# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 7

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-7
**Sayfa:** 563

---

1. Ey Hüsameddîn, Hakk'ın ziyası sensin; zîrâ Mesnevî senin nûrunla aydan geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Ey Hüsameddin, Hakk'ın ışığı sensin; çünkü Mesnevî senin nurunla ayı geçti.

Diğer ciltlerde de açıklandığı üzere, bu Şerefli Mesnevî, Hz. Pîr efendimizin seçkin ve çok sevdiği müridlerinden Çelebi Hüsameddin hazretlerinin isteği üzerine yazılmış ve Hak tarafından Muhammed ümmetine ihsan edilmiştir. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin sonsuz bir hakikat denizi olan mübarek kalplerinden, bu Şerefli Mesnevî incilerini çekip çıkaran, Çelebi hazretlerinin çok geniş olan mübarek isti'dâdları (yatkınlıkları) olmuştur. Nasıl ki "Allah Teâlâ hikmeti, dinleyenlerin isti'dâdı (yatkınlığı) kadar vâizlerin dili üzerine telkin eder" buyurulmuştur. Bu anlam, yukarıda geçtiği gibi, ileride de gelecektir. Yani "Ey Hakk'ın ışığı olan sevgili müridim Hüsameddin, sen Hakk'ın ışığısın; çünkü bu Şerefli Mesnevî senin isti'dâdının (yatkınlığının) manevî olan nuru sebebiyle ayın hissî ve görünen nurunu geçti." Çünkü hissî olan nuru hayvanlar bile hisseder; fakat manevî olan nuru, ancak insanlar idrak eder.

Diğer cildlerde dahi îzâh olunduğu üzere, bu Mesnevî-i Şerîf, Hz. Pîr efendimizin mümtâz ve pek sevdiği mürîdlerinden Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin talebi üzerine inşâd ve ümmet-i Muhammed'e taraf-ı Hak'dan ihsân buyurulmuştur. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin nihâyetsiz bir deryâ-yı hakikat olan kalb-i şerîflerinden, bu Mesnevî-i Şerîf incilerini çekip çıkaran, Çelebi hazretlerinin gāyet vâsi' olan isti'dâd-ı şerîfleri olmuştur. Nitekim ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر استعداد المستمعين ya'ni "Allah Teâlâ hikmeti, dinleyenlerin isti'dâdı mikdârınca vâizlerin lisânı üzerine telkîn eder" buyurulmuştur. Bu ma'nâ, yukarılarda geçtiği gibi, âtîde de gelecektir. Ya'ni "Ey Hakk'ın ziyası olan sevgili mürīdim Hüsâmeddîn, sen Hakk'ın ziyâsısın; zîrâ bu Mesnevî-i Şerîf senin isti'dâdının ma'nevî olan nûru sebebiyle ayın hissî ve zâhirî olan nûrunu geçti." Zîrâ hissî olan nûru hayvanlar bile hisseder; fakat ma'nevî olan nûru, ancak insanlar idrâk eder.

2. Ey mürteca, senin yüksek olan himmetin, bunu nereye çeker, Huda bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Ey umut edilen kişi, senin yüksek olan gayretin, bunu nereye çeker, Allah bilir!

"Ey dileğin gerçekleşme yeri, senin yatkınlığın çok geniştir ve gayretin de bu yatkınlığın gereği olarak pek yüksektir. Senin yüksek olan gayretin artık bu Mesnevî-i Şerif'i hangi mertebeye ve ondaki sırları ve hakikatleri nerelere kadar çekeceğini Yüce Allah bilir!" Çünkü yatkınlıklar, sabit hakikatlerin halleridir ve sabit hakikatlerin halleri ise kader sırrı olup, kural olarak ancak ortaya çıktıkça bilinir ve istisna olarak peygamberlere ve evliyaya Hakk'ın keşfettiği kadar açılır. Bu hakikate göre Kur'ân-ı Kerîm'de قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَ مَا أَدْرَى مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَى (Ahkaf, 46/9) yani “Ey Resûlüm, de ki: [Ben peygamberlerin ilki değilim.] Ben benimle ve sizinle ne işlenir bilmem. Ben ancak bana vahyolunan şeye tâbi olurum” buyurulur. Bu sebeple kâmil vâris olan Hz. Pîr de bu âyet-i kerîme hükmüne uyarak buyururlar ki: “İlâhî ilham ile inşâd ettiğim bu Mesnevî'yi, senin yüksek olan gayretinin nerelere kadar çekeceğini ben bilmem; ancak Yüce Allah bilir. Ve ben ancak ilhama tâbiyim ve senin cezbin sebebiyle ne kadar ilham olunursa, o kadar söylerim.”

"Ey recânın mahall-i husûlü, senin isti'dâdın gāyet vâsi' ve himmetin dahi bu isti'dâdın îcâbı olarak pek yüksektir. Senin yüksek olan himmetin artık bu Mesnevî-i Şerif'i hangi mertebeye ve ondaki esrâr ve hakāyıkı nerelere kadar çekeceğini Allah Teâlâ bilir!" Zîrâ isti'dâdât, a'yân-ı sâbitenin ahvalidir ve a'yân-ı sâbite ahvali ise sırr-ı kader olup, ale'l-kāide ancak zuhûr ettikçe ma'lûm olur ve müstesnâ olarak enbiyâya ve evliyâya Hakk'ın keşf ettiği kadar mekşûf olur. Bu hakikate binâen Kur'ân-ı Kerîm'de قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَ مَا أَدْرَى مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَى (Ahkaf, 46/9) ya'ni “Ey Resûlüm, de ki: [Ben peygamberlerin ilki değilim.] Ben benim ile ve sizin ile ne işlenir bilmem. Ben ancak bana vahy olunan şeye tâbi' olurum” buyurulur. Binâenaleyh vâris-i kâmil olan Hz. Pîr dahi bu âyet-i kerîme hükmüne tebean buyururlar ki: “İlhâm-ı ilâhî ile inşâd ettiğim bu Mesnevî'yi, senin yüksek olan himmetin[in] nerelere kadar çekeceğini ben bilmem; ancak Hak Teâlâ bilir. Ve ben ancak ilhâma tâbiim ve senin cezbin sebebiyle ne kadar ilhâm olunursa, o kadar söylerim.”

3. Bu Mesnevî'nin gerdanını bağlamışsın, bilmiş olduğun o tarafa çekiyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Bu Mesnevî'nin gerdanını bağlamışsın, bilmiş olduğun o tarafa çekiyorsun.

Manevi şahsiyeti olan bu Mesnevî-i Şerîf'in boynuna himmetinin ipini takıp, sabit hakikatin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlığına göre, bilinen tarafa çekiyorsun.

Şahsiyyet-i ma'neviyyesi olan bu Mesnevî-i Şerîf 'in boynuna himmetinin ipini takıp, ayn-ı sâbitenin isti'dâdınca, ma'lûm olan tarafa çekiyorsun.

4. Mesnevî koşucu, çekici nâ-pedîddir, bir gāfilden nâ-pedîddir ki, onun görüşü yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Mesnevî koşucudur, çekici görünmezdir, görüşü olmayan bir gâfilden görünmezdir.

Kelimeler ve lafızlar silsilesi üzerinde bu Mesnevî-i Şerîf koşucudur ve onu çekip ileriye götüren senin himmetin ise görünüşte gizlidir. Fakat bu çeken, basiret gözü olmayan bir gâfilden gizlidir; çünkü basiret gözü olanlar, çekilene mutlaka bir çekici gerektiğini görürler.

Silsile-i kelimât ve elfâz üzerinde bu Mesnevî-i Şerîf koşucudur ve onu çekip ileriye götüren senin himmetin ise zâhirde gizlidir. Fakat bu çeken, basar-ı basîreti olmayan bir gāfilden gizlidir; zîrâ basar-ı basîreti olanlar, çekilene mutlakā bir çekici lâzım olduğunu görürler.

5. Mâdemki Mesnevî'ye sen mebde' olmuşsun, eğer ziyâde olursa, onu sen ziyâde etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. Mademki Mesnevî'ye sen başlangıç olmuşsun, eğer fazla olursa, onu sen fazla etmişsin.

Ey Hakk'ın ışığı olan Hüsâmeddîn, mademki Mesnevî'ye başlangıç olan sensin ve onu senin parlak olan yatkınlığın çekiyor, eğer ciltler ve ciltlerdeki sırlar ve ilâhî hakikatler fazla olursa, o fazlalık dahi senin yüzünden meydana gelir.

Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn, mâdemki Mesnevî'ye başlangıç olan sensin ve onu senin parlak olan isti'dâdın çekiyor, eğer cildler ve cildlerdeki esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye ziyâde olursa, o ziyâde dahi senin yüzünden vâki' olur.

6. Mâdemki sen böyle istersin, Huda dahi böyle ister; Hak müttakilerin arzusunu verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. Mademki sen böyle istersin, Allah da böyle ister; Allah takva sahiplerinin arzusunu verir.

Bu şerefli beyitte, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin birlik makamında (makām-ı ittihad) bulunduğuna işaret edilir. Çünkü bu makamda Bayezid-i Bistâmî hazretleri şöyle buyurmuştur: "Otuz yıl vardır ki Allah buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Allah onu yapar." Sipehsâlâr hazretleri bu sözün açıklamasında buyururlar ki: "Çünkü tasavvuf yolculuğunun başlangıçlarında henüz onun iradesi, Allah'ın iradesinde yok olmamıştı, otuz yıl kendi nefsini Allah'ın emir ve yasaklarına uymaya sevk etti ve otuz yıldan sonra onun iradesi, Allah'ın iradesinde fani oldu; ve onda Allah'ın iradesinden başka bir şey kalmadı ve ondan ancak Allah'ın dilediği ortaya çıkar ve onun dilediği ancak Allah'ın buyurduğudur." Bunun gibi Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin istediği ancak Allah'ın istediği olur ve Allah takva sahiplerinin arzusunu verir, çünkü takva sahiplerinin arzusu, ancak Allah'ın irade ettiği şeydir.

Bu beyt-i şerîfde Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin makām-ı ittihadda bulunduğuna işaret buyurulur. Zîrâ bu makāmda Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri şöyle buyurmuştur: "Otuz yıl vardır ki Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar." Sipehsâlâr hazretleri bu sözün tefsîrinde buyururlar ki: "Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi, otuz yıl kendi nefsini Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk eyledi ve otuz yıldan sonra onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu; ve onda Hakk'ın iradesinden gayri kalmadı ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur." Bunun gibi Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin istediği ancak Hakk'ın istediği olur ve Hak müttakîlerin arzûsunu verir, zîrâ müttakīlerin arzûsu, ancak Hakk'ın irâde ettiği şeydir.

7. Mâzîde "Kâne lillah" olmuş idin; tâ ki ceza olarak “Kanallah" öne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. Geçmişte "Allah için olmuş idin"; tâ ki ceza olarak "Allah onun için oldu" öne geldi.

Ey takva sahibi, sen geçmiş hayatında "Allah için olmuş idin," yani bütün işlerini Allah'ın rızası dairesinde yürütmüş idin; senin bu tarz işlerinin mükâfatı olarak önüne sonunda "Allah onun için oldu" yani, "Allah'ın da senin için olması" gerçekleşti. Nasıl ki hadîs-i şerifte "Kim ki Allah için olursa, Allah onun için olur" buyurulmuştur; bu hâl ittihad (birlik) makamında gerçekleşir, nasıl ki yukarıda açıklandı.

Ey müttakî, sen geçmiş olan hayatında "Allah için olmuş idin," ya'ni bilcümle muâmelâtını rızâ-yı ilâhî dâiresinde tedvîr etmiş idin; senin bu tarz muâmelenin mükâfâtı olarak önüne âkıbet "kânallahu lehû" ya'ni, "Allah'ın da senin için olması" vâki' oldu. Nitekim hadîs-i şerifde من كان لله كان الله له ya'ni "Kim ki Allah için olursa, Allah onun için olur" buyurulmuştur; bu hâl ittihad makāmında vâki' olur, nitekim yukarıda îzâh olundu.

8. Mesnevî senden binlerce şükür tuttu. Duâda ve şükürde eller kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Mesnevî senden binlerce şükür tuttu. Duâda ve şükürde eller kaldırdı.

Yani Mesnevî, ortaya çıkmadan önce gayb âleminde idi ve gayb âleminden, görünen âlemde zuhûr etmesi, ilâhî rahmete mazhar olmaktır. Çünkü varlık, rahmetin ta kendisidir. Bu sebeple Mesnevî, gayb mertebesinden, izafî varlık âlemine senin cezbin sebebiyle gelmesi suretiyle, ilâhî rahmete mazhar olmasından dolayı sana teşekkür etti ve duâ ve şükür hususunda el kaldırdı.

Ya'ni Mesnevî kable'z-zuhur âlem-i gaybda idi ve âlem-i gaybdan, âlem-i şehadette zuhûr, rahmet-i ilâhiyyeye mazhariyettir. Zîrâ vücûd, ayn-ı rahmettir. Binâenaleyh Mesnevî mertebe-i gaybdan, vücûd-ı izâfî âlemine senin cezbin sebebiyle gelmek sûretiyle, rahmet-i ilâhiyyeye mazhariyetinden dolayı sana teşekkür etti ve duâ ve şükür husûsunda el kaldırdı.

9. Huda onun dudağında ve elinde senin şükrünü gördü; fazl etti ve lutuf ve ziyâdelik buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. Allah onun dudağında ve elinde senin şükrünü gördü; lütfetti ve ihsan ve artırma buyurdu.

Yüce Allah, Mesnevî'nin manevî kişiliğinin dudağında ve elinde senin şükrünü gördü; ona lütuf ve ihsan etti ve lutuf ve artırma buyurdu. Yahut "Mesnevî'nin dudağı"ndan kasıt, iki mısradan ibaret olan beyitlerdir; ve her bir mısra bir dudak gibidir. Ve "el"den kasıt, Mesnevî sayfalarıdır ki, bunlarda bulunan kelimeler ve anlamlar, Cenab-ı Hüsameddin'in yüce himmetiyle meydana gelen cezbesine şükredicidirler.

Hak Teâlâ Mesnevî'nin şahsiyyet-i ma'neviyyesinin dudağında ve elinde senin şükrünü gördü; ona fazl ve ihsân etti ve lutuf ve ziyâdelik buyurdu. Yâhud "Mesnevî'nin dudağı"ndan murâd, iki mısrâ'dan ibâret olan beyitlerdir; ve her bir mısrâ' bir dudak mesâbesindedir. Ve "keff"den murâd, Mesnevî sahîfeleridir ki, bunlarda münderic olan kelimât ve maânî, cenâb-ı Hüsâmeddîn'in himmet-i âlîsiyle vâki' olan cezbine şâkirdirler.

10. Zîrâ şakire ziyâde olmak va'dedir; nitekim kurb, secdenin ücretidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. Çünkü şükredene artırma vaat edilmiştir; nasıl ki yakınlık, secdenin karşılığıdır.

Bu Mesnevî şükredicidir ve "Şükrederseniz, sizin nimetlerinizi elbette artırırım" (İbrahim, 14/7) ayet-i kerimesinde, şükreden kimseye nimetin artırılacağı ilahi vaadin gereğindendir. Nasıl ki Hakk'ın yardımına şükür için yapılan secdenin karşılığı da, Hakk'a yaklaşmaktır. Nitekim ayet-i kerimede "Secde et ve yaklaş!" (Alak, 96/19) buyurulmuştur.

Bu Mesnevî şükr edicidir ve لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ (İbrâhîm, 14/7) ya'ni “Şükr ederseniz, sizin ni'metlerinizi elbette ziyâde ederim" âyet-i kerîmesinde, şükr eden kimseye ni'metin ziyâdeleştirileceği va'd-i ilâhî iktizâsındandır. Nitekim Hakk'ın inâyetine şükr için vâki' olan secdenin ücreti de, Hakk'a yaklaşmaktır. Nitekim âyet-i kerîmede وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) ya'ni "Secde et ve yaklaş!" buyurulmuştur.

11. Hâlıkımız "Secde et ve yaklaş!" buyurdu. Bizim bedenlerimizin secdesi, canın yaklaşması oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Yaratıcımız "Secde et ve yaklaş!" buyurdu. Bizim bedenlerimizin secdesi, canın yaklaşması oldu.

12. Eğer ziyâde olursa bu yüzden olur, hod-nümâlık ve hây u hûy için olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. Eğer fazla olursa bu yüzden olur, kendini gösterme ve gürültü patırtı için olmaz.

"Bevş", kerr ü fer (gösterişli hareketler) ve hod-nümâlık, yani kendini göstericilik ve halka kendini satıcılık demektir. "Hây u hûy", etrafına adamlar toplayıp debdebe (gösteriş) ve ihtişam görüntüleri yapmak demektir. Yani "Eğer Mesnevî-i Şerîf'in ciltleri çoğalıp, artar ve şerefli metninde sırlar ve hakikatler çoğalır ise, bu şükür yüzünden olur, yoksa ilim ve marifet satıp, halka kendini göstermek ve başına birçok kişiyi toplayıp gösteriş ve ihtişam görüntüleri meydana getirmek için değildir."

“Bevş”, kerr ü fer ve hod-nümâlık, ya'ni kendini göstericilik ve halka kendini satıcılık demektir. “Hây u hûy", etrafına adamlar toplayıp debdebe ve ihtişâm görüntüleri yapmak demektir. Ya'ni "Eğer Mesnevî-i Şerîf'in cildleri taaddüd edip, ziyâdeleşir ve metn-i şerîfinde esrâr ve hakāyık çoğalır ise, bu şükür yüzünden olur, yoksa ilim ve ma'rifet satıp, halka kendini göstermek ve başına birçok eşhâsı toplayıp debdebe ve ihtişâm görüntüleri peydâ etmek için değildir."

13. Biz seninle asma çubuğunun yaz mevsimiyle olduğu gibi hoşuz. Hüküm tutarsın, âgâh ol, çek, biz de çekelim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. Biz seninle asma çubuğunun yaz mevsimiyle olduğu gibi hoşuz. Hüküm tutarsın, uyanık ol, çek, biz de çekelim!

Asma çubuğu yaz mevsiminde ürün verir ve üzümünden şarap yapıp içerler ve sarhoş olurlar. Ey Hüsâmeddîn, sen yaz mevsimi gibisin, ben de asma çubuğu gibiyim ve bu Mesnevî beyitleri de üzüm salkımları gibidir; ve şerefli beyitler içindeki anlamlar da, ruhun manevî şarabıdır; onu içen Hakk Yolcuları sarhoş olurlar. Bu sebeple ey Hüsâmeddîn'im, bu Mesnevî senin hükmün altındadır, onu gayb âleminden, görünen âleme çek ki, biz de çekelim ve Mesnevî beyitlerinin söylenmesine devam edelim.

Asma çubuğu yaz mevsiminde mahsûl verir ve üzümünden şarâb yapıp içerler ve şarhoş olurlar. Ey Hüsâmeddîn, sen yaz mevsimi gibisin, ben de as- ma çubuğu gibiyim ve bu Mesnevî ebyâtı da üzüm salkımları gibidir; ve ebyât-ı şerîfe içindeki maânî de, rûhun şarâb-ı ma'nevîsidir; onu içen sâlikler sarhoş olurlar. Binâenaleyh ey Hüsâmeddîn'im bu Mesnevî senin hükmün altındadır, onu âlem-i gaybdan, âlem-i şehadete çek ki, biz de çekelim ve Mesnevî ebyâtının inşâdına devam edelim.

14. Bu kervanı hacca kadar güzel çek; ey sürûrun anahtarı olan sabrın emîri!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. Bu kervanı hacca kadar güzel çek; ey sevincin anahtarı olan sabrın emîri!

"Bu Mesnevî-i Şerîf'in beyitler zincirini, yatkınlığının amacı olan zât Kâbe'sine kadar güzel çek ve içinden onun bir an evvel tamamlanmasını isteme ve bu hususta acele etme; çünkü hadîs-i şerifte الصبر مفتاح الفرج yani "Sabır sevincin anahtarıdır" buyurulmuştur. Ey sevincin anahtarı olan sabrın yöneticisi Hüsâmeddîn'im!"

Bazı nüshalarda sabır ile anahtar arasında atıf vâvı (bağlaç) vardır. Bu durumda anlam "Hem sabrın kendisinin ve hem de sabrın sıfatı olan sevincin anahtarının yöneticisi ve emîri" demek olur. Ve bazı nüshalarda da; "ey emîr" sabra muzaf olmayıp, bağımsız bir hitaptır; ve "sabır" harf-i ta'rîf (belirtme edatı) ile olup, aynen hadîs-i şerifin ifadesi nakledilmiş bir tarzdadır. Bu durumda anlam: "Ey emîr, sabır sevincin anahtarıdır" demek olur. Ankaravî hazretleri sahih olan nüshada "harf-i ta'rîf" olmadığını beyan buyururlar.

"Bu Mesnevî-i Şerîf'in silsile-i ebyâtını, isti'dâdının kasdı olan Kâ'be-i zâta kadar güzel çek ve bâtınından onun bir an evvel itmâmını isteme ve bu husûsda acele etme; zîrâ hadîs-i şerifde الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" buyurulmuştur. Ey sürûrun anahtarı olan sabrın mutasarrıfı Hüsâmeddîn'im!"

Ba'zı nüshalarda sabır ile miftâh arasında vâv-ı âtıfa vardır. Bu sûrette ma'nâ "Hem sabrın kendisinin ve hem de sabrın sıfatı olan sürûrun anahtarının mutasarrıfı ve emîri" demek olur. Ve ba'zı nüshalarda da; "ey emîr" sabra muzâf olmayıp, bir hitâb-ı müstakildir; ve "sabır" harf-i ta'rîf ile olup, aynen hadîs-i şerîfin ibâresi nakl edilmiş bir tarzdadır. Bu sûrette ma'nâ: "Ey emîr, sabır sürûrun miftâhıdır" demek olur. Ankaravî hazretleri sahîh olan nüshada "harf-i ta'rîf" olmadığını beyân buyururlar.

15. Hac, hûneyi ziyaret etmek olur; beyt sahibinin haccı merdane olur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. Hac, evi ziyaret etmek olur; evin sahibinin haccı yiğitçe olur:

"Hac", sözlükte kastetmek ve şeriat teriminde usulüne uygun olarak Kâbe evini ziyaret etmektir. Bedensel ve malî gücü olan her mümin için bu farzı yerine getirmek kolaydır; fakat evin sahibi olan Yüce Allah'ı kastetmek ve ziyaret etmek, her yiğidin işi değildir, yiğitlerin işidir. Beyit:

"Hacı Kâbe yolunda ve ben ise Hakk'ın yüzünün talibiyim; o evi arar ve ister, ben ise evin sahibini arar ve isterim."

Bu şerefli beyitteki incelik şudur ki Mesnevî'nin dış görünüşü kelimeler ve beyitler ve türlü türlü şiir sanatları ve hoş hikâyelerdir; biraz aklı ve zekâsı olanlar buna yönelip zevk alırlar, fakat Mesnevî'den kastedilen bunlar değildir, zâtî birliktir; nasıl ki Mesnevî'de buyrulur:

"Hac", lügatte kasd etmek ve ıstılâh-ı şer'îde usûlü dâiresinde Kâ'be evini ziyaret etmektir. Kuvve-i bedeniyye ve mâliyyesi olan her mü'min için bu farzı edâ etmek kolaydır; fakat evin sahibi olan Zât-ı Hakk'ı kasd ve ziyâret, her yiğidin kârı değildir, merdlerin işidir. Beyit:

"Hacı Kâ'be yolunda ve ben ise dîdâr-ı Hakk'ın tâlibiyim; o evi arar ve ister, ben ise hânenin sâhibini arar ve isterim."

Bu beyt-i şerîfdeki nükte budur ki Mesnevî'nin sûreti elfâz ve ebyât ve türlü türlü sanayi'-i şiiriyye ve hikâyât-ı latîfedir; biraz akıl ve zekâsı olanlar buna müteveccih olup, zevk alırlar, fakat Mesnevî'den maksûd olan bunlar değildir, vahdet-i zâtiyyedir; nitekim Mesnevî'de buyurulur:

16. Ey Hüsameddîn ondan dolayı sana ziyâ dedim ki, sen güneşsin; ve bu iki vasıflar,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. Ey Hüsameddin, bundan dolayı sana ışık dedim ki, sen güneşsin; ve bu iki vasıf,

17. Ki, bu Hüsâm ve bu ziya birdir âgâh ol! Güneşin kılıcı muhakkak ziyadan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. Bil ki, bu Hüsâm ve bu ışık birdir, uyanık ol! Güneşin kılıcı kesinlikle ışıktan oluşur.

Ey Hüsâmeddin'im, sana ondan dolayı "ışık" dedim ki, "hüsâm" sözlükte keskin kılıç anlamına gelir; küfürde inatçı olan kâfirleri kesip, küfrün karanlığını giderir; ve sen güneşsin, güneş de ışığıyla gecenin karanlığını giderir. Şu hâlde "hüsâm" ve "ışık" bu iki vasıf birdir, çünkü güneşin kılıcı ışık cinsinden olup, doğal karanlığı keser.

Ey Hüsâmeddîn'im, sana ondan dolayı “ziya” dedim ki, “hüsâm”, lügatte keskin kılıç ma'nâsınadır; küfürde muannid olan kâfirleri kesip, zulmet-i küfrü izâle eder; ve sen güneşsin, güneş dahi ziyâsiyle zulmet-i leyli izâle eder. Şu halde "hüsâm" ve "ziyâ" bu iki vasıflar birdir, zîrâ güneşin kılıcı ziyâ cinsinden olup, zulmet-i tabiiyyeyi keser.

18. Nûr ayın lâyıkıdır ve ziyâ güneşin lâyıkıdır. Bunu Kur'ân'da oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. Nur ayın lâyıkıdır ve ziya güneşin lâyıkıdır. Bunu Kur'ân'da oku!

"Nur", ayın lâyıkıdır; çünkü ay güneşten aldığı ışıktan aydınlanır ve yeryüzüne o nuru yayar, onun nuru kendinden değildir. "Ziya" ise güneşin lâyıkıdır; çünkü güneşin ışığı kendi özünden ortaya çıkar. Ve ışığın kaynağı hararettir ve o hararet güneşte vardır, ayda yoktur. Yüce Allah güneş hakkında سراجاً وهاجاً (Nebe', 78/13) yani "Çok yanıcı bir kandil" vasfıyla niteledi. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de وَهُوَ الَّذِى جَعَلَ الشمس ضياء و القمر نوراً (Yûnus, 10/5) yani "O öyle Allah'tır ki güneşi ziya ve ayı nur yaptı" buyurulur. Bu güneşin ve ayın vasfını Kur'ân'dan oku! "Nebâ", nûn harfinin üstün okunmasıyla, haber anlamındadır; "haber"den kasıt Kur'ân-ı Kerîm olur. Ve nûn harfinin ötre okunmasıyla "nübî", Kur'ân demek olup, kafiyeye uyum sağlamak için "yâ" harfi "elif"e dönüştürülmüştür.

“Nûr”, ayın lâyıkıdır; çünkü ay güneşten aldığı ziyâdan münevver olur ve arza o nûru neşr eder, onun nûru kendinden değildir. "Ziya" ise güneşin lâyıkıdır; zîrâ güneşin ziyâsı zâtından zuhûr eder. Ve ziyânın menşei harârettir ve o harâret güneşte vardır, ayda yoktur. Cenâb-ı Hak güneş hakkında سراجاً وهاجاً (Nebe', 78/13) ya'ni "Çok yanıcı bir kandil" vasfıyla tavsîf buyurdu. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de وَهُوَ الَّذِى جَعَلَ الشمس ضياء و القمر نوراً (Yûnus, 10/5) ya'ni "O öyle Allah'dır ki güneşi ziyâ ve ayı nûr yaptı" buyurulur. Bu güneşin ve ayın vasfını Kur'ân'dan oku! “Nebâ”, nûn'un fethiyle, haber ma'nâsınadır; "haber"den murâd Kur'ân-ı Kerîm olur. Ve nûn'un zammıyla "nübî", Kur'ân demek olup, kāfiyeye riâyeten "yâ", elife kalb olunmuştur.

19. Ey baba, Kur'ân güneşe ziya ta'bîr etti; ve o kamere de nûr ta'bîr etti, buna bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. Ey baba, Kur'ân güneşe ışık adını verdi; o aya da aydınlık adını verdi, buna dikkat et!

20. Vaktaki güneş muhakkak aydan daha âlî geldi, binaenaleyh câh sebebiyle ziyâyı da nûrdan efdal bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. Güneş, muhakkak aydan daha yüce geldiği zaman, bu sebeple makam ve mevki sebebiyle ışığı da nurdan üstün bil!

Güneş, açık bir şekilde değer ve mertebe bakımından aydan daha yüksek olunca, ışığı da nurdan üstün bil. Bunun gibi insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve ulemâ-yı billâhın (Allah'ı bilen âlimler) aydınlığı kendi zâtından ve hakikatindendir; ve ulemâ-yı zâhirin (zahirî ilimlere sahip âlimler) ve insân-ı nâkısın (noksan insan) aydınlığı ârızîdir, kendinden değildir.

Güneş açık bir sûrette kadir ve menzilet i'tibariyle aydan daha yüksek olunca, ziyâyı da nûrdan efdal bil. Bunun gibi insân-ı kâmilin ve ulemâ-yı billâhın aydınlığı kendi zâtından ve hakikatindendir; ve ulemâ-yı zâhirin ve insân-ı nâkısın aydınlığı ârızîdir, kendinden değildir.

21. Çok kimse ayın nûrundan açık yolu görmedi; vaktaki güneş zahir oldu, o âşikâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. Çok kimse ayın nurundan açık yolu görmedi; vakti geldiğinde güneş ortaya çıktı, o yol aşikâr oldu.

Ay aydınlığı güneşin ışığı seviyesinde olmadığı için birçok kimse, yolculuk esnasında açık ve doğru yolu göremedi; ancak güneş doğduğu zaman, o yol ortaya çıktı. Bunun gibi, zahir ulemasının ilminden doğru yol olan tevhid hakikatini Allah kullarının çoğu göremediler; ancak güneş mesabesindeki insân-ı kâmillerin telkin ettikleri ledün ilimleri ışığıyla o doğru yolu gördüler. Örneğin zahir uleması "Hak, bu yoğun varlık sahibi olan şehadet âlemini ilmiyle kuşatmıştır ve Zât'ı ile kuşatmamıştır ve Zât'ın yayılması yoktur; çünkü Hak'ın Zât'ı bu âlemden münezzehtir," derler. Eğer kendilerine hitaben: "Bu âlemin uzayda kapladığı bir yer vardır, bu yer Hak'ın Zât'ının varlığından dışarıda mıdır? Eğer dışarıda ise, Hak'ın sınırları ayrı ve bu eşyanın sınırları ayrı olur. Bu ise Hak'ın Zât'ını sınırlamak olduğundan bâtıldır!" diye sorulsa, asla tatmin edici bir cevap veremezler. Fakat ledün ilimleri sahibi olan insân-ı kâmil, Hak'ı hem tenzih (eksikliklerden arındırma) hem de teşbih (benzetme) yoluyla gayet tatmin edici cevaplar verir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'te ve Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'inde ve diğer yüce eserlerinde bu cevaplar gayet açık ve tatmin edici bir şekilde yer almaktadır.

Ay aydınlığı güneşin ziyâsı mertebesinde olmadığı için çok kimseler, esnâ-yı seferde açık ve doğru yolu göremedi; ancak güneş doğduğu vakit, o yol zahir oldu. Bunun gibi ulemâ-yı zâhirin ilminden doğru yol olan hakikat-ı tevhîdi ibâdullahın çoğu göremediler; ancak güneş mesâbesinde olan insân-ı kâmillerin telkîn ettikleri ulûm-ı ledünniyye ziyâsıyla o doğru yolu gördüler. Meselâ ulemâ-yı zâhir "Hak, bu vücûd-ı kesîf sahibi olan âlem-i şehadeti ilmi ile ihâta etmiştir ve Zât'ı ile ihâta etmemiştir ve sereyân-ı Zâtî yoktur; zîrâ Zât-ı Hak bu âlemden münezzehdir," derler. Eğer kendilerine hitâben: "Bu âlemin fezâda kapladığı bir mahal vardır, bu mahal Zât-ı Hakk'ın vücûdundan hâriç midir? Eğer hâriç ise, Hakk'ın hudûdu ayrı ve bu eşyânın hudūdu ayrı olur. Bu ise Zât-ı Hakk'ı tahdid olduğundan bâtıldır!" diye sorulsa, aslâ mukni' bir cevab veremezler. Fakat ulûm-i ledünniyye sahibi olan insân-ı kâmil, Hakk'ı hem tenzîh ve hem de teşbîh sûretiyle gāyet mukni' cevaplar verir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de ve Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'inde ve sair âsâr-ı aliyyesinde bu cevablar gāyet açık ve mukni' bir sûrette mündericdir.

22. Güneş a'râzı kâmil gösterdi; şübhesiz pazarlar gündüzde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. Güneş, arazları tam olarak gösterdi; şüphesiz pazarlar gündüzde kuruldu.

Güneş, renk ve vasıf gibi birtakım arazları tam olarak gösterdi; onun bu gösterişinden dolayı pazarlar ve alışverişler gündüzde yapıldı; çünkü gece ay aydınlığında ve yapay ışıklar altında yapılan alışverişlerde, hem alıcı hem de satıcı aldanır. Alıcı, aldığı kumaşın rengini gereği gibi fark edemez. Örneğin sarı rengin çeşitli dereceleri vardır, onlar bu ışıklar altında fark edilemez ve satıcı da bazen kalp parayı gereği gibi ayırt edemez. İşte zahirî ilmin aydınlığı da, ay aydınlığı kadardır. Fakat ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler), güneşin ışığı gibidir. Nasıl ki bu Mesnevî'yi okuyanlar, aradaki farkı derhal görürler. "A'râz", "araz"ın çoğuludur. Araz, renkler gibi, kendi zâtıyla ayakta durmayıp bir cevherin ve maddenin varlığıyla beraber ortaya çıkan şeye derler; cevherin zıddıdır; ve meta (mal) anlamına da gelir.

Güneş renk ve vasıf gibi birtakım arazları kemâliyle gösterdi; onun bu gösterişinden dolayı pazarlar ve alış verişler gündüzde yapıldı; zîrâ gece ay aydınlığında ve sun'î ışıklar altında yapılan alış verişlerde, hem alıcı ve hem de satıcı aldanır. Alıcı, aldığı kumaşın rengini lâyıkıyla fark edemez. Meselâ sarı rengin muhtelif derecâtı vardır, onlar bu ışıklar altında fark olunamaz ve satıcı da ba'zan kalp parayı lâyıkıyla temyîz edemez. İşte ilm-i zâhirînin aydınlığı da, ay aydınlığı kadardır. Fakat ulûm-ı ledünniyye, güneşin ziyâsı gibidir. Nitekim bu Mesnevî'yi okuyanlar, aradaki farkı derhal görürler. "A'râz", "araz"ın cem'idir. Araz, renkler gibi, kendi zâtıyla kāim olmayıp bir cevherin ve maddenin vücûduyla beraber zâhir olan şeye derler; cevherin zıddıdır; ve metâ' ma'nâsına da gelir.

23. Tâ ki kalp ve nakd iyi zuhûra gele, tâ ki gabinden ve hîleden uzak ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Ta ki kalp ve nakd iyi ortaya çıksın, ta ki aldanmaktan ve hileden uzak olsun!

"Kalp", geçmez para; "nakd", geçer para anlamındadır. "Gabn", alışverişte aldanmak demektir. Yani "Herkes geçer para ile, geçmez parayı ayırt etmek ve alışverişte aldanmaktan ve hileden uzak olmak için gündüzü bekler ve gece alışverişinden sakınır."

"Kalp", geçmez para; "nakd", geçer para ma'nâsınadır. "Gabn", alışverişte aldanmak demektir. Ya'ni "Herkes geçer para ile, geçmez parayı tefrîk etmek ve alışverişte aldanmaktan ve hîleden uzak olmak için gündüzü bekler ve gece alışverişinden tevakkî eder."

24. Tâ ki onun nûru, yeryüzünde tâcirlere, âlemlere rahmet olarak kâmil geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Onun nuru, yeryüzünde tüccarlara, âlemlere rahmet olarak tam bir şekilde geldi.

Yani "Güneşin nuru ve aydınlığı yeryüzünde görünen ticaret yapanlara ve işlerini gerektiği gibi görmek için âlem halkına ilahi bir rahmet olarak tam bir hâlde ortaya çıktığı gibi, güneş gibi olan insân-ı kâmilin nuru da ahiret tüccarlarına ve hidayet ve selamet bahşetme konusunda herkese rahmet olmak üzere tam bir şekilde geldi." Çünkü şeriat ehlini şeriat dairesinde, tarikat ehlini tarikat dairesinde ve hakikat ve marifet ehlini de hakikat ve marifet dairesinde irşat eder. Ve felsefe ehlini ve inkarcıları akıl ve mantık dairesinde susturur ve mağlup eder. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'in içeriği bu sözlerimizin açık delilidir.

Ya'ni "Güneşin nûru ve aydınlığı yeryüzünde zâhirî ticaret edicilere ve işlerini lâyıkıyla görmek için âlem halkına rahmet-i ilâhiyye olarak kâmil bir hâlde zahir olduğu gibi, güneş gibi olan insân-ı kâmilin nûru da âhiret tâcirlerine ve hidâyet ve selâmet-bahş olmak hususunda umûma rahmet olmak üzere kâmil olarak geldi." Zîrâ ehl-i şerîatı, şerîat dâiresinde ve ehl-i tarîkati, tarîkat dâiresinde ve ehl-i hakikat ve ma'rifeti de, hakikat ve ma'rifet dâiresinde irşad eder. Ve ehl-i felsefeyi ve münkirleri akıl ve mantık dairesinde ilzâm ve iskât eder. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in münderecâtı bu sözlerimizin açık delîlidir.

25. Fakat kalb-zene [=kalpazan] pek mebgūzdur; zîrâ ondan dolayı onun için nakid ve ve raht kasid oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. Fakat kalpazan çok nefret edilendir; çünkü ondan dolayı onun için nakit ve eşya değersizleşti.

"Kallab", kalpazan ve sahtekâr anlamındadır. Yani "Görünen bir güneş, kalp para sürmek ve kötü eşya satmak isteyenlerin yanında çok nefret edilendir. Onlar gece alışverişinden çok memnun olurlar; çünkü onların işleri temiz değildir ve onların süreceği kalp nakit ve çürük eşya, güneşin nurundan dolayı değersizleşir." İşte güneş konumunda olan insân-ı kâmilin önünde kalp para ve çürük mal konumunda olan istidlâlî ilimler de böyledir. Bu ilmin sahiplerini, ilimleri ancak tabiat karanlığı içinde sürebilirler. Nitekim zâhirî ilimlerde cihanın allâmesi olan Fahreddin-i Râzî'yi (Allah rahmet eylesin), Necmeddin-i Kübrâ (k.s.) hazretlerinin önünde "Hakk'ın varlığını bin bir delil ile ispat etmiştir!" diye övdükleri zaman, hazret: "Demek ki, bin bir şüphesi varmış!" cevabını vermiş ve övenleri hayrette bırakmıştır. Çünkü delil, şüpheyi gidermek için ortaya konulur.

"Kallab", kalb-zen [=kalpazan] ve sahtekâr ma'nâsınadır. Ya'ni “Zâhir bir güneş, kalp para sürmek ve kötü eşyâ satmak isteyenlerin indinde pek mebgūzdur. Onlar gece alışverişinden pek memnûn olurlar; ve çünkü onların işleri temiz değildir ve onların süreceği kalp nakid ve çürük eşyâ, güneşin nû- rundan kâsid olur." İşte güneş mesâbesinde olan insân-ı kâmilin önünde kalp para ve çürük mal mesâbesinde olan ulûm-ı istidlâlî de böyledir. Bu ilmin sâhiblerini, ilimleri ancak zulmet-i tabîat içinde sürebilirler. Nitekim ulûm-ı zâhiriyyede allâme-i cihân olan Fahreddîn-i Râzî (rahmetullahi aleyh)i, Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretlerinin önünde "Vücûd-ı Hakk'ı bin bir delîl ile isbât etmiştir!" diye medh ettikleri vakit, hazret: "Demek ki, bin bir şübhesi varmış!" cevabını vermiş ve medh edenleri hayrette bırakmıştır. Zîrâ delil, şübheyi izâle için ikâme olunur.

26. İmdi kalp, sarrafın canının düşmanıdır; dervişin düşmanı köpekten gayri kim olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Şimdi kalp, sarrafın can düşmanıdır; dervişin düşmanı köpekten başka kim olur?

Kalp para, kendisinin kalplığını ortaya çıkardığı için, sarrafın can düşmanıdır. Bu sebeple sarraf konumunda olan dervişin ve isteğe bağlı fakirlik (fakr-ı ihtiyârî) sahibinin düşmanı da, kalp para konumunda ve köpek mizaç ve tabiatında olan nefsanî kimselerden başka kim olabilir?

Kalp para, kendisinin kalplığını meydana çıkardığı için, sarrâfın düşman-ı cânıdır. Binâenaleyh sarrâf mesâbesinde olan dervişin ve fakr-ı ihtiyârî sâhibinin düşmanı da, kalp para mesâbesinde ve köpek, meşreb ve tabîatında olan nefsânî kimselerden başka kim olabilir?

27. Enbiya düşmanlar ile uğraşırlar; arkadan melâikeler "Rabbi sellim!" vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Peygamberler düşmanlarla uğraşırlar; arkadan melekler "Rabbim, selamet ver!" diye dua ederler.

"Tenîden", dokumak, bir şeyin etrafında dolaşmak, meydana getirmek ve teveccüh etmek (yönelmek) ve iltifat etmek; ve "firîb dâden", yani aldatmak anlamlarındadır. Şerh eden büyük âlimler "cenk etmek" (savaşmak) anlamını vermişlerdir. Lügatlerde bu anlamı bulamadım; ve bir şeyin etrafında dolaşmak, o şey ile meşgul olmak demek olduğundan, bu anlamı uygun gördüm. Yani "Peygamberler hakikat düşmanlarını doğru yola getirmekle meşgul olurlar ve yüce melekler de 'Ey Rabbim, sen selamet ver!' diye dua edip derler,"

"Tenîden", dokumak, bir şeyin etrafında dolaşmak, peydâ etmek ve teveccüh ve iltifat etmek; ve "firîb dâden", ya'ni aldatmak ma'nâlarınadır. Şurrâh-ı kirâm “cenk etmek" ma'nâsını vermişlerdir. Lügatlerde bu ma'nâyı bulamadım; ve bir şeyin etrafında dolaşmak, o şey ile meşgül olmak demek olduğundan, bu ma'nâyı münasib gördüm. Ya'ni "Peygamberler hakikat düşmanlarını doğru yola getirmekle meşgül olurlar ve melâike-i kirâm dahi "Yâ Rab, sen selâmet ver!" diye duâ edip derler,

28. Ki: "Bu bir çerağı ki, o nûrludur, hırsızların nefeslerinin püfünden uzak tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Ki: "Bu bir çerağı ki, o nûrludur, hırsızların nefeslerinin püfünden uzak tut!"

"Gâr", failiyet edatıdır; "nûr-gâr", nurlu ve nur sahibi demektir. Yani melekler derler ki: "Ey Rabb'im, bu yeryüzünde yakmış olduğun bu nurlu hidayet çerağını, iman ve hidayet hırsızlarının nefeslerinin 'püf' diyerek söndürmesinden uzak tut!" "Hırsızlar"dan kasıt, inkârcılardır ve "nefeslerinin püfü"nden kasıt, bâtıl sözleri ve iddialarıdır. Bu şerefli beytin birinci mısraında يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَ مُبَشِّراً وَ نَذيراً و داعياً إلى الله باذنه و سراجاً منيراً (Ahzab, 33/45-46) yani "Ey Peygamber'im, biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı, O'nun izniyle Allah'a davet edici ve nurlu bir çerağ ve kandil olarak gönderdik" ayet-i kerimesine ve ikinci mısraında da Tevbe suresinde geçen يريدون أن يطفئوا نور الله بأفوائهم (Tevbe, 9/32) yani "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Gâr", edât-ı failiyyettir; "nûr-gâr", nûrlu ve nûr sâhibi demek olur. Ya'ni melâike derler ki: "Yâ Rab, bu yeryüzünde yakmış olduğun bu nûrlu hidâyet çerâğını, îmân ve hidâyet hırsızlarının nefeslerinin püf diyerek söndürmesinden uzak it!" "Hırsızlar"dan murâd, münkirler ve "nefeslerinin püfü"nden murâd, bâtıl sözleri ve iddialarıdır. Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ında يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَ مُبَشِّراً وَ نَذيراً و داعياً إلى الله باذنه و سراجاً منيراً )Ahzab, 33/45-46) ya'ni "Ey Peygamber'im, biz seni şâhid ve mübeşşir ve nezîr ve O'nun izniyle Allah'a da'vet edici ve nûrlu bir çerâğ ve kandil olarak gönderdik" âyet-i kerîmesine ve ikinci mısra'da da sûre-i Tevbe'de vaki يريدون أن يطفئوا نور الله بأفوائهم )Tevbe, 9/32) ya'ni "Onlar Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

29. Nûrun düşmanı ancak hırsız ve kalb-zendir. Ey feryada erişici, bu ikiden feryada eriş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Nûrun düşmanı ancak hırsız ve kalb-zendir. Ey feryada erişici, bu ikiden feryada eriş!

"Hırsız"dan kasıt, cin ve insan şeytanlarıdır, yani görünmeyen şeytanlar ile, görünen insan şeytanları ve inkârcılardır. Ve "kalb-zen"den kasıt, riya ehli ve nefis sahibi olan yalancı iddiacılar ve mürşitlik davasında bulunan noksan kişilerdir. Bunlar nübüvvet nurunun düşmanlarıdır. Melekler, "Bu iki sınıfın elinden feryat eden kullarının imdadına yetiş!" diye Hakk'a niyaz ederler.

"Hırsız”dan murâd, şeyâtîn-i cin ve insdir, ya'ni görünmeyen şeytanlar ile, görünen insan şeytanları ve münkirlerdir. Ve “kalb-zen"den murâd, ehl-i riyâ ve nefis sâhibi olan müddeî-i kâzib ve mürşidlik da'vâsında bulunan nâkıslardır. Bunlar nûr-ı nübüvvetin düşmanlarıdır. Melekler, "Bu iki sınıfın elinden feryad eden kullarının imdadına yetiş!" diye Hakk'a niyâz ederler.

30. Dördüncü cild üzerine aydınlık dök; zîrâ güneş dördüncü felekten kıyâm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Dördüncü cilt üzerine aydınlık dök; çünkü güneş dördüncü felekten doğdu.

Bu hitap, melekler dilinden Allah'a bir niyaz olduğuna göre (şöyle anlaşılır): "Ey Rabbim, nübüvvet nuru olan bâtınî ilimleri, küllî Muhammedî ruh mertebesinden, kâmil vâris olan Hz. Celaleddin'in inşâd ettiği bu Mesnevî-i Şerif'in dördüncü cildi üzerine dök. Çünkü küllî Muhammedî ruh güneşi, senin hakiki varlığının tenezzülât (aşağı iniş) feleklerinin dördüncü feleğinden doğdu." O felekler de Ahadiyyet feleği, Vahdet feleği, Vâhidiyyet feleği ve ruh feleğidir demek uygun olur. Ve Cenab-ı Pir (Mevlana) dilinden olduğuna göre, Hüsameddin Çelebi hazretlerine hitap olur. Yani: "Ey Hakk'ın ışığı olan Hüsameddin, sen güneşsin; geniş yatkınlığın ile bu dördüncü cilt Mesnevî üzerine, nübüvvet nuru olan o bâtınî ilimleri dök; çünkü bu zahiri güneş, yeryüzüne göre, dördüncü felekten doğdu ve kendi ekseni etrafında dönüp hareket etti ve yeryüzünü aydınlattı."

Bu hitâb melâike lisânından Hakk'a niyâz olduğuna göre: "Yâ Rab, nûr-ı nübüvvet olan ulûm-ı bâtıneyi, rûh-ı küllî-i Muhammedî mertebesinden, vâris-i kâmil olan Hz. Celaleddîn'in inşâd buyurduğu bu Mesnevî-i Şerîf'in IV. cildi üzerine dök. Zîrâ rûh-ı küllî-i Muhammedî güneşi, senin vücûd-ı hakîkînin tenezzülâtı feleklerinin dördüncü feleğinden kıyâm etti." O felekler dahi, felek-i Ahadiyyet ve felek-i Vahdet ve felek-i Vâhidiyyet ve felek-i rûhdur demek münasib olur. Ve cenâb-ı Pîr lisânından olduğuna göre, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitâb olur. Ya'ni: "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn, sen güneşsin; vâsi' isti'dâdın ile bu IV. cild Mesnevî üzerine, nûr-ı nübüvvet olan o ulûm-ı bâtıneyi dök; zîrâ bu zâhirî güneş, arza nazaran, dördüncü felekten kıyâm etti ve mihveri etrafından devir ve hareket etti ve arzı ziyalandırdı."

31. Agah ol, güneş gibi dördüncüden nûr ver, tâ ki beldeler ve diyâr üzerine doğsun! Ey Hüsâmeddîn'im Mesnevî-i Şerîfin IV. cildi, dördüncü feleğin mümâsilidir ve sen de güneşsin; binâenaleyh güneş gibi IV. cildden nûr ver, tâ ki senin nûr-ı hakikatin şehirler ve memleketler üzerine doğsun!" Hâdisât-ı asriyyemiz bu beyt-i şerîfin sıdkına fiilen delâlet etmektedir. El-Yevm Mesnevî-i Şerif Amerika'da, İngiltere'de, Fransa'da ve Almanya'da ve İsviçre'de ellerde gezip, tercüme edilmektedir. Ve İngiltere'de müsteşrık Mr. Nicholson tarafından III. cilde kadar tercüme ve tab' edilmiştir. Ve Almanya'da tedrîs olunmaktadır. Hindistan'da mecûsîlerin evlerinde bile birer aded Mesnevî bulunduğu, oranın ahvâline vakıf bir zât tarafından haber verilmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. Agâh ol, güneş gibi dördüncüden nur ver, tâ ki beldeler ve diyâr üzerine doğsun! Ey Hüsâmeddîn'im, Mesnevî-i Şerîf'in dördüncü cildi, dördüncü feleğin (göğün) benzeridir ve sen de güneşsin; bu sebeple güneş gibi dördüncü ciltten nur ver, tâ ki senin hakikat nurun şehirler ve memleketler üzerine doğsun! Çağımızdaki olaylar bu şerefli beytin doğruluğuna fiilen işaret etmektedir. Şimdi Mesnevî-i Şerîf Amerika'da, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da ve İsviçre'de elden ele dolaşmakta ve tercüme edilmektedir. Ve İngiltere'de müsteşrik (doğu bilimci) Mr. Nicholson tarafından üçüncü cilde kadar tercüme ve basılmıştır. Ve Almanya'da öğretilmektedir. Hindistan'da Mecusîlerin (Zerdüştîlerin) evlerinde bile birer adet Mesnevî bulunduğu, oranın hallerine vakıf (bilen) bir zat tarafından haber verilmiştir.

32. Her kim ona masal derse, masaldır; ve o kimse ki onu nakd gördü, merdânedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. Her kim ona masal derse, masaldır; ve o kimse ki onu nakit gördü, mertçedir.

Yani Mesnevî-i Şerîf'te hikâye perdeleri arkasında Kur'an ve şerefli hadislerin bâtınî anlamları ile nefsin ve şeytanın halleri ve hileleri zekâ sahibi kimselere anlatılmakta olduğundan, idraki noksan ve muhakemeleri zayıf olan zahir ehli bir grup, Mesnevî-i Şerîf'i hikâye kitabından ibaret görmektedir. Buna göre "Her kim bu Mesnevî'ye masal kitabı derse, onun anlayışına göre masaldır, çünkü o yalnız perdeyi ve hikâyenin zahirini görüyor. Bakışı perdenin arkasına nüfuz edemiyor;" veya "O kimsenin kendi varlığı bir efsane ve masaldır, yani kıymetsiz bir varlıktır; fakat o hikâye perdeleri arkasında, kendi nefsinin sıfatlarını ve noksanlarını görüp uyanan ve kendinin mevcut halini bilen kimsenin hareketi mertçedir."

Ya'ni Mesnevî-i Şerîf'de hikâye perdeleri arkasında Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i bâtıneleri ve nefsin ve şeytanın hal ve desâisi ehl-i zekâvete tefhîm edilmekte olduğundan idrâki noksan ve muhâkemâtı sakîm olan ehl-i zâhirden bir tâife Mesnevî-i Şerifi hikâye kitabından ibaret görmektedir. Binâenaleyh "Her kim bu Mesnevî'ye masal kitabı derse, onun anlayışına göre masaldır, zîrâ o yalnız perdeyi ve hikâyenin zâhirini görüyor. Nazarı perdenin arkasına nüfüz edemiyor;" veyâhut "O kimsenin kendi varlığı bir efsâne ve masaldır, ya'ni kıymetsiz bir mevcûdiyettir; fakat o hikâye perdeleri arkasında, kendi nefsinin sıfatlarını ve noksanlarını görüp mütenebbih olan ve kendinin hâl-i hâzırını bilen kimsenin hareketi mertçedir."

33. Nil suyudur ve Kıbtî'ye kan göründü. Mûsâ'nın kavmine kan değil idi, su idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. Nil suyudur ve Kıbtî'ye kan göründü. Mûsâ'nın kavmine kan değil idi, su idi.

Bu Mesnevî-i Şerîf, Mısır'ın Nil nehrinin suyu gibidir. Mûsâ (a.s.)a karşı çıkan ve Firavun'a uyan Kıbtîler'e Nil suyu kan göründüğü gibi, Firavun konumunda bulunan nefislerine uyan kimselere de nahoş görünür. Hâlbuki yine o Nil suyu, Mûsâ (a.s.)a uyanlara kan değil idi, harareti söndüren su idi. Bunun gibi, ruhun Mûsâ'sına uyan kimselere bu Mesnevî-i Şerîf âb-ı hayattır (hayat suyudur).

Bu Mesnevî-i Şerîf Mısır'ın Nil nehrinin suyu gibidir. Mûsâ (a.s.)a muhalif ve Fir'avn'a tâbi' olan Kıbtîler'e Nil suyu kan göründüğü gibi, Fir'avn mesâbesinde bulunan nefislerine tâbi' olan kimselere nâhoş görünür. Halbuki yine o Nil suyu Mûsâ (a.s.)a tâbi' olanlara, kan değil idi, harâreti söndüren su idi. Bunun gibi Mûsâ-yı rûha tâbi' olan kimselere bu Mesnevî-i Şerîf âb-ı hayattır.

34. Bu sözün düşmanı sakarda baş aşağı olarak, bu demde nazarda mümessel oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. Bu sözün düşmanı sakarda baş aşağı olarak, bu anda göz önünde canlandırıldı.

"Sakar" hakkında Abdülkerîm Cîlî hazretleri el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki eserinde şöyle buyurur: "Sakar, cehennem tabakalarından kibirlilere özgü olan bir tabakadır. Yüce Allah ona Müzill (zelil kılan) ismiyle tecelli buyurdu." Ve Kur'ân-ı Kerîm'de Kureyş'in ileri gelenlerinden Velîd ibnü'l-Mugîre Kur'ân'ı dinlediği zaman: ان هذا الا سحر يؤثر ان هذا الا قول البشر yani "Bu ancak sihirbazlardan öğrenilen sihirdir ve ancak insan sözüdür" dedi; ve kibrinden dolayı iman etmedi. Cenâb-ı Hak onun hakkında أصليه سفر (Müddessir, 74/26) yani "Ben onu sakara sokacağım!" buyurdu.

Bu şerefli beytin yazılma sebebi hakkında Nefehâtü'l-Üns'de Mevlânâ Câmî hazretleri Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinden naklen şöyle buyururlar: "Cenâb-ı Mevlânâ'nın müridleri Mesnevî-i Şerîfi topluca okudukları zaman, gönül ehli onun nurunda kaybolurlar ve ricâlü'l-gayb (gayb erenleri) ellerinde sopalar ve kılıçlar olduğu halde o mecliste hazır bulunurlar; ve her kim kibir ve benliği ve ihlassızlığı sebebiyle itiraz edip, kabul etmezse, imanının kökünü ve dininin dallarını keserler ve çeke çeke sakara götürürler; ben keşfen (manevî keşif yoluyla) böyle görüyorum." Bu giriş bilgisine göre bu şerefli beytin açıklayıcı anlamı şöyle olur: "Ey Hüsâmeddîn'im! Bu Mesnevî-i Şerîfin itirazcısı ve düşmanı bu anda cehennemin sakar ismindeki tabakasına baş aşağı gittiği, sana âlem-i misâlde (misal âleminde) gösterildi."

"Sakar", Abdülkerîm Cîlî hazretleri el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki eserinde buyurur ki: "Sakar, tabakāt-ı cehennemden mütekebbirlere mahsûs olan bir tabakadır. Hak Teâlâ hazretleri ona Müzill ismiyle tecellî buyurdu." Ve Kur'ân-ı Kerîm'de Kureyş'in ekâbirinden Velîd ibnü'l-Mugîre Kur'ân'ı dinlediği vakit: ان هذا الا سحر يؤثر ان هذا الا قول البشر ya'ni "Bu ancak sâhirlerden taallüm olunan sihirdir ve ancak beşer sözüdür” dedi; ve tekebbüründen îmân etmedi. Cenâb-ı Hak onun hakkında أصليه سفر (Müddessir, 74/26) ya'ni "Ben onu sakara idhâl edeceğim!" buyurdu.

Bu beyt-i şerîfin sebeb-i inşâdı hakkında Nefehâtü'l-Üns'de Mevlânâ Câmî hazretleri Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinden naklen şöyle buyururlar: "Cenâb-ı Mevlânâ'nın mürîdleri Mesnevî-i Şerîfi müctemian okudukları vakit, ehl-i huzûr onun nûrunda müstağrak olurlar ve ricâlü'l-gayb ellerinde sopalar ve kılıçlar olduğu halde o mecliste hâzır olurlar; ve her kim kibir ve enâniyeti ve adem-i ihlâsı cihetiyle i'tiraz edip, kabul etmezse, îmânının kökünü ve dîninin dallarını keserler ve çeke çeke sakara götürürler; ben keşfen böyle görüyorum." Bu mukaddimeye göre bu beyt-i şerîfin îzâhen ma'nâsı böyle olur: "Ey Hüsâmeddîn'im! Bu Mesnevî-i Şerîfin mu'terizi ve düşmanı bu demde cehennemin sakar ismindeki tabakasına baş aşağı gittiği, sana âlem-i misâlde gösterildi."

35. Ey Hüsâmeddîn, sen onun hâlini gördün, Hak onun fiillerinin cevabını sana gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. Ey Hüsâmeddîn, sen onun hâlini gördün, Hak onun fiillerinin cevabını sana gösterdi.

Mesnevî-i Şerîf'i beğenmeyen ve itiraz eden o inkârcının hâlini gördün. Yüce Allah, onun inkâr fiilinin cevabını ve cezasını sana gayb âleminde misalî bir surette gösterdi.

Mesnevî-i Şerîfi beğenmeyen ve i'tirâz eden o münkirin hâlini gördün. Hak Teâlâ hazretleri onun fiil-i inkârının cevabını ve cezasını sana âlem-i gaybda sûret-i misâliyyede gösterdi.

36. Mâdemki senin gayb gözün, gayb gibi üstaddır, cihandan bu görüş ve insaf eksik olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Mademki senin gayb gözün, gayb gibi üstaddır, cihandan bu görüş ve insaf eksik olmasın!

Bilinmeli ki, gaybî halleri gözlemleme üç şekilde olur: Birincisi akıl ve zekâ aracılığıyladır ki, bu gözlemleme insana özgü yeteneklerdendir ve bu gözlemlemenin gücü akıl ve zekânın derecelerine bağlıdır. Örneğin, zengin olan akıllı bir kişi, israf ve sefahatin fakirlik ve zarureti doğuracağını görüp sakınır. Bu durum, olacak şeyi, olmadan evvel görmek demektir. İkincisi ruhanî kuvvet aracılığıyladır ki, olacak şeyi misal âleminde his gözüyle görür gibi, kalp gözüyle gözlemlemektir. Bu gözlemlemenin gücü de, ruhun kuvvet derecesine bağlıdır. Bu durum, şeriatın emir ve yasaklarına tamamen riayetkâr olmakla beraber, insân-ı kâmil bir mürşidin terbiyesiyle nefsin sıfatını, ruhanî sıfatlara mağlup etmek suretiyle olur. Bu konudaki diğer ayrıntılar, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye adlı şerefli eserinin on yedinci bölümünün, birinci ve ikinci bölümlerinde yer almakta olup, fakir tarafından yazılmış olan şerhte açıklanmıştır.

Üçüncüsü, Hak dinine sâlik olmadığı halde, riyâzât ve nefsanî sıfatlarına muhalefet suretiyle, kendilerinden ruhanî haller ortaya çıkan kimselerdir. Fakat onların gözlemlemeleri vehmî yanılgılar ve İblisî telkinlerle karışık olduğundan, keşifleri muteber değildir ve onlardan ruhanî kuvvetleri sebebiyle meydana gelen harikalara şeriat dilinde "istidrâc" (Allah'ın bir kişiye, günahlarına rağmen, onu daha da saptırmak için olağanüstü şeyler göstermesi) derler. Hint fakirleri ve Tibet lamaları ve diğer neshedilmiş dinlerin mücahitleri bu sınıftadırlar.

Şimdi Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin gaybî gözlemlemeleri, ikinci sınıftan olduğundan, cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Senin gayb gözün, yani kalp ve ruh gözün, gayb âleminin kendi gibi üstadı ve muallimidir. Bu kalp gözüyle görüş ve ona göre hükümde insaf, bu cihandan, yani bu maddi yoğunluk âleminden eksik olmasın ve bu gibi velayet sahibi kimseler bu âlemde daima ortaya çıksın."

Birinci mısradaki "o sitâd"daki "o" gaip zamiri ve "sitâd", kâim olmak anlamına gelen "istâden" masdarının kısaltılmışı olarak geçmiş zaman olduğu takdirde anlam: "Mademki senin gayb gözün, gayb gibidir, o gayb gözün kâim oldu, bu cihandan, bu görüş ve insaf eksik olmasın" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, ahvâl-i gaybiyyeyi müşâhede üç sûretle olur: Birisi akıl ve zekâ vâsıtasıyladır ki, bu müşâhede havâss-ı beşeriyyedendir ve bu müşâhedenin kuvveti akıl ve zekânın derecâtına tâbi'dir. Meselâ zengin olan bir âkil israf ve sefâhet, fakr u zarûreti intâc edeceğini görüp, tevakkî eder. Bu hâl, olacak şeyi, olmadan evvel görmek demektir. İkincisi kuvve-i rûhiyye vâsıtasıyladır ki, olacak şeyi âlem-i misâlde his gözüyle görür gibi, kalb gözüyle müşâhede etmektir. Bu müşâhedenin kuvveti dahi, rûhun derece-i kuvvetine tâbi'dir. Bu hâl emir ve nehy-i şerîate tamâmiyle riâyetkâr olmakla beraber, mürşid-i kâmil terbiyesiyle nefsin sıfatını, sıfât-ı rûhiyyeye mağlûb etmek sûretiyle olur. Bu bâbdaki tafsîlât-ı sâire Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki eser-i şerîfinin on yedinci bâbının, birinci ve ikinci bâblarında münderiç olup, fakîr tarafından yazılmış olan şerhde îzâh edilmiştir.

Üçüncüsü, dîn-i Hakk'a sâlik olmadığı halde, riyâzet ve sıfât-ı nefsâniyyelerine muhalefet sûretiyle, kendilerinden ahvâl-i rûhiyye sâdır olan kimselerdir. Fakat onların müşâhedeleri galatât-ı vehmiyye ve ilkāât-ı İblîsiyye ile karışık olduğundan, keşifleri mu'teber değildir ve onlardan kuvve-i rûhiyyeleri sebebiyle vâki' olan hârikalara lisân-ı şer'de "istidrâc" derler. Hind fakîrleri ve Tibet lamaları ve sair edyân-ı mensûha mücâhidleri bu sınıftadırlar.

İmdi Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin müşâhedât-ı gaybiyyeleri, ikinci sınıftan olduğundan, cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Senin gayb gözün, ya'ni kalb ve rûh gözün, âlem-i gaybın kendi gibi üstâd ve muallimdir. Bu kalb gözüyle görüş ve ona göre hükümde insâf, bu cihândan, ya'ni bu âlem-i kesâfetten eksik olmasın ve bu gibi sahib-i velâyet kimseler bu âlemde dâimâ zuhûr etsin."

Birinci mısra'daki "o sitâd"daki "o" zamîr-i gaib ve "sitâd", kāim olmak ma'nâsına olan "istâden" masdarının muhaffefi olarak mâzî olduğu takdirde ma'nâ: "Mâdemki senin gayb gözün, gayb gibidir, o gayb gözün kāim oldu, bu cihandan, bu görüş ve insaf eksik olmasın" demek olur.

37. Bu hikâye ki, bizim vaktimizin nakdidir, eğer burada onu tamâm edersen revâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. Bu hikâye ki, bizim vaktimizin nakdidir, eğer burada onu tamamlarsan uygundur.

"Hikâye"den kastedilen, üçüncü cildin sonunda eksik kalan "Âşıkın hikâyesi"dir ki, polis korkusundan gece bir bağa kaçmıştı.

"Hikâye”den murâd, III. cildin nihâyetinde nâ-tamâm kalan "Aşıkın hikâyesi"dir ki, polis korkusundan gece bir bağa kaçmış idi.

38. Kesler için, nâ-kesleri terk et; kıssayı nihayete götür ve mahlasa eriştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. Kesler için, nâ-kesleri terk et; kıssayı nihayete götür ve mahlasa eriştir.

Mesnevî-i Şerîf'in inkâr edenlerinin ve itiraz edenlerinin hâllerini söylemekten vazgeç de, Mesnevî âşığı olan samimi kişilerin ve ehliyet sahibi olan kimselerin

Mesnevî-i Şerîfin münkirlerinin ve mu'terizlerinin ahvâlini söylemekten vazgeç de, Mesnevî âşıkı olan muhlislerin ve ehliyet sahibi olan kimselerin

39. Bu hikâye eğer orada tamam olmadı ise, 4. cild vardır, onu nizama getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. Bu hikâye eğer orada tamam olmadı ise, 4. cilt vardır, onu düzene koy!

O âşıkın hikâyesinin tamamıdır ki, polisten kendisinin meçhulü olan bir bağa kaçıp, maşukayı bağda buldu ve sevincinden polise hayır dua ederdi ve derdi ki ..... عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا الْخ (Bakara, 2/216) yani "Bazen bir şeyi kötü görürsünüz, hâlbuki o sizin için hayırlıdır ve bazen bir şeyi seversiniz, hâlbuki o sizin için şerlidir."

تمامی حکایت آن عاشق که از عسس گریخته در باغی مجهول خود معشوقه را در باغ یافت و عسس را از شادی دعای خیر می کرد و می گفت که عسى ان تكرهوا شيئا و هو خير لكم و عسى ان تحبوا شيئا و هو شر لكم O âşıkın hikâyesinin tamâmıdır ki, polisten kendisinin meçhûlü olan bir bağa kaçıp, ma'şûkayı bağda buldu ve sevincinden polise hayır duâ ederdi ve derdi ki ..... عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا الْخ (Bakara, 2/216) ya'ni "Gâh bir şeyi kerîh görürsünüz, halbuki o sizin için hayırlıdır ve gâh bir şeyi seversiniz, halbuki o sizin için şerlidir"

40. Onda idik ki, o şahıs polisten ziyade havfından dolayı bağa at sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Onda idik ki, o şahıs polisten ziyade korkusundan dolayı bağa at sürdü.

Üçüncü cildin sonunda bu âşık kıssasında orada kalmıştık ki, o maşukasını arayan âşık, gece polis korkusundan dolayı bir bağa atını sürmüş ve oraya kaçmıştı.

III. cildin nihâyetinde bu âşık kıssasında orada kalmış idik ki, o ma'şûkasını arayan âşık, gece polis korkusundan dolayı bir bağa atını sürmüş ve oraya kaçmış idi.

41. O sahib-cemal bağ içinde idi ki, bu onun gamından sekiz yıl meşakkat içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. O güzellik sahibi, bağın içindeydi ki, bu (aşık) onun gamından sekiz yıl meşakkat içindeydi.

O aşığın maşuku olan güzellik sahibi kadın, o kaçtığı bağın içindeydi ki, bu çaresiz aşık, o kadının aşk gamından sekiz yıl eziyet ve meşakkat içindeydi.

O âşıkın ma'şûku olan cemâl sâhibi kadın, o kaçtığı bağın içinde idi ki, bu bîçâre âşık, o kadının gam-ı aşkından sekiz yıl renc ve meşakkat içinde idi.

42. Onun gölgesini görmenin imkânı olmadı, ankā kuşu gibi onun adını işitir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Onun gölgesini görmenin imkânı olmadı, ankā kuşu gibi sadece adını işitirdi.

43. Bir mülakattan gayri ki, ibtida kazâ cihetinden onun üzerine vâki' oldu; ve onun için gönül kapıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. Bir görüşmeden başka ki, başlangıçta kazâ tarafından onun üzerine gerçekleşti; ve onun için gönül kapıcı oldu.

Yani "O çaresiz âşık başlangıçta kazara ve tesadüfen gerçekleşen görüşmeden başka, onu bir daha göremedi ve ilk tesadüfte o maşuk o delikanlının gönlünü kapıcı oldu." "Lakye", bir kereye mahsus oluşu bildiren mastardır. "Bir kere gerçekleşen görüşme" demek olur.

Ya'ni "O bîçâre âşık bidâyette kazârâ ve tesadüfen vâki' olan mülâkâttan gayri, onu bir daha göremedi ve ilk tesadüfte o ma'şûk o delikanlının gönlünü kapıcı oldu." "Lakye", masdar binâ-i merredir. "Bir kerre vâki' olan mülâkât" demek olur.

44. Ondan sonra o çok çalıştı, halbuki o sert huylu ona mecâl vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Ondan sonra o çok çalıştı, aksine o sert huylu ona imkân vermedi.

O delikanlı âşık, maşukasını görmek için çok çalıştı, aksine o sert huylu maşukası o âşığa görme imkânını vermedi.

O delikanlı âşık, ma'şûkasını görmek için çok çalıştı, halbuki o sert huylu ma'şûkası o âşıka görmek mecâlini vermedi.

45. Ona ne yalvarma ile, ne de mal ile çare oldu. O nihal tok gözlü ve tama'sız idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Ona ne yalvarma ile, ne de mal ile çare oldu. O fidan tok gözlü ve tamahsız idi.

Hint nüshalarında "çeşm-i pür" yerine "sîyr-çeşm" geçmektedir; o da "tok gözlü" demektir. "Nihâl", taze fidan anlamına gelip, delikanlının sevgilisinin teşbihî sıfatıdır.

Hind nüshalarında "çeşm-i pür" yerine "sîyr-çeşm" vâki'dir; o da "tok gözlü" demek olur. "Nihâl", tâze fidân ma'nâsına olup, delikanlının ma'şûkasının sıfat-ı teşbîhiyyesidir.

46. Her bir san'atın ve matlabın âşıkı ki vardır, Hak onun işinin evveline bir dudak bulaştırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Her bir sanatın ve isteğin âşığı ki vardır, Hak onun işinin başlangıcına bir dudak bulaştırdı.

"Leb âlûden", yani "dudak bulaştırmak", çeşni ve zevk vermekten kinayedir. Yani "Bu varlık âleminde her bir sanatın ve her bir isteğin âşığı vardır. Onun o sanata veya isteğe âşık olması, Yüce Allah hazretleri tarafından başlangıçta o âşığa ve talibe bir çeşni ve zevk duyurmasından ileri gelir. Ve âşıkın ruhunun dudağı o çeşniye bulaşınca, artık maşukasının ve isteğinin arkasından koşar.

"Leb âlûden", ya'ni "dudak bulaştırmak", çeşni ve zevk vermekten kinâyedir. Ya'ni "Bu âlem-i vücûdda her bir san'atın ve her bir matlabın âşıkı vardır. Onun o san'ata veyâ matlaba âşık olması, Hak Teâlâ hazretleri tarafından başlangıçta o âşıka ve tâlibe bir çeşni ve zevk duyurmasından ileri gelir. Ve âşıkın rûhunun dudağı o çeşniye bulaşınca, artık ma'şûkasının ve matlabının arkasından koşar.

47. Vaktaki o âsîb sebebiyle talebe geldiler, onların ayaklarının önüne her gün bağ koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. O çarpışma sebebiyle talep edenler geldiklerinde, onların ayaklarının önüne her gün bağ koyar.

"Âsîb", çarpışma ve tokuşma anlamındadır. Yani "O âşık ve talep eden kimselere başlangıçta maşukları ve matlupları olması mukadder olan şeyle ansızın çarpışma ve tokuşma meydana geldiğinde, bu çarpışma sebebiyle ruhları haz duydu. Ondan sonra, onun arkasından koştular; fakat onlar, maşuklarının ve matluplarının arkasından koştukça, Yüce Allah onların ayaklarının önüne bağ koyar ve onlar o bağ ve engel yüzünden zorluğa düşerler." Çünkü oluş âlemindeki görünüşler, ilahi isimlerin tecelli yeridir; onlarda isimlerin eserleri ve hükümleri ortaya çıkması gerekir ve Yüce Allah hazretlerinin "Mu'tî" (Veren) ism-i celili, bir şeyin verilmesini gerektirdiği gibi, "Mâni" (Engelleyen) ism-i celili de o şeyin gelmesini engellemeye teşebbüs eder. Ve bu engelleme, talep edenin aşkını ve çalışmasını artırır.

"Âsîb", tesâdüm ve çarpışmak ma'nâsınadır. Ya'ni "Vaktâki o âşık ve tâlib olan kimselere bidâyette ma'şûk ve matlûbları olması mukadder olan şeyle ansızın çarpışma ve tesâdüm vâki' oldu, bu çarpışma sebebiyle rûhları mahzûz oldu. Ondan sonra, onun arkasından koştular; fakat onlar, ma'şûka ve matlûblarının arkasından koştukça, Hak Teâlâ onların ayaklarının önüne bağ koyar ve onlar o bağ ve mânia yüzünden meşakkate giriftâr olurlar." Çünki mezâhir-ı kevniyye, esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır; onlarda âsâr ve ahkâm-ı esmâ zuhûr etmek îcâb eder ve Hak Teâlâ hazretlerinin "Mu'tî" ism-i celili, bir şeyin i'tâsını îcâb ettiği gibi, "Mâni" ism-i celili dahi o şeyin vürûdunu men' etmeğe teşebbüs eder. Ve bu men', tâlibin aşkını ve çalışmasını tezyîd eder.

48. Vaktaki onu kârın cüst ü cûsuna bıraktı, ondan sonra kabîn getir diye kapıyı bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Vakti geldiğinde onu kârın arayışına bıraktı, ondan sonra "mehir getir" diye kapıyı kapattı.

"Mehir", şer'î nikâhta, gelin için belirlenen peşin ve veresiye mehir demektir. Bu şerefli beyitte talibin aradığı şey, "gelin"e; o aranan şeye ulaşmak, "zifaf"a; talibin aranan şeye ulaşana kadar gösterdiği çaba, gayret ve çektiği zorluk ise "peşin ve veresiye mehir"e benzetilmiştir. Yani Yüce Allah, talibin ruhunun dudağına bir lezzet ve tat sürüp onu o aranan şeyin arayışına bıraktığı zaman, araya birtakım engeller ve mani'ler koyup der ki: "Aradığın şeye kavuşmak için, mehir değerinde olan çaba ve gayreti göster ve zorluk ve zahmet çek!"

“Kâbîn”, nikâh-ı şer'îde, gelin için ta'yîn olunan mihr-i müeccel ve muaccel demektir. Bu beyt-i şerîfde tâlibin matlûbu olan şey, "gelin"e ve o matlûba vusûl, "zifâf'a ve tâlibin matlûba vusûlüne kadar vâki' olan sa'y ve gayreti ve meşakkati, "mihr-i müeccel ve muaccel'e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni "Hak Teâlâ tâlibin ruhunun dudağına bir lezzet ve çeşni sürüp onu o matlûbun cüst ü cûsuna bıraktığı vakit, araya birtakım hâiller ve mâni'ler koyup der ki: "Matlûbuna kavuşmak için, mihir mesâbesinde olan sa'y u gayret getir ve meşakkat ve zahmet çek!"

49. O koku üzerine de dolanırlar ve giderler; her bir dem umucu ve me'yûs olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. O koku üzerine de dolanırlar ve giderler; her bir an umutlu ve ümitsiz olurlar.

Yani "Hakk yolcuları, Hakk'ın ilk koklattığı koku üzerine doğru giderler ve onun etrafında dolaşırlar. Her an o istenilene kavuşmayı umarlar; fakat araya engel olan mânialar sebebiyle de ona kavuşmaktan ümitsiz kalırlar ve birbirine zıt olan bu iki duygu içinde vakit geçirirler." "Âyis", dördüncü bâbdan "iyâs" (ümitsizlik) mastarından ism-i fâildir (yapanı bildiren isim), "me'yûs" (ümitsiz) anlamındadır.

Ya'ni "Tâlibler, Hakk'ın ilk koklattığı koku üzerine doğru giderler ve onun etrâfında dolaşırlar. Her an o matlûba vusûlü umarlar; fakat araya hâil olan mânialar sebebiyle de ona vusûlden me'yûs olup, ümidsiz kalırlar ve birbirine zıd olan bu iki duygu içinde imrâr-ı vakt ederler." "Âyis", dördüncü bâbdan "iyâs" masdarından ism-i fâildir, "me'yûs" ma'nâsınadır.

50. Her bir kimsenin bir meyveye azîm ümîdi vardır ki, bir gün ona o husûsta bir kapı açtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. Her bir kimsenin bir meyveye büyük bir ümidi vardır ki, bir gün ona o hususta bir kapı açtılar.

"Ümîdî"deki "ya" yüceltme "ya"sıdır. "Ber", meyve, semere ve matlup anlamlarındadır. Yani "Her bir kimsenin bir meyveyi ve matlubu elde etmek için büyük bir ümidi vardır ki, o ümidin arkasında koşar ki, nihayet bir gün o talibe matlubu hususunda bir kapı açtılar."

“Ümîdî"de “ya” yâ-yı ta'zîmdir. "Ber", meyve ve semere ve matlûb ma'nâlarınadır. Ya'ni "Her bir kimsenin bir meyveyi ve matlûbu elde etmek için azîm ümîdi vardır ki, o ümîdin arkasında koşar ki, nihâyet bir gün o tâlibe matlûbu husûsunda bir kapı açtılar."

51. Tekrar ona kapıyı kapadılar; ve kapıya tapıcı yine o ümîd üzerine âtes-pâ olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. Tekrar ona kapıyı kapadılar; ve kapıya tapıcı yine o ümit üzerine ateş ayaklı olmuştur.

"Ateş-pâ şuden", yani "ateş ayaklı olmak", hararetle yürümek ve çabuk olmaktan kinayedir. Yani "Öncelikle istenilene ulaşma ümidinin kapısını açarlar ve sonra yine kaparlar; ve talip o açılmış olan kapının tekrar açılmasına intizar ederek bekler ve o kapıya tapıcı olur ve o kapıyı kendine kıble edinir ve kapının tekrar açılması ümidi üzerine hararetle çalışır."

"Ateş-pâ şuden”, ya'ni "ateş ayaklı olmak", harâretle yürümek ve çabuk olmaktan kinâyedir. Ya'ni "Evvelâ matlûba vusûl ümîdinin kapısını açarlar ve sonra yine kaparlar; ve tâlib o açılmış olan kapının tekrâr açılmasına intizâren bekler ve o kapıya tapıcı olur ve o kapıyı kendine kıble ittihâz eder ve kapının tekrar açılması ümîdi üzerine harâretle çalışır."

52. Vaktaki o delikanlı o bağa hoş olarak girdi, onun ayağı ansızın defîneye battı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. O delikanlı o bağa hoş bir şekilde girdiğinde, ayağı ansızın defineye battı.

O delikanlı, polis korkusundan, gece o bağa gönlü hoş bir şekilde girdi; sevgilisini hiç ummadığı hâlde orada birdenbire görünce, ayağı yer altında gizli olan bir hazineye batmış gibi oldu ve son derece sevindi.

O delikanlı polis korkusundan, gece o bağa gönlü hoş olarak girdi; ma'şûkasını hiç ummadığı halde, orada görüverince, ayağı yer altında gizli olan bir hazîneye batmış gibi oldu ve son derece sevindi.

