıkıyye ve istidlâlât-i akliyye ile bilinemez.

3183. Vaktaki melek akıl ile bir iplik ucudurlar, hikmet için iki sûret oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3183. Melek ile akıl bir iplik ucudurlar, hikmet için iki suret oldular.

Melek ile akıl bir hakikattirler ve özünde ikisi de birdir. Fakat bu bir hakikat, iki farklı tecelli (belirginleşme) ile ortaya çıktı. Bu tecellinin birisi melekler âleminde, diğeri insan âleminde gerçekleşir. İnsan âleminde mevcut olan bu hakikat, insanın içsel güçlerinden ibarettir. Akıl gücü de bu insani güçlerden biridir. Bu sebeple melek ile akıl, tek bir hakikatten ibaretken, ilahi hikmet sebebiyle iki suret olmuşlardır.

Melek ile akıl bir hakîkattirler ve hadd-i zâtında ikisi dahi müttehiddir. Fa-kat bu bir hakîkat iki muhtelif taayyün ile zâhir oldu. Bu taayyünün birisi melâike âleminde, diğeri âlem-i insânîde vâki'dir. Âlem-i insânîde mevcûd olan bu hakîkat kuvâ-yı insâniyyeden ibarettir. Ve kuvve-i akliyye bu kuvâ-yı insâniyyeden birisidir. Binâenaleyh melek ile akıl hakîkat-i vâhideden ibâ-ret iken hikmet-i ilâhiyye sebebiyle iki sûret olmuşlardır.

3184. O melek kuş gibi bâl ve per tuttu; ve bu akıl kanadı bıraktı ve revnak tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3184. O melek kuş gibi kanat ve tüy edindi; ve bu akıl kanadı bıraktı ve parlaklık kazandı.

O melek, melekût âleminde Yüce Allah'ın Fâtır Sûresi'nde, "جاعل الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أولى أجنحة مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ" (Fâtır, 35/1) yani "Allah Teâlâ melekleri ikişer, üçer ve dörder kanat sahibi elçiler kıldı. Dilerse yaratılışta artırır" buyurduğu şekilde, kuş gibi kanada sahip oldu. Ve bu insan aklı ise kanadı bıraktı, isimlerin topluluğu ilminin parlaklığına sahip oldu. Nitekim "وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا" (Bakara, 2/31) ["Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti"] buyurulur. Kâşânî Tefsiri'nde Fâtır Sûresi'nin başında buyurulur ki: "Allah Teâlâ, semavî ve arzî melekûttan peygamberlere vahy ile, evliyaya ilham ile ve onlardan başka insan fertlerine ve diğer eşyaya işlerin idaresi ve tedbiri ile elçiler yarattı. Etkilenenlere onların etkisiyle ulaşan şey onun 'kanadı'dır. Her bir etki yönü bir kanattır. Örneğin insan nefsi için ilmî ve nazarî kuvvet iki kanattır ve hayvanî nefs için idrak edici, hareket ettirici, harekete geçirici kuvvet üç kanattır. Ve nebatî nefs için besleyici, büyütücü, üreyici ve şekil verici kuvvet dört kanattır. Ve onların kanatları sayıya sınırlı değildir. Aksine onlar için etkilerin çeşitliliği sebebiyle kanatlar vardır. Bunun için şanlı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Miraç gecesinde Hz. Cibrîl'i altı yüz kanatlı olarak gördüklerini hikâye ve onun çokluğuna işaret buyurmuşlardır." Ve Ruzbihân Baklî hazretleri Tefsîru'l-Arâisi'l-Beyân'da zikredilen ayet-i kerimenin tefsirinde buyururlar ki: "Allah Teâlâ meleklere, bazılarını bazılarına üstün kıldığı makamlar ve mertebeler üzerine marifet kanatlarını yarattı; ve kutsal ruhlar için dahi kanatlar vardır ki, onlar da marifet (Allah'ı bilme) ve tevhid (Allah'ın birliğini idrak etme) ve muhabbet (Allah sevgisi) ve şevk (Allah'a kavuşma arzusu) kanatlarıdır. Marifet kanadıyla sıfatlar âlemine ve tevhid kanadıyla zât âlemine ve muhabbet kanadıyla müşâhedeye ve şevk kanadıyla visâle uçarlar."

O melek âlem-i melekûtta Hak Teâlâ hazretlerinin sûre-i Fâtır'da جاعل الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أولى أجنحة مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ (Fatır, 35/1) Ya'ni "Allâh Teâlâ melekleri ikişer ve üçer ve dörder kanat sahipleri resûller kıldı. Dilerse halkta ziyâde eder" buyurduğu vech ile, kuş gibi kanada mâlik oldu. Ve bu akl-ı insânî ise kanadı bıraktı, cem'iyyet-i esmâiyye ilminin revnakına mâlik oldu. Nitekim وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كَلَّهَا (Bakara, 2/31) ["Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti"] buyurulur. Tefsîr-i Kāşânî'de sûre-i Fâtır ibtidâsında buyurulur ki: "Allâh Teâlâ melekût-i semâviyye ve arzıyyeden enbiyâya vahy ile ve evli-yâya ilhâm ile ve onlardan gayri olan eşhâs-ı insâniyyeye ve sâir eşyâya umûrun tasrîfi ve tedbîri ile resûller yarattı. Müteessir olanlara onların te'sî-riyle vâsıl olan şey onun "kanad"ıdır. Her bir cihet-i te'sîr bir kanaddır. Me-selâ nefs-i insânî için kuvve-i ilmiyye ve nazariyye iki kanaddır ve nefs-i hayvâniyye için kuvve-i müdrike, muharrike, bâise üç kanaddır. Ve nefs-i nebâtiyye için kuvve-i gāziye, nâmiye, müvellide ve musavvire dört kanad-dır. Ve onların kanadları adede münhasır değildir. Belki onlar için te'sîrâtın tenevvüâtı hasebiyle kanadlar vardır.. Bunun için Resûl-i zîşân Efendimiz leyle-i mi'racda Hz. Cibrîl'i altı yüz kanadlı olarak gördüklerini hikâye ve onun kesretine işâret buyurmuşlardır." Ve Ruzbihân Baklî hazretleri Tefsîru - Arâisi'l-Beyân'da zikrolunan âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyururlar ki: "Allâh Teâlâ meleklere, ba'zılarını ba'zılarına tafzîl ettiği makāmât-ı merâtibi üzeri-ne ma'rifet kanadlarını halk etti; ve ervâh-ı kudsiyye için dahi kanadlar var-dır ki, onlar da ma'rifet ve tevhîd ve muhabbet ve şevk kanadlarıdır. Ma'ri-fet kanadıyla âlem-i sıfâta ve tevhîd kanadıyla âlem-i zâta ve muhabbet ka-nadıyla müşâhedeye ve şevk kanadıyla visâle uçarlar."

3185. Şübhesiz her ikisi birbirine yardım edici geldiler. Her iki hoş yüzlü birbirine arka oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3185. Şüphesiz her ikisi birbirine yardım edici geldiler. Her iki hoş yüzlü birbirine arka oldular.

Melek ile akıl, birleşmiş hakikatten (bir ve aynı özden) oldukları için, her ikisi birbirine yardım edici oldular; her iki hoş yüzlü ve latif mahiyetli olan melek ile akıl birbirine yardımcı ve destekleyici oldular.

Melek ile akıl hakikat-i müttehideden oldukları için, her ikisi birbirine yardım edici oldular; her iki hoş yüzlü ve latîf mâhiyetli olan melek ile akıl birbirine zahîr ve muîn oldular.

3186. Hem melek hem akıl Hak için bir vâciddir; her ikisi âdeme yardımcı ve sâciddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3186. Hem melek hem akıl Hak için bir vâciddir; her ikisi âdeme yardımcı ve sâciddirler.

Melek ile akıl, Hakk'ı bulmak hususunda birdir ve ikisi de Hakk'ı bulucudur. Ve akıl ile meleğin asla âdeme muhalefetleri yoktur. Daima âdemin hizmetindedirler ve âdeme secde ve baş eğme ederler ve Hak yolunda âdeme daima yardımcı olurlar.

Melek ile akıl, Hakk'ı bulmak hususunda birdir ve ikisi de Hakk'ı bulucudur. Ve akıl ile meleğin aslâ âdeme muhalefetleri yoktur. Dâimâ âdemin hizmetindedirler ve âdeme secde ve serfürû ederler ve tarîk-i Hak'ta âdeme dâimâ yardımcı olurlar.

3187. Nefis ve şeytan evvel bire mensûb idiler; Adem'e bir düşman ve hasid olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3187. Nefis ve şeytan başlangıçta bir şeye ait idiler; Âdem'e düşman ve kıskanç olmuşlardır.

Nefis ve şeytan, Mudill (saptıran) isminin tecelligâhı olduklarından, bu bir şeye ait idiler. Âdem ise Mudill ve Hâdî (doğru yola ileten) gibi bütün zıt isimlerin tecelligâhı olduğu için, hem aşağı derecelere düşmeye hem de yüce derecelere yükselmeye yatkındır. Nefis ve şeytan aşağı âlemden oldukları için Âdem'in bu kapsayıcılığına haset edip onu kendi aşağı mertebelerine çekmek isterler ve daima yükselmemesi için ona türlü türlü düşmanlık ederler.

Nefis ve şeytan Mudill isminin mazharı olduklarından, bu bire mensûb idiler. Adem ise Mudill ve Hâdî gibi bilcümle mütekābil esmânın mazharı olduğu cihetle, hem derekât-ı süfliyyeye sukūta ve hem de derecât-ı ulviyyeye urûca müstaiddir. Nefis ve şeytan âlem-i süflîden oldukları için Adem'in bu cem'iyyetine hased edip kendi süflî olan mertebelerine çekmek isterler ve dâimâ yükselmemesi için ona türlü türlü düşmanlık ederler.

3188. O ki Adem'i beden gördü ve ürktü; ve o ki nûr-i mü'temen gördü o eğildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3188. O ki Adem'i beden gördü ve ürktü; ve o ki güvenilir nuru gördü, o eğildi.

Adem'i sadece bedenden ibaret gören kimse ondan ürktü ve nefret etti. Nasıl ki İblis, Adem'in topraktan yaratılmış bedenine baktı, onu değersiz ve kendini daha değerli bir yaratık gördü; aynı şekilde kâfirler de peygamberleri kendileri gibi sadece bedenden ibaret gördüler ve "Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor ve çarşı pazarda dolaşıyor!" (Furkan, 25/7) dediler ve o Ademlerin, yani insân-ı kâmillerin huzurunda baş eğmediler. Ve o kimse ki Adem'i güvenilir nur gördü, yani ilahi emanet nurunun Adem'e teslim edildiğini gördü, o kimse onun huzurunda secde etti ve baş eğdi; ve böyle bir kimse bu hususta meleklerle birleşti.

Adem'i cesedden ibaret gören kimse ondan ürktü ve nefret etti. Nitekim İblîs, Adem'in topraktan mahlûk olan cesedine nazar etti, onu kıymetsiz ve kendini daha kıymetli bir mahlûk gördü; ve kezâ küffâr, enbiyâyı kendileri gibi cisimden ibaret gördüler ve مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) ya'ni “Bu resûle ne oldu ki taâm yer ve sokaklarda yürür!" dediler ve o âdemlerin, ya'ni insân-ı kâmillerin huzûrunda baş eğmediler. Ve o kimse ki Adem'i emîn kılınmış nûr gördü, ya'ni emânet-i ilâhiyye nûrunun Adem'e tevdî' buyurulmuş olduğunu gördü, o kimse onun huzurunda secde etti ve baş eğdi; ve böyle kimse bu husûsta melâike ile müttehid oldu.

3189. O iki göz bundan münevver oldular; ve bu ikisinin gözü çamurdan başkasını görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3189. O iki göz bundan aydınlandılar; ve bu ikisinin gözü çamurdan başkasını görmedi.

O meleğin ve aklın gözleri bu Adem'den ve Adem'de gördükleri ilahi emanet (Allah'ın insana yüklediği sorumluluk) nurundan aydınlandılar; ve nefsin ve şeytanın gözleri Adem'in bedenine baktılar ve onda çamurdan ve topraktan başka bir şey görmediler; yani önceki gözler Adem'in iç yüzüne, ikinci gözler dış yüzüne baktılar.

O meleğin ve aklın gözleri bu Adem'den ve Adem'de gördükleri emânet-i ilâhiyye nûrundan münevver oldular; ve nefsin ve şeytanın gözleri Adem'in cismine baktılar ve onda çamurdan ve topraktan başka bir şey görmediler; ya'ni evvelki gözler Adem'in bâtınına, ikinci gözler zâhirine baktılar.

3190. Bu beyân şimdi eşek gibi buzda kaldı, çünki cehûd üzerine İncil oku-[3200]mak dîn değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3190. Bu açıklama şimdi eşek gibi buzda kaldı, çünkü Yahudi üzerine İncil okumak din değildir.

Açıkladım ki, akıl meleğin kendisidir ve nefis şeytanın kendisidir ve akıl ile melek arasındaki değişimin hangi bakımdan olduğunu ve nefis ile şeytan arasındaki ayrımın dahi hangi bakımdan olduğunu ve meleğin Adem'e secde etmesinden maksadın neden ibaret bulunduğunu ve İblis'in Adem'i inkârının neden kinaye olduğunu ayrıntılı olarak anlatmadım. "Ve bu açıklamalar, eşeğin buz üzerinde yürüyemeyip kaydığı ve kaldığı gibi durdu. Çünkü bu ince açıklamaları zayıf akıl sahipleri anlayamayarak hemen inkâr eder. Nasıl ki bir Yahudi'ye İncil okumak uygun olmaz."

Beyân ettim ki, akıl ayn-ı melektir ve nefis ayn-ı şeytandır ve akıl ile melek arasındaki teğäyürün hangi i'tibâr ile ve nefis ve şeytan arasındaki temâyüzün dahi hangi i'tibâr ile olduğunu ve meleğin Adem'e secde etmesinden murâd neden ibâret bulunduğunu ve İblîs'in Adem'i inkârı neden kinâye olduğunu tafsîl etmedim. "Ve bu beyânat, eşeğin buz üzerinde yürüyemeyip kaydığı ve kaldığı gibi tevakkuf etti. Zîrâ bu beyânât-ı dakîkayı ukūl-i zaîfe erbâbı anlayamayarak derhal inkâr eder. Nitekim bir yahûdî, İncil okumak münasib olmaz."

3191. Şîaya Ömer'den söylemek ne vakit mümkin olur? Sağırın önünde barbut çalmak ne vakit kābil olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3191. Şiaya Ömer'den bahsetmek ne zaman mümkün olur? Sağırın önünde barbut çalmak ne zaman mümkün olur?

"Barbut" bir çeşit çalgının ismidir. Bu şerefli beyit, yukarıda anılan hakikatleri dinlemeye yatkınlığı olmayanlar için getirilmiş birer örnektir. Yani "Şia topluluğu Hz. Ömer (r.a.) efendimize kin beslediklerinden, onlara bu adalet timsali olan şerefli zattan bahsedilemez, derhal öfkelenirler. Ve sağırın önünde de barbut çalgısını çalmak boştur, çünkü kulağı işitmediği için sazın nağmelerini duyup zevk alamaz.

"Barbut" bir nevi' çalgının ismidir. Bu beyt-i şerîf yukarıda zikr olunan hakāyıkı dinlemeğe isti'dâdı olmayanlar için getirilmiş birer misâldir. Ya'ni "Şîa tâifesi Hz. Ömer (r.a.) efendimize buğz ettiklerinden, onlara bu timsâl-i adâlet olan zât-ı şerîften bahs edilemez, derhal gazab eder. Ve sağırın önünde de barbut çalgısını çalmak boştur, çünkü kulağı işitmediği için sazın nağmelerini duyup zevk alamaz.

3192. Fakat köyde köşede bir kimse varsa, getirdiğim bir hây u huy kâfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3192. Fakat köyde köşede bir kimse varsa, getirdiğim bir gürültü patırtı yeterlidir.

Feraset sahibi olan kimseye, bu beyan ettiğimiz özet ve işaret, meleğin aklın kendisi ve nefsin şeytanın kendisi olduğu hakkında ayrıntılı bir açıklama ve tasrihtir. Bu sebeple irad ettiğim bu gürültü patırtı, yani özetlenmiş sözler ve ifadeler feraset sahiplerine yeterlidir.

Sâhib-i firâset olan kimseye, bu beyan ettiğimiz icmâl ve işâret, meleğin ayn-ı akl ve nefsin ayn-ı şeytan olduğu hakkında tafsîl ve tasrîhtir. Binâenaleyh îrâd ettiğim bu hây u huy, ya'ni elfâz ve ibârât-ı mücmele erbâb-ı firâsete kifayet eder.

3193. Şerhin müstahakkına taş ve kerpiç rüsûh ile müşerrih olarak bir nâtık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3193. Şerhin müstahakkına taş ve kerpiç rüsûh ile müşerrih olarak bir nâtık olur.

Çünkü bu misallerin şerhine layık olan kimseye taşlar ve tuğlalar, derinlemesine ve gereksiz sözlerden arınmış bir şekilde açıklayıcı olarak bir konuşmacı olur. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri de buyurur:

“Yeşil ağaçların yapraklarından her bir yaprak akılin nazarında ma'rifet-i ilâhiyyeyi tafsil eden bir kitabdır.”

Onun beyanıdır ki Yüce Allah göklerden ve yerden ve sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve arazlardan (varlığı başka bir şeye bağlı olan nitelikler) her ne verdi ve yarattı ise hep ihtiyaç talebiyle yarattı; kendini bir şeye muhtaç etmek lazımdır; ta ki "Yoksa darda kalana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden ve kötülüğü kaldıran ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı?" ayet-i kerîmesi gereğince versin; zorunluluk, hak edişin şahididir.

Bu ayet-i kerîme Neml Suresi'nde yer alır. "Yoksa darda kalana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden ve kötülüğü kaldıran ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı?" (Neml, 27-62) Yani "Darda kalanlar dua ettiği vakit icabet eden ve zararı kaldıran ve sizi yeryüzünde halife kılan Yüce Allah mı, yoksa ona ortak koştukları mı hayırlıdır?" Yani Yüce Allah hazretlerinin verdiği ve yarattığı şeyler hep o yaratılmışların talebi ve ihtiyaçlarını arz etmesi sebebiyle ortaya çıktı. Bu sebeple bağışları veren hazretlerinin huzurunda insan kendini bir şeye muhtaç etmek lazımdır ki, Yüce Allah hazretleri zikredilen ayet-i kerîme gereğince onun talebini yerine getirsin. Zira ihtiyaç ve zorunluluk, o muhtaç olduğu şeye layık olduğunun şahididir. Nitekim "İstemeyen çocuğa meme vermezler" atasözü Türkçe'de meşhurdur.

Çünkü bu misallerin şerhine istihkākı olan kimseye taşlar ve tuğlalar rüsûh ile ve haşivden ârî şerh edici olarak bir söyleyici olur. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri de buyurur:

“Yeşil ağaçların yapraklarından her bir yaprak akılin nazarında ma'rifet-i ilâhiyyeyi tafsil eden bir kitabdır.”

Onun beyânıdır ki Hak Sübhânehû ve Teâlâ göklerden ve yerden ve a'yân ve a'râzdan her ne verdi ve yarattı ise hep hâcet istid'âsiyle yarattı; kendini bir şeye muhtaç etmek lâzımdır; tâ ki أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذا دَعَاهُ ayet-i kerîmesi mûcibince versin; ıztırâr istihkākın şâhididir

Bu âyet-i kerîme Sûre-i Neml'de Vaki'dir. أَمَّنْ يُحِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ (Neml, 27-62) Ya'ni "Muztar olanlar duâ ettiği vakit icâbet eden ve zararı keşf eden ve sizi yeryüzünde halîfe kılan Allâh Teâlâ mı, yoksa ona şerîk tuttukları mı hayırlıdır?" Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin verdiği ve yarattığı şeyler hep o mahlûkātın talebi ve arz-ı ihtiyaç etmesi sebebiyle zuhûr etti. Binaenaleyh Vâhibü'l-atâyâ hazretlerinin huzûrunda insan kendini bir şeye muhtaç etmek lâzımdır ki, Hak Teâlâ hazretleri mezkûr âyet-i kerî-me mûcibince onun talebini is'af buyursun. Zîrâ ihtiyaç ve zarûret, o muhtaç olduğu şeye müstahak olduğunun şâhididir. Nitekim "İstemeyen çocuğa me-me vermezler" darb-ı meseli Türkçe'de meşhûrdur.

3194. O Meryem'e mensub olan niyaz ve derttir ki, öyle bir çocuk söze başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3194. O Meryem'e ait olan niyaz ve derttir ki, öyle bir çocuk söze başladı.

Kıssası Meryem Suresi'nde beyan buyurulduğu üzere, Hz. Meryem Cebrail'in üflemesiyle İsa (a.s.)'a hamile olup doğurduktan sonra kavminin kınamasından ve ayıplamasından pek çok sıkılıp "Keşke bu olaydan önce ölseydim ve adım ve nişanım unutulmuş olsaydı!" dedi. Kendisini kavmine karşı zinadan temize çıkaracak bir delil arardı. Allah'ın emriyle İsa (a.s.)'a işaret etti. Ve kavmi dediler ki: "Beşikteki bir çocuk konuşabilir mi?" Bunun üzerine İsa (a.s.) söze başlayıp buyurdu ki: "Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı." Bu hal Hz. Meryem'in Allah'a niyazından ve içindeki dertten dolayı meydana geldi.

Kıssası sûre-i Meryem'de beyân buyurulduğu üzere, Hz. Meryem nefh-i Cibril ile Îsâ (a.s.)a hâmile olup doğurduktan sonra kavminin levm ve takbî-hinden pek ziyâde sıkılıp "Ne olaydı bu hâdiseden evvel öleydim ve nâmım ve nişanım unutulmuş olaydı!" dedi. Kendisini kavmine karşı zinâdan tebrie edecek bir delîl arardı. Emr-i Hak'la Îsâ (a.s.) a işaret etti. Ve kavmi dediler ki: Beşikteki bir çocuk laf söyleyebilir mi?" Bunun üzerine Îsâ (a.s.) söze başlayıp buyurdu ki: "Ben Allâh'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı." Bu hal Hz. Meryem'in Hakk'a niyâzından ve bâtınındaki derdden naşî vâki' oldu.

3195. Onun cüz'ü, onsuz onun için söyledi. Senin cüz'ünün cüz'ü gizlide söz tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3195. Onun cüz'ü, onsuz onun için söyledi. Senin cüz'ünün cüz'ü gizlide söz tutar.

Hz. Meryem'in cüz'ü olan Hz. Îsâ (a.s.), onsuz, yani Hz. Meryem'den ayrı olarak, onun külliyeti lehine, yani beraati hakkında söz söyledi. Bunun gibi ey insan, senin cüz'ün olan uzuvlarının cüz'leri olan fiillerinin bâtında (içte) konuşmaları vardır. Çünkü arazlardan ibaret olan fiillerin mana âleminde birer suretleri oluşur ve o suretlerin konuşmaları vardır.

Hz. Meryem'in cüz'ü olan Hz. Îsâ onsuz, ya'ni Hz. Meryem'den münfekk olarak onun külliyeti lehine ya'ni berâeti hakkında söz söyledi. Bunun gibi ey insan, senin cüz'ün olan a'zâlarının cüz'leri olan efâlinin bâtında nutukları vardır. Zîrâ a'râzdan ibaret olan ef'âlin âlem-i ma'nâda birer sûretleri tekevvün eder ve o sûretlerin nutukları vardır.

3196. Ey kul, el ve ayak sana şahid olurlar. Bir münkere nice bir el ve ayak koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Ey kul, el ve ayak sana şahit olurlar. Bir münker (kötü fiil) üzerine nasıl el ve ayak koyarsın?

Ey Allah'ın kulu, senin uzvun ve parçan olan el ve ayak ile onların parçaları olan ameller, ahiret âleminde sana şahit olurlar. Hâl böyleyken, efendin olan Allah'ın emrine aykırı olan bir münker üzerine, yani kötü bir fiile nasıl el ve ayak koyarsın ve o kötü ameli icra edersin? "Münker", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) ve "yâ" vahdet (birlik) yâ'sıdır. Nehyedilen (yasaklanan) fiiller anlamına gelir.

"Ey Allah'ın kulu senin uzvun ve cüz'ün olan el ve ayak ve onların cüz'leri olan a'mâl, âlem-i âhirette sana şâhid olurlar. Hal böyle iken efendin olan Allah'ın emrine muhâlif olan bir münkere, ya'ni kötü bir fiile nice bir el ve ayak koyarsın ve o kötü ameli icrâ edersin?" "Münker", ism-i mef'ûl ve "yâ" yâ-yı vahdettir. Nehy olunan ef'âl ma'nâsınadır.

3197. Eğer şerhin ve kelâmın müstehakkı olmazsan, nâtıkın nâtıkası seni gördü ve uyudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3197. Eğer açıklamanın ve sözün hak edeni olmazsan, konuşanın konuşması seni gördü ve sustu.

Yani "İlahi bağış, ihtiyacın talep etmesine dayanır ve ihtiyaç ile zorunluluk ise hak edişin şahididir. Eğer sen ilahi hakikatlere ve bilgilere ilişkin olan sözün ve ayrıntıların hak edeni değilsen, bu hususta konuşan kâmil insanın (olgun insan) konuşması, senin ihtiyacının olmadığını ve dolayısıyla hak edişinin olmadığını görür ve susar, yani sessiz kalır. Çünkü hadis-i şerifte ان الله يلقن الحكمة على قلوب الواعظين بقدر همم المستمعين yani "Allah Teâlâ hikmeti vaizlerin kalplerine dinleyicilerin gayretleri kadar telkin eder" buyurulur.

Ya'ni “Atâ-yı ilâhî hâcet istid'âsına müsteniddir ve ihtiyaç ve ıztırâr ise istihkākın şâhididir. Eğer sen hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye müteallik olan kelâmın ve tafsîlâtın müstehakkı değil isen, bu husûsa dâir nâtık olan kâmilin nâtıkası, senin adem-i ihtiyacını ve binnetîce istihkaksızlığını görür ve uyur, ya'ni sâkit olur. Zîrâ hadis-i şerifte ان الله يلقن الحكمة على قلوب الواعظين بقدر همم المستمعين ya'ni "Allâh Teâlâ hikmeti vâizlerin kalblerine müstemi'lerin himmetleri kadar telkîn eder" buyurulur.

3198. Her ne bitti ise muhtaçtan dolayı bitti, ta ki bir şey isteyen bir talibi bulsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3198. Her ne bitti ise muhtaçtan dolayı bitti, ta ki bir şey isteyen bir talibi bulsun.

Varlık âleminde ortaya çıkan ve büyüyüp gelişen her bir şey, o şeye muhtaç olanlar için ortaya çıktı; ta ki o biten ve büyüyüp gelişen şey, kendisini isteyen ve arayan bir talibi bulsun.

Âlem-i vücûdda zuhûr eden ve neşv ü nemâ bulan her bir şey, o şeye muhtaç olanlar için zuhûr etti, tâ ki o biten ve neşv ü nemâ bulan şey, kendisini isteyen ve arayan bir talibi bulsun.

3199. Hak Teâlâ eğer gökleri yarattı ise, hâcetlerin ref'i için yarattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3199. Yüce Allah eğer gökleri yarattı ise, ihtiyaçların giderilmesi için yarattı.

3200. Her nerede bir derd vardır, devâ oraya gider. Her nerede bir fakr vardır, azık oraya gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3200. Her nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Her nerede bir fakirlik varsa, azık oraya gider.

3201. Her nerede müşkil vardır, cevab oraya gider. Her nerede ekin vardır, su oraya gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3201. Her nerede zorluk varsa, cevap oraya gider. Her nerede ekin varsa, su oraya gider.

3202. Suyu az iste, susamışlık ele getir, tâ ki su yukarıdan ve aşağıdan kaynasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3202. Suyu az iste, susamışlık ele getir, tâ ki su yukarıdan ve aşağıdan kaynasın.

"Su"dan kasıt, hakikatler ve ilâhî bilgilerdir. "Suyun yukarıdan kaynaması," melekût âlemine ait hakikatlerin ve bilgilerin ortaya çıkmasıdır; "aşağıdan kaynaması" ise mülk âlemine ve oluş âlemine ait hakikatlerin ve bilgilerin ortaya çıkmasıdır. Yani "Mülk ve melekût âlemine ait hakikatlerin ve bilgilerin ortaya çıkmasını az iste! Yalnızca bunlara yönelmen olmasın. Hakk'ın Zât'ına ulaşma aşkını ve susuzluğunu ele getir. Bu aşk ve talep sonucunda vuslat (kavuşma) meydana geldiği zaman, تَأْكُلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهم (Maide, 5/66) yani "Onlar yukarılarından ve ayaklarının altından yerler idi" ayet-i kerimesindeki işaret doğrultusunda, bu ilâhî hakikatler ve bilgiler hem yukarıdan hem de aşağıdan kaynasın. Çünkü ilâhî ihsan, ihtiyaca göre olur.

"Su"dan murâd, hakāyık ve maarif-i ilâhiyyedir. Ve "suyun yukarıdan kaynaması," hakāyık ve maârif-i melekûtînin zuhûrudur, ve “aşağıdan kaynaması," hakāyık ve maârif-i mülkî ve kevnînin zuhûrudur. Ya'ni "Hakāyık ve maârif-i mülkî ve melekûtînin zuhûrunu az iste! Münhasıran teveccühün bunlara olmasın. Zât-ı Hakk'a vusûl aşkını ve susuzluğunu ele getir Bu aşk ve taleb neticesinde vuslat hasıl olduğu vakit تَأْكُلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهم (Ma-ide, 5/66) ya'ni "Onlar yukarılarından ve ayaklarının altından yerler idi" âyet-i kerîmesindeki işaret vech ile, bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye hem yukarıdan ve hem de aşağıdan kaynasın. Zîrâ atâ-yı ilâhî ihtiyaca göre olur.

3203. Boğazı nazik olan çocukcağız doğmadıkça memeden onun sütü ne vakit akıcı olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3203. Boğazı nazik olan çocuk doğmadıkça, memeden onun sütü ne zaman akıcı olur?

Bu talep ve susuzluk sonucunda senin isti'dâd (yatkınlık) çocuğun doğar ve o zaman senin rakip annen olan bu oluş ve bozuluş âleminin memesinden, yani ilâhî isim ve sıfatların mazharları (tecelli yerleri) olan her bir kevnî (oluşa ait) suretten, mülk (maddî âlem) ve melekût (manevî âlem) marifetleri ve hakikatleri sütleri akıcı olur. Nasıl ki boğazı nazik ve zayıf olan çocuk doğmadıkça, anasının memesinden onun sütü ne zaman akıcı olur?

Bu taleb ve susuzluk neticesinde senin tıfl-1 isti'dâdın doğar ve o vakit senin ümm-i rakūbun olan bu âlem-i kevnin memesinden, ya'ni esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiri olan her bir sûret-i kevniyyeden maârif ve hakāyık-ı mülkiyye ve melekûtiyye sütleri akıcı olur. Nitekim boğazı nâzik ve zayıf olan çocukcağız doğmadıkça, anasının memesinden onun sütü ne vakit akıcı olur?

3204. Git, yükseklerde ve alçaklarda koş, tâ ki susamış ve harârete rehin olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3204. Git, yükseklerde ve alçaklarda koş, tâ ki susamış ve harârete rehin olasın!

"Git, bu aşk ve heves ile yükseklerde ve alçaklarda koş! Yani Hakk yolculuğu (sülûk) esnasında ruhanî ve cismanî âlemlerde koş ve çalış! Tâ ki Hakk'a kavuşmaya susamış ve hararetin tutsağı olasın." "Girev", rehin demektir.

"Git, bu aşk ve hevâ ile yükseklerde ve alçaklarda koş! Ya'ni esnâ-yı sülûkte rûhâniyet ve cismâniyet âlemlerinde koş ve çalış! Tâ ki vuslat-ı Hakk'a susamış ve harâretin mahbûsu olasın." "Girev", rehin demektir.

3205. Ondan sonra hevâ arısının sadasından, ey büyük, ırmak suyu sadasını işitirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3205. Ondan sonra aşk arısının sesinden, ey büyük, ırmak suyu sesini işitirsin.

"Hevâ", burada, aşk ve muhabbet demektir. "Niyûşîden" (dinlemek), işitmek anlamındadır. Yani, "Ey himmeti yüce olan ulu sâlik (Hakk Yolcusu), bu koşma ve çalışmadan sonra başında dönen ve dolaşan bu aşk ve muhabbet arısının vızıltısından, ilâhî bilgi ve hakikatler ırmağının akması sesini işitirsin ve kalbine kesintisiz gaybî ilhamlar iner."

"Hevâ", burada, aşk ve muhabbet demektir. "Niyûşîden" (نيوشيدن), işitmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey himmeti âlî olan ulu sâlik, bu koşma ve çalışmadan sonra başında dönen ve dolaşan bu aşk ve muhabbet arısının vızıltısından, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye ırmağının akması sadâsını işitirsin ve kalbine layenkatı' vâridât-ı gaybiyye nüzûl eder."

3206. Senin hacetin haşîşten noksan olmadı; suyu tutarsın, onu, onun tarafına çekersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3206. Senin ihtiyacın ottan eksik olmadı; suyu tutarsın, onu, onun tarafına çekersin.

"Haşîş", ot, sebze ve bitkiler demektir. Yani "Sen, insan olmak itibarıyla diğer yaratılmışlar üzerine üstün kılındığın için, senin ihtiyacın ottan ve sebzeden eksik ve aşağı değildir. Sen bitkilerin suya olan ihtiyacını idrak edersin ve suyu tutup onların tarafına çeker ve onları sularsın."

"Haşîş", ot ve sebze ve nebâtât demektir. Ya'ni "Sen, insan olmak i'tibâriyle mahlûkāt-ı sâire üzerine mükerrem olduğun için, senin hâcetin ottan ve sebzeden noksan ve aşağı değildir. Sen nebâtâtın suya olan ihtiyacını idrâk edersin ve suyu tutup onların tarafına çeker ve onları sularsın."

3207. Sen kulağı tutarsın, suyu hoşluk bulmak için kuru ekin tarafına çekersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3207. Sen kulağı tutarsın, suyu hoşluk bulmak için kuru ekin tarafına çekersin.

"Gûş giriften-i âb", suyun kulağını tutmak, suyu zorla akıtmaktan kinayedir (dolaylı anlatım). Yani "Letafet ve tazelik bulmak için sen suyu kuru ekin tarafına zorla ve zahmetle akıtırsın. Çünkü sen bunların suya muhtaç olduğunu bilirsin. Onların suya olan ihtiyacı seni bu fiile yöneltir."

"Gûş giriften-i âb", suyun kulağını tutmak, suyu zor ile akıtmaktan kinâyedir. Ya'ni "Letâfet ve tarâvet bulmak için sen suyu kuru ekin tarafına zor ile ve zahmet ile akıtırsın. Zîrâ sen bunların suya muhtaç olduğunu bilirsin. Onların suya olan ihtiyacı seni bu fiil tarafına çeker."

3208. Can zer'ine ki, onun cevherleri muzmerdir, rahmet bulutu Kevser suyundan doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3208. Can tarlasına ki, onun cevherleri gizlidir, rahmet bulutu Kevser suyundan doludur.

"İlahi hakikatler ve bilgiler cevherleri gizli olan can tarlasının üzerine gölge salan ilahi rahmet bulutu Kevser suyundan, yani ilahi tecellilerden (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) doludur." O rahmet bulutu o tecellileri can tarlasına yağdırmaya başlayınca, onda gizli olan ilahi hakikatler ve bilgiler cevherleri ortaya çıkar.

"Hakāyık ve maârif-i ilâhiyye cevherleri gizli olan can tarlasının üzerine sâye salan rahmet-i ilâhiyye bulutu Kevser suyundan, ya'ni tecelliyât-ı ilâhiyyeden doludur." O rahmet bulutu o tecelliyâtı cân tarlasına yağdırmağa başlayınca, onda gizli olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye cevherleri baş gösterir.

3209. Nihayet "Onların Rabb'i onları suladı" hitabı gelsin; susamış ol, Allah doğruyu çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3209. Nihayet "Onların Rabb'i onları suladı" hitabı gelsin; susamış ol, Allah doğruyu çok bilicidir.

Nihayet bu ilahi rahmet sonucunda وَ سَقَيْهِمْ رَبِّهِمْ شَرَابًا طَهُوراً (İnsan, 76/21) yani "Onların Rabb'i, onlara temiz şarap içirdi" hitabı gelsin. Bu sebeple sen Hakk'a kavuşmaya susamış ol ve susa! Senin tekil sabit hakikatin ve ezelî yatkınlığının gereği ne ise, Yüce Allah onu bilir ve yatkınlık diliyle meydana gelen talep ve ihtiyacına göre sana bağışlarda bulunur. Beyit: Sekāhum Rabbühüm hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler.

Nihayet bu rahmet-i ilahiyye neticesinde وَ سَقَيْهِمْ رَبِّهِمْ شَرَابًا طَهُوراً (İnsân, 76/21) ya'ni "Onların Rabb'i, onlara temiz şarâb içirdi" hitâbı gelsin. Binâenaleyh sen vuslat-ı Hakk'a teşne ol ve susa! Ayn-ı sâbiten ve isti'dâd-ı ezelînin iktizâsı ne ise, Allah Teâlâ onu bilir ve lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleb ve ihtiyacına göre sana atâlar eder. Beyit: Sekāhum Rabbühüm hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler.

## Mustafa (a.s.)ın huzûruna bir süt emen çocuğu ile kâfir kadının gelmesi ve Resûl (a.s.)ın mu'cizâtıyla Îsâ gibi konuşması

3210. O köyden, kâfirlerden bir kadın dahi, imtihandan dolayı Peygamber tarafına koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3210. O köyden, kâfirlerden bir kadın dahi, imtihandan dolayı Peygamber tarafına koşucu oldu.

Şanlı Peygamber Efendimiz'in mucizesiyle beyaz olup geri dönen zenci kölenin köyünde oturan kâfirlerden bir kadın dahi, peygamber olup olmadığını denemek ve imtihan etmek için Resûl-i Ekrem hazretleri tarafına koşucu oldu.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in mu'cizesiyle beyaz olup avdet eden zenci kölenin köyünde sâkin kâfirlerden bir kadın dahi, peygamber olup olmadığını tecrübe ve imtihân için Resûl-i Ekrem hazretleri tarafına koşucu oldu.

3211. İki aylık çocuk, kadının kucağında olarak, baş örtüsüyle Peygamber'in huzuruna geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3211. İki aylık çocuk, kadının kucağında olarak, baş örtüsüyle Peygamber'in huzuruna geldi.

"Hımâr", baş örtüsü demektir.

"Hımâr", baş örtüsü demektir.

3212. Çocuk dedi: "Allah sana selâmet versin, yâ Resûlallah, biz sana geldik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3212. Çocuk dedi: "Allah sana selâmet versin, ey Allah'ın Resulü, biz sana geldik."

3213. Onun anası öfkesinden ona dedi: "Hey sus! senin kulağına bu şehadeti kim bıraktı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3213. Onun annesi öfkesinden ona dedi: "Hey sus! Bu şahitliği senin kulağına kim fısıldadı?"

3214. "Ey küçük çocuk, bunu sana kim öğretti, senin dilin çocuklukta cerîr oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3214. "Ey küçük çocuk, bunu sana kim öğretti, senin dilin çocuklukta cerîr oldu."

"Cerîr", çekmek anlamına gelen "cerr"dendir. "Zebân-ı Cerîr", keskin dilli ve söyleyici olmaktan kinayedir. Ve Cerîr, meşhur bir şairin ismi olup, burada fasih (açık ve güzel konuşan) anlamına istiare olunmuştur. Kadın çocuğuna hitaben, öfkesinden dedi ki: "Ey küçücük çocuk, bu büyük adamlar gibi söz söylemeyi sana kim öğretti ki, senin dilin böyle çocuklukta fasih oldu?"

"Cerîr", çekmek ma'nâsına olan "cerr"dendir. "Zebân-ı Cerîr", tünd-zebân ve söyleyici olmaktan kinâyedir. Ve Cerîr, meşhur bir şairin ismi olup, bura- da fasîh ma'nâsına istiâre olunmuştur. Kadın çocuğuna hitâben, öfkesinden dedi ki: "Ey küçücük çocuk, bu büyük adamlar gibi söz söylemeyi sana kim öğretti ki, senin dilin böyle çocuklukta fasîh oldu?"

3215. Dedi: "Hak öğretti, ondan sonra Cebrâîl. Beyânda ben Cebrâîl ile resîlim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3215. Dedi: "Hak öğretti, ondan sonra Cebrâîl. Beyanda ben Cebrâîl ile resîlim."

"Resîl" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada hem-zebân (aynı dilden konuşan) ve hem-âvâz (aynı sesi çıkaran) anlamındadır. Çocuk, annesinin sorusuna cevap olarak dedi ki: "Bu söylediğim sözleri, ezelî yatkınlığımın gereği olarak Yüce Allah öğretti. Ondan sonra bu oluş ve bozuluş âleminde, bu yatkınlığımın gereği olan sözleri Cebrâîl (a.s.) öğretti. Bu sebeple ben anlamı açıklama hususunda Cebrâîl (a.s.) ile aynı dilden konuşurum ve bir dil ile konuşurum."

"Resîl" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada hem-zebân ve hem-âvâz ma'nâsınadır. Çocuk anasının suâline cevâben dedi ki: "Bu söylediğim sözleri, isti'dâd-ı ezelîm muktezâsınca Hak öğretti. Ondan sonra bu âlem-i kevnde, bu isti'dâdımın îcâbı olan sözleri Cebrâîl (a.s.) ta'lîm etti. Binâenaleyh ben beyân-ı ma'nâ hususunda Cebrâîl (a.s.) ile hem-zebânım ve bir dil ile tekellüm ederim."

3216. Dedi: "Hani?" Dedi: "Başının üstünde görmüyor musun, nazarını yukarıya et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3216. Dedi: "Hani?" Dedi: "Başının üstünde görmüyor musun, nazarını yukarıya et!"

Annesi çocuğa dedi: "Cebrail nerede?" Çocuk cevap olarak dedi: "İşte, başının üstünde duruyor, görmüyor musun, bakışını yukarıya kaldır!"

"Manzar", ism-i mekândır (bir eylemin yapıldığı yeri belirten isim), bakılacak yer demektir. Ve insanın bakacağı yeri ve organı gözüdür. Yani, bakış yeri olan gözünü yukarıya dik, demek olur.

Anası çocuğa dedi: "Hani Cebrâîl?" Çocuk cevâben dedi: "İşte, başının üstünde duruyor, görmüyor musun, nazarını yukarıya kaldır!"

"Manzar", ism-i mekândır, bakacak mahal demektir. Ve insanın nazar edeceği mahalli ve a'zâsı gözüdür. Ya'ni, mahall-i nazar olan gözünü yukarıya dik, demek olur.

3217. "Senin başının üzerinde Cebrâîl durmuş, muhakkak bana yüz nevi' ile delil olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3217. "Senin başının üzerinde Cebrâîl durmuş, muhakkak bana yüz çeşit delil olmuştur."

3218. Dedi: "Sen görüyor musun?" Dedi ki: "Evet, senin başının üzerinde bir bedr-i kamil gibi parlayıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3218. Dedi: "Sen görüyor musun?" Dedi ki: "Evet, senin başının üzerinde dolunay gibi parlayıcıdır."

Çocuğun annesi: "Sen görüyor musun?" dedi. Çocuk da ona cevap olarak dedi ki: "Evet, senin başının üzerinde, dolunay gibi parlayıcı bir hâldedir."

Çocuğun anası: "Sen görüyor musun?" dedi. Çocuk dahi ona cevâben dedi ki: "Evet, senin başının üzerinde, ayın on dördü gibi parlayıcı bir haldedir."

3219. "Bana Resûl'ün vasfını öğretiyor; beni o yüksek cihetten bu yere batmaktan kurtarıyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3219. "Bana Resûl'ün vasfını öğretiyor; beni o yüksek cihetten bu yere batmaktan kurtarıyor."

Hz. Cibrîl (a.s.), yüce mertebeden bana şanlı peygamber hazretlerinin peygamberlik vasıflarını öğretiyor; o yüksek mertebeden beni yere batmaktan ve alçaklıklara gömülmekten kurtarıyor.

Hz. Cibrîl, âlî mertebeden bana Resûl-i zîşân hazretlerinin evsâf-ı nebevîsini ta'lîm ediyor; o yüksek mertebeden beni yere batmaktan ve alçaklıklara gömülmekten kurtarıyor."

3220. Ba'dehû ona Resûl buyurdu ki: "Ey süt emen çocuk! Adın nedir? [3230] Açık söyle ve muti ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3220. Ondan sonra ona Resûl dedi ki: "Ey süt emen çocuk! Adın nedir? Açıkça söyle ve itaat et!"

3221. Dedi: "Benim adım Hak indinde Abdülazîz'dir. Bu bir avuç mef'ûl indinde Abd-i Uzzâ'dır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3221. Dedi: "Benim adım Hak katında Abdülazîz'dir. Bu bir avuç mef'ûl (cinsel ilişkiye zorlanan erkek) katında Abd-i Uzzâ'dır."

Peygamber Efendimiz'in emri üzerine çocuk dedi ki: "Benim adım, Yüce Allah hazretlerinin ilâhî ilminde Abdülazîz'dir. Ve benim sabit hakikatim, Azîz ism-i şerîfinin tecelli yeridir; fakat bu oluş ve bozuluş âleminde, bu bir avuç şeytanın düzenlediği mef'ûller katında Abd-i Uzzâ'dır." "Hîz", sözlükte puşt oğlana ve mef'ûle denir. Burada, şeytanın tasarrufu altında olan kâfirler kastedilir. "Uzzâ" cahiliyet döneminde Arapların taptıkları bir putun ismidir ki Necm sûresinin âyet-i kerîmesinde "Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı..." (Necm, 53/19) diye ismi zikredilmiştir.

Emr-i Risâletpenâhî üzerine çocuk dedi ki: "Benim adım, Hak Teâlâ hazretlerinin ilm-i ilâhîsinde Abdülazîz'dir. Ve benim ayn-ı sâbitem Azîz ism-i şerîfinin mazharıdır; fakat bu âlem-i kevnde bu bir avuç şeytanın düzdüğü mef'ûller indinde Abd-i Uzzâ'dır." "Hîz", lügatte pușt oğlana ve mef'ûle derler. Burada, şeytanın taht-ı tasarrufunda olan kefere murâd buyrulur. "Uzzâ" zamân-ı câhiliyyette Arab'ların taptıkları bir putun ismidir ki Necm sûre-i şerifesinde افرأيتم اللات والعزى (Necm,53/19) ["Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı..."] âyet-i kerîmesinde ismi zikr olunmuştur.

3222. "Sana peygamberliği veren zât hakkı için, ben Uzzâ'dan pak ve bîzâr ve berîyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3222. "Sana peygamberliği veren Zât hakkı için, ben Uzzâ'dan pak, bîzâr ve berîyim."

3223. Mâh-ı bedir gibi olan iki aylık çocuk, ashâb-ı sadr gibi baliğin dersini söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3223. Ayın on dördü gibi olan iki aylık çocuk, sadr makamında oturanlar gibi ergin kişinin dersini söyledi.

Yüzü, ayın on dördü gibi parlak olan iki aylık bir çocuk, senelerce medreselerde, okullarda ilim öğrenip, sadr makamına (devletin en yüksek makamlarından biri) ve başkanlığa geçen bir kimse gibi ergin olan adamlara özgü dersi ve anlamı söyledi ki, o ders ve anlam da Hak'kı birleme (tevhid) ve peygamberliği tasdik etmektir.

Yüzü, ayın on dördü gibi parlak olan iki aylık bir çocuk, senelerce medreselerde, mekteblerde ilim tahsil edip, makām-ı sadra ve riyâsete geçen bir kimse gibi bâliğ olan adamlara mahsûs dersi ve ma'nâyı söyledi ki, o ders ve ma'nâ dahi tevhîd-i Hak ve tasdîk-ı nübüvvettir.

3224. Ba'dehû o demde cennetten hanût erişti; hattâ çocuğun ve ananın dimağı koku çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3224. Sonra o anda cennetten güzel koku geldi; hatta çocuğun ve annenin zihni koku çekti.

"Hanût", burada latif koku anlamındadır. Yani "Şanlı Peygamber Efendimiz'in bu ikinci mucizesi de ortaya çıktıktan sonra, soru ve cevabın ardından, cennet tarafından latif bir koku geldi. Bu koku çocuğun ve annesinin zihnine kadar ulaştı." Çünkü onların ezelî yatkınlıklarında (doğuştan gelen kabiliyetlerinde) imana kabiliyet olduğundan, onların ruhlarının burunları, bu gayb âleminden gelen latif kokuyu çekti. Nasıl ki bu ruhlar âleminden gelen latif kokuları, şimdi dahi duymakta olan mana ehline rastlanmaktadır.

"Hanût", burada latîf koku ma'nâsınadır. Ya'ni "Resûl-i zîşân Efendimiz'in bu ikinci mu'cizesi dahi zâhir olduktan sonra, suâl ve cevabı müteakib, cennet tarafından bir latîf koku erişti. Bu koku çocuğun ve anasının dimâğına kadar vâsıl oldu." Zîrâ onların isti'dâd-ı ezelîsinde, îmâna kābiliyyet olduğundan, onların meşâmm-ı rûhları, bu âlem-i gaybdan gelen latîf kokuyu çekti. Nitekim bu âlem-i ervâhdan gelen latîf kokuları, el-an dahi duymakta olan ehl-i ma'nâya tesadüf olunmaktadır.

3225. Her ikisi dediler ki: "Korkudan ve sukūtdan ise bu hanût kokusu üzerine cân teslîm etmek evladır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3225. Her ikisi dediler ki: "Korkudan ve düşüşten ise bu hanût kokusu üzerine can teslim etmek daha iyidir."

Peygamberlik mucizesiyle ergenlik çağına ulaşan çocuk ile küfür içinde olan annesi, iman ettikten sonra bu latif kokuyu duyunca, dediler ki: "Dünyada yaşayıp tekrar küfür ve inkâra düşme korkusundan ise, bu hanût kokusu üzerine can teslim etmek daha iyidir." "Hanût", Akrebü'l-Mevârid'in açıklamasına göre ölülerin kefenlerine ve bedenlerine konulan her türlü güzel kokuya ve bozulmayı engelleyen her türlü ilaca denir. Burada, onların imanlarının bozulmasını engelleyen koku anlamına gelir.

Mu'cize-i Risâletpenâhî ile, mertebe-i bülûğa vâsıl olan çocuk ile, küfür içinde olan vâlidesi ba'de'l-îmân bu latîf kokuyu duyunca, dediler ki: "Dünyâda yaşayıp, tekrar küfür ve inkâra düşmek korkusundan ise, bu hanût kokusu üzerine cân teslim etmek evlâdır." "Hanût", Akrebü'l-Mevârid'in beyânına göre ölülerin kefenlerine ve cisimlerine konulan her nevi' güzel kokuya ve bozulmayı men' eden her nevi' edviyeye derler. Burada, onların îmânlarının fesâdını men' eden koku ma'nâsına gelir.

3226. O kimse ki, onun muarrifi Hak ola, câmid ve nâmî ona yüz saddak vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3226. O kimse ki, onun tanıtıcısı Hak olursa, cansız ve bitki ona yüzlerce kez "doğru söyledin" der.

"Muarrif", bir kimsenin vasfını tanımlayan ve açıklayan kişiye denir. Ve Hz. Pîr'in zamanında, bir cenaze namazı kılınmak üzere musallaya konulduğu sırada öne geçip, ölen kişinin vasıflarını ve gerektiğinde büyüklerin vasıflarını hazır bulunanlara hitaben açıklayan kişiye denir. Nitekim Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ında, Hz. Pîr-i destgîrin (yardımcı pîr) ebediyet âlemine intikalinde şöyle bir olay yaşanmıştır: نواب سلطنت و امرا نعش را بر داشته بشمشیر و چوب خلق را دور می گردانیدند و بازدحام تمام نزديك نماز شام بمصلى رسیدند معرف چنانکه عادت باشد پیش آمد جهت شيخ صدر الدين قنوى رحمة الله عليه گفت فرما ملك المشايخ مولانا اكمل الدين طبیب گفت معرف ادب گوش دار كه ملك المشايح حقیقی حضرت مولانا بود و رحلت فومود Yani "Saltanat naipleri ve emirler, na'şı kaldırıp kılıç ve sopalarla halkı uzaklaştırıyorlardı. Büyük bir kalabalıkla, akşam namazına yakın musallaya ulaştılar. Adet olduğu üzere muarrif öne geçip, Şeyh Sadreddîn Konevî (k.s.) için: "Buyur, meşayıhın sultanı" dedi. Mevlânâ Ekmelüddîn Tabîb de: "Muarrif, edebi koru, çünkü gerçek meşayıhın sultanı Hz. Mevlânâ idi ve vefat etti" dedi. Yani "O âlemlerin efendisi (s.a.v.) Efendimiz'in tanıtıcısı Yüce Allah hazretleri olduğundan, onun saadetli huzurunda bitkiler ve cansız varlıklar, peygamberlik sözlerini tasdik ederek yüzlerce kez "doğru söyledin" der." "Saddak", tef'îl babından, geçmiş zaman fiilidir, tasdik etti, demektir. Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Bu kelimenin "dâl" harfinin şeddesiz, tahfifli olması gerekir. Şeddeli olması, vezin zorunluluğu içindir; çünkü tasdikten geçmiş zaman kipinin burada bir anlamı yoktur."

"Muarrif", bir kimsenin vasfını ta'rîf ve beyân eden kimseye derler. Ve zamân-ı Hz. Pîr'de bir cenâzenin namazı kılınmak için musallâya vaz' olunduğu esnâda öne geçip, evsâf-ı meyyiti ve îcâb ettikçe, evsâf-ı ekâbiri hâzırûna hitâben beyân eden kimseye derler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da Hz. Pîr-i destgîrin âlem-i bakāya intikāllerinde şöyle vaki olmuştur: نواب سلطنت و امرا نعش را بر داشته بشمشیر و چوب خلق را دور می گردانیدند و بازدحام تمام نزديك نماز شام بمصلى رسیدند معرف چنانکه عادت باشد پیش آمد جهت شيخ صدر الدين قنوى رحمة الله عليه گفت فرما ملك المشايخ مولانا اكمل الدين طبیب گفت معرف ادب گوش دار كه ملك المشايح حقیقی حضرت مولانا بود و رحلت فومود Ya'ni "Nüvvâb-ı saltanat ve ümerâ, na'şı kaldırıp kılıç ve sopalar ile ahâlîyi teb'îd ederler idi. Büyük bir kalabalık ile, akşam namazına yakın musallâya eriştiler. Adet olduğu üzere muarrif öne geçip, Şeyh Sadreddîn Konevî (k.s.) için: "Buyur, melikü'l-meşâyih" dedi. Mevlânâ Ekmelüddîn Tabîb dahi: "Muarrif, edebi muhafaza et, zîrâ melikü'l-meşâyih-i hakîkî Hz. Mevlânâ idi ve rihlet buyurdu" dedi. Ya'ni "O Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in muarrifi Hak Teâlâ hazretleri olduğundan, onun huzûr-ı saâdetinde nebâtât ve cemâdât kelâm-ı nebevîlerini tasdîkan yüz "saddak" vurur." "Saddak", tef'îl babından, fiil-i mâzîdir, tasdîk etti, demektir.. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Bu kelime "dâl"in teşdîdiyle değil, tahfifiyle olmak îcâb eder. Teşdîd ile olması, zarûret-i vezn içindir; zîrâ tasdîkten sîga-i mâzînin burada ma'nâsı yoktur."

3227. O kimsenin ki Huda Hafız'ı ola, kuş ve balık muhakkak onun bekçisi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3227. O kimsenin ki Allah koruyucusu ola, kuş ve balık kesinlikle onun bekçisi olur.

## Tavşancıl kuşunun Resûl (a.s.)ın mûzesini kapması ve havaya götürmesi ve baş aşağı etmesi ve mûzeden kara yılan düşmesi

3228. Bunun içinde idiler ki, Mustafâ yukarı taraftan, sala sadası işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3228. Bunun içinde idiler ki, Mustafâ yukarı taraftan, sala sadası işitti.

Bu küçük çocuk, annesi ile meşguliyet içinde iken Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri, yukarıdan ezan sesini işittiler. "Alâ", feth ve med ile, yükseklik anlamınadır; ve zamme ile de ["ulâ"] telaffuz edilir.

Bu küçük çocuk, anası ile meşgüliyet içinde iken Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri, yukarıdan ezan sesini işittiler. "Alâ", feth ve med ile, yükseklik ma'nâsınadır; ve zamme ile de ["ulâ"] telaffuz olunur.

3229. Su istedi ve abdesti tâzeledi; o soğuk sudan elini ve yüzünü yıkadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3229. Su istedi ve abdesti tazeledi; o soğuk suyla elini ve yüzünü yıkadı.

3230. Her iki ayağını yıkadı ve re'yini lapçına etti; bir lapçın kapıcı, lapçını [3240] kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3230. Her iki ayağını yıkadı ve görüşünü lapçınına yöneltti; bir lapçın kapıcı, lapçını [3240] kaptı.

Şanlı peygamber Efendimiz abdest almak için ayaklarından mestlerini çıkarmıştı. Abdest bittikten sonra, mestlerini giymek istedi ve görüşünü lapçınlarına yöneltti; fakat bir lapçın kapıcı, lapçınlarını kapıverdi.

Resûl-i zîşân Efendimiz abdest almak için ayaklarından mestlerini çıkarmış idi. Abdest bittikten sonra, mestlerini giymek istedi ve re'ylerini lapçınları tarafına tevcih etti; fakat bir lapçın kapıcı, lapçınları kapıverdi.

3231. O hoş-hitâb, elini lapçın tarafına götürdü, lapçını onun elinden tavşancıl kuşu kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3231. O hoş konuşan kişi, elini lapçın (avcı kuşlarının ayağına takılan deri bağ) tarafına götürdü, tavşancıl kuşu lapçını onun elinden kaptı.

3232. O lapçını rüzgâr gibi havaya götürdü, sonra baş aşağı etti ve ondan bir yılan düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3232. O, o paçavrayı rüzgâr gibi havaya götürdü, sonra baş aşağı etti ve ondan bir yılan düştü.

3233. Mestten bir kara yılan düştü; o inâyetten ona tavşancıl kuşu iyilik isteyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3233. Mestten bir kara yılan düştü; o inâyetten ona tavşancıl kuşu iyilik isteyici oldu.

Tavşancılın havada tersine döndürdüğü mestin içinden bir kara yılan yere düştü; Yüce Allah hazretlerinin inâyetinden dolayı bir kuş, âlemlerin Efendisi Server-i âlem Efendimiz'in iyiliğini isteyici oldu.

Tavşancılın havada tersine döndürdüğü mestin içinden bir kara yılan yere düştü; Hak Teâlâ hazretlerinin inâyetinden dolayı bir kuş, Server-i âlem Efendimiz'in iyiliğini isteyici oldu.

3234. Sonra o kuş, o mesti geri getirdi, dedi: "Agâh ol, al ve namaz tarafına git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3234. Sonra o kuş, o mest'i geri getirdi, dedi: "Agâh ol (uyanık ol), al ve namaz tarafına git!"

3235. "Bu küstahlığı zarûret cihetinden yaptım; ben edebden bir boynuzu kırılmışlık tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3235. "Bu küstahlığı zorunluluk sebebiyle yaptım; ben edepten bir boynuzu kırılmışlık tutarım."

"Şikeste-şâhî", yani "boynuzu kırılmışlık", mağlup ve başı aşağı eğik olmaktan kinayedir. Yani tavşancıl kuşu, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) huzuruna tekrar mestlerini getirdiği zaman, dedi ki: "Ey Resûlullah! Ben bu edepsizliği zorunluluk sebebiyle yaptım, yoksa ben senin saadet dolu huzurunda tam bir edepten dolayı mağlup ve başı aşağıya eğilmiş bir haldeyim."

"Şikeste-şâhî", ya'ni "boynuzu kırılmışlık" menkûb ve baş aşağı olmaktan kinâyedir. Ya'ni tavşancıl kuşu, huzûr-ı Risâlet-penâhîye tekrar mestlerini getirdiği vakit, dedi ki: "Yâ Resûlallâh! Ben bu edebsizliği zarûret sebebiyle yaptım, yoksa ben senin huzûr-ı saâdetinde kemâl-i edebden nâşî menkûb ve başı aşağıya eğilmiş bir haldeyim."

3236. "Vay o kimseye ki, o küstâh olarak bir ayak koyar, zarûretsiz ki, ona heva fetvâ verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3236. "Vay o kimseye ki, o küstah olarak bir ayak koyar, zaruret olmaksızın ki, ona heva fetva verir."

"Vay o kimsenin hâline ki, o senin saadet dolu huzuruna zaruret olmadığı hâlde edepsizce bir adım atar ve bu adımı atmak hususunda ona nefsinin hevası fetva verir."

"Vay o kimsenin hâline ki, o senin huzûr-ı saâdetine zarûret olmadığı halde edebsizce bir adım atar ve bu adımı atmak hususunda ona hevâ-yı nefsânîsi fetvâ verir."

3237. Ba'dehû Resûl ona şükr etti ve dedi: "Biz bunu cefâ gördük ve bu ise vefâ imiş."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3237. Sonra Resûl ona şükretti ve dedi: "Biz bunu cefa gördük ve bu ise vefa imiş."

Tavşancıl'ın bu beyanını takiben Resûl-i Ekrem (a.s.) ona teşekkür etti. Nasıl ki "İnsanlara şükretmeyen kimse, Allah'a şükretmez" buyrulur. Ve kuşa teşekkürden sonra buyurdular ki: "Biz senin bu yaptığın hareketi cefa ve eziyet gördük, hâlbuki o fiil ve hareket cefa değil, vefa imiş."

Tavşancılın bu beyânını müteakib Resûl-i Ekrem hazretleri ona teşekkür etti. Nitekim من لم يشكر الناس لم يشكر الله ya'ni "Nâsa şükr etmeyen kimse, Allah'a şükr etmez" buyururlar. Ve kuşa teşekkürden sonra buyurdular ki: "Biz senin bu yaptığın hareketi cefâ ve ezâ gördük, halbuki o fiil ve hareket cefâ değil, vefâ imiş."

3238. "Lapçını kaptın ve ben müşevveş oldum; sen benim gamımı götürdün ve ben gamda oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3238. "Lapçını kaptın ve ben müşevveş oldum; sen benim gamımı götürdün ve ben gamda oldum."

"Ey kuş, sen benim lapçınımı (ayakkabımı) kaptın ve senin bu tecavüzünden (saldırından) dolayı ben müşevveş (karışık, perişan) oldum. Sen benim gamıma sebep olan yılanı def' (kovdun) ve izâle (yok ettin), böyle iken ben gamda oldum; yani ben gamımın gitmesinden dolayı, gama dûçâr (uğramış) oldum."

"Ey kuş, sen benim lapçınımı kaptın ve senin bu tecavüzünden dolayı ben müşevveş oldum. Sen benim gamıma sebeb olan yılanı def' ve izâle ettin, böyle iken ben gamda oldum; ya'ni ben gamımın gitmesinden dolayı, gama dûçâr oldum."

3239. Gerçi her bir gaybı Hudâ bize gösterdi, gönül o lahza içinde kendisiyle meşgül idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3239. Gerçi her bir gaybı Allah bize gösterdi, gönül o an içinde kendisiyle meşgul idi.

İsmail Ankaravî (k.s.) bu beytin açıklamasında şöyle buyurur: "Bu şerefli beyitte peygamberlerin ve evliya zâtların daima gaybî hallere (görünmeyen âleme ait durumlara) muttali (haberdar) olmadıklarına ve zamanın çoğunda kendi halleriyle ve kalbî durumlarıyla meşgul olduklarına ve bu meşguliyetlerinin âlemde olan gaybı müşahede etmelerine engel olduğuna işaret vardır. Aynı şekilde bu anlama göre, gaybı bilenin, bilmeyenden üstün olması gerekmediğine de işaret buyrulmuştur."

Ve yine açıklayıcılardan Bahru'l-Ulûm hazretleri şöyle buyurur: "Şanlı peygamberin kalbi, kendi kalbinin zâtını ve hakikatini müşahede ederdi. Ve Hakk'ın Zâtı, bütün isimlerinin birliği ile insân-ı kâmilin gönlündedir. Bu sebeple bu müşahedede istiğrak (kendinden geçme) sebebiyle kâmilin yaratılmışlar tarafına yönelmesi mümkün olmaz. Bu durumda yaratılmışların bazısı ondan gizlenir." Bu sebeple bu haberdar olmama ve gizlenme, gaflet ehlinin hâliyle kıyaslanamaz. Nitekim kuş dilinden ileride açıklanacaktır.

İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) bu beytin şerhinde buyururlar ki: "Bu beyt-i şerîfde enbiyâ ve evliyâ hazarâtının dâimâ ahvâl-i gaybiyyeye muttali' olmadıklarına ve ekser-i zamanda kendi halleriyle ve ahvâl-i kalbiyyeleriyle meşgül olduklarına ve bu meşgüliyetleri âlemde olan gaybı müşâhede etmelerine hicâb olduğuna işâret vardır. Ve kezâ bu ma'nâya göre, gaybı bilenin, bilmeyenden efdal olması lâzım gelmediğine de işaret buyurulmuştur."

Ve yine şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Nebiyy-i zîşânın kalb-i şerîfi, kendi kalb-i şerîfinin zâtını ve hakîkatini müşâhede ederdi. Ve Zât-ı Hak, cemî'-i esmâsının ahadiyyeti ile insân-ı kâmilin gönlündedir. Binâenaleyh bu müşâhedede istiğrâk sebebiyle kâmilin ekvân tarafına teveccühü mümkin olmaz. Bu sûrette ekvânın ba'zısı ondan hicâba düşer." nâenaleyh bu adem-i ıttıla' ve ihticâb, ehl-i gafletin hâline kıyâs olunamaz. Nitekim kuş lisânından âtîde îzâh buyrulur.

3240. Dedi: "Gaflet senden uzaktır, sende bitti. O gaybı görmem dahi senin aksindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3240. Dedi: "Gaflet senden uzaktır, sende bitti. O gaybı görmem dahi senin aksindir."

Kuş dedi: "Ey Resûlallah! Senin gönlünün Zât ile meşguliyeti, gaflet ehlinin kendi nefsiyle olan meşguliyetine kıyaslanamaz ve gaflet senden uzaktır; çünkü senin şerefli kalbin, "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) tecellisi altındadır ve Hak, bütün isimlerinin toplamıyla senin şerefli kalbine sığmıştır." Nasıl ki hadîs-i kudsîde buyurulur: "Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin müttakî ve temiz mümin kulumun kalbine sığdım." Böyle olunca, bütün zuhur (ortaya çıkma) ve butun (gizli kalma) halleri, ilahi isimlerin tecelli yerlerinden ibaret olduğundan, sende bitti ve senden gelişip serpildi; ben dahi nâçiz (değersiz) bir tecelli yeri olup, o isimler toplamı arasında bulunduğum için, benim o gaybı görmem dahi, senin kemallerinin aksindendir.

Kuş dedi: "Yâ Resûlallâh! Senin gönlünün zâtıyla meşgüliyyeti, ehl-i gafletin kendi nefsiyle olan meşgüliyetine kıyâs olunamaz ve gaflet senden uzaktır; zîrâ senin kalb-i şerîfin "Allah" ism-i câmi'inin tecellîsi tahtında olup, Hak bilcümle esmâsının cem'iyyeti ile, senin kalb-i şerîfine sığmıştır." Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur: لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى Ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin mü'min-i takî ve nakî kulumun kalbine sığdım." Böyle olunca bütün ahvâl-i zuhûr ve butûn, mezâhir-i esmâiyyeden ibâret olduğundan, sende bitti ve senden neşv ü nemâ buldu; ben dahi bir mazhar-ı nâçîz olup, o cem'iyyet-i esmâiyye arasında bulunduğum için, benim o gaybı görmem dahi, senin kemâlâtının aksindendir.

3241. "Yılanı havada mest içinde görürüm, ey Mustafa, benden değildir, senin aksindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3241. "Yılanı havada mest içinde görürüm, ey Mustafa, benden değildir, senin aksindir."

"Ey Allah'ın Resulü! Eğer ben havada mest içinde yılanı gördüysem, bu görüş benim kendimden değildir, aksine senin müşâhedenin (gözleminin) aksindendir." Ankaravî hazretleri bu şerefli beytin şerhinde buyururlar ki: "Vâris-i nebevî (peygamber varisi) olan bir kâmilin (olgun kişinin) müridi bulunan kimse, bir anlama vâkıf ve bir tecellîye (ilahi bir görünüşe) nail olduğu zaman, onu o kâmilin bâtınının (iç âleminin) aksinden bilmek edep yoludur." Gerçekten de, birinci ciltte vahiy kâtibinin mürted olması kıssasında beyan olunduğu üzere, o vahiy kâtibi, kendi kalbine akseden vahyin ışığını kendinden bildi ve neticede mürted oldu.

"Yâ Resûlallah! Eğer ben havada lapçın içindeki yılanı gördüm ise, bu görüş benim kendimden değildir, belki senin müşâhedenin aksindendir." Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde buyururlar ki: "Vâris-i nebevî olan bir kâmilin müridi bulunan kimse, bir ma'nâya vâkıf ve bir tecellîye nâil olduğu vakit, onu o kâmilin bâtınının aksinden bilmek tarîk-ı edebdir." Filvâki' I. cildde kâtib-i vahyin mürted olması kıssasında beyân olunduğu üzere, o kâtib-i vahy, kendi kalbine aks eden vahyin pertevini, kendinden bildi ve netîcede mürted oldu.

3242. Nûrânînin aksi hep rûşen olur; zulmânînin aksi de hep külhan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3242. Nûrânî olanın yansıması hep aydınlık olur; zulmânî olanın yansıması da hep külhan olur.

Nûrânî ve ruhanî olan şerefli zâtların yansıması hep nûrânî ve ruhanî olur; zulmânî ve nefsânî olan kimselerin yansıması da, hep külhan (cehennem çukuru) mesabesinde olan bu aşağı âleme ait ve nefsânî olur.

Nûrânî ve rûhânî olan zevât-ı şerîfenin aksi hep nûrânî ve rûhânî olur; ve zulmânî ve nefsânî olan kimselerin aksi de, hep külhan mesâbesinde olan bu âlem-i süflîye mensûb ve nefsânî olur.

3243. Abdullahın aksi hep nûra mensub olur; yabancının aksi hep körlük olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3243. Kulun yansıması hep nura ait olur; yabancının yansıması hep körlük olur.

"Kul"dan kasıt, mutlak kulluk mertebesinde bulunan insân-ı kâmildir; çünkü bir kimse, kimin irâde ve tasarrufu altındaysa, o onun ilâhıdır. Nefsin tasarrufu altında bulunanlara "nefsin kulu" ve ruhun zevkleri ve tasarrufu altında bulunanlara da "ruhun kulu" denir. Ancak kendi irâde ve tasarrufunu, Hakk'ın irâde ve tasarrufunda yok eden kâmillere "kul" denir. Bu sebeple böyle bir kulun yansıması, hep nura ait olur; ve Hak'tan gafil ve ona yabancı olan kimselerin yansıması da, hep körlük olur. Ve sonuç olarak Hak'tan gaflet olur.

"Abdullah"dan murâd, abdiyyet-i mahza mertebesinde bulunan insân-ı kâmildir; zîrâ bir kimse, kimin taht-ı irâde ve tasarrufunda ise, o onun ilâhı-dır. Nefsin tasarrufu altında bulunanlara "abdü'n-nefs" ve rûhun ezvâkı ve tasarrufu altında bulunanlara da "abdü'r-rûh" denir. Ancak kendi irâde ve ta-sarrufunu, Hakk'ın irâde ve tasarrufunda mahv eden kâmillere "abdullah" denir. Binâenaleyh böyle bir abdullâhın aksi, hep nûra mensûb olur; ve Hak'dan gafil ve ona yabancı olan kimselerin aksi de, hep körlük olur. Ve hâ-sılı Hak'dan gaflet olur.

3244. Herkesin aksini bil, ey cân gör! İstediğin bir cinsin yanına otur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3244. Herkesin aksini bil, ey can gör! İstediğin bir cinsin yanına otur!

Ey Hakk Yolcusu olan can, musahip olacağın (dostluk kuracağın) herkesin yansımalarına dikkat et, kalbine olan tesirini bil ve gör; ondan sonra istediğin bir cinsin yanına otur ve onunla musahip ol! Çünkü sohbetin tesiri ve tabiat hırsızdır. Onun için ayet-i kerimede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَ كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) yani "Ey iman eden kimseler, Allah'tan korkun ve sadıklar ile beraber olun" buyrulmuştur.

Ey Hak yoluna sâlik olan cân, her musahib olacağın kimselerin akislerine dikkat edip, kalbine olan te'sîrini bil ve gör; ondan sonra istediğin bir cinsin yanına otur ve onunla musahib ol! Zîrâ sohbetin te'sîri ve tabîat sârıkdır. Onun için âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَ كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Ey îmân eden kimseler, Allah'dan korkun ve sadıklar ile beraber olun" buyrulmuştur.

## وجه عبرت گرفتن ازین حکایه و یقین دانستن كه ان مع العسر يسراً Bu hikâyeden ibret almak vechi ve "Inne maa'l- usri yüsran" ma'nâsını muhakkak bilmek

3245. Ey cân, bu kıssa muhakkak sana ibrettir, ta ki Huda'nın hükmünde râzı olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3245. Ey can, bu kıssa muhakkak sana ibrettir, ta ki Allah'ın hükmünde razı olasın.

Ey Hakk Yolcusu olan can, bu kuş, sarhoş ve yılan kıssasını, ibret alıp, Hakk'ın hükmüne ve kazâsına razı olman için açıkladık. Çünkü çok çirkin görünen şeylerin altında gizlenmiş iyilikler ve güzellikler vardır. Nitekim ayet-i kerimede عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تَحبُّوا شَيْئًا وَ هُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) yani "Ola ki hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olsun; ve ola ki sevdiğiniz bir şey, sizin için şerli olsun" buyurulur.

Ey tarîk-ı Hakk'a sâlik olan cân, bu kuş ve mest ve yılan kıssasını, ibret alıp, Hakk'ın hükmüne ve kazâsına râzı olman için beyân ettik. Zîrâ çok çir- kin görünen şeylerin altında gizlenmiş iyilikler ve güzellikler vardır. Nitekim âyet-i kerîmede عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تَحبُّوا شَيْئًا وَ هُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) ya'ni "Ola ki kerîh gördüğünüz şey, sizin için hayırlı olsun; ve ola ki mahbûb gördüğünüz şey, sizin için şerli olsun" buyurulur.

3246. Tâ ki ansızın kötü bir vakıa gördüğün vakit, zekî ve hüsn-i zanlı olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3246. Ta ki ansızın kötü bir olay gördüğün zaman, zeki ve iyi zan sahibi olasın.

Bu görünür hayatta başına kötü bir olay geldiği zaman, bu kıssadan ibret alarak, zekânı ve dirayetini kullanıp, bu kötü olayın içindeki hayrı ve faydayı düşünüp, Hakk'ın hükmüne ve kazâsına karşı iyi zan besleyesin. Nasıl ki ayet-i kerimede فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirâh, 94/5-6) yani "Muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır; muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır" buyrulur.

Bilinmeli ki, ilahi isimler Cemâl (güzellik) ve Celâl (ululuk) ve Nâfi' (fayda veren) ve Dârr (zarar veren) ve Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudil (saptıran) ve Kahhâr (kahredici) ve Latîf (lütufkâr) gibi birbirine zıttır; ve suret âlemi ise bu ilahi isimlerin tecelli (ortaya çıkma) yeridir; ve isimler ise asla işlevsiz kalmayı kabul etmez. Bu sebeple kahır ile meydana gelen tecelliyi, lütuf tecellisi ve Dârr ismi ile meydana gelen tecelliyi, fayda tecellisi takip eder. Ve güzelliğinde ululuğu, ululuğunda da güzelliği gizlidir. Şu halde bir kötü olay meydana geldiği zaman, mutlaka onun içinde bir lütuf gizlidir.

Bu hayât-ı sûriyyede başına kötü bir vak'a hâdis olduğu vakit, bu kıssadan ibret alarak, zekâvet ve dirâyetini kullanıp, bu fenâ vak'anın zımnındaki hayrı ve fâideyi teemmül ve Hakk'ın hüküm ve kazâsına karşı hüsn-i zan edesin. Nitekim âyet-i kerîmede فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirâh, 94/5-6) ya'ni "Muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır; muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır" buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, esmâ-i ilâhiyye Cemâl ve Celâl ve Nâfi' ve Dârr ve Hâdî ve Mudil ve Kahhâr ve Latîf ilh... gibi mütekābildir; ve âlem-i sûret ise bu esmâ-i ilâhiyyenin mahall-i tecellîsidir; ve esmâ ise aslâ ta'tîl kabûl etmez. Binâenaleyh kahır ile vâki' olan tecellîyi, tecellî-i lutfî ve Dârr ismi ile vâki' olan tecellîyi, tecellî-i nef'î ta'kîb eder. Ve cemâlinde celâli, celâlinde de cemâli gizlidir. Şu halde bir fenâ vak'a hâdis olduğu vakit, mutlak onun zımnında bir lutuf gizlidir.

3247. Başkaları onun korkusundan sarı olurlar; sen ise fâide ve zarar vakti gül gibi handân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3247. Başkaları onun korkusundan sararırlar; sen ise fayda ve zarar vaktinde gül gibi gülesin!

Ey Hakk Yolcusu, bu zikredilen hakikati bilince, görürsün ki, başkaları, yani bu hakikate vâkıf olmayanlar, o yok olma olayının korkusundan sararıp solarlar. Sen ise, açılmış bir gül gibi, kahredici ve lütfedici tecellînin ikisinde de gülen bir hâlde bulunursun.

Ey sâlik, bu zikr olunan hakîkati bilince, görürsün ki, başkaları ya'ni bu hakîkate vâkıf olmayanlar, o fenâ vak'anın korkusundan sararıp solarlar. Sen ise, açılmış bir gül gibi tecellî-i kahrî ve lutfinin ikisinde de handân bir halde bulunursun.

3248. Zîra ki gülü yaprak yaprak koparsan, handeyi bırakmaz, münsenî olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3248. Çünkü gülü yaprak yaprak koparsan, gülmeyi bırakmaz, bükülmez.

"Münsenî", iki kat olmak, bükülmek demektir. Yani "Gülü yaprak yaprak koparsan, onun güllüğü ve letafeti gitmez ve bu koparılma kahrından hâli değişip, pejmürde olmaz ve gamdan beli bükülmez." Bazı nüshalarda "münsenî" yerine "müntenî" geçmektedir; ve "müntenî", fenâ kokmuş demektir. Yani "Gül yaprak yaprak koparılsa letafetini kaybedip, kokmuş bir hâle gelmez" demek olur.

"Münsenî", iki kat olmak, bükülmek demektir. Ya'ni "Gülü yaprak yaprak koparsan, onun güllüğü ve letâfeti gitmez ve bu koparılmak kahrından hâli değişip, pejmürde olmaz ve gamdan beli bükülmez." Ba'zı nüshalarda “münsenî" yerine "müntenî" vâki'dir; ve "müntenî", fenâ kokmuş demektir. Ya'ni "Gül yaprak yaprak koparılsa letâfetini gaib edip, kokmuş bir hâle gelmez" demek olur.

3249. Der ki: "Bir dikenden niçin gama düşeyim? Handeyi ben muhakkak dikenden getirmişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3249. Der ki: "Bir dikenden niçin gama düşeyim? Gülmeyi ben muhakkak dikenden getirmişim."

Gül, hâl diliyle der ki: "Ben bir dikenden dolayı niçin gama düşeyim; çünkü ben açılıp latif kokular saçmayı sapımdaki dikenlerden elde ettim." Bunun gibi, Hakk yolunun sâlikleri (Hakk yolunda ilerleyen kişiler) de gül gibi der ki: "Ben ruhanî âlemdeki açılmayı, nefsanî âlemdeki kahır dikenleri yüzünden buldum; bu sebeple kahrî tecellî (kahırla ortaya çıkma) ile niçin gama düşeyim?"

Gül lisân-ı hâl ile der ki: "Ben bir dikenden dolayı niçin gama düşeyim; zî-râ ben açılıp latîf kokular saçmayı sâkımdaki dikenlerden peydâ ettim." Bunun gibi, Hak yolunun sâlikleri de gül gibi der ki: "Ben âlem-i rûhâniyetteki açılmayı, âlem-i nefsâniyetteki kahır dikenleri yüzünden buldum; binâenaleyh tecellî-i kahrî ile niçin gama düşeyim?"

3250. Kaza cihetinden senden her ne zâyi olursa, sen yakîn bil ki, seni belâdan satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3250. Kazâ tarafından senden her ne zayi olursa, sen kesin olarak bil ki, seni beladan satın aldı.

İlâhî kazâ yüzünden, eğer senden bir mal zayi oldu veya bir hastalığa yakalandın ise, muhakkak bil ki, o ilâhî kazâ, senin başına gelecek olan büyük bir belayı def etti.

مَا التَّصَوفُ قَالَ وِجْدَانُ الْفَرَحْ فِي الْفُؤَادِ عِنْدَ اتِّيَانِ التَّرَحْ

Kazâ-yı ilâhî yüzünden, eğer senden bir mal zâyi' oldu veya bir hastalığa dûçâr oldun ise, muhakkak bil ki, o kazâ-yı ilâhî, senin başına gelecek olan bir büyük belâyı def etti.

مَا التَّصَوفُ قَالَ وِجْدَانُ الْفَرَحْ فِي الْفُؤَادِ عِنْدَ اتِّيَانِ التَّرَحْ

3251. "Tasavvuf nedir?" dedi: "Meşakkat gelmesi indinde, kalbde ferah bulmaktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3251. "Tasavvuf nedir?" dedi: "Meşakkat gelmesi anında, kalpte ferahlık bulmaktır."

Birisi, birine "Tasavvuf nedir?" diye sordu. O da: "Meşakkat geldiği zaman, kalpte ferahlık bulmaktır," diye cevap verdi.

Tasavvuf hakkında Allah dostlarının sözleri pek çoktur. Eğer hepsi toplansa, başlı başına bir kitap olur. Örneğin, bazı zatların bu konudaki sözleri aşağıda zikredilir: Bayezid-i Bistamî hazretleri buyurur: "Tasavvuf, rahat kapısını kendisine kapatıp, sıkıntı dizinin arkasında oturmaktır."

Ebû Bekir Şiblî buyurur: "Tasavvuf, bir kimse varlığa gelmemiş olduğu zaman nasıl idiyse, öyle olmasıdır."

Ebû İshak buyurur: "Tasavvuf, sırların saflığıdır ve Yüce Allah'ın rızasına ait olan ameli işlemek ve isteğe bağlı olmaksızın halk ile sohbet etmektir."

Sümnûn-i Muhib buyurur: "Tasavvuf odur ki, hiçbir şey senin mülkün olmasın ve sen hiçbir şeyin mülkü olmayasın." Ebû Bekir Kettânî buyurur: "Tasavvuf, müşâhedenin saflığıdır. Tasavvuf, bütün güzel ahlâktır; kimin güzel ahlâkı fazla ise, tasavvufu da fazladır."

Cüneyd-i Bağdâdî buyurur: "Tasavvuf bir zikirdir, sonra bir vecd (ilahi aşkla kendinden geçme) hâlidir; sonra ne budur ne de odur; çünkü bunlar nasıl yok idiyse, yine öylece kalmazlar."

Birisi, birine "Tasavvuf nedir?" diye sordu. O da: "Meşakkat geldiği vakit, kalbde ferah bulmaktır," diye cevab verdi.

Tasavvuf hakkında evliyâullahın sözleri pek çoktur. Eğer hepsi toplansa, müstakil bir kitâb olur. Ezcümle nümûne olarak ba'zı zevâtın bu bâbdaki sözleri ber-vech-i âtî zikr olunur: Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyurur: "Tasavvuf râhat kapısını kendi üzerine kapayıp, mihnet dizinin arkasında oturmaktır."

Ebû Bekir Şiblî buyurur: "Tasavvuf, bir kimse vücûda gelmemiş olduğu zaman nasıl idiyse, öyle olmasıdır."

Ebû İshak buyurur: "Tasavvuf safâî-i esrârdır ve Cebbâr'ın rızâsına müteallık olan ameli işlemek ve ihtiyârî olmaksızın halk ile sohbet eylemektir."

Sümnûn-i Muhib buyurur: "Tasavvuf odur ki, hiçbir şey senin mülkün olmıya ve sen hiçbir şeyin mülkü olmıyasın." Ebû Bekir Kettânî buyurur: "Tasavvuf, safvet-i müşâhededir. Tasavvuf, bütün ahlâk-ı hamîdedir; kimin güzel ahlâkı ziyâde ise, tasavvufu dahi ziyâdedir."

Cüneyd-i Bağdâdî buyurur: "Tasavvuf bir zikirdir, sonra bir vecddir; sonra ne budur ve ne de odur; çünkü bunlar nasıl yok idiyse, yine öylece kalmazlar."

3252. Onun ikabını bir tavşancıl kuşu bil ki o, o lapçını o iyi huyludan kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3252. Onun azabını bir tavşancıl kuşu bil ki o, o mestini o iyi huyludan kaptı.

Yüce Allah'ın azabını ve kahredici tecellisini, hakkında "Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin" (Kalem, 68/4) buyrulan o iyi huylu şanlı Peygamber'in mestini kapan bir tavşancıl kuşu gibi bil ve anla ki, o kahredici tecelli senden büyük bir belayı def etmek için meydana gelmiştir.

Hak Teâlâ hazretlerinin ikābını ve tecellî-i kahrîsini hakkında وَ أَنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) ["Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin"] buyrulán o iyi huylu Resûl-i zîşânın mestini kapan bir tavşancıl kuşu mesâbesinde bil ve anla ki, o tecellî-i kahrî senden büyük bir belâyı def' etmek için vâki' olmuştur.

3253. Tâ ki onun ayağını yılanın yarasından kurtarsın. Ey, ne mutlu bir akla ki isârsız ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3253. Tâ ki onun ayağını yılanın yarasından kurtarsın. Ey, ne mutlu bir akla ki isârsız ola!

"İsâr", kitâb vezninde olup, insanın ve hayvanın ayağı kayarak yere kapanması anlamındadır. Yani "O tavşancıl kuşu, şanlı peygamberin (a.s.) mübarek ayağını yılanın sokmasından kurtarmak için, mestini kapmış idi. Ey ne mutlu öyle bir akla ki, böyle bir ilâhî belâ ve rabbânî kazâ geldiği vakit, Hakk'a itiraz suretiyle ayağı kayıp, esfel-i sâfilîne (aşağıların en aşağısına) yüz üstü düşmeye!"

"İsâr", kitâb vezninde olup, insanın ve hayvanın ayağı kayarak yere kapanması ma'nâsınadır. Ya'ni "O tavşancıl kuşu Resûl-i zîşânın mübarek ayağını yılanın sokmasından kurtarmak için, mestini kapmış idi. Ey ne mutlu öyle bir akla ki, böyle bir belâ-yı ilâhî ve kazâ-yı rabbânî geldiği vakit, Hakk'a i'tirâz sûretiyle ayağı kayıp, esfel-i sâfilîne yüz üstü düşmiye!"

3254. Buyurdu ki: "Sizden fevt olan şey üzerine me'yûs olmayın; eğer kurt gelirse ve sizin koyununuzu helâk ederse de."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3254. Buyurdu ki: "Sizden kaçan şey üzerine ümitsizliğe düşmeyin; eğer kurt gelirse ve sizin koyununuzu helâk ederse de."

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de Hadîd sûresinde buyurdu ki: لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ (Hadid, 57/23) Yani "Sizden kaçan şey üzerine ümitsizliğe düşmeyin!" Bu sebeple eğer ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) yönünden kurt gelip sizin koyununuzu helâk ederse, onun kaybından dolayı ümitsizliğe düşmeyin!

Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hadîd'de buyurdu ki: لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ (Hadid, 57/23) Ya'ni "Sizden fevt olan şey üzerine me'yûs olmayın!" Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî cihetinden kurt gelip sizin koyununuzu helâk ederse, onun fevtinden ye'se düşmeyin!

3255. Ki o belâ, büyük belâların def'idir; ve o ziyân, cesîm ziyanların men'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3255. O belâ, büyük belâların def edilmesidir; ve o zarar, büyük zararların engellenmesidir.

O ilâhî kazâ tarafından gelen belâ, yine ilâhî kazâ tarafından gelecek olan büyük belâların def edilmesi içindir; ve o zarar da, büyük zararları engellemek içindir. Nasıl ki, "Kazâ, kazâ ile reddolunur" buyurulmuştur.

O kazâ-yı ilâhî cihetinden gelen bela, yine kazâ-yı ilâhî cihetinden gelecek olan büyük belâların def'i içindir; ve o ziyân dahi, cesîm ziyânları men' etmek içindir. Nitekim القضا يرد بالقضا ya'ni “Kazâ, kazâ ile reddolunur” buyurulmuştur.

## O adamın Mûsâ (a.s.)dan hayvanların ve kuşların dilini istid'âsı

3256. Mûsâ'ya bir delikanlı adam dedi ki: "Bana hayvanların dilini öğret!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3256. Musa'ya bir delikanlı adam dedi ki: "Bana hayvanların dilini öğret!"

3257. “Tâ ola ki hayvanların ve yırtıcıların dilinden kendi dînimde bir ibret hâsıl ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3257. "Ta ki hayvanların ve yırtıcıların dilinden kendi dinimde bir ibret elde edeyim."

"Eğer ben bu hayvanların dillerini öğrenip anlar isem, kendi dinim ve ahlâkım hakkında bir ibret ve nasihat almış olurum."

“Eğer ben bu hayvânâtın dillerini öğrenip anlar isem, kendi dînim ve ahlâkım hakkında bir ibret ve nasîhat almış olurum.”

3258. “Çünkü benî-âdemin dilleri hep, su ve ekmek ve demdeme arkasındadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3258. “Çünkü insanoğlunun dilleri hep, su ve ekmek ve dedikodu arkasındadır."

“İnsanoğlu sözlerini çıkar sağlamak için söylerler ve maksatlarını hile ile saklarlar; bu sebeple onların sözlerinden ibret almak ve öğüt almak mümkün olmaz.”

“Benî-âdem sözlerini te'mîn-i menfaat için söylerler ve maksadlarını hîle ile saklarlar; binâenaleyh onların sözlerinden ibret almak ve mütenassıh olmak kābil olmaz.”

3259. “Câiz ki hayvanların intikāl hengâmının tedbirinden bir başka derd olsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3259. Hayvanların göç zamanının tedbirinden başka bir dert olabilir.

Aksine, hayvanların bu âlemden göç zamanının tedbirinden, insanların dertlerine benzemeyen başka dertleri vardır; ve ben onların dillerini öğrenmekle, onların dertlerine vâkıf olup, ibret almış olurum.

“Belki hayvanların bu âlemden intikāl vaktinin tedbirinden, insanların derdlerine benzemeyen başka dertleri vardır; ve ben onların dillerini öğrenmekle, onların derdlerine muttali' olup, ibret almış olurum.”

3260. [3270] Hz. Mûsâ dedi: "Git, bu hevesten vazgeç, zîrâ önde ve arkada bunun tehlikesi vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3260. [3270] Hz. Mûsâ dedi: "Git, bu hevesten vazgeç, çünkü önde ve arkada bunun tehlikesi vardır."

3261. "İbreti ve uyanıklığı Halık'dan iste, kitabdan ve mütalaadan ve harfden ve dudaktan değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3261. "İbreti ve uyanıklığı Yaratıcı'dan iste, kitaptan ve mütalaadan ve harften ve dudaktan değil!"

3262. Adam onun ettiği men'den daha harîs oldu; kişi men'den harîs olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3262. Adam, onun yaptığı engellemeden daha hırslı oldu; kişi engellemeden dolayı hırslı olur.

O hayvan dilini öğrenmek isteyen adam, Musa (a.s.)'ın engellemesinden dolayı, bu isteğinde daha hırslı oldu. Nasıl ki "İnsan engellendiği şeye hırslı olur" anlamındaki söz gereğince, bir şeyden engellendiği zaman, daha fazla hırslı olur.

O hayvan dilini öğrenmek isteyen adam, Mûsâ (a.s.)ın men'inden, bu talebde daha harîs oldu. Nitekim الانسان حريص على ما منع ya'ni “İnsan men' olunduğu şeye harîs olur" fehvâsınca, bir şeyden men' olunduğu vakit, daha ziyâde harîs olur.

3263. Dedi: "Ey Mûsâ, vaktaki senin nûrun parladı, her ne ki bir şey oldu, şeyliği senden buldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3263. Dedi: "Ey Mûsâ, senin nurun parladığında, her ne ki bir şey olduysa, o şeyliği senden buldu."

O adam dedi ki: "Ey zamanın peygamberi olan Hz. Mûsâ, senin nübüvvet nurun bu oluş ve bozuluş âleminde parlayıp doğduğunda, her ne ki bir şey olduysa, yani kemâl (olgunluk) gösterdiyse, o şeyliği yani kemâli ve feyzi (ilahi bereketi) senden buldu."

O adam dedi ki: "Ey zamânın peygamberi olan Hz. Mûsâ, vaktāki senin nûr-ı nübüvvetin bu âlem-i kevnde parladı ve tulû' etti, her ne ki bir şey oldu, ya'ni kemâl gösterdi ise, o şeyliği ya'ni kemâli ve feyzi senden buldu."

3264. "Ey cevâd, beni bu murâddan mahrum etmek, muhakkak senin lutfunun lâyıkı olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3264. "Ey cömert, beni bu murattan mahrum etmek, muhakkak senin lütfunun layığı olmaz."

"Ey herkesin istediğini veren cömert, beni bu hayvan dilini öğrenmekten mahrum etmek, muhakkak senin lütfunun layığı olmaz."

"Ey herkesin istediğini veren cömert, beni bu hayvan dilini öğrenmekten mahrûm etmek, muhakkak senin lutfunun lâyıkı olmaz."

3265. "Bu zaman Hakk'ın kāim-makāmı sensin, eğer bana mâni' olursan, ye's olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3265. "Bu zamanda Hakk'ın kayyımı sensin, eğer bana engel olursan, ümitsizliğe düşerim."

"Bu zamanda Hakk'ın sıfatı ile nitelenerek ortaya çıkan insân-ı kâmil ve şanlı peygamber sensin, ilahi bağışlar halka senin elinle dağıtılır; eğer bana engel olursan, ümitsizliğe düşerim ve Allah'ın bir kulunu ümitsizliğe düşürmek, senin cömert olan ahlakına uygun olmaz."

"Bu zamanda Hakk'ın sıfatı ile muttasıf olarak zâhir olan insân-ı kâmil ve nebiyy-i zîşân sensin, atâ-yı ilâhiyye halka senin elinle tevzî' olunur; eğer bana mâni' olursan, ye'se düşerim ve Allâh'ın bir kulunu ye'se düşürmek, senin kerîm olan hulkuna münasib olmaz."

3266. Mûsâ dedi: "Ya Rab, bu bön adamdır, galiba şeytan-ı racîm onu maskara etmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3266. Musa dedi: "Ey Rabbim, bu bön adamdır, galiba kovulmuş şeytan onu maskara etmiştir."

"Selim", burada saf ve bön, yani sade-dil ve cahil anlamındadır. "Racîm", taşlanmış ve kovulmuş demektir. Yani Musa (a.s.) bu adamın ısrarı üzerine dedi: "Ey Rabbim, bu saf ve bön adamdır; istediği şeyin hakkında kötü bir sonuç vereceğini idrak edemiyor. Galiba onu, izzet kapısından kovulmuş olan şeytan maskara etmiştir."

"Selîm", burada sâf ve bön, ya'ni sâde-dil ve câhil ma'nâsınadır. "Racîm", taşlanmış ve koğulmuş demekdir. Ya'ni "Mûsâ (a.s.) bu adamın ısrârı üzerine dedi: "Yâ Rab, bu sâf ve bön adamdır; istediği şeyin hakkında fenâ bir netîce vereceğini idrak edemiyor. Gâlibâ onu, bâb-ı izzetinden koğulmuş olan şeytan maskara etmiştir."

3267. Eğer öğretir isem, ona ziyankâr olur; ve eğer öğretmez isem onun gönlü fenâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3267. Eğer öğretir isem, ona zarar verici olur; ve eğer öğretmez isem onun gönlü kötü olur.

"Eğer hayvanların dillerini öğretir isem, onun hakkında bu ilim zarar verici olur ve eğer öğretmez isem, gönlü kırılıp ümitsizliğe düşer ve benden yüz çevirir; ve benden yüz çevirmesi ise, Sen'den yüz çevirmek demek olup, hakkında gönlü kötü olur."

"Eğer hayvanların dillerini öğretir isem, onun hakkında bu ilim zarar verici olur ve eğer öğretmez isem, gönlü kırılıp ye'se düşer ve benden i'râz eder; ve benden i'râzı ise, Sen'den i'râz demek olup, hakkında gönlü fenâ olur."

3268. Buyurdu: "Ey Mûsâ, ona öğret ki, biz kerem cihetinden asla duâyı reddetmeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3268. Buyurdu: "Ey Mûsâ, ona öğret ki, biz kerem yönünden asla duayı reddetmeyiz."

Yüce Allah, Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey Mûsâ, o adama öğret ve istediğini ver; çünkü biz keremimiz yönünden asla kulların duasını reddetmeyiz."

Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey Mûsâ, o adama öğret ve istediğini ver; zîrâ biz keremimiz cihetinden asla kulların duâsını reddetmeyiz."

3269. Dedi: "Ya Rab, o pişmanlık yer, elini çiğner, elbiselerini yırtar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3269. Dedi: "Ya Rab, o pişmanlık yer, elini çiğner, elbiselerini yırtar!"

Mûsâ (a.s.) o saf adama şefaat ederek Yüce Allah'a yalvarıp dedi ki: "Yâ Rab, o biçare bu bilgiden pişman olur ve uğrayacağı felaketin şiddetinden elini ısırır ve elbiselerini yırtıp feryat eder!"

Mûsâ (a.s.) o sâde-dil adama şefâaten cenâb-ı Hakk'a niyâz edip dedi ki: "Yâ Rab, o bîçâre bu ilimden pişmân olur ve uğrayacağı felâketin şiddetinden elini çiğner ve elbiselerini yırtıp feryâd eder!"

3270. Kudret, her bir kimseye uygun değildir, acz perhizkârın en iyi mâyesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3270. Kudret, her bir kimseye uygun değildir, acizlik perhizkârın en iyi mayasıdır.

"Ey Rabbim, senin ilmince malumdur ki, gerek maddî gerekse manevî kudret, her bir kişinin yatkınlığına uygun değildir. Bazı kişilere zenginlik verilse, fesat ve bozgunculuğa yönelir; ve bazı kişilere manevî tasarruf (manevî güçle tasarruf etme yeteneği) verilse, edepsizlik edip lüzumsuz yerlerde tasarruflara kalkışır. Bu sebeple nefsinin sıfatlarından sakınan kişiye, bu gibi kudretlerden acizlik, en iyi bir mayadır; ve bu acizlik, onun mutluluk sebebi olur."

"Yâ Rab, ma'lûm-i ilâhîndir ki gerek maddî ve gerek ma'nevî kudret, her bir kimsenin isti'dâdına muvâfik ve uygun değildir. Ba'zı kimselere zenginlik verilse, fisk u fesâda meyl eder; ve ba'zı kimselere tasarruf-ı ma'nevî verilse, sû'-i edeb edip, lüzumsuz yerlerde tasarrufâta kıyâm eder. Binâenaleyh nefsinin sıfatlarından perhîz edici olan kimseye, bu gibi kudretlerden acz, en iyi bir mâyedir; ve bu acz, onun sebeb-i saâdeti olur."

3271. Fakr o yüzden ebedî, fahr geldi; zîrâ eli yetişmeyen takva ile kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3271. Fakirlik bu yüzden ebedî, övünç geldi; çünkü eli yetişmeyen takva ile kaldı.

Fakirliğin ebedî övünç duyulacak şey olmasının sebebi şudur ki, birtakım kimselerin elleri fakirlik sebebiyle günah ve kötülüklere uzanamaz ve zorunlu olarak takva ile kalır, yani takva yönüne meyleder.

Fakrın ebedî iftihâr olunacak şey olmasının sebebi budur ki, birtakım kimselerin elleri züğürtlük sebebiyle fisk u fücûra yetişemez ve bizzarûre takvâ ile kalır, ya'ni takvâ cihetine meyl eder.

3272. O cihetden zenginlik ve o cihetden zengin merdûd oldu ki, kudretden sabırlar metrûk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3272. O yönden zenginlik ve o yönden zengin reddedildi ki, kudretten sabırlar terk edildi.

"Pedrûd", "pâ" harfinin fethi ve kesresiyle veda etmek ve terk etmek anlamındadır. "Zenginlik ve zengin o sebeple din yolunda reddedilmiş bir şey oldu ki, nefsin günah ve kötülüklere karşı olan sabrı, bu malî güç yüzünden terk edildi." Yani zengin ve parası çok olan kimse, para harcamakla yapılabilecek olan günah ve kötülüklere kolayca yöneldi; ve fakir olan kimsenin eli, para harcamaya bağlı olan bu günah ve kötülüklere ulaşamadı, zorunlu olarak sabretti ve: "Elimde param yok, istediğimi yapamıyorum; hiç olmazsa bedava olan ibadet tarafına yönelip, Hakk'ın rızasını kazanayım" dedi.

“Pedrûd”, “pâ”nın fethi ve kesriyle vedâ' etmek ve terk etmek ma'nâsınadır. “Zenginlik ve zengin o sebebden dîn yolunda merdûd bir şey oldu ki, nefsin fisk u fücûra karşı olan sabrı, bu kudret-i mâliye yüzünden metrûk oldu.” Ya'ni zengin ve parası çok olan kimse, para sarfıyla yapılabilecek olan fisk u fücûra kolayca meyl etti; ve fakir olan kimsenin eli, para sarfına mütevakkıf olan bu fisk u fücûra yetişemedi, bizzarûre sabr etti ve: “Elimde param yok, istediğimi yapamıyorum; hiç olmazsa bedava olan ibadet tarafına meyl edip, Hakk'ın rızâsını tahsîl edeyim” dedi.

3273. Hırs ve gamlar dolu olan nefsin belasından, âdem için acz ve fakr emân geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3273. Hırs ve gamlarla dolu olan nefsin belasından, insan için acizlik ve fakirlik emanet geldi.

Dünyevî hazlara çok düşkün ve bu hazları elde edemediği için gamlara tutulmuş olan nefsin belasından insanı koruyacak şey, ancak acizlik ve fakirliktir.

Huzûzât-ı dünyeviyyeye pek harîs ve bu huzûzâtı elde edemediği için gamlara giriftâr olan nefsin belâsından insanı hıfz edecek şey, ancak acz ve fakrdır.

3274. O gam fuzûl arzulardan geldi ki, o gülün avı onunla huy etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3274. O gam, fuzûlî arzulardan geldi ki, o gülün avı onunla huy edinmiştir.

O nefsin gamı, onun aşırı arzularından geldi; çünkü o gülyabânî olan şeytanın avı bulunan nefis, o aşırı ve fuzûlî arzular ile huylanmıştır; bu sebeple bu kötü huyundan vazgeçmediği için gam yükü olur. Dikkat edilsin, dünyanın her sınıf insanlarının medeniyet adı altında kıvranıp erimeleri, hep bu nefsin fuzûlî olan arzularından kaynaklanmaktadır ve bu gamın adını safa ve gece gündüz rahatsızlığın adını rahat koymuşlardır. Mısra': Elem'in asıl sebebi âlemde emeldir.

“O nefsin gamı, onun ziyâde olan arzûlarından geldi; zîrâ o gülyabânî olan şeytan[in] avı bulunan nefis, o zâid ve fuzûlî arzûlar ile huylanmıştır;” binâenaleyh bu kötü huyundan vazgeçmediği için gam yükü olur. Dikkat olunsun, dünyânın her sınıf insanlarının medeniyyet nâmı altında kıvranıp erimeleri, hep bu nefsin fuzûlî olan arzûlarından neş'et etmektedir ve bu gamın adını safâ ve gece gündüz rahatsızlığın adını rahat koymuşlardır. Mısra': Elemin an-asıl âlemde emeldir aslı

3275. Çamur yiyiciye, çamur arzusu olur, o bîçâreye gül-şeker sinmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3275. Çamur yiyen kişiye, çamur arzusu olur, o çaresize gül-şeker (gül reçeli) yaramaz.

Rahatsızlığı rahat ve gamı (üzüntüyü) safâ (neşe) bilen kimseye, gerçek rahat uygun gelmez; ve kötüye alışan kimse iyinin değerini bilmez.

Rahatsızlığı rahat ve gamı safâ bilen kimseye, râhat-ı hakîkî muvâfık gelmez; ve fenâya alışan kimse iyinin kadrini bilmez.

## Hak Teâlâ'dan Mûsâ (a.s.)a "İstediği şeyden ba'zısını ona öğret!" diye vahy gelmesi

3276. Hâlık buyurdu: "Sen onun lâzımını ver! İhtiyar içinde onun o elini aç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3276. Yüce Allah buyurdu: "Sen onun gereğini ver! İhtiyar içinde onun o elini aç!"

Yüce Allah Hazretleri, Musa (a.s.)'ın şefaatine cevap olarak buyurdu ki: "Ey Musa! Sen onun isteğini ver; o, hayvanlardan bazılarının dillerini anlasın; ve bu anlayışı sonucunda kudretini iradesiyle kullansın ve amelinde seçme hakkına sahip ve serbest olsun."

Hâlık Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)ın şefâatine cevâben buyurdu ki: “Yâ Mûsâ! Sen onun matlûbunu ver; o, hayvanlardan ba'zılarının dillerini anlasın; ve bu anlayışı neticesinde kudretini ihtiyâriyle isti'mâl etsin ve amelinde muhtâr ve serbest olsun.”

3277. İhtiyar ibadetin tuzu geldi; ve yoksa bu felek ihtiyarsız dönüyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3277. İbadetin tuzu olan irade geldi; yoksa bu felek iradesiz dönüyor.

İnsanda, İlahi Zât'a ait olan sıfatların hepsi cüz'î (kısmi) olarak mevcuttur. Yani insandaki Hayat, İlim, İşitme, Görme, İrade, Kudret, Kelam ve Tekvin sıfatları cüz'îdir; bunların küllîsi (tamamı) Yüce Allah'a aittir. Bu sebeple insan, cüz'î irade sahibidir. Fakat insanın dışındaki cansız varlıklarda ve bitkilerde bu irade yoktur; hayvanların irade ile hareketi ise doğal bir sevk (içgüdü) olduğundan, iki durumdan birini beğenip yapamaz. İnsan ise iki işten, beğendiğini yapar ve beğenmediğini yapmaktan vazgeçer. Şimdi cansız varlıklar, bitkiler ve insanın dışındaki hayvanlar, ilahi murat (istek) doğrultusunda hareket ettiklerinden, hepsi ibadet ve kulluk içindedirler; fakat onların bu kulluklarında zevk ve incelik yoktur. Çünkü hepsi, bostan dolabını döndüren hayvan gibi zevksiz bir hareket içindedirler; fakat insan beğendiğini yaptığı için, onun hareketleri zevk ile gerçekleşir; çünkü beğenmek zevke ait bir iştir. "Böyle olunca irade ve tercih, ibadetin tadı, tuzu ve zevki oldu. Felek cisimleri ve güneş sistemleri, Allah'ın emriyle dönmek suretiyle ibadet içinde bulundukları halde, onların bu ibadetlerinde, insanın ibadetindeki zevk yoktur."

İnsanda sıfat-ı subûtiyye-i ilâhiyyenin cüz'î olarak hepsi mevcûddur. Ya'ni insandaki Hayât, İlim, Sem', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn sıfatları cüz'îdir, küllîsi Hakk'ındır. Binâenaleyh insan, irâde-i cüz'iyye sahibidir. Fakat insanın gayri olan cemâdda ve nebâtta bu irâde yoktur; ve hayvânâtın irâde ile hareketi, sevk-i tabîî olduğundan, iki halden birini beğenip icrâ edemez. İnsan ise iki emirden, beğendiğini yapar ve beğenmediğini yapmaktan vazgeçer. İmdi cemâd, nebât ve insanın gayri olan hayvânât, murâd-ı ilâhî vechi ile hareket ettiklerinden, hepsi ibâdet ve kulluk içindedirler; fakat onla- rın bu kulluklarında zevk ve letâfet yoktur. Çünkü hepsi bostan dolabını döndüren hayvan gibi zevksiz bir hareket içindedirler; fakat insan beğendiğini yaptığı için, onun harekâtı, zevk ile vâki' olur; zîrâ beğenmek bir emr-i zevkîdir. "Böyle olunca ihtiyâr ve irâde, ibâdetin tadı ve tuzu ve zevki geldi. Ecrâm-ı felekiyye ve manzûme-i şemsiyyeler emr-i Hak'la dönmek sûretiyle ibâdet içinde bulundukları halde, onların bu ibâdetlerinde, insanın ibâdetindeki zevk yoktur."

3278. Onun dönüşüne ne ecir ve ne ikāb vardır; zîra ihtiyar, vakt-i hesabda hüner geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3278. Onun dönüşüne ne ödül ne de ceza vardır; çünkü hesap vaktinde hüner, iradeye bağlıdır.

"Feleğin iradesiz olarak dönüşüne ne sevap ne de azap vardır; çünkü hesap vaktinde itibar iradeyedir." Fiilinde mecbur ve çaresiz olan kimseye hesap sormak boşunadır; ancak iradesi ve seçme hakkı olan kimsenin fiili hesaba katılır.

"Feleğin ihtiyârsız olarak dönüşüne ne sevâb ve ne de azâb vardır; zîrâ hesâb vaktinde i'tibâr ihtiyâradır." Fiilinde mecbûr ve muztar olan kimseye hesâb sorulmak boştur; ancak irâdesi ve ihtiyârı olan kimsenin fiili hesaba alınır.

3279. Cümle âlem ise, tesbîh edici geldiler; tesbihden bir şey ücretli değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3279. Bütün âlem tesbih edici olarak geldiler; tesbihten bir şey ücretli değildir.

"Hiçbir şey yoktur ki, O'nu hamd ile tesbih etmesin; ancak siz onların tesbihlerini anlamazsınız." (İsrâ, 17/44) âyet-i kerîmesinin hükmünce, bütün âlem Yüce Allah'ı irâdeleri olmaksızın tesbih ve tenzih edicidirler; ve bu irâde dışı yaptıkları tesbihten dolayı ücret olarak bir şeye nail olmazlar.

Hind nüshalarında "çîzî" yerine "cebrî" geçmektedir. Bu durumda anlam: "Zorunlu tesbihten dolayı, ücret sahibi değildirler" demek olur. Ve "cebrî" nüshasındaki anlam daha zevklidir.

وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'ni "Hiçbir şey yoktur, illâ ki Hakk'ı hamdiyle tesbih eder; velâkin siz onların tesbihlerini bilemezsiniz" âyet-i kerîmesi hükmünce, bütün âlem Hakk'ı bilâ-ihtiyâr tesbih ve tenzîh edicidirler; ve bu gayr-i ihtiyârî olarak yaptıkları tesbîhden dolayı ücret olarak bir şeye nâil değildirler.

Hind nüshalarında “çîzî" yerine "cebrî" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ: "Cebrî tesbîhden dolayı, ücret sahibi değildirler" demek olur. Ve "cebrî" nüshasındaki ma'nâ daha zevklidir.

3280. Kılıcı onun eline koy, onu acizden kopar; tâ ki o ya gāzî yahud yol kesici olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3280. Kılıcı onun eline koy, onu acizlikten kopar; tâ ki o ya gazi yahut yol kesici olsun.

Ey Musa, onun eline irade ve seçme kılıcını ver ve onu fiillerinde güçlü yap ve acizlik hâlinden kopar ve ayır; tâ ki o adamın nefsiyle olan mücadelesinde ya gazi olduğu sabit olsun; veyahut o irade kılıcını ilahi kazaya karşı kullanarak şaki (ilahi emirlere karşı gelen) ve yol kesici olduğu anlaşılsın.

“Yâ Mûsâ, onun eline ihtiyâr ve irâde kılıcını ver ve onu ef'âlinde kuvvetli yap ve acz hâlinden kopar ve ayır; tâ ki o adamın nefsiyle olan mücâhedesinde ya gāzî olduğu sâbit olsun; veyâhud o ihtiyâr kılıcını kazâ-yı ilâhîye karşı kullanarak şakî ve yol kesici olduğu anlaşılsın.

3281. Zîra ki Adem ihtiyâr cihetinden "kerremnâ" oldu. Yarısı bal arısı, yarısı yılan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3281. Çünkü Âdem, irade yönünden "keremli kılındı". Yarısı bal arısı, yarısı yılan oldu.

Çünkü insanoğlunun "Biz insanoğlunu keremli kıldık" (İsrâ, 17/70) beyanıyla şereflendirilmesi, ancak kendisinde irade ve seçme hakkı olduğu içindir. Ve Âdem'in yarısı insan ruhu olup, bal arısı gibidir ve diğer yarısı da hayvani nefsi olup, o da yılan konumundadır. İnsan iradesini bu iki yönden istediğine harcayabilir.

Zira benî-Adem'in وَ لَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'ni "Biz benî-Adem'i mükerrem kıldık" beyânıyla müşerref olması, ancak kendisinde ihtiyâr ve irâde olduğu içindir. Ve Adem'in yarısı rûh-i insânîsi olup, bal arısı mesâbesindedir ve yarısı dahi nefs-i hayvânîsi olup, o da yılan menzilesindedir. İnsan irâdesini bu iki cihetden istediğine sarf edebilir.

3282. Mü'minler arı gibi bal menba'ıdır; kâfirler ise yılan gibi bir zehir menba'ıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3282. Müminler arı gibi bal kaynağıdır; kâfirler ise yılan gibi bir zehir kaynağıdır.

İsm-i Hâdî'nin (doğru yolu gösteren ismin) tecelligâhı olan müminlerden, ruhlarının tesirleri ortaya çıktığından, arı gibi bal kaynağıdır ve onlardan daima incelik ve tatlılık belirir; kâfirler ise ism-i Mudill'in (saptıran ismin) tecelligâhı ve sıfat-ı Celâl'in (Allah'ın celâl sıfatının) tecelli yeri olan nefsin hükümlerine batmış olduklarından, onlar yılan gibi zehir kaynağıdırlar ve kendilerinden daima acılık ve sıkıntı ortaya çıkar.

İsm-i Hâdî'nin mazharı olan mü'minlerden, rûhlarının âsârı zâhir olduğundan, arı gibi bal menba'ıdır ve onlardan dâimâ letâfet ve tatlılık zuhûr eder; kâfirler ise ism-i Mudill'in mazharı ve sıfat-ı Celâl'in meclâsı bulunan nefsin ahkâmında müstağrak olduklarından, onlar yılan gibi zehir menba'ıdırlar ve kendilerinden dâimâ acılık ve sekälet zâhir olur.

3283. Zîrâ ki, mü'min nebatın güzîdesini yedi; tâ ki bir arı, onun rîkı hayat oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3283. Çünkü mümin, bitkinin seçkinini yedi; ta ki bir arı, onun tükürüğü hayat oldu.

"Bitkinin seçkini"nden maksat imandır. "Nahl", bal arısı, "rîk", tükürük ve salya demektir. Yani "Mümin bu ilahi tecelliler gülistanında bitkinin makbulünü yedi, yani imanı kabul etti; nihayet bir bal arısı oldu ki, onun salyası, yani ağzından çıkan ilahi bilgiler ve rabbani hikmetler sözleri, hayat verici oldu."

"Nebâtın güzîdesi"nden murâd îmândır. "Nahl", bal arısı, "rîk", tükrük ve salya demektir.. Ya'ni "Mü'min bu mezâhir-i ilâhiyye gülistânında nebâtın makbûlünü yedi, ya'ni îmânı kabûl etti; nihâyet bir bal arısı oldu ki, onun salyası, ya'ni ağzından çıkan maârif-i ilâhiyye ve hikemiyât-ı rabbâniyye sözleri, hayat verici oldu."

3284. Kâfir dahi sadîdden şerbet içti; onun kūtundan da onda zehir zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3284. Kâfir dahi irinli ve kanlı sudan şerbet içti; onun gıdasından da onda zehir ortaya çıktı.

"Sadîd", irinli ve kanlı su demektir. İbrâhîm Sûresi'nde geçen يُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ (İbrâhîm, 14/16) yani "İrinli sudan içirilir" yüce ayetine işaret buyrulur. Ve "sadîd"den maksat, nefsin telkinleri olan küfür ve inkârdır. Yani "Kâfir dahi irinli su hükmünde olan nefsin küfür ve inkâra ilişkin telkinlerini yuttu. Bu küfür ve inkâr gıdasından o kâfirin vücudunda ve sözünde zehir ortaya çıktı; hem kendi sapıklıkta kaldı hem de zehirli sözleriyle herkesi zehirledi."

"Sadîd", irinli ve kanlı su demektir. Sûre-i İbrâhîm'de vâki' يُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ (İbrâhîm, 14/16) ya'ni "İrinli sudan içirilir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve "sadîd"den murâd, nefsin ilkââtı olan küfür ve inkâr. Ya'ni "Kâfir dahi irinli su mesâbesinde olan nefsin küfür ve inkâra müteallık olan ilkāâtını yuttu. Bu küfür ve inkâr gıdâsından o kâfirin vücûdunda ve kelâmında zehir zâhir oldu; hem kendi dalâlette kaldı ve hem de zehr-âlûd olan sözleriyle herkesi zehirledi."

3285. Hudâ'nın ilhamının ehli hayatın pınarıdır; hevânın ehl-i tesvili ölümün zehridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3285. Allah'ın ilhamının ehli, hayatın pınarıdır; nefsin aldatmasının ehli, ölümün zehridir.

"Tesvîl", kötü şeyi söyleyip, iyi göstermektir. Yani "Müminlere ruhları yolundan ilahi ilham gelir ve onlar sözlerini ilahi ilham ile söylerler. Bu sebeple onların açıkladıkları anlamlar ve sözler, manevi hayatın çeşmesi ve pınarıdır. Nefis ehli olan kimselere gelince, nefse ait hevesler onlara çirkin ve kötü olan şeyleri söyleyip, güzel ve iyi gösterdiğinden, onların nefse ait telkinlerle ortaya çıkan sözleri, manevi ölümün zehiridir."

"Tesvîl", fenâ şey söyleyip, iyi göstermek. Ya'ni "Mü'minlere rûhları yolundan ilhâm-ı ilâhî vâki' olur ve bunlar sözlerini ilhâm-ı ilâhî ile söylerler. Binâenaleyh onların beyân ettikleri maânî ve kelâm, hayât-ı ma'nevînin çeşmesi ve pınarıdır. Ehl-i nefs olan kimselere gelince, hevâ-yı nefsânî onlara çirkin ve fenâ olan şeyleri söyleyip, güzel ve iyi gösterdiğinden, onların ilkāât-ı nefsâniyye ile vâki' olan sözleri, ma'nevî ölümün zehiridir."

3286. Cihânda bu medih ve "Aferîn!" ve "Ne güzel!," demek, ihtiyardandır ve âgâhlığın muhafazasındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3286. Cihanda bu övgü ve "Aferin!" ve "Ne güzel!" demek, iradeli seçimden ve uyanıklığın korunmasındandır.

"İhtiyar", iki işten birini beğenip yerine getirmek demektir. "Bir kimse övülürse, kötülüğü bırakıp, iyi fiili seçtiği içindir; ve "aferin" ve "şu işi ne güzel yaptın!" demek de iradesini ve seçimini iyi kullananlar hakkında gerçekleşir. Çünkü bu övgüye ve aferine layık olan kimsede iyiye ve kötüye karşı farkındalığını koruma özelliği vardır; ve bu farkındalık sebebiyle iradesini ve seçimini iyi kullanır." "Hıfaz", mufâale babının ikinci mastarı olup, koruma anlamındadır.

"İhtiyâr", iki emirden birini beğenip icrâ etmek demektir. "Bir kimse medh olunursa, fenâyı bırakıp, iyi fiili ihtiyâr ettiği içindir; ve "aferîn" ve "şu işi ne güzel yaptın!" demek dahi ihtiyârını ve irâdesini iyi kullananlar hakkında vâki' olur. Zîrâ bu medhe ve âferîne şâyân olan kimsede iyiye ve fenâya karşı vukūfunu muhafaza etmek hassası vardır; ve bu vukūf sebebiyle irâdesini ve ihtiyârını iyi kullanır." "Hıfaz", mufâale bâbının ikinci masdarı olup, muhâfaza ma'nâsınadır.

3287. Cümle rindler mâdemki zindanda olurlar, muttakî ve zâhid ve Hak çağırıcı olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3287. Bütün rintler mademki zindanda olurlar, muttaki ve zahit ve Hak çağırıcı olurlar.

"Rint", fitne çıkaran ve dinde ve ahlakta laubali olan kimse anlamına gelir. "Rintler, kabahatlerinden dolayı hapsedildikleri zindanda kaldıkça, irade elleri kötülükten çekilip, zorunlu olarak muttaki olurlar ve zindandan kurtulmak için Allah'a yalvarıcı olurlar; fakat onların bu takvaları ve kötülükten sakınmaları ve Hakk'ı zikretmeleri, kendi iradeleriyle olmayıp, hapis içinde fırsat bulamadıkları için olduğundan, asla kıymeti yoktur."

"Rind", fitne-kâr ve dinde ve ahlâkda lâubâlî olan kimse ma'nâsınadır. "Rindler kabahatlerinden dolayı habs olundukları zindanda kaldıkça, dest-i ihtiyârları fenâlıktan çekilip, bizzarûre muttakî olurlar ve zindandan kurtulmak için Allah'a yalvarıcı olurlar; fakat onların bu takvâları ve fenâlıktan perhizleri ve Hakk'ı zikr etmeleri, ihtiyârları ile olmayıp, habs içinde fırsat bulamadıkları için olduğundan, asla kıymeti yoktur."

3288. Vaktaki kudret gitti, amel kasid oldu; âgâh ol ki ecel sermayeni almasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3288. Vakit ki kudret gitti, amel geçersiz oldu; uyanık ol ki ecel sermayeni almasın.

Vakit ki dünya ömrünün sonunda irâdeni kullanma kudreti gitti ve amel geçersiz oldu, fırsat elindeyken kendine gel ki, ahiret saadetini kazanmak için elinde sermayen olan irâden ile amel etme fırsatını ecel almasın.

Vaktâki ömr-i dünyevînin nihâyetinde ihtiyârını isti'mâl etmek kudreti gitti ve amel kâsid oldu, fırsat elde iken kendine gel ki, saâdet-i uhrevîyi kazanmak için elinde sermayen olan ihtiyârın ile amel etmek fırsatını almasın.

3289. Agâh ol, senin kudretin, sermaye-i menfaattir; kudret vaktini hifz et ve bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3289. Bil ki, senin kudretin, menfaatin sermayesidir; kudret vaktini koru ve bil!

Ey insan, bil ki, bu dünya hayatında kendi iradenle amel etme kudreti, ahiret hayatının menfaatinin sermayesidir; bu sebeple kudret vakti olan hayatını koru ve bu hakikati bil, ondan faydalan!

Ey insan, âgâh ol, bu hayât-ı dünyeviyyede ihtiyârın ile amel etmek kudreti, hayât-ı uhreviyye menfaatinin sermâyesidir; binâenaleyh kudret vakti olan hayatını hıfz et ve bu hakikati bil, istifade et!

3290. Adem "kerremna"nın beyaz atı üzerine süvardır; onun derkinin elinde [3300] ihtiyar dizgini vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3290. Âdem, "kerremnâ"nın beyaz atı üzerine binmiştir; onun idrakinin elinde ihtiyar dizgini vardır.

"Hing", kesre ile ve Farsça kâf harfi ile, beyaz anlamına gelir ve özellikle beyaz ata denir. (Reşîdî ve Gıyâsü'l-Lügāat) Yani "Biz Âdem oğullarını şereflendirdik" (İsrâ, 17/70) imtiyazıyla şereflenmiş ve beyaz at mesabesinde olan bu anlam üzerine binmiştir. Onun idrakinin elinde ihtiyar ve cüz'î irade dizgini vardır. Onun idraki bu ihtiyar yularını güzelce kullanıp, bu atı kendisinin yaratılışından maksat olan yöne sevk edebilir.

"Hing", kesr ile ve kâf-1 Fârisî, [ile] beyaz ma'nâsınadır ve husûsen beyaz ata derler. (Reşîdî ve Gıyâsü'l-Lügāat) Ya'ni "Benî-Adem وَ لَقَدْ كرمنا بنی آدم (İsrâ, 17/70) ["Biz benî-Ademi mükerrem kıldık"] imtiyazıyla müşerref olmuş ve beyaz at mesâbesinde olan bu ma'nâ üzerine binmiştir. Onun idrâkinin elinde ihtiyâr ve irâde-i cüz'iyye dizgini vardır." Onun idrâki bu ihtiyâr yularını güzelce kullanıp, bu atı kendisinin hilkatinden maksûd olan cihete sevk edebilir.

3291. Tekrar Mûsa ona: "Senin muradın, senin yüzünü sarı edecektir" diye, muhabbetle nasihat verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3291. Tekrar Musa ona: "Senin muradın, senin yüzünü sarı edecektir" diye, muhabbetle nasihat verdi.

O adamın isteğinde ısrar etmesi üzerine Musa (a.s.), onun için zararlı olan isteğin yerine getirilmemesi için, ilahi huzurda şefaat etmişti. Fakat Hakk'ın keremi, edilen duaların reddine izin vermediği için, Hak tarafından o kişinin duası ve isteği kabul edilmişti. Bu defa Musa (a.s.) yine o adama dönüp şefkat ve muhabbetle ona nasihat verdi ve: "Senin bu istediğin şeyin gerçekleşmesi, sonunda senin için zararlı olacak ve dehşetinden senin yüzünü korku ve endişe ile sarartacaktır" buyurdu. Bu husustaki ilahi vahiy, izin veren bir vahiy idi, kesin bir vahiy değildi. Bu sebeple Musa (a.s.) bunu icra edip etmemekte yetkili oldu.

O adamın talebde ısrârı üzerine Mûsâ (a.s.), onun hakkında muzır olan talebin is'af buyrulmaması için, huzûr-ı ilâhîde şefâat etmiş ve fakat Hakk'ın keremi, olunan duâların reddine cevâz vermediği için, cânib-i Hak'dan o kimsenin duâsı ve talebi kabûl buyrulmuş idi. Bu def'a Mûsâ (a.s.) yine o adam tarafına rücû' edip şefkat ve muhabbetle ona nasîhat verdi ve: "Senin bu istediğin şeyin husûlü, sonunda senin için muzır olacak ve dehşetinden senin yüzünü havf ve endîşe ile sarartacaktır" buyurdu. Bu husûsdaki vahy-i ilâ- hî, vahy-i icâzet idi, vahy-i kat'î değil idi. Bu sebeble Mûsâ (a.s.) icrâ edip etmemekte muhtâr oldu.

3292. Bu sevdâyı terk et, Hak'dan kork! Sana şeytan mekrden ders vermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3292. Bu sevdadan vazgeç, Allah'tan kork! Sana şeytan hileden ders vermiştir.

Musa (a.s.) o adamın yatkınlığında hayvanların dilini öğrenmeye güç ve dayanıklılık olmadığını bildiği için şöyle buyurdu: "Bu sevdadan ve muhabbetten vazgeç ve dayanamayacağın şeyi Allah'tan istemekten kork! Sendeki bu sevda ve muhabbet, şeytanın aldatmasından meydana gelmiştir ve o lanetlenmiş olan sana hile ve tuzak yönünden ders vermiştir."

Ankaravî hazretleri buyurur ki: "Yatkınlığı olmayan bir ilme rağbet etmek şeytanî bir tuzak ve nefsanî bir düşüncedir; ve mürşitten onu öğretmesini istemekte ısrar etmek, kendisine zarardır. Hele üstat razı olmazsa, talepte ısrar etmek caiz değildir. Nasıl ki Yüce Allah Maide Suresi'nde buyurur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ انْ تُبْدَلَكُمْ تَسُؤكُمْ (Maide, 5/101) Yani 'Ey müminler, bazı şeylerden sormayın, eğer size açıklanırsa üzülürsünüz.'"

Mûsâ (a.s.) o adamın isti'dâdında hayvânâtın lisânını öğrenmeğe kudret ve tahammül olmadığını bildiği için, buyurdu ki: "Bu sevdâyı ve muhabbeti terk et ve tahammül edemiyeceğin şeyi Hak'dan istemekten kork! Sendeki bu sevdâ ve muhabbet, şeytanın iğvâsından hâsıl olmuştur ve o mel'ûn sana mekr ve hîle cihetinden ders vermiştir."

Ankaravî hazretleri buyurur ki: "İsti'dâdı olmayan ilme rağbet etmek mekr-i şeytânî ve hâtıra-i nefsânîdir; ve mürşidden onu ta'lim etmeğe ikdâm etmek, kendisine zarardır. Hele üstâdı râzı olmazsa, talebde ısrâr câiz değildir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mâide'de buyurur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ انْ تُبْدَلَكُمْ تَسُؤكُمْ (Mâide, 5/101) Ya'ni "Ey mü'minler, ba'zı şeylerden suâl etmeyin, eğer size ızhâr olunsa mağmûm olursunuz."

## O tâlib olan adamın, köpeğin ve tavuk ve horozun dilini ta'lîme kāni' olması; ve Mûsâ (a.s.)ın icâbeti

3293. Dedi: "Bâri kapı üzerinde olan köpeğin nutku ve kanad ehli olan horozun ve tavuğun nutku olsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3293. Dedi: "Hiç olmazsa kapı üzerinde olan köpeğin konuşması ve kanatlılardan horozun ve tavuğun konuşması olsun."

Hayvan dilini öğrenmeye istekli olan adam dedi ki: "Mademki bana hayvan dilini öğrenmek ihsan edilecek; hiç olmazsa evimin kapısını bekleyen köpeğin ve kanat sahibi olan tavuk ile horozun konuşması olsun, onların dillerini öğrenmiş olayım."

Hayvan dilini öğrenmeğe tâlib olan adam dedi ki: "Mâdemki bana hayvan dilini öğrenmek ihsân buyrulacaktır; bâri evimin kapısını bekleyen köpeğin ve kanad sahibi olan tavuk ve horozun nutku olsun, onların dillerini öğrenmiş olayım."

3294. Mûsâ dedi: "Agah ol, sen bilirsin, git, erişti. Bu her ikinin nutku sana zahir olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3294. Mûsâ dedi: "Uyanık ol, sen bilirsin, git, erişti. Bu her ikisinin sözü sana açıkça görünsün!"

Mûsâ (a.s.) o adama cevap olarak dedi ki: "Uyanık ol, haydi git, istediğin şey sana ulaştı. Bu her iki tür hayvanın dilleri ve sözleri sana açıkça görünsün ve bilinsin!"

Mûsâ (a.s.) o adama cevâben dedi ki: "Müteyakkız ol, haydi git, istediğin şey sana vâsıl oldu. Bu her iki nevi' hayvanın dilleri ve nutukları sana zâhir ve ma'lûm olsun!"

3295. Sabahleyin tecrübe için o eşik üzerinde muntazır durdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3295. Sabahleyin tecrübe için o eşik üzerinde bekledi.

O adam, bu hayvanların dilleri kendisine gerçekten ortaya çıkıp çıkmayacağını tecrübe etmek için, kapısının eşiği üzerinde köpeğin ve horozun arasında nasıl bir konuşma meydana geleceğine bekledi.

O adam, bu hayvanların dilleri kendisine hakîkaten zahir olup olmıyacağını tecrübe için, kapısının eşiği üzerinde köpeğin ve horozun arasında nasıl bir mükâleme vâki' olacağına muntazır oldu.

3296. Hademe sofrayı silkti ve âsâr-ı zâd olan bir parça bayat ekmek düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3296. Hizmetçi sofrayı silkti ve yiyecek kalıntısı olan bir parça bayat ekmek düştü.

O adam kapıda beklerken, hizmetçi kadın gelip, içinde yemek kırıntıları olan sofrayı silkti ve içinden bir parça bayat ekmek düştü.

O adam kapıda beklerken, hizmetçi kadın gelip, içinde taâm kırıntıları olan sofrayı silkti ve içinden bir parça bayat ekmek düştü.

3297. Bir horoz onu rehin gibi kaptı; köpek dedi: "Sen bize zulm ettin, git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3297. Bir horoz onu rehin gibi kaptı; köpek dedi: "Sen bize zulm ettin, git!"

Mevcut hayvanlar arasından bir horoz o silkilen ekmeği bir alacaklının rehini kapması gibi kaptı. Horozun bu hareketine karşı köpek dedi: "Sen bize zulm ettin, git!"

Mevcûd hayvanlar arasından bir horoz o silkilen ekmeği bir alacaklının rehini kapması gibi kaptı. Horozun bu hareketine karşı köpek dedi: "Sen bize zulm ettin, git!"

3298. "Sen buğday dânesini yiyebilirsin; ve ben vatan içinde dâneyi yemekde acizim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3298. "Sen buğday tanesini yiyebilirsin; ve ben vatan içinde taneyi yemekte acizim.

"Ey horoz, sen buğday tanesini yiyebilirsin, ben ise bu ev içinde dökülen taneleri yemek konusunda acizim; bu sebeple benim hakkıma tecavüz ederek zulmediyorsun."

"Ey horoz, sen buğday dânesini yiyebilirsin, ben ise bu ev içinde dökülen dâneleri yemek hususunda âcizim; binâenaleyh benim hakkıma tecavüz ile zulm ediyorsun."

3299. "Ey tarûb, buğdayı ve arpayı vesair hubûbâtı sen yiyebilirsin, ben yiyemem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3299. "Ey tarûb, buğdayı ve arpayı ve diğer tahılları sen yiyebilirsin, ben yiyemem."

"Tarûb", çok sevinçli olan kimse demektir ve köpeğin ifadesinin devamıdır.

"Tarûb", pek mesrûr olan kimse demektir ve köpeğin ifadesinin devamıdır.

3300. Bu bir dilim ekmek ki, o bizim kısmetimizdir; bu kadarcığı köpeklerden kapıyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3300. Bu bir dilim ekmek ki, o bizim kısmetimizdir; bu kadarcığı köpeklerden kapıyorsun!

"Leb-i nân", dilim ekmekten kinayedir (bir sözü gerçek anlamının dışında başka bir anlamda kullanma sanatı).

"Leb-i nân", dilim ekmekten kinâyedir.

## Horozun köpeğe cevabı

3301. Sonra horoz ona dedi: "Sus! Gam yeme ki, Hudâ sana bundan başka ivaz verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3301. Sonra horoz ona dedi: "Sus! Gam yeme ki, Allah sana bundan başka karşılık verir."

3302. Bu efendinin atı ölecektir; yarın doya doya ye, gamı az et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3302. Bu efendinin atı ölecektir; yarın doya doya ye, gamı az et!

"Sin" harfinin üstünlü ve "kef" harfinin cezimli okunuşuyla "sakt", dört ayaklı hayvanların ölmesi demektir; ve her iki harfin üstünlü okunuşuyla ["sekât"], "titremek" ve "düşmek" ve "yazıda ve hesapta hata etmek" anlamındadır. Burada "kef" harfinin cezimli olması gerekir; ve "kef" harfinin üstünlü telaffuzu vezin zorunluluğu içindir. Yahut "sin" ve "kaf" harflerinin üstünlü okunuşuyla "düşmek" anlamına gelip, bundan ölmek anlamı kastedilmiş olur. "Sîr horden", doya doya yemek demek olur. "Hazen", gam ve keder anlamındadır.

"Sîn"in fethi ve "käf"ın sükûnuyla "sakt", dört ayaklı hayvanların ölmesi demektir; ve her ikisinin fethi ile ["sekât"], "titremek" ve "düşmek" ve "kitâbetde ve hesabda hatâ etmek" ma'nâsınadır. Burada "käf"ın sükûnuyla olması îcâb eder; ve "käf"ın fethi ile telaffuzu zarûret-i vezn için olur. Yahud "sîn"in ve "kāf'ın fethasıyla "düşmek" ma'nâsına olup, bundan ölmek ma'nâsı murâd buyrulmuş olur. "Sîr horden", doya doya yemek demek olur. "Hazen", gam ve gussa ma'nâsınadır.

3303. Atın ölümü köpeklerin her birine bayram olur, sebebsiz ve kazançsız çok rızık olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3303. Atın ölümü, köpeklerin her birine bayram olur, sebepsiz ve kazançsız çok rızık olur!

3304. Vaktaki adam işitti, atı sattı; onun o horozu, köpeğin indinde sarı yüzlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3304. Adam işittiği vakit, atı sattı; onun o horozu, köpeğin yanında sarı yüzlü oldu.

O kimse atın öleceği haberini işitince, hemen atı sattı; horoz köpeğin yanında mahcup oldu; çünkü dediği gerçekleşmedi.

O kimse atın öleceği haberini işitince, hemen atı sattı; horoz köpeğin indinde mahcûb oldu; çünkü dediği vâki' olmadı.

3305. Diğer günde o horoz öylece ekmeği kaptı ve köpek onun üzerine dudağı açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3305. Diğer günde o horoz öylece ekmeği kaptı ve köpek onun üzerine dudağını açtı.

Başka bir günde o horoz yine öylece silkilen ekmeği kaptı ve köpek horozun üzerine itiraz dudağını şöyle açtı:

Başka bir günde o horoz yine öylece silkilen ekmeği kaptı ve köpek horozun üzerine i'tirâz dudağını açtı şöyle:

3306. Ki: "Ey aldatıcı horoz! Nice bir bu yalan, zalimsin ve kâzibsin ve nûrsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3306. Ki: "Ey aldatıcı horoz! Ne zamana kadar bu yalan, zalimsin ve yalancısın ve ışıksın!

"İşve", aldatma demektir ve "işve-dih", aldatıcı anlamındadır. "Fürûğ", parlaklık ve ışık demektir.

"İşve", aldatma demek olup "işve-dih", aldatıcı ma'nâsınadır. “Fürûğ", pertev ve ziyâ demektir.

3307. "Ölür dediğin at nerededir? Yıldız söyleyici kör, doğrudan mahrumsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3307. "Ölür dediğin at nerededir? Yıldız söyleyici kör, doğrudan mahrumsun!"

"Hani at ölecekti de, köpeklere bayram olacaktı? Senin bu haberin, körün gökteki yıldızdan bahsetmesine benzer. Doğruluktan mahrumsun; sözlerinin hepsi yalandır!"

"Haniya at ölecekti de, köpeklere bayram olacaktı? Senin bu haberin, körün gökteki yıldızdan bahsetmesine benzer. Doğruluktan mahrûmsun; sözlerinin hepsi yalandır!"

3308. O haberli olan horoz ona dedi ki: "Onun atı başka yerde öldü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3308. O haberli horoz ona dedi ki: "Onun atı başka yerde öldü."

3309. "Atı sattı ve o ziyandan sıçradı; o ziyanı o, başkalarına attı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3309. "Atı sattı ve o zarardan sıçradı; o zararı o, başkalarına attı."

3310. "Fakat yarın onun katırı ölür, o ni'met ancak köpeklere mahsûs olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3310. "Fakat yarın onun katırı ölür, o nimet ancak köpeklere özgü olur."

3311. O harîs çabuk katırı sattı; o demde gamdan ve ziyandan necât buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3311. O hırslı kişi çabuk katırı sattı; o anda gamdan ve zarardan kurtuldu.

3312. Üçüncü gün köpek o horoza dedi: "Ey yalancıların davullu dümbelekli beyi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3312. Üçüncü gün köpek o horoza dedi: "Ey yalancıların davullu dümbelekli beyi!"

3313. Dedi: "O acele katırı sattı; fakat yarın onun kölesi musab gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3313. Dedi: "O acele katırı sattı; fakat yarın onun kölesi musab gelir."

"Musab", ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç), "musibete uğramış gelir" demektir. Yani "Yarın onun kölesinin başına musibet gelir ve ölür" anlamındadır.

"Musâb", ism-i mef'ûldür, "musîbetlenmiş gelir" demektir. Ya'ni "Yarın onun kölesinin başına musîbet gelir ve ölür" ma'nâsınadır.

3314. "Onun kölesi öldüğü vakit, akrabâsı köpeklere ve dilencilere ekmekler dökerler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3314. Onun kölesi öldüğü zaman, akrabaları köpeklere ve dilencilere ekmekler dağıtırlar.

3315. Bunu işitti ve o kölesini sattı; ziyandan kurtuldu ve yüzü parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3315. Bunu işitti ve o kölesini sattı; ziyandan kurtuldu ve yüzü parladı.

Kölesini satıp, ziyandan kurtulduğu için, keyfinden ve sevincinden yüzü parladı ve güler yüzlü oldu.

Kölesini satıp, ziyândan kurtulduğu için, keyfinden ve meserretinden yüzü parladı ve beşûş oldu.

3316. "Ben zamânede üç vak'adan kurtuldum!" diye şükürler ve şadilikler ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3316. "Ben bu zamanda üç olaydan kurtuldum!" diye şükürler ve sevinçler ederdi.

3317. "Kuşun ve köpeğin dilini öğrendiğim için, sû'-i kazanın gözünü diktim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3317. "Kuşun ve köpeğin dilini öğrendiğim için, kötü kazanın gözünü diktim."

"Horozun ve köpeğin dillerini öğrendiğime ne kadar iyi ettim; üzerime yönelen üç kötü kazanın gözlerini diktim ve kapadım ve kendimi zarardan kurtardım."

"Horozun ve köpeğin dillerini öğrendiğime ne kadar iyi ettim; üzerime müteveccih olan üç fenâ kazânın gözlerini diktim ve kapadım ve kendimi zarardan kurtardım."

3318. O mahrum olan köpek diğer günde dedi ki: "Ey herze çiğneyici horoz, tek ve çift nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3318. O mahrum olan köpek diğer günde dedi ki: "Ey herze çiğneyici horoz, tek ve çift nerede?"

"Jâj", herze, hezeyan ve boş söz anlamlarındadır. "Hâ", "hâyîden" (çiğnemek) mastarından emir kipi olup "jaj-ha", birleşik sıfattır; herze çiğneyici ve hezeyancı anlamına gelir. "Tâk ve cüft", Türkçede "tek, çift" demek olup, burada türlü türlü vaatlerden kinayedir. Yani köpek dedi ki: "Ey hezeyancı horoz, hani senin türlü türlü vaatlerin nereye gitti? Hiçbiri gerçekleşmedi!"

"Jâj", herze ve hezeyân ve beyhûde ma'nâlarınadır. “Hà”, “hâyîden" masdarından emr-i hâzır olup “jaj-ha", vasf-ı terkîbîdir; herze çiğneyici ve hezeyancı ma'nâsına gelir. "Tâk ve cüft", Türkçe'de "tek, çift" demek olup, burada türlü türlü vaadlerden kinâyedir. Ya'ni köpek dedi ki: "Ey hezeyancı horoz, hani senin türlü türlü vaadlerin nereye gitti? Hiç birisi vâki' olmadı!"

## O üç va'de de yalan olması sebebiyle, horozun köpek indinde hacîl olması

3319. Nice bir, nihayet nice bir, senin yalanın ve mekrin! Senin yuvandan muhakkak yalanın gayri uçmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3319. Ne zamana kadar, nihayet ne zamana kadar senin yalanın ve mekrin! Senin yuvan muhakkak yalandan başkasını uçurmaz!

Köpek horoza der ki: "Ey horoz, senin yalanın ve mekrin ne zamana kadar, nihayet ne zamana kadar devam edecektir. Senin kalbinin yuvasından, muhakkak yalandan başka bir şey uçmaz; yani fikrin ve sözün ancak yalandan ibarettir."

Köpek horoza der ki: "Ey horoz, senin yalanın ve mekrin nice bir nihâyet, nice bir devam edecektir. Senin kalbinin yuvasından, muhakkak yalandan başka bir şey uçmaz; ya'ni fikrin ve kelâmın ancak yalandan ibârettir."

3320. Dedi: "Haşa, benden ve benim cinsimden ki, yalana mensub olmaktan [3330] imtihan olunmuş olalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3320. Dedi: "Haşa, benden ve benim cinsimden ki, yalana mensup olmaktan [3330] imtihan olunmuş olalım!"

"Hâşâ", tenzih (eksikliklerden arındırma) kelimesidir. Yani "Ben horozum ve horoz cinsi yalandan münezzehtir; biz yalancılık yönünden imtihan olunmuş değiliz."

"Hâşâ", kelime-i tenzîhiyyedir. Ya'ni "Ben horozum ve horoz cinsi yalandan münezzehdir; biz yalancılık cihetinden imtihân olunmuş değiliz."

3321. Biz horozlar, müezzin gibi doğru söyleyiciyiz; hem de güneşin rakibi ve vakit arayıcısıyız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3321. Biz horozlar, müezzin gibi doğru söyleyiciyiz; hem de güneşin rakibi ve vakit arayıcısıyız.

"Rakîb", gözcü ve bekçi anlamındadır. "Biz horozlar, müezzinler gibi namaz vakitlerinin geldiğini ötmek suretiyle ilan ederiz ve bu ötüşümüz tam vaktinde gerçekleşir. Özellikle sabah vakitlerinde güneşin doğuşunun bekçisiyiz. Ve sabah namazı vaktinin arayıcısıyız; bu sebeple bizden yalan çıkmaz." Bu şerefli beyitte "Horoza sövmeyiniz, çünkü o sizi namaza uyandırır" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

"Rakîb", nigâhbân ve bekçi ve gözcü ma'nâsınadır. "Biz horozlar müezzinler gibi namaz vakitlerinin geldiğini ötmek sûretiyle i'lân ederiz ve bu ötüşümüz tam vaktinde vâki' olur. Husûsiyle sabah vakitlerinde güneşin tulû'unun bekçisiyiz. Ve sabah namazı vaktinin arayıcısıyız; binâenaleyh bizden yalan sâdır olmaz." Bu beyt-i şerîfde لا تسبوا الديك فانه يوقظكم للصلوة ya'ni "Horoza söğmeyiniz, zîrâ o sizi namaza uyandırır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

3322. Eğer bizim üzerimize bir leğeni baş aşağı etsen, içeriden güneşin bekçisiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3322. Eğer bizim üzerimize bir leğeni baş aşağı etsen, içeriden güneşin bekçisiyiz.

"Eğer bizim üzerimize bir leğeni baş aşağı kapatsan ve bizi bir tekne altına hapsedip, karanlık bir yerde bıraksan, biz o hapsin içinden güneşin bekçisi olup vaktimiz gelince, yine öteriz, asla vaktimizi şaşırmayız."

"Eğer bizim üzerimize bir leğeni baş aşağı kapatsan ve bizi bir tekne altına habs edip, karanlık bir yerde bıraksan, biz o habsin içinden güneşin bekçisi olup vaktimiz gelince, yine öteriz, asla vaktimizi şaşırmayız."

3323. Evliyâ güneşin bekçisidirler; beşer içinde esrar-ı Huda'dan âgahdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3323. Evliyalar güneşin bekçileridirler; insanlar içinde Allah'ın sırlarından haberdardırlar.

"Güneş"ten kastedilen, göklerin ve yerin nuru olan "hakikat güneşi"dir ve o da Allah'ın Zâtı'dır. Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), horozların hallerinden, Allah'ın velîlerinin hallerine geçerek şöyle buyururlar: "Allah'ın velîleri, Allah'ın Zâtı'nın gözcüsüdürler; insanlık mertebesinde Allah'ın sırlarından haberdardırlar." Çünkü insan, her şeyi kapsayan bir hakikattir ve insân-ı kâmilin vakıf olduğu ilâhî sırlar ve Rabbanî bilgiler hiçbir yaratılmışa nasip değildir.

"Güneş"ten murâd, nûr-ı semâvât ve arz olan "hakîkat güneşi"dir ve o da Zât-ı Hak'dır. Hz. Pîr, horozların ahvâlinden, evliyâ-yı Hakk'ın ahvâline intikāl edip buyururlar ki: "Allah'ın velîleri, Zât-ı Hakk'ın gözcüsüdürler; beşer mertebesinde Hakk'ın sırlarından âgâhdır." Zîrâ beşer hakîkat-ı câmiadır ve insân-ı kâmilin vakıf olduğu esrâr-ı ilâhiyye ve maarif-i rabbâniyye hiçbir mahlûka müyesser değildir.

3324. "Bizim aslımızı Hak, ezandan dolayı, cehâzda âdemîye hediye verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3324. "Bizim aslımızı Hak, ezandan dolayı, cehâzda âdemîye hediye verdi."

"Cehâz", "cîm" harfinin üstünlü okunmasıyla, büyük gemi, gelin veya ölü veya diğer işler için tertip ve hazırlık anlamındadır; ve devenin palanına da derler. "Cehîz", bu kelimenin imâle olunmuş (uzatılarak okunmuş) şeklidir. Ve burada tertip ve hazırlık anlamını vermek uygundur. Yani "Yüce Allah insanı ilâhî suretler mertebesinden, bu yoğunluk âlemine ve dış varlık âlemine gönderirken icra buyurduğu tertibat içinde, bizim aslımızı ve hakikatimizi, namaz vakitlerini haber vermek için o insana hediye olarak ihsan buyurdu." Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) noksan nefisler arasında bir Hak hediyesi olduğuna işaret buyrulur.

"Cehâz", "cîm”in fethi ile büyük gemi, gelin veyâ mevtâ veyâ sâir umûr için tertîb ve hazırlık ma'nâsınadır; ve devenin palanına da derler. "Cehîz", bu kelimenin imâle olunmuş sûretidir. Ve burada tertîb ve hazırlık ma'nâsını vermek münasibdir. Ya'ni "Hak Teâlâ insanı suver-i ilmiyye mertebesinden, bu âlem-i kesâfete ve vücûd-1 hâricî âlemine gönderirken icrâ buyurduğu tertîbât içinde, bizim aslımızı ve hakîkatimizi, namaz vakitlerini ihbâr için o insana hediye olarak ihsân buyurdu." Bu beyt-i şerîfde, insân-ı kâmilin nüfûs-1 nâkısa arasında bir hediyye-i Hak olduğuna işâret buyrulur.

3325. "Eğer bizden ezanda vakitsiz bir sehv giderse, o bizim maktelimiz olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3325. "Eğer bizden ezanda vakitsiz bir yanılma meydana gelirse, o bizim ölüm yerimiz olur."

"Maktel" kelimesi, eğer masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) olursa, bizim öldürülmemizi gerektirir anlamına gelir; eğer ism-i mekân (yer ismi) olursa "öldürülme yeri" anlamına gelir. Hintli şârihlerden (açıklayıcılardan) bazıları ise "mîm" harfinin kesresiyle ["mıktel"] okuyarak, ism-i âlet (araç ismi) anlamına almışlardır. Yani "Vakitsiz ötmek, bir bıçak gibi bizim öldürme aracımız olur" demektir. Hangi şekilde olursa olsun, bu şerefli beyit Türkçe'de: "Vakitsiz öten horozun başını keserler" anlamını ifade eder.

"Maktel", masdar-ı mîmî olursa ma'nâ, bizim katlimizi mûcib demek olur; ve ism-i mekân olursa "mahall-i katl" ma'nâsına gelir. Ve Hind şârihlerinden ba'zıları "mîm”in kesriyle ["mıktel"], ism-i âlet ma'nâsına almışlardır. Ya'ni "Vakitsiz ötmek, bir bıçak gibi bizim âlet-i katlimiz olur" demektir. Herhangi sûret olursa olsun bu beyt-i şerîf Türkçe'de: "Vakitsiz öten horozun başını keserler" ma'nâsını beyân buyurur.

3326. "Vakitsiz "Hayye ale'l-felah" kelâmı, bizim kanımızı zelîl ve mübah eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3326. "Vakitsiz "Hayye ale'l-felah" sözü, bizim kanımızı zelil ve mübah eder."

Vakitsiz kurtuluşa ve necata davet hakkında söylediğimiz söz, bizim cinsimizin kanını zelil ve mübah eder; "Vakitsiz öttü, bu horoz uğursuzdur" diye başımızı keserler. Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kurtuluşa davet konusunda yatkınlıklara ve diğer hallere ve şartlara riayet ettiğine işaret vardır.

"Vakitsiz felâha ve necâta da'vet hakkında söylediğimiz söz, bizim cinsimizin kanını zelîl ve mübâh eder; "Vakitsiz öttü, bu horoz meş'ûmdur" diye başımızı keserler." Bu beyt-i şerîfde, insân-ı kâmilin felâha da'vet husûsunda isti'dâdâta ve sair ahvâl ve şerâita riâyet buyurduklarına işâret vardır.

3327. O kimse ki, galatdan ma'sûm ve pâk geldi, o ancak vahyin cânının horozu geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3327. O kimse ki, hatadan korunmuş ve temiz geldi, o ancak vahyin canının horozu geldi.

"Can"dan maksat, "Ruhu'l-Emîn" olan Hz. Cebrail'dir. "Vahy"den maksat, peygamberlere gönderilen ilahi vahiy; ve "horoz"dan maksat, Hz. Cebrail'in getirdiği vahyin lafzını harf ve ses ile, yaratılmışlar âlemine açıklayan ve tebliğ eden peygamberler ve onların varisleri olan kâmil evliya hazretleridir.

Yani "Horozlarda vakitsiz ötmek gibi hatalar ve yanlışlıklar meydana gelir ve bu hâl onların başlarının kesilmesine sebep olur; fakat canın vahyinin horozu olan peygamberler ve onların varisleri olan kâmil evliya, hatadan korunmuş, masum ve temiz olarak ortaya çıktılar. Hakk'a davet konusunda, asla horozlar gibi hata etmediler."

"Cân"dan murâd, "Rûhu'l-Emîn" olan Hz. Cibrîl'dir. "Vahy"den murâd, enbiyâya gönderilen vahy-i ilâhîdir; ve "horoz"dan murâd, Hz. Cibrîl'in getirdiği vahyin lafzını harf ve savt ile, âlem-i halka ızhâr ve tebliğ buyuran enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ hazarâtıdır.

Ya'ni "Horozlarda vakitsiz ötmek gibi galatlar ve yanlışlıklar vâki' olur ve bu hâl onların başlarının kesilmesine sebeb olur; fakat cânın vahyinin horozu olan enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ, galatdan mahfûz ve ma'sûm ve pâk olarak zâhir oldular. Hakk'a da'vet hususunda, aslâ horozlar gibi hatâ etmediler."

3328. Onun o kölesi müşteri indinde öldü. O, bir baştan bir başa müşterinin ziyanı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3328. Onun o kölesi müşteri nezdinde öldü. O, baştan başa müşterinin zararı oldu.

O efendinin o satılan kölesi müşteri nezdinde öldü. O ölen köle baştan başa müşterinin zararı oldu. Yani müşteri bir kere kölenin bedelini verip satın aldı, ikinci olarak köle öldü; cenazesini hazırlamak ve kaldırmak için de masraf yaptı.

"O efendinin o satılan kölesi müşteri nezdinde öldü. O ölen köle bir baştan bir başa müşterinin ziyânı oldu." Ya'ni müşteri bir kere kölenin bedelini verip satın aldı, sâniyen köle öldü; cenâzesini hazırlamak ve kaldırmak için de masraf yaptı.

3329. O malını kaçırdı ve fakat kendi kanını döktü, iyi anla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3329. O malını kaçırdı ve fakat kendi kanını döktü, iyi anla!

O efendi malını kaçırdı ve başkalarını zarara soktu; ve fakat bu muamelesiyle sonuçta kendi kanını döktü. Bunu iyi anla da ibret al!

O efendi malını kaçırdı ve başkalarını zarara soktu; ve fakat bu muâmele-siyle binnetîce kendi kanını döktü. Bunu iyi anla da ibret al!

3330. Bir ziyan, ziyanların def'i olurdu; bizim cismimiz ve malımız, canlara [3340] fedâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3330. Bir ziyan, ziyanların def'i olurdu; bizim cismimiz ve malımız, canlara fedâdır.

"O kimseye isabet edecek bir ziyan, başına gelecek birçok ziyanın def edilmesine sebep olurdu. Nasıl ki bizim bedenimiz ve malımız canlarımıza fedâ olur." Canın korunması için mal harcanması bilinen bir şeydir. Bedenin cana fedâ olması şudur ki, ruhlarını arındırma gayretinde olan kimseler, bedenlerinin rahatını fedâ edip türlü riyâzât ve zorluklar çekerler ve bedenlerinin kayıtlarında olmazlar ve bu hususta ölümden bile korkmazlar.

“O kimseye isabet edecek bir ziyân, başına gelecek müteaddid ziyânların def'ine sebeb olurdu. Nitekim bizim cismimiz ve malımız canlarımıza fedâ olur.” Canın muhafazası için mal sarfı ma'lûmdur. Cismin cana fedâ olması budur ki, rûhlarını tasfiye kaydında olan kimseler, cisimlerinin rahatlarını fedâ edip türlü riyâzetler ve meşakkatler çekerler ve cisimlerinin kaydında olmazlar ve bu husûsta ölümden bile korkmazlar.

3331. Şahların indinde siyâset-güsterlikde sen malı verirsin ve başı satın alırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3331. Şahların yanında siyaset gütmede sen malı verirsin ve başı satın alırsın.

Milletlerini mutlakiyetle idare eden şahların ve hükümdarların yanında, işleri yönetme ve maslahatı idare etme hususunda, sen onların gönüllerini kazanmak ve bu sebeple başını satın almak için malını verirsin ve onların uğruna feda edersin.

Milletlerini mutlakıyetle idâre eden şâhların ve hükümdarların indinde, siyâset-i umûr ve idâre-i maslahat hususunda, sen onların gönüllerini kazanmak ve binâenaleyh başını satın almak için malını verirsin ve onların uğruna fedâ edersin.

3332. Kazâda niçin acemi oldun? Dâverden malı kaçırırsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3332. Kazâda niçin acemi oldun? Hüküm sahibinden malı kaçırırsın!

"A'cemî", cahil ve acemi kimse; "dâver", hüküm sahibi olan kimse demektir. Yani "Görünen âlemde hüküm sahibi olan mecazî padişahların ve hükümdarların önünde, işleri idare ederek başını kurtarmak için malını feda ettiğin halde, ilâhî kazâ önünde niçin cahil ve acemi oldun da, hakikî hâkim olan Hak'tan malını kaçırıyorsun?" Bu sebeple ilâhî kazâ önünde de malını feda etmekten kaçmamalıdır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte الصدقة تدفع سبعين نوعا من انواع البلايا yani "Sadaka, belâ çeşitlerinden yetmiş tür belâyı def eder" buyrulmuştur.

“A'cemî”, câhil ve acemi kimse; “dâver”, hüküm sâhibi olan kimse. Ya'ni “Âlem-i sûretde hüküm sâhibleri olan mecâzî pâdişahların ve hükümdârların önünde, idâre-i maslahat ile başını kurtarmak için malını fedâ ettiğin halde, kazâ-yı ilâhînin önünde niçin câhil ve acemi oldun da, hâkim-i hakîkî olan Hak'dan malını kaçırıyorsun.” Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî önünde de malını fedâ etmekten kaçmamalıdır. Nitekim hadîs-i şerîfde الصدقة تدفع سبعين نوعا من انواع البلايا ya'ni “Sadaka, envâ'-ı belâyâdan yetmiş nevi' belâyı def eder” buyrulmuştur.

## Horozun efendinin ölümünden haber vermesi

3333. "Fakat yarın muhakkak o ölecektir; vârisi nâle içinde öküzü öldürecektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3333. "Fakat yarın muhakkak o ölecektir; vârisi nâle içinde öküzü öldürecektir."

"Hanîn", arzu ve çok ağlama ve inleme anlamlarındadır. Yani "Horoz köpeğe dedi ki: "Efendi zararları başkalarına yükledi ama, yarın muhakkak kendisi ölecektir ve onun vârisi ağlaya ağlaya onun ruhu için öküz kurban edecektir."

“Hanîn”, arzûmendlik ve çokluk ağlama ve nâle ma'nâlarınadır. Ya'ni "Horoz köpeğe dedi ki: "Efendi zararları başkalarına yükledi ammâ, yarın muhakkak kendisi ölecektir ve onun vârisi ağlaya ağlaya onun rûhu için öküz kurban edecektir."

3334. "Ev sahibi yarınki gün ölüp gidecektir; işte sana azîm gıda erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3334. "Ev sahibi yarınki gün ölüp gidecektir; işte sana büyük gıda erişti."

3335. "Ekmek parçalarını ve sofra artığını ve taâmı, hâs ve âm, mahalle ortasında bulur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3335. "Ekmek parçalarını ve sofra artığını ve yiyeceği, özel ve genel, mahalle ortasında bulur."

"Lâleng", yemek kaplarında kalan artık anlamına gelir. Yani "Ev sahibinin ruhu için yemekler pişirilecek ve özel ve genel herkese yedirilecektir ve birçok ekmek parçası, sofra artığı ve yiyecek köpeklere dökülecektir."

"Lâleng", yemek kaplarında kalan artık ma'nâsınadır. Ya'ni "Hâne sahibinin ruhu için yemekler pişecek ve hâss ve âmma yedirilecektir ve birçok ekmek parçaları, sofra artıkları ve taâmlar köpeklere dökülecektir."

3336. "Kurbana mensûb öküzü ve latîf ekmekleri, köpekler ve dilenciler üzere acele döker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3336. "Kurbana ait öküzü ve latîf ekmekleri, köpekler ve dilenciler üzerine acele döker."

"Tünük" kelimesi, iki ötre ve Arapça "kâf" harfiyle, ince, az, nâzik ve latîf anlamlarındadır. (Medârü'l-Lügāt, Bahar-ı Acem ve Gıyâsü'l-Lügāt). Ve "Sebük" kelimesi, "sîn" harfinin üstünü ve "ba" harfinin ötresiyle, hafif, çevik, atik, bağıntısız, acele ve çabuk anlamlarına gelir. Gıyâsü'l-Lügat'ın açıklamasına göre, halk ağzına göre "sîn" ve "bâ" harflerinin ötreleriyle ["sübük"]; İranlıların lehçesine göre ise, ilk harfin üstünü ve ikinci harfin ötresiyle telaffuz edilir. Yani "Kurban ettikleri öküzü ve latîf ekmekleri efendinin vârisi, onun ruhu için köpeklere ve dilencilere acele döker."

"Tünük", zammeteyn ve "kâf-ı Arabî" ile, ince ve az ve nâzik ve latîf ma'nâlarınadır. (Medârü'l-Lügāt, Bahar-ı Acem ve Gıyâsü'l-Lügāt). Ve "Sebük", "sîn"in fethi ve "ba"nın zammı ile, hafif ve çüst ü çâlâk ve bî-taalluk ve ta'cîl ve şitâb ma'nâlarına gelir. Gıyâsü'l-Lügat'ın beyânına göre, lehce-i âmme[ye] göre "sîn"in ve “bâ”nın zammeleriyle ["sübük"]; ve ehl-i Îran leh- çesine göre, feth-i evvel ve zamm-ı sânî ile telaffuz olunur. Ya'ni "Kurban et-tikleri öküzü ve latîf ekmekleri efendinin vârisi, onun ruhu için köpeklere ve dilencilere acele döker."

3337. Atın ve katırın ölümü ve kölenin ölümü, bu mağrûr hamın kazasını döndürücü idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3337. Atın ve katırın ölümü ve kölenin ölümü, bu mağrur hamın kazasını döndürücü idi.

Bu mağrur hamın üç çeşit malının telef olması, kendisinin başına gelecek olan ilahi kazayı değiştirecek idi.

"Bu mağrûr hamın üç nevi' malının telef olması, kendisinin başına gele-cek olan kazâ-yı ilâhîyi tebdîl edecek idi."

3338. Malın ziyanından ve onun derdinden kaçtı; malı ziyade etti, kendi ka-nını döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3338. Malın ziyan olmasından ve onun derdinden kaçtı; malı çoğalttı, kendi kanını döktü.

3339. Dervişlerin bu riyazetleri ne içindir? Zîrâ o belâ-yı ten cânların bekāsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3339. Dervişlerin bu riyâzâtları ne içindir? Çünkü o ten belası canların bekâsıdır.

Dervişler türlü türlü riyâzâtlar (nefsî perhizler) ile cisimlerini hırpalarlar; bu niçindir bilir misin? Çünkü o tenin belası ve cismin cefası, ruhun bekâsına (kalıcılığına) sebeptir. Yani cismin hükümleri geçersiz ve ruhun hükümleri geçerli olmak içindir.

Dervişler türlü türlü riyâzetler ile cisimlerini hırpalarlar; bu niçindir bilir misin? Çünkü o tenin belâsı ve cismin cefâsı, rûhun bekāsına sebebdir. Ya'ni cismin ahkâmı muattal ve rûhun ahkâmı cârî olmak içindir.

3340. Bir sâlik kendi bekāsını bulmadıkça, teni nasıl bir sakîm ve hâlik eder? [3350]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3340. Bir sâlik kendi bekasını bulmadıkça, bedeni nasıl bir hasta ve helak edici olur?

Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu), kendi zâtının bekasını (kalıcılığını) bulduğu için, bedenini riyâzâtlar (nefsî perhizler) ile hırpalar. Eğer böyle bir fayda bulmamış olsa, bedenini nasıl hasta ve helak eder?

Hak yolunun sâliki, kendi zâtının bekāsını bulduğu için, cismini riyâzet-ler ile hırpalar. Eğer böyle bir menfaat bulmamış olsa, cismini nasıl ma'lûl ve helâk eder?

3341. Onun cânı, verilmişe bedel görmedikçe, el ne vakit îsâr ile ve amelle ha-reket eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3341. Onun canı, verilmişe karşılık bir bedel görmedikçe, el ne zaman fedakârlıkla ve amelle hareket eder?

"Îsâr" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada "vermek", başkasının hazzını kendi hazzına tercih etmektir. Yani "Fedakârlık ve amel garazsız değildir. Bu sebeple elin canı ve manası, verdiği şeye ve yaptığı amele karşılık bir bedel düşünmedikçe ve fikrinde bu bedeli görmedikçe, asla fedakârlıkla ve amelle hareket etmez."

"Îsâr", kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada âtâ vermek, başkasının hazzını, kendi hazzı üzerine ihtiyâr etmektir. Ya'ni "Îsâr ve amel garazsız de-ğildir. Binâenaleyh elin canı ve ma'nâsı verdiği şeye ve yaptığı amele mukābil bir bedel teemmül etmedikçe ve fikrinde bu bedeli görmedikçe, aslâ îsâr ile ve amel ile hareket etmez."

3342. O ki fâideler ümîdi olmaksızın verir; o Huda'dır, o Huda'dır, o Huda'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3342. O ki faydalar ümidi olmaksızın verir; o Huda'dır, o Huda'dır, o Huda'dır.

İkinci mısrada üç defa tekrarlanan cümle, ilâhî bağışın fayda ve karşılık mukabilinde meydana gelmediğini pekiştirmek ve doğrulamak içindir. Ve bir de yaratılışın, "ferdiyyet-i selâsiyye" (üçlü ferdiyet) üzerine meydana geldiğine işarettir.

Mısra'-ı sânîde üç def'a tekrâr eden cümle, atâ-yı ilâhînin fâide ve ivaz mukābilinde vâki' olmadığı te'kîd ve te'yîd içindir. Ve bir de tekvînin, "ferdiyyet-i selâsiyye" üzerine vâki' olduğuna işarettir.

3343. Yâhud Hakk'ın huyunu tutan Hakk'ın velîsidir. Nûr oldu ve mutlakın tâbişini tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3343. Ya da Hakk'ın huyunu tutan, Hakk'ın velîsidir. Nûr oldu ve mutlakın tâbişini tuttu.

Ya da fayda ve karşılık beklemeden veren kimse, "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın" hadîs-i şerîfine mazhar olup, Hakk'ın huyunu tutan, Hakk'ın velîsidir; çünkü o kâmil velî, kendi sıfatını Hakk'ın sıfatında yok edip nûr oldu ve Hakk'ın mutlak varlığının nûruyla aydınlandı.

Yâhud fâide ve bedel mukābilinde vermeyen kimse تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" hadîs-i şerîfine mazhar olup, Hakk'ın huyunu tutan Hakk'ın velîsidir; zîrâ o veliyy-i kâmil, kendi sıfatını, Hakk'ın sıfatında fânî kılıp nûr oldu ve vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın nûruyla münevver oldu.

3344. Zîrâ O ganîdir ve O'ndan başkası hep fakîrdir; bir fakîr ne vakit bedelsiz "Al!" der?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3344. Çünkü O ganîdir ve O'ndan başkası hep fakîrdir; bir fakîr ne zaman bedelsiz "Al!" der?

Çünkü Hak ve O'nun halifesi olan insân-ı kâmil (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi) ganîdir ve Hak'tan ve O'nun halifesinden başkası hep fakîrdir ve muhtaçtır. Fakîr ve muhtaç olan bir kimse, bedelini almaksızın, elindeki bir şeyi ne zaman birisine "Al!" diye verir?

Zîrâ Hak ve O'nun müstahlefi olan veliyy-i kâmil ganîdir ve Hak'dan ve O'nun halîfesinden başkası hep fakîrdir ve muhtaçdır. Bir fakîr ve muhtâç olan kimse, bedelini almaksızın, elindeki bir şeyi ne vakit birisine "Al!" diye verir?

3345. Bir çocuk elma olduğunu görmedikçe, o kokmuş soğanı elinden vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3345. Bir çocuk elma olduğunu görmedikçe, o kokmuş soğanı elinden vermez.

Yani bir çocuk, elma karşılığında elindeki kokmuş soğanı feda edip verir.

Ya'ni bir çocuk elma mukābilinde elindeki kokmuş soğanı fedâ edip, verir.

3346. Bu pazar hep, bu garaz içindir; dükkânlar üzerinde ivaz kokusu üzere oturmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3346. Bu pazar hep, bu garaz içindir; dükkânlar üzerinde ivaz kokusu üzere oturmuş.

Bu dünya pazarı hep bu ivaz (karşılık) için, yani alıp-verme için kurulmuştur; bu pazarın halkı dükkânları olan cisimler üzerinde hep ivaz ve bedel (karşılık) kokusu üzere oturmuşlardır. Sadaka verirse, bire on gelecek diye verir; amel ederse karşılığında cennete nail olacağım diye amel eder. "Şeste", "nişeste"nin kısaltılmışıdır.

"Bu dünyâ pazarı hep bu ivaz için, ya'ni alıp-verme için kurulmuştur; bu pazarın halkı dükkânları olan cisimler üzerinde hep ivaz ve bedel kokusu üzere oturmuşlardır." Sadaka verirse, bire on gelecek diye verir; amel ederse mukābilinde cennete nâil olacağım diye amel eder. ""Şeste", "nişeste”nin muhaffifidir.

3347. Yüz güzel meta'ı arz ederler, gönül içinde ivazlar dokurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3347. Yüz güzel metayı arz ederler, gönül içinde karşılıklar dokurlar.

Bu fânilik dükkânında, insanlar birbirlerine yüz türlü güzel meta (mal) gösterirler; oysa gönüllerinin içinde o metalar karşılığında bir karşılığa ve bedele ulaşma fikrini dokurlar.

Bu dükkân-ı fenâda, halk birbirlerine yüz türlü güzel metâ'lar gösterirler; halbuki gönüllerinin içinde o metâ'lar mukābilinde ivaza ve bedele nâiliyyet fikrini dokurlar.

3348. Ey dîn adamı, bir selâm işitmezsin ki, nihayet o senin yenini tutmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3348. Ey din adamı, bir selâm işitmezsin ki, sonunda o senin yenini tutmasın.

"Ey din adamı, bu halkın sana selâm vermesi, günün birinde senden bir menfaat umuduyla senin yenini tutmak içindir." Gerçekten de böyle olduğu çok kereler meydana gelmiş ve tecrübe de edilmiştir. Seninle yeni tanışan bir adam, birkaç gün sonra ya "Benim şu işimi görüver" yahut "Bana birkaç kuruş borç ver" diye başvuruyor. Hâlbuki onun işini görmek için şuna buna yüz suyu dökmek lâzım geliyor. Nasıl ki Hz. Pîr efendimize de yüce zamanlarında bu gibi başvurular meydana geldiği bir gazellerindeki şu şerefli beyitten anlaşılıyor: "Yıldızların kâsesinden ve feleğin sofrasından uzağım ve müstağnîyim; dilenci yüzlüler için ben, şunun bunun kapısında çokluk kâseler sıyırmışım ve dalkavukluk etmişimdir.

"Ey dîn adamı, bu halkın sana selâm vermesi, günün birinde senden bir menfaat ümîdiyle senin yenini tutmak içindir." Filhakîka da böyle olduğu çok kereler vâki' olmuş ve tecrübe de edilmiştir. Seninle yeni muârefe peydâ eden bir adam, birkaç gün sonra ya "Benim şu işimi görüver" veyâhud "Bana bir-kaç kuruş ikrâz et" diye mürâcaât ediyor. Halbuki onun işini görmek için şu-na, buna yüz suyu dökmek lâzım geliyor. Nitekim Hz. Pîr efendimize de za-mân-ı âlîlerinde bu gibi mürâcaâtlar vâki' olduğu bir gazellerindeki şu beyt-i şerîfden anlaşılıyor: "Yıldızların kâsesinden ve feleğin sofrasından fâriğim ve müstağnîyim; dilenci yüzlüler için ben, şunun bunun kapısında çokluk kâseler sıyırmışım ve dalkavukluk etmişimdir.

3349. Ey birader, ben hâss ve âmdan tama'sız bir selâm işitmemişim ve's-selâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3349. Ey kardeş, ben özel ve genelden tamahsız bir selâm işitmedim ve's-selâm!

Dünya ehlinin özel ve genelinden selâm verenlerin hepsi, bir menfaat elde etme düşüncesiyle selâm veriyorlar.

Ehl-i dünyanın havâssından ve avâmından selâm verenlerin hepsi, bir menfaat istihsâli fikriyle selâm veriyorlar.

3350. Selâm-ı Hakk'ın gayri. Sen âgâh ol, ev ev ve yer yer, mahalle mahal-le onu ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3350. Hakk'ın selâmından başkası. Sen uyanık ol, ev ev ve yer yer, mahalle mahalle onu ara!

Bu şerefli beyitteki "Cüz selâm-ı Hak" (Hakk'ın selâmından başkası) yukarıdaki beytin istisnasıdır. Yani, "Ey kardeş, havas ve avamdan (seçkin ve sıradan insanlardan) tamahsız selâm işitmedim; tamahsız selâm ancak Hakk'ın selâmıdır. Bu sebeple sen ev ev ve yer yer, mahalle mahalle o Hakk'ın selâmını ara ve iste," demek olur. Hakk'ın selâmı ne olduğu ilerideki beyitlerde açıklanır.

Bu beyt-i şerîfdeki "Cüz selâm-ı Hak" yukarıki beytin istisnâsıdır. Ya'ni, "Ey birâder havâs ve avâmdan tama'sız selâm işitmedim; tama'sız selâm ancak selâm-ı Hak'dır. Binâenaleyh sen ev ev ve yer yer, mahalle mahalle o Hakk'ın selâmını ara ve iste," demek olur. Hakk'ın selâmı ne olduğu âtîdeki beyitlerde îzâh buyurulur.

3351. Hoş-meşâm olan âdemînin ağzından hem Hakk'ın haberini, hem selamını işittim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3351. Güzel koku alan insanın ağzından hem Hakk'ın haberini, hem selamını işittim.

"Meşâmm", "meşemm" kelimesinin çoğulu olup burunlar ve koku alınacak yerler demektir ve "meşemm" yer ismidir. Yani "Manevî burunları latif olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyaların ağızlarından hem Hakk'ın haberini ve hem de selamını işittim." Ve onların mübarek ağızları ilahi hakikatleri ve rabbani sırları hiçbir menfaat gözetmeyerek bolca verdiler; ve "Esselamu aleyküm" diye Hakk'ın selamını verdikleri zaman, fayda ümidiyle vermediler.

"Meşâmm", "meşemm" kelimesinin cem'i olup burunlar ve koku alacak mahaller demektir ve "meşemm" ism-i mekândır. Ya'ni "Meşâmm-ı ma'nevîleri latîf olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın ağızlarından hem Hakk'ın haberini ve hem de selâmını işittim." Ve onların mübarek ağızları hakāyık-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyyeyi hiçbir menfaat gözetmiyerek ibzâl buyurdular; ve "Esselâmu aleyküm" diye Hakk'ın selâmını verdikleri vakit, fâide ümîdi ile vermediler.

3352. Ve bâkîlerin bu selâmını onun kokusu üzerine pek hoş olarak gönül ile candan dinlerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3352. Ve diğerlerinin bu selâmını onun kokusu üzerine pek hoş olarak gönül ile candan dinlerim.

"Nûşem", "niyûşîden" masdarından muzâri'-i mütekellim vahdedir (birinci tekil şahıs geniş zaman çekimi) ve dinlemek anlamına gelen "şenîden" masdarının eş anlamlısıdır. "Peygamberler ve evliya dışındaki mümin kişilerin verdikleri selâmı, ancak Hak selâmının kokusu üzerine pek hoş ve gönül ile candan dinlerim." Eğer o Hak selâmının kokusu olmasa, onların menfaat kastıyla verdikleri selâm dinlenecek şeylerden değildir.

“Nûşem”, “niyûşîden" masdarından muzâri'-i mütekellim vahdedir ve dinlemek ma'nâsına olan “şenîden" masdarının murâdifidir. "Enbiyâ ve evliyânın gayri olan mü'min kimselerin verdikleri selâmı, ancak Hak selâmının kokusu üzerine pek hoş ve gönül ile candan dinlerim." Eğer o Hak selâmının kokusu olmasa, onların kasd-ı menfaat ile verdikleri selâm dinlenir şeylerden değildir.

3353. Ondan dolayı onun selâmı, Hakk'ın selâmı olmuştur ki, ateş kendi dûd-mânına vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3353. Ondan dolayı onun selâmı, Hakk'ın selâmı olmuştur ki, ateş kendi ocağına vurmuştur.

"Dûdmân", hânedân ve kabîle demektir. Yani "O bâkî müminlerin selâmı, ondan dolayı Hakk'ın selâmı olmuştur ki, müminler imanları sebebiyle onların tâbileri ve kabilesidir. Onların tevhid ateşi kendi hânedânı ve kabilesi olan müminlere vurmuştur. Bu sebeple o müminlerin selâmı dahi Hak'ın selâmı diye kabul olunur." Yahut anlam şöyle olur: "Hoş kokulu olan insanın selâmı, ondan dolayı Hak'ın selâmı olmuştur ki, tevhid ateşi, kendi kabilesi olan vücudunun nefsânî ve ruhanî olan kuvvetlerine vurmuştur ve hepsini yakmıştır; bu sebeple onun selâmı ve kelâmı Hakk'ın selâmı ve kelâmı olmuştur."

“Dûdmân”, hânedân ve kabîle demektir. Ya'ni "O bâkî mü'minlerin selâmı, ondan dolayı Hakk'ın selâmı olmuştur ki, mü'minler îmanları sebebiyle onların tevâbii ve kabîlesidir. On'arın ateş-i tevhîdi kendi hânedânı ve kabîlesi olan mü'minlere vurmuştur. Bu münasebetle o mü'minlerin selâmı dahi selâm-ı Hak diye kabûl olunur." Yâhud ma'na şöyle olur: "Hoş-meşâmm olan âdemînin selâmı, ondan dolayı selâm-ı Hak olmuştur ki, âteş-i tevhîd, kendi kabîlesi olan vücudunun nefsânî ve rûhânî olan kuvâsına vurmuştur ve hepsini yakmıştır; binâenaleyh onun selâmı ve kelâmı Hakk'ın selâmı ve kelâmı olmuştur."

3354. Ölmüştür, kendinden gitmiştir, Rabb'i ile diridir. O cihetden onun iki dudağında Hakk'ın esrarı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3354. Ölmüştür, kendinden gitmiştir, Rabbi ile diridir. O yönden onun iki dudağında Hakk'ın sırları olur.

O kâmil veli (Allah dostu), iradî ölüm (nefsin isteklerinden vazgeçme) ile ölmüştür; kendi varlığını terk edip gitmiştir. Varlığını Rabbine bırakmış ve kendisi O'nun varlığı ve hayatı ile diri olmuştur. Kısaca, kendisinin vehmedilmiş varlığından yakasını kurtarmıştır. Onların halleri aşağıdaki nazma (şiire) uygundur:

Nazmen tercüme: “Onlar ki rubûde-i elestir Bağlanmış ayağı derd evinde Kendinden o fânî, dostla bâkî Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd Tâ ahd-1 elestden o mestdir Can vermek için küşâde destdir Hayret ki o nîstdir ve hestdir Bâkîsi cihânda hod-perestdir.”

O veliyy-i kâmil mevt-i ihtiyârî ile ölmüştür; kendi varlığını terk edip gitmiştir. Varlığı Rabb'ine bırakmış ve kendisi O'nun varlığı ve hayâtı ile diri olmuştur. Velhâsıl kendinin vücûd-ı mevhûmundan yakasını kurtarmıştır. Onların halleri âtîdeki nazma muvâfıktır:

Nazmen tercüme: “Onlar ki rubûde-i elestir Bağlanmış ayağı derd evinde Kendinden o fânî, dostla bâkî Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd Tâ ahd-1 elestden o mestdir Can vermek için küşâde destdir Hayret ki o nîstdir ve hestdir Bâkîsi cihânda hod-perestdir.”

3355. Tenin riyazet içinde ölmesi, diriliktir; bu tenin renci ruh için bâkîlikdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3355. Tenin riyazet içinde ölmesi, diriliktir; bu tenin eziyeti ruh için bâkîliktir.

Zorlu riyâzât (nefsî perhizler) içinde tenin hükümlerinin işlevsiz kalması ve bedenin hükmen ölmesi, hakikatte diriliktir; çünkü bedenin ve nefsin sıfatı ve tesirleri işlevsiz kalınca, ruhun sıfatı ve tesirleri ortaya çıkar. Bu sebeple bu tenin ve bedenin meşakkati, nefsin esiri olan ruh için bâkîlik olur.

Riyâzât-ı şâkka içinde ten ahkâmının muattal olması ve cismin hükmen ölmesi, hakîkatte diriliktir; zîrâ cismin ve nefsin sıfatı ve âsârı muattal olunca, rûhun sıfatı ve âsârı zahir olur. Binâenaleyh bu tenin ve cismin meşakkati, esîr-i nefs olan rûh için bâkîlik olur.

3356. O habîs olan adam, kulak komuş idi; o kendi horozundan o kelâmı işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3356. O habis adam kulak vermişti; o sözü kendi horozundan işitti.

O menfaatperest ve habis adam, hayvanların dilini öğrendikten sonra, kulak vermiş ve o sözü kendi horozundan işitmişti. Halbuki bu dili öğrenmek isterken, dinine faydası olması için ibret almayı konu edinmişti. Sonuçta dinini unuttu, malının derdine düştü.

O menfaat-perest ve habîs olan adam, hayvanât dilini öğrendikten sonra, kulak tutmuş ve kendi horozundan o kelâmı işitmiş idi. Halbuki bu dili öğrenmek isterken dînine fâidesi olmak için ibret almayı mevzû'-i bahs etmiş idi. Netîcede dînini unuttu, malının kaydına düştü.

## Kendi ölümünün haberini işittiği vakit o şahsın korku ile Mûsâ (a.s.) tarafına koşması

3357. Vaktāki bunları işitti, koşarak ve acele ve harâretle Mûsâ Kelîmullah'ın kapısına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3357. Bunları işittiği vakit, koşarak, aceleyle ve hararetle Musa Kelîmullah'ın kapısına gitti.

3358. O: "Ey Kelîm, bundan benim feryadıma yetiş!" diye korkudan yüzünü toprağa sürerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3358. O: "Ey Kelîm, bundan benim feryadıma yetiş!" diye korkudan yüzünü toprağa sürerdi.

Öleceğini horozdan haber alan o efendi: "Ey Kelîmullah, bu ölümden benim imdâdıma yetiş!" diye yalvarır ve korkusundan yüzünü topraklara sürerdi.

Öleceğini horozdan haber alan o efendi: "Ey Kelîmullah, bu ölümden benim imdâdıma yetiş!" diye yalvarır ve korkusundan yüzünü topraklara sürer idi.

3359. Dedi: "Git, kendini sat ve kurtul; çünkü usta olmuşsun, kuyudan sıçra!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3359. Dedi: "Git, kendini sat ve kurtul; çünkü usta olmuşsun, kuyudan sıçra!"

Mûsâ (a.s.) ona alaycı bir şekilde cevap olarak buyurdu ki: "Ey hilekâr efendi, git, şimdi de kendini sat ve ölüm musibetinden kurtul bakalım! Çünkü sen, öleceği satıp para kazanmakta usta olmuşsun. Kendin için de bir tedbir yap da, bu ölüm kuyusundan dışarıya sıçra!"

Mûsâ (a.s.) ona istihzâ tarîkıyle cevâben buyurdu ki: "Ey hîlekâr efendi, git, şimdi de kendini sat ve ölüm musîbetinden kurtul bakalım! Çünkü sen, öleceği satıp para kazanmakta usta olmuşsun. Kendin için de bir tedbîr yap da, bu ölüm kuyusundan dışarıya sıçra!"

3360. Sen müslümanlara ziyân at, keseyi ve kemerleri sen iki kat yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3360. Sen Müslümanlara zarar ver, keseyi ve kemerleri sen iki kat yap!

Müslümanlara verdiğin zarar karşılığında, keseni ve kemerlerini para ile iki kat doldur!

"Müslümanlara ettiğin ziyân mukābilinde, keseni ve kemerlerini para ile iki kat doldur!"

3361. Ben kerpiçin içinde bu kazâyı gördüm ki, sana ayînede ıyân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3361. Ben kerpiç içinde bu kazâyı gördüm ki, sana aynada açıkça belirdi.

"Kerpiç"ten kasıt, topraktan yaratılmış bedendir. "İçinden" kasıt, o bedenin iç yüzü olan hakikati ve sabit hakikatidir. Ve bu topraktan yaratılmış beden, o sabit hakikatin aynasıdır ki, onun halleri bu topraktan yaratılmış bedene yansır. Yani, "Ben senin topraktan yaratılmış bedeninin iç yüzü olan sabit hakikatinde bu ilahi kazâyı gördüm ki, sen o kazâyı, o sabit hakikatin aynası olan topraktan yaratılmış bedeninde ortaya çıktıktan sonra gördün ve bildin."

"Kerpiç"den murâd, cism-i hâkîdir. "İçinden" murâd, o cismin bâtını olan hakîkatı ve "ayn-ı sabite"sidir. Ve bu cism-i hâkî o ayn-ı sâbitenin âyînesidir ki, onun ahvâlî, bu cism-i hâkîye mün'akis olur. Ya'ni, "Ben senin cism-i hâkînin bâtını olan ayn-ı sâbitende bu kazâ-yı ilâhîyi gördüm ki, sen o kazâyı, o ayn-ı sâbitenin âyînesi olan cism-i hâkînde zuhûr ettikten sonra gördün ve bildin."

3362. Akıl ahiri kalbi ile evvel görür, ma'rifetden fakîr olan âhirde görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3362. Akıl, bir işin sonunu kalbiyle başlangıçta görür; marifetten (ilahi bilgiden) yoksun olan ise sonda görür.

"Mukıll", fakir ve az yapıcı anlamındadır. Yani "Akıl bir işi düşünüp taşınır ve o işin sonunu başlangıçta görür; fakat akıl ve ilahi bilgiden nasipsiz ve yoksun olan kimse, o işin sonucunu ancak meydana geldikten sonra görür." Ve sonucu kötü olduğu ortaya çıktıktan sonra onu def etme ve ortadan kaldırma çaresi de kalmaz.

"Mukıll", fakîr ve az yapıcı ma'nâsınadır. Ya'ni "Akıl bir emri teemmül edip, o emrin âhirini evvel görür; fakat akıl ve irfandan bî-behre ve fakîr olan kimse, o emrin netîcesini vâki' olduktan sonra görür", ve netîcesi fenâ olduğu zâhir olduktan sonra def' ve izâle çâresi de kalmaz.

3363. Tekrar zârî etti ki: "Ey iyi ahlâklı, benim başıma vurma ve yüzüme sürme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3363. Tekrar ağladı ki: "Ey iyi ahlâklı, benim başıma vurma ve yüzüme sürme!"

Efendi, Musa (a.s.)'ın bu kınama ve azarlamalarına karşı tekrar ağlayarak dedi ki: "Ey iyi ahlâklı olan şanlı peygamber; yaptığım kabahati başıma vurma ve yüzüme sürme!"

Efendi, Mûsâ (a.s.)ın bu ta'n ve tekdîrlerine karşı tekrar ağlıyarak dedi ki: "Ey iyi ahlâklı olan nebiyy-i zîşân; yaptığım kabâhati başıma vurma ve yüzüme sürme!"

3364. Benden o geldi ki na-seza idim, nâ-sezalığıma sen hüsn-i ceza ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3364. Benden o geldi ki lâyık değildim, lâyık olmayışıma sen güzel karşılık ver!

"Benden o fiil ortaya çıktı ki, ben o lütuf ve ihsana lâyık değildim ve bu ortaya çıkan fiilimden lâyık olmadığım anlaşıldı; fakat sen kerîmsin, benim lâyık olmayışıma sen, kötü karşılık ile mukabele etme, güzel karşılık ile hakkımda muamele et!"

"Benden o fiil zâhir oldu ki, ben o lutuf ve ihsâna lâyık değil idim ve bu zâhir olan fiilimden nâ-sezâ olduğum meydana çıktı; fakat sen kerîmsin, benim nâ-sezâlığıma sen, sû-i cezâ ile mukābele buyurma, hüsn-i cezâ ile hakkımda muâmele buyur!"

3365. Dedi: "Ey oğul, bir ok, yaydan fırladı; âdet değildir ki, o geri başa gelsin.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3365. Dedi: "Ey oğul, bir ok, yaydan fırladı; âdet değildir ki, o geri başa gelsin."

Mûsâ (a.s.) ona cevap olarak buyurdu ki: "Ey oğul, ilâhî kazâ oku, senin sabit hakikatinin yayından, bu izafî varlık âlemine fırladı. Onun, çıktığı yere geri dönmesi ilâhî âdet değildir."

Mûsâ (a.s.) ona cevâben buyurdu ki: "Ey oğul, kazâ-yı ilâhî oku, senin ayn-ı sâbitenin yayından, bu vücûd-ı izâfî âlemine fırladı. Onun, çıktığı yere geri dönmesi âdet-i ilâhiyye değildir."

3366. "Lakin adil olan şah-ı azîmden isteyeyim; tâ ki o zamân îmânı kendin ile götüresin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3366. "Lakin adil olan yüce şahtan isteyeyim; tâ ki o zaman imanı kendinle götüresin."

"Dâverî"deki "yâ", yüceltme yâ'sıdır ve "nîkû dâverî"den maksat Hak Zât'ıdır. Yani "Hak Zât'ından niyaz edeyim. O vefat zamanı, imanını beraber götüresin!"

"Dâverî"deki "yâ", yâ-yı ta'zîmdir ve "nîkû dâverî"den murâd Zât-ı Hak'dır. Ya'ni "Zât-ı Hak'dan niyâz edeyim. O vefâtın zamânı, îmânını berâ-ber götüresin!"

3367. “Vaktaki îmânı götürmüş olasın dirisin, vaktaki îmân ile gidesin, bâkîsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3367. "Ne zaman ki imanı götürmüş olasın, dirisin; ne zaman ki iman ile gidesin, bâkîsin (kalıcısın)!"

3368. Hem o demde efendi üzerinde hâl döndü; hatta gönlü bulandı ve leğen getirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3368. Hem o anda efendi üzerinde hâl döndü; hatta gönlü bulandı ve leğen getirdiler.

Bu konuşma sırasında efendinin üzerindeki hâl başka bir hâle geçti, hatta gönlü bulandı ve kusma hâli ortaya çıktı, kusmak için leğen getirdiler.

Bu mükâleme esnasında efendinin üzerindeki hâl tebeddül etti, hatta gönlü bulandı ve istifrâğ hâli zuhûr etti, kay etmek için leğen getirdiler.

3369. Ölüm karışıklığıdır, taâmın sû'-i hazmı değildir, ey bedbaht ve ham, kay sana ne fâide tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3369. Ölüm karışıklığıdır, yemeğin hazımsızlığı değildir, ey bedbaht ve ham, kusmak sana ne fayda sağlar?

Ey bedbaht ve çiğ adam! Sendeki bu bulantı, ölüm karışıklığı ve alâmetidir; yediğin yemeğin midedeki hazımsızlığı yüzünden değildir. Bu sebeple kusmanın sana ne faydası vardır?

Ey bedbaht ve çiğ adam! Bu sendeki bulantı, ölüm karışıklığı ve alâmetidir; yediğin yemeğin, mi'dedeki hazımsızlığı yüzünden değildir. Binâenaleyh kay etmenin sana ne fâidesi vardır?

3370. Dört kişi eve kadar götürdüler; o bacağını, bacağı üzerine sürüştürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3370. Dört kişi eve kadar götürdüler; o bacağını, bacağı üzerine sürüştürüyordu.

"Vüsâk", "vav" harfinin ötresiyle, "ev" anlamına gelir; fethasıyla ["vesâk"] ve kesresiyle ["visâk"] ise "bağ" ve "kuşak" demektir. Bu şerefli beyitte, "Lâ Uksimu" şerefli sûresinde geçen وَالْتَقت الساق بالساق إلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقِ (Kıyamet, 75/29-30) yani "Can çekişenin bacakları birbirine dolaşır, o günde sevk yeri Rabb'inedir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "O efendiyi can çekişme hâlinde dört kişi evine kadar götürdüler; o ise ölümün şiddetinden bacaklarını birbirine sürüştürüyor ve dolaştırıyordu."

“Vüsâk”, “vâv”ın zammesiyle, "ev" ma'nâsınadır; ve fethi ["vesâk"] ve kesriyle ["visâk"] "bağ" ve "kuşak" demektir. Bu beyt-i şerîfde, “Lâ Uksimu" sûre-i şerîfesinde vaki وَالْتَقت الساق بالساق إلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقِ (Kıyamet, 75/29-30) ya'ni "Muhtezırın bacakları birbirine dolaşır, o günde mahall-i sevk Rabb'inedir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "O efendiyi hâl-i ihtizârda olarak dört kişi evine kadar götürdüler; o ise ölümün şiddetinden bacaklarını birbirine sürüştürür ve dolaştırır idi."

3371. Mûsa'nın nasihatını dinlemezsin, küstahlık edersin, kendini çelik kılıç üzerine vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3371. Musa'nın nasihatini dinlemezsin, küstahlık edersin, kendini çelik kılıç üzerine vurursun.

3372. Senin canından kılıca haya gelmez; ey birâder, bu senin lâyıkındır, senin lâyıkın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3372. Senin canından kılıca haya gelmez; ey birader, bu senin layıkındır, senin layıkın!

"Çelik kılıç"tan maksat, ilahi kahırdır. Yani "Musa (a.s.)'ın nasihatini dinlemezsin, küstahlık edersin ve kendini ilahi kahrın kılıcı üzerine çarparsın. Sen kendini kılıç üzerine çarptığın zaman, kılıç seni kesmekten utanır mı? Ey birader, başına gelen bu felaket senin layıkındır." وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصيبَة فَبِما كسبت أيديكم (Şûrâ, 42/30) Yani "Musibetten size isabet eden şey, sizin ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir" ayet-i kerimesi, herkesin başına gelen belanın, kendi fiilinin cezası olduğunu beyan buyurur.

"Çelik kılıç"dan murâd, kahr-ı ilâhîdir. Ya'ni “Mûsâ (a.s.)ın nasîhatını dinlemezsin, küstahlık edersin ve kendini kahr-ı ilâhî kılıcı üzerine çarparsın. Sen kendini kılıç üzerine çarptığın vakit, kılıç seni kesmekten utanır mı? Ey birâder, başına gelen bu felâket senin layıkındır." ومَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصيبَة فَبِما كسبت أيديكم (Şûrâ, 42/30) Ya'ni "Musîbetden size isabet eden şey, sizin ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir" âyet-i kerîmesi, herkesin başına gelen belâ, kendi fiilinin cezası olduğunu beyân buyurur.

## Dünyâdan îmân ile gitmesi için Mûsâ (a.s.)ın o şahsa duâ etmesi

3373. Mûsa o seher münacata geldi ki: "Ey Huda, ondan îmânı alma, giderme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3373. Musa o seher münacata geldi ki: "Ey Huda, ondan imanı alma, giderme!"

Hz. Musa (a.s.), can çekişmekte olan o kimse için o günün seher vaktinde Yüce Allah'a yalvarıp dedi ki: "Ey Allah'ım, ondan imanı alma, giderme!"

Hz. Mûsâ (a.s.), hâl-i ihtizârda bulunan o kimse için o günün seher vaktinde Hak Teâlâ'ya münâcât eyleyip dedi ki: "Ey Hudâ, ondan îmânı alma, giderme!"

3374. Padişahlık et, ona bağışla ki, o sehv ve küstahlık ve gulüvv etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3374. Padişahlık et, ona bağışla ki, o hata, küstahlık ve haddi aşma etti.

"Hîre-rûî", küstahlık, korkusuzluk ve serkeşlik demektir. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî: "Hîre", "tîre" vezninde küstah, korkusuz, serkeş, zayıf, beyhûde, karanlık, âciz, şaşkın ve boş konuşan anlamlarına gelir. Bu sebeple, birleşik olduğu her bir kelimenin anlamına uygun bir anlam anlaşılması gerekir. Örneğin "hîre-küşî"de zayıf öldürücülük, "hîre-serî"de serkeşlik, "hîre-gûî"de boş konuşma ve "hîre-çeşmî"de göz kararması anlamları anlaşılır. "Gulüvv", hücumda haddi aşmak demektir. Yani "Ey Rabbim, o adam hata etti, küstahlık etti ve haddini aştı. Sen padişahlık et de, onun kusurunu affet!"

"Hîre-rûî", küstahlık ve korkusuzluk ve serkeşlik demektir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî: "Hîre", "tîre" vezninde küstah ve korkusuz ve serkeş ve zayıf ve beyhûde ve karanlık ve âciz ve mütehayyir ve herze-gû ma'nâlarına gelir. Binâenaleyh mürekkeb olduğu her bir lafzın ma'nâsına münasib olan bir ma'nâ anlaşılmak lâzım gelir. Meselâ "hîre-küşî"de zayıf öldürücülük ve "hîre-serî"de "serkeşlik" ve "hîre-gûî"de herze söyleyicilik ve "hîre-çeşmî"de göz kararmak ma'nâları anlaşılır. "Gulüvv", hücumda haddi tecavüz etmek demektir. Ya'ni "Yâ Rab, o adam sehv etti ve küstahlık etti ve haddini tecavüz etti. Sen padişahlık et de, onun kusûrunu afv et!"

3375. Ona dedim: "Bu ilim senin lâyıkın değil; sözümü def ve gevşek zannetti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3375. Ona dedim: "Bu ilim senin lâyıkın değil; sözümü def ve gevşek zannetti."

Ben ona: "Bu ilim senin yatkınlığına uygun değildir, tahammül edemezsin" dedim. O benim sözümü, mümkün olan bir şeyi kendisinden esirgeyerek, talebini geri çevirmekten ibaret zayıf ve gevşek bir söz zannetti.

Bu şerefli beyitte, noksan kişilere ilâhî sırların açılmasının zararlı olduğu açıklanır. Hakk Yolcusu olanlardan bazıları, çalıştıkları halde, kendilerine gaybî haller (görünmeyen âleme ait durumlar) açığa çıkmadığından üzülürler; halbuki bu açığa çıkmama durumları hakkında hayırlıdır.

"Ben ona: "Bu ilim senin isti'dâdına münasib değildir, tahammül edemezsin" dedim. O benim sözümü, mümkin olan bir şeyi kendisinden dirîğ ederek, talebini def' etmekten ibâret zayıf ve gevşek bir söz zannetti."

Bu beyt-i şerîfde nâkıslara esrâr-ı ilâhiyyenin keşfi muzır olduğu beyân buyurulur. Ehl-i sülükden ba'zıları, çalıştıkları halde, kendilerine ahvâl-i gaybiyye münkeşif olmadığından müteessif olurlar; halbuki bu adem-i inkişaf haklarında hayırlıdır.

3376. O kimse elini ejderhâya vurur ki, onun eli asâyı ejderha yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3376. O kimse elini ejderhaya vurur ki, onun eli asayı ejderha yapar.

Gaybî haller ejderhaya benzetilir. Benzetme yönü, noksan Hakk Yolcusu hakkında zararlı olup, onu helak etmesidir. Yani "Gayb sırlarına vâkıf olmak, tahammüle yatkınlığı olan kimseye layıktır." Ve bu şerefli beyitte Musa (a.s.)'ın nebevî yatkınlıklarına da işaret buyurulur. Nasıl ki elindeki asa, ejderha olur idi.

Ahvâl-i gaybiyye ejderhâya teşbîh buyurulur. Vech-i şebeh, sâlik-i nâkıs hakkında muzır olup, onu helak etmesidir. Ya'ni "Esrâr-ı gaybiyyeye ıttıla', tahammüle isti'dâdı olan kimseye lâyıktır." Ve bu beyt-i şerîfde Mûsâ (a.s.)ın isti'dâd-ı nebevîlerine de işaret buyurulur. Nitekim elindeki asâ, ejderha olur idi.

3377. Gaybın sırrını ona öğretmek lâyık olur ki, söylemekten dudağını dikebilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3377. Gaybın sırrını ona öğretmek lâyık olur ki, söylemekten dudağını dikebilir.

Gaybın sırrını sır saklayan (ketûm) kimseye öğretmek uygun olur; çünkü onun yatkınlığındaki (isti'dâd) sır saklama ve gizleme özelliği, o sırrın açığa çıkmasına engel olur. Çünkü dünyevî işlerde bile ağzı sıkı olmayan kimselere sır söylenemez.

"Gaybın sırrını ketûm olan kimseye öğretmek lâyık olur; zîrâ onun isti'dâdındaki ketm ve saklamak hâssası, o sırrın ifşâsına mâni' olur." Zîrâ muâmelât-ı dünyeviyyede bile ağzı pek olmayan kimselere sır söylenemez.

3378. Su kuşunun gayri, deryaya layık olmadı; fehm et ve Allah doğruyu en ziyade bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3378. Su kuşunun gayri, deryaya layık olmadı; fehm et ve Allah doğruyu en ziyade bilicidir.

Hakikat deryasına yatkınlığı olanlardan başkasının dalması uygun olmaz, bunu iyi anla! Ve Yüce Allah, ilâhî ilminde sabit olan hakikatlere göre kimlere gayb sırlarını ihsan edeceğini bilir; bu sebeple gayb sırlarına vâkıf olmaya hevesli olma!

"Deryâ-yı hakîkate isti'dâdı olanlardan başkasının dalması lâyık olmaz, bunu iyi anla! Ve Allah Teâlâ ilm-i ilâhîsinde sabit olan hakāyıka nazaran kimlere esrâr-ı gaybiyye ihsân buyuracağını bilir; binâenaleyh esrâr-ı gaybiyyeye ıttıla'a heveskâr olma!"

3379. O deryaya gitti, su kuşu değil idi, gark oldu. Ey Vedûd, onun elini tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3379. O deryaya gitti, su kuşu değil idi, gark oldu. Ey Vedûd, onun elini tut!

O kimse hakikat deryasının ehli olmadığı hâlde, boş yere talep etmesinden ve beyhude heveskârlığından dolayı o deryaya gitti ve boğuldu. Ey kulları tarafından sevilmiş veyahut kullarını seven (Vedûd), onun ruhunun elini tut ve imanını bağışla!

"O kimse hakîkat deryâsının ehli olmadığı halde fuzûlî talebinden ve beyhûde heveskârlığından dolayı o deryâya gitti ve boğuldu. Ey kulları tarafından sevilmiş ve yâhud kullarını sevici olan, onun ruhunun elini tut ve îmânını bağışla!"

## Mûsâ (a.s.)ın duâsını Hak Teâlâ'nın kabûl buyurması

3380. Buyurdu: "Evet, ona îmân bağışladım; eğer sen istersen şimdi onu diri [3390] edeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3380. Buyurdu: "Evet, ona iman bağışladım; eğer sen istersen şimdi onu diri edeyim."

Yüce Allah, Musa (a.s.)'ın yakarışına cevap olarak buyurdu ki: "Pekâlâ, ey Musa, ona iman bağışladım, istersen şimdi dirilteyim ve dünya hayatına geri döndüreyim."

Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)ın münâcâtına cevâben buyurdu ki: "Pekî, yâ Mûsâ, ona îmân bağışladım, istersen şimdi dirilteyim ve hayât-ı dünyeviyyeye iade edeyim.".

3381. Mûsâ dedi: "Bu, ölmek cihanıdır; o cihana ba's et ki, orası aydınlıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3381. Mûsâ dedi: "Bu, ölmek dünyasıdır; o dünyaya dirilt ki, orası aydınlıktır."

Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Ey Rabbim, bu dünya ölüm yeridir ve dünya hayatı fânidir. Sen onu aydınlık ve kalıcı olan ruh âlemine dirilt ve onu orada iman ile diri kıl!"

Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Yâ Rab, bu dünya ölüm yeridir ve hayât-ı dünyeviyye fânîdir. Sen onu aydınlık ve bâkî olan rûh âlemine ba's et ve onu orada îmân ile diri kıl!"

3382. Bu fenâ yeri mâdemki vücûd âlemi değildir, binâenaleyh âriyet olan rücû' fâide değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3382. Bu fena yeri mademki varlık âlemi değildir, bu sebeple ödünç olan geri dönüş fayda değildir.

Bu fena yeri olan dünya mademki hakiki varlık âlemi değildir, onun varlığı vehmedilmiş olan bir ödünçtür; bu sebeple ödünç olan bu izafî varlık âlemine geri dönmek faydalı bir şey değildir.

Bu fenâ yeri olan dünyâ mâdemki vücûd-ı hakîkî âlemi değildir, onun varlığı mevhûm olan bir âriyetdir; binâenaleyh âriyet olan bu vücûd-ı izâfi âlemine geri dönmek fâideli bir şey değildir.

3383. Hem şimdi onların üzerine "Ledeynâ muhdarûn" nihân-hânesinde bir rahmet saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3383. Hem şimdi onların üzerine "Ledeynâ muhdarûn" (Bizim katımızda hazır bulunurlar) gizli evinde bir rahmet saç!

Bu şerefli beyitte, Yâsîn sûresinin 36. ayetinde geçen "وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ" yani "İnsanların hepsi bizim katımızda hazır bulunurlar" ayet-i kerimesine işaret edilir ki, bu da insanların hepsinin bizim şehadet (görünen) mertebemizden, gayb (görünmeyen) mertebemize hazırlandığı anlamına gelir. Şerefli beyitte bu gayb mertebesi "gizli ev" olarak ifade edilmiştir. Peygamberler ve yüce evliyalar âlemlere rahmet olduklarından, Musa (a.s.) münacatında duasını genelleştirerek şöyle buyurur: "Ey Rabbim, bu fani âlemden tamamen göç etmiş olanların üzerine, gayb âleminde ilahi rahmetini saç!"

Bu beyt-i şerîfde Yâsîn sûre-i şerifesinde vâki وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/32) ya'ni "Nâsın hepsi bizim indimizde hâzır olunurlar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur ki, nâsın hepsi mertebe-i şehadetimizden, mertebe-i gaybîmize ihzâr olunur demek olur. Beyt-i şerîfte bu mertebe-i gaybe "nihân-hâne" ta'bîr buyurulmuştur. Enbiyâ ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı âlemlere rahmet olduğundan, Mûsâ (a.s.) münâcâtında duâsını ta'mîm edip buyurur ki: "Yâ Rab, bu âlem-i fenâdan, bilcümle intikāl etmiş olanların üzerine, âlem-i gaybinde rahmet-i ilâhiyyeni saç!"

3384. Akıbet bilesin ki, cismin ve malın ziyanı, canın faidesi olur, vebâlden kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3384. Sonunda bilmelisin ki, bedenin ve malın ziyanı, canın faydası olur, vebalden kurtarır.

Bu kıssanın sonuna bağlı olarak, Hz. Pîr-i destgîr (yardımcı pir) nasihat etmeye başlayıp buyururlar ki: Bu kıssayı anlatmamızın sebebi şudur ki, bedenin riyâzâtlar (nefsî perhizler) ve meşakkatler içinde zarar görmesi ve malın ziyan olup telef olması, canın faydası olduğunu ve seni vebalden kurtardığını bilmelisin.

Bu kıssanın hitâmına mebnî, Hz. Pîr-i destgîr nasîhate başlayıp buyururlar ki: Bu kıssayı beyânımızın sebebi budur ki, cismin riyâzetler ve meşakkatler içinde zarar-dîde olması ve malın ziyân ve telef olması, canın fâidesi olduğunu ve seni vebâlden kurtardığını bilesin.

3385. İmdi cân ile riyazete müşteri ol; vaktâki teni hizmete tevdi' ettin, canı götürdün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3385. Şimdi can ile riyâzete müşteri ol; bedeni hizmete teslim ettiğin zaman, canı götürdün.

Böyle olunca, bedene zarar veren riyâzete can ile, yani seve seve müşteri ol; bedeni Hak yolunda kendi isteğinle hizmete teslim ettiğin zaman, canını nefse ve tabiata esir olmaktan kurtardın.

Böyle olunca, cisme ziyân olan riyâzete can ile, ya'ni seve seve müşteri ol; vaktâki cismi Hak yolunda ihtiyârın ile hizmete tevdi' ettin, canını nefse ve tabîata esîr olmaktan kurtardın.

3386. Ve eğer sana ihtiyarsız riyazet gelirse, ey murâdına yâr olan kimse, baş koy, şükrâne ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3386. Ve eğer sana irâdesiz riyâzât gelirse, ey muradına yâr olan kimse, baş koy, şükrâne ver!

Ve eğer sen irâdenle bedenini riyâzâta teslim etmeyip de, senin irâden olmadığı halde Hak tarafından bedenine bir hastalık veya malına yanmak ve çalınmak ve başka şekilde telef olmak gibi belalar gelirse, bunlar irâde dışı riyâzâttır. Bundan dolayı sakın şikâyet etme; Hakk'a teslim ol ve şükrâne ver. Yani elinden geldiği kadar fakirlere sadaka ver ve sevin ki, Yüce Allah bu belalar ile senin üzerinden maddî ve manevî birçok yükleri kaldırmıştır.

Ve eğer sen ihtiyârınla cismini riyâzete tevdi' etmeyip de, senin ihtiyârın olmadığı halde Hak tarafından cismine bir hastalık veyâ malına yanmak ve çalınmak ve sair sûretle telef olmak gibi belâlar gelirse, bunlar gayr-i ihtiyârî riyâzetdir. Bundan dolayı sakın şikâyet etme; Hakk'a teslîm ol ve şükrâne ver. Ya'ni elinden geldiği kadar fukarâya tasadduk et ve sevin ki, Hak Teâlâ bu belâlar ile senin üzerinden maddî ve ma'nevî bir çok yükleri kaldırmıştır.

3387. O riyazeti sana Hak verdi, sen yapmadın, seni "Kün" emrinden o çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3387. O riyâzeti sana Hak verdi, sen yapmadın, seni "Kün" emrinden o çekti.

O irâdesiz olan riyâzeti sana Hak ihsan etti. Sen kendi irâdenle yapmadın, çünkü sana ağır geldi; fakat Yüce Allah sana lütfetmek için "Kün!" emri tarafından seni o riyâzet tarafına çekti.

"Kün!" emrinden kasıt, kulun tekil sabit hakikatinde olan hâlin, fiiller âleminde ortaya çıkmasına ilâhî irâdenin ilişmesidir.

O gayr-i ihtiyârî olan riyâzeti sana Hak ihsân etti. Sen ihtiyârın ile yapmadın, çünkü sana ağır geldi; fakat Hak Teâlâ sana lutf etmek için "Kün!" emri cânibinden seni o riyâzet tarafına çekti.

"Kün!" emrinden murâd, abdin ayn-1 sâbitesinde olan hâlin, âlem-i ef'âl-de zuhûruna irâde-i ilâhiyye taallukudur.

## O kadının hikâyesidir ki, onun evlâdı yaşamaz idi; Hakk'a nâle etti, cevâb geldi ki: "Bu senin riyâzetinin bedelidir ve senin için cihân yerinde mücâhededir"

3388. O bir kadın her sene oğlan doğurur idi; altı aydan ziyade ömürlü olmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3388. O bir kadın her sene oğlan doğururdu; altı aydan fazla ömürlü olmazdı.

3389. Ya üç ayda, ya dört ayda helâk olurdu; tâ ki o kadın efgan etti ki: "Ey ilah!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3389. Ya üç ayda ya dört ayda helâk olurdu; tâ ki o kadın "Ey ilah!" diye feryat etti.

3390. "Dokuz ay hamldir, üç ayım ferahtır; benim ni'metim, alaim-i semâdan daha çabuk gidicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3390. "Dokuz ay hamileliktir, üç ayım ferahtır; benim nimetim, gökkuşağından daha çabuk geçicidir."

"Kavs-i kuzah", yağmurlu zamanlarda havada görünen renkli yayın adıdır. "Kavs", yay ve "kuzah", bir dağın ve şeytanın adıdır; ona "alâim-i semâ" da derler. Türkçede bozulmuş olarak "Elim sağma" denir ve Farsçada "ke-mân-ı Rüstem" diye ifade ederler. Bu yayın ortaya çıkış sebebi, fizik (doğa felsefesi) kitaplarında yer almaktadır. Yani kadın şikâyetinde der ki: "Ey Rabbim, dokuz ayım senede hamilelikle ve ancak üç ayım ferahlık ve rahatlık içinde geçer. Benim nimetim ve rahatım, havada beliren gökkuşağı gibi pek çabuk yok olur."

"Kavs-i kuzah", yağmurlu vakitlerde havada görünen renkli kavsin adıdır. "Kavs", yay ve "kuzah", bir dağın ve şeytanın adıdır; alâim-i semâ dahi derler. Türkçe'de muharref olarak "Elim (اليم) sağma" denir ve Fârisî'de "ke-mân-ı Rüstem" ta'bîr ederler. Bu kavsin sebeb-i zuhûru hikmet-i tabîiyye kitablarında mündericdir. Ya'ni kadın şikâyetinde der ki: "Yâ Rab, dokuz ayım senede haml ile ve ancak üç ayım ferahlık ve râhat içinde geçer. Benim ni'metim ve râhatım, havada peyda olan alâim-i semâ gibi pek çabuk zâil olur."

3391. O kadın, korkutucu derdden dolayı, Hak adamlarının huzûrunda bu şikâyet cinsinden feryad ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3391. O kadın, korkutucu dertten dolayı, Hakk adamlarının huzurunda bu şikâyet türünden feryat ederdi.

"Korkutucu dert"ten kasıt, ölümdür. Yani "Kadın, Allah dostlarının huzuruna gidip, çocuklarının ölümünden şikâyet ederek feryat ederdi."

"Korkutucu derd"den murâd, ölümdür. Ya'ni "Kadın evliyâullahın huzûruna gidip, çocuklarının ölümünden şikâyet ederek feryad ederdi."

3392. Yirmi oğlu böylece mezara gitti, hârr bir ateş onun canına düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3392. Yirmi oğlu böylece mezara gitti, yakıcı bir ateş onun canına düştü.

3393. Nihayet bir gece ona, yeşilliğe mensub, letafete mensub, buhlsüz bir bağ olarak bir cennet göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3393. Sonunda bir gece ona, yeşilliğe ait, letafete ait, cimriliksiz bir bağ olarak bir cennet göründü.

"Bâğî"deki "yâ" vahdet içindir ve "sebzî" ile "hôşî"deki "yâ"lar nispet içindir. "Zınnet", cimrilik ve tutuculuk demektir; "bî-zınnet" ise cimriliksiz ve tutuculuksuz anlamına gelir. Kelimenin sonundaki "ya" ise fazlalık anlamındadır. Yani "Sonunda o kadına bir gece rüyasında, yeşilliğe ve letafete ait, nimetleri bol, cimriliksiz, tutuculuksuz ve cömert bir bağ olarak bir cennet göründü." "Cennet", yeşillikleri arzı örten anlamındadır.

“Bâğî"deki "yâ" vahdet ve “sebzî” ve “hôşî" deki "yâ"lar nisbet içindir. "Zınnet", buhl ve imsâk "bî-zınnet" buhlsüz ve imsâksiz, âhirindeki “ya” ziyâdelik ma'nâsınadır. Ya'ni "Nihayet o kadına bir gece ma'nâsında, yeşilliğe ve letâfete mensûb, ni'metleri ziyâde buhlsüz ve imsâksiz ve mebzûl bir bağ olarak bir cennet göründü. "Cennet", yeşillikleri arzını örten ma'nâsınadır.

3394. Bi-keyf olan ni'mete bağ dedim; zîrâ ni'metlerin aslı ve bağların mecma'ıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3394. Niteliksiz olan nimete bağ dedim; çünkü nimetlerin aslı ve bağların toplanma yeridir.

Tanıma sığmayan o nimeti "bağ" olarak adlandırdım ve onu "bağ" lafzıyla tanımladım; çünkü o cennet, bütün nimetlerin aslı ve bağların toplanma yeridir, yani "zevklerin toplanma yeridir".

Ta'rîfe sığmayan o ni'mete "bâğ" ta'bîr ve onu “bâğ" lafzıyla ta'rîf ettim; zîrâ o cennet, bütün ni'metlerin aslı ve bağların mecma'ıdır, ya'ni "mecma'-ı ezvâkdır".

3395. Ve yoksa gözün görmediği ne bağ yeridir? Hâlık nûr-ı gayba “çerağ" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3395. Gözün görmediği bağ yeri nasıl bir yerdir? Yaratıcı, gayb nuruna "çerağ" buyurdu.

Biz, o niteliksiz cennete, herkesin gözünün gördüğü "bağ" dedik. Halbuki Yüce Allah, Buhârî-i Şerîf'te geçen hadîs-i şerîfte buyurur ki: اعددت لعبادى الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر Yani "Ben sâlih kullarım için, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbine gelmeyen şeyler hazırladım." Bu sebeple, gözlerin gördüğü bağ nerede, bu niteliksiz cennet nerede! Bununla birlikte, anlatmak için temsil zaruridir. Çünkü Yüce Yaratıcı, gayb nuruna "çerağ" tabirini kullandı. Nitekim âyet-i kerîmede zikredilmiştir: الله نور السمواتِ وَالأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكوة فيها مصباح المصباح في زجاجة الزَّجَاجَةُ كانها كوكب دري (Nûr, 24/35) Yani "Yüce Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde kandil bulunan bir kandillik gibidir. Öyle bir kandil ki, sırça bir fanus içindedir ve öyle bir sırça fanus ki, sanki parlak bir yıldızdır."

Biz o bî-keyf olan cennete, herkesin gözünün gördüğü "bâğ" dedik. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri Buhâri-i Şerîf'de münderic hadîs-i şerîfde buyurur ki: اعددت لعبادى الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر Ya'ni "Ben sâlih kullarım için, göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım." Binâenaleyh gözlerin gördüğü bağ nerede, bu bîkeyf olan cennet nerede! Maahâzâ tefhîm için temsîl zarûrîdir. Zîrâ Hâlık Teâlâ hazretleri nûr-ı gayba “çerâğ" ta'bîr buyurdu. Nitekim âyet-i kerîmede mezkûrdur: الله نور السمواتِ وَالأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكوة فيها مصباح المصباح في زجاجة الزَّجَاجَةُ كانها كوكب دري (Nûr, 24/35) Ya'ni "Allah Teâlâ semâvât ve arzın nûrudur. Onun nûrunun meseli kandillik gibidir ki, onda çerâğ vardır. Öyle çerâğ ki, sırça kandil içindedir ve öyle sırça kandil ki, gûyâ parlak yıldızdır."

3396. Misil olmaz, o onun misali olur; ta ki hayrân kimse koku götürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3396. Misli olmaz, o onun misali olur; ta ki hayran kimse koku götürsün.

O cennet, bahçenin ve gayb nurunun misli olmaz, aksine onun misali olur; tâ ki bunların ne gibi şeyler olduğunu zihnine sığdıramayıp hayrette kalan kimse, bu misalden o anlamlara geçiş için bir koku alabilsin; çünkü misal ile akılla idrak edilen şey, hissedilir hâle gelir.

O cennet, bâğın ve nûr-ı gayb, çerâğın misli olmaz, onun misâli olur; tâ ki bunların ne gibi şeyler olduğunu zihnine sığdıramayıp hayrette kalan kimse, bu misâlden o ma'nâlara intikāl için bir koku alabilsin; zîrâ misâl ile ma'kül, mahsüs olur.

3397. Elhasıl o kadın onu gördü, sarhoş oldu. O zayıf, o tecellîden elden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3397. Sözün özü o kadın onu gördü, sarhoş oldu. O zayıf, o tecellîden elden gitti.

Yani "Zayıf yatkınlığa sahip olan o kadın, Hakk'ın bu tecellîsi karşısında metanetini koruyamayıp kendinden geçti ve şuurunu yitirdi."

Ya'ni "Zaîfü'l-isti'dâd olan o kadın, bu tecellî'-i Hakk'a karşı metânetini muhafaza edemeyip hoş oldu ve kendinden geçti."

3398. Bir köşkte, kendi adı yazılmış gördü. O mahbub-kîş, onu kendinin bildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3398. Bir köşkte, kendi adı yazılmış gördü. O mahbub-kîş (sevilen mezhepli), onu kendinin bildi.

"Kîş", mezhep ve din anlamındadır. "Mahbub-kîş" terkibi sıfat tamlamasıdır, sevilen mezhepli demektir. Yani "O kadın, gördüğü cennet içindeki bir köşkte, kendi adının yazılmış olduğunu gördü. O sevilen mezhepli kişi, o köşkün kendisinin olduğunu bildi."

"Kîş”, mezheb ve dîn ma'nâsınadır. "Mahbub-kîş" terkîbi vasf-ı terkîbîdir, mahbûb mezhebli demek olur. Ya'ni "O kadın, gördüğü cennet içindeki bir köşkde, kendi adı yazılmış olduğunu gördü. O mahbûb mezhebli o köşk kendinin olduğunu bildi."

3399. Ondan sonra dediler ki: "Bu ni'met onun içindir ki, o cânbazlıkda sadıkın gayri kalkmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3399. Ondan sonra dediler ki: "Bu nimet onun içindir ki, o canbazlıkta sadık olandan başkası kalkmadı."

Ondan sonra melekût ehli (melekler âleminin sakinleri)nden bazıları kadına dediler ki: "Bu nimet ancak Hak'ka karşı, doğruluk ve içtenlikle canını feda etmeye kalkan kimseye özgüdür."

Ondan sonra ehl-i melekûttan ba'zıları kadına dediler ki: "Bu ni'met ancak Hakk'a karşı, sıdk ve ihlâs ile can fedâsına kalkan kimseye mahsûstur."

3400. "Vaktaki sen ilticâda kâhil oldun, Hudâ sana o musîbetleri ivaz verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3400. "Sen Allah'a sığınmakta tembel olduğunda, Allah sana o musibetleri karşılık olarak verdi."

"Sen Hakk'a sığınmakta tembel olduğunda ve bedenine düşkünlüğe çabaladığında, Yüce Allah sana o musibetleri, bu nimete karşılık ve bedel olarak verdi ve bu nimeti, o musibetler yüzünden buldun."

"Vaktâki sen Hakk'a ilticâda tenbel oldun ve ten-perverliğe sa'y ettin, Hak Teâlâ sana o musîbetleri, bu ni'mete bedel ve ivaz verdi ve bu ni'meti, o musîbetlerin yüzünden buldun."

3401. Dedi: "Yâ Rab, yüz seneye ve ziyâdeye kadar bana böyle ver, sen benden kan dök!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3401. Dedi: "Yâ Rab, yüz seneye ve daha fazlasına kadar bana böyle ver, sen benden kan dök!"

Kadın bu nimeti görünce, o musibetlere razı olup dedi ki: "Yâ Rab, yüz seneye ve daha fazlasına kadar bana böyle musibetler ver ve sen benden lohusalara özgü olan nifas kanını dök; ben doğurayım ve çocuklarımı kaybetme musibetine uğrayayım."

Kadın bu ni'meti görünce, o musîbetlere râzı olup dedi ki: "Yâ Rab, yüz seneye ve daha ziyâdeye kadar bana böyle musîbetler ver ve sen benden lohusalara mahsûs olan nifâs kanını dök; ben doğurayım ve çocuklarımı gâib etmek musîbetine uğrayayım."

3402. O bağ içinde vaktaki daha ileriye geldi; onda kendi oğullarının hepsini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3402. O bağ içinde daha ileriye geldiği vakit; orada kendi oğullarının hepsini gördü.

3403. Dedi: "Benden gâib oldu, senden gâib olmadı. İki gayb gözü olmaksızın kimse adam olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3403. Dedi: "Benden kayboldu, senden kaybolmadı. İki gayb gözü olmaksızın kimse adam olmadı."

"Benim evlatlarım, benim huzurumdan kayboldu, fakat senin huzurundan kaybolmadı; çünkü sen gayb ve şehadet âlemini kuşatırsın. Nitekim ayet-i kerimede `ما عندكم ينفد و ما عند الله باق` (Nahl, 16/96) yani "Sizin yanınızda kaybolan şey, Allah'ın katında kalıcıdır" buyurulur. İki gayb gözü olmayan, kalbinin ve bâtınının iki gözü olmayan kimse, adam olmadı." "Merdüm", gözbebeğine de denir ve insân-ı kâmil, gözbebeği konumunda olduğundan "merdüm olmadı" ifadesinde, o kimse insân-ı kâmil olmadı anlamı da içerilmiştir.

"Benim evlatlarım, benim huzûrumdan gâib oldu, fakat senin huzûrundan gâib olmadı; zîrâ sen âlem-i gayb ve şehadeti muhîtsin. Nitekim âyet-i kerîmede `ما عندكم ينفد و ما عند الله باق` (Nahl, 16/96) ya'ni "Sizin indinizde gâib olan şey, Allâh'ın indinde bâkîdir" buyurulur. İki gayb gözü olmayan, kalbinin ve bâtınının iki gözü olmayan kimse, adam olmadı." "Merdüm", gözbebeğine de ıtlâk olunur ve insân-ı kâmil, gözbebeği mesâbesinde olduğundan “merdüm olmadı" ta'bîrinde, o kimse insân-ı kâmil olmadı ma'nâsı da mündemicdir.

3404. Sen fasd etmedin, burnundan ziyade kan aktı; nihayet senin canın sıtmadan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3404. Sen kan almadın, burnundan çok kan aktı; sonunda senin canın sıtmadan kurtuldu.

"Fasd", kan almak demektir. "Sen vücudundan kan almadın, fakat isteğin olmaksızın burnundan çok kan boşandı. Bu hâl senin vücuduna, senin iraden olmaksızın bir fayda sağladı; sonunda senin canın, yani hayvani ruhun sıtmadan ve hararetten kurtuldu."

Bu şerefli beyit, bir kimsenin kendi isteğiyle yapamadığı riyâzet (nefsî perhizler) makamına geçmek üzere, Yüce Allah tarafından yöneltilen musibetlerin örneğidir.

"Fasd", kan almak demektir. "Sen vücudundan kan almadın, fakat ihtiyârın olmaksızın burnundan ziyâde kan boşandı. Bu hâl senin vücuduna, senin irâden olmaksızın bir fâide te'mîn etti; nihâyet senin canın, ya'ni rûh-i hayvânîn sıtmadan ve harâretden kurtuldu."

Bu beyt-i şerîf, bir kimsenin kendi ihtiyârıyla yapamadığı riyâzet makāmına kāim olmak üzere, Hak Teâlâ tarafından müteveccih olan mesâibin misâlidir.

3405. Her meyvenin içi, onun kabuğundan iyidir; teni kabuk ve onun içini o dostu bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3405. Her meyvenin içi, onun kabuğundan daha iyidir; teni kabuk ve onun içini o dostu bil!

İnsan, oluş ağacının meyvesidir; cismi, o meyvenin kabuğu ve onun hakikati olan Hak, onun içi ve bâtınıdır. Her görünen meyvenin içi, onun kabuğundan daha iyi olduğu için, insanın hakikati olan Hak ve gerçek maşuk da elbette cisimden daha çok istenendir ve o istenenin yanında cismin asla önemi yoktur.

İnsan, şecere-i kevnin meyvesidir; cismi, o meyvenin kabuğu ve onun hakîkati olan Hak, onun içi ve bâtınıdır. Her zâhiri olan meyvenin içi, onun kabuğundan iyi olduğu cihetle, insanın hakîkati olan Hak ve ma'şûk-ı hakîkî dahi, elbette cisimden daha ziyâde matlûbdur ve o matlûbun indinde cismin aslâ ehemmiyeti yoktur.

3406. Nihayet âdem bir latîf iç tutar, eğer o demden isen, bir dem onu iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3406. Sonunda insan latif bir içe sahiptir; eğer o nefes/demden isen, bir an onu iste!

Sözün özü şudur ki, insanın latif bir içi ve hakikati vardır ki, o da Hakk'ın hakiki varlığıdır. Secde Suresi'nde geçen وَ بَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ ثُمَّ سَوَّاهُ وَ نَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ (Secde, 32/7-9) yani "Yüce Allah insanın yaratılışına çamurdan başladı; sonra onun neslini zayıf su özünden kıldı; sonra cismini düzenleyip, ona kendi ruhundan üfledi" ayet-i kerimesinde açıklanan "üfleme"den ve "nefes/dem"den isen, bir an olsun kendi varlığında o üflemeyi ve nefesi/demi iste ve o nefesin/demin aşkına düş! Ey Hakk Yolcusu, zannetme ki Hak senin varlığının dışındadır. Sen Hakk'tasın ve Hak da sendedir. Senin bu yoğun varlığın, sana bir ayrılık sanısı vermiştir; bu varlıksal sanıdan ve vehmedilmiş varlıktan yakayı kurtarmak lazımdır. Cenab-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te şu rubaiyi buyururlar:

Sözün hulâsası budur ki, âdemin bir latîf içi ve hakîkati vardır ki, o da vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Sûre-i Secde'de vâki' وَ بَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ ثُمَّ سَوَّاهُ وَ نَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ (Secde, 32/7-9) ya'ni "Hak Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı; sonra onun neslini zayıf su sülâlesinden kıldı; sonra cismini tesviye edip, ona kendi rûhundan nefh etti" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan "nefh"den ve "dem"den isen, bir dem olsun kendi vücûdunda o nefhi ve demi iste ve o demin aşkına düş! Ey sâlik zannetme ki Hak senin vücûdundan hâriçdir. Sen Hak'dasın ve Hak dahi sendedir. Senin bu vücûd-ı kesîfin, sana bir ayrılık vehmi îrâs etmiştir; bu vehm-i vücûdîden ve vücûd-ı vehmîden yakayı kurtarmak lâzımdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'de şu rubâîyi buyururlar:

## Hamza (r.a.)ın harbe zırhsız olarak girmesi

3407. Sonda Hamza saf vurduğu vakit, gazâya zırhsız sermest olarak gelir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3407. Sonda Hamza saf vurduğu vakit, gazâya zırhsız sermest olarak gelir idi.

Hz. Hamza (r.a.) efendimiz ki, şanlı peygamber Efendimiz'in amcaları idi; ömrünün sonlarında savaş safına, o vaktin savaşlarına özgü olan zırhını giymeksizin mestâne bir şekilde girer idi.

Hz. Hamza (r.a.) efendimiz ki, Resûl-i zîşân Efendimiz'in amcaları idi; âhir ömürlerinde muhârebe safına, o vaktin harblerine mahsûs olan zırhını giymeksizin mestâne bir sûretde girer idi.

3408. Göğsü açık, teni çıplak olarak kendini kılıç safında çok ileri atardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3408. Göğsü açık, teni çıplak olarak kendini kılıç safında çok ileri atardı.

"Sîne-bâz", göğsü açık ve "ten-bürehne", teni çıplak anlamına geldiği gibi; "sîne" göğsü, "bâzû" kolları, "ten" teni, "bürehne" çıplak anlamı da verilebilir. Yani göğsü, kolları ve teni çıplak olarak demek olur.

"Sîne-bâz", göğsü açık ve "ten-bürehne", teni çıplak ma'nâsına geldiği gibi; "sîne" göğsü, “bâzû" kolları, "ten" teni, "bürehne", çıplak ma'nâsı da verilebilir. Ya'ni sînesi, kolları ve teni çıplak olarak demek olur.

3409. Halk sordular ki: "Ey Resûl'ün amcası, ey saf yarıcı olan arslan, ey erlerin şahı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3409. Halk sordular ki: "Ey Resûl'ün amcası, ey saf yarıcı olan arslan, ey erlerin şahı!"

"Hizebr", yırtıcı arslan demektir. "Fuhûl", "fahl" kelimesinin çoğuludur; fahl, erkek deve ve her hayvanın erkeği demektir. Burada "insanların kahramanı" anlamı kastedilmiştir.

"Hizebr", yırtıcı arslan demektir. "Fuhûl", "fahl"in cem'idir; fahl, erkek deve ve her hayvanın erkeği demektir. Burada "insanların kahramanı" ma'nâsı murâd buyurulmuştur.

3410. “Sen Huda'nın haberinden لا تُلْقُوا بأيديكم إلى التهلكة ]"Kendi ellerinizle [3422] kendinizi tehlikeye atmayın") yi okumadın mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3410. "Sen Allah'ın haberinden "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" ayetini okumadın mı?"