53. Muhakkak Hâlık polisi sebeb kılmıştır, tâ ki o korkudan gece bağa koşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Şüphesiz Yaratıcı, polisi sebep kılmıştır ki o korkudan gece bahçeye koşsun.

54. O, bağın ırmağında çerâğ ile yüzüğün talibi olarak o ma'şûkayı görsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

54. O, bağın ırmağında fener ile yüzüğün talibi olarak o maşukayı görsün.

Yani "O âşık, geceleyin polise yakalanma korkusundan dolayı bağa kaçmak ve orada yüzüğünü bağın ırmağına düşürüp bir fener ile o yüzüğü aramakla meşgul olan o maşukasını görmek için Yüce Allah muhakkak polisi sebep kılmıştır."

Ya'ni "O âşık gece polise yakalanmak korkusundan dolayı bağa kaçmak ve orada yüzüğünü bağın ırmağına düşürüp bir fener ile o yüzüğü aramakla meşgül olan o ma'şûkasını görmek için Hak Teâlâ muhakkak polisi sebeb kılmıştır."

55. Böyle olunca o dem zevkinden Hakk'ın senâsına o polisin duasını karîn etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

55. Böyle olunca o anki zevkinden dolayı Hakk'ın övgüsüne o polisin duasını ekledi.

O âşık delikanlı, bağda polis sayesinde sevgilisini bulunca, o anda tam bir zevk içinde Hakk'a şükretti ve Hakk'ın şükür ve övgüsüne polisin duasını da ekleyerek dedi ki:

O âşık delikanlı bağda polis yüzünden ma'şûkasını bulunca, o anda kemâl-i zevkından Hakk'a şükr etti ve Hakk'ın şükür ve senâsına polisin duâsını da zamm etti de dedi:

56. Ki: "Kaçmadan asese ziyan ettim, yirmi kadar gümüş ve altını onun üzerine dök!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

56. Ki: "Kaçmadan asese ziyan ettim, yirmi kadar gümüş ve altını onun üzerine dök!"

"Ey Rabbim, kaçtığım için polise zararım dokundu, çünkü beni yakalamış olsaydı, zabıta nizamı gereğince benden para cezası alacaktı; kaçtım, beni yakalayamadı ve para cezasını da alamadı. İlahi, ben ondan kaçtım, maşuku buldum, ona mükâfat olarak benden alacak olduğu yirmi kadar gümüş ve altını, onun üzerine dök ve ona başka bir sebeple ihsan et!"

Bu ve sonraki şerefli beyitlerin anlamından, eski zamanlarda alınacak para cezalarının, polislere tahsis edildiği anlaşılmaktadır.

"Yâ Rab, kaçtığım için, polise zararım dokundu, zîrâ beni tutmuş olsa idi, zabıta nizâmı mûcibince benden cezâ-yı nakdî alacaktı; kaçtım, beni tutamadı ve cezâ-yı nakdîyi de alamadı. İlâhî ben ondan kaçtım, ma'şûku buldum, ona mükâfât olarak benden alacak olduğu yirmi kadar gümüş ve altını, onun üzerine dök ve ona dîğer bir sebeble ihsân et!"

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîflerin müfâdından, eski zamanlarda alınacak cezâ-yı nakdîlerin, polislere tahsîs olunduğu anlaşılmaktadır.

57. "Avvânlıktan onu âzâd et, ben şad olduğum gibi, onu da şad et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

57. "Avamlıktan onu azat et, ben şad olduğum gibi, onu da şad et!"

"Ey Rabbim, onu zabıta memurluğundan azat et; ben onun yüzünden nasıl sevinmiş isem, onu da bu şerli işten azat etmek suretiyle sevindir!"

“Yâ Rab, onu zabıta me'murluğundan âzâd et; ben onun yüzünden nasıl sevinmiş isem, onu da bu şerli işten âzâd etmek sûretiyle sevindir!"

58. "Bu cihandan ve o cihandan onu sa'd tut, avvânlıktan ve köpeklikten onu kurtar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

58. "Bu dünyadan ve o dünyadan onu mutlu kıl, avamlıktan ve köpeklikten onu kurtar!"

"Beni korkutan polisi bu dünyada ve o ahirette mübarek ve mutlu kıl; ve onu mutlu olan kulların zümresine kat! Polis neferliğinden ve onu bunu ısıran köpeklere benzer bir yaşayıştan kurtar!" Çünkü zabıta memurlarının pek çoğu her bir devirde halka zalimane muamele ederler ve köpekler gibi onu, bunu ısırırlar. Bu şerefli beyit Selçuk hükümeti devrinde söylenmiştir ve o devirdeki söz hürriyetini açık bir şekilde ispat eder. Asrımızın medeniyet devrinde bu sözlere tahammül edecek hükümet adamları nadirdir.

"Beni korkutan polisi bu dünyada ve o âhirette mübarek ve sa'd tut; ve onu saîd olan kulların zümresine ilhâk et! Polis neferliğinden ve onu bunu ısıran köpeklere mümâsil bir yaşayıştan kurtar!" Zîrâ zabıta me'murlarının pek çoğu her bir devirde halka zâlimâne muâmele ederler ve köpekler gibi onu, bunu ısırırlar. Bu beyt-i şerîf Selçuk hükümeti devrinde inşâd buyurulmuştur ve o devirdeki hürriyyet-i kelâmı açık bir sûrette isbât eder. Asrımızın medeniyet devrinde bu sözlere tahammül edecek hükümet adamları enderdir.

59. "Ey Huda, gerçi o avvânın huyu vardır ki, dâimâ halk için belâ ister."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

59. "Ey Allah'ım, gerçi o polisin huyu vardır ki, daima halk için belâ ister."

Ey Allah'ım, gerçi o polis memuru daima halkın başına bir belâ gelmesini istemek huyuna sahiptir ve ister ki birisi hükümetin düzenine ve kanununa karşı gelsin de, bu da ona musallat olup, cebinden parasını alsın.

"Ey Hudâ, gerçi o polis me'mûru dâimâ halkın başına bir belâ gelmesini istemek huyuna mâliktir ve ister ki birisi hükümetin nizâmına ve kānûnuna muhalefet etsin de, bu da ona musallat olup, kesesinden parasını alsın."

60. "Eğer şahın bir cürüm koyduğu haberi gelse, o müslümanlar üzerine kavî ve şad olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

60. "Eğer şahın bir suç koyduğu haberi gelse, o Müslümanlar üzerine güçlü ve sevinçli olur."

Eğer zabıta memurluğuna zamanın hükümdarının beyi, yasak bir fiil koyarak, onu işleyenlerin cezaya uğrayacağı haberi gelse, polis memuru o fiile cüret edenleri yakalamak için bir faaliyete gelir ve bir av tutacağı fikriyle sevinir.

"Eğer zabıta me'murluğuna hükümdâr-ı zamânın beyi bir fiil-i memnû' vaz' ederek, onu işleyenlerin dûçâr-ı cezâ olacağı haberi gelse, polis me'mûru o fiile mütecâsir olanları yakalamak için bir faaliyete gelir ve bir av tutacağı fikriyle mesrûr olur.

61. "Ve eğer şahın merhamet gösterdiği, müslümanlardan cûd ile onu kaldırdığı haberi gelse;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

61. "Ve eğer şahın merhamet gösterdiği, Müslümanlardan cömertlikle onu kaldırdığı haberi gelse;"

62. "Ondan onun cânına bir matem düşer, avvân yüz böyle idbarlar tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

62. "Ondan onun cânına bir matem düşer, avvân yüz böyle idbarlar tutar."

Yani “Hükümdar, halka merhamet edip, cömertlik ve kerem sebebiyle evvelce koyduğu yasağı kaldırsa, polis memurunun canına bu şahın izninden dolayı bir matem ve acı düşer. O polis memuru bu türden yüz misli bahtsızlık tutar." Yani bu iznin gerçekleşmesinden ve yasağın kaldırılmasından etkilenip halkı suçlamak için bahaneler arama bahtsızlığına yakalanır. Bir insan için bundan daha büyük bahtsızlık ve talihsizlik olmaz; bu sebeple böyle bir kimsenin bu bahtsızlıktan kurtulmasına dua etmek lazımdır.

Ya'ni “Hükümdâr, halka merhamet edip, cûd ve kerem sebebiyle evvelce vaz' ettiği yasağı kaldırsa, polis me'mûrunun canına bu müsâade-i şâhîden dolayı bir mâtem ve elem düşer. O polis me'mûru bu nevi'den yüz misli bahtsızlık tutar." Ya'ni bu müsâadenin vukū'undan ve yasağın kaldırılmasından müteessir olup halkı tecrîm için bahâneler aramak bahtsızlığına giriftâr olur. Bir insan için bundan daha büyük idbâr ve bahtsızlık olmaz; binâenaleyh böyle bir kimsenin bu idbârdan kurtulmasına duâ etmek lâzımdır.

63. O avvânı duâya çekti; zîrâ avvândan ona böyle rahmet erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. O, o avvânı duaya çekti; çünkü avvândan ona böyle bir rahmet erişti.

"Avvân" bazı şârihlerin görüşüne göre feth ve teşdîd ile, mübalağa ile ism-i fâil olup, lügatte "çok yardım edici" demek olur. Teşdîdsiz "avân" şeklinde okunması vezin zorunluluğu içindir. Zabıta ve polis memuru anlamında kullanılır. Yani "Âşık o avvânı duaya çekti ve onun için hayır ile dua etti; çünkü avvândan ona böyle bir lütuf ve rahmet meydana geldi."

“Avvân” ba'zı şârihlerin mütâlaasına göre feth ve teşdîd ile, mübâlağa ile ism-i fâil olup, lügaten, "çok yardım edici" demek olur. Teşdîdsiz “avân” sûretinde okunması zarûret-i vezn içindir. Zabıta ve polis me'mûru ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni "Âşık o avvânı duâya çekti ve onun için hayır ile duâ et-ti; zîrâ avvândan ona böyle bir lutuf ve rahmet vâki' oldu."

64. Cümle üzerine zehir ve onun üzerine tiryak idi; o avvân o müştâkın rabı-tası oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

64. Cümle üzerine zehir ve onun üzerine tiryak idi; o avam o müştakın bağı oldu.

Polis memuru, genel olarak zehir gibiydi; fakat o âşık delikanlı üzerine tiryak ve panzehir gibiydi; çünkü o polis, o maşukuna müştak olan âşıkın isteğine ulaşmasının bir bağı ve bağlantısı oldu.

Polis me'mûru, umûma nazaran zehir gibi idi; fakat o âşık delikanlı üze-rine tiryâk ve panzehir gibi idi; zîrâ o polis, o ma'şûkuna müştâk olan âşıkın matlûbuna vusûlünün bir râbıtası ve bağı oldu.

65. Binâenaleyh cihanda kubh-ı mutlak olmaz, kötü nisbet ile olur, bunu da bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

65. Bu sebeple dünyada mutlak kötülük olmaz, kötü bağıntı ile olur, bunu da bil!

Yani "Dünyada hiçbir şey mutlak surette kötüdür denemez. Kötülük bağıntı üzerinedir; yani birine göre kötüdür ve diğerine göre iyidir." Nasıl ki polis memuru topluma göre kötüdür; fakat âşık delikanlıya göre iyidir; çünkü onu sevgilisine kavuşturdu.

Ya'ni "Cihânda hiçbir şey sûret-i mutlakada kötüdür denemez. Kötülük nisbet üzerinedir; ya'ni birine nisbeten kötüdür ve diğerine nisbeten iyidir." Nitekim polis me'mûru umûma nisbeten kötüdür; fakat âşık delikanlıya nis-beten iyidir; çünkü onu ma'şûkuna kavuşturdu.

66. Zamanda asla zehir ve şeker yoktur; zîrî birine ayak, diğerine bağ değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

66. Zamanda asla zehir ve şeker yoktur; çünkü birine ayak, diğerine bağ değildir.

Bu izafî varlığın devamı zamanında ve hiçbir vaktinde mutlak zehir ve mutlak şeker yoktur; zira birine ayak değildir, yürümesi için ayak bağıdır; ve diğerine de ayak bağı değildir, yürümesine engel olmaz. Örneğin ateş, evi yanan adam için iyi değildir; yemek pişiren ve soğuktan üşüyen adam için iyidir. Ve aynı şekilde bal hakkında Yüce Allah hazretleri `فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ` (Nahl, 16/69) yani "Onda insanlara şifa vardır" buyurduğu halde, vücudunda hararet olan kimse için zararlıdır; vücudunda soğukluk bulunan kimse için de şifadır. İşte eşyanın hepsi böyledir.

"Bu vücûd-ı izâfînin devamı zamanında ve hiçbir vaktinde mutlakan ze-hir ve mutlakan şeker yoktur; zîrâ birine ayak değildir, yürümesi için ayak bağıdır; ve diğerine de ayak bağı değildir, yürümesine mâni' olmaz." Meselâ ateş, evi yanan adam için iyi değildir; yemek pişiren ve soğuktan üşüyen adam için iyidir. Ve kezâ bal hakkında Hak Teâlâ hazretleri `فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ` (Nahl, 16/69) ya'ni " Onda nâsa şifâ vardır" buyurduğu halde, vücudunda harâret olan kimse için muzırdır; vücûdunda bürûdet bulunan kimse için de şifâdır. İşte eşyânın hepsi böyledir.

67. Muhakkak birine ayak, diğerine ayak bağıdır; muhakkak birine zehir, diğerine şeker gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

67. Muhakkak birine ayak, diğerine ayak bağıdır; muhakkak birine zehir, diğerine şeker gibidir.

İzafî varlık (mutlak varlığa göre) âlemindeki eşyalardan her biri muhakkak birine fayda ve diğerine zarardır.

Vücûd-ı izâfî âlemindeki eşyâdan her biri muhakkak birine fâide ve diğerine zarardır.

68. Yılanların zehri yılana hayat olur; o âdeme nisbetle memât olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

68. Yılanların zehri yılana hayat olur; o, insana nispetle ölüm olur.

69. Suya mensûb halk için derya bağ gibi olur; toprağa mensûb halk için o ölüm ve dağ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

69. Suya ait halk için deniz bağ gibi olur; toprağa ait halk için o ölüm ve dağ olur.

"Dağ", kızgın demir ile et üzerine işaret koymak anlamındadır, acı ve elem demektir. Nitekim "iç dağlanması" derler. Yani "Deniz, suda yaşayan balık ve diğer yaratıklar için latif bir bağ gibi olur; karada yaşayan yaratıklar için ölüm ve elem olur." Eğer biri denize düşse ya boğulup ölür yahut kurtuluncaya kadar elem ve zahmet çeker.

“Dâğ”, kızgın demir ile et üzerine nişân vaz' etmek ma'nâsınadır, acı ve elem demek olur. Nitekim "dâğ-ı derûn" derler. Ya'ni "Deniz, suda yaşayan balık vesâir mahlûkāt için latîf bir bağ gibi olur; karada yaşayan mahlûkāt için ölüm ve elem olur." Eğer biri denize düşse ya boğulup ölür veyâhud kurtuluncaya kadar elem ve zahmet çeker.

70. Ey iş adamı, bunun nisbetini birden yüz bine kadar böyle say!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

70. Ey iş adamı, bunun bağıntısını birden yüz bine kadar böyle say!

"Yüz bin" ifadesi, sınırlama için değildir, çokluk anlamındadır. "İş adamı"ndan kastedilen, ilahi hikmetler ve bilgiler talep eden kimsedir. Yani "Ey ilahi bilgi ve Rabbanî hikmetler talep eden kimse, bu izafî varlık âlemindeki eşyanın birbirine olan bağıntılarını sonsuza dek böyle say!"

"Yüz bin" ta'bîri, hasr için değildir, kesret ma'nâsınadır. "İş adamı"ndan murâd, hikem ve maârif-i ilâhiyye tâlibi olan kimsedir. Ya'ni "Ey ma'rifet-i ilâhiyye ve hikem-i rabbâniyye tâlibi olan kimse, bu vücûd-ı izâfî âlemindeki eşyanın birbirine olan nisbetlerini ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle say!"

71. Zeyd onun hakkında şeytan olur; diğer bir şahsın hakkında sultan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71. Zeyd onun hakkında şeytan olur; diğer bir şahsın hakkında sultan olur.

Örneğin Zeyd, yani herhangi bir şahıs, birisi hakkında şeytan gibi nefret edilen ve diğer birisi hakkında da sultan gibi kabul gören ve muteber olur.

Meselâ Zeyd, ya'ni herhangi bir şahıs, birisi hakkında şeytan gibi menfûr ve diğer birisi hakkında da sultân gibi makbûl ve mu'teber olur.

72. O der ki: "Zeyd sıddîk ve âlîdir"; ve bu der ki: "Zeyd kâfir ve öldürülmeğe lâyıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

72. O der ki: "Zeyd sıddîk (çok doğru sözlü) ve yücedir"; ve bu der ki: "Zeyd kâfir ve öldürülmeye lâyıktır."

"Senî", yüce ve ulu; "gebr", mecûsî (Zerdüşt dinine mensup) demek ise de, burada mutlak olarak kâfir anlamındadır. "Küştenî"deki "yâ", liyakat yâ'sıdır (bir şeye lâyık olmayı ifade eden ek).

"Senî", âlî ve yüce; "gebr", mecûsî demek ise de, burada mutlakan kâfir ma'nâsınadır. “Küştenî”deki “yâ”, yâ-yı liyâkattır.

73. Zeyd bir zattır, o bir üzerine kalbdir; o dîğeri üzerine hep renc ve ziyân-dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

73. Zeyd bir zattır, o birinin üzerine kalptir; o diğerinin üzerine hep incinme ve ziyandır.

74. Eğer sen istersen ki o senin için şeker olsun; imdi ona onun âşıkının gözünden bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

74. Eğer sen istersen ki o senin için şeker olsun; şimdi ona onun âşığının gözünden bak!

Hâlbuki Zeyd bir zât ve bir kişiden ibarettir; fakat o bir zât, birine kalp gibi sevgili ve kıymetli, diğerine ise zahmet ve zarar gibi nefret edilen biridir.

Yardımcı Pîr Hazretleri, buraya kadar isimlerin üstünlüğü ve karşılıklı ilişkisi yönünden olan bakışı Hakk Yolcularına açıkladı. Bu şerefli beyitte de Hakk Yolcusunun bakışını, isimlerin topluluğuna yöneltip buyururlar ki: "Ey Hakk Yolcusu, sen isimlere ait bağıntılar ve özellikler dairesinde sınırlı kalma. Bakışını bu mertebeden yükselt de muhalefetten kurtul ve kâinat ile genel bir barış anlaşması yap; ve herkese bir mertebeden değil, onların kendi mertebelerinden bakıp, mazur gör!" Eğer böyle yaparsan, bakışında zehir ile şeker birleşir. Nitekim bu anlamda âriflerden biri Hak'tan şöyle buyurur: هر آن نقشی که در صحرا نهادیم تو زیبا بین که ما زیبا نهادیم سر مویی ز زلف خود نمودیم جهانرا در پس غوغا نهادیم مشو احول مسما جز یکی نیست اگر چه این همه اسما نهادیم "İzhar ettiğimiz her bir sureti, sen yakışıklı gör ki, biz yakışıklı koyduk. Kendi zülfümüzden bir kıl ucu gösterdik, cihanı kavga arkasına koyduk. Şaşı olma, müsemmâ birden başka değildir; gerçi bütün bu isimleri koyduk."

Halbuki Zeyd bir zât ve bir şahıstan ibarettir; fakat o bir zât, birine kalb gibi sevgili ve kıymetli ve diğerine zahmet ve zarar gibi menfürdur.

Cenâb-ı Pîr-i destgîr, buraya kadar tefâzul ve tekabül-i esmâ cihetinden olan nazarı sâliklere beyân buyurdu. Bu beyt-i şerîfde de sâlikin nazarını, cem'iyyet-i esmâiyyeye tevcîh edip buyururlar ki: "Ey sâlik, sen niseb ve hasâis-i esmâiyye dâiresinde mahsûr kalma. Nazarını bu mertebeden yükselt de muhalefetten kurtul ve kâinât ile sulh-i umûmî akd et; ve herkese bir mertebeden değil, onların kendi mertebelerinden nazar edip, ma'zûr tut!" Eğer böyle yaparsan, nazarında zehir ile şeker birleşir. Nitekim bu ma'nâda ârifin biri lisân-ı Hak'dan şöyle buyurur: هر آن نقشی که در صحرا نهادیم تو زیبا بین که ما زیبا نهادیم سر مویی ز زلف خود نمودیم جهانرا در پس غوغا نهادیم مشو احول مسما جز یکی نیست اگر چه این همه اسما نهادیم "Izhâr ettiğimiz her bir sûreti, sen yakışıklı gör ki, biz yakışıklı koyduk. Kendi zülfümüzden bir kıl ucu gösterdik, cihânı kavga arkasına koyduk. Şaşı olma, müsemmâ birden başka değildir; gerçi bütün bu esmâyı koyduk."

75. O güzele kendi gözünden bakma; matlûbu, taliblerin gözüyle gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

75. O güzele kendi gözünden bakma; istenileni, talip olanların gözüyle gör!

Varlık âleminde bir kişinin güzel gördüğü şeye, kendi gözünden ve kendi zevk ve mertebenden bakma, herhangi bir istenileni, o istenilenin talip olanlarının gözüyle ve onların mertebeleriyle seyret!

Âlem-i vücûdda bir şahsın güzel gördüğü şeye, kendi gözünden ve kendi zevk ve mertebenden bakma, herhangi bir matlûbu, o matlûbun tâliblerinin gözüyle ve onların mertebeleriyle temâşâ et!

76. Sen o hoş gözden dolayı kendi gözünü bağla, onun âşıklarından göz ariyet et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

76. Sen o hoş gözden dolayı kendi gözünü bağla, onun âşıklarından göz ödünç al!

Bilinmeli ki, maşuk ya hakiki ya da izafî ve mecazî olur. Mecazî maşuk kişilere göre farklılık gösterir, birinin maşuku olur, diğerinin olmaz. Fakat hakiki maşukun âşıkları arasında ihtilaf yoktur, onlar nispetlerden kurtulmuş ve bütün eşyada nispet sahibi olan Vücûd-ı vâhidü'l-aynı (bir olan varlığı) müşahede etmekte bulunmuşlardır. Bunlar insân-ı kâmillerdir ve bunların dışındaki kimseler insân-ı nâkıs (eksik insan) olup, nispetler dairesinde sınırlıdırlar, onlarda insân-ı kâmilin gözü ve görüşü yoktur. Bu anlama göre cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte buyururlar ki: "Sen insân-ı kâmilin o latif olan gözünden ve görüşünden dolayı, kendi gözünü ve görüşünü bağla; o hakiki varlığın âşığı olan bu kâmillerden ödünç olarak göz ve görüş al!" Yani insân-ı kâmilin görüp söylediği ilim ve irfanı al ve eşyaya bu ilim ve irfan ile bak ve kendi gözünü ve görüşünü terk et, demek olur. Bu şerefli beyitte "tevhîd-i ilmî" (bilgisel tevhid) mertebesine işaret buyurulur.

Ma'lûm olsun ki, ma'şûk ya hakîkî veyâ izâfî ve mecâzî olur. Ma'şûk-i mecâzî eşhâsa göre tahallüf eder, birinin ma'şûku olur, diğerinin olmaz. Fa- AHMED AVNİ KONUK kat ma'şûk-ı hakîkînin âşıkları arasında ihtilaf yoktur, onlar nisebden kurtul- muş ve bilcümle eşyâda niseb sâhibi olan Vücûd-ı vâhidu'l-aynı müşâhede etmekte bulunmuşlardır. Bunlar insân-ı kâmillerdir ve bunların gayri olan kimseler insân-ı nâkıs olup, dâire-i nisebde mahsûrdurlar, onlarda insân-ı kâ- milin gözü ve görüşü yoktur. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Sen insân-ı kâmilin o latîf olan gözünden ve gö- rüşünden dolayı, kendi gözünü ve görüşünü bağla; o vücûd-ı hakîkînin âşı- kı olan bu kâmillerden âriyet olarak göz ve görüş al!" Ya'ni insân-ı kâmilin görüp söylediği ilim ve irfânı al ve eşyâya bu ilim ve irfân ile nazar et ve ken- di gözünü ve görüşünü terk et, demek olur. Bu beyt-i şerîfde "tevhîd-i ilmî" mertebesine işaret buyurulur.

77. Belki gözü ve görüşü ondan âriyet et; binâenaleyh onun gözünden, onun yü- züne bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

77. Aksine, gözü ve görüşü ondan ödünç al; bu sebeple onun gözünden, onun yüzüne bak!

Bu şerefli beyitte, yukarıda anılan "ilmî tevhid" mertebesinden "hâlî tevhid" mertebesine yükselmeye teşvik ve ittihad (birlik) makamına işaret buyrulur. Yani "Gözü ve görüşü onun âşıklarından ödünç almak mertebesinden ileriye geçerek, gerçek maşuktan ödünç al! Bu sebeple, "Ben kulumu sevdiğim vakit onun işitmesi, görmesi, dili ve eli ben olurum. Şimdi benimle işitir, benim ile görür, benim ile söyler ve benim ile tutar..." hadis-i kudsîsinde beyan buyrulduğu şekilde, Yüce Allah senin görmen olsun, O'nun görmesinden, O'nun pak yüzüne bak! Nazarında "Nereye dönersen, Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesinin sırrı sana görünsün.

Bu anlama işaretle Seyyid Nizam hazretlerinin oğlu Seyyid Seyfullah hazretleri buyururlar. Beyit: Görünen O, gösteren O, hem gören Yâ Nizâmoğlu iki görmek neden?

Ve diğer bir zat dahi buyurur. Beyit: Gören Odur O'nu göz nasıl görsün Tutan Odur O'nu el nasıl tutsun

Bu beyt-i şerîfde, yukarıda zikr olunan "tevhîd-i ilmî" mertebesinden "tev- hîd-i hâlî" mertebesine terakkîye teşvik ve makām-ı ittihada işâret buyuru- lur. Ya'ni "Gözü ve görüşü onun uşşâkından âriyet almak mertebesinden ile- riye geçerek, ma'şûk-i hakîkîden âriyet al! Binaenaleyh اذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا فبى يسمع و بي يبصر و بی ینطق و بي يبطش الخ . . . ya'ni "Ben kulu- mu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli ben olurum. İmdi be- nimle işitir, benim ile görür, benim ile söyler ve benim ile tutar ilh..." hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulduğu vech ile, Hak Teâlâ senin basarın olsun, O'nun basarından, O'nun vech-i pâkine bak! Nazarında فاينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni "Nereye dönersen, Allah'ın vechi vaki'dir" âyet-i kerî- mesinin sırrı sana zâhir olsun.

Bu ma'nâya işâreten Seyyid Nizâm hazretlerinin mahdûmu Seyyid Sey- fullah hazretleri buyururlar. Beyit: Görünen O, gösteren O, hem gören Yâ Nizâmoğlu iki görmek neden?

Ve diğer bir zât dahi buyurur. Beyit: Gören Oldur O'nu göz nice görsün Tutan Oldur O'nu el nice tutsun

78. Tâ ki, tokluktan ve bıkkınlıktan emîn olasın; bundan dolayı Zü'l-celâ "Kanallahu leh" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

78. Ta ki, tokluktan ve bıkkınlıktan emin olasın; bundan dolayı Yüce Allah "Allah onun için oldu" buyurdu.

Bu şerefli beyitte, birlik makamında meydana gelen "Allah'ta seyir"e işaret buyurulur. Çünkü "Allah'ta seyir"de Hakk'ın tecellilerine doymak ve ondan bıkmak ve usanmak yoktur. Ve çünkü bu seyrin ne tekrarı ne de sonu vardır. Doymak ve bıkmak, sonu olan ve tekrar eden şeyden olur.

Anlamın özeti şudur: "Gözü ve görüşü, gerçek maşuktan ödünç aldığın zaman tokluktan ve usanmadan emin olursun; çünkü senin gözün ve görüşün, O'nun gözü ve görüşü olur ve birlik meydana gelir. Bu makama ve bu seyre işaretten dolayı Yüce Allah, hadis-i kudsîsinde كنت له yani "Ben onun için olurum" buyurdu. İkinci mısrada كان الله له yani "Allah onun için olur" buyurulması ve كنت له ifadesinin aynen zikredilmesi şiirsel zorunluluktan dolayı meydana gelmiştir. Ve anlamı, hadis-i kudsînin anlamıdır. Ancak kip itibarıyla biri geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs, diğeri geçmiş zaman birinci tekil şahıstır. Ve gelecek şerefli beyit, fakire görünen bu anlamı destekler. Esasen من كان لله كان الله له ["Kim Allah için olursa, Allah da onun için olur"] hadis-i şerifi de, bu hadis-i kudsîyi teyit etmek üzere şereflenip gelmiştir.

Bu beyt-i şerîfde makām-ı ittihâdda vâki' olan "seyr-i fillah"a işâret buyurulur. Zîrâ "seyr-i fillah"da tecelliyât-ı Hakk'a doymak ve ondan bıkmak ve usanmak yoktur. Ve çünki bu seyrin ne tekerrürü ne de nihâyeti vardır. Doymak ve bıkmak nihâyeti olan ve tekerrür eden şeyden olur.

Hulâsa-i ma'nâ budur: “Gözü ve görüşü, ma'şûk-ı hakîkîden âriyet aldığın vakit tokluktan ve usanmadan emîn olursun; zîrâ senin gözün ve görüşün, O'nun gözü ve görüşü olur ve ittihâd vâki' olur. Bu makāma ve bu seyre işâretten dolayı Cenâb-ı Zü'l-celâl hazretleri hadîs-i kudsisinde كنت له ya'ni "Ben onun için olurum" buyurdu. İkinci mısra'da كان الله له ya'ni "Allah onun için olur" buyurulması ve كنت له ibaresinin aynen zikr olunması zarûret-i şi'riyyeden dolayı vâki' olmuştur. Ve ma'nâsı, hadîs-i kudsînin ma'nâsıdır. Ancak sîga i'tibariyle biri mâzî-i gāib ve diğeri mâzî-mütekellimdir. Ve âtîdeki beyt-i şerîf fakîre lâyih olan bu ma'nâyı müeyyiddir. Esasen من كان لله كان الله له ["Kim Allah için olursa, Allah da onun için olur"] hadis-i şerîfi de, bu hadîs-i kudsîyi te'yîden şeref-vârid olmuştur.

79. "Onun gözü ve eli ve onun kalbi ben olurum; tâ ki onun mukbilliği müdbirlikten kurtulur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

79. "Onun gözü ve eli ve onun kalbi ben olurum; tâ ki onun mukbilliği müdbirlikten kurtulur."

"Ben onun basarı ve eli olurum" hadîs-i kudsîsine işarettir. "Mukbillik"ten kasıt, ruhanîlik ve "müdbirlik"ten kasıt, nefsânîliktir. Yani "Yüce Allah, bu birleşme makamında bulunan kulları hakkında şöyle buyurur: "Ben onun basarı ve eli ve kalbi olurum, tâ ki onun ruhanîliği, nefsânîlikten kurtulur.""

كنت له بصرا و يدا ya'ni "Ben onun basarı ve eli olurum" hadîs-i kudsîsine işârettir. "Mukbillik"den murâd, rûhâniyet ve “müdbirlik”den murâd, nefsâniyettir. Ya'ni "Zü'l-celâl olan Hz. Hak bu makām-ı ittihâdda bulunan kulları hakkında: "Ben onun basarı ve eli ve kalbi olurum, tâ ki onun rûhâniyeti, nefsâniyetten kurtulur.""

80. Her ne şey ki mekrûhtur, o senin mahbubunun tarafına delîl olduğu vakit habibdir ve celîldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

80. Her ne şey ki mekruhtur (hoş görülmeyen, istenmeyen), o senin sevgilinin tarafına delil olduğu vakit sevgilidir ve yücedir.

Yani "Görünüşte çirkin görünen herhangi bir şey, eğer senin sevgilinin tarafına delil olup, seni o sevgiline kavuşturur ise o şey her ne kadar görünüşte mekruh ise de, senin katında sevgilidir ve büyüktür." Nasıl ki bu anlamı açıklamak üzere aşağıdaki kıssa (hikâye) buyurulur.

Ya'ni "Zâhirde kerîh görünen herhangi bir şey, eğer senin mahbûbunun tarafına delil olup, seni o mahbûbuna kavuşturur ise o şey her ne kadar zâhirde mekrûh ise de, senin indinde mahbûbdur ve azîmdir." Nitekim bu ma'nâyı tavzîhen âtîdeki kıssa îrâd buyurulur.

## O vâizin hikâyesidir ki, her vaʼzının başlangıcında zâlimlerin ve katı kalblilerin ve i'tikâdsızların duâsını ederdi

81. O vâizin biri kürsîye çıktığı vakit, yol kesenlere dua edici olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

81. O vâizin biri kürsüye çıktığı zaman, yol kesenlere dua edici olurdu.

82. El kaldırırdı, (derdi ki:) "Ya Rab, merhamet sür, kötüler ve müfsidler ve tâgîler üzerine!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

82. El kaldırırdı, (derdi ki:) "Ya Rab, merhamet sür, kötüler ve müfsidler ve tâgîler üzerine!"

83. "Bütün ehl-i hayrın istihza edicilerine, bütün kâfir gönüllülere ve kilise ehline!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

83. "Bütün hayır ehlinin alaycılarına, bütün kâfir gönüllülere ve kilise ehline!"

84. O, o duâyı asfiyâya etmezdi, habîslerden başkasına dua etmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

84. O, o duayı saf ve temiz kişilere etmezdi, kötü huylu kimselerden başkasına dua etmezdi.

85. Ona dediler ki: "Muhakkak bu ma'rûf değildir, ehl-i dalâletin duası mürüvvet değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

85. Ona dediler ki: "Muhakkak bu bilinen bir şey değildir, sapkınların duası mürüvvet değildir!"

"Ma'hûd", bilinen ve kararlaştırılmış anlamındadır. Kötülere dua eden o vaize dediler ki: "Zalimlere dua etmek, sâlih kişiler katında bilinen ve kararlaştırılmış bir şey değildir; esasen sapkınlara hayır dua etmek, kerem ve mürüvvet değildir!"

"Ma'hûd", ma'rûf ve mukarrer ma'nâsınadır. Kötülere duâ eden o vâize dediler ki: "Zâlimlere duâ etmek inde's-sulehâ ma'rûf ve mukarrer bir şey değildir; esâsen ehl-i dalâlete hayır duâ etmek, kerem ve mürüvvet değildir!"

86. Dedi: "İyiliği bunlardan görmüşüm, binâenaleyh onların duâsını bu sebebden ihtiyar etmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

86. Dedi: "İyiliği bunlardan görmüşüm, bu sebeple onların duasını bu sebepten seçmişim!"

87. "O kadar hubs ve zulüm ve cevr yaptılar ki, beni şerden hayra attılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

87. "O kadar kötülük, zulüm ve haksızlık yaptılar ki, beni şerden hayra attılar."

"Hubs", murdarlık ve "cevr", haddi aşmak ve yoldan çıkmak demektir. Yani, "O kötü kimseler benim hakkımda o kadar murdarlık ve zulüm yaptılar ve haddi aştılar ki, sonunda beni şerden hayra attılar."

"Hubs", murdarlık ve "cevr", haddi tecavüz etmek ve yoldan çıkmak demektir. Ya'ni, “O fenâ kimseler benim hakkımda o kadar murdarlık ve zulüm yaptılar ve haddi tecavüz ettiler ki, nihâyet beni şerden hayra attılar."

88. "Her bir vakit ki, dünyaya teveccüh ederdim, ben onlardan yara ve darbe yerdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

88. "Her ne zaman dünyaya yönelsem, onlardan yara ve darbe alırdım."

89. "Darbeden dolayı o tarafı melce' yapardım, kurtlar tekrar beni yola getirirlerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

89. "Darbeden dolayı o tarafı sığınak yapardım, kurtlar tekrar beni yola getirirlerdi."

Ben dünya tarafına yönelirdim; onlar beni kıskançlıklarından dolayı yırtarlardı ve ben de onların elinden Hakk'a sığınırdım. Bu sebeple kurt tabiatında olan zalimler tekrar beni Hakk yoluna getirirlerdi. Ben fesada meylettikçe, onların darbeleri yüzünden iyiliğe dönerdim.

"Ben dünyâ tarafına teveccüh ederdim; onlar beni hasedlerinden beni yırtarlardı ve ben de onların elinden Hakk'a ilticâ ederdim. Binâenaleyh kurt meşrebinde olan zâlimler tekrar beni tarîk-i Hakk'a getirirler idi. Ben fesâda meyl ettikçe, onların darbeleri yüzünden salâha rücû' ederdim."

90. "Vaktaki benim salâhıma sebeb düzücü oldular, binâenaleyh ey akıl, onların duâsı benim üzerime lâzımdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

90. "Benim iyi olmama sebep oldukları zaman, bu sebeple ey akıl, onların duası benim üzerime gereklidir!"

91. Kul derdinden ve nîşden Hakk'a feryad eder, kendi rencinden yüz şikâyet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

91. Kul derdinden ve zehirden Hakk'a feryat eder, kendi hastalığından yüz şikâyet eder.

"Nîş", arı iğnesi ve ucu sivri ve batıcı şey anlamına geldiği gibi, zehir anlamına da kullanılır. Burada keder zehri anlamını vermek uygun olur.

"Nîş”, arı iğnesi ve ucu sivri ve batıcı şey ma'nâsına geldiği gibi, zehir ma'nâsına da müsta'meldir. Burada zehr-i keder ma'nâsını vermek münasib olur.

92. Hak der ki: "Nihayet meşakkat ve dert seni yalvarıcı ve doğru yaptı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

92. Hak der ki: "Nihayet meşakkat ve dert seni yalvarıcı ve doğru yaptı!"

Yani, "Sen rahat hâli içinde beni hatırına bile getirmez idin; hastalık ve fakirlik ve zaruret gibi sıkıntılar nihayet seni bana yalvarıcı ve sadık yaptı ve: Aman ya Rab demeye başladın!"

Ya'ni, "Sen râhat hâli içinde beni hatırına bile getirmez idin; hastalık ve fakr u zarûret gibi sıkıntılar nihâyet seni bana yalvarıcı ve sadık yaptı ve: Aman yâ Rab demeğe başladın!"

93. Bu şikâyeti o bir ni'metten et ki seni vurur; seni bizim kapımızdan uzak ve matrûd eder".&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

93. Bu şikâyeti o bir nimetten et ki seni vurur; seni bizim kapımızdan uzak ve kovulmuş eder.

Dert ve zorluk, mademki seni bizim kapımıza yöneltiyor, ondan şikâyet etme! Asıl şikâyeti nimet ve rahatlıktan et ki, senin doğru yolunu vuruyor ve seni gaflete düşürüp, bizim kapımızdan uzak ve kovulmuş ediyor.

"Dert ve meşakkat, mâdemki seni bizim kapımıza tevcih ediyor, ondan şikâyet etme! Asıl şikâyeti ni'met ve râhattan et ki, senin doğru yolunu vuruyor ve seni gaflete düşürüp, bizim kapımızdan uzak ve matrûd ediyor."

94. Hakikatte her düşman senin ilacındır; senin kîmyân ve nâfi'in ve gönül arayıcındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

94. Gerçekte her düşman senin ilacındır; senin kimyan ve faydalın ve gönül arayıcındır.

Seni dert ve sıkıntıya düşüren her düşman, gerçekte senin hastalığının ilacıdır; senin bakır gibi olan nefsini altın yapmak için bir kimyadır ve sana fayda vericidir ve senin gönlünü arayıp ele geçiren bir sevgilindir. O düşman sana görünüşte nefret edilen ve lanetlenmiş görünse de, gerçekte ve anlamda senin iyiliğine hizmet ediyor.

Seni dert ve meşakkate düşüren her düşman, hakîkatte senin illetinin ilâcıdır; senin bakır gibi olan nefsini altın yapmak için kimyâdır ve sana fâide vericidir ve senin gönlünü arayıp teshîr edici olan bir mahbûbundur. O düşman sana zâhirde menfür ve mel'ûn görünür ise de, hakikatte ve ma'nâda senin salâhına hizmet ediyor.

95. Zîrâ sen ondan halvete kaçarsın, Hudâ'nın lutfundan yardım istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

95. Çünkü sen ondan halvete kaçarsın, Allah'ın lütfundan yardım istersin.

Düşmanının sana faydalı olmasının sebebi şudur ki, sen o düşmanın şerrinden tenha bir yere kaçarsın ve onun belasından kurtulmak için Hakk'ın lütfundan yardım istersin. Senin Hak'tan gafil olman, en büyük felaket ve bedbahtlıktır; Hakk'a yönelmen ise büyük bir devlet ve talihtir. İşte bu talihi sana düşman temin ediyor.

Düşmanın sana fâideli olmasının sebebi budur ki, sen o düşmanın şerrinden tenhâ bir yere kaçarsın ve onun belâsından kurtulmak için Hakk'ın lutfundan yardım istersin. Senin Hak'dan gafletin, en büyük felâket ve bedbahtlıktır; Hakk'a teveccühün ise büyük bir devlet ve ikbâldir. İşte bu devleti sana düşman te'mîn ediyor.

96. Hakikatte senin dostların düşmandırlar, zîrâ seni Hazret'den uzak ve meşgül ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

96. Gerçekte senin dostların düşmandırlar, çünkü seni Hak Teâlâ'dan uzaklaştırır ve meşgul ederler.

Dünyanın halleri, anlam yönünden zıttır; dünyanın rahatı, ahiretin zorluğu ve dünyanın zorluğu, ahiretin rahatıdır. Ve dünyanın dostu, ahiretin düşmanı ve dünyanın düşmanı, ahiretin dostudur. Bu sebeple gerçekte senin dünya dostların, senin ahiretinin düşmanıdırlar; çünkü seni Yüce Allah'tan uzaklaştırıp, dünya ile meşgul ederler ve seni sürekli gaflete düşürürler. Nasıl ki bu dünya dostları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:

وَلاَ تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَ اتَّبَعَ هَوَاهُ (Kehf, 18/28) Yani "Kalbini bizim zikrimizden gafil kılan ve nefsinin hevesine uyan kimselere itaat etme!"

Dünyanın ahvâli, ma'nâ cihetinden aksidir; dünyânın râhatı, âhiretin meşakkati ve dünyânın meşakkati, âhiretin râhatıdır. Ve dünyanın dostu, âhiretin düşmanı ve dünyanın düşmanı, âhiretin dostudur. Binâenaleyh hakikatte senin dünyâ dostların, senin âhiretinin düşmanıdırlar; zîrâ seni Hz. Hak'dan uzaklaştırıp, dünyâ ile meşgül ederler ve seni ale'd-devâm gaflete düşürürler. Nitekim bu dünyâ dostları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:

وَلاَ تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَ اتَّبَعَ هَوَاهُ (Kehf, 18/28) Ya'ni "Kalbini bizim zikrimizden gafil kılan ve hevâ-yı nefsânîsine tâbi' olan kimselere itâat etme!"

97. Bir hayvan vardır ki, onun adı porsuktur, o sopa darbesiyle iri ve semiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

97. Bir hayvan vardır ki, onun adı porsuktur, o sopa darbesiyle iri ve semiz olur.

"Üşgur" ve "üsgur", porsuk denilen hayvandır.

"Üşgur" ve "üsgur", porsuk denilen hayvandır.

98. Sen ona sopa vurdukça iyi olur; o sopa darbesiyle semiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

98. Sen ona sopa vurdukça iyi olur; o sopa darbesiyle semiz olur.

99. Mü'minin nefsi muhakkak bir porsuk geldi, zîrâ o darbe ve renc ile iri ve semizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

99. Müminin nefsi kesinlikle bir porsuk gibi oldu, çünkü o darbe ve incinme ile iri ve semizdir.

Burada "nefis"ten kasıt, müminin zâtı ve varlığıdır ki, onun konuşan nefsidir (nefs-i nâtıka: düşünen ve konuşan nefis). Onun konuşan nefsi kesinlikle bir porsuk tabiatındadır; riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sopalarının darbelerinden iri ve semiz olur, yani süflîlikten ulviyete yükselir.

"Nefis"den murâd, burada mü'minin zâtı ve varlığıdır ki, nefs-i nâtıkasıdır. Onun nefs-i nâtıkası muhakkak bir porsuk meşrebindedir; riyâzet ve mücâhede sopalarının darbelerinden iri ve semiz olur, ya'ni süfliyetten ulviyete terakkî eder.

100. Bu sebebden enbiyâ üzerine renc ve inkisâr cihân halkının cümlesinden daha ziyâdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

100. Bu sebeple peygamberler üzerine düşen sıkıntı ve üzüntü, dünya halkının hepsinden daha fazladır.

Nitekim hadîs-i şerîfte "اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل" yani "Belânın en şiddetlisi peygamberler üzerinedir, sonra evliyâ (Allah dostları), sonra sırasıyla onlara benzeyenler üzerinedir" buyrulmuştur.

Nitekim hadîs-i şerîfde اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل ya'ni "Belânın en şiddetlisi enbiyâ üzerinedir, sonra evliyâ, sonra ale't-tevâlî onlara benzeyenler üzerinedir" buyurulmuştur.

101. Nihâyet onların cânı, canlardan daha cesîm oldu, zîrâ o belâyı başka bir tâife görmediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

101. Sonunda onların canı, diğer canlardan daha büyük oldu, çünkü o belayı başka bir topluluk görmedi.

Sonunda peygamberlerin konuşan nefisleri (düşünen ve konuşan yönleri) ve canları, başkalarının konuşan nefislerinden daha büyük oldu. Çünkü onların maruz kaldıkları belaları başkaları görmediler.

Nihâyet peygamberlerin nefs-i nâtıkaları ve canları, başkalarının nefs-i nâtıkalarından daha cesîm oldu. Zîrâ onların ma'rûz kaldıkları belâları başkaları görmediler.

102. Deri ilaçtan belâ-keş olur; Tâif sahtiyânı gibi latif olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

102. Deri ilaçtan belâ çeker; Tâif sahtiyanı gibi latif olur.

Hayvan derisi birtakım kimyasal ilaçlar sürülmek suretiyle işlenir ve bu ilaçlar altında belâ çekici olur. Ondan Tâif şehrinde yapılan sahtiyan gibi latif bir hâle gelir. Tâif, Mekke-i Mükerreme'nin 18 kilometre batısında bulunan bir şehrin ismidir; orada yapılan sahtiyanların inceliği meşhurdur.

"Hayvan derisi birtakım kimyevî ilaçlar sürülmek sûretiyle terbiye edilir ve bu eczâlar altında belâ çekici olur. Ondan Tâif şehrinde yapılan sahtiyân gibi latîf bir hâle gelir." Tâif, Mekke-i Mükerreme'nin 18 kilometre garbında vâki' bir şehrin ismidir; orada yapılan sahtiyanların letâfeti meşhûrdur.

103. Ve eğer acıyı ve keskini ona sürmese idi, kokmuş, nâhoş ve pis kokulu olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

103. Ve eğer acıyı ve keskini ona sürmeseydi, kokmuş, nahoş ve pis kokulu olurdu.

Ve eğer deriye kireç ve benzeri acı ve keskin maddeleri sürmeseydi, o deri leş gibi kokmuş bir hâle gelir ve etrafa pis koku yayardı.

Ve eğer deriye kireç vesâire gibi acı ve keskin mevâddı sürmese idi, o deri leş gibi kokmuş bir hâle gelir ve etrâfa pis koku neşr ederdi.

104. Ademîyi dibagat olunmamış deri bil, rutûbetlerden çirkin ve sakîl olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

104. İnsanı tabaklanmamış deri bil, nemlerden çirkin ve ağır olmuştur.

İnsan doğası gereği tabaklanmamış bir deri gibidir; onun doğal hükümler dairesinde yaşaması ve nefsinin hazlarına düşkün bir şekilde yiyip içmesi sebebiyle bedeni nemlerden kokuşmuş ve ağır olmuştur. Bir yandan terler ve vücudunun gözeneklerinden yağ sızar ve bir yandan da karnındaki kokuşmalar ve pislikler kendisini ağır bir hale getirir.

İnsan tab'an dibâgat olunmamış bir deri gibidir; onun ahkâm-ı tabiiyye dâiresinde yaşaması ve nefsinin huzûzâtına meclûben yemesi ve içmesi dolayısıyla cismi rutûbetlerden müteaffin ve sakil olmuştur. Bir taraftan terler ve vücûdunun mesâmâtından yağ sızar ve bir taraftan karnındaki taaffünât ve mülevvesât kendisini sakil bir hâle getirir.

105. Çok acıyı ve keskini ve sürüş ver, tâ ki temiz ve latîf ve ziyâde olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

105. Çok acıyı ve keskini ve sürüş ver, tâ ki temiz ve latîf ve ziyâde olsun!

Ey Hakk Yolcusu, hayvan postu gibi olan nefsine, çok acı olan riyâzâtı (nefsî perhizleri) ve keskin olan mücâhedâtı (nefisle mücadeleleri) ve çeşitli ibadetler ilacını sür, tâ ki temiz ve latîf ve porsuk gibi ziyâde ve semiz olsun; yani ruhanîlik mertebesine yükselsin! "Firih", ziyâde anlamına gelip, burada "fazilet" anlamı vermek de uygun olur.

“Ey sâlik, hayvan postu gibi olan nefsine, çok acı olan riyâzeti ve keskin olan mücâhedeyi ve ibâdât-ı muhtelife ilacını sür, tâ ki temiz ve latîf ve porsuk gibi ziyâde ve semiz olsun; ya'ni rûhâniyet mertebesine terakkî etsin!” "Firih", ziyâde ma'nâsına olup, burada "fazîlet" ma'nâsı vermek de münasib olur.

106. Ve eğer kādir değil isen ey ayyâr, eğer Hudâ sana ihtiyarsız renc verirse, rıza ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

106. Ey ayyâr, eğer gücün yetmiyorsa, eğer Allah sana irâden dışında bir sıkıntı verirse, rıza göster!

"Ayyâr", çok dolaşan ve çok hareket eden kişiye denir. "Ayâr", doğru tartılı ve saf demektir. Ve "ıyâr", azık ve yiyecek getiren deve anlamına gelir. Burada her üçü de birer yönden yorumlanabilir. "Ey hakikate ulaşmak için kapı kapı dolaşan Hakk Yolcusu; yahut ey imanı saf olan; yahut ey ahirete azık ve yiyecek getiren nefis devesi, sen kendi irâden ve seçiminle riyâzât ve mücâhedât yapmaya gücün yetmiyorsa, eğer Yüce Allah sana, senin irâden olmaksızın bir zorluk verirse, ondan şikâyet etme, razı ol!"

“Ayyâr”, çok dolaşan ve çok hareket eden kimseye derler. “Ayâr”, sahîhu'l-vezn ve hâlis demektir. Ve “ıyâr”, azık ve taâm getiren deve ma'nâsına- dır. Burada her üçü de birer vecih ile tevcîh olunabilir. "Ey hakikate vusûl için kapı kapı dolaşan sâlik; veyâhut ey îmânı hâlis olan; veyâhud ey âhirete azık ve taâm getiren nefis devesi, sen kendi irâden ve ihtiyârın ile riyâzete ve mücâhedeye kādir değil isen, eğer Hak Teâlâ hazretleri sana, senin ihtiyârın olmaksızın bir meşakkat verirse, ondan şikâyet etme, râzı ol!"

107. Zîrâ dostun belası, sizin tathîrinizdir; onun ilmi, sizin tedbirinizin balâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

107. Çünkü dostun belası, sizin temizlenmeniz içindir; onun ilmi, sizin tedbirinizin üstündedir.

"Gerçek dost olan Yüce Allah hazretleri eğer size bir bela verirse, sizi temizlemek içindir. Çünkü O'nun ilmi, sizin tedbirinizin üstündedir. Yüce Allah sizin hakkınızda hayırlı olan muameleyi bilir." Cenâb-ı Pîr efendimiz Divan-ı Kebir'lerinde bu anlamı açıklayarak şu gazeli söylemişlerdir:

"Bir kimse ki, kilime sopa vurur, o eziyetten dolayı değildir; aksine hep ondan maksat, tozdan ayrılmak içindir. Senin kalbinde benlik perdesinden tozlar vardır; o toz birdenbire çıkmaz. Her bir eziyetle ve her bir darbeyle o azar azar bazen uykuda ve bazen uyanık olarak gönül çehresinden gider. Eğer uykuya kaçarsan, sevgilinin eziyetini, o iyi fiilli olanın azarlamalarını uykuda görürsün. Tahtanın yontulması, tahtanın helak olması için değildir, dülgerin elinde bir maslahat içindir. Bu sebeple Hak yolunun bütün şerri hayırdır; çünkü kula onun safası işin sonunda görünür. Deriye bak ki tabak, pislikler içinde onu bin defa bin [arıtır!] Ta ki deriden gizli illet dışarıya çıksın; her ne kadar deri azdan ve çoktan bilmezse de."

"Hakîkî dost olan Hak Teâlâ hazretleri eğer size bir belâ verirse, sizi temizlemek içindir. Çünki O'nun ilmi, sizin tedbîrinizin fevkındedir. Hak Teâlâ sizin hakkınızda hayırlı olan muameleyi bilir." Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde bu ma'nâyı îzâhen şu gazeli inşâd buyurmuşlardır:

"Bir kimse ki, kilime sopa vurur, o cefâdan dolayı değildir; fakat hep ondan garaz, tozdan ayrılmak içindir. Senin kalbinde benlik hicâbından tozlar vardır; o toz birden bire çıkmaz. Her bir cefâ ile ve her bir darbe ile o azar azar gâh uykuda ve gâh uyanık olarak gönül çehresinden gider. Eğer uykuya kaçar isen, yârin cefâsını o iyi fiillinin tekdirlerini uykuda görürsün. Tahtanın yontulması, tahtanın helâki için değildir, dülgerin elinde bir maslahat içindir. Bu sebebden Hak yolunun bütün şerri hayırdır; zîrâ kula onun safâsı işin sonunda görünür. Deriye bak ki debbâğ, murdarlıklar içinde onu bin def'a bin [arıtır!] Tâ ki deriden gizli illet dışarıya çıksın; her ne kadar deri azdan ve çoktan bilmezse de."

108. Vaktāki safâ görür, belâ tatlı olur; sıhhat görücü olduğu vakit ilaç hoş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

108. Ne zaman ki saflık görülür, belâ tatlı olur; sıhhat görücü olduğu vakit ilaç hoş olur.

Belâyı çeken kimse, bu belâdan saflık meydana geldiğini gördüğü zaman, artık belâ ona tatlı olur ve şikâyet etmez. Nasıl ki hasta, kendisine iyilik geldiğini gördüğü zaman, acı ilaç artık ona hoş gelmeye başlar ve ilacın acılığından şikâyet etmez.

Belâyı çeken kimse, bu belâdan saffet hâsıl olduğunu gördüğü vakit, artık belâ ona tatlı olur ve şikâyet etmez. Nitekim hasta, kendisine iyilik geldiğini gördüğü vakit, acı ilaç artık ona latîf gelmeğe başlar ve ilacın acılığından şikâyet etmez.

109. Matın aynı içinde kendini bürd görür, binâenaleyh "Uktulûnî yâ sikāt!” der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

109. Mağlubiyetin kendisinde kendini galip görür, bu sebeple "Ey güvenilir kişiler, beni öldürün!" der.

"Mat", mağlup ve "bürd", galip anlamında olarak satranç oyunu terimindendir. Yani, "Görünüşte acı olan bela, anlamda tatlı olunca, mağlubiyetin kendisinde kendini galip görür ve acılık içinde tatlılık bulur; bu sebeple Hz. Mansur'un اقتلونی یا ثقات ان فی قتلى حيات yani "Ey güvenilir kişiler, beni öldürün, muhakkak benim öldürülmemde hayat vardır!" buyurduğu gibi, اقتلونی یا ثقات ["Ey güvenilir kişiler beni öldürün!"] der. "Sikāt", "sika"nın çoğulu olup, "güvenilir kişiler" anlamındadır.

“Mat”, mağlûb ve “bürd”, gālib ma'nâsına olarak şatranç oyunu ıstılâhındandır. Ya'ni, “Sûrette acı olan belâ, ma'nâda tatlı olunca, mağlûbiyetin aynı içinde kendini galib görür ve acılık içinde tatlılık bulur; binâenaleyh Hz. Mansur'un اقتلونی یا ثقات ان فی قتلى حيات ya'ni "Ey mu'temedler, beni öldürün, muhakkak benim katlimde hayat vardır!" buyurduğu gibi, اقتلونی یا ثقات ["Ey mu'temedler beni öldürün!"] der. "Sikāt", "sika"nın cem'i olup, "mu'temedler" ma'nâsınadır.

110. Bu avvân başkasının hakkında fâide oldu, fakat kendi hakkında merdûd [110] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

110. Bu avamdan olan kişi başkası hakkında faydalı oldu, fakat kendi hakkında reddedilmiş oldu.

Fakat bu zikrettiğimiz polis memurunun hâli, yukarıdaki beyanımızın tersine oldu; yani galibiyetin aynı içinde mağlup oldu; görünen surette galip ve fakat manada mağlup ve ezilmiş oldu; ve başkaları hakkında faydalı ve kendi hakkında reddedilmiş oldu.

Fakat bu zikr ettiğimiz polis memûrunun hâli, yukarıdaki beyânımızın tersine oldu; ya'ni galibiyetin aynı içinde mağlûb oldu; sûret-i zâhirede galib ve fakat ma'nâda mağlûb ve makhûr oldu; ve başkaları hakkında fâide ve kendi hakkında merdûd oldu.

111. Îmâna mensub olan merhamet ondan kesildi; şeytana mensub olan kîn onun üzerine sarıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

111. İmana ait olan merhamet ondan kesildi; şeytana ait olan kin onun üzerine sarıldı.

İmanın şanından ve gerekliliğinden olan merhamet, o zabıta memurunun kalbinden kesildi ve çekilip alındı. Nitekim hadis-i şerifte لا تنزع الرحمة الا من شقى yani "Rahmet ancak şakî (bahtsız) olan kimseden çekilip alınır" buyurulur. Ve aynı şekilde لا يدخل الجنة الا رحیم yani "Cennete merhametli olan kimseden başkası girmez" buyurulur. Ve merhamet çekilip alındıktan sonra, onun yerine şeytana ait olan kin ona hâkim oldu.

Îmânın şânından ve muktezâsından olan merhamet, o zâbıta me'mûrunun kalbinden kesildi ve nez' olundu. Nitekim hadis-i şerîfde لا تنزع الرحمة الا من شقى ya'ni "Rahmet ancak şakî olan kimseden nez' olunur" buyurulur. Ve kezâ لا يدخل الجنة الا رحیم ya'ni "Cennete rahîm olan kimsenin gayri girmez" buyurulur. Ve rahmet nez' olundukdan sonra, onun yerine şeytana mensûb olan kîn ona müstevlî oldu.

112. Kinciliğin ve öfkenin kargâhı oldu; dalâlin ve kâfirliğin aslını kîn bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

112. Kin tutuculuğun ve öfkenin merkezi oldu; sapkınlığın ve kâfirliğin aslını kin bil!

O çok inatçı, kin tutuculuğun ve öfkenin kaynağı ve merkezi oldu; sapkınlığın ve kâfirliğin aslının kin olduğunu bil; çünkü şeytanın şeytanlığı ve kovulmuşluğu Âdem oğullarına olan kinindendir.

O avvân, kin tutuculuğun ve öfkenin menba'ı ve fabrikası oldu; dalâletin ve kâfirliğin aslı kîn olduğunu bil; zîrâ şeytanın şeytanlığı ve merdûdluğu benî-Âdem'e olan kînindendir.

113. Bir başı akıllı Îsâ'ya "Cümleden daha müşkil nedir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

113. Bir başı akıllı Îsâ'ya "Cümleden daha müşkil nedir?" dedi.

Yani Îsâ (a.s.)'ın peygamberlik döneminde, aklı başında ve idraki yerinde olan bir kişi, Îsâ (a.s.) hazretlerine, "Bu varlık âleminde ve ikilik (isneyniyyet) mertebesinde mevcut olan güçlüklerden en zor olan şey nedir?" diye sordu.

Bu şerefli beyit, şu Peygamber hadisine dayanmaktadır: ان رجلا سأل عيسى فقال يا عيسى ما اشد الاشياء قال غضب الرب فقال و بم النجاة منه قال اذا غضبت ان تترك غضبك Yani "Bir kimse Îsâ (a.s.)'a sordu ki: "Ey Îsâ, şeylerin en şiddetlisi nedir?" "Rabbin gazabıdır," dedi. O kimse yine sordu ki: "Ondan kurtuluş ne iledir?" Dedi ki: "Öfkelendiğin zaman, öfkeni terk etmendir."

Ya'ni Îsâ (a.s.)ın ahd-i nübüvvetinde aklı başında ve idrâki yerinde olan bir kimse, Îsâ (a.s.) hazretlerine, “Bu varlık âleminde ve isneyniyyet mertebesinde mevcûd olan güçlüklerden en müşkil olan şey nedir?" diye sordu.

Bu beyt-i şerîf, şu hadîs-i Nebevî'ye müsteniddir: ان رجلا سأل عيسى فقال يا عيسى ما اشد الاشياء قال غضب الرب فقال و بم النجاة منه قال اذا غضبت ان تترك غضبك Ya'ni "Bir kimse Îsâ (a.s.)a sordu ki: "Yâ Îsâ, eşyanın eşeddi nedir?" "Rabb'in gazabıdır," dedi. O kimse yine sordu ki: "Ondan kurtuluş ne iledir?" Dedi ki: "Öfkelendiğin vakit, öfkeni terk etmendir."

114. Ona: “Ey cân, Hakk'ın gazabıdır ki, ondan cehennem de bizim gibi titrer!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

114. Ona: “Ey can, bu, Hakk'ın gazabıdır ki, cehennem bile ondan bizim gibi titrer!” dedi.

115. “Hudâ'nın bu gazabından amân ne olur?" dedi. "Zamanında kendi öfkesini terk etmektir" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

115. "Allah'ın bu gazabından kurtuluş ne olur?" dedi. "Zamanında kendi öfkesini terk etmektir" dedi.

O kişi tekrar Hz. İsa'ya, "Bu ilahi gazaptan kurtuluş ve necat ne ile mümkün olur?" diye sordu. Hazret de: "Öfkelendiğin zaman, kendi öfkeni terk etmek ve öfkenin hükmü ile amel etmemektir" buyurdu.

Bilinmeli ki, öfke elinde olmayarak ortaya çıkan bir hal ve bir oluşumdur. Onun ortaya çıkışını terk etmeye imkan yoktur; terk edilecek şey öfkenin gerektirdiği ameldir. Bu sebeple öfke vaktinde sabretmek ve o öfkenin sevk edeceği fiili yapmamaktır. Nasıl ki "Öfke ile kalkan, ziyan ile oturur" darb-ı meseli meşhurdur. Ve Yüce Allah öfkesi olmayanları değil, öfkelendiği halde, bu öfkesini hazmedenleri وَ الْكاظمينَ الْغَيْظَ (Al-i İmran, 3/134) ["Öfkelerini yutarlar"] ayet-i kerimesinde sevdiğini beyan buyurur. Ve hadis-i kudsîde de يا ابن آدم اذکرنی حین تغضب اذكرك حين اغضب yani "Ey Adem oğlu, öfken vaktinde beni zikret ki, ben de öfkem vaktinde seni zikredeyim" buyurulur.

O kimse tekrâr Hz. Îsâ'ya, "Bu gazab-ı ilâhîden amân ve necât ne ile mümkin olur?" diye sordu. Hazret dahi: "Öfkelendiğin zaman, kendi öfkeni terk etmek ve öfkenin hükmü ile amel etmemektir" buyurdu.

Ma'lûm olsun ki, öfke elinde olmayarak zuhûr eden bir hâl ve bir şe'ndir. Onun terk-i vukū'una imkân yoktur; terk olunacak şey öfkenin iktizâsı olan ameldir. Binâenaleyh öfke vaktinde sabr edip o öfkenin sevk edeceği fiili icrâ etmemektir. Nitekim "Öfke ile kalkan, ziyân ile oturur" darb-ı meseli meşhûrdur. Ve Cenâb-ı Hak öfkesi olmayanları değil, öfkelendiği halde, bu öfkesini hazm edenleri وَ الْكاظمينَ الْغَيْظَ (Al-i İmran, 3/134) ["Öfkelerini yutarlar"] âyet-i kerîmesinde sevdiğini beyân buyurur. Ve hadîs-i kudsîde de يا ابن آدم اذکرنی حین تغضب اذكرك حين اغضب ya'ni "Ey Adem oğlu, öfken vaktinde beni zikr et ki, ben de öfkem vaktinde seni zikr edeyim" buyurulur.

116. İmdi avvân ki, bu öfkenin ma'deni oldu, onun çirkin öfkesi yırtıcıdan da geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

116. Şimdi o avam kişi ki, bu öfkenin kaynağı oldu, onun çirkin öfkesi yırtıcı hayvandan da ileri geçti.

Şimdi zalim olan zabıta memuru ki, halka karşı bu öfkenin menbaı (kaynağı) ve fabrikası oldu, onun öfkesi yırtıcı hayvanların öfkesini bile geçti.

İmdi zâlim olan zabıta me'mûru ki, halka karşı bu öfkenin menba'ı ve fabrikası oldu, onun öfkesi yırtıcı hayvanların öfkesini bile geçti.

117. Onun rahmete ne ümîdi vardır, meğer ki o hünersiz bu sıfattan geri döne!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

117. Onun rahmete ne ümidi vardır, meğer ki o hünersiz bu sıfattan geri döne!

Zabıta memuru halka karşı, sırf öfkesinin gereği olarak zalimce muamele ettikçe, ilahi rahmetten pay sahibi olmayı ümit etmesin. Başka bir hüneri ve bilgisi olmadığı için bu görevi üstlenmiş olan o kimse, ancak bu zulüm ve gazap sıfatını terk edip, insaniyet duygusuyla hareket etmeye geri dönsün ve halk hakkında adilce muamele yapsın. O zaman ilahi rahmete mazhar olmayı ümit edebilir.

Zabıta me'mûru halka karşı, mahzâ öfkesinin muktezâsı olarak zâlimâne muâmele ettikçe, rahmet-i ilâhiyyeden hissemend olmak ümîdini beslemesin. Başka bir hüneri ve ma'rifeti olmadığı cihetle bu vazîfeyi deruhte etmiş olan o kimse, meğer ki bu zulüm ve gazab sıfatını terk edip, insâniyet duygusuyla harekete rücû' etsin ve halk hakkında âdilâne muâmele yapsın. O vakit rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olmak ümîdinde bulunabilir.

118. Gerçi âleme onlardan çare yoktur, bu söz onları dalâlete bırakmamaklıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

118. Gerçi âleme onlardan çare yoktur, bu söz onları sapkınlığa bırakmamak içindir.

Gerçi âlemin zorbalardan kurtulacak yolu yoktur ve zabıta memurları muhakkak âleme gereklidir; çünkü âlemde zorbalar olmasa, Hakk'ın hışım ve gazap sıfatı işlevsiz kalır ve sıfatlar ve isimler ise işlevsiz kalmayı kabul etmez. Ve eğer onlar olmasa, âlemde kötü fiil işleyenlerin cezası verilmez ve hâlbuki amellerin cezası onların sabit hakikatlerinin gereğince zorunludur. Fakat bu hakikat böyle söylendiği zaman, bu hizmetle görevli olanlar kendilerini insanların hayırlısı kabul ederek sapkınlığa düşerler ve halkın başına büsbütün bela kesilirler. Bu sebeple onlara bu gibi sözleri söylemekten ziyade, insaf ve adalet tavsiyesi daha hayırlı olur. Cenâb-ı Pîr'in bu yüce açıklamaları, zabıta memurlarının kural olarak halka karşı düşmanca muamele etmek âdetinde bulundukları içindir. Bunların arasında zulme maruz kalan insanların yardımında bulunanları da vardır. Nasıl ki Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde buyurur ki: "Yasavulun (zabıta memurunun) birisi iyi hâl ile alışık olduğundan ara sıra Hızır (a.s.) ile görüşür imiş. Bir gün kendi kendine demiş ki: "Kudretim yettiği kadar ibadet ve tâata gayret ediyorum, Hızır (a.s.)ın şerefli sohbeti dahi nasip oldu; bundan sonra bu memuriyetin karmaşasından bir köşeye çekilmek suretiyle kalp rahatlığı dairesinde ibadetle meşgul olayım!" der ve memuriyetinden istifa eder. Hızır (a.s.) adı geçenin sohbetine gelmez olur. Yasavul bundan ziyade ıstırap çeker. Bir gün cenâb-ı Hızır yine ortaya çıkar, yasavul der ki: "Sultanım, ben senin şerefli sohbetine daha ziyade müşerref olmak için memuriyetimden çekilip ibadetle meşgul olduğum hâlde, beni terk ettiniz; sebebi nedir?" Cenâb-ı Hızır buyurur ki: "Sen evvelce yasavul idin ve zabıta eline düşen Müslümanların imdadına koşup, onları zalimlerin zulmünden kurtarırdın. Ben de senin bu hizmetini takdir ederek gelip seninle sohbet ederdim. Çünkü Hakk'ın âbid kulları çoktur, fakat zalimlerin elinden mazlumları kurtaran kulları azdır, ne zaman ki sen bu hayırlı işi terk ettin, ben de senin sohbetini terk ettim." Yasavul bu cevabı alınca, tekrar eski vazifesini talep etmek üzere, hükûmete müracaat etmiştir. Zabıta memuru olmakla beraber beşeriyetin ve nefsaniyetinin icaplarına tabi olmayan kimseler pek az olduğu için, cenâb-ı Pîr zorbalık vazifesini kötülemişlerdir.

Gerçi âlemin avvânlardan kurtulacak yolu yoktur ve zabıta me'mûrları muhakkak âleme lâzımdır; zîrâ âlemde avvânlar olmasa, Hakk'ın hışım ve gazab sıfatı muattal kalır ve sıfât ve esmâ ise ta'til kabûl etmez. Ve eğer onlar olmasa, âlemde kötü fiil işleyenlerin cezâsı verilmez ve halbuki cezâ-yı a'mâl onların a'yânı iktizâsınca zarûrîdir. Fakat bu hakikat böyle söylendiği vakit, bu hizmetle muvazzaf olanlar kendilerini insanların hayırlısı telakkî ederek dalâlete düşerler ve halkın başına büsbütün belâ kesilirler. Binâenaleyh onlara bu gibi sözleri söylemekten ziyâde, insâf ve adâlet tavsiyesi daha hayırlı olur. Cenâb-ı Pîr'in bu beyânât-ı aliyyesi, zabıta me'mûrlarının ale'l-kāide halka karşı hasmâne muâmele etmek âdetinde bulundukları içindir. Bunların arasında zulme ma'rûz kalan benî-beşerin muâvenetinde bulunanları da vardır. Nitekim Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde buyurur ki: "Yasavulun (zâbıta me'mûrunun) birisi salâh-ı hâl ile me'lûf olduğundan ara sıra Hızır (a.s.)la mülâkāt eder imiş. Bir gün kendi kendine demiş ki: "Kudretim yettiği kadar ibâdât ve tâata gayret ediyorum, Hızır (a.s.)ın şeref-i sohbeti dahi nasib oldu; bundan sonra bu me'mûriyet dağdağasından bir köşeye çekilmek sûretiyle istirahat-ı kalb dâiresinde ibadetle meşgül olayım!" der ve me'mûriyetinden isti'fâ eder. Hızır (a.s.) mûmâileyhin sohbetine gelmez olur. Yasavul bundan ziyâde muztarib olur. Bir gün cenâb-ı Hızır yine zâhir olur, yasavul der ki: "Sultânım, ben senin şeref-i sohbetine daha ziyâde müşerref olmak için me'mûriyetimden çekilip ibadetle meşgül olduğum halde, beni terk ettiniz; sebebi nedir?" Cenâb-ı Hızır buyurur ki: "Sen evvelce yasavul idin ve zâbıta eline düşen müslümanların imdâdına koşup, onları zâlimlerin zulmünden kurtarır idin. Ben de senin bu hizmetini tahsînen gelip seninle sohbet eder idim. Zîrâ Hakk'ın âbid kulları çoktur, fakat zaleme elinden mazlûmları kurtaran kulları azdır, vaktâki sen bu hayırlı işi terk ettin, ben de senin sohbetini terk ettim." Yasavul bu cevabı alınca, tekrâr eski vazîfesini taleb etmek üzere, hükûmete müracaat etmiştir. Zabıta me'mûru olmakla beraber beşeriyetin ve nefsâniyetinin îcâbâtına tâbi' olmayan kimseler pek az olduğu için, cenâb-ı Pîr avvânlık vazîfesini takbih buyurmuşlardır.

119. Cihâna dahi çemînden çare yoktur, fakat o çemîn mâ-i maîn olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

119. Dünyaya pislikten de çare yoktur, fakat o pislik akarsu olmaz.

"Çemîn", sidik ve pislikler ve kokmuş su ve murdarlık; ve "mâ-i maîn" akarsu anlamlarındadır. Dünyaya kokmuş su da gereklidir, çünkü o gibi murdarlıkların varlığı da bir hikmet gereğidir; fakat kokmuş su, akan temiz su gibi olmaz, o başka, o başkadır. Biri insanların yanında nefret edilen, diğeri kabul edilendir; çünkü varlıkta kötü ve iyi vardır; kötü olan şeyler kötüler ve iyi olan şeyler de iyiler içindir.

"Çemîn", sidik ve kazûrât ve kokmuş su ve murdârlık; ve “mâ-i maîn" akarsu ma'nâlarınadır. Cihâna kokmuş su da lâzımdır, çünki o gibi murdârlıkların vücûdu da bir hikmet iktizâsıdır; fakat kokmuş su, akan temiz su gibi olmaz, o başka, o başkadır. Biri insanların indinde menfûr, dîğeri makbûldür; zîrâ vücûdda habîs ve tayyib vardır; habîs olan şeyler habîsler ve tayyib olan şeyler de tayyib olanlar içindir.

## Aşıkın hıyânet etmesi ve ma'şûkanın onun üzerine bağırması kıssası

120. Vaktaki o sâde adam onu yalnız gördü, o hemen kucaklayıp, öpmeğe kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

120. O sade adam onu yalnız gördüğünde, hemen kucaklayıp öpmeye niyet etti.

Zabıta korkusundan bağa kaçan âşık ve o düz ve basit adam, maşukasını ansızın o bağda gördüğünde, hemen kucaklayıp öpmeye niyet etti.

Zabıta korkusundan bağa kaçan âşık ve o düz ve basît adam vaktâki ma'şûkasını ansızın o bağda gördü, hemen kucaklayıp öpmeğe kasd etti.

121. O nigar, "Küstah gitme, edeb için akıl tut!" diye ona heybetle bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

121. O sevgili, "Küstahça gitme, edep için aklını tut!" diye ona heybetle bağırdı.

Âşık delikanlı kadına sarılınca, o maşuka, "Edebsizlik etme, edebini korumak için akıl dairesine gel!" diye ona heybetle bağırdı. Çünkü terbiyesizlik ve edepsizlik, akılsızlığın gereğidir; ve akıl, insanı daima çevresinin geçerli kurallarına davet eder. Ve "edep", kural anlamındadır. Bu sebeple bir kimsenin akıllı olup olmadığını anlamak için elde ölçü edeptir.

Âşık delikanlı kadına sarılınca, o ma'şûka, "Edebsizlik etme, edebini muhâfaza için akıl dâiresine gel!" diye ona heybetle bağırdı. Zîrâ terbiyesizlik ve edebsizlik, akılsızlık îcâbıdır; ve akıl, insanı dâimâ muhîtinin kavâid-i mer'iyyesine da'vet eder. Ve "edeb", kāide ma'nâsınadır. Binâenaleyh bir kimsenin âkil olup olmadığını anlamak için elde mîzân edebdir.

122. Dedi: "Nihayet tenhalık vardır ve halk yoktur; su, benim gibi susamış hazırdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

122. Dedi: "Sonunda tenhalık vardır ve halk yoktur; su, benim gibi susamış hazırdır."

Âşık, o maşukanın sözüne cevap olarak dedi: "Benim fiilime niçin itiraz ediyorsun? Burada sen ile benden başka kimse yoktur. Sen susamış bir kimsenin önünde su gibisin ve ben de susamış bir kimseyim. Su ile susamış bir kimse bir yerde bir araya gelince, sabretmek mümkün olur mu?"

Aşık o ma'şûkanın sözüne cevâben dedi: "Benim fiilime niçin i'tirâz ediyorsun? Burada sen ile benden başka kimse yoktur. Sen susamış bir kimsenin önünde su gibisin ve ben de susamış bir kimseyim. Su ile susamış bir kimse bir yerde ictima' edince, sabr etmek mümkin olur mu?"

123. "Burada rüzgârdan başka kimse kımıldamaz; hazır olan kimdir, bu murâddan mâni olan nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

123. "Burada rüzgârdan başka kimse kımıldamaz; hazır olan kimdir, bu isteğe engel olan nedir?"

İkinci mısradaki "bu istek" yerine, Hind nüshalarında "bu açılış" geçmektedir; ve "açılış", genişleme ve hoş vakit geçirme anlamına gelip, burada "kavuşma" kastedilir. Ankaravî nüshasında her ne kadar "istek" yazılmış ise de, tercümede "fetih ve zaferden engel olan kimdir?" denilmiştir. Ve "fetih"in Farsçası ise "küşâd"dır.

İkinci mısra'daki "zîn murâd" yerine, Hind nüshalarında "zîn güşâd" vâki'dir; ve "güşâd", inbisât ve hoş vakit olmak ma'nâsına olup, burada "vuslat" murâd olunur. Ankaravî nüshasında her ne kadar "murâd" yazılmış ise de, tercümede "fetih ve zaferden mâni' kimdir?" denilmiştir. Ve "feth"in Fârisîsi ise "küşâd"dır.

124. Dedi: "Ey ahmak, sen deli olmuşsun; ahmaksın ve akıllerden işitmemişsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

124. Dedi: "Ey ahmak, sen deli olmuşsun; ahmaksın ve akıllerden işitmemişsin."

Maşuka, aşığın sözüne cevaben dedi: "Ey ahmak, sen büsbütün akıldan soyutlanıp deli olmuşsun. Evet ahmaksın ve çünkü akıllıların sözünü dinleyip zihnine nakşetmemişsin."

Ma'şûka, âşıkın sözüne cevâben dedi: "Ey ahmak, sen büsbütün akıldan tecerrüd edip deli olmuşsun. Evet ahmaksın ve çünki akıllerin sözünü dinleyip zihnine nakş etmemişsin."

125. Rüzgârı gördün kımıldıyor; onunla beraber burada rüzgâr sürücü olan bir rüzgâr kımıldatıcı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

125. Rüzgârı gördün kımıldıyor; onunla beraber burada rüzgâr sürücü olan bir rüzgâr kımıldatıcı vardır.

Yani, rüzgâr kendi kendine hareket etmez, elbette onu kımıldatan bir sebep vardır; ve o sebebin dahi bir sebebi vardır ve sebep, sebebi sevk ediyor ve o sebep de rüzgârı kımıldatıyor.

Ya'ni, rüzgâr kendi kendine hareket etmez, elbette onu kımıldatan bir sebeb vardır; ve o sebebin dahi bir müsebbibi vardır ve müsebbib sebebi sevk ediyor ve o sebeb de rüzgârı kımıldatıyor.

126. Tasrif yelpazesi Halık'ın sun'udur, o rüzgâr üzerine vurur ve onu kımıldatır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

126. Tasrif yelpazesi Yaratıcı'nın sanatıdır, o rüzgâr üzerine vurur ve onu kımıldatır.

"Mirveha", yelpaze ve "tasrîf", döndürmek ve idare etmek anlamlarındadır. "Mirveha"dan kasıt, rüzgârı hareket ettiren sebeptir. Yani "Rüzgârı hareket ettiren sebebin döndürülmesi ve idaresi Yaratıcı'nın sanatı ve fiilidir. O sebep veya fiil rüzgâr üzerine vurur, onu kımıldatır." Rüzgârı hareket ettiren sebep şudur: Sıcak hava, soğuk havadan ve nemli hava, kuru havadan daha hafif olduğundan hava basıncı her zaman yeryüzünün her noktasında bir olmaz. Ortalama değer olan 760 milimetreden bazen fazla, bazen eksik olur. Hava basıncı, ortalama değerden fazla olan noktalara "yüksek basınç merkezi" ve az olan yerlere de "alçak basınç merkezi" vardır denir. Hava akışkan bir cisim olduğundan, daima dengesini korumaya çalışır; fakat havanın sıcaklığı değiştiğinden alçak ve yüksek basınç merkezinin oluşumu, hava zerreciklerinin bir tarafta çok, diğer tarafta az olmasını doğurur ve denge bozulur. Tekrar denge oluşumu için hava zerrecikleri birbiri üzerinden kayar ve bu şekilde yer değiştirmeleri, rüzgâr oluşumuna sebep olur. Buna göre rüzgârlar, yüksek basınç merkezinin bulunduğu yerden, alçak basınç merkezinin bulunduğu yere doğru eser. Kısaca yüksek basınç gösteren yerler, rüzgâr üretir ve bunlara doğal coğrafya teriminde "antisiklon" derler; ve alçak basınç gösteren yerler ise, rüzgârları çeker ve davet eder; ve bunlara "siklon" derler. Mim'in fethiyle "merveha", ova ve sahra ve her taraftan rüzgâr esen anlamınadır. Eğer "merveha" bu anlama alınırsa "mervaha-i tasrîf" tabiriyle, yüksek basınç gösteren merkezler ile, alçak basınç gösteren merkezlere işaret buyurulmuş olur ki, rüzgârları döndüren bu yelpazelerin Hak'ın sanatı olduğu açıklamaya muhtaç değildir.