"Allah'ın Peygamberi"nden kasıt, Kur'ân-ı Kerîm'dir. "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 2/195) ayet-i kerîmesini Kur'ân'da okumadın mı?" demek olur.

“Peygâm-ı Huda”dan murad, Kur'ân-ı Kerîmdir. و لا تُلْقُوا بأَيْدِيكُمْ إِلى التَّهْلُكَة (Bakara, 2/195) ya'ni "Kendinizi elleriniz ile tehlikeye atmayınız" âyet-i kerîmesini Kur'ân'da okumadın mı?" demek olur.

3411. "Öyle olunca, böyle ma'rekede niçin sen kendini tehlikeye atıyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3411. "Öyle olunca, böyle savaşta niçin sen kendini tehlikeye atıyorsun?"

"Mademki zırhsız savaşa gitmek tehlikelidir; bu sebeple böyle savaş meydanına zırhsız giderek niçin kendini tehlikeye atıyorsun?" "Ma'reke", savaş meydanı demektir.

"Mâdemki zırhsız muhârebeye gitmek tehlikedir; binâenaleyh böyle harb meydanına zırhsız giderek niçin kendini tehlikeye atıyorsun?" "Ma'reke", harb meydanı demektir.

3412. "Vaktaki sen delikanlı ve gürbüz ve kavî idin, saf tarafına zırhsız gitmez idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3412. "Vaktiyle sen delikanlı, gürbüz ve kuvvetli iken, savaş safına zırhsız gitmezdin."

"Zeft", iri, gürbüz ve kuvvetli anlamlarına gelir. "Saht-zih", kuvvetli olmaktan kinayedir. Çünkü "saht", şiddetli ve "zih", yay kirişi demektir. Yay kirişi gergin ve şiddetli olunca, o kirişi çekip ok atacak olan kimsenin kolunun pek kuvvetli olması gerekir. Yani: "Ey Hamza hazretleri, sen delikanlı iken gürbüz ve kuvvetli idin, fakat savaş safına zırhsız gitmezdin."

"Zeft", cesîm ve gürbüz ve kavî ma'nâlarına gelir. "Saht-zih", kuvvetli olmaktan kinâyedir. Zîrâ "saht", şedîd ve "zih", yay kirişi demektir. Yay kirişi gergin ve şedîd olunca, o kirişi çekip ok atacak olan kimsenin bâzûsu pek kuvvetli olması îcâb eder. Ya'ni: "Ey Hamza hazretleri sen delikanlı iken gürbüz ve kuvvetli idin, fakat harb safına zırhsız gitmez idin."

3413. "Vaktaki ihtiyar ve zayıf ve bükülmüş oldun, “la-ubalí" perdelerini vurursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3413. "Vaktaki ihtiyar ve zayıf ve bükülmüş oldun, “la-ubalí" perdelerini vurursun."

"Perde", pencerelere ve kapılara asılan örtüler ve müzik teriminde nağmeleri oluşturan seslerden her biri. "Lâ-ubâlî", Arapça bir terkip olup "korkmam ve çekinmem" anlamındadır. Örfte korkusu olmayan kimse demektir. Yani "Vaktaki ihtiyar ve zayıf ve bükülmüş oldun, şimdi korkusuzluk nağmelerini ve perdelerini çalıyorsun."

"Perde", pencerelere ve kapılara asılan örtüler ve mûsîkî ıstılâhında nağmeleri teşkîl eden sadâlardan her biri. “Lâ-ubâlî", terkîb-i Arabî olup "korkmam ve çekinmem" ma'nâsınadır. Örfde korkusu olmayan kimse demektir. Ya'ni "Vaktāki ihtiyar ve zayıf ve bükülmüş oldun, şimdi korkusuzluk nağmelerini ve perdelerini çalıyorsun."

3414. Lâubâlîce kılıç ve mızrak ile hây ve hûy ve imtihan gösterirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3414. Lâubâlîce kılıç ve mızrak ile hây ve hûy ve imtihan gösterirsin.

"Dâr u gîr", fermân edicilik, emir ve nehiy ve hây u hûy anlamlarındadır.

Burada son anlam uygundur. Yani "Korkusuzca kılıç ve mızrak ile hây u hûy ve kahramanlık imtihanı gösterirsin."

"Dâr u gîr”, fermân edicilik, emir ve nehy ve hây u hûy ma'nâlarınadır.

Burada son ma'nâ münasibdir. Ya'ni "Korkusuzca kılıç ve mızrak ile hây ve hûy ve kahramanlık imtihanı gösterirsin."

3415. "Kılıcın ihtiyara hürmeti yoktur; kılıcın ve okun ne vakit temyîzi olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3415. "Kılıcın ihtiyara hürmeti yoktur; kılıcın ve okun ne zaman ayırt etme gücü olur?"

"Kılıç faaliyete başladığı zaman: "Bu ihtiyardır, buna hürmet edip kesmeyeyim" demez. Hiç kılıç ve ok ihtiyarı ve genci ayırt eder mi?"

"Kılıç faâliyete başladığı vakit: "Bu ihtiyardır, buna hürmet edip, kesmiyeyim" demez. Hiç kılıç ve ok ihtiyarı ve genci tefrîk eder mi?"

3416. Bî-haber olan gam yiyiciler, ona gayret cihetinden bu üslubdan nasihat verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3416. Habersiz olan gam yiyiciler, ona gayret yönünden bu üsluptan nasihat verdiler.

"Hz. Hamza'nın (r.a.) yüce amacından habersiz olan saygıdeğer arkadaşları, onun zırhsız bir şekilde savaşa gitmesinden dolayı üzüntü çekerler ve ona dostluk gayretinden dolayı nasihat verirlerdi." "Gıyer", burada değişmek ve hâlden hâle dönmek anlamına gelen, tekil eril bir isimdir. Hz. Hamza'nın saygıdeğer arkadaşları onu zırhsız savaşta gördükleri için, düşmandan zarar geleceği korkusuyla hâlden hâle döndükleri için nasihat verdiler demek olur.

"Hz. Hamza (r.a.)ın kasd-ı âlîlerinden bî-haber olan rüfekā-yı muhteremesi onun böyle zırhsız harbe gitmesinden dolayı gam çekerler ve ona dostluk gayretinden dolayı nasîhat verirler idi." "Gıyer", burada mütegayyir olmak ve hâlden hâle dönmek ma'nâsına, müfred müzekker olan isimdir. Hz. Hamza'nın rüfekā-yı muhteremesi onu zırhsız harbde gördükleri için, düşmandan zarar geleceği korkusuyla hâlden hâle döndükleri için nasîhat verdiler demek olur.

## Zırhsız harb hakkında Hamza (r.a.)ın halka cevabı

3417. Hamza buyurdu: "Vaktaki ben delikanlı idim, bu cihanın terkini ölüm görür idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3417. Hamza buyurdu: "Vaktiyle ben delikanlı idim, bu dünyanın terkini ölüm görür idim."

Şehitlerin efendisi Hamza (r.a.) efendimiz, telaş eden saygıdeğer arkadaşlarına cevap olarak buyurdu ki: "Ben delikanlıyken, bu dünyanın terkini ölüm olarak gördüğüm için, bu ölümden korkar ve savaş meydanına zırhsız gitmezdim."

Seyyidü'ş-şühedâ Hamza (r.a.) efendimiz telâş eden rüfekā-yı muhteremesine cevâben buyurdu ki: "Ben delikanlı iken, bu cihânın terkini ölüm gördüğüm için, bu ölümden korkar ve meydân-ı harbe zırhsız gitmez idim."

3418. Bir kimse rağbet üzere ölmek tarafına ne vakit gider? Ejderhanın önünde ne vakit çıplak olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3418. Bir kimse ne zaman rağbet üzere ölüm tarafına gider? Ejderhanın önünde ne zaman çıplak olur?

3419. Fakat ben şimdi Muhammed'in nûrundan, bu fânî şehre mağlub değilim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3419. Fakat ben şimdi Muhammed'in nurundan, bu fani şehre mağlup değilim!

Yani "Kalbime yansıyan Muhammed (s.a.v.) Efendimizin nuru ile, nefse ait sıfatlarımın karanlığı ve aklıma hâkim olan vehmin zulmeti kalktı. Gayb âleminin ve beka (sonsuzluk) dünyasının hallerini, içimin iki gözü ile gördüm. Şimdi ben fani olan bu dünya şehrine esir ve mağlup değilim."

Ya'ni "Kalbime mün'akis olan Muhammed (s.a.v.) Efendimizin nûru ile, sıfât-ı nefsâniyyemin karanlığı ve aklıma müstevlî olan vehmin zulmeti kalktı. Alem-i gaybın ve cihân-ı bekānın ahvâlini, bâtınımın iki gözü ile gördüm. Şimdi ben fânî olan bu dünya şehrine zebûn ve mağlûb değilim."

3420. His haricinden şahın leşker-gâhını, nûr-ı Hak'dan dolu görüyorum. [3432]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3420. His dışından şahın ordugâhını, Hakk'ın nurundan dolu görüyorum.

Beş duyunun dışından, gerçek şah olan Hakk'ın melekût âlemine (gayb âlemi) özgü ordugâhını, O'nun nurundan dolu görüyorum.

"Havâss-i hamse hâricinden, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın âlem-i melekûta mahsûs ordugâhını, O'nun nûrundan dolu görüyorum."

3421. Çadır çadıra, tınab tınaba. Şükür O'na ki, beni uykudan uyandırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3421. Çadır çadıra, tınab tınaba. Şükür O'na ki, beni uykudan uyandırdı.

Gıyâsü'l-Lügat'ın açıklamasına göre "tınâb", "tâ" harfinin fethi ve kesresiyle, çadır ipi anlamındadır. "Tınnab" kelimesinin hafifletilmiş şeklidir. Türkçede "kınnâb" denir ki, tınnâb kelimesinden bozulmuştur. Bu beytin birinci mısraı, yukarıdaki beytin devamıdır. Yani "His dışından şahın ordugâhını çadır çadıra ve çadır iplerini çadır iplerine bitişik olarak Hakk'ın nurundan, yani nuranî mücerred cevher olan ruhlardan dolu görüyorum" demek olur ki, özeti: "Beş duyu ile idrak edilen bu şehadet âleminin dışında, ruhlar âlemini görüyorum" demektir. Ve ikinci mısra, bağımsız bir cümledir. Yani, "Şükür, âlemlerin efendisi olan o şanlı peygambere ki, beni gaflet uykusundan uyandırdı ve gözümü ruhlar âlemine açtı" anlamındadır.

Gıyâsü'l-Lügat'ın beyânına göre "tınâb", "tâ"nın fethi ve kesriyle, çadır ipi ma'nâsınadır. "Tınnab"ın muhaffefidir. Türkçe'de "kınnâb" denir ki, tınnâbdan muharrefdir. Bu beytin birinci mısrâ'ı, yukarıki beytin mâba'didir. Ya'ni "His hâricinden şâhın leşker-gâhını çadır çadıra ve çadır iplerini çadır iplerine muttasıl olarak nûr-ı Hak'dan, ya'ni cevher-i mücerred-i nûrânî olan ervâhdan dolu görüyorum" demek olur ki, hulâsası: "Havâss-i hamse ile idrâk olunan bu âlem-i şehadetin haricinde, âlem-i ervâhı görüyorum" demektir. Ve ikinci mısra', müstakil bir cümledir. Ya'ni, "Şükür, Server-i âlem olan o Nebiyy-i zîşâna ki, beni gaflet uykusundan uyandırdı ve gözümü âlem-i ervâha açtı" ma'nâsınadır.

3422. O kimsenin ki, ölmek onun gözünün önünde tehlikedir, “Lâ tülkü" emrini o eliyle tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3422. O kimsenin ki, ölmek onun gözünün önünde tehlikedir, "Lâ tülku" emrini o eliyle tutar.

Ölmeyi tehlike gören kimse لَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَة (Bakara, 2/195) ["Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız"] ayet-i kerimesine dört elle sarılır. Çünkü o, beş duyunun dışından şahın ordugâhını görmüyor ve bu âlemi terk etmek, onun için ölüm görünüyor. Böyle bir kimse, elbette ölmemek ister.

Ölmeyi tehlike gören kimse لَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَة (Bakara, 2/195) ["Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız"] âyet-i kerîmesine dört el ile sarılır. Zîrâ o havâss-i hamse hâricinden şâhın leşker-gâhını görmüyor ve bu âlemi terk etmek, onun için ölüm görünüyor. Böyle bir kimse, elbette ölmemek ister.

3423. Ve o kimse ki, ölmek onun önünde feth-i bâb oldu; muhakkak ona hitabda "Sâriu" gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3423. Ve o kişi ki, ölmek onun önünde bir kapı açılması oldu; muhakkak ona hitapta "Sâriu" gelir.

Bir kişinin nazarında ölmek, gayb âlemi kapısının açılmasından ibaret olunca, ilâhî hitapta, yani Kur'ân'da ona özgü olan emir وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ (Âl-i İmrân, 3/133) yani "Rabbinizden olan mağfirete ve genişliği göklerin ve yerin genişliği gibi olup, muttakîler için hazırlanan cennete koşuşun ve acele edin" âyet-i kerîmesindeki teşvik edici emir olur.

Bir kimsenin indinde ölmek, âlem-i gayb kapısının açılmasından ibâret olunca, hitâb-ı ilâhîde, ya'ni Kur'ân'da ona mahsûs olan emir وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ (Âl-i İmrân, 3/133) ya'ni "Rabb'inizden olan mağfirete ve genişliği göklerin ve arzın genişliği gibi olup, müttakîler için hazırlanan cennete müsâraat ve acele ediniz" âyet-i kerîmesindeki emr-i teşvîkî olur.

3424. Saladır ey lutuf görücüler, ferahlanın! Belâdır ey kahır görücüler, gamlanın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3424. Ey lütuf görenler, sevinin! Ey kahır görenler, gamlanın!

"Salâ", yemeğe hazırlanmak için yapılan çağrıdır. Namaza ve diğer ibadetlere hazırlanmak için de bu çağrıyı kullanırlar. Yani: "Ey lütuf görenler, o andan sevinin ki o ölüm, kavuşma nimetinin çağrısıdır. Ey kahır görenler, ölümden gamlanın ki, o ölüm kanat ve kol belasıdır."

"Sala", taâma hazırlanmak için nidâdır. Namaza ve sâir ibâdâta hazırlanmak için dahi bu nidâyı isti'mâl ederler. Ya'ni: "Ey lutuf görücüler, ol demden sevinin ki o ölüm, visâl ni'metinin salâsıdır. Ey kahır görücüler, ölümden gamlanın ki, o ölüm belâ-yı perr ü bâldir."

3425. Her kim Yûsuf gördü, ona cân fedâ etti; her kim onu kurt gördü, hüdâdan rücû' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3425. Her kim Yûsuf gördü, ona cân fedâ etti; her kim onu kurt gördü, hüdâdan rücû' etti.

Her kim ölümü Hz. Yûsuf gibi güzel gördü, ona can feda etti; her kim o ölümü kurt gibi yırtıcı ve çirkin gördü, o kimse hüdâdan, yani matluba ulaştıran hidayetten geri döndü.

Her kim ölümü Hz. Yûsuf gibi güzel gördü, ona cân fedâ etti; her kim o ölümü kurt gibi yırtıcı ve çirkin gördü, o kimse hüdâdan, ya'ni matlûba îsâl edici olan [hid]âyetden rücû' etti.

3426. Ey oğul, her birinin ölümü, onun hem-rengidir, düşman önünde düşman ve dost üzerine dosttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3426. Ey oğul, her birinin ölümü, onunla aynı renktedir, düşman önünde düşman ve dost üzerine dosttur.

Yani "Ölüm zâlime kahredici ve mazlûma lütufkâr olarak gelir; bu sebeple ölüm her bir kimsenin kendisiyle aynı renkte olmuş olur."

Ya'ni "Ölüm zâlime kāhir ve mazlûma latîf olarak gelir; binâenaleyh ölüm her bir kimsenin hem-rengi olmuş olur."

3427. Türk'ün önünde ayna latîf renklidir ve zencînin önünde ayna da zencidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3427. Türk'ün önünde ayna latif renklidir ve zencinin önünde ayna da zencidir.

Yani "Ölüm bir ayna gibidir. Ayna, güzel yüzlü olan Türk'ün karşısında latif renkli ve suretlidir ve kara renkli olan zencinin önünde de zencidir ve kara ve çirkin suretlidir."

Ya'ni "Ölüm bir ayna gibidir. Ayna, güzel yüzlü olan Türk'ün karşısında latîf renkli ve sûretlidir ve kara renkli olan zencinin önünde de zencidir ve kara ve çirkin sûretlidir."

3428. Ey kimse ki, firar içinde ölümden korkuyorsun; o kendinden korkuculuktur; ey can, akıl tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3428. Ey ölümden kaçarken korkan kişi; o korku kendindendir; ey can, aklını başına al!

"Tersân", korkan demektir; sonundaki "yâ" mastar ekidir. Hint nüshalarında ikinci mısra `ترست از خویش است ای جان هوش دار` şeklindedir ki, "Senin korkun kendindendir ey can, aklına sahip ol!" demektir.

"Tersân", korkucu demektir; âhirindeki "yâ" masdariyettir. Hind nüshalarında ikinci mısra `ترست از خویش است ای جان هوش دار` sûretindedir ki, "Senin korkun kendindir ey can, aklına sahib ol!" demektir.

3429. Senin çirkin yüzündür, ölümün yüzü değildir; senin canın ağaç ve ölüm yaprak gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3429. Senin çirkin yüzündür, ölümün yüzü değildir; senin canın ağaç ve ölüm yaprak gibidir.

Ölüm aynasında gördüğün çirkinlik, senin çirkin yüzündür; yani kötü ahlâkın ve amellerindir. Senin canın ağaç ve ölüm de yaprak ve meyve gibidir. Örneğin eğer canın zakkum ağacı cinsinden ise, onun meyvesi de ancak zakkum olur.

"Ölüm aynasında gördüğün çirkinlik, senin çirkin yüzündür; ya'ni sû'-i ahlâkın ve a'mâlindir. Senin canın ağaç ve ölüm dahi yaprak ve meyve gibidir." Meselâ eğer canın zakkum ağacı cinsinden ise, onun meyvesi de ancak zakkum olur.

3430. Gerek iyidir, gerek kötüdür, senden bitmiştir; nâhoş ve hoş senin her zamîrin kendindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3430. İster iyi olsun, ister kötü olsun, senden meydana gelmiştir; hoş olmayan ve hoş olan her niyetin kendindendir.

Saadet olsun, mutsuzluk olsun, senin ağaç hükmünde olan canının özelliğidir. Bu sebeple fiiller âleminde, ister iyi ister kötü ameller senden meydana gelir.

[3443] Saâdet olsun, şekāvet olsun, senin ağaç mesâbesinde olan canının hâssıyyetidir. Binâenaleyh âlem-i efâlde, gerek iyi ve gerek kötü ameller senden

3431. Eğer bir diken ile mecrûh olmuş isen, kendin ekmişsin; ve eğer mensûc ipek ve ibrişim içinde isen, kendin bükmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3431. Eğer bir diken ile yaralanmış isen, kendin ekmişsin; ve eğer dokunmuş ipek ve ibrişim içinde isen, kendin bükmüşsün.

"Kişteî", "kişten", "kâşten" yani ekmek anlamındadır. "Harîr", dokunmuş ve pişirilmiş ipek; ve "kazz", bükülüp ibrişim yapılmış ipek demektir. Yani "Eğer bu âlemde sana bir kötülük gelmiş ise, kendi yaptığın kötü fiilin aksidir; ve eğer hoşluk ve güzellik içinde isen, o da senin iyi amellerinin eseridir."

"Kişteî", "kişten", "kâşten" ya'ni ekmek ma'nâsınadır. "Harîr", mensûc ve matbûh ipek; ve "kazz", bükülüp ibrişim yapılmış ipek demektir. Ya'ni "Eğer bu âlemde sana bir fenâlık gelmiş ise, kendi yaptığın kötü fiilin aksidir; ve eğer hoşluk ve letâfet içinde isen, o da senin a'mâl-i sâlihanın eseridir."

3432. Fakat fiil cezânın hem-rengi olmaz; hizmet hiç atanın hem-rengi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3432. Fakat fiil cezanın dengi olmaz; hizmet asla atanın dengi değildir.

Yani "Fiilin şekli ile cezanın şekli ayrıdır, birbirine benzemez; fakat anlamları وَ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) yani "Kötülüğün cezası, onun benzeri bir kötülüktür" ayet-i kerimesi gereğince aynıdır. Çünkü fiil kötü olduğu gibi, ona bağlı olan ceza da, her ne şekilde olursa olsun kötüdür. İyi fiil de böyledir. Güzel hizmete karşılık verilen mükâfat ve ihsan da şekilde başkadır ve o hizmetin şekline benzemez." Bu anlam, ilerideki şerefli beyitlerde ayrıntılı olarak açıklanır.

Ya'ni "Fiilin sûreti ile, cezânın sûreti ayrıdır, birbirine benzemez; fakat ma'naları و جزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Kötülüğün cezası, onun misli bir kötülüktür" âyet-i kerîmesi mûcibincedir. Zîrâ fiil kötü olduğu gibi, ona terettüb eden cezâ dahi, her ne sûretle olursa olsun kötüdür. İyi fiil dahi böyledir. Hüsn-i hizmete mukābil verilen mükâfât ve atâ dahi sûrette başkadır ve o hizmetin sûretine benzemez." Bu ma'nâ, âtîdeki ebyât-ı şerîfede tafsîlen îzâh buyurulur.

3433. Ücretlilerin ücreti, işe benzemez; zîrâ o araz ve bu cevherdir ve bâkîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3433. Ücretlilerin ücreti, işe benzemez; çünkü o araz (kendi başına var olamayan, cevhere bağlı özellik) ve bu cevher (kendi başına var olabilen madde)dir ve kalıcıdır.

Bir işin ücretiyle, çalışanların aldıkları ücretin şekli, yaptıkları işin şekline benzemez; çünkü yaptıkları iş arazdır; ve "araz" kendi varlığıyla ayakta duran ve iki zamanda kalıcı olmayan şeye denir. İşçinin fiili de kendi kendine değil, aksine işçinin varlığıyla ayaktadır ve hareketlerin durumları iki zamanda kalıcı olmaz. Fakat bu işe karşılık alınan ücret, maddî bir para veya eşyadan bir şey olduğundan, o cevherdir ve zamanlarda kalıcıdır; bu sebeple araz cevhere benzemez.

Bir işin ücretiyle, müstahdem olanların aldıkları ücretin sûreti, gördükleri işin sûretine benzemez; zîra gördükleri iş arazdır; ve "araz" kendi vücûduyla kāim ve iki zamanda bâkî olmayan şeye derler. Ecîrin fiili de kendi kendine değil, belki ecîrin vücûduyla kāimdir ve evzâ'-ı harekât iki zamanda bâkî kalmaz. Fakat bu işe mukābil alınan ücret, maddî bir para veyâ eşyâdan bir şey olduğundan, o cevherdir ve zamanlarda bâkîdir; binâenaleyh araz cevhere benzemez.

3434. O bütün şiddet ve kuvvet ve terdir; ve bu hep, gümüş ve altın ve tabaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3434. O bütün şiddet, kuvvet ve terdir; ve bu hep, gümüş, altın ve tabaktır.

İşçinin fiili bütün şiddet, sıkıntı, kuvvet sarfı ve terlemedir; ve buna karşılık aldığı ücret ise, hep gümüş ve altından yapılmış paradır veya tabak içinde bir yiyecek ve nimettir.

Ecîrin fiili bütün şiddet ve sıkıntı ve kuvvet sarfı ve terlemektir; ve ona mukābil aldığı ücret ise, hep gümüş ve altından ma'mûl paradır veyâhud tabak içinde bir yiyecek ve ni'mettir.

3435. Eğer sana bir yerden töhmet gelirse, bir mihnet içinde sana mazlum dua etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3435. Eğer sana bir yerden töhmet gelirse, bir mihnet içinde sana mazlum dua etti.

Eğer sana bir taraftan bir kabahat isnat edilirse, bil ki senin sebep olduğun bir mihnet (sıkıntı) içinde, mazlum olan, yani senden zulüm görmüş olan bir kimse sana beddua etti ve sana isnat edilen kabahat de senin o mazluma sebep olduğun zulmün cezası oldu.

Eğer sana bir tarafdan bir kabâhat isnâd olunursa, bil ki senin îrâs ettiğin bir mihnet içinde, mazlûm olan, ya'ni senden zulüm görmüş olan bir kimse sana bedduâ etti ve sana isnâd olunan kabâhat dahi senin o mazlûma îras ettiğin zulmün cezâsı oldu.

3436. Sen dersin ki: "Ben âzâdeyim, ben bir kimse üzerine töhmet koymamışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3436. Sen dersin ki: "Ben özgürüm, ben bir kimse üzerine töhmet koymamışım!"

Ey dinleyici, sen dersin ki: "Ben zulümden ve bir kimseye eziyet etmekten uzağım; ve bir kimseye de bir töhmet ve kusur isnat etmedim, bununla birlikte bana yine bir taraftan kötülük gelmiştir."

Ey müstemi', sen dersin ki: "Ben zulümden ve bir kimseye cefâ etmekten âzâdeyim; ve bir kimseye de bir töhmet ve kabâhat isnâd etmedim, bununla berâber bana yine bir taraftan fenâlık gelmiştir."

3437. Sen başka bir şekilde bir günah yapmışsın. Dâne ekdin, dâne ne vakit semere benzer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3437. Sen başka bir şekilde bir günah yapmışsın. Tohum ektin, tohum ne zaman meyveye benzer?

O hâlde sen başka bir şekilde günah yapmışsın ki, sana bu kötülük geldi. Tohum ektin, o büyüyüp gelişerek meyve verdi; fakat tohum ile onun meyvesi görünüşte birbirine benzemezler. Bu sebeple, yaptığın günah ile, gelen kötülük arasında bir bağıntı göremiyorsun.

O halde sen başka bir şekilde günâh yapmışsın ki, sana bu fenâlık geldi. Dâne ekdin, o neşv ü nemâ bulup semere verdi; fakat dâne ile onun semeresi sûretde birbirine benzemezler. Bu sebebden, yaptığın günah ile, gelen fenâlık arasında münasebet göremiyorsun.

3438. O zinâ etti, cezası yüz değnek oldu; o der ki: "Ben ne vakit bir kimseye ûd ile vurdum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3438. O zina etti, cezası yüz değnek oldu; o der ki: "Ben ne zaman bir kimseye öd ağacı ile vurdum?"

"Ud", güzel kokulu ağaçtır ki "öd ağacı" deriz. Yani "Örneğin o bir kimse zina etti, onun cezası şeriatça yüz değnek vurmak oldu. Nasıl ki ayet-i kerimede de buyrulur: الزانية والزانِي فَاجْلِدُوا كل واحد منهما مأةَ جَلْدَة (Nûr, 24/2) Yani “Zina eden kadın ile, zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun!" O zina eden kimse der ki: "Ben hiçbir kimseye öd ağacı ile bile vurmadım ki, bu değnek ile dayak yemek o fiilimin cezası olsun."

"Ûd", güzel kokulu ağaçdır ki "öd ağacı" deriz. Ya'ni "Meselâ o bir kimse zinâ etti, onun cezâsı şer'an yüz değnek vurmak oldu. Nitekim âyet-i kerîmede de buyrulur: الزانية والزانِي فَاجْلِدُوا كل واحد منهما مأةَ جَلْدَة (Nûr, 24/2) Ya'ni “Zinâ eden kadın ile, zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun!" O zinâ eden kimse der ki: "Ben hiçbir kimseye öd ağacı ile bile vurmadım ki, bu değnek ile dayak yemek o fiilimin cezası olsun."

3439. Bu bela, o zinanın cezası olmadı mı? Tenhada olan zināya değnek ne vakit benzer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3439. Bu bela, o zinanın cezası olmadı mı? Tenhada olan zinaya değnek ne zaman benzer?

Cevaben deriz ki: وَ جَزَاء سَيِّئَة سيئة مثلها (sûrâ, 42/40) ["Kötülüğün cezası, onun misli bir kötülüktür"] ayet-i kerimesi gereğince, kötülük olan zinanın cezası, kötülük olan dayak yemektir; fakat bu iki kötülüğün şekilleri birbirine benzemez. O dayak yeme belası, zinanın cezasıdır; fakat bu dayak şekli, tenhada olan zinanın şekline asla benzemez.

Cevaben deriz ki: وَ جَزَاء سَيِّئَة سيئة مثلها (sûrâ, 42/40) ["Kötülüğün cezası, onun misli bir kötülüktür"] âyet-i kerîmesi mûcibince, kötülük olan zinânın cezâsı, kötülük olan dayak yemektir; fakat bu iki kötülüklerin süretleri birbirine benzemez. O dayak yemek belâsı, zinânın cezasıdır; fakat bu dayak sûreti, tenhâda olan zinânın sûretine aslâ benzemez.

3440. Ey kelîm, yılan ne vakit asaya benzer? Ey hekîm, derd ne vakit devâya [3453] benzer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3440. Ey kelâm eden, yılan ne zaman asaya benzer? Ey hekim, dert ne zaman devaya [3453] benzer?

Ey söyleyici kimse, Mûsâ (a.s.)ın asasıyla yılan birbirine benzer mi? Fusûsu'l-Hikem'de Mûsevî Fassı'nda (Mûsâ'ya ait bölüm) anıldığı üzere o asa, Mûsâ (a.s.)ın davetini kabulden kaçınmasında Firavun, Mûsâ'ya ne ile isyan etmiş ise, o şeyin suretidir. Yani Firavun, Hz. Mûsâ'ya "nefs-i emmâre"si (kötülüğü emreden nefis) sebebiyle isyan etmişti; asa Firavun'un bu nefs-i emmâresinin suretiydi. O asa bu sebeple yılan oldu. Firavun'un nefs-i emmâresi kötüydü ve yılan dahi kötüydü. Bunlar kötülükte bir iseler de, surette asla birbirine benzemezler.

Ve aynı şekilde, ey hikmet sahibi, dert ve hastalık ilaca benzemez; yani hastalık kötü ve acı verici, ilaç dahi kötüdür. Bunlar kötülükte bir iseler de, suretlerde başka başkadır. Bu şerefli beyitte zulmün dert ve hastalık olduğuna ve onun karşılığı olan cezanın dahi ilaç mesabesinde (yerinde) olduğuna işaret buyurulur.

"Ey söyleyici kimse, Mûsâ (a.s.)ın asâsıyla yılan birbirine benzer mi?" Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de mezkûr olduğu üzere o asâ, Mûsâ (a.s.)ın da'vetini kabûlden istinkâfında Fir'avn, cenâb-ı Mûsâ'ya ne şey ile âsî olmuş ise, o şeyin sûretidir. Ya'ni Fir'avn, Hz. Mûsâ'ya "nefs-i emmâre"si sebebi ile âsî olmuş idi; asâ Fir'avn'ın bu nefs-i emmâresinin sûreti idi. O asâ bu sebeble yılan oldu. Fir'avn'ın nefs-i emmâresi, kötü ve yılan dahi kötü idi. Bunlar kötülükte bir iseler de, sûretde asla birbirine benzemezler.

"Ve kezâ, ey hikmet sâhibi, derd ve illet ilâca benzemez; ya'ni illet fenâ ve acı, ilâç dahi fenâdır. Bunlar fenâlıkta bir iseler de, sûretlerde başka başkadır." Bu beyt-i şerîfde zulmün derd ve illet olduğuna ve onun mukābili olan cezânın dahi ilâç mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur.

3441. Sen o asâ yerine, menî suyunu bıraktığın vakit o, şahs-ı senî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3441. Sen o asa yerine, meni suyunu bıraktığın zaman o, yüce bir şahıs oldu.

"Senî", parlak ve yüce anlamlarındadır. Yani bir şeyden, görünüşte hiç ilgisi olmayan başka bir şeyin meydana gelmesinin örnekleri çoktur. "Musa (a.s.)'ın o asasının yılan olması makamında, sen meni suyunu kadının rahmine akıttın, o meni, sululuk mertebesinden, yüce bir şahıs oldu."

"Senî", parlak ve yüce ma'nâlarınadır. Ya'ni bir şeyden sûretde hiç münâsebeti olmayan dîğer bir şey peyda olmasının misâli çoktur. "Mûsâ (a.s.)ın o asâsının yılan olması makāmında, sen menî suyunu kadının rahmine akıttın, o menî suluk mertebesinden, âlî bir şahıs oldu."

3442. O senin suyun, ya yâr oldu, ya yılan oldu. O asadan senin i'câbın ne içindir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3442. O senin suyun, ya dost oldu, ya yılan oldu. O asadan senin şaşkınlığın ne içindir?

Kadının rahmine akıttığın o senin meni suyun yalnız bir şahıs olmakla kalmadı, o şahıs sana karşı ya dost ve yardımcı oldu, yahut seni sokucu bir yılan oldu. O hâlde Musa (a.s.)'ın o asasının şekil değiştirip yılan olmasından dolayı niçin şaşkınlık duyuyorsun? Bu suret değiştirme niteliği daima gözümüzün önündedir.

Kadının rahmine akıttığın o senin menî suyun yalnız bir şahıs olmakla kalmadı, o şahıs sana karşı ya yâr ve muîn oldu, yâhud seni sokucu bir yılan oldu. O halde Mûsâ (a.s.)ın o asâsının tebdîl-i şekl edip yılan olmasından dolayı niçin taaccüb ediyorsun? Bu tebeddül-i sûret keyfiyeti dâimâ gözümüzün önündedir.

3443. Hiç su, o velede benzer mi? Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. Hiç su, o çocuğa benzer mi? Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi?

Şu şekillerin dönüşümüne bak! Hiç meni suyu, meydana gelen çocuğun şekline benzer mi? Şeker kamışından çıkardıkları şeker, hiç görünüşte şeker kamışına benzer mi?

Şu sûretlerin tebeddülüne bak! Hiç menî suyu, peyda olan çocuğun sûretine benzer mi? Şeker kamışından çıkardıkları şeker, hiç sûrette şeker kamışına benzer mi?

3444. Vaktaki bir adam bir sücûd, ya bir rükû' ekdi, onun sücudu o âlemde cennet oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. Bir adam bir secde veya bir rükû' ektiğinde, onun secdesi o âlemde cennet oldu.

Bir şeyden, görünüşte hiç ilgisi olmayan başka bir şeyin ortaya çıkmasına bir örnek de şudur: "Bir adam bu dünya tarlasında secde veya rükû' tohumunu ektiği zaman, onun secdesinin görünüşü ahiret âleminde cennet görünüşüne dönüşür." Bu sebeple şanlı peygamberimiz Efendimiz: أَكْثِرُوا مِنْ غِرَاسِ الْجَنَّةِ. قَالُوا: وَ مَا غِرَاسُ الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ: التَّسْبِيحُ وَ التَّهْلِيلُ . Yani, “Cennetin ağaçlarını çoğaltınız" buyurdular. Ashâb-ı kirâm: "Cennetin ağaçları nedir ey Allah'ın Resûlü?" dediler. Âlemlerin Efendisi: "Tesbih ve tehlîldir" buyurdular. Bu şekillerde ortaya çıkan cennete, "ameller cenneti" derler. Gerçekleri araştıranlar: "Herkes cennetini ve cehennemini bu dünyadan götürür" dediklerinin anlamı budur.

Bir şeyden, sûrette hiç münasebeti olmayan dîğer bir şey peyda olmasının bir misali de budur ki: "Bir adam bu dünyâ tarlasında sücûd veyâ rükû' tohumunu ekdiği vakit, onun sücûdunun sûreti âlem-i âhirette cennet sûretine tebeddül eder." Onun için Resûl-i zîşân Efendimiz: أَكْثِرُوا مِنْ غِرَاسِ الْجَنَّةِ. قَالُوا: وَ مَا غِرَاسُ الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ: التَّسْبِيحُ وَ التَّهْلِيلُ . Ya'ni, “Cennetin ağaçlarını çoğaltınız" buyurdular. Ashâb-ı kirâm: "Cennetin ağaçları nedir yâ Resûlallâh?" dediler. Server-i âlem Efendimiz: "Tesbih ve tehlîldir" buyurdular. Bu sûretlerde peyda olan cennete, "cennet-i a'mâl" derler. Muhakkikler: "Herkes cennetini ve cehennemini bu dünyadan götürür" dediklerinin ma'nâsı budur.

3445. Vaktaki onun ağzından Hakk'ın hamdi uçtu, Rabbü'l-felak onu cennet kuşu yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3445. Onun ağzından Hakk'ın övgüsü uçtuğu zaman, Felak'ın Rabbi onu cennet kuşu yaptı.

"Felak", yarmak ve ayırmak anlamındadır. "Rabbü'l-felak", (Felak, 113/1) yarmanın ve ayırmanın Rabbi demektir. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّ اللَّهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَى (En'âm, 6/95) yani "Muhakkak Yüce Allah daneyi ve çekirdeği yarıcı ve ayırıcıdır" ve فَالِقُ الْإِصْبَاحِ (En'âm, 6/96) yani "Seher vaktini yarıcı ve ortaya çıkarıcıdır" buyurulur. Yüce Allah, görünen âlemdeki övgü sözünden, mana âleminde cennet kuşu çıkardığı için, bu şerefli beyitte "Rabbü'l-felak" ile nitelendirilmiştir.

"Felak", yarmak ve şakk etmek ma'nâsınadır. "Rabbü'l-felak", (Felak, 113/1) yarmanın ve şakk etmenin Rabb'i, demek olur. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَى (En'âm, 6/95) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ dâneyi ve çekirdeği yarıcı ve şakk edicidir" ve فَالِقُ الْإِصْبَاحِ (En'âm, 6/96) ya'ni "Seher vaktini yarıcı ve ızhâr edicidir" buyurulur. Hak Teâlâ, âlem-i zâhirdeki lafz-ı hamdden, âlem-i ma'nâda cennet kuşu çıkardığı için, bu beyt-i şerîfde "Rabbü'l-felak" ile tavsîf buyurulmuştur.

3446. Senin hamdin ve tesbîhin kuşa benzemez; gerçi kuşun nutfesi rüzgâr ve havadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3446. Senin hamdin ve tesbihin kuşa benzemez; gerçi kuşun nutfesi rüzgâr ve havadır.

Senin hamdin ve tesbihin cennet kuşunun mayası ve tohumu olmakla birlikte, görünüşte kuşa benzemez. Gerçekten de dünya kuşlarının mayası ve nutfesi (döllenme sıvısı) dahi, erkeğin dişisine bıraktığı yelden ve havadan ibarettir. Ve cennet kuşunun mayası ve tohumu dahi, senin havadan ibaret olan nefesinle, ağzından çıkardığın hamd ve tesbihtir; fakat bu iki çeşit maya dahi yine birbirine benzer şeyler değildir. Şimdi sen tavuğun ve horozun ve diğer kuşların varlığının, erkeğin dişisine bıraktığı havadan olduğuna şaşırmazsın; senin hamd ve tesbih havanından bir şekil ortaya çıkacağına niçin şaşırırsın?

“Senin hamdin ve tesbîhin cennet kuşunun mayası ve tohumu olmakla berâber, sûretde kuşa benzemez. Vâkıâ dünyâ kuşlarının mayası ve nutfesi dahi, erkeğin dişisine ilkā ettiği yelden ve havadan ibârettir.” Ve cennet kuşunun mayası ve tohumu dahi, senin havadan ibâret olan nefesinle, ağzından çıkardığın hamd ve tesbîhdir; fakat bu iki nevi‘ maya dahi yine birbirine benzer şeyler değildir. İmdi sen tavuğun ve horozun ve sâir kuşların vücûdu, erkeğin dişisine ilkā ettiği havadan olduğuna taaccüb etmezsin; senin havâ-yı hamd ve tesbîhinden bir sûret peydâ olacağına niçin taaccüb edersin?

3447. Vaktâki senin elinden îsâr ve zekât bitti, bu el o tarafda nahl ve nebât oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3447. Senin elinden cömertlik ve zekât bittiği zaman, bu el o tarafta hurma ağacı ve bitki oldu.

Bu dünya âleminde senin elinden cömertlik ve zekât çıktığı zaman, bu el, o ahiret âleminde ağaç fidanı veya hurma ağacı ve bitki oldu. "Nahl", hurma ağacı anlamına geldiği gibi, eski zamanda, çiçekler, meyveler ve değerli taşlarla süslenip gelinin önünde götürülen ağaç anlamına da gelir. Nasıl ki Fasîh-i Mevlevî bu anlamda şu beyti söyler: Beyit: Rast geldim yâre bir nahl-i revân olmuş gelir, Serde gül, destinde gül, ceybinde, dâmânında gül.

Halk, yanlış olarak "nakıl" derler; ve çiçekle süslenmiş bir şey görünce: "Nakıl gibi süslenmiş" derler. Ve meyvesi çok olan ağaca "pür-nakl" (nakıl dolu) derler. Hint nüshalarında "geşt" yerine "kişt-i în dest" şeklindedir; "Bu elin ekini" demek olur.

“Bu dünyâ âleminde senin elinden sehâvet ve zekât sâdır olduğu vakit, bu el, o âlem-i âhiretde ağaç fidanı veyâ nahl ve nebât oldu.” “Nahl”, hurma ağacı ma‘nâsına geldiği gibi, eski zamanda, çiçekler ve meyveler ve zî-kıy-met ahcâr ile donatılıp gelinin önünde götürülen ağaç ma‘nâsına da gelir. Nitekim Fasîh-i Mevlevî bu ma‘nâda şu beyti söyler: Beyit: Rast geldim yâre bir nahl-i revân olmuş gelir, Serde gül, destinde gül, ceybinde, dâmânında gül.

Avâm, galat olarak “nakıl” derler; ve çiçekle donanmış bir şey görünce: “Nakıl gibi donanmış” derler. Ve yemişi çok olan ağaca “pür-nakl” ta‘bîr ederler. Hind nüshalarında “geşt” yerine “kişt-i în dest” sûretindedir; “Bu elin zer’i” demek olur.

3448. Senin sabrının suyu, huld ırmağının suyu oldu; huldün süt ırmağı, senin mihr ü muhabbetindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3448. Senin sabrının suyu, huld ırmağının suyu oldu; huldün süt ırmağı, senin sevgi ve muhabbetindir.

"Huld", daimî anlamına gelir ve cennetin sıfatıdır, "cennetü'l-huld" (ebedî cennet) denir. Yani "Senin şehvet suyunu gayrimeşru olarak harcamayıp, nefsini tutman ve sabretmen, ebedî cennet ırmağının suyu oldu ve ebedî cennette akan süt ırmağı da, senin Allah'ın kullarına şefkat ve muhabbetinin sureti oldu."

“Huld”, dâim ma‘nâsına olup, cennetin sıfatıdır, “cennetü’l-huld” denir. Ya‘ni “Senin şehvet suyunu nâ-meşrû‘ olarak sarf etmeyip, nefsini habs etmen ve sabr etmen, cennet-i huld ırmağının suyu oldu ve cennet-i huldda akan süt ırmağı da, senin ibâdullâha şefkat ve muhabbetinin sûreti oldu.”

3449. Tâat zevki bal ırmağı oldu, senin sarhoşluğunu ve şevkini şarab ırmağı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3449. İtaat zevki bal ırmağı oldu, senin sarhoşluğunu ve şevkini şarap ırmağı gör!

Ey mümin, senin ilahi itaatteki zevkinin sureti (görünen şekli) ebedilik cennetinde bal ırmağı oldu ve ilahi aşk ile olan sarhoşluğunu da ve Hakk'a duyduğun şevk ile coşup taşmanı da şarap ırmağı gör.

Ey mü'min, senin tâat-ı ilâhiyyedeki zevkinin sûreti cennet-i huldde bal ırmağı oldu ve aşk-ı ilâhî ile olan sarhoşluğu da ve şevk-ı Hak ile cûş u hurûşunu da şarâb ırmağı gör.

3450. Bu sebebler, o eserlere benzemedi; kimse bilmez ki, onu onun yerine nasıl dikti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3450. Bu sebepler, o eserlere benzemedi; kimse bilmez ki, onu onun yerine nasıl dikti?

Bu sebepler, yani dünyadaki amellere karşılık, ahirette ortaya çıkan o eserlere ve şekillere benzemedi. Kimse bilmez ki, Yüce Allah hazretleri o eserleri, o amellerin yerine nasıl dikti ve ayakta tuttu?

Bu sebebler, ya'ni dünyadaki amellere mukābil, âhirette zahir olan o eserlere ve sûretlere benzemedi. Kimse bilmez ki, Hak Teâlâ hazretleri o eserleri, o amellerin yerine nasıl dikti ve ikāme eyledi?

3451. Vaktāki bu sebebler senin emrin ile mevcud oldu, dört ırmak dahi muhakkak sana fermân gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3451. Bu sebepler senin emrinle var olduğunda, dört ırmak da kesinlikle sana itaat etti.

Dünya âlemindeki bu sebepler ve ameller, senin içinden dışına ve organlarına gelen emrin ve fermanın ile var olduğunda, o halde ebedî cennette bu amellerin eserleri olan dört ırmak da kesinlikle senin fermanına ve emrine tâbi oldu. Ve bu dört ırmak hakkında Muhammed Sûresi'nde şöyle buyurulur: مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَ أَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَ أَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَ أَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) Yani "Takva sahiplerine vaat olunan cennetin örneği şudur: Orada tadı bozulmamış su ırmakları, tadı değişmemiş süt ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır." Ve hakikat ehlinin "Zâhirde teklif (sorumluluk), bâtında tekvin (yaratılış) içindir" demelerinin anlamı da budur.

"Âlem-i dünyadaki bu sebebler ve ameller vaktâki senin bâtınından zâhirine ve a'zâ ve cevârihine vârid olan senin emrin ve fermânın ile mevcûd oldu, o halde cennet-i huldde bu amellerin âsârı olan dört ırmak dahi muhakkak senin fermânına ve emrine tâbi' oldu." Ve bu dört ırmak hakkında sûre-i Muhammed'de şöyle buyurulur: مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَ أَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَ أَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَ أَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) Ya'ni "Muttakîlere va'd olunan cennetin meselidir ki, onda bozulmamış su nehirleri ve ta'mı bozulmayan süt nehirleri, içenlere mahsûs lezzeti olan şarâb nehirleri, saf bal nehirleri vardır." Ve muhakkiklerin “Zâhirde teklîf, bâtında tekvîn içindir" buyurduklarının ma'nâsı da budur.

3452. İstediğin her tarafa onu akıcı edersin; o sıfat nasıl idi ise, onu öyle edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3452. İstediğin her tarafa onu akıcı edersin; o sıfat nasıl idi ise, onu öyle edersin.

Yani "Eserleri su, süt, şarap ve bal nehirleri olan dünyadaki sıfatlara nasıl hâkim olmuş isen, bu dört nehre de hâkim olup, onları istediğin tarafa akıcı edersin."

Ya'ni "Eserleri su, süt, şarâb ve bal nehirleri olan dünyadaki sıfatlara nasıl hâkim olmuş isen, bu dört nehre de hâkim olup, onları istediğin tarafa akıcı edersin."

3453. Senin menîn gibi ki, senin fermanındadır, onun nesli çabuk senin emrine gelirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3453. Senin menin gibi ki, senin fermanındadır, onun nesli çabuk senin emrine gelirler.

Dünyadaki amelin ve ahiretteki onun eseri, senin menine benzer. Senin menin bu âlemde senin arzuna ve fermanına tabidir; sen onu iraden ile ana rahmine bırakırsın; ondan çocuk meydana gelir ki, bu çocuk o meninin eseridir. Bu eser olan çocuk dahi senin emrine tabi olur.

Dünyâdaki amelin ve âhiretteki onun eseri, senin menîne benzer. Senin menîn bu âlemde senin arzûna ve fermânına tâbi'dir; sen onu irâden ile rahm-i mâdere bırakırsın; ondan veled peyda olur ki, bu veled o menînin eseridir. Bu eser olan veled dahi senin emrine tâbi' olur.

3454. Senin veledin senin gerû yaptığın cüz'ünüm diye, senin emrin üzerine gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3454. Senin çocuğun, senin gerû yaptığın cüz'ünüm diye, senin emrin üzerine gider.

"Gerû", örümceğin yaptığı kâğıda benzeyen beyaz bir perdedir ki, onda tohumlar ve yavru çıkarır. Rahm-ı mâdere (ana rahmine) düşen nutfe (döllenmiş yumurta) kastedilir. Yani "Senin çocuğun, hâl diliyle senin ana rahmine döktüğün cüz'ünüm diye, doğduktan sonra da senin emrin üzerine gider."

"Gerû", örümceğin yaptığı kâğıda müşâbih bir beyaz perdedir ki, onda tohumlar ve yavru çıkarır. Rahm-ı mâdere düşen nutfe murâd buyurulur. Ya'ni "Senin veledin lisân-ı hâl ile senin rahm-i mâdere döktüğün cüz'ünüm diye, doğduktan sonra da senin emrin üzerine gider."

3455. O sıfat bu cihanda senin emrinde idi; o ırmaklar dahi akıcı olarak senin emrindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3455. O sıfat bu dünyada senin emrinde idi; o ırmaklar dahi akıcı olarak senin emrindedir.

3456. O ağaçlar sana muti'dirler; zîra o ağaçlar senin sıfatından meyvelidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3456. O ağaçlar sana itaatkârdır; çünkü o ağaçlar senin sıfatından meyvelidirler.

Bu şerefli beyitte, Hâkka sûresinde geçen فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ (Hâkka, 69/21-23) yani "O sâlih kimse, râzı olduğu bir yaşayış içinde yüksek cennettedir ki, onun ağaçlarının dallarındaki meyveler yakındır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Bu ağaçlar ve meyveleri senin dünyadaki ibadetlerinin ve övülmüş sıfatlarının eserleridir. Sıfatın, zâtına itaatkâr olduğu gibi, onların meyveleri de sana itaatkâr olurlar."

Bu beyt-i şerîfde el-Hâkka sûre-i şerîfesinde vâki' فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ (Hâkka, 69/21-23) ya'ni "O sâlih kimse, râzı olduğu bir yaşayış içinde yüksek cennettedir ki, onun ağaçlarının dallarındaki meyveler yakındır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni "Bu ağaçlar ve meyveleri senin dünyadaki ibâdâtının ve sıfât-ı hamîdenin eserleridir. Sıfatın, zâtına mutî' olduğu gibi, onların meyveleri de sana mutî' olurlar."

3457. Bu sıfat mâdemki burada senin emrindedir, binaenaleyh orada o senin cezân da senin emrindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3457. Bu sıfat mademki burada senin emrindedir, bu sebeple orada o senin cezan da senin emrindedir.

3458. Vaktaki senin elinden mazlûm üzere zahm bitti, o bir ağaç oldu, ondan zakkūm bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3458. Senin elinden mazluma yara değdiği zaman, o bir ağaç oldu, ondan zakkum bitti.

Bu dünyada senin elinden bir mazluma zulüm ve kötülük çıktığı zaman, bu zulüm, ahiret aleminde zakkum ağacı şeklinde ortaya çıkar. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّ شُجَرَةَ الزَّقُومِ طَعَامُ الْأَثِيمِ (Duhan, 44/43-44) yani "Muhakkak zakkum ağacı günahkarın yemeğidir" buyurulur.

Bu dünyâda senin elinden bir mazlûma zulüm ve fenâlık çıktığı vakit, bu zulüm, âlem-i âhirette zakkūm ağacı sûretinde zâhir olur." Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ شُجَرَةَ الزَّقُومِ طَعَامُ الْأَثِيمِ (Duhan, 44/43-44) ya'ni "Muhakkak zakkum ağacı âsînin taâmıdır” buyurulur.

3459. Vaktaki öfkeden gönüllere senin ateşin vurdu, cehennem ateşinin mayası geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3459. Vaktaki öfkeden gönüllere senin ateşin vurdu, cehennem ateşinin mayası geldin.

Vaktaki öfken ve gazabın sebebiyle kötü sözlerinden ve kötü fiillerinden, Allah'ın kullarının gönüllerine senin ateşin vurdu, bu sebeple sen, kendi cehenneminin ateşinin mayası ve aslı olarak ortaya çıktın.

Vaktaki öfken ve gazabın sebebiyle fenâ sözlerinden ve fenâ fiillerinden, ibâdullâhın gönüllerine senin ateşin vurdu, bu sebeble sen, kendi cehenneminin ateşinin mayası ve aslı olarak zâhir oldun.

3460. Mâdemki senin ateşin burada âdem yakıcı oldu, ondan doğan şey âdem [3473] parlatıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3460. Mademki senin ateşin burada insan yakıcı oldu, ondan doğan şey insan parlatıcı oldu.

Mademki senin gazabının ateşi bu dünyada insan yakıcı oldu, ahiret âleminde bu halden doğan şey ki, cehennem ateşinin mayasıdır, o da orada insan parlatıcı oldu.

Mâdemki senin gazabının ateşi bu dünyâda âdem yakıcı oldu, âlem-i âhiretde bu halden doğan şey ki, cehennem ateşinin mayasıdır, o da orada âdem parlatıcı oldu.

3461. Senin ateşin insanlara kasd eder; ondan doğan ateş de, âdem üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3461. Senin ateşin insanlara kasd eder; ondan doğan ateş de, âdem üzerine vurur.

Senin gazap ateşin, dünyada insanlara kasd eder, onun eseri olarak ahiret aleminde doğan ateş de, adem üzerine, yani eserin sahibine vurur, başka taraflara gitmez.

Senin âteş-i gazabın, dünyâda insanlara kasd eder, onun eseri olarak âhiret âleminde doğan ateş de, âdem üzerine, ya'ni sahib-i esere vurur, başka taraflara gitmez.

3462. Senin yılan ve akreb gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup, senin nefesini tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3462. Senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup, senin nefesini tutar.

Senin dünyada yılan ve akrep gibi halkı sokan kötü sözlerin, ahirette yılan ve akrep şekline girip seni sokarlar ve onların sokmalarının acısından nefesin tutulur.

Senin dünyâda yılan ve akrep gibi halkı sokan fenâ sözlerin, âhirette yılan ve akrep sûretine girip seni sokarlar ve onların sokmaları acısından nefesin tutulur.

3463. Evliyâyı intizarda tuttun, kıyâmet gününün intizarı sana yâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3463. Evliyayı bekleyişte tuttun, kıyamet gününün bekleyişi sana yar oldu.

"Evliya" burada insân-ı kâmil anlamında değildir, alelade dostlar demektir. Yani "Bu dünyada dostlarından bazıları, senin elinden gelen bir işte kendilerine yardım etmen için sana başvururlar ve sen de: "Yarın ve öbür gün" diye vaatler ederek onları bekleyişte tutup gönüllerini üzersin. İşte bunun cezası da kıyamet gününde seni sıkacak ve üzecek bir şekilde bir bekleyişe tutulmandır."

"Evliyâ" burada insân-ı kâmil ma'nâsına değildir, alelâde dostlar demek- tir. Ya'ni "Bu dünyâda dostlarından ba'zıları, senin elinden gelen bir işde kendilerine muâvenet etmen için sana mürâcaat ederler ve sen de: "Yarın ve öbür gün" diye va'dler ederek onları intizârda tutup gönüllerini üzersin. İşte bunun cezâsı da kıyâmet gününde seni sıkacak ve üzecek bir sûretde bir in- tizâra giriftâr olmandır."

3464. Senin: "Yarın ve öbür gün!" va'den, sana haşrın intizarı geldi, vay sana!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3464. Senin: "Yarın ve öbür gün!" vaadin, sana kıyametin beklentisi olarak geldi, vay sana!

3465. O uzun günde muntazır kalırsın, hesabta ve can eritici güneşde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3465. O uzun günde hesapta ve can eriten güneşte bekleyeceksin.

Dünya hayatında, yerkürenin kendi ekseni etrafındaki dönüşünden meydana gelen gündüz ve gecenin ölçüsü bilinmektedir. Bu yerkürenin kıyameti koptuğu zaman, yerkürenin ve göklerin başka bir hâle dönüşeceği, İbrâhîm Sûresi'nin 48. âyetinde "Yer, başka bir yere ve gökler de (başka göklere) döndürüldüğü gün..." şeklinde beyan buyurulur. Bu duruma göre, güneş sistemimizin gezegenlerinin konumları tamamen değişecek ve mahşer ehli güneşe çok yakın olan bir küre üzerinde bulunacak ve o kürenin günleri çok uzun olacak demektir.

Bu şerefli beyitte, mahşer ehlinin, hak edenlerinin, bu kızgın güneş altında uzun süre dünya işlerinin hesabını görmek için bekleyecekleri beyan buyurulur. İnsanların bedenleri de dünyadaki bedenlerden farklı ve ruhanîlik baskın olarak yaratılmış olduğundan, çok yakın olan bu güneşten yanıp yok olmaları söz konusu değildir.

Hayât-ı dünyeviyyede küre-i arzın kendi mihveri etrafındaki devrinden hâsıl olan gündüz ve gecenin ölçüsü ma'lûmdur. Bu arzın kıyâmeti koptuğu vakit, arzın ve semâvâtın başka bir hey'ete tebeddül edeceği يوم تبدل الارض غير الأرض والسموات (İbrâhîm, 14/48) ["Yer, başka bir yere ve gökler de (başka göklere) döndürüldüğü gün..."] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Şu hâ- le göre, manzûme-i şemsiyyemiz seyyârâtının vaziyetleri kâmilen değişecek ve ehl-i mahşer güneşe pek yakın olan bir küre üstünde bulunacak ve o kü- renin günleri pek uzun olacak demek olur.

Bu beyt-i şerîfde ehl-i mahşerin, müstehak olanları bu kızgın güneş altın- da uzun müddet efâl-i dünyeviyyelerinin hesabını görmek için bekleyecek- leri beyân buyurulur. Beşerin ecsâmı dahi, dünyadaki ecsâmın gayri ve rû- hâniyet gälib olarak yaratılmış olduğundan, pek yakın olan bu güneşten, ya- nıp mahv olmaları vârid değildir.

3466. Zîra sen göğü muntazır tuttun, yola yarın giderim tohmunu ekdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3466. Çünkü sen göğü bekler tuttun, yola yarın giderim tohumunu ektin.

Yani kulların salih ameli, aşağı âlemden yüce âleme yükselir. Nitekim ayet-i kerimede "Güzel sözler O'na yükselir, salih amel de onu yüceltir." (Fâtır, 35/10) buyurulur. Şimdi gök ve yüce âlem senin salih amellerinin yükselmesini beklerken sen dünya tarlasına "Hakk yoluna yarın giderim" tohumunu ektin, ahirette de bu tohumun meyvesi olan bekleyişi biçersin. İnsanların hâl ve fiillerinin suretlerinin kaybolmayıp havaya yayıldığı bilimsel olarak sabittir; ve seslerin de kaybolmayıp, aynı şekilde havaya yayıldığı bugün telsiz-telefonla doğrulanmıştır.

Ya'ni kulların amel-i sâlihi, arz-ı süflîden âlem-i ulvîye urûc eder. Nite- kim âyet-i kerîmede إِلَيْهِ يَصْعَدُ الكلم الطيب والعمل الصالح يرفعه (Fâtır, 35/10) ya'ni "Tayyib olan kelimeler, huzûr-ı Hakk'a suûd eder ve amel-i sâlih onu yük- seltir" buyurulur. İmdi semâ ve âlem-i ulvî senin a'mâl-i sâlihanın suûduna muntazır olduğu hâlde sen dünyâ tarlasına "tarîk-i Hakk'a yarın giderim" tohmunu ekdin, âhiretde de bu tohumun yemişi olan intizârı biçersin. Su- ver-i evzâ' ve ef'âl-i beşerin gâib olmayıp havaya intişâr ettiği fennen sâ- bittir; ve sadâların dahi gâib olmayıp, kezâ havaya münteşir olduğu da bu gün telsiz-telefonla müeyyeddir.

3467. Senin öfken, cehennemin alevli ateşinin tohumudur. Agâh ol, bu cehennemi söndür ki, bu tuzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3467. Senin öfken, cehennemin alevli ateşinin tohumudur. Uyanık ol, bu cehennemi söndür ki, bu bir tuzaktır.

İkinci mısradaki "Kîn fahest" ifadesinde iki ihtimal vardır. Birincisi "Ki în fahest" demek olur ki, "ki" açıklama edatı, "în" işaret zamiri olur; ve anlamı "Ki bu tuzaktır" demektir. İkincisi "kîn", kin, nefret ve düşmanlık anlamındadır. "Kîn fehast", kin tuzaktır, demek olur.

İkinci mısra'daki "Kîn fahest", ibâresinde iki ihtimal vardır. birisi "Ki în fahest" demek olur ki, "ki" edât-ı beyân, "în" ism-i işaret olur; ve ma'nâ “Ki bu tuzaktır" demektir. İkincisi "kîn", buğz ve hıkd ve adâvet ma'nâsınadır. "Kîn fehast", buğz tuzaktır, demek olur.

3468. Bu ateşi söndürmek, nûrun gayri ile olmaz; senin nûrun bizim ateşimizi söndürdü; biz şekûruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3468. Bu ateşi söndürmek, nurdan başkasıyla olmaz; senin nurun bizim ateşimizi söndürdü; biz şükredenleriz.

Cehennem tabiatlı olan nefsin, her biri alevli ateş olan bu sıfatlarını, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bâtınî nurundan başkası söndürmez ve gidermez. "Ey kâmil olan mürşidimiz, senin nurun bizim ateşimizi söndürdü; biz sürekli şükredicileriz." Nasıl ki hadîs-i şerîfte, kıyamet gününde mümin cehennem üzerinden geçerken, cehennem "جز يا مؤمن فان نورك اطفأ نارى" yani "Ey mümin geç! Çünkü senin nurun, benim ateşimi söndürdü" diye sesleneceği bildirilmiştir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hitabı, cehennem nefsinin sahibi olan müridin dilinden, hakiki mümin olan insân-ı kâmile aktarırlar.

"Cehennem tabîatlı olan nefsin, her biri alevli ateş olan bu sıfatlarını, insân-ı kâmilin nûr-ı bâtınından başkası söndürmez ve izâle etmez. Ey kâmil olan mürşidimiz, senin nûrun bizim ateşimizi söndürdü; biz ale'd-devâm şükr ediciyiz." Nitekim hadîs-i şerîfde, yevm-i kıyâmetde mü'min cehennem üzerinden geçerken, cehennem جز يا مؤمن فان نورك اطفأ نارى ya'ni "Ey mü'min geç! Zîrâ senin nûrun, benim ateşimi söndürdü" diye hitâb edeceği beyân buyurulmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hitâbı nefs-i cehennemin sahibi olan mürîd lisânından, mü'min-i hakîkî olan insân-ı kâmile nakil buyururlar.

3469. Eğer sen nûrsuz isen, bir hilim yaparsan fenâdır; ateşin diridir ve kül içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3469. Eğer sen nûrsuz isen, bir hilim yaparsan fenâdır; ateşin diridir ve kül içindedir.

Eğer sen kesin bilgi nuruna sahip olmadığın hâlde, bir hilim (yumuşak huyluluk) eseri göstersen, bu hilim senin iç dünyan için kötüdür; çünkü bu senin hâlin değildir, bu perdenin altında nefsinin ateşli olan sıfatları diridir ve kül içinde örtülüdür.

Eğer sen nûr-ı yakîn sâhibi olmadığın halde, bir hilim eseri göstersen, bu hilim senin bâtının için fenâdır; çünkü senin hâlin değildir, bu perde altında nefsinin ateşli olan sıfatları diridir ve kül içinde mestûrdur.

3470. O tekellüf ve perde olur, âgâh ol, ateşi nûr-ı dînin gayri söndürmez. [3483]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3470. O tekellüf ve perde olur, uyanık ol, ateşi dininin nurundan başkası söndürmez.

Sende kesin bilgi nuru yokken, yumuşak huyluluk eseri göstermen bir zorlama olur ve nefsinin diri olan sıfatlarına bir perde olur; bu da kabul edilebilir bir şey değildir; çünkü dışın yumuşak huylu ve için öfkelidir, itibar ise insanın iç dünyasınadır; ve iç dünyadaki ateşi ancak dindeki kesin bilgi nuru söndürür.

Sende nûr-ı yakîn yok iken, hilim eseri göstermen tekellüf olur ve nefsinin diri olan sıfatlarına bir perde olur; bu da makbûl bir şey değildir; çünkü dışın halîm ve için gazûbdur, i'tibâr ise insanın bâtınınadır; ve bâtındaki ateşi ancak dindeki nûr-ı yakın söndürür.

3471. Nûr-ı dîni görmedikçe emîn olma, zîrâ gizli ateş bir gün fâş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3471. Din nurunu görmedikçe emin olma, çünkü gizli ateş bir gün ortaya çıkar.

İçinde dindeki kesinlik nurunu görmedikçe, nefsinin sıfatından emin olma, çünkü o gizli ateş ne kadar zorlama yaparsan yap, yine bir gün bir sebep altında ortaya çıkar ve meydana gelir.

Bâtınında dindeki nûr-ı yakîni görmedikçe, nefsinin sıfatından emîn olma, zîrâ o gizli ateş ne kadar tekellüf edersen et, yine bir gün bir sebeb tahtında fâş olur ve meydana çıkar.

3472. Nûru bir su bil ve suya da yapış! Vaktaki suyun vardır, ateşten korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3472. Nuru bir su bil ve suya da yapış! Vaktaki suyun vardır, ateşten korkma!

Yakîn nuru, bir su gibidir; o senin nefsanî olan sıfatının ateşlerini söndürür; bu sebeple o nura yapış! O yakîn nuru kalbinde ortaya çıktığı zaman, artık nefsinin ateş sıfatından korkma!

Nûr-ı yakın, bir su gibidir; o senin nefsânî olan sıfatının ateşlerini söndürür; binâenaleyh o nûra yapış! O nûr-ı yakın kalbinde peydâ olduğu vakit, artık nefsinin ateş sıfatından korkma!

3473. Su ateşi söndürür, zîrâ ateş tabîatı ile, onun evladlarının neslini yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3473. Su ateşi söndürür, çünkü ateş tabiatı ile, onun evlatlarının neslini yakar.

"Su"dan kasıt, imanın kesinlik nuru ve "ateş"ten kasıt, nefse ait sıfatlardır; ve "suyun evlatlarının nesli" ruhanî sıfatlardır. Yani “İmanın kesinlik nuru, nefse ait sıfatların ateşlerini söndürür; çünkü o nefse ait sıfatlar, kendi suyu ve tabiatı ile, ruhanî sıfatları yakar. Bu sebeple kesinlik nuru, nefse ait sıfatların düşmanıdır.”

"Su"dan murâd, nûr-ı yakîn-i îmân ve "ateş"den murâd, sıfât-ı nefsâniyye; ve "suyun evlâdlarının nesli" sıfât-ı rûhâniyyedir. Ya'ni “Nûr-ı yakîn-i îmân, sıfât-ı nefsâniyye ateşlerini söndürür; çünkü o sıfât-ı nefsâniyye, kendi suyu ve tabîatı ile, sıfât-ı rûhâniyyeyi yakar. Bu sebeble nûr-ı yakın, sıfât-ı nefsâniyyenin düşmanıdır."

3474. Birkaç gün, suya mensûb kuşlar tarafına git, tâ ki seni hayata mensub olan suya çeksinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3474. Birkaç gün, suya ait kuşlar tarafına git ki seni hayata ait olan suya çeksinler.

Ey nefsine düşkün olan kimse, birkaç gün kesin bilgi (yakîn) sahibi olan Allah dostları tarafına git ki seni ruha ait olan sıfatlar âlemine çeksinler.

Ey nefsânî olan kimse, birkaç gün nûr-ı yakîn sahibi olan evliyâ-i Hak tarafına git, tâ ki seni rûhâ mensûb olan sıfât âlemine çeksinler.

3475. Suya mensub kuş, toprağa mensub kuş hem-tendirler; fakat zıdlardır, su ve yağdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3475. Suya ait kuş ile toprağa ait kuş aynı bedendedirler; fakat zıttırlar, su ve yağ gibidirler.

"Su kuşu"ndan maksat, ruhanî olan kimselerdir ve "toprak kuşu"ndan maksat, nefsanî olan kimselerdir. Yani "Ruhanî kimse ile nefsanî kimse, görünüşte bedenen birbirinin benzeridir, fakat anlamları zıttır; biri ruhanî ve diğeri nefsanîdir. Su ile yağ nasıl birbirleriyle karışmazlarsa, onlar da öyle birbiriyle karışamaz."

"Murg-ı âbî"den murâd, rûhânî ve "murg-ı hâkî"den murâd, nefsânî olan kimselerdir. Ya'ni “Rûhânî kimse ile, nefsânî kimse, sûrette cismen birbirinin nazîridir, fakat ma'nâları zıddır; biri rûhânî ve diğeri nefsânîdir. Su ile yağ nasıl birbirleriyle imtizâc etmezlerse, onlar da öyle birbiriyle imtizâc edemez."

3476. Her biri muhakkak kendi asıllarına bendedirler, ziyade ihtiyat et! Birbirinin müşabihidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3476. Her biri muhakkak kendi asıllarına bağlıdırlar, çok dikkat et! Birbirinin benzeridirler.

Yani "Ruhanî olan kişi, kendi aslı olan Hâdî isminin kuludur ve "abdü'l-Hâdî"dir (Hâdî'nin kulu); nefsanî olan kişi de, kendi aslı olan Mudill isminin kuludur ve "abdü'l-Mudil"dir (Mudill'in kulu). Şekilde ve duyularla algılananlarda, birbirinin benzeridir; her iki tarafın davetine bakıp çok dikkat etmek gereklidir; çünkü her ikisinin anlamlarında büyük fark vardır."

Ya'ni “Rûhânî olan kimse, kendi aslı olan ism-i Hâdî'nin bendesidir ve "abdü'l-Hadî"dir; ve nefsânî olan kimse dahi, kendi aslı olan ism-i Mudill'in bendesidir ve "abdü'l-Mudil”dir. Sûretde ve mahsûsâtda, birbirinin müşâbihidir; her iki tarafın da'vetine bakıp ziyâde ihtiyât etmek elzemdir; zîrâ her ikisinin ma'nâlarında fark-ı azîm vardır."

3477. Nitekim vesvese ve vahy-i elest, her ikisi ma'küldürler, lakin fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3477. Nasıl ki vesvese ve vahy-i elest (ilahi ilham), her ikisi de akılla idrak edilirler, lakin fark vardır.

Nasıl ki nefsânî ve şeytânî telkinler vardır ki, ona "vesvese" derler; ve rabbânî ve melekî telkinler vardır ki, o da vahy-i elesttir. Bunların her ikisi de yukarıdakiler gibi duyularla algılanan şeylerden değildir, akılla idrak edilen şeyler cinsindendirler. Yukarıdakiler duyularla algılanma yönüyle birbirlerine benzedikleri gibi, bunlar da akılla idrak edilme yönünden birbirlerine benzerler; fakat aralarında büyük fark vardır.

Bilinmeli ki, insanın kalbine gelen "havâtır" (iç düşünceler, ilhamlar) dört çeşittir. "Rûhânî" ve "melekî" ve "nefsânî" ve "şeytânî"dir; ve bu havâtır maddî ve hissî şeyler olmayıp, manevî ve aklidirler. Aralarındaki fark budur ki, "Rahmânî hâtıra" hayra ilişkin olarak kuvvetli bir şekilde gelir. İnsan o hâtırayı yerine getirmedikçe rahat edemez. "Melekî hâtıra" da hayra ilişkin olarak gelse de, zayıf olur; ve insan yerine getirip getirmemekte tereddüde düşer. "Nefsânî hâtıra," şerre ilişkindir ve kuvvetli olarak gelir. İnsan onu terk etme hususunda büyük mücadeleye ve zahmete düşer. "Şeytânî hâtıra" aynı şekilde şerre ilişkindir ve fakat zayıf olarak gelir; insan daima ona üstün gelebilir; fakat bu şeytânî hâtıra, nefsin hazzına ait şeyler olduğundan, araya nefis girince, def etmesi güç olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte nefsânî ve şeytânî havâtıra "vesvese" ve Rahmânî ve melekî olan havâtıra da "vahy-i elest" buyurmuşlardır. İbn Mes'ûd (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen hadîs-i şerif şöyledir: ان للشيطان لمة بابن ادم و للملك لمة فاما لمة الشيطان فايعاد بالشر و تكذيب بالحق و اما لمة الملك رفده وجد الاخرى فليستغذ بالله له و من وجد الاخرى فايعاد بالخير و تصديق بالحق فمن وجد ذلك فليعلم انه من الله فليحمد الله من الشيطان ثم قرأ الشيطان يعدكم الفقر و يأمركم بالفحشاء yani "Âdem oğluna şeytanın dokunması vardır ve meleğin dokunması vardır. Şeytanın dokunmasına gelince, şerri vaat ve hakkı yalanlamadır; ve meleğin dokunmasına gelince, hayrı vaat ve hakkı tasdiktir. Şimdi bunu bulan kimse, Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamd etsin; ve diğerini bulan kimse, şeytandan Allah'a sığınsın" buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz böyle buyurduktan sonra: "Şeytan size fakirliği vaat eder ve fahşâ ile emreder (Bakara, 2/268) manasındaki ayet-i kerimeyi okumuştur."

Nitekim ilkāât-ı nefsânî ve şeytânî vardır ki, ona "vesvese" derler; ve ilkāât-ı rabbânî ve melekî vardır ki, o da vahy-i elesttir. Bunların her ikisi de yukarıdakiler gibi mahsûsâtdan değildir, ma'kūlât cinsindendirler. Yukarıdakiler mahsûsât cihetiyle birbirlerine müşâbih oldukları gibi, bunlar da ma'kūlât cihetinden birbirlerine müşabihdirler; fakat aralarında azîm fark vardır.

Ma'lûm olsun ki, insanın kalbine vârid olan "havâtır" dört nevi'dir. “Rûhânî” ve “melekî" ve "nefsânî" ve "şeytânî"dir; ve bu havâtır maddî ve hissî şeyler olmayıp, ma'nevî ve aklidirler. Aralarındaki fark budur ki, “hâtıra-i Rahmânî" hayra müteallık olarak kuvvetli bir sûrette vârid olur. insan o hâtırayı icra etmedikçe râhat edemez. "Hâtıra-i melekî" de hayra müteallık olarak vârid olursa da, zayıf olur; ve insan icrâ edip etmemekte tereddüde düşer. "Hâtıra-i nefsânî," şerre taalluk eder ve kuvvetli olarak gelir. İnsan onu terk hususunda azîm mücâhedeye ve zahmete düşer. "Hâtıra-i şeytânî" kezâ şerre taalluk eder ve fakat zayıf olarak gelir; insan dâimâ ona galebe çalabilir; fakat bu hâtıra-i şeytânî, nefsin hazzına aid şeyler olduğundan, araya nefis girince, def'i güç olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde nefsânî ve şeytânî havâtıra "vesvese" ve Rahmânî ve melekî olan havâtıra da "vahy-i elest" buyurmuşlardır. İbn Mes'ûd (r.a.) hazretlerinden mervî olan hadîs-i şe- ان للشيطان لمة بابن ادم و للملك لمة فاما لمة الشيطان فايعاد بالشر و تكذيب بالحق و اما لمة الملك رفده وجد الاخرى فليستغذ بالله له و من وجد الاخرى فايعاد بالخير و تصديق بالحق فمن وجد ذلك فليعلم انه من الله فليحمد الله من الشيطان ثم قرأ الشيطان يعدكم الفقر و يأمركم بالفحشاء ya'ni "Benî-Âdem'e şeytanın do-kunması vardır ve meleğin dokunması vardır. Şeytanın dokunmasına gelin-ce, şerri va'd ve hakkı tekzîbdir; ve meleğin dokunmasına gelince, hayrı va'd ve hakkı tasdîkdir. İmdi bunu bulan kimse, Allah'dan olduğunu bilsin ve Al-lâh'a hamd etsin; ve diğerini bulan kimse, şeytandan Allah'a sığınsın" bu-yurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz böyle buyurduktan sonra: "Şeytan si-ze fakrı va'd eder ve fahşâ ile emr eder (Bakara, 2/268) ma'nâsındaki âyet-i kerîmeyi kırâat eylemiştir."

3478. Zamîr pazarının her iki dellalları meta'ları medh ederler, ey emîr!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3478. Ey emir, vicdan pazarının her iki tellalı da mallarını överler!

Yani "İç âlem çarşısının tellallarından her biri, kendi mallarını müşterilerine överler. Hak ve melek, sâlih amellerin müşterilerine, onları süsler ve över; nefis ve şeytan da kötü fiillerin müşterilerine, fıskı ve fücuru süsler ve överler. Ey insan varlığında Hakk'ın halifesi ve emir olan ruh!" "Ey emir" hitabı aşağıdaki şerefli beyte de ait olabilir.

Ya'ni "Bâtın çarşısının dellâllarından her birisi, kendi metâ'larını müşteri-lerine medh ederler. Hak ve melek, a'mâl-i sâliha müşterilerine, onları süsler ve medh eder; ve nefis ve şeytân dahi ef'âl-i kabîha müşterilerine, fisk u fücûru süsler ve medh ederler. Ey vücûd-ı beşerde halîfe-i Hak ve emîr olan rûh!" "Ey emîr" hitâbı aşağıdaki beyt-i şerîfe de râci' olabilir.

3479. Eğer sen gönül sarrafı isen, fikri tanı; esîr dellalı gibi iki fikrin sırrını fark et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3479. Eğer sen gönül sarrafı isen, fikri tanı; esir dellalı gibi iki fikrin sırrını fark et!

"Fikret-şinâs", fikir tanıyıcı anlamına gelen birleşik bir sıfat olabilir; bu durumda anlam: "Eğer sen fikir tanıyıcı gönül sarrafı isen" demek olur. Veyahut "fikret", mef'ul ve "şinâs", emir kipi olup, anlam: "Fikreti tanı!" demek olur ki, çeviri bu tarzda yazılmıştır. "Nahhâs", feth ve teşdîd ile köle ve cariye alıp satıcı anlamına gelir ve hayvan dellalı anlamına da gelir. Burada vezin zorunluluğu için şeddesiz okunması gerekmiştir. "Eğer gönül sarrafı isen, kalbine gelen bir fikrin mahiyetini iyi tanı! Esir alıp satan kimse kölenin ve cariyenin tavırlarını ve ahlakını nasıl inceleyip fark ederse, sen de fikirleri öylece incele!"

"Fikret-şinâs", fikir tanıyıcı ma'nâsına vasf-ı terkîbî olabilir; bu sûretde ma'nâ: "Eğer sen fikir tanıyıcı gönül sarrafı isen" demek olur. Veyâhud "fik-ret", mef'ûl ve "şinâs", emr-i hâzır olup, ma'nâ: "Fikreti tanı!" demek olur ki, tercüme bu tarzda yazılmıştır. "Nahhâs", feth ve teşdîd ile köle ve câriye alıp satıcı ma'nâsınadır ve hayvan dellâlı ma'nâsına da gelir. Burada zarûret-i vezn için şeddesiz okunmak îcâb etmiştir. "Eğer gönül sarrafı isen, kalbine vârid olan bir fikrin mâhiyyetini iyi tanı! Esîr alıp satan kimse kölenin ve câ-riyenin etvârını ve ahlâkını nasıl tedkîk edip fark ederse, sen de efkârı öylece tedkîk et!"

3480. Ve eğer bu iki fikri şübhe cihetinden bilemezsen, “Lâ hilabe!" de ve acele etme ve sürme! İkinci mısra'da bir hadîs-i şerîfe işaret buyrulur. Ashâb-ı kirâmdan Hz. Hıbbân, Resûl-i zîşân Efendimize gelip dedi ki: "Yâ Resûlallah, ben alış verişte aldanıyorum. Server-i âlem Efendimiz cevâben buyurdular ki: يا حبان فقل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام Ya'ni "Yâ Hıbbân, de ki: Aldatmak yoktur ve benim için üç gün muhayyerlik vardır." Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda bâtını çarşıya ve lümme-i melekî ve şeytânî sebebiyle vârid olan havâtırı, metâ'lara ve hâtıra sahibini de müşteriye teşbîh buyurmuş idi. Burada buyururlar ki: "Eğer sen, bu iki tarafın medh ettiği metâ'ların iyiliğinde ve kötülüğünde şübheye düşer isen: "Aldatma yoktur. Ben bir müddet teemmül edeyim ve anlayanlar ile istişâre edeyim; binâenaleyh ben bir müddet kabûl ve adem-i kabûlde muhayyerim" de! O havâtırı icrâya acele etme ve onun tarafına koşma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3480. Eğer bu iki fikri şüphe yönünden anlayamazsan, "Aldatma yoktur!" de ve acele etme ve sürdürme!

İkinci mısrada bir hadîs-i şerîfe işaret buyrulur. Ashâb-ı kirâmdan Hz. Hıbbân, şanlı peygamber Efendimize gelip dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü, ben alışverişte aldanıyorum." Âlemlerin Efendisi cevaben buyurdular ki: "يا حبان فقل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام" Yani "Ey Hıbbân, de ki: Aldatma yoktur ve benim için üç gün muhayyerlik vardır." Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda bâtını çarşıya ve melekî ve şeytanî lümme (kalpteki ilham ve vesvese yeri) sebebiyle gelen düşünceleri mallara ve düşünce sahibini de müşteriye benzetmişti. Burada buyururlar ki: "Eğer sen, bu iki tarafın övdüğü malların iyiliğinde ve kötülüğünde şüpheye düşersen: "Aldatma yoktur. Ben bir süre düşüneyim ve anlayanlarla istişare edeyim; bu sebeple ben bir süre kabul ve kabul etmeme konusunda serbestim" de! O düşünceleri uygulamaya acele etme ve onun tarafına koşma!"

## Alım satımda aldanmanın def'i çâresi

3481. O yârin birisi Peygamber'e dedi ki: "Ben satışlarda aldanma ile eşim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3481. O yârin birisi Peygamber'e dedi ki: "Ben satışlarda aldanma ile eşim."

Yukarıda açıklandığı üzere, yüce sahabelerden Hz. Hıbbân dedi ki: "Ey Resûlallah, ben satışlarda aldanmayı kendime arkadaş edindim."

Yukarıda îzâh olunduğu üzere ashâb-ı kirâmdan Hz. Hıbbân dedi ki: "Yâ Resûlallah, ben satışlarda aldanmayı kendime refik ettim."

3482. "Alan, ya satan her bir kimsenin mekri sihir gibidir ve beni yoldan götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3482. "Alan, ya satan her bir kimsenin mekri sihir gibidir ve beni yoldan götürür."

"Benden mal alan veya bana mal satan bir kimse, aldatmak için bana karşı mekr (gizli yönlendirme) ve hile yaparlar; onların bu mekrleri sihir gibi bana tesir ettiğinden aldanırım ve beni doğru yoldan ve muameleden alıp götürür."

"Benden mâl alan veyâ bana mal satan bir kimse, aldatmak için bana karşı mekr ve hîle yaparlar; onların bu mekrleri sihir gibi bana te'sîr ettiğinden aldanırım ve beni doğru yoldan ve muameleden alıp götürür."

3483. Buyurdu ki: "Bir satışta aldanmaktan korkarsan, kendine üç gün ihtiyarı şart et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3483. Buyurdu ki: "Bir satışta aldanmaktan korkarsan, kendine üç gün seçme hakkı şart koş!"

Resûl-i Ekrem Efendimiz cevaben buyurdular ki: قل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام "Bir satışta aldanmaktan korkarsan, aldatma yoktur ve benim için üç gün muhayyerlik (seçme hakkı) vardır, de; ve kendine bu alım satımın kabulü ve kabul edilmemesi hususunda üç gün seçme hakkı şart koş. Fıkıhta Kitâbü'l-Büyû'daki hıyâr-ı şirânın (satın alma muhayyerliği) caiz oluşu bu hadis-i şerife dayanır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz cevâben buyurdular ki: قل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام "Bir satışta aldanmaktan korkar isen, aldatmak yoktur ve benim için üç gün muhayyerlik vardır, de; ve kendine bu alım satımın kabul ve adem-i kabûlü husûsunda üç gün ihtiyârı şart et. Fıkıhta Kitâbü'l-Büyû'daki hıyâr-ı şirânın cevâzı bu hadîs-i şerîfe müsteniddir.

3484. Zîrâ teennî yakînen Rahmân'dandır; senin ta'cilin, şeytan-ı laîndendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3484. Çünkü teennî (ağırdan alma, ihtiyatlı davranma) kesinlikle Rahmân'dandır; senin acele etmen ise lânetli şeytandandır.

"Çünkü işlerde teennî ile hareket etmek, muhakkak Rahmân'ın ilham ettiği düşünceye dayanır; ve senin işlerde acele etmen ise, Hak'tan kovulmuş olan şeytanın ilham ettiği düşüncelerden gelir." Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimize bir kimse gelip: "Ey Allah'ın Resûlü, bana vasiyet et!" dedi. Âlemlerin Efendisi buyurdular ki: خذ الامر بالتدبير فان رأيت فى عاقبته خيرا فامضه و ان خفت منه فامسك Yani "İşi tedbirle ele al, eğer onun sonucunda bir hayır görürsen, onu yap; ve eğer ondan korkarsan, vazgeç!" Bu şerefli beyitte, Hz. Enes'ten rivayet edilen التأنى من الرحمن والعجلة من الشيطان yani "Teennî Rahmân'dandır ve acele şeytandandır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulmuştur.

"Zîrâ umûrda teennî ile hareket etmek, muhakkak Rahmân'ın ilkā buyur-duğu hâtıra müsteniddir; ve senin işlerde acele etmen ise, Hak'dan matrûd olan şeytanın ilkā ettiği havâtırdandır." Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimize bir kimse gelip: "Yâ Resûlallah, bana vasiyet et!" dedi. Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: خذ الامر بالتدبير فان رأيت فى عاقبته خيرا فامضه و ان خفت منه فامسك Ya'ni "Emri tedbîr ile tut, eğer onun sonunda bir hayır görür isen, onu icrâ et; ve eğer ondan korkarsan, imsâk et!" Bu beyt-i şerîfde, Hz. Enes'den mervî olan التأنى من الرحمن والعجلة من الشيطان ya'ni "Teennî Rahmân'dandır ve acele şeytan-dandır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulmuştur.

3485. Köpeğin önüne bir lokma ekmek attığın vakit koklar ve ondan sonra yer, ey i'tinâ edici!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3485. Köpeğin önüne bir lokma ekmek attığın zaman koklar ve ondan sonra yer, ey dikkat eden!

Ey işinde dikkat eden adam, temkinli olma hususunda köpekten aşağı kalma, çünkü köpeğin önüne ekmek attıkları zaman, ihtiyat ve temkinle önce koklar, ondan sonra yer.

Ey işinde i'tinâ edici olan adam, teennî hususunda köpekten aşağıya kal-ma, zîrâ köpeğin önüne ekmek attıkları vakit, ihtiyât ve teennî ile evvelâ koklar, ondan sonra yer.

3486. O burnu ile koklar, biz onu akıl ile, hem akl-ı müntekad ile koklarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3486. O burnu ile koklar, biz onu akıl ile, hem de arınmış akıl ile koklarız.

"Müntekad", edilgen ortaçtır, arındırılmış ve saf kılınmış akıl demektir. "Saf ve arı akıl"dan kastedilen, selim akıldır. Çünkü insanların hepsinde akıl vardır; fakat onların selimi ve selim olmayanı olur. Bu sebeple bir işin sonucunu dikkatle kavramak selim aklın işidir.

"Müntekad", ism-i mef'ûldür, intikād olunmuş ve hâlis kılınmış olan akıl demektir. "Akl-ı hâlis ve sâfî"den murâd, akl-ı selîmdir. Zîrâ insanların hep-sinde akıl vardır; fakat onların selîmi ve gayr-i selîmi olur. Binâenaleyh bir işin âkıbetini teennî ile derk etmek akl-ı selîmin işidir.

3487. Bu yer ve gökler teennî ile nihayet altı günde Huda'dan mevcud oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3487. Bu yer ve gökler, Yüce Allah'tan yavaş yavaş, nihayet altı günde var oldu.

Bu şerefli beyitte, "Muhakkak Rabbiniz öyle Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" (A'râf, 7/54) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Burada "gün"den maksat, "küllî devre"dir. Birinci devre, göklerin ve yerin "aydınlık bulut" hâlinde birleşik bir durumda bulunması; ve ikinci devre, ayrılmasıdır ki, bu "bitişiklik ve ayrılma devresi", "İnkârcılar akıllarının gözüyle görmezler mi ki gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık" (Enbiyâ, 21/30) ayet-i kerimesinde beyan buyrulur. Üçüncüsü, "ateş devresi", dördüncüsü "su devresi", beşincisi "toprak devresi", altıncısı "bitki ve hayvan devresi"dir. Bu devreler, bizim ölçümüzdeki senelere göre milyonlarca seneler zarfında değişim geçirmiştir. Bu sebeple Yüce Allah, yeri ve gökleri yavaş yavaş ve teennî ile terbiye ederek yarattı.

Bu beyt-i şerîfde إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ في ستة أيام (A'râf, 7/54) ya'ni "Muhakkak Rabb'iniz öyle Allah'dır ki, gökleri ve yeri altı günde halk etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Burada "gün"den murâd, "devre-i külliyye"dir. Birinci devre göklerin ve arzın, "sehâb-ı muzî" hâlinde müttehid bir halde bulunması; ve ikinci devre, ayrılmasıdır ki, bu "devre-i ratkıyye ve fetkiyye" أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) ya'ni "Münkirler akıllarının gözüyle görmezler mi ki gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Üçüncüsü, "devre-i nâriyye", dördüncüsü "devre-i mâiyye", beşincisi "devre-i türâbiyye", altıncısı "devre-i nebâtiyye ve hayvaniyyedir". Bu devreler, bizim ölçümüzdeki senelere göre milyonlarca seneler zarfında istihâle geçirmiştir. Binâenaleyh Hak Teâlâ yeri ve gökleri yavaş yavaş ve teennî ile terbiye buyurarak yarattı.

3488. O şah Adem'i yavaş yavaş, nihayet onu kırk yılda tamâm eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3488. O şah, Âdem'i yavaş yavaş, nihayet onu kırk yılda tamam eder.

O hakiki şah olan Hak, Âdem'in bünyesini ve aklını yavaş yavaş kırk yılda tamam eder ve bir adam, kırk yılda olgunluğa erişir.

O şâh-ı hakîkî olan Hak âdemin bünyesini ve aklını yavaş yavaş kırk yılda tamam eder ve bir adam, kırk yılda kemâle gelir.

3489. Gerçi elli kişiyi bir nefesde ademden uçucu etmeğe kādir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3489. Gerçi elli kişiyi bir nefeste yokluktan uçup gelici etmeye kadirdi.

Yüce Allah, her ne kadar elli kişiyi bir anda izafî yokluktan, bu izafî varlık âlemine uçup gelici etmeye kadir idiyse de, teennî (ağırdan alma, acele etmeme) sebebiyle böyle yapmadı; bir insanı tedricen (aşamalı olarak) birçok hâl ve dönüşümden geçirerek meydana getirdi.

Hak Teâlâ hazretleri her ne kadar elli kişiyi bir anda adem-i izâfiden, bu vücûd-ı izâfî âlemine uçup gelici etmeğe kādir idiyse de, teennî sebebiyle böyle yapmadı; bir âdemi tedrîcen birçok etvâr ve istihâlâtdan geçirerek peydâ etti.

3490. İsâ kadir idi ki, bir duâdan tevakkufsuz ölüyü sıçrata. [3504]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3490. İsa, bir duayla duraksamadan ölüyü sıçratmaya kadirdi.

İsa (a.s.) bir duasıyla, duraksamadan, yani derhal bir ölüyü diriltmeye kadirdi.

Îsâ (a.s.) bir duâsıyla, tevakkufsuz, ya'ni derhal bir ölüyü diriltmeğe kādir idi.

3491. İsâ'nın Hâlık'ı kādir olmaz mı ki, o tevakkufsuz kat kat âdem getirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3491. İsâ'nın Yaratıcısı, o duraksamaksızın kat kat insan yaratmaya kadir olmaz mı?

İsâ (a.s.)ın Yaratıcısı, derhal kat kat insan var etmeye kadir olmaz mı?

Îsâ (a.s.)ın Hâlık'ı derhal kat kat, âdem vücûda getirmeye kādir olmaz mı?

3492. "Taleb, inkıta'sız âheste gerektir!" diye, bu teennî senin ta'lîmin içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3492. "İstek, kesintisiz ve yavaş olmalıdır!" diye, bu yavaşlık senin öğretimin içindir.

"Şiküst", kesinti anlamına gelir. Yani "Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âleminde her bir isteğin kesintisiz, yavaş ve ağır ağır yapılması gerektiğini sana anlatmak ve öğretmek için, Yüce Allah bu yavaşlığı göstermiştir."

"Şiküst", inkıtâ' ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu vücûd-ı izâfi âleminde her bir ta-lebin bilâ-inkıtâ' teennî ile ve yavaş yavaş yapılması lâzım geldiğini sana an-latmak ve ta'lîm etmek için, Hak Teâlâ hazretleri bu teennîyi göstermiştir."

3493. Bir küçük ırmak ki daim gider, ne necis, olur, ne kokmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3493. Bir küçük ırmak ki daim gider, ne necis, olur, ne kokmuş olur.

"Daima akıp giden küçük bir çay, temiz bir hâldedir. Onun suyu ne murdar olur, ne de kokmuş bir hâle gelir." Bu şerefli beyitte, Hakk yolcusu (sâlik) olanların ilerlemede acele etmeyip, üstadı tarafından verilmiş olan virdlerine (Allah'ı anma duaları) ve zikirlerine kesintisiz devam etmeleri gerektiğine işaret buyrulur.

"Dâimâ akıp giden küçük bir çay, temiz bir haldedir. Onun suyu ne mur-dar olur, ne de kokmuş bir hâle gelir." Bu beyt-i şerîfde ehl-i sülükün terak-kîde acele etmeyip, üstâdı tarafından verilmiş olan evrâd ve ezkârına bila-fâ-sıla devam etmeleri lâzım olduğuna işâret buyrulur.

3494. Bu teennîden ikbal ve sürür doğar; bu teennî yumurta, devlet kuşlar gi-bidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3494. Bu ağırbaşlılıktan başarı ve sevinç doğar; bu ağırbaşlılık yumurta, devlet kuşlar gibidir.

İşlerde ağırbaşlılık ve ihtiyat ile yavaş yavaş hareket etmek çok makbul ve hikmetli bir davranıştır; çünkü bu ağırbaşlılıktan sonunda muratlar hâsıl olur ve başarı ve sevinç doğar. Bu sebeple bu ağırbaşlılık, kuş yumurtası ve devlet, kuşlar gibidir.

Umûrda teennî ve ihtiyât ile yavaş yavaş hareket etmek gâyet makbûl ve hakîmânedir; zîrâ bu teennîden sonunda murâdlar hâsıl olur ve ikbâl ve sü-rûr doğar. Binâenaleyh bu teennî, kuş yumurtası ve devlet, kuşlar gibidir.

3495. Ey inadçı, kuş her ne kadar yumurtadan zahir olur ise de, ne vakit yu-murtaya benzer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3495. Ey inatçı, kuş her ne kadar yumurtadan ortaya çıksa da, ne zaman yumurtaya benzer?

Teennîyi (ağırlık, temkinlilik) yumurtaya ve devleti kuşa benzettiğimizde, içinden itiraz eden inatçı efendi, niçin bu benzetmeye itiraz edersin? Kuş yumurtadan çıktığı hâlde, hiç yumurtaya benzer mi? Bunun gibi, ikbal (talih açıklığı) ve sürur (sevinç) devleti de teennîden çıktığı hâlde asla birbirine benzemezler.

Teennîyi yumurtaya ve devleti kuşa teşbîh ettiğimizde, içinden mu'teriz olan inadçı efendi, niçin bu teşbîhe i'tiraz edersin? Kuş yumurtadan çıktığı halde, hiç yumurtaya benzer mi? Bunun gibi, ikbâl ve sürür devleti de teen-nîden çıktığı halde asla birbirine benzemezler.

3496. Sabr et! Senin cüz'lerin yumurtalar gibi, intihada kuşlar doğursunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3496. Sabret! Senin cüzlerin yumurtalar gibi, başlangıçta kuşlar doğursunlar.

Sabret! Bu dünya hayatı kesintiye uğrasın, senin cüzlerin olan uzuvlar, yumurtalar gibi, ahirette fiiller ve ameller kuşlarını doğursunlar.

Sabr et! Bu hayât-ı dünyeviyye munkatı' olsun, senin cüz'lerin olan a'zâ-lar, yumurtalar gibi, âhirette ef'âl ve a'mâl kuşlarını doğursunlar.

3497. Yılanın yumurtası, nazîr olmakta gerçi serçenin yumurtasına benzer, yol uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3497. Yılanın yumurtası, benzer olmakta gerçi serçenin yumurtasına benzer, yol uzaktır.

Yılanın yumurtası ile serçe kuşunun yumurtası, şekilde birbirine benzerler; fakat anlamları ve iç yüzleri arasındaki yollar birbirine pek uzaktır. Birinden yılan ve diğerinden kuş çıkar.

Yılanın yumurtasıyla, serçe kuşunun yumurtası, sûrette birbirine benzerler; fakat ma'nâları ve bâtınları arasındaki yollar birbirine pek uzaktır. Birinden yılan ve diğerinden kuş çıkar.

3498. Armudun çekirdeği dahi gerçi, elmanın çekirdeğine benzer, ey azîz, farkları bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3498. Armudun çekirdeği dahi gerçi, elmanın çekirdeğine benzer, ey azîz, farkları bil!

3499. Nazarda yapraklar bir renk olur, meyvelerin her biri başka bir nevi' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3499. Bakışta yapraklar tek renk olur, meyvelerin her biri başka bir tür olur.

3500. Cisimlerin yaprakları birbirine benzerler, fakat her bir can bir mahsul ile [3514] diridirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3500. Cisimlerin yaprakları birbirine benzerler, fakat her bir can bir mahsul ile diridirler.

Yukarıdaki örneklere uygun olarak, insan bedenleri de yapraklar gibi birbirine benzerler. Fakat onların iç yüzleri olan her bir can, birbirine benzemeyen mahsuller ve meyveler ile diridirler ve hayat eseri gösterirler.

Şerefli beyitte, cisimlerin yapraklara benzetilmesindeki benzerlik yönü, yaprakların başlangıçta yeşil olması ve sonra sararıp dökülmesi ve yok olmasıdır.

Yukarıdaki misallere mutâbık olarak ecsâm-ı beşer dahi yapraklar gibi birbirine benzerler. Fakat onların bâtınları olan her bir cân, birbirine benzemeyen mahsûller ve meyveler ile diridirler ve eser-i hayât gösterirler.

Beyt-i şerîfde, cisimlerin yapraklara teşbîhindeki vech-i şebeh, yapraklar bidâyeten yeşil olması ve sonra sararıp dökülmesi ve mahv olmasıdır.

3501. Halk pazar içinde yeksân giderler; o biri zevkde ve diğeri derdlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3501. Halk pazar içinde aynı şekilde giderler; o biri zevkte ve diğeri dertlidir.

Nasıl ki halk, kalabalık bir çarşı içinde, insanlık şeklinde birbirine eşit bir hâlde giderler, fakat anlamları ve iç dünyaları hiç birbirine benzemez; birisi zevk içinde ve diğeri de gam ve keder içinde boğulmuştur; ve zevk ve sevinç ile, gam ve keder birbirine benzemez.

Nitekim halk, kalabalık bir çarşı içinde, sûret-i beşeriyyede birbirine müsâvî bir halde giderler, fakat ma'nâları ve bâtınları hiç birbirine benzemez; birisi zevk içinde ve dîğeri de gam ve keder içinde müstağrakdır; ve zevk ve meserret ile, gam ve keder birbirine benzemez.

3502. Böylece ölümde beraber gideriz, yarımız hüsrân içinde ve yarımız husreviz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3502. Böylece ölümde beraber gideriz, yarımız hüsran içinde ve yarımız hüsreviz.

İnsan şeklinde eşit olarak çarşıda gezen bireyler gibi, ölmek konusunda da zengin ve fakir ve âlim ve cahil hep eşittir; fakat çarşıda gezenlerden bir kısmı sevinçli ve bir kısmı da kederli bir halde olduğu gibi, ölüm hali de böyledir. Giden halkın yarısı hüsran ve ziyan içinde ve yarısı da şahtır ve hüsrevdir; ve ahiret âleminde sultandır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu anlamda şöyle buyururlar. Beyit:

Sûret-i beşeriyyede müsâvî olarak çarşıda gezen efrâd gibi, ölmek husûsunda da zengin ve fakîr ve âlim ve câhil hep müsâvîdir; fakat çarşıda gezenlerden bir kısmı mesrûr ve bir kısmı da mağmûm bir halde olduğu gibi, ölüm hâli de böyledir. Giden halkın yarısı hüsrân ve ziyân içinde ve yarısı da şâh-dır ve husrevdir; ve âhiret âleminde sultandır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâda şöyle buyururlar. Beyit:

## Bilâl (r.a.)ın şâdî ile vefâtı

3503. Vaktaki Bilal za'fdan hilal gibi oldu, Bilal'in yüzüne ölüm rengi düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3503. Vaktaki Bilal zayıflıktan hilal gibi oldu, Bilal'in yüzüne ölüm rengi düştü.

Bilâl-i Habeşî (r.a.) hastalanıp zayıf olduğu vakit, mübarek vücudu hilal gibi inceldi. O hazretin mübarek yüzüne, artık ölüm rengi ve hâli düştü.

Vaktâki Bilâl-i Habeşî (r.a.) hastalanıp, zayıf oldu, vücûd-ı şerîfi hilâl gibi inceldi. O hazretin mübarek yüzüne, artık ölüm rengi ve hâli düştü.

3504. Onun refikası onu gördü: “Vâ harab!" dedi. Müteakiben Bilal ona dedi: “Hayır, hayır, vâ tarab!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3504. Onun eşi onu gördü: "Ey harab!" dedi. Ardından Bilal ona dedi: "Hayır, hayır, ey sevinç!"

"Vâ harab", "vâ" ve "harab" kelimelerinden oluşmuştur. "Vâ" bir seslenme kelimesidir. Hoş ve nahoş anlamlı kelimelerin başına gelir. "Harab", burada nasipsizlik ve gam anlamına gelip, terkip, "âh nasipsizlik" demek olur. "Vâ tarab!" da "âh sevinç ve neşe!" anlamındadır.

Hz. Bilal'i, saygıdeğer eşi böyle acı bir halde görünce, "âh nasipsizlik" diye seslendi. Hz. Bilal de ona cevaben: "Hayır, hayır, âh sevinç ve neşe" dedi. Ve sözüne devam edip, sonraki sözleri de ekledi:

"Vâ hareb", "vâ" ile "hareb" kelimelerinden mürekkebdir. “Vâ" kelime-i nidâdır. Hoş ve nâ-hoş mânâlı kelimelerin evveline gelir. "Hareb", burada bî-behregî ve nasîbsizlik ve gam ma'nâsına olup terkîb, "âh nasîbsizlik" demek olur. "Vâ tarab!" dahi “âh sürür ve şâdî!" ma'nâsınadır.

"Hz. Bilal'i, zevce-i muhteremesi böyle elîm bir halde görünce, "âh nasîbsizlik" diye nidâ etti. Hz. Bilal dahi ona cevâben: "Hayır, hayır, âh sürür ve şâdî" dedi." Ve sözüne devâm edip, âtîdeki sözleri de ilâve buyurdu:

3505. "Şimdiye kadar yaşamakdan gamda idim; sen ne bilirsin ki, ölüm nasıl yaşayıştır ve nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3505. "Şimdiye kadar yaşamaktan kederdeydim; sen ne bilirsin ki, ölüm nasıl bir yaşayıştır ve nedir?"

3506. Bunu söylerdi ve onun yüzü, ayn-ı kelâm içinde nergis ve gül ve lâle açardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3506. Bunu söylerdi ve onun yüzü, sözün kendisi içinde nergis, gül ve lâle açardı.

Hz. Bilâl (a.s.) can çekişme hâlinde bu sözleri söylerken, mübarek yüzünde sevinç eseri ve neşe belirirdi; ve onun bu hâli, sözünün hakikatine delil idi.

Hz. Bilâl hâl-i ihtizârında bu sözleri söylerken, mübarek yüzünde sürûr eseri ve beşâşet zâhir olurdu; ve onun bu hâli, sözünün hakîkatine delîl idi.

3507. Onun yüzünün parlaklığı ve onun nûrlar dolu olan gözü, onun sözüne şehâdet ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3507. Onun yüzünün parlaklığı ve onun nurlar dolu olan gözü, onun sözüne şehadet ederdi.

Bu sözleri söylediği zaman Hz. Bilal'in yüzünde dikkat çekici bir parlaklık ve gözlerinin içinde nurlar parıldardı. Ve onun bu hâli, içindeki zevkin ve sevincin varlığına şehadet ve delalet ederdi.

Bu sözleri söylediği vakit Hz. Bilal'in yüzünde nazar-ı dikkati câlib bir parlaklık ve gözlerinin içinde nûrlar lemeân ederdi. Ve onun bu hâli bâtınındaki zevkin ve sürûrun vücûduna şehadet ve delâlet ederdi.

3508. Her kalbi kara, onu kara görürdü; gözbebeği niçin kara geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3508. Her kalbi kara, onu kara görürdü; gözbebeği niçin kara geldi?

Hz. Bilal'in bedeninin rengi karaydı; çünkü kendisi Habeş ırkına mensuptu; fakat onda ilahi bir nur vardı; her kalbi kara ve iç gözü kör olan kimse onun şekline bakıp, kara görürdü; ve ondaki latif nuru göremezdi. Şekilde kara renkli olmak, aşağılama sebebi olamaz. Eğer dış görünüşte kara olmak hakaret sebebi ise, çok kıymetli olan gözbebeği niçin kara olarak ortaya çıktı? Hiç gözbebeği kara renkli olduğu için hor görülür mü?

Hz. Bilal'in cisminin rengi kara idi; çünkü kendisi Habeş ırkına mensûb idi; fakat onda bir nûr-ı ilâhî var idi; her kalbi kara ve bâtın gözü kör olan kimse onun sûretine nazar edip, kara görürdü; ve ondaki nûr-ı latîfi göremez idi. Sûretde kara renkli olmak, sebeb-i tahkîr olamaz. Eğer sûret-i zâhirede kara olmak sebeb-i hakâret ise, gâyet kıymeddâr olan gözbebeği niçin kara olarak zâhir oldu? Hiç gözbebeği kara renkli olduğu için hakîr görülür mü?

3509. Nâ-dîde âdem kara yüzlü olur, merdüm-i dîde ayın aynası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3509. Görülmemiş insan kara yüzlü olur, gözbebeği ayın aynası olur.

"Görülmemiş insan"dan kasıt, bedeni beyaz ve endamı uygun olduğu hâlde, ilâhî sıfatların eserlerinden ve Hakk'ın Zât'ının nurlarından hiçbir şey görmemiş olan kimsedir. "Görülmüş insan", görmüş adam anlamına geldiği gibi, gözbebeği anlamına da gelir. Arapçada "insânü'l-ayn" derler. Birinci anlama göre, görünüşte rengi kara olsa bile, Hakk'ın sıfatlarının eserlerini ve Hakk'ın Zât'ının nurlarını görmüş olan adam, ay gibi nur saçan hakiki varlığın aynasıdır. İkinci anlama göre gözbebeği mesabesinde olan insân-ı kâmil, hakikat güneşi'nden nur alan nübüvvet ayının aynası olur demektir. Ve bu anlamlar ile Hz. Bilal'in yüce şanına işaret buyrulur.

"Merdüm-i nâ-dîde"den murâd, teni beyâz ve endâmı mütenâsib olduğu halde, sıfât-ı ilâhiyye eserlerinden ve Zât-ı Hakk'ın nûrlarından, hiçbir şey görmemiş olan kimsedir. "Merdüm-i dîde", görmüş adam ma'nâsına olduğu gibi, gözbebeği ma'nâsına da gelir. Arabî'de "insânü'l-ayn"derler. Birinci ma'nâya göre, sûretde rengi kara olsa bile, sıfât-ı Hak eserlerini ve Zât-ı Hakk'ın nûrlarını görmüş olan adam, ay mesâbesinde nûr saçan vücûd-ı hakîkînin aynasıdır. İkinci ma'nâya göre gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil, şems-i hakîkatden nûr alan mâh-ı nübüvvetin aynası olur demektir. Ve bu ma'nâlar ile Hz. Bilal'in şân-ı âlîsine işaret buyrulur.

3510. Muhakkaktır ki seni merdüm-i dîde görür, cihanda ancak göz artırıcı adam!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3510. Şüphesiz ki seni gözbebeği görür, dünyada ancak görüşü artıran kişi!

Ey Hz. Bilal, seni gözbebeği olan kimse görür. Dünyada ancak görüşü artıran kimse görür. Ankaravî hazretleri bu beyit hakkında şöyle yazar: "Kim görür? Yani görmez, senin gözünün bebeğini dünyada ancak gözbebeğini artıran, yani görüşü çoğaltan göz görür ki, görüş ve bakış, gözbebeğine özgüdür, başka organlara değil." Bu ifadelerde ilgi olmakla beraber, fakirin anladığı anlam şudur ki: "Senin gözünün bebeğini kim görür? Yine gözbebeği görür. Dünyada ancak görüşü çoğaltan gözbebeğidir. Örneğin insan, kendi gözünün bebeğini görmek için aynaya baksa, gözünün bebeğini o ayna içinde yine gözbebeği ile görür; ve görüşü çoğaltan ancak gözbebeğidir." Bu beyitteki anlamın özeti: Gözbebeği konumunda olan insân-ı kâmili, yine gözbebeği konumunda olan diğer bir insân-ı kâmil görür, demek olur.

Ey Hz. Bilal, seni gözbebeği olan kimse görür. Cihânda ancak rü'yet artırıcı kimse görür. Ankaravî hazretleri bu beyit hakkında şöyle yazar: "Hod kim görür? ya'ni görmez, senin gözünün bebeğini cihânda illâ ki merdüm-i dîde-fezâ, ya'ni rü'yet ziyâde eyleyen göz ki, rü'yet ve muayene, merdüm-i çeşme mahsûsdur, gayri a'zâya değil." Bu ibârelerde alâka olmakla beraber, fakîrin anladığı ma'nâ budur ki: "Senin gözünün bebeğini kim görür? Yine gözbebeği görür. Cihânda ancak rü'yeti ziyâde eden gözbebeğidir. Meselâ insan, kendi gözünün bebeğini görmek için aynaya baksa, gözünün bebeğini o ayna içinde yine göz bebeği ile görür; ve rü'yeti ziyâde eden ancak gözbebeğidir." Bu beyitteki hulasa-i ma'nâ: Gözbebeği mesâbesinde olan kâmili, yine gözbebeği mesâbesinde olan dîğer bir kâmil görür, demek olur.

3511. Mâdemki onu gözbebeğinin gayri görmedi, binâenaleyh onun gayri onun rengine kim erişti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3511. Mademki onu gözbebeğinden başkası görmedi, bu sebeple onun rengine ondan başkası kim erişti?

"Mademki gözbebeği konumunda bir insân-ı kâmil olan Hz. Bilal'i, onun gibi gözbebeği konumunda olan bir kâmilden başkası görmedi, bu sebeple diğer insanlardan onun bâtınının (iç yüzünün) rengine kim erişti?" Cenâb-ı Pîr'in yüce mürşidi Seyyid Burhaneddîn Muhakkik Tirmizî hazretleri söz söylerdi. Birisi: "Senin övgünü falan kimseden işittim" dedi. Buyurdular ki: "Önce göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir; onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp övsün. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; çünkü bu söz ve o harf ve ses ve o dudak ve ağız kalmaz, bu arazdır (geçici bir niteliktir). Ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret (dış görünüş) zâta (öze) uymaz ki övsün!"

"Mâdemki gözbebeği mesâbesinde bir insân-ı kâmil olan Hz. Bilal'i, onun gibi gözbebeği mesâbesinde olan bir kâmilden başkası görmedi, binâenaleyh sâir kimselerden onun bâtınının rengine kim erişti?" Cenâb-ı Pîr'in mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddîn Muhakkik Tirmizî hazretleri söz söyler idi. Birisi: "Senin medhini falan kimseden işittim" dedi. Buyurdular ki: "İbtidâ göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir; onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz, bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki medh etsin!"

3512. Böyle olunca, onun gayri, âlî olan gözbebeğinin sıfatlarında hep mukallid geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3512. Böyle olunca, onun dışındakiler, yüce olan gözbebeğinin sıfatlarında hep taklitçi oldular.

"Mademki insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanı) ancak insân-ı kâmil tanıyor, o halde gözbebeği konumunda olan insân-ı kâmilden başkaları, mertebesi yüce olan gözbebeği konumundaki bir kâmilin sıfatlarını anlamak konusunda hep taklitçi oldular; ve onun özelliklerini açıklayarak övme ve yüceltme hususunda kâmillerden öğrendikleri kelimeleri taklit ederek söylediler." Nasıl ki yukarıdaki menkıbede açıklandı.

"Mâdemki insân-ı kâmili, ancak insân-ı kâmil tanıyor, o halde gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmilden başkaları, mertebesi âlî olan gözbebeği mesâbesindeki bir kâmilin sıfatlarını anlamak hususunda hep taklîdçi geldiler; ve onun evsâfını beyânen medh ve sitâyiş hususunda kâmillerden öğrendikleri kelimeleri taklîden söylediler." Nitekim yukarıdaki menkabede îzah olundu.

3513. Onun refikası: "El-firâk, ey latîf ahlâklı!" dedi. "Hayır, hayır: El-visâl el-visâldir!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3513. Onun eşi: "Ayrılık, ey latif ahlaklı!" dedi. "Hayır, hayır: Kavuşma kavuşmadır!" dedi.

Bilâl-i Habeşî (a.s.) hazretlerinin muhterem eşi, vefatının kesin olduğunu anlayınca: "Ayrılık, yani eyvah, aramızda ayrılık vardır!" dedi. Bilal (a.s.) hazretleri de "Hayır hayır, kavuşma, kavuşma vardır!" dedi. Çünkü kesretlerden (çokluklardan) ayrılık, vahdete (birliğe) kavuşmaktır.

Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri, irtihallerinin kat'î olduğunu anlayınca: "El-firâk, ya'ni aramızda eyvâh, ayrılık vardır!" dedi. Bilal hazretleri dahi "Hayır hayır, visâl, visâl vardır!" dedi. Zîrâ keserâtdan ayrılık vahdete vuslatdır.

3514. Refikası dedi: "Bu gece bir garib olarak gidiyorsun; kavim ve kabîlenden gaib oluyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3514. Eşi dedi: "Bu gece bir garip olarak gidiyorsun; kavim ve kabîlenden uzaklaşıyorsun."

Hz. Bilal'in eşi tekrar: "Bu gece kavim ve kabîlenden ayrılıyor ve garip ve kimsesiz olarak gidiyorsun" dedi.

Hz. Bilal'in zevcesi tekrar: "Bu gece kavim ve kabîlenden ayrılıyor ve garîb ve kimsesiz olarak gidiyorsun" dedi.

3515. Dedi: "Hayır hayır, belki bu gece benim canım, muhakkak garîblikten vatana erişiyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3515. Dedi: "Hayır hayır, aksine bu gece benim canım, kesinlikle gariplikten vatana erişiyor."

"Ruhum, bu yoğunluk âleminde, bedene ait olması sebebiyle, kendi aslî yerinden ayrı düşmüş ve garip kalmıştır. Bu gece ölüm vasıtasıyla bu yoğun âlemi ve yoğun bedeni terk ederek, büyük bir şevk ile aslıma gideceğim ve gariplikten kurtulup vatanıma kavuşacağım."

Bilinmeli ki, ölüm müminin hediyesi ve Hak tarafından armağanıdır; fakat insanın nefsi ölümü yokluk sandığından, ondan tiksinir; ruh ise ölüme aşıktır. Çünkü ruh aslını bilir ve nefis aslî yerinden gafil ve cahildir. Bu sebeple nefsanî sıfatlarından kurtulamamış olan müminler ölümden tiksinir ve korkarlar. Nasıl ki Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de şu tereddüt hadisini beyan buyururlar: ما ترددت في شيئ انا فاعله ترددى فى قبض روح عبدى المؤمن يكره الموت و انا اكره مسائته و لا بد له من لقائي Yani "Ben fail olduğum bir şeyde, ölümü çirkin gören mümin kulumun ruhunu kabzetmekte tereddüt ettiğim gibi tereddüt etmedim ve ben onun kötülüğünü çirkin görürüm; halbuki ona benimle karşılaşması lazımdır." Şimdi Yüce Allah, kendisine yakın olan kullarını bütün hallerinde müşahede etmekle beraber, Hakk'ın onlara şevki sabittir. Bu sebeple hicap olan bu yoğun unsuri bedenin belirginliği ortadan kalkmakla, Yüce Allah bu yakın kullarının kendisini perdesiz müşahede etmelerine muhabbet eder; ve dünya makamı, çokluğa sebep olduğundan, bu rüyeti men eder. Çünkü bu yoğun bedende tabiat ve beşeriyet perdesi vardır. Hz. Bilal de bu yakın kullardan idi.

"Rûhum, bu âlem-i kesâfette, cisme taalluku hasebiyle, kendi aslından ayrı düşmüş ve garîb kalmıştır. Bu gece ölüm vâsıtasıyla bu âlem-i kesîfi ve cesed-i kesîfi terk ederek, kemâl-i şevk ile aslıma gideceğim ve garîblikten kurtulup vatanıma kavuşacağım."

Ma'lum olsun ki, ölüm mü'minin tuhfesi ve Hak tarafından hediyesidir; fakat nefs-i insan ölümü adem tahayyül ettiğinden, ondan istikrâh eder; rûh ise ölüme âşıktır. Zîrâ rûh aslını ârifdir ve nefis aslından gafil ve câhildir. Binâenaleyh nefsânî sıfatlarından kurtulamamış olan mü'minler ölümden istikrâh eder ve korkarlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de şu hadîs-i tereddüdü beyân buyururlar: ما ترددت في شيئ انا فاعله ترددى فى قبض روح عبدى المؤمن يكره الموت و انا اكره مسائته و لا بد له من لقائي Ya'ni "Ben fâil olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü'min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim ve ben onun mesâetini kerîh görürüm; halbuki ona benim likām lâzımdır." İmdi Hak Teâlâ mukarrebîn olan kullarını cemî'-i ahvâllerinde müşâhid olmakla beraber, Hakk'ın onlara şevki sâbittir. Binâenaleyh hicâb olan bu beden-i kesîf-i unsurînin taayyünü ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu mukarre- bînin kendisini bila-hicâb müşâhede etmelerine muhabbet eder; ve makām-ı dünyâ, mûcib-i kesret olduğundan, bu rü'yeti men' eder. Zîrâ bu beden-i kesîfde hicâb-ı tabîat ve beşeriyyet vardır. Hz. Bilal dahi bu mukarreblerden idi.

3516. Dedi: "Biz senin yüzünü nerede görelim?" Dedi: "Huda'nın hâssı-nın halkasında!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3516. Dedi: "Biz senin yüzünü nerede görelim?" Dedi: "Allah'ın has kullarının halkasında!"

Bilal-i Habeşî hazretlerinin muhterem eşleri tekrar dedi: "Ey benim muhterem eşim, biz senin mübarek yüzünü bizden ayrıldıktan sonra nerede görelim?" Cenâb-ı Bilal buyurdu ki: في مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) Yani "Kudretli melikin katında, doğruluk makamında" ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, Yüce Allah hazretlerinin has kullarına özgü olan halkasında görünüz ve bu mertebeye ulaşmaya çalışınız."

Bilal-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri tekrar dedi: "Ey benim muhterem zevcim, biz senin mübarek yüzünü bizden ayrıldıktan sonra nerede görelim?" Cenâb-ı Bilal buyurdu ki: في مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) Ya'ni "Muktedir olan melîkin indinde mak'ad-í sídkda" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ hazretlerinin havâssa mahsûs olan halkasında görünüz ve bu mertebeye vusûle çalışınız."

3517. Eğer nazarı süflîye değil, bâlâya edersen, onun halka-i hâssı sana muttasıl olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3517. Eğer bakışını aşağıya değil, yukarıya çevirirsen, onun özel halkası sana bitişik olmuştur.

"Eğer aşağılık olan dış görünüşe değil, yüce olan anlama ve ruhaniliğe bakarsan, Hakk'ın özel halkasının sana bitişik olduğunu görürsün." "Özel halka"dan kasıt, isimlerin topluluğu dairesidir; çünkü insan bu daireye girmeye yatkındır, onu bu yatkınlıktan uzaklaştıran, dış görünüşe bakışı ve aşağı âleme olan eğilimidir.

"Eğer süflî olan sûret-i zâhireye değil, ulvî olan ma'nâya ve rûhâniyete bakar isen, Hakk'ın halka-i hâssının sana muttasıl olduğunu görürsün." "Halka-i hâss"dan murâd, cem'iyyet-i esmâiyye dâiresidir; zîrâ âdem bu dâireye girmeye müstaiddir, onu bu isti'dâddan uzaklaştıran, sûret-i zâhireye nazarı ve âlem-i süflîye olan meylidir.

3518. Bu halkada Rabbü'l-alemînden yüzük halkasında gibi nûr parlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3518. Bu halkada Rabbü'l-âlemîn'den yüzük halkasında gibi nur parlar.

Bu isimler topluluğu halkasında Rabbü'l-âlemîn'den, yani kapsayıcı isim olan Hazret-i Allah'tan ve "Allah" isminden, yüzük halkasındaki pırlanta gibi nur parlar. Bilinmeli ki, kâmiller (olgun insanlar) Zât isminin mazharıdırlar (tecelli yeridirler). Yani bütün isimleri ve sıfatları kapsayan "Allah" isminin tecelli yeridirler. Bu kapsayıcılıkları sebebiyle onlara bu kapsayıcı isim olan Hazret-i Allah'tan "Zâtî tecelli" ve "sıfatî tecelli" meydana gelir. Bu beyitlerde Hakk'ın isimler topluluğu yüzük halkasına ve bütün isimlerin imamı olan "Allah" ism-i şerîfi de pırlanta gibi parlayan yüzük taşına benzetilmiştir.

Bu cem'iyyet-i esmâiyye halkasında Rabbü'l-âlemîn'den ya'ni ism-i câmi' hazretinden ve "Allah" isminden, yüzük halkasındaki pırlanta gibi nûr parlar. Ma'lum olsun ki, kâmiller mazhar-1 ism-i Zât'dır. Ya'ni câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfat olan "Allah" isminin mazharıdırlar. Bu câmiiyetleri hasebiyle onlara bu ism-i câmi' hazretinden "tecellî-i Zâtî" ve "sıfatî" vâki' olur. Bu beyitlerde cem'iyyet-i esmâiyye-i Hak yüzük halkasına ve bilcümle esmânın imâmı olan "Allah" ism-i şerîfi pırlanta gibi lemeân eden yüzük taşına teşbîh buyrulmuştur.

3519. Dedi: "Yazık! Bu ev vîrân oldu." Dedi: "Aya bak, buluta bakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3519. Dedi: "Yazık! Bu ev viran oldu." Dedi: "Aya bak, buluta bakma!"

3520. Daha ma'mûr etmek için vîrân etti; kavmim kalabalık ve ev dar idi. [3534]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3520. Daha mamur etmek için viran etti; kavmim kalabalık ve ev dar idi.

Yüce Allah'ın cisim evini viran etmesi, onu uhrevî (ahirete ait) ve misâlî (misal âlemine ait) cisimle daha fazla mamur etmek içindir; çünkü her bir insanın mazhar olduğu özel Rabbinin hazinesinde gizli olan hükümlerin ve eserlerin hepsinin ortaya çıkmasına bu dar olan cisim evi uygun değildir; onlar için daha geniş bir ev lazımdır ki, o eserler ve hükümler ferah ferah ortaya çıksın. Bu sebeple muhakkikler (hakikatleri araştıran âlimler) "Bu dünya âlemi daha dar, ahiret âlemi ise daha geniştir" buyurmuşlardır.

Hak Teâlâ'nın cisim hânesini vîrân etmesi, onu cism-i uhrevî ve misâlî ile ziyâde ma'mûr etmek içindir; zîrâ her bir insanın mazhar olduğu Rabb-i hâssının hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârın kâffesinin zuhûruna bu dar olan cisim hânesi müsâid değildir; onlar için daha geniş bir ev lâzımdır ki, o âsâr ve ahkâm ferah ferah zuhûr etsin. Bu sebeble muhakkikîn hazerâtı "Bu âlem-i dünyâ ecma' ve âlem-i âhiret evsa'dır" buyurmuşlardır.

## Tenin ölüm ile harâb olmasının hikmeti

3521. "Ben Adem gibi evvelen gamın mahbusu idim; şimdi canımın neslinden şark ve garb doldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3521. "Ben Âdem gibi başlangıçta gamın tutsağıydım; şimdi canımın soyundan doğu ve batı doldu."

Yani Âdem, zât cennetinde tutsaktı ve zât hapsinden kurtulmak gamında idi. Sonra isteği yerine getirilip bu yoğunluk âlemine çıktı ve Âdemiyet kavramını temsil eden insan bireyleri, doğuyu ve batıyı doldurdu. "Ben de Âdem gibi bu yoğunluk âlemi içinde kurtulmak gamının tutsağıydım. Şimdi ölüm ile canım bu dar kafesten kurtulmak üzeredir; bu sebeple ruhumun soyu olan sıfatlardan, mana âleminde doğu ve batı doldu."

Ya'ni Adem cennet-i zâtda mahbûs idi ve lisân-ı isti'dâd ile habs-i zâtdan âzâd olmak gamında idi. Ba'dehû talebi is'âf buyrulup bu âlem-i kesâfete çıktı ve âdemiyyet mefhûmunu temsil eden efrâd-ı beşer, şarkı ve garbı doldurdu. "Ben dahi Adem gibi bu âlem-i kesâfet içinde âzâd olmak gamının mahbûsu idim. Şimdi ölüm ile cânım bu dar kafesten âzâd olmak üzeredir; binâenaleyh rûhumun nesli olan sıfatlardan, âlem-i ma'nâda şark ve garb doldu."

3522. "Ben kuyu gibi olan ev içinde fakîr idim; şah oldum, şah için köşk lâzımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3522. "Ben kuyu gibi olan ev içinde fakîr idim; şah oldum, şah için köşk lâzımdır."

Ben, kuyu gibi dar ve karanlık olan bu beden evi içinde hürriyete muhtaç idim ve esir idim. Şimdi hürriyete kavuşup, esaretten kurtuldum ve şah oldum; şah için böyle aşağılık bir beden evi uygun olmaz. Ona, şanına uygun bir köşk gereklidir.

Ben kuyu gibi dar ve karanlık olan bu cisim evi içinde hürriyyete muhtâç idim ve esîr idim. Şimdi nâil-i hürriyyet olup, esâretden kurtuldum ve şâh oldum; şâh için böyle süflî bir cisim hânesi münasib olmaz. Ona, şânına münâsib bir köşk lâzımdır.

3523. "Köşkler ise muhakkak şahlar için mahall-i ünsdür; ölüye hâne ve mekân olarak bir kabir kâfidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3523. "Köşkler ise muhakkak şahlar için ünsiyet yeridir; ölüye ev ve mekân olarak bir kabir yeterlidir."

Manevi âlemin köşkleri, muhakkak şah olan ruhlar için ünsiyet edecek bir yerdir. Hayvani ruh ile aynı renkte olan ölü ruhlar için cisim evi ve cisim evine özgü olan mekân olmak üzere bir kabir yeterlidir. Yani o ruhlar ölümden sonra yüce âleme yükselemez, aksine onlar aşağı âlemde hapsedilmiş bir hâlde kalırlar.

"Âlem-i ma'nânın köşkleri, muhakkak şâh olan rûhlar için ünsiyyet edecek bir yerdir. Rûh-i hayvânî ile hem-renk olan ölü rûhlar için cisim hânesi ve cisim hânesine mahsûs olan mekân olmak üzere bir kabir kâfidir." Ya'ni o rûhlar ba'de'l-vefât âlem-i illiyyîne urûc edemez, belki onlar âlem-i siccînde mahbûs bir halde kalırlar.

3524. Bu cihân, enbiyaya dar geldi, lâ-mekâna şahlar gibi gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3524. Bu dünya, peygamberlere dar geldi, mekânsızlığa şahlar gibi gittiler.

Bu yoğun dünya, yüce peygamberlerin şerefli ruhlarına dar geldi; sonunda mekânsız olan Hakk'ın hakiki varlığı tarafına şahlar gibi debdebe, ihtişam ve gösterişle gittiler. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Mesnevî-i Şerîflerinde bu yükselişe işaret ederek şöyle buyururlar:

"Diğer bir hamlede de, beşer mertebesinden ölürüm; nihayet melekler tarafından kanat ve baş çıkarırım. Diğer defada melek mertebesinden kurban olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum. Bu sebeple yokluk olurum; yokluk, org gibi bana “İnnâ ileyhi râciûn" (Bakara, 2/156) yani "Biz Hakk'a dönecekleriz" der.

Bu cihân-ı kesîf, âlî olan enbiyânın ervâh-ı şerîfelerine dar geldi; nihâyet lâ-mekân olan vücûd-ı hakîkî-i Hak tarafına şâhlar gibi debdebe ve dârât ve ihtişâm ile gitdiler. Nitekim Cenâb-ı Pîr Mesnevî-i Şerîflerinde bu urûca işâreten şöyle buyururular:

"Diğer bir hamlede de, beşer mertebesinden ölürüm; nihâyet melâike cânibinden kanat ve baş çıkarırım. Diğer def'ada melek mertebesinden kurbân olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum. Binâenaleyh adem olurum; adem, erganûn gibi bana “İnnâ ileyhi râciûn" (Bakara, 2/156) ya'ni "Biz Hakk'a rücû' edicileriz" der.

3525. Bu cihân ölülere fer gösterdi. Onun zahiri cesîm ve ma'nada ziyade dardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3525. Bu cihan ölülere fer gösterdi. Onun görüneni cesim ve anlamda ziyadesiyle dardır.

İlim ve marifetten nasipsiz ve hayvanî ruh ile aynı renkte olmak itibarıyla ölü hükmünde olan ruhlara, âlemin bu kesif suretleri (maddî görünümleri) debdebe ve azamet gösterdi. Hâlbuki onun görüneni cesim görünse de, anlamda pek dardır.

İlim ve ma'rifetden bî-beh-re ve rûh-ı hayvânî ile hem-renk olmak i'tibariyle ölü hükmünde olan rûhlara bu suver-i kesîfe-i âlem, debdebe ve azamet gösterdi. Halbuki onun zâhiri cesîm görünür ise de, ma'nâda pek dardır.

3526. Eğer dar olmasa idi, bu efgān nedendir? Onda çok yaşayan her bir kimse niçin iki kat oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3526. Eğer dar olmasaydı, bu feryat nedendir? Onda çok yaşayan her bir kimse niçin iki kat oldu?

Eğer bu yoğun âlem manada dar olmasaydı, halkın acz içindeki feryadı nedendir? Örneğin yürüyen insanın önüne bir deniz gelse, araçsız geçemez; uçmak istese, araçsız uçamaz, yoğun bedenini uzak bir yere nakletmek istese, araç ne kadar hızlı olursa olsun, uzun zamana muhtaçtır. Hâlbuki mana âleminde, zaman ve mekân kayıtları ve yoğun belirlenimin rahatsız edici gereklilikleri ve halleri yoktur. Görülmez mi ki dünyada çok yaşayan insan, ihtiyarladığı vakit, beli bükülüp iki kat olur. Bunlar hep yoğunluk âleminin darlığındandır.

Eğer bu âlem-i kesîf ma'nâda dar olmasa idi, halkın acz içindeki figānı nedendir? Meselâ yürüyen insanın önüne bir deniz gelse, vâsıtasız geçemez; uçmak istese, vâsıtasız uçamaz, cism-i kesîfini mekân-ı baîde nakl etmek istese, vâsıta ne kadar serî' olursa olsun, uzun vakte muhtaçdır. Halbuki âlem-i ma'nâda, zaman ve mekân kayıtları ve taayyün-i kesîfin müz'iç iktizââtı ve ahvâli yoktur. Görülmez mi ki dünyada çok yaşayan insan, ihtiyarladığı vakit, beli bükülüp iki kat olur. Bunlar hep kesâfet âleminin darlığındandır.

3527. Vaktaki uyku zamanında o mekândan âzâd oldu, bak ki cân nasıl şad oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3527. Ruh, uyku zamanında o mekândan özgürleşince, bak ki can nasıl şad oldu?

İnsan ruhu, uyku zamanında o beden mekânından ve hayvanî ruh ile olan ilişkisinden özgürleşince, bak ki o yoğunluktan kurtulduğu için nasıl şad oldu. Örneğin, rüya âleminde önüne deniz gelse yürür, batmaz; ve havada uçuverir ve yüksek bir yerden merdivensiz bir adımda aşağıya iner, göz erimi kadar uzak bir mesafeyi, bir adımda kat eder; kısacası böyle birçok acayip hareketler yapar ki, onların bu yoğunluk âleminde icra edilmesi mümkün değildir. Ölüm hâlinde can, cismin yoğunluğundan kurtulduğu zaman dahi böyle olur. Bu hâle işaretle Şanlı Peygamber Efendimiz "Uyku, ölümün kardeşidir" buyurmuşlardır.

“Vaktâki rûh-i insânî, uyku zamânında o cisim mekânından ve rûh-i hayvânî ile olan alâkasından âzâd oldu, bak ki o kesâfetden kurtulduğu için, nasıl şâd oldu”. Meselâ rü'yâ âleminde önüne deniz gelse yürür, batmaz; ve havada uçuverir ve yüksek bir mahalden merdivensiz bir adımda aşağıya iner, göz erimi kadar uzak bir mesafeyi, bir adımda kat' eder; velhâsıl böyle birçok acîb hareketler yapar ki, onların bu âlem-i kesâfetde icrâsı mümkin değildir. Ölüm hâlinde cân, cismin kesâfetinden kurtulduğu vakit dahi böyle olur. Bu hâle işâreten Resûl-i zîşân Efendimiz النوم اخ الموت ya'ni “Uyku, ölümün kardeşidir” buyurmuşlardır.

3528. Zâlim tabîatın zulmünden tekrar kurtuldu; zindanlık adam hapis fikrinden sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3528. Zâlim tabiatın zulmünden tekrar kurtuldu; zindanlık adam hapis fikrinden sıçradı.

"Zâlim"den maksat, nefsine zulmeden kimsedir ki, Fâtır Sûresi'nde onlar hakkında, أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ (Fâtır, 35/32) yani "Biz kullarımızdan seçtiğimiz kimselere kitabı miras verdik ki, onlardan bir kısmı nefsine zulmedendir" buyrulur. Nefsine zulmetmesi şudur ki, nefis kendi mertebesine ait olan hazları ister; Hakk'ın seçtiği bir kul, onun mertebesinin hükmünü vermeyip engellemekle, ona zulmetmiş olur. Çünkü zulüm, sözlükte bir şeyi yerinden başka bir yere koymaktır. Yani nefsine zulmeden ruh, tabiatın zulmünden uyku sayesinde kurtuldu; çünkü tabiat daima ruhun mertebesinin aksine olan hükümleri ruha giydirir; bu da tabiatın ruha olan zulmüdür. "Merd-i zindânî"deki "yâ" harfi masdariyye ve nispet için olabilir. "Zindanlık" veya "zindana mensup olan adam" konumundaki ruh, hapis düşüncesinden uyku hâlinde sıçradı ve kurtuldu.

“Zâlim”den murâd, nefsine zâlim olan kimsedir ki, sûre-i Fâtır'da onlar hakkında أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ (Fâtır, 35/32) ya'ni “Biz kullarımızdan ıstıfâ ettiğimiz kimselere kitabı mîrâs verdik ki, onlardan bir kısmı nefsine zâlimdir” buyrulur. Ve nefsine zâlim olması budur ki, nefis kendi mertebesine aid olan huzûzâtı ister, Hakk'ın ıstıfâ eylediği bir kul, onun mertebesinin hükmünü vermeyip men' etmekle, ona zâlim olur. Zîrâ zulüm lügatte bir şeyi mevziinin gayrine koymaktır. Ya'ni Nefsine zâlim olan rûh, tabîatın zulmünden uyku sâyesinde kurtuldu; zîrâ tabîat dâimâ rûhun mertebesinin hilafındaki ahkâmı rûha ilbâs eder; bu da tabîatın, rûha olan zulmüdür. "Merd-i zindânî"de "yâ" masdariyyet ve nisbet için olabilir. "Zindanlık" veyâ "zindana mensûb olan adam" mesâbesindeki rûh, habs düşüncesinden uyku hâlinde sıçradı ve halâs oldu."

3529. Çok geniş olan bu yer ve gök menah vaktinde pek dar geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3529. Çok geniş olan bu yer ve gök, uyuma vaktinde pek dar geldi.

"Menâh", inmek, uyumak ve develeri bağladıkları yer anlamlarındadır. Burada masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) olup, uyumak anlamındadır. Yani "Cisim gözüne pek geniş görünen bu yer ve gök, uyuma vaktinde pek dar gelir; çünkü rüya âleminde, bu maddi âleme sığmayan haller görülür."

"Menâh", nüzûl etmek ve uyumak ve develeri bağladıkları mahal ma'nâlarına-dır. Burada masdar-ı mîmî olup, uyumak ma'nâsınadır. Ya'ni "Nazar-ı cismânîye pek geniş görünen bu yer ve gök, uyumak vaktinde pek dar gelir; zîrâ rü'yâ âleminde, bu âlem-i kesâfete sığmayan ahvâl meşhûd olur."

3530. Geniş ve pek dar göz bağı geldi; onun gülmesi ağlama, onun fahri hep ârdır. [3544]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3530. Geniş ve pek dar göz bağı geldi; onun gülmesi ağlama, onun fahri hep ârdır. [3544]

"Cihanın görünüşte geniş olması ve gerçekte pek dar olması bir göz bağıdır ve sihirdir ve o şaşırtıcıdır; yahut yani cihanın görünüşte geniş olması, bir göz bağıdır; hâlbuki o pek dardır. Bu âlemin görünüşte gülmesi ağlama ve övünmesi de utanılacak ve arlanılacak şeydir." Yani dünyanın halleri hep tersinedir. Bu cihanın gamı hakikatte sevinç, elemi rahat, ağlaması gülme, gülmesi ağlamadır. Nitekim dünya hallerinin tersliği حفت النار بالشهوات حفت الجنة بالمكاره yani "Ateş şehvetlerle örtülmüştür ve cennet hoşlanılmayan şeylerle örtülmüştür" hadis-i şerifinde açıklanmıştır.

"Cihânın sûretde geniş olması ve vâki'de pek dar olması göz bağıdır ve sihirdir ve o acîbdir; yâhud ya'ni cihânın sûretde geniş olması, göz bağıdır; halbuki o pek dardır. Bu âlemin zâhirde gülmesi ağlama ve iftihârı da utanacak ve ârlanacak şeydir." Ya'ni dünyanın ahvâli hep tersinedir. Bu cihânın gamı hakîkatde sürûr, elemi râhat, ağlaması gülme, gülmesi ağlamadır. Nitekim ahvâl-i dünyanın tersliği حفت النار بالشهوات حفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş şehevât ile örtülmüştür ve cennet mekrûhât ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfinde beyân buyrulmuştur.

## Teşbîh-i dünyâ ki zâhirde geniştir ve ma'nâda dardır; ve uykunun teşbîhi ki, bu darlıktan halâsdır

3531. Kızmış olan hamam gibi ki, dar gelirsin, cânın kavrulmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3531. Kızmış olan hamam gibi ki, dar gelirsin, canın kavrulmuş olur.

"Puhsîden", pejmürde olmak, erimek ve kavrulmak anlamlarındadır. Yani "Dünya kızmış bir hamama benzer ki, öyle bir kızmış hamam içinde insanın canı, yani hayvani ruhu erimiş ve kavrulmuş olur."

"Puhsîden", pejmürde olmak, erimek ve kavrulmak ma'nâlarınadır. Ya'ni "Dünyâ kızmış bir hamama benzer ki, öyle bir kızmış hamam içinde insanın canı, ya'ni rûh-ı hayvânîsi erimiş ve kavrulmuş olur."

3532. Vâkıâ hamam enlidir ve uzundur; onun harâretinden senin canın dar ve yorgun gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3532. Gerçekte hamam enlidir ve uzundur; onun hararetinden senin canın daralır ve yorgun düşer.

Hamam ne kadar geniş olursa olsun, onun sıcaklığı pek fazla olduğu zaman, senin canın sıkılır ve bitkin kalırsın.

Hamam ne kadar geniş olursa olsun, onun sıcaklığı pek ziyâde olduğu vakit, senin canın sıkılır ve bî-tâb kalır.

3533. Dışarıya gelmedikçe gönlün açılmaz; o halde senin menzilinin genişliğinin ne faidesi geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3533. Dışarıya gelmedikçe gönlün açılmaz; o halde senin menzilinin genişliğinin ne faydası geldi?

"Aman bayıldım" diye dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz ve ferahlamazsın. Hâl böyleyken, senin menzilin olan hamamın genişliğinin sana ne faydası oldu?

"Aman bayıldım" diye dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz ve ferahlanmazsın. Böyle olunca senin menzilin olan hamamın genişliğinin sana ne fâidesi oldu?

3534. Yahud ki, ey azgın, bir dar ayakkabı giyesin, geniş bir sahrada koşasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3534. Yahut ki, ey azgın, dar bir ayakkabı giyesin, geniş bir çölde koşasın.

3535. O sahrânın genişliği dar oldu; o sahrâ ve çöl, senin üzerine zindan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3535. O sahranın genişliği dar oldu; o sahra ve çöl, senin üzerine zindan geldi.

Bu iki şerefli beyit dahi, görünüşte geniş görünen dünyanın, anlamda darlığını gösteren bir örnektir.

Bu iki beyt-i şerîf dahi, sûretde geniş görünen dünyânın, ma'nâda darlığını gösteren misâldir.

3536. Her kim seni uzaktan gördü ise, “O sahrada tâze lâle gibi açılmış?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3536. Her kim seni uzaktan gördüyse, "O çölde taze lale gibi açılmış?" dedi.

Sen ayaklarını sıkan dar ayakkabı ile çölde acı bir azap içinde gezerken, seni uzaktan gören bir kimse: "Şu adam ne zevk içindedir, çölde taze lale gibi açılmış, şen ve neşeli bir halde geziniyor!" der.

Sen ayaklarını sıkan dar ayakkabı ile sahrâda azâb-ı elîm içinde gezerken, seni uzaktan gören bir kimse: "Şu adam ne zevk içindedir, sahrâda tâze lâle gibi açılmış şen ve şâtır bir halde geziniyor!" der.

3537. O bilmez ki, sen zâlimler gibi hâriçden gülşen içindesin ve cânın figān içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3537. O bilmez ki, sen zâlimler gibi dıştan gül bahçesi içindesin ve canın feryat içindedir.

Böyle söyleyen adam bilmez ki, sen, dünyada türlü zulümler yapıp, köşklerde ve saraylarda gül bahçesi içinde yaşayan ve fakat canları, ahiret âleminde başlarına gelecek olan acı azabı idrak ettikleri için feryat ve figan içinde bulunan zâlimler gibisin. Dışın latif olan sahrada ve için şiddetli bir elem içindedir.

O böyle söyleyen adam bilmez ki, sen, dünyada envâ'-ı zulümler yapıp, köşklerde ve saraylarda gülistân içinde yaşayan ve fakat cânları, âlem-i âhiretde başlarına gelecek olan azâb-ı elîmi idrak ettikleri için feryâd ve figān içinde bulunan zâlimler gibisin. Dışın latîf olan sahrâda ve için şedîd bir elem içindedir.

3538. Senin uykun o ayakkabını çıkarmaktır ki, bir zaman cânın, tenden âzâddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3538. Senin uykun, o ayakkabını çıkarmaktır ki, bir zaman canın, tenden özgürdür.

Ey noksan insan, senin uyku hâlin, canına dar bir ayakkabı gibi olan cismini çıkarmaktır; çünkü uyuduğun süre boyunca canın, cisim karmaşasından özgürdür ve tenin esaretinden geçici olarak kurtulmaktır.

Ey nâkıs insan, senin uyku hâlin, cânına bir dar ayakkabı gibi olan cismini çıkarmaktır; zîrâ uyuduğun müddetçe cânın, cisim dağdağasından âzâddır ve tenin esâretinden muvakkaten olsun kurtulmaktır.

3539. Ey filân, evliyâya uyku mülktür; cihanda o Ashab-ı Kehf gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3539. Ey filân, evliyâya uyku mülktür; cihanda o Ashab-ı Kehf gibidir.

Ey noksan insan, sen uyku hâlinde bedenin esaretinden geçici olarak kurtulursun; bu hürriyet sana ödünçtür, fakat evliyâya bedenin esaretinden kurtulma hâli süreklidir; bu hâl onlara mülk olmuştur. Onlar bu dünyada kıssaları meşhur olan Ashâb-ı Kehf gibidirler; onların hareketleri ve duruşları Hak'tandır.

Ey nâkıs insan, sen uyku hâlinde cismin esâretinden muvakkaten kurtulursun; bu hürriyet sana âriyettir, fakat evliyâya cismin esâretinden kurtulmak hâli dâimîdir; bu hâl onlara mülk olmuştur. Onlar bu dünyada kıssaları meşhûr olan Ashâb-ı Kehf gibidirler; onların harekât ve sekenâtı Hak'dandır.

3540. Orada rüya görürler, rü'ya değildir; ademe giderler; ve kapı yoktur. [3554]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3540. Orada rüya görürler, rüya değildir; yokluğa giderler; ve kapı yoktur.

Onlar kendilerine ait olan uyku içinde rüya görürler, fakat o rüya, senin gördüğün rüya türünden değildir; çünkü senin rüyalarının bir kısmı bu aşağı âlemden beynine nakşolan hayallerdir. Onlarınki böyle değildir, onlar melekût âlemini (melekler ve ruhani varlıklar âlemi) ve ehlini gözlemlerler ve sabit hakikatler âlemini görürler. Onlar bu yoğunluk âleminin varlığından, yokluk âlemine giderler; çünkü bu yoğunluk âlemine dalmış olanların gözünde melekût âlemi yokluk ve hiçlik âlemi görünür ve hatta bu dalgınlık, onların inkârlarına sebep olur. Eğer "Biz o âleme nerede girelim?" diye sorarsan, derim ki: "O âlemin kapısı yoktur, aksine her tarafı açık bir âlemdir, onu örten senin benliğindir."

O kendilerine mülk olan uyku içinde rü'yâ görürler, fakat o rü'yâ, senin gördüğün rü'yâ cinsinden değildir; zîrâ senin rü'yâlarının bir kısmı bu âlem-i süflîden dimâğına müntekış olan hayâlâttır. Onlarınki böyle değildir, onlar âlem-i melekûtu ve ehlini müşâhede ederler ve a'yân-ı sabite âlemini görürler. Onlar bu âlem-i kesâfetin varlığından, yokluğu âlemine giderler; zîrâ bu kesâfet âleminde müstağrak olanların nazarında âlem-i melekût adem ve yokluk âlemi görünür ve hatta bu istiğrâk, inkârlarına sebeb olur. Eğer "Biz o âleme nerede girelim?" diye sorarsan, derim ki: "O âlemin kapısı yoktur, belki her tarafı açık bir âlemdir, onu örten senin senliğindir."

3541. Dar bir ev ve cân, onun içinde eli ve ayağı büzülmüş. Padişahların köşkünü yapmak için vîrân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3541. Dar bir ev ve can, onun içinde eli ve ayağı büzülmüş. Padişahların köşkünü yapmak için viran etti.

Bu insan bedeni dar bir evdir ve can o dar ev içinde eli ve ayağı büzülüp sıkışmış kalmıştır. Yüce Allah hazretleri ölüm sebebiyle o bedeni harap etti ise, kendisinin halifesi olan ruha, padişahlara layık bir köşk yapmak için harap etti. "Çenglûk" eli ve ayağı büzülmüş anlamına gelir.

Bu cism-i beşer dar evdir ve cân o dar ev içinde eli ve ayağı büzülüp sıkış-mış kalmıştır. Hak Teâlâ hazretleri ölüm sebebiyle o cismi harâb etti ise, ken-disinin halîfesi olan rûha, pâdişâhlara lâyık bir köşk yapmak için harâb etti. "Çenglûk" eli ve ayağı büzülmüş ma'nâsınadır.

3542. "Rahimdeki cenîn gibi, ben eli ve ayağı büzülmüşüm; dokuz aylık oldum, bu intikāl zaruridir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3542. "Rahimdeki cenîn gibi, ben eli ve ayağı büzülmüşüm; dokuz aylık oldum, bu intikāl zaruridir."

Ben cisim içinde, ana rahmindeki cenîn gibi eli ayağı büzülmüş bir halde kalmışım. Cenîn dokuz ayda olgunlaşıp dünyaya geldiği gibi, benim de bu cisim içinden doğum vaktim geldiği için başka bir âleme geçmem ve doğmam önemli ve zorunludur.

Bu şerefli beyit, Hz. Bilâl'in dilinden eşine hitaptır.

"Ben cisim içinde, ana rahmindeki cenîn gibi eli ayağı büzülmüş bir halde kalmışım. Cenîn dokuz ayda kemâle gelip dünyâya geldiği gibi, benim dahi bu cisim içinden vakt-i vilâdetim geldiği için intikāl etmem ve dîğer bir âleme doğmam mühim ve zarûrîdir."

Bu beyt-i şerîf, Hz. Bilâl lisânından zevcesine hitâbdır.

3543. "Eğer anamın üzerinde doğum ağrısı olmasa, ben bu zindân içinde ateş ortasındayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3543. "Eğer annemin üzerinde doğum ağrısı olmasa, ben bu zindan içinde ateş ortasındayım."

"Zih" kelimesinin birçok anlamı vardır, burada doğurmak demektir. "Derd-i zih", doğum ağrısı demek olur. "Azer", ateş anlamındadır. Yani "Annem hükmünde olan bedenimde, doğum ağrısı hükmünde olan can çekişme hâlinin zahmeti olmasa, ben bu beden veya unsurlardan oluşan zindan içinde sıkıntı ateşi ortasındayım."

"Zih", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada doğurmak demektir. "Derd-i zih", doğum ağrısı demek olur. "Azer", ateş ma'nâsınadır. Ya'ni "Anam mesâbesinde cismimde, doğum ağrısı mesâbesinde olan hâlet-i nezi' zahmeti olmasa, ben bu cisim veyâ unsuriyât zindânı içinde mihnet ateşi or-tasındayım."

3544. "Tab'ım anası kendi ölümünün acısından doğurmayı koparır, tâ ki kuzu koyundan kurtulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3544. "Tabiatım, kendi ölümünün acısından doğurmayı koparır, tâ ki kuzu koyundan kurtulsun!"

"Mî küned zih" ifadesi, "kerden" (yapmak) mastarından kabul edildiği takdirde, anlamı "Ana hükmünde olan tabiatım, cisim koyunundan ruh kuzusu kurtulmak için kendi ölümünün acısından doğum yapar" demek olur.

"Mî küned zih", "kerden" masdarından olduğu takdîrde ma'nâ, "Ana me-sâbesinde olan tab'ım, kendi ölümünün acısından, cisim koyunundan rûh kuzusu kurtulmak için doğum yapar" demek olur.

3545. “Tâ ki kuzu yeşil sahrada otlasın. Agâh ol, rahmi aç ki, bu kuzu bü-yük oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3545. "Ta ki kuzu yeşil sahrada otlasın. Uyanık ol, rahmi aç ki, bu kuzu büyüdü."

"Gebz", büyük ve iri demektir. "Yeşil sahra"dan kastedilen, ruhlar âlemidir ki, bu âlemde Hak'ın şaşırtıcı tecellileri (ilahi görünüşleri) görülür; yani Hz. Bilal buyurur ki: "Benim tabiatım anasının doğum ağrısı tuttu; artık cisim rahmini aç ki, kemale ermiş ve büyümüş olan ruh kuzusu, kendisine uygun olan ruhlar âlemine doğsun ve orada Hak'ın şaşırtıcı tecellileri ile beslensin."

Bu şerefli beyitte, bu unsurlardan oluşan cisim içinde kemale ermiş olan kâmil ruhların dünya hayatından sıkılıp ölüme âşık olduklarına işaret vardır. Gerçekten bir gün üstadım Mesnevîhân Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden Mesnevî-i Şerif'i şerh etmelerini rica etmiştim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerif'in arzu ettiğim şekilde şerhi yirmi senede olabilir. Bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Farz et ki yirmi sene ömür vardır, canımız sıkılmadan nasıl duracağız?"

"Gebz", büyük ve iri demektir. "Yeşil sahrâ"dan murâd, âlem-i ervâhdır ki, bu âlemde tecelliyât-ı acîbe-i Hak meşhûd olur; ya'ni Hz. Bilâl buyurur ki: "Benim tab'ım anasının doğum ağrısı tuttu; artık cisim rahmini aç ki, kemâle gelmiş ve büyümüş olan rüh kuzusu, kendisine münasib olan âlem-i ervâha doğsun ve orada tecelliyât-ı acîbe-i Hak ile mütegaddî olsun."

Bu beyt-i şerîfde bu cism-i unsurî içinde kemâle gelmiş olan ervâh-ı kümmelînin hayât-ı dünyeviyyeden sıkılıp, ölüme âşık olduklarına işaret vardır. Filhakîka bir gün üstâdım Mesnevîhân Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden Mesnevî-i Şerîfi şerh buyurmalarını istirhâm etmiş idim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerîf'in arzûm vechi ile şerhi yirmi senede olabilir. Bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Farz et ki yirmi sene ömür vardır, canımız sıkılmadan nasıl duracağız?"

3546. Doğum ağrısı gerçi gebenin zahmeti olur; cenîne zindanı kırmak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3546. Doğum ağrısı gerçi gebenin zahmeti olur; cenîne zindanı kırmak olur.

Bu şerefli beyitte, ölüm doğuma benzetilmiştir.

Bu beyt-i şerîfde, ölüm doğuma teşbîh buyurulmuştur.

3547. Gebe, "Doğurmaktan, mahall-i halās nerededir?" diye ağlayıcıdır; ve o cenîn, "Kurtuluş ileriye geldi" diye gülücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3547. Gebe kadın, "Doğurmaktan kurtuluş yeri nerededir?" diye ağlayıcıdır; ve o cenin, "Kurtuluş yaklaştı" diye gülücüdür.

3548. Feleğin altında cemâddan ve hayvandan ve nebatdan her ne varsa, ümmehatdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3548. Feleğin altında cansızlardan, hayvanlardan ve bitkilerden her ne varsa, hepsi analardır.

Feleğin altında bulunan bu yerkürenin asıl mayası olan cansızlardan ve o mayadan meydana gelen bitkilerden ve hayvanlardan her ne varsa, hepsi birer analardır ve hepsi kendi hâl ve şanına göre bir çocuk doğurur. Örneğin cansızdan bitki ve bitkiden hayvan ve bunların hepsinden insan bedeni doğar. Her birinin kendisine özgü birer doğum ağrısı vardır ve onların bu doğumları sırasındaki gürültülerini ancak ruh kulakları işitir. Nasıl ki Mevlânâ efendimiz bu Mesnevî-i Şerîf'te (Şerh c.5, b. 1018) از جمادی عالم جانها روید غلغل اجزای عالم بشنوید ["Cansızlıktan canlar âlemine gidiniz; âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz."] buyurmuşlardır.

Feleğin altında olan bu küre-i arzın mâye-i aslîsi olan cemâddan ve o mâyeden hâsıl olan nebâtât ve hayvânâtdan her ne varsa, hepsi bir analardır ve hepsi kendi hâl ve şânına göre bir veled doğurur. Meselâ cemâddan nebât ve nebâtdan hayvân ve bunların mecmû'undan cism-i insân doğar. Her birisinin kendisine mahsûs birer doğum ağrıları vardır ve onların bu doğumları esnâsındaki gulgulelerini ancak rûh kulakları işitir. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu Mesnevî-i Şerîfde (Şerh c.5, b. 1018) از جمادی عالم جانها روید غلغل اجزای عالم بشنوید ["Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; âlemin eczâsının gulgulesini işitiniz."] buyurmuşlar idi.

3549. Herkesin evinden kösenin bildiği şeyi, kabasakallı kendi evinden onu ne vakit bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3549. Herkesin evinden kösenin bildiği şeyi, kabasakallı kendi evinden onu ne zaman bilir?

"Belme" ve "bülme", kaba ve uzun sakal anlamına gelir. Uzun sakallı adama da derler, bu da ahmaklıktan kinayedir. "Köselik" ise zekâ ve anlayıştan kinayedir. Yani "Köse, tam zekâ ve anlayışından dolayı herkesin evinde olan ve biten şeyleri bilir; kabasakallı adam ise, tam ahmaklığından dolayı, kendi evinde cereyan eden halleri bilmez demek olur." Ve bu anlamın yukarıdaki beyte bağlantı yönü şudur: "Ey gafil sen, kendi unsurlardan oluşan varlığında cereyan eden hallerden ve doğumlardan habersizsin; feleğin altındaki cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların doğum hallerini ne bilirsin?"

“Belme” ve “bülme”, kaba ve uzun sakal ma'nâsınadır. Uzun sakallı adama da derler, hamâkatdan kinâye olur. Ve “köselik” zekâvet ve fetânetden kinâyedir. Ya'ni “Köse, kemâl-i zekâvet ve fetânetinden dolayı herkesin evinde olan ve biten şeyleri bilir; kabasakallı adam ise, kemâl-i hamâkatından dolayı, kendi evinde cereyân eden ahvâli bilmez demek olur.” Ve bu ma'nânın yukarıki beyte vech-i rabtı budur ki: “Ey gafil sen, kendi vücûd-ı unsurînde cereyân eden ahvâlden ve doğumlardan bî-habersin; feleğin altındaki cemâdın ve nebâtın ve hayvânâtın doğum hallerini ne bilirsin?”

3550. O şeyi ki, gönül sahibi senin halinden bilir, ey amca, sen kendi hâlinden [3565] bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3550. O şeyi ki, gönül sahibi senin hâlinden bilir, ey amca, sen kendi hâlinden [3565] bilmezsin.

Senin birtakım hâllerin vardır ki, sen onların farkında bile değilsin; aksine gönül sahibi olan yüce evliyalar, senin bilemediğin o sendeki hâlleri bilir. Ziya Paşa'nın beyti: En ummadığın keşfeder iç sırlarını / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın

Senin birtakım ahvâlin vardır ki, sen onların farkında bile değilsin; halbuki gönül sâhibi olan evliyâ-yı kirâm hazarâtı, senin bilemediğin o sendeki ahvâli bilir. Beyt-i Ziyâ Paşa: En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın

## Onun beyânındadır ki, her ne ki gafletdir ve tenbelliktir ve zulmettir, hep arzî ve süflî olan tendendir

3551. Gaflet tenden oldu; ten rûh olduğu vakit, hiç çaresiz o esrârı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3551. Gaflet bedenden kaynaklandı; beden ruh olduğu zaman, o sırları çaresizce görür.

Hâlin hakikatinden gaflet etmek ve Hakk yolunda çaba ve gayret göstermedeki tembellik ve nur eksikliği hep yoğun olan bedenin gerekliliklerindendir; ne zaman ki riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile bedenin gereklilikleri işlevsiz kalır ve ruhî hükümler bedene üstün gelir, o zaman bu yoğunluk perdesi çaresizce kalkar ve ruhun gözü gaybî sırları müşahede eder; ve bu müşahede zorunlu bir hâldir.

Hakîkat-ı hâlden gaflet ve tarîk-ı Hak'da sa'y ve gayret husûsundaki tenbellik ve nûrsuzluk hep kesîf olan cismin iktizââtındandır; vaktâki riyâzet ve mücâhedât [ile] tenin iktizââtı muattal olup, ahkâm-ı rûhiyye cisme gälib olduğu vakit, hiç çâresiz bu kesâfet perdesi kalkıp, rûhun gözü esrâr-ı gaybiyyeyi müşâhede eder; ve bu müşâhede zarûrî bir hâldir.

3552. Arz cevv-i felekden kalktığı vakit, benim için ve senin için ne gece ve ne de gölge olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3552. Dünya, göğün boşluğundan kalktığı zaman, benim için ve senin için ne gece ne de gölge olur.

"Cevv", boşluk, "felek", gök, "cevv-i felek", göğün boşluğu demektir ki, dünyanın uzayda ve boşlukta bir yer kapladığına işaret edilir. Bu şerefli beyit, şimdiki astronomi bilimine göre dünyanın durumunu tasvir eden yüce bir ifadedir. Yani "Dünya, uzayda kapladığı yerden kalktığı zaman, ne gece ne de gündüz ve ne de gündüzün düşeceği bir gölge yeri kalır." Çünkü gece ve gündüz, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünden meydana gelir. Dünya uzaydan kalkınca, benim ve senin için gece ve gündüz de kalmaz. Çünkü gölge için, gölgenin sahibi ile beraber bu gölgenin düşeceği bir yer gereklidir. Dünya kalmayınca, benim ve senin yoğun cisimlerimiz ve bu cisimlerimizin gölgeleri de kalmaz. Ve bu şerefli beyitte, ayın gölgesi olan güneş tutulmasının ve dünyanın gölgesi olan ay tutulmasının da kalmayacağına işaret edilir. Bu anlamı, astronomi bilimine vâkıf olanlar iyi tasavvur edebilirler. Ve Kopernik'ten çok sene evvel meydana gelen, âriflerin sultanı Hz. Mevlânâ efendimizin bu yüce ifadesine hayret ederler.

"Cevv", boşluk, "felek", gök, "cevv-i felek", göğün boşluğu demektir ki, arzın fezâda ve boşlukta bir mahal işgal ettiğine işâret buyurulur. Bu beyt-i şerîf, şimdiki ilm-i hey'ete göre arzın vaz'iyyetini musavvir bir beyân-ı âlîdir. Ya'ni "Arz, fezâda işgâl ettiği mahalden kalktığı vakit, ne gece ve ne de gündüz ve ne de gündüzün düşecek bir gölge mahalli kalır." Zîrâ gece ve gündüz arzın kendi mihveri etrafındaki devrinden mütehassıldır. Arz fezâdan kalkınca, benim ve senin için gece ve gündüz dahi kalmaz. Çünkü gölge için gölgenin sahibi ile beraber bu gölgenin düşeceği bir mahal lâzımdır. Arz kalmayınca, benim ve senin kesîf cisimlerimiz ve bu cisimlerimizin gölgeleri de kalmaz. Ve bu beyt-i şerîfde, ayın gölgesi olan küsûfun ve arzın gölgesi olan husûfun dahi kalmıyacağına işâret buyurulur. Bu ma'nâyı, ilm-i hey'ete vakıf olanlar iyi tasavvur edebilirler. Ve Kopernik'den çok sene evvel vâki' olan, sultânü'l-ârifin Hz. Mevlânâ efendimizin bu beyân-ı âlîsine hayret ederler.

3553. Her nerede gölge ve gece veyâhud gölge mahalli vardır, eflâkden ve aydan değil, arzdan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3553. Her nerede gölge ve gece veya gölge yeri varsa, göklerden ve aydan değil, yerden olur.

Yani "Yerin herhangi bir noktasında gece varsa, bu yerin dönmesinden olur; ve yer üzerinde her nerede bir gölge olursa, o gölgenin varlığı göklerden ve aydan, yani göklerin güneşinden ve aydan değildir, yerdendir." Çünkü yer olmasa, gölgenin düşeceği bir yer bulunmamış olacağından, gölgenin varlığı olmaz ve görünmez. Ve aynı şekilde güneş tutulması (küsûf) meydana geldiğinde ayın gölgesi yer üzerine düşer, Yer olmazsa, güneş tutulması da meydana gelmez; ve aynı şekilde ay tutulması (husûf) meydana geldiğinde yerin gölgesi ay üzerine düşeceğinden, yer olmasa bu gölge düşmez ve ay tutulması da meydana gelmezdi. Bu sebeple gölge ve gece ve gölge yeri, göklerin güneşinden ve ayından değil, yerin varlığından olur. Bu hâlin böyle olduğu bilimsel olarak ve duyularla sabittir. Bu beyitlerin, yukarıdaki beyitlere bağlantısı şudur ki, cisim yer gibidir, hakikat âlemine karşı meydana gelen gölge, yani perde ve karanlık ve perdenin yeri, o hakikat feleğinin güneşi olan Hakk'ın Zât'ından ve onun ayı olan peygamberlerden ve velilerden değil, yoğun cisimdendir.

Ya'ni "Arzın herhangi noktasında gece varsa, arzın devrinden olur; ve arz üzerinde her nerede bir gölge olursa, o gölgenin vücûdu eflâkden ve aydan, ya'ni eflâkin güneşinden ve aydan değildir, arzdandır." Zîrâ arz olmasa, gölgenin düşeceği bir mahal bulunmamış olacağından, gölgenin vücûdu olmaz ve görünmez. Ve kezâ küsûf vukū'unda ayın gölgesi arz üzerine düşer, Arz olmazsa, küsûf dahi vâki' olmaz; ve kezâ husûf vukū'unda arzın gölgesi ay üzerine düşeceğinden, arz olmasa bu gölge düşmez ve husûf dahi vâki' olmaz idi. Binâenaleyh gölge ve gece ve gölge mahalli, eflâkin güneşinden ve ayından değil, arzın vücûdundan olur. Bu hâlin böyle olduğu fennen ve hissen sâbittir. Bu beyitlerin, yukarıki beyitlere rabtı budur ki, cisim arz mesâbesindedir, âlem-i hakîkate karşı vâki' olan gölge, ya'ni hicâb ve zulmet ve mahall-i hicab, o felek-i hakîkatin güneşi olan Zât-ı Hak'dan ve onun ayı olan enbiyâ ve evliyâdan değil, cism-i kesîfdendir.

3554. Muttasıl olan duman dahi odundan olur, kıvılcımlı ateşlerden olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3554. Sürekli olan duman dahi odundan olur, kıvılcımlı ateşlerden olmaz.

Birbiri arkasından çıkan duman sütunu, yoğun olan odundan meydana gelir. Parıl parıl yanan alevli ve kıvılcımlı ateşlerden olmaz; bu ateşler dumansız yanar. "Müstencem", necmden (yıldızdan) alınmıştır; parlak ve kıvılcım saçan ateş demektir. Yukarıdaki beyitlerde yoğunluğun (kesâfetin) bir perde (hicâb) olduğu açıklanmıştı, burada da görmeye perde olan yoğun dumanın, yoğun odundan çıktığı mesele açıklanmıştır.

Birbiri arkasından çıkan duman sütûnu, kesîf olan odundan hâsıl olur. Par par yanan alevli ve kıvılcımlı ateşlerden olmaz; bu ateşler dumansız yanar. "Müstencem", necmden me'hûzdur; parlak ve kıvılcım saçan ateş demektir. Yukarıki beyitlerde kesâfetin hicâb olduğu beyân buyurulmuş idi, burada da rü'yete hicâb olan kesîf dumanın, kesîf odundan çıktığı meselen beyân buyurulmuştur.

3555. Vehim hataya ve galata düşer, isabetler içinde yalnız akıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3555. Sanı hataya ve yanlışa düşer, doğru olanlar içinde yalnız akıl olur.

Yoğun varlıktaki sanı, görmeye engel olan odun dumanı gibidir; akıl ise karanlığı yırtıp eşyayı gösteren parlak ateş gibidir. Bu sebeple sanı dumanı arasından hayal meyal görünen şeyler hatalı ve yanlış olur. Parlak ateş konumunda olan aklın nuruyla görülen şeyler, hatadan ve yanlıştan uzak olur. Böyle olunca nefsin bir kuvveti olan sanıyı, ruhun sıfatı olan aklın hükmü altına koymak gerekir.

Vücûd-ı kesîfdeki vehim, rü'yete hicâb olan odunun dumanı gibidir; akıl ise zülmeti yırtıp eşyayı gösteren parlak ateş gibidir. Binâenaleyh vehim dumanı arasından hayâl meyâl görünen şeyler hatalı ve galat olur. Parlak ateş mesâbesinde olan aklın nûruyla meşhûd olan şeyler, hatâdan ve galatdan sâlim olur. Böyle olunca nefsin bir kuvveti olan vehmi, rûhun sıfatı olan aklın tahakkümü altına vaz' etmek iktizâ eder.

3556. Her ağırlık ve üşenmek muhakkak tendendir, cân hafiflikden hep uçmaktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3556. Her ağırlık ve üşenmek kesinlikle bedendendir, can hafiflikten hep uçmaktadır.

Ey Hakk Yolcusu, Hakk yolunda mesafe katetme hususunda meydana gelen her ağırlık ve üşenme, bedenin hükümlerinin üstün gelmesindendir. Eğer beden üzerine canın hükmü üstün gelirse, böyle bir ağırlık ve üşenme meydana gelmez; çünkü can hafifliğinden dolayı Hakk yolunda uçar bir haldedir.

Ey sâlik, tarîk-i Hak'da kat'-ı mesafe hususunda vâki' olan her ağırlık ve üşenme, cisim ahkâmının galebesindendir. Eğer cisim üzerine cânın hükmü gālib olursa, böyle bir ağırlık ve üşenme vâki' olmaz; zîrâ cân hafifliğinden dolayı Hak yolunda uçar bir haldedir.

3557. Kırmızı yüz, kanların galebesinden olur; sarı yüz, safrânın hareketinden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3557. Kırmızı yüz, kanların üstün gelmesinden olur; sarı yüz, safranın hareketinden olur.

"Gulbe", bir tür üstün gelme anlamına gelen, nev'i bildiren masdardır.

"Gulbe", masdar-ı binâ-i nev'dir; bir nevi' galebe demek olur.

3558. Beyaz yüz, balgamın kuvvetinden olur; sevdâdan olur ki, yüz esmer ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3558. Beyaz yüz, balgamın kuvvetinden olur; esmer yüz ise sevdâdan olur.

Bu izafî varlık âleminde her anlamın görünen bir eseri vardır. Nefsin ve ruhun üstün geldiği durumlarda varlıkta ne gibi eserlerin ortaya çıkacağı yukarıda zikredildi. Bu iki şerefli beyit de dört hâlin birer örneğidir. Bilinmeli ki, eski tıbba göre maddi âlem dört unsur ve dört tabiatten oluşmuştur. Dört unsur "hava, ateş, toprak, su"dur. Bunlara "dört temel unsur" da derler. Tabiat felsefesine göre bunların isimleri gaz, hararet, katı ve sıvıdır. Dört tabiat ise soğuk, sıcak, kuru ve yaştır. Unsurların anlamları tabiatlar, tabiatların şekilleri ise unsurlardır. Bu dört unsur ile dört tabiata "ana maddeler" derler. Bunlar uygun bir şekilde birbirine karışınca, bir yapı ortaya çıkar, ona da "mizaç" derler. Ve mizacı, karışmaktan almışlardır. Bu dört unsur ile dört tabiat insan bedeninde dört şey üzerindedir. Balgam, safra, sevdâ ve kandır. Bunlara da "dört hılt" derler. "Safra"nın tabiatı sıcak ve kurudur, insan bedenindeki meskeni öddür, yani safra kesesidir. "Balgam"ın tabiatı soğuk ve yaştır; insan bedeninde meskeni akciğerdir. "Sevdâ"nın tabiatı soğuk ve kurudur, insan bedeninde meskeni dalaktır. "Kan"ın tabiatı sıcak ve yaştır ve varlıkta meskeni karaciğerdir. Safradan hararet, kandan sevinç, balgamdan gam ve sevdâdan korku meydana gelir. Bunun kıvamı bu dört hılt iledir; eğer bunlar dengede olursa sağlık yerinde olur ve biri üstün gelirse, hastalık meydana gelir. Safrayı soğuk ve yaş; kanı soğuk ve kuru; balgamı sıcak ve kuru, ve sevdâyı sıcak ve yaş şeyler ile tedavi ederler; çünkü her bir hastalığın tedavisi zıddıyladır. Ve senenin dört mevsimi vardır, yazın safra artar; sonbaharda sevdâ artar ve kışın balgam artar. İlkbaharda kan artar. Safra üstünlüğünün bazı alametleri şunlardır ki, renk ve gözler sararır, ağız acılanır ve dil kurur ve başta çıbanlar ortaya çıkar. Bu kimse serin havadan hoşlanır ve susuzluk meydana gelir. Kan üstünlüğünün bazı alametleri şunlardır ki; beden dolgun, yüz kırmızı olur ve kaşınmak meydana gelir. Bedende ağırlık ve çok kusma meydana gelir. Balgam üstünlüğünün alametlerinden bazıları şunlardır ki, rengi beyaz ve salyası çok ve yapışkan ve bedeni soğuk olur. Sabahları kahvaltıya iştahsız olur. Ve susaması az ve midesi zayıf ve idrarı beyaz ve uykusu çok ve unutkanlığı artar; ve bedeninde üşeniklik olur. Sevdâ üstünlüğünün alametlerinden bazısı şunlardır ki, gözde ve bedenin her kısmında kuruluk olur ve uykusu az olur, çok su içer ve kanı siyah ve yoğun olur; tabiatında vesvese ve fikir ve gam ortaya çıkar ve rengi esmer olur.

Bu vücûd-ı izâfî âleminde her ma'nânın bir eser-i zâhirîsi vardır. Nefsin ve rûhun galebesi hallerinde vücûdda ne gibi eserler zâhir olacağı, yukarıda zikr olundu. Bu iki beyt-i şerîf dahi dört hâlin birer misâlidir. Ma'lûm olsun ki, tabâbet-i atîkaya göre âlem-i kesâfet dört unsur ve dört tabîattan terekküb etmiştir. Dört unsur "hava, ateş, toprak, su"dur. Bunlara "erkân-ı erbaa" dahi derler. Hikmet-i tabîiyyeye göre bunların isimleri gaz, harâret, sulb ve mâyi'dir. Dört tabîat dahi, soğuk, sıcak, kuru ve yaştır. Anâsırın ma'nâları tabîatlar ve tabîatların sûretleri, anâsırdır. Bu dört unsur ile dört tabiata "ümmehât" derler. Bunlar sûret-i münasibede birbirine karışınca, bir hey'et peydâ olur, ona da "mizâc" derler. Ve mizâcı, imtizâcdan almışlardır. Bu dört unsur ile dört tabîat cism-i beşerde dört şey üzerindedir. Balgam, safrâ, sevdâ ve kandır. Bunlara da "ahlât-ı erbaa" derler. "Safrâ"nın tabîatı sıcak ve kurudur, vücûd-ı insânîdeki meskeni öddür, ya'ni safra kesesidir. "Balgam"ın tabîatı soğuk ve yaştır; vücûd-ı insânîde meskeni akciğerdir. "Sevdâ"nın tabîatı soğuk ve kurudur, vücûd-ı insânîde meskeni dalaktır. "Kan"ın tabîatı sıcak ve yaştır ve vücûdda meskeni karaciğerdir. Safrâdan harâret, kandan sürûr, balgamdan gam ve sevdâdan korku hâsıl olur. Bunun kıvâmı bu ahlât-ı erbaa iledir; eğer bunlar i'tidâlde olursa sıhhat yerinde olur ve biri gâlib olur ise, hastalık vukû'a gelir. Safrâyı soğuk ve yaş; ve kanı soğuk ve kuru; ve balgamı sıcak ve kuru, ve sevdâyı sıcak ve yaş şeyler ile tedâvî ederler; zîrâ her bir illetin tedâvîsi zıddıyladır. Ve senenin dört mevsimi vardır, yazın safrâ ziyâdeleşir; sonbaharda sevdâ ziyâdeleşir ve kışın balgam ziyâdeleşir. İlk baharda kan ziyâdeleşir. Safrâ galebesinin ba'zı alâmetleri budur ki, renk ve gözler sararır, ağız acılanır ve dil kurur ve başta çıbanlar peydâ olur. Bu kimse serin havadan hoşlanır ve susamak ârız olur. Kan galebesinin ba'zı alâmetleri budur ki; cisim dolgun, yüz kırmızı olur ve kaşınmak ârız olur. Bedende ağırlık ve çok istifrağ vâki' olur. Balgam galebesinin alâmetlerinden ba'zıları budur ki, rengi beyaz ve salyası çok ve yapışkan ve cismi soğuk olur. Sabahları kahvaltıya iştihâsız olur. Ve susaması az ve mi'desi zayıf ve idrârı beyaz ve uykusu çok ve unutkanlığı ziyâde olur; ve cisminde üşeniklik olur. Galebe-i sevdâ alâmetlerinden ba'zısı budur ki, gözde ve cismin her kısmında kuruluk olur ve uykusu az olur, çok su içer ve kanı siyah ve kesîf olur; tab'ında vesvese ve fikir ve gam peydâ olur ve rengi esmer olur.

3559. Hakikatde eserlerin Halık'ı O'dur; fakat post ehli illetin gayrini görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3559. Hakikatte eserlerin Yaratıcısı O'dur; fakat dış görünüşe takılıp kalanlar sebepten başkasını görmez.

Her ne kadar cismin ve ruhun ve safra, kan, balgam ve sevda gibi dört ana sıvının eserleri görünüşte bunlardan belirir ise de, hakikatte bu eserlerin Yaratıcısı Yüce Allah'tır; fakat dış görünüşe ve zahire takılıp kalanlar, ancak bu eserlerin sebepleri olan cismi, ruhu ve dört ana sıvıyı görür.

Her ne kadar cismin ve rûhun ve safrâ ve kan ve balgam ve sevdâ ahlâ-tının eserleri zâhirde bunlardan görünür ise de, hakîkatde bu eserlerin Hâlık'ı Hak Teâlâ hazretleridir; fakat post ve zâhir ehli, ancak bu eserlerin sebebleri olan cisim ve rûhu ve ahlât-ı erbaayı görür.

3560. İç ki, kabuklardan avâre değildir, ona tabibden ve illetden çare yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3560. İç ki, kabuklardan uzak düşmüş değildir, ona tabipten ve illetten çare yoktur.

[3575] "Âvâre", kaybolmak ve dağınık ve perişan ve yok olmuş ve adı sanı kalmamış ve vatandan uzak düşmüş anlamlarındadır; burada uzak düşmek anlamı uygun olur. "İç"ten kasıt, akıl ve "kabuk"tan kasıt, dışsal sebeplerdir. Yani, "Bir akıl ki, dışsal sebeplerden uzak düşmüş ve nazarında onları yok etmiş değildir, o akla tabipten ve sebeplerden kurtulmaya çare yoktur; çünkü o kimse etkileyici olarak Hakk'ı görmüyor, ancak tabibi ve sebepleri görüyor."

[3575] "Âvâre", gāib olmak ve perâkende ve perîşân ve nâ-bûd ve bî-nâm u ni-şân olmuş ve vatandan uzak düşmüş ma'nâlarınadır; burada uzak düşmek ma'nâsı münasib olur. "İç"den murâd, akıl ve "kabuk"dan murâd, esbâb-ı zâhirîdir. Ya'ni, "Bir akıl ki, esbâb-ı zâhiriyyeden uzak düşmüş ve nazarın-da onları yok etmiş değildir, o akla tabîbden ve esbâbdan kurtulmağa çâre yoktur; zîrâ o kimse müessir olarak Hakk'ı görmüyor, ancak tabîbi ve esbâ-bı görüyor."

3561. Vaktaki Ademoğlu iki def'a doğdu, kendi ayağını illetlerin tepesine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3561. Âdemoğlu iki defa doğduğunda, kendi ayağını hastalıkların tepesine koydu.

Yani "Âdemoğlu önce annesinin karnından, sonra da tabiat perdesinden doğmadıkça, tabiat âlemine özgü olan sebeplere bakmaktan kurtulamaz. Ancak bu şekilde iki defa doğmuş olan kimse, sebepleri ve hastalıkları çiğneyip, sebeplerin sebebi olan Hakk'a bakabilir." Bu şerefli beyitte, İsa (a.s.)'dan nakledilen "İki defa doğmayan kimse, semaların melekûtuna (görünmeyen âlemine) giremez" şerefli sözüne işaret buyurulur.

Ya'ni "Ademoğlu evvelen anasının karnından, sâniyen meşîme-i tabîat-dan doğmadıkça, tabîat âlemine mahsûs olan sebeblere nazar etmekten kur-tulamaz. Ancak bu sûretle iki def'a doğmuş olan kimse, esbâb ve illetleri çiğ-neyip, müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'a nazar edebilir." Bu beyt-i şerîfde Îsâ (a.s.) dan menkül olan لن يلج ملكوت السموات من لم يولد مرتين ya'ni "İki def'a doğ-mayan kimse, melekût-i semâvâta giremez" kavl-i şerîfine işaret buyurulur.

3562. Onun dîni illet-i ûlâ olmaz; onun kîni illet-i cüz'î olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3562. Onun dini ilk sebep olmaz; onun kini cüz'î sebep olmaz.

Bu beytin ikinci mısraındaki "illet-i cüz'î" (cüz'î sebep) yerine, bazı nüshalarda "illet-i uhrâ" (diğer sebep) geçmektedir. Her ikisi de aynı anlamı ifade eder. Yani filozoflardan bir kısmı, Vâcibü'l-Vücûd'a (varlığı zorunlu olana) "illetlerin illeti" yani "sebeplerin sebebi" derler ve her şeyi Vâcibü'l-Vücûd'a kadar sebebe bağlı tutarlar; örneğin derler ki: "Âlemin varlık sebebi Hak'tır ve âlem Hak'tandır. Ve mevsimlerin varlığına sebep âlemdir ve bazı hastalıkların varlığına sebep kış mevsimidir ve soğuktur" derler. Burada "illet-i ûlâ" (ilk sebep) ve "sebeb-i evvel" (ilk sebep) Vâcibü'l-Vücûd iken, âlem ve mevsimler ve hastalık, illet-i cüz'î (cüz'î sebep) ve illet-i uhrâ (diğer sebep) olur. Şimdi, tabiat perdesinden dışarı çıkıp, ikinci defa doğmamış olan kimse, tabiatın esiri olduğundan, onun mezhebi ve mesleği, filozofların dini ve mesleği gibi ilk sebep olur ve kini de cüz'î sebep olur. Örneğin hastalandığı zaman kıştan ve soğuktan bilip, cüz'î sebep olan kışa ve soğuğa kin tutar; fakat tabiat dışına çıkıp eşyanın hakikatlerine muttali' (vakıf) ve varlık sırrına vakıf olanlar, hakiki varlık sahibi olan Hak'tan başkasını görmezler ve "Sebep ve müsebbib (sebeplendiren) hep O'dur" derler. Ve onların mesleği كان الله و لم يكن معه شيئ الآن كما كان Yani "Allah var idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; şimdiki halde yine öyledir" hükmünden ibaret olur. Bu bahiste soru ve cevap çoktur; fakat bunların burada zikrine imkân yoktur; sırası geldikçe bu Mesnevî-i Şerîf'te geçecektir.

Bu beytin ikinci mısrâ'ındaki "illet-i cüz'î" yerine, ba'zı nüshalarda "illet-i uhrâ" vâki'dir. Her ikisi de bir ma'nâyı ifade eder. Ya'ni hükemâdan bir kıs-mı Vâcibü'l-Vücûd'a "illetlerin illeti" ya'ni "sebeblerin sebebi" derler ve herşe-yi Vâcibü'l-Vücûd'a kadar sebebe muallak tutarlar; ve meselâ derler ki: "Ale-min sebeb-i vücûdu Hak'dır ve âlem Hak'dandır. Ve mevsimlerin vücuduna sebeb âlemdir ve ba'zı hastalıkların vücuduna sebeb kış mevsimidir ve so-ğuktur derler. Burada "illet-i ûlâ" ve "sebeb-i evvel" Vacibü'l-Vücûd ve âlem ve mevsimler ve hastalık, illet-i cüz'î ve illet-i uhrâ olur. İmdi, meşîme-i tabî-atdan hârice çıkıp, ikinci def'a doğmamış olan kimse, tabîatın esîri olduğundan, onun mezhebi ve mesleki, hükemânın dîni ve mesleki gibi illet-i ûlâ olur ve kîni de illet-i cüz'îye olur. Meselâ hastalandığı vakit kıştan ve soğuktan bilip, illet-i cüz'î olan kışa ve soğuğa kin tutar; fakat tabîat hâricine çıkıp hakāyık-ı eşyaya muttali' ve sırr-ı vücûda vakıf olanlar, vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hak'dan başkasını görmezler ve "Sebeb ve müsebbib hep O'dur" derler. Ve onların mesleki كان الله و لم يكن معه شيئ الآن كما كان Ya'ni "Allah var idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; şimdiki halde yine öyledir" hükmünden ibâret olur. Bu bahisde sual ve cevâb çoktur; fakat bunların burada zikrine imkân yoktur; sırası geldikçe bu Mesnevî-i Şerîfde geçecektir.

3563. Güneş gibi ufukta uçar, sıdk gelini ile ve sûret perde gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3563. Güneş gibi ufukta uçar, doğruluk gelini ile ve suret perde gibi.

Tabiatın dışına çıkan kâmil bir velînin yüce ruhu, doğruluk gelinini koltuğuna almış olduğu hâlde, güneş gibi yüksek ufuklarda uçar; ve onun cismanî sureti ise, latif ruhuna bir perde olur.

Tabîat hâricine çıkan bir veliyy-i kâmilin rûh-ı âlîsi, sıdk gelinini koltuğuna almış olduğu halde, güneş gibi yüksek ufuklarda uçar; ve onun sûret-i cismâniyyesi ise, rûh-ı latîfine bir perde olur.

3564. Belki ufuklardan ve feleklerden hariç, ruhlar ve akıllar gibi mekânsız olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3564. Aksine, ufuklardan ve feleklerden dışarıda, ruhlar ve akıllar gibi mekânsız olur.

Aksine, onun perde mesabesinde olan görünür cismi dahi ufuklardan ve feleklerden dışarı çıkar. Tamamen latif olmasından dolayı ruhlar ve akıllar gibi mekânsız olur. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimizin latif cisimleri ufku ve felekleri geçip miraç etti. "Nühâ", "nühye"nin çoğuludur ve nühye, akıl demektir.

"Belki onun perde mésâbesinde olan cism-i sûrîsi dahi ufuklardan ve feleklerden hârice çıkar. Kemâl-i letâfetinden dolayı rûhlar ve akıllar gibi mekânsız olur." Nitekim (S.a.v.) Efendimizin cism-i latîfleri ufku ve eflâki geçip mi'râc eyledi. "Nühâ", "nühye”nin cem'idir ve nühye, akıl demektir.

3565. Belki bizim akıllarımız, onun gölgeleridir; gölgeler gibi onun ayağına düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3565. Aksine, bizim akıllarımız, onun gölgeleridir; gölgeler gibi onun ayağına düşer.

Aksine, bizim akıllarımız, cismi ve ruhu ile birlikte dış âlemi ve gökleri aşan o pak zâtın gölgeleridir. Çünkü hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) "akl-ı evvel"dir (ilk akıl). Ve bizim akıllarımız, akl-ı evvelin gölgeleridir; bu sebeple bizim akıllarımız, gölgeler ayaklar altına düştüğü gibi, onun ayağının altına düşer.

Belki bizim akıllarımız, cisim ve rûhu ile beraber âfâkı ve eflâki aşan o zât-ı pâkin gölgeleridir. Zîrâ hakikat-ı muhammediyye "akl-ı evvel"dir. Ve bizim akıllarımız, akl-ı evvelin zılâlidir.; binâenaleyh bizim akıllarımız, gölgeler ayaklar altına düştüğü gibi, onun ayağının altına düşer.

3566. Müctehid her vakit ki nass tanıyıcı ola, bu sûretde kıyas düşünmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3566. Müctehid her zaman nassı tanıyıcı olursa, bu durumda kıyas düşünmez.

Yani "Bizim akıllarımız, akl-ı evvelin (ilk akıl) gölgesi olup, onun ayağına düşmesinin misali şudur ki, din ve tarikat meselelerinde çaba harcayan bir müctehid, meselenin şekline uygun bir nassı bulup tanıdığı zaman, o nassa göre hükmünü verir; artık o meselenin şekli hakkında kıyas düşünmez." Ve nass olan yerde, kıyas yoluyla içtihat caiz değildir. Nasıl ki fıkıhta "Nassın bulunduğu yerde içtihada izin yoktur" genel kaidesi meşhurdur.

Ya'ni "Bizim akıllarımız, akl-ı evvelin gölgesi olup, onun ayağına düşmesinin misâli budur ki, dîn ve tarîkat mesâilinde sarf-ı mesâî eden bir müctehid, sûret-i mes'eleye tevâfuk eden bir nassı bulup tanıdığı vakit, o nassa göre hükmünü verir; artık o sûret-i mes'ele hakkında kıyâs düşünmez." Ve nass olan yerde, kıyâs sûretiyle ictihad câiz değildir. Nitekim fıkıhda "Mevrid-i nassda ictihâda mesâğ yoktur" kāide-i umumiyyesi meşhûrdur.

3567. Bir sûretde nass bulunmadığı vakit, orada kıyasdan bir i'tibar gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3567. Bir durumda nass bulunmadığı zaman, orada kıyastan bir itibar gösterir.

Bir mesele durumunda nass (ayet veya hadis) bulamadığı zaman, müctehid (İslâm hukukçusu) kıyas (benzetme yoluyla hüküm çıkarma) yoluna gidip bir hüküm verir ve kıyasa itibar eder. "Nass"tan kasıt Kitap ve Sünnet, yani Kur'an ve hadistir; ve "kıyas", usûle (İslâm hukuku metodolojisi) ait olan delilleri tasnif etmektir. Bu sebeple nass vahyî ve kıyas aklî olduğu için, kıyas nassın altındadır.

"Bir mes'ele sûretinde nass bulamadığı vakit, müctehid kıyâs cihetine gidip, bir hüküm verir ve kıyâsa i'tibâr eder." "Nass"dan murâd Kitâb ve Sünnet, ya'ni Kur'ân ve hadîsdir; ve "kıyâs", usûle mensûb olan delilleri tasnî' etmektir. Binâenaleyh nass vahyî ve kıyâs aklî olduğu için, kıyâs nassın altındadır.

## Kıyâs ile nassın teşbîhi

3568. Nassı, yakînen Rûh-ı Kudsî'nin vahyi bil ve o akl-ı cüz'înin kıyası bunun altındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3568. Nassı, Rûh-ı Kudsî'nin vahyi olarak kesin bil ve o akl-ı cüz'înin kıyası bunun altındadır.

Nassın neye benzediğini ve kıyasın neye benzediğini bilmek istersen, bunu kesin olarak bil ki, nass Rûh-ı Kudsî'nin (Cebrail a.s. veya kâmil ruh) vahyidir; ve kıyas ise, cüz'î aklın ürünü olup, nassın altındadır. "Rûh-ı Kudsî"den kastedilen, Hz. Cibrîl (a.s.) olduğu gibi, sonraki beyitlerin karinesiyle, kâmil ruh da olabilir. Hz. Cibrîl (a.s.) olduğuna göre "nass"tan kastedilen Kitap ve Sünnet olur; ve ârifin ruhu olduğuna göre keşif ve zevktir. Ve nebevî vâris olan insân-ı kâmilin ruhunun keşfi, cüz'î aklın idrakinin üstünde olduğundan, nass gibidir.

"Nassın neye benzediğini ve kıyâsın neye benzediğini bilmek istersen, yakînen bunu bil ki, nass Rûh-ı Kudsî'nin vahyidir; ve kıyâs ise, akl-ı cüz'înin mahsûlü olup, nassın altındadır." "Rûh-ı Kudsî"den murâd, Hz. Cibrîl olduğu gibi, âtîdeki beyitler karîneşiyle, rûh-ı kâmil dahi olabilir. Hz. Cibrîl olduğuna göre "nass"dan murâd Kitâb ve Sünnet olur; ve rûh-ı ârif olduğuna göre keşif ve zevkdir. Ve vâris-i nebevî olan ârif-i kâmilin ruhunun keşfi, akl-ı cüz'înin idrāki fevkinde olduğundan, nass gibidir.

3569. Akıl cândan idrakli ve ferli oldu; rûh ne vakit onun nazarı altında olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3569. Akıl candan idrakli ve ferli oldu; ruh ne zaman onun nazarı altında olur?

Canın vahyi, cüz'î aklın kıyasının üstünde olmasının sebebi şudur ki, akıl canın sıfatıdır ve onun nitelendiği şey candır. Bu sebeple sıfat, nitelendiği şeyden kaynaklanır; çünkü sıfat nitelendiği şeyin görünenidir ve nitelendiği şey sıfatın iç yüzüdür. Görünen, iç yüzünden ferli ve parlak olur. Şu hâlde akıl idrakini candan buldu. Ruh hiç o aklın nazarı altında olur mu?

Cânın vahyi, akl-ı cüz'î kıyasının fevkinde olmasının sebebi budur ki, akıl cânın sıfatıdır ve onun mevsûfu cândır. Binâenaleyh sıfat mevsûfdan inbiâs eder; zîrâ sıfat mevsûfun zâhiri ve mevsûf sıfatın bâtınıdır. Zâhir bâtından ferli ve revnaklı olur. Şu halde akıl idrâki cândan buldu. Rûh hiç o aklın nazarı altında olur mu?

3570. Lakin cân akılda bir te'sîr yapar, o eserden o akıl bir tedbîr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3570. Lakin can akılda bir tesir yapar, o eserden o akıl bir tedbir eder.

Ruh, akıl üzerine bir tesir yapar, ruhun o tesiri sebebiyle akıl bir tedbire teşebbüs eder.

Rûh, akıl üzerine bir te'sîr yapar, rûhun o te'sîri sebebiyle akıl bir tedbîre teşebbüs eder.

3571. Eğer senin üzerine rûh, Nûh gibi bir saddak vurdu ise, hani deniz, hani gemi, hani Nuh'un tûfanı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3571. Eğer senin üzerine ruh, Nuh gibi bir tasdik mührü vurdu ise, hani deniz, hani gemi, hani Nuh'un tufanı?

Bu şerefli beyitte "ruh" Nuh'a, "ruhanî tasarruflar ve kemaller" denize, gemiye ve tufana benzetilmiştir; muhatap ise akıldır. Yani "Ey akıl, eğer Nuh gibi olan ruh, sana yardımcı olduğunu tasdik etti ise, onun eserlerinden bir eserin ve nurlarından bir nurun sende mevcut olması gerekir. Hani sende ruhun tasarrufları var mı? Aksine sende eksik bir idrak görülmektedir."

Bu beyt-i şerîfde "rûh” Nûh'a ve "tasarrufât ve kemâlât-ı rûhânî" denize ve gemiye ve tûfâna teşbîh buyurulmuştur; ve muhatab akıldır. Ya'ni "Ey akıl, eğerçi Nûh gibi olan rûh, sana muîn olduğunu tasdîk etti ise, onun eserlerinden bir eserin ve nûrlarından bir nûrun sende mevcûd olması lâzımdır. Hani sende rûhun tasarrufâtı var mı? Bil'akis sende bir idrâk-i nâkıs meşhûd olmaktadır."

3572. Akıl, eseri rûh zanneder; ve fakat güneşin nûru, güneşin kursundan pek uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3572. Akıl, eseri ruh zanneder; fakat güneşin nuru, güneşin kursundan pek uzaktır.

Akıl, ruhun eserini, ruhun kendisi zanneder; fakat güneşin yeryüzüne yansıyan nuru, milyonlarca kilometre mesafede olan güneşin kursundan pek uzaktır. Ruhun beyin aklı üzerine yansıyan eseri de böyledir.

Akıl, rûhun eserini, rûhun kendi zanneder; ve fakat güneşin arz üzerine mün'akis olan nûru milyonlarca kilometre mesafede olan güneşin kursundan pek uzaktır. Rûhun akl-ı dimâği üzerine mün'akis olan eseri de böyledir.

3573. O sebebden bir salik bir kursa kāni oldu, akıbet onun nûrundan kurs tarafına atılmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3573. O sebeple bir Hakk Yolcusu bir kursa (ekmek parçasına) kanaat etti, sonunda onun nurundan kurs tarafına atılmış oldu.

Akıl, ruhun eserini, ruhun kendisi zannetmesi sebebiyle, bir Hakk Yolcusu seyr-ü sülûkunun başlangıcında, bir ekmek kursu (ekmek parçası) mesabesinde olan o esere kanaat etti ve neticede ruhun o eserinden ve nurundan, güneş kursu (güneş diski) mesabesinde olan ruhun kendi tarafına atılmış oldu.

Akıl, rûhun eserini, rûhun kendisi zannetmesi sebebinden, bir sâlik bidayet-i sülükünde, bir ekmek kursu mesâbesinde olan o esere kāni' oldu ve netîcede rûhun o eserinden ve nûrundan, kurs-ı şems mesâbesinde olan rûhun kendi tarafına atılmış oldu.

3574. Zîra bu bir nûr ki, safildedir, daim değildir; gece ve gündüz o âfildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3574. Çünkü bu bir nur ki, aşağı mertebededir, sürekli değildir; gece ve gündüz o kaybolur.

Çünkü aşağı mertebedeki beyin aklına yansıyan bu ruhun nuru, sürekli değildir. Gece ve gündüz kaybolur; ve ruhun bu nuru akla yansımadığı zaman, vehmin (sanının) etkisi altında kalıp hataya ve yanlışlara düşer.

Zîrâ mertebe-i süflîdeki akl-ı dimâğîye aks eden bu rûhun nûru, dâim değildir. Gece ve gündüz gāib olucudur; ve rûhun bu nûru akla in'ikâs etmediği vakit, vehmin te'sîri altında kalıp hatâya ve galatâta düşer.

3575. Ve o kimse ki, kursda olmayı ve yeri tutar, dâimâ o nûrun garkı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3575. Ve o kimse ki, kursda olmayı ve yeri tutar, dâimâ o nûrun garkı olur.

Ve o kimse ki ruh kursunda olmayı seçer ve ruh mertebesinde makam tutar, o kimsenin aklı vehmin (gerçek olmayan tahayyülün) tasarrufu altından kurtulup, daima hakikat nuruna gark olur. Çünkü ruh, Hakk'ın halifesidir.

Ve o kimse ki kurs-ı rûhda olmayı ihtiyâr eder ve mertebe-i rûhda makām tutar, o kimsenin aklı vehmin tasarrufu altından kurtulup, dâimâ nûr-ı hakîkatin garkı olur. Zîrâ rûh, halîfe-i Hak'dır.

3576. Onun yolunu muhakkak ne bulut vurur, ne gurûb. O sîne döğücü firâkdan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3576. Onun yolunu muhakkak ne bulut vurur, ne batış. O, göğüs dövücü ayrılıktan kurtuldu.

Öyle bir kimsenin aklının yolunu, ne vehmedilmiş varlık (mevhûm vücûd) bulutu, ne de ruh nurunun batışı ve kayboluşu şaşırtır. O, üzüntüsünden dolayı göğüs dövücü olan ayrılıktan kurtuldu ve aslına kavuştu.

Öyle bir kimsenin aklının yolunu, ne vücûd-i vehmî bulutu, ne de nûr-ı rûhun gurûbu ve ufülü şaşırtır. O teessüfünden dolayı sîne döğücü olan firâkdan kurtuldu ve aslına muttasıl oldu.

3577. Böyle bir kimsenin aslı eflâkden olur, yâhud topraktan ise mübeddel olmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3577. Böyle bir kimsenin aslı göklerden olur, yahut topraktan ise değişmiş olur.

"Böyle bir kimsenin aslı göklerden, yani yüce âlemden olur; ve eğer aslı topraktan ise, yani aşağı âlemden ise, hâli değişip, yüce âleme mensup olur." Asılları yüce âleme mensup olanlar, küllî ruhlar (tüm varlığı kuşatan ruhlar) sahibi olan kâmil evliyalardır. Ve asılları toprağa mensup olanlar ise, cüz'î ruhlardır (bireysel ruhlar). Bu cüz'î ruhlar eğer bu dünyada kâmiller tarafından terbiye edilmez ise, aşağı âlemde, yani siccîn âleminde (en aşağı tabaka) hapsolmuş kalırlar; ve eğer küllî ruhlar tarafına terbiye edilirler ise, o küllî ruhun kemâlât dairesine dahil olurlar ve siccîn âleminden kurtulurlar.

“Böyle bir kimsenin aslı eflâkden, ya'ni âlem-i illiyyînden olur; ve eğer aslı topraktan ise, ya'ni âlem-i süflîden ise, hâli tebeddül edip, âlem-i illiyyîne mensûb olur.” Asılları âlem-i illiyyîne mensûb olanlar, ervâh-ı külliyye sâhibi olan evliyâ-yı kümmelîndir. Ve asılları toprağa mensûb olanlar ise, ervâh-ı cüz'iyyedir. Bu ervâh-ı cüz'iyye eğer bu dünyâda kâmiller tarafından terbiye olunmaz ise, âlem-i süflîde, ya'ni âlem-i siccînde mahbûs kalırlar; ve eğer ervâh-ı külliyye tarafına terbiye olunurlar ise, o rûh-ı küllînin dâire-i kemâlâtına dâhil olurlar ve âlem-i siccînden kurtulurlar.

3578. Zîra ki toprağa mensub olanın ona tarafı olmaz ki, onun üzerine onun şuâı ebedî çarpsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3578. Çünkü toprağa ait olanın ona doğru bir yönü olmaz ki, onun üzerine ışığı sonsuza dek çarpsın.

Unsurî ve topraktan olan bedenin hükümleri altında zayıf düşen kimsenin aklı, ruh nurunun tecellisine (ortaya çıkışına) dayanamaz ki, ruhun ışığı o akıl üzerine sürekli olarak çarpsın.

Cism-i unsurî ve hâkînin ahkâmı tahtında zebûn olan kimsenin aklı, nûr-ı rûhun tecellîsine tahammül edemez ki, rûhun şuâı, o akıl üzerine dâimî olarak çarpsın.

3579. Eğer toprak üzerine güneşin nûru dâimâ vurursa, öyle yakar ki, ondan nebât gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3579. Eğer toprak üzerine güneşin nuru sürekli vurursa, öyle yakar ki, ondan bitki yetişmez.

Örneğin, toprak üzerine güneşin nuru sürekli yansırsa, o toprağı öyle yakar ki, ondan bitkiler gelişip büyümez. Bunun gibi, maddî bedenin hükümleri altında ezilen kimselere ruhun nuru sürekli yansırsa, akıl dengelerini kaybedip, onlardan akla uygun ve münasip fiiller ortaya çıkmaz olur. Çünkü bu tecelliye (ilahi yansımaya) yatkınlıkları yoktur; ancak bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesi altında hâlleri değişmiş olsun.

"Meselâ toprak üzerine güneşin nûru dâimâ aks ederse, o toprağı öyle yakar ki, ondan nebâtât neşv ü nemâ bulmaz." Bunun gibi, cism-i unsurî ahkâmı altında zebûn olan kimselere rûhun nûru ale'd-devâm aks etse, muvâzene-i akliyyelerini gaib edip, onlardan ef'âl-i ma'kūle ve münasibe zuhûr etmez olur. Zîrâ bu tecellîye isti'dâdları yoktur, meğer ki bir kâmilin terbiyesi altında halleri tebeddül etmiş olsun.

3580. Dâim suda olmak balığın işidir; yılanın onunla yoldaşlığı nerededir? [3595]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3580. Daima suda olmak balığın işidir; yılanın onunla yoldaşlığı nerededir?

Çünkü daima su gibi berrak olan ruhsal tecelliler (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) içinde yaşamak, hakikat denizinin balıkları olan insân-ı kâmillerin işidir. Yılan tabiatında olan nefsanî kimselerin bu denizde o kâmiller ile yoldaşlıkları nerededir?

Zîrâ dâimâ su gibi berrâk olan tecelliyât-ı rûhiyye içinde yaşamak, hakîkat deryasının balıkları olan kâmillerin işidir. Yılan tabîatında olan nefsânî kimselerin bu deryâda o kâmiller ile yoldaşlıkları nerededir?

3581. Fakat dağda pür-fen yılanlar vardır, bu deryâda balıklıklar ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3581. Fakat dağda fen sahibi yılanlar vardır, bu denizde balıklıklar ederler.

Fakat bu suret âlemi dağında, görünüşte çok fen ve hüner sahibi, yılan tabiatında birtakım nefsanî kimseler vardır ki, bu hakikat denizinde balıklıklar ederler ve evliyanın marifetlerini çalıp, onlara takliden sözler söylerler ve halka marifet satarlar.

Fakat bu âlem-i sûret dağında, zâhirde çok fen ve hüner sahibi yılan tabîatında birtakım nefsânî kimseler vardır ki, bu deryâ-yı hakikatde balıklıklar ederler ve maârif-i evliyâyı çalıp, onlara taklîden sözler söylerler ve halka ma'rifet satarlar.

3582. Onların mekri eğerçi halkı deli ederse de, onların deryadan gamları rüsvây eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3582. Onların mekri eğer halkı deli ederse de, onların deryadan gamları rüsvây eder.

Nefsânî olup da, kemâl (olgunluk) iddiasında bulunanların mekri (gizli yönlendirmesi) ve hilesi, her ne kadar halkı şaşırtıp deli eder ve halk onlara meclûb (tutkun) olur ise de, onların hakikat deryasından gamları ve nefretleri, halk nazarında kendilerini rüsvây (rezil) eder. Çünkü hâli olmayan bir şeyi iddia eden kimsenin, muhakkak bir gün yalanı ortaya çıkar.

"Nefsânî olup da, kemâl da'vâsında bulunanların mekri ve hîlesi, her ne kadar halkı şaşırtıp deli eder ve halk onlara meclûb olur ise de, onların deryâ-yı hakikatden gamları ve nefretleri, halk nazarında kendilerini rüsvây eder." Zîrâ hâli olmayan bir şeyi da'vâ eden kimsenin, muhakkak bir gün kizbi zâhir olur.

3583. Ve bu derya içinde pür-fen balıklar vardır, yılanı sihirden dolayı balık yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3583. Ve bu deniz içinde hilekâr balıklar vardır, yılanı sihirle balık yaparlar.

Bu hakiki varlık denizi içinde hilekâr yılanlar olduğu gibi, hilekâr balıklar, yani insân-ı kâmiller de vardır ki onlar, Yüce Allah tarafından kendilerine bağışlanan tasarruf (manevi güçle etki etme) sebebiyle, yılan tabiatlı olan nefsanî kimseleri, balık yani kâmil yaparlar.

Bu vücûd-ı hakîkî deryâsı içinde pür-fen yılanlar olduğu gibi, pür-fen balıklar, ya'ni insân-ı kâmiller dahi vardır ki onlar, Cenâb-ı Hak tarafından kendilerine bahş olunan tasarruf yüzünden yılan tabîatlı olan nefsânî kimseleri, balık ya'ni kâmil yaparlar.

3584. Deryâ-yı celâl ka'rının balıkları ki, derya onlara sihr-i helâl öğretmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3584. Celâl denizinin dibindeki balıklar ki, deniz onlara helâl sihir öğretmiştir.

"Celâl denizi"nden kasıt, izafî varlık âlemidir ve "onun dibinden" kasıt ise Hak'ın hakikî varlığıdır. "Helâl sihir", güzel söz ve beyit arasında, hem önceki kelimelerin tamamlayıcısı hem de sonraki kelimelerin başlangıcı kabul edilebilecek şekilde bir lafız veya terkip kullanmaktan ibaret bir edebî sanattır. Burada yılanı balık yapmak tasarrufu anlamındadır; ve edebî ıstılah (teknik terim) açısından da bu konuya latif bir ilgisi vardır. İnsanın ruhanî ve nefsanî iki yönü vardır ve deniz de iki çeşittir; birisi mülk denizi, diğeri melekût denizidir. مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (Rahman, 55/19-20) ["İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir; aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar"] âyet-i kerîmesinde bu iki denize işaret buyurulur; ve insân-ı kâmil, bu iki deniz arasında berzahtır (geçiş noktası, ara âlem). Bu sebeple helâl sihir de, önceki kelimeler ile sonraki kelimeler arasında berzah olmakla, varlık denizi onlara helâl sihir öğretmiş olur.

“Deryâ-yı celâl”dan murâd, vücûd-ı izâfî âlemi ve “onun ka'rından ve dibinden” murâd vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. “Sihr-i helâl” kelâm-ı bedî' ve beyit arasında hem kelimât-ı sabıkanın tetimmesi ve hem kelimât-ı lâhikanın mukaddemesi addolunabilecek sûretde bir lafız veyâ terkîb îrâd etmekten ibâret bir san'at-ı edebiyyedir. Burada yılanı balık yapmak tasarrufu ma'nâsınadır; ve ıstılâh-ı edebî cihetinden dahi bu bahse latîf bir taalluku vardır. İnsanın rûhânî ve nefsânî iki ciheti vardır ve deryâ dahi iki nevi'dir; birisi derya-yı mülkî, dîğeri derya-yi melekûtîdir. مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (Rahman, 55/19-20) ["İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir; aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar"] âyet-i kerîmesinde bu iki deryâya işaret buyurulur; ve insân-ı kâmil, bu iki deryâ arasında berzahdır. Binâenaleyh sihr-i helâl dahi, kelimât-ı sabıka ile, kelimât-ı lâhika arasında berzah olmakla, deryâ-yı vücûd onlara sihr-i helâl öğretmiş olur.

3585. Çok muhal onların takatından hal oldu; nahs oraya gitti, nîkû-fâl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3585. Çok imkânsız olan onların gücünden mümkün hâle geldi; uğursuzluk oraya gitti, hayırlı âkıbet oldu.

"Muhâl", imkânsız; "hâl", mümkün; "nahs", uğursuzluk; "nîkû-fâl", hayırlı âkıbet demektir. Yani "O kâmil insanların tasarrufunda imkânsız görünen şeyler mümkün oldu; uğursuzluk oraya, yani kendi dairesine çekildi ve hayırlı âkıbet geldi."

“Muhâl”, gayr-i mümkin, imkânsız; “hâl”, mümkin; "nahs", uğursuzluk; "nîkû-fâl", hayırlı âkıbet demektir. Ya'ni "O kâmillerin tasarrufunda gayr-i mümkin görünen şeyler mümkin oldu; uğursuzluk oraya, ya'ni kendi dâiresine çekildi ve hayırlı âkıbet geldi."

3586. Eğer kıyamete kadar bu kelâmdan söylersem, yüz kıyamet geçer, bu nâ-tamâm kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3586. Eğer kıyamete kadar bu sözden söylersem, yüz kıyamet geçer, bu eksik kalır.

## Şeyhin lisânından hikmet taşması indinde müstemi'lerin ve mürîdlerin âdâbı

3587. Melûl olanlara bunu mükerrer etmektir; benim indimde mükerrer ömür götürmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3587. Üzgün olanlara bunu tekrarlamaktır; benim katımda tekrarlanan ömrü geri götürmektir.

Bu söylediğiniz anlamlar daha önce de birkaç yerde geçmişti; o geçen sözler sırasında bıkmış ve canı sıkılmış olanlara bu defa faydası olması için, maksadımız bu anlamları tekrar etmektir; ve bir de geçmiş olan ömrümü tekrar geriye götürüp, tazelemektir.

Bu söylediğiniz ma'nâlar evvelce de birkaç yerde geçmiş idi; o geçen sözler esnasında bıkmış ve canı sıkılmış olanlara bu def'a fâidesi olmak için, maksadımız bu ma'nâları tekrâr etmektir; ve bir de geçmiş olan ömrümü tekrâr geriye götürüp, tâzelemektir.

3588. Şem' mükerrer berkden âlî olur, toprak mükerrer ziyadan altın olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3588. Mum, tekrar eden ışıktan yücelir; toprak, tekrar eden ışıktan altın olur.

"Berk", burada, aydınlık demektir. Yani "Mumun fitili ilk yandığı zaman, kuvvetsiz ışık verir; mum maddesinin eriyerek fitile peyderpey alev vasıtasıyla yayılması sebebiyle mumun alevi yükselir. Bu hâl, alevin kesintisiz ve tekrar tekrar mumu eritmesiyle meydana gelir; aynı şekilde güneşin ışığı tekrar tekrar ve sürekli yansıması sebebiyle toprak altın unsuruna dönüşür." Bunun gibi bizim marifet ışığımız tekrar tekrar kalplere yansımakla, cisimler, altın gibi olan ruha dönüşür.

"Berk", burada, aydınlık demek olur. Ya'ni "Mumun fitili ibtidâ yandığı vakit, kuvvetsiz ziyâ verir; mum maddesinin eriyerek fitile peyderpey şu'le vâsıtasıyla sirâyeti hasebiyle şem'in şu'lesi yükselir. Bu hâl şu'lenin bilâ-inkıtâ' ve mükerreren mumu eritmesiyle hâsıl olur; ve kezâ şemsin ziyâsı mükerreren ve ale't-tevâlî aks etmesi sebebiyle toprak altın unsuruna münkalib olur." Bunun gibi bizim ziyâ-yı ma'rifetimiz mükerreren kalblere aks etmekle, cism-i unsurîler, altın gibi olan rûha inkılâb eder.

3589. Eğer binlerce talib ve bir melûl olsa, resûl risaletden geri kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3589. Eğer binlerce talip ve bir bıkkın olsa, resûl risaletten geri kalır.

Eğer birçok hakikatleri ve ilahi bilgileri öğrenmek isteyenlerin içinde bir tane bu gibi sözleri dinlemekten usanmış bir kimse olsa, bu bilgileri tebliğ etmekle görevli olan resûl, risaletten geri kalır ve kendisine bir gevşeklik gelir.

Eğer birçok hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi öğrenmek isteyenlerin içinde bir tâne bu gibi sözleri dinlemekten usanmış bir kimse olsa, bu maârifi teblîğe me'mûr olan resûl, risâletden geri kalır ve kendisine fütûr gelir.

3590. Bu sır söyleyici zamîrin resûlleri, İsrafil huylu müstemi' isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3590. Bu sırrı söyleyen zamirin resûlleri, İsrafil huylu dinleyici isterler.

"Zamîr"den kasıt, insân-ı kâmilin şerefli kalbidir ki, ilâhî sırlar oraya iner ve o latif kalp bu sırları söyleyen olur; ve "Onların şerefli dilleri, bu sırları ehline tebliğ etmekle görevli resûllerdir. Bu sebeple bu sırları emanet etmek için, o resûller İsrafil (a.s.) tabiatında dinleyici isterler." İsrafil (a.s.)'ın tabiatı şudur ki, ruhları vücut sûrunda (beden sûrunda) korumaya ve ilâhî emir geldiği zaman o sûru üflemeye görevlidir. Şimdi, yüce evliyânın ilâhî sırlara ait sözleri birer "ruh" makamındadır. Dinleyicinin onları koruması ve gerektiğinde ehline üflemesi için İsrafil huylu olması gerekir.

[3605] "Zamîr"den murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir ki, esrâr-ı ilâhiyye nâzil olur ve o kalb-i latîf bu sırları söyleyici olur; ve "Onların lisân-ı şerîfleri bu sırları ehline tebliğe me'mûr olan resûllerdir. Binâenaleyh bu sırları tevdî' etmek için, o resûller İsrafil (a.s.) tabîatında dinleyici isterler." İsrafil (a.s.)ın tabîatı budur ki, ervahı sûr-ı (صور) vücudunda hıfza ve emr-i ilâhî geldiği vakit o sûru nefha me'mûrdur. İmdi evliyâ-yı kirâmın esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelimeleri birer "rûh” makāmındadır. Müstemi' onları hıfz etmek ve îcâbında ehline nefh eylemek için İsrafil huylu olmak lâzımdır.

3591. Şahlar gibi bir nahvet ve kibir tutarlar, ehl-i cihandan çâkerlik isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3591. Şahlar gibi bir gurur ve kibir taşırlar, dünya ehlinden kulluk beklerler.

"Nahvet", kibir, azamet, büyüklük taslamak anlamındadır. Yani "Bu mana âleminin sultanları, suret âleminin padişahları gibi azamet ve kibir gösterirler; onlar dünya halkından, hatta suret padişahları da dahil olduğu halde, kulluk ve kölelik isterler." Nasıl ki cenâb-ı Pîr'in yüce babaları Sultânü'l-Ulemâ (k.s.) hazretleri Sultan Alâeddîn Selçukî ile beraber taht üzerinde otururlarmış. Bir gün Sultânü'l-Ulemâ efendimiz, Sultan Alâeddîn'e hitaben buyurmuşlar ki: "Melik! Sen padişahsın, ben de padişahım; senin saltanatın gözlerin kapanıncaya kadar devam eder, benim saltanatım ise, gözlerim kapandıktan sonra başlar."

"Nahvet", kibir, azamet, büyüklük taslamak ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu ma'nâ âleminin sultanları, sûret âleminin pâdişâhları gibi azamet ve kibir gösterirler; onlar cihân halkından, hattâ sûret pâdişâhları da dâhil olduğu halde, çâkerlik ve bendelik isterler." Nitekim cenâb-ı Pîr'in peder-i âlîleri Sultânü'l-Ulemâ (k.s.) hazretleri Sultân Alâeddîn Selçûkî ile beraber taht üzerinde otururlar imiş. Bir gün Sultânü'l-Ulemâ efendimiz, Sultân Alâeddîn'e hitâben buyurmuşlar ki: "Melik! Sen pâdişâhsın, ben de pâdişâhım; senin saltanatın gözlerin kapanıncaya kadar devam eder, benim saltanatım ise, gözlerim kapandıktan sonra başlar."

3592. Sen onların edeblerini yerine getirmedikçe, onların risaletinden nasıl mütemetti' olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3592. Sen onların edeplerini yerine getirmedikçe, onların risaletinden nasıl faydalanırsın?

"Ber", meyve ve "hôrî", "horden" mastarından muzari muhatap kipidir ve "meyve yersin" demektir ki, hizmetten faydalanmak, nasiplenmek, feyizlenmek ve mutlu olmaktan kinayedir. "Ey Hakk Yolcusu, sen o manevî sultanlara karşı edepli davranmadıkça, onların marifet feyzinden nasıl nasiplenirsin?" demek olur.

"Ber", meyve ve “hôrî”, "horden" masdarından muzâri' muhâtab sîgası olup “meyve yersin" demektir ki, hizmetten mütemetti' olmak ve behremend ve feyziyâb ve mes'ûd olmaktan kinâyedir. "Ey sâlik, sen o ma'nevî sultanlara karşı edîbâne hareket etmedikçe, onların feyz-i maârifinden nasıl behremend olursun?" demek olur.

3593. Sen onların önünde iki kat raki' olmadıkça, o emâneti sana ne vakit eriştirirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3593. Sen onların önünde iki kat rükû etmedikçe, o emaneti sana ne zaman eriştirirler?

Sen o sultanların önünde, kendi varlığından ve benliğinden boşalıp, mütevazı olmadıkça, o ilahi emanet olan sırları ve hakikatleri sana ne zaman teslim ederler?

Sen o sultanların önünde, kendi varlığından ve enâniyetinden boşalıp, mütevazi' olmadıkça, o emânet-i ilâhiyye olan esrârı ve hakāyıkı ne vakit sa-na tevdî' ederler?

3594. Her edeb onlara ne vakit makbûl gelir ki, onlar yüksek dîvân-hâneden geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3594. Her edep onlara ne zaman makbul gelir ki, onlar yüksek divanhaneden geldiler.

Her bir edep, o manevî sultanların katında makbul değildir. Çünkü insân-ı kâmilin huzurunda her bir kimse, kendisinin edep farz ve tahmin ettiği hâli yerine getirir; hâlbuki onun farz ve tahmin ettiği o edep, insân-ı kâmilin katında makbul bir edep değildir. Bu sebeple onlar bu edep hususunda zamanın ve mekânın ve hâlin gerektirdiği şeylere bakarlar; ve Hakk Yolcusu onların huzurunda bunları gözetirse, irfan ve zekâ sahibi olduğunu ispat edip, onların iltifatına ve özel nazarına mazhar olurlar. Şeyh Ebû Ali Dekkāk buyurur ki: "Şeyhim hamama gitmek üzere idi; ben gidip onun yıkanacağı yere birkaç kova su döktüm; Hz. Şeyh geldiğinde, su döküldüğünü gördü; müridlere hitaben "Bu suyu döken kimdir?" diye sordu. Ben kendi kendime akılsızlık edip şeyhi öfkelendirdim, diye sustum. Şeyh sorusunu tekrar etti, müridler birbirlerine bakıp cevap vermediler. Soruyu üç defa tekrar edince, ben ileri geçip: "Ben döktüm," dedim. "Ey Ebû Ali, birçok senede bulduğum şeyi, sen iki kova su ile buldun," deyip iltifat buyurdular. Çünkü zamanın ve mekânın ve hâlin edebi bu idi."

"Eyvân-ı bülend"den maksat, küllü'l-kül (tüm küllî varlıkların özü) olan rûh-ı muhammedîdir ki, o mertebede her bir küllî ruh, bedenlerden önce belirlenmiş idiler.

Her bir edeb, o ma'nevî sultanların indinde makbûl değildir. Zîrâ insân-ı kâmilin huzûrunda her bir kimse, kendisinin edeb farz ve tahmin ettiği hâli icrâ eder; halbuki onun farz ve tahmîn ettiği o edeb, insân-ı kâmilin indinde makbûl bir edeb değildir. Binâenaleyh onlar bu edeb husûsunda zamânın ve mekânın ve hâlin iktizâ ettiği şeylere bakarlar; ve sâlik onların huzûrunda bunları gözetirse, irfân ve zekâ sâhibi olduğunu isbât edip, onların mazhar-ı iltifatı ve nazar-ı hâssı olurlar. Şeyh Ebû Ali Dekkāk buyurur ki: "Şeyhim ha-mama gitmek üzere idi; ben gidip onun yıkanacağı mahalle birkaç kova su döktüm; vaktāki Hz. Şeyh geldi, su döküldüğünü gördü; mürîdâna hitâben "Bu suyu döken kimdir?" diye sordu. Ben kendi kendime akılsızlık edip şey-hi öfkelendirdim, diye sustum. Şeyh suâlini tekrar etti, müridler birbirlerine bakıp cevab vermediler. Suâli üç defa tekrar edince, ben ileri geçip: "Ben döktüm," dedim. "Ey Ebû Ali, birçok senede bulduğum şeyi, sen iki kova su ile buldun," deyip iltifat buyurdular. Zîrâ zamânın ve mekânın ve hâlin ede-bi bu idi."

"Eyvân-ı bülend"den murâd, küllü'l-kül olan rûh-ı muhammedîdir ki, o mertebede her bir rûh-ı külli kable'l-ecsâd müteayyen idiler.

3595. Ey müzevvir, dilenci değildirler ki, her bir hizmetten dolayı senden bir minnet tutsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3595. Ey müzevvir, dilenci değildirler ki, her bir hizmetten dolayı senden bir minnet tutsunlar.

Ey müzevvir olan kişi, o kâmil velîler (Allah dostları) dünyevî süslere meyilli birtakım dilenciler değildirler ki, seni doğru yola iletmek için yaptıkları her bir hizmetten dolayı, senden bir lütuf ve ihsan beklesinler.

Ey müzevvir olan kimse, o kâmil velîler muzahrafât-ı dünyeviyyeye mâ-il birtakım dilenciler değildirler ki, seni irşâd için yaptıkları her bir hizmetten dolayı, senden bir lutuf ve ihsâna muntazır olsunlar.

3596. Fakat rağbetsizlikler ile beraber ey zamîr, sultanın sadakasını saç, geri tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3596. Fakat rağbetsizlikler ile beraber ey gönül, sultanın sadakasını saç, geri tutma!

Pir efendimiz, kendi şerefli kalbine hitaben şöyle buyurur: "Senin irfan meclisinde cömertçe sunduğun sırlara ve hakikatlere karşı rağbetsizlikler meydana gelmekle beraber, ey Allah'ın sırlarına vakıf olan kalbim, 'Sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın' (Hadid, 57/7) ayet-i kerimesi hükmünce, gerçek sultanın ihsan ettiği manevi rızıklarda seni halife kıldığı için, o sultanın sadakası olmak üzere o manevi rızıklar olan irfanı saç ve infak et, cimrilik etme!"

Cenâb-ı Pîr efendimiz, kendi kalb-i şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Senin meclis-i maârifinde ibzâl ettiğin esrâr ve hakāyıka karşı, rağbetsizlikler vâki' olmakla beraber, ey muttali'-i esrâr-ı Huda olan kalbim, وأنفقوا مما جعلكم مُسْتَخْلَفين فيه (Hadid, 57/7) ["Sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın"] âyet-i kerîmesi hükmünce, sultân-ı hakîkî ihsân buyurduğu erzâk-ı ma'nevîde seni istihlâf eylediği cihetle, o sultânın sadakası olmak üzere o erzâk-ı ma'neviyye olan maârifi saç ve infâk et, imsâk etme!"

3597. Ey göğün resûlü, melûllere bakma ve atını sıçrat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3597. Ey göğün resûlü, melûllere bakma ve atını sıçrat!

Ey hakikat âleminin resûlü olan kalbim, marifet meclisinde kendilerine usanıklık hâli gelmiş olanlara bakma; marifetleri bolca verme hususunda gayretinin atını sıçrat!

Ey âlem-i hakîkatin resûlü olan kalbim, meclis-i maârifinde kendilerine usanıklık hâli gelmiş olanlara bakma; ibzâl-i maârif husûsunda himmetinin atını sıçrat!

3598. Saâdet o bir Türk'e ki, inâd koya, o atını ateş hendeğine sıçrata.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3598. Mutluluk o Türk'e ki, inadı bırakıp atını ateş hendeğine sıçratır.

Bu şerefli beyitte, pir efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbini savaşta cesur olan bir Türk'e benzetir ve marifet meclislerinde usanmış bir halde bulunan kimseleri de ateş hendeğine benzetir. Böyle kimselere karşı kalplerine bir yılgınlık gelmeyip, marifetlerini cömertçe sunan kâmil insanları överler.

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfini harb-de şecî' olan bir Türk'e ve meclis-i ma'rifetlerinde usanmış bir halde bulunan kimseleri de, ateş hendeğine teşbîh buyururlar. Böyle bir kimselere karşı kalblerine fütûr gelmeyip, ibzâl-i maârif buyuran kâmilleri medh eylerler.

3599. Atı öyle kızdırır ki, göğün evcine kasd eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3599. Atı öyle kızdırır ki, göğün evcine kasd eder.

Himmetinin atını öyle bir kızdırır ve şiddetlendirir ki, mana feleğinin en yükseğine yönelir. "Ahenk" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "kasd" (yönelme) demektir.

"Himmetinin atını öyle bir kızdırır ve teşdîd eder ki, ma'nâ feleğinin en yükseğine kasd eder." "Aheng" müteaddid ma'nâsı vardır, burada "kasd" demektir.

3600. Gözü gayrdan ve gayretden dikip, ateş gibi, kuruyu ve yaşı yakmış ola. [3615]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3600. Gözünü gayrdan ve gayretten dikip, ateş gibi, kuruyu ve yaşı yakmış ola.

"Gayr" burada Hak'tan başkası olan kesretler (çokluklar) ve "gayret" burada kıskançlık demektir. Yani "fânî fillâh" (Allah'ta yok olan) ve "bâkî billâh" (Allah ile var olan) olan ârif (Allah'ı bilen kişi), gözünü Hak'tan başkası sayılan kesretlere bakmaktan ve kesretlere bakmanın gereği olan kıskançlıktan kapamışlardır ve ateş gibi kuruyu ve yaşı, yani şakîyi (bedbahtı) ve saîdi (mutluyu) ve marifet (Allah bilgisi) talebinde hevesliyi ve hevessizi yakıp ortadan kaldırmışlardır.

"Gayr" burada mâsivâ-yı Hak olan keserât ve "gayret" burada, kıskanç-lık demektir. Ya'ni "fânî fillâh” ve “bâkî billâh" olan ârif, gözünü mâsivâ-yı Hak i'tibâr olunan keserâta nazardan ve keserâta nazarın îcâbı olan kıskanç-lıktan kapamışlar ve ateş gibi kuruyu ve yaşı, ya'ni şakîyi ve saîdi ve ma'ri-fet talebinde hevesliyi ve hevessizi yakıp ortadan kaldırmışlardır.

3601. Eğer ona pişmanlık bir ayıp ederse, ateş evvelâ pişmanlığa vura!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3601. Eğer ona pişmanlık bir ayıp ederse, ateş evvelâ pişmanlığa vura!

Eğer o Allah'ı bilen ârif, en yüksek sırları ve ilâhî bilgileri bolca verdiği için, pişmanlık duygusu gelip, o pişmanlık tarafından "Bu mecliste üzülenler var; bu kıymetli ve yüksek bilgileri bolca vermek uygun değildi" şeklinde bir ayıplama meydana gelirse, gazap ateşi evvelâ o pişmanlığa vurup, yakmak gerekir.

Eğer o ârif-i billâh en yüksek esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl buyurduğu için, pişmanlık duygusu gelip, o pişmanlık tarafından "Bu mecliste melûl olanlar var; bu kıymetli ve yüksek maârifi ibzâl etmek münasib değil idi" tarzında bir ta'yîb vâki' olursa, âteş-i gazabı evvelâ o pişmanlığa vurup, yakmak lâzımdır.

3602. Sahib-i kademin harâretini gördüğü vakit, muhakkak ademden pişmanlık bitmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3602. Bir kadem sahibinin (manevî mertebe sahibi) hararetini (manevî coşkusunu) gördüğü zaman, yokluktan pişmanlık bitmez.

Esasen kâmil (olgun insan), kendi varlığından geçmiş ve yok olmuştur. Peygamberin (a.s.) izi üzere ortaya çıkan böyle bir velîde (Allah dostu), söz söyleme hararetini gördüğü zaman, izafî yokluktan ibaret olan onun varlığından muhakkak pişmanlık ortaya çıkmaz; çünkü onun dili, Hakk'ın dilidir ve Hakk'ın söylediği yerde pişmanlık söz konusu olmaz.

Esâsen kâmil, kendi varlığından geçmiş ve yok olmuştur. Kadem-i nebî üzere zahir olan böyle bir velîde, söz söylemek harâretini gördüğü vakit, adem-i izâfiden ibaret olan onun vücudundan muhakkak pişmanlık zâhir olmaz; zîrâ onun lisânı, Hakk'ın lisânıdır ve Hakk'ın söylediği yerde pişmanlık mevzû'-i bahs olmaz.

3603. At arslanın sesini ve kokusunu bilir; gerçi hayvandır, ancak nadiren.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3603. At, aslanın sesini ve kokusunu bilir; gerçi hayvandır, ancak nadiren.

At, aslanın sesini ve kokusunu tanır ve bilir; gerçi kendisi hayvan olduğundan, atın bu tanıyışına ve bilişine şaşılır; fakat bu böyledir, onun tanımaması ve bilmemesi ancak nadiren meydana gelir.

At arslanın sesini ve kokusunu tanır ve bilir; gerçi kendisi hayvan olduğundan, atın bu tanıyışına ve bilişine taaccüb olunur; fakat bu böyledir, onun tanımaması ve bilmemesi ancak nâdiren vâki' olur.

3604. Belki her zî-rûh nişandan ve eserden, muhakkak kendi düşmanını bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3604. Aksine, her canlı, nişandan ve eserden, kesinlikle kendi düşmanını bilir.

3605. Yarasacık gündüz uçmağa kādir olmaz, gece hırsızlar gibi dışarıya çıktı ve otladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3605. Yarasacık gündüz uçmaya güç yetiremez, gece hırsızlar gibi dışarı çıktı ve otladı.

Bu bahsin başlığı, kendisinden sakınmak ve kaçmak imkânsız olan Hakk'ın velîlerine düşman olan kimsenin boş ve zararlı bir durumda bulunduğunu açıklıyordu. Bu şerefli beyitte, her biri hakikat güneşinden ışık alan ve gündüz gibi açıkça görünen Hakk'ın velîlerine düşman olanlar, yarasa kuşuna benzetilmektedir. Yani "Gündüz gibi açıkça görünen Hakk'ın velîlerinin huzurunda, yarasa kuşu gibi olan yalancı iddia sahiplerinin uçmaya ve tartışmaya güçleri yoktur. Onlar o velîlerin yokluğunda nefislerinin karanlıkları istila ettiği zaman gizlice hırsızlar gibi dışarı çıkarlar ve nefislerinin hazlarıyla meşgul olurlar."

Bu bahsin ünvânı, kendisinden sakınmak ve kaçmak mümkin olmayan evliyâ-yı Hakk'a düşman olan kimsenin batâlet ve hasâret içinde bulunduğunu beyân idi. Bu beyt-i şerîfde, her biri şems-i hakîkatden ziyâdâr olup, gündüz gibi zâhir olan evliyâ-yı Hakk'a düşman olanlar, yarasa kuşuna teşbîh buyrulmaktadır. Ya'ni "Gündüz gibi zahir olan evliyâ-yı Hakk'ın huzûrunda, yarasa kuşu gibi olan müddeî-i kâziblerin uçmağa ve bahis ve münâzaraya tâkatları yoktur. Onlar o evliyânın gıyâbında nefislerinin zulümâtı istîlâ ettiği vakit gizlice hırsızlar gibi dışarıya çıkarlar ve nefislerinin hazzına meşgül olurlar."

3606. Cümleden daha mahrum olan yarasa kuşu oldu; zîra o, zahir olan güneşin düşmanı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3606. Yarasa kuşu, bütün varlıklardan daha mahrum oldu; çünkü o, görünen güneşin düşmanı oldu.

Her hayvan, kendisine zarar veren yaratığın düşmanıdır; fakat bu yarasa kuşu tabiatında olan kimseler, en faydalı ve varlığı rahmet olan bir insân-ı kâmilin düşmanı olduklarından, hayvanların hepsinden daha aşağıdır. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de أُولَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلَّ (A'râf, 7/179) ["Onlar hayvanlar gibidir; aksine onlar daha da aşağıdırlar"] buyurulur.

Her hayvan, kendisine zarar veren mahlûkun düşmanıdır; fakat bu yarasa kuşu tabîatında olan kimseler, en fâideli ve vücûdu rahmet olan bir kâmilin düşmanı olduklarından, hayvanların hepsinden daha aşağıdır. Nitekim âyet-i kerîmede أُولَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلَّ (A'râf, 7/179) ["Onlar hayvanlar gibidir; belki onlar daha da aşağıdırlar"] buyurulur.

3607. Onun mesafında yara yemeğe kādir değildir; onu nefrîn ile mehcûr etmeğe de kādir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3607. Onun karşısında yara almaya muktedir değildir; onu nefretle terk etmeye de muktedir değildir.

"Gariptir ki o küçük yarasa, düşmanı olduğu olgun velînin savaş alanında yara almaya, yani tartışma ve münazara yerinde açıkça ve gizlice tokat yemeye muktedir olmadığı gibi, nefretini göstererek onu açıkça terk etmeye de muktedir değildir." Yani ne onun huzurunda düşmanlığını gösterebilir ne de nefretini göstererek onun meclisini terk edebilir.

"Garîbdir ki o yarasacık, düşmanı olduğu veliyy-i kâmilin cenk mahallinde yara yemeğe, ya'ni bahs ve münâzara yerinde zâhiren ve bâtınen sille yemeğe kādir olmadığı gibi, nefretini ızhâr ederek onu açıkça terk etmeğe de kādir değildir." Ya'ni ne onun huzûrunda düşmanlığını ızhâr edebilir ve ne de ızhâr-ı nefretle onun meclisini terk edebilir.

3608. Bir güneş ki, yarasanın gussası va kahrı için ona arkasını çevire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3608. Bir güneş ki, yarasanın kederi ve kahrediciliği için ona arkasını çevire.

3609. Onun gāye-i lutuf ve kemâli olur, yoksa yarasa ona nerede mâni' olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3609. Onun lütfunun ve kemâlinin son noktası olur, yoksa yarasa ona nerede engel olur?

Yukarıdaki beytin anlamı, bu beytin birinci mısraı ile tamamlanır. Yani "İnsân-ı kâmil, yarasa kuşu mesabesindeki yalancı iddia sahibinin hallerine vakıf olup, eğer onu üzgün ve ezik kılmak için ona arkasını çevirir ve onun hallerini açığa vurmazsa, o yarasa kuşu hakkında o kâmilin son derecede lütfu ve kemâli olur. Çünkü açığa vurursa, onu halk nazarında zelil ve rüsvay etmiş olur. Bu sebeple onun halini açığa vurmaması, kâmilin lütfu ve kemâlidir; yoksa yarasanın o kâmili bu açığa vurmaktan men etmesi mümkün müdür?"

Yukarıki beytin ma'nâsı, bu beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur. Ya'ni "Insân-ı kâmil, yarasa kuşu mesâbesindeki müddeî-i kâzibin ahvâline vakıf olup, eğer onu mağmûm ve makhûr kılmak için ona arkasını çevirir ve onun ahvâlini ızhâr etmezse, o yarasa kuşu hakkında o kâmilin son derecede lutuf ve kemâli olur. Zîrâ ızhâr ederse, onu halk nazarında zelîl ve rüsvây etmiş olur. Binâenaleyh onun hâlini ızhâr etmemesi, kâmilin lutuf ve kemâlidir; yoksa yarasanın o kâmili bu ızhârdan men' etmesi mümkin midir?"

3610. Eğer bir düşman tutarsan, kendi haddinde tut, tâ mümkin ola ki, onu esîr [3625] edesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3610. Eğer bir düşman tutarsan, kendi sınırında tut ki, onu esir edebilesin.

Eğer bir düşman tutarsan, kendi huyuna göre ve gücünün yeteceği bir kimseyi düşman tut ki, sana karşı geldiği zaman, onu mağlup ve esir edebilesin; gücünün yetmeyeceği kimseler ile uğraşma!

Eğer bir düşman tutarsan kendi huyuna göre ve gücün yeteceği bir kimseyi düşman tut ki, sana mukābele ettiği vakit, onu mağlûb ve esîr edebilesin, gücün yetmiyeceği kimseler ile uğraşma!

3611. Katre deryâ ile ne nizâ' edebilir? O ahmaktır, o kendi sakalını yolar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3611. Damla deniz ile nasıl çekişebilir? O ahmaktır, o kendi sakalını yolar.

"Kulzüm", özellikle Kızıldeniz'in ismidir ve Harezm civarında bir nehre de denir. Ve Gıyâsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre, "za" harfinin fethi ile mutlak olarak deniz ve suyu çok olan kuyu anlamındadır. Burada mutlak olarak "deniz" anlamına gelir. Yani "Damla mesabesinde olan bir gafil ve cahil kimse, deniz mesabesinde olan bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ile nasıl çekişebilir ve ona karşı olan muhalefetinin ne kıymeti olur? Eğer çekişir ve muhalefet ederse, o kimse ahmaktır, çünkü düşmanını gücü yeteceği kimseden seçmemiştir; ve bu çekişme neticesinde o kendi saçını ve sakalını yolar, yani mağlup olur."

"Kulzüm", bilhassa Bahr-i Ahmer'in ismidir ve Hârezm havâlîsinde bir nehre de itlâk olunur. Ve Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyânına göre, "za"nın fethi ile mutlakan deryâ ve suyu çok olan kuyu ma'nâsınadır. Burada mutlakan "deniz" ma'nâsına gelir. Ya'ni "Katre mesâbesinde olan bir gāfil ve câhil kimse, deryâ mesâbesinde olan bir insân-ı kâmil ile nasıl nizâ' edebilir ve ona karşı olan muhalefetinin ne kıymeți olur? Eğer nizâ' ve muhalefet ederse, o kimse ahmaktır, zîrâ düşmanını gücü yeteceği kimseden intihâb etmemiştir; ve bu nizâ' neticesinde o kendi saçını ve sakalını yolar, ya'ni mağlûb olur."

3612. Onun hilesi, bıyıklarından geçemez; kamerin hücresinin çenberesini yırtar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3612. Onun hilesi, bıyıklarından geçemez; ayın hücresinin çemberini yırtar mı?

O gafil ve nefsine düşkün kişinin insân-ı kâmile karşı yaptığı hile ve desise, onun bıyıklarından öteye geçip, insân-ı kâmile ulaşamaz. Çünkü onun hilesi aşağı âlemdendir ve insân-ı kâmil ise, ay gibi feleğin zirvesinde, kendi yörüngesinde ve yüce mertebesinde döner. Hiç onun aşağılık hilesi o mertebeye kadar çıkıp o kâmile zarar verebilir mi? Hint nüshalarında ikinci mısra' خنجر و حلق قمر چون بر درد yani "Ayın hançeresini ve boğazını nasıl yırtar?" şeklindedir.

O gafil ve nefsânî kimsenin insân-ı kâmile karşı yaptığı hîle ve desîse, onun bıyıklarından ileriye geçip, insân-ı kâmile vâsıl olamaz. Zîrâ onun hîlesi âlem-i süflîdendir ve insân-ı kâmil ise, ay gibi evc-i felekde kendi mahre- kinde ve mertebe-i ulyâsında devr eder. Hiç onun hîle-i süflîsi o mertebeye kadar çıkıp o kâmile îrâs-ı zarar edebilir mi? Hind nüshalarında ikinci mısra' خنجر و حلق قمر چون بر درد ya'ni "Kamerin hançeresini ve boğazını nasıl yırtar?" sûretindedir.

3613. Ey güneşin güneşinin düşmanı, güneşin düşmanına itâb bu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3613. Ey güneşin güneşinin düşmanı, güneşin düşmanına bu sitem oldu.

"Birinci güneş"ten kasıt, Hak Teâlâ'nın Zât'ı ve "ikinci güneş"ten kasıt insân-ı kâmildir. "Ey Hak Teâlâ'nın Zât'ı güneşinin güneşi olan kâmil velînin düşmanı, işte güneş konumunda olan kâmil velînin düşmanına sitem, bu yukarıdan beri gerçekleşen hitabımızdır."

"Birinci güneş"den murâd, Zât-ı Hak ve "ikinci güneş"den murâd insân-ı kâmildir. "Ey Zât-ı Hak güneşinin güneşi olan veliyy-i kâmilin düşmanı, işte güneş mesâbesinde olan veliyy-i kâmilin düşmanına itâb, bu yukarıdan beri vâki' olan hitâbımızdır."

3614. Ey bir güneşin düşmanı ki, onun azametinden, onun güneşi ve yıldızı titrer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3614. Ey bir güneşin düşmanı ki, onun azametinden, onun güneşi ve yıldızı titrer.

Ey bir güneşin düşmanı, sen öyle bir güneşe düşman oldun ki, o güneş eşyanın hakikatidir. Onun azamet ve kudretinden, onun güneşi olan peygamberler ve evliyalar ve onun yıldızları olan müminler titrerler. Çünkü veliye düşman olmak, Hakk'a düşmanlıktır. Nitekim hadis-i kudside "Kim ki benim bir velime düşmanlık ederse, muhakkak benimle savaşa kalktı" buyrulur.

"Ey bir güneşin düşmanı, sen öyle bir güneşe düşman oldun ki, o güneş hakîkat-ı eşyâdır. Onun azamet ve kudretinden, onun güneşi olan enbiyâ ve evliyâ ve onun yıldızları olan mü'minîn titrerler." Zîrâ velîye düşman olmak, Hakk'a düşmanlıktır. Nitekim hadis-i kudside من عادى لى وليا فقد بارزنى بالمحاربة ya'ni "Kim ki benim bir velîme adâvet ederse, muhakkak benimle muhârebeye kalktı" buyrulur.

3615. Sen onun düşmanı değilsin, kendi hasmınsın; ateşe ne gam ki, sen odun oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3615. Sen onun düşmanı değilsin, kendi düşmanısın; ateşe ne gam ki, sen odun oldun.

Evliyaya düşman olan kimse, Hakk'ın düşmanı olmuş olunca, ey evliyanın düşmanı, sen onun düşmanı değilsin, kendi nefsinin ve şahsının düşmanısın; çünkü velî, Hakk'ın sıfatlarıyla ortaya çıkar. Sen odun olduktan sonra, ateş konumunda olan kâmil velî elbette seni yakar. Odunu yakmasından dolayı ateşe ne gam olur!

Evliyâya düşman olan kimse, Hakk'ın düşmanı olmuş olunca, ey evliyânın düşmanı, sen onun düşmanı değilsin, kendi nefsinin ve şahsının düşmanısın; zîrâ velî sıfât-ı Hak'la zâhir olur. Sen odun olduktan sonra, ateş mesâbesinde olan veliyy-i kâmil elbette seni yakar. Odunu yakmasından dolayı ateşe ne gam olur!

3616. Ey aceb, o senin yanmandan nâkıs olur mu? Yâhud senin yanmanın eleminden pür-gam olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3616. Ey şaşılacak şey, o senin yanmandan eksilir mi? Yahut senin yanmanın eleminden gam dolar mı?

O ateş, odunu yakmakla eksilmezse veya senin yanarken duyduğun acıdan gam dolar ve etkilenmezse, şaşılır mı?

O ateş, odunu yakmak ile eksilmezse veyâhud senin yanarken duyduğun acıdan pür-gam ve müteessir olmazsa, taaccüb olunur mu?

3617. Onun rahmeti âdemin rahmeti değildir, zîra ki âdemin rahmetinin mizâcı gam olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3617. Onun rahmeti insanın rahmeti değildir, çünkü insanın rahmetinin mizacı keder olur.

Hakk'ın rahmeti, insanların rahmetine benzemez, çünkü insanın rahmetinin mizacında keder vardır. Örneğin insan, bir fakirin düştüğü zorunlu hâli görüp üzülür ve kederlenir, onun hâline acır ve ondan sonra ona lütuf ve ihsan eder. Bu sebeple insanın rahmetinin başlangıcı incelik ve acımak ve etkilenmek, sonu ise lütuf ve ihsan etmektir. Hâlbuki Hakk'ın rahmetinde kederlenmek ve üzülmek yoktur; O'nun rahmeti etkilenmesiz ve kedersiz lütuf ve ihsandır, çünkü sıfat ve isimlerine rahmettir. Ve genel zâtî rahmet, O'nun meşiyyeti (dilemesi) değildir, Zâtî gerekliliktir ve Hakk'ın Zâtî gerekliliği olan tecellisinde keder ve etkilenme ve infial (pasif etkilenme) söz konusu olamaz.

"Hakk'ın rahmeti, insanların rahmetine benzemez, çünkü benî-Âdem'in rahmetinin mizâcında gam vardır." Meselâ insan bir fakîrin dûçâr olduğu hâl-i zarûreti görüp müteellim ve mağmûm olur, onun hâline acır ve ondan sonra ona lutuf ve ihsân eder. Binâenaleyh insanın rahmetinin evveli rikkat ve acımak ve müteessir olmak ve âhiri ise lutuf ve ihsân etmektir. Halbuki Hakk'ın rahmetinde mağmûm ve müteellim olmak yoktur; O'nun rahmeti teessürsüz ve gamsız lutuf ve ihsândır, çünkü sıfât ve esmâsına rahmettir. Ve rahmet-i âmme-yi zâtiyye meşiyyeti değildir, iktizâ-yı Zâtî'dir ve Hakk'ın iktizâ-yı Zâtî'si olan tecellîsinde gam ve teessür ve infiâl mevzû'-i bahs olamaz.

3618. Mahlûkun rahmeti gussalı olur, Hakk'ın rahmeti gamdan ve gussadan pâkdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3618. Yaratılmışın rahmeti kederli olur, Hakk'ın rahmeti gamdan ve kederden arınmıştır.

Yaratılmışın rahmeti, üzüntüden ve kederden kaynaklanır. Yukarıda açıklandığı üzere Hakk'ın rahmeti gamdan ve kederden arınmıştır; çünkü üzüntüsüz bir şekilde zâtî gerekliliktir ve lütuf ve ihsandır.

Mahlûkun rahmeti, teessürden ve gussadan neş'et eder. Yukarıda îzâh olunduğu üzere Hakk'ın rahmeti gamdan va gussadan pâkdir; çünkü bilâ-teessür iktizâ-yı Zâtî'dir ve lutuf ve ihsândır.

3619. Bî-çûnün rahmeti ey baba, böyle bil, vehme ondan eserden gayrisi gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3619. Ey baba, bil ki, sınırsız olanın rahmetinden vehme, eserinden başka bir şey gelmez.

Bilinmeli ki, rahmet, ilâhî sıfatlardan bir sıfattır ve onun nitelendiği, Hak'ın Zât'ıdır ve sıfatın, nitelendiği şeyden ayrı olarak kendiliğinden var olması mümkün değildir; bu yönden sıfat, Zât'tan ayrılmaz. Ve ilâhî sıfatların bütünü Hak'ın Zât'ının aynısıdır. Çünkü eğer ayrı olsaydı, biz onları Zât'tan ayrı ve kendiliğinden var olarak görmemiz ve bilmemiz gerekirdi. Bu sebeple Zât'ın özü nasıl meçhul ise, Hak'ın sıfatlarının özü ve mahiyeti de bize öylece meçhuldür. Bizim, vehmedilmiş olan varlığımıza, yine bu vehmedilmiş olan kesret âleminde, o ilâhî rahmetin eserinden başkası gelemez; çünkü idrak ehli, bu vehmedilmiş olan kesret âlemini, yine Hak'ın varlığıyla var olmuş, ilâhî isim ve sıfatların aynası olarak görürler ve tezahürlerde gördükleri sıfat eserlerinden, Hak'ın sıfatına intikal ederler. Bu biliş, istidlâlî (çıkarıma dayalı) olan bir biliştir. Fakat "Benim sıfatım ile halkıma çık!" hadis-i kudsîsi gereğince, beşerî sıfatlarından arınmış ve Hak'ın sıfatlarıyla zuhur eden insân-ı kâmiller, ilâhî sıfatların mahiyetlerini zevken ve vicdanen bilirler ve bu vicdanî ve zevkî olan Hak sıfatlarından bahsettikleri zaman, istidlâl ehlinin idrakine ve diline göre söz söylerler. Nasıl ki bu mana aşağıda açıklanır:

Ma'lûm olsun ki, rahmet, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfatdır ve onun mevsûfu, Zât-ı Hak'dır ve sıfat, mevsûfdan ârî olarak bi-zâtihî kāim olmak mümkün değildir; bu cihetle sıfat, Zât'dan münfek olmaz. Ve mecmû'-ı sıfât-ı ilâhiyye Zât-ı Hakk'ın aynıdır. Zîrâ gayri olsa, biz onları Zât'dan ayrı ve bi-zâtihî kāim olarak görmemiz ve bilmemiz lâzım idi. Binâenaleyh künh-i Zât nasıl meçhûl ise, sıfât-ı Hakk'ın künhü ve mâhiyyeti dahi bize öylece meçhûldür. Bizim, mevhûm olan vücûdumuza, yine bu mevhûm olan âlem-i keserâtda, o rahmet-i ilâhiyyenin eserinden başkası gelemez; Zîrâ ehl-i idrâk bu mevhûm olan âlem-i keserâtı, yine Hakk'ın vücuduyla mevcud olmuş, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âyînesi görürler ve mezâhirde gördükleri âsâr-ı sıfatdan, Hakk'ın sıfatına intikal ederler. Bu biliş istidlâlî olan bir biliştir. Fa-kat اخرج بصفاتي الى خلقى .. الخ ya'ni "Benim sıfatım ile halkıma çık! ilh..." ha- dîs-i kudsîsi mûcibince, sıfât-ı beşeriyyesinden tecerrüd ve sıfât-ı Hak'la zâhir olan insân-ı kâmiller, sıfât-ı ilâhiyyenin mâhiyyâtını zevkan ve vicdânen bilirler ve bu vicdânî ve zevkî olan sıfât-ı Hak'dan bahs ettikleri vakit, ehl-i istidlâlin idrâkine ve lisânına göre söz söylerler. Nitekim bu ma'nâ aşağıda tavzîh buyrulur:

## Bir şeyi misâl ve taklîd ile bilmek ile, o şeyin mâhiyetini bilmek arasındaki fark

3620. Onun rahmetinin âsârı ve meyvesi zahirdir, fakat O'nun mahiyetini, [3635] O'nun gayri kim bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3620. Onun rahmetinin eserleri ve meyvesi görünürdür, fakat O'nun mahiyetini, O'ndan başkası kim bilir?

Yani Hakk'ın rahmetinin eserleri ve meyvesi, bu vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde görünürdür; çünkü biz biliriz ki yoktan hiçbir şey çıkmaz, her şey var olandan var olur. Bu sebeple bizim varlığımızda hissettiğimiz rahmet dahi, öncesiz olarak mevcut olan ilahi rahmetin bir eseri ve meyvesidir diye hükmederiz. Fakat bizdeki rahmetin başlangıcı, bizim etkilenmemiz ve acımız ile başladığı için, bizim hâlimizi Hak Zât'ına isnat etmek mümkün değildir. Şu hâlde O'nun mahiyetini çıkarımımız ile idrak edemeyiz, çünkü Hak rahmeti, Hak Zât'ının aynısıdır. Bu sebeple O'nun mahiyetini, O'ndan başkası ve O'nun sıfatıyla nitelenmiş olan insân-ı kâmilden başkası bilemez.

Ya'ni Hakk'ın rahmetinin eserleri ve meyvesi bu mevhûm olan vücûd-1 izâfî âleminde zâhirdir; zîrâ biz biliriz ki yoktan hiçbir şey çıkmaz, her şey vardan vâr olur. Binâenaleyh bizim vücudumuzda hissettiğimiz rahmet dahi mine'l-kadîm mevcûd olan rahmet-i ilâhiyyenin bir eseri ve meyvesidir diye hükm ederiz. Fakat bizdeki rahmetin evveli, bizim teessürümüzle ve elemimiz ile başladığı cihetle, bizim hâlimizi Zât-ı Hakk'a izâfe etmek mümkin değildir. Şu halde O'nun mâhiyetini istidlâlimiz ile idrak edemeyiz, zîrâ rahmet-i Hak, Zât-ı Hakk'ın aynıdır. Binâenaleyh O'nun mâhiyetini, O'nun gayri ve O'nun sıfatıyla muttasıf olan kâmilin gayri bilemez.

3621. Evsaf-ı kemâlin mahiyetlerini hiçbir kimse bilmez, ancak âsâr ve misal ile bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3621. Hiçbir kimse kemâl sıfatlarının mahiyetlerini bilmez, ancak eser ve misal ile bilir.

Hiç kimse Hakk'ın Zât'ının kemâl sıfatlarının özünü ve mahiyetlerini bilemez. Akıl sahipleri olan delilciler (ehl-i istidlâl), ancak izafî varlığa yansıyan eserler ve misaller ile bu sıfatların Hakk'ın Zât'ında mevcut olduğunu çıkarım yoluyla bilir. Bu, çıkarım yoluyla bir bilmedir. Fenâ ve bekā ehli olan kâmiller (tasavvufî olgunluğa erişmiş kişiler) istisnadır. Nitekim Eşref-i Rûmî hazretleri buyururlar. Beyit:

Zât-ı Hakk'ın evsâf-ı kemâliyyesinin künhünü ve mâhiyetlerini kimse bilemez. Ehl-i istidlâl olan ukul-i selîme erbâbı ancak vücûd-ı izâfîye mün'akis olan eserler ve misâller ile istidlâlî olarak bilir ki, bu sıfatlar, Zât-ı Hak'da mevcuddur. Bu istidlâl ile biliştir. Fenâ ve bekā ashâbı olan kâmiller istisnâ-dır. Nitekim Eşref-i Rûmî hazretleri buyururlar. Beyit:

3622. Çocuk cima'ın mahiyyetini bilmez, meğer diyesin ki, "Sana helva gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3622. Çocuk cinsel birleşmenin mahiyetini bilmez, ancak "Sana helva gibidir" dersin.

Ergenlik çağına ulaşmamış bir çocuk, zevke ve vicdana ait olan cinsel birleşmenin mahiyetini bilmez; sen ona cinsel birleşmeyi tarif ederken, onun bildiği vicdanî bir lezzeti örnek getirip, "Bu cinsel birleşme senin yediğin helvaya benzer, tatlı bir şeydir" dersin.

Sinn-i bülüğa vâsıl olmamış bir çocuk, zevkî ve vicdânî olan cimâ'ın mâ-hiyetini bilmez; sen ona cimâ'ı ta'rîf ederken, onun bildiği bir lezzet-i vicdânî-yi misal getirip, "Bu cimâ' senin yediğin helvaya benzer, tatlı şeydir" dersin.

3623. Ey mutâ', zevk-i cima'ın mahiyeti, ne vakit helva mâhiyatının misli olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3623. Ey kendisine itaat edilen, cinsel birleşme zevkinin mahiyeti ne zaman helva mahiyetinin benzeri olur?

"Ey zahirî ilimde halk tarafından kendisine itaat edilen kişi, cinsel birleşme zevkinin mahiyeti ve tadı, hiçbir zaman helva mahiyetlerinin ve tatlarının benzeri ve dengi olamaz." İlahi sıfatların vehmedilmiş varlıklara yansıyan suretleri de böyle mahiyet ve zevk itibarıyla birbirine benzer şeyler değildir.

"Ey ilm-i zâhirîde halk tarafından kendisine itâat olunan kimse, zevk-i ci-mâ'ın mâhiyeti ve çesnîsi, hiçbir vakitde helva mâhiyâtının ve çeşnilerinin mis-li ve nazîri olamaz." Sıfat-ı ilâhiyyenin vücûdât-ı mevhûmeye mün'akis olan sûretleri de böyle mâhiyyât ve zevk i'tibariyle birbirine benzer şeyler değildir.

3624. Lakin o akıl, hoşluk cihetinden sana nisbet etti; çünkü sen çocuk gibisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3624. Lakin o akıl, hoşluk yönünden sana nispet etti; çünkü sen çocuk gibisin.

Varlığındaki yatkınlık yokluğuna bağlı olarak, cinsel birleşmenin zevkini bilmeyen çocuğa, ergin bir kimsenin cinsel birleşme zevkini çocuğa tarif etmek için, zevk ve hoşluk olması yönünden helvaya benzettiği gibi, insân-ı kâmil de Hakk'ın sıfatlarını, sendeki sıfatlara benzetti ve bu benzetmeyi, zevk ve kemâl yönünden yaptı; çünkü sen de varlığında zevkini hissedemediğin Hak sıfatları konusunda, çocuk gibisin. Mahiyeti tarife sığmayan Hak sıfatlarını, ergin olup onlar ile nitelendiğin zaman anlayabilirsin.

Vücûdundaki adem-i isti'dâda mebnî, cimâ'ın zevkini bilmeyen çocuğa, bir akil-bâliğ olan kimsenin zevk-i cimâ'ı çocuğa ta'rîf için zevk ve hoşluk ol-ması cihetinden helvaya teşbîh ettiği gibi, insân-ı kâmil dahi Hakk'ın sıfatla-rını, sendeki sıfatlara teşbîh etti ve bu teşbîhi, zevk ve kemâl cihetinden yap-tı; çünkü sen dahi vücûdunda zevkini hissedemediğin sıfât-ı Hak husûsun-da, çocuk gibisin. Mâhiyeti ta'rîfe sığmayan sıfât-ı Hakk'ı, bâliğ olup onlar ile muttasıf olduğun vakit anlayabilirsin.

3625. Tâ ki çocuk onu misâlden bilsin, her ne kadar mâhiyeti ayn-ı hâl ile bil-mezse de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3625. Çocuk onu misalden bilsin, her ne kadar mahiyetini ayn-ı hâl ile bilmese de.

Akıl ve baliğ olan kimsenin bu şekilde yaptığı teşbih, çocuk her ne kadar cinsel birleşme lezzetini kendi vücudunda ayn-ı hâl ile bilmese bile, lezzet ve hoşluk türünden bir şey olduğunu misalden anlasın diyedir.

Akıl ve bâliğ olan kimsenin bu sûretle vâki' olan teşbîhi, çocuk her ne ka-dar lezzet-i cimâ'ı kendi vücudunda ayn-ı hâl ile bilmese bile, lezzet ve hoş-luk nev'inden bir şey olduğunu misâlden anlasın diyedir.

3626. İmdi eğer dersen ki, "Bilirim!" uzak değildir. Ve eğer "Bilmem!" dersen, yalan değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3626. Şimdi eğer "Bilirim!" dersen, bu uzak değildir. Ve eğer "Bilmem!" dersen, bu yalan değildir.

Bu örnek üzerine eğer "Ben cinsel birleşme zevkini bilirim!" dersen, bu yadırganmaz; çünkü bu bilgin zevke ve hoşluğa aittir. Ve eğer "Bilmem!" dersen, bu sözün yalan değildir, çünkü hâlin kendisine aittir; zira o hâlin kendisini bedeninde tatmadın. İlahi sıfatları bilmek ve bilmemek de bu örneğe uygundur.

Bu misal üzerine eğer "Ben zevk-i cimâ'ı bilirim!" dersen, istib'âd olunmaz; çünkü bu bilgin zevke ve hoşluğa aiddir. Ve eğer "Bilmem!" dersen, bu sözün yalan değildir, çünkü ayn-ı hâle aiddir; zîrâ o hâlin aynını vücudunda tatmadın. Sıfât-ı ilâhiyyeyi bilmek ve bilmemek dahi bu misâle mutâbıktır.

3627. Eğer bir kimse derse ki: "Nûh'u, o Hakk'ın resûlünü ve ruhun nûrunu bilir misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3627. Eğer bir kimse derse ki: "Nuh'u, o Hakk'ın elçisini ve ruhun nurunu bilir misin?"

3628. Eğer dersen, "Nasıl bilmem ki, o ay, güneşten ve aydan daha meşhurdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3628. Eğer, "Nasıl bilmem ki, o ay, güneşten ve aydan daha meşhurdur," dersen.

3629. "Küçük çocuklar hep mekteblerde ve o imâmlar hep mihrablarda."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3629. "Küçük çocuklar hep mekteplerde ve o imamlar hep mihraplarda."

"Küttâb", burada, mektep anlamındadır.

"Küttâb", burada, mekteb ma'nâsınadır.

3630. "Onun adını Kur'ân'da sarih okurlar, onun kıssasını fasih olarak mâ- [3645] zîden söylerler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3630. Onun adını Kur'ân'da açıkça okurlar, onun kıssasını geçmişten açık bir şekilde anlatırlar.

3631. Her ne kadar Nûh'un keşfinden mahiyet olmadı ise de, vasıf cihetinden sen onu doğru söyleyici bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3631. Her ne kadar Nûh'un keşfinden mahiyet olmadı ise de, vasıf yönünden sen onu doğru söyleyici bilirsin.

Sen her ne kadar Nûh (a.s.)ın çağında yaşayıp, o hazret ile, hâlin kendisiyle muamelede bulunmadın ve onun hallerinin mahiyeti sana keşfedilmedi ise de, sen Kur'ân-ı Kerîm'i vasıf yönünden doğru söyleyici bildiğin için, o vasıfları mekteplerde çocuklardan ve mihraplarda imamlardan duyduğun ve Kur'ân'da bizzât okuduğun için zihninde o hallerin mahiyetinden bir kavram oluşur; bu sebeple bu yönden Nûh (a.s.)ı bilirim demen doğru olur.

Sen her ne kadar Nûh (a.s.)ın asrında yaşayıp, o hazret ile, ayn-ı hâl ile muamelede bulunmadın ve onun ahvâlinin mâhiyeti sana mekşûf olmadı ise de, sen Kur'ân-ı Kerîm'i vasıf cihetinden doğru söyleyici bildiğin için, o vasıfları mekteblerde çocuklardan ve mihrablarda imamlardan duyduğun ve Kur'ân'da bizzât okuduğun cihetle zihninde o ahvâlin mâhiyetinden bir mefhûm peyda olur; binâenaleyh bu cihetden Nûh (a.s.)ı bilirim demen doğru olur.

3632. Ve eğer dersen ki, "Ey delikanlı, ben Nuh'u ne bileyim? Onu bir onun gibi olan bilir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3632. Ve eğer, "Ey delikanlı, ben Nuh'u ne bileyim? Onu ancak onun gibi olan bilir," dersen.

3633. "Ben topal karıncayım, fili ne bilirim, bir şivrisinek, İsrafil'i ne vakit bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3633. "Ben topal karıncayım, fili ne bilirim, bir sivrisinek, İsrafil'i ne zaman bilir?"

3634. Bu söz dahi doğrudur, ey filân onu mâhiyeti ile bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3634. Bu söz de doğrudur, ey filân, onu mahiyeti ile bilmezsin.

3635. Ey amca, mâhiyetin idrakinden acz, avâmın hali olur mutlak deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3635. Ey amca, mahiyetin idrakinden aciz olmayı, mutlak olarak avamın hali sanma!

Bilmek iki türlü olur: Birisi istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı), diğeri hâlîdir (yaşantıya dayalı). Akıl yürütmeye dayalı biliş çürüktür. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'te de yani "Akıl yürütenlerin ayakları tahtadandır, tahta ayak ise pek dayanaksız olur" buyrulmuştu. İlahi sıfatları akıl yürütme yoluyla bilmek de böyledir. Fakat hâlî olan bilgi, kişinin nefsinde zevken ve vicdanen oluşan bir bilgidir ki, bu bilgi hiçbir sebeple yok olmaz. Önceki bilgi avamın halidir ve burada avamdan kastedilen, "fenâ fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bekā billâh" (Allah ile var olma) mertebesine ulaşmamış olan kimselerdir. Zahiri ilimlerde derinleşmiş olan alimler ile cahiller bu hususta eşittirler; şu kadar ki, alimler cahillerden, akıl yürütmeye dayalı ilimdeki derinlikleriyle ayrılırlar. Fakat insân-ı kâmiller, hem akıl yürütmeye dayalı ilmi hem de zevkî ve vicdanî ilmi taşırlar; onların sözleri akıl yürütenlere karşı benzetmeler ve tasvirlerle gerçekleşir. Çünkü onlara zevkî ve vicdanî olan ilmi, bu şekilde anlatmak mümkün olur. Şimdi akıl yürütmeye dayalı ilim bir yönden doğrudur ve bir yönden değildir. Nitekim yukarıdaki Nuh (a.s.) misali ile açıklanmıştı.

Bilmek iki türlü olur: Birisi istidlâlî, dîğeri hâlîdir. İstidlâlî olan biliş çürüktür. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf de ya'ni "Ehl-i istidlâlin ayakları tahtadandır, tahta ayak ise pek mekânetsiz olur" buyrulmuş idi. Sıfât-ı ilâhiyyeyi istidlâl tarîkıyle bilmek de böyledir. Fakat hâlî olan bilgi, nefsinde zevkan ve vicdânen hâsıl olan bir bilgidir ki, bu bilgi hiçbir sebeble zâil olmaz. Evvelki bilgi avâmın hâlidir ve burada avâmdan murâd, "fenâ fillâh" ve "bekā billâh" mertebesine vâsıl olmamış olan kimselerdir. Ulûm-ı zâhiriyyede mütebahhir olan ulemâ ile, cühelâ bu husûsda müsâvîdirler; şu kadar ki, ulemâ cühelâdan, ilm-i istidlâlîdeki rüsûh ile temeyyüz ederler. Fakat insân-ı kâmiller, hem ilm-i istidlâlîyi ve hem de ilm-i zevkî ve vicdânîyi hâizdirler; onların sözleri ehl-i istidlâle karşı teşbîhât ve tavsîfât ile vâki' olur. Çünkü onlara zevkî ve vicdânî olan ilmi, bu sûretle anlatmak mümkin olur. İmdi ilm-i istidlâlî bir vecih ile doğrudur ve bir vecih ile değildir. Nitekim yukarıdaki Nûh (a.s.) misali ile tavzîh buyruldu.

3636. Zîra ki mahiyyat ve onun sırrının sırrı, kamillerin gözünün önünde ayân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3636. Çünkü mahiyetler ve onun sırrının sırrı, kâmil insanların gözünün önünde açıkça belirir.

"Mahiyetler"den kastedilen, sabit hakikatler, değişmez ezelî özlerdir ki, bu mertebeye Mutlak Varlık'ın "vâhidiyyet mertebesi" ve "insanî hakikat" derler. Ve onun sırrı ve bâtını, Mutlak Varlık'ın vahdet mertebesidir ki, ona "ulûhiyyet mertebesi" ve "Muhammedî hakikat" de derler; ve onun sırrı ve bâtını, Mutlak Varlık'ta ve Zât'ın özünde gizli olan sıfatlar ve isimlerdir. Şimdi, bu suret âleminde görünen eşyadan herhangi bir şeyin mahiyeti ve tekil sabit hakikati, Hakk'ın keşfi ile, kâmil insanın görüş alanına girer ve kâmil insan bu keşiften o mahiyetin sırrı olan ilâhî ismi ve o isimden de, onun sırrı olan müsemmâyı (ismin işaret ettiği varlığı) açıkça görür. Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur. Beyit: Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul!

"Mâhiyyat”dan murâd, a'yân-ı sâbitedir ki, bu mertebeye Vücûd-ı mutlakın "mertebe-i vâhidiyyet"i ve "hakîkat-i insaniyye" derler. Ve onun sırrı ve bâtını, Vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, ona "mertebe-i ulûhiyyet" ve "hakîkat-i muhammediyye" dahi derler; ve onun sırrı ve bâtını, Vü- cûd-ı mutlakda ve künh-i Zât'da mahfi olan sıfât ve esmâdır. İmdi bu âlem-i sûretde görünen eşyâdan herhangi bir şeyin mâhiyeti ve ayn-ı sâbitesi, Hakk'ın keşfi ile, kâmilin manzûru olur ve kâmil bu keşifden o mâhiyetin sırrı olan ism-i ilâhîyi ve o isimden de, onun sırrı olan müsemmâyı ayânen görür. Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur. Beyit: Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul!

3637. Vücudda Hakk'ın sırrından ve O'nun Zât'ından, fehimden ve istibsârdan daha uzak hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3637. Varlıkta Hakk'ın sırrından ve O'nun Zât'ından, anlamaktan ve basîretle görmekten daha uzak ne var?

"İstibsâr", basîretle bakmak, açıklık derecesine çıkarmak için derinlemesine düşünmek anlamındadır. Yani "Bu izafî varlık âleminde, Hakk'ın sırrını ve O'nun Zât'ını anlamaktan ve basîretle müşâhede etmekten daha uzak bir şey yoktur." Bu sebeple aklî ve istidlâlî bakış sahipleri, bu izafî varlık âleminde, ancak Hakk'ın ilimle kuşatmasını kabul edip Hakk'ın Zât'ını tenzih etme kastıyla O'nun zâtî kuşatmasını reddederler ve zâtî kuşatmaya dair olan Kur'an âyetlerini ve şerefli hadisleri, ilimle kuşatma ile te'vil ederler. Aksine zâtî kuşatmayı, izafî varlık âleminden reddetmekle, Hakk'ın Zât'ına sınır tayin etmek ve bu sınırı, âlemin sınırları ile sınırlamak gerekeceğinden, gaflet ederler. Bu anlam ancak kalbe gelen ilmî tecelli ile müşâhede edilir ve bu tecelli de, Hakk'ın mahremlerine gerçekleşir.

"İstibsâr", basîretle bakmak, derece-i vuzûha çıkarmak için teemmül etmek ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu vücûd-ı izâfî âleminde, sırr-ı Hakk'ı ve O'nun Zât'ını anlamak ve basîretle müşâhede etmekten daha uzak bir şey yoktur." Onun için nazar-ı aklî ve istidlâlî ashâbı, bu vücûd-ı izâfî âleminde, ancak Hakk'ın ihâta-i ilmiyyesini kabûl edip zât-ı Hakk'ı tenzîh kasdıyla onun ihâta-i zâtiyyesini nefy ederler ve ihâta-i zâtiyyeye dâir olan âyât-ı kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i şerîfeyi, ihâta-i ilmiyye ile te'vîl ederler. Halbuki ihâta-i zâtiyyeyi, vücûd-ı izâfî âleminden nefy etmekle, Zât-ı Hakk'a hadd-i ta'yîn etmek, ve bu haddi, âlemin hudûdu ile tahdîd etmek lâzım geleceğinden, gaflet ederler. Bu ma'nâ ancak kalbe vârid olan tecelli-i ilmî ile meşhûd olur ve bu tecellî dahi, Hakk'ın mahremlerine vâki' olur.

3638. Mâdemki o, mahremlerden mahfî kalmadı, zât ve bir vasıf nedir ki, o gizli kalsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3638. Mademki o, mahremlerden gizli kalmadı, zât ve bir vasıf nedir ki, o gizli kalsın?

Mademki izafî varlık âleminde "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesinde açıklanan hakikat ve Hakk'ın pak vechi, o mahrem olan Allah dostlarından gizli kalmadı; hâl böyleyken eşyanın zâtı, yani mahiyeti ve tekil sabit hakikati ve onun sırrı olan o tekil sabit hakikatin vasfı ve örneğin saadet ve şekavet sıfatları nedir ki o mahrem olan evliyadan gizli kalsın?

Mâdemki vücûd-ı izâfi aleminde فَأَيْنَمَا تُولُوا فَثَمَّ وَجْهُ الله (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne tarafa dönerseniz Allah Teâlâ'nın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan hakîkat ve Hakk'ın vech-i pâki o mahrem olan evliyâullahdan gizli kalmadı; şu halde eşyânın zâtı, ya'ni mâhiyeti ve ayn-ı sâbitesi ve onun sırrı olan o ayn-ı sâbitenin vasfı ve meselâ saâdet ve şekāvet sıfatları nedir ki o mahrem olan evliyâdan gizli kalsın?

3639. Bahse mensub olan akıl, "Bu uzaktır ve çukurdur, bir te'vîlsizden bir muhali az dinle!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3639. Bahse ait olan akıl, "Bu uzaktır ve çukurdur, bir tevil etmeyenden bir imkânsızı az dinle!" der.

"Bahsî"deki "ya" nispet içindir. "Gev", çukur anlamındadır. Yani "Bahis ve münazaraya ait olan akıl, bizim sözlerimize karşı der ki: "Hakk'ın âlem suretleri (varlıkların dış görünüşleri) elbisesinde müşahede edilmesi uzaktır ve derin bir çukurdur; müteşâbihâttan (anlamı kapalı olan ayet ve hadislerden) olan Kur'an ayetlerinin ve şerefli hadislerin anlamlarını tevil etmeden söyleyen kimseden, bu imkânsız olan anlamları dinleme; çünkü bu aklın tavrına tecelli ilmi sığmaz ve imkânsız görünür."

"Bahsî"deki "ya" nisbet içindir. "Gev", çukur ma'nâsınadır. Ya'ni "Bahis ve münâzaraya mensûb olan akıl, bizim sözlerimize karşı der ki: "Hakk'ın suver-i âlem libâsında müşâhedesi uzaktır ve derin bir çukurdur; müteşâbihâtdan olan âyât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfenin ma'nâlarını te'vîlsiz olarak söyleyen kimseden, bu muhâl olan ma'nâları dinleme; zîrâ bu aklın tavrına ilm-i tecellî sığmaz ve muhâl görünür."

3640. Kutub, muhakkak sana der ki: "Ey gevşek halli, o şey ki senin halinin [3655] fevkidir, muhal gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3640. Kutup, muhakkak sana der ki: "Ey gevşek halli, o şey ki senin halinin fevkindedir, imkânsız gelir."

İsimlerin bütünlüğüne mazhar olan kutup, senin bu itirazına cevap olarak sana der ki: "Ey gevşek ve zayıf halli kimse, bu sözler senin halinin üstünde olduğu için, sana imkânsız gelir. Eğer bu yolun ve marifetlerin zevki senin nefsinde hâsıl olsaydı, imkânsız görüp inkâr etmezdin."

Cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan kutub, senin bu i'tirâzına cevâben sana der ki: "Ey gevşek ve zayıf halli olan kimse, bu sözler senin hâlinin fevki olduğu için, sana muhâl gelir. Eğer bu tarîk ve maârifin zevki senin nefsinde hâsıl olaydı, muhâl görüp inkâr etmez idin."

3641. El-ân sana açılan vakıat dahi evvelâ sana muhal görünmedi mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3641. Şimdi sana açılan olaylar da başlangıçta sana imkânsız görünmedi mi?

Ey bizim açıklamalarımızı aklın dışında ve imkânsız gören kişi, şu anda sana açığa çıkan olaylar vardır ki, senin aklın başlangıçta onların meydana gelmesini imkânsız görürdü. Şimdi ise o olaylar sana hâl ve zevk oldu, senin nazarında imkânsız olması ortadan kalktı.

Ey bizim beyânâtımızı tavr-ı akıl hâricinde ve muhâl gören kimse, şimdiki halde sana münkeşif olan vâkıât vardır ki, senin aklın evvelce onların vukü'unu muhâl görürdü. Şimdi ise o vâkıât sana hâl ve zevk oldu, nazarında muhâl olması zâil oldu.

3642. Vaktaki seni kerem on zindandan halas ede, tîhi kendine sitemin habsi etme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3642. Ne zaman ki kerem seni on zindandan kurtarır, kendini kibir zindanına hapsetme.

Ankaravî hazretlerine göre "on zindan"dan maksat, beşi dışsal ve beşi içsel olan on duyudur ki, bunlar insana akıl dairesinde bilgi verirler. Akıl bu on duyunun dışında Hakk'ın bir tecellîsini işittiği zaman bunu imkânsız görür. "Tih", insanın yolunu şaşırıp, hayrette kaldığı geniş bir sahraya denir. "Teyh", kibir ve hayran olmak anlamındadır. Yani "İlahi kerem seni bu on duyu zindanından kurtardığı zaman, kibri kendine, görüp bilmenin hapsi etme." "Sitem" kelimesine burada "görülen ve bilinen" anlamı vermek uygun olur. Bu anlam Burhan'da ve diğer lügatlerde yer almaktadır. Yani "Nefsin kibrini kendine hapsetme ve on duyunun görüp bilmesine sınırlı kalma" demek olur. Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "dih" kelimesini "köy" anlamına almış ve zindana izafe etmiştir. Bu durumda anlam: "Ne zaman ki ilahi kerem seni, köy mesabesinde olan cehalet ve çocukluk mertebesinden kurtarır ve o köyden, akıl sahrasına eriştirir ki, o sahranın ehli İlahi Zât'ın idrakinden cahildirler. Sen orada ikamet etme ve şehir ve vatan menzilesinde olan fenâ (yok olma) ve keşf (perdenin kalkması) makamına gel; tâ ki İlahi Zât'ın sırrı sana açığa çıksın," demek olur.

Nispet ve cihet farklılığı yüzünden bir şeyde olumsuzlama ve olumlama arasını birleştirme ve uzlaştırma beyanındadır.

Örneğin bu izafî varlık âlemi, bir nispet ve cihetten vardır; bir nispet ve cihetten de yoktur. Ve aynı şekilde yukarıda ilahi sıfatları bir cihetten bilmek ve bir cihetten de bilmemek konu edilmiş ve Nuh (a.s.)'ın bilinmesi ve bilinmemesi örnek olarak beyan buyrulmuş idi; ve böyle bir şeyde hem olumsuzlamanın hem de olumlamanın bir arada olduğu örnekler pek çoktur.

Ankaravî hazretlerine göre "on zindan"dan murâd, beşi zâhirî ve beşi bâtınî olan havâss-i aşeredir ki, bunlar insana tavr-ı akıl dâiresinde ilim verirler. Akıl bu havass-i aşerenin haricinde Hakk'ın bir tecellîsini işittiği vakit muhal görür. "Tih", insanın yolunu şaşırıp, hayrette kaldığı geniş bir sahraya derler. "Teyh", tekebbür ve hayrân olmak ma'nâsınadır. Ya'ni "Kerem-i ilâhî seni bu on havâs zindanından kurtardığı vakit, tekebbürü kendine, görüp bilmenin habsi etme.", "Sitem" kelimesine burada "dîde ve dâniste" ma'nâsı vermek münasib olur. Bu ma'nâ Burhan'da ve dîğer lügatlerde mündericdir. Ya'ni "Nefsin tekebbürünü kendine habs yapma ve havâss-i aşerenin görüp bilmesine münhasır kalma" demek olur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "dih" kelimesini "köy" ma'nâsına almış ve zindana muzâf kılmıştır. Bu sûretde ma'nâ: “Vaktāki seni kerem-i ilâhî, köy mesâbesinde olan cehâlet ve tufûliyet mertebesinden halâs ede ve o köyden, akıl sahrâsına eriştire ki, o sahrânın ehli Zât-ı Hakk'ın idrâkinden câhildirler. Sen orada ikāmet etme ve şehir ve vatan menzilesinde olan fenâ ve keşf makāmına gel; tâ ki Zât-ı Hakk'ın sırrı sana mekşûf olsun," demek olur.

Nisbet ve ihtilaf-ı cihet yüzünden bir şeyde nefy ve isbât arasını cem' ve tevfik etmek beyânındadır

Meselâ bu vücûd-ı izâfî âlemi, bir nisbet ve cihetden vardır; bir nisbet ve cihetden dahi yoktur. Ve kezâ yukarıda sıfât-ı ilâhiyyeyi bir cihetden bilmek ve bir cihetden dahi bilmemek mevzû'-i bahs olmuş ve Nûh (a.s.)ın bilinmesi ve bilinmemesi misal olarak beyân buyrulmuş idi; ve böyle bir şeyde hem nefyin ve hem de isbâtın müctemi' olduğu misâlleri pek çoktur.

3643. Cihet muhtelif, nisbet iki kat olduğu vakit, o bir şeyin nefyi ve onun isbâtı revâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3643. Yön farklı, oran iki kat olduğu zaman, o bir şeyin reddi ve onun doğrulanması caizdir.

Bir şeyde birbirine zıt iki yön ve iki türlü oran mevcut olduğu zaman, bir şeyde, o bir şey hem reddedilebilir hem de doğrulanabilir. Örneğin tek bir kişi, bir yönden âlim ve bir yönden cahil olur ve bu şekilde bir kişide iki zıt durum bir araya gelir; hak ile bâtıl ve olumlu ile olumsuz da böyledir.

Bir şeyde birbirine muhâlif iki cihet ve iki türlü nisbet mevcûd olduğu vakit, bir şeyde, o bir şey hem nefy ve hem de isbât olunabilir. Meselâ şahs-ı vâhid, bir cihetden âlim ve bir cihetden câhil olur ve bu sûretle bir şahısda iki zıd cem' olur; ve hak ile bâtıl ve müsbet ile menfi de böyledir.

3644. "Mâ rameyte iz rameyte" nisbetdendir; nefy ve isbat vardır, her ikisi müsbetdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3644. "Attığında sen atmadın" bağıntısındandır; olumsuzlama ve olumlama vardır, her ikisi de olumludur.

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) yani "Ey Resûlüm, attığın zaman sen atmadın, fakat Yüce Allah attı" ayet-i kerimesinde "attığın zaman" sözü Muhammedî suret yönünden olumlu ve "sen atmadın" sözü ise, varlığın hakikati yönünden olumsuzdur. Bu sebeple bu sözde hem atmak hem de atmamak ve olumsuzlama ve olumlama vardır; ve olumsuzlama ve olumlamanın her ikisi de olumludur ve gerçekleşmiştir.

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Ey Resûlüm, attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah Teâlâ attı" âyet-i kerîmesinde "attığın vakit" kelâmı sûret-i muhammediyye cihetinden müsbet ve "sen atmadın" kelâmı ise, hakîkat-ı vücûd cihetinden menfidir. Binâenaleyh bu kelâmda hem atmak ve hem atmamak ve nefy ve isbât vardır; ve nefy ve isbâtın her ikisi de müsbet-tir ve vâki'dir.

3645. "Onu sen attın, çünkü senin elinde idi; sen atmadın, zîrâ kuvveti Hak gösterdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3645. "Onu sen attın, çünkü senin elinde idi; sen atmadın, çünkü kuvveti Hak gösterdi."

Ayet-i kerimenin tefsiri şudur: "Ey Sevgilim, düşmanlar üzerine attığın şeyi sen attın, çünkü o attığın şey senin mecazi olan varlığının elinde idi; o attığını hakikatte sen atmadın, çünkü o mecazi varlığındaki kuvveti, hakiki varlığı ile Hak gösterdi."

Âyet-i kerîmenin tefsîri budur ki: "Yâ Habîbim düşmanlar üzerine attığın şeyi sen attın, çünkü o attığın şey senin mecâzî olan vücûdunun elinde idi; o attığını hakîkatde sen atmadın, zîrâ o vücûd-ı mecâzîndeki kuvveti, vücûd-ı hakîkîsi ile Hak gösterdi."

3646. Âdem oğlunun kuvvetinin bir haddi olur; bir avuç toprağa ordu ne vakit mağlûb olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3646. Âdem oğlunun kuvvetinin bir sınırı olur; bir avuç toprağa ordu ne zaman mağlup olur?

Âdem oğlunun bedenindeki kuvvetin bir derecesi ve sınırı vardır; attığı şeyin etkisi de o kuvvetin derecesine ve sınırına göre olur. Peygamber Efendimizin düşmanlar üzerine attığı bir avuç toprak, beşerin bu kuvvetinin sınırına göre bir orduyu mağlup edememesi gerekirdi, aksine mağlubiyet meydana geldi. Bu sebeple bu kuvvet, Muhammedî beşerî suretin kuvveti değildi; aksine o, beşerî suretten görünen Hakk'ın kuvveti idi.

Âdem oğlunun cismindeki kuvvetin bir derecesi ve haddi vardır; attığı şeyin te'sîri de o kuvvetin derecesine ve haddine göre olur. Peygamber Efendimizin düşmanlar üzerine attığı bir avuç toprak, bir orduyu, beşerin bu kuvvetinin haddine nazaran mağlûb edememek lâzım idi, halbuki mağlûbiyet vâki' oldu. Binâenaleyh bu kuvvet sûret-i beşeriyye-i muhammediyyenin kuvveti değil idi; belki o, sûret-i beşeriyyeden zâhir olan Hakk'ın kuvveti idi.

3647. "Avuç, senin avucundur ve atmak bizdendir." Bu iki nisbetden onun nefy ve isbatı revâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3647. "Avuç, senin avucundur ve atmak bizdendir." Bu iki bağıntıdan onun olumsuzlanması ve olumlanması caizdir.

Birinci mısra, tefsir olarak ilahi hitabın (Allah'ın sözünün) devamıdır. Yani: "Ey Resulüm, bu suretler âleminde avuç senin avucundur ve fakat o avuçtan atmak bizim tarafımızdandır; çünkü senin elin, benim elimdir," demektir. İkinci mısra, cenab-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî) tarafından yapılan açıklamadır. Yani atmanın kula ve Hakk'a nispeti (bağıntısı) açısından olumsuzlanması ve olumlanması mümkündür. Eğer atmak, şanlı Peygamber Efendimiz'in beşerî suretine nispet edilirse, o atmıştır; eğer Hakk'a ve varlığın hakikatine nispet edilirse, o atmamıştır.

Birinci mısra', tefsîren hitâb-ı ilâhînin mâba'didir. Ya'ni: "Ey Resûlüm, bu âlem-i sûretde avuç senin avucundur ve fakat o avuçtan atmak bizim tarafımızdandır; zîrâ senin elin, benim elimdir," demek olur. İkinci mısra', cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından îzâhdır. Ya'ni atmanın kula ve Hakk'a nisbeti cihetinden nefyi ve isbâtı câizdir. Eğer atmak, Resûl-i zîşân Efendimiz'in sûret-i beşeriyyesine nisbet olunursa, o atmıştır; eğer Hakk'a ve hakikat-ı vücûda nisbet olunursa, o atmamıştır.

3648. Enbiyâyı onların zıdları bilirler, onların evladına benzemeyen şey gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3648. Peygamberleri, onların zıtları bilirler, onların çocuklarına benzemeyen şey gibi.

Yani "Peygamberlerin zıtları olan inkârcılar, peygamberleri kendi çocuklarına benzemeyenleri bildikleri gibi bilirler, çünkü bu zıtlık ayrılık ve farklılık sebebi olur."

Ya'ni "Peygamberlerin zıdları olan münkirler, enbiyâyı kendi çocuklarına benzemeyenleri bildikleri gibi bilirler, zîrâ bu zıddiyet sebeb-i tefrîk ve imtiyaz olur."

3649. Münkirler onları yüz delîl ve nişan ile, kendi çocukları gibi bilirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3649. İnkârcılar onları yüz delil ve işaretle, kendi çocukları gibi bilirler.

İnkârcıların peygamberleri bilmeleri iki yönden olur: Birinci biliş, kendilerinin onların zıddı olmasındandır; nasıl ki inkârcılar, kendi çocuklarına benzemeyenleri ayırıp bilirler ki, yukarıdaki beyitte açıklandı. İkinci biliş de bu beyitte zikredildi. Yani "İnkârcı olan Yahudiler ve Hristiyanlar, kendi kitaplarındaki vasıflardan dolayı son peygamberi yüz delil ve işaretle, kendi evlatlarını bildikleri gibi bilirler." Bu sebeple birinci biliş zıtlık ve inkâr yönünden; ikinci biliş de, ispat yönünden gerçekleşir. Nasıl ki ayet-i kerimede الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ (Bakara, 2/146) yani "Kendilerine kitap verilen kimseler, kendi oğullarını tanıdıkları gibi, o Peygamber'i tanırlar" buyurulur.

Münkirlerin enbiyâyı bilmeleri iki vecih ile olur: Birinci biliş, kendileri onların zıddı olmasındandır; nitekim münkirler, kendi çocuklarına benzemeyenleri tefrîk edip bilirler ki, yukarıki beyitte îzah olundu. İkinci biliş dahi bu beyitte zikr olundu. Ya'ni "Münkir olan yahudiler ve nasrânîler kendi kitaplarındaki vasıflardan dolayı Hâtem-i enbiyâyı yüz delîl ve nişân ile kendi evlâtlarını bildikleri gibi bilirler. Binâenaleyh birinci biliş cihet-i zıddıyyet ve nefiyden; ve ikinci biliş dahi, cihet-i isbâtdan vâki' olur. Nitekim âyet-i kerîmede الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ (Bakara, 2/146) ya'ni "Kendilerine kitâb verilen kimseler, kendi oğullarını tanıdıkları gibi, o Peygamber'i tanırlar" buyurulur.

3650. Fakat reşk ve hasedden dolayı gizlerler, kendilerini, "Bilmem!" üzerine vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3650. Fakat kıskançlık ve hasetten dolayı gizlerler, kendilerini "Bilmem!" üzerine vururlar.

İnkârcılar peygamberleri bu olumlama ve olumsuzlama yönünden tanıdıkları halde, onları kıskandıklarından dolayı, "Bilmem!" hükmünü verirler ve onları bile bile inkâr ederler.

Münkirler peygamberleri bu nefy ve isbât cihetinden tanıdıkları halde, onları kıskandıklarından dolayı, "Bilmem!" hükmünü verirler ve onları bile bile inkâr ederler.

3651. İmdi "Ya'rifu" buyurduğu gibi, diğer mahalde dahi “Lâ ya'rifuhum gayrı" buyurdu. Binaenaleyh bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3651. Şimdi "Bilirler" buyurduğu gibi, diğer yerde de "Onları benden başkası bilmez" buyurdu. Bu sebeple bırak!

Yani Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de yukarıdaki ayette "Onlar bilirler" buyurduğu gibi; hadîs-i kudsîsinde de "Benim evliyâm, kubbelerimin altındadır, onları benden başkası bilmez" buyurdu. Bu sebeple tek bir kişi hakkında olumlu ve olumsuz anlamlardan ibaret olan bilmeyi ve bilmemeyi bir araya getirdi. Ve onların bilinmesi bir yönden ve bilinmemesi de diğer yönden oldu. Belirginlikleri (taayyünleri) yönünden peygamberleri ve evliyayı halk bilir; fakat hakikatleri yönünden onları Hak'tan başkası bilemez. "Fezer", yani "bilmeyi bırak" ifadesi hadîs-i kudsîden olmayıp, kafiye için Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) tarafından anlama uygun olarak eklenmiştir.

Ya'ni Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîmde yukariki ayetde يعرفون "Onlar bilirler" buyurduğu gibi; hadîs-i kudsîsinde dahi اوليائى تحت قبابي لا يعرفهم غيرى ya'ni "Benim evliyâm, kubbelerimin altındadır, onları benden başkası bilmez" buyurdu. Binâenaleyh şahs-ı vâhid hakkında müsbet ve menfi ma'nâlardan ibaret olan bilmeyi ve bilmemeyi cem' etti. Ve onların bilinmesi bir cihetden ve bilinmemesi dahi dîğer cihetden oldu. Taayyünleri cihetinden enbiyâyı ve evliyâyı halk bilirler; fakat hakîkatleri cihetinden onları Hak'dan başkası bilemez. "Fezer", ya'ni "bilmeyi bırak" ibâresi hadîs-i kudsîden olmayıp, kāfiye için cenâb-ı Pîr tarafından ma'nâya mutâbık olarak ilâve buyrulmuştur.

3652. "Muhakkak onlar benim kubbelerimin altında kâminlerdir, onları Hâlık'dan başkası imtihan cihetinden bilmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3652. "Muhakkak onlar benim kubbelerimin altında gizlenmişlerdir, onları Yaratıcı'dan başkası imtihan yoluyla bilmez!"

Yani Yüce Allah kutsî hadisinde buyurur ki: "Muhakkak onlar benim, insanlığın gerektirdiği haller kubbelerimin altında saklıdırlar; onlar tecrübe ve imtihan etmekle bilinmezler, onların iç yüzünü Yaratıcı'dan başkası bilmez." Bu anlamda Hz. Mısrî Niyâzî buyurur:

Belirmez ârifin nâm u nişânı Değil irfân fülân ibnü fülânı Yerin terk edenin yokdur mekânı Hakikat ehlinin olmaz nişânı

İzi yoktur ki izinden biline Dahi tozmaz ki tozundan biline - Sen onu sanma sözünden biline Hakikat ehlinin olmaz nişânı

Ya'ni Hak Teâlâ hadîs-i kudsîsinde buyurur ki: "Muhakkak onlar benim, beşeriyetin îcâbâtı olan ahvâl kubbelerimin altında saklıdırlar; onlar tecrübe ve imtihân etmekle bilinmezler, onların bâtınını Hâlık'dan başkası bilmez." Bu ma'nâda Hz. Mısrî Niyâzî buyurur:

Belirmez ârifin nâm u nişânı Değil irfân fülân ibnü fülânı Yerin terk edenin yokdur mekânı Hakikat ehlinin olmaz nişânı

İzi yoktur ki izinden biline Dahi tozmaz ki tozundan biline - Sen onu sanma sözünden biline Hakikat ehlinin olmaz nişânı

3653. Bu meftûhu dahi nisbet ile tut ki, Nûh'u bilirsin ve bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3653. Bu açılmış sırrı da bağıntı ile tut ki, Nûh'u bilirsin ve bilmezsin.

Bu açılmış sırrı, yani ayet-i kerîmede "Peygamberleri bilirler" ve hadîs-i kudsîde "Evliyayı bilmezler" hükmünü de, yukarıda geçen "Nûh (a.s.)ı bilirsin ve bilmezsin" sözündeki bağıntı ile kabul et; çünkü her iki meselede de bir bağıntı ile bilmek ve bir bağıntı ile bilmemek meydana gelir.

Bu meftûhu, ya'ni âyet-i kerîmede "Enbiyâyı bilirler" ve hadîs-i kudsîde "Evliyâyı bilmezler" hükmünü dahi, yukarıda geçen "Nûh (a.s.)ı bilirsin ve bilmezsin" sözündeki nisbet ile kabûl et; zîrâ her iki mes'elede dahi bir nisbetle bilmek ve bir nisbetle bilmemek vârid olur.

## Dervîşin fenâsı ve bekāsı mes'elesi

3654. Kāil dedi ki: "Cihânda dervîş yoktur ve eğer dervîş olursa, o dervîş değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3654. Diyen kişi dedi ki: "Dünyada derviş yoktur ve eğer derviş olursa, o derviş değildir."

"Fânî-fillâh" (Allah'ta fani olan) ve "bâkî-billâh" (Allah ile baki olan) bir insân-ı kâmil dedi ki: "Dünyada kâmil derviş yoktur, eğer varsa, o derviş değildir, aksine o surette görünen Yüce Allah'tır ve onun zâtı fani değildir, aksine onun sıfatı, Hak'ın sıfatlarında fanidir." Bu sebeple bu açıklama "fenâ-yı sıfat"tır (sıfatların yok olmasıdır). (Bahrü'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretlerinin şerhlerinden) Hint şarihlerinden Velî Muhammed hazretlerinin şerhi de aynı anlamdadır. Bu sözü ârif-i kâmil (kâmil ârif) ve vâsıl (Allah'a ulaşmış kişi), zevken ve vicdanen söylemiştir; çünkü Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi: الفقير لا يملك و لا يملك yani "Fakir, bir şeye sahip değildir ve kimsenin mülkü de değildir." Böyle bir derviş her ne kadar görünüşte varlık sahibi görünse de, hakikatte o mevcut değildir.

"Fânî-fillâh" ve "bâkî-billâh" olan bir insân-ı kâmil dedi ki: "Cihânda dervîş-i kâmil yoktur, eğer varsa, o dervîş değildir, belki o sûretde zâhir olan Hak Teâlâ'dır ve onun zâtı fânî değil, belki onun sıfatı, sıfât-ı Hak'da fânîdir." Binâenaleyh bu beyân "fenâ-yı sıfat"dır. (Bahrü'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazerâtının şerhlerinden) Hind şârihlerinden Velî Muhammed hazretlerinin şerhi dahi aynı meâldedir. Bu sözü ârif-i kâmil ve vâsıl, zevkan ve vicdānen söylemiştir; zîrâ Ankaravî hazretleri'nin buyurduğu gibi : الفقير لا يملك و لا يملك ya'ni "Fakîr, bir şeye mâlik değildir ve kimsenin mülkü de değildir". Böyle bir dervîş her ne kadar zâhirde vücûd sahibi görünür ise de, hakîkatde o mevcûd değildir.

3655. Zâtının bekāsı cihetinden o vardır; Hu'nun vasfında onun vasfı yok olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3655. Kendi zâtının kalıcılığı yönünden o vardır; O'nun vasfında onun vasfı yok olmuştur.

O kâmil dervişin zâtı, hakikati olan ayn-ı sâbitesi (değişmez ezelî özü) ve ayn-ı sâbitesinin gölgesi olan cismanî sûreti ve taayyünü (belirginleşmesi) vardır ve kalıcıdır. O ancak beşerî sıfatlarından soyundu; ve onun vasfı ve sıfatı, Hakk'ın hüviyetinin (kimliğinin) vasfında yok oldu. Örneğin, ateşte kızan bir demirin demirliği kalıcıdır; fakat o demir, kendi demirlik sıfatından soyunup, ateşin sıfatını kazanmıştır. Eğer: "Ben ateşim" derse doğrudur ve: "Demirim" derse, yine doğrudur. Bu sebeple tek bir şeyde bu olumsuzlama ve olumlama meydana gelir; demir hem vardır hem de yoktur.

O dervîş-i kâmilin zâtı, hakîkati olan ayn-ı sâbitesi ve ayn-ı sâbitesinin zılli olan cismânî sûreti ve taayyünü vardır ve bâkîdir. O ancak sıfât-ı beşeriyyesinden soyundu; ve onun vasfı ve sıfatı, hüviyyet-i Hakk'ın vasfında yok oldu. Meselâ ateşte kızan bir demirin demirliği bâkîdir; fakat o demir, kendi demirlik sıfatından soyunup, ateşin sıfatını iktisab etmiştir. Eğer: "Ben ateşim" derse doğrudur ve: "Demirim" derse, yine doğrudur. Binâenaleyh şey'-i vâhidde bu nefy ve isbât vâki' olur; demir hem vardır ve hem yoktur.

3656. Güneşin önünde mum alevinin ucu gibi yok olur, hisabda var olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3656. Güneşin önünde mum alevinin ucu gibi yok olur, hesapta var olur.

Hem var hem de yok olmanın bir örneği de şudur ki, güneşin önünde yanan mumun alevinin ucu, güneşin şiddetli ışığının önünde görünmez olur ve o durumda içinde o alevin ışığı yok demektir; fakat hesapta ve asılda var olur.

Hem var ve hem yok olmanın bir misali dahi budur ki, güneşin önünde yanan mumun alevinin ucu, güneşin şiddetli olan ziyâsının önünde görünmez olur ve o halde içinde o alevin ziyâsı yok demektir; fakat hesâbda ve asılda var olur.

3657. Onun zâtı var olur, nihayet sen, eğer üzerine pamuk koyar isen, o şererdan yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3657. Onun zâtı var olur, nihayet sen, eğer üzerine pamuk koyarsan, o kıvılcımdan yanar.

O alevin parlayan zâtı şekilde ve cismaniyette var olur; onun varlığının alâmeti budur ki, eğer sen alev üzerine bir pamuk koyarsan, o pamuk, o alevden yanar.

O alevin parlayan zâtı sûretde ve cismâniyetde var olur; onun varlığının alâmeti budur ki, eğer sen alev üzerine bir pamuk koyar isen, o pamuk, o alevden yanar.

3658. Yok olur, sana aydınlık vermez; güneş onu fenâ etmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3658. Yok olur, sana aydınlık vermez; güneş onu yok etmiş oldu.

Güneş karşısında o mumun alevi sana aydınlık vermediği için, sıfatları itibarıyla yok olur ve onun sıfatını, güneşin sıfatı yok etmiş bulunur.

Güneş muvâcehesinde o mumun alevi sana aydınlık vermediği cihetle, sıfâtı i'tibariyle yok olur ve onun sıfatını, güneşin sıfatı ifnâ etmiş bulunur.

3659. İki yüz batman bala, bir okka sirke attığın ve onda hall olduğu vakit,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3659. İki yüz batman bala, bir okka sirke attığın ve onda eridiği zaman,

"Ükıyye" ve "vukye", ağırlıkta kıyas birimi olan bir ölçüdür ki, farklı kavimler arasında miktarı değişiktir. Türkiye'de dört yüz dirhem ağırlıktır. Bazı memleketlerde kırk dirhem ağırlıktır. "Batman" da böyle farklıdır. Türkiye'de telaffuzu bilinen "okka"dır.

"Ükıyye" ve "vukye", sikletde vâhid-i kıyâsî olan bir ölçüdür ki, akvâm-ı muhtelife arasında mikdârı muhtelifdir. Türkiye'de dört yüz dirhem ağırlıktır. Ba'zı memleketlerde kırk dirhem ağırlıktır. "Batman" da böyle muhtelifdir. Türkiye'de telaffuzu ma'lûm olan "okka"dır.

3660. Tattığında sirkenin ta'mı yok olur, tarttığın vakit okka ziyâdedir. [3675]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3660. Tattığında sirkenin tadı yok olur, tarttığın zaman okka fazladır.

Sirke ile balı, belirtilen miktarlarda birbirine karıştırdığın zaman, o karışımda artık sirkenin tadı ve lezzeti kalmaz; fakat tarttığın zaman, balın ağırlığı bir okka fazla olmuş olur. Bunlardan anlaşılır ki, sirkenin zâtı (özü) vardır ve fakat sıfatı (niteliği) yoktur; bu sebeple sirke hem vardır hem de yoktur. Fenâ (yok olma) ve bekā (varlıkta kalma) hâli de bir yönden buna benzer.

Sirke ile balı, zikr olunan mikdarlarda birbirine karıştırdığın vakit, o mahlûtda artık sirkenin ta'mı ve lezzeti kalmaz; fakat tarttığın vakit, balın sikleti bir okka ziyâde olmuş olur. Bunlardan anlaşılır ki, sirkenin zâtı vardır ve fakat sıfatı yoktur; binâenaleyh sirke hem vardır ve hem de yoktur. Hâl-i fenâ ve bekā da bir-vech ile buna benzer.

3661. Bir arslanın önünde bir âhû bî-hûş oldu, onun varlığı, onun varlığına nikāb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3661. Bir aslanın önünde bir ceylan bayıldı, aslanın varlığı, ceylanın varlığına örtü oldu.

Bu da başka bir örnektir. Örneğin bir aslanın karşısında bir ceylan, aşırı korkusundan bayıldı ve kendinden geçti; aslanın varlığı, ceylanın varlığına örtü ve perde oldu. Bunun gibi, fenâ (yok olma) ve bekâ (var olma) hâlinde Hakk'ın varlığı, kulun varlığını örttü ve onun varlığının örtüsü ve perdesi oldu.

Bu da dîğer bir misâldir. Meselâ bir arslanın karşısında bir âhû, kemâl-i havfından bî-hûş oldu ve kendinden geçti; arslanın varlığı, âhûnun varlığına nikāb ve perde oldu. Bunun gibi fenâ ve bekāda Hakk'ın varlığı, abdin varlığını örttü ve onun varlığının nikābı ve perdesi oldu.

3662. Rabb'in kârı üzerine, nâkısların bu kıyası, terk-i edebden değil, aşkın kaynayışıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3662. Rabbin kârı üzerine, noksanların bu kıyası, edepsizlikten değil, aşkın kaynayışıdır.

"Noksan"dan kasıt, kulluk hâlidir; çünkü varlık ve kemâlât, hakikatte hep Hakk'a aittir. Yüce Allah, sıfatlar ve isimler itibarıyla kendi varlığı ile, kendisinin bütün mertebelerinde görünür. Kulun hakikati ancak Hakk'ın ilminde sabit olan bir surettir. Bu sebeple o, ilmî ve mecazî varlıkta ve kemâlde Hakk'a muhtaçtır. Kulluğu itibarıyla insân-ı kâmil dahi Hakk'a göre noksandır. insân-ı kâmilin kemâli, isimlerin bütünlüğüne mazhar olması itibarıyladır ve kulluğu bâkidir. Böyle olunca insân-ı kâmil hem noksan hem de kâmildir; ve tek bir şahısta bu suretle yine nefy (olumsuzlama) ve isbat (olumlama) meydana gelmiş olur.

Bu giriş bilindiğinde, şerefli beytin anlamındaki zevk açıklığa kavuşur. Cenâb-ı Pîr (r.a.) efendimiz bu şerefli beyitte noksan tabirini, kulluklarına atfederek buyururlar ki: "Mutlak Rabliğin tecellileri hakkında birtakım misaller getirdik ve kıyas yaptık. Hakk'ın kemâlâtına göre, bizim gibi noksan olan kulların bu kıyası, edepsizlikten değildir; aksine bu kıyaslar hakiki maşukun aşkının kaynayışıdır."

"Nâkıs"dan murâd, hâl-i abdiyyettir, zîrâ vücûd ve kemâlât, hakîkatde hep Hakk'ındır. Hak Teâlâ hazretleri bi-hasebi's-sıfât ve'l-esmâ kendi varlığı ile, kendisinin bilcümle merâtibinde zâhirdir. Abdin hakîkati ancak Hakk'ın ilminde sâbit olan bir sûretdir. Binâenaleyh o vücûd-ı ilmîde ve mecâzîde ve kemâlde Hakk'a muhtaçdır. Abdiyeti i'tibâriyle insân-ı kâmil dahi Hakk'a nazaran nâkısdır. İnsân-ı kâmilin kemâli, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i'tibâriyledir ve abdiyyeti bâkîdir. Böyle olunca insân-ı kâmil hem nâkıs ve hem kâmildir; ve şahs-ı vâhidde bu sûretle yine nefy ve isbât vâki' olmuş olur.

Bu mukaddime ma'lûm olunca, beyt-i şerîfin ma'nâsındaki zevk tavazzuh eder. Cenâb-ı Pîr (r.a.) efendimiz bu beyt-i şerîfde nâkıs ta'bîrini, abdiyetlerine izâfe edip buyururlar ki: "Rubûbiyyet-i mutlakanın tecelliyâtı hakkında birtakım misâller getirdik ve kıyâs yaptık. Hakk'ın kemâlâtına nazaran, bizim gibi nâkıs olan kulların bu kıyası, terk-i edebden değildir; belki bu kıyaslar ma'şûk-ı hakîkînin aşkının kaynayışıdır."

3663. Âşıkın nabzı bî-edeb olarak atar; kendisini şahın kefesine koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. Âşıkın nabzı edepsizce atar; kendisini şahın kefesine koyar.

"Edeb", sözlükte kural demektir. "Keffe", avuç anlamına gelen "keff" kelimesinden türemiş olup, terazinin gözlerine denir. "Kâf" harfinin ötresiyle "küffe" etek anlamına gelir. Şerefli beyitte her iki anlam da uygun olur. "Âşıkın nabzında kural ve düzen arama, o kuralsız olarak atar. Kendisini aşkının kemâlinden dolayı şahın kefesine koyar, yani kendisini gerçek şah olan Hak ile karşılaştırmaya kalkar."

"Edeb", lügatte kāide demektir. "Keffe", avuç ma'nâsına olan "keff"den müştakk olup, terâzinin taslarına derler. "Kâf"ın zammiyle "küffe" etek ma'nâsına derler. Beyt-i şerîfde her iki ma'nâ dahi muvâfık olur. "Âşıkın nabzında kāide ve intizâm arama, o kāidesiz olarak atar. Kendisini kemâl-i aşkından dolayı şâhın kefesine koyar, ya'ni kendisini şâh-ı hakîkî olan Hak ile mukāyeseye kalkar."

3664. Cihânda ondan edebsiz kimse yoktur, gizlide ondan daha edebli kimse yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. Dünyada ondan daha edepsiz kimse yoktur, gizlide ondan daha edepli kimse yoktur.

Dünyada akıl sahipleri ve zahir uleması (dinin dış görünüşüyle ilgilenen bilginler) katında o Hakk âşığından daha edepsiz kimse yoktur; fakat bâtında ve Allah katında ondan daha edepli kimse yoktur; bu sebeple Hakk âşığı bir yönden edepli, bir yönden edepsizdir. Tek bir kişide olumsuzlama ve olumlama bu meselede de sabittir.

Cihânda erbâb-ı ukul ve ulemâ-yı zâhire indinde o âşık-ı Hak'dan daha edebsiz kimse yoktur; fakat bâtında ve ind-i Hak'da ondan daha edebli kimse yoktur; binâenaleyh âşık-ı Hak bir cihetden edebli, bir cihetden edebsizdir. Şahs-ı vâhidde nefy ve isbât bu mes'elede dahi sâbittir.

3665. Ey müntehab, edebli ile, edebsizin bu iki ziddını dahi nisbete uygun bil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. Ey seçilmiş kişi, edepli ile edepsizin bu iki zıddını da nispetine uygun bil.

Ey akıl ve zekâsından dolayı hitap için seçilmiş olan Hakk Yolcum, işte yukarıda açıkladığım, birbirine zıt iki anlamdan ibaret olan edepli ile edepsizi de nispetine uygun ve elverişli bil; çünkü âşık, zahir ehline göre edepsizdir, bâtın ehline göre ise edeplidir.

Ey akıl ve zekâvetinden dolayı hitâb için müntehab olan sâlikim, işte yukarıda beyân ettiğim birbirine zıd iki ma'nâdan ibaret olan edebli ile, edebsizi dahi nisbete uygun ve muvâfik bil; zîrâ âşık, ehl-i zâhire nisbeten edebsizdir, ehl-i bâtına nisbeten edeblidir.

3666. Zâhire baktığın vakit, bî-edeb olur; zîrâ ki onun aşkının da'vâsı beraberlik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. Görünen kısma baktığın zaman, edepsiz olur; çünkü onun aşkının iddiası beraberlik olur.

Eğer sen insân-ı kâmilin görünen kulluğuna bakarsan, onun Hakk'a âşıklık iddiası, varlıkta ve mevcudiyette Hak ile beraberlik olur; çünkü "Ben Hakk'a âşığım!" diyen kimse, hem Hakk'ın varlığını hem de kendi varlığını ispat etmiş olur ve Hak huzurunda varlıkta beraberlik iddiası edepsizlik olur.

Eğer sen insân-ı kâmilin zâhirî olan abdiyetine nazar edersen, onun Hakk'a âşıklık da'vâsı, vücûdda ve varlıkda Hak ile beraberlik olur; zîrâ "Ben Hakk'a âşığım!" diyen kimse, hem Hakk'ın varlığını ve hem de kendi varlığını isbât etmiş olur ve Hak huzûrunda varlıkda beraberlik da'vâsı bî-edeblik olur.

3667. Bâtına baktığın vakit da'vâ nerededir? O ve da'vâ, o sultanın önünde fenâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. İç yüze baktığın zaman iddia nerededir? O ve iddia, o sultanın önünde yok olmuştur.

Ve eğer onun iç yüzüne ve bâtınına bakarsan, onun bâtınının Hak olduğunu görürsün; hâl böyleyken iddia nerede kalır? O âşıkın gerek kendisi ve gerek iddiası, o hakiki sultan olan Yüce Allah hazretlerinin huzurunda fani olmuştur.

Ve eğer onun iç yüzüne ve bâtınına bakarsan, onun bâtınının Hak olduğunu görürsün; şu halde da'vâ nerede kalır? O âşıkın gerek kendisi ve gerek da'vâsı, o sultân-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin huzûrunda fânî olmuştur.

3668. "Mâte Zeydün= Zeyd öldü" de Zeyd gerçi fâil olur, fakat fâil değildir, zîrâ o âtıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. "Zeyd öldü" cümlesinde Zeyd gerçi fail olur, fakat fail değildir, çünkü o iş yapamaz hâldedir.

"Mâte Zeydün" yani "Zeyd öldü" cümlesinde, görünen kısmına bakarsan, Zeyd ölümün failidir; ve ölüm fiili Zeyd'in varlığında belirgindir ve fakat iç yüzüne bakarsan, Zeyd fail değildir; çünkü o bu fiilden iş yapamaz hâldedir ve ölüdür. "Allah nefisleri vefat ettirir" (Zümer, 39/42) ayet-i kerimesi gereğince, hakikatte ölümün faili Hak'tır. Bu sebeple Zeyd hem faildir, hem değildir. İşte aşığın hâli de bu örneğe uygundur; onun hakkında görünen itibarıyla başka, iç yüzü itibarıyla başka hüküm verilir.

"Mâte Zeydün" ya'ni "Zeyd öldü" cümlesinde, zâhire bakarsan, Zeyd ölümün failidir; ve ölüm fiili Zeyd'in vücûdunda zâhirdir ve fakat bâtınına nazar edersen, Zeyd fâil değildir; çünkü o bu fiilden âtıldır ve ölüdür. الله يتوفى الانفس (Zümer, 39/42) ya'ni "Nefisleri Allah müteveffâ kılar" âyet-i kerîmesi mûcibince, hakîkatde ölümün fâili Hak'dır. Binâenaleyh Zeyd hem fâildir, hem değildir. İşte âşıkın hâli de bu misâle mutâbıkdır; onun hakkında zâhiren başka, bâtınen başka hüküm verilir.

3669. O nahve mensub olan lafız cihetinden fâildir; ve yoksa o mef'ûl ve ölüm onu öldürücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3669. O nahve mensup olan lafız yönünden fâildir; yoksa o mef'ûldür ve ölüm onu öldürücüdür.

Zeyd nahiv kuralınca lafız yönünden fâildir, yoksa o Zeyd'i ölüm öldürdüğü yönüyle mef'ûldür; bu sebeple Zeyd'in fâilliği bir yönden ispat edilir, bir yönden reddedilir.

Zeyd nahiv kāidesince lafız cihetinden fâildir, yoksa o Zeyd'i ölüm öldürdüğü cihetle mef'ûldür; binâenaleyh Zeyd'in failiyyeti bir cihetden isbât, bir cihetden nefy olunur.

3670. Faillik nedir? Zîrâ o öyle makhûr oldu ki, bütün faillikler ondan uzak [3685] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3670. Faillik nedir? Çünkü o öyle mağlup oldu ki, bütün faillikler ondan uzak oldu.

Zeyd'in failliği ne demektir? Çünkü Zeyd ölüm sebebiyle öyle mağlup oldu ki, onda fiil adına hiçbir şey kalmadı; bu sebeple bütün faillikler Zeyd'den uzak oldu.

Zeyd'in failliği ne demektir? Zîrâ Zeyd ölüm sebebiyle öyle makhûr oldu ki, onda fiil nâmına hiçbir şey kalmadı; binâenaleyh bütün fâillikler Zeyd'den uzak oldu.

## Sadr-ı Cihân'ın vekîlinin kıssasıdır ki, müttehem oldu ve can korkusundan Buhârâ'dan kaçtı, tekrâr aşk onun yakasını tuttu; zîrâ cânân için cân emri âşıklara kolay olur

3671. Buhâra'da Sadr-ı Cihan'ın bendesi müttehem oldu, onun sadrından nihân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3671. Buhara'da Sadr-ı Cihan'ın kulu suçlandı, onun huzurundan gizlendi.

3672. On sene müddet gâh Horasan'da, gâh dağlıklarda, gâh çöllerde sersem olarak dolaşdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3672. On yıl süreyle bazen Horasan'da, bazen dağlık yerlerde, bazen de çöllerde şaşkın bir hâlde dolaştı.

3673. On seneden sonra, o iştiyakdan dolayı, firak günlerinden takatsız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3673. On seneden sonra, o iştiyakdan dolayı, ayrılık günlerinden takatsız oldu.

O vezir, böyle on sene sersem sersem dolaştıktan sonra, padişaha olan aşk ve iştiyakından dolayı ayrılık günlerinden sabırsız ve takatsız oldu.

O vezîr böyle on sene sersem sersem dolaştıktan sonra, pâdişâha olan aşk ve iştiyakından dolayı ayrılık günlerinden sabırsız ve tâkatsız oldu.

3674. Dedi: "Bundan sonra firkate takatım kalmadı; sabır ne vakit firak-ı aşkı teskîn etmeyi bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3674. Dedi: "Bundan sonra ayrılığa gücüm kalmadı; sabır ne zaman aşk ayrılığını dindirmeyi bilir?"

"Halâat" kelimesi, Müntehabü'l-Lügât, Letâifü'l-Lügat ve Gıyâsü'l-Lügāt adlı sözlüklerde ana ve baba emrinden dışarı çıkmak, perişan ve düzensiz olmak, fısk ve fücur (günahkârlık) anlamlarına gelir. Şemsü'l-Lügāt'ta ise bu anlamların dışında, evladını terk etmiş olmak, kadının ertelenmiş mehirini boşanmaya karşılık satması, aşk ayrılığından korkmak ve tartmak, bir de hil'at (kaftan) vermek anlamları da zikredilmiştir. Ve "hila-at" kelimesi "ha" harfinin kesresiyle (i sesiyle okunmasıyla), hastalıktan dolayı gam çekmek anlamına da gelir. Burada, aşk ayrılığından korkmak anlamı uygundur.

Yani vezir kendi kendine dedi ki: "On sene sevgilimin ayrılığına dayandım, artık bundan sonra ayrılığa dayanmaya gücüm kalmadı; sabretmek, aşk ayrılığını hiçbir zaman dindiremez."

"Halâat", Müntehabü'l-Lügât ve Letâifü'l-Lügat ve Gıyâsü'l-Lügāt'da ana ve baba emrinden dışarıya çıkmak ve bî-sâmân ve perîşân olmak ve fisk u fücûr ma'nâlarınadır. Ve Şemsü'l-Lügāťde bu ma'nâlardan başka, evlâdını terk etmiş olmak, kadının mehr-i müeccelini talaka satmak ve firâk-ı aşktan korkmak ve tartmak ve hil'at vermek ma'nâları dahi mezkûrdur. Ve ["hila-at"] "ha"nın kesriyle, marazdan dolayı gam yemek ma'nâsına da gelir. Burada, firâk-ı aşktan korkmak ma'nâsı münasibdir.

Ya'ni vezîr kendi kendine dedi ki: "On sene ma'şûkumun firkatine tahammül ettim, artık bundan sonra firkate tahammül etmeğe tâkatım kalmadı; sabr etmek, firâk-ı aşkı hiçbir vakit teskîn edemez."

3675. "Bu topraklar firâkdan çorak olur, su sarı ve kokmuş ve bulanık olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3675. "Bu topraklar ayrılıktan çorak olur, su sarı ve kokmuş ve bulanık olur."

Yani "Toprakları kendi yerinden ayırıp başka bir tarafa nakletsen, o yerindeki bitirme kuvvetini kaybeder ve su, kendi kaynağından ayrılıp bir kaba konarak saklansa, sararır ve kurtlanıp kokar ve bulanık olur."

Ya'ni "Toprakları kendi yerinden ayırıp, başka bir tarafa nakl etsen, o yerindeki kuvve-i inbâtiyyeyi gâib eder ve su, kendi menbaından ayrılıp bir kaba vaz' edilerek hıfz edilse, sararır ve kurtlanıp kokar ve bulanık olur."

3676. "Can artırıcı rüzgâr müteaffin vebâ olur; bir ateş, heba bir kül olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3676. Can artırıcı rüzgâr, kokuşmuş veba olur; bir ateş, heba bir kül olur.

Canı kurtlandırıcı olan hava, kokuşmuş bir yerde hapsolur ve aslî hâlinden ayrılırsa genel hastalığa sebep olur. "Veba", bulaşıcı ve genel hastalık anlamındadır. "Heba", havada uçuşan toz zerreleri demektir. Bir ateş, ateşlik hâlinden ayrıldığı zaman, tozunun zerreleri havada uçar ve kül olur.

"Canı kurtlandırıcı olan hava bir müteaffin mahalde mahbûs olur ve aslın- dan ayrılırsa umûmî hastalığa sebeb olur." "Veba", sârî ve umûmî hastalık ma'nâsınadır. "Heba", havada uçuşan toz zerreleri demektir. "Bir ateş, ateş- lik hâlinden ayrıldığı vakit, tozunun zerreleri havada uçar ve kül olur."

3677. "Cennet gibi bağ, maraz evi olur; onun sarı ve dökülen yaprağı fesâd içindedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3677. "Cennet gibi bağ, hastalık evi olur; onun sarı ve dökülen yaprağı fesat içindedir."

"Haraz", helak olmak, bedenin bozulması, mezhebin bozulması, aklın bozulması ve aşk gamından kaynaklanan hastalık ve ölüme sebep olan hastalık anlamındadır. Yani "Cennet gibi olan bağ, baharın ayrılığından hastalık ve fesat evi olur; onun sarı ve dökülmüş yaprakları bu ayrılıktan dolayı fesat içindedir."

"Haraz", helâk olmak, fesâd-ı beden ve fesâd-ı mezheb ve fesâd-ı akl ve aşk gamından olan hastalık ve ölüme sebeb olan hastalık ma'nâsınadır. Ya'ni "Cennet gibi olan bağ, baharın firâkından maraz ve fesâd evi olur; onun san ve dökülmüş yaprakları bu firâkdan fesâd içindedir."

3678. "Derrâk olan akıl, dostların firâkından yayı kırılmış ok atıcı gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3678. "İdrak edici akıl, dostların ayrılığından yayı kırılmış ok atıcı gibidir."

Çok fazla idrak edici olan akıl, kendi mertebesindeki dostların ayrılığından dolayı hislerini ve idraklerini anlatabilecek bir kimse bulamadığı için, onun hâli, yayı kırılmış olan ok atıcıya benzer. Yani yayı kırık ok atıcı, okunu atamadığı gibi, idrak edici akıl da idrak ettiklerini söyleyemez.

"Pek ziyâde idrâk edici olan akıl, kendi mertebesindeki dostların firâkın- dan hissiyâtını ve idrâkâtını anlatabilecek bir kimse bulamadığı cihetle, onun hâli, yayı kırılmış olan ok atıcıya benzer." Ya'ni yayı kırık ok atıcı, okunu atamadığı gibi, akl-ı derrâk dahi müdrekâtını söyleyemez.

3679. Cehennem firkatden öyle sûzân olmuştur; ihtiyar firkatden öyle lerzân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3679. Cehennem ayrılıktan öyle yakıcı olmuştur; yaşlılık ayrılıktan öyle titrek olmuştur.

Cehennemin yakıcı olması, Hakk'ın cemâlinin (güzelliğinin) ayrılığındandır, çünkü cehennem Hakk'ın cemâlinin perdesidir ve Celâl'in (Allah'ın azametinin) mazharıdır (tecelli yeridir). Ve Hakk'ın Celâl'i, Hakk'ın Cemâl'inin perdesidir; ve yaşlı bir adamın titrek olması, gençliğin ayrılığındandır.

Cehennemin yanıcı olması, cemâl-i Hakk'ın firkatindendir, zîrâ cehennem cemâl-i Hakk'ın hicabıdır ve mazhar-ı Celâl'dir. Ve Celâl-i Hak, Cemâl-i Hakk'ın perdesidir; ve ihtiyar bir adamın titrek olması, gençliğin firkatindendir.

3680. Eğer şerar gibi olan firakdan kıyamete kadar bahs edersem, yüz binden [3695] bir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3680. Eğer kıvılcımlar gibi olan ayrılıktan kıyamete kadar bahsedersem, yüz binden biri olur.

"Şerâr", ateş kıvılcımı anlamına gelen "şerâre" kelimesinin çoğuludur. Yani "Ateş kıvılcımları gibi olan ayrılıktan, ne gibi haller meydana geldiğini kıyamete kadar ayrıntılı olarak açıklarsam, o hallerin yüz binde birini söylemiş olurum."

"Şerâr", ateş kıvılcımı ma'nâsına olan “şerâre"nin cem'idir. Ya'ni "Ateş kıvılcımları gibi olan firâkdan, ne gibi ahvâl hâsıl olduğunu kıyâmete kadar tafsîlen beyân edersem, o ahvâlin yüz binde birini söylemiş olurum."

3681. Böyle olunca, onun yakıcı şerhinden az nefes vur. Ya Rab selâmet ver, ya Rab selâmet ver! de, yeter!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3681. Böyle olunca, onun yakıcı açıklamasından az nefes vur. Ya Rab selâmet ver, ya Rab selâmet ver! de, yeter!

Bu hitap, Pîr efendimiz tarafından, yine kendisinedir. Buyururlar ki: "Mademki ayrılığın halleri pek çoktur ve uzundur, bu sebeple o hallerin yürek yakıcı olan açıklamasından ve ayrıntısından az söyle ve "Ya Rab selâmet ver!" diye tekrar tekrar Hakk'a yalvar, bu yeterlidir."

Bu hitâb, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, yine zât-ı şerîflerinedir. Buyururlar ki: "Mâdemki firâkın ahvâli pek çoktur ve uzundur, binâenaleyh o ahvâlin yürek yakıcı olan şerhinden ve tafsîlinden az söyle ve "Yâ Rab selâmet ver!" diye mükerreren Hakk'a yalvar, bu kâfidir."

3682. Her ne şey ki, cihanda ondan şad oldun, o zaman onun firakından düşün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3682. Her ne şey ki, dünyada ondan sevindin, o zaman onun ayrılığından düşün!

Yani "Bu fani dünyada seni sevindiren her ne şeye sahip olursan, ona sahip olduğun zaman, muhakkak bir gün ondan ayrılacağını da düşün."

Ya'ni “Bu fânî cihânda seni sevindiren her ne şeye mâlik olursan, ona mâlik olduğun vakit, muhakkak bir gün ondan ayrılacağını da düşün."

3683. Şâd olduğun şeyden çok kimse şad oldu, nihayet ondan sıçradı ve rüzgâr gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3683. Sevindiğin şeyden çok kimse sevindi, nihayet ondan sıçradı ve rüzgâr gibi oldu.

Senin sevindiğin şeyden, senden önce çok kimse de sevinmişti; o sevindiren şey her ne ise, onların elinden sıçradı ve rüzgâr gibi çıkıp gitti.

Senin sevindiğin şeyden, senden evvel çok kimse de sevinmiş idi; o sevindiren şey her ne ise, onların elinden sıçradı ve rüzgâr gibi çıkıp gitti.

3684. Senden dahi sıçrar, sen onun üzerine gönül koyma. Ondan evvel ki, senden sıçrar, sen sıçra!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3684. Senden de sıçrar, sen onun üzerine gönül koyma. Ondan önce ki, senden sıçrar, sen sıçra!

Bugün seni sevindiren şey, senden öncekileri sevindirip, onlardan sıçrayıp yok olduğu gibi, senden de sıçrayıp gider; bu sebeple onun üzerine gönül koyma. O şey senden sıçrayıp yok olmadan önce, sen ondan sıçra ve ona olan ilgini terk et!

Bugün seni sevindiren şey, senden evvelkileri sevindirip, onlardan sıçrayıp zâil olduğu gibi, senden dahi sıçrayıp gider; binâenaleyh onun üzerine gönül koyma. O şey senden sıçrayıp zâil olmazdan evvel, sen ondan sıçra ve ona olan alâkanı terk et!

## Rûhu'l-Kudüs'ün sûret-i âdemî ile Meryem'e zâhir olması ve çıplaklığı ve gusül etmesi ve Meryem'in Hak Teâlâ'ya sığınması

3685. Mülkün fevtinden evvel Meryem gibi nakşa de ki: "El-avzü bi'r-Rahmâni minke!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3685. Mülkün yok olmasından önce Meryem gibi nakşa de ki: "Senden Rahman'a sığınırım!"

Yani, "Bu mülk âleminin doğal ölümle yok olmasından önce, Hz. Meryem gibi, önünde görünen âlem nakışlarına ve güzel suretlere 'Sığınmak, senden Rahman'adır' de!" Yani Ruhu'l-Kudüs olan Cebrail (a.s.) ırmakta gusül etmek üzere çıplak bir hâlde bulunan Hz. Meryem'e, gayet güzel bir delikanlı suretinde temessül edip (şekillenip) göründüğü vakit, Hz. Meryem, onu unsurlardan oluşmuş bir bedene sahip bir delikanlı olup, kendisine yakınlaşma kastıyla geldiğini tahayyül etti. Zira gizli bir yerde çıplak olan bir genç kadının, o hâlini gören delikanlının çekinmeden o kadına yönelmesine, tabiat âleminde başka bir anlam vermek mümkün değildir; bu vaziyet şüphe uyandıran bir durumdur. Hz. Meryem ise, nefse ait hazlarından fani olmuş (nefsanî hazlardan arınmış) iffetli bir veliyye olduğu için, bir genç kadın için son derecede iştah açıcı olan o güzel delikanlı suretine asla kapılmadı. Ve "Ben senden Rahman'a sığınırım, eğer takva sahibi isen" (Meryem, 19/18) dedi.

Bu kıssanın ayrıntısı, Meryem suresinin başında tefsir kitaplarında yer almaktadır. Şimdi, ey Hakk yolcusu, sen de Hz. Meryem gibi bu âlemin güzel görünen nakışlarına ve suretlerine gönül verme ve böyle latif (hoş) bir suret senin karşına çıktığı vakit üzerine atılmayıp: "Ben senden Rahman'a sığındım!" de ve Hakk yolunda bir kadından aşağı kalma!

Ya'ni, "Nazarından bu âlem-i mülkün mevt-i tabîî ile fevtinden evvel, Hz. Meryem gibi, önünde görünen nukūş-ı âleme ve suver-i bedîaya "Sığınmak, senden Rahmân'adır" de!" Ya'ni Rûhu'l-Kudüs olan Cebrâîl (a.s.) ırmakta gusl etmek üzere çıplak bir halde bulunan Hz. Meryem'e, gâyet güzel bir delikanlı sûretinde temessül edip zâhir olduğu vakit, cenâb-ı Meryem, onu cesed-i unsurî sâhibi bir delikanlı olup, kendisine mukārenet kasdıyla geldiğini tahayyül etti. Zîrâ bir mahall-i mahfide çıplak olan bir genç kadının, o hâlini gören delikanlının bî-muhâbâ o kadına teveccühüne, âlem-i tabîatde başka ma'nâ vermek mümkin değildir; bu vaz'iyet mahall-i şâibedir. Cenâb-ı Meryem ise, huzûzât-ı nefsâniyyesinden fânî olmuş bir veliyye-i afife olduğu cihetle, bir genç kadın için son derecede câlib-i iştihâ olan o güzel delikanlı sûretine aslâ meclûb olmadı. Ve إني أعوذ بالرَّحْمَن منكَ انْ كُنْتَ تَقيًا (Meryem, 19/18) ya'ni "Sen muttakî olsan bile, ben senden Rahman'a sığınırım" dedi.

Bu kıssanın tafsili, sûre-i Meryem'in ibtidâsında tefsîr kitablarında mündericdir. İmdi, ey tarîk-ı Hak sâliki, sen dahi Hz. Meryem gibi bu âlemin güzel görünen nakışlarına ve sûretlerine gönül verme ve böyle bir sûret-i latîfe senin karşına çıktığı vakit üzerine atılmayıp: "Ben senden Rahmân'a sığındım!" de ve tarîk-i Hak'da bir kadından aşağı kalma!

3686. Meryem tenhada çok can-fezâ, gâyet can-feza, gâyet dil-rüba bir sûret gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3686. Meryem tenhada çok cana can katan, son derece cana can katan, son derece gönül çelen bir şekil gördü.

3687. O Ruhu'l-Emîn ay ve güneş gibi onun önünde rûy-i zemînden bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3687. O Ruhu'l-Emîn (Cebrail a.s.) ay ve güneş gibi onun önünde yeryüzünden belirdi.

Yani Hz. Cibrîl-i Emîn (a.s.), ay ve güneş ufuktan doğar gibi Hz. Meryem'in önünde ortaya çıktı. فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا (Meryem, 19/17) yani "Biz ona ruhumuzu gönderdik, o da ona düzgün bir insan şeklinde göründü" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ya'ni Hz. Cibrîl-i Emîn, ay ve güneş ufuktan tulû' eder gibi Hz. Meryem'in önünde zahir oldu. فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا (Meryem, 19/17) ya'ni "Biz ona rûhumuzu gönderdik, ona beşer-i sevî, ya'ni, boyu bosu güzel bir beşer sûretinde temessül ve tecessüd etti" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

3688. Nikābsız bir güzel zeminden bitti; nitekim güneş şarktan zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3688. Örtüsüz bir güzel yerden bitti; nasıl ki güneş doğudan ortaya çıkar.

Apaçık bir güzel delikanlı, güneşin doğudan doğması gibi, yerden belirdi.

Apâşikâr bir güzel delikanlı, güneşin şarktan tulû'u gibi, zemînden peydâ oldu.

3689. Meryem'in a'zâsı üzerine titreme düştü, zîrâ o çıplak idi ve fesaddan korktu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3689. Meryem'in uzuvları üzerine titreme düştü, çünkü o çıplaktı ve fesattan korktu.

Çünkü iffetli bir veli olan Hz. Meryem, şer'î nikâh olmaksızın meydana gelecek birleşmenin aklen ve şer'an caiz olmayan bir şey olduğunu bilirdi. Böyle bir fesadın gerçekleşmesinden korktuğu için, onun uzuvlarına titreme geldi.

Zîrâ bir veliyye-i afife olan Hz. Meryem, nikâh-ı şerî' olmaksızın vâki' olacak mukārenetin aklen ve şer'an câiz olmayan bir şey olduğunu bilirdi. Böyle bir fesâdın vukū'undan korktuğu için, onun a'zâsına titremek ârız oldu.

3690. Bir sûret ki, eğer Yûsuf aşikâre göreydi, hayretden kadınlar gibi elini [3705] keserdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3690. Öyle bir suret ki, eğer Yusuf açıkça görseydi, hayretten kadınlar gibi elini keserdi.

Hz. Cibrîl'in son derece güzellikte ortaya çıktığını açıklamaktadır. Yani "Hz. Cibrîl öyle güzel bir surette ortaya çıktı ki, eğer güzelliği kemalde olan Yusuf (a.s.) bile o sureti böyle açıkça görmüş olsaydı, son derece hayrete düşerdi ve Mısır'da Hz. Yusuf'un güzelliğini görüp, hayrete düşerek ellerini kesen kadınlar gibi, o da elini keserdi." Nitekim Yusuf (a.s.)ın kıssası, Yusuf suresinde açıklanmıştır.

Hz. Cibrîl'in son derece güzellikte zahir olduğunu beyandır. Ya'ni "Hz. Cibrîl öyle bir güzel sûretde zâhir oldu ki, eğer cemâli kemâlde olan Yûsuf (a.s.) bile o sûreti böyle âşikâre olarak görmüş olsa idi, son derece hayrete düşerdi ve Mısır'da Hz. Yûsuf'un cemâlini görüp, hayrete düşerek ellerini kesen kadınlar gibi, o da elini keser idi." Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kıssası, sûre-i Yûsuf'da beyân buyrulmuştur.

3691. Gönülden baş çıkaran bir hayal gibi, onun önünde gül gibi çamurdan bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3691. Gönülden baş çıkaran bir hayal gibi, onun önünde gül gibi çamurdan bitti.

Hiç beklemediği halde, gönülde ansızın ortaya çıkan bir hayal gibi, Hz. Cibril'in (Cebrail) temsil edilmiş olan o güzel insan şekli, Hz. Meryem (r.a.)'nın çıplak olan vücûdu önünde bir gül gibi çamurdan çıkıverdi.

Hiç beklemediği halde, gönülde apansızın zuhûr eden bir hayal gibi Hz. Cibril'in mütemessil olan o güzel sûret-i beşeriyyesi, Hz. Meryem (radiyallâhu anhâ)nın çıplak olan vücûdu önünde bir gül gibi çamurdan çıkıverdi.

3692. Meryem bî-hod oldu ve bî-hodluk içinde, "Halık'ın penahına sıçrayım!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3692. Meryem kendinden geçti ve kendinden geçmişlik içinde, "Yaratıcının himayesine sıçrayayım!" dedi.

Hz. Meryem, aşırı üzüntüsünden kendinden geçti ve bu kendinden geçmişlik içinde "Hakk'ın himayesine kaçayım!" dedi. "Penâh", himaye ve duvar gölgesi anlamındadır.

Hz. Meryem, kemâl-i teessüründen kendinden geçti ve bu bî-hodluk içinde "Hakk'ın himâyesine kaçayım!" dedi. "Penâh", himâye ve duvar gölgesi ma'nâsınadır.

3693. Zîrâ ki o ceybi pâk, hezîmetde esbabını gayb tarafına götürmeyi âdet etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3693. Çünkü o temiz cep, yenilgide eşyalarını gayb tarafına götürmeyi âdet edinmişti.

"Temiz cep", tam iffetten ve temizlikten kinayedir. "Eşya"dan kasıt, varlığa ait kuvvetlerdir. "Yenilgi"den kasıt, nefsanî istekler altında kıvranmaktır. Yani "Hz. Meryem, tam iffetinden dolayı nefsanî istekler altında kıvrandığı zaman, görünen ve görünmeyen kuvvetlerini toplayarak 'Allah'a kaçın!' (Zâriyât, 51/50) ayet-i kerimesinde tavsiye edildiği üzere gayba, yani Hakk'a sığınmayı âdet edinmişti. Âdeti olduğu üzere bu delikanlıyı gördüğü vakit de bütün kuvvetleriyle Hakk'a sığındı. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî), Fusûsu'l-Hikem'de Îsevî Faslı'nda bu hususu beyan ederler.

"Pâk-ceyb", kemâl-i iffetden ve tahâretden kinâyedir. "Raht"dan murâd, kuvâ-yı vücûdiyyedir. "Hezîmet"den murâd, takāzâ-yı nefsânî altında kıvranmaktır. Ya'ni "Hz. Meryem, kemâl-i iffetinden dolayı takāzâ-yı nefsânî altında kıvrandığı vakit, kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini toplayarak ففروا الى الله (Zâriyât, 51/50) ["Allah'a kaçın!"] âyet-i kerîmesinde tavsiye buyurulduğu üzere gaybe, ya'ni Hakk'a ilticâ etmeyi âdet etmiş idi. Adeti vech ile bu delikanlıyı gördüğü vakit dahi cemî'-i kuvâsıyla Hakk'a ilticâ etti. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Îsevî'de bu hususu beyân buyururlar.

3694. Vaktaki cihanı kararsız mülk gördü, hazm ediciler gibi o hazretden hisâr yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3694. Vaktaki cihanı kararsız mülk gördü, hazm ediciler gibi o hazretten hisâr yaptı.

Hz. Meryem'in nefsine ait isteklerden Yüce Allah'a sığınmasının sebebi şuydu ki, o bu dünya âlemini fani ve kararsız bir mülk olarak gördü; tedbirli akıllı kişiler gibi, kendisine Yüce Allah'tan bir kale yaptı.

Cenâb-ı Meryem'in takāzâ-yı nefsânîden Hakk'a ilticâsının sebebi bu idi ki, o bu dünyâ âlemini fânî ve kararsız bir mülk gördü; ihtiyat eden âkıller gibi, kendine Hz. Hak'dan bir kal'a yaptı.

3695. Tâ ki ölüm vaktine kadar, ona bir kal'a ola ki, düşman onun maksadının yolunu bulmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3695. Tâ ki ölüm vaktine kadar, ona bir kale olsun ki, düşman onun maksadının yolunu bulmasın.

Ölüm vaktine kadar nefis ve şeytan düşmanları için, Yüce Allah, Meryem (a.s.)'a bir kale olsun ve bu düşmanlar, onun maksadı olan Hakk'a ulaşma yolunu bulup, kendisini bu doğru yoldan geri çekmesin.

Ölüm vaktine kadar nefis ve şeytan düşmanları için, Hak Teâlâ hazretleri, cenâb-ı Meryem'e bir kal'a ola ve bu düşmanlar, onun maksûdu olan Hakk'a vuslat yolunu bulup, kendisini bu tarîk-ı müstakîmden geri çekmiye.

3696. Hakk'ın penâhından iyi bir hisar görmedi; o kal'anın kurbünde yurt yeri intihab etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3696. Hakk'ın sığınağından daha iyi bir hisar görmedi; o kalenin yakınında yurt yeri seçti.

"Penâh", himaye ve duvar gölgesi anlamındadır. "Yurt", Türkçedir ve mesken demektir. "Geh", mahal anlamındadır. "Yurt-geh", mesken yeri demek olur. "Diz", kale demektir.

"Penâh”, himâye ve duvar gölgesi ma'nâsınadır. "Yurt", Türkçe'dir ve mesken demektir. "Geh", mahal ma'nâsınadır. “Yurt-geh", mesken yeri demek olur. "Diz", kale demektir.

3697. Vaktaki o akıl yakıcı gamzeleri gördü ki, ondan ciğerler ok saplanıcı olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3697. O akıl, ciğerlerin ok saplanmış gibi olacağı o yakıcı gamzeleri gördüğü zaman.

"Gamze", göz kirpiği ile işaret etmek ve göz kırpmak demektir. Yani "Hz. Cibrîl (a.s.) çok güzel bir delikanlı şeklinde ortaya çıkmakla birlikte, Hz. Meryem'in karşısında bir kadının aklını perişan edecek biçimde ceylan gibi gözleriyle anlamlı işaretler de yapardı ki, o işaretlerden dolayı ciğerler ok saplanmış gibi etkilenirdi."

"Gamze", göz kirpiği ile işâret ve göz kırpmak demektir. Ya'ni "Hz. Cibrîl gâyet güzel bir delikanlı sûreti ile zuhûr etmekle beraber, Hz. Meryem'in karşısında bir kadının aklını perîşân edecek vech ile âhû gibi gözleriyle ma'nîdâr işaretler de yapardı ki, o işaretlerden dolayı ciğerler ok saplanmış gibi müteessir olur idi."

3698. Şah ve ordu onun kölesi olmuş, akıl hüsrevleri onun bî-hûşu olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3698. Şah ve ordu onun kölesi olmuş, akıl hüsrevleri onun bî-hûşu olmuş idi.

"Halka der gûş" (kulağında halka olan) ifadesi, köle ve itaatkâr olmaktan kinayedir. Bu yüce beyitten itibaren Mevlânâ (r.a.) efendimizin yüksek açıklamaları Hakk'a ilişkindir. Bilinir ki, "melek" kelimesi lügatte kuvvet ve şiddet anlamındadır ve yüce melekler, Hakk'ın kudretinin tecelli ettiği kuvvetler olup, sayıları mümkün değildir. Bunlardan dördü olan Cebrâîl, Mîkâîl, İsrafil ve Azrâîl (a.s.) hazretleri küllî kuvvetlerdir ki, bu konudaki açıklamalar yukarıda da geçti. Bu melekler, hayal âleminde ilâhî murat olan her şekilde tecelli ederler. Nasıl ki Hz. Cibrîl, ilâhî emir üzerine böyle çok güzel bir delikanlı şeklinde tecelli ve cisimleşti. Onlar da ilâhî hallerin aynaları olduğundan, Hz. Cibrîl'in bu güzel sureti ve onun gamzeleri de hep Hakk'ın tecellileridir. Bu münasebetle Pîr (Mevlânâ) her mazharda tecelli eden Hakk'a geçiş yaparak buyururlar ki: "Şah olan ruh-ı a'zam (en büyük ruh) ve onun ordusu olan ruhlar âlemi, o tecelli eden Hakk'ın kulu ve itaatkârı olmuş, akıl hüsrevleri olan peygamberler ve evliyalar O'nun tecellilerinin bî-hûşu (kendinden geçmişi) olmuştur."

"Halka der gûş" köle ve mutî' olmaktan kinâyedir. Bu beyt-i şerîfden i'tibâren cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimizin beyânât-ı aliyyeleri Hakk'a râci'dir. Ma'lumdur ki, "melek" lügatte kuvvet ve şiddet ma'nâsınadır ve melâike-i kirâm hazarâtı kudret-i Hakk'ın mazharları olan kuvâ olup, adedleri sayılmak mümkin değildir. Bunlardan dördü olan Cebrâîl, Mîkâîl, İsrafil ve Azrâîl (aleyhimü's-selâm) hazarâtı kuvâ-yı külliyyedir ki, bu babdaki îzâhât yukarılarda da geçti. Bu melaike, âlem-i hayâlde murâd-ı ilâhî olan her bir şekilde temessül ederler. Nitekim Hz. Cibrîl emr-i ilâhî üzerine böyle gâyet güzel bir delikanlı sûretinde temessül ve tecessüd etti. Onlar dahi şuûnât-ı ilâhiyyenin aynaları olduğundan, Hz. Cibrîl'in bu sûret-i cemîlesi ve onun gamzeleri dahi hep Hakk'ın tecelliyâtıdır. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr her mazharda mütecellî olan Hakk'a intikāl edip buyururlar ki: "Şâh olan rûh-1 a'zam ve onun ordusu olan âlem-i ervâh, o mütecellî olan Hakk'ın bendesi ve mutî'i olmuş, akıl hüsrevleri olan enbiyâ ve evliyâ O'nun tecelliyâtının bî-hûşu olmuştur."

3699. Yüz binlerce şâh rikk ile memlûku olmuş, yüz binlerce bedri dıkka vermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3699. Yüz binlerce şah kulluk ile kölesi olmuş, yüz binlerce dolunayı inceliğe düşürmüştür.

"Rıkk", kulluk, kölelik; "dık", müptelasını günden güne eriten hastalıktır. Burada eksilmek ve incelmek anlamındadır. Yani "Yüz binlerce âlemin şahları kulluk ile onun kölesi [olmuş,] yüz binlerce dolunay hâlindeki akıl ve zekâ sahiplerini hilâl gibi inceltmiştir."

“Rıkk”, kulluk, ubûdiyet; “dık”, mübtelâsını günden güne eriten hastalıktır. Burada eksilmek ve incelmek ma'nâsınadır. Ya'ni “Yüz binlerce âlemin şâhları ubûdiyyetle onun memlûkü [olmuş,] yüz binlerce bedr-i tâm hâlindeki erbâb-ı akıl ve zekâyı hilâl gibi inceltmiştir.”

3700. Zühre'nin dem vurmak için takatı yoktur; aklı kül, onu gördüğü vakit [3715] küçülür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3700. Zühre'nin konuşmaya gücü yoktur; küllî akıl, onu gördüğü zaman küçülür.

"Zehre", Arapçada çiçek, Farsçada ise karaciğere bağlı olan öd, güç, cesaret ve cüret anlamlarındadır. "Zühre", yedi gezegenden birinin ismidir. Feleğin neşesi ve güzellik ile cemalin timsalidir. Yani "Hakk'ın kemal derecesindeki cemaliyle ortaya çıkan Ruhu'l-Kuds'ün o beşerî suretine karşı, Zühre yıldızının güzellik ve cemalden bahsetmeye gücü ve cesareti yoktur. Küllî akıl ki, ruh-ı a'zamın (en büyük ruhun) sıfatıdır, Hakk'ın o tecellisini (tecelli: ilahi nurun bir şeyde görünmesi) gördüğü zaman, kendini küçük görür." "Kem zeden" (az vurmak), kendi kemallerini büyük görmemekten kinaye olur.

“Zehre”, Arabça'da çiçek ve Fârisî'de karaciğere mülâsık olan öd ve tâkat ve cesâret ve cür'et ma'nâlarınadır. “Zühre”, seb'a-i seyyâreden birinin ismidir. Feleğin tarabı ve hüsün ve cemâl timsâlidir. Ya'ni “Hakk'ın kemâl-i cemâliyle zahir olan Rûhu'l-Kuds'ün o sûret-i beşeriyyesine karşı, Zühre yıldızının hüsn ü cemâlden dem vurmağa tâkatı ve cesareti yoktur. Akl-ı kül ki, rûh-ı a'zamın sıfatıdır, Hakk'ın o tecellîsini gördüğü vakit, kendini küçük görür.” “Kem zeden”, kendi kemâlâtını büyük görmemekten kinâye olur.

3701. Ben ne söyliyeyim ki, beni dikmiştir; benim dem-gehimi, onun dem-gehi yakmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3701. Ben ne söyleyeyim ki, beni dikmiştir; benim nefes yerimi, onun nefes yeri yakmıştır.

"Dem-geh", nefes mahalli demektir; ve sözler ve ses, nefes vasıtasıyla görünür. Nefes yolunun yanması, doğal olarak kelamın ortaya çıkmasına engeldir. İkinci "dem-geh"den maksat, Rahmânî nefesin tecelli yeri olan Rûhu'l-Kuds'tür (kutsal ruh). Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ben ne söyleyeyim, Yüce Allah hazretleri sırları açığa vurmaktan benim ağzımı dikmiştir." Nitekim Mesnevî'nin bir beytinde buyururlar: مهر کردند و دهانش دوختند هر كرا اسرار کار آموختند Yani "Her kime işin sırlarını öğrettilerse, onun ağzını diktiler, mühürlediler." Ve ikinci mısrada buyururlar ki: "Onun Rahmânî nefesinin tecelli yeri olan Rûhu'l-Kuds'ün, bu beşerî surette zuhûru, benim kelam mahalli olan nefes yolumu yakmıştır, söyleyemem."

“Dem-geh”, nefes mahalli demektir; ve elfâz ve savt, nefes vâsıtasıyla zâhirdir. Mecrâ-yı nefesin yanması, bittabi' kelâmın zuhûruna mâni'dir. İkinci “dem-geh”den murâd, nefes-i Rahmânî'nin meclâsı olan Rûhu'l-Kuds'dür. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: “Ben ne söyliyeyim, Hak Teâlâ hazretleri fâş-ı esrârdan benim ağzımı dikmiştir. Nitekim Mesnevî'nin bir beytinde buyururlar : مهر کردند و دهانش دوختند هر كرا اسرار کار آموختند Ya'ni “Her kime esrâr-ı kârı öğrettiler ise, onun ağzını diktiler, mühürlediler.” Ve ikinci mısra'da buyururlar ki: “Onun nefeş-i Rahmânî'sinin meclâsı olan Rûhu'l-Kuds, bu sûret-i beşeriyyede zuhûru, benim mahall-i kelâm olan mecrâ-yı nefesimi yakmıştır, söyliyemem.”

3702. Ben o ateşin dumanıyım, ben ona delilim; ta'bîr ettikleri şey, o şâhdan uzaktır, bâtıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3702. Ben o ateşin dumanıyım, ben ona delilim; yorumladıkları şey, o şahtan uzaktır, bâtıldır.

Benim varlığım, Hakk'ın tecellîsinin (Allah'ın görünür olması) ateşinin dumanıdır ve ben bu izafî varlığımla (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) onun tecellîsinin deliliyim. Akıl ve kıyas ile yorumladıkları o gerçek şahtan, akıl ve görüş sahiplerinin yorumladıkları şey uzaktır ve bâtıldır. Nasıl ki Hz. Niyazî-i Mısrî buyurur:

Benim vücudum, tecellî-i Hak ateşinin dumanıdır ve ben bu vücûd-ı izâ-fim ile onun tecellîsinin delîliyim. Erbâb-ı akıl ve nazarın, akıl ve kıyâs ile ta'bîr ettikleri o şâh-ı hakîkîden uzaktır ve bâtıldır." Nitekim Hz. Niyazî-i Mıs-rî buyurur:

3703. Muhakkak bir güneşin delili, müstatil olan güneşin nûrunun gayri ol-maz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3703. Şüphesiz bir güneşin delili, uzayan güneşin nurundan başkası olmaz.

"Müstatîl", güneşin nurunun sıfatıdır ki, güneşin uzayıcı olan nuru demektir. Yani "Güneşin varlığının delili, yine güneşin nuru olduğu gibi, Hakk'ın hakiki varlığının delili de, O'nun varlık nurundan ortaya çıkan bu tecellilerdir." Güneşin nuru bir bakımdan güneşten başka olduğu gibi, bir bakımdan da kendisidir. Aynı şekilde bu izafî varlık da bir bakımdan Hakk'tan başka ve bir bakımdan da kendisidir. Bu itibari başkalık O'nun pak yüzünü örtmüştür. Bu yönden Hz. Hüdâyî (k.s.) şöyle buyurur:

Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra

"Müstatîl", güneşin nûrunun sıfatıdır ki, güneşin uzayıcı olan nûru de-mektir. Ya'ni "Güneşin vücûdunun delîli, yine güneşin nûru olduğu gibi, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsinin delîli dahi, O'nun nûr-ı vücudundan zâhir olan bu mezâhirdir." Güneşin nûru bir i'tibâr ile güneşin gayri olduğu gibi, bir i'ti-bâr ile de "ayn"ıdır. Kezâlik bu vücûd-ı izâfî dahi bir i'tibâr ile Hakk'ın gayri ve bir i'tibâr ile de aynıdır. Bu gayriyyet-i i'tibâriyye O'nun vech-i pâkini ört-müştür. Bu cihetden Hz. Hüdâyî (k.s.) buyurur:

Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra

3704. Sâye kim olur ki, onun delili olsun; bu ona yeter ki, onun zelili olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3704. Gölge kim olur ki, onun delili olsun; bu ona yeter ki, onun zelili olsun.

Bilinmeli ki, Hakk'ın gayrısı dediğimiz ve âlem adını verdiğimiz bu yoğun suretlerin toplam hâli, Hakk'a nispetle bir insanın gölgesine benzer. İnsanın gölgesinin bağımsız bir varlığı yoktur; onun varlığı insanın varlığına muhtaçtır. İşte tıpkı âlem de böyledir, bağımsız bir varlığı olmayıp, ancak Hakk'ın varlığı ile ayakta durur. Ve gölgenin hareketleri ve duruşları nasıl ki kişiye bağlı ise, âlemin hareketleri ve duruşları da öylece Hakk'ın varlığına bağlıdır. Gölge ister var olsun, ister olmasın; gölge sahibinin varlığı sabit olmak için, bu gölgeye muhtaç değildir. Bu sebeple "Gölge kim olur ki Hakk'ın varlığının delili olsun? Bu gölge olan âlem suretlerinin, Hakk'ın huzurunda zelil olması yeterlidir."

Ma'lum olsun ki, Hakk'ın gayri dediğimiz ve âlem tesmiye eylediğimiz bu suver-i kesîfenin hey'et-i mecmûası Hakk'a nisbetle bir adamın gölgesine benzer. Adamın gölgesinin bir vücûd-ı müstakilli yoktur; onun vücûdu ada-mın vücuduna muhtaçdır. İşte tıpkı âlem de böyledir, vücûd-ı müstakilli ol-mayıp, ancak Hakk'ın vücûdu ile käimdir. Ve gölgenin harekât ve sekenâtı nasıl ki şahsa tâbi' ise, harekât ve sekenât-ı âlem dahi öylece vücûd-ı Hakk'a tâbi'dir. Gölge ister mevcûd olsun, ister olmasın; gölge sahibinin varlığı sabit olmak için, bu gölgeye muhtaç değildir. Binâenaleyh "Gölge kim olur ki Hakk'ın varlığının delîli olsun? Bu gölge olan suver-i âlemin, Hakk'ın huzû-runda zelîl olması kâfidir."

3705. Senin bu Celal'in delaletde sadıktır, bütün idrakat onun gerisinde sabıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3705. Senin bu Celâl'in delâlette sadıktır, bütün idrakler onun gerisinde sabıktır.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki 3702 numaralı beyte bağlıdır. Orada pir efendimiz "Ben o ateşin dumanıyım, ben ona delilim" buyurmuşlardı. Burada da kendi şerefli isimlerini anarak, Yüce Allah'a hitaben buyururlar ki: "Senin bu Celâl'in, senin ilahi isim ve sıfatlarına delâlette sadıktır." Çünkü lütfunla insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olup, isimlerin topluluğunun mazharıdır ve "Halkıma benim sıfatımla çık! Seni kasteden beni kastetti, seni seven, beni sevdi" hadis-i kudsîsindeki anlamı taşır. Bütün idrakler O'nun gerisi olan senin ilahi ilminde sabıktır ki, "Bizim katımızda hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur, biz onu bilinen bir kaderle indiririz" (Hicr, 15/21) ayet-i kerimesi hükmünce, bu âlemde bize an be an iner." Yahut ikinci mısradaki "Pes o" izafet terkibi olmayıp "pes", "bütün idrakler"in haberidir. Bu şekilde anlam "Bütün idrakler geridir, o sabıktır" olur. Yani "Senin Celâl'in, isimlerin topluluğunu haiz ve kutbiyet makamında sabit olmakla, senin marifetinde bütün insanların idrakleri geridir ve o kutbun idraki hepsini geçmiştir," demek olur.

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki 3702 numaralı beyte merbûtdur. Orada cenâb-ı Pîr efendimiz دود آن نارم دلیلم من برو ya'ni "Ben o ateşin dumanıyım, ben ona delîlim" buyurmuşlar idi. Burada da kendi ism-i şerîflerini zikr ederek, Cenâb-ı Hakk'a hitâben buyururlar ki: "Senin bu Celâl'in, senin esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyene delâletde sâdıktır." Çünkü lutfunla insân-ı kâmil olup, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharıdır ve اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك فقد قصدني و من احبك أحبنى ya'ni "Halkıma benim sıfatımla çık! Seni kasd eden beni kasd etti, seni seven, beni sevdi" hadîs-i kudsîsindeki ma'nâyı hâmildir. Bütün idrâkât O'nun gerisi olan senin ilm-i ilâhinde sâbıktır ki, وَ إِنْ مِنْ شَيْئ الا عندنا خزائنه و ما ننزله الا بقدر معلوم (Hicr, 15/21) ya'ni "Bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur, biz onu kader-i ma'lûm ile indiririz" âyet-i kerîmesi hükmünce, bu âlemde bize ânen-fe-ânen nâzil olur." Yâhud ikinci mısra'daki "Pes o" terkîb-i izâfî olmayıp "pes", "cümle idrâkât"ın haberidir. Bu sûretle ma'nâ "Bütün idrâkler geridir, o sâbıktır". Ya'ni "Senin Celâl'in, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve makām-ı kutbiyyetde sâbit olmakla, senin ma'rifetinde bilcümle nâsın idrâkleri geridir ve o kutbun idrâki hepsini geçmiştir," demek olur.

3706. Bütün idrakler topal eşekler üzerindedir; o rüzgâra binmiş ok gibi uçucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3706. Bütün idrakler topal eşekler üzerindedir; o rüzgâra binmiş ok gibi uçucudur.

Bu şerefli beyitte, Hazret-i Pîr (Mevlânâ), kendi kutsal zâtının kutbiyetine (manevî liderliğine) işaret ederek şöyle buyurur: "Âlem ehlinin bütün idrakleri topal eşekler üzerindedir, yani kendi derecelerine göre eksiktir. O zamanın kutbu olan Hazret-i Celâleddîn ise, hakikatleri idrak etmede rüzgâra binmiş ok gibi uçucudur." Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf onun şahididir. Bilinmeli ki, zamanın kutbu, her asırda ancak bir kişiden ibarettir. Nasıl ki birinci ciltte Hazret-i Pîr, "Cihan muhakkak o bir kişiden ibarettir, o uyanıktır; her yıldız, felek üzerinde ışık vermekte ayın bir parçasıdır" buyurmuştu. Bu sebeple zamanın kutbunun idrakleri ve manevî zevkleri yanında, diğer evliyanın manevî zevkleri ve idrakleri topal eşekler üzerindedir, yani eksiktir. Çünkü zamanın kutbu, Muhammedî kalp üzeredir, onun idrakleri hakikatler fezasında rüzgâra binmiş ok gibi süratle uçucudur.

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr, zât-ı kudsîlerinin kutbiyetine işâreten buyururlar ki: "Ehl-i âlemin bütün idrâkâtı, topal eşekler üzerindedir, ya'ni alâ-derecâtihim nâkısdır. O kutb-ı zamân olan Hz. Celâleddîn ise, idrâk-i hakāyıkda rüzgâra binmiş olan ok gibi uçucudur." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf onun şâhididir. Ma'lûm olsun ki, kutb-ı zamân, her asırda ancak bir kimseden ibarettir. Nitekim I. cildde cenâb-ı Pîr خود جهان آن يك كسست او آگهست / هر ستاره بر فلك جزو مهست ya'ni “Cihân muhakkak o bir kimseden ibarettir, o âgehdir; her yıldız, felek üzerinde ziyâ vermekte ayın cüz'üdür" buyurmuşlar idi. Binâenaleyh kutb-ı zamânın idrâkâtı ve ezvâkı yanında, sâir evliyânın ezvâk ve idrâkâtı, topal eşekler üzerindedir, ya'ni nâkısdır. Zîrâ kutb-ı zamân, kalb-i muhammedî üzeredir, onun idrâkâtı fezâ-yı hakāyıkda rüzgâra binmiş ok gibi sür'atle uçucudur.

3707. Eğer kaçsa, kimse o şâhın tozunu bulamaz; ve eğer kaçsalar o yolun önünü tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3707. Eğer kaçsa, kimse o şahın tozunu bulamaz; ve eğer kaçsalar o yolun önünü tutar.

Eğer insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve Hakk'ın halifesi olan zamanın kutbu, halkın gözünden kaçsa ve gizlense, hiçbir kimse o maneviyat şahının tozunu bulamaz. Ve eğer halk onun gözünden kaçsalar, o manevî şah, onların yolunu keser ve nerede olurlarsa olsunlar, onların önüne çıkar. Çünkü Yüce Allah, halifeye akıl düzeni üzere, şehadet âleminde tasarruf etme hakkı verdi ve bu tasarruf, Zâhir isminin hükümleri altında gerçekleşir. Ve onun bu tasarrufu, Hakk'ın tasarrufu olduğundan, Bâtın isminin hükmüne göre halife tasarruftan men edilmiştir; çünkü hakikatte halifenin varlığı yoktur.

"Eğer insân-ı kâmil ve halîfe-i Hak olan kutb-ı zamân, halkın nazarından kaçsa ve tesettür etse, hiçbir kimse o şâh-ı ma'nânın tozunu bulamaz. Ve eğer halk onun nazarından kaçsalar, o şâh-ı ma'nevî, onların yolunu keser ve her nerede olsalar, onların önlerine çıkar." Zîrâ Hak Teâlâ halîfeye nizâm-ı akıl üzere, hazret-i şehadetde tasarrufu mübah kıldı ve bu tasarruf, ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında vâki' olur. Ve onun bu tasarrufu, tasarruf-ı Hak olduğundan, ism-i Bâtın'ın hükmüne nazaran halîfe tasarruftan mezcûrdur; zîrâ hakîkatde halîfenin vücûdu yoktur.

3708. Bütün idrakâta ârâm yoktur; meydan vaktidir, kadeh vakti değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3708. Bütün idrakâta ârâm yoktur; meydan vaktidir, kadeh vakti değildir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz kendi nefsine hitap edip buyururlar ki: "Ey Hz. Celâleddîn, rüzgâra binmiş ok gibi uçucu olan bütün idraklerimize sükûnet ve durma yoktur; çünkü meydan vaktidir ve bu Mesnevî-i Şerîfi, bâtın âleminden zâhir âlemine çıkarmak vaktidir, ilâhî aşk şarabı kadehiyle sarhoş olmak vakti değildir."

Cenâb-ı Pîr efendimiz nefs-i nefislerine hitâb edip buyururlar ki: "Ey Hz. Celâleddîn, rüzgâra binmiş ok gibi uçucu olan bütün idrâkâtımıza sükûn ve ârâm yoktur; zîrâ ki meydan vaktidir ve bu Mesnevî-i Şerîfi, âlem-i bâtından âlem-i zâhire çıkarmak vaktidir, şarâb-ı aşk-ı ilâhî kadehiyle sarhoş olmak vakti değildir."

3709. O vehme mensub olan birisi doğan gibi uçuyor; o diğeri ok gibi geçtiği mahalli yırtıyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3709. O vehme mensup olan birisi doğan gibi uçuyor; o diğeri ok gibi geçtiği mahalli yırtıyor.

Bu Mesnevî'yi dinleyenlerden vehme mensup olan birisinin idraki, kesret âleminde (çokluk âlemi) mana avlamak için bir doğan kuşu gibi uçup dolaşır; ve diğer birinin idraki, geçtiği yeri yırtan ok gibi, kesreti yırtıp, vahdet (birlik) tarafına gidiyor.

Bu Mesnevîyi dinleyenlerden vehme mensûb olan birisinin idrâki keserât âleminde ma'nâ avlamak için bir doğan kuşu gibi uçup dolaşır; ve diğer birinin idraki, geçtiği yeri yırtan ok gibi, keserâtı yırtıp, vahdet tarafına gidiyor.

3710. Ve o birisi, yelkenli gemi gibi; ve o diğeri her zaman terâci'dedir. [3725]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3710. Ve o birisi, yelkenli gemi gibi; ve o diğeri her zaman gerilemededir.

Ve o birinin idrâki, yelkenli gemi gibi havaya bağlı olup, çalkana çalkana gidiyor ve diğer birisinin idrâki ise, gerilemede yani geri geri gitmekte ve tereddüt içinde bulunmaktadır. Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) dinleyicilerin idraklerini dört sınıf üzerine düzenlemiştir ki, şimdiye kadar Mesnevî'yi okuyanlar ve dinleyenlerin hâlleri de bu dördün dışında olmadığı görülmektedir.

Ve o birinin idrâki, yelkenli gemi gibi havaya tâbi' olup, çalkana çalkana gidiyor ve diğer birisinin idrâki ise, terâci'de ya'ni geri geri gitmekte ve tereddüd içinde bulunmaktadır. Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz sâmi'lerin idrâkâtını dört sınıf üzerine tertib buyurmuştur ki, şimdiye kadar Mesnevîyi okuyanlar ve dinleyenlerin halleri de bu dörtten hâriç olmadığı görülmektedir.

3711. Onlara uzaktan bir av göründüğü vakit, o kuşların hepsi hamle artırırlar. Vaktâki bu Mesnevî'ye muhâtab olan sâliklere uzaktan, ya'ni âlem-i melekûtdan bir ma'nâ ve hâl avı göründüğü vakit, o sâliklerin kuş gibi olan rûhları hep birden hamle ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3711. Onlara uzaktan bir av göründüğü zaman, o kuşların hepsi hamlelerini artırırlar.

Vaktâki bu Mesnevî'ye muhatap olan Hakk Yolcularına uzaktan, yani melekût âleminden (görünmeyen, ruhani âlem) bir mana ve hal avı göründüğü zaman, o Hakk Yolcularının kuş gibi olan ruhları hep birden hamle ederler.

3712. Vaktaki nâ-peyda olur, hayran olurlar; baykuşlar gibi her vîrâne tarafına giderler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3712. Vaktaki görünmez olur, hayran olurlar; baykuşlar gibi her virane tarafına giderler.

Yani "O görünen mana ve hâl zevki, onların iç gözlerinden kaybolduğu zaman, her biri baykuşlar gibi, bu dünya viranesi tarafına gider ve dünya suretleriyle kendilerini meşgul ederler."

Ya'ni "O görünen ma'nâ ve zevk-i hâl avı, onların bâtın gözlerinden gâib olduğu vakit, her biri baykuşlar gibi, bu dünyâ vîrânesi tarafına gider ve suver-i âlem ile kendilerini meşgül ederler."

3713. O sayd-ı niyaz zahir olsun diye, bir gözü bağlı, bir gözü açık muntazırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3713. O niyaz avı ortaya çıksın diye, bir gözü bağlı, bir gözü açık beklemektedir.

O niyaz edilen ve beklenen hâl zevki avı, tekrar ortaya çıksın diye, bir gözü ruhanî âleme kapanmış ve bir gözü açık olarak beklerler.

O niyâz olunan ve beklenen zevk-i hâl avı, tekrâr zuhûr etsin diye, bir gözü âlem-i rûhâniyyete kapanmış ve bir gözü açık olarak intizar ederler.

3714. Geç kaldığı vakit melâlden derler ki: "O acaba av mı, yahud hayal mi idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3714. Geç kaldığı zaman üzüntüden derler ki: "O acaba av mı, yahut hayal mi idi?"

Hakk'ın o hâl zevki tecellîsi geç kaldığı ve görünmediği zaman, üzüntü ve usanıklık sebebiyle derler ki: "O bize görünen hâl zevki acaba gerçekten bir Hakk tecellîsi mi ve ruhanî hallerden avladığımız bir hâl mi idi, yoksa bir hayal mi idi?"

Hakk'ın o zevk-i hâl tecellîsi geç kaldığı ve görünmediği vakit, melâl ve usanıklık cihetinden derler ki: "O bize görünen zevk-i hâl acabâ hakikaten bir tecellî-i Hak mı ve ahvâl-i rûhâniyyeden avladığımız bir hâl mi idi, yoksa bir hayâl mi idi?"

3715. Maslahat odur ki, tâ ki bir müddet bir rahatdan kuvvet ve zor tutsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3715. Maslahat odur ki, tâ ki bir müddet bir rahatdan kuvvet ve zor tutsunlar.

Hâlî zevklerin ve ruhanî tecellilerin (ilahi tecellilerin) kesilmesindeki hikmet ve maslahat, senin hayvanî ruhunun bir müddet rahat edip, gelecek yeni tecelliler için kuvvet ve zor kazanmasıdır. Eğer o zevk sürekli olsa, semâ ve hareketler sebebiyle bedenin pek ziyade yorulur; bu sebeple sana bir müddet sükûnet ve istirahat lazımdır.

Ezvâk-ı hâlin ve tecelliyât-ı rûhâniyyenin inkıtâ'ındaki hikmet ve maslahat, senin rûh-i hayvânînin bir müddet râhat edip, gelecek yeni tecelliyât için kuvvet ve zor hâsıl etmesidir. Eğer o zevk dâim olsa, semâ' ve harekât sebebiyle cismin pek ziyâde yorulur; binâenaleyh sana bir müddet sükûnet ve istirâhat lâzımdır.

3716. Eğer gece olmasa idi, bütün halaik hırstan nâşî olan hareketten, kendilerini yakarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3716. Eğer gece olmasaydı, bütün yaratılmışlar hırstan kaynaklanan hareketten dolayı kendilerini yakarlardı.

Bu insan bedeni çok yorulmaya ve hırpalanmaya gelmez. Örneğin, eğer hep gündüz olsa ve hiç gece olmasaydı, dünya halkı geçim ve ticaret hırsından dolayı sürekli hareket edip çalışır ve bu hareketten kaynaklanan bir şekilde kendilerini harap ve hasta ederlerdi.

Bu cism-i beşer çok yorulmağa ve hırpalanmağa gelmez. Meselâ eğer hep gündüz olsa ve hiç gece olmasa idi, halk-ı âlem hırs-ı maîşet ve ticaretten dolayı, ale'd-devâm hareket edip çalışır ve bu hareketten nâşî kendilerini harâb ve hasta ederler idi.

3717. Hevesten ve menfaat kazanmak hırsından, her bir kimse bedeni yakmağa verir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3717. Hevesten ve menfaat kazanma hırsından, her bir kimse bedenini yakmaya verirdi.

Her bir kimse nefsine ait heveslerine ve menfaat sağlama hırsına meşguliyet yüzünden bedenini yakmaya verir ve harap ederdi.

Her bir kimse hevesât-ı nefsâniyyesine ve te'mîn-i menfaat hırsına meşguliyet yüzünden cismini yakmağa verir ve harâb ederdi.

3718. Kendi hırslarından bir müddet kurtulmaları için, bir rahmet hazînesi gibi gece zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3718. Kendi hırslarından bir süre kurtulmaları için, bir rahmet hazinesi gibi gece ortaya çıktı.

"İnsanların kendi nefsanî hırslarından bir süre olsun kurtulmaları için Yüce Allah'ın bir rahmet hazinesi gibi gecenin karanlığı ortaya çıktı." Ve bu karanlık, sükûnet ve işlerin tatil edilmesi uykuyu ve bedenin istirahatini gerektirdi. Nasıl ki Yüce Allah ayet-i kerimede buyurur: اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ (Gāfir, 40/61) Yani "Öyle bir Allah'tır ki, geceyi onda sakin olmanız için yaptı." Bu sebeple gündüzün ortadan kalkıp, karanlık gecenin gelmesinde insanlar için fayda vardır.

“Halk-ı âlem kendi hırs-ı nefsânîlerinden bir müddet olsun kurtulmaları için Hak Teâlâ'nın bir rahmet hazînesi gibi zulmet-i leyl zahir oldu.” Ve bu karanlık ve sükûnet ve ta'tîl-i mesâî uykuyu ve cismin istirahatini mûcib oldu. Nitekim Hak Teâlâ âyet-i kerimede buyurur: اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ (Gāfir, 40/61) Ya'ni “Öyle bir Allah'dır ki, geceyi onda sakin olmanız için yaptı”. Binâenaleyh gündüzün zâil olup, karanlık gecenin gelmesinde insanlar için fâide vardır.

3719. Ey yol gidici, vaktāki sana bir kabz gelir, o senin salâhındır, kalbi me'yûs olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3719. Ey yol gidici, ne zaman ki sana bir kabız hâli gelir, o senin iyiliğindir, kalben ümitsiz olma!

“Ey Hakk yolcusu, senin kalbinden gündüz gibi neşe veren bast (genişleme) hâli gidip, karanlık gece hükmünde olan bir kabız (daralma) hâli gelirse, o senin iyiliğinin sebebidir, sakın bu kabız hâlinden dolayı kalben ümitsiz olma.” Kabız ve bast (kalbin daralması ve genişlemesi), havf (korku) ve recâ (ümit) mertebesinden ilerledikten sonra, kulda meydana gelen iki hâldir. Havf, gelecek bir istenmeyene ve recâ, gelecek bir istenene ilişkindir. Kabız ile bast ise, ârifin kalbine, sebebi bilinmeyen gaybî bir vârid (ilahi ilham)dir. Bu sebeple kabız ile bast kalbe ait sıfatlardan, havf ile recâ ise, nefse ait sıfatlardandır.

“Ey sâlik, senin kalbinden gündüz gibi şetâret veren bast hâli gidip, karanlık gece mesâbesinde olan bir kabz gelirse, o senin sebeb-i salâhındır, sakın bu kabzdan dolayı kalben me'yûs olma.” Kabz ve bast, havf ve recâ mertebesinden terakkîden sonra, abdde hâsıl olan iki hâldir. Havf, gelecek bir mekrûha ve recâ, gelecek bir mergūba müteallık olur. Kabz ile bast ise, kalb-i ârife, sebebi meçhûl olan bir vârid-i gaybîdir. Binâenaleyh kabz ile bast sıfât-ı kalbiyyeden ve havf ile recâ ise, sıfât-ı nefsâniyyedendir.

3720. Zîrâ ki o bast ve küşadda bir masraf içindesin; masraf için i'tidad cihetinden bir îrâd lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3720. Çünkü sen o genişleme ve açılma hâlinde bir harcama içindesin; harcama için sayma ve değerlendirme yönünden bir gelir gereklidir.

"İ'tidad", saymak ve muteber tutmak anlamlarına gelir. Yani genişleme hâli kalbe sevinç ve açıklık verir; ve bu hâl Hakk Yolcusu'nda ümit duygusuna benzer olduğundan, mücâhedede (nefisle mücadelelerde) atalete ve ruhsat (dini kolaylıklar) ile amel etmeye sebep olur. Ve atalet ve ruhsatla amel etmek, Hakk Yolcusu'nun ömrünün harcanması ve ziyan olması demektir. Kabz (daralma) ise, korku duygusunun üstün gelmesine benzer olduğundan, Hak'ka yönelmeye ve yalvarmaya sebep olur; Hak'ka yönelmek ve yalvarmak ise, bir kazançtır ve gelirdir; ve harcama ile gelir arasında bir hesap ve saygı olması lazımdır. Çünkü hep harcama olursa, iflas meydana gelir ve hep gelir olup, hiç harcama olmazsa, ağır bir yük olur. Bu sebeple harcama karşılığında gelir ve genişleme karşılığında daralma olması gerekir.

"İ'tidad", saymak ve mu'teber tutmak ma'nâlarına gelir. Ya'ni bast hâli kalbe sürür ve açıklık verir; ve bu hâl sâlikde recâ duygusuna mümâsil olduğundan, mücâhedede atâlete ve ruhsat ile amele sebeb olur. Ve atâlet ve ruhsatla amel ömr-i sâlikin sarfi ve izâası demek olur. Ve kabz ise, havf duygusunun galebesine mümâsil olduğundan, Hakk'a teveccüh ve niyâza sebeb olur; Hakk'a teveccüh ve niyâz ise, bir kazançdır ve îrâddır; ve masrafla îrâd arasında bir hesab ve saygı olmak lazımdır. Zîrâ hep masraf olursa, iflâs vâki' olur ve hep îrâd olup, hiç masraf olmazsa, ağır bir yük olur. Binâenaleyh masraf mukābilinde îrâd ve bast mukābilinde kabz olmak îcâb eder.

3721. Eğer daima yaz faslı ola idi, güneşin harâreti bostana vurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3721. Eğer daima yaz mevsimi olsaydı, güneşin harareti bostana vururdu.

Bu şerefli beyitte Hakk Yolcusu'nun bast (manevî genişleme hali) hali yaza, kabz (manevî daralma hali) hali ise kışa benzetilir.

Bu beyt-i şerîfde sâlikin bastı yaza ve kabzı kışa teşbîh buyurulur.

3722. Onun münbetini kökten ve dibinden yakardı ki, artık o eski tâze olmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3722. Onun bitmiş olanını kökten ve dibinden yakardı ki, artık o eski taze olmazdı.

"Münbet", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup, topraktan bitirilmiş ve bitirilmiş olan demektir.

Yani "Yaz mevsimi devam etse o bostanda bitmiş olan bitkilerin kökünü ve dibini yakardı ki, artık o yanan ve eskiyen bitki taze olmaz ve tazelik bulmaz idi."

"Münbet", ism-i mef'ûl olup, arzdan bitirilmiş ve inbât olunmuş demektir.

Ya'ni "Yaz mevsimi devâm etse o bostanda bitmiş olan nebâtâtın kökünü ve dibini yakardı ki, artık o yanan ve eskiyen nebât tâze olmaz ve tarâvet bulunmaz idi."

3723. O kış her ne kadar ekşi yüzlü ise de müşfiktir; yaz gülücüdür ammâ muhriktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3723. O kış her ne kadar ekşi yüzlü ise de şefkatlidir; yaz gülücüdür ama yakıcıdır.

3724. Vaktāki kabz gelir, sen onda bastı gör; tâze ol, alnına büküntü bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3724. Kabz geldiği zaman, sen onda bastı gör; taze ol, alnına büküntü bırakma!

Yani "Kabz, Hakk'ın celâlinden (kahredici tecellisinden) ve bast (genişlik, ferahlık) cemâlinden (lütfedici tecellisinden) ortaya çıkar ve Hakk'ın celâlinde cemâli, cemâlinde de celâli gizlidir. Bu sebeple ey sâlik, eğer kalbine kabz gelirse, sen onun içinde bastı gör, taze ol, kabzdan dolayı perişan olma ve yüzünü ekşitip, alnını buruşturma!"

Ya'ni "Kabz Hakk'ın celâlinden ve bast cemâlinden zuhûr eder ve Hakk'ın celâlinde cemâli ve cemâlinde de celâli gizlidir. Binâenaleyh ey sâlik eğer kalbine kabz gelirse, sen onun zımnında bastı gör, tâze ol, kabzdan pejmürde olma ve yüzünü ekşitip, alnını buruşturma!"

3725. Çocuklar gülücü ve akıller somurtkandır; gam karaciğer için ve şâdî akciğer için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3725. Çocuklar güleçtir ve akıllılar somurtkandır; gam karaciğer için ve sevinç akciğer için olur.

"Akılları eksik olan çocuklar güleçtirler ve genişlik (bast) içindedirler; ve sonunu düşünen akıllılar somurtkandır ve darlık (kabz) içindedirler. Ve akıllılar elbette çocuklardan daha itibarlıdırlar. Ve aynı şekilde gam, insanın bedeninde karaciğerden olur ve sevinç, ferahlık akciğerden gelir." Eski tıbba göre karaciğer doğal ruhun (rûh-ı tabîî) yeri olduğundan, akciğere üstün gelir; yani insan vücudunda sevinç yeri, gam yerinden daha aşağı mertebededir demek olur.

"Akılları nâkıs olan çocuklar gülücüdürler ve bast içindedirler; ve akıbet-endîş olan âkıller somurtkandır ve kabz içindedirler. Ve âkıller elbette çocuklardan daha mu'teberdirler. Ve kezâ gam, adamın cisminde karaciğerden olur ve sürûr, ferah akciğerden gelir." Tıbb-ı atîka göre karaciğer rûh-ı tabîî mahalli olduğundan, akciğere tefevvuk eder; ya'ni vücûd-ı beşerde mahall-i şâdî, mahall-i gamdan daha dûn mertebededir demek olur.

3726. Çocuğun gözü eşek gibi ahırdadır; âkılin gözü sonun hesabındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3726. Çocuğun gözü eşek gibi ahırdadır; akıllı kişinin gözü sonun hesabındadır.

Çocuklar gibi yüzeysel bakış açısına sahip olan kimselerin gözü, eşekler gibi dünya ahırındadır, fakat akıllı kişinin gözü dünyanın geçici olduğunu görür, dünyevî duyguların sonuna bakar.

Çocuklar gibi sathî nazar sahibi olan kimselerin gözü, eşekler gibi dünyâ ahırındadır, fakat âkılin gözü dünyanın fânî olduğunu görür, hissiyât-ı dünyeviyyenin sonuna bakar.

3727. O ahırda alefi hoş görür ve bu, kasaptan onun âhirini telef görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3727. O ahırda yemi hoş görür ve bu, kasaptan onun sonunu telef olmuş görür.

Çocuk tabiatında olan, kısa gören ve düşünenler, bu dünya ahırında nefse ait hazları hoş ve lezzetli görürler; akıllı olanlar ise, tabiat kasabından o nefse ait lezzetlerin sonunu telef ve helak olmuş görürler.

Çocuk meşrebinde olan kısa gören ve düşünenler, bu dünyâ ahırında huzûzât-ı nefsâniyyeyi hoş ve lezzetli görürler; ve bu âkıl olanlar ise, tabîat kasabından o lezzât-ı nefsâniyyenin sonunu telef ve helâk görürler.

3728. O alef acıdır, zîrâ bu kasab verdi, bizim etimiz için bir terazi koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3728. O elif harfi acıdır, çünkü bu kasap verdi, bizim etimiz için bir terazi koydu.

O nefse ait hazlar (dünyevî zevkler) acıdır, çünkü bunu tabiat kasabı verdi; fakat yiyip içtiğimiz şeylerden oluşan ve bizim benliğimizi teşkil eden bedenimiz için, o tabiat kasabı bir terazi koydu. وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ (A’râf, 7/8) Yani "O gün tartmak haktır" ayet-i kerimesi gereğince bizden, yiyip içtiğimizin hesabı sorulmak kesindir.

“O huzûzât-ı dünyeviyye acıdır, çünkü bunu tabîat kasabı verdi; fakat yiyip içtiğimiz şeylerden hâsıl olan ve bizim bizliğimizi teşkil eden cismimiz için, o kasab-ı tabîat bir terâzi koydu.” وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ (A’râf, 7/8) Ya’ni “Bu günde vezn etmek ve tartmak hakdır” âyet-i kerîmesi mûcibince bizden, yiyip içtiğimizin hesabı sorulmak muhakkaktır.

3729. Git hikmetten alef ye ki, onu Hudâ mahz-ı atâdan ivazsız vermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3729. Git hikmetten gıda al ki, onu Allah karşılıksız olarak sırf bağışından vermiştir.

Ey Hakk Yolcusu, mademki zahirî gıdanın ve bedensel hazların böyle bir hesabı vardır, zorunlu ihtiyaçtan fazla yiyip içmeyi bırak da, git hikmetlerden ve ilâhî bilgilerden gıda al; bu gıda ruhun olgunlaşmasına hizmet eder ki, Yüce Allah bu ruhanî gıdayı sırf bağış ve ihsan olmak ve karşılığında bir ölçü ve hesap olmamak üzere vermiştir. Bu hikmetlerden ve ilâhî bilgilerden istediğin kadar ye ve ruhunu geliştir!

Ey sâlik, mâdemki gıdâ-yı sûrînin ve huzûzât-ı cismâniyyenin böyle hesâbı vardır, ihtiyâc-ı zarûrîden fazla yiyip içmeyi bırak da, git hikemiyât ve maârif-i ilâhiyyeden gıdâ al, bu gıdâ rûhun kemâline hâdimdir ki, Hak Teâlâ hazretleri bu gıdâ-yı rûhânîyi sırf atâ ve ihsân olmak ve mukābilinde vezn ve hesâb olmamak üzere vermiştir. Bu hikemiyât ve maârif-i ilâhiyyeden istediğin kadar ye ve ruhunu tenmiye et!

3730. Ey kul, Hakk'ın "Külû min rızkıhî" buyurduğu şeyden hikmet değil, ekmek anladın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3730. Ey kul, Hakk'ın "Onun rızkından yiyin!" buyurduğu şeyden hikmet değil, ekmek anladın.

"Rehî" kelimesi, kul ve köle anlamına geldiği gibi "yola mensup" anlamına da gelir ve Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) demektir. Bu şerefli beyitte, Mülk Suresi'nde geçen "هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورَ" (Mülk, 67/15) yani "Allah öyle Allah'tır ki, sizin için yeryüzünü boyun eğdirilmiş kıldı, onun etrafında yürüyün ve Allah'ın rızkından yiyin ve dönüş Allah'adır" ayetine işaret edilmektedir. Yani "Ey kul veya Hakk Yolcusu, sen 'Allah'ın rızkından yiyin!' şeklindeki ilahi hitabı, hikmet değil, ekmek anladın." "Allah yiyin!" buyurdu diye tıka basa yedin içtin ve bedenini şişmanlattın, hikmet ve marifetten nasipsiz kaldın ve ruhunu çok zayıf ve çaresiz bir halde bıraktın.

"Rehî”, kul ve köle ma'nâsına geldiği gibi "yola mensûb" ma'nâsına da gelir ve sâlik demek olur. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mülk'de olan هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورَ (Mülk, 67/15) ya'ni “Allah öyle Allah'dır ki, sizin için arzı münkād kıldı, onun etrafında yürüyünüz ve Allah'ın rızkından yiyiniz ve nüşûr Allah'adır". Ya'ni "Ey kul veyâhud sâlik, sen "Allah'ın rızkından yiyiniz!" hitâb-ı ilâhîsini, hikmet değil, ekmek anladın." "Allah yiyiniz!" buyurdu diye tıka basa yedin içtin ve cismini şişmanlattın, hikmet ve ma'rifetten bî-nasîb kaldın ve rûhunu pek zayıf ve bîçâre bir halde bıraktın.

3731. Hakk'ın rızkı mertebede hikmet olur ki, akıbet senin boğazını tutucu olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3731. Hakk'ın rızkı mertebede hikmet olur ki, sonunda senin boğazını tutucu olmaz.

Yaratılmışların fertlerinden her bir yaratılmışın kendi mertebesine göre bir rızkı vardır; ve insanda cisim itibarıyla hayvanlık ve ruh itibarıyla meleklik mertebeleri bir aradadır. Eğer yalnız hayvanlığa ait rızık ile meşgul olursa, hayvan hükmündedir; ve eğer yalnız melekiyet'e ait rızık ile, yani riyâzât ve ibadet ve itaat ile meşgul olursa, melek hükmündedir. Ve eğer Hakk'ın zâhir ismine ilişkin olan cisminin rızkını ölçülü bir şekilde verip, ruhunun gıdasını da bol bol verirse, insaniyet mertebesinin hükmüne riayet etmiş olur ki, bu mertebeye riayet hikmet ve irfan olur. Ve insaniyet mertebesine ait Hakk'ın rızkı olur ve iki tarafın hakkına riayet eden âriften hesap sorulmaz; ve bu rızık sonunda onun boğazında kalmaz.

Efrâd-ı mahlûkātdan her bir mahlûkun kendi mertebesine göre bir rızkı vardır; ve insanda cisim i'tibariyle hayvaniyet ve rûh i'tibariyle melekiyet mertebeleri müctemi'dir. Eğer yalnız hayvâniyete âid rızk ile meşgül olursa, hayvan hükmündedir; ve eğer yalnız melekiyete âid rızk ile, ya'ni riyâzet ve ibâdet ve tâat ile meşgül olursa, melek hükmündedir. Ve eğer Hakk'ın ism-i Zâhir'ine taalluk eden cisminin rızkını i'tidal dâiresinde verip, rûhunun gıdâsını da bol bol verirse, insâniyet mertebesinin hükmüne riâyet etmiş olur ki, bu mertebeye riâyet hikmet ve irfan olur. Ve mertebe-i insâniyyete âid Hakk'ın rızkı olur ve iki tarafın hakkına riâyet eden ârifden hesâb sorulmaz; ve bu rızk âkıbetde onun boğazında kalmaz.

3732. Bu ağzı bağladın, bir ağız açıldı ki, o sır lokmalarını yiyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3732. Bu ağzı bağladın, bir ağız açıldı ki, o sır lokmalarını yiyici oldu.

Yani "Ne zaman ki bu beden ağzını bağladın ve nefsin hayvaniyetini kırdın, ondan sonra ruhun ağzı açıldı ve ruhun ağzı da sır lokmalarını ve ilahi bilgiler yemeklerini yiyici oldu."

Ya'ni "Vaktâki bu cisim ağzını bağladın ve nefsin hayvaniyetini kesr ettin, ondan sonra rûhun ağzı açıldı ve rûhun ağzı da sır lokmalarını ve maârif-i ilâhiyye yemeklerini yiyici oldu."

3733. Eğer teni şeytanın sütünden kesersen, onun fıtâmında pek çok ni'met yersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3733. Eğer bedeni şeytanın sütünden kesersen, onun sütten kesilmesinde pek çok nimet yersin.

"Fıtâm", çocuğu memeden kesmek demektir. "Eğer bedeni, nefis şeytanının sütü olan görünür gıdadan keser ve onu riyâzete (nefsî perhizlere) sevk edersen, onun bu sütten kesilmesi sonucunda pek çok hikmet ve ilâhî bilgiler nimetlerini yersin ve ruhun bu nimetlerle beslenir."

"Fıtâm", çocuğu memeden kesmek demektir. "Eğer cismi, nefis şeytanının sütü olan gıdâ-yı sûrîden keser ve onu riyâzete sevk edersen, onun bu sütten kesilmesi netîcesinde pek çok hikmet ve maârif-i ilâhiyye ni'metlerini yersin ve rûhun bu ni'metler ile beslenir."

3734. Türk kaynadışlı, yarım çiğ olarak şerh ettim; tamamını hakîm-i Gaznevî'den dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3734. Türk usulü kaynatılmış, yarım çiğ olarak açıkladım; tamamını Gazneli hakîmden dinle!

"Türk"ten kastedilen, çöllerde yaşayan ve yarı göçebe bir halde yaşayan Türklerdir ki, onlar kuvveti gitmesin diye eti yarı çiğ olarak yerler ve çok kaynatmazlar. Yani "Ben bu konuyu, çöllerde yaşayan Türklerin, eti çok kaynatmayıp, yarı çiğ bıraktıkları gibi, yarı çiğ bir halde bıraktım; onun tamamını Hakîm Senâî-i Gaznevî hazretlerinden dinle!"

"Türk"den murâd, sahrâ-nişîn ve nîm bedevî bir halde yaşayan Türkler'dir ki, onlar kuvveti gitmesin diye eti yarı çiğ olarak yerler ve çok kaynatmazlar. Ya'ni "Ben bu bahsi sahrâ-nişîn Türkler'in, eti çok kaynatmayıp, yarım çiğ bıraktıkları gibi, yarı çiğ bir halde bıraktım; onun tamâmını Hakîm Senâî-i Gaznevî hazretlerinden dinle!"

3735. O gaybın hakîmi ve âriflerin fahrı, bunun şerhini İlâhî-nâme'de söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3735. O gaybın hakîmi ve âriflerin fahrı, bunun şerhini İlâhî-nâme'de söyler.

Gayb âleminin hikmetlerine vâkıf olan ve âriflerin övünç kaynağı olan o Hakîm Senâî hazretleri, bu bahsin açıklamasını İlâhî-nâme isimli şerefli eserinde beyan eder.

Âlem-i gaybın hikemiyâtına vâkıf ve âriflerin medâr-ı iftihârı olan o Hakîm Senâî hazretleri bu bahsin şerhini İlâhî-nâme nâmındaki eser-i şerîfinde beyân buyurur.

3736. Gam ye, gam artırıcıların ekmeğini yeme! Zîra ki akıl gam, çocuk şeker yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3736. Gam çek, gam artırıcıların ekmeğini yeme! Çünkü akıllı kişi gam çeker, çocuk şeker yer.

Bu dünya hayatında âkıbet ve ahiret gamını çek; sonunda gam artırıcı olan gaflet ehlinin sana verdikleri şevk ve neşe ekmeğini yeme! Çünkü akıllı kişi bu dünya hayatında meçhul âkıbetin gamını çeker ve çocuk tabiatında olan kimseler ise, âkıbetin hallerinden habersiz olduklarından, dünya hayatının lezzetleriyle meşgul olurlar ve gülüp oynarlar.

Bu hayât-ı dünyeviyyede âkıbet ve âhiret gamını ye; sonunda gam artırıcı olan ehl-i gafletin sana verdikleri şevk ve neşât ekmeğini yeme! Zîrâ ki, âkıl bu hayât-ı dünyeviyyede âkıbet-i mechûlenin gamını yer ve çocuk meşrebinde olan kimseler ise, ahvâl-i âkıbetden bî-haber olduklarından, hayât-ı dünyeviyyenin lezzetleriyle meşgül olurlar ve gülüp oynarlar.

3737. Şâdî şekeri, gam bağının meyvesidir; bu ferah yaradır ve o gam merhemidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3737. Sevinç şekeri, gam bağının meyvesidir; bu ferah yaradır ve o gam merhemdir.

Sevinç ve nevinç şekeri, gam bağında yetişen bir meyvedir. Örneğin, dünyada gemide ateşçilik yapan tayfalar, gam ve sıkıntı içindedirler ve bu gam ve sıkıntı sonucunda aldıkları ücrete karşılık ortaya çıkan sevinç ve nevinç şekeri, bu gam bağında yetişen meyvedir. Bunun gibi, Hakk Yolcusu'nun tasavvuf yolculuğunun başlangıcında çektiği mücâhede ve riyâzâtın gam ve sıkıntıları bağında, Hak'ka kavuşma sevinci yetişir ve dünyada çekilen ibadetler ve ilâhî yasaklardan kaçınma sabrının zahmetlerine karşılık, ahirette sevinç ve safa ortaya çıkar. Bu sebeple dünyada nefsin hazzı ve ferahı yaradır ve onun gamı, o yaranın merhemidir. Bundan dolayı Yüce Allah, لَا تَفْرَحُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ (Kasas, 28/76) yani “Ferahlanma, Yüce Allah ferahlananları sevmez" buyurur; ve hadis-i şerifte ان الله يحب القلب الحزين yani "Şüphesiz Allah Teâlâ mahzun kalbi sever" buyurulur.

Sürür ve sevinç şekeri, gam bağında biten bir meyvedir. Meselâ dünyâda gemide ateşcilik eden tayfalar, gam ve sıkıntı içindedirler ve bu gam ve sıkıntı neticesinde aldıkları ücrete mukābil hâsıl olan şâdî ve sürür şekeri, bu gam bağında biten meyvedir. Bunun gibi, bidâyet-i sülükünde sâlikin çektiği mü- câhede ve riyâzet gam ve sıkıntıları bağında, vuslat-ı Hak meserreti biter ve dünyâda çekilen ibâdât ve nehy-i ilâhîden ictinâb sabrı zahmetlerine mukābil, âhirette sürûr ve safâ hâsıl olur. Binâenaleyh dünyâda nefsin hazzı ve ferahı yaradır ve onun gamı, o yaranın merhemidir. Bundan dolayı Hak Teâlâ لا تَفْرَحُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ (Kasas, 28/76) ya'ni “Ferahlanma, Allah Teâlâ ferahlananları sevmez" buyurur; ve hadis-i şerîfde ان الله يحب القلب الحزين ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ mahzûn kalbi sever" buyurulur.

3738. Gam gördüğün vakit, aşk ile kucağına çek; dağ başından Şam'a nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3738. Gam gördüğün zaman, aşk ile kucağına çek; dağ başından Şam'a bak!

"Rebve", Şam'a yakın bir dağın ismidir; o dağın başından Şam'ın manzarası güzel görünür; "ra" harfinin üç hareketiyle (hareke: sesli harf) telaffuz edilebilir. Yani "Mademki gamdan sevinç çıkıyor, o halde gamı gördüğün zaman sevince ve neşeye kavuşmak için, o gamı aşk ile kucağına çek ve ondan kaçma. Gam tepesinden sevinci seyret!" Burada gam, "Rebve"ye ve sevinç, "Şam"a benzetilmiştir. Ankaravî hazretleri ikinci mısraın bir atasözü olarak kullanıldığını belirtmektedir.

"Rebve", Dimeşk-i Şam'a yakın bir dağın ismidir; o dağın başından Şam'ın manzarası latîf görünür; "ra"nın harekât-ı selâsesiyle telaffuz olunabilir. Ya'ni "Mâdemki gamdan şâdî çıkıyor, o halde gamı gördüğün vakit şâdîye ve sürûra kavuşmak için, o gamı aşk ile kucağına çek ve ondan kaçma. Gam tepesinden şâdîyi temâşâ et!" Burada gam, "Rebve"ye ve şâdî, “Dimeşk-ı Şam"a teşbîh buyurulmuştur. Ankaravî hazretleri ikinci mısrâ'ın bir darb-ı mesel olarak kullanıldığını beyân buyurmaktadır.

3739. Akıl üzümden dâimâ meyi görür; âşık ma'dûmdan, daima şeyi görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3739. Akıl üzümden daima şarap görür; âşık ise yokluktan daima varlık görür.

Akıl önce üzümü ve sonra ondan şarap çıkacağını görür; âşık ise görünüşte yok olan şeyden, gelecekte var olacak bir şey görür. Örneğin bir kimse fakirlere zekât olarak parasını verir ve o para onun nezdinde yok olur; fakat o yokluktan, gelecekteki ahiret mükâfatını görür. Kısacası akıllı kişi işin sonucuna bakar ve dünya hayatında kederi sevince tercih eder. İmdâdullah hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Yokluk"tan maksat, sabit hakikattir. Yani âşık, yok olan sabit hakikatte varlığı görür; yahut bir şeyin varlığından önce, sabit hakikatin düşünülmesinden o şeyi görür.

"Akıl evvelen üzümü ve ba'dehû ondan mey çıkacağını görür; ve âşık zâhirde ma'dûm olan şeyden, âtîde mevcûd olacak bir şey görür." Meselâ bir kimse fukarâya zekâtı olan meblağı verir ve o meblâğ onun indinde ma'dûm olur; fakat o ma'dûmdan, âtîdeki mükâfât-ı uhreviyyeyi görür. Velhâsıl âkıl âkıbet-i hâle nazar edip, hayât-ı dünyeviyyede gamı şâdîye tercih eder. İmdâdullah hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Ma'dûm"dan murâd, ayn-ı sâbitedir. Ya'ni âşık, ma'dûm olan ayn-ı sâbitede mevcûdu görür; veyâhud bir şeyin vücûdundan evvel, ayn-ı sabitenin mülâhazâsından o şeyi görür."

3740. Evvelki gün hamallar "Onun yükünü sen çekme, tâ ki arslan gibi ben çe-[3755]keyim!" diye kavga ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3740. Evvelki gün hamallar "Onun yükünü sen çekme, tâ ki arslan gibi ben çekeyim!" diye kavga ettiler.

Bu ve sonraki yüce beyitte, önceden sonu görmenin örneği açıklanır.

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde evvelden âhiri görmenin misâli beyân buyurulur.

3741. Zîrâ ki o zahmetten fâide görürler, yükü her biri dîğerinden kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3741. Çünkü o zahmetten fayda görürler, yükü her biri diğerinden kaptı.

Hamallar, ağır yükü taşıma zorluğundan, ücret alma faydasını gördükleri için: "Sen götürme, ben götüreceğim!" diye birbirleriyle kavga ederek eşya sahibinin yükünü her biri diğerinden kaptı. Bunun gibi ey Hakk Yolcusu, sen de dünya hayatındaki gam yükünü, gelecekteki fayda için yüklen!

Hamallar ağır yükü taşımak meşakkatinden, ücret almak menfaatini gördükleri için: "Sen götürme, ben götüreceğim!" diye birbirleriyle kavga ederek eşyâ sâhibinin yükünü her biri dîğerinden kaptı. Bunun gibi ey sâlik, sen de hayât-ı dünyâdaki gam yükünü, âtîdeki menfaat için yüklen!

3742. Hani Hakk'ın ücreti? Hani o mayasızın ücreti? Bu sana bir hazîneyi ve o tesûyu ücret verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3742. Hani Hakk'ın ücreti? Hani o mayasızın ücreti? Bu sana bir hazineyi ve o tesûyu ücret verir.

"Tesû", dört buğday miktarı ve ağırlığında olan mangır demektir; Arapçada "tasûc" derler. Burada, çok az bir şey anlamına gelir. "Mâye", miktar demektir ve "bî-mâye", miktarsız ve kıymetsiz demektir. Yani "Hakk'ın vereceği ücretin kıymeti nerede, o kıymetsiz ve miktarsız eşya sahibinin hamallara vereceği ücretin kıymeti nerede? Bu Yüce Allah senin zahmetine ve meşakkatine karşılık ücret olarak sana bir hazine verir ve o hizmet ettiğin dünya ehli efendiler ise, senin zahmetine karşılık tesû ve az bir şey verirler."

"Tesû", dört buğday mikdâr ve sikletinde olan mangır, Arabî'de "tasûc" derler. Burada, gâyet az bir şey demektir. "Mâye", mikdâr ve "bî-mâye", mikdârsız ve kıymetsiz demektir. Ya'ni "Hakk'ın vereceği ücretin kıymeti nerede, o kıymetsiz ve mikdârsız eşyâ sâhibinin hamallara vereceği ücretin kıymeti nerede? Bu Hak Teâlâ senin zahmetine ve meşakkatine mukābil ücret olarak sana bir hazîne verir ve o hizmet ettiğin ehl-i dünyâ efendileri ise, senin zahmetine mukābil tesû ve şey'-i kalîl verirler."

3743. Sen bir altın hazînesisin ki, kum altında yattığın vakit, o seninle olur, mürde-rîg olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3743. Sen bir altın hazînesisin ki, kum altında yattığın zaman, o seninle olur, mürde-rîg olmaz.

"Ey insan, sen ilâhî emanetleri taşıdığın için bir altın hazînesi senindir ve kum veya toprak altında yattığın zaman o hazîne seninle beraber olur; diğer eşyaların gibi başından arta kalmaz." "Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşya demektir.

"Ey insan, sen emânât-ı ilâhiyyeyi hâmil olduğun için bir altın hazînesi senin olup, kum veyâ toprak altında yattığın vakit o hazîne seninle beraber olur; sâir eşyân gibi başından arta kalmaz." "Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşyâ demektir.

3744. O senin cenazenin önünde ileri gider; mezarın ve garibliğin mûnis olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3744. O senin cenazenin önünde ileri gider; mezarın ve garibliğin dostun olur.

O ilahi emanetler ki senin ruhun ve onun sıfatıdır, o senin cenazenin önünde ileri gider ve defnedildiğin zaman mezarında ve gurbetinde senin dostun olur.

O emânât-ı ilâhiyye ki senin rûhun ve onun sıfatıdır, o senin cenazenin önünde ileri gider ve defn olduğun vakit mezarında ve garibliğin zamanında senin mûnisin olur.

3745. Ölüm günü için şimdi ölmüş ol, tâ ki aşk-ı sermed ile hâce-taş olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3745. Ölüm günü için şimdi ölmüş ol, tâ ki sonsuz aşk ile kapı yoldaşı olasın.

"Hâce-taş", bir efendiye hizmet eden kölelere ve hizmetkârlara denir. Türkçede dahi "kapı yoldaşı" derler. İkinci mısra, "sonsuz aşk ile kapı yoldaşı olasın!" diye çevrilebileceği gibi, "Hâce-taş" hitap için de olabilir. Yani: "Ey kapı yoldaşı, موتوا قبل ان تموتوا yani "Ölmeden evvel ölün!" hükmüne uyarak, ölüm günü için şimdiden öl ki aşk ile sonsuz ve ebedî olasın", demek olur.

"Hâce-taş", bir efendiye hizmet eden köleler ve hizmetkârlara derler. Türkçe'de dahi "kapı yoldaşı" derler. İkinci mısrâ', "aşk-ı sermed ile kapı yoldaşı olasın!" diye tercüme olunabileceği gibi, "Hâce-taş" hitâb için de olabilir. Ya'ni: "Ey kapı yoldaşı موتوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmeden evvel ölün!" hükmüne tebean, ölüm günü için şimdiden öl, tâ ki aşk ile sermed ve ebedî olasın", demek olur.

3746. Sabır, ictihad perdesinden nar çiçeği gibi yüzü ve muradın iki zülfünü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3746. Sabır, içtihat perdesinden nar çiçeği gibi yüzü ve muradın iki zülfünü görür.

"Sabır"dan kastedilen, sabır ehli olan kişidir. "İçtihat"tan maksat, nefis ve şeytan ile savaş ve mücadeledir. "Nar çiçeği gibi yüz"den kastedilen, latif ruhun yüzüdür; ve "murad"dan maksat, "Hak Teâlâ'nın Zât'ının birliği" (tevhîd-i Zât-ı Hak) ve "Onun iki zülfü"nden kastedilen, fiillerin birliği (tevhîd-i ef'âl) ve isimlerin ve sıfatların birliğidir (tevhîd-i esmâ ve sıfat). Yani "Sabır ehli olan Hakk Yolcusu, mücadele perdesi arkasından nar çiçeği gibi latif olan ruhun yüzünü ve kendisinin nihai amacı olan Zât'ın birliğinden önce, onun iki zülfü mesabesinde olan fiillerin birliğini ve isimlerin ve sıfatların birliğini görür. Çünkü sevgilinin zülfü, yüzünün örtüsü ve perdesi olduğu gibi, Hak Teâlâ'nın fiilleri, isimleri ve sıfatları da Zât'ının perdesidir."

"Sabır"dan murâd, ehl-i sabırdır. "İctihâd"dan maksûd, nefis ve şeytan ile harb ve mücâhededir. "Nar çiçeği gibi yüz"den murâd, rûh-ı latîfin yüzü; ve "murâd"dan maksad, "tevhîd-i Zât-ı Hak" ve "Onun iki zülfü"nden murâd, tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfatdır. Ya'ni "Ehl-i sabır olan sâlik, mücâhede perdesi arkasından nar çiçeği gibi latîf olan rûhun yüzünü ve kendisinin gāye-i murâdı olan tevhîd-i Zât'dan evvel onun iki zülfü mesâbesinde olan tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfatı görür. Zîrâ mahbûbun zülfü, vechinin nikabı ve perdesi olduğu gibi, Hakk'ın ef'âl ve esmâ ve sıfatı dahi Zât'ının perdesidir."

3747. Müctehidin önünde gam âyîne gibidir ki, bu zıddın içinde zıddın yüzü görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3747. Müctehidin (hüküm çıkaran âlimin) önünde gam ayna gibidir ki, bu zıddın içinde zıddın yüzü görünür.

Nefis ve şeytan ile mücadele ve savaş edenin önünde, bu dünya hayatındaki gam, bir ayna gibidir ki, bu ayna içinde gamın zıddı olan sevincin yüzü görünür; çünkü bu iki zıt birbirinin aynasıdır. Dünya hayatındaki sevinç aynasında gamın yüzü ve gamın aynasında da neşenin yüzü görünmesi kesindir.

Nefis ve şeytan ile mücâhede ve muhârebe edenin önünde, bu hayât-ı dünyeviyyedeki gam, bir âyîne gibidir ki, bu âyîne içinde gamın zıddı olan meserretin yüzü görünür; zîrâ bu iki zıd birbirinin âyînesidir. Hayât-ı dünyeviyyedeki meserret âyînesinde gamın yüzü ve gamın âyînesinde de şâdînin yüzü görünmek muhakkaktır.

3748. Rencin zıddından sonra o diğer zıd, ya'ni güşâd ve kerr ü fer yüz verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3748. Eziyetin zıddından sonra o diğer zıt, yani açılma ve ileri geri hareket ortaya çıkar.

"Güşâd" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada fetih ve gülme anlamındadır. Ve "kerr ü fer", savaşta pehlivanların ileri geri hareketleri demektir. Yani "Mücâhede ve riyâzât, meşakkatin zıddı olan fetih ve sevinç ve pehlivanca ileri geri hareketler ortaya çıkarır." "İleri geri hareket"ten maksat burada sâlikin bazen ruh âlemine ilerlemesi ve bazen nefis âlemine gerilemesi demektir ki, sâlik her dönüşte ileriye atlar. Örneğin bir hendekten atlayacak olan kimse önce geri geri gider, ondan sonra şiddetle ileriye hücum ve hamle edip o hendeğin ilerisine atlar. İşte sâlikin kerr ü ferri de budur.

"Güşâd" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada fetih ve gülme ma'nâsınadır. Ve "kerr ü fer", harbde pehlivanların ileri geri hareketleri demektir. Ya'ni "Mücâhede ve riyâzet, meşakkatin zıddı olan feth ve sürür ve pehlivanca ileri geri hareketler yüz verir." "İleri geri hareket"den murâd burada sâlikin gâh rûh âlemine ilerlemesi ve gâh nefis âlemine gerilemesi de- mek olur ki, sâlik her dönüşte ileriye atlar. Meselâ bir hendekten atlayacak olan kimse evvelen geri geri gider, ondan sonra şiddetle ileriye hücûm ve hamle edip o hendeğin ilerisine atlar. İşte sâlikin kerr ü ferri de budur.

3749. Bu iki vasfı elinin pençesinden gör; kabzdan sonra muhakkak bast yumruğu gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3749. Bu iki vasfı elinin pençesinden gör; kabzdan sonra muhakkak bast yumruğu gelir.

Bu iki vasıf ki, kabz (sıkma, daraltma) ve bast (genişletme, açma)dır, bunların benzerini ve misalini sen, kendi elinin pençesinden gör. Örneğin elini yummak kabzdır ve açmak bastdır. Sen elini daima yumuk bir halde tutmazsın, daima açık bir halde tutmazsın; bazen yumar ve bazen açarsın. Yummayı açmak ve açmayı da yummak takip eder; işte kabz ve bast halleri böyledir.

Bu iki vasıf ki, kabz ve bastdır, bunların nazîrini ve misâlini sen, kendi elinin pençesinden gör. Meselâ elini yummak kabzdır ve açmak bastdır. Sen elini dâimâ yumuk bir halde tutmazsın, dâimâ açık bir halde tutmazsın; gâh yumar ve gâh açarsın. Yummayı açmak ve açmayı da yummak ta'kîb eder; işte kabz ve bast halleri böyledir.

3750. Pençe için eğer dâimâ kabz, ya hep bast olursa, o mübtelâ gibi olur. [3765]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3750. Pençe için eğer daima kabz (sıkılma), ya hep bast (açılma) olursa, o müptela gibi olur.

Bir kimsenin pençesi daima yumuk yahut hep açık olursa, o pençe bir illete tutulmuş gibi bir halde bulunur; bu sebeple sâlikin (Hakk Yolcusu'nun) kalbindeki daimi kabz veya daimi bast da böyle illet gibi olur.

Bir kimsenin pençesi dâimâ yumuk veyâhud hep açık olursa, o pençe bir illete mübtelâ olmuş gibi bir halde bulunur; binâenaleyh sâlikin kalbindeki kabz-ı dâim veya bast-ı dâim dahi böyle illet gibi olur.

3751. Onun bu iki vasfından kâr ve mekseb intizama getiricidir; kuşun iki kanadı gibi, ona bu iki hal mühimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3751. Onun bu iki vasfından kâr ve kesb düzene girer; kuşun iki kanadı gibi, ona bu iki hal önemlidir.

Elin, bu yumulmak ve açılmaktan ibaret olan iki vasfından iş ve kazanç yeri düzene girer; çünkü insanın eli işte ve sanatta kullanılan bir uzuvdur. Onda tutup bırakma özelliği olmasa, bir iş meydana gelmezdi. Bu sebeple kuşun iki kanadı gibi, o ele bu iki hal, yani kabz (sıkma) ve bast (açma) halleri önemlidir ve gereklidir.

Pençenin bu yumulmak ve açılmakdan ibaret olan iki vasfından iş ve kazanç mahalli intizama giricidir; zîrâ insanın eli işte ve san'atda kullanılan bir uzuvdur. Onda tutup bırakmak hassası olmasa, bir iş meydana gelmez idi. Binâenaleyh kuşun iki kanadı gibi, o pençeye bu iki hâl, ya'ni kabz ve bast halleri mühimdir ve lâzımdır.

3752. Zemin üzerinde olan balıklar gibi, vaktaki Meryem bir zaman muztarib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3752. Yeryüzündeki balıklar gibi, Meryem bir zaman ıstırap çekti.

Hz. Meryem, Hz. Cebrail'i güzel bir delikanlı suretinde görüp, ondan kendisine bir tecavüz olabileceği korkusundan dolayı sıkıntıya düşüp, bir müddet çırpındı. Nasıl ki balıklar denizden karaya çıktıkları zaman, sevinçleri ve genişlikleri kaybolur, sıkıntı içinde çırpınırlar. İşte Hz. Meryem'in bu sıkıntısının ardından, sonraki müjde üzerine genişleme hali ortaya çıktı. Ruhü'l-Kudüs (Cebrail) Meryem'e: "Ben sana Hakk'ın elçisiyim, perişan halde olma ve benden gizlenme ki, emir ve ferman budur" demesiyle rahatladı.

Bilinmeli ki Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de İsa Fassı'nda buyururlar ki: "Cenab-ı Cebrail Hz. Meryem'e delikanlı suretinde göründüğü zaman, Cenab-ı Meryem çok fazla sıkıntıya düşüp Rahman'a sığındı. Eğer Cenab-ı Cebrail Hz. Meryem'in bu sıkıntılı halinde ona üfleseydi, İsa (a.s.) öyle çirkin bir yaratılışla ortaya çıkardı ki, çirkinliğinden dolayı kimse o hazret ile sohbet etmeye tahammül edemezdi. Bu sebeple Hz. Cebrail (a.s.) Cenab-ı Meryem'den bu sıkıntının geçmesini bekledi ve ona Hak tarafından İsa (a.s.)'ın hamileliğini müjdeleyip genişleme (rahatlama) meydana geldikten sonra üfledi." Ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin seksen sekizinci bölümünde de aynen şöyle buyururlar: و اذا نظرت عند الجماع او تخيل الرجل صورة عند الوقوع و انزل الماء يكون الولد على خلق صورة ما تخيل و لذلك كانت الحكماء تأمر بتصوير صور الفضلاء من اكابر الحكماء في الاماكن بحيث تنظر الى تلك الصورة المرأة عند الجماع والرجل فتنطبع في الخيال فتؤثر فى الطبيعة فتخرج تلك القوة Ya'ni التي كانت عليها تلك الصورة فى الولد الذى يكون من ذلك الماء و هو سر عجيب في علم الطبيعة "Cinsel ilişki sırasında kadın bir surete baktığında veya cinsel ilişki ve boşalma sırasında erkek bir sureti hayal ettiğinde, çocuk hayal edilen suretin yaratılışı üzerine olur. Bunun için hikmet sahipleri, cinsel ilişki sırasında erkek ile kadının, o surete bakmak üzere mekanlarda büyük hikmet sahiplerinden faziletli kişilerin suretlerini tasvir etmelerini emrederler. Çünkü hayalde iz bırakan şey, tabiatta etki eder. Şimdi o suret üzerine olan bu hayal gücü, meniden oluşan çocukta ortaya çıkar; ve bu ilim tabiatta şaşırtıcı bir sırdır."

Vaktāki Hz. Meryem, Hz. Cibrîl'i güzel delikanlı sûretinde görüp, ondan kendisine bir tecavüz vukü'u ihtimali havfından münkabız olup, bir müddet çırpındı. Nitekim balıklar denizden karaya çıktıkları vakit, sürûrları ve bastla-

rı zâil olup, kabz içinde çırpınırlar. İşte Hz. Meryem'in bu kabzını müteakib âtîdeki müjde üzerine bast hâli zuhûra geldi. Rûhu'l-Kudüs Meryem'e: "Ben sana Hakk'ın resûlüyüm, perîşan halde olma ve benden gizlenme ki, emir ve fermân budur" demesi

Ma'lûm olsun ki Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Îsevî'de buyururlar ki: "Cenâb-ı Cibrîl Hz. Meryem'e delikanlı sûretinde zâhir olduğu vakit, Cenâb-ı Meryem pek ziyâde munkabız olup Rahmân'a sığındı. Eğer cenâb-ı Cibrîl Hz. Meryem'in bu hâl-i inkibâzında ona nefh ede idi, Îsâ (a.s.) öyle şenîu'l-hilka olarak zâhir olurdu ki, çirkinliğinden dolayı kimse o hazret ile musâhabeye tahammül edemez idi. Binâenaleyh Hz. Cibrîl (a.s.) cenâb-ı Meryem'den bu inkıbâzın zevâlini bekledi ve ona Hak tarafından Îsâ (a.s.)ın hamlini tebşîr edip inbisât husûlünden sonra nefh etti." Ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin seksen sekizinci bâbında da aynen şöyle buyururlar: و اذا نظرت عند الجماع او تخيل الرجل صورة عند الوقوع و انزل الماء يكون الولد على خلق صورة ما تخيل و لذلك كانت الحكماء تأمر بتصوير صور الفضلاء من اكابر الحكماء في الاماكن بحيث تنظر الى تلك الصورة المرأة عند الجماع والرجل فتنطبع في الخيال فتؤثر فى الطبيعة فتخرج تلك القوة Ya'ni التي كانت عليها تلك الصورة فى الولد الذى يكون من ذلك الماء و هو سر عجيب في علم الطبيعة "İnde'l-cima' kadın bir sûrete nazar ettikte veyâhud inde'l-vikā' ve'l-inzâl erkek bir sûreti tahayyül eyledikde, çocuk tahayyül olunan sûretin hulku üzerine olur. Bunun için hükemâ, inde'l-cimâ' erkek ile kadın, o sûrete nazar etmek üzere emâkinde ekâbir-i hükemâdan fuzalânın sûretlerini tasvîr ile emr ederler. Zîrâ hayâlde muntabi' olan şey, tabiatda te'sîr eder. İmdi o sûret üzerine olan bu kuvve-i hayâliyye, mâdan tekevvün eden veledde zâhir olur; ve bu ilim tabîatta bir sırr-ı acîbdir."

3753. "Ben hazretin emîniyim, benden ürkme!" diye kerem nümûnesi onun üzerine ses vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3753. "Ben Hazret'in emîniyim, benden ürkme!" diye kerem numunesi onun üzerine seslendi.

"Kerem numunesi"nden kasıt Hz. Cibrîl (a.s.)'dır. Yani "Rûhu'l-Kuds olan Cibrîl (a.s.) Hz. Meryem'e hitaben: "Ben Yüce Allah'ın emîniyim, insan değilim, benden ürkme!" diye seslendi.

"Nümûdâr-ı kerem"den murâd Hz. Cibrîl (a.s.)dır. Ya'ni "Rûhu'l-Kuds olan Cibrîl (a.s.) cenâb-ı Meryem'e hitâben: "Ben Hz. Hakk'ın emîniyim, be-şer değilim, benden ürkme!" diye seslendi.

3754. İzzetin ser-efrâzlarından baş çekme, böyle hoş mahremlerden kendini çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3754. İzzetin yücelerinden baş çekme, böyle hoş mahremlerden kendini çekme!

"Hakk'ın izzet makamının yücelerinden, yani şeref ve yücelik sahiplerinden baş çekme, yani onlara karşı itaatsizlik etme; böyle benim gibi hoş ve latif mahremlerden kendini çekme ve onlardan yüz çevirme!"

"Hakk'ın makām-ı izzetinin ser-firâzlarından, ya'ni şeref ve ulüvv sahib-lerinden baş çekme, ya'ni onlara karşı itâatsizlik etme; böyle benim gibi hoş ve latîf mahremlerden kendini çekme ve onlardan yüz çevirme!"

3755. Bunu söylerdi, nûr-ı pakin şu'lesi, peyderpey onun dudağından Simak"e giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3755. Bunu söylerdi, temiz nurun alevi, peyderpey onun dudağından Simak'a giderdi.

"Zübâle", fitil demektir ki, onun zorunlu anlamı alevdir. "Simâk" iki yıldızın adıdır ki, birisine "Simâk-i râmih" diğerine "Simâk-i a'zel" derler. Kifayetü't-Necmeyn adlı eserde "Simâk-i a'zel"in ayın menzillerinden olduğu açıklanır. Yani "Hz. Cibrîl (a.s.) Hz. Meryem'e bu sözleri söylerken onun dudakları arasından temiz nur, yani ilâhî nur alevi peyderpey Simâk'a yani göğe doğru giderdi ki, bu olağanüstülük onun melekiyetini (melek oluşunu) teyit eder ve Hz. Meryem'in şüphesini giderirdi."

"Zübâle", fitil demektir ki, onun ma'nâ-yı lâzimîsi şu'ledir. "Simâk" iki yıl-dızın adıdır ki, birisine "Simâk-i râmih" dîğerine "Simâk-i a'zel" derler. Kifa-yetü't-Necmeyn nâm eserde "Simâk-i a'zel"in menâzil-i kamerden olduğu beyân olunur. Ya'ni "Hz. Cibrîl cenâb-ı Meryem'e bu sözleri söylerken onun dudakları arasından nûr-ı pâk, ya'ni nûr-ı ilâhî şu'lesi peyderpey Simâk'e ya'ni göğe doğru giderdi ki, bu fevkalâdelik onun melekiyetini te'yîd eder ve Hz. Meryem'in şübhesini izâle ederdi."

3756. Benim vücüdumdan ademe kaçıyorsun; ben ademde şâhım ve alem sâ-hibiyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3756. Benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun; ben yoklukta şahım ve alem sahibiyim!

"Yokluk"tan maksat, gayb âlemidir ve gayb âlemine "yokluk" denilmesi, his âleminde ve dışarıda mevcut olmamasındandır. Hz. Meryem, Hz. Cibril'in delikanlı suretinde kendisine yaklaşmasını gördüğü zaman, zinadan korkup Rahman'a sığınmıştı ve onun bu hâli yukarıda 3693 numaralı beyitte ["Ziraki o ceybi زانکه عادت کرده بود آن پاك جيب pâk, hezîmette esbâbını gayb tarafına götürmeyi âdet etmiş idi"] şeklinde tasvir edilmişti. Hz. Cibril bu anlama dayanarak der ki: "Sen benden korktuğun için gayb ve bâtın ve ruh tarafına kaçıyorsun; hâlbuki ben gayb âleminde ve bâtında ve ruh mertebesinde şahım; ve sancak ve alem sahibiyim ve mukarreb meleklerdenim, benim maiyetimde sayılamayacak kadar çok melek ve ruh vardır."

"Adem"den murâd, âlem-i gaybdır ve âlem-i gayba "adem" buyurulma-sı âlem-i hisde ve hâriçde mevcûd olmamasındandır. Cenâb-ı Meryem Hz. Cibril'i delikanlı sûretinde kendisine takarrübünü gördüğü vakit, zinâdan havf edip Rahmân'a sığınmış ve onun bu hâli yukarıda 3693 numaralı beyitte [Ziraki o ceybi زانکه عادت کرده بود آن پاك جيب pâk, hezîmette esbâbını gayb tarafına götürmeyi âdet etmiş idi"] sûretinde tasvîr buyrulmuş idi. Hz. Cibrîl bu ma'nâya binâen buyurur ki: "Sen benden korkundan gayb ve bâtın ve rûh tarafına kaçıyorsun; halbuki ben âlem-i gaybda ve bâtında ve rûh mertebesinde şâhım; ve sancak ve alem sahibiyim ve melâike-i mukarrebîndenim, benim maiyyetimde lâ-yuad ve lâ-yuhsâ melâike ve ervâh vardır."

3757. Benim gönlüm ve eşyamı koyduğum yer muhakkak yokluk içindedir; hanım önünde benim nakşım bir süvâredir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3757. Benim gönlüm ve eşyamı koyduğum yer muhakkak yokluk içindedir; hanım önünde benim nakşım bir süvâredir.

"Bün", kök; "büngâh", eşya koydukları yer; "sitî", Arapça "seyyidetî" kelimesinin kısaltılmış hâli olup "hanım" anlamında kullanılır. Yani "Ben ilâhî kudretin büyük tecellilerinden bir kuvvetim ve ruhum; bu sebeple benim köküm ve esasım; ve eşyamı, yani sıfatlarımı topladığım yer benliğimin yokluğu içindedir. Senin gibi bir hanımın önünde, benim bu güzel delikanlı şeklim ve nakşım, bir süvâre (binici) ve temessüldür (şekillenmedir); ve bir misâlî suret üzerine binmedir; yoksa bu gördüğün suret, benim aslım ve hakikatim değildir."

"Bün", kök; "büngâh", eşya koydukları mahal; "sitî", "seyyidetî" kelime-i Arabîsinin muhaffefi olup "hanım" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni "Ben kudret-i ilâhiyyenin mezâhir-i azîmesinden bir kuvvetim ve rûhum; binâenaleyh benim köküm ve esâsım; ve eşyâmı, ya'ni sıfâtımı cem' ettiğim mahal benliğimin yokluğu içindedir. Senin gibi bir hanımın önünde, benim bu güzel delikanlı sûretim ve nakşım, bir süvâre ve temessüldür; ve bir sûret-i misâliyye üzerine rükûbdur; yoksa bu gördüğün sûret, benim aslım ve hakîkatim değildir."

3758. "Ey Meryem, bak ki, müşkil nakşım, hem hilalim, hem kalbde hayalim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3758. "Ey Meryem, bak ki, müşkil nakşım, hem hilalim, hem kalbde hayalim."

"Ey Meryem, bak ki şu anda ben sana görünen zor bir suretim, hem dış güzelliğinle ben gökte hilali gördüğün gibi görünürüm, hem de gönülde beliren hayal cinsindenim."

Bilinmeli ki, melekler his ve şehadet âleminde (duyularla algılanan ve görünen âlemde) yoğun cisimler gibi görünmezler, çünkü onlar ruhlardır. Hayal âleminde çeşitli suretlere bürünerek (temessül ederek) görülürler. Bu bürünme, gören kişinin halleri ve inançları ile ilişkilidir. Hz. Cibril'in Hz. Meryem'e ve diğer yüce meleklerin Lût (a.s.) ve diğer peygamberlere (aleyhimü's-selâm) ve evliyaya ve salih kişilere bürünmeleri gibi. Onların bu bürünmeleri sırasında gören kişinin yanında bulunanlar bu melekleri göremezler; çünkü hayal âlemine dahil olan sadece gören kişidir; ancak hazır bulunanlardan da hayal âlemine dahil olanlar bulunursa, bu bürünmeyi onlar da görebilirler. Bu sebeple melekler bürünmede zor bir surettirler; görenlere göre hem hilal gibi görünürler, hem de hayal âlemine dahil olanlar gördükleri için, kalpte bir hayaldir.

"Ey Meryem, bak ki şu dakîkada ben sana zâhir olmuş olan bir müşkil nakşım, hem hüsn-i zâhirinle ben semâda hilâli gördüğün gibi görünürüm, hem de gönülde peyda olan hayâl cinsindenim."

Ma'lûm olsun ki, melâike âlem-i his ve şehadette eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler, zîrâ ervâhdır. Alem-i hayâlde suver-i muhtelifeye mütemessilen meşhûd olurlar. Bu temsîl, râînin ahvâl ve i'tikādâtı ile münasebetdârdır. Hz. Cibrîl'in cenâb-ı Meryem'e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) a ve evliyâya ve sülahâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnasında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler; zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir; meğer ki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar buluna, bu temessülü bunlar da görebilirler. Binâenaleyh melâike temessülde müşkil nakıştırlar; görenlere göre hem hilâl gibi zâhir, hem de âlem-i hayâle dâhil olanlar gördükleri için, kalbde hayâldir.

3759. Vaktaki senin kalbine bir hayal geldi, oturdu, her nereye ki kaçarsın seninledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3759. Vaktaki senin kalbine bir hayal geldi, oturdu, her nereye ki kaçarsın seninledir.

Bilinmeli ki, kalbe gelen hayal ya yüce âlemden ya da aşağı âlemden olur; ve hayal senin varlığında oluştuğu için, her nereye gidersen seninle beraberdir. Şu kadar var ki, yüce âlemden gelen hayal, asıl ve sabit bir hayaldir; aşağı âlemden gelen hayal ise, batıl bir hayal olup, peyderpey âlem suretlerinden yansıyan diğer aşağı hayallerle birlikte yok olur. Yani bir hayal, diğer bir hayali bozar ve yüce âlemden gelen hayal de, aşağı âlemde yansıyan hayali giderir.

Ma'lum olsun ki, kalbe gelen hayâl ya âlem-i ulvîden veyâ âlem-i süflîden olur; ve hayâl senin vücûdunda tekevvün ettiği cihetle, her nereye gider- sen seninle berâberdir. Şu kadar ki, âlem-i ulvîden gelen hayâl, hayâl-i aslî ve sâbittir; âlem-i süflîden gelen hayâl ise, hayâl-i bâtıl olup, peyderpey suver-i âlemden mün'akis hayâlât-ı süfliyye-i sâire ile zâildir. Ya'ni bir hayâl, dîğer bir hayali bozar ve âlem-i ulvîden gelen hayâl de, âlem-i süflîde mün'akis olan hayâli izâle eder.

3760. Arızî ve bâtılî olan bir hayalin gayri ki, o subh-ı kâzib gibi bir âfil ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3760. Arızî ve bâtılî olan bir hayalin gayri ki, o subh-ı kâzib gibi bir âfil ola.

Yüce âlemden gelen hayâl sabit olsa da, aşağı âlemden gelen hayâl arızî (geçici) ve bâtıl (gerçek dışı) olduğundan, o hayâl yalancı şafak gibi kaybolur ve yok olur.

Âlem-i ulvîden gelen hayâl sâbit olur ise de, âlem-i süflîden gelen hayâl ârızî ve bâtıl olduğundan, o hayâl subh-ı kâzib gibi gâib ve zâil olur.

3761. "Ben Rabb'in nûrundan subh-ı sadık gibiyim ki, gündüzümün etrafına hiç gece dönmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3761. "Ben Rabb'in nurundan doğan bir sabah gibiyim ki, gündüzümün etrafına hiç gece dönmez."

Bu şerefli beyit Hz. Cibrîl'in (a.s.) dilindendir. Yani "Ben, gayb ve şehadet âleminin Rabbi olan Yüce Allah'ın nurundan ortaya çıktığım için, doğan bir sabah gibiyim; diğer karanlık ve aşağılık hayallerle asla yok olmam ve batmam."

Bu beyt-i şerîf Hz. Cibrîl lisanındandır. Ya'ni "Ben âlem-i gayb ve şehâdetin Rabbi olan Hak Teâlâ hazretlerinin nûrundan zâhir olduğum cihetle, subh-ı sâdık gibiyim, dîğer zulmânî ve süflî hayâlât ile aslâ zâil ve âfil olmam."

3762. "Ey İmran-zâdem, sakın bana lâ-havle deme ki, ben "lâ-havle"den bu tarafa düşmüşüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3762. "Ey İmran-zâdem, sakın bana lâ-havle deme ki, ben "lâ-havle"den bu tarafa düşmüşüm."

"Ey İmran-zâdem olan Meryem, beni aşağılık hayallerden, şeytan ve cinden ve âlemin bozuk suretinden sanıp "Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh'l-aliyyi'l-azîm" diyerek, benim şerrimden Allah'a sığınma ve bu zikir ile benim hakkımda Allah'ın kuvvetini ispat etme; çünkü ben "lâ-havle" tarafından, yani Allah'ın kuvveti tarafından bu tarafa geldim ve Allah'ın kudret ve kuvvetini teyit etmek için, senin tarafına düştüm."

"Ey İmrân-zâdem olan Meryem, beni hayâlât-ı süfliyyeden şeytan ve cin-den ve sûret-i fâside-i âlemden zannedip "Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh'l-aliyyi'l-azîm" diyerek, benim şerrimden Hakk'a sığınma ve bu zikir ile benim hakkımda Hakk'ın kuvvetini isbât etme; zîrâ ben "lâ-havle" cânibinden, ya'ni kuvvet-i Hak cânibinden bu tarafa geldim ve Hakk'ın kudret ve kuvvetini te'yîd için, senin tarafına düştüm."

3763. "Muhakkak benim için asıl ve gıdâ lâ-havle oldu, bir lâ-havle nûru ki, kavlden evvel idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3763. "Şüphesiz benim için asıl ve gıda 'lâ havle' oldu, öyle bir 'lâ havle' nuru ki, sözden önceydi."

"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh..." demek, söz âleminde Hakk'ın kuvvetini sözlerle ve ifadeyle ispat etmektir. Halbuki Hakk'ın kuvveti benim için asıl ve başlangıçtır ve varlığımın gıdasıdır. Yani "Ben Hakk'ın kudretinin tecellileri olan küllî kuvvetlerden bir kuvvetim; bu sebeple ben kendi kuvvetimi, Hakk'ın kuvvetinin aynısı olarak görürüm ve bu 'lâ havle'nin nuru öyle bir nurdur ki, söz âleminden ve sözden önce, öncesiz olarak meydana gelir.

"Lâ-havle ve lâ-kuvvete ilh..." demek, âlem-i kelâmda Hakk'ın kuvvetini elfaz ile ve kavl ile isbât etmektir. Halbuki Hakk'ın kuvveti benim için asıl ve mebde'dir ve varlığımın gıdâsıdır. Ya'ni "Ben kudret-i Hakk'ın mezâhiri olan kuvâ-yı külliyyeden bir kuvvetim; binâenaleyh ben kendi kuvvetimi, Hakk'ın kuvvetinin aynı görürüm ve bu "lâ-havle"nin nûru öyle bir nûrdur ki, âlem-i kelâmdan ve kavlden evvel, ezelde vâki' olur.

3764. Sen benden Hakk'a penah tutarsın, ben sebakda penâhın nakş olunmuşuyum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3764. Sen benden Hakk'a sığınırsın, ben öncesiz sığınağın nakşolunmuşuyum.

Sen benden Hakk'a sığınırsın, ben ise Hakk'ın öncesiz sığınağının nakşı ve temsilcisiyim; yani benim suretim ve nakşım, Hakk'ın sığınağıdır.

Sen benden Hakk'a ilticâ edersin, ben ise Hakk'ın melce-i ezelîsinin nakşı ve mütemessiliyim; ya'ni benim sûretim ve nakşım, penâh ve melce-i Hak'dır.

3765. Ben o penâhım ki, senin muhlislerin oldu; sen "eûzü" getirirsin ve ben ise o "eûzü"yüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3765. Ben o sığınağım ki, senin samimi kulların oldu; sen "eûzü" getirirsin ve ben ise o "eûzü"yüm.

"Bûd" kelimesinin "dâl" harfinin "zâl" şeklinde telaffuz edilmesi, Fars dilinde gerekli görüldüğünde alışılmış bir durumdur. Nitekim "kâğıd" kelimesi de "kâğız" şeklinde telaffuz edilir. Bu bakımdan "bûz" ile "eûz" birbirine kafiye olurlar. "Mahlas", ism-i mekân (yer ismi) olabileceği gibi, "muhlis" de ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olabilir. Bu durumda anlam şöyledir: "Ben o sığınak ve penahım ki, senin kurtuluş yerlerin oldu; yahut seni kurtarıcılar oldu ve sıkıldığın zaman, Hakk'a sığındın ve senin yardımına ilâhî emirle ben yetişip, seni o sıkıntılardan kurtarıcı oldum. Sen şimdi dilinle "İnnî eûzü bi'r-Rahmâni" (Ben Rahman'a sığınırım) sözünü getirirsin; hâlbuki ben anlamı suret âlemine indirmeye memur olduğum için o "eûzü"nün kendisiyim. Yani o "eûzü" kelimesinin anlamını indirenim."

"Bûd"un "dâl"i "zâl" sûretinde telaffuz olunmak inde'l-îcâb lisân-ı Fârisî'de mu'tâddır. Nitekim “kâğıd", "kâğız" sûretinde de telaffuz olunur. Bu i'tibâr ile "bûz" ile "eûz" yekdîğerine kâfiye olurlar. "Mahlas", ism-i mekân olabileceği gibi, "muhlis", ism-i fâil de olabilir. Bu sûretde ma'nâ: "Ben o melce' ve penâhım ki, senin halâs mahallerin oldu; veyâhud seni kurtarıcılar oldu ve sıkıldığın vakit, Hakk'a ilticâ ettin ve senin imdâdına emr-i ilâhî ile ben yetişip, seni o sıkıntılardan kurtarıcı oldum. Sen şimdi dilinle "İnnî eûzü bi'r-Rahmâni" kelâmını getirirsin; halbuki ben ma'nâyı sûret âlemine inzâle me'mûr olduğum cihetle o "eûzü"nün kendisiyim. Ya'ni o "eûzü" kelimesinin ma'nâsını inzâl ediciyim."

3766. Tanımamaktan beter bir âfet olmaz; sen yârin indindesin, aşk oynayıcılık bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3766. Tanımamaktan daha kötü bir afet olmaz; sen sevgilinin yanındasın, aşk oyunculuk bilmezsin.

Bu şerefli beyit Cebrail (a.s.) dilinden değil, Pir efendimiz (Mevlânâ) tarafından Hakk yolcularını (sâlik) irşattır. Bilinmeli ki, tasavvuf yolunda ilerleyenler (ehl-i sülûk), insân-ı kâmilin beşerî suretini görüp, onu Hak'tan ayrı kıyas eder ve bu bakış sebebiyle kendi mürebbisi olan kâmili bırakıp, Hakk'a sığınır. Halbuki bu bakış, sevgiliyi yabancı görmek demektir ve sevgiliyi yabancı görmek ise bir afettir. Nitekim Pir efendimiz bu anlamı Mesnevî-i Şerîf'te şu beyit ile açık bir şekilde beyan buyururlar: چون جدا بینی ز بنده خواجه را گم کنی هم متن و هم دیباجه را Yani "Kulu efendisinden ayrı gördüğün zaman, kâinat kitabının hem metnini hem de dibacesini kaybettin." Yani "Sadece kulluk makamında olan insân-ı kâmilin huzurunda bulunduğun halde, onu tanımamaktan daha kötü bir afet olmaz. Çünkü sen sevgilinin yanında bulunduğun halde, âşıkça davranmayı bilmez bir haldesin." Ve Pir efendimiz Divan-ı Kebir'lerindeki bir şerefli beyitte bu hakikati açıkça beyan buyururlar. Beyit: "Bu insan heykeli maskedir; biz bütün secdelerin kıblesiyiz."

Bu beyt-i şerîf Hz. Cibrîl lisânından değil, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından sâlikleri irşaddır. Ma'lum olsun ki, ehl-i sülûk insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesini görüp, onu Hak'dan gayri kıyâs eder ve bu nazar sebebiyle kendi mürebbîsi olan kâmili bırakıp, Hakk'a ilticâ eyler. Halbuki bu nazar, yâri, ağyâr görmektir ve yâri ağyâr görmek ise bir âfettir. Nitekim cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı Mesnevî-i Şerîf'de şu beyt ile açık bir sûretde beyan buyururlar: چون جدا بینی ز بنده خواجه را گم کنی هم متن و هم دیباجه را Ya'ni "Bendeyi efendisinden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem de dîbâcesini gâib ettin." Ya'ni "Abdiyyet-i mahz makāmında olan insân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun halde, onu tanımamaktan beter bir âfet olmaz. Zîrâ sen yârin indinde bulunduğun halde, âşkbazlık muamelesini bilmez bir haldesin." Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyt-i şerîfde bu hakîkatı açıkça beyân buyururlar. Beyit: "Bu heykel-i âdem nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz."

3767. Yâri, ağyâr zannedersin, şâdîliğe bir gam adını koyarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3767. Sevgiliyi, yabancı zannedersin, sevince bir keder adını koyarsın.

3768. Böyle bir nahl ki, bizim yarimizin lutfudur; mâdemki biz hırsızız, onun nahli bizim dârımızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3768. Böyle bir nahl ki, bizim yarimizin lutfudur; mademki biz hırsızız, onun nahli bizim darımızdır.

"Nahl", hurma ağacı anlamına geldiği gibi, "çiçeklerle donatılmış olan ağaçtan yapılmış tak" anlamına da gelir. Türkçede "nakıl" derler. Nitekim bir şeyi övmek için "nakıl gibi donatılmış" derler. "Nahl"den maksat insân-ı kâmildir ki, onun cismanî sureti ilahî sıfatlar ve rabbanî bilgilerle donatılmıştır. Yani "Böyle ilahî sıfatlar ve rabbanî bilgilerle donatılmış bir nahl ki, bizim gerçek yarimiz olan Hakk'ın lutfudur. Mademki biz onu beşer görüp, onun tavır ve bilgilerini taklit edip çalarız; onun nahli, yani hurma ağacı, bizim hilekâr ve büyücü olan nefsimizin darağacı olur."

"Nahl", hurma ağacı ma'nâsına olduğu gibi, "çiçeklerle donatılmış olan ağaçtan ma'mûl tak" ma'nâsına da gelir. Türkçe "nakıl" derler. Nitekim bir şeyi medh için "nakıl gibi donatılmış" derler. "Nahl"den murâd insân-ı kâmildir ki, onun sûret-i cismâniyyesi sıfât-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye ile donatılmıştır. Ya'ni "Böyle sıfât-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye ile donatılmış bir nahl ki, bizim yâr-i hakîkîmiz olan Hakk'ın lutfudur. Mâdemki biz onu beşer görüp, onun etvâr ve maârifini taklîd edip çalarız; onun nahli, ya'ni hurma ağacı, bizim hîlekâr ve sâhir olan nefsimizin darağacı olur."

3769. Böyle müşkîn ki, bizim beyimizin zülfüdür; mâdemki biz akılsızız, o bizim zincirimizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3769. Böyle misk kokulu ki, bizim beyimizin zülfüdür; mademki biz akılsızız, o bizim zincirimizdir.

"Zülf"den kastedilen, insân-ı kâmilin beşerî taayyünüdür (insanî görünüşü). Sevilen bir kadının zülüfleri nasıl yüzüne peçe olursa, insân-ı kâmilin beşerî taayyünü de Hakk'ın yüzünün peçesidir. Yani "Onun misk kokulu ve nurlu olan beşerî taayyünü, bizim beyimiz ve yöneticimiz olan Hakk'ın yüzünün peçesidir. Mademki biz onu idrak edemeyecek derecede akılsızız, o halde o beşerî suret bizim Hak yoluna giden ayaklarımızın zinciri ve bağı olur."

"Zülf"den murâd, insân-ı kâmilin taayyün-i beşerîsidir. Mahbûbenin zülüfleri nasıl vechine nikāb olursa, insân-ı kâmilin taayyün-i beşerîsi de vech-i Hakk'ın nikabıdır. Ya'ni "Onun misk kokulu ve nûrânî olan taayyün-i beşerîsi, bizim beyimiz ve âmirimiz olan Hakk'ın vechinin nikābıdır. Mâdemki biz onu idrâk edemiyecek derecede akılsızız, o halde o sûret-i beşeriyye bizim Hak yoluna giden ayaklarımızın zinciri ve bağı olur."

3770. Böyle bir lutuf ki, Nil gibi gidiyor; mâdemki bir Fir'avnîyiz, kan gibi olur. [3785]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3770. Böyle bir lütuf ki, Nil gibi akıp gidiyor; mademki bir Firavunîyiz, kan gibi olur.

Evliyânın varlığı, halka rahmet ve ilâhî lütuftur. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'te زان بيا ورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين yani "Yüce Allah evliyâyı bu sebeple yeryüzüne getirdi ki, âlemlere rahmet olsunlar" buyurulmuştur. "Böyle bir ilâhî lütuf, Mısır'daki Nil nehri gibi önümüzde akıp gidiyor. Mademki bir Firavun'a mensubuz ve Firavun'un tebaasından olan Kıptîler'in meşrebindeyiz ve Firavun nefsine esiriz, o nehir Kıptîler'in önünde kan olduğu gibi, o ilâhî lütuf Nil'i olan insân-ı kâmil de, bizim önümüzde, kan gibi olur; ve biz ondan nefret ederiz."

Evliyânın vücûdu, halka rahmet ve lutf-ı ilâhîdir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de زان بيا ورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين ya'ni "Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar" buyurulmuştur. "Böyle bir lutf-ı ilâhî Mısır'daki Nil nehri gibi önümüzde akıp gidiyor. Mâdemki bir Fir'avn'a mensûbuz ve Fir'avn'ın tebaasından olan Kıbtîler meşrebindeyiz ve nefs-i Fir'avn'ın esîriyiz, o nehir Kıbtîler'in önünde kan olduğu gibi, o lutf-ı ilâhî Nîl'i olan insân-ı kâmil de, bizim önümüzde, kan gibi olur; ve biz ondan müteneffir oluruz."

3771. Kan diyor ki: "Ben suyum, sakın dökme! Ey inadı çok, ben Yûsuf'um, senden kurdum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3771. Kan diyor ki: "Ben suyum, sakın dökme! Ey inadı çok, ben Yûsuf'um, senden kurdum!"

Senin kan gibi iğrenç gördüğün insân-ı kâmil diyor ki: "Ben ruha incelik veren suyum, sakın dökme ve geri çevirme; ey mutluluktan yüz çevirmekte inadı çok olan kimse, ben Yûsuf (a.s.) gibi güzellik sahibiyim, senin görüşünden dolayı kurt olmuşumdur ve senin bana zıt olman beni kurt gösterir."

Senin kan gibi iğrenç gördüğün insân-ı kâmil diyor ki: "Ben rûha letâfet veren suyum, sakın dökme ve reddetme; ey saâdetten yüz çevirmekte inâdı çok olan kimse, ben Yûsuf (a.s.) gibi sâhib-i cemâlim, senin görüşünden dolayı kurt olmuşumdur ve senin bana zıd olman beni kurt gösterir."

3772. "Sen görmez misin ki, halîm olan dost, onunla zid olduğun vakit, yılan gibi olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3772. "Sen görmez misin ki, halîm olan dost, onunla zıt olduğun vakit, yılan gibi olur."

"Görmez misin ki, sana karşı her bir davranışında halîm olan bir dostuna, herhangi bir sebepten dolayı darılıp düşmanlık beslediğin zaman, senin gözünde onun dostluğu ve yumuşak huyluluğu kaybolur ve sana sokucu bir yılan gibi görünmeye başlar."

"Görmez misin ki, sana karşı her bir muamelesinde halîm olan bir dostuna, herhangi bir sebebden dolayı darılıp buğz ettiğin vakit, nazarında onun dostluğu ve hilmiyyeti zâil olur ve sana sokucu bir yılan gibi görünmeğe başlar."

3773. "Onun eti ve yağı başka olmadı; o öyle fenâ, manzarın gayrinden olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3773. "Onun eti ve yağı başka olmadı; o öyle fenâ, görüşün gayrinden olmadı."

"Evvelce dost olup, aranızda zıtlık meydana geldikten sonra, sana yılan gibi görünen o halim dostun eti ve yağı değişip, başka türlü olmadı; onun varlığı ve cismi yine önceki varlık ve cisimdir, onun öyle kötü olması görüşün dışından olmadı; aksine senin bakış açısından öyle kötü oldu." Evvelce severdin, ayıplarını görmezdin; sonra bir sebeple sevgin yok oldu, ayıbını görmeye başladın.

"Evvelce dost olup, aranızda zıddıyet vukü'undan sonra, sana yılan gibi görünen o halîm dostun eti ve yağı değişip, başka türlü olmadı; onun vücûdu ve cismi yine evvelki vücûd ve cisimdir, onun öyle fenâ olması görüşün gayrinden olmadı; belki senin nokta-i nazarından öyle fenâ oldu." Evvelce severdin, ayıplarını görmez idin; sonra bir sebeble sevgin zail oldu, aybını görmeğe başladın.

## Aşk cihetinden lâubâlîce Buhârâ'ya rücû' eden vekîlin azm etmesi

3774. Meryem şem'ini parlamış olarak bırak, zîrâ o yanmış Buhâra'ya gidiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3774. Meryem mumunu parlamış olarak bırak, çünkü o yanmış Buhara'ya gidiyor.

Hz. Meryem kıssası mumunu söndürmeyip, parlak olarak bırak ve Sadr-ı Cihan kıssasına dön; çünkü Sadr-ı Cihan'ın aşkıyla yanmış ve tutuşmuş olan vekili Buhara'ya gidiyor.

Hz. Meryem kıssası şem'ini söndürmeyip, parlak olarak bırak ve Sadr-ı Cihân kıssasına rücû' et; zîrâ Sadr-ı Cihân'ın aşkıyla yanmış ve tutuşmuş olan vekîli Buhârâ'ya gidiyor.

3775. Pek sabırsız ve keskin ateşlik içinde olarak, Sadr-ı Cihân tarafına teveccüh et, kaç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3775. Çok sabırsız ve keskin bir ateşlilik içinde olarak, Sadr-ı Cihân tarafına yönel, kaç!

Bu iki şerefli beyit, Pîr efendimiz tarafından kendi nefislerine hitaben söylenmiştir ve bu beytin birinci mısraı, birinci beytin ikinci mısraına bağlı bulunmuştur. Yani "Hz. Meryem kıssasını parlattın, o kıssayı öyle alevlenmiş bir halde bırak; çünkü o yanmış olan Sadr-ı Cihân'ın vekili çok sabırsız ve keskin bir ateşlilik içinde olarak Buhârâ'ya gidiyor. Bu sebeple Meryem kıssasını bırak da, Sadr-ı Cihân kıssası tarafına yönel; o kıssadan, bu kıssaya kaç!" demek olur.

Bu iki beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından nefs-i nefislerine hitâben vâki' olmuştur ve bu beytin birinci mısrâ'ı, birinci beytin ikinci mısrâ'ına merbût bulunmuştur. Ya'ni "Hz. Meryem kıssasını parlattın, o kıssayı öyle şu'lelenmiş bir halde bırak; zîrâ o yanmış olan Sadr-ı Cihân'ın vekîli pek sabırsız ve keskin ateşlik içinde olarak Buhârâ'ya gidiyor. Binâenaleyh kıssa-i Meryem'i bırak da, Sadr-ı Cihân kıssası tarafına teveccüh et; o kıssadan, bu kıssaya kaç!" demek olur.

3776. Bu Buhârâ ilim menbaı olur, binâenaleyh her kim ki o onun ola, Buhara'ya mensubdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3776. Bu Buhârâ ilim menbaı olur, bu sebeple her kim ki o onun ola, Buhara'ya mensuptur.

"Buhârâ", "buhâr" kelimesinden türemiştir ve "buhâr", Mugan lügatinde "ilimlerin toplandığı yer" anlamına gelir. Ferheng-i Cihangîrî ve Reşîdî sözlüklerinde ise ilim anlamına gelir. Burhan sözlüğünde de "çok ilim" anlamında gösterilmiştir ve Buhârâ şehrinde âlimler ve faziletli kişiler çok olduğu için, "buhâr" kelimesinden türetilerek bu isimle adlandırıldığı açıklanmıştır. Bu şerefli beyitte bu anlama işaretle şöyle buyurulur: "Sadr-ı Cihan'ın bulunduğu ve onun vekilinin yöneldiği Buhara ilim menbaıdır. Her kim ki o ilim ile nitelenmiş ola, o kimse Buhârâ'ya mensuptur." "Buhârâ"dan kasıt, ledünnî ilimleri (Allah vergisi ilimler) ve rabbanî marifetleri (Allah'a ait bilgiler) elde etme mertebesidir. O Buhârâ'nın şahı ve bu mertebenin baş tacı insân-ı kâmildir; ve "vekil"den kasıt, samimi olan mürittir. Nasıl ki ileride açıklanacaktır.

"Buhârâ", buhâr'dan müştakdır ve "buhâr", Mugān lügatinde "mecmau'l-ulûm" ma'nâsınadır. Ve Ferheng-i Cihangîrî ve Reşîdî'de ilim ma'nâsınadır. Ve Burhân'da dahi, "çok ilim" ma'nâsında gösterilmiş ve Buhârâ şehrinde ulemâ ve fuzalâ çok olduğu için, "buhâr"dan müştak olarak bu isim ile mevsûm olduğu beyân olunmuştur. Bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işaretle buyurulur ki: "Sadr-ı Cihân'ın bulunduğu ve onun vekîlinin teveccüh ettiği Buhâra ilim menbaıdır. Her kim ki o ilim ile muttasıf ola, o kimse Buhârâ'ya mensûbdur." "Buhârâ”dan murâd, ulûm-ı ledüniyye ve maârif-i rabbâniyyeyi ihrâz mertebesidir. O Buhârâ'nın şâhı ve bu mertebenin serefrâzı insân-ı kâmildir; ve "vekîl"den murâd sâhib-i hulûs olan mürîddir. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

3777. Bir şeyhin önünde, Buhârâ içindesin, sakın Buhâra'ya hakāretle bakmıyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3777. Bir şeyhin önünde, Buhârâ içindesin, sakın Buhârâ'ya hakaretle bakmayasın.

"Ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve Rabbanî bilgiler sahibi olan bir şeyhin önünde bulunduğun zaman, ilimlerin kaynağı olan Buhârâ şehri içindesin, sakın o kâmil şeyhin beşerî suretine bakıp da, o ilim kaynağına hakaretle bakmayasın." İkinci mısradaki "tâ" harfi, uyarı içindir.

"Ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyye sahibi olan bir şeyhin önünde bulunduğun vakit, menba'-ı ulûm olan Buhârâ şehri içindesin, sakın o şeyh-i kâmilin sûret-i beşeriyyesine bakıp da, o menba-ı ulûma hakāretle bakmıyasın." İkinci mısra'daki "tâ", tenbîh içindir.

3778. Onun Buhârâ-yı kalbine, onun müşkil olan cezr ü meddi hârlığın gayri ile yol vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3778. Onun Buhara kalbine, onun zor olan gelgitine, dikenliğin dışında bir yolla izin verilmez.

"Cezr", denizin suyunun geriye çekilmesi ve "medd", denizin suyunun ileriye doğru yürümesi demektir. Burada "cezr ü medd"den kasıt, Kabız ve Bâsıt isimlerinin gereklilikleridir ve bu iki gerekliliğe "zor" denilmesi, hangi sebepler altında meydana geldiğinin bilinmemesindendir; çünkü mürid, insân-ı kâmilin kalbine hangi fiille girilebileceğini ve hangi fiille reddedilme tehlikesi bulunduğunu bilemez; bu sebeple marifet kaynağı olan o kâmilin kalbine girmek için ancak huzurunda zelil ve hakir olmak gerekir, aksine onun huzurunda seçilen bu zillet ve hakaret, o kâmilin şerefli kalbine girmek için bir vesile olur.

"Cezr", denizin suyu geriye çekilmek ve "medd", denizin suyu ileriye doğru yürümek demektir. Burada "cezr ü med"den murâd, Kabız ve Bâsıt isimlerinin iktizââtıdır ve bu iki iktizââta "müşkil” buyurulması, ne gibi esbâb tahtında vâki' olduğu meçhûl olmasındandır; zîrâ mürîd, insân-ı kâmilin kalbine ne gibi bir fiil ile girilmesi kābil olduğunu ve ne gibi bir fiil ile merdûd olmak tehlikesi bulunduğunu bilemez; binâenaleyh menba'-1 ma'rifet olan o kâmilin kalbine girmek için ancak huzûrunda zelîl ve hakîr olmak îcâb eder, belki onun huzûrunda ihtiyâr olunan bu zillet ve hakāret, o kâmilin kalb-i şerîfine girmek için bir vesîle olur.

3779. Ey saâdet o kimseye ki, onun nefsi zelîl ola; ve ey o kimseye ki, onun tepmesi helâk ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3779. Ey saadet o kimseye ki, onun nefsi zelil ola; ve ey o kimseye ki, onun tepmesi helak ede.

"Ey saadet o kimseye ki, böyle bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda kendini hakir gördü ve nefsi zelil oldu; çünkü bu zillet merhamet ve kabul sebebi olur. Vay o kimsenin hâline ki o kimseyi insân-ı kâmilin vurduğu tepme helak ede!" "Refs", ayak ile vurulan tepme anlamına gelir; ve bu reddetme tepmesi, onun huzurunda gurur ile o kâmili hiçe saymak sebebiyle meydana gelir. Vay böyle reddedilmiş bir kimsenin hâline!

"Ey saâdet o kimseye ki, böyle bir insân-ı kâmilin huzûrunda kendini hakîr gördü ve nefsi zelîl oldu; zîrâ bu zillet sebeb-i merhamet ve kabûl olur. Vay o kimsenin hâline ki o kimseyi insân-ı kâmilin vurduğu tepme helâk ede!" "Refs", ayak ile vurulan tepme ma'nâsınadır; ve bu redd tepmesi, onun huzûrunda gurûr ile o kâmili hiçe saymak sebebiyle vâki' olur. Vay böyle merdûd bir kimsenin hâline!

3780. Onun canında olan Sadr-ı Cihan'ın firkati, onun erkânını pâre pâre etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3780. Onun canında olan Sadr-ı Cihan'ın ayrılığı, onun erkânını parça parça etmişti.

"Erkân"dan kasıt, dört erkândır ki, cisim onlardan oluşmuştur; ve onlar su, hava, toprak ve ateştir. Fen terimiyle sıvı, gaz ve katı ile doğuştan gelen sıcaklıktır. Yani "Vekil'in canında olan maşukunun ayrılığı, onun bu zikredilen erkânını parçalamış ve hasta etmişti."

"Erkân"dan murâd, erkân-ı erbaadır ki, cisim onlardan mürekkebdir; ve onlar su, hava, toprak ve ateştir. Istılâh-ı fen üzere mâyi', gaz ve sulb ve harâret-i garîziyyedir. Ya'ni "Vekîlin canında olan ma'şûkunun firkati, onun bu zikr olunan erkânını parçalamış ve hasta etmiş idi."

3781. Dedi: "Kalkayım, yine oraya gideyim, eğer kafir oldum ise, tekrar mü'min olayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3781. Dedi: "Kalkayım, yine oraya gideyim, eğer kâfir olduysam, tekrar mümin olayım."

Vekil kendi kendine dedi ki: "Kalkıp yine Buhara'ya gideyim, eğer onun lütfuna ve nimetine nankörlük ettiysem, tekrar imanımı yenileyip mümin olayım."

Vekîl kendi kendine dedi ki: "Kalkıp yine Buhârâ'ya gideyim, eğer onun lutfuna ve ni'metine küfrân ettim ise, tekrâr tecdîd-i îmân edip mü'min olayım."

3782. "Yine oraya gideyim, onun önüne, onun iyi düşünücü olan o sadrının önüne düşeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3782. "Yine oraya gideyim, onun önüne, onun iyi düşünen o sadrının (göğüs, kalp) önüne düşeyim."

"Sadır"dan kastedilen, göğüs ve kalptir. Yani "Onun iyi fikirli olan o kalbinin ve göğsünün önüne düşeyim," demek olur.

"Sadır"dan murâd, sîne ve kalbdir. Ya'ni "Onun iyi fikirli olan o kalbinin ve sînesinin önüne düşeyim," demek olur.

3783. Diyeyim ki: "Senin önüne canımı bıraktım, ya dirilt, ya koyun gibi bizim başımızı kes!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3783. Diyeyim ki: "Senin önüne canımı bıraktım, ya dirilt, ya koyun gibi bizim başımızı kes!"

3784. "Ey ay, senin önünde öldürülmüş ve ölmüş olmak, başka yerde dirilerin şahı olmaktan iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3784. "Ey ay, senin önünde öldürülmüş ve ölmüş olmak, başka yerde dirilerin şahı olmaktan iyidir."

"Ey bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) gecesinin ayı, senin önünde bu mecazî varlığımın giderilmiş olması, başka yerlerde bu mecazî varlığın, dirilik sahiplerinin üzerinde hâkim ve tasarruf sahibi olmasından daha iyidir."

“Ey bu vücûd-ı izâfî gecesinin ayı, senin önünde bu meçâzî varlığım izâle edilmiş olmak, başka yerlerde bu mecâzî varlık, dirilik ashâbının üzerinde hâkim ve mutasarrıf olmaktan iyidir."

3785. "Ben binlerce kereden ziyâde tecrübe ettim, sensiz yaşayışımı tatlı görmüyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3785. "Ben binlerce kereden fazla tecrübe ettim, sensiz yaşayışımı tatlı görmüyorum."

3786. "Ey benim maksudum, benim için lahn-i nüşûru tegannî et! Ey benim nakam çök, sürür tamam oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3786. "Ey benim maksadım, benim için diriliş nağmesini söyle! Ey benim devem çök, sevinç tamam oldu!"

Cihanın önderinin aşığı olan vekili, Buhara'ya gitme kesin kararını verdikten sonra, kendi kendine seslenip dedi ki: "Ben ayrılık kabri içinde sıkışıp kalmıştım; ey benim maksadım ve muradım, artık benim için diriliş ve yayılma nağmesini söyle! Ey bedenim devesi, sen maşuktan korkarak kaçmış ve harekete gelmiştin; artık şimdi çök! Buhara'ya dönme kararımla sevincim tamam oldu."

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı olan vekîli, Buhârâ'ya gitmek karâr-ı kat'îsini verdikten sonra, kendi kendine hitâb edip dedi ki: "Ben kabr-i firâk içinde sıkılmış kalmış idim; ey benim maksûdum ve murâdım, artık benim için nüşür ve yayılmak nağmesini tegannî et! Ey cismim devesi, sen ma'şûkdan havfen firâr etmiş ve harekete gelmiş idin; artık şimdi çök! Buhârâ'ya avdet karârım ile sürûrum tamâm oldu."

3787. "Ey arz, benim göz yaşımı yut; muhakkak elverdi; ey nefsim sulanacak yerden iç, muhakkak duru oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3787. "Ey yeryüzü, benim gözyaşımı yut; muhakkak yetti; ey nefsim, sulanacak yerden iç, muhakkak duru oldu."

"Ey cisim yeryüzü, artık benim gözyaşımı yut, muhakkak ağlamak yetti ve artık sevgili şehrine yöneldim; ey susamış olan nefsim, su içilecek yer saflık kazandı ve bulanıklık duruldu." Yani ey sevgilinin buluşmasına susayan nefsim, sevgili şehri önceleri bulanık görünürdü; şimdi benim nazarımda saflık kazandı ve duruldu. "Vird", pınar başı ve nehir kenarı gibi insanların ve hayvanların su içecek yeri demektir.

"Ey arz-ı cism, artık benim göz yaşımı yut, muhakkak ağlamak elverdi ve artık şehr-i ma'şûka müteveccih oldum; ey susamış olan nefsim, su içilecek mahal safvet hâsıl etti ve bulanıklık duruldu." Ya'ni ey ma'şûkun mülākātına susayan nefsim, şehr-i ma'şûk evvelce bulanık görünürdü; şimdi nazarımda safvet hâsıl etti ve duruldu. "Vird", pınar başı ve nehir kenarı gibi insanların ve hayvanların su içecek mahalli demektir.

3788. "Ey benim bayramım, bize avdet ettin, merhaba! Ey sabah rüzgârı ne güzel tervîh ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3788. "Ey benim bayramım, bize geri döndün, merhaba! Ey sabah rüzgârı ne güzel rahatlattın!"

"Ey sevgili ile buluşma bayramı, bize geri döndün merhaba! Ey sabah rüzgârı gibi latif esen istenen düşünce, ne güzel estin ve sevgilinin güzel kokusunu getirdin!"

"Ey ma'şûk ile mülâkāt etmek bayramı, bize avdet ettin merhaba! Ey sabah rüzgârı gibi latîf esen fikr-i murâd, ne güzel esdin ve ma'şûkun güzel kokusunu getirdin!"

3789. Dedi: "Ey dostlar, emîr ve muta' olan o Sadr tarafına revân oldum, elveda!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3789. Dedi: "Ey dostlar, emîr ve kendisine itaat edilen o Sadr tarafına gittim, elveda!"

Sadr-ı Cihân, âşık olduğu yerdeki dostlarına hitaben dedi: "Ey dostlarım, görünen ve görünmeyenin emîri ve fermanına itaat edilmiş olan o Sadr-ı Cihân tarafına gidici oldum, sizlere veda olsun!"

Sadr-ı Cihân, âşıkı bulunduğu mahaldeki dostlarına hitâben dedi: "Ey dostlarım, zâhir ve bâtının emîri ve fermânına itâat olunmuş olan o Sadr-ı Cihân tarafına gidici oldum, sizlere vedâ' olsun!"

3790. Dembedem harâret içinde biryân oluyorum; her ne olursa olsun o tarafa gidiyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3790. An be an hararet içinde yanıyorum; her ne olursa olsun o tarafa gidiyorum.

3791. Her ne kadar gönlü mermer taşı gibi yapar ise de, benim canım Buhara'ya azm ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3791. Her ne kadar gönlü mermer taşı gibi yapar ise de, benim canım Buhara'ya azm ediyor.

"Sevgilim her ne kadar gönlünü bana karşı mermer taşı gibi katı yapar ve bana sitem ederse de, bunları düşünecek hâlim yoktur; benim canım Buhara'ya yöneliyor ve's-selâm!"

"Ma'şûkum her ne kadar gönlünü bana karşı mermer taşı gibi katı yapar ve bana itâb ederse de, bunları düşünecek hâlim yoktur; benim canım Buhârâ'ya azm ediyor ve's-selâm!"

3792. Yarimin meskeni ve şahımın şehridir, âşıkın indinde hubb-i vatan bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3792. Yarimin meskeni ve şahımın şehridir, âşıkın katında vatan sevgisi bu olur.

"Çünkü Buhârâ yârimin meskenidir ve şahımın şehridir. İşte âşıkın katında vatan sevgisi demek, bu anlama gelir." Yani ilm-i ledün (Allah tarafından doğrudan öğretilen ilim) şehridir, insân-ı kâmil'in makamı ve bâtın âlemi sultanının şehridir ve benim vücudum da o şehrin ve o şehir sultanının âşığıdır. İşte "Vatan sevgisi, imândandır" hadîs-i şerîfinin anlamı âşıkın katında budur.

“Zîrâ Buhârâ yârimin meskenidir ve şâhımın şehridir. İşte âşıkın indinde vatan muhabbeti demek, bu ma'nâyadır." Ya'ni ilm-i ledün şehri, insân-ı kâmil makarrı ve âlem-i bâtın sultânının şehridir ve benim vücudum da o şehrin ve o şehir sultânının âşıkıdır. İşte حب الوطن من الايمان ya'ni "Vatan muhabbeti, imândandır" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı âşıkın indinde budur.

## Bir ma'şûkun garîb olan kendi âşıkından, "Şehirlerden hangi şehri daha latîf ve daha kalabalık ve muhteşem ve daha çok ni'metli ve daha gönül açıcı buldun?" diye sorması ve âşıkın cevabı

3793. Bir ma'şûk, âşıkına dedi ki: "Ey delikanlı, sen gurbetde çok şehirler görmüşsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3793. Bir sevgili, âşığına dedi ki: "Ey delikanlı, sen gurbette çok şehirler görmüşsün!"