"Mirveha", yelpaze ve "tasrîf", döndürmek ve idare etmek ma'nâlarınadır. "Mirveha"dan murâd, rüzgârı tahrîk eden sebebdir. Ya'ni "Rüzgârı tahrîk eden sebebin tasrîfi ve idaresi Hâlık'ın sun'u ve fiilidir. O sebeb veyâ fiil rüzgâr üzerine vurur, onu kımıldatır." Rüzgârı tahrik eden sebeb budur ki: Sıcak hava, soğuk havadan ve râtıb havâ, yâbis havadan daha hafif olduğundan tazyîk-ı havâ her vakit arzın her noktasında bir olmaz. Hadd-i vasatî olan 760 milimetreden ba'zan fazla, ba'zan eksik olur. Tazyîk-ı hava, hadd-i vasatîden ziyâde olan noktalara "yüksek tazyîk-i nesîmî merkezi" ve az olan yerlere de "alçak tazyîk-i nesîmî merkezi" vardır denir. Hava seyyâl bir cisim olduğundan, dâimâ muvâzenesini muhafazaya çalışır; fakat havanın sıcaklığı mütebeddil olduğundan alçak ve yüksek tazyîk-i nesîmî merkezinin teşekkülü, hava zerrelerinin bir tarafta çok, diğer tarafta az olmasını intâc eder ve muvâzene bozulur. Tekrâr muvâzene husûlü için hava zerreleri birbiri üzerinden kayar ve bu sûretle tebdîl-i mevki' etmeleri, rüzgâr husûlüne sebeb olur. Binâenaleyh rüzgârlar, yüksek tazyîk-ı nesîmî merkezinin bulunduğu mevki'den, alçak tazyîk-ı nesîmî merkezinin bulunduğu mevki'e doğru eser. Hulâsa yüksek tazyîk-ı nesîmî gösteren yerler, rüzgâr tevlîd eder ve bunlara çoğrafyâ-yı tabîî ıstılâhında "antisiklon" derler; ve alçak tazyîk-ı nesîmî gösteren yerler ise, rüzgârları celb ve da'vet eder; ve bunlara "siklon" derler. Mîm'in fethiyle "merveha", ova ve sahrâ ve her taraftan rüzgâr esen ma'nâsınadır. Eğer "merveha" bu ma'nâya alınırsa "mervaha-i tasrîf" ta'bîriyle, yüksek tazyîk-ı nesîmî gösteren merkezler ile, alçak tazyîk-ı nesîmî gösteren merkezlere işâret buyurulmuş olur ki, rüzgârları döndüren bu mervehaların sun'-ı Hak olduğu vâreste-i îzâhdır.

127. Rüzgâra mensub olan cüz' ki, bizim hükmümüzdedir; sen yelpazeyi kımıldatmadıkça sıçramaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

127. Rüzgâra ait olan cüz (parça) ki, bizim hükmümüzdedir; sen yelpazeyi kımıldatmadıkça sıçramaz.

Örneğin oda içindeki hava, rüzgâra ait olan bir cüzdür ve bizim meskenimizde ve hükmümüzün altındadır; fakat sen yelpazeyi kımıldatmadıkça hareket etmez ve havada cereyan (akım) meydana gelmez. "Be-hükm-i mâ der-est"deki "der" vezni tamamlamak için fazladan gelmiştir. "Der-hükm-i mâst" (bizim hükmümüzdedir) takdirindedir.

Meselâ oda içindeki hava, rüzgâra mensûb olan bir cüz'dür ve bizim meskenimizde ve hükmümüzün altındadır; fakat sen yelpazeyi kımıldatmadıkça hareket etmez ve havada cereyân vâki' olmaz. "Be-hükm-i mâ der-est"deki "der" tekmîl-i vezn için zâid olarak gelmiştir. "Der-hükm-i mâst" takdîrindedir.

128. Ey sâde adam, bu rüzgârın cüz'ünün hareketi, sensiz ve yelpazesiz zuhûr etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

128. Ey sade adam, bu rüzgârın cüz'ünün hareketi, sensiz ve yelpazesiz ortaya çıkmaz.

"Ser kerden", başlamak, ortaya çıkmak ve meydana gelmek anlamlarına gelir. Burada ortaya çıkmak anlamı uygundur. Yani "Ey aklı zayıf olan adam, bu oda içindeki rüzgârın cüz'ünün hareketi ortaya çıkması için, senin varlığın ve yelpazenin varlığı gereklidir."

"Ser kerden", şürü' etmek ve zuhûr etmek ve peyda olmak ma'nâlarına gelir. Burada zuhûr etmek ma'nâsı münasibdir. Ya'ni "Ey aklı zayıf olan adam, bu oda içindeki rüzgârın cüz'ünün hareketi zâhir olmak için, senin vücûdun ve yelpâzenin vücûdu lâzımdır."

129. Ağızda olan nefes rüzgârının hareketi, canın ve kalıbın idaresine tabi'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

129. Ağızda olan nefes rüzgârının hareketi, canın ve bedenin idaresine bağlıdır.

Örneğin bir ateşi üflemek için, ağzından çıkaracağın rüzgârın hareketi öncelikle canının iradesine ve bedeninin idaresine bağlıdır. Canının iradesi olup da, ağzının sağlığı ve sağlamlığı yerinde olmasa, üflemek zor olur; ve eğer canın olmasa, bedenin tamamen hareketsiz kalır.

Meselâ bir ateşi üflemek için, ağzından çıkaracağın rüzgârın hareketi evvelâ canının irâdesine ve kalıbının idaresine tâbi'dir. Canın iradesi olup da, ağzının sıhhati ve selâmeti yerinde olmasa, üflemek müşkil olur; ve eğer canın olmasa, cismin büsbütün hareketsiz kalır.

130. Nefesi gâh medh ve habere mensûb edersin; nefesi gâh hicve ve söğmeye mensub edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

130. Nefesi bazen övgüye ve habere ait kılarsın; nefesi bazen hicve ve sövmeye ait kılarsın.

Yani "Nefesini bazen bir kimsenin övgüsü veya bir haberin iletilmesi için ve bazen de birisini hicvetmek, yermek ve sövüp saymak için kullanırsın." Bu sebeple nefesi irâdene göre hareket ettiren senin varlığındır ve senliğindir.

Ya'ni "Nefesini ba'zan bir kimsenin medhi veyâ bir haberin tebliği için ve ba'zan dahi birisini hiciv ve zem ve söğüp saymak için kullanırsın." Binâenaleyh nefesi irâdene göre tahrik eden senin varlığındır ve senliğindir.

131. Böyle olunca rüzgârların diğer hallerini bil, zîrâ bir cüz'den akıl küllü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

131. Böyle olunca rüzgârların diğer hallerini bil, çünkü bir cüz'den akıl bütünü görür.

"Senin nefesin, rüzgârın bir parçasıdır ve sen bu parçayı irâden doğrultusunda bazen iyilikte bazen de kötülükte kullanırsın. Rüzgârların hallerini de buna kıyas et!" Çünkü rüzgârın bir hareket ettiricisi vardır ve bu hareket ettirici rüzgârı kendi irâdesine göre hareket ettirir; bazen lütuf için bazen de kahır için kullanır. Şimdi sen kendi hâlini böyle bildiğin zaman, aklın ile, parça olan nefesinden bütün olan rüzgârların başka başka hallerini görürsün. "Nühâ", akıl demektir.

"Senin nefesin, rüzgârın bir cüz'üdür ve sen bu cüz'ü irâden vechi ile gâh iyilikte ve gâh fenâlıkta kullanırsın. Rüzgârların hallerini de buna kıyâs et!" Zîrâ rüzgârın muharriki vardır ve bu muharrik rüzgârı kendi irâdesine göre tahrik eder; gâh lutuf için ve gâh kahır için kullanır. İmdi sen kendi hâlini böyle bildiğin vakit, aklın ile, cüz' olan nefesinden kül olan rüzgârların başka başka hallerini görürsün. “Nühâ", akıl demektir.

132. Hak rüzgârı gâh bahara mensub kılar, kış vaktinde onu bu lutuftan ârî kılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

132. Hak rüzgârı bazen bahara ait kılar, kış vaktinde onu bu lütuftan uzak kılar.

Yüce Allah rüzgâra bahar vaktinde incelik verir ve kış vaktinde yine o rüzgârı bu lütuftan uzak kılıp kar tipisi ve fırtınalar şeklinde kahredici bir şekilde estirir.

Hak Teâlâ rüzgâra bahâr vaktinde letâfet verir ve kış vaktinde yine o rüzgârı bu lutufdan ârî kılıp kar tipisi ve fırtınalar şeklinde kahhârâne estirir.

133. Ad'ın gürûhu üzerine sarsar yapar, yine onu Hûd üzerine muattar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

133. Ad kavminin üzerine şiddetli rüzgâr yapar, yine onu Hûd üzerine güzel kokulu yapar.

Yüce Allah, Ad kavminin üzerine rüzgârı ceza olmak üzere şiddetli, gürültülü ve soğuk yapar; yine o rüzgârı o kavmin peygamberi üzerine lütuf olarak güzel kokulu yapar.

Hak Teâlâ Ad kavminin üzerine rüzgârı cezâ olmak üzere şedîd ve gürültülü ve soğuk yapar; yine o rüzgârı o kavmin peygamberi üzerine lutuf olarak muattar yapar.

134. Hâlık bir rüzgârı semum yapar, sabanın kudumunu da hürrem yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

134. Yaratıcı, bir rüzgârı sam yeli yapar, sabahın gelişini de sevinçli kılar.

"Semûm", sam yeli demektir; çok sıcak eser ve hayvanları ve bitkileri helak eder. Ve "sümûm", zehir anlamına gelen "semm" kelimesinin çoğuludur. Burada iki anlam da uygundur.

"Semûm", sam yeli demek olup, pek sıcak eser ve hayvânât ve nebâtâtı helâk eder. Ve "sümûm", zehir ma'nâsına "semm"in cem'idir. Burada iki ma'nâ da münasibdir.

135. Her rüzgârı onun üzerine kıyas etmen için, nefes rüzgârını o senin üzerine esas koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

135. Her rüzgârı onun üzerine kıyas etmen için, nefes rüzgârını o senin üzerine esas koydu.

Senin nefes rüzgârın ses ile kelimelere dönüştüğü zaman ya över ya da yerer. İşte dış âlemdeki rüzgârı da, kendi nefesinin rüzgârına kıyas et; o da lütuf ve kahır için eser.

Senin nefes rüzgârın savt ile elfâza tebeddül ettiği vakit ya medh eder veyâ zemmeder. İşte âfâkî olan rüzgârı da, kendi nefesinin rüzgârına kıyâs et; o da lutuf ve kahır için eser.

136. Nefes, lutufsuz ve kahırsız söz olmaz; bir gürûh üzerine bal, bir kavim üzerine zehirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

136. Nefes, lutufsuz ve kahırsız söz olmaz; bir topluluk üzerine bal, bir topluluk üzerine zehirdir.

Yani, nefes, ya lutuf ya da kahır için söze dönüşür ve söz kılığına bürünür. Ve söz elbisesine büründüğü zaman, bir zümre hakkında bal gibi tatlı ve bir zümre hakkında da zehir gibi acı olur.

Ya'ni, nefes, ya lutuf veyâ kahır için söze tebeddül eder ve söz kisvesine bürünür. Ve söz libâsına büründüğü vakit, bir tâife hakkında bal gibi tatlı ve bir tâife hakkında da zehir gibi acı olur.

137. Yelpaze bir kimsenin in'âmı için ve her sivrisineğin ve sineğin kahrı için hareket edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

137. Yelpaze, bir kimsenin iyiliği için ve her sivrisineğin ve sineğin kahredilmesi için hareket ettirilir.

Yani, bir kimse yelpazeyi salladığı zaman, bir kimsenin rahatı ve nimeti için, fakat sivrisinek ile adi sinekleri kahrederek kaçırmak için sallar.

Ya'ni, bir kimse yelpâzeyi salladığı vakit, bir kimsenin istirahati ve ni'meti için ve fakat sivrisinek ile âdî sinekleri kahır ile kaçırmak için sallar.

138. Takdîr-i rabbânî yelpazesi niçin imtihandan ve ibtiladan dolu olmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

138. İlahi takdir yelpazesi niçin imtihan ve belalarla dolu olmasın?

İlahi takdir yelpazesi tarafından hareket ettirilen rüzgâr, niçin lütuf ve kahr ile imtihan ve belalarla dolu olmasın?

Takdîr-i ilâhî yelpazesi tarafından tahrîk olunan rüzgâr, niçin lutuf ve kahır ile imtihan ve ibtilâdan dolu olmasın?

139. Mâdemki rüzgârın cüz'ü olan nefes yahud yelpaze ifsad ve ıslah edicinin gayri değildir,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

139. Mademki rüzgârın bir parçası olan nefes yahut yelpaze, bozucu ve düzelticiden başkası değildir,

140. Bu şimal ve bu sabâ ve bu batı rüzgârı ne vakit lutuftan ve in'âmdan uzak olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

140. Bu kuzey, bu doğu ve bu batı rüzgârı ne zaman lütuftan ve ihsandan uzak olur?

141. Bir anbardan bir avuç buğdayı gör, anla ki cümlesi böyle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

141. Bir ambardan bir avuç buğdayı gör, anla ki hepsi böyle olur.

142. Rüzgârın küllü, o rüzgâr sürücünün yelpazesi olmaksızın, göğün rüzgâr burcundan ne vakit sıçrar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

142. Rüzgârın tozu, o rüzgâr sürücünün yelpazesi olmaksızın, göğün rüzgâr burcundan ne zaman sıçrar?

Burç hakkındaki açıklamalar III. cildin 2392 numaralı beytinde bir miktar geçti. Burada da biraz açıklama uygun görüldü: Astrologlar, yeryüzünün genişliğine göre göğü on iki burca ayırmışlardır ki, onlar da şunlardır: 1. Koç, 2. Boğa, 3. İkizler, 4. Yengeç, 5. Aslan, 6. Başak, 7. Terazi, 8. Akrep, 9. Yay, 10. Oğlak, 11. Kova, 12. Balık. Bu on iki burcu üçer üçer dörde ayırıp, her birini dört ana unsurdan birine nispet etmişlerdir. Bunlardan “Koç, Aslan, Yay” ateşî; ve “Boğa, Başak, Oğlak” toprakî; ve “İkizler, Terazi, Kova” rüzgârî; ve “Yengeç, Akrep, Balık” suîdir.

Bu şerefli beyitte “göğün rüzgâr burcu”ndan kastedilen, “İkizler, Terazi ve Kova” burçlarıdır. Fizikî coğrafyada rüzgârların ortaya çıkış sebebi ve çeşitleri, bir dereceye kadar tespit edilmiş ve bu hava akımlarının yeryüzünün eksen hareketi sebebiyle sapmaya uğradığı da onaylanmış ise de, eksen hareketi esnasında, yeryüzünün hangi burcun hizasında ne gibi etkiye maruz kaldığı keşfedilmiş bir şey değildir. “Sürücünün yelpazesi”nden kastedilen, fizikî coğrafyada açıklanan rüzgârların ortaya çıkış sebepleridir.

Burç hakkındaki îzâhât III. cildin 2392 numaralı beytinde bir mikdâr geçti. Burada da birâz îzâhât münasib görüldü: Ehl-i nücûm arzın vüs'atine nazaran göğü on iki burca taksîm etmişlerdir ki, onlar da şunlardır: 1. Hamel, 2. Sevr, 3. Cevzâ, 4. Seretân, 5. Esed, 6. Sünbüle, 7. Mîzân, 8. Akreb, 9. Kavs, 10. Cedy, 11. Delv, 12. Hût. Bu on iki burcu üçer üçer dörde taksîm edip, her birini anâsır-ı erbaadan birisine nisbet etmişlerdir. Bunlardan “Hamel, Esed, Kavs” âteşî; ve “Sevr, Sünbüle, Cedy” hâkî; ve “Cevzâ, Mîzân, Delv” bâdî; ve “Seretân, Akreb, Hût” âbîdir.

Bu beyt-i şerîfde “göğün rüzgâr burcu”ndan murâd, “Cevzâ, Mîzân ve Delv” burclarıdır. Coğrafyâ-yı tabîîde rüzgârların sebeb-i zuhûru ve envâ'ı, bir dereceye kadar tesbît ve bu cereyân-ı havâîlerin küre-i arzın hareket-i mihveriyyesi sebebiyle dûçâr-ı inhirâf olduğu da tasdîk edilmiş ise de, hareket-i mihveriyyesi esnasında, arzın hangi burcun hizâsında ne gibi te'sîre ma'rûz kaldığı keşf edilmiş bir şey değildir. “Sürücünün yelpazesi”nden murâd, coğrafyâ-yı tabîîde beyân olunan rüzgârların esbâb-ı zuhûrudur.

143. Harman başında intikād vaktinde iyi fellâhlar, Hak'dan rüzgâr isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

143. Harman başında buğdayı samandan ayırma vaktinde iyi çiftçiler, Hak'tan rüzgâr isterler.

"İntikād", burada buğdayı samandan ayırmak demektir. "Rüzgâr sürücü"nün Hak olduğunu bilen iyi ve imanlı çiftçiler, harman başında buğdayı samandan ayırmak için rüzgârlar isterler. Zamanımızda, yine Hakk'ın nimeti olan akıl ve zekâ sayesinde bu ayırma, bazı yerlerde icat olunan makineler sayesinde icra olunur.

“İntikād”, burada buğdayı samandan ayırmak demektir. “Rüzgâr sürücü”-nün Hak olduğunu bilen iyi ve îmânlı rençberler harman başında buğdayı samandan ayırmak için rüzgârlar isterler. Zamânımızda, yine Hakk'ın in'âmı olan akıl ve zekâ sâyesinde bu tefrîk ba'zı yerlerde îcâd olunan makineler sâyesinde icra olunur.

144. Tâ ki samanlar buğdaydan ayrı ola, ya anbara gide, yâhud kuyulara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

144. Tâ ki samanlar buğdaydan ayrılsın, ya ambara gitsin ya da kuyulara!

Çiftçiler rüzgârı, samanları buğdaydan ayırıp ya buğday ambarına veyahut buğday saklamak için ambar edindikleri kuyulara koymak için isterler.

Rençberler rüzgârı, samanları buğdaydan ayırıp ya buğday anbarına veyâhud buğday saklamak için anbar ittihâz ettikleri kuyulara koymak için isterler.

145. O esici rüzgâr geç kaldığı vakit, cümleyi Hakk'a yalvarıcı görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

145. O esici rüzgâr geç kaldığı zaman, herkesi Hakk'a yalvarır görürsün.

Rüzgârın esmesi geciktiği zaman, çiftçilerin hepsi: "Ey Rabbimiz, bize rüzgâr ihsan et, işimizi görelim!" diye Hakk'a yalvarmaya başlarlar.

Rüzgârın esmesi geciktiği vakit, rençberlerin hepsi: "Yâ Rab bize rüzgâr ihsân et, işimizi görelim!" diye Hakk'a yalvarmağa başlarlar.

146. O doğum yeli de, ağrı vaktinde böyledir, eğer gelmezse, amân diye dert sadâsı gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

146. O doğum yeli de, ağrı vaktinde böyledir, eğer gelmezse, aman diye dert sesi gelir.

Yani, doğum vaktinde kadının rahminde, Hakk'ın izni ile birtakım yeller (gazlar) oluşarak, rahmin elastikî olan çevresini sıkıştırıp genişletir ve genişleyen rahimden çocuk vajinaya doğru kayar ve kolaylıkla dışarıya çıkar. Ve bu yeller yeterli derecede oluşuncaya kadar, kadın ağrı çekip, aman diye bağırır. Organın oluşumuna ait olan zorluklar elbette bu kuralın dışındadır ki, benzer durumlarda tıbben ebe doktorlara ihtiyaç doğar.

Ya'ni, doğum vaktinde kadının rahminde, Hakk'ın izni ile birtakım yeller (gazlar) peyda olarak, rahmin elastikî olan civârını tazyîk edip genişletir ve genişleyen rahimden çocuk mehbile doğru kayar ve kolaylıkla dışarıya çıkar. Ve bu yollar kâfî derecede peyda oluncaya kadar, kadın ağrı çekip, amân diye bağırır. Uzvun teşekkülüne ait olan müşkilât bittabi' bu kāide hâricindedir ki, ahvâl-i mümâsilede tıbben ebe doktorlara ihtiyaç hâsıl olur.

147. Eğer onu sürücü o olduğunu bilmezler ise, hava için figān etmek ne huydur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

147. Eğer onu sürücü o olduğunu bilmezler ise, hava için figān etmek ne huydur?

“Eğer o rüzgârı sürenin Hak olduğunu bilmiyor iseler, çiftçilerin hava talebi için feryat etmeleri nasıl bir gürültü olur?” Yani onların Hakk'a yalvarmaları boş bir gürültüden ve patırtıdan ibaret olmuş olur. Onlar bu duayı ve niyazı sırf rüzgârın bir sürücü ve sevk edici olduğunu bildikleri için yaparlar. Hint nüshalarında هوست “hust” yerine خوست “hûst” geçmektedir. Bu durumda anlam “Hava için feryat etmek ne huydur, yani nasıl boş bir huydur!” demek olur.

“Eğer o rüzgârı sürücü Hak olduğunu bilmiyor iseler, çiftçilerin hava talebi için figān etmeleri nasıl bir hây u hûy olur?” Ya'ni onların Hakk'a yalvarmaları boş bir gürültüden ve hây u hûydan ibaret olmuş olur. Onlar bu duâyı ve niyâzı mahzâ rüzgârı bir sürücü ve sevk edici olduğunu bildikleri için yaparlar. Hind nüshalarında هوست “hust” yerine خوست “hûst” vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ “Havâ için figān etmek ne huydur, ya'ni nasıl boş bir huydur!” demek olur.

148. Gemi ehli dahi böyle rüzgâr isteyicidirler; hepsi onu ibâdın Rabb'inden isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

148. Gemi ehli de böyle rüzgâr isteyicisidirler; hepsi onu kulların Rabb'inden isteyicisidir.

Yelken gemisi halkı da gemilerinin yürümesi için rüzgâra muhtaçtır ve hepsi o rüzgârı kulların terbiye edicisi olan Hak'tan niyaz ederler. Hz. Pîr'in zamanında gemilerin yelken ile yürüdüklerini açıklamaya gerek yoktur; çünkü buhar makineleri ile yürüyen gemilerin icadı hicrî 1222 senesinde gerçekleşmiştir. Cenâb-ı Pîr efendimiz ise hicrî 672 senesinde ebediyet âlemine göç etmişlerdir.

Yelken gemisi halkı dahi gemilerinin yürümesi için rüzgâra muhtaçdır ve hepsi o rüzgârı kulların mürebbîsi olan Hak'dan niyâz ederler. Zamân-ı Hz. Pîr'de gemilerin yelken ile yürüdüklerini beyâna hâcet yoktur; zîrâ buhâr makineleri ile yürüyen gemilerin îcâdı 1222 sene-i hicriyyesinde vâki'dir. Cenâb-ı Pîr efendimiz ise 672 sene-i hicriyyesinde âlem-i bekāya rihlet buyurmuşlardır.

149. Yelden olan diş ağrısı da böyledir, sûz ile ve i'tikād ile def'i istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

149. Yelden olan diş ağrısı da böyledir, yanma ile ve inanç ile def'ini istersin.

Romatizmadan ve yel kapmasından dolayı meydana gelen diş ağrısı da böyledir. Yani o yeli oraya sevk eden vardır, sen o yelin def'ini, o yeli sevk edenin varlığına inanç ve niyaz ile istersin.

Romatizmadan ve yel kapmasından dolayı vâki' olan diş ağrısı da böyledir. Ya'ni o yeli oraya sevk eden vardır, sen o yelin def'ini, o yeli sevk edenin vücuduna i'tikād ve niyâz ile istersin.

150. O cündiler, "Ey kâmrân, zafer rüzgârı ver!" diye Huda'dan niyaz edi cilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

150. O askerler, "Ey muradına eren, zafer rüzgârı ver!" diye Allah'tan niyaz edenlerdir.

"Cünd", ordu ve "cündî", orduya mensup demektir. "Kâm", maksat ve murat; ve "rân", "rânden" (sürmek) mastarından şimdiki zaman emir kipi olup, "kâmrân" birleşik bir sıfattır; "muradını süren" ve "iradesini yerine getiren" demek olur. Önceden tam itikat sahibi olan gaziler nezdinde, savaşa başlamadan önce rüzgâr kendi arkalarından eserse galibiyete, önden ve düşman tarafından eserse mağlubiyete işaret olduğu tecrübe edilmiş olduğu için, orduya mensup olanlar: "Ey iradesi geçerli olan Yaratıcımız, bize zafer rüzgârı ver!" diye dua ederlermiş. Veyahut "Savaş esnasında düşman tarafını şaşırtacak ve işlerini bozacak kadar kuvvetli bir fırtına ve kasırga ver!" diye dua edilmiş olmak anlamı da akla gelir.

"Cünd", ordu ve "cündî", orduya mensûb demektir. "Kâm”, maksûd ve murâd; ve “rân", "rânden" masdarından emr-i hâzır, “kâmrân" vasf-ı terkîbîdir; "murâdını süren" ve "irâdesini infâz eden" demek olur. Evvelden tâmmü'l-i'tikād olan gāzīler indinde harbe mübâşeretten evvel rüzgâr kendilerinin arkasından eserse, galebeye ve önden ve düşman tarafından eserse mağlûbiyete işaret olduğu tecrübe edilmiş olduğu için, orduya mensûb olanlar: "Ey irâdesi nâfiz olan Hâlık'ımız, bize zafer rüzgârı ver!" diye duâ ederler imiş. Veyâhud "Düşman tarafını harb esnasında şaşırtacak ve işlerini bozacak kadar kuvvetli bir fırtına ve kasırga ver!" diye duâ edilmiş olmak ma'nâsı da vârid olur.

151. Kadının doğum ağrısı işkencesinde dahi, her azîzden nüsha kâğıdı isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

151. Kadının doğum ağrısı işkencesinde dahi, her azîzden muska kâğıdı isterler.

"Ta'vîz", birtakım manevî zararlardan korunmak için taşınan muska ve "ruk'a", yazılmış kâğıt ve "talk", doğum ağrısı demektir. Yani "Kadının doğum ağrısı tuttuğu vakit, bu eziyetten kurtulmak için zan altında olan her bir zattan yazılmış bir muska kâğıdı isterler. İmâm-ı Gazzâlî hazretleri el-Münkızü mine'd-Dalâl ismindeki kitabında şöyle buyurur: من الخواص العجيبة المجربة في معالجة الحامل التي عسر عليها الطلق بهذا الشكل : ب ط د ز ه ج و ا ح

٤ ٩ ٢ ٣ ٥ ٧ ٨ ١ ٦

يكتب على خرقتين لم يصبهما الماء و تنظر اليهما الحامل بعينها وتضعهما تحت قدميها فيسرع الولد في الحال الى الخروج Yani "Doğum ağrısı zor olan hamile kadının tedavisi hakkında bu şekil, denenmiş olan şaşırtıcı özelliklerdendir. Bu şekiller, hiç yıkanmamış olan iki bez parçası üzerine yazılır ve hamile gözüyle onlara bakar ve iki ayaklarının altına konulur, çocuk hemen çıkmaya acele eder." Ve Ankaravî hazretleri dahi buyurur ki: "Eğer bir kadının doğurması güç olursa, bu ayetleri bir kâğıda yazıp, suya bırakmalı; o kadın o sudan yüzüne ve gözüne sürüp, biraz da içmeli; çok geçmeyip Allah'ın izniyle kurtulur. Ayetler budur: أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم و أوحينا إلى أم موسى أن أرضعيه فَإِذا خفت عليه فالقيه في اليم و لا تخافي و لا تحزني انا رادوه اليك و جاعلوه من المرسلين (Kasas, 28/7) ["Musa'nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize bırakıver. Hiç korkup kaygılanma; çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız! diye bildirdik"]. بسم الله خالق النفس من النفس . اذا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ وَ اَذَنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ وَإِذَا الْأَرْضُ مُدت وَ الْقَتْ مَا فِيهَا وَ تَخَلَّتْ وَ أَذِنَتْ لربها و حقت (İnşikâk, 84/1-5) ["Gök yarıldığı, Rabb'ine kulak verip boyun eğecek hâle getirildiği zaman, yer dümdüz edildiği, içinde bulunanları atıp boşaldığı ve Rabb'ini dinleyip, O'na itaate mecbur kılındığı vakit."]. بسم الله مخرج النفس من النفس. يخرج من بين الصلب والترائب (Târık, 86/7) ["Sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar."]

"Ta'vîz", birtakım ma'nevî mazarratlardan masûn olmak için taşınan nüsha (muska) ve "ruk'a", yazılmış kâğıt ve "talk", doğum ağrısı demektir. Ya'ni "Kadının doğum ağrısı tuttuğu vakit, bu eziyetten kurtulmak için mazannadan olan her bir zâttan yazılmış bir nüsha kağıdı isterler. İmâm-ı Gazzâlî hazretleri el-Münkızü mine'd-Dalâl ismindeki kitâbında şöyle buyurur: من الخواص العجيبة المجربة في معالجة الحامل التي عسر عليها الطلق بهذا الشكل : ب ط د ز ه ج و ا ح

٤ ٩ ٢ ٣ ٥ ٧ ٨ ١ ٦

يكتب على خرقتين لم يصبهما الماء و تنظر اليهما الحامل بعينها وتضعهما تحت قدميها فيسرع الولد في الحال الى الخروج Ya'ni "Doğum ağrısı müşkil olan hâmilenin muâlecesi hakkında bu şekil, mücerreb olan havâss-ı acíbedendir. Bu şekiller, hiç yıkanmamış olan iki bez parçası üzerine yazılır ve hâmile gözüyle onlara bakar ve iki ayaklarının altına vaz' olunur, çocuk fi'l-hâl hurûca acele eder." Ve Ankaravî hazretleri dahi buyurur ki: "Eğer bir kadının doğurması güç olursa, bu âyetleri bir kağıda yazıp, suya bırakmalı; o kadın o sudan yüzüne ve gözüne sürüp, biraz da içmeli; çok geçmeyip bi-iznillah kurtulur. Âyetler budur: أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم و أوحينا إلى أم موسى أن أرضعيه فَإِذا خفت عليه فالقيه في اليم و لا تخافي و لا تحزني انا رادوه اليك و جاعلوه من المرسلين (Kasas, 28/7) ["Musa'nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endîşelendiğinde onu denize bırakıver. Hiç korkup kaygılanma; çünki biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız! diye bildirdik"]. بسم الله خالق النفس من النفس . اذا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ وَ اَذَنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ وَإِذَا الْأَرْضُ مُدت وَ الْقَتْ مَا فِيهَا وَ تَخَلَّتْ وَ أَذِنَتْ لربها و حقت (İnşikâk, 84/1-5) ["Gök yarıldığı, Rabb'ine kulak verip boyun eğecek hâle getirildiği zaman, yer dümdüz edildiği, içinde bulunanları atıp boşaldığı ve Rabb'ini dinleyip, O'na itâate mecbûr kılındığı vakit."]. بسم الله مخرج النفس من النفس. يخرج من بين الصلب والترائب (Târık, 86/7) ["Sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar."]

152. Binâenaleyh hep yakînen bunu bilmişlerdir ki, yeli âlemlerin Rabb'i gönderir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

152. Bu sebeple hep kesin olarak bunu bilmişlerdir ki, rüzgârı âlemlerin Rabbi gönderir.

153. Böyle olunca her bilicinin aklı nezdinde bu vardır ki, kımıldayan ile beraber, kımıldatan vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

153. Böyle olunca her bilicinin aklı nezdinde bu vardır ki, kımıldayan ile beraber, kımıldatan vardır.

İlim sahibi olan her bir kimse aklen hükmeder ki, kımıldayan bir şey ile beraber, mutlaka onu bir kımıldatıcı vardır; çünkü hiçbir şey sebepsiz yere sükûnetini harekete dönüştüremez.

İlim sahibi olan her bir kimse aklen hükm eder ki, kımıldayan bir şey ile beraber, mutlakā onu bir kımıldatıcı vardır; zîrâ hiçbir şey bilâ-sebeb sükûnetini harekete tebdîl edemez.

154. Eğer sen onu nazarda görmüyor isen, onu eserin izharı sebebiyle anla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

154. Eğer sen onu gözle görmüyorsan, onu eserin ortaya çıkması sebebiyle anla!

Eğer sen kımıldayan şeyde kımıldatanı açıkça gözle görmüyorsan, kımıldama eserini ortaya çıkarması sebebiyle, onun varlığını anla!

Eğer sen kımıldayan şeyde kımıldatanı âşikâre olarak gözle görmüyor isen, kımıldamak eserini izhâr etmesi sebebiyle, onun varlığını anla!

155. Ten can ile kımıldar, sen canı görmüyorsun, fakat tenin kımıldamasından canı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

155. Ten can ile kımıldar, sen canı görmüyorsun, fakat tenin kımıldamasından canı bil!

156. O dedi: “Eğer ben edebe ahmak isem, vefâda ve talebde zekîyim.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

156. O dedi: “Eğer ben edebe ahmak isem, vefâda ve talepte zekîyim.”

Maşukanın azarlaması üzerine o küstah âşık dedi: “Ey maşukam, eğer ben edebe ahmak isem, sana karşı vefakâr olmakta ve seni talep etmekte zekîyim.”

Ma’şûkanın tevbîhi üzerine o küstâh olan âşık dedi: “Ey ma’şûkam, eğer ben edebe ahmak isem, sana karşı vefakâr olmakta ve seni talebde zekîyim.”

157. “Dedi: Edebin bu idi ki, işte görülmüş oldu; o diğerini de sen cedel edici bilirsin.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

157. “Dedi: Edebin bu idi ki, işte görülmüş oldu; o diğerini de sen cedel edici bilirsin.”

“Lüd”, cedel edici (tartışmacı, kavgacı) anlamına gelir. Kâmûs’ta başka anlamları da vardır. Müntehabü’l-Lügât’ta bu anlam gösterilmiştir. Yani iffet sahibi olan sevgili, âşığa cevap olarak dedi ki: “Evet, bana kavuşur kavuşmaz, beni kucaklamaya ve öpmeye kalkışmak suretiyle edebini gösterdin. O bana karşı vefakâr olmak ve beni talep etmek hususundaki zekânı ise, kavuşma anında benimle tartışmaya girişmiş olan senin kendin bilir. Çünkü aşkta vefa, sevgiliye kavuşma zamanında, onun istediği gibi hareket etmeyi gerektirir; yoksa onun isteğine aykırı edepsizlik, hayvanlıktan başka bir şey değildir; ve hayvanda ise, insanlara özgü olan aşk yoktur, nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri bir rubâîsinde şöyle buyurur. Rubâî: عشق ار نه کمال نسل آدم بودی آوازه عشق در جهان کم بودی ور شهوت نفس عشق خر و گاو سر دفتر عاشقان عالم بودی

“Eğer aşk, Âdem neslinin kemâli olmasa idi, ... şöhreti dünyada eksik olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olsaydı, eşek ve öküz âlemin âşıklarının defterinin başında olurdu.”

“Lüd”, cedel edici ma’nâsınadır. Kâmûs’da diğer ma’nâları da vardır. Müntehabü’l-Lügât’da bu ma’nâ gösterilmiştir. Ya’nî iffet sâhibi olan ma’şûka, âşıka cevâben dedi ki: “Evet, bana mülâkî olur olmaz, beni kucaklamağa ve öpmeğe kasd etmek sûretiyle edebini gösterdin. O bana karşı vefakâr olmak ve beni taleb etmek husûsundaki zekâvetini ise, vakt-i mülâkâtta benimle cidâle kıyâm etmiş olan senin senliğin bilir. Zîrâ aşkta vefâ, ma’şûkaya mülâkât zamânında, onun murâdınca hareketi iktizâ eder; yoksa onun murâdına muhâlif edebsizlik, hayvâniyetten başka bir şey değildir; ve hayvanda ise, insanlara mahsûs olan aşk yoktur, nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri bir rubâîsinde şöyle buyurur. Rubâî: عشق ار نه کمال نسل آدم بودی آوازه عشق در جهان کم بودی ور شهوت نفس عشق خر و گاو سر دفتر عاشقان عالم بودی

“Eğer aşk, nesl-i Âdem’in kemâli olmasa idi, ... sîyt ü şöhreti cihânda nâkıs olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı, eşek ve öküz âlemin âşıklarının defterinin başında olurdu.”

158. Muhakkak edeb bu idi ve diğeri defîn idi; o bizim bu yakînen gördüğümüzden beter olur.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

158. Muhakkak edep bu idi ve diğeri gizli idi; o bizim bu kesin olarak gördüğümüzden daha kötü olur.”

Bana kavuştuğun zamanda tam bir iffetle hareket etmen muhakkak edep idi; ve senin söylediğin vefakârlığın ve talepteki zekân, senin özünde gömülü ve örtülü idi. Mademki biz dış edepteki zekânı gördük, dış görünüş iç alemin başlığı olduğundan, o iç alemdeki hâlinin dahi dış görünüşünden daha kötü olduğuna hükmederiz.

Bana mülâkâtın zamânında kemâl-i iffetle hareket etmen muhakkak edeb idi; ve senin söylediğin vefakârlığın ve talebdeki zekâvetin, senin senliğinde medfûn ve mestûr idi. Mâdemki biz edeb-i zâhirîdeki zekâvetini gördük, zâhir bâtının ünvânı olduğundan, o bâtındaki hâlinin dahi zâhirinden daha berbâd olduğuna hükm ederiz.

159. Her ne şey ki bundan sonra bu testiden sızar, hepsi böyle bir minval ola- caktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

159. Her ne şey ki bundan sonra bu testiden sızar, hepsi böyle bir minval olacaktır.

كل اناء يترشح بما فيه yani "Her bir kap, içinde olan şeyi sızdırır" kaidesince, ey aşk ve vefa ve talep davasında bulunan kimse, senin varlığının testisinden bundan sonra hep yapmış olduğun edepsizliğin benzeri sızacaktır.

كل اناء يترشح بما فيه ya'ni "Her bir kap, içinde olan şeyi sızdırır" kāidesince, ey aşk ve vefâ ve taleb da'vâsında bulunan kimse, senin vücûdunun testisinden bundan sonra hep yapmış olduğun edebsizliğin nazîri sızacaktır.

## Karısını yabancı ile beraber tutan o sûfînin kıssasıdır

160. Bir sûfî gündüz evi tarafına geldi; ev bir kapılı ve kadın kunduracı ile [158] beraber idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

160. Bir sûfî gündüz evinin tarafına geldi; ev tek kapılıydı ve kadın kunduracı ile [158] beraberdi.

"Sûfî" terimi hakkında çeşitli sebepler zikrederler. Bir grup, şeriata tâbi olan mücâhede ve riyâzât (nefsî perhizler) ehli kişilerdir derler; bazıları ise "sûf", yani yün elbise giyenlere verilen isimdir derler; bazıları da sûfîyi "safa" ve "safvet"ten (kalp temizliği) türemiş kabul edip kalp temizliği sahibi olanlara özgü bir isimdir derler. Yani "Sûfîlerden biri gündüz ansızın evine geldi; evi gayet basit, tek kapılıydı ve kadın da zanparası olan kunduracıyı içeri almış ve onunla zevke dalmıştı."

"Sûfi" ta'bîri hakkında muhtelif sebebler zikr ederler. Bir tâife tâbi'-i şerî- at olan ehl-i mücâhede ve riyâzettir, derler; ve ba'zılan "sûf", ya'ni yün libâs giyenlere verilen isimdir derler; ve ba'zıları da sûfiyi "safa" ve "safvet"ten müştak addedip safvet-i kalb sahibi olanlara mahsûs isimdir derler. Ya'ni "Sûfinin birisi gündüz ansızın evine geldi; evi gāyet basît bir kapılı idi ve ka- dın dahi zanparası olan kurduracıyı içeriye almış ve onunla zevke dalmış idi."

161. Kadın ten vesvesesinden nâşî o bir oda içinde, kendi bendesiyle çift olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

161. Kadın, bedenin vesvesesinden dolayı o bir oda içinde, kendi kölesiyle çiftleşmişti.

"Bedenin vesvesesi"nden kastedilen, burada meşru ve gayrimeşru olan cinsel ilişkidir. "Rehî", köle ve bende anlamındadır. "Şehvetin sürüklemesiyle kadına köle olmuş" anlamı kastedilir. Hint nüshalarında "rehî" yerine "harîf" geçmiştir. Ve "harîf", işte ve sanatta ortak ve hemhâl anlamlarına gelir. Yani "Kadın, cisminin vesvesesinden dolayı meydana gelen ateşli şehvetini söndürmek için, kendisine esir olan sevgilisiyle yahut zinada kendisiyle ortak olan kunduracı ile çiftleşmiş ve birleşmişti."

"Ten vesvesesi"nden murâd, burada meşrû' ve gayr-i meşrû' olan mü- nâsebet-i cinsiyyedir. "Rehî", köle ve bende ma'nâsınadır. "Sâika-i şehvet- le kadına köle olmuş" ma'nâsı murâd buyurulur. Hind nüshalarında "rehî" yerine "harîf" vâki' olmuştur. Ve "harîf", işte ve san'atta müşterek ve hem- nişîn ma'nâsına gelir. Ya'ni "Kadın, cisminin vesvesesinden dolayı vâki' olan ateş şehvetini söndürmek için, kendisine esîr olan zanparasıyla veyâhud zinâda kendisiyle müşterek olan kunduracı ile çift olmuş ve mukārenet kılmış idi."

162. Vaktaki sûfî cidd ile kuşluk vaktinde kapıyı çaldı, her ikisi aciz kaldılar. Ne hîle ne de yol var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

162. Vaktaki sûfî ciddiyetle kuşluk vaktinde kapıyı çaldı, her ikisi aciz kaldılar. Ne hile ne de yol vardı.

Sûfî, adeti olmadığı halde ansızın kuşluk vaktinde evine gelip kapıyı çaldı. Her ikisi de aciz kaldılar; çünkü kaçmak için ne tedbir ve hileye imkân ne de kaçacak bir yol vardı.

Sûfî âdeti olmadığı halde ansızın kuşluk vaktinde evine gelip kapıyı çaldı. Her ikisi de âciz kaldılar; çünki kaçmak için ne tedbîr ve hîleye imkân ve ne de kaçacak bir yol yok idi.

163. Asla onun ma'hûdu değil idi ki, o zaman dükkândan ev tarafına geri dönsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

163. Asla onun alışkanlığı değildi ki, o zaman dükkândan ev tarafına geri dönsün.

Böyle bir vakitte sûfînin evine gelmesi alışılmış değildi.

Böyle bir vakitte sûfînin evine gelmesi mu'tâd değil idi.

164. Kasd edici olarak o gün o korkutulmuş bir hayalden dolayı eve kadar vakitsiz rücû' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

164. O gün, kasıtlı olarak, korkutulmuş bir hayal yüzünden eve vakitsiz döndü.

O korkutulmuş sûfî, kadını basma hayalinden dolayı o gün kasıtlı olarak eve böyle vakitsiz döndü.

O korkutulmuş olan sûfî, kadını basmak hayâlinden dolayı o gün kasden eve kadar böyle vakitsiz olarak rücû' etti.

165. Kadının i'timadı, onun üzerine idi ki, hiçbir kerre bu zaman o işten eve gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

165. Kadının güveni, kocasının hiçbir zaman bu vakitte işten eve gelmemesi üzerineydi.

Kadın, kocası olan sûfînin hiçbir zaman işinden böyle bir vakitte eve gelmeyeceğine kesinlikle güvenmişti ve bunu hiç beklemezdi.

Kadının kocası olan sûfînin hiçbir kerre işinden böyle vakitte eve gelmiyeceğine dâir kat'iyyen i'timâd etmiş idi ve hiç ummaz idi.

166. Onun o kıyası kaza cihetinden doğru gelmedi, vakıa o settardır, lâyıkı verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

166. Onun o kıyası kaza yönünden doğru gelmedi, gerçekte o örtücüdür, layık olanı verir.

Kadının kocasının hareketi hakkındaki bu kıyası, ilahi kaza yönünden isabet etmedi ve doğru gelmedi. Gerçekte Yüce Allah kullarının ayıplarını ve kabahatlerini son derece örtücüdür; fakat kabahati işlemekte ısrar edince Adil ismiyle tecelli edip, layık olan cezasını verir. Nitekim ayet-i kerimede نبئ عبادى أنى أنا الغفور الرحيم و أن عذابي هو العذاب الأليم (Hicr, 15/49,50) yani "Ey Resul'üm kullarıma haber ver ki, muhakkak ben çok bağışlayıcı ve çok merhametliyim ve muhakkak benim azabım elem verici bir azaptır" buyurulur.

Kadının kocasının hareketi hakkındaki bu kıyâsı, kazâ-yı ilâhî cihetinden isâbet etmedi ve doğru gelmedi. Vâkıâ Hak Teâlâ hazretleri kullarının ayıpla- rını ve kabahatlerini son derece örtücüdür; fakat kabâhatı icrâda ısrar edince Adil ism-i şerîfiyle tecellî buyurup, lâyık olan cezâsını verir. Nitekim âyet-i kerîmede نبئ عبادى أنى أنا الغفور الرحيم و أن عذابي هو العذاب الأليم (Hicr, 15/49,50) ya'ni "Ey Resûl'üm kullarıma haber ver ki, muhakkak ben Gafûr ve Rahîmim ve muhakkak benim azabım azâb-ı elîmdir" buyurulur.

167. Vaktāki kötülük ettin, kork, emîn olma; zîrâ ki tohumdur ve Huda onu bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

167. Kötülük ettiğin zaman kork, güvende olma; çünkü o bir tohumdur ve Allah onu bitirir.

Nefsinin vesvesesine uyup, ilâhî emre karşı gelip kötülük ettiğin zaman kork, o kötülüğü tekrar yapmaya cesaret etme ve Allah'ın seni hemen cezalandırmadığına bakıp azabından güvende olma! Çünkü kötülük, varlık alanına tohum ekmek gibidir ve Yüce Allah o kötülük tohumunun meyvesini yeşertir ve bitirir. Nitekim kutsal ayette وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) "Ve kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür" buyrulur.

Vaktāki nefsinin vesvesesine uyup, emr-i ilâhîye muhalefet ve kötülük ettin kork, tekrar o kötülüğü yapmağa cesâret etme ve Hakk'ın seni hemen muâheze etmediğine bakıp azabından emîn olma! Zîrâ kötülük arz-ı vücûda tohum ekmek gibidir ve Hak Teâlâ o kötülük tohumunun meyvesini inbât eder ve bitirir. Nitekim âyet-i kerîmede و جزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) “Ve kötülüğün cezâsı, onun gibi bir kötülüktür" buyurulur.

168. O kötülükten sana pişmanlık ve utanma gelmek için, o ne kadar vakit örter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

168. O kötülükten sana pişmanlık ve utanma gelmesi için, o ne kadar vakit örter.

Yani "Ey isyankâr kul, sen birtakım kötülükler yaparsın, fakat Yüce Allah hemen o kötülüklerin cezasını vermez; seni affetmek için pişman olmanı ve utanmanı ister; ve birçok vakit senin kabahatlarını örterek, ortaya çıkarmaz ve halk nazarında seni rezil etmez."

Ya'ni "Ey âsî, sen birtakım fenâlıklar yaparsın, fakat Hak Teâlâ hemen o kötülüklerin cezâsını vermez; seni afv etmek için pişman olmanı ve utanmanı ister; ve birçok vakit senin kabâhatlarını setr edip, meydana çıkarmaz ve halk nazarında seni rezîl etmez."

## Ömer (r.a.)ın ahdinde olan o hırsızın hikâyesi

169. Ömer'in ahdinde o mü'minlerin emîri hırsızı cellâda ve zâbıta me'mûruna verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

169. Ömer'in döneminde o müminlerin emîri hırsızı cellâda ve zabıta memuruna verdi.

Hz. Ömer (r.a.) halifeliği zamanında, hakkında şeriat cezası uygulanmak, yani eli kesilmek üzere bir hırsızı cellâda ve zabıta memuruna verdi.

Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamânında, hakkında hadd-i şer'î ikāme olunmak, ya'ni eli kesilmek üzere bir hırsızı cellâda ve zâbıta memûruna verdi.

170. O hırsız: "Ey memleketin beyi, amân, benim cürmüm birinci def'adır, diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

170. O hırsız: "Ey memleketin beyi, aman, benim suçum ilk defadır," diye bağırdı.

171. Ömer dedi: "Hâşâ lillah ki, Huda cezâda ilk def'ada kahır yağdırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

171. Ömer dedi: "Allah korusun ki, Allah cezada ilk defada kahır yağdırsın!"

Hz. Ömer (r.a.) hırsıza cevap olarak buyurdu ki: "Yüce Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutarım ki, o Yüce Allah, seni ilk defa yaptığın hırsızlık sebebiyle yakalatarak, hakkında kahrını yağdırsın. Sen mutlaka bu hırsızlıkta ısrarcı oldun ki, bu ilahi kahır sana geldi; çünkü Yüce Allah hadîs-i kudsîde 'Benim rahmetim gazabımı geçmiştir' buyurur."

HZ. Ömer (r.a.) hırsıza cevâben buyurdu ki: "Allah Teâlâ hazretlerini noksan sıfatlardan tenzîh ederim ki, o Hudâ-yı müteâl, seni birinci def'a yaptığın hırsızlık sebebiyle yakalatarak, hakkında kahrını yağdırsın. Sen mutlakā bu hırsızlıkta musırr oldun ki, bu kahr-ı ilâhî sana geldi; zîrâ Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside سبقت رحمتى على غضبی ya'ni "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurur.

172. İzhâr-ı fazl için def'alarca örter, izhâr-ı adl için dahi yakalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

172. Fazlını göstermek için defalarca örter, adlini göstermek için de yakalar.

Yüce Allah, kabahat işleyen kulları hakkında fazlını ve lütfunu göstermek için, o kabahatleri defalarca örter, ortaya çıkarmaz ve ceza vermez; fakat kul edebsizliğinde devam ederse ve yaptığından utanıp pişman olmazsa, adlini göstermek için de onu yakalar ve kabahatini ortaya çıkarıp rezil eder.

Bilinmeli ki, bu dünyada Hakk'ın cezalandırması kişiye göre türlü türlü meydana gelir. Eğer halktan utanıp günaha gizlice devam eden bir adam ise, onun ayıbını halk nazarında ortaya çıkarıp rezil eder; ve halktan utanmayan bir adam ise, onun bedenini türlü türlü azaplandırır. Kimine hastalık verir, kiminin elindeki serveti ve malını alır, kimine devlet memurlarını musallat eder ve benzeri bu gibi azap sebeplerini o kulunun üzerine havale eder.

Hak Teâlâ hazretleri kabâhat yapan kulları hakkında fazlını ve lutfunu izhâr etmek için, o kabâhatları defalarca örter, meydana çıkarmaz ve cezâ vermez; fakat kul edebsizliğinde devam ederse ve yaptığından utanıp pişman olmazsa, adlini ızhâr etmek için de onu yakalar ve kabâhatini meydana çıkarıp rezil eder.

Ma'lûm olsun ki, bu dünyâda Hakk'ın muâhazesi adamına göre türlü türlü vâki' olur. Eğer halktan utanıp ma'siyete gizli devam eden bir adam ise, onun aybını halk nazarında meydana çıkarıp rüsvây eder; ve halktan utanmayan bir adam ise, onun cismini türlü türlü ta'zîb eder. Kimine hastalık verir, kiminin elindeki serveti ve sâmânı alır, kimine hükûmet me'mûrlarını musallat eder ve sair bu gibi esbâb-ı ta'zîbi o kulunun üzerine havâle eyler.

173. Tâ ki, bu her iki sıfat zâhir ola; o mübeşşir ola, bu münzir ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

173. Ta ki, bu her iki sıfat ortaya çıksın; o müjdeleyici olsun, bu uyarıcı olsun!

Ta ki, Hakk'ın lütuf ve kahır ve fazl ve adl sıfatları, yani bu iki karşıt sıfatlar ortaya çıksın; fazl sıfatı, iyiliğin müjdecisi ve adl sıfatı da kötülüğün korkutucusu olsun.

Tâ ki, Hakk'ın lutuf ve kahır ve fazl ve adl sıfatları, ya'ni bu iki mütekābil sıfatlar zâhir ola; fazl sıfatı, iyiliğin müjdecisi ve adl sıfatı da kötülüğün korkutucusu ola.

174. Def'alarca kadın dahi bu kötülüğü yapmış idi; o kolay geçti ve ona kolay göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

174. Kadın da defalarca bu kötülüğü yapmıştı; o kolay geçti ve ona kolay göründü.

Sûfînin karısı da bu kötü olan zina fiilini defalarca yapmıştı; o yaptıkları kolay geçti ve örtülü kaldı ve bir zorlukla karşılaşmadı; bu sebeple ona bir kötü fiilin icrası, geleceği için de kolay göründü.

Sûfînin karısı dahi bu kötü olan fiil-i zinâyı defalarca yapmış idi; o yaptıkları kolay geçti ve mestûr kaldı ve bir müşkilâta ma'rûz kalmadı; binâenaleyh ona bir kötü fiilin icrâsı, âtîsi için de kolay göründü.

175. Ayağı gevşek olan akıl bunu bilmedi ki, testi daima ırmaktan sağlam gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

175. Ayağı gevşek olan akıl bunu bilmedi ki, testi daima ırmaktan sağlam gelmez.

Bedenin vesvesesine karşı ayağı gevşek olan akıl, bu hakikati bilemedi ki, testi her zaman ırmaktan sağlam gelmez, bazen de yolda kırılır. Bunun gibi bu zina fiilinden de her zina eden sağlam kurtulamaz, haddi aşan fiil işlenince, ya belsoğukluğu veya frengi ve verem gibi hastalıklara yakalanıp, sonu pek vahim bir hâle gelir.

Tenin vesvesesine karşı ayağı gevşek olan akıl, bu hakikati bilemedi ki, testi her vakit ırmaktan sağlam gelmez, ba'zan da yolda kırılır. Bunun gibi bu fiil-i zinâdan dahi her zânî sağlam kurtulamaz, fiil-i haddi tecavüz edince, ya belsoğukluğu veyâ firengî ve verem gibi hastalıklara giriftâr olup, âkıbeti pek vahîm bir hâle gelir.

176. O kaza onu öyle dara getirdi ki, füc'eten ölüm münafığa yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

176. O kaza onu öyle dara getirdi ki, ansızın ölüm münafığa yapar.

O kadın zina fiiliyle meşgul iken, ilâhî kazâ ile kocasının birdenbire eve gelmesi onu öyle bir baskı hâline getirdi ki, ansızın ölümün münafığı yakalaması gibi oldu. Yani ansızın ölüm geldiği vakit münafık ne hâle gelirse, kadın da ansızın kocasının gelmesiyle o hâle girdi.

Bilinmeli ki, münafık dıştan mümin görünür, fakat içinden inkârcıdır; dıştan mümin görünmesi maddî menfaati elde etmek sevkıyledir. Ne zaman ki ansızın ölüm gelir, maddî menfaat perdeleri kapanır ve mana âlemi açılır ve onun iç yüzünün rezaleti meydana çıkar; bu kadın da bunun gibi oldu.

O kadın fiil-i zinâ ile meşgül iken, kazâ-yı ilâhî ile kocasının birden bire eve gelmesi onu öyle bir tazyîk hâline getirdi ki,, füc'eten ölümün münafığı yakalaması gibi oldu. Ya'ni füc'eten ölüm geldiği vakit münafık ne hâle gelirse, kadın da ansızın kocasının gelmesiyle o hâle girdi.

Ma'lumdur ki, münafık zâhiren mü'min görünür, fakat içinden münkirdir; zâhiren mü'min görünmesi maddî menfaati elde etmek sevkıyledir. Vaktâki ansızın ölüm gelir, maddî menfaat perdeleri kapanır ve âlem-i ma'nâ açılır ve onun iç yüzünün rezâleti meydana çıkar; bu kadın da bunun gibi oldu.

177. Ne yol ve ne arkadaş ve ne de emân vardır; o melek can tarafına el atmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

177. Ne yol, ne arkadaş, ne de emân vardır; o melek can tarafına el atmış.

O münafığın kaçacağı ne bir yol, ne kendini koruyabilecek bir arkadaş, ne de sığınacak bir yer vardır. Ölüm meleği olan Azrâîl (a.s.) onun canına el uzatmıştır. İşte o münafık böyle sıkıntılı bir durum içindedir.

O münafığın kaçacağı ne bir yol ve ne de kendini himâye edebilecek bir arkadaş ve ne de sığınacak bir mahal vardır. Ölüm meleği olan Azrâîl (a.s.) onun canı tarafına el atmış. İşte o münafık böyle sıkıntılı bir vaziyet içindedir.

178. Nitekim bu kadın o hücre-i cefâda ve onun harîfi ibtilâdan kuru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

178. Nasıl ki bu kadın o eziyet hücresinde ve onun harîfi (yakın arkadaşı) bu beladan kuru oldu.

Nasıl ki kötü fiiliyle kocasını incittiği o odada ve onun harîfi ve zamparası bu baskın belasından dona kaldı.

Nitekim kötü fiiliyle zevcini incittiği o odada ve onun harîfi ve zanparası bu baskın ibtilâsından dona kaldı.

179. Sûfî kendi kalbi ile dedi ki: "Ey iki kafir, sizden intikām alayım, lakin sabr ile!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

179. Sûfî kendi kalbi ile dedi ki: "Ey iki kâfir, sizden intikam alayım, lakin sabır ile!"

Sûfî zaten evine vakitsiz olarak şüphelendiği için gelmişti; kapının geç açılması şüphesini büsbütün güçlendirerek kendi kendine dedi ki: "Ey iki kâfir, sizin kötü fiilinizin intikamını alayım, ancak sabır ile hareket edeyim."

Sûfî zâten evine vakitsiz olarak şübhelendiği için gelmiş idi; kapının geç açılması büsbütün şübhesini takviye ederek kendi kendine dedi ki: "Ey iki kâfir, sizin kötü fiilinizin intikāmını alayım, lâkin sabır ile hareket edeyim."

180. "Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işit- [178] mesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

180. "Fakat bu anda bilmemiş gibi davranırım, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işitmesin!"

"Bu fesada vâkıfım (haberdarım), fakat şimdilik kendimi bilmemiş olan kimse yerine koyarım, tâ ki bu kötülüğün meydana gelişi dostun ve düşmanın kulaklarına gitmesin ve etrafa yayılmasın; çünkü dostun kulağına giderse, üzülür ve düşmanlar işitirse sevinirler."

"Bu fesâda vakıfım, fakat şimdilik kendimi bilmemiş olan kimse yerine koyarım, tâ ki bu kötülüğün vukū'u dostun ve düşmanın kulaklarına gitmesin ve etrâfa yayılmasın; zîrâ dostun kulağına giderse, müteessir olur ve düşmanlar işitirse sevinirler."

181. Muhikk sizden intikāmı azar azar dıkk hastalığı gibi gizli çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

181. Hak Teâlâ sizden intikamı azar azar, verem hastalığı gibi gizlice alır.

"Muhikk", ihkaktan (hakkı yerine getirmekten) türemiş fail ismidir, hakkı yerine getiren demektir ki, kastedilen Yüce Allah'tır. "Dıkk", vücudu yavaş yavaş eritip insanı öldüren bir tür hastalıktır. Yani "Hakkı yerine getiren Yüce Allah, adaletiyle sizden gizlice intikam alır. Verem hastalığına yakalanan kimse günden güne eridiği halde, kendini iyi olur ve iyileşir zannettiği ve helak oluşunun farkına varamadığı gibi, Yüce Allah da sizden farkına varmaksızın yavaş yavaş gizli intikam alır." Nitekim ayet-i kerimede وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ <span dir="rtl">بغتة و انتم لا تشعرون</span> (Zümer, 39/55) yani "Size ansızın azap gelmeden evvel, Rabbinize dönün ve O'na teslim olun; azap geldiği halde farkında olmazsınız" buyurulur. Gerçekten de bu âlemde birçok kimse türlü türlü azaplara uğradığı halde, yaptıkları kötülüklerin karşılığı olduğunun asla farkında olmazlar.

"Muhikk", ihkāktan ism-i fâil, ihkāk-ı Hak edici demektir ki, murâd Hak Teâlâ hazretleridir. "Dıkk", vücûdu yavaş yavaş eritip, insanı öldüren bir nevi' marazdır. Ya'ni "İhkāk-ı Hak edici olan Hak Teâlâ hazretleri adliyle sizden gizlice intikām alır. "Dıkk" hastalığına mübtelâ olan kimse günden güne eridiği halde, kendini iyi olur ve sıhhat bulur zannettiği ve helâkinin farkına varamadığı gibi, Hak Teâlâ da sizden farkına varmaksızın yavaş yavaş gizli intikām alır." Nitekim âyet-i kerimede وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ <span dir="rtl">بغتة و انتم لا تشعرون</span> (Zümer, 39/55) ya'ni "Size ansızın azâb gelmezden evvel, Rabb'inize rücû' edin ve O'na teslim olun; azâb geldiği halde şuûrunuz olmaz" buyurulur. Filhakîka da bu âlemde çok kimseler türlü türlü azablara dû-çâr oldukları halde, yaptıkları fenâlıkların mukābili olduğunun aslâ farkında olmazlar.

182. Dıkk adamı buz gibi her lahzada eksik olur; fakat her demde daha iyiyim zanneder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

182. Darlık içindeki adam buz gibi her an eksilir; fakat her zaman daha iyiyim zanneder.

Darlık hastalığına yakalanmış olan adam, her an buz gibi eriyip zayıflar; fakat daima kendisinin daha iyi olduğunu zanneder.

Dıkk illetine mübtelâ olan adam, her an buz gibi eriyip zayıflar; fakat dâimâ kendisinin daha iyi olduğunu zanneder.

183. Sırtlan gibi ki, onu tutarlar, o o sözün mağrûrudur ki, "Bu sırtlan nerededir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

183. Sırtlan gibidir ki, onu yakalarlar, o, "Bu sırtlan nerededir?" sözünün aldanmışıdır.

Yani, avcılar sırtlanı yuvasında gördükleri zaman, "Yahu burada sırtlan yoktur, sırtlan vardır diyorlar, hani ya sırtlan nerededir?" derler ve sırtlan da, beni görmüyorlar, diye aldanıp yerinden kımıldamazmış. Avcılar nihayet yaklaşarak, ayağına ip takarlar ve bu şekilde avlarlarmış. "Keftâr", sırtlan demektir. Günah işleyip de, Hakk'ın müsamahasına aldananlar, ahmak sırtlan gibidir; nihayet bir gün ceza ipi ayağına takıldığı zaman yakalandığını anlar.

Ya'ni, avcılar sırtlanı yuvasında gördükleri vakit, "Yahû burada sırtlan yoktur, sırtlan vardır diyorlar, hani yâ sırtlan nerededir?" derler ve sırtlan da, beni görmüyorlar, diye aldanıp yerinden kımıldamaz imiş. Avcılar nihâyet yaklaşarak, ayağına ip takarlar ve bu sûretle avlarlar imiş. "Keftâr", sırtlan demektir. Günâh yapıp da, Hakk'ın müsâmahasına aldananlar, ahmak sırtlan gibidir; nihâyet bir gün cezâ ipi ayağına takıldığı vakit tutulduğunu anlar.

184. O kadının hiç gizli odası yok idi, bodrum ve kapı aralığı ve tavan arası yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

184. O kadının hiç gizli odası yoktu, bodrum ve kapı aralığı ve tavan arası yoktu.

185. Ne bir fırın vardı ki, onda gizlensin, ne bir çuval vardı ki, onun perdesi olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

185. Ne bir fırın vardı ki, onda gizlensin, ne bir çuval vardı ki, onun perdesi olsun.

186. Kıyamet gününün arsası gibi ki, ne çukur ve ne tepe, ne de kaçacak yer var! "Gev", alçak zemîn ve çukur ma'nâsınadır, diğer ma'nâları da vardır. Kadı- nın evi, arsa-i kıyâmete teşbîh buyurulmuştur; ve arsa-i kıyamet hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: وَ يَسْتَلُونَكَ عَنِ الْجبال فَقُلْ ينسفها ربى نسفاً فَيَذَرها قاعاً صَفْصَفًا لَا تَرَى فِيهَا عِوَجاً وَلَا أَمْتُاً (Tâhâ, 20/105-107) Ya'ni "Ey Resûlüm sana kıyâmet gününde dağların nasıl olacağını soruyorlar, de ki: "Rabb'im onları bir parçala- yış parçalar ki, arzı döndürür bırakır, sen o arzda iniş ve yokuş göremezsin." Kadının ma'şûku çarşaf altında gizlemesi, kadının telbîs ve bahâne cihetinden söz söylemesi. Zîrâ “إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ!" Kadın, zanparasını saklayacak hiçbir yer bulamadığından, üzerine ken- di büründüğü çarşafı örttü ve onu kadın kıyafetine soktu ve zevci olan sû- fîye de telbîs ve hîle cihetinden de söz söyledi; zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerî- mede kadınlar hakkında "Ey kadınlar, sizin mekriniz azîmdir" (Yûsuf, 12/28) buyurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

186. Kıyamet gününün arsası gibi ki, ne çukur ne de tepe, ne de kaçacak yer var!

"Gev", alçak zemin ve çukur anlamındadır, başka anlamları da vardır. Kadının evi, kıyamet arsasına benzetilmiştir; ve kıyamet arsası hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: وَ يَسْتَلُونَكَ عَنِ الْجبال فَقُلْ ينسفها ربى نسفاً فَيَذَرها قاعاً صَفْصَفًا لَا تَرَى فِيهَا عِوَجاً وَلَا أَمْتُاً (Tâhâ, 20/105-107) Yani "Ey Resûlüm, sana kıyamet gününde dağların nasıl olacağını soruyorlar, de ki: "Rabb'im onları öyle bir parçalayış parçalar ki, arzı dümdüz bırakır, sen o arzda iniş ve yokuş göremezsin."

Kadının sevgilisini çarşaf altında gizlemesi, kadının aldatma ve bahane yönünden söz söylemesidir. Zira “إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ!" Kadın, sevgilisini saklayacak hiçbir yer bulamadığından, üzerine kendi büründüğü çarşafı örttü ve onu kadın kıyafetine soktu ve kocası olan sûfîye de aldatma ve hile yönünden söz söyledi; zira Yüce Allah ayet-i kerîmede kadınlar hakkında "Ey kadınlar, sizin mekriniz (gizli yönlendirmeniz) azîmdir" (Yûsuf, 12/28) buyurur.

187. Çabuk kendi çarşafını onun üstüne örttü, erkeği kadın yaptı ve kapıyı açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

187. Çabucak kendi çarşafını onun üzerine örttü, erkeği kadın yaptı ve kapıyı açtı.

188. Çarşaf altı erkek için rüsvâ ve aşikardır; oluk üzerinde deve gibi pek zâ- hirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

188. Çarşaf altı erkek için rezil ve aşikârdır; oluk üzerinde deve gibi pek zâhirdir.

Kadın çarşafı altında erkek rezil ve belli bir haldedir; oluk üzerinde devenin durması ne kadar dikkat çeker ve münasebetsiz olursa, erkek de çarşaf altında öyledir.

Kadın çarşafı altında erkek rezîl ve belli bir haldedir; oluk üzerinde deve- nin durması ne kadar nazar-ı dikkati celb eder ve münasebetsiz olursa, erkek de çarşaf altında öyledir.

189. Sûfî taaccübden, "Bu nedir; ben bunu hiç görmedim, bu kimdir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

189. Sûfî şaşkınlıkla, "Bu nedir; ben bunu hiç görmedim, bu kimdir?" dedi.

190. Şehrin a'yânından bir hanımdır; muhakkak ona mal ve ikbalden nasib [188] vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

190. Şehrin sabit hakikatlerinden bir hanımdır; muhakkak ona mal ve ikbalden nasip [188] vardır.

"Behr", behrenin kısaltılmışıdır, hisse ve nasip demektir. Yani "Şehrimizin ileri gelenlerinden bir hanımdır, mal ve ikbal sahibidir."

"Behr", behrenin muhaffefidir, hisse ve nasib demektir. Ya'ni "Şehrimizin eşrâfından bir hanımdır, mal ve ikbâl sahibidir."

191. Yabancı bir kimse bilmiyerek hemen içeriye girmesin diye, kapıyı kapadım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

191. Yabancı bir kimse bilmeyerek hemen içeriye girmesin diye, kapıyı kapadım.

Bilinmeli ki, zemin kat odalarında oturan fakir aileler hava ve aydınlık almak için çoğunlukla sokak kapılarını açık tutarlar; bazı fakir mahallelerinde zamanımızda da benzerleri çoktur. Sûfînin evi de bu türden imiş ve sûfî evine geldiği zaman, kapıyı açık bulup girermiş. Bu duruma göre kadın kapının kapalı olmasının sebebini de açıklamaya mecbur olmuş oluyor.

Ma'lumdur ki, yer odalarında oturan fakîr âileler hava ve aydınlık almak için ekseriyâ sokak kapılarını açık bulundururlar; ba'zı fakîr mahallelerinde zamânımızda da emsâli çoktur. Sûfînin evi de bu kabilden imiş ve sûfi evine geldiği vakit, kapıyı açık bulup girer imiş. Bu hâle binâen kadın kapının kapalı olmasının sebebini de îzâha mecbûr olmuş oluyor.

192. Sûfî dedi: "Onun işi nedir, tâ ki şükürsüz ve minnetsiz îfâ edeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

192. Sûfî dedi: "Onun işi nedir, tâ ki şükürsüz ve minnetsiz îfâ edeyim?"

Yani "Bu itibarlı ve zengin hanımın ne işi varmış ki bize gelmiş; eğer bir hizmeti varsa, bana karşı teşekkür etmesine ve minnet altında kalmasına gerek kalmadan onun o hizmetini yerine getireyim."

Ya'ni "Bu mu'teber ve zengîn hanımın ne işi varmış ki bize gelmiş; eğer bir hizmeti varsa, bana karşı teşekkür etmesine ve minnet altında kalmasına hâcet olmayarak onun o hizmetini îfâ edeyim."

193. Dedi: "Onun meyli akrabalık ve ulaşmaklıktır, iyi hanımdır, Hak bilir ki kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

193. Dedi: "Onun meyli akrabalık ve ulaşmaktır, iyi hanımdır, Hak bilir ki kimdir?"

"Peyvestegî", bitişme ve ulaşma demektir ki, burada evlilik yoluyla akrabalık kastedilir.

"Peyvestegî", ittisâl ve ulaşmak demektir ki, burada sıhriyet murâd olunur.

194. "İstedi ki, el altından kızı göre, kız da tesadüfen mektebdedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

194. "İstedi ki, el altından kızı göre, kız da tesadüfen mektebdedir."

"Zîr dest" ifadesi, el altından tabiri, gizlice görmeye işarettir. Yani "Bu iyi hanım bizim kızımızı gizlice görmek için "görücü" olarak gelmiş; kızımız da tesadüfen okula gitti, göremedi."

"Zîr dest", el altından ta'bîrî, gizliden kinâyedir. Ya'ni "Bu iyi hanım bizim kızımızı gizlice görmek için "görücü" olarak gelmiş; kızımız da tesadüfen mektebe gitti, göremedi."

195. Hem dedi ki: "Gerek un, gerek kepek olsun, onu cân u dil ile gelin ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

195. Hem dedi ki: "Gerek un, gerek kepek olsun, onu can ve gönül ile gelin ederim."

Yani "Kızınız ne durumda olursa olsun makbulümdür, onu candan ve gönülden kabul edip, gelin olarak alırım."

Ya'ni "Kızınız ne halde olursa olsun makbûlümdür, onu candan ve gönülden kabûl edip, gelin olarak alırım."

196. "Bir oğlu vardır ki, şehirde yoktur, güzel ve zekî ve çevik ve kâtibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

196. Bir oğlu vardır ki, şehirde yoktur, güzel ve zekî ve çevik ve kâtibdir.

"Mekteb", masdar-ı mîmîdir (mastar-ı mîmî: fiilin ism-i zaman, ism-i mekân veya masdar anlamında kullanılan şekli) ve "mekteb-kün", vasf-ı terkîbî (birleşik sıfat) olup, "kitâbet edici" demektir. Hind nüshalarında "Mekseb künîst" şeklindedir; anlamı, "kesb edici" demektir. Yani "Bu hanımın bir oğlu vardır ki, şehirde benzeri yoktur, güzeldir, zekîdir ve hamarattır ve kâtibdir, yahut kesb edicidir.

"Mekteb", masdar-ı mîmîdir ve "mekteb-kün", vasf-ı terkîbî olup, "kitâbet edici" demektir. Hind nüshalarında "Mekseb künîst" sûretindedir; ma'nâsı, "kesb edici" demektir. Ya'ni "Bu hanımın bir oğlu vardır ki, şehirde nazîri yoktur, güzeldir, zekîdir ve hamarattır ve kâtibdir, yâhud kesb edicidir.

197. Sûfî dedi: "Biz fakîriz ve zayıfız ve nâkısız; hanımın ailesi mün'am ve muhteşemdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

197. Sûfî dedi: "Biz fakiriz ve zayıfız ve noksanız; hanımın ailesi nimetlendirilmiş ve ihtişamlıdır.

"Mün'am", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç), nimetlendirilmiş demektir ve "muhteşem", debdebeli ve kul ve halk sahibi demektir. Yani "Fakiriz ve geçim işinde zayıf ve noksanız; hanımın ailesi ise, Hakk'ın nimetlerine mazhar olmuş ve kul ve halk ve ihtişam sahibi bulunmuşlardır.

"Mün'am", ism-i mef'ûl, in'âm olunmuş ve "muhteşem", debdebeli ve kul ve halâyık sahibi. Ya'ni "Fakîriz ve emr-i taayyüşte zayıf ve nâkısız; hanımın ailesi ise, Hakk'ın ni'metlerine mazhar olmuş ve kul ve halâyık ve ihtişâm sâhibi bulunmuşlardır.

198. İzdivacda küfviyet şart olur; bir kapı tahtadan ve diğer kapı fildişinden!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

198. Evlilikte denklik şarttır; bir kapı tahtadan ve diğer kapı fildişinden!

Oysa evlilikte karı ile kocanın hâl ve şeref bakımından birbirine denk olması şarttır. Denksiz evlilik, bir kanadı tahtadan, diğer kanadı fildişinden yapılmış kapıya benzer ki, çirkinliği ve uygunsuzluğu ortadadır.

Halbuki izdivâcda zevc ile zevce hâlen ve şerâfeten birbirinin dengi olmak şarttır. Küfviyetsiz izdivâc, bir kanadı tahtadan, diğer kanadı fildişinden yapılmış kapıya benzer ki, çirkinliği ve münasebetsizliği meydandadır.

199. Nikâhda her iki çift küfüv gerektir ve yoksa dar gelir, irtiyah kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

199. Nikâhta her iki çift denk olmalıdır, yoksa darlık gelir, rahatlık kalmaz.

"İrtiyâh", ferahlanmak, rahat etmek demektir. Yani "Nikâhta karı koca, hâl ve şeref bakımından birbirinin dengi olmak lazımdır; aksi halde onların yaşayışlarına darlık ve geçimsizlik gelir, aralarında rahat ve huzur kalmaz." Zamanımızda bu halin görünen örnekleri pek çoktur.

"İrtiyâh", ferahlanmak, râhat etmek demektir. Ya'ni "Nikâhda karı koca, hâlen ve şerâfeten birbirinin dengi olmak lâzımdır; aksi halde onların yaşayışlarına darlık ve geçimsizlik gelir, aralarında râhat ve huzûr kalmaz." Zamânımızda bu hâlin zâhir misalleri pek çoktur.

## Kadının, "O cihâz kaydında değildir; onun murâdı setr ve salahdır" demesi ve sûfînin buna başı örtülmüş olarak cevâb vermesi

200. Dedi ki: "Ben ona böyle bir özrü söyledim ve o, “Hayır ben esbab isteyici değilim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

200. Dedi ki: "Ben ona böyle bir özrü söyledim ve o, “Hayır ben sebepler isteyici değilim!" dedi.

Kadın sûfîye cevap olarak dedi: "Ben bu hanıma senin söylediğin fakirlik ve denk olmama özür ve bahanesini söyledim, o da bana dedi ki: "Hayır, ben çeyiz ve para pul isteyici değilim!""

Kadın sûfîye cevâben dedi: "Ben bu hanıma senin söylediğin fakîrlik ve küfüvsüzlük özür ve bahânesini söyledim, o da bana dedi ki: "Hayır, ben cihâz ve para pul isteyici değilim!""

201. "Biz maldan ve altından bıkmışız ve doymuşuz, biz avâm gibi hırs ve cem'de değiliz.!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

201. "Biz maldan ve altından bıkmışız ve doymuşuz, biz avam gibi hırs ve toplama peşinde değiliz!"

202. "Bizim maksadımız setrdir ve temizlik ve salahdır; muhakkak iki âlemde felah onunladır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

202. "Bizim maksadımız örtünmedir ve temizlik ve iyiliktir; muhakkak iki âlemde kurtuluş onunladır."

"Bizim maksadımız örtülü ve kalbi temiz ve iyi bir kız almaktır ki, muhakkak dünyada ve ahirette kurtuluş ve necat (kurtuluş) kadın için bu meziyet iledir."

"Bizim maksadımız mestûre ve kalbi temiz ve salâh sâhibi bir kız almaktır ki, muhakkak dünyâda ve âhirette felâh ve necât kadın için bu meziyet iledir."

203. Sûfî yine fakîrlik özrünü söyledi ve gizli olmamak için onu tekrar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

203. Sûfî yine fakirlik özrünü söyledi ve gizli olmamak için onu tekrar etti.

Sûfî yine fakirlik özrünü söyledi ki, bundan maksadı iffet ve namus yönünden karısının fakirliğine işaret etti ve bu incelik gizli kalmasın diye onu karısına karşı tekrarladı.

Sûfi yine fakîrlik özrünü söyledi ki, bundan maksadı iffet ve nâmûs cihetinden karısının fakîrliğine işaret etti ve bu nükte gizli kalmamak için onu karısına karşı tekrâr etti.

204. Kadın dedi: "Ben de tekrar etmişim, cihazsızlığı mukarrer etmişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

204. Kadın dedi: "Ben de tekrar etmişim, cihazsızlığı mukarrer etmişim."

Kadın, sûfînin işaretini anlayamayıp sözü zahirine yorarak dedi: "Evet, ben de bu fakirlik meselesini tekrar ettim ve cihazımızın olmadığını kesinlikle söyledim."

Kadının sûfînin işaretini anlıyamayıp kelâmı zâhirine haml ederek dedi: "Evet ben de bu fakîrlik meselesini tekrar ettim ve cihâzımız olmadığını kat'an söyledim."

205. Onun i'tikādı dağdan daha sabittir, zîrâ ona yüz fakrdan şikûh gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

205. Onun inancı dağdan daha sabittir, çünkü ona yüz fakirlikten korku gelmez.

"Şükûh", haşmet ve büyüklük ve mehâbet (ululuk) ve şân ve şevket (görkem); ve "şikûh" korku anlamındadır (Burhân ve Gıyâsü'l-Lügāt).

"Şükûh", haşmet ve büyüklük ve mehâbet ve şân ve şevket; ve “şikûh" korku ma'nâsınadır (Burhân ve Gıyâsü'l-Lügāt).

206. "O diyor ki, murâdım iffettir, sizden maksud olan sıdk ve himmettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

206. "O diyor ki, muradım iffettir, sizden maksat doğruluk ve gayrettir."

O hanım diyor ki: "Benim isteğim zenginlik değil, ancak iffettir; sizden istenen ve beklenen, kızınızı bize verme konusunda doğruluk ve gayrettir." Bir fahişe kadının suç ortağı karşısında, suçu örtmek için söylediği bu yüce sözlerin benzerini günümüzde de ahlak düşkünlerinden dinlemekteyiz.