3794. "İmdi onlardan hangi şehir daha latîfdir?" Dedi: "O bir şehir ki, onda dilber vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3794. "Şimdi onlardan hangi şehir daha latiftir?" Dedi: "O bir şehir ki, onda dilber vardır!"

"O gördüğün şehirlerden hangisi daha hoş ve latiftir?" Âşık, maşukuna cevap olarak dedi: "İçinde dilberim ve maşukum olan şehir, gezdiğim şehirlerin hepsinden daha latiftir."

"O gördüğün şehirlerden hangisi daha hoş ve latîfdir?" Aşık ma'şûkuna cevâben dedi: "İçinde dilberim ve ma'şûkum olan şehir, gezdiğim şehirlerin hepsinden daha latîfdir."

3795. Bizim şahımızın bisatı her nerede olursa, eğer iğne deliği de olsa, sahrâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3795. Bizim şahımızın yaygısı her nerede olursa, iğne deliği de olsa, sahrâdır.

"Bisât", yaygı ve döşeme demektir. "Semm", dar delik; "hıyât", iğne; "semmü'l-hıyât", iğne deliği anlamındadır. Yani "Her nerede bizim maşukumuzun ve gönlümüzün şahının yaygısı olursa, orası iğne deliği kadar dar olsa bile, bizim için sahrâ kadar geniş ve ferahtır."

"Bisât", yaygı ve döşeme demektir. "Semm", dar delik; "hıyât", iğne; "semmü'l-hıyât", iğne deliği ma'nâsınadır. Ya'ni "Her nerede bizim ma'şûkumuzun ve gönlümüzün şâhının yaygısı olursa, orası iğne deliği kadar dar olsa bile, bizim için sahrâ kadar geniş ve ferahtır."

3796. Her nerede ay gibi bir Yûsuf ola, her ne kadar ki kuyu dibi olsa da cennettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3796. Her nerede ay gibi bir Yusuf olsa, ne kadar kuyu dibi olsa da orası cennettir.

## Dostların onu Buhârâ'ya rücû'dan men' etmesi ve tehdîd etmesi ve onun lâubâlîce söylemesi

3797. Ona bir nasihatçı dedi ki: "Ey bî-haber, eğer nazarın varsa, akıbeti düşün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3797. Ona bir nasihatçı dedi ki: "Ey habersiz kişi, eğer bakış açın varsa, sonu düşün!"

3798. "Akıl ile geriye ve ileriye bak, pervâne gibi kendini yakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3798. "Akıl ile geriye ve ileriye bak, pervane gibi kendini yakma!"

3799. "Eğer Buhâra'ya gidersen delisin; zincirin ve zindan-hanenin layıkısın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3799. "Eğer Buhara'ya gidersen delisin; zincirin ve zindan-hanenin layıkısın!"

"Çûn" kelimesi, soru sormak için olduğuna göre, şöyle de tercüme edilebilir: "Buhara'ya nasıl gidiyorsun? Deli misin, zincirin ve zindan-hanenin layıkı mısın?"

“Çûn”, istifhâm için olduğuna göre, böyle de tercüme edilebilir: "Buhârâ'ya nasıl gidiyorsun? Dîvâne misin, zincirin ve zindan-hânenin lâyıkı mısın?"

3800. "O senden dolayı öfkesinden demiri çiğnemekte, o seni yirmi göz ile aramaktadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3800. "O senden dolayı öfkesinden demiri çiğnemekte, o seni yirmi göz ile aramaktadır."

"Âhen hâîden ez hışm" (öfkeden demir çiğnemek), gazabın şiddetinden kinayedir. Yani "Sen Sadr-ı Cihan'ın aşkıyla Buhara'ya gidiyorsun; fakat Sadr-ı Cihan senin hakkında son derece öfkelidir, o senin bir taraftan ortaya çıkışına pek ziyade beklemektedir."

"Âhen hâîden ez hışm", şiddet-i gazabdan kinâyedir. Ya'ni "Sen Sadr-ı Cihân'ın aşkıyla Buhârâ'ya gidiyorsun; fakat Sadr-ı Cihân senin hakkında son derece öfkelidir, o senin bir tarafdan zuhûruna pek ziyâde muntazırdır."

3801. "O senin için bıçağı keskin ediyor; o kıtlık köpeğidir ve sen un dağarcığı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3801. "O senin için bıçağı keskin ediyor; o kıtlık köpeğidir ve sen un dağarcığı."

"O Sadr-ı Cihân (dünyanın önde geleni) seni öldürmek için bıçağını biliyor; kıtlık vaktinde bir köpek, açlıktan un dağarcığına nasıl saldırırsa, o da sana öyle saldıracaktır."

"O Sadr-ı Cihân seni öldürmek için bıçağını biliyor; kıtlık vaktinde bir köpek, açlıktan un dağarcığına nasıl saldırır ise, o da sana öyle saldıracaktır."

3802. "Vaktaki kurtuldun ve Hudâ sana yol verdi, zindan tarafına gidiyorsun, sana ne vâki' oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3802. "Kurtulduğun ve Allah sana yol verdiği zaman, zindan tarafına gidiyorsun, sana ne oldu?"

"Buhara'ya gittiğin zaman, farz et ki Sadr-ı Cihan'ın elinden kurtuldun ve Allah sana ölümden yol verdi. Muhakkak zindan tarafına gidiyorsun; sana ne oldu ki, bunları düşünemiyorsun?"

"Buhârâ'ya gittiğin vakit, farz et ki Sadr-ı Cihân'ın elinden kurtuldun ve Hudâ sana ölümden yol verdi. Muhakkak zindan tarafına gidiyorsun; sana ne vâki' oldu ki, bunları düşünemiyorsun?"

3803. "Eğer senin üzerine on türlü müvekkel gele idi, akıl gerek idi ki, onlardan gaib ola idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3803. "Eğer senin üzerine on türlü müvekkel (işleri görmekle görevli melek) gelseydi, akıl gerekirdi ki, onlardan gizleneydin."

"Eğer Cihanın Sadırı'ndan (dünyanın yöneticisinden) senin üzerine davet için türlü türlü memurlar gelseydi, aklın gereğine göre lazımdı ki, sen onlardan kaçıp gizleneydin."

"Eğer Sadr-ı Cihân'dan senin üzerine da'vet için türlü türlü me'mûrlar gele idi, muktezâ-yı akla göre lâzım idi ki, sen onlardan kaçıp gizlene idin."

3804. “Mâdâmki senin üzerine hiçbir kimse müvekkel değildir, neden dolayı senin üzerine ön ve ard bağlanmış oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3804. "Mademki senin üzerine hiçbir kimse görevlendirilmiş değildir, neden dolayı senin üzerine ön ve arka bağlanmış oldu?"

3805. Gizli aşk onu esîr etmiş idi; o nezîr, o müvekkeli görmüyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3805. Gizli aşk onu esir etmişti; o nezir, o müvekkeli görmüyordu.

Bu latif beyit Pîr efendimiz tarafındandır; buyururlar ki: "O vekili korkutucu olan nasihatçi, onu esir eden kalbindeki gizli aşkı bilmiyor ve onu Buhârâ'ya davet eden o aşk memurunu ve müvekkilini görmüyordu."

Bu beyt-i latîf cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır; buyururlar ki: "O vekîli korkutucu olan nâsih, onu esîr eden kalbindeki gizli aşkı bilmiyor ve onu Buhârâ'ya da'vet eden o aşk me'mûrunu ve müvekkelini görmüyor idi."

3806. Her müvekkel için müvekkel muhtefîdir; ve yoksa o neden köpek tabîatlılık kaydındadır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3806. Her müvekkil için gizli bir müvekkil vardır; yoksa o neden köpek tabiatlılık kaydındadır?

Görünen âlemde insanlara musallat olan her bir müvekkil için dahi, gizli bir müvekkil vardır ki, o müvekkil, o musallat olan kimseyi içinden o tasalluta sevk eder. Eğer ona böyle bir müvekkil olmasa, o musallat olan kişi neden dolayı köpek tabiatını ve huyunu edinip halkı incitmek ve zarara sokmak kaydında olurdu? "Gizli müvekkil"den kasıt, ilâhî kazâ ve kaderdir ki, bu kazâ ve kader, o kimsenin hakikatinin ve sabit hakikatinin gereğidir.

Zâhirde insanlara musallat olan her bir müvekkel için dahi, gizli bir müvekkel vardır ki, o müvekkel, o musallat olan kimseyi bâtınından o tasalluta sevkeder. Eğer ona böyle bir müvekkel olmasa, o musallat neden dolayı köpek tabîat ve meşrebini iktisab edip halkı incitmek ve zarara sokmak kaydında olurdu? "Müvekkel-i hafî”den murâd kazâ ve kader-i ilâhîdir ki, bu kazâ ve kader, o kimsenin hakîkatinin ve ayn-ı sâbitesinin iktizâsıdır.

3807. Aşk şahının hışmı, onun canı üzerine oturdu; onu avvanlık ve kara yüzlülük üzerine bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3807. Aşk şahının hışmı, onun canı üzerine oturdu; onu avvanlık ve kara yüzlülük üzerine bağladı.

"Aşk şahı"ndan kasıt, Hak'ın Zât'ıdır ve "hışım"dan kasıt, Hak'ın celâlidir (ululuğu, yüceliği). "Avvân", harflerin şeddeli okunmasıyla, zabıta memuru demektir. "Kara yüzlülük"ten kasıt karanlıktır. "Avvân" kelimesinin şeddesiz telaffuzu şiir zarureti içindir.

Yani, Hak Zât'ının celâli ve azameti, o müvekkilin (kendisine bir iş tevdi edilen varlık) sabit hakikatinin gerekliliğine göre onun canı üzerine oturdu; onu zabıta memurluğu ve zulmetme fiili üzerine bağladı ve ilâhî kazâ onun üzerine müvekkel oldu ve o da halk üzerine müvekkel oldu ve o müvekkel de bu fiilinin âşıkı oldu.

"Şâh-ı aşk”dan murâd, Zât-ı Hak'dır ve "hışım"dan murâd, celâlet-i Hak'dır. "Avvân", feth-i teşdîd ile, zabıta me'mûru demektir. "Siyeh-rûyluk"dan murâd zulmettir. "Avvân"ın teşdîdsiz telaffuzu zarûret-i şiir içindir.

Ya'ni, Zât-ı Hakk'ın celâli ve azameti o müvekkelin ayn-ı sâbitesinin iktizâsına binâen onun canı üzerine oturdu; onu zabıta me'murluğu ve zulm etmek fiili üzerine bağladı ve kazâ-yı ilâhî onun üzerine müvekkel ve o da halk üzerine müvekkel oldu ve o müvekkel de bu fiilinin âşıkı oldu.

3808. "Agah ol, ona vur!" diye, ona vurur. Benim efgānım gizli avvânlardandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3808. "Haberdar ol, ona vur!" diye, ona vurur. Benim feryadım gizli avlayanlardandır.

İçindeki görevli melek, halk üzerine musallat olan o görevli melek üzerine: "Ne duruyorsun, vur!" diye içinden vurmaya başlar. O da içinden gelen o darbeler üzerine, musallat olduğu kimseye vurmaya başlar.

Bâtındaki müvekkel, halk üzerine musallat olan o müvekkel üzerine: "Ne duruyorsun vur!" diye bâtınından vurmağa başlar. O da bâtınından gelen o darbeler üzerine, musallat olduğu kimseye vurmağa başlar.

3809. Her kimi ki, bir ziyanda gider görürsün, her ne kadar yalnız ise de, bir avvanla gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3809. Kimi bir zararda gider görürsen, her ne kadar yalnız ise de, bir yardımcıyla gider.

Bu dünya hayatında kimi, halka zararlı fiillerle gider bir hâlde görürsen, o kimse her ne kadar görünüşte bir âmirin etkisi altında olmayıp, yalnız olsa bile, bil ki içten içe bir yardımcı ve bir vekil ile gider; ve onun içinde bir musallat (musallat olan varlık) vardır ki, ona görünüşte bu fiilinin icrasını emreder.

Bu hayât-ı dünyeviyyede her kimi, halka muzır ef'âl ile gider bir halde görür isen, o kimse her ne kadar zâhirde bir âmirin taht-ı te'sîrinde olmayıp, yalnız olsa bile, bil ki bâtında bir avvân ve bir müvekkel ile gider; ve onun bâtınında bir musallat vardır ki, ona zâhirde bu fiilinin icrâsını emr eder.

3810. Eğer ondan vakıf olaydı, efgān vurur idi; o sultanların sultanının huzûruna giderdi. [3825]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3810. Eğer ondan haberdar olsaydı, feryat ederdi; o sultanların sultanının huzuruna giderdi.

"O zarar ve ziyan içinde yaşayan kimse, eğer içindeki musallatın (musallat olan şeyin) varlığından haberdar olsaydı, onun zalimane olan tasallutundan (musallat olmasından) feryat ederdi ve sultanların sultanı olan Hakk'ın huzuruna gidip, bu musallatın def'ini (uzaklaştırılmasını) niyaz ederdi." Çünkü kader sırrı bilinmezdir, mümkündür ki onun bu zararlı fiilleri arızî (sonradan ortaya çıkan) olup, niyaz ile def edilecek bir çeşittendir; bu sebeple bu gibi durumlarda Yüce Allah'ın inayet dergâhına başvurarak yalvarmak lazımdır.

“O zarar ve ziyân içinde yaşayan kimse, eğer bâtınındaki musallatın vücûdundan haberdâr olaydı, onun zâlimâne olan tasallutundan feryâd ederdi ve sultanların sultânı olan Hakk'ın huzûruna gidip, bu musallatın def'ini niyâz ederdi." Zîrâ sırr-ı kader meçhûldür, câiz ki onun bu zararlı ef'âli ârızî olup, niyâz ile mündefi' olacak bir nevi'dendir; onun için bu gibi ahvâlde Hak Teâlâ'nın dergâh-ı inâyetine mürâcaatla yalvarmak lâzımdır.

3811. Şahın huzurunda başına toprak dökerdin, tâ ki korkunç şeytandan amân göre idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3811. Şahın huzurunda başına toprak dökerdin, tâ ki korkunç şeytandan aman bulaydın.

Eğer iç âlemine musallat olan vekilin varlığından haberdar olsaydın, ilâhî huzurda onun tasallutundan dolayı matem tutup, başına topraklar saçardın ve: "Ey Rabbim, beni musallatın elinden kurtar!" diye yalvarır ve neticede ilâhî lütuf ile o korkunç şeytandan aman bulur ve korunurdun.

Eğer bâtınına musallat olan müvekkelin vücûdundan haberdar olaydın, huzûr-ı ilâhîde onun tasallutundan mâtem tutup, başına topraklar saçardın ve: "Yâ Rab, beni musallatın elinden kurtar!" diye yalvarır ve netîcede lutf-ı ilâhî ile o korkunç şeytandan amân görür ve mahfûz olurdun.

3812. Ey karıncadan nâkıs olan, kendini bey gördün, ondan dolayı sen kör, o müvekkeli görmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3812. Ey karıncadan noksan olan, kendini bey gördün, ondan dolayı sen kör, o müvekkeli görmedin.

Ey acizlik ve zayıflıkta karıncadan aşağı ve noksan olan görevli efendi, sen kendini halk üzerinde bey ve hâkim gördün, ondan dolayı manevî gözün kör oldu; o bâtınî olan müvekkeli (işleri kendisine havale edilen varlık) görmedin ve senin üzerindeki tasarrufunu ve hâkimiyetini anlayamadın.

Ey acz ve za'fda karıncadan aşağı ve nâkıs olan me'mûr efendi, sen kendini halk üzerinde bey ve hâkim gördün, ondan dolayı ma'nevî gözün kör oldu; o bâtınî olan müvekkeli görmedin ve senin üzerindeki tasarrufunu ve hâkimliğini anlayamadın.

3813. Bu yalancı kanaddan mağrûr oldun; bir kanad ki, o vebâl tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3813. Bu yalancı kanattan gururlandın; o kanat ki, seni vebal tarafına çeker.

Bu yalancı ve eğreti kanattan ibaret olan dünyanın devletine ve makamına gururlandın; o aldandığın kanat, öyle bir kanattır ki seni vebal ve yük altına çeker.

Bu yalancı ve iğreti kanaddan ibaret olan dünyânın devletine ve mansıbına mağrûr oldun; o aldandığın kanad, öyle bir kanaddır ki seni vebâl ve yük altına çeker.

3814. Kanad hafifliğe mâlik olursa, yolu yukarı eder; çamura bulaşıcı olursa, ağırlıklar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3814. Kanat hafifliğe sahip olursa, yolu yukarı yapar; çamura bulaşırsa, ağırlıklar oluşturur.

Dünyanın devleti ve makamı gerçi geçici bir kanattır; fakat bu kanat ruhun gerektirdiği güzel ahlak ve adalet dairesinde kullanılırsa, hafifliğe sahip olup, insanı yüce âleme uçurur; ve eğer nefse ait sıfatların gerektirdiği kötü ahlak ve zulüm dairesinde kullanılırsa, insanı aşağı âlemde tutsak bir halde bırakır.

Dünyânın devleti ve mansıbı gerçi âriyet bir kanaddır; fakat bu kanad rûhun sıfatı îcâbâtından olan hüsn-i ahlâk ve adâlet dâiresinde kullanılırsa, hiffete mâlik olup, insanı âlem-i bâlâya uçurur; ve eğer sıfât-ı nefsâniyye îcâbâtından olan sû'-i ahlâk ve zulüm dâiresinde kullanılırsa, insanı âlem-i süflîde mahbûs bir halde bırakır.

## Buhârâ'ya menşûb olan âşıkın, nasîhatçiye ve levm ediciye aşk cihetinden lâubâlî söylemesi

3815. Dedi: "Ey nâsih ne kadar ne kadar! Sus, nasîhati az ver, bağ pek sıkıdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3815. Dedi: "Ey nasihat eden, ne kadar ne kadar! Sus, nasihati az ver, bağ pek sıkıdır!"

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı, nasihat veren dosta dedi: "Ey nasihat eden, senin bu nasihatin daha ne kadar zaman devam edecek, artık sus, nasihati az ver; çünkü beni bağlayan aşk, pek sıkı bir bağdır!"

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı, nasîhat veren dosta dedi: "Ey nâsih, senin bu nasîhatın daha ne kadar zaman devam edecek, artık sus, nasîhati az ver; zîrâ ki beni bağlayan aşk, pek sıkı bir bağdır!"

3816. Senin nasihatinden, benim bağım pek sıkı oldu; senin âlimin aşkı tanımadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3816. Senin nasihatinden, benim bağım pek sıkı oldu; senin âlimin aşkı tanımadı.

"Dânişmend", âlim anlamına gelip, nasihat edenin aklı kastedilir. "Ey nasihat eden, senin bana verdiğin nasihatlerden, benim bağım olan aşk daha ziyade şiddet kazandı; sen zannettin ki, âşığı akli muhakemelerle ikna etmek mümkündür, heyhât! Senin âlimin olan aklın aşkı tanımamış ve aşkın hallerine yabancı kalmıştır."

"Dânişmend", âlim ma'nâsına olup, nâsihin aklı murâd buyurulur. "Ey nâsih, senin bana verdiğin nasîhatlerden, benim bağım olan aşk daha ziyâde şiddet kesb etti; sen zannettin ki, âşıkı muhâkemât-ı akliyye ile kandırmak mümkindir, heyhât! Senin âlimin olan aklın aşkı tanımamış ve ahvâl-i aşka yabancı kalmıştır."

3817. O tarafta ki aşk derdi ziyade etti, Ebû Hanîfe ve Şafiî bir ders etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3817. O tarafta ki aşk derdi arttı, Ebû Hanîfe ve Şafiî bir ders vermedi.

O tarafta ki aşk, gönül derdini artırdı, ders vermekle ve nasihat etmekle gidermek mümkün değildir. Çünkü aşk, ilahi cezbeden (çekimden) bir cezbedir ve dert, kalpte aşktan kaynaklanan bir hâldir; bu sebeple aşkın halleri, aklın tavrının dışındadır; bunun böyle olduğunu bildikleri için, akılları kemal derecesinde olan İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe ve İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı Ahmed Hanbel ve İmâm-ı Mâlik hazretleri asla aşktan ders vermediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde bu anlama dair olan aşağıdaki beyitleri beyan buyurmuşlardır: "Aşk mushafı, çok acayip bir mushaftır. Dört mezhepten onun hakkında bir ayet yoktur. Aşk için Ebû Hanîfe ders söylemedi. Hanbelî için onun hakkında rivayet yoktur. İmâm-ı Mâlik aşkın kanunundan habersizdir; İmâm-ı Şâfiî için onun hakkında dirayet (anlayış) yoktur."

Çünkü bu mezhep imamları, akıl ve temkin (ihtiyat) dairesinde din müçtehitleri idiler ve meşreplerinde ilahi aşka mağlubiyet hâli meydana gelmedi. Bu sebeple aşktan ders vermek ve ondan bahsetmek vazifeleri dışındaydı.

O tarafda ki aşk, derd-i derûnu ziyâde etti, ders vermekle ve nasîhat etmekle izâle etmek mümkin değildir. Zîrâ aşk, cezebât-ı ilâhiyyeden bir cezbedir ve derd, kalbde aşktan neş'et eden bir hâldir; binâenaleyh ahvâl-i aşk, tavr-ı akl haricindedir; bunun böyle olduğunu bildikleri için, akılları derece-i kemâlde olan İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe ve İmâm-ı Şâfîî ve İmâm-ı Ahmed Hanbel ve İmâm-ı Mâlik hazarâtı aslâ aşktan ders vermediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde bu ma'nâya dâir olan âtîdeki ebyâtı beyân buyurmuşlardır: "Aşk mushafi, çok acîb bir mushafdır. Dört mezhebden onun hakkında bir âyet yoktur. Aşk için Ebû Hanîfe ders söylemedi. Hanbelî için onun hakkında rivâyet yoktur. İmâm-ı Mâlik aşkın kânından bî-haberdir; İmâm-ı Şâfiî için onun hakkında dirâyet yoktur."

Zîrâ bu mezheb imamları, akıl ve temkîn dâiresinde müctehid-i dîn idiler ve meşreblerinde aşk-ı ilâhîye mağlûbiyet hâli vâki' olmadı. Bu sebeble aşkdan ders vermek ve ondan bahs etmek vazîfeleri hâricinde idi.

3818. Sen öldürmekten tehdîd etme ki, ben kendi kanıma çok susamışım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3818. Sen öldürmekle tehdit etme ki, ben kendi kanıma çok susamışım.

"Zâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "çokluk" anlamına gelip, "teşne" kelimesinin sıfatıdır. "Çok susamışım" demektir. Yani "Ey öğüt veren, beni ölümle korkutma, çünkü ben ölümün âşığıyım."

"Zâr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada "çokluk" ma'nâsına olup, teşnenin sıfatıdır. Çok susamışım demek olur. Ya'ni "Ey nâsih beni öldürmekten korkutma, zîrâ ben ölümün âşıkıyım."

3819. Aşıklar için her bir zaman ölmeklik vardır; âşıkların ölmesi ise bir nevi' değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3819. Âşıklar için her zaman ölmek vardır; âşıkların ölmesi ise tek çeşit değildir.

Bilinmeli ki, "ölüm" Hak ehlinin teriminde "nefsin hevesini yenmek"tir. Şimdi nefsin hevesinden ölen kimse, onun hidayete ulaşmasıyla diri olur. Ve Hak ehline göre türlü türlü ölümler vardır, onlar: "Kızıl ölüm, beyaz ölüm, yeşil ölüm, kara ölüm"dür. "Kızıl ölüm" yani kızıl ölüm, nefsin arzularına karşı gelmektir. "Beyaz ölüm" yani beyaz ölüm, açlıktır; çünkü açlık, iç âlemi nurlandırır ve kalbin yüzünü beyazlatır. "Yeşil ölüm" yani yeşil ölüm, eski püskü ve yamalı elbiseler giymektir ki, onun hiç kıymeti olmaz. Ve bu kanaat ile onun mana âlemindeki yaşayışı yeşillenir. "Kara ölüm" yani kara ölüm, bu da halkın eziyetine ve cefasına dayanmaktır; ve bu hâl "fenâ fillâh"da (Allah'ta yok olma) olur; çünkü sâlik, o eziyeti Hak'tan görür ve o sâlik, yaratılmışların fiillerini, kendi sevgilisinin fiilinde yok olmuş görür. Ve bu dört ölüm esaslardandır, bunların içinde cüz'î (parçalı) türden pek çok ölümler daha vardır ki, saymaya gelmez zevkî şeylerdir.

"Hakk'a vâsıl olmak isteyen âşıklar için her zamanda nefsin türlü türlü ölümleri vardır. Ve onların ölümleri bir nevi' değildir."

Ma'lûm olsun ki, "ölüm" ehl-i Hak ıstılâhında "nefsin hevâsını kam' etmek"tir. İmdi nefsin hevâsından ölen kimse, onun hidâyete vâsıl olmasıyla diri olur. Ve ehl-i Hakk'a göre türlü türlü ölümler vardır, onlar: "Mevt-i ahmer, mevt-i ebyaz, mevt-i ahzar, mevt-i esved"dir. "Mevt-i ahmer" ya'ni kızıl ölüm, nefsin arzûlarına muhalefettir. "Mevt-i ebyaz" ya'ni beyaz ölüm, açlıktır; zîrâ açlık, bâtını nûrlandırır ve kalbin yüzünü beyazlatdırır. "Mevt-i ahzar" ya'ni yeşil ölüm, eski püskü ve yamalı elbiseler giymektir ki, onun hiç kıymeti olmaz. Ve bu kanâat ile onun âlem-i ma'nâdaki yaşayışı yeşillenir. "Mevt-i esved" ya'ni kara ölüm, bu da halkın ezâsına ve cefâsına tahammüldür; ve bu hâl "fenâ fillâh"da olur; çünkü sâlik, o ezâyı Hak'dan müşâhede eder ve o sâlik, ef'âl-i mahlûkātı, kendi mahbûbunun fiilinde fânî görür. Ve bu dört ölüm esâsâtdandır, bunların zımnında cüz'iyyât nev'inden pek çok ölümler daha vardır ki, ta'dâda gelmez zevkî şeylerdir.

3820. O hüdâ canından yüz can tutar ve o iki yüzü her dem fedâ eder. [3835]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3820. O Hakk yolcusu canından yüz can tutar ve o iki yüzü her zaman feda eder.

O sâlik (Hakk yolcusu), Hakk'ın hidayetine ve inayetine ait olan candan birçok canlara sahiptir; ve onların hepsini de Hak yolunda feda eder. Burada "cân-ı hüdâ"dan maksat ruhanî sıfatlardır. Sâlik, nefsine ait hidayetinden ölünce ve nefsanî sıfatlarını terk edince, bu sıfatların her birine karşılık ruhanî sıfatlar ayakta kalır ki, bu sıfatlar hidayete ve inayete mensup olan canlardır. Âşık sâlik, bu sıfatlara da iltifat etmeyip, hepsini Hakk'ın yolunda feda eder ve kendini tamamen Hak karşısında yok eder ve bu mertebede sâlikin nazarında ikilik ve şirk-i hafi (gizli şirk) ortadan kalkar.

"O sâlik Hakk'ın hidâyetine ve inâyetine muzâf olan candan birçok canlara mâliktir; ve onların hepsini de Hak yolunda fedâ eder." Burada "cân-ı hüdâ"dan maksad rûhânî sıfatlardır. Sâlik hüdâ-yı nefsânîsinden ölünce ve nefsânî sıfatlarını terk edince ve bu sıfatların her birine mukābil rûhânî sıfatlar kāim olur ki, bu sıfatlar hidâyete ve inâyete mensûb olan canlardır. Sâlik-i âşık, bu sıfatlara da iltifat etmeyip, hepsini Hakk'ın yolunda fedâ ve kendini kâmilen Hak muvâcehesinde yok eder ve bu mertebede sâlikin nazarında ikilik ve şirk-i hafi kalkar.

3821. Her bir cana on baha alır; Kur'ân'dan "Aşreti emsaliha"yı oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3821. Her bir cana on değer alır; Kur'ân'dan "Aşreti emsaliha"yı oku!

Âşık, feda ettiği bu canlardan her birine karşılık, Hak'tan on değer alır. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ جَاءَ بالحَسَنَة فَلَهُ عَشر أمثالها (En'âm, 6/160) yani “Kim ki iyilikle geldi ise, onun için onun on misli vardır" buyurulur. Kur'ânî ifade "Aşru emsâlihâ" olduğu hâlde, şerefli beyitte "aşreti emsâlihâ" buyurulması, vezin zorunluluğu içindir ve bu Kur'ânî ifadeyi tahrif etmek değildir; ayet-i kerimeye işaretle meydana gelen bir açıklamadır.

"Aşık fedâ ettiği bu canlardan her birine mukābil, Hak'dan on bahâ alır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ جَاءَ بالحَسَنَة فَلَهُ عَشر أمثالها (En'âm, 6/160) ya'ni “Kim ki hasene ile geldi ise, onun için onun on misli vardır" buyurulur." İbâre-i kur'âniyye "Aşru emsâlihâ" olduğu halde, beyt-i şerîfde "aşreti emsâlihâ" buyrulması, zarûret-i vezn içindir ve bu ibâre-i kur'âniyyeyi tahrîf değildir; âyet-i kerîmeye işâreten vâki' olan bir beyândır.

3822. "Eğer o dost yüzlü benim kanımı dökerse, raks edici olarak onun üzerine can saçarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3822. "Eğer o dost yüzlü benim kanımı dökerse, raks edici olarak onun üzerine can saçarım.

Eğer benim sevgilim, beni öldürürse, oynaya oynaya ona canımı feda ederim."

"Eğer benim mahbûbum, beni öldürürse, oynaya oynaya ona canımı fedâ ederim."

3823. "Tecrübe ettim, benim ölümüm diriliktedir; vaktāki bu dirilikten kurtulurum, dâimlik vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3823. "Tecrübe ettim, benim ölümüm diriliktedir; ne zaman ki bu dirilikten kurtulurum, dâimlik vardır."

"Ben tecrübe ettim, benim bu fânî hayat ile yaşamam benim için manevî bir ölümdür. Ne zaman ki bu fânî ve geçici olan dirilikten kurtulurum, ondan sonra daimî hayat vardır." Nasıl ki ayet-i kerimede وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) yani "Eğer bilseler, ahiret yurdu için hayat vardır" buyrulur.

"Ben tecrübe ettim, benim bu fânî hayât ile yaşamaklığım benim için ma'nevî bir ölümdür. Vaktāki bu fânî ve âriyet olan dirilikten kurtulurum, ondan sonra hayât-ı dâimî vardır." Nitekim âyet-i kerimede وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni "Eğer bilseler, dâr-ı âhiret için hayât vardır" buyrulur.

3824. "Ey sikat, beni öldürün, beni öldürün; muhakkak benim katlimde hayat içinde hayat vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3824. "Ey sikat, beni öldürün, beni öldürün; muhakkak benim katlimde hayat içinde hayat vardır."

Ey güvenilir dostlar, beni öldürün, beni öldürün; muhakkak benim bu fani hayatımın ortadan kaldırılmasında hayat içinde hayat vardır; yani hakikatte ölüm yoktur, yeni bir hayata doğum vardır.

"Ey mu'temed olan dostlar, beni öldürün, beni öldürün; muhakkak benim bu fânî hayâtımın izâlesinde hayât içinde hayât vardır; ya'ni hakîkatte ölüm yoktur, yeni bir hayâta doğum vardır."

3825. "Ey yüz nurlandırıcı, ey bekānın ruhu, benim ruhumu çek ve bana mülakāt ile cömertlik et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3825. "Ey yüz nurlandırıcı, ey bekânın ruhu, benim ruhumu çek ve bana mülakat ile cömertlik et!"

"Ey kalbin yüzüne nur veren gerçek sevgili, ey bekânın ruhu ve hakikati; benim ruhumu lütufkâr olan zâtına çek ve bana pak zâtınla buluşma ile cömertlik et!" Ta ki bu başkalık elbisesinden soyunmuş olayım. Benim, zâtının denizinin bir dalgası olan varlığım, o denizde yok olsun ve ikilik bağıntısı kalmasın.

"Ey kalbin yüzüne nûr veren ma'şûk-ı hakîkî, ey bekānın ruhu ve hakî-kati; benim rûhumu eltaf-ı latîf olan zâtına çek ve bana likā-i zât-ı pâkin ile cömertlik et!" Tâ ki bu gayriyyet libâsından soyunmuş olayım. Benim deryâ-yı zâtının bir dalgası olan varlığım, o deryâda mahv olsun ve ikilik nisbeti kalmasın.

3826. "Benim bir habibim vardır ki, onun muhabbeti, benim kalbimi biryan eder; eğer dilerse yürür, benim gözümün üzerinde yürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3826. "Benim bir sevgilim vardır ki, onun sevgisi kalbimi yakar; eğer dilerse yürür, benim gözümün üzerinde yürür."

"Yeşvî", ikinci bâbdan muzari fiildir; "şevâ, yeşvî, şeyyen" şeklinde çekilir. "El-haşâ", nefes tutulmak, bölge, kalp ve insanın karnındaki organlar anlamlarına gelir, burada kalp demektir. Yani "Benim bir sevgilim vardır ki, onun sevgisi kalbimi yakıp kebap etti; o sevgilim eğer dilerse yürür, benim gözümün üzerinde yürür. Yani benim benliğimle olan görüşü ortadan kaldırıp, gözümün üzerinde yürür ve kendi görür."

Hüseyin ibn Mansur Hallâc (k.s.) hazretleri de bu anlamda şöyle buyururlar. Beyit: أ انت ام انا هذا العين في العين حاشاك حاشاك من اثبات اثنين "Gözümde olan bu öz sen misin, ben miyim? İkilik ispatından hem seni, hem beni tenzih ederim."

“Yeşvî”, ikinci bâbdan fiil-i muzâri'; “şevâ, yeşvî, şeyyen" sûretinde tas-rîf olunur. "El-haşâ", nefes tutulmak ve nâhiye ve kalb ve insanın karnın-daki âlât ma'nâlarınadır, burada kalb demektir. Ya'ni "Benim bir mahbû-bum vardır ki, onun muhabbeti benim kalbimi yakıp kebab etti; o mahbû-bum eğer dilerse yürür, benim gözümün üzerinde yürür. Ya'ni benim ben-liğimle olan görüşü izâle edip, gözümün üzerinde yürür ve kendi görür."

Hüseyn ibn Mansûr Hallâc (k.s.) hazretleri dahi bu ma'nâda şöyle buyurur-lar. Beyit: أ انت ام انا هذا العين في العين حاشاك حاشاك من اثبات اثنين "Aynımda olan bu ayn sen misin, ben miyim? İkilik isbâtından hem seni, hem beni tenzîh ederim."

3827. Her ne kadar Arabî daha latîf ise de Farisî söyle, muhakkak aşkın yüz başka dili vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3827. Her ne kadar Arapça daha latif ise de Farsça söyle, muhakkak aşkın yüz başka dili vardır.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, yüce zâtına hitaben buyururlar ki: "Ey Mevlânâ, Arapça söylemeye başladın, gerçi Arapça daha latif ise de, bu Mesnevî-i Şerîf'i bu zamanda halkın kullandığı Farsça dil ile söyle ki, faydalanma genel olsun."

Arapça'nın üstünlüğüne delil şu hadis-i şeriftir: احبوا العرب لثلاثة لانى عربى والقرآن عربی و كلام اهل الجنة عربي Yani "Üç şeyden dolayı Arap'ı seviniz; çünkü ben Arap'ım ve Kur'ân Arapça'dır ve cennet ehlinin sözü Arapça'dır." Ve halkın anlayacağı dil ile söylemenin faydalı olduğunun delili dahi وَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولِ الاّ بلسان قومه (İbrâhîm, 14/4) yani "Biz resûlü ancak kavminin lisanıyla gönderdik" ayet-i kerîmesidir. Bu böyle olmakla beraber, muhakkak aşkın birçok başka türlü dilleri vardır; âşık kendinden geçtiği vakit önünü ardını hesap edemez bir hâle gelir ve nasıl gelirse öyle söyler.

Cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Ey Mevlânâ, Arabça söylemeye başladın, gerçi Arabça daha latîf ise de, bu Mesnevî-i Şe-rîfi bu zamanda halkın isti'mâl ettikleri lisân-ı Fârisî ile söyle ki, istifade umûmî olsun."

Arabî'nin rüchânına delîl şu hadîs-i şerifdir: احبوا العرب لثلاثة لانى عربى والقرآن عربی و كلام اهل الجنة عربي Ya'ni "Üç şeyden dolayı Arab'ı seviniz; zîrâ ben Arabîyim ve Kur'ân Arabî'dir ve ehl-i cennetin kelâmı Arabî'dir." Ve halkın anlıyacağı lisân ile söylemenin faydalı olduğunun delili dahi وَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولِ الاّ بلسان قومه (İbrâhîm, 14/4) ya'ni "Biz resûlü ancak kavminin lisanıyla gönderdik" âyet-i kerîmesidir. Bu böyle olmakla beraber, muhakkak aşkın birçok başka türlü dil- leri vardır; âşık kendinden geçtiği vakit önünü ardını hesab edemez bir hâle gelir ve nasıl gelirse öyle söyler.

3828. Vaktaki o dilberin kokusu uçucu olur, o diller hep hayran olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3828. O dilberin kokusu uçucu olduğunda, o diller hep hayran olur.

Gerçek sevgili olan Hakk'ın tecellisi meydana geldiğinde, "Allah'ı bilen kimsenin dili yorulur" hadis-i şerifi gereğince, o kimsenin dili tam bir hayretinden dolayı hareket edemez olur ve o dillerin hiçbiri maksadı anlatamaz.

Vaktāki ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın tecellîsi vâki olur من عرف الله كل لسانه ya'ni "Allah'ı ârif olan kimsenin lisânı yorulur" hadîs-i şerîfi mûcibince, o kimsenin lisânı kemâl-i hayretinden dolayı hareket etmez olur ve o dillerin hiçbirisi maksadı anlatamaz.

3829. İktifâ ediyorum, dilber hitâba geldi, kulak ol! Allah doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3829. Yeterli görüyorum, dilber konuşmaya başladı, kulak ver! Allah doğruyu en çok bilicidir.

Ben, bekâ (Allah ile bâki olma) mertebesinde olan benliğim ile söylediğim sözü yeterli görüyorum; çünkü hakiki dilber benim benliğimden konuşmaya başladı ve ben bekâ mertebesinden fenâya (yokluğa) döndüm; bu sebeple kulak ver de, iyi dinle! Yüce Allah doğruyu en çok bilicidir.

Ben bekā mertebesinde olan benliğim ile söylediğim sözü kâfi görüyorum; zîrâ dilber-i hakîkî benim benliğimden hitâba başladı ve ben bekā mertebesinden fenâya rücû' ettim; binâenaleyh kulak ol da, iyi dinle! Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.

3830. Mâdemki âşık rücû' etti, şimdi kork ki, o ayyarlar gibi dâr üzerinde [3845] ders eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3830. Mademki âşık geri döndü, şimdi kork ki, o ayyarlar gibi darağacı üzerinde ders verir.

Mademki âşık ikilik mertebesinden birliğe geri döndü ve beka mertebesindeki beşerî benliğinden, Hakk'ın benliğinde fani oldu, şimdi kork ki, o hırsızlar gibi darağacı üzerinde halka ibret dersi verir.

"Ayyar", çok hareketli demektir; fakat harâmîlere ve hırsızlara da denir. Bu ikinci mısradaki anlam ile "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) dediği için darağacına asılan Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin hâline işaret buyrulur. Yani fenâ (yok olma) makamında bulunanlar, "ene'l-Hak" narasını atarlar ve halka bu mertebeden söz söylerler, demek olur.

"Mâdemki âşık mertebe-i isneyniyetten vahdete rücû' etti ve bekā mertebesindeki enâniyyet-i beşeriyyesinden, enâniyyet-i Hak'da fânî oldu, şimdi kork ki, o hırsızlar gibi dârağacı üzerinde halka ders-i ibret verir."

"Ayyâr", kesîrü'l-hareke demektir; fakat harâmîlere ve hırsızlara da ıtlâk olunur. Bu ikinci mısra'daki ma'nâ ile "ene'l-Hak" dediği için dârağacına asılan Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin hâline işâret buyrulur. Ya'ni makām-ı fenâda bulunanlar, "ene'l-Hak" na'rasını vururlar ve halka bu mertebeden söz söylerler, demek olur.

3831. Vâkia bu âşık Buhâra'ya gider, ne ders ile ve ne üstâd ile gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3831. Gerçekte bu âşık Buhara'ya gider, ne ders ile ne de üstat ile gider.

Sadr-ı Cihan'ın aşığı olan bu işlerin vekilinin Buhara'ya gitmesi, okuduğu ilim dersine veya bir üstadın öğretisine dayanmaz; onu oraya sevk eden aşktır; ve aşkın kuralı yoktur.

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı olan bu vekîl-i umûrun Buhârâ'ya gitmesi, okuduğu ilim dersine veyâhud bir üstâdın ta'lîmine müstenid değildir; onu oraya sevk eden aşktır; ve aşkın kāidesi yoktur.

3832. Aşıklar için müderris, dostun hüsnü oldu; onların kitabı ve dersi ve sebakı onun yüzüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3832. Aşıklar için müderris, dostun güzelliği oldu; onların kitabı ve dersi ve dersi onun yüzüdür.

Aşıklara ders veren, maşukun güzelliğidir; onların kitabı ve dersi ve sınavı hep maşukun latif güzelliğidir.

Âşıklara ders veren ma'şûkun cemâlidir; onların kitabı ve dersi ve müsâbaka imtihanı hep ma'şûkun cemâl-i latifidir.

3833. Sakitdirler ve onların na'ra-i tekrarları, onların yârinin arşına ve tahtına kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3833. Sakindirler ve onların tekrar eden feryatları, onların sevgilisinin arşına ve tahtına kadar gider.

Hak âşıkları görünüşte sakin bir hâldedirler; fakat onların bâtınen (içsel olarak) meydana gelen tekrar eden feryatları, gerçek sevgilinin arşına ve tahtına kadar gider. Taht, arşın açıklamasıdır ve burada "arş"tan kastedilen, âlem-i illiyyîn (yüksek mertebeler âlemi)dir.

Hak âşıkları sûretde sâkit bir haldedirler; ve fakat onların bâtınen vâki' olan mükerrer na'raları, yâr-i hakîkînin arşına ve tahtına kadar gider. Taht, arşın tefsîridir ve burada "arş" dan murâd, âlem-i illiyyîndir.

3834. Onların dersi Ziyâdât ve Silsile'nin babı değil, gürültüsü ve dönmek ve harekettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3834. Onların dersi Ziyâdât ve Silsile'nin konusu değil, gürültüsü ve dönmek ve harekettir.

Ziyâdât, fıkıh ilmi hakkında İmam Muhammed'in Hanefi mezhebi üzere yazdığı bir kitabın ismidir. Ve Silsile de fetva kitaplarından birinin ismidir. Ve "âşûb", kavga ve gürültü ve fitne anlamınadır. Yani "Aşk ehlinin dersi, Ziyâdât ismindeki fıkıh kitabıyla Silsile ismindeki kitabın konusu değildir; aksine onların dersi, aşkın üstün gelmesiyle, hay ve huy ile gürültü etmek ve dönerek sema etmek veya çeşitli şekillerle hareket etmektir."

Onun için, aşk hâlinden haberi olmayan zahirî ilimler ehli ve hoca efendiler, tarikat ehlinin şaşkınlıklarını, okudukları kitaplara ve derslere sığdıramadıklarından inkâr ederler; ve bu hususta gaflet ehli olan cahillerin fikrine katılırlar.

Ziyâdât ilm-i fıkıh hakkında İmâm-ı Muhammed'in mezheb-i Hanefi üzere yazdığı bir kitabın ismidir. Ve Silsile dahi fetvâ kitablarından birinin ismidir. Ve "âşûb", kavga ve gürültü ve fitne ma'nâsınadır. Ya'ni "Ehl-i aşkın dersi Ziyâdât ismindeki fıkıh kitâbıyla Silsile ismindeki kitabın bâbı değildir; belki onların dersi galebât-ı aşk ile, hây ve hûy ile gürültü etmek ve dönerek semâ' etmek veyâhud suver-i muhtelife ile hareket etmektir."

Onun için hâl-i aşktan haberi olmayan ulûm-ı zâhire erbâbı ve hoca efendiler, ehl-i tarîkın şûrîdeliklerini, okudukları kitablara ve derslere sığdıramadıklarından, inkâr ederler; ve bu husûsda ehl-i gaflet olan cühelânın fikrine iştirak ederler.

3835. Bu kavmin silsilesi ca'd-ı müşkbârdır; devir meselesidir, lakin yârin devridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3835. Bu kavmin silsilesi misk yağdıran kıvırcık saçtır; devir meselesidir, lakin sevgilinin devridir.

"Ca'd", kıvırcık saç; "müşkbâr", misk yağdırıcı anlamında birleşik sıfattır. Kitap ismi olan Silsile'den, Pîr efendimiz, akıl sahibi filozofların ve kelâmcıların ıstılahındaki (teknik terimindeki) "silsile"ye ve "devr"e geçerler. Filozoflara ve kelâmcılara göre kısaca "silsile" şudur: Varlıkta silsile yoktur; yani bu bundan ve bu da bundan ve bu dahi bundan ortaya çıktı demekle gerçek bir asıla ulaşmak mümkün olamayacağından, bu silsile bâtıldır. Aynı şekilde "devr" de, örneğin tavuk yumurtadan ve yumurta tavuktan çıktı hükmü gibidir ki, bu hükümden de gerçek bir asıla ve sonuca ulaşmak mümkün olmamakla, bu da bâtıldır. Şimdi Pîr efendimiz bu "silsile"den tekrar zincir anlamına geçerek buyururlar ki: "Evet âşıkların katında da bir silsile vardır; fakat onların silsilesi, maşukun misk yağdıran kıvırcık saçıdır." Ve "kıvırcık saç"tan kasıt, Hakk'ın Zât'ının perdesi ve örtüsü olan sıfat ve isimlerinin tecellileridir. Çünkü hakikat ehli Hakk'ı, kâinat tecellilerinden müşâhede ederler ve bu tecelliler onları Hakk'a bağlayan ve çeken bir silsile ve zincir olur. "Ve aynı şekilde âşıkların katında da bir "devr" meselesi vardır; fakat bu "devir", gerçek maşukun varlığının inişi ve yükselişi meselesidir; çünkü bu iniş ve yükseliş devrîdir."

"Ca'd", kıvırcık saç; "müşkbâr", misk yağdırıcı ma'nâsında vasf-ı terkîbîdir. Kitâb ismi olan Silsile'den cenâb-ı Pîr efendimiz, nazar-i aklî sahibi olan felâsife ve mütekellimînin ıstılâhındaki "silsile"ye ve "devr"e intikāl buyururlar. Felâsife ve mütekellimlere göre hulâsaten "silsile" budur ki: Vücûdda sil- sile yoktur; ya'ni bu bundan ve bu da bundan ve bu dahi bundan ilh... zuhûr etti, demekle bir asl-ı hakîkîye vusûl mümkin olamıyacağından, bu silsile bâtıldır. Ve kezâ "devr” dahi, meselâ tavuk yumurtadan ve yumurta tavuktan çıktı hükmü gibi ki, bu hükümden dahi bir asl-ı hakîkîye ve netîceye vüsûl mümkin olmamakla, bu da bâtıldır. İmdi cenâb-ı Pîr efendimiz bu "silsile"den tekrâr zincîr ma'nâsına intikālen buyururlar ki: "Evet âşıkların indinde de bir silsile vardır; fakat onların silsilesi, ma'şûkun misk yağdırıcı olan kıvırcık saçıdır." Ve "kıvırcık saç"tan murâd, Hakk'ın Zât'ının perdesi ve hicâbı olan mezâhir-i sıfat ve esmâsıdır. Zîrâ ehl-i hakikat Hakk'ı, mezâhir-i kevniyyeden müşâhede ederler ve bu mezâhir onları Hakk'a bağlayan ve çeken bir silsile ve zincir olur. "Ve kezâ âşıkların indinde de bir "devr" mes'elesi vardır; fakat bu "devir", vücûd-ı ma'şûk-ı hakîkînin nüzûlü ve urûcu mes'elesidir; zîrâ bu nüzûl ve urûc devrîdir."

3836. Eğer bir kimse senden kese mes'elesini sorarsa: "Hakk'ın hazînesi keselere sığmaz!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3836. Eğer bir kimse sana kese meselesini sorarsa: "Hakk'ın hazinesi keselere sığmaz!" de!

"Kese meselesi" fıkıhçıların örfünde şudur ki, eğer bir kimse para kesesini emanet olarak birinin yanına bıraksa ve paranın miktarını emanet bırakılan kişiye haber vermese, o emanetin geri alınmasından sonra, paranın eksik olduğunu iddia etse, emanet bırakılan kişi sorumlu olmadığı gibi, ona yemin de düşmez; ve eğer miktarını haber verseydi, o zaman sorumluluk veya yemin düşerdi. Ve bu mesele fıkıhçılar nezdinde fıkıh meselelerinin şaşırtıcı olanlarındandır. Anlamın özeti şudur ki, "Eğer bir kimse âşıktan kese fıkıh meselesini sorsa, âşığa şöyle cevap vermek gerekir: "Benim işim Hakk'ın hazinesi iledir ve altın hazinesiyle ve kesesiyle bir ilişkim yoktur; Hakk'ın hazinesi ise, keselere sığmaz ki, bu mesele ile meşgul olayım."

"Kese mes'elesi" örf-i fukahâda odur ki, eğer bir kimse para kesesini vedîa olarak birinin nezdine bıraksa ve paranın mikdârını mûda'a haber vermese, o vedîanın istirdâdından sonra, paranın noksan olduğunu da'vâ etse mûda' zâmin olmadığı gibi, ona yemîn dahi düşmez; ve eğer mikdârını haber vere idi, zaman ضمان veya yemîn düşer idi. Ve bu mes'ele fukahâ nezdinde mesâil-i fikhın eâcibindendir. Hulâsa-i ma'nâ budur ki, "Eğer bir kimse âşıkdan kese mes'ele-i fikhiyyesini sorsa, âşıka şöyle cevab vermek lâzımdır: "Benim işim Hakk'ın hazînesi iledir ve altın hazînesiyle ve kesesiyle münasebetim yoktur; Hakk'ın hazînesi ise, keselere sığmaz ki, bu mes'ele ile meşgül olayım."

3837. Eğer hul' ve mübarâ sözü vâki olursa, fenâ görme ki, zikr-i Buhârâ vâki' oluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3837. Eğer hul' ve mübârâ sözü meydana gelirse, kötü görme ki, Buhârâ'nın zikri meydana geliyor.

"Hul'" fıkıhta, vereceği bir mal karşılığında eşi boşamak anlamındadır. Ve "mübârâ", "mübârât" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Müvâsât" ve "müvâsâ" gibi Fars dili ehli bu ve benzeri lafızları böyle kısaltarak kullanırlar. Ve "mübârât" aynı şekilde fıkıhta eş ile eşin, [biri] diğerinin haklarından vazgeçmek ve birbirini ibra etmek suretiyle birbirinden ayrılması demektir. "Ey zahir âlimi, eğer âşıktan hul' ve mübârâ sözü meydana gelirse, sakın sen onu fıkıhçıların kullandığı terim anlamına alıp, kötü görme; bil ki bu sözün içinde Buhârâ'nın, yani asıl vatanın zikri meydana gelir." Çünkü "hul'dan murat, âşıklar katında nefsi boşamak ve "mübârât" da, bedenin gerekliliklerinden ve isteklerinden ayrılmak demektir ki, bu da vuslattan haber vermek olur.

"Hul'" fıkıhda, vereceği bir mal mukābilinde zevceyi tatlîk etmek ma'nâsındadır. Ve "mübârâ", "mübârât" kelimesinin muhaffefidir. "Müvâsât" ve "müvâsâ" gibi ehl-i Fârs bu ve emsâli lafızları böyle tahfif ile isti'mâl ederler. Ve "mübârât" kezâ fıkıhda zevc ile zevce, [biri] birinin hukūkundan vazgeçmek ve yekdîğerini ibrâ etmek sûretiyle birbirinden mufârakat etmek, demektir. “Ey âlim-i zâhirî, eğer âşıkdan hul' ve mübârâ sözü vâki' olursa, sakın sen onu fukahânın kullandığı ıstılâh ma'nâsına alıp, fenâ görme; bil ki bu sözün zımnında Buhârâ'nın, ya'ni vatan-ı aslînin zikri vâki' olur." Zîrâ "hul'dan murâd, âşıklar indinde nefsi boşamak ve "mübârât" dahi, cismin iktizââtından ve metâlibâtından ayrılmak demektir ki, bu vuslatdan haber vermek olur.

3838. Her bir şeyin zikri bir hâssıyyet verir, zîrâ ki her sıfat bir mahiyet tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3838. Her bir şeyin zikri bir özellik verir, çünkü her sıfat bir mahiyet taşır.

Yani "Silsile, devir, kese, hul' (elbise çıkarma) ve mübârât (karşılıklı ayrılma) gibi çeşitli yollara ait her bir terimin zikri, âşığa bir özellik ve lezzet verir; çünkü her bir sıfatın kendisine özgü bir mahiyeti vardır ve her bir mahiyetin özel bir zevki vardır." Aynı şekilde Buhârâ lafzından bir anlam zevkine geçilir ki, o da ilimlerin toplandığı yerdir.

Ya'ni "Silsile ve devir ve kese ve hul' ve mübârât gibi mesâlik-i muhtelifeye aid her bir ıstılâhın zikri, âşıka bir hâssıyyet ve lezzet verir; zîrâ her bir sıfatın kendisine mahsûs bir mâhiyeti vardır ve her bir mâhiyetin bir zevk-i mahsûsu vardır." Ve kezâ Buhârâ lafzından bir ma'nâ zevkine intikāl olunur ki, o da mecma'-i ulûmdur.

3839. Buhârâ'da hünerlere bâliğsin; vaktaki zillete yüz koyasın, ondan fariğsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3839. Buhârâ'da hünerlere ulaşırsın; ne zaman ki zillete yönelirsin, ondan vazgeçersin.

Buhârâ ilimlerin toplandığı yer olduğundan orada hünerlere ulaşırsın ve vâsıl olursun. Ne zaman ki fakirliği seçtin ve zilleti göz önünde bulundurdun, o Buhârâ'dan vazgeçersin, yani Buhârâ'nın ilimlerinden müstağnî kaldın.

Buhârâ mecma'-i ulûm olduğundan orada hünerlere bâliğ ve vâsıl olursun. Vaktâki fakrı ihtiyâr ettin ve zilleti nazarında tuttun, o Buhârâ'dan fariğsin, ya'ni Buhârâ'nın ulûmundan müstağnî kaldın.

3840. O Buhârâ'ya mensub ilim gussasını tutmadı; gözünü görüş güneşi üzerine nasb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3840. O Buhara'ya mensup ilim tasasını tutmadı; gözünü görüş güneşi üzerine dikti.

O Buhara'ya mensup olan âşık, Buhara'da geçerli olan ilim tasasını tutmadı; gözünü maşukunu müşahede ve inceleme güneşi üzerine dikti. Yani maşukunun hallerini bilmekle yetinmedi, aksine onu görmek kastında bulundu; "ilme'l-yakîn"den (bilgi yoluyla kesinlik) "ayne'l-yakîn"e (görerek kesinlik) yükselmek istedi.

"O Buhârâ'ya mensûb olan âşık, Buhârâ'da cârî olan ilim gussasını tutmadı; gözünü ma'şûkunu müşâhede ve muayene güneşi üzerine dikti." Ya'ni ahvâl-i ma'şûkunun bilişiyle iktifa etmedi, belki onu görmek kasdında bulundu; "ilme'l-yakîn"den "ayne'l-yakîn"e terakkî etmek istedi.

3841. Her kim halvetde görüşe yol buldu, o ilimlerden dest-gâh aramaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3841. Her kim halvette görüşmeye yol buldu, o ilimlerden destek aramaz.

Her kim halvette ve vahdette (birlik hâlinde) müşâhedeye (gözlemlemeye) yol bulduysa, artık o kimse biliş mertebesinde ve kesretler (çokluklar) âleminde çırpınmaz ve kendisine o ilimlerden destek yapmaya teşebbüs etmez. Yani ayne'l-yakîn (gözle görerek kesin bilgi edinme) mertebesinden ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilgi edinme) mertebesine tenezzül (alçalma) ve rücû (geri dönme) etmez.

"Her kim halvetde ve vahdetde müşâhedeye yol buldu, artık o kimse biliş mertebesinde ve keserât âleminde çırpınmaz ve kendisine o ilimlerden dest-gâh yapmağa teşebbüs etmez." Ya'ni ayne'l-yakîn mertebesinden ilme'l-yakîn mertebesine tenezzül ve rücû' etmez.

3842. Vaktaki cânın cemâli ile hem-kâse oldu, ona ahbardan ve ilimden gam gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3842. Can, sevgilinin güzelliğiyle kadeh arkadaşı olduğunda, ona dostlardan ve ilimden keder gelir.

"Hem-kâse", beraber içki içen, yani "çanak yoldaşı" demektir. "Can"dan maksat sevgilidir. "O âşık ki sevgilinin güzelliğiyle beraber oldu ve onun müşâhedesiyle (gözlemlemesiyle) lezzetlendi, artık ona sevgilinin sıfatlarından haber verenleri ve onun hâllerine dair ilim öğretenleri dinlemekten keder gelir." Çünkü bir şeyi görmüş olan kimseye, onu görmemiş olanların, o şey hakkında istediklerini söylemeleri ve o şeyi gören kimsenin dinlemesi soğuk ve iğrenç gelir.

"Hem-kâse", beraber işret eden, ya'ni "çanak yoldaşı" demektir. "Cân"dan murâd ma'şûkdur. "O âşık ki ma'şûkun cemâliyle beraber ve onun müşâhedesiyle mütelezziz oldu, artık ona ma'şûkun sıfatlarından haber verenleri ve onun ahvâline dâir ilim ta'lîm edenleri dinlemekten gam gelir." Zîrâ bir şey görmüş olan kimseye, onu görmemiş olanların, o şey hakkında istediklerini söylemeleri ve o şeyi gören kimsenin dinlemesi soğuk ve iğrenç gelir.

3843. Görüş, biliş üzerine ziyade galib olur; ondan dolayı dünya, umûm üzerine gālib oluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3843. Görüş, biliş üzerine daha çok üstün gelir; bu sebeple dünya, herkes üzerine üstün geliyor.

"Fera" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "ziyade" anlamı uygundur. "Çerbîden", üstün gelmek anlamındadır. Yani "Görmenin etkisi, bilmenin etkisi üzerine üstün gelir; bu sebeple dünya hayatı, herkes tarafından görüldüğü ve ahiret hayatı görülmeyip haberle bilindiği için, onların üzerine üstün geliyor." Ve herkes dünya hayatının gerekliliklerine dalmış olup, ahiret hayatı için gerekli olan şeylerin tedarikini ihmal ediyorlar. Eğer dünya hayatında, ahiret hayatını da görselerdi, asla ihmal etmezlerdi. Bu durum, görüşün biliş üzerine üstün gelmesindendir.

"Fera" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "ziyâde" ma'nâsı münasibdir. "Çerbîden", galib olmak ma'nâsınadır. Ya'ni "Görmenin te'sîri, bilmenin te'sîri üzerine gālib olur; bu sebebden dolayı hayât-ı dünyeviyye, umûm halk tarafından görüldüğü ve hayât-ı uhreviyye görülmeyip ihbâr ile bilindiği için, onların üzerine gālib oluyor." Ve herkes hayât-ı dünyevînin îcâbâtında müstağrak olup, hayât-ı uhreviyye için lâzım olan şeylerin tedarikini ihmâl ediyorlar. Eğer hayât-ı dünyeviyyede, hayât-ı uhreviyyeyi de görseler, aslâ ihmal etmezlerdi. Bu hâl, görüşün biliş üzerine galebesindendir.

3844. Zîra dünyayı “ayn" görüyorlar ve o cihana mensub olanı dîn* biliyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3844. Çünkü dünyayı "gözle görülür" görüyorlar ve o âleme ait olanı din biliyorlar.

"Genel halkın dünyaya yönelme ve rağbetleri, dünyayı gözle görmelerindendir ve ahirete ait halleri de gerçekleşmiş haber üzerine bilip, inanılması gereken bir din olarak kabul ederler." Ve gördükleri dünyayı, bildikleri ahiret hallerine tercih ederler ve hatta bu gözle görme, görülmeyen ahiret hallerinin inkârına da sebep olur.

Tercüme ve şerhte "din" okunan bu kelime, "deyn" (=borç) diye de okunabilir (M. Tahralı).

"Umûm halkın dünyaya meyil ve rağbetleri, dünyayı aynen müşâhede ettiklerindendir ve âhirete mensûb olan ahvâli de ihbâr-ı vâki' üzerine bilip, inanılması lâzım gelen bir dîn telakkî ederler." Ve gördükleri dünyâyı, bildikleri ahvâl-i âhiret üzerine tercih ederler ve hatta bu aynen müşâhede, görülmeyen ahvâl-i âhiretin inkârına da sebeb olur.

Tercüme ve şerhte "dîn" okunan bu kelime, "deyn" (=borç) diye de okunabilir (M. Tahralı).

## O âşık olan bendenin Buhârâ tarafına teveccühü

3845. O kanlı yaş dökücü âşık, kalbi çarparak harâretli ve serî Buhârâ tarafına teveccüh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3845. O kanlı yaş döken âşık, kalbi çarparak hararetli ve hızlı bir şekilde Buhara tarafına yöneldi.

3846. Çölün kumu onun önünde ipek gibi, Ceyhun nehri onun önünde su birikintisi gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3846. Çölün kumu onun önünde ipek gibi, Ceyhun nehri onun önünde su birikintisi gibi.

Âşık, aşkının kemâlinden (olgunluğundan) dolayı yolunda karşılaştığı zorlukları hiçe sayardı; çölün müthiş kum yığınları onun önünde ipek gibiydi ve koskoca Ceyhun nehri, onun gözüne su birikintisi gibi önemsiz görünürdü.

Âşık, kemâl-i aşkından yolunda tesadüf-i müşkilâtı hiçe sayardı; çölün müdhiş kum yığınları onun önünde ipek gibi idi ve koskoca Ceyhun nehri, onun gözüne su birikintisi gibi ehemmiyetsiz görünür idi.

3847. O sahra onun önünde gülistan gibi, o gülmeden kazâ ile yuvarlanan kanbur gibi düşerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3847. O çöl onun önünde gülistan gibi, o gülmeden kazâ ile yuvarlanan kambur gibi düşerdi.

"Kül", Arapça kâf harfiyle, arkası bükülmüş anlamına gelir ki, "kambur" demektir. "Sitân", Şemsü'l-Lügat'ın açıklamasına göre kazâ ile yuvarlanan anlamına da gelir. Yani "O âşık sevincinden, yolda güle güle gider ve gülmesinin şiddetinden önüne doğru eğilip, beli bükülür ve kazârâ yuvarlanan kambur gibi düşerdi" demek olur.

"Kül", kâf-ı Arabî ile, arkası bükülmüş ma'nâsınadır ki, "kanbur" demek olur. "Sitân”, Şemsü'l-Lügat'ın beyânına göre kazâ ile yuvarlanan ma'nâsına da geliyor. Ya'ni "O âşık meserretinden, yolda güle güle gider ve gülmesinin şiddetinden önüne doğru eğilip, beli bükülür ve kazârâ yuvarlanan kanbur gibi düşerdi" demek olur.

3848. Kand, Semerkand'dadır, ammâ onun dudağı Buhârâ'dan buldu ve onun mezhebi o oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3848. Şeker, Semerkand'dadır; ama onun dudağı Buhârâ'dan buldu ve onun mezhebi o oldu.

Şeker, Semerkand şehrindedir; fakat o âşıkın dudağı ve ağzı o şekeri Buhârâ'dan buldu, bu sebeple onun gideceği yer de o Buhârâ oldu.

Şeker, Semerkand şehrindedir; fakat o âşıkın dudağı ve ağzı o şekeri Buhârâ'dan buldu, binâenaleyh onun mahall-i zihâbı ve gideceği yer dahi o Buhârâ oldu.

3849. “Ey Buhârâ, aklı ziyade edici olmuşsun; fakat benden akıl ve dîni kap-mışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3849. “Ey Buhârâ, aklı ziyade edici olmuşsun; fakat benden akıl ve dîni kapmışsın!"

"Ey Buhârâ şehri, sen ilimlerin toplandığı yer olup, halkın aklını artırıcı olmuşsun; fakat beni aşk denilen derde düşürüp, aklımı ve dînimi (kural ve edep) almışsın.” “Dîn" kural ve edep anlamınadır.

"Ey Buhârâ şehri, sen mecma'-i ulûm olup, halkın aklını artırıcı olmuşsun; fakat beni aşk denilen derde giriftâr edip, aklımı ve dînimi kapmışsın.” “Dîn" kāide ve edeb ma'nâsınadır.

3850. "Bedir arıyorum, ondan dolayı hilal gibiyim; bu pabuçlukta sadr arıyorum." [3865]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3850. "Bedir arıyorum, ondan dolayı hilal gibiyim; bu pabuçlukta sadr arıyorum."

Ayın on dördü gibi hakikat güneşinden parlayan bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) arıyorum, bu talepten dolayı hilâl gibi inceldim. Bu pabuçluk mesafesinde olan dünyada mana âlemi sadrına yükselmek istiyorum.

"Ayın on dördü gibi hakikat güneşinden parlayan bir insân-ı kâmil arıyorum, bu talebden dolayı hilâl gibi inceldim. Bu pabuçluk mesâbesinde olan dünyâda âlem-i ma'nâ sadrına yükselmek istiyorum."

3851. Vaktaki o Buhâra'nın karartısını gördü, gam zulmetinde beyazlık zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3851. O Buhara'nın karartısını gördüğü vakit, gam karanlığında beyazlık ortaya çıktı.

Âşık, Buhara şehrine yaklaştığı ve uzaktan şehrin karartısını gördüğü vakit, kalbindeki gam karanlığı içinde sevinç beyazlığı ortaya çıktı.

Âşık vaktāki Buhârâ şehrine yaklaştı ve uzaktan şehrin karartısını gördü, kalbindeki gam karanlığı içinde meserret beyazlığı zâhir oldu.

3852. Bir müddet bî-hûş ve uzun düştü, onun aklı sır bostanına uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3852. Bir süre kendinden geçti ve uzun düştü, onun aklı sır bostanına uçtu.

Âşık, maşukunun şehrini görünce kendinden geçti ve uzanıp, boylu boyunca düştü ve bu kendinden geçme hâli içinde onun aklı sır bostanına uçtu.

Âşık, ma'şûkunun şehrini görünce kendinden geçti ve uzanıp, boylu boyunca düştü ve bu bî-hodluk içinde onun aklı sır bostanına uçtu.

3853. Onun başına ve yüzüne gül suyu serptiler; onun aşkı gül suyundan gafil idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3853. Onun başına ve yüzüne gül suyu serptiler; onun aşkı gül suyundan habersizdi.

3854. O gizli bir gülistan görmüş idi; aşkın yağması onu kendinden kesmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3854. O, gizli bir gülistan görmüştü; aşkın yağması onu kendinden geçirmişti.

Bilinmeli ki, yukarıdan beri zikredilen bu şerefli beyitler, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ile müridin ve onun Hakk yolculuğunun (sülûk) hallerinden bahsetmektedir. Bu sebeple bahisler zevke (manevi tecrübeye) aittir. Hakk yolcuları (ehl-i sülûk), yolculukları esnasında kendi yatkınlıklarına (isti'dâd) göre müşâhedeye (manevi gözlem) nail olurlar ve gördüklerini bilirler ve söylerler. Görmeyenler onların hallerine şaşırıp kimisi hayretle kabul eder, kimisi inkâr eder.

Ma'lûm olsun ki, bu yukarıdan beri zikr olunan ebyât-ı şerîfe insân-ı kâmil ile müridin ve onun sülûkunun ahvâlinden bâhisdir. Binâenaleyh bahisler zevke âiddir. Ehl-i sülûk, esnâ-yı sülüklerinde kendi isti'dâdlarına göre müşâhedeye nâil olurlar ve gördüklerini bilirler ve söylerler. Görmeyenler on-ların ahvâline taaccüb edip kimi hayretle kabûl ve kimi inkâr eder.

3855. Sen donmuşsun, bu kelâmın layıkı değilsin, her ne kadar kamış isen de şekere makrûn değilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3855. Sen donmuşsun, bu sözün layıkı değilsin, her ne kadar kamış isen de şekere yakın değilsin.

Ey aşkın hâlinden habersiz olan kimse, senin kalbin donmuş ve aşk duygusundan nasipsiz kalmış olduğun için, bu aşk ehlinin hâllerine dair olan sözü dinlemeye layık değilsin. Gerçekten sen de insansın, görünüş itibarıyla aşk ehli olan diğer insanlardan farkın yoktur. Fakat aşk ehli olan insanlar ile senin arandaki fark, şeker kamışıyla boş kamış arasındaki farka benzer.

Ey aşkın hâlinden bî-haber olan kimse, senin kalbin donmuş ve aşk duy-gusundan bî-behre kalmış olduğun için, bu ehl-i aşkın ahvâline dâir olan ke-lâmı dinlemeğe lâyık değilsin. Vâkıa sen de insansın, sûret i'tibâriyle ehl-i aşk olan sâir insanlardan farkın yoktur. Fakat ehl-i aşk olan insanlar ile, senin arandaki fark, şeker kamışıyla, boş kamış arasındaki farka benzer.

3856. Aklının eşyası seninle beraberdir ve akılsın ki “Cünûden lem terev-ha" dan gafilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3856. Aklının eşyası seninle beraberdir ve akılsın ki “Cünûden lem terev-ha"dan gafilsin.

"Aklın eşyası"ndan maksat, akla ait olan yükümlülükler, görgü kuralları ve insan olmanın gerektirdiği hâllerdir. Bunlara uyan kimse, insanlar arasında akıllı görünür. جنودًا لَمْ تَرَوْهَا (Tevbe, 9/26) ["Görmediğiniz orduları"] ile Huneyn ve Hendek savaşlarındaki ilahi yardıma işaret buyrulur. Huneyn savaşına ait olan Tevbe suresinde geçen ayet-i kerime şudur: لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/25-26) Yani "Yüce Allah size birçok yerde yardım etti; sizin çokluğunuz size şaşkınlık verdi, çokluğunuz size fayda vermedi. Yeryüzü genişliğiyle beraber size dar geldi, sonra arkanıza dönüp gittiniz. Bozgunculuktan sonra Allah, Resulü üzerine ve müminler üzerine sekîneti (huzur ve güveni) ve itmi'nânını indirdi; ve görmediğiniz orduyu indirdi ve kâfirleri azaplandırdı; ve işte bu kâfirlerin cezasıdır."

Bu savaş Mekke'nin fethinden sonra meydana geldi, İslam ordusunun sayısı on dört bin ve müşriklerin sayısı dört bin idi. Ensar'dan Seleme bin Selâme dedi ki: "Biz bu kadar çok askerle mağlup olmayız." Şanlı Peygamber Efendimiz onun bu sözünden üzüldüler. Ve sonra İslam ordusuna önce bozgunculuk meydana geldi, sonra âlemlerin Efendisi bir avuç ufak taşlar alıp kâfirlere serptiler; bunun üzerine Yüce Allah onlara korku verdi ve değerli melekler gönderdi, kâfirler mağlup oldu. Ve Hendek savaşına ait olan Ahzab suresinde geçen ayet-i kerime de şudur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَائَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا (Ahzab, 33/9) Yani "Ey müminler, Yüce Allah'ın sizin üzerinize olan nimetini hatırlayın. Size ordu geldiği vakit, biz onların üzerine rüzgârı ve sizin görmediğiniz orduyu gönderdik." Bu savaşta kâfirler on bin ve İslam ordusu üç bin kişi idiler. Medine-i Münevvere'nin etrafına hendek kazdılar. Ve neticede kâfirler mağlup oldular. Ayrıntısı tefsir kitaplarındandır. Yani "Ey kimse, sen insan olmak itibarıyla, halk ile olan muamelen aklın tavrı dairesindedir ve ancak beş duyun ile gördüğünü bilirsin; Yüce Allah'ın görünmeyen birçok ordusu vardır ki, aşk dahi o cümledendir."

"Aklın eşyası"ndan murâd, akla taalluk eden tekâlîf ve âdâb-ı muâşeret ve insanlığa muktezî ahvâldir. Bunlara riayet eden kimse, halk arasında âkıl görünür. جنودًا لَمْ تَرَوْهَا (Tevbe, 9/26) ["Görmediğiniz orduları"] ile Huneyn ve Hendek muhârebelerindeki nusret-i ilâhiyyeye işaret buyrulur. Huneyn mu-hârebesine aid olan sûre-i Tevbe'de vâki' âyet-i kerime budur : لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/25-26) Ya'ni "Allah Teâlâ size mevâtın-ı kesîrede yardım etti; sizin çokluğunuz size ucüb getirdi, çokluğunuz size fâide verme-di. Arz genişliğiyle beraber size dar geldi, sonra arkanıza dönüp gittiniz. He-zîmetten sonra Allah, Resûlü üzerine ve mü'minler üzerine sekîneti ve it-mi'nânını indirdi; ve görmediğiniz orduyu indirdi ve kâfirleri ta'zîb etti; ve iş-te bu kâfirlerin cezâsıdır."

Bu muhârebe Mekke'nin fethinden sonra vâki' oldu, İslâm'ın adedi on dört bin ve müşriklerin adedi dört bin idi. Ensârdan Seleme bin Selâme dedi ki: "Biz bu kadar çok askerle mağlûb olmayız." Resûl-i zîşân Efendimiz onun bu sö-zünden müteellim oldular. Ve sonra İslâm'a evvelen hezîmet vâki' oldu, sonra Server-i âlem Efendimiz bir avuç ufak taşlar alıp küffära serptiler; bunun üze-rine Hak Teâlâ onlara korku verdi ve melâike-i kirâm gönderdi, küffär mağlûb oldu. Ve Hendek muhârebesine aid olan sûre-i Ahzab'da vâki' âyet-i kerîme de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَائَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا :budur (Ahzab, 33/9) Ya'ni "Ey mü'minler Allah Teâlâ'nın sizin üzerinize olan ni'me-tini hatırlayın. Size ordu geldiği vakit, biz onların üzerine rüzgârı ve sizin gör-mediğiniz orduyu gönderdik." Bu muhârebede küffâr on bin ve İslâm üç bin ki-şi idiler. Medîne-i Münevvere'nin etrâfına hendek kazdılar. Ve netîcede küffâr mağlub oldular. Tafsîli tefsîr kitablarındandır. Ya'ni "Ey kimse, sen insan ol-mak i'tibâriyle, halk ile olan muamelen tavr-ı akl dâiresindedir ve ancak ha-vâss-i hamsen ile gördüğünü bilirsin; Allah Teâlâ'nın görünmeyen birçok or-dusu vardır ki, aşk dahi o cümledendir."

3857. Bu sözün nihayeti yoktur, hızlı sür, tâ ki o delikanlı Buhârâ tarafına gitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3857. Bu sözün sonu yoktur, hızlı sür, tâ ki o delikanlı Buhârâ tarafına gitsin.

## O lâubâlî olan âşıkın Buhârâ'ya girmesi ve onu yârânın ve dostların zahir olmaktan tahzîr etmesi

3858. Şadman olarak Buhârâ'ya kendi ma'şûkunun önüne ve dârü'l-emâna girdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3858. Kendi maşukunun önüne ve güvenli bir yere sevinçli olarak Buhara'ya girdi.

Sadr-ı Cihan'ın aşığı, kendi maşukunun önüne ve güvenli bir yere sevinerek Buhara'ya girdi.

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı sevinerek Buhârâ'ya kendi ma'şûkunun önüne ve hıfz u emân evine girdi.

3859. O bir sarhoş gibi ki, esîr üzerine uçar; ay onu kucağında tutar ve "Beni tut!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3859. O, esîr (gök boşluğunu dolduran ince madde) üzerinde uçan bir sarhoş gibidir; ay onu kucağında tutar ve "Beni tut!" der.

"Esîr", uzayı dolduran ince bir sıvıdır ki, ölçülemez, tartılamaz ve tanımı imkânsızdır. Burada küre-i arzın (yeryüzünün) dışı olan uzay anlamını vermek uygun olur. Yani "Âşıkın kendine göre türlü türlü hayalleri vardır; bu hayaller içinde imkânsızı mümkün görür ve imkânsıza varlık verir. Örneğin bir sarhoş hayalinde uzaya uçar ve yeryüzünün dışına çıkar ve aya kadar ulaşır; ve ay onu kucaklar ve ona: "Sen de bana sarıl!" der."

"Esîr", fezâyı imlâ eden bir seyyâle-i rakîkadır ki, ölçülmez vezn olunmaz ve ta'rîfi gayr-ı kabildir. Burada küre-i arzın hârici olan fezâ ma'nâsını ver- mek münasib olur. Ya'ni "Aşıkın kendince türlü türlü hayalleri vardır; bu hayaller içinde muhâli mümkin görür ve muhâle vücûd verir. Meselâ bir sarhoş hayâlinde fezâya uçar ve küre-i arzın hâricine çıkar ve aya kadar vâsıl olur; ve ay onu kucaklar ve ona: "Sen de bana sarıl!" der."

3860. Her kim onu Buhâra'da gördü ise, dedi: "Kalk, zahir olmadan evvel oturma, kaç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3860. Her kim onu Buhara'da gördüyse, dedi: "Kalk, ortaya çıkmadan önce oturma, kaç!"

O âşığı tanıyanlardan her kim onu Buhara'da gördüyse, "Kalk, oturma, görmeden önce kaç!" dedi.

O âşıkı tanıyanlardan her kim onu Buhârâ'da gördü ki: "Kalk, oturma, görmeden evvel kaç!" dedi.

3861. "Zîrâ o öfkeli şah seni arıyor, tâ ki on senelik kîni senin canından çeksin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3861. "Çünkü o öfkeli kişi seni arıyor ki on senelik kini senin canından çıkarsın!"

"Tâ keşed"deki "tâ" edatı sebep bildirmek içindir. Yani "O öfkeli kişi, senin canından on senelik kini çıkarmak ve senden öç almak için seni arıyor."

"Tâ keşed"deki "tâ" illet içindir. Ya'ni "O öfkeli, senin canından on senelik kîni çıkarmak ve senden öc almak için seni arıyor."

3862. "Allah hakkı için, Allah hakkı için kendi kanına gelme; kendi dem ve efsûnuna az i'timâd et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3862. "Allah hakkı için, Allah hakkı için kendi kanına gelme; kendi hile ve aldatmacana az güven!"

"Tekye", dayanmak ve güvenmek anlamına gelen Arapça bir kelimedir. "Tekye kerden", güvenmek anlamına gelen bileşik bir mastardır. "Dem", çeşitli anlamlara gelir; burada hile ve aldatma demektir. "Efsûn", burada hile ve aldatma anlamındadır. Âşığa nasihat verenler, yemin ederek dediler ki: "Allah hakkı için ayağınla ölümüne gelme; ve kendi hile ve aldatmacana az güven!"

"Tekye", dayanmak ve i'timâd etmek ma'nâsına, Arabî'dir. "Tekye kerden", i'timâd etmek ma'nâsına masdar-ı mürekkebdir. "Dem", müteaddid ma'nâlara gelir; burada hud'a ve hîle demektir. "Efsûn", burada hîle ve tezvîr ma'nâsınadır. Aşıka nasîhat verenler, and vererek dediler ki: "Allah hakkı için ayağınla ölümüne gelme; ve kendi hîlene ve tezvîrine az i'timâd et!"

3863. "Sadr-ı Cihân'ın zabıta me'mûru ve cömerd idin, mu'temed üstad-ı mühendis idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3863. "Cihanın başının zabıta memuru ve cömert idin, güvenilir mühendis üstadı idin."

3864. "Gadr ettin ve cezâdan kaçtın; kurtulmuş idin, tekrar niçin asıldın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3864. "Haksızlık ettin ve cezadan kaçtın; kurtulmuştun, tekrar niçin asıldın?"

"Gadr", vefasızlık ve tuzak kurmak demektir. "Âvîhten", burada, ilişmek ve yapışmak demektir. Yani "Sadr-ı Cihân'a karşı vefasızlık ettin ve cezadan kaçtın; kurtulmuştun, tekrar niçin gelip bu şehre yapıştın ve asıldın?"

"Gadr", bî-vefâlık ve mekr etmek demektir. "Âvîhten", burada, ilişmek ve yapışmak demektir. Ya'ni "Sadr-ı Cihân'a karşı bî-vefâlık ettin ve cezâdan kaçtın; kurtulmuş idin, tekrar niçin gelip bu şehre yapıştın ve asıldın?"

3865. "Yüz hile ile belâdan kaçtın, seni buraya ahmaklık mı, yahud ecel mi getirdi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3865. "Yüz hile ile beladan kaçtın, seni buraya ahmaklık mı, yoksa ecel mi getirdi?"

3866. "Ey kimse ki, senin aklın Utârid üzerine dakk eder; akılin aklını kazâ, ahmak eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3866. "Ey kimse ki, senin aklın Utârid üzerine itiraz eder; kazâ, akıllının aklını ahmak eder."

"Dakk" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada, bir kimsenin sözüne itiraz etmek anlamındadır. "Utârid" Güneş'ten ayrılan aşağı katmanlardaki cisimlerdendir; yani Güneş'ten, Dünya'dan sonra ayrılan cisimlerdendir ki, birisi Utârid ve diğeri Zühre'dir. Ve yıldız bilimciler katında "feleğin kâtibi" kabul edilir. Yani "Ey Sadr-ı Cihân'ın vekili, sen çok akıllı bir memur idin; hatta senin aklın feleğin kâtibi olan Utârid gezegeninin hükmüne itiraz ederdi; fakat ne yapalım ki, ilâhî kazâ akıllının aklını ahmak yapar; ve akıl, aklının kuvvetinden faydalanamaz."

"Dakk", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada, bir kimsenin sözüne i'tiraz etmek ma'nâsınadır. "Utârid" Güneş'den ayrılan ecrâm-ı süfliyedendir; ya'ni Güneş'den, Arz'dan sonra ayrılan cirimlerdendir ki, birisi Utârid ve diğeri Zühre'dir. Ve ehl-i nücûm indinde "kâtib-i felek" i'tibâr olunur. Ya'ni "Ey Sadr-ı Cihân'ın vekili, sen çok akıllı bir me'mûr idin; hattâ senin aklın kâtib-i felek olan Utârid seyyâresinin hükmüne i'tiraz ederdi; fakat ne yapalım ki, kazâ-yı ilâhî âkılin aklını ahmak yapar; ve akıl, aklının kuvvetinden istifade edemez."

3867. Arslan arayıcı olan bir tavşan uğursuzdur; zekâvet ve akıl ve çeviklik hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3867. Aslan arayıcı olan bir tavşan uğursuzdur; zekâvet ve akıl ve çeviklik hani?

Tavşan, hayvanlar arasında kurnaz bir hayvandır; fakat aslan ararsa, uğursuz ve ahmak olur, onun zekâveti ve aklı ve çevikliği nerede kalır?

Tavşan, hayvânât arasında kurnaz bir hayvandır; fakat arslan ararsa, uğursuz ve ahmak olur, onun zekâveti ve aklı ve çevikliği nerede kalır?

3868. Kazanin yüz bu kadar efsûnları vardır; "Kazā geldiği vakit feza dar oldu" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3868. Kazanın bu kadar çok efsunları vardır; "Kaza geldiği vakit feza dar oldu" buyurdu.

İlâhî kazânın hükmünü yerine getirmek için birçok gizli yönlendirmeleri vardır. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz: "İlâhî kazâ geldiği vakit, geniş olan uzay dar oldu" buyurdu.

Kazâ-yı ilâhî hükmünü îfâ etmek için birçok hîleleri vardır. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz: "Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit, geniş olan fezâ dar oldu" buyurdu.

3869. Sağdan ve soldan yüz yol ve mahall-i halas olur; kazâdan bağlanmış olur, zîrâ o ejderhadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3869. Sağdan ve soldan yüz yol ve kurtuluş yeri olur; kazâdan bağlanmış olur, çünkü o ejderhadır.

Yönelen beladan kurtulmak için sağdan ve soldan yüz yol ve kurtulacak yer bulunabilir; fakat o yollar ve kaçılacak olan kurtuluş yeri, ilâhî kazâdan bağlanmış olur; çünkü o ilâhî kazâ ejderhadır.

Teveccüh eden belâdan kurtulmak için sağdan ve soldan yüz yol ve kurtulacak mahal bulunabilir; fakat o yollar ve kaçılacak olan mahall-i halâs, kazâ-yı ilâhîyyeden bağlanmış olur; zîrâ o kazâ-yı ilâhî ejderhâdır.

## Aşıkın melâmet edicileri ve tehdîd edenlere cevâb söylemesi

3870. Dedi: "Ben müsteskîyim, beni su çeker; gerçi ben suyun beni öldürdüğünü de biliyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3870. Dedi: "Ben çok su içme hastalığına yakalanmışım, beni su çeker; gerçi ben suyun beni öldürdüğünü de biliyorum."

"Müsteskî", çok su içme hastalığına (istiskā) yakalanmış kişidir ki, ne kadar su içse asla kanmak bilmez; ve bu hastalık sebebiyle eli ve ayağı şişer ve bu hastalık neticede ölüm sebebi olur.

"Mûsteskî", istiskā illetine mübtelâ olan kimsedir ki, ne kadar su içse, aslâ kanmak bilmez; ve bu hastalık sebebiyle eli ve ayağı şişer ve bu hastalık netîcede sebeb-i mevt olur.

3871. "Eğer iki yüz kere onu mat ve harâb etse, müsteskî asla sudan kaçmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3871. "Eğer iki yüz kere onu mat ve harap etse, susamış kişi asla sudan kaçmaz."

3872. "Eğer benim elim ve karnım şişse de, su aşkı benden eksilmeyecektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3872. "Eğer benim elim ve karnım şişse de, su aşkı benden eksilmeyecektir."

Âşık, kendisini istiska (vücutta su toplanması) hastalığına yakalananlara benzetiyor.

Aşık kendisini müsteskî illetine mübtelâ olanlara teşbîh ediyor.

3873. Butundan sordukları vakit, derim ki: "Keşki deniz içime akıcı olaydı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3873. Butundan sordukları zaman, derim ki: "Keşke deniz içime akıcı olaydı."

3874. "Karnımın tulumuna de ki: 'Su dalgasından yırtıl, eğer ölürsem ölümüm müstetabdır!'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3874. "Karnımın tulumuna de ki: 'Su dalgasından yırtıl, eğer ölürsem ölümüm hoştur!'"

3875. "Ben her bir yerde ki, su ırmağı görürüm, ben onun yerinde olaydım diye bana reşk gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3875. "Ben her nerede bir su ırmağı görürsem, onun yerinde olmayı kıskanırım."

3876. El def gibi ve karın davul gibi olarak gül gibi, su aşkının davulunu çalarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3876. El def gibi ve karın davul gibi olarak gül gibi, su aşkının davulunu çalarım.

Yani, "Aşkın hararetinden, maşukun her türlü tecellilerine asla kanmam ve doymam. Gül nasıl tazeliğini korumak için suyun aşığı ise, ben de maşukumun âb-ı hayat (ebedî hayat veren su) mesabesinde olan cemali aşkının davulunu çalarım." "Davul çalmak", ortaya koymak ve ilan etmekten kinayedir.

Ya'ni, "Harâret-i aşkdan, ma'şûkun her türlü tecelliyâtına asla kanmam ve doymam. Gül nasıl muhafaza-i tarâveti için suyun âşıkı ise, ben de ma'şûkumun âb-ı hayât mesâbesinde olan cemâli aşkının davulunu çalarım." "Davul çalmak", ızhâr ve i'lân etmekten kinâyedir.

3877. Eğer o Rûhu'l-Emîn benim kanımı dökerse, cenîn gibi yudum yudum kan içerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3877. Eğer o Rûhu'l-Emîn benim kanımı dökerse, cenîn gibi yudum yudum kan içerim.

Sevgili, Rûhu'l-Emîn'e (Cebrail'e) benzetilmiştir; çünkü Rûhu'l-Emîn, yani Hz. Cibrîl'in, temas ettiği şeyde hayat eseri ortaya çıkardı. Nasıl ki Sâmirî, insan suretine bürünmüş olan Cebrâîl (a.s.)ın atının bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve bir buzağı heykeli yapıp, o toprağı onun özüne karıştırdı. Buzağı sesi verdi. Bu şerefli beyitte de bu anlama işaretle, sevgili Rûhu'l-Emîn'e benzetilmiştir. Yani "Sevgili benim kanımı dökerse, ana karnındaki cenîn gibi yudum yudum kan içer ve hayat bulurum" demek olur.

Ma'şûk, Rûhu'l-Emîn'e teşbîh buyrulmuştur; zîrâ Rûhu'l-Emîn, ya'ni Hz. Cibrîl'in, temâs ettiği şeyde eser-i hayât zâhir olurdu. Nitekim Sâmirî, sûret-i beşeriyye[ye] mütemessil olan Cebrâîl (a.s.)ın atının bastığı mahalden bir kabza toprak aldı ve bir buzağı heykeli yapıp, o toprağı onun cevherine karıştırdı. Buzağı sesi verdi. Bu beyt-i şerîfde de bu ma'nâya işâreten, ma'şûk Rûhu'l-Emîn'e teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni "Ma'şûk benim kanımı dökerse, ana karnındaki cenîn gibi yudum yudum kan içer ve hayat bulurum" demek olur.

3878. Zemîn gibi ve cenîn gibi kan içmişim, tâ ki aşık olmuşum; benim işim budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3878. Yer gibi ve cenin gibi kan içtim, tâ ki âşık oldum; benim işim budur.

"Kan içmek", meşakkat çekmek ve musibete tahammül etmekten kinayedir (dolaylı anlatım). Yer ayaklar altında çiğnenir ve her türlü pislik ona gömülür; ve cenin karanlık ve dar bir yerde hayız kanı ile beslenir. Ben de âşık olduğum zamandan beri, bunlar gibi birtakım meşakkatler ve musibetler çekmekteyim ve işim budur.

"Hûn horden", kan içmek, meşakkat çekmek ve musîbete tahammül etmekten kinâyedir.. "Zemîn ayaklar altında çiğnenir ve her nevi' mülevvesât ona defn olur; ve cenîn zulmânî ve dar bir yerde hayız kanı ile tegaddî eder. Ben dahi âşık olduğum vakitten beri, bunlar gibi birtakım meşâkk ve mesâib çekmekteyim ve işim budur."

3879. Gece tencere gibi ateşten kaynamaktayım, gündüz geceye kadar kum gibi kan içerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3879. Gece tencere gibi ateşten kaynamaktayım, gündüz geceye kadar kum gibi kan içerim.

Aşk yolcusu (sâlik-i aşk) der ki: "Ben tabiatın karanlığı (zulmet-i tabîat) içinde bir tencere gibi, aşk ateşinden kaynamaktayım; ruh nurunun üstün geldiği (galebesi) andan, tabiat ufkunda batışına (gurûbuna) kadar, çok sıkıntı ve zorluk çekerim ve kum kanı içip, nasıl dışarıya akıtmazsa, ben de bu çektiğim zorluğu göstermeyip, yutarım."

Sâlik-i aşk der ki: "Ben zulmet-i tabîat içinde bir tencere gibi, âteş-i aşkdan kaynamaktayım; nûr-ı ruhun galebesi ânından, ufk-ı tabiatda gurûbuna kadar, çok mesâib ve meşakkat çekerim ve kum kanı içip, nasıl hârice seyelân ettirmezse, ben de bu çektiğim meşakkati ızhâr etmeyip, yutarım."

3880. "Ben peşîmânım ki mekr kopardım, onun öfkesinin muradından kaçtım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3880. "Ben pişmanım ki tuzak kurdum, onun öfkesinin muradından kaçtım."

"Benim vefasızlığıma bir ceza olmak üzere, sevgilimin öfkesinin benden istediği gibi intikam alma arzusu ve muradı vardı; ben ise tuzak ve hile ile kaçtım ve o arzusunun icrasına engel oldum; bundan dolayı pişmanım."

"Benim vefâsızlığıma bir cezâ olmak üzere, ma'şûkumun öfkesinin benden istediği gibi intikām almak arzûsu ve murâdı var idi; ben ise mekr ve hîle ile kaçtım ve o arzûsunun icrâsına mâni' oldum; bundan dolayı pişmânım."

3881. De ki: "Benim sarhoş olan canıma kendi hışmını sür; kurban bayramı `odur ve âşık su sığırıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3881. De ki: "Benim sarhoş olan canıma kendi hışmını sür; kurban bayramı odur ve âşık su sığırıdır."

Âşık kendi nefsine hitaben der ki: "Git maşukuna de ki: "Benim senin aşkından sarhoş olan canıma öfkenin hükmünü icra et ve beni öldür. Çünkü bu öfkeni icra edip beni öldürdüğün gün, benim için kurban bayramıdır ve âşıkın cismi, kurban olmaya layık bir su sığırıdır, yani mandadır."

Aşık kendi nefsine hitâben der ki: "Git ma'şûkuna de ki: "Benim senin aşkından sarhoş olan canıma öfkenin hükmünü icrâ et ve beni öldür. Zîrâ bu öfkeni icrâ edip beni öldürdüğün gün, benim için kurban bayramıdır ve âşıkın cismi, kurban olmaya lâyık bir su sığırıdır, ya'ni mandadır."

3882. "Eğer sığır yatar ve eğer bir şey yer ise, bayram ve onun boğazlanması için beslenir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3882. "Eğer sığır yatar ve eğer bir şey yer ise, bayram ve onun boğazlanması için beslenir."

Aşk yolcusu (sâlik) olan kişinin sığır hükmünde olan bedeni, tabiatının gereği olarak yatar, uyur ve beslenirse, bu durum gerçek maşuk (Allah) uğrunda kurban olmak ve beden bağından kurtulup vuslat bayramına ulaşmak içindir.

"Sâlik-i aşkın sığır mesâbesinde olan cismi, tab'ının iktizâsı olmak üzere yatar, uyur ve tagaddî ederse, ma'şûk-ı hakîkî uğrunda kurban olmak ve ten kaydından kurtulup vuslat bayramı olmak içindir."

3883. "Beni Mûsa'nın bir can vermiş öküzü bil; benim cüz'ümün cüz'ü, her âzâdenin haşrıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3883. "Beni Musa'nın can vermiş bir öküzü bil; benim cüz'ümün cüz'ü, her azade kişinin dirilişidir."

Musa (a.s.) zamanında zengin bir adam vardı. Mirasına konmak amacıyla fakir olan amcasının oğlu onu öldürdü ve cesedini bir köye bıraktı. Katili bulunamadı. Yüce Allah, Musa (a.s.)'a vahyetti ki: "Bir öküz kesiniz ve onun azalarından bir uzuv ile maktule vurun." Öyle yaptılar, maktul geçici olarak dirilip katilini haber verdi. Kıssanın ayrıntısı Kur'an-ı Kerim'de, Bakara Suresi'ndedir; bu şerefli beyitte ona işaret buyurulur. Yani "Hakk'ın emriyle boğazlanan öküzün bir parçası, maktulün hayatına sebep olduğu gibi, maşukun emriyle ölen benim cüz'üm olan bedenimin bir parçası dahi, insan ruhunun kaydından kurtulup, hayvanlık mertebesinde kalmış ve manen ölmüş olanların dirilişi, hayat sebebidir."

Mûsâ (a.s.) zamânında zengin bir adam var idi. Mîrâsına nail olmak kasdıyla fakîr olan amcasının oğlu onu öldürdü ve cesedini bir karyeye bıraktı. Kātili bulunamadı. Cenâb-ı Hak Mûsâ (a.s.) a vahyetti ki: "Bir öküz kesiniz ve onun a'zâsından bir uzuv ile maktûle vurun." Öyle yaptılar, maktûl muvakkaten dirilip kātilini haber verdi. Kıssanın tafsîli Kur'ân-ı Kerîm'de, sûre-i Bakara'dadır, bu beyt-i şerîfde ona işâret buyurulur. Ya'ni "Hakk'ın emriyle boğazlanan öküzün cüz'ü, maktülün hayatına sebeb olduğu gibi, ma'şûkun emriyle ölen benim cüz'üm olan cismimin cüz'ü dahi, rûh-ı insânînin kaydından kurtulup, hayvâniyyet mertebesinde kalmış ve ma'nen ölmüş olanların haşı, sebeb-i hayâtıdır.

3884. Mûsa'nın kurban olmuş öküzü var idi, onun hakîr cüz'ü, bir ölmüşün hayatıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3884. Musa'nın kurban edilmiş bir öküzü vardı, onun önemsiz bir parçası, ölmüş birinin hayatıdır.

"Öküzün önemsiz bir parçası"ndan kasıt, kuyruğudur. Bu konuda müfessirlerin (Kur'an yorumcularının) ihtilafı (görüş ayrılığı) vardır. Kimisi bu parçanın dil, kimisi sağ uyluk ve kimisi de kuyruk olduğunu belirtirler. Bununla birlikte, parçalı oluşta hepsi hemfikirdir.

"Öküzün hakîr cüz'ü"nden murâd, kuyruğudur. Bu husûsda müfessirlerin ihtilafı vardır. Kimi bu cüz'ün dil ve kimi sağ uyluğu ve kimi kuyruğu olduğunu beyân ederler. Maahâzâ cüz'iyyette hepsi müttehiddir.

3885. "Idribûhu ba'zaha" hitabında, o ölmüş onun sadmesinden yerinden sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3885. "Onun bir parçasıyla ona vurun" hitabında, o ölmüş kişi onun darbesinden yerinden sıçradı.

Bakara Sûresi'nde geçen فقلنا اضربوه ببعضها (Bakara, 2/73) yani "Biz dedik ki: O öldürülene, kesilmiş olan sığırın bir parçasıyla vurun!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, "Bu ilahi hitap üzerine o öldürülene, sığırın bir parçası vuruldu, onun darbesinden dolayı öldürülen yerinden sıçradı ve katilini haber verdi."

Sûre-i Bakara'da vâki فقلنا اضربوه ببعضها (Bakara, 2/73) ya'ni "Biz dedik ki: O maktûle, kesilmiş olan öküzün cüz'üyle vurunuz!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Bu hitâb-ı ilâhî üzerine o maktûle, öküzün bir cüz'ü vuruldu, onun darbesinden dolayı maktûl yerinden sıçradı ve kātili haber verdi."

3886. "Ey benim kerîmlerim, nazarda olan ervâhın haşrını murad ederseniz, bu öküzü boğazlayınız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3886. "Ey benim kerîmlerim, nazarda olan ruhların haşrını murad ederseniz, bu öküzü boğazlayınız."

"Kerîmler"den kastedilen, insân-ı kâmillerdir; "Ruhlar"dan kastedilen, tabiî ruh, bitkisel ruh, hayvansal ruh, insani ruh ve meleki ruhtur. "Nazar"dan kastedilen, bu ruhlardan her birinin kendi mertebesine ait olan bakışıdır. "Haşr"dan kastedilen, bu ruhlardan her birinin kendi mertebesinden intikal edip, insaniyet mertebesinde toplanmasıdır. Bu haşır ve toplanma, onların bakışının toplanmasıdır; çünkü insaniyet mertebesi bu ruhların bakışını, kendi mertebelerine sınırlamaktan men eder ve kendi mertebesinde toplar. Tabiî ruh, bitkisel ruhun ve her ikisi de hayvansal ruhun ve bunların hepsi insani ruhun hizmetine nezaret ederler. Buna göre bu ruhların bakışları, insaniyet mertebesinde haşr ve cem' olmuş olur. Fakat insaniyet mertebesinde bunların hepsinin, kendi mertebelerine bakışları vardır; onların kendi mertebelerine olan bakışı, ancak hayvani nefsin boğazlanmasıyla kesilir. Bu boğazlama da, insân-ı kâmilin terbiyesiyle mümkündür. Onun için şerefli beyitte: "Ey benim kerîm olan insân-ı kâmillerim, benim hayvani nefsime boğazlayınız; ve eğer bende bulunan çeşitli ruhların kendi mertebelerine olan bakışlarını, benim insaniyet mertebemde haşr ve cem' etmek isterseniz, beni iradî ölüm ile öldürünüz" buyururlar. Ve sonraki beyitlerde de, bu zikredilen ruhların intikallerine ve bakışlarının haşr ve cem'ine işaret ederler.

"Kerîmler"den murâd, insân-ı kâmillerdir; “Rûhlar"dan murâd, rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtî, rûh-ı hayvânî, rûh-ı insânî ve melekîdir. "Nazar"dan murâd, bu rûhlardan her birinin kendi mertebesine aid olan nazarıdır. "Haşr"dan murâd, bu rûhlardan her birinin, kendi mertebesinden intikāl edip, mertebe-i insâniyyede cem' olmasıdır. Bu haşır ve cem', onların nazarının cem'idir; zîrâ mertebe-i insâniyye bu rûhların nazarını, kendi mertebelerine hasr etmeden men' ve kendi mertebesinde cem' eder. Rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtînin ve her ikisi dahi rûh-ı hayvânînin ve bunların cümlesi rûh-ı insânînin hizmetine nâzırlardır. Binâenaleyh bu ervâhın nazarları, insâniyet mertebesinde haşr ve cem' olmuş olur. Fakat mertebe-i insâniyyede bunların hepsinin, kendi mertebelerine na- zarları vardır; onların kendi mertebelerine olan nazarı, ancak nefs-i hayvâniyyenin zebhiyle munkatı' olur. Bu zebh dahi, insân-ı kâmilin terbiyesiyle mümkindir. Onun için beyt-i şerîfde: "Ey benim kerîm olan insân-ı kâmillerim, benim nefs-i hayvâniyyemi zebh ediniz; ve eğer bendeki ervâh-ı muhtelifenin kendi mertebelerine olan nazarlarını, benim mertebe-i insâniyyemde haşr ve cem' etmek isterseniz, beni mevt-i ihtiyârî ile öldürünüz" buyururlar. Ve âtîdeki beyitlerde dahi, bu zikr olunan ervâhın intikalâtına ve nazarlarının haşr ve cem'ine işaret ederler.

3887. Cemâdlıktan öldüm ve nâmî oldum ve nemadan öldüm hayvana vurdum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3887. Cansızlıktan öldüm ve bitki oldum ve bitkiden öldüm hayvana geçtim.

"Tabii ruha sahip cansızlık mertebesinden öldüm, yani geçiş yaptım, bitkisel ruha sahip bitki mertebesine geldim ve bitkiden, yani bitkisel ruh mertebesinden geçiş yaptım, hayvanlık mertebesine geldim."

“Rûh-ı tabîî sahibi olan cemâdlık mertebesinden öldüm, ya'ni intikal ettim, rûh-ı nebâtî sahibi olan nebât mertebesine geldim ve nemâdan, ya'ni rûh-ı nebâtî mertebesinden intikal ettim, hayvanlık mertebesine geldim.”

3888. Hayvanlıktan öldüm ve Adem oldum; binâenaleyh ne korkayım, ölmekten ne vakit noksan oldum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3888. Hayvanlıktan öldüm ve Âdem oldum; bu sebeple ne korkayım, ölmekten ne zaman eksik oldum?

Hayvanî nefs mertebesinden öldüm ve insanlık mertebesine geldim; hâl böyleyken ölümden ve başka bir hâle geçmekten niçin korkayım, ne zaman ölmekten ve başka bir hâle geçmekten eksik oldum? Aksine, her mertebeden öldükçe, onun üstündeki mertebeye çıktım.

"Nefs-i hayvaniyye mertebesinden öldüm ve mertebe-i insâniyyeye geldim; böyle olunca ölümden ve intikālden niçin korkayım, ne vakit ölmekten ve intikālden noksan oldum? Belki her mertebeden öldükçe, onun üstündeki mertebeye çıktım."

3889. Diğer bir hamlede beşerden ölürüm, tâ ki melâikeden ayak ve baş çıkarırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3889. Diğer bir hamlede beşerden ölürüm, tâ ki meleklerden ayak ve baş çıkarırım.

Diğer bir hamlede dahi beşeriyet mertebesinde, kendi mertebelerine göre olan ruhların toplanması ve bir araya gelmesi hâlinden ölürüm, izafî ruhum ile melek cinsinden sayılırım.

"Diğer bir hamlede dahi beşeriyet mertebesinde, kendi mertebelerine nazarda olan ervâhın haşrı ve cem'i hâlinden ölürüm, rûh-ı izâfım ile melâike cinsinden ma'dûd olurum."

3890. Ve melekden dahi bana cûdan aramak lazımdır; "O'nun vechinden [3904] gayri her bir şey hâlikdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3890. Ve melekten dahi bana coşkunlukla aramak lazımdır; "O'nun vechinden [3904] başka her bir şey yok olucudur!"

Yani meleklik ve ruhanilik mertebesinden dahi bana hakikat ırmağını aramak lazımdır; çünkü meleklik mertebesi, vahdet (birlik) mertebesi değildir, aksine Mutlak Zât'ın isimler itibarıyla başkalık elbisesiyle ortaya çıktığı bir mertebedir ki, onda ikilik vardır. Bu sebeple bu ikiliğin dahi ortadan kalkması için, benim vahdet ırmağını istemem ve aramam lazımdır. Çünkü Hakk'ın ahadiyet (biriciklik) Zâtı'ndan başka her bir şey yok olucudur, kalıcı değildir.

Ya'ni melekiyyet ve rûhiyyet mertebesinden dahi bana hakikat ırmağı aramak lazımdır; zîrâ melekiyyet mertebesi, mertebe-i vahdet değildir, belki Zât-ı mutlakın bi- hasebi'l-esmâ gayriyyet libâsıyla zuhûr ettiği bir mertebedir ki, onda ikilik vardır. Binâenaleyh bu ikiliğin dahi ref'i için, benim vahdet ırmağı istemem ve aramam lâzımdır. Zîrâ Hakk'ın Zât-ı ahadiyyesinden gayri her bir şey hâlikdir, bâkî değildir.

3891. "Diğer def'a melekden kurban olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3891. "Diğer defa melekten kurban olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum."

Mademki meleklik ve ruhanîlik mertebesi, ikilik mertebesidir, gerçek birliği bulmak için bu melek mertebesinden dahi ölür ve kurban olurum; ondan sonra vehimlerden uzak olan Zât-ı ahadiyye (Allah'ın biricik zatı) mertebesinde tamamen fani ve yok olurum; ve ben ondan fani ve yok olunca benim itibari olan varlığım ve benliğim kalkıp tamamen O olurum.

Mâdemki melekiyyet ve rûhiyyet mertebesi, ikilik mertebesidir, vahdet-i hakîkiyyeyi bulmak için bu melek mertebesinden dahi ölür ve kurban olurum; ondan sonra vehimlerden münezzeh olan Zât-ı ahadiyye mertebesinde kâmilen fânî ve mahv olurum; ve ben ondan fânî ve mahv olunca benim i'tibârî olan varlığım ve benliğim kalkıp kâmilen O olurum.

3892. "Böyle olunca adem olurum ve adem erganûn gibi bana der ki: "Biz O'na rücû' edicileriz!""&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3892. "Böyle olunca yokluk olurum ve yokluk org gibi bana der ki: "Biz O'na dönecekleriz!""

3887 numaralı kutsal beyitten itibaren, bu beyte kadar olan yüce beyitler, mutlak varlığın isimler itibarıyla ilim mertebesine yükselişine ilişkindir ve yukarıdaki 3835 numaralı kutsal beyte bağlıdır; çünkü o beyitte silsile ve devir meseleleri konu edilmişti ve âşık nezdindeki "silsile"nin esmâya ve sıfatlara ait tecellilerden, "devir"in ise mutlak varlığın iniş ve yükselişinden ibaret olduğu açıklanmıştı. Bu kutsal beyitte yükselişin, izafî yokluktan ibaret olan, mutlak varlığın ilim mertebesinde son bulduğuna işaret buyurulur. Yani ben, tabiî nefs, nebâtî nefs, hayvânî nefs, insânî nefs ve melekî nefs mertebelerini geçtikten sonra, dönüş ve yükseliş yoluyla kendi aslıma ulaşırım ki, o aslım ilâhî ilimde sabit olan sûretim ve "ayn"ımdır; ve o mertebe benim izafî varlığıma göre izafî yokluk mertebesidir. Şimdi bu izafî yokluk mertebesi bana, içinden ses veren org çalgısı gibi: "Biz O'na dönecekleriz!" der. Nasıl ki kutsal ayette "Biz Allah'a âidiz ve O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156) ve "Hepsi bize dönücülerdir" (Enbiya, 21/93) ve "O'na döndürüleceksiniz" (Bakara, 2/28) vb. buyurulur.

3887 numaralı beyt-i şerîfden i'tibâren, bu beyte kadar olan ebyât-ı aliyye, vücûd-ı mutlakın bi-hasebi'l-esmâ mertebe-i ilmine kadar urûcuna taalluk eder ve yukarıda 3835 numaralı beyt-i şerîfe merbûtdur; zîrâ o beyitte silsile ve devir mes'eleleri mevzû-i bahis olmuş idi ve âşık indindeki "silsile" tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatiyyeden ve "devr," vücûd-ı mutlakın nüzül ve urûcundan ibaret olduğu îzâh edilmiş idi. Bu beyt-i şerîfde urûcun, adem-i izafîden ibaret olan, vücûd-ı mutlakın mertebe-i ilminde nihâyet bulduğuna işâret buyurulur. Ya'ni ben nefs-i tabîî ve nefs-i nebâtî ve nefs-i hayvânî ve nefs-i insânî ve nefs-i melekî merâtibini kat'dan sonra, rücû' ve urûc tarîkıyle kendi aslıma vâsıl olurum ki, o aslım ilm-i ilâhîde sabit olan sûretim ve "ayn"ımdır; ve o mertebe benim vücûd-ı izâfime nazaran adem-i izafi mertebesidir. İm_di bu adem-i izâfi mertebesi bana, içinden sadâ veren erganûn çalgısı gibi: "Biz O'na rücû' edicileriz!" der. Nitekim ayet-i kerimede انا لله وانا اليه راجعون (Bakara, 2/156) ["Biz Allah'a âidiz ve O'na dönücüleriz"] ve كل الينا راجعون (Enbiya, 21/93) ["Hepsi bize dönücülerdir"] و اليه ترجعون (Bakara, 2/28) ["O'na döndürüleceksiniz"] ilh. buyurulur.

3893. Ümmetin ittifakı vardır ki, âb-ı hayat zulmet içindedir, onu ölüm bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3893. Ümmetin ittifakı vardır ki, âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) zulmet (karanlık) içindedir, onu ölüm bil!

Yani ümmetin "Âb-ı hayat zulmet içindedir" diye ittifakla meydana gelen hükümlerinden maksat, ölüm ve yokluk karanlığıdır ki, hayat ve bekâ (sonsuzluk) gerektiricidir demek olur.

Ya'ni ümmetin "Ab-ı hayât zulmet içindedir" diye müttefikan vâki' olan hükümlerinden murâd ölüm ve fenâ zulmetidir ki, mûcib-i hayât ve bekādır demek olur.

3894. Nilüfer gibi ırmak tarafından bit, müsteskî gibi harîs ol ve su iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3894. Nilüfer gibi ırmak tarafından bit, müsteskî gibi harîs ol ve su iste!

Nilüfer, suda büyüyüp gelişen bir çiçektir. Müsteskî (çok su içme hastalığına yakalanmış kişi), su içme hastalığına tutulmuş kimsedir. Yani, "Nilüfer gibi sudan büyüyüp geliş ve hayat suyu olan yokluk karanlığı tarafından bit ve müsteskî gibi daima suya düşkün ol ve hayat suyu iste!"

"Nilüfer", suda neşv ü nemâ bulan bir çiçektir. "Müsteskî", su içmek illetine mübtelâ olan kimsedir. Ya'ni, "Nilüfer gibi sudan neşv ü nemâ bul ve âb-ı hayât olan zulmet-i fenâ tarafından bit ve müsteskî gibi dâimâ suya harîs ol ve âb-ı hayât iste!"

3895. Onun ölümü sudan ve o su isteyicidir, içer ve Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3895. Onun ölümü sudan ve o su isteyicidir, içer ve Yüce Allah doğruyu en çok bilicidir.

O su isteyenin ölümü sudur; böyle olduğu hâlde, o su içmekten vazgeçmez ve sürekli içer durur, çünkü yatkınlığının gereği budur ve yatkınlıkların gerekliliklerini en çok bilen Yüce Allah'tır.

O müsteskînin ölümü sudur; böyle olduğu halde, o su içmekten vazgeçmez ve dâimâ içer durur, zîrâ isti'dâdının iktizâsı budur ve isti'dâdâtın iktizââtını en ziyâde bilen Hak Teâlâ hazretleridir.

3896. Ey ayıblı abanın âşıkı olan donmuş kimse, o can korkusundan cânândan ürker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3896. Ey ayıplı abanın âşıkı olan donmuş kimse, o can korkusundan cânândan ürker.

"Ayıplı aba"dan kasıt, nefsanî sıfatlarla ayıplı olan ten ve bedendir. "Donmuş"tan kasıt, kalbinde sıcaklık olmadığı hâlde, aşk davasını güden ve fakat bedeninin âşıkı olan kimsedir. Yani "Ey bedeninin âşıkı olan kimse ki, öyle bir kimse can korkusundan, gerçek sevgili olan Hakk'a kavuşmaktan ürker."

"Ayıblı abâ" dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile ma'yûb olan ten ve cisimdir. "Donmuş"dan murâd, kalbinde harâret olmadığı halde, sûret-i da'vâyı aşk eden ve fakat cisminin âşıkı olan kimsedir. Ya'ni "Ey cisminin âşıkı olan kimse ki, öyle bir kimse can korkusundan, cânân-ı hakîkî olan Hakk'a vuslatdan ürker."

3897. Ey kadınların ma'yûbu, onun aşkının kılıcı tarafına bak, yüz binlerce can el çırpıcıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3897. Ey kadınların ayıbı, onun aşkının kılıcı tarafına bak, yüz binlerce can el çırpıcıdırlar.

"Destek zeden" (el çırpmak), çalgıcı, şarkı söyleyen, pişman olan anlamlarına gelir; burada aşırı şevkten "el çırpmak" demektir. "Ey aşk yolunda kadınlardan daha aşağı olan kimse, o gerçek maşuk olan Hakk'ın aşkının kılıcı tarafına bak ki, yüz binlerce ilahi er kişinin canları, aşırı şevkten el çırpıcı bir hâldedirler."

"Destek zeden", mutrib ve sâzende ve tegannî eden ve hânende ve nâdim ve pişmân ma'nâlarına gelir; burada kemâl-i şevkınden "el çırpmak" demektir. "Ey aşk yolunda kadınlardan daha aşağı olan kimse, o ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın aşkının kılıcı tarafına bak ki, yüz binlerce merdân-ı ilâhînin canları, kemâl-i şevkınden el çırpıcı bir haldedirler."

3898. Irmağı gördün, bardağı ırmağa dök; suyun ırmaktan kaçması ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3898. Irmağı gördün, bardağı ırmağa dök; suyun ırmaktan kaçması ne vakit olur?

"Irmak"tan maksat, Hakk'ın Zât'ı ve sıfatıdır. "Bardak"tan maksat, insanın zâtı ve sıfatıdır. Yani "İnsanî Zât ve sıfatlarını, Hakk'ın Zât ve sıfatında yok et ve Hak ile bâkî ol. Ve sende emanet olan izafî varlıkları, hakikî varlık nehrine dök! Hiç su ırmaktan kaçar mı?"

"Irmak”dan murâd, Hakk'ın Zât'ı ve sıfatıdır. "Bardak"dan murâd, beşerin zâtı ve sıfatıdır. Ya'ni "Zât ve sıfât-ı beşerîni, Hakk'ın Zât ve sıfatında fanî kıl ve Hak ile bâkî ol. Ve sende âriyet olan izafı varlıkları, hakîkî varlık nehrine dök! Hiç su ırmaktan kaçar mı?"

3899. Bardağın suyu, vaktāki ırmağın suyunda olur, onda mahv olur ve ırmak o olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3899. Bardağın suyu, ırmağın suyunda olduğu zaman, onda yok olur ve ırmak o olur.

Bardak konumunda olan insan vücudundaki çok ödünç sıfatlar, ırmak konumunda olan gerçek varlığın sıfatına dönüştüğünde ve onda yok olduğunda, artık ırmak olur ve o zaman: "Ben ırmağım!" diye haykırır. Yani "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) der; ve onun dilinden "ene'l-Hak" diyen kendisi değildir, ancak Hakk'tır. Beyit: Mansûr "ene'l-Hak" söyledi, Hakk'ın sözü Hakk söyledi.

Bardak mesâbesinde olan vücûd-ı beşerîde pek âriyet olan sıfât, vaktâki ırmak mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkînin sıfatına münkalib olup onda mahv olur, artık ırmak olur ve o zaman: "Ben ırmağım!" na'rasını vurur. Ya'ni "ene'l-Hak" der; ve onun lisânından "ene'l-Hak" diyen kendisi değildir, ancak Hak'dır. Beyit: Mansûr "ene'l-Hak" söyledi Hakdır sözü Hak söyledi

3900. Onun vasfı fânî ve onun zâtı bekā oldu. Bundan sonra ne nâkıs olur, [3914] ne çirkin yüzlü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3900. Onun vasfı fânî ve onun zâtı bekā oldu. Bundan sonra ne noksan olur, ne çirkin yüzlü olur.

Onun beşerî vasfı fânî ve zâtı, Hak ile bâkî oldu. Bundan sonra ne noksan olur, ne de çirkin yüzlü olur. Yani bundan sonra beşerî sıfatların noksanlıklarına düşmediği gibi, o noksanlıklar sebebiyle pâk ruhunun yüzü dahi çirkin olmaz.

Bilinmeli ki, kulun bir hakikati vardır; bu fenâ hâlinde kulun hakikati bâkîdir; fakat güneşin ışığının şiddetinde, yıldızların ışığı örtülü kaldığı gibi, Hakk'ın zâtî tecellîsi meydana geldiğinde dahi kulun o hakikati fânî ve gizli olur. Nitekim ateşte kızan demir: "Ateşim" derse, doğru söyler ve: "Demirim" derse, yine doğru söyler; çünkü ateş onun demirliğini örtmüştür ve demirliği gizlidir ve bâkîdir. Bu sebeple zannedilmesin ki, ne kul Hak olur ve ne Hak, kul olur.

Onun vasf-ı beşerîsi fânî ve zâtı, Hak'la bâkî oldu. Bundan sonra ne nâkıs olur, ne de çirkin yüzlü olur. Ya'ni bundan sonra sıfât-ı beşeriyye nekāyisine sukūt etmediği gibi, o nekāyis sebebiyle rûh-ı pâkinin yüzü dahi çirkin olmaz.

Ma'lûm olsun ki, abdin bir hakîkati vardır; bu hâl-i fenâda abdin hakîkati bâkîdir; fakat güneşin şiddet-i ziyâsında, yıldızların ziyası mestûr kaldığı gibi, Hakk'ın tecellî-i Zâtî'si vukū'unda dahi abdin o hakîkati fânî ve müstetir olur. Nitekim ateşte kızan demir: "Ateşim" derse, doğru söyler ve: "Demirim" derse, yine doğru söyler; zîrâ ateş onun demirliğini setr etmiştir ve demirliği müstetirdir ve bâkîdir. Binâenaleyh zannolunmasın ki, [ne] abd Hak olur ve [ne] Hak, abd olur.

3901. Kendimi onun nahli üzerine asdım, onun özrü için ki, ondan kaçtım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3901. Kendimi onun nahli üzerine astım, ondan kaçtığım için onun özrü olsun diye.

"Nahl", burada çiçekler ve renkli mumlarla süsledikleri ağaç anlamındadır. Nasıl ki Fasih Dede bu anlamda şöyle der: Rast geldim yâre bir nahl-i revân olmuş gelir Serde gül destinde gül ceybinde dâmânında gül

Bu, Hakk'ın çeşitli tecellilerle (ilahi görünüşlerle) ortaya çıktığı şehadet mertebesinden (görünen âlemden) kinayedir. Yani âşık der ki: "Hayvanî nefsimin o maşuktan kaçmasının özrü olmak için, bu görünen varlığımı, onun bu şehadet mertebesinde asıp yok ettim ve kendi irademden vazgeçtim." Veyahut "nahl" hurma ağacı anlamındadır. Bu anlama göre âşık der ki: "Ben hilekâr sihirbaz olan nefsimi, Firavun'un sihirbazları hurma ağacına astığı gibi, ondan kaçmamın özrü olmak üzere, onun nahli üzerine astım ve yok ettim," demek olur.

Ankaravî hazretleri "nahl"den maksadın yâre kavuşmak olduğunu belirtmiştir.

"Nahl", burada çiçekler ile ve renkli mumlar ile donattıkları ağaç ma'nâsınadır. Nitekim Fasîh Dede bu ma'nâda söyler ki: Rast geldim yâre bir nahl-i revân olmuş gelir Serde gül destinde gül ceybinde dâmânında gül

Hakk'ın envâ'-ı tecelliyât ile zâhir olduğu mertebe-i şehadetden kinâyedir. Ya'ni âşık der ki: "Nefs-i hayvaniyyemin o ma'şûkdan kaçmasının özrü olmak için, bu vücûd-ı zâhirîmi, onun bu mertebe-i şehadetinde asıp helâk ettim ve kendi irâdemden geçtim." Veyâhud "nahl" hurma ağacı ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre âşık der ki: "Ben sâhir-i mekkâr olan nefsimi Fir'avn'ın sehareyi hurma ağacına asdığı gibi, ondan kaçmamın özrü olmak üzere, onun nahli üzerine asdım ve helâk ettim," demek olur.

Ankaravî hazretleri "nahl"den murâd vuslat-ı yâr olduğunu zikr etmiştir.

## O âşığın candan el yıkadığı (ya'ni canı terk ettiği) vakit, kendi ma'şûkuna erişmesi

3902. Bir top gibi başı ve yüzü secde edici olduğu halde, baş göz ile o sadr cânibine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3902. Bir top gibi başı ve yüzü secde edici olduğu hâlde, baş göz ile o sadr (göğüs) tarafına gitti.

3903. Bütün halayık "Onu yakar, yahud asar!" diye baş havada muntazır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3903. Bütün halk "Onu yakar yahut asar!" diye başı havada bekler.

Âşık, Sadr-ı Cihân'ın yanına gittiği zaman, vekilin kabahatini bilen halk Buhârâ'da: "Sadr-ı Cihân şimdi bu adamı ya yakar yahut asar!" diye başlarını yukarı kaldırıp olayı beklediler.

Aşık, Sadr-ı Cihân'ın nezdine gittiği vakit, vekîlin kabâhatine vâkıf olan halk Buhârâ'da: "Sadr-ı Cihân şimdi bu adamı ya yakar ve yâhud asar!" diye başlarını yukarı kaldırıp, hâdiseye muntazır oldular.

3904. "Bu zaman bu bir ahmak parçasına, onu gösterir ki, zaman bedbahta gösterir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3904. "Bu zaman bu bir ahmak parçasına, onu gösterir ki, zaman bedbahta gösterir."

"Laht" kelimesi, "parça" ifadesi küçümseme içindir. Bu ifade Türkçede de vardır. Örneğin: "Bir kayıkçı veya hamal parçasına kız verilir mi?" derler. Yani "Halk hem bekliyorlardı hem de şu sözleri söylüyorlardı: "Şimdi Cihanın Sadırı (veziri) bu bir ahmak parçasına, zamanın bedbahta göstereceği şeyi gösterir."

"Laht", parça ta'bîri tahkîr içindir. Bu ta'bîr Türkçe'de de vardır. Meselâ: "Bir kayıkçı veya hamal parçasına kız verilir mi?" derler. Ya'ni "Halk hem muntazır idiler ve hem de şu sözleri söylerler idi: "Şimdi Sadr-ı Cihân bu bir ahmak parçasına, zamânın bedbahta göstereceği şeyi gösterir."

3905. "Pervâne gibi şereri nûr gördü, ahmakça düştü, candan kesildi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3905. "Pervane gibi kıvılcımı nur gördü, ahmakça düştü, candan kesildi."

Pervaneler mumun ateş alevini nur zannedip, etrafında dolaşarak kendilerini helak ettikleri gibi, bu da Sadr-ı Cihan'ın görünen ihtişamını gördü, gazap ateşini göremedi; kaçmış olduğu halde, tekrar ahmakça geldi. Buhara'ya düştü, fakat hiç şüphe yok ki candan kesildi, yani helak oldu.

"Pervâneler mumun şu'le-i âteşini nûr zannedip, etrafında dolaşarak kendilerini helâk ettikleri gibi, bu da Sadr-ı Cihân'ın ihtişâm-ı zâhirisini gördü, âteş-i gazabını göremedi; kaçmış olduğu halde, tekrar ahmakça geldi. Buhârâ'ya düştü, fakat hiç şübhe yok ki candan kesildi, ya'ni helâk oldu."

3906. Fakat aşk şem'i, o şem' gibi değildir; aydınlık içinde aydınlık, aydınlık içinde aydınlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3906. Fakat aşk mumu, o mum gibi değildir; aydınlık içinde aydınlık, aydınlık içinde aydınlıktır.

Aşkın mumu, pervanenin etrafında dolaştığı o görünen mum gibi değildir. Aşk mumu, âşığı saf nefs mertebesine kadar yükseltir ve her bir mertebe, aydınlık içinde aydınlıktır.

Aşkın şem'i pervânenin etrafında dolaştığı o şem'-i zâhirî gibi değildir. Aşk şem'i, âşıkı nefs-i sâfiye mertebesine kadar is'ad eder ve her bir mertebe, aydınlık içinde aydınlıktır.

3907. O, ateşe mensub olan şem'lerin aksinedir; ateş görünür ve hep hoşluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3907. O, ateşe mensup olan mumların aksinedir; ateş görünür ve hep hoşluktur.

Aşk mumunun hâli, ateşe mensup olan dışsal mumların aksinedir; görünüşü ateş gibidir. Âşık yanar ve tutuşur, âh eder durur; hâlbuki bu yanıp tutuşmalar hep zevk ve hoşluktur, bunu âşık olanlar bilebilir.

Aşk şem'inin hâli, ateşe mensûb olan zâhirî şem'lerin aksinedir; görünüşü ateş gibidir. Aşık yanar ve tutuşur, âh eder durur; halbuki bu yanıp tutuşmalar hep zevk ve hoşluktur, bunu âşık olanlar bilebilir.

3908. Ey iyi kasıdlı, bir hikâye dinle! Rey şehrinin kenarında, mescid var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3908. Ey iyi niyetli, bir hikâye dinle! Rey şehrinin kenarında bir mescit vardı.

"Pey" kelimesinin on kadar anlamı vardır; burada kasıt, irade, ayak izi ve iz anlamları uygun düşer. "Ey nîk-pey" ifadesi, ey Hakk yolundaki kasdı ve iradesi iyi olan veya ayağının izi iyi ve doğru çıkan kişi demektir.

"Pey", kelimesinin on çeşit kadar ma'nâsı vardır; burada kasd ve irâde ve nakş-ı kadem ve iz ma'nâları münasib olur. "Ey nîk-pey", ey tarîk-i Hak'da-ki kasdı ve irâdesi iyi olan veyâ ayağının izi iyi ve doğru çıkan, demek olur.

3909. O gece, onun evladı yetîm kalmıya idi diye korkudan hiçbir kimse onda uyumaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3909. O gece, onun evladı yetim kalmasın diye korkudan hiç kimse onda uyumazdı.

O mescitte, "ölürüm de evladım yetim kalır" korkusundan dolayı, hiç kimse o mescitte uyuyamazdı.

O mescidde, ölürüm de evladım yetîm kalır korkusundan dolayı, hiçbir kimse o mescidde uyuyamaz idi.

3910. Onda birçok garib çıplak gitti, sabahleyin yıldızlar gibi kabre gitti. [3924]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3910. Onda birçok garip çıplak gitti, sabahleyin yıldızlar gibi kabre gitti.

O mescitte yatan birçok garip kimseler hayatlarından soyunarak, çıplak gitti ve sabahleyin yıldızların batması gibi dünyadan ahirete intikal etti.

O mescidde yatan birçok garîb kimseler hayatından soyunarak, çıplak gitti ve sabahleyin yıldızların gurûb etmesi gibi dünyâdan, âhirete intikal etti.

3911. Kendini bundan iyi âgâh et! Sabah geldi, uykuyu kısa et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3911. Kendini bundan iyi haberdar et! Sabah geldi, uykuyu kısa et!

Bu kıssa, Hakk yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) olanların hâlihazırdaki durumları olduğu için, ondaki hisseyi anlamak için iyice uyanık dur; çünkü cehalet karanlığı yok oldu ve ilim güneşi doğdu, bu sebeple gaflet uykusunu kısalt, aklını başına al!

Bu kıssa, sâliklerin nakd-i halleri olduğu için, ondaki hisseyi anlamak için iyice uyanık dur; zîrâ cehil zulmeti zâil oldu ve ilim güneşi doğdu, binâenaleyh gaflet uykusunu kısalt, aklını başına al!

3912. Her bir kimse dedi ki: "Onda kör kılıçla misafir öldürücü sert periler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3912. Her bir kimse dedi ki: "Onda kör kılıçla misafir öldürücü sert periler vardır."

Rey şehri halkından her biri dedi ki: "O mescidde misafirleri kör kılıç ile öldüren, demir tabiatlı periler vardır ve orayı cinler ele geçirmişlerdir."

Rey şehri halkından her biri dedi ki: "O mescidde misafirleri kör kılıç ile öldürücü olan hadîdü'l-mîzâc periler vardır ve orasını cinler zabt etmişlerdir."

3913. O diğeri derdi ki: "Sihir ve tılsım vardır ki, bu rasad canın ve cismin düşmanı olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3913. O diğeri derdi ki: "Sihir ve tılsım vardır ki, bu rasad canın ve cismin düşmanı olur."

"Rasad", burada bekçi ve koruyucu anlamındadır. Ankaravî nüshasında, ikinci mısraın sonunda "Adüvv-i cân u hasm" geçmektedir. "Hasm", düşman anlamına gelip "tılsım" ile kafiye olamaz, meğer ki "tılsım" "tılasm" şeklinde telaffuz edilsin. Hind nüshalarında "adüvv-i cân u cism" yazılıdır; ve hem anlama hem de kafiyeye uygundur. Yani "Şehir halkından başka bir kimse de derdi ki: "Bu mescitte sihir ve tılsım vardır ki, bu sihir ve tılsım mescitte canın ve cismin düşmanı olarak bekçilik etsin diye yapılmıştır."

"Rasad", burada bekçi ve hafız ma'nâsınadır. Ankaravî nüshasında, ikinci mısra' nihâyetinde "Adüvv-i cân u hasm" vâki'dir. "Hasm", düşman ma'nâsına olup "tılısm" ile kâfiye olamaz, meğer ki "tılısm" "tılasm" sûretinde telaffuz oluna. Hind nüshalarında "adüvv-i cân u cism" yazılıdır; ve hem ma'nâya ve hem de kâfiyeye muvafıkdır. Ya'ni "Ahâli-i şehirden dîğer bir kimse de derdi ki: "Bu mescidde sihir ve tılsım vardır ki, bu sihir ve tılsım mescidde canın ve cismin düşmanı olarak bekçi olsun diye yapılmıştır."

3914. O diğeri dedi ki: "Onun kapısı üzerine açık nakış koy, de ki: Ey misafir burada olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3914. O diğeri dedi ki: "Onun kapısı üzerine açık nakış koy, de ki: Ey misafir burada olma!"

3915. “Eğer sana cân lâzım ise, burada gece yatma ve yoksa burada ölüm sana pusu açar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3915. “Eğer sana can lazım ise, burada gece yatma ve yoksa burada ölüm sana pusu açar."

Yani "Bu mescidin kapısı üzerine ayrı ve kalın bir yazı ile nakşediniz ki, içeriği bu olsun: "Ey misafir, bu mescitte yatma, eğer sana can lazım ise, gece burada uyuma; aksi halde burada pusu arkasında ölüm seni beklemektedir."

Ya'ni "Bu mescidin kapısı üzerine ayrı ve kalın bir yazı ile nakş ediniz ki, mazmûnu bu olsun: "Ey misafir, bu mescidde yatma, eğer sana can lâzım ise, gece burada uyuma; aksi halde burada pusu arkasında ölüm seni beklemektedir."

3916. Ve o biri derdi ki: "Gece kilit koyunuz, bir gāfil gelirse siz yol vermeyiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3916. Ve o biri derdi ki: "Gece kilit koyunuz, bir gafil gelirse siz yol vermeyiniz!"

## O mescide misafirin gelmesi

3917. Nihayet gece vaktinde bir misafir geldi ki, o acib olan sıytı işitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3917. Nihayet gece vaktinde bir misafir geldi ki, o acayip sesi işitmiş idi.

Nihayet gece vaktinde, o mescidin bu acayip hâli hakkındaki sesi ve şöhreti işitmiş olan bir misafir geliverdi.

Nihâyet gece vaktinde o mescidin bu hâl-i acîbi hakkındaki sıyt ve şöhre-ti işitmiş olan bir misafir geliverdi.

3918. Denemek için tecrübe etti, zîrâ ki çok şecî ve canından tok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3918. Denemek için tecrübe etti, çünkü çok cesur ve canından tok idi.

O mescidin şöhretini işitmiş olan misafir, meselenin halkın dediği gibi olup olmadığını deneyimlemek için tecrübe ederek geldi; çünkü o misafir çok cesur ve canının korunmasına düşkün değildi.

O mescidin şöhretini işitmiş olan misafir, bakalım mes'ele halkın dediği gi-bi midir? deneyim diye tecrübeten geldi; zîrâ o misafir çok şecî' ve canının muhafazasına harís değil idi.

3919. Dedi: "Bana başı ve işkenbeyi eksik tut, can hazînesinden bir habbeyi gitmiş tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3919. Dedi: "Bana başı ve işkembe organını eksik tut, can hazinesinden bir taneyi gitmiş tut!"

O fedakâr âşık kendi kendine dedi: "Ey insânî ruhum, baş ve işkembe organından, yani mide ve bağırsaklar gibi sindirim organlarından beni arınmış kabul et; bu görünen âlemin hayvanî ruh hazinesinden, bir tane mesabesinde olan benim hayvanî ruhumu gitmiş kabul et!"

O fedakâr âşık kendi kendine dedi: "Ey insânî rûhum, baş ve işkenbeden, ya'ni mîde ve bağırsak gibi âlât-ı hazımdan beni ârî farz et; bu âlem-i şehâ-detin rûh-ı hayvânî hazînesinden, bir habbe mesâbesinde olan benim rûh-ı hayvânîmi gitmiş farz et!"

3920. Ten sûretine, de ki: "Git, ben kimim? Mâdemki ben bâkîyim, nakış ek- [3934] sik gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3920. Ten suretine, de ki: "Git, ben kimim? Mademki ben bakiyim, nakış eksik gelmez."

Ey benim insanî ruhum, bu bedenimin suretine, de ki: "Git, sen fanisin, ben kimim? Ben bakiyim (kalıcıyım). Mademki ben bakiyim, sen gidersen, nakış eksik gelmez." Yani bana ait olacak başka bir nakış ve suret ihsan edilir. Çünkü insanın bu alemden göçmesini takiben ruha bir berzahî suret (ölümden sonraki âleme ait bir beden) verilir ki, biz bu berzahî suretimizin örneğini dünyada uyku aleminde, rüya dediğimiz yerde görürüz. Çünkü biz uykuda iken yanımızda iki kişi konuşsa, onların sözünü kulağımız işitmez ve kendilerini gözümüz görmez; halbuki o dakikada rüya aleminde birtakım kimseleri görürüz ve onlar ile konuşuruz ve elimiz onları tutar ve ayağımız yürüyüp, yanlarına gider. Demek ki bu cismimizden başka gören gözümüz ve işiten kulağımız ve konuşan ağzımız ve elimiz ve ayağımız vardır. Cenab-ı Pir efendimiz bu manayı Divan-ı Kebir'lerindeki bir beyit ile beyan buyururlar: Beyit: "Eğer baki olan saki benim bu vücut kadehimi ölüm ile kırarsa, ben asla gam çekmem; çünkü onun koltuğunun altında başka bir vücut kadehi vardır."

Ey rûh-ı insânîm, bu tenimin sûretine, de ki: "Git, sen fânîsin, ben kimim? Ben bâkîyim. Mâdemki ben bâkîyim, sen gidersen, nakış eksik gelmez." Ya'ni bana taalluk edecek başka bir nakış ve sûret ihsân olunur. Zîrâ bu âlemden insanın intikālini müteâkib rûha bir sûret-i berzahiyye verilir ki, biz bu sûret-i berzahiyyemizin nümûnesini dünyâda uyku âleminde, rü'yâ dediğimiz mevtınde görürüz. Zîrâ biz uykuda iken yanımızda iki kişi konuşsa, onların sözünü kulağımız işitmez ve kendilerini gözümüz görmez; halbuki o dakîkada rü'yâ âleminde birtakım kimseleri görürüz ve onlar ile konuşuruz ve elimiz onları tutar ve ayağımız yürüyüp, yanlarına gider. Demek ki bu cismimizden başka gören gözümüz ve işiten kulağımız ve konuşan ağzımız ve elimiz ve ayağımız vardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Dîvân-ı Kebîr'le-rindeki bir beyt-i şerîf ile beyân buyururlar: Beyit: “Eğer sâkî-i bâkî benim bu kadeh-i vücudumu ölüm ile kırarsa, ben aslâ gam çekmem; zîrâ onun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücûd vardır."

3921. Mâdemki lutf-ı Hak'dan bana "Nefahtü" oldu, ten kamışından ayrı olarak Hakk'ın üfürmesi olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3921. Mademki Hakk'ın lütfundan bana "Nefahtü" oldu, ten kamışından ayrı olarak Hakk'ın üfürmesi olurum.

Bu şerefli beyitte, "نَفَخْتُ فيه من روحى فَاذَا سويته و" (Hicr, 15/29) yani "Adem'in cismanî suretini düzenlediğim ve onun cismine ruhumdan üflediğim zaman" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Ve ikinci mısrada Adem'in varlığı, neyzenin üflediği neye benzetilmiştir. Yani, ey izafî ruhum, mademki Hakk'ın lütfundan benim sabit hakikatime ve ilmî suretime, ilahî Hayat sıfatıyla üfleme gerçekleşmiş ve Yüce Allah bu anlama "Ve nefahtü fihi min rûhî" ile işaret buyurmuştur; sen neyzenin üflediği bir ney konumunda olan bu tenden ayrıldığın vakit, benim benliğim, seninle beraber Hakk'ın üflemesinden ibaret kalır. Çünkü neyzenin elindeki ney giderse, neyzenin nefesi kesilmez; aynı şekilde, Rahmanî nefes de mutlaka ten suretine muhtaç değildir.

Bilinmeli ki, mutlak varlık, "ikinci taayyün (varlığın ikinci belirginleşme mertebesi) ve vahidiyet (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği mertebe)" mertebesinden sonra, ilmî suretler itibarıyla ruhlar mertebesine tenezzül eder (aşağı iner) ve bu mertebede ilmî suretlerden her biri basit bir cevher olarak ortaya çıkarlar. Bu basit cevherlerden her birinin şekil ve rengi olmadığı gibi, zaman ve mekan ile de nitelenmiş değildirler. Vahidiyet mertebesinde nasıl ki bütün isimlerin ilmî suretleri birbirinden ayırt edilmiş ise, ruhaniyet mertebesinde dahi, onların gölgeleri olan ruhlar da öylece birbirinden ayırt edilmiştir. Bu ayırt edilmiş ruhlardan her biri, misal aleminde ve daha sonra şehadet aleminde ortaya çıkan suretlere ilgi duyar. Nüzul (iniş) burada tamam olur, ondan sonra uruç (yükseliş) başlar. Ruh, unsurî cesetten ayrıldıktan sonra, berzah aleminde ortaya çıkar ve bu berzah aleminde kendisine verilecek uygun bir surete ilgi duyar.

Bu beyt-i şerîfde نَفَخْتُ فيه من روحى فَاذَا سويته و (Hicr, 15/29) ya'ni "Vaktâki Adem'in sûret-i cismâniyyesini tesviye ettim ve onun cismine rûhumdan üf-ledim" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve ikinci mısra'da vücûd-ı âdem, nayzenin üflediği neye teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, ey rûh-ı izâfîm, mâdem-ki lutf-ı Hak'dan benim ayn-ı sâbiteme ve sûret-i ilmiyyeme, sıfat-ı Hayat-ı ilâhiyye ile üfleme vâki' olmuş ve Hak Teâlâ bu ma'nâya "Ve nefahtü fihi min rûhî" ile işaret buyurmuştur; sen nayzenin üflediği bir ney mesâbesinde olan bu tenden ayrıldığın vakit, benim benliğim, senin ile beraber Hakk'ın üf-lemesinden ibaret kalır. Zîrâ nayzenin elindeki ney giderse, nayzenin nefesi kesilmez; kezâlik, nefes-i Rahmânî de mutlakā ten sûretine muhtaç değildir.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak, "taayyün-i sânî ve vâhidiyyet" mertebe-sinden sonra, suver-i ilmiyye hasebiyle, mertebe-i ervâha tenezzül eder ve bu mertebede suver-i ilmiyyeden her biri bir cevher-i basît olarak zâhir olurlar. Bu cevâhir-i basîtadan her birinin şekil ve levni olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de muttasıf değildirler. Mertebe-i vâhidiyyette nasıl ki bilcümle esmânın su-ver-i ilmiyyeleri birbirinden temeyyüz etmiş ise, mertebe-i rûhiyetde dahi, on-ların zılâli olan ervâh dahi öylece yekdîğerinden temeyyüz etmiştir. Bu ervâh-ı mütemeyyizeden her biri, âlem-i misâlde ve ba'dehû âlem-i şehadette zâhir olan sûretlere taalluk eder. Nüzûl burada tamâm olur, ondan sonra urûc baş- lar. Rûh, cesed-i unsurîden ayrıldıktan sonra, âlem-i berzahda zahir olur ve bu âlem-i berzahda kendisine verilecek münasib bir sûrete taalluk eder.

3922. Nihayet onun üfürmesinin sesi bu tarafa düşmez; nihayet o gevher bu darca olan sadefden kurtulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3922. Nihayet onun üfürmesinin sesi bu tarafa düşmez; nihayet o cevher bu darca olan sedefden kurtulur.

Beden şekli gidince, Hakk'ın bu bitkisel varlığa üfürmesinin sesi ve nağmesi, artık bu cismaniyet tarafına düşmez olur ve nihayet o üfürme cevheri ve incisi, artık bu dar sedefden, yani cisimden kurtulmuş olur.

Ten sûreti gidince, Hakk'ın bu vücûd-ı nâbite üfürmesinin sesi ve nağmesi, artık bu cismâniyet tarafına düşmez olur ve nihâyet o nefh gevheri ve incisi, artık bu dar sadefden, ya'ni cisimden kurtulmuş olur.

3923. Hak: "Ey sâdıklar, ölümü temennî edin!" buyurdu. Sadıkım, bunun üzerine canımı saçarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3923. Hak: "Ey sadıklar, ölümü temenni edin!" buyurdu. Sadıkım, bunun üzerine canımı saçarım.

Bu şerefli beyitte, "قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ اللَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوا الموت ان كنتم صادقين" (Cuma, 62/6) yani "Ey Resulüm, Yahudilere de ki: Eğer siz diğer ümmetlerden ayrıcalıklı olarak Yüce Allah'ın dostları ve sevgilileri iseniz, O'ndan ölümü temenni edin, eğer iddianızda sadıklar iseniz!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani adam öldürücü mescitte yatmak isteyen âşık dedi ki: "Yüce Allah hazretleri Yahudilere, 'Eğer Hakk'ın sevgisinde sadık iseniz ölümü isteyin!' buyurdu. Ben ise Hakk'a olan sevgimde sadıkım, bu sebeple bu ilahi imtihan üzerine canımı saçar ve feda ederim."

Bu beyt-i şerîfde قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ اللَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوا الموت ان كنتم صادقين (Cum'a, 62/6) ya'ni "Ey Resûlüm, yahûdîler'e de ki: Eğer siz sâir ümmetlerden mümtaz olarak Allah Teâlâ'nın evliyâsı ve ehibbâsı iseniz, O'ndan mevti temennî edin, eğer zu'munuzda sâdıklar iseniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni adam öldürücü mescidde yatmak isteyen âşık dedi ki: "Hak Teâlâ hazretleri yahûdîlere, "Eğer Hakk'ın muhabbetinde sâdık iseniz ölümü isteyin!" buyurdu. Ben ise Hakk'a muhabbetimde sâdıkım, binâenaleyh bu imtihân-ı ilâhî üzerine canımı saçar ve fedâ ederim."

## Gece orada yatmasından dolayı, ehl-i mescidin, âşık olan misafiri levm etmesi ve tehdîd eylemesi

3924. Kavim dediler ki: "Agâh ol, burada uyuma, tâ ki can alıcı seni küsbeler gibi döğmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3924. Kavim dediler ki: "Uyanık ol, burada uyuma, tâ ki can alıcı seni küsbeler gibi dövmesin!"

"Küseb", küsbenin çoğuludur ve küsbe, zeytin tanesi ve pamuk tohumu gibi kendilerinden yağ çıkarılan tahılların posalarına denir ki, bu posaları cendereye koyup, sıkıştırırlar. Yani "Burada yatma ki, göze görünmeyen can alıcı, yağ posalarını dövüp ezdiği gibi seni dövmesin!"

"Küseb", küsbenin cem'idir ve küsbe zeytin tânesi ve pamuk tohumu gibi kendilerinden yağ çıkarılan hubûbâtın posalarına ıtlâk olunur ki, bu posaları cendereye koyup, tazyîk ederler. Ya'ni "Burada yatma ki, göze görünmeyen can alıcı, yağ posalarını döğüp ezdiği gibi seni döğmesin!"

3925. Zîra sen garîbsin ve halden bilmezsin ki, burada her kim yattı, zeval geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3925. Çünkü sen garipsin ve hâlden anlamazsın ki, burada her kim yattıysa, sonu geldi.

Yani "Sen diyarından uzak bir adamsın ve bu mescidin bu korkunç hâlini bilemezsin; biz sana haber verelim ki, her kim bu mescidde yattıysa, hayatına son geldi ve öldü."

Ya'ni "Garîbü'd-diyâr bir adamsın ve bu mescidin bu korkunç hâlini bilemezsin; biz sana haber verelim ki, her kim bu mescidde yattı ise, hayâtına zevâl geldi ve öldü."

3926. Bu tesadüfî değildir, biz ve ashâb-ı ukūl bunu def'alar ile görmüşüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3926. Bu tesadüfî değildir, biz ve akıl sahipleri bunu defalarca görmüşüz.

O mescidde yatan adamın ölmesi tesadüfî ve eceli gelerek gitme değildir; onun ölümü mutlaka bu mescidde yatması yüzündendir. Biz ve akıl sahipleri bunun böyle olduğunu defalarca görmüşüz ve böyle olduğuna kesinlikle hükmetmişizdir.

"O mescidde yatan adamın ölmesi tesadüfi ve eceli gelerek gitme değildir; onun ölümü mutlakan bu mescidde yatması yüzündendir. Biz ve akıl sahibleri bunun böyle olduğunu def'alar ile görmüşüz ve böyle olduğuna kat'iyyen hükmetmişizdir."

3927. Her kim ki, o mescid ona bir gece mesken oldu, gece yarısında ona öldürücü zehir geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3927. Her kim ki, o mescit ona bir gece mesken oldu, gece yarısında ona öldürücü zehir geldi.

3928. Biz bunu birden yüze kadar görmüşüz; bir kimseden taklîd ile işitmemişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3928. Biz bunu birden yüze kadar görmüşüz; bir kimseden taklit ile işitmemişiz.

3929. O Resûl: "Dîn nasihatdır," buyurdu; o nasihat lügatte gulûlün zıddıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3929. O Resûl: "Din nasihattir," buyurdu; o nasihat, sözlükte gulûlün (ihanetin) zıddıdır.

Şanlı Peygamber Efendimiz "Din nasihattir" buyurdu. Ashab: "Kim için?" diye sordular. Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz "Allah için ve O'nun Resûl'ü için ve O'nun kitabı için ve Müslümanların ve bütün müminlerin imamları için" buyurdular. Ve nasihatin sözlük anlamı ihanetin zıddıdır. Yani nasihatin sözlük anlamı sadakattir ve sadakat, ihanetin zıddıdır. Nasıl ki "tövbe-i nasuh" derler ki, bu da sadık tövbe demektir. Şu hâlde hadis-i şerifin yüce anlamı: "Din, Allah'a ve Resûl'üne ve kitabına ve Müslümanların ve bütün müminlerin başında bulunanlara sadakattir" demek olur.

Resûl-i zîşân Efendimiz الدين النصيحة ya'ni "Din nasihattir" buyurdu. Ashâb: "Kim için?" diye sordular. Server-i âlem Efendimiz لله و لرسوله و لكتابه و لائمة المسلمين و عامة المؤمنين ya'ni "Allah için ve O'nun Resûl'ü için ve O'nun kitabı için ve müslimlerin ve umûm mü'minlerin imamları için" buyurdular. Ve nasîhatin lügatte ma'nâsı hıyânetin zıddıdır. Ya'ni nasîhatin lügat ma'nâsı sadâkatdır ve sadakat, hıyânetin zıddıdır. Nitekim "tövbe-i nasûh" derler ki, tövbe-i sâdık demektir. Şu halde hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı münîfi: “Dîn Allah'a ve Re-sûl'üne ve kitâbına ve müslimlerin ve umûm mü'minlerin başında bulunan-lara sadakatdır" demek olur.

3930. O nasihat dostlukta doğrulukdur; gulûlde isen hâinsin ve köpek kılıklısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3930. O nasihat dostlukta doğruluktur; hıyanette isen hâinsin ve köpek kılıklısın.

Yani "Nasihat", doğruluktur ve "gulûl" (hıyanet), eğriliktir. Eğer dostlukta doğrulukta isen sadıksın ve eğer eğrilikte isen, hâinsin ve köpek kılıklı ve tabiatlısın ki, büyüklere saldırır ve havlarsın.

Ya'ni "Nasîhat", doğruluktur ve "gulûl", eğriliktir. Eğer dostlukta doğru-lukta isen sâdıksın ve eğer eğrilikte isen, hâinsin ve köpek kılıklı ve tabîatlı-sın ki, ekâbire saldırır ve havlarsın."

3931. Bu nasihati sana muhabbet cihetinden hıyânetsiz olarak gösteririz; akıl-dan ve insafdan dönme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3931. Bu nasihati sana sevgi yönünden hıyanetsiz olarak gösteririz; akıldan ve insaftan dönme!

"Dâd", adalet ve insaf demektir; burada insaf anlamındadır.

"Dâd", adl ve insaf demektir; burada insaf ma'nâsınadır.

## Melâmet edicilere âşıkın cevâb söylemesi

3932. O dedi: "Ey nasihatçılar, ben nedâmetsiz dirlik cihanından tok geldim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3932. O dedi: "Ey nasihatçılar, ben nedâmetsiz dirlik cihanından tok geldim.

O âşık misafir, kendisine nasihat edenlere dedi: "Ey nasihatçılar, ben bu adam öldürücü mescide geldiğimden dolayı pişman değilim; çünkü ben bu fani olan dünya hayatından bıktım usandım."

O âşık misafir, kendisine nasîhat edenlere dedi: "Ey nasîhatçılar, ben bu adam öldürücü mescide geldiğimden dolayı pişman değilim; çünkü ben bu fa-nî olan dünyâ hayatından bıktım usandım."

3933. "Ben yara arayıcı ve yara isteyici bir ok hedefiyim; yolda olan ok hede-finden afiyeti azaltır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3933. "Ben yara arayan ve yara isteyen bir ok hedefiyim; yolda olan ok hedefinden afiyeti azaltır."

"Nebel", Gıyâsu'l-Lügāť'ta ok atmak anlamına gösterilmiştir; bu şekilde "menbel", ism-i mekân (bir fiilin yapıldığı yeri belirten isim) olup, ok atılan yer demektir. Bu şerefli beytin anlamı da bu anlama uygundur. Yani âşık misafir diyor ki: "Ben ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) okunun hedefiyim, o okun yarasını arayan ve yarasını isteyenim. Bu sebeple yolda olan o hedeften afiyet ve hayatın devamını isteme!" demek olur.

"Nebel", Gıyâsu'l-Lügāť da ok atmak ma'nâsına gösterilmiştir; bu sûretle "menbel", ism-i mekân olup, ok atılan mahal demek olur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı da bu ma'nâya münasibdir. Ya'ni âşık misafir diyor ki: "Ben kazâ-yı ilâhî okunun hedefiyim, o okun yarasını arayıcı ve yarasını isteyiciyim. Binâ-enaleyh yolda olan o hedeften âfiyet ve devâm-ı hayât isteme!" demek olur.

3934. "Bir menbel vardır ki, o muhakkak rızık arayıcı olur; ben lâubâlî ölüm isteyici ok hedefiyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3934. "Bir menbel vardır ki, o muhakkak rızık arayıcı olur; ben lâubâlî ölüm isteyici ok hedefiyim."

"Menbel", tembel ve miskin anlamına gelir. Birinci mısrada bu anlam ve ikinci mısrada dahi "ok hedefi" anlamındadır. Yani "Bir menbel vardır ki, o rızık arayıcı tembel ve miskin anlamına gelir. Ben o anlama gelen menbel değilim; aksine ben lâubâlî ölüm isteyici olan ilâhî kazâ okunun hedefi anlamına gelen menbelim."

"Menbel", tenbel ve kâhil ma'nâsına gelir. Birinci mısra'da bu ma'nâ ve ikinci mısra'da dahi "ok hedefi" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bir menbel vardır ki, o rızık arayıcı tenbel ve kâhil ma'nâsına gelir. Ben o ma'nâya gelen menbel değilim; belki ben lâubâlî ölüm isteyici olan kazâ-yı ilâhî okunun hedefi ma'nâsına gelen menbelim."

3935. "Bir tenbel değil ki, eline pul getirir; bir çâlâk-ı menbel ki, bu köprüden geçer."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3935. "Bir tembel değil ki, eline pul getirir; bir çevik tembel ki, bu köprüden geçer."

Bu şerefli beyitteki "menbeller" kelimesi, "tembel" anlamına gelmesi uygun olur. Yani "Ben öyle bir tembel ve uyuşuk değilim ki, dilencilik için kapı kapı dolaşıp, eline pul ve mangır geçirsin. Aksine, bu fani olan dünya köprüsünden hızla geçen bir tembelim."

Bu beyt-i şerîfdeki menbeller, tenbel ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'ni "Ben öyle bir tenbel ve kâhil değilim ki, dilencilik için kapı kapı dolaşıp, eline pul ve mangır geçirir. Belki bu fânî olan dünyâ köprüsünden sür'atle geçen bir tenbelim."

3936. "O, o değil ki, her bir dükkân üzerine uğrar; belki kevnden sıçrar ve bir kâna uğrar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3936. "O, o değildir ki, her bir dükkân üzerine uğrar; aksine oluş âleminden sıçrar ve bir kaynağa uğrar."

O tembel, o ahiret işinin tembeli değildir ki, o ahiret tembeli dünyanın her bir suretine yapışıp kalır. O dünya tembeli ve ahiret hamaratı olan âşık aksine bu oluş âleminin (yaratılmış maddî dünya) bütününden geçip, hakikat madenine ve kaynağına yapışır; çünkü o kimse hakkında مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/17) yani "Gözü, Allah'tan başkasına kaymadı ve haddi aşmadı" buyurulan şanlı peygamber Efendimizin yüce eserlerine uyarak, Hak'tan başkasından tamamen gözünü yumar ve o yumduğu gözü hakikate açar.

O tenbel, o âhiret işinin tenbeli değildir ki, o âhiret tenbeli dünyanın her bir sûretine yapışıp kalır. O dünyâ tenbeli ve âhiret hamaratı olan âşık belki bu âlem-i kevnin hey'et-i mecmûasından geçip, hakîkat ma'denine ve menbaına yapışır; zîrâ o kimse hakkında مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/17) ya'ni "Basarı, mâsivâya kaymadı ve tecavüz etmedi" buyurulan Resûl-i zîşân Efendimizin eser-i âlîlerine tebean, mâsivâ-yı Hak'dan kâmilen göz yumar ve o yumduğu gözü hakîkate açar.

3937. "Ölüm tatlı oldu; bu saraydan naklim, kuş için kafesi bırakmak, uçmak gibidir." “Bu fânî hayât-ı dünyâdan bıktığım için, ölüm bana tatlı oldu; bu sarây-ı dünyâdan naklim, bir kuşun kafesi bırakması ve uçması gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3937. "Ölüm tatlı oldu; bu saraydan naklim, kuş için kafesi bırakmak, uçmak gibidir."

"Bu fani dünya hayatından bıktığım için, ölüm bana tatlı oldu; bu dünya sarayından başka bir yere geçmem, bir kuşun kafesi bırakması ve uçması gibidir."

3938. "O kafes ki, ayn-ı bağdadır; kuş gülistanı ve ağaçları görür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3938. "O kafes ki, bağın tekil hakikatidir; kuş gülistanı ve ağaçları görür."

Bağın özünde olan kafesin içindeki kuş, o bağın gülistanını ve ağaçlarını görür.

Bağın zâtında olan kafesin içindeki kuş, o bağın gülistânını ve ağaçlarını görür.

3939. "Kuşların fevci, hâriçten kafes etrafında hürriyetten latif kıssalar okurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3939. "Kuşların sürüsü, dışarıdan kafes etrafında hürriyetten latif hikâyeler okurlar."

"Cavk", sürü, bölük ve topluluk demektir. "O bağ içinde asılı olan kafesin etrafına sürü sürü kuşlar toplanıp, hür ve özgür olmaları sebebiyle, kafes içindeki kuşun karşısında cıvıl cıvıl öterler ve latif hikâyeler okurlar."

"Cavk", fevc, bölük ve cemâat demektir. "O bağ içinde asılı olan kafesin etrâfına fevc fevc kuşlar toplanıp, hür ve âzâd olmaları hasebiyle, kafes içindeki kuşun muvâcehesinde cıvıl cıvıl öterler ve latîf kıssalar okurlar."

3940. "Kafesdeki kuş için o sebze-zardan ne yiyişi, ne de sabır ve kararı kalmıştır." [3954]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3940. "Kafesteki kuş için o sebze-zardan ne yiyişi, ne de sabır ve kararı kalmıştır." [3954]

Kafeste tutsak olan kuş, dışarıdaki o yeşillikleri görünce, yemeden ve içmeden kesilir ve sabır ve kararı da kalmaz.

Kafesde mahbûs olan kuş, dışarıdaki o yeşillikleri görünce, yemeden ve içmeden kesilir ve sabır ve karârı da kalmaz.

3941. "Başını her delikten dışarıya eder, tâ ola ki, bu bağı ayaktan kopara."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3941. "Başını her delikten dışarıya eder, tâ ola ki, bu bağı ayaktan kopara."

O tutsak kuş, kafesin parmaklıkları arasından başını dışarıya çıkarır ve aksine ayağımı bağlayan bu tutsaklıktan kurtulup, özgürlüğe kavuşurum diye kafesin içinde oraya buraya sıçrar ve kaçacak yer arar.

O mahbûs kuş, kafesin parmakları arasından başını dışarıya çıkarır ve belki ayağımı bağlayan bu mahbesten kurtulup, hürriyete nâil olurum diye kafesin içinde oraya buraya sıçrar ve kaçacak yer arar.

3942. "Mâdemki onun dil ü cânı böyle hâriç olsa, o kafesi açarsan nasıl olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3942. "Mademki onun dili ve canı böyle dışarıda olsa, o kafesi açarsan nasıl olur?"

Mademki kafeste tutsak olan kuşun kalbi ve canı böyle o kafesin dışına bağlıdır, o kafesi açarsan onun hâli nasıl olur?

Mâdemki kafesde mahbûs olan kuşun kalbi ve canı böyle o kafesin hâricine merbût ola, o kafesi açarsan onun hâli nasıl olur?

3943. "Gamlarda olan kafes kuşu gibi değildir, onun etrafında kediler oturmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3943. "Gamlarda olan kafes kuşu gibi değildir, onun etrafında kediler oturmuştur."

Bu ölüme âşık olan kimse, kafesin etrafına kediler dizilip çepeçevre oturmuş olan kuş gibi, çıkar çıkmaz parçalanacağı gamında değildir; o bu gamdan uzaktır. "Kafes"ten maksat cisim ve "kuş"tan maksat ruh ve "kafesin etrafındaki kediler"den maksat, kötü amellerin suretleridir ki, ruh bedenden ayrılınca, onlar ruhu azaplandırırlar.

Bu ölüme âşık olan kimse, kafesin etrafına kediler dizilip dâiren-mâ-dâr oturmuş olan kuş gibi çıkar çıkmaz parçalanacağı gamında değildir; o bu gamdan âzâdedir. "Kafes"den murâd cisim ve "kuş"dan murâd rûh ve “kafesin etrafındaki kediler"den murâd, a'mâl-i seyyie sûretleridir ki, rûh bedenden ayrılınca, onlar rûhu ta'zîb ederler.

3944. Bu havf u hazen içinde, ona ne vakit kafesden dışarıya gitmek arzusu olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3944. Bu korku ve hüzün içinde, ona ne zaman kafesten dışarıya gitme arzusu olur?

Etrafını kediler sarmış olan kuşa, bu korku ve keder içinde hiç kafesten dışarıya çıkma arzusu olur mu?

Etrâfını kediler kaplamış olan kuşa, bu havf ve keder içinde hiç kafesten dışarıya çıkmak arzûsu olur mu?

3945. O ister ki, bu kafesin etrafında bu dar kafes cinsinden yüz kafes olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3945. O ister ki, bu kafesin etrafında bu dar kafes cinsinden yüz kafes olsun.

Ve izzetleri yerine, zillet (aşağılanma) ayakta durur. Ve İnfitâr Suresi'nin sonunda yer alan وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ (İnfitâr, 82/19) ["Ve emir o günde Allah'a özgüdür"] ayet-i kerimesi gereğince emir ancak Hakk'ın olup, onların görüş ve tedbirlerinin ahirette asla faydası olamaz.

ve izzetleri yerine, zillet kāim olur. Ve sûre-i İnfitâr'ın âhirinde وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ (İnfitâr, 82/19) ["Ve emr o günde Allâh'a mahsûsdur"] âyet-i kerîmesi mûcibince emr ancak Hakk'ın olup, onların re'y ve tedbirlerinin âhirette asla fâidesi olamaz.

3946. Nitekim hekîm olan Câlinus, bu cihanın hevâsından ve murâddan dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3946. Nitekim hekim olan Galen, bu dünyanın havasından ve nefsanî arzusundan dolayı dedi:

"Râd" cömert, faziletli ve hekim anlamlarına gelir; burada hekim anlamı uygundur. Yani "Hekim Galen, can çekişme hâlinde iken, bu dünya hayatına olan sevgisinden ve nefsanî arzusundan dolayı dedi:"

“Râd" sahî ve fâzıl ve hekîm ma'nâlarına gelir; burada hekîm ma'nâsı münasibdir. Ya'ni “Câlinos hekîm, hâl-i ihtizârında, bu hayât-ı dünyaya olan muhabbetinden ve murâd-ı nefsânîsinden dolayı dedi:"

3947. “Râzıyım ki, benden yarım can kalsın ki, cihânı katırın kıçından göreyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3947. “Razıyım ki, benden yarım can kalsın ki, dünyayı katırın kıçından göreyim."

"Ölüm, yok olmaktan ibaret olduğu için, keşke böyle büsbütün yok olacağıma, yarım canım kalaydı da, bir katırın kıçında bu yarım canımla bu dünya âlemini seyredeydim."

"Ölüm, yok olmaktan ibaret olduğu cihetle, keşki böyle büsbütün ma'dûm olacağıma, yarı canım kalaydı da, bir katırın kıçında bu yarım canım ile bu dünyâ cihânını temâşâ ede idim."

3948. Kendi etrafında katar ile kedi görür; onun kuşu matardan nevmîd olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3948. Kendi etrafında katar ile kedi görür; onun kuşu matardan nevmîd olmuştur.

"Âyis", "iyâs"tan türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim), umutsuz demektir. "Matâr", mîmî masdar (mastar türü) olduğuna göre "uçmak", ism-i mekân (yer ismi) olduğuna göre "uçulacak yer" demektir. Yani "Ten kafesinden çıkmak istemeyen ruh, etrafında kedilerden oluşan bir katar görmüştür de bu sebeple uçmaktan umutsuz olmuştur veya uçulacak yerden ümidini kesici olmuştur ki, o kedi katarı onun kötü fiillerinin suretleri veya azap melekleridir."

"Âyis", "iyâs"dan ism-i fâildir, nevmîd demektir. "Matâr", masdar-ı mîmî olduğuna göre "uçmak", ism-i mekân olduğuna göre "uçacak mahal" demektir. Ya'ni "Ten kafesinden çıkmak istemeyen rûh, etrafında kedilerden mürekkeb bir katâr görmüştür de onun için uçmaktan nevmîd olmuştur veyâ uçacak mahalden ümîdini kesici olmuştur ki, o kedi katârı onun ef'âl-i seyyiesinin sûretleri veyâhud azâb melâikesidir."

3949. Yahud bu cihanın gayrini adem görmüştür, ademde o gizli bir haşrı görmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3949. Yahut bu dünyanın dışındakini yokluk görmüştür, yoklukta o gizli bir dirilişi görmemiştir.

Yahut "Beden kafesinden çıkmak istemeyen ruh, bu dünya hayatından başka bir hayat ve bir âlem olmadığına inanmıştır ve onun aklının gözü, duyular âleminden kaybolan ve yok olan o gizli bir dirilişi ve yeniden dirilişi görmemiştir."

Yahud "Ten kafesinden çıkmak istemeyen rûh, bu dünyâ hayâtından başka bir hayât ve bir âlem olmadığına i'tikād etmiştir ve onun aklının gözü, âlem-i hisden gâib ve ma'dûm olan o gizli bir haşrı ve ba'si görmemiştir."

3950. Bir cenîn gibi ki, kerem onu dışarıya çeker, o sonra karın tarafına kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3950. Bir cenin gibi ki, kerem onu dışarıya çeker, o sonra karın tarafına kaçar.

Bu ahiret âlemine gitmekten kaçan ruh, ana karnındaki bir çocuğa benzer ki, ilahi kerem onu dünyaya çıkarmak için, anasının karnından dışarıya çeker, o çocuk ise, anasının karnında yaşamaya alıştığı için, o çekişten sonra yine karın tarafına kaçar.

Bu âlem-i âhirete gitmekten kaçan rûh, ana karnındaki bir çocuğa benzer ki, kerem-i ilâhî onu dünyâya çıkarmak için, anasının karnından dışarıya çeker, o çocuk ise, anasının karnında yaşamağa alıştığı için, o çekişten sonra yine karın tarafına kaçar.

3951. Lutuf onu masdar tarafına tevcih eder, o makarrını anasının arkasında yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3951. Lütuf onu kaynak tarafına yöneltir, o yerini annesinin arkasında yapar.

İlâhî lütuf o cenini annesinin rahminden dışarıya çıkacağı yere yöneltir; fakat o cenin karar yerini, dışarıya çıkmamak için, annesinin arkasında yapar, yani annesinin rahmine saklanır da der;

Lutf-ı ilâhî o cenîni anasının rahminden dışarıya çıkacak mahalle tevcîh eder; fakat o cenîn mahall-i karârını, dışarıya çıkmamak için, anasının arkasında yapar, ya'ni anasının rahmine saklanır da der;

3952. Ki: "Eğer bu şehirden ve muraddan dışarıya düşersem, ey aceb, göz ile bu makāmı görür müyüm?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3952. Ki: "Eğer bu şehirden ve murattan dışarıya düşersem, ey acep, göz ile bu makamı görür müyüm?"

Ki: "Eğer ben bu sakin rahim şehrinden ve burada bulduğum zevk ve murattan dışarıya düşersem, acaba bir daha bu muhabbet ettiğim rahim makamını göz ile görebilir miyim?"

Ki: "Eğer ben bu sâkin rahim şehrinden ve burada bulduğum zevk ve murâddan dışarıya düşersem, acabâ bir daha bu muhabbet ettiğim makām-ı rahmi göz ile görebilir miyim?"

3953. "Yahud o sakil olan şehirde, bir kapı olaydı ki, rahme nezaret ede idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3953. "Yahut o ağır şehirde, bir kapı olsaydı da, rahme nezaret etseydim."

O cenin der ki: "Yahut o ağır ve zararlı olan dünya şehrinde bir kapı olsaydı da, bu zevk ile yaşadığım rahim şehrine nezaret etseydim."

O cenîn der ki: "Yahud o sakîl ve zararlı olan dünyâ şehrinde bir kapı olaydı da, bu zevk ile yaşadığım rahim şehrine nezâret ede idim."

3954. "Yahud bir iğne deliği gibi bana yol olaydı ki, hariçden rahim görünmüş olaydı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3954. "Yahut bir iğne deliği gibi bana yol olsaydı da, dışarıdan rahim görünmüş olsaydı."

3955. O cenîn dahi, o bir na-mahrem olan Câlinus gibi bir âlemden gafildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3955. O cenin dahi, o bir yabancı olan Câlinus gibi bir âlemden habersizdir.

Hakikate yabancı olan hekim Câlinus, nasıl ki ahiret âleminden habersiz ve dünyadaki hayata düşkün ise, o ana karnındaki çocuk dahi, dünya âleminden habersiz ve rahimdeki hayata düşkündür.

Hakikate nâ-mahrem olan hekîm Câlinus, nasıl ki âlem-i âhiretten gâfil ve dünyadaki hayâta âşık ise, o ana karnındaki çocuk dahi, dünyâ âleminden gafil ve rahimdeki hayâta âşıkdır.

3956. O bilmez ki, o rutûbetler ki mevcuddur, o meded harici alemdendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3956. O bilmez ki, var olan o rutubetler, dış âlemden gelen yardımdandır.

O zavallı cenin bilmez ki, ana rahminde var olup kendisini yaşatan o rutubetler, annesinin dışarıdan aldığı gıda yardımıyla meydana gelir. Eğer annesi yiyip içmese, rahim içinde vücudunun hissettiği zevk ve rahat kesilir.

O zavallı cenîn bilmez ki, ana rahminde mevcûd olup, kendisini yaşatan o rutûbetler, anasının hâriçten aldığı gıda yardımıyla hâsıl olur. Eğer anası yiyip içmese, rahim içinde vücûdunun hissettiği zevk ve râhat munkatı' olur.

3957. Onun gibi ki, cihanda dört unsur, la-mekân şehrinden yüz meded tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3957. Onun gibi ki, dünyada dört unsur, mekânsızlık şehrinden yüz yardım alır.

Ana rahmi cenini korumak için dışarıdan yardım gördüğü gibi, bu yeryüzünü oluşturan su ve toprak ve esintili hava ve ateş unsurları ve rükünleri de, mekânsızlık şehrinden, yani varlığın özü olan sonsuz uzaydan birçok yardım görür.

Bilinir ki, yeryüzü, güneşin etrafında ve kendi ekseni üzerinde büyük bir hızla dönmektedir. Bu kadar hız, yeryüzü maddelerinden bir kısmının incelerek uzaya yayılmasını gerektirmelidir. Ve eğer bir taraftan uzaydan sürekli yardım olmasa, yeryüzünün maddeleri böyle dağıla dağıla biter ve yeryüzü yok olurdu. Nasıl ki yeryüzünün bu noksanlığına Ra'd suresinin sonunda- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا (Ra'd, 13/41) yani "Akıl sahipleri görmezler mi ki, biz yeryüzünü etrafından eksiltmekteyiz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve Sebe suresinde olan يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَ مَا يَعْرُجُ فِيهَا (Sebe', 33/2) yani "Yeryüzüne girenleri ve ondan çıkanları ve gökten inenleri ve göğe çıkanları Yüce Allah bilir" ayet-i kerimesinde de, yeryüzünün dışından yeryüzü maddelerine yardımın gerçekleştiğine işaret vardır. Bilim adamları katında yeryüzünün uzaya ne şekilde ne şeyler kaçırdığı ve ne şeyleri ne şekilde aldığı henüz açığa çıkmış değildir.

Ana rahmi cenîni muhafaza etmek için hâriçten yardım gördüğü gibi, bu arzı teşkîl eden su ve toprak ve hevâ-yı nesîmi ve ateş unsur ve rükünleri dahi, lâ-mekân şehrinden, ya'ni ayn-ı vücûd olan fezâ-yı nâmütenâhîden birçok yardımlar görür.

Ma'lumdur ki, küre-i arz, güneşin etrafında ve kendi mahreki üzerinde azîm bir sür'atle devr etmektedir. Bu kadar sür'at mevâdd-ı arzıyyeden bir kısmının telattuf ederek fezâya intişârını mûcib olmak lâzım gelir. Ve eğer bir taraftan fezâdan imdâd-ı dâimî olmasa, arzın mevâddı böyle dağıla dağıla biter ve arz mahv olurdu. Nitekim arzın bu noksanlığına sûre-i Ra'd'ın nihâyetinde- أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا (Ra'd, 13/41) ya'ni "Ehl-i idrak görmezler mi ki, biz arzı etrafından eksiltmekteyiz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ve sûre-i Sebe'de olan يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَ مَا يَعْرُجُ فِيهَا (Sebe', 33/2) ya'ni "Arza dâhil olanları ve ondan çıkanları ve gökten inenleri ve göğe çıkanları Allah Teâlâ bilir" âyet-i kerîmesinde de, arzın hâricinden mevâdd-ı arzıyyeye imdâd vâki' olduğuna işaret vardır. Ehl-i fen indinde arzın fezâya ne sûretle ne şeyler kaçırdığı ve ne şeyleri ne sûretle aldığı henüz münkeşif değildir.

3958. Suyu ve dâneyi eğer kafesde buldu ise, o bağdan ve bir arsadan zuhûr etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3958. Suyu ve taneyi eğer kafeste buldu ise, o bağdan ve bir arsadan ortaya çıkmıştır.

"Kafesteki kuş suyu ve yemi eğer kafesin içinde buldu ise, o su ve yem dışarıdaki bağdan ve bir meydandan ortaya çıkmıştır." Bunun gibi beden kafesindeki hayvanî ruhun gıdası da, bedenin dışından gelir ve bu ruha bağlı olan izafî ruh da bu araç vasıtasıyla faaliyetini gösterir.

"Kafesdeki kuş suyu ve yemi eğer kafesin içinde buldu ise, o su ve yem hâriçteki bağdan ve bir meydandan zuhûr etmiştir." Bunun gibi beden kafesindeki rûh-ı hayvânînin gıdâsı dahi, tenin hâricinden gelir ve bu rûha muallak olan rûh-ı izâfî dahi bu âlet vâsıtasıyla faâliyyetini gösterir.

3959. Bu kafesden nakiller ve ferağ vaktinde, enbiyanın canları bağı görürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3959. Bu kafesten nakiller ve ayrılma vaktinde, peygamberlerin canları bağı görürler.

Peygamberlerin canları, kafes içinde bağı gören kuşa benzetilmiştir. "Böyle bir kuş nasıl kafesten kurtulmak isterse, onlar da bu ten kafesi içinde oldukları hâlde, o geçişleri vaktinde ve görünen âlemden ayrılma zamanında gayb âleminin bağını görürler."

Enbiyânın canları kafes içinde bağı gören kuşa teşbîh buyrulmuştur. "Böyle bir kuş nasıl kafesten kurtulmak isterse, onlar da bu ten kafesi içinde oldukları halde, o intikālleri vaktinde ve âlem-i şehadetden ferâgat zamânında âlem-i gayb bağını görürler."

3960. Binaenaleyh Câlinus'dan ve âlemden fâriğdirler; ay gibi feleklerde tulû' [3974] edicidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3960. Bu sebeple Câlinus'tan ve âlemden uzaktırlar; ay gibi feleklerde doğup parlayıcıdırlar.

Mademki peygamberler ve onların vârisleri olan evliya hazretleri, gayb âlemini müşahede ediyorlar; bu sebeple Câlinus'un fikrinden ve fani olan bu görünen âlemden uzaktırlar; onlar ay gibi gayb âleminin feleklerinde doğup parlayıcıdırlar.

Mâdemki enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazerâtı, âlem-i gaybı müşâhede ediyorlar; binâenaleyh Câlinus'un fikrinden ve fânî olan bu âlem-i şehadetden fâriğdirler; onlar ay gibi âlem-i gayb feleklerinde tulû' edip parlayıcıdırlar.

3961. Ve eğer bu söz Câlinus'dan iftira ise, imdi benim cevabım Calinus için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3961. Ve eğer bu söz Calinus'tan bir iftira ise, şimdi benim cevabım Calinus için değildir.

Calinus eski zamanda yaşamış bir adam olup, onun bu sözü bize naklen ulaşmıştır. Halbuki bu nakledilen sözün doğru veya yalan olma ihtimali vardır. Eğer doğru ise sözümüz Calinus'adır ve eğer bu söz ona iftira ise, o halde reddedici cevabımız onun için değildir.

Câlinus zamân-ı kadîmde gelmiş bir adam olup, onun bu sözü bize naklen vâsıl olmuştur. Halbuki bu menkül sözün sıdka ve kizbe ihtimali vardır. Eğer doğru ise sözümüz Câlinus'adır ve eğer bu söz ona iftirâ ise, o halde cevâb-ı reddimiz onun için değildir.

3962. Bu o kimsenin cevabı geldi ki, bunu söyledi; zîrâ ki ona pür-nûr olan gönül çift olmamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3962. Bu, o kimsenin cevabı geldi ki, bunu söyledi; çünkü ona pür-nûr olan gönül çift olmamıştır.

Bizim verdiğimiz ret cevabı, her kim olursa olsun bu sözü söyleyen kimseyedir; çünkü bu dünya âleminden başka âlem ve dünya hayatından başka hayat yoktur diyen kimseye nur ilimli ve nur idrakli bir gönül eşlik etmemiştir. Onun kalbindeki cehalet karanlığı bu sözü söyletmiştir.

Bizim verdiğimiz cevâb-ı red, her kim olursa olsun bu sözü söyleyen kimseyedir; zîrâ bu âlem-i dünyâdan başka âlem ve hayât-ı dünyâdan başka hayât yoktur diyen kimseye nûr ilimli ve nûr idrakli bir gönül refîk olmamıştır. Onun kalbindeki zulmet-i cehil bu sözü söyletmiştir.

3963. Onun canının kuşu delik arayıcı sıçan oldu, vaktāki o kedilerden "arricu"yu işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3963. Onun canının kuşu, o kedilerden "arricu"yu işittiği zaman delik arayan sıçan oldu.

Yani "O kafesin etrafındaki kedilerden "arricû"yu işittiği zaman, ölümü istemeyen kişinin canının kuşu delik arayan sıçan oldu." Ankaravî hazretleri "arricû" kelimesi hakkında buyururlar ki: "Bir kimse bir şeyin üzerine dursa عرج فلان على الشئ yani "Filan kimse şey üzerine durdu" derler; bu, musallat oldu demektir. Ve Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde, "ayn"ın fethası ve noktalı "hâ"nın zammıyla "arrîhû" (عرو) kelimesinin, gazap anında kedi ve köpek sesi anlamına geldiği gösterilmiş ise de, ben sözlüklerde bulamadım.

Ya'ni "O kafesin etrafındaki kedilerden "arricû"yu işittiği vakit, ölümü istemeyen kimsenin canının kuşu delik arayıcı sıçan oldu." Ankaravî hazretleri "arricû" kelimesi hakkında buyururlar ki: "Bir kimse bir şeyin üzerine dursa عرج فلان على الشئ ya'ni "Filân kimse şey üzerine durdu" derler; musallat oldu demek olur. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde, "ayn"ın fethi ve "hâ"yı mu'cemenin zammıyla "arrîhû" (عرو), gazablan vaktinde kedi ve köpek sadâsı ma'nâsına olduğu gösterilmiş ise de, fakîr lügatlerde bulamadım.

3964. O sebebden bu dünyâ deliği içinde sıçan gibi vatan ve karar gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3964. O sebeple bu dünya deliği içinde sıçan gibi vatan ve karar gördü.

Kuş kafesinin etrafına dizilmiş olan kediler gibi, bu ten kafesinin etrafına kötü fiillerin suretleri veya azap melekleri dizilmiş olduğundan, kötü fiillere düşkün olmuş olan bir ruh, bu dünya deliği içinde sıçan gibi vatan edinip karar kıldı ve asla dışarıya çıkmak istemedi.

Kuş kafesinin etrafına dizilmiş olan kediler gibi, bu ten kafesinin etrâfına ef'âl-i seyyie sûretleri veyâ melâike-i azâb dizilmiş olduğundan, ef'âl-i seyyi-eye mübtelâ olmuş olan bir rûh, bu dünyâ deliği içinde sıçan gibi vatan ittihâz edip karâr eyledi ve aslâ dışarıya çıkmak istemedi.

3965. Bu delik içinde de mi'mârlık tuttu, deliğin lâyıkı olan dânâlık tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3965. Bu delik içinde de mimarlık tuttu, deliğin layıkı olan bilgelik tuttu.

Sıçan gibi korkudan bu dünya deliği içine saklanan ruh, bu deliği mamur etmek için mimarlığa teşebbüs etti ve ancak bu deliğin mamurluğuna özgü olan ilimleri öğrenmekle yetindi ve nefis dışındaki âlemin mamurluğuna lazım ilmi tahkir edip, hurafedir dedi. Nasıl ki Yüce Allah hazretleri onlar hakkında يعلمون ظاهراً من الحيوة الدنيا وهم عن الآخرة هم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) yani "Onlar dünya hayatından görüneni bilirler; hâlbuki onlar ahiretten gafildirler" buyurdu.

Sıçan gibi korkudan bu dünyâ deliği içine saklanan rûh, bu deliği ma'mûr etmek için mi'mârlığa teşebbüs etti ve ancak bu deliğin ma'mûrluğuna mahsûs olan ilimleri öğrenmekle iktifâ etti ve nefis hâricindeki âlemin ma'mûrluğuna lâzım ilmi tahkîr edip, hurâfatdır dedi. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri onlar hakkında يعلمون ظاهراً من الحيوة الدنيا وهم عن الآخرة هم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'ni "Onlar hayât-ı dünyâdan zâhir olanı bilirler; halbuki onlar âhiretten gâfildirler" buyurdu.

3966. Onun için ziyâdelikte olan san'atlar ki, bu delik içinde işe gelir, ihtiyâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3966. Bu sebeple, bu delik içinde işe yarayan, fazlalıkta olan sanatları seçti.

Kedilerden dolayı tenin/bedenin yoğunluğu kafesinden çıkmaktan korkan ruh, bu dünya deliği içinde işe yarayan ve kendisinin dünyevî faziletlerine sebep olan ne kadar sanat varsa, hep onları seçti ve bunların adını "medeniyet" koydu. Ve daima bu dünya deliğini imar etmeye çalıştı ve bu delik içindeki pek kısa olan hayatını, pek büyük bir şey sandı. Nihayet kafes kırıldı ve kedilerin pençesine geçti, feryat etmeye başladı ve emekleri hep boşuna gitti.

Kedilerden dolayı ten kafesinden çıkmaktan korkan rûh, ne kadar bu dünyâ deliği içinde işe yarayan ve kendisinin fazâil-i dünyeviyyesine sebeb olan san'atlar varsa, hep onları ihtiyâr etti ve bunların adını "medeniyet" koydu. Ve dâimâ bu dünyâ deliğini i'mâra çalıştı ve bu delik içindeki pek kısa olan hayâtını, pek büyük bir şey sandı. Nihayet kafes kırıldı ve kedilerin pençesine geçti, feryâda başladı ve emekleri hep boşuna gitti.

3967. Zîra ki kalbi dışarıya gitmekten kopardı, bedenden kurtulmak yolu bağlanmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3967. Çünkü kalbi dışarıya gitmekten kopardı, bedenden kurtulmak yolu bağlanmış oldu.

Çünkü böyle bir ruh, kedilerin korkusundan ten kafesinden dışarıya çıkmak düşüncesini kalbinden kopardı ve bunu asla düşünemeyecek bir hale geldi ve bu düşünememek sebebiyle, bundan kurtulmak fikrinin yolu bağlandı, artık kalbine böyle bir fikir gelemez oldu ve: "Yahu, bir gün gideceksin, senin için ölmek mukadderdir" diyenler ile de alay etmeye başladı.

Zîrâ böyle bir rûh, kedilerin korkusundan ten kafesinden dışarıya çıkmak mülâhazasını kalbinden kopardı ve bunu aslâ düşünemiyecek bir hâle geldi ve bu düşünememek sebebiyle, bundan kurtulmåk fikrinin yolu bağlandı, artık kalbine böyle bir fikir gelemez oldu ve: "Yâhû, bir gün gideceksin, senin için ölmek mukadderdir" diyenler ile de istihzâya başladı.

3968. Eğer örümcek, ankā tabîatini tuta idi, ne vakit bir salyadan çadır bina ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3968. Eğer örümcek, anka kuşu tabiatını tutsaydı, ne zaman bir salyadan çadır bina ederdi?

"Örümcek"den kasıt, dünya ehli ve "anka kuşu"ndan kasıt, hakikat ehli ve ahiret ehli, "salya"dan kasıt, dünyanın hünerleri ve sanatları ve "çadır"dan kasıt, yok olmaya mahkûm olan dünya imarıdır. Yani "Eğer örümcek meşrebinde olan dünya ehli, anka kuşu meşrebinde olup, yükseklerde uçan hakikat ehli tabiatinde olsaydı, ancak salya mesabesinde olan dünya hüner ve sanatlarına bağlanıp, yok olmaya mahkûm olan bu dünya imarının inşasıyla meşgul olur muydu?" Bu şerefli beyitte Ankebût suresinde olan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُون اللَّه اَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنكبوت اتَّخَذَتْ بيتا وان أَوْهَنَّ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/41) Yani "Allah'tan başka dostlar edinenlerin misali, kendisine ev yapan örümcek misali gibidir. Halbuki evlerin en zayıfı olduğu muhakkaktır; eğer bilselerdi, yapmazlardı."

"Örümcek"den murâd, ehl-i dünyâ ve "ankā kuşu"ndan murâd, ehl-i hakîkat ve ehl-i âhiret, "salya"dan murâd, dünyanın hünerleri ve san'atları ve "çadır"dan murâd, mahkûm-ı fenâ olan ma'mûre-i âlemdir. Ya'ni "Eğer örümcek meşrebinde olan ehl-i dünyâ, ankā kuşu meşrebinde olup, yükseklerde uçan ehl-i hakîkat tabîatinde olaydı, ancak salya mesâbesinde olan dünyâ hüner ve san'atlarına bağlanıp, mahkûm-ı fenâ olan bu ma'mûre-i âlemin i'mânıyla meşgül olur mu idi?" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ankebût'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُون اللَّه اَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنكبوت اتَّخَذَتْ بيتا وان أَوْهَنَّ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/41) Ya'ni "Állah'ın gayri dostlar ittihâz edenlerin meseli, kendisine ev yapan örümcek meseli gibidir. Halbuki evlerin en zayıfı olduğu muhakkaktır; eğer bilseler idi, yapmazlar idi."

3969. Kedi kendi pençesini kafese atmıştır; onun pençesinin adı derd ve sersâm ve magasdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3969. Kedi kendi pençesini kafese atmıştır; onun pençesinin adı dert, sersam ve magasdır.

"Dert", mutlak olarak ağrı, sancı ve acı anlamındadır. "Sersam", bir tür beyin hastalığı ve "magas", bağırsaklarda oluşan hastalık ve ağrılar demektir. Bu şerefli beyitte "kafes"ten maksat beden ve "kedi"den maksat, ölüm ve "pençe"den maksat türlü türlü hastalıklardır.

"Derd", mutlakan ağrı ve sancı ve veca' ma'nâsınadır. "Ser-sâm", bir nevi' dimâğ hastalığı ve "magas", bağırsaklarda hâsıl olan illet ve evcâ' demektir. Bu beyt-i şerîfde "kafes"den murâd ten ve "kedi"den murâd, ölüm ve "pençe"den murâd türlü türlü hastalıklardır.

3970. Kedi ölüm ve onun pençesi marazdır. Kuş üzerine ve onun kanadı üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3970. Kedi ölüm ve onun pençesi hastalıktır. Kuş üzerine ve onun kanadı üzerine vurur.

3971. Köşe köşe ilaç tarafına sıçrar; ölüm kadı, hastalık şahid gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3971. Köşe köşe ilaç tarafına sıçrar; ölüm kadı, hastalık şahit gibidir.

Dünyanın ilim ve hünerlerinde fazilet sahibi olup, dünya deliğini imar etmekle meşgul olan kişinin beden kafesine ölüm kedisi hastalık pençesini attığı zaman, o biçare: "Aman bana bir çare yok mu?" diye köşeden köşeye ve doktordan doktora ilaç ve çare tarafına koşar; hâlbuki ölüm, ruhun bedenden ayrılmasına hükmedecek olan bir kadı ve hâkim; hastalık ise bu ayrılığın zorunlu olduğunu ispat eden şahit gibidir.

Dünyânın ulûm ve hünerlerinde sâhib-i fazîlet olup, dünyâ deliğini i'mâr ile meşgül olan kimsenin ten kafesine ölüm kedisi hastalık pençesini attığı vakit, o bîçâre: "Aman bana bir çare yok mu?" diye köşeden köşeye ve doktordan doktora ilaç ve çâre tarafına koşar; halbuki ölüm, rûhun cisimden iftirâkına hükm edecek olan bir kadı ve hâkim; ve hastalık ise bu iftirâkın zârûrî olduğunu isbât eden şâhid gibidir.

3972. Bu şahid, kādının muhzırı gibi geldi ki, seni hüküm yerine kadar da'vet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3972. Bu şahit, kadının muhzırı (mahkeme görevlisi) gibi geldi ki, seni hüküm yerine kadar davet eder.

"Piyâde", burada mahkemenin muhzırı ve mübaşiri (mahkeme görevlisi) anlamına gelir.

"Piyâde", burada mahkemenin muhzırı ve mübâşiri ma'nâsına gelir.

3973. Ondan kaçmakta bir mühlet istersin, eğer kabûl ederse gitti ve eğer etmezse, "Kalk!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3973. Ondan kaçmakta bir mühlet istersin, eğer kabul ederse gitti ve eğer etmezse, "Kalk!" dedi.

Hâkim tarafından sana hastalık mübaşiri (hastalık habercisi) geldiği zaman, sen hâkimin huzurundan kaçmak konusunda ondan bir mühlet istersin; eğer sana mühlet vermeyi kabul ederse, o hastalığına çare bulunur ve senden gider; ve eğer sana mühlet vermeyi kabul etmezse, o hastalık: "Haydi bakalım kalk! Mutlaka gideceğiz!" der.

Hâkim tarafından sana hastalık mübâşiri geldiği vakit, sen huzûr-ı hâkimden kaçmak husûsunda ondan bir mühlet istersin; eğer sana mühlet vermeyi kabûl ederse, o hastalığına çâre bulunur ve senden gider; ve eğer sana mühlet vermeyi kabûl etmezse, o hastalık: "Haydi bakalım kalk! mutlakā gideceğiz!" der.

3974. Mühlet istemek devâ ve çârelerdir ki, ten hırkası üzerine pâreler vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3974. Mühlet istemek, ten hırkası üzerine yamalar vurduğun deva ve çarelerdir.

Ölüm kadısından mühlet istemek, tedaviye ve ilaçlara başvurmaktır ki, bu başvuru ile sen ten hırkası üstüne yamalar dikmiş olursun.

Ölüm kadısından mühlet istemek tedâvîye ve ilâçlara tevessül etmektir ki, bu tevessül ile sen ten hırkası üstüne yamalar dikmiş olursun.

3975. Akıbet bir sabah hışım gibi gelir (Der ki): "Ne kadar mühlet olur, artık utan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3975. Sonunda bir sabah öfke gibi gelir (der ki): "Ne kadar süre tanınır, artık utan!"

Ve çok tedavi ve ilaç sürelerinden sonra, sonunda o ölüm bir gün öfke gibi birdenbire gelip der ki: "Haydi bakalım kalk, kadı huzuruna gideceğiz, bu ne kadar süre tanımak olur; artık süre istemekten utan! فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهم لا يَستأخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (A'raf, 7/34) yani "Onların ecelleri geldiği vakit bir saat ileri ve geri gitmez" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Ve çok tedâvî ve ilâç mühletlerinden sonra, âkıbet o ölüm bir gün öfke gibi birdenbire gelip der ki: "Haydi bakalım kalk, kadı huzûruna gideceğiz, bu ne kadar mühlet vermek olur; artık mühlet istemekten utan! فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهم لا يَستأخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (A'raf, 7/34) ya'ni "Onların ecelleri geldiği vakit bir sâat ileri ve geri gitmez" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

3976. Ey pür-hased, şâhdan kendi özrünü iste, ondan evvel ki, öyle bir gün erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3976. Ey haset dolu kişi, şahtan kendi özrünü iste, öyle bir gün erişmeden evvel.

Ey hasedi çok olan kimse, gerçek şah olan Hak'tan, kötü sıfatlarından ve kötü fiillerinden dolayı özür dile; öyle bir gün gelmeden evvel kötülüklerinin affını niyaz et.

Ey hasedi çok olan kimse, şâh-ı hakîkî olan Hak'dan, sıfât-ı mezmûmenden ve ef'âl-i seyyienden dolayı özür dile; öyle bir gün erişmezden evvel kötülüklerinin afvını niyâz et.

3977. O kimse ki, atı zulmetde sürer, ondan dolayı kalbin nûrunu bir uğurdan koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3977. O kimse ki, atı karanlıkta sürer, ondan dolayı kalbin nurunu bir anda koparır.

"Bârgî", at anlamına gelir. Bazıları atın bir çeşidi ve bazıları yük atı demiştir. Ve kudret, zenginlik ve fahişe anlamlarına da gelir. Burada "at" anlamı uygundur; kastedilen, nefis binek hayvanıdır. Yani "Bir kimse kendisinin binek hayvanı olan nefsini, tabiat karanlığı içinde sürüp koşturur ise, bu sürmekten dolayı kalbindeki kesin bilgi nurunu bir anda koparır ve söndürür; ve kesin bilgi nurunun sönmesiyle küfür ve inkâr baş gösterir.

“Bârgî”, at ma'nâsınadır. Ba'zıları atın bir nev'i ve ba'zıları yük atı demiştir. Ve kudret ve zenginlik ve fahişe ma'nâlarına da gelir. Burada "at" ma'nâsı münasibdir; murâd, matıyye-i nefisdir. Ya'ni "Bir kimse kendisinin binek hayvanı olan nefsini, tabîat zulmeti içinde sürüp koşturur ise, bu sürmekten dolayı kalbindeki nûr-ı yakîni bir uğurdan koparır ve söndürür; ve nûr-ı yakînin sönmesiyle küfür ve inkâr baş kaldırır.

3978. Onun şahidinden ve maksadından kaçar ki, o şahid onu kazâ tarafına da'vet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3978. O, şahidinden ve maksadından kaçar ki, o şahit onu kazâ tarafına davet eder.

Kalbindeki kesinlik nurunu koparmış olan kimse, artık ölüm kadısının şahidi olan hastalıklardan ve hastalıkların musallat olma maksadından kaçar; halbuki o hastalıklar şahidi, o kimseyi ilâhî kazâ tarafına davet etmiştir. Buna göre o kimse ilâhî kazâdan razı olmamış bulunur ve "Benim kazâma razı olmayan, benden başka Rab bulsun" hadîs-i kudsîsindeki azarlamaya muhatap olur.

Kalbindeki nûr-ı yakîni koparmış olan kimse, artık ölüm kadısının şâhidi olan emrâzdan ve emrâzın tasallutu maksadından kaçar; halbuki o şâhid-i emrâz, o kimseyi kazâ-yı ilâhî tarafına da'vet etmiştir. Binâenaleyh o kimse kazâ-yı ilâhîden râzı olmamış bulunur ve من لم يرض بقضائى فليطلب ربا سوائی ya'ni "Benim kazâma râzı olmayan, benden başka Rab bulsun" hadîs-i kudsîsindeki itâba muhâtab olur.

3979. Bundan geç, o şahıs tarafına sür ki o, o gece mescide misafir olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3979. Bundan geç, o şahıs tarafına sür ki o, o gece mescide misafir olarak geldi.

Bu hitap, Hz. Pîr efendimiz tarafından kendi nefsinedir. Şöyle buyururlar: "Ey Mevlânâ, bu bahsin açıklamasını bırak da, o kıssadaki şahıs tarafına dön ki, o şahıs o şehre geldiği gece, adam öldürücü mescide misafir olarak geldi."

Bu hitâb, Hz. Pîr efendimiz tarafından nefs-i nefislerinedir. Buyururlar ki: "Ey Mevlânâ, bu bahsin îzâhını bırak da, o kıssadaki şahıs tarafına rücû' et ki, o şahıs o şehre geldiği gece, adam öldürücü mescide misafir olarak geldi."

## Ehl-i mescidin, misafiri gece mescidde yatmaktan melâmet etmesi

3980. Kavim ona dediler ki: "Cesûrluk etme, git, libasın ve canın rehin ol- [3993] masın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3980. Kavim ona dediler ki: "Cesaret etme, git, elbisen ve canın rehin olmasın!"

Mescit ehli misafire dediler ki: "Burada yatmak hususunda cesaret etme ve yiğitlik gösterme; git, cisim elbisen ve canın ölümün tutsağı olmasın!"

Ehl-i mescid misafire dediler ki: "Burada yatmak husûsunda cesûrluk etme ve şecâat gösterme; git, libâs-ı cismin ve canın ölümün mahbûsu olmasın!"

3981. "Ὃ uzaktan kolay görünür; iyi bak, zîrâ sonunda geçit ședîd olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3981. "O uzaktan kolay görünür; iyi bak, çünkü sonunda geçit çetin olur."

"Aşk yolu uzaktan kolay görünür; fakat iyi düşün, çünkü sonunda bu aşk yolunun geçidi sarp ve çetin olur." Hâce Hafız buyurur:

"Ey sâkî, aşk kadehini devret ve onu sun! Çünkü aşk başlangıçta kolay göründü, fakat zorluklar meydana geldi."

"Tarîk-ı aşk uzaktan kolay görünür; fakat iyi teemmül et, zîrâ sonunda bu aşk yolunun geçidi sarp ve şedîd olur." Hâce Hafız buyurur:

"Ey sâkî, aşk kadehini devr et ve onu sun! Zîrâ aşk evvelen kolay göründü, fakat müşkiller vâki' oldu."

3982. "Çok adam kendini astı, burularak berbad oldu; kwranma vaktinde el tu- tacak şeye sıçradı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3982. "Çok adam kendini astı, burularak berbat oldu; kıvranma vaktinde el tutacak şeye sıçradı."

"Güsest", "güsisten" mastarından geçmiş zaman kipidir. (Gıyâsü'l-Lügāt'ta) Yumuşak bir şeyin burularak kopması anlamına geldiği gösterilmiştir. Gerçekten de bir kimse kendisini asmak suretiyle intihara karar verip, bunu uygulamaya başladığı zaman, can havliyle çırpınıp sarılacak bir yer arar. Cenâb-ı Pîr efendimiz aşk yolunu, asılmaya benzetmişlerdir. Hint nüshalarında, birinci mısra' بس کسا کاویخت خود را از نخست yani "Çok kimseler ki başlangıçtan kendilerini astı, ıstırap vaktinde el tutacak bir şey aradı" şeklindedir.

"Güsest", "güsisten" masdarından mâzîdir. (Gıyâsü'l-Lügāťda) Yumuşak bir şeyin burularak kopması ma'nâsına gösterilmiştir. Filhakîka bir kimse kendisini asmak sûretiyle intihâra karar verip, icrâya başladığı vakit, can havliyle çırpınıp sarılacak bir yer arar. Cenâb-ı Pîr efendimiz tarîk-i aşkı, asıl- maya teşbîh buyurmuşlardır. Hind nüshalarında, birinci misra' بس کسا کاویخت خود را از نخست ya'ni "Çok kimseler ki ibtidâdan ken- dilerini astı, ıztırâb vaktinde el tutacak bir şey aradı" sûretindedir.

3983. Kişinin gönlünde iyinin ve kötünün hayali vakıadan evvel kolay olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3983. Kişinin gönlünde iyinin ve kötünün hayali, gerçekleşmeden önce kolay olur.

İyinin ve kötünün hayali, fiilen ortaya çıkmadan önce, gönülde kolayca görünür.

İyinin ve kötünün hayali fiilen zuhûrdan evvel, gönülde kolay görünür.

3984. Vaktaki harb içine gelir, o zaman o kimseye iş ağlamak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3984. Savaşın içine girdiği zaman, o kişiye düşen iş ağlamak olur.

Hayalde kolay görünen o olay; örneğin görünen âlemde savaş, manevî âlemde ise riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) fiilen icra edilmeye başlandığı zaman, birçok kişinin işi ağlamak olur. Birinci "kârzâr", cenk ve kavga anlamındadır; ikincide ise "kâr" iş, "zâr" ise burada ağlamak demektir.

Vaktâki hayâlde kolay görünen o vak'a; ve mesela zâhirde harb ve ma'nâda riyâzet ve mücâhede-i nefs fiilen icrâya başlandığı vakit, çok kimsenin işi ağlamak olur. Birinci "kârzâr", cenk ve kavga ma'nâsınadır; ve ikincide "kâr", iş ve "zâr", burada ağlamak demektir.

3985. Mâdemki arslan değilsin, sakın ileriye ayak koyma; zîrâ o ecel kurttur ve senin canın koyun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3985. Mademki aslan değilsin, sakın ileriye adım atma; çünkü o ecel kurttur ve senin canın koyun.

3986. Ve eğer sen "abdâl"dan isen ve senin koyunun, arslan oldu ise, emîn olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3986. Ve eğer sen "abdâl"dan (nefsini öldürüp Hakk'a yönelenlerden) isen ve senin koyunun, aslan oldu ise, emin olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu.

Yukarıda da açıklandığı üzere, genel olarak ölüm iki çeşittir. Biri zorunlu ve doğal ölümdür ki, insanların hepsi bu ölüme mahkûmdur. Nitekim كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Al-i İmrân, 3/185) yani "Her nefis ölümü tadıcıdır" buyrulur. Diğeri ise iradî ve isteğe bağlı ölümdür ki, bu tür ölüm, insanların geneline özgü değildir. Dünya üzerinde bir buçuk milyar tahmin edilen insan bireylerinden pek azına nasip olan bir devlet ve Allah'ın inayetidir. Bu iradî ölümde insanın nefsine ait sıfatları, Hakk'a ait sıfatlara dönüşür; bu sebeple bu bahtiyar kişilere "abdâl" denir.

Ve bu iradî ölümle ölenlerin yanında zorunlu ve doğal ölümün asla bir önemi yoktur. Onlar doğal ölüme âşıktırlar. Bir örnek olmak üzere Pir Efendimizin mübarek sandukaları üzerine yazılmış olan yüce bir gazelini burada zikretmeyi uygun gördüm. Gazel:

Yukarılarda dahi îzah olunduğu üzerine, alelumûm mevt iki nevi'dir. Biri ıztırârî ve tabîîdir ki, benî-beşerin cümlesi bu mevte mahkûmdur. Nitekim كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Al-i İmrân, 3/185) ya'ni "Her bir nefis ölümü tadıcıdır" buyrulur. Diğeri ihtiyârî ve irâdîdir ki, bu nevi' ölüm, benî-beşerin umûmuna mahsûs değildir. Küre-i arz üzerinde bir buçuk milyâr tahmîn olunan efrâd-ı beşerden pek azına nasîb olur bir devlet ve inâyet-i Hak'dır. Bu mevt-i ihtiyârîde insanın sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkāniyyeye tebdîl olunduğu için, bu saâdetlilere "abdâl" ta'bîr olunur.

Ve bu mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin indinde mevt-i ıztırârî ve tabîînin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onlar mevt-i tabîîye âşıkdırlar. Bir numûne olmak üzere cenâb-ı Pîr efendimizin sandûka-i şerîfleri üzerine yazılmış olan bir gazel-i âlîlerinin burada dercini münasib gördüm. Gazel:

3987. Abdal kimdir? O kimsedir ki, o mübeddel ola, onun şarabı Halık'ın tebdilinden sirke ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3987. Abdal kimdir? O, değişmiş olan kimsedir; onun şarabı, Yaratıcı'nın değiştirmesiyle sirkeye dönüşmüş olandır.

"Şarap"tan maksat, benlik sarhoşluğu veren nefsanî sıfatlardır. "Sirke"den maksat ise, övülmüş ruhanî sıfatlardır. Yani "Abdal, nefsanî sıfatları ruhanî sıfatlara dönüştürülmüş olan kimseye denir; ve ruh, Hakk'ın halifesi olduğundan, onun sıfatı ilahi sıfatların bir yansıması olur."

"Şarâb"dan murâd, enâniyet sarhoşluğu veren sıfât-ı nefsâniyyedir. "Sir-ke"den murâd, sıfât-ı mahmûde-i rûhâniyyedir. Ya'ni "Abdâl o kimseye der-ler ki, onun sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl edilmiş ola; ve rûh halîfe-i Hak olduğundan, onun sıfatı, sıfat-ı ilâhiyyenin pertevi olur."

3988. Fakat zan cihetinden arslan tutucu bir sarhoşsun; ve kendini arslan zan edersin, sakın da'vâ etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3988. Fakat zan yönünden aslan tutucu bir sarhoşsun; ve kendini aslan sanırsın, sakın iddia etme!

Fakat ey nefsanî olan kimse, sen nefsinin kötü sıfatlarının şarabını içip, kendi benliğinin sarhoşu olmuşsun ve o benlik sebebiyle, kendini aslanları avlayıcı bir tasarruf sahibi zannetmektesin; ve kendini aslan sanıyorsun. Sakın Hakk erlerinin saldırdıkları savaş meydanına saldırma!

Fakat ey nefsânî olan kimse, sen nefsinin kötü sıfatlarının şarabını içip, kendi benliğinin sarhoşu olmuşsun ve o enâniyet sebebiyle, kendini arslan- ları avlayıcı bir tasarruf sahibi zannetmektesin; ve kendini arslan zannediyorsun. Sakın merdân-ı Hakk'ın saldırdıkları meydân-ı harbe saldırma!

3989. Hak, nâ-sedîd olan ehl-i nifakdan dolayı buyurdu ki: "Onların aralarında olan harb, şedîd harbdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3989. Hak, doğru olmayan nifak ehli hakkında şöyle buyurdu: "Onların aralarındaki savaş, şiddetli bir savaştır."

"Sedîd", doğru ve "nâ-sedîd", eğri demektir. Yani eğri olan nifak ehli hakkında Yüce Allah, Haşr Suresi'nde şöyle buyurur: لا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعاً الا فِي قُرى مُحَصَنَة أَوْ مِنْ وراء جدر بأسهم بينهم شديد تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى ذلك بانهم قوم لا يعقلون (Haşr, 59/14) yani "Sizinle topluca savaşamazlar, ancak tahkim edilmiş köylerde yahut duvarlar arkasından savaşırlar; onların aralarındaki savaşlar şiddetlidir. Sen onları birleşik sanırsın, hâlbuki onların kalpleri dağınıktır. Bu hâl muhakkak onların akıl erdiremeyen bir kavim olmaları sebebiyledir." Yani sözleri fiillerine uymayan nifak ehli, kendi aralarında savaştan bahsederken "şöyle vururuz ve böyle keseriz" diye büyük kahramanlıklar gösterirler; sözleri fiiliyata dönüştüğü zaman ise saklanacak yer ararlar.

"Sedîd", doğru ve "nâ-sedîd", eğri demektir. Ya'ni eğri olan ehl-i nifakdan dolayı Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Haşr'da لا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعاً الا فِي قُرى مُحَصَنَة أَوْ مِنْ وراء جدر بأسهم بينهم شديد تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى ذلك بانهم قوم لا يعقلون (Haşr, 59/14) ya'ni "Sizinle mukātele edemezler, ancak tahsîn olunmuş karyelerde, yâhud duvarlar arkasından harb ederler; onların aralarındaki muhârebeler şedîddir. Sen onları müctemi' zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferrikdir. Bu hâl muhakkak onların taakkul edemez bir kavim oldukları sebebiyledir" buyurur. Ya'ni kavilleri fiillerine uymayan ehl-i nifak, kendi aralarında harbden bahsederken şöyle vururuz ve böyle keseriz diye büyük kahramanlıklar gösterirler; sözleri fiiliyâta münkalib olduğu vakit, saklanacak yer ararlar.

3990. Birbirleri arasında merdanedirler; gazâda ise evin kadınları gibidirler. [4003]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3990. Birbirleri arasında merdanedirler; savaşta ise evin kadınları gibidirler.

3991. Gaybın seraskeri olan Peygamber buyurdu: "Ey delikanlı, harblerden evvel şecâat yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3991. Gaybın başkomutanı olan Peygamber buyurdu: "Ey delikanlı, savaşlardan önce yiğitlik olmaz!"

Gayb âleminin başkomutanı ve insanların iç hallerini bilen şanlı Peygamber Efendimiz, sözle kahramanlık gösteren birine hitaben: يا فتى لا شجاعة قبل الحرب yani "Ey delikanlı, savaştan önce yiğitlik yoktur" buyurdu. Çünkü insanın ruhsal mahiyeti ancak, fiiliyat (eylemler) sahasında ortaya çıkar. Ziya Paşa'nın beyti: Kişinin aynası işidir, lafa bakılmaz. Şahsın aklının derecesi eserinde görünür.

Âlem-i gaybın seraskeri ve zamâir-i beşerin vakıfı olan Resûl-i zîşân Efendimiz, söz ile kahramanlık gösteren birine hitâben: يا فتى لا شجاعة قبل الحرب ya'ni "Ey delikanlı harbden evvel şecâat yoktur" buyurdu. Zîrâ insanın mâhiyyet-i rûhiyyesi ancak, fiiliyyât sâhasında zâhir olur. Beyt-i Ziyâ Paşa: Âyînesi işdir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

3992. Gaza lafı vaktinde ağızlarını köpük dolu ederler; cenk kızıştığı vakit, köpük gibi fensizdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3992. Savaş lafı vaktinde ağızlarını köpük dolu ederler; savaş kızıştığı vakit, köpük gibi tedbirsizdirler.

Aralarında savaş konuşması olduğu vakit, söz kahramanları ağızlarını köpürte köpürte düşmanı mağlup ve perişan edeceklerinden bahsederler; fiilen savaş ortaya çıktığında, savaş kızıştığı vakit köpük gibi tedbirsiz ve çaresiz bir halde darmadağın olurlar. Hint nüshalarında ikinci mısra' وقت جوش و جنگ چون کف میفتند yani "Coşku ve savaş vaktinde köpük gibi düşerler" şeklindedir.

"Aralarında muhârebe lâfı olduğu vakit, söz kahramanları ağızlarını köpürte köpürte düşmanı mağlûb ve makhûr edeceklerinden bahs ederler; fi- ilen harb zuhûrunda cenk kızıştığı vakit köpük gibi fensiz ve tedbirsiz bir halde darmadağın olurlar." Hind nüshalarında ikinci mısra' وقت جوش و جنگ چون کف میفتند ya'ni "Galeyan ve cenk vaktinde köpük gibi düşerler" sûretindedir.

3993. Gaza zikri vaktinde, onun kılıcı uzundur; kerr ü fer vaktinde onun kılıcı soğan gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3993. Savaş anma vaktinde, onun kılıcı uzundur; ileri geri hareket etme vaktinde onun kılıcı soğan gibidir.

"Kerr ü fer", eski savaşlarda, pehlivanların savaş meydanlarında düşmana karşı elindeki kılıç ve kalkan ile ileri geri durumlar göstermesi anlamındadır. Yani "Söz kahramanlarının kılıcı, savaş sözü olurken pek uzun olup, düşmanı kahreder; fakat ileri geri hareket etme vaktinde ve söz fiiliyata geçtiğinde, o kahramanın kılıcı soğan gibi kısacık ve metanetsiz bir hâle gelir."

"Kerr ü fer", eski harblerde, pehlivanların harb meydanlarında düşmana karşı elindeki kılıç ve kalkan ile ileri geri vaziyetler göstermesi ma'nâsınadır. Ya'ni "Söz kahramanlarının kılıcı, muhârebe lâfı olurken pek uzun olup, düşmanı kahr eder; fakat kerr ü fer vaktinde ve söz fiiliyâta intikāl ettikde, o kahramânın kılıcı soğan gibi güs-güdük ve metânetsiz bir hâle gelir.”

3994. Düşünce vaktinde, onun kalbi yara isteyicidir; sonra bir iğne ile onun tulumu boşaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3994. Düşünce vaktinde, onun kalbi yara isteyicidir; sonra bir iğne ile onun tulumu boşaldı.

"Savaş düşüncesi vaktinde o söz kahramanının kalbi, düşman kılıcından yara isteyicidir. Savaş, fiiliyat sahasına geldikten sonra, onun hayal rüzgârı ile dolu olan vücudunun tulumu, cüz'î bir yara ile boşalır ve pörsür." Bu beyitlerin hem zahirî savaşa hem de manevî savaşa kapsamı vardır. Hakk yoluna girmek hususunda birçok kimseler cesaret gösterirler ve hayallerinde yaptıkları mücahedât (nefisle mücadeleler) ile nefis ve şeytanı mağlup ederler; ne zaman ki önlerine nefsin ve şeytanın saldırıları çıkar, mağlup ve perişan olurlar; ve başlarına bir bela gelse, feryat ederler ve ilahi tabip olan mürşid-i kâmilin (olgun rehberin) tertip ettiği acı ilaçları yutamazlar.

"Harb düşüncesi vaktinde o söz kahramanının kalbi, düşman kılıcından yara isteyicidir. Harb, fiiliyât sâhasına geldikten sonra, onun hayâl rüzgârı ile dolu olan vücûdunun tulumu, cüz'î bir yara ile boşalır ve pörsür." Bu beyitlerin hem harb-i zâhirîye ve hem de harb-i ma'nevîye şumûlü vardır. Tarîk-i Hakk'a sülûk husûsunda birçok kimseler cür'et gösterirler ve hayallerinde yaptıkları mücâhedât ile nefis ve şeytanı mağlûb ederler; vaktâki önlerine nefsin ve şeytanın muhâcemâtı çıkar, mağlûb ve perîşân olurlar; ve başlarına bir belâ gelse, feryâd ederler ve tabîb-i ilâhî olan mürşid-i kâmilin tertîb ettiği acı ilaçları yutamazlar.

3995. Ben saykal vaktinde cefâdan kaçan, safâ isteyiciden aceb tutarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3995. Cilâlanma vaktinde cefadan kaçan, safâ isteyenden şaşarım.

"Saykal", cilâ vermek ve parlatmaktır. Yani "Kalbinin safasını ve temizliğini isteyen bir sâlikin (Hakk Yolcusu), insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşit tarafından kalbine cilâ vermek için riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) cefasından kaçmasına şaşarım; çünkü bir kimsenin istediği şeyin meydana gelme sebeplerinden kaçması, şaşılacak bir durumdur."

"Saykal", cilâ vermek ve parlatmak. Ya'ni "Kalbinin safasını ve temizliğini isteyen bir sâlikin, mürşid-i kâmil tarafından kalbine cila vermek için riyâzet ve mücâhede cefâsından kaçmasına taaccüb ederim; zîrâ bir kimsenin istediği şeyin esbâb-ı husûlünden kaçması, şâyân-ı taaccübdür."

3996. Aşk da'vâ, cefâ görmek, şahid gibidir. Vaktaki bir şahid yoktur, da'vâ tebah oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3996. Aşk iddia, cefa görmek şahit gibidir. Ne zaman ki bir şahit yoktur, iddia boşa çıktı.

Hakk Yolcusu'nun aşk iddiası ve sülûkun (tasavvuf yolculuğu) gereği olan cefayı görmek ve meşakkati çekmek, o iddianın doğruluğuna şahit gibidir. Şahit olmazsa, iddia da geçersiz olur.

Sâlikin aşkı da'vâ ve sülûkun îcâbı olan cefâyı görmek ve meşakkati çekmek, o da'vânın doğruluğuna şâhid gibidir. Şâhid olmazsa, da'vâ da fâsid olur.

3997. Bu kadı, senin şahidini istediği vakit incinme; yılan üzerine bûse kondur, tâ ki sen hazîneyi bulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3997. Bu kadı, senin şahidini istediği vakit incinme; yılan üzerine öpücük kondur, tâ ki sen hazineyi bulasın.

"Kadı"dan kasıt, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşittir; "şahit"ten kasıt, insân-ı kâmil mürşidin düzenlediği mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler)dır; ve "yılan"dan kasıt, Hakk Yolculuğunun zahmeti ve meşakkatidir. "Hazine"den ve "define"den kasıt, sâlikin (Hakk Yolcusu) varlık toprağında gömülü ve gizli olan hakikattir. Yani "İnsân-ı kâmil mürşit, senin aşkına şahit olmak üzere, senden mücâhede ve riyâzât istediği vakit, üzülme, bu zahmet ve meşakkati seve seve kabul et, tâ ki varlık toprağında gizli olan hakikat hazinesine sahip olasın."

"Kadı"dan murâd, mürşid-i kâmil, “şâhid"den murâd, mürşid-i kâmilin tertîb ettiği mücâhedât ve riyâzâtdır; ve "yılan"dan murâd, zahmet ve meşakkat-i sülükdür. "Hazîne"den ve "define"den murâd, sâlikin arz-ı vücûdunda medfûn ve mahfi olan hakîkattir. Ya'ni "Mürşid-i kâmil, senin aşkına şâhid olmak üzere, senden mücâhede ve riyâzet istediği vakit, müteessir olma, bu zahmet ve meşakkati seve seve kabûl et, tâ ki arz-ı vücûdunda mahfi olan hakîkat definesine mâlik olasın."

3998. Ey oğul, o cefâ sana olmaz, belki sendeki kötülüğün vasfınadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3998. Ey oğul, o cefa sana olmaz, aksine sendeki kötülüğün vasfınadır.

Tasavvuf yolculuğunu tamamlamamış bir kimse, ergenliğe ermemiş bir çocuk konumunda olduğu için, Pîr efendimiz "oğul" diye hitap ederler. Yani "Ey ergenliğe ermemiş oğul, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşidin cefası senin şahsiyetine değildir, aksine sendeki nefse ait sıfatlara karşıdır." İkinci mısraın sonundaki "der" kelimesi fazladır.

Sülükünü itmâm etmemiş olan bir kimse, nâ-bâliğ bir çocuk mesâbesinde olduğu için, cenâb-ı Pîr efendimiz "oğul" diye hitâb buyururlar. Ya'ni "Ey nâ-bâliğ olan oğul, mürşid-i kâmilin cefâsı senin şahsiyetine değildir, belki sendeki sıfât-ı nefsâniyyeye karşıdır." İkinci mısrâ'ın nihâyetindeki "der" kelimesi zâiddir.

3999. Kilim üzerine bir sopayı ki, ona adam vurdu, onu kilime vurmadı, toz üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3999. Kilim üzerine bir sopayı ki, ona adam vurdu, onu kilime vurmadı, toz üzerine vurdu.

Ey Hakk Yolcusu, senin varlığın bir kilime ve sendeki nefse ait sıfatlar da toza benzer. Örneğin bir kimse kilime sopa vurduğu zaman, onun amacı kilime eziyet etmek değildir, aksine üzerindeki tozu çıkarmaktır. Bunun gibi, insân-ı kâmil olan mürşid (irşad eden, doğru yolu gösteren) sopa hükmünde olan mücâhedât ve riyâzâtı yüklerse, "bana hakaret etti" diye üzülme; amacı sendeki nefse ait sıfatların tozlarını çıkarmaktır.

Ey sâlik, senin vücudun bir kilime ve sendeki sıfât-ı nefsâniyye de toza benzer. Meselâ bir kimse kilime sopa vurduğu vakit, onun maksadı kilime cefâ etmek değildir, belki üzerindeki tozu çıkarmaktır. Bunun gibi, mürşid-i kâmil sopa mesâbesinde olan mücâhedât ve riyâzâtı tahmîl ederse, bana hakaret etti diye müteessir olma; maksadı sendeki sıfât-ı nefsâniyye tozlarını çıkarmaktır.

4000. O kîn çekici eğer ata vurursa, onu ata vurmadı, onun süksüğü üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4000. O kinci kişi eğer ata vurursa, onu ata vurmadı, onun kötü huyu üzerine vurdu.

"Süksük", yola gelmeyen kötü huylu at anlamına gelir. Yani "Yürümesinden dolayı kalbinde ata karşı kin besleyen kimse, eğer o ata vurursa, vurması onun şahsına değildir; aksine onda mevcut olan kötü huyadır." Çünkü attan maksat, onun yola gitmesidir. Bu sebeple bu dayak, huyunun değişmesi içindir ve huyunadır.

"Süksük", yol tutmayan fenâ huylu at, ma'nâsınadır. Ya'ni "Yürümesinden dolayı kalbinde ata karşı kîn çekici olan kimse, eğer o ata vurursa, vurması onun şahsına değildir; belki onda mevcûd olan kötü huyadır." Zîrâ atdan maksûd olan onun yola gitmesidir. Binâenaleyh bu dayak, huyunun tebdîli içindir ve huyunadır."

4001. Tâ ki süksükden kurtulsun, latif adımlı olsun; şırayı, mey olmak için habs edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4001. Tâ ki süksükden kurtulsun, latif adımlı olsun; şırayı, mey olmak için habs edersin.

Bu dövüş, onun yola gitmemek huyundan kurtulması ve latif yürüyüşlü olması içindir. Ve aynı şekilde üzüm şırasını bir fıçı içinde hapsedersin ve fıçının ağzını da sıkı sıkı kapatırsın; bu hapis cezası onun şaraba ve meye dönüşmesi içindir; yoksa bu hapsin, şıranın zâtıyla bir ilişkisi yoktur, bu hapis ancak sıfatına ait bir muameledir.

Bu döğüşün, onun yola gitmemek huyundan kurtulması ve latîf yürüyüşlü olması içindir. Ve kezâ üzüm şırasını bir fıçı içinde habs edersin ve fıçının ağzını da sıkı sıkı kaparsın; bu hapis cezası onun şaraba ve meye tahavvül etmesi içindir; yoksa bu habsin, şıranın zâtıyla bir münasebeti yoktur, bu hapis ancak sıfatına aid bir muameledir.

4002. Dedi: "O yetimciği o kadar döğdün, Hâlık'a mensub olan kahırdan niçin korkmadın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4002. Dedi: "O yetimciği o kadar dövdün, Yaratıcı'ya ait olan kahırdan niçin korkmadın?"

Bu da başka bir örnektir. Yani "Bir kimse bir yetimi döven başka bir kimseye dedi: Yahu, o biçare yetimciği o kadar dövdün. Yüce Allah فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ (Duhâ, 93/9) ["Öyleyse sakın yetimi ezme!"] buyurduğu için, sen bu fiilinden dolayı Yaratıcı'nın kahrından korkmadın mı?"

Bu da dîğer bir misâldir. Ya'ni "Bir kimse bir yetîmi döğen dîğer bir kimseye dedi: Yâhû "O bîçâre yetimciği o kadar döğdün. Cenâb-ı Hak فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ (Duhâ, 93/9) ["Öyleyse sakın yetîmi ezme!"] buyurduğu cihetle, sen bu fiilinden dolayı Hâlık'ın kahrından korkmadın mı?"

4003. Dedi: "Ey dostun canı, ona ne vakit vurdum? Ben o bir şeytana vurdum ki, onda vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4003. Dedi: "Ey dostun canı, ona ne vakit vurdum? Ben o bir şeytana vurdum ki, onda vardır."

Yetimi döven kimse cevap olarak dedi ki: "Ey benim canım, ben o yetime vurmadım, aksine onda mevcut olan bir şeytana vurdum. Yani onun şeytan olan sıfatına vurdum. Yoksa yetimin şahsına ve zâtına karşı asla kinim ve nefretim yoktur."

Yetîmi döğen kimse cevâben dedi ki: "Ey benim canım, ben o yetîme vurmadım, belki onda mevcud olan bir şeytana vurdum. Ya'ni onun şeytan olan sıfatına vurdum. Yoksa yetîmin şahsı ve zâtına karşı aslâ kînim ve buğzum yoktur."

4004. Analar sana, "Ölümün olsun!" derse, o huyun ölümünü ve fesâdın ölümünü ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4004. Anneler sana, "Ölümün olsun!" derse, o huyun ölümünü ve fesadın ölümünü ister.

Örneğin annen senin kötü bir huyundan dolayı öfkelenip, sana: "Öl, geber!" diye beddua ederse, senin şahsının ölümünü istediğinden dolayı değildir; aksine onu öfkelendiren senin o kötü huyunun ve fesadının ölmesini ve yok olmasını ister.

Meselâ anan senin kötü bir huyundan dolayı öfkelenip, sana: "Öl, geber!" diye bedduâ ederse, senin şahsının ölümünü istediğinden dolayı değildir; belki onu hiddete getiren senin o kötü huyunun ve fesâdının ölmesini ve zâil olmasını ister.

4005. O bir taife ki edebden kaçtılar, merdliğin suyunu ve merdlerin suyunu döktüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4005. O bir topluluk ki edepten kaçtılar, mertliğin suyunu ve mertlerin suyunu döktüler.

Bu şerefli beyit, yukarıda geçen 3995 numaralı şerefli beyitle ilişkilidir. O şerefli beyitte: "Ben cilalama vaktinde cefadan kaçan safa isteyiciden şaşarım" buyrulmuştu. Bu şerefli beyitte de, "O Hakk Yolcularının bir topluluğu ki, sülûk (tasavvuf yolculuğu) edebinden kaçtılar, mertliğin ve ilâhî mertlerin haysiyetlerini kırdılar; çünkü kendilerine kusur bulmadılar; evliya yoluna kınama yönelttiler."

Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen 3995 numaralı beyt-i şerîfe merbûtdur. O beyt-i şerîfde: "Ben saykal vaktinde cefâdan kaçan safâ isteyiciden aceb tutarım" buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîfde de, "O sâliklerin bir tâifesi ki, edeb-i sülükden kaçtılar, mertliğin ve merdân-ı ilâhînin haysiyyetlerini kırdılar; zîrâ kendilerine kusûr bulmadılar; tarîk-i evliyâya levm ettiler."

4006. Levm ediciler onları cenkden geri sürdüler, nihayet böyle me'bûn ve mef'ûl kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4006. Kınayanlar onları savaştan geri sürdüler, nihayet böylece yenilmiş ve mağlup kaldılar.

Kınayanlar bu kaçan topluluğu nefis ve şeytan ile mücadeleden geri sürdüler, nihayet onlar böylece nefis ve şeytanın mağlubu ve yenilmişi kaldılar ve kadınlar cinsine katılmış oldular.

Levm ediciler bu kaçan tâifeyi nefis ve şeytan ile mücâhededen geri sürdüler, nihâyet onlar böyle nefis ve şeytanın mefûlü ve me'bûnu kaldılar ve kadınlar cinsine mülhak oldular.

4007. Herze yiyicilerin öğünmesini ve gururunu az dinle, böyleler ile cenk saffına gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4007. Herze yiyicilerin öğünmesini ve gururunu az dinle, böyleler ile cenk saffına gitme!

4008. Zîra ki Hak: "Zadûküm habâlen" buyurdu ki, zayıf rüfekādan varakı döndür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4008. Çünkü Hak: "Zayıf arkadaşlardan sayfayı çevirin!" buyurdu.

Bu şerefli beyitte, Tevbe Suresi'nde geçen "Eğer onlar sizinle beraber çıksalar, ancak tuzak ve hile artırırlardı. Sizin aranızda fitne ve muhalefet bırakmak isterlerdi ve casusluk edip sizin sözünüzü onlara naklederlerdi; Yüce Allah zalimleri bilir." (Tevbe, 9/47) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani Yüce Allah, küçük cihat hakkında kalbi zayıf olan arkadaşlardan kalbinin sayfasını çevir, buyurdu. Bu sebeple bu emrin, büyük cihat olan nefis ve şeytan ile yapılan savaşa da uygulanması açıklamaya muhtaç değildir. Hakk yoluna girmede de kalbi kuvvetli arkadaşlar gereklidir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe'de vaki لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَازِاَدُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا وَلَأَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَ فِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (Tevbe, 9/47) ya'ni "Eğer onlar sizinle beraber çıksalar, ancak mekr ve gadr artırırlar idi. Sizin aranızda fitne ve muhalefet bırakmak isterler idi ve câsusluk edip sizin kelâmınızı onlara nakl ederler idi; Allah Teâlâ zâlimleri bilir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri, cihâd-ı asgar hakkında zaîfü'l-kalb olan arkadaşlardan kalbinin sahîfesini çevir, buyurdu. Binâenaleyh bu emrin ci- hâd-ı ekber olan nefis ve şeytan ile olan muhârebeye de tatbîki îzâha muhtâç değildir. Tarîk-i Hakk'a sülük emrinde de kaviyyu'l-kalb rüfekā lâzımdır.

4009. Zîrâ onlar size refîk olurlar ise, gāzīler saman gibi içsiz olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4009. Çünkü onlar size yoldaş olurlarsa, gaziler saman gibi içsiz olurlar.

Yani "Bu zayıf kalpli olanlar, mücâhede (Allah yolunda çabalama) işinde size yoldaş olurlarsa, düşmanla veya nefis ve şeytanla savaşanlar, saman çöpünün içi ve özü olmadığı gibi, onların da manevi kuvvetleri yok olup içsiz ve cevherden yoksun olurlar ve sonuçta da mağlubiyet meydana gelir."

Ya'ni "Bu zaîfu'l-kalb olanlar emr-i mücâhedede size refik olurlar ise, düşman ile veyâ nefis ve şeytan ile gazâ edenler, saman çöpünün nasıl içi ve özü yoksa, onların da kuvve-i ma'neviyyeleri zâil olup içsiz ve cevhersiz olurlar ve netîcede dahi mağlûbiyet vâki' olur."

4010. Kendilerini sizin ile hem-saf ederler, sonra kaçarlar ve saffın kalbini [4023] kırarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4010. Kendilerini sizinle aynı safa koyarlar, sonra kaçarlar ve safın kalbini kırarlar.

O zayıf kalpli kimseler, kendilerini sizinle beraber bir safa koyarlar, sonra iş fiiliyata gelince kaçarlar ve safın kalbi olan sizlerin manevi kuvvetlerini de bozarlar.

O zayıf kalbli olan kimseler, kendilerini sizinle beraber bir saffa koyarlar, sonra iş fiiliyâta gelince kaçarlar ve saffin kalbi olan sizlerin kuvve-i ma'neviyyelerini de bozarlar.

4011. Binâenaleyh bu nefersiz biraz sipahî iyidir ki, ehl-i nifak ile müctemi' gele.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4011. Bu sebeple, bu askersiz biraz süvari iyidir ki, nifak ehli ile bir araya gelsin.

Yani "Bu korkak münafık topluluğu olmaksızın, biraz asker, nifak ehli ile bir araya gelen askerden iyidir."

Ya'ni "Bu korkak münâfik cemâati olmaksızın, biraz asker, ehl-i nifak ile ictimâ' eden askerden iyidir."

4012. İyi seçilmiş az bâdem, acı ile karışmış çokluktan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4012. İyi seçilmiş az badem, acı ile karışmış çokluktan iyidir.

"Bîhte", elenmiş demektir, burada seçilmiş ve ayrılmış anlamına gelir. Yani "İyice seçilmiş az miktardaki tatlı badem, acı badem karışık olan çok miktardaki bademden iyidir."

"Bîhte", elenmiş demektir, burada seçilmiş ve ayrılmış ma'nâsına gelir. Ya'ni "İyice seçilmiş az mikdardaki tatlı bâdem, acı bâdem karışık olan çok mikdardaki bâdemden iyidir."

4013. Acı ve tatlı gerçi sûretde bir şeydirler; naks o cihetden vâki' oldu ki, hem-dil değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4013. Acı ve tatlı gerçi görünüşte bir şeydirler; eksiklik o yönden meydana geldi ki, hemhâl değildirler.

"Mümin ile münafık ve acı badem ile tatlı badem, görünüş itibarıyla birbirinin benzeridir, aralarındaki eksiklik içlerinin ve özlerinin bir olmamasından meydana geldi." Çünkü müminin kalbinde iman ve münafığın kalbinde ise inkâr duyguları vardır; ve iman inkârın zıddıdır. Ve aynı şekilde acı, tatlının zıddıdır.

"Mü'min ile münâfik ve acı bâdem ile tatlı bâdem, sûret i'tibariyle birbirinin mümâsilidir, aralarındaki eksiklik bâtınlarının ve içlerinin bir olmamasın- dan vâki' oldu." Zîrâ mü'minin kalbinde îmân ve münafıkın kalbinde ise inkâr duyguları vardır; ve îmân inkârın zıddıdır. Ve kezâ acı, tatlının zıddıdır.

4014. Mecûsî, korkak gönüllü olur ki, o zandan, o cihânın halinden şek içinde yaşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4014. Mecûsî, korkak gönüllü olur ki, o zandan, o dünyanın halinden şüphe içinde yaşar.