"O hanım diyor ki: "Benim murâdım zenginlik değil, ancak iffettir; sizden matlûb ve maksûd olan kızınızı bize vermek husûsunda sıdk ve himmettir." Bir fahişe kadının şerîk-i cürmü muvâcehesinde, setr-i cürm için söylediği bu âlî sözlerin nazîrini zamânımızda da ahlâk düşkünlerinden dinlemekteyiz.

207. Sûfî dedi: "Bizim cihazımızı ve malımızı gördü ve aşikâr ve gizli olarak görüyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

207. Sûfî dedi: "Bizim cihazımızı ve malımızı gördü ve açıkça ve gizlice görüyor."

Hint nüshalarında "Hüveydâ nî hafa", yani "Gizli değil, açıkça görüyor" demektir. Bu şerefli beyit de kadına göndermedir. Yani "Bu kadın yerine koyduğun erkek, bizim cihazımız olan iffetimizi ve malımız olan zevcemizin kıymetini gördü ve açıkça da görüyor" anlamındadır.

Hind nüshalarında “Hüveydâ nî hafa", ya'ni "Gizli değil, âşikâr olarak gö- rüyor" demek olur. Bu beyt-i şerîf dahi kadına ta'rîzdir. Ya'ni "Bu kadın ye- rine koyduğun erkek, bizim cihâzımız olan iffetimizi ve malımız olan zevce- mizin kıymetini gördü ve âşikâr olarak da görüyor" ma'nâsınadır.

208. "Dar bir ev, bir kişilik mahal ki, onda bir iğne gizli kalmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

208. "Dar bir ev, bir kişilik mahal ki, onda bir iğne gizli kalmaz!"

Sûfi bu sözüyle hem kadına hem de çarşaf altındaki erkeğe dokundurmaktadır.

Sûfi bu sözüyle hem kadına ve hem de çarşaf altındaki erkeğe ta'rîz et- mektedir.

209. "Setri ve temizliği ve zühd ve salâhı da, kabul-i nasihat hususunda o biz- den iyi bilir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

209. "Örtünmeyi, temizliği, zühdü ve salâhı da, nasihat kabul etme konusunda o bizden iyi bilir!"

Bu da çarşaf altındaki erkeğe göndermedir. Yani "Bu sahte hanım, örtünmenin, temizliğin, zühdün ve salâhın bizde olmadığını, bizden daha iyi bilir." Bu sebeple ona bu yolda nasihat kabul ettirmeye ihtiyaç yoktur.

Bu da çarşaf altındaki erkeğe ta'rîzdir. Ya'ni "Bu sahte hanım, mestûreliğin ve temizliğin ve zühd ve salâhın bizde olmadığını, bizden daha iyi bilir." Binâenaleyh ona bu yolda nasîhat kabûl ettirmeğe ihtiyaç yoktur.

210. O setr hallerini ve setrin arkasını ve önünü ve başını ve kuyruğunu biz-[208] den daha iyi bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

210. O, örtünme hallerini ve örtünün arkasını, önünü, başını ve sonunu bizden daha iyi bilir.

Bu sözler dahi iki anlamlıdır. Bir anlamı "O saygın ve şerefli hanım, örtünmenin ne olduğunu, tepeden tırnağa kadar bilir" demektir. Diğer anlamı: "Bu sahte hanım ki, senin metresindir, seninle çıplak ilişki kurduğu için, senin örtülü olan bütün uzuvlarını bizden daha iyi bilir," demek olur.

Bu sözler dahi zü'l-vecheyndir. Bir vechi "O mu'teber ve şerâfetli hanım, mestûreliğin ne olduğunu, tepeden tırnağa kadar bilir" demektir. Diğer vechi: "Bu sahte hanım ki, senin zanparandır, seninle üryân münasebette bulunduğu cihetle, senin mestûr olan cemî-i a'zânı bizden daha iyi bilir," demek olur.

211. O zahiren cihazsızdır ve hadimsizdir; ve o salahdan ve setrden muhakkak âlimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. O, görünüşte cihazsızdır ve hizmetçisizdir; ve o, iyilikten ve örtünmeden kesinlikle haberdardır.

Yani "Kızımızın cihazsız ve hizmetçisiz olduğu açıktır, bunu ispatlamaya gerek yoktur. İyiliğe ve örtünmeye gelince, seninle ilişkide bulunan bu çarşaf altındaki erkek hanım, ailemizde iyilik ve örtünme olup olmadığını bilir; bu hâllerimizi o çok yakından tanır."

Ya'ni "Bizim kızımızın cihâzsız ve hizmetçisiz olduğu zâhirdir, bunu isbâta hâcet yoktur. Salâha ve mestûreliğe gelince, seninle münasebette bulunan bu çarşaf altındaki erkek hanım bizim ailemizde salâh ve mestûrelik olup olmadığını âlimdir; bu hallerimizi o pek yakından bilir."

212. Mestüreliğin şerhi, babadan şart değildir, çünki onun üzerine gündüz gibi aydınlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

212. Örtünmenin açıklaması, babadan şart değildir, çünkü o, gündüz gibi aydınlıktır.

Bu sebeple kızımızın örtünmesini açıklamak ve ayrıntılandırmak ve ispatlamaya kalkmak, babasına ait bir mesele olmaktan çıkmıştır; çünkü o, çarşaf altındaki hanıma gündüz gibi aydınlıktır ve açıktır.

Bilinmeli ki, sûfî karısından şüphe etmiş ve ansızın evine gelip, sevgilisiyle beraber basmış ve karısının hilesini anladığı halde, meydana gelen konuşmasında onu uyarmak için iki anlamlı cevaplar vermekle yetinip rezilliğini ortaya çıkarmamıştır. Nitekim yukarıda 180 numaralı beyitte "Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işitmesin" demiş idi. Sûfî bu davranış tarzını, Nûr Sûresi'nde olan إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنيا والآخرة (Nûr, 24/19) yani "O kimseler ki müminler arasında fuhşun yayılmasından hoşlanırlar; onlara dünyada ve ahirette azap vardır" ayet-i kerimesinin hükmüne uyarak tercih etti; ve 181 numaralı beyitte de "Muhikk sizden intikamı azar azar dikk hastalığı gibi, gizli çeker" deyip, onların işini Hakk'a havale etti. Cenâb-ı Pîr bu hikâyeden maksadın ne olduğunu açıklayarak buyururlar ki:

Binâenaleyh kızımızın mestûreliğini şerh ve tafsil etmek ve isbâta kalkmak babasına taalluk eden bir mesele hâlinden çıkmıştır; çünki o çarşaf altındaki hanıma gündüz gibi aydınlıktır ve zâhirdir.

Ma'lûm olsun ki, sûfî karısından şübhe etmiş ve ansızın evine gelip, zanparasıyla beraber basmış ve karısının hilesini anladığı halde, vâki' olan mükâlemesinde onu îkāz için iki vecihli cevâblar vermekle iktifâ edip rezâletini meydana çıkarmamıştır. Nitekim yukarıda 180 numaralı beyitte ليك نا دانسته . . آرم این نفس الخ ]Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işitmesin"] demiş idi. Sûfi bu tarz-ı hareketi sûre-i Nûr'da olan إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنيا والآخرة (Nûr, 24/19) ya'ni "O kimseler ki mü'minler arasında fahişe münteşir olduğuna hoşlanırlar; onlara dünyâda ve âhirette azâb vardır" âyet-i kerîmesi hükmüne tebean ihtiyâr etti; ve 181 numaralı beyitte de . . . از شما کینه کشد پنهان محق الخ ]Muhikk sizden intikāmı azar azar dikk hastalığı gibi, gizli çeker"] deyip, onların emrini Hakk'a havâle eyledi. Cenâb-ı Pîr bu hikâyeden maksûd ne olduğunu beyânen buyururlar ki:

213. Bu hikâyeyi o sebeble söyledim, tâ ki asılsız da'vâ etmiyesin, çünki kabahat rüsvâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

213. Bu hikâyeyi o sebeple söyledim ki, asılsız iddiada bulunmayasın; çünkü kabahat rezil oldu.

"Laf", haddinden fazla söz, asılsız iddia ve övünmek anlamlarına gelir. "Laf bâfiden" (laf dokumak), övünmekten kinayedir. Yani, "Ey kendini öven yalancı iddiacı, kendini az öv; çünkü nefsinin rezilliği benim önümde ortaya çıktı ve rezil oldu."

"Lâf", hadden ziyâde söz ve asılsız da'vâ ve öğünmek ma'nâlarına gelir. "Lâf bâfiden", öğünmekten kinâyedir. Ya'ni, "Ey kendini medh eden müddeî-i kâzib, kendini az öv; zîrâ nefsinin rezâleti benim önümde zâhir ve rüsvây oldu."

214. Ey da'vâda müstezâd olan, muhakkak sana dahi ictihad ve i'tikād bu olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

214. Ey davasında aşırıya kaçan, muhakkak sana da içtihat ve inanç bu olmuştur.

Ey içi, sûfînin karısı gibi bozuk olduğu hâlde, iffet ve dindarlık davasında haddinden fazla söz söyleyen kişi, senin içtihadın (dinî hüküm çıkarma çaban) ve inancın da sûfînin karısı gibi ayıbını dil ile örtme yönüne harcanmıştır.

Bilinmeli ki, Hakk'ın evliyaları (Allah dostları) herkesin içindeki kötülüğü keşif yoluyla görürler ve kötülüklerini sûfî gibi açıkça belirtmeyip, onları uyarmak için iki anlamlı söz söylerler. Ben bu hâli kendi nefsimde mürşidim Selanikli Mesnevîhân Mehmed Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden defalarca gözlemledim. Hazret benim ayıplarımı ya bir hikâye ile yahut iki anlamlı sözlerle anlatırdı.

Ey bâtını, sûfînin karısı gibi bozuk olduğu halde, iffet ve salâh da'vâsında hadden ziyâde söz söyleyen kimse, senin içtihâdın ve i'tikādın dahi sûfînin karısı gibi aybını lisân ile örtmek cihetine masrûf olmuştur.

Ma'lûm olsun ki, evliyâ-yı Hak herkesin rezâlet-i bâtıniyyesini keşfen görürler ve rezâletlerini sûfi gibi izhar etmeyip, onları îkāz için iki vecihli söz söylerler. Fakîr bu hâli kendi nefsimde mürşidim Selanikli Mesnevîhân Mehmed Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden defâatle müşâhede ettim. Hazret benim ayıplarımı ya bir hikâye ile veyâhud iki vecihli sözler ile anlatırlar idi.

215. Çünki sen sûfînin karısı gibi hain olmuşsun, hîlekârlıkta mekr tuzağını açmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

215. Çünkü sen sûfînin karısı gibi hain olmuşsun, hilekârlıkta mekr tuzağını (gizli yönlendirme) açmışsın.

Yani, "Sen, sûfînin karısı gibi içi başka, dışı başka olmuşsun; ve için hain, dışın dost görünür. Hilekârlık işinde dilinle halkı aldatmak tuzağını kurmuşsun."

Ya'ni, "Sen, sûfînin karısı gibi içi başka, dışı başka olmuşsun; ve için hâin, dışın dost görünür. Hîlekârlık emrinde lisânınla halkı aldatmak tuzağını kurmuşsun."

216. Zîrâ her yüzü yıkanmamıştan dolayı lâf vurursun, utanırsın ve kendi Huda'ndan değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

216. Çünkü her yüzü yıkanmamıştan dolayı laf söylersin, utanırsın ve kendi Allah'ından değil.

Yani kalplerinin yüzü nefsanî sıfatların kirlerinden yıkanmamış olan halka karşı, kendini överek marifet, iffet ve güzel ahlak iddiasında bulunursun ve ayıbın, onların karşısında ortaya çıkmasından utanırsın. Dilinle onlara hilekârane sözler söylersin, hâlbuki senin zahirine ve batınına vâkıf olan Semî' (her şeyi işiten), Basîr (her şeyi gören) ve Alîm (her şeyi bilen) olan Allah'ından utanmazsın, onu kendi dolaplarından gafil zannedersin.

Hak Teâlâ'nın kendisine Semî' ve Basîr ve Alîm demesindeki maksat beyanındadır.

Ya'ni kalblerinin yüzü sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden yıkanmamış olan halka karşı, kendini medh edip ma'rifet ve iffet ve hüsn-i ahlâk da'vâsında bulunursun ve aybın, onların muvâcehesinde meydana çıkmaktan utanırsın. Lisânla onlara hîlekarâne sözler söylersin, halbuki senin zâhirine ve bâtınına vâkıf olan Semî' ve Basîr ve Alîm olan Allah'ından utanmazsın, onu kendi dolaplarından gâfil zannedersin.

Hak Teâlâ'nın kendisine Semî' ve Basîr ve Alîm demesindeki garaz beyânındadır

217. Hak onun için kendisine Basîr dedi ki, O'nun görüşü seni her dem korkutucu ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

217. Hak, kendisi için Basîr dedi ki, O'nun görüşü seni her zaman korkutucu olsun.

Yani Hakk'ın ahadiyet zâtı, bir sıfatla nitelenmekten, bir vasıfla vasıflanmaktan ve bir isimle adlandırılmaktan münezzehtir. Çünkü sıfatla nitelense, vasıfla vasıflansa ve isimle adlandırılsa, bilinmesi gerekir. Halbuki ahadiyet zâtının hiçbir şekilde idraki mümkün değildir. Onun için hadis-i şerifte "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" buyurulmuştur. Sıfatlar ve isimler ancak ulûhiyetinin görüneni olan kevn âleminde konu olabilir. Çünkü ilâhî nimetler ve lütuflar yaratılış âleminde görünür; onun için hadis-i şerifte "Allah'ın nimetlerinde ve lütuflarında tefekkür ediniz!" buyurulmuştur. Buna göre Hak, vahdet mertebesinde ulûhiyetle nitelenmiştir; ve ulûhiyetle nitelenince, onun kapsamındaki Hayat ve İlim ve İşitme ve Görme ve İrade ve Kudret gibi sıfatlar ile de nitelenir. Bunun için Yüce Allah, kevn âleminde görünen kullarına indirdiği şerefli kelâmında onları korkutmak için اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيراً بَصِيراً (İsrâ, 17/30) yani "O kullarından haberdardır ve görücüdür” buyurmuştur.

Ya'ni Hakk'ın zât-ı ahadiyyesi bir sıfatla mevsûf ve na't ile men'ût ve isim ile müsemmâ olmaktan münezzehdir. Zîrâ sıfatla mevsûf ve na't ile men'ût ve isim ile mevsûm olsa, ma'lûm olmak îcâb eder. Halbuki zât-ı ahadiyyenin hiçbir sûretle idrâki mümkin değildir. Onun için hadîs-i şerîfde "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" buyurulmuştur. Sıfât ve esmâ ancak ulûhiyetinin zâhiri olan âlem-i kevnde mevzû'-i bahs olabilir. Zîrâ âlâ' ve niam-ı ilâhiyye âlem-i halkta zâhirdir; onun için hadîs-i şerîfde "Allah'ın âlâsında ve ni'metlerinde tefekkür ediniz!" buyurulmuştur. Binâenaleyh Hak, mertebe-i vahdetinde ulûhiyetle muttasıftır; ve ulûhiyet ile muttasıf olunca, onun zımnındaki Hayat ve İlim ve Semi' ve Basar ve İrâde ve Kudret gibi sıfatlar ile de muttasıf olur. Bunun için Hak Teâlâ âlem-i kevnde zâhir olan kullarına inzâl buyurduğu kelâm-ı şerîfinde onları korkutmak için اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيراً بَصِيراً (İsrâ, 17/30) ya'ni "O kullarındandan haberdardır ve görücüdür” buyurulmuştur.

218. Hak onun için kendisine Semî' dedi, tā ki şenî' sözden dudağını bağlayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

218. Hak, onun için kendisine "Semî'" (işiten) dedi ki, sen çirkin sözden dudağını bağlayasın.

219. Hak onun için kendisine Alîm dedi ki, tâ ki sen korkudan bir fesâd düşünmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

219. Hak, kendisi için Alîm (her şeyi bilen) dedi ki, sen korkudan bir bozulma düşünmeyesin!

220. Bunlar Hudâ üzerine ism-i alem değildir; zîra zencinin dahi "Kâfûr" [218] adı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

220. Bunlar Allah üzerine özel isim değildir; çünkü zencinin dahi "Kâfur" adı vardır.

Yukarıda isim, sıfatın görünenidir demiştik, bu sebeple isimler sıfatlardan türemiştir; özel isimlerde ise vasıf anlamı yoktur. Nasıl ki zenci bir kölenin rengi kapkara olduğu hâlde, ona özel isim olarak "Kâfur" derler. Hâlbuki "Kâfur" denilen madde beyazdır ve zencide ise beyazlık sıfatı yoktur. İşte Hakk'ın Basîr (gören), Semî' (işiten) ve Alîm (bilen) gibi isimleri, vasıf anlamını taşıdıklarından elbette özel isim değildirler. Özel isimlerde vasıf anlamı olmadığının her an örnekleri gözümüzün önündedir. Örneğin bir kimseyi "Semîh" (cömert) diye çağırırız. Hâlbuki onda cömertlik sıfatı yoktur, aksine cimridir. Diğerleri de bu örneklere kıyas edilsin.

Yukarıda isim, sıfatın zâhiridir demiş idik, binâenaleyh isimler sıfatlardan müştak olur; ve ism-i alemlerde ise ma'nâ-yı vasfî yoktur. Nitekim zenci bir kölenin rengi kapkara olduğu halde, ona ism-i alem olarak "Kâfür” derler. Halbuki "Kâfür” denilen madde beyazdır ve zencide ise beyazlık sıfatı yoktur. İşte Hakk'ın Basîr ve Semî ve Alîm gibi isimleri, ma'nâ-yı vasfiyi hâiz olduklarından bittabi' ism-i alem değildirler. İsm-i alemlerde ma'nâ-yı vasfi olmadığının her an misâlleri gözümüz önündedir. Meselâ bir kimseyi "Semîh" diye çağırırız. Halbuki onda semâhat sıfatı yoktur, bil'akis bahildir. Sâirleri de bu misallere kıyâs olunsun.

221. İsim müştaktır ve evsaf kadîmdir, illet-i ûla misali sakîm değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

221. İsim türemiştir ve vasıflar öncesizdir, ilk sebep örneği sakat değildir.

Hakk'ın ismi sıfatlardan türemiştir ve O'nun vasıfları İlahi Zât gibi öncesizdir. Örneğin Yaratıcılık sıfatı öncesizdir ve bu sıfat Yaratıcı ismini gerektirir ve yaratılmış ise bu ismin mazharıdır (tecelli ettiği yerdir). Bu sebeple isimlerin sebepleri ve illetleri sıfatlardır ve tecellilerin ortaya çıkışının sebepleri ve illetleri de isimlerdir; fakat bizim söylediğimiz bu sebep ve illet, filozofların "illet-i ûlâ" (ilk sebep) nazariyesi gibi sakat ve yanlış değildir. Çünkü filozofların hükmü, istidlâlî (çıkarıma dayalı) ve nazarîdir (teoriktir) ve bizim sözümüz ilm-i tecellîdir (tecellî ilmidir). Filozoflar "İlk sebep, akl-ı evveldir (ilk akıldır) ve illetlerin illeti Hak'tır" derler. Bunların bu sözünden âlemin Hak'la olan bağıntısı illet ve ma'lûliyyet (sebeplilik ve sonuçluluk) açısından olmak ve âlemin ortaya çıkışı zâtının gerekliliğinden olup, Hakk'ın iradesiyle olmamak lazım gelir; ve Hak, âlemin yaratılmasına mecbur olmak gerekir. Bu ise yanlış ve bâtıldır. Hâlbuki ilm-i tecellîde de illet ve ma'lûliyyet vardır, fakat filozofların dediği gibi değildir; o da şudur ki: "Muhakkak illet, kendisinin illeti olan ma'lûlun illeti olur." Şöyle ki "illet," zât-ı ahadiyyedir (biricik Zât'tır). "Ma'lûl," yoklukta sabit olan "şey"dir. Çünkü yoklukta sabit olan şeyin var edilmesini gerektiren Hakk'ın varlığıdır ve bu yoklukta sabit olan şeyin var edilmesinde illet Hakk'ın varlığıdır ve sabit olan şey ise ma'lûldür. Ve illetin kendi ma'lûlü için ma'lûl olmasına gelince, o da bu şekilde olur. Yok olan sabit hakikatler ki, illet olan zât-ı ahadiyyenin ma'lûlüdür. Yatkınlıkları ve kabiliyetleriyle ilahi ilimde sabit olmaları hâlinde illet olan zât-ı ahadiyyeden, kendilerinin var edilmesini talep ederler; çünkü "ma'lûl" olan sabit hakikatlerin talepleri olmasaydı, onların "illet"i olan zât-ı ahadiyye, onları var etmezdi; ve zât-ı ahadiyye olmasaydı, onun ma'lûlü olan sabit hakikatler dahi mevcut olmazdı. Bu sebeple var eden Hak, mevcut olanın var edilmesinde illet olduğu gibi, Hakk'ın var etmelerine illet dahi, sabit hakikatlerin kendi yatkınlıklarıyla Hak üzerine hükmedip, var edilmesini ondan talep etmesi ve Hakk'ın dahi onların ortaya çıkışını irade buyurmasıdır. Şu hâlde "illet," illet olmakla beraber, kendi "ma'lûl"ünün dahi ma'lûlü olur. Ve aynı şekilde ma'lûl dahi, ma'lûl olmakla beraber, kendi illetinin illeti olur; başka bir ifadeyle zât-ı ahadiyye hem "illet" ve hem de "ma'lûl" olduğu gibi, sabit hakikatler dahi hem ma'lûl ve hem de illet olur. Bu ilm-i tecellî, şerefli beyitte beyan buyurulduğu şekilde, isimlerin sıfatlardan türemiş ve sıfatların dahi öncesiz olması esasına dayanır. Hint nüshalarında birinci mısra' "İsim müştaktır ve vasıflar öncesizdir" şeklindedir. Anlamı "İsim, öncesiz vasıflardan türemiştir" demek olur. Bu konudaki ayrıntılar ve kevnî (varoluşsal) örnekle açıklamalar, fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'de yazılan şerhte Fass-ı İlyasî'de (İlyas Faslı'nda) yer almaktadır.

Hakk'ın ismi sıfatlardan müştaktır ve O'nun vasıfları zât-ı ulûhiyyeti gibi kadîmdir. Meselâ Hâlikıyet sıfatı kadîmdir ve bu sıfat Hâlik ismini îcâb eder ve mahlûk ise bu ismin mazharıdır. Binâenaleyh isimlerin sebeb ve illetleri sıfatlardır ve mezâhirin zuhûrunun sebebleri ve illetleri de isimlerdir; fakat bizim söylediğimiz bu sebeb ve illet, hükemânın “illet-i ûlâ" nazariyyesi gibi sakîm ve yanlış değildir. Zîrâ hükemânın hükmü, istidlâlî ve nazarîdir ve bizim sözümüz ilm-i tecellîdir. Hükemâ “İllet-i ûlâ, akl-ı evveldir ve illetlerin illeti Hak'dır" derler. Bunların bu sözünden âlemin Hak'la olan münasebeti illet ve ma'lûliyyet cihetinden olmak ve âlemin zuhûru zâtının iktizâsından olup, Hakk'ın iradesiyle olmamak lâzım gelir; ve Hak, âlemin halkına mecbûr olmak iktizâ eder. Bu ise yanlış ve bâtıldır. Halbuki ilm-i tecellîde de illet ve ma'lûliyyet vardır, fakat hükemânın dediği gibi değildir; o da budur ki: "Muhakkak illet, kendisinin illeti olan ma'lûlun illeti olur." Şöyle ki "illet," zât-ı ahadiyye- dir. "Ma'lûl," ademde sabit olan "şey"dir. Zîrâ ademde sabit olan şeyin îcâdı- nı mûcib olan Hakk'ın vücûdudur ve bu ademde sabit olan şeyin îcâdında il- let vücûd-ı Hak'dır ve sabit olan şey ise ma'lûldür. Ve illetin kendi ma'lûlü için ma'lûl olmasına gelince, o da bu vech ile olur. Ma'dûm olan a'yân-ı sâbite ki, illet olan zât-ı ahadiyyenin ma'lûlüdür. İsti'dâd ve kabiliyetleriyle ilm-i ilâhîde sübutları hâlinde illet olan zât-ı ahadiyyeden, kendilerinin îcâdını taleb eder- ler; zîrâ "ma'lûl" olan a'yân-ı sâbitenin talebleri olmasa idi, onların "illet"i olan zât-ı ahadiyye, onları îcâd etmez idi; ve zât-ı ahadiyye olmasa idi, onun ma'lû- lü olan a'yân-ı sâbite dahi mevcud olmaz idi. Binâenaleyh mûcid olan Hak, mevcûdun îcâdında illet olduğu gibi, Hakk'ın îcâdâtına illet dahi, a'yân-ı sâbi- tenin kendi isti'dâdlarıyla Hak üzerine hükm edip, îcâdı ondan taleb etmesi ve Hakk'ın dahi onların zuhûrunu irâde buyurmasıdır. Şu halde "illet," illet ol- makla beraber, kendi "ma'lûl"ünün dahi ma'lûlü olur. Ve kezâlik ma'lûl dahi, ma'lûl olmakla beraber, kendi illetinin illeti olur; ta'bîr-i dîğer ile zât-ı ahadiy- ye hem "illet" ve hem de "ma'lûl" olduğu gibi, a'yân-ı sabite dahi hem ma'lûl ve hem de illet olur. Bu ilm-i tecellî, beyt-i şerîfde beyân buyurulduğu vech i- le, isimlerin sıfatlardan müştak ve sıfatların dahi kadîm olması esâsına müste- niddir. Hind nüshalarında birinci mısra' اسم مشتقست ز اوصاف قدیم suretindedir. Ma'nâsı "İsim, evsâf-ı kadîmden müştaktır" demek olur. Bu babdaki tafsilât ve misâl-i kevnî ile îzâhât, fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'de yazılan şerhde Fass-ı İlyasî'de mündericdir.

222. Ve yoksa teshar ve tanz ve dehâ olur, sağır için işitici, körler için ziya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

222. Yoksa alay, ayıplama ve cüret olur; sağır için işitici, körler için ışık.

"Teshar", tefal ve anber vezninde "suhur"dan türemiştir, bir adamla alay etmek anlamına gelir. "Tanz", ayıplamak demektir. "Deha"nın birkaç anlamı vardır, burada cüret demektir. Yani eğer Hak, ezelî sıfatlarla nitelenmemiş olsa ve isimler de sıfatlardan türememiş bulunsa, zenciye "Kâfur" demek kabilinden alay ve istihza olur veya cahil bir kimseyi ayıplamak için "allâme" demek kabilinden olur ve Hakk'a karşı cüret ve cesaret olur. Aynı şekilde sağırda işitme sıfatı yok iken işitici ve körlerde görme sıfatı olmadığı halde, ehl-i ziya, yani gözleri aydın demek olur.

"Teshar", tefal ve anber vezninde "suhur"dan müştaktır, bir adamı istih- zâ etmek ma'nâsınadır. "Tanz", ta'n etmek. "Deha"nın birkaç ma'nâsı var- dır, burada cür'et demektir.. Ya'ni eğer Hak, evsâf-ı kadîme ile mevsûf olma- sa ve isimler dahi sıfatlardan müştak bulunmasa, zenciye "Kâfür" demek ka- bîlinden alay ve istihzâ olur veyâhud câhil bir kimseyi ta'n için "allâme" de- mek kabîlinden olur ve Hakk'a karşı cür'et ve cesâret olur. Ve kezâ sağırda sem'iyyet sıfatı yok iken işitici ve körlerde görücülük sıfatı olmadığı halde, ehl-i ziya, ya'ni gözleri aydın demek olur.

223. Yahud utanıcı nâm vakîhin alemi olur, yahud çirkin zenciye sabihin adı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

223. Ya utanıcı adında bir utanmazın alameti olur, ya da çirkin zenciye güzelin adı olur.

Hak'ın isimleri, kadim sıfatlarından türemiş olmasa, hayâsız bir kimseye, "Utanıcı" özel ismi verilmiş olur; veya çirkin, kara yüzlü bir zenciye "Güzel" özel ismi konulur.

Hakk'ın isimleri, evsâf-ı kadîmesinden müştak olmasa, hayâsız bir kimseye, "Utanıcı" ism-i alemi verilmiş olur; veyâhud çirkin, kara yüzlü bir zenciye "Güzel" ism-i alemi konulur.

224. Yeni doğmuş çocuğa "Hacı" lakabını, yahud neseb için Gazi lakabını koyarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

224. Yeni doğmuş çocuğa "Hacı" lakabını veya soyu için "Gazi" lakabını koyarsın.

Bunlar da sıfatsız isimlerdir ki, hakikat değildir; aksine, sonradan oluşacak bir ilgiyle mecazdır, yani gelecekte çocuğun büyüyüp "hacı" olmasını temennidir; ve aynı şekilde bu çocuğun babası "gazi" idi, babasının sıfatına uyarak ona da "gazi" diyelim gibi bir düşünceden dolayı "Gazi" ismi veriliyor. Yüce Allah'ın "esmâ-i hüsnâ"sından (Allah'ın güzel isimleri) hiçbirisi böyle değildir.

Bunlar da sıfatsız isimlerdir ki, hakikat değildir; belki kevn-i lâhik alâkasıyla mecâzdır, ya'ni âtîde çocuğun büyüyüp, "hacı" olmasını temennîdir; ve kezâ bu çocuğun babası “gazi" idi, babasının sıfatına ittibâen, ona da “gazi" diyelim gibi bir mütalaadan dolayı "Gazi" ismi veriliyor. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hazretlerinin “esmâ-i hüsnâ”sından hiçbirisi böyle değildir.

225. Eğer memduh hakkında bu lakabları söyleseler, o sıfata malik olmadıkça sahih olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

225. Eğer övülen kişi hakkında bu lakapları söyleseler, o sıfata sahip olmadıkça doğru olmaz.

Yani bu "Hacı" ve "Gazi" lakapları, hacca gidip çocuk hacı olmadıkça ve muharebeye gidip gazi olmadıkça doğru ve gerçek olmaz; ancak sonradan oluşan bir ilgiyle mecaz olur.

Ya'ni bu "Hacı" ve "Gazi" lakabları, hacca gidip çocuk hacı olmadıkça ve muharebeye gidip gazi olmadıkça sahih ve hakikat olmaz; ancak kevn-i lâhik alakasıyla mecâz olur.

226. O istihza ve ta'n veyahud cünun olur; Hak zalimlerin dediği şeyden mukaddestir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

226. O, alay etme ve kınama veya delilik olur; Hak, zalimlerin dediği şeyden münezzehtir.

Hakk'ın isimlerini bu şekilde bilmek, alay etme ve kınama veya delilik olur. Yüce Allah, zalimlerin dediği şeyden pak ve münezzehtir.

Hakk'ın isimlerini bu kabilden bilmek istihza ve ta'n veyahud delilik olur. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hazretleri zalimlerin dedikleri şeyden pak ve mukaddestir.

227. "Ben visalden evvel seni bilirdim ki, iyi yüzlüsün ve fakat fena ahlaklısın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

227. "Ben kavuşmadan önce seni bilirdim ki, iyi yüzlüsün ve fakat kötü ahlaklısın!"

Bu şerefli beyitte, polisten bahçeye kaçıp sevgilisini bulan âşığın hikâyesine dönülür; ve onun sevgilisi, kendisine hitaben der ki: "Ben senin bana burada kavuşmandan önce iyi yüzlü, yani şeklen yakışıklı ve fakat ahlaken ve karakter olarak kötü olduğunu bilirdim."

Bu beyt-i şerifde polisten bağa kaçıp, ma'şukasını bulan aşıkın kıssasına rücu' olunur; ve onun ma'şukası, kendisine hitaben der ki: "Ben senin bana burada vuslatından evvel iyi yüzlü, ya'ni şeklen yakışıklı ve fakat ahlaken ve sireten fena olduğunu bilirdim."

228. Ben mülakattan evvel seni bilirdim ki inaddan şekāvette sabitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

228. Ben seninle karşılaşmadan önce, senin inatla kötülükte sabit olduğunu bilirdim.

Ben seninle gerçekleşen karşılaşmadan önce, senin nefsinin hazlarına inatçı bir şekilde meyilli ve kötülükte sabit olduğunu bilirdim.

Ben seninle vâki' olan mülâkāttan evvel, senin hazz-ı nefsine muannidâne bir sûrette mâil ve şekāvette sabit olduğunu bilirdim.

229. Vaktaki kızıl göz ameşde olur, eğer onu az görsem de, onu o dertten bilirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

229. Kızıl göz ameş hastalığına yakalandığında, onu az görsem bile, o derdin eseri olduğunu bilirim.

"Ameş", göz kapaklarını kıpkırmızı yapan trahom hastalığıdır; gözün gücünü azaltır. Bu beyitte şârihlerin (açıklayıcıların) farklı görüşleri vardır, fakat fakirin (bu metni yazanın) anladığı şudur: "Ameş denilen hastalıkta göz kırmızı olur. Eğer ben o gözü az görmüş olsam bile, o gözün hâlini o hastalıktan bilirim." Yani ben senin kalp gözünde şehvet hastalığı olduğunu, daha önce bana göndermiş olduğun mektuplardan anladım. Her ne kadar onu fiilen görmeyip az, yani çıkarım yoluyla görmüş olsam da, senin görüşünün hâlini o hastalıktan bilirim, demek olur. En doğrusunu Allah bilir!

"Ameş”, göz kapaklarını kıpkırmızı eden tarahon hastalığıdır; gözün kuvvetini kesr eder. Bu beyitte şârihlerin ihtilafları vardır, fakat fakîrin anladığı budur: "Ameş denilen marazda göz kırmızı olur. Eğer ben o gözü az görmüş olsam bile, onu ya'ni o gözün hâlini, o hastalıktan bilirim." Ya'ni ben senin kalb gözünde şehvet hastalığı olduğunu, evvelce bana göndermiş olduğun mektûblardan gördüm. Her ne kadar onu fiilen görmeyip az, ya'ni tarîk-ı istidlâl ile gördüm ise de, senin görüşünün hâlini o marazdan bilirim, demek olur. Vallâhu a'lem!

230. Sen beni çobansız kuzu gibi gördün, sen bekçim olmadığını zannettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

230. Sen beni çobansız kuzu gibi gördün, sen bekçim olmadığını zannettin.

Sen beni bu bağda çobansız bir kuzu gibi görüp, benim bekçim ve koruyucum olmadığını zannederek üzerime kurt gibi saldırdın.

"Sen beni bu bağda çobansız bir kuzu gibi görüp, benim bekçim ve muhâfızım olmadığını zannederek üzerime kurt gibi saldırdın."

231. Aşıklar ondan dolayı dertten inlediler ki, nazarı mahal olmayan yere sürmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

231. Âşıklar ondan dolayı dertten inlediler ki, bakışlarını uygun olmayan yere yöneltmişlerdir.

Yani, oluş âlemindeki görünüşlerde ortaya çıkan güzellikler, mutlak güzelliğin sahibi olan Hakk'a aittir. Bu güzelliklere âşık olanlar, bakışlarını o görünüşün tekil hakikatine diktikleri için, bu bakışlar yerine dikilmiş olmaz. İşte o mecazî âşıklar, fânî olan o görünüşleri kaybettikleri zaman, bu yanlış bakışları sebebiyle dertten inlediler ve ağladılar.

Ya'ni, mezâhir-i kevniyyede zâhir olan güzellikler, hüsn-i mutlak sahibi olan Hakk'ındır. Bu güzelliklere âşık olanlar nazarlarını, o mazharın "ayn"ına diktikleri için, bu nazarlar mahalline dikilmiş olmaz. İşte o mecâzî âşıklar, fânî olan o mezâhiri gāib ettikleri vakit, bu yanlış nazarları sebebiyle dertten inlediler ve ağladılar.

232. O ahuyu çobansız bilmişlerdir, o esîri bedava bilmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

232. O ceylanı çobansız bilmişlerdir, o esiri bedava bilmişlerdir.

"Zaby", ceylan; "Seby", esir demektir; burada kayıtlı güzellikten kinayedir. Yani, "O mecazî âşıklar, güzellik sahrasında gezen ve ceylanlar mesabesinde olan güzellik mazharını sahipsiz ve çobansız bilmişlerdir ve o kayıtlı güzelliği bedava ve kıymetsiz bilmişlerdir."

"Zaby", âhû; “Seby", esîr demektir; burada hüsn-i mukayyedden kinâye-dir. Ya'ni, "O mecâzî âşıklar, sahrâ-yı hüsnde gezen ve âhûlar mesâbesinde olan mazhar-ı cemîli sâhibsiz ve çobansız bilmişlerdir ve o hüsn-i mukayye-di bedava ve kıymetsiz bilmişlerdir."

233. Akıbet "Haris benim, beyhûde nazar etme!" diye gamzeden ciğer üzeri-ne ok geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

233. Sonunda "Koruyucusu benim, boşuna bakma!" diye işaret eden ciğer üzerine ok geldi.

"O kayıtlı güzelliğin sahibi ve koruyucusu benim; o tecelli mahallinin özüne boşuna bakma!" diye mutlak güzellik sahibi olan Hakk'ın işaretinden, o mecazi âşığın ciğeri üzerine kahır ve gayret oku geldi.

Nefehâtü'l-Üns'te evliyâullahtan (Allah dostlarından) birinden nakledilmiştir ki: "Bir gün gözüm güzel birine ilişti, dikkatle baktım; onu takiben yanımdan sırtına birçok kebe (yün aba) yüklenmiş bir adam geçiyordu. O kebelerden birinin ucu gözümün içine dokundu, öyle bir acı oluştu ki, gözüm çıktı zannettim. Sırrıma (iç âlemime) şöyle seslenildi: "Bir bakışa bir tokat! Eğer sen bakışını artırırsan, biz de tokadı artırırız!"

"Akıbet o hüsn-i mukayyedin sâhibi ve hârisi benim; o mazharın aynına, beyhûde nazar etme!" diye hüsn-i mutlak sahibi olan Hakk'ın gamzesinden o âşık-ı mecâzînin ciğeri üzerine kahır ve gayret oku geldi."

Nefehâtü'l-Üns'de evliyâullahın birinden menküldür ki: "Bir gün gözüm bir sahib-i cemâl kimseye ilişti, dikkatle baktım; onu müteakib yanımdan sır-tına birçok kebe yüklenmiş bir adam geçiyordu. O kebelerden birisinin ucu gözümün içine dokundu, öyle bir acı peyda oldu ki, gözüm çıktı zannettim. Sırrıma nidâ olundu ki: "Bir nazara bir tokat! Eğer sen nazarını ziyâde eder-sen, biz de tokatı artırırız!"

234. "Ben ne vakit kuzudan aşağıyım ve oğlaktan aşağıyım ki, benim kuyru-ğumdan haris olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

234. "Ben ne zaman kuzudan aşağıyım ve oğlaktan aşağıyım ki, benim kuyruğumdan hırslı olmasın!"

"Berre", kuzu; "büzgâle", keçi yavrusu, oğlak.

"Berre", kuzu; "büzgâle", keçi yavrusu, oğlak.

235. "Bir bekçim vardır ki, mülk ona lâyıktır, benim üzerime esen rüzgârı o bilir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

235. "Bir bekçim vardır ki, mülk ona lâyıktır, benim üzerime esen rüzgârı o bilir!"

Benim gizlide ve açıkta bir bekçim vardır ki, bütün varlıkların gerçek sahibi olan Yüce Allah'tır; mülk O'na lâyıktır. Nitekim yüce ayette وَاللَّهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Mâide, 5/17) yani "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" buyrulur. Ve bütün tasarruflar yerde ve göklerde O'nundur. Buna göre benim üzerime esen tecellî (ilahi görünüm) rüzgârlarını O bilir.

"Benim gizlide ve âşikârede bir bekçim vardır ki, bilcümle eşyânın mâlik-i hakîkîsi olan Hak Teâlâ hazretleridir ki, mülk O'na lâyıktır. Nitekim âyet-i ke-rimede وَاللَّهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Mâide, 5/17) ya'ni “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" buyurulur. Ve bilcümle tasarrufât yerde ve göklerde O'nundur. Binâenaleyh benim üzerime esen tecellî rüzgârlarını O bilir."

236. "O rüzgâr soğuk mudur, yahud sıcak mıdır O bilici gāfil değildir, gaib de-ğildir ey sakîm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

236. "O rüzgâr soğuk mudur, yahut sıcak mıdır? O bilici gafil değildir, gaip değildir ey sakîm!"

Benim üzerime esen tecellî rüzgârları celâlî midir ve kahrî midir, yahut cemâlî ve latîf midir? O, mübâlağa ile bilici olan Yüce Allah hazretleri, onları bilmekten gafil değildir. وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْئً شَهِيدٌ (Mücadele, 58/6) ["Ve Allah her şeye şähiddir"] ayet-i kerîmesi gereğince gaip değildir, hazırdır, ey fikri sakîm olan kimse!

"Benim üzerime esen tecellî rüzgârları celâlî midir ve kahrî midir, yâhud cemâlî ve latîf midir? O mübâlağa ile bilici olan Hak Teâlâ hazretleri onları bil- mekten gafil değildir. وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْئً شَهِيدٌ (Mücadele, 58/6) ["Ve Allah her şeye şähiddir"] âyet-i kerîmesi mûcibince gāib değildir, hâzırdır, ey fikri sakîm olan kimse!"

237. "Şehvânî olan nefis Hak'dan sağır ve kördür; ben senin körlüğünü uzaktan kalb ile gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

237. "Şehvet düşkünü nefis, Hak'tan sağır ve kördür; ben senin körlüğünü uzaktan kalp ile gördüm."

Şehvet düşkünü nefis, yani kendisinde hayvanlık sıfatı üstün gelen kimse, hak sözleri işitmekten sağırdır ve Hakk'ı görmekten kördür. Ben seninle karşılaşmadan önce, bana gönderdiğin mektuplardaki sözlerden senin körlüğünü uzaktan kalp ile ve basiret gözüyle görüyordum.

Şehvânî olan nefis, ya'ni kendisinde hayvanlık sıfatı galib olan kimse, hak sözleri işitmekten sağırdır ve Hakk'ı görmekten kördür. Ben seninle mülâkāttan mukaddem, bana gönderdiğin mektublardaki sözlerden senin körlüğünü uzaktan kalb ile ve basar-ı basîretle görüyor idim."

238. "Ondan dolayı seni sekiz yıl hiç sormadım, zîrâ seni cehilden ve eğri büğrülükten dolu gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

238. "Ondan dolayı seni sekiz yıl hiç sormadım, çünkü seni cehaletten ve eğrilikten dolu gördüm."

"Senin nefsânî ve hayvânî olduğunu bildiğimden dolayı seni sekiz yıl hiç arayıp sormadım, yazdığın mektuplarına cevap vermedim, çünkü senin kalbini cehaletten ve eğrilikten dolmuş gördüm."

"Senin nefsânî ve hayvânî olduğunu bildiğimden dolayı seni sekiz yıl hiç arayıp sormadım, yazdığın mektublarına cevâb vermedim, çünki senin kalbini cehilden ve eğri büğrülükten dolmuş gördüm."

239. "Halbuki külhanda olan o kimseyi, sen nasılsın, o niçin ma'kûsdur diye ne sorayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

239. "Oysa külhanda olan o kimseye, sen nasılsın, o niçin ters dönmüş diye ne sorayım!"

Hayvanî tabiat külhanı içinde yaşayan kimseye, sen nasılsın diye kendisine hitaben veyahut o ne haldedir ve niçin o böyle tabiat kuyusuna baş aşağı düşmüştür diye başkalarından niçin sorayım, çünkü senin hâlin bellidir.

"Tabîat-ı hayvaniyye külhanı içinde yaşayan kimseyi, sen nasılsın diye kendisine hitâben ve yâhud o ne haldedir ve niçin o böyle tabîat kuyusuna baş aşağı düşmüştür diye başkalarından niçin sorayım, zîrâ senin hâlin bellidir."

## Misâl-i dünyâ külhan gibidir ve takvâ hamam gibidir

240. Dünyanın şehveti külhan misalidir ki, takva hamamı ondan aydınlıktır. [238]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

240. Dünyanın şehveti külhan (hamam ocağı) gibidir ki, takva hamamı ondan aydınlıktır. [238]

"Şehvet", bütün nefse ait hazlar ve dünyevî maddî zevklerdir. Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri menkıbelerinde buyurur ki: "Takvanın görünen yüzü, Yüce Allah'tan korkma sebebiyle günahlardan sakınmaktan ibaret olduğundan, التقوى محافظة اداب الشريعة yani "Takva, şeriatın âdâbını korumaktır" denilmiştir. Ve takva, kendisinde nefse ait hazlar olduğu için, Yüce Allah'ın haram ettiği şeylerden sakınmaktan ibaret olduğuna göre, التقوى ترك حظوظ النفس yani "Takva, nefse ait hazları terk etmektir" denilmiştir. Ve takva, kemale ermeye engel olan her şeyden kaçınmak olduğuna göre, التقوى كل ما يبعدك عن الله عز و جل yani "Takva, seni Yüce Allah'tan uzaklaştıran her şeyden sakınmaktır" denilmiştir. Ta ki, Hakk yolculuğunun ve vuslatın gerektirdiği şey o kişiye nasip olsun. Takvada zikredilen bu makam, Hakk yolcusu müttakînin başlangıç makamıdır. Çünkü takvanın en yüce makamı, nazarı Allah'tan başkasından tamamen kesip, Allah'tan başkasıyla meşguliyeti kendisine kesinlikle haram bilmektir. Nitekim Ca'fer-i Sâdık (r.a.) buyurmuştur: التقوى ان لا يرى في قلبك شيئا سوى الله تعالى Yani "Takva, kalbinde Yüce Allah'tan başka bir şey görmemendir." Ve Şeyh Nasrâbâdî buyurur ki: التقوى ان يتقى العبد عن ما سوى الله تعالى yani "Takva, kulun Yüce Allah'tan başkasından sakınmasıdır."

"Şehvet", bilcümle huzûzât-ı nefsâniyye ve ezvâk-ı maddiyye-i dünyeviyyedir. Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri menâkıbında buyurur ki: "Takvânın zâhiri Hak Teâlâ'dan havf sebebiyle maâsîden perhîz etmekten ibâret olduğundan التقوى محافظة اداب الشريعة ya'ni "Takvâ âdâb-ı şerîatin muhafazasıdır" denilmiştir. Ve takvâ, kendisinde huzûzât-ı nefs olduğu için, Hak (celle ve alâ) hazretlerinin harâm ettiği şeylerden perhîz etmekten ibaret olduğuna nazaran التقوى ترك حظوظ النفس ya'ni "Takvâ, huzûz-ı nefsin terkidir" denilmiştir. Ve takvâ, husûl-i kemâle mâni' olan her şeyden imtina' olduğuna göre التقوى كل ما يبعدك عن الله عز و جل ya'ni "Takvâ seni Hak Teâlâ'dan teb'îd eden şeylerin kâffesinden ictinâbdır" denilmiştir. Tâ ki muktezâ-yı sülük ve vusûl olan şey o kimseye hâsıl olsun. Takvâda zikr olunan bu makām, sâlik-i müttakînin ibtidâ-yı makāmıdır. Zîrâ takvânın makām-ı a'lâsı, nazarı mâsivallahdan bilkülliye kat' edip, gayr ile meşgüliyeti kendine harâm-ı mahz bilmektir. Nitekim Ca'fer-i Sâdık (r.a.) buyurmuştur: التقوى ان لا يرى في قلبك شيئا سوى الله تعالى Ya'ni "Takvâ, kalbinde Hak Teâlâ hazretlerinden gayri bir şey görmemendir." Ve Şeyh Nasrâbâdî buyurur ki: التقوى ان يتقى العبد عن ما سوى الله تعالى ya'ni "Takvâ abdin Allah Teâlâ hazretlerinin gayrinden ittikāsıdır."

241. Fakat müttakî kısmı bu külhandan sâfdır, zîrâ ki hamâm içindedir ve temizliktedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

241. Fakat takvâ sahibi kısım bu külhandan arınmıştır, çünkü hamam içindedir ve temizliktedir.

Yani, takvâ sahibi, dünya külhanından arınmıştır, çünkü o takvâ hamamı içinde şehvetler ve nefse ait hazlar kirlerinden yıkanıp, temizlenmektedir.

Ya'ni, takvâ sâhibi, dünyâ külhanından sâfdır, çünki o takvâ hamamı içinde şehevât ve huzûzât-ı nefsâniyye kirlerinden yıkanıp, temizlenmektedir.

242. Zenginler hamamcılara ateş etmekten dolayı tezek çekicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

242. Zenginler, hamamcılara ateş yakmaktan dolayı tezek çekicilerdir.

Bilinmeli ki, zenginlik insanlar tarafından genellikle nefse ait hazların (huzûzât-ı nefsâniyye) tam olarak yerine getirilmesi maksadına dayanarak arzu edilir. Bunun istisnası bulunsa da bu bir kural değildir. Örneğin, bir kimse fakirlere yardım etmek, muhtaçların imdadına yetişmek ve kendisi ancak zaruret miktarı faydalanmak niyetiyle zenginlik isteyebilir; fakat bu niyette bulunan kişi çok nadirdir. Ve "Mal, sâlih adam için ne güzeldir!" anlamındaki hadîs-i şerîf, bu gibi nadir olan sâlih kişiler hakkındadır. Bunlara "şükreden zenginler" de derler ki, Allah katında mertebeleri büyüktür. Fakat bunlar da takva ehli sayıldıkları cihetle, şerefli beyitte beyan buyurulan zenginlerden ayrı kalırlar. Yani, "Dünya bir külhandır ve takva bir hamamdır ve zenginler ise, takva hamamını ısıtmak için tezek taşıyan külhancılar (hamam ocağını yakanlar) gibidir." Yani takva ehli, zenginleri, nefse ait şehveti kazanma hâlinde görürler ve o şehvetin hayali kalplerine gelir, onu yakarlar ve ondan sakınırlar; onların içinde temizlendikleri takva hamamı daha fazla kızışmış olur.

Ma'lumdur ki, zenginlik insanlar tarafından alelumûm huzûzât-ı nefsâniyyenin kemâli ile icrâsı maksadına müsteniden arzû olunur. Bunun istisnâsı da bulunur ise de kāide değildir. Meselâ bir kimse fukarâya muâvenet ve muhtâçların imdadına yetişmek ve kendisi ancak zarûret mikdârı intifa' etmek niyeti ile zenginlik isteyebilir; fakat bu niyette bulunan gäyet nâdirdir. Ve نعم المال للرجل الصالح ya'ni "Mal, sâlih adam için ne güzeldir!" hadîs-i şerîfi, bu gibi nâdir olan sulehâ hakkındadır. Bunlara “ağniyâ-yı şâkirîn” dahi derler ki, indallahda mertebeleri büyüktür. Fakat bunlar da ehl-i takvâdan ma'dûd oldukları cihetle, beyt-i şerîfde beyân buyurulan zenginlerden hâriç kalırlar. Ya'ni, "Dünyâ külhandır ve takvâ hamamdır ve zenginler ise, takvâ hamamını kızdırmak için tezek taşıyan külhancılar mesâbesindedir." Ya'ni ehl-i takvâ, zenginleri, şehvet-i nefsâniyye kesbinde görürler ve o şehvetin hayali kalblerine gelir, onu yakarlar ve ondan ihtiraz ederler; onların içinde temizlendikleri takvâ hamamı ziyâde kızışmış olur.

243. Hamam sıcak ve azıklı olmak için Huda onlara hırs koymuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

243. Hamam sıcak ve azıklı olmak için Allah onlara hırs koymuştur.

Takva ehlinin, içinde temizlendikleri takva hamamı sıcak olmak ve temizlik malzemeleri tam olmak için, Yüce Allah o hamamın külhanına gübre taşıyıcı olan zenginlere hırs şehvetini onların üzerine havale etmiştir.

Ehl-i takvânın, içinde temizlendikleri takvâ hamamı sıcak olmak ve tahâret levâzımı tamam olmak için, Hak Teâlâ o hamam külhanına gübre taşıyıcı olan zenginlere hırs şehveti[ni] onların üzerine havâle etmiştir.

244. Bu külhanı terk et ve hamama sür ve külhanın terkini o hamamın aynı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

244. Bu külhanı terk et ve hamama sür ve külhanın terkini o hamamın aynısı bil!

"Bu nefsanî şehvet külhanını terk et ve gayretini takva hamamı tarafına yönelt ve şehvet külhanını terk etmeyi, o takva hamamının aynısı bil!" Yani nefsanî şehveti terk etmek, takvanın aynısıdır.

"Bu şehvet-i nefsânî külhanını terk et ve himmetini takvâ hamamı tarafına sür ve şehvet külhanının terkini, o takvâ hamamının aynı bil!" Ya'ni şehvet-i nefsânîyi terk etmek, takvânın aynıdır.

245. Her kim külhandadır, o hadim gibidir; o kimseye sabirdir ve hazimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

245. Her kim külhandadır, o hizmetçi gibidir; o kimseye sabırdır ve hazımdır.

Dünya şehveti içinde olan her bir kimse, o şehvete sabreden ve onu hazmeden ve ihtiyatlı davranan kimse, hizmetçi gibidir.

Şehvet-i dünyâ içinde olan her bir kimse, o şehvete sabr eden ve hazm ve ihtiyât eden kimse, hizmetçi gibidir.

246. Her kim ki hamama gitti, onun alâmeti, onun güzel yanağı üzerinde zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

246. Her kim ki hamama gitti, onun alâmeti, onun güzel yanağı üzerinde zâhirdir.

"Sîmâ", yüzdeki alâmet ve nişan ve kırmızı renk anlamınadır. Yani "Takvâ (Allah'tan sakınma) hamamı içinde yıkananların yüzlerinde temizlik alâmeti vardır." Nasıl ki ayet-i kerîmede "Onların yüzlerinde, secdeler eserinden onların alâmeti vardır" (Fetih, 48/29) buyurulur.

"Sîmâ”, yüzdeki alâmet ve nişan ve kırmızı renk ma'nâsınadır. Ya'ni "Takvâ hamamı içinde yıkananların yüzlerinde alâmet-i tahåret vardır." Nitekim ayet-i kerîmede سيما هم في وجههم من أثر السجود (Fetih, 48/29) ya'ni "Onların yüzlerinde, secdeler eserinden onların alâmeti vardır" buyurulur.

247. Külhana mensub olanların sîmâsı da, libasdan ve dumandan ve tozdan âşikardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

247. Külhana mensup olanların yüzleri de, giysiden, dumandan ve tozdan bellidir.

"Külhana mensup olanlar"dan kasıt, dünya ehlidir ki, onlar ahiret hallerini düşünmek istemezler, dünyevî hazlara can atarlar. "Giysi"den kasıt, onların dış süsleridir; ve "duman"dan kasıt, içlerinde kaynayan şehvet kazanının dumanları olan sözleri ve dışa vuran kelamlarıdır. Nasıl ki ayet-i kerimede وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ (Muhammed, 47/30) ["Sen onları konuşma tarzlarından tanırsın"] buyurulur. Ve "toz"dan kasıt, onların fiilleridir. Yani "Dünya ehlinin alameti de bellidir. Onlar süslü elbiselerinden, sözlerinden ve fiillerinden tanınırlar." Nasıl ki ayet-i kerimede يَعْرِفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahmân, 55/41) yani "Suçlular alametleriyle tanınır" buyurulur.

“Külhana mensûb olanlar”dan murâd, ehl-i dünyâdır ki, onlar ahvâl-i âhıreti düşünmek istemezler, huzûzât-ı dünyeviyyeye can verirler. “Libâs”da murâd, onların zâhirî süsleridir; ve “duman”dan murâd, içlerinde kaynaya şehvet kazanının dumanları olan sözleri ve kelâm-ı zâhirîleridir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ (Muhammed, 47/30) [“Sen onları konuşma tarzlarından tanırsın”] buyurulur. Ve “toz”dan murâd, onların ef’âlidir. Ya’ni “Ehl-i dünyânın alâmeti de zâhirdir. Onlar elbise-i müzeyyenelerinden ve sözlerinden ve fiillerinden belli olurlar.” Nitekim âyet-i kerîmede يَعْرِفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahmân, 55/41) ya’ni “Mücrimler alâmetleriyle tanınır” buyurulur.

248. Eğer onun yüzünü göremezsen, onun kokusunu al; koku her kör için asâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

248. Eğer onun yüzünü göremezsen, onun kokusunu al; koku her kör için değnek oldu.

"Koku"dan kasıt, ahlâktır. Yani "Eğer sen o dünya ehlinin iç yüzünü göremiyorsan, insanın iç dünyasının aynası olan ahlâkına bak; çünkü dünya ehli yalancı, çıkarcı ve mal toplamaya düşkün olur."

“Koku”dan murâd, ahlâktır. Ya’ni “Eğer sen o dünyâ ehlinin vech-i bâtınîsini göremiyor isen, insanın bâtınının aynası olan ahlâkına bak; zîrâ ehl-i dünyâ, yalancı, menfaatperest ve cem’-i mâla harîs olur.”

249. Eğer koku tutmaz isen, onu söze getir, yeni sözden eski râzı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

249. Eğer koku tutmaz isen, onu söze getir, yeni sözden eski râzı bil!

"Eğer sen dünya ehlinden herhangi birinin hâllerini ve ahlâkını bilmiyorsan, onu konuştur; o söylesin, sen dinle, onun yeni sözlerinden, içindeki eski sırrı anla!" Çünkü herkes sözünde kendi iç dünyasının hâllerini ortaya koyar. Ne kadar gizlerse gizlesin, mutlaka sözünden asıl mahiyeti anlaşılır.

“Eğer sen ehl-i dünyâdan herhangi birinin ahvâl ve ahlâkına vâkıf değil isen, onu söze getir; o söylesin, sen dinle, onun yeni sözlerinden, bâtınında-ki eski sırrını bil!” Zîrâ herkes sözünde kendi bâtınının ahvâlini izhâr eder. Ne kadar setr ederse etsin, mutlakâ sözünden mâhiyyet-i asliyyesi anlaşılır.

250. Şimdi külhana mensûb olan altın sâhibi, “Akşama kadar yirmi küfe pislik taşıdım!” der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

250. Şimdi külhana ait olan altın sahibi, "Akşama kadar yirmi küfe pislik taşıdım!" der.

Yani o söze getirdiğin dünya ehli sana, kalbinin meyil ve ilgisinden bahsetmeye başlayıp, "Bugün akşama kadar yirmi kese akçe kazandım!" der ki, bu söz bir külhancının: "Ben bugün külhanı kızdırmak için akşama kadar yirmi küfe tezek taşıdım!" demesinin benzeridir. "Selle", sepet ve küfe demektir. "Çirk", gübre ve pislik ve kir pas anlamındadır.

Ya’ni o söze getirdiğin ehl-i dünyâ sana, kalbinin meyil ve alâkasından bahse başlayıp, “Bugün akşama kadar yirmi kese akçe kazandım!” der ki, bu söz bir külhancının: “Ben bugün külhanı kızdırmak için akşama kadar yirmi küfe tezek taşıdım!” demesinin nazîridir. “Selle”, sepet ve küfe demektir. “Çirk”, gübre ve pislik ve kir pas ma’nâsınadır.

251. Senin hırsın cihânda ateş gibidir, her zebânesi yüz ağız açmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

251. Senin hırsın dünyada ateş gibidir, her alev ucu yüz ağız açmış.

"Zebâne", ateş alevinin ucu demektir. Yani, "Ey dünya ehli, senin hırsın dünyada ateş gibidir; o ateşin alevinin her ucu, yüz ağız açmış dünyevî süsleri yutmak ister."

"Zebâne", ateş alevinin ucu demektir. Ya'ni, "Ey ehl-i dünyâ, senin hırsın dünyâda ateş gibidir; o ateşin alevinin her ucu, yüz ağız açmış muzahrefât-ı dünyeviyyeyi yutmak ister."

252. Akıl indinde bu altın, gübre gibi nâhoştur; gerçi gübre gibi ateşin ziyasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

252. Akıl katında bu altın, gübre gibi nahoştur; gerçi gübre gibi ateşin ışığıdır.

Yani "Gübre ve tezek, hamamı ısıtmak için gerekli olan bir maddedir. Her ne kadar tezeğin böyle bir hizmeti olsa da, yine kendisi ve kokusu nahoştur. Dünya ehlinin rağbet ettiği altın da her ne kadar dünyayı imar edip, gözleri kamaştırıcı süslemeler meydana getiren bir madde ise de, kâmil akıl katında gübre gibi nahoştur; ve iç âlemde kokusu kötüdür." O kokuyu ruhanî yönü kuvvetli olanlar duyup tiksinirler.

Ya'ni "Gübre ve tezek hamamı kızdırmak için lâzım olan bir maddedir. Her ne kadar tezeğin böyle bir hizmeti olur ise de, yine kendisi ve kokusu nâhoştur. Ehl-i dünyanın rağbet ettiği altın dahi her ne kadar dünyayı ma'mûr edip, gözler kamaştırıcı tezyînât vücûda getiren bir madde ise de, akl-ı kâmil indinde gübre gibi nâhoştur; ve âlem-i bâtında kokusu fenâdır." O kokuyu rûhâniyeti kuvvetli olanlar duyup istikrâh ederler.

253. Bir güneş ki ateşten dem vurur, râtıb gübreyi ateşin lâyıkı eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

253. Bir güneş ki ateşten dem vurur, ıslak gübreyi ateşin lâyıkı eder.

"Güneş"ten kasıt, insân-ı kâmildir. "Çirk-i ter" yani "ıslak gübre"den kasıt, görünen altın ve maldır, "ateş"ten kasıt ise takva ateşidir. Yani "İnsân-ı kâmil ki, takva ateşinden bahseder, ıslak tezek hükmünde olan görünen altını ve malı takva ateşine uygun hâle getirir."

"Güneş"den murâd, insân-ı kâmildir. "Çirk-i ter" ya'ni "râtıb gübre"den murâd, zâhir altın ve mal, "ateş"ten murâd, ateş-i takvâdır. Ya'ni "Insân-ı kâmil ki, ateş-i takvâdan dem vurur, ıslak tezek mesâbesinde olan zâhirî altını ve malı ateş-i takvâya lâyık eder."

254. Güneş o taşı da altın etti, tâ ki hırs külhanına yüz şerer düşe.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Güneş o taşı da altın etti, tâ ki hırs külhanına yüz şerer düşe.

Yani "İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) o taş ve cansız olan bedeni de altına, yani altın gibi kıymetli olan ruha dönüştürür; nihayet hırs cehennemine takva ateşinden yüz kıvılcım düşer, yani hırsı yakar."

Ya'ni “İnsân-ı kâmil o taş ve cemâd olan cismi de altına, ya'ni altın gibi kıymetdâr olan rûha tebdîl eder; nihâyet hırs külhanına takvâ ateşinden yüz kıvılcım düşer, ya'ni hırsı yakar."

255. O kimse ki der: "Mal cem' etmişim!" Nedir? Ya'ni "Bu kadar gübre götürmüşüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

255. O kimse ki der: "Mal cem' etmişim!" Nedir? Yani "Bu kadar gübre götürmüşüm!"

Dünya şehveti (dünyevî arzular) külhanında (cehenneminde) olan kimse, konuşmaya başladığı zaman: "Bu kadar mal kazandım ve topladım!" der. Bu ne demektir? Bu söz gerçekte "Bu kadar pislik taşıdım!" demek olur.

Şehvet-i dünyâ külhanında olan kimse söze geldiği vakit: "Bu kadar mal kazandım ve topladım!" der. Bu ne demektir? Bu söz hakikatte "Bu kadar pislik taşıdım!" demek olur.

256. Bu söz gerçi ki, rüsvaylık artırıcıdır, külhancılar arasında fahrlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

256. Bu söz gerçi ki, rüsvaylık artırıcıdır, külhancılar arasında övünmeler vardır.

Dünya ehlinin: "Bugün şu kadar para kazandım!" demesi gerçekte rüsvaylığı ve kepazeliği artırır; fakat ne yapalım ki bu külhancılar arasında bu tür övünmeler vardır.

Ehl-i dünyânın: "Bugün şu kadar para kazandım!" demesi hakikatte rüsvâylık ve kepâzeliği ziyâdeleştirir; fakat ne yapalım ki bu külhancılar arasında bu nevi' iftihârlar vardır.

257. Eğer sen geceye kadar altı küfe çektin ise, ben zahmetsiz yirmi küfe çektim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

257. Eğer sen geceye kadar altı küfe çektin ise, ben zahmetsiz yirmi küfe çektim!

Yani külhancılar (külhanbeyleri) arasında övünerek söylenen sözler cinsinden olmak üzere birisi diğerine: "Eğer sen geceye kadar altı küfe gübre taşıdıysan, ben senden daha fazla olarak yirmi küfe taşıdım, hem de hiç zahmet çekmedim ve yorulmadım!" der. "Kereb", huzursuz olmak ve gamlı olmak anlamındadır (Kenzü'l-Lügāt).

Ya'ni külhancılar arasında müftehirâne sözler cinsinden olmak üzere birisi dîğerine: "Eğer sen geceye kadar altı küfe gübre taşıdın ise, ben senden daha fazla olarak yirmi küfe taşıdım, hem de hiç zahmet çekmedim ve yorulmadım!" der. "Kereb", bî-ârâm olmak ve gamnâk olmak ma'nâsınadır (Kenzü'l-Lügāt).

258. O kimse ki külhanda doğru ve temizliği görmedi, misk kokusu onun üzerine bir renc olarak zahir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

258. O kimse ki külhanda doğru ve temizliği görmedi, misk kokusu onun üzerine bir eziyet olarak ortaya çıkar.

Yani bir kimseye alıştığı kötü bir şey, iyi gelir ve hakikatte iyiyi görse, ondan zahmet ve elem çeker.

Ya'ni bir kimseye alıştığı fenâ bir şey, iyi gelir ve hakîkatte iyiyi görse, ondan zahmet ve elem çeker.

## O debbağın kıssasıdır ki, misk satanların çarşısında ıtr ve misk kokusundan bî-hûş ve hasta oldu

259. O birisi attarlar çarşısına eriştiği vakit, bî-hûş olarak düştü ve iki kat oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

259. O birisi attarlar çarşısına ulaştığı zaman, kendinden geçmiş bir şekilde düştü ve iki büklüm oldu.

260. Hakîm olan attarlardan ona ıtır kokusu çarptı, âkıbet onun başı döndü, yer üzerine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

260. Hikmet sahibi attarlardan ona ıtır kokusu çarptı, sonunda başı döndü, yere düştü.

"Râd" kelimesinin dört anlamı vardır: "cömert", "cesur", "hikmet sahibi" ve "söz söyleyici". Burada hikmet sahibi anlamı uygundur; çünkü ıtriyatın tertibi ve icadı hikmet işlerindendir.

"Râd" kelimesinin dört ma'nâsı vardır. "Kerîm" ve "şücâ" ve "hakîm" ve "söz söyleyici". Burada hakîm ma'nâsı münasibdir; zîrâ ıtrıyât tertib ve îcâdı emr-i hikmettendir.

261. O günün yarısında yol ortasında leş gibi bî-haber olarak düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

261. O günün yarısında yol ortasında leş gibi habersiz olarak düştü.

O debbağ, misk kokusundan bayılıp herkesin gelip geçtiği yol üzerinde yıkıldı ve bir ölü gibi duyuları işlevsiz hâle geldi.

O debbâğ, misk kokusundan bayılıp herkesin gelip geçtiği yol üzerinde yıkıldı ve bir ölü gibi havâssi muattal oldu.

262. O zaman halkın hepsi "lâ havle" deyici, dermân edici olarak onun üzerine toplandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

262. O zaman halkın hepsi "lâ havle" deyici, derman edici olarak onun üzerine toplandı.

Debbağın baygın bir hâlde düştüğünü gören halkın hepsi "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" ["Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsûstur"] diyerek onun tedavisine koştular.

Debbağın baygın bir halde düştüğünü gören halkın cümlesi "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" ["Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsûstur"] diyerek onun tedâvîsine koştular.

263. O birisi avucunu onun kalbi üzerine sürdü ve o dīğeri onun üzerine gül suyundan saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

263. O birisi avucunu onun kalbi üzerine sürdü ve o diğeri onun üzerine gül suyundan saçtı.

264. O bilmezdi ki, ona o vâkia, otlakta gül suyundan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

264. O bilmezdi ki, ona o olay, otlaktaki gül suyundan geldi.

"Mertea", otlak ve otlanacak yerdir (Velî Muhammed Ekberâbâdî). Ve Şeyh Muhammed Efdal buyurmuştur ki: "Mertea", otlamak anlamındadır ve burada mecaz yoluyla "pazar" kastedilir. Yani "O debbağın yüzüne gül suyu döken kimse, bu bayılma olayının o debbağa gül suyundan kaynaklandığını bilmedi."

"Mertea", otlak ve otlayacak mahal (Velî Muhammed Ekberâbâdî). Ve Şeyh Muhammed Efdal buyurmuştur ki: "Mertea", otlamak ma'nâsınadır ve burada mecâz tarîkıyle "pazar" murâd olunur. Ya'ni "O debbağın yüzüne gül suyu döken kimse bu bayılmak vak'asının o debbâğa gül suyundan hâsıl olduğunu bilmedi."

265. O birisi onun elini ve başını oğdu; ve o dīğeri yaş samanlı çamur getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

265. O birisi onun elini ve başını ovdu; ve o diğeri yaş samanlı çamur getirdi.

"Kehgil", "kâh"ın kısaltılmışı olan "keh" ile "gil"den oluşmuştur, saman karıştırılmış çamur demektir. Yani "Halk, baygın bir hâlde olan debbağın (derici) başına üşüştüler; kimi onun elini ve başını ovuştururdu ve kimi ıslak samanlı çamur getirip başına koyardı." Tabiatında son derece soğukluk (bürûdet) baskın olanlara böyle samanlı çamur koymak suretiyle baygınlığın giderilmesi, eski tıpta (tabâbet-i atîka) âdet olduğu anlaşılıyor.

"Kehgil", "kâh"ın muhaffefi olan "keh" ile "gil"den mürekkebdir, saman karıştırılmış çamur demektir. Ya'ni "Halk, baygın bir halde olan debbağın başına üştüler; kimi onun elini ve başını oğuştururdu ve kimi ıslak samanlı çamur getirip başına koyardı." Tabîatinde son derece bürûdet gälib olanlara böyle samanlı çamur koymak sûretiyle baygınlığı izâle edilmek, tabâbet-i atî-kada mu'tâd olunduğu anlaşılıyor.

266. O birisi buhuru ve ûdu ve şekeri birbirine kattı; ve o diğeri onun libasından eksiltti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

266. O birisi buhuru ve öd ağacını ve şekeri birbirine kattı; ve o diğeri onun elbisesinden eksiltti.

Toplanan halktan birisi de buhuru ve öd ağacını ve şekeri birbirine karıştırıp tütsü verdi ve dumanını burnuna getirdi; ve bir başkası da onun elbisesinden bazılarını, vücudunda hafiflik meydana gelmesi için soymak suretiyle eksiltti.

Toplanan halktan birisi de buhûru ve öd ağacını ve şekeri birbirine karıştırıp tütsü verdi ve dumanını burnuna getirdi; ve bir başkası da onun elbisesinden ba'zılarını vücudunda hiffet peydâ olmak üzere soymak sûretiyle eksiltti.

267. Ve o diğeri onun nabzını ki, acaba nasıl atıyor; ve o dîğeri onun ağzından koku alıyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

267. Ve o diğeri onun nabzını ki, acaba nasıl atıyor; ve o diğeri onun ağzından koku alıyor.

Birinci mısrada düşmüş bir kelime vardır. "Tâ" şaşırma içindir. وان دگر نبضش گرفته که تا چون می جهد yani "Ve o diğeri acaba nasıl atıyor diye onun nabzını tutmuş" şeklindedir.

Hindistan nüshalarında bu şerefli beyit şu şekilde yer almaktadır: وان دیگر نبضش گرفته متنظر تا نبض او چون می جهد از خرد Yani "Ve o diğeri onun nabzını tutup, acaba onun nabzı nasıl atıyor diye akıl yönünden bekleyen ve düşünen bir halde" demektir.

Birinci mısra'da mahzûf vardır. “Tâ", taaccüb içindir. وان دگر نبضش گرفته که تا چون می جهد ya'ni "Ve o dîğeri acabâ nasıl atıyor diye onun nabzını tutmuş" takdîrindedir.

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şu sûrette mündericdir: وان دیگر نبضش گرفته متنظر تا نبض او چون می جهد از خرد Ya'ni "Ve o diğeri onun nabzını tutup, acabâ onun nabzı nasıl atıyor diye akıl cihetinden muntazır ve mütefekkir bir halde" demek olur.

268. Acaba şarab mı içmiştir, yahud esrar ve afyon mu yemiştir; halk onun bîhuşluğundan âciz kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

268. Acaba şarap mı içmiştir, yoksa esrar ve afyon mu yemiştir; halk onun kendinden geçmişliğinden aciz kaldılar.

Birinci mısra, yukarıdaki beytin ikinci mısraının devamıdır. Yani "Birisi 'Acaba şarap mı içmiştir, yoksa esrar mı içmiştir, yahut afyon mu yemiştir?' diye onun ağzını kokluyordu; sözün özü, halk onun baygınlığının sebebini bir türlü anlayamadılar ve aciz kaldılar."

Birinci mısra' yukarıki beytin ikinci mısrâ'ının mâba'didir. Ya'ni "Birisi "Acaba şarab mı içmiştir, yoksa esrâr mı içmiştir, yâhud afyon mu yemiştir?" diye onun ağzını kokluyor idi; velhâsıl halk onun baygınlığının sebebini bir türlü anlıyamadılar ve âciz kaldılar."

269. Böyle olunca, "Falan orada harab bir halde düşmüştür", diye acele akrabâsına haber götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

269. Böyle olunca, "Filan kişi orada harap bir halde düşmüştür," diye akrabalarına hemen haber götürdüler.

270. Kimse bilmiyor ki, niçin masrû' oldu, yahud ne oldu ki leğeni damdan düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

270. Kimse bilmiyor ki, niçin baş aşağı düştü, yahut ne oldu ki leğeni damdan düştü.

"Sar", sözlükte baş aşağı düşmek ve "masrû'", baş aşağı düşmüş demektir. Ve "taşt ez bâm üftâden", yani "leğen damdan düşmek", rüsvaylık ve harabiyetten kinayedir.

“Sar”, lügatte baş aşağı düşmek ve “masrû’”, baş aşağı düşmüş demektir. Ve “taşt ez bâm üftâden”, ya’ni “leğen damdan düşmek”, rüsvaylık ve harâblıktan kinâyedir.

271. Onun iri, gürpüz ve âlim bir birâderi var idi, çabuk ve harâretle geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

271. Onun iri, gürbüz ve âlim bir biraderi vardı, çabuk ve hararetle geldi.

"Gürbüz", aşırı zeki, hilekâr ve tedbirli anlamındadır. Yani "Baygın olan debbağın iri ve aşırı zekâ sahibi ve âlim bir kardeşi vardı, aldığı haber üzerine, hemen hararetle koşup geldi."

“Gürpüz”, ifrât ile zekî ve mekkâr ve muhîl ma’nâsınadır. Ya’ni “Baygın olan debbâğın iri ve fart-ı zekâ sâhibi ve âlim bir kadeşi var idi, aldığı haber üzerine, hemen harâretle koşup geldi.”

272. Yeninde biraz köpek pisliği olduğu halde, halkı yardı, hanîn ile geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

272. Üzerinde biraz köpek pisliği olduğu halde, halkı yararak, inleyerek geldi.

"Hanîn", ah ve inleme anlamındadır.

“Hanîn”, âh u nâle ma’nâsınadır.

273. Dedi ki: “Ben onun marazını biliyorum, nedendir, sebebi bildiğin vakit, ilâç yapmak âşikârdır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

273. Dedi ki: "Ben onun hastalığını biliyorum, nedendir, sebebi bildiğin zaman, ilaç yapmak açıktır."

Yani, "Bir hastanın öncelikle hastalığını teşhis etmek gerekir; hastalık anlaşılmadan körü körüne ilaç yapmak doğru değildir. Ben onun hastalığının neden kaynaklandığını biliyorum; hastalığın sebebi belli olduğu zaman, tedavisi kolay ve ilacı da açıkça belli olur."

Ya’ni, “Bir hastanın evvelen marazını teşhîs etmek lâzımdır; hastalık anlaşılmadan körü körüne ilâç yapmak doğru değildir. Ben onun hastalığının neden ileri geldiğini biliyorum; hastalığın sebebi belli olduğu vakit, tedâvîsi kolay ve ilâcı da zâhir olur.”

274. Sebeb ma’lûm olmadığı vakit, marazın ilâcı müşküldir ve onda yüz ihtimâl vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

274. Sebep bilinmediği zaman, hastalığın ilacı zordur ve onda yüz ihtimal vardır.

275. Vaktâki sebebi bildin, o kolay oldu; sebeblerin bilişi cehlin def’i oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

275. Sebebi bildiğin zaman, o kolay oldu; sebeplerin bilgisi cehaletin giderilmesi oldu.

Hastalığın sebebini bildiğin zaman, onun tedavisi kolay olur; çünkü her bir şeyin sebebi bilindiğinde, ilmin zıddı olan cehalet ortadan kalkar ve cehalet ortadan kalkınca da anlaşmazlık kalkar.

Marazın sebebini bildiğin vakit, onun tedâvîsi kolay olur; zîrâ her bir şeyin sebebi ma’lûm olunca, ilmin zıddı olan cehil mündefi’ olur ve cehil mündefi’ olunca da ihtilâf kalkar.

276. Kendi kendine dedi: “Onun beyninde ve damarında kat kat o köpek pisliği kokusu vardır.” Debbâğın kardeşi kendi kendine dedi ki: "Köpek pisliğinin kokusu, derileri dibâgat ettiği müddetçe, onun içine işlemiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

276. Kendi kendine dedi: “Onun beyninde ve damarında kat kat o köpek pisliği kokusu vardır.” Debbağın kardeşi kendi kendine dedi ki: "Köpek pisliğinin kokusu, derileri tabakladığı sürece, onun içine işlemiştir."

277. "O akşama kadar, beline kadar pislik içindedir; o rızk taleb edici olduğu halde debbağlığın garkıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

277. "O akşama kadar, beline kadar pislik içindedir; o rızık talep edici olduğu hâlde debbağlığın garkıdır."

"Hades", burada pislik demektir. "Rûzî taleb", terkip sıfatıdır. "Taleb", "talebîden" yapay mastarından emir hâzırdır. Yani "Derileri köpek pisliği ile terbiye ettiklerinden, o benim debbağ olan kardeşim akşamlara kadar, yarı beline kadar pislik içine batmış ve rızık talep edici olarak debbağlık sanatında (dericilik mesleğinde) müstağrak (tamamen içine dalmış) olmuştur."

"Hades", burada pislik demektir. "Rûzî taleb", vasf-ı terkîbîdir. "Taleb", "talebîden" masdar-1 ca'lîsinden emr-i hâzırdır. Ya'ni "Derileri köpek pisliği ile terbiye ettiklerinden, o benim debbâğ olan kardeşim akşamlara kadar, yarı beline kadar pislik içine batmış ve rızk taleb edici olarak dibâgat san'atında müstağrak olmuştur."

278. Binaenaleyh büyük Calinos böyle demiştir: "Hasta o şeyi ki adet etmiştir, onu ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

278. Bu sebeple büyük Galen böyle demiştir: "Hasta, âdet edindiği şeyi istiyorsa, onu ver!"

Bu sebeple tıp ilminde üstat olan Galen, tıbbî bir kural koyup demiştir ki: "Hasta, hastalığından önce yemede, içmede ve giymede neyi âdet edinmiş ise, o hastaya o şeyi ver!"

Binâenaleyh tıb fenninde üstâd olan Calinos, tıbbî bir kāide vaz' edip, demiştir ki: "Hasta, marazından evvel yemede, içmede ve giymede ne şeyi âdet etmiş ise, o hastaya o şeyi ver!"

279. “Zîrâ onun o marazı hilaf-ı âdettendir, binâenaleyh onun marazının ilacını mu'tâddan iste!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

279. "Çünkü onun o hastalığı âdetin hilâfınadır, bu sebeple onun hastalığının ilacını alışılmış olandan iste!"

Yani "O hasta, alıştığı şeyin aksine hareket ettiği için, ona o hastalık gelmiştir; bu sebeple onun hastalığının ilacını, alıştığı şeye geri dönmekten bekle!" Bu esas, tıbbın ruhudur ki, biz bunu her an kendi içimizde tecrübe etmekteyiz. Örneğin yazdan kışa geçerken vücudumuz alıştığı sıcaktan ayrılıp, soğuğa maruz kalır; bu sebeple nezle ve grip gibi hastalıklar ortaya çıkar, bunların tedavisi ise, alışmış olduğu sıcak iledir.