"Gebr", ateşe tapan ve mecûsî anlamındadır. Yani "Mecûsî, kendi mezhebine iman konusunda korkak gönüllüdür ve tereddüt içindedir. Mezhebine bağlılığı zan üzerinedir; yani mezhebinin doğruluğuna zan ile hükmetmiştir. İşte bu zannından dolayı, ahiret âleminin halinden şüphe içinde yaşar." Münafıklar da böyledir, onların imanı da zan üzerinedir. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında Nisa Suresi'nde buyurur: مذبْذَبِينَ بَينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاَءِ وَلَا إِلَى هَؤُلاء (Nisâ, 4/143) Yani "O münafıklar küfür ile iman arasında şaşkın ve tereddütlü olup, ne müminler ne de kafirler tarafına mensupturlar." Bu sebeple onlar ahiret hakkında tereddütlü oldukları için, savaşta onlardan fedakârlık beklenemez.

"Gebr", âteş-perest ve mecûsî ma'nâsınadır. Ya'ni "Mecûsî kendi mezhebine îmân hususunda korkak gönüllüdür ve mütereddiddir. Mezhebine taalluku zan üzerinedir; ya'ni mezhebinin sıdkına zan ile hükmetmiştir. İşte bu zannından dolayı, âlem-i âhiretin hâlinden şek içinde yaşar." Münafıklar da böyledir, onların îmânı da, zan üzerinedir. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında sûre-i Nisa'da buyurur: مذبْذَبِينَ بَينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاَءِ وَلَا إِلَى هَؤُلاء (Nisâ, 4/143) Ya'ni “O münâfıklar küfür ile îmân arasında mütehayyir ve mütereddid olup, ne mü'minler ve ne kâfirler tarafına mensûbdurlar." Binâenaleyh onlar ahiret hakkında mütereddid oldukları için, harbde onlardan fedakârlık beklenemez.

4015. Yolda koşar, bir menzil bilmez; bir kör gönüllü korkarak adım koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4015. Yolda koşar, bir menzil bilmez; bir kör gönüllü korkarak adım koyar.

Tereddüt ehlinin fikri, dünya hayatında düşünceler yolunda koşar, fakat karar verecek ve sükûnet bulacak bir menzil bilemez; ve kesin hükmünü verip, kalbinde sükûnet oluşmaz. Kalbi nurdan yoksun ve kör olduğu için, fikrinin adımlarını korkarak atar; ve imanı kesin ve yakînî (şüphesiz) değildir.

Ashâb-ı tereddüdün fikri, hayât-ı dünyeviyyesinde tefekkürât yolunda koşar, fakat karar verecek ve sükûnet bulacak bir menzil bilemez; ve kat'î hükmünü verip, kalbinde sükûnet hâsıl olmaz. Kalbi nûrsuz ve kör olduğu için, fikrinin adımlarını korkarak atar; ve îmânı kat'î ve yakînî değildir.

4016. Sefer edici, yol bilmediği vakit, nasıl gider? Tereddüdler ve pür-hûn gönül ile gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4016. Yolculuk eden kişi, yolu bilmediği zaman nasıl gider? Tereddütler ve kan dolu bir gönül ile gider.

4017. Her kim, "Yahu bu taraf yol değildir, derse, o korkudan orada tevakkuf eder ve durdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4017. Her kim, "Yahu bu taraf yol değildir," derse, o korkudan orada durur ve bekler.

Her kim, bu kararsız kalpli kişiye: "Yahu bu senin gittiğin yol, makbul bir yol değildir, vazgeç," derse, o kişi korkudan dolayı bulunduğu noktada tereddüt edip durur. Bu sebeple bir kimse bir yola (tarîka) girdiğinde, öncelikle doğruluğuna güvenmek ve ondan sonra o yolda ilerlemek gerekir. Bu güven oluşunca, kim ne derse desin, asla kulak asmaz.

"Her kim, bu mütereddid kalbli olan kimseye: "Yâhu bu senin gittiğin yol, bir makbûl yol değildir, vazgeç derse, o kimse korkudan dolayı olduğu noktada tereddüd edip durur." Binâenaleyh bir kimse bir tarîka sâlik olduğu vakit, evvelen sıdkına mutmain olmak ve ondan sonra sülûk etmek lâzımdır. Bu itmi'nân hâsıl olunca, kim ne derse desin, asla kulak asmaz.

4018. Ve eğer onun akıllı olan kalbi yol bilirse, her hây u hûy ne vakit onun kulağına gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4018. Ve eğer onun akıllı olan kalbi yol bilirse, her gürültü ne zaman onun kulağına gider?

Kalbinin gözü hakikati gören kimse dedikodulara kulak asmaz.

Kalbinin gözü hakîkati gören kimse dedikodulara kulak asmaz.

4019. Binâenaleyh bu korkakların refiki olma, zîrâ ki darlık ve korku vaktinde âfillerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4019. Bu sebeple bu korkakların arkadaşı olma, çünkü darlık ve korku vaktinde tembel ve işe yaramaz olurlar.

"Üştür-dil", namert ve korkak anlamına gelir. Yani: "Ey Hakk Yolcusu, bu gibi kararsızlar ve adımlarını korka korka atanlar ile beraber Hakk yoluna girme ve onları kendine arkadaş edinme; çünkü seni de korkutup hakikatleri idrak etmekten uzaklaştırırlar ve sıkıldıkları ve korktukları zaman kaçarlar."

"Üştür-dil", nâmerd ve korkak ma'nâsınadır. Ya'ni: "Ey sâlik, bu gibi mütereddidler ve adımlarını korka korka atanlar ile beraber tarîk-i Hakk'a sülük etme ve onları kendine refik ittihâz etme; zîrâ seni de korkutup idrâk-i hakäyıkdan uzaklaştırırlar ve sıkıldıkları ve korktukları vakit kaçarlar."

4020. İmdi kaçarlar ve seni yalnız bırakırlar, gerçi lâfda Bâbil'in sihiridirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4020. Şimdi kaçarlar ve seni yalnız bırakırlar, gerçi sözde Bâbil'in sihiridirler.

[4033] "Hilîden", bırakmak demektir. "Sihr-i Bâbil", Bakara Suresi'nde geçen وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يَعْلَمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ (Bakara, 2/102) ["Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Bâbil'de Hârût ve Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı"] ayet-i kerimesinde açıklanan sihirdir ki, yukarılarda Hârût ve Mârût kıssasında açıklanmıştı. Yani "Tereddüt ehli (kararsız kişiler) yarışma vaktinde seni yalnız bırakıp kaçarlar; fakat her biri övünmede ve sözde insanı büyüleme hususunda Bâbil'in sihri gibi etkilidirler; fiiliyatta ise boşturlar."

[4033] "Hilîden”, bırakmak demektir. "Sihr-i Bâbil" sûre-i Bakara'da vaki وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يَعْلَمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ (Bakara, 2/102) ["Lâkin şeytanlar kâfır oldular. Çünkü insanlara sihri ve Bâbil'de Hârût ve Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan sihirdir ki, yukarılarda Hârût ve Mârût kıssasında beyân olundu. Ya'ni "Ehl-i tereddüd müsabaka vaktinde seni yalnız bırakıp kaçarlar; fakat her birisi öğünmede ve lâfda insanı teshîr hususunda Bâbil'in sihri gibi müessirdirler; fiiliyâtda boşdurlar."

4021. Sen ra'nâlardan sakın ceng isteme! Sen tavuslardan sayd ve şikâr isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4021. Sen güzellerden savaş isteme! Sen tavuslardan av ve avcılık isteme!

"Ra'nâ", Arapçada "ra'n" kökünden gelip ahmak kadın anlamına gelir. Farsçada ise elif-i maksûre ile güzel ve hoş görünümlü, çevik ve kibirli anlamlarına gelir; ayrıca içi kırmızı, dışı sarı olan güle de denir. Burada hoş görünümlü ve nazik anlamındadır. Yani "Sen dış görünüşü süslü, hoş görünümlü kimselerden küçük ve büyük cihadı isteme ve onlardan bu mertliği bekleme; nasıl ki dışı süslü olan tavus kuşundan doğanların av ve avcılığı beklenemez."

"Ra'nâ'”, Arabî'de "ra'n"dan ahmak kadın, ma'nâsınadır. Fârisî'de elif-i maksûre ile zîbâ ve hoş-nümâ ve çâlâk ve mütekebbir ma'nâlarına ve içi kırmızı ve dışı sarı olan güle de itlâk olunur. Burada zâhiri hoş-nümâ ve nâzenîn ma'nâsınadır. Ya'ni "Sen zâhiri süslü, hoş-nümâ olan kimselerden cihâd-ı asgar ve ekber isteme ve onlardan bu mertliği bekleme; nitekim zâhiri müzeyyen olan tâvus kuşundan doğanların sayd ve şikârı beklenemez."

4022. Tabiat tavusdur ve sana vesvese eder; seni makāmından koparmak için söz söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4022. Tabiat tavustur ve sana vesvese eder; seni makamından koparmak için söz söyler.

Tabiat, süslü olan tavus kuşuna benzer. İnsana dünyevi ilgi ve alaka ile dış görünüşlerin süslenmesi vesvesesini verir ve sen onun bu vesveselerini kabul edip, o ilgi ve süslenmelere gönlünü verirsen, Hakk Yolculuğun esnasında ilerleyerek ulaştığın makamdan düşersin ve çektiğin mücadele zahmetleri boşa gider.

Bu olayın özeti şudur: Kureyş, Ebû Süfyan'ın kervanını ele geçirmek üzere, Müslümanların Bedir adındaki mevkide toplandıklarını işitmiş ve kervanın korunması için, asker toplayıp Mekke'den dışarıya çıkıp, Mekke yakınında bulunan bir yere inmişlerdi. Onlar orada iken, Ebû Süfyan tarafından bir adam gelip: "Kervanınız selametle geçip gitti, korkmayın, geri dönün!" dedi. Ebû Cehil: "Birkaç gün burada eğleneyim!" diyerek geri dönmedi ve Kureyş'in, Bedir tarafına gitmesi kararlaştırıldı. Fakat daha önce Benî Kinâne kabilesiyle Kureyş arasında meydana gelmiş olan savaş sebebiyle düşmanlık bulunduğundan, onların saldırılarından korkup, Mekke'ye dönmeyi uygun gördüler. Bu kararları üzerine İblîs, Kinâne kabilesinin reisi olan Sürâka bin Mâlik suretine bürünüp süvari şeklinde olan yüz kadar adamıyla Kureyş'e göründü ve onlara: "Size kimse karşı koyamaz, işte ben de size Benî Kinâne'den asker ile yardıma geldim" dedi. Bu sözü söylerken şeytanın eli, Hâris bin Hâşim'in elinde idi. Müslümanlar ile Kureyş Bedir'de karşılaştıkları vakit, büyük bir ordu halinde melekler inip saf bağladı, İblîs'in hakikati, gayb âlemini gözlemlemeye müsait olduğundan, bu melekleri görür görmez, adamlarıyla beraber kaçmaya başladı ve Hâris'e hitaben: "Ben sizden uzağım, çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkarım ve Allah'ın cezası şiddetlidir" dedi. Nitekim bu olay Enfâl suresinde, şu ayet-i kerimede beyan buyrulur: وَ اِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ وَ قَالَ لَا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَ اِنِّي جَارٌ لَكُمْ فَلَمَّا تَرَآءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ وَ قَالَ اِنِّي بَرِئٌ مِنْكُمْ اِنِّي اَرَى مَالَا تَرَوْنَ اِنِّي اَخَافُ اللَّهَ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ (Enfâl, 8/48) Yani "Şeytan onlara amellerini süslediği ve 'Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur ve muhakkak ben sizin yardımcınızım' dediği zamanı hatırla. İki topluluk birbirini görünce, arkasını dönüp kaçtı ve 'Ben sizden uzağım, muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum, ben Allah'tan korkarım ve Allah'ın cezası şiddetlidir' dedi." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu olayı ve ayet-i kerimeyi, sonraki şerefli beyitlerde beyan buyururlar.

Tabîat, süslü olan tâvus kuşuna benzer. İnsana alākāt-ı dünyeviyye ve tezeyyünât-ı suveriyye vesvesesini ilkā eder ve sen onun bu ilkāâtını kabûl edip, o alâkāta ve tecemmülâta gönlünü verirsen, esnâ-yı sülûkunde bi't-terakkî nâil olduğun makāmdan sukūt edersin ve çektiğin mücâhede zahmetleri hebâ olur.

Bu vak'anın hulâsası şudur: Kureyş, Ebû Süfyan'ın kervanını vurmak üzere, ehl-i İslâm'ın Bedir nâmındaki mevki'de toplandıklarını işitmiş ve kervanın muhafazası için, asker toplayıp Mekke'den dışarıya çıkıp, Mekke kurbünde vâki' bir mahalle nüzûl etmiş idiler. Onlar orada iken, Ebû Süfyan tarafından bir adam gelip: "Kervanınız selâmetle geçip gitti, korkmayın, geri dönün!" dedi. Ebû Cehil: "Birkaç gün burada teferrüc edeyim!" diyerek geri dönmedi ve Kureyş'in, Bedir tarafına azîmeti kararlaştı. Fakat evvelce Benî Kinâne kabîlesiyle Kureyş arasında vâki' olmuş olan mukātele sebebiyle adâvet bulunduğundan, onların taarruzlarından korkup, Mekke'ye dönmeyi münâsib gördüler. Bu kararları üzerine İblîs, Kinâne kabîlesinin reîsi olan Sürâka bin Mâlik sûretine temessül edip süvâri şekline mütemessil olan yüz kadar avanesiyle Kureyş'e göründü ve onlara: "Size kimse mukābele edemez, işte ben de size Benî Kinâne'den asker ile yardıma geldim" dedi. Bu sözü söylerken şeytanın eli, Hâris bin Hâşim'in elinde idi. Ehl-i İslâm ile Kureyş Bedir'de karşılaştıkları vakit, büyük bir ordu hâlinde melâike nâzil olup saf bağ- ladı, İblîs'in hakîkati, âlem-i gaybı müşâhedeye müsâid olduğundan, bu mülâikeyi görür görmez, avanesiyle beraber firâra başladı ve Hâris'e hitâben: "Ben sizden müteberrîyim, zîrâ ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'dan korkarım ve Allah'ın ikābı şedîddir" dedi. Nitekim bu vak'a sûre-i Enfâlde, şu âyet-i kerîmede beyân buyrulur: وَ اِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ وَ قَالَ لَا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَ اِنِّي جَارٌ لَكُمْ فَلَمَّا تَرَآءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ وَ قَالَ اِنِّي بَرِئٌ مِنْكُمْ اِنِّي اَرَى مَالَا تَرَوْنَ اِنِّي اَخَافُ اللَّهَ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ (Enfâl, 8/48) Ya'ni "Vaktâki şeytan onlara amellerini süsledi ve bu günde nâsdan size gālib yoktur ve muhakkak ben size yardımcıyım, dedi. Vaktâki iki tâife birbirini gördü, kendi ardına rücû' etti ve ben sizden berîyim, muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum, ben Allah'dan korkarım ve Allah'ın ikābı şiddetlidir, dedi." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu vak'ayı ve âyet-i kerîmeyi, âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyururlar.

## Şeytanın Kureyş'e, "Ahmed'in cengine geliniz ki, ben size yardımlar ederim ve kendi kabîlemi yardıma çağırırım" demesi ve iki saffın mülākātı vaktinde kaçması

4023. Şeytan gibi yüz askerde birinci oldu, “İnnenî cârün leküm" diye efsûn okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4023. Şeytan gibi yüz askerde birinci oldu, "Ben sizin komşunuzum/koruyucunuzum" diye büyü okudu.

Bu beytin yukarıya bağlantısı şudur ki: Vesvese veren tabiat, şeytan gibi senin asker gibi olan varlıksal kuvvetlerin (kuvâ-yı vücûdiyye) içinde birinci ve komutan oldu ve sana hayat mücadelesinde "Ben senin yardımcınım" diye hileler ve büyüler okudu. Nasıl ki şeytan Kureyş'e Bedir'de bu büyüyü okumuş idi.

Bu beytin yukarıya rabtı budur ki: Vesvese veren tabîat, şeytan gibi senin asker gibi olan kuvâ-yı vücûdiyyen içinde birinci ve serdâr oldu ve sana mücâdele-i hayâtda "Ben sinin muîninim" diye hîleler ve efsûnlar okudu. Nitekim şeytan Kureyş'e Bedir'de bu efsûnu okumuş idi.

4024. Vaktaki Kureyş onun sözünden hâzır oldular, her iki asker mülâkāta geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4024. Kureyş onun sözünden hazır olunca, her iki asker karşılaştılar.

Kureyş, cisimleşmiş şeytanın sözü yüzünden savaşa hazır olunca, İslam askeri ile Kureyş'in askeri birbiriyle karşılaştılar.

Vaktâki Kureyş, mütemessil olan şeytanın sözünden dolayı cenge hâzır oldular, İslâm askeriyle Kureyş'in askeri birbirine mülâkî oldular.

4025. Şeytan mü'minlerin safı tarafında bir yolda melâikeden bir asker gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4025. Şeytan, müminlerin safı tarafında bir yolda meleklerden bir asker gördü.

4026. O görmedikleri bir ordu saf vurmuş, onun canı korkudan âteş-gede oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4026. O görmedikleri bir ordu saf vurmuş, onun canı korkudan âteş-gede oldu.

Şeytan, insanların duyu organlarıyla göremedikleri bir ordunun saf bağladığını görünce, ilâhî kahır korkusundan canı ateş mahalli oldu, yani canı korkudan tutuştu.

Şeytan, beşerin his gözüyle göremedikleri bir ordunun saf bağladığını görünce, kahr-ı ilâhî korkusundan onun canı ateş mahalli oldu, ya'ni canı korkudan tutuştu.

4027. "Ben bir acıb asker görüyorum!" diye kendi ayağını geri çekmiş tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4027. "Ben acayip bir asker görüyorum!" diye kendi ayağını geri çekip tuttu.

4028. Ya'ni "Ben Allah'dan korkarım, benim için O'ndan avn yoktur; gidiniz muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4028. Yani "Ben Allah'tan korkarım, benim için O'ndan yardım yoktur; gidiniz muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum!"

Yani şeytan: "Ben Allah'ın gazabından ve kahrından korkarım, çünkü bana Hakk'ın yardımı yoktur, bu sebeple bu harpten çekiliniz, çünkü ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum," dedi.

Ya'ni şeytan: "Ben Allah'ın gazabından ve kahrından korkarım, çünkü bana Hakk'ın yardımı yoktur, binâenaleyh bu harbden çekiliniz, zîrâ ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum," dedi.

4029. Hâris dedi: "Ey Süraka kılıklı, agah ol, dün niçin sen böyle söylemedin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4029. Hâris dedi: "Ey Süraka kılıklı, agah ol, dün niçin sen böyle söylemedin?"

Hâris bin Hişâm şeytana hitaben dedi ki: "Ey Süraka görünümündeki kişi, dün niçin şimdi söylediğini söylemedin ve bizi savaşa teşvik ettin?"

Hâris bin Hişâm şeytana hitâben dedi ki: "Ey Sürâka hey'etindeki şahıs, dün niçin şimdi söylediğini söylemedin ve bizi harbe teşvik ettin?"

4030. Dedi: "Şimdi hareb görüyorum." Dedi: "Hayır, sen Arab'ın ceâşîşini görüyorsun!" [4043]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4030. Dedi: "Şimdi harap görüyorum." Dedi: "Hayır, sen Arap'ın dilencilerini görüyorsun!"

"Harap", malın telef olması ve fitnede söylenen bir kelimedir; ve burada kastedilen sıkıntı ve zorluktur. Öfkelenmek ve bir kimsenin malını gasp etmek ve harp ediciler anlamına da gelir. Burada "harp ediciler" anlamı da uygun olur.

"Ceâşîş", "ca'şûş"un çoğuludur, dilenci ve kısa boylu adam ve âciz anlamınadır. Yani "Şeytan Hâris'e dedi: "Dün söylemedim, çünkü bugün gördüğümü dün görmedim; şimdi ise sıkıntı ve zorluk yahut harp ediciler görüyorum." Hâris de şeytana cevaben dedi ki: "Hayır, sen Arap'ın âcizlerini görüyorsun; fakat korkaklığından dolayı, karşılık veremiyorsun." "Arap'ın âcizleri" tabiriyle Hâris, İslam askerlerini tahkir (küçümseme) kastediyor.

"Hareb", telef-i mâl ve fitende söylenen bir kelimedir; ve burada murâd sıkıntı ve zorluktur. Öfkelenmek ve bir kimsenin malını gasb etmek ve harb ediciler ma'nâsına da gelir. Burada "harb ediciler" ma'nâsı da münasib olur.

"Ceâşîş", "ca'şûş"un cem'idir, dilenci ve kısa boylu adam ve âciz ma'nâsınadır. Ya'ni "Şeytan Hâris'e dedi: "Dün söylemedim, çünkü bugün gördüğümü dün görmedim; şimdi ise sıkıntı ve zorluk veyâhud harb ediciler görüyorum." Hâris dahi şeytana cevâben dedi ki: "Hayır, sen Arab'ın âcizlerini görüyorsun; fakat korkaklığından dolayı, mukābele edemiyorsun." "Arab'ın âcizleri" ta'bîriyle Hâris, İslâm askerlerini tahkîr murâd ediyor.

4031. "Bunun gayrini görmüyorsun, fakat ey ma'yûb olan sen, o laf zamanı idi, bu cenk vakti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4031. "Bunun dışındakini görmüyorsun, fakat ey ayıplı olan sen, o söz zamanı idi, bu savaş vakti!"

Hâris sözüne devam edip dedi: "Ey Sürâka, sen savaşın dışındakini görmüyorsun; fakat ey insanların lekesi ve ayıplısı olan sen, bil ki o yardım vaat ettiğin zaman, söz ve övünme ve atıp tutma zamanı idi. Bu vakit ise savaş ve fiil vaktidir. Söz ile fiil arasındaki fark zamanıdır."

Hâris sözüne devam edip dedi: "Ey Sürâka, sen harbin gayrini görmüyorsun; fakat ey insanların lekesi ve ma'yûbu olan sen, bil ki o yardım va'd et- tiğin zaman, lâf ve öğünme ve atıp tutma zamanı idi. Bu vakit ise cenk ve fiil vaktidir. Lâf ile fiil arasındaki fark zamânıdır."

4032. "Dün der idin ki: Müteahhid oldum ki size dembedem feth ve nusret ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4032. "Dün demiştin ki: Size sürekli fetih ve zafer olacağına dair söz verdim!"

"Pâyendân", pabuçluk, zâmin (garanti veren), kefil, mütevassıt (aracı), müteahhid (söz veren) ve bir kimsenin kayıt ve bağ altında olması anlamlarındadır. Burada müteahhid kelimesinin zâmin, kefil, mutavassıt ve kayıt ve bağ altında olmak anlamlarından her biri uygundur. Yani Hâris dedi ki: "Dünkü gün sen bize sürekli fetih ve zafer olacağını taahhüt ederim demiştin; o taahhüt ettiğin ve garanti verdiğin fetih ve zafer bugün nerede?"

"Pâyendân", pabuçluk, zâmin ve kefil ve mütevassıt ve müteahhid ve bir kimsenin kayd ve bendde olmak ma'nâlarınadır. Burada müteahhid, zâmin ve kefil ve mutavassıt ve kayd ve bendde olmak ma'nâlarından her birisi münâsibdir. Ya'ni Hâris dedi ki: “Dünkü gün sen bize dembedem fetih ve nusret olacağını taahhüd ederim demiş idin; o taahhüd ettiğin ve zâmin olduğun fetih ve nusret bugün nerede?"

4033. "Ey laîn, dün ordunun kefili olmuş idin ve bu zaman zelîl ve zayıfsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4033. "Ey lanetlenmiş, dün ordunun kefili idin ve şimdi zelil ve zayıfsın."

4034. "Hatta senin o hîleni yuttuk ve geldik, sen külhana gittin ve biz odun olduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4034. "Hatta senin o hîleni yuttuk ve geldik, sen külhana gittin ve biz odun olduk."

"Dem", burada hile anlamındadır ve "tûn", külhan demektir. Yani, "Yardım edeceğine bizi ikna ettin, nihayet senin bu hile ni yuttuk ve İslam ile savaşmak üzere, buraya geldik; sen külhana gidip külhancı oldun ve biz de odun olduk, sen bizi bu savaşın ateşi içine attın."

"Dem", burada hîle ma'nâsınadır ve "tûn", külhan demektir. Ya'ni, "Yardım edeceğine bizi iknâ' ettin, nihâyet senin bu hîleni yuttuk ve İslâm ile muhârebe etmek üzere, buraya geldik; sen külhana gidip külhancı oldun ve biz de odun olduk, sen bizi bu harbin ateşi içine attın."

4035. Vaktaki Hâris, Süraka'ya bunu söyledi, o laîn onun itabından öfkeli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4035. Hâris, Süraka'ya bunu söylediği vakit, o lâin onun azarlamasından öfkelendi.

4036. Şeytan onun göğsüne vurdu ve kaçtı; o bîçârelerin kanını bu mekrden döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4036. Şeytan onun göğsüne vurdu ve kaçtı; o biçarelerin kanını bu tuzaktan döktü.

Hâris, Sürâka suretinde görünen şeytana yukarıda anılan azarı etti; o ilahi rahmetten kovulmuş olan şeytan bu azardan öfkelendi ve Hâris'in göğsüne bir yumruk vurdu ve kaçtı. Bu tuzağı ve hilesi sebebiyle o biçare insanların kanını döktü. Lanetlenmiş olan, onları hayatları zamanında küfre ve ölümleri zamanında da ahiret azabına düşürdü ve dünya hayatından istifadelerini de bu savaşa sevk etmek suretiyle kesti.

Hâris, Sürâka sûretinde mütemessil olan şeytana yukarıda zikr olunan itâbı yaptı; o rahmet-i ilâhiyyeden matrûd olan şeytan bu itâbdan öfkelendi ve Hâris'in göğsüne bir yumruk vurdu ve kaçtı. Bu mekri ve hîlesi sebebiyle o bîçâre insanların kanını döktü. Mel'ûn onları hayatları zamanında küfre ve memâtları zamânında da azâb-ı uhrevîye ilkā etti ve hayât-ı dünyeviyyeden istifadelerini de bu harbe sevk etmek sûretiyle kat' etti.

4037. Vaktaki o, bu kadar âlemi vîrân etti, sonra "Muhakkak ben sizden berîyim" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4037. O, bu kadar âlemi viran ettiği zaman, sonra "Muhakkak ben sizden uzağım" dedi.

"Âlem"den maksat, insan fertlerinden her birinin varlığıdır; çünkü her bir fert bir âlemdir, zira büyük âlemin özüdür.

"Âlem"den murâd efrâd-ı benî beşerden her birinin vücûdudur; zîrâ her bir ferd bir âlemdir, çünkü âlem-i kebîrin zübdesidir.

4038. Onun göğsüne vurdu onu attı; sonra kaçıcı oldu, çünkü ona heybet koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4038. Onun göğsüne vurdu, onu attı; sonra kaçıcı oldu, çünkü ona heybet koştu.

Şeytan öfkesinden Hâris'in göğsüne vurdu ve onu yıktı; bu tecessüm etmiş (mütemessil) hâli içinde ona insanın heybeti hücum etti ve üstün geldiğinden o tecessüm hâlinde duramayıp kaçtı; çünkü insanın yoğun (kesîf) sureti asıl, İblis'in sureti ise eğretiydi ve Hâris'in karşısında mağlup olacağı kesindi.

Şeytan öfkesinden Hâris'in göğsüne vurdu ve onu yıktı; bu mütemessil olan hâli içinde ona beşerin heybeti hücûm etti ve müstevlî olduğundan o hâl-i temessülde tevakkuf edemeyip, kaçtı; zîrâ beşerin sûret-i kesîfesi aslî ve İblîs'in sûreti ise âriyet idi ve Hâris'in mukābelesinde mağlûb olacağı muhakkak idi.

4039. Nefis ve şeytan her ikisi bir ten idiler, kendilerini iki sûretde gösterdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4039. Nefis ve şeytan her ikisi bir beden idiler, kendilerini iki şekilde gösterdiler.

Nefis ile şeytanın her ikisi bir hakikat idiler, çünkü nefis Yüce Allah'a karşı asi ve emrine aykırı olduğu gibi, şeytan da öyledir. Bu sebeple ilahi ilimdeki hakikatleri, saptırıcı isminin (Mudill) tecelli yeridir ve ikisi de bir ismin hükmü altındadır. Fakat kesret âleminde (çokluk âlemi) bu bir hakikat, iki şekilde ortaya çıktı, birisi "nefis" ve diğeri "şeytan" oldu ve ikisi de benlikten söz ettiler.

Nefis ile şeytanın her ikisi bir hakîkat idiler, zîrâ nefis Hakk'a karşı serkeş ve emrine muhâlif olduğu gibi, şeytan da öyledir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîdeki hakikatleri, ism-i Mudill'in mazharıdır ve ikisi de bir ismin hükmü altındadır. Fakat âlem-i keserâtda bu bir hakikat, iki sûretde zâhir oldu, birisi "nefis" ve diğeri "şeytan" oldu ve ikisi de enâniyetten dem vurdular.

4040. Melek ve akıl gibi, onlar bir idiler; onun hikmetleri için iki sûret oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4040. Melek ve akıl gibi, onlar bir idiler; onun hikmetleri için iki şekil oldular.

Nasıl ki melek ve akıl da Hâdî isminin (doğru yolu gösteren isminin) tecellî yeri olup, ikisinin hakikati birdir ve onlar Allah'ın emrine daima itaatkâr bir haldedirler. Bu bir hakikat de kesret âleminde (çokluk âleminde) iki şekilde ortaya çıktı; birine "melek", diğerine "akıl" dediler.

Nitekim melek ve akıl dahi ism-i Hâdî'nin mazharı olup, ikisinin hakîkati birdir ve onlar emr-i Hakk'a dâimâ mutî' bir haldedirler. Bu bir hakîkat dahi âlem-i keserâtda iki sûretde zâhir oldu; birisine "melek", dîğerine "akıl” dediler.

4041. Kendi sırrında böyle bir düşman tutarsın; aklın mâni'i ve canın ve mezhebin hasmıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4041. Kendi sırrında böyle bir düşman tutarsın; aklın engeli ve canın ve mezhebin düşmanıdır.

Ey Hakk Yolcusu, sen kendi iç âleminde daima böyle bir düşman taşırsın. O öyle bir düşmandır ki, senin aklının hükmünü icra etmesine engel olur ve senin insanî ruhunun ve doğru mezhebinin düşmanıdır. Daima senin aklını çeler ve yüce âlemden olan ruhunu daima aşağı olana yöneltir ve doğru olan mezhebini bozar.

Ey sâlik, sen kendi bâtınında dâimâ böyle bir düşman taşırsın. O öyle bir düşmandır ki, senin aklının hükmünü icrâya mâni' olur ve senin rûh-ı insânînin ve mezheb-i savabının düşmanıdır. Dâimâ senin aklını çeler ve âlem-i ulvîden olan rûhunu dâimâ süflîye tevcîh eder ve doğru olan mezhebini ifsâd eder.

4042. Bir nefes kertenkele gibi hamle eder, sonra firarda bir deliğe kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4042. Bir nefes kertenkele gibi hamle eder, sonra kaçışta bir deliğe saklanır.

O senin içindeki düşman, bir nefes kertenkele gibi hızla sürünerek saldırır, sonra kaçıp kalbinin deliklerinden birine saklanır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Şeytan Âdemoğlunun kalbi üzerine sürekli bekleyicidir. Allah'ı zikrettiği zaman döner ve saklanır; ve Allah'ı unuttuğu zaman onun kalbini yutar" buyurulur. Ve Hind evliyâsından Mesnevî-i Şerîf şarihi İmdadullah Çiştî (k.s.) hazretleri Ziyâu'l-Kulûb ismindeki risalelerinde buyururlar ki: "Hakk Yolcusu Allah'ı zikretmekle meşgul olduğu zaman, bazı nurlar ortaya çıkar ki, bunların bazıları övülmüş ve bazıları övülmemiş (kötü)tür. Eğer nur, göbeğin yukarısından belirir ve ateş ve duman rengini alırsa, vesvese veren hannâsın (gizlenen şeytanın) nurudur; “Eûzü billâh" okumak gerekir."

O senin içindeki düşman, bir nefes kertenkele gibi sür'atle sürünerek hamle eder, sonra firâr edip, kalbinin deliklerinden birine kaçar. Nitekim hadîs-i Şerîfde `الشيطان جائم على قلب بنی آدم فاذا ذكر الله تولى و خنس و اذا نسى الله التقم قلبه` ya'ni "Şeytan benî-âdemin kalbi üzerine mülâzemet edicidir. Allah'ı zikr ettiği vakit, döndü ve saklandı; ve Allah'ı unuttuğu vakit onun kalbini yuttu" buyurulur. Ve evliyâ-yı Hind'den Mesnevî-i Şerîf şarihi İmdadullah Çiştî (k.s.) hazretleri Ziyâu'l-Kulûb ismindeki risâlelerinde buyururlar ki: "Sâlik zikrullâh ile meşgûl olduğu vakit, ba'zı envâr zuhûr eder ki, bunların ba'zıları mahmûd ve ba'zıları gayr-i mahmûddur. Eğer nûr, göbeğin yukarısından peydâ olur ve ateş ve duman rengi tutarsa, vesvese verici hannâsın nûrudur; “Eûzü billâh" okumak lâzımdır."

4043. Şimdi o gönülde delikler tutar, başını her delikten dışarıya çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4043. Şimdi o gönülde delikler tutar, başını her delikten dışarıya çıkarır.

4044. Şeytanın nüfûsdan gizli olmasının ve o deliğe gitmesinin adı hunûs oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4044. Şeytanın nefeslerden gizli olmasının ve o deliğe gitmesinin adı hunûs oldu.

"Hunûs", başını içeriye çekip gizlenmek, geri çekilmek ve rücû etmek anlamlarındadır. Yani "Şeytanın nefeslerin altında gizlenmesine ve kalbin deliklerine kaçıp saklanmasına "hunûs" derler. Ve hunûs kelimesinin mübâlağalı (anlamı pekiştirilmiş) ism-i fâili (fail ismi) olan “hannâs" bu saklanan şeytanın adıdır."

"Hunûs", başını içeriye çekip gizlenmek ve geri çekilmek ve rücû' etmek ma'nâlarınadır. Ya'ni "Şeytanın nefeslerin altında gizlenmesine ve kalbin deliklerine kaçıp saklanmasına "hunûs" derler. Ve hunûs kelimesinin mübâlağalı ism-i faili “hannâs" bu saklanan şeytanın adıdır."

4045. Zîra onun hunûsu, kirpinin hunûsu gibidir; kirpinin başı gibi onun için gelme ve gitme vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4045. Çünkü onun gizlenmesi, kirpinin gizlenmesi gibidir; kirpinin başı gibi onun için gelme ve gitme vardır.

Yani "O şeytanın insanın kalbine musallat olup, gaflet hâlinde türlü vesveseler ve kötü düşünceler vermesi ve ilâhî zikrin etkisiyle kalbin deliklerine girip saklanması, kirpinin saklanmasına benzer ve kirpinin başı gibi fırsat bulduğu zaman, başını çıkarır ve düşmanı görünce başını içeriye çekip saklanır." Allah dostları (evliyâullâh) bu hannâsı (gizlenip tekrar ortaya çıkan şeytanı) türlü türlü benzetmelerle açıklamışlar ve gaflet ehlini bu şekilde uyarmışlardır. İmdâdullah Çiştî hazretleri de Ziyâu'l-Kulûb adlı eserinde şöyle buyurur: "Bilinmeli ki, hannâs ejder suretindedir ve hortumu vardır ve hortumunda zehir dolu dikenler vardır. Müritten her ne zaman bir kusur meydana gelir veya şüpheli yiyecek yerse, hannâs kuvvet bulur; zehir dolu olan hortumu kalbin etrafında dolaşır ve o zehir kalbe etki eder ve siyahlık oluşur. Mürit tövbe ve istiğfardan sonra nefesleri koruma (pâs-ı enfâs) yoluyla açık ve gizli zikirle meşgul olduğu vakit, hannâs zayıf olur ve gönül de saflık kazanır." "Kunfuz", Arapça kirpi demektir, Farsça'da "dâl" harfi "zâl" gibi de okunduğundan “şodest", "kunfuzest" ile kafiyeli olmuştur.

Ya'ni "O şeytanın insanın kalbine musallat olup, gaflet hâlinde türlü vesveseler ve fenâ hâtıralar vermesi ve zikr-i ilâhî te'sîriyle kalbin deliklerine gi- rip saklanması, kirpinin saklanmasına benzer ve kirpinin başı gibi fırsat bulduğu zaman, başını çıkarır ve düşmanı görünce başını içeriye çekip saklanır." Evliyâullâh hazarâtı bu hannâsı türlü türlü teşbîhât ile beyân buyurmuşlar ve ehl-i gafleti bu sûretle îkāz etmişlerdir. İmdâdullah Çiştî hazretleri dahi Ziyâu'l-Kulûb'unda şöyle buyurur: "Ma'lûm olsun ki, hannâs ejder sûretindedir ve hortumu vardır ve hortumunda zehir dolu dikenler vardır. Mürîdden her ne vakit bir kusûr vâki' olur veya şübheli taâm yerse, hannâs kuvvet bulur; zehir dolu olan hortumu kalbin etrafında dolaşır ve o zehir kalbe te'sîr eder ve siyahlık peyda olur. Mürîd tövbe ve istiğfardan sonra pâs-ı enfâs tarîkıyle zikr-i celî ve hafiye meşgül olduğu vakit, hannâs zayıf olur ve gönül dahi saf-pezîr olur." "Kunfuz", Arabça kirpi demektir, Fârisî'de "dâl" harfi "zâl" gibi de okunduğundan “şodest", "kunfuzest" ile hem-kāfiye olmuştur.

4046. Ki Huda o şeytana “hannâs” ta'bîr etti, zîrâ onun başı kirpiciğe benzedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4046. Çünkü Yüce Allah o şeytana "hannâs" (gizlenen, sinen) adını verdi, zira onun başı kirpiye benzedi.

4047. O kirpinin başı sert sayyâdın korkusundan dembedem gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4047. O kirpinin başı, sert avcının korkusundan an be an gizli olur.

Yani "Yüce Allah, kalbe vesvese veren şeytana مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5-6) ["İnsanların kalplerine vesvese veren Hannâsın vesveselerinin şerrinden..."] ayet-i kerimesinde 'hannâs' adını verdi; çünkü başını çıkarıp saklanmakta kirpiye benzedi. Kirpi, sert bir avcının korkusundan zaman zaman, dikenli örtüsü içinde saklanır." "Hârpuşt", Farsçada "kirpi" demektir.

Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri o kalbe vesvese veren şeytana مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5-6) ["İnsanların kalblerine vesvese veren Hannâsın vesveselerinin şerrinden..."] âyet-i kerîmesinde “hannâs” ta'bîr buyurdu; çünkü başı çıkıp saklanmakta kirpiye benzedi. Kirpinin sert bir avcının korkusundan vakit vakit, dikenli olan pûşu içinde saklanır." "Hârpuşt", Fârisî'de "kirpi" demektir.

4048. Hattâ fırsat bulduğu vakit başını dışarıya getirir; böyle bir mekrden yılan ona zebûn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4048. Hatta fırsat bulduğu zaman başını dışarıya çıkarır; böyle bir tuzaktan yılan ona yenik düşer.

"Kirpi, düşmanından fırsat bulduğu zaman dikenli postundan başını dışarıya çıkarır ve düşmanı görünce içeriye kaçar. Bu, o hayvanın bir tuzağı ve hilesidir; işte bu hilesi sayesinde yılanı mağlup eder, başını içeriye çekip yılanı postunun sert dikeni ile yaralar ve başını çıkarıp ısırır. Yılan onu ısıracağı zaman, postuna saklanır, bu şekilde yılanı perişan eder." İşte hannâsın (insanları kötülüğe sürükleyen şeytanî güç) nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) yılanı ile böyle bir mücadelesi vardır. Nefs-i emmâre sahibi olan sâlik (Hakk Yolcusu) zikir ile hücum ettiği zaman, hannâs kirpi gibi saklanır; gaflet ettiği zaman, hannâs ona yapacağını yapar ve nefsi vesveseleriyle azdırır.

"Kirpi düşmanından fırsat bulduğu vakit dikenli postundan başını dışarıya çıkarır ve düşmanı görünce içeriye kaçar. Bu o hayvanın bir mekri ve hîlesidir; işte bu hîlesi sâyesinde yılanı mağlûb eder, başını içeriye çekip yılanı postunun sert dikeni ile yaralar ve başını çıkarıp ısırır. Yılan onu ısıracağı vakit, postuna saklanır, bu sûretle yılanı berbâd eder." İşte hannâsın nefs-i emmâre yılanı ile böyle mücadele vardır. Nefs-i emmâre sahibi olan sâlik zikir ile hücûm ettiği vakit, hannâs kirpi gibi saklanır; gaflet ettiği vakit, hannâs ona yapacağını yapar ve nefsi vesveseleriyle azdırır.

4049. Eğer nefis içeriden senin yolunu vurmaya idi, reh-zenler için senin üzerine ne vakit bir el vurur idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4049. Eğer nefis içeriden senin yolunu kesmeye olmasaydı, yol kesiciler senin üzerine ne zaman bir el uzatabilirdi?

Ey Hakk Yolcusu, eğer nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) senin içinden seni azdırıp, yolunu şaşırtmaya olmasaydı, yol kesici olan insan ve cin, yani görünen ve görünmeyen şeytanlar ne zaman seni mağlup edebilirlerdi?

Ey sâlik, eğer nefs-i emmâre senin bâtınından seni azdırıp, yolunu şaşırtmıya idi, yol kesici olan ins ve cin, ya'ni görünen ve görünmeyen şeytanlar ne vakit seni mağlûb ederler idi?

4050. O muktezî olan avândan ki şehvettir, gönül hırsın ve âzın ve âfetin esîridir. [4064]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4050. O gerektiren yardımcıdan ki şehvettir, gönül hırsın ve tamahın ve afetlerin esiridir. [4064]

"Avân", feth ile her şeyin orta yaşlısı anlamına geldiği zaman çoğulu "ûn" gelir. Ve esir ve yardımcı anlamlarına da gelir; çoğulu a'vüne ve "a'vân" gelir; burada "yardımcı" anlamındadır. Ve mübalağa ile ism-i fâil olan "avvân" olup şiir zarureti sebebiyle şeddesiz telaffuz olunması da muhtemeldir. Yani "Şeytanın hükmedici olan yardımcısı ki şehvettir, gönül bu şeytanın yardımcısı olan şehvetten dolayı hırs ve tamahın ve türlü türlü afetlerin esiridir." "Şehvet" nefsin her türlü istekleri anlamındadır. Ve "âz", burada tamah demektir.

“Avân”, feth ile her şeyin orta yaşlısı ma'nâsına geldiği vakit cemi'i “ûn” gelir. Ve esîr ve yardımcı ma'nâlarına da gelir; cem'i a'vüne ve “a'vân” gelir; burada “yardımcı” ma'nâsınadır. Ve mübalağa il ism-i fâil olan “avvân” olup zarûret-i şiir hasebiyle şeddesiz telaffuz olunması da muhtemeldir. Ya'ni “Şeytanın hükm edici olan yardımcısı ki şehvettir, gönül bu şeytanın yardımcısı olan şehvetten dolayı hırs ve tama'ın ve türlü türlü âfetlerin esîridir.” “Şehvet” nefsin her türlü istekleri ma'nâsınadır. Ve “âz”, burada tama' demektir.

4051. O gizli olan avândan hırsız ve fâsid oldun; nihayet avânlar için senin kahrına yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4051. O gizli yardımcıdan hırsız ve bozguncu oldun; sonunda yardımcılar için senin kahrına yol vardır.

O şeytanın gizli yardımcısı olan nefsanî şehvetten dolayı dünya hayatında sen hırsız, bozguncu ve kötü ahlâklı oldun; ve sonunda dünya zabıtası ve memurları senin kahrına ve terbiye edilmene yol buldular, yani seni kötü fiillerinden dolayı tuttular ve kanunun ve adaletin pençesine teslim ettiler.

O şeytanın gizli yardımcısı olan şehvet-i nefsâniyyeden dolayı hayât-ı dünyeviyyede sen hırsız ve fâsid ve kötü ahlâklı oldun; ve nihâyet dünyâ zâbıtası ve me'murları senin kahrına ve te'dîbine yol buldular, ya'ni seni kötü fiillerinden dolayı tuttular ve pençe-i kānûna ve adâlete teslîm ettiler.

4052. Sen bu iyi nasihatı haberde işit, sizin ile iki cenbiniz arasında sizin için düşmanların en düşmanı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4052. Sen bu iyi nasihati haberde işit: "Sizin ile iki yanınız arasında sizin için düşmanların en düşmanı vardır."

Bu şerefli beyitte "Senin düşmanlarının en çok düşmanı nefsindir ki, iki yanının arasındadır" hadis-i şerifine işaret edilir. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, sen bu iyi nasihati şanlı Peygamber Efendimiz'in bu

Bu beyt-i şerîfde اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك ya'ni "Senin düşmanlarının en ziyâde düşmanı nefsindir ki, iki yanın arasındadır" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey sâlik sen bu iyi nasîhatı Resûl-i zîşân Efendimiz'in bu

4053. Bu düşmanın tamtırakını dinleme kaç; zîrâ inad ve husûmette İblîs gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4053. Bu düşmanın gösterişli sözlerini dinleme, kaç; çünkü inat ve düşmanlıkta İblis gibidir.

"Tamtırak", "tam" ve "tırak" kelimelerinden oluşmuştur; "tam", dolmuş bir şey ve "tırak", sevinç sebebi olan bir sesten ibarettir, ikisinin toplamı "gösteriş" ve kendini gösterme demektir. "Lecc", inat ve "sitîz", burada düşmanlık demektir. Yani "Nefsin kendini göstermesini ve benlik davasını dinleme, onun bu gibi sözlerini dinlemekten kaç, çünkü o ruhuna düşmanlık hususunda inat ve düşmanlıkta şeytan gibidir, zira ikisinin de hakikati birdir, ism-i Mudill'in (saptıran isminin) mazharıdırlar."

"Tamtırâk", "tam" ile "tırâk" kelimelerinden mürekkebdir; ve "tam", dolmuş bir şey ve "tırâk", sebeb-i ferah olan bir sesten ibârettir, ikisinin mecmû'u "kerr ü fer" ve kendini göstericilik demektir. "Lecc", inât ve “sitîz", burada husûmet demektir. Ya'ni "Nefsin kendini göstericiliğini ve enâniyeti da'vâsını dinleme, onun bu gibi sözlerini dinlemekten kaç, zîrâ o rûhuna düşmanlık hususunda inât ve husûmette şeytan gibidir, zîrâ ikisinin da hakîkatı birdir, ism-i Mudill'in mazharıdırlar."

4054. O dünya ve cenk için senin üzerine o azâb-ı sermediyi kolay yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4054. O, dünya ve savaş için senin üzerine o sonsuz azabı kolaylaştırdı.

O düşman olan nefis, bu fani dünya hayatı için ve dünya hayatının devam etmesi amacıyla savaş ve mücadele için, seni her türlü kötülüklere sevk etti ve bu yaptığın kötülüklerden dolayı, ahiret hayatında göreceğin sürekli azabı, senin üzerine kolay ve önemsiz gösterdi.

O düşman olan nefis, bu fânî hayât-ı dünyâ için ve hayât-ı dünyânın idâmesi kasdıyla cenk ve cidâl için, seni her türlü fenâlıklara sevk etti ve bu yaptığın fenâlıklardan dolayı, hayât-ı bakıye-i uhreviyyede göreceğin dâimî azâbı, senin üzerine kolay ve ehemmiyetsiz gösterdi.

4055. Eğer sana ölümü kolay yaparsa ne acebdir; o kendisi sihirden yüz bu kadarını yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4055. Eğer sana ölümü kolay yaparsa ne şaşılacak; o kendisi sihirden yüz bu kadarını yapar.

"O düşman olan nefis eğer senin gözüne ölümü önemsiz gösterir ve seni intihara sevk ederse, asla şaşılmaz; çünkü nefis gayet sihirbazdır, sihri ve hilesi sebebiyle, ölüm gibi önemli bir hâli kolay ve önemsiz göstermek türünden daha pek çok acayiplikler ortaya çıkarır." Ölümü önemsiz göstermesinin her gün birçok örneklerini görmekteyiz. İntiharlar hep nefsanî duyguların etkisiyledir ve aynı şekilde parasını gasp etmek için, tasarlayarak ve karar vererek adam öldürenler ve sonra da idam olunanlar çoktur. Bu haller hep nefsin ölümü önemsiz göstermesindendir.

"O düşman olan nefis eğer senin gözüne ölümü ehemmiyetsiz gösterir ve seni intihâra sevk ederse, aslâ taaccüb olunmaz; zîrâ nefis gâyet sihirbazdır, sihri ve hîlesi sebebiyle, ölüm gibi mühim bir hâli kolay ve ehemmiyetsiz göstermek nev'inden daha pek çok acîbeler ızhâr eder." Ölümü ehemmiyetsiz göstermesinin her gün birçok misallerini görmekteyiz. İntihârlar hep nefsânî duyguların te'sîriyledir ve kezâ parasını gasb etmek için, tasavvur ve tasmîm ile adam öldürenler ve sonra da i'dâm olunanlar çoktur. Bu haller hep nefsin ölümü ehemmiyetsiz göstermesindendir.

4056. Sihir, bir samanı san'at ile dağ yapar, yine bir dağı saman gibi izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4056. Sihir, bir samanı sanat ile dağ yapar, yine bir dağı saman gibi gösterir.

"Tened", "tenîden" mastarından türemiş bir şimdiki zaman fiilidir. "Tenîden" kelimesi, Gıyâsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre örmek, dokumak, meydana getirmek ve bir şeyin etrafında dolaşmak anlamlarına gelir. Burhân adlı eserde ise bunlardan başka "susmak" ve "aldatmak" anlamları da kayıtlıdır; burada "meydana getirmek" anlamı uygundur. Yani "Sihir, görme duyusunun doğru olan algısını, eğriye dönüştürür. Örneğin koca bir dağı göze saman çöpü gibi ve bir saman çöpünü de dağ gibi gösterir. İşte nefsin sihri de böyledir; insana kötüyü iyi ve iyiyi kötü gösterir ve saman çöpü gibi olan bu fani hayatı büyük ve baki olan ahiret hayatını küçük gösterir."

"Tened", "tenîden" masdarından fiil-i muzâri'dir. "Tenîden" Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyânına göre örmek ve dokumak ve peydâ etmek ve bir şeyin etrâfında dolaşmak ma'nâlarına gelir. Ve Burhân'da bunlardan başka "susmak" ve "aldatmak" ma'nâları da mukayyeddir, burada "peydâ etmek" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni "Sihir, hiss-i basarın doğru olan idrâkini, eğriye tebdîl eder. Meselâ koca bir dağı göze saman çöpü gibi ve bir saman çöpünü de dağ gibi gösterir. İşte nefsin sihiri de böyledir; insana fenâyı iyi ve iyiyi fenâ gösterir ve saman çöpü gibi olan bu fânî hayâtı büyük ve bâkî olan hayât-ı âhireti küçük gösterir."

4057. Çirkinleri fen ile latif eder, latifleri de zan ile çirkin kılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4057. Çirkinleri hile ile güzel gösterir, güzelleri de sanı ile çirkin kılar.

Nefis, çirkin ve kötü olan şeyleri hile ile güzel gösterir; ve güzel ve hoş olan şeyleri de, vehim kuvvetini harekete geçirerek çirkin yapar. Örneğin avret yerinin örtülmesini şeriatlar ve insanlık ahlakı iyi görür, fakat nefis vehim kuvvetini harekete geçirip, insanın ağzı ve burnu ile avret yerinin ne farkı vardır, insan uzuvlarının bazısını örtmek ve bazısını açmak bir anlayıştan ve alışkanlıktan ibarettir hükmünü verir ve bu avret yerini açmanın kötülüklerine dair her ne söylense dinletmez.

Nefis, çirkin ve fenâ olan şeyleri hîle ile latîf yapar; ve latîf ve güzel olan şeyleri de, kuvve-i vâhimeyi tahrik ederek çirkin yapar. Meselâ avret mahallinin tesettürünü şerâyi' ve ahlâk-ı insaniyye iyi görür, fakat nefis kuvve-i vâhimeyi tahrîk edip, insanın ağzı ve burnu ile avret mahallinin ne farkı vardır, uzv-ı beşerin ba'zısını örtmek ve ba'zısını açmak bir telakkîden ve alışmaktan ibarettir hükmünü verir ve bu keşf-i avretin fenâlıklarına dair her ne söylense dinlettirmez..

4058. Sihrin işi odur ki, o, nefes vurur; her nefes kalb-i hakāyık eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4058. Sihrin işi odur ki, o, nefes vurur; her nefes hakikatleri tersine çevirir.

"Dem zeden", söz söylemek ve üflemek anlamlarındadır; burada sihir kastıyla üflemek demektir ki, Arapçası (نفث) "nefes"tir ve "nefes" "tuh tuh" diyerek üflemek anlamına gelir. Nasıl ki ehl-i azâim yani hastalar üzerine okuyanlar yapar. Zamanımızda onlara alay yoluyla "üfürükçü" de derler. Ve Araplar o gibi kimselere "neffâs" adını verirler. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de منْ شَرِّ النَّفَاثَاتِ فِي الْعُقد (Falak, 113/4) ["Düğümlere üfüren neffâsâtın şerrinden..."] buyrulur ki, "Düğümler üzerine abartılı bir şekilde üfürücü kadınların şerrinden" demektir. Yani "Sihir yapan nefis, her üflemesinde veya her an hakikatleri değiştirir ve tersine çevirir. Bu şerefli beyitteki "hakikatleri tersine çevirme"den maksat, eşyanın hakikatlerinin değişmesi anlamında değildir; çünkü eşyanın hakikatlerinin değişmesi imkânsızdır. Nasıl ki وَلَنْ تجَدَ لسنَّةُ اللَّهُ تَبْدِيلاً (Fâtır, 35/43) ["Allah'ın kanûnunda aslâ bir değişme bulamazsın"] âyet-i kerîmesinde bu değişimin mümkün olmadığına işaret buyrulur. Buradaki değişim, beş duyunun idrakine ilişkindir. Örneğin, hastalıktan salim olan her bir görme duyusu, karayı kara ve beyazı beyaz görür ve karanın kara ve beyazın beyaz görülmesi duyu âleminde bir hakikattir. Hâlbuki sihir, hile ile karayı beyaz ve beyazı kara göstermek suretiyle, duyu âlemindeki bu hakikati değiştirir. Bu duyu âlemindeki suretlere "hakikat" buyrulması, Yusufî zevk üzere meydana gelmiştir. Nasıl ki Yusuf (a.s.) Yusuf sûresinde beyan buyrulduğu üzere هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا (Yûsuf, 12/100) yani "İşte bu evvelki rüyanın tevilidir, Rabbim onu hak kıldı" demiş ve "hak" tabiriyle duyu âlemini kastetmiştir. Bu konudaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yusufî'dedir.

"Dem zeden", söz söylemek ve üflemek ma'nâlarınadır; burada sihir kasdıyla üflemek demektir ki, Arabîsi (نفث) "nefes"dir ve "nefes" tuh tuh diyerek üflemek ma'nâsınadır. Nitekim ehl-i azâim ya'ni hastalar üzerine okuyucular yapar. Zamânımızda onlara tezyîf tarîkıyle "üfürükçü" de derler. Ve Arablar o gibi kimselere "neffâs" ta'bîr ederler. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de منْ شَرِّ النَّفَاثَاتِ فِي الْعُقد (Falak, 113/4) ["Düğümlere üfüren neffâsâtın şerrinden..."] buyurulur ki, "Düğümler üzerine mübâlağa ile üfürücü kadınların şerrinden" demektir. Ya'ni "Sâhir olan nefis, her üflemesinde veyâ her anda hakāyıkı tebdîl ve kalb eder. Bu beyt-i şerîfdeki "kalb-ı hakāyık"dan murâd, hakāyık-ı eşyanın te- beddülü ma'nâsına değildir; zîrâ hakāyık-ı eşyânın tebeddülü muhâldir. Nitekim وَلَنْ تجَدَ لسنَّةُ اللَّهُ تَبْدِيلاً (Fâtır, 35/43) ["Allah'ın kanûnunda aslâ bir değişme bulamazsın"] âyet-i kerîmesinde bu tebdîlin mümkin olmadığına işâret buyrulur. Buradaki tebdîl havâss-i hamsenin idrâkine taalluk eder. Meselâ illetten sâlim olan her bir hiss-i basar, karayı kara ve beyazı beyaz görür ve karanın kara ve beyazın beyaz görülmesi âlem-i hisde bir hakîkattir. Halbuki sihir, hîle ile karayı beyaz ve beyazı kara göstermek sûretiyle, âlem-i hisdeki bu hakîkati tebdîl eder. Bu âlem-i hisdeki sûretlere "hakîkat" buyrulması, zevk-i Yûsufî üzere vâki' olmuştur. Nitekim Yûsuf (a.s.) sûre-i Yûsuf'da beyân buyrulduğu üzere هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا (Yûsuf, 12/100) ya'ni "İşte bu evvelki rü'yânın te'vîlidir, Rabbim onu hak kıldı" demiş ve "hak" ta'bîriyle âlem-i hissi murâd etmiştir. Bu babdaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yusufî'dedir.

4059. Ademîyi bir saat eşek gösterir, bir eşeği âdemî ve âyet yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4059. Nefis, bir insanı bir saat içinde eşek gösterir, bir eşeği de insan ve ibret vesilesi yapar.

Nefis öyle bir sihirbazdır ki, dış görünüşü harap ve iç dünyası mamur olan kıymetli bir adamı bir anda eşek, yani ahmak gösterir. Öyle nefsine düşkün olan bir kimse, dış görünüşü süslü olmayan bir âlim ve faziletli kişiyi gördüğü zaman: "Bu adam pek pejmürde bir haldedir, eğer akıllı olsaydı temiz elbiseler giyer ve kendisini süslerdi, ahmaktır vesselam" der ve hürmet etmez; ve bunun aksine olarak beyni her türlü ilim ve faziletten mahrum, fakat dış görünüşü süslü ve kıyafeti düzgün bir kimseyi görse: "Bu adam akıllı ve kibar bir zattır" der ve hürmet eder; ve onu bir nişan ve insanlık örneği kabul eder.

Nefis öyle bir sihirbazdır ki, sûret-i zâhirîsi harâb. ve bâtını ma'mûr olan kıymetli bir adamı bir anda eşek, ya'ni ahmak gösterir. Öyle bir nefsânî olan kimse, zâhiri müzeyyen olmayan bir âlim ve fâzılı gördüğü vakit: "Bu adam pek pejmürde bir haldedir, eğer âkıl olaydı temiz elbiseler giyer ve kendisini süsler idi, ahmaktır vesselâm" der ve hürmet etmez; ve bunun aksi olarak dimâğı her türlü ilim ve fazâilden mahrûm ve fakat, sûret-i zâhirîsi süslü ve kıyafeti düzgün bir kimseyi görse: "Bu adam akıllı ve kibâr bir zâttır" der ve hürmet eder; ve onu bir nişân ve numûne-i insan addeder.

4060. Böyle bir sahir senin içindedir ve sırdır; muhakkak vesvâsda bir sihir [4074] müstetirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4060. Böyle bir sihirbaz senin içindedir ve sırdır; muhakkak vesvesede gizli bir sihir vardır.

Böyle bir sihirbaz olan nefis, senin içindedir ve gizlidir ve sana yaptığı sihirler ile her an kötüyü iyi ve iyiyi kötü gösterir ve daima içinden vesveseler verir; muhakkak vesvese verici olan nefiste gizli bir sihir vardır. Onun bu sihri sebebiyle insanlar hayvanlık mertebesine düşer ve bu düşüşün dahi farkına varmaz.

Böyle bir sihirbaz olan nefis, senin bâtınındadır ve gizlidir ve sana yaptığı sihirler ile her an fenâyı iyi ve iyiyi fenâ gösterir ve dâimâ içinden vesveseler verir; muhakkak vesvese verici olan nefisde bir gizli sihir vardır. Onun bu sihri sebebiyle benî-beşer hayvâniyet mertebesine sukūt eder ve bu sukūtun dahi farkına varmaz.

4061. O alemde ki bu sihirler vardır, câduluk açıcı sâhirler de vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4061. O âlemde ki bu sihirler vardır, büyücülük açıcı sihirbazlar da vardır.

O nefis âleminde böyle sihirler vardır; fakat büyücülük açıcı, yani sihirbazlığı def eden sihirbazlar da vardır ki, onlar mürşid-i kâmillerdir (olgun rehberler). Bir taraftan sihirbaz olan nefis, sihirler yapıp insanları doğru yoldan çevirir, fakat bir taraftan da, bu sihirleri bozan ve sihirbazlara karşı daha usta sihirbazlar konumunda bulunan mürşid-i kâmiller vardır.

O nefis âleminde böyle sihirler vardır; fakat câdûluk açıcı, ya'ni sihirbazlığı def' edici sihirbazlar da vardır ki, onlar mürşid-i kâmillerdir. Bir taraftan sihirbaz olan nefis, sihirler yapıp insanları doğru yoldan çevirir, fakat bir taraftan da, bu sihirleri bozan ve sihirbazlara karşı daha üstâd sihirbazlar mesâbesinde bulunan mürşid-i kâmiller vardır.

4062. Bu sahradaki bu şiddetli zehir bitti, ey oğul tiryak dahi bitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4062. Bu çöldeki bu şiddetli zehir bitti, ey oğul panzehir de bitmiştir.

Yani "Bu izafî varlık ve kesretler (çokluklar) çölünde nefis ve şeytan gibi bu şiddetli zehirler bitti ve gelişti. Ey Hakk yolunda henüz çocuk olan kimse, o zehirlere karşı peygamberler ve evliyanın panzehiri de ortaya çıkmıştır." Çünkü bu oluş âlemindeki tecelliler, Allah'ın karşılıklı isimlerinin tecelli yeridir. Mudill (saptıran) isminin tecellileri olduğu gibi, Hâdî (doğru yola ileten) isminin tecellileri de vardır.

Ya'ni "Bu vücûd-ı izâfî ve keserât sahrâsında nefis ve şeytan gibi bu şiddetli zehirler bitti ve neşv ü nemâ buldu. Ey tarîk-ı Hak'da henüz çocuk olan kimse, o zehirlere karşı enbiyâ ve evliyâ tiryâkı ve panzehiri de zâhir olmuştur." Zîrâ bu mezâhir-ı kevniyye, esmâ-i mütekābile-i ilâhiyyenin meclâsıdır. İsm-i Mudill'in mazharları olduğu gibi, ism-i Hâdî'nin mazharları da vardır.

4063. Tiryak sana der ki: "Sîretleri benden iste, ben sana zehirden daha yakınım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4063. Tiryak sana der ki: "Sîretleri benden iste, ben sana zehirden daha yakınım."

Tiryak (panzehir) hükmünde olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sana der ki: "Ey insan, insanlığın gerektirdiği ahlâkı benden iste ve benim ilhamlarıma itibar et; çünkü ben sana zehir olan nefis ve şeytandan daha yakınım, zira nefis ve şeytan, duyular âleminde görünen şeyler değildir. Ben ise senin cinsindenim ve seninle açıkça sohbet edebilirim ve senin duyusal bakışında görünürüm." Nasıl ki bu yakınlığı Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde "Andolsun size kendi nefsinizden bir Resûl geldi" (Tevbe, 9/128) ayet-i kerîmesinde beyan buyurur; zira cins, cins olmayandan daha yakındır. Hint nüshalarında "siyer" yerine "siper" geçmiştir; bu durumda birinci mısraın anlamı "Tiryak olan peygamberler ve evliyalar sana der ki: Zehre karşı siperi ve korunmayı benden iste" demek olur.

Tiryak mesâbesinde olan insân-ı kâmil sana der ki: "Ey insan, insâniyete muktezî olan ahlâkı benden iste ve benim ilkāâtıma i'tibâr et; zîrâ ben sana zehir olan nefis ve şeytandan daha yakınım, çünkü nefis ve şeytan, âlem-i hisde görünür şeyler değildir. Ben ise senin cinsindenim ve senin ile apâşikâre musâhabet edebilirim ve senin hissî olan nazarında meşhûdum." Nitekim bu yakınlığı Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîminde لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ )Tevbe, 9/128) ya'ni "Muhakkak size nefsinizin cinsinden résûl geldi" âyet-i kerîmesinde beyân buyurur; zîrâ cins cinse, cins olmayandan daha yakındır. Hind nüshalarında "siyer" yerine "siper" vâki' olmuştur; şu halde birinci mısrâ'ın ma'nâsı "Tiryak olan enbiyâ ve evliyâ sana der ki: Zehre karşı siperi ve tahaffuzu benden iste" demek olur.

4064. "Onun sözü sihirdir ve senin vîranlığındır; benim sözüm de sihirdir ve onun sihrini def'dir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4064. "Onun sözü sihirdir ve senin viranlığındır; benim sözüm de sihirdir ve onun sihrini def etmektir."

"Sihir", sözlükte zayıf düşürmek, aldatmak, ele geçirmek, bâtılı hak suretinde göstermek anlamlarındadır. Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) der ki: "Nefsin sözü ve telkinleri sihirdir ve seni mağlup ve zayıf düşürür; fakat bu mağlubiyette senin viranlığın ve harabiyetin vardır ve benim sözüm de sihirdir; ve sana tesir edip mağlup eder, fakat bu sihrim, nefsin sihrini def eder ve benim sihrimden meydana gelen mağlubiyetin senin mamur olmana hizmet eder."

"Sihir", lügatte zebûn etmek, aldatmak, ahz etmek, bâtılı hak sûretinde ızhâr etmek ma'nâlarınadır. Ya'ni insân-ı kâmil der ki: "Nefsin sözü ve ilkāâtı sihirdir ve seni mağlûb ve zebûn eder; fakat bu mağlûbiyette senin vîranlığın ve harâblığın vardır ve benim sözüm de sihirdir; ve sana te'sîr edip mağlûb eder, fakat bu sihrim, nefsin sihrini def' eder ve benim sihrimden vâki' olan mağlûbiyetin senin ma'mûrluğuna hizmet eder."

## O misafir öldürücü mesciddeki o misâfire melâmet edenlerin nasîhatı tekrar etmesi

4065. Peygamber buyurdu ki: "Muhakkak beyanda sihir vardır"; ve o hoş pehlivân, hak dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4065. Peygamber buyurdu ki: "Muhakkak beyanda sihir vardır"; ve o hoş pehlivan, doğru söyledi.

Bu şerefli beyitte "Muhakkak beyanın bazısı elbette sihirdir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. İkinci mısraın başındaki "Sihren ve" "sihrenü" şeklinde okunur; çünkü tenvin, sakin nundur; atıf vavına bağlanmak için harekeli okunur. Yani Resûl-i Ekrem efendimiz, gayet beliğ ve fasih konuşan iki kişinin sözüne halkın hayret ettiğini gördükleri zaman: "Muhakkak beyanda sihir vardır" buyurdular. O mana pehlivanı olan şanlı Peygamber hazretleri doğru söyledi.

Bu beyt-i şerîfde ان من البيان لسحرا ya'ni "Beyandan ba'zısı elbette sihirdir" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. İkinci mısrâ'ın ibtidâsındaki "Sihren ve" "sihrenü" (سحرنو) sûretinde kırâat olunur; zîrâ tenvîn, nûn-ı sâkinedir; vâv-ı âtıfeye vasl için müteharrik okunur. Ya'ni "Resûl-i Ekrem efendimiz gâyet beliğ ve fasîh konuşan iki kişinin sözüne halkın hayret ettiğini gördükleri vakit: "Muhakkak beyânda sihir vardır" buyurdular. O ma'nâ pehlivânı olan Resûl-i zîşân hazretleri doğru buyurdu.

4066. "Ey bü'l-kerem, sakın çesurluk etme; git mescidi ve bizi müttehem kılma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4066. "Ey cömert kişi, sakın cesurluk etme; git mescidi ve bizi suçlu kılma!"

Mescit ehli misafire dediler ki: "Sakın cesurluk gösterip, gece mescitte yatma, git. Burada yatıp da başına bir felaket gelirse, bizi ve mescidi suçlu sayma!"

Ehl-i mescid misafire dediler ki: "Sakın cesurluk gösterip, gece mescidde yatma, git burada yatıp da başına bir felâket gelirse, bizi ve mescidi kabahatlı addetme!"

4067. Zîra bir düşman düşmanlıktan söyler; denî yarın bizim üzerimize bir ateş vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4067. Çünkü bir düşman düşmanlıktan söz eder; alçak yarın bizim üzerimize bir ateş vurur.

Yani "Sen o mescitte yatıp bir felakete uğrarsan, o felaket yarın sadece senin başına gelmez, onun kötülüğü bize de bulaşır ve düşmanlardan biri çıkıp sırf düşmanlıktan dolayı, bu mahalle içinde garip bir adamı öldürdüler, diye devlete haber verir. Alçak bir memur da gelip bizim üzerimize bir baskı ateşi vurur." O düşman der:

Ya'ni "Sen o mescidde yatıp bir felâkete uğrarsan, o felâket yarın senin başına gelmez, onun fenâlığı bize de sirâyet eder ve düşmanın birisi çıkıp mahzâ düşmanlıktan dolayı, bu mahalle içinde bir garîb adamı öldürdüler, diye hükûmete haber verir. Bir alçak me'mûr da gelip bizim üzerimize bir tazyîk ateşini vurur." O düşman der:

4068. Ki: "Onu bir zalim boğdu, o mescid bahanesi üzere bir salim oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4068. Ki: "Onu bir zalim boğdu, o mescid bahanesi üzere bir salim oldu."

Ankaravî hazretleri "tâsânîden" kelimesine "boğdu" anlamı vermiştir. Ben, elimdeki Gıyâsü'l-Lügāt, Burhân-ı Katı', Çerâg-ı Hidâyet, Şemsü'l-Lügät, Bahar-ı Acem ve Heft Kulzüm adlı lügatlerde "tâsânîden" masdarını bulamadım. Hint şârihlerinden İmdadullah hazretlerinin şerhinde şöyle buyrulur: “Şeyh Veli Muhammed "ya" ile "bi-yâsânîd" şeklinde almış ve katletmek ve öldürmek anlamını vermiştir. Ve Şeyh Muhammed Efdal "tâ" ile okuyup, korkutmak ve huzursuz kılmak anlamını vermiştir. Ve gerçekten Şeyh Velî Muhammed Ekberâbâdî nüshasında "yâsâ", "ya" ile katletmek ve öldürmek demektir. Eski nüshaların bazılarında "tâ" ile "tâsâ"dan alınmıştır; "tâsâ" huzursuzluk anlamınadır. Bu anlam sonraki beytin anlamını tutmaz" denilmiştir. Gıyâsü'l-Lugāt'ın beyanına göre, "yâse" ve "yâsâ" arzu ve hüküm, kanun ve siyaset anlamlarındadır. "Yâsânîden" öldürmek demek olduğuna göre, şerefli beytin anlamı şudur ki: Bir düşman hükûmete haber verip der ki: "Mescidde ölen garibi, bu mahallede bir zalim öldürdü veya boğdu ve mescidin uğursuzluğu şöhretinden faydalanarak kendisi sağ kaldı."

Ankaravî hazretleri "tâsânîden" kelimesine "boğdu" ma'nâsı vermiştir. Fakîr elimdeki Gıyâsü'l-Lügāt, Burhân-ı Katı' ve Çerâg-1 Hidâyet ve Şemsü'l-Lügät, Bahar-ı Acem, Heft Kulzüm nâmındakı lügatlerde "tâsânîden" masdarını bulamadım. Hind şârihlerinden İmdadullah hazretlerinin şerhinde şöyle buyrulur: “Şeyh Veli Muhammed "ya" ile "bi-yâsânîd" sûretinde almış ve katl etmek ve öldürmek ma'nâsını vermiştir. Ve Şeyh Muhammed Efdal "tâ" ile okuyup, korkutmak ve bî-karâr kılmak ma'nâsını vermiştir. Ve filhakîka Şeyh Velî Muhammed Ekberâbâdî nüshasında "yâsâ", "ya" ile katl etmek ve öldürmek demektir. Nüsah-ı sakîmenin ba'zısında "tâ" ile "tâsâ" dan alınmıştır; "tâsâ" bî-karârlık ma'nâsınadır. Bu ma'nâ âtîdeki beytin ma'nâsını tutmaz" denilmiştir. Gıyâsü'l-Lugāťın beyânına göre, "yâse" ve "yâsâ” arzû ve hüküm, kānûn ve siyaset ma'nâlarınadır. "Yâsânîden" öldürmek demek olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: Bir düşman hükûmete haber verip der ki: "Mescidde ölen garîbi, bu mahallede bir zâlim öldürdü veya boğdu ve mescidin uğursuzluğu şöhretinden bilistifade kendisi sâlim kaldı."

4069. “Tâ ki katil bahanesini mescid üzerine koyar, mâdemki mescid kötü adlıdır, o sıçrar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4069. "Tâ ki katil bahanesini mescid üzerine koyar, mâdemki mescid kötü adlıdır, o sıçrar."

Düşmanın ifadesinin devamıdır. Yani "Bu Arab'ı öldüren bu mahallede bir zâlimdir, katil bahanesini mescide yükledi; mademki mescidin kötü ve uğursuz bir adı çıkmıştır, katil bundan faydalanıp, yaptığı cinayetten sıçrar ve kurtulur."

Düşmanın ifadesinin mâba'didir. Ya'ni "Bu Arab'ı öldüren bu mahallede bir zâlimdir, katil bahânesini mescide isnâd etti; mâdemki mescidin fenâ ve meş'ûm bir adı çıkmıştır, kātil bundan istifade edip, yaptığı cinayetten sıçrar ve kurtulur."

4070. "Ey pek canlı, bizim üzerimize bir töhmet koyma; zîrâ düşmanların mek- [4084] rinden emîn değiliz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4070. "Ey pek canlı, bizim üzerimize bir töhmet koyma; çünkü düşmanların tuzağından emin değiliz."

Mahalle ve mescit halkı misafire dediler ki: "Ey pek canlı, yani ölümden korkmayan misafir, burada yatıp bizi töhmet altında bırakma, çünkü senin burada olman bizi şüphe altında bırakır ve biz düşmanların tuzağından emin değiliz."

Ehl-i mahalle ve mescid misâfire dediler ki: "Ey pek canlı, ya'ni ölümden korkmayan misafir, burada yatıp bizi töhmet altında bırakma, zîrâ senin burada olman, bizi şübhe altında bırakır ve biz düşmanların mekrinden emîn değiliz."

4071. Git, sakın cesurluk etme, sevda pişirme; zîrâ Zühal'i arşınla ölçmek mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4071. Git, sakın cesurluk etme, sevda pişirme; çünkü Satürn'ü arşınla ölçmek mümkün değildir.

"Sevda pişirmek", hayal kurmaktan ve delilikten kinayedir. "Git, herkese karşı cesaret gösterme ve sonra da burada yatıp sağ kalmak hayaline düşme; çünkü burada yatıp sağ kalmak hayaldir ve imkânsızdır. Bu hayal, yerden Satürn gezegeninin mesafesini arşın ile ölçmeye kalkışmak gibidir."

"Sevdapuhten", sevda pişirmek, hayâl ve cünûndan kinâyedir. "Git herkese karşı cesâret gösterme ve sonra da burada yatıp sağ kalmak hayâline düşme; zîrâ burada yatıp sağ kalmak hayâldir ve muhâldir. Bu hayâl, arzdan Zühal seyyâresinin mesafesini arşın ile ölçmeğe kıyâm etmek kabîlindendir."

4072. Senin gibi çokları bahtdan lâf vurmuştur; birer birer ve parça parça kendi sakalını yolmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4072. Senin gibi çokları bahtdan söz etmiştir; birer birer ve parça parça kendi sakalını yolmuştur.

"Sakal yolmak", faydasız zahmet ve sıkıntı çekmekten kinayedir. Yani "Senin gibi çokları tedbirini ve görüşünü bırakıp, işini bahta ve talihe terk etmiştir ve bahtdan dem vurmuştur ve sonra da faydasız zahmet ve sıkıntı çektiğini görmüştür."

"Rîş kenden", fâidesiz zahmet ve mihnet çekilmekten kinâyedir. Ya'ni "Senin gibi çokları tedbîrini ve re'yini bırakıp, işini bahta ve tâli'e terk etmiştir ve bahtdan dem vurmuştur ve sonra da fâidesiz zahmet ve mihnet çektiğini görmüştür."

4073. Agah ol, git bu dedikoduyu kısalt, kendini ve bizi vebale bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4073. Agâh ol, git bu dedikoduyu kısalt, kendini ve bizi vebale bırakma!

"Kendine gel, buradan git ve ölüme âşıklık dedikodusundan vazgeç; burada yatıp da hem kendini hem de bizi vebal ve yük altında bırakma!"

"Kendine gel, buradan git ve ölüme âşıklık kıyl ü kālinden vazgeç; burada yatıp da hem kendini ve hem de bizi vebâl ve yük altında bırakma!"

## Misafirin onlara cevâb vermesi ve mesel getirmesi ve sırtında Sultân Mahmûd'un davulunu çaldıkları bir deveyi tarla bekçisinin tarladan def sesiyle def' etmesi

4074. Dedi: "Ey dostlar, o şeytanlardan değilim ki izim bir “lâ havle"den zayıf gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4074. Dedi: "Ey dostlar, o şeytanlardan değilim ki izim bir “lâ havle"den zayıf gelsin.

Misafir, o mescit ehlinin itirazlarına cevap olarak dedi: "Ey dostlar, ben "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" zikriyle kaçan şeytanlar gibi değilim; o şeytanlara böyle bir zikir yeterli gelir ve kaçarlar. Ben ise, sizin bana karşı meydana gelen korkunç sözleriniz ile adımlarını zayıflatıp kaçan bir kimse değilim."

Misafir, o mescid ehlinin i'tirâzlarına cevâben dedi: "Ey dostlar ben "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" zikriyle kaçan şeytanlar gibi değilim; o şeytanlara böyle bir zikir kâfî gelir ve kaçarlar. Ben ise, sizin bana karşı vâki' olan korkunç sözleriniz ile adımlarını zayıflatıp kaçan bir kimse değilim."

4075. Bir çocuk ki, o bir tarlanın bekçisi idi, kuşların def'inde bir küçük davulu çalardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4075. Bir çocuk ki, o bir tarlanın bekçisi idi, kuşları kovmak için küçük bir davul çalardı.

4076. Nihayet kuşlar o davulcuktan dolayı tarladan ürker idi; tarla fenâ kuşlardan korkusuz olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4076. Sonunda kuşlar o küçük davuldan dolayı tarladan ürkerdi; tarla kötü kuşlardan korkusuz olurdu.

4077. Vaktaki kerîm olan Ulu Sultan Mahmud, geçit üzerinde o tarafta büyük çadır kurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4077. Kerem sahibi Ulu Sultan Mahmud, geçit üzerinde o tarafta büyük çadır kurdu.

"Şâh", burada, ulu ve büyük anlamındadır. "Sultan Şâh Mahmûd", Büyük Sultan Mahmûd demektir.

"Şâh", burada, ulu ve büyük ma'nâsınadır. "Sultan Şâh Mahmûd", Büyük Sultan Mahmûd demek olur.

4078. Esîrin yıldızları gibi kalabalık ve muzaffer ve saf yırtıcı, memleket zabt edici bir asker ile.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4078. Esirin yıldızları gibi kalabalık ve muzaffer ve saf yırtıcı, memleket zabt edici bir asker ile.

"Esir", sonsuz uzayı dolduran ince akışkan maddedir ki, felek cisimleri olan yıldızların asıl maddesidir; ve her biri birer âlem olan yıldızların varlığı, bu esir zerreciklerinin hareketlerinden oluşmaktadır, ayrıntısı astronomi kitaplarındadır. Ve bu şerefli beyit, yeni astronominin keşfini destekler ve yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Yani "Sultan Mahmud Sebüktegin o tarlanın geçidine böyle çok bir asker ile geldi ve çadır kurdu" demek olur.

"Esîr", fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran seyyâle-i rakîkadır ki, ecrâm-ı felekiyye olan yıldızların madde-i asliyyesidir; ve her biri birer âlem olan yıldızların vücûdu, bu zerrât-ı esîriyyenin harekâtından tekevvün etmektedir, tafsîli hey'et kitablarındadır. Ve bu beyt-i şerîf, yeni hey'etin keşfini müeyyid ve yukarıdaki beytin mütemmimidir. Ya'ni "Sultan Mahmûd Sebüktegîn o tarlanın geçidine böyle çok bir asker ile geldi ve çadır kurdu" demek olur.

4079. Bir deve var idi ki, büyük davulun hamalı idi; horoz gibi ileri gidici bir makbul deve idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4079. Bir deve vardı ki, büyük davulun hamalı idi; horoz gibi ileri giden makbul bir deve idi.

Horoz, her bir hayvandan önce seher vaktini ilan etme hususunda nasıl ileri gidici ise, bu deve de ordunun önünde gider ve orduyu komuta etmek için çalınan gayet büyük bir davulu taşırdı.

Horoz, her bir hayvandan evvel seher vaktini i'lân hususunda nasıl ileri gidici ise, bu deve dahi ordunun önünde gider ve orduyu kumanda için çalınan gâyet büyük bir davulu hâmil bulunur idi.

4080. Davulun sesini onun üzerinde rücû'da ve talebde çalarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4080. Davulun sesini onun üzerinde geri dönmede ve istemede çalarlardı.

[4094] Bu davulu, ordunun geri dönmesinde ve ileriye gitmesi istendiği zaman kumanda için çalarlardı; davul çok büyük olduğundan, sesi ufuklara yayılırdı.

[4094] Bu davulu, ordunun rücû'unda ve ileriye gitmesi istenildiği vakitte kumanda için çalarlar idi; davul pek büyük olduğundan, sesi âfāka intişâr ederdi.

4081. O deve, o tarlaya girdi, çocuk buğdayı hıfz hususunda o davulcuğu çaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4081. O deve, o tarlaya girdi, çocuk buğdayı koruma hususunda o davulcuğu çaldı.

"Bür", buğday anlamındadır. Yani "O koca davulun ufukları tutan sesine alışık olan deveyi defetmek ve buğday mahsulünü korumak için, çocuk, kuşları kaçırmak için çaldığı küçük bir davulu çalmaya başladı."

"Bür", buğday ma'nâsınadır. Ya'ni "O koca davulun âfâakı tutan sesine alışık olan deveyi def' etmek ve buğday mahsûlünü muhafaza etmek için, çocuk, kuşları kaçırmak için çaldığı küçük bir davulu çalmaya başladı."

4082. Bir âkil ona dedi: "O davulcuğu çalma ki, o davulun beslisidir ve ona alışıktr."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4082. Bir akıllı ona dedi: "O davulcuğu çalma ki, o davulun beslisidir ve ona alışkındır."

4083. "Sen çocuğun bu tebûrâki onun önünde ne olur? Zîra o, yirmi kadar olan sultanın davulunu çeker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4083. "Sen çocuğun bu tebûrâkı onun önünde ne olur? Çünkü o, yirmi kadar olan sultanın davulunu çeker."

"Tebûrâk", bağlarda zararlı kuşları kaçırmak için, birbirine vurulup ses çıkarılan iki tahtanın ismidir. "Kifl", Arapçada nasip ve ecir (karşılık) zayıflığı ve miktar anlamındadır; burada miktar demektir. Yani "Senin gibi bir çocuğun çaldığı tebûrâkın gürültüsü ile o deve kaçar mı? Çünkü o, Sultan Mahmud Sebüktegîn'in, senin gürültünün yirmi katını çıkaran büyük davulunu sırtında taşır ve sırtında o davul çalınırken, gürültüsü ona hiç gelir ve o deve bu davul için beslenmiştir."

"Tebûrâk", bağlarda muzır kuşları kaçırmak için, birbirine vurulup sadâ çıkarılan iki tahtanın ismidir. "Kifl", Arabî'de nasîb ve ecrin za'fı ve mikdâr ma'nâsınadır; burada mikdâr demektir. Ya'ni "Senin gibi bir çocuğun çaldığı tebûrâkin gürültüsü ile o deve kaçar mı? Zîrâ o, Sultân Mahmûd Sebüktegîn'in, senin gürültünün yirmi kadarını çıkaran büyük davulunu sırtında taşır ve sırtında o davul çalınırken, gürültüsü ona hiç gelir ve o deve bu davul için beslenmiştir."

4084. "Ben"la"nın kurbanı olmuş âşıkım; benim canım bela davulunun nevbet mahallidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4084. "Ben 'lâ'nın kurbanı olmuş bir âşığım; benim canım bela davulunun nevbet mahallidir."

"Lâ"dan kasıt, "Lâ mevcûde illallah" (Allah'tan başka varlık yoktur) zikrindeki Allah dışındaki varlıkların nefyidir (yok sayılmasıdır). "Nevbet", burada, belirli zamanlarda hükümdarların saltanatlarını onurlandırmak için çalınan müzik anlamındadır. Yani "Ben, Hakk'ın hakiki varlığı karşısında, izafî varlığı (bağıntılı varlığı) yok sayıp, bu yok saymanın kurbanı olmuş bir âşığım ve bu yok sayma sonucunda vehmedilmiş olan benim izafî varlığım da, nazarımda yok olmuş ve ancak ikilik zevki benim canımda kalmıştır. Bu sebeple benim canım, hakiki sultan olan Hakk'ın nevbetinin çalındığı bir mahal (yer) olmuştur ki, o nevbet mahallinde ibtilâ (belaya uğrama) davulu çalınır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte اذا احب الله عبدا ابتلاه yani "Yüce Allah bir kulu sevdiği zaman, onu belaya uğratır" buyrulur."

"Lâ"dan murâd "Lâ mevcûde illallah" zikrindeki nefy-i vücûd-ı mâsivâ-dır. "Nevbet", burada, muayyen zamanlarda hükümdarların saltanatlarını teşrîfen çalınan muzika ma'nâsınadır. Ya'ni "Ben vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde, vücûd-ı izâfiyi nefy edip, bu nefyin kurbanı olmuş bir âşıkım ve bu nefy neticesinde mevhûm olan benim vücûd-ı izâfim dahi, nazarım- da yok olmuş ve ancak isneyniyet zevki benim canımda kalmıştır. Binâenaleyh benim canım, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın nevbeti çalınan bir mahal olmuştur ki, o nevbet mahallinde ibtilâ davulu çalınır. Nitekim hadîs-i şerîfde اذا احب الله عبدا ابتلاه ya'ni "Allah Teâlâ bir kulu sevdiği vakit, onu mübtelâ kılar" buyrulur."

4085. Bu gözlerin görmüş olduğu şey önünde, bu tehdîdler muhakkak tebûrakdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4085. Bu gözlerin görmüş olduğu şey önünde, bu tehditler muhakkak tebûrakdır (çocuk oyuncağı).

Şimdi benim canım belâ davulunun nöbet yeri olunca, ey mescit ehli, sizin beni ölümle tehdit etmeniz muhakkak tarla bekçisi olan çocuğun elindeki tahtaları birbirine vurarak yaptığı gürültüye benzer. Bu sebeple benim kalbimin gözlerinin gördüğü ilâhî tecelliler önünde, sizin bu tehditlerinizin hiçbir hükmü yoktur.

İmdi benim canım belâ davulunun nevbet mahalli olunca, ey ehl-i mescid, sizin beni ölümle tehdîdleriniz muhakkak tarla bekçisi olan çocuğun elindeki tahtaları birbirine vurarak yaptığı gürültüye benzer. Binâenaleyh benim kalbimin gözlerinin gördüğü tecelliyât-ı ilâhiyye önünde, sizin bu tehdîdlerinizin hiç hükmü yoktur.

4086. Ey refikler, ben onlardan değilim ki, bir hayalâtdan bu yolda durayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4086. Ey dostlar, ben bir hayalden dolayı bu yolda duracaklardan değilim.

Ey dostlar, ben Hakk yolunda vehmedilmiş ve hayal edilmiş bir varlığın yok olma korkusundan dolayı duraklayan ve yolculuğundan geri kalan kimselerden değilim.

Ey refîkler, ben tarîk-i Hak'da mevhûm ve muhayyel olan bir vücûdun zevâli havfından dolayı, tevakkuf eden ve seyrinden geri kalan kimselerden değilim.

4087. Ben korkusuz İsmaililer gibiyim; belki İsmâîl gibi baştan âzâdım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4087. Ben korkusuz İsmaililer gibiyim; aksine İsmail gibi baştan âzâdım.

İsmailîler, bâtıl mezheplerden bir mezhebe bağlı olan bir topluluktur. Bunlara İsmailîyye denilmesi, imameti Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin İsmail ismindeki büyük oğluna isnat etmeleri veya reisleri Muhammed bin İsmail'e tabi olmaları sebebiyledir. Tarihçe bilinen Hasan ibn Muhammed es-Sabbâh onlardandır. Bu şahsa tabi olanların asla ölümden korkuları yoktur; çünkü Hasan Sabbah'ın hilesi sebebiyle her biri öldükten sonra gidecekleri cenneti dünyada gördüklerine inanmışlardır. Bu şerefli beyitte İsmailîlerin bu hâline işaret buyrulur. Yani "İsmailîler gibi ölüm tehdidinden korkan bir kimse değilim; aksine İsmail (a.s.) gibi Hak yolunda baş kaydından geçip, kurban olmaya hazırım." Kurbanlığın İsmail (a.s.) olarak beyan buyrulması, meşhur söze dayandığı, yukarılarda birkaç yerde açıklanmıştır.

İsmailîler, mezâhib-i bâtıleden bir mezhebe sâlik olan tâifedir. Bunlara İsmailîyye denilmesi, imâmeti Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin İsmail ismindeki büyük oğluna isbât etmiş olmaları veyâhud reisleri Muhammed bin İsmâîl'e tâbi' olmaları hasebiyledir. Târihçe ma'rûf olan Hasan ibn Muhammed es-Sabbâh onlardandır. Bu şahsa tâbi' olanların asla ölümden pervâları yoktur; zîrâ Hasan Sabbah'ın hîlesi sebebiyle her biri öldükten sonra gidecekleri cenneti dünyâda gördüklerine kāni'dirler. Bu beyt-i şerîfde İsmailîler'in bu hâline işâret buyrulur Ya'ni "İsmailîler gibi ölüm tehdîdinden korkan bir kimse değilim; belki İsmâîl (a.s.) gibi Hak yolunda baş kaydından geçip, kurban olmağa hazırım." Zebîhin İsmâîl (a.s.) olarak beyân buyrulması, kavl-i meşhûra mebnî olduğu, yukarılarda birkaç mahalde îzah olundu.

4088. "Tumturakdan ve riyadan fâriğim; "Kul teâlev" benim canıma gel dedi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4088. "Gösterişten ve riyadan uzağım; "Gel" sözü benim canıma gel dedi!"

Nefsin debdebesinden ve gösterişinden uzağım; Yüce Allah hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) “Ey Sevgilim, ileri gel de!” buyurması, benim canıma gel, dedi. Yani bu hitap ile Yüce Allah hazretleri benim canımı aşağı âlemden, yüce âleme davet buyurdu; ve bu hitap ilâhî cezbeden ibaret bulundu. Nitekim Hz. Pîr Divan-ı Kebîr'lerinde buyururlar.

"Gel!" hitabı Hakk'ın cezbinden bir alâmet ve nişandır; biz Yüce Allah'ın cezbi ile gidiyoruz.

"Nefsin kerr ü ferinden ve gösterişinden fâriğim; Hak Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı kerîmde قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) “Yâ Habîbim, ileri gel de!” buyurması, benim canıma gel, dedi. Ya'ni bu hitâb ile Hak Teâlâ hazretleri benim canımı âlem-i süflîden, âlem-i ulvîye da'vet buyurdu; ve bu hitâb cezb-i ilâhîden ibâret bulundu." Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerinde buyururlar.

"Kul teâlev!" hitâbı Hakk'ın cezbinden bir alâmet ve nişandır; biz Hak Teâlâ'nın cezbi ile gidiyoruz.

4089. Peygamber buyurdu ki: "Halefe teyakkun eden kimse, selefde atıyye ile cûd eyledi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4089. Peygamber buyurdu ki: "Ardına kesin inanan kimse, önceden bağış ve cömertlikte bulundu."

Bu şerefli beyitte "مَنْ ايقن بالخلف لم يحذر التلف" yani "Karşılığa kesin inanan kimse, yok olmaktan korkmaz" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani "Bir kimse elinde olan bir şeyi feda ettiği ve bağış olarak verdiği zaman, kesinlikle onun karşılığı olarak bir şey geleceğini kesin olarak bildiği için verir ve feda eder; yoksa insanın doğasında boş yere fedakârlık etmek yoktur. Bunun için Yüce Allah, insanları iyiliğe "مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرَةُ أَمْثَالِهَا" (En'âm, 6/160) yani “Kim ki bir iyilik ile geldi, onun için o iyiliğin on misli vardır” ayet-i kerimesiyle teşvik buyurur."

Bu beyt-i şerîfde مَنْ ايقن بالخلف لم يحذر التلف ya'ni "Ivaza yakîni olan kimse, telefden korkmaz" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni "Bir kimse elinde olan bir şeyi fedâ ettiği ve atıyye olarak verdiği vakit, muhakkak onun mukābili olarak bir şey geleceğini yakînen bildiği için verir ve fedâ eder; yoksa beşerin tab'ında boş yere fedakârlık etmek yoktur. Bunun için Hak Teâlâ hazretleri insanları iyiliğe مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا (En'âm, 6/160) ya'ni “Kim ki bir iyilik ile geldi, onun için o iyiliğin on misli vardır” âyet-i kerîmesiyle teşvik buyurur."

4090. Her kim atâya muhakkak yüz ivaz görürse, bu garazdan dolayı atâyı [4104] çabuk oynar&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4090. Her kim bir bağışa karşılık kesinlikle yüz misli karşılık görürse, bu çıkar sebebiyle bağışı çabuk yapar

Bir bağışa ve ihsana karşılık, yüz misli karşılık, yani birçok kazanç olacağını görürse, o bağışı asla geciktirmez; bu kazanç çıkarından dolayı o bağışı derhal yapar ve feda eder.

Bir atâya ve vergiye karşı, yüz ivaz, ya'ni birçok kâr olacağını görürse, o atâyı aslâ te'hîr etmez; bu kâr garazından dolayı o atâyı derhal oynar ve fedâ eder.

4091. Cümle halk pazarda, ondan dolayı bend oldular, kendi mallarını vermek için ne faide vâki' oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4091. Bütün halk pazarda, bu sebeple bağlı kaldılar, kendi mallarını vermek için ne fayda meydana geldi?

Çarşıdaki esnafın hepsi bu sebeple çarşıda dükkânlara bağlanıp kaldılar ki, kendi mallarını ellerinden çıkarmak için ne kâr elde edilir diye beklerler ve bu kâr bekleme fikri onları dükkânlarına bağlar.

Çarşıdaki esnafın cümlesi ondan dolayı çarşıda dükkânlara bağlanıp kaldılar ki, kendi mallarını ellerinden çıkarmak için ne kâr hâsıl olur diye intizâr ederler ve bu kâr beklemek fikri onları dükkânlarına bağlar.

4092. Altın torbalar içinde muntazır oturmuş, tâ ki kâr gelsin, bezlde musır gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4092. Altın torbalar içinde bekler oturmuş, tâ ki kâr gelsin, harcamakta ısrarcı gelsin.

Altın, torbalar içinde, kâr gelsin ve altın sahibi bu altını kendi rızasıyla harcamakta ısrarcı olsun diye torbalar içinde oturmuştur.

Altın torbalar içinde, kâr gelsin ve altın sahibi bu altını hüsn-i rızâsıyla sarf etmekte musır olsun diye torbalar içinde oturmuştur.

4093. Vaktaki bir metaı kârda ziyade görür, onun aşkı kendi metâından soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4093. Bir malı kârlı gördüğü zaman, o malın aşkı kendi malından daha soğuk olur.

Kâr etme amacıyla dükkânında bağlı kalıp oturan bir tüccar, kendi sattığı maldan başka bir malın daha fazla kâr getirdiğini gördüğü zaman, kendi malından soğur ve o mala olan sevgisi ve aşkı azalır; çünkü insan tabiatının eğilimi kâradır.

Kâr etmek garazıyla dükkânında bağlanıp oturan bir tâcir, kendi sattığı malın gayri olan bir malın daha ziyâde kâr getirdiğini gördüğü vakit, kendi malından soğur ve o mala muhabbeti ve aşkı eksilir; zîrâ tab'-ı beşerin meyli kâradır.

4094. Ona ondan dolayı sıcak kalmıştır ki, o kendi meta'ları için kar ve ziyadelik görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4094. Ona ondan dolayı sıcak kalmıştır ki, o kendi malları için kâr ve artış görmedi.

Daha kârlı olan mala ondan dolayı kalbinde bir sıcaklık oluşmuştur ki, o tüccar kendi malları için kâr ve artış görmedi ve kendi malından soğudu ve o kârlı mala rağbet etti.

Ziyâde kârlı olan mala ondan dolayı kalbinde harâret hâsıl olmuştur ki, o tâcir kendi malları için kâr ve ziyâdelik görmedi ve kendi malından soğudu ve o kârlı mala rağbet etti.

4095. İlim ve hünerler ve san'atlar da böyledir; vaktaki şerefde onlardan efzûn görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4095. İlim, hünerler ve sanatlar da böyledir; şerefte onlardan daha üstününü görmedi.

Yani "Bir kimse sahip olduğu ilim, hünerler ve sanatlardan şerefte bir artış görmediği zaman, o ilim, hünerler ve sanatlar hakkında da bu durum meydana gelir." Yani onlardan soğur ve şerefte artış gördüğü ilim, hünerler ve sanatlara karşı kalbinde sevgi besler; çünkü insanın tabiatında her hususta ilerlemeye ve artışa bir eğilim vardır.

Ya'ni "Bir kimse mâlik olduğu ilim ve hünerler ve san'atlardan şerefde ziyâdelik görmediği vakit, o ilim ve hünerler ve san'atlar hakkında da bu hâl vâki' olur." Ya'ni onlardan soğur ve şerefde ziyâdelik gördüğü ilim ve hünerlere ve san'atlara karşı kalbinde muhabbet besler; zîrâ beşerin tabîatında her husûsda terakkîye ve ziyâdeliğe meyil vardır.

4096. Tâ ki candan iyi değildir, can azîz olur; vaktâki iyi geldi, canın adı, hakîr şey oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4096. Canından daha iyi bir şey olmadıkça, can aziz olur; ne zaman ki daha iyi bir şey geldi, canın adı değersiz bir şey oldu.

Yani "Canından daha iyisi olmadıkça, can azizdir ve kıymetlidir; fakat canından daha iyisi geldiği zaman, canın adı değersiz bir şey olur." "Lîz", değersiz ve az bir şey anlamındadır. Ve canından daha iyi olan şey, canın Yaratıcısı olan Hakk'tır.

Ya'ni "Candan iyisi olmadıkça, can azîzdir ve kıymetlidir; fakat candan daha iyisi geldiği vakit, canın adı hakîr bir şey olur." "Lîz", hakîr ve az bir şey ma'nâsınadır. Ve candan daha iyi olan şey, cânın Hâlık'ı olan Hak'dır.

4097. O büyüklükte çocuk doğurucu olmadıkça ölü bebek çocuğun canı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4097. O büyüklükte çocuk doğurucu olmadıkça ölü bebek çocuğun canı olur.

"Lu'bet", çocukların oynadıkları bebek ve kukla anlamındadır. Yani "Kız çocuklar cansız bebekler ile oynamayı, canları gibi severler ve büyüyüp evlenerek canlı çocuk doğurdukları vakit, o ölü bebeğin sevgisi yok olur."

"Lu'bet", çocukların oynadıkları bebek ve kukla ma'nâsınadır. Ya'ni "Kız çocuklar cansız bebekler ile oynamayı, canları gibi severler ve büyüyüp evlenerek canlı çocuk doğurdukları vakit, o ölü bebeğin muhabbeti zâil olur."

4098. Bu tasavvur ve tahayyül bebektir, tâ ki sen çocuksun, ona hâcet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4098. Bu tasavvur ve tahayyül bebektir, tâ ki sen çocuksun, ona ihtiyaç vardır.

Hakk'ın gerçek varlığı karşısında, kendine ve çevrendeki eşyaya varlık tasavvuru ve tahayyülü, çocukların cansız bebeklere ilgi göstermesine benzer; fakat sen Hakk'a ulaşmadıkça, çocuk konumunda olacağın için, gerek vehmedilmiş olan izafî varlığına ve gerek çevrendeki eşyaya sarılma ihtiyacın vardır ve beş duyunu, tasavvur ve hayali kullanman lazımdır.

Vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde, kendine ve muhîtindeki eşyaya varlık tasavvuru ve tahayyülü, çocukların cansız bebeklere alâka göstermesine benzer; fakat sen vâsıl-ı Hak olmadıkça, çocuk mesâbesinde olacağın için, gerek mevhûm olan vücûd-ı izâfîne ve gerek muhîtindeki eşyaya sarılmak ihtiyacın vardır ve havâss-i hamseni ve tasavvur ve hayâli kullanmak lâzımdır.

4099. Vaktâki can çocukluktan kurtuldu, visâlde oldu, hisden ve tasavvur ve hayalden fâriğ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4099. Can, çocukluktan kurtulup kavuşma hâline geldiğinde, histen, tasavvurdan ve hayalden arındı.

Can, Hakk yolculuğunda çabalayıp çocukluktan kurtulunca, ricâlullâh (Allah erleri) mertebesine ulaştı ve gerçek maşuk olan Hakk'a kavuştu. Artık o can, beş duyudan ve içsel duyulardaki tasavvur ve hayalden arındı ve hakikati tam anlamıyla müşahede etti.

Vaktâki can sülükünde çalıştı, çocukluktan kurtulup, ricâlullâh mertebesine geldi ve ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a vâsıl oldu, artık o can, havâss-i hamseden ve havâss-i bâtınedeki tasavvur ve hayâlden fâriğ oldu ve hakîkati tamâmiyle müşâhede etti.

4100. Mahrem yoktur, tâ ki nifaksız söyliyeyim, susdum ve Allah vifakı en ziyâde bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4100. Mahrem yoktur, tâ ki nifaksız söyleyeyim, sustum ve Allah uyumu en ziyade bilicidir.

Yani "Kavuşma hâlinde olmak ve histen, tasavvurdan ve hayâlden kurtulmak hâli nedir? Bunları iki yöne, yani görünen ve görünmeyene ait olmaksızın açıkça söylemek için, mahrem yoktur; bu sebeple bu sırrı ehli olmayan kimselere açıklamak haram olduğu için sustum ve Yüce Allah hakikate uygun olanı en ziyade bilicidir."

Ya'ni "Visâlde olmak ve hisden ve tasavvur ve hayâlden kurtulmak hâli nedir? Bunları iki veche, ya'ni zâhir ve bâtına taalluku olmaksızın açıkça söylemek için, mahrem yoktur; binâenaleyh bu sırrı ehli olmayan kimselere ifşa etmek harâm olduğu cihetle susdum ve Allah Teâlâ hakîkata muvâfik olanı en ziyâde bilicidir."

4101. Mal ve ten fenânın dökülücüsü olan kardırlar; onun müşterisi Hak'dır ki, Allah satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4101. Mal ve ten, yok oluşun dökülen karlarıdır; onun müşterisi Hak'tır ki, Allah satın aldı.

Mal ve ten, fani olan bu izafî varlık meydanına dökülen ve eriyip yok olmaya mahkûm kar taneleri gibidir; böyle olduğu halde Yüce Allah, kereminin kemalinden o malın ve tenin müşterisidir ki, ayet-i kerimede beyan buyrulduğu üzere onları Yüce Allah satın aldı. Nitekim buyrulur: ان اللهَ اسْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَ أَمْوَالَهُم بِأَن لَهُم الجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) Yani “Yüce Allah cennet karşılığında müminlerden nefislerini ve mallarını satın aldı."

Mâl ve ten, fânî olan bu vücûd-ı izâfî meydanına dökülücü ve eriyip yok olmağa mahkûm kar tâneleri gibidir; böyle olduğu halde Hak Teâlâ hazretleri kemâl-i kereminden o malın ve tenin müşterisidir ki, âyet-i kerîmede beyân buyurulduğu üzere onları Allah Teâlâ hazretleri satın aldı. Nitekim buyrulur: ان اللهَ اسْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَ أَمْوَالَهُم بِأَن لَهُم الجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) Ya'ni “Allah Teâlâ cennet mukābilinde mü'minlerden nefislerini ve mallarını satın aldı."

4102. Karlar o sebebden sana semenden evlâdır, zîrâ sen şek içindesin, sana bir yakîn yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4102. Karlar o sebeple sana, bedelinden daha iyidir; çünkü sen şüphe içindesin, sana bir kesinlik yoktur.

Ey gafil, karlar seviyesinde fani olan mala ve bedene sarılmak, bunlara bedel olan cennete sarılmaktan daha tercih edilir geliyor; çünkü sen şüphe içindesin ve bu fani olan mala ve nefse karşılık, bedel olarak cennetin verileceği hakkında sana bir kesinlik oluşmamıştır. "Acaba!" içindesin. Eğer içinde, acaba öyle mi? diye bir şüphe olmasa, bu uğurda malını ve nefsini esirgemezdin.

Ey gāfil, karlar mesâbesinde fânî olan mala ve cisme sarılmak, bunlara semen olan cennete sarılmaktan daha müreccah geliyor; çünkü sen şek içindesin ve bu fânî olan mala ve nefse mukābil, semen olarak cennetin verileceği hakkında sana bir yakîn hâsıl olmamıştır. "Acaba!" içindesin. Eğer içinde, acaba öyle mi? diye bir şek olmasa, bu uğurda malını ve nefsini esirgemez idin.

4103. Ey zayıf, bu sende acîb zandır ki, yakîn bostanına uçmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4103. Ey zayıf, bu sende acayip bir zandır ki, yakin bostanına uçmaz.

Ey imanı zayıf olan kimse, ilahi beyana rağmen sende bu malı ve cismi Hak yolunda feda etmede bir fayda olmadığı sanısı, öyle acayip bir sanıdır ki, asla değişip yakin (şüphesiz bilgi) bostanına uçamaz.

Ey îmânda zayıf olan kimse, beyân-ı ilâhîye rağmen sende bu mâlı ve cismi Hak yolunda fedâda bir fâide olmadığı zannı, öyle bir acîb zandır ki, aslâ tebeddül edip yakîn bostanına uçamaz.

4104. Ey oğul, her zan, yakînin susamışıdır, tezâyüdde kol ve kanat çırpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4104. Ey oğul, her zan, yakînin susamışıdır, artışta kol ve kanat çırpar.

Ey Hakk Yolculuğunda başlangıç seviyesinde olan ve çocuk konumunda bulunan kişi, her zan, kesin bilginin susamışı, talibi ve aşığıdır; her an kesin bilgi mertebesine yükselmek için kolunu ve kanadını oynatarak çırpınır durur; çünkü zan, ilim cinsinden değildir. Nitekim dehrîlerin (maddeci felsefeyi benimseyenlerin) zannı hakkında Yüce Allah وَ مَالَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَظُنُّونَ (Casiye, 45/24) yani “Onların bu inançlarında ilimden bir şey yoktur, onlar ancak zannederler" buyurur.

Ey sülükde mübtedî olan ve çocuk mesâbesinde bulunan kimse, her zan, ilm-i yakînin susamışı ve tâlibi ve âşıkıdır; her dem ilm-i yakîn mertebesine terakkî etmek için kolunu ve kanadını oynatarak çırpınır durur; zîrâ zan ilim cinsinden değildir. Nitekim dehrîlerin zannı hakkında Hak Teâlâ وَ مَالَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَظُنُّونَ (Casiye, 45/24) ya'ni “Onların bu i'tikādlarında ilimden bir şey yoktur, onlar ancak zannederler" buyurur.

4105. İlme eriştiği vakit, ayak üzerinde olur, onun ilmi muhakkak yakîne koşucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4105. İlme eriştiği vakit, ayak üzerinde olur, onun ilmi muhakkak yakîne koşucu olur.

Yani "Zan mertebesinde bulunan bir kimse, ilim mertebesine eriştiği vakit, canlanıp ayağa kalkar ve onun ilmi yakîn (kesin bilgi) mertebesine koşucu olur."

Yani zan ile yakîn arasında ilim vardır ve zandan yakîne ancak ilim vasıtasıyla geçilebilir.

Ya'ni "Zan mertebesinde bulunan bir kimse, ilim mertebesine eriştiği vakit, canlanıp ayağa kalkar ve onun ilmi yakîn mertebesine koşucu olur."

Ya'ni zan ile yakîn arasında ilim vardır ve zandan yakîne ancak ilim vâsıtasıyla geçilebilir.

4106. Zîrâ ki, müfteten olan tarîkdadır, ilm-i yakînden aşağı ve zannın fevkındedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4106. Çünkü, başlangıçta olan yol üzerindedir, ilme'l-yakînden aşağı ve zannın üstündedir.

Bilinmeli ki, bir şeyi idrak etmek ilimdir, fakat bu ilmin üç derecesi vardır: Birincisi işiterek bilmektir; bu işiterek bilme, sebat ve istikrar olduğu zaman "ilme'l-yakîn" (kesin bilgi) olur; ve diğeri görerek bilmektir ki, buna "ayne'l-yakîn" (görerek kesin bilgi) derler; ve üçüncüsü, kendi nefsinde meydana gelmesiyle bilmektir ki, buna da "hakka'l-yakîn" (gerçekleşerek kesin bilgi) denir. Örneğin "şecaat" (cesaret) denilen anlam işitilmek veya ahlak kitaplarında okunmak suretiyle bilinir; fakat harp meydanında bir kimseden şecaatin ortaya çıktığını görmekle bu ilim kuvvetlenir; ve bu şecaat kendi nefsinde meydana geldiği zaman, önceki ilimlerden daha kuvvetli bir ilim oluşur ki, bu, şecaat hâliyle tahakkuk (gerçekleşme) demektir. Bu açıklamalardan anlaşılır ki, henüz sübut ve istikrar bulmayan ilim, zandan yukarı ve fakat ilmin bu üç yakîn mertebesinden aşağıdır. Bu sebeple insanın önünde fitnelerle dolu yol vardır ve insan bu mihnet ve meşakkatle düzenlenmiş olan yolda yürümek ve yolculuk etmekle yükümlüdür.

Ma'lûm olsun ki, bir şeyi idrak etmek ilimdir, fakat bu ilmin üç derecesi vardır: Birisi işiterek bilmektir; bu işiterek bilme, sebât ve istikrâr olduğu vakit "ilme'l-yakîn" olur; ve dîğeri görerek bilmektir ki, "ayne'l-yakîn" derler; Ve üçüncüsü, kendi nefsinde vukū'u ile bilmektir ki, buna da "hakka'l-yakîn" denir. Meselâ "şecâat" denilen ma'nâ işitilmek veyâ ahlâk kitablarında okunmak sûretiyle bilinir; fakat harb meydanında bir kimseden şecâatin zuhûrunu görmekle bu ilim kuvvetlenir; ve bu şecâat kendi nefsinde vâki' olduğu vakit, evvelki ilimlerden daha kavî bir ilim hâsıl olur ki, bu hâl-i şecâatle tahakkuk demektir. Bu îzâhâtdan anlaşılır ki, henüz sübût ve istikrâr bulmayan ilim, zandan yukarı ve fakat ilmin bu üç mertebe-i yakîninden aşağıdır. Bu sebeble beşerin önünde fitnelenmiş yol vardır ve beşer bu mihnet ve meşakkat ta'biye olmuş olan yolda yürümek ve sefer etmekle mükelleftir.

4107. Bil ki, ilim yakîni isteyici olur ve o yakın müşâhede ve uyân isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4107. Bil ki, ilim kesin bilgiyi ister ve o kesin bilgi de müşahedeyi ve uyanıklığı ister.

Henüz sabit ve kararlı olmayan ilim, kesin bilgiyi ister ve o kesin bilgi de aynel-yakîni (gözle görerek elde edilen kesin bilgi) ve hakkal-yakîni (gerçeğin ta kendisini yaşayarak elde edilen kesin bilgi) ister. Yani ilim çok kıymetli bir şeydir, her an ilerlemeye eğilimlidir.

Henüz sübût ve istikrar bulmayan ilim, ilm-i yakîni isteyicidir ve o ilm-i yakîn dahi, ayne'l-yakîni ve hakka'l-yakîni isteyicidir. Ya'ni ilim gâyet kıymetli bir şeydir, her an terakkîye mütemâyildir.

4108. Şimdi bunu "Elhâküm"de oku, "kella"dan sonra "lev ta'lemûn"dan sonra.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4108. Şimdi bunu "Elhâküm"de oku, "kella"dan sonra "lev ta'lemûn"dan sonra.

Şimdi bu yakîn (kesin bilgi) mertebelerini Tekâsür sûresinde "Hayır, eğer bilseydiniz" âyetinden sonra oku! "Çoklukla övünmek sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz. Hayır, yakında bileceksiniz. Yine hayır, yakında bileceksiniz. Hayır, eğer kesin bilgiyle bilseydiniz, cehennemi mutlaka görürdünüz. Sonra onu kesin olarak gözünüzle görürdünüz. Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz." Bu yüce sûrede pek çok hakikat vardır; ayrıntılı açıklaması uzun sürer. Şu kadar ki açıktır ki, ilim, ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesinlik) ve ayne'l-yakîn (gözle görerek kesinlik) mertebeleri zikredilmiştir. İlim, Kur'an'ın haber vermesi üzerine, cehennemin varlığını bilmektir; ve bu ilim, birtakım açık delillerle kalpte sabit olur ve yerleşir, ilme'l-yakîn hâline gelir. Bu âlemde halkın kötü fiillerine karşılık kötülüğe ve iyi fiillerine karşılık iyiliğe maruz kaldığına dikkat edilip bakılırsa, bu ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîne dönüşür ve kendinden kaynaklanan kötülüğe karşılık kişinin kendi nefsinde kötülüğe maruz kaldığını idrak ederse, bu ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîne (hakikati yaşayarak kesinlik) dönüşür. Yüce sûrede, hakka'l-yakînin zikredilmemesi, ayne'l-yakîn içinde yer aldığı içindir. Çünkü müşâhede (gözlem) ya dışarıda veya kendi nefsinde olur; bu sebeple hakka'l-yakîn ve ayne'l-yakînin bir türü olur.

Şimdi bu yakîn mertebelerini الهيكم التكاثر [Tekasür] sûre-i şerifinde كلا لو تعلمون (Tekâsür, 102/5) âyet-i kerîmesinden sonra oku! الهيكم التكاثر حتى زرتم المقابر كلاً سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلاَ سَوْفَ تَعْلَمُونَ كَلَا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ لَتَرَوُن الجَحِيمَ ثُمَّ لَتَرونها عين اليقين ثم لتسئلن يومئذ عن النعيم (Tekâsür, 102/1-8) Ya'ni “Mezarları ziyaret edinceye kadar çoğalmanız sizi meşgül etti. Hayır, yakında bileceksiniz; tekrâr hayır ki yakında bileceksiniz. Hayır, eğer ilm-i yakîn ile bile idiniz, elbette cahîmi görürdünüz; sonra onu elbette ayne'l-yakîn ile görürdünüz. Sonra bu günde ni'metlerden suâl olunursunuz." Bu sûre-i şerîfde pek çok hakāyık vardır; tafsîli uzun olur. Şu kadarı zâhirdir ki, ilim ve ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn mertebeleri zikr buyrulmuştur. Ve ilim, ihbâr-ı Kur'ân üzerine, cahîmin vücûdunu bilmektir; ve bu ilim birtakım delâil-i vâzıha ile kalbde sabit olur ve istikrar bulur, ilme'l-yakîn olur. Ve bu âlemde halkın ef'âl-i seyyiesine mukābil seyyieye ve ef'âl-i hasenesine mukābil haseneye ma'rûz kaldığı dikkat edilip görülürse, bu ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîne ve kendinden sâdır olan seyyieye mukābil kişi kendi nefsinde seyyieye ma'rûz kaldığını idrak ederse, bu ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîne mübeddel olur. Sûre-i şerîfde, hakka'l-yakînin meskût olması, ayne'l-yakînde dâhil olduğu içindir. Zîrâ müşâhede ya hâriçte veyâ kendi nefsinde olur; binâenaleyh hakka'l-yakîn ve ayne'l-yakînin bir nev'i olur.

4109. Ey alîm, ilim müşahede tarafına çeker; eğer yakın olaydı cahîmi görürler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4109. Ey âlim, ilim müşahede tarafına çeker; eğer yakın olsaydı cehennemi görürlerdi.

Ey ilim talep eden kişi, bil ki ilim insanı müşahede (gözlem ve idrak) tarafına çeker ve daima ilerlemeye meyillidir. Eğer Kur'an'ın haber vermesi üzerine müminlerde oluşan ilim, yakin (kesin bilgi) mertebesine ulaşsaydı, bu dünya hayatında cehennemi görürlerdi; çünkü bu dünya hayatında elem (acı) ve lezzetin (haz) karışık olduğu açıktır; ancak gizli ve örtülü olan yön, elemin ve lezzetin isabetindeki sebeptir. Bu sebep keşif ve müşahede ile bilinir ki, bu, ayne'l-yakîn (gözle görerek elde edilen kesin bilgi) mertebesine ulaşmaktır.

Ey ilme tâlib olan kimse, bil ki ilim insanı müşâhede tarafına çeker ve dâimâ terakkîye meyyâldir. Eğer ihbâr-ı Kur'ân'î üzerine mü'minlerde hâsıl olan ilim, yakîn mertebesine vâsıl olaydı, bu hayât-ı dünyâda cahîmi, ya'ni cehennemi görürler idi; zîrâ bu hayât-ı dünyeviyyede elem ve lezzetin mümtezic olduğu meydandadır; ancak mahfî ve müstetir olan cihet, elemin ve lezzetin isâbetindeki sebebdir. Bu sebeb keşif ve müşâhede ile ma'lûm olur ki, bu, ayne'l-yakîn mertebesine vusûldür.

4110. Yakînden riyazsız rü'yet doğar; nitekim zandan hayal doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4110. Yakînden riyazatsız görüş doğar; nasıl ki zandan hayal doğar.

Zandan nasıl hayal doğarsa, yakînden de hemen görüş doğar. Yani ilim yakîn mertebesine ulaşır ulaşmaz, görüş meydana gelir; ve görüş ya hissî ya da aklî olur. Özellikle görülen şeyin aksine delil getirmek mümkün olmadığı gibi, aklen görülen şeyin aksine de delil getirilemez. Örneğin akıl zulmün kötü ve adaletin iyi olduğunu görür, bunların aksine delil getirmeye imkân bulamaz. Bu sebeple yakînden görüş meydana gelir ve zandan da aslı olmayan hayal doğar. Örneğin kâinatın Yaratıcısı'nın mevcut olmadığı zannı üzerine yürütülen düşünceler hep hayaldir; ve hayal, cüz'î bir ilim darbesiyle yok olur.

Zandan nasıl hayâl doğarsa, yakînden de derhal rü'yet doğar. Ya'ni ilim mertebe-i yakîne vâsıl olur olmaz, rü'yet hâsıl olur; ve rü'yet ya hissî veyâ aklî olur. Mahsûsen mer'î olan şeyin hilafına delîl ikāmesi mümkin olmadığı gibi, ma'külen mer'î olan şeyin hilafına da delîl ikāme edilemez. Meselâ akıl zulmün fenâ ve adlin iyi olduğunu görür, bunların hilafina delîl ikāmesine imkân göremez. Binâenaleyh yakînden rü'yet hâsıl olur ve zandan da aslı olmayan hayâl doğar. Meselâ Hâlık-ı kâinâtın mevcûd olmadığı zannı üzerine yürütülen mütâlaât hep hayâldir; ve hayal, cüz'î bir darbe-i ilim ile zâil olur.

4111. “Elhâküm”de bunun beyanını gör ki, ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4111. "Elhâküm"de bunun açıklamasını gör ki, ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn olur.

"Elhâkümü't-tekâsür" sûre-i şerîfesinde, yukarıda açıklandığı üzere ilme'l-yakînden görme, yani ayne'l-yakînin meydana geldiğinin açıklamasını gör!

"Elhâkümü't-tekâsür" sûre-i şerîfesinde, yukarıda îzâh olunduğu üzere ilme'l-yakînden rü'yet, ya'ni ayne'l-yakîn hâsıl olduğunun beyânını gör!

4112. "Zandan ve yakînden daha yukarıyım ve melâmetden benim başım dönmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4112. "Zandan ve yakînden daha yukarıyım ve melâmetten benim başım dönmez."

Yani "Zandan ve ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilme) mertebesinden daha yukarı olan ayne'l-yakîn (gözle görerek kesin bilme) mertebesindeyim. Mademki hakikati görüyorum, şunun bunun kınamasından ve telkinlerinden dolayı başım görme zevkinden geri dönmez."

Bu şerefli beyit, mescitte misafir olan kişinin nasihat edenlere karşı verdiği cevaptandır. İkinci mısraın sonundaki "serem" kelimesi, "sirem" olarak da okunabilir; bu durumda anlamı "bâtınım (iç dünyam) dönmez" demek olur.

Ya'ni "Zandan ve ilme'l-yakînden daha yukarı olan ayne'l-yakîn mertebesindeyim. Mâdemki hakîkati rü'yet ediyorum, şunun bunun melâmetinden ve ilkāâtından dolayı başım zevk-i rü'yetten geri dönmez."

Bu beyt-i şerîf mescidde misafir olan kimsenin nâsihlere karşı olan cevâbı cümlesindendir. İkinci mısrâ'ın nihâyetindeki "serem", "sirem" dahi okunabilir; bu sûrette ma'nâ “bâtınım dönmez" demek olur.

4113. "Vaktaki benim ağzım, onun helvasını yedi; gözü aydın ve onun görücüsü oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4113. "Vaktaki benim ağzım, onun helvasını yedi; gözü aydın ve onun görücüsü oldum."

Ruhumun ağzı, onun helva gibi lezzetli ve latif olan ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) yediği zaman, benim bu bedensel yoğunluk ve nefsanî karanlık içinde gözüm aydın oldu; ve bu ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin inanma) ile ayne'l-yakîne (görerek kesin inanma) yükseldim ve benim gözüm onun görücüsü oldu ve bu doğal karanlık içinde cenneti ve cehennemi görür oldum.

“Vaktâki benim rûhumun ağzı, onun helva gibi lezîz ve latîf olan ulûm-1 ledünniyyesini yedi, benim bu kesâfet ve zulmâniyyet-i nefsâniyye içinde gözüm aydın oldu; ve bu ilme'l-yakîn ile ayne'l-yakîne terakkî ettim ve benim gözüm onun görücüsü oldu ve bu zulmet-i tabîiyye içinde cenneti ve cehennemi görür oldum."

4114. Haneye gittiğim vakit, küstah olarak ayak korum; ne ayak titretirim, ne de körce giderim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4114. Eve gittiğim zaman, küstahça ayak basarım; ne ayak titretirim, ne de körce giderim.

İkinci mısra' "پا نلرزانم نه کورانه روم" şeklinde yazılırsa "Ayağımı titretmem, körce gitmem" demek olur. "Ev"den kastedilenin ölüm evi olan kabir olması uygundur.

İkinci mısra' پا نلرزانم نه کورانه روم sûretinde yazılırsa "Ayağımı titretmem, körce gitmem" demek olur. "Hâne"den murâd ölüm hânesi olan kabir olmak münasibtir.

4115. O şey ki Hak güle dedi, onu handân etti; benim gönlüme dedi, onun yüz kadarını yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4115. O şey ki Hak güle dedi, onu güldürdü; benim gönlüme dedi, onun yüz kadarını yaptı.

Bu şerefli beyit, Ankaravî hazretleri tarafından çok hoş bir şekilde şerh edilmiştir, özeti şudur: Yüce Allah'ın Latîf ve Cemîl isimlerinin yansıması, herhangi bir insanın vücudunda ortaya çıksa, ona "letafe" ve "güzellik" derler; ve eğer dilde ortaya çıkarsa, ona "güzel ifade" ve "fesahat" derler; ve eğer boyunda ve endamında ortaya çıkarsa ona "orantılı endam" derler. Ve eğer huyunda ortaya çıkarsa, ona "övülmüş ahlâk" derler; ve eğer kalp ve ruhunda ortaya çıkarsa, ona "içsel zevk" derler. Bu isimlerin tecellîsi (ilahi isimlerin varlıklarda görünmesi) eşyadan herhangi bir şeyde ortaya çıkarsa, o şeye uygun hoş bir isim verirler. Bülbülün sesine "hoş sesli" ve gülde ortaya çıkana da "letafe" ve "an" derler; ve bunların hepsi "Rabbânî incelik" ve "an"dır. Hakk'ın söylemesi, bu isimler ile tecellîsinden ibarettir. Yani "Yüce Allah cemâlî isimlerinden bazılarıyla güle tecellî etti ve onu latîf ve güler yüzlü yaptı; benim gönlüme, ona ettiği tecellînin yüz katını etti, çünkü insan olmam itibarıyla bu tecellîye yatkınlığım vardır."

Bu beyt-i şerîf Ankaravî hazretleri tarafından pek latîf bir sûrette şerh buyrulmuştur, hulâsası şudur: Hak Teâlâ'nın Latîf ve Cemîl ism-i şerîflerinin pertevi, herhangi bir insanın vücûdunda zâhir olsa, ona "letâfet" ve "melâhat" derler; ve eğer lisanda zâhir olursa, ona "hüsn-i beyân" ve "fesâhat" derler; ve eğer boyunda ve bosunda zâhir olsa ona "mütenâsib endâm" derler. Ve eğer huyunda zuhûr etse, ona "ahlâk-ı hamîde" derler; ve eğer kalb ve rûhunda zuhûr etse, ona "zevk-i bâtın" derler. Bu isimlerin tecellîsi eşyâdan herhangi bir şeyde zâhir olursa, o şeye münasib bir ism-i latîf verirler. Bülbülün sesine "hoş-elhân" ve gülde zâhir olana da "letâfet" ve "ân" ta'bîr ederler; ve bunların hepsi "latîfe-i Rabbânî" ve "ân” dır. Hakk'ın söylemesi, bu isimler ile tecellîsinden ibârettir. Ya'ni "Hak Teâlâ esmâ-i cemâliyyesinden ba'zılarıyla güle tecellî buyurdu ve onu latîf ve handân etti; benim gönlüme, ona ettiği tecellînin yüz katını etti, çünkü insan olmam i'tibariyle bu tecellîye isti'dâdım vardır."

4116. O şeydir ki serve vurdu ve onun boyunu doğru yaptı; ve o şeydir ki, ondan nergis ve nesrîn yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4116. O şeydir ki serviye vurdu ve onun boyunu doğru yaptı; ve o şeydir ki, ondan nergis ve nesrîn yedi.

"Nesrîn", bir çeşit güldür. Yani "O Latîf ve Cemîl isminin tecellîsidir ki, servi ağacı üzerine yansıdı, onu boyu bosu muntazam bir ağaç yaptı; ve nergis çiçeği ile "nesrîn" denilen gül, o isimlerin tecellîsini içine çekti, böylece latîf oldu."

"Nesrîn", bir nevi' güldür. Ya'ni "O Latîf ve Cemîl isminin tecellîsidir ki, servi ağacı üzerine mün'akis oldu, onu boyu bosu muntazam bir ağaç yaptı; ve nergis çiçeği ile "nesrîn" denilen gül, o isimlerin tecellîsini yuttu, böyle latîf oldu."

4117. O şeydir ki, kamışı tatlı canlı ve gönüllü etti; ve o şeydir ki toprağa mensub olan, ondan Çigil nakşını buldu. "Çigil", Türkistan'da bir şehrin ismidir ki, o şehrin ahâlîsi pek ziyâde cemâl sahibi olup, ok atıcılıkta emsâlsizdirler. Ya'ni "Hakk'ın Latîf ve Cemîl isimleriyle tecellîsindendir ki, kamış, şeker kamışı ve tatlı içli oldu; ve toprağa mensûb olan beşer, cemâlde mümtâz olan Çigil şehri halkı gibi güzel nakışlı ve sûretli oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4117. O şeydir ki, kamışı tatlı, canlı ve gönüllü etti; ve o şeydir ki toprağa mensup olan, ondan Çigil nakşını buldu.

"Çigil", Türkistan'da bir şehrin ismidir ki, o şehrin halkı pek çok güzellik sahibi olup, ok atıcılıkta eşsizdirler. Yani "Hak'ın Latîf (lütufkâr) ve Cemîl (güzel) isimleriyle tecellîsindendir ki, kamış, şeker kamışı ve tatlı içli oldu; ve toprağa mensup olan insan, güzellikte seçkin olan Çigil şehri halkı gibi güzel nakışlı ve suretli oldu."

4118. O şeydir ki kaşı öyle tarrar yaptı, çehreyi gül renkli ve nar çiçeği renkli yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4118. O şeydir ki kaşı öyle tarrar yaptı, çehreyi gül renkli ve nar çiçeği renkli yaptı.

"Tarrâr", yankesici, hilebaz ve ayyar anlamındadır. "O isimlerin tecellîsidir ki, güzellerin kaşlarını tarrâr, yani gönül kesesini kapıcı yaptı ve güzellerin çehrelerini ya gül gibi pembe yahut nar çiçeği gibi kırmızı renkli yaptı; ve o güzeller bu letafetleri ile gönüller kaptı."

"Tarrâr", yan kesici, hîlebâz ve ayyâr ma'nâsınadır. "O isimlerin tecellîsidir ki, güzellerin kaşlarını tarrâr, ya'ni gönül kesesini kapıcı yaptı ve güzellerin çehrelerini ya gül gibi penbe veyâhud nar çiçeği gibi kırmızı renkli yaptı; ve o güzeller bu letâfetleri ile gönüller kaptı."

4119. Muhakkak dile yüz efsûngerlik verdi; ve o şeydir ki ma'dene Ca'ferî altını verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4119. Şüphesiz dile yüz büyüleyicilik verdi; ve o şeydir ki madene Ca'ferî altını verdi.

"Efsünger", büyüleyici anlamındadır. "Zer-i Ca'ferî" Abbasi halifelerinin vezirlerinden Ca'fer Bermekî'nin ortaya çıkardığı halis sikke altınıdır ki, bu zat altınlardaki hileleri kaldırdı. Buna göre "zer-i Ca'ferî"den kastedilen halis altın demektir. Yani "Hakk'ın Latîf ve Cemîl ismiyle olan tecellîsi, insanın diline ve konuşmasına fesahat ve belagat verip, dinleyenleri büyüledi ve maden kaynağına da halis altın olma özelliğini verdi."

"Efsünger", teshîr edici ma'nâsınadır. "Zer-i Ca'ferî" hulefâ-yı Abbasiyye vüzerâsından Ca'fer Bermekî'nin ihdâs ettiği sikke-i hâlisadır ki, bu zât altınlardaki mağşûşâtı kaldırdı. Binâenaleyh "zer-i Ca'ferî"den murâd hâlis altın demektir. Ya'ni "Hakk'ın Latîf ve Cemîl ismiyle olan tecellîsi, beşerin lisânına ve nutkuna fesâhat ve belâgat verip, dinleyenleri teshîr etti ve ma'den menba'ına da hâlis altın olmak hâssasını verdi."

4120. Vaktaki silahhanenin kapısı açıldı, gözün gamzeleri ok atıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4120. Vaktaki silahhanenin kapısı açıldı, gözün gamzeleri ok atıcı oldu.

"Zerrâd", zırh halkalarının birbirine girmesi anlamına gelen "zerd" kelimesinden mübalağa ile ism-i fail (yapanı bildiren isim) olup, "zırh yapıcı" demektir; ve bütün harp silahlarını yapan kimseye de "zerrâd" denir. "Zerrâd-hâne", silah imalat mahalli demek olur. Bundan maksat, Hakk'ın sıfat ve isimler mertebesi; ve "kapı"dan maksat, isimlerin topluluğuna mazhariyet (tecelli yeri olma) yatkınlığını haiz olan insandır. Yani "Vaktaki Ahadiyet Zâtı'nda gizli olan sıfat ve isimlerin, şehadet âleminde kapısı olan insan ortaya çıktı ve bu kapı açıldı, Cemîl (güzel) ve Latîf (lütufkâr) isimlerinin tecellisi yüzünden güzellerin göz işaretleri, aşk okunu gönüllere atıcı oldu."

"Zerrâd", zırh halkalarının birbirine girmesi ma'nâsına olan "zerd" kelimesinden mübâlağa ile ism-i fail olup, "zırh yapıcı" demektir; ve bilcümle harb silâhlarını yapan kimseye de "zerrâd" denir. "Zerrâd-hâne", silâh i'mâlât mahallî demek olur. Bundan murâd, Hakk'ın sıfât ve esmâ mertebesi; ve "kapı"dan murâd, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti'dâdını hâiz olan insandır. Ya'ni "Vaktāki Zât-ı ahadiyyede mahfi olan sıfât ve esmânın, âlem-i şehadette kapısı olan insan zuhûr etti ve bu kapı açıldı, Cemîl ve Latîf isimlerinin tecellîsi yüzünden güzellerin göz işaretleri, aşk okunu gönüllere atıcı oldu."

4121. Benim kalbime ok vurdu ve beni sevdâyî etti. Beni süt ve şeker çiğneyiciliğe âşık etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4121. Benim kalbime ok vurdu ve beni sevdalı etti. Beni süt ve şeker çiğneyiciliğe âşık etti.

Mademki güzellerde görünen güzellik, hoşluk ve çekicilik, Hakk'ın sıfat ve isimlerinin ortaya çıkmasından ibarettir, işte görünüşlerde ortaya çıkan o güzellik, benim kalbime ok sapladı, beni sevdaya bağladı ve beni ilahi bilgiler sütünü içmeye ve ruhani zevkler şekerini çiğnemeye âşık etti; ve ben görünüşlerde gördüğüm güzelliğe âşık olunca, halk zannetti ki, o görünüşün âşığıyım. Aksine benim aşkım görünüşe değil, ancak görünenedir. Nasıl ki Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

صح عند الناس اني عاشق غير ان لم يعرفوا عشقى لمن

"İnsanlar katında muhakkak benim âşık olduğum sabit oldu; ancak benim aşkımın kime olduğunu bilmediler."

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri bu muhabbet hususundaki hakikatleri Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Muhammedî'de beyan buyurmuşlardır.

Mâdemki güzellerde zâhir olan cemâl ve hüsn ü ân, Hakk'ın zuhûr-ı sıfat ve esmâsından ibarettir, işte mezâhirde zâhir olan o cemâl, benim kalbime ok sapladı, beni sevdâya mensûb kıldı ve beni maârif-i ilâhiyye sütünü içmeğe ve ezvâk-ı rûhâniyye şekerini çiğnemeye âşık etti; ve ben mezâhirde gördüğüm güzelliğe âşık olunca, halk zannetti ki, o mazharın âşıkıyım. Halbuki benim aşkım mazhara değil, ancak zâhiredir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

صح عند الناس اني عاشق غير ان لم يعرفوا عشقى لمن

“Nâs indinde muhakkak benim âşık olduğum sâbit oldu; şu kadar ki, benim aşkımın kime olduğunu bilmediler.”

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri bu muhabbet husûsundaki hakāyıkı Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Muhammedî'de beyân buyurmuşlardır.

4122. Ben onun âşıkıyım ki, her ân onun ânıdır; akıl ve cân onun bir mercanının candârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4122. Ben onun âşıkıyım ki, her an onun anıdır; akıl ve can onun bir mercanının kölesidir.

"Candâr", köle ve hizmetkâr demektir. "Mercan"dan kasıt, görünen âlemde ipliğe dizilmiş olan latif mercan taneleri gibi, güzel görünüşlerin her birinde düzenli olarak görülen güzellik ve inceliktir. Örneğin her bir çiçekte başka başka; ve güneşin doğuşunda ve batışında ayrı ayrı ve mevsimlerde türlü türlü ve insan bireylerinin her birinde farklı güzellik ve anlar ve incelikler görülür. Yani "Ben o Tek Zât'ın âşıkıyım ki, her an ve incelik, o Yüce Zât'ın anı ve inceliğidir. Akıl ve can, O'nun her bir mazharda görünen tecellîsinin gölgesi ve hizmetçisidir."

Bu şerefli beyitte söz güzelliklerinden işaret ismi olan "ân" ile, incelik anlamına gelen "ân" kelimeleri arasında "cinâs-ı tâm" (tam cinas) ve "cân" ile "mercân" kelimeleri arasında "cinâs-ı nâkıs" (eksik cinas) mevcuttur.

“Candâr”, köle ve hizmetkâr demektir. “Mercan”dan murâd, âlem-i şehadette ipliğe dizilmiş olan latîf mercan tâneleri gibi, mezâhir-i cemîlenin her birinde muntazaman meşhûd olan hüsün ve letâfettir. Meselâ her bir çiçekte başka başka; ve tulû' ve gurûbda ayrı ayrı ve mevâsimde türlü türlü ve efrâd-ı beşerin her birinde muhtelif hüsün ve ânlar ve letâfetler meşhûddur. Ya'ni “Ben o Zât-ı Vâhid'in âşıkıyım ki, her ân ve letâfet, o Zât-ı Celîl'in ân ve letâfetidir. Akıl ve cân, O'nun her bir mazharda zâhir olan tecellîsinin gölgesi ve hizmetçisidir.”

Bu beyt-i şerîfde muhassenât-ı kelâmiyyeden ism-i işaret olan “ân” ile, letâfet ma'nâsına olan “ân” kelimeleri arasında “cinâs-1 tâm" ve "cân" ile "mercân" kelimeleri arasında "cinâs-ı nâkıs" mevcûddur.

4123. Ben öğünmem ve eğer öğünür isem, su gibi ateş söndürücülükte ıztırab yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4123. Ben öğünmem ve eğer öğünürsem, su gibi ateş söndürücülükte ıztırap yoktur.

Yani "Benim sözlerimi öğünmeye ve kuru iddiaya yorma; eğer ben öğünür ve iddia edersem, itiraz edenlerin itiraz ateşlerini söndürme konusunda acizlik ve ıztırap yoktur. Kimin itirazı varsa, gelin onun itiraz ateşini derhal söndüreyim."

Ya'ni "Benim sözlerimi öğünmeye ve kuru da'vâya haml etme; eğer ben öğünür ve da'vâ edersem, mu'terizlerin âteş-i i'tirazlarını söndürücülük husûsunda acz ve ıztırâb yoktur. Kimin i'tirâzı varsa, gelin onun i'tirâz ateşini derhal söndüreyim."

4124. Mâdemki mahzenin hafızı odur, nasıl çalarım? Niçin saht-rû olmuyayım? Benim arkam odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4124. Mademki mahzenin koruyucusu O'dur, nasıl çalarım? Niçin yüzsüz olmayayım? Benim arkam O'dur.

"Saht-rû" kelimesinde iki anlam mümkündür: "Rû" kelimesi yüz anlamına gelirse, "pek yüzlü" yani hatıra ve gönle bakmayarak doğruyu söyleyen demek olur. Yahut "rev", "reften" (gitmek) mastarından şimdiki zaman emir kipidir, bu durumda terkip "cesur gidici" anlamına gelen bir sıfat tamlaması olur. Burada her iki anlam da uygundur. Yani "Ey itiraz eden, eğer bu marifetleri (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatleri çalmışsın dersen, cevaben derim ki: Mademki marifetler ve hakikatler hazinesinin gerçek koruyucusu ve bekçisi Hakk'tır, nasıl çalarım? Ben O'nun izni olmaksızın, o hazineden nasıl alabilirim? Şimdi mademki bu övünmede ve iddiada benim destekçim ve arkam Hakk'tır, niçin hatıra ve gönle bakmayarak doğruyu söylemeyeyim; yahut Hakk yolunda cesur gidici olmayayım."

"Saht-rû"da iki vecih câizdir: “Rû”, yüz ma'nâsına olursa, “pek yüzlü" ya'ni hatıra ve gönle bakmıyarak doğruyu söyleyici demek olur. Yahud "rev", "reften" masdarından emr-i hâzırdır, bu sûrette terkîb ""cesûr gidici" ma'nâsına vasf-ı terkîbî olur. Burada her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni "Ey mu'teriz, eğer bu maârif ve hakāyıkı çalmışsın dersen, cevâben derim ki: Mâdemki hazîne-i maârif ve hakāyıkın hafız-ı hakîkîsi ve korucusu Hak'dır, nasıl çalarım? Ben O'nun izni olmaksızın, o hazîneden nasıl alabilirim? İmdi mâdemki bu öğünmede ve da'vâda benim zahîrim ve arkam Hak'dır, niçin hatıra ve gönle bakmıyarak doğruyu söylemiyeyim; veyâhud tarîk-i Hak'da cesûr gidici olmıyayım."

4125. Her kim güneşten sıcak arkalı olursa, saht-rev olur, onun ne korkusu ve ne utanması vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4125. Her kim güneşten sıcak arkalı olursa, cesur yürüyüşlü olur, onun ne korkusu ne de utanması vardır.

"Saht-rev", burada bileşik sıfat olarak cesur yürüyüşlü anlamına gelmesi uygundur. "Her kimin arkası kızgın güneşten hararetli olursa, yürüyüşü cesurca olur, onun bu yürüyüşünde kimseden korkusu ve utanması olmaz; çünkü onun itici gücü güneşin şiddetli hararetidir." Peygamberlerin ve evliyanın Hakk yolunda yürüyüşleri de zât (Allah'ın özü) güneşinin kızdırması sebebiyle olduğundan, onlar "وَ لَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِم" (Mâide, 5/54) yani "Kınayanın kınamasından korkmazlar" ayet-i kerimesinin gereğince hakkı söylemekte cesurdurlar.

"Saht-rev", burada vasf-ı terkîbî ve cesûr gidici ma'nâsına olmak münasib-dir. "Her kimin arkası kızgın güneşten harâretli olursa, yürüyüşü cesûrâne olur, onun bu yürümede kimseden korkusu ve utanması olmaz; zîrâ onun saiki güneşin şedîd harâretidir." Enbiyâ ve evliyânın tarîk-i Hak'da yürüyüşleri dahi zât güneşinin kızdırması sebebiyle olduğundan, onlar وَ لَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِم (Mâide, 5/54) ya'ni "Levm edicinin levminden korkmazlar" âyet-i kerîmesi muktezâsınca hakkı söylemekte cesûrdurlar

4126. Güneşin korkusuz olan yüzü gibi, onun yüzü hasım yakıcı ve perde yırtıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4126. Güneşin korkusuz olan yüzü gibi, onun yüzü düşman yakıcı ve perde yırtıcı olur.

"Güneş"ten kasıt Yüce Allah'ın Zâtı'dır; "düşman"dan kasıt ise tabiatlarında muhalefet bulunan nefis ve şeytandır. "Perde"den kasıt, doğal perdedir. Yani "Yüce Allah'ın tecellisi, ikilik âleminde tabiatları gereği muhalif olan nefis ve şeytanı nasıl yakar ve doğal perdeleri nasıl yırtarsa, Allah'ın halifeleri olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyanın yüzleri de öyle o düşmanları yakar ve o perdeleri yırtar."

"Güneş"den murâd Zât-ı Hak'dır; "hasım"dan murâd tab'larında muhâlefet olan nefis ve şeytandır. "Perde"den murâd, hicâb-ı tabîîdir. Ya'ni "Zât-ı

Hakk'ın tecellîsi, âlem-i isneyniyyette tab'an muhalif olan nefis ve şeytanı nasıl yakar ve hicâbât-ı tabîiyye perdelerini nasıl yırtarsa, hulefâ-yı Hak olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın yüzleri de öyle o hasımları yakar ve o perdeleri yırtar."

4127. Her peygamber cihanda pek yüzlü idi, bir başına şahların ordusu üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4127. Her peygamber dünyada çok yüzlü idi, tek başına şahların ordusu üzerine yürüdü.

"Her peygamber bu görünen âlemde çok yüzlü, yani kim olursa olsun hatıra ve gönle bakmayarak ilâhî emir ve yasakları dosdoğru tebliğ ederdi ve yalnız başına olup, onlardan kendisine bir kötülük geleceğini asla düşünmez ve tek başına görünen saltanat sahibi olan şahların orduları üzerine yürür ve hücum ederdi." Nasıl ki Hz. İbrahim ve Hz. Musa ve Hz. İsa ve peygamberlerin sultanı Muhammed Mustafa (a.s.) Efendimiz'in tarihî hâlleri bilinmektedir.

"Her peygamber bu âlem-i şehadette pek yüzlü, ya'ni her kim olursa olsun hatıra ve gönle bakmıyarak emir ve nehy-i ilâhîyi dosdoğru tebliğ buyurur idi ve yalnız başına olup, onlardan kendisine bir fenâlık geleceğini aslâ düşünmez ve tek başına saltanat-ı zâhire sahibi olan şahların orduları üzerine yürür ve hücûm eder idi." Nitekim Hz. İbrâhîm ve Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ ve sultân-ı enbiyâ Muhammed Mustafa (aleyhimü's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in ahvâl-i târihiyyeleri ma'lûmdur.

4128. Korkudan ve bir gamdan yüz çevirmedi, yalnız bir başına koca âlemi vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4128. Korkudan ve bir gamdan yüz çevirmedi, yalnız bir başına koca âlemi vurdu.

"Âlemî" kelimesindeki "yâ" harfi, yüceltme yâ'sıdır. "Peygamberler (a.s.) muhaliflerin korkusundan ve onların sözle ve fiille verdikleri zararların gamından dolayı asla hakikati telkin etmekten yüz çevirmediler ve her bir peygamber yalnız başına koca bir âlemi, büyük bir hükümdarın saltanat âlemini altüst etti."

"Âlemî"de "yâ” yâ-yı ta'zîmdir. "Enbiya (aleyhimü's-selâm) muhâliflerin korkusundan ve onların kavlen ve fiilen îrâs ettikleri zararların gamından dolayı aslâ telkîn-i hakîkatten yüz çevirmediler ve her bir peygamber yalnız başına koca bir âlemi, bir büyük hükümdarın âlem-i saltanatını altüst etti."

4129. Taş pek yüzlü ve lâubâlî olur; o kerpiç dolu cihandan korkmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4129. Taş pek yüzlü ve lâubâlî olur; o kerpiç dolu cihandan korkmaz.

"Saht-rû", pek yüzlü; ve "çeşm-i şûh", lâubâlî, açık meşrepli ve hayâsız anlamlarındadır. Burada "lâubâlî" uygun düşer. Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ (Allah dostları) mertebesinde, pek yüzlülükte ve lâubâlîlikte taşa benzetilmiştir. Metanetsiz ve çabuk etkilenen "kerpiç"ler de nefsânî ve noksan insanlara benzetilmiştir. Yani "Taş gibi pek yüzlü ve lâubâlî olan insân-ı kâmil, kerpiç gibi metanetsiz insanlar ile dolu olan dünyadan korkmaz."

"Saht-rû", pek yüzlü; ve “çeşm-i şûh", lâubâlî, açık meşrebli ve bî-hayâ ma'nâlarınadır. Burada "lâubâli" münasibdir. Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ mesâbesinde ve pek yüzlülükte ve lâubâlîlikte taşa teşbîh buyrulmuştur. Ve metânetsiz ve çabuk müteessir olan "kerpiç"ler dahi nefsânî ve nâkıs insanlara benzetilmiştir. Ya'ni "Taş gibi pek yüzlü ve lâubâlî olan insân-ı kâmil, kerpiç gibi metânetsiz insanlar ile dolu olan cihandan korkmaz."

4130. Zîrâ o kerpiç hışt-zenden bir pâre oldu; taş Huda'ya mensub olan san'attan katı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4130. Çünkü o kerpiç, kerpiç yapıcıdan bir parça oldu; taş ise Allah'a ait olan sanattan katı oldu.

"Hışt-zen", kerpiç yapıcı demektir. Yani "O kerpiç dediğimiz madde, kerpiç yapıcı tarafından çamurlar yoğrulmak suretiyle bir parça hâline getirildi; fakat sert bir taş, Hakk'ın sanatı ile öyle katı olarak ortaya çıktı." Yani biri kulun yapımı, diğeri Hakk'ın yapımıdır. Kulun yapımı gevşek ve zayıf olur, Hakk'ın yapımı ise güçlü ve sağlam olur. "Hakk'ın yapımı"ndan kasıt peygamberler (a.s.) hazretleridir, çünkü peygamberlik kesbî (sonradan kazanılan) değildir, vehbîdir (Allah vergisi). Ve aynı şekilde "nefs-i mutmainne" (tatmin olmuş nefis) mertebesinden sonra olan "nefs-i râziye" (razı olan nefis) ve "merziyye" (kendinden razı olunan nefis) ve "sâfiye" (arınmış nefis) mertebeleri de vehbîdir; bu sebeple onlar Allah'ın yapımıdır. Fakat insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşidin terbiyesiyle "nefs-i mutmainne" makamına gelenler, kerpiç gibi kulun yapımıdır, onlarda peygamberlerin ve "nefs-i sâfiye" mertebesindeki evliyaların sağlamlığı ve kuvveti yoktur.

"Hışt-zen", kerpiç yapıcı demektir. Ya'ni "O kerpiç dediğimiz madde, kerpiç yapıcı tarafından çamurlar yoğrulmak sûretiyle bir parça hâline getirildi; fakat sert bir taş, Hakk'ın sun'u ile öyle katı olarak zâhir oldu." Ya'ni biri masnû'-ı abd, dîğeri masnû'-ı Hak'dır. Masnû'-ı abd gevşek ve zayıf olur, masnû'-ı Hak ise kavî ve metîn olur. "Masnû'-ı Hak"dan murâd enbiyâ hazarâtıdır, zîrâ nübüvvet kesbî değildir, vehbîdir. Ve kezâ "nefs-i mutmainne" mertebesinden sonra olan "nefs-i râziye" ve "merziyye" ve "sâfiye" mertebeleri dahi vehbîdir; binâenaleyh onlar masnû'-1 Huda'dır. Fakat mürşid-i kâmil terbiyesiyle makām-ı "nefs-i mutmainne"ye gelenler, kerpiç gibi masnû'-ı abddir, onlarda enbiyânın ve "nefs-i sâfiye" mertebesindeki evliyânın metâneti ve kuvveti yoktur.

4131. Koyunlar her ne kadar hesabdan hariç olsalar, o kasap onların kesretinden ne vakit korkar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4131. Koyunlar her ne kadar hesaptan dışarıda olsalar da, o kasap onların çokluğundan ne zaman korkar?

Koyunlar ne kadar çok olursa olsunlar, kasap hiçbir zaman onların çokluğundan korkmaz; peygamberler de böyledir. Eksik ruhların çokluğu onları korkutmaz, daima onlara üstün gelirler.

Koyunlar ne kadar çok olursa olsunlar, kasap hiçbir vakit, onların çokluğundan korkmaz; enbiyâ dahi böyledir. Nüfûs-ı nâkısanın çokluğu onları tedhîş etmez, dâimâ onlara galebe çalarlar.

4132. Hepiniz çobansınız, peygamber de çoban gibidir; halk sürü gibidir; o sa'y edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4132. Hepiniz çobansınız, peygamber de çoban gibidir; halk sürü gibidir; o çabalayandır.

Bu şerefli beyitte Abdullah b. Ömer'den rivayet edilen şu şerefli hadise işaret buyrulur: كلكم راع وكلكم مسئول عن رعيته والرجل راع على اهل بيته و هو مسئول عن رعيته والمرئة راعية على بيت زوجها و ولده و هي مسئولة عنهم و عبد الرجل راع على مال سيده و هو مسئول عنه الا كلكم راع و كلكم مسئول عن رعيته Yani "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz; ve erkek ev halkının çobanıdır ve o kendi güttüğünden sorumludur; ve kadın kocasının evi ve çocuğu üzerinde çobandır ve onlardan sorumludur; ve kişinin kölesi, efendisinin malı üzerinde çobandır ve ondan sorumludur. Bilin ki, hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz." Yani "Halk, derecelerine göre kendi maiyeti üzerinde çoban ve onları koruyucudur. Ve bir kavme gönderilen peygamber dahi, hepsinin çobanı ve koruyucusudur; halk dahi onun koruması altında sürü gibidir. O peygamber onları görünen ve görünmeyen helak sebeplerinden korumaya çabalayandır."

Bu beyt-i şerîfde Abdullah b. Ömer'den mervî şu hadîs-i şerîfe işâret buyrulur: كلكم راع وكلكم مسئول عن رعيته والرجل راع على اهل بيته و هو مسئول عن رعيته والمرئة راعية على بيت زوجها و ولده و هي مسئولة عنهم و عبد الرجل راع على مال سيده و هو مسئول عنه الا كلكم راع و كلكم مسئول عن رعيته Ya'ni "Hepiniz çobansınız ve hepiniz raiyyetten mes'ûlsünüz; ve erkek ehl-i beytinin çobanıdır ve o kendi raiyyetinden mes'ûldür; ve kadın zevcinin evi ve çocuğu üzerinde çobandır ve onlardan mes'ûldür; ve kişinin kölesi, efendisinin malı üzerinde çobandır ve ondan mes'ûldür. Agâh olun, hepiniz çobansınız ve hepiniz raiyyetinizden mes'ûlsünüz." Ya'ni "Halk, derecât üzerine kendi maiyyeti üzerinde çoban ve onları hıfz edicidir. Ve bir kavme meb'ûs olan peygamber dahi, hepsinin çobanı ve hafızıdır; halk dahi onun hıfzı altında sürü gibidir. O peygamber onları zâhirî ve bâtınî olan esbâb-ı helâkden hıfza sa'y edicidir."

4133. Çoban cenk husûsunda sürüden korkmaz, ancak onları sıcaktan ve soğuktan hafız olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4133. Çoban savaş konusunda sürüden korkmaz, ancak onları sıcaktan ve soğuktan korur.

Eğer sürü çobanın götürdüğü yere gitmekten çekinirse, o sürü ile mücadele ve savaş konusunda çoban korkmaz; çobanın görevi onları ölçülü bir durumda tutmak ve sıcaktan ve soğuktan korumaktır. "Sıcak"tan kasıt, nefsin harareti (aşırı isteği) ile hayvanlığa meyil ve düşkünlüktür. "Soğuk"tan kasıt ise, nefsin, hikmetli şeriat dairesinde olan ihtiyaçlarını vermeyip, onu zayıf düşürmektir. Çünkü bu iki hâl, ölçülülük dışındadır ve peygamberler halkı bu âlemde ölçülülüğe davet ederler.

"Eğer sürü çobanın götürdüğü yere gitmekten imtina' ederse, o sürü ile mücadele ve cenk hususunda çoban korkmaz; çobanın vazîfesi onları i'tidâl dâiresinde tutmak ve sıcaktan ve soğuktan hifz etmektir." "Sıcak"tan murâd, harâret-i nefs ile hayvaniyyete meyil ve inhimâkdir. Ve "soğuk"tan murâd dahi, nefsin, şer'-i hakîm dâiresinde olan ihtiyâcâtını vermeyip, onu zebûn kılmaktır. Zîrâ bu iki hâl, i'tidâl hâricidir ve peygamberler halkı bu âlemde i'tidâle da'vet ederler.

4134. Eğer o sürüye kahır cihetinden bir ses vurursa, cümle üzerine tuttukları şefkatten bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4134. Eğer o sürüye kahır yönünden bir ses vurursa, bütün halk üzerine tuttukları şefkatten bil!

"Eğer peygamberler ve evliyalar, koyun sürüsü gibi olan halka, şiddet ve gazap ile muamele ederlerse, onların bu hallerini, halkın geneline olan şefkat ve muhabbetlerinden bil!" Cenâb-ı Pîr efendimiz (Hz. Mevlânâ), peygamberlik ilimlerinin vârisi (mirasçısı) olduğundan, kendi hallerini ve zevklerini açıklayarak buyururlar ki:

"Eğer enbiyâ ve evliyâ, koyun sürüsü gibi olan halka, şiddet ve gazab ile muâmele ederlerse, onların bu hallerini, umûm-ı halka olan şefkat ve muhabbetlerinden bil!" Cenâb-ı Pîr efendimiz vâris-i ulûm-ı nebevî olduğundan, kendi hallerini ve zevklerini beyânen buyururlar ki:

4135. Her zaman yeni baht benim kulağıma söyler: "Eğer ben seni gam-gîn edersem, gam-gîn olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4135. Her zaman yeni baht benim kulağıma söyler: "Eğer ben seni gamlı edersem, gamlı olma!"

"Baht"tan kasıt, ezelî yatkınlık (Allah'ın ilmindeki varlık suretlerinin doğuştan gelen kabiliyeti) ve "yeni"den kasıt, her an içinde o yatkınlığın gereği olan ilâhî tecellilerdir; çünkü Hakk'ın tecellileri, her kulun yatkınlığına göre olur. Yani "Benim ezelî yatkınlığımın gereği olarak her an meydana gelen yeni bir tecellî, benim kulağıma der ki: "Eğer ben seni gamlı ediyorsam, sakın gamlı olma ve celâlî olan şeklimden etkilenme!""

"Baht"dan murâd, isti'dâd-ı ezelî ve "yeni"den murâd, her ân içinde o isti'dâdın muktezâsı olan tecelliyât-ı ilâhiyyedir; zîrâ tecelliyât-ı Hak, her abdin isti'dâdına göre olur. Ya'ni "Benim isti'dâd-ı ezelîmin iktizâsı olarak her ân vâki' olan yeni bir tecellî, benim kulağıma der ki: "Eğer ben seni gamlı ediyorsam, sakın gamlı olma ve celâlî olan şeklimden müteessir olma!""

4136. "Ben seni ondan dolayı gamlı ve ağlayıcı ederim, tâ ki seni kötü gözden gizli edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4136. "Ben seni ondan dolayı gamlı ve ağlayıcı ederim, tâ ki seni kötü gözden gizli edeyim!"

Yani "Benim celâlî (ululuk ve azametle ilgili) ve kahrî (kahredici) şekilde ortaya çıkıp seni gamlı etmem ve ağlatmam, sana nazar değdirmemek ve seni kötü gözden saklamak içindir."

Ya'ni "Benim celâlî ve kahrî şekilde zuhûr edip seni gamlı etmem ve ağlatmam, sana nazar değdirmemek ve seni kötü gözden saklamak içindir."

4137. "Senin huyunu gamlardan dolayı acı ederim, tâ ki kötü göz senin yüzünden döne!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4137. "Senin huyunu gamlardan dolayı acı ederim, tâ ki kötü göz senin yüzünden döne!"

Celâlî ve kahrî olan şeklim seni gamlı ve ağlar hâle getirerek, senin huyunu ve tabiatını acı ve celâlî etti. Ben bunu, kötü gözler ve şakî insanlar senden yüz çevirsinler diye yaptım.

"Celâlî ve kahrî olan şeklim seni gamlı ve giryân ederek, senin huyunu ve tabîatini acı ve celâlî etti. Ben bunu, kötü gözler ve ehl-i şekāvet senden yüz çevirsinler diye yaptım."

4138. "Sen bir avcı ve benim talibim, benim re'yimin bendesi ve düşkünü değil misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4138. "Sen bir avcı ve benim talibim, benim re'yimin bendesi ve düşkünü değil misin?"

"Sen bu dünya hayatında benden çıkan hükümlerin avcısı ve benim talibim olman itibarıyla beni isteyici değil misin? Benim hükmüm olan hükümlerin kulu ve düşkünü değil misin?"

"Sen bu hayât-ı dünyâda benden sâdır olan ahkâmın avcısı ve benim tâlibim olmak i'tibariyle beni isteyici değil misin? Benim hükmüm olan ahkâmın bendesi ve düşkünü değil misin?"

4139. "Hile düşünürsün ki, bana erişesin; benim firâkımda ve benim talebimde bî-kessin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4139. "Hile düşünürsün ki, bana erişesin; benim ayrılığımda ve benim talebimde çaresizsin."

"Bana ulaşmak için tedbir düşünürsün; ey benim gölgem, benden ayrılık ve beni talep etme hususunda bu kesret (çokluk) âleminde çaresizsin." Gerçekten de insanın tedbirleri hep kendi hakikatinin gerektirdiği hallere ulaşmak içindir ve bu kesret âleminde kendi hakikatinin gölgesi olan insan, o hakikatin talebinde çaresizdir ve o hükümlerin ortaya çıkmasında kimsenin aracılığı yoktur.

"Bana vusûl için tedbîr düşünürsün; ey benim zıllim, benden ayrılık ve beni taleb hususunda bu keserât âleminde bî-kessin." Filhakîka tek insanın tedbîrleri hep kendi hakikatinin iktizâsı olan ahvâle vusûl içindir ve bu keserât âleminde kendi hakîkatinin zılli olan insan, o hakîkatin talebinde bî-kesdir ve o ahkâmın zuhûrunda kimsenin tavassutu yoktur.

4140. "Senin derdin, benim izimde çare arar; ben senin müteselsil âhını dün [4154] işittim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4140. Senin derdin, benim izimde çare arar; ben senin sürekli ahını dün işittim.

Ey Hakk Yolcusu, senin bu dünya hayatında çektiğin dert ve eziyet, benim izimde, yani benim hükmüm dairesinde çare arar; ben senin benden ayrılığından dolayı sürekli ahını dün gece, yani ikilik gecesinde işittim. "İkilik gecesi," mutlak varlığın isimler ve sıfatlar itibarıyla, başkalık perdesi ve elbisesiyle ortaya çıktığı ruhlar mertebesidir.

"Ey sâlik, senin bu hayât-ı dünyâda çektiğin dert ve eziyet, benim izimde ya'ni benim hükmüm dâiresinde çâre arar; ben senin benden iftirakından dolayı müteselsil âhını dün gece, ya'ni ikilik gecesinde işittim. "İkilik gecesi," vücûd-ı mutlakın bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât, gayriyet hicabı ve libâsıyle zuhûr ettiği mertebe-i ervâhdır.

4141. "Ben bu intizārsız yol vermeye, sana geçit yolunu göstermeğe de kādirim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4141. "Ben bu bekletmesiz yol vermeye, sana geçit yolunu göstermeye de gücüm yeter."

Hakk Yolcusu'nun kendi Yaratıcısı der ki: "Ben bu karışıklıklar arasında seni bekletmeksizin, benim Zâtî gerekliliğimin geçit yolunu sana göstermeye de gücüm yeter." Bilinmeli ki, kul, bu karışıklıklar âleminde kendi hakikatinin gerekliliği olmayan birçok yola girer ve elbette onun bu yola girmesi sonuçsuz kalır ve ancak onun hakikatinin gerekliliği olan haller ortaya çıkar ve gerçekleşir. Bu karışıklık ve dolaşıklık, kulun cüz'î iradesinin, küllî iradeye karşı koymasından kaynaklanır. Örneğin denize düşen kimse, denizin hareketlerine aykırı hareketler yaptığı için, kurtuluncaya kadar çok zahmet çeker ve çektiği zahmet ve meşakkat kadar, sahile çıkmanın zevkini ve rahatını duyar. Fakat denizin dalgaları, hareketleri onu kolaylıkla sahile atsa, onun sahildeki rahatı, meşakkat çeken kadar olmaz.

"Sâlikin kendi Hâlık'ı der ki: "Ben bu şûriş-i keserât arasında seni bekletmeksizin, benim iktizâ-yı Zâtîmin geçit yolunu sana göstermeğe de kādirim." Ma'lum olsun ki, abd, bu âlem-i keserâtda kendi hakîkatinin iktizâsı olmayan birçok yollara sülûk eder ve bittâbi' onun bu sülükü netîcesiz kalır ve ancak onun hakîkatinin iktizâsı olan ahvâl zuhûr ve tahakkuk eder. Bu şûriş ve dolaşıklık, abdin irâde-i cüz'iyyesinin, irâde-i külliyyeye karşı muzâhamasından neş'et eder. Meselâ denize düşen kimse, denizin harekâtına muhâlif hareketler yaptığı için, kurtuluncaya kadar çok zahmet çeker ve çektiği zahmet ve meşakkat kadar, sâhile çıkmanın zevkini ve râhatını duyar. Fakat denizin dalgaları, harekâtı onu kolaylıkla sâhile atsa, onun sahildeki râhatı, meşakkat çeken kadar olmaz.

4142. "Ta ki devranın bu girdabından kurtulasın, benim visalim hazînesinin başı üzerine ayak koyasın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4142. "Ta ki devranın bu girdabından kurtulasın, benim visalim hazînesinin başı üzerine ayak koyasın."

"Ey benim gölgem olan Hakk Yolcusu, sana geçit yolunu göstermem sebebiyle bu devranın ve bu kesret âleminin (çokluk âlemi) girdabından ve karışıklığından kurtulursun. Benim vuslatımın hazînesinin başı üstüne ayak basarsın ve artık sende benim hazînemde gizli olan haller ortaya çıkar."

"Ey benim zıllim olan sâlik, sana geçit yolunu göstermem sebebiyle bu devrânın ve bu âlem-i keserâtın girdabından ve şûrişinden kurtulursun. Benim vuslatımın hazînesinin başı üstüne ayak basarsın ve artık sende benim hazînemde meknûz olan ahvâl zuhûra gelir."

4143. "Lakin makarrın lezzetlerinin tatlılığı, sefer meşakkatinin ölçüsü üzerinedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4143. "Lakin makamın lezzetlerinin tatlılığı, yolculuk meşakkatlerinin ölçüsü üzerinedir."

"Lakin makamda ve asıl vatanda sükûnet lezzetlerinin hoşluğu ve tatlılığı, yolculuk meşakkatlerinin derecesine göre olur." Yani yolculukta ne kadar çok meşakkat çekilirse, asıl makamdaki sükûnet ve rahatlığın lezzeti de o oranda artar. Nasıl ki "Cefayı çekmeyen âşık, sefanın kadrini bilmez" demişlerdir.

"Lâkin makar ve vatan-ı aslîde sükûn lezzetlerinin hoşluğu ve tatlılığı sefer meşakkatinin derecesine göre olur." Ya'ni seferde ne kadar ziyâde meşakkat çekilirse, makarr-ı aslîdeki sükûn ve râhatın lezzeti dahi o nisbette ziyâde olur. Nitekim "Cefâyı çekmeyen âşık, safânın kadrini bilmez" demişlerdir.

4144. "O vakit şehirden ve akrabâdan munkatı' olursun ki, garîblikten meşakkat ve mihnetler götürürsün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4144. "O vakit şehirden ve akrabalardan koparsın ki, gariplikten zorluklar ve sıkıntılar çekersin."

"Yolculuktaki gariplikten dolayı zorluklar ve sıkıntılar çektiğin zaman, şehirden ve asıl vatandan ve akrabalardan koparsın."

"Seferdeki garîblikten dolayı meşakkat ve mihnetler çektiğin vakit, şehirden ve vatan-i aslîden ve akrabâdan munkatı' olursun."

## Mü'minin kaçmasının ve onun ıztırâb ile belâda sabırsızlığırın temsîli ve nohut ve diğer havâyicin tencere kaynayışında kararsızlığı ve dışarıya sıçramak için üstüne koşması

4145. Tenceredeki nohuda bak, ateşten zebûn olduğu vakit, nasıl yukarı sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4145. Tenceredeki nohuda bak, ateşten zayıf düştüğü zaman, nasıl yukarı sıçrar.

4146. Nohud kaynayış vaktinde her zaman tencerenin başı üzerine yukarı gider ve yüz hurûş getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4146. Nohut kaynama vaktinde her zaman tencerenin başına doğru yukarı çıkar ve yüz feryat eder.

"Ber-âmeden" burada, yukarıya gitmek, yüce olmak anlamındadır. "Hurûş", ağlayarak veya ağlamaksızın bağırmak demektir. Burada nohut tanelerinin cızırtısı kastedilir.

"Ber-âmeden" burada, yukarıya gitmek, âlî olmak ma'nâsınadır. "Hurûş", ağlıyarak veyâ ağlamaksızın bağırmak demektir. Burada nohut dânelerinin cızırtısı murâd olunur.

4147. (Der) ki: "Niçin bana ateş vurursun? Mâdemki satın aldın, niçin beni baş aşağı edersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4147. (Der) ki: "Niçin bana ateş vurursun? Mâdemki satın aldın, niçin beni baş aşağı edersin?"

Nohut, hâl diliyle kendisini pişiren kişiye der ki: "Niçin beni ateşe koyup kaynatırsın ve mademki bana değer verip satın aldın, niçin beni altüst edip hor görürsün?"

Nohud lisân-ı hâl ile onu pişiren kimseye der ki: "Niçin beni ateşe koyup kaynatırsın ve mâdemki bana kıymet verip satın aldın, niçin beni altüst edip tahkîr edersin?"

4148. Evin hanımı delikli kepçeyi vurur, der ki: "Hayır, iyi kayna ve kaynatıcıdan sıçrama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4148. Evin hanımı delikli kepçeyi vurur, der ki: "Hayır, iyi kayna ve kaynatıcıdan sıçrama!"

"Ked", ev, "bânû", hanım anlamındadır. "Ked-bânû", evin hanımı demektir. "Keflîz", delikli kepçe, "âteş-kün", birleşik sıfat olup, ateş edici, yani kaynatıcı demektir. "Nohut" Hakk Yolcusu'na ve "ev hanımı" insân-ı kâmil olan mürşide benzetilmiştir.

"Ked", hâne, “bânû”, hanım ma'nâsınadır. “Ked-bânû”, evin hanımı demek olur. "Keflîz", delikli kepçe, "âteş-kün", vasf-ı terkîbî olup, ateş edici, ya'ni kaynatıcı demektir. "Nohud" sâlike ve "ev hanımı" mürşid-i kâmile teşbîh buyurulmuştur.

4149. "Ondan dolayı kaynatmam ki, benim mekrûhumsun, belki tâ sen zevk ve çeşni tutasın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4149. "Ondan dolayı kaynatmam ki, benim mekruhumsun, belki tâ sen zevk ve çeşni tutasın."

Ev hanımı, kaynayıp dışarıya sıçramak isteyen nohutlara elindeki kepçeyi vurmak suretiyle der ki: "Hayır, ben seni benim mekruhum olduğun ve senden iğrendiğim için kaynatmıyorum, aksine sende pişkinlik zevki ve tadı oluşsun diye kaynatıyorum."

Ev hanımı, kaynayıp dışarıya sıçramak isteyen nohudlara elindeki kepçeyi vurmak sûretiyle der ki: "Hayır, ben seni benim mekrûhum olduğun ve senden iğrendiğim için kaynatmıyorum, belki sende pişkinlik zevki ve çeşnisi hâsıl olmak için kaynatıyorum."

4150. “Tâ ki gıda olasın ve cana karışasın; bu imtihan sana hakāret için de- [4164] ğildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4150. "Ta ki gıda olasın ve cana karışasın; bu imtihan sana hakaret için değildir."

"Ey nohut, benim seni kaynatmam, senin insan gıdası olup, ruh-u sultanîye (ilahi ruha) karışman içindir; çünkü sen çiğ iken insana gıda olup, ruha karışamazsın; aksine insan vücudunda fitne ve fesat çıkarırsın; bu sebeple bu kaynatma mihneti sana hakaret için değildir, ancak kâmil kılmak içindir."

Bilinmeli ki, bu kıssada "nohut" insan vücuduna ve "belalar ve riyazetler (nefsî perhizler) ve mücahedeler (nefisle mücadeleler)" ateşe ve "kevn âlemi" tencereye ve "ev hanımı" insân-ı kâmile benzetilmiştir.

"Ey nohud, benim seni kaynatmam, senin gıdâ-yı insân olup, rûh-ı sultânîye karışman içindir; zîrâ sen çiğ iken insana gıda olup, rûha karışamazsın; belki vücûd-ı beşerde fitne ve fesâd koparırsın; binâenaleyh bu kaynatmak mihneti sana hakaret için değildir, ancak kâmil kılmak içindir."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "nohud" vücûd-ı beşere ve "belâlar ve riyazetler ve mücâhedeler" ateşe ve "âlem-i kevn" tencereye ve "ked-bânû" insân-ı kâmile teşbîh buyrulmuştur.

4151. "Yeşil ve tâze olarak bostanda su içtin, o pınar bu ateş için olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4151. "Yeşil ve taze olarak bostanda su içtin, o pınar bu ateş için olmuştur."

Ey nohut, yeşil ve taze bir halde olarak bostanda su içip, gelişip büyüdün. İşte o senin su içtiğin pınarın varlığı bu ateş için düzenlenmiştir.

Yani ey insan, sen bu dünya bostanında türlü gıdalar ve nimetlerle beslendin ve bol bol yedin ve içtin; işte o nimet bostanı, bu mihnet ve riyâzât ateşi için düzenlenmiştir; çünkü bu oluş ve bozuluş âlemi ilahi isim ve sıfatların aynasıdır; ve isim ve sıfatlar ise karşılıklıdır. Nimet veren ismi, azap veren ismi ve azap veren ismi, nimet veren ismi takip eder. Bu görünen âlemde karşılıklı olan isimlerin hükümleri böylece birbirini izler ve asla durmayı kabul etmez; ve isimlerin hükümlerinin ortaya çıkması ise, isimlere rahmettir.

"Ey nohud, yeşil ve tâze bir halde olarak bostanda su içip, neşv ü nemâ buldun. İşte o senin su içtiğin pınarın vücûdu bu ateş için tertib olunmuştur."

Ya'ni ey beşer, sen bu dünyâ bostanında envâ'-i gıdalar ve ni'metler ile beslendin ve bol bol yedin ve içtin; işte o ni'met bostanı, bu âteş-i mihnet ve riyâzet için tertîb olunmuştur; zîrâ bu âlem-i kevn esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âyînesidir; ve esmâ ve sıfât ise mütekābildir. Mün'im ismini Muazzib ismi ve Muazzib ismini Mün'im ismi ta'kîb eder. Bu âlem-i zâhirde mütekābil olan esmâ ahkâmı böylece teselsül eder ve aslâ ta'tîl kabûl etmez; ve ahkâm-ı esmânın zuhûru ise, esmâya rahmettir.

4152. Onun rahmeti kahırdan sabıktır. O sebebden dolayı ehl-i imtihan rahmetten nâşî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4152. Onun rahmeti kahırdan önce gelir. Bu sebeple imtihan ehli rahmetten doğar.

Hakk'ın rahmeti onun kahrını ve gazabını geçmiştir. Çünkü rahmeti aslî, gazabı ise ârızîdir (sonradan ortaya çıkan). Nitekim kudsî hadîs-i şerîfte "سبقت رحمتى على غضبى" yani "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurulmuştur. Ve Hakk'ın gazabı rahmetini geçmiş olmasından dolayı, mihnet ehlinin mihnetleri rahmetten doğar. Çünkü mihnet ilâhî kahırdır. Fakat bu kahır, mihnet ehlini ârızî durumlardan arındırmak içindir. Ve izafî varlık, hakikî varlığın ârızîsidir.

Hakk'ın rahmeti onun kahr ve gazabını geçmiştir. Zîrâ rahmeti aslî ve gazabı ârızîdir. Nitekim hadîs-i şerîf-i kudside سبقت رحمتى على غضبى ya'ni "Benim rahmetim gazabımı sebk etmiştir" buyurulmuştur. Ve Hakk'ın gazabı rahmetini geçmiş olmasından dolayı, ehl-i mihnetin mihnetleri rahmetten nâşî olur. Zîrâ mihnet kahr-ı ilâhîdir. Fakat bu kahır, ehl-i mihneti avârızdan tecrîd içindir. Ve vücûd-ı izâfî vücûd-ı hakîkînin ârızıdır.

4153. Onun rahmeti ondan dolayı kahır üzerine sabık olmuştur, tâ ki vücudun sermâyesi ele gele.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4153. Onun rahmeti, kahırdan önce gelmiştir, tâ ki varlığın sermayesi elde edilsin.

"Varlık"tan kasıt, izafî varlıktır ve "onun sermayesi"nden kasıt ise hakikî varlıktır ki, izafî varlığın kuvvetleri ve sermayesidir. Çünkü hakikî varlık, izafî varlığın Kayyım'ıdır (varlığını sürdürenidir); bu sebeple kahır, beşerî izafî varlığa terettüp eder (sonuç olarak ortaya çıkar) ve bu kahrın neticesinde, Hakk'ın hakikî varlığının perdesi olan izafî varlığın hükümleri ortadan kalkar ve mihnet ehli bu şekilde arızî durumlardan arınarak, hakikî varlığın hükümleri ortaya çıkar.

"Vücûd”dan murâd, vücûd-ı izâfi ve "onun sermâyesi"nden murâd vücûd-ı hakîkîdir ki, vücûd-i izâfinin kuvâsı ve sermâyesidir. Zîrâ vücûd-1 hakîkî, vücûd-ı izâfinin Kayyûm'udur; binâenaleyh kahır, vücûd-ı izâfi-i beşeriyyete terettüb eder ve bu kahrın neticesinde vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın hicâbı olan vücûd-ı izâfinin ahkâmı kalkar ve ehl-i mihnet bu sûretle avârızdan tecerrüd edip, vücûd-ı hakîkînin ahkâmı zahir olur.

4154. Zîrâ et ve deri lezzetsiz neşu ü nemâ bulmaz; mâdemki neşu ü nemâ bulmaz, dostun aşkı neyi eritir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4154. Çünkü et ve deri lezzetsiz büyümez ve gelişmez; mademki büyümez ve gelişmez, dostun aşkı neyi eritir?

Şimdi, hakiki varlığın arızaları olan bu izafî varlık, etsiz ve derisiz ortaya çıkmaz; ve et ve deri de çeşitli nimetlerin lezzeti olmaksızın büyümez ve gelişmez. Eğer bu arızalar büyümez ve gelişmezse, ikilik ve seven ile sevilen ve sevgi ve âşık ile maşuk ve aşk bağıntıları da ortaya çıkmaz; ve bu sebeple dostun, yani hakiki varlığın aşkına feda edilecek bir şey kalmaz.

İmdi vücûd-ı hakîkînin avârızı olan, bu vücûd-1 izâfî, etsiz ve derisiz zâhir olmaz; ve et ve deri de niam-ı muhtelifenin lezzeti olmaksızın neşv ü nemâ bulmaz. Eğer bu avârız néşv ü nemâ bulmayacak olursa, isneyniyet ve muhib ve mahbub ve muhabbet ve âşık ve ma'şûk ve aşk nisbetleri de zuhûra gelmez; ve binâenaleyh dostun, ya'ni vücûd-ı hakîkînin aşkına fedâ edilecek bir şey kalmaz.

4155. Eğer o takāzâdan kahırlar gelirse, akıbet o sermayeyi îsâr edesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4155. Eğer o istemeden kahırlar gelirse, sonunda o sermayeyi feda edesin.

"Takāzā", sözlükte, alacaklının borçludan hakkını istemesi demektir. Yani "Hakiki varlık sana güzel bir borç (karz-ı hasen) olarak ödünç verdiği izafî varlık (vücûd-ı izâfî) borcunu ödemeni talep edip, sana ondan kahırlar gelirse, onun sana verdiği o kuvvetler sermayesini ona feda edesin."

"Takāzā", lügatte, alacaklı borçludan hakkını istemek demektir. Ya'ni "Vücûd-ı hakîkî sana karz-ı hasen ile ikrâz eylediği vücûd-ı izâfi borcunu ödemek talebinde olup, sana ondan kahırlar gelirse, onun sana verdiği o ser-mâye-i kuvâyı ona îsâr ve fedâ edesin."

4156. Onun özrü için yine lutuf gelir, gusl ettin ve boyunduruktan sıçradın diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4156. Onun özrü için yine lutuf gelir, gusl ettin ve boyunduruktan sıçradın diye.

"Cû", burada çift sürerken öküzün boynuna taktıkları boyunduruk anlamındadır. Yani "Vakti geldiğinde borcunu ödedin, o baskının ve o alacağın özrü için: 'Aferin, gayrılık (başkası olma) cünüplüğünden gusledip temizlendin ve ikilik ve benlik boyunduruğundan kurtuldun!' diye sana, borç veren hakiki varlıktan yine lutuf gelir ki, bu lutuf, öncekinden başka bir lütuftur.

“Cû”, burada çift sürerken öküzün boynuna taktıkları boyunduruk ma'nâsınadır. Ya'ni “Vaktâki borcunu ödedin, o tazyîkın ve o takāzânın özrü için: “Aferîn, gayriyet cünüblüğünden gusl edip temizlendin ve ikilik ve enâniyet boyunduruğundan kurtuldun!” diye sana, mukrız olan vücûd-ı hakîkîden yine lutuf gelir ki, bu lutuf, evvelkinden başka bir lutuftur.

4157. Der ki: “Ey nohud, baharda otladın, meşakkat senin misafirin oldu, onu - iyi tut!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4157. Der ki: “Ey nohut, baharda otladın, meşakkat senin misafirin oldu, onu - iyi tut!”

Evin hanımı kaynayan nohuda der ki: “Ey nohut, sen bahar mevsiminde topraktan gıda aldın ve incelikle büyüyüp geliştin; şimdi meşakkat senin misafirin oldu, onu iyi tut!” Bu ve sonraki beyitler, ev hanımı ve nohut perdesi altında insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sâlike (Hakk Yolcusu) hitabıdır.

Evin hanımı kaynayan nohuda der ki: “Ey nohud, sen bahâr mevsiminde topraktan gıdâ aldın ve letâfetle neşv ü nemâ buldun; şimdi meşakkat senin misafirin oldu, onu iyi tut!” Bu ve âtîdeki beyitler ev hanımı ve nohud nikābı altında mürşid-i kâmilin sâlike hitâbıdır.

4158. “Ta ki misafir şükr edici olarak geri dönsün, şahın huzurunda senin îsarından açık söylesin!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4158. "Ta ki misafir şükredici olarak geri dönsün, şahın huzurunda senin îsarından açıkça bahsetsin!"

Ey Hakk Yolcusu, sana gelen bela, gerçek şah olan Hak tarafından gelmiş gaybî (görünmeyen) bir misafirdir. Eğer sen o misafiri sıkıntı verici bulmayıp güzel bir şekilde kabul edersen, senden memnuniyetini belirterek ve şükredici olduğu hâlde geri döner ve şahın huzurunda senin îsarından (başkalarını kendine tercih etmenden) ve fedakârlığından açık bir şekilde bahseder.

“Ey sâlik, sana gelen belâ, şâh-ı hakîkî olan Hak tarafından gelmiş bir misâfir-i gaybîdir. Eğer sen o misafiri istiskäl etmeyip hüsn-i sûretle kabûl edersen, senden memnûniyyet beyân ve şükr edici olduğu halde geriye döner ve huzûr-ı şâhda senin îsârından ve fedakârlığından açık bir sûretde bahs eder.”

4159. “Nihayet ni'met yerine, sana Mün'im erişsin, bütün ni'metler senin üzerine hased götürsün!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4159. "Sonunda nimet yerine, sana Nimet Veren ulaşsın, bütün nimetler senin üzerine haset getirsin!"

Ey Hakk Yolcusu, sen bu şekilde hareket edersen, sana Hakk'ın nimetleri yerine, Nimet Veren olan O'nun Zât'ı ulaşır ve yakınlaşır; O'nun Zât'ı sana ulaştığı ve aradaki senin benliğin perdesi kalktığı zaman bütün nimetler senin üzerine haset duygusuyla dolar; çünkü o nimetler ile, Nimet Veren arasında pek çok perde vardır ve o nimetlerin hepsi Nimet Veren'in âşığıdır, bu sebeple elbette kıskanırlar.

“Ey sâlik, sen bu sûretle hareket edersen, sana Hakk'ın ni'metleri yerine, Mün'im olan O'nun Zât'ı erişir ve takarrub eder; O'nun Zât'ı sana eriştiği ve aradaki senin senliğin hicabı kalktığı vakit bütün ni'metler senin üzerine hased duygusuyla mütehassis olurlar; zîrâ o ni'metler ile, Mün'im arasında hi- câbât pek çoktur ve o ni'metlerin cümlesi Mün'im'in âşıkıdır, binâenaleyh elbette kıskanırlar.

4160. Ben Halil'im, sen bıçak önünde oğulsun; baş koy, muhakkak ben seni boğazladığımı görürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4160. Ben Halil'im, sen bıçak önünde oğulsun; baş koy, muhakkak ben seni boğazladığımı görürüm.

Mürşid-i kâmil (irşad eden, olgun rehber) şöyle buyurur: "Ey Hakk yolcusu, ben İbrahim (a.s.) meşrebindeyim (yolundayım), sen bıçak önünde benim oğlumsun; teslim ol, çünkü senin benliğini boğazladığımı ve seni kurban ettiğimi misal âleminde (maddî olmayan, hayalî âlem) gördüm." Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz, insân-ı kâmilin bu hâlini açıklayarak bu Mesnevî-i Şerîf'te şöyle buyururlar:

"Kâmiller senin adını uzaktan işitirler, senin dokunun (varlığının) derinliğine, yani sabit hakikatine kadar giderler. Aksine sen senelerce evvel doğmadan, seni hallerin ile görmüş olurlar."

Şerefli beyitteki "biçek", Türkçe "bıçak" anlamındadır, "ezbehuk" ile kafiyeli olmak için "biçuk" telaffuz edilmesi gerekir.

Mürşid-i kâmil buyurur ki: "Ey sâlikim, ben İbrâhîm (a.s.) meşrebindeyim, sen bıçak önünde benim oğlumsun; teslîm ol, zîrâ senin senliğini boğazladığımı ve seni kurban ettiğimi âlem-i misâlde gördüm." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz kâmilin bu hâlini beyânen bu Mesnevî-i Şerîf'de şöyle buyururlar:

"Kâmiller senin adını uzaktan işitirler, senin târ u pûdunun ka'rına, ya'ni ayn-ı sabitene kadar giderler. Belki sen senelerce evvel doğmadan, seni hallerin ile görmüş olurlar."

Beyt-i şerîfdeki "biçek", Türkçe "bıçak" ma'nâsınadır, "ezbehuk" ile hemkāfiye olmak için "biçuk" telaffuz olmak îcâb eder.

4161. Gönül karar üzerinde olarak, başı kahır önüne koy, tâ ki senin boğazını İsmâîl gibi keseyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4161. Gönül karar üzerinde olarak, başı kahır önüne koy, tâ ki senin boğazını İsmâîl gibi keseyim.

Bilinmeli ki, kurban kıssasının İshak ve İsmâîl (a.s.)'dan hangisi hakkında meydana geldiği hususunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Ashâb-ı kirâmdan Ömer, İmâm-ı Ali, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, İkrime ve Saîd b. Cübeyr (Allah hepsinden razı olsun) hazretleri ve tâbiînden İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık ve İmâm-ı Ebû Hanîfe hazretleri ile diğer zevât, kurban edilenin İshak (a.s.) olduğuna; Abdullah b. Ömer, Saîd b. Müseyyeb, Şa'bî, Hasan-ı Basrî, Mücahid, Rebî' ibn Enes, İmâm-ı Şâfîî, Muhammed b. Ka'b ve Kelbî hazretleri ile diğer bazı zevât da İsmâîl (a.s.) olduğuna inanmışlardır. Meşhur görüş de ikinci görüştür. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de kurban edilenin İshak (a.s.) olduğunu beyan buyururlar. Mesnevî sahibi Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinde avama İshak (a.s.)'ın zikrinden ürküntü gelmemesi için, meşhur görüşü tercih buyurmuşlar, yoksa onlara göre de kurban edilen İshak (a.s.)'dır. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde aşağıdaki beyitleriyle açıkça belirtirler:

Ma'lûm olsun ki, kıssa-i zebhin İshak ve İsmâîl (aleyhime's-selâm)dan hangisi hakkında vâki' olduğunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Ashâb-ı kirâmdan Ömer ve İmâm-ı Ali ve İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs ve İkrime ve Saîd b. Cübeyr (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) hazarâtı ve tâbiînden İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık ve İmâm-ı Ebû Hanîfe hazarâtı ile sâir zevât, zebîhin İshak (a.s.) olduğuna; ve Abdullah b. Ömer ve Saîd b. Müseyyeb ve Şa'bî ve Hasan-ı Basrî ve Mücahid ve Rebî' ibn Enes ve İmâm-ı Şâfîî ve Muhammed b. Ka'b ve Kelbî hazarâtıyla, dîğer ba'zı zevât dahi İsmâîl (a.s.) olduğuna zâhib olmuşlardır. Ve kavl-i meşhûr dahi, ikinci kavildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de zebîh İshak (a.s.) olduğunu beyân buyururlar. Sahib-i Mesnevî cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinde avâma İshak (a.s.)ın zikrinden vahşet gelmemek için, kavl-i meşhûru ihtiyâr buyurmuşlar, yoksa onlara göre de zebîh İshak (a.s.) dır. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde âtîdeki beyt-i şerîfleriyle tasrîh buyururlar:

4162. Baş keserim, lakin bu baş o bir baştır ki, kesilip öldürülmüş olmaktan ve ölmekten berîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4162. Baş keserim, lakin bu baş o bir baştır ki, kesilip öldürülmüş olmaktan ve ölmekten berîdir.

Ey Hakk Yolcusu, ben senin senliğinin başını keserim, aksine senin senliğinin başı kesilip yok olan başlardan değildir; çünkü senin senliğin, ilâhî ilimde sabit hakikatlerdendir ve senin hakikatindir; onun kesilip öldürülmüş olması ve ölmesi imkânsızdır. Benim kestiğim ancak senin sanının başıdır ki, o sanı, senin senliğini Hak'tan ayrı ve bağımsız bir varlık sanır ve bu bağımsızlık iddiasıyla Hakk'ın hüküm ve kazâsına teslim ve razı olmayıp karşı çıkmalarda bulunur.

"Ey sâlik, ben senin senliğinin başını keserim, lâkin senin senliğinin başı kesilir ve yok olur başlardan değildir; zîrâ senin senliğin, ilm-i ilâhîde sâbittir ve senin hakîkatindir; onun kesilip öldürülmüş olması ve ölmesi mümkin değildir." Benim kesdiğim ancak senin vehminin başıdır ki, o vehmin, senin senliğini Hak'dan ayrı ve müstakil bir vücûd zanneder ve bu istiklâl da'vâsıyla Hakk'ın hüküm ve kazâsına teslîm ve râzı olmayıp muhalefette bulunur.

4163. Fakat ezelin maksûdu senin teslîmindir; ey müslümân, sana teslîm istemek lazımdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4163. Fakat öncesizliğin amacı senin teslim olmandır; ey Müslüman, sana teslimiyet istemek gerekir!

"Ezel"den kastedilen, bizim şimdiki varlığımıza göre geçmişte sonsuz olan takdir edilmiş zamanlarda varlığın sürekliliğidir. Bizim bizliğimiz o varlıktandır ve o varlığın içindedir. Yani "Ey Hakk Yolcusu, öncesizliğin senin senliğini yaratmaktan amacı ancak senin onun hükmüne ve kazâsına teslim olmandır; bu sebeple ey Müslüman, bu maddi yoğunluk âleminde o varlığın meydana gelen tecellilerine (ilahi görünüşlerine) senin için teslimiyet istemek gerekir."

“Ezel”den murâd, bizim şimdiki varlığımıza nazaran mâzîde nâmütenâhî olan ezmine-i mukadderede vücûdun istimrârıdır. Bizim bizliğimiz o vücûddandır ve o vücûd içindedir. Ya'ni "Ey sâlik, ezelin senin senliğini îcâddan maksûdu ancak senin onun hüküm ve kazâsına teslîm olmandır; binâenaleyh ey müslüman, bu âlem-i kesâfette o vücudun vâki' olan tecelliyâtına, senin için teslîm istemek lâzımdır."

4164. Ey nohud, ibtila içinde kayna, tâ ki senin için ne varlık ve ne kendilik kalsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4164. Ey nohut, ibtilâ içinde kaynamaya devam et ki, senin için ne varlık ne de kendilik kalsın!

Ey Hakk Yolcusu, bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) tenceresi içinde, talep ateşiyle kaynamaya devam et ki, senin için ne Hakk'ın varlığından başka bir varlık ne de senin vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) kendiliğin kalsın.

“Ey sâlik, bu vücûd-ı izâfî tenceresi içinde, taleb ateşi ile kayna, tâ ki senin için ne Hakk'ın vücûdundan gayri bir varlık ve ne de senin mevhûm olan kendiliğin kalsın."

4165. Eğer o bostan içinde gülmüş isen, sen cân ve göz bostanının gülüsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4165. Eğer o bostan içinde gülmüş isen, sen can ve göz bostanının gülüsün.

Ey Hakk Yolcusu, eğer o izafî varlık bostanı içinde bela yağmurundan gelişip büyüyerek açılmış ve genişlemiş isen, sen hayat ve göz bostanının açılmış bir gülüsüsün; bu sebeple sen can, yani izafî ruh bostanında seçkinleşip, eşyanın hakikatlerini idrak eder ve görürsün. "Handîden" kelimesi, gülmek ve gül hakkında açılmak anlamındadır.

"Ey sâlik, eğer o vücûd-ı izâfî bostanı içinde bârân-ı belâdan neşv ü nemâ bulup açılmış ve münşerih olmuş isen, sen hayât ve göz bostanının açılmış bir gülüsün; binâenaleyh sen can ya'ni rûh-ı izâfî bostanında mümtâz olup, hakāyık-ı eşyayı idrak eder ve görürsün." "Handîden", gülmek ve gül hakkında açılmak ma'nâsınadır.

4166. Eğer sen su ve çamur bağından cüdâ oldun ise, lokma oldun ve diriler içinde geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4166. Eğer sen su ve çamur bağından ayrıldıysan, lokma oldun ve diriler içinde geldin.

"Eğer sen su ve çamur, yani yoğun unsurlar bağı olan izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âleminden ayrıldıysan, hakikî varlığın lokması oldun ve onun Hayat sıfatıyla diri oldun; ve onun lokması olan diğer diriler içine karıştın." Nohuda hitap olduğuna göre: "Ey nohut, sen topraktan ayrılıp, insana lokma olduysan, diriler içine karıştın ve onlara gıda oldun" demek olur.

"Eğer sen su ve çamur, ya'ni anâsır-ı kesîfe bağı olan vücûd-ı izâfî âleminden cüdâ oldun ise, vücûd-ı hakîkînin lokması oldun ve onun sıfat-ı Hayât'ıyla diri oldun; ve onun lokması olan sâir diriler içine karıştın." Nohuda hitâb olduğuna göre: "Ey nohud, sen topraktan ayrılıp, insana lokma oldun ise, diriler içine karıştın ve onlara gıda oldun" demek olur.

4167. Gıda ve kuvvet ve fikirler ol! Süt idin, ormanlara arslan ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4167. Gıda, kuvvet ve fikirler ol! Süt idin, ormanlara aslan ol!

Ey nohut, insanın gıdası, kuvveti ve fikirleri ol; daha önce seni bir anne yedi, onun memelerinde süt oldun ve çocuğa gıda ve kuvvet oldun; ve o çocuk büyüdü, düşünceler sahibi oldu; bu sebeple sen o çocukta fikirler oldun ve sonra o çocuk büyük bir adam oldu, ilim ve irfana muhabbet etti, bu sebeple ey nohut, sen bu adamın vücudunda marifet ormanlarında aslan ol!

"Ey nohud, beşerin gıdâsı ve kuvveti ve fikirleri ol, mukaddemâ seni bir vâlide yedi, onun memelerinde süt oldun ve çocuğa gıdâ ve kuvvet oldun; ve o çocuk büyüdü, düşünceler sahibi oldu; binâenaleyh sen o çocukta fikirler oldun ve sonra o çocuk büyük bir adam oldu, ilim ve irfana muhabbet etti, binâenaleyh ey nohud, sen bu adamın vücudunda ma'rifet ormanlarında arslan ol!"

4168. İbtidada onun sıfatlarından bittin, çâlâk ve çevik olarak yine onun sıfatlarına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4168. Başlangıçta onun sıfatlarından bitip, çevik ve çabuk olarak yine onun sıfatlarına git!

"Ey nohut, başlangıçta Hakk'ın Hayat, İlim, İrade, Kudret ve Tekvin (var etme) sıfatlarından dolayı, bu izafî varlık âleminde ortaya çıktın; çevik ve hızlı bir şekilde insân-ı kâmile gıda olmak suretiyle, yine onun sıfatlarına geri dön!" Çünkü insân-ı kâmil Hakk'ın halifesidir ve bu görünen âlemde ilahi sıfatlarla belirgindir. Nasıl ki hadis-i kudsîde . . . اخرج بصفاتى الى خلقى الخ yani "Benim halkıma, benim sıfatımla çık! ilh." buyrulmuştur.

"Ey nohud, bidâyette Hakk'ın Hayât, İlim, İrâde, Kudret ve Tekvîn sıfatlarından dolayı, bu vücûd-ı izâfî âleminde zâhir oldun; çâlâk ve serî' bir sûrette insân-ı kâmile gıda olmak sûretiyle, yine onun sıfatlarına rücû' et!" Zîrâ insân-ı kâmil halîfe-i Hak'dır ve bu âlem-i şehadette sıfât-ı ilâhiyye ile zâhirdir. Nitekim hadis-i kudside . . . اخرج بصفاتى الى خلقى الخ ya'ni "Benim halkıma, benim sıfatımla çık! ilh." buyurulmuştur.

4169. Buluttan ve güneşten ve felekten geldin; sonra evsaf oldun, felek üzerine gittin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4169. Buluttan ve güneşten ve felekten geldin; sonra vasıflar oldun, felek üzerine gittin.

Azîz Nesefî hazretleri risalelerinden birinde buyurur ki: "Yüce Allah âlemde bir şey yaratmak istediği zaman, o şeyin sureti olan arşa gelir ve arşdan kürsüye gelir ve kürsüden sabit hakikatlerin nurunda açılır. Bundan sonra yedi göğü geçer, bundan sonra gezegenlerin nuruyla hemhâl olur ve âleme gelir. Aşağı âlemin padişahı olan tabiat, o misafirin karşılanmasına hediye sunar; ta ki Yüce Allah'tan gelen o gayb misafirini kabul etsin. O misafirin hâline uygun dört unsurdan bir binek hediye sunar; ta ki o gaybî misafir, o bineğe binsin ve şehadet âleminde var olsun ve şehadet âleminde var olduğunda, Allah'ın bildiği o şey yaratılmış olur. Bu sebeple şehadet âleminde var olan her şeyin canı, emir âlemindendir ve o şeyin kalıbı, halk âlemindendir. Yüce Allah'tan gelmiş olan bu temiz can ne işle gelmiş ise, o işi tamam ettiğinde, tekrar Yüce Allah'a döner. منه بدء الامر واليه يعود "Emir Ondan başladı ve O'na avdet eder."

"Şimdi emir âleminden inen her bir ruhu, bu tabiat âleminde bulutlar yağdırdığı su ile ve güneşin harareti ile ve feleklerin her biri, henüz bilimsel olarak keşfedilmemiş olan tesirleriyle terbiye ederler. Bundan sonra o şey insân-ı kâmile gelip gıda ve kuvvet ve fikir olmakla, vasıflar olur, yani vasıflar türünden olur ve yoğunluktan, letafet mertebesine gelir ve letafet mertebesinden, yüce âleme döner ve yükselir."

Azîz Nesefî hazretleri risâlelerinin birinde buyurur ki: "Hak Teâlâ âlemde bir şey halk etmek murâd ettiği vakit, o şeyin sûreti olan arşa gelir ve arşdan kürsîye gelir ve kürsîden sâbitâtın nûrunda açılır. Ba'dehû yedi âsumânı geçer, ba'dehû seyyârelerin nûruyla hem-râh olur ve âleme gelir. Alem-i süflînin pâdişâhı olan tabîat o misafirin istikbâline pîşkeş çeker; tâ ki Hz. Hudâ'dan gelen o misafir-i gaybı kabûl ede. O misafirin hâline münasib erkân-ı erbaadan bir merkeb pîşkeş çeker; tâ ki o misâfir-i gaybî, o merkebe süvâr ola ve âlem-i şehadette mevcûd ola ve âlem-i şehadette mevcûd oldukda, Hudâ'nın ma'lumu olan o şey halk edilmiş olur. Binâenaleyh âlem-i şehadette mevcûd olan her şeyin canı, âlem-i emirdendir ve o şeyin kalıbı, âlem-i halktandır. Hz. Huda'dan gelmiş olan bu cân-ı pâk ne işle gelmiş ise, o işi tamâm ettikde, tekrar Hz. Huda'ya rücû eder. منه بدء الامر واليه يعود "Emir Ondan başladı ve O'na avdet eder".

"İmdi âlem-i emirden nüzûl eden her bir rûhu, bu âlem-i tabîatta bulutlar yağdırdığı su ile ve güneş harâreti ile ve feleklerin her biri, henüz fennen münkeşif olmamış olan te'sîrleriyle terbiye ederler. Ba'dehû o şey insân-ı kâmile gelip gıda ve kuvvet ve fikir olmakla, evsâf olur, ya'ni vasıflar nev'inden olur ve kesâfetten, mertebe-i letâfete gelir ve mertebe-i letâfetten, âlem-i ulvîye rücû' ve urûc eder."

4170. Yağmur ve harâret sûretinde geldin; müstetab olan sıfatta gidiyorsun. [4184]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4170. Yağmur ve sıcaklık şeklinde geldin; hoş olan sıfatta gidiyorsun.

Ey nohut, senin bir hakikatin ve ruhun vardı, bu emir âlemindendi; ne zaman ki tabiat âlemine inmeye başladın, yağmur ve sıcaklık şeklinde birer kalıpla geldin ve yaratılış âleminde ortaya çıktın; ne zaman ki senin inişinden maksat olan nohut suretin meydana geldi ve inişin kemale erdi, ondan sonra insân-ı kâmile gıda oldun ve hoş olan marifet sıfatlarına bürünüp, başlangıcına geri dönüyorsun.

"Ey nohud, senin bir hakîkatin ve rûhun var idi, bu âlem-i emirden idi; vaktāki tabîat âlemine nüzûle başladın, yağmûr ve harâret sûretinde birer kalıbla geldin ve âlem-i halkda zâhir oldun; vaktāki senin nüzülünden maksûd olan nohud sûretin peyda oldu ve nüzülün kemâle geldi, ondan sonra insân-ı kâmile gıda oldun ve müstetâb olan sıfât-ı ma'rifete bürünüp, mebde'ine rücû' ediyorsun."

4171. Güneşin, bulutun ve yıldızların cüz'ü oldun, nefis ve kavil ve fikirler oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4171. Güneşin, bulutun ve yıldızların bir parçası oldun, nefis ve söz ve fikirler oldun.

"Ey nohut büyüklüğündeki insan, oluş âlemindeki bedenin, sendeki doğuştan gelen sıcaklık sebebiyle güneşin, sıvı olması sebebiyle bulutun ve diğer bileşenler itibarıyla da yıldızların bir parçası oldu; ve ruh ile bedenin birleşmesinden ve bedenindeki unsurların bir araya gelmesinden nefsin meydana geldi ve bu birleşmelerden, nefsinin görünen kısmında söz ve iç kısmında fikirler ortaya çıktı." Yeryüzündeki insan varlığının -yıldızların bir parçası olduğu ifadesiyle- gök cisimlerini oluşturan unsurların bir cinsinden olduğuna işaret buyrulur ve أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) yani “İnkâr edenler, akıl gözüyle görmezler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık" ayet-i kerimesi bu anlamı açıklar.

"Ey nohud mesâbesindeki insan, âlem-i halkdaki kalıbın, sendeki harâret-i garîziyye hasebiyle güneşin ve mâyi' hasebiyle bulutun ve mürekkebât-ı sâire i'tibâriyle de yıldızların cüz'ü oldu; ve rûh ile kalıbın ittihâdından ve kalıbındaki anâsırın terekkübünden nefsin vücûda geldi ve bu birleşmelerden, nefsinin zâhirinde kavil ve bâtınında fikirler peyda oldu." Arzdaki vücûd-ı beşerin -yıldızların cüz'ü olduğu beyânıyla- ecrâm-ı semâviyyeyi teşkîl, anâsırın bir cinsinden olduğuna işaret buyrulur ve أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) ya'ni “İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesi bu ma'nâyı beyân buyurur.

4172. Nebâtın ölümünden hayvanın vücudu oldu اقتلونی یا ثقات doğru geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4172. Bitkinin ölümünden hayvanın varlığı oluştu. "Beni öldürün ey güvenilir kişiler" sözü doğru geldi.

Bitkinin olgunlaşıp hayvan mertebesine geçmesinden veya hayvanın bitkileri yemek suretiyle o bitkinin ölüp, hayvanın varlığını oluşturmasından dolayı, o bitki hayvan oldu. Bu sebeple "Beni öldürün ey güvenilir kişiler" yani "Ey büyükler, beni öldürünüz!" sözü, cansız, bitki, hayvan ve insan mertebeleri için doğru bir söz olur. Çünkü cansız varlık ölünce, onun üstü olan bitkiye; bitki ölünce, kendisinin üstü olan hayvana; hayvan ölünce kendisinin üstü olan insana; insan ölünce, kendisinin üstü olan meleğe ve melek ölünce, kendisinin üstü olan hakiki varlık (vücûd-ı hakîkî) mertebesine geçer.

Nebâtın tekemmül edip hayvan mertebesine intikālinden veyâhud nebâtâtı hayvan yemek sûretiyle o nebâtın ölüp, hayvanın vücûdunu teşkîl etmesinden dolayı, o nebât hayvan oldu, binâenaleyh اقتلونی یا ثقات ya'ni "Ey büyükler, beni öldürünüz!" kelâmı, cemâd, nebât ve hayvân ve insan mertebeleri için doğru bir söz olur. Zîrâ cemâd ölünce, onun fevki olan nebât ve nebât ölünce, kendisinin fevki olan hayvân ve hayvân ölünce kendisinin fevki olan insan ve insan ölünce, kendisinin fevki olan melek ve melek ölünce, kendisinin fevki olan vücûd-ı hakîkî mertebesine intikāl eder.

4173. Mâdemki bizim için matdan sonra böyle bir bürd vardır, “إِنَّ فِي قَتْلِي حَيَاتٌ" ["Şübhesiz benim katlimde hayat vardır"] doğru geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4173. Mademki bizim için matdan sonra böyle bir bürd vardır, "Şüphesiz benim katlimde hayat vardır" doğru geldi.

"Bürd" ile "mat" satranç oyunu terimlerindendir; ve "mat", satrançta şahın mağlubiyetiyle oyunun bitmesidir; ve "bürd", bir tarafın taşları hep ölmüş olur, yalnız şah kalır ve bu oyun "mat"ın yarısı mesabesindedir. Bu anlama göre halk âlemi satranç tahtasına ve her bir mertebedeki başkalaşım "mat"a ve bu birbirini takip eden başkalaşımların tamamı dahi satranç oyunundaki "bürd"e benzetilmiştir. Ve "bürd" oyununda yalnız "şah" kaldığına göre, bu başkalaşımlar neticesinde dahi ruhun bekasına işaret buyrulur. Yani "Mademki her başkalaşımdan ve "mat"tan sonra, bir "bürd" yani diğer mertebelerin yok olup, ruh şahının kalması vardır, o halde "Muhakkak benim katlimde hayat vardır" sözü doğru olur."

"Bürd" ile "mat" şatranc oyunu ıstılâhlarındandır; ve "mat", şatrancda şâhın mağlûbiyyetiyle oyunun bitmesidir; ve "bürd", bir tarafın mühreleri hep ölmüş olur, yalnız şâh kalır ve bu oyun "mat"ın nısfi menzilesindedir. Bu ma'nâya göre âlem-i halk şatranc tahtasına ve her bir mertebedeki istihâle "mat"a ve bu istihâlât-ı mütevâliyenin mecmû'u dahi şatranc oyunundaki "bürd"e teşbîh buyrulmuştur. Ve "bürd" oyununda yalnız "şâh" kaldığına göre, bu istihâlât neticesinde dahi rûhun bekāsına işaret buyrulur. Ya'ni "Mâdemki her istihâleden ve "mat"dan sonra, bir "bürd" ya'ni sâir merâtibin zâil olup, şâh-ı ruhun kalması vardır, o halde "Muhakkak benim katlimde hayât vardır" sözü doğru olur."

4174. Fiil ve kavil ve sıdk meleğin kuvveti oldu, hatta bu mi'râc sebebiyle felek tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4174. Fiil, söz ve doğruluk meleğin kuvveti oldu, hatta bu yükselme sebebiyle felek tarafına gitti.

"Melek"ten maksat, izafî ruhtur, çünkü ruh, melek cinsindendir. "Araz nevinden olan iyi fiil, iyi söz ve kalbin doğruluğu, izafî ruhun kuvveti ve gıdası oldu ve ruh bunlardan kuvvet buldu ve bu sadakat merdiveni ile felek tarafına gitti." Aziz Nesefî hazretleri bir risalesinde şöyle buyurur: “Bütün ruhların her biri kendi makamından bu aşağıların aşağısı mertebesine iner ve kalıp bineğine binerler. Ve kalıp vasıtasıyla kemal elde ederler; ve tekrar buradan yükselip önceki makamlarına erişirler ve kendilerinin önceki makamlarına eriştiklerinde, her birinin yükselişi tamam olur; ve her birinin dairesi tamam olur. Ve daire tamam olduğunda, terakki mümkün olmaz. Ve terakki, her birinin kendi önceki makamına ulaşmalarına kadardır, fazla değildir. Müminlerin ruhları, birinci göğe kadar, abidlerin ruhları, ikinci göğe kadar; zahitlerin ruhları, üçüncü göğe kadardır. Ve böylece mertebe mertebe, dokuz mertebe, kendi önceki makamına kadar yükselirler. Velakin kendinin önceki makamından ileriye geçemez, yolda kalmak mümkündür. Velakin kendinin önceki makamından ileriye geçmek mümkün değildir. Ve "yolda kalmak" bundan ibarettir ki, her kimin ruhu, iman makamında ayrılırsa, onun dönüşü birinci göğe olacaktır. Ve her kimin ruhu ibadet makamında ayrılırsa, onun dönüşü, ikinci göğe olacaktır. Ve makamların hepsini böyle bil! Her kim bir makamda ayrılırsa, onun dönüşü, o makamın ehli ile beraber olur. Her ne kadar o makamın yukarısından inmiş olursa da. Ve azim teessüf olunur ki, bir kimse önceki makamına ulaşamasın ve yolda kalsın. Ve iman makamına ulaşamayan kimsenin dönüşü, herhangi mertebeden inmiş olursa olsun, göğe olamayacaktır. ان الذين كذبوا بآياتنا واستكبروا عنها لا تفتح لهم أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَ لَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يلج الْجَمَلُ فِي سم الخياط (A'râf, 7/40) Yani “Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlardan kibirlenenler için göğün kapıları açılmaz, deve iğne deliğine girmedikçe cennete girmezler."

"Melek"den murâd, rûh-ı izâfidir, zîrâ rûh, melek cinsindendir. "A'râz nev'inden olan iyi fiil ve iyi kavil ve sıdk-ı dil, rûh-ı izâfinin kuvveti ve gıdâsı oldu ve rûh bunlardan kuvvet buldu ve bu sadâkat merdiveni ile felek tarafına gitti." Azîz Nesefî hazretleri bir risâlesinde şöyle buyurur: “Bütün ervâhın her biri kendi makāmından bu mertebe-i esfel-i sâfilîne nüzûl ederler ve merkeb-i kālıba süvâr olurlar. Ve kālıb vâsıtasıyla kemâl tahsîl ederler; ve tekrâr buradan urûc edip evvelki makāmlarına erişirler ve kendilerinin evvelki makāmlarına eriştiklerinde, her birinin urûcu tamâm olur; ve her birinin dâiresi tamâm olur. Ve dâire tamâm oldukta, terakkî mümkin olmaz. Ve terakkî, her birinin kendi makām-ı evveline vusûllerine kadardır, ziyâde değildir. Ervâh-ı mü'minîn, âsumân-ı evvele kadar, ervâh-ı âbidîn, ikinci göğe kadar; ervâh-ı zühhâd, üçüncü göğe kadardır. Ve böylece mertebe mertebe, dokuz mertebe, kendi evvelki makāmına kadar urûc ederler. Velâkin kendinin evvelki makāmından ileriye geçemez, yolda kalmak mümkindir. Velâkin kendinin evvelki makāmından ileriye geçmek mümkin değildir. Ve "yolda kalmak" bundan ibarettir ki, her kimin rûhu, makām-ı îmanda mufârakat ederse, onun rücû'u âsumân-ı evvele, olacaktır. Ve her kimin ruhu makām-ı ibâdette mufârakat ederse, onun rücû'u, ikinci göğe olacaktır. Ve makāmâtın cümlesini böyle bil! Her kim bir makāmda mufârakat ederse, onun rücû'u, o makamın ehli ile beraber olur. Her ne kadar o makāmın bâlâsından nüzûl etmiş olur ise de. Ve azîm teessüf olunur ki, bir kimse evvelki makāmına vâsıl olamıya ve yolda kala. Ve makām-ı îmâna vâsıl olmayan kimsenin rücû'u, herhangi mertebeden nüzûl etmiş olursa olsun, âsumâna olamıyacaktır. ان الذين كذبوا بآياتنا واستكبروا عنها لا تفتح لهم أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَ لَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يلج الْجَمَلُ فِي سم الخياط (A'râf, 7/40) Ya'ni “Bizím âyâtımızı tekzîb edenler ve onlardan istikbâr edenler için göğün kapıları açılmaz, deve iğne deliğine girmedikçe cennete girmezler."

4175. Nitekim o yiyecek, beşerin kuvveti oldu; cemâdlıktan terakkî etti ve canlı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4175. Nasıl ki o yiyecek, insanın kuvveti oldu; cansızlıktan ilerledi ve canlı oldu.

Bir takım arazların (geçici niteliklerin) ruhun gıdası olması, yiyeceğin insan bedenine dönüşmesine benzer ki, o yiyecek cansız mertebesinde idi, insanın bedenine geçmekle ilerleyip hayvanî ruh oldu.

Birtakım a'râzın gıdâ-yı rûh olması taâmın, cism-i beşer olmasına benzer ki, o taâm cemâd mertebesinde idi, insanın cismine intikal etmekle, terakkî edip rûh-i hayvânî oldu.

4176. Bu söz için diğer makāmda bir vasi' tercüme denilmiş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4176. Bu söz için başka bir makamda geniş bir açıklama yapılmıştır.

Güzel fiillerin ve sözlerin ve gönül doğruluğunun, ruhun ve cansız varlığın gıdası oluşunun, insan varlığına geçmesiyle canlı olduğuna dair sözün beyanı ve ayrıntısı, bu Mesnevî-i Şerif'in başka bir yerinde söylenmiştir.

Efâl ve akvâl-i hasenenin ve sıdk-ı dilin, gıdâ-yı rûh ve cemâdın, vücûd-ı beşere intikāli ile zî-rûh olduğuna dair olan kelâmın beyânı ve tafsîli, bu Mesnevî-i Şerîfin dîğer mahallinde denilmiştir.

4177. Ticaret etmek ve geri gitmek için, dâimâ felekten kervân gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4177. Ticaret etmek ve geri gitmek için, daima felekten kervan gelir.

Ruhlar kervanı, felekteki kendi makamlarından, bu aşağıların aşağısı mertebesi olan dünyaya inerler ve kemalat (olgunluklar) elde edip ticaret icra ederek, her biri kendi makamına yükselmek için, yoğun bedene binerler.

Ervâh kervânı felekteki kendi makāmlarından, bu esfel-i sâfilîn mertebesi olan dünyaya nüzûl ederler ve tahsîl-i kemâlât ve icrâ-yı ticaret edip, her biri kendi makāmına urûc etmek için, cism-i kesîfe râkib olurlar.

4178. İmdi ihtiyar ile tatlı ve latif git, acılık ile ve kerâhet ile hırsızca değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4178. Şimdi iradeyle tatlı ve hoş git, acılıkla ve kerahatle hırsızca değil.

Aziz Nesefî hazretleri buyurur ki: “Ruhlar, bir süre aşağıya inerler ve bir süre doğru giderler; ve bir süre de yukarı çıkarlar. Ve bazıları tabiat âleminden çabuk ve kolaylıkla geçerler ve onlara hiçbir zahmet ulaşmaz. Ve bazıları düşe kalka geçerler ve onlara birçok zahmet ulaşır, ama sonunda geçerler. Ve bazıları geçemezler ve tabiat âleminde kalırlar ve yüce âleme ulaşamazlar. Ve bu sırat kıldan ince, kılıçtan keskindir; çünkü bütün işlerde orta yol, doğru yoldur."

Bu giriş anlaşıldıktan sonra, şerefli beytin anlamı şudur: "Ey mümin, ilahi emre itaat ve ilahi yasaktan kaçınma yoluyla, kendi ilk makamına iradenle tatlı tatlı ve hoş bir halde git. Bunlarda birçok acılık ve kerahat göre göre, hırsızlar gibi türlü azaplara maruz kala kala gitme!"

Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: “ Ervâh, bir müddet aşağıya gelirler ve bir müddet doğru giderler; ve bir müddet dahi yukarı çıkarlar. Ve ba'zıları âlem-i tabîatten çabuk ve kolaylık ile geçerler ve onlara hiçbir zahmet erişmez. Ve ba'zıları düşe-kalka geçerler ve onlara birçok zahmet erişir, ammâ âkıbet geçerler. Ve ba'zıları geçemezler ve âlem-i tabîatte kalırlar ve âlem-i ulvîye erişemezler. Ve bu sırât kıldan ince, kılıçtan keskindir; çünkü cümle umûrda vasat sırât-ı müstakîmdir."

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı budur: "Ey mü'min, emr-i ilâhîye mutâvaat ve nehy-i ilâhîden ictinâb sûretiyle kendi makām-ı evveline ihtiyârın ile tatlı tatlı ve latîf bir halde git. Bunlarda birçok acılık ve mekrûhât göre göre, hırsızlar gibi envâ'-ı azablara ma'rûz kala kala gitme!"

4179. Ondan dolayı sana acı söz söylüyorum, tâ ki seni acılıklardan yıkayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4179. Ondan dolayı sana acı söz söylüyorum, tâ ki seni acılıklardan yıkayayım.

Ey Hakk Yolcusu, ondan dolayı senin nefsine acı gelen sözleri söylüyorum ki, seni mana âleminde acı gıdalara tutsak edecek olan nefsinin sıfatlarından yıkayayım ve seni temizleyip arınmış bir ruh hâline getireyim. Nasıl ki Türkçede, "Acı acıyı giderir" atasözü meşhurdur.

Ey sâlik-i tarîk-i Hak, ondan dolayı senin nefsine acı gelen sözleri söylüyorum ki, seni âlem-i ma'nâda acı gıdalara giriftâr edecek olan nefsinin sıfatlarından yıkayayım ve seni temizleyip rûh-ı musaffâ edeyim. Nitekim "Türkçe'de, "Acı acıyı izâle eder" darb-ı meseli meşhûrdur.

4180. Donmuş üzüm, soğuk sudan kurtulur; soğukluktan ve donmuşluktan dışarıya sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4180. Donmuş üzüm, soğuk sudan kurtulur; soğukluktan ve donmuşluktan dışarıya sıçrar.

Bu da başka bir örnektir. Yani "Üzüm soğuktan donup buz tuttuğu zaman, soğuk suya atarlar, buzları erir ve üzüm bozulmaz. Ve eğer ılık ve sıcak suya atılsa üzüm bozulur." Bunun gibi ey Hakk Yolcusu, nefsine soğuk gelen sözler, senin donmuş olan kalbini yumuşatır.

Bu da dîğer bir misâldir. Ya'ni "Üzüm soğuktan donup buz tuttuğu vakit, soğuk suya atarlar, buzları erir ve üzüm bozulmaz. Ve eğer ılık ve sıcak suya atılsa üzüm bozulur." Bunun gibi ey sâlik nefsine soğuk gelen sözler, senin donmuş olan kalbini yumuşatır.

4181. Vaktaki sen acılıktan kalbi pür-hûn olasın, binaenaleyh bütün acılıklardan dışarıya gidersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4181. Vaktaki sen acılıktan kalbi kan dolu olasın, bu sebeple bütün acılıklardan dışarıya gidersin.

Benim acı sözlerim, senin kalbine etki edip kan dolu olduğu zaman, sen nefsine ait bütün acı ve soğuk olan sıfatlardan dışarıya çıkarsın ve o sıfatlardan soyunursun.

Benim acı sözlerim, senin kalbine te'sîr edip pür-hûn olduğu vakit, sen nefsinin bütün acı ve soğuk olan sıfatlarından dışarıya çıkarsın ve o sıfatlardan soyunursun.

## Belânın sırrına ve menfaatine vakıf olduğu vakit mü'minin sabr edici olmasının meseli

4182. Şikara mensûb köpek değildir, onun tasması yoktur; çiğ ve kaynamamış zevksizin gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4182. Avcılığa ait köpek değildir, onun tasması yoktur; çiğ ve kaynamamış zevksizin gayri değildir.

Bu iki mısra birer örnektir. Boynunda tasma olmayan köpek, av köpeği değildir, aksine başıboş gezip, bir işe yaramayan bir köpektir. Hakk yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) olan müminin, köpek mesabesinde olan nefsinin boynunda da riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) tasması lazımdır ki, istediğini avlayacak bir köpek olduğu anlaşılsın. Ve aynı şekilde çiğ ve kaynamamış olan nohut ve diğer tahıllarda da asla tat ve lezzet olmaz. Bunun gibi riyâzât ve mücâhedât ateşiyle kaynayıp pişmemiş olan mümin de Hakk yolunda zevksiz olur.

Bu iki mısra' birer misâldir. Boyunda tasma olmayan köpek, av köpeği değildir, belki başı boş gezip, bir işe yaramayan bir köpektir. Ehl-i sülük olan mü'minin, köpek mesâbesinde olan nefsinin boynunda da riyâzet ve mücâhede tasması lâzımdır ki, matlûbunu avlıyacak bir köpek olduğu anlaşılsın. Ve kezâ çiğ ve kaynamamış olan nohud ve hubûbât-ı sâirede dahi aslâ çeşni ve zevk olmaz. Bunun gibi âteş-i riyâzet ve mücâhedede kaynayıp pişmemiş olan mü'min dahi Hak yolunda zevksiz olur.

4183. Nohud dedi: "Ey benim hanımım, mâdemki böyledir, latif kaynayım, bana doğruca yarîlik ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4183. Nohut dedi: "Ey benim hanımım, mademki böyledir, latif kaynayayım, bana doğruca yârilik ver!"

"Sittî", Arapça "seyyidetî" kelimesinin kısaltılmışıdır, "benim hanımım" demektir. Yani "Nohut mesabesinde olan sâlik (Hakk yolcusu), mürşidinin (manevi rehberinin) ikazı üzerine belanın sırrına ve faydasına vakıf olduğu zaman der ki: "Ey benim mürebbîm (terbiye edicim) olan kerim zât, mademki meşakkatte fayda vardır, o halde benim için bir mücahede (nefisle mücadele) ve riyazet (nefsî perhizler) usulü öğret ki, o ateş içinde kaynayıp pişeyim. Bu hususta bana doğruca yardım et!"

"Sittî", Arabça "seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir, "benim hanımım" demek olur. Ya'ni "Nohut mesâbesinde olan sâlik, tarîk-i mürşidinin ikāzı üzere belânın sırrına ve menfaatine vâkıf olduğu vakit der ki: "Ey benim mürebbîm olan zât-ı kerîm, mâdemki meşakkatte fâide vardır, o halde benim için bir usûl-i mücâhede ve riyâzet ta'lîm buyur ki, o ateş içinde kaynayıp pişeyim. Bu husûsta bana doğruca yardım et!"

4184. "Bu kaynayış içinde sen benim mi'mârım gibisin, bana kepçeyi vur, zîrâ çok latîf vuruyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4184. "Bu kaynayış içinde sen benim mimarım gibisin, bana kepçeyi vur, çünkü çok latif vuruyorsun."

4185. "Ben fil gibiyim, benim başıma yara ve dağ vur, tâ ki rüyada Hindistan'ı ve bağı görmiyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4185. "Ben fil gibiyim, benim başıma yara ve dağ vur, tâ ki rüyada Hindistan'ı ve bağı görmeyeyim!"

"Dağ" burada, kızdırılıp vurulan demir anlamındadır; ve yerleşmiş bir bilgidir ki fil rüyasında Hindistan'ı görünce kudurup sahibinin emrine itaat etmez olur ve ondan bu hâlin def edilmesi için dağ vururlar. Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) file benzetilir ve nefs-i emmârenin dünyevî hazlara meyli, filin Hindistan'ı görmesine benzetilir. Yani "Hakk Yolcusu mihnetlerin ve meşakkatlerin sırrını anlayınca der ki: "Benim nefs-i emmârem fil gibi büyüktür, onun başına mihnet ve meşakkat yarasını ve terbiye dağını vur tâ ki الدنيا كحلم النائم yani "Dünya uyuyanın rüyası gibidir" hadis-i şerifi gereğince, rüyadan ibaret olan bu dünyada, benim fil gibi nefsim, Hindistan'ı ve bağını, yani dünyanın geçici hazlarını ve lezzetlerini görüp kudurmasın!"

"Dâğ" burada, kızdırılıp vurulan demir ma'nâsınadır; ve mukarrerdir ki fil rü'yâsında Hindistan'ı görünce kudurup sahibinin emrine itâat etmez olur ve ondan bu hâlin def'i için dağ vururlar. Nefs-i emmâre file teşbîh buyrulur ve nefs-i emmârenin huzûzât-ı dünyeviyyeye meyli, filin Hindistan'ı görmesine benzetilir. Ya'ni "Sâlik mihnetlerin ve meşakkatlerin sırrını anlayınca der ki: "Benim nefs-i emmârem fil gibi azîmdir, onun başına mihnet ve meşakkat yarasını ve te'dîb dağını vur tâ ki الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyanın rü'yâsı gibidir" hadîs-i şerîfi mûcibince, rü'yâdan ibaret olan bu dünyâda, benim fil gibi nefsim, Hindistan'ı ve bağını, ya'ni dünyânın huzûzât ve lezzât-ı âcilesini görüp kudurmasın!"

4186. "Tâ ki ben kendimi kaynamaya vereyim, hatta o âgūşa ben bir yol bulayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4186. "Tâ ki ben kendimi kaynamaya vereyim, hatta o kucağa ben bir yol bulayım!"

"Ey benim mürşidim, bir dereceye kadar bana riyâzât (nefsî perhizler) emret ki, kendimi bu riyâzât ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ateşleri içinde kaynamaya vereyim, tâ ki insân-ı kâmilin kucağına bir yol bulayım, yani Allah dostlarının tabiatlarının makbulü olup gönüllerine gireyim."

"Ey benim mürşidim, bir hadde kadar bana riyâzet emir buyur ki, kendimi bu riyâzât ve mücâhedât ateşleri içinde kaynamaya vereyim, tâ ki insân-ı kâmilin âgūşuna bir yol bulayım, ya'ni tabâyi'-i ehlullâhın makbûlü olup gönüllerine gireyim."

4187. Zîra insan gınada tâgî olur, rüya görücü fil gibi bâgî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4187. Çünkü insan zenginlikte azgınlaşır, rüya gören fil gibi isyankar olur.

Çünkü insan, bu dünya hayatında zengin olup, nefsine ait ihtiyaçlarını bolca bulduğu zaman, kendisini Hak'tan müstağni (ihtiyaçsız) görüp azgınlaşır ve rüyasında Hindistan'ı gören fil gibi kudurup, çabuk yok olan bu dünya bağına mensup olur veya serkeş ve isyankar olur. Nitekim ayet-i kerimede كَلَّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى (Alak, 96/6) yani "Muhakkak insan, kendisini ihtiyaçsız görürse, elbette azgınlaşır" ve aynı şekilde وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ (Şûrâ, 42/37) yani "Ve eğer Yüce Allah kullarına rızkı bolca verseydi yeryüzünde isyan ve fesat çıkarırlardı" buyurulur.

Zîrâ ki insan, bu hayât-ı dünyeviyyede zengin olup, ihtiyâcât-ı nefsâniyyesini mebzûlen bulduğu vakit, kendisini Hak'dan müstağnî görüp azgın olur ve rü'yâsında Hindistan'ı gören fil gibi kudurup, serîu'z-zevâl olan bu dünyâ bağına mensûb olur veyâ serkeş ve bâgî olur. Nitekim âyet-i kerîmede كَلَّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى (Alak, 96/6) ya'ni "Muhakkak insan, kendisini müstağnî görürse, elbette tuğyan eder" ve kezâ وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ (Şûrâ, 42/37) ya'ni "Ve eğer Allah Teâlâ kullarına rızkı bast etse yeryüzünde bağy ve fesâd ederlerdi" buyurulur.

4188. Fil rüyada Hind'i gördüğü vakit, filciyi dinlemez, habâset getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4188. Fil rüyada Hind'i gördüğü zaman, filciyi dinlemez, kötülük getirir.

Yani "Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) bu dünya rüyasında geçici hazlara ve fani lezzetlere yöneldiği zaman, artık filci konumunda olan mürebbisini (eğiticisini) dinlemez ve kötülük ortaya koyar."

Ya'ni "Nefs-i emmâre bu dünyâ rü'yâsında huzûzât-ı âcile ve lezzât-ı fâniyyeye meyl ettiği vakit, artık filci mesâbesinde olan mürebbîsini dinlemez ve habâset ızhâr eder."

## Ev hanımının nohuda özür söylemesi ve ev hanımının nohudu kaynama içinde tutmasının hikmeti

4189. Ev hanımı ona der ki: "Bundan evvel ben de senin gibi eczâ-yı zemînden idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4189. Ev hanımı ona der ki: "Bundan önce ben de senin gibi yeryüzü parçalarından idim."

Bu ve sonraki şerefli beyitlerin anlamlarına bir giriş olmak üzere, Aziz Nesefî hazretlerinin Risaleler'inden alınmış olan şu açıklamaları tercüme ederek buraya eklemeyi uygun gördüm: "Bilinmeli ki, toprak ve su ve hava ve ateş ana maddelerdir ve her birinin bir 'şekil'i vardır ve 'anlam'ı vardır. Her birinin şekli 'karanlık'tır ve her birinin anlamı 'nur'dur. Her birinin şekline 'unsur' derler; ve her birinin anlamına 'tabiat' derler. Buna göre dört unsur, dört tabiat olur ve bunların hepsine 'ana maddeler' derler. Ne zaman ki bu ana maddeleri birbirine karıştırırlar, o şartla ki, bu arada elbette parçaları birbirine benzeyen bir şey meydana gelsin. İşte o, 'mizaç'tır ve mizacı, karışmaktan almışlardır. Ne zaman ki bu ön bilgileri öğrendin ve mizacın anlamını bildin, şimdi bil ki ana maddeleri birbirine karıştırdıkları zaman elbette her dört şekli karıştırmış olurlar ve her dördün anlamını karıştırmış olurlar. Her dördün şeklinden parçaları birbirine benzeyen bir şey meydana gelir, ona 'cisim' derler ve her dördün anlamından da parçaları birbirine benzeyen bir şey meydana gelir, ona da 'ruh' derler. Böyle olunca mizaç hem ruhta hem de cisimde olur. Ana maddeler birbirleriyle karışmamış oldukları sürece, 'unsurlar' ve 'tabiatlar' derler ve birbirine karıştıkları zaman 'mizaç' meydana gelir; 'cisim' ve 'ruh' derler. Ne zaman ki cisim ve ruh ve doğmuşların nasıl meydana geldiklerini bildin; şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki mertebelerde ortaya çıkar ve her bir mertebede bir ad alır: Cansız cisim, bitki cismi ve hayvan cismi. Ve işte bu ruhtur ki mertebelerde ortaya çıkar ve her bir mertebede bir ad alır: Cansız ruh, bitki ruhu ve hayvan ruhu; ve insan hayvan türlerinden bir türdür. Ve işte mizacın hakikati budur. Ve işte cismin hakikati budur. Ve işte ruhun hakikati budur ki söylendi. Cisim mülk âlemindendir ve ruh melekût âlemindendir ve cisim halk âlemindendir ve ruh, emir âlemindendir. Şimdi ruhun birden fazla olmadığı bilindiğinde, ruhun tanımı o olur ki: Ruh cevherdir ve cismin tamamlayıcısı ve hareket ettiricisidir; ve bitki mertebesinde tabiat gereği ve hayvan mertebesinde tercih ile ve insan mertebesinde fiilen."

Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfenin ma'nâlarına bir mukaddime olmak üzere Azîz Nesefî hazretlerinin Resâil'inden muktebes olan şu beyânâtın tercümeten buraya dercini münasib gördüm: “Ma'lûm olsun ki, toprak ve su ve hava ve ateş ümmehâtdırlar ve her birinin bir "sûret"i vardır ve "ma'na"sı vardır. Her birinin sûreti "zulmet"tir ve her birinin ma'nâsı "nûr"dur. Her birinin sûretine "unsur" derler; ve her birinin ma'nâsına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört unsur, dört tabîat olur ve bunun cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı yekdîğerine karıştırırlar, o şart ile ki, bu meyânda elbette müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda ola. İşte o, "mizâc"dır ve mizâcı, imtizâcdan almışlardır. Vaktâki bu mukaddimâtı öğrendin ve ma'nâ-yı mizâcı bildin, şimdi bil ki ümmehâtı birbirine karıştırdıkları vakit elbette her dört sûreti karıştırmış olurlar ve her dördün ma'nâsını karıştırmış olurlar. Her dördün sûretinden müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda olur, ona "cisim" derler ve her dördün ma'nâsından dahi müteşâbihü'l-eczâ bir şey peyda olur, ona da "rûh" derler. Böyle olunca mizâc hem rûhda ve hem de cisimde olur. Ümmehât birbirleriyle karışmamış oldukları müddetçe, "anâsır" ve "tabâyi" derler ve yekdîğerine karıştıkları vakit "mizâc” peyda olur; "cisim" ve "rûh" derler. Vaktâki cisim ve rûh ve mevâlîdin nasıl peyda olduklarını bildin; şimdi bil ki, işte bu cisimdir ki merâtibde zahir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Cism-i cemâd, cism-i nebât ve cism-i hayvan. Ve işte bu rûhdur ki merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır: Rûh-1 cemâd, rûh-ı nebât ve rûh-ı hayvân; ve insân envâ'-1 hayvandan bir nevi'dir. Ve işte hakîkat-ı mizâc budur. Ve işte hakîkat-i cisim budur. Ve işte hakîkat-ı rûh budur ki söylenildi. Cisim âlem-i mülktendir ve rûh âlem-i melekûtdandır ve cisim âlem-i halktandır ve rûh, âlem-i emirdendir. İmdi rûhun birden ziyâde olmadığı ma'lûm olunca, rûhun ta'rîfi o olur ki: Rûh cevherdir ve cismin mükemmili ve muharrikidir; ve mertebe-i nebâtta bi't-tab' ve mertebe-i hayvanda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insanda bilfiil."

4190. "Vaktaki ateşe mensub olan cihâdı el ile tuttum, imdi revân olucu ve bir çeşni içinde oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4190. "Vaktaki ateşe ait olan cihâdı el ile tuttum, şimdi akıp giden ve bir çeşni içinde oldum."

"Nûşîden", burada, bir şeyi el ile tutmak ve kabul etmek demektir. "Azer" ateş, burada aşktan kinayedir (üstü kapalı anlatım). "Pezîrâ", kabul edici ve itaatkâr ve akıp giden; ve "hôr", meze ve lezzet ve çeşni; ve "ender", zarf edatıdır. Yani "Vaktaki aşka ait olan cihâdı kabul ettim, bu sebeple yolculuk eden ve bir çeşni ve zevk içinde oldum."

Hind nüshalarında "cíhâd" yerine "cihâz" meydana gelmiştir, bu şekilde anlam: "Vaktaki ateşe ait olan cihazı el ile tuttum" demek olur. Ve Hind şârihleri "cihâz"ı, nohut hakkında buharlaşma ve insan hakkında gıdanın hazmedildiği mide demişlerdir.

"Nûşîden", burada, bir şeyi el ile tutmak ve kabûl etmek demektir. "Azer" ateş, burada aşktan kinâyedir. "Pezîrâ", kabûl edici ve mutî' ve revân olucu; ve "hôr", meze ve lezzet ve çeşni; ve "ender", edât-ı zarfdır. Ya'ni "Vaktâki aşka mensûb olan cihâdı kabûl ettim, binâenaleyh sefer edici ve bir çeşni ve zevk içinde oldum."

Hind nüshalarında "cíhâd" yerine "cihâz" vâki'dir, bu sûrette ma'nâ: "Vaktāki ateşe mensûb olan cihazı el ile tuttum" demek olur. Ve Hind şârihleri "cihâz"ı, nohut hakkında tebahhur ve insan hakkında gıdâ hazm olunan mi'de demişlerdir.

4191. "Bir müddet zaman içinde, diğer müddet ten tenceresi içinde kaynamışım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4191. "Bir süre zaman içinde, diğer bir süre ten tenceresi içinde kaynamışım."

"Ey nohut, ben de senin gibi bir süre müfredât (ayrıntılar) ve anâsır (elementler) içinde üzerimden zamanlar geçip, güneşin ısısının ve suyun terbiyesi altında piştim; o vakit ki ana maddeler birbirine karışıp cisim meydana geldi ve cisimde nutfe (meni) olup, ana rahmine döküldüm, bir süre daha o ten tenceresi içinde kaynadım."

"Ey nohud, ben de senin gibi bir müddet müfredât ve anâsır içinde üzerimden zamanlar geçip, harâret-i şemsin ve suyun terbiyesi altında piştim; vaktâki ümmehât birbirine karışıp cisim hâsıl oldu ve cisimde nutfe olup, rahm-i mâdere döküldüm, bir müddet dahi o ten tenceresi içinde kaynadım."

4192. Bu iki kaynayıştan hislerin kuvveti oldum. Rûh oldum, binaenaleyh sana usta oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4192. Bu iki kaynayıştan hislerin kuvveti oldum. Ruh oldum, bu sebeple sana usta oldum.

Öncesiz olarak bir süre tekil varlıklar ve unsurlar âleminde ve ikinci olarak diğer bir süre anne rahmindeki kaynayışlardan hislerin, yani beş zahirî ve bâtınî duyunun kuvveti oldum ve bu karışmadan hayvanî ruh oldum; bu sebeple duyularımın idrakleri sebebiyle senin terbiyen hususunda sana üstat oldum.

"Evvelen bir müddet âlem-i müfredât ve anâsır içinde ve sâniyen dîğer bir müddet rahm-i mâderdeki kaynayışlardan hislerin, ya'ni havâss-i hamse-i zâhire ve bâtınenin kuvveti oldum ve bu imtizâcdan rûh-i hayvânî oldum; binâenaleyh havâssimin idrâkâtı sebebiyle senin terbiyen husûsunda sana üstâd oldum."

4193. "Cemâdlık içinde der idim ki: "Ondan koşasın, tâ ilim ve sıfât-ı ma'nevî olasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4193. "Cemâdlık içinde der idim ki: "Ondan koşasın, tâ ilim ve sıfât-ı ma'nevî olasın!"

Ben cemâdlık (cansızlık) mertebesinde iken, hâl diliyle kendi kendime derdim ki: "İlim ve manevî sıfatlar olmak için, bu cemâdlık mertebesinden geçip koş!" Bu yüce ifade, her insan ferdinin hâl dilidir.

"Ben cemâdlık mertebesinde iken, lisân-ı hâl ile kendi kendime der idim ki: "İlim ve sıfât-ı ma'nevî olmak için, bu cemâdlık mertebesinden intikāl edip koş!" Bu beyân-ı âlî, her ferd-i beşerin lisân-ı hâlidir.

4194. “Vaktaki sen rûh oldun, imdi diğer def'ada başka cûş et, hayvanlıktan geç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4194. "Vaktaki sen ruh oldun, şimdi diğer defada başka coş, hayvanlıktan geç!"

Ey insan, sen teklerden bileşiklere ve bileşiklerden bitkiye ve bitkiden hayvana kadar yolculuk edip, hayvanî ruh ve his sahibi oldun, şimdi bu hayvanî ruh mertebesinde de başka bir şekilde coş, yani peygamberlerin ve evliyaların gösterdikleri yol üzerinde yürü ve nefsinle mücadele et; nihayet bu hayvanlık mertebesinden dahi ilerle!

"Ey insan, vaktāki sen müfredâtdan mürekkebâta ve mürekkebâttan nebâta ve nebâttan hayvana kadar sefer edip, rûh-i hayvânî ve his sahibi oldun, imdi bu rûh-i hayvânî mertebesinde de başka bir türlü kayna, ya'ni enbiyâ ve evliyânın gösterdikleri yol üzerinde yürü ve nefsin ile mücâhede et; nihâyet bu hayvanlık mertebesinden dahi terakkî et!"

4195. Hak'dan niyaz et, tâ ki bu nükteden kaymıyasın ve müntehaya kadar vâsıl olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4195. Hak'tan niyaz et ki, bu ince noktadan sapmayasın ve sona kadar ulaşasın.

Ey marifet talep eden kişi, biz bu konuda birtakım ince noktalar söyledik ve insan yeryüzünün parçalarındandır; evvelce bir süre cansızlar âleminde ve başka bir süre cisim içinde kaynadı. Ve bu iki kaynamadan hayvanî ruh mertebesine geldi ve beş dış ve iç duyu sahibi oldu. Bu sebeple hayvanlıktan da ilerlemek gerekir, dedin. Sakın bu ince noktalardan tabiîlik ve maddîlik ve tenasüh (ruh göçü) mezheplerine sapmayasın; çünkü onların mezheplerinde hakikate dokunan bazı yönler olsa bile, esas yönünden bâtıllık vardır. Bu bizim söylediğimiz konu, senin hakikatinin ilim mertebesinden ayn (görünen varlık) mertebesine inişidir ve bu inişin karşılığında yükseliş vardır; ve yükseliş, وَ أَنَّ إِلَى رَبِّكَ المُنتَهى (Necm, 53/42) ["Ve şüphesiz en son varış Rabb'inedir"] ayet-i kerimesindeki işaret yönüyle senin Rabb'ine kadardır.

Ey tâlib-i ma'rifet, biz bu bahisde birtakım nükteler söyledik ve insan eczâ-yı zemîndendir; evvelce bir müddet cemâd âleminde ve diğer bir müddet cisim içinde kaynadı. Ve bu iki kaynamadan rûh-i hayvânî mertebesine geldi ve havâss-i hamse-i zâhire ve bâtine sahibi oldu. Binâenaleyh hayvanlıktan da terakkî etmek lâzımdır, dedin. Sakın bu nüktelerden tabîîlik ve maddîlik ve tenâsüh mezheblerine kaymıyasın; zîrâ onların mezheblerinde hakîkate temâs eden ba'zı cihetler olsa bile, esas cihetinden butlân vardır. Bu bizim söylediğimiz bahis, senin hakîkatinin mertebe-i ilimden mertebe-i ayna nüzûlüdür ve bu nüzülün mukābilinde urûc vardır; ve urûc وَ أَنَّ إِلَى رَبِّكَ المُنتَهى (Necm, 53/42) ["Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir"] âyet-i kerîmesindeki işaret vech ile senin Rabb'ine kadardır.

4196. Zîra Kur'ân'dan çokluk gümrah oldular; o ipten bir kavim kuyunun içine gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4196. Çünkü Kur'ân'dan çok kişi sapıttı; o ipten bir topluluk kuyunun içine gitti.

Bu şerefli beytin birinci mısraında Bakara Suresi'nde bulunan "Onunla (Kur'ân ile) çoklarını saptırır, çoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fâsıkları saptırır." (Bakara, 2/26) yani "Kur'ân sebebiyle çokları sapıklığa düşer ve çokları doğru yolu bulur ve onunla sapıklığa düşenler ancak fâsıklardır, yani öncesiz olarak doğru yoldan uzak olanlardır" yüce ayetine ve ikinci mısraında da "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın!" (Âl-i İmrân, 3/103) yüce ayetine işaret buyrulur. Yani "Kur'ân'ın anlamını yanlış anlamak suretiyle çok kimseler sapıklığa düştüler; bir topluluk da, o Allah'ın ipine sarılıp tabiat kuyusunun içine düştüler."

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Bakara'da olan يُضِلُّ به كثيرًا و يهدي به كَثِيرًا وَ مَا يُضِلُّ بِهِ الَّا الْفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) ya'ni "Kur'ân sebebiyle çokları dalâlete düşer ve çokları hidâyet bulur ve onunla dalâlete düşenler ancak fâsıklardır, ya'ni ezelde hidâyetten hâriç olanlardır" âyet-i kerîmesine ve ikinci mısrâ'da da واعتصموا بحبل الله (Âl-i İmrân, 3/103) ya'ni "Allah'ın ipine sarılın!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni "Kur'ân'ın ma'nâsını yanlış anlamak sûretiyle çok kimseler dalâlete düştüler; bir tâife dahi, o Allah'ın ipine sarılıp tabîat kuyusunun içine düştüler."

4197. Ey anûd, muhakkak ipin suçu yoktur; mâdemki senin başının sevdası yukarıya değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4197. Ey inatçı, muhakkak ipin suçu yoktur; mademki senin başının sevdası yukarıya değildir.

Ey hakikatleri araştıranlara uymak isteyen inatçı kişi, Kur'an, bir ucu en yüce âlemde, diğer ucu en aşağı âlem kuyusuna uzatılmış olan Allah'ın bir ipidir. Eğer sende yüce âleme çıkma hevesi ve arzusu varsa, sen o ipe tutuna tutuna yukarıya çıkarsın; ve eğer aşağıya meylin ve hevesin varsa, sen onun aşağıya doğru uzanan kısmına sarılıp, tabiat ve karanlık kuyusuna inersin. Örneğin الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) yani "Rahmân, arş üzerine istivâ etti" ayet-i kerimesinin anlamını anlamak konusunda hakikatleri araştıranların verdikleri anlama göre Rahmân'ı, arşı, istivâyı anlar ve idrakin yüce âleme yükselir. Fakat onlara karşı inat edip verdikleri anlamı kabul etmez de, aşağı âlemden olan lügat anlamlarına uyarsan, "Mücessime" (Allah'a cisim isnat edenler) topluluğu gibi Rahmân'ın cismani olan arş üzerine bağdaş kurup oturduğunu hayal eder ve batıl çukuruna düşersin; bu sebeple kusur ipte değil, ancak sende ve senin anlayışındadır.

Ey muhakkiklere tâbi' olmak isteyen inatçı, Kur'ân, bir ucu âlem-i illiyyînde, bir ucu âlem-i esfel kuyusuna uzatılmış olan Allah'ın bir ipidir. Eğer sende âlem-i ulvîye çıkmak hevesi ve sevdâsı varsa, sen o ipe tutuna tutuna yukarıya çıkarsın; ve eğer esfele meylin ve hevesin varsa, sen onun esfele doğru uzanan kısmına sarılıp, tabîat ve zulmet kuyusuna inersin. Meselâ الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'ni "Rahmân, arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinin ma'nâsını anlamak hususunda muhakkiklerin verdikleri ma'nâya göre Rahmân'ı, arşı, istivâyı anlar ve idrâkin âlem-i bâlâya yükse- lir ve fakat onlara karşı inâd edip verdikleri ma'nâyı kabûl etmez de, âlem-i süflîden olan ma'nâ-yı lügavîlerine tâbi' olur isen, "Mücessime" tâifesi gibi Rahmân'ın cismânî olan arş üzerine bağdaş kurup oturduğunu tahayyül eder ve hufre-i butlâna düşersin; binâenaleyh kusûr ipde değil, ancak sende ve senin anlayışındadır.

## O misafir öldürücü mescidin, misafiri kıssasının bakıyyesi ve onun sebâtı ve sıdkı

4198. Ser-bâlâ taleb olan o şehrin garibi dedi: "Bu mescidde geceleyin uyurum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4198. Başı yukarı isteyici olan o şehrin garibi dedi: "Bu mescitte geceleyin uyurum!"

"Taleb", talebîden (istemek) yapay mastarından şimdiki zaman emir kipidir. "Ser-bâlâ-taleb" (başı yukarı isteyici) birleşik sıfat olur; "başı yukarı isteyici" demektir, "yüce himmetli olmak"tan (yüksek amaçlar gütmekten) kinayedir.

"Taleb", talebîden masdar-ı ca'lîsinden emr-i hâzırdır. "Ser-bâlâ-taleb" vasf-ı terkîbî olur; "başı yukarı isteyici" demek olur, "âlî-himmet olmak"tan kinâyedir.

4199. "Ey mescid, eğer benim Kerbelâ'm olursan, hâcet-revâ edici kıblem olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4199. "Ey mescid, eğer benim Kerbelâ'm olursan, hâcet-revâ edici kıblem olursun!"

Misafir, nasihat edenlere cevap verdikten sonra mescide hitaben der ki: "Ey mescid, eğer sen benim Kerbelâ'm mertebesinde olup, benim bu suret âleminden intikalime (başka bir âleme geçişime) sebep olursan, benim istediğim bir şeyi bana yapmış olursun!"

Misafir, nasîhat edenlere cevâb verdikten sonra mescide hitâben der ki: "Ey mescid, eğer sen benim Kerbelâm mesâbesinde olup, benim bu âlem-i sûretden intikālime sebeb olursan, benim istediğim bir şeyi bana yapmış olursun!"

4200. "Agah ol, beni bırak ey müntehab ev! Tâ ki Mansûr gibi ip oyunculuğu edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4200. "Uyanık ol, beni bırak ey seçkin ev! Tâ ki Mansûr gibi ip oyunculuğu edeyim!"

"Dâr" kelimesi ev anlamına geldiği gibi "darağacı" anlamına da gelir. Bu ikinci anlama göre, ikinci mısradaki Mansûr karinesiyle (ipucuyla) "sanat-ı ibham" (kapalı anlatım sanatı) vardır. Yani: "Ey mescit ve ey seçkin ev, uyanık ol, beni kendi hâlime bırak, sende yatayım, tâ ki Mansûr gibi canbazlık edeyim!" Hint nüshalarında "dâr" yerine "yâr" (dost) kelimesi geçmektedir. Anlamı "Ey seçkin ve makbul dost" demek olur.

"Dâr", ev ma'nâsına geldiği gibi "darağacı" ma'nâsına da gelir. Bu ikinci ma'nâya göre, ikinci mısra'daki Mansûr karînesiyle "san'at-ı ibhâm" vardır. Ya'ni: "Ey mescid ve ey müntehab ev, âgâh ol, beni kendi hâlime bırak, sen- de yatayım, tâ ki Mansûr gibi canbâzlık edeyim!" Hind nüshalarında "dâr" yerine "yâr" vâki'dir. Ma'nâ "Ey müntehab ve makbûl dost" demek olur.

4201. "Eğer siz nasihatte Cebrail oldunuz ise, Halil ateş içinde yardımcı istemez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4201. "Eğer siz nasihatte Cebrail oldunuz ise, Halil ateş içinde yardımcı istemez."

Ey akılları ve melekiyetleri üstün gelen nasihatçılar, eğer siz bana nasihat konusunda Cebrail (a.s.) derecesinde olduysanız, ben de İbrahim Halil (a.s.) meşrebindeyim ve aşk ateşine atılırken yardımcı istemem. Nitekim İbrahim (a.s.) Nemrud'un ateşine atılırken Hz. Cibril gelip: "Bir ihtiyacın var mı?" diye sordu. Hz. İbrahim: "Var ama, sana değil!" buyurdu. Hz. Cibril: "O halde Rabb'inden iste!" dedi. Cenab-ı İbrahim: "Benim istememe ne gerek var, benim halimi bilmiyor mu?" buyurdu.

[Ey] akılları ve melekiyetleri gālib olan nasîhatçılar, eğer siz bana nasîhat hususunda Cebrâîl (a.s.) mesâbesinde oldunuz ise, ben de İbrâhîm Halil (a.s.) meşrebindeyim ve aşk ateşine atılırken yardımcı istemem. Nitekim İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşine atılırken Hz. Cibrîl gelip: "Bir hâcetin var mı?" diye sordu. Hz. İbrâhîm: “Var ammâ, sana değil!" buyurdu. Hz. Cibril: "O halde Rabb'inden iste!" dedi. Cenâb-ı İbrâhîm: “Benim talebime ne hâcet var, benim hâlimi bilmiyor mu?" buyurdu.

4202. "Ey Cebraîl git ki, ben yanmış, yanmış olan öd ve anber gibi daha iyiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4202. "Ey Cebrail, git ki ben yanmış, yanmış olan öd ve anber gibi daha iyiyim!"

Öd ağacı ve anberin kokuları yandıkları zaman ortaya çıkar; bu sebeple onların yanmaları, yanmamalarından daha iyidir; ben de onlar gibiyim, benim yanmam tercih edilir.

"Öd ağacı ve anberin kokuları yandıkları vakit zâhir olur; binâenaleyh onların yanmaları, yanmamalarından daha iyidir; ben de onlar gibiyim, benim yanmam müreccahdır."

4203. "Ey Cebrail, gerçi yârlık ediyorsun, birâder gibi hifz edicilik yapıyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4203. "Ey Cebrail, gerçi yardım ediyorsun, kardeş gibi koruyuculuk yapıyorsun!"

Ankaravî hazretleri ikinci mısradaki "birâder" kelimesinin "ber" ve "âder" şeklinde ikinci bir vechi olduğunu ve "çûn" lafzının soru için olabileceğini beyan buyururlar. Böyle olunca anlam: "Sen ateş üzerinde nasıl koruyuculuk yaparsın?" demek olur.

Ankaravî hazretleri ikinci mısra'daki "birâder" kelimesinin "ber" ve "âder" sûretinde ikinci vechi olduğunu ve “çûn” lafzının istifhâm için olabileceğini beyân buyururlar. Böyle olunca ma'na: "Sen ateş üzerinde nasıl hıfz edicilik yaparsın?" demek olur.

4204. "Ey birader, ben ateş üzerinde çabukum; ben o can değilim ki ziyâde ve eksik olayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4204. "Ey birader, ben ateş üzerinde çabucak yanarım; ben o can değilim ki fazla veya eksik olayım!"

4205. Hayvana mensub olan can alefden artar, ateşe mensub idi ve odun gibi telef oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4205. Hayvana ait olan can, ottan artar, ateşe aitti ve odun gibi yok oldu.

Hayvanî ruh ateşe aittir, çünkü o, doğuştan gelen bir sıcaklıktır; ve ateşin odunla beslenip şiddetlendiği gibi, doğuştan gelen sıcaklık da yiyecekle artar. Şimdi, hayvanî ruh mademki ateşe aitti ve sönmek ateşin özelliğindendi, bu sebeple odun gibi yandı ve söndü.

Rûh-i hayvânî ateşe mensûbdur, çünkü harâret-i garîziyyedir; ve ateş odundan ziyâdelenip, şiddet bulduğu gibi, harâret-i garîziyye dahi yiyecekten ziyâdeleşir. İmdi rûh-i hayvânî mâdemki ateşe mensûb idi ve sönmek ateşin hâssasından idi, binâenaleyh odun gibi yandı ve söndü.

4206. Eğer odun olmaya idi, o müsmir olurdu; ebede kadar ma'mûr ve hem amir olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4206. Eğer odun olmasaydı, o meyve verirdi; sonsuza dek mamur ve hem amir olurdu.

Eğer o hayvani ruh odun gibi olmasaydı, yeşillenip meyve ve bir mahsul verirdi. Ve sonunda tamamen yok olmaz ve sonsuza dek hem mamur ve hem de imar edici olurdu.

Eğer o rûh-i hayvânî odun gibi olmasa idi, yeşillenip meyve ve bir mahsûl verir idi. Ve sonunda kâmilen fenâ bulmaz ve ebede kadar hem ma'mûr ve hem de imâret edici olur idi.

4207. Bil ki bu ateş, yakıcı havadır; ateşin pertevi olur, onun aynı değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4207. Bil ki bu ateş, yakıcı havadır; ateşin perdesi olur, onun aynısı değil.

Bu ateş dediğimiz şey, yakıcı havadır, yani kimya bilimiyle sabit olduğu üzere müvellidü'l-humûza (oksijen) denilen gazdır, ateşin hakikatinin aksidir ve o hakikatin aynısı ve aslı değildir.

Bu ateş dediğimiz şey, yakıcı havadır, ya'ni kimyâ fenniyle sabit olduğu üzere müvellidü'l-humûza ta'bîr olunan gazdır, ateşin hakîkatinin aksidir ve o hakîkatin aynı ve aslı değildir.

4208. Ateşin aynı muhakkak esîrde geldi; yeryüzünde onun pertevi ve sâyesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4208. Ateşin özü kesinlikle esîrde ortaya çıktı; yeryüzündeki ise onun yansıması ve gölgesidir.

"Esîr", sonsuz uzayı dolduran ve tartılıp ölçülemeyen akışkan bir sıvıdan ibarettir ki, onun zerreciklerinin titreşimlerinden ısı, ışık ve elektrik meydana gelir. Yani "Ateşin aslı ve kaynağı kesinlikle esîrde ortaya çıktı. Yoğun olan yeryüzündeki ısı ve ateş, esîrdeki ısının yansıması ve aksidir." Çünkü uzayda oluşan yoğun cisimlerin maddeleri ve çeşitli unsurları hep esîrden meydana gelmiştir ve yeryüzü de o cisimlerden biridir.

“Esîr”, fezâ-yı bî-nihâyeyi dolduran ve tartılıp ölçülmeyen bir seyyâle-i rakîkadan ibârettir ki, onun zerrâtının ihtizâzâtından harâret ve ziyâ ve elektrik hâsıl olur. Ya'ni “Ateşin aslı ve menbaı muhakkak esîrde geldi. Kesîf olan yeryüzündeki harâret ve ateş, esîrdeki harâretin pertevi ve aksidir.” Zîrâ fezâda tekevvün eden ecrâm-ı kesîfenin maddeleri ve anâsır-ı muhtelifesi hep esîrden peydâ olmuştur ve arz dahi o ecrâmdan biridir.

4209. Şübhesiz pertev ıztırabdan dolayı sabit olmaz, acele ma'den tarafına rücû' eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4209. Şüphesiz ışık, ıstıraptan dolayı sabit olmaz, acele maden tarafına geri döner.

Mademki yerin harareti, esirin hararetinin gölgesi ve aksidir; ve akis ve gölge daima ıstırap ve hareket hâlindedir, bu sebeple gölgede sebat olmaz ve acele hararetin kaynağı ve madeni olan esir tarafına geri döner. Böyle olunca hayvanın içgüdüsel harareti de doğal olarak kalıcı olmayıp, kendi aslına geri döner.

Mâdemki arzın harâreti, esîrin harâretinin sâyesidir ve aksidir; ve akis ve gölge dâimâ ıztırâb ve harekettedir, binâenaleyh gölgede sebât olmaz ve acele harâretin menbaı ve ma'deni olan esîr tarafına rücû' eder. Böyle olunca hayvanın harâret-i garîziyyesi de bittabi' pâyidâr olmayıp, kendi aslına rücû' eder.

4210. Senin boyun, tertibde ber-karar geldi; senin gölgen bir dem kısa, bir dem [4224] uzundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4210. Senin boyun, düzeninde sabit kaldı; senin gölgen bir an kısa, bir an uzundur.

Gölgede sabitlik olmadığının örneği açıktır. Nasıl ki senin boyun, yaratılışın düzeninde sabit ve kararlıdır; ne uzar ne de kısalır; fakat senin gölgen ışığın durumuna göre bazen uzar, bazen kısalır.

Gölgede sebât olmadığının misâli zâhirdir. Nitekim senin boyun, hilkatin tertîbinde sâbit ve ber-karardır; ne uzar ve ne de kısalır; fakat senin gölgen ziyânın vaziyetine göre ba'zen uzar, ba'zen kısalır.

4211. Zîrâ ki kimse pertevde sebat bulmaz, akisler ümmehât tarafına rücû' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4211. Çünkü hiç kimse yansımada sebat bulmaz, yansımalar ana kaynaklarına geri döndü.

Yani "Kesinlikle hiçbir kimse yansımada ve gölgede sebat bulmaz; çünkü yansımalar ve gölgeler, asıllarına ve gölge sahibi tarafa geri dönerler."

Ya'ni "Muhakkaktır ki, hiçbir kimse akisde ve sâyede sebât bulmaz; zîrâ akisler ve gölgeler, asıllarına ve gölge sahibi tarafına rücû' ederler."

4212. Agah ol, ağzı bağla ve fitne dudak açtı; kuru getir, Allah reşâdı en çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4212. Agah ol, ağzı bağla ve fitne dudak açtı; kuru getir, Allah doğru yolu en çok bilir.

"Kuru getir" sözü, görmezden gel ve sus demekten kinayedir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), bu şerefli beyitte yüce zâtına hitaben şöyle buyurur: "Ey Mevlânâ, bazı ilâhî sırları açığa vurmaya başladın; sırları açığa vurmaktan ağzını kapa, çünkü fitne çıkaran hasetçiler ağız açtı ve itiraza başladı. Onların itirazından görmezden gel ve sus! Ve Yüce Allah doğru yolu pek çok bilir."

"Huşk âr", tegāfül et ve sükût et demekten kinâyedir. Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfde zât-ı ulyâlarına hitâben buyururlar ki: "Yâ Mevlânâ, ba'zı esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etmeğe başladın; keşf-i esrârdan ağzını kapa, zîrâ fitne koparıcı hasedciler ağız açtı ve i'tirâza başladı. Onların i'tirâzından tegāfül et ve sus! Ve Allah Teâlâ doğru yolu pek çok bilir."

## Kāsır fehimlerin kötü hayal düşünmesinin zikri

4213. Bu kıssa mahlasa kadar erişmezden evvel, ehl-i hasedden bir fenâ duman geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4213. Bu kıssa mahlasa kadar erişmeden evvel, haset ehli olanlardan kötü bir duman geldi.

Bu bahsettiğimiz kıssa, mahlasına, yani sonuna erişmeden evvel, zahir ulemasının (dinin dış yüzüyle ilgilenen bilginler) hasetçilerinden, kötü bir duman kokusu, yani bu Mesnevî'ye bir itiraz kokusu geldi.

Bu sadedinde bulunduğumuz kıssa, mahlasına, ya'ni nihâyetine erişmez-den evvel, ulemâ-yı zâhirin hasedçilerinden, bir fenâ duman kokusu, ya'ni bu Mesnevî'ye bir i'tirâz kokusu geldi.

4214. Ben bundan incinmem; fakat bu tepme, bir sade-dilin hatırının sinirini koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4214. Ben bundan incinmem; fakat bu tepme, saf bir kişinin hatırının sinirini koparır.

"Pey kerden", ayak sinirini topuğun yukarısından kesmek anlamına gelir ki, yara iyi olsa bile, ayak yürüyemez olur. Âciz bırakmak ve yürüyemez hâle getirmek anlamına da kullanılır. Yani "O kıskancın fitne çıkaran itirazından ben incinmem; fakat bu itiraz tepmesi, saf kalpli bir kimsenin marifet yolundaki himmet ayağını yürüyemez bir hâle getirir ve âciz bırakır." Bu kıskançlar her zaman mevcuttur, başkalarında olan ilahi olgunlukları görmeye tahammül edemezler. Nasıl ki Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Minhâcü'l-Fukarâ ismindeki tarikat kitabını yazdığım ve ortaya çıkardığım zaman, bizim tarikatımızın kisvesinde (dış görünüşünde) ve şeklinde olan kıskançlar: "Mesnevî-i Şerîf varken buna ne gerek vardı?" diye itiraz ettiler ve bu itiraz, birtakım saf kişilerin istifadesine engel oldu."

"Pey kerden", ayak sinirini topuğun yukarısından kesmek ma'nâsınadır ki, yara iyi olsa bile, ayak yürüyemez olur. Âciz yapmak ve reftârsız etmek ma'nâsına da kullanılır. Ya'ni "O hâsidin fitne-engîz olan i'tirâzından ben in-cinmem; fakat bu i'tirâz tepmesi bir saf kalbli kimsenin tarîk-ı ma'rifetteki pây-i himmetini yürüyemez bir hâle getirir ve âciz bırakır." Bu hâsidler her zaman mevcuddur, başkalarında olan kemâlât-ı ilâhiyyeyi görmeğe taham-mül edemezler. Nitekim Ankaravî hazretleri buyururlar ki: Minhâcü'l-Fukarâ ismindeki tarîkat-nâmeyi te'lîf ve ızhâr ettiğim vakit, bizim tarîkımızın kisve-sinde ve sûretinde olan hâsidler: "Mesnevî-i Şerîf var iken buna ne hâcet var idi?" diye i'tiraz ettiler ve bu i'tirâz, birtakım sâde-dillerin istifadesine mâni' oldu."

4215. O hakîm-i Gaznevî, mahcûblar için, misal-i ma'nevîyi latif beyan etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4215. O Gazneli hikmet sahibi, mahcup olanlar için, manevi örneği hoş bir şekilde açıkladı.

Hikmet sahibi Senâî hazretleri, nefsanî sıfatları hakikatleri idrak etmeye engel olan kıt anlayışlı kimseler için, kendi şiirlerinde hoş bir manevi örnek beyan etmiştir, şöyle ki:

Hakîm Senâî hazretleri, sıfât-ı nefsâniyyeleri idrâk-ı hakāyıka hicâb olan kāsıru'l-fehm kimseler için, kendi eş'ârında latîf misâl-i ma'nevî beyân bu-yurmuştur, şöyle:

4216. Ki, "Eğer Kur'ân'dan kālin gayrini görmezse, ashâb-ı dalâlden bu aceb olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4216. "Eğer Kur'ân'dan sözden başkasını görmezse, sapkınlık ehli için bu şaşılacak bir şey olmaz."

Mümin görünümündeki sapkınlık ehli, eğer Kur'ân'ın görünen anlamından ve sözden başka bir şey görmezse, şaşılmaz. Çünkü onların yatkınlığı budur; zira anlayışları kısadır, anlamın inceliklerine nüfuz edemezler. Fakir, bunlardan birinin anlayış kıtlığına ait bir örneği burada arz edeyim: Zahir ulemasından ve cami vaizlerinden olan bir zat, tasavvuf ehlinin meclisinde bulunmuş ve sohbet esnasında geçen şu: لو ظهرت الحقيقة لبطلت الشريعة yani "Eğer hakikat ortaya çıksaydı, elbette şeriat geçersiz olurdu" sözüne itiraz etmiştir. Halbuki bu söz, Kur'ân'ın yüce beyanından çıkarılmış bir sözdür. Bilinmeli ki, Musa (a.s.) şeriat sahibi ve ulü'l-azm bir peygamberdir. İlahi emirle, ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) sahibi olan Hz. Hızır'a kavuştuğu vakit, Hz. Hızır, onun karşısında ergen olmayan bir çocuğu öldürdü; Musa (a.s.) şeriat hükmüyle onun fiiline itiraz etti. Hızır (a.s.) ona cevaben: وما فعلته عن امرى (Kehf, 18/82) Yani "Ben onu kendi emrimden yapmadım" dedi. Yani bu fiil her ne kadar görünüşte şeriata aykırı görünse de, hakikate göre hikmetin ta kendisidir. Buna göre hakikat ortaya çıktı ve şeriat burada geçersiz oldu. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in konuştuğu bir hakikattir; fakat o vaiz efendinin anlayışı kısa olduğu için, bu anlama nüfuz edemeyip inkâr etti ve bu inkâr ile Hızır ve Musa (aleyhimesselam) vakasının ruhunu inkâr ettiğinin farkına varmadı.

"Mü'min sûretinde görünen ashâb-ı dalâl, eğer Kur'ân'ın zâhir ma'nâ-sından ve kıyl ü kālden başka bir şey görmezse, taaccüb olunmaz." Çünkü onların isti'dâdı budur; zîrâ anlayışları kısadır, dakāyık-ı ma'nâya nüfüz edemezler. Fakîr bunlardan birinin kasr-ı fehmine âid bir nümûneyi burada arz edeyim: Ulemâ-yı zâhireden ve câmî'-i şerîf vâizlerinden bulunan bir zât, ehl-i tasavvuf meclisinde bulunmuş ve sohbet esnasında geçen şu: لو ظهرت الحقيقة لبطلت الشريعة ya'ni "Eğer hakîkat zâhir olsa idi, elbette şerîat bâ- til olurdu" kelâmına i'tiraz etmiştir. Halbuki bu söz, Kur'ân'ın beyân-ı âlîsinden müstenbat olan bir sözdür. Ma'lûmdur ki, Mûsâ (a.s.) sâhib-i şerîat ve ulü'l-azm bir peygamberdir. Emr-i ilâhî ile, ilm-i ledün sahibi olan Hz. Hızır'a mülâkî olduğu vakit, cenâb-ı Hızır, onun muvâcehesinde nâ-bâliğ olan bir çocuğu öldürdü; Mûsâ (a.s.) hükm-i şerîatle onun fiiline i'tirâz etti. Hızır (a.s.) ona cevaben: وما فعلته عن امرى (Kehf, 18/82) Ya'ni "Ben onu kendi emrimden yapmadım" dedi. Ya'ni bu fiil her ne kadar zâhirde şerîata muhalif görünür ise de, hakîkate nazaran ayn-ı hikmettir. Binâenaleyh hakîkat zâhir oldu ve şerîat burada bâtıl oldu. Bu Kur'ân-ı Kerîm'in nâtık olduğu bir hakîkattir; fakat o vâiz efendinin fehmi kısa olduğu için, bu ma'nâya nüfüz edemeyip inkâr etti ve bu inkâr ile Hızır ve Mûsâ (aleyhime's-selâm) vak'asının rûhunu inkâr ettiğinin farkına varmadı.

4217. Zîrâ nûrdan dolu olan güneşin şua'ından, körün gözü harâretin gayrini bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4217. Çünkü nurla dolu olan güneşin ışınından, körün gözü sıcaklıktan başka bir şey bulmaz.

Marifet nuruyla dolu ve hakikat güneşi olan Kur'an'ın manevî ışınından, kalp gözü kör olan kimse, ondan ancak bir sıcaklık bulsa bile, ondaki marifet nurunu göremez.

Nûr-ı ma'rifet dolu ve hakîkat güneşi olan Kur'ân'ın şuâ'-ı ma'nevîsinden, kalb gözü kör olan kimse, ondan ancak bir harâret bulsa bile, ondaki nûr-ı ma'rifeti göremez.

4218. Bir ahmak ansızın eşek ahırından bir ta'âne gibi başını dışarıya çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4218. Bir ahmak ansızın eşek ahırından bir ta'âne gibi başını dışarıya çıkardı.

Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyurur ki: "Harbet" (خربت) ve "harbete", kaz derler ve kaz, ahmaklık ve budalalık ile meşhur olduğu için, ahmak adama da "harbet" ve "harbete" derler. Ve "harbet"in "tı" harfiyle "harbat" (خربط) yazılması yanlıştır; çünkü bu kelime Farsça'dır ve Farsça'da "tı" harfi yoktur. Ve şârihlerden İmdâdullâh ve Şeyh Muhammed Efdal hazretleri de bu anlamda hemfikirdirler. "Ta'âne" mübâlağa ile ism-i fâilin müennesidir. Mübalağa ile "çok ta'n edici bir kadın" demek olur. "Ta'âne" buyurulması, "ta'n eden erkek" dahi aklı noksan olan kadına benzediğine işaret buyrulur.

Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyurur ki: "Harbet" (خربت) ve "harbete", kaza derler ve kaz hamâkat ve belâhet ile meşhûr olduğu için, ahmak adama da "harbet" ve "harbete" derler. Ve "harbet"in "tı" harfiyle harbat" (خربط) yazılması galattır; zîrâ bu kelime Fârisî'dir ve Fârisî'de "tı" harfi yoktur. Ve şârihlerden İmdâdullâh ve Şeyh Muhammed Efdal hazarâtı da bu ma'nâda müttehiddirler. "Ta'âne" mübâlağa ile ism-i fâilin müennesidir. Mübalağa ile "ta'n edici bir kadın" demek olur. "Ta'âne" buyurulması, "ta'n eden erkek" dahi nâkısatü'l-akl olan kadına müşabih olduğuna işâret buyrulur.

4219. Ki, "Bu söz, ya'ni Mesnevî aşağıdır; Peygamber'in kıssasıdır ve peyrevliktir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4219. Ki, "Bu söz, yani Mesnevî aşağıdır; Peygamber'in kıssasıdır ve ona uymaktır."

4220. Bahs ve âlî esrârın zikri yoktur ki, evliyâ o tarafa at koştursunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4220. Tartışma ve yüce sırların zikri yoktur ki, evliyâ o tarafa at koştursunlar.

Ahmak kişi der ki: "Tartışma, yani herhangi bir madde hakkında araştırma yoluyla söz ve yüksek sırların zikri yoktur ki, Hakk'ın evliyâları o Mesnevî kitabı tarafına himmet atını koştursunlar."

Ahmak tâin der ki: "Bahis, ya'ni herhangi bir madde hakkında tahkîk tarîkiyle söz ve yüksek esrârın zikri yoktur ki, evliyâ-yı Hak o Mesnevî kitabı tarafına himmet atını koştursunlar."

4221. Makāmât-ı tebettülden fenâ mertebesine kadar, derece derece Huda'nın mülakātına kadar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4221. Tebettül makamlarından fenâ mertebesine kadar, derece derece Allah'a kavuşmaya kadar.

"Tebettül", Allah'tan başkasından kesilmek ve günahı terk etmek anlamlarına gelir.

"Tebettül", Hakk'ın gayrinden munkatı' olmak ve günâhı terk etmek ma'nâlarına gelir.

4222. Her bir makāmın ve menzilin şerhi ve ta'rifi yoktur ki, bir gönül sâhibi ondan kanad ile yukarıya uçsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4222. Her bir makamın ve menzilin açıklaması ve tanımı yoktur ki, bir gönül sahibi ondan kanat ile yukarıya uçsun!

Yukarıdaki beyit ile bu beyit, tam bir cümle oluşturur. Yani şair der ki: "Bu Mesnevî kitabında, Hakk'ın dışındaki şeylerden kesilme makamlarından, 'fenâ fillâh' (Allah'ta yok olma) mertebesine ve derece derece Hakk'a ulaşma mertebesine kadar, her bir makamın ve menzilin açıklaması ve tanımı yoktur ki, bir gönül sahibi olan sâlik (Hakk yolcusu) o Mesnevî'den faydalanıp, marifet kanatları ile yukarıya ve yüce âleme uçsun!"

Yukarıki beyit ile bu beyit, bir cümle-i tâm teşkîl eder. Ya'ni tâin der ki: "Bu Mesnevî kitabında, Hakk'ın gayrinden inkıta' makamlarından, "fenâ fillâh" mertebesine ve derece derece Hakk'a vüsûl mertebesine kadar, her bir makāmın ve menzilin şerhi ve ta'rîfi yoktur ki, bir gönül sahibi olan sâlik o Mesnevîden istifade edip, ma'rifet kanatları ile yukarıya ve âlem-i illiyyîne uçsun!"

4223. Vaktaki kitabullâh geldi, onun üzerine de o kâfirler böyle ta'na vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4223. Ne zaman ki Allah'ın kitabı geldi, o kâfirler onun üzerine de böyle kusur buldular.

Ey Hakk Yolcusu, bu ahmak kusur bulanların itirazlarına kulak asma, onlar ilâhî ilham ile söylenen ve her bir beytinde sülûk (tasavvuf yolculuğu) sırları gizli olan Mesnevî-i Şerîf'i okuyamazlar ve okurlarsa da anlayamazlar; onu kıssa ve hikâyelerden ibaret görürler. Nitekim yüce Kur'ân indiği zaman, kâfirler de Kur'ân'a böyle kusur bulup itiraz ettiler de, dediler:

Ey sâlik, bu ahmak tâinlerin i'tirâzlarına kulak asma, onlar ilhâm-ı ilâhî ile söylenen ve her bir beytinde esrâr-ı sülük mündemiç olan Mesnevî-i Şerîf'i okuyamazlar ve okurlarsa da anlıyamazlar; onu kıssa ve hikâyelerden ibâret görürler. Nitekim Kur'ân-ı azîmüşşân nâzil olduğu vakit, kâfirler de Kur'ân'a böyle ta'n ve i'tirâz ettiler de, dediler:

4224. Ki, "Esâtirdir ve âdî efsanelerdir; yüksek bir ta'mîk ve tahkîk değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4224. Ki, "Bunlar efsaneler ve sıradan masallardır; yüksek bir derinleştirme ve araştırma değildir!"

Bu şerefli beyitte, "Küffâr dediler ki, bu ancak geçmiş kavimlerin tarihidir" anlamındaki يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ (En'am, 6/25) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Nejend" kelimesi, gamlı, donuk, aşağı, sıradan ve öfkeli anlamlarına gelir. Burada aşağı ve sıradan anlamı uygundur. Yani, "Küffâr Kur'ân'a, geçmişlerin tarihidir ve sıradan masallardır, istifade edilecek bir şey değildir; çünkü içinde derinleştirme ve araştırma yoluyla söylenmiş yüksek bir söz yoktur dediler."

Bu beyt-i şerîfde يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ (En'am, 6/25) ya'ni "Küffâr dediler ki, bu ancak geçmiş akvamın tarihidir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Nejend", gamlı ve müncemid ve aşağı ve âdî ve öfkeli ma'nâlarınadır. Burada aşağı ve âdî ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Küffâr Kur'ân'a, geçmişlerin tarihidir ve âdî masallardır, istifade edilecek bir şey değildir; zîrâ içinde ta'mîk ve tahkîk sûretiyle söylenmiş yüksek bir söz yoktur dediler."

4225. "Küçük çocuklar onu fehm eder; makbûl ve nâ-makbûl emrin gayri değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4225. "Küçük çocuklar onu anlar; makbul ve makbul olmayan emrin gayrısı değildir!"

Kâfirler dediler ki: "Kur'an'da ne vardır! Küçük çocukların bile anlayabileceği birtakım hikâyeler vardır ve emir ve yasaktan başka bir şey yoktur."

Küffâr dediler ki: "Kur'ân'da ne vardır!" Küçük çocukların bile anlıyabileceği birtakım hikâyeler vardır ve emir ve nehiyden başka bir şey yoktur."

4226. "Yûsuf'un zikri, onun kıvırcık saçının zikri; Ya'kūb'un ve Züleyhâ'nın ve onun gamının zikri!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4226. "Yûsuf'un anılması, onun kıvırcık saçının anılmasıdır; Ya'kūb'un ve Züleyhâ'nın ve onun gamının anılmasıdır!"

4227. "Zâhirdir, her bir kimse nişan bulur; hani beyân ki, onda akıl gâib olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4227. "Açıktır, her bir kimse nişan bulur; hani o beyan ki, onda akıl kaybolur?"

"Pey bürden", "nişan yâften" nişan bulmak ve takip etmek ve iz sürmek anlamındadır. Bunların hepsi "idrak etmek" anlamıyla özetlenebilir. Yani inkârcılar dediler ki: "Kur'an'daki hikâyelerden örneğin Yusuf'un zikri vardır ve onun güzelliği ve Züleyha'nın Yusuf'a âşık olduğu; ve babası Yakup (a.s.)'ın Yusuf'un ayrılığıyla kedere düşmesi ve Züleyha'nın Yusuf aşkıyla elem çekmesi anılmıştır. Bunlar ise açıktır, herkes anlayabilir. Hani içinde aklın kaybolacağı ince beyan?"

"Pey bürden", "nişan yâften" nişan bulmak ve ta'kîb etmek ve iz götürmek ma'nâsınadır. Bunların cümlesi "idrâk etmek" ma'nâsıyla hulâsa edilebilir. Ya'ni münkirler dediler ki: "Kur'ân'daki hikâyelerden meselâ Yûsuf'un zikri vardır ve onun güzelliği ve Züleyhâ'nın Yûsuf'a âşık olduğu; ve pederi Ya'kūb (a.s.)ın firkat-ı Yûsuf ile gama düşmesi ve Züleyhâ'nın aşk-ı Yûsuf ile elem çekmesi mezkûrdur. Bunlar ise zâhirdir, herkes anlıyabilir. Hani içinde akıl gâib olacak olan beyân-ı dakîk?"

4228. Dedi: "Eğer bu sana kolay görünürse, böyle kolay bir sûre söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4228. Dedi: "Eğer bu sana kolay görünürse, böyle kolay bir sûre söyle!"

Kur'ân, kâfirlerin bu ayıplamasına cevap olarak buyurdu ki: "Ey inkârcı, eğer Kur'ân'ın yüce açıklamaları sana kolay görünüyor ise, haydi bakalım sen de böyle kolay bir sûre söyle!"

Kur'ân kâfirlerin bu ta'nına cevâben buyurdu ki: "Ey münkir, eğer beyâ- nât-ı aliyye-i kur'âniyye sana kolay görünüyor ise, haydi bakalım sen de böyle kolay bir sûre söyle!"

4229. "Cinleriniz ve insanlarınız ve ehl-i kârınız, bundan kolay bir âyet getir- sin!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4229. "Cinleriniz ve insanlarınız ve iş ehliniz, bundan kolay bir ayet getirsin!" de!

Ey Yüce Peygamber, inkâr edenlere cevap olarak de ki: "Sizin cinleriniz ve insanlarınız ve belagat ve fesahat arzusuyla meşgul olan sanat ehliniz, Kur'an'dan kolay ve kısa bir ayete benzerini getirsin!"

Bu şerefli beytin birinci mısraında İsra suresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: قُلْ لَئِن اجتمعت الانس و الجنَّ عَلَى أَنْ يَأْتُو بمثل هذا القرآن لا يأتون بمثله ولو كان بعضهم لبعض ظهيراً (İsrâ, 17/88) Yani "Ey Resulüm, de ki: "Eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve eğer bazıları bazılarına yardımcı olsa da, onun benzerini getiremezler." Ve ikinci mısraında dahi Bakara suresinin başlangıcında bulunan و ان كنتم في ريب مما نَزَلْنَا عَلَى عبدنَا فأتُوا بسُورَة من مثله (Bakara, 2/23) yani "Bizim kulumuza indirdiğimiz şeyden şüphe içinde olduysanız, onun benzeri cinsinden bir sure getiriniz!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ey Resûl-i Ekrem, tâinlere cevâben de ki: "Sizin cinleriniz ve insanlarınız ve belâgat ve fesâhat arzıyla meşgül olan ehl-i hüneriniz, Kur'ân'dan kolay ve kısa bir âyete nazîre getirsin!"

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i [İsra'da] olan şu âyet-i kerîme- ye işaret buyrulur: قُلْ لَئِن اجتمعت الانس و الجنَّ عَلَى أَنْ يَأْتُو بمثل هذا القرآن لا يأتون بمثله ولو كان بعضهم لبعض ظهيراً (İsrâ, 17/88) Ya'ni "Ey Resûlüm, de ki: "Eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın mislini getirmek üzere toplansalar ve eğer ba'zıları ba'zı- sına zahîr olsa da, onun mislini getiremezler." Ve ikinci mısrâ'ında dahi sûre-i Bakara'nın ibtidâsında olan و ان كنتم في ريب مما نَزَلْنَا عَلَى عبدنَا فأتُوا بسُورَة من مثله (Baka- ra, 2/23) ya'ni "Bizim kulumuza indirdiğimiz şeyden şek içinde oldunuz ise, onun misli cinsinden bir sûre getiriniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

## "Muhakkak Kur'ân'ın zahrı ve batnı vardır ve onun batnının yedi batna kadar batnı vardır" hadîsinin tefsîri

4230. Bil ki, harf-i Kur'ân'ın bir zahiri vardır, zâhirin altında çok bir kāhir bir batın vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4230. Bil ki, Kur'an harfinin bir görünen yüzü vardır, görünen yüzün altında çok güçlü bir bâtın (iç yüz) vardır.

"Harf"ten kasıt kelimedir, "zâhir"den (görünen yüz) kasıt lügat ve kelimelere ait olan şeylerdir ve bir takım söz güzellikleridir ki, onlar da mecaz, istiare, kinaye, icaz (az sözle çok şey anlatma), telmih (bir olaya işaret etme), îham (iki anlamlılık), tezat, irsal-i mesel (atasözü kullanma), tenasüp (uygunluk) gibi edebî sanatlardır. Ve "batın"dan (iç yüz) kasıt, kelimelerden amaçlanan şerefli anlamlardır ki, bu anlamlar da iç içe yedi bâtına kadar gider. İmam Ca'fer-i Sâdık (r.a.) hazretleri buyurmuşlardır: كتاب الله على اربعة اشياء العبارة والاشارة واللطائف والحقايق فالعبارة للعوام والاشارة للخواص واللطائف للاولياء والحقايق للانبياء عليهم السلام -Yani İlahi Kitap dört şey üzerinedir ki, ibare (açık ifade), işaret, letaif (incelikler) ve hakikatlerdir. "İbare" avam (halk) içindir ve "işaret" havas (seçkinler) içindir ve "letaif" evliya içindir ve "hakikatler" enbiya (peygamberler) (aleyhimü's-selâm) içindir.

"Harf"den murâd kelimedir, "zâhir"den murâd lügāt ve elfâza müteallık olan şeylerdir ve birtakım muhassenât-ı kelâmiyyedir ki, onlar da mecâz, istiâre ve kinâyât ve îcâz ile telmîh ve îhâm, tezâd, irsâl-i mesel, tenâsüb gibi sanâyi'-i bedîiyyedir. Ve "batn"dan murâd, elfâzdan maksûd olan maânî-i şerîfesidir ki, bu ma'nâlar dahi iç içe yedi batna kadar gider. İmâm-1 Ca'fer-i Sâdık (r.a.) hazretleri buyurmuşlardır: كتاب الله على اربعة اشياء العبارة والاشارة واللطائف والحقايق فالعبارة للعوام والاشارة للخواص واللطائف للاولياء والحقايق للانبياء عليهم السلام -Yani Kitâb-ı ilâhî dört şey üzerinedir ki, ibâre, işâret, letâif ve hakāyıktır. "İbâre" avâm içindir ve “işâret" havâs içindir ve "letâif" evliyâ içindir ve "hakāyık" enbiyâ (aleyhimü's-selâm) içindir".

4231. O bâtının altında bir üçüncü batn vardır ki, onda akıllar hep gaib olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4231. O bâtının (iç yüzün) altında üçüncü bir iç yüz vardır ki, onda akıllar hep kaybolurlar.

4232. Kur'ân'dan dördüncü batnı, nazîrsiz ve misilsiz olan Huda'dan gayri, muhakkak kimse görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4232. Kur'an'ın dördüncü batnını (iç anlam katmanını), eşsiz ve benzersiz olan Allah'tan başka muhakkak kimse görmedi.

4233. Ey oğul, sen Kur'ân'dan zahiri görme; şeytan Adem'i çamurdan gayri görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4233. Ey oğul, sen Kur'ân'dan zahiri görme; şeytan Adem'i çamurdan gayri görmez.

Ey çocuk hükmünde olan zahir âlimi, sen Kur'ân'ın yalnız kelimelerinin ve lafızlarının zahirî anlamlarını görme, sonra şeytan bakışlı olursun. Çünkü şeytan Adem'in cismanî ve zahirî şekline bakıp, onu ancak çamurdan ve topraktan ibaret gördü ve: "Ben ondan hayırlıyım" diye yanlış bir kıyas yaptı.

Ey çocuk mesâbesinde âlim-i zâhirî, sen Kur'ân'ın yalnız lügāt ve elfâzın ma'nâ-yı zâhirîlerini görme, sonra şeytan bakışlı olursun. Zîrâ şeytan Adem'in sûret-i cismâniyye ve zâhiriyyesine bakıp, onu ancak çamurdan ve topraktan ibâret gördü ve: "Ben ondan hayırlıyım" diye bir kıyâs-ı fâsid yaptı.

4234. Kur'ân'ın zahiri âdemînin şahsı gibidir ki, onun nukūşu zahir ve canı hafîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4234. Kur'ân'ın görünen yüzü insanın şahsı gibidir ki, onun nakışları görünür ve canı gizlidir.

Kur'ân-ı Kerîm insanın şahsına benzer; insanın cismi ve nakışları görünür ve ortadadır, fakat onun ruhu gizlidir. Bu sebeple "İnsan ve Kur'ân ikiz kardeştir" denilmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm insanın şahsına benzer, âdemin cismi ve nukūşu zâhir ve meydandadır, fakat onun rûhu gizlidir, bu sebeble الانسان و القرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân ikiz kardeştir" denilmiştir.

4235. Kişinin yüz yıl amcası ve dayısı, bir kıl ucu kadar onun halini göremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4235. Kişinin yüz yıl amcası ve dayısı, bir kıl ucu kadar onun halini göremez.

Kişinin ilimde, tahsilde ve tecrübede kendisinden daha âlim olması gereken amcası ve dayısı, yüz yıl Kur'an'ın bâtınına (iç anlamına) vâkıf olmayı talep etse, bir kıl ucu kadar bile onun halini göremez; ancak Yüce Allah lütuf ve inayetiyle ikinci ve üçüncü bâtınlardan bazı anlamlar ihsan buyurursa başka. Onun beyanındadır ki, peygamberlerin ve evliyanın dağlara ve mağaralara gitmesi kendilerini gizlemek için değildir ve karışıklıktan korktukları için de değildir; aksine halkı irşat etmek ve mümkün olduğu kadar dünyadan el çekmeye teşvik etmek içindir.

Kişinin ilimde ve tahsîlde ve tecrübede, kendisinden daha âlim olması lâzım gelen amcası ve dayısı yüz yıl Kur'ân'ın bâtınına vukūf talebinde bulunsa, bir kıl ucu kadar, onun hâlini göremez, meğer ki Hak Teâlâ lutfen ve inâyeten ikinci ve üçüncü batnlardan ba'zı ma'nâlar ihsân buyursun. Onun beyânındadır ki, enbiyâ ve evliyânın dağlara ve mağaralara gitmesi kendilerini gizlemek için değildir ve havf-ı teşvîş için de değildir; belki halkın irşâdı ve mümkin olduğu kadar dünyâdan inkıtâ'a teşvîk içindir

4236. Onu ki derler: "Adamların gözünden gizli olmaları için evliya dağda olurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4236. Onu ki derler: "İnsanların gözünden gizli olmaları için evliya dağda olurlar."

Hakk Yolcusu olanlar arasında bir söz yayılmıştır. Onlar derler ki: "İnsanların gözlerinden gizlenmek için evliyalar dağlara ve mağaralara kaçıp saklanırlar." Gerçekten de dağlara ve mağaralara kaçıp, Hakk yolundan olanlardan saklananlar çoktur, fakat bunlar sâliktirler; çünkü sâliklere, velâyet makamına (Allah dostluğu mertebesine) adım atıncaya kadar, halk ile yakınlık kalplerine karışıklık verir ve bu sâlikleri karışıklıktan korumak için evliyalardan bazıları da rehber olurlar ve onları bu yolda fiilen irşat ederler. Yoksa onların halktan gizlenmeye ihtiyaçları yoktur.

Tarîk-i Hak sâlikleri arasında bir söz şâyi' olmuştur. Onlar derler ki: "Adamların gözlerinden gizlenmek için evliyâ dağlara ve mağaralara kaçıp saklanırlar." Filvâki' dağlara ve mağaralara kaçıp, ehl-i tarîkden saklananlar çoktur, fakat bunlar sâlikdirler; zîrâ sâliklere, makām-ı velâyete kadem basıncaya kadar, halk ile ünsiyyet kalblerine teşvîş verir ve bu sâlikleri teşvîşden muhafaza etmek için evliyâdan ba'zıları da rehber olurlar ve onlan bu yolda fiilen irşad ederler. Yoksa onların halktan gizlenmeye ihtiyaçları yoktur.

4237. Halkın önünde onlar yüz dağın fevkindedir; adımlarını yedinci felek üzerine koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4237. Halkın önünde onlar yüz dağın üstündedir; adımlarını yedinci felek üzerine koyarlar.

Hakk dostları, halkın önünde azamet yönünden yüz dağın üstündedir. Bu sebeple onları, kemâl derecesindeki azametlerinden dolayı dağ saklayamaz; aksine, isterlerse onlar dağları saklarlar. Onların yanında yeryüzündeki dağların ne önemi vardır ki, onlar yedinci feleğin üzerine ayak basmışlardır ve onlar göklere yükselirler. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri Fütûhât'ın birinci cildinde âlemleri (varlık mertebelerini) nasıl dolaştığını beyan buyururlar.

"Evliyâ-yı Hak, halkın önünde azamet cihetiyle yüz dağın fevkindedir. Binâenaleyh onları kemâl-i azametlerinden dolayı dağ saklıyamaz; belki isterlerse onlar dağları saklarlar. Onların indinde küre-i arzın üzerindeki dağların ne ehemmiyyeti vardır, onlar [yedinci] feleğin üzerine ayak basmışlardır ve onlar semâvâta urûc ederler." Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât'ın I. cildinde avâlimi nasıl dolaştığını beyân buyururlar.

4238. Böyle olunca niçin gizlensin, dağ isteyici olsun ki, yüz derya ve dağ o taraftan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4238. Böyle olunca niçin gizlensin, dağ isteyici olsun ki, yüz derya ve dağ o taraftan olur.

Evliyalar fenâ (fânilik, yokluk) makamındadır, kendi varlıklarını hakiki varlığın varlığında yok etmişlerdir; onlardan sadece beşer diye kuru bir ad kalmıştır; ve birçok dağlar ve denizler o hakiki varlık tarafından meydana gelir. Bu sebeple onlarda görünen Hakk'ın azameti, onların dağlarda saklanmalarına engeldir.

Evliyâ makām-ı fenâdadır, kendi varlıklarını vücûd-i hakîkînin varlığında mahv etmişlerdir; onlardan beşer diye bir kuru ad kalmıştır; ve birçok dağlar ve denizler o vücûd-ı hakîkî tarafından peyda olur. Binâenaleyh onlarda zâhir olan Hakk'ın azameti, onların dağlarda saklanmalarına mâni'dir.

4239. Onun dağ tarafına kaçmaya ihtiyacı olmaz; zîra onun peyinden felek küresi yüz na'l döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4239. Onun dağ tarafına kaçmaya ihtiyacı olmaz; çünkü onun peşinden felek küresi yüz nal döktü.

"Pey", ayak izi ve "küre", Arapçada yuvarlak cisim ve Farsçada at, eşek ve diğer hayvan yavruları anlamındadır. "Nal dökmek", aciz olmaktan kinayedir. "Küre" Arapça olduğu takdirde, ikinci mısraın anlamı "O velinin ayağının izinden felek küresi aciz kaldı" demek olur ki, tayy-ı mekândan (mekânı katetme, bir anda uzak mesafeleri aşma) kinayedir. "Küre" Farsça olduğu takdirde, felek at yavrusuna benzetilmiştir, Türkçede "tay" denir. Bu durumda "pey" kasıt ve irade anlamına gelmesi uygun olur. Yani "O velinin seyahat ve yolculuktaki kasıt ve iradesinden, üzerine bindiği bu felek tayı pek çok nal döktü" demek olur. İkinci mısrada başka bir yorum daha vardır ki, bu yorumda "pey", "için" anlamına gelir ve nal karinesiyle "küre", Farsça olması uygun olur. Yani "Felek küresi o veli için koşa koşa yüz nal döktü ve o veliye ulaşamadı" demek olur. (Allah en doğrusunu bilir.) Sözün özü, şerefli beytin özet anlamı şöyle olur ki: Evliyanın halktan dağlar tarafına kaçmasına gerek yoktur; çünkü evliya görünen cisim ve suret değildir, aksine yüce bir anlamdır. Halkın arasında olsa da, halk onu göremezler; bu sebeple halkın gözünden gizli olan evliya, niçin onlardan gizlenmek için dağ tarafına kaçsınlar. Eğer onlar cisimlerini ve suretlerini de gizlemek isteseler, tayy-ı mekân ile derhal halkın gözünden kaybolurlar. Çünkü o velinin ayağının izinden felek küresi aciz kaldı; veya velinin seyahat ve yolculuktaki kasıt ve iradesinden üzerine bindiği bu felek tayı pek çok nal döktü.

"Pey", ayak izi ve "küre", Arabî'de, yuvarlak cisim ve Fârisî'de at ve eşek ve sâir hayvanât yavrusu ma'nâsınadır. "Na'l rîhten", na'l dökmek; aciz olmaktan kinâyedir. "Küre" Arabî olduğu takdirde, ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "O velînin ayağının izinden felek küresi aciz kaldı" demek olur ki, tayy-ı mekândan kinâyedir. "Küre" Fârisî olduğu takdirde, felek at yavrusuna teşbîh buyurulmuştur, Türkçe'de "tay" denir. Bu sûrette "pey" kasd ve irâde ma'nâsına olmak münasib olur. Ya'ni "O velînin seyr ü seferdeki kasd ve irâdesinden, üzerine bindiği bu felek tayı pek çok na'l döktü" demek olur. İkinci mısra'da diğer bir vecih dahi vârid olur ki, bu vecihde "pey", için ma'nâsına gelir ve na'l karînesiyle “küre", Fârisî olmak münasib olur. Ya'ni "Küre-i felek o veli için koşa koşa yüz na'l döktü ve o velîye vâsıl olamadı" demek olur. (Vallâhu a'lem) Velhâsıl beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur ki: Evliyânın halktan dağlar tarafına kaçmasına hâcet yoktur; zîrâ evliyâ manzûr olan cisim ve sûret değildir, belki bir ma'nâ-yı azîmdir. Halkın arasında olsa da, halk onu göremezler; binâenaleyh halkın nazarından mahfi olan evliyâ, niçin onlardan ihtifâ için dağ tarafına kaçsınlar. Eğer onlar cisimlerini ve sûretlerini de setr etmek isteseler, tayy-i mekân ile derhal hal- kın nazarından gâib olurlar. Zîrâ o velînin ayağının izinden felek küresi âciz kaldı; veyâhud velînin seyr ü seferdeki kasd ve irâdesinden üzerine bindiği bu felek tayı pek çok na'l döktü.

4240. Felek döndü ve o canın tozunu görmedi, gök ta'ziye libasını giydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4240. Felek döndü ve o canın tozunu görmedi, gök taziye elbisesini giydi.

Felek bu kadar zaman döndüğü hâlde o canın ve o yüce anlamın tozunu ve eserini göremedi; bu sebeple gökyüzü mavi renkte olan taziye ve matem elbisesini giydi.

Felek bu kadar zaman döndüğü halde o canın ve o ma'nâ-yı azîmin tozunu ve eserini göremedi; binâenaleyh gökyüzü mavî renkte olan ta'ziye ve mâtem libâsını giydi.

4241. Gerçi zâhirde o peri gizli olur; âdemî ise, perilerden daha gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4241. Gerçi görünüşte o peri gizli olur; insan ise, perilerden daha gizli olur.

Peri dediğimiz latif cins, görünüşte ve duyular âleminde görünmez, fakat insanın manası o perilerden daha gizli olur, bu sebeple onu periler de göremez.

Peri dediğimiz cins-i latîf, zâhirde ve âlem-i hisde görünmez, fakat insanın ma'nâsı o perilerden daha gizli olur, binâenaleyh onu periler de göremez.

4242. Akılin nezdinde âdemî, muzmer olan o periden, muhakkak yüz kere daha gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4242. Akıl katında insan, gizli olan o periden muhakkak yüz kere daha gizlidir.

4243. Ademî mâdemki akılin nezdinde hafîdir, gaybda olan âdem nasıl olur ki o safîdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4243. Akıl sahibi birine göre insan gizli iken, gaybda olan o saf insan nasıl olur da safîdir?

Akıl sahibi birine göre peri gizlidir ve görünmez; insanın anlamı ise o gizli olan periden yüz kere daha gizlidir. Şimdi, akıl sahibi birine göre genel olarak insanoğlunun anlamı ve canı gizli olunca, gaybda ve saf bir nefse sahip olan insanın hâli nasıl olur? Yani onu bilmek ve görmek mümkün olur mu?

Nakledilir ki, bir gün Hz. Pîr'in yüce mürşidi Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizî hazretleri konuşuyordu. Bir kişi, "Filan kimseden senin övgünü işittim" dedi. Buyurdular ki: "Önce göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp övsün. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; çünkü bu söz ve o harf ve ses ve o dudak ve ağız kalmaz. Bunlar arazdır (geçici niteliklerdir); ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki, övsün!"

Evliyaların sûretinin teşbihi ve evliyaların sözünün Musa (a.s.)'ın asâsının sûretine ve İsa (a.s.)'ın efsununun sûretine teşbihi

"Bir âkılin indinde peri gizlidir ve görünmez; ve insanın ma'nâsı ise o gizli olan periden yüz kere daha gizlidir. İmdi âkılin indinde alelumûm benî-Adem'in ma'nâsı ve canı gizli olunca, ya gaybda ve nefs-i sâfiye sahibi olan âdemin hâli nasıl olur? Ya'ni onu bilmek ve görmek mümkin olur mu?"

Menküldür ki, bir gün Hz. Pîr'in mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizî hazretleri söz söyler idi. Bir şahıs, "Filân kimseden senin medhini işittim" dedi. Buyurdular ki: "İbtidâ göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz. Bunlar arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki, medh etsin!"

Sûret-i evliyânın teşbîhi ve kelâm-ı evliyânın Mûsâ (a.s.)ın asâsı sûretine ve Îsâ (a.s.)ın efsûnunun sûretine teşbîhi

4244. Ademî, asâ-yı Mûsâ gibidir; ademî Îsâ'nın füsunu gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4244. İnsân-ı kâmil, Musa'nın asası gibidir; insân-ı kâmil İsa'nın büyüsü gibidir.

Yani insân-ı kâmilin görüneni ve şekli cisim ve beşerdir; ve bâtını ve anlamı Hak'tır. Nasıl ki Musa (a.s.)ın asasının şekli bir değnek idi ve anlamı ise büyük bir ejderha idi. Ve aynı şekilde insân-ı kâmil İsa (a.s.)ın okuduğu büyü gibidir; şekli lafız ve harf ve sestir; ve bâtını ölüyü diriltici ve hastalara şifa verici idi. Sözün özü insân-ı kâmilin bâtını Hak'tır. Nasıl ki Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri "لو عرفتمونی لسجدتمونی" yani "Eğer siz beni bilseydiniz, bana secde ederdiniz" buyurmuştur. Ve aynı şekilde Hz. Pîr efendimiz dahi "این هیکل آدمست رو پوش ما قبله جمله سجدهائيم" yani "Bu insan heykeli bir maskedir, biz bütün secdelerin kıblesiyiz" buyururlar.

Ya'ni insân-ı kâmilin zâhiri ve sûreti cisim ve beşer; ve bâtını ve ma'nâsı Hak'dır. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın asâsının sûreti bir değnek idi ve ma'nâsı ise azîm bir ejderha idi. Ve kezâ insân-ı kâmil Îsâ (a.s.)ın okuduğu efsûn gibidir; sûreti lafız ve harf ve savt; ve bâtını ölüyü diriltici ve hastalara şifa verici idi. Velhâsıl insân-ı kâmilin bâtını Hak'dır. Nitekim Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri لو عرفتمونی لسجدتمونی ya'ni "Eğer siz beni bilse idiniz, bana secde ederdiniz" buyurmuştur. Ve kezâ Hz. Pîr efendimiz dahi این هیکل آدمست رو پوش ما قبله جمله سجدهائيم ya'ni "Bu heykel-i âdem nikābdır, biz bütün secdelerin kıblesiyiz" buyururlar.

4245. Hakk'ın yedinde dâd için ve zeyn için, mü'minin kalbi iki parmak arasındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4245. Hakk'ın elinde, ihsan ve süsleme için, müminin kalbi iki parmak arasındadır.

Bu şerefli beyitte, ان قلوب بنی آدم كلها بین اصبعین من اصابع الرحمن yani "Muhakkak Âdemoğullarının kalplerinin hepsi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu şerefli beytin bu konuya bağlantısı ve hadis-i şerif ile uyumu gayet dakiktir; bu sebeple açıklama için bir giriş gereklidir:

Bilinmeli ki, "Rahmân", "Allah" ismi gibi isimlerin imamıdır. Nitekim ayet-i kerimede قل ادعوا الله او ادعوا الرحمن (İsrâ, 17/110) yani "Ey Resulüm de ki: Rabbinizi Allah, yahut Rahmân ismi ile çağırın" buyrulur. Şimdi, Zât-ı ahadiyyesine özgü olan isimleriyle "Rahmân" ismiyle tecelli edip, onların suretlerini ilminde ortaya çıkardı ki, buna "zâtî genel rahmet" derler. Ve ikinci olarak bu ilmî suretleri kevn âleminde ortaya çıkardı ki, ona da "sıfatî genel rahmet" derler. Ve isimler karşılıklı olduğundan, onların hükümleri ve eserleri de zıt olur. Hâdî (hidayet veren) ve Mudil (saptıran) ve Dâr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) ve Kabız (sıkan) ve Bâsıt (genişleten) gibi hadis-i şerifte isimler "parmaklar"a ve onların karşılığı, "iki parmak"a benzetilmiştir. Ve Âdemoğullarının hepsinin kalpleri Rahmân'ın bu iki parmağı arasındadır. Fakat insân-ı kâmil, yeryüzünde ilahi halife ve ilahi hazinenin emini olduğundan, Zâhir ve Bâtın isimlerinin tecellileri, âlemin bütün zerrelerine halifenin kabzasından meydana gelir ve o kabzadan dağıtılır; ve iman ve küfür ve inkâr, isimlerin tecellilerinden ibaret olup, bu her iki durumun gereklilikleri, onların mazharları olan müminler ile kafirlere taksim olunur. Bu sebeple bu şerefli beyitte "mümin kalbi" ile, ilahi hazinenin emini olan insân-ı kâmilin kalbine ve hadis-i şerifte ise insân-ı kâmilin hazine kalbinden genel olarak Âdemoğullarının kalplerine meydana gelen ilahi tecellilere işaret buyrulur. "Dâd", burada ihsan ve "zeyn", ziynet anlamındadır.

Anlamın özeti: İsimlerin ihsanları için ve isimlerin ihsanları vasıtasıyla kevn âlemindeki izafî varlık aynalarını süslemek için, şuhudî iman sahibi olan insân-ı kâmilin kalbi, Hakk'ın kudret elinde, cemal ve celal isimlerinin parmakları arasındadır.

Bu beyt-i şerîfde ان قلوب بنی آدم كلها بين اصبعين من اصابع الرحمن ya'ni "Muhakkak benî-Adem'in kalblerinin hepsi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bu beyt-i şerîfin bu bahse rabtı ve hadîs-i şerîf ile te'lîfi gâyet dakîkdir; binâenaleyh tefhîm için bir mukaddime lâzımdır:

Ma'lum olsun ki, "Rahmân", "Allah" ismi gibi imâm-ı esmâdır. Nitekim âyet-i kerimede قل ادعوا الله او ادعوا الرحمن (İsrâ, 17/110) ya'ni "Ey Resûl'üm de ki: Rabb'inizi Allah, yahud Rahmân ismi ile çağırın" buyrulur. İmdi Zât-ı ahadiyyesine mahsûs olan esmâsına "Rahmân" ismiyle tecellî edip, onların sûretlerini ilminde ızhâr etti ki, buna "rahmet-i âmme-i zâtiyye" derler. Ve sâniyen bu suver-i ilmiyyeyi âlem-i kevnde ızhâr etti ki, ona da "rahmet-i âm- me-i sıfatiyye" derler. Ve esmâ mütekābil olduğundan, onların ahkâm ve âsârı da mütezâd olur. Hâdî ve Mudil ve Dâr ve Nâfi' ve Kabız ve Bâsıt ilh... gibi hadîs-i şerîfde esma "parmaklar"a ve onların tekabülü, “iki parmak"a teşbîh buyrulmuştur. Ve benî-Âdem'in hepsinin kalbleri Rahmân'ın bu iki parmağı arasındadır. Fakat insân-ı kâmil, yeryüzünde halîfe-i ilâhî ve hazîne-i ilâhiyyenin emîni olduğundan, ism-i Zâhir ve Bâtın'ın tecelliyâtı, cemî'-i zerrât-ı âleme halîfenin kabzasından vâki' olur ve o kabzadan tevzî' olunur; ve îmân ve küfür ve inkâr tecelliyât-ı esmâiyyeden ibaret olup, bu her iki şe'nin iktizââtı, onların mezâhiri olan mü'minler ile kâfirlere taksîm olunur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde "kalb-i mü'min" ile, hazîne-i ilâhînin emîni olan insân-ı kâmilin kalbine ve hadîs-i şerîfde ise insân-ı kâmilin hazîne-i kalbinden bilumûm benî-Âdem'in kalblerine vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyyeye işaret buyurulur. "Dâd", burada atâ ve "zeyn", zînet ma'nâsınadır.

Hulâsa-i ma'nâ: Atâyâ-yı esmâiyye için ve atâyâ-yı esmâiyye vâsıtasıyla âlem-i kevndeki vücûdât-ı izâfiyye âyînelerini tezyîn için, îmân-ı şühûdî sâhibi olan insân-ı kâmilin kalbi, yed-i kudret-i Hak'da, esmâ-i cemâliyye ve celâliyye parmakları arasındadır.

4246. Onun zahiri bir sopadır; velâkin boğazını açtığı vakit kevn onun önünde bir lokmadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4246. Onun görüneni bir sopadır; fakat boğazını açtığı zaman oluş âlemi onun önünde bir lokmadır.

Hz. Musa'nın asasının görüneni, bir sopadan ibarettir; fakat onun iç yüzü, oluş ve bozuluş âlemini bir lokma edip yutabilecek bir ejderdir. Bunun gibi insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şekli de etten, kemikten ve kandan oluşmuş bir cisimdir; fakat onun iç yüzü olan kalbi, oluş ve bozuluş âlemini bir lokma edecek kadar geniştir. Nasıl ki Bayezid-i Bistamî hazretleri لو ان العرش و ما حواه مأة الف الفا مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به yani "Eğer yüz binlerce kere arş ve onun muhtevası ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz" buyurur. Efdalüddin Hakanî hazretleri bu anlamda şöyle buyurur. Rubai:

Nazmen tercüme: "Gönül sahrası cihandan daha geniştir O, yerden ve gökten dışarıdadır.

"Hz. Mûsâ'nın asâsının zâhiri, bir sopadan ibarettir; fakat onun iç yüzü, âlem-i kevni bir lokma edip yutabilecek bir ejderdir." Bunun gibi insân-ı kâmilin sûreti dahi etten ve kemikten ve kandan mürekkeb bir cisimdir; fakat onun iç yüzü olan kalbi, âlem-i kevni bir lokma edecek kadar geniştir. Nitekim Bâyezîd-i Bistamî hazretleri لو ان العرش و ما حواه مأة الف الفا مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به ya'ni "Eğer yüz binlerce kere arş ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz" buyurur. Efdalüddîn Hâkānî hazretleri bu ma'nâda şöyle buyurur. Rubâî:

Nazmen tercüme: "Gönül sahrâsı efzûndur cihândan O hâriçdir zemînden, âsumândan

4247. Sen Îsâ'nın efsûnundan harf ve savt görme; onu gör ki, ondan ölüm kaçıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4247. Sen İsa'nın efsunundan harf ve ses görme; onu gör ki, ondan ölüm kaçıcı oldu.

"İsa (a.s.) hasta ve ölü üzerine bazı kelimeler okuyup üflerdi; o kelimelerin görünen kısmı harf ve sesten ortaya çıkar. Fakat onların görünen kısmına bakma, iç yüzüne bak, o kelimelerden ölüm kaçar ve ölüler diri olurdu." Bunun gibi, insân-ı kâmilin görünen kısmı seni aldatmasın.

"Îsâ (a.s.) hasta ve ölü üzerine ba'zı kelimât okuyup üfler idi; o kelimelerin zâhiri harf ve savtdan zuhûra gelir. Fakat onların zâhirine bakma, iç yüzüne bak, o kelimelerden ölüm kaçar ve ölüler diri olur idi." Bunun gibi, insân-ı kâmilin zâhiri seni aldatmasın.

4248. Sen onun efsûnundan pest olan lehceleri görme; ona bak ki ölü sıçradı ve oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4248. Sen onun büyüsünden zayıf düşen dilleri görme; ona bak ki ölü sıçradı ve oturdu.

"Lehce", konuşma aracı olan dil ve kelimeler, lügatler; "pest" ise âdî demektir. Yani "Sen İsa (a.s.)'ın İbranice okuduğu büyüden, sıradan insanların kullandığı o İbranî lügatleri ve kelimeleri görme, o lafızlardan ölünün dirilmesine bak!" Çünkü o lafızları herkes söyler, ama ölü dirilmez. Ölüyü dirilten, insân-ı kâmilin o kelimelere eşlik eden nefesidir.

"Lehce", âlet-i tekellüm olan lisân ve elfâz ve lügāt, "pest", âdî demektir. Ya'ni "Sen Îsâ (a.s.)ın İbrânîce okuduğu efsûndan âhâd-ı nâsın kullandığı o İbrânî lügatleri ve elfâzı görme, o lafızlardan ölünün dirilmesine bak!" Zîrâ o lafızları herkes söyler, amma ölü dirilmez. Ölüyü dirilten kâmilin o elfâza makrûn olan nefesidir.

4249. Sen o asâyı kolay buldu görme, onu gör ki bahr-ı ahzar'ı yardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4249. Sen o asayı kolay buldu görme, onu gör ki yeşil denizi yardı.

Yani "Ey dış görünüşe bakan kişi, sen Musa (a.s.)'ın asasını ve yeryüzündeki ağaçlardan kolayca koparılıp terk edilmiş bir dal parçası olduğunu görme, o asanın Kızıldeniz'i yardığına bak ki o, asanın iç yüzüdür." İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismi de yeryüzünde anne ve babanın birleşmesinden kolayca meydana gelmiş bir şekildir, ona bakıp aldanma, iç yüzüne bak!

Ya'ni "Ey zâhir-bîn, sen Mûsâ (a.s.)ın asâsını ve yeryüzündeki ağaçlardan kolayca koparılıp terk edilmiş bir dal parçası olduğunu görme, o asânın Bahr-ı Ahmer'i yardığına bak ki o, asânın iç yüzüdür." İnsân-ı kâmilin cismi de arzda vâlide ve pederin içtimâ'ından kolayca vücûda gelmiş bir sûrettir, ona bakıp aldanma, bâtınına nazar et!

4250. Sen ziyade uzaktan kara çadır gördün; bir adım ayak ileriye koy, askeri gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4250. Sen çok uzaktan kara çadır gördün; bir adım ileriye at, askeri gör!

Sen insân-ı kâmilin, kara çadır hükmünde olan yoğun bedenini gördün; çünkü mana âleminden çok uzaksın, bu yoğunluk âleminden bir adım ileriye bas ki, onun içindeki esmâ (Allah'ın isimleri) ordusunun bütünlüğünü göresin.

Sen insân-ı kâmilin, kara çadır mesâbesinde olan şahs-ı kesîfini gördün; zîrâ âlem-i ma'nâdan pek uzaktasın, bu kesâfet âleminden bir ayak ileriye bas ki, onun bâtınındaki cem'iyyet-i esmâiyye ordusunu göresin.

4251. Sen pek uzaktan tozun gayrini görmüyorsun; biraz ileriye gel, toz içinde âdemi gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4251. Sen pek uzaktan tozun dışındaki şeyi görmüyorsun; biraz ileriye gel, toz içinde insanı gör!

Sen pek uzaktan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tozundan, yani özelliklerinden başka bir şey görmüyorsun; biraz şekilden insân-ı kâmilin huzuruna doğru ileri gel de, uzaktan gördüğün ve işittiğin toz ve özellikler içinde erkeği, yani insân-ı kâmilin kendisini gör!

Sen pek uzaktan insân-ı kâmilin tozundan, ya'ni evsâfından gayrini görmüyorsun; biraz sûretden insân-ı kâmilin huzûruna doğru ileri gel de, uzaktan gördüğün ve işittiğin toz ve evsâf içinde merdi, ya'ni insân-ı kâmilin kendini gör!

4252. Onun tozu gözleri aydın eder, onun erliği dağları koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4252. Onun tozu gözleri aydın eder, onun erliği dağları koparır.

Onun tozu, yani evliyaların vasıflarını anmak, kalp gözlerini aydınlatır; çünkü "Sâlihlerin zikri anında rahmet iner" buyrulmuştur. Şimdi, onların vasıfları böyle kalp gözlerini aydınlatınca, onların bizzat icra ettikleri erlikler, vehmedilmiş varlık dağlarını koparır ve kişinin nefsanî enaniyetini giderir.

Onun tozu, ya'ni evliyânın zikr-i evsâfı kalb gözlerini aydınlatır, zîrâ تنزل الرحمة عند ذكر الصالحين ya'ni "Sâlihlerin zikri indinde rahmet nüzûl eder" buyurulmuştur. İmdi onun evsâfı böyle kalb gözlerini aydınlatınca, onların bizzât icra ettikleri merdlikler, vücûd-ı mevhûm dağlarını koparır ve kişinin enâniyyet-i nefsâniyyesini izâle eder.

4253. Vaktaki Musâ sahrânın nihayetinden zahir oldu, Tûr Dağı onun makdeminden rakkās oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4253. Musa çölde göründüğünde, Tur Dağı onun gelişinden raks etti.

Musa (a.s.) görünüşte Tih Çölü'nün sonundan gelip ortaya çıktı. Tur Dağı onun gelişinden ve seferden dönüşünden raks etti ve titredi. "Makdem", seferden gelmek anlamına gelir, kudüm gibi. Bu şerefli beytin işarî anlamı şudur: "İnsân-ı kâmil, tabiat çölünün sonundan gelip ortaya çıktı ve onun bu gelişinden, noksan insanın enaniyet (benlik) dağı yerinden oynadı."

Bu ayet-i kerime Sebe suresindedir. وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوْبِى مَعَهُ وَ الطَّيِّرَ وَ النَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Yani "Biz tarafımızdan Davud'a muhakkak fazilet verdik."

“Mûsâ (a.s.) zâhirde Tîh Sahra'sının nihâyetinden gelip zâhir oldu. Tûr Dağı onun kudûmundan ve seferden gelişinden raks edici oldu ve ihtizâz eyledi.” "Makdem", seferden gelmek ma'nâsınadır, kudûm gibi. Ma'nâ-yı işârîsi beyt-i şerîfin budur ki: "İnsân-ı kâmil, sahrâ-yı tabîatin nihâyetinden gelip zâhir oldu ve onun bu gelişinden, insân-ı nâkısın Tûr-ı enâniyyeti yerinden oynadı."

Bu âyet-i kerîme sûre-i Sebe'dedir. وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوْبِى مَعَهُ وَ الطَّيِّرَ وَ النَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) Ya'ni "Biz tarafımızdan Dâvûd'a muhakkak fazıl"

## “Yâ cibâlü evvibî maahû ve't-tayre” âyet-i kerîmesinin tefsîri

4254. Dâvûd'un yüzü onun ferinden taban olmuştur, dağlar onun peyinde nâlân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4254. Dâvûd'un yüzü onun nurundan taban olmuştur, dağlar onun ardından inlemiştir.

Dâvûd (a.s.)'ın peygamberlik yüzü Hakk'ın nurundan parlamıştır, dağlar onun ardından ve peşinden inlemiştir.

Dâvûd (a.s.)ın vech-i nübüvveti Hakk'ın nûrundan parlamıştır, dağlar onun peyinde ve akabinde nâlân olmuştur.

4255. Dağ Dâvûd'a bir refik olmuş, her iki mutrib bir şâhın aşkında sarhoş olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4255. Dağ, Dâvûd'a bir arkadaş olmuş, her iki çalgıcı bir şahın aşkında sarhoş olmuş idi.

4256. "Ey dağlar, tercî' edin!" emri geldi; ve her ikisi hem-âvâz ve hem-perde olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4256. "Ey dağlar, tekrar edin!" emri geldi; ve her ikisi hem-ses ve hem-perde olurdu.

Yüce Allah tarafından dağlara: "Ey dağlar, peygamberim Dâvûd'un tegannî (makamla okuma) ile ettiği münâcâtı (Allah'a yakarışı) siz de tekrar edin!" emri geldi; her ikisi, yani Dâvûd (a.s.) ile dağ, bir ses ve perde üzerine Hakk'a münâcât ettiler.

Cenâb-ı Hak tarafından dağlara: "Ey dağlar, peygamberim Dâvûd'un tegannî ile ettiği münâcâtı siz de tekrar edin!" emri geldi; her ikisi, ya'ni Dâvûd (a.s.) ile dağ, bir ses ve perde üzerine Hakk'a münâcât ettiler.

4257. Dedi: "Ey Dâvûd, sen hicrân görmüşsün, benim için hemdemlerden kesilmişsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4257. Dedi: "Ey Dâvûd, sen ayrılık görmüşsün, benim için dostlardan kesilmişsin."

Yüce Allah, Dâvûd'a hitaben buyurdu ki: "Ey Dâvûd, sen benim vuslatımın ayrılığını ve firkatini görmüşsün; benim için bu çokluk âleminde dostlardan ve arkadaşlardan kopup dağlarda münâcâta (Allah'a yalvarma) gelmişsin."

Hak Teâlâ hazretleri Dâvud'a hitâben buyurdu ki: "Ey Dâvûd, sen benim visâlimin hicrânını ve firkatini görmüşsün; benim için bu âlem-i keserâtta hemdemlerden ve musâhiblerden munkatı' olup dağlarda münâcâta gelmişsin."

4258. "Ey mûnissiz olmuş garib adam, şevk ateşi senin kalbinden şu'le vurmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4258. "Ey yalnız kalmış garip adam, şevk ateşi senin kalbinden parlamıştır!"

4259. "Mutribler ve hânende ve musâhib istersen, o Kadîm, dağları senin önüne getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4259. "Eğer çalgıcılar, şarkıcılar ve sohbet arkadaşı istersen, o Kadîm (ezelî olan Allah), dağları senin önüne getirir."

"Sen sohbet arkadaşlarından benim için ayrıldın, fakat Mezâmîr'in (Zebur'un) okunması için sana uygun gelecek şarkıcı ve sohbet arkadaşı istersen, benim o ezelî olan yüce Zât'ım, senin huzuruna çalgıcılık ve şarkıcılık yapmak üzere dağları getirir."

"Sen musâhiblerden benim için ayrıldın, fakat Mezâmîr'in tilaveti için sa- na muvâfakat edecek hânende ve musâhib istersen, benim o kadîm olan Zât-ı azîmü'ş-şânım, senin huzûruna mutriblik ve hânendelik etmek üzere dağları getirir."

4260. "Mutriblik ve hânendelik ve zurnacılık eder; dağ senin huzurunda bad- peymâlık eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4260. "Çalgıcılık, şarkıcılık ve zurnacılık yapar; dağ senin huzurunda rüzgâr ölçücülük yapar."

"Bâd-peymâ", nağme söylemekten kinayedir. Çünkü "bâd", hava ve "peyma", "pey-mûden" mastarından emir kipidir, ölçmek demektir. "Bâd-peymâ", birleşik sıfat olur, "hava ölçücü" demektir. Aslında ölçülü nağmeler, nefes aracılığıyla çıkan çeşitli sesleri ritimlerle ölçmekten ibarettir ki, müziğe aşina olanlar bunu bilir. Ve "bâd", ah ve inleme anlamlarına gelir. Bu durumda anlam, "inleme ölçücü" demek olur.

"Bâd-peymâ”, nağme tegannî edici olmaktan kinâyedir. Zîrâ “bâd", hava ve "peyma”, “pey-mûden" masdarından emr-i hazırdır, ölçmek demektir. "Bâd-peymâ", vasf-ı terkîbî olur, "hava ölçücü" demektir. Hadd-izâtında ne- gamât-ı mevzûne, nefes vâsıtasıyla çıkan muhtelif sadâları durûb ile ölçmek- ten ibârettir ki, mûsikîye âşinâ olanlar bilir. Ve "bâd", âh ve nâle ma'nâları- na gelir. Bu sûretde ma'nâ, “nâle ölçücü" demek olur.

4261. Mâdemki dağın nağmesi câizdir, tâ bilesin ki, dudaksız ve dişsiz velî- nin de naleleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4261. Mademki dağın nağmesi caizdir, tâ ki bilesin ki, dudaksız ve dişsiz velînin de inlemeleri vardır.

Ağzı ve dişi olmayan dağlardan inleme ve nağmelerin ortaya çıkması caiz olunca, bil ki, ağzını ve dişlerini kullanmaksızın, velînin vücudunun dahi dağlar gibi inlemeleri vardır.

Ağzı ve dişi olmayan dağlardan nâle ve negamât sudûru câiz olunca, bil ki, ağzını ve dişlerini kullanmaksızın, velînin vücûdunun dahi dağlar gibi nâ- leleri vardır.

4262. O sâfî olan cesedin cüz'lerinin nağmesi, her bir dem onun his kulağına erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4262. O saf cesedin cüzlerinin nağmesi, her an onun his kulağına erişir.

"O saf ve nur olan evliyanın cesedinin parçalarının nağmeleri vardır ve o nağmeler her an onun his kulağına, yani zahirî kulağına ulaşır." Bu ve sonraki şerefli beyitler, Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafından irşat amacıyla açıklanır.

"O sâfî ve nûr olan evliyânın cesedinin eczâsının nağmeleri vardır ve o nağmeler her dem onun his kulağına, ya'ni zâhirî kulağına vâsıl olur." Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden beyân buyrulur.

4263. Hem-nişînler işitmezler, o işitir; ey saadetli can ki, o gaybda olan onu tasdik eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4263. Yanında oturanlar işitmezler, o işitir; ey saadetli can ki, o gaybda olanı tasdik eder.

Yani "Velînin (Allah dostu) his kulağı ile işittiği kendi cisminin parçalarının nağmelerini yanında beraber oturanlar işitmez. Fakat madem velî, "Böyle bir nağme vardır ve ben işitiyorum" diyor, ne saadetli bir candır ki, o can o velînin iç âleminde olan o nağmelerin varlığını inkâr etmeyip tasdik eder ve ona inanır."

Ya'ni "Velînin his kulağı ile işittiği kendi eczâ-yı cisminin nağmelerini ya- nında berâber oturanlar işitmez. Fakat mâdem velî, "Böyle bir nağme vardır ve ben işitiyorum" diyor, ne saâdetli bir candır ki, o can o velînin bâtınında olan o nağmelerin vücudunu inkâr etmeyip tasdîk eder ve ona inanır."

4264. Kendi nefsinde yüz güft ü gûya nazar eder, onun hem-nişîni hiç koku götürmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4264. Kendi nefsinde yüzlerce söz ve konuşmaya bakar, onun arkadaşı hiç koku almamıştır.

Nasıl ki bir kimse kendi nefsinde içinden birçok sözler söyler ve kendi kendine konuşur. Hâlbuki onunla beraber oturan arkadaşı ve sohbet arkadaşı, onun içinde söylediği bu sözlerin hiçbirini duymaz ve asla koku almaz; onu sessiz duruyor zanneder. İşte akıllı kişi bunu kendi hâlinden bir kıyas yapar da, evliyânın saf bedeninin nağmelerini (bedenlerinden çıkan sesleri) his kulağıyla o zâtın işittiğini inkâr etmez.

"Nitekim bir kimse kendi nefsinde içinden birçok sözler söyler ve kendi kendine konuşur. Halbuki onunla beraber oturan arkadaşı ve musâhibi, onun içinde söylediği bu sözlerin hiç birini duymaz ve asla koku almaz; onu sâkit duruyor zanneder." İşte âkil bunu kendi hâlinden bir kıyâs yapar da, evliyânın sâf cesedinin nağmelerini his kulağıyla o zâtın işittiğini inkâr etmez.

4265. Yüz sual ve yüz cevab senin kalbinde, lâ-mekândan senin menziline erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4265. Yüz soru ve yüz cevap senin kalbine, mekânsız âlemden senin durağına ulaşır.

Bilinmeli ki, bu beyitlerde açıklanan söz, soru ve cevap, nefsî sözdür ki, onlar hatıralardan kaynaklanır ve hatıralar kalbe, mekânsız âlemden gelir; ve herkesin nefsânî duraklardan durağı ne ise, o durağa uygun şekilde gelir. Örneğin nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) durağında olanlara günah hatırası; ve nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis) durağında olanlara bazen günah ve bazen tövbe; ve mülhime (ilham alan nefis) durağında olanlara Hakk aşkı ve marifet zevki gelir. Diğer nefsânî duraklar da bunlara benzer.

Ma'lûm olsun ki, bu beyitlerde beyân buyrulan kelâm ve sual ve cevâb, kelâm-ı nefsîdir ki, onlar havâtırdan neş'et eder ve havâtır kalbe, âlem-i lâ-mekândan gelir; ve herkesin menâzil-i nefsâniyyeden menzili ne ise, o menzile münasib sûrette gelir. Meselâ nefs-i emmâre menzilinde olanlara hâtıra-i ma'siyet; ve nefs-i levvâme menzilinde olanlara kâh ma'siyet ve gâh tövbe; ve mülhime menzilinde olanlara aşk-ı Hak ve zevk-i ma'rifet gelir. Sâir menâzil-i nefsâniyye de bunlara benzer.

4266. Sen dinlersin, kulaklar ondan işitmez, eğer kulağı senin yakınına getirse de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4266. Sen dinlersin, kulaklar ondan işitmez, eğer kulağı senin yakınına getirse de.

Senin içinden konuştuğunu, başkalarının kulakları duymaz, eğer kulağını senin yakınına getirse de, seninle beraber oturan kimse, senin o içsel konuşmanı asla işitmez.

Senin içinden konuştuğunu, başkalarının kulakları duymaz, eğer kulağını senin yakınına getirse de, seninle beraber oturan kimse, senin o kelâm-ı nefsîni asla işitmez.

4267. Ey sağır, farz edeyim sen onu işitmezsin, onun misalini gördüğün vakit niçin işitmezsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4267. Ey sağır, farz edeyim sen onu işitmezsin, onun misalini gördüğün vakit niçin işitmezsin?

Ey nefsanî heveslerle dış ve iç kulakları sağır olmuş kişi, farz edeyim ki sen evliyanın bedenlerinin parçalarının nağmelerini işitmezsin, fakat onun misalini sen kendi varlığında gördüğün halde niçin ona inanmayıp inkâr ediyorsun?

Kendi anlayışının kusurundan dolayı Mesnevî'ye dil uzatanın cevabı

Ey hevâ-yı nefsânî ile zâhir ve bâtın kulakları sağır olmuş olan kimse, farz edeyim ki sen evliyânın eczâ-yı cesedinin nağmelerini işitmezsin, fakat onun misâlini sen kendi vücûdunda gördüğün halde niçin ona inanmayıp inkâr ediyorsun?

Kendi fehminin kusûrundan nâşî Mesnevîye ta'ne vurucunun cevabı

4268. Ey ta'n edici köpek, sen hav hav ediyorsun, Kur'ân'ın ta'nına hariç ol ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4268. Ey ayıplayıcı köpek, sen hav hav ediyorsun, Kur'ân'ın ayıplamasına dışarıda kal diyorsun.

Ey Kur'ân ve hadisin tefsir ve açıklamasından ve birçok ilahi hakikat ve sırrın beyanından ibaret olan bu Şerefli Mesnevî'ye ayıplama ve itiraz eden köpek tabiatlı kimse! Senin bu ayıplaman, köpeklerin havlamasına benzer; sen ayıplarken, "Kur'ân-ı Kerim'in ayıplamasına dışarıda kal!" Ve: "Benim bu ayıplamamda Kur'ân dahil değildir" diyorsun; fakat bil ki Mesnevî'ye ayıplama yapmakla Kur'ân'a ayıplama yapıyorsun ve zannınca bu ayıplamadan Kur'ân'ı dışarıda tuttuğunu sanıyorsun.

Ey Kur'ân ve hadîsin tefsîr ve îzâhından ve birçok hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyenin beyânından ibaret olan bu Mesnevî-i Şerîfe ta'n ve i'tiraz eden köpek tabîatlı kimse! Senin bu ta'nın, köpeklerin havlamasına benzer; sen ta'n ederken, "Kur'ân-ı Kerîmin ta'nına hâriç ol!" Ve: "Benim bu ta'nımda Kur'ân dâhil değildir" diyorsun; fakat bil ki Mesnevîye ta'n etmekle Kur'ân'a ta'n ediyorsun ve zu'munca bu ta'ndan Kur'ân'ı hariç tuttuğunu zannediyorsun.

4269. Bu o arslan değil ki, ondan can götüresin, yahud onun pençe-i kahrından îmân götüresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4269. Bu o aslan değil ki, ondan can götüresin yahut onun kahredici pençesinden iman götüresin.

Bu Kur'an ve Kur'an'ın hakikatlerini ve inceliklerini açıklayan bu Mesnevî, kükremiş bir aslandır; ey itiraz eden, onların elinden canını kurtaramazsın yahut onların kahredici pençesinden imanını kurtaramazsın!

Bu Kur'ân ve Kur'ân'ın hakāyık ve dekāyıkını beyan eden bu Mesnevî kükremiş bir arslandır; onların elinden, ey tâin canını kurtaramazsın, yâhud onların pençe-i kahrından, îmânını selâmete çıkaramazsın!

4270. Kıyamete kadar Kur'ân nidâ ediyor: "Ey cehle fedâ olmuş taife!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4270. Kıyamete kadar Kur'ân şöyle sesleniyor: "Ey cehalete feda olmuş topluluk!"

4271. "Zîrâ beni efsane zannettiniz, ta'n ve kâfirlik tohumunu ekdiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4271. "Çünkü beni efsane zannettiniz, kınama ve inkâr tohumunu ektiniz!"

Kur'ân-ı Kerîm kıyamete kadar seslenip diyor ki: "Ey cehalet ve gafletin kurbanı olmuş olan topluluk, siz çok cahilsiniz; çünkü beni masal zannettiniz, kınadınız ve insanlar arasına kalplere inkâr ve küfür tohumunu ektiniz."

Kur'ân-ı Kerîm kıyâmete kadar nidâ edip diyor ki: "Ey cehâlet ve gafletin kurbanı olmuş olan tâife, siz çok câhilsiniz; zîrâ beni masal zannettiniz ta'n ettiniz ve kâfirlik ve inkâr tohumunu beyne'l-beşer kalblere ekdiniz."

4272. Ona ki ta'ne vurdunuz, kendinizi gördünüz, zîra siz fanî ve efsane oldunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4272. Ona ki ta'ne vurdunuz, kendinizi gördünüz, zira siz fani ve efsane oldunuz.

"Siz Kur'ân'a ve Kur'ân'ın şârihi (açıklayıcısı) olan Mesnevî'ye "Efsanedir ve masaldır!" diye kusur bulmakla kendinizi gördünüz; çünkü sizin kendiniz fani olup, halleriniz elbette bir gün bir masal olacaktır." Aksine Kur'ân hiçbir zaman sizin gibi efsane ve masal haline gelmedi; 1351 seneden beri yaşıyor ve yaşayacaktır; ve Kur'ân'ın hakikatlerini ve inceliklerini açıklayan bu Mesnevî-i Şerîf de 851 seneden beri elden ele gezmekte ve ehli ondaki hakikatlerden faydalanmaktadır; Hindistan'da otuz kadar şerhi (açıklaması) vardır. Son zamanlarda İngilizler üçüncü cildine kadar tercüme ve basımını yaptılar. Sözün özü, Avrupa'da Mesnevî-i Şerîf'in âşıkları günden güne artmaktadır. Memleketimizde ise ulemâdan (âlimlerden) geçinen bazı ahmaklar hikâye kitabı kabul etmekten utanmıyorlar.

"Siz Kur'ân'a ve Kur'ân'ın şârihi olan Mesnevîye "Efsanedir ve masaldır!" diye ta'n etmekle kendinizi gördünüz; çünkü sizin kendiniz fânî olup, ahvâli elbette bir gün bir masal olacaktır." Halbuki Kur'ân hiçbir vakit sizin gibi efsâne ve masal hâline gelmedi; 1351 seneden beri yaşıyor ve yaşayacaktır; ve Kur'ân'ın hakāyık ve dekāyıkını îzâh eden bu Mesnevî-i Şerîf dahi 851 seneden beri elden ele gezmede ve erbâbı ondaki hakāyıkdan istifade etmektedir; Hindistan'da otuz kadar şerhi vardır. Son zamanlarda İngilizler III. cildine kadar tercüme ve tab' ettiler. Velhâsıl Avrupa'da Mesnevî-i Şerîfin âşıkları günden güne artmaktadır. Memleketimizde ise ulemâdan geçinen ba'zı ahmaklar hikâye kitabı telakkîsinden utanmıyorlar.

4273. "Ben Hakk'ın kelâmıyım ve zât ile kaimim; canın canının kutuyum ve temîz yakūtum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4273. "Ben Hakk'ın kelâmıyım ve zât ile kaimim; canın canının kutuyum ve tertemiz yakutum!"

Kur'ân seslenip şöyle buyuruyor: "Ben Hakk'ın kelâmıyım, çünkü kelâm, konuşanın sıfatıdır ve sıfat zât ile ayakta durur ve asla zâttan ayrılmaz; ve hayvanî ruhun canı olan izafî ruhun gıdasıyım ve tertemiz bir yakutum ve cevherim." Şimdi kelâm, konuşanın sıfatı olunca, konuşanın zâtı, kendi sıfatı olan kelâmda gizli olur. Nasıl ki bu anlamı aşağıdaki beyitte âriflerden biri güzel tasvir etmiştir. Beyit:

"Kendi gazelimde saklanacağım, tâ ki okuduğun vakit senin dudağını öpeyim." Bu anlamların içinde Mesnevî-i Şerîf de dâhildir. Ârife işaret yeterlidir.

Kur'ân nidâ edip buyuruyor ki: "Ben Hakk'ın kelâmıyım, zîrâ kelâm, mütekellimin sıfatıdır ve sıfat zât ile kāimdir ve aslâ zâtdan münfekk değildir; ve rûh-ı hayvânînin canı olan rûh-i izâfinin gıdâsıyım ve tertemiz bir yâkūtum ve cevherim." İmdi kelâm, sıfat-ı mütekellim olunca, mütekellimin zâtı, kendi sıfatı olan kelâmda gizli olur. Nitekim bu ma'nâyı âtîdeki beyitte ârifin biri güzel tasvîr buyurmuştur. Beyit:

"Kendi gazelimde saklanacağım, tâ ki okuduğun vakit senin dudağını öpeyim." Bu ma'nâların zımnında Mesnevî-i Şerîf de dâhildir. Ârife işaret kâfidir.

4274. "Sizin üzerinize düşmüş, fakat güneşten cüdâ olmamış olan güneşin nûruyum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4274. "Sizin üzerinize düşmüş, fakat güneşten ayrı düşmemiş olan güneşin nuruyum."

4275. İşte o âb-ı hayatın pınarı benim, akıbet âşıkları ölümden kurtarırım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4275. İşte o âb-ı hayatın pınarı benim, sonunda âşıkları ölümden kurtarırım!

Bu hitap, Mesnevî-i Şerîf dilindendir. "İşte ben, âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) olan Kur'ân-ı Kerîm'in pınarıyım. Kur'ânî sırları ve Rabbanî hakikatleri benden alınız; ben âşıkları ölümden kurtaran bir ilacım." Çünkü âşıkları maşuklarına kavuştururum.

Bu hitâb, Mesnevî-i Şerîf lisânındandır. "İşte ben âb-ı hayât olan Kur'ân-ı Kerîm'in pınarıyım. Esrâr-ı kur'âniyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeyi benden alınız; ben âşıkları ölümden kurtaran bir devâyım." Zîrâ âşıkları ma'şûklarına kavuştururum.

4276. Eğer sizin hasediniz böyle fenâ koku koparmıya idi, sizin körünüzün üzerine Hak bir cür'a döker idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4276. Eğer sizin hasediniz böyle kötü koku yaymaya olmasaydı, sizin körünüzün üzerine Hak bir yudum dökerdi.

"Ey Mesnevî'ye itiraz edenler, eğer sizin şöhret hırsınız ve hasediniz böyle kötü bir koku yayan itirazı ortaya çıkarmasaydı, Yüce Allah sizin kör olan kalplerinize bir yudum aşk ve marifet şarabı dökerdi." Fakat ne yapalım ki, sizin nefse ait sıfatınız feyz (ilahi bereket) yolunu kapadı. "Gûr", Farsça "kâf" harfiyle mezar anlamına gelince mana: "Sizin ruhunuzun mezarı olan bedeninize," demek olur.

"Ey tâin-i Mesnevî olanlar, eğer sizin hırs-ı şöhretiniz ve hasediniz böyle fenâ bir koku neşreden i'tirâz koparmıya idi, Hak Teâlâ hazretleri sizin kör olan kalblerinize bir cür'a-i şarâb-ı aşk ve ma'rifet döker idi." Fakat ne yapalım ki, sizin sıfat-ı nefsânîniz feyz yolunu kapadı. “Gûr”, kâf-1 Fârisî ile mezar ma'nâsına olunca ma'nâ: "Sizin ruhunuzun mezarı olan cesedinize," demek olur.

4277. Hayır, ben o hakîmin sözünü ve nasihatini tutarım; her bir sakîm olan ta'n için gönül çevirmem.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4277. Hayır, ben o hikmet sahibinin sözünü ve nasihatini tutarım; her bir bozuk/çürük kınama için gönül çevirmem.

Hikmet sahibinden kasıt, 4125 numaralı şerefli beyitte açıklanan Hakîm Senâî-i Gaznevî hazretleridir ki, aşağıdaki atasözü onlara aittir.

Hakîmden murâd 4125 numaralı beyt-i şerîfde îzâh olunan Hakîm Senâî-i Gaznevî hazretleridir ki, âtîdeki darb-ı mesel onlarındır.

## Seyislerin ıslığı sebebiyle at yavrusunun su içmekten ürkmesi hakkında darb-ı mesel

4278. Onu ki, o hitabda buyurmuştur: Yavru ve anası su içerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4278. Onu ki, o hitabda buyurmuştur: Yavru ve anası su içerler idi.

Hakîm Senâi-i Gaznevî hazretleri, nasihat olarak meydana gelen hitabında şöyle buyurmuştur ki: At yavrusu, anası olan kısrak ile beraber su içmekte idi.

Hakîm Senâi-i Gaznevî hazretleri nasîhaten vâki' olan hitâbında şöyle buyurmuştur ki: At yavrusu, anası olan kısrak ile beraber su içmekte idi.

4279. O cemaat her dem, "Agah ol, su iç!" diye onlar için ıslık çalarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4279. O cemaat her zaman, "Uyanık ol, su iç!" diye onlar için ıslık çalarlardı.

Onları su içirmeye getiren seyisler, onlara su içmeleri için sürekli ıslık çalarlardı.

Onları su içirmeğe getiren seyisler, onlara su içmeleri için mütemâdiyen ıslık çalarlar idi.

4280. O ıslık çalma, yavruya erişti, başını kaldırdı ve içmekten ürktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4280. O ıslık çalma, yavruya ulaştı, başını kaldırdı ve içmekten ürktü.

4281. Anası: "Ey yavru, her bir saat bu suyu içmekten niçin ürküyorsun?" diye sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4281. Annesi: "Ey yavrum, her saat bu suyu içmekten niçin ürküyorsun?" diye sordu.

4282. Dedi: “Bu taife ıslık çalıyorlar, onların seslerinin ittifakından heybet tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4282. Dedi: “Bu topluluk ıslık çalıyorlar, onların seslerinin birleşmesinden heybet duyarım."

Yavru, annesine cevap olarak dedi: "Bu seyis topluluğu hep birlikte ıslık çalıyorlar; onların hep bir ağızdan çaldıkları ıslık sesinden bana heybet geliyor, ürküyorum."

Yavru anasına cevâben dedi: "Bu seyis tâifesi müttefikan ıslık çalıyorlar; onların hep bir ağızdan çaldıkları ıslık sesinden bana heybet geliyor, ürküyorum."

4283. "Binaenaleyh kalbim titredi, yerinden gidiyor, na'ranın ittifakından bana korku erişiyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4283. "Bu sebeple kalbim titredi, yerinden gidiyor, naraların birleşmesinden bana korku erişiyor."

"O heybetten dolayı kalbim titredi ve yerinden oynadı; seyislerin ittifakla çaldıkları ıslık sesinden bana korku geliyor, su içemiyorum."

"O heybetten dolayı kalbim titredi ve yerinden oynadı; seyislerin müttefikan çaldıkları ıslık sesinden bana korku geliyor, su içemiyorum."

4284. Anası dedi: "Cihân var olalıdan beri yeryüzünde bu kâr artırıcılardan mevcud oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4284. Anası dedi: "Cihan var olalıdan beri yeryüzünde bu kâr artırıcılardan mevcut oldular."

"Kâr", burada gürültü ve kavga demektir. "Kâr-efzâyân" (gürültü artıranlar), birleşik sıfat olup gürültü ve patırtı artıranlar demek olur. Yani yavruya anası dedi ki: "Cihan var olduğu zamandan beri yeryüzünden bu gibi gürültü ve patırtı koparanların mevcudiyeti asla eksik olmadı."

"Kâr", burada gürültü ve kavga demektir. "Kâr-efzâyân", vasf-ı terkîbî olup gürültü ve patırdı artıranlar, demek olur. Ya'ni yavruya anası dedi ki: "Cihân mevcûd olduğu zamandan beri yeryüzünden bu gibi gürültü ve patırdı koparanların mevcûdu aslâ eksik olmadı."

4285. Ey azîz âgâh ol, sen kendi işini yap, onlar çabuk kendi sakallarını yolacaklardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4285. Ey aziz, uyanık ol, sen kendi işini yap, onlar çabuk kendi sakallarını yolacaklardır.

Ey aziz olan Hakk Yolcusu, sen ilahi sırları ve Rabbanî hakikatleri (Allah'a ait gerçekleri) konu edinen bu Mesnevî-i Şerif'ten faydalanmaya çalış, kınayan ahmakların ıslıklarına ve gürültülerine kulak asma; bu ilahi feyiz çeşmesinden istediğin kadar marifet (Allah'ı bilme) hayat suyunu iç; onlar hakikat âlemine geçtikleri zaman pek çabuk feryat ve hasret ile sakallarını yolacaklardır.

Ey azîz olan sâlik, sen esrâr-ı ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeden bâhis olan bu Mesnevî-i Şerîfden istifadeye çalış, ta'n eden ahmakların ıslıklarına ve gürültülerine kulak asma; bu çeşme-i feyz-i ilâhîden istediğin kadar âb-ı hayât-ı ma'rifeti iç; onlar âlem-i hakîkate intikāl ettikleri vakit pek çabuk feryâd ve hasret ile sakallarını yolacaklardır.

4286. Vakit dar ve su geniş gidiyor, ondan evvel ki hicrden şah şah olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4286. Vakit dar ve su geniş akıyor, ondan önce hicirden şah şah olasın.

4287. Ab-ı hayat ile dolu meşhur bir mecrâ vardır, su çek, tâ ki senden nebât bitsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4287. Hayat suyu ile dolu meşhur bir mecra vardır, su çek ki senden bitki bitsin!

Ey marifet talep eden Hakk Yolcusu, dedikodulara bakma, vakit dardır. Eline hayat suyu gayet geniş akan Mesnevî-i Şerîf geçmiştir. Bu Mesnevî-i Şerîf, hayat suyu ile dolu meşhur bir mecradır. Zorunlu ölüm (mevt-i ıztırârî) ile bu fani âlemi terk ettiğin zaman, bu hayat suyu mecrasından uzak kaldığından dolayı, hakikat âleminde parça parça, yani keder ve teessüf hançerinden kalbin dilim dilim olmadan önce, bu mecradan marifet suyunu çek ki senden ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) ve irfan fidanları gelişip büyüsün.

Ey tâlib-i ma'rifet olan sâlik, dedikodulara bakma, vakit dardır. Eline hayât suyu gâyet geniş akan Mesnevî-i Şerîf geçmiştir. Bu Mesnevî-i Şerîf, âb-ı hayatla dolu bir meşhûr mecrâdır. Mevt-i ıztırârî ile bu âlem-i fânîyi terk ettiğin vakit, bu âb-ı hayât mecrâsından mehcûr kaldığından dolayı, âlem-i hakîkatte şâh şâh, ya'ni keder ve teessüf hançerinden kalbin dilim dilim olmazdan evvel, bu mecrâdan ma'rifet suyunu çek, tâ ki senden ilm-i ledün ve irfân fidanları neşv ü nemâ bulsun.

4288. Ey susamış olan gāfil gel! âb-ı Hızr'ı evliyânın nutku ırmağından içelim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4288. Ey susamış gafil, gel! Hızır suyunu evliyaların söz ırmağından içelim!

"Ey hayat suyuna susamış ve fakat hayat suyunun mahiyetinden gafil bulunmuş olan kimse, gel o hayat suyunu -ki Hızır suyu da derler- evliyaların söz ırmağından içelim!" Bu hitapta Hz. Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) kendi şerefli zatlarını ortak etmesi, hikmetli üslup üzere daima öğüt verenlerin kullandıkları meşhur bir ifadedir.

"Ey hayât suyuna susamış ve fakat âb-ı hayatın mâhiyetinden gāfil bulunmuş olan kimse, gel o âb-ı hayatı -ki âb-ı Hızır dahi derler- evliyânın nutku ırmağından içelim!" Bu hitâbda Hz. Pîr'in zât-ı şerîflerini teşrîk buyurması, üslûb-ı hakîmâne üzere dâimâ nâsihlerin kullandıkları bir ta'bîr-i meşhûrdur.

4289. Eğer sen suyu görmez isen, testiyi kör gibi fen ile ırmak tarafına getir, ırmak üzerine vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4289. Eğer sen suyu görmez isen, testiyi kör gibi fen ile ırmak tarafına getir, ırmak üzerine vur!

Eğer sen, sürekli akan bu Mesnevî ırmağındaki marifet suyunu görmüyor isen, her hâlde çağıltısını işitiyorsun. Bu sebeple, körler gibi ustalık ve sanatla kalbinin testisini bu Mesnevî ırmağına getir ve içine daldır!

Eğer sen dâimü'l-cereyân olan bu Mesnevî ırmağındaki ma'rifet suyunu görmüyor isen, her halde çağıltısını işitiyorsun, binâenaleyh körler gibi fen ve san'atla kalbinin testisini bu Mesnevî ırmağına getir ve içine daldır!

4290. Vaktaki bu ırmakta su olduğunu işittin, köre taklîd olarak iş bağlamak [4304] lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4290. Bu ırmakta su olduğunu işittiğin zaman, köre taklit olarak iş yapmak lazımdır.

Bu Mesnevî-i Şerîf ırmağında, ilahi bilgiler (maarif-i ilâhiyye) suyu olduğunu, kendin müşâhede zevkiyle görüp bilmedin; yalnız şundan bundan işittin. O halde körlerin fiillerine takliden hareket etmek ve iş yapmak lazımdır. Yani kalp ve idrak testisini, körler gibi ırmağa salıvermek gerekir.

Bu Mesnevî-i Şerîf ırmağında, maarif-i ilâhiyye suyu olduğunu, kendin zevk-i müşâhede ile görüp bilmedin; yalnız şundan bundan işittin. O halde körlerin ef'âline taklîden hareket etmek ve iş yapmak lâzımdır. Ya'ni kalb ve idrâk testisini, körler gibi ırmağa salıvermek îcâb eder.

4291. Su düşünücü tulumunu ırmakta aşağıya götür, tâ ki kendi tulumunu ağır göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4291. Su düşünücü tulumunu ırmakta aşağıya götür, tâ ki kendi tulumunu ağır göresin.

Marifet suyunu içmeyi düşün, kalbinin tulumunu bu Mesnevî-i Şerîf ırmağına daldır; tâ ki kalp ve idrak tulumunu, kazandığı ilim ve irfandan ağırlaşmış bir hâlde göresin.

Ma'rifet suyunu içmeyi düşün, kalbinin tulumunu bu Mesnevî-i Şerîf ırmağına daldır; tâ ki kalb ve idrâk tulumunu, iktisab ettiği ilim ve irfandan ağırlaşmış bir halde göresin.

4292. Vaktaki ağır görürsün, istidlal edici olursun; o vakit-gönül kuru taklîdden kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4292. Ne zaman ki ağır görürsün, delil getiren olursun; o zaman gönül kuru taklitten kurtuldu.

Duydukların üzerine bu Mesnevî-i Şerîf ırmağına kalbinin tulumunu daldırıp, ağırlaşmış bir halde gördüğün ve ilim ve marifet (Allah'ı bilme) hâsıl olduğunu idrak ettiğin zaman, bu ırmağın âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) ırmağı olduğunu kendi halin ile delil getiren olursun. O zaman Mesnevî-i Şerîf'in itiraz edenlerine ve ayıplayanlarına asla kulak asmazsın; çünkü kendi halin ve zevkin sebebiyle kalbin, kuru taklitten, yani şunun bunun övgüsü sebebiyle Mesnevî-i Şerîf'i takliden yüce bilmekten kurtuldu.

Mesmûât üzerine bu Mesnevî-i Şerîf ırmağına kalbinin tulumunu daldırıp, ağırlaşmış bir halde gördüğün ve ilim ve ma'rifet hâsıl olduğunu idrâk eylediğin vakit, bu ırmağın âb-ı hayât ırmağı olduğunu kendi hâlin ile istidlâl edici olursun. O vakit Mesnevî-i Şerîf'in mu'terizlerine ve tâinlerine asla kulak asmazsın; çünkü kendi hâlin ve zevkin sebebiyle kalbin, kuru taklidden, ya'ni şunun bunun medhi sebebiyle Mesnevî-i Şerîf'i taklîden âlî bilmekten kurtuldu.

4293. Gerçi kör, ırmağın suyunu aşikâr görmez; fakat testiyi ağır gördüğü vakit bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4293. Gerçi kör, ırmağın suyunu açıkça görmez; fakat testiyi ağır gördüğü zaman bilir.

4294. Zîra ırmaktan testiye su gitti, zîrâ bu hafif idi ve sudan pek ağır oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4294. Çünkü ırmaktan testiye su gitti, çünkü bu hafif idi ve sudan pek ağır oldu.

"Zeft", burada katı ve pek anlamındadır. İkinci mısra' كين سبك بود و زفت گران شد از آب takdirindedir. Yani "Bu Mesnevî-i Şerîf'in ilim ve marifet nehri olduğunu açık bir şekilde göremeyen ve basiret gözü kör olan kimse, Mesnevî okumaya başladığı zaman, kalbinin testisi o marifet nehrine batar ve marifetsiz olan kalp, marifet suyuyla pek ağırlaşır."

"Zeft", burada saht ve pek ma'nâsınadır. İkinci mısra' كين سبك بود و زفت گران شد از آب takdirindedir. Ya'ni "Bu Mesnevî-i Şerîf'in ilim ve ma'rifet nehri olduğunu açık bir sûrette göremeyen ve basar-ı basîreti kör olan kimse, Mes- nevî mütâlaasına başladığı vakit, kalbinin testisi o nehr-i ma'rifete batar ve bî-ma'rifet olan kalb, âb-ı ma'rifetle pek ağırlaşır."

4295. “Zîrâ ki her bir heva, beni kapar idi, heva beni kapamaz, ağırlığım ziyade oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4295. "Çünkü her bir heva beni kapar idi, heva beni kapamaz, ağırlığım ziyade oldu."

Evliyaların sözlerinden feyz alan kimsenin kalbi der ki: "Ben önceleri boş bir tulum gibiydim, her bir nefsanî heva (nefsin arzusu) beni kapar ve harekete geçirirdi, şimdi ise marifet ırmağından doldum ve ağırlaştım; artık her bir nefsanî heva beni kımıldatamaz."

Nutk-ı evliyâdan feyz alan kimsenin kalbi der ki: "Ben evvelce bir boş tulum gibi idim, her bir hevâ-yı nefsânî beni kapar ve tahrik eder idi, şimdi ise ma'rifet ırmağından doldum ve ağırlaştım; artık her bir hevâ-yı nefsânî beni kımıldatamaz."

4296. Muhakkak sefihleri her hevâ kapar, zîrâki onların kuvvetlerine ağırlık olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4296. Şüphesiz sefihleri her heves kapar, çünkü onların kuvvetlerine ağırlık olmadı.

"Sefih", akılsız, idrakten yoksun ve müsrif kimseye denir ki, kârını ve zararını ayırt edemez. "Sefih olan kimseleri şüphesiz her bir nefsanî heves kapar ve onların kalplerinde tasarruf eder; çünkü onların görünen ve görünmeyen kuvvetlerinde ağırlık ve sağlamlık yoktur." Ve görünen ve görünmeyen duyulara ağırlık ve sağlamlık veren şey ancak ilim ve irfandır.

"Sefîh", akılsız ve idrâksiz ve müsrif kimseye derler ki, kârını ve zararını fark edemez. "Sefih olan kimseleri muhakkak her bir hevâ-yı nefsânî kapar ve onların kalblerinde tasarruf eder; zîrâ ki onların kuvâ-yı zâhire ve bâtınelerinde ağırlık ve metânet yoktur." Ve havâss-i zâhire ve bâtıneye ağırlık ve metânet veren şey ancak ilim ve irfandır.

4297. Şer adamı, demirsiz gemi geldi, zîrâ eğri havadan o hazer bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4297. Şer adamı, demirsiz gemi geldi, çünkü eğri havadan o çekinmez.

Şerre eğilimli olan bir kimse, demir atmamış bir gemiye benzer; çünkü öyle demir atmamış bir gemi her bir muhalif havadan hareket eder ve asla eğri havadan korkusu olmaz.

Şerre mütemâyil olan bir kimse, demir atmamış olan bir gemiye benzer; zîrâ öyle demir atmamış olan bir gemi her bir muhâlif havadan hareket eder ve aslâ eğri havadan korkusu olmaz.

4298. Akıl demiri, akıl için emândır; âkıllerden bir demir dilen!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4298. Akıl demiri, akıl için bir güvencedir; akıllılardan bir demir dile!

İnsan varlığı, bu görünen âlem denizinde bir gemiye, akıl ise o geminin demirine benzer. Akıl demiri, varlık gemisini ters rüzgârlara tâbi olmaktan korur. Bu sebeple, akıllılardan geminin demiri hükmünde olan aklı iste ve dile!

Vücûd-ı beşer, bu âlem-i şehadet deryâsında bir gemiye ve akıl o geminin demirine benzer. Ve akıl demiri, vücûd gemisini muhâlif havalara tâbi' olmaktan hifz eder. Binâenaleyh âkıllerden geminin demiri mesâbesinde olan aklı iste ve dilen!

4299. O aklın yardımlarını o cûd denizinin inci hazînesinden vaktaki kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4299. O aklın yardımlarını o cûd denizinin inci hazinesinden kaptığı zaman.

O aklın yardımlarını, Hakk'ın kerem denizinin inci hazinesi olan insân-ı kâmilden kaptığı zaman,

Vaktâki o aklın yardımlarını, Hakk'ın kerem deryâsının inci hazînesi olan insân-ı kâmilden kaptı,

4300. Böyle imdaddan gönül pür-fen olur, gönülden sıçrar, gözü de rûşen olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4300. Böyle yardımdan gönül hünerle dolar, gönülden sıçrar, gözü de aydınlanır.

Böyle yardımdan gönül hünerle ve ustalıkla dolar; ve bu yardım gönülden, yani ilim ve idrak mertebesinden de sıçrar, iç gözünü aydınlatıp, insan görme mertebesine ulaşır.

Böyle yardımdan gönül pür-fen ve hüner olur; ve bu imdad gönülden, ya'ni ilim ve idrak mertebesinden de sıçrar, bâtın gözünü aydınlatıp, insan görmek mertebesine vâsıl olur.

4301. Zîra ki nûr gönülden bir göz üzerine oturdu, hatta gönül gittiği vakit, se- nin gözün atıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4301. Çünkü nur gönülden bir göz üzerine yerleşti, hatta gönül gittiği zaman, senin gözün atıldır.

Bu yardımın gönülden göze sıçramasını uzak görme; çünkü gözün nuru, gönülden meydana gelir ve kalp kuvvetli olunca, duyular da kuvvetli olur. Hatta eğer kalbin atışı ve kuvveti gittiği ve kesildiği zaman, göz de işlevsiz kalır.

Bu imdâdın gönülden göze sıçramasını istib'âd etme; zîrâ gözün nûru, gönül- den peyda olur ve kalb kuvvetli olunca, havâs de kuvvetli olur. Hattâ eğer kal- bin darabânı ve kuvveti gittiği ve munkatı' olduğu vakit, göz de muattal olur.

4302. Gönül vaktāki akla mensub olan nûrlar üzerine de vura, ondan bir nasib dahi iki göze verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4302. Gönül, akla ait olan nurlar üzerine de vurduğu zaman, ondan iki göze de bir nasip verir.

Kalbe, akla ait olan nurlar hâsıl olduğu zaman, gözümüze de o nurdan bir hisse ve nasip ulaşır.

Kalbe, akla mensûb olan nûrlar hâsıl olduğu vakit, gözümüze dahi o nûr- dan bir hisse ve nasîb erişir.

4303. İmdi bil ki, gökten âb-ı mübarek, gönüllerin vahyi ve sıdk-ı beyan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4303. Şimdi bil ki, gökten mübarek su, gönüllerin vahyi ve doğru söz oldu.

Bu şerefli beyitte, "Biz gökten mübarek olan suyu indirdik, onunla bahçeler ve biçilen ekinleri bitirdik" (Kāf, 50/9) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Kāf suresinde bulunan bu ayet-i kerimenin, işaret diliyle olan anlamı açıklanarak buyrulur ki: "Gökten ve yüce âlemden inen mübarek su, göklere inen ilahi vahiy ve dilden akan doğru sözdür ki, gönül bahçeleri çeşitli marifetlerle taze ve canlı olur ve ruhani gıda olan ilahi marifetlerin ekinleri elde edilir."

Bu beyt-i şerîfde وَ نَزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكاً فأنبتنا به جنات و حب الحصيد (Kāf, 50/9) ya'ni "Biz gökten mübarek olan suyu indirdik, onunla bahçeler ve biçilen hu- bûbâtı bitirdik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve sûre-i Kāf'da olan bu âyet-i kerîmenin, lisân-ı işaretle olan ma'nâsı beyânen buyurulur ki: "Gökten ve âlem-i ulvîden inen mübarek su, göklere nazil olan vahy-i ilâhî ve lisân- dan cârî olan sıdk-ı beyandır ki, gönül bahçeleri envâ'-ı ma'rifetle ter ü tâze olur ve gıdâ-yı rûhânî olan hubûbât-ı maârif-i ilâhiyye hâsıl olur."

4304. Biz dahi o hayvan yavrusu gibi ırmak suyunu içelim, o tain olan vesvâs tarafına bakmıyalım. Ey sâlikler, biz dahi o hayvan yavrusu gibi bu Mesnevî-i Şerîf'in tâinleri olan vesvâs tarafına ve onların hiçbir kıymeti hâiz olmayan i'tirazlarına kulak asmayıp, ma'rifet-i ilâhiyye ve esrâr-ı bâtıniyye ırmağı olan Mesnevî-i Şerîf'den istifade edelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4304. Biz de o hayvan yavrusu gibi ırmak suyunu içelim, o ayıplayan vesvese tarafına bakmayalım. Ey Hakk Yolcuları, biz de o hayvan yavrusu gibi bu Mesnevî-i Şerîf'in ayıplayanları olan vesvese tarafına ve onların hiçbir kıymeti olmayan itirazlarına kulak asmayıp, ilâhî bilgi ve bâtınî sırlar ırmağı olan Mesnevî-i Şerîf'ten faydalanalım.

4305. Peygamberlerin peyrevi isen, yolu tayy et, halaikın ta'nesini hep bir zar-ta say!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4305. Peygamberlerin peyrevi isen, yolu kat et, yaratılmışların ayıplamasını hep bir yel say!

"Siper", "siperden" veya "seperden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir. Kat etmek ve yola gitmek anlamındadır. "Bâd", burada insanın veya hayvanın aşağısından çıkardığı yel ve havadır. Yani "Eğer peygamberlere tâbi isen, Hakk yolunu kat et; eğer bu hususta halk sana itiraz ederler ve seninle alay ederler ise, onların bu ayıplamalarını aşağıdan çıkan bir yel say!" demek olur.

"Siper", "siperden" veyâ "seperden" masdarından emr-i hâzırdır. Tayy etmek ve yola gitmek ma'nâsınadır. "Bâd", burada insanın veyâ hayvanın esfelinden çıkardığı yel ve havadır. Ya'ni "Eğer peygamberlere tâbi' isen, tarîk-ı Hakk'ı tayy et; eğer bu husûsda halk sana i'tirâz ederler ve seninle istihzâ eylerler ise, onların bu ta'nelerini aşağıdan çıkan bir yel say!" demek olur.

4306. O hudavendler ki yolu tayy etmişlerdir, kulağı ne vakit köpeklerin sadâ-sına etmişlerdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4306. O efendiler ki yolu katetmişlerdir, ne zaman köpeklerin sesine kulak vermişlerdir?

"Efendiler"den kasıt, Hakk'a ulaşmış yüce evliyalardır. Yani "Hak yolunda mesafeleri kat edip, asıl maksat olan Hakk'a ulaşmış yüce evliyalar, köpek tabiatında olan kınayıcılara asla kulak asmamışlardır." Ey Hakk yolcusu, sakın sen de bu Mesnevî-i Şerîf'in itiraz edenlerine kulak asma ve onun sana ilham ettiği Rabbanî sırları ve ilahî bilgileri anlamaya çalış!

"Hudâvendler"den murâd, vâsıl-ı Hak olan evliyâ-yı kirâmdır. Ya'ni "Tarîk-ı Hak'da kat'-ı mesâfât edip, maksûd-ı aslî olan Hakk'a vâsıl evliyâ-yı kirâm hazarâtı, köpek meşrebinde olan ta'n edenlere aslâ kulak asmamışlardır." Ey sâlik-i tarîk-i Hak, sakın sen de bu Mesnevî-i Şerîf'in mu'terizlerine kulak asma ve onun sana ilkā eylediği esrâr-ı rabbâniyyeyi ve maârif-i ilâ-hiyyeyi anlamağa çalış!

## O misafirin ve misafir öldürücü mescidin zikri kıssasının bakıyyesi

4307. Tekrar söyle ki, o pâkbâz olan arslan adam, o mescid içinde ne yaptı ve ona ne göründü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4307. Tekrar söyle ki, o pâkbâz (gerçek âşık) olan arslan adam, o mescit içinde ne yaptı ve ona ne göründü?

"Pâkbâz", sadık âşık ve cemâl (güzellik) âşıkı demektir.

“Pâkbâz”, âşık-ı sâdık ve cemâl âşıkı demektir.

4308. Mescidde yattı, halbuki onun için uyku nerede! Irmağa gark olmuş olan nasıl uyur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4308. Mescitte yattı, aksine onun için uyku nerede! Irmağa batmış olan nasıl uyur?

4309. Gama mensub olan girdabın altında âşıklar için kuş ve balıkların uykusu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4309. Gama mensup olan girdabın altında âşıklar için kuş ve balıkların uykusu olur.

Yani gam içinde olan âşıkların uykuları, dalgın bir uyku değildir; aksine kuş uykusu ve balık uykusu içindedir.

Ya'ni gam içinde olan âşıkların uykuları, dalgın bir uyku değildir; belki kuş uykusu ve balık uykusu içindedir.

4310. Gece yarısı: "Ey fâide isteyici, senin başına geleyim mi? Geleyim mi?" [4324] diye bir heybetli ses işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4310. Gece yarısı: "Ey fayda isteyici, senin başına geleyim mi? Geleyim mi?" diye heybetli bir ses işitti.

4311. Böyle sert ses beş kerre erişti ve kalb parça parça oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4311. Böyle sert ses beş kere erişti ve kalb parça parça oldu.

Gece mescidde yatan misafir, gece yarısı beş kere: "Senin başına geleyim mi, geleyim mi?" diye şiddetli bir ses işitti ki, bu korkunç sesten kalb parçalanır idi.

تفسیر این آیت كه وا جلب عَلَيْهِمْ بِخَيْلكَ وَ رَجَلِكَ Bu "Ve eclib aleyhim bi-haylike ve recilike" âyetinin tefsîri Bu âyet-i kerîme İsra sûresinde olup, tamâmı budur: وَاسْتَفْزِزْ مِنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَ رَجُلِكَ وَ شَارِكْهُمْ فِي الْأَمْوَالِ وَالأَوْلَادِ وَ عِدْهُمْ وَ مَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ الا غروراً (İsrâ, 17/64) Yani "Ey şeytan, onlardan gücün yettiği kimseyi sesin ile hafife al ve onların üzerine süvarin ve piyaden ile bağır ve onların mallarına ve evlatlarına ortak ol ve onlara vaat et! Halbuki şeytan onlara ancak gururu vaat eder."

Gece mescidde yatan misafir, gece yarısı beş kere: "Senin başına geleyim mi, geleyim mi?" diye şiddetli bir sada işitti ki, bu korkunç sadâdan kalb parçalanır idi.

تفسیر این آیت كه وا جلب عَلَيْهِمْ بِخَيْلكَ وَ رَجَلِكَ Bu "Ve eclib aleyhim bi-haylike ve recilike" âyetinin tefsîri Bu âyet-i kerîme sûre-i İsra'da olup, tamâmı budur: وَاسْتَفْزِزْ مِنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَ رَجُلِكَ وَ شَارِكْهُمْ فِي الْأَمْوَالِ وَالأَوْلَادِ وَ عِدْهُمْ وَ مَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ الا غروراً (İsrâ, 17/64) Ya'ni "Ey şeytan onlardan gücün yettiği kimseyi savtın ile istihfaf et ve onların üzerine süvârin ve piyâden ile sayha et ve onların emvâline ve evlâdına ortak ol ve onlara va'd et! Halbuki şeytan onlara ancak gurûru va'd eder."

4312. Vaktaki sen ictihad ile azm-i dîn edersin, tabîat içinde şeytan sana seslenir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4312. Ne zaman ki sen içtihat ile dine yönelirsin, tabiat içinde şeytan sana seslenir.

Ey ahiret yolunun yolcusu, sen dünya süslerinden yüz çevirip, çaba ve içtihat ile din tarafına yöneldiğin zaman, tabiat âleminde hüküm süren ve senin tabiatında gizli olan şeytan sana bağırıp der:

Ey sâlik-i tarîk-i âhiret, sen dünyâ âlâyişinden yüz çevirip, sa'y ve ictihâd ile dîn tarafına teveccüh ettiğin vakit, âlem-i tabîatte hükümrân ve senin tab'ında nihân olan şeytan sana bağırıp der:

4313. Ki: "Ey azgın, o taraftan gitme, düşün! Zîrâ meşakkatin ve fakîrliğin esîri olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4313. Ki: "Ey azgın, o taraftan gitme, düşün! Çünkü meşakkatin ve fakirliğin esiri olursun."

"Ey benim yolum olan tabiat ve nefsaniyet yolundan azgın olup, ruhanîlik tarafına meyleden kimse; o din ve ruh tarafından gitme, sonunu düşün, çünkü sen büyük meşakkat çekersin ve fakirliğin esiri olursun."

"Ey benim yolum olan tabîat ve nefsâniyet yolundan azgın olup, rûhâniyet tarafına meyl eden kimse; o dîn ve rûh tarafından gitme, sonunu düşün, zîrâ sen büyük meşakkat çekersin ve fakrın esîri olursun."

4314. "Bî-nevâ olursun ve dostlardan kesilirsin, hakîr olursun ve pişmanlık yersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4314. "Yoksul olursun ve dostlardan koparsın, hor görülürsün ve pişmanlık duyarsın."

İblis, içten vurduğu narasında der ki: "Sen Hak yoluna gidersen kazanç ve kesbden (irâdî kazanım) kesilir ve azıksız kalırsın ve geçimde sıkıntı çekersin ve dostlardan ayrılırsın; çünkü dostlar seni sûfî ve âbid (ibadet eden) ve zâhid (dünyadan el çekmiş) görünce, sıkılıp senden kaçarlar; hor görülürsün ve önceki hâlini kaybettiğinden dolayı pişman olursun."

İblîs bâtından vurduğu na'rasında der ki: "Sen Hak yoluna gidersen kâr ve kesbden munkatı' olur ve azıksız kalırsın ve maîşette sıkıntı çekersin ve dostlardan ayrılırsın; zîrâ dostlar seni sûfî ve âbid ve zâhid görünce, sıkılıp senden kaçarlar; hakîr olursun ve evvelki hâlini gâib ettiğinden dolayı pişmân olursun."

4315. Sen o laîn şeytanın sadasının korkusundan yakından dalâlete geri kaçarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4315. Sen o lânetli şeytanın sesinin korkusundan yakından sapkınlığa geri kaçarsın.

Sen, "Doğrusu bu ahiret yolunu takip edişim, benim dünyevî felaketimi gerektirecektir" diye korkarsın ve yakınlık ve hidayet mertebesinden geriye dönüp, sapkınlık tarafına kaçarsın.

Sen, "Sahîh bu tarîk-i âhireti ta'kîb edişim, benim dünyevî felâketimi mûcib olacaktır" diye korkarsın ve mertebe-i yakîn ve hidâyetten geriye dönüp, dalâlet tarafına kaçarsın.

4316. Ki: "Hele yarın ve öbür gün benim içindir; dîn yoluna koşarım ki, mühlet bizim önümüzdedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4316. Ki: "Hele yarın ve öbür gün benim içindir; din yoluna koşarım ki, mühlet bizim önümüzdedir."

Ve dersin ki: "Hele daha yaşım müsaittir ve gencim, ihtiyarlığıma daha çok zaman vardır; yarın ve öbür gün benim içindir, istediğim vakit din yoluna gidebilirim; çünkü önümde zaman ve mühlet vardır, biraz gençlikte dünya heveslerini alayım, sonra ibadete başlarım."

Ve dersin ki: "Hele daha yaşım müsâiddir ve gencim, ihtiyarlığıma daha çok zaman vardır; yarın ve öbür gün benim içindir, istediğim vakit dîn yolu- na gidebilirim; zîrâ önümde zaman ve mühlet vardır, birâz gençlikte dünyâ heveslerini alayım, sonra ibâdete başlarım."

4317. Tekrar ölümü görürsün ki, o soldan ve sağdan komşuyu öldürüyor, hatta feryâd kalkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4317. Tekrar ölümü görürsün ki, o soldan ve sağdan komşuyu öldürüyor, hatta feryat yükselir.

Tekrar lezzetleri yok eden ölümü görürsün ki, o ölüm soldan ve sağdan, genç ve yaşlı komşuları öldürüyor; hatta bu ölüm sebebiyle evlerden feryat yükseliyor. "Mî küşed", "öldürür" anlamına geldiği gibi, "mî keşed", "çeker" anlamı da burada uygun olur. Yani "Ölümü görürsün ki, soldan ve sağdan komşuları ahiret tarafına çekiyor," demek olur.

"Tekrar hâdimü'l-lezzât olan ölümü görürsün ki, o ölüm soldan ve sağdan, genç ve ihtiyâr komşuları öldürüyor; hatta bu ölüm sebebiyle evlerden feryâd kalkıyor." "Mî küşed", "öldürür" ma'nâsına olduğu gibi, “mî keşed”, "çeker" ma'nâsı da burada münasib olur. Ya'ni "Ölümü görürsün ki, soldan ve sağdan komşuları âhiret tarafına çekiyor," demek olur.

4318. Yine can korkusundan azm-i dîn edersin, bir zaman kendini âdem düzersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4318. Yine can korkusundan dine yönelirsin, bir zaman kendini insan hâline getirirsin.

Komşuların birer birer öldüğünü görünce, "Yahu ölüm gence yaşlıya bakmıyor, ansızın geliveriyor; bu sebeple günün birinde bana da geliverir, ahirete eli boş giderim!" diye, can korkusundan tekrar din tarafına ve ibadet yoluna yönelip, hayvanlıktan insanlığa gelirsin.

Komşuların birer ikişer öldüğünü görünce, “Yâhu ölüm gence ihtiyâra bakmıyor, apansızın geliveriyor; binâenaleyh günün birinde bana da geliverir, âhirete sıfru'l-yed giderim!" diye, can korkusundan tekrar dîn tarafına ve ibâdet yoluna azm edip, hayvanlıktan âdemliğe gelirsin.

4319. Binâenaleyh "Ben, bir korkudan ayağı eksik getirmem!" diye ilimden ve hikmetlerden silâh bağlarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4319. Bu sebeple "Ben, bir korkudan ayağı eksik getirmem!" diye ilimden ve hikmetlerden silâh kuşanırsın.

Yani, "Önümde ölüm korkusu vardır, bu sebeple ben bu ölüm korkusundan dolayı artık din yolunda eksik adım atmam!" diye ilim ve hikmet silâhlarını kuşanırsın.

Ya'ni, "Önümde ölüm korkusu vardır, binâenaleyh ben bu ölüm korkusundan dolayı artık dîn yolunda nâkıs adım atmam!" diye ilim ve hikmet silâhlarını kuşanırsın.

4320. Yine senin üzerine: "Kork ve fakr kılıcından geri dön!" diye mekir ci-[4334]hetinden bir sayha vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4320. Yine senin üzerine: "Kork ve fakirlik kılıcından geri dön!" diye gizli yönlendirme cihetinden bir çığlık atar.

İblis yine senin tabiatının perdesi arkasından sana bağırıp der ki: "Dünya hayatında fakirlik ve ihtiyaç kılıç gibi kesicidir; senin bu gittiğin yol ise seni bu kılıcın önüne götürür. Kork ve geriye dön, dünya işleriyle meşgul ol!" İşte bu sana şeytanın bir gizli yönlendirmesidir ki, tabiatına uygun gelir.

İblîs yine senin tabîatının perdesi arkasından sana bağırıp der ki: "Hayât-ı dünyâda fakr ve ihtiyaç kılıç gibi kesicidir; senin bu gittiğin yol ise seni bu kılıcın önüne götürür. Kork ve geriye dön, umûr-ı dünyeviyyen ile meşgül ol!" İşte bu sana şeytanın bir mekridir ki, tab'ına mülayim gelir.

4321. Yine münevver olan yoldan kaçarsın, o ilim ve fen silahını bırakırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4321. Yine aydınlanmış olan yoldan kaçarsın, o ilim ve fen silahını bırakırsın.

Yine ilâhî nur ile aydınlanmış olan hidayet yolundan kaçarsın ve o ilim ve hikmet silahını bırakıp nefsin hatalarına ve dünyanın lezzetlerine dalarsın.

Yine nûr-ı ilâhî ile münevver olan hidâyet yolundan kaçarsın ve o ilim ve hikmet silâhını bırakıp nefsin hatâlarına ve dünyanın lezzetlerine dalarsın.

4322. Senelerce ona bir ses sebebiyle bendesin; böyle zulmet içine kilimi sermişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4322. Senelerce ona bir ses sebebiyle bağlısın; böyle karanlık içine kilimi sermişsin.

"Senelerce İblîs'in senin tarafına meydana gelen sesi sebebiyle ona kul ve itaatkâr olmuşsun, bu dünya gibi bir tabiat karanlığı içine kilimi sermişsin." "Nemed efkenden", kilim sermek, yani ikamet etmek anlamındadır.

"Senelerce İblîs'in senin tarafına vâki' olan sadâsı sebebiyle ona bende ve mutî' olmuşsun, bu dünyâ gibi bir zulmet-i tabîat içine kilimi sermişsin." "Nemed efkenden", kilim sermek, ya'ni ikāmet etmek ma'nâsınadır.

4323. Şeytanların sadasının heybeti halkı bağlamıştır ve boğazını tutmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4323. Şeytanların sesinin heybeti halkı bağlamıştır ve boğazını tutmuştur.

Yukarıda açıklandığı gibi "Şeytanların sesinin heybeti, halkı tabiat âlemine bağlamış ve esir etmiştir ve onların ruhlarının boğazını boğmak üzere sıkmıştır."

Yukarıda îzâh olunduğu vech ile "Şeytanların sadâsının heybeti, halkı âlem-i tabîata bağlamış ve esîr etmiştir ve onların rûhlarının boğazını boğmak üzere sıkmıştır."

4324. Hatta onların canı nûrdan öyle nevmîd olur ki, ehl-i kuburdan olan kâfirlerin revânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4324. Hatta onların canı nurdan öyle ümitsiz olur ki, kabir ehli olan kâfirlerin ruhudur.

Yani "Şeytanın vesvesesinden ürkerek tabiat karanlığı içindeki mücadeleye dalan kimselerin ruhu, hidayet nurundan öyle bir ümitsiz hâle geldi ki, küfür içinde hayatı terk edip mezarlarda gömülü olan kâfirlerin ruhuna döndü ve kâfirin ruhu gibi hidayet nurundan ümitsiz oldu."

Ya'ni "Şeytanın vesvesesinden ürkerek zulmet-i tabîat içindeki cidâle dalan kimselerin rûhu, nûr-ı hidâyetten öyle bir ümîdsiz hâle geldi ki, küfür içinde terk-i hayât edip mezarlarda medfûn olan kâfirlerin rûhuna döndü ve kâfirin rûhu gibi nûr-ı hidâyetten nevmîd oldu."

4325. O mel'ûnun sadâsının heybeti bu olur. Huda'ya mensub olanın heybeti nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4325. O lânetlenmişin sesinin heybeti bu olur. Allah'a ait olanın heybeti nasıl olur?

O lânetlenmiş ve kovulmuş olan İblis'in sesinin ve vesveselerinin heybeti ve etkisi, bu zikrettiğimiz hâl olur. Ey Hakk Yolcusu, peki Allah'a ait olan sesin, yani Allah dostlarının öğütlerinin ve ilhamlarının heybeti ve etkisi nasıl olur? Var kıyas et!

O mel'ûn ve matrûd olan İblîs'in sadâsının ve ilkāâtının heybeti ve te'sîri bu zikr ettiğimiz hâl olur. Ey sâlik, ya Huda'ya mensûb olan sadânın, ya'ni evliyâullâhın nasâyihinin ve ilkāâtının heybeti ve te'sîri nasıl olur? Var kıyâs et!

4326. Doğanın heybeti necib olan keklik üzerinedir; o heybetten muhakkak sineğin nasibi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4326. Doğanın heybeti asil keklik üzerinedir; o heybetten sineğin muhakkak nasibi yoktur.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır; yani birisi diyebilir ki: "Evliyaların ilhamları ve öğütleri, İblis'in ilhamlarından daha etkili olması gerekirken, birçok kimse hakkında heybet (manevi korku ve saygı) oluşturmuyor?" Cenab-ı Pîr (Mevlânâ Celaleddin Rûmî) cevaben buyururlar ki: "Evet öyledir, Allah dostları doğan gibidir, onların heybeti asil ve muteber keklik hükmünde olan ruhlar üzerinedir; adi sinek hükmünde olan ruhların üzerinde evliyaların sözü bir heybet meydana getirmez."

Bu beyt-i şerîf, bir sual-i mukadderin cevabıdır; ya'ni birisi diyebilir ki: "Evliyânın ilkāât ve nasâyihi, İblîs'in ilkāâtından daha müessir olmak lâzım geldiği halde, birçok kimseler hakkında heybet vücûda getirmiyor?" Cenâb-ı Pîr cevâben buyururlar ki: "Evet öyledir, evliyâullâh doğan gibidir, onların heybeti necîb ve mu'teber keklik mesâbesinde olan rûhlar üzerinedir; âdî sinek mesâbesinde olan rûhların üzerinde kelâm-ı evliyâ bir heybet hâsıl etmez."

4327. Zîra ki doğan kuşu sineğin avcısı olmaz; muhakkak sineği ancak örümcekler tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4327. Çünkü doğan kuşu sineğin avcısı olmaz; muhakkak sineği ancak örümcekler yakalar.

Doğan kuşu tenezzül edip sineği avlamak için arkasından koşmaz, sineği avlamak hevesinde olan ancak örümcektir. "Doğan"dan kasıt, Hak dostu evliyâlar ve "örümcek"ten kasıt İblîs ve "sinek"ten kasıt düşük himmetli nefis sahipleridir.

"Doğan kuşu tenezzül edip sineği avlamak için arkasından koşmaz, sineği avlamak hevesinde olan ancak örümcektir." "Doğan"dan murâd, evliyâ-yı Hak ve "örümcek"den murâd İblîs ve "sinek"den murâd dûn himmetli erbâb-ı nefisdir.

4328. Örümcek şeytan senin gibi sinek üzerine kerr ü fer tutar, keklik ve tavşancıl kuşu üzerine değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4328. Örümcek şeytan, senin gibi sinek üzerine saldırır ve geri çekilir, keklik ve tavşancıl kuşu üzerine değil.

4329. Şeytanların sesi, eşkıyânın çobanıdır; sultanın sadası evliyânın bekçisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4329. Şeytanların sesi, eşkıyanın çobanıdır; sultanın sesi evliyânın bekçisidir.

Şeytanların sesi, ilâhî ilimde şakiliği sabit olan kimselerin çobanıdır ve bu tabiî âlemde o eşkıyayı istediği gibi yönetir. Hakikat sultanı olan peygamberin sesi ise, evliyânın bekçisidir ki, onlar ilâhî ilimde saadeti sabit olan topluluktur ve bu ses onları şeytanın musallat olmasından korur; çünkü onlar peygamberlerin sesine uyarlar.

Şeytanların sesi, ilm-i ilâhîde şekāveti sâbit olan kimselerin çobanıdır ve bu âlem-i tabîatta o eşkıyâyı istediği gibi idare eder ve sultân-ı hakîkat olan peygamberin sadâsı ise, evliyânın bekçisidir ki, onlar ilm-i ilâhîde saâdeti sâbit olan tâifedir ve bu sadâ onları şeytanın tasallutundan hifz eder; zîrâ onlar sadâ-yı enbiyâya tâbi' olurlar.

4330. Tâ ki iki uzak sada birbirine, tatlı denizden, acı denize bir katra karış- [4344] miya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4330. Ta ki iki uzak ses birbirine, tatlı denizden, acı denize bir damla karışmasın!

Yani peygamberlerin ve şeytanların sesleri başka başka toplulukları yönetirler. Peygamberler, Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin tecellisi olan mutlu kişilere ve şeytanlar da Mudill (saptıran) isminin tecellisi olan kötü kişilere telkinlerde bulunurlar. Hâdî isminin tecellisi tatlı su deryası ve Mudill isminin tecellisi de acı su denizidir ki onlar, özellikleri itibarıyla asla birbirlerine karışmazlar. Nasıl ki Fâtır Sûresi'nde olan وَ مَا يَسْتَوَى الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِعُ شَرَابَهُ وَ هَذَا مِلْحَ أَجَاجِ (Fâtır, 35/12) yani “İki deniz eşit olmaz ki, bu biri lezzetli ve tatlı olup içilmesi kolaydır ve bu biri de tuzlu ve acıdır” ayet-i kerimesinde bu iki sınıf tecelliye işaret buyurulur.

Ya'ni enbiyânın ve şeyâtînin sesleri başka başka tâifeleri idare ederler. Enbiyâ ism-i Hâdî'nin mazharı olan süadâya ve şeyâtîn ism-i Mudill'in mazharı olan eşkıyâya ilkāâtda bulunurlar. İsm-i Hâdî'nin mazharı tatlı su deryâsı ve ism-i Mudill'in mazharı da acı su denizidir ki onlar hâssiyetleri i'tibariyle aslâ birbirlerine karışmazlar. Nitekim sûre-i Fâtır'da olan وَ مَا يَسْتَوَى الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِعُ شَرَابَهُ وَ هَذَا مِلْحَ أَجَاجِ (Fâtır, 35/12) ya'ni “İki deniz müsâvî olmaz ki, bu biri lezîz ve tatlı olup içilmesi kolaydır ve bu biri de tuzlu ve acıdır” âyet-i kerîmesinde bu iki sınıf mezâhire işaret buyurulur.

## Gece yarısı misafirin kulağına bir tılsımın sadâsı erişmesi

4331. Şimdi o sert sesin kıssasını dinle ki, o nîk-baht onun sebebiyle yerinden gitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4331. Şimdi o sert sesin kıssasını dinle ki, o bahtiyar onun sebebiyle yerinden gitmedi.

O adam öldürücü mescidde yatan misafirin işittiği o korkunç ve sert sesin kıssasını dinle ki, o ezelî saadete sahip olan misafir, o korkunç ses sebebiyle kendisini kaybetmedi.

O adam öldürücü mescidde yatan misafirin işittiği o korkunç ve sert sesin kıssasını dinle ki, o saâdet-i ezeliyye sahibi olan misafir, o korkunç ses sebebiyle kendisini gâib etmedi.

4332. Niçin korkayım, çünkü bu bayram davuludur, nihayet davul korksun ki, darbe ona erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4332. Niçin korkayım, çünkü bu bayram davuludur, nihayet davul korksun ki, darbe ona erişti.

4333. Ey kalbsiz boş davullar, sizin nasibiniz can bayramından çomak darbı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4333. Ey kalpsiz boş davullar, sizin nasibiniz can bayramından çomak darbesi oldu.

Ey kalpleri idrakten boş olan, davul hükmündeki inkârcılar, sizin değeriniz ve nasibiniz, can bayramı olan ölüm ve kıyamet vaktinde çomak darbesi oldu. Bu şerefli beyitte, Hac Suresi'nde geçen "و لهم مقامع من حديد" (Hac, 22/21) yani "O kâfirler için demirden çomaklar vardır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ey kalbleri idrakden boş olan davul mesâbesindeki münkirler, sizin kıymetiniz ve nasîbiniz can bayramı olan mevt ve kıyâmet vaktinde çomak darbesi oldu. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hac'da olan و لهم مقامع من حديد (Hac, 22/21) ya'ni "O küffâr için demirden çomaklar vardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

4334. Kıyâmet, bayram ve dinsizler davul oldu; biz bayram ehli gibi, gül gibi handânız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4334. Kıyamet, bayram ve dinsizler davul oldu; biz bayram ehli gibi, gül gibi neşeliyiz.

4335. Şimdi dinle, vaktâki bu davul ses vurdu, devlet tenceresi çorbayı nasıl pişirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4335. Şimdi dinle, bu davul ses vurduğunda, devlet tenceresi çorbayı nasıl pişirir?

"Bâ", çorba anlamındadır. "Ey din sahibi, şimdi dinle, kıyamet bayramının davulu çalındığı zaman, devlet ve saadet tenceresi, ilahi ikram çorbasını nasıl pişirir?"

“Bâ”, çorba ma’nâsınadır. “Ey dîn sâhibi şimdi dinle, kıyâmet bayramının davulu çalındığı vakit, devlet ve saâdet tenceresi, ikrâm-ı ilâhî çorbası nasıl pişirir?”

4336. Vaktâki o görgü adamı o davulu işitti, dedi: “Gönül bayram davulundan niçin korkar?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4336. O görgü adamı o davulu işittiği zaman dedi ki: "Gönül bayram davulundan niçin korkar?"

Yani "Mescitte misafir olan, hayatın hakikatini gözlemleyen misafir, o korkunç sesi işitti ve dedi ki: "Ölüm âşıkların bayramıdır, çünkü âşıkları maşukuna kavuşturur ve ölümün gerçekleşeceğini haber veren sesler de, bayram davulu gibidir; bu sebeple benim gönlüm bayram davulundan niçin korksun?"

Ya’ni “Mescidde misâfir olan hakîkat-i hayâtı müşâhede eden misâfir, o korkunç sesi işitti ve dedi ki: “Ölüm âşıkların bayramıdır, zîrâ âşıkları ma’şûkuna kavuşturur ve ölümün vuku’unu haber veren sesler de, bayram davulu mesâbesindedir; binâenaleyh benim gönlüm bayram davulundan niçin korksun?”

4337. Kendi kendine dedi: “Âgâh ol, gönlü titretme ki, bundan yakînsiz olan kötü kalblerin canı öldü.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4337. Kendi kendine dedi: "Uyanık ol, gönlü titretme ki, bundan yakînsiz olan kötü kalplerin canı öldü."

Misafir dedi ki: "Kendine gel, kalbine bu sesten korku getirme, çünkü bu sesten, ölümün hayat olduğuna ve sevgiliye kavuşma olduğuna yakîn (kesin bilgi) sahibi olmayan kötü kalplerin canı, yani hayvani ruhu öldü ve dünyevi hayatı korkudan kesintiye uğradı."

Misâfir dedi ki: “Kendine gel, kalbine bu sesten korku getirme, zîrâ bu sesten, ölümün hayât idi[ğine] ve ma’şûka vuslat olduğuna yakîni olmayan fenâ kalblerin canı, ya’ni rûh-i hayvânîsi öldü ve hayât-ı dünyeviyyesi korkudan munkatı’ oldu.”

4338. “O vakit geldi ki, ben Haydar gibi mülk tutarım, yâhud bedeni uçururum.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4338. “O vakit geldi ki, ben Haydar gibi mülk tutarım, yâhud bedeni uçururum.”

Yani “Hakk yolunda cihat vakti geldi ki, ben Haydar-ı Kerrâr olan İmam Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz gibi, ya düşmana üstün gelip onu esir alır ve mülk edinirim veyahut bu yoğun bedeni feda edip, şehitlik mertebesine ulaşırım.”

Ya’ni “Tarîk-i Hak’da cihâd vakti geldi ki, ben Haydar-ı Kerrâr olan İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz gibi, ya düşmana galebe edip onu esîr ve temellük ederim veyâhud bu cism-i kesîfi fedâ edip, mertebe-i şehâdete nâil olurum.”

4339. Sıçradı ve; "Ey ulu, işte hazırım, er isen gel!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4339. Sıçradı ve; "Ey ulu, işte hazırım, er isen gel!" diye bağırdı.

Mescit misafiri derhal yerinden sıçradı ve: "Geleyim mi, geleyim mi?" hitabına cevap olarak: "Ey kabadayı, işte hazırım, er isen çık meydana!" diye bağırdı.

Mescid misafiri derhal yerinden sıçradı ve: "Geleyim mi, geleyim mi?" hitâbına cevâben: "Ey kabadayı, işte hâzırım, er isen çık meydana!" diye bağırdı.

4340. Derhâl onun sadasından tılsım bozuldu, her tarafa kısım kısım altın döküldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4340. Derhâl onun sesinden tılsım bozuldu, her tarafa kısım kısım altın döküldü.

O misafirin bağırmasından hemen "Geleyim mi?" diye seslenen tılsım bozuldu ve her tarafa bölük bölük altınlar döküldü.

O misafirin bağırmasından derhal "Geleyim mi?" diye seslenen tılsım bozuldu ve her tarafa bölük bölük altınlar döküldü.

4341. O kadar altın döküldü ki, o oğul, altın çokluktan yolunu tutmasın diye korktu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4341. O kadar altın döküldü ki, o oğul, altın çokluğundan yolunu şaşırmasın diye korktu.

"O oğul" denilmesi, o misafirin seyr-ü sülûkün (tasavvuf yolculuğunun) ortasında olup henüz ricâl (Allah dostları) mertebesinde olmadığına işaret eder.

"Ân püser" [= O oğul], buyurulması, o misafirin sülükün vasatında olup henüz ricâl mertebesinde olmadığına işâret buyurulur.

4342. Ondan sonra o müheyyâ olan arslan kalktı, seher vaktine kadar altını dışarıya çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4342. Ondan sonra o hazırlanmış aslan kalktı, seher vaktine kadar altını dışarıya çekti.

"Atîd", hazır ve hazırlanmış anlamındadır. "O mücadele ve çekişmeye hazır olan aslan kalktı, seher vaktine, hakikat güneşinin doğuş zamanına kadar ilahi marifetler (Allah'a ait bilgi ve tanıma) altınlarını gayb âleminden, şehadet âlemine (görünen âleme) çekti."

"Atîd", hâzır ve müheyyâ ma'nâsınadır. "O mücâhede ve mücadeleye hâzır olan arslan kalktı, seher vaktine, şems-i hakîkatin tulû'u zamânına kadar maârif-i ilâhiyye altınlarını âlem-i gaybdan, âlem-i şehadete çekti."

4343. Gömer idi çuval ile ve torba ile, diğer def'a altına gelir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4343. Çuval ile ve torba ile gömer idi, diğer defa altına gelir idi.

Gaybî vâridâttan (ilahi ilhamlar) olan ilâhî marifetler (bilgiler) altınlarını, sözler ve şiirler perdeleri arkasında gizler ve tekrar cisminin çuvalı ve kalbinin torbası ile altına gelir idi.

Vâridât-ı gaybiyyeden olan maârif-i ilâhiyye altınlarını elfâz ve eş'âr perdeleri arkasında setr eder ve tekrar cisminin çuvalı ve kalbinin torbası ile altına gelir idi.

4344. O canbaz, korkucu ve oturduğu halde sürünerek geriye gidicinin körlüğüne ondan hazîneler koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4344. O canbaz, korkucu ve oturduğu hâlde sürünerek geriye gidicinin körlüğüne ondan hazineler koydu.

O canını feda etmeye azmeden Hakk yolcusu (sâlik), canından korkan ve tabiat sahasında sürünerek geri geri giden kimselerin körlüğüne karşılık, o bozulan tılsımdan hazineler düzenledi. "Hazân", "hazîden" mastarındandır, "çocuklar gibi oturduğu hâlde, sürüne sürüne gitmek"tir.

"O cân fedâsına azm eden sâlik-i tarîk-i Hak, canından korkan ve sâha-i tabîatte sürünerek geri geriye giden kimselerin körlüğüne olarak, o bozulan tılsımdan hazîneler tertîb etti." "Hazân", "hazîden" masdarındandır, “çocuklar gibi oturduğu halde, sürüne sürüne gitmek"tir.

4345. Her uzak olan altına tapıcı körün kalbinde, bu zahir altın hatıra gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4345. Her uzak olan, altına tapan körün kalbinde, bu görünen altın hatıra gelmiştir.

Biz altından bahsettik, altına tapan ve akıl gözü kör olup, hakikatleri idrak etmekten uzak olan her bir kimsenin kalbinde, bizim bahsettiğimiz altından, bu görünen altın anlamı ve hatırası ortaya çıktı. Halbuki bizim sözümüz maden parçalarından ibaret olan görünen altın üzerine değildir.

Biz altından bahs ettik, altına tapan ve akıl gözü kör olup, idrâk-i hakāyıktan uzak olan her bir kimsenin kalbinde, bizim bahs ettiğimiz altından, bu zâhirî altın ma'nâsı ve hâtırası peyda oldu. Halbuki bizim sözümüz ma'den parçalarından ibaret olan zâhirî altın üzerine değildir.

4346. Çocuklar esfâlleri kırarlar, altın namını koyarlar ve etek içine ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4346. Çocuklar alçak şeyleri kırarlar, altın adını koyarlar ve etek içine doldururlar.

Çocuklar oyunları sırasında renkli camları ve tabakları kırarlar, onların parçalarına "altın" adını verirler ve aralarında ticaret oyunu oynarlar ve bu parçaları eteklerinin içine doldurup ticaret sermayesi yaparlar.

Çocuklar oyunları esnasında renkli camları ve tabakları kırarlar, onların parçalarına "altın" adını koyarlar ve aralarında ticâret oyunu oynarlar ve bu parçaları eteklerinin içine doldurup ticaret sermâyesi yaparlar.

4347. O oyun içinde sen altının adını söylediğin vakit, çocuğun hâtırında o güzer eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4347. O oyun içinde sen altının adını söylediğin vakit, çocuğun hatırında o etki eder.

Çocukların bu ticaret oyunu sırasında, eğer sen onlara altından bahsedersen, çocukların hatırına, o altın olarak kabul ettikleri cam ve bardak kırıkları gelir. Büyük adamların kullandıkları altını düşünemezler.

Çocukların bu ticaret oyunu esnasında, eğer sen onlara altından bahs edersen, çocukların hâtırına, o altın ittihâz ettikleri cam ve bardak kırıkları gelir. Büyük adamların kullandıkları altını düşünemezler.

4348. Belki Hakk'a mensub darbın madrûbu olandır ki, o kasid olmaz, ebedî geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4348. Aksine, Hakk'a ait olan darp etmenin darp edileni odur ki, o kasıtlı olmaz, öncesiz olarak geldi.

Bunun gibi, biz "altın"dan bahsettiğimiz zaman, dünya ehli sarı maden parçalarından bahsettiğimizi zannederler. Hayır, bizim sözümüz Hakk'a ait olan darp etmenin darp edileni olan, hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında kalbin zenginlik sebebi olan ledün ilimleridir; o altın darp edilmekle eksilmez, an be an artar ve izafî ruh ile beraber sonsuzdur.

Bunun gibi, biz "altın"dan bahs ettiğimiz vakit, ehl-i dünyâ sarı ma'den parçalarından bahs ettiğimizi zannederler. Hayır, bizim sözümüz Hakk'a mensûb olan darbın madrûbudur ki, hem hayât-ı dünyeviyyede ve hem de hayât-ı uhreviyyede kalbin sebeb-i gınâsı olan ulûm-ı ledünniyyedir; o altın darb edilmekle eksilmez, ânen-fe-ânen ziyâde olur ve rûh-ı izâfî ile beraber ebedîdir.

4349. O bir altındır ki, bu altın ondan sarı ziyâyı buldu; pırıldayıcılık gevherini ve letafeti buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4349. O bir altındır ki, bu altın ondan sarı ışığı buldu; pırıldayıcılık cevherini ve inceliği buldu.

"Zer-tâb", sıfat tamlamasıdır; "zer", "zerd" kelimesinin kısaltılmışıdır ve "tâb", ışık demektir, "sarı ışık" anlamına gelir. Yani "Görünen altın, ışığın yansımasıyla sapsarı parlamayı, o marifet altınından buldu; çünkü ham altının topraktan farkı yoktur, insan idraki ve beşer bilgisi onu işleyip, ince bir hâle getirir.

"Zer-tâb", terkîb-i tavsîfîdir; "zer", "zerd"in muhaffefidir ve "tâb", ziyâ demektir, "sarı ziya" demek olur. Ya'ni "Zâhirî altın aks-i ziyâ ile sapsarı parıldamayı, o ma'rifet altınından buldu; zîrâ ham altının topraktan farkı yoktur, idrâk-i benî-Âdem ve ilm-i beşer, onu terbiye edip, latîf bir hâle getirir.

4350. O bir altın ki, gönül ondan zengin olur, rûşenlikte ay üzerine gālib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4350. O bir altın ki, gönül ondan zengin olur, aydınlıkta ay üzerine üstün gelir.

Gönül zenginliğine sebep olan o Rabbanî bilgiler altını, ışık vermekte ay üzerine üstün gelir ve âlemi aydan daha fazla aydınlatır.

Gınâ-yı kalbe sebeb olan o maarif-i rabbâniyye altını, ışık vermekte ay üzerine gālib olur ve âlemi aydan daha ziyâde nûrlandırır.

4351. O mescid şem' ve o, pervâne idi; o pervâne huylu kendisini fedâ etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4351. O mescid mum ve o, pervâne idi; o pervâne huylu kendisini fedâ etti.

O misafir öldürücü mescid mum ve misafir dahi pervâne gibi idi; o pervâne huylu olan misafir aşk yolunda kendisini fedâ etti.

O misafir öldürücü mescid şem' ve misafir dahi pervâne gibi idi; o pervâne huylu olan misafir aşk yolunda kendisini fedâ etti.

4352. Onun kanadını yaktı ve fakat onu düzeltti; binâenaleyh onun o atması mübarek geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4352. Onun kanadını yaktı ve fakat onu düzeltti; bu sebeple onun o atması mübarek geldi.

O mum gibi olan mescit, o pervane gibi olan misafirin himmet (manevi çaba) ve talep kanadını yaktı; aksine onun varlığına bir çekidüzen verdi; bu sebeple o misafirin kendisini o muma atması mübarek geldi. Hint nüshalarında "pes" yerine "bes" geçmektedir; çok mübarek geldi, demek olur. Yani âşık, vuslata (kavuşmaya) erişmekle, talep ve himmet kanadı yandı, çünkü bir âşık maşukuna (sevdiğine) kavuştuğu zaman, artık onda talep ve himmet kalmaz ve matlubda (istenende) fani olur.

"O şem' gibi olan mescid, o pervâne gibi olan misafirin himmet ve taleb kanadını yaktı; velâkin onun varlığına bir çeki ve düzen verdi; binâenaleyh o misafirin kendisini o şem'e atması mübarek geldi." Hind nüshalarında "pes" yerine "bes" vâki'dir; çok mübarek geldi, demek olur. Ya'ni âşık, nâil-i vuslat olmakla, taleb ve himmet kanadı yandı, zîrâ bir âşık ma'şûkuna vâsıl olduğu vakit, artık onda taleb ve himmet kalmaz ve matlûbda fânî olur.

4353. O bahtı mes'ûd olan Mûsa gibi idi ki, o ağaç tarafında bir ateş gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4353. O bahtı mesut olan Musa gibi idi ki, o ağaç tarafında bir ateş gördü.

O mescide misafir olan kimse, bahtı mesut ve öncesiz ilahi yardımın tecelli ettiği yer olan Musa (a.s.) meşrebinde (manevi yolunda) idi. Nasıl ki Musa (a.s.) ağaç tarafında bir ateş gördü.

O mescide misafir olan kimse, bahtı mes'ûd ve inâyet-i ezeliyyenin mazharı olan Mûsâ (a.s.) meşrebinde idi. Nitekim Mûsâ (a.s.) ağaç tarafında bir ateş gördü.

4354. Vaktaki onun üzerine inayetler mevfûr idi, ateş zannetti, halbuki o nûr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4354. Vaktaki onun üzerine inayetler bol idi, ateş zannetti, halbuki o nûr idi.

"Vaktaki o Hz. Musa üzerine Yüce Allah hazretlerinin inayeti çok idi, o ağaçta gördüğü sureti, o anda kendinin muhtaç olduğu ateş zannetti. Halbuki ateş suretinde görünen nur idi." Bu tecellide Hakk'ın inayeti şudur ki, Musa (a.s.)ın o anda ateşe ihtiyacı vardı ve o sırada Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya tecelli buyurmak murad etti; eğer onun matlubu olan ateş suretinden başka bir suretle tecelli etseydi, Hz. Musa himmetinin özel matlubuna yönelmesinden dolayı, o suretten yüz çevirir ve "Hele şimdi bana lazım olan ateşi bulayım, sonra bu hitabın ne olduğunu anlamakla meşgul olayım!" derdi. O yüz çevirince, Yüce Allah dahi, ondan yüz çevirirdi; çünkü hadis-i şerifte من أقبل على الله بكليته اقبل الله عليه بكليته و من اعرض عن الله بكليته اعرض الله عنه بكليته yani "Kim ki bütün varlığıyla Allah'a yönelirse, Allah dahi ona bütün varlığıyla yönelir ve kim ki bütün varlığıyla Yüce Allah'tan yüz çevirirse, Yüce Allah da ondan yüz çevirir" buyurmuştur.

Şimdi bu kıssada "misafir öldürücü mescid"den murad, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dergahıdır; ve "misafir"den murad kendi varlığından geçmek ve Hakk'a kavuşmak isteyen sâliktir (Hakk Yolcusu). Ve "nasihatçiler"den murad, nefsine düşkün olup, insân-ı kâmile yaklaşmak istemeyen kimselerdir. "Tılsım"dan murad, Hak yolunda, ne olursam olayım diye mücadeleyi seçen sâlikin kalbinden nefsanî perdenin yırtılmasıdır. Ve "altın"dan murad, ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) ve gaybî ilhamlardır. "Ağaç"tan murad, insân-ı kâmilin maddi varlığıdır; ve "ateş"ten murad beşerî suretidir ki, ondan "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) narası ortaya çıkar. "Musa'nın Ağacı", Hz. Pir ve "mescidin misafiri" dahi Musevî meşrepte olan Hz. Pir'in müridlerinden biridir.

"Vaktaki o Hz. Mûsâ üzerine Hak Teâlâ hazretlerinin inâyeti çok idi, o ağaçta gördüğü sûreti, o anda kendinin muhtâç olduğu ateş zannetti. Halbuki ateş sûretinde görünen nûr idi." Bu tecellîde Hakk'ın inâyeti budur ki, Mûsâ (a.s.)ın o anda ateşe ihtiyacı var idi ve o sırada Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ'ya tecellî buyurmak murâd etti; eğer onun matlûbu olan ateş sûretinden başka bir sûretle tecellî etse, Hz. Mûsâ himmetinin matlûb-ı hâssına teveccühünden nâşî, o sûretten yüz çevirir ve "Hele şimdi bana lâzım olan ateşi bulayım, sonra bu hitâbın ne olduğunu anlamakla meşgul olayım!" der idi. O i'râz edince, Hak Teâlâ dahi, ondan i'râz eder idi; zîra hadis-i şerîfde من أقبل على الله بكليته اقبل الله عليه بكليته و من اعرض عن الله بكليته اعرض الله عنه بكليته ya'ni "Kim ki külliyyeti ile Allah'a teveccüh ederse, Allah dahi ona külliyyetle teveccüh eder ve kim ki külliyyetle Allah Teâlâ'dan yüz çevirirse, Allah Teâlâ da ondan yüz çevirir" buyurmuştur.

İmdi bu kıssada "misafir öldürücü mescid"den murâd, insân-ı kâmilin dergâhıdır; ve "misâfir"den murâd kendi varlığından geçmek ve Hakk'a kavuşmak isteyen sâliktir. Ve "nâsihler"den murâd, ehl-i nefis olup, insân-ı kâmile yaklaşmak istemeyen kimselerdir. "Tılsım"dan murâd, tarîk-ı Hak'da, ne olursam olayım diye mücâhedeyi ihtiyâr eden sâlikin kalbinden hicâb-ı nefsânînin yırtılmasıdır. Ve "altın"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve vâridât-ı gaybiyyedir. "Ağaç"tan murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı unsurîsîdir; ve "ateş"ten murâd sûret-i beşeriyyesidir ki, ondan "ene'l-Hak" na'rası zuhûra gelir. “Şecere-i Mûsâ", Hz. Pîr ve "mescid[in] misafir"i dahi meşreb-i Mûsevîde olan müridân-ı Hz. Pîr'den biridir.

4355. Ey oğul, vaktaki merd-i Hakk'ı göresin, sen onun üzerine beşer nârını zannedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4355. Ey oğul, Hakk adamını gördüğün zaman, sen onun üzerinde beşeriyet ateşi olduğunu sanırsın.

Ey henüz olgunluk çağına ulaşmamış ve çocuk konumunda bulunan zahir ehli kişi, sen Hakk adamını ve velîyi gördüğün zaman, kendinde olduğu gibi, onun üzerinde de beşeriyet ateşi olan gazap, şehvet, haset ve hırs gibi nefse ait sıfatlar vardır sanırsın.

Ey henüz meblağ-ı ricâle vâsıl olmamış ve çocuk mesâbesinde bulunmuş olan ehl-i sûret, sen Hak adamını ve velîyi gördüğün vakit, kendinde olduğu gibi, onun üzerinde de beşeriyet ateşi olan gazab ve şehvet ve hased ve hırs gibi sıfât-ı nefsâniyye vardır zannedersin.

4356. Sen kendinden geliyorsun ve o sendedir; ateş ve diken ve zan ve bâtıl bu tarafdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4356. Sen kendinden geliyorsun ve o sendedir; ateş ve diken ve zan ve bâtıl bu taraftadır.

Ey sûrette kalan kimse, sen bu sanı hususunda kendi tarafından geliyorsun, yani insân-ı kâmili kendi nefsine kıyas ediyorsun, bu sebeple o sanı sendendir; beşeriyet ateşi ve nefse ait sıfatların dikenleri ve bâtıl olan diğer sanılar hep senin tarafındadır.

Ey sûretde kalan kimse, sen bu zannın husûsunda kendi tarafından geliyorsun, ya'ni veliyy-i kâmili kendi nefsine kıyâs ediyorsun, binâenaleyh o zannın sendendir; beşeriyet ateşi ve sıfât-ı nefsâniyye dikenleri ve bâtıl olan sâir zanlar hep senin tarafındadır.

4357. O Mûsâ'nın ağacıdır ve pür-ziyâdır; gel bir kere nûr ta'bîr et, ona nâr ta'bîr etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4357. O Mûsâ'nın ağacıdır ve nur doludur; gel bir kere nur de, ona ateş deme!

O insân-ı kâmilin unsurlardan oluşan bedeni, Mûsâ (a.s.)'ın ağacına benzer ki o ağaçtan أَنِّي أَنَا اللَّهُ (Tâhâ, 20/14) ["Muhakkak ben, sâdece ben Allah'ım!"] hitabı ortaya çıktı. Bunun gibi, insân-ı kâmilin ve Hakk erinin dilinden de "ene'l-Hak" hitabı ortaya çıkarsa inkâr etme; çünkü insan ağaçtan daha üstündür. Nasıl ki cenâb-ı Pîr-i destgîr (yardım eden ulu kişi) Divan-ı Kebir'lerindeki bir yüce beytinde buyururlar. Beyit:

Tercüme ve açıklama: Hak ağaçtan "İnnenî enellâh” buyurdu ve bu hitap Kur'ân-ı Kerîm'de anılmakla avam ve havas (halk ve seçkinler) tarafından kabul edildi; ey anlayışı eksik olan kimse, eğer ağaçtan daha üstün olan insandan bu hitabı söylerse, körlükten uzak tutma!

Bu sebeple insân-ı kâmil nur doludur. Onun beşerî şekline bakıp, kendine kıyasla ateştir deme, insaf et de bir kere nur de!

O insân-ı kâmilin vücûd-1 unsurîsi Mûsâ (a.s.)ın ağacına benzer ki o ağaçtan أَنِّي أَنَا اللَّهُ (Tâhâ, 20/14) ["Muhakkak ben, sâdece ben Allah'ım!"] hitabı sudûr etti, bunun gibi insân-ı kâmilin ve merd-i Hakk'ın lisânından dahi "ene'l-Hak" hitâbı sudûr ederse inkâr etme; zîrâ insan ağaçtan efdaldir. Nitekim cenâb-ı Pîr-i destgîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyt-i şerîflerinde buyururlar. Beyit:

Tercüme ve îzâh: Hak ağaçtan "İnnenî enellâh” buyurdu ve bu hitâb Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olmakla avâm ve havâs tarafından kabul edildi; ey fehmi nâkıs olan kimse, eğer ağaçtan daha efdal olan beşerden bu hitâbı söylerse, körlükten baîd tutma!

"Binâenaleyh insân-ı kâmil pür-ziyâdır, onun sûret-i beşeriyyesine bakıp, kendine kıyâsen ateştir deme, insaf et de bir kere nûr de!"

4358. Bu cihânın fıtâmı bir nâr görünmedi mi? Sâlikler gittiler; ve o ise nûr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4358. Bu cihanın sütten kesilmesi bir ateş görünmedi mi? Hakk Yolcuları gittiler; o ise nur idi.

"Fıtâm", çocuğu sütten kesmek demektir. Yani "Ey Hakk Yolcusu, yedirmek ve içirmek suretiyle seni bir anne gibi emziren bu dünyanın lezzetlerinden kesildiğin zaman, bu sütten kesilme ve ayrılma, sana kalbini yakıcı bir ateş görünmedi mi? Bu görünüşten dolayı, Hakk Yolcuları onun bu zahirî nimetlerinden yüz çevirip mana tarafına gittiler. Hâlbuki ateş görünen bu cihanın lezzetlerinden ayrılma, nur idi. Mana tarafına giden Hakk Yolcuları bunun böyle olduğunu gördüler. Bunun gibi ilk anda sana beşer görünen insân-ı kâmil, sonradan Musa'nın ağacı gibi, Hakk'ın nuru görünür.

"Fıtâm", çocuğu sütten kesmek demektir. Ya'ni "Ey sâlik, yedirmek ve içirmek sûretiyle seni bir ana gibi emziren bu dünyanın lezzâtından kesildiğin vakit, bu fıtâm ve kesilmek, sana kalbini yakıcı bir ateş görünmedi mi? Bu görünüşten dolayı, sâlikler onun bu sûrî ni'metlerinden yüz çevirip ma'nâ tarafına gittiler. Halbuki ateş görünen bu cihânın lezzâtından inkıta', nûr idi. Ma'nâ tarafına giden sâlikler bunun böyle olduğunu gördüler. Bunun gibi vehle-i ûlâda sana beşer görünen insân-ı kâmil, bilâhire şecere-i Mûsâ gibi, nûr-ı Hak görünür.

4359. İmdi bil ki, dîn şem'i âlî olur, bu ateşlerin şem'i gibi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4359. Şimdi bil ki, din mumu yüce olur, bu ateşlerin mumu gibi olmaz.

"Din mumu"ndan maksat, insân-ı kâmildir. Çünkü dinin nuru onun varlığından yayılır. Yani "Ey Hakk Yolcusu, bil ki din mumu olan insân-ı kâmil, ilahi aşk ateşiyle yanarak her an yücelir ve ilerler, ateşlerin mumu gibi olmaz." Yani ateşten yanan mum, yandıkça eksilir; insân-ı kâmil ise ilahi aşkla yandıkça artar ve yükselir.

"Şem'-i dîn"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ nûr-ı dîn onun vücûdundan intişâr eder. Ya'ni "Ey sâlik, bil ki şem-i dîn olan insân-ı kâmil âteş-i aşk-ı ilâhî ile yanmakta her an âlî ve müterakkî olur, ateşlerin şem'i gibi olmaz." Ya'ni ateşten yanan mum, yana yana eksilir ve insân-ı kâmil ise aşk-ı ilâhî ile yana yana ziyâdeleşir ve yükselir.

4360. Bu nûr görünür ve yâri yakar; ve o sûrette nâr ve ziyaretçilere güldür. [4374]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4360. Bu nur görünür ve yâri yakar; ve o surette nar ve ziyaretçilere güldür.

Bu zahirî mum, nur görünür ve kendisine yakın olan kimseyi yakar; ve o insân-ı kâmil surette ateş görünür; fakat ziyaretçilerine ve arkadaşlarına gül gibi latif kokular bahşeder. Zahirî mum ile, zahir ulemasına işaret buyrulur; çünkü zahir uleması henüz nefse ait sıfatlardan kurtulmamış olduklarından, her ne kadar ağızlarından bal akar ve zahiren ilim nuru saçar görünür iseler de, arkadaşlarına nefse ait sıfatlar aşılarlar ve onların iç dünyalarını bu suretle yakarlar. Fakat insân-ı kâmil surette arkadaşlarına karşı acı sözler söylerler ise de, onların iç dünyalarına gül kokusu verirler, demek olur.

“Bu sûrî mum, nûr görünür ve kendisine mukärin olan kimseyi yakar; ve o insân-ı kâmil sûrette ateş görünür; fakat ziyaretçilerine ve musâhiblerine gül gibi latîf kokular bahş eder." Sûrî şem' ile, ulemâ-yı zâhirîye işâret buyurulur; zîrâ ulemâ-yı zâhirî henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamış olduklarından, her ne kadar ağızlarından bal akar ve zâhiren nûr-ı ilim saçar görünür iseler de, musahiblerine sıfât-ı nefsâniyye aşılarlar ve onların bâtınlarını bu sûretle yakarlar. Fakat insân-ı kâmil sûrette musâhiblerine karşı acı sözler söylerler ise de, onların bâtınlarına gül kokusu verirler, demek olur.

4361. Bu nâzım gibidir ve fakat bir yakıcıdır; ve o vuslat vaktinde bir gönül parlatıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4361. Bu, düzenleyici gibidir ve fakat bir yakıcıdır; ve o, kavuşma vaktinde bir gönül parlatıcıdır.

Bu görünen âlim, senin hâllerini düzeltici gibidir ve fakat enâniyet (benlik) tohumunu ekerek senin iç dünyanı yakıcıdır; ve o insân-ı kâmil ise senin isteğine kavuşman esnasında senin gönlünü parlatıcı ve nûrlandırıcıdır.

Bu âlim-i zâhir senin ahvâlini düzeltici gibidir ve fakat enâniyet tohumunu ekerek senin bâtınını yakıcıdır; ve o insân-ı kâmil ise senin matlûbuna vuslatın esnasında senin gönlünü parlatıcı ve nûrlandırıcıdır.

4362. Sâz-vâr olan nûr-i pakin şu'lesinin şekli, hâzırlar için nûr, uzaklar için nâr gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4362. Saz gibi olan o pak nurun parıltısının şekli, hazırda bulunanlar için nur, uzak olanlar için nar gibidir.

"Pak nur"dan maksat, "Muhammedî nur" ve "onun parıltısının şeklinden maksat insân-ı kâmilin hâlidir. Yani "İç halleri düzenleyip tertip eden Muhammedî nurun parıltısının şekli olan insân-ı kâmilin hâli, ona güzel itikat edip, huzurunda bulunanlar için nur; ve onu inkâr edip huzurundan uzağa kaçanlar için nar gibidir."

“Nûr-i pâk"dan murâd, "nûr-ı muhammedî" ve "onun şu'lesinin şeklinden murâd insân-ı kâmilin hey'eti[dir]. Ya'ni "Ahvâl-i bâtıneyi tertîb ve tanzîm edici olan nûr-ı muhammedînin şu'lesinin şekli bulunan insân-ı kâmilin hey'eti, ona hüsn-i i'tikād edip, huzurunda bulunanlar için nûr; ve onu münkir olup huzûrundan uzağa kaçanlar için nâr gibidir."

## O âşıkın Sadr-ı Cihân ile mülākātı

4363. O Buhârî dahi muhakkak kendisini şem'e vurdu; o meşakkat onun aşkından asan olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4363. O Buhârî dahi muhakkak kendisini muma vurdu; o meşakkat onun aşkından kolay olmuş idi.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) mum münasebetiyle Buhârâ'daki Sadr-ı Cihân (dünyanın önderi) ve onun âşıkı olan vekilin kıssasına (hikâyesine) dönüp buyururlar ki: "O Buhârî âşık dahi kendisini, mum hükmünde olan ma'şûkunun (sevdiğinin) kavuşmasına çarptı ve kendisine öfkeli olan ma'şûkunun edeceği ceza, gözüne görünmedi ve ona o meşakkat, aşkından dolayı kolay göründü, 'ne olursam olayım' dedi."

Cenâb-ı Pîr şem' münasebeti ile Buhârâ'daki Sadr-1 Cihân ve onun âşıkı olan vekîlin kıssasına rücû' edip buyururlar ki: "O âşık-ı Buhârî dahi kendisini, şem' mesâbesinde olan ma'şûkunun visâline çarptı ve kendisine öfkeli olan ma'şûkunun edeceği cezâ, gözüne görünmedi ve ona o meşakkat, aşkından dolayı kolay göründü, ne olursam olayım, dedi."

4364. Onun yakıcı âhı felek tarafına gitmiş idi; Sadr-ı Cihân'ın kalbine de muhabbet gelmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4364. Onun yakıcı âhı felek tarafına gitmiş idi; Sadr-ı Cihân'ın kalbine de muhabbet gelmiş idi.

Vekilin aşk sebebiyle çıkan yakıcı âhı göklere yükselmiş ve diğer tarafta Buhârâ'da Sadr-ı Cihân'ın kalbine de, onun muhabbeti yansımış idi.

Vekîlin aşk sebebiyle çıkan yakıcı âhı eflâke çıkmış ve beri tarafta Buhârâ'da Sadr-ı Cihân'ın kalbine de, onun muhabbeti aks etmiş idi.

4365. Kendi kendine seher vaktinde demiş ki: "Ey Ahad, bizim âvâremizin hâli nasıl olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4365. Kendi kendine seher vaktinde demiş ki: "Ey Ahad, bizim âvâremizin hâli nasıl olur?"

Sadr-ı Cihân seher vaktinde kendi âşıkı olan vekîlinin hâlini düşünerek kendi kendine demiş ki: "Ey Ahad olan Yüce Allah! Bizim âvâremizin, yani orada burada boşu boşuna dolaşan âşıkımızın hâli nasıl olur ve ne haldedir?"

Sadr-ı Cihân seher vaktinde kendi âşıkı olan vekîlinin hâlini düşünerek kendi kendine demiş ki: "Ey Ahad olan Hudâ-yı müteâl! Bizim âvâremizin, ya'ni orada burada boşu boşuna dolaşan âşıkımızın hâli nasıl olur ve ne haldedir?"

4366. "O bir günah etti ve biz gördük; fakat bizim rahmetimizi iyi bilmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4366. "O bir günah işledi ve biz gördük; fakat bizim rahmetimizi iyi bilmedi."

Bu şerefli beyitte Sadr-ı Cihan'dan (dünyanın önde gelenlerinden biri) Hakk'a geçiş buyrulur. Bu geçişin sırrı, "Allah Teâlâ Adem'i kendi sureti, yani sıfatı üzerine yarattı" anlamının gereğidir. Yani "O kulum bir kabahat işledi ve biz de onu bu kabahat içinde gördük; bu sebeple bizden korktu, kaçtı, fakat bizim rahmetimizi iyi göremedi; eğer görseydi, pişmanlıktan sonra bu kadar korkmaz ve bizden kaçmazdı." Nasıl ki "Ben kusuru, bağışlamak için bahane ararım" hadis-i kudsîsinde bu lütfumu kullarıma müjdeledim.

Bu beyt-i şerîfde Sadr-ı Cihân'dan Hakk'a intikāl buyurulur. Bu intikālin sırrı ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti, ya'ni sıfatı üzerine halk eyledi" ma'nâsının îcâbıdır. Ya'ni "O kulum bir kabâhat yaptı ve biz de onu bu kabâhat içinde gördük; binâenaleyh bizden korktu kaçtı, fakat bizim rahmetimizi iyi göremedi; eğer göre idi, nedâmetten sonra bu kadar korkmaz ve bizden kaçmaz idi." Nitekim اطلب العلة كى اغفر الزلة ya'ni "Ben kusûru, mağfiret etmek için bahâne ararım" hadîs-i kudsîsinde bu lutfumu kullarıma tebşîr ettim.

4367. "Mücrimin hâtırı bizden korkucu olur; fakat onun korkusunda yüz ümîd olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4367. "Suçlunun gönlü bizden korkar; fakat onun korkusunda yüz ümit bulunur."

Fakat ne çare ki suçlunun gönlü, bu fiilinden dolayı bizden korkar, bu hâl onun yaratılışı ve kulluğu gereğidir. Bununla birlikte onun bu korkusunda çok kurtuluş ümidi vardır.

Fakat ne çâre ki kabâhatlının hâtırı, bu fiilinden dolayı bizden korkar, bu hâl onun hilkati ve kulluğu îcâbıdır. Maahâzâ onun bu korkusunda çok ümmîd-i necât vardır.

4368. "Ben herze-gû olan küstahı korkuturum; o ki korkar, ben onu ne korkutayım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4368. "Ben herze-gû olan küstahı korkuturum; o ki korkar, ben onu ne korkutayım?"

"Vakîh", çok yüzlü ve küstah yani arsız; ve "yâve", burada herze-gû (boş konuşan) ve çalçene (geveze) demektir. Yani "Ben, bana karşı olan davranışında arsız ve edepsiz olanı korkuturum; bir kabahatinden dolayı pişman olup benden korkanı niye korkutayım?"

"Vakîh”, pek yüzlü ve küstah ya'ni arsız; ve "yâve", burada herze-gû ve çalçene demektir. Ya'ni "Ben, bana karşı olan muâmelesinde arsız ve edebsiz olanı korkuturum; bir kabahatından dolayı nedâmet edip benden korkanı niye korkutayım?"

4369. "Ateş soğuk tencere için gider, ona değil ki, kaynamadan baştan gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4369. "Ateş soğuk tencere için gider, ona değil ki, kaynamadan baştan gider."

Bu şerefli beyit örnektir. "Örneğin ateş, soğuk olan tencereyi kaynatmak için gereklidir; kaynamadan dolayı ağzı taşan tencereye ateşin gereği yoktur." Yani korkan kişi tekrar korkutulmaz.

Bu beyt-i şerîf misâldir. "Meselâ ateş soğuk olan tencereyi kaynatmak için lâzımdır; kaynamadan dolayı ağzı taşan tencereye ateşin lüzûmu yoktur." Ya'ni korkan tekrar korkutulmaz.

4370. "Ben emînleri ilim ile korkuturum, korkanların korkusunu hilim ile kal-[4384] dırırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4370. "Ben eminleri ilim ile korkuturum, korkanların korkusunu hilim ile kaldırırım."

Yani "Benim azabımdan emin olan küstahların kalbine azametimin ilmini ilka ederek (bırakarak) korkuturum ve benim azametimden korkanların korkusunu da, hilim (yumuşaklık) ile kalplerinden kaldırırım."

Ya'ni "Benim azâbımdan emîn olan küstahların kalbine azametim ilmini ilkā ederek korkuturum ve benim azametimden korkanların korkusunu da, hilim ile kalblerinden kaldırırım."

4371. "Parça dikiciyim, parçayı yerine koyarım, her bir kimseye de lâyık şerbet veririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4371. "Parça dikiciyim, parçayı yerine koyarım, her bir kimseye de lâyık şerbet veririm."

Her bir ferdin muhtaç olduğu şeyi veririm ve her şeyi hikmetimin gereği olarak, yerli yerine koyarım; her bir kimsenin ezelî yatkınlığına göre tecellî ederim ve mizacına göre şerbet veririm.

Her bir ferdin muhtaç olduğu şeyi veririm ve her şeyi hikmetim muktezâsı olarak, yerli yerine koyarım; her bir kimsenin isti'dâd-ı ezelîsine göre tecellî ederim ve mizâcına göre şerbet veririm.

4372. Kişinin sırrı ağaç kökü gibidir, onun yaprakları katı değnekten, ondan biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4372. Kişinin sırrı ağaç kökü gibidir, onun yaprakları katı değnekten, ondan biter.

Her bir kişinin ilâhî ilimdeki hakikati ve ayn-ı sâbitesi (tekil sabit hakikat) bir ağacın köküne benzer; ağacın yaprakları, kökünden gelen kuvvet sebebiyle katı olan dallarından bittiği gibi, bu kesif âlemde her bir kimsenin cisminden ortaya çıkan fiiller ve ameller de, kendisinin ayn-ı sâbitesinden gelir. Nasıl ki âyet-i kerîmede قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) yani "Her bir kimse kendi şâkilesi (yaratılışındaki özellik) üzerine amel eder" buyrulur.

"Her bir kişinin ilm-i ilâhîdeki hakîkati ve ayn-ı sâbitesi bir ağacın köküne benzer; ağacın yaprakları, kökünden gelen kuvvet sebebiyle katı olan dallarından bittiği gibi, bu âlem-i kesîfde her bir kimsenin cisminden zâhir olan ef'âl ve a'mâl dahi, kendisinin ayn-ı sâbitesinden gelir." Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi şâkilesi üzerine amel eder" buyrulur.

4373. Ağaçta ve nüfûsda ve ukūlda yapraklar onun köküne layık olarak bitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4373. Ağaçta, nefislerde ve akıllarda yapraklar onun köküne uygun olarak bitmiştir.

"Ağaç"tan kasıt cisim, "nefisler"den kasıt konuşan nefisler ve "yaprak"tan kasıt fiiller ve amellerdir. Yani "Cisimde ortaya çıkan fiiller ve konuşan nefislerde meydana gelen fikirler ve akıllarda oluşan idrakler, hep onun sabit hakikatinin yatkınlığına uygun ve münasip olur.

"Ağaç"tan murâd cisim, "nüfüs"dan murâd nefs-i nâtıkalar ve "yaprak"tan murâd ef'âl ve a'mâldir. Ya'ni "Cisimde zâhir olan ef'âl ve nefs-i nâtıkalarda peyda olan efkâr ve akıllarda hâsıl olan idrâkât, hep onun ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına lâyık ve münasib olur.

4374. Felek üzerinde vefâ ağaçlarından meyveler vardır, onların aslı sabit ve fer'i göktedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4374. Felek üzerinde vefa ağaçlarından meyveler vardır, onların aslı sabit ve fer'i göktedir.

Bu şerefli beyitte, İbrahim Suresi'nde geçen "Görmez misin, Yüce Allah nasıl bir örnek verdi: Güzel söz, kökü sabit ve dalı gökte olan güzel bir ağaç gibidir; her zaman Rabbinin izniyle meyvesini verir ve Yüce Allah insanlara örnekler verir, umulur ki düşünsünler" (İbrahim, 14/24-25) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerimenin bâtınî (içsel) anlamı şudur ki: "Güzel söz"den maksat, peygamberler ve onların varisleri olan evliyalar ile derecelerine göre onlara tabi olan hidayet ehli kişilerdir. Çünkü Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de İsa ve Yahya (a.s.)'a "kelime" adını vermiştir. Ve Cenab-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de her bir bölümü, bir peygamberin marifet meşrebine (bilgi anlayışına) göre düzenlemiş ve her bir peygambere bir "kelime" demiştir. Cenab-ı Pir efendimiz de bu anlama dayanarak buyururlar ki: "Vefa ağaçları olan her bir nebi ve velinin ve diğer müminlerin güzel ağaç gibi olan cisimlerinden çıkan güzel ameller ve sözler meyveleri, felek üzerine, yani yüce âleme yükselir." Nitekim ayet-i kerimede de "Güzel sözler Hakk'a yükselir ve salih amel onu yüceltir" (Fatır, 35/10) buyrulur. O meyvelerin aslı olan kalpler sabit ve onun dalı olan güzel fiiller ve sözler göktedir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i İbrâhîm'de vâki أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (İbrâhîm, 14/24-25) ya'ni "Görmez misin, Allah Teâlâ nasıl bir mesel darb etti: Kelime-i tayyibe, şecere-i tayyibe gibidir, onun aslı sâbit ve fer'i semâdadır; her vakit Rabbi'nin izni ile semeresini verir ve Allah Teâlâ nâsa darb-ı mesel eder, umulur ki tezekkür edeler" [âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.] Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsi budur ki: "Kelime-i tayyibe"den murâd enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ve onlara tâbi' olan alâ-derecâtihim ashâb-ı hidâyettir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîmde Îsâ ve Yahyâ (aleyhime's-selâm)a "kelime" ıtlâk etmiştir. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de her bir fassı, bir peygamberin meşreb-i ma'rifetine göre tedvîn buyurup, her bir peygambere bir "kelime” ta'bîr etmiştir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu ma'nâya binâen buyururlar ki: "Vefâ ağaçları olan her bir nebî ve velînin vesâir mü'minlerin şecere-i tayyibe gibi olan cisimlerinden sâdır olan a'mâl ve akvâl-i tayyibe meyveleri, felek üzerine, ya'ni âlem-i ulvîye suûd eder." Nitekim âyet-i kerîmede de إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلم الطيب والعمل الصالح يرفعه (Fâtır, 35/10) ya'ni "Tayyib olan kelimeler Hakk'a suûd eder ve amel-i sâlih onu ref' eder" buyrulur. O meyvelerin aslı olan kalbler sâbit ve onun fer'i olan ef'âl ve akvâl-i tayyibe semâdadır.

4375. Mâdemki meyve aşktan gök üzerinde bitti, Sadr-ı Cihan'ın kalbinde nasıl bitmez?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4375. Mademki meyve aşktan gök üzerinde bitti, Sadr-ı Cihan'ın kalbinde nasıl bitmez?

Mademki güzel ameller ve sözler, Hak aşkı yüzünden göklere kadar yükseldi, o aşkın eseri Sadr-ı Cihan'ın kalbinde nasıl bitmez ve nasıl tesir etmez?

Mâdemki a'mâl ve akvâl-i tayyibe, aşk-ı Hak yüzünden göklere kadar suûd etti, o aşkın eseri Sadr-ı Cihân'ın kalbinde nasıl bitmez ve nasıl te'sîr etmez?

4376. Onun gönlünde günahın afvı dalgalanırdı, zîrâ her gönülden gönüle pencere geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4376. Onun gönlünde günahın affı dalgalanırdı, çünkü her gönülden gönüle pencere geldi.

Sadr-ı Cihân'ın kalbinde, vekili olan âşığının kabahatini affetme duyguları dalgalanırdı; çünkü "Kalbden kalbe yol vardır" atasözünün hikmeti gereğince, kalpten kalbe pencere açılmıştır.

Sadr-ı Cihân'ın kalbinde, vekîli olan âşıkının kabâhatini afv etmek duyguları dalgalanırdı; zîra من القلب الى القلب سبيل ya'ni "Kalbden kalbe yol vardır" darb-ı meseli hikmetince, kalbden kalbe pencere açılmıştır.

4377. Zîrâ kalbden kalbe muhakkak pencere olur; iki ten gibi ayrı ve uzak olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4377. Çünkü kalpten kalbe muhakkak pencere olur; iki beden gibi ayrı ve uzak olmaz.

Yani "Kalpler, cisimler gibi değildir; kalpler mana âleminden oldukları için aralarında cisimler gibi perde ve engeller yoktur; manalar birbirine yansır, fakat cisimlerde yoğunluk olduğundan birbirinden ayrı ve uzak olurlar."

Ya'ni "Kalbler, cisimler gibi değildir; kalbler âlem-i ma'nâdan oldukları için aralarında cisimler gibi hicab ve perdeler yoktur; ma'nâlar birbirine aks eder, fakat cisimlerde kesâfet olduğundan birbirinden ayrı ve uzak olurlar."

4378. İki çerağın çanağı muttasıl olmaz, onların nûru güzergahda karışıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4378. İki kandilin çanağı bitişik olmaz, onların ışığı geçiş yerinde karışıktır.

Bu şerefli beyit, kalpler ile cisimlerin farklılığına örnektir. "Cisimler kandilin çanağına, kalpler de o kandilden yayılan ışığa benzer; kandilin çanakları birbirinden ayrı olduğu hâlde, içlerinden yayılan ışıklar, yayıldıkları yerde birbirlerine karışırlar." "Mesâğ", burada yer ismidir, geçiş yeri anlamındadır.

Bu beyt-i şerîf, kalbler ile cisimlerin ihtilafına misâldir. "Cisimler çerâğın çanağına ve kalbler dahi o çerâğdan intişâr eden ziyâya benzer; çerâğın çanakları birbirinden ayrı olduğu halde, içlerinden intişâr eden ziyalar, mahall-i intişârda birbirlerine karışırlar." "Mesâğ”, burada ism-i mekândır, güzergâh ma'nâsınadır.

4379. Muhakkak hiçbir aşık vasl-cû olmaz ki, onun ma'şûku onu isteyici olmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4379. Hiçbir âşık, maşuku onu isteyici olmaksızın vuslat arayıcısı olmaz.

"Herhangi bir âşık maşukunun vuslatını isteyici olursa, bilmelidir ki onun maşuku da mutlaka o âşığı isteyicidir." Nasıl ki bu meşhur beyit dahi aynı anlamı işaret eder:

"Her ne kadar âşıklar dilberin güzelliğine düşkün iseler de, dilberler de âşıklara, âşıklardan daha âşıktırlar."

"Herhangi bir âşık ma'şûkunun vuslatını isteyici olursa, bilmelidir ki onun ma'şûku da behemehâl o âşıkı isteyicidir." Nitekim bu beyt-i meşhûr dahi aynı ma'nâyı müş'irdir:

"Her ne kadar âşıklar cemâl-i dilberin müştâkı iseler de, dilberler de âşıklara, âşıklardan daha âşıklardır."

4380. Fakat âşıkların aşkı teni yay kirişi eder; ma'şûkların aşkı latîf ve semiz eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4380. Fakat âşıkların aşkı bedeni yay kirişi yapar; maşukların aşkı ise latif ve semiz yapar.

Yani aşk hem âşıkta hem de maşukta mevcuttur. "Fakat aşkın etkisi ikisinin bedenlerinde başka başkadır. Âşığın aşkı onun cismini ok yayının kirişi gibi ince ve zayıf yapar, maşukun aşkı ise, onun cismini latif ve semiz yapar." Çünkü sevildiğini gördükçe hoşlanır. Âşık, niyaz makamında (yalvarma, yakarma hali) ve maşuk, naz makamındadır (kendini beğenme, cilve hali).

Ya'ni aşk hem âşıkda ve hem de ma'şûkda mevcuttur. "Fakat aşkın te'sîri ikisinin vücûdlarında başka başkadır. Aşıkın aşkı onun cismini ok yayının kirişi gibi ince ve zayıf yapar, ma'şûkun aşkı ise, onun cismini latîf ve semiz yapar." Zîrâ sevildiğini gördükçe hoşlanır. Aşık, makām-ı niyâzda ve ma'şûk, makām-ı nâzdadır.

4381. Vaktaki bu gönülde dostun muhabbetinin berkı sıçradı, bil ki o gönülde dostluk vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4381. Vaktaki bu gönülde dostun muhabbetinin şimşeği çaktı, bil ki o gönülde dostluk vardır.

Aşk ve muhabbet karşılıklıdır; bir gönülde birinin muhabbeti olduğu zaman, o kimsenin gönlünde de, onun muhabbeti vardır. Nasıl ki İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû) efendimize bir adam: "Ey Ali, ben seni seviyorum!" dedi. Hz. İmâm da: "Yalan söylüyorsun!" buyurdu. O kimse: "Neden bildin?" dedi. Hz. Şâh-ı Velâyet buyurdu ki: "Çünkü ben seni sevmiyorum ve benim katımda kalp şahittir." Beyit: Aşk ateşi önce ma'şûka düşer, ondan sonra âşıka. Mumu gör ki yanmadan pervâneyi yandırmadı.

Aşk ve muhabbet mütekābildir; bir gönülde birinin muhabbeti olduğu vakit, o kimsenin gönlünde de, onun muhabbeti vardır. Nitekim İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû) efendimize bir adam: "Yâ Alî, ben seni seviyorum!" dedi. Hz. İmâm dahi: "Yalan söylüyorsun!" buyurdu. O kimse: "Neden bildin?" dedi. Hz. Şâh-ı Velâyet buyurdu ki: "Zîrâ ben seni sevmiyorum ve benim indimde kalb şâhiddir." Beyit: Aşk odu evvel düşer ma'şûka ondan âşıka Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi

4382. Vaktaki senin kalbinde Hakk'ın muhabbeti iki kat oldu, Hak için dahi şübhesiz senin muhabbetin vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4382. Senin kalbinde Hakk'ın sevgisi iki kat olduğunda, şüphesiz Hak için de senin sevgin vardır.

"Aşk ve sevgi özelliği böyle karşılıklı olunca, senin kalbinde Hakk'ın sevgisi katmerleştiği zaman, bil ki Hakk'ın da sana sevgisi vardır." Nasıl ki hadis-i şerifte şöyle buyrulur: من كان يحب ان يعلم منزلته عند الله فلينظر منزلة الله عنده فان الله ينزل العبد بحيث انزله العبد من نفسه yani "Kim ki Yüce Allah katındaki kendi değerini ve makamını bilmek isterse, kendi katındaki Allah'ın değerine ve makamına baksın; çünkü Yüce Allah, kulun kendi nefsinden inişi (kendini Allah'a nispeti) hasebiyle kula iner." Ve nakledilir ki, Nakşî büyüklerinden Hâce Abdülhâlık-ı Gucdüvânî hazretleri çocukluğunda mektepte bulunduğu sırada bir şahıs gelip hocasına: "Biz Hakk'ın bizden razı olduğunu nasıl bilelim?" diye bir soru sormuş ve hoca efendi cevap vermekten aciz kalmış; bunun üzerine Abdülhâlık hazretleri o şahsa sormuşlar ki: "Sen Allah'tan razı mısın, değil misin?" O şahıs da: "Evet razıyım," demiş. Abdülhâlık hazretleri cevaben buyurmuşlar ki: "Bundan bil ki, Yüce Allah da senden razıdır; çünkü senden razı olmasaydı, bu rıza sıfatı sende ortaya çıkmazdı."

"Hâssa-i aşk ve muhabbet böyle mütekābil olunca, senin kalbinde Hakk'ın muhabbeti katmerleştiği vakit, bil ki Hakk'ın dahi sana muhabbeti vardır." Nitekim hadis-i şerîfde من كان يحب ان يعلم منزلته عند الله فلينظر منزلة الله عنده فان الله ينزل العبد بحيث انزله العبد من نفسه ya'ni "Kim ki Allah Teâlâ indindeki kendi kadr ü menziletini bilmek isterse, kendi indindeki Allah'ın kadr ü menziletine nazar etsin; zîrâ Allah Teâlâ abdin kendi nefsinden nüzülü haysiyetiyle abde nüzûl buyurur" buyurulur. Ve menküldür ki, sâdât-ı Nakşiyye'den Hâce Abdülhâlık-ı Gucdüvânî hazretleri çocukluğunda mektebde bulunduğu esnâda bir şahıs gelip hocasından: "Biz Hakk'ın bizden râzı olduğunu nasıl bilelim?" diye bir suâl sormuş ve hoca efendi cevâbdan âciz kalmış; bunun üzerine Abdülhâlık hazretleri o şahsa sormuşlar ki: "Sen Allah'dan râzı mısın, değil misin?" O şahıs da: "Evet râzıyım," demiş. Abdülhâlık hazretleri cevâben buyurmuşlar ki: "Bundan bil ki, Hak Teâlâ da senden râzıdır; zîrâ senden râzı olmasa idi, bu rıza sıfatı sende zuhûr etmez idi."

4383. Diğer bir el olmaksızın, el vurmanın sesi, senin elinden asla kapıya gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4383. Diğer bir el olmaksızın, el vurmanın sesi, senin elinden asla kapıya gelmez.

Eski zamanda büyüklerden birisi kapıda duran hizmetçisini çağıracağı zaman, ellerini birbirine vurup ses çıkarır ve bu ses üzerine hizmetçi içeriye girerdi. Cenâb-ı Pîr efendimiz, aşk bağıntısının âşıkta ve ma'şûkta ortaya çıkması için mutlaka ikilik gerektiğini, bu zikredilen durumu örnek gösterip buyururlar ki: "Sen iki elini birbirine vurmaksızın, elinin sesini bir el ile kapıya kadar ulaştıramazsın." Nasıl ki Türkçe'de "Bir elin şamatası çıkmaz" atasözü meşhurdur.

Eski zamanda ekâbirden birisi kapıda duran hâdimini çağıracağı vakit, ellerini birbirine vurup ses çıkarır ve bu ses üzerine hizmetçi içeriye girer idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz aşk nisbetinin âşıkda ve ma'şûkda zuhûru için behemehâl ikilik lâzım olduğuna, bu zikr olunan vaz'iyyeti misal gösterip buyururlar ki: "Sen iki elini birbirine vurmaksızın, elinin sadâsını bir el ile kapıya kadar îsâl edemezsin." Nitekim Türkçe'de "Bir elin şamatası çıkmaz" darb-ı meseli meşhûrdur.

4384. Susamış: "Ey hazm olucu su!" diye inler; su dahi: “O su içici nerede?" diye inler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4384. Susamış: "Ey hazmedici su!" diye inler; su da: "O su içici nerede?" diye inler.

Çünkü su, susamışa ve susamış da suya âşıktır. Hafız Şirazî'nin (k.s.) beyti: "Eğer maşukun gölgesi âşık üzerine düştüyse ne oldu; biz varlıkta O'na muhtaçtık, O da zuhurda bize müştaktı."

Zîrâ su, susamışa ve susamış dahi suya âşıktır. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): "Eğer ma'şûkun sâyesi âşık üzerine düşdü ise ne vâki' oldu; biz vücûdda O'na muhtâç idik, O da zuhûrda bize müştâk idi."

4385. Bizim canımızda bu susamışlık suyun cezbidir; biz onun içiniz ve o dahi bizim içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4385. Bizim canımızdaki bu susamışlık, suyun çekimidir; biz onun içiniz ve o da bizim içindir.

Çünkü varlıkta susuzluk ve su vardır, bunlar birbirine âşıktır ve birbirini çeker. "Bu sebeple canımızda olan bu susuzluk, suyun bizi çekmesindendir; çünkü biz su içiniz ve su da bizim içindir." Kesret âlemi (çokluk âlemi) böyle bir ikilik zevki üzerine kurulmuştur.

Zîrâ vücûdda susuzluk ve su vardır, bunlar birbirine âşıktır ve yekdîğerini cezb eder. "Binâenaleyh bizim canımızda olan bu susuzluk bizi suyun çekmesindendir; çünkü biz su için ve su da bizim içindir." Âlem-i keserât böyle ikilik zevki üzerine kurulmuştur.

4386. Hakk'ın hikmeti, kazâda ve kaderde bizi, birbirimizin âşıkı etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4386. Hakk'ın hikmeti, kazâda ve kaderde bizi birbirimizin âşıkı etti.

"Kazâ", sabit hakikatlerin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) kendi yatkınlık dilleriyle meydana gelen talepleri üzerine Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır. Bu, toplu/icmâlî küllî hükümdür. Ve "kader", küllî hükmün ayrıntısıdır; ve bu ayrıntı an be an bu görünen âlemde ortaya çıkar. Ve sabit hakikatler, ilâhî isimlerin ilimdeki suretleridir ve isimler karşılıklıdır ve karşılıklılık ikiliği ve çiftliği gerektirir. İşte bu ikilik gerekliliğidir ki, "Hakk'ın tecellî hikmeti, kazâ ve kaderde bizi birbirimizin âşıkı etti" ve âşıklık ve ma'şûkluk bağıntısını koydu.

"Kaza", a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâdlarıyla vâki' olan talebleri üzerine Hakk'ın hüküm va kazâsıdır. Bu, hükm-i küllî-i icmâlîdir. Ve "kader" hükm-i külî-i icmâlînin tafsîlidir; ve bu tafsîl ânen-fe-ânen bu âlem-i şehadet-te zuhûr eder. Ve a'yân-ı sabite, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesidir ve esmâ mütekābildir ve tekabül isneyniyyeti ve ikiliği iktizâ eder. İşte bu ikilik iktizâsıdır ki, "Hakk'ın hikmet-i tecellîsi, kazâ ve kaderde bizi birbirimizin âşıkı etti" ve âşıklık ve ma'şûkluk nisbetini vaz' etti.

4387. Cihânın bütün cüz'leri o evvelki hükümden çift çifttir ve kendi çiftinin âşıklarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4387. Cihanın bütün cüzleri o evvelki hükümden çift çifttir ve kendi çiftinin âşıklarıdır.

"Hakk'ın bu ezeldeki hüküm ve kazâsından dolayı, bu görünen âlemin bütün parçaları çift çift ve ikişer ikişerdir; ve her bir parçası kendi çiftlerinin âşıkıdır." Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur: وَ هُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ وَ جَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَ أَنْهَاراً وَ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يَغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (Ra'd, 13/3) Yani "O Allah Teâlâ ki, arzı döşedi ve onda dağlar ve nehirler ve meyvelerin her cinsinden yarattı ve onda iki kısım eşler yaptı. Geceyi gündüz ile örter. Muhakkak bunda tefekkür edenler için nişanlar vardır." Bu hususta Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye Fî Islahi Memleketi'l-İnsâniyye adlı yüce eserinin başlangıcında başka ayrıntılar vardır.

"Hakk'ın bu ezeldeki hüküm ve kazâsından dolayı, bu âlem-i şehadetin bilcümle eczâsı çift çift ve ikişer ikişerdir; ve her bir cüz'ü kendi çiftlerinin âşıkıdır." Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîmde buyurur: و هُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضِ وَ جَعَلَ فِيهَا رَوَاسِي وَ أَنْهَاراً وَ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يَغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذلك لآيات لقوم يتفكرون (Ra'd, 13/3) Ya'ni "O Allah Teâlâ ki, arzı döşedi ve onda dağlar ve nehirler ve semerâtın her cinsinden yarattı ve onda iki kısım zevceyn yaptı. Geceyi gündüz ile örter. Muhakkak bunda tefekkür edenler için nişanlar vardır." Bu husûsta cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye Fî Islahi Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinin ibtidâsında tafsîlât-ı sâire vardır.

4388. Muhakkak kehrübâ ve saman çöpü gibi, âlemden her bir cüz' çift isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4388. Şüphesiz kehribar ve saman çöpü gibi, âlemden her bir cüz' çift isteyicidir.

Şimdi, mahlûkat çift çift yaratılmış olduğu için, bu görünen âlemde meydana gelen her bir cüz' kendi eşini arar ve kendine çekmek ister. Nasıl ki kehribar saman çöpünü ve mıknatıs demiri arar ve kendine çeker.

İmdi mahlûkāt çift çift yaratılmış olduğu için, bu âlem-i şehadette vâki' her bir cüz' kendi eşini arar ve kendine cezb etmek ister. Nitekim kehrübâ saman çöpünü ve mıknatis demiri arar ve kendine çeker.

4389. Gök yere: "Merhaba, ben seninle demir ve mıknatis gibiyim!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4389. Gök yere: "Merhaba, ben seninle demir ve mıknatıs gibiyim!" der.

Bu şerefli beyitte, güneş sistemini oluşturan gezegenler arasındaki çekim kanununa işaret edilir. Yani "Gök yeryüzüne: "Merhaba! Seninle benim aramda, demir ile mıknatıs arasındaki çekim kuralı geçerlidir" der. Nasıl ki bu çekim kanunu, astronomi kitaplarında yer almaktadır.

Bu beyt-i şerîfde manzûme-i şemsiyyeyi teşkil eden seyyârât arasındaki câzibe kānûnuna işâret buyrulur. Ya'ni "Gök arza: "Merhaba! seninle benim aramda, demir ile mıknatis arasındaki cezb käidesi cârîdir" [der]. Nitekim bu câzibe kānûnu, ilm-i hey'et kitablarında mündericdir.

4390. Akıl indinde gök erkek ve yer kadındır; her neyi ki, o attı, bu besler. [4404]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4390. Akıl katında gök erkektir ve yer kadındır; neyi ki o attı, bu besler.

Yani "Gök, aklın tavrına göre infak ve verme yönünden erkek, yer ise gelen nafakayı kabul ettiği ve kucağında yetiştirdiği varlıkları beslediği için, kadın gibidir." Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fütûhât-ı Mekkiyye'de yere "Ümm-i rakūb" (binilenin anası) adını vermişlerdir.

Ya'ni "Gök, tavr-ı akla göre infâk ve i'tâ cihetinden erkek ve arz, gelen nafakayı kabûl ettiği ve kucağında yetiştirdiği mahlūkātı beslediği için, kadın mesâbesindedir." Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'de arza "Ümm-i rakūb" tesmiye buyurmuşlardır.

4391. Onun harâreti kalmadığı vakit ona gönderir; tâzeliği ve rutûbeti kalmadığı vakit ona verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4391. Onun harareti kalmadığı zaman ona gönderir; tazeliği ve rutubeti kalmadığı zaman ona verir.

Yani yeryüzüne gökten hararet ve yağmur yağmak suretiyle tazelik ve rutubet gelir.

Ya'ni arza gökten harâret ve yağmur yağmak sûretiyle tâzelik ve rutûbet gelir.

4392. Hâkî olan burç, arza mensub olan toprağın mededidir, suya mensub burç ona tâzelik zahir kılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4392. Toprak burcu, yeryüzüne ait toprağın yardımcısıdır; suya ait burç ise ona tazelik gösterir.

Bu ve sonraki diğer iki beyit, astroloji ilminin kuralına göre açıklanmıştır. Astroloji ilmine göre gökyüzünde on iki burç vardır, onlar da dört kısımdır: Toprak, su, hava ve ateş burçlarıdır. Bu burçların her birinden yeryüzü elementlerine yardım gelir. Fakat bu astroloji ilminin kabulü henüz bilimsel olarak keşfedilmiş değildir ve keşfedilmemiş olan şey bilinmezlik altındadır ve bilinmezlikte olan şeyin de inkârı akla uygun değildir. Nasıl ki basit elementlerin birbirine dönüşmesi yeni kimyada bilimsel olarak keşfedilmemişken, bakırın altına dönüşmesi inkâr edilir ve bununla meşgul olan eski kimyacılarla alay edilirdi. Ne zaman ki yakın zamanda elektron teorisi keşfedildi, bu inkâr ve alayın cehaletten kaynaklandığı anlaşıldı. Sözün özü, burçların yeryüzü üzerindeki etkileri bugün keşfedilmiş değildir, fakat Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا (Hicr, 15/16) yani “Biz muhakkak gökte burçlar yaptık” ve وَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ (Burûc, 85/1) yani "Burçlar sahibi olan gök hakkı için" ayet-i kerimelerinde burçların varlığı sabittir, bunu inkâr etmeye yer yoktur.

Bu ve âtîdeki diğer iki beyit, ilm-i nücûm kāidesine göre beyân buyrulmuştur. İlm-i nücûma göre semâda on iki burç vardır, onlar da dört kısımdır: Hâkî, âbî, bâdî ve nârîdir. Bu burçların her birinden anâsır-ı arzıyyeye imdâd gelir. Fakat bu ilm-i nücûmun telakkîsi henüz fennen mekşûf değildir ve mekşûf olmayan şey taht-ı mechûliyettedir ve meçhûliyette olan şeyin dahi inkârı muvâfık-ı akl değildir. Nitekim anâsır-ı basîtanın yekdîğerine inkılâbı kimyâ-yı cedîdde fennen mekşûf değil iken, bakırın altına inkılâbı inkâr ve bununla meşgül olan eski kimyâgerler ile istihzâ olunur idi. Vaktāki ahîren elektron nazariyesi keşf olundu, bu inkâr ve istihzânın cehilden münbais olduğu anlaşıldı. Velhâsıl burçların arz üzerindeki te'sîrâtı bugün mekşûf değildir, fakat Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا (Hicr, 15/16) ya'ni “Biz muhakkak gökte burçlar yaptık” و السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ (Burûc, 85/1) ya'ni "Burçlar sahibi olan semâ hakkı için" âyet-i kerîmelerinde burçların vücûdu sâbittir, bunu inkâra mahal yoktur.

4393. Hüdâya mensub olan burç onun tarafına bulutu getirir, hattâ sakîl buhârları çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4393. Allah'a ait olan burç, onun tarafına bulutu getirir, hatta ağır buharları çeker.

4394. Ateş burcu ki, güneşin harâreti ondandır, arkası ve yüzü ateşten kızıl olmuş tava gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4394. Ateş burcu ki, güneşin harareti ondan kaynaklanır, arkası ve yüzü ateşten kızarmış tava gibidir.

Bu şerefli beyitte güneşin ateşten bir küre olduğuna işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde güneşin küre-i âteşîn olduğuna işâret buyrulur.

4395. Kadın için kesb etrafındaki erkekler gibi, zaman içinde feleğin başı dönücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4395. Kadın için kesb etrafındaki erkekler gibi, zaman içinde feleğin başı dönücüdür.

4390 numaralı şerefli beytin pekiştirmesidir.

4390 numaralı beyt-i şerîfin te'kîdidir.

4396. Ve bu zemîn ev hanımlığı eder, velâdetler ve onu emzirmek üzere dolanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4396. Ve bu yeryüzü ev hanımlığı yapar, doğumlar ve onu emzirmek üzere döner durur.

Felek, dönüş içinde çalışıp durur ve yeryüzüne su, sıcaklık, tatlı hava ve ışık verir; kadını geçindirmek için erkeklerin çalıştığı gibi çalışır ve yeryüzü de ev hanımlığı yapar, birçok bitki, hayvan ve insan doğurur ve onların her birini kendi cinslerine özgü yöntemler dairesinde besler.

Felek devr içinde çalışıp durur ve yeryüzüne su ve harâret ve havâ-yı nesîmi ve ziyâ verir, kadını infâk için erkeklerin çalıştığı gibi çalışır ve yeryüzü de ev hanımlığı eder, birçok nebâtât ve hayvânât ve insanlar doğurur ve onların her birini cinslerine mahsûs olan usûl dâiresinde besler.

4397. Binaenaleyh yeri ve göğü akıllı bil, çünkü akıllıların işini yapıyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4397. Bu sebeple yeri ve göğü akıllı bil, çünkü akıllıların işini yapıyorlar.

Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de İshak Fassı'nda "Allah'ı en iyi bilen cansız varlıktır" buyururlar.

Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 İshâkî'de "A'ref-i billâh cemâddır" buyururlar.

4398. Eğer bu iki dilber birbirinden emmeseler idi, o hâlde niçin eş gibi birbirine sürtünürler idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4398. Eğer bu iki güzel birbirinden emmeseler idi, o hâlde niçin eş gibi birbirine sürtünürler idi?

"Mezîden" ve "mekîden", emmek demektir. Yani "Her biri çeşit çeşit güzellikleriyle gönül çeken yer ve gök birbirinden emmeseler idi, niçin erkek ve kadın gibi birbirleriyle sürtünür ve birleşme hâlinde bulunurlar idi?"

"Mezîden" ve "mekîden", emmek demektir. Ya'ni "Her biri envâ'-1 bedâyii ile gönül kapıcı olan yer ve gök birbirinden emmeseler idi, niçin erkek ve kadın gibi yekdiğeriyle sürtünür ve mukārenetde bulunurlar idi?"

4399. Yersiz ne vakit gül ve erguvân biter, böyle olunca göğün ab u tabından ne doğar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4399. Yersiz ne zaman gül ve erguvan biter, böyle olunca göğün su ve parlaklığından ne doğar?

Göğe yer gereklidir ki faaliyetinin eseri ortaya çıksın.

Göğe yer lâzımdır ki faâliyyetinin eseri zâhir olsun.

4400. Onun için dişide erkeğe bir meyil vardır, ta ki birbirinin işi tamam ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4400. Bu sebeple dişide erkeğe karşı bir eğilim vardır ki, böylece birbirinin işi tamam olsun.

4401. Hak ondan dolayı erkeğe ve kadına meyil koydu, tâ ki bu ittihaddan cihân bekā bula.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4401. Hak, ondan dolayı erkeğe ve kadına meyil koydu ki, bu birleşmeden cihan varlığını sürdürsün.

4402. Her bir cüz'ün bir cüz'e meylini de koyar, her ikisinin ittihadından bir doğurmak doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4402. Her bir parçanın bir parçaya meylini de koyar, her ikisinin birleşmesinden bir doğurmak doğar.

Yüce Allah bu görünen âlemde ve yeryüzünde her bir parçanın bir parçaya meylini de koyar; her ikisinin birleşmesinden başka bir şeyi doğurmak doğar. Örneğin, oksijen ile hidrojen birbirine meyledip birleşirler ve bunların birleşmesinden su dediğimiz akışkan bir madde doğar; aynı şekilde klor ile sodyum elementleri birleşince, yemeklerde kullandığımız tuz doğar. Diğer oluşmuş şeyler de buna kıyas edilebilir.

"Cenâb-ı Hak bu âlem-i şehadette ve arzda her bir cüz'ün bir cüz'e meylini de koyar; her ikisinin ittihâdından dîğer bir şeyi doğurmak doğar." Mese- lâ müvellidü'l-humûza ile müvellidü'l-mâ' yekdîğerine meyl edip birleşirler ve bunların birleşmesinden su dediğimiz seyyâl bir madde doğar; ve keza klor ile sodyum unsurları birleşince, yemeklerde kullandığımız tuz doğar. Müvelledât-ı sâire dahi buna makıysdir.

4403. Gece gündüz ile böyle i'tinakdadır; sûrette muhtelifdir, ammâ ittifakdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4403. Gece gündüz ile böyle kucaklaşmadadır; görünüşte farklıdır, ama uyum içindedir.

"İ'tinâk", kollarını birbirinin boynuna dolamak anlamındadır. Yani "Gece ile gündüz birbirinin boyunlarına kol atmıştır; her ne kadar biri karanlık ve diğeri aydınlık olmak bakımından, görünüşte birbirine zıt ve karşıt iseler de, hakikatte uyum içindedirler."

“İ'tinâk”, kollarını birbirinin boynuna dolamak ma'nâsınadır. Ya'ni “Gece ile gündüz birbirinin boyunlarına kol atmıştır; her ne kadar biri zulmet ve diğeri aydınlık olmak i'tibariyle, sûrette birbirine žid ve muhâlif iseler de, hakîkatte müttefikdirler.”

4404. Gündüz ve gece zâhirde iki zid düşmandırlar; fakat her ikisi bir hakîkatı dokurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4404. Gündüz ve gece görünüşte iki zıt düşmandırlar; fakat her ikisi bir hakikati dokurlar.

"Tenîden", örmek ve dokumak ve susmak ve aldatmak anlamlarına gelir. Burada "dokumak" anlamı uygundur.

“Tenîden”, örmek ve dokumak ve sâkit olmak ve aldatmak ma'nâlarına gelir. Burada “dokumak” ma'nâsı münasibdir.

4405. Her birisi kendi fiil ve kârının tekmîli için, akrabası gibi diğerini isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4405. Her biri kendi fiil ve işinin tamamlanması için, akrabası gibi diğerini isteyicidir.

Yani gecenin ve gündüzün varlığından maksat, oluş âleminin özü olan insan cinsinin hizmeti içindir. Nasıl ki Şeyh Sa'dî hazretleri şu beytinde özetlemiştir. Beyit: “Bulut ve hava ve ay ve güneş ve felek iş içindedirler; tâ ki sen eline ekmek getiresin ve gafletle yemeyesin!”

Ya'ni gecenin ve gündüzün vücudundan maksad, zübde-i kevn olan cins-i beşerin hizmeti içindir. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri şu beytinde hulâsa etmiştir. Beyt: “Bulut ve havâ ve ay ve güneş ve felek iş içindedirler; tâ ki sen eline ekmek getiresin ve gafletle yemiyesin!”

4406. Zîrâ ki gecesiz tab'a îrâd olmaz, binâenaleyh gündüzler harcda ne getirirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4406. Çünkü gecesiz bir tabiata gelir olmaz, bu sebeple gündüzler harcamada ne getirirler?

Yani "Hep gündüz olsa, insanlar geçimleri için çalışıp, sürekli güç harcarlar ve gündüz gelir ve güç tedariki mümkün olmaz, ancak gece gelince herkes istirahat köşesine çekilip, vücutlarını dinlendirirler ve gündüz harcamak üzere gelir kazanırlar." Nasıl ki Yüce Allah bu hakikati, Nebe suresinde وَ جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سَبَاتًا وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لَبَاسًا وَ جَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا (Nebe', 78/9-11) yani "Sizin uykunuzu vücudunuza rahat kıldık ve geceyi örtü yaptık ve gündüzü geçim vakti kıldık" ayet-i kerimesinde buyurur.

İnsan yapısında kendi cinsinden olmayana karışmış olan her bir unsurun kendi cinsini çekmesi

Ya'ni “Hep gündüz olsa, insanlar maîşetleri için çalışıp, dâimâ kuvvet sarf ederler ve gündüz îrâd ve kuvvet tedariki mümkin olmaz, ancak gece gelin- ce herkes istirahat köşesine çekilip, vücûdlarını dinlendirirler ve gündüz sarf etmek üzere îrâd kazanırlar." Nitekim Cenâb-ı Hak bu hakîkati, sûre-i Nebe'de وَ جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سَبَاتًا وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لَبَاسًا وَ جَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا (Nebe', 78/9-11) ya'ni "Sizin uykunuzu vücudunuza râhat kıldık ve geceyi örtü yaptık ve gündüzü vakt-i maâş kıldık" âyet-i kerîmesinde buyurur.

Terkîb-i âdemîde kendi cinsinin gayri ile muhtebes olmuş olan her bir unsurun kendi cinsini cezbi

4407. Can, tenin toprağına der ki: "Geri dön, canı terk et, toz gibi bizim tarafımıza gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4407. Can, bedenin toprağına der ki: "Geri dön, canı terk et, toz gibi bizim tarafımıza gel!"

4408. "Bizim cinsimizsin, bizim indimizde daha evlâsın, iyidir ki o tenden kurtulasın ve bu tarafa gidesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4408. "Bizim cinsimizsin, bizim yanımızda daha uygun olansın, iyidir ki o bedenden kurtulasın ve bu tarafa gidesin."

Yani insan vücudundaki kemik gibi toprak cinsinden olan katı maddelere, yerin toprağı der ki: "Canı terk et, ufalanarak toz gibi incel de, bizim tarafımıza gel, çünkü sen bizim gibi cansız varlık cinsindensin ve katı bir haldesin; o bedendeki terkipden kurtulup bizim tarafımıza katılman daha uygundur."

Ya'ni vücûd-ı beşerde kemik gibi toprak cinsinden olan mevâd-ı sulbiyye-ye, arzın toprağı der ki: "Canı terk et, ufalarak toz gibi incel de, bizim tarafımıza gel, zîrâ sen bizim gibi cemâd cinsindensin ve sulb bir haldesin; o tendeki terkîbden kurtulup bizim tarafımıza iltihâk etmen daha evlâdır."

4409. Der ki: "Peki, fakat ayağı bağlanmışım, gerçi senin gibi hastayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4409. Der ki: "Peki, fakat ayağı bağlanmışım, gerçi senin gibi hastayım."