Ya'ni "O hasta, alıştığı şey hilafında hareket ettiği için, ona o hastalık gelmiştir; binâenaleyh onun marazının ilacını, alıştığı şeye rücû' etmekten bekle!" Bu esas, tabâbetin rûhudur ki, biz bunu her an nefsimizde tecrübe etmekteyiz. Meselâ yazdan kışa intikal ederken vücûdumuz alıştığı sıcaktan ayrılıp, soğuğa ma'rûz kalır; bu sebeble nezle ve girip gibi hastalıklar peyda olur, bunların tedâvîsi ise, alışmış olduğu sıcak iledir.

280. Pislik çekicilikten bok böceği gibi olmuştur; bok böceğine gül suyundan baygınlık gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

280. Pislik çekicilikten bok böceği gibi olmuştur; bok böceğine gül suyundan baygınlık gelir.

"Cuul", Türkçede "bok böceği" dedikleri bir hayvandır ki, pislikler içinde yaşar ve onları yuvarlak yuvarlak yapar. Yani "Debbağ (derici) daima köpek pisliği taşımaktan, bok böceği gibi pislik kokusundan zevk alır hâle gelmiştir, ona güzel kokular baygınlık verir."

[278] "Cuul", Türkçe'de "bok böceği" dedikleri bir hayvandır ki, pislikler içinde yaşar ve onları yuvarlak yuvarlak yapar. Ya'ni "Debbâğ dâimâ köpek pisliği taşımaktan, bok böceği gibi pislik kokusundan zevk alır hâle gelmiştir, ona ıtrıyât kokuları baygınlık verir."

281. Onun ilacı dahi o köpek pisliğindendir, zîra onun için onun üzerinde mu'tâd ve huy vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

281. Onun ilacı dahi o köpek pisliğindendir, çünkü onun için onun üzerinde alışkanlık ve huy vardır.

"Mademki benim kardeşim köpek pisliği içinde yaşamaya alışmıştır, onun ilacı da o alıştığı köpek pisliği kokusundan olur."

“Mâdemki benim kardeşim köpek pisliği içinde yaşamağa alışmıştır, onun ilâcı da o alıştığı köpek pisliği kokusundan olur."

282. Habîslerin habiselerini oku, bu sözün yüzünü ve arkasını açık bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Habislerin habiselerini oku, bu sözün yüzünü ve arkasını açık bil!

Bu şerefli beyitte, Nûr Suresi'nde Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (Allah ondan razı olsun) hakkındaki ayet-i kerimeye işaret buyurulur. Yani, "Kötü kadınlar kötü erkekler içindir, kötü erkekler de kötü kadınlar içindir; iyi kadınlar iyi erkekler içindir, iyi erkekler de iyi kadınlar içindir." (Nûr, 24/26) ayet-i kerimesinin görünen ve gizli anlamını iyi anla! Çünkü ayet-i kerimenin görünen anlamı, kadınlar ile erkeklerin iyi ve kötü olanlarına aittir. Gizli anlamı da çok geniştir. Latif anlamlar, ruhu latif olanlara özgüdür; kötü anlamlar da ruhu kötü olanlara özgüdür.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nûr'da olan Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (radıyal-lâhu anhâ) hakkındaki âyet-i kerîmeye işâret buyurulur. Ya'ni الْخَبِيثَاتِ لِلْخَبَثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ (Nûr, 24/26) ya'ni “Habîs olan kadınlar, habîs olan erkekler içindir ve habîs olan erkekler de, habîs olan kadınlar içindir; ve iyi olan kadınlar, iyi olan erkekler içindir; ve iyi olan erkekler, iyi olan kadınlar içindir" âyet-i kerîmesinin zâhirini ve bâtınını iyi anla! Zîrâ âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı zâhirîsi, kadınlar ile erkeklerin iyi ve kötülerine aiddir. Ma'nâ-yı bâtınîsi dahi gāyet vâsi'dir. Latîf ma'nâlar, latîfü'r-rûh olanlara mahsûstur; ve habîs ma'nâlar dahi, habîsü'r-rûh olanlara mahsûstur.

283. Nâsihler feth-i bâb için, ona anber ve gül suyu ile devâ tertib ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

283. Nasihat edenler, kapıyı açmak için ona amber ve gül suyu ile deva tertip ederler.

Dünya külhanında (cehenneminde) tutsak olanlara latif ruhun kapısını açmak için nasihat edenler, onlara amber ve gül suyu gibi hoş kokulu olan manaları söyleyip türlü türlü nasihat ederler.

Dünyâ külhanında mahbûs olanlara rûh-ı latîfin kapısını açmak için nasîhatçılar onlara anber ve gül suyu gibi latîf kokulu olan ma'nâlan söyleyip, türlü türlü nasihat ederler.

284. Muhakkak tayyibât habîsleri düzeltmez, ey sikāt münasib ve lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

284. Muhakkak ki temiz ve güzel şeyler kötüleri düzeltmez, ey güvenilir kişiler, uygun ve lâyık olmaz.

"Sika", güvenilir anlamına gelir, "sikât" ise onun çoğuludur. "Ey akıl ve kavrayışlarına güvenilen kimseler, muhakkak ki temiz ve latif olan öğütler ve manalar, ruhları kötü olan şeyleri düzeltmez ve ıslah etmez; çünkü o mananın inceliği, ona uygun ve lâyık olmaz."

"Sika", mu'temed ma'nâsına olup, "sikāt", onun cem'idir. "Ey akıl ve dirâyetlerine i'timâd olunmuş olan kimseler, muhakkak tayyib ve latîf olan nasâyih ve maânî, rûhları habîs olan şeyleri düzeltmez ve ıslâh etmez, zîrâ o letâfet-i ma'nâ, ona münasib ve lâyık olmaz."

285. Vaktāki vahyin ıtrından eğri ve güm oldular, onların figānı "Tatayyernâ biküm" diye oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

285. Vakit ki vahyin güzel kokusundan sapıtıp kayboldular, onların feryadı "Sizin yüzünüzden uğursuzlandık" şeklinde oldu.

Vakit ki o kötü kişiler, peygamberlere gelen vahyin güzel kokusundan ve evliyaya gelen ilhamın misk kokusundan bayılıp sapıttılar ve doğru yoldan saptılar; bu sebeple onların feryat ve figanları: "Biz sizin yüzünüzden uğursuzlandık!" demek suretiyle gerçekleşti. Şerefli beyitte, Yâsîn Suresi'nde bulunan قالُوا إِنَّا تَطيرنا بكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (Yâsîn, 36/18) yani "İnkârcılar dediler ki: Biz sizin yüzünüzden uğursuzlandık, eğer vazgeçmezseniz, biz sizi elbette taşlarız; ve bizden size elbette acı bir azap dokunur" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Vaktâki o habîsler, peygamberlere vâki' olan vahyin ıtrından ve evliyâya vâki' olan ilhâmın miskinden bayılıp eğri oldular ve dalâlete düştüler; binâenaleyh onların feryâd ve figānları: "Biz sizinle teşe'üm ediyoruz!" demek sûretiyle vâki' oldu. Beyt-i şerîfde, sûre-i Yâsîn'de olan قالُوا إِنَّا تَطيرنا بكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (Yâsîn, 36/18) ya'ni "Münkirler dediler ki: Biz sizinle teşe'üm ediyoruz, eğer vazgeçmezseniz, biz sizi elbette taşlarız; ve bizden size elbette azâb-ı elîm temâs eder" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

286. Bu söz bize elem ve hastalıktır; sizin va'zınız bize falda iyi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

286. Bu söz bize elem ve hastalıktır; sizin va'zınız bize falda iyi değildir.

Bu şerefli beyit de inkârcıların dilindendir. Yani, peygamberlere ve evliyalara derler ki: "Sizin bu sözleriniz bize elem ve hastalık veriyor; çünkü siz ölümden ve ölüm sonrası hayattan bahsediyorsunuz; biz ölümü ve ahireti düşünerek kendimizi hasta etmek istemiyoruz, bu sebeple sizin va'zınız bizim için hayırlı bir fal değildir."

Bu beyt-i şerîfe de münkirlerin lisânındandır. Ya'ni, enbiyâya ve evliyâya derler ki: "Sizin bu sözleriniz bize elem ve hastalık veriyor; zîrâ siz maâddan ve ölümden bahs ediyorsunuz; biz ölümü ve âhireti düşünerek kendimizi hasta etmek istemiyoruz, binâenaleyh sizin va'zınıza bizim için bir fâl-i hayır değildir."

287. "Eğer açık bir nasîhata başlarsanız, o demde biz sizi recm ederiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. "Eğer açık bir nasîhata başlarsanız, o demde biz sizi recm ederiz."

"Biz dünya hayatını kendimize zehir etmek istemeyiz; eğer siz bize karşı açık bir nasihata başlayıp keyfimizi kaçırmaya başlarsanız, biz de sizi taşlarız."

"Biz hayât-ı dünyâyı kendimize zehir kılmak istemeyiz; eğer siz bize karşı açık bir nasihata başlayıp keyfimizi kaçırmağa başlarsanız, biz de sizi taşlarız."

288. "Biz lağv ve lehv ile semiz olmuşuz, kendimizi nasihate bulaştırmamışız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

288. "Biz boş ve faydasız şeylerle semizlemişiz, kendimizi nasihatle karıştırmamışız."

"Lağv", burada resim ve âdeti kaldırmak ve kayıt altından çıkmak anlamındadır. "Lehv", oyun ve eğlence demektir. Yani, inkârcılar nasihat edenlere derler ki: "Biz bu ölümlü dünyada kayıt ve külfet altında yaşamak istemeyiz; biz kayıtsızlık ve eğlence ile bedenimizi semizlemişiz; bu sebeple kendimizi nasihata bulaştırmayız." "Sirişten", yoğurmak ve karıştırmak ve bulaştırmak anlamındadır.

"Lağv", burada resim ve âdeti kaldırmak ve kayd altından çıkmak ma'nâsınadır. "Lehv", oyun ve eğlence demektir. Ya'ni, münkirler nâsihlere derler ki: "Biz bu ölümlü dünyâda kayd ve külfet altında yaşamak istemeyiz; biz kayıtsızlık ve eğlence ile vücûdumuzu semirtmişiz; binâenaleyh kendimizi nasîhata bulaştırmayız." "Sirişten", yoğurmak ve karıştırmak ve bulaştırmak ma'nâsınadır.

289. Bizim gıdâmız yalan ve boş söz ve ferahtır; bu açık tebliğden bize mi'de karışıklığı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

289. Bizim gıdamız yalan ve boş söz ve ferahtır; bu açık tebliğden bize mide karışıklığı vardır.

"Bizim ruhumuzun gıdası yalan ve boş sözler ve gülünecek latifelerdir, biz bunlardan hoşlanırız. Sizin açık tebliğiniz bizim keyfimizi bozar ve midemizi bulandırır."

“Bizim gıdâ-yı rûhumuz yalan ve boş sözler ve gülünecek latîfelerdir, biz bunlardan hoşlanırız. Sizin açık tebliğiniz bizim keyfimizi bozar ve mi'demizi bulandırır."

290. Marazı yüz kat ziyade ediyorsunuz, akla afyonla ilaç ediyorsunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

290. Hastalığı yüz kat artırıyorsunuz, akla afyonla ilaç ediyorsunuz!

Bu şerefli beyit, debbağın (derici) kardeşi tarafından halka hitaben söylenmiş olması uygun olur. Yani, "Ey halk, baygın bir hâlde olan kardeşime yaptığınız ilaçlar ile, onun hastalığını yüz kat artırıyorsunuz. Örneğin akla afyonla ilaç yapıyorsunuz, hâlbuki afyon aksine aklı bozar."

Bu beyt-i şerîf, debbağın kardeşi tarafından halka hitâben söylenmiş olmak münasib olur. Ya'ni, "Ey halk, baygın bir halde olan kardeşime yaptığınız ilâçlar ile, onun marazını yüz kat ziyâde ediyorsunuz. Meselâ akla afyonla ilâç yapıyorsunuz, halbuki afyon bil'akis aklı ma'lûl eder."

## Debbağın kardeşinin debbâğa gizlice köpek pisliği ile muâlece etmesi

291. O delikanlı ondan halkı sürdü, tâ ki onun ilacını o kimseler görmiyeler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

291. O delikanlı ondan halkı sürdü, tâ ki onun ilacını o kimseler görmiyeler.

Baygın debbağın kardeşi olan zekî debbağ, onun başına üşüşmüş olan halkı, onun yanından sürdü ve bu tedbiri, kardeşine yapacağı ilacı o kimselerin görmemesi için yaptı.

Baygın debbağın kardeşi olan zekî debbâğ, onun başına üşmüş olan halkı, onun tarafından sürdü ve bu tedbîri, kardeşine yapacağı ilacı o kimselerin görmemesi için yaptı.

292. Sır söyleyici gibi başını onun kulağına götürdü, sonra o şeyi onun burnu üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

292. Sır söyleyici gibi başını onun kulağına götürdü, sonra o şeyi onun burnu üzerine koydu.

O zeki debbağ, baygın debbağın kulağına sanki gizli bir şey söylüyormuş gibi, başını onun kulağına götürdü, sonra da o getirdiği köpek pisliğini onun burnu üzerine koydu.

O zekî debbâğ, baygın debbâğın kulağına gûyâ gizli bir şey söylüyormuş gibi, başını onun kulağına götürdü, sonra da o getirdiği köpek pisliğini onun burnu üzerine koydu.

293. Zîra o avucuna köpek pisliği sürmüş idi; murdar beynin ilacı onu görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

293. Çünkü o avucuna köpek pisliği sürmüş idi; murdar beynin ilacı onu görmüş idi.

Çünkü o zeki debbağ, avucuna köpek pisliği sürmüş ve herkes farkına varmaksızın, baygın kardeşinin burnuna tutmuş idi. Zira murdar olan debbağ, kendisine ilaç olmak üzere, o köpek pisliğini görmüş idi.

Zîrâ o zekî debbağ, avucuna köpek pisliği sürmüş ve herkes farkına varmaksızın, baygın kardeşinin burnuna tutmuş idi. Çünki murdar olan debbâğ, kendisine ilâç olmak üzere, o köpek pisliğini görmüş idi.

294. Bir sâat oldu, adamı kımıldama tuttu; halk dediler ki: "Bu bir acîb efsûn oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

294. Bir saat oldu, adamı kımıldama tuttu; halk dediler ki: "Bu bir acayip büyü oldu!"

Debbağ, köpek pisliği bulaşmış avucunu, baygın debbağın burnuna tutup koklatmak suretiyle, bir müddet zaman geçti, hareketsiz yatan adam kımıldamaya başladı. Halk bu hâli görünce, köpek pisliği kokusundan ayıldığını anlamadıkları için, "Bu adamın yaptığı büyü acayip ve etkili bir büyü oldu!" dediler.

Debbâğ, köpek pisliği bulaşık olan avucunu, baygın debbağın burnuna tutup koklatmak sûretiyle, bir müddet zaman geçti, hareketsiz yatan adam kımıldamağa başladı. Halk bu hâli görünce, köpek pisliği kokusundan ayıldığını anlamadıkları için, "Bu adamın yaptığı efsûn acîb ve müessir bir efsûn oldu!" dediler.

295. Zîrâ bu efsûn okudu, onun kulağına üfürdü; ölmüş idi, onun feryadına erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

295. Çünkü bu efsunu okudu, onun kulağına üfledi; ölmüş idi, onun feryadına yetişti.

296. Ehl-i fesâdın hareketi o tarafa olur ki, zinâ ve gamze ve kaş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

296. Fesat ehlinin hareketi o tarafa olur ki, zina ve göz işareti ve kaş olur.

İşte fesat ehli de, pislik kokusundan ayılıp harekete gelen debbağa (deri işleyicisine) benzerler. Onlar önlerinde zina fiili imkânı ortaya çıktığı zaman, canlanıp harekete gelirler; güzellerin göz işaretleri ve güzel kaşlarının seyredilmesi onları tahrik edip harekete getirir. Ve eğer onlara ilahi hakikatler ve sırlar ile berzah (kabir hayatı) ve ahiret hallerinden bahsedilse, debbağın misk kokusundan uyuşup bayıldığı gibi, uykuları gelir ve bedenleri hareketsiz kalır ve gevşekliğe düşerler. Çünkü onlar hakikatte köpek pisliğinden daha kötü olan nefsani şehvetler ve dünyevi hazlar kokusundan zevk alırlar. Hint nüshalarında, ikinci mısra "كه ز ناز و غمزه و ابرو بود" şeklindedir ki, anlamı şöyle olur: "Fesat ehlinin hareketi o tarafa olur, çünkü nazdan ve göz işaretinden ve kaştan olur."

"İşte ehl-i fesâd dahi, pislik kokusundan ayılıp, harekete gelen debbâğa benzerler. Onlar önlerinde fiil-i zinâ imkânı hâsıl olduğu vakit, canlanıp harekete gelirler; güzellerin göz işaretleri ve güzel kaşlarının temâşâsı onları tehyîc edip, harekete getirir." Ve eğer onlara hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden ve ahvâl-i berzahdan ve âhiretten bahs açılsa, debbağın misk kokusundan uyuşup bayıldığı gibi, uykuları gelir ve cisimleri hareketsiz kalır ve rehâvete dûçâr olurlar. Zîrâ onlar hakîkatte köpek pisliğinden daha berbâd olan şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı dünyeviyye kokusundan zevk alırlar. Hind nüshalarında, ikinci mısra' كه ز ناز و غمزه و ابرو بود sûretindedir ki, ma'nâ böyle olur: "Ehl-i fesâdın hareketi o tarafa olur, zîrâ nâzdan ve gamzeden ve kaştan olur."

297. Her kime nasihat miski fâide değildir, şübhesiz fenâ koku ile huy etmek lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

297. Her kime nasihat miski fayda vermezse, şüphesiz kötü koku ile huy edinmek layıktır.

Her kime ki manada misk ve anber olan peygamberlerin ve evliyaların nasihatleri fayda vermezse, o kimsenin layıkı muhakkak, nefse ait hazların pis kokularıyla ülfet etmek olur.

Her kime ki ma'nâda misk ve anber olan nasâyih-i enbiyâ ve evliyâ fâide-bahş olmazsa, o kimsenin lâyıkı muhakkak, huzûzât-ı nefsâniyyenin pis kokularıyla ülfet etmek olur.

298. Hak ondan dolayı müşriklere "neces" okumuştur; zîrâ sebakdan püşk içinde doğdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

298. Hak, müşriklere "neces" (maddî ve manevî kirli) demiştir; çünkü onlar öncesiz olarak gübre içinde doğdular.

Bu şerefli beyitte, Tevbe Suresi'nde geçen "إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ" (Tevbe, 9/28) yani "Müşrikler ancak necistir" ayet-i kerimesine işaret edilir. Çünkü müşrikler, nefsanî şehvetlerin ve dünyevî hazların kullarıdır; oysa cisme ait şehvetler ve cismin hazları da, kendisi gibi pis ve murdardır. "Bu sebeple Yüce Allah müşriklere "neces" buyurdu. Çünkü onlar öncesiz olarak cisim gübresi içinde doğdular ve ruhanîlikten zevk almadılar." "Püşk", keçi, koyun, deve ve at gibi hayvanların gübrelerine denir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe'de olan إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ (Tevbe, 9/28) ya'ni "Müşrikler ancak necesdir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Zîrâ müşrikler şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı dünyeviyyenin bendeleridir; halbuki cisme taalluk eden şehevât ve huzûzât-ı cisim de, kendi gibi pis ve murdardır. "Bundan dolayı Hak Teâlâ müşriklere "neces" ta'bîr buyurdu. Zîrâ onlar ezelden cisim gübresi içinde doğdular ve rûhâniyetten zevk almadılar." "Püşk", keçi ve koyun ve deve ve at vesâire gübrelerine derler.

299. Kurt ki, fenâ gübre içinde doğmuştur, anber ile kendi huyunu döndürmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

299. Kurt ki, fena gübre içinde doğmuştur, anber ile kendi huyunu döndürmez.

"Nasıl ki pis olan gübre içinde doğup ortaya çıkan kurtçuk, görünen anber ile kendisinin gübreden haz alma huyunu değiştirmez." Bunun gibi, beden gübresi içinde doğan o müşrikler de, anber değerinde olan peygamberlerin ve evliyaların öğütleriyle, nefsanî şehvetlere ve bedensel hazlara dalma âdetlerini terk ve tebdil etmezler.

"Nitekim pis olan gübre içinde doğup peydâ olan kurtcağız, zâhirî anber ile kendinin gübreden haz almak huyunu tebdîl etmez." Bunun gibi cisim gübresi içinde doğan o müşrikler dahi, anber mesâbesinde olan nasâyih-i enbiyâ ve evliyâ ile, şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyeye dalmak âdetlerini terk ve tebdil etmezler.

300. Vaktaki reşş-i nûrun nisârı onun üzerine çarpmadı, o kabuklar gibi bütün içsiz cisimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

300. Ne zaman ki nur serpintisinin saçılması onun üzerine çarpmadı, o, kabuklar gibi bütün içsiz cisimdir.

Bu şerefli beyitte, "Muhakkak Allah Teâlâ halkı karanlıkta yarattı, sonra onların üzerine kendi nurundan serpti, bu nurdan isabet eden kimse muhakkak doğru yolu buldu; ve hata eden kimse muhakkak uzak bir sapıklıkla sapıklığa düştü" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bilinmeli ki, bu hadis-i şerifin zahirî ve batınî anlamı vardır. Zahirî anlamı şudur: "Hak Teâlâ gök cisimlerini ve üzerlerindeki yaratıkları, tabiatı karanlık olan uzayda yarattı; sonra kendi nurundan onların zahirine nur ve ışık verdi. Bu nuru kabule yatkın olan cisimler, Cenab-ı Hakk'ın murat buyurduğu kadar yaşama yolunu buldu; ve bu nuru kabule yatkın olmayan cisimler ise, uzayda uzak ve şaşkın bir devir içinde yok oldu." Batınî anlamı şudur: "Hak Teâlâ halkı karanlık olan yokluk halinde takdir buyurdu ki, bu ilahi ilim mertebesidir; sonra onlara hidayet nurunu serpti. Kendisine bu nur isabet edenler mutlu ve isabet etmeyenler bedbaht oldular." "Nisâr", burada "inayet" ve "ihsan" demektir. Yani "Ne zaman ki hidayet nuru serpilmesinin inayet ve ihsanı o kimsenin üzerine çarpmadı, öyle bir kimse meyvenin içi olmayan kabukları gibi sadece cisimden ibarettir ve onu hareket ettiren hayvanlarda olan ruhtur. O hayvani ruhun batını olan izafî ruh onlarda yoktur." Bu şerefli beyitte, ruh üflemesinin, cismani alemde yatkınlık oluşumundan sonra meydana geldiğine işaret buyurulur. Nitekim ayet-i kerimede "Allah Teâlâ insanın yaratılışına çamurdan başladı, sonra onun neslini zayıf sudan olan sülaleden yaptı; sonra onu düzenledi ve ona kendi ruhundan üfledi" (Secde, 32/7,8) buyurulur. "Kuşûr", kabuk anlamına gelen "kışr"ın çoğuludur.

Bu beyt-i şerîfde, إِنَّ اللهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِمْ مِنْ نُورِهِ فَمَنْ أَصَابَهُ مِنْ ذَلِكَ النُّورِ فَقَدِ اهْتَدَى وَ مَنْ أَخْطَأَ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra onların üzerine kendi nûrundan serpti, bu nûrdan isâbet eden kimse muhakkak mühtedî oldu; ve hatâ eden kimse muhakkak uzak dalâlet ile dalâlete düştü" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, bu hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı zâhirîsi ve bâtınîsî vardır. Ma'nâ-yı zâhirîsi budur ki: "Hak Teâlâ ecrâm-ı semâviyyeyi ve üzerlerinde mahlûkātı, tabîatı karanlık olan fezâda yarattı; ba'dehû kendi nûrundan onların zâhirine nûr ve ziyâ verdi. Bu nûru kabûle müstaid olan ecrâm, Cenâb-ı Hakk'ın murâd buyurduğu kadar yaşamak yolunu buldu; ve bu nûru kabûle müstaid olmayan ecrâm ise, fezâda uzak ve şaşkın bir devr içinde mahv oldu." Ma'nâ-yı bâtınîsi budur ki: "Hak Teâlâ halkı zulmânî olan hâl-i ademde takdîr buyurdu ki, bu ilm-i ilâhî mertebesidir; sonra onlara nûr-ı hidâyetini serpti. Kendisine bu nûr işâbet edenler saîd ve isâbet etmeyenler şakî oldular." "Nisâr", burada "inâyet" ve "ihsân" demektir. Ya'ni "Vaktāki nûr-ı hidâyet serpilmesinin inâyet ve ihsânı o kimsenin üzerine çarpmadı, öyle bir kimse meyvenin içi olmayan kabukları gibi cisimden ibârettir ve onu tahrík eden hayvanlarda olan rûhdur. O rûh-ı hayvânînin bâtını olan rûh-ı izâfî onlarda yoktur." Bu beyt-i şerîfde, nefh-i rûhun, âlem-i cismâniyette isti'dâd husûlünden sonra vâki' olduğuna işâret buyurulur. Nitekim âyeti kerîmede وَ بَدَأَ خَلْقَ الإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُم جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلالَة مِنْ مَاءٍ مهين ثُمَّ سَواهُ وَ نَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ (Secde, 32/7,8) ya'ni "Allah Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı, sonra onun neslini zayıf sudan olan sülâleden yaptı; sonra onu tesviye etti ve ona kendi rûhundan nefh etti" buyurulur. "Kuşûr", kabuk ma'nâsına olan "kışr"ın cem'idir.

301. Ve eğer reşş-i nûrdan Hak ona bir nasib vere idi, Mısır'ın âdeti gibi gübre piliç doğururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

301. Ve eğer Hak ona nur serpintisinden bir nasip verseydi, Mısır'ın âdeti gibi gübre piliç doğururdu.

Yani "Eğer Hak, ilâhî ilminde hidayet nurunun serpintisinden o kimseye bir hisse ve nasip verseydi, gübre yığınından ibaret olan bu cesetten izafî ruh (bedene bağlı ruh) kuşu doğardı." Nitekim Mısır'da gübre yığını içine tavuk yumurtalarını koyarlar, gübrenin daima aynı derecede olan ısısının etkisiyle, kuluçka tavuğun altındaki yumurtadan çıkan piliçler gibi piliçler çıkar.

Ya'ni "Eğer Hak ilm-i ilâhîsinde nûr-ı hidâyetin serpintisinden o kimseye bir hisse ve nasîb vere idi, gübre yığınından ibaret olan bu cesedden rûh-ı izâfî kuşu doğardı." Nitekim Mısır'da gübre yığını içine tavuk yumurtalarını koyarlar, gübrenin dâimâ bir derecede olan harâretinin te'sîriyle, kuluçka tavuğun altındaki yumurtadan çıkan piliçler gibi piliçler çıkar.

302. Fakat hasîs olan tavuk değil, belki ilim ve ferzânelik kuşu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

302. Fakat hasis olan tavuk değil, aksine ilim ve ferzanelik (bilgelik) kuşu.

Yani "İlahi ilimde sabit hakikati (Hak'ın ilmindeki varlık sureti) hidayet nurundan nasip alan kimsenin gübre yığını mesabesinde olan bedeninden çıkan şey, hasis ve aşağılık olan tavuk civcivi değildir; aksine ilim ve irfan ve bilgelik ve ariflik (Allah'ı bilen) kuşudur ki, o da izafî ruhtur." "Ferzanelik", bilgelik ve çok yönlü ariflik ve nefsanî bağlardan arınma anlamındadır.

Ya'ni "İlm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesi nûr-ı hidâyetten nasib alan kimsenin gübre yığını mesâbesinde olan cisminden çıkan şey, hasîs ve ednâ olan ta- vuk pilici değildir; belki ilim ve irfân ve hakîmlik ve âriflik kuşudur ki, o da rûh-ı izâfidir. "Ferzânegî", hakimlik ve zû-fünûn âriflik ve kuyûd-ı nefsânîden tecerrüd ma'nâsınadır.

303. Sen ona benzersin ki, o bir nûrdan boşsun, zîrâ ki burnunu murdarlık üzerine koyarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

303. Sen ona benzersin ki, o bir nurdan boşsun, çünkü burnunu murdarlık üzerine koyarsın!

Bu şerefli beyit, bağdaki sevgili dilinden, polis korkusuyla bağa kaçan âşığa hitaptır. Yani "Ey edepsiz âşık, sen hidayet nurundan nasip almamışa benziyorsun; çünkü burnunu bedensel şehvetin murdarlığı üzerine koyuyorsun ve bedenin vesvesesine tabi oluyorsun, ruhun gürültüsünden habersizsin!"

Bu beyt-i şerîf bağdaki ma'şûka lisânından polis korkusuyla bağa kaçan âşıka hitâbdır. Ya'ni "Ey bî-edeb olan âşık, sen nûr-ı hidâyetten nasib almamışa benziyorsun; çünki burnunu şehvet-i cismâniyye murdarlığı üzerine koyuyorsun ve tenin vesvesesine tâbi' oluyorsun, gulgule-i rûhdan bîhabersin!"

304. Firaktan senin yanağın ve yüzün sarı oldu; sen bir sarı yapraksın, olmamış meyvesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

304. Ayrılıktan yanağın ve yüzün sarardı; sen sarı bir yapraksın, olmamış bir meyvesin!

"Benim ayrılığımdan dolayı yandın ve tutuştun ve bu sebeple yüzünün rengi sarı oldu, yani benzin sarardı ve soldu. Fakat bu aşk ateşi seni pişirmedi, yalnızca sararttı. Buna göre sen sarı bir yaprak gibi kaldın, olmamış bir meyve halindesin." Bu kıssada insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşit ile, olgunlaşmaya yatkınlığı olmayan müride işaret buyrulur.

"Benim ayrılığımdan dolayı yandın ve tutuştun ve bu sebebden dolayı yüzünün rengi sarı oldu, ya'ni benzin sarardı ve soldu. Fakat bu âteş-i aşk seni pişirmedi, yalnız sararttı. Binâenaleyh sen bir sarı yaprak gibi kaldın, olmamış bir meyve hâlindesin." Bu kıssada mürşid-i kâmil ile, kemâle gelmeğe isti'dâdı olmayan mürîde işaret buyurulur.

305. Tencere ateşten kara ve duman renkli oldu; et katılıktan böyle ham kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

305. Tencere ateşten kara ve duman renkli oldu; et katılıktan böyle ham kalmıştır.

Bu şerefli beyitte cisim tencereye, aşk ateşe, aşkın cisim üzerindeki etkisi tencerenin dumanlanmasına ve islenmesine, et kalbe ve ruha, sertlik ise isti'dadsızlığa (yatkınlık/kabiliyet yokluğuna) benzetilmiştir. Yani, "Ey müridim (Hakk yolcusu), sende aşk ateşi vardır ve ondan dolayı rengin sararmıştır, fakat kalbindeki ve ruhundaki isti'dadsızlık senin böyle ham ve noksan kalmana sebep olmuştur."

Bu beyt-i şerîfde cisim tencereye ve aşk ateşe ve aşkın cisim üzerindeki te'sîri tencerenin dumanlanmasına ve islenmesine ve et, kalb ve rûha ve sertlik, adem-i isti'dâda teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Ey mürîdim, sende aşk ateşi vardır ve ondan dolayı rengin sararmıştır, fakat kalb ve rûhundaki isti'dâdsızlık senin böyle ham ve nâkıs kalmana sebeb olmuştur."

306. Sekiz sene firak içinde sana kaynayış verdim; senin hamlığın ve nifâkın bir zerre noksan olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

306. Sekiz sene ayrılık içinde sana kaynayış verdim; senin hamlığın ve nifâkın bir zerre noksan olmadı.

"Ey müridim (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi), seni terbiye etmek için sekiz sene terk ettim ve sana bu şekilde iç dünyanda bir kaynayış verdim; fakat bugünkü buluşmamızda görüyorum ki, senin hamlığın ve içindeki itiraz ve nifak (ikiyüzlülük) bir zerre bile eksilmemiştir."

"Ey mürîdim, seni terbiye için sekiz sene terk ettim ve sana bu sûretle bâtınında bir kaynayış verdim; fakat bugünkü mülākātımda görüyorum ki, senin hamlığın ve içindeki i'tiraz ve nifak bir zerre bile eksilmemiştir."

307. "Sen illetten taş bağlamış bir koruksun, şimdi koruklar kuru üzüm oldular ve sen ham!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

307. "Sen illetten taş bağlamış bir koruksun, şimdi koruklar kuru üzüm oldular ve sen ham!"

Sen, bâtınında (iç dünyanda) olan nifak (ikiyüzlülük) hastalığından dolayı taş gibi kaskatı kalmış bir koruksun. Halbuki senin gibi koruk olarak gelmiş olan mürid (tasavvuf yoluna girmiş) arkadaşların, nifak illetini (hastalığını) ve nefsanî (nefse ait) hastalıkları terk edip olgunluğa erişerek üzüm oldular, yani cem' (birlik) makamına geldiler. Sonra da kuru üzüm oldular, yani cem'u'l-cem' (birliklerin birliği) makamına geldiler. Ve sen ise hâlâ ham ve fark (ayrılık) içinde kaldın!

"Sen bâtınında olan nifak hastalığından taş gibi kaskatı kalmış bir koruksun, halbuki senin gibi koruk olarak gelmiş olan mürid arkadaşların, illet-i nifakı ve nefsanî emrazı terk edip, kemâle gelip üzüm oldular, ya'ni makam-ı cem'e geldiler, sonra da kuru üzüm oldular, ya'ni cem'u'l-cem' makamına geldiler; ve sen ise hâlâ ham ve fark içinde kaldın!"

## O âşıkın telbîs ve nikāb ile kendi günâhından özür dilemesi ve ma'şûkanın onu dahi anlaması

308. Aşık dedi: "İmtihan ettim muâheze etme, tâ ki göreyim sen harîf misin, yahud setîr mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

308. Âşık dedi: "Seni imtihan ettim, beni kınama; tâ ki sen benimle aynı işi yapan mısın, yoksa iffetli misin göreyim."

"Harîf", işi ve sanatı bir olan kimsedir. Örneğin demirci, demircinin ve şekerci, şekercinin harifidir. Fikirde ve meslekte birleşmiş olan adamlara da denir. Mısra': Bizimle madem aynı işi yapan oldun, düşünceleri gönlünden çıkar.

"Setîr", setrden (örtmekten) türemiş, sıfat-ı müşebbehe (kalıcı sıfat) olup perhizkâr ve iffetli anlamındadır. Yani âşık, maşukuna dedi ki: "Ben senin huzurunda laubali ve edepsizce olan hareketimle seni imtihan ve tecrübe ettim. Bakalım nefsanî istekler konusunda bana aynı işi yapan mısın, yoksa perhizkâr mısın, anlamak istedim." Hint nüshalarında "harîfî" yerine "harîkî" yazılıdır, "perde yırtıcı" demektir. Bu durumda anlam: "Bakalım sen yırtıcı mısın, yoksa örtücü müsün?" demek olur.

"Harîf", işi ve san'atı bir olan kimsedir. Meselâ demirci, demircinin ve şekerci, şekercinin harifidir. Ve fikirde ve meslekte müttehid olan adamlara da denir. Mısra': Bizimle çün harîf oldun, çıkar hâtırdan efkârı

"Setîr", setrden, sıfat-ı müşebbehe olup perhîzkâr ve afif ma'nâsınadır. Ya'ni, âşık, ma'şûkuna dedi ki: "Ben senin huzûrunda lâubâlî ve bî-edebâne olan hareketimle seni imtihan ve tecrübe ettim. Bakalım hevâ-yı nefsânî husûsunda bana harîf misin, yoksa perhizkâr mısın, anlamak istedim." Hind nüshalarında "harîfî" yerine "harîkî" yazılıdır, "perde yırtıcı" demektir. Bu sûretde ma'nâ: "Bakalım sen yırtıcı mısın, yoksa örtücü müsün?" demek olur.

309. Ben seni imtihansız biliyor idim; fakat ne vakit haber, muayene gibi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

309. Ben seni imtihansız biliyor idim; fakat ne vakit haber, muayene gibi olur?

"Ben senin olgunluğunu bu karşılaşmadan önce imtihan etmeksizin dahi haber alma yoluyla biliyor idim; fakat haber, görmek gibi değildir." Nasıl ki hadis-i şerifte ليس الخبر كالمعاينة yani "Haber, gözle görmek gibi değildir" buyurulmuştur.

"Ben kemâlini bu mülakattan evvel imtihan etmeksizin dahi istihbâr tarîkıyle biliyor idim; fakat haber, görmek gibi değildir." Nitekim hadis-i şerîfde ليس الخبر كالمعاينة ya'ni "Haber, muayene gibi değildir" buyurulmuştur.

310. Sen güneşsin, senin adın meşhûr ve zâhirdir; eğer ben onu imtihan ettim ise, ne ziyan vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

310. Sen güneşsin, senin adın meşhur ve açıktır; eğer ben onu imtihan ettim ise, ne zarar vardır!

Yani, "Ey mürşidim, sen insanlar arasında olgunluklarınla meşhursun ve güneş gibi etrafına nur saçarsın; eğer ben o ilim ve irfan güneşini edepsizlik ederek imtihan ettim ise, o güneşe bu imtihandan ne zarar gelir?" Beyit: Kazara bir sapan taşı bir altın kâseyi kırsa Ne artar kıymeti taşın ne kıymetten düşer kâse

Ya'ni, "Ey mürşidim, sen nâs arasında kemâlât ile meşhûrsun ve güneş gibi etrafına nûr saçarsın; eğer ben o ilim ve irfân güneşini edebsizlik ederek imtihan ettim ise, o güneşe bu imtihandan ne ziyan vardır?" Beyit: Kazârâ bir sapan taşı bir altın kâseyi kırsa Ne artar kıymeti taşın ne kıymetten düşer kâse

311. Sen bensin; ben her gün fâide ve ziyân içinde kendimi imtihan ediyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

311. Sen bensin; ben her gün fayda ve zarar içinde kendimi imtihan ediyorum.

"Ben senin muhabbetinde (derin sevgi, aşk) boğulmuş olduğum için sen bensin, yani benim benliğim, senin senliğinde yok olmuş ve boğulmuştur. Mademki sen bensin, ben bu hareketimle kendimi imtihan ediyorum, çünkü ben zaten her gün fayda ve kâr ve zarar ve ziyan içinde kendimi imtihan etmekteyim, bundan ne zarar olur?"

"Ben senin muhabbetinde müstağrak olduğum cihetle sen bensin, ya'ni benim benliğim, senin senliğinde mahv ve müstağraktır. Mâdemki sen bensin, ben bu hareketimle kendimi imtihan ediyorum, zîrâ ben zâten her gün fâide ve kâr ve zarar ve ziyân içinde kendimi imtihân etmekteyim, bundan ne zarar olur?"

312. Adavet ediciler peygamberleri imtihan etmiş, akıbet onlardan mu'cizeler zahir olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Düşmanlık edenler peygamberleri imtihan etmiş, sonunda onlardan mucizeler ortaya çıkmıştır.

313. Kendi gözümü nûr ile imtihan ettim ey kimse; kötü göz, senin gözlerinden uzak olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

313. Kendi gözümü nûr ile imtihan ettim ey kimse; kötü göz, senin gözlerinden uzak olsun!

"Sen benim gözümsün, ben seni imtihan etmekle, kendi gözümü, senin ilim nûrunla ve doğruluk nûrunla imtihan etmiş oluyorum. Ey benim gözüm olan maşukum ve mürşidim, kötü göz, senin gözlerinden uzak olsun ve sana kimseler kötü gözle bakmasın!"

"Sen benim gözümsün, ben seni imtihan etmekle, kendi gözümü, senin nûr-ı ilminle ve nûr-ı sıdkınla imtihan etmiş oluyorum. Ey benim gözüm olan ma'şûkum ve mürşidim, kötü göz, senin gözlerinden uzak olsun ve sana kimseler fenâ gözle bakmasın!"

314. Bu cihân vîrâne gibidir ve sen defînesin, eğer senin defînenden tefahhus ettim ise incinme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

314. Bu dünya virane gibidir ve sen definensin, eğer senin definenden araştırma yaptıysam incinme!

315. Ondan dolayı böyle beyhûde bî-hurdegî ettim, tâ ki her def'a düşmanlara öğüneyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

315. Ondan dolayı böyle boş yere bilgisizlik ettim, tâ ki her defasında düşmanlara karşı övüneyim!

"Güzâf", boş ve anlamsız demektir. "Hurdegî", iş bilirlik ve nüktedanlık demektir. "Bî-hurdegî" ise bilgisizlik anlamına gelir. "Lâf zeden", övünmek demektir. Yani, "Senin huzurunda seni deneme bilgisizliğini boş yere ondan dolayı yaptım ki, senin düşmanlarına karşı hâlinin sadakatinden bahsederek övüneyim. Ben onu denedim, şöyledir, böyledir diye öveyim!"

"Güzâf", beyhûde ve abes. "Hurdegî", kârdanlık ve nüktedânlık demektir. "Bî-hurdegî” nâdânlık demek olur. "Lâf zeden", öğünmek. Ya'ni, "Senin huzûrunda seni tecrübe etmek nâdanlığını abes olarak ondan dolayı yaptım ki, senin düşmanlarına karşı sadâkat-ı hâlinden bahs ederek öğüneyim. Ben onu tecrübe ettim, şöyledir, böyledir diye medh edeyim!"

316. Tâ ki dilim sana bir ad koyduğu vakit, göz bu görülmüşten şahidlikler verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. Tâ ki dilim sana bir ad koyduğu vakit, göz bu görülmüşten şahitlikler verir.

Yani, "Dilim seni överken, gözüm de gördüğü övgüye sebep olan hallere şahitlik etsin!"

Ya'ni, "Dilim seni medh ederken, gözüm de gördüğü mücib-i medh ahvâle şehadet etsin!"

317. Eğer hürmet yolunda yol vurucu oldum ise, ey ay, kılıç ve kefen ile geldim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

317. Eğer hürmet yolunda yol kesici olduysam, ey ay, kılıç ve kefen ile geldim.

Yani, "Eğer hürmet ve saygı yolunda kötülük edip, yol kesici olduysam, ey ay gibi çevresine nur saçan efendim, işte sana kılıç ve kefen ile geldim, yani beni suçumun cezası olarak kılıçla öldür ve kefene sar, defnet, kanım sana helâl olsun!"

Ya'ni, "Eğer hürmet ve riâyet yolunda şekāvet edip, yol vurucu oldum ise, ey ay gibi muhîtine nûr saçan efendim, işte sana kılıç ve kefen ile geldim, ya'ni beni cürmümün cezâsı olarak kılıçla öldür ve kefene sar, defn et, kanım sana helâl olsun!"

318. Benim ayağımı ve başımı kendi elinin gayri ile kesme; zîrâ ben bu eldenim, başka elden değilim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

318. Benim ayağımı ve başımı kendi elinden başkasıyla kesme; çünkü ben bu eldenim, başka elden değilim!

Bu beyit, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır; yani "Ben kılıcı ve kefeni huzuruna getirdim, eğer beni öldürmek istersen, kendi elinle öldür, başkasına öldürtme, çünkü ben senin elinin yetiştirmesiyim, başka elin yetiştirmesi değilim!"

Bu beyit, yukarıki beytin tetimmesidir; ya'ni "Ben kılıcı ve kefeni huzûruna getirdim, eğer beni öldürmek istersen, kendi elin ile öldür, başkasına öldürtme, zîrâ ben senin elinin perverdesiyim, başka elin perverdesi değilim!"

319. Ayrılıktan açık söz sürersin, her ne istersen yap ve fakat onu yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

319. Ayrılıktan açık söz söylersin, her ne istersen yap ve fakat onu yapma!

"Ey benim sevgilim, ayrılıktan açıkça sözler söylersin; ben senin ayrılığına dayanamam, bana her ne cezayı istersen yap ve fakat bu ayrılık cezasını yapma!"

"Ey benim ma'şûkum, ayrılıktan âşikâre sözler söylersin; ben senin firâkına dayanamam, bana her ne cezâyı istersen yap ve fakat bu ayrılık cezâsını yapma!"

320. Sözde bu demin âbâdı yol oldu, söz mümkin değildir, çünki geç oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. Sözde bu anın mamur edilmesi yol oldu, söz mümkün değildir, çünkü geç oldu.

Bu şerefli beyit hakkında değerli şârihler (açıklayıcılar) farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Kimisi Hz. Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) dilinden, kimisi âşığın beyanından olduğunu söylemişlerdir. Fakat Hz. Pîr'in dilinden olduğu anlaşılıyor. İfadeye verilmiş anlamlar da farklıdır; ben kendi düşüncemi şöyle arz ediyorum: "Âbâd" kelimesi "în dem"in (bu anın) tamlayanıdır. Ve "âbâd," mamur edilmiş demektir. "Dem", nefes ve söz anlamındadır. "Râh", kaide demektir. Yani, "Söz söyleme işinde bu söylediğimiz sözü mamur ve bayındır kılmak yol ve kaide oldu; fakat söylemek mümkün değildir, çünkü geç oldu." Ve bu yüce beyandan maksat şu olur ki, biz bu âşık ile maşuk kıssasını anlattık, fakat maksadın ne olduğunu açıklamadık; sözümüzü açıklamalarla mamur etmek kaide gereğiydi; velâkin bu bahsi burada uzatmak için geç kaldık.

Bu beyt-i şerîf hakkında şurrâh-ı kirâm muhtelif beyânatta bulunmuşlardır. Kimi Hz. Pîr'in lisânından ve kimi âşıkın beyânından demişlerdir. Fakat Hz. Pîr'in lisanından olduğu anlaşılıyor. İbâreye verilmiş ma'nâlar dahi muhteliftir, fakîr kendi zehâbımı şöyle arz ediyorum: "Âbâd" kelimesi "în dem"in muzâfıdır. Ve "âbâd," ma'mûr demektir. "Dem", nefes ve söz ma'nâsınadır. "Râh", kāide demektir. Ya'ni, "Kelâm emrinde bu söylediğimiz sözü âbâd ve ma'mûr etmek yol ve kāide oldu; fakat söylemek mümkin değildir, çünki geç oldu." Ve bu beyân-ı âlîden maksûd bu olur ki, biz bu âşık ile ma'şûk kıssasını söyledik, fakat maksad ne olduğunu îzâh etmedik; sözümüzü îzâhât ile ma'mûr etmek kāide îcâbından idi; velâkin bu bahsi burada uzatmak için geç kaldık.

321. Kabukları söyledik ve iç defîn geldi; eğer biz kalır isek, bu böyle kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Kabukları söyledik ve iç hazine geldi; eğer biz kalır isek, bu böyle kalmaz.

Yani, bu âşık ve ma'şûk kıssasında söylediğimiz sözler, kıssanın dışı ve kabuğu mesabesinde olan görünen kısmı idi ve onun iç yüzü kapalı kaldı; eğer Yüce Allah ömür ihsan edip de bu âlemde daha kalır isek, bu böyle kalmaz, o kıssanın içini ve maksadımızın ne olduğunu beyan ve izah ederiz.

Ya'ni, bu âşık ve ma'şûk kıssasında söylediğimiz sözler, kıssanın kışı ve kabuğu mesâbesinde olan zâhiri idi ve onun iç yüzü kapalı kaldı; eğer Hak Teâlâ ömür ihsân edip de bu âlemde daha kalır isek, bu böyle kalmaz, o kıssanın içini ve maksadımızın ne olduğunu beyân ve îzâh ederiz.

## Aşıkın özrünü ma'şûkun reddetmesi ve onun telbîsini onun yüzüne çarpması

322. O yâr onun cevabında dudak açtı, dedi ki: "Bizim tarafımızdan gündüz, senin tarafın gecedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

322. O dost, onun cevabında dudak açtı, dedi ki: "Bizim tarafımızdan gündüz, senin tarafın gecedir."

Mürşid-i kâmil (olgun rehber), fikrini saklayan müride cevaben söze başlayıp dedi ki: "Kalbe gelen düşünceler (havâtır-ı kalbiyye) bizim tarafımızdan gündüz gibi açıktır ve fakat senin tarafın gece gibi karanlık olduğu için, senin katında bu kalbe gelen düşünceler meçhuldür."

Mürşid-i kâmil, fikrini saklayan mürîde cevâben söze başlayıp dedi ki: "Havâtır-ı kalbiyye bizim tarafımızdan gündüz gibi âşikârdır ve fakat senin tarafın gece gibi karanlık olduğu cihetle, senin indinde bu hâtırât-ı kalbiyye meçhûldür."

323. "Bulanık hileleri hükûmet vaktinde görücülerin önüne niçin getirirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

323. "Bulanık hileleri hükûmet vaktinde görücülerin önüne niçin getirirsin?"

"Başka türlü düşünüp, başka türlü söylemek gibi bulanık tedbirleri hüküm ve adalet zamanında bâtın gözü gören kâmillerin (olgun kişilerin) önüne niçin getirirsin ve onları hile ve aldatmalar ile aldatmaya çabalarsın?"

"Başka türlü düşünüp, başka türlü söylemek gibi bulanık tedbirleri hüküm ve adl zamânında bâtın gözü gören kâmillerin önüne niçin getirirsin ve onları hîle ve telbîsler ile aldatmağa çabalarsın?"

324. "Mekir ve rumûzdan gönülde her ne tutarsan, bizim önümüzde gündüz gibi rüsvây ve aşikardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. "Mekir ve rumûzdan gönülde her ne tutarsan, bizim önümüzde gündüz gibi rüsvây ve aşikardır."

"Kalbinde hileden ve gizli sözlerden her ne var ise, bizim gibi insân-ı kâmillerin önünde, gündüz gibi meydandadır, sen ise gizledim zannedersin."

"Kalbinde hîleden ve gizli sözlerden her ne var ise, bizim gibi kâmillerin önünde, gündüz gibi meydandadır, sen ise gizledim zannedersin."

325. "Eğer onu bende-perverlikten nâşî örter isek, sen niçin yüzsüzlüğü hadden götürüyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

325. "Eğer onu kul yetiştiriciliğinden dolayı örter isek, sen niçin yüzsüzlüğü haddinden fazla ileri götürüyorsun?"

"Biz senin gün gibi açıkça gördüğümüz kalbindeki kötü düşünceleri, kul yetiştiriciliğimizden ve lütfumuzdan dolayı örtüyor ve senin yüzüne çarpmıyor isek; sen yüzsüzlüğü niçin haddinden fazla ileri götürüyorsun?"

"Biz senin gün gibi âşikâr olarak gördüğümüz kalbindeki fenâ hâtıraları, bende perverliğimizden ve lutfumuzdan dolayı örtüyor ve senin yüzüne çarp-mıyor isek; sen yüzsüzlüğü niçin haddinden fazla ileri götürüyorsun?"

326. Babadan öğren ki, Adem günahda mertebe tarafına hoş tenezzül etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

326. Babadan öğren ki, Adem günah işleyerek mertebe tarafına hoş bir şekilde tenezzül etti.

"Pâygâh", mertebe ve makam demektir. Yani "Edebi, insanların babası olan Adem (a.s.)'dan öğren ki, o hazret günah işlediğinde kendi kusurunu itiraf etmek suretiyle zillet (alçaklık) tarafına hoş bir tarzda tenezzül etti; onun bu tenezzülü, hakikatte ilahi katında kadir ve makam tarafına oldu. Tevazu gösterdi, Yüce Allah onu yükseltti."

"Pâygâh", mertebe ve menzilet demektir. Ya'ni "Bî-edeb beşerin babası olan Adem (a.s.)dan edeb öğren ki, o hazret günâh içinde kendi kusûrunu i'tiraf etmek sûretiyle zillet tarafına hoşça bir tarzda tenezzül etti; onun bu te-nezzülü, hakikatte ind-i ilâhîde kadir ve menzilet tarafına oldu. Tevâzu' etti, Allah Teâlâ onu yükseltti."

327. Vaktaki o esrar âlemini gördü, istiğfâr için iki ayak üzerine durdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. O sırlar âlemini gördüğünde, istiğfar etmek için iki ayağı üzerine durdu.

Adem (a.s.) sırlar âlemini görüp, isimlerin hükümlerine vâkıf olduğu zaman, istiğfar etmek için iki ayak üzerine durdu; yani mağfiret talebine kalkıştı.

Bilinmeli ki, Adem latif ruh ile yoğun nefisten oluşmuştur. Latif ruhu Hak'ka ve yoğun nefsi halka yöneliktir. Melekler ve melekût âlemi ehli, yoğun nefis sahibi olmadıklarından, onlardan günah sâdır olmaz. Günah sâdır olmayınca, onlar Hakk'ın Gaffar ism-i şerîfinin tecelli yeri olmazlar. Bu ism-i şerîfin tecelli yeri ancak yoğun nefis sahibi olan insan olur ve bu ism-i şerîfin tesirlerini ve hükümlerini çekmek de ancak mağfiret talebi iledir. Buna göre insan kendisinden günah sâdır olunca, derhal istiğfar etmesi gerekir. İstiğfar etmemek, günahta ısrar anlamına geldiğinden, Allah korusun, mutsuzluk alametidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî hazretlerinden bize rivayet edilen bir hadis-i şeriflerinde bizlere bu hakikati açıklarlar: "Eğer siz günah yapmasanız, Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, günah yaparlar, sonra da Allah Teâlâ'dan mağfiret isterler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eder." Yanlış anlaşılmasın, bu beyanatlardan insanın mutlaka günaha meyletmesi lazım geleceği zannı oluşmasın! İnsanın yoğun nefsi halka yönelik olduğundan, ondan hiç istemediği halde aksırık gibi günahlar meydana gelebilir. Hadis-i şerifte derhal istiğfar tavsiye buyurulmaktadır. Adem (a.s.) "Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 2/31) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, sırlar âleminde bu hakikati gördüğünden derhal istiğfara teşebbüs etti.

Adem (a.s.) esrâr âlemini görüp, ahkâm-ı esmâya vâkıf olduğu vakit, is-tiğfar için iki ayak üzere durdu; ya'ni mağfiret talebine kıyâm etti.

Ma'lûm olsun [ki], Âdem rûh-ı latîf ile nefs-i kesîfden mürekkebdir. Rûh-ı latîfi Hakk'a ve nefs-i kesîfi halka nâzırdır. Melâike ve âlem-i mele-kût ehli, nefs-i kesîf sahibi olmadıklarından, onlardan ma'siyet sâdır ol-maz. Ma'siyet sâdır olmayınca, onlar Hakk'ın Gaffar ism-i şerîfinin, ma-hall-i tecellîsi olmazlar. Bu ism-i şerîfin mahall-i tecellîsi ancak nefs-i kesîf sahibi olan beşer olur ve bu ism-i şerîfin celb-i âsâr ve ahkâmı da ancak ta-leb-i mağfiret iledir. Binâenaleyh beşer kendisinden ma'siyet sâdır olunca, derhål istiğfâr etmek îcâb eder. Adem-i istiğfâr, günahda ısrâr ma'nâsını müş'ir olduğundan, neûzübillâh şekāvet alâmetidir. Resûl-i Ekrem Efendi-miz Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî hazretlerinden bize mervî olan bir hadis-i şerîfle-rinde bizlere bu hakîkati tebyîn buyururlar: `لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم و جاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم` Ya'ni "Eğer siz günah yapmasanız, Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, günah yaparlar, sonra da Allah Teâlâ'dan mağfiret isterler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eder." Yanlış anlaşılmasın, bu beyânâttan insanın mutlakā günâha meyl etmesi lâzım geleceği zehâbı hâsıl olmasın! İnsanın nefs-i kesîfi halka nâzır olduğundan, ondan hiç is-temediği halde aksırık gibi günâhlar sudûr edebilir. Hadis-i şerîfde derhal istiğfâr tavsiye buyurulmaktadır. Adem (a.s.) `وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلُّها` (Bakara, 2/31) ["Allah Adem'e bütün isimleri öğretti"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, âlem-i esrârda bu hakîkati gördüğünden derhal istiğfara teşebbüs etti.

328. Gam külü tarafına oturdu, bahaneden daldan dala sıçramadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

328. Gam külü tarafına oturdu, bahaneden daldan dala sıçramadı.

"Endüh", "endûh" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Yas ehli, gamının şiddetinden kül yığınlarında oturup üstünü başını küle ve toprağa bulaştırdığı için Âdem (a.s.) kendisinden meydana gelen zelle (küçük hata) üzerine yas tutup, gam külü tarafına oturdu; yoksa 'şöyle böyle olduğu için ben yaptığım kusurda mazurum' diyerek daldan dala, yani bir hileden bir hileye sıçramadı."

"Endüh", "endûh"un muhaffefidir. "Ehl-i mâtem gamının şiddetinden küllüklerde oturup üstünü başını küle ve toprağa bulaştırdığı için Adem (a.s.) kendisinden sudûr eden zelle üzerine mâtem tutup, gam külü tarafına oturdu; yoksa şöyle böyle olduğu için ben yaptığım kusûrda ma'zûrum, diyerek daldan dala, ya'ni bir hîleden bir hîleye sıçramadı."

329. Ancak, "Ey bizim Rabb'imiz, biz zulm ettik!" dedi. Çünki önde ve arkada can tutucuları gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Ancak, "Ey bizim Rabb'imiz, biz zulmettik!" dedi. Çünkü önde ve arkada can tutucuları gördü.

Ancak suçunu itiraf edip, "Ey Rabb'im, biz nefsimize zulmettik!" dedi. Çünkü görünen ve görünmeyen âlemde can tutucuların olduğunu gördü. "Can tutucular"dan kasıt, görünen âlemde doğal kuvvetler ve görünmeyen âlemde azap melekleridir. Nasıl ki birçok kavimler doğal kuvvetlerle helak olup, berzah (ölüm sonrası âlem) âleminde azap meleklerinin ellerine düştüler.

Ancak cürmünü i'tiraf edip, "Yâ Rab, biz nefsimize zulm ettik!" dedi. Çünki zâhirde ve bâtında can tutucular olduğunu gördü "Can tutucular"dan murâd, zâhirde kuvâ-yı tabîiyye ve bâtında melâike-i azâbdır. Nitekim birçok kavimler kuvâ-yı tabîiyye ile helâk olup, berzahda melâike-i azâb ellerine geçtiler.

330. Her birinin yasakçı değneği göğe kadar olan can tutucuları, can gibi gizli gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. Her birinin yasakçı değneği göğe kadar olan can tutucuları, can gibi gizli gördü.

"Dûr-bâş", eski zamanda yasakçıların halkı cezalandırmak için kullandıkları, iki çatallı değnek anlamına gelir. Hz. Adem, Hakk'ın görünen ve görünmeyen âlemde isyankârları cezalandırmakla görevlendirdiği can tutucuları, can gibi gizli gördü ki, her birinin elinde göğe kadar uzanmış yasakçı değneği vardır. "Yasakçı değneğinin semâya kadar olduğu"nun belirtilmesi, can tutucuların kuvvet ve azametini ve ellerinden kurtulmanın imkânsız olduğunu tasvir etmektir. O can tutucular derler:

"Dûr-bâş”, eski zamanda yasakçıların halkı ta'zîb için kullandıkları değnek ma'nâsınadır ki, iki çatallı idi. Hz. Adem, Hakk'ın zâhirde ve bâtında âsîleri ta'zîbe me'mur buyurduğu can tutucuları, can gibi gizli gördü ki, her birinin elinde göğe kadar uzanmış yasakçı değneği vardır. "Yasakçı değneğinin semâya kadar olduğu"nun beyânı, can tutucuların kuvvet ve azametini ve ellerinden kurtulmak mümkin olmadığını tasvîrdir. O can tutucular derler:

331. Ki kendine gel, Süleyman'ın huzurunda karınca ol, tâ ki seni bu yasakçı sopası parçalamasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

331. Ki kendine gel, Süleyman'ın huzurunda karınca ol, tâ ki seni bu yasakçı sopası parçalamasın!

"Süleyman"dan kasıt, gerçek tasarruf sahibi olan Hak'tır. Yani "Ey varlığı yokluk olan izafî varlık sahibi, gerçek varlık sahibi ve asıl tasarruf sahibi olan Hakk'ın karşısında, karınca gibi zayıf ve hiç ol, tâ ki seni bu tabiî kuvvetler ve azap melekleri, bu yasakçı sopalarıyla parçalayıp helâk etmesin!"

"Süleyman"dan murâd, mutasarıf-ı hakîkî olan Hak'dır. Ya'ni "Ey şânı adem olan vücûd-ı izâfi sâhibi, vücûd-ı hakîkî sâhibi ve mutasarrıf-ı aslî olan Hakk'ın muvâcehesinde, karınca gibi zayıf ve lâ-şey ol, tâ ki seni bu kuvâ-yı tabîî ve melâike-i azâb, bu yasakçı sopalarıyla seni parçalayıp helâk etmesin!"

332. Doğruluk makāmının gayrinde bir dem durma; âdem için asla göz gibi la-la olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Doğruluk makamının dışında bir an bile durma; insan için asla göz gibi bir lala olmaz.

"Lala", çocuk eğiticisi demektir. "Ey insan, bu dünya hayatında doğruluk ve istikamet makamının dışında bir an bile durma ve hiçbir nefes hile ve aldatma yolunu tutma; çünkü eğriliğin sonunun felaket olduğunu, bu gibilerin başlarına gelen felaketlerden ibret almak suretiyle görmek mümkündür. Bu sebeple insan için asla bu basiret gözü gibi bir eğitici olmaz."

"Lala", çocuk mürebbîsi demektir. "Ey insan, bu hayât-ı dünyeviyyede sıdk ve istikāmet makāmının gayrinde bir an olsun oturma ve hiçbir nefes hî-le ve hud'a yolunu tutma; zîrâ eğriliğin âkıbeti felâket olduğunu, bu gibilerin başlarına gelen felâketlerden ibret almak sûretiyle görmek mümkindir. Binâ-enaleyh âdem için asla bu basar-ı basîret gibi bir mürebbî olmaz."

333. Kör, eğerçi nasîhattan sâf olur ise de, o her bir dem yine bulaşık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

333. Kör, nasihatle temizlense de, o her an yine bulanık olur.

Basiret gözü kör olan kimse, her ne kadar nasihat dinlediği zaman onun etkisiyle temizlense de, o her an yine nefsinin sıfatıyla kirlenmiş ve bulanık olur.

Basar-ı basîreti kör olan kimse, her ne kadar nasîhat dinlediği vakit onun te'sîriyle sâf olur ise de, o her bir dem yine nefsinin sıfatiyle mülevves ve bu-laşık olur.

334. Ey âdem, sen nazar cihetinden kör değilsin, fakat kaza geldiği vakit, göz kör olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

334. Ey insan, sen bakış açısından kör değilsin, fakat kaza geldiği zaman, göz kör olur.

Ey insan, sen akıl bakışı açısından kör değilsin; aklının gözü seni daima doğru yola götürebilir, bu sebeple sana ilahi nimet olan o akıl gözünü açıp, yerinde kullanmak lazımdır, o akıl gözü ancak ilahi kaza geldiği zaman kör olur. Beyit: ليك إِذا جَاءَ الْقَضا عَمَى الْبَصَرْ آدما تو نیستی کور از نظر Kazanın hükmünü icra eden (Allah), takdirini uygulamak için akıl sahiplerinin görüşünü ve tedbirini ortadan kaldırır.

Ey âdem, sen nazar-ı aklî cihetinden kör değilsin; aklının gözü seni dâimâ doğru yola götürebilir, binâenaleyh sana ni'met-i ilâhî olan o akıl gözünü açıp, yerinde kullanmak lâzımdır, o akıl gözü ancak kazâ-yı ilâhî geldiği va-kit kör olur. Beyit: ليك إِذا جَاءَ الْقَضا عَمَى الْبَصَرْ آدما تو نیستی کور از نظر Hâkim-i hükm-i kazâ infâz için takdirini Selb eder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini

335. Ömürler gerektir ki ara sıra, görücü nadiren kaza cihetinden kuyuya düşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Ömürler gerektir ki ara sıra, görücü nadiren kaza cihetinden kuyuya düşsün.

Ve ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) dahi öyle her zaman meydana gelmez; ömürler, yani çok vakitler gereklidir ki, aklının gözüyle görücü olan kimse, kazâ cihetinden nadiren, ara sıra bir kuyuya düşsün! Bu sebeple ilâhî kazâ meçhuldür diye akıl gözünün gösterdiği yolu takip etmemek ahmaklık olur.

Ve kazâ-yı ilâhî dahi öyle her vakit vâki' olmaz; ömürler, ya'ni çok vakit-ler lâzımdır ki, aklının gözüyle görücü olan kimse, kazâ cihetinden nâdiren, ara sıra bir kuyuya düşsün! Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî meçhûldür diye akıl gözünün gösterdiği yolu ta'kîb etmemek hamâkat olur.

336. Halbuki kör için bu kaza onun hem-râhıdır, zîra onun için tab' ve huydur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. Halbuki kör için bu kaza onun yol arkadaşıdır, çünkü onun için tabiat ve huydur.

Halbuki akıl gözü kör olan kimse için, bu kaza onun yolunda kendisi ile beraberdir; çünkü körü körüne yürüyen kimse için, kaza kuyusuna düşmek bir tabiat ve huydur.

Halbuki akıl gözü kör olan kimse için, bu kazâ onun yolunda kendisi ile berâberdir; zîrâ körü körüne yürüyen kimse için, kazâ kuyusuna düşmek bir tabîat ve huydur.

337. Pisliğe düşer, bilmez ki koku nedir; bu koku benden midir, yahud bulaşıklık mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. Pisliğe düşer, bilmez ki koku nedir; bu koku benden midir, yahut bulaşıklık mıdır?

Örneğin, dıştan kör olan biri pisliğe düşer, bir koku ortaya çıkar, bu kokunun kaynağını bilmez, der ki: "Acaba bu koku benden midir, yoksa bana dışarıdan mı bulaşmıştır?"

Meselâ zâhirî bir kör, pisliğe düşer, bir koku zâhir olur, bu kokunun menşeini bilmez, der ki: "Acabâ bu koku benden midir, yoksa bana hâriçden mi bulaşmıştır?"

338. Ve eğer bir kimse onun üzerine bir misk saçsa dahi, yârin ihsânından değil, kendinden bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

338. Ve eğer bir kimse onun üzerine misk saçsa dahi, bunu sevgilinin ihsanından değil, kendinden bilir.

Aklının gözünü işlevsiz bırakmış olan bir müride, mürşidinin bakışından latif bir hal meydana gelse, onu mürşidinin ihsanından değil, kendi yatkınlığından bilir.

Aklının gözünü ta'tîl etmiş olan bir mürîde, mürşidinin nazarından bir hâl-i latîf vâki' olsa, onu mürşidinin ihsânından değil, kendi isti'dâdından bilir.

339. Öyle olunca, ey nazar sahibi, iki aydın göz, senin için yüz ana ve yüz babadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

339. Öyle olunca, ey nazar sahibi, iki aydın göz, senin için yüz ana ve yüz babadır!

Bu sebeple ey akıl gözü sahibi olan insan, Yüce Allah'ın sana ihsanı olan iki aydın göz, seni koruma ve muhafaza etme hususunda yüz ana ve yüz baba hükmündedir!

Binâenaleyh ey nazar-ı aklî sâhibi olan insan, Cenâb-ı Hakk'ın sana ihsânı olan iki aydın göz, seni himâye ve muhafaza emrinde yüz ana ve yüz baba hükmündedir!

340. Husûsiyle gönül gözü ki, o yetmiş kattır ve bu iki his gözü onun hûşe-çînidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

340. Özellikle gönül gözü ki, o yetmiş kattır ve bu iki duyu gözü onun artığıyla geçinenidir.

Özellikle kalp gözü ki, o göz akıl gözünden yetmiş kat daha fazla görür ve bu iki dış göz, o kalp gözünün asalağı ve artığıyla geçinenidir. "Hûşe-çîn": "Hûşe" başak ve salkım demektir; "çîn", "çîden" mastarından şimdiki zaman emir kipi olup, iki kelime birleşik sıfat oluşturur, "başak toplayıcı" anlamındadır; ve başak toplayıcılık, harman sonundaki döküntüleri toplayan fakirlerin işidir. Yani bu iki duyu gözü, görmede kalp gözünün kuvvetine muhtaçtır demek olur.

"Husûsiyle kalb gözü ki, o göz akıl gözünden yetmiş kat daha fazla görür ve bu iki zâhirî göz, o kalb gözünün tufeylîsi ve hûşe-çînidir." "Hûşe-çîn": "Hûşe" başak ve salkım demektir; "çîn”, “çîden" masdarından emr-i hâzır olup, iki kelime vasf-ı terkîbî teşkil eder, "başak toplayıcı" ma'nâsınadır; ve başak toplayıcılık, harman sonundaki döküntüleri toplayan fakîrlerin fiilidir. Ya'ni bu iki his gözü, rü'yette kalb gözünün kuvvetine muhtâçtır demek olur.

341. Eyvah, yol vurucular oturmuşlardır, benim dilimin altına yüz düğüm bağlamışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. Eyvah, yol kesiciler oturmuşlardır, benim dilimin altına yüz düğüm bağlamışlardır.

Gönül gözünün, his gözünden yetmiş kat daha fazla olduğunu ispat etmek için söylenecek çok sözler vardır, fakat ne yazık ki, şeriat adını bahane ederek hakikat yolunu kesenler vardır. Fitne çıkarmak isterler; ben de o fitnenin çıkmasını istemem. Bu sebeple o yol kesiciler benim dilimin altına yüz düğüm bağlamışlardır.

Gönül gözünün, his gözünden yetmiş kat daha fazla olduğunu isbât için söylenecek çok sözler vardır, fakat teessüf olunur ki, şerîat nâmını vesile ittihâz ederek hakikat yolunu vurucular vardır. Fitne koparmak isterler; ben de o fitnenin koptuğunu istemem. Bu sebeble o yol vurucular benim dilimin altına yüz düğüm bağlamışlardır.

342. Ayağı bağlanmış nasıl hoş-rahvar gider! Bu çok ağır bir bağdır, ma'zûr tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

342. Ayağı bağlanmış nasıl iyi yürüyen at gibi gider! Bu çok ağır bir bağdır, mazur gör!

"Râhvâr", yorga yürüyen eşkin at demektir ki, halk yanlışlıkla "râhvan" derler. Cenâb-ı Pîr efendimiz "söz"ü iyi yürüyen ata, "eksik anlayanlar"ı da ayak bağına benzetirler. "İnce, iyi yürüyen atın ayağı bağlanırsa nasıl yürüyebilir? Bunun gibi, bizim hakikatlere ve ilâhî bilgilere dair olan sözlerimiz dahi, idrakleri eksik olan kimselerin önünde gerektiği gibi ilerleyemez, onlar çok ağır bağdır. Ey anlayışlı dinleyici, eğer bu konuları açık söylemez isem, beni mazur gör!"

“Râhvâr”, yorga yürüyen eşkin at demektir ki, halk galat olarak “râhvan” derler. Cenâb-ı Pîr efendimiz “kelâm”ı râhvâr ata, “nâkıs anlayanlar"ı da ayak bağına teşbih buyururlar. "Latîf râhvâr atın ayağı bağlanırsa nasıl yürüyebilir? Bunun gibi, bizim hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözlerimiz dahi, idrâkleri nâkıs olan kimselerin önünde lâyıkıyla cereyân edemez, onlar çok ağır bağdır. Ey mutafattın olan sâmi', eğer bu bahisleri açık söylemez isem, beni ma'zûr tut!"

343. Ey gönül, bu söz kırık geliyor; zîrâ bu söz incidir ve gayret değirmendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

343. Ey gönül, bu söz kırık geliyor; çünkü bu söz incidir ve gayret değirmendir.

Ey gönül, söylemek istediğim ilâhî bilgiler (maârif-i ilâhiyye) sözleri kırık dökük geliyor; çünkü bu ilâhî bilgiler sözleri incidir ve ilâhî gayret ise değirmendir. O sözleri ezip, kırık ve dökük bir hâle getiriyor ve ilâhî gayret o sırların ve bilgilerin nâ-mahremlere (sırrı bilmeyenlere) verilmesini engeller.

Ey gönül, söylemek istediğim maârif-i ilâhiyye sözleri kırık dökük geliyor; çünki bu maârif-i ilâhiyye sözleri incidir ve gayret-i ilâhiyye ise değirmendir. O sözleri ezip, kırık ve dökük bir hâle getiriyor ve gayret-i ilâhiyye o esrâr ve maârifin nâ-mahremlere tevdîini men' eder.

344. İnci her ne kadar ufak ve kırılmış olursa, hasta gözün tûtiyâsı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

344. İnci her ne kadar ufak ve kırılmış olursa, hasta gözün sürmesi olur.

Gerçi ilâhî gayret, Rabbanî bilgiler hakkındaki söz incilerini ezip ufaklıyor ise de, üzülmeye değmez; çünkü inci ne kadar ufalanıp dövülmüş bir hâle gelirse, hastalanmış bir gözün sürmesi ve ilacı olur. Ve eski tıpta göze, inci tozu sürmesiyle ilaç yaparlar.

Gerçi gayret-i ilâhiyye, maarif-i rabbaniyye hakkındaki kelâm incilerini ezıp ufaklıyor ise de, şâyân-ı teessüf değildir; zîrâ inci ne kadar ufalanıp döğülmüş bir hâle gelirse, hastalanmış bir gözün tûtiyâsı ve ilacı olur. Ve tıbb-ı atîkde göze, inci tozu sürmesiyle ilâç yaparlar.

345. Ey inci kırılmaklığından gam etme; zîrâ kırılmaktan aydınlık olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

345. Ey inci, kırılmaktan gam çekme; çünkü kırılmaktan aydınlık olacaktır.

"Başa vurmak", üzgün olmaktan kinayedir. Çünkü matem ehli, iki elleriyle başlarına vururlar. "Ey inci gibi olan sözlerim, ilahi gayret değirmeni altında kırılmaktan ve öğütülmekten üzülme, çünkü inci dövüldüğü zaman, gözün kuvvetine sebep olur."

"Ber ser zeden", mağmûm olmaktan kinâyedir. Zîrâ ehl-i mâtem iki elleriyle başlarına vururlar. "Ey inci gibi olan sözlerim, gayret-i ilâhiyye değirmeni altında kırılmak ve öğütülmekten mağmûm olma, zîrâ inci döğüldüğü vakit, gözün kuvvetine sebeb olur."

346. Böyle kırılmış, bağlanmış söylemek lâyıktır; nihayet Hak onu doğru yapar, O ganîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

346. Böyle kırılmış, bağlanmış söylemek lâyıktır; nihayet Hak onu doğru yapar, O ganîdir.

Yani, zeki ve anlayışlı olan talip, Hakk'ın yardımıyla bu sözden maksadın ne olduğunu anlar.

Ya'ni, zekî ve anlayışlı olan tâlib, Hakk'ın inâyetiyle bu sözden maksad ne olduğunu anlar.

347. Eğer buğday kırıldı ve birbirinden inkisar içinde oldu ise, "İşte nân-ı der!" dir diye dükkân üzerine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

347. Eğer buğday kırıldı ve birbirinden ayrılmış durumda ise, "İşte hayırlı ekmek!" diye dükkânın üzerine geldi.

"Nân-ı der"; "der" kelimesi ekmeğin sıfatıdır ve Arapçada şeddeli okunarak iyilik, ganimet ve hayır anlamlarına gelir. Burada "hayırlı ekmek" yani hayırlı ekmek anlamı vermek uygun olur. Yani "Kırılmak her zaman kötü bir şey değildir; nasıl ki buğday kırılır ve değirmende birbirinden ayrılıp un hâline geldikten sonra, ekmekçi dükkânında insan vücuduna iyilik ve hayır olan ekmek olur."

"Nân-ı der"; "der" nânın sıfatıdır ve Arabî'de teşdîd ile telaffuz olunup iyilik ve ganîmet ve hayır ma'nâlarına gelir. Burada "nân-ı hayr" ya'ni hayırlı ekmek ma'nâsı vermek münasib olur. Ya'ni "Kırılmak her vakit fenâ bir şey değildir; nitekim buğday kırılır ve değirmende birbirinden ayrılıp un hâline geldikten sonra, ekmekçi dükkânında vücûd-ı beşere iyilik ve hayır olan ekmek olur."

348. Ey âşık mâdemki kabahatın aşikâr oldu, sen dahi suyu ve yağı terk et, münkesir ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Ey âşık, mademki kabahatin açıkça ortaya çıktı, sen de suyu ve yağı terk et, alçakgönüllü ol!

"Su ve yağ", doğru ile yalanın karıştırılmasından kinayedir (Bahar-ı Acem). Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) maksadını gizlemek için hile yapan müridine hitaben buyurur ki: "Ey âşık mürid, mademki benim huzurumda kabahatin ortaya çıktı, artık doğruya yalanı karıştırıp beni ikna etmeye çalışma ve alçakgönüllülüğü ve tevazuyu seç!"

"Ab u revgan", doğru ile yalanın karıştırılmasından kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, mürşid-i kâmil, maksadını setr için hîle yapan mürîdine hitâben buyurur ki: "Ey mürîd-i âşık, mâdemki benim huzûrumda kabâhatın zâ- hir oldu, artık doğruya yalanı karıştırıp beni iknâ'a çalışma ve inkisâr ve tevâzu'u ihtiyâr et!"

349. O kimseler ki, Adem'in has evladıdırlar, “İnnâ zalemnâ" üfürüğünü okurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. O kimseler ki, Adem'in seçkin evlatlarıdırlar, "İnnâ zalemnâ" nefesini okurlar.

Adem (a.s.) hatasından ve yanlışından dolayı, Havva ile beraber رَبَّنَا ظَلَمْناً أَنْفُسَنَا وَ انْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) yani "Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik ve eğer sen bizi bağışlamaz [ve esirgemezsen], biz ziyana uğrayanlardan oluruz" dediler. Hz. Adem'in seçkin evladı olan kimseler de onların izinden giderek, bir kusurları meydana geldiği zaman, "Yâ Rab, biz nefsimize zulmettik!" yakarışıyla nefes tüketirler ve nefislerini temize çıkarmaktan sakınırlar.

Adem (a.s.) zellesinden ve hatâsından dolayı, Havvâ ile beraber رَبَّنَا ظَلَمْناً أَنْفُسَنَا وَ انْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) ya'ni “Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulm ettik ve eğer sen bizi mağfiret etmez [ve esirgemezsen], biz ziyân edicilerden oluruz" dediler. "Hz. Adem'in hâs evlâdı olan kimseler dahi onların isrine tebean, bir kabâhatları vâki' olduğu vakit, "Yâ Rab, biz nefsimize zulm ettik!" münâcâtıyla nefes sarf ederler ve nefislerini tezkiyeden tevakkî ederler."

350. Kendi ihtiyacını arz et, pek yüzlü bir İblîs-i laîn gibi hüccet söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

350. Kendi ihtiyacını arz et, pek yüzlü bir lânetli İblis gibi delil söyleme!

Bu sebeple ey âşık mürid, kendi ahlâkî eksikliklerini mürşidine karşı açıkça söylemek suretiyle manevî ihtiyaçlarını arz et; pek yüzlü ve arsız bir lânetli İblis gibi, kendini kusursuz göstermek için delil ve kanıt ileri sürmeye cüret etme. Çünkü İblis Yüce Allah'a hitaben, "Sen beni azdırdın, ben de onlar için senin doğru yoluna oturayım," yani Âdemoğullarını doğru yoldan saptırayım, dedi.

[348] Binâenaleyh ey mürid-i âşık, kendi nevâkıs-ı ahlâkıyyeni mürşidine karşı açıkça söylemek sûretiyle ihtiyâcât-ı ma'neviyyeni arz et; pek yüzlü ve arsız bir İblîs-i laîn gibi, kendini kabâhatsız göstermek için hüccet ve delîl îrâdına cür'et etme. Zîrâ İblîs Cenâb-ı Hakk'a hitaben فبما أغويتني لاقعدن لهم صراطك المستقيم (A'râf, 7/16) ya'ni "Sen beni azdırdın, ben de onlar için senin doğru yoluna oturayım", ya'ni benî-Adem'i doğru yoldan azdırayım, dedi.

351. Pek yüzlülük eğer onun için ayıb örtücü oldu ise, git sen de inâda ve pek yüzlülüğe çalış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Eğer pek yüzlülük onun için ayıp örtücü oldu ise, git sen de inada ve pek yüzlülüğe çalış!

İblis için Hakk'a karşı delil ileri sürerek pek yüzlülük ve arsızlık, kabahati örtücü ve af ile mağfirete sebep oldu ise, git sen de bu inad ve arsızlık yolunu tut!

İblîs için Hakk'a karşı hüccet ikāmesiyle pek yüzlülük ve arsızlık, kabâhati örtücü ve afv ve mağfirete sebeb oldu ise, git sen de bu inâd ve arsızlık yolunu tut!

352. O Ebû Cehil Peygamber'den kinli bir Guz Türk'ü gibi bir mu'cize istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

352. O Ebû Cehil, Peygamber'den kinli bir Oğuz Türk'ü gibi bir mucize istedi.

"Oğuz", Asya'da Türk kavminden bir topluluktur ki, çok zalim ve kan dökücü olurlar.