Bedenin yoğun unsuru (maddî yoğunluk) yeryüzünün toprağına cevap olarak der ki: "Pekâlâ senin tarafına geleyim, fakat ayağı bağlanmış bir hâldeyim; ben de aslımdan ayrı ve uzak düştüğümden dolayı gerçi senin gibi hastayım."

Cismin unsur-ı kesîfi arzın toprağına cevâben der ki: "Pekî senin tarafına geleyim, fakat ayağı bağlanmış bir haldeyim; ben de aslımdan cüdâ ve mehcûr olduğumdan dolayı gerçi senin gibi hastayım."

4410. Sular, "Ey yaşlık gurbetinden bizim tarafımıza geri gel!" diye tenin yaşlığını isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4410. Sular, "Ey yaşlık gurbetinden bizim tarafımıza geri gel!" diye bedenin yaşlığını isterler.

Yeryüzünün suları da, insan vücudundaki yaşlığı ve sıvıları, bedenin terkibindeki gurbetten kendi taraflarına çağırırlar.

Arzın suları da, vücûd-ı beşerdeki yaşlığı ve mâyiâtı cisim terkîbindeki gurbetten kendi taraflarına çağırırlar.

4411. Tenin harâretini, "Sen ateştensin, kendi aslının yolunu tut!" diye esîr çağırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4411. Tenin hararetini, esir "Sen ateştensin, kendi aslının yolunu tut!" diye çağırır.

Yukarıda da bir nebze açıklandığı üzere esir, sonsuz uzayı kaplamış olan ince bir akışkan olup, bütün cisimlerin asıl maddesidir. Ve esirin zerrelerinin titreşimleri sebebiyle hararet ve titreşimler çoğalınca ışık ve daha da çoğalınca elektrik meydana gelir. Işık ışınlarının en yavaşı olan kırmızının saniyedeki titreşim sayısı yüz trilyon ve en hızlısı olan menekşe renginin saniyedeki titreşim sayısı bir katrilyon altı yüz milyar mertebesindedir. Bu süratten daha fazlaları var ise de, titreşim sayısı bilinmemektedir. Yavaş tarafının titreşimin başlangıcı da meçhuldür. Bu hararet, ışık ve elektrik hep esirin farklı bir örtüde ortaya çıkışıdır. Bu sebeple bu şerefli beyitte, insan vücudundaki hararetin de kendi aslı olan esire kadar döneceğine işaret buyrulur.

Yukarıda dahi bir nebze îzah olunduğu üzere esîr, fezâ-yı bî-nihâyeyi kaplamış olan bir seyyâle-i rakîka olup, bilcümle ecrâmın madde-i asliyyesidir. Ve esîrin zerrâtının ihtizâzâtı hasebiyle harâret ve ihtizâzât çoğalınca ziyâ ve daha çoğalınca elektrik peyda olur. Eşi'a-i ziyâiyyenin en batîsi ki, kırmızıdır, sâniyedeki aded-i ihtizâzı yüz tirilyon ve en sür'atlisi ki, menekşe rengidir, sâniyedeki aded-i ihtizâzı bir katrilyon altı yüz milyar mertebesindedir. Bu sür'atten daha fazlaları var ise de, aded-i ihtizâzı ma'lûm değildir. Batî tarafının bidâyet-i ihtizâzı dahi meçhuldür. Bu harâret, ziyâ ve elektrik hep esîrin muhtelif nikābda zuhûrudur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde vücûd-ı beşerdeki harâretin dahi, kendi aslı olan esîre kadar rücû' edeceğine işaret buyurulur.

4412. İpsiz anâsırın çekişmelerinden, bedende yetmiş iki illet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4412. İpsiz anâsırın çekişmelerinden, bedende yetmiş iki illet vardır.

Tabiatlarındaki muhalefet sebebiyle birbirlerine bağlı olmayan ipsiz anâsırın birbiriyle çekişmelerinden ve nizâ'larından dolayı, insan bedeninde yetmiş iki illet ortaya çıkar.

Tab'larındaki muhalefet hasebiyle birbirlerine bağlı olmayan ipsiz anâsırın yekdîğeriyle çekişmelerinden ve nizâ'larından dolayı, beden-i insânîde yetmiş iki illet zuhûr eder.

4413. Bedeni vîrân etmek için anasır birbirini terk eylemek için illet gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4413. Bedeni harap etmek için, elementlerin birbirini terk etmesi için hastalık gelir.

4414. Bu anasır ayağı bağlanmış dört kuşturlar, ölüm ve hastalık ve illet ayak açıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4414. Bu unsurlar ayağı bağlanmış dört kuştur, ölüm ve hastalık ve illet ayak açıcıdır.

4415. Vaktâki onların ayaklarını birbirinden açtı, her bir unsur muhakkak pervâz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4415. Vaktâki onların ayaklarını birbirinden açtı, her bir unsur muhakkak pervâz etti.

Ayakları birbirine bağlı olan unsurlar (anâsır) kuşlarının ayaklarını ölüm açtığı zaman, her bir unsur muhakkak kendi cinsi tarafına uçar.

Ayakları birbirine bağlı olan anâsır kuşlarının ayaklarını ölüm açtığı vakit, her bir unsur muhakkak kendi cinsi tarafına uçar.

4416. Bu asılların ve fer'lerin cezbesi, bizim cismimize her dem bir maraz koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4416. Bu asılların ve fer'lerin cezbesi, bizim cismimize her dem bir maraz koyar.

"Asıllar"dan kasıt, yeryüzünün toprağı, suyu, havası ve esîrin (esîr: maddeyi doldurduğu varsayılan akışkan) hararetidir; "fer'ler"den kasıt ise insan vücudundaki toprak, su ve hava cinsinden olan maddelerdir. Yani "Bu asıllar ve fer'ler arasında bir çekim ve çekişme meydana geldiği zaman, bizim bedenimize her an bir hastalık yerleştirir."

"Asıllar"dan murâd, arzın toprağı ve suyu ve havâsı ve esîrin harâreti; ve "fer'ler"den murâd vücûd-ı beşerdeki toprak ve su ve hava cinsinden olan mevâddır. Ya'ni "Bu asıllar ve fer'ler arasında bir cezbe ve çekiş hâsıl olduğu vakit, bizim cismimize her an bir maraz koyar."

4417. Tâ ki bu tertibleri yırta, her bir cüz'ün kuşu, kendi aslına uça.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4417. Ta ki bu düzenleri yırtsın, her bir parçanın kuşu kendi aslına uçsun.

Cisme arız olan bu hastalık, cisimdeki dört unsurun terkibini bozmak ve her bir parçanın kuşu bu bağdan çözülüp, kendi aslına uçmak içindir.

Cisme ârız olan bu maraz, cisimdeki dört rüknün terkîbini bozmak ve her bir cüz'ün kuşu bu bağdan çözülüp, kendi aslına uçmak içindir.

4418. Hakk'ın hikmeti bu aceleden bunu mâni'dir, onların cem'ini sıhhat ile ecele kadar tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4418. Hakk'ın hikmeti bu aceleden bunu engeller, onların birliğini sağlıkla ecele kadar tutar.

Hakk'ın hikmeti bu dört unsurun aceleyle ayrılarak, her birinin bir an önce kendi aslına gitmesini engelleyicidir. Onların toplu hâlini vücudun sağlığı ve afiyeti ile ecel vaktine kadar tutar ve birbirinden ayrılmaya bırakmaz.

Hakk'ın hikmeti bu dört unsurun acele ayrılarak, her birinin bir an evvel kendi aslına gitmesini men' edicidir. Onların hey'et-i mecmûasını vücudun sıhhat ve âfiyeti ile eceli vaktine kadar tutar ve birbirinden ayrılmaya bırakmaz.

4419. Der ki: "Ey cüz'ler ecel meşhûd değildir, ecelinizden evvel kanat çarpmakta fâide yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4419. Der ki: "Ey cüzler, ecel görünür değildir, ecelinizden önce kanat çırpmakta fayda yoktur."

Yüce Allah'ın hikmeti, dört unsurdan her birine hitaben der ki: "Ey cüzler, sizin yanınızda bu cismin bozulma zamanı görünür ve bilinen değildir; bu sebeple vaktiniz gelmeden önce, birbirinizden ayrılmak için kanat çırpmakta fayda yoktur." Ve eğer onun çekişmesi yüzünden bedende bir hastalık meydana gelmiş ise, sebebi ortaya çıkıp şifa oluşur.

Hikmet-i Hak, dört unsurdan her birine hitâben der ki: "Ey cüz'ler, sizin indinizde bu cismin bozulma zamânı meşhûd ve ma'lûm değildir; binâenaleyh vaktiniz gelmeden evvel, birbirinizden ayrılmak için kanat çarpmakta fâide yoktur." Ve eğer onun nizâ'ı yüzünden cisimde bir maraz hâsıl olmuş ise, sebebi zuhûr edip şifa husûle gelir.

4420. Vaktaki her bir cüz' irtifak ister, garib olan cân firak içinde nasıl olur? [4434]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4420. Her bir cüz' kendi aslına dönmek isterken, garip can ayrılık içinde nasıl olur?

İnsan bedenindeki her bir unsurî cüz', kendi asıllarına karışıp onları arkadaş edinmek isterken, âlem-i maddiyatta (maddî âlemde) pek ziyade garip kalmış olan ruh, kendi aslına olan ayrılık içinde ne hâle gelir, onu sen kıyas et!

Canın da ruhlar âlemine çekilmesi ve onun gerekliliği ve onun kendi yakınlarına olan meyli; ve ruh doğan kuşunun ayağının bukağısı olan beden parçalarından kopması

"Künde", suçluların ayaklarına geçirdikleri tahtadan bukağı demektir.

Vaktaki beden-i insânîde olan her bir cüz'-i unsurî, kendi asıllarına karışıp onları refik ittihâz etmek ister, ya âlem-i maddiyâtta pek ziyâde garîb kalmış olan rûh, kendi aslına firâk ve ayrılık içinde ne hâle gelir, onu var kıyâs et!.

Canın dahi ervâh âlemine müncezib olması ve onun takāzāsı ve onun kendi mukarrebine meyli; ve rûh doğan kuşunun ayağının bukağısı olan eczâ-yı ecsâmdan munkatı' olması

"Künde", mücrimlerin ayaklarına geçirdikleri tahtadan bukağı demektir.

4421. Der ki: "Ey benim ferşe mensûb olan alçak cüz'lerim, benim gurbetim daha acıdır, ben arşa mensubum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4421. Der ki: "Ey benim yere ait olan alçak parçalarım, benim gurbetim daha acıdır, ben arşa aitim."

İnsan ruhu der ki: "Ey benim yere, yani maddiyat âlemine ait olan aşağılık parçalarım! Eğer siz aşağı âleme ait olan asıllarınıza kavuşmak isterseniz, ben bu aşağı âlemde sizden daha garibim ve benim gurbetim sizin gurbetinizden daha acıdır; çünkü ben arşa ve yüce âleme aitim. Bu sebeple ben sizden daha fazla aslıma kavuşma aşkıyla yanıp tutuşuyorum."

Rûh-ı insânî der ki: "Ey benim ferşe, ya'ni maddiyyât âlemine mensûb olan süflî cüz'lerim! Siz âlem-i süflîye mensûb olan asıllarınıza kavuşmak isterse- niz, ya ben bu âlem-i süflîde sizden daha garîbim ve benim gurbetim sizin gur- betnizden daha acıdır; çünkü ben arşa ve âlem-i ulvîye mensûbum. Binâena- leyh ben sizden daha ziyâde aslıma kavuşmak aşkıyla yanıp tutuşuyorum."

4422. Tenin meyli yeşilliğe ve akan suyadır; ondan olur ki, onun aslı ondan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4422. Tenin meyli yeşilliğe ve akan suyadır; ondan olur ki, onun aslı ondan geldi.

Bu şerefli beyitten itibaren hitap, cenâb-ı Pîr-i destgîrindir (müridlerine yol gösteren, elinden tutan yüce mürşit), Hakk Yolcularını irşat ederek buyururlar ki: "Cismin meyli ve muhabbeti dünyanın yeşilliklerine ve çağıl çağıl akan sularadır. Cismin bu meyli ondan dolayı olur ki, kendisinin aslı ve gelişip büyümesi yeşillikten ve sulardandır, elbette aslına meyl eder."

Bu beyt-i şerîfden i'tibâren hitâb cenâb-ı Pîr-i destgîrindir, sâlikleri irşâden buyururlar ki: "Cismin meyli ve muhabbeti dünyanın yeşilliklerine ve çağıl çağıl akan sularınadır. Cismin bu meyli ondan dolayı olur ki, kendisinin aslı ve neşv ü nemâsı yeşillikten ve sulardandır, elbette aslına meyl eder."

4423. Canın meyli hayata ve Hayy'adır, zîra ki la-mekân olan can onun aslıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4423. Canın hayata ve Hayy'a meyli vardır, çünkü mekânsız olan can onun aslıdır.

Bilinmeli ki, eşyanın başlangıcı olan Varlık, hayatın ta kendisidir, çünkü hareketlidir ve onda asla sükûnet yoktur; eğer sükûnet olsaydı, yokluk olurdu ve ondan asla hiçbir şey çıkmazdı. Çünkü tabiat hikmeti âlimlerinin şu: "Hiçbir şey sebepsiz yere sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete dönüştüremez" düsturuna göre, eğer bütün eşyanın başlangıcı olan hakiki varlıkta hayat olmasa, o varlığın sükûnetinin harekete geçmesi için hiçbir sebep mevcut olmazdı. Ve hareket sebebi mevcut olmayınca, hareketten ortaya çıkan âlem suretleri oluşamazdı. Şimdi aklen ve ilmen anlaşıldı ki, varlığın çeşitli mertebelerdeki tecellileri onun hareketinden kaynaklanır ve hareket olan yerde, hareket ettiren vardır ve hareket ettiren Hayy'dır (diri olandır); ve Hayat bir sıfattır ve sıfat mevsûftan (sıfatlanandan) ayrılmaz. Şimdi varlık, ilahi suretler itibarıyla, ruhlar mertebesine iner ve bu mertebede ilahi suretlerden her biri birer basit cevher olarak ortaya çıkar. Bu basit cevherlerden her birinin şekli ve rengi olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de nitelenmiş değildirler; çünkü zaman ile mekân, cisme ait olan itibarlardandır, bunlar ise cisim değildirler. Bu mertebe, ayrılık ve başkalıktan bir nevi' üzerine zâtın dışarıda zuhurundan ibarettir; ve dışarı tabiri burada, mertebenin gayri demektir. Örneğin su donduğu zaman, buz olur ve su kendi mertebesinin dışına çıkar; fakat su, buzu kuşatır, buz suyun dışında değildir. Hak Zâtı ile, rûhiyyet mertebesi arasındaki bağıntı da böyledir. Şimdi ruh kendi zâtı ile kâim olup, beka hususunda bedene muhtaç değildir; tecerrüd (maddeden soyutlanma) yönünden bedenden farklıdır; fakat tedbir ve tasarruf yönünden bedene ilgisi vardır. Bu beden, âlem-i şehadette (görünen âlemde) ruhun sureti ve kemâlinin mazharıdır (ortaya çıktığı yerdir). Bu sebeple ruh bedenden ayrılmayıp, kemâlini ortaya çıkarmak için bedene muhtaçtır ve bedenin parçalarına yayılmıştır. Onun yayılması bedene hulûl (içine girme) ve beden ile ittihad (birleşme) suretiyle değildir. Aksine onun bedene yayılması, Hakk'ın mutlak varlığının, bütün mevcutlara yayılması gibidir. Ve bu itibara göre ruh ile cisim arasında her yönden farklılık yoktur. Nasıl ki Hak bir yönden eşyanın "ayn"ı (ta kendisi) ve bir yönden "gayri"i (başka bir şey) ise, ruh da bir yönden bedenin "ayn"ı ve bir yönden bedenin gayridir.

Sözün özü, tek bir hakikat olan vahidiyet varlığı, yine tek olarak rûhiyyet mertebesine inmiş ve vahidiyet mertebesinde nasıl ki bütün isimlerin ilahi suretleri birbirinden temayüz etmiş ise, rûhiyyet mertebesinde de onların gölgeleri olan ruhlar da öylece birbirinden temayüz etmiştir. Bu sebeple bu mertebe zâtı itibarıyla tek ve nispetleri itibarıyla çoktur. Ve her bir ruh, tek hakikatin nispetlerinden biridir. Ve zâtı itibarıyla tek olan küllî ruh, ruh-ı a'zamdır (en büyük ruhtur) ki, diğer cüz'î ruhlar onda belirlenmiştir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, şerif beytin anlamı şöyle olur: "Bu aşağı âlemde bedenlere ait olan canın meyli, Hakk'ın Hayat sıfatına ve Hayy olan zâtınadır. Çünkü mekânsız olan ruh-ı a'zam ve küllî ruh o canın aslıdır ve küllî ruhun aslı da Hakk'ın Hayat sıfatı ve mekânsız ve Hayy olan şanlı zâtıdır."

Ma'lûm olsun ki, eşyânın mebdei olan Vücûd, ayn-ı hayattır, zîrâ müteharriktir ve onda aslâ sükûn yoktur, eğer sükûn olaydı, adem olur ve ondan aslâ bir şey çıkmaz idi. Zîrâ hikmet-i tabiiyye ulemâsının şu: "Hiçbir şey bilasebeb sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemez" düstûruna nazaran, eğer bilcümle eşyânın mebdei olan vücûd-ı hakîkîde hayât olmasa, o vücudun sükûneti harekete gelmek için hiçbir sebeb mevcûd olmamış olur. Ve sebeb-i hareket mevcûd olmayınca, hareketten zâhir olan suver-i âlem tekevvün edememek lâzım gelir idi. İmdi aklen ve ilmen anlaşıldı ki, vücudun merâtib-i muhtelifedeki tecelliyâtı onun hareketinden münbaisdir ve hareket olan yerde, muharrik vardır ve muharrik Hay'dır; ve Hayat bir sıfattır ve sıfat mevsûfdan münfek olmaz. İmdi vücûd, suver-i ilmiyye hasebiyle, mertebe-i ervâha tenezzül eder ve bu mertebede suver-i ilmiyyeden her biri birer cevher-i basît olarak zâhir olurlar. Bu cevâhir-i basîtadan her birinin şekli ve levni olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de muttasıf değildirler; zîrâ zamân ile mekân, cisme terettüb eden i'tibârâtdandır, bunlar ise cisim değildirler. Bu mertebe, ayrılık ve gayriyyetten bir nevi' üzerine zâtın hâriçde zuhûrundan ibarettir; ve hâriç ta'bîri burada, mertebenin gayri demektir. Meselâ su donduğu vakit, buz olur ve su kendi mertebesinin hâricine çıkar; fakat su, buzu muhîttir, buz suyun hâricinde değildir. Zât-ı Hak'la, rûhiyyet mertebesi arasındaki nisbet dahi böyledir. İmdi rûh kendi zâtı ile kāim olup, bekā husûsunda bedene muhtaç değildir; tecerrüd cihetinden mugāyir-i bedendir; fakat tedbîr ve tasarruf cihetinden bedene taalluku vardır. Bu beden, âlem-i şehâdette rûhun sûreti ve kemâlinin mazharıdır. Binâenaleyh rûh bedenden münfek olmayıp, ızhar-ı kemâl için bedene muhtâçtır ve eczâ-yı bedene sârîdir. Onun sereyânı bedene hulûl ve beden ile ittihâd sûretiyle değildir. Belki onun bedene sereyânı, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın, cemî'-i mevcûdâta sereyânı gibidir. Ve bu i'tibâra göre rûh ile cisim arasında min-külli'l-vücûh mugāyeret yoktur. Nasıl ki Hak bir cihetten eşyanın "ayn"ı ve bir cihetten "gayri"i ise, rûh dahi bir cihetten bedenin "ayn"ı ve bir cihetten bedenin gayridir.

Velhâsıl ayn-ı vâhide olan vücûd-1 vâhidiyyet, yine vâhid olarak mertebe-i rûhiyyete tenezzül etmiş ve mertebe-i vâhidiyyette nasıl ki bilcümle es- mânın suver-i ilmiyyeleri yekdîğerinden temeyyüz etmiş ise, mertebe-i rûhiyyette dahi onların zılâli olan ervâh dahi öylece yekdîğerinden temeyyüz etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe zâtı i'tibariyle vâhid ve nisebi i'tibariyle kesîrdir. Ve her bir rûh, ayn-ı vâhidenin nisebinden biridir. Ve zâtı i'tibariyle vâhid olan rûh-i küllî, rûh-ı a'zamdır ki, sâir ervâh-ı cüz'iyye onda müteayyendir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Bu âlem-i süflîde ecsâda taalluk eden canın meyli, Hakk'ın sıfat-ı Hayâtı'na ve Hayy olan zâtınadır. Zîrâ lâ-mekân olan rûh-ı a'zam ve rûh-ı küllî o canın aslıdır ve rûh-ı küllînin aslı dahi Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ve lâ-mekân ve Hayy olan zât-ı azîmü'ş-şânıdır."

4424. Canın meyli hikmete ve ulûmadır; tenin meyli bağ ve rağa ve asma çubuklarınadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4424. Canın eğilimi hikmete ve ilimleredir; tenin eğilimi bağa, ekinliğe ve asma çubuklarınadır.

"Râğ", ekinlik anlamına gelip, önemsiz şeylerden olarak bağa eklenmiştir ve "Kürûm", "kerm"in çoğulu olup, asma çubuğu anlamındadır.

"Râğ", ekinlik ma'nâsına olup mühmelâttan olarak bağa ilave edilmiştir ve "Kürûm", "kerm"in cem'i olup, asma çubuğu ma'nâsınadır.

4425. Canın meyli terakkîye ve şerefedir; tenin meyli esbab ve alef kesbinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4425. Canın eğilimi yükselmeye ve şerefe doğrudur; tenin eğilimi sebeplere ve yem kazanmaya doğrudur.

İnsan ruhunun eğilimi, aşağı âlemden yüce âleme yükselmeye ve insân-ı kâmil olgunluğuna erişmekle şeref kazanmayadır; cismin eğilimi ise, dünyevî süsleri ve yiyecek ile içecek kazanma hususunadır.

Rûh-1 insânînin meyli âlem-i süflîden âlem-i ulvîye terakkîye ve kemâl-i insâniyyete nailiyyetle şeref kesb etmeğedir; ve cismin meyli ise, müzeyyenât-ı dünyeviyye ve yiyecek ve içecek kazanmak husûsunadır.

4426. O şerefin meyli ve aşkı da, can tarafınadır. "Yühibbu"yu ve "yuhibbune"yi bundan bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4426. O şerefin meyli ve aşkı da, can tarafınadır. "Yühibbu"yu ve "yuhibbune"yi bundan bil!

Yukarıda açıklandığı üzere, meyil ve muhabbet iki taraftan olur. Can mademki şerefe meylediyor ve şeref de elbette cana meyleder ve cana ilişkindir; bu sebeple onun cisim ile münasebeti olmaz. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah'ın "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı severler" (Maide, 5/54) buyurmasını bu iki taraflı olan tecellîden bil!

Yukarılarda îzâh olunduğu üzere, meyil ve muhabbet iki tarafdan olur. Can mâdemki şerefe meyil ediyor ve şeref de elbette cana meyl eder ve cana müteallık olur; binâenaleyh onun cisim ile münasebeti olmaz. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk'ın يحبهم و يحبونه (Maide, 5/54) ya'ni "Hak onları sever ve onlar da Hakk'ı severler" buyurmasını bu iki taraflı olan tecellîden bil!

4427. Hâsılı odur ki, her kim ki o talib olur, onun matlûbunun canı ona rağıb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4427. Sonuç şudur ki, her kim o talip olursa, onun istenilen şeyinin özü ona rağbet eder.

Sözün özü şudur ki, her kim bir istenilen şeyin talibi olursa, o istenilen şeyin özü de o talibe rağbet eder.

Hulâsa-i kelâm odur ki, her kim bir matlûbun tâlibi olursa, o matlûbun canı da o tâlibe râğıb olur.

4428. Eğer bunun şerhini söylersem hadsiz olur; Mesnevî seksen kağıda kadar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4428. Eğer bunun açıklamasını söylersem sınırsız olur; Mesnevî seksen sayfaya kadar olur.

"Eğer bu âşık ve ma'şûk (sevilen) ve tâlib (isteyen) ve matlûb (istenen) hakkındaki ayrıntılardan bahsedecek olursam, sınırsız ve sonsuz olur. Mesnevî-i Şerîf'te bu konu seksen sayfaya kadar olur." Yani seksen sayfayı dolduracak kadar Mesnevî beyitleri yazmak gerekir.

"Eğer bu âşık ve ma'şûk ve tâlib ve matlûb hakkındaki tafsîlâttan bahs edecek olursam, hadsiz ve nihâyetsiz olur. Mesnevî-i Şerîf'de bu bahis seksen kağıda kadar olur." Ya'ni seksen kağıdı dolduracak kadar ebyât-ı Mesneviyye yazmak lazım gelir.

4429. Âdem ve hayvân, nebâta mensub olan ve cemâd, her bir murâd, her muradsızın âşıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4429. İnsan ve hayvan, bitkiye mensup olan ve cansız varlık, her bir murat, her muratsızın âşığıdır.

İnsan ve hayvan ve bitki ve cansız varlığın dahi, hep kendi mertebelerinde talep edenleri ve talep edilenleri vardır. Yani bunların her biri kendi talep ettiğini bulunca kaynaşır ve her bir murat, yani talep edilen, her bir muratsızın yani muradını elde etmemiş olan talep edenin âşığıdır. Talep eden talep ettiğini aradığı gibi, talep edilen dahi talep edeni arar.

Âdem ve hayvân ve nebât ve cemâdın dahi, hep kendi mertebelerinde tâlib ve matlûbları vardır. Ya'ni bunların her biri kendi matlûbunu bulunca imtizâç eder ve her bir murâd, ya'ni matlûb, her bir murâdsızın ya'ni murâdını elde etmemiş olan tâlibin âşıkıdır. Tâlib matlûbunu aradığı gibi, matlûb dahi tâlibini arar.

4430. Muradsızlar, murad üzerine dolaşırlar ve o murâdlar onları cezb ederler. [4444]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4430. Muratsızlar, murat üzerine dolaşırlar ve o muratlar onları cezbederler.

Muratsızlar, yani muratlarını ve isteklerini elde etmemiş olan talip kişiler, muratlarının ve isteklerinin arkasında koşar ve dolaşırlar; ve o muratlar ve istekler dahi onları kendi taraflarına çekerler.

Murâdsızlar, ya'ni murâdlarını ve matlûblarını elde etmemiş olan tâlibler, murâdlarının ve matlûblarının arkasında koşar ve dolaşırlar; ve o murâdlar ve matlûblar dahi onları kendi taraflarına çekerler.

4431. Fakat âşıkların meyli zayıf yapar; ma'şûkların meyli güzel ve latîf revnaklı eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4431. Fakat âşıkların meyli zayıf yapar; ma'şûkların meyli güzel ve latîf revnaklı eder.

Fakat âşıkların ve talep edenlerin meyli, kendilerinin bedenini zayıflatır; ma'şûkların ve talep edilenlerin, âşıklarına olan meyli, onların suretlerini güzel ve latîf bir parlaklığa sahip kılar.

Fakat âşıkların ve tâliblerin meyli, kendilerinin cismini zayıflatır, ma'şûkların ve matlûbların, âşıklarına olan meyli, onların sûretlerini güzel ve latîf revnaklı yapar.

4432. Ma'şûkların aşkı iki yanağı parlatır; âşıkların aşkı onun canını yakmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4432. Sevilenlerin aşkı iki yanağı parlatır; âşıkların aşkı onun canını yakmıştır.

Sevilenler, âşıkları tarafından sevildikçe hoşnut olup güzellikleri artar ve âşıklarına da âşık olurlar; fakat âşıkların aşkı, o âşıkların canlarını yaktığı için, bedenleri de zayıf olur. Sevilenler naz ehli ve âşıklar ise niyaz ehlidir.

Ma'şûklar, âşıkları tarafından sevildikçe mahzûz olup güzellikleri artar ve âşıklarına da âşık olurlar; fakat âşıkların aşkı, o âşıkların canlarını yaktığı için, cisimleri de zayıf olur. Ma'şûklar nâz ehli ve âşıklar ise niyâz ehlidir.

4433. Kehrübâ bî-niyaz şeklinde âşıktır; fakat saman çöpü o uzun yolda çalışır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4433. Kehribar ihtiyaçsız bir şekilde aşıktır; fakat saman çöpü o uzun yolda çalışır.

Kehribar çöpü sever, fakat dış görünüşüne bakılırsa, çöpten bağımsız ve ihtiyaçsız görünür. Onun sevgisi ancak çöpü kendi tarafına çekmesinden belli olur; ancak saman çöpü kehribara gitmek için mesafe kat edip çalışır.

Yani bir kehribar, bir de çöp konulsa, kehribar çöpe doğru yürümez, aksine çöp kehribar tarafına yürür; fakat kehribarda çekim vardır, eğer olmasa, çöp kehribara gidemez.

"Kehrübâ çöpe âşıktır, fakat zâhirine bakılırsa, çöpten müstağnî ve bî-niyaz görünür. Onun aşkı ancak çöpü ancak kendi tarafına çekmesinden belli olur; velâkin saman çöpü kehrübâya gitmek için kat'-ı mesâfe edip çalışır."

Ya'ni bir kehrübâ, bir de çöp vaz' edilse, kehrübâ çöpe doğru yürümez, belki çöp kehrübâ tarafına yürür; fakat kehrübâda cezb vardır, eğer olmasa, çöp kehrübâya gidemez.

4434. Bunu terk et, o ağzı susamışın aşkı, Sadr-ı Cihan'ın sînesinde doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4434. Bunu terk et, o ağzı susamışın aşkı, Sadr-ı Cihan'ın sinesinde doğdu.

Bu hitap, Hz. Pîr tarafından kendi nefsinedir. Yani "Pek çok uzayacak olan bu âşık ve maşukun aşkı ve talip ile matlup arasında olan çekim hakkındaki beyanları bırak, o aşk hararetinden, ruhunun ağzı vuslat suyuna susamış olan Sadr-ı Cihan'ın vekilinin aşkını söyle. Sözün özü, o çekimin aşkı, yukarıda söylediğimiz hakikatine göre Sadr-ı Cihan'ın kalbine yansıdı."

Bu hitâb, Hz. Pîr tarafından nefs-i şerîflerinedir. Ya'ni "Pek ziyâde uzayacak olan bu âşık ve ma'şûkun aşkı ve talib ve matlûb arasında olan incizâb hakkındaki beyânâtı bırak, o harâret-i aşktan, rûhunun ağzı vuslat suyuna susamış olan Sadr-ı Cihân'ın vekîlinin aşkını söyle. Velhâsıl o inzicâbın aşkı, yukarıda söylediğimiz hakîkatine binâen Sadr-ı Cihân'ın kalbine aks etti."

4435. O ateşgedenin aşkının ve gamının dumanı onun mahdûmuna gitmiş ve müşfik olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4435. O ateşgedenin aşkının ve gamının dumanı onun mahdûmuna gitmiş ve müşfik olmuştur.

"Kede", yer ismi edatıdır, "âteş-kede", ateş mahalli demektir.

"Mahdûm", "hidmet"ten ism-i mef'ûldür (edilgen fiil ismi), "hizmet olunmuş" demektir. Babalar tarafından evlatlarının geçimine, beslenmesine ve terbiyesine hizmet olunduğu için, evlatlara "mahdûm" demek yaygınlaşmıştır. Burada "mahdûm"dan kastedilen, Sadr-ı Cihân'dır. Yani "O aşk ateşinin mahalli olan vekilin aşkı ve gamı, onun hizmet etmiş olduğu Sadr-ı Cihân'ın kalbine gitmiş ve vekile karşı şefkat edici olmuştur."

"Kede", ism-i mekân edâtıdır, "âteş-kede", ateş mahalli demek olur.

"Mahdûm", "hidmet”den ism-i mef'ûldür, "hizmet olunmuş" demektir. Pederler tarafından evlatlarının infâk ve iâşe ve terbiyesine hizmet olunduğu için, evlâtlara "mahdûm" demek müteâref olmuştur. Burada "mahdûm"dan murâd, Sadr-ı Cihân'dır. Ya'ni "O aşk ateşinin mahalli olan vekîlin aşkı ve gamı, onun hizmet etmiş olduğu Sadr-ı Cihân'ın kalbine gitmiş ve vekîle karşı şefkat edici olmuştur."

4436. Fakat namusdan ve azametten ve âb-ı rûdan dolayı utanma gelirdi ki, ondan araya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4436. Fakat namustan, azametten ve şereften dolayı utanma gelirdi ki, ondan kaçınsın.

"Bevş", azamet ve kendini beğenmişlik; "âb-ı rû", şeref ve haysiyet demektir. Yani "Sadr-ı Cihan'ın kalbinde vekilin muhabbeti mevcut olsa da, kendisi hükümdarlık makamında bulunduğundan, makamının gereği olan namusu, azameti, şeref ve haysiyeti zarar görmesin diye vekilin hâllerini araştırmaktan ve ondan açıkça haber istemekten utanma gelirdi."

"Bevş", azamet ve hod-nümâlık; “âb-ı rû", şeref ve haysiyyet demektir. Ya'ni "Sadr-ı Cihân'ın kalbinde de vekîlin muhabbeti mevcûd ise de, kendisi makām-ı hükümdârîde bulunduğundan, makāmının îcâbı olan nâmûsu ve azameti ve şeref ve haysiyeti haleldâr olmamak için vekîlin ahvâlini araştır-maktan ve ondan açıktan açığa haber istemekten utanma gelir idi."

4437. Onun rahmeti o miskinin müştâkı olmuş; saltanat bu lutufdan mâni' gel-miştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4437. Onun rahmeti o miskinin özleyeni olmuş; saltanat bu lütuftan engel olmuştur.

Sadr-ı Cihân'ın rahmeti, o miskin olan vekilin özleyeni olmuş ve onun hakkında tecellî etmeye hazır olmuş ise de, Sadr-ı Cihân'ın makamının gerektirdiği siyaset, onun hakkında bu lütfun tecellî etmesine engel olmuştur.

Sadr-ı Cihân'ın rahmeti, o miskin olan vekîlin müştâkı olmuş ve onun hakkında tecellîye müheyyâ olmuş ise de, Sadr-ı Cihân'ın makāmının iktizā ettiği siyaset, onun hakkında bu lutfun tecellîsine mâni' gelmiştir.

4438. Akıl, "Acaba bu onu mu çekti, yahud çekiş o tarafdan bu tarafa mi erişti?" diye hayrandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4438. Akıl, "Acaba bu onu mu çekti, yoksa çekiş o taraftan bu tarafa mı ulaştı?" diye şaşkındır.

Bahrü'l-Ulûm hazretlerinin bu şerefli beyit hakkındaki yüce açıklamalarının izah şeklinde buraya eklenmesini uygun gördüm: "Yani, bu iki taraftan meydana gelen aşk ve çekim hep Hakk'ın isimlerinin kemalinin zuhuru içindir. Buna göre Yüce Allah kendi isimlerinin kemali için âlem hakkında muhtaçtır. Bunun için Şeyh-i Ekber (k.s.) Yüce Allah'ın `لَقَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاءُ` (Âl-i İmrân, 3/181) yani "Yüce Allah, 'Allah fakirdir ve biz zenginleriz' diyen kimselerin sözünü işitti" kavlinde buyururlar ki: "Küfür, Allah'a fakirlik zilletini ve kendilerine zenginlik izzetini ispat ettikleri içindir; 'İnnallâhe fakîrun' kelamının kendisi değildir. 'Allah fakirdir' demek, o isimlerinin kemaline muhtaçtır demektir." Ve Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Hak katında zillet ile muhtaçlık yoktur, velakin mutlak muhtaçlık, isimlerin kemalindedir. Bu muhtaçlık zillet ile değildir, izzet iledir." Şimdi "muhtaçlık" tabiri Yüce Allah hazretleri hakkında halkın ürkmesini gerektirdiğinden, Hz. Pîr efendimiz bu konunun açıklanmasından sustular."

Gerçekten de "ilahi muhtaçlık" her aklın kabul edeceği bir şey değildir; bunu kabul edebilmek için Hz. Şeyh-i Ekber'in ucu bucağı bulunmayan bir marifet zevki lazımdır. Mademki bu bahis yazıldı, bir misal ile bu manayı biraz açıklamak gerekti, şöyle ki: Büyük şanlı bir hükümdara kul lazımdır ve onun kula muhtaçlığı vardır; fakat onun muhtaçlığı zillet ile ve yalvarmak ile değildir; aksine izzet ve istiğna (kimseye muhtaç olmama) ve kahr iledir. Velakin kulun muhtaçlığı zillet ve yalvarmak iledir. İşte Hakk'ın kendi isimlerinin kemali hakkında mazharlara olan muhtaçlığı böyle izzet ile meydana gelen muhtaçlıktır; fakat bu muhtaçlık, başkasına değildir, aksine kendinden yine kendinedir. Bununla birlikte halkın bu marifete ulaşması zor olduğundan, fikirlere ürküntü vermemek için muhakkiklerden (hakikatleri araştıranlardan) bazıları "muhtaçlık" yerine "iştiyak" kelimesini kullanmışlardır.

Bahrü'l-Ulûm hazretlerinin bu beyt-i şerîf hakkındaki beyânât-ı aliyyele-rinin îzâh sûretiyle buraya dercini münasib gördüm: "Ya'ni, bu iki tarafdan vâki' olan aşk ve inzicâb hep Hakk'ın kemâlât-ı esmâiyyesinin zuhûru için-dir. Binâenaleyh Hak Teâlâ kendi isimlerinin kemâli için âlem hakkında müf-tekırdir. Bunun için Şeyh-i Ekber (k.s.) Hak Teala'nın `لَقَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاءُ` (Âl-i İmrân, 3/181) ya'ni "Allah Teâlâ, Allah fakîrdir ve biz zenginleriz, diyen kimselerin sözünü işitti" kavlinde buyururlar ki: "Küfür, Allâh'a zillet-i fakrı ve kendilerine izzet-i gınâyı isbât ettikleri içindir; "İnnal-lâhe fakîrun" kelâmının kendi değildir. Allah fakîr demek, o kemâlât-ı esmâ-iyyesine müftekirdir demektir." Ve Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Hak indinde zillet ile iftikār yoktur velâkin mutlak iftikār, kemâl-i esmâîdedir. Bu iftikär zillet ile değildir, izzet iledir." İmdi "iftikār” ta'bîri Allah Teâlâ hazretleri hak-kında âmmenin tevahhuşunu mûcib olduğundan, Hz. Pîr efendimiz bu mev-zû'un teşrîhinden sükût buyurdular."

Filhakîka da "iftikār-ı ilâhî" değme havsalanın kabûl edeceği bir şey değil-dir; bunu kabul edebilmek için Hz. Şeyh-i Ekber'in ucu bucağı bulunmayan bir zevk-i ma'rifeti lâzımdır. Mâdemki bu bahis yazıldı, bir misâl ile bu ma'nâ-yı birâz tavzîh lâzım geldi, şöyle ki: Bir azîmüşşân olan hükümdâra bende lâ-zımdır ve onun bendeye iftikārı vardır; fakat onun iftikārı zillet ile ve yalvar- mak ile değildir; belki izzet ve istiğnâ ve kahr iledir. Velâkin bendenin iftikârı zillet ve yalvarmak iledir. İşte Hakk'ın kendi isimlerinin kemâli hakkında mezâhire olan iftikârı böyle izzet ile vâki' olan iftikârdır; fakat bu iftikâr, gayre değildir, belki kendinden yine kendinedir. Maahâzâ âmmenin bu ma'rifete vusûlü müşkil olduğundan, efkâra vahşet ilkā etmemek için muhakkiklerden ba'zıları "iftikâr" yerine "iştiyâk" kelimesini isti'mâl buyurmuştur.

4439. Celâdeti terk et ki, bundan bî-habersin; ağzı bağla! Allah hafiyi en çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4439. Celâdeti (yiğitliği, kahramanlığı) terk et ki, bundan habersizsin; ağzı bağla! Allah gizli olanı en çok bilir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz akla hitaben buyururlar ki: Çekiş bağıntısını âşık ve maşuktan hiçbirine ait bilme ki, hakikatte çekici olan ne âşıktır ne de maşuktur; aksine çekici, gizli bir iştir ki, onu Yüce Allah ilahlık zevkiyle bilir. Bu sebeple bu konudan kaç ve ağzını kapa!

Cenâb-ı Pîr efendimiz akla hitâben buyururlar ki: Çekiş nisbetini âşık ve ma'şûkdan hiçbirisine aid bilme ki, hakîkatte çekici olan ne âşıktır, ne de ma'şûkdur; belki çekici bir emr-i mahfidir ki, onu Hak Teâlâ zevk-i ulûhiyyeti ile bilir. Binâenaleyh bu bahisten kaç ve ağzını kapa!

4440. Bundan sonra bu sözü medfûn edeyim; o çekici çekiyor, ben nasıl edeyim? [4454]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4440. Bundan sonra bu sözü gömeyim; o çekici çekiyor, ben nasıl edeyim?

Bundan sonra bu âşık ve ma'şûk arasındaki aşka ve cezbe (ilahi çekim) dair olan sözü içime gömüp ortaya çıkarmayayım. O çekici olan Yüce Allah beni başka konuya çekiyor, o tarafa gitmeyeyim de ne yapayım?

Bundan sonra bu âşık ve ma'şûk arasındaki aşka ve cezbe dâir olan [kelâmı] sîneme defn edip meydana çıkarmıyayım. O çekici olan Hak Teâlâ beni başka bahse çekiyor, o tarafa gitmiyeyim de ne yapayım?

4441. Ey mu'tenâ, kimdir o kimse ki seni çekiyor, o kimse bırakmaz ki bu demi vurasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4441. Ey özen gösteren, seni çeken o kimse kimdir, o kimse bu anı yaşamanı bırakmaz.

"Mu'tenî", özen gösteren, ihtimam eden veya zahmet çeken anlamlarına gelir. Ankaravî hazretleri bu şerefli beyte şöyle anlam vermişlerdir: "Ey zahmet çekici veya ihtimam edici kimse, seni muradın olan taraftan geri tutan kimdir? O kimse seni, bu sözü söylemeye bırakmaz." Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî de şöyle buyurur: "Söz söylemeye sebep olan o kimsedir ki, söz söylemekten men edicidir, yani Yüce Allah hazretleridir. Şimdi talep edenler suretinde söz anlayan ve talep suretinde olan O'dur. Ve talep edenlerin doğru anlayıcılığı beni sırları açığa vurmaya getirir; ve aynı şekilde inkâr edenler ve reddeden, yanlış anlayanlar ve hatta inkâr suretinde olan O'dur ki, beni sırları açığa vurmaktan geri tutar." Diğerleri bu beytin anlamını böyle anlarlar: "Bazen, 'Açığa vur!' diye kalbe ilham eden ve bazen, 'Sus!' diyen O'dur. Burada kastedilen anlam bu değildir, hataya düşme!" Anlam, her ne şekilde olursa olsun Hakk'ın tasarrufunu (ilahi müdahale) beyan etmekten ibarettir.

"Mu'tenî", i'tinâ ve ihtimâm eden veyâ zahmet çeken ma'nâlarına gelir. Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfe böyle ma'nâ vermişlerdir: "Ey zahmet çekici veya ihtimâm edici kimse, seni murâdın olan taraftan geri tutan kimdir? O kimse seni, bu sözü söylemeye bırakmaz." Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî de şöyle buyurur: "Söz söylemeye bâis olan o kimsedir ki, söz söylemekten men' edicidir, ya'ni Hak Sübhânehû hazretleridir. İmdi tâlibler sûretinde söz anlayan ve taleb sûretinde olan O'dur. Ve tâliblerin doğru anlayıcılığı beni ızhâr-ı esrâra getirir; ve kezâ münkirler ve redd-i bâb olan eğri anlayıcılar ve belki inkâr sûretinde olan O'dur ki, beni izhâr-ı esrârdan geri tutar." Sâirleri bu beytin ma'nâsını böyle anlarlar: "Ba'zan, ızhâr et! diye kalbe ilkā eden ve ba'zan, sükût et! diyen O'dur. Burada murâd olan ma'nâ bu değildir, galata düşme!" Ma'nâ, her ne sûretle olursa olsun tasarruf-ı Hakk'ı beyândan ibârettir.

4442. Sefer için yüz azîmet edersin, muhakkak seni başka yere çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4442. Yolculuk için yüzlerce niyet edersin, muhakkak seni başka bir yere çeker.

Bu tasarrufu anlamak istersen dikkat et! Örneğin bir yere yolculuk için birçok niyetin ve azmin olur; hâlbuki Hakk'ın tasarrufu seni hiç aklında olmayan başka yönlere çektiği, senin için gerçekleşmiş bir durumdur.

Bu tasarrufu anlamak istersen dikkat et! Meselâ bir tarafa sefer için birçok kasd ve azîmetlerin olur; halbuki Hakk'ın tasarrufu seni hiç hâtırında olmayan başka taraflara çektiği sence tahakkuk etmiş bir keyfiyettir.

4443. Ondan dolayı o yuları her tarafa çevir, tâ ki acemi at, biniciden haber bula.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4443. Ondan dolayı o yuları her tarafa çevir, tâ ki acemi at, biniciden haber alsın.

Nasıl ki bir süvari, acemi bir ata bindiği zaman, atın hareketlerinde serbest olmadığını ve üzerindeki süvarinin iradesine göre hareket etmesi gerektiğini ata anlatmak için, o süvari, hayvanın yularını o tarafa, bu tarafa çekerek hayvanı kendi iradesine tabi kılmaya alıştırır.

Nitekim bir süvârî bir acemi ata bindiği vakit, harekâtında serbest olmadığı ve üzerindeki süvârînin irâdesine göre hareket etmek lazım geldiğini o ata anlatmak için, o süvârî, hayvanın yularını o tarafa, bu tarafa çekip, hayvanı kendi irâdesine tâbi' kılmağa alıştırır.

4444. Zeyrek huylu at o sebebden iyi izlidir ki, o bilir ki, binici onun üstündedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4444. Akıllı huylu at bu sebeple iyi izlidir ki, o bilir ki, binici onun üstündedir.

Acemi hayvan, üstünde binici olduğundan habersiz olup yaramazlık eder ve istediği gibi hareket etmek ister; bu sebeple süvari onun yularını oraya buraya çekip hareketlerinde hür ve serbest olmadığını anlatır. Fakat üstünde süvari bulunduğunu bilen akıllı ve zeki hayvan yaramazlık etmez, güzel güzel süvarinin sevk ettiği tarafa yürür gider. Bu sebeple insanlar iki kısımdır: Birisi acemi ve diğeri zeki ve alışkan ata benzer. Birisi üzerinde süvari gibi tasarruf eden Hak'tan gafildir, diğeri ise ilahi tasarrufları idrak eder.

Acemi hayvan üstünde binici olduğundan gāfil olup harûnluk edip istediği gibi hareket etmek ister; binâenaleyh süvârî onun yularını oraya buraya çekip harekâtında hür ve serbest olmadığını anlatır. Fakat üstünde süvârî bulunduğunu bilen zeyrek ve zekî hayvan harûnluk etmez, güzel güzel süvârînin sevk ettiği tarafa yürür gider. Binâenaleyh insanlar iki kısımdır: Birisi acemi ve dîğeri zekî ve alışkan ata benzer. Birisi üzerinde süvârî gibi mutasarrıf olan Hak'dan gafildir, dîğeri ise tasarrufât-ı ilâhiyyeyi müdriktir.

4445. O senin kalbini götürdü ve yüz sevda bağladı; seni muradsız etti, binâenaleyh kalbini kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4445. O senin kalbini götürdü ve yüz sevda bağladı; seni muratsız etti, bu sebeple kalbini kırdı.

Birinci mısra, Ankaravî hazretlerinin verdiği anlama göredir. "Bürd", "bürden" mastarından geçmiş zaman olup, götürdü demektir. Yani "Yüce Allah senin kalbini alıp, ona yüz sevda ve emel bağladı, sonra senin bu muratlarını gerçekleştirmedi; bu sebeple bundan dolayı kalbin kırıldı." Birinci mısrada "ber dü sad" ifadesindeki "ber" kelimesi üstünlük edatı ve "dü" kelimesi "iki" anlamına olduğuna göre, birinci mısraın tercümesi şöyle olur: "O senin kalbini iki yüz sevda üzerine bağladı."

Birinci mısra' Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâya göredir. "Bürd", "bürden" masdarından mâzî olup, götürdü demek olur. Ya'ni "Hak Teâlâ senin kalbini götürüp, ona yüz sevdâ ve emel bağladı, sonra senin bu murâdlarını hâsıl etmedi; binâenaleyh bundan dolayı kalbin münkesir oldu." Birinci mısra'da "ber dü sad" ibâresindeki "ber", kelimesi edât-ı isti'lâ ve "dü” ke limesi "iki" ma'nâsına olduğuna göre, birinci mısrâ'ın tercümesi böyle olur: "O senin kalbini iki yüz sevda üzerine bağladı."

4446. O vaktâki o evvelki re'yin kanadını kırdı, kanat kırıcının varlığı niçin sabit olmadı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4446. O vakit ki o önceki görüşün kanadını kırdı, kanat kırıcının varlığı niçin sabit olmadı?

Yüce Allah hazretleri, senin o önceki görüş ve kastının kanadını kırdı ve onu görünen âlemde ortaya koymaya engel oldu. Bu sebeple, senin kasıt ve irâdenin kanadını kırıcı olan Hakk'ın varlığı ve mevcudiyeti sabit oldu.

Eğer senin kastını bozucu bir varlık olmasaydı, sen elbette o kastını yerine getirir ve muradına ulaşırdın.

"O Hak Teâlâ hazretleri o senin evvelki rey ve kasdının kanadını kırdı ve onu âlem-i zâhirde meydana koymaya mâni' oldu. Binâenaleyh bu halden, senin kasd ve irâdenin kanadını kırıcı olan Hakk'ın vücûdu ve varlığı sabit oldu."

Eğer senin kasdını bozucu bir vücud olmasa idi, sen elbette o kasdını icrâ eder ve murâdına nail olur idin.

4447. Vaktaki onun kazası senin tedbirinin ipini kırdı, onun kazası senin üzerinde nasıl sabit olmadı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4447. Onun kazası senin tedbirinin ipini kırdığında, onun kazası senin üzerinde nasıl sabit olmadı?

Sahip ve Kahredici O olduğundan haberdar etmek için, azimlerin (kesin kararların) bozulması ve onların geçersiz kılınması ve ara sıra kulun azmini açması ve geçerli kılması, kulun azmetmeye heves etmesi içindir; nihayet uyarı üstüne uyarı olması için tekrar kulun azmini kırar.

فسخ عزائم و نقضها جهت با خبر کردن آدمی را از آنکه مالک و قاهر اوست و گاه گاه عزم او را فسخ نا کردن و نافذ داشتن تا طمع او را بر عزم کردن دارد تا باز عزمش را بشکند تا تنبیه بر تنبیه بود

Mâlik ve Kāhir O olduğundan haberdar etmek için, azîmetlerin feshi ve onların nakzı ve ara sıra onun azmini feth etmek ve nâfiz tutmak, azm etmeğe onun tama' tutması içindir; nihâyet tenbîh tenbîh üzerine olmak için tekrar onun azmini kırar

4448. Azimler ve kasdlar mâcerâda ara sıra sana doğru gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4448. Azimler ve kasıtlar macerada ara sıra sana doğru gelir.

Ey Hakk yolcusu, senin birtakım işler hakkındaki azimlerin ve kasıtların, ara sıra cari muamelelerde doğru gelir ve azmettiğin ve kastettiğin şeyler hâsıl olur.

Ey Hak yolunun yolcusu, senin birtakım işler hakkındaki azimlerin ve kasıdların, ara sıra muâmelât-ı câriyede doğru gelir ve azm ve kasd ettiğin şeyler hâsıl olur.

4449. Tâ ki onun tama'ı ile kalbin niyet ede, diğer def'a senin niyetini kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4449. Tâ ki onun tamahıyla kalbin niyet etsin, diğer sefer senin niyetini kırar.

Senin kastının bazen hedefe ulaşması, kalbinin azim ve kasttan ümitsiz olmaması ve maksadın gerçekleştiğini görüp tamah etmesi içindir; bu sebeple sen "Niyet ettiğim şey, çalışırsam çok güzel bir şekilde gerçekleşir!" dersin ve başka başka muratların gerçekleşmesine niyet edersin; fakat bu diğer seferde senin niyetini Hakk'ın iradesi kırar ve o kastın gerçekleşmesine engel olur.

Senin kasdının böyle ba'zan hedef-i husûle isâbeti, kalbinin azim ve kasıddan me'yûs olmaması ve maksadın husûlünü görüp tama' etmesi içindir; binâenaleyh sen "Niyet ettiğim şey, çalışırsam pek a'lâ husûle gelir!" der ve başka başka murâdların husûlüne niyet edersin; fakat bu dîğer def'ada senin niyetini Hakk'ın irâdesi kesr eder ve o kasdın husûlüne mâni' olur.

4450. Ve eğer seni külliyyetle murâdsız tuta idi, gönül nevmîd olurdu, ne vakit [4464] emel ekerdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4450. Ve eğer seni tamamen iradesiz tutsaydı, gönül ümitsiz olurdu, ne zaman [4464] ümit ekerdi?

Ve eğer Yüce Allah hazretleri hayatında kastettiğin tüm arzularının gerçekleşmesine engel olsaydı, kalbin kasıt ve niyetten ümitsiz olur ve asla ümit ve arzu besleme yönüne eğilimli olmazdı ve ümit tohumunu ekmezdi.

Ve eğer Hak Teâlâ hazretleri seni hayatında kasd ettiğin murâdlarının hepsinin husûlüne mâni' olaydı, kalbin kasd ve niyetten nevmîd olur ve aslâ emel ve arzû beslemek cihetine mütemâyil olmazdı ve emel tohumunu ekmez idi.

4451. Ve eğer emeli ekmese idi, onun ârîliği cihetinden onun üzerinde onun makhûrluğu ne vakit zahir olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4451. Ve eğer emeli ekmeseydi, onun boşluğu yönünden onun üzerinde onun mağlup oluşu ne zaman ortaya çıkardı?

Yani insan bu dünya hayatında bazen maksadı olan isteğinin gerçekleştiğini görmekle, diğer isteklerini kastetmeye ve yapmaya heves ve tamah eder; ve daha sonra bu kasıt ve azimleri Allah'ın tasarrufu ile bozulur. Ve eğer emel tohumunu kalbine ekmeseydi, Allah'ın tasarrufu ile ondan boş olduğu zaman kendisinin üzerinde Allah'ın kahrediciliği ve kendisinin mağlup oluşu ortaya çıkmazdı.

Ya'ni insan bu hayât-ı dünyeviyyede ba'zan maksadı olan murâdının husûlünü görmekle, dîğer murâdlarını kasd ve icrâya heves ve tama' eder ve ba'dehû bu kasd ve azîmetleri tasarruf-ı Hak ile bozulur; ve eğer emel tohumunu kalbine ekmese idi, Hakk'ın tasarrufu ile ondan ârî olduğu vakit kendisinin üzerinde Hakk'ın kāhirliği ve kendisinin makhûrluğu zâhir olmaz idi.

4452. Akıller kendi muradsızlıklarından dolayı kendi Mevlâ'sından haberli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4452. Akıllar, kendi iradesizliklerinden dolayı kendi Mevlâ'sından haberdar oldu.

4453. Muradsızlık cennetin kılavuzu oldu; ey hoş tabîatli "Huffeti'l-cen- ne"yi işit!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4453. Muratsızlık cennetin kılavuzu oldu; ey hoş tabiatlı, "Cennet hoşlanılmayan şeylerle kuşatılmıştır" sözünü işit!

Bu şerefli beyitte, "Cennet hoşlanılmayan şeylerle kuşatılmıştır, cehennem ise şehvetlerle kuşatılmıştır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani dünyada nefsin birçok hoşlandığı arzular ve muratlar vardır ve bir de asla hoşlanmadığı haller vardır. Bu hadis-i şerif gereğince, nefsin muratlarının Hak tarafından engellenmesi, cennetin kılavuzu olur; çünkü cennet nefse hoş gelmeyen şeyler ile örtülüdür.

Bu beyt-i şerîfde حفت الجنة با لمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem şehvetler ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfine işâ- ret buyrulur. Ya'ni dünyâda nefsin birçok hazzettiği arzûlar ve murâdlar vardır ve bir de aslâ hazzetmediği ahvâl vardır. "Bu hadis-i şerîf mûcibince nefsin murâdlarının Hak tarafından men'i husûlü cennetin kılavuzu olur; zîrâ cennet nefse hoş gelmeyen şeyler ile mestûrdur."

4454. Ba'zan senin muradların bütün kırılmış ayaklıdır, birçok kimse olur ki, onun muradı revadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4454. Bazen senin isteklerin tamamen kırık ayaklıdır, birçok kimse olur ki, onun isteği yerindedir.

Ey Hakk Yolcusu, senin dünyevî isteklerin bazen büsbütün gerçekleşmez, bu senin hakkında tam bir lütuftur. Birçok kimsenin istekleri de gerçekleşir, zannetme ki onların isteğinin gerçekleşmesi onlar hakkında bir lütuf olsun.

Ey sâlik, senin murâdât-ı dünyeviyyen ba'zan büsbütün hâsıl olmaz, bu senin hakkında ayn-ı lutufdur. Birçok kimselerin murâdları dahi hâsıl olur zannetme ki, onların husûlü murâdı onların hakkında bir lutuf olsun.

4455. İmdi o sadıklar onun zebûnu oldular, fakat hani o âşıkların şikesteliği?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4455. Şimdi o sadıklar onun zebunu oldular, fakat hani o âşıkların kırılmışlığı?

Böyle olunca o Hakk'ın tasarrufunu aklen idrak edip, imanlarında sadık olanlar, fikirlerinde ve inançlarında Hakk'ın zebunu oldular. Fakat bu akıl sadıklardan başka, bir de Hakk'ın âşıkları vardır. Bu âşıkların Hak katındaki zebunluğu ve kırılmışlıkları nerede! Bunların zebunluğu ve kırılmışlığı hiçbir sınıfın kırılmışlığına benzemez.

Böyle olunca o Hakk'ın tasarrufunu aklen idrâk edip, îmânlarında sâdık olanlar, fikirlerinde ve i'tikādlarında Hakk'ın zebûnu oldular. Fakat bu akıl sâdıklardan başka, bir de Hakk'ın âşıkları vardır. Bu âşıkların ind-i Hak'daki zebûnluğu ve inkisârları nerede! Bunların zebûnluğu ve inkisârı hiçbir sınıfın inkisârına benzemez.

4456. Akıller, ıztırar cihetinden onun zebûnudur; âşıklar yüz ihtiyar ile şikestedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4456. Akıllar, zorunluluk yönünden O'nun emrindedir; âşıklar yüzlerce istekle kırılmışlardır.

Akıllar, kendi istek ve arzularının gerçekleşmesini arzu ettikleri hâlde, karşılarına Hakk'ın tasarrufunun engeli çıkınca, etkilenirler ve zorunluluk yönünden Hakk'a teslimiyet gösterirler; fakat âşıklar kendi istekleriyle kendi arzularından vazgeçmişler ve Hakk'ın isteğini beklemişlerdir, bu sebeple Hakk'ın isteği ortaya çıktığı zaman, onlarda asla üzüntü meydana gelmez ve onların isteği ancak Hakk'ın isteği olur. Nasıl ki âriflerin sultanı Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar" buyurmuştur. Çünkü tasavvuf yolunun başlangıçlarında henüz onun iradesi Hakk'ın iradesinde yok olmamıştı; otuz yıl kendi nefsini Hakk'ın emir ve yasaklarına boyun eğdirdi ve otuz yıldan sonra, onun iradesi, Hakk'ın iradesinde fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irade kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği ortaya çıkar ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur.

Akıller kendi murâd ve arzûlarının husûlüne hâhişger oldukları halde, karşılarına Hakk'ın tasarrufunun mümânaatı çıkınca, müteessir olurlar ve ıztırâr cihetinden Hakk'a teslîmiyet gösterirler; fakat âşıklar ihtiyârlarıyla kendi murâdlarından geçmişler ve Hakk'ın murâdına muntazır olmuşlardır, binâenaleyh Hakk'ın murâdı zuhûr ettiği vakit, onlarda aslâ teessür vâki' olmaz ve onların murâdı ancak Hakk'ın murâdı olur. Nitekim sultânü'l-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar" buyurmuştur. Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun iradesi irâde-i Hak'da müstehlek değil idi; otuz yıl kendi nefsini Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine münkād kıldı ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden gayri irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur.

4457. Onun akılleri, bende mensûb bendelerdir, onun âşıkları şekere ve kande mensubdurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4457. Onun akılları, bana mensup kullardır, onun âşıkları şekere ve kande mensupturlar.

"Sükker", Arapçada "şeker" ve "kand", şeker anlamına gelen Farsça "kend" kelimesinden Arapçalaşmıştır. Ve "kand", "sükker"in eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Yani "Akıllar, akıllarının hükmüne bağlanmış olan kullardır; ve fakat âşıklar şeker gibi tatlı ve lezzetli olan aşka mensupturlar."

"Sükker", Arabî'de "şeker" ve "kand", şeker ma'nâsına olan "kend" lafz-ı Farisî'sinden muarrebdir. Ve "kand", "sükker"in murâdifi olarak gelmiştir. Ya'ni "Akıller, akıllarının hükmüne bağlanmış olan kullardır; ve fakat âşıklar şeker gibi tatlı ve lezîz olan aşka mensûbdurlar."

4458. "Kerhen gelin!" akıllerin yularıdır; "Tav'an gelin! âşıkların baharıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4458. "İstemeyerek gelin!" akılların yularıdır; "İsteyerek gelin!" âşıkların baharıdır.

Bu şerefli beyitte, Fussilet Suresi'nde geçen "فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قَالَتا أتينا طائعين" (Fussilet 41/11) yani "Yüce Allah göğe ve yere isteyerek veya istemeyerek gelin dedi, ikisi de itaat edici olarak geldik dediler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bundan anlaşılır ki, gök ve yer varlıkta asılları olan Hakk'a âşıktır ve iradeleri Hakk'ın iradesinde fânidir. Yani "Akılları Hakk'ın emrine çeken yular, "İstemeyerek geliniz!" emridir; ve âşıklar "Geliniz!" emrini işittikleri vakit, maşukun emrine tabi olmayı bahar gibi latif bilip, emrin tarafına isteyerek koşarlar." ayet-i kerimesinin tefsirini beyan buyurdukları sırada nakletmişlerdir ki, bu Fîhi Mâ Fîh fakir tarafından tercüme edilmiştir. Bu muharebede alınan esirler arasında Peygamber efendimizin amcaları Hz. Abbas (r.a.) dahi mevcuttu ki, sonradan İslam olmuşlardır; ve bu hadis bu esirler hakkında şeref-varid olmuştur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Fussilet'de vaki فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قَالَتا أتينا طائعين (Fussilet 41/11) ya'ni "Hak Teâlâ semâya ve arza tav'an veyâ kerhen geliniz dedi, ikisi de itâat edici olarak geldik dediler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bundan anlaşılır ki, semâ ve arz vücûdda asılları olan Hakk'a âşık ve irâdeleri Hakk'ın iradesinde fânîdir. Ya'ni "Akılleri emr-i Hakk'a çeken yular, "Kerhen geliniz!" emridir; ve âşıklar "Geliniz!" emrini işittikleri vakit, ma'şûkun emrine tâbi' olmayı bahar gibi latîf bilip, emri cânibine tav'an koşarlar." yeden hayırlısını size verir ve günahlarınızı mağfiret eder; Allah Teâlâ gafûr ve rahîmdir" âyet-i kerîmesinin tefsîrini beyân buyurdukları sırada nakl etmişlerdir ki, bu Fihi Mâ Fih fakîr tarafından tercüme edilmiştir. Bu muhârebede alınan esîrler arasında Peygamber efendimizin amcaları Hz. Abbas (r.a.) dahi mevcûd idi ki, muahharan islâm olmuşlardır; ve bu hadîs bu esîrler hakkında şeref-vârid olmuştur.

## Peygamber (a.s.)ın esîrlere bakması ve tebessüm etmesi ve: "Bir kavimden taaccübe dûçâr oldum ki, zincirler ile ve bukağılar ile cennete çekilirler" buyurması

4459. Peygamber gördü ki, bir bölük esîr götürürler idi ve onlar nâle içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4459. Peygamber gördü ki, bir bölük esir götürüyorlardı ve onlar inilti içindeydiler.

4460. O âgâh olan arslan onları bend içinde gördü; onda alttan alta bakarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4460. O uyanık aslan onları bağ içinde gördü; onlar alttan alta bakıyorlardı.

[4474] O hallerin sonuçlarına uyanık olan aslan, yani şanlı peygamber, o esirleri bağ içinde gördü ki, o esirler bağ içinde, başlarını önlerine eğip, utanma ve öfke halleri karışmış olduğu halde, alttan alta bakıyorlardı.

[4474] O avâkıb-ı ahvâle âgâh olan arslan, ya'ni Nebiyy-i zîşân o esîrleri bağ içinde gördü ki, o esîrler bağ içinde, başlarını önlerine eğip, utanma ve öfke halleri memzûç olduğu halde, alt alta nazar ederlerdi.

4461. Hattâ her biri Resûl-i sâdık üzerine gazab cihetinden dişlerini ve dudaklarını çiğnerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4461. Hatta her biri doğru sözlü Peygamber üzerine öfke yönünden dişlerini ve dudaklarını çiğnerlerdi.

4462. Tâkat yok idi ki, o gazab ile söz söylesinler; zîrâ on batman kahır zincirinde idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4462. O gazap ile söz söylemeye tâkatleri yok idi; çünkü on batman kahır zincirinde idiler.

O esirlerin, öfkeleri sebebiyle Müslümanlar aleyhinde söz söylemeye tâkatleri yok idi; çünkü her biri on batman ağırlığında kahır ve ceza zincirleriyle bağlı idiler.

O esîrlerin tâkatı yok idi ki, öfkeleri sebebiyle ehl-i İslâm aleyhinde söz söyleyebilsinler; zîrâ her biri on batman ağırlığında kahır ve cezâ zincirleriyle bağlı idiler.

4463. Müvekkel onları şehir tarafına çeker idi, onları kahır ile kâfiristandan götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4463. Müvekkel onları şehir tarafına çekerdi, onları kahır ile kâfir diyarından götürürdü.

Esirleri korumakla görevli olan kimse onları çeke çeke şehir tarafına götürürdü; onları kahrederek küfür diyarından, İslam diyarına götürürdü.

Esîrleri muhafazaya me'mûr olan kimse onları çeke çeke şehir tarafına götürür idi; onları kahriyle diyâr-ı küffârdan, diyâr-ı İslâm'a götürür idi.

4464. "Ne bir fidâ, ne bir altın alıyor, ne de bir serverden şefâat erişiyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4464. "Ne bir fidye, ne bir altın alıyor, ne de bir efendiden şefaat erişiyor!"

Bu beyit ile sonraki beyit, esirlerin kendi kendilerine söyledikleri sözlerdir. Yani derlerdi ki: "Bizi mağlup eden bu Peygamber ne kurtuluş fidyesi ne de altın alıyor, ne de bizim kurtuluşumuz için yakınlarımızdan olan Müslümanların büyüklerinden bir şefaat erişiyor!"

Bu beyit ile âtîdeki beyit, esîrlerin kendi kendilerine söyledikleri sözlerdir. Ya'ni derler idi ki: "Bizi mağlûb eden bu Peygamber ne fidye-i necât ne de altın alıyor, ne de bizim halâsımız için taallukātımızdan bulunan islâmların büyüklerinden bir şefâat erişiyor!"

4465. "Âlemin rahmeti! diyorlar, halbuki o, âlemin boğazını ve gırtlağını götürüyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4465. "Âlemin rahmeti! diyorlar, halbuki o, âlemin boğazını ve gırtlağını götürüyor!"

Müslümanlar bu Peygamber'e "Âlemin rahmeti!" diyorlar, halbuki o rahmet değil, aksine âlemin boğazını ve gırtlağını kesiyor.

Bu Peygamber'e müslümanlar "Âlemin rahmeti!" diyorlar, halbuki o rahmet değil, bil'akis âlemin boğazını ve gırtlağını kesiyor.

4466. Dudak altında şahın işine ta'ne vurucu oldukları halde, bin inkâr ile yola giderler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4466. Dudak altında şahın işine ta'ne vurucu oldukları halde, bin inkâr ile yola giderler idi.

O esirler, hakikat şahı olan Peygamber'in işine dudak altından itiraz ederek ve homurdanarak, bin inkâr ile yola giderler idi.

O esîrler, şâh-ı hakîkat olan Peygamber'in, işine dudak altından i'tirâz ederek ve homurdanarak, bin inkâr ile yola giderler idi.

4467. "Çâreler yaptık, halbuki burada çareler yoktur; muhakkak bu adamın kalbi mermerden noksan değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4467. "Çareler yaptık, hâlbuki burada çareler yoktur; muhakkak bu adamın kalbi mermerden noksan değildir."

O esirler homurdanarak derler ki: "Biz her zorluğa karşı çareler ve tedbirler yaptık, etkili oldu; hâlbuki bugün başımıza gelen belayı def etmeye çare ve tedbir yoktur. Muhakkak bu Peygamber dedikleri adamın kalbi katılıkta mermer taşından daha az değildir."

O esîrler homurdanarak derler ki: "Biz her müşkilâta karşı çâreler ve tedbîrler yaptık, müessir oldu; halbuki bugün başımıza gelen belânın def'ine çâre ve tedbîr yoktur. Muhakkak bu Peygamber dedikleri adamın kalbi katılıkta mermer taşından daha noksan değildir."

4468. "Biz binlerce arslan adamız, şecî arslanız; iki üç çıplak ve zayıf ve yarım canlıya,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4468. "Biz binlerce arslan adamız, cesur arslanlarız; iki üç çıplak ve zayıf ve yarım canlıya,"

4469. "Böyle aciz kalmışız; eğri gidicilikten midir, yahud yıldızlardan mıdır yahud sihirbazlıktan mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4469. "Böyle aciz kalmışız; eğri gidicilikten midir, yahut yıldızlardan mıdır yahut sihirbazlıktan mıdır?"

Birinci beyit, ikinci beytin birinci mısraı ile tamam olur. "Yani Kureyş kabilesinin bahadır ve savaşçılarıyız. Böyle birkaç çıplak ve zayıf eline ve yarı canlı olan kimselere karşı nasıl olup da böyle aciz kalmışız. Bu mağlubiyetimiz bizim tedbirde eğri gidiciliğimizden midir, yoksa yıldızların tesirinden midir, yahut onların sihirbazlıklarından mıdır?" demek olur.

Birinci beyit, ikinci beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur. "Ya'ni Kureyş kabîlesinin bahadır ve cengâverleriyiz. Böyle birkaç çıplak ve zayıf eline ve yarı canlı olan kimselere karşı nasıl olup da böyle âciz kalmışız. Bu mağlûbiye- timiz bizim tedbîrde eğri gidiciliğimizden midir, yoksa yıldızların te'sîrinden midir, yâhud onların sihirbazlıklarından mıdır?" demek olur.

4470. "Onun o bahtı bizim bahtımızı yırttı; bizim tahtımız, onun tahtında baş aşağı oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4470. "Onun o bahtı bizim bahtımızı yırttı; bizim tahtımız, onun tahtında baş aşağı oldu."

O Peygamber'in talihi bizim talihimizi mağlup etti, bizim ikbal tahtımız, onun ikbal tahtından altüst oldu.

"O Peygamber'in tali'i bizim tâli'imizi mağlûb etti, bizim taht-ı ikbâlimiz, onun taht-ı ikbâlinden altüst oldu."

4471. "Eğer onun işi sihirbazlıktan kavî oldu ise, biz dahi sihirbazlık ettik niçin gitmedi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4471. "Eğer onun işi sihirbazlıktan güçlü oldu ise, biz de sihirbazlık ettik, niçin gitmedi?"

"Eğer o Peygamber'in bizim üzerimize üstün gelmesi sihirbazlıktan oldu ise, biz de ona karşı sihirbazlık yaptık; bizim sihirbazlığımız niçin etkili olup, ileriye gitmedi?"

Bu "İn testeftihû fekad câekümü'l-fethu" ayet-i kerimesinin tefsiri şöyledir: "Ey itiraz edenler, dediniz ki bizden ve Muhammed'den her kim hak ise, ona fetih ve yardım ver! Ve bunu o sebeple söylediniz, ta ki zannedilsin ki siz garazsız Hakk'ın talibisiniz. Şimdi Muhammed'e yardım verdik, ta ki hak sahibini göresiniz."

Bu ayet-i kerime Enfal suresindedir. İniş sebebi şudur ki, Kureyş kâfirleri, Mekke-i Mükerreme'den, Müslümanlarla savaşmak için çıktıkları zaman, Harem-i Şerif'in örtüsünü tutup: "Ey Rabbim, iki askerden hangisi sana sevgili ve makbul ise, ona yardım ver" derlerdi. Yüce Allah onlara karşı alaycı bir muamele gösterip buyurdu ki: ان تستفتحوا فَقَدْ جَاءَكُمُ الْفَتْحُ وَ إِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَ إِنْ تَعُودُوا نَعُدْ وَ لَنْ تَعْنِى عَنْكُمْ فَتَتْكُمْ شَيْئاً وَ لَوْ كَثُرَتْ وَأَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ (Enfal, 8/19) Yani "Eğer siz fetih istediniz ise, işte size fetih geldi ve eğer muhalefetten vazgeçerseniz o sizin için hayırlıdır ve eğer muhalefete dönerseniz, biz de onlara yardıma döneriz ve eğer çok olsa bile, sizin topluluğunuz sizden hiçbir şeyi def etmez; ve muhakkak Yüce Allah müminler ile beraberdir."

"Eğer o Peygamber'in bizim üzerimize galebesi sihirbazlıktan oldu ise, biz de ona karşı sihirbazlık yaptık; bizim sihirbazlığımız niçin müessir olup, ileriye gitmedi?"

Bu "İn testeftihû fekad câekümü'l-fethu" âyet-i kerîmesinin tefsîri: "Ey tâinler, dediniz ki bizden ve Muhammed'den her o kimse ki hakdır, ona feth ve nusret ver! Ve bunu o sebeble söylediniz, tâ zan gele ki siz garazsız Hakk'ın tâlibisiniz. Şimdi Muhammed'e nusret verdik, tâ ki hak sahibini göresiniz"

Bu âyet-i kerîme sûre-i Enfâl'dedir, sebeb-i nüzülü budur ki, küffâr-ı Kureyş, Mekke-i Mükerreme'den, ehl-i İslâm ile harb için çıktıkları vakit, Harem-i Şerîf'in örtüsünü tutup: "Yâ Rab, iki askerden hangisi sana mahbub ve makbûl ise, ona nusret ver" derlerdi. Hak Teâlâ onlara karşı istihzâ muâmelesi gösterip buyurdu ki: ان تستفتحوا فَقَدْ جَاءَكُمُ الْفَتْحُ وَ إِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَ إِنْ تَعُودُوا نَعُدْ وَ لَنْ تَعْنِى عَنْكُمْ فَتَتْكُمْ شَيْئاً وَ لَوْ كَثُرَتْ وَأَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ (Enfal, 8/19) Ya'ni "Eğer siz fetih istediniz ise, işte size fetih geldi ve eğer muhalefetten vazgeçerseniz o sizin için hayırlıdır ve eğer muhalefete avdet ederseniz, biz de onlara nusrete avdet ederiz ve eğer çok olsa bile, sizin cemaatiniz sizden bir şeyi def' etmez; ve muhakkak Allah Teâlâ mü'minler ile beraberdir."

4472. Putlardan ve Huda'dan niyaz ettik ki, eğer haksız isek, bizi kat' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4472. Putlardan ve Allah'tan niyaz ettik ki, eğer haksız isek, bizi yok et!

Yani Kureyş kâfirleri dediler ki: "Biz putlardan ve Allah'tan yalvarıp istedik ki, eğer iddiamızda haksız isek bizi mağlup et!"

Ya'ni küffâr-ı Kureyş dediler ki: "Biz putlardan ve Huda'dan yalvarıp istedik ki, eğer da'vâmızda haksız isek bizi mağlûb et!"

4473. O ki bizden ve ondan hakdır ve doğrudur, ona nusret ver, onun nusretini iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4473. O ki bizden ve ondan hak ve doğru olandır, ona yardım et, onun yardımını iste!

"Bizden ve Müslümanlardan hangimiz haklı ve doğru ise, ona yardım et ve onun yardımını iste!"

"Bizden ve islâmlardan hangimiz haklı ve doğru ise, ona yardım et ve onun yardımını iste!"

4474. Bu duâyı çok ettik; ve Lât önünde ve Uzzâ ve Menât önünde secde ettik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4474. Bu duayı çok ettik; ve Lât önünde ve Uzzâ ve Menât önünde secde ettik.

"Salât" kelimesine Ankaravî hazretleri "secde" anlamını vermiştir. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri, "bahşiş" ve "atâ" (bağış) anlamına gelen "sıla" kelimesinin çoğuludur ve kesre ile "sılât"tır demiştir. "Lât" ve "Uzzâ" ve "Menât" Kureyş'in taptığı putların isimleridir. Nasıl ki Necm sûresinde أَفَرَأَيْتُمُ اللات وَالْعُزَّى وَ مَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19-20) ["Gördünüz mü o Lât ve Uzza'yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı?"] âyet-i kerîmesinde isimleri zikredilmiştir.

"Salât", kelimesine Ankaravî hazretleri "secde" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri "bahşiş" ve "atâ" ma'nâsına olan "sıla"nın cem'idir ve kesr ile “sılât"dır demiştir. "Lât" ve "Uzzâ" ve "Menât" Kureyş'in taptığı putların isimleridir. Nitekim sûre-i Necm'de أَفَرَأَيْتُمُ اللات وَالْعُزَّى وَ مَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19-20) ["Gördünüz mü o Lât ve Uzza'yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı?"] âyet-i kerîmesinde isimleri mezkûrdur.

4475. Ki, "Eğer o hak ise, onu zahir kıl, eğer hak olmazsa, onu bizim zebûnumuz et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4475. Ki, "Eğer o hak ise, onu zâhir kıl, eğer hak olmazsa, onu bizim zebûnumuz et!"

Bu şerefli beyitte, Enfâl Sûresi'nde yer alan وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَامْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوْ أَتْتَنَا بِعَذَابِ أَلِيمٍ (Enfâl, 8/32) yani "Vaktaki dediler: Ey benim Allah'ım, bu Peygamber'in dediği senin katından olup hak ise, bizim üzerimize gökten taş yağdır veya bize acı bir azap getir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu sözü söyleyenin Ebû Cehil olduğu rivayet edilir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Enfal'de olan وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَامْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوْ أَتْتَنَا بِعَذَابِ أَلِيمٍ (Enfal, 8/32) ya'ni "Vaktaki dediler: Ey benim Allah'ım, bu Peygamber'in dediği senin indinden olup hak ise, bizim üzerimize gökten taş yağdır veyâhud bize azâb-ı elîm getir" [âyet-i kerîmesi-ne işâret buyurulur.] Bu sözü söyleyenin Ebû Cehil olduğu rivâyet olunur.

4476. "Vaktāki açık gördük ki o mansûr oldu, biz hep zulmet olduk, o nûr oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4476. "Vaktaki açıkça gördük ki o mansur oldu, biz hep karanlık olduk, o nur oldu."

Bu da Kureyş inkârcılarının sözüdür. Dediler ki: "Biz bu kadar putlarımıza dua ettik ve hediyeler verdik veya secde ettik. 'Eğer Muhammed hak ise bize onu göster ve eğer batıl ise, onu bize mağlup et!' dedik. Vaktaki onun mansur olduğunu ve bize galip geldiğini gördük ve biz onun önünde hep karanlık olduk, o bizim önümüzde nur oldu."

Bu da Kureyş münkirlerinin sözüdür. Dediler ki: "Biz bu kadar putlarımı-za duâ ettik ve hediyeler verdik veyâ secdeler ettik. "Eğer Muhammed hak ise bize ızhâr et ve eğer bâtıl ise, onu bize mağlûb et!" dedik. Vaktāki onun mansûr olduğunu ve bize galebesini gördük ve biz onun önünde hep zulmet olduk, o bizim önümüzde nûr oldu."

4477. "O istediğiniz şeydir!" diye bu bizim cevabımızdır, zâhir oldu ki, "Siz haksızsınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4477. "O istediğiniz şeydir!" diye bu bizim cevabımızdır, ortaya çıktı ki, "Siz haksızsınız!"

Kureyş inkârcıları sözlerine devam edip dediler ki: "Bizim bu mağlubiyetimiz ve Müslümanların galibiyeti, 'İşte istediğiniz şeyi verdim' diye Yüce Allah tarafından bize verilmiş cevaptır; ve Hakk'ın bu fiilî cevabı, 'Siz haksızsınız!' diyerek bizlere ortaya çıktı."

Kureyş münkirleri sözlerine devâm edip dediler ki: "Bizim bu mağlûbiye-timiz ve müslümanların galibiyeti "İşte istediğiniz şeyi verdim" diye Hak ta-rafından bize verilmiş cevabdır; ve Hakk'ın bu cevâb-ı fiilîsi "Siz haksızsınız!" diyerek bizlere zâhir oldu."

4478. Tekrâr bu endîşeyi kendilerinin fikrinden kör ettiler, kendilerinin zik-rinden def' ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4478. Bu düşünceyi tekrar kendi fikirlerinden kör ettiler, kendi zikirlerinden def ettiler.

Kureyş inkârcıları yukarıdaki düşünceleri tekrar akıllarından sildiler ve fikirlerinden uzaklaştırdılar, dediler ki:

Kureyş münkirleri yukarıdaki düşünceleri tekrar hatırlarından sildiler ve fikirlerinden def' ettiler, dediler:

4479. Ki, "Bu tefekkür dahi bize idbardan bitti ki, onun doğruluğu gönülde dürüst olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4479. Ki, "Bu tefekkür dahi bize idbardan bitti ki, onun doğruluğu gönülde dürüst olur."

"Bizim mağlubiyetimiz ve onların galibiyeti haklı olduklarının delilidir" şeklinde meydana gelen düşüncemiz, talihin ters gitmesinden doğdu ve ortaya çıktı; kalbimizde o fikrin doğruluğu kalpte yerleşip dürüst ve sağlam olur, yanlış bir fikri doğru görürüz.

"Bizim mağlûbiyetimiz ve onların galibiyeti haklı olduklarının delîlidir, sû-retinde vâki' olan düşüncemiz idbâr-1 tâli'den bitti ve doğdu; kalbimizde o fik-rin doğruluğu kalbde takarrur edip dürüst ve sağlam olur, yanlış bir fikri doğ-ru görürüz."

4480. "Halbuki eğer birkaç kere gālib oldu ise ne oldu? Zamân her bir kim-seyi galib getirir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4480. "Halbuki eğer birkaç kere üstün geldi ise ne oldu? Zaman her bir kimseyi üstün getirir!"

Halbuki Muhammed (a.s.) birkaç kere bize üstün geldi ise, bunun ne hükmü olur; zaman her bir kimseyi üstün getirir, yani üstün gelme ve yenilme bazı hallerin ve şartların etkisiyle, zaman zaman meydana gelen bir şeydir.

Halbuki Muhammed (a.s.) birkaç kere bize gālib oldu ise, bunun ne hükmü olur; zamân her bir kimseyi gālib getirir, ya'ni gālibiyet ve mağlûbiyet ba'zı ahvâl ve şeraitin te'sîri ile, zaman zaman vâki' olur bir şeydir."

4481. Biz dahi eyyamdan saâdet-mend olduk, def'eât ile onun üzerine muzaffer geldik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4481. Biz de zamanlardan saadetli olduk, defalarca onun üzerine muzaffer geldik.

Nasıl ki biz de bazı vakitlerde onlara üstün gelmek suretiyle iyi talihimizi ortaya koyduk, defalarca o Peygamber üzerine muzaffer olduk.

"Nitekim biz dahi ba'zı vakitlerde onlara gālib gelmek sûretiyle hüsn-i tâli'imizi ızhâr ettik, def'alar ile o Peygamber üzerine muzaffer olduk."

4482. Tekrar derler idi ki: "Vâkıa o mağlub oldu, bizim mağlubiyetimiz gibi o çirkin ve alçak olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4482. Tekrar derlerdi ki: "Gerçekten o mağlup oldu, ama bizim mağlubiyetimiz gibi o çirkin ve alçak olmadı."

Müşrikler, yukarıdaki fikir muhakemelerinden sonra, tekrar dönüp derlerdi ki: "Evet, o da bize mağlup oldu, fakat onun mağlubiyeti, bizim şimdiki mağlubiyetimize benzemedi; çünkü o mağlup olduğu zaman, bizim gibi elleri zincirlerle bağlanıp zelil bir şekilde sevk olunmadı."

Müşrikler, yukarıdaki fikri muhakemelerinden sonra, tekrar dönüp derler idi ki: "Evet, o da bize mağlûb oldu, fakat onun mağlûbiyeti, bizim şimdiki mağlûbiyetimize benzemedi; zîrâ o mağlub olduğu vakit, bizim gibi elleri zincirler ile bağlanıp zelîl bir sûrette sevk olunmadı."

4483. "Zîra hüsn-i tâli' ona mağlubiyet içinde, el altından gizli yüz şâdî verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4483. "Çünkü güzel talih ona mağlubiyet içinde, el altından gizli yüz sevinç verdi."

Çünkü bu hâl de onun güzel olan talihi gereğindendir ki, onun bu talihi, mağlubiyeti içinde bile kendisine bilinmeyen bir sebepten gizlice sevinçler ve neşeler verir idi. Şöyle ki:

"Zîrâ bu hâl de onun güzel olan tâlii iktizâsındandır ki, onun bu tâlii, mağlûbiyeti içinde bile kendisine bir sebeb-i mechûlden gizlice sürûrlar ve safâlar verir idi. Şöyle:"

4484. "Ki, o asla mağlub olmuşa benzemedi, zîrâ onda ona ne gam, ne de kıvranma oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4484. "Çünkü o, asla mağlup olmuş gibi görünmedi; zira onda ne bir keder ne de bir kıvranma vardı."

4485. Çünkü mü'minlerin alâmeti mağlûbiyettir; fakat mü'minin mağlûbluğunda güzellik vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4485. Çünkü müminlerin alâmeti mağlubiyettir; fakat müminin mağlubiyetinde güzellik vardır.

Müminler mağlubiyetten etkilenmezler, çünkü onlar âlemde Hakk'ın fiillerinin tecellisini (ortaya çıkışını) gözlemlerler. İlahi fiiller önünde daima mağlup ve boynu büküktürler; bu sebeple müminlerin alâmeti mağlubiyet olur, fakat müminin mağlubiyetinde ve boynu büküklüğünde güzellik vardır, çünkü onu Hakk'ın fiillerinden görür. Nitekim ayet-i kerimede قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا الاَ مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا (Tevbe, 9/51) yani "Habibim de ki: Bize Yüce Allah hazretlerinin bizim için öncesiz olarak yazdığı şeyden başkası isabet etmez" buyrulur.

Mü'minler mağlûbiyetten müteessir olmazlar, çünkü onlar âlemde Hakk'ın tecellî-i ef'âlini müşâhede ederler. Ef'âl-i ilâhiyye önünde dâimâ mağlûb ve münkesirdirler; bu sebeble mü'minlerin alâmeti mağlûbiyet olur, fakat mü'minin mağlûbiyetinde ve inkisârında güzellik vardır, çünkü onu efâl-i Hak'dan görür. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا الاَ مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا (Tevbe, 9/51) ya'ni "Habîbim de ki: Bize Allah Teâlâ hazretlerinin bizim için ezel-de yazdığı şeyin gayri isabet etmez" buyrulur.

4486. Eğer sen bir misk ve anberi kırarsan, âlemi reyhânın kokusundan doldurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4486. Eğer sen bir misk ve anberi kırarsan, âlemi güzel kokunun kokusundan doldurursun.

Yani müminler misk ve anbere benzerler. "Eğer sen miski ve anberi kırıp parçalarsan, onun kokusu etrafa yayılır; bunun gibi müminlerin kırılmasından maddî ve manevî olarak âlemin etrafına birçok fayda meydana gelir."

Ya'ni mü'minler misk ve anbere benzerler. "Eğer sen miski ve anberi kırıp parçalarsan, onun kokusu etrâfa yayılır; bunun gibi mü'minlerin inkisarından sûrî ve ma'nevî etrâf-ı âleme birçok fevâid hâsıl olur."

4487. Ve eğer ansızın eşeğin gübresini kırarsan, odaları baştan başa ziyâde kokmuş edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4487. Ve eğer ansızın eşeğin gübresini kırarsan, odaları baştan başa çok kokmuş edersin.

Nefis ehli olan inkârcılar da eşek gübresine benzerler; onları kırdığın zaman, içlerindeki pislik dünyanın her tarafına yayılır ve insanların huzuru ve rahatı ortadan kalkar.

Resûl (a.s.)'ın Hudeybiye'den isteksiz olarak geri dönmesinin sırrı şudur ki, Yüce Allah onun lakabını "fetih" koydu, çünkü “İnnâ fetahnâ” (Biz sana apaçık bir fetih verdik) sûrette kapamak ve anlamda açmak oldu; nasıl ki miski kırmak görünüşte kırmaktır ve anlamda onun misk özelliğini sabit kılmaktır, onun faydalarını tamamlamaktır.

Ayrıntıları İslam tarihi kitaplarında açıklandığı üzere, şanlı Peygamber Efendimiz Zilka'de ayında bir pazartesi günü, hac ibadetini yerine getirmek için Medine'den Mekke'ye yolculuk ettiler ve kurban etmek için de yetmiş deveyi beraberlerinde götürdüler. Mekke müşrikleri bu haberi duydular ve Resûl-i Ekrem'i ashab-ı kirâmıyla beraber hac ibadetini yerine getirmekten men etmek için ittifak ederek "Beldah" adındaki yere kadar çıkıp karşı durdular. Resûl-i Ekrem hazretleri de bunların ittifakından haber alıp, Hudeybiye ismindeki mevkide ashab-ı kirâmla beraber durdular. Peygamberimiz bir barış anlaşması için, Hz. Osman'ı müşriklere elçi olarak gönderdi; onlar o hazreti alıkoydular ve o sırada Hz. Osman'ın öldürüldüğü haberi yayıldı. Resûl-i Ekrem Efendimiz ashab-ı kirâmdan bir ağaç altında biat istediler ve bir ellerini diğer elleri üzerine koyup: "Bu el Osman'ın elidir ve Osman öldürülmemiştir!" buyurdular. Ashabın hepsi biat ettiler; bu biata "biat-ı Rıdvân" derler. Müşrikler bu biat haberini işitince vehme düşüp taraflarından Sehl b. Amr'ı Resûl-i Ekrem tarafına gönderdiler ve bir sulh akdedildi. Ve bu sulh, İslam hakkında görünüşte çok ağır idi, bazı şartları şunlardır: On yıl İslam ile müşrikler arasında savaş ve çarpışma olmayacak ve gerek gizliden gizliye ve gerek açıktan açığa birbirlerini incitmeyecekler. Müminler bu sene gidip, gelecek sene hacca gelecekler ve müşriklerden birisi İslam tarafına kaçarsa, İslam ehli onları müşriklere iade edecekler; ve fakat Müslümanlardan birisi müşriklere kaçıp, dinden dönerse, onlar bunu İslam'a iade etmeyecekler. Bu ağır şartlı sulhtan Müslümanların kalbi kırıldı. Hz. Peygamber yirmi gün Hudeybiye'de kaldı ve ashab-ı kirâma tıraş olmalarını ve develeri kurban etmelerini emir buyurdu; ve müminler kalpleri kırık bir şekilde Hudeybiye'den Medine'ye döndükleri vakit إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مبيناً (Fetih, 48/1) yani "Apaçık bir fethi muhakkak biz sana feth ettik" şerefli suresi nazil oldu. Bu Hudeybiye barışı İslam için görünüşte zafer kapısını kapamak idi, fakat içte ve anlamda apaçık bir fetih idi ki, bu barışın sayısız faydaları İslam tarihinde ayrıntılıdır, burada zikri uzun olur.

Ehl-i nefis olan münkirler dahi eşek gübresine benzerler, onları kırdığın vakit, bâtınlarındaki habâset etrâf-ı âleme intişâr eder ve nâsın huzûr ve râhatı münselib olur.

Resûl (a.s.)ın Hudeybiye'den murâdsız olarak geri dönmesinin sırrı odur ki, Hak Teâlâ onun lakabını "fetih" koydu, zîrâ “İnnâ fetahnâ" sûrette kapamak ve ma'nâda açmak oldu; nitekim miski kırmak zâhirde kırmaktır ve ma'nâda onun miskliğini sâbit kılmaktır, onun fâidelerinin tekmîlidir

Tafsîlâtı tarih-i İslâm kitablarında beyân olunduğu üzere Resûl-i zîşân Efendimiz Zilka'de ayında bir pazartesi günü, îfâ-yı hac için Medîne'den Mekke'ye sefer ettiler ve kurban etmek için de yetmiş deveyi beraberce götürdüler. Mekke müşrikleri bu haberi duydular ve Resûl-i Ekrem'i ashâb-ı kirâmıyla beraber îfâ-yı hacdan men' etmek için ittifak ederek "Beldah" nâmındaki mahalle kadar çıkıp karşı durdular. Resûl-i Ekrem hazretleri de bunların ittifakından haber alıp, Hudeybiye ismindeki mevki'de ashâb-ı kirâmla berâber tevakkuf buyurdular. Cenâb-ı Peygamber bir musâlaha akdi için, Hz. Osman'ı müşriklere elçi olarak gönderdi; onlar o hazreti tevkîf ettiler ve o sırada Hz. Osman'ın katli haberi şâyi' oldu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ashâb-ı kirâmdan bir ağaç altında bîat istediler ve bir ellerini dîğer elleri üzerine koyup: "Bu el Osman'ın elidir ve Osmân maktûl olmamıştır!" buyurdular. Ashâbın cümlesi bîat ettiler; bu bîata "bîat-ı Rıdvân" derler. Müşrikler bu bîat haberini işitince vehme düşüp taraflarından Sehl b. Amr'ı Resûl-i Ekrem tarafına gönderdiler ve bir sulh akd olundu. Ve bu sulh, islâm hakkında sûrette gâyet ağır idi, ba'zı şartları şunlardır: On yıl islâm ile müşrikler arasında muhârebe ve kıtâl olmayacak ve gerek gizliden gizliye ve gerek açıktan açığa birbirlerini incitmiyecekler. Mü'minler bu sene gidip, gelecek sene hacca gelecekler ve müşriklerden birisi islâm tarafına kaçarsa, ehl-i İslâm onları müşriklere iade edecekler; ve fakat müslümanlardan birisi müşriklere kaçıp, irtidâd ederse, onlar bunu islâma iâde etmiyecekler. Bu ağır şartlı sulhdan islâmların kalbi münkesir oldu. Hz. Peygamber yirmi gün Hudeybiye'de kaldı ve ashâb-ı kirâma tıraş olmalarını ve develeri kurban etmelerini emir buyurdu; ve mü'minler münkesiren Hudeybiye'den Medîne'ye döndükleri vakit إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مبيناً (Fetih, 48/1) ya'ni "Apaçık bir fethi muhakkak biz sana feth ettik" sûre-i şerîfeşi nâzil oldu. Bu Hudeybiye musâlahası islâm için sûrette zafer kapısını kapamak idi, fakat bâtında ve ma'nâda feth-i mübîn idi ki, bu musâlahanın fevâid-i adîdesi târîh-i İslâm'da mufassaldır, burada zikri uzun olur.

4488. Zül ile Hudeybiye ric'ati vaktinde, "İnna fetahna" devleti davul çaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4488. Zül ile Hudeybiye'den dönüş vaktinde, "İnna fetahna" (Biz sana apaçık bir fetih verdik) devleti davul çaldı.

Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Nitekim yukarıda îzâh olundu.

4489. Ona hazretden haber geldi ki: "Git, sen bu zaferin men'inden gam-gîn olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4489. Ona Hazret'ten haber geldi ki: "Git, sen bu zaferin engellenmesinden gamlı olma!"

Yüce Allah tarafından Resûl-i Ekrem'e: "Şehrine dön, görünüşte bu zaferin engellenmiş olmasından dolayı üzülme!" diye vahiy geldi.

Cenâb-ı Hak tarafından Resûl-i Ekrem'e: "Şehrine dön, zâhirde bu zaferin men' edilmiş olmasından dolayı müteessir olma!" diye vahiy geldi.

4490. "Zîrâ bu senin nakd olan horluğunda fetihler vardır, işte falan kal'e, falan buk'a sana mahsûstur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4490. "Çünkü senin bu peşin horluğunda fetihler vardır, işte falan kale, falan yer sana özgüdür."

"Buk'a", yeryüzü parçası anlamına gelir. Yüce Allah vahyinde buyurdu ki: "Ey Resulüm, gam çekme, Hudeybiye antlaşması şu an bir mağlubiyet ve zillet (aşağılanma) gibi görünse de, bu zillet içinde fetihler ve zaferler gizlidir; işte falan kale ve falan arazi parçası sana verilmiştir, mutlaka onları fethedeceksin!"

"Buk'a", arz kıt'ası ma'nâsınadır. Cenâb-ı Hak vahyinde buyurdu ki: "Ey Resûlüm, gam çekme, Hudeybiye musâlahası hâl-i hâzırda bir mağlûbiyet ve zillettir, fakat bu zillet içinde fetihler ve zaferler gizlidir; işte falan kal'e ve falan kıt'a-i arâzî sana verilmiştir, behemehâl onları feth edeceksin!"

4491. Sona bak! Vaktaki harâretle geri döndü, Kureyza ve Nadîr üzerine -ondan ne vâki' oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4491. Sona bak! O zaman ki hararetle geri döndü, Kureyza ve Nadîr üzerine -ondan ne meydana geldi?

Bu şerefli beyit Hz. Pîr efendimiz tarafındandır, buyururlar ki: Evet, Hudeybiye antlaşmasında görünüşte İslâm'a bir zillet hâli göründü, fakat sen onun sonuna bak! O zaman ki Resûl-i Ekrem hazretleri hacdan mahrum kalmanın harareti ve üzüntüsü ile geri döndü, Benî Kureyza ve Benî Nadîr kabileleri üzerine ne meydana geldiği, İslâm tarihi kitaplarında yazılıdır. Bu iki kabile Hayber tarafı Yahudilerindendir, bunlar Mekke müşriklerini Müslümanlar aleyhine teşvik ederlerdi.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır, buyururlar ki: Evet Hudeybiye musâlahasında sûretde islâma bir zillet hâli göründü, fakat sen onun sonuna bak! Vaktâki Resûl-i Ekrem hazretleri mahrûmiyyet-i hac harâreti ve teessürü ile geri döndü, Benî Kureyza ve Benî Nadîr kabîleleri üzerine ne vâki' olduğu, târîh-i İslâm kitablarında mündericdir. Bu iki kabîle Hayber ciheti yahûdilerindendir, bunlar Mekke müşriklerini islâmlar aleyhine teşvik ederlerdi.

4492. Kal'alar, hem de o iki buk'aların etrafı ve ganîmetlerden menfaatlar müsellem oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4492. Kaleler, hem de o iki bölgenin etrafı ve ganimetlerden menfaatler teslim edildi.

O kabilelerin kaleleri, hem de onlara ait olan iki arazi parçası ve ganimet malından birçok menfaatler İslam ehline teslim edilmiş oldu.

O kabîlelerin kal'aları, hem de onlara müteallik olan iki kıt'a-i arâzî ve mâl-ı ganâimden birçok menfaatlar ehl-i İslâm'a teslîm olunmuş oldu.

4493. Ve eğer o olmazsa, sen bak ki o ferîk pür-gam ve renc ve meftûn ve aşîkdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4493. Ve eğer o olmazsa, sen bak ki o topluluk gamlı, dertli, tutkun ve âşıktır.

4494. Zillet zehrini şeker gibi yerler, gamlar dikenini develer gibi otlarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4494. Zillet zehrini şeker gibi yerler, gamlar dikenini develer gibi otlarlar.

Bu iki şerefli beyit, tam bir cümle oluştururlar. Yani "Bu zafer ve başarı olmasa dahi, sen ona bak ki, bu müminler topluluğu çok fazla gamlı ve gönülleri yaralı ve zaferin tutkunu ve âşığı oldukları hâlde, bu başarısızlık zilletinin zehrini, asla şikâyet etmeksizin şeker gibi yerler; diken gibi gamları, devenin tatlı tatlı yediği dikenler gibi, tatlı tatlı yerler."

Bu iki beyt-i şerîf bir cümle-i tâm teşkil ederler. Ya'ni "Bu zafer ve muvaffakıyet olmasa dahi, sen ona bak ki, bu mü'minler tâifesi pek ziyâde gamlı ve gönülleri mecrûh ve zaferin meftûnu ve âşıkı oldukları halde, bu muvaffakıyetsizlik zilletinin zehrini, asla şikâyet etmeksizin şeker gibi yerler; diken gibi gamları, devenin tatlı tatlı yediği dikenler gibi, tatlı tatlı yerler."

4495. Gamın aynı için, şâdî için değil; bu alçalma onların indinde derece gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4495. Gamın kendisi için, sevinç için değil; bu alçalma onların katında derece gibidir.

Yani "Bunların gamı tatlı tatlı yemesi, gamda sevinç ve neşe buldukları için değildir, aksine gamı, gam ve üzücü ve sıkıcı bir şey olduğu için kabul ederler ve acıyı tatlı tatlı yerler; fakat o acının acılığı yine yerindedir. Bu tesadüf (karşılaşma) ve alçalma onların katında derece ve mertebe gibidir. Yükselen kimse nasıl haz duyarsa, onlar da alçalma içinde öylece haz duyarlar."

Ya'ni "Bunların gamı tatlı tatlı yemesi, gamda meserret ve şâdî buldukları için değildir, belki gamı, gam ve üzücü ve sıkıcı bir şey olduğu için kabûl ederler ve acıyı tatlı tatlı yerler; fakat o acının acılığı yine yerindedir. Bu tesâfül ve alçalma onların indinde derece ve mertebe gibidir. Yükselen kimse nasıl mahzûz olursa, onlar da alçalma içinde öylece mahzûz olurlar."

4496. Kuyu dibinde öyle mesrûrdurlar ki, tahttan ve külâhtan korkarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4496. Kuyu dibinde öyle sevinçlidirler ki, tahttan ve külâhtan korkarlar.

Onlar kuyu dibinde, yani zillet (aşağılanma) derecelerinde öyle sevinçlidirler ki, onlara taç ve taht verilse, korkup kaçarlar; çünkü onlar bunu sevgililerinin perdesi görürler.

Onlar kuyu dibinde, ya'ni derekât-ı zillette öyle mesrûrdurlar ki, onlara tâc ve taht verilse, korkup kaçarlar; çünkü onlar bunu ma'şûklarının hicabı görürler.

4497. Her nerede muhakkak dilber hem-nişîn olur, yer altı değil, feleğin üstüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4497. Her nerede muhakkak dilber yoldaş olursa, orası yer altı değil, feleğin üstüdür.

Gerçek sevgili olan Hak, her nerede ve herhangi bir hâl içinde yoldaş olursa, orası yer altı bile olsa, yer altı değil, feleğin üstü olur.

Bu, Mustafa (s.a.v.)'in şu haberinin açıklamasıdır: "Beni, Mettâ'nın oğlu Yûnus üzerine üstün tutmayınız!" buyurdu.

Ma'şûk-ı hakîkî olan Hak her nerede ve herhangi hâl içinde beraber olursa, orası yer altı bile olsa, yer altı değil feleğin üstü olur.

تفسیر این خبر مصطفى صلى الله عليه و سليم فرمود لا تُفَضْلُونِي عَلَى يونس ابن متى Mustafa (s.a.v.)in bu haberinin tefsîridir ki: "Beni, Mettâ'nın oğlu Yûnus üzerine tafdîl etmeyiniz!" buyurdu

4498. Peygamber buyurdu ki: "Benim mi'racımın Yunus'un mi'racı üzerine fazileti yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4498. Peygamber buyurdu ki: "Benim mi'racımın Yunus'un mi'racı üzerine fazileti yoktur."

Bilinmeli ki, hadîs-i şerîfte yasaklanan fazilet, peygamberlik ve elçilik hususundaki mutlak fazilettir; çünkü ilahi elçi olmak açısından hiçbir peygamberin, diğer bir peygamberden üstünlüğü yoktur, nitekim âyet-i kerîmede لَا تُفرِّقُ بَينَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) yani "Elçilerden hiçbirinin arasını ayırmayız" buyurulur. Fakat her peygamber şahsı ve mazhariyeti (tecelli yeri olması) açısından birbirinden ayrılır. Çünkü her birinin tecelli ettiği isim başkadır. Ve ilahi isimler arasında üstünlük sabittir. Bu üstünlük تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَلْنَا بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) yani "Bu peygamberlerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık" âyet-i kerîmesinde açıkça belirtilmiştir; ve bu açıdan her bir peygamberden ortaya çıkan haller, bu kendisine ait Rabbi olan ilahi ismin gereklilikleri dairesinde meydana gelir. Nitekim Salih (a.s.) Fettah isminin tecelli yeri idi, bu sebeple mucizeleri de bu ismin dairesinde meydana geldi. Musa (a.s.) Zahir isminin ve İsa (a.s.) Batın isminin tecelli yeri idiler; fakat (s.a.v.) Efendimiz bütün isimlerin tecelli yeri olmakla beraber, bir üstün gelen ismin hüküm ve etkisi altında değildir; aksine bütün isimlerin hükümleri ve eserleri itidal (denge) dairesinde meydana gelir. Bu açıdan bütün peygamberler (aleyhimü's-selâm) üzerine fazileti sabittir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîs-i şerîfin diğer bir işaretini Peygamber lisanından açıklayarak buyururlar ki: "Benim mi'racımın, Yunus (a.s.)ın mi'racı üzerine fazileti yoktur." Cenâb-ı Pîr, fakir tarafından tercüme edilen Fîhi Mâ Fîh'in yirmi beşinci faslında: لَا تُفَضِّلُونِي عَلَى يُونُسَ ابْنِ مَتَّى بَانَ كَانَ عُرُوجُهُ فِي بَطْنِ الْحُوتِ وَ عُرُوجِي كَانَ فِي السَّمَاءِ عَلَى الْعَرْشِ Yani "Beni Yunus ibn Metta üzerine üstün tutmayın, şu sebeple ki, onun yükselişi balığın karnında oldu, benim yükselişim arş üzerinde semada oldu" hadîs-i şerîfini şerh buyururlar.

Ma'lûm olsun ki, hadîs-i şerîfde nehiy buyrulan fazîlet, nübüvvet ve risâlet hususundaki fazîlet-i mutlakadır; zîrâ resûl-i ilâhî olmak cihetinden hiçbir peygamberin, dîğer bir peygamberden efdaliyyeti yoktur, nitekim âyet-i kerîmede لَا تُفرِّقُ بَينَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ya'ni "Resûllerden hiçbirinin arasını tefrîk etmeyiz" buyurulur. Fakat her peygamber şahsı ve mazhariyeti cihetinden birbirinden tefrîk olunur. Zîrâ her birinin mazhar olduğu isim başkadır. Ve esmâ-i ilâhiyye arasında tefâzul sâbittir. Bu tefâzul تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَلْنَا بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) ya'ni "Bu peygamberlerin ba'zısını ba'zısı üzerine tafdîl ettik" âyet-i kerîmesinde musarrahdır; ve bu cihetten her bir nebîden zâhir olan ahvâl, bu Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhînin îcâbâtı dairesinde vâki' olur. Nitekim Sâlih (a.s.) ism-i Fettah'ın mazharı idi, binâenaleyh mu'cizâtı da bu ismin dâiresinde vâki' oldu. Mûsâ (a.s.) ism-i Zâhir'in ve Îsâ (a.s.) ism-i Bâtın'ın mazharı idiler; fakat (s.a.v.) Efendimiz bilcümle esmânın mazharı olmakla beraber, bir ism-i gālibin hüküm ve te'sîri altında değildir; belki cemî'-i esmânın ahkâm ve âsârı dâire-i i'tidâlde vâki' olur. Bu cihetle bilcümle enbiyâ (aleyhimü's-selâm) üzerine fazîleti sâbittir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîs-i şerîfin dîğer bir işâretini lisân-ı Nebevî'den beyânen buyururlar ki: "Benim mi'râcımın, Yûnus (a.s.)ın mi'râcı üzerine fazîleti yoktur." Cenâb-ı Pîr, fakîr tarafından tercüme edilen Fîhi Mâ Fîh'in yirmi beşinci faslında: لَا تُفَضِّلُونِي عَلَى يُونُسَ ابْنِ مَتَّى بَانَ كَانَ عُرُوجُهُ فِي بَطْنِ الْحُوتِ وَ عُرُوجِي كَانَ فِي السَّمَاءِ عَلَى الْعَرْشِ Ya'ni "Beni Yûnus ibn Mettâ üzerine tafdîl etmeyin, şu sebeble ki, onun urûcu balığın karnında oldu, benim urûcum arş üzerinde semâda oldu" hadîs-i şerîfini şerh buyururlar.

4499. Benim lâyıkım felek üzerine ve onun layıkı iniş üzerinedir; zîrâ ki Hakk'ın yakınlığı hesabtan hariçdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4499. Benim lâyıkım felek üzerine ve onun lâyıkı iniş üzerinedir; çünkü Hakk'ın yakınlığı hesaptan dışarıdadır.

"Hisîb", hesap kelimesinin Farsça kuralına göre imâle edilmiş hâlidir. Yani "Benim yükselişim felek üzerine çıkış ve onun yükselişi de iniş oldu; çünkü Hakk'ın yakınlığı, suret âlemine ve taayyünlere (belirginleşmelere) ait olan hesabın dışındadır."

"Hisîb", hisab kelimesinin kāide-i Fürs üzere imâle olunmuşudur. Ya'ni "Benim mi'râcım felek üzerine çıkış ve onun mi'râcı da iniş oldu; zîrâ ki Hakk'ın yakınlığı âlem-i sûret ve taayyünâta âid olan hesabın hâricindedir."

4500. Kurb ne yukarıya, ne de aşağıya gitmektir; kurb-ı Hak varlık habsin-[4514] den kurtulmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4500. Yakınlık ne yukarıya, ne de aşağıya gitmektir; Hakk'a yakınlık varlık hapsinden kurtulmaktır.

Hakk'a yakın olmak, yukarıya çıkmak ve aşağıya inmek demek değildir; çünkü yukarı ve aşağı bağıntıları, bu vehmedilmiş olan izafî varlığın gereğidir; Hakk'a yakınlık ise, bu vehmedilmiş olan varlığın hapsinden kurtulmaktır.

Hakk'a yakın olmak demek, yukarıya çıkmak ve aşağıya inmek demek değildir; zîrâ yukarı ve aşağı nisbetleri, bu mevhûm olan izâfî varlığın îcâbı-dır; kurb-ı Hak ise, bu mevhûm olan varlığın habsinden kurtulmaktır.

4501. Yok için, yukarının ve aşağının ne yeri vardır? Yok için ne çabuk, ne uzak, ne de geç vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4501. Yok için, yukarının ve aşağının ne yeri vardır? Yok için ne çabuk, ne uzak, ne de geç vardır.

İzafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık), mutlak yokluk ile mutlak varlık arasında bir berzahtır (geçiş bölgesi). Mutlak varlığa göre yoktur ve mutlak yokluğa göre vardır; bu sebeple onun hâli, izafî yokluktur. Bu şerefli beyitte izafî varlığa "yok" denilmesi, mutlak varlığa göredir. Şimdi izafî varlık, kendi âleminde bulundukça yukarı, aşağı, çabuk, uzak ve geç gibi bağıntılarla sınırlıdır; ne zaman ki kendi âleminden soyutlanır ve hakikî varlık karşısında yok olur, bu hâl içinde bu bağıntıların dışında kalır. Bu düşünceye, yani mutlak varlığa "yok görünen var" ve izafî varlığa "var görünen yok" demişlerdir.

Vücûd-ı izâfi, vücûd-ı mahz ile, adem-i mahz arasında bir berzahdır. Vü-cûd-ı mahza nazaran yoktur ve adem-i mahza nazaran vardır; binâenaleyh onun hâli, adem-i izâfidir. Bu beyt-i şerîfde vücûd-ı izâfiye "yok" ta'bîr buy-rulması, vücûd-ı mahza nazarandır. Ve imdi vücûd-ı izâfî, kendi âleminde bulundukça yukarı, aşağı, çabuk, uzak ve geç gibi nisbetlerin mahsûrudur; vaktāki kendi âleminden tecerrüd eder ve vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde yok olur, bu hâl içinde bu nisbetlerin hâricinde kalır. Bu mütâlaaya, ya'ni vücûd-ı mahza "hest-i nîst-nümâ" ya'ni "yok görünen var" ve vücûd-ı izâ-fiye "nîst-i hest-nümâ" ya'ni "var görünen yok" demişlerdir.

4502. Hakk'ın hazînesinin iş yeri yokluktadır; sen varlığın mağrûrusun, ne bilirsin ki yok nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4502. Hakk'ın hazinesinin iş yeri yokluktadır; sen varlığın mağrurusun, ne bilirsin ki yok nedir?

"Hakk'ın hazinesi"nden kastedilen, ilâhî ilim mertebesidir. "İş yeri"nden kastedilen ise, yokluğu yukarıda açıklanan bu izafî varlık âlemidir. Yani "Hakk'ın ilimdeki suretlerinin hükümleri ortaya çıktığı yer, yokluk demek olan bu izafî varlık âlemidir. Ey gafil, sen bu izafî olan varlığın mağrurusun ve ona aldanmışsın, hâlbuki o, hakiki varlık karşısında yoktur; sen bu vehmedilmiş olan varlık içinde boğulmuşken bu yolun ne olduğunu ne bilirsin?" "Gırre", gafillik, aldanmışlık anlamındadır. (Akrebü'l-Mevârid).

"Hakk'ın hazînesi"nden murâd, ilm-i ilâhî mertebesidir. "İş yeri"nden mu-râd, yokluğu yukarıda îzâh olunan bu vücûd-ı izâfî âlemidir. Ya'ni "Hakk'ın suver-i ilmiyyesinin ahkâmı zâhir olan mahal, yokluk demek olan bu vücûd-ı izâfi âlemidir. Ey gāfil, sen bu izâfi olan varlığın mağrûrusun ve ona aldan-mışsın, halbuki o, vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde yoktur; sen bu mevhûm olan varlık içinde müstağrak iken bu yolun ne olduğunu ne bilirsin?" "Gırre", gāfillik, aldanmışlık ma'nâsınadır. (Akrebü'l-Mevârid).

4503. Hâsılı onların bu inkisârı, ey ulu, hiç bizim inkisarımıza benzemez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4503. Kısacası onların bu kırgınlığı, ey ulu, hiç bizim kırgınlığımıza benzemez!

Bu şerefli beyit esirlerin dilindendir ve birbirlerine söyledikleri sözlerdir. Yani "Ey ulu arkadaş, bu Müslümanların mağlubiyeti ve zilleti, bizim mağlubiyet ve zilletimize benzemiyor vesselâm."

Bu beyt-i şerîf esîrlerin lisânındandır ve birbirlerine söyledikleri sözlerdir. Ya'ni "Ey ulu arkadaş, bu müslümanların mağlûbiyeti ve zilleti, bizim mağ-lûbiyet ve zilletimize benzemiyor vesselâm."

4504. Zül ve telef içinde öyle mesrûrdurlar ki, ikbal ve şeref vaktinde bizim gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4504. Zillet ve yok oluş içinde öyle sevinçlidirler ki, ikbal ve şeref vaktinde bizim gibi.

Yani "Biz ikbal ve şeref vaktinde nasıl sevinçli olursak, onlar da zillet ve yok oluş ve zararlar içinde öylece sevinçli bir haldedirler."

Ya'ni "Biz ikbâl ve şeref vaktinde nasıl mesrûr olur isek, onlar da zül ve telef ve zararlar içinde öylece mesrûr bir haldedirler."

4505. Azıksızlık azığı hep onun emlakidir; fakirlik ve zillet onun iftihârı ve yüksekliğidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4505. Azıksızlık azığı hep onun mülküdür; fakirlik ve zillet onun övüncü ve yüceliğidir.

O Peygamber dünyanın nimetine ve refahına önem vermiyor, onun katında azıksızlık azıktır ve nimet ve mülktür; fakirlik ve zilletle övünür ve onlarda yücelik görür.

Bu şerefli beyitte "Fakirlik benim övüncümdür" ve "Ey Rabbim, beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür ve miskinler zümresi içinde haşret!" hadis-i şeriflerine işaret buyrulur.

O Peygamber dünyânın ni'metine ve refâhına ehemmiyet vermiyor, onun indinde azıksızlık azıktır ve ni'met ve emlakdir; fakîrlik ve zilletle iftihâr eder ve onlarda yükseklik görür.

Bu beyt-i şerîfde الفقر فخرى ya'ni “Fakr, benim fahrimdir” ve اللهم احينى مسكينا و امتنی مسکینا واخشرني في زمرة المساكين ya'ni “Yâ Rab, beni miskin olarak yaşat ve miskin olarak öldür ve zümre-i mesâkîn içinde haşret!” hadîs-i şerîflerine işâret buyrulur.

4506. O birisi dedi: “Eğer o ferîd öyle ise, o niçin güldü, zîra bizi bağlanmış gördü?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4506. O birisi dedi: “Eğer o ferîd öyle ise, o niçin güldü, zîra bizi bağlanmış gördü?”

Bu konuşma esnasında diğer birisi, yukarıdaki sözleri söyleyen kimseye dedi: “Eğer o zafer ile tek olan Peygamber senin dediğin gibi ise, bizi görünce niçin güldü? Çünkü o bizi böyle bağlanmış bir hâlde gördü.”

Bu muhâvere esnasında diğer birisi, yukarıdaki sözleri söyleyen kimseye dedi: “Eğer o zafer ile teferrüd eden Peygamber senin dediğin gibi ise, bizi görünce niçin güldü? Çünkü o bizi böyle bağlanmış bir halde gördü.”

4507. “Mâdemki o mübdel olmuştur ve onun meserreti bu zindan değildir, bundan onun azadlığındandır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4507. "Mademki o değişmiştir ve onun sevinci bu zindan değildir, bu onun özgürlüğe kavuşmasındandır."

Yani "Mademki o Peygamber değişmiştir, yani beşerî sıfatları, ruhanî sıfatlara dönüşmüştür ve mademki onun sevinci bu dünya zindanına ait olan nefsanî hazlardan değildir ve onun bu dünya zindanından özgürlüğe kavuşmasındandır;" Cümle aşağıdaki beyit ile tamamlanır:

Ya'ni “Mâdemki o Peygamber mübdel olmuştur, ya'ni sıfât-ı beşeriyyesi, sıfât-ı rûhâniyyete tebeddül etmiştir ve mâdemki onun meserreti bu dünyâ zindanına aid olan huzûzâtdan değildir ve onun bu dünya zindanından âzâd oluşundandır;” Cümle âtîdeki beyit ile tamâm olur:

4508. “O halde düşmanların kahrı sebebiyle niçin şad oldu, niçin bu fetih ve zaferden pür-bâd oldu?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4508. “O halde düşmanların kahrı sebebiyle niçin sevindi, niçin bu fetih ve zaferden gururlandı?”

Bu, yukarıdaki beytin cevabıdır. Yani “Mademki nefsine ait sıfatları başka bir hale geçmiştir, o halde düşmanlarını yenilmiş bir halde görmesi sebebiyle niçin sevindi? Niçin bu fetih ve zaferden gurur duyup şişti?” "Pür-bâd olmak", Türkçeye, “gururlanıp kabarmak" ile tercüme edilebilir.

Bu, yukarıdaki beytin cevâbıdır. Ya'ni “Mâdemki sıfat-ı nefsâniyyesi tebeddül etmiştir, o halde düşmanlarını makhûr bir halde görmesi sebebiyle ni- çin sevindi? Niçin bu fetih ve zaferden gurûr getirip şişti?" "Pür-bâd olmak", Türkçe'ye, “mağrûr olup kabarmak" ile tercüme olunabilir.

4509. Onun canı şad oldu, zîrâ erkek arslanlar üzerine kolay tasarruf ve fetih ve zafer buldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4509. Onun canı şad oldu, çünkü erkek aslanlar üzerine kolay tasarruf ve fetih ve zafer buldu.

"Erkek aslanlar"dan kasıt, kendilerini kabadayı ve pehlivan sayan müşriklerdir.

"Erkek arslanlar"dan murâd, kendilerini kabadayı ve pehlivân addeden müşriklerdir.

4510. Böyle olunca bildik ki, o âzâd değildir, dünyanın gayri ile dil-hoş ve dil-şad değildir." [4524]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4510. Böyle olunca bildik ki, o özgür değildir, dünyanın dışındaki bir şeyle gönlü hoş ve sevinçli değildir.

Yani "Mademki düşmanlarının kahrından seviniyor, o halde biz onun bu halinden bildik ki, o bu dünya zindanından özgür olmuş değildir ve dünyanın dışı olan bir hal ile gönlü hoş ve mutlu değildir, ancak dünyanın nefse ait hazlarıyla mutludur."

Ya'ni "Mâdemki düşmanlarının kahrından seviniyor, o halde biz onun bu hâlinden bildik ki, o bu dünyâ zindanından âzâd olmuş değildir ve dünyanın hârici olan bir hâl ile gönlü hoş ve mesrûr değildir, ancak dünyanın huzûzâtıyla mesrûrdur."

4511. Yoksa nasıl güler idi ki, o cihanın ehli kötü ve iyi üzerine şefkat edici ve merhamet edicilerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4511. Yoksa nasıl gülerdi ki, o dünyanın ehli kötü ve iyi üzerine şefkat edici ve merhamet edicilerdir.

Eğer o dünya zindanından kurtulmuş bir kimse olsaydı, bizim bu zelil hâlimizden dolayı nasıl sevinip gülerdi; çünkü o ruhanî âlemin ehli, hem kötüler hem de iyiler üzerine şefkat edici ve merhamet edici olurlar.

"Eğer o dünya zindanından kurtulmuş bir kimse olsa idi, bizim bu zelîl hâlimizden dolayı nasıl mesrûr olup güler idi; zîrâ o rûhâniyet âleminin ehli, hem kötüler ve hem de iyiler üzerine şefkat edici ve merhamet edici olurlar."

4512. O esîrler onun bahsinde birbirleriyle dil altında bunu fısıldadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4512. O esirler onun hakkında birbirleriyle dil altında bunu fısıldadılar.

"Mengîden", istişare etmek ve başkalarının duymayacağı şekilde konuşmak anlamına gelir. Türkçede, fısıldamak ile tercüme edilebilir. Ankaravî hazretleri bu anlamı Türkçe "sokurdanmak" kelimesiyle tercüme etmişlerdir. Hind nüshalarında birinci mısra' `این همی گفتند در زیر زبان` ["Dil altından bunu söylüyorlardı"] şeklinde yer almaktadır.

"Mengîden", meşveret etmek ve başkaları işitmiyecek sûrette söz söylemek, ma'nâsınadır. Türkçe'de, fısıldamak ile tercüme olunabilir. Ankaravî hazretleri bu ma'nâyı Türkçe "sokurdanmak" kelimesiyle tercüme buyurmuşlardır. Hind nüshalarında birinci mısra' `این همی گفتند در زیر زبان` ["Dil altından bunu söylüyorlardı"] sûretinde vâki'dir.

4513. Tâ müvekkel işitmesin; bizim üzerimize sıçrar, muhakkak bu sözü o sultânın kulağına götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4513. Ta ki görevli işitmesin; bizim üzerimize sıçrar, muhakkak bu sözü o sultanın kulağına götürür.

Yavaş yavaş konuşurken derlerdi ki: "Aman bizi korumakla görevli olan kimse sözlerimizi işitmesin, eğer duyarsa muhakkak bu sözleri o muzaffer sultanın kulağına götürür, sonra iş kötü olur."

"Şemâtet", bir düşmanın, düşmana isabet eden beladan dolayı sevinç göstermesi anlamındadır. Yani Peygamber (a.s.)'ın kendi düşmanlarının yenilgisine sevinmesi üzerine, esirler tarafından meydana gelen kınama ve itirazdan haberdar olması beyanındadır demek olur.

Yavaş yavaş konuşurken derlerdi ki: "Aman bizi muhafazaya me'mûr olan kimse sözlerimizi işitmesin, eğer duyarsa muhakkak bu sözleri o sultân-ı muzafferin kulağına götürür, sonra iş fenâ olur."

"Şemâtet", bir düşmanın düşmana isabet eden belâdan dolayı ızhâr-ı sürûr etmesi ma'nâsınadır. Ya'ni Peygamber (a.s.)ın kendi düşmanlarının makhûriyyetine sevinmesi üzerine, esîrler tarafından vâki' olan ta'ndan ve i'tirâzdan haberdar olması beyânındadır demek olur.

## Peygamber (a.s.)ın mesrûr olması üzerine onların ta'nından âgâh olması

4514. Vâkıa o müvekkel o sözü işitmedi, bir kulağa gitti, “min ledün"den idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4514. Gerçekte o görevli o sözü işitmedi, bir kulağa gitti, "Allah katından" idi.

"Ledün", taraf ve nezd anlamındadır; burada kastedilen, "Allah katından" demektir. Yani "Esirler çok yavaş konuştukları için gerçekte onların sözlerini işitmedi; fakat o sözler öyle bir kulağa gitti ki, o kulak da peygamberler sultanı Efendimiz'in mübarek kulakları olup, Allah katından her şeyi işitmeye memur idi. Nasıl ki hadis-i kudside كنت له سمعا ["Onun işitmesiyim"] buyurulur.

"Ledün", taraf ve nezd ma'nâsınadır; burada murâd, "Allah indinden" demektir. Ya'ni "Esîrler gâyet yavaş konuştukları için vakıa onların sözlerini işitmedi; fakat o sözler öyle bir kulağa gitti ki, o kulak da Sultân-ı enbiyâ Efendimiz'in mübarek kulakları olup, Allah indinden her şeyi işitmeğe memûr idi. Nitekim hadis-i kudside كنت له سمعا ["Onun işitmesiyim"] buyurulur.

4515. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu görmedi, o kimse ki hifz edici idi, halbuki onu Ya'küb çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4515. Yusuf'un gömleğinin kokusunu, onu koruyan kişi görmedi, halbuki onu Yakup çekti.

Esirlerin gizli sözlerini görevlinin işitmeyip, Hz. Peygamber'in duymasının benzeri şudur ki, "Yusuf (a.s.)ın gömleğini Yakup (a.s.)a getirmeye memur ve görevli olan kişi, o koruduğu gömleğin kokusunu duymadığı halde, o kokuyu uzak tarafta Yakup (a.s.) duyardı."

Esîrierin gizli sözlerini müvekkelin işitmeyip, Hz. Peygamber'in duymasının nazîri budur ki, "Yûsuf (a.s.)ın gömleğini Ya'kūb (a.s.)a getirmeğe memur ve müvekkel olan kimse, o hifz ettiği gömleğin kokusunu duymadığı halde, o kokuyu beri tarafında Ya'kūb (a.s.) duyar idi."

4516. O şeytanlar göğün ananı üzerinde, o gayb bilici olan levhin sırrını işitmezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4516. O şeytanlar göğün ananı üzerinde, o gayb bilici olan levhin sırrını işitmezler.

"Anân", arız olmak anlamına gelen "anen"den, bulut gibi gökyüzünün arızalarına denir. Nasıl ki "a'nânu's-sema" derler. "Gayb-dân"; "dân" kelimesi, "dânisten" mastarından şimdiki zaman emir kipi olduğu takdirde, birleşik sıfat olup, "gayb bilici" demek olur. Ve "dân", ism-i mekân (yer ismi) edatı olduğuna göre "gayb mahalli" demek olur. Bu durumda ikinci mısraın anlamı: "O gayb mahalli olan levhin sırrını işitmezler" demek olur. Yani "Şeytanlar gökyüzünün arızalarına kadar çıktıkları halde o gayb bilici veya gayb mahalli olan levhin sırrını işitmezler." Burada "şeytanlar"dan kasıt, perdeler sebebiyle Hak'tan uzak olanlar anlamındadır. Bilinmelidir ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) peygamber olarak gönderilmesinden evvel cin taifesi, kevnî (yaratılışsal) varlıklarının letafeti (inceliği) sebebiyle göğe çıkarlar ve aynı şekilde kevnî varlıkları latif olan unsurlara ait meleklerden, levh-i mahfûzda yazılı olan ilâhî kaza ve kader sırrına ait bilgileri çalıp, yeryüzündeki kâhinlere ilka ederlerdi (fısıldarlardı). Ne zaman ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) peygamber olarak gönderildiler, göğe çıkan cinler, unsurlara ait melekler tarafından kovuldular. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Cin sûresinde cinlerin dilinden bu hal haber verilir: وَ أَنَا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدَناها ملئت حرساً شَدِيداً و شهباً و أنا كنا نقعد مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَداً (Cin, 72/8,9) Yani "Biz göğe yaklaştığımızda, biz o göğü meleklerden kuvvetli bekçiler ve şihâblar (akan yıldızlar) ile dolu bulduk, halbuki biz evvelce dinlemek için gökten oturacak yerlere oturduk; şimdiki halde kim dinlerse, kendisi için rasad (gözetleyen) olan bir şihâb bulur."

"Anân”, ârız olmak ma'nâsına olan "anen"den, bulut gibi gökyüzünün avârızına denir. Nitekim "a'nânu's-sema" derler. "Gayb-dân"; "dân", dânisten masdarından emr-i hâzır olduğu takdirde, vasf-ı terkîbî olup, "gayb bilici" demek olur. Ve "dân", ism-i mekân edâtı olduğuna göre "mahall-i gayb" demek olur. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı: "O mahall-i gayb olan levhin sırrını işitmezler" demek olur. Ya'ni "Şeytanlar gökyüzünün avârızına kadar çıktıkları halde o gayb bilici veyâ gayb mahalli olan levhin sırrını işitmezler." Burada "şeytanlar"dan murâd hicâbât sebebiyle Hak'dan uzak olanlar ma'nâsınadır. Ma'lûmdur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set-i seniyyelerinden evvel cin tâifesi vücûd-ı kevnîlerinin letâfeti hasebiyle göğe çıkarlar ve kezâ vücûd-ı kevnîleri latîf olan melâike-i unsuriyyûndan levh-i mahfûzda menküş olan sırr-1 kazâ ve kader-i ilâhîye âid ma'lûmâtı çalıp, yeryüzündeki kâhinlere ilkā ederler idi. Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz meb'ûs oldular, göğe çıkan cinler, melâike-i unsuriyyûn tarafından tard olundular. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Cin'de cinlerin lisânından bu hâl ihbâr buyrulur: وَ أَنَا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدَناها ملئت حرساً شَدِيداً و شهباً و أنا كنا نقعد مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَداً (Cin, 72/8,9) Ya'ni "Biz göğe yaklaştığımızda, biz o göğü melâikeden kavî bekçiler ve şihâblar ile dolu bulduk, halbuki biz evvelce dinlemek için gökten oturacak yerlere oturduk; şimdiki halde kim dinlerse, kendisi için rasad olan bir şihâb bulur."

4517. O Muhammed yatmış ve dayanmış, sır onun etrafına gelmiş, duyucu olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4517. O Muhammed yatmış ve dayanmış, sır onun etrafına gelmiş, duyucu olmuştur.

O Muhammed (s.a.v.) Efendimiz döşeğine yatmış ve yastığına dayanmış iken, şeytanlar topluluğunun yaklaşıp da işitemediği kazâ ve kader sırları o hazretin etrafına gelmiş ve onun etrafını tutucu ve tavaf edici olmuştur.

O Muhammed (s.a.v.) Efendimiz döşeğine yatmış ve yastığına dayanmış iken, tâife-i şeyâtînin yaklaşıp da işitemediği esrâr-ı kazâ ve kader o hazretin etrafına gelmiş ve onun etrafını tutucu ve tavaf edici olmuşdur.

4518. Helvayı o kimse yer ki, onun rızkı açıktır; o kimse değil ki, onun parmakları uzun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4518. Helvayı o kimse yer ki, onun rızkı açıktır; o kimse değil ki, onun parmakları uzun olur.

Helva gibi lezzetli olan ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ve rabbanî sırları öncesiz olarak rızkı ve nasibi olan kimse yer. Bu nimet, çaba ve gayret ile ele geçmez.

Helva gibi lezîz olan ulûm-ı ledünniyyeyi ve esrâr-ı rabbâniyyeyi ezelde rızkı ve nasîbi olan kimse yer. Bu ni'met sa'y ü gayret ile ele geçmez.

4519. Hırsızlığı bırak, sırrı Ahmed'den al diye, necm-i sâkıb şeytan sürücü bekçisi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4519. Hırsızlığı bırak, sırrı Ahmed'den al diye, parlak yıldız şeytan sürücü bekçisi olmuştur.

"Sâkıb", alev veren ve delici anlamlarındadır. "Necm-i sâkıb," parlak bir alevle ve hızla uzayı delip uçan yıldız demektir. Bilim bunları, yörüngesinden kurtulmuş birtakım gök cisimleri saymaktadır. Kur'ân-ı Kerîm bu uçmanın sebebini bize bildiriyor, fakat mahiyetleri bizce bilinmemektedir; çünkü onları uzaktan uçan yıldız görüyoruz. Yani Ahmed (a.s.) Efendimiz'in yüce peygamberliğinden sonra insan ve cinlerin sırları araştırma hususunda başvuracakları tek yer ancak onun peygamberlik makamı olmuştur; cin taifesinin hırsızlığı engellenmiştir.

"Sâkıb", şu'le verici ve delici ma'nâlarınadır. "Necm-i sâkıb," parlak bir şu'le ile ve sür'at ile fezâyı delip uçan yıldız demektir. Fen bunları, mahrekinden kurtulmuş birtakım ecrâm addetmektedir. Kur'ân-ı Kerîm bu uçmanın sebebini bize bildiriyor, fakat mâhiyetleri bizce meçhûldür; zîrâ onları uzaktan uçar yıldız görüyoruz. Ya'ni Ahmed (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz'in bi'set-i seniyyelerinden sonra ins ve cinnin istinkâh-i esrâr husûsunda mürâcaât-gâhı ancak Zât-ı nübüvvet-penâhîleri olmuştur; tâife-i cinnin hırsızlığı men' edilmiştir.

4520. Ey iki gözü dükkân tarafına olan kimse, sabahtan âgâh ol, mescide git, rızkı İlâh'dan iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4520. Ey iki gözü dükkân tarafına olan kimse, sabahtan haberdar ol, mescide git, rızkı Allah'tan iste!

Hind nüshalarında "dü dîde" yerine "devîde" geçmektedir. "Ey erkenden dükkân tarafına koşmuş olan kimse" anlamına gelir. Yani "Maddî rızık olsun, manevî rızık olsun, kesinlikle çalışmakla ele geçmez; nasıl ki maddî rızık için hararetle çalışanlardan birçoğu iflas ettiği gibi, az çalışanlardan bir kısım insanlar da çok kazanmışlardır. Manevî rızık olan ilimler de böyledir. Bu sebeple her iki tür rızkın da Allah'tan istenmesi gerekir."

Hind nüshalarında "dü dîde" yerine "devîde" vâki'dir. "Ey erkenden dükkân tarafına koşmuş olan kimse" demek olur. Ya'ni "Rızk-ı sûrî olsun, ma'nevî olsun, muhakkak sûrette çalışmakla ele geçmez; nitekim sûrî rızk için harâretle çalışanlardan birçoğu iflas ettiği gibi, az çalışanlardan bir kısım insanlar dahi çok kazanmışlardır. Rızk-ı ma'nevî olan ulûm da böyledir. Binâenaleyh her iki nevi' rızk, Hak'dan taleb olunmak lâzımdır."

## Esîrlerin zamîrlerini Resûl (a.s.)ın anlaması

4521. İmdi Resûl onların sözünü anladı. "O gülme bana cenkten dolayı olmadı" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4521. Şimdi Resûl onların sözünü anladı. "O gülme bana savaştan dolayı olmadı" buyurdu.

Şanlı Peygamber Efendimiz, esirlerin gizli sözlerini ve onların kalplerindeki niyetlerini keşif yoluyla (gaybî bilgi edinme yoluyla) anladı ve onlara hitaben cevap verip buyurdu ki: "Benim gülmem, savaşta yenilmenizden dolayı değildir."

Resûl-i zîşân Efendimiz esîrlerin gizli sözlerini ve onların kalblerindeki niyetlerini keşf tarîkıyle anladı ve onlara hitâben cevab verip buyurdu ki: "Benim gülmem, cenkte mağlûb olmanızdan dolayı değildir."

4522. Onlar ölmüşlerdir ve fenanın çürümüşüdürler, bizim indimizde ölmüşü öldürmek erlik değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4522. Onlar ölmüşlerdir ve fenanın çürümüşüdürler, bizim indimizde ölmüşü öldürmek erlik değildir.

O inkârcılar, zât itibarıyla ölüler zümresine dâhil olmuşlar ve bu fani hayat içinde bulundukları halde çürümüşlerdir; çünkü onlarda manevî bir kuvvet olmadığı gibi, dış görünüşlerinde de bir kuvvet kalmamıştır. Bizim katımızda ölmüşü öldürmek erlik ve kabadayılık değildir.

"O münkirler hadd-i zâtında ölüler zümresine dâhil olmuşlar ve bu hayât-ı fâniye içinde bulundukları halde çürümüşlerdir; zîrâ onlarda kuvvet-i ma'nâ olmadığı gibi, zâhirlerinde de bir kuvvet kalmamıştır. Bizim indimizde ölmüşü öldürmek erlik ve kabadayılık değildir."

4523. Onlar ise kimdir? Zîrâ ben cenk mahallerinde ayak basdığım vakit, ay yarık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4523. Onlar ise kimdir? Çünkü ben savaş yerlerinde ayak bastığım vakit, ay yarılır.

"Hakk'ın bana olan tasarruf ihsanı (Allah'ın bana bahşettiği tasarruf gücü) yanında, onların kuvveti nedir ve onlar kim oluyorlar ki, bana karşı koyabilsinler; çünkü ben Hak yolunda savaştığım yerlerde sağlam durduğum vakit, ay yarılır." Bu şerefli beyitte ayın yarılması mucizesine işaret buyrulur.

"Hakk'ın bana olan ihsân-ı tasarrufu indinde, onların kuvveti nedir ve onlar kim oluyorlar ki, bana mukavemet edebilsinler; zîrâ ben Hak yolunda cenk ettiğim yerlerde sâbit-kadem olduğum vakit, ay yarılır." Bu beyt-i şerîf-de inşikāk-ı kamer mu'cizesine işâret buyrulur.

4524. O vakit ki, âzâd ve kudretli idiniz, muhakkak ben sizi böyle bağlanmış görür idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4524. O vakit ki, özgür ve kudretli idiniz, muhakkak ben sizi böyle bağlanmış görürdüm.

"Ey Kureyş esirleri, siz bu savaşta esir olup bağlanmadan önce, hür ve kuvvetli bir haldeyken, ben sizi misal âleminde (maddî olmayan âlemde) böyle bağlanmış bir halde görürdüm. Benim sizin bu halinizi görüşüm yeni bir şey değildir ki, mağlup olmanızla sevineyim."

"Ey üsârâ-yı Kureyş, siz bu harbde esîr olup bağlanmazdan mukaddem, hür ve kuvvetli bir halde iken, ben sizi âlem-i misâlde böyle bağlanmış bir halde görür idim. Benim sizin bu hâlinizi görüşüm yeni bir şey değildir ki, makhûriyyetiniz ile mesrûr olayım."

4525. Ey hânedânın mülkü sebebiyle nazlanmış olan kimse, âkilin indinde sen oluk üzerinde devesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4525. Ey hânedânın mülkü sebebiyle nazlanmış olan kimse, akıllı kişinin yanında sen oluk üzerinde devesin.

"Ey her bir asırda mensup olduğu hânedânın asaleti ve zenginliği ile nazlanıp iftihar eden kimseler! Siz akıllı olan bir kimsenin bakış açısında, oluk üzerinde duran bir deve gibisiniz. Oluk üzerinde bir devenin sebatı ne kadar olabilirse, sizin de miras yedi oluşunuzun üzerinde sebat o kadardır."

Hint nüshalarında "nâvdan" yerine "nerdübân" yazılmıştır; anlamda bir farklılık yoktur. Devenin oluk üzerinde durmasıyla, merdiven üzerinde durması, sebatsızlık yönünden eşittir. Şâh-ı Nakşıbend hazretleri: "İnsan nesep ve asaletle bir yere ulaşmaz" buyurmuşlardır. Asalet ilim ve irfandır. Nasıl ki meşhur filozoflardan Sokrat'a sefih (akılsız, ahlaksız) bir beyzade gelip: "Sen adi bir kimsenin oğlusun, ben beyzadeyim" demesi üzerine Sokrat: "Ey bedbaht, senin asaletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor" cevabını vermiştir.

"Ey her bir asırda mensûb olduğu hânedânın asâleti ve zenginliği ile nazlanıp iftihâr eden kimseler! Siz âkıl olan bir kimsenin nazarında, oluk üzerinde duran bir deve gibisiniz. Oluk üzerinde bir devenin sebâtı ne kadar olabilirse, sizin de mîrâs yediliğinizin üzerinde sebât o kadardır."

Hind nüshalarında "nâvdan" yerine "nerdübân" yazılmıştır; ma'nâda muhalefet yoktur. Devenin oluk üzerinde durmasıyla, merdiven üzerinde durması adem-i sebât cihetinden müsâvîdir. Şâh-ı Nakşıbend hazretleri: "İnsan neseb ve asâletle bir yere vâsıl olmaz “ buyurmuşlardır. Asâlet ilim ve irfândır. Nitekim meşhûr hükemâdan Sokrat'a sefîh bir beyzâde gelip: "Sen âdî bir kimsenin oğlusun, ben beyzâdeyim" demesi üzerine Sokrat: "Ey bedbaht, senin asâletin sende bitiyor ve benimki bende başlıyor" cevabını vermiştir.

4526. Ten nakşının leğeni damdan düşeliden beri, gözümün önünde her bir gelici gelmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4526. Beden nakşının leğeni damdan düştüğünden beri, gözümün önünde her bir gelici gelmiş oldu.

"Taşt ez bâb üftâden" yani "leğen damdan düşmek" ifadesi, gizli olan durumun açıkça ortaya çıkmasından kinayedir. Türkçede de "ipliği pazara çıktı" derler; bu da gizli olan durumun meydana çıktığı anlamına gelir.

Yani "Cismin sureti bu âlemde ortaya çıktığı andan itibaren, bana onun levh-i mahfûzda (kaderin yazılı olduğu levha) yazılmış olan durumu ortaya çıktı ve gelecekte meydana gelecek olan her bir olay, gözümün önünde gerçekleşmiş bir halde belirdi" demektir.

"Taşt ez bâb üftâden", "leğen damdan düşmek", gizli olan hâlin, âşikâr olmasından kinâyedir. Türkçe'de dahi "ipliği pazara çıktı" derler; gizli olan hâli, meydana çıktı demek olur.

Ya'ni "Cismin sûreti bu âlemde zahir olduğu andan beri, bana onun levh-i mahfûzda yazılmış olan hâli zahir oldu ve istikbâlde gelecek olan her bir hadise, gözümün önünde gelmiş bir halde zâhir oldu" demektir.

4527. "Koruğa bakarım, meyi aşikâr görürüm, yoka bakarım şeyi aşikâr görürüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4527. "Koruğa bakarım, meyveyi açıkça görürüm, yokluğa bakarım şeyi açıkça görürüm."

Örneğin koruğun şekline ve nakşına bakarım, onda üzüm şarabını görürüm; ve yokluğa, yani "izafî yokluk" (mutlak yokluk değil, varlığa nispetle yokluk) âleminde olan anlama bakarım, o anlamı izafî varlık âleminde açıkça bir "şey" olmuş görürüm.

Örneğin çekirdeğin içindeki ağaç, izafî yokluktadır; vakti geldiğinde o çekirdek büyüyüp gelişerek içinden ağaç çıkar, izafî varlık âleminde bir şey olur.

"Meselâ koruğun sûretine ve nakşına bakarım, onda üzüm şarabını görürüm; ve yoka, ya'ni "adem-i izâfî" âleminde olan ma'nâya bakarım, o ma'nâyı vücûd-ı izâfî âleminde âşikâr olarak bir “şey" olmuş görürüm."

Meselâ çekirdeğin içindeki ağaç, adem-i izâfidedir; vaktāki o çekirdek neşv ü nemâ bulup içinde ağaç çıkar, vücûd-ı izâfî âleminde bir şey olur.

4528. "Sırra bakarım, gizli bir âlem görürüm; cihandan Adem ve Havva bitmemiş."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4528. "Sırra bakarım, gizli bir âlem görürüm; cihandan Adem ve Havva bitmemiş."

Bu şerefli beyitte büyük bir anlama işaret buyrulur. "Sır âlemine, yani sabit hakikatler âlemine bakarım, gizli bir âlem görürüm ki, o cihandan Adem ve Havva bitmemiş ve gelişip ortaya çıkmamıştır."

Bilinmeli ki, hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesi, mutlak varlığın, ahadiyyet (Allah'ın birliği) mertebesinden ve bu mutlaklık mertebesinden, vahdet (birlik) mertebesine inişinden ibarettir. Bu itibarla, bu hakikatin başlangıcı ve sonu yoktur. Bu hakikatin bir mertebeye daha inişi, vahidiyyet (çokluk içinde birlik) mertebesi olup, bu mertebede ilahi ilimde sabit hakikatler belirir ve buna "insanî hakikat" mertebesi de derler. Ve varlığın özü olan sonsuz uzayda oluşacak ve bozulacak âlemlerin suretleri bu mertebede birbirinden ayrılırlar; çünkü uzayda bizim âlemimiz gibi pek çok âlemler vardır ve peyderpey bu âlemler oluşmakta ve bozulmaktadır, bunların üzerinde her birinin doğal kanunları gereğince bitki ve hayvan meydana gelir ve Ademler ve Havvalar varlık bulur. Bu anlam Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir: وَ مِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَ مَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ (Şûrâ, 42/29) Yani "Göklerin ve yerin yaratılışı ve onlarda canlı cinsinden olan şeylerin yayılması Allah'ın varlığının alametlerindendir." Diğer ayet-i kerimede أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Neml, 27/25) yani “Göklerde ve yerde gizli olanı (bitkileri) çıkaran Allah'a secde etmezler mi?" buyrulur. Ve insana da “canlı" buyrulduğu إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (Enfâl, 8/22) yani "Canlıların en şerlisi Allah katında, akletmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir" ayet-i kerimesiyle sabittir.

Bu beyt-i şerîfde bir ma'nâ-yı azîme işaret buyrulur. "Sır âlemine, ya'ni a'yân-ı sâbite âlemine nazar ederim, gizli bir âlem görürüm ki, o cihândan Adem ve Havvâ bitmemiş ve neşv ü nemâ bulup, zuhûr etmemiştir."

Ma'lum olsun ki, hakîkat-ı muhammediyye mertebesi, vücûd-ı mutlakın, mertebe-i ahadiyyeden ve bu mertebe-i ıtlâkdan, mertebe-i vahdete tenezzülünden ibarettir. Bu i'tibâr ile, bu hakîkatin ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Bu hakîkatin bir mertebeye daha tenezzülü, mertebe-i vâhidiyyet olup, bu mertebe- de ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbite zâhir olur ve buna "hakîkat-ı insaniyye" mertebesi dahi derler. Ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâyede tekevvün ve tefessüd edecek avâlimin sûretleri bu mertebede yekdîğerinden temeyyüz ederler; zîrâ fezâda bizim âlemimiz gibi pekçok âlemler vardır ve peyderpey bu âlemler tekevvün ve tefessüd etmektedir, bunların üzerlerinde her birinin kavânîn-i tabîiyyesi mûcibince nebât ve hayvân husûle gelir ve Ademler ve Havvâlar vücûd bulur. Bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur: وَ مِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَ مَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ (Şûrâ, 42/29) Ya'ni "Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allah'ın varlığının alâmetlerindendir." Dîğer ayet-i kerîmede أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Neml, 27/25) ya'ni “Göklerde ve yerde hubûbât çıkaran Allah'a secde etmezler mi?" buyrulur. Ve insana da “dâbbe" buyrulduğu إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (Enfâl, 8/22) ya'ni "Devâbbın şerlisi Allah indinde, taakkul etmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir" âyet-i kerîmesiyle sâbittir.

4529. "Muhakkak sizi elest âleminin zerreleri vaktinde ayağı bağlanmış ve menkûs ve süflî görmüşümdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4529. "Muhakkak sizi elest âleminin zerreleri vaktinde ayağı bağlanmış ve menkûs ve süflî görmüşümdür."

Ruhlar âleminde herkesin ruhu zerreler hâlinde cisimlenip "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) hitabına muhatap oldukları zaman, ben sizin sabit hakikatinize bakıp, ayağı bağlanmış, baş aşağı olmuş ve aşağılık bir hâlde görmüşümdür.

“Alem-i ervâhda herkesin rûhu zerreler hâlinde mütemessil olup أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] hitâbına muhâtab oldukları vakit, ben sizin ayn-ı sâbitenize bakıp, ayağı bağlanmış ve baş aşağı olmuş ve süflî bir halde görmüşümdür."

4530. "Direklersiz göğün hudûsundan evvel bilmiş olduğum, şey ziyade olmadı." [4544]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4530. "Direksiz göğün oluşmasından önce bildiğim şey artmadı."

"Umud", "imâd" kelimesinin çoğuludur. İmâd, direk demektir. "Göklerin direkler olmaksızın oluşmasından önce, sabit hakikatler âleminde gözlemleyip bilmiş olduğum bilgiler, bu görünen âlemde artmadı." Bu şerefli beyitte "Asumân-ı bî-amed" (direksiz gök) ifadesiyle اَللَّهُ الَّذِى رَفَعَ السَّمَوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ (Ra'd, 13/2) yani "Öyle Yüce Allah'tır ki, gökleri direkler olmaksızın yükseltti" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerimede güneş sistemini oluşturan gezegenlerin boşlukta döndüklerine işaret olunur. Yani güneş sistemi uzayda oluşmadan önce, ilahi ilimde sabit olan suretlerini ruhum ile bilmiştim. Bu sistemin oluşmasından sonra da o bilgilerim artmadı, çünkü bildiğim hâl üzere oluştu.

“Umud”, “imâd"ın cem'idir. İmâd, direk demektir. "Göklerin direkler olmaksızın hudûsundan mukaddem, a'yân-ı sâbite âleminde müşâhede edip bilmiş olduğum ma'lûmât, bu âlem-i şehadette ziyâdeleşmedi." Bu beyt-i şerîfde "Asumân-ı bî-amed" ta'biriyle اَللَّهُ الَّذِى رَفَعَ السَّمَوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ (Ra'd, 13/2) ya'ni "Öyle Allah Teâlâ'dır ki, gökleri direkler olmaksızın yükseltti" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu âyet-i kerîmede manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden seyyârâtın muallakda devr ettiklerine işaret olunur. Ya'ni manzûme-i şemsiyye fezâda tekevvün etmezden evvel, ilm-i ilâhîde sabit olan sûretlerini rûhum ile bilmiş idim. Bu manzûmenin tekevvününden sonra dahi o ma'lûmâtım ziyâdeleşmedi, zîrâ bildiğim hâl üzere tekevvün etti.

4531. Muhakkak sizi baş aşağı görüşüm, ondan evvel ki sudan ve çamurdan bilirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4531. Şüphesiz sizi baş aşağı görüşüm, ondan evvelki sudan ve çamurdan bilirim.

"Sudan ve çamurdan" ifadesiyle, yoğun unsurlardan oluşan bedene işaret buyrulur. "Bâlîden", büyümek, gelişmek demektir. Yani "Ey Kureyş esirleri, ben yoğun unsurlardan oluşan bedenimle bu görünen âleme gelip gelişmeden önce, mana âleminde sizi baş aşağı gelmiş bir halde görmüşümdür."

"Sudan ve çamurdan" ta'bîriyle, cism-i kesîf-i unsurîye işaret buyrulur. "Bâlîden", büyümek, neşv ü nemâ bulmak demektir. Ya'ni "Ey üserâ-yı Kureyş, ben cism-i kesîf-i unsurî ile bu âlem-i şehadete gelip neşv ü nemâ bulmazdan evvel, âlem-i ma'nâda sizi baş aşağı gelmiş bir halde görmüşümdür."

4532. Yeni görmedim, tâ ki onunla şâdî edeyim; bunu sizin ikbaliniz içinde görüyor idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4532. Yeni görmedim, tâ ki onunla şâdî edeyim; bunu sizin ikbaliniz içinde görüyor idim.

"Ben sizin bugünkü yenilginizi yeni görmedim, tâ ki bu yeni görüş sebebiyle sevineyim; ben sizin bu hâlinizi, sizin yükseliş hâlinizin içinde de görüyor idim."

"Ben sizin bugünkü mağlûbiyetinizi yeni görmedim, tâ ki bu yeni görüş sebebiyle mesrûr olayım; ben sizin bu hâlinizi, sizin hâl-i ikbâlinizin içinde de görüyor idim."

4533. Gizli kahrın bağlanmışı, ondan sonra da ne kahır! Şeker yer idiniz ve onda zehir derc idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4533. Gizli kahrın bağlanmışı, ondan sonra da ne kahır! Şeker yer idiniz ve onda zehir derc idi.

"Hakk'ın gizli kahrının bağlanmışı idiniz; o gizli kahırdan sonra, görünme âlemindeki kahır, ne büyük kahrıdır! Siz önceden şeker yer idiniz, fakat o şekerin içinde zehir gizliydi."

"Hakk'ın gizli kahrının bağlanmışı idiniz; o gizli kahırdan sonra âlem-i zuhûrdaki kahır, ne azîm kahırdır! Siz mukaddemâ şeker yer idiniz, fakat o şekerin içinde zehir münderic idi."

4534. Böyle zehirden dolu bir şekeri eğer düşman hoş içerse, onun üzerine sana ne hased gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4534. Böyle zehirle dolu bir şekeri eğer düşman hoşça içerse, onun üzerine sana ne kıskançlık gelir?

"Eğer düşman böyle içi zehir dolu olan bir şeker şerbetini tatlı tatlı içerse, onun o andaki lezzet almasına kıskançlık duyar mısın?"

"Eğer düşman böyle içi zehir dolu olan bir şeker şerbetini tatlı tatlı içerse, onun o andaki telezzüzüne hased eder misin?"

4535. O zehiri neşât ile nûş ettiniz, ölümünüz her iki kulağınızı gizli tutmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4535. O zehiri neşe ile içtiniz, ölümünüz her iki kulağınızı gizli tutmuş.

O zehir dolu olan şeker şerbetini şevk ve neşe ile içtiniz; siz onu öyle zevk ile içerken, ölümünüz de iki kulağınızı gizlice tutmuş idi.

"O zehir dolu olan şeker şerbetini şevk ve neşât ile içdiniz; siz onu öyle zevk ile içerken, ölümünüz de iki kulağınızı gizlice tutmuş idi."

4536. "Ben onun için gazâ etmedim, tâ ki zafer bulayım, cihânı tutayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4536. "Ben onun için gazâ etmedim, tâ ki zafer bulayım, cihânı tutayım!"

Ben düşmanlara zafer bulmak ve dünyayı kahır ve üstünlüğüm altında tutmak için sizinle gazâ etmedim; benim savaşım, insan oldukları hâlde, hayvanlık mertebesinde kalan ve hemcinslerini de kendi aşağı mertebelerine çekmek için haksız yere kan dökenleri insanlık mertebesine çıkarmak içindir.

"Ben düşmanlara zafer bulmak ve cihânı kahır ve galebem altında tutmak için sizinle gazâ etmedim; benim harbim, insan oldukları halde, hayvâniyet mertebesinde kalan ve hemcinslerini de kendi mertebe-i süfliyyele-rine çekmek için nâhak yere kan dökenleri insâniyet mertebesine çıkarmak içindir."

4537. “Zîra o cihân cîfe ve murdâr ve kıymetsizdir; böyle murdar üzerine nasıl harîs olurum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4537. “Çünkü o dünya leş ve pis ve kıymetsizdir; böyle pis bir şey üzerine nasıl hırslı olurum?"

"Cîfe", ölmüş hayvanın kokmuş cesedi; "murdâr", pis; "rahîs", ucuz anlamlarındadır. Şârih Ankaravî hazretleri "rahîs"a kıymetsiz anlamı vermiştir.

"Cîfe", ölmüş hayvanın kokmuş cesedi; "murdâr", pis; "rahîs", ucuz ma'nâlarınadır. Şârih Ankaravî hazretleri "rahîs"a kıymetsiz ma'nâsı vermiştir.

4538. "Köpek değilim, ta ki ölünün perçemini koparayım; Isa'yım, gelirim ki tâ diri edeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4538. "Köpek değilim, ta ki ölünün perçemini koparayım; İsa'yım, gelirim ki tâ diri edeyim."

Leşe musallat olup, yemeye çalışan köpektir; bu dünya ise leş ve murdardır, bu sebeple ben köpek değilim, bir leşin perçemini ve saçını didikleyerek yemeye çalışayım; ben İsa (a.s.)ın tasarruflarını ve mucizelerini de taşırım. Manevi olarak ölü olan bu insanı diriltmek için geldim.

"Cîfeye musallat olup, yemeğe çalışan köpektir; bu dünyâ ise cîfe ve murdardır, binâenaleyh ben köpek değilim, bir leşin perçemini ve saçını didikleyerek yemeğe çalışayım; ben Îsâ (a.s.)ın tasarrufât ve mu'cizâtını da hâizim. Ma'nen ölü olan bu beşeri diriltmek için geldim."

4539. "Ondan dolayı cenk saflarını yardım, tâ ki sizi helâkden kurtarayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4539. "Ondan dolayı savaş saflarını yardım, tâ ki sizi helâktan kurtarayım!"

"Ben kılıç çekip insanların savaş saflarını, ancak sizi manevî helâktan kurtarmak için yardim."

"Ben kılıç çekip beşerin harb saflarını, ancak sizi helâk-ı ma'nevîden kurtarmak için yardım."

4540. "Beşerin gırtlaklarını ondan dolayı kesmem, tâ ki bana ker ü ferr ve haşer ola."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4540. "İnsanların gırtlaklarını bu yüzden kesmem, tâ ki bana kahramanlık ve kuvvet toplama olsun."

"Ker ü ferr", savaşta ileri geri hareket ederek kahramanlık göstermek; "haşer", toplamak demektir. Yani "İnsanların gırtlaklarını kahramanlık göstermek ve etrafıma kuvvet toplamak için kesmiyorum."

"Ker ü ferr", harbde ileri geri hareket ederek, kahramanlık göstermek; "haşer", cem' etmek demektir. Ya'ni "Beşerin gırtlaklarını kahramanlık göstermek ve etrâfima kuvvet toplamak için kesmiyorum."

4541. Ondan dolayı birkaç gırtlağı kesiyorum, tâ ki o gırtlaklardan âlem-i azîm kurtulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4541. Ondan dolayı birkaç gırtlağı kesiyorum, tâ ki o gırtlaklardan yüce âlem kurtulsun!

"İnsanlığın üzerine kahır, zulüm ve inkâr ile musallat olan birkaç kişinin gırtlağını kesiyorum, tâ ki o insan topluluğu, bu yüce âlem o bozguncuların kahır ve zulmünden ve inkârından kurtulsunlar."

"Beşerin üzerine kahır ve zulüm ve küfür ile musallat olan birkaç kişinin gırtlağını kesiyorum, tâ ki o kütle-i beşer bu âlem-i azîm o müfsidlerin kahır ve zulmünden ve küfründen kurtulsunlar."

4542. Zîra siz pervâne gibi kendi cehlinizden ateş önünde bu hamleyi âdet edersiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4542. Çünkü siz, pervane gibi, kendi bilgisizliğinizden dolayı ateş önünde bu hamleyi âdet edinirsiniz.

4543. Ben sizi sarhoş gibi ateşe düşmekten iki el ile men' ediyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4543. Ben sizi sarhoş gibi ateşe düşmekten iki el ile engelliyorum.

Bu iki şerefli beyitte şu hadis-i şerife işaret buyrulur: انما مثلی و مثلكم كرجل استوقد نارا فجعلت الفراش يقعن فيها و انا أخذ بحجز كم و انتم تقتحمون فيها Yani "Ancak benim misalim ve sizin misaliniz, ateş yakan bir adam gibidir ki, pervaneler o ateşe düşmeye başlarlar, ben ise sizi engellemek sebebiyle tutarım, siz ise ona atılırsınız." Yani siz cehaletiniz sebebiyle bu beşerî hayatın sonucunu idrak etmekten acizsiniz; bu sebeple, aynen ateş olan dünyanın süslerini ve nefsin hazlarını tam olarak elde etmek için küfrü ve inkârı seçiyorsunuz. Ben ise sizi o ateşe atılmaktan engelliyorum.

Bu iki beyt-i şerîfde şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: انما مثلی و مثلكم كرجل استوقد نارا فجعلت الفراش يقعن فيها و انا أخذ بحجز كم و انتم تقتحمون فيها Ya'ni "Ancak benim meselim ve sizin meseliniz ateş yakan bir adam gibidir ki, pervâneler o ateşe düşmeğe şurû' ederler, ben ise sizi men' etmek sebebiyle tutarım, siz ise ona hamle edersiniz". Ya'ni siz cehliniz sebebiyle bu hayât-ı beşeriyyenin âkıbetini idrâkden âcizsiniz; binâenaleyh ayn-ı âteş olan dünyanın âlâyişini ve nefsin huzûzâtını kemâliyle elde etmek için küfür ve inkârı ihtiyâr ediyorsunuz. Ben ise sizi o ateşe atılmaktan men' ediyorum.

4544. Onu ki, kendinize fetihler zannettiniz, kendi menhûsluğunuzun tohumunu ekdiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4544. Onu ki, kendinize fetihler zannettiniz, kendi uğursuzluğunuzun tohumunu ektiniz.

"Peygambere karşı gelmekle ona üstün gelmeyi fetihler zannettiniz, aksine ona karşı gelme sebebiyle kendi bedbahtlığınızın ve mutsuzluğunuzun tohumunu ektiniz." Çünkü الدنيا مزرعة الآخرة yani "Dünya ahiretin tarlasıdır" buyrulmuştur; bu sebeple bu dünyada mutsuzluk ve uğursuzluk tohumunu ekenler, orada zakkum gibi acı olan meyvesini yerler.

"Peygambere muhalefetle ona galebe etmeyi fetihler zannettiniz, halbuki ona muhalefet sebebiyle kendi bedbahtlığınızın ve şekāvetinizin tohumunu ekdiniz." Zira الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" buyrulmuştur; binâenaleyh bu dünyâda şekāvet ve nuhûset tohumunu ekenler, orada zakkūm gibi acı olan meyvesini yerler.

4545. Birbirinizi ciddin ciddi ile da'vet ettiniz, ejderha tarafına at sürdünüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4545. Birbirinizi ciddiyetle davet ettiniz, ejderha tarafına at sürdünüz.

"Peygamber'e karşı gelmek için birbirinizi ciddiyetle, yani son derece çaba göstererek davet ettiniz; halbuki hakikatte sizi helak edecek manevî bir ejderha tarafına at sürdünüz."

"Peygamber'e muhalefet için birbirinizi ciddin ciddi ile, ya'ni son derece sa'y ile da'vet ettiniz, halbuki hakîkatte sizi helâk edecek bir ejderhâ-yı ma'nevî tarafına at sürdünüz."

4546. "Kahır ettiniz ve ayn-ı kahırdasınız, muhakkak siz dehrin arslanının kahrının makhurusunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4546. "Kahrettiniz ve kahretmenin ta kendisisiniz, muhakkak siz zamanın arslanının kahretmesinin mağlûbusunuz."

Yani "Sizin iyiliğinize hizmet eden kimseye karşı savaş ve çekişmeye kalkışmakla kahrettiniz ve bu hâliniz ile kahretmenin ta kendisi ve özü içindesiniz, çünkü siz muhakkak zamanın arslanının, yani Peygamber'in kahretmesinin mağlûbusunuz."

"Tâğî", azgın; "me'sûr", esir olmuş demektir. Yani azgın olan bir kimse kendi altındaki zayıfları kahredicidir, fakat o zayıfları kahredicilik hâli içinde manen kahredilmiştir ve galip ve muzaffer olması hâli içinde manen bağlanmış bir esirdir.

Ya'ni "Sizin iyiliğinize hizmet eden kimseye karşı harb ve nizâ'a kıyâm etmekle kahır ettiniz ve bu hâliniz ile kahrın aynı ve zâtı içindesiniz, zîrâ siz muhakkak dehrin arslanı olan Peygamber'in kahrının makhûrusunuz."

"Tâğî", azgın; “me'sûr", esîr olmuş demektir. Ya'ni azgın olan bir kimse kendi mâdûnu olan zayıfları kahr edicidir, fakat o zayıfları kahr edicilik hâli içinde ma'nen kahr olunmuştur ve mansûr ve muzaffer olması hâli içinde ma'nen bağlanmış bir esîrdir.

## در بیان آنکه طاغی در عین قاهری مقهورست و در عین منصوری مأسور

4547. Hırsız, efendiyi kahr etti ve altınını çekti; o onun ile meşgul, vâlî ise erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4547. Hırsız, efendiyi kahretti ve altınını çaldı; o onunla meşgulken, vâlî ise yetişti.

Azgın kişinin kahrediciliği içinde kahrolmuşluğunun örneği şudur ki: "Hırsız, bir efendinin evine girip altınlarını çalmak suretiyle o efendiyi kahretti; o bu altınları çalmakla meşgul olduğu sırada zabıta memuru yetişti ve onu kahredici pençesine geçirdi."

Tâğînin kāhirliği içinde makhûrluğunun misâli budur ki: "Hırsız, bir efendinin evine girip altınlarını çalmak sûretiyle o efendiyi kahr etti; o bu altınları çalmakla meşgül olduğu sırasında zabıta me'muru yetişti ve onu pençe-i kahrına geçirdi."

4548. Eğer o zaman efendiden kaça idi, onun üzerine şehrin vâlîsi ne zaman kopardı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4548. Eğer o zaman efendiden kaçsaydı, onun üzerine şehrin valisi ne zaman kopardı?

Eğer zabıta memurunun geldiği o zaman içinde o hırsız, efendinin öfkesiyle meşgul olmayıp kaçsaydı ve azgınlıktan vazgeçseydi, onun üzerine şehrin zabıta memuru kopar ve musallat olur muydu?

Eğer zabıta me'mûrunun geldiği o zamân içinde o hırsız, efendinin kahıyla meşgül olmayıp kaça idi ve azgınlıktan ferâgat ede idi, onun üzerine şehrin zabıta me'mûru kopar ve musallat olur mu idi?

4549. Hırsızın kāhirliği onun makhurluğu oldu, zîrâ ki onun kahrı, onun başını kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4549. Hırsızın üstün gelmesi onun mağlup olması oldu, çünkü onun üstün gelmesi, onun başını kaptı.

Hırsızın üstün gelme hâli sonuç olarak onun mağlup olma hâli oldu, çünkü onun yaptığı üstün gelme sonunda onun başını ceza belasına uğrattı.

Hırsızın kāhirlik hâli binnetîce onun makhûrluk hâli oldu, çünkü onun yaptığı kahır sonunda onun başını cezâ belâsına uğrattı.

4550. Efendi üzerine gālibliği, onun tuzağı olur; akıbet vâlî erişir ve kısası alır. [4564]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4550. Efendi üzerine üstün gelmesi, onun tuzağı olur; sonunda vali erişir ve kısası alır.

Hırsızın efendi üzerindeki üstün gelmesi, sonunda kendisinin mağlubiyeti ve tuzağa tutulması olur; çünkü zabıta memuru yetişir, o fiilinin cezasını verir. "Kaved", kısas anlamınadır.

"Hırsızın efendi üzerindeki gālibliği, sonunda kendisinin mağlûbluğu ve tuzağa tutulması olur; çünki zabıta me'mûru yetişir o fiilinin cezasını verir." "Kaved", kısâs ma'nâsınadır.

4551. Ey kimse ki, sen halk üzerine galib olmuşsun, cenge ve gālibliğe dalmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4551. Ey kişi ki, sen halk üzerine üstün gelmişsin, savaşa ve üstün gelmeye dalmışsın!

4552. Onları kasıd sebebiyle münhezim etmiştir, tâ ki seni çekerek halkaya getire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4552. Onları kasıt sebebiyle yenilgiye uğratmıştır ki, seni çekerek halkaya getirsin.

"Ey halk üzerine galip olan kimse, Yüce Allah o halkı, senin kahrediciliğini kastedici sebeple yenilgiye uğratmıştır ki, o kasıtlı olan seni çekerek halkaya getirsin." Yani sen bir kimse üzerine musallat olup galip olursan, bil ki senin bu galipliğinin arkasında, senin üzerine galip gelmeye ve musallat olmaya kasıtlı olan bir kimse vardır. İşte o kasıtlı olan sonunda seni çeke çeke mağlubiyet halkasına getirir, bağlar. Ve Yüce Allah seni bu halkaya o kasıtlı olana bağlatmak için onları mağlup etmiştir.

"Ey halk üzerine galib olan kimse, Hak Teâlâ o halkı, senin kahrını kasd edici sebebiyle münhezim etmiştir, tâ ki o kāsıd çekerek seni halkaya getire." Ya'ni seni bir kimse üzerine musallat edip gālib olursan, bil ki senin bu gālibliğinin arkasında, senin üzerine galebeye ve musallat olmaya kasd eden bir kimse vardır. İşte o kāsıd âkıbet seni çeke çeke mağlûbiyet halkasına getirir bağlar. Ve Hak Teâlâ seni bu halkaya o kāsıda bağlatmak için onları mağlûb etmiştir.

4553. Agah ol ve dizgini çek, bu münhezimin izine sürme, tâ ki sen muhkem bağlanıcı olmayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4553. Uyanık ol ve dizgini çek, bu yenilmişin izine sürme, tâ ki sen sağlam bağlanıcı olmayasın.

"Münhazim", infiâl babından ism-i fâildir (yapanı bildiren isim), sülâsîsi "hazm" masdarı olup, ikinci babdandır; ve "hazm" Kâmûs'un açıklamasına göre bir şeyi sağlam çekip bağlamak anlamındadır; bu suretle "münhazim", sağlam bağlanıcı demek olur. Hint nüshalarında "hı" harfiyle "münhazim" (منخزم) yazılmış ve "ser-nigûn" (baş aşağı) anlamı verilmiştir. Kâmûs'ta bu kelimeyi ve bu anlamı bulamadım. Hint şârihlerinden Mîr Nûrullâh "hizâme"den (خزامه) almıştır ve "hizâme", devenin burnuna taktıkları halka anlamındadır. Kâmûs'ta bu kelimenin tef'îl babının masdarı olan "tahzîm" şeklinde kullanılıp, devenin burnuna burunduruk geçirmek anlamına geldiği gösterilmiştir. Şerefli beyitte bu anlamda infiâl babından ism-i fâil olarak kullanılmış olması da göz önünde bulundurulur. Ankaravî hazretleri "münhazim" kelimesine, rahnelenmiş, gediklenmiş, parçalanmış ve helâk olmuş anlamı vermiş ise de, ben Kâmûs'ta bu anlamı bulamadım. Şerefli beytin açıklaması: Yani "Uyanık ol, nefsinin yularını çek, bu kasıt sebebiyle yenilmiş olanın izini takip etme, tâ ki mağlubiyet halkasına sağlam bağlanıcı olmayasın; yahut nefsinin devesinin burnuna mağlubiyet halkası geçirilmiş olmaya."

“Münhazim", infiâl bâbından ism-i fâildir, sülâsîsi "hazm” masdarı olup, ikinci bâbdandır; ve "hazm" Kāmûs'un beyânına göre bir şeyi muhkem çe- kip bağlamak ma'nâsınadır; bu süretle "münhazim", muhkem bağlanıcı demek olur. Hind nüshalarında "hı" harfiyle "münhazim" (منخزم) yazılmış ve "ser-nigûn" ma'nâsı verilmiştir. Kâmûs'da bu kelimeyi ve bu ma'nâyı bulamadım. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh "hizâme"den (خزامه) almıştır ve "hizâme", devenin burnuna taktıkları halka ma'nâsınadır. Kâmûs'da bu kelimenin tef'îl bâbının masdarı olan "tahzîm" sûretinde müsta'mel olup, devenin burnuna burunduruk geçirmek ma'nâsına olduğu gösterilmiştir. Beyt-i şerîfde bu ma'nâda infiâl bâbından ism-i fâil olarak isti'mâl buyrulmuş olması da melhûzdur. Ankaravî hazretleri "münhazim" kelimesine, rahnelenmiş, gediklenmiş, paralanmış ve helâk olmuş ma'nâsı vermiş ise de, fakîr Kâmûs'da bu ma'nâyı bulamadım. Beyt-i şerîfin îzâhı: Ya'ni "Âgâh ol, nefsinin yularını çek, bu kāsıd sebebiyle münhezim olanın izini ta'kîb etme, tâ ki mağlûbiyet halkasına muhkem bağlanıcı olmayasın; yâhud nefsinin devesinin burnuna mağlûbiyet halkası geçirilmiş olmaya."

4554. Vaktaki seni bu şîve ile tuzağa çekti, ondan sonra kalabalıkta hamle görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4554. Seni bu yöntemle tuzağa çektiği zaman, ondan sonra kalabalıkta saldırı görürsün.

Yüce Allah seni, birtakım mazlumları mağlup ve yenik düşürme yöntemiyle mağlubiyet tuzağına çektiği zaman, senden zulüm ve hakaret görmüş olan kimselerin kalabalığı içinde, saldırılara maruz kalırsın. Nasıl ki birçok zalimin bu hâle maruz kaldıkları her an görülmüş ve görülmekte bulunmuştur.

Hak Teâlâ hazretleri seni birtakım mazlûmları mağlûb ve münhezim kılmak şîvesiyle mağlûbiyet tuzağına çektiği vakit, senden zulüm ve hakâret görmüş olan kimselerin kalabalığı içinde, hücûmlara ma'rûz kalırsın. Nitekim birçok zâlimlerin bu hâle ma'rûz kaldıkları her an görülmüş ve görülmekte bulunmuştur.

4555. Akıl, bu galib olmaktan ne vakit şad oldu? Çünkü o, bu gālib olmakta fesad gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4555. Akıl, bu üstün gelmekten ne zaman mutlu oldu? Çünkü o, bu üstün gelmekte bozulma gördü.

Akıl dediğimiz ilahi nimetin manevi gözü, sonunda yenilgi gördüğü bir üstünlükten asla sevinmez; böyle bir üstünlükten sevinip gururlanan kimseler, aklın kemalinden (olgunluğundan) yoksundurlar.

Akıl dediğimiz ni'met-i ilâhiyyenin ma'nevî olan gözü, sonunda mağlûbiyet gördüğü bir gāliblikten aslâ sevinmez; böyle bir galebeden sevinip mağrûr olan kimseler, kemâl-i akıldan mahrûmdurlar.

4556. Akıl önünü görücü keskin gözlü geldi, zîrâ Hudâ ona kendi sürmesinden sürme çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4556. Akıl, önünü görücü keskin gözlü geldi, çünkü Yüce Allah ona kendi sürmesinden sürme çekti.

4557. Peygamber buyurdu ki: "Ehl-i cennet husûmetlerde fünûn cihetinden zebûn oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4557. Peygamber buyurdu ki: "Cennet ehli, düşmanlıklarda fenler (bilgiler) yönünden yenik düştüler."

Bu şerefli beyitte, "Mümin, koyunun kurttan ürktüğü gibi, düşmanlığı şiddetli olan kimseden ürker" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani "Cennet ehli olan müminler, düşmanlıklarda fenler ve hikmetler yönünden mağlup oldular; çünkü sonunu düşündüler."

Bu beyt-i şerîfde المؤمن يهرب من الد الخصام كما يهرب الغنم من الذئب ya'ni "Mü'min, koyunun kurttan ürktüğü gibi, husûmeti şedîd olan kimseden ürker" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni "Ehl-i cennet olan mü'minler husûmetlerde fenler ve hikmetler cihetinden mağlûb oldular; zîrâ âkıbeti düşündüler."

4558. Kemal-i hazmdan ve kendilerinin sû-i zannındandır; naksdan ve korkaklıktan ve dîn za'fından değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4558. Olgunluklarının ve kendilerine karşı besledikleri kötü zanlarının bir sonucudur; noksanlıktan, korkaklıktan ve din zayıflığından değildir.

Yani müminlerin düşmanlıklarda yenik düşmeleri ve zayıf kalmaları, olgunluklarından ve ihtiyatlı oluşlarından, ayrıca kendi nefislerine karşı besledikleri kötü zanlarından kaynaklanır. Kendi nefislerinin sıfatlarından emin olmadıkları için, bu savaşta belki nefislerinin bir hilesi olur ve bu yüzden gerçekleşen öldürmeyi Allah için değil, nefislerinin öfkesinden ve intikamından yapmış olurlar düşüncesiyle düşmanlıktan vazgeçerler. Onların düşmanlıklardan yüz çevirmeleri, noksanlıklarından, korkaklıklarından ve dinlerinin zayıflığından değildir.

Ya'ni mü'minlerin husûmetlerde mağlûb ve zebûn oluşları, hazm ve ihtiyat husûsundaki kemâllerinden ve kendi nefislerine olan sû-i zanlarındandır. Kendi nefislerinin sıfatlarından emîn oldukları için bu kıtâlde belki nefislerinin bir hîlesi olur ve bu yüzden katl-i vâki'i Allah için değil, nefislerinin öfkesinden ve intikāmından yapmış olurlar mülahazasıyla husûmetten vazgeçerler. Onların husûmetlerden yüz çevirmeleri, noksanlıklarından ve korkaklıklarından ve dinlerinin za'fiyetinden değildir.

4559. Galebe vermekte kümûnda olan "Levlâ ricâlün mü'minûn" hikmetini işitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4559. "Eğer mümin erkekler olmasaydı" sözünün, gizli olan üstünlük verme hikmetini işitmişti.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin sebebidir. Yani "Cennet ehlinin düşmanlıklar karşısında zayıf düşmeleri, aşırı ihtiyatlarından kaynaklanır; çünkü düşmanlara müsaade edip üstünlük verme hususunda, Fetih Suresi'ndeki وَلَوْلا رجال مؤمنون و نساء مؤمنات (Fetih, 48/25) ["Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mü'min erkeklerle mü'min kadınları.."] ayet-i kerimesinin hikmetini işitmişlerdi." "Firih dâden", üstünlük vermek ve ileri geçmeye müsaade etmek anlamlarına gelir. "Kümûn", pusuya gizlenmek demektir. Bu ayet-i kerimenin pusuya gizlenmiş olan hikmeti şudur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz yukarıda zikredilen Hudeybiye adlı mevkide idi. Müşriklerden seksen kişi İslam ehline baskın yapmak amacıyla geldiler; İslam ehli onlara üstün geldi ve hepsini esir etti. Peygamber Efendimiz bunların hepsini azat etti; çünkü Fetih Suresi'nde geçen bu وَ لَوْ لاَ رِجَال مؤمنون و نساء مُؤْمِنَاتِ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ أَنْ تَطَوَّهُم فتصيبكم منهم معرة بغير علم لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ (Fetih, 48/25) yani "Eğer Mekke'de müşrikler ile karışık erkek ve kadın müminler olmasa, ki siz onları bilmezsiniz, gafletle sizin onları helak etmeniz sebebiyle size onlardan teessüf ve keder isabet ederdi. Yüce Allah dilediğini rahmetine dahil eder" ayet-i kerimesinde müşrikler arasında gelecekte İslam olacak olanlara işaret vardı. Bu sebeple onları öldürmekte ve helak etmekte hazım ve ihtiyat gerekli idi.

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin illetidir. Ya'ni "Ehl-i cennetin husûmetlerde zebûn olmaları, kemâl-i ihtiyatlarından nâşîdir; zîrâ muhâsımlara müsâade edip galebe vermek hususunda sûre-i Fetih'de olan وَلَوْلا رجال مؤمنون و نساء مؤمنات (Fetih, 48/25) ["Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mü'min erkeklerle mü'min kadınları.."] âyet-i kerîmesinin hikmetini işitmişler idi." "Firih dâden", galebe vermek ve ileri geçmeye müsaade etmek ma'nâlarına gelir. "Kümûn”, pusuya gizlenmek demektir. Bu âyet-i kerîmenin pusuya gizlenmiş olan hikmeti budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz yukarıda zikr olunan Hudeybiye nâm mevki'de idi. Müşriklerden seksen kişi ehl-i İslâm'a baskın kasdıyla geldiler; ehl-i İslâm onlara galebe ettiler ve hepsini esîr ettiler. Peygamber Efendimiz bunların hepsini âzâd etti; çünkü sûre-i Fetih'de vâki' bu وَ لَوْ لاَ رِجَال مؤمنون و نساء مُؤْمِنَاتِ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ أَنْ تَطَوَّهُم فتصيبكم منهم معرة بغير علم لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ (Fetih) 48/25) ya'ni "Eğer Mekke'de müşrikler ile karışık erkek ve kadın mü'minler olmasa, ki siz onları bilmezsiniz, gafletle sizin onları helâk etmeniz sebebiyle size onlardan teessüf ve keder isabet ederdi. Allah Teâlâ dilediğini rahmetine idhâl eder" âyet-i kerîmesinde müşrikler arasında âtîde islâm olacak olanlara işâret var idi. Binâenaleyh onları katilde ve helâkde hazm ve ihtiyât lâzım idi.

4560. Mü'minlerin halası için küffâr-ı laînden el kısalığı farz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4560. Müminlerin kurtuluşu için lanetli kâfirlerden el çekmek farz oldu.

Gizli olan müminlerin, kâfirler arasından kurtuluşu için Allah'ın rahmetinden kovulmuş olan kâfirleri öldürmekten el çekmek, yani vazgeçmek, bu ayet-i kerime gereğince farz oldu.

Mahfi olan mü'minlerin, küffâr arasından halâsı için Allah'ın rahmetinden matrûd olan küffârın katlinden el kısalığı, ya'ni el çekmek, bu âyet-i kerîme mûcibince farz oldu.

4561. Ahd-i Hudeybiye kıssasını oku, ondan "Keffe eydiküm"ü tamamen bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4561. Hudeybiye Antlaşması kıssasını oku, ondan "Ellerinizi çekti" ifadesini tam olarak bil!

Hudeybiye kıssası yukarıda [4488] numaralı beytin üstündeki şerhin açıklamasında belirtilmişti; ikinci mısra, Fetih Suresi'nde geçen وَ هُوَ الَّذِى كف أيديهم عنكم و أيديكم عنهم (Fetih, 48/24) ayet-i kerimesine işaret eder. Yani "O, Yüce Allah'tır ki Mekke kâfirlerinin ellerini sizden ve sizin ellerinizi onlardan çekti" demektir. Bu el çekme, Hudeybiye barışının sonucudur.

Hudeybiye kıssası yukarıda [4488] numaralı beytin bâlâsındaki şerh-i şerîfin şerhinde beyân olunmuş idi; ikinci mısra' sûre-i Fetih'de vâki' وَ هُوَ الَّذِى كف أيديهم عنكم و أيديكم عنهم (Fetih, 48/24) âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni "O Allah Teâlâ'dır ki küffâr-ı Mekke'nin, onları sizden ve sizin ellerinizi onlardan keff eyledi" demektir. Bu keff-i yed, Hudeybiye musâlahasının netîcesidir.

4562. O galibliğin içinde dahi, kendisini o Kibriyâ'nın tuzağının mağlûbu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4562. O üstünlüğün içinde dahi, kendisini o Kibriyâ'nın (Allah'ın büyüklüğünün) tuzağının mağlûbu gördü.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Hudeybiye antlaşmasındaki mağlûbiyeti Hak'tan gördüğü gibi, Mekke fethinin üstünlüğünde dahi, kendisini Yüce Allah'ın tuzağının mağlûbu gördü.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hudeybiye musâlahasındaki mağlûbiyeti Hak'dan gördüğü gibi, feth-i Mekke galebesinde dahi, kendisini Allâhu azîmü'ş-şânın tuzağının mağlûbu gördü.

4563. "Ben sizin zincirlerinizden ondan dolayı gülmem ki, ansızın sizi şebgîr eyledim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4563. "Ben sizin zincirlerinizden ondan dolayı gülmem ki, ansızın sizi şebgîr eyledim."

"Şebgîr", sabah ve seher vakti ile seher vaktinden önce veya gece yarısından sonra yola çıkmak ve sabah vaktinde hüzünlü sesle öten kuş anlamlarındadır. (Bahâr-ı Acem, Şemsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Kāti') Bu şerefli beyit, esirlere hitaben Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinden söylenir. Buyururlar ki: "Ey esirler, ben sizin zincirinizden, böyle sizi ansızın gece yolculuğuna çıkardığımdan veya seher vaktinde hüzünlü öten kuş gibi size inlemeler ettirdiğimden dolayı gülmüyorum."

"Şebgîr", subh ve sehergâh ve seher vaktinden evvel veyâ gece yarısından sonra yola çıkmak ve sabah vaktinde hazîn sadâ ile öten kuş ma'nâlarınadır. (Bahâr-ı Acem, Şemsü'l-Lügāt ve Burhân-ı Kāti') Bu beyt-i şerîf, esîrlere hitâben Resûl-i Ekrem hazretlerinden söylenir. Buyururlar ki: "Ey esîrler, ben sizin zincirinizden böyle sizi ansızın gece yolculuğuna çıkardığımdan veya seher vaktinde hazîn öten kuş gibi size nâleler ettirdiğimden dolayı gülmüyorum."

4564. Ondan dolayı gülüyorum ki, zincir ve bukağı ile sizi servilik ve güllük tarafına çekiyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4564. Ondan dolayı gülüyorum ki, zincir ve bukağı ile sizi servilik ve güllük tarafına çekiyorum.

"Ondan dolayı gülüyorum, sizi insanlığın gereği olan hakikat, ilim ve irfan gülistanına zincirler ve bukağılar ile bağlayıp çekiyorum."

"Ondan dolayı gülüyorum, sizi insanlığın îcâbı olan hakîkat ve ilim ve irfân gülistânına zincirler ile ve bukağılar ile bağlayıp çekiyorum."

4565. Ey aceb ki, sizi amansız ateşten, bağlanmış olarak sebze-zara getiriyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4565. Ey şaşılacak şey ki, sizi amansız ateşten, bağlanmış olarak sebze bahçesine getiriyorum.

4566. Cehennem tarafından sizi ağır zincir ile, ebedî olan cennete çekiyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4566. Cehennem tarafından sizi ağır zincir ile, ebedî olan cennete çekiyorum.

"Cehennem olan bu aşağı âlem ve hayvanlık tarafından, sizi ağır zincirler ile bağlayıp, ebedî olan irfan cennetine ve zât cennetine çekiyorum."

"Cehennem olan bu âlem-i süflî ve hayvaniyet tarafından, sizi ağır zincirler ile bağlayıp, ebedî olan cennet-i irfâna ve cennet-i zâta çekiyorum."

4567. Her mukallidi bu yolda, iyi ve kötü, böyle bağlanmış olarak hazrete çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4567. Her taklitçi, bu yolda, iyi ve kötü ile, böyle bağlanmış olarak ilahi huzura çekilir.

"Taklitçi"den kasıt, taklidi iman sahibi olan mümin, "iyi"den kasıt cennet ümidi ve "kötü"den kasıt cehennem korkusudur. Yani "Her bir taklidi iman sahibi olan mümini, cennet ümidi ve cehennem korkusu Hakk'ın rızasına çeker." Bundan anlaşılır ki, korku ve ümitten yoksun olup, her bir yasaklanmış şeyi işleyen ve sonra da iman iddiasında bulunan kimseler, bu taklidi imandan da yoksundurlar.

"Mukallid"den murâd, îmân-ı taklîdi sahibi olan mü'min, "iyi"den murâd cennet ümîdi ve "kötü"den murâd cehennem korkusu. Ya'ni "Her bir îmân-ı taklîdî sâhibi olan mü'mini, cennet ümîdi ve cehennem korkusu Hakk'ın rızâ-yı şerîfi tarafına çeker." Bundan anlaşılır ki, havf ve recâdan mahrûm olup, her bir menhiyâtı irtikâb eden ve sonra da îmân da'vâsında bulunan kimseler, bu îmân-ı taklîdîden de mahrûmdurlar.

4568. Evliyâdan başkası, bu yola hep zincirde ve korkuda ve ibtilâda giderler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4568. Evliyadan başkası, bu yola hep zincirde ve korkuda ve belada giderler.

"Hakikat ehli ve müşâhede zevki içinde olan evliyadan başkası, Hakk yoluna hep bir bağ içinde ve bir korku ve bela içinde giderler." Yani kimi cennete gitmek zevki ve ümidiyle ve kimi cehennemde yanmak korkusu ile ve kimi de bedenine ve malına isabet eden çeşitli belalar sebebiyle "Aman Allah!" deyip Hakk yoluna giderler.

"Ehl-i hakîkat ve zevk-i müşâhede içinde olan evliyâdan başkası, Hak yoluna hep bir bağ içinde ve bir korku ve ibtilâ içinde giderler." Ya'ni kimi cennete gitmek zevk ve ümîdiyle ve kimi cehennemde yanmak korkusu ile ve kimi de vücuduna ve malına isabet eden mütenevvi' belâlar sebebiyle "Aman Allah!" deyip Hak yoluna giderler.

4569. İşin sırlarından âgâh olan kimselerin gayrini, bu yola cenk eder gibi çekerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4569. İşin sırlarından haberdar olan kimselerden başkasını, bu yola savaşır gibi çekerler.

"Peykâr", savaş demektir; "vâr" edatı ise uygun, benzer, sahip ve gibi anlamlarında kullanılır. "Peykâr-vâr", [savaşa uygun ve benzer bir tavırla demektir.] "Kendi nefsini bilen ve Rabb'ini anlayarak Hakk'ın tecellilerinin (ilahi görünüşlerinin) sırlarından haberdar olan kimselerden başkalarını, Hak yoluna savaşa ve çekişmeye uygun gelen bir tavır ile çekerler."

"Peykâr", cenk, “vâr" edâttır; münasib, müşabih, mâlik, sâhib ve gibi ma'nâlarında müsta'meldir. "Peykâr-vâr", [cenge münasib ve müşâbih bir tavır ile demek olur.] "Kendi nefsini bilen ve Rabb'ini anlıyarak tecelliyât-ı Hakk'ın sırlarından âgâh olan kimselerden başkalarını, Hak yoluna cenge ve münâzaaya münasib gelen bir tavır ile çekerler."

4570. Cehd et, tâ ki senin nûrun parıldayıcı olsun, tâ ki sülükün ve hizmetin [4584] kolay olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4570. Çalış ki senin nurun parıldayıcı olsun, tâ ki Hakk yolculuğun ve hizmetin kolay olsun.

Ey taklitçi mümin, ilahi emre itaat etmeye ve ilahi yasaklardan kaçınmaya çalış ki, taklide dayalı imanının nuru parlasın ve önceden nefsine zor gelen itaat ve ibadetler, bu yakin nuru sayesinde sana kolay gelsin. Hakk yolculuğunda ve hizmetinde zevk ve lezzet bulasın. Ankaravî hazretleri buyururlar ki: وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ (Nahl, 16/99) Yani "Sana yakin (kesin bilgi) gelinceye kadar Rabb'ine ibadet et!" ayet-i kerimesi gereğince ibadet, hakk-ı yakin (gerçek kesin bilgi) mertebesine kadardır, ondan sonra "ubudiyet" (kulluk) başlar; çünkü "ibadet", Hakk'ın emrine nefsin zorlukla ve zevksiz olarak yönelmesidir; "ubudiyet" ise, yakin mertebesinde nefsin kendi sıfatından fani olması ve ruhun sıfatının ortaya çıkması sebebiyle Hakk'ın hizmetine zevkle koşmaktır.

"Ey mukallid olan mü'min, emr-i İlâhî'ye itâata ve nehy-i ilâhîden ictinâ-ba çalış ki, taklîdî olan îmânının nûru parlayıcı olsun ve evvelce nefsine zor gelen tâat ve ibâdât, bu nûr-ı yakîn sâyesinde sana kolay gelsin. Sülükünde ve hizmetinde zevk ve lezzet bulasın." Ankaravî hazretleri buyurular ki: وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ (Nahl, 16/99) Ya'ni "Sana yakîn gelinceye kadar Rább'ine ibâdet et!" âyet-i kerîmesi mûcibince ibâdet hakk-ı yakîn mertebesine kadardır, ondan sonra "ubûdet" başlar; zîrâ "ibâdet" Hakk'ın emrine nefsin zorlukla ve zevksiz olarak teveccüh etmesidir; ve "ubûdet" ise, mertebe-i yakînde nefsin kendi sıfatından fânî ve rûhun sıfatı zâhir olması sebebiyle Hakk'ın hizmetine zevk ile koşmaktır.

4571. Çocukları mektebe zor ile götürürsün, zîra ki faidelerden gözü kördür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4571. Çocukları okula zorla götürürsün, çünkü faydaları görmez.

Taklitçilerin ibadetleri ve itaatleri, çocukların okula zorla gitmelerine benzer.

Mukallidlerin ibâdât ve tââtı, çocukların mektebe zor ile gitmelerine benzer.

4572. Vaktaki vakıf olur, mektebe koşar, onun canı gitmekten açılmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4572. Vaktaki vakıf olur, mektebe koşar, onun canı gitmekten açılmış olur.

Çocuk, ilmin faydalarına vâkıf olduğu zaman, kendi arzusuyla okula koşar ve onun canı okula gitmekten mutlu olur ve gül gibi açılmış olur.

Çocuk ilmin fâidelerine vakıf olduğu vakit, kendi arzûsuyla mektebe koşar ve onun canı mektebe gitmekten mesrûr olur ve gül gibi açılmış olur.

4573. Çocuk kendi işinin ücretinden hiçbir şey görmediği vakit, mektebe kıvranarak gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4573. Çocuk, kendi işinin ücretinden hiçbir şey görmediği zaman, okula kıvranarak gider.

4574. Vaktaki keseye bahşiş olarak bir dâng koparırsa, ondan sonra gece hırsız gibi uykusuz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4574. Ne zaman ki keseye bahşiş olarak bir dâng koparırsa, ondan sonra gece hırsız gibi uykusuz olur.

"Kened", "kenden" masdarından, koparır demektir; ve "dest-müzd" bahşiş ve ayak teri anlamına gelir. Yani "Çocuk okula gitmesine karşılık babasından bir para koparmadıkça, okula isteksizce ve kıvranarak gider; fakat para koparırsa, gece sabah olsun da okula gitmek için babamdan para alayım diye hırsız gibi gece uykusu kaçar."

"Kened", "kenden" masdarından, koparır demek; ve "dest-müzd" bahşiş ve ayak teri ma'nâsına gelir. Ya'ni "Çocuk mektebe gitmesine mükâfât olarak babasından bir para koparmadıkça, mektebe kıvranarak ve istemiyerek gider; fakat para koparırsa, gece sabah olsun da mektebe gitmek için babamdan para alayım diye hırsız gibi gece uykusu kaçar."

4575. Cehd et, tâ ki taatın ücreti erişsin, tâ ki ondan sonra muti'lere hased gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4575. Çabala ki, ibadetin karşılığı sana ulaşsın, ondan sonra itaat edenlere haset gelsin.

"İbadetin karşılığı"ndan kasıt, nefsin mertebelerinde ilerlemedir; çünkü nefsin her mertebesine ait bir ibadet ve itaat vardır. Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesinde olanların mücadelesi başka, levvâme (kendini kınayan nefis) mertebesinde olanların mücadeleleri ve ibadetleri başka, daha yukarı mertebelerdeki mücadeleler ve ibadetler ise bambaşkadır; ve bu mücadeleler ve ibadetler karşılığındaki ilahi ihsan da birbirine benzemez. Sözün özü, nefsini Hak için öldürenin diyeti Hak'tır. Bir kimse bu mertebeye ulaştıktan sonra, onun altındaki mertebelerde bulunan itaatkârlar ona haset ederler. "Haset" burada "gıpta" anlamındadır. Çünkü haset, bir kimsenin elindeki nimetin yok olmasını istemek demek olduğundan kötülenmiştir; gıpta ise, bir kimsenin nail olduğu nimetin benzerinin kendisinde de olmasını dilemektir ki, bu dilek kötülenmiş değildir.

"Tâatın ücreti"nden murâd, merâtib-i nefisde terakkîdir; zîrâ nefsin her mertebesine âid bir tâat ve inkıyâd vardır. Nefs-i emmârede olanların mücâhedesi başka ve levvâmede olanların mücâhedeleri ve tâatları başka, daha yukarı mertebelerdeki mücâhedât ve tâatlar başka başkadır; ve bu mücâhedât ve tâât mukābilindeki ihsân-ı ilâhî dahi birbirine benzemez. Velhâsıl nefsini Hak için katl edenin, diyeti Hak'dır. Bir kimse bu mertebeye vâsıl olduktan sonra, onun dûnundaki merâtib mutî'leri ona hased ederler. "Hased" burada `gıbta" ma'nâsınadır. Zîrâ hased, bir kimse elindeki ni'metin zevâlini istemek demek olduğundan mezmûmdur; gıbta ise, bir kimsenin nâil olduğu ni'metin misli kendisinde de olmasını temennî etmektir ki, bu temennî mezmûm değildir.

4576. "Kerhen geliniz!" mukallid olmuş içindir, "Tav'an geliniz!" safâ ile yoğrulmuş içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4576. "İstemeyerek gelin!" taklitçi olanlar içindir, "İsteyerek gelin!" saflıkla yoğrulmuş olanlar içindir.

"İstemeyerek gelin!" ilâhî emri, imanda taklitçi olanlar içindir; çünkü onların nefisleri diri olup, Yüce Allah'a cennet ümidiyle veya cehennem korkusuyla istemeyerek itaat ederler. Fakat nefisleri ölmüş olanların bedeni ruhanî saflıkla yoğrulmuş olduğu için, isteyerek ve seve seve itaat ederler.

"Kerhen geliniz!" emr-i ilâhîsi, îmânda mukallid olanlar içindir; zîrâ onların nefisleri diri olup, Hakk'a cennet ümîdiyle veyâ cehennem korkusuyla kerhen itâat ederler. Fakat nefisleri ölmüş olanların cismi safvet-i rûhiyye ile yoğrulmuş olduğu için, tav'an ve seve seve itâat ederler.

4577. Bu Hakk'ın muhibbi bir illet içindir ve o diğeri garazsız muhakkak hullete mensubdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4577. Bu, Hakk'ı seven birinin sevgisi bir illet içindir ve o diğeri muhakkak garazsız dostluğa aittir.

"İstemeyerek gelin!" emrine uyan taklitçiler Hakk'ı severler, ama nefislerine nimet çekmek ve sıkıntıyı def etmek için severler. Sevgileri bir illete dayanır; fakat "İsteyerek gelin!" emrine uyan hakikat ehli, Hakk'ı garazsız ve dostluğa ait olarak severler. Hak onları cennete veya cehenneme koysa, onların katında eşittir; çünkü sevdiklerinin iradesinde yok olmuşlardır.

"Kerhen geliniz!" emrine tâbi' olan mukallidler Hakk'ı severler ammâ, nefislerine celb-i ni'met ve def'-i nakmet etmek için severler. Muhabbetleri bir illete müsteniddir; fakat "Tav'an geliniz!" emrine tâbi' olan muhakkikler Hakk'ı garazsız ve dostluğa mensûb olarak severler. Hak onları cennete veyâ cehenneme koysa, indlerinde müsâvîdir; çünkü ma'şûklarının iradesinde müstehlek olmuşlardır.

4578. Bu dâyenin muhibbidir, fakat süt içindir; ve o diğeri bu setîr için gönül vermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4578. Bu taklitçi, süt verdiği için deveyi sever; ve o diğeri bu örtülü olan Hak Zâtı için gönül vermiştir.

Bu taklitçi, deveyi süt verdiği için sever ve o muhakkik (gerçeği araştıran) bu örtülü olan Hak Zâtı için gönül vermiştir. "Setîr", örtülmüş anlamına gelir; burada "Yok görünen var" diye ifade edilen Hak Zâtı kastedilir.

"Bu mukallid, dâyeyi süt verdiği için sever ve o muhakkik bu mestûr olan zât-ı Hak için gönül vermiştir." "Setîr", mestûr, örtülmüş ma'nâsınadır; burada "Hest-i nîst-nümâ" "Yok görünen var" ta'bîr olunan Zât-ı Hak murâd olunur.

4579. Çocuk için onun güzelliğinden âgâhlık yoktur, onun için sütten gayri ondan maksûd yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4579. Çocuk için onun güzelliğinden haberdarlık yoktur, onun için sütten başka ondan amaçlanan bir şey yoktur.

Örneğin, çocuğun dadısı ne kadar güzel olursa olsun, çocuk onun güzelliğinden anlamaz, ancak verdiği sütü bilir, o güzel dadıdan, sütten başka bir amacı yoktur. Bunun gibi çocuk hükmünde olan taklitçi de Hakk'ın pak güzelliğinden habersizdir; o ancak O'ndan nimetten başka bir şey görmez.

"Meselâ çocuğun dâyesi ne kadar güzel olursa olsun, çocuk onun güzelliğinden anlamaz, ancak verdiği sütü bilir, o güzel dâyeden, sütten başka bir maksûdu yoktur." Bunun gibi çocuk, mesâbesinde olan mukallid dahi Hakk'ın cemâl-i pâkinden bî-haberdir; o ancak O'ndan ni'metten başka bir şey görmez.

4580. Ve o diğeri ise, dâyenin âşıkı olur, aşkta garazsız bir reyli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4580. Ve o diğeri ise, davanın âşıkı olur, aşkta garazsız bir görüşü olur.

"Ve o hakikati araştıran kişi ise, Âlemlerin Rabbi olan Hakk'ın zâtının âşıkı olur, aşkta garazsız bir görüşü olur." "Râye" kelimesindeki "he" nispet içindir, yani bir görüşe mensup demektir. Yani "Hakikati araştıran kişi ancak nimet verenin zâtına âşıktır, taklitçi gibi nimete âşık olup, nimet verene de âşıklık iddiasını etmez; bu sebeple taklitçi iki görüşlü olur."

"Ve o muhakkik ise, Rabbü'l-âlemîn olan Hakk'ın zâtının âşıkı olur, aşkta garazsız bir reyli olur." "Râye"de "he" nisbet içindir bir reye mensûb demektir. Ya'ni "Muhakkik ancak mün'imin zâtına âşıktır, mukallid gibi ni'mete âşık olup, mün'ime de âşıklık da'vâsını etmez; binâenaleyh mukallid iki reyli olur."

4581. Böyle ümîd ile ve korku ile Hakk'ın muhibbi olan, derste taklîd defterini okur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4581. Böyle ümit ile ve korku ile Hakk'ın sevgilisi olan, derste taklit defterini okur.

Yukarıda da açıklandığı üzere, cennet ümidi ve cehennem korkusu ile Hakk'ı seven kimse, hayatının dersinde, yani bu dünya hayatında taklit kitabını okur. Çünkü bu kimse ne nefsinin hakikatini bilmiş ne de Hakk'ı anlamıştır. İbadet ederse, cennete gidip nefsinin hazlarıyla meşgul olmak ve cehennemden uzaklaşıp nefsini elemden kurtarmak için eder.

"Yukarıda da îzah olunduğu üzere, cennet ümîdi ve cehennem korkusu ile Hakk'ı seven kimse, hayâtının dersinde, ya'ni bu hayât-ı dünyeviyyesinde taklîd kitabını okur." Zîrâ bu kimse ne nefsinin hakîkatini bilmiş ve ne de Hakk'ı anlamıştır. İbâdet ederse, cennete gidip nefsinin telezzüzü ile meşgûl olmak ve cehennemden uzaklaşıp nefsini elemden kurtarmak için eder.

4582. Ve o Hak için Hakk'a muhib olan nerededir ki, o garazlardan ve illetlerden cüdâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4582. Ve o Hak için Hakk'ı seven nerede ki, o garazlardan ve illetlerden uzaktır.

Hâlbuki sadece o Hakk'ın zâtı için, Hakk'ı seven hakikat ehli nerede ki, o hakikat ehli olan âşık, taklitçinin beslediği garaz fikrinden ve sebeplerden uzaktır.

Halbuki mahzâ o Hakk'ın zâtı için, Hakk'ı seven muhakkik nerededir ki, o muhakkik olan âşık, mukallidin beslediği fikr-i garazdan ve sebeblerden uzaktır.

4583. Gerek böyle ve gerek öyle, mâdemki talibdir, Hakk'ın cezbi onu Hak tarafına çekicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4583. Gerek böyle ve gerek öyle, mademki talipdir, Hakk'ın cezbi onu Hak tarafına çekicidir.

Yani "Gerek böyle hakikati araştıran olsun ve gerek öyle taklit eden olsun, mademki her iki grup Hakk'ın talibidir ve mademki Hak her ferdin merciidir; bu sebeple Hakk'ın her ne şekilde olursa olsun cezbi (çekimi) ve çekmesi, o talibi mutlaka Hak tarafına çekicidir." Hakikati araştıranı doğrudan doğruya ve taklit edeni ise sebep ve illet (gerekçe) vasıtasıyla kendisine çeker. Aradaki fark, mertebe ve yatkınlık farkıdır.

Ya'ni "Gerek böyle muhakkik olsun ve gerek öyle mukallid olsun, mâdemki her iki tâife Hakk'ın tâlibidir ve mâdemki Hak her ferdin merciidir; binâenaleyh Hakk'ın her ne sûretle olursa olsun cezbi ve çekmesi, o tâlibi behemehâl Hak tarafına çekicidir." Muhakkiki doğrudan doğruya ve mukallidi ise sebeb ve illet vasıtasıyla kendisine çeker. Aradaki fark, mertebe ve isti'dâd farkıdır.

4584. Eğer Hakk'ın muhibbi olursa, onun gayri için dâimâ onun hayrına nâil olmak için;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4584. Eğer Hakk'ın sevgilisi olursa, O'ndan başkası için daima O'nun hayrına ulaşmak için;

4585. Yâhud onun aynı için, gayri için değil; onun ayrılığından korkucu olduğu halde Hakk'ın muhibbi olursa.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4585. Yahut onun aynısı için, başkası için değil; onun ayrılığından korkan olduğu hâlde Hakk'ın sevgilisi olursa.

4586. Her ikisinin cüst ü cûları o tarafdandır, bu gönlün giriftarlığı gönül götürücü dilberdendir. Bu beyitler, yukarıdaki 4583 numaralı beyt-i şerîfin îzâh ve tefsîridir. Âşığın bilmediği ve ummadığı ve kalbine hutûr etmediği cihetten ma'şûkun âşığı cezbi, âşıkda o cezbden eser, ancak talebin devâmıyla beraber ye's ile memzûc havf zâhir olur&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4586. Her ikisinin arayışları o taraftandır, bu gönlün tutkunluğu gönül çelen dilberdendir. Bu beyitler, yukarıdaki 4583 numaralı şerefli beytin açıklaması ve yorumudur. Maşukun, aşığın bilmediği, ummadığı ve kalbine gelmeyen yönden aşığı çekmesi, aşıkta o çekimden bir eser, ancak talebin devamıyla beraber ümitsizlikle karışık bir korku ortaya çıkar.

4587. Buraya geldik ki, Sadr-ı Cihân hakkındadır; o gizli âşıkın cezbi olmasa idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4587. Buraya geldik ki, bu söz Cihan'ın Göğsü (Hz. Muhammed) hakkındadır; o gizli âşığın cezbesi olmasaydı.

4588. O firakdan ne vakit sabırsız olurdu, ne vakit koşarak o tarafa geri gelirdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4588. O ayrılıktan ne zaman sabırsız olurdu, ne zaman koşarak o tarafa geri gelirdi?

Şimdi burada Sadr-ı Cihân'ın hikâyesine geldik; eğer o gizli âşık olan Sadr-ı Cihân'ın manevî bir çekimi olmasaydı, onun vekili olan âşık, o Sadr-ı Cihân'ın ayrılığından ne zaman sabırsız olurdu ve ne zaman koşarak Buhârâ'daki evine dönerdi?

Şimdi burada Sadr-ı Cihân'ın kıssasına geldik; eğer o gizli âşık olan Sadr-1 Cihân'ın bir cezb-i ma'nevîsi olmasa idi, onun vekîli olan âşık, o Sadr-ı Cihân'ın firâkından ne vakit sabırsız olurdu ve ne vakit koşarak Buhârâ'daki hânesi tarafına avdet ederdi?

4589. Ma'şûkların meyli gizli ve mestûrdur; âşıkın meyli iki yüz davul ve nefîr iledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4589. Sevgililerin meyli gizli ve örtülüdür; âşığın meyli iki yüz davul ve nefir iledir.

"Nefir", burada bir çeşit borudan yapılmış düdüktür. Boynuzdan yapılan ve üflenip ses çıkan boruya da "nefir" derler. Yani "Sevgili de âşıktır, fakat onun aşkı gizlidir, kesinlikle açığa vurmaz; âşığın aşkı ise âhlarıyla ve oflarıyla ortadadır.

"Nefir", burada bir nevi' borudan ma'mûl düdüktür. Boynuzdan yapılan ve üfürülüp sadâ çıkan boruya da "nefir" derler. Ya'ni "Ma'şûk dahi âşıktır, fakat onun aşkı gizlidir, kat'iyyen ızhâr etmez; âşıkın aşkı ise âhlarıyla ve oflarıyla meydandadır.

4590. İ'tibar cihetinden burada bir hikâye vardır, fakat Buhârî intizardan [4604] âciz kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4590. İtibar yönünden burada bir hikâye vardır, fakat Buhârî beklemekten [4604] âciz kaldı.

4591. Onu terk ettik, zîrâ o cüst ü cû içindedir, tâ ki ölümden evvel dostun yüzünü göre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4591. Onu terk ettik, çünkü o arayış içindedir, tâ ki ölümden önce dostun yüzünü göre.

O ibret alınacak olan hikâyeyi burada terk ettik, çünkü Buharalı âşık arayış içindedir ve ölmeden önce dostunun yüzünü görmek arzusundadır.

O ibret alınacak olan hikâyeyi burada terk ettik, zîrâ âşık-ı Buhârî cüst ü cû içindedir ve ölmezden evvel dostunun yüzünü görmek emelindedir.

4592. Tâ ki ölümden kurtula, tâ ki necât bula; zîrâ dostu görmek âb-ı hayattır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4592. Tâ ki ölümden kurtula, tâ ki necât bula; zîrâ dostu görmek âb-ı hayattır.

Yani Buhârî âşığı, manevî olan ölümden kurtulmak ve halâs olmak için dostunun yüzünü görmek arzusundadır, çünkü dostunun güzelliğini görmek âb-ı hayattır.

Ya'ni âşık-ı Buhârî ma'nevî olan ölümden kurtulmak ve halâs olmak için dostunun yüzünü görmek emelindedir, çünkü dostunun cemâlini görmek âb-ı hayattır.

4593. Her kim ki, onun müşâhedesi ölümün def'i olmazsa, dost olmaz; onun ne meyvesi ne azığı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4593. Her kimin ki, onun müşahadesi (gözlemlemesi) ölümü def etmezse, dost olmaz; onun ne meyvesi ne azığı vardır.

Cemalinin müşahadesinden ölüm defedilmeyen kimse, gerçek bir dost değildir, aksine görünüşte bir dosttur. Öyle bir dostun ne meyvesi, ne de bir faydası olur; ve müşahadesinden manevî ölüm defedilen kimse insân-ı kâmildir; noksan insanın dostluğundan manevî bir fayda beklenemez.

Cemâlinin müşâhedesinden ölüm mündefi' olmayan kimse, hakîkî bir dost değildir, belki sûrî bir dosttur. Öyle bir dosttun ne meyvesi, ne de bir nef'i olur; ve müşâhedesinden ma'nevî ölüm mündefi' olan kimse insân-ı kâmildir; insân-ı nâkısın dostluğundan ma'nevî bir fâide beklenemez.

4594. Ey sarhoş olan müştâk, iş o iştir ki, eğer o işin içinden sana ölüm erişirse hoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4594. Ey sarhoş olan müştak (Allah'a kavuşmayı şiddetle arzulayan kişi), iş o iştir ki, eğer o işin içinden sana ölüm erişirse hoştur.

Ey sarhoş olan müştak, Hakk yolculuğunda (sülük) yaptığın işlerin içinde en hayırlı olan iş, o iştir ki, eğer sen o işle meşgul iken sana zahirî ölüm gelirse, o ölüm sana hoş gelir ve senin hakkında bir musibet olmaz. Ve bu hayırlı iş de insân-ı kâmil eteğine yapışıp, Hakk yoluna girmektir. Eğer bu Hakk yolculuğu içinde iken ölürsen, asla musibet değildir.

"Ey sarhoş olan müştâk, sülük ettiğin işlerin içinde en hayırlı olan iş, o iştir ki, eğer sen o işle meşgül iken sana sûrî ölüm gelirse, o ölüm sana latîf olur ve senin hakkında bir musîbet olmaz." Ve bu hayırlı iş dahi insân-ı kâmil eteğine yapışıp, tarîk-ı Hakk'a sülûk etmektir. Eğer bu sülük içinde iken ölür isen, aslâ musîbet değildir.

4595. Ey genç, îmânın doğruluğunun alâmeti oldu, o ki onda ölüm sana hoş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4595. Ey genç, imanın doğruluğunun alâmeti oldu, o ki onda ölüm sana hoş gelir.

"Ey erkek ve kadının genci, sizler hep imanınızdan bahsedersiniz. İmanın doğruluğunun alâmeti odur ki, o imanın doğruluğu içinde zahirî ölüm sana hoş gelir." Yani imanın sadakati, Hak yolunda seve seve canını feda etmektir; eğer Hak yolunda canını esirgersen, bil ki imanında doğruluk ve sadakat yoktur.

"Ey erkek ve kadının genci, sizler hep îmânınızdan bahs edersiniz. İmâ- nın doğruluğunun alâmeti odur ki, o sıdk-ı îmân içinde sûrî ölüm sana hoş gelir." Ya'ni sadakat-ı îmân, Hak yolunda seve seve fedâ-yı cân etmektir; eğer Hak yolunda canını esirger isen, bil ki îmânında doğruluk ve sıdk yoktur.

4596. Ey can, eğer senin îmânın böyle olmadı ise, kâmil değildir; git dînin ik- mâlini iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4596. Ey can, eğer senin imanın böyle olmadı ise, kâmil değildir; git dininin tamamlanmasını iste!

Ey can, yani ey Hakk Yolcusu, eğer senin imanın, en büyük cihat olan nefsinle mücadelede böyle olmadı ise ve sen "vücudum zayıflar da ölürüm" diyerek Hak yolunda mücadeleden ve riyâzâttan (nefsî perhizlerden) korkar isen, bil ki imanın henüz kâmil değildir. Git, öncelikle Hakk'a niyaz etmek suretiyle dininin tamamlanmasını ve imanın kemalini iste!

Ey can, ya'ni ey sâlik, eğer senin îmânın cihâd-ı ekber olan nefsinle mü- câhedede böyle olmadı ise ve sen vücûdum zayıflar da ölürüm diyerek Hak yolunda mücâhededen ve riyâzetten korkar isen, bil ki îmânın henüz kâmil değildir. Git evvelen Hakk'a niyâz etmek sûretiyle dînin ikmâlini ve îmânın kemâlini iste!

4597. Her kim ki, senin emrinde ölümü sevici oldu, senin gönlünün üzerinde kerâhetsiz dost odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4597. Kim ki senin emrinde ölümü seven oldu, senin gönlünün üzerinde kerâhetsiz dost odur.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beyitlerde bulunan anlamın örneğidir. Yani "Hak yolunda ölümden kaçmayan kimse imanında kâmil (olgun) ve Hakk'a muhabbet (sevgi) iddiasında sadıktır. Nasıl ki beşerî ilişkiler de böyledir. Örneğin kim ki senin emrinde can feda etmekten çekinmez ve ölümü seven olursa, sen öyle bir kimseyi kalbinde ona karşı asla kerâhet (istememe, hoşlanmama) olmaksızın seversin ve senin katında gerçek dost ancak odur."

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyitlerde olan ma'nânın misâlidir. Ya'ni "Hak yolunda ölümden kaçmayan kimse îmânında kâmil ve Hakk'a muhabbet da'vâsında sâdıktır. Nitekim muâmelât-ı beşeriyye de böyledir. "Meselâ her kim senin emrinde can fedâsından çekinmez ve ölümü sevici olursa, sen öy- le bir kimseyi kalbinde ona karşı asla kerâhet olmaksızın seversin ve senin indinde hakîkî dost ancak odur."

4598. Vaktaki kerâhet gitti, muhakkak o ölüm değildir, ölümün sûretidir ve bir nakl etmekliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4598. Kerâhet gittiği zaman, muhakkak o ölüm değildir, ölümün sûretidir ve bir nakl etmektir.

Ey Hakk Yolcusu, iman kâmil olup Hak yolunda ölme kerâheti (ölümden tiksinme) ve ölümden iğrenme duygusu kalbinden gittiği zaman, bu hâl içinde iken ölsen bile muhakkak o ölüm senin için ölüm değildir; ancak ölümün sûretidir ve bir nakl etmektir; ve diğer bir âlemden zuhûr etmek (ortaya çıkmak) ve doğmaktır. Nitekim hadîs-i şerîfte "ان اولياء الله لا يموتون بل ينقلون من دار الى دار" yani "Muhakkak Allah'ın dostları ölmezler, aksine bir evden bir eve nakl ederler" buyurulur.

"Ey sâlik, vaktâki îmân kâmil olup Hak yolunda ölmek kerâheti ve ölüm- den iğrenmek duygusu kalbinden gitti, bu hâl içinde iken ölsen bile muhak- kak o ölüm senin için ölüm değildir; ancak ölümün sûretidir ve bir nakl et- mekliktir; ve dîğer bir âlemden zuhûr etmek ve doğmaktır." Nitekim hadîs-i şerîfde ان اولياء الله لا يموتون بل ينقلون من دار الى دار ya'ni Muhakkak Allah'ın dostla- rı ölmezler, belki bir evden bir eve nakl ederler" buyurulur.

4599. Vaktaki kerâhet gitti, ölmek nef' oldu; binâenaleyh dürüst gelir ki ölmek def' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4599. Vakti geldiğinde kerâhet gitti, ölmek fayda oldu; bu sebeple dürüst gelir ki ölmek def edildi.

"Hak yolunda ölümden iğrenme duygusu gittiği zaman, artık ölmek felaket ve zarar değil, ancak fayda olur; bu sebeple bu anlama göre ölüm def edildi demek doğru olur." Nasıl ki 4593 numaralı şerefli beyitte cemalinin müşahadesinden (güzelliğini görmekten) ölüm def edilmeyen (uzaklaştırılmayan) kimse dürüst olmaz buyurulmuştu.

"Hak yolunda ölümden iğrenmek duygusu gittiği vakit, artık ölmek felâket ve zarar değil, ancak nef' olur; binâenaleyh bu ma'nâya göre ölüm def' oldu demek doğru olur." Nitekim 4593 numaralı beyt-i şerîfde cemâlinin müşâhedesinden ölüm mündefi' olmayan kimse dürüst olmaz buyurulmuş idi.

4600. Dost Hak'dır ve bir kimsedir ki, ona o dedi ki: "Sen benim içinsin ve [4614] ben senin içinim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4600. Dost Hak'tır ve bir kimsedir ki, ona o dedi ki: "Sen benim içinsin ve ben senin içinim!"

Ey Hakk Yolcusu, gerçek dost ancak Hak'tır ve bir de Hakk'ın: "Sen benim içinsin ve ben senin içinim!" diye hitap ettiği kimsedir ki, o veliyy-i kâmildir (Allah dostu, olgun insan). Yani müşahadesinden (gözleminden) ölümün def olduğu dost Hak'tır ve Hakk'ın veliyy-i kâmilidir. İkinci mısra, "Kim ki Allah için oldu, Allah onun için oldu" hadis-i şerifinin anlamıdır; ve hadis-i kudsîde "Ey insân-ı kâmil, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurulur. Buna göre insân-ı kâmilin varlığı Hak içindir.

"Ey sâlik hakîkî dost ancak Hak'dır ve bir de Hakk'ın: "Sen benim içinsin ve ben senin içinim!" diye hitâb buyurduğu kimsedir ki, o veliyy-i kâmildir." Ya'ni müşâhedesinden ölüm mündefi' olan dost Hak'dır ve Hakk'ın veliyy-i kâmilidir. İkinci mısrâ' من كان لله كان الله له ya'ni "Kim ki Allah için oldu, Allah onun için oldu" hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır; ve hadis-i kudsîde یا انسان خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى ya'ni "Ey insân-ı kâmil eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurulur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin vücudu Hak içindir.

4601. Şimdi kulak tut ki âşık erişiyor, aşk onu liften örülmüş ipe bağlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4601. Şimdi kulak ver ki âşık erişiyor, aşk onu liften örülmüş ipe bağlamıştır.

Ey bizi dinleyen kimse, şimdi kulak ver! Buharalı âşık, maşukuna ulaşıyor, çünkü aşk onu hurma lifinden örülmüş ipe bağlamıştır. Bilinmelidir ki, "Tebbet" sûre-i şerifesinde Ebû Leheb'in eşi hakkında "Boynunda hurma lifinden örülmüş bir ip vardır" (Tebbet, 111/5) buyurulmuştur. Adı geçen kadın Kureyş'in ileri gelenlerinden olduğundan odun hamalı değildi ve boynunda da hurma lifinden ip yoktu; fakat bu ilahi tasvir onun manevi suretine aitti, çünkü manevi suretlerin tesirleri maddi suretlerde görünür. Bu şerefli beyitte Buharalı âşığın liften iple bağlanmış olmasını beyan etmede bu anlama işaret buyurulur.

"Ey bizi dinleyen kimse, şimdi kulak tut! Buhârâlı âşık, ma'şûkuna vâsıl oluyor, zîrâ aşk onu hurma lifinden örülmüş ipe bağlamıştır." Ma'lûmdur ki, "Tebbet" sûre-i şerîfesinde Ebû Leheb'in zevcesi hakkında في جيدها حبل من مسد (Tebbet, 111/5) ya'ni "Boynunda hurma lifinden örülmüş bir ip vardır" buyurulmuştur. Merkûm kadın eşrâf-ı Kureyş'den olduğundan odun hamalı değil idi ve boynunda da hurma lifinden ip yok idi; fakat bu tavsîf-i ilâhî onun sûret-i ma'neviyyesine âid idi, zîrâ suver-i ma'neviyyenin te'sîrâtı suver-i maddiyyatda zâhirdir. Bu beyt-i şerîfde âşık-ı Buhârî'nın liften iple bağlanmış olmasını beyânda bu ma'nâya işâret buyurulur.

## O âşık-ı Buhârî'nin Sadr-ı Cihân'ın huzûruna erişmesi

4602. Vaktaki o Sadr-ı Cihan'ın çehresini gördü, gûyâ onun canının kuşu tenden uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4602. O Cihanın Sadır'ının çehresini gördüğü vakit, sanki onun canının kuşu bedenden uçtu.

Cihanın Sadır'ının vekili ve âşıkı Buhârâ'ya ulaşıp ma'şûku olan Cihanın Sadır'ının güzelliğini gördüğü zaman, sanki onun canının kuşu, bedeninden uçtu.

Sadr-ı Cihân'ın vekili ve âşıkı Buhârâ'ya vâsıl olup ma'şûku olan Sadr-1 Cihân'ın cemâlini gördüğü vakit, sanki onun canının kuşu, cisminden uçtu.

4603. Onun o teni, kuru ağaç gibi düştü, başının tepesinden tırnağına kadar soğudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4603. Onun o bedeni, kuru ağaç gibi düştü, başının tepesinden tırnağına kadar soğudu.

4604. Buhûrdan ve gül suyundan her ne yaptılarsa, ne kımıldadı ve ne de hitâba geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4604. Buhurdan ve gül suyundan her ne yaptılarsa, ne kımıldadı ve ne de hitaba geldi.

Âşığın bayılıp düştüğünü görenler başına üşüştüler, buhur yakıp koklattılar ve yüzüne gül suyu serptiler; ayıltmak için her ne yaptılarsa fayda etmedi, zavallı âşık ne kımıldadı ve ne de söz söyledi.

Aşıkın bayılıp düştüğünü görenler başına üştüler, buhûr yakıp koklattılar ve yüzüne gül suyu serptiler; ayıltmak için her ne yaptılarsa fâide etmedi, zavallı âşık ne kımıldadı ve ne de söz söyledi.

4605. Vaktaki şâh onun muza'fer olan yüzünü gördü, derhal atından onun tarafına indi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4605. Şah, onun safran rengi olmuş yüzünü gördüğünde, hemen atından onun tarafına indi.

"Muza'fer", "za'ferân" kelimesinden türemiş edilgen bir isimdir; ve "za'ferân" Türkçede "safran" dedikleri güzel kokulu bir çiçeğin adıdır; ondan düğünlerde zerde yaparlar, rengi sarıdır. Burada âşığın yüzünün sararmış olduğu anlamındadır.

"Muza'fer", "za'ferân" kelimesinden ism-i mef'ûldür; ve "za'ferân" Türkçe "safran" dedikleri güzel kokulu bir çiçeğin ismidir; ondan düğünlerde zerde yaparlar, rengi sarıdır. Burada âşıkın yüzünün sararmış olduğu ma'nâsınadır.

4606. Dedi: "Aşık harâretle ma'şûkunu ister, vaktâki ma'şûk geldi, âşık gitti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4606. Dedi: "Âşık hararetle maşukunu ister, maşuk geldiği zaman, âşık gitti."

Sadr-ı Cihan atından inip, bayılmış olan âşığının yanına geldi, dedi ki: "Genel kural şudur ki, herhangi bir âşık maşukundan ayrıldığı zaman, yana yakıla o maşukunu arar ve ister; maşukuna ulaştığı zaman, o kavuşma anında âşık kendisini kaybeder."

Sadr-ı Cihân atından inip, bayılmış olan âşıkının yanına geldi, dedi ki: "Kāide-i umumiyye budur ki, herhangi bir âşık ma'şûkundan ayrıldığı vakit, yana yana o ma'şûkunu arar ve ister; vaktaki ma'şûkuna ulaşır, o vuslat ânında âşık kendisini gâib eder."

4607. Hakk'ın âşıkısın ve Hak odur ki, vaktaki o gelir, senden bir kıl teli olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4607. Hakk'ın âşıkısın ve Hak odur ki, o geldiği zaman senden bir kıl teli bile kalmaz.

Pîr efendimiz (Hz. Mevlânâ) kıssadan hisseye geçerek şöyle buyururlar: Ey Hakk yolunun sâliki, sen şimdi Hakk'ın âşıkısın ve mürşidinden aldığın emre uyarak riyâzât ve mücâhedât ile ma'şûkun olan Hakk'a ulaşmak için çalışıyorsun; fakat işin hakikati şudur ki, ma'şûkun olan Hak sana zâtıyla tecellî ettiği zaman, senin beşerî sıfatlarından bir kıl teli kadar bile eser kalmaz; bu sebeple kendi hâline dikkat et, eğer beşerî sıfatlarından cüz'î bir eser kalmış ise, Hakk'a ulaşmış değilsin. Bu tecellî nimetine nâil olduğun zaman, ondan sonra bütün ruhanî ve cismanî, zahirî ve manevî iradeler kalkıp Hakk'ın iradesine bağlanır ve sonunda onun sıfatıyla nitelenirsin ve artık senin senliğin kalmaz, bu hâl içinde "Ene'l-Hak" dersen, doğru olur. Nitekim Evhadüddîn Kirmânî hazretleri bu anlamı şöyle beyan buyururlar. Rubâî:

"Bu yola o kadar git ki, ikilik kalksın; ve eğer ikilik mevcut ise yolculukta kalksın. Sen O olmazsın ve fakat eğer çabalarsan bir yere erişirsin ki, senden senlik kalkar."

Hakikat ehli bu hâle "makām-ı ittihad" (birlik makamı) adını verirler.

Cenâb-ı Pîr efendimiz kıssadan hisseye intikālen buyururlar ki: Ey Hak yolunun sâliki, sen şimdi Hakk'ın âşıkısın ve mürşidinden aldığın emre tebean riyâzet ve mücâhede ile ma'şûkun olan Hakk'a vâsıl olmak için çalışıyorsun; fakat işin hakîkati budur ki, ma'şûkun olan Hak sana zâtıyla tecellî buyurduğu vakit, senin sıfât-ı beşeriyyenden bir kıl teli kadar bile eser kalmaz; binâenaleyh kendi hâline dikkat et, eğer sıfât-ı beşeriyyenden cüz'î bir eser kalmış ise, Hakk'a vâsıl değilsin. Vaktâki bu ni'met-i tecellîye nâil olursun, ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî, sûrî ve ma'nevî kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olursun ve artık senin senliğin kalmaz, bu hâl içinde "Ene'l-Hak" dersen, doğru olur. Nitekim Evhadüddîn Kirmânî hazretleri bu ma'nâyı şöyle beyan buyururlar. Rubâî:

"Bu yola o kadar git ki, ikilik kalksın; ve eğer ikilik mevcûd ise yolculukda kalksın. Sen O olmazsın ve fakat eğer cehd edersen bir yere erişirsin ki, senden senlik kalkar."

Ehl-i hakikat bu hâle "makām-ı ittihad" ta'bîr ederler.

4608. O nazar önünde senin gibi yüz fânî vardır; efendi sen ancak kendi nefsine âşıksın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4608. O bakış önünde senin gibi yüz fani vardır; efendi sen ancak kendi nefsine aşıksın.

Gerçek sevgili olan Hakk'ın bakışı önünde, senin gibi pek çok fani vardır. Bilinmeli ki, mecazi varlığı fani kılan Hakk'ın bakışı ya genel olur ya da özel olur. Genel olanı "zorunlu ölüm"ü doğurur ki, bunda bütün varlıklar ortaktır. Fakat özel olanı "ihtiyari ölüm"ü doğurur ki, bu bakış ezelî inayetin sahiplerine özgüdür; fakat iki tecellide de vehmedilmiş varlık iddiası insandan kalkar, çünkü zorunlu ölüm dahi zâtî bir tecellidir. Şimdi ey Hakk Yolcusu, bu dünya hayatında Hakk'ın aşığı isen bil ki, hakikatte ancak kendi vehmedilmiş varlığının yokluğuna aşıksın; çünkü sende senlik vehmi varken gerçek sevgiliye kavuşmak mümkün değildir.

Ma'şûk-i hakîkî olan Hakk'ın nazarı önünde, senin gibi pek çok fânî vardır. Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mecâzîyi fânî kılan Hakk'ın nazarı ya umûmî olur veyâ husûsî olur. Umûmîsi “mevt-i ıztırârî"yi tevlîd eder ki, bunda bilcümle mevcûdât müşterektir. Fakat husûsîsi “mevt-i ihtiyârî"yi tevlîd eder ki, bu nazar inâyet-i ezeliyye ashâbına mahsûstur; fakat iki tecellîde dahi vücûd-ı vehmî da'vâsı beşerden kalkar, zîrâ mevt-i ıztırârî dahi tecellî-i zâtîdir. İmdi ey sâlik bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın âşıkı isen bil ki, hakîkatte ancak kendi vücûd-ı vehmînin nefyine âşıksın; zîrâ sende senlik vehmi var iken ma'şûk-ı hakîkîye vusûl müyesser değildir.

4609. Gölgesin ve güneşe âşıksın, güneş gelir, gölge acele yok olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4609. Gölgesin ve güneşe âşıksın, güneş gelir, gölge acele yok olur.

Ey Hakk Yolcusu, senin bu izafî varlığın gölgedir ve güneş konumunda olan Hakk'ın Zât'ına âşıksın; ne zaman ki güneş tamamen görünür, gölge derhâl yok olur. Zât güneşi ve gölge üzerine olan temel bilgiler, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz tarafından açıklanmıştır. Burada ayrıntısı uzun olur.

"Ey sâlik senin bu vücûd-ı izâfin gölgedir ve güneş mesâbesinde olan Zât-ı Hakk'ın âşıkısın; vaktāki güneş umûmen zahir olur ve gölge derhâl yok olur." Ve şems-i zât ve zıll üzerine olan ma'lûmāt-ı esâsiyye Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufi'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz tarafından beyân buyurulmuştur. Burada tafsîli uzun olur.

## Sivrisineğin Süleyman (a.s.)ın huzûrunda rüzgârdan insaf istemesi

4610. Sivrisinek bahçeden ve otlaktan geldi ve Süleyman'dan sivrisinek adâlet [4624] isteyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4610. Sivrisinek bahçeden ve otlaktan geldi ve Süleyman'dan sivrisinek adâlet isteyici oldu.

Yani "Süleyman (a.s.)ın peygamberlik döneminde bahçelerde ve otlaklarda ortaya çıkan sivrisinek, o şanlı peygamberin şerefli huzuruna geldi ve Süleyman (a.s.)dan adalet isteyici oldu."

Ya'ni "Süleyman (a.s.)ın ahd-i nübüvvetinde bahçelerde ve otlaklarda peyda olan sivrisinek o nebiyy-i zîşânın huzûr-ı şerîfine geldi ve Süleyman (a.s.)dan adâlet isteyici oldu."

4611. "Ey Süleyman, şeytanlar ve benî-Adem ve perî üzerine adâlet yaparsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4611. "Ey Süleyman, şeytanlar ve insanoğlu ve cinler üzerine adalet yaparsın!"

Sivrisinek Süleyman (a.s.)'a hitaben dedi ki: "Ey Hazret-i Süleyman, sen ilahi emir ile şeytanlar ve insanlar ve cinler üzerinde adalet uygularsın!" "Şeytanlar"dan kasıt, cin taifesinin kötü kısmı ve "cinler"den kasıt latif kısmıdır.

Sivrisinek Süleyman (a.s.)a hitâben dedi ki: "Ey hazret-i Süleyman, sen emr-i ilâhî ile şeytanlar ve insanlar ve perîler üzerinde adâlet icrâ edersin!" "Şeytanlar"dan murâd, cin tâifesinin habîs kısmı ve "perîler"den murâd latîf kısmıdır.

4612. Kuş ve balık senin adlinin hıfzındadır. Kimdir o zâyi' olmuş ki, onu senin fazlın istemedi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4612. Kuş ve balık senin adaletinin korumasındadır. Kimdir o kaybolmuş ki, onu senin lütfun istemedi?

Havada uçan kuşlar ve denizde yüzen balıklar hep senin adaletinin koruması altında huzur içinde yaşarlar, senin lütfunun istemediği kaybolmuş bir kimse var mıdır? Yani senin peygamberlik ahdinde hakkı elinden gitmekle hayatında kaybolmuş bir kimse var mıdır? Yoktur. Eğer varsa mutlaka senin lütfun onun yardımına yetişir, demek olur.

"Havada uçan kuşlar ve denizde yüzen balıklar hep senin adlinin hıfzı altında müsterîhâne yaşarlar, senin fazlının istemediği bir zâyi' olmuş kimse var mıdır?" Ya'ni senin ahd-i nübüvvetinde hakkı elinden gitmekle hayatında zâyi' olmuş bir kimse var mıdır? Yoktur. Eğer varsa mutlakā senin fazlın onun imdâdına yetişir, demek olur.

4613. Bize adâlet ver, zîrâ biz çok zayıfız, biz bağdan ve gülzardan nasibsiziz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4613. Bize adalet ver, çünkü biz çok zayıfız, biz bağdan ve gül bahçesinden nasipsiziz.

4614. Her bir zayıfın müşkilleri senden haldir; sivrisinek ise zayıflıkta mesel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4614. Her bir zayıfın güçlükleri senden çözülür; sivrisinek ise zayıflıkta örnek olur.

"Her bir zayıf ve âcizi düştüğü güçlüklerden sen kurtarırsın; benim gibi bir sivrisinek ise zayıflıkta meşhur bir atasözüdür." Çok âciz bir kimseyi tanımlamak için "Sivrisinek gibi" derler. Ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْى أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً (Bakara, 2/26) yani "Yüce Allah muhakkak sivrisineği örnek vermekten çekinmez" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Her bir zayıf ve âcizi düştüğü güçlüklerden sen kurtarırsın; benim gibi bir sivrisinek ise zayıflıkta meşhûr darb-ı meseldir." Pek âciz bir kimseyi tavsîf için "Sivrisinek gibi" derler. Ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْى أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً (Bakara, 2/26) ya'ni "Allah Teâlâ muhakkak sivrisineği darb-ı mesel etmekten istihyâ muâmelesi buyurmaz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

4615. Biz za'fda, kanadı kırılmışlıkta meşhûruz; sen lutufda ve miskin besleyicilikte meşhûrsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4615. Biz zayıflıkta, kanadı kırılmışlıkta meşhuruz; sen lütufta ve miskin besleyicilikte meşhursun.

4616. Ey sen ki, kudret tabakalarında müntehîsin; biz eksiklikte ve yolsuzlukta müntehîyiz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4616. Ey sen ki, kudret mertebelerinde son noktadasın; biz eksiklikte ve yolsuzlukta son noktadayız!

Ey şanlı peygamber, sana görünüşte ve maneviyatta tasarruf (yönetme yetkisi) ihsan edildiği için görünen ve görünmeyen kudret mertebelerinde sona ulaştın, dilediğin gibi tasarruf edersin. Biz sivrisinekler ise kudretçe eksiklikte ve görünüşteki hayatımızdaki yolsuzlukta son derecedeyiz.

"Ey nebiyy-i zîşân, sana sûrî ve ma'nevî tasarruf ihsân olunduğu cihetle zâhirî ve bâtınî olan kudret tabakalarında nihâyete vâsıl oldun, dilediğin gibi tasarruf edersin. Biz sivrisinekler ise kudretçe eksiklikte ve hayât-ı sûriyyemizdeki yolsuzlukta son derecedeyiz."

4617. "İnsaf et, bizi bu gamdan ayır; el tut, ey ki senin elin Huda'nın elidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4617. "İnsaf et, bizi bu gamdan ayır; el tut, ey ki senin elin Huda'nın elidir!"

"Ey Süleyman (a.s.), sen zamanın peygamberi ve insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olduğun için yeryüzünde Hakk'ın halifesisin. Bu sebeple senin elin Hakk'ın elidir, bize insaf et, bu gamdan kurtar, elimizi tut!"

"Ey Süleyman (a.s.), sen zamânın peygamberi ve insân-ı kâmili olduğun için yeryüzünde Hakk'ın halîfesisin. Binâenaleyh senin elin Hakk'ın elidir, bize insâf et, bu gamdan kurtar, elimizi tut!"

4618. Böyle olunca Süleyman dedi: "Ey insaf isteyici, adl ü insafı kimden istiyorsun söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4618. Böyle olunca Süleyman dedi: "Ey insaf isteyici, adalet ve insafı kimden istiyorsun söyle!"

4619. "Kimdir, o zâlimdir ki, kibir ve gururundan zulm etmiştir ve senin yüzünü tırmalamıştır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4619. "Kimdir, o zâlimdir ki, kibir ve gururundan zulmetmiştir ve senin yüzünü tırmalamıştır?"

"Bâd-ı bürût", bıyık havası demektir ve kibir, gurur ve öğünmekten kinâyedir (mecazdır). (Burhân, Letâif ve Gıyâsü'l-Lügāt).

"Bâd-ı bürût", bıyık havası demek olup, tekebbür ve gurûr ve öğünmekten kinâyedir. (Burhân ve Letâif ve Gıyâsü'l-Lügāt).

4620. "Ey aceb, bizim ahdimize zalim nerededir ki, o bizim habsimizde ve zincirimizde değildir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4620. "Ey şaşılacak şey, bizim ahdimize göre zalim nerededir ki, o bizim hapsimizde ve zincirimizde değildir?"

"Şaşılacak şey! Bizim peygamberlik ve saltanat ahdimizde, hapsimizde tutuklu olmayan ve zincirimizde bağlanmamış olan bir zalim kalmış mıdır ki, o böyle serbestçe gezip, halka zulmetsin?"

"Acîb şey! Bizim ahd-i nübüvvet ve saltanatımızda habsimizde mahbûs olmayan ve zincirimizde bağlanmamış olan bir zâlim kalmış mıdır ki, o böyle serbestçe gezip, halka zulm etsin?"

4621. "Vaktaki biz doğduk, zulüm o gün öldü; binaenaleyh bizim zamanımızda bir zulmü ileriye kim götürdü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4621. "Biz doğduğumuzda zulüm o gün öldü; bu sebeple bizim zamanımızda bir zulmü kim ileriye götürdü?"

4622. Vaktaki nûr zahir oldu. zulmet yok oldu, zulmün aslı ve kuvveti zulmet olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4622. Vakit ki nur ortaya çıktı, karanlık yok oldu; zulmün aslı ve kuvveti karanlık olur.

Zamanın peygamberi ve insân-ı kâmili ilahi nurdur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ الله نُورٌ وَ كتاب مبين" (Maide 5/15) yani "Allah tarafından size bir nur ve bir açık kitap geldi" buyurulur. Ve zulmün aslı ve kuvveti, doğal karanlık ve hayvani sıfatlardır. "Vakit ki ilahi nur olan zamanın peygamberi kitap ve şeriatle gelir, doğal karanlığı ortadan kaldırır ve hayvani sıfatları söküp atar, yerine latif olan ruhani sıfatları ikame eder."

Zamânın peygamberi ve insân-ı kâmili nûr-ı ilâhîdir. Nitekim Kur'ân-ı kerimde قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ الله نُورٌ وَ كتاب مبين )Mide 5/15) ya'ni "Allah tarafından size bir nûr ve bir açık kitâb geldi" buyurulur. Ve zulmün aslı ve kuvveti, zulmet-i ta- bîiyye ve sıfât-ı hayvâniyyedir. "Vaktâki nûr-i ilâhî olan zamânın peygamberi kitâb ve şerîatle gelir, ortadan zulmet-i tabîiyyeyi yırtar ve sıfât-ı hayvâniyyeyi koparıp, yerine latîf olan sıfât-ı rûhâniyyeyi ikāme eder."

4623. İşte şeytanlar kesb ve hizmet ediyorlar, diğerleri bukāğılar ve bağlar ile bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4623. İşte şeytanlar kesb ve hizmet ediyorlar, diğerleri bukağılar ve bağlar ile bağlanmıştır.

"Şeytanlar"dan kasıt cinlerdir ve cinler iki kısımdır: biri habis (kötü ruhlu), diğeri latif (iyi ruhlu) olandır. Cinlerin habis olanları da iki çeşittir: biri istihdama (hizmete elverişli) olan ve diğeri istihdama elverişli olmayan. "Bağlı olanlar" bu çeşit cinlerdir; nitekim ayet-i kerimede وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ (Sâd, 38/37-38) yani "O şeytanların hepsi bina yapıcı ve denize dalıcı ve diğerleri bukağılara bağlanmış idi" buyurulmuştur. Ve "asfâd", bukağı anlamına gelen "safed" kelimesinin çoğuludur.

"Şeytanlar"dan murâd cinlerdir ve cinler iki kısımdır, birisi habîs ve dîğeri latîfdir. Ve cinlerin habîs olanları da iki nevi'dir: Birisi kābil-i istihdâm ve dîğeri gayr-ı kābil-i istihdamdır. "Bağlı olanlar" bu nevi' cinlerdir; nitekim âyet-i kerîmede وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ (Sâd, 38/37-38) ya'ni "O şeytanların hepsi binâ yapıcı ve denîze dalıcı ve dîğerleri bukāğılara bağlanmış idi" buyurulmuştur. Ve "asfâd", bukāğı ma'nâsına olan "safed"in cem'idir.

4624. Zâlimlerinin zulmünün aslı şeytandandır, şeytan bağdadır; zulüm nasıl göründü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4624. Zâlimlerinin zulmünün aslı şeytandandır, şeytan bağdadır; zulüm nasıl göründü?

"Zâlimler zulümlerini şeytanın iğvâsından (baştan çıkarmasından) ve vesvesesinden dolayı icrâ ederler, halbuki şeytan benim manevî tasarruflarımla bağlanmıştır; bu sebeple zulüm dediğimiz kötü fiil bu beşerden baştan çıkarma olmaksızın nasıl ortaya çıktı?"

"Zâlimler zulümlerini şeytanın iğvâsından ve vesvesesinden dolayı icrâ ederler, halbuki şeytan benim tasarrufât-ı ma'neviyyem ile bağlanmıştır; binâenaleyh zulüm dediğimiz kötü fiil bu beşerden bilâ-iğvâ nasıl zâhir oldu?"

4625. Kün fe-kân, mülkü, bize ondan dolayı vermiştir, tâ ki halk gök tarafına nâle etmiye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4625. "Ol!" emriyle var olan, mülkü bize ondan dolayı vermiştir, tâ ki halk gök tarafına inlemesin.

"Kün-fe-kân" Arapça bir cümledir. "Kün", "kevn" (oluş) mastarından emir kipidir; "fâ" harfi peş peşe oluşu bildirir ve "kân", aynı mastarın geçmiş zamanıdır. Tercümesi: "Ol! emrinin hemen ardından, oldu" demektir ki, bu anlam, izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âleminin hâlidir; ve izafî varlık âlemi, mutlak varlığın zâtî tenezzülünden (kendi özünden aşağı mertebelere inmesinden) meydana gelen bir mertebedir. Buna göre "Kün fe-kân bize mülkü verdi" demek, "Hak verdi" demek olur. Yani "Hak bize bu oluş ve bozuluş âlemindeki tasarrufu, halk gök tarafına inleyip feryat etmesin" diye verdi demektir. Mazlumların gök tarafına çıkan feryatlarından ne uğursuzluk meydana geldiği ancak keşif ehli (gaybı bilenler) katında bilinir.

Akıl ve idraki olanlar, peygamberlerin ve evliyanın haberleri üzerine, zelzele ve tufan ve mevsiminde yağmur yağmaması, kıtlık ve haddinden fazla yağan yağmurlar sebebiyle sellerden felaketler ortaya çıkmak gibi, yeryüzüne düzenin aksine musallat olan tabiî hallerden bu uğursuzluğun varlığını sezerler. Ve kalpleri ve akılları kör olan inkârcılar, "Bu gibi tabiî haller, âlemde pek çok defalar meydana gelmiş ve birçok insanlar da helak olmuştur; ve bundan sonra da yine öyle olacaktır" derler. Ve bunları, insanların zulüm ve fesadıyla ilgili görmezler.

"Kün-fe-kân" cümle-i arabiyyedir. "Kün", "kevn" masdarından emr-i hâzır "fâ" ta'kîbiyye ve "kân", aynı masdarın mâzîsidir. Tercümesi: "Ol! emrini müteakib, oldu" demek olur ki, bu ma'nâ, vücûd-ı izâfî âleminin hâlidir; ve vücûd-ı izâfî âlemi, vücûd-ı mutlakın tenezzül-i zâtîsinden hâsıl olan bir mertebedir. Binâenaleyh "Kün fe-kân bize mülkü verdi" demek, "Hak verdi" demek olur. Ya'ni "Hak bize bu âlem-i kevndeki tasarrufu, halk gök tarafına nâle ve feryâd etmesin" diye verdi demektir. Mazlûmların gök tarafına çıkan feryâdlarından ne şeâmet hâsıl olduğu ancak ehl-i keşf indinde ma'lûmdur.

Akıl ve idrâki olanlar ihbârât-ı enbiyâ ve evliyâ üzerine zelzele ve tûfân ve mevsiminde yağmur yağmamak, kıtlık ve haddinden fazla yağan yağmurlar sebebiyle seylâblardan felâketler zuhûra gelmek gibi, arz üzerine hilâf-ı nizâm olarak musallat olan ahvâl-i tabîiyyeden bu şeâmetin vücudunu sezerler. Ve kalbleri ve akılları kör olan münkirler, "Bu gibi ahvâl-i tabîiyye, âlemde pek çok def'alar vâki' olmuş ve birçok insanlar da telef olmuştur; ve bundan sonra da yine öyle olacaktır" derler. Ve bunları, beşerin zulüm ve fesâdıyla alâkadar görmezler.

4626. “Tâ ki dumanlar yukarı çıkmıya, tâ ki çerh ve Süha muztarib olmıya!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4626. “Ta ki dumanlar yukarı çıkmasın, ta ki felek ve Süha rahatsız olmasın!”

"Felek"ten kasıt, güneş sistemimizi oluşturan gezegenler ve "Süha", Ülker yıldız kümesi içinde çok küçük görünen bir yıldızın ismidir. Bazı nüshalarda "Süha" yerine "sema" (gök) geçmektedir. Yeryüzünde meydana gelen zulüm ve fesattan, yeryüzünü kuşatan âlemlerin rahatsız olmasının sebebi şudur ki, uzaydaki sonsuz âlemlerin hepsinin hakikati Yüce Allah'ın mutlak varlığıdır. Bu sebeple hakikatleri itibarıyla hepsi birdirler ve aralarında yakınlık ve uzaklık bağıntıları söz konusu değildir. Ancak şekilleri ve belirginleşmeleri itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar; ve bu itibarla aralarında yakınlık ve uzaklık bağıntıları da vardır; ve Hak zulüm ve fesattan razı değildir. Şimdi bir zalim, şeytanın aldatması ve nefsine ait sıfatlarının üstün gelmesiyle mazluma zulmettiği zaman, mazlumun acısı bütün eşyaya yayılır ve etki eder; ve o etkilenmenin eseri, her bir şeyin şeklinde o şeyin yatkınlığına göre ortaya çıkar. Bu öyle bir hakikattir ki, insan kendisini incelerse bu anlamı kendi içinde gözlemler. Örneğin hemcinsinden birine bir zalimin zulmettiğini görünce, derhal etkilenir ve hatta o zalim, nefsindeki hayvani öfkesi sakinleştikten sonra vicdan azabı duyar; fakat doğal yoğunluğa batmış olup, hayvandan daha aşağı olan sınıflar bu doğal yoğunluk kalkmadıkça etkilenmelerinin farkına varamazlar.

"Çerh"den murâd, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârât ve "Sühâ", Benâtü'n-na'ş denilen yıldız kümesi içinde gâyet küçük görünen bir yıldızın ismidir. Ba'zı nüshalarda "Sühâ" yerine "semâ" vâki'dir. Arz üzerinde olan zulüm ve fesâddan, arzı muhît olan avâlimin muztarib olmasındaki sebeb budur ki, fezâdaki bî-nihâye âlemlerinin hepsinin hakikati vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Binâenaleyh hakikatleri i'tibariyle hepsi müttehiddirler ve aralarında kurb ve bu'd nisbetleri vârid değildir. Ancak sûretleri ve taayyünleri i'tibariyle birbirinin gayridirler; ve bu i'tibâr ile aralarında yakınlık ve uzaklık nisbetleri de vardır; Ve Hak zulüm ve fesâddan râzî değildir. İmdi bir zâlim, şeytanın iğvâsı ve sıfât-ı nefsâniyyesinin galebesi ile mazlûma zulm ettiği vakit, mazlûmun elemi bilcümle eşyâya sârî ve müessir olur; ve o teessürün eseri, her bir şeyin sûretinde o şeyin isti'dâdına göre zâhir olur. Bu bir hakîkattir ki, insan kendisini tedkîk ederse bu ma'nâyı nefsinde müşâhede eder. Meselâ hemcinsinden birisine bir zâlimin zulm ettiğini görünce, derhâl müteessir olur ve hattâ o zâlim, nefsinin gazab-ı hayvânîsi sükûnet bulduktan sonra vicdân azabı duyar; fakat kesâfet-i tabîiyyede müstağrak olup, hayvandan daha aşağı olan sınıflar bu kesâfet-i tabiiyye kalkmadıkça teessürlerinin farkına varamazlar.

4627. "Tâ ki arş yetîmin nalesinden titremiye, tâ ki zulümden bir cân sakîm olmıya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4627. "Tâ ki arş yetimin inlemesinden titremesin, tâ ki zulümden bir can hasta olmasın!"

"Arş", sözlükte taht, mülk anlamına gelir; burada ilâhî mülk olan izafî varlık âlemine işaret edilir. Yani "Yetimin inlemesinden ve feryadından, izafî varlık âleminde titreme ve sarsıntılar meydana gelmesin ve zulümden dolayı bir can hasta ve zayıf düşmesin!"

"Arş", lügatte taht, mülk ma'nâsınadır; burada mülk-i ilâhî olan vücûd-ı izâfî âlemine işaret buyrulur. Ya'ni "Yetîmin nâlesinden ve feryâdından, vücûd-ı izâfî âleminde titremek ve tezelzülât vâki' olmasın ve zulümden dolayı bir cân sakîm ve alîl olmasın!"

4628. Ondan dolayı memâlikden bir mezheb koyduk, tâ ki felekler üzerine bir "Yâ Rab" gelmiye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4628. Bu sebeple ülkelerden bir mezhep koyduk ki, felekler üzerine bir "Yâ Rab" gelmesin.

"Memâlik", "fetih ile" kelimesinin çoğuludur ve "memleket", mülkü tam bir kudretle kuşatmak demektir ki, bu da saltanattan ibarettir. Yani "Biz peygamberler topluluğu, yeryüzünde zulüm meydana gelip de bir mazlumun 'Yâ Rab!' feryadıyla yakarışı felekler üzerine çıkmasın diye memleketleri ve âlem saltanatını tercih ettik ve bu sebeple hükümranlığı kendimize bir mezhep ve âdet edindik." Maksadımız halk üzerinde zorbalık ve istibdat değildir, aksine zalimlerin zulümlerini def etmektir. Onun için bizim hükümetimiz asla zalimlerin işine gelmez!

"Memâlik", "feth ile", memleketin cem'idir ve "memleket", kemâl-i kudret ile ihâta-i mülk etmektir ki, saltanattan ibarettir. Ya'ni "Biz enbiyâ tâifesi yeryüzünde zulüm vâki' olup da bir mazlûmun "Yâ Rab!" nidâsıyla feryâdı felekler üzerine çıkmamak için memleketleri ve saltanat-ı âlemi ihtiyâr ettik ve bu sebeble hükümranlığı kendimize bir mezheb ve âdet koyduk." Maksadımız halk üzerinde tagallüb ve istibdâd değildir, belki zâlimlerin zulümlerini def' etmektir. Onun için bizim hükümetimiz asla zâlimlerin işine gelmez!

4629. "Ey mazlûm, gök tarafına bakma, zîrâ şimdi göğe mensub şah tutarsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4629. "Ey mazlum, gök tarafına bakma, çünkü şimdi göğe ait bir şah tutarsın!"

"Ey mazlum sivrisinek, zulümden kurtulmak için gök tarafına bakıp feryat etme, çünkü bu zamanda göğe ait olan adil bir şahın vardır." "Semâ"dan maksat yüceliktir ve yücelik ile ilâhlık mertebesine işaret buyrulur. "Göğe ait olan şah"tan maksat, Hakk'ın halifesi olan Süleyman (a.s.) hazretleridir.

"Ey mazlûm olan sivrisinek, zulümden halâs için, gök tarafına bakıp feryâd etme, zîrâ bu zamanda göğe mensûb olan şâh-ı âdilin vardır." "Semâ"dan murâd ulüvvdür ve ulüvv ile mertebe-i ulûhiyyete işaret buyurulur. "Göğe mensûb olan şâh"dan murâd halîfe-i Hak olan Süleyman (a.s.) hazretleridir.

4630. Sivrisinek dedi: "Benim dâdım rüzgârın elindedir ki, o zulmün iki eli- [4644] ni bizim üzerimize açtı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4630. Sivrisinek dedi: "Benim feryadım rüzgârın elindedir ki, o zulmün iki elini bizim üzerimize açtı."

"Dâd", burada feryat ve figan ve tazallüm (haksızlığa uğradığını dile getirme) anlamındadır. Sivrisinek dedi ki: "Ey Allah'ın peygamberi, benim feryadım, figanım ve tazallümüm rüzgârın elindendir; o bizim cinsimize son derecede zulmedip durur."

"Dâd", burada feryâd ve figān ve tazallüm ma'nâsınadır. Sivrisinek dedi ki: "Yâ nebiyyallâh, benim feryâd ve figānım ve tazallümüm rüzgârın elindendir; o bizim cinsimize son derecede zulm edip durur."

4631. "Biz onun zulmünden darlık içindeyiz, bağlanmış dudak ile ondan kan içiyoruz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4631. "Biz onun zulmünden darlık içindeyiz, bağlanmış dudak ile ondan kan içiyoruz."

"Bağlanmış dudak"tan kasıt, şikâyet için ağız açamamaktır; ve "kan içmek"ten kasıt ise, eziyet ve cefaya katlanmaktır. Yani "Biz o rüzgârın zulmünden sıkıntı içindeyiz ve şikâyet için ağzımızı açamayıp, eziyet ve cefasına katlanmaktayız."

"Bağlanmış dudak"tan murâd şikâyet için ağız açamamaktır; ve “kan içmek"ten murâd dahi, ezâ ve cefâya katlanmaktır. Ya'ni "Biz o rüzgârın zulmünden sıkıntı içindeyiz ve şikâyet için ağzımızı açamayıp, ezâ ve cefâsına katlanmaktayız."

## Süleyman (a.s.)ın mutazallim olan sivrisineğe hasmın hüküm dîvânına ihzârıyle emr etmesi

4632. İmdi Süleyman dedi: "Ey latîf vızıltılı, lâzımdır ki emr-i Hakk'ı candan dinliyesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4632. Şimdi Süleyman dedi: "Ey latif vızıltılı, gereklidir ki Hakk'ın emrini candan dinleyesin!"

"Devî", rüzgâr gürültüsü ve arı vızıltısı ve kulak çınlaması ve bazı dilbilimciler katında, bir şey anlaşılmayan ses anlamındadır. Burada sivrisinek karinesiyle "vızıltı" anlamındadır.

"Devî", rüzgâr gürültüsü ve arı vızıltısı ve kulak çınlaması ve ba'zı ehl-i lügat indinde, bir şey anlaşılmayan ses, ma'nâsınadır. Burada sivrisinek karînesiyle "vızıltı" ma'nâsınadır.

4633. "Hak bana demiştir ki: "Ey âdil, sakın sen bir hasımdan diğer bir hasım olmaksızın dinleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4633. "Hak bana demiştir ki: "Ey âdil, sakın sen bir hasımdan diğer bir hasım olmaksızın dinleme!"

Yani "Yüce Allah bana emir buyurmuştur ki: "Ey adalet eden peygamberim, sen sakın diğer bir hasmın huzuru olmaksızın, onun hasmından davayı dinleme!"

Ya'ni "Hak Teâlâ bana emir buyurmuştur ki: "Ey adâlet edici olan peygamberim, sen sakın diğer bir hasmın huzûru olmaksızın, onun hasmından da'vâyı dinleme!"

4634. "Her iki hasım huzûra gelmedikçe, hak, hâkimin huzurunda zuhura gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4634. "Her iki hasım huzura gelmedikçe, hak, hâkimin huzurunda ortaya çıkmaz."

4635. "Haşım eğer yalnız yüz feryad getirse, sakın ve sakın hasımsız onun sözünü tutma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4635. "Düşman eğer sadece yüz feryat etse, sakın ve sakın düşmansız onun sözünü tutma!"

4636. "Ben fermandan yüz çevirmeğe kādir değilim; haydi git, kendi hasmını benim tarafıma getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4636. "Ben fermanı dinlememezlik etmeye muktedir değilim; haydi git, kendi düşmanını benim tarafıma getir!"

4637. Dedi: "Senin sözün doğru hüccettir; benim hasmım rüzgârdır ve o senin hükmündedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4637. Dedi: "Senin sözün doğru bir delildir; benim düşmanım rüzgârdır ve o senin hükmündedir."

Sivrisinek, Süleyman (a.s.)'ın bu sözlerine cevap olarak dedi ki: "Ey Allah'ın peygamberi, senin sözün itiraz kabul etmeyen bir delildir; fakat benim düşmanım rüzgârdır, ben onu senin şerefli huzuruna getirmekten acizim; hâlbuki o rüzgâr senin hükmün ve tasarrufun altındadır."

Sivrisinek Süleyman (a.s.)ın bu sözlerine cevâben dedi ki: "Yâ nebiyyal-lah, senin sözün i'tirâz kabûl etmeyen bir hüccettir; fakat benim hasmım rüzgârdır, ben onu senin huzûr-ı şerîfine ihzâr etmekten âcizim; halbuki o rüzgâr senin hükmün ve tasarrufun altındadır."

4638. O şâh: “Ey saba rüzgârı, sivrisinek senin zulmünden feryad etti, gel!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4638. O şah: "Ey saba rüzgârı, sivrisinek senin zulmünden feryat etti, gel!" diye bağırdı.

4639. "Agah ol, sen hasma mukābil ol, hasmın cevabını söyle ve düşmanı def' et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4639. "Haberdar ol, sen düşmana karşı dur, düşmanın cevabını söyle ve düşmanı def et!"

Süleyman (a.s.) rüzgâra buyurdu ki: "Aleyhindeki davadan haberdar ol ve düşmanına karşı dur ve düşmanının davasına karşı söyleyeceğini söyle ve sana düşman olan sivrisineği hakkın olan müdafaan ile def et!"

Süleyman (a.s.) rüzgâra buyurdu ki: "Aleyhindeki da'vâdan âgâh ol ve hasmına mukābele et ve hasmının da'vâsına karşı söyleyeceğini söyle ve sana düşman olan sivrisineği hakkın olan müdafaan ile def' et!"

4640. Vaktaki rüzgâr işitti, hızlı hızlı geldi, o zaman sivrisinek kaçmak yolu-[4654] nu tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4640. Rüzgâr işittiği vakit hızlı hızlı geldi, o zaman sivrisinek kaçmak yolunu tuttu.

Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın davetini işittiği zaman, şiddetli bir şekilde eserek mahkeme salonuna geldi; rüzgâr gelir gelmez, sivrisinek de kaçmak yolunu tuttu.

Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın da'vetini işittiği vakit, şiddetli bir sûrette eserek mahkeme salonuna geldi; rüzgâr gelir gelmez, sivrisinek dahi kaçmak yolunu tuttu.

4641. Ba'dehû Süleyman (a.s.) dedi: "Ey sivrisinek, sabr et, tâ ki her ikiniz üzerine ben hüküm süreyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4641. Sonra Süleyman (a.s.) dedi: "Ey sivrisinek, sabret ki her ikiniz üzerine ben hüküm süreyim!"

"Kazâ rânden", hüküm sürmek ve hüküm vermek anlamındadır.

"Kazâ rânden", hüküm sürmek ve hüküm vermek, ma'nâsınadır.

4642. Dedi: "Ey şah, benim ölümüm onun vücudundandır; benim günümde olan kara muhakkak onun dumanındandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4642. Dedi: "Ey şah, benim ölümüm onun varlığındandır; benim günümde olan kara muhakkak onun dumanındandır."

"Hod siyah în rûz-ı men", "Hod siyah der în rûz-ı men" takdirindedir. "Gün"den maksat dünya hayatıdır. Yani "Benim dünya hayatımda olan uğursuzluk ve kara, o rüzgârın dumanından yani zulmündendir" demek olur.

“Hod siyah în rûz-ı men”, “Hod siyah der în rûz-ı men” takdîrindedir. "Gün"den murâd hayât-ı dünyeviyyedir. Ya'ni "Benim hayât-ı dünyeviy- yemde olan nuhûset ve kara, o rüzgârın dumanından ya'ni zulmündendir" demek olur.

4643. O geldiği vakit, ben nerede karar bulurum, zîra o benim tab'ımdan helâklik getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4643. O geldiği zaman, ben nerede durabilirim, çünkü o benim tabiatımdan helaklık getirir.

"Demâr", helaklık ve duman ve kökten koparmak ve helak etmek demektir. "Nihâd", tabiat, asıl, bünyad, hilkat, cibilliyet demektir. Yani "Rüzgâr geldiği zaman benim durabilmeye tabiatım ve hilkatim uygun değildir; çünkü o benim tabiatım ve hilkatim açısından bana helaklık getirir ve beni kökümden koparır."

“Demâr”, helâklik ve duman ve kökten koparmak ve helâk etmek. "Ni- hâd", tabîat, asıl, bünyâd, hilkat, cibillet demektir. Ya'ni "Rüzgâr geldiği vakit benim durabilmeğe tabîatım ve hilkatim müsâid değildir; zîrâ o benim tabîatım ve hilkatim cihetinden bana helâklik getirir ve beni kökümden ko- parır."

4644. Dergâh-ı Hudâ'yı isteyici de böyledir, vaktaki Hudâ gelir, arayıcı "lâ" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4644. Allah'ın dergâhını isteyen de böyledir; Allah geldiği zaman, arayıcı "yok" olur.

Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu kıssada, rüzgârı kuvvet ve kudret yönünden gerçek varlığa, Hakk Yolcusu'nun varlığını acizlik ve zayıflık yönünden sivrisineğe ve insân-ı kâmili de zamanın Süleyman'ına benzetip, bu kıssanın hissesini açıklayarak şöyle buyururlar: "Allah'ın dergâhına ulaşmayı isteyen bir Hakk Yolcusu da böyledir. Hakk Yolcusu, insân-ı kâmilin terbiyesiyle nefsinin vehmedilmiş olan varlığından ve benliğinden kurtulduğu zaman; ondan sonra Yüce Allah hazretleri o Hakk Yolcusu'na sırf lütuf ve keremi ile bizzat tecellî eder. Hakk Yolcusu o tecellî içinde "lâ" yani "yok" olur." Bu, zevk ile anlaşılan bir hâldir. Bu hâli araştırmacılar bazı örneklerle bir dereceye kadar akla yaklaştırmışlardır. Örneğin ateşte kızan demir, her ne kadar yine demir ise de, o kızgınlık içinde ateştir. "Ben ateşim!" diye bağırsa, doğru olur. Çünkü o anda demirliği yoktur ve "yok" olmuştur. Aynı şekilde yıldızlar güneşin ışığı altında gündüz görünmezler, onların ışıkları yok olur; aynı şekilde bir bardak su içine şeker parçası atılsa, ayrılıp görünmez olur; fakat su içinde şekerin şekerliği yine mevcuttur; o şeker bu hâl içinde, "Ben suyum!" diye bağırsa doğru olur.

Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu kıssada, rüzgârı kuvvet ve kudret ci- hetinden vücûd-ı hakîkîye ve sâlikin vücudunu, acz ve za'f cihetinden sivri- sineğe ve insân-ı kâmili de, zamânın Süleymân'ına teşbîh edip, bu kıssanın hissesini beyânen buyururlar ki: "Dergâh-ı Hudâ'ya vuslatı isteyen bir sâlik de böyledir. Vaktāki sâlik, mürşid-i kâmilin terbiyesiyle nefsinin mevhûm olan varlığından ve enâniyyetinden kurtulur; ondan sonra Hak Teâlâ hazret- leri o sâlike mahzâ lutuf ve keremi ile bizzât tecellî buyurur. Sâlik o tecellî içinde "lâ" ya'ni "yok" olur." Bu bir hâldir ki, zevk ile anlaşılır. Bu hâli mu- hakkikler ba'zı misaller ile bir dereceye kadar akla takrîb buyurmuşlardır. Meselâ ateşte kızan demir, her ne kadar yine demir ise de, o kızgınlık içinde ateştir. "Ben ateşim!" diye bağırsa, doğru olur. Zîrâ o anda demirliği yoktur ve "lâ" olmuştur. Ve kezâ yıldızlar güneşin nûru altında gündüz görünmez- ler, onların ziyaları yok olur; ve kezâ bir bardak su içine şeker parçası atılsa, ayrılıp görünmez olur; fakat su içinde şekerin şekerliği yine mevcûddur; o şe- ker bu hâl içinde, "Ben suyum!" diye bağırsa doğru olur.

4645. Gerçi o vuslat, bekā içinde bekādır; fakat o bekā evvelden fenâ içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4645. Gerçi o vuslat, bekâ içinde bekâdır; fakat o bekâ evvelden fenâ içindedir.

Bilinmeli ki, Hakk Yolcusu'nun nefsine ait yoğunluğu (kesâfet-i nefsâniyye) önce ruhanî inceliğe (letâfet-i rûhâniyye) dönüşür ve ruhun şanı ise bekâdır; çünkü ilâhî bir haldir ve daha sonra ruha Rabbanî tecelli (ilâhî bir görünüm) meydana gelir. Ve bekâ, zâtın ayrılmaz sıfatıdır; ve bu hal ise, bekâ içinde bekâdır; ve Hakk Yolcusu için Hakk'a vuslattır. Ve bu haller, kulun vehmedilmiş mecazî varlığı (vücûd-ı mevhûm-ı mecâzî) fani olduktan sonra meydana geldiği için, fenâ içinde bekâdır.

Ma'lûm olsun ki, sâlikin kesâfet-i nefsâniyyesi evvelen letâfet-i rûhâniyyeye mübeddel olur ve rûhun şânı ise bekādır; zîrâ şe'n-i ilâhîdir ve ba'dehû rûha tecellî-i rabbânî vâki' olur. Ve bekā zâtın sıfat-ı lâ-yenfekkidir; ve bu hâl ise, bekā içinde bekādır; ve sâlik için vuslat-ı Hak'dır. Ve bu hâller, abdin vücûd-ı mevhûm-ı mecâzîsi fânî olduktan sonra vâki' olduğu cihetle, fenâ içinde bekādır.

4646. Nûr isteyici olan gölgeler, onun nûru zuhûr ettiği vakit yok olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4646. Nur isteyici olan gölgeler, onun nuru ortaya çıktığı zaman yok olur.

Hakk'ın Zât'ının nurunu isteyici olan ve gölgeler konumunda bulunan sâliklerin (Hakk Yolcusu) izafî varlıkları, o mutlak Zât'ın nuru ortaya çıktığı zaman, güneşin nuru altında yok olan ve gizlenen yıldızlar gibi yok olurlar.

Zât-ı Hakk'ın nûrunu isteyici olan ve gölgeler mesâbesinde olan sâliklerin izâfî vücûdları, o Zât-ı mutlakın nûru zuhûr ettiği vakit, güneşin nûru altında yok olan ve istitâr eden yıldızlar gibi yok olurlar.

4647. Vaktaki o baş verici olur, akıl ne vakit kalır? O'nun vechinden gayri hep hâlikdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4647. O baş verici olduğunda, akıl ne zaman kalır? O'nun yüzünden başka her şey yok olucudur.

"Ser-dih o" ifadesindeki "o" zamirini şârihlerden bazıları sâlike (Hakk yolcusuna) ait kılarak "Hakk yolcusu ve âşık, Hakk'a baş verici olduğunda, akıl ne zaman kalır?" anlamını verirler. Ve bazıları Hakk'a ait kılarak "Hak zuhur edici olduğunda, akıl ne zaman kalır?" anlamını verirler. Ve bu anlama göre "ser-dih", "ser-zede", yani zuhur edici demektir; anlamın özeti şudur: "Hakk'ın zâtının nuru zuhur edici olduğunda ve bunun sonucunda kulun vehmedilmiş izafî varlığı yok olduğunda; bu sebeple bu hâl içinde kulun aklı kalır mı?" Çünkü Kur'an-ı Kerim'de "O'nun yüzünden ve zâtından başka her şey yok olucudur" (Kasas, 28/88) buyurulur. İzafî varlıklar ise, taayyün (belirginleşme) yönünden O'nun gayrıdır.

“Ser-dih o” daki “o” zamîrini şârihlerden ba'zıları sâlike râci' kılıp “Vaktaki sâlik ve âşık, Hakk'a baş verici olur, ne vakit akıl kalır?” ma'nâsını verirler. Ve ba'zıları Hakk'a râci' kılıp “Vaktāki Hak zuhûr edici olur, akıl ne vakit kalır?” ma'nâsını verirler. Ve bu ma'nâya göre “ser-dih”, “ser-zede”, zuhûr edici demek olur; hulâsa-i ma'nâ: “Vaktāki Hakk'ın zâtının nûru zuhûr edici olur ve binnetîce abdin vücûd-ı mevhûm-ı izâfisi yok olur; binâenaleyh bu hâl içinde abdin aklı kalır mı?” Zîrâ âyet-i kerimede كل شيئ هالك الا وجهه (Kasas, 28/88) ya'ni “O'nun vechinden ve zâtından gayri her bir şey hâliktir” buyurulur. Ve vücûdât-ı izâfiyye ise, min ciheti't-taayyün onun gayridir.

4648. O'nun vechinin önünde var ve yok hâlik gelir; yokluk içinde varlık ise acibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4648. O'nun vechinin önünde var ve yok helak olur; yokluk içinde varlık ise şaşırtıcıdır.

"Var"dan kasıt, izafî varlık ve "yok"tan kasıt, izafî yokluktur ki, o da sabit hakikatlerdir. Çünkü sabit hakikatler, ilahi ilmin suretleri olup, henüz varlık kokusunu koklamamıştır, nasıl ki birçok yerde açıklaması geçti. Şimdi gerek ilmî varlık gerekse izafî varlık, Hakk'ın zâtı karşısında fânî ve helak olucudur ve bu izafî varlık, var görünen bir yokluktur. Nitekim âlemin varlığına "var görünen yok" derler. İşte bu yokluğun, var görünmesi şaşırtıcı bir şeydir. Akıl ile sınırlı olanlara böyle yokluk içinde varlığı kabul etmek şaşırtıcı görünür. Bununla birlikte, araştırmacılar bunu duyusal bir örnekle akla yaklaştırmışlardır. Havalar sıcak olduğu zaman, buzun varlığı yoktur, fakat yoklukta sabittir; ne zaman ki hava soğur, sular donar. İşte buzların varlığı yokluk içinde varlıktır; çünkü asıl varlık suyun varlığıdır.

“Var”dan murâd, vücûd-ı izâfî ve “yok”dan murâd, adem-i izâfidir ki, o da a'yân-ı sâbitedir. Zîrâ a'yân-ı sabite, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye olup, henüz vücûd kokusunu koklamamıştır, nitekim birçok mahallerde îzâhı geçti. İmdi gerek vücûd-ı ilmî ve gerek vücûd-ı izâfi, Hakk'ın zâtı muvâcehesinde fânî ve hâlikdirler ve bu vücûd-ı izâfi, var görünen bir yoktur. Nitekim âlemin vücûduna “nîst-i hest-nümâ” [“Var görünen yok”] derler. İşte bu yokluk, var görünmek acîb bir şeydir. Akıl ile mukayyed olanlara böyle yokluk içinde varlığı kabûl etmek acîb görünür. Maahâzâ bir misâl-i hissî ile muhakkıkîn bunu akla takrîb etmişlerdir. Havalar sıcak olduğu vakit, buzun vücûdu yoktur, fakat ademde sâbittir; vaktâki hava soğur, sular incimâd eder. İşte buzların vücûdu yokluk içinde varlıktır; zîrâ asıl vücûd suyundur.

4649. Bu mahzarda akıllar elden gitti; vaktâki kalem buraya erişti, kırıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4649. Bu görünme yerinde akıllar elden gitti; kalem buraya eriştiği zaman kırıldı.

Yani "Hakk'ın zâtî tecellîsinin meydana geldiği görünme yerinde ve şahit olunan yerde akıllar elden gider; bu sebeple akıl aracılığıyla bu şahit olunan yerin hâlinden sözlü olarak haber vermek mümkün olmadığı gibi, yazılı olarak da hâli ifade etmek mümkün olamaz; ve bu konuya eriştiği zaman kalem kırılır ve yazmaktan âciz kalır."

Ya'ni "Hakk'ın tecellî-i zâtîsî vâki' olan mahzarda ve meşhedde akıllar elden gider; binâenaleyh akıl vâsıtasıyla bu meşhedin hâlinden lisânen haber vermek mümkin olmadığı [gibi], tahrîren de ifade-i hâl kābil olamaz; ve bu bahse eriştiği vakit kalem kırılır ve yazmaktan âciz kalır."

## Bî-hûş olan âşığı tekrâr akla gelmek için ma'şûkun okşaması

4650. Sadr-ı Cihân onu kerem cihetinden bî-huşlukdan yavaş yavaş beyâna [4664] çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4650. Cihanın Önderi onu kerem yönünden baygınlıktan yavaş yavaş konuşmaya çekti.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) fenâ (yok olma) halinin tasvirinden vazgeçip, Cihanın Önderi kıssasına geri döndüler: "Cihanın Önderi, bayılmış olan o âşığını, kereminin kemâlinden (olgunluğundan) dolayı, o baygınlık içinden yavaş yavaş konuşmaya ve beyana çekmeye çalıştı."

Cenâb-ı Pîr hâl-i fenânın tasvîrinden fâriğ olup, Sadr-ı Cihân kıssasına rücû' buyurdular: "Sadr-ı Cihân o bayılmış olan âşıkını kemâl-i kereminden o baygınlık içinden yavaş yavaş nutka ve beyâna çekmeğe çalıştı."

4651. Şâh onun kulağına, "Sana atâ altını getirdim, ey fakîr etek aç!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4651. Şah onun kulağına, "Sana bağış altını getirdim, ey fakir etek aç!" diye bağırdı.

4652. "Senin canın ki, benim firâkımda çırpındı, onun hıfzına eriştiğim vakit niçin ürktü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4652. "Senin canın ki, benim ayrılığımda çırpındı, onun korunmasına eriştiğim zaman niçin ürktü?"

"Zinhâr" kelimesinin on kadar anlamı vardır, burada korunma ve güvenlik veya acele etme anlamları uygun olur. "O canının korunmasına ve güvenliğine eriştiğim veya ona acele ettiğim zaman" demek olur.

"Zinhâr" kelimesinin on kadar ma'nâsı vardır, burada hifz u emân veyâ şitâb ma'nâları münasib olur. "O canının hifz u emânına eriştiğim veyâ ona şitâb ettiğim vakit" demek olur.

4653. "Ey benim firâkımda germ ü serdi görmüş olan, bî-hodlukdan kendine gel ve geri dön!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4653. "Ey benim ayrılığımda sıcak ve soğuk görmüş olan, kendinden geçme hâlinden kendine gel ve geri dön!"

4654. Akılsız tavuk bir deveyi misafir resmiyle eve götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4654. Akılsız tavuk, bir deveyi misafir olarak eve götürdü.

4655. Vaktaki deve tavuğun kümesine ayak bastı, kümes yıkıldı ve tavanı düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4655. Deve tavuk kümesine ayak bastığı vakit, kümes yıkıldı ve tavanı çöktü.

Bu iki şerefli beyit, 4649 numaralı beytin doğrulanması için verilmiş bir örnektir. O şerefli beyitte "Hakk'ın zâtî tecellîsi (Allah'ın özünden gelen tecellî) meydana geldiği yerde, akıl elden gitti" buyurmuşlardı. Bu beyitlerde aklı "tavuk kümesi"ne ve zâtî tecellîyi de "deve"ye benzetirler. Deve tavuk kümesine ayak basınca, kümes nasıl yıkılırsa, zâtî tecellî meydana geldiğinde de akıl öyle harap olur.

Bu iki beyt-i şerîf 4649 numaralı beytin te'yîdi için îrâd buyrulan misâl-dir. O beyt-i şerîfde "Hakk'ın tecellî-i zâtîsî vâki' olan mahzarda, akıl elden gitti" buyurmuşlardı. Bu beyitlerde aklı, "tavuk kümesi"ne ve tecellî-i zâtîyi de "deve"ye teşbîh buyururlar. Deve tavuk kümesine ayak basınca, kümes nasıl yıkılırsa, tecelli-i zâtî vukū'unda dahi akıl dahi öyle harâb olur.

4656. Bizim akıl ve idrâkimiz tavuk kümesidir; sâlih olan akıl, Hudâ'nın nâkasının talibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4656. Bizim akıl ve idrakimiz tavuk kümesidir; sâlih olan akıl, Allah'ın dişi devesinin talibidir.

"Bizim aklımız"dan kasıt, geçim aklıdır ve geçim aklı çok zayıf bir akıldır; ahiret halleri ve ebedî hayat ile meşgul olamaz. Onun tedbiri fani olan hayvanî ruh üzerinedir; bu sebeple o, tavuk kümesi gibi çürük ve zayıftır. Ve "sâlih akıl"dan kasıt, ahiret aklıdır, çünkü bu akıl ahiret hallerini ve ebedî hayatı idrak eder ve onun gerekleriyle meşgul olur. "Allah'ın dişi devesi"nden kasıt, izafî ruhtur ki, Allah onun hakkında وَ نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) yani "Ben ruhumdan üfledim" buyurur; ve bu ruh, Salih (a.s.)ın dişi devesi kayadan ortaya çıktığı gibi, izafî ruh da bu cismanî belirme kayasından ortaya çıkar. Ve ahiret aklı, beka sahibi ve Hakk'a âşık olan ve Rabbanî tecellileri kabule yatkın bulunan bu ruh devesini talep eder.

"Bizim aklımız"dan murâd, akl-ı maaşdır ve akl-ı maâş gâyet zayıf bir akıldır; ahvâl-i âhiret ve hayât-ı ebediyye ile meşgül olamaz. Onun tedbîri fâ-nî olan rûh-ı hayvânî üzerindedir; binâenaleyh o tavuk kümesi gibi çürük ve zayıftır. Ve "akl-ı sâlih"den murâd, akl-ı maâddır, zîrâ bu akıl ahvâl-i âhireti ve hayât-ı ebediyyeyi idrâk eder ve onun levâzımı ile meşgül olur. "Nâka-i Hudâ"dan murâd, rûh-ı izâfidir ki, Hak onun hakkında و نفخت فيه من روحی (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben rûhumdan nefh ettim" buyurur; ve bu rûh Sâlih (a.s.)ın nâkası kayadan zuhûr ettiği gibi, rûh-ı izâfî dahi bu taayyün-i cismâ-nî kayasından zahir olur. Ve akl-ı maâd, bekā sahibi ve âşık-ı Hak olan ve tecelliyât-ı rabbâniyyeyi kabûle müstaid bulunan bu nâka-i rûhu taleb eder.

4657. Vaktaki naka onun suyunda ve çamurunda zuhûr etti, orada onun ne çamuru, ne canı, ne kalıbı kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4657. Deve, onun suyunda ve çamurunda ortaya çıktığında, orada onun ne çamuru, ne canı, ne kalıbı kalır.

"Ser-kerden" kelimesi, Bahâr-ı Acem sözlüğünün açıklamasına göre, bir kimse ile beraber yol almak (sülûk etmek) ve yaşamak ve başlamak (şürü' etmek) ve sohbet etmek ve uyum sağlamak (muvâfakat etmek) ve ortaya çıkmak (zuhûr etmek) ve belirmek (peydâ olmak) anlamlarına gelir; burada "ortaya çıkmak" uygundur. Yani "İzafî ruh devesi, o ahiret aklının suyunda ve çamurunda, yani ilişki kurduğu bedende ortaya çıktı ve belirdiğinde, artık o ruhanî tecellinin meydana geldiği yerde ne aklın ilişki kurduğu beden, ne hayvanî ruh, ne de kalp kalır; aksine onun bedeni ve hayvanî ruhu ve kalbi hep latif izafî ruh olur." Nasıl ki insân-ı kâmiller "Ruhlarımız bedenlerimizdir ve bedenlerimiz ruhlarımızdır" buyurmuşlardır. Ve latif ruh, Hakk'ın âşığıdır.

"Ser-kerden", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre, bir kimse ile beraber sülûk etmek ve yaşamak ve şürü' etmek ve sohbet etmek ve muvâfakat etmek ve zuhûr etmek ve peydâ olmak ma'nâlarına gelir; burada "zuhûr etmek" münâsibdir. Ya'ni "Vaktâki rûh-ı izâfî nâkası, o akl-ı maâdın suyunda ve çamurunda, ya'ni taalluk ettiği cisimde zuhûr etti ve peydâ oldu, artık o tecellî-i rûhânî vâki' olan yerde ne aklın taalluk ettiği cisim ve ne de rûh-ı hayvânî ve ne de kalb kalır; belki onun cismi ve rûh-ı hayvânîsi ve kalbi hep rûh-ı izâfî-i latîf olur." Nitekim kâmiller ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim rûhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz rûhlarımızdır" buyurmuşlardır. Ve rûh-ı latîf, Hakk'ın âşıkıdır.

4658. Aşkın fazlı insanı fuzûl etti; bu ziyade isteyicilikten zalûm ve cehûldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4658. Aşkın fazlalığı insanı fuzûl etti; bu aşırı isteyicilikten dolayı zalûm ve cehûldür.

"Fazl", fazlalık demektir, noksanlığın zıddıdır. Ve "fuzûl", fazlın çoğuludur, fazlalıklar demek olur; ve haddinden fazla fazlalık kastedilir. Yani "İnsan tabiatına yerleşmiş olan aşk ve muhabbetin fazlalığı, insanı sınır dairesinden taşırdı ve haddinden fazla talepte bulunmaya sevk etti. İşte bu aşırı isteyicilikten dolayı çok fazla zulmeden ve çok fazla cahil olan biri oldu." Çünkü insan, göklerin, yerin ve dağların yüklenmeye cesaret edemediği emaneti, yani izafî ruh gibi ilahi hilafeti taşıyan bir latifeyi yüklendi. Nitekim إِنَّا عَرَضنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَ الْأَرْضِ وَالجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً (Ahzab, 33/72) ["Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan onu yüklendi; çünkü o zalûm ve cehûldür"] ayet-i kerimesinde beyan buyrulur. Ve bu ayet-i kerimeye ilişkin olan şerefli beyitler I. cildin 1989 numaralı şerefli beytinde yer almaktadır.

"Fazl", ziyâdelik demektir, naksın zıddıdır. Ve "fuzûl", fazlın cem'idir, ziyâdelikler demek olur; ve hadden aşkın ziyâdelik murâd olunur. Ya'ni "Tab'-ı beşerde merkûz olan aşk ve muhabbetin ziyâdeliği, insanı had dâiresinden taşırdı ve haddinden hâriç talebe sevk etti. İşte bu ziyâde isteyicilikten dolayı pek ziyâde zulm edici ve pek ziyâde câhil oldu." Zîrâ insan göklerin ve yerin ve dağların yüklenmeğe cesâret edemediği emâneti, ya'ni rûh-ı izâfî gibi hilafet-i ilâhiyyeyi hâiz bir latîfeyi yüklendi. Nitekim إِنَّا عَرَضنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَ الْأَرْضِ وَالجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً (Ahzab, 33/72) ["Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endîşeye düştüler. İnsan onu yüklendi; çünkü o zalûm ve cehûldür"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Ve bu âyet-i kerîmeye müteallik olan ebyât-ı şerîfe I. cildin 1989 numaralı beyt-i şerîfinde mündericdir.

4659. Câhildir ve bu müşkil avda; tavşan bir arslanı kucağa çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4659. Câhildir ve bu müşkil avda; tavşan bir arslanı kucağa çeker.

Yukarıdaki ayet-i kerimede açıklandığı üzere, "Bu oluş ve bozuluş âleminde insan çok cahildir. Bu cehaleti sebebiyle çok güç, büyük bir avı avlamak ister; o av da Hakk'ın zâtına kavuşmaktır. İnsanın bu husustaki avcılığı, bir tavşanın arslanı kucağa çekmesine benzer." Bu benzetmede, benzetme yönü (vech-i şebeh), Hakk'ın zâtının tecellîsi (ortaya çıkışı) anında, mecazî varlığın hükümlerinin geçersiz kalmasıdır. Nasıl ki arslan tavşanı yakaladığı zaman, onun varlığını yokluğa çevirir.

Yukarıki âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, "Bu âlem-i kevnde insan pek câhildir. Bu cehli sebebiyle gâyet güç büyük bir avı avlamak ister; o av dahi zât-ı Hakk'a vuslattır. İnsanın bu husûsdaki avcılığı, bir tavşanın arslanı kucağa çekmesine benzer." Bu teşbîhde vech-i şebeh zât-ı Hakk'ın tecellîsi hîninde, vücûd-ı mecâzî ahkâmının muattal olmasıdır. Nitekim arslan tavşanı yakaladığı vakit, onun varlığını yokluğa tahvîl eder.

4660. Eğer arslanı bilseydi ve görseydi, arslanı kucağa ne vakit çeker idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4660. Eğer arslanı bilseydi ve görseydi, arslanı kucağa ne zaman çekerdi?

Onun bu avdaki cehaletinin sebebi, arslanı bilmemesi ve görmemesidir; çünkü görmek ve bilmek cehaleti giderir; eğer bilseydi ve görseydi, hiç arslanı kucağına çeker miydi?

Onun bu avdaki cehlinin sebebi, arslanı bilmemesi ve görmemesidir; zîrâ görmek ve bilmek cehli izâle eder; eğer bile idi ve göreydi, hiç arslanı kucağına çeker mi idi?

4661. O kendine ve kendinin canına zâlimdir; zulmü gör ki, adllerden topu götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4661. O, kendisine ve kendi canına zâlimdir; zulmü gör ki, adillerden topu kapar.

Cahilliği sebebiyle bu zorlu ve büyük avlanmaya girişen insan, ayet-i kerimede de belirtildiği gibi zalûmdur, yani pek zâlimdir. Fakat onun bu zulmü, kendi varlığına ve hayvani ruhuna ait olur. Ancak sonuçta bu öyle bir zulüm olur ki, yarışma meydanında topu kapar.

Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymaktır; ve Hakk Yolcusu, Hak Zât'ına ulaşma avında, kendi varlığının, benliğinin ve hayvani ruhunun hazlarına aykırı hareket eder. Bunun için kendi benliğine ve hayvani ruhuna karşı zâlim olur. Onun bu zulmü, her ne kadar kendi varlığının yok oluşunu gerektirse de, sonuçta Allah ile bâki olmayı gerektirir ve bütün adillerin kaynağıdır; çünkü her emrin hikmetine vâkıf olur. Bu sebeple her şeyi yerli yerine koyar ve bu da tam adalettir.

Cehli sebebiyle bu müşkil ve büyük ava teşebbüs eden insan, âyet-i kerîmede de beyân buyrulduğu vech ile zalûmdur, ya'ni pek zâlimdir. "Fakat onun bu zulmü, kendinin varlığına ve rûh-ı hayvânîsine aid olur. Fakat netîcede bu öyle bir zulüm olur ki, meydan-ı müsabakada ortadan topu kapar."

Zulüm, bir şeyi mevziinin gayrine koymaktır; ve sâlik Zât-ı Hakk'a vuslat avında, kendi varlığının ve enâniyetinin ve rûh-ı hayvânîsinin huzûzâtı hilâfında hareket eder. Bunun için kendi enâniyetine ve rûh-ı hayvânîsine karşı zâlim olur. Onun bu zulmü, her ne kadar kendi varlığının fenâsını mûcib ise de, netîcede bekā-billâhı mûcibdir ve bütün adillerin menbaıdır; zîrâ her emrin hikmetine muttali' olur. Binâenaleyh her şeyi yerli yerine vaz' eder ve bu da adl-i mahzdır.

4662. Onun cehli, muhakkak ilimlere üstad, onun zulmü, adillere reşad oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4662. Onun cehaleti, kesinlikle ilimlere üstat, onun zulmü, adillere doğru yol oldu.

Cehaleti sebebiyle cesaret ettiği zor av neticesinde, aslan mesabesindeki (derecesindeki) vücut hakikatini avladı, fakat kendisinin kendiliği kalmadı. Onda hüküm süren Hak oldu. Bu sebeple onun ilmi, Hakk'ın ilmi oldu. Hakk'ın ilmi ise, bütün ilimlerin üstadıdır. Ve bu avı avlamak nefsine ve hayvanî ruhuna zulüm oldu; fakat adillerin doğru yolu oldu.

Çünkü bunlar Hakk'ın dışındaki şeylerdir. Hakk'ın dışındaki şeyleri yok etmek, Hakk'ı ispat ederek şirkten kurtulmaktır. Nasıl ki ayet-i kerimede إِنَّ الشَّرْكَ لَظُلْمٍ، عَظِيمٌ (Lokman, 31/13) yani "Kesinlikle şirk, büyük bir zulümdür" buyrulur.

"Cehli sebebiyle cesâret ettiği müşkil av neticesinde, arslan mesâbesinde olan hakîkat-ı vücudu avladı, fakat kendisinin kendiliği kalmadı. Onda hükümrân olan Hak oldu. Binâaenaleyh onun ilmi, ilm-i Hak oldu. İlm-i Hak ise, bütün ilimlerin üstâdıdır. Ve bu avı avlamak nefsine ve rûh-ı hayvânîsine zulüm oldu; fakat adillerin doğru yolu oldu."

Zîrâ bunlar Hakk'ın mâsivâsıdır. Mâsivâ-yı Hakk'ı yok etmek, Hakk'ı isbât ederek şirkten kurtulmaktır. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ الشَّرْكَ لَظُلْمٍ، عَظِيمٌ (Lokmân, 31/13) ya'ni "Muhakkak şirk, azîm olan zulümdür" buyrulur.

4663. "Bu gitmiştir, onun nefesi o vakit gelir ki, ben ona nefes bahş ederim!" diye onun elini tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4663. "Bu gitmiştir, onun nefesi o vakit gelir ki, ben ona nefes bahş ederim!" diye onun elini tuttu.

Bu beyit Sadr-ı Cihân'ın dilindendir. Sadr-ı Cihân, bayılıp kendinden geçmiş olan bu âşıkına: "Sana atâ altını getirdim, eteğini aç!" diye bağırdıysa da, o kendine gelmedi. Onun bu hâli üzerine "Bu zavallı kendinden geçmiştir. Onun kesilmiş olan nefesi, ben ona nefes bahş ettiğim vakit gelir!" dedi. Burada fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makāmında olan sâlikin (Hakk Yolcusu'nun), ilâhî nefesle bekā-bil-lâh (Allah ile var olma) mertebesine geldiğine işaret buyrulur.

Bu beyit Sadr-ı Cihân lisânındandır. Sadr-ı Cihân bu bayılıp kendinden geçmiş olan âşıkına: "Sana atâ altını getirdim eteğini aç!" diye bağırdı ise de, o kendine gelmedi. Onun bu hâli üzerine "Bu zavallı kendinden geçmiştir. Onun kesilmiş olan nefesi, ben ona nefes bahş ettiğim vakit gelir!" dedi. Burada "fenâ-fillâh" makāmında olan sâlikin nefha-i ilâhî ile "bekā-bil-lâh" mertebesine geldiğine işaret buyrulur.

4664. Bu teni ölmüş vaktāki benim ile diri olur, benim canım olur ki bana yüz getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4664. Bu teni ölmüş olduğu zaman benimle diri olur, benim canım olur ki bana yönelir.

"Bu cismanî hükümleri ve hayvanî sıfatları ölmüş olan âşık, benim nefesimle diri olduğu zaman, artık bana yönelen benim canım olur." Bazı nüshalarda "Cân-ı men bâşed ki âyed der beden" şeklindedir, anlamı "Benim canım olur ki, bedene gelir" demektir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinin bir şerefli beytinde bu makam (manevî mertebe) hakkında şöyle buyururlar. Beyit: دل چو جای حق بود حق با منست من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم "Gönül Hakk'ın yeri olduğu zaman, Hak benimledir, ben de Hak ileyim; Hak Hakk'a vâsıl olup, kendi üzerinde Hû Hû çağırırım."

“Bu ahkâm-ı cismâniyyesi ve sıfât-ı hayvaniyyesi ölmüş olan âşık, vaktâki benim nefham ile diri olur, artık bana müteveccih olan benim canım olur." Ba'zı nüshalarda "Cân-ı men bâşed ki âyed der beden" sûretindedir, ma'nâsı "Benim canım olur ki, bedene gelir" demek olur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinin bir beyt-i şerîflerinde bu makām hakkında şöyle buyururlar. Beyit: دل چو جای حق بود حق با منست من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم “Vaktaki gönül Hakk'ın yeri oldu, Hak benim iledir, ben de Hak ileyim; Hak Hakk'a vâsıl olup, kendi üzerinde Hû Hû çağırırım."

4665. Ben onu bu candan muhteşem ederim; benim bahş ettiğim can, atamı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4665. Ben onu bu candan muhteşem ederim; benim bahşettiğim can, atamı görür.

Bu beyitler, Sadr-ı Cihân'ın dilinden âşığa hitap perdesi arkasında, Hak tarafından fenâ (yok olma) makamında bulunan Hakk Yolcusu'nadır. Yani "Ben ona ruh üflerim, benimle diri olur; onun canı, aracısız olarak bana ait olan can olur. İşte ben onu bu candan debdebeli ve heybetli ederim. Benim aracısız bağışladığım bu can, benim atamı görür ve bu can benim halifem ve emanetim olan izafî ruhtur" demek olur.

Bilinmeli ki, insan alelade "hayvanî ruh" ile doğar ve ruhlar âleminden ona ilişki kuracak bir "insanî ruh" da vardır; fakat o ruh kendi âlemindedir, asla bedene dahil değildir. Bedende olan ancak hayvanî ruhtur ve hayvanî ruhun veziri insanda "geçim aklı"dır. Bu sebeple geçim aklının idaresi altında olan hayvanî ruh, kendi nefsini ve görünen âlemi imar etmekle meşgul olur. Ve bu hayvanî ruh da her ne kadar Hakk'ın bir bağışı ise de, tabiatlar ve unsurlar vasıtasıyladır ve asla bekası (kalıcılığı) yoktur. Bir mumun alevi gibi, doğal ölümle söner gider. İşte tabiat âlimlerinin bildikleri ruh budur. Ve insan şahsına ait olan "izafî ruh" ise, vahidiyet (biriciklik) mertebesinden aracısız olarak ilk gayriyet (başkalık) elbisesiyle ortaya çıkan nûrânî, soyut bir cevherdir. O, şahsa kendi âleminden bakar ise de, ondaki nefsanî karanlığın ve hayvanî yoğunluğun üstün gelmesi sebebiyle sıfatını gösteremez; ne zaman ki Hakk Yolcusu, kâmil mürşidin terbiyesiyle yaptığı mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle kalbini doğal karanlıklardan ve hayvanî pisliklerden temizler, bu ruh bineği, bu cismanî taayyün (belirginleşme) kayasından baş çıkarır. Nasıl ki yukarılarda açıklandı. Ve zâtî ve esmâî (isimlere ait) bağışları gören ancak bu izafî ruhtur.

Bu beyitler Sadr-ı Cihân lisânından âşıka hitâb perdesi arkasında Hak tarafından makām-ı fenâda bulunan sâlikedir. Ya'ni "Ben ona nefh ederim, benim ile diri olur; onun canı bilâ-vâsıta bana mensûb olan can olur. İşte ben onu bu candan debdebelenmiş ve heybetlenmiş ederim. Benim bilâ-vâsıta bağışladığım bu can, benim atâmı görür ve bu can benim halîfem ve emânetim olan rûh-ı izâfidir" demek olur.

Ma'lum olsun ki, insan alelâde "rûh-ı hayvânî" ile doğar ve âlem-i ervâhdan ona taalluk edecek bir rûh-i insânî de vardır; fakat o rûh kendi âlemindedir, aslâ bedene dâhil değildir. Bedende olan ancak rûh-ı hayvânîdir ve rûh-ı hayvânînin vezîri insanda "akl-ı maâş"dır. Binâenaleyh akl-ı ma- âşın, idaresi altında olan rûh-ı hayvânî, kendi nefsini ve âlem-i zâhiri i'mâr ile meşgül olur. Ve bu rûh-ı hayvânî dahi her ne kadar Hakk'ın mevhibesi ise de, tabâyi' ve anâsır vâsıtasıyladır ve aslâ bekāsı yoktur. Bir mumun şu'lesi gibi, mevt-i tabîî ile söner gider. İşte tabîat ulemâsının bildikleri rûh budur. Ve şahs-ı insânîye taalluk eden "rûh-ı izâfî" ise, mertebe-i vâhidiyyetten bilâ-vâsıta ilk gayriyet libâsı ile zâhir olan bir cevher-i mücerred-i nûrânîdir. O şahsa kendi âleminden nazar eder ise de, ondaki zulmet-i nefsâniyye ve kesâfet-i hayvaniyyenin galebesi sebebiyle sıfatını ızhâr edemez; vaktāki sâlik, mürşid-i kâmil terbiyesiyle yaptığı mücâhedât ve riyâzât sebebiyle kalbini zulümât-ı tabîiyyeden ve levsiyyât-ı hayvâniyyeden temizler, bu nâka-i rûh, bu taayyün-i cismânî kayasından baş çıkarır. Nitekim yukarılarda îzâh olundu. Ve atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyyeyi gören ancak bu rûh-ı izâfidir.

4666. Nâ-mahrem olan can dostun yüzünü görmez; hemen o canın gayri ki, onun aslı dostun mahallesindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4666. Nâ-mahrem olan can, dostun yüzünü görmez; hemen o canın gayrısı ki, onun aslı dostun mahallesindendir.

Nâ-mahrem olan hayvansal ruh, bu yoğunluk âleminde cilvelenen dostunun yüzünü göremez. "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesinden asla haberdar olamaz. Dostun yüzünü gerek bu kesret (çokluk) içinde ve gerek diğer mertebelerde müşahede eden ancak o hakiki dostun vahidiyet (biriciklik) mertebesinden aracısız olarak ortaya çıkan izafî ruhtur.

Nâ-mahrem olan rûh-ı hayvânî, bu âlem-i kesâfet içinde cilveger olan dostunun yüzünü göremez. فاينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) Ya'ni "Ne tarafa teveccüh edersen, Allah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinden aslâ haberdar olamaz. Dostun yüzünü gerek bu keserât içinde ve gerek mevâtın-ı sâirede müşâhede eden ancak o dost-ı hakîkînin mertebe-i vâhidiyyetinden bilâ-vasıta zâhir olan rûh-ı izâfidir.

4667. Bu dosta kasab gibi üflerim, tâ ki onun latîf olan içi kışrı terk ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4667. Bu dosta kasap gibi üflerim, tâ ki onun latif olan içi kabuğu terk etsin.

Bu âşık Hakk Yolcusu'na, koyunu şişirip derisini yüzmek için üfleyen kasap gibi üflerim, tâ ki onun latif olan iç âlemi ve izafî ruhu, kabuktan ibaret olan hayvanî ruhunun sıfatını ve cismaniyet hükümlerini terk etsin.

Bu sâlik-i âşıka, koyunu şişirip derisini yüzmek için üfleyen kasab gibi üflerim, tâ ki onun latîf olan bâtını ve rûh-ı izâfisi, kışırdan ibaret olan rûh-ı hayvânîsinin sıfatını ve cismâniyyet ahkâmını terk ede.

4668. Dedi: "Ey beladan ürkmüş can, biz vuslatımıza mahsûs olan kapıyı açtık; saladır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4668. Dedi: "Ey beladan ürkmüş can, biz vuslatımıza özgü olan kapıyı açtık; haydi gel!"

Maşuk, fenâ makamındaki (tasavvufta benliğin yok olduğu mertebe) aşıka dedi: "Ey aşk belasından ürküp kendi benliğini terk etmiş olan can, biz kavuşmamıza özgü olan kapıyı açtık, haydi gel, seni vuslatımıza davet ediyoruz."

Ma'şûk makām-ı fenâdaki âşıka dedi: "Ey belâ-yı aşkdan ürküp kendinin kendiliğini terk etmiş olan can, biz visâlimize mahsûs olan kapıyı açtık, salâdır, seni vuslatımıza da'vet ediyoruz."

4669. Ey kimse, senin bî-hodluğun ve sarhoşluğun bizim kendimizdir. Ey kimse, senin varlığın dâimâ bizim varlığımızdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4669. Ey kimse, senin kendinden geçişin ve sarhoşluğun bizim kendimizdir. Ey kimse, senin varlığın daima bizim varlığımızdandır.

"Ey âşık kulum! Senin hakikatin benim varlığım olduğundan, senin izafî olan varlığın ortadan kalkıp sana kendinden geçiş ve sarhoşluk ârız olur ve kendinden geçersen, hakikatin olan benim varlığım ve kendim ortaya çıkar. Çünkü senin her bir ölüm anındaki varlığın, bizim varlığımızdandır; bizim varlığımız bütün varlıkların kayyımıdır."

"Ey âşık bendem! Senin hakîkatin, benim vücûdum olduğundan, senin izâfî olan varlığın kalkıp sana bî-hodluk ve sarhoşluk ârız olur ve kendinden geçer isen, hakîkatin olan benim vücûdum ve kendim zâhir olur. Çünkü senin her bir mevtındeki varlığın, bizim varlığımızdandır; bizim varlığımız bilcümle varlıkların kayyûmudur."

4670. Bu zaman, ben sana dudaksız yeni yeni eski sırları söylerim, dinle! [4684]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4670. Bu zaman, ben sana dudaksız yeni yeni eski sırları söylerim, dinle! [4684]

"Eski sırlar"dan maksat, eşyanın sabit hakikatlerinin, yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettikleri hükümler ve Hakk'ın da onlar hakkındaki iradî emridir. "Yeni yeni söylemek"ten maksat, bu kadim olan hükümlerin ve sırların, o muhakkik (gerçekleri araştıran) âşığa yeniden açılmasıdır. "Dudaksız söylemek"ten maksat, dış âlemdeki sözler ve ses olmaksızın bu sırların algılanmasıdır. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (r.a.)'ın Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabının dokuzuncu bölümünde bu hususta yüce beyanları vardır ki, burada açıklanarak zikredilir: "Muhakkikler hem melekût âlemini (gayb âlemi) hem de mülk âlemini (görünen âlem) müşahede etmeleri sebebiyle adı geçen kitaptadırlar. Buna göre, arza vely (veli) olunan şeyi ve onda oluşan suretleri hissen müşahede ederler. Ve yazanın, yani ilahi isimlerin her ölümde vely (veli) ettiği şeydir ki, o şey ezelde gerçekleşmiş olan sır, yani sabit hakikatler hakkında arşın üstündedir. Yani cismaniyetin ve izafî varlıkların üstündedir; ve emir âlemlerinin, yani oluş âlemlerinin bazısı hakkında semanın üstündedir. Yani halk âleminin üstünde olan mutlak misal âlemidir. O şeyi kalben ve aklen müşahede ederler. Hatta kalplerinden korku ve ürküntü giderildiğinde, "Bu görünen nedir?" derler. Hak Teâlâ'dan "Rabbinizdir!" diye hitap gelir, onlar da "Bu keşif batıl değil, haktır!" derler. Şimdi Hak onlara tecelli eder, onlar tecelli eden Hakk'a hitap ederler ve Hak Teâlâ da onlara hitap eder. Buna göre bu tecelli içinde varlıklardan ve eşyadan gizlenirler. Ve bu varlıklar ve izafî varlıklar perdesi yırtıldığı ve onların nezdinde sebepler ortadan kalktığı zaman, yaratılmışlar hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğine bakarlar ve emri başlangıcı üzerine mülahaza ederler. Yani şehadet âleminde oluşan yaratılmış fertlerinin sabit hakikatlerini müşahede edip ezelde ve başlangıçta hangi ilahi ismin mazharı olduğuna vakıf olurlar; ve bu kader sırrının onlar üzerinde sebepler perdesi arkasından nasıl hükmettiğini görüp, onları bütün fiil ve hareketlerinde mazur görürler. (...) Bu keşif ehli isterlerse, bu müşahedelerinden bahsetmeyip susarlar ve isterlerse halin gereğine göre söylerler; ve Hak Teâlâ onlara harfsiz ve sessiz hitap eder.

"Eski sırlar"dan murâd, hakāyık-ı eşyânın lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan taleb ettikleri hükümler ve Hakk'ın da onlar hakkındaki emr-i irâdîsidir. "Yeni yeni söylemek"den murâd bu kadîm olan ahkâm ve esrârın o muhakkik olan âşıka yeniden inkişafıdır. "Dudaksız söylemek"den murâd, âlem-i zâhirdeki elfâz ve sadâ olmaksızın bu esrârın telakkîsidir. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (r.a.)ın Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabının dokuzuncu bâbında bu husûsda beyânât-ı aliyyeleri vardır ki, burada şerhan zikr olunur:" "Muhakkikler hem âlem-i melekûtu ve hem de âlem-i mülkü müşâhede sebebiyle kitâb-ı merkümdadır. Binâenaleyh arza vely (ولی) olunan şeyi ve onda tekevvün eden sûretleri hissen müşâhede ederler. Ve râkımın, ya'ni esmâ-i ilâhiyyenin her mevtinde vely (ولی) ettiği şeydir ki, o şey ezelde tahakkuk etmiş olan sır, ya'ni a'yân-ı sâbite hakkında mâ-fevka'l-arşdır. Ya'ni cismâniyyetin ve vücûdât-ı izâfiyyenin fevkıdir; ve avâlim-i emrin, ya'ni avâlim-i şe'nin ba'zısı hakkında mâ-fevka's-semâdır. Ya'ni âlem-i halkın mâ-fevkı olan âlem-i misâl-i mutlaktır. O şeyi kalben ve aklen müşâhede ederler. Hattâ kalblerinden feza' ve ürküntü ref' olundukda, "Bu zâhir olan nedir?" derler. Hak Teâlâ'dan "Rabb'inizdir!" diye hitâb gelir, onlar dahi "Bu keşif bâtıl değil, hakdır!" derler. İmdi Hak onlara tecellî eder, onlar mütecellî olan Hakk'a hitâb ederler ve Hak Teâlâ dahi onlara hitâb eyler. Binâenaleyh bu tecellî içinde ekvân ve eşyâdan münhacib olurlar. Ve bu ekvân ve vücûdât-ı izâfiyye perdesi yırtıldığı ve onların indinde esbâb mün'adim olduğu vakit, halâyık hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükm ettiğine nazar eylerler ve emri mebde'i üzerine mülâhaza ederler. Ya'ni âlem-i şehadette mütekevvin olan efrâd-ı halaikın a'yân-ı sâbitelerini müşâhede edip ezelde ve ibtidâda hangi ism-i ilâhînin mazharı olduğuna vakıf olurlar; ve bu sırr-ı kaderin onlar üzerinde esbâb perdesi arkasından nasıl hükm ettiğini görüp, onları bütün efâl ve harekâtında ma'zûr görürler. (...) Bu ehl-i keşf isterlerse, bu müşâhedelerinden bahs etmeyip sükût ederler ve isterlerse iktizâ-yı hâle göre söylerler; ve Hak Teâlâ onlara bî-harf u savt hitâb eder.

4671. Zîra ki o dudaklar bu demden ürker; gizli olan ırmağın kenarında zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4671. Çünkü o dudaklar bu andan ürker; gizli olan ırmağın kenarında ortaya çıkar.

Yani "Bu bedensel dudaklar, bu sırlara ait olan sözü söylemekten ürker. Çünkü teklif emri, yani görünen şeriat, iradî emri, yani kader sırrını örtmüştür. Bu sebeple bu sırlara ait olan sözler, gizli ırmak hükmünde olan insân-ı kâmilin ruhunun kenarı hükmünde olan kalbinde ve aklında ortaya çıkar." Çünkü Yüce Allah, insân-ı kâmillerin kalplerine, isimlerinin bütünlüğüyle tecelli eder. Nasıl ki kudsî hadiste "Yerime ve göğüme sığmadım, aksine mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur.

Ya'ni "Bu cismânî olan dudaklar, bu esrâra müteallık olan sözü telaffuz etmekten ürker. Çünkü emr-i teklifi, ya'ni şer'-i zâhir, emr-i irâdîyi, ya'ni sırr-ı kaderi örtmüştür. Binâenaleyh bu esrâra müteallık olan sözler, gizli ırmak mesâbesinde olan rûh-ı kâmilin kenârı mesâbesinde olan kalb ve aklında zâhir olur." Zîrâ Hak Teâlâ kulûb-ı kâmilîne, cem'iyyet-i esmâiyyesiyle mütecellîdir. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنى ارضى و لا سمائى و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni "Yerime ve göğüme sığmadım, velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur.

4672. "Yef'alüllâhu mâ yeşa'" sırrı için, kulaksız, kulağı bu deme aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4672. "Allah dilediğini yapar" sırrı için, kulaksız, kulağı bu söze aç!

Bilinmeli ki, Hakk'ın kudreti iradesine, iradesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye bağlıdır. Yani Hak irade etmediği şeye kudret sarf etmez ve bilinmeyen şeyi irade buyurmaz; ve ilim bilinen şeye ilişkindir ve bilinen şey ise sabit hakikatlerdir; ve sabit hakikatler ise, ilahi isimlerin ilmî suretleridir. Âyet-i kerîmede وَلَوْ شَاءَ لَهَدَيكُمْ أَجْمَعِينَ (Nahl, 16/9) yani "Eğer Hak murad etseydi, hepinize hidayet ederdi" buyurulur. Bunun anlamı, sabit hakikatlerin hepsinde hidayete kabiliyet olmadığı için Hak hepsinin hidayetini murad buyurmadı demek olur.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir. Ya'ni Hak "irâde" etmediği şeye kudret sarf etmez ve "ma'lûm" olmayan şeyi irâde buyurmaz; ve “ilim" ma'lûma taalluk eder ve ma'lûm ise "a'yân-ı sâbite"dir; ve a'yân-ı sâbite ise, esmâ-i ilahiyyenin ilmî sûretleridir. Âyet-i kerîmede وَلَوْ شَاءَ لَهَدَيْكُمْ أَجْمَعِينَ (Nahl, 16/9) ya'ni “Eğer Hak murâd ede idi, hepinize hidâyet ederdi" buyurulur. Bunun ma'nâsı, a'yân-ı sâbitenin hepsinde hidâyete kabiliyet olmadığı için Hak cümlenin hidâyetini murâd buyurmadı demek olur.

4673. Vaktaki vasl salasını işitmeğe başladı, ölü yavaş yavaş kımıldamağa başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4673. Vuslat çağrısını işitmeye başladığında, ölü yavaş yavaş kımıldamaya başladı.

Yani "Âşık, Cihanın Göğsü'nün (Sadr-ı Cihân) vuslata davetini işitmeye başladığı zaman, ölü hâlinde bulunan o âşık yavaş yavaş harekete gelmeye başladı." "Şenîden giriften" ve "cünbîden giriften", işitmeye başlamak ve kımıldamaya başlamak ile tercüme edilir. Burada fânî-fillâh (Allah'ta fâni olma) olan sâlikin bekā-billâh (Allah ile bâki olma) mertebesine geldiğine işaret buyrulur.

Ya'ni "Aşık, Sadr-ı Cihân'ın visâle da'vetini işitmeğe başladığı vakit, ölü hâlinde bulunan o âşık yavaş yavaş harekete gelmeğe başladı." "Şenîden giriften" ve "cünbîden giriften", işitmeğe başlamak ve kımıldamağa başlamak ile tercüme edilir. Burada fânî-fillâh olan sâlikin bekā-billâh mertebesine geldiğine işaret buyrulur.

4674. Topraktan aşağı değildir; zîrâ sabanın işvesinden yeşillik giyer, fenâdan baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4674. Topraktan aşağı değildir; çünkü sabanın işvesinden yeşillik giyer, yokluktan baş çıkarır.

Kendinden geçmiş âşık, topraktan aşağı değildir ki, maşukun kavuşma davetini işitsin de, harekete gelmesin; çünkü toprak cansız varlıklardan ibaret iken, latif ve serin bir halde esen sabah rüzgarının işvesinden ve hareketinden etkilenip, yeşillik giyer ve yokluk halinden baş çıkarıp bitki mertebesine gelir.

Bî-hûş olan âşık, topraktan aşağı değildir ki, ma'şûkun visâle da'vetini işitsin de, harekete gelmesin; zîrâ toprak cemâddan ibaret iken, latîf ve serin bir halde esen sabâ rüzgârının işvesinden ve hareketinden müteessir olup, yeşillik giyer ve hâl-i fenâdan baş çıkarıp nebât mertebesine gelir.

4675. Nutfe suyundan aşağı değildir; zîrâ hitabdan yüzü güneş gibi Yûsuflar doğurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4675. Nutfe suyundan aşağı değildir; çünkü ilahi hitaptan yüzü güneş gibi Yusuflar doğurur.

O âşık, nutfe suyundan dahi aşağı değildir; çünkü o nutfe suyu, ilahi hitaptan kadınların rahimlerinde yavaş yavaş beslenip, sonunda Yusuf (a.s.)'ın güzelliğine benzeyen, güneş gibi parlak yüzlü güzeller doğururlar.

O âşık, nutfe suyundan dahi aşağı değildir; zîrâ o nutfe suyu, hitâb-ı ilâhîden kadınların rahimlerinde tedrîcen perverde olup, nihayet Yûsuf (a.s.)ın hüsnüne müşâbih güneş gibi parlak yüzlü güzeller doğururlar.

4676. Bir yelden aşağı değildir; zîra "Kün!" emrinden rahimde tâvus ve hoş sözlü kuş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4676. Bir yelden aşağı değildir; çünkü "Ol!" emrinden rahimde tavus ve hoş sesli kuş oldu.

"Bad" yani "yel"den kasıt, kuşların erkeklerinin, dişilerinin makzerelerine, kendi makzerelerinden çıkardıkları yel ve havadır ki, bundan yumurtalara hayat verilir. Yani "Kendinden geçmiş âşık, bir horozun ve diğer erkek kuşların çıkardıkları yelden daha aşağı değildir; çünkü bu yel, Hakk'ın "Kün!" yani "Ol!" emrinden dişilerin rahminde gayet süslü tavus kuşu veya latif surette öten bülbül ve benzeri birtakım kuşlar olur."

"Bad" ya'ni "yel"den murâd, kuşların erkeklerinin, dişilerinin makzerelerine, kendi makzerelerinden çıkardıkları yel ve havadır ki, bundan yumurtalara hayât ilkā olunur. Ya'ni "Bî-hûş olan âşık bir horozun ve diğer erkek kuşların çıkardıkları yelden daha aşağı değildir; zîrâ bu yel, Hakk'ın "Kün!" ya'ni "Ol!" emrinden dişilerin rahminde gâyet müzeyyen tavus kuşu veyâhud latîf sûrette öten bülbül vesâire gibi birtakım kuşlar olur."

4677. Taş olan dağdan aşağı değildir; velâdet cihetinden bir nâka doğurdu ki, o nâka da nâka doğurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4677. Taş olan dağdan aşağı değildir; doğum yönünden bir dişi deve doğurdu ki, o dişi deve de dişi deve doğurdu.

Aynı şekilde o kendinden geçmiş âşık, kayalık olan bir dağdan aşağı değildir; çünkü kayadan oluşmuş böyle bir dağ, Yüce Allah'ın emri geldiği zaman, Salih (a.s.)ın mucizesi olmak üzere doğum yönünden bir dişi deve doğurdu, o dişi deve de aynı şekilde bir dişi deve doğurdu ki, ayrıntıları tefsir kitaplarında yazılıdır.

Kezâ o âşık-ı bî-hûş, kayalık olan bir dağdan aşağı değildir; zîrâ kayadan müteşekkil olan böyle bir dağ, Hakk'ın emri geldiği vakit, Sâlih (a.s.)ın mu'cizesi olmak üzere velâdet cihetinden bir dişi deve doğurdu, o dişi deve de kezâlik bir dişi deve doğurdu ki, tafsîlâtı tefsîr kitablarında mündericdir.

4678. Bunların hepsinden geç! O mâye-i adem azîm âlemi doğurmadı mı ve dembedem doğurmaz mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4678. Bunların hepsinden geç! O yokluk mayası büyük âlemi doğurmadı mı ve an be an doğurmaz mı?

"Yokluk mayası"ndan kastedilen, izafî yokluktur. Nitekim birçok yerde açıklandı; ve izafî yokluk mertebesi, izafî varlık âlemine göre, ilâhî ilim mertebesidir. Yani "Saydığımız toprak, nutfe ve yel ve kayalık gibi belirlenimlerden, ilâhî emirle varlığa gelen doğuşlardan geç, daha büyüklerine bak! O yokluk mayası uzayda, dünyamız gibi koca bir âlemi doğurmadı mı? An be an uzayda bizim âlemimizin benzerlerini ve daha büyüklerini doğurmaz mı?" Nitekim ayet-i kerîmede يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَى السِّجِلٌ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقَ نُعِيدُهُ (Enbiyâ, 21/104) yani "O günde ki, göğü kitaplara mahsus olan sicilin dürülmesi ve bükülmesi gibi dürer ve bükeriz. Yaratılışın başlangıcında yaptığımız gibi, onu iade ederiz" buyrulur. Bu şerefli beyitte şimdiki astronomi ilminin keşiflerine işaret buyrulur.

“Mâye-i adem”den murâd, adem-i izâfidir. Nitekim birçok mahallerde îzâh olundu; ve adem-i izâfî mertebesi, vücûd-ı izâfî âlemine nisbetle, ilm-i ilâhî mertebesidir. Ya'ni “Ta'dâd ettiğimiz toprak, nutfe ve yel ve kayalık gibi taayyünâtdan, emr-i ilâhî ile vücûda gelen tevellüdâtdan geç, daha büyüklerine bak! O mâye-i adem fezâda, arzımız gibi koca bir âlemi doğurmadı mı? Dembedem fezâda bizim âlemimizin emsâlini ve daha büyüklerini doğurmaz mı?” Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَى السِّجِلٌ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقَ نُعِيدُهُ (Enbiyâ, 21/104) ya'ni “O günde ki, semâyı kitablara mahsûs olan sicillin dürülmesi ve bükülmesi gibi dürer ve bükeriz. Halkın evvelinde başladığımız gibi, onu iade ederiz” buyurulur. Bu beyt-i şerîfde şimdiki ilm-i hey'etin keş-fiyyatına işâret buyrulur.

4679. Sıçradı ve çırpındı ve sevine sevine bir iki çerh vurdu, secdeye düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4679. Sıçradı ve çırpındı ve sevine sevine bir iki kez döndü, secdeye düştü.

"Çerh zeden", Mevlevîlerin semâı gibi dönmek demektir. Yani "Sadr-ı Cihân'ın iltifatı üzerine onun âşığı olan vekili kendine geldi ve düştüğü yerden sıçradı ve çırpındı ve sevine sevine bir iki defa döndü ve maşukunun huzurunda iltifatına teşekkür ederek secdeye vardı." Bu şerefli beyitte Hakk Yolcusu'nun bekâ mertebesine (fenâdan sonra Allah ile var olma hali) geldiğine işaret buyrulur.

“Çerh zeden”, Mevlevîler'in semâ'ı gibi dönmek demektir. Ya'ni “Sadr-ı Cihân'ın iltifatı üzerine onun âşıkı olan vekîli kendine geldi ve düştüğü mahalden sıçradı ve çırpındı ve sevine sevine bir iki def'a döndü ve ma'şûkunun huzûrunda iltifatına teşekküren secdeye vardı.” Bu beyt-i şerîfde sâlikin bekā mertebesine geldiğine işaret buyrulur.

## Bî-hûş olan âşığın tekrar kendine gelmesi ve onun senâ ile teveccühü ve âşıkın şükrü

4680. Dedi: "Ey cana metaf olan Hakk'ın ankāsı, şükür ki o Kāf dağından [4694] geri geldin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4680. Dedi: "Ey cana tavaf edilen Hakk'ın ankāsı (ismi var cismi yok, çok büyük kuş), şükür ki o Kaf dağından [4694] geri geldin!"

"Metâf", tavaf edilecek ve dönülecek yerdir. "Ankā", ismi var cismi yok, çok büyük bir kuşun ismidir. "Sîmurg" ve "zümrûd-i ankā" da denir. "Kûh-i Kāf" ise ankānın barındığı bir dağın ismidir. Burada "ankā"dan kastedilen, fenâ-fil-lâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebelerini taşıyan insân-ı kâmildir. Çünkü bu kâmilin ismi vardır, hakikatte cismi kalmamıştır; vehmedilmiş olan mecazî varlığı tamamen ortadan kalkmıştır. "Kaf dağı"ndan kastedilen, ittihad (birlik) makamıdır ve bu mertebe zevkîdir (yaşantıya dayalı). Bayezid-i Bistamî hazretleri bu makamda "Sübhânî mâ a'zame şânî" ("Ben kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir!") ve Cüneyd-i Bağdadî hazretleri "Leyse fî cübbetî sivallâh" ("Cübbemde Allah'tan başkası yoktur"); ve Hüseyin ibn Mansur-ı Hallac hazretleri "Ene'l-Hak" dediler. Böyle bir veliyy-i kâmil, Hakk'ın ankāsı olur ve canlar onun etrafında Kâbe gibi tavaf ederler. Bu makamdan sahva (ayılma, kendine gelme) gelen insân-ı kâmil mürşid olur. Kaf dağından geri gelmekle mürşid-i kâmil olduğuna işaret buyrulur. Bu söz, âşıkın Sadr-ı Cihan'a olan hitabıdır.

"Metâf", tavaf edecek ve dönecek yer, "ankā' " ismi var, cismi yok gâyet büyük bir kuşun ismidir. "Sîmurg" ve "zümrûd-i ankā" dahi derler. "Kûh-i Kāf" ankānın barındığı bir dağın ismidir. Burada "ankā"dan murâd fenâ-fil-lâh ve bekā-billâh mertebelerini hâiz olan insân-ı kâmildir. Zîrâ bu kâmilin ismi vardır, hakîkatte cismi kalmamıştır; mevhûm olan vücûd-ı mecâzîsi nazarından kâmilen kalkmıştır. "Kāf dağı"ndan murâd, makām-ı ittihâddır ve bu mertebe zevkîdir. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu makamda سبحانی ما اعظم شانی ["Ben kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir!"] ve Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ليس في جبتى سوى الله ["Cübbemde Allah'dan başkası yoktur"]; ve Hüseyin ibn Mansûr-ı Hallac hazretleri "Ene'l-Hak" dediler. Böyle bir veliyy-i kâmil, Hakk'ın ankası olur ve canlar onun etrafinda Ka'be gibi tavaf ederler. Bu makāmdan sahva gelen insân-ı kâmil mürşid olur. Kûh-i Kāfdan geri gelmekle mürşid-i kâmil olduğuna işaret buyrulur. Bu söz âşıkın Sadr-ı Cihân'a olan hitâbıdır.

4681. "Ey aşk kıyamet-gahının İsrafil'i, ey sen ki aşkın aşkı ve ey sen aşkın dil-hahısın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4681. "Ey aşk kıyamet-gahının İsrafil'i, ey sen ki aşkın aşkı ve ey sen aşkın dil-hahısın!"

Ey aşk kıyametinin koptuğu yerin İsrafil'i, yani kıyamette İsrafil (a.s.) sûrunu üflediği zaman, ölüleri dirilttiği gibi, sen de aşkın kopardığı kıyamet yerindeki ölüleri diriltmekte İsrafil gibisin. Ey sen ki, aşk denilen hâlin aşkı ve zâtısın ve ey sen ki, aşkın iç yüzünün, istenilenisin!

"Ey aşk kıyametinin koptuğu mahallin İsrafil'i, ya'ni kıyamette İsrafil (a.s.) sûrunu üflediği vakit, ölüleri dirilttiği gibi, sen de aşkın kopardığı kıyâmet mahallindeki ölüleri diriltmekte İsrafil gibisin. Ey sen ki, aşk denilen hâlin aşkı ve zâtısın ve ey sen ki, aşkın iç yüzünün, matlûbusun!"

4682. "Evvelki hil'at ki, bana vermek istersin, kulak isterim ki, penceremin üzerine koyasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4682. "Evvelki hil'at ki, bana vermek istersin, kulak isterim ki, penceremin üzerine koyasın!"

"Hil'at", padişahlar tarafından kullarına ikram olarak verilen elbise anlamındadır. "Pencere"den kastedilen, âşığın ağzıdır. Yani "Ey şah, bana vereceğin ilk hil'at ve ikram, benim pencerem hükmünde olan ağzımın üzerine kulağını koyup, söyleyeceğim sözlerimi lütfedip dinlemendir!" demek olur.

"Hil'at", pâdişâhlar tarafından bendelerine ikrâmen verilen libâs ma'nâsınadır. "Pencere"den murâd, âşıkın ağzıdır. Ya'ni "Ey şâh, bana vereceğin ilk hil'at ve ikrâm, benim pencerem mesâbesinde olan ağzımın üzerine kulağını koyup, söyliyeceğim kelâmlarımı lutfen dinliyesin!" demek olur.

4683. "Gerçi safvet ile, benim hâlimi bilirsin, ey bende- perver, sözlerimi dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4683. "Gerçi safiyetle benim hâlimi bilirsin, ey kul besleyen, sözlerimi dinle!"

Gerçi şerefli kalbinin safiyeti sebebiyle benim içimden geçenlere vâkıf olur ve hâlimi bilirsin; fakat ey kul besleyen, Zâhir isminin hükümleri cereyan etmiş olmak için, görünen sözlerle de hâlimi söyleyeyim, sözlerimi dinle!

"Gerçi kalb-i şerîfinin safveti sebebiyle benim havâtırıma muttali' olur ve hâlimi bilirsin; fakat ey bende-perver, ism-i Zâhir'in ahkâmı cereyân etmiş olmak için, elfâz-ı zâhire ile de hâlimi söyliyeyim, sözlerimi dinle!"

4684. "Ey ferîd olan Sadr, yüz binlerce kere senin dinlemen arzusundan aklım uçtu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4684. "Ey eşsiz Sadr, yüz binlerce kere senin dinlemen arzusundan aklım başımdan gitti."

"Ey tek ve çağında eşsiz olan Cihan'ın Sadr'ı, pek çok defalar derdim ki: "Ah, keder dolu hallerimi söylesem de dinlese!" derdim ve bu arzûmun şiddetinden aklımı kaybedip kendimden geçerdim."

"Ey yektâ ve asrında tek olan Sadr-ı Cihân, pek çok def'alar der idim ki: "Ah ahvâl-i pür-melâlimi söylesem de dinlese!" der idim ve bu arzûmun şiddetinden aklımı gâib edip kendimden geçerdim."

4685. "Senin işiticiliğin ve senin o meylin ve o senin can artırıcı tebessümlerin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4685. Senin işiticiliğin ve senin o eğilimin ve o senin can artıran tebessümlerin.

4686. "O benim eksiğimi ve ziyademi, benim bed-endîş olan canımın işvesini tefahhus etmen!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4686. "Benim eksiğimi ve fazlamı, kötü düşünen canımın işvesini araştırmayın!"

"İşve, uşve", zamme ve kesre ile, gece uzaktan görülen ateş anlamına gelir; kesre ile mecaz olarak, naz anlamına gelir ve Farsçada "rîhten ve gümâşden ve dâden ve harîden ve fürûhten" mastarlarıyla, hile ve aldatma anlamında kullanılır ve bu gibi yerlerde, ortaya çıkarmak anlamına da gelir. (Bahâr-ı Acem). "Neyûşîden" işitmek ve dinlemek, aramak ve istemek ve tecessüs (merakla araştırmak) ve tefahhus (derinlemesine araştırmak) etmek anlamlarına gelir. Yani "Benim eksik veya fazla olan hâllerimi, şer ve fesat düşünen canımın tabiat karanlığı gibi görünen ateşini araştırmayın ve merakla incelemeyin!" Bu hâl, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşidin müridi hakkındaki hâlidir.

"İşve, uşve", zam ve kesr ile, gece uzaktan görülen ateş ma'nâsınadır; ve kesr ile mecâz olarak, nâz ma'nâsına gelir ve Fârisî'de "rîhten ve gümâşden ve dâden ve harîden ve fürûhten" masdarlarıyla, hîle ve hud'a, ma'nâsında kullanılır ve bu gibi mevki'lerde, ızhâr etmek, ma'nâsına da olur. (Bahâr-ı Acem). "Neyûşîden" işitmek ve dinlemek, aramak ve istemek ve tecessüs ve tefahhus etmek ma'nâlarına gelir. Ya'ni "O benim noksân veyâ fuzûlî olan ahvâlimi, benim şer ve fesâd düşünücü olan canımın zulmet-i tabîat görünen ateşini tefahhus ve tecessüs etmen!" Bu hâl, mürşid-i kâmilin mürîdi hakkındaki hâlidir.

4687. Benim kalplarım ki, o senin ma'lumundur, imdi sen onu dürüst ma'den gibi kabul ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4687. Benim kalplerim ki, o senin malumundur, şimdi sen onu dürüst maden gibi kabul ettin.

Benim kalp ve sahte olan hallerim ve muamelelerim ki, sen onları bilirsin, benim yüzüme vurmadın da sen onları sağlam ve temiz fiiller ve muameleler gibi kabul ettin. Bu da aynı şekilde insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hâlidir.

Benim kalp ve sahte olan ahvâl ve muâmelâtım ki, sen onları bilirsin, benim yüzüme vurmadın da sen onları sağlam ve temiz ef'âl ve muâmelât gibi kabûl ettin. Bu da kezâ mürşid-i kâmilin hâlidir.

4688. Bir mağrûr lâubâlînin edebsizliği için hilimler senin hilminin önünde bir zerredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4688. Bir mağrur, umursamaz kişinin edepsizliği için senin hilminin önünde hilimler bir zerredir.

Bu haller, Hakk yolcusunun hallerinin başlangıcıdır ki, insân-ı kâmil mürşidin (irşad eden, doğru yolu gösteren olgun insan) mertebesini ve Hak katındaki değerini ve makamını idrak edemediği için onun huzurunda umursamaz ve mağrur bulunur. Görünüşte terbiye şeklinde türlü türlü terbiyesizlikler yapar, fakat insân-ı kâmil mürşidin hilmi üstün geldiği için, onu mazur görür ve azarlamaz.

Bu haller mürîdin bidâyet-i ahvâlidir ki, mürşid-i kâmilin pâyesini ve Hak indindeki kadr ü menziletini idrâk edemediği için huzurunda lâubâlî ve mağrûr bulunur. Zâhirî terbiye şeklinde türlü türlü terbiyesizlikler yapar, fakat mürşid-i kâmilin hilmi galib olduğu için, onu ma'zûr görür ve itâb etmez.

4689. Evvelâ dinle ki, oltadan kaldığım vakit, evvel ve âhir benim önümden sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4689. Önce dinle ki, oltadan geri kaldığım zaman, evvel ve âhir benim önümden sıçradı.

“Ey kâmil mürşid, öncelikle dinle ki, senin terbiyenin ve tasarrufunun oltasından ve kaydından geri kaldığım ve ayrıldığım zaman, hayatımın ve Hakk yolculuğumun (sülûk) evveli ve âhiri benim önümden sıçrayıp gitti.”

“Ey mürşid-i kâmil, evvelen dinle ki, senin terbiyenin ve tasarrufunun oltasından ve kaydından geri kaldığım ve ayrıldığım vakit, hayâtımın ve sülûkümün evveli ve âhiri benim önümden sıçradı gitti.”

4690. Saniyen dinle, sen ey Sadr-ı vedûd ki, çokluk aradım, sana ikinci ol- [4704] madı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4690. İkinci olarak dinle, sen ey Sadr-ı Vedûd ki, çok aradım, sana ikinci olmadı.

"Vedûd", kullarına muhabbeti çok olan anlamına gelerek ilahi isimlerdendir. "Sadr", her şeyin evveli demektir. Nasıl ki "sadru'n-nehâr" (gündüzün başlangıcı) ve "sadru't-tâife" (topluluğun başı) derler; ve bir meclisin baş tarafına da derler. Burada Vedûd hazretlerinin, kulları arasında en başta oturttuğu kimse demektir. İkinci mısra bu anlamı teyit eder. Yani "Ey makamı yüce olan mürşidim, senden ayrıldığım zamandan beri senin benzerini çok aradım ve bulup bağlanmak istedim; fakat senin ikincini bulamadım" demek olur.

"Vedûd", ibâdına muhabbeti çok olan ma'nâsına olarak esmâ-i ilâhiyyedendir. "Sadr", her şeyin evveli demektir. Nitekim "sadru'n-nehâr" ve "sadru't-tâife" derler; ve bir meclisin baş tarafına da derler. Burada Vedûd hazretlerinin, ibâdı arasında en başta oturtduğu kimse demektir. İkinci mısrâ' bu ma'nâyı te'yîd eder. Ya'ni "Ey makāmı âlî olan mürşidim, senden ayrıldığım zamandan beri senin nazîrini çok aradım ve bulup intisâb etmek istedim; fakat senin ikincini bulamadım" demek olur.

4691. Sâlisen, tâ ki senden dışarı gitmişim, guya üçün üçüncüsü demişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4691. Üçüncü olarak, senden dışarı çıkmışım, sanki üçün üçüncüsü demişim.

Yani "Üçüncü olarak ben senden ayrılmış olduğum zamandan beri, sanki لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ ثَلَثَةُ (Maide, 5/73) yani "Muhakkak şu kimseler küfür ettiler ki, Allah üçün üçüncüsüdür dediler" ayet-i kerimesinde açıklanan topluluk arasına dahil olup üçün üçüncüsü demiş oldum." Yani benim Hakk yolculuğum Allah için idi ve O'nun iradesine tabi olmam lazımdı; ben ise O'nun karşısında senin iradeni bağımsız görüp, sana tabi olduğumu vehmettim; ne zaman ki kendi irademe uyarak hareket edip, senin hizmetini terk ettim, ortada üç iradeyi ispat ettim. Bu sebeple ben kendi irademi görmekle "Üçün üçüncüsüyüm!" demiş oldum; halbuki benim iradem vehmedilmişti ve senin iraden ise Hakk'ın iradesinde yok olup, ancak Hakk'ın iradesi idi, bu sebeple Hakk'ın iradesinden başka irade yok idi.

Ya'ni "Sâlisen ben senden ayrılmış olduğum zamandan beri, guya لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ ثَلَثَةُ (Maide, 5/73) ya'ni "Muhakkak şu kimseler küfür ettiler ki, Allah üçün üçüncüsüdür dediler" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan tâife arasına dâhil olup üçün üçüncüsü demiş oldum." Ya'ni sülüküm Allah için idi ve O'nun irâdesine tâbi' olmam lâzım idi; ben ise O'nun muvâcehesinde senin irâdeni müstakil görüp, sana tâbi' olduğumu vehm ettim; vaktâki kendi irâdeme tebean hareket edip, senin hizmetini terk ettim, ortada üç irâdeyi isbât ettim. Binâenaleyh ben kendi irâdemi görmekle "Üçün üçüncüsüyüm!" demiş oldum; halbuki benim irâdem mevhûm idi ve senin irâden ise Hakk'ın iradesinde müstehlek olup, ancak Hakk'ın iradesi idi, binâenaleyh Hakk'ın iradesinden başka irâde yok idi.

4692. Rabian vaktāki bizim tarlamız yandı, beşinciyi dördüncüden bilmiyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4692. Dördüncü olarak, tarlamız yandığında, beşinciyi dördüncüden ayırt edemiyorum.

Bu yüce beyitte, "Üç kişinin fısıltısı olmaz ki dördüncüleri O olmasın; beş kişi de olmaz ki altıncıları O olmasın" (Mücâdele, 58/7) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Tarla"dan kasıt, bu izafî varlık ve onun benliğidir. Yani, "İzafî varlığımız ve vehmedilmiş benliğimiz hakiki aşk ateşiyle yandığında, yok olduğunda, gördüm ki ortada Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur; bu sebeple üçüncünün dördüncüsü ile dördüncünün beşincisi arasında hiçbir fark görmüyorum." Bu makamda Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur: "Çü bildim cümle Hak imiş arada gayrı yok imiş Bi-küllî anda gark imiş ne ben vârım ne irfânım" (Madem ki her şey Hak imiş, arada başka bir şey yok imiş; tamamen O'nda gark olmuşum, ne ben varım ne de bilgim).

Bu beyt-i şerîfde مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَثَةِ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَ لَا خَمْسَةَ الاَّ هُوَ سَادِسُهُمْ (Mücâdele, 58/7) ya'ni "Üç fısıltı yoktur, illâ ki onun dördüncüsü O'dur ve beş yoktur, illâ ki onun altıncısı O'dur" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Mezraa"dan murâd bu vücûd-ı izâfî ve onun enâniyyetidir. Ya'ni "Vaktāki bizim, vücûd-ı izâfimiz ve mevhûm olan enâniyyetimiz aşk-ı hakîkî ateşi ile yandı, mahv oldu, gördüm ki meydanda Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur; binâenaleyh üçüncünün dördüncüsü ve dördüncünün beşincisi arasında hiçbir fark görmüyorum." Bu makāmda Hz. Mısrî-i Niyâzî buyurur. Beyit: Çü bildim cümle Hak imiş arada gayrı yok imiş Bi-küllî anda gark imiş ne ben vârım ne irfânım

4693. "Her nerede ki sen kanı topraklar üzerinde bulasın, tecessüs edersen muhakkak bizim gözümüzden olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4693. "Her nerede ki sen kanı topraklar üzerinde bulasın, araştırırsan muhakkak bizim gözümüzden olur."

Yani "Gerçek aşkın etkisiyle o kadar ağladım ki, gözlerimden akan kanlı yaşlar her tarafı kapladı" demek olur.

Ya'ni "Aşk-ı hakîkî te'sîriyle o kadar ağladım ki, gözlerimden akan kanlı yaşlar her tarafı istîlâ etti" demek olur.

4694. "Benim sözüm ve bu ses ve inilti ra'ddır; ister ki buluttan tâ zemîne yağdıra!" Âşık, sözünü ve sesini ve iniltisini "gök gürlemesi"ne ve aşkını "bulut"a ve göz yaşlarını "yağmur"a teşbîh edip şiddet-i bükâsını tasvîr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4694. "Benim sözüm ve bu ses ve inilti gök gürültüsüdür; ister ki buluttan tâ yere yağdırsın!" Âşık, sözünü, sesini ve iniltisini gök gürlemesine, aşkını buluta ve gözyaşlarını yağmura benzeterek ağlamasının şiddetini tasvir eder.

4695. Ben söylemek ve ağlamak arasında dolaşırım; ya ağlarım, ya söylerim, ne yapayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4695. Ben söylemek ve ağlamak arasında dolaşırım; ya ağlarım, ya söylerim, ne yapayım?

4696. Eğer söylersem ağlamak fevt olur ve eğer ağlarsam nasıl şükür ve senâ ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4696. Eğer söylersem ağlamak elden gider ve eğer ağlarsam nasıl şükür ve övgü ederim?

"Eğer söze başlarsam ağlamam kaybolur ve eğer ağlamakla meşgul olursam söz söyleyemem; o halde üzerime vazife olan Sevgili'ye (Hz. Muhammed'e) olan şükür ve övgüyü nasıl yapabilirim?"

"Eğer söze başlarsam ağlamam gider ve eğer ağlamakla meşgül olursam söz söyliyemem; o halde üzerime vecîbe olan Habîb'e olan şükür ve senâyı nasıl yapabilirim?"

4697. “Ey şâh, gönül kanı gözden düşüyor; gör ki benim gözümden ne düşmüştür?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4697. “Ey şah, gönül kanı gözden düşüyor; gör ki benim gözümden ne düşmüştür?"

İkinci mısra, "Gör ki gönül kanının gözden gelmesi gibi imkânsız olan şey benim gözümden meydana gelmiştir" demek olur. Veyahut "Gör ki görülmüşten, bana ne meydana gelmiştir?" demek de uygun düşer ki, bu ifade daha latiftir. "Ey şah, şimdi vuslat içinde olduğum halde gönlümün kanı yaş olarak gözümden düşüyor, bak ki maşukumu müşahededen (gözlemlemekten) ne hal meydana gelmiştir?"

İkinci mısrâ' "Gör ki gönül kanının gözden gelmesi gibi mümkin olmayan şey benim gözümden vâki' olmuştur" demek olur. Veyâhud “Gör ki görülmüşden, bana ne vâki' olmuştur?" demek de vecihdir ki, bu vecih daha latîfdir. "Ey şâh, şimdi vuslat içinde olduğum halde gönlümün kanı yaş olarak gözümden düşüyor, bak ki ma'şûkumu müşâhededen ne hâl vâki' olmuştur?"

4698. Bunu söyledi ve o zayıf, ağlamağa başladı ki, onunla beraber hem dûn, hem şerîf ağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4698. Bunu söyledi ve o zayıf, ağlamaya başladı ki, onunla beraber hem aşağı tabakadan olan, hem de şerefli olan ağladı.

Bu zayıf âşık bu sözleri söyledi ve ağlamaya başladı, öyle ki orada hazır bulunan halktan hem yüksek tabakadan olanlar ve hem de ayak takımı onunla beraber ağladı.

Bu zayıf âşık bu sözleri söyledi ve ağlamağa başladı, öyle ki orada hâzır olan ahâlîden hem yüksek tabakadan olanlar ve hem de ayak takımı onunla berâber ağladı.

4699. Onun içinden o kadar hây ve hûy zahir oldu ki, onun etrafında Buharâ halkı halka yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4699. Onun içinden o kadar hây ve hûy (gürültü ve patırtı) zahir oldu ki, onun etrafında Buharâ halkı halka yaptı.

Âşık bu sözleri söyledikten sonra ağlamaya başladı ve içinde o kadar etkili ahlar ve oflar ortaya çıktı ki, Buhârâ halkı çepeçevre onun etrafına toplandılar.

Âşık bu sözleri söyledikten sonra ağlamağa başladı ve içinde o kadar müessir ahlar ve oflar zâhir oldu ki, Buhârâ ahâlîsi çepçevre onun etrâfına toplandılar.

4700. Beyhûde söyleyici, beyhûde ağlayıcı, beyhûde gülücü idi; erkek ve kadın, [4714] küçük ve büyük hayran oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4700. Beyhûde söyleyici, beyhûde ağlayıcı, beyhûde gülücü idi; erkek ve kadın, küçük ve büyük hayran oldular.

Sözlerinde düzen ve intizam, ağlamasında ve gülmesinde uygunluk olmadığı için, onu seyreden erkek ve kadın, büyük ve küçük, "bu nasıl adamdır" diye hayran oldular.

Sözlerinde zabt u rabt ve ağlamasında ve gülmesinde münasebet olmadığı için, onu temâşâ eden erkek ve kadın, büyük ve küçük, bu nasıl adamdır diye hayrân oldular.

4701. Şehir dahi yaş dökücü olarak onun hem-rengi oldu; kıyamet gibi erkek ve kadın birbirine karışmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4701. Şehir de gözyaşı dökücü olarak onunla aynı renge büründü; kıyamet gibi erkek ve kadın birbirine karışmış idi.

4702. O demde gök yere der idi ki: "Eğer kıyameti görmedin ise gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4702. O zaman gök yere şöyle derdi: "Eğer kıyameti görmedin ise gör!"

4703. "Ne aşktır ve ne haldir, onun ya firâkı yahud visali pek acibdir!" diye akıl hayrandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4703. "Ne aşktır ve ne haldir, onun ya ayrılığı yahut kavuşması pek acayiptir!" diye akıl hayrandır.

Onu görenler akılları hayrette kalıp dediler ki: "Bunun aşkı ne şiddetli bir aşktır ve ne etkili bir haldir; onun bu hali ya maşukundan ayrılmış olması içindir veyahut maşukuna kavuştuğu içindir. Sözün özü ya ayrılığı veyahut kavuşması pek acayiptir vesselam!"

Onu görenler akılları hayrette kalıp dediler ki: "Bunun aşkı ne şiddetli bir aşktır ve ne müessir bir haldir; onun bu hâli ya ma'şûkundan ayrılmış olması içindir veyâhud ma'şûkuna kavuştuğu içindir. Velhâsıl yâ firâkı veyâhud visâli pek acîbdir vesselâm!"

4704. Çerh kıyamet-nâmeyi okumuş, Kehkeşân'a kadar libasını yırtmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4704. Felek kıyamet mektubunu okumuş, Samanyolu'na kadar elbisesini yırtmıştır.

"Micerre", Samanyolu ve Türkçede "Hacılar Yolu" ve "Saman Uğrusu" olarak adlandırılan beyaz yoldur ki, bunlar astronomi bilimine göre çok küçük görünen yıldız kümeleridir. Kıyamet gününde göğün yarılması bu Samanyolu'ndan olacağına dair sözler bulunduğuna işaretle, Pir efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) buyururlar ki: "Âşığın hay ve huyu (aşkından dolayı çıkardığı sesler) ve halkın bundan etkilenip onunla aynı renge ve aynı hâle gelmesi, kıyametten bir örnek oldu."

"Micerre", Kehkeşân ve Türkçe'de "Hacılar Yolu" ve "Saman Uğrusu" ta'bîr olunan beyaz yoldur ki, bunlar ilm-i hey'ete göre gâyet küçük görünen yıldız kümeleridir. Kıyâmet gününde göğün inşikākı bu Kehkeşan'dan olacağına dair sözler bulunduğuna işâreten cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: “Âşıkın hây ve hûyu ve halkın müteessir olup onunla hem-renk ve hem-hâl olması, kıyâmetten bir numûne oldu."

4705. Aşkın iki âlem ile yabancılığı vardır; onda yetmiş iki dîwanelik vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4705. Aşkın iki âlem ile yabancılığı vardır; onda yetmiş iki dîvanelik vardır.

"İki âlem"den kasıt dünya ve ahirettir. "Yetmiş iki" sayısının zikri çokluktan kinayedir. Yani "Aşka tutulmuş olan kimsenin gözünde maşuktan başka bir şey kalmaz, dünya ve ahiret emellerine yabancı olur. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا حرام على اهل الآخرة و الآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله yani "Dünya, ahiret ehline haramdır ve ahiret dahi dünya ehline haramdır ve her ikisi de Allah ehline haramdır" buyrulmuştur. Ve "Allah ehli"nden kasıt, dünya ve ahiret sevgisini terk edip Hak Zât'ına aşık olan topluluktur. Ve aşkın çok olan divaneliği budur ki, aşığın hali akla ve akıl sahiplerine hayret verir ve onun hali, yetmiş iki mezhep erbabı katında deliliktir; çünkü yetmiş iki mezhep erbabı Hakk'ın gayrını var bilirler; ve aşk mezhebinde maşuktan başkasının asla varlığı yoktur. Nitekim II. cildin 1756 numaralı beytinde şöyle buyrulmuştur: "Aşk mezhebi bütün mezheplerden ayrıdır; aşıklar için millet ve mezhep Hak'tır."

"İki âlem"den murâd dünyâ ve âhirettir. "Yetmiş iki" adedinin zikri çokluktan kinâyedir. Ya'ni "Aşka mübtelâ olan kimsenin nazarında ma'şûkdan başka bir şey kalmaz, dünyâ ve âhiret emellerine yabancı olur. Nitekim hadîs-i şerîfde الدنيا حرام على اهل الآخرة و الآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dün-yâ, âhiret ehline harâmdır ve âhiret dahi dünyâ ehline harâmdır ve her ikisi de ehlullâha harâmdır" [buyrulmuştur]. Ve "ehlullâh"dan murâd, dünyâ ve âhiret muhabbetini terk edip Zât-ı Hakk'a âşık olan tâifedir. Ve aşkın çok olan dîvâneliği budur ki, âşıkın hâli akla ve ukalâya hayret verir ve onun hâli, yetmiş iki mezheb erbâbı indinde deliliktir; zîrâ yetmiş iki mezheb erbâbı Hakk'ın gayrini mevcûd bilirler; ve aşk mezhebinde ma'şûkdan başkasının aslâ vücudu yoktur. Nitekim II. cildin 1756 numaralı beytinde şöyle buyrulmuştur: "Aşk mezhebi bütün mezheblerden ayrıdır; âşıklar için millet ve mezheb Hak'dır."

4706. Pek gizlidir ve onun hayreti zâhirdir; can sultanlarının canı onun hasretindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4706. Pek gizlidir ve onun hayreti zâhirdir; can sultanlarının canı onun hasretindedir.

Aşkın zâtı pek gizlidir, fakat onun akıl ve mantığa uymayan ve hayret verici birtakım halleri zâhirdir. Can sultanları olan peygamberler (a.s.) hazarâtının canı olan (s.a.v.) Efendimiz, âşıkın hasretindedir. Bu şerefli beyitte Ebû Zer Gıfârî (r.a.) hazretlerinin naklettiği uzun bir hadîs-i şerîfe işaret edilir ki, bu hadîs-i şerîfi Aynü'l-Kuzât Hemedânî hazretlerinin Zübdetü'l-Hakāyık adlı eserinden naklen Sarı Abdullah Efendi hazretleri Semerâtü'l-Fuâd isimli eserinde zikretmiştir. Bu hadîsin başlangıcı böyledir: وا شوقاه الى لقاء اخواني يكونون من بعدى شانهم شان الانبيا و هم عند الله بمنزلة الشهداء يفرون من الآباء و الامهات و الاخوة والأخوات ابتغاء لمرضات الله تعالى الخ . . . Yani "Âh! Kardeşlerimin buluşmasına müştâkım ki, benden sonra olurlar. Onların şânı peygamberlerin şânıdır ve onlar Allah'ın katında şehitler mertebesindedir. Yüce Allah'ın rızasını talep etmekten dolayı babalarından ve analarından ve erkek ve kız kardeşlerinden kaçarlar..."

Aşkın zâtı pek gizlidir, fakat onun akıl ve mantıka uymayan ve mûcib-i hayret olan birtakım halleri zâhirdir. Can sultanları olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hazarâtının canı olan (s.a.v.) Efendimiz, âşıkın hasretindedir. Bu beyt-i şerîfde Ebû Zer Gıfârî (r.a.) hazretlerinin nakil buyurduğu-uzun bir hadîs-i şerîfe işaret buyrulur ki, bu hadîs-i şerîfi Aynü'l-Kuzât Hemedânî hazretlerinin Zübdetü'l-Hakāyık'ından naklen Sarı Abdullah Efendi hazretleri Semerâtü'l-Fuâd nâm eserinde zikr etmiştir. Bu hadîsin ibtidâsı böyledir: وا شوقاه الى لقاء اخواني يكونون من بعدى شانهم شان الانبيا و هم عند الله بمنزلة الشهداء يفرون من الآباء و الامهات و الاخوة والأخوات ابتغاء لمرضات الله تعالى الخ . . . Ya'ni "Âh! kardeşlerimin likāsına müştâkım ki, benden sonra olurlar. Onların şânı peygamberlerin şânıdır ve onlar Allah'ın indinde şühedâ menzilesindedir. Allah Teâlâ'nın rızâsını talebden nâşî babalarından ve analarından ve erkek ve kız kardeşlerinden kaçarlar..."

4707. Onun mezhebi yetmiş iki milletin gayridir; onun önünde şahların tahtı bir tahta bağdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4707. Onun mezhebi yetmiş iki milletin dışındadır; onun önünde şahların tahtı bir tahta bağdır.

"Yetmiş iki millet" ifadesiyle "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, hepsi ateştedir, bir fırka müstesnâdır" hadis-i şerifine işaret edilir. Yani "Yetmiş üçüncü fırka aşk ehli ve tevhid (Allah'ın birliğini kabul eden) ehli olanlardır; yetmiş iki fırka ise gizli şirkte (şirk-i hafî) olduklarından, ayrılık ateşi (nâr-ı firkat) içindedirler. Zâhirî padişahların azametli tahtları, onların manevî azametlerine ve saltanatlarına göre bir tahta bağdır ve önemsiz bir şeydir ve onların gerçek hürriyetlerine göre o görünürdeki taht bir kayıt ve hapistir."

"Yetmiş iki millet" ta'biriyle ستفترق امتى ثلاثا و سبعين فرقة كلهم في النار الا واحدة ya'ni "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, hepsi nârdadır, bir fırka müstesnâdır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni "Yetmiş üçüncü fırka ehl-i aşk ve ehl-i tevhîddir; yetmiş iki fırka ise şirk-i hafide olduğundan, nâr-ı firkat içindedirler. Zâhirî pâdişâhların taht-ı azametleri, onların ma'nevî olan azametlerine ve saltanatlarına nazaran bir tahta bağdır ve ehemmiyetsiz bir şeydir ve onların hürriyyet-i hakîkiyyelerine nazaran o sûrî taht bir kayd ve hapisdir."

4708. Aşkın mutribi vakt-i sema'da bunu çalar, bendelik bağ ve efendilik baş ağrısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4708. Aşkın çalgıcısı semâ vaktinde bunu çalar: Kulluk bağdır ve efendilik baş ağrısıdır.

"Aşkın çalgıcısı"ndan kasıt, ilâhî cezbedir (Allah'ın kulunu kendine çekmesi); "semâ vakti"nden kasıt ise, bu ilâhî cezbe sebebiyle âşığın çırpınmasıdır ve bu ilâhî cezbe âşığa hitap edip der ki: "Mecazî varlık âleminde başkalarına kul olmak bağdır; çünkü mecazî varlık âleminde kadın, evlat, para, mal, mülk ve makam gibi pek çok bağ vardır; kim bunlardan birine bağlanmışsa, onun kuludur. Aynı şekilde başkalarına efendi olmak, rütbe, makam, mal ve mülk sahibi olmak da, halkın başvuru yeri olması itibarıyla baş ağrısıdır." Bu sebeple "Fakir mülk sahibi olmadığı gibi, kimsenin de mülkü değildir" demişlerdir.

"Aşkın mutribi"nden murâd, cezbe-i ilâhîdir; "semâ' vakti"nden murâd, bu cezbe-i ilâhîden dolayı âşıkın çırpınmasıdır ve bu cezbe-i ilâhî âşıka hitâb edip der. ki: "Vücûd-ı mecâzî âleminde ağyâre bende olmak bağdır; zîrâ vücûd-ı mecâzî âleminde kadın, evlâd, para ve mal ve mülk ve mansıb gibi bağlar pek çoktur; kim ki bunlardan birine bağlanmış ise, onun bendesidir. Ve kezâ ağyâre efendi olmak ve rütbe ve mansıb ve mal ve mülk sahibi olmak dahi, halkın mürâcaât-gâhı olmak i'tibâriyle baş ağrısıdır." Onun için الفقير لا يملك و لا يملك ya'ni "Fakir mülk sahibi olmadığı gibi, kimsenin de mülkü değildir" demişlerdir.

4709. İmdi aşk ne olur? Deryâ-yı adem! Orada aklın ayağı kırılmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4709. Şimdi aşk ne olur? Yokluk denizi! Orada aklın ayağı kırılmıştır.

Hint şârihlerinden (şerh edenlerden) Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri bu şerefli beytin şerhinde şöyle buyurur: "Akıl, aşk hâlinin önünde âcizdir; çünkü aşk yokluktur, aklın bildiği bir şey olamaz, akıl ancak kulluk ve efendilik gibi kendisinde varlık belirtisi olan şeyi bilir." Ve eğer "aşk"tan kasıt Allah'ın Zât'ı olursa, anlam şöyle olur: "Mümkünlük (yaratılmışlık) ve kulluk ile vaciplik (zorunlu varlık) ve ilahlık mertebesi her ne kadar Zât'ın tecelli yeri iseler de, Zât, zâtîliği (özü) itibarıyla her ikisinden de dışarıdadır; çünkü bu her ikisi Zât'ın belirginleşmelerindendir ve onlarda varlık belirtisi vardır ve Zât, zâtîliği itibarıyla bunlara göre yokluk ve mutlak bâtındır (gizlidir) ve bütün belirginleşmelerden ve sıfatlardan münezzehtir ki, akıl onun idrakinde âcizdir."

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyurur: "Akıl, aşk hâlinin önünde âcizdir; zîrâ aşk adem ve yokluktur, aklın ma'lûmu olamaz, akıl ancak bendelik ve efendilik gibi kendisinde varlık nişanı olan şeyi bilir." Ve eğer "aşk”dan murâd Zâtullâh olursa, ma'nâ böyle olur: “İmkân ve bendelik ve vücûb ve hudâvendlik mertebesi her ne kadar mazhar-ı Zât iseler de, Zât, zâtiyyeti cihetinden her ikisinden hâriçdir; zîrâ bu her ikisi Zât'ın taayyünâtındandır ve onlarda varlık nişanı vardır ve Zât, zâtiyyeti cihetinden bunlara nazaran adem ve bâtın-ı mutlaktır ve cemî'-i taayyünât ve sıfatdan münezzehdir ki, akıl onun idrâkinde âcizdir."

4710. Bendelik ve saltanat ma'lum oldu; âşıklık bu iki perdeden mektûm oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4710. Kulluk ve saltanat bilindi; âşıklık bu iki perdeden gizli kaldı.

Kulluk ve saltanat bağıntıları, duyularla görülen izafî varlık âlemine özgü olduğundan, aklın bilgisi oldu; âşıklık bağıntısı ise, taayyünât (belirginleşmeler) perdesi arkasında olan Hak Zât'ına ait olduğu için bu kulluk ve efendilik perdelerinden dolayı aklın gizlisi oldu. Akıl ancak Hak'ın efendi ve seyyid ve Yaratıcı olduğunu, yaratılmışın ise kul ve köle olduğunu idrak eder, işte bu kadar.

"Bendelik ve saltanat nisbetleri, hissen meşhûd olan vücûd-ı izâfî âlemine mahsûs olduğundan, aklın ma'lûmu oldu; ve âşıklık nisbeti ise, taayyünât perdesi arkasında olan Zât-ı Hakk'a taalluk ettiği için bu kulluk ve efendilik perdelerinden nâşî, aklın mektûmu oldu." Akıl ancak Hakk'ın efendi ve seyyid ve Hâlık ve mahlûkun bende ve memlûk olduğunu idrak eder, işte bu kadar.

4711. Kâşki vücud bir dil tuta idi, ta ki varlardan perdeleri kaldıra idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4711. Keşke varlık bir dil tutsaydı da, böylece var olanlardan perdeleri kaldırabilseydi.

"Varlık"tan kasıt, Hak'ın mutlak varlığıdır ki, o mertebede sıfat ve nitelikler ve isimler hep yok olmuştur; bu sebeple Kelâm sıfatı da bu mertebede yok olmuş ve erimiştir. "Var olanlar"dan kasıt izafî varlıklardır ki, bunlar mutlak varlığın perdeleri ve örtüleridir. Başka bir ifadeyle, bu kesif izafî varlıklar, Hakk'ın latif zâtının tenezzülünden (aşağı inmesinden) meydana gelmiş olan bir mertebedir. Varlık mertebelerinin her biri, kendinden üstteki mertebenin perdesi ve örtüsüdür. Ve zâtta erimiş olan bütün sıfat ve nitelikler ve isimlerin hükümleri, bu izafî varlıklar mertebesinden ortaya çıkar; bu ortaya çıkıştan dolayı izafî varlıklar âlemi var görünür ve Mutlak Zât yok görünür. Bu anlama dayanarak şerefli beyitte şöyle buyrulur: "Keşke mutlak varlığın bir dili olsaydı da Kelâm sıfatı ortaya çıkmak için izafî varlıklar mertebesinin aracılığına ihtiyaç kalmasaydı. Ve nihayet var görünen bu izafî varlık perdelerini ortadan kaldırabilseydi."

"Vücûd" dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır ki, o mertebede sıfat ve nuût ve esmâ hep muzmahildir; binâenaleyh sıfat-ı Kelâm dahi bu mertebede mahv ve müstehlektir. "Varlar"dan murâd vücûdât-ı izâfiyyedir ki, bunlar vücûd-ı mutlakın perdeleri ve hicablarıdır. Ta'bîr-i dîğer ile bu vücûdât-ı izâfiyye-i kesîfe, zât-ı latîf-i Hakk'ın tenezzülünden hâsıl olmuş olan bir mertebedir. Merâtib-i vücudun her biri mâfevkindeki mertebenin perdesi ve hicabıdır. Ve zâtta müstehlek olan bilcümle sıfât ve nuût ve esmâ ahkâmı, bu vücûdât-ı izâfiyye mertebesinden zâhir olur; bu zuhûrdan dolayı vücûdât-ı izâfiyye âlemi var ve Zât-ı mutlak yok görünür. Bu ma'nâya mebnî beyt-i şerîfde: "Keşki vücûd-ı mutlakın bir dili olaydı da sıfat-ı Kelâm'ı zâhir olmak için vücûdât-ı izâfiyye mertebesinin vesâtatına hâcet kalmıya idi. Ve nihâyet var görünen bu vücûdât-ı izâfiyye perdelerini ortadan kaldıra idi" buyurulur.

4712. Ey varlığa mensub olan nefes, ondan her ne söylersen, bil ki onun üzerine başka bir perde bağladın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4712. Ey varlığa mensup olan nefes, ondan her ne söylersen, bil ki onun üzerine başka bir perde bağladın.

Ey izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) varlığına mensup olan nefes, o hakiki varlıktan her ne söylersen bil ki, senin o sözün o izafî varlıklar perdesi üzerine başka bir perde daha çekmekten ibaret olur. Çünkü bu söz, tasavvurî idraki (zihinde canlandırma yoluyla idrak) tahrik eder ve bu tasavvurî idrak için idrak edenin varlığı ile, idrak olunan şeyin şekli lazımdır; bu sebeple bunların ispatı, Hakk'ın Zât'ını birlemek değil, çoğaltmak olur; ve çokluklar ise ahadiyet (birlik) Zât'ının perdeleri ve örtüleridir.

Ey vücûd-ı izâfi varlığına mensûb olan nefes, o vücûd-ı hakîkîden her ne söylersen bil ki, senin o kelâmın o vücûdât-ı izâfiyye perdesi üzerine dîğer bir perde daha çekmekten ibaret olur. Zîrâ bu kelâm idrâk-i tasavvurîyî tahrîk eder ve bu idrâk-i tasavvurî için idrâk edicinin vücûdu ile, idrâk olunan şeyin sûreti lâzımdır; binâenaleyh bunların isbâtı, Zât-ı Hakk'ı tevhîd değil, teksîr olur; ve keserât ise Zât-ı ahadiyyenin hicabları ve perdeleridir.

4713. İdrakin afeti o hâl ve kaldir; kanı kan ile yıkamak muhaldir, muhal!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4713. İdrakin afeti o hâl ve kaldir; kanı kan ile yıkamak imkânsızdır, imkânsız!

Buradaki "idrak", anlamak anlamına gelen tasavvurî idrak (zihinsel kavrayış) değildir, aksine "erişmek" anlamındadır ve kastedilen Zât'ı müşahede etmektir. Yani "Hâl ve kal, Hakk'ın Zât'ını müşahede etmenin afetidir; çünkü hâl ve kal, Hakk Yolcusu'nun mecazî varlığını (gerçekte var olmayan, geçici varlık) tespit eden iki durumdur, bu sebeple bu müşahedenin perdesi ve afetidir. Bu sebeple hâl ile ve kal ile mecazî varlığı kaldırmaya çalışmak, kanı kan ile yıkamak ve perdeyi perde ile kaldırmak gibi tuhaf bir durum olur."

Buradaki "idrâk", anlamak ma'nâsına olan idrâk-i tasavvurî değildir, belki "erişmek" ma'nâsınadır ve murâd müşâhede-i Zât'dır. Ya'ni “Hâl ile kal Zât-ı Hakk'ı müşâhedenin âfetidir; zîrâ hâl ve kāl sâlikin vücûd-ı mecâzîsini tesbît eden iki şe'ndir, binâenaleyh bu müşâhedenin hicabı ve âfetidir. Binâenaleyh hâl ile ve kāl ile vücûd-ı mecâzîyi kaldırmağa çabalamak, kanı kan ile yıkamak ve perdeyi perde ile kaldırmak gibi bir acîbe olur."

4714. Mâdemki ben onun sevdâyîlerine mahremim, gece ve gündüz kafes içinde söylerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4714. Mademki ben onun sevdalılarına mahremim, gece ve gündüz kafes içinde söylerim.

Bu şerefli beyit Hz. Pîr'in şerefli dilinden olup, takdir edilen bir soruya cevaptır. Yani biri çıkıp sorabilir ki, "Mademki hâl (manevî durum) ve kâl (söz) idrakin afetidir ve kanı kan ile yıkamak imkânsızdır, bu Mesnevî-i Şerîf de hâl sâikasıyla (manevî halin etkisiyle) ve sözlerle söylenmiş ve yazılmış zâhirî bir söz olduğundan, idrakin afeti olması gerekmez mi?" Cevaben buyururlar ki: "Ben Hak Zâtı'nın âşıklarının ve fenâ hâlinde (varlığını yok etme hâlinde) bulunanların mahremiyim; gece ve gündüz bu mecazî varlık içinde söylerim; benim sözlerimi tasavvurî idrakten soyutlanmış ve Hak Zâtı'nı müşahede etmiş olan fânîler (varlığını yok etmiş olanlar) bilir. Diğerleri bu sözlerimden kendi hayallerinde birer idrak ve anlayış meydana getirirler."

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr'in lisân-ı şerîflerinden olup, suâl-i mukaddere cevâbdır. Ya'ni biri çıkıp sorabilir ki, “Mâdemki hâl ve kāl idrâkin âfetidir ve kanı kan ile yıkamak muhâldir, bu Mesnevî-i Şerîf dahi hâl sâikasıyla ve elfâz ile söylenmiş ve yazılmış kāl-i zâhirî olduğundan, idrâkin âfeti olmak lâzım gelmez mi?” Cevâben buyururlar ki: "Ben Zât-ı Hakk'ın âşıklarının ve hâl-i fenâda bulunanların mahremiyim; gece ve gündüz bu vücûd-ı mecâzî içinde söylerim; benim sözlerimi idrâk-i tasavvurîden tecerrüd ve Zât-ı Hakk'ı müşâhede etmiş olan fânîler bilir. Diğerleri bu sözlerimden kendi hayâllerinde birer idrâk ve anlayış peydâ ederler."

4715. Ey can pek sarhoşsun ve bî-hodsun ve âşüftesin; dün gece ne yan üzerine yatmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4715. Ey can, çok sarhoşsun, kendinden geçmişsin ve perişan hâldesin; dün gece hangi yanının üzerine yatmışsın?

Cenâb-ı Pîr efendimiz, kendi şerefli zâtlarına hitaben şöyle buyururlar: "Ey can, sen çok sarhoşsun, kendinden geçmişsin ve perişan hâldesin, dün gece hangi yanının üzerine yatmışsın ki, sana bu perişanlık hâli ortaya çıktı ve böyle ilâhî sırlara dair olan sözleri halkın karşısında sarhoşça söylüyorsun?"

Cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Ey can, sen pek sarhoşsun ve kendinden geçmişsin ve perîşan-hâlsin, dün gece hangi yanın üstüne yatmışsın ki, sana bu âşüftelik hâli zâhir oldu ve böyle esrâr-ı ilâhiyyeye dâir olan sözleri âmme-i nâs muvâcehesinde sarhoşca söylüyorsun?"

4716. Sakın sakın, aklını tut, bir dem çıkarmıyasın; evvelen sıçra, mahrem taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4716. Sakın sakın, aklını tut, bir an çıkarmayasın; önce sıçra, mahrem talep et!

Sakın, kendine gel, aklını başına topla, yabancı olanlara karşı Hakk'ın sırlarına dair bir söz söyleme! Önce yerinden sıçra, kendine arkadaş olabilecek bir mahrem (sırdaş) talep et!

Sakın, kendine gel, aklını başına topla, nâ-mahrem olanlara karşı esrâr-ı Hakk'a dâir bir söz söyleme! Evvelen yerinden sıçra' kendine musâhib olabilecek bir mahrem taleb et!

4717. Aşıksın ve sarhoşsun ve dil açmışsın; sakın sakın ki, oluk üzerinde bir devesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4717. Âşıksın ve sarhoşsun ve dil açmışsın; sakın sakın ki, oluk üzerinde bir devesin!

"Oluk üzerinde devesin" demek, tehlikeli bir durumdasın demekten kinayedir.

"Oluk üzerinde devesin" demek, tehlikeli bir vaziyettesin demekten kinâyedir.

4718. Vaktaki dil, onun sırrından ve nâzından söyler, gök "Yâ cemile's-setr!" okur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4718. Âşıkın dili, O'nun sırrından ve nazından söz söyleyince, gök "Ey örtüsü güzel olan!" diye okur.

Âşıkın dili, Hakk'ın sırrından ve aşkından söz söyleyince; gök ehli, "Ey örtüsü güzel olan Settârımız!" övgüsünü okurlar. Bazı nüshalarda "Ey örtüsü güzel olan" yerine "Ey sırrı güzel olan" ifadesi geçmiştir. Bu durumda anlam: "Gök ehli, ey sırrı güzel olanın övgüsünü okurlar" demek olur.

Vaktāki âşıkın dili, Hakk'ın sırrından ve aşkından söz söyler; gök ehli, "Ey setri güzel olan Settârımız!" medh ü senâsını okurlar. Ba'zı nüshalarda "Yâ cemîle's-setr" yerine "Yâ cemîle's-sır" vâki' olmuştur. Bu sûretde ma'nâ: "Gök ehli, ey sırrı güzel olan senâsını okurlar" demek olur.

4719. Setr nedir? Yünde veya pamukta ateştir; sen onu örttükçe, o daha zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4719. Örtmek nedir? Yünde veya pamukta ateştir; sen onu örttükçe, o daha görünürdür.

Aşkın sırrını örtmek, yün ve pamuk içinde ateş saklamaya benzer. Sen o ateşi yünle ve pamukla örttükçe, o daha çok ortaya çıkar. Hint nüshalarının bazılarında bu beyitteki "örtmek" yerine "sır" geçmiştir; ve bu durumda anlam "Sır nedir, yünde ve pamukta ateştir; o içlere sığmaz taşar, daima dışarıya çıkmak ister" demek olur. Gerçekten de diğer bilgilerde bile "sır saklamak" çok zordur.

"Aşkın sırrını setr etmek, yün ve pamuk içinde ateş saklamağa benzer. Sen o ateşi yünle ve pamukla örttükçe, o daha ziyâde meydana çıkar." Hind nüshalarının ba'zısında bu beyitteki "setr" yerine "sır" vâki' olmuştur; ve bu sûrette ma'nâ "Sır nedir, yünde ve pamukta ateştir; o bâtınlara sığmaz taşar, dâimâ dışarıya çıkmak ister" demek olur. Filhakîka ma'lûmât-ı sâirede bile "sır saklamak" gâyet müşkildir.

4720. Vaktaki çalışırım, tâ ki onun sırını saklıyayım. "İşte benim!" diye bayrak gibi baş çıkarır. [4734]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4720. Vaktaki çalışırım, tâ ki onun sırrını saklayayım. "İşte benim!" diye bayrak gibi baş çıkarır.

Yani "İlâhî aşkın sırrı, pamuk içindeki ateş gibi olduğu için, onu saklamaya çalıştığım halde, o içimden dışıma çıkar ve "İşte benim ve ben varım!" diye bir bayrak gibi baş çıkarır."

Ya'ni "Sırr-ı aşk-ı ilâhî, pamuk içindeki ateş gibi olduğu için, onu saklamağa çalıştığım halde, o bâtınımdan zâhirime çıkar ve "İşte benim ve ben mevcûdum!" diye bir bayrak gibi baş çıkarır."

4721. "Ey mütekebbir onu nasıl örtersin? Ört!.." diye burnumu yere sürtmek üzere, benim her iki kulağımı tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4721. "Ey kibirli, onu nasıl örtersin? Ört!" diye burnumu yere sürtmek üzere, benim her iki kulağımı tutar.

"Rağm", kahretmek ve bazılarına göre "ra" harfinin ötreli, üstünlü ve esreli okunuşuyla denilik ve hakaret anlamındadır. "Enf", burun demektir; "rağm-ı enf" terkibi, bir işi aksine yapmak ve burnu yere sürtmek ve mağlup olmak anlamlarında kullanılır. "Müdemmağ", ahmak ve cahil ve kibirli demektir. Yani "O saklamak istediğim aşk sırrı işini aksine çevirmek veya burnumu yere sürtmek üzere iki kulağımdan tutup der ki: Ey kibirli ve cahil, sen o sırrı nasıl örtebilirsin? Ört bakalım da görelim!"

"Rağm", kahr etmek ve ba'zıların indinde "ra"nın zammı ve fethi ve kesriyle denâet ve hakâret ma'nâsınadır. "Enf", burun demektir; "rağm-ı enf" terkîbi, bir işi aksine yapmak ve burnu yere sürtmek ve makhûr olmak ma'nâlarında kullanılır. "Müdemmağ", ahmak ve nâdân ve mütekebbir demektir. Ya'ni "O saklamak istediğim sırr-ı aşk işini aksine çevirmek veyâ burnumu yere sürtmek üzere iki kulağımdan tutup der ki: Ey mütekebbir ve nâdân, sen o sırrı nasıl örtebilirsin? Ört bakalım da görelim!"

4722. Ona derim: "Git, gerçi galeyân etmişsin, can gibi zahirsin ve mestûrsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4722. Ona derim: "Git, gerçi galeyân etmişsin, can gibi zahirsin ve mestûrsun!"

O aşk sırrına derim ki: "Her ne kadar galeyân etmiş ve harekete gelmiş isen de, git kendini meydana vurma! Sen kendi özünde bedendeki ruh gibi hem görünürsün hem de gizlisin.”

O sırr-ı aşka derim ki: "Her ne kadar galeyân etmiş ve harekete gelmiş isen de, git kendini meydana vurma! Sen hadd-i zâtında bedendeki rûh gibi hem zâhirsin ve hem de gizlisin.”

4723. O der ki: "Bu tenim, küpün mahbusudur; şarab gibi içki meclisinde el çırparım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4723. O der ki: "Bu tenim, küpün mahpusudur; şarap gibi içki meclisinde el çırparım.

"Bezm", içki meclisi ve ziyafet anlamındadır. "Hunb", küp ve "hunbek", el çırpmak ve küçük def anlamlarındadır. Yani "Aşkın sırrı der ki: "Bu tenim, yani vücudum ve varlığım küpün, yani bu unsurlardan oluşan cismin mahpusudur. Bu unsurlardan oluşan cismin içinde saklı bir halde dururum; ne zaman ki manevî içki meclisi olan Allah'ı anma ve ilahî bilgileri açıklama esnasında el çırpar ve ortaya çıkıp raks etmeye başlarım." Nasıl ki maddî şarap, şişesinin içinde uslu uslu durur, ne zaman ki içki meclisinde midelere intikal eder, ondan sonra şişe içindeki sükûnetini bırakıp tesirleriyle ortaya çıkar.

"Bezm", içki meclisi ve ziyafet ma'nâsınadır. "Hunb", küp ve "hunbek", el çırpmak ve küçük def ma'nâlarınadır. Ya'ni "Sırr-ı aşk der ki: "Bu tenim, ya'ni vücûdum ve varlığım küpün, ya'ni bu unsurî cismin mahbûsudur. Bu cism-i unsurî içinde saklı bir halde dururum; vaktāki ma'nevî içki meclisi olan zikrullah ve takrîr-i maârif-i ilâhiyye esnasında el çırpar ve meydana çıkıp raks etmeğe başlarım." Nitekim sûrî şarâb, şişesinin içinde uslu uslu oturur, vaktāki içki meclisinde mi'delere intikāl eder, ondan sonra şişe içindeki sükûneti bırakıp âsârıyla zâhir olur.

4724. Ona derim: "Ondan evvel ki, mukayyed olasın, tâ ki sarhoşluk âfeti gelmiye, git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4724. Ona derim: "Sınırlı olmadan önce, sarhoşluk afeti gelmesin diye, git!"

O görünür şaraba benzeyen aşk sırrına derim ki: "Sınırlı ve hapsedilmiş olmadan önce ve başına sarhoşluk afeti ve belası gelmeden önce git, ortaya çıkma!" "Girev geşten", hapsedilmek ve sınırlı olmaktan kinayedir. Yani "Ey Hak aşkı, bende coşup beni son derece sarhoş edersen, varlık sırrına dair açık sözler söylemeye başlarım. Zahir ulemasının dar zihinleri bu hakikatleri kavrayamaz, sonra şeriat adına beni tutuklarlar ve başıma Mansûr-ı Hallâc'ın başına gelen sarhoşluk afeti ve belası gelir. Bu hallerin meydana gelmesinden önce ortaya çıkma, git!" Cenâb-ı Pîr efendimiz bu konudaki şerefli hallerinden şu beyitler ile haber verirler. Beyit: Nazmen tercüme: “Allah şarabından hem câm-ı ene'l-Hak'dan Sâgarla cihân içti, ben küpler ile içtim"

O şarâb-ı sûrîye benzeyen sırr-ı aşka derim ki: "Mukayyed ve mahbûs olmadan evvel ve başına sarhoşluk âfeti ve belâsı gelmeden evvel git, meydana çıkma!" "Girev geşten", mahbûs olmak ve mukayyed olmaktan kinâyedir. Ya'ni "Ey aşk-ı Hak, bende galeyâna gelip, beni son derece sarhoş edersen, sırr-ı vücûda dâir açık sözler söylemeğe başlarım. Ulemâ-yı zâhirin dar havsalaları bu hakāyıkı istîâb edemez, sonra şerîat nâmına beni tutarlar ve başıma Mansûr-ı Hallâc'ın başına gelen sarhoşluk âfeti ve belâsı gelir. Bu hallerin vuku'undan evvel zâhir olma git!" Cenâb-ı Pîr efendimiz bu husûsdaki ahvâl-i şerîfelerinden şu beyitler ile haber verirler. Beyit: Nazmen tercüme: “Allah şarabından hem câm-ı ene'l-Hak'dan Sâgarla cihân içti, ben küpler ile içtim"

4725. Der ki: "İçimi latif olan kadehden, ben akşam namazına kadar, gündüzün yâriyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4725. Der ki: "İçimi latif olan kadehten, ben akşam namazına kadar, gündüzün yâriyim."

"Kadeh"ten maksat, latif ve saf olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhudur. "Gündüz"den maksat zâtî tecellîdir (Allah'ın zâtının tecellî etmesi). "Akşam namazı"ndan maksat, zâtî tecellînin batışı ve gizlenmesidir ki, insân-ı kâmil zâtî tecellîdeki istiğrakından (kendinden geçme hâli) ve "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) nârasını vurduğu makamdan beşeriyet âlemine ve kulluk mertebesine geri döner; ilki sarhoşluk, ikincisi ayıklık hâlidir. Yani aşk der ki: "Ben latif ruhuna meydana gelen zâtî tecellî gündüzünün yâri ve eşiyim; beşeriyet akşamının ve kulluk mertebesinin gelmesine kadar devam ederim." Beşeriyete inişe "akşam namazı" denilmesi, âşıkların sürekli namaz (salât-ı dâime) içinde olmalarındandır.

"Kadeh"den murâd, latîf ve musaffâ olan insân-ı kâmilin rûhudur. "Gündüz"den murâd tecellî-i zâtîdir. "Akşam namazı"ndan murâd, tecellî-i zâtînin gurûbu ve istitârıdır ki, kâmil tecellî-i zâtîdeki istiğrâkından ve "ene'l-Hak" na'rasını vurduğu makāmdan âlem-i beşeriyyete ve mertebe-i abdiyyete rücû' eder; evvelki sekir ve ikincisi sahv hâlidir. Ya'ni aşk der ki: "Ben rûh-ı latîfine vâki' olan tecellî-i zâtî gündüzünün yâri ve mukāriniyim; beşeriyyet akşamının ve abdiyyet mertebesinin hulûlüne kadar devam ederim." Beşeriyyete nüzûle "akşam namazı" buyurulması, âşıkların salât-ı dâime içinde olmalarındandır.

4726. "Vaktaki akşam gelir, benim kadehimi çalar, ona derim: "Geri ver ki, akşam gelmedi!""&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4726. "Akşam geldiği zaman, benim kadehimi çalar, ona derim: "Geri ver ki, akşam gelmedi!""

Beşeriyete ve ayıklık hâline geldiğim zaman, bu ayıklık hâli ruhumun kadehini çalar, yani ruhuma meydana gelen zâtî tecelliye (Allah'ın özünün tecellisi) perde olur. O ayıklık hâline derim ki: "Çaldığın kadehimi geri ver ki, zât güneşi henüz benim görüşümden batıp, akşamım gelmedi." Nasıl ki bu hâle işaretle cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Kumlar sudan doydu, şaşırtıcıdır ki, ben hâlâ doymadım; bu âlemde benim yayıma lâyık bir kiriş yoktur."

"Vaktaki beşeriyyete ve hâl-i sahva gelirim, bu hâl-i sahv kadeh-i rûhumu çalar, ya'ni rûhuma vâki' olan tecellî-i zâtîye perde olur. O hâl-i sahva derim ki: "Çaldığın kadehimi geri ver ki, şems-i zât henüz benim nazarımdan gurûb edip, akşamım gelmedi." Nitekim bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Kumlar sudan doydu, acîbdir ki, ben hâlâ doymadım; bu âlemde benim yayıma lâyık bir kiriş yoktur."

4727. "Ondan dolayı Arab meyin adını "müdâm" koydu; zîrâ ki, mey içiciye dâimâ tokluk yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4727. "Ondan dolayı Arap, şarabın adını "müdâm" koydu; çünkü şarap içiciye daima tokluk yoktur."

Şarap içmeye alışmış olan kimse, doymak bilmediği için Araplar "devam" masdarından türemiş olan "müdâm" kelimesini şarap anlamında kullanmışlardır. Şimdi bu manevî şarap öyle bir şaraptır ki, şanlı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun hakkında şöyle buyurur: ان لله شرابا اعده لاوليائه إذا شربوا سكروا و اذا سكروا و اذا طابوا صامتوا Yani "Muhakkak Yüce Allah'ın evliyası (Allah dostları) için hazırladığı bir şarabı vardır ki, içtikleri zaman sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları zaman hoş olurlar ve hoş oldukları zaman susarlar."

Şarâb içmeğe alışmış olan kimse, doymak bilmediği için Arablar "devâm" masdarından müştakk olan "müdâm" kelimesini şarâb ma'nâsında kullan- mışlardır. İmdi bu şarâb-ı ma'nevî öyle bir şarâbdır ki, Resûl-i zîşân Efendimiz onun hakkında şöyle buyurur: ان لله شرابا اعده لاوليائه إذا شربوا سكروا و اذا سكروا و اذا طابوا صامتوا Ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarabı vardır ki, içtikleri vakit, sekrân ve sekrân oldukları vakit tıyb ve tıyb oldukları vakit sâmit olurlar."

4728. Tahkîk bâdesini aşk kaynatır, sıddîka o gizli sâkî olur,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4728. Hakikat şarabını aşk kaynatır, sıddîka o gizli sâkî olur.

Varlığın hakikatini idrak şarabını aşk kaynatır; aşkında sadık olana o hakiki varlığın aşkı gizli sâkî olur ve hakikat şarabını içirir.

Hakîkat-ı vücûdu idrâk bâdesini aşk kaynatır; aşkında sâdık olana o vücûd-ı hakîkînin aşkı gizli sâkî olur ve hakîkat şarabını içirir.

4729. Vaktaki sen tevfîk-i hasen ile isteyesin, can suyu bâde ve ten ibrîk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4729. Ne zaman ki sen güzel bir tevfik ile istersen, can suyu şarap ve ten ibrik olur.

Ne zaman ki sen Hakk'ın güzel olan tevfik (ilahi yardım) sebebiyle o hakikat şarabını tam bir doğrulukla ister ve ararsın, canın suyu, yani ilim ve irfanı, sana tahakkuk (gerçekleşme) şarabı ve cismin dahi, o hakikatler şarabına ibrik olur ve dilinden ilahi marifetler ve hakikatler akar. Çünkü can, II. cildin 3612 numaralı beytinde beyan buyrulduğu gibi, iyiyi ve kötüyü ve yükseği ve alçağı tecrübe etme emrindeki ilimden ve temyizden (ayırt etme yeteneği) başka bir şey değildir. Canın irfan dereceleri hakkındaki bilgiler, bu ve onu takip eden şerefli beyitlerde beyan buyrulmuş ve fakir (yazar) tarafından izah olunmuştur.

"Vaktâki sen Hakk'ın güzel olan tevfiki sebebiyle o hakîkat şarabını kemâl-i sıdk ile ister ve ararsın, canın suyu, ya'ni ilim ve irfânı, sana bâde-i tahakkuk ve cismin dahi, o hakāyık şarabına ibrîk olur ve lisânından maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye cârî olur." Zîrâ can, II. cildin 3612 [?] numaralı beytinde beyân buyrulduğu vech ile, iyiyi ve kötüyü ve yükseği ve alçağı tecrübe emrindeki ilimden ve temyîzden başka bir şey değildir. Canın derecât-ı irfânı hakkındaki ma'lûmât, bu ve onu ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede beyân buyurulmuş ve fakîr tarafından îzah olunmuştur.

4730. Vaktaki tevfiki ziyade eder, meyin kuvveti ibriki kırar. [4744]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4730. Vakti geldiğinde, ilahi yardım artar, şarabın kuvveti ibriği kırar.

Yüce Allah canın ilahi yardımını artırdığı zaman, marifet şarabı cana kuvvetli gelir ve canın kuvveti beden ibriğini kırar, yani beden üzerinde ruhanî sıfatlar ortaya çıkar ve nefsanî sıfatlar yenilir ve boyun eğer ve bu sebeple aşağıdaki hâl meydana gelir:

Cenâb-ı Hak canın tevfikini ziyâdeleştirdiği vakit, ma'rifet şarabı cana kuvvetli gelir ve canın kuvveti cisim ibrîkini kırar, ya'ni cisim üzerinde sıfât-ı rûhâniyye zâhir olur ve sıfât-ı nefsâniyye mağlûb ve makhûr olur ve binnetîce âtîdeki hâl husûle gelir:

4731. Sâkî su olur ve hem suyun sarhoşu olur; "Nasıl?" deme! Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4731. Sâkî su olur ve hem suyun sarhoşu olur; "Nasıl?" deme! Yüce Allah doğruyu en çok bilendir.

Ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) şarabının sâkîsi olan ruh, o şarabın kendisi olur ve hem de o ilâhî ilimlerin ve marifetlerin sarhoşu olur. "Tek bir şey hem sâkî hem de verdiği şarabın sarhoşu nasıl olur?" deme, çünkü bu, zevkî bir hâldir; en doğrusu Yüce Allah'ın ilminde olandır.

Ulûm-ı ledünniyye şarabının sâkîsi olan rûh, o şarabın kendisi olur ve hem de o ulûm ve maârif-i ilâhiyyenin sarhoşu olur. “Şey'-i vâhid hem sâkî ve hem de verdiği şarabın sarhoşu nasıl olur?" deme, zîrâ bu hâl-i zevkîdir; en doğrusu Allah Teâlâ'nın ilmindedir.

4732. Sâkînin pertevidir ki şîreye gitti; şîre kaynadı ve muhkem raks edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4732. Sâkînin yansımasıdır ki şıraya gitti; şıra kaynadı ve sağlam bir şekilde raks edici oldu.

Bunun nasıl olduğunu anlaman için sana bir ipucu vereyim de düşün. Gerçek sâkî olan Hakk'ın yansımasıdır ki şırada meydana geldi; şıra kaynadı ve zerreleri kuvvetle oynamaya ve harekete başladı. Nasıl ki Birinci ciltte 10 numaralı beyitte "Aşkın ateşidir ki, "ney"e düştü. Aşkın kaynayışıdır ki, meye düştü" buyurulmuştu. "Sâkînin yansıması"ndan kastedilen, ilâhî isimlerdir; çünkü bu eşya, ilâhî ilmî suretlerin ve ilmî suretler, isimlerin ve isimler, müsemmâ olan Hakk'ın Zâtı'nın yansımasıdır. Çünkü şıra, durup dururken böyle sebepsiz yere kaynamaz, elbette onu kaynamaya sevk eden vardır; o da mazhar olduğu isimdir ve bu isim de Hakk'ın yansımasıdır. Hint nüshalarında "zeft" yerine "teft" geçmektedir, bu da "hararetle raks edici" demektir.

Bunun nasıl olduğunu anlamak için sana bir ip ucu vereyim de düşün. Sâkî-i hakîkî olan Hakk'ın pertevidir ki şîrede vâki' oldu; şîre kaynadı ve zerrâtı kuvvetle oynamağa ve harekete başladı. Nitekim I. cildde 10 numaralı beyitte آتش عشقست کاندر نیفتاد جوشش عشقست کاندر میفتاد ["Aşkın ateşidir ki, "ney"e düştü. Aşkın kaynayışıdır ki, meye düştü"] buyurulmuş idi. "Sâkînin pertevi"nden murâd, esmâ-i ilâhiyyedir; zîrâ bu eşyâ, suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin ve suver-i ilmiyye, esmânın ve esmâ, müsemmâ olan Zât-ı Hakk'ın pertevidir. Çünkü şîre, durup dururken böyle bilâ-sebeb kaynamaz, elbette onu kaynamağa tahrîk eden vardır; o da mazhar olduğu isimdir ve bu isim dahi Hakk'ın pertevidir. Hind nüshalarında "zeft" yerine "teft" vâki'dir, "harâretle raks edici" demek olur.

4733. "Şîreyi ne vakit böyle görmüş idin?" diye bu ma'nada o hîreye sor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4733. "Şırayı ne zaman böyle görmüştün?" diye bu anlamda o inatçıya sor!

"Şıra", boza ile esrar suyunu birbirine karıştırmakla oluşan bir tür içkidir. "Keyf" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "latif" anlamı uygun düşer. Aynı şekilde "hîre"nin de (inatçı, şaşkın) birden fazla anlamı vardır, burada "aşk hâlini inkâr eden inatçı" anlamı münasiptir. Yani "Bu aşk sebebiyle kaynayış anlamında, aşk hâlini inkâr eden inatçıya, 'Şırayı böyle kaynayış hâliyle latif görmüş müydün?' diye sor!" Elbette onu inkâr edemez; çünkü şıra denilen içkinin letafeti kaynayışındadır ve onun kaynayışına da elbette bir sebep vardır. Bunun gibi aşk ehlinin kaynayışında da letafet vardır ve onun kaynayışı da kendiliğinden değildir, elbette bir sebep vardır. Bu şerefli beytin yukarıya ve aşağıya bağlanması, değerli şarihler (şerh edenler) tarafından birçok zorlukla gerçekleşmiştir, çünkü zor beyitlerdendir. Fakire (bu metni yazana) bu tarz bir açıklama uygun göründü.

"Şîre" bir nevi' içkidir ki, boza ile esrâr suyunu birbirine karıştırmakla hâsıl olur. "Key" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır, burada latîf ma'nâsı muvâfik olur. Kezâ "hîre"nin de müteaddid ma'nâları vardır, burada "hâl-i aşkı münkir olan muânid" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni "Bu aşk sebebiyle kaynayış ma'nâsında, hâl-i aşkı münkir olan muânide, "Şîreyi böyle kaynayış hâliyle latîf görmüş mü idin?" diye sor!" Bittabi' onu inkâr edemez; çünkü şîre denilen içkinin letâfeti kaynayışındadır ve onun kaynayışına da elbet bir sebeb vardır. Bunun gibi ehl-i aşkın kaynayışında da letâfet vardır ve onun kaynayışı da kendinden değildir, elbette bir sebeb vardır. Bu beyt-i şerîfin yukarıya ve aşağıya rabtı şurrâh-ı kirâm tarafından birçok külfetle vâki' olmuştur, zîrâ ebyât-ı müşkiledendir. Fakîre bu tarz îzâh lâyih olabildi.

4734. Her bilicinin indinde tefekkürsüz sabittir o ki, karışmışa, karıştırıcı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4734. Her bilicinin katında, karışmış olana bir karıştırıcı olduğu düşünmeksizin sabittir.

Her âlimin katında, düşünmeye gerek kalmaksızın, karışmış olan bir şeyin elbette bir karıştırıcısı olduğu sabittir. Akıl, karışmış olan bir şeyi görünce, elbette bunu bir karıştıran vardır diye hükmeder.

Her âlimin indinde düşünmeğe hâcet kalmaksızın, karışmış olan bir şeyin elbette bir karıştırıcısı olduğu sâbittir. Akıl, karışmış olan bir şeyi görünce, elbette bunu bir karıştıran vardır diye hükm eder.

## Bir hicr içinde ve çok imtihana mensûb o âşığın hikâyesi

4735. Bir delikanlı bir kadın üzerine mecnun olmuştur, ona vasl vakti el vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4735. Bir delikanlı bir kadın üzerine mecnun olmuştur, ona vasl vakti el vermedi.

Bir delikanlı bir kadına delicesine âşık oldu, fakat ona kavuşma vakti nasip olmadı.

Bir delikanlı bir kadına delicesine âşık oldu, fakat ona vuslat vakti hâsıl olmadı.

4736. Onun aşkı zemîn üzerinde çok işkence etti; aşk ise niçin evvelden kîn tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4736. Onun aşkı yeryüzünde çok işkence etti; aşk ise niçin öncesiz olarak kin tutar?

O kadının aşkı, yeryüzünde o delikanlıya çok işkence ve eziyet etti; bu aşk denilen hâl, başlangıçtaki ilgide niçin böyle âşığa kin tutar, bilir misin?

O kadının aşkı, yeryüzünde o delikanlıya çok işkence ve eziyet etti; bu aşk denilen hâl ibtidâ-i taallukda niçin böyle âşıka kin tutar, bilir misin?

4737. Aşk niçin evvelden hûnî olur, tâ ki hârice mensub olan kimse kaçsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4737. Aşk neden başlangıçta kanlı olur, tâ ki dışarıya ait olan kimse kaçsın?

Aşkın illeti, âşığa musallat olduğu zaman başlangıçta neden kanlı ve cânî olur bilir misin? Sebebi şudur ki: Aşk çilesini çekmeye yatkınlığı olmayan ve aşk ehli sınıfının dışında kalanlar kaçsınlar, biz bu işin ehli değiliz diye itiraf etsinler.

İllet-i aşk, âşığa musallat olduğu vakit ibtidâda niçin hûnî ve cânî olur bilir misin? Sebebi budur ki: Çile-i aşkı çekmeğe isti'dâdı olmayan ve ehl-i aşk sınıfı haricinde kalanlar kaçsınlar, biz bu işin ehli değiliz diye i'tirâf etsinler.

4738. Vaktaki kadının önüne bir resûl gönderdi; o resûl hasedden râh-zen olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4738. O vakit ki kadının önüne bir elçi gönderdi; o elçi kıskançlıktan yol kesici olurdu.

"Resûl" sözlükte elçi ve fıkıh teriminde "Tasarrufta dahli olmaksızın bir kimsenin sözünü diğerine tebliğ eden kimse" demektir. Yani "Delikanlı kadının yanına bir elçi gönderdi, fakat o elçi, âşığı kıskandı, onun kavuşmasının yolunu kesici oldu."

“Resûl” lügatte elçi ve ıstılâh-ı fukahâda “Tasarrufda dahli olmaksızın bir kimsenin sözünü dîğere tebliğ eden kimse” demektir. Ya'ni “Delikanlı kadının yanına bir elçi gönderdi, fakat o elçi, âşığı kıskandı, onun vuslatının yolunu vurucu oldu.”

4739. Ve eğer onun katibi kadın tarafına yaza idi, onun naibi mektubu tashîf okurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4739. Ve eğer onun kâtibi kadın tarafına yazsaydı, onun nâibi mektubu yanlış okurdu.

"Tashîf", sözlükte hata etmek ve değiştirmek anlamına gelir; ve bu hata ve değiştirme yazılarda olur. "Delikanlı, edindiği kâtibine sevgilisi için bir aşk mektubu yazdırmış olsaydı, açıkça eline verdiği nâibi, yani kıskanan elçisi, o mektubu sevgilisinin huzurunda değiştirerek okurdu; ve sevgilisinin aşkı yok olsun diye düzenli bir şekilde anlamını bozardı."

"Tashîf", lügaten hatâ etmek ve tağyîr etmek ma'nâsına gelir; ve bu hatâ ve tağyîr yazılarda olur. "Delikanlı ittihâz ettiği kâtibine ma'şûkası için bir muhabbet-nâme yazdırmış olsa idi, açık olarak eline verdiği nâibi, ya'ni kıskanan resûlü, o mektûbu ma'şûkasının huzûrunda tağyîr etmek sûretiyle okurdu; ve ma'şûkasının muhabbeti zâil olsun diye bi'l-intizâm meâlini bozar idi.".

4740. Ve eğer vefâda sabâyı peyk ede idi, o saba azîm tozdan kesîf olurdu. [4754]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4740. Ve eğer vefada sabayı (doğu rüzgârını) ulak yapsaydı, o saba büyük tozdan yoğunlaşırdı.

Ve eğer sevgilisine gönderdiği haberde vefa gösterme konusunda farz edelim ki latif olan saba rüzgârını ulak yani hizmetkâr yapsaydı, o latif olan saba yerden kalkan birçok tozdan yoğun bir hâle gelir, sevgilisi de herkes gibi kaçardı; ve saba rüzgârı, kadını bulup meramını (isteğini) ifade edemezdi.

Ve eğer ma'şûkasına gönderdiği haberde vefâ etmek hususunda bilfarz latîf olan sabâ rüzgârını peyk ya'ni hizmetkâr yapa idi, o latîf olan sabâ yerden kalkan birçok tozlardan kesîf bir hâle gelir, ma'şûkası da herkes gibi kaçar idi; ve sabâ rüzgârı, kadını bulup ifâide-i merâm edemez idi.

4741. Eğer mektubu bir kuşun kanadına dike idi, kuşun kanadı mektubun harâretinden yanar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4741. Eğer mektubu bir kuşun kanadına dikseydi, kuşun kanadı mektubun hararetinden yanardı.

Mektubun anlamının çok etkileyici ve yakıcı olduğu tasvir edilir.

Mektub meâlinin gâyet müessir ve yakıcı olduğu tasvîr buyrulur.

4742. Gayret çâre yollarını bağladı, düşünce ordusunun bayrağını kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4742. Gayret, çare yollarını bağladı, düşünce ordusunun bayrağını kırdı.

İlahi gayret, sevgiliye meram anlatma çaresinin yollarını bağladı ve düşünce ordusunun bayrağını devirdi. Delikanlı bu hususta hiçbir şey düşünemez bir hâle geldi. Bilinmeli ki, hadîs-i kudsîde Yüce Allah insana hitaben "Seni kendim için yarattım" buyurduğu için, insanın Allah'tan başkasına muhabbeti, Hakk'ın gayretinin ortaya çıkmasına sebep olur. Allah dostlarından İbrâhîm Havvâs hazretleri buyurur ki: "Çölde Hızır (a.s.)a rast geldim, bana dedi ki: “İbrâhîm, ister misin ki seninle yoldaş olayım?" Dedim ki: "Hayır, çünkü Yüce Allah Gayûrdur (kıskançtır), korkarım ki gönlüm sana bağlanır ve neticede Hakk'ın gayreti ortaya çıkar."

"Gayret-i ilâhiyye ma'şûkasına ifade-i merâm çâresinin yollarını bağladı ve düşünce ordusunun bayrağını devirdi. Delikanlı bu husûsda birşey düşünemez bir hâle geldi." Ma'lûm olsun ki hadîs-i kudsîde Hak Teâlâ insana hitaben خلقتك لاجلى ya'ni "Seni kendim için yarattım" buyurduğu cihetle, insanın ağyâre muhabbeti, gayret-i Hakk'ın zuhûruna sebeb olur. Ehlullahdan İbrâhîm Havvâs' hazretleri buyurur ki: "Bâdiyede Hızır (a.s.)a rast geldim, bana dedi ki: “İbrâhîm ister misin ki, seninle yoldaş olayım?" Dedim ki: "Hayır, zîrâ Hak Teâlâ Gayûrdur, korkarım ki gönlüm sana taalluk eder ve netîcede gayret-i Hak zuhûr eder."

4743. Evvelâ gamın munisi intizar idi; nihayet o, intizardan dahi şikestelikte oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4743. Evvelâ kederin yoldaşı bekleyiş idi; nihayet o, bekleyişten dahi aciz durumda kaldı.

Öncelikle delikanlının aşk kederinin yoldaş edindiği şey, sevgilisinden kavuşma vaadini beklemek idi. Nihayet işinin ters gitmesinden dolayı o delikanlı, yoldaş edindiği bekleyişten dahi acizlik içinde kaldı.

Evvelen delikanlının gam-ı aşkının ünsiyet ettiği şey, ma'şûkasından va'd-i visâli beklemek idi. Nihâyet işinin ters cereyânından dolayı o delikanlı ünsiyet ettiği intizârdan dahi acz içinde kaldı.

4744. Gâh derdi ki: "Bu devâsız belâdır!" Gâh derdi: “Hayır, bizim canımızın hayatıdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4744. Bazen derdi ki: "Bu devasız bir beladır!" Bazen derdi: "Hayır, bizim canımızın hayatıdır!"

4745. Gah ondan varlık bir baş çıkardı, gâh o yokluktan bir meyve yerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4745. Gah ondan varlık bir baş çıkardı, gâh o yokluktan bir meyve yerdi.

Âşık, aşk hâlinde tereddüt içinde kaldı, bazen derdi ki: "Bu aşk, çaresiz bir beladır!" Bazen derdi ki: "Hayır, öyle değil, aşk bizim canımızın diriliğine sebeptir." Bazen âşıkın mevcudiyetinden bir varlık ve tedbir baş çıkarırdı; ve şöyle böyle yapayım diye düşünürdü. Bazen de acizlikten kolu ve kanadı kesilir, kendi varlığını kaybedip yokluktan meyve yerdi, yani işlerini gerçek failin kudret eline terk etmekle teselli bulurdu.

Âşık, hâl-i aşkda tereddüd içinde kaldı, ba'zan derdi ki: "Bu aşk, çâresiz bir belâdır!" Ba'zan derdi ki: "Hayır, öyle değil, aşk bizim canımızın diriliğine sebebdir." Ba'zan âşıkın mevcûdiyetinden bir varlık ve tedbîr baş çıkarırdı; ve şöyle böyle yapayım diye düşünürdü. Ba'zan da aczden kolu ve kanadı kesilir, kendi varlığını gâib edip yokluktan, meyve yerdi, ya'ni umûrunu fâil-i hakîkînin yed-i kudretine terk etmekle mütesellî olurdu.

4746. Vaktaki onun üzerine bu tabîat soğuk oldu, ittihad çeşmesi harâretle kaynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4746. Vaktaki onun üzerine bu tabiat soğuk oldu, birleşme çeşmesi hararetle kaynadı.

"Vaktaki âşığın üzerine bu tabiatın gereklilikleri soğuk ve çirkin oldu, kendi iradesinden soyundu, Hakk'ın iradesiyle birleşmek menbaı olan latif ruhu hararetle kaynadı." المجاز قنطرة الحقيقة Yani "Mecaz, hakikatin köprüsüdür" kaidesince, mecazi aşktan, hakiki aşka atladı. Nitekim birinci cildin başlarında عاشقی گر زین سر و گرزآن سرست عاقبت ما را بد آن سو رهبرست "Aşıklık gerek bu baştan, gerek öbür baştan olsun, akıbet bizi o tarafa götürecek kılavuzdur" buyrulmuş idi.

“Vaktāki âşıkın üzerine bu tabîatın îcâbâtı soğuk ve çirkin oldu, kendi irâdesinden soyundu, Hakk'ın iradesiyle birleşmek menbaı olan rûh-ı latîfi harâretle kaynadı.” المجاز قنطرة الحقيقة Ya'ni "Mecaz, hakîkatin köprüsüdür" kaidesince, aşk-ı mecâzîden, aşk-ı hakîkîye atladı. Nitekim I. cildin ibtidalarında عاشقی گر زین سر و گرزآن سرست عاقبت ما را بد آن سو رهبرست Aşıklık gerek bu baştan, gerek öbür baştan olsun, âkıbet bizi o tarafa götürecek kılavuzdur"] buyrulmuş idi.

4747. Vaktaki gurbetin azıksızlığına muvafakat etti, azıksızlığın azığı onun tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4747. Âşık gurbete özgü azıksızlığa muvafakat ettiğinde, azıksızlığın azığı onun tarafına koştu.

Âşık, gurbete özgü olan azıksızlığa ve mahrumiyete muvafakat ettiğinde, azıksızlığa özgü olan azık, yani bu görünen âlemin azıksızlığına ve mahrumiyetine karşılık gelen manevî azık onun tarafına koştu.

Vaktāki âşık gurbetliğe mahsûs olan azıksızlığa ve mahrûmiyete muvâfakat etti, azıksızlığa mahsûs olan azık, ya'ni bu âlem-i zâhirin azıksızlığına ve mahrûmiyetine tekabül eden ma'nevî azık onun tarafına koştu.

4748. Onun fikrinin başakları samansız oldu, gece gidicilere ay gibi yol gösterici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4748. Onun fikrinin başakları samansız oldu, gece yolcularına ay gibi yol gösterici oldu.

Bu manevî azığın bereketleriyle, onun fikrinden gelişip büyüyen başaklar samansız, yani saf ve hatadan arınmış oldu. Tabiatın karanlığında yolculuk edenlere ay gibi doğru yolu gösterici oldu.

Bu ma'nevî azık berekâtıyla onun fikrinden neşv ü nemâ bulan başaklar samansız, ya'ni sâf ve hatâdan ârî oldu. Zulmet-i tabîat yolcularına ay gibi doğru yolu gösterici oldu.

4749. Ey kimse, çok sakit söyleyici tûtî vardır; ey kimse çok ekşi yüzlü tatlı ruh vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4749. Ey kişi, çok suskun görünen konuşkan papağan vardır; ey kişi, çok ekşi yüzlü tatlı ruh vardır.

Yani o delikanlı görünüşte bir kadına âşık oldu ve dış görünüşü o kadının aşkıyla meşgul oldu. Fakat onun iç dünyası Hakk'ı arayan (tâlib-i Hak) olduğundan, sonunda onun iç dünyası bu tabiatın gerekliliklerinden soğudu ve gerçek aşka yönelip olgunlaştı. "Ey arayan, sen bu hâlime şaşırma, çünkü görünüşte suskun ve iç dünyasında papağan kuşu gibi konuşkan çok kimseler vardır; ve aynı şekilde görünüşte ekşi yüzlü ve iç dünyasında güzel ve latif ruhlu çok kimseler vardır."

Ya'ni o delikanlı sûrette bir kadına âşık oldu ve zâhiri o kadının aşkıyla meşgül oldu. Fakat onun bâtını tâlib-i Hak olduğundan, âkıbet onun bâtını bu tabîatın îcâbâtından soğudu ve aşk-ı hakîkîye müteveccih olup kemâle erdi. "Ey tâlib, sen bu hâlime taaccüb etme, zîrâ sûrette susmuş ve bâtında tûtî kuşu gibi söyleyici çok kimseler vardır; ve kezâ sûrette ekşi yüzlü ve bâtında güzel ve latîf rûhlu çok kimseler vardır."

4750. Kabristana git, bir dem sakit otur; o söz söyleyici susmuşları gör! [4764]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4750. Kabristana git, bir süre sessizce otur; o söz söyleyen susmuşları gör!

Bu yüce beyitte iki duruma işaret edilir. Kabristana gidip sessizce oturan kişi ya keşif sahibi (gayb âleminden haber alan) olur ya da olmaz. Eğer keşif sahibi ise, kabristanda cisimlerinin eridiği yere bakan ruhların çeşitli hâllerini görür ve sevinçli veya kederli olan sözlerini işitir. Ve eğer keşif sahibi değilse, bir süre sessizce oturup, geçici olarak hissinden soyutlanarak, her bir kabir sahibinin, hâl diliyle dünya hayatındaki birbirine benzemeyen görünen ve görünmeyen hâllerinden bahsedişleri düşünülür. Bu iki durumda da görünenleri susmuş olan ölüler, görünmeyen yönleriyle söz söyleyici olurlar.

Bu beyt-i şerîfde iki hâle işaret buyrulur. Kabristana gidip sâkit oturan kimse ya sahib-i keşf olur veyâhud olmaz. Eğer sâhib-i keşf ise, kabristanda cisimlerinin eridiği mahalle nâzır olan ervâhın ahvâl-i muhtelifesini görür ve sevinçli veya kederli olan sözlerini işitir. Ve eğer sâhib-i keşif değilse, bir müddet sakitâne oturup, muvakkaten hissinden tecerrüd ederek. her bir kabir sahibinin, lisân-ı hâl ile hayât-ı dünyeviyyede birbirine benzemeyen ahvâl-i zâhir ve bâtınelerinden bahs edişleri tefekkür olunur. Bu iki halde de zâhirleri susmuş olan ölüler, bâtınen söz söyleyici olurlar.

4751. Fakat gerçi onların toprağını bir renkte görürsün, onların çalak olan halleri bir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4751. Fakat gerçi onların toprağını bir renkte görürsün, onların çevik olan halleri bir değildir.

Sen onların ancak topraklarını birbirine eşit bir halde görürsün; çürümek ve kokuşmak ve toprak olmak hususunda mümin ile inkârcı arasında hiçbir fark yoktur; fakat onların çevik ve atik olan ruhlarının berzahî halleri (ölüm sonrası halleri) bir değildir, aralarında çok fark vardır.

Sen onların ancak topraklarını birbirine müsâvî bir halde görürsün; çürümek ve tefessüh etmek ve toprak olmak hususunda mü'min ile münkirin arasında hiçbir fark yoktur; fakat onların çâlâk ve çevik olan rûhlarının ahvâl-i berzahiyyeleri bir değildir, aralarında çok fark vardır.

4752. Dirilerin yağı ve eti bir olur; o biri gamlı, diğeri şâdân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4752. Dirilerin yağı ve eti bir olur; o biri gamlı, diğeri şâdân olur.

Nasıl ki hayatta olan insanların bedenlerinin maddeleri birbirine benzer; ve yağı ve eti bedenlerin bir cinsten olur; fakat bu bedenlerin iç yüzüne bakarsan hâl değişir, biri gamlı diğeri sevinçli olur.

Nitekim hayatta olan nisanların cesedlerinin maddeleri birbirine benzer; ve yağı ve eti cesedlerin bir cinsden olur; fakat bu cesedlerin iç yüzüne bakarsan hâl değişir, biri gamlı diğeri sevinçli olur.

4753. Sen onların kālini dinlemedikçe ne bilirsin, zîrâ ki onların halleri senin üzerine gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4753. Sen onların sözünü dinlemedikçe ne bilirsin, çünkü onların halleri senin üzerine gizlidir.

Sen bedenen birbirine benzeyen kimselerin sözlerini dinlemedikçe üzgün müdür, yoksa sevinçli midir ne bilirsin? Çünkü onların halleri sana gizlidir.

Sen cismen birbirine benzeyen kimselerin sözlerini dinlemedikçe mağmûm mudur, yoksa mesrûr mudur ne bilirsin? Zîrâ ki onların halleri sana gizlidir.

4754. Hây u huyu kālden dinlersin, yüz kat olan hâlini ne vakit görürsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4754. Gürültüyü ve patırtıyı sözden dinlersin, yüz kat olan hâlini ne zaman görürsün?

İnsanın içindeki gürültüyü ve patırtıyı söylediği sözden dinlersin, yoksa görüneninden kat kat gizli olan hâlini ne zaman görürsün?

İnsanın batınındaki hây u hûyunu söylediği sözden dinlersin, yoksa zâhirinden kat kat gizli olan hâlini ne vakit görürsün?

4755. Bizim nakşımız birdir, zıdlar ile muttasıftır; toprak dahi birdir, ruhları muhtelifdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4755. Bizim nakşımız birdir, zıtlarla nitelenmiştir; toprak da birdir, ruhları farklıdır.

Bizim belirlenimimiz ve bedenimizin şekli birdir ve hepimiz insan şeklindeyiz; böyle olmakla beraber arazlar (geçici nitelikler) yönünden zıtlarla nitelenmiştir. Örneğin kiminin boyu uzun ve kiminin kısadır; kimi zayıf, kimi şişmandır ve renklerde de böyle zıtlar vardır. Siyah, beyaz, sarı ve kırmızı olur. İşte kabirdeki ölülerin toprakları da böyle birdir, fakat ruhlarında farklılık vardır.

Bizim taayyünümüz ve cesedimizin sûreti birdir ve hepimiz insan şeklindeyiz; böyle olmakla beraber a'râz cihetinden zıdlar ile muttasıfdır. Meselâ kiminin boyu uzun ve kiminin kısadır; kimi zayıf, kimi şişmandır ve renklerde dahi böyle zıdlar vardır. Siyah, beyâz, sarı ve kırmızı olur. İşte kabirdeki ölülerin toprakları da böyle birdir, fakat rûhlarında ihtilaf vardır.

4756. Böylece sadaları yeksan olur; bu birisi derd dolu ve o nâzlar ile dolu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4756. Böylece sesleri aynı olur; bu birisi dert dolu ve o nazlar ile dolu.

Örneğin hepsi ses olmak itibarıyla, insanların sesleri dahi birdir, fakat seslerin halleri dikkate alınırsa aralarında çok fark olduğu görülür. Birisi ağlar ve feryat eder, bu ses dert ile dolu olan bir sestir; diğeri teganni ve terennüm eder, bu ses dahi naz ve sevinç ile dolu olan bir sestir.

Meselâ hepsi ses olmak i'tibariyle, insanların sesleri dahi birdir, fakat seslerin ahvâli nazar-ı dikkate alınırsa aralarında çok fark olduğu görülür. Birisi ağlar ve feryad eder, bu ses derd ile dolu olan bir sestir; dîğeri tegannî ve terennüm eder, bu ses dahi nâz ve sürür ile dolu olan bir sestir.

4757. Atların sesini harb mahallerinde işitirsin; kuşların sesini de tavafda işitirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4757. Atların sesini savaş yerlerinde işitirsin; kuşların sesini de tavafta işitirsin.

4758. Birisi hıkddan ve diğeri irtibattan, o biri rencden ve diğeri neşâttan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4758. Biri kinden ve diğeri bağlantıdan, o biri acıdan ve diğeri neşeden.

Örneğin savaş alanlarında bağıran atlar ile havada uçarken öten kuşların sesleri, ses olmak itibarıyla birdir; fakat savaştaki atların kişnemeleri kinden, öfkeden ve zahmetten; ve uçan kuşların ötmeleri de yuvalarına olan bağlantılarından, neşelerinden ve sevinçlerindendir.

Meselâ cenk mahallerinde bağıran atlar ile, havada uçarken öten kuşların sesleri, ses olmak i'tibariyle müttehiddir; fakat cenkdeki atların kişnemeleri hıkddan, kinden ve öfkeden ve zahmetten; ve uçan kuşların ötmeleri de yuvalarına olan irtibatlarından ve neşâtlarından ve sevinçlerindendir.

4759. Her kim onların halinden uzak olur, onun indinde sadalar müsavî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4759. Her kim onların halinden uzak olur, onun yanında sesler eşit olur.

Her kim fikren onların, yani yukarıda açıklandığı üzere, insanların ve hayvanların halinden uzak olursa, bir gürültü ve ses olması itibarıyla, hepsinin sesini bir görür ve aralarında fark etmekle meşgul olmaz.

Her kim fikren onların, ya'ni yukarıda beyân olunduğu üzere, insanların ve hayvanların hâlinden uzak olursa, bir gürültü ve ses olmak i'tibariyle, hepsinin sesini bir görür ve aralarında fark ile meşgül olmaz.

4760. O bir ağaç baltanın darbesinden kımıldar ve o diğer ağaç, seher rüzgârından.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4760. O bir ağaç baltanın darbesinden kımıldar ve o diğer ağaç, seher rüzgârından.

[4774] "Ağaç"tan kasıt insan bedenleri, "balta"dan kasıt Hak'tan gayrısının (mâsivâ) gamı ve "seher rüzgârı"ndan kasıt Allah aşkıdır. Yani "Birçok cismin hareketleri, Hak'tan gayrısının gamından ve yabancıların baltaları darbesinden olur; ve diğer bir kısım cismin hareketleri de, içlerine üstün gelen ilâhî aşktan olur."

[4774] "Ağaç"dan murâd ecsâd-ı beşer, "balta"dan murâd, gam-ı mâsivâ ve “seher rüzgârı"ndan murâd, aşk-ı Hak'dır. Ya'ni "Birçok cisimlerin harekâtı mâsivâ-yı Hak gamından ve ağyâr baltaları darbesinden olur; ve diğer bir kısım cisimlerin harekâtı dahi, bâtınlarına galebe eden aşk-ı ilâhîden olur."

4761. Arta kalacak çömlekten bana çok galat oldu; zîrâ ki çömlek başı örtülmüş kaynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4761. Bana çömlekten çok yanlışlık oldu; çünkü çömlek, başı örtülmüş olarak kaynadı.

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşya anlamındadır. "Çömlek"ten kasıt, unsurlardan oluşan bedendir. Yani "Ölüm vasıtasıyla ruhun başından arta kalacak olan bu unsurlardan oluşan bedenden dolayı bana çok yanlışlık meydana geldi, vefalı sandığım vefasız çıktı, sadık sandığım yalancı çıktı ve kâmil (olgun) sandığım noksan çıktı ve ârif (bilen) sandığım gafil ve akıllı sandığım ahmak çıktı. Çünkü bu çömlek hükmünde olan unsurlardan oluşan beden, ağzı kapalı olarak kaynadı, nihayet taşmayınca anlaşılmadı.

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşyâ ma'nâsınadır. "Çömlek"den murâd, cism-i unsurîdir. Ya'ni "Ölüm vâsıtasıyla rûhun başından arta kalacak olan bu cism-i unsurîden dolayı bana çok galat vâki' oldu, vefâkâr sandığım vefâsız çıktı, sâdık sandığım kâzib çıktı ve kâmil sandığım nâkıs çıktı ve ârif sandığım gāfil ve âkil sandığım ahmak çıktı. Zirâ bu çömlek mesâbesinde olan cism-i unsurî, ağzı kapalı olarak kaynadı, nihayet taşmayınca anlaşılmadı.

4762. Herkesin cûşu ve nûşu sana "Gel!" der; sıdk cûşu ve tezvîr ve riyâ cuşu vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4762. Herkesin coşkusu ve içkisi sana "Gel!" der; doğruluk coşkusu ve aldatma ve riya coşkusu vardır.

"Cûş", kaynama ve ıstırap ve hareket ve "nûş", burada içki demektir. Yani "Ey Hakk Yolcusu, herkesin bir kaynaması ve ıstırabı ve içkisi vardır, seni kendi kaynayışına ve içkisine davet eder. Kiminin harekete geçiricisi ve şarabı doğruluk ve ihlastır ve kiminin harekete geçiricisi ve şarabı aldatma ve riyadır." Bunlar ağzı kapalı olan cisim çömlekleri içinde kaynarlar; bu sebeple çömleğin içinde kaynayanın ne olduğunu bilmek zordur; ve aynı şekilde kimisi eksik olan marifetini (Allah'ı bilme hâli) kâmil zannetmiştir ve onun harekete geçiricisi ve şarabı odur, seni de o eksik marifetine çekmek ister.

"Cûş”, kaynama ve ıztırâb ve hareket ve "nûş", burada içki demektir. Ya'ni "Ey sâlik herkesin bir kaynaması ve ıztırâbı ve içkisi vardır, seni kendi kaynayışına ve içkisine da'vet eder. Kiminin muharriki ve şarabı sıdk ve ihlâsdır ve kiminin muharriki ve şarabı tezvîr ve riyâdır." Bunlar ağzı kapalı olan cisim çömlekleri içinde kaynarlar; binâenaleyh çömleğin içinde kaynayanın ne olduğunu bilmek müşkildir; ve kezâ kimisi nâkıs olan ma'rifetini kâmil zannetmiştir ve onun muharriki ve şarabı odur, seni de o nâkıs ma'rifetine çekmek ister.

4763. Eğer yüz tanıyıcı gözlerin yok ise, git koku tanıyıcı bir dimağ ele getir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4763. Eğer yüz tanıyıcı gözlerin yok ise, git koku tanıyıcı bir dimağ ele getir.

Ey Hakk Yolcusu, eğer herkesin iç yüzünü tanıyabilen gözlerin, yani kalp gözlerin, açık değil ise, git ilim ve mantık aracılığıyla akıl dimağını kuvvetlendir; dışından koku almak suretiyle, içindekini tanı! Birinci mısrada şer'î ferasete (şeriatın getirdiği anlayış ve sezgi gücü) ve ikinci mısrada hikemî ferasete (hikmetten kaynaklanan anlayış ve sezgi gücü) işaret buyrulur. Şer'î feraset ile hikemî ferasetin açıklamaları yukarılarda geçti.

"Ey sâlik, eğer herkesin bâtınının yüzünü tanıyabilen gözlerin, ya'ni kalb gözlerin, açık değil ise, git ilim ve mantık vâsıtasıyla akıl dimâğını kuvvetlendir; dışından koku almak sûretiyle, içindekini tanı!" Birinci mısra'da firâset-i şer'iyyeye ve ikinci mısra'da firâset-i hikemiyyeye işaret buyrulur. Firâset-i şer'iyye ile, firâset-i hikemiyyenin îzâhâtı yukarılarda geçti.

4764. O bir dîmâğı ki, o gülşen üzerine dolanır, o Ya'kūb'ların gözünü rûşen eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4764. O bir dimağı ki, o gülşen üzerine dolanır, o Yakup'ların gözünü aydınlatır.

Öyle bir dimağ elde et ki, o dimağ evliyanın marifet gülşeni üzerinde dolaşır. Bu Mesnevî-i Şerîf o gülşendir ve bu gülşen ruh Yusuf'unun haberini, Yakup meşrebinde olan Hakk yolcularına ulaştırıp, kalplerinin kapanmış olan gözlerini aydınlatır.

Öyle bir dîmağ ele getir ki, o dîmağ evliyâullâhın gülşen-i maârifi üzerinde dolaşır. Bu Mesnevî-i Şerîf o gülşendir ve bu gülşen rûh Yusûf'unun haberini, Ya'kūb meşrebinde olan sâliklere îsâl edip, kalblerinin kapanmış olan gözlerini aydınlatır.

4765. Agah ol, o hasta-ciğer olanın ahvalini söyle; zîrâ ey oğul Buhâra'dan uzak kaldık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4765. Bil ki, o hasta-ciğer olanın hallerini söyle; çünkü ey oğul, Buhara'dan uzak kaldık.

Bu şerefli beyitte, Cenab-ı Pir kendi şerefli zâtına hitap eder. Yani "Biz bahsi uzattık, bil ki! O içi yanan ve ciğeri hasta olan delikanlının hallerini çabuk söyle ve bitir! Çünkü ey asil oğlum, Hüsameddin Çelebi'm, Buhara'dan uzakta kaldık; bu bitsin ki o kıssaya geri dönelim!"

Bu beyt-i şerîfde, cenâb-ı Pîr zât-ı şerîflerine hitâb buyururlar. Ya'ni "Biz bahsi uzattık, âgâh ol! O içi yanan ve ciğeri hasta olan delikanlının ahvâlini çabuk söyle ve bitir! Zîrâ ey necîb olan oğlum, Hüsâmeddîn Çelebi'm, Buhârâ'dan uzakta kaldık; bu bitsin ki o kıssaya rücû' edelim!"

## Âşığın ma'şûku bulması ve onun beyânındadır ki, isteyici, bulucu olur. "Ve kim ki zerre ağırlığında hayır işlerse onun mukābilini görür"

4766. Şöyle ki, o delikanlı yedi sene cüst ü cûda oldu, vuslat hayalinden hayal gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4766. Şöyle ki, o delikanlı yedi sene arayışta oldu, kavuşma hayalinden hayal gibi oldu.

O delikanlı kıssasının sonucu böyledir ki: O biçare yedi sene sevgilisinin kavuşmasını aramakta ve istemekte oldu; kavuşma hayalinden kendisi eridi ve hayal gibi inceldi ve zayıf oldu.

O delikanlı kıssasının akıbeti böyledir ki: O bîçâre yedi sene ma'şûkasının vuslatını aramakta ve istemekte oldu; vuslat hayâlinden kendisi eridi ve hayâl gibi inceldi ve zayıf oldu.

4767. Hakk'ın sâyesi kulun başında olursa, akıbet arayıcı, bulucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4767. Hakk'ın gölgesi kulun başında olursa, sonunda arayan, bulan olur.

Hakk'ın ezelî yardımının gölgesi bir kulun başında olursa, o kul arayıcı olduğu zaman, bulucu olur; ve ezelî yardım kader sırrına (kaderin gizli hakikatine) ait olduğu ve kader sırrı ise bilinmez olduğu için, kula gerekli olan şey bulmak ümidiyle daima aramaktır.

Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesinin sâyesi bir kulun başında olursa, o kul arayıcı olduğu vakit, bulucu olur; ve inâyet-i ezeliyye sırr-ı kadere taalluk ettiği ve sırr-ı kader ise meçhûl bulunduğu cihetle, kula lâzım olan şey bulmak ümîdiyle dâimâ aramaktır.

4768. Peygamber buyurdu ki: "Vaktaki bir kapıyı çalasın, akıbet o kapıdan dışarıya bir baş çıkar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4768. Peygamber buyurdu ki: "Vaktaki bir kapıyı çalasın, akıbet o kapıdan dışarıya bir baş çıkar."

Bu şerefli beyitte, "Kim ki bir şeyi istedi ve çabaladı, buldu; ve kim ki bir kapıyı çaldı ve ısrar etti, içeri girdi" hadis-i şerifine işaret buyurulur.

Bu beyt-i şerifde من طلب شيئا وجد وجد و من قرع بابا و لج لج ya'ni " Kim ki bir şeyi istedi ve sa'y etti, buldu; ve kim ki bir kapıyı çaldı ve inâd etti ve dâhil oldu" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

4769. Vaktaki bir kimsenin mahallesinin başında oturasın, akıbet o kimsenin yüzünü de görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4769. Bir kimsenin mahallesinin başında oturduğun zaman, sonunda o kimsenin yüzünü de görürsün.

Örneğin, evini bildiğin bir kimseyi görmek istediğin zaman, onun oturduğu mahalledeki sokak başına gidip oturursun; o kimse evinden çıktığı zaman, sonunda onun yüzünü görürsün.

Meselâ evini bildiğin bir kimseyi görmek istediğin vakit, onun sakin olduğu mahalledeki sokak başına gidip oturursun; o kimse evinden çıktığı vakit, âkıbet onun yüzünü görürsün.

4770. Vaktaki bir kuyudan her gün toprak koparırsın, âkıbet pâk olan suya erişirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4770. Bir kuyudan her gün toprak çıkardığında, sonunda temiz suya ulaşırsın.

Çabanın meyvesi kesinlikle ortaya çıkar. Bu genel bir kuraldır. Örneğin, bir kuyu kazmak istediğinde, her gün belirli bir miktar toprak çıkarırsın ve nihayet bu çabanın meyvesi olarak temiz suya ulaşırsın.

Sa'yin semeresi muhakkak zuhûr eder. Bu kāide-i umûmiyyedir. Meselâ bir kuyu kazmak murâd ettiğin vakit, her gün birer mikdâr toprak koparırsın ve nihâyet bu sa'yin semeresi olarak temiz suya erişirsin.

4771. Eğer sen inanmazsan, bunu hep bilirler ki, her ne ekersen, bir gün onu biçersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4771. Eğer sen inanmazsan, bunu hep bilirler ki, her ne ekersen, bir gün onu biçersin.

Eğer sen çabanın meyvesi olacağına inanmazsan, bu kuralı bütün âlem bilir ki, her ne ekersen, bir gün mutlaka onu biçersin. Dîvân-ı Kebîr'lerinde Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Ağaç ve sebze topraktan çıkıp bunu söyler: Efendi her ne ekersen, onu biçersin sen"

Eğer sen sa'yin semeresi olacağına inanmazsan, bu kāideyi bütün âlem bilir ki, her ne ekersen, bir gün elbet onu biçersin. Dîvân-ı Kebîr'lerinde Hz. Pîr buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Ağaç ve sebze zemînden çıkıp bunu söyler: Efendi her ne ekersen, onu biçersin sen"

4772. Taşı demire vurdun, ateş sıçramadı, bu olmaz ve eğer olursa nâdirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4772. Taşı demire vurdun, ateş sıçramadı, bu olmaz ve eğer olursa nâdirdir.

Çakmak taşını demire vurduğun zaman ateşin ve kıvılcımın sıçramaması olmaz ve o vuruş elbette bir etki meydana getirir; şayet kıvılcım çıkmazsa, bu durum nadiren meydana gelir. Genel kural, çakmağı demire vurduğun zaman kıvılcım çıkmasıdır. Hint nüshalarında bu beyit şu şekilde yazılıdır: yani "Taşı demire vurdun, ateş sıçradı, bu olur; ve eğer olmazsa nâdirdir." Bu şekilde dahi anlam değişmez, yalnız ifadede değişiklik vardır.

"Çakmak taşını demire vurduğun vakit ateşin ve kıvılcımın sıçramaması olmaz ve o darbe elbet bir eser meydana çıkarır; şâyet kıvılcım çıkmazsa, bu hâl nâdiren vâki' olur. Kāide-i umûmiyye, çakmağı demire vurduğun vakit kıvılcım çıkmasıdır." Hind nüshalarında bu beyit şu sûretle muharrerdir: ya'ni "Taşı demire vurdun, ateş sıçradı, bu olur; ve eğer olmazsa nâdirdir." Bu sûrette dahi ma'nâ değişmez, yalnız ifadede değişiklik vardır.

4773. O kimseye ki, baht ve necât nasib değildir, onun aklı bakmaz, ancak nâdirata.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4773. O kimseye ki, baht ve kurtuluş nasip değildir, onun aklı bakmaz, ancak nadir olaylara.

Öncesiz olarak sabit hakikati Hâdî (doğru yola ileten) isminin tecelligâhı olmamak sebebiyle kendisine bedbahtlıktan kurtuluş nasip olmamış kişinin aklı, ancak nadiren meydana gelen hallere ve istisnalara bakar. Halbuki bu görünen âlemde kader sırrı bilinmezdir ve bu âlem çalışma ve gayret âlemidir. Nasıl ki varlığın devamına sebep olan gıdayı elde etmek için çalışmak lazımdır. Bedbaht olan kişi der:

Ezelde ayn-ı sâbitesi ism-i Hâdî'nin mazharı olmamak sebebiyle kendisine şekâvetten necât nasîb olmamış kimsenin aklı, ancak nâdiren vâki' olan ahvâle ve istisnalara bakar. Halbuki bu âlem-i şehâdette sırr-ı kader meçhûldür ve bu âlem sa'y ve içtihâd âlemidir. Nitekim vücûdun kıvâmına sebeb olan gıdâyı tahsîl için çalışmak lâzımdır. Şakî olan kimse der:

4774. Ki, “O filân kimse zirâat etti ve kaldırmadı; ve o sadefi götürdü ve sadef gevher tutmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4774. Ki, “O filân kimse zirâat etti ve kaldırmadı; ve o sadefi götürdü ve sadef gevher tutmadı."

Şakî (bahtsız, kötü) olan kimse der ki: "Bu âlemde çalışmak lâzımdır diyorsunuz. Hani filan kimse ekin ekti, fakat mahsûlünü kaldıramadı, ekini bozuldu; ve o filan kimse de denize dalıp sedef çıkardı, hâlbuki sedefin içinden aradığı inci çıkmadı. Bu sebeple bu kimselerin çalışmaları boşuna gitti."

Şakî olan kimse der ki: "Bu âlemde çalışmak lâzımdır diyorsunuz. Haniya falan kimse zirâat etti, fakat mahsûlünü kaldıramadı, ekini bozuldu; ve o falan kimse de denize dalıp sadef çıkardı, halbuki sadefin içinden aradığı inci çıkmadı. Binâenaleyh bu kimselerin mesâîleri boşuna gitti."

4775. Bel'am-ı Bâûr ve İblîs-i laîn, onlara ibâdetler ve dîn fâideli gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4775. Bel'am-ı Bâûr ve lânetli İblis'e ibadetler ve din fayda vermedi.

Bel'am-ı Bâûr, Musa (a.s.) zamanında yaşamış bir âbid idi. Onun hikâyesi, birinci ciltte 3338 numaralı şerefli beyitten itibaren açıklanmış ve bu konuda gerekli izahatlar verilmiştir. İblis hakkındaki bilgiler de ikinci cildin 2609 numaralı şerefli beytinden itibaren açıklanmış ve aynı şekilde gerekli izahatlar verilmiştir. Yani ezelî saadet nasip olmamış olan kimse der ki: "Bel'am-ı Bâûr ile, Hakk'ın rahmetinden kovulmuş olan İblis, uzun zaman çalıştılar ve ibadet ettiler; onların yaptıkları ibadetler ve mensup oldukları din asla kendilerine fayda etmedi."

Bel'am-ı Bâûr, Mûsâ (a.s.) zamânında olan bir âbid idi. Kıssası I. cildde 3338 numaralı beyt-i şerîfden i'tibâren beyân buyrulmuş ve bu husûsda îzâhât-ı lâzime verilmiştir. Ve İblîs hakkındaki ma'lûmât dahi, II. cildin 2609 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren beyân buyrulmuş ve kezâ îzâhât-ı muktezıye verilmişdir. Ya'ni saâdet-i ezeliyye nasîb olmamış olan kimse der ki: "Bel'am-ı Bâûr ile, rahmet-i Hak'dan matrûd olan İblîs, birçok zaman çalıştılar ve ibâdet ettiler, onların yaptıkları ibâdetler ve sâlik oldukları dîn asla kendilerine fâide etmedi."

4776. Yüz binlerce enbiyâ ve yol gidiciler, o sû'-i zancının hâtırına gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4776. Yüz binlerce peygamber ve Hakk yolcusu, o kötü zan besleyenin aklına gelmez.

O ezelî mutluluk kendisine nasip olmayan kişi, varlıkları nadir olan istisnalara bakar da, Hakk yolunda gece veündüz çalışan peygamberlerin ve onların yoluna tâbi olan evliyâ (Allah dostları) ve sâlihlerin şerefli hâllerini düşünemez; o kötü zan sahibinin aklına bunların ibadetleri ve ibadetlerinden fayda gördükleri asla gelmez.

O saâdet-i ezeliyye nasîb olmayan kimse, vücûdları ender olan müstesnâlara bakar da, Hak yolunda gece ve gündüz çalışan enbiyânın ve onların yoluna tâbi' olan evliyâ ve sulehânın ahvâl-i şerîfelerini düşünemez; o sû'-i zan sâhibinin hâtırına bunların ibâdetleri ve ibâdetlerinden fâide gördükleri aslâ gelmez.

4777. Karanlık versin diye bu ikisini tutar; onun kalbine idbâr onun gayrını ne vakit koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4777. Karanlık versin diye bu ikisini tutar; onun kalbine idbâr (geri gitme, kötü talih) onun gayrını ne vakit koyar?

O saadetsiz kişi, kalbine tabiî karanlığı (zulmet-i tabiiyye) yerleştirmek için bu ikisini, yani Bel'am-ı Bâûr ile İblis'i örnek alır ve çalışmamak yolunu doğru bulur; idbâr, yani geri gitme illeti onun kalbine, bu karanlıktan başkasını koyar mı?

O saâdetsiz kimse, kalbine zulmet-i tabiiyyeyi ilkā etmek için bu ikisini, ya'ni Bel'am-ı Bâûr ile İblîs'i nümûne ittihâz eder ve çalışmamak mesleğini doğru bulur; idbâr, ya'ni geri gitmek illeti onun kalbine, bu zulmetten başkasını koyar mı?

4778. Çok kimseler ki, dilşâd olarak ekmek yer, onun ölümü olur, boğazını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4778. Çok kimseler ki, gönlü şen olarak ekmek yer, onun ölümü olur, boğazını tutar.

Çok kimseler gönülleri sevinç içinde olduğu hâlde, ekmek ve yemek yer; o ekmek bazılarının boğazında kalıp, ölümüne sebep olur. "Bes" kelimesi "çok" anlamına geldiğine göre, şerefli beytin ikinci mısraındaki istisnaî kayıt düşmüş olup bu anlam verilir. "Pes", şimdi anlamına geldiğine göre "Pes kesân ki ilh..." "Şimdi kimseler vardır ki, gönlü şen olarak ekmek yer, onun ölümü olur, boğazını tutar" anlamı verilip istisnaî kayıt takdirine yer kalmaz.

“Çok kimseler gönülleri sürûr içinde olduğu halde, ekmek ve taâm yer; o ekmek ba'zılarının boğazında kalıp, ölümüne sebeb olur.” “Bes” kelimesi “çok” ma'nâsına geldiğine göre, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ındaki kayd-ı istisnâî mahzûf olup bu ma'nâ verilir. “Pes”, imdi ma'nâsına geldiğine göre “Pes kesân ki ilh...” “İmdi kimseler vardır ki, dilşâd olarak ekmek yer, onun ölümü olur, boğazını tutar” ma'nâsı verilip kayd-ı istisnâî takdîrine mahal kalmaz.

4779. Binâenaleyh ey müdbir, git, sen dahi ekmek yeme! Tâ ki onun gibi şerr ü şûra düşmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4779. Bu sebeple ey geri dönen, git, sen de ekmek yeme! Tâ ki onun gibi kötülüğe ve kargaşaya düşmeyesin!

"İdbâr" (geri dönme), müdbirin (geri dönen kişinin) abartılı hâlidir. Yani "Mademki ekmek yiyenlerin içinde boğulanlar vardır; ey abartılı bir şekilde geri gitme illetine tutulmuş ve ilerlemeden nasipsiz kalmış kimse, bu sebeple haydi bakalım sen de kork da ekmek yeme! Tâ ki onun gibi kötülüğe ve kargaşaya düşüp boğulma ve ölme ve bu istisnai bir hâli kendine örnek edin!"

“İdbâr”, müdbirin mübâlağasıdır. Ya'ni “Mâdemki ekmek yiyenlerin içinde boğulanlar vardır; ey mübâlağa ile geri gitmek illetine mübtelâ olan ve terakkîden bî-nasîb kalan kimse, binâenaleyh haydi bakalım sen dahi kork da ekmek yeme! Tâ ki onun gibi şerr ü şûra düşüp boğulma ve ölme ve bu istisnâî bir hâli kendine nümûne ittihâz et!”

4780. Yüz binlerce halk ekmekler yerler, kuvvet bulurlar ve can beslerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4780. Yüz binlerce halk ekmekler yerler, kuvvet bulurlar ve can beslerler.

4781. Eğer mahrûm ve ahmak-zâde değilsen, sen o nâdire nereden düşmüşsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4781. Eğer mahrum ve ahmak doğumlu değilsen, sen o nadir duruma nereden düşmüşsün?

Yani “Senin ayn-ı sâbitenin (tekil sabit hakikat) yatkınlığı ahmaklıkla nitelenmiş ve mutluluktan mahrum olup, sen de ondan doğmuş değilsen, o nadir olan müstesna halleri nereden kendine örnek edinmişsin ve nadiren sonucu elde edilemeyen amelleri düşünüp, çoğunlukla sonuç ve fayda veren çabaları dikkate almazsın?”

Ya'ni “Senin ayn-ı sâbitenin isti'dâdı hamâkatle muttasif ve saâdetten mahrûm olup, sen de ondan doğmuş değilsen, o nâdir olan müstesnâ halleri nereden kendine nümûne ittihâz etmişsin ve nâdiren semeresi hâsıl olamayan amelleri düşünüp, alelekser semere ve menfaat veren mesâîyi nazar-ı dikkate almazsın?”

4782. Bu cihân, güneş ve ay nûruyla dolu, o başını kuyuya aşağıya bırakmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4782. Bu cihan, güneş ve ay ışığıyla dolu, o başını kuyuya aşağıya bırakmış.

"Güneş"ten kastedilen, zamanın peygamberidir ve "ay"dan kastedilen, peygamberin ışığıyla aydınlanmış ve kâmil vârisi olan zamanın velîsidir. Ve cihan, bunların tebliğ ettikleri ilim ve irfan ışığıyla doludur. O kötü zanna tutulmuş bedbaht ise, başını nefsaniyet ve tabiat kuyusunun karanlığı içine sarkıtmış ve o ışıklardan habersiz kalmış da böyle der:

"Güneş"den murâd, peygamber-i zamân ve "ay"dan murâd, peygamberin nûruyla münevver ve vâris-i kâmil olan zamânın velîsidir. Ve cihân bunların tebliğ ettikleri nûr-ı ilim ve irfan ile doludur. O sû'-i zanna mübtelâ olan bed-baht ise, başını nefsâniyet ve tabîat kuyusunun karanlığı içine sarkıtmış ve o nûrlardan bî-haber kalmış da böyle der:

4783. Ki, "Eğer doğru ise, imdi aydınlık hani?" "Ey denî, başını kuyudan kaldır ve bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4783. Ki, "Eğer doğru ise, şimdi aydınlık nerede?" "Ey alçak, başını kuyudan kaldır ve bak!"

Yani, "Eğer senin sözün doğru ise, o bahsettiğin güneşin ve ayın nuru nerede?" der. Cevaben derim ki: "Ey himmeti düşük olan kimse, başındaki aklını doğal karanlık ve karanlık olan nefsanî sıfatlar kuyusundan çıkar da dikkatli bir bakışla bir kere etrafına bak!"

Ya'ni, "Eğer senin sözün doğru ise, o bahsettiğin güneşin ve ayın nûru hani nerededir?" der. Cevâben derim ki: "Ey himmeti dûn olan kimse, başındaki aklını zulmet-i tabîiyye ve muzlim olan sıfât-ı nefsâniyye kuyusundan çıkar da nazar-ı dikkatle bir kere etrafına bak!"

4784. "Bütün âlem şark ve garb o nûru buldu; sen kuyu içinde oldukça, senin üzerine doğmayacaktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4784. "Bütün âlem doğu ve batı o nuru buldu; sen kuyu içinde oldukça, senin üzerine doğmayacaktır."

O ilim ve irfan nuru doğuya ve batıya yayıldı, sen tabiat ve inkâr kuyusu içinde oldukça o güneş ve ay senin üzerine sonsuza dek doğmayacaktır. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf bugün Hindistan'da, Asya'da ve Avrupa'da elden ele dolaşıyor. İngiliz, Fransız, Alman ve Amerikalı düşünürler ve müsteşrikler (doğu bilimciler) zevk ve şevk ile okuyorlar. İngiltere'de üçüncü cildine kadar tercüme ve basıldı. Ve Hindistan'da otuz kadar şerhi basılıdır. Çeşitli mezheplerin düşünürlerinin ellerinde kıymetle tutuluyor. Ve Hafız-ı Şirazî ve Şeyh Sa'dî gibi Allah dostlarının eserleri dahi doğuda ve batıda nurlarını yayıyorlar. Ey öncesiz olarak bahtsız olan kişi, sen ise nefse ait hazlar karanlığı içine dalmışsın, bu yoğun karanlık içinde o nurları göremiyorsun.

"O nûr-ı ilim ve irfan şark ve garba yayıldı, sen tabîat ve inkâr kuyusu içinde oldukça o güneş ve ay senin üzerine ilelebed doğmayacaktır." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf elyevm Hindistan'da ve Asya'da ve Avrupa'da ellerde dolaşıyor. İngiliz ve Fransız ve Alman ve Amerika mütefekkirleri ve müsteşrıkları zevk ve şevk ile okuyorlar. İngiltere'de III. cildine kadar tercüme ve tab'edildi. Ve Hindistan'da otuz kadar şerhi matbû'dur. Muhtelif mezâhib mütefekkirlerinin ellerinde kıymetle tutuluyor. Ve Hafız-ı Şîrâzî ve Şeyh Sa'dî gibi evliyâullâhın âsârı dahi şarkda ve garbda nûrlarını neşr ediyorlar. Ey bed-baht-ı ezelî, sen ise huzûzât-ı nefsâniyye zulmeti içine dalmışsın, bu kesîf karanlık içinde o nûrları göremiyorsun.

4785. "Kuyuyu terk et ve eyvâna ve kürûma git. Burada az inâd et, bil ki, inâd uğursuzdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4785. "Kuyuyu terk et ve eyvana ve kürûma git. Burada az inat et, bil ki, inat uğursuzdur."

"Eyvan", büyük sofa, divanhane, kemerli yüksek bina; ve "kürûm", asma çubuğu anlamına gelen "kerm"in çoğuludur. Burada asma çubuklarıyla bağ anlamı kastedilir. Yani "Tabiat ve nefsaniyetin karanlık bir kuyusu olan düşünceleri bırak da, ilim ve irfan sarayına ve bağına git; sakat muhakemelerinde ısrar ve inadı terk et, çünkü inadın neticesi uğursuz ve helak edicidir. اللج شوم و لعن الله اللج yani “İnat uğursuzdur ve Allah inada lanet etsin” sözü Araplar arasında atasözü olarak kullanılır. Bu tabirin menşei hakkında Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdadullah (kuddise sırrıhümâ) şerhlerinde buyururlar ki: “Harun Reşid eşi Zübeyde ile, mağlup olanın galibin isteyeceği şeyi yapmak şartıyla, satranç oynamışlar; Harun Reşid Zübeyde'ye galip gelmiş. Anlaşma gereğince Harun Zübeyde'nin çırılçıplak soyunmasını teklif etmiş, o da bir hayli muhalefetten sonra, anlaşmaya riayet ederek soyunmaya mecbur olmuş. Bir daha bu şart ile oynamışlar; bu defa da Zübeyde galip gelmiş. Harun'un gayet çirkin manzaralı bir Habeş cariyesi varmış, Zübeyde bununla cinsel ilişkide bulunmasını teklif etmiş, Harun kabul etmemiş. Zübeyde talebinde son derece inat etmiş, Harun sözünü tutmaya mecbur olup, cariye ile ilişkide bulunmuş. Cariye hamile olup, Memun'u doğurmuş. Harun'un vefatından sonra Zübeyde'nin Harun'dan olan oğlu Emin taht-ı saltanata geçmiş ve Memun ise o sırada bir tarafta vali imiş. Emin onu azletmek istemiş, bunun üzerine Memun, Emin'i öldürmüş. Bu haber Zübeyde'ye ulaştığı vakit اللج شوم و لعن الله اللج demiş; ve bu söz atasözü olarak kalmıştır.”

"Eyvân", büyük sofa, dîvânhâne, kemerli yüksek binâ; ve "kürûm”, asma çubuğu ma'nâsına olan “kerm"in cem'idir. Burada asma çubuklarıyla bağ ma'nâsı murâd buyrulur. Ya'ni "Tabîat ve nefsâniyetin karanlık bir kuyusu olan efkârı bırak da, ilim ve irfân sarayına ve bağına git; muhâkemât-ı sakî- mende ısrâr ve inâdı terk et, zîrâ inâdın netîcesi uğursuz ve mühlikdir. اللج شوم و لعن الله اللج ya'ni “İnâd uğursuzdur ve Allah inâda la'net etsin” sözü Arablar indinde darb-ı mesel olarak müsta'meldir. Bu ta'bîrin menşei hakkında Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah (kuddise sırrıhümâ) şerhlerinde buyururlar ki: “Hârûnu'r-Reşîd zevcesi Zübeyde ile mağlûb, gālibin isteyeceği şeyi yapmak şartıyla, şatranc oynamışlar; Hârunu'r-Reşîd Zübeyde'ye galib gelmiş. Mukāvele mûcibince Hârun Zübeyde'nin çırçıplak soyunmasını teklif etmiş, o da bir hayli muhalefetten sonra, mukāveleye riâyeten soyunmağa mecbûr olmuş. Bir daha bu şart ile oynamışlar; bu def'a da Zübeyde galib gelmiş. Hârun'un gâyet kerîhü'l-manzar bir Habeş câriyesi varmış, Zübeyde bununla münasebet-i cinsiyyede bulunmasını teklif etmiş, Hârun kabûl etmemiş. Zübeyde talebinde son derece inâd etmiş, Hârun sözünü tutmağa mecbûr olup, câriye ile münasebette bulunmuş. Câriye hâmile olup, Me'mûn'u doğurmuş. Hârun'un vefâtından sonra Zübeyde'nin Hârun'dan olan oğlu Emîn taht-ı saltanata geçmiş ve Me'mûn ise o sırada bir tarafda vâlî imiş. Emîn onu azl etmek istemiş, bunun üzerine Me'mûn, Emîn'i öldürmüş. Bu haber Zübeyde'ye vâsıl olduğu vakit اللج شوم و لعن الله اللج demiş; ve bu söz darb-ı mesel olarak kalmıştır.”

4786. Sakın deme ki, “İşte filân ziraat etti, filân senede onun ekinini çekirge yedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4786. Sakın deme ki, “İşte filan ziraat etti, filan senede onun ekinini çekirge yedi.”

4787. "Binaenaleyh niçin ekeyim, zîra burada korku vardır; ben bu buğdayı elden niçin saçayım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4787. "Bu sebeple niçin ekeyim, çünkü burada korku vardır; ben bu buğdayı elimden niçin saçayım?"

"Her şeyin kadere bağlı olduğunu ve kader sırrının ise bilinmez olduğunu söyleme; bu sebeple çabanın boşa gittiğini de görüyorum; hatta filan kimse tarlasına buğday ekti, fakat onun ekinini çekirge yedi, biçemedi. Böyle olunca niçin zahmet çekeyim ve çalışayım; elimdeki buğdayı da boş yere harcayayım?" Ahiret ameli de böyledir: Öncesiz olarak mutlu isem, mutsuz olmam, çünkü hakikatlerin değişmesi mümkün değildir; ve mutsuz isem de çaba ile mutlu olmam; bu sebeple takdir edilen ne ise o olur!" Ey nefsinin hazzı için çalışan ve çabayı terk etmeyen kimse! İşte asıl bu söz ahmaklıktır. Amelin meyvesinin görülmesi genel bir kuraldır ve görülmemesi istisnadır ve istisna ise kural olamaz. Canın et yemek istediği zaman pek güzel ateş yakıp pişirmeye çalışırsın, çünkü çalışmasan aç kalacağını kesinlikle bilirsin; ve örneğin eğer çiftçiler "Geçen sene filanın ekinini çekirge yedi, ürün alamadı, bu sene biz de ekmeyelim!" deseler nasıl olur? Herkes açlıktan ölür.

"Deme ki her şey kadere bağlıdır ve sırr-ı kader ise meçhûldür; binâenaleyh sa'yin boşa gittiğini de görüyorum; hattâ filân kimse tarlasına buğday ekti, fakat onun ekinini çekirge yedi, biçemedi. Böyle olunca niçin zahmet çekeyim ve çalışayım; elimdeki buğdayı da beyhûde sarf edeyim?" Amel-i uhrevî dahi böyledir: Ezelde saîd isem, şakî olmam, zîrâ kalb-ı hakāyık mümkin değildir; ve şakî isem de sa'y ile saîd olmam; binâenaleyh mukadder ne ise o olur!" Ey nefsinin hazzı için çalışan ve sa'yi terk etmeyen kimse! İşte asıl bu söz hamâkattır. Amelin semeresi görülmek kāide-yi umûmiyyedir ve görülmemek istisnâdır ve istisnâ ise kāide olamaz. Canın et yemek istediği zaman pek a'lâ ateş yakıp pişirmeğe çalışırsın, çünkü çalışmasan aç kalacağını muhakkak bilirsin; ve meselâ eğer çiftçiler "Geçen sene filânın ekinini çekirge yedi, mahsûl alamadı, bu sene biz de ekmiyelim!" deseler nasıl olur? Herkes açlıktan ölür.

4788. Ve o kimse ki kişt ü kârı terk etmedi, senin körlüğüne anbarı doldurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4788. Ve o kimse ki ekip biçmeyi terk etmedi, senin körlüğüne ambarı doldurur.

"Kişt ü kâr", güft ü gû (konuşma) ve cüst ü cû (arama) gibi eş anlamlı kelimelerden oluşan bir tamlamadır. "Kişten" (ekmek) masdarının geçmiş zamanı ile "kâşten" (biçmek) masdarının şimdiki zaman emir kipinden oluşmuştur, "ekip biçme" diye çevirmek uygun olur. Yani "O kimse ki, ekip biçmeyi terk etmedi ve çalıştı, senin körlüğüne zahiresinin ambarını doldurdu ve amelinden faydalandı."

"Kişt ü kâr”, güft ü gû ve cüst ü cû gibi terkîb-i terâdüfidir. "Kişten" masdarının mâzîsi ile "kâşten" masdarının emr-i hâzırından mürekkebdir, “ekip biçme" diye tercüme etmek münasib olur. Ya'ni "O kimse ki, ekip biçmeyi terk etmedi ve çalıştı, senin körlüğüne zahîresinin anbarını doldurdu ve amelinden istifade etti."

4789. Vaktaki gönül rahatı cihetinden o kapıyı çaldı, âkıbet bir gün bir halvet buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4789. O kapıyı gönül rahatlığı yönünden çaldığında, sonunda bir gün bir halvet (yalnız kalma fırsatı) buldu.

Sözün özü, ameli terk etmeyip kalp huzuru ile çalışan ve kadının âşığı olan delikanlı, sonunda bir gün maşukası olan kadını tenhada buldu.

Velhâsıl ameli terk etmeyip itmi'nân-ı kalb ile çalışan ve kadının âşıkı olan delikanlı, sonunda bir gün ma'şûkası olan kadını tenhâca buldu.

4790. O, ases korkusundan gece bağa sıçradı, kendi yârini şem' ve çerâğ gibi buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4790. O, gece bekçisi korkusundan gece bağa sıçradı, kendi sevgilisini mum ve ışık gibi buldu.

"Ases", gece bekçisi, kolcu ve devriye demektir. Yani "O delikanlı sevgilisinin aşkıyla uyumaz, geceleri daima onu kollardı ve vuslata ermek için çalışırdı. Yine bir gece böyle dolaşırken, polise yakalanmak korkusundan, sevgilisinin yakınındaki bir bağa kaçtı, o bağda kendi sevgilisini mum ve ışık gibi apaçık buldu ve çabasının sonucuna ulaştı."

"Ases", gece bekçisi, kol ve devriye demektir. Ya'ni "O delikanlı ma'şûkasının aşkıyla uyumaz, geceleri dâimâ onu kollar ve nâil-i vuslat olmak için çalışır idi. Yine bir gece böyle dolaşırken, polise yakalanmak korkusundan, ma'şûkasının civârındaki bir bağa kaçtı, o bağda kendi ma'şûkasını şem' ve çerâğ gibi apâşikâr buldu ve sa'yinin semeresine nâil oldu."

4791. O nefes, sebeb tertib ediciye dedi: "Ey Huda, sen asese azîm rahmet et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4791. O nefes, sebep tertip ediciye dedi: "Ey Allah, sen o polise büyük rahmet et!"

Delikanlı, sevgilisine kavuştuğu o an ve zaman içinde, kullarını emellerine ulaştırmak için türlü türlü sebepler tertip ve halk eden Yüce Allah'a dedi: "Ey Allah, beni bu bağa kaçırıp sevgilime kavuşmama sebep olan polise büyük rahmet et!"

Delikanlı ma'şûkasına vâsıl olduğu o nefes ve ân içinde, kullarını emellerine nâil kılmak için türlü türlü sebebler tertîb ve halk edici olan Cenâb-ı Hakk'a dedi: "Ey Hudâ, beni bu bağa kaçırıp ma'şûkama vusûle sebeb olan polise azîm rahmet et!"

4792. "Sen tanınmaz sebebler etmişsin, beni cehennem kapısından cennete götürmüşsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4792. "Sen tanınmaz sebepler yaratmışsın, beni cehennem kapısından cennete götürmüşsün!"

"Ey Rabbim, sen bizi amacımıza ulaştırmak için türlü türlü sebepler yaratmışsın; nasıl ki beni cehennem ve azap kapısı olan polisin elinden kaçırıp, benim cennetim ve nimetim olan sevgilimin huzuruna götürmüşsün!" Nasıl ki 4459 numaralı şerefli beyitten itibaren birtakım esirlerin kahır kapısından, lütuf kapısına çekilip götürüldükleri yukarıda açıklanmış idi.

"Yâ Rab, sen bizi maksûdumuza îsâl için türlü türlü sebebler halk etmiş- sin; nitekim beni cehennem ve azâb kapısı olan polisin elinden kaçırıp, be- nim cennetim ve ni'metim olan ma'şûkamın huzûruna götürmüşsün!" Nite- kim 4459 numaralı beyt-i şerîfden i'tibaren birtakım esîrlerin kahır kapısın- dan, lutuf kapısına çekilip götürüldükleri yukarıda beyân buyrulmuş idi.

4793. "Bu işi onun için sebeb ettin, tâ ki ben bir dikeni hakîr tutmıyayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4793. "Bu işi onun için sebep ettin, tâ ki ben bir dikeni hakir görmeyeyim!"

"Benim zabıta memurundan korkmamı, maşukama kavuşmamın sebebi yaptın, tâ ki bu izafî varlık âleminde bir dikeni bile hakir görmeyeyim!"

Bilinmeli ki, bu görünen âlemde mevcut olan her bir şey, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli yeridir. Bu sebeple Hakk'ın her sıfatını bilmenin ve bulmanın yolu yaratılmışlardır. Örneğin Hakk'ın "el-Alî" ism-i şerîfinin anlamı bütün yaratılmışlara yayılmıştır; çünkü eşyanın her birinde bir kemâl (mükemmellik) vardır ki, diğerlerinde yoktur; o şey o kemâli sebebiyle başkalarından derecede yücedir. İnsan kemâlâtı (mükemmellikleri) toplayan olduğu cihetten, yaratılmışların hepsinden yücedir; fakat herhangi bir şey kendisindeki bir özel kemâli itibarıyla insandan yücedir. Örneğin sinek bizzat uçar, insan bizzat uçamaz. Aynı şekilde bir karıncada dahi bir kemâl mevcut olur ki, insanda olmaz; işte bu yücelik bütün eşyaya yayılmıştır. Bu ismin anlamından hissesi olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyin kendisine özgü bir kemâli vardır ki, o şey o kemâlde başkalarından yücedir ve o şeyin vücuda gelmesinde sebep dahi o kemâlidir. Hakk'ın o yüzden bilinmesi o kemâl iledir. Bu sebeple her şeyde onun kendisine özgü olan kemâlini arayıp bulduğu için, hiçbir şeye hakaret nazarıyla bakmaz; diğer isim ve sıfatların yayılması dahi bu minval üzeredir. Ve bu düstur (ilke) hakta ve batılda geneldir.

"Benim zabıta memûrundan korkmamı, ma'şûkama kavuşmamın sebebi yaptın, tâ ki bu vücûd-ı izâfî âleminde bir dikeni bile hakîr tutmıyayım!"

Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i şehadette mevcûd olan her bir şey, Hakk'ın es- mâ ve sıfatının meclâsıdır. Binâenaleyh Hakk'ın her sıfatını bilmenin ve bul- manın yolu maklûkdur. Meselâ Hakk'ın "el-Alî" ism-i şerîfinin ma'nâsı bil- cümle mahlûka sirâyet etmiştir; zîrâ eşyânın her birinde bir kemâl vardır ki, dî- ğerlerinde yoktur; o şey o kemâli sebebiyle başkalarından derecede âlîdir. İn- san câmi'-i kemâlât olduğu cihetten, mahlûkātın cümlesinden âlîdir; fakat her- hangi bir şey kendisindeki bir hâssa-i kemâli i'tibariyle insandan âlîdir. Mese- lâ sinek bizzât uçar, insan bizzât uçamaz. Kezâlik bir karıncada dahi bir kemâl mevcûd olur ki, insanda olmaz; işte bu ulüvv bilcümle eşyâya sirâyet etmiştir. Bu ismin ma'nâsından hissesi olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyin kendisine mahsûs bir kemâli vardır ki, o şey o kemâlde başkalarından âlîdir ve o şeyin vücûda gelmesinde sebeb dahi o kemâlidir. Hakk'ın o yüzden bilinmesi o ke- mâl iledir. Binâenaleyh her şeyde onun kendisine mahsûs olan kemâlini ara- yıp bulduğu için, hiçbir şeye hakāret nazarıyla bakmaz; dîğer esmâ ve sıfatın sereyânı dahi bu minvâl üzeredir. Ve bu düstûr hakda ve bâtılda umûmîdir.

4794. Ayak kırılmasında Hak bir kanad bağışlar; kuyu dibinden de bir ka- pı açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4794. Ayak kırılmasında Hak bir kanat bağışlar; kuyu dibinden de bir kapı açar.

Yani "Hakk'ın kahrında lütfu vardır; ayak kırıldığı zaman onun yürümesine yardımcı olan bir vasıta ihsan eder ve tabiatın ve nefsin karanlığı içinde ruhun nuruna bir kapı açar."

Ya'ni "Hakk'ın kahrında lutfu vardır; ayak kırıldığı vakit onun yürümesi- ne muîn olan bir vâsıta ihsân eder ve zulmet-i tabîat ve nefsâniyyet içinde rûhun nûruna bir kapı açar."

4795. "Sen ağaç üzerine veyâ kuyuda olduğuna bakma; sen bana bak ki, yolun anahtarı benim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4795. "Sen ağaç üzerinde veya kuyuda olduğuna bakma; sen bana bak ki, yolun anahtarı benim!"

Bu şerefli beyit, Hak tarafından kullara hitap olabileceği gibi, kutbiyet makamında bulunan insân-ı kâmilin Hakk Yolcularına hitabı da olabilir. İlahi hitap olduğuna göre: "Ey kulum, şeriat ağacı üzerinde bulunduğuna bakarak gururlanıp kendini görme; yahut tabiatın karanlık kuyusunda bulunduğuna bakıp ümitsiz olma. Hangi hâl içinde bulunursan bulun, beni gör ki, yolun anahtarı benim ve benim Hâdî ism-i şerîfimdir." İnsân-ı kâmilden Hakk Yolcularına hitap olunduğuna göre: "Ey Hakk Yolcusu, ister gök mertebesinde ol, ister alçak mertebede ol, benim vekilliğim ve halifeliğim sebebiyle Hak yolunun anahtarı ve rehberi benim." Nitekim cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) sonraki rubailerinde şöyle buyurur. Rubai:

"Yine gel, yine gel! Her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve Mecûsî ve putperest isen, yine gel! Bu bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir; eğer yüz kere tövbeni bozdun ise tekrar gel!"

Bu beyt-i şerîf cânib-i Hak'dan kullara hitâb olabileceği gibi, makām-ı kutbiyyette bulunan insân-ı kâmilin sâliklere hitâbı da olabilir. Hitâb-ı ilâhî olduğuna göre: "Ey kulum, şecere-i şerîat üzerinde bulunduğuna bakarak mağrûr olup kendini görme; veyâhud zulmet-i tabîat kuyusunda bulunduğuna bakıp me'yûs olma. Herhangi hâl içinde bulunursan beni gör ki, yolun anahtarı benim ve benim Hâdî ism-i şerîfimdir." İnsân-ı kâmilden sâliklere hitâb olunduğuna göre: "Ey sâlik, ister gök mertebesinde ol, isten alçak mertebede ol, niyâbetim ve hilâfetim hasebiyle Hak yolunun anahtarı ve rehberi benim." Nitekim cenâb-ı Pîr âtîdeki rubâîlerinde şöyle buyururlar. Rubâî:

"Yine gel, yine gel! Her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve Mecûsî ve putperest isen, yine gel! Bu bizim dergâhımız, ümîdsizlik dergâhı değildir; eğer yüz kere tövbeni bozdun ise tekrar gel!"

4796. Ey kardeş, eğer sen bu güft ü gunun bâkîsini istersen dördüncü defterde ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4796. Ey kardeş, eğer sen bu konuşmanın geri kalanını istersen dördüncü defterde ara!

Ey kardeş, eğer sen bu zabıta memurundan kaçıp, bağda sevgilisini bulan âşıkın hikâyesinin devamını istersen, bu Mesnevî-i Şerîf'in IV. cildinde ara ve iste; çünkü bu hikâyenin tamamı IV. cildin başlarında açıklanmıştır.

Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Peygamberlerin ve elçilerin efendisine, âline ve ashabının hepsine salât ve selâm olsun.

Bitiş: 19 Teşrîn-i evvel 1932 ve 6 Cemâzi'l-âhire 1351 Çarşamba gecesi, ortalama saat 8.30. Hakîr şârih: Ahmed Avnî el-Mevlevî.

[4810] Ey kardeş, eğer sen bu zâbıta memûrundan kaçıp, bağda ma'şûkasını bulan âşıkın kıssasının mâba'dini ister isen, Bu Mesnevî-i Şerîfin IV. cildinde ara ve iste ki, bu kıssanın tamamı IV. cildin ibtidalarında beyân olunmuştur.

El-Hamdü lillhahi Rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmu alâ Seyyidi'l-enbiyâi ve'l-mürselîn ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn.

Hitâm: 19 Teşrîn-i evvel 1932 ve 6 Cemâzi'l-âhire 1351 çarşamba gecesi, sâat-ı vasati 8.30 Şârih-i hakîr: Ahmed Avnî el-Mevlevî