"Guzz", Asya'da Türk kavminden bir tâifedir ki, gāyet zâlim ve hûn-rîz olurlar.

353. Fakat o Hakk'ın Sıddiki mu'cize istemedi, dedi ki: "Bu yüz muhakkak doğrudan başkasını söylemez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

353. Fakat o Hakk'ın Sıddîk'ı mucize istemedi, dedi ki: "Bu yüz muhakkak doğrudan başkasını söylemez!"

Yani, Ebû Cehil inat ve iddia yolunu, Hz. Sıddîk-ı A'zam ise uygunluk ve tevazu yolunu seçti. Bu sebeple Ebû Cehil Peygamber'den mucize istedi ve Sıddîk-ı Ekber hazretleri ise "هذا وجه ليس بكاذب" yani "Bu bir yüzdür ki, yalancı değildir!" buyurdu. Biri benlikle imtihan etti, diğeri tevazu ile tabi oldu.

Ya'ni, Ebû Cehil inâd ve da'vâ tarîkıni ve Hz. Sıddîk-ı A'zam ise muvâfakat ve tevâzu' yolunu ihtiyâr etti. Binâenaleyh Ebû Cehil Peygamber'den mu'cize istedi ve Sıddîk-ı Ekber hazretleri ise هذا وجه ليس بكاذب ya'ni "Bu bir yüzdür ki, kâzib değildir!" buyurdu. Biri enâniyetle imtihan etti, diğeri tevâzu'la ittibâ' etti.

354. Senin gibisine ne vakit lâyık olur ki, benlikten benim gibi bir yarı imtihan edesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

354. Senin gibisine ne zaman lâyık olur ki, benlikten benim gibi bir yarı imtihan edesin!

Senin gibi noksan birine, benlik güdüsüyle benim gibi nefsiyle ilgisi kalmamış olan bir dostu imtihan etmek yakışır mı?

Senin gibi bir nâkısa, benlik sâikasıyla benim gibi nefsiyle alâkası kalmamış olan bir dostu imtihân etmek lâyık olur mu?

## Ali (kerremallahu vechehû)ya o yahûdînin, "Eğer Hakk'ın hafızlığına i'timâdın varsa bu köşkün başından kendini at!" demesi ve Emîrü'l-Mü'minîn Ali'nin ona cevâb söylemesi

355. Murtaza'ya bir gün ta'zîm-i Huda'dan âgah olmayan bir anûd dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Murtaza'ya bir gün Allah'ın yüceliğinden habersiz inatçı biri dedi:

Aliyyü'l-Murtaza (kerremallahu vechehû) efendimize, Yüce Allah'ın azametinden habersiz bulunan inatçı bir Yahudi bir gün dedi ki:

Aliyyü'l-Murtaza (kerremallahu vechehû) efendimize, Allah Teâlâ hazretlerinin azametinden gāfil bulunan bir inadcı yahûdî bir gün dedi ki:

356. "Ey akıllı, bir dam üzerinde ve pek yüksek bir köşk üzerinde de Hakk'ın hıfzına vakıf mısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. "Ey akıllı, bir dam üzerinde ve pek yüksek bir köşk üzerinde de Hakk'ın korumasına vâkıf mısın?"

"Sen yer üzerinde Hakk'ın korumasından bahsediyorsun; pek yüksek bir bina üzerinde de Hakk'ın bu korumasına güvenin var mıdır?"

"Sen yer üzerinde Hakk'ın hıfzından bahs ediyorsun; pek yüksek bir binâ üzerinde de Hakk'ın bu hıfzına i'timâdın var mıdır?"

357. Dedi: "Evet O, bizim varlığımızı çocukluktan, menîlikten beri hifz edici ve ganîdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

357. Dedi: "Evet O, bizim varlığımızı çocukluktan, menîlikten beri koruyucu ve ganîdir!"

"Menî" kelimesinde Arapça ve Farsça olma ihtimalleri vardır. Arapça olursa, "nutfe" (döllenmiş yumurta) anlamına gelir ve Farsça olursa "yâ" harfiyle, "benlik" demek olur. Yani, İmam Ali (k.v.) Yahudi'ye cevap olarak buyurdu ki: "Evet bizim varlığımızı çocukluğumuzdan ve ana rahminde nutfe hâlimizden beri veyahut çocukluktan ve benlik zamanından beri, koruyucudur; ve O'nun koruması, kendisine bunların korunması lazım olmasından değildir, çünkü O ihtiyaçtan münezzehtir!"

"Menî", kelimesinde Arabî ve Fârisî olmak ihtimalleri vardır. Arabî olursa, "nutfe" ma'nâsına gelir ve Fârisî olursa "yâ"-yı masdariyye ile, "benlik" demek olur. Ya'ni, İmâm-ı Ali (k.v.) yahûdîye cevâben buyurdu ki: "Evet bizim vücûdumuzu çocukluğumuzdan ve ana rahminde nutfe hâlimizden beri ve yâhud çocukluktan ve enâniyet zamânından beri, hifz edicidir; ve O'nun hifz etmesi, kendisine bunların hıfzı lâzım olmasından değildir, zîrâ O ihtiyâçdan ganîdir!"

358. Dedi: "Hakk'ın hıfzına tamamen i'timâd et, kendini damdan bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

358. Dedi: "Allah'ın korumasına tamamen güven, kendini damdan bırak!"

359. "Tâ ki bana senin îkānın ve burhanlı olan güzel i'tikādın yakın ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

359. "Tâ ki bana senin kesin inancın ve delilli olan güzel itikadın yakın olsun!"

Yani, "Hakk'ın korumasına kesin inancın olduğu benim katımda fiilen gerçekleşmiş olmak için kendini damdan aşağıya at ve senin korunduğunu göreyim ve itikadının kuvvetini anlayayım." Yahudinin inadı bu sözlerinden dahi ortaya çıkıyor. Eğer velayet şahı (Hz. Ali) farz edelim ki kendisini damdan atıp Hakk'ın korumasını görseydi, yahudi ancak Hz. Şah'ın itikadının kuvvetine inanacaktı, yoksa kendisi iman etmeyecekti.

Ya'ni, "Hakk'ın hıfzına yakînin olduğu benim indimde fiilen tahakkuk etmiş olmak için kendini damdan aşağıya at ve senin hıfz olunduğunu göreyim ve i'tikādının kuvvetini anlıyayım." Yahûdînin inadı bu sözlerinden dahi zâhir oluyor. Eğer Şâh-ı velâyet bilfarz kendisini damdan atıp Hakk'ın muhâfazasını görse, yahûdi ancak Hz. Şâh'ın i'tikādının kuvvetine inanacak, yoksa kendisi îmân etmiyecekti.

360. Böyle olunca Emîr ona dedi: "Senin canın bu cür'etten rehin olmamak için sus, git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

360. Böyle olunca Emîr ona dedi: "Senin canın bu cür'etten rehin olmamak için sus, git!"

Müminlerin Emîri o Yahudi'ye cevap olarak dedi: "Bu cür'et ve cesaretten dolayı canın ilâhî kahrın tutsağı olmamak için bu fikrini beyan etmekten vazgeç, sus ve git!"

Emîrü'l-mü'minîn o yahûdîye cevâben dedi: "Bu cür'et ve cesâretten dolayı canın kahr-ı ilâhînin mahbûsu olmamak için bu fikrini beyândan vazgeç, sus ve git!"

361. "Bendeye ne vakit lâyık olur ki, Huda ile ibtila cihetinden tecrübeyi ileri getirsin!" "İbtila", imtihân etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kula lâyık değildir ki, Allah Teâlâ hazretlerini imtihân etmek için, herhangi bir husûsta tecrübeye teşebbüs etsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

361. "Kula ne zaman yakışır ki, Allah ile imtihan yönünden tecrübeyi öne sürsün!" "İbtila", imtihan etmek anlamındadır. Yani, "Kula yakışmaz ki, Yüce Allah hazretlerini imtihan etmek için, herhangi bir hususta tecrübeye kalkışsın!"

362. "Ey sersem ve ahmak bendenin ne vakit mecâli olur ki, fuzûlluktan Hakk'ı imtihan etsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. "Ey sersem ve ahmak kulun ne zaman gücü olur ki, haddini aşarak Hakk'ı imtihan etsin?"

"Gîc", perişan ve dağınık zihinli, beyni perişan olmuş, şaşkın ve sersem demektir. "Gûl", ahmak ve cahil anlamındadır. "Fuzûl", vazifesinin dışında ve fazladan iş yapan kimsedir. Yani, "Hakk'ı imtihan etmek kul için haddini aşmaktır. Hakk'ın azameti karşısında zerre kadar bile bir varlığı olamayan kulun ne haddi vardır ki, Hakk'ı imtihan etsin?"

"Gîc", perîşân ve perakende-hâtır, dimâğı perîşân olmuş ve hayrân ve sersem. "Gûl", ahmak ve nâdân ma'nâsınadır. "Fuzûl", vazîfesinden hâriç ve zâid iş yapan kimse. Ya'ni, “Hakk'ı imtihân etmek kul için fuzûllukdur, Hakk'ın azameti muvâcehesinde zerre kadar bile bir mevcûdiyeti olamayan kulun ne haddi vardır ki, Hakk'ı imtihân etsin?"

363. "O Huda'ya lâyık olur ki, o imtihanı her bir demde kullarına ileriye getire!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

363. "O Allah'a yaraşır ki, o imtihanı her an kullarına sunar!"

Yani "İmtihan ve deneme işi ancak Hak Teâlâ'ya yaraşır ve Hak Teâlâ kullarını sürekli imtihan ve deneme içinde tutar." Nitekim Bakara sûresinde وَلَنَبْلُونَكُمْ بِشَيْء مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَ الْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/155) yani "Ve biz sizi korku ve açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme türünden bir şeyle imtihan ederiz; ve ey Resûlüm sabredenlere müjde ver!" buyurulur. Ve imtihana ilişkin olan Kur'an ayetleri çoktur.

Ya'ni "İmtihân ve tecrübe husūsu ancak Hakk'a lâyık olur ve Hak kullarını dâimâ imtihân ve tecrübe içinde tutar." Nitekim sûre-i Bakara'da وَلَنَبْلُونَكُمْ بِشَيْء مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَ الْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/155) ya'ni "Ve biz sizi korku ve açlık ve emvâlden ve nefislerden ve semerâttan noksanlık cinsinden bir şeyle imtihân ederiz; ve ey Resûlüm sabr edenlere müjde ver!" buyurulur. Ve imtihana müteallık olan âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir.

364. "Tâ bizi bize âşikâr göstere ki, sırlarda akîdeden ne tutarız?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

364. "Ta ki bizi bize açıkça göstersin ki, gizlilerde inançtan ne tutarız?"

"Sirâr", ya müfâale babından masdar olur ki, anlamı "sır söyleşmek"tir. Veyahut sırrın çoğulu olan "esrâr"ın kısaltılmışıdır ki, anlamı "gizliler" ve "örtülüler" demektir. Akrabü'l-Mevârid'de: "Serâr", ayın son gecesi ve sin harfinin kesresiyle "sirâr", avuç içindeki çizgiler ve alındaki çizgiler ve her bir şeydeki çizgiler anlamları gösterilmiştir. Bu anlama göre "Yüce Allah bizi, bize açıkça göstermek ve alnımızın yazısında gizli olan inancımızdan neye sahip olduğumuzun ortaya çıkması için, bizi imtihan eder" demek olur.

Bilinmeli ki, ilâhî imtihanda iki yön vardır. Bir yönü şudur ki: Rablerin Rabbi olan Yüce Allah, her biri özel bir rab olan isimlerinin hükümlerinden razı olunanlar ile gazaba uğrayanların ayırt edilmesini diler. Bu ayrım ise hükümlerin ortaya çıkmasından sonra olur; ve hükümlerin ortaya çıkması ise, imtihandan sonra mümkündür. Eğer bu imtihan olmasa, her sabit hakikatin zâtî yatkınlık ve kabiliyetinden ibaret olan hâl diliyle ortaya konan delil fiilen ortaya çıkmaz ve gözlemle sağlamlaşamaz. Nitekim Yüce Allah buyurur: فكيف إذا جئنا من كل أمة بشهيد و جئنابكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيداً (Nisâ, 4/41) Yani "Her ümmet peygamberlerini şahit getirdiğimiz zaman, onların hâli nasıl olur? Ey Resulüm, seni de onların üzerine şahit getirdik." Buna göre bu imtihan bizi, bize açıkça göstermek olur. Ve şerefli beyitteki "sirâr", alın yazısı anlamına geldiğine göre, kader sırrına işaret buyurulur. İmtihandaki ikinci yön şudur ki, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ (Muhammed, 47/31) yani "Biz sizi imtihan ederiz, ta ki sizden mücahit olanları bilelim!" buyurur. Bu imtihan ancak Hakk'ın bizi bilmesi içindir. Bilinmeli ki, ilâhî ilimde iki itibar vardır. Birincisi vahdet mertebesinde ve ilk taayyünde, İlahi Zât'ın bütün sıfat ve isimlerine toplu/icmâlî ilmidir. Bu ilim, kendi Zât'ına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim ve malum arasında asla ayrım yoktur, hepsi tek bir şeydir ve bu ilim, maluma tabi olan türden değildir. Çünkü kadim Zât ile beraber kadimdir. İkincisi vahidiyet mertebesine ve ikinci taayyüne inişinden sonra kendinde gizli olan bütün sıfatın ve isimlerinin suretleri birbirinden ayırt edilmiş olarak ilâhî ilimde ortaya çıktıklarında, her birinin zâtî gerekliliği olan kabiliyet ve yatkınlıkları ne ise, açığa çıkar ve bu kabiliyet ve yatkınlıklar açığa çıktıktan sonra Hakk'ın ayrıntılı olarak malumu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara ilişkin ilmi, onların malumiyetlerinden sonra olduğundan, “Hakk'ın ilmi, maluma tabidir" denildiğinde "sıfatî ve esmâî ilim" anlaşılmalıdır. Şimdi her iki yönde de imtihan edici Hak'tır; kulun, Hakk'ı imtihan etmesi asla caiz değildir.

"Sirâr", ya müfâale bâbından masdar olur ki, ma'nâsı "sır söyleşmek"tir. Veyâhud sırrın cem'i olan "esrâr"ın muhaffefidir ki, ma'nâsı "gizliler" ve "örtülüler" demek olur. Akrabü'l-Mevârid'de: "Serâr", ayın son gecesi ve sînin kesriyle "sirâr", avuç içindeki çizgiler ve alındaki çizgiler ve her bir şeydeki hutût ma'nâları gösterilmiştir. Bu ma'nâya göre "Hak Teâlâ bizi, bize âşikâr göstermek ve alnımızın yazısında gizli olan i'tikādımızdan neye mâlik olduğumuz zâhir olmak için, bizi imtihân eder" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, imtihân-ı ilâhîde iki vecih vardır. Bir vechi budur ki: Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temeyyüz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise, ba'de'l-imtihân mümkündür. Eğer bu imtihan olmasa, her ayn-ı sâbitenin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i hâliğa fiilen zâhir ve şuhûd ile tevessuk edememiş olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: فكيف إذا جئنا من كل أمة بشهيد و جئنابكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيداً (Nisâ, 4/41) Ya'ni "Her ümmet peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Ey Resûlüm, seni de onların üzerine şâhid getirdik." Binâenaleyh bu imtihân bizi, bize âşikâr göstermek olur. Ve beyt-i şerîfdeki "sirâr", alın yazısı ma'nâsına geldiğine göre, sırr-ı kadere işaret buyurulur. İmtihandaki ikinci vecih budur ki, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücahid olanları bilelim!" buyurur. Bu imtihân ancak Hakk'ın bizi bilmesi içindir. Ma'lum olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i'tibâr vardır. Birisi mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde, Zât-ı ulûhiyyetin cemî'-i sıfat ve esmâsına mücmelen ilmidir. Bu ilim, kendi Zât'ına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim ve ma'lûm arasında aslâ temeyyüz yoktur, cümlesi şey'-i vâhiddir ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den değildir. Zîrâ Zât-ı kadîm ile beraber kadîmdir. İkincisi mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra kendinde mündemiç olan bilcümle sıfatın ve esmâsının sûretleri yekdîğerinden mütemeyyiz olarak ilm-i ilâhîde peyda olduklarında, her birinin iktizâ-yı zâtîleri olan kābiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise, inkişaf eder ve bu kābiliyyet ve isti'dâdât ba'de'l-inkişaf Hakk'ın tafsilen ma'lûmu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara taalluk eden ilmi, onların ma'lûmiyetlerinden sonra olduğundan, “İlm-i Hak, ma'lûma tâbi'dir" denildikte "ilm-i sıfatî ve esmâî" anlaşılmalıdır. İmdi her iki vecihde de imtihân edici Hak'dır; kula, Hakk'ı imtihân etmek aslâ câiz değildir.

365. Hiç Adem Hakk'a dedi mi ki: "Bu cürüm ve hatâda seni imtihan ettim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

365. Âdem hiç Hakk'a dedi mi ki: "Bu suç ve hatada seni imtihan ettim?"

Yani, Âdem (a.s.) hatayı işledikten ve Hakk'ın azarına uğradıktan sonra, Hakk'a hitaben dedi mi ki: "Ey Rabbim, ben bu suçu ve hatayı, ancak senin lütuf ve keremini imtihan etmek için işledim!"

Ya'ni, hiç Adem (a.s.) hatâyı irtikâb ettikten ve Hakk'ın itâbına mazhar olduktan sonra, Hakk'a hitâben dedi mi ki: "Yâ Rab, ben bu cürüm ve hatâyı, ancak senin lutuf ve keremini imtihân etmek için irtikâb ettim!"

366. "Ta ki senin hilminin gāyesini göreyim!" Ah bu kimin mecâli olur, kimin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. "Senin hilminin (yumuşak huyluluğunun) son noktasını göreyim diye!" Ah, bu kimin haddine düşer, kimin?

Hz. Adem: "Ey Rabbim, bu kabahati senin hilminin son derecesini görmek için işledim!" demedi. Ah! Bu imtihana kullardan kimin gücü yeter, kimin?

Hz. Adem: "Yâ Rab, bu kabâhatı senin hilminin derece-i gāyesini görmek için irtikâb ettim!" demedi. Ah! Bu imtihana kullardan kimin mecâli olur, kimin?

367. Senin aklın çok cihetten sersem geldi; senin özrün, senin günahından beterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

367. Senin aklın çok yönden sersem geldi; senin özrün, senin günahından beterdir.

Ey kâmili (olgun insanı) imtihan eden nâkıs (eksik insan)! Senin aklın çok yönden sersem geldi ve sen imtihan etmek sözünü bir özür dilemek için kâmile karşı söyledin; fakat özrün kabahatinden büyük oldu.

Ey kâmili imtihân eden nâkıs! Senin aklın çok vecihden sersem geldi ve sen imtihân etmek sözünü bir özür dilemek için kâmile karşı söyledin; fakat özrün kabâhatinden büyük oldu.

368. O ki gönül kubbesini yükseltti, onu imtihan etmeyi sen ne bilirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

368. O ki gönül kubbesini yükseltti, onu imtihan etmeyi sen ne bilirsin?

"Öyle Allah'tır ki gökleri yükseltti" (Ra'd, 13/2) ayet-i kerimesi gereğince gök kubbeyi yükselten Yüce Allah'ı sen imtihan etmeyi ne bilirsin ve onu kendi sınırlı beyninle nasıl imtihan edersin? Çünkü imtihan etmek için, öncelikle iyiyi ve kötüyü ayırt etmek gerekir, hâlbuki senin kısa görüşlerin birçok iyiyi kötü ve birçok kötüyü de iyi görür.

اللهُ الَّذِي رَفَعَ السَّموات (Ra'd, 13/2) ya'ni "Öyle Allah'dır ki gökleri yükseltti" âyet-i kerîmesi mûcibince kubbe-i semâyı yükselten Allah Teâlâ hazretlerini sen imtihân etmeyi ne bilirsin ve onu kendi mahdûd dimâğınla nasıl imtihân edersin? Zîrâ imtihan etmek için, evvelâ iyiyi ve kötüyü tefrík etmek lâzımdır, halbuki senin kısa nazarların birçok iyileri kötü ve birçok kötüleri de iyi görür.

369. Ey hayrı ve şerri bilmemiş olan kimse, kendini imtihan et, sonra da başkasını!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

369. Ey hayrı ve şerri bilmemiş olan kimse, kendini imtihan et, sonra da başkasını!

Bu sebeple ey bu âlemde dar olan fikri ve bakış açısıyla hayrı ve şerri bilmemiş olan kimse, öncelikle kendinin bu hâlini imtihan ve tecrübe et de, ondan sonra kendi nefsinin dışına çıkıp, başkalarını imtihan et!

Binâenaleyh ey bu âlemde dar olan fikri ve nazarı ile hayrı ve şerri bilmemiş olan kimse, evvelen kendinin bu hâlini imtihân ve tecrübe et de, ondan sonra kendi nefsinin hâricine çıkıp, başkalarını imtihân et!

370. Ey filân, eğer kendini imtihan ettin ise, başkalarının imtihanından fâriğ gelirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

370. Ey filan, eğer kendini imtihan ettiysen, başkalarının imtihanından uzaklaşırsın.

Ey filan, eğer iyiyi kötüden ayırıp ayıramadığını imtihan ve tecrübe ettiysen ve bu hususta kendi nefsinin acizliğini anladıysan, artık başkalarının imtihanıyla meşgul olamazsın.

Ey filân, eğer iyiyi kötüyü tefrík edebilip edebilemediğini imtihân ve tecrübe ettin ve bu husûsta kendi nefsinin aczini anladın ise, artık başkalarının imtihanıyla meşgül olamazsın.

371. Şeker dânesi olduğunu bildiğin vakit, şeker-hânenin ehli olduğunu da bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

371. Şeker tanesi olduğunu bildiğin zaman, şeker evinin ehli olduğunu da bilirsin.

Eğer kendini imtihan ettikten sonra, nefsinin şeker tanesi, yani ilim, marifet ve güzel ahlak ile tatlılık kaynağı olduğunu bildiysen, şeker evinin yani marifet mertebesinin ehli olduğunu bilirsin ve o zaman kalbine gelen ilahi sırların ve rabbani marifetlerin vâridâtı (kalbe doğan ilhamlar) şekerler olur.

Eğer kendini imtihân ettikten sonra, eğer nefsinin şekerdânesi, ya'ni ilim ve ma'rifet ve hüsn-i ahlâk ile tatlılık menba'ı olduğunu bildin ise, şeker-hânenin ya'ni mertebe-i ma'rifetin ehli olduğunu bilirsin ve o zaman kalbine gelen vâridât-ı esrâr-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye şekerleri olur.

372. İmdi bil ki, imtihansız İlâh, nâ-mahal yere sana bir şeker göndermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

372. Şimdi bil ki, imtihansız İlâh, uygun olmayan yere sana bir şeker göndermez.

Ey mürid (Hakk yolcusu), bil ki Yüce Allah seni türlü türlü imtihanlardan geçirip, mertliğin, vefakârlığın ve eminliğin ortaya çıktıktan sonra, sana şeker gibi tatlı olan sırlarını ve marifetlerini (Allah'ı bilme hallerini) emanet eder; yoksa o şekeri imtihansız olarak haksız yere sana göstermez.

Menkıbe: Nefehâtü'l-Üns'te yazılıdır ki: Bir kimse Zünnûn-ı Mısrî hazretlerinin huzuruna gidip, kendisine ilahi sırlardan bahsetmesini rica eder. Hz. Zünnûn: "Pekâlâ, bahsedeyim, fakat ondan önce bir iş var, o hizmeti yerine getirip gel!" buyurur. Ve o adamın eline kapalı bir kutu verip, bunu al, böylece falan yerde, falan kimseye götür der. O adam da kutuyu alıp yola çıkar. Yol esnasında kutunun içinde bir şeyin hareket ettiğini hisseder. Merak edip, içinde oynayan şeyin ne olduğunu anlamak için kutunun kapağını açar. Fare varmış, kapak açılınca fare sıçrayıp kaçar, o kimse şaşkın kalır; kendi kendine düşünür: "Boş kutuyu, söylediği zata mı götüreyim, yoksa geri dönüp, meseleyi Hz. Zünnûn'a mı arz edeyim?" der. Geri dönmeyi uygun bulur, durumu Hz. Zünnûn'a arz eder. Cenâb-ı Zünnûn buyurur ki: "Kendin gibi bir yaratılmışın sana emanet ettiği bir sırrın muhafazasında emin değilsin, Yüce Allah'ın sırlarına nasıl emin olursun?"

Ey mürid bil ki, Hak Teâlâ seni türlü türlü imtihanlardan geçirip, mertliğin ve vefâkârlığın ve emînliğin tahakkuk ettikten sonra, sana şeker gibi tatlı olan esrâr ve maârifini tevdî' eder; yoksa o şekeri bilâ-imtihân nâhak yere gördermez.

Menkabe: Nefehâtü'l-Üns'de mündericdir ki: Bir kimse Zünnûn-ı Mısrî hazretlerinin huzûruna gidip, kendisine esrâr-ı ilâhiyyeden bahis buyurmasını niyâz eder. Hz. Zünnûn: "Peka'lâ, bahs edeyim, fakat ondan evvel bir iş var, o hizmeti îfâ edip gel!" buyurur. Ve o adamın eline kapalı bir kutu verip, bunu al, böylece falan mahalde, falan kimseye götür der. O adam da kutuyu alıp, yola çıkar. Esnâ-yı râhda kutunun içinde bir şeyin hareket ettiğini hisseder. Merâk edip, içinde oynayan şeyin ne olduğunu anlamak için kutunun kapağını açar. Fâre varmış, kapak açılınca fâre sıçrayıp kaçar, o kimse mütehayyir kalır; kendi kendine düşünür: "Boş kutuyu, söylediği zâta mı götüreyim, yoksa avdet edip, meseleyi Hz. Zünnûn'a mı arz edeyim?" der. Avdet etmeyi münasib bulur, keyfiyeti Hz. Zünnûn'a arz eder. Cenâb-ı Zünnûn buyurur ki: "Kendin gibi bir mahlûkun sana tevdî' ettiği bir sırrın muhafazasında emîn değilsin, Hak Teâlâ'nın esrârına nasıl emîn olursun?"

373. İmtihansız bunu bil ki, mâdemki sen şahın ilminden başsın, seni pâygaha göndermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

373. İmtihansız bunu bil ki, mademki sen şahın ilminden başsın, seni makama göndermez.

Yani, Allah'ın imtihanına gerek yoktur, sen ilahi ilimde baş olarak sabit oldun ve tekil sabit hakikatin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) reis olmanı gerektirmiş ise, Yüce Allah seni, öncesiz yatkınlığına (doğuştan/özden gelen kabiliyetine) aykırı olarak aşağı bir mertebeye indirmez; çünkü Allah Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapan), her şeyi yerli yerine koyar.

Ya'ni, Hakk'ın imtihanına hâcet yoktur, sen ilm-i ilâhîde baş olarak sabit oldun ve ayn-ı sâbiten reîs olmanı iktizâ etmiş ise, Hak Teâlâ seni, isti'dâd-ı ezelîne muhâlif olarak dûn bir mertebeye indirmez; zîrâ Hak Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine koyar.

374. Hiç akıl kıymetli inciyi, pislik dolu olan helâ içine bırakır mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

374. Hiç akıl, kıymetli inciyi pislik dolu helâ içine bırakır mı?

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin anlamını doğrulamak için açık bir örnektir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin ma'nâsını te'yîd için bir misâl-i zâhirîdir.

375. Zîra ki bir âgâh olan hakîm, buğdayı asla saman anbarına göndermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

375. Çünkü uyanık olan bir bilge, buğdayı asla saman ambarına göndermez.

Bu da ikinci bir açık örnektir.

Bu da ikinci bir misâl-i zâhirîdir.

376. Pîşvâ ve rehber olan şeyhi, eğer bir mürîd imtihan ederse, o eşektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

376. Önder ve rehber olan şeyhi, eğer bir mürid imtihan ederse, o eşektir.

Hak yolunda kendisine uyulan bir mürşid-i kâmil (olgun rehber), manevî hastalıkların doktorudur. Eğer bir mürid onu imtihan ederse ahmaktır. Nasıl ki, halk nazarında ustalığı sabit olan bir doktoru, tıp ilmine vakıf olmayan bir kimse, onun doktorluktaki bilgisini imtihan etmeye teşebbüs ederse, elbette bu açık bir ahmaklık olur. Çünkü imtihan etmek, imtihan edilen kimsenin bilgisinin üstünde bir bilgi sahibi olmaya bağlıdır.

Menkıbe: Muhammed Bahâeddîn-i Şah-ı Nakşibend hazretleri bir gün arkadaşlarıyla otururken birisi gelip, bir sepet armudu hediye olarak getirerek, hazretin önüne koymuş; o hazret Peygamber sünneti gereğince, armutları sepetten çıkarıp orada bulunanlara dağıtmışlar ve "Herkes aldığı armutları yemesin!" demişler. Hediyeyi getiren zata sormuş ki, "Bunları ne niyetle getirdin, doğrusunu söyle!" O kimse de: "Efendim sizin keramet sahibi bir zat olduğunuzu söylediler, ben de imtihan için bu armutları getirdim. Kendi kendime dedim ki, bu armutlardan ikisine gizlice işaret ettim, bu armutları götürdüğüm vakit âdet olduğu üzere orada bulunanlara taksim ederler; eğer dedikleri doğru ise, bu işaret ettiğim armutları bana versinler." Cenâb-ı Şâh: "Bak bakalım, o armutlar sana verilmiş midir?" buyurmuşlar. O da: "Evet efendim, bana vermişsiniz!" demiş; onun üzerine Hz. Şâh buyurmuşlar ki: "Bir kimse ki, peygamber yolunda yürür, onu imtihan etmek caiz değildir. Eğer biz o armutları sana vermeseydik, sen bizden yüz çevirip gidecektin ve bundan zarar görecektin."

Hak yolunda kendisine iktidâ olunan bir mürşid-i kâmil, ma'nevî hastalıkların tabîbidir. Eğer bir mürid onu imtihân ederse ahmaktır. Nitekim hazâkati halk nazarında sabit olan bir doktoru, ilm-i tıbba vâkıf olmayan bir kimse, onun tabâbetdeki ilmini imtihân etmeğe teşebbüs ederse, bittabi' açık bir hamâkat olur. Zîrâ imtihân etmek, imtihan olunan kimsenin ilminin fevkında bir ilim sâhibi olmasına tevakkuf eder.

Menkabe: Muhammed Bahâeddîn-i Şah-ı Nakşibend hazretleri bir gün ashâbıyla otururken birisi gelip, bir sepet armudu hediye olmak üzere getirerek, hazretin önlerine koymuş; o hazret sünnet-i Peygamberî mûcibince, armutları sepetten çıkarıp hâzırûna dağıtmışlar ve "Herkes aldığı armutları yemesin!" demişler. Hediyeyi getiren zâta sormuş ki, “Bunları ne niyetle getirdin, doğrusunu söyle!" O kimse de: "Efendim sizin kerâmet sahibi bir zât olduğunuzu söylediler, ben de imtihân için bu armutları getirdim. Kendi kendime dedim ki, bu armutlardan ikisine gizlice işaret ettim, bu armutları götürdüğüm vakit âdet-i vech ile hâzırûna taksîm ederler; eğer dedikleri doğru ise, bu işâret ettiğim armutları bana versinler." Cenâb-ı Şâh: "Bak bakalım, o armutlar sana verilmiş midir?" buyurmuşlar. O da: "Evet efendim, bana vermişsiniz!" demiş; onun üzerine Hz. Şâh buyurmuşlar ki: "Bir kimse ki, tarîk-ı peygamberîde yürür, onu imtihân etmek câiz değildir. Eğer biz o armutları sana vermese idik, sen bizden yüz çevirip gidecektin ve bundan zarar görecektin."

377. Eğer sen onu din yolunda imtihan edersen, ey yakînsiz, sen dahi mümtehan olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Eğer sen onu din yolunda imtihan edersen, ey yakînsiz, sen dahi imtihan olursun.

Ey insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hâline kesin bilgi ve güzel inanç sahibi olmayan kimse! Eğer sen o insân-ı kâmili din yolunda imtihan ve tecrübe edersen, sen dahi imtihan olunmuş olursun. Onunla münazara ettirdi; hepsini susturdu. İmparatorun gözünde saygın göründü; imparatorun güzel bir kızı vardı, ona âşık oldu; imparatordan istedi, Hristiyanlığı şart koştular, o da Hristiyan olup, kızı aldı ve daima Hz. Gavs'ın sözünü anardı. Ve beni Şam'da zorla vakıf yöneticiliği üzerine atadılar; ve dünya bana yöneldi ve Hz. Gavs'ın sözü benim hakkımda da gerçekleşti.

Ey kâmilin hâline yakîn ve hüsn-i i'tikād sahibi olmayan kimse! Eğer sen o kâmili din yolunda imtihan ve tecrübe edersen, sen dahi imtihân olunmuş olursun. le münâzara ettirdi; hepsini ilzâm etti. İmparatorun nazarında muhterem göründü; imparatorun güzel bir kızı var idi, ona âşık oldu; imparatordan istedi, hıristiyanlığı şart koydular, o da tanassur edip, kızı aldı ve dâimâ Hz. Gavs'ın sözünü yâd ederdi. Ve beni Şam'da zor ile evkāf tevliyeti üzerine nasb ettiler; ve dünyâ bana müteveccih oldu ve Hz. Gavs'ın sözü benim hakkımda da tahakkuk etti."

## Diğer menkabe: Kezâ Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki; Şam ulemâsından Abdullah isminde bir zât nakl eder ki:

378. Senin cür'etin ve cehlin âşikâr olur. O bu iftitâşdan ne vakit üryân olur!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Senin cüretin ve cehaletin açıkça belirir. O bu araştırmadan ne zaman arınır!

Kâmili (olgun insanı) imtihan ve tecrübe etmenden dolayı, ancak senin içindeki küstahlık, edepsizlik ve cehalet apaçık ortaya çıkar; senin o kâmili araştırmandan, yani teftiş ve tecrübe etmenden, onun iç halleri asla meydana çıkmaz; çünkü kâmilin içi renksizdir.

Kâmili imtihân ve tecrübe etmenden dolayı, ancak senin bâtınındaki küstahlık ve edebsizlik ve cehâlet apaçık zâhir olur; senin o kâmili iftitâşından ya'ni teftîş ve tecrübe etmenden, onun ahvâl-i bâtınesi kat'â meydana çıkmaz; zîrâ kâmilin bâtını bî-renktir.

379. Eğer zerre gelir dağı tartarsa, ey delikanlı, o dağdan onun terâzîsi parçalanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

379. Eğer zerre dağı tartarsa, ey delikanlı, o dağdan onun terazisi parçalanır.

Bu şerefli beyitte, noksan insan "zerre"ye ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) "dağa" benzetilmiştir; noksan insanın aklı ise "terazi"ye benzetilmiştir. Yani "Noksan insanın, insân-ı kâmili aklıyla muhakeme etmesi ve onu tecrübe etmesi, bir zerrenin dağı tartmasına benzer. Bu sebeple böyle bir imtihanda onun aklı hayrete düşer ve sersem olur." Nasıl ki yukarıdaki menkıbede zikredilen haller, aklın kavrayışının dışındaki şeylerdir ve akıllar hayrette kalmıştır.

Bu beyt-i şerîfde insân-ı nâkıs "zerre"ye ve insân-ı kâmil "dağa;" ve insân-ı nâkısın aklı “terâzî"ye teşbih buyurulmuştur. Ya'ni "İnsân-ı nâkısın insân-ı kâmili aklı ile muhâkemesi ve onu tecrübesi, bir zerrenin dağı tartmasına benzer. Binâenaleyh böyle bir imtihânda onun aklı hayrete düşer ve sersem olur." Nitekim yukarıdaki menâkıbda zikr olunan ahvâl, tavr-ı akıl hâricinde olan şeylerdir ve akıllar hayrette kalmıştır.

380. Zîra kendi kıyasından terâzî peyda eder; merd-i Hakk'ı terâzide eder. [378]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Çünkü kendi kıyasından terazi meydana getirir; Hakk erini teraziye koyar.

Noksan kişi, kâmil insanı kendi aklî kıyaslarından icat ettiği bir terazi ile tartar.

Nâkıs, kâmili kendi kıyâsât-ı akliyyesinden îcâd ettiği bir terâzî ile tartar.

381. Vaktaki o akıl mîzânına sığmaz, binâenaleyh akıl terâzîsini parçalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

381. O akıl terazisine sığmaz, bu sebeple akıl terazisini parçalar.

382. Ey amca, imtihanı tasarruf gibi bil; sen öyle bir şâh üzerinde tasarruf isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

382. Ey amca, imtihanı tasarruf gibi bil; sen öyle bir şah üzerinde tasarruf isteme!

Yani, insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) imtihan etmek, onun varlığı üzerinde tasarruf etmek ve hükmetmek gibidir. Hâlbuki insân-ı kâmil, görünüşte beşeriyet ve kulluk ile ortaya çıksa da, onun manasında hakikat vardır; çünkü "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun kulağı, gözü ve dili ve eli ve bütün kuvvetleri olurum" manasındaki hadis-i kudsî gereğince, ondan görünen Hak'tır ve Hakk'ın sıfatıdır. Bu sebeple kâmil üzerinde tasarruf etmek isteyen kimse, Hak üzerinde tasarruf etmek isteyen kimse gibi olur. Böyle olunca, aklını başına al da, böyle bir şah üzerinde tasarruf etmek isteme!

Ya'ni, insân-ı kâmili imtihân etmek, onun mevcûdiyeti üzerinde tasarruf ve tahakküm etmek gibidir. Halbuki insân-ı kâmil sûrette beşeriyet ve abdiyet ile zâhir ise de, onun ma'nâsında hakikat vardır; zîrâ “Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i, basarı ve lisânı ve eli ve cemî-i kuvâsı olurum" ma'nâsındaki hadîs-i kudsî mûcibince, ondan zâhir olan Hak'dır ve Hakk'ın sıfatıdır. Binâenaleyh kâmil üzerinde tasarruf etmek isteyen kimse, Hak üzerinde tasarruf etmek isteyen kimse gibi olur. Böyle olunca, aklını başına al da, böyle bir şâh üzerinde tasarruf etmek isteme!

383. Nakışlar, öyle bir nakkāş üzerinde imtihan için, ne tasarruf edecektir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

383. Nakışlar, öyle bir nakkaş üzerinde imtihan için, ne tasarruf edecektir?

Eksik insanın varlığı, Hakk'ın nakşıdır; ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlığında tasarruf eden Hak olduğundan, o insân-ı kâmil, nakkaş olan Hak mertebesinde olur. Bu anlama göre nakışlar, öyle bir nakkaş olan kâmil üzerinde, onu imtihan etmek için nasıl tasarruf edebilecektir; çünkü onu imtihan ve tecrübe etmek, Hakk'ı imtihan ve tecrübe etmek olur.

İnsân-ı nâkısın vücûdu, Hakk'ın nakşıdır; ve insân-ı kâmilin vücûdunda mutasarrıf Hak olduğundan, o insân-ı kâmil, nakkāş olan Hak menzilesinde olur. Bu ma'nâya göre nakışlar, öyle bir nakkāş olan kâmil üzerinde, onu imtihân için nasıl tasarruf edebilecektir; zîrâ onu imtihân ve tecrübe, Hakk'ı imtihân ve tecrübe etmek olur.

384. Eğer bir imtihan gördü ve bildi ise, onu dahi nakkāş onun üzerine çekmedi mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

384. Eğer bir imtihan gördü ve bildi ise, onu dahi nakkaş onun üzerine çekmedi mi?

Eğer o Hakk'ın nakşı olan noksan insan, imtihanın ve tecrübenin ne demek olduğunu bildi ve gördü ise, nakkaş olan Hak, ilâhî ilminde sabit olan onun yatkınlığına dayanarak bu bilmeyi ve görmeyi de, o nakış üzerine çekmedi mi? Yani insân-ı kâmili imtihan etmek isteyen bir kimseye, bu imtihan etme düşüncesini, onun tekil sabit hakikati hükmünce, onun üzerine musallat eden dahi nakkaş olan Hak'tır.

"Eğer o Hakk'ın nakşı olan insân-ı nâkıs, imtihanın ve tecrübenin ne demek olduğunu bildi ve gördü ise, nakkāş olan Hak, ilm-i ilâhîsinde sabit olan onun isti'dâdına müsteniden bu bilmeyi ve görmeyi de, o nakış üzerine çekmedi mi?" Ya'ni kâmili imtihân etmek isteyen bir kimseye, bu imtihân etmek hâtırasını, onun ayn-ı sâbitesi hükmünce, onun üzerine musallat eden dahi nakkāş olan Hak'dır.

385. Onun ilminin önünde olan sûretlerin önünde, ne kaderi olur? Muhakkak bu sûret kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

385. Onun ilminin önünde olan suretlerin önünde, ne kaderi olur? Muhakkak bu suret kimdir?

"Kader", burada kuvvet ve takat anlamındadır. Yani, "Hakk'ın ilminde olan sabit hakikatler suretlerinin önünde, bu unsurlara ait suretlerin ne kuvveti ve takati olur? Bu suretleri kukla gibi oynatan, ilahi ilmin suretleridir. Buna göre muhakkak bu unsurlara ait suretler kimdir ki, o suretteki beş duyunun akla verdiği idrakler neticesi olarak bir kâmili (olgun insanı) imtihan etme isteğinin bir kıymeti olsun!

"Kader", burada kuvvet ve tâkat ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hakk'ın ilminde olan a'yân-ı sâbite sûretlerinin önünde, bu suver-i unsuriyyenin ne kuvvet ve tâkatı olur? Bu süretleri kukla gibi oynatan suver-i ilm-i ilâhîdir. Binâenaleyh muhakkak bu suver-i unsuriyye kimdir ki, o sûretteki havâss-i hamse- nin akla verdiği idrâkât netîcesi olarak bir kâmili imtihan etmek dâiyesinin kıymeti olsun!

386. Vaktaki bu imtihan vesvesesi sana geldi, kötü tâli' bil ki, geldi ve senin boynunu vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

386. Bu imtihan vesvesesi sana geldiği zaman, bil ki kötü talih geldi ve senin boynunu vurdu.

Ey mürid (Hakk yolcusu), sana insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanı) imtihan ve tecrübe etmek vesvesesi geldiği zaman, bunun sana yönelmiş bir kötü kaza olduğunu bil! Eğer onun hükmünü yerine getirirsen, manen senin boynunu vurur.

Ey mürîd, sana insân-ı kâmili imtihan ve tecrübe etmek vesvesesi geldiği vakit, bunun sana müteveccih bir sû'-i kazâ olduğunu bil! Eğer onun hükmünü icrâ edersen, ma'nen senin boynunu vurur.

387. Vaktaki böyle vesvâsı gördün, çabuk çabuk Huda'ya dön ve sücûda gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

387. Böyle bir vesveseyi gördüğün vakit, çabucak Allah'a dön ve secdeye gel!

Sana böyle bir vesvese geldiği zaman, çabucak tövbe ve istiğfar edip secdelere kapan!

Sana böyle bir vesvese geldiği vakit, çabuk çabuk tövbe ve istiğfâr edip secdelere kapan!

388. "Ey Huda, bu zandan beni kurtar!" diye akan göz yaşından secde mahallini ıslat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. "Ey Allah'ım, bu zandan beni kurtar!" diye akan gözyaşından secde mahallini ıslat!

İnsanın kalbine, defetmesi elinde olmayan birtakım kötü düşünceler gelir ve o düşüncelerin gelmesini istemediği hâlde, onlar kalbe ısrarla gelir. Bu gibi durumlarda derhâl düşüncelerin Yaratıcısı olan Yüce Allah hazretlerine yalvarmak gerekir ve yalvarmak için de secdeye kapanmak uygundur; çünkü insana ilâhî yakınlık ancak secde hâlinde gerçekleşir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Secde et ve yaklaş!" (Alak, 96/19) buyrulmuştur. Ve secde hâli, kulun en üst düzeyde alçak gönüllülüğüdür ve alçak gönüllülük esnasında ağlamak, yalvarışın kabulünde çok etkilidir.

İnsanın kalbine defi elinde olmayan birtakım fenâ hâtıralar gelir ve o hâtıraların vürûdunu istemediği halde, onlar kalbe musırran vârid olur. Bu gibi ahvâlde derhal Hâlık-ı havâtır olan Hak Teâlâ hazretlerine niyâz etmek îcâb eder ve niyâz için de secdeye kapanmak münasibdir; zîrâ beşere kurb-i ilâhî ancak secde hâlinde vâki' olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîmde واسجد واقترب (Alak, 96/19) ya'ni "Secde et ve yaklaş!" buyurulmuştur. Ve secde hâli, abdin gāye-i tezellülüdür ve tezellül esnasında ağlamak, kabûl-i niyâzda gāyet müessirdir.

389. İmtihan matlûb olduğu zaman, senin dîninin mescidi pür-harrûb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

389. İmtihan istendiği zaman, senin dininin mescidi keçi boynuzu ağaçlarıyla doldu.

"Harrûb", keçi boynuzu demektir. Ve keçi boynuzu ağaçlarının özelliği, büyüyüp geliştiği yerdeki mamur binaların harap olmasıymış. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, sana insân-ı kâmili imtihan etme düşüncesi gelir ve sen de bu düşüncenin gereğini fiilen yapmaya kalkışırsan, bil ki dininin mescit binası olan yerde keçi boynuzu ağaçları bitti; yani kalbindeki iman mamuresi harabe bir yere döndü."

"Harrûb", keçi boynuzu demektir. Ve keçi boynuzu, neşv ü nemâ bulan mahaldeki ma'mûrelerin harâb olması, bu ağaçların hâssıyetinden imiş. Ya'ni, "Ey mürîd sana insân-ı kâmili imtihân etmek hâtırası gelir ve sen de bu hâtırânın hükmünü fiilen icrâya teşebbüs edersen, bil ki dîninin binâ-yı mescidi olan mahalde, keçi boynuzu ağaçları bitti; ya'ni kalbindeki îmân ma'mûresi harâbe-zâra döndü."

## Mescid-i Aksa'nın kıssası ve keçi boynuzu ağacı bitmesi ve Dâvud (a.s.)ın Süleyman'dan evvel o mescidin binâsına azm etmesi

390. Vaktaki Mescid-i Aksa'yı taş ile yapsın diye, Dâvûd'a mensub olan azim dara geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

390. Mescid-i Aksa'yı taş ile yapsın diye, Dâvûd'a ait olan büyük azim sıkıntıya düştü.

Yani, Mescid-i Aksa'yı taş ile yapma azmi Dâvûd (a.s.)'ın içinden zorladı ve kesinlikle bu binayı yapma niyet ve azminde bulundu.

Ya'ni, vaktâki Mescid-i Aksa'yı taş ile yapmak azmi Dâvûd (a.s.)'ın bâtınından tazyîk etti ve mutlakan bu binâyı yapmak kasd ve azminde bulundu.

391. Hak ona vahy etti ki: "Bunun terkini oku; zîrâ bu mekân senin elinden zuhûra gelmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

391. Hak ona vahyetti ki: "Bunun terkini oku; çünkü bu mekân senin elinden ortaya çıkmaz!"

Yani, Yüce Allah Hazretleri Dâvûd (a.s.)a vahiy yoluyla bildirdi ki: "Ey Dâvûd, Beyt-i Makdis binasının terkini oku, yani bu husustaki azmini terk et, çünkü bu yerin binası senin elinden ortaya çıkacak değildir!"

Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri Dâvûd (a.s.)a vahiy tarîkıyle bildirdi ki: "Yâ Dâvûd, Beyt-i Makdis binâsının terkini oku, ya'ni bu husûstaki azmini terk et, zîrâ bu mahallin binâsı senin elinden zâhir olacak değildir!"

392. "O bizim takdîrimizde yoktur ki, sen bu Mescid-i Aksa'yı zuhura getiresin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

392. "O bizim takdirimizde yoktur ki, sen bu Mescid-i Aksa'yı ortaya çıkarasın."

Yani, "Bizim ezelî ilmimizde senin bu Beyt-i Makdis'i inşa etmen takdir edilmiş değildir!"

Ya'ni, "Bizim ilm-i ezelîmizde senin bu Beyt-i Makdis'i binâ etmen mukadder değildir!"

393. Dedi: "Ey sır bilici, cürmüm nedir ki, bana mescidi yapma, diye söylersin?" Vahy-i ilâhîye cevâben Dâvûd (a.s.) dedi ki: "Ey bilcümle umûrun sırrını bilici olan Hâlık'ım, benim kabâhatım nedir ki bana Mescid-i Aksa'yı yapma, diye emir buyurursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

393. Dedi: "Ey sır bilici, suçum nedir ki, bana mescidi yapma, diye söylersin?" İlâhî vahye cevaben Dâvûd (a.s.) dedi ki: "Ey bütün işlerin sırrını bilen Yaratıcım, benim kabahatim nedir ki bana Mescid-i Aksa'yı yapma, diye emir buyurursun?"

394. Dedi: "Sen kabâhatsizsin; sen kanlar etmişsin, mazlumların kanını boynuna götürmüşsün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

394. Dedi: "Sen kabahatsizsin; sen kanlar etmişsin, mazlumların kanını boynuna götürmüşsün."

Yüce Allah, Dâvûd (a.s.)a cevap olarak buyurdu ki: "Ey Dâvûd, gerçekten senin bir kabahatin yoktur; ve fakat insanların kanlarını dökmüşsün, mazlumların kanını boynuna almışsın."

Cenâb-ı Hak, Dâvûd (a.s.)a cevâben buyurdu ki: “Yâ Dâvûd, filvâki' senin kabâhatin yoktur; ve fakat insanların kanlarını dökmüşsün, mazlûmların kanını boynuna almışsın."

395. "Zîrâ senin sesinden sayısız halâyık can verdiler ve ona şikâr oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. "Çünkü senin sesinden sayısız yaratık can verdi ve ona av oldular."

396. “Senin âvâzın, senin can-perdâz olan güzel sadân üzerine çokluk kan gitmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

396. “Senin sesin, senin cana can katan güzel sesin üzerine çok kan dökülmüştür."

Bilinmeli ki, Dâvûd (a.s.)'ın kan dökücülüğü iki şekilde gerçekleşmiştir; ve bu iki şekilde kan dökülmesinde o hazretin asla kabahati yoktur. Birincisi şudur: İlahi emir üzerine kâfirlerle savaşmış ve meşru savaşla kanlar dökmüştür. İkincisi şudur ki: Dâvûd (a.s.)'ın sesi pek güzel ve pek yakıcı olup münacata başladığında, "Ey dağlar ve kuşlar, onunla beraber tesbih edin!" (Sebe', 34/10) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, dağlar ve kuşlar, onun münacatına iştirak ederlerdi. Ve orada hazır olup dinleyen insanlardan birçokları, büyük ilahi cezbe (ilahi çekim) tesiriyle can verirlerdi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûnusî'de birinci şekilden bahsedip buyururlar ki: "Bil ki, Allah'ın kulları üzerine şefkat, fillah gayretten riâyete ehaktır. Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'i bina etmek istedi. Şimdi onu defalarca bina etti; her ne zaman bitirse yıkılırdı. Böyle olunca Allah Teâlâ'ya bunu şikâyet etti. Allah Teâlâ ona vahy eyledi ki, "Muhakkak benim bu evim kanlar döken kimsenin iki eli üzerinde ayakta durmaz!" Şimdi Dâvûd (a.s.) dedi: “Yâ Rab, bu senin yolunda olmadı mı?" Hak Teâlâ buyurdu: "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" Cenâb-ı Dâvûd dedi: “Yâ Rab, onun binasını benden olan kimsenin iki eli üzerinde kıl!" Böyle olunca Allah Teâlâ ona vahy etti ki: "Muhakkak senin oğlun Süleyman onu bina eder." Şimdi bu hikâyeden maksat bu insanlık neş'esinin (insanlık âleminin) gözetilmesidir ve muhakkak onun ayakta tutulması yıkılmasından evladır." Ve Hakk'ın kâfirlerin katlini emretmesiyle beraber, kan döküldüğünü hoş görmemesi hakkındaki tafsilatlar, fakir tarafından yazılan Fusûsu'l-Hikem şerhinde tafsil olunmuştur, burada beyanı uzun olur. Şimdi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerîf'te ikinci vechi beyan buyurdukları ve her iki şekildeki mana birleştiği cihetle, Fusûs ile Mesnevî arasında ihtilaf yoktur; ve cenâb-ı Pîr efendimizin ikinci şekli beyan buyurmaları, ilerideki sırlar ve hikmetlerin beyanına bir mukaddime (giriş) teşkil etmiştir.

Ma'lûm olsun ki, Dâvûd (a.s.)ın kan dökücülüğü iki sûretle vâki' olmuştur; ve bu iki sûretle kan dökülmesinde o hazretin asla kabahati yoktur. Birisi budur: Emr-i ilâhî üzerine küffâr ile gazâ etmiş ve gazâ-yı meşrû' ile kanlar dökmüştür. İkincisi budur ki: Dâvûd (a.s.)ın sadâsı pek güzel ve pek muhrik olup münacata başladığı يا جبال أوبى معه والطير (Sebe', 34/10) ["Ey dağlar ve kuşlar, onunla beraber tesbih edin!"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, dağlar ve kuşlar, onun münâcâtına iştirak ederler idi. Ve orada hâzır olup dinleyen insanlardan birçokları azîm cezebât-ı ilâhiyye te'sîriyle can verirler idi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Yûnusî'de birinci sûretten bahs edip buyururlar ki: واعلم ان الشفقة على عباد الله احق بالرعاية من الغيرة فى الله اراد داود عليه السلام بنيان بيت المقدس فبناه مراراً فكلما فرغ تهدم فشكا ذلك الى الله فاوحى الله اليه ان بيتي هذا لا يقوم على يدى من سفك الدماء فقال داود يارب الم يكن ذلك في سبيلك قال بلى ولكنهم اليسوا بعبادي قال يا رب فاجعل بنيانه على يدى من هو منى فاوحى الله اليه ان ابنك سليمان يبنيه فالغرض من هذه الحكاية مراعاة هذه النشاة الانسانية و .... ان اقامتها اولى من هدمها الخ Ya'ni "Bil ki, Allah'ın kulları üzerine şefkat, fillah gayretten riâyete ehakdır. Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'i binâ etmek istedi. İmdi onu mirâren binâ etti; her ne vakit fâriğ olsa yıkılır idi. Böyle olunca Allah Teâlâ'ya bunu şikâyet etti. Allah Teâlâ ona vahy eyledi ki, "Muhakkak benim bu beytim kanlar döken kimsenin iki eli üzerinde kāim olmaz!" İmdi Dâvûd (a.s.) dedi: “Yâ Rab, bu senin yolunda olmadı mı?" Hak Teâlâ buyurdu: "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" Cenâb-ı Dâvûd dedi: “Yâ Rab, onun bünyânını benden olan kimsenin iki eli üzerinde kıl!" Böyle olunca Allah Teâlâ ona vahy etti ki: "Muhakkak senin oğlun Süleyman onu binâ eder." İmdi bu hikâyeden garaz bu neş'et-i insâniyyenin mürââtıdır ve muhakkak onun ikāmesi hedminden evlâdır." Ve Hakk'ın küffârın katlini emr etmesiyle berâber, kan döküldüğünü hoş görmemesi hakkındaki tafsilât, fakîr tarafından yazılan Fusûsu'l-Hikem şerhinde tafsil olunmuştur, burada beyânı uzun olur. İmdi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerîf'de ikinci vechi beyân buyurdukları ve her iki sûretteki ma'nâ birleştiği cihetle, Fusûs ile Mesnevî arasında ihtilaf yoktur; ve cenâb-ı Pîr efendimizin ikinci sûreti beyân buyurmaları, âtîdeki esrâr ve hikemin beyânına bir mukaddime teşkil etmiştir.

397. Dedi: "Senin mağlûbun, senin sarhoşun idim; benim elim, senin elinden bağlanmış oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

397. Dedi: "Senin mağlubun, senin sarhoşun idim; benim elim, senin elinden bağlanmış oldu."

Davud (a.s.) Hakk'a cevaben dedi ki: "Ey Rabbim, ben senin aşk şarabının mağlubu ve sarhoşu idim; o mağlubiyet içinde etrafımı gören gözüm yoktu; o hâl içinde benim iradem ve kudretim, senin iradene ve kudretine bağlanmış oldu."

Dâvûd (a.s.) Hakk'a cevaben dedi ki: "Yâ Rab, ben senin şarâb-ı aşkının mağlûbu ve sarhoşu idim; o mağlûbiyet içinde etrafımı gören gözüm yok idi; o hâl içinde benim irâdem ve kudretim, senin irâdene ve kudretine bağlanmış oldu."

398. "Değil midir ki, şâhın her mağlubu merhum ola; değil midir ki, mağlub, ma'dûm gibi ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

398. "Şahın her mağlup ettiği merhum olmaz mı; mağlup olan, yok olmuş gibi olmaz mı!"

Yani, "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) hâli içinde kul, kendisinden meydana gelen fiillerden dolayı mazur görülür ve rahmetin tecelli yeridir. Çünkü hâline mağlup olan, yok olmuş gibi olur. Artık o kulun bedensel varlığına ait olan hükümler ve eserler ortaya çıkamaz bir hâle gelir.

Ya'ni, "fenâ-fillâh" hâli içinde abd kendisinden sâdır olan ef'âlden dolayı ma'zûrdur ve rahmetin mazharıdır. Zîrâ mağlûbu'l-hâl olan, ma'dûm gibi olur. Artık o abdin vücûd-ı abdânîsine aid olan ahkâm ve âsâr zuhûr edemez bir hâle gelir.

399. Dedi: "Bu mağlub bir ma'dumdur ki, o nisbetin gayri ile ma'dûm değildir, îkān ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

399. Dedi: "Bu mağlup bir yok olandır ki, o bağıntının dışındaki bir şeyle yok değildir, kesin olarak biliniz!"

Yüce Allah tekrar Hz. Davud'a hitaben buyurdu ki: "Ey Davud, bu fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) hâli içindeki mağlup bir yok olandır ki, o yok olan, bağıntının dışındaki bir şeyle değildir; ancak bağıntıyla yok olandır. Yani izafî (bağıntılı) ve mukayyed (sınırlı) olan bir yok olandır, yoksa mutlak yok olan değildir. Bu yokluğun böyle nisbî (göreceli) bir yokluk olduğunu kesin olarak biliniz! Bu şerefli beyit Hind nüshalarında şöyledir: Tercüme ve açıklama: Yüce Allah buyurdu ki: "Ey hâli mağlup olan Davud, senin yokluğun nerede? Yok olan, bağıntının dışındaki bir şeyle değildir, bu hususta susunuz!"

Bu nüshanın şerhinde İmdadullah (k.s.) şöyle buyururlar: "Cevabın özeti şudur ki: Gerçi mağlup idin ve irade etme gücünü kaybettin; lakin mademki bekabillah (Allah ile var olma) ile var oldun, bu sebeple varlığın tamdır ve sen Hakk'ın iradesiyle irade sahibi oldun. Bu ise tam bir iradedir; ve bu irade ile, zorunluluk olamaz. Böyle olunca, iradenin etkisi vardır. Her ne kadar bu irade içinde merhum isen de, benim bu beytimin, insanları helak etmekle ve bu irade ile birleşmesi mümkün değildir." Ve yine bu nüshanın şerhinde, Hind şarihlerinden Muhammed Emir buyurur ki: "Sende hâsıl olan yokluk ve fenâ (yok olma), bütün isim ve sıfatlara nispetle değildir; ve senin bütün isim ve sıfatın fani olmuş değildir; aksine senin bazı sıfatın, Hakk'ın Zât'ının bazı sıfatında fani ve müstehlek (erimiş) olmuştur. Çünkü mukayyed (sınırlı) ve 'nasıl' olan için, Zât-ı mutlak (mutlak Zât) ve 'nasıl'sız olmak imkânsızdır. Ve visal (kavuşma) lezzeti de bundan sonra sabit olur. Beyit: "Ne yaparsın, bir dilberin vaslını ki, onu görmek senin için canın helak olması gelir."

Bu sebeple kula fenânın faydası, o...da kayıt ve kulluk şaibesinin kalmamasından ibarettir.

Yine Hind şarihlerinden Muhammed Eyyub, Mir Abdü'l-Fettah ve Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Ali hazretleri de bu nüshayı, bu anlamda şerh etmişlerdir.

Hak Teâlâ tekrâr Hz. Dâvûd'a hitâben buyurdu ki: "Yâ Dâvûd, bu fenâ-fillâh içindeki mağlûb bir ma'dûmdur ki, o ma'dûm nisbetin gayriyle değildir; ancak nisbetle ma'dûmdur. Ya'ni izâfî ve mukayyed olan bir ma'dûmdur, yoksa ma'dûm-ı mutlak değildir. Bu ma'dûmiyetin böyle nisbî bir ma'dûmiyet olduğunu yakînen biliniz! Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında şöyledir: Tercüme ve îzâh: Hak Teâlâ buyurdu ki: "Ey mağlûbu'l-hâl olan Dâvûd, senin ma'dûmluğun nerede? Ma'dûm, nisbetin gayriyle değildir, bu hususta susunuz!"

Bu nüshanın şerhinde İmdâdullah (k.s.) şöyle buyururlar: "Hulâsa-i cevâb budur ki: Gerçi mağlûb idin ve ma'dûmu'l-ihtiyâr oldun; lâkin mâdemki bekābillah ile bâkî oldun, binâenaleyh vücûdun kâmildir ve sen Hakk'ın ihtiyâriyle muhtâr oldun. Bu ise ihtiyâr-ı kâmildir; ve bu ihtiyâr ile, ıztırâr olamaz. Böyle olunca, ihtiyârın dahli vardır. Her ne kadar bu ihtiyâr içinde merhûm isen de, benim bu beytimin, ihlâk-i beşer ile ve bu ihtiyâr ile cem' olması mümkin değildir." Ve yine bu nüshanın şerhinde, Hind şârihlerinden Muhammed Emîr buyurur ki: "Sende hâsıl olan yokluk ve fenâ, cemî'-i esmâ ve sıfâta nisbetle değildir; ve senin cemî'-i esmâ ve sıfatın fânî olmuş değildir; belki senin ba'zı sıfatın, zât-ı Hakk'ın ba'zı sıfatında fânî ve müstehlek olmuştur. Zîrâ mukayyed ve çûn için, Zât-ı mutlak ve bî-çûn olmak muhâldir. Ve lezzet-i visâl dahi bundan sonra sâbit olur. Beyit: "Ne yaparsın, bir dilberin vaslını ki, onu görmek senin için helâk-i cân gelir."

Binâenaleyh bendeye fenânın fâidesi, o...da şâibe-i takayyüd ve ubûdiyyet bâkî kalmamaktan ibârettir.

Yine Hind şârihlerinden Muhammed Eyyûb, Mîr Abdü'l-Fettâh ve Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazarâtı dahi bu nüshayı, bu meâlde şerh etmişlerdir.

400. "Böyle ma'dûm ki, o kendinden gitti, varlıkların daha iyisi ve kavîsi vâki' oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

400. "Böyle bir yok olmuş kişi ki, o kendinden gitti, varlıkların daha iyisi ve kuvvetlisi meydana geldi."

Hakikati bâki (kalıcı) ve sıfatı, Hak'ın sıfatlarında fani (yok olmuş) olmakla yok hükmünde olan o kişi, kendisinin kendiliğinden gitti ve onun varlığı bütün varlıkların daha iyisi ve kuvvetlisi meydana geldi; çünkü onun varlığı Hakk'ın varlığıdır; bu sebeple onun varlığı kâmildir.

Hakîkati bâkî ve sıfatı, sıfât-ı Hak'da fânî olmakla ma'dûm hükmünde olan o kimse, kendinin kendiliğinden gitti ve onun varlığı bütün varlıkların daha iyisi ve kuvvetlisi vâki' oldu; zîrâ onun varlığı Hakk'ın varlığıdır; binâenaleyh onun varlığı kâmildir.

401. O Hakk'ın sıfatına nisbetle fenâdır, hakîkatte fenâ içinde onun için bekā vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

401. O, Hakk'ın sıfatına göre yokluktur; hakikatte yokluk içinde onun için kalıcılık vardır.

O yok olanın beşerî sıfatlarını, Hakk'ın sıfatları yok etmiştir ve o beşerî sıfatların yerine, Hakk'ın sıfatı ayakta durmuştur. Önceden o mağlup, beşerî varlığı ile ayakta duran ve hareket eden iken, şimdi Hakk'ın hakiki varlığı ile ayakta duran ve hareket eden olmuştur. Bu sebeple hakikatte o mağlup için, bu yokluk içinde kalıcılık vardır; çünkü mecazî varlık fânî, Hakk'a ait varlık kalıcıdır. Bu şerefli beyit, Pîr Hazretleri'nin şerefli dilinden, Hakk yolcularını irşat etmek (doğru yolu göstermek) için beyan buyurulur.

O ma'dûmun sıfât-ı beşeriyyesini, sıfât-ı Hak ifnâ etmiş ve o sıfât-ı beşeriyye yerine, Hakk'ın sıfatı kāim olmuştur. Evvelce o mağlûb vücûd-ı beşerîsi ile kāim ve müteharrik iken, şimdi vücûd-ı hakiki-i Hakkānî ile kāim ve müteharrik olmuştur. Binâenaleyh hakikatte o mağlûb için, bu fenâ içinde bekā vardır; çünki vücûd-ı mecâzî fânî, vücûd-ı Hakkānî bâkîdir. Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr'in lisân-ı şerîfinden, sâlikleri irşâden beyân buyurulur.

402. Ervâhın cümlesi onun tedbîrindedir; eşbahın cümlesi de onun tîrindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

402. Bütün ruhlar onun idaresindedir; bütün bedenler de onun kudretindedir.

Yani, Hak'tan gelen varlıkla bâki olan insân-ı kâmil, ruhlarda tasarruf ettiği gibi, bedenlerde de tasarruf eder. "Eşbâh", "şebah" kelimesinin çoğuludur, bedenler ve uzaktan görülen karartılar anlamındadır. "Tîr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "kudret" anlamındadır. Yani, Hak'ın sıfatlarıyla kâim olan bir kimse, bir kimsenin ruhuna yöneldiği zaman, ona etki bırakır; aynı şekilde bedenlerde de tasarruf kudretine sahiptir. Evliyaların menkıbelerinde kâmil insanların ruhlarda ve bedenlerde tasarruflarının örnekleri pek çoktur. Ve bu Mesnevî-i Şerif'te de şimdiye kadar geçti ve gelecekte de gelecektir. Bu şerefli beyit de Hz. Pîr'in şerefli dilindendir.

Ya'ni, vücûd-ı Hakkānî ile bâkî olan insân-ı kâmil, ervâhda tasarruf ettiği gibi, ecsâmda da tasarruf eder. "Eşbâh", "şebah"ın cem'idir, ecsâm ve uzaktan görülen siyahlıklar ma'nâsınadır. Ve "tîr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada "kudret" ma'nâsınadır. Ya'ni sıfât-ı Hak'la kāim olan bir kimse, bir kimsenin ruhuna teveccüh ettiği vakit, ona te'sîr ilkā eder; ve kezâ ecsâmda da tasarruf kudretini hâizdir. Menâkıb-ı evliyâda kâmillerin ervâhda ve ecsâmda tasarruflarının misâlleri pek çoktur. Ve bu Mesnevî-i Şerif de de şimdiye kadar geçmiş ve âtîde de gelecektir. Bu beyt-i şerîf dahi Hz. Pîr lisân-ı şerîfindendir.

403. "O kimse ki bizim lutfumuzda mağlûbdur, muztar değildir, belki muhtar-ı velâdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. "O kimse ki bizim lutfumuzda mağlûptur, muztar değildir, aksine dostluğun seçilmişidir."

"Vela", dostluk ve yakınlık anlamına gelir. Bu şerefli beyit, Hz. Davud'a (a.s.) yapılan ilahi hitaptandır. Yani, "O kimse ki, lütuf tecellimizde mağlup ve fani olmuştur, artık o kimse çaresiz ve aciz değildir, dostluğun ve yakınlığın seçilmişidir, yani onun iradesi, Hakk'ın iradesidir."

"Vela", dostluk ve yakınlık ma'nâsına gelir. Bu beyt-i şerîf Hz. Dâvûd'a olan hitâb-ı ilâhîdendir. Ya'ni, "O kimse ki, lutf-i tecellîmizde mağlûb ve fânî olmuştur, artık o kimse muztar ve âciz değildir, dostluğun ve yakınlığın muhtârıdır, ya'ni onun irâdesi, Hakk'ın iradesidir."

404. İhtiyarın müntehâsı ise odur ki, burada onun ihtiyarı müftekad olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

404. İhtiyarî seçimin sonu ise odur ki, burada onun ihtiyarı kaybolur.

"Müftekad", kaybolmuş demektir. Bilinmeli ki, irâde Hak'ın sıfatlarından bir sıfattır. Hak'ın bu sıfatı, insan fertlerinden her birine yatkınlığı oranında yansıyıp cüz'î bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu sebeple insan irâde ve ihtiyâr sahibidir; fakat onun bu ihtiyârının bir sonu vardır. Bu son da, kendisine cüz'î olarak yansıyan irâdeyi, kendi küllüne (mutlak olana) terk etmektir ki, burada onun ihtiyârı, kaybolan olur.

"Müftekad", gäib edilmiş [demektir.] Ma'lûmdur ki, irâde Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Hakk'ın bu sıfatı, efrâd-ı beşerden her birine isti'dâdı nis- betinde aks edip cüz'iyetle zâhir olmuştur. Binâenaleyh insan irâde ve ihtiyâr sahibidir; fakat onun bu ihtiyârının bir müntehâsı vardır. Bu müntehâ dahi, kendine cüz'iyetle mün'akis olan irâdeyi, kendi küllüne terk etmektir ki, burada onun ihtiyârı, gāib edilen olur.

405. Eğer o nihayet benlikten mahv olmasa idi, bir ihtiyar için çeşni olmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

405. Eğer o, sonunda benlikten yok olmasaydı, bir irade için tat olmazdı.

Hakk'ın küllî iradesinin, insan fertlerinden her birine yansıyan ışığı, onlarda bağımsız bir irade vehmi (sanısı) meydana getirir; onlar da bu iradelerini kaybetmemek için ona sarılırlar. Eğer bu iradelerini kaybetme korkusu olmasaydı, insan fertleri, kendi iradelerinin zevkini ve tadını duymazlar ve iradelerinin benliğine ve varlığına karşı kayıtsız kalırlardı. Bu sebeple her şeyin lezzeti ve tadı, onun yok olma ve kaybolma düşüncesinden kaynaklanır. Örneğin insanın gözü, kaybetme korkusundan dolayı zevkli ve kıymetlidir.

İrâde-i külliyye-i Hakk'ın, efrâd-ı beşerden her birine mün'akis olan pertevi, onlarda bir müstakil ihtiyâr vehmi vücûda getirir; onlar dahi bu ihtiyârlarını gāib etmemek için, ona sarılırlar. Eğer bu ihtiyârlarını gāib etmek korkusu olmasa idi, efrâd-ı beşer, kendi ihtiyârlarının zevkini ve çeşnisini duymazlar ve ihtiyârlarının benliğine ve varlığına karşı lâkayd kalırlar idi. Binâenaleyh her bir şeyin lezzeti ve çeşnisi, onun iftikārı ve gāib olması mülâhazasından neş'et eder. Meselâ insanın gözü, gāib etmek korkusundan dolayı zevkli ve kıymetlidir.

406. Cihânda gerek lokma ve gerek şerbet olsun, onun lezzeti, lezzetin mahvının fer'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

406. Dünyada ister lokma ister şerbet olsun, onun lezzeti, lezzetin yokluğunun bir sonucudur.

"Lokma"dan kasıt, yemek ve yeme eylemi; "şerbet"ten kasıt ise içme demektir. Yani, "Nasıl ki dünyada yemenin ve içmenin lezzeti, lezzetin yokluğunun bir sonucudur; çünkü insanın yemekten ve içmekten duyduğu lezzet ve tat, o lezzetin yokluğundan bir sonuçtur." Ve nasıl ki bir kimse hastalık sebebiyle yemenin ve içmenin lezzetini kaybettiği zaman, "Keşke sağlığım yerinde olsaydı da, soğanı kırıp tatlı tatlı ekmekle yeseydim," dediği defalarca işitilmiştir. Bundan anlaşılır ki, zıtlar birbirinin sonucudur; yani zevk, zevksizliğin ve zevksizlik de zevkin sonucudur; çünkü bu zıtlar birbirinin varlığından ortaya çıkar.

“Lokma”dan murâd, ekl ve yeme ve “şerbet”ten murâd, içme demek olur. Ya'ni, “Nitekim cihânda yemenin ve içmenin lezzeti, lezzetin mahvının fer'idir; zîrâ insanın yemeden ve içmeden duyduğu lezzet ve çeşni, o lezzetin mahvından bir fer'dir.” Ve nitekim bir kimse hastalık sebebiyle yemenin ve içmenin lezzetini gāib ettiği vakit, keşke sıhhatim yerinde olsa idi de, soğanı kırıp tatlı tatlı ekmekle yese idim, dediği defâatle işitilmiştir. Bundan anlaşılır ki, zıdlar birbirinin fer'idir; ya'ni zevk, zevksizliğin ve zevksizlik dahi zevkin fer'idir; çünki bu zıdlar birbirinin vücûdundan inkişaf eder.

407. Gerçi lezzetlerden te'sîrsiz oldu; o bir lezzet oldu ve lezzet tutucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

407. Gerçi lezzetlerden etkilenmez oldu; o bir lezzet oldu ve lezzet tutucu oldu.

Yani, "İradesini, Hak'ın iradesinde yok eden kimse, gerçi bu iradesinin lezzetlerinden ve tatlarından etkilenmez oldu; fakat o lezzetsizliğin zıddı bir lezzet ve bir zevk oldu ki, o daima lezzet tutucu oldu." Çünkü onun cüz'î iradesinin zevki, Hak'ın küllî iradesinde yok olduğu için, artık o mağlup, Hak'ın küllî iradesinin zevki ile tatlandı ve onun iradesinin sonu bu oldu. Şerh: İnne'l-mü'minûne ihvetün ve'l-ulemâ kenefsin vâhidah, özellikle Davud ve Süleyman ve diğer peygamberlerin (a.s.) birliği ki, eğer onlardan birini inkâr edersen, hiçbir peygambere iman doğru olmaz; ve bu birliğin alametidir; zira o binlerce evden bir evi viran edersen, onun hepsi viran olur ve bir duvar ayakta kalmaz. Çünkü "Biz onlardan hiçbirini ayırmayız." Ve akıllıya işaret kafidir; halbuki bu beyan işaretlerden ileri geçti. انمَا الْمُؤمِنُونَ اخوة (Hucurât, 49/10) Yani "Mü'minler kardeştirler ve العلماء كنفس واحدة yani "Ulema tek bir nefis gibidir" ayet ve hadisinin şerhi. Özellikle Davud ve Süleyman ve diğer peygamberlerin (a.s.) birliği ki, eğer onlardan birini inkâr edersen, hiçbirine iman doğru olmaz; ve bu birliğin alametidir; zira o binlerce evden bir evi viran edersen, onun hepsi viran olur ve bir duvar ayakta kalmaz. Zira لا نفرق بين أحد منهم (Bakara 2/136) yani "Biz onlardan birini ayırmayız." Ve akıllıya işaret kafidir; halbuki bu beyan işaretlerden ileri geçti.

Ya'ni, “İhtiyârını, ihtiyâr-ı Hak'da fânî kılan kimse, gerçi bu ihtiyârının lezzetlerinden ve çeşnilerinden te'sîrsiz oldu; fakat o lezzetsizliğin zıddı bir lezzet ve bir zevk oldu ki, o dâimâ lezzet tutucu oldu." Zîrâ onun ihtiyâr-ı cüz'îsinin zevki, ihtiyâr-ı küllî-i Hak'da fânî olduğu cihetle, artık o mağlûb, ihtiyâr-ı küllî-i Hakk'ın zevki ile mütezevvık oldu ve onun ihtiyârının müntehâsı bu oldu. Şerh: İnne'l-mü'minûne ihvetün ve'l-ulemâ kenefsin vâhidah, özellikle Dâvûd ve Süleymân ve diğer peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) ittihadı ki, eğer onlardan birini inkâr edersen, hiçbir peygambere iman doğru olmaz; ve bu ittihadın alametidir; zira o binlerce evden bir evi viran edersen, onun hepsi viran olur ve bir duvar ayakta kalmaz. Çünkü "Biz onlardan hiçbirini ayırmayız." Ve akıllıya işaret kafidir; halbuki bu beyan işaretlerden ileri geçti. انمَا الْمُؤمِنُونَ اخوة (Hucurât, 49/10) Ya'ni “Mü'minler kardeştirler ve العلماء كنفس واحدة ya'ni "Ulemâ nefs-i vâhide gibidir" âyet ve hadîsinin şerhi. Husûsiyle Dâvûd ve Süleymân ve sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ittihâdı ki, eğer onlardan birini münkir olursan, hiçbirine îmân dürüst olmaz; ve bu ittihâdın alâmetidir; zîrâ o binlerce evlerden bir evi vîrân edersen, onun hepsi vîrân olur ve bir duvar kāim olmaz. Zira لا نفرق بين أحد منهم (Bakara 2/136) ya'ni "Biz onlardan birini tefrîk etmeyiz." Ve âkıle işâret kâfidir; halbuki bu beyân işaretlerden ileri geçti.

408. İmdi Huda'dan Dâvûd'a hitâb geldi ki: "Ey iyi çehreli olan güzîde peygamber!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

408. Şimdi Yüce Allah'tan Davud'a hitap geldi ki: "Ey iyi yüzlü olan seçkin peygamber!"

409. "Gerçi senin cehdin ve kuvvetin ile zâhir olmaz; fakat mescidi senin oğlun yapar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

409. "Gerçi senin çaban ve kuvvetin ile ortaya çıkmaz; fakat mescidi senin oğlun yapar!"

410. "Ey hakîm, onun fiili senin fiilindir; mü'minler için kadîm bir ittisâl bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

410. "Ey hikmet sahibi, onun fiili senin fiilindir; müminler için kadim bir bağlantı bil!"

Bilinmeli ki, iman iki çeşittir: Birisi tahkikî iman (araştırmaya dayalı, kesin bilgiyle elde edilen iman), diğeri taklidî imandır (delile dayanmayan, başkalarından görüp öğrenilen iman). Her iki sınıf da mümin olsalar da, "Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır" ayet-i kerimesi gereğince, her iki iman arasında büyük bir fark vardır. Bununla birlikte tahkikî iman, küllî bir anlam olduğu gibi, taklidî iman da küllî bir anlamdır. Ve her iki iman, iman olmakta birdir. Bunların her iki çeşidi, maneviyatları itibarıyla parçalanmayı kabul etmez; fakat bu iman sahiplerinin suretleri, her zamanda çoğalır. Suretlerin çoğalması, anlamın çoğalmasını gerektirmez. Şimdi suretleri çok olan müminler, küllî anlamda birleştikleri için, ayet-i kerimede "Müminler kardeştirler" (Hucurat, 49/10) buyurulmuştur. Ayet-i kerimenin bu anlamı hakikî ve taklidî iman sahiplerine şamil ve geneldir. Ve "Ulema nefs-i vâhide gibidir" hadis-i şerifi, bu genel anlamı hususîleştirir ki, ulemadan maksat, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) sahibi olan peygamberler ve onların varisleri olan evliyadır. Bu zatların imanları, tahkikî imandır. Buna göre beytin birinci mısraında hakikî iman sahipleri arasındaki birliğe ve ikinci mısraında da genel olarak müminler arasındaki birliğe işaret buyurulur. Yani, "Tahkikî iman sahibi olan oğlun Hz. Süleyman'ın fiili, senin fiilindir ve zaten genel olarak tahkikî iman ve taklidî iman sahibi olan müminler arasında imanın maneviyatı itibarıyla kadim bir bağlantı ve birlik vardır."

Ma'lûm olsun ki, îmân iki nevi'dir: Birisi îmân-ı tahkîkî, diğeri îmân-ı taklîdîdir. Her iki sınıf dahi mü'min iseler de وَلِكُلِّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عملوا (En ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] âyet-i kerîmesi mûcibince, her iki îmân arasında fark-ı küllî vardır. Maahâzâ îmân-ı tahkîkî, bir ma'nâ-yı küllî olduğu gibi, îmân-ı taklîdî dahi bir ma'nâ-yı küllîdir. Ve her iki îmân, îmân olmakta müttehiddir. Bunların her iki nev'i, ma'neviyetleri i'tibâriyle tecezzî kabûl etmez; fakat bu îmân sâhiblerinin sûretleri, her zamanda taaddüd eder. Sûretlerin taaddüdü, ma'nânın taaddüdünü îcâb etmez. İmdi sûretleri müteaddid olan mü'minler, ma'nâ-yı küllîde ittihâd ettikleri için, âyet-i kerîmede إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اخْوَةٌ (Hucurat, 49/10) ["Mü'minler kardeştirler"] buyurulmuştur. Âyet-i kerîmenin bu ma'nâsı hakîkî ve taklîdî îmân sâhiblerine şâmil ve âmmdır. Ve العلماء كنفس واحدة ["Ulemâ nefs-i vâhide gibidir"] hadîs-i şerîfi, bu umûmî ma'nâyı husûsîleştirir ki, ulemâdan maksad, ulûm-i ledünniyye sahibi olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Bu zevâtın îmânları, îmân-ı tahkîkîdir. Binâenaleyh beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında îmân-ı hakîkî sâhibleri arasındaki ittihâda ve ikinci mısra'da da umûm mü'minler arasındaki ittihada işâret buyurulur. Ya'ni, “Îmân-ı tahkîkî sâhibi olan oğlun Hz. Süleyman'ın fiili, senin fiilindir ve zâten alelumûm îmân-ı tahkîkî ve îmân-ı taklîdî sâhibi olan mü'minler arasında îmânın ma'neviyeti i'tibariyle kadîm bir ittisâl ve ittihad vardır."

411. Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

411. Müminler sayısızdır, fakat iman birdir; onların cisimleri sayısızdır, fakat can birdir.

"Müminler cisimleri ve suretleri itibarıyla çoğalır ve birbirinden ayrı görünürler; lakin onların imanları bir şeydir ve surette birbirinden ayrı olan müminler, manada birleşmişlerdir." Nasıl ki müminlerin cisimleri de başka başkadır ve çoktur; fakat ilahi bir hâl olan külli ruh birdir ki, o da ruh-ı azamdır (en büyük ruhtur). Külli mana olan iman, çeşitli kişilere ait olmasıyla parçalanmadığı gibi, külli ruh olan ruh-ı azam dahi aynı şekilde müminlerin çeşitli kişilerine ait olmakla parçalanmaz.

"Mü'minler cisimleri ve sûretleri i'tibariyle taaddüd eder ve birbirinden ayrı görünürler; lâkin onların îmânları bir şeydir ve sûrette birbirinden ayrı olan mü'minler, ma'nâda müttehiddirler." Nitekim mü'minlerin cisimleri de başka başkadır ve müteaddiddir; fakat şe'n-i ilâhî olan rûh-ı küllî birdir ki, o da rûh-ı a'zamdır. Ma'nâ-yı küllî olan îmân, eşhâs-ı muhtelifeye taalluku sûretiyle tecezzî etmediği gibi, rûh-ı küllî olan rûh-ı a'zam dahi kezâlik mü'minlerin eşhâs-ı muhtelifesine taalluk etmekle tecezzî etmez.

412. Öküzde ve eşekte olan fehim ve canın gayri, âdemî için başka bir akıl ve cân vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

412. Öküzde ve eşekte olan anlayış ve candan başka, insan için başka bir akıl ve can vardır.

Bu ve sonraki şerefli beyitlerin anlamı açıklığa kavuşabilsin diye, Aziz Nesefî hazretlerinin ruh ve cisim hakkındaki açıklamalarından alınmış bir özeti, giriş olarak sunuyorum: Bilinmeli ki, ruh birdir; fakat ruhun mertebeleri vardır ve her mertebede bir ismi vardır. Bu mertebelerin isimleri sebebiyle ruhun çok olduğunu zannederler. Hâlbuki ruh birden fazla değildir. Lakin cismin de ruh gibi mertebeleri vardır ve her birinin de bir adı vardır. Toprak, su, hava ve ateş ana maddelerdir. Her birinin bir şekli ve bir anlamı vardır. Şekli karanlık ve anlamı nurdur. Şekillerine "unsur" ve anlamlarına "tabiat" derler. Buna göre dört unsur, dört tabiat olur; ve bunların hepsine "ana maddeler" derler. Ne zaman ki bu ana maddeleri birbirine karıştırırlar, bir "mizaç" meydana gelir; ona "cisim" derler. Ve bu ana maddeleri birbirine karıştırdıkları zaman, onların anlamını da karıştırmış olurlar; ve ondan da bir mizaç meydana gelir, ona da "ruh" derler. Buna göre mizaç hem cisimde hem de ruhda olur. Ana maddeler birbirine karışmamış oldukları sürece, onlara "anasır" ve "tabayi" derler ve karıştığı zaman "mizaç" meydana gelir, "cisim" ve "ruh" derler. Cismin çeşitli mertebeleri vardır. Her bir mertebe bir isim alır; "cansız cisim," "bitkisel cisim," "hayvansal cisim;" ve aynı şekilde ruh da mertebelerde ortaya çıkar ve her bir mertebede bir ad alır. "Cansız ruh," "bitkisel ruh," "hayvansal ruh"tur; ve "insan" hayvan türlerinden bir türdür. İşte mizacın hakikati ve cismin hakikati ve ruhun hakikati budur. "Cisim", mülk âlemindendir ve "ruh" melekût âlemindendir; ve "cisim", halk âlemindendir ve ruh emir âlemindendir. Ruh cevherdir ve cismin tamamlayıcısı ve hareket ettiricisidir. Bitkisel mertebede doğal olarak, hayvansal mertebede isteğe bağlı olarak ve insan mertebesinde fiilen. İnsan "bitkisel ruh" ve "hayvansal ruh" ve "nefsanî ruh"ta hayvanlar ile ortaktır; ve "insan ruhu" bu üç ruh türünden değildir; çünkü yüce âlemdendir. Ve bitkisel ve hayvansal ruhlar, aşağı âlemdendir. Hayvansal ruh cüzi şeyleri idrak eder ve insani ruh cüzi şeyleri ve külli şeyleri idrak eder. Hayvansal ruh fayda ve zararı idrak eder ve insani ruh fayda ve zararı ve en faydalı ve en zararlı olanı idrak eder; ve âlim (bilen) ve mürid (irade eden) ve kadir (güçlü) ve semi (işiten) ve basir (gören) ve mütekellimdir (konuşan). Bilme vaktinde tamamen âlimdir ve görme vaktinde baştan sona basirdir ve işitme vaktinde tamamen semidir ve kelam vaktinde de tamamen mütekellimdir. Bütün sıfatlar hakkında da böyledir.

Beytin anlamı: "İnsanın ruhu ve idraki, öküzün ve eşeğin, yani hayvanların ruhunun ve idrakinin dışındadır." Nitekim yukarıda açıklandı.

Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfenin ma'nâsı tavazzuh edebilmek için Azîz Nesefî hazretlerinin rûh ve cisim hakkındaki beyânâtından muktebes olan bir hulâsayı, mukaddime olarak arz ediyorum: Ma'lûm olsun ki, rûh birdir ve fakat rûhun merâtibi vardır ve her mertebede bir ismi vardır. Bu mertebelerin isimleri hasebiyle rûhun çok olduğunu zannederler. Halbuki rûh birden ziyâde değildir. Velâkin cismin dahi rûh gibi merâtibi vardır ve her birinin de bir adı vardır. Toprak, su ve hava ve ateş ümmühâttırlar. Her birinin bir sûreti ve bir ma'nâsı vardır. Sûreti zulmet ve ma'nâsı nûrdur. Sûretlerine "unsur" ve ma'nâlarına "tabîat" derler. Binâenaleyh dört unsur, dört tabîat olur; ve bunların cümlesine "ümmehât" derler. Vaktâki bu ümmehâtı birbirine karıştırırlar, bir "mizâc" peyda olur; ona "cisim" derler. Ve bu ümmehâtı birbirine karıştırdıkları vakit, onların ma'nâsını da karıştırmış olurlar; ve ondan dahi bir mizâc peyda olur, ona da "rûh" derler. Binâenaleyh mizâc hem cisimde ve hem de rûhda olur. Ümmehât birbirine karışmamış oldukları müddetçe, onlara "anâsır" ve "tabâyi" derler ve karıştığı vakit "mizâc" peyda olur, "cisim" ve "rûh" derler. Cismin muhtelif merâtibi vardır. Her bir mertebe bir isim alır; "cism-i cemâd,” “cism-i nebât," "cism-i hayvân;" ve kezâ rûh dahi merâtibde zâhir olur ve her bir mertebede bir nâm alır. “Rûh-ı cemâd," "rûh-ı nebât," "rûh-ı hayvan"dır; ve "insan" envâ'-ı hayvandan bir nevi'dir. İşte hakikat-ı mizâc ve hakikat-ı cisim ve hakîkat-ı rûh budur. "Cisim", âlem-i mülkdendir ve "rûh" âlem-i melekûttandır; ve "cisim", âlem-i halkdandır ve rûh âlem-i emirdendir. Rûh cevherdir ve cismin mükemmili ve muharrikidir. Mertebe-i nebâtta bittab', mertebe-i hayvanda bi'l-ihtiyâr ve mertebe-i insanda bi'l-fiil. Adem "rûh-i nebâtî” ve “rûh-i hayvânî” ve “rûh-i nefsânî"de hayvanlar ile müşterektir; ve "rûh-i insan” bu üç rûh kabílinden değildir; zîrâ âlem-i ulvîdendir. Ve nebâtî ve hayvânî rûhlar, âlem-i süflîdendir. Rûh-i hayvânî cüz'iyâtı müdriktir ve rûh-i insânî cüz'iyyatı ve külliyâtı müdriktir. Rûh-i hayvânî nef ve zararı müdriktir ve rûh-i insânî nef ve zararı ve enfa' ve ezarrı müdriktir; ve âlim ve mürîd ve kādir ve semî ve basîr ve mütekellimdir. Bilme vaktinde bütün âlimdir ve görme vaktinde serâpâ basîrdir ve işitme vaktinde tamâmen semîdir ve kelâm vaktinde de bütün mütekellimdir. Bilcümle sıfat hakkında da böyledir."

Ma'nâ-yı beyit: "İnsanın rûhu ve idrâki, öküzün ve eşeğin, ya'ni hayvanların ruhunun ve idrâkinin gayridir." Nitekim yukarıda îzâh olundu.

413. Yine âdemînin akıl ve canının gayri olarak bir velîde o deme mensub bir can vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. Yine insanın aklı ve canından başka, bir velîde o makama ait bir can vardır.

Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: "Hayvanların varlığında iş yapanlar vardır ve daima iş içindedirler; ve onların işi şudur ki, nuru karanlıktan ayırırlar. Öncelikle gıdayı ağza koyarlar, ağız kendi işini tamamlar ve kalbe verir; ve kalp kendi işini tamamlayıp, beynine verir; ne zaman ki beyne ulaşır ve beyin kendi işini tamamlar, yükseliş tamam olur ve nur karanlıktan ayrılır ve nurun sıfatı ortaya çıkar ve hayvan bilici, işitici ve görücü olur. Ve bu iksirdir ve hayvanlar daima bu iksir içindedir; ve insan bu iksiri nihayete eriştirir ve iksir, insanın yaptığı bu iksirdir, her ne yerse, o şeylerin daima canını alır ve eşyanın özünü ve hulâsasını elde eder. Yani nuru, karanlıktan öyle ayırır ki, nur kendini olduğu gibi bilir ve görür ve bu, insân-ı kâmilin dışında olmaz. İnsân-ı kâmil bu iksiri kemale eriştirir ve bu nuru karanlıktan tamamen ayırır. Çünkü bu nur hiçbir başka yerde kendini olduğu gibi bilmedi ve görmedi; ve insân-ı kâmilde olduğu gibi bildi ve gördü. İşte bu kâmil iksir, ilahi üflenmiş ruhtur. Bu sebeple genel olarak insanların aklı ve idraki, hayvanların ruhundan ve idrakinden üstündür ve insân-ı kâmilin ruhu ve idraki ise, diğer insanların ruh ve idraklerinden üstündür."

Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: "Hayvânâtın vücudunda iş yapanlar vardır ve dâimâ iş içindedirler; ve onların işi budur ki, nûru zulmetten tefrîk ederler. Evvelâ gıdâyı ağza koyarlar, ağız kendi işini tamam eder ve kalbe verir; ve kalb kendi işini tamam edip, dimâğına verir; vaktāki dimâğa erişir ve dimâğ kendi işini tamam eder, urûc tamam olur ve nûr zulmetten ayrılır ve nûrun sıfatı zâhir olur ve hayvan bilici ve işitici ve görücü olur. Ve bu iksîrdir ve hayvânât dâimâ bu iksîr içindedir; ve insan bu iksîri nihâyete eriştirir ve iksîr âdemin yaptığı bu iksîrdir, her ne yerse, o şeylerin dâimâ canını alır ve eşyânın zübde ve hulâsasını zabt eder. Ya'ni nûru, zulmetten öyle ayırır ki, nûr kendini kemâhî bilir ve görür ve bu insân-ı kâmilin gayrinde olmaz. İnsân-ı kâmil bu iksîri kemâle eriştirir ve bu nûru zulmetten tamâmen tefrîk eder. Zîrâ bu nûr hiç başka bir mahalde kendini kemâhî bilmedi ve görmedi; ve insân-ı kâmilde kemâhî bildi ve gördü. İşte bu iksîr-i kâmil, rûh-ı menfüh-ı ilâhîdir. Binâenaleyh alelumûm insanların akıl ve idraki, hayvanların rûhundan ve idrâkinden âlîdir ve insân-ı kâmilin rûhu ve idrâki ise, sâir insanların rûh ve idrâklerinden âlîdir."

414. Hayvana mensub olan can ittihad tutmaz, sen hava ruhundan bu ittihadı isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. Hayvana ait olan can birleşme sağlamaz, sen hava ruhundan bu birleşmeyi isteme!

Hayvanlık mertebesindeki ruhta birleşme yoktur; ruhun bu mertebesiyle diri olanlar arasında daima karşıtlık ve savaş vardır. Sen dış havadan oksijen gazını almak ve ciğerdeki karbon gazını dışarıya çıkarmak suretiyle diriliği devam eden bu ruhtan bu birleşmeyi isteme!

Bilinmeli ki, insanlar hayvanî ruhta, hayvanlar ile ortaktır ve bu ruhun hükümleri altında zayıf düşenlerin insanî ruhları kuvvede kalmış ve fiile gelememiş olur. Bu sebeple insân-ı kâmil terbiyesiyle mücâhedât ve riyâzât ve marifet tahsili hep bu kuvvede kalmış olan insanî ruh hükümlerinin fiilen ortaya çıkması amacına dayanır; bu amacı idrak etmeyen insanlarda hayvanî ruh hükümleri ortaya çıkar ve daima birbirleriyle karşıtlık ve çekişme içindedirler ve birbirlerini hayvanlar gibi yırtıp helak ederler ve biri diğerinin halinden etkilenmez.

Hayvanlık mertebesindeki rûhda ittihâd yoktur; rûhun bu mertebesiyle diri olanlar arasında dâimâ muhalefet ve cenk vardır. Sen havâ-yı hâricîden müvellidü'l-humûza gazını almak ve ciğerdeki karbon gazını dışarıya çıkarmak sûretiyle diriliği devam eden bu rûhdan bu ittihâdı isteme!

Ma'lûm olsun ki, insanlar rûh-i hayvânîde, hayvanlar ile müşterektir ve bu rûhun ahkâmı altında zebûn olanların rûh-i insânîleri kuvvede kalmış ve fiile gelememiş olur. Binâenaleyh mürşid-i kâmil terbiyesiyle mücâhede ve riyâzât ve tahsil-i ma'rifet hep bu kuvvede kalmış olan rûh-i insânî ahkâmının fiilen zuhûru maksadına müsteniddir; bu maksadı müdrik olmayan insanlarda rûh-i hayvânî ahkâmı zâhir olup, dâimâ birbirleriyle muhalefet ve nizâ içindedirler ve birbirlerini hayvanlar gibi yırtıp helâk ederler ve biri dîğerinin hâlinden müteessir olmaz.

415. Eğer bu ekmek yese, o tok olmaz; ve eğer bu, yük çekerse, o sakîl olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

415. Eğer bu ekmek yese, o tok olmaz; ve eğer bu, yük çekerse, o ağır gelmez.

Örneğin eğer biri karnını doyursa, diğerinin karnı doymaz; ve birisi sırtına yük yüklense, diğeri onun ağırlığını duymaz.

Meselâ eğer biri karnını doyursa, diğerinin karnı doymaz; ve birisi arkasına yük yüklense, dîğeri onun sıkletini duymaz.

416. Belki bu onun ölümünden sevinir; vaktaki onun rızkını göre, hasedinden ölür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

416. Aksine bu, onun ölümünden sevinir; ne zaman ki onun rızkını görse, kıskançlığından ölür.

Hayvanî ruh ile diri olan kimseler, o kadar birbirine karşıt ve muhaliftir ki, birisi diğerinin ölümünden sevinir; ve aynı şekilde birisi diğerinin servet ve nimete boğulduğunu gördüğü zaman kıskançlığından patlar.

Rûh-i hayvânî le diri olan kimseler, o kadar birbirine muârız ve muhâlifdir ki, birisi dîğerinin ölümünden sevinir; ve kezâ birisi dîğerinin servet ve ni'mete müstağrak olduğunu gördüğü vakit hasedinden patlar.

417. Kurtların ve köpeklerin canı her biri ayrıdır; canları müttehid olan, Hudâ'nın arslanlarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

417. Kurtların ve köpeklerin canı her biri ayrıdır; canları birleşmiş olanlar, Allah'ın arslanlarıdır.

Kurt ve köpek meşrebine (karakterine) ve tabiatına sahip olan kimselerin hayvanî ruhları birbirinden ayrıdır; çünkü hayvanî ruh, bedenin oluşumuyla beraber ortaya çıkar. Ve mademki bedenler ayrıdır, o ruhlar da ayrıdır. Canları birleşmiş olanlar, Hakk'ın arslanları olan insân-ı kâmillerdir; çünkü onların ruhu, ilâhî nefha (Allah'tan üflenmiş ruh) olan, izafî ruhtur. Her biri, diğerinin hâlinden etkilenir.

Kurt ve köpek meşreb ve tabîatında olan kimselerin rûh-i hayvânîleri birbirinden ayrıdır; zîrâ rûh-i hayvânî cismin teşekkülüyle beraber peydâ olur. Ve mâdemki cisimler ayrıdır, o rûhlar dahi ayrıdır. Canları müttehid olanlar, Hakk'ın arslanları olan insân-ı kâmillerdir; zîrâ onların ruhu, menfûh-i ilâhî olan, rûh-i izâfîdir. Her biri, dîğerinin hâlinden müteessir olur.

418. Onların canlarına ben isim ile cem' söyledim; zîrâ bu can, cisme nisbetle yüz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

418. Onların canlarına ben isim olarak "canlar" dedim; çünkü bu can, bedene göre çoktur.

Yani, ben, birleşmiş olan insân-ı kâmillerin canlarına da çoğul isim olarak "canlar" dedim. Bu ifadeden, hayvanî ruh gibi onların canlarının da ayrı olduğu zannı oluşsa da, cismaniyet âleminde böyle söylemek gerekir; çünkü tekil olan bu izafî ruh, bedene göre çok ve çeşitli görünür.

Ya'ni, ben, müttehid olan insân-ı kâmillerin canlarına da ism-i cemi' olarak "cânhâ" dedim. Bu ta'bîrden, rûh-i hayvânî gibi onların canlarının dahi ayrı olduğu zehâbı hâsıl olur ise de, cismâniyet âleminde böyle söylemek îcâb eder; zîrâ müfred olan bu rûh-i izâfî, cisme nisbetle çok ve müteaddid görünür.

419. Göğün güneşinin o bir nûru gibi, evlerin sahnına nisbet yüz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

419. Göğün güneşinin o bir nuru gibi, evlerin avlusuna göre yüz olur.

İzafî ruhun hakikatte bir olup, cisimlere göre çok görünmesinin benzeri şudur ki, göğün güneşi birdir ve onun nuru da aynı şekilde birdir; fakat o nur ve ışık her evin avlusuna ayrı ayrı yansır ve evlerin avlularının sayısı kadar çok görünür.

Rûh-i izâfînin hakikatte bir olup, cisimlere nisbetle çok görünmesinin nazîri budur ki, göğün güneşi birdir ve onun nûru da kezâlik birdir; fakat o nûr ve ziyâ her evin sofasına ayrı ayrı aks eder ve evlerin sofalarının adedince çok görünür.

420. Fakat sen ortadan duvarı kaldırdığın vakit, onların hep nûrları bir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

420. Fakat sen ortadan duvarı kaldırdığın vakit, onların bütün nurları bir olur.

Yani "Güneşin bir olan ışığını ve nurunu ayrı gösteren şey, odaları birbirinden ayıran duvarlardır. Duvarları kaldırdığın vakit, odalara yansıyan ışıkların hepsi birleşir." Bunun gibi, izafî ruh (bedene bağlı ruh) güneş gibi birdir; onu ayrı ve çok gösteren, odaların duvarları hükmünde olan cisimlerdir. Fakat hayvanî ruh (canlılık ruhu) mertebesi böyle değildir; çünkü o, cisimlerle beraber oluşur ve cismin yok olmasıyla mahvolur. Ve yanan bir mumun sönmesi gibidir; bu bakımdan ayrı ayrıdır ve asla aralarında birleşme yoktur.

Ya'ni "Güneşin bir olan ziyâsını ve nûrunu ayrı gösteren şey, sofaları birbirinden ayıran duvarlardır. Duvarları kaldırdığın vakit, sofalara aks eden ziyâların hepsi müttehid olur." Bunun gibi, rûh-i izâfî güneş gibi birdir, onu ayrı ve çok gösteren sofaların duvarları mesâbesinde olan cisimlerdir. Fakat rûh-i hayvânî mertebesi böyle değildir; zîrâ o cisimlerle beraber teşekkül edip, cismin fenâsıyla mahv olur. Ve yanan bir mumun sönmesi kabîlindendir; bu i'tibâr ile ayrı ayrıdır ve aslâ aralarında ittihâd yoktur.

421. Bu sözden fark ve işkâller gelir; zîrâ ki bu misl olmaz, misal olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

421. Bu sözden farklar ve güçlükler ortaya çıkar; çünkü bu, misl değil, misal olur.

"Misl", bir şeyin benzeri; ve "misâl" bir şeyin dengi ve benzeri anlamındadır. "Misl"de, bir şeyin bir şeye tam uygunluğu olduğu ve "misâl"de de, bir şeyin diğer şeye bazı özelliklerde benzerliği olduğu anlaşılır. Yani yukarıda izafî ruhun cisimlere olan ilgisi, güneş ışığının evlerin sofalarına yansımasına benzer denilmişti. Halbuki bu misalden bazı ayrılıklar ve güçlükler çıkar. Ayrılıklar şunlardır: Güneş ışığı evin sofasına ve duvarına bölünme şeklinde düşer ve izafî ruh ise, cisimlere ilgi duymakta böyle bölünmez; aksine bir hakikat bunlarda belirginleşir. Ve nur, güneşten ayrıdır ve güneşten ayrılmıştır. İzafî ruh ise, ilahi bir latife (ince ve görünmez bir cevher) olup, Hak'tan ayrılmış değildir ve Hak onunla beraberdir ve ruh küllî bir hakikattir; ve mevcut olan nur, hakiki bir cüzdür. (Hint şarihlerinden İmdadullah hazretleri).

Ve güçlükler şunlardır ki, mademki ruh bir hakikat olup, çeşitli cisimlere ilgi duymuştur, bu durumda birinin vücudunda olan ruh, diğerinin vücudunda olan ruh olurdu ve bunun bildiğini, onun da bilmesi gerekirdi; ve aynı şekilde eksik insanın ruhu ile, insân-ı kâmilin ruhu arasında da fark olmaması gerekirdi. (İsmail-i Ankaravî hazretleri).

Bu sebeple bu söylediğimiz misl ve benzeri değil, aksine bazı yönlerden benzemesi sebebiyle ancak bir misaldir.

"Misl", bir şeyin nazîri; ve "misâl" bir şeyin mümâsili ve müşâbihi ma'nâsınadır. "Misl"de, bir şeyin bir şeye mutabakatı olduğu ve "misâl"de de, bir şeyin diğer şeye ba'zı husûsâtta müşâbeheti olduğu anlaşılır. Ya'ni yukarıda rûh-i izâfînin cisimlere olan taalluku, ziyâ-yı şemsin, evlerin sofalarına in'ikâsına benzer denilmiş idi. Halbuki bu misâlden ba'zı ayrılıklar ve müşkiller çıkar. Ayrılıklar budur ki: Ziyâ-yı şems evin sofasına ve duvarına inkısâm sûretiyle düşer ve rûh-i izâfî ise, cisimlere taallukda böyle münkasım olmaz; belki bir hakikat bunlarda müteayyen olur. Ve nûr, güneşin mübâyinidir ve güneşten münfasıldır. Rûh-i izâfî ise, latîfe-i ilâhiyye olup, Hak'dan münfasıl değildir ve Hak onunla beraberdir ve rûh hakikat-ı külliyyedir; ve mevcûd olan nûr, cüz'-i hakîkîdir. (Hind şârihlerinden İmdadullah hazretleri).

Ve müşkiller budur ki, mâdemki rûh bir hakikat olup, muhtelif ecsâma taalluk etmiştir, şu halde birinin vücudunda olan rûh, dîğerinin vücudunda olan rûh olurdu ve bunun bildiğini, onun dahi bilmesi lâzım gelirdi; ve kezâ insân-ı nâkısın rûhu ile, insân-ı kâmilin rûhu arasında da fark olmamak îcâb ederdi. (İsmail-i Ankaravî hazretleri).

Binâenaleyh bu söylediğimiz misl ve nazîr değil, belki ba'zı cihetlerden benzemesi hasebiyle ancak bir misâldir.

422. Arslanın şahsından, şecî olan benî-Âdem'in şahsına kadar, hadsiz farklar vardır. Meselâ şecâatli adama, arslan derler; ve cesâreti ve şecâati cihetinden arslana benzetirler; halbuki arslanın şahsı ve şekli ile, Âdem oğlunun şahsı ve şekli arasında nihâyetsiz farklar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. Aslanın şahsından, cesur olan Âdem oğlunun şahsına kadar, sınırsız farklar vardır. Örneğin cesaretli adama, aslan derler; ve cesareti ve yiğitliği yönünden aslana benzetirler; hâlbuki aslanın şahsı ve şekli ile, Âdem oğlunun şahsı ve şekli arasında sonsuz farklar vardır.

423. Lakin ey latif bakışlı, vakt-i misalde, canbazlık cihetinden olan ittihada bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Lakin ey latif bakışlı, misal vaktinde, canbazlık yönünden olan birleşmeye bak!

"Canbazlık" burada "anlam oyunculuğu" demektir; ve anlam oyunculuğu da iki şeyin birbirine benzemesine sebep olan anlamdır. Aslanla insan arasındaki cesaret ve yiğitlik anlamı gibi. Yani bir şeyin misali, o şeyin aynen benzeri demek değildir; aksine birbirinin arasında bir veya daha fazla benzerlik yönü vardır demek olur. "Bu sebeple, ey latif bakışlı o kimse, sen misal vaktinde iki şeyin birleştiği anlama bak ve aralarındaki benzerlik yönünü gör!"

"Cânbâzlık" burada "ma'nâ oyunculuğu" demektir; ve ma'nâ oyunculuğu da iki şeyin birbirine benzemesine sebeb olan ma'nâdır. Arslanla insan arasındaki cesâret ve şecâat ma'nâsı gibi. Ya'ni bir şeyin misali, o şeyin aynen nazîri demek değildir; belki birbirinin arasında bir veyâ daha ziyâde vech-i müşâbehet vardır demek olur. "Binâenaleyh, ey latîf bakışlı o kimse, sen misâl vaktinde iki şeyin müttehid olduğu ma'nâya bak ve aralarındaki vech-i müşâbeheti gör!"

424. Zîra o şecî nihayet arslan misali oldu; ta'rifatın cümlesinde arslanın misli değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

424. Çünkü o yiğit nihayet aslan misali oldu; tanımların hepsinde aslanın benzeri değildir.

O yiğit ve cesur olan insan, nihayet yiğitlikte ve cesarette aslanın misali ve benzeri oldu; yoksa aslanın bütün tanımlarında ve vasıflarında aslanın benzeri ve dengi değildir.

O şecî ve cesûr olan insan, nihâyet şecâatte ve cesârette arslanın misali ve benzeri oldu; yoksa bütün arslanın ta'rîflerinde ve vasıflarında arslanın misli ve nazîri değildir.

425. Bu dünya evi müttehid bir nakış tutmaz; tâ ki ben sana bir misali açık göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

425. Bu dünya evi birleşik bir nakış tutmaz; tâ ki ben sana bir örneği açıkça göstereyim.

"Duyular âleminde, ruhun sıfatlarıyla birleşik olan bir nakış ve bir suret bulunamaz ki, ben sana bu hususta açık bir örnek ve bir benzer göstereyim." Çünkü bu dünyanın nakışları fânidir ve çözülmeyi kabul eder; ruh ise bekâ sahibidir ve çözülmeyi kabul etmez. Bu sebeple fânilik âleminde, bekâ âlemine mensup olan ruhun örneği ve benzeri bulunamaz.

"Âlem-i hisde, rûhun sıfatlarıyla müttehid olan bir nakış ve bir sûret bulunamaz ki, ben sana bu husûsta açık bir misil ve bir nazîr göstereyim." Zîrâ bu dünyânın nakışları fânîdir ve inhilâl kabul eder; ve rûh ise sahib-i bekādır ve inhilâl kabûl etmez. Binâenaleyh âlem-i fenâda, âlem-i bekāya mensûb olan rûhun misli ve nazîri bulunamaz.

426. Aklı hayranlıktan satın almam için, nâkıs bir misali bile ele getiririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

426. Aklı hayranlıktan satın almam için, noksan bir misali bile ele geçiririm.

Bu sebeple aklı hayranlığın esaretinden kurtarmak için, noksan olan bir misali bile ele alarak, satın alma zorunluluğu ortaya çıkar; o misal de şudur:

Binâenaleyh aklı hayranlığın esâretinden kurtarmak için, nâkıs olan bir misâli bile ele alarak, satın almak mecbûriyeti hâsıl olur; o misâl de budur ki:

427. Onun nûru sebebiyle zulmetten kurtulmaları için, gece her bir oda için bir çerağ koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

427. Onun nuru sebebiyle karanlıktan kurtulmaları için, gece her bir oda için bir kandil koyarlar.

428. O çerâğ bu ten olur, onun nûru rûh gibidir; bunun ve onun fitilinin muhtâcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

428. O kandil bu beden olur, onun nuru ruh gibidir; bu kandil ve onun fitiline muhtaçtır.

Bu örnek, önceki zamanlarda kullanılan aydınlatma yöntemine ait bir örnektir. Önceki zamanlarda topraktan yapılmış ayaklı bir çanak yaparlar ve bu kaba "kandil" derlerdi. Bu kabın içine zeytinyağı ve pamuktan fitil yapıp, zeytinyağı ile doymuş olan fitili yakarlardı; bu kandilin ışığı sayesinde gecenin karanlığını giderirlerdi. Sonraları mum yakmak yaygınlaştı ve daha sonra petrol gazı lambaları icat edildi. Şu anda ise elektrikle aydınlatma yaygınlaşmaya başladı. Yani, gecenin görünen karanlığından kurtulmak için, her evde kandil yakarlardı. Yüce Allah da izafî yokluk karanlığından kurtulmaları için, insanın topraktan yaratılmış olan beden kandilini yaktı. Can nuru ortaya çıkmak için bu kandile ve hayvanî ruhun fitiline muhtaçtır; ve beden kandilinin ve hayvanî ruhun devamlılığına sebep olan altı şey vardır ki, onlar da tıp kitaplarında "sitte-i zarûriyye" (altı zorunlu şey) adıyla zikredilir: 1. Hava, 2. Yiyecek ve içecek, 3. Uyku ve uyanıklık hâli, 4. Hareket ve sükûn, 5. İstifrâğ (boşaltım) ve ihtibâs (tutma), 6. Nefse ait isteklerdir. İşte bu haller, kandilin fitilleri gibidir.

Bu misâl, evvelki zamanlarda müsta'mel usûl-i tenvîre âid bir misâldir. Evvelki zamanlarda topraktan ma'mûl ayaklı bir çanak yaparlar ve bu zarfa "çerâğ" derler idi. Bu zarfın içine zeytinyağı ve pamuktan fitil yapıp, zeytinyağı ile meşbû' olan fitili yakarlar; bu çerâğın ışığı sâyesinde gecenin karanlığını izâle ederler idi. Sonraları mum yakmak taammüm etti ve ba'dehû petrol gazı lambaları îcâd olundu. Hâl-i hâzırda ise elektrik tenvîrâtı taammüm etmeğe başladı. Ya'ni, gecenin zâhirî zulmetinden kurtulmak için, her evde çerâğ yakarlar. Hak Teâlâ hazretleri dahi adem-i izâfî zulmetinden kurtulmaları için, beşerin topraktan mahlûk olan cisim çerâğını yaktı. Nûr-ı cân zâhir olmak için bu çerâğın ve rûh-i hayvânînin fitiline muhtaçdır; ve cisim çerâğının ve rûh-i hayvânînin bekāsına sebeb olan altı şeydir ki, onlar da tıb kitablarında "sitte-i zarûriyye" nâmıyla zikr olunur: 1. Hava, 2. Me'kûl ve meşrûb, 3. Uyku ve uyanıklık hâli, 4. Hareket ve sükûn, 5. İstifrâğ ve ihtibâs, 6. Ağrâz-ı nefsâniyyedir. İşte bu ahvâl, çerâğın fitilleri mesâbesindedir.

429. Altı fitilli o çerâğ, bu havas hep uyku ve yemek üzerine esas tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

429. Altı fitilli o kandil, bu duyular hep uyku ve yemek üzerine esas tutar.

O altı fitilli cisim kandili (beden), o beş zahirî ve batınî duyu (havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtine) hep uyku ve yemek esası üzerine dayanır ki, bu iki hâl kandilin altı fitilinin en önemlilerindendir.

O altı fitilli olan çerâğ-ı cisim, o havâss-i hamse-i zâhire ve bâtine hep uyku ve yemek esâsı üzerine müsteniddir ki, bu iki hâl çerâğın altı fitilinin en mühimlerindendir.

430. Yemeksiz ve uykusuz yarım nefes yaşamaz; taâm ile ve uyku ile dahi yaşamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

430. Yemeksiz ve uykusuz yarım nefes yaşamaz; yemek ile ve uyku ile de yaşamaz.

O beden kandili dünyada yemeksiz ve uykusuz yaşayamaz; ve fakat yemek ile ve uyku ile de yaşamaz; çünkü bütün eşya, her bölünmez anda (zamanın en küçük birimi) kahredici tecelli (Allah'ın varlıkları yok etme tecellisi) ile yok olur ve onu takiben, Rahman nefesi (Allah'ın varlıkları yaratma nefesi) ve lütuf tecellisi (Allah'ın lütufkâr yaratma tecellisi) ile hızla var olur. Buna, hakikat ehlinin ıstılahında "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi, sürekli yaratılış) derler. O bedenin tamamen çözülmesinin takdir edildiği zamana kadar yemek ve uykuya ihtiyacı, bu yoğun âlemin gereğindendir. Bu sebeple bir bakıma göre bedenin yaşaması yemek ve uyku iledir; ve bir bakıma göre de değildir.

O cisim çerâğı dünyâda yemeksiz ve uykusuz yaşayamaz; ve fakat yemek ile ve uyku ile dahi yaşamaz; zîrâ bilcümle eşyâ her ân-ı gayr-i münkasimde tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve onu müteâkib, nefes-i rahmânî ve tecellî-i lutfi ile serían mevcûd olur. Buna ıstılâh-ı muhakkıkînde "teceddüd-i emsâl" derler. O cismin büsbütün inhilâli mukadder olan zamâna kadar yemek ve uykuya ihtiyacı bu âlem-i kesîfin iktizâsındandır. Binâenaleyh bir bakıma göre cismin yaşaması yemek ve uyku iledir; ve bir bakıma göre de değildir.

431. Fitilsiz ve yağsız ona bekā olmaz, fitil ile ve yağ ile de o vefâsızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

431. Fitilsiz ve yağsız ona bekâ olmaz, fitil ile ve yağ ile de o vefâsızdır.

Bu sûret âleminde cisim kandilinin fitili ve yağı olmazsa, ondan ortaya çıkan hayvanî ruh nurunun devamı ve kalıcılığı olmaz. O nur söner. Eğer nurun sönmesi takdir edilmişse, yukarıda anılan altı çeşit fitilin ve yeme-içme yağının faydası olmaz. Bu sebeple cismin eceli geldiği ve kıyameti koptuğu zaman, o cisim kandiline hizmet etmenin hiçbir faydası ve etkisi olamaz.

Bu âlem-i sûrette cisim çerâğının fitili ve yağı olmazsa, ondan zâhir olan rûh-i hayvânî nûrunun devâmı ve bekāsı olmaz. O nûr söner. Eğer nûrun sönmesi mukadder ise, yukarıda zikr olunan altı nevi' fitilin ve ekl ve şürb yağının fâidesi olmaz. Binâenaleyh cismin eceli geldiği ve kıyâmeti kopacağı vakit, o cisim çerâğına hizmet etmenin hiçbir fâidesi ve te'sîri olamaz.

432. Zîrâ ki onun illete mensub olan nûru ölüm isteyicidir. Nasıl yaşar ki, aydınlık gündüz onun ölümüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

432. Çünkü onun hastalığa ait olan nuru ölümü isteyicidir. Nasıl yaşar ki, aydınlık gündüz onun ölümüdür.

Çünkü o hayvanî ruhun hastalığa ve dertlere ait olan nuru, doğası gereği ölümü isteyicidir. O ruh nasıl yaşar ki, aydınlık olan gündüz, yani Hakk'ın zâtî tecellîsi (Allah'ın özünden gelen görünümü), kesafet (maddi yoğunluk) ve zulmet (manevî karanlık) âlemine ait olan o hayvanî ruhun ölümüdür; yani aydınlık karanlığın ölümüdür; aynı şekilde karanlık da aydınlığın ölümüdür. İki zıttan birisi üstün gelince, diğerini öldürür.

Zîrâ ki o rûh-i hayvânînin illete ve emrâza mensûb olan nûru tab'an ölüm isteyicidir. O rûh nasıl yaşar ki, aydınlık olan gündüz, ya'ni tecellî-i zâtî-i Hak, âlem-i kesâfete ve zulmete mensûb olan o rûh-i hayvânînin ölümüdür, ya'ni aydınlık karanlığın ölümüdür; ve kezâ karanlık dahi, aydınlığın ölümüdür. İki zıddan birisi galib olunca, dîğerini öldürür.

433. Beşerin cümle hisleri dahi bekāsızdır, zîrâ ki haşr gününün nûru önünde lâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. İnsanın bütün hisleri de kalıcı değildir, çünkü kıyamet gününün nuru önünde yok olurlar.

"Haşr", toplanmak ve bir araya gelmek demektir. "Haşr günü"nden kastedilen, gizliliğin açığa çıkmaya dönüştüğü gündür; ve "O günün nuru"ndan kastedilen, Hak'ın hakiki varlık nurunun açığa çıkmasıdır ki, o günde izafî olan benlikler yok olur. Beyit: Gel Hüdâyî'den al haber erken Ben diyen gafil utanır yârın

Yani, beden kandilinin tâbilerinden olan ve insanın benliğini oluşturan dış ve iç duyular, bedenle birlikte kalıcı değildir. Çünkü kıyamet ve toplanma gününün huzurunda hepsi yok ve fânidir; ve onların yokluğu ve fâniliği, hakiki olan yokluk ve fânilik değildir, aksine izafî olan yokluktur. Çünkü varlıkta sabit olan bir şeyin tamamen yok olması imkânsızdır. Nitekim bu hakikati fen ehli de sezmişlerdir.

"Haşr", toplanmak ve cem' olmak demektir. "Haşr günü"nden murâd, butûnun zuhûra münkalib olduğu gündür; ve "O günün nûru"ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak nûrunun inkişafıdır ki, o günde izâfî olan benlikler, fânî olur. Beyit: Gel Hüdâyî'den al haber erken Ben diyen gafil utanır yârın

Ya'ni, cisim çerâğının tevâbiinden olan ve beşerin enâniyetini vücûda getiren havâss-i zâhire ve bâtınesi, cisim ile beraber bekāsızdır. Zîrâ ki haşir ve cem' gününün huzûrunda hepsi lâdır ve fânîdir; ve onların yokluğu ve fenâ- sı, hakîkî olan yokluk ve fenâ değildir, belki izâfî olan yokluktur. Zîrâ vücûdda sabit olan bir şeyin adem-i mahz olması imkânı yoktur. Nitekim bu hakîkati erbâb-ı fen dahi sezmişlerdir.

434. Bizim babalarımızın hissi ve canı, ot gibi külliyyen fânî ve yok değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

434. Bizim babalarımızın hissi ve canı, ot gibi tamamen fânî ve yok değildir.

Bu sebeple, geçmiş ve vefat etmiş olan babalarımızın hissi ve canı, mana âlemini ve ahireti inkâr edenlerin dediği gibi tamamen fânî ve yok olmuş değildir.

Hint nüshalarında "babalarımız" yerine "bizim sonsuzluğumuz" yazılmıştır; anlamı "Bizim hissiyatımız ve sonsuz olan canımız tamamen fânî ve yok değildir" demek olur.

“Binâenaleyh bizim geçmiş ve vefât etmiş olan babalarımızın hissi ve canı, âlem-i ma'nâyı ve âhireti inkâr edenlerin dediği gibi külliyyen fânî ve yok olmuş değildir."

Hind nüshalarında “bâbâyân-ı mâ" yerine "nâ-pâyân-ı mâ" yazılmıştır, ma'nâsı “Bizim hissimiz ve nihâyetsiz olan canımız külliyyen fânî ve lâ değildir" demek olur.

435. Fakat yıldız ve mehtab gibi, hep güneşin şuâından mahvdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

435. Fakat yıldız ve mehtap gibi, hepsi güneşin ışığından silinmiştir.

Bizim hissimizin ve canımızın haşir ve toplanma gününde yok oluşu, güneşin ışığının şiddetinden yıldızların ve mehtabın nurlarının silinmesine ve görünememelerine benzer. Halbuki gündüz yıldızların ve ayın nuru mevcuttur, tamamen silinmiş ve yok olmuş değildir; ancak güneşin ışığının şiddeti onların nurunu bastırıp, görünmez bir hâle getirmiştir.

Bizim hissimizin ve canımızın haşir ve cem' gününde fânî oluşu, güneşin şuâının şiddetinden yıldızların ve mehtâbın nûrlarının mahv olmasına ve görünememelerine benzer. Halbuki gündüz yıldızların ve ayın nûru mevcuddur, külliyyen mahv ve fânî değildir; ancak güneşin şiddet-i ziyâsı onların nûrunu bastırıp, görünmez bir hâle getirmiştir.

436. Nitekim pirenin darbesinin yakması ve acısı, sana yılanın yarası geldiği vakit mahv olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

436. Nasıl ki pirenin darbesinin yakması ve acısı, sana yılanın yarası geldiği zaman yok olur.

"Keyk", pire; "ileyk" Arapça bir terkip olup "sana" demektir. Bu şerefli beyit de başka bir örnektir. Yani, "Pirenin ısırmasından meydana gelen acı ve yanma, o anda yılanın sokmasından meydana gelen acı ve keder altında gizlenir; ve yılan sokmasının acısı, pire ısırmasının acısını bastırır."

"Keyk", pire; "ileyk" Arabî terkibdir, "sana" demek olur. Bu beyt-i şerîf dahi dîğer bir misâldir. Ya'ni, "Pirenin ısırmasından hâsıl olan acı ve yanma, o anda yılanın sokmasından hâsıl olan acı ve elem altında gizlenir; ve yılan sokmasının acısı, pire ısırmasının acısını bastırır."

437. Nitekim çıplak, suda arıların zahmından kurtulmak için suya sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

437. Nasıl ki çıplak, suda arıların eziyetinden kurtulmak için suya sıçradı.

Bu da başka bir örnektir. Yani, "Örneğin çıplak bir adamın üzerine arılar saldırır, o da onların saldırısından ve sokmalarından kurtulmak için suya dalar."

Bu da diğer bir misâldir. Ya'ni, "Meselâ çıplak olan bir adamın üzerine arılar hücum eder, o da onların hücumundan ve sokmalarından kurtulmak için suya dalar."

438. Arılar onun fevkınde tavaf ederler; baş çıkardığı vakit, onu muaf tutmazlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

438. Arılar onun üstünde dönerler; başını çıkardığı zaman, onu rahat bırakmazlar.

Yani, onlar onun suya daldığı noktada, başının üzerinde dönüp dolaşırlar; o kişi sudan başını dışarıya çıkardığı zaman arılar yine ona musallat olurlar. "Arı"dan ve "su"dan maksadın ne olduğu gelecek beyitlerde açıklanır.

Ya'ni, anlar onun suya daldığı noktada, başı üzerinde dönüp dolaşırlar; o kimse sudan başını dışarıya çıkardığı vakit arıları yine ona musallat olurlar. "Arı"dan ve "su"dan murâd ne olduğu ebyât-ı âtiyede îzâh buyurulur.

439. Su, Hakk'ın zikri ve arı bu zamân, bu falanın ve o falanın yadıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

439. Su, Hakk'ın zikri ve arı bu zaman, bu falanın ve o falanın anısıdır.

Yani, "Hakk'ın zikri" saf olan su gibidir ve "arı" dahi Hakk'ın bu zikri zamanında, bu falan ve o falan şeyin hatırasıdır. Kalp Hakk'ın zikriyle meşgul olduğu vakit, ona Allah'tan başka şeylerin (mâsivâ) hatıraları ve fikirleri musallat olup, arılar gibi o kalbin etrafında dolaşıp dururlar.

Ya'ni, "Hakk'ın zikri" sâf olan su gibidir ve "arı" dahi Hakk'ın bu zikri zamânında, bu falan ve o falan şeyin hâtırasıdır. Kalb Hakk'ın zikriyle meşgül olduğu vakit, ona mâsivâ hâtıraları ve fikirleri musallat olup, arılar gibi o kalbin etrafında dolaşıp dururlar.

440. Zikir suyunun içinde nefesi yut ve sabr et, tâ ki fikirden ve eski vesvese[438]den kurtulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

440. Zikir suyunun içinde nefesi yut ve sabret, tâ ki fikirden ve eski vesveseden kurtulasın.

Ey Hakk Yolcusu, saf su gibi olan Hakk'ın zikri esnasında nefesini yut ve sabret, tâ ki nefes tutma ile meydana gelen zikir esnasında, Hakk'ın dışındaki şeylerin düşüncesi ve kendini bildiğin zamandan beri sana ârız olan bedeninin vesveseleri sana musallat olmasın. Nasıl ki suya dalan kimse, nefesini tutarak su içinde kaldıkça, başında dolaşan arılar onu sokamazlar.

Ey sâlik, âb-ı sâfi gibi olan Hakk'ın zikri esnasında nefesini yut ve sabr et, tâ ki habs-i nefes ile vâki' olan zikir esnasında, Hakk'ın gayrinin düşüncesi ve kendini bildiğin zamandan beri, sana ânz olan cisminin vesveseleri sana musallat olmasın. Nitekim suya dalan kimse, nefesini habs edip, su içinde kaldıkça, başında dolaşan arılar onu sokamazlar.

441. Ondan sonra o safâ suyunun tab'ını muhakkak hep başdan ayağa kadar tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

441. Ondan sonra o saf suyunun tabiatını muhakkak baştan ayağa kadar hep tutarsın.

Yani, nefes tutma yoluyla Hakk'ı zikrettiğin sırada, dünya düşüncesinden ve bedenin eski vesveselerinden kurtulduktan sonra, "Ben, beni zikreden kimsenin yoldaşıyım" hadis-i kudsîsi gereğince, Hak senin yoldaşın olur ve Hak senin yoldaşın olduğu zaman, senin sıfatın, O'nun sıfatları altında yok olur ve erir. Bu sebeple sen o saf suyunun aynı tabiatında olursun, yani artık sende görünen Hakk'ın sıfatı olur.

Ya'ni, habs-i nefes tarîkıyle Hakk'ı zikr ettiğin esnâda mâsivâ düşüncesinden ve tenin eski vesveselerinden kurtulduktan sonra انا جليس من ذکرنی ya'ni "Ben, beni zikr eden kimsenin celîsiyim" hadis-i kudsîsi mûcibince, Hak senin celîsin olur ve Hak senin celîsin olduğu vakit, senin sıfatın, onun sıfâtı altında mahv ve müstehlek olur. Binâenaleyh sen o safâ suyunun hem-tab'ı olursun, ya'ni artık sende zâhir olan Hakk'ın sıfatı olur.

442. Öyle ki, o şer arısı sudan kaçar, senden de korku tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

442. Öyle ki, o şer arısı sudan kaçar, senden de korku tutar.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Yûnus Fassı'nda şöyle buyurur: "لا يعلم قدر هذه النشأة الانسانية الا من ذكر الله الذكر المطلوب منه فانه تعالى جليس من ذكره والجليس مشهود للذاكر و متى لم يشاهد الذاكر الحق الذي هو جليس فليس بذاكر فان ذكر الله سارى فى جميع العبد لا من ذكره بلسانه خاصة الخ." Yani "Muhakkak bu insanî oluşumun (neş'et-i insâniyye) değerini, ancak kendisinden istenen zikir ile Yüce Allah'ı zikreden kimse bilir. Çünkü Yüce Allah, kendisini zikreden kimsenin arkadaşıdır ve o arkadaş, zikredenin görüp bildiği şeydir ve zikreden, kendisinin arkadaşı olan Hakk'ı ne zaman görmezse zikreden değildir. Çünkü Allah'ı zikretmek kulun bütün yapısında yaygındır; sadece onu diliyle zikreden kimseye özgü değildir vb." Yani zikredenden istenen, layık olduğu şekilde zikir, bir kimsenin Yüce Allah'ı bütün kuvvetleri ve organlarıyla, düşüncelerini toplayarak zikretmesidir. Çünkü Yüce Allah kendisini zikreden kimsenin arkadaşıdır ve arkadaş olan kimse hazırdır, gaip değildir. Bu sebeple Yüce Allah zikredenin görüp bildiği şeydir; ve zikredenin, kendisinin arkadaşı olan Hakk'ı zikir esnasında görmediği zamanlarda, o kimse Hakk'ı zikreden değildir; ve zikredenin bu görmesi, maddî suretleri görmesi gibi hissî değildir, aksine zevkîdir. Ve Hakk'ı zevken görme, ancak insana özgü olan bir niteliktir. Şu halde Hakk'ı zevken görmenin mahalli olan bu insanî oluşumun değerini, zikri esnasında Hakk'ı gören bilir. Şimdi ey Hakk Yolcusu, Hakk'ı dilinle zahirin ve ruhunla ve kalbinle bâtının ile zikredersen başında dolaşan şer arıları, senden korkup kaçarlar ve asla mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) hatırası akla gelmez olur.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Yûnusi'de buyurur ki: لا يعلم قدر هذه النشأة الانسانية الا من ذكر الله الذكر المطلوب منه فانه تعالى جليس من ذكره والجليس مشهود للذاكر و متى لم يشاهد الذاكر الحق الذي هو جليس فليس بذاكر فان ذكر الله سارى فى جميع العبد لا من ذكره بلسانه خاصة الخ . Ya'ni "Muhakkak bu neş'et-i insâniyyenin kadrini, ancak ondan matlûb olan zikir ile Allah Teâlâ'yı zikr eden kimse bilir. Zîrâ Hak Teâlâ, onu zikr eden kimsenin celîsidir ve halbuki celís, zâkirin meşhûdudur ve zâkir kendisinin celîsi olan Hakk'ı ne vakit müşâhede etmezse zâkir değildir. Zîrâ zikrullah abdin hey'et-i mecmûasında sârîdir; onu zikr eden kimsenin lisânına hâs değildir ilh..." Ya'ni zâkirden matlûb olan lâyıkı vech ile zikir, Allah Teâlâ'yı cemî'-i kuvâ ve a'zâsıyla havâtırını toplayarak bir kimsenin zikr etmesidir. Çünki Hak Teâlâ kendisini zikr eden kimsenin celîsidir ve celîs olan kimse hâzırdır, gāib değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ zâkirin meşhûdudur; ve zâkirin, kendisinin celîsi olan Hakk'ı esnâ-yı zikirde müşâhede etmediği vakitlerde, o kimse Hakk'ı zâkir değildir; ve zâkirin bu müşâhedesi suver-i maddiyyenin müşâhedesi gibi hissî değildir, belki zevkîdir. Ve Hakk'ın zevkan müşâhedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyettir. Şu halde Hakk'ı zevkan müşâhedenin mahalli olan bu neş'et-i insâniyyenin kadrini esnâ-yı zikrinde Hakk'ı müşâhede eden bilir. İmdi ey sâlik, Hakk'ı lisânen zâhirin ve rûhen ve kalben bâtının ile zikr edersen başında dolaşan şer arıları, senden korkup kaçarlar ve aslâ mâsivâ hâtırası hutûr etmez olur.

443. Ondan sonra istersen sen sudan uzak ol, zîrâ ey kapı yoldaşı sen sırda suyun hem-tab'ısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

443. Ondan sonra istersen sen sudan uzak ol, çünkü ey kapı yoldaşı sen sırda suyun hem-tab'ısın.

Yani, "Sen Allah'tan başka şeylere ait hatıraları reddederek, Yüce Allah'ı bütün kuvvetlerin ve azaların ile zikrettiğin zaman, Hak senin bütün kuvvetlerinin ve azalarının arkadaşı olacağından, bundan sonra istersen, görünen dil ile Hakk'ı zikretme; çünkü ey Hak kapısında bizimle yoldaş olan Hakk Yolcusu, artık sen iç âleminde Hak'kı zikretmekle hemhâl olursun!" Yani senin nefesin Hak'kı zikretmek olur ve senin sıfatın, O'nun sıfatı altında yok olur ve kaybolur. Farz edelim ki Hak'kı zikretmekten kurtulup, Allah'tan başka şeylerle meşgul olayım desen bile, yine Hak'kı zikretmekten ayrılamazsın. Ve senin halin رجال لا تلهيهم تجارة و لا بيع عن ذكر الله (Nûr, 24/37) yani "Adamlar vardır ki, onları ticaret ve satış Allah'ın zikrinden meşgul etmez" ayet-i kerimesinin karşılığı olur ve bu hâl senin için bir ihtiyari ölüm (iradî ölüm) olur.

Ya'ni, "Sen mâsivâ hâtıralarını nefy ederek, Allah Teâlâ'yı cemî'-i kuvân ve a'zân ile zikr ettiğin vakit, Hak senin bilcümle kuvânın ve a'zânın celísi olacağından, bundan sonra istersen, lisân-ı zâhir ile Hakk'ı zikr etme; zîrâ ey Hak kapısında bizim ile yoldaş olan sâlik, artık sen bâtında zikr-i Hak'la hem-tab' olursun!" Ya'ni senin nefesin zikr-i Hak olur ve senin sıfatın, O'nun sıfatı altında mahv ve müstehlek olur. Bilfarz Hakk'ın zikrinden kurtulup, mâsivâ ile meşgül olayım desen bile, yine zikr-i Hak'dan fâriğ olamazsın. Ve senin halin رجال لا تلهيهم تجارة و لا بيع عن ذكر الله (Nûr, 24/37) ya'ni "Adamlar vardır ki, onları ticaret ve satış Allah'ın zikrinden meşgül etmez" âyet-i kerîmesinin mâ-sadakı olur ve bu hâl senin için bir mevt-i ihtiyârî olur.

444. Çok kimseler ki cihandan geçmişlerdir, yok değildirler ve sıfâta karışmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

444. Çok kimseler ki dünyadan geçmişlerdir, yok değildirler ve sıfatlara karışmışlardır.

Yani, çok kimseler vardır ki, bu dünyada iken iradî ölüm ile ölmemişler ve bu âlemden doğal ve zorunlu ölüm ile ölüp gitmişlerdir. Bu gidenler, manayı ve ahireti inkâr edenlerin iddiası gibi, yok olmamışlardır. Ancak Hakk'ın sıfatına karışmışlardır. Çünkü ölümün hakikati yokluk değildir, aksine ruhun bedenden ve mananın suretten alakasını kesmesidir.

Ya'ni, çok kimseler vardır ki, bu dünyâda iken ihtiyârî ölüm ile ölmemişler ve bu âlemden tabîî ve ıztırârî ölüm ile ölüp gitmişlerdir. Bu gidenler, ma'nâyı ve âhireti münkir olanların iddiası gibi, yok olmamışlardır. Ancak Hakk'ın sıfatına karışmışlardır. Zîrâ ölümün hakikati adem değildir, belki rûhun bedenden ve ma'nânın sûretten alâkasını kesmesidir.

445. Cümlesinin sıfatları, Hakk'ın sıfatlarında, o güneşin huzurunda yıldızlar gibi bî-nişandırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

445. Bütün varlıkların sıfatları, Hakk'ın sıfatlarında, o güneşin huzurunda yıldızlar gibi izsizdirler.

Zorunlu ölüm ile dünyadan gidenlerin sıfatları, güneşin ışığı huzurunda nurları izsiz ve esersiz kalan yıldızlar gibi, Hakk'ın sıfatının nuru altında zayıf ve izsiz kalırlar; cüz'î (parçalı) ilimleri, Hakk'ın küllî (tümel) ilminde ve cüz'î hayatları Hakk'ın Hayat sıfatında ve cüz'î iradeleri, Hakk'ın küllî iradesinde fani olup, ilahi ilimdeki hakikatleri bâkidir.

Iztırârî ölüm ile dünyâdan gidenlerin sıfatları, güneşin ziyası huzûrunda nûrları nişansız ve esersiz kalan yıldızlar gibi, Hakk'ın sıfatının nûru altında zebûn ve bî-nişân kalırlar; ilm-i cüz'îleri, ilm-i küllî-i Hak'da ve hayât-ı cüz'iyyeleri sıfat-ı Hayât-ı Hak'da ve irâde-i cüz'iyyeleri, irâde-i külliyye-i Hak'da fânî olup, ilm-i ilâhîdeki hakikatleri bâkîdir.

446. Ey serkeş, eğer Kur'ân'dan nakil istersen "Onların hepsi bizim indimizde ihzar olunmuşlardır"ı oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

446. Ey serkeş, eğer Kur'ân'dan nakil istersen "Onların hepsi bizim indimizde ihzar olunmuşlardır"ı oku!

Ey ölümü yokluk sayan inatçı ve Kur'ân'ı yanlış yorumlayan inkârcı! Eğer Kur'ân'dan ölümün yokluk olmadığına dair naklî delil istersen, Yâsîn sûresinin 32. âyet-i kerîmesindeki وَإِنْ كُلِّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ yani "Muhakkak bütün halk toplanıp, bizim katımızda hazır edilmişlerdir" âyetini oku!

Ey ölümü adem sayan inadçı ve Kur'ân'ı te'vil eden münkir! Eğer Kur'ân'dan ölümün adem olmadığına delîl-i naklî istersen Yâsîn sûre-i şerîfesindeki وَإِنْ كُلِّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/32) ya'ni “Muhakkak bütün halk cem' edilip, bizim indimizde ihzâr olunmuşlardır" âyet-i kerîmesini oku!

447. İyi bak, "Muhzarûn" ma'dûm olmaz, tâ ki ruhların bekāsını yakînen bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

447. İyi bak, "Muhzarûn" (huzura getirilenler) yok olmaz, tâ ki ruhların kalıcılığını kesin olarak bilesin.

Yani, ayet-i kerimede "Muhzarûn" buyrulduğuna göre, huzura getirilmiş olanlar, mevcut olanlardan olur, yoksa yok olanları bir yere toplamak mümkün olmaz. Bu sebeple bu ayet-i kerimedeki "Muhzarûn"dan ruhların fani olmayıp, kalıcı olduklarını kesin olarak bil; onların yoklukları izafidir, hakiki değildir. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Ya'ni, âyet-i kerîmede "Muhzarûn" buyurulduğuna nazaran, ihzâr olunmuş olanlar, mevcud olanlardan olur, yoksa ma'dûm olanları bir yere toplamak mümkin olmaz. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmedeki "Muhzarûn"dan rûhların fânî olmayıp, bâkî olduklarını yakînen bil; onların ma'dûmiyetleri izâfidir, hakîkî değildir. Nitekim yukarıda îzah olundu.

448. Mahcûbun rûhu onun bekāsından azabdadır; vâsılın ruhu bekāda hicabdan pâktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

448. Perdelinin ruhu, kendi varlığının devamından azap içindedir; Hakk'a ulaşanın ruhu ise varlıkta perdeden arınmıştır.

Bilinmeli ki, perde iki kısımdır. Birisi karanlık perde ve diğeri nuranî perdedir. "Karanlık perde", nefsin sıfatları ve "nuranî perde" de ruhun sıfatlarıdır. Hakk Yolcusu bu dünya hayatında bu iki sıfatın lezzetlerinden fani olmadıkça ve bu iki tür perdeyi yırtıp, Hakk'ın sıfatları altında yok olup erimedikçe Hakk'a ulaşamaz. Her eksik insanın ruhuna önce nefsinin, sonra da ruhunun benlikleri perde olur. Ve zorunlu ölümle öldükten sonra, bu ruh, kendisinin bu perde içindeki varlığının devamından azapta olur. Fakat bu âlemde insân-ı kâmil terbiyesiyle ve Hakk'ın yardımıyla sülûk (tasavvuf yolunda ilerleme) ve mücâhede (nefisle mücadele) sonucunda Hakk'a ulaşanların ruhları, zorunlu ölümden sonra, ruhlarının varlığının devamı içinde bu iki perdeden temiz ve arınmış olur. Gerçi ruh perdesinde bulunanlar dahi cennet ehlinden olsalar da, onların makamı, kâmillerin makamı olan özel cennet değildir. Nasıl ki Azîz Nesefî hazretleri Mebde' ve Meâd risalesinde şöyle buyururlar: "Her kim özel cennet içinde bulunursa, mutlak rahat içindedir. Bu cennetin geri kalanı, cennet derecelerinin diğer mertebeleridir. Bu derecelerde olanlar mutlak lezzet ve rahat içinde olmazlar; ve mutlak elem ve sıkıntı içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişlerdir, bu yönden lezzet ve rahat içindedirler; ve fakat Yüce Allah'ın yakınlığından mahrumdurlar. Bu yönden ayrılık ateşi içindedirler."

Ma'lûm olsun ki, hicâb iki kısımdır. Birisi hicâb-ı zulmânî ve diğeri hicâb-ı nûrânîdir. “Hicâb-ı zulmânî", nefsin sıfatları ve “hicâb-ı nûrânî" dahi rûhun sıfatlarıdır. Sâlik bu hayât-ı dünyeviyyede bu iki sıfatın lezzâtından fânî ve bu iki nevi' perdeleri yırtıp, Hakk'ın sıfatları altında mahv ve müstehlek olmadıkça Hakk'a vâsıl olamaz ve her insân-ı nâkısın rûhuna evvelen nefsinin ve sâniyen rûhunun benlikleri hicâb olur. Ve mevt-i ıztırârî ile öldükten sonra, bu rûh, kendisinin bu hicâb içindeki bekāsından azabda olur. Fakat bu âlemde insân-ı kâmil terbiyesiyle ve Hakk'ın inâyeti ile sülûk ve mücâhede neticesinde Hakk'a vâsıl olanların rûhları ıztırârî ölümden sonra, rûhlarının bekāsı içinde bu iki hicâbdan pâk ve ârî olur. Gerçi hicâb-ı rûhda bulunanlar dahi, ehl-i cennetten iseler de, onların makāmı, kâmillerin makāmı olan cennet-i hâs değildir. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri Mebde' ve Meâd risâlesinde şöyle buyururlar: "Her kim cennet-i hâs içinde bulunursa, râhat-ı mutlaka içindedir. Bu cennetin bâkîsi, derecât-ı cennetin dîğer mertebeleridir. Bu derecâtta olanlar lezzet ve râhat-ı mutlak içinde olmazlar; ve elem ve renc-i mutlak içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişlerdir, bu vecihden lezzet ve râhat içindedirler; ve fakat kurb-ı hazret-i Zü'l-Celâl'den mahrûmdurlar. Bu vecihden âteş-i firâk içindedirler."

449. Bu hayvan hissi çerağından muradı sana söyledim; âgâh ol, tâ ki ittihad istemiyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. Bu hayvanî hissin ışığından maksadımı sana söyledim; uyanık ol ki birlik istemeyesin!

Bu hayvanî hissin ve ruhunun ışığı olan bedenden maksadın ve hedeflenen şeyin ne olduğunu yukarıda sana söyledim. Sakın sen o hayvanî ruhun birleşmesini bekleme ve bu hayvanî ruh ile diri olan insanların arasında yakınlığın ve birliğin devamını ümit etme! Bugün bir hususta birleşirlerse, yarın bir anlaşmazlık sonucunda birbirlerini parçalarlar.

Bu hayvân hissinin ve ruhunun çerâğı olan cisimden murâd ve maksûd ne olduğunu yukarıda sana söyledim. Sakın sen o rûh-ı hayvânînin ittihâdını bekleme ve bu rûh-ı hayyânî ile diri olan insanların arasında ülfet ve ittihâdın devamını ümîd etme! Bugün bir husûsta ittihad ederlerse, yarın bir ihtilâf neticesinde birbirlerini yırtarlar.

450. Ey falan, kendi rûhunu çabuk, sâliklerin ervâh-ı kudsüne muttasıl et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Ey falan, kendi ruhunu çabuk, Hakk yolcularının kutsal ruhlarına ulaştır!

Yukarıda açıklandığı gibi, birleşme ve uyum ancak tek bir hakikat olan insan ruhunun özelliğidir; o ruh, kutsal ruhtur. Bu sebeple ey falan kimse, vakit kaybetmeden, çabuk kendi ruhunu, Hakk yolunun yolcularının kutsal ruhları safına ulaştır ve ruhundaki hayvaniyet sıfatını insanlığa dönüştür!

Yukarıda îzah olunduğu vech ile ittihad ve i'tilaf ancak hakikat-i vâhide olan rûh-ı insânînin hâssasıdır, o rûh, rûh-ı kudsîdir; binâenaleyh ey falan kimse vakit fevt etmeden, çabuk kendi rûhunu, tarîk-ı Hak sâliklerinin kud- sî olan rûhları safına muttasıl kıl ve rûhundaki hayvâniyet sıfatını insâniye- te tahvîl et!

451. Senin yüz çerağın, gerek ölsünler, gerek dursunlar, imdi ayrıdırlar ve müt- tehid değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

451. Senin yüz çerağın, ister ölsünler, ister dursunlar, şimdi ayrıdırlar ve birleşmiş değildirler.

"Mirend", "mîrend" gaip çoğul şimdiki zaman kipinin kısaltılmışıdır. "Bîstend", "istâden" mastarından gaip çoğul şimdiki zaman kipidir, "bâyistend"in kısaltılmışıdır. Yani, "Senin hayvanî ruha sahip yüz çerağın, yani cisim arkadaşın olsa, ister ölüp ahirete göçsünler, ister dünyada diri olarak dursunlar, onlar birbirinden ayrıdırlar ve asla aralarında birlik yoktur."

"Mirend", "mîrend" muzâri'-i cem'-i gäib sîgasının muhaffefidir. "Bîs- tend", "istâden" masdarından muzâri'-i cem'-i gāib sîgasıdır, “bâyistend"in muhaffefidir. Ya'ni, "Senin rûh-i hayvânî sahibi olan yüz çerâğ, ya'ni cisim musâhibin olsa, ister ölüp âhirete intikāl etsinler, ister dünyâda diri olarak dursunlar, onlar birbirinden ayrıdırlar ve aslâ aralarında ittihâd yoktur."

452. Bundan dolayı bu bizim ashâbımız hep niza' ederler; enbiyâda kimse ni- za' işitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

452. Bundan dolayı bu bizim arkadaşlarımız hep çekişirler; peygamberlerde kimse çekişme işitmedi.

Yani "Hayvanî ruhlar arasında birlik olmamasından dolayı, bu bizim sohbet arkadaşlarımız arasında daima çekişme ve muhalefet mevcuttur; çünkü onların ruhu henüz, insanî ruh mertebesini kazanamamıştır." "Bu bizim arkadaşlarımız" ifadesiyle, Hz. Pîr efendimizin mübarek zamanındaki müridlerine işaret buyurulmuş olması mümkündür. Çünkü mübarek zamanında bazı kimseler: "Hz. Mevlânâ kâmil bir zattır, fakat müridleri yaramaz adamlardır" demişler ve bu söz Hz. Pîr'e ulaştığı zaman: "Eğer onlar iyi adamlar olmuş olsaydı, ben onların müridi olurdum" buyurmuşlardır. Sözün özü, hayvanî ruh arasında birlik yoktur; o birlik ancak insanî ruha özgüdür. "Nitekim ruhları kutsal ve izafî ruh olan yüce peygamberler ve onların varisleri olan kerem sahibi evliyalar arasında kimse çekişme ve muhalefet işitmedi."

Ya'ni "Rûh-i hayvânîler arasında ittihad olmamasından dolayı, bu bizim musahiblerimiz arasında dâimâ nizâ' ve muhalefet mevcûddur; zîrâ onların rûhu henüz, rûh-i insânî mertebesini iktisâb edememiştir." "În ashâb-ı mâ” ta'bîriyle, Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerindeki mü- rîdlerine işâret buyurulmuş olması vâriddir. Zîrâ zamân-ı şerîflerinde ba'zı kimseler: "Hz. Mevlânâ kâmil bir zâttır, fakat müridleri yaramaz adamlardır" demişler ve bu söz Hz. Pîr'e vâsıl olduğu vakit: "Eğer onlar iyi adamlar ol- muş olsa idi, ben onların müridi olurdum" buyurmuşlardır. Velhâsıl rûh-i hayvânî arasında ittihad yoktur; o ittihâd ancak rûh-i insânîye mahsûsdur. "Nitekim rûhları rûh-i kudsî ve izâfî olan enbiyâ-yı izâm ve onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm aralarında kimse nizâ' ve muhalefet işitmedi."

453. Zîra ki enbiyanın nuru güneş idi; bizim hissimizin nûru çerâğ ve şem' ve dumandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

453. Çünkü peygamberlerin nuru güneş idi; bizim hissimizin nuru kandil, mum ve dumandır.

Yani, "Peygamberlerin kutsal ruhlarının nuru güneş gibidir ve güneşin ışığı ve nuru tek bir kaynaktan çıkar; bu sebeple odalara yansıyan nurlar arasında farklılık yoktur. Fakat hissimizin ve hayvani ruhumuzun nuru, kandillerin ve mumların nuruna ve onlardan çıkan dumanlara benzer; bu sebeple birbirinden ayrıdır."

Ya'ni, "Peygamberlerin ervâh-ı kudsiyyelerinin nûru güneş gibidir ve gü- neşin ziyâsı ve nûru bir menba'dan çıkar; bu sebeble odalara aks eden nûr- lar arasında ihtilaf yoktur. Fakat hissimizin ve rûh-ı hayvânîmizin nûru, çerâğın ve mumların nûruna ve onlardan çıkan dumanlara benzer; binâenaleyh birbirinden ayrıdır."

454. Biri söner, biri gündüze kadar kalır; biri soluk, diğeri parlak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

454. Biri söner, biri gündüze kadar kalır; biri soluk, diğeri parlak olur.

Örneğin, yanan kandillerden birisi daha gündüz olmadan söner, diğeri sabaha kadar yanar; yahut birisi pejmürde ve sönük sönük yanar, diğeri de bol alev ile parlak parlak yanar. Cisimlerin hayvanî ruhları da böyledir; bünyelerin gerekliliğine göre kimi kuvvetli yanar, kimi pejmürde ve sönük sönük yanar. Yani kimi güçlü bünyeli olarak yaşar, kimi zayıf ve hasta olarak yaşar.

"Meselâ yanan çerâğlardan birisi daha gündüz olmadan söner, dîğeri sabâha kadar yanar, yâhud birisi pejmürde ve sönük sönük yanar, dîğeri de bol alev ile parlak parlak yanar." Cisimlerin rûh-i hayvânîleri de böyledir, bünyelerin îcâbına göre kimi kuvvetli yanar, kimi pejmürde ve sönük sönük yanar. Ya'ni kimi kaviyyü'l-bünye olarak yaşar, kimi zayıf ve ma'lûl olarak yaşar.

455. Hayvana mensub olan cân gıdâdan diri olur; o her bir iyide ve kötüde dahi ölür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

455. Hayvana ait olan can, gıdadan diri olur; o, her iyi ve kötüde dahi ölür.

Yani, unsurlardan oluşan bedene ilişkin olan hayvanî ruh, gerek iyi olan ve gerekse kötü olan kimselerde genel olarak yemekten ve içmekten diri olur ve kuvvetlenir; ve beden gıda ile kuvvet buldukça, o hayvanî ruhun itici ve çekici kuvveti, yani gazabı ve şehveti dahi şiddetli olur; fakat o hayvanî ruh ister iyi insanda ve ister kötü insanda olsun neticede ölür ve fani olur.

Ya'ni, cism-i unsurîye taalluk eden rûh-i hayvânî, gerek sâlih olan ve gerek fâsık olan kimselerde alelumûm yemeden ve içmeden diri olur ve kuvvetlenir; ve bünye gıdâ ile kuvvet buldukça, o rûh-i hayvânînin kuvve-i dâfia ve câzibesi, ya'ni gazabı ve şehveti dahi şiddetli olur; fakat o rûh-i hayvânî ister sâlihde ve ister fâsıkda olsun netîcede ölür ve fânî olur.

456. Eğer bu çerâğ söner ve dürülüp bükülürse, komşunun evi ne vakit karanlık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

456. Eğer bu kandil söner ve dürülüp bükülürse, komşunun evi ne zaman karanlık olur?

Hayvanî ruhlar arasında birlik olmadığına örnektir. Yani, "Maddî kandil, yağı bittiği için söner; yahut birisi tarafından fitili bükülüp söndürülürse, komşunun evi karanlık olmaz; çünkü onun evindeki kandil yanar ve sönmez. Bunun gibi bir cisimdeki hayvanî ruh yok olup o cisim ölürse, komşunun hayvanî ruhu devam eder."

Ervâh-ı hayvaniyye arasında ittihad olmadığına misâldir. Ya'ni, “Sûrî çerâğ, yağı bittiği için söner; veyâhud birisi tarafından fitili bükülüp söndürülürse, komşunun evi karanlık olmaz; zîrâ onun evindeki çerâğ yanar ve sönmez. Bunun gibi bir cisimdeki rûh-i hayvânî zâil olup o cisim ölürse, komşunun rûh-i hayvânîsi devam eder."

457. Mâdemki o evin nûru bunsuz dahi ayaktadır, binâenaleyh her evin his çerağı ayrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

457. Mademki o evin ışığı bunsuz dahi ayaktadır, bu sebeple her evin his çerağı ayrıdır.

Mademki o komşunun evinin ışığı, bu komşunun ışığı sönse dahi yanıyor; ve birinin hayvanî ruhu öldüğü ve söndüğü vakit, diğerinin hayvanî ruhu ayakta duruyor; bundan anlaşılıyor ki, her cismin hayvanî ruhu diğerinden ayrıdır.

Mâdemki o komşunun evinin çerâğı, bu komşunun çerâğı sönse dahi ya- nıyor; ve birinin rûh-i hayvânîsi öldüğü ve söndüğü vakit, diğerinin rûh-i hayvânîsi ayakta duruyor; bundan anlaşılıyor ki, her cismin rûh-i hayvânîsi dîğerinden ayrıdır.

458. Bu, hayvana mensub olan canın misali olur, Rabbânî olan canın misali olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

458. Bu, hayvana ait olan canın misali olur, Rabbânî olan canın misali olmaz.

Bu, yukarıdan beri verdiğimiz açıklamalar, hayvanî ruhun misalidir, Rabbânî ve kutsî olan insanî ruhun misali değildir. O ilâhî nefha olan insanî ve izafî ruh başkadır.

Bu, yukarıdan beri verdiğimiz îzâhât, rûh-i hayvânînin misâlidir, Rabbâ- nî ve kudsî olan rûh-i insânînin misali değildir. O menfûh-i ilâhî olan rûh-i insânî ve izâfî başkadır.

459. Gece hindûsu tarafından vaktāki ay doğdu, her bir pencerenin üzerine bir nûr düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

459. Gece hindusu tarafından ay doğduğunda, her bir pencerenin üzerine bir nur düştü.

"Baz" kelimesinin çok anlamı vardır, burada "yan ve taraf" anlamınadır. "Gece hindusu"ndan kastedilen, hayvani ruhtur; çünkü hayvani ruh, tabiatın karanlığından kaynaklanır. "Ay"dan kastedilen, izafi ruhtur. "Hindu", zenci köle ve cariye anlamınadır. Yani, "İnsan cisminin taşıdığı hayvani ruh, insani ruh istidadına gebedir; hayvani ruh tarafından, ki bu ruh insani ruh istidadına gebe olan ve zenci cariye konumunda bulunan ruhtur, insani ruh ayı doğduğunda; cisimlerin her bir his penceresine bu nur düştü ve yansıdı." Bu sebeple insani ruh ayı ile nurlanan her bir cisim, o nuru bir kaynaktan aldı.

"Bâz" kelimesinin çok ma'nâsı vardır, burada "cânib ve taraf" ma'nâsı- nadır. "Gece hindûsu"ndan murâd, rûh-i hayvânîdir; zîrâ rûh-i hayvânî zul- met-i tabîattan münbaisdir. "Ay"dan murâd, rûh-i izâfidir. "Hindû”, zenci köle ve câriye ma'nâsınadır. Ya'ni, "Cism-i insânînin hâmil olduğu rûh-i hayvânî, rûh-i insânî isti'dâdına gebedir; vaktāki rûh-i insânî isti'dâdına ge- be olan ve zenci câriye mesâbesinde bulunan rûh-i hayvânî tarafından, rûh-i insânî ayı doğdu; cisimlerin her bir his pencerelerine bu nûr düştü ve in'ikâs etti." Binâenaleyh rûh-i insânî ayı ile nûrlanan her bir cisim, o nûru bir menba'dan aldı.

460. O yüz evin nûrunu sen bir say; zîrâ artık onsuz, bunun nûru kalmaz. [458]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

460. O yüz evin nurunu sen bir say; çünkü artık onsuz, bunun nuru kalmaz. [458]

Yani, o insânî ruhun nuruyla aydınlanmış olan yüz cisim evinin nurunu sen bir say; çünkü o insânî ruhun nuru olmaksızın, artık bu evin nuru kalmaz; ve birkaç cisim evi bu nur ile aydınlanmış ise, onların nuru da kalmaz. Bu şerefli beyitte peygamberlerin ve her asırda varlıkları iksir hükmündeki hakiki vâris olan yüce evliyanın kutsal ruhlarına işaret buyurulur. Çünkü peygamberlerin ve vârislerin ruhları güneş gibidir ve diğer insan fertlerinin cisimleri evler gibidir. İnsan fertlerinin hayvani ruhları, onların güneş gibi olan kutsal ruhlarından aydınlanır; ve bunların batışı hâlinde cisimlere yansıyan onların nuru yok olup, insan hayvani ruhlarının karanlığı altında kalırlar. Nasıl ki Mesnevî-i Şerif'in I. cildinde bu anlama işaret buyurulur. Mesnevî: "Muhakkak cihan o bir kimsedir ve uyanıktır; felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür. O cihan zatı kâmil ve tektir. Küllî varlığın nüshası, onun için olmuştur. Muhakkak cihan o bir kimsedir ve geri kalanlar hep tâbi ve asalaklardır." Ve bu anlam Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâ-tü'l-İlâhiyye isimli şerefli kitaplarının başlangıçlarında açıklanmıştır.

Ya'ni, o rûh-i insânî nûruyla münevver olan yüz cisim evinin nûrunu sen bir say; zîrâ o rûh-i insânînin nûru olmaksızın, artık bu evin nûru kal- maz; ve birkaç cisim evi bu nûr ile münevver olmuş ise, onların nûru da kalmaz. Bu beyt-i şerîfde enbiyânın ve her asırda vücûdları iksîr hükmündeki vâ- ris-i hakîkî olan evliyâ-yı kirâmın rûh-i kudsîlerine işâret buyurulur. Zîrâ en- biyânın ve vârislerin rûhları güneş gibidir ve sâir efrâd-ı beşerin cisimleri ev- ler gibidir. Efrâd-ı beşeriyyenin rûh-i hayvânîleri, onların güneş gibi olan rûh-i kudsîlerinden münevver olur; ve bunların gurûbu hâlinde cisimlere mün'akis olan onların nûru zâil olup, beşer rûh-i hayvânîlerinin zulmeti altında kalırlar. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin I. cildinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Mesnevî: "Muhakkak cihân o bir kimsedir ve âgehdir; felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür. O zât-ı cihân kâmil ve müfreddir. Nüsha-i küll-i vücûd, onun için olmuştur. Muhakkak cihân o bir kimsedir ve bâkîleri hep etbâ' ve tufeyldir." Ve bu ma'nâ Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâ-tü'l-İlâhiyye nâmındaki kitâb-ı şerîflerinin ibtidâlarında îzâh buyurulmuştur.

461. Parlayıcı güneş ufuk üzerinde oldukça, onun nûru her evde misafirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

461. Parlayan güneş ufuk üzerinde oldukça, onun nuru her evde misafirdir.

"Kunuk", "konuk", Türkçe "konmak" mastarından türemiş bir isim olup, misafir anlamındadır. Yani, "Peygamberlerin ve peygamberlerden sonra gelen kâmil vârislerin (manevi mirasçıların) kutsal ruh güneşi, varlık ufkunda bulunduğu sürece, onun nuru, beden evlerindeki hayvani ruhlar üzerinde misafirdir ve beden evleri onların nurunun asalaklarıdır."

"Kunuk", "konuk", Türkçe "konmak" masdarından ism-i masdar olup, misafir ma'nâsınadır. Ya'ni, "Enbiyânın ve enbiyâdan sonra vâris-i kâmilin rûh-i kudsîsi güneşi ufuk-ı vücûd üzerinde bulundukça, onun nûru, cisim evlerindeki rûh-i hayvânî üzerlerinde misafirdir ve cisim evleri onların nûrunun tufeylileridir."

462. Tekrâr can güneşi âfil olduğu vakit, bütün evlerin nûru zâil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

462. Can güneşi battığı zaman, bütün evlerin nuru kaybolur.

Kutsal ruha sahip olan zamanın peygamberi ve onun vârisi olan zamanın kutbu (manevî lider) battığı ve oluş ve bozuluş âleminden mana âlemine göçtüğü zaman, onun hayvanî ruhlara yansıyan nuru kaybolur ve ancak şeriat ulemasının yıldızlar gibi olan ruhlarının nuru kalır.

Rûh-i kudsî sahibi olan zamânın peygamberi ve onun vârisi olan kutb-ı zamân âfil olduğu ve âlem-i kevnden âlem-i ma'nâya gurûb eylediği vakit, onun ervâh-ı hayvâniyyeye mün'akis olan nûru zâil olur ve ancak şerîat ulemâsının yıldızlar gibi olan rûhlarının nûru kalır.

463. Bu nûrun misali geldi, misli değil; muhakkak senin için hâdî, düşman için reh-zendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

463. Bu nurun misali geldi, misli değil; muhakkak senin için yol gösterici, düşman için yol kesicidir.

Yani, yukarıda anılan bu misaller, ilahi ruh nurunun misali olarak geldi; yoksa o nurun tamı tamına uygun olan benzeri ve dengi değildir. Ey yatkınlığı olan Hakk Yolcusu, sen o misallerdeki benzerlik yönlerini anlayıp hidayete erersin ve marifetin doğru yolunu bulursun. Fakat kendi idrak ve irfanını yüksek görüp, itiraz ve mücadeleyi kendisine rehber edinen hakikat yolu düşmanının bu misaller yolunu keser; ve örneğin itiraz edip der ki: "Sen insan ruhuna "hakikat" dedin ve onun nurunu birleşik gördün; ve peygamberler ve evliyalar için "o nuru taşıyanlardır" dedin. Şu halde peygamberler ve evliyalar arasında fark olmaması gerekir. Ve özellikle peygamberler arasında وَفَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ (İsrâ', 17/55) yani "Biz peygamberlerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık" ayet-i kerimesi gereğince üstünlük ve üstün kılınma sabittir."

İşte bu kişinin itirazı, marifetteki noksanlığından meydana gelir. Çünkü bu misalin inceliklerini idrak edememiştir. Örneğin güneşin nuru tek bir kaynaktan çıkar ve evin çeşitli pencerelerinden içeriye yansır. Halbuki nurun hakikati birdir; fakat pencerelerin genişliği ve yatkınlıkları farklıdır. Peygamberler ve evliyalar arasındaki fark da hakikatte birlik ile beraber böyledir.

Ya'ni, bu yukarıda zikr olunan misâller, rûh-i ilâhî nûrunun misâli geldi; yoksa tamâmı tamâmına mutâbık olan o nûrun misli ve nazîri değildir. Ey müstaid olan sâlik, sen o misâllerde vech-i müşâbehetleri anlayıp vâsıl-ı hidâyet olursun ve ma'rifetin doğru yolunu bulursun. Fakat kendi idrâk ve irfânını yüksek görüp, i'tirâz ve cidali kendisine rehber ittihâz eden hakikat yolu düşmanın bu misâller yolunu keser; ve meselâ i'tiraz edip der ki: "Sen rûh-i insânîye "hakikat" dedin ve onun nûrunu müttehid gördün; ve enbiyâ ve evliyâ için “o nûru hâmillerdir" dedin. Şu halde enbiyâ ve evliyâ aralarında fark olmamak lâzım gelir. Ve husûsiyle enbiyâ aralarında و فضلنا بعض النبيين على بعض (İsrâ', 17/55) ya'ni "Biz enbiyânın ba'zısını baʼzısı üzerine tafdíl ettik" âyet-i kerîmesi mûcibince fâzıliyyet ve mefzûliyyet sâbittir."

İşte bu kimsenin i'tirâzı, ma'rifetteki noksânından vâki' olur. Zîrâ bu misâlin inceliklerini idrak edememiştir. Meselâ güneşin nûru menba'-ı vâhidden çıkar ve evin muhtelif pencerelerinden içeriye aks eder. Halbuki nûrun hakîkati birdir; fakat pencerelerin vüs'ati ve isti'dâdları muhteliftir. Enbiyâ ve evliyâ aralarındaki fark dahi hakikatte ittihâd ile beraber böyledir.

464. O çirkin huylu örümcek misali üzere kokmuş perdeler örer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. O çirkin huylu örümcek örneği üzere kokmuş perdeler örer.

O kötü huylu itirazcı ve mücadeleci kişi, örümcekler tabiatında ve meşrebinde olup, peygamberlerin ve evliyanın ilimlerinin önüne, zayıf olan kendi düşünce bakış açısıyla meydana getirdiği birtakım hayal perdelerini örer; ve bu çürük perdeler ile o peygamberlerin ve evliyanın marifetlerini ve hakikatlerini örttüğünü, yani geçersiz kıldığını ve çürüttüğünü zanneder.

O kötü huylu mu'teriz ve mücâdil, o örümcekler tab' ve meşrebinde olup, ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın önüne zayıf olan kendi nazar-ı fikrîsi ile peydâ ettiği birtakım hayâl perdelerini örer; ve bu çürük perdeler ile o maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâyı setr ettiğini, ya'ni ibtâl ve cerh eylediğini zanneder.

465. Kendi salyasından nûra bir perde yaptı, kendi idrakinin gözünü kör etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

465. Kendi salyasından nura bir perde yaptı, kendi idrakinin gözünü kör etti.

O örümceğe benzeyen itirazcı kişi, örümceğin çıkardığı ince salyalar gibi olan kendi sözlerinden, saf nur olan peygamberlerin ve evliyaların ilimlerinin önüne bir perde çeker; bu çektiği perde ile ancak kendi idrakini kör eder.

O örümceğe benzeyen mu'teriz, örümceğin çıkardığı ince salyalar mesâbesinde olan kendi sözlerinden mahz-ı nûr olan ulûm-i enbiyâ ve evliyânın önüne bir perde çeker; bu çektiği perde ile, ancak kendi idrâkini kör eder.

466. Eğer atın boynunu tutarsa, müntefi' olur ve eğer atın ayağını tutarsa tepme alır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

466. Eğer atın boynunu tutarsa, faydalanır; ve eğer atın ayağını tutarsa, tekme yer.

"At"tan kastedilen, peygamberlerin ve evliyaların sözleridir; ve "atın boynu"ndan kastedilen, o sözlerin özü, esası ve bâtınıdır; ve "ayağı"ndan kastedilen, o sözlerin görünen kısmıdır. Yani, "Eğer peygamberlerin ve evliyaların sözlerinin özünü ve esasını tutarsan, o sözlerden faydalanırsın; ve eğer görünen kısmını alıp, akla dayalı kıyaslamalarınla itirazlara kalkışırsan, o manevî atın tekmelerini yersin."

"At"dan murâd, kelâm-ı enbiyâ ve evliyâdır; ve "atın boynu"ndan murâd, o kelâmın lübbü ve esâsı ve bâtını; ve "ayak"ından murâd, o sözlerin zâhiridir. Ya'ni, "Eğer kelâm-ı enbiyâ ve evliyânın lübbünü ve esâsını tutarsan, o sözlerden müstefid olursun; ve eğer zâhirini alıp, kıyâsât-ı fikriyyen ile i'tirâzâta kalkarsan, o ma'nevî atın tekmelerini yersin."

467. Serkeş at üzerinde yularsız az otur; aklı ve dîni muktedâ et vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

467. İnatçı at üzerinde yularsız az otur; aklı ve dini kendine rehber edin, vesselam!

"Böyle olunca, sert huylu at gibi olan peygamberlerin ve evliyaların marifetine (Allah bilgisine) ihtiyat yularını takmaksızın binme, yani o marifete ihtiyatsız yaklaşma; bu hususta aklıselimi ve dinin gösterdiği düsturları (ilkeleri) kendine rehber yap!" Çünkü aklıselim, anlayamadığın anlamlara itiraz etme cüretinde bulunmamayı gerektirir ve din, büyüklere hürmeti tavsiye eder. Gerçekten de tarikat ehli bazı kimselere rastlanır ki, onlar Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretlerinin yüce marifetlerine "darlık" isnat etme küstahlığında ve bu Mesnevî-i Şerif'in vahdet-i vücuda (varlığın birliğine) ilişkin beyanlarını doğru görememe edepsizliğinde bulunur ve bu itirazı bir zevk meselesi sayıp, kendilerini mazur görürler. Halbuki dinin bu iki rehberinin (akıl ve din) sözlerini kabul etmemek, Kur'an'ın özüne ve hadislere muhalefet olduğundan, pek büyük bir zevksizlik ve azim terbiyesizlik olur. Bunların bu hakikatlere itirazları, cenab-ı Pir efendimizin (Mevlana'nın) yukarıda buyurduğu gibi örümcek salyasıyla ağ germek ve bu ördükleri ağlar vasıtasıyla bu hakikatleri örtmeye çalışmak türündendir.

"Böyle olunca, sert huylu at mesâbesinde olan ma'rifet-i enbiyâ ve evliyâya ihtiyât yularını takmaksızın binme, ya'ni o ma'rifete ihtiyatsız yaklaşma; bu husûsta akl-ı selîmi ve dînin gösterdiği düstûrları muktedâ yap!" Zîrâ akl-ı selîm anlıyamadığın maânîye i'tirâz cür'etinde bulunmamayı îcâb eder ve dîn-i kibâra hürmeti tavsiye eder. Filhakîka erbâb-ı tarîkden ba'zılarına tesâdüf olunur ki, onlar Şeyh-i Ekber hazretlerinin maârif-i âliyesine "darlık" isnâd etmek küstahlığında ve bu Mesnevî-i Şerîfin vahdet-i vücûda müteallik olan beyânâtını doğru görememek edebsizliğinde bulunur ve bu i'tirâzı bir zevk meselesi telakkî edip, kendilerini ma'zûr görürler. Halbuki dînin bu iki muktedâlarının sözlerini adem-i kabûl, lübb-i Kur'ân ve ahâdîse muhalefet olduğundan, pek büyük bir zevksizlik ve azîm terbiyesizlik olur. Bunların bu hakāyıka i'tirâzları, cenâb-ı Pîr efendimizin yukarıda buyurdukları gibi örümcek salyasıyla ağ germek ve bu ördükleri ağlar vâsıtasıyla bu hakāyıkı örtmeğe çalışmak kabîlindendir.

468. Bu âhenge gevşek ve aşağı bakma; zîrâ bu yolda sabır ve nefsin meşakkatleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

468. Bu âhenge gevşek ve aşağı bakma; çünkü bu yolda sabır ve nefsin meşakkatleri vardır.

"Şıkk", meşakkat, sıkıntı ve zorluk anlamındadır. Nitekim Nahl sûresinde وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدِ لَمْ تَكُونُوا بالغيه الا بشقّ الْأَنْفُسِ (Nahl, 16/7) yani “Binek hayvanları sizin yüklerinizi bir şehre kadar taşır, siz ona ancak nefislerin meşakkati ile ulaşırsınız” buyrulur. Yani, “Bu peygamberlerin ve evliyanın marifet (Allah'ı bilme) âhengine gevşek ve alçak bakma; çünkü bu marifet yolunda nefislerin sabrı ve meşakkati vardır.” Yani bu marifetlerin ve hakikatlerin itirazsız kabulü için ruhun, nefs-i hayvanînin (hayvanî nefsin) tesirleri altından kurtulması gerekir; bu da akl-ı selim (sağduyu) kuvveti ve din düsturlarıyla nefsin benliğini ve enaniyetini ezmek ile olur. Bu enaniyeti ezmek ise, gayet meşakkatli ve sıkıntılıdır ve çok sabır lazımdır.

"Şıkk", meşakkat ve sıkıntı ve zorluk ma'nâsınadır. Nitekim sûre-i Nahl'de وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدِ لَمْ تَكُونُوا بالغيه الا بشقّ الْأَنْفُسِ (Nahl, 16/7) ya'ni “Râkib sizin yüklerinizi bir şehre kadar yüklenir, siz ona ancak nefislerin meşakkati ile bâliğ ve vâsıl olursunuz” buyurulur. Ya'ni, “Bu enbiyâ ve evliyânın âheng-i ma'rifetine gevşek ve alçak bakma; zîrâ bu ma'rifet yolunda nefislerin sabrı ve meşakkati vardır." Ya'ni bu maârif ve hakāyıkın bilâ-i'tirâz kabûlü için rûhun, nefs-i hayvânînin te'sîrâtı altından kurtulması îcâb eder; bu da akl-ı selîm kuvveti ve dîn düsturlarıyla nefsin benliğini ve enâniyetini ezmek ile olur. Bu enâniyeti ezmek ise, gāyet meşakkatli ve sıkıntılıdır ve çok sabır lâzımdır.

## Mescid-i Aksâ binâsı kıssasının bakıyyesi

469. Vaktaki Süleymân, Ka'be gibi mukaddes ve Minâ gibi mübarek olan binaya başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

469. Süleyman, Kâbe gibi kutsal ve Mina gibi mübarek olan binayı yapmaya başladı.

"Hümâyûn", burada "mübarek ve uğurlu" anlamındadır. Ve "Mina", Mekke-i Mükerreme'de hacıların kurbanlarını kestikleri yerin ismidir.

“Hümâyûn”, burada "mübarek ve meymûn" ma'nâsınadır. Ve "Mina", Mekke-i Mükerreme'de hacıların kurbanlarını kestikleri mahallin ismidir.

470. Onun binasında kerr ü fer görünmüş oluyordu; başka binalar gibi donmuş değil idi. [468]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

470. Onun binasında ileri geri hareketlilik görünmüş oluyordu; başka binalar gibi donmuş değildi.

"Kerr ü fer", sözlükte pehlivanların savaşta ileri geri hareketlerine denir; burada canlılık ve şaşırtıcı hareketten kinayedir. Yani, “Mescid-i Aksa'nın inşası sırasında canlılık ve şaşırtıcı hareketler görülmüş oluyordu. Bu mescidin inşası, başka binalar gibi cansız ve donuk halde değildi."

"Kerr ü fer", lügatte pehlivanların harbde ileri geri hareketlerine denir; burada canlılık ve hareket-i acîbeden kinâyedir. Ya'ni, “Mescid-i Aksa'nın binâsı esnasında canlılık ve acíb harekât görülmüş oluyordu. Bu mescidin binâsı, başka binalar gibi cansız ve cemâd hâlinde değil idi."

471. Binada her taş ki dağdan kırılır idi, açık olarak ibtidâdan benim ile seyr ediniz derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

471. Binada her taş ki dağdan kırılırdı, açıkça başlangıçtan itibaren benimle seyr ediniz derdi.

"Sîrû bî", Arapça bir terkîptir. "Bâ", beraberlik için olursa, "Benimle beraber gidiniz" anlamındadır. Ve "bâ", geçişli fiil için olduğu takdirde, "Beni götürünüz" demek olur. Yani, "O binanın canlılığı bu idi ki, bina esnasında dağdan kırılacak olan taşlar daha kırılmazdan önce açıkça 'Beni kırın ve götürün!' diye söz söylerdi. Bilinmeli ki bütün eşyada zâtî yayılma (Zâtî sereyân) meydana geldiğinden, cansız varlıkta dahi ilâhî sıfatların tecellîsi (ortaya çıkışı) vardır. Fakat onların belirlenimleri, bu sıfatın ortaya çıkışına uygun olmadığından gizlidir. Bu hâlin Kur'ânî delili وَ إِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ' 17/44) yani 'Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur velâkin siz onların tesbihlerini idrâk edemezsiniz' âyet-i kerîmesidir. Ve hamd ve tesbih ancak canlıdan meydana gelir ve onların bu hamd ve tesbihi his kulağıyla işitilmez, ancak can kulağıyla işitilir. İşte bu bina esnasında Süleyman (a.s.) gibi bir şanlı peygamberin feyz-i nazarıyla binayı yapmakla meşgul olanların can kulakları faaliyetle gelmiş ve taşların kelâmını açıkça işitmişlerdir.

"Sîrû bî”, terkîb-i Arabî'dir. “Bâ", maiyyet için olursa, "Benim ile beraber gidiniz" ma'nâsınadır. Ve “bâ”, müteaddî için olduğu takdirde, "Beni götürünüz" demek olur. Ya'ni, "O binânın canlılığı bu idi ki, binâ esnasında dağdan kırılacak olan taşlar daha kırılmazdan mukaddem âşikâre olarak "Beni kırın ve götürün!" diye söz söyler idi. Ma'lûm olsun ki bilcümle eşyâda sereyân-ı Zâtî vâki' olduğundan, cemâdda dahi sıfât-ı ilâhiyyenin tecellîsi vardır. Fakat onların taayyünleri, bu sıfatın zuhûruna müsaid olmadığından bâtındır. Bu hâlin delîl-i Kur'ânîsi وَ إِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ' 17/44) ya'ni “Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur velâkin siz onların tesbihlerini idrâk edemezsiniz” âyet-i kerîmesidir. Ve hamd ve tesbih ancak zî-hayâttan vâki' olur ve onların bu hamd ve tesbihi his kulağıyla işitilmez, ancak can kulağıyla işitilir. İşte bu binâ esnasında Süleymân (a.s.) gibi bir nebiyy-i zîşânın feyz-i nazarıyla binâyı yapmakla meşgûl olanların can kulakları faâliyetle gelmiş ve taşların kelâmını âşikâr olarak işitmişlerdir.

472. Âdem evinin suyundan ve çamurundan olduğu gibi, kireç parçalarından nûr parlayıcı olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

472. Âdem'in evinin suyundan ve çamurundan olduğu gibi, kireç parçalarından da nûr parlayıcı olmuştu.

"Kede", ev anlamındadır. "Âhek" ise kireç ve alçı anlamındadır. "Âdem evi"nden kasıt, Âdem'in vücududur. "Âb ve kil"den kasıt, Âdem'in vücudunu oluşturan unsurlardır. Yani, "Âdem'in cismini oluşturan çeşitli unsurlardan Hakk'ın Nûr sıfatı ortaya çıktığı gibi, Mescid-i Aksâ'nın binasını oluşturan kireç veya alçı parçalarından da Hakk'ın Nûr sıfatı ortaya çıkardı; ve o sıfatın nurunun ortaya çıkmasının gereği olarak, onun taşları ve kireçleri Âdem gibi konuşurdu."

“Kede”, hâne, ev; “âhek” kireç ve alçı ma'nâsınadır. “Âdem evi”nden murâd Âdem'in vücûdudur. “Âb ve kil”den murâd, âdemin vücudunu terkîb eden anâsırdır. Ya'ni, “Âdemin cismini teşkil eden anâsır-ı muhtelifeden Hakk'ın Nûr sıfatı zâhir oluğu gibi, Mescid-i Aksâ'nın binâsını teşkil eden kireç veyâ alçı parçalarından dahi Hakk'ın Nûr sıfatı zâhir olurdu; ve o sıfatın nûrunun zuhûru îcâbından olarak, onun taşları ve kireçleri âdem gibi nutuk ederdi.”

473. Taş hamalsız gelici olmuş ve o kapılar ve duvarlar diri olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

473. Taş hamalsız gelici olmuş ve o kapılar ve duvarlar diri olmuş idi.

O binanın taşları, insan bedeni gibi, kendi kendine hareket eder ve kapıları ve duvarları söz söyler ve dirilik eseri gösterirlerdi.

O binânın taşları cism-i insan gibi, kendi kendine hareket eder ve kapıları ve duvarları söz söyler ve dirilik eseri gösterirler idi.

474. Hak buyurur ki: “Cennetin duvarı, duvarlar gibi cansız ve çirkin değildir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

474. Hak buyurur ki: “Cennetin duvarı, duvarlar gibi cansız ve çirkin değildir.”

Bu şerefli beyitte, Ankebût Sûresi'nde geçen "وَ مَا هَذِهِ الْحَيَوَاةِ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَ لَعِبٌ وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ" (Ankebût, 29/64) yani “Bu dünya hayatı nedir? Ancak oyun ve eğlencedir; ve muhakkak ahiret yurdu için hayat vardır, eğer bilseniz” ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani “Yüce Allah buyurur ki, cennetin duvarları ve binası, dünyanın duvarları ve binaları gibi görünüşte cansız ve manzaraları taş, toprak, kum ve kerpiç gibi çirkin değildir.” Hint şarihlerinden Mir Nurullah, bu beytin şerhinde geçen bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyurur ki: "Hayevân lafzı, iki fetha ile, aslında 'hayat' anlamında bir masdardır ve onun aslı 'hayeyân'dır. Ve ikinci 'yâ' harfini 'vav' harfine çevirmişlerdir. Ve 'hayevân' lafzı, 'can sahibi' anlamında daha çok kullanılır; ve örfte, ikinci harfin sükûnuyla [:hayvân] şöhret bulmuştur. Her ne kadar müfessirler lügatin aslına göre 'hayevân'ı hayat ile tefsir etmiş iseler de, Hz. Mevlânâ bu makamda 'hayevân' kelimesini, 'can sahibi' anlamında kullanmışlardır. 'Mademki ahiret yurdu hayat yeridir, sanki kendisi hayattır' anlamını vermek de başka bir yöndür.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ankebût'da vâki وَ مَا هَذِهِ الْحَيَوَاةِ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَ لَعِبٌ وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni “Bu hayât-ı dünyâ nedir? Ancak oyun ve eğlencedir; ve muhakkak dâr-ı âhiret için hayât vardır, eğer bilseniz” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni “Hak Teâlâ buyurur ki, cennetin duvarları ve binâsı, dünyânın duvarları ve binâları gibi sûrette cemâd ve cansız ve manzaraları taş ve toprak ve kum ve kerpiç gibi çirkin değildir.” Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah bu beytin şerhinde vâki' olan bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle buyurur ki: "Lafz-ı "hayevân" iki fetha ile, aslın-da "hayât" ma'nâsında masdardır ve onun aslı "hayeyân"dır. Ve ikinci "yâ" harfini "vav" harfine tebdil etmişlerdir. Ve "hayevân” lafzı, sahib-i hayât ma'nâsında olarak daha çok müsta'meldir; ve örfde, ikinci harfin sükûnuyla [:hayvân] şöhret bulmuştur. Her ne kadar müfessirler lügatin aslına nazaran "hayevân"ı hayât ile tefsîr etmiş iseler de, Hz. Mevlânâ bu makāmda "hay-vân" kelimesini, "can sâhibi" ma'nâsında isti'mâl buyurmuşlardır. "Mâdem-ki dâr-ı âhiret mahall-i hayattır, gûyâ kendi hayâttır" ma'nâsını vermek da-hi dîğer bir vecihdir.

475. Vaktaki tenin kapısı ve duvarı bir âgâh ile beraberdir, şâhenşâha mensub hâne gibi diri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

475. Tenin kapısı ve duvarı uyanık bir ruh ile beraber olduğu vakit, padişaha ait ev gibi diri olur.

Nasıl ki insan bedeninin göz, kulak, burun ve ağız gibi kapıları ve deri ile kasları gibi duvarları, uyanık olan ve idrak sahibi bulunan bir ruh ile beraber bulunduğu zaman o beden, padişaha ait ev ve saray gibi diri olur ve o evde hareket ve nurlar ortaya çıkar.

Nitekim cism-i beşerin göz, kulak ve burun ve ağız gibi kapıları ve duvar mesâbesindeki beşeresi ve adalâtı, âgâh olan ve idrâk sahibi bulunan bir rüh ile beraber bulunduğu vakit o cisim, şâhenşâha mensûb hâne ve saray gibi diri olur ve o evde hareket ve envâr zâhir olur.

476. Hem ağaç ve meyve ve hem âb-ı zülal, cennetlik ile sözde ve makāldedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

476. Hem ağaç ve meyve ve hem berrak su, cennetlik ile sözde ve makalededir.

Cennet de ruhun ruhu olan Hak ile beraber olduğu için, o cennetin ağaçları ve meyveleri ve lezzetli suları, cennetlik olan kimseler ile konuşurlar ve onlara söz söylerler.

Bilinmeli ki, bu yoğunluk âlemi olan dünya da Hak'ın varlığı ile ayakta durur; fakat bu yoğunluk ve hayvani his ve nefsani sıfatlar, izafî ruha perde olmuştur ve her bir suretin içindeki kelam ve idrak gibi ruhani sıfatlar gizli kalmıştır. Ne zaman ki ahiret aleminde bu yoğunluk ve hayvaniyet hissi ve nefsaniyet sıfatları yok olup, ruhanilik üstün gelir, gizliler açıkça belirir. Nasıl ki kendisinin yoğunluk ve cansızlık sıfatları yok olup, ruhani sıfatlarının hükümleri görünen zatlar, dünya parçalarının sözlerini ve tesbihlerini bu dünyada dahi işitirler. Nasıl ki Hz. Pir III. ciltte 1018 numarada "غلغل اجزای عالم بشنوید از جمادی عالم جانها روید" yani "Cansızlıktan canlar alemine gidiniz; dünya parçalarının gürültüsünü işitiniz!" buyurmuşlardı. Bu hali kazanan yüce zatların kıyametleri kopmuş olup, peşin cennet içinde yaşamakta bulunmuş olurlar.

Cennet dahi rûhun rûhu olan Hak ile beraber olduğu için, o cennetin ağaç-ları ve meyveleri ve lezîz suları, cennetlik olan kimseler ile konuşurlar ve on-lara söz söylerler.

Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i kesâfet olan dünyâ dahi vücûd-ı Hak ile käim-dir; fakat bu kesâfet ve hiss-i hayvânî ve sıfât-ı nefsânî, rûh-i izâfîye perde ol-muş ve her bir sûretin bâtınındaki kelâm ve idrâk gibi sıfât-ı rûhâniyye mestûr kalmıştır. Vaktāki âlem-i âhirette bu kesâfet ve hayvâniyet hissi ve nefsâniyet sıfatları zâil olup, rûhâniyet galebe eder, gizliler âşikâr olur. Nitekim kendisinin kesâfet ve cemâdlık sıfatları zâil olup, sıfât-ı rûhâniyyesi ahkâmı zâhir olan ze-vât eczâ-yı âlemin sözlerini ve tesbihlerini bu dünyada dahi işitirler. Nitekim Hz. Pîr III. cildde 1018 numarada غلغل اجزای عالم بشنوید از جمادی عالم جانها روید ya'ni "Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurmuşlar idi. Bu hâli iktisab eden zevât-ı âliyenin kıyâmetleri kopmuş olup, cennet-i 'âcil içinde yaşamakta bulunmuş olurlar.

477. Zîrâ cenneti aletten bağlamamışlardır, belki amellerden ve niyetlerden bağlamışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

477. Çünkü cenneti aletten bağlamamışlardır, aksine amellerden ve niyetlerden bağlamışlardır.

Çünkü cenneti yoğun olan unsurlardan yapmamışlardır; aksine cennet, ameller ve niyetler gibi arazlardan (cevher olmayan, varlığı başka bir şeye bağlı olan nitelikler) inşa edilmiştir.

Zîrâ ki cenneti kesîf olan mevâdd-ı unsuriyyeden yapmamışlardır; belki cennet ameller ve niyetler gibi a'râzdan binâ olunmuştur.

478. Bu bina ölü olan su ve çamurdan olmuştur; ve o binâ tâattan diri olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

478. Bu bina ölü olan su ve çamurdan olmuştur; ve o bina itaatten diri olmuştur.

Bu dünyanın binaları cansız cinsten, sudan ve çamurdan yapılmıştır; ve o ahiretin binaları ise bu dünyada Hakk'a olan itaat ve ibadetlerin suretleridir.

Bu dünyânın binaları cemâd cinsinden, sudan ve çamurdan yapılmıştır; ve o âhiretin binaları ise bu dünyâda Hakk'a olan tâat ve ibâdâtın sûretleridir.

479. Bu pür-halel olarak kendi aslına benzer; ve o kendi aslına ki, ilim ve ameldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

479. Bu, eksik ve kusurlu olarak kendi aslına benzer; ve o kendi aslına ki, ilim ve ameldir.

Bu dünya binalarının aslı daima değişimler içinde olan taş ve toprak cinsinden olduğundan, bunlar ile yapılan binalar da kalıcı olmaz; fakat ahiretin binaları ilim ve amelden yapıldığı ve ilim ve amel ise unsurlara ait maddeler gibi bozulur bir şey olmadıkları cihetle, o binalar da kendi asılları gibi kalıcı olurlar.

Bu dünyâ binalarının aslı dâimâ istihâlât içinde olan taş ve toprak cinsinden olduğundan, bunlar ile yapılan binalar dahi pâyidâr olmaz; fakat âhiretin binaları ilim ve amelden yapıldığı ve ilim ve amel ise mevâdd-ı unsuriyye gibi bozulur bir şey olmadıkları cihetle, o binâlar dahi kendi asılları gibi pâyidâr olurlar.

480. Hem taht ve köşk ve hem tâc ve elbise, cennetlik ile suâlde ve cevabdadır. [478]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. Hem taht ve köşk ve hem tâc ve elbise, cennetlik ile suâlde ve cevabdadır.

Cennetin hem mekânı ve hem de elbiseleri, cennet ehli ile konuşurlar; ve soru ve cevabın hakikatler, marifetler ve ilâhî sırlar üzerine olacağı açıklamaya muhtaç değildir.

Cennetin hem mekânı ve hem de libâsları, ehl-i cennet ile mükâleme ederler; ve sual ve cevabın hakāyık ve maârif ve esrâr-ı ilâhiyye üzerine olacağı vâreste-i îzâhdır.

481. Döşeme döşemecisiz bükülmüş, oda süpürgesiz süprülmüş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

481. Döşeme döşemecisiz bükülmüş, oda süpürgesiz süpürülmüş.

"Miknâs", süpürmek anlamına gelen "kens" masdarından ve ikinci bâbdan "miftâh" gibi ism-i âlet (bir işi yapmaya yarayan aletin adı) olup, "süpürge" anlamına gelir. Bazı nüshalarda "kennâs" geçmektedir ki, mübâlağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup, "süpürücü" anlamına gelir. "Cennetin döşemesi, döşemeciye ihtiyaç kalmaksızın devşirilip bükülür ve odaları süpürgesiz veya süpürücüsüz süpürülür."

"Miknâs", süpürmek ma'nâsına olan "kens" masdarından ve ikinci bâbdan "miftâh" gibi ism-i âlet olup, "süpürge" ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "kennâs" vâki'dir ki, mübâlağa ile ism-i fâil olup, "süpürücü" ma'nâsına gelir. "Cennetin döşemesi, döşemeciye hâcet kalmaksızın devşirilip bükülür ve odaları süpürgesiz veyâ süpürücüsüz süpürülür."

482. Gönül evini gör! Gamdan perîşân oldu, süpürücüsüz tövbeden süpürülmüş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

482. Gönül evini gör! Gamdan perişan oldu, süpürücüsüz tövbeden süpürülmüş oldu.

Cennetin odası süpürücüsüz nasıl süpürülür diye şaşırma, onun bu âlemde de örneği vardır. Örneğin gönül evi gamdan tozlanıp perişan olur, görünen bir süpürücü olmadığı halde, tövbe ile kalp evinin tozları süpürülüp gider; bu sebeple istiğfara devam etmek kalpteki gam ve tozun giderilmesinde etkili olur.

Cennetin odası süpürücüsüz nasıl süpürülür diye taaccüb etme, onun bu âlemde de misâli vardır. "Meselâ gönül evi gamdan tozlanıp perîşân olur, zâhirde bir süpürücü olmadığı halde, tövbe ile kalb evinin tozları süpürülüp gider; binâenaleyh istiğfâra devâm kalbde gam ve gubârın izâlesinde müessir olur."

483. Onun tahtı hamalsız seyr edici oldu; halkası ve kapısı mutrib ve kavval oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

483. Onun tahtı hamalsız seyr edici oldu; halkası ve kapısı mutrib ve kavval oldu.

"Mutrıb", saz çalan kimse; "kavval" kasideler ve gazeller okuyan kimse demektir. Yani, "Cennetin tahtı bir hamal tarafından taşınmaksızın kendi kendine yürür; ve halkası ve kapısı açılıp kapanırken saz çalma ve şarkı söyleme görevini yapar."

"Mutrıb", saz çalan kimse; "kavval" kasâid ve gazel okuyan kimse demektir. Ya'ni, "Cennetin tahtı bir hamal tarafından nakl edilmeksizin kendi kendine yürür; ve halkası ve kapısı açılıp kapanırken sâzendelik ve hânendelik vazîfesini yapar."

484. Gönülde dirilik dârü'l-huluddur, mâdemki dilime gelmiyor, ne fâide vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

484. Gönülde dirilik dârü'l-huluddur, mademki dilime gelmiyor, ne fayda vardır?

"Zindegî" (dirilik), dârü'l-hulûda (sonsuzluk yurduna) izafe edilirse "Gönülde sonsuzluk yurdunun diriliği vardır" demek olur. Ve eğer izafe edilmezse "Gönülde dirilik sonsuzluk yurdudur" demek olur. Yani, "Gönlün diriliğinin halleri madem dile gelmiyor, söz ve ifade ile anlatmak mümkün olmuyor, bundan bahsetmek istemekte ne fayda vardır? Çünkü kalbin halleri zevkîdir (tadılarak anlaşılır) ve vicdanîdir (içsel bir duyuşla kavranır) ve onunla nitelenmek riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedâta (nefisle mücadelelere) bağlıdır."

"Zindegî", dârü'l-hulûda muzâf olursa "Gönülde dârü'l-hulûdun diriliği vardır" demek olur. Ve eğer muzaf olmazsa "Gönülde dirilik dârü'l-hulûddur" demek olur. Ya'ni, "Gönlün diriliği ahvâli mâdem dile gelmiyor, lafz ve ibâre ile anlatmak mümkün olmuyor, bundan bahs etmek istemekte ne fâide vardır? Zîrâ ahvâl-i kalb zevkîdir ve vicdânîdir ve onunla ittisâf, riyâzât ve mücâhedâta mevkûfdur."

485. Vaktaki Süleyman her sabah ibâdı irşad için, mescide gider idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

485. Süleyman her sabah kulları doğru yola iletmek için mescide giderdi.

486. Gâh söz ve lahn ve tertib ile, gâh fiil ile ya'ni rükû'a mensûb namaz ile nasihat verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

486. Bazen söz, ezgi ve düzenleme ile, bazen de fiil ile, yani rükûa ait namaz ile nasihat verirdi.

"Lahn", burada ölçülü ses anlamındadır. Yani, "Süleyman (a.s.) mescitte Allah'ın kullarını doğru yola iletmek için bazen söz ile nasihat eder, bazen de Davud (a.s.)'ın Mezmurlarını ölçülü ses ve teganni ile okurdu ve ibadet saflarını düzenlerdi. Bazen de fiil ile nasihat ederdi, yani namaza ait olan rükûu öğretirdi.

"Lahn", burada savt-ı mevzûn ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.) mescide ibâdullahı irşâd için gâh söz ile nasîhat eder ve gâh Dâvûd (a.s.)ın Mezâmîr'ini mevzûn sadâ ve tegannî ile okurdu ve ibâdet saflarını tertib ederdi. Gâh fiil ile nasîhat ederdi, ya'ni namaza mensûb olan rükû'u ta'lîm ederdi.

487. Fiile mensub nasihat, halkı daha ziyâde cezb edicidir; zîrâ her kulaklının ve sağırın canına erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

487. Fiile ait nasihat, halkı daha ziyade cezbedicidir; çünkü her işitenin ve sağırın canına erişir.

488. Onda emîrin vehmi az olur; haşemde onun te'sîri muhkem olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

488. Onda emîrin vehmi az olur; haşemde onun tesiri muhkem olur.

Fiilî olan nasihatte nasihat eden kişi, yaptığı fiil ile halk arasına karışmış ve kendisini halk ile eşit bir derecede tutmuş olacağından, halkın gözünde böyle bir nasihat edenin emîrliği vehmi az olur ve halk onun emîrliğinden ve tahakkümünden ziyade, kendilerinin menfaatine hizmet ettiğine kanaat getirirler. Bu sebeple, tâbi olanlar ve taraftar kazanmak hususunda o fiilî nasihatin tesiri kuvvetli olur. "Haşem", tebaa (halk), hademe (hizmetliler) ve asker anlamlarına gelir.

"Fiilî olan nasihatta nâsih, yaptığı fiil ile, halk arasına karışmış ve kendisini halk ile müsâvî bir derecede tutmuş olacağından, halk nazarında böyle bir nâsihin emîrliği vehmi az olur ve halk onun emîrliğinden ve tahakkümünden ziyâde, kendilerinin menfaat[in]e hâdim olduğuna kanâat getirirler. Binâenaleyh tevâbi' ve taraftar peydâ etmek hususunda o fiilî nasîhatın te'sîri kuvvetli olur." "Haşem", tebaa ve hademe ve leşker ma'nâlarına gelir.

## Osmân (r.a.)ın hilâfetinin başlangıcının ve onun hutbesinin kıssası ve fa'âl olan nâsihin, kavl ile kavvâl olan nâsihden iyi olduğunun beyânı

489. Kıssa-i Osman'dır ki, hilafeti bulduğu vakit harâretle acele etti, minber üzerine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

489. Osman'ın kıssasıdır ki, hilafeti bulduğu zaman hararetle acele etti, minber üzerine gitti.

Bu kıssa, seçkin dört halifemizden Osman Zinnûreyn (r.a.) hazretlerinin kıssasıdır ki, hilafet sırası kendisine geldiği zaman, hararetle acele edip hutbe minberine gitti.

Bu kıssa cihâr-yâr-i güzîn efendilerimizden Osmân Zinnûreyn (r.a.) hazretlerinin kıssasıdır ki, nevbet-i hilâfet kendilerine geldiği vakit, harâretle acele edip minber-i hitâbete gitti.

490. Minber-i a'zam ki, üç basamak olmuştur, Ebû Bekir gitti ve ikinci basamakta oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

490. En büyük minber ki, üç basamak olmuştur, Ebû Bekir gitti ve ikinci basamakta oturdu.

Şanlı Peygamber Efendimiz'in hutbe okudukları en büyük minber, o hazretin ahireti teşriflerinden sonra üç basamak olmuştur. İkinci basamakta Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hazretleri oturdu.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in hutbe okudukları minber-i a'zam, o hazretin âhireti teşriflerinden sonra üç basamak olmuştur. İkinci basamakta Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hazretleri oturdu.

491. Ömer kendi devrinde İslâm'ın ve dînin hürmeti için, üçüncü basamak üzerinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

491. Ömer kendi döneminde İslâm'ın ve dinin saygınlığı için, üçüncü basamak üzerinde idi.

Hz. Sıddîk'tan sonra şerefli minbere bir basamak daha eklendi ve Hz. Ömer (r.a.) kendi hilafet döneminde İslâm'ın ve dinin saygınlığı ve şerefi için bu eklenen üçüncü basamak üzerinde oturdu.

Hz. Sıddîk'dan sonra minber-i şerîfe bir basamak daha ilâve olunup, Hz. Ömer (r.a.) kendi devr-i hilâfetinde İslâm'ın ve dînin hürmeti ve şerefi için bu ilâve olunan üçüncü basamak üstünde oturdu.

492. Osman'ın devri geldi, o tahtın yukarısı üzerine gitti ve o bahtı mahmûd olan oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

492. Osman'ın devri geldi, o tahtın yukarısı üzerine gitti ve o bahtı mahmûd olan oturdu.

Hz. Osman-ı Zinnûreyn'in hilafet dönemi geldi, o minberin yukarısına, yani Resûl-i Ekrem'in oturduğu basamağa çıktı ve o bahtı mahmûd (övülmüş baht sahibi), yani aşere-i mübeşşereden (cennetle müjdelenen on kişiden) olan o muhterem zât orada oturdu.

Hz. Osman-ı Zinnûreyn'in devr-i hilafeti geldi, o minberin yukarısına, ya'ni Resûl-i Ekrem'in oturduğu basamağa çıktı ve o bahtı mahmûd, ya'ni aşere-i mübeşşereden olan zât-ı muhterem orada oturdu.

493. Böyle olunca ona bü'l-fudûl olan bir şahıs suâl etti ki: "O iki, Resûl'ün yeri üzerine oturmadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

493. Böyle olunca ona bü'l-fudûl (gereksiz işlere karışan) olan bir şahıs soru sordu ki: "O iki, Resûl'ün yeri üzerine oturmadılar."

Hz. Osman'ın o makamda oturduğunu gören bir boşboğaz küstah, o hazrete hitaben dedi ki: "Senden evvelki iki halife Resûl-i Ekrem'in yerine oturmadılar."

Hz. Osman'ın o makāmda oturduğunu gören bir boşboğaz küstah, o hazrete hitâben dedi ki: "Senden évvelki iki halîfe Resûl-i Ekrem'in yerine oturmadılar."

494. "Binâenaleyh sen niçin onlardan daha yükseklik istedin, mâdemki rütbede onlardan aşağısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

494. "Bu sebeple sen niçin onlardan daha yükseklik istedin, mademki rütbede onlardan aşağısın?"

Yani, "Sen sıra itibarıyla bu iki halifeden daha aşağı rütbede olduğun halde niçin Peygamber'in makamına oturup, onlardan daha yüksek olmak kastında bulundun?"

Ya'ni, "Sen sıra i'tibariyle bu iki halîfeden daha aşağı rütbede olduğun halde niçin Peygamber'in makāmına oturup, onlardan daha yüksek olmak kasdında bulundun?"

495. Dedi: "Eğer üçüncü basamağa gidersem, Ömer misaliyim, diye vehim gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

495. Dedi: "Eğer üçüncü basamağa gidersem, Ömer misaliyim diye sanı gelir."

Hz. Osman cevaben buyurdu ki: "Eğer üçüncü basamakta otursam, halka ben Ömer misaliyim iddiasında bulunduğum sanısı gelir ki, ben mertebede Ömer'den aşağıyım."

Hz. Osman cevâben buyurdu ki: "Eğer üçüncü basamakta otursam, hal- ka ben Ömer misâliyim da'vâsında bulunduğum vehmi gelir ki, ben pâyede Ömer'den dûnum."

496. "Ve eğer ben ikinci basamakta yer isteyici olursam, dersin ki, Ebû Be- kir'dir, bu da onun mislidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

496. "Ve eğer ben ikinci basamakta yer isteyici olursam, dersin ki, Ebû Bekir'dir, bu da onun mislidir."

Ve eğer ben ikinci basamakta otursam, o vakit dersin ki: "Bu basamak Ebû Bekir hazretlerinindir ve bu da onun yerine oturmakla o hazretin benzeri ve misli olduğunu iddia ediyor." Hind nüshalarında ikinci mısra' گوییم مثل ابو بکر ست او yani "Bana dersin ki, o Ebû Bekir mislidir" şeklindedir.

"Ve eğer ben ikinci basamakta otursam, o vakit dersin ki: "Bu basamak Ebû Bekir hazretlerinindir ve bu da onun yerine oturmakla o hazretin nazîri ve mis- li olduğunu iddia ediyor." Hind nüshalarında ikinci mısra' گوییم مثل ابو بکر ست او ya'ni "Bana dersin ki, o Ebû Bekir mislidir" sûretindedir.

497. "Bu yukarısı, makām-ı Mustafa'dır, benim için o şâh ile misliyet veh- mi yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

497. "Bu yukarısı, Mustafa'nın makamıdır, benim için o şah ile benzerlik vehmi yoktur."

Bu oturduğum yukarıdaki basamak, Mustafa'nın (s.a.v.) makamıdır. Ben burada oturduğumdan dolayı, hiçbir kimseye benim ile o peygamberler şahı arasında benzerlik vehmi gelmez ve hiçbir kimse benim tarafımdan böyle bir iddia ortaya çıkabileceğine ihtimal vermez.

Bu oturduğum yukarıdaki basamak, makām-ı Mustafa (s.a.v.)dir. Ben burada oturduğumdan dolayı, hiçbir kimseye benim ile o Şâh-ı enbiyâ arasın- da misliyet vehmi gelmez ve hiçbir kimse benim tarafımdan böyle iddiâ vukü' bulabileceğine ihtimal vermez.

498. Ondan sonra o vedûd, hutbe yerinde ikindi yaklaşıncaya kadar, sakit du- daklı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

498. Ondan sonra o vedûd, hutbe yerinde ikindi yaklaşıncaya kadar, sessiz dudaklı oldu.

"Vedûd", sevilen veya seven anlamındadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. bölümünde bu kıssayı ve bu kıssanın sırrını şöyle açıklarlar: "Osman (r.a.) halife oldu, minbere çıktı; halk ne buyuracak diye bekliyorlardı, sessizce bakıp hiçbir şey söylemezdi. Halkın üzerine bir hal ve vecd (manevi coşku) indi; öyle ki, dışarıya çıkmaya güçleri kalmadı ve birbirlerine nerede oturduklarına dair şuurları (bilinçleri) olmadı. Yüzlerce hatırlatma, vaaz ve hutbe ile onlara öyle hoş bir hal meydana gelmemişti. Öyle faydalar ve mükaşefeler (manevi keşifler) hasıl oldu ve sırlar bilindi ki, bu kadar amel ve vaaz ile olmamıştı. Meclisin sonuna kadar böyle bakar ve bir şey buyurmazdı. Aşağıya inmek istediğinde ان لكم امام فعال خیر و احسن اليكم من امام قوال yani "Sizin için faal olan imam, kavval (çok söz söyleyen) olan imamdan hayırlı ve daha iyidir" deyip indi. Doğru buyurdu. Mademki kelamdan (sözden) murat faydadır ve ahlakın değişmesidir, söz söylemeksizin bu faydanın kat kat fazlasını hasıl etmişlerdi ve bu faydanın meydana gelmesi kolaylaşmıştı; bu sebeple buyurdukları ayn-ı savab (doğrunun ta kendisi) idi. Gelelim kendisine "faal" demesine. Gerçi minberde o hal içinde zahiren (görünüşte) bir fiil icra etmedi ki onu, göz ile görmek mümkün olsun. Namaz kılmadı, hac etmedi, hutbe okumadı, bunlardan hiçbiri meydana gelmedi. Şimdi bilinmeli ki, amel ve fiil denilen şey, yalnız o suretler değildir; aksine bu suretler, o amelin suretidir, o amel ise candır. Nitekim Mustafa (s.a.v.) اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم yani "Benim ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız, hidayet bulursunuz" buyururlardı. Bir kimse yıldızlara bakıp yol alır, hiç yıldızlar ona söz söyler mi? Hayır! Ancak sadece o yıldızlara bakmak ile yolu tanır ve menzile (hedefe) ulaşır. İşte böylece senin Hakk'ın evliyasına bakman ile, onların sende tasarrufu (manevi etkisi) ve sözsüz ve tartışmasız olarak maksatların meydana gelmesi ve seni vuslat menziline (ulaşma hedefine) eriştirmeleri mümkündür.

"Vedûd", mahbûb veyâ muhib ma'nâsınadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında bu kıssayı ve bu kıssanın sırrını şöyle beyân bu- yururlar: "Osmân (r.a.) halîfe oldu, minbere çıktı; halk ne buyuracak diye muntazır idiler, sâkitâne nazar edip hiçbir şey söylemez idi. Halk üzerine bir hâl ve vecd nâzil oldu; öyle ki, dışarıya çıkmağa mecâlleri kalmadı ve yekdî- ğerine nerede oturduklarına şuûrları olmadı. Yüz tezkîr ve va'z ve hutbe ile onlara öyle bir hoş hâl vâki' olmamış idi. Öyle fevâid ve mükâşefât hâsıl ve esrâr ma'lûm oldu ki, bu kadar amel ve va'z ile olmamış idi. Meclisin nihâ- yetine kadar böyle nazar eder ve bir şey buyurmaz idi. Aşağıya inmek iste- dikte ان لكم امام فعال خیر و احسن اليكم من امام قوال ya'ni "Sizin için fa'âl olan imam, kavvâl olan imâmdan hayırlı ve ahsendir" deyip indi. Doğru buyurdu. Mâdemki kelâmdan murâd fâidedir ve tebdîl-i ahlâktır, söz söylemeksizin bu fâidenin ez'âfını hâsıl etmiş idiler ve bu fâidenin husûlü müyesser oldu; binâenaleyh buyurdukları ayn-ı savâb idi. Gelelim kendisine "fa'âl" demesine. Gerçi minberde o hâl içinde zâhiren bir fiil icrâ etmedi ki onu, göz ile görmek mümkin olsun. Namaz kılmadı, hac etmedi, hutbe okumadı, bunlardan hiçbiri vâķi' olmadı. İmdi ma'lûmumuz olsun ki, amel ve fiil denilen şey, yalnız o sûretler değildir; belki bu sûretler, o amelin sûretidir, o amel ise candır. Nitekim Mustafa (s.a.v.) اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine iktidâ ederseniz, hidâyet bulursunuz" buyururlar idi. Bir kimse yıldızlara bakıp kat'-ı râh eder, hiç yıldızlar ona söz söyler mi? Hayır! Ancak mücerred o yıldızlara bakmak ile yolu tanır ve menzile vâsıl olur. İşte böylece senin evliyâ-yı Hakk'a nazar etmen ile, onların sende tasarrufu ve bî-kelâm ve bahs olarak maksûdların husûlü ve seni menzil-i vasla eriştirmeleri mümkindir."

499. Kimsenin mecâli yok idi ki, "Agâh ol, oku!" desin, yahud o zaman mescidden dışarıya gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. Kimsenin, "Uyan, oku!" demeye veya o zaman mescitten dışarıya gelmeye gücü yoktu!

500. Hâs ve âmm üzerine bir heybet oturmuş idi, o sofa ve tavan nûr-ı Hudâ dolmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

500. Özel ve genel üzerine bir heybet oturmuştu, o sofa ve tavan Allah'ın nuruyla dolmuştu.

501. Her kim görücü idi, onun nûruna nâzır olurdu; köre dahi o güneşten harâret gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

501. Her kim görücü idi, onun nuruna bakardı; köre dahi o güneşten sıcaklık gelirdi.

Kalp gözü açık olanlar o şanlı halifenin bâtınî nuruna bakardı; kalp gözü kör olanlara dahi, o hakikat güneşinin nurundan kalplerine bir sıcaklık gelir ve etkilenirlerdi.

Kalb gözü açık olanlar o halîfe-i zîşânın nûr-ı bâtınına nâzır olurdu; kalb gözü kör olanlara dahi, o hakikat güneşinin nûrundan kalblerine bir harâret gelir ve müteessir olurlar idi.

502. İmdi körün gözü harâretten fehm ederdi ki, fütûrsuz bir güneş doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

502. Şimdi körün gözü hararetten anlardı ki, zayıflıksız bir güneş doğdu.

"Şimdi bâtın gözü kör olan kimseler, zayıflıksız bir güneş doğduğunu, onun hararetinden anlardı." "Fütûr", zayıflık ve gevşeklik anlamındadır. Kuvvetli bir hakikat güneşi doğduğunu, kalbinde meydana gelen hararetten ve etkilenmeden anlar demek olur.

"İmdi bâtın gözü kör olan kimseler za'fsız bir güneş doğduğunu, onun harâretinden anlardı." "Fütûr", za'f ve gevşeklik ma'nâsınadır. Kuvvetli bir ha- kîkat güneşi doğduğunu kalbinde husûle gelen harâretten ve teessürden anlar demek olur.

503. Fakat gözü bu harâret açar, tâ ki her işitilmişin "ayn"ını görsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

503. Fakat bu hararet gözü açar, tâ ki her işitilmişin tekil hakikatini görsün.

Yani, "Kalp gözü kör olanlar, bir insân-ı kâmilin huzurunda bulundukları zaman, onun nurundan kalpleri hararetlenir ve etkilenir. İşte bu hararet ve etkilenme, kalp gözünü açar ve Hakk yolcusu, sırlar ve hakikatlerden işittiklerini aynen bu açılan kalp gözüyle görür." Bu sebeple, Hakk dostlarının huzurunda oturup, onların teveccühünden kalbin hararet bulması ve etkilenmesi, kalp gözünün açılmasına sebep olur.

Ya'ni, "Kalb gözü kör olanlar bir veliyy-i kâmilin huzûrunda bulunduğu vakit, onun nûrundan kalbi harâretlenir ve müteessir olur. İşte bu harâret ve teessür, kalb gözünü açar ve sâlik esrâr ve hakāyıktan işittiklerini aynen bu açılan kalb gözüyle görür." Binâenaleyh evliyâ-yı Hakk'ın huzûrunda oturup, onun teveccühünden kalbi harâret bulmak ve müteessir olmak, kalb gözünün açılmasına sebeb olur.

504. Onun harâretinin bir zacreti ve bir hâleti vardır, onun o harâretinden kalbde bir açılma, bir genişlik vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. Onun hararetinin bir kararsızlığı ve bir hâli vardır, onun o hararetinden kalpte bir açılma, bir genişlik vardır.

"Zacret", kararsızlık ve ıstırap; "füshat", geniş olmak ve genişlik demektir. Yani, "O hakikat güneşi olan insân-ı kâmilin kalplere yansıyan nurunun bir ıstırabı ve bir hâli vardır ki, onun o hararetinden kalplerde manevî bir açılma ve bir genişlik meydana gelir." Yani insân-ı kâmilin nuru kalplere yansıdığı zaman bir kararsızlık ve bir huzursuzluk verir; fakat o hararetin kararsızlığından kalpte fetih (manevî açılma) ve genişlik meydana gelir.

"Zacret", kararsızlık ve ıztırâb; "füshat", geniş olmak ve genişlik demektir. Ya'ni, "O hakikat güneşi olan veliyy-i kâmilin kalblere mün'akis olan nûrunun bir ıztırabı ve bir hâli vardır ki, onun o harâretinden kalblerde bir feth-i ma'nevî ve açılma ve bir genişlik hâsıl olur." Ya'ni kâmilin nûru kalblere aks ettiği vakit bir zacret ve bir kararsızlık verir; fakat o harâretin zacretinden kalbde fetih ve genişlik vâki' olur.

505. Kör, nûr-ı kıdemden sıcak olduğu vakit, ferahından der ki: "Ben görücü oldum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

505. Kör, ezelî nurdan sıcak olduğu zaman, sevincinden der ki: "Ben gören oldum!"

Kalb gözü kör olan mürid (Hakk yolcusu), insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) taşıdığı ilâhî nurun kalbine yansımasından dolayı ısındığı zaman, kalbinde hissettiği genişlik sebebiyle, "Artık ben olgunlaştım ve kalb gözüm gören oldu!" der. Bu hâl birçok sâlikte meydana gelmiş ve bu hâl içinde, kendilerini mürşid-i kâmil (olgun rehber) zannedip, halkı irşada (doğru yola iletmeye) kalkanlar da bulunmuştur. Şeyh Şihâbüddîn Sühreverdî (k.s.) hazretleri Avârifü'l-Maarif isimli kitabında, bunlar hakkında "sâlik-i ebter" (yolu kesik sâlik) buyurur. Bunlar ruhanî tecelliyi (manevî görünümü), rabbanî tecelli (ilâhî görünüm) zannederler.

"Kalb gözü kör olan mürîd, insân-ı kâmilin hâmil olduğu nûr-ı ilâhînin kalbine aks etmesinden dolayı harâretlendiği vakit, kalbinde hissettiği genişlik sebebiyle, "Artık ben kemâle geldim ve kalb gözüm görücü oldu!" der." Bu hâl birçok sâliklerde vâki' olmuş ve bu hâl içinde, kendilerini mürşid-i kâmil zannedip, halkı irşâda kıyâm edenler de bulunmuştur. Şeyh Şihâbüddîn Sühreverdî (k.s.) hazretleri Avârifü'l-Maarif nâmındaki kitabında, bunlar hakkında "sâlik-i ebter" buyurur. Bunlar tecellî-i rûhânîyi, tecellî-i rabbânî zannederler.

506. Pek hoş sarhoşsun, fakat ey bü'l-hasen, görücü olmaya kadar bir parça yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

506. Pek hoş sarhoşsun, fakat ey bü'l-hasen, görücü olmaya kadar bir parça yol vardır.

Yani, "Ey ruhanî tecelliye (ilahi nurun ruhta görünmesi) nail olan kimse! Sen insân-ı kâmilin nurunun etkisiyle nail olduğun bu ruhanî tecelliden dolayı hoş bir sarhoşluk halindesin; fakat ey bü'l-hasen, Rabbanî tecelliye (ilahi nurun zatta görünmesi) nailiyetle görücü olmaya kadar biraz daha yol vardır." "Ebü'l-hasen" ifadesi, bu ruhanî tecelliye mazhar olan kimseye hitap edildiği anlaşılır; çünkü ruh aslında güzel ve latiftir, zira Hakk'ın halifesidir. "Ebû" ifadesi Arapçada sahiplik anlamı ifade eder; örneğin "Ebu'd-dînâr", altın sahibi demektir.

Ya'ni, "Ey tecellî-i rûhânîye nâil olan kimse! Sen insân-ı kâmilin nûrunun te'sîriyle nâil olduğun bu tecellî-i rûhânîden latîf sarhoş bir haldesin; fakat ey bü'l-hasen tecellî-i rabbânîye nâiliyetle görücü olmaya kadar bir parça daha yol vardır." "Ebü'l-hasen" ta'bîri bu tecellî-i rûhânîye mazhar olan kimseye hitâb olunduğu anlaşılır; zîrâ rûh aslında hasen ve latîftir, çünki halîfe-i Hak'dır. "Ebû" ta'bîri Arabîde mâlikiyet ma'nâsı ifade eder; meselâ "Ebu'd-dînâr", altın babası demektir.

507. Bu, yüz bunun gibi körün güneşten nasibi olur; ve Allah doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

507. Bu, yüz bunun gibi körün güneşten nasibi olur; ve Allah doğruyu en çok bilicidir.

"Bu hâl ve bunun gibi yüz hâl, basiret gözü (hakikatleri görme yeteneği) açılmamış olan kimsenin, hakikat güneşi olan insân-ı kâmilin bâtınından (iç âleminden) nasibi olur." Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin terbiyesinde bulunan sâliklere, o kâmilin nurunun bereketleriyle bazı haller ortaya çıkar; o sâlik bunları kendisinin malı ve hâli zanneder ve bu sebeple kendisinde "Oldum!" sanısı oluşur. Halbuki eğer insân-ı kâmil nazarını ondan çevirirse, o hallerin hepsi kapanır. Bu hâl, henüz yürümeye hevesli olan küçük bir çocuğun kollarından tutup babasının yürütmesine benzer. Çocuk yürürken sevinir, kendisi yürüyor zanneder; eğer babası kollarını bıraksa, düşer. Bu sebeple o sâlik, kâmilin bâtınının nurunu görmemiştir, ancak kendisine yansıyan hararetinden hissetmiştir.

"Bu hâl ve bunun gibi yüz hâl, basar-ı basîreti açılmamış olan kimsenin, hakîkat güneşi olan insân-ı kâmilin bâtınından nasîbi olur." Ma'lum olsun ki, insân-ı kâmilin terbiyesinde bulunan sâliklere, o kâmilin nûrunun berekâtıyla ba'zı ahvâl zâhir olur; o sâlik bunları kendinin malı ve hâli zanneder ve bu münasebetle kendisinde "Oldum!" vehmi hâsıl olur. Halbuki eğer insân-ı kâmil nazarını ondan çevirirse, o hallerin hepsi kapanır. Bu hâl, henüz yürümeğe heveskâr olan bir küçük çocuğun kollarından tutup babasının yürütmesine benzer. Çocuk yürürken sevinir, kendisi yürüyor zanneder; eğer babası kollarını bıraksa, düşer. Binâenaleyh o sâlik, kâmilin bâtınının nûrunu görmemiştir, ancak kendisine mün'akis olan harâretinden hissetmiştir.

508. Ve o kimse, ki o nûru görücü olur, onun şerhi ne vakit Ebû Sînâ'nın kârı olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

508. Ve o kimse, ki o nuru görücü olur, onun şerhi ne zaman Ebû Sînâ'nın işi olur!

"O ilahi nuru gören kimsenin açıklaması, filozofların seçkini olan meşhur Ebû Ali Sînâ'nın dahi işi değildir." Çünkü İbn Sînâ akıl ve zekâ sahibidir ve basiret gözü sahibi değildir. Nefehâtü'l-Üns'te yazılıdır ki: Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin halifelerinden Mecdüddîn-i Bağdâdî hazretleri rüyasında Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) görüp "ما تقول في حق ابن سينا" yani "Ya Resûlallah, İbn Sînâ hakkında ne buyurursunuz?" demiş, Âlemlerin Efendisi Efendimiz dahi "هو رجل اراد ان يصل الى الله بلا واسطتى فحجبت بيدى هكذا فسقط في النار" yani "O bir adamdır ki, benim vasıtam olmaksızın Allah'a ulaşmak istedi, iki elimle şöyle ittim, ateşe düştü" buyurmuşlardır. Bundan anlaşılır ki İbn Sînâ Peygamber'e değil, akıl ve zekâsına tabi olmuş bir kimsedir. İnsân-ı kâmilin iç yüzü ise akıl ve zekâ ile bilinmekten pek uzaktır.

“O nûr-ı ilâhîyi görücü olan kimsenin şerhi, hükemânın güzîdesi olan meşhûr Ebû Ali Sînâ'nın dahi kârı değildir." Zîrâ İbn Sînâ akıl ve zekâ sâhibidir ve basar-ı basîret sahibi değildir. Nefehâtü'l-Üns'de mastûrdur ki: Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin halîfeleri Mecdüddîn-i Bağdâdî hazretleri vâkıasında Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'i görüp ما تقول في حق ابن سينا ya'ni "Ya Resûlallah, İbn Sînâ hakkında ne buyurursunuz?" demiş, Server-i âlem Efendimiz dahi هو رجل اراد ان يصل الى الله بلا واسطتى فحجبت بيدى هكذا فسقط في النار ya'ni "O bir adamdır ki, benim vâsıtam olmaksızın Allah'a vâsıl olmak istedi, iki elimle şöyle ittim, nâra sukūt etti" buyurmuşlardır. Bundan anlaşılır ki İbn Sînâ Peygamber'e değil, akıl ve zekâsına tabi' olmuş bir kimsedir. İnsân-ı kâmilin bâtını ise akıl ve zekâ ile bilinmekten pek uzaktır.

509. Ve eğer yüz kat olsa, bu dil kim olur ki, eliyle ayân perdesini kımıldatsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

509. Ve eğer yüz kat olsa, bu dil kim olur ki, eliyle sabit hakikatler perdesini kımıldatsın?

"Ve eğer İbn Sînâ'nın ve benzeri filozofların akıl kuvveti ve zekâsı yüz kat olsa, bu dil kim olur ki?" Yani görünen sözün genişliği ve gücü nedir ki, eliyle, yani görünen belagatiyle, o insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) iç dünyasına örtülmüş olan sabit hakikatler ve hakikat perdesini kaldırmak için kımıldatsın! Yani insân-ı kâmilin iç dünyasındaki nur, Hakk'ın nurudur ve onu ancak o insân-ı kâmil gibi kâmil olan bir zat görür; fakat o nurun beyanı harf ve sese gelmez ve o nur üzerine çekilmiş olan izafî varlık perdesi, akıl ve zekâ kuvveti ile açılmaz.

"Ve eğer Ebû Ali Sînâ'nın ve emsâli hükemânın kuvve-i akliyyesi ve zekâsı yüz kat olsa, bu dil kim olur ki? Ya'ni kelâm-ı zâhirînin vüs'ati ve kudreti nedir ki, eliyle ya'ni belâgat-ı zâhirîsi ile, o kâmilin bâtınına örtülmüş olån ayân ve hakikat perdesini kaldırmak için kımıldatsın!" Ya'ni kâmilin bâtınındaki nûr, nûr-i Hak'dır ve onu ancak o kâmil gibi kâmil olan bir zât görür; fakat o nûrun beyânı harf ve savta gelmez ve o nûr üzerine çekilmiş olan vücûd-ı izâfi perdesi, akıl ve zekâ kuvveti ile açılmaz.

510. Vay onun üzerine! Eğer perdeyi sıyırırsa, Allah'a mensub olan kılıç [508] onun elini cüdâ eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

510. Vay onun üzerine! Eğer perdeyi sıyırırsa, Allah'a ait olan kılıç onun elini keser.

Eğer bir kimse o perdeyi akıl ve zekâ kuvveti ile sıyırırsa, vay onun hâline! Allah'a ait celâl (ululuk) ve kahır (ezici güç) kılıcı onun elini, yani o kuvvetini kesip oradan ayırır.

Eğer bir kimse o perdeyi akıl ve zekâ kuvveti ile sıyırırsa, vay onun hâline! Allah'a mensûb celâl ve kahır kılıcı onun elini, ya'ni o kuvvetini kesip oradan ayırır.

511. El ne olur? Muhakkak onun başını koparır; o bir başı ki, cehilden sırlar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

511. El ne olur? Muhakkak onun başını koparır; o bir başı ki, cehilden sırlar yapar.

"El ne demektir? O ilâhî kahır kılıcı muhakkak onun görünen başını koparır; yani böyle bir kimsenin akıl ve zekâsı şöyle dursun, onun varlığını tamamen ortadan kaldırır ve o kahır kılıcının kestiği baş öyle bir baştır ki, bilmediği ve idrak etmediği sırlardan, aklî tahminleriyle bahsetmeye kalkar."

İsmâîl-i Ankaravî hazretleri ikinci mısraı açıklayarak şöyle buyururlar: "Lakin o öyle bir başı koparır ki, cehalet ve gafletten sırf övünmek için ilâhî sırları nâmahrem olanlara açık eder ve ilâhî izin olmaksızın o sırlardan bahseder." İmdâdullah hazretlerinin müridlerinden Hasan Sahib hazretleri buyurur ki: "Kendi cehaleti sebebiyle bir başı başlar yapar; ve bu anlam gurur ve kibirden kinayedir." Şu halde ikinci mısradaki (سرها) "sırlar" değil, "başlar" anlamına gelir.

"El ne demek? O kahr-ı ilâhî kılıcı muhakkak onun zâhirî olan başını koparır; ya'ni böyle bir kimsenin akıl ve zekâveti şöyle dursun, onun kâmilen vücûdunu izâle eder ve o kahır kılıcının kestiği baş bir baştır ki, bilmediği ve idrâk etmediği esrârdan, tahmînât-ı akliyyesi ile bahs etmeğe kalkar."

İsmâîl-i Ankaravî hazretleri ikinci mısrâ'ı şerhan buyururlar ki: "Lâkin o bir başı koparır ki, cehil ve gafletten mücerred tefâhür için esrâr-ı ilâhiyyeyi nâmahrem olanlara izhâr eder ve izn-i ilâhî olmaksızın o esrârdan bahs eder." İmdâdullah hazretlerinin mürîdleri Hasan Sahib hazretleri buyurur ki: "Kendi cehli sebebiyle bir başı başlar yapar; ve bu ma'nâ gurûr ve tekebbür-den kinâyedir." Şu halde ikinci mısra'daki (سرها) "esrâr" değil, “başlar" ma'nâsına olur.

512. Bunu sana söz takdîriyle söyledim; ve yoksa onun eli nerede ve o nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

512. Bunu sana söz takdiriyle söyledim; yoksa onun eli nerede ve o nerede!

Benim sana, "Dilin eli sabit hakikatler perdesini açamaz!" dediğim söz takdiriyle ve tahlilî istiare (bir şeyi başka bir şeye benzeterek açıklama) türündendir. Bu sebeple bu beyanım, farz edelim ki dilin eli olsaydı, demek olur; yoksa Yüce Allah'ın nuru nerede, o dilin hayalî eli nerede!

Benim sana, "Dilin eli ayân perdesi açamaz!" dediğim söz takdîriyledir ve istiâre-i tahliliyye kabîlindendir. Binâenaleyh bu beyânım bilfarz, dilin eli olaydı, demek olur ve yoksa nûr-ı Hak nerede, o lisânın muhayyel olan eli nerede!

513. "Teyzenin hâyesi olaydı dayı olurdu", bu takdîr ile gelmiştir, eğer olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

513. "Teyzenin hayası olsaydı dayı olurdu", bu takdir ile gelmiştir, eğer olsaydı.

Örneğin "kadın olan teyzenin hayası olsaydı, erkek olan dayı olurdu" atasözü bu takdir ile gelmiştir ve söylenmiştir. Olmamış bir şey hakkında "eğer olsaydı" demek olur.

Meselâ "kadın olan teyzenin hayası olaydı, erkek olan dayı olurdu" darb-ı meseli bu takdîr ile gelmiştir ve söylenmiştir. Olmamış bir şey hakkında "eğer olaydı" demek olur.

514. Dilden, inkisârdan pâk olan o göze kadar, yüz binlercesine söylersem, azdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

514. Dilden, kırılmaktan uzak olan o göze kadar, yüz binlercesine söylersem, azdır.

Yani, "Görünen dilden, zayıflık ve kırılmaktan uzak olan kalp gözüne ulaşıncaya kadar geçilecek engelleri ve bu ikisi arasındaki farkı ve manevî mesafeyi yüz binlercesine söylesem, yine bitiremem."

Ya'ni, “Lisân-ı zâhirîden, za'f ve inkisârdan pâk olan kalb gözüne vâsıl oluncaya kadar geçilecek akabeleri ve bu ikisi arasındaki farkı ve mesâfe-i ma'neviyyeyi yüz binlercesine söylesem, yine bitiremem."

515. Sakın nâ-ümîd olma, Hak dilerse nûr gökten bir anda erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

515. Sakın ümitsiz olma, Hak dilerse nur gökten bir anda erişir.

Ey Hakk Yolcusu, söz ve dedikodu mertebesinden, müşâhede (gözlem) mertebesine kadar çok manevî mesafeler olmasından dolayı sakın ümitsiz olma ve Hak'tan ümidini kesme! Çünkü Yüce Allah eğer dilerse, o bâtın (iç) gözünün nuru sana bir anda semâdan, yani yüce âlemden erişir.

"Semâ"dan kasıt, ahadiyyet (Allah'ın birliği) mertebesidir, görünen gök değildir.

Ey sâlik, kıyl u kāl mertebesinden, müşâhede mertebesine kadar çok mesâfât-ı ma'neviyye olmasından dolayı sakın me'yûs olma ve Hak'dan ümîdini kesme! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri eğer dilerse, o bâtın gözünün nûru sana bir anda semâdan, ya'ni âlem-i ulvîden erişir.

"Semâ"dan murâd, mertebe-i ahadiyyettir, semâ-i mer'î değildir.

516. Yıldızlardan kânlara, onun kudreti her zamanda yüz eser eriştirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

516. Yıldızlardan madenlere, O'nun kudreti her zamanda yüz eser eriştirir.

"Kân"dan kasıt, yeryüzündeki maden kaynaklarıdır. Bu şerefli beyit, yukarıdaki şerefli beyitte açıklanan anlamın uzak bir ihtimal olmadığına dair hissî ve zâhirî bir örnektir. "Allah'ın ihsanından ümidini kesme; nasıl ki Yüce Allah, pek uzak hissî ve zâhirî mesafelerde bulunan yıldızlardan yeryüzünün maden kaynaklarına her zamanda birçok tesirler bırakır." Ve astroloji ilmine göre "yıldızlar"dan kasıt, güneş sistemimizi oluşturan gezegenlerdir. Ve astroloji ilmine göre bazı gezegenlerin madenler üzerindeki tesiri şunlardır: Jüpiter, kalay, elmas, tûtiyâ (çinko oksit), kükürt, kırmızı ve beyaz zırnık (arsenik sülfür) ve sarı renkteki taşlar; Mars, demir, bakır, mıknatıs ve zencefre (cıva sülfür); Venüs, inci, zeberced, altın ve gümüş; Merkür, cıva, kehribar, firuze, kireç ve alçı vb. Bu hususta daha fazla ayrıntı, Hindistan'da basılmış olan Matla'u'l-Ulûm ve Mecmau'l-Fünûn adlı eserin astroloji bölümünde yer almaktadır.

"Kân"dan murâd, arzdaki maâdin menba'larıdır. Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfde beyân buyurulan ma'nânın müsteb'ad olmadığına dair hissî ve zâhirî misâldir. "Hakk'ın ihsânından ümîdini kesme; nitekim pek uzak mesâfât-ı hissiyye ve zâhiriyyede bulunan yıldızlardan Hak Teâlâ hazretleri arzın maâdin menba'larına her zamanda bir çok te'sîrler ilkā buyurur." Ve ilm-i nücûma nazaran "yıldızlar"dan murâd, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârâttır. Ve ilm-i nücûma nazaran ba'zı seyyârâtın, ma'deniyât üzerine te'sîri şunlardır: Müşteri, kalay, elmas, tûtiyâ, kükürt, zernîh-i ahmer ve beyaz ve sarı renkteki taşlar; Merîh, demir, bakır, mıknâtîs ve zencefre; Zühre, inci, zeberced ve altın ve gümüş; Utârid, cıva, kehrübâ, firûze, kireç ve alçı ilh... Bu husûsta daha ziyâde tafsilât Hindistan'da tab' edilmiş olan Matla'u'l-Ulûm ve Mecmau'l-Fünûn nâmındaki eserin, ilm-i nücûm bahsinde mündericdir.

517. Feleğin yıldızları zulmetleri bozucudurlar; Hakk'ın yıldızları, onun sıfatlarında râsihtirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

517. Feleğin yıldızları karanlıkları dağıtıcılardır; Hakk'ın yıldızları, O'nun sıfatlarında kökleşmişlerdir.

Feleğin yıldızlarının yeryüzü üzerindeki etkisi, ancak gecenin yoğun karanlığını dağıtıp hafifleticidir. Hakk'ın yıldızları olan insân-ı kâmiller ise, Hakk'ın sıfatlarını taşıyan ve bu sıfatların hükmü altında sabit ve kökleşmiş olanlardır.

Feleğin yıldızlarının arz üzerindeki te'sîri, ancak gecenin kesîf karanlığını bozup hafifleştiricidir. Hakk'ın yıldızları olan insân-ı kâmiller ise, Hakk'ın sıfatlarını hâmil ve bu sıfatların hükmü altında sâbit ve râsihtirler.

518. Ey yardım isteyen! Beş yüz yıllık yol olan felek, eserde yeryüzüne yakın geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

518. Ey yardım isteyen! Beş yüz yıllık yol olan felek, eserde yeryüzüne yakın geldi.

"Ey unsurlardan oluşan varlığına felekten maddî yardım isteyen insan! Çok uzak mesafede olan feleğin etkisi, yeryüzüne yakın geliverdi." Nasıl ki astroloji ilmine göre nutfe (döllenmiş yumurta), anne rahmine yerleşince, Zühal (Satürn) gezegeninin terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşteri (Jüpiter) terbiye eder; üçüncü ayda Merih (Mars), dördüncü ayda Güneş, beşinci ayda Zühre (Venüs), altıncı ayda Utarid (Merkür), yedinci ayda Kamer (Ay) terbiye eder. Sekizinci ayda yine Zühal, dokuzuncu ayda yine Müşteri terbiyelerine girer. Madenlere olan etkiler de yukarıda bir miktar zikredildi.

"Ey vücûd-ı unsurîsine felekten maddî yardım isteyen insan! Pek uzak mesafede olan feleğin te'sîri, yeryüzüne yakın geliverdi." Nitekim ilm-i nücûma nazaran nutfe, rahm-i mâderde takarrur edince, Zühal seyyâresinin terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşteri terbiye eder; üçüncü ayda Merîh, dördüncü ayda Güneş, beşinci ayda Zühre, altıncı ayda Utârid, yedinci ayda Kamer terbiye eder. Sekizinci ayda yine Zühal, dokuzuncu ayda yine Müşteri terbiyelerine girer. Maâdine olan te'sîrât dahi yukarıda bir nebze zikr olundu.

519. Zühal'e kadar üç bin beş yüz senedir; onun hâssıyyeti dembedem amel getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

519. Zühal'e kadar üç bin beş yüz senedir; onun özelliği an be an amel getirir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, Zühal'e kadar olan mesafeyi müneccimler (yıldız bilimciler) katında belirlenmiş olan miktara göre açıklamışlardır; maksat Zühal'in yeryüzüne olan uzaklığını açıklamaktır, yani pek uzak mesafede bulunan Zühal'in özelliği, yeryüzü üzerinde sürekli faaliyet icra eder.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Zühal'e kadar olan mesafeyi müneccimler indinde ta'yîn edilmiş olan mikdâra göre beyân buyurmuşlardır; maksad Zühal'in arza olan uzaklığını beyândır, ya'ni pek uzak mesafede bulunan Zühal'in hâssıyyeti, arz üzerinde dâimâ icrâ-yı faâliyyet eder.

520. Gölge gibi geri çekilmek hususunda onu derhem getirir; güneşin önünde gölgenin tûlü nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

520. Gölge gibi geri çekilmek hususunda onu perişan eder; güneşin önünde gölgenin uzunluğu nedir?

Yüce Allah, o Satürn'ün etkisini gidermek hususunda onun özelliğini nizamsız bir hâle getirir ve giderir. Hakiki varlık güneşinin önünde izafî varlık gölgesinin uzayışının ve etkisinin ne hükmü olur?

"Derhem", nizamsız, perişan ve keyifsiz anlamındadır (Bahar-ı Acem). Burada nizamsız anlamı uygun görüldü.

Hak Teâlâ o Zühal'in te'sîrini izâle etmek hususunda onun hâssıyyetini nizamsız bir hâle getirir ve izâle eder. Vücûd-ı hakîkî güneşinin önünde vücûd-ı izâfî gölgesinin uzayışının ve te'sîrinin ne hükmü olur?

"Derhem", bî-nizâm ve perîşân ve bî-demâğ ma'nâsınadır (Bahar-ı Acem). Burada bî-nizâm ma'nâsı münasib görüldü.

521. Ve nüfus-ı pakden yıldızlar gibi, feleğin yıldızları tarafına meded erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

521. Ve temiz nefislerden yıldızlar gibi, feleğin yıldızları tarafına yardım ulaşır.

"Temiz nefisler"den kastedilen, ilahi sıfatları taşıyan insân-ı kâmildir. Yani, "Yıldızlardan yeryüzüne yardım geldiği gibi, ilahi sıfatları taşıyan insân-ı kâmillerden de feleğin yıldızları tarafına yardım ulaşır." Çünkü suret âleminden (maddî âlemden) maksat, insân-ı kâmilin varlığı ve ortaya çıkışıdır. Nasıl ki aşağılarda açıklanacaktır.

"Nüfûs-ı pâk"den murâd, sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmil olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Yıldızlardan arza yardım geldiği gibi, sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmil olan insân-ı kâmillerden dahi feleğin yıldızları tarafına imdâd erişir." Zîrâ âlem-i sûretten maksûd insân-ı kâmilin vücûdu ve zuhûrudur. Nitekim aşağılarda beyân buyurulacaktır.

522. O yıldızlar, zâhiren bizim kāim kılıcılarımızdır; bizim batınımız semanın kāim kılıcısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. O yıldızlar, görünen yönleriyle bizim varlığımızı ayakta tutanlardır; bizim iç yüzümüz ise semanın varlığını ayakta tutandır.

O gezegenlerden bizim unsurlardan oluşan varlıklarımızın devamlılığına yardım gelir; fakat bizim iç yüzümüz ve manamız, o semanın yani gezegenlerin varlıklarının devamlılığına sebeptir. Eğer suret âleminin yaratılışından maksat olan insân-ı kâmil yetişmez bir hâle gelse, onların varlıklarına da gerek kalmaz. Nasıl ki "Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım" hadîs-i kudsîsi bu mananın delilidir.

Onun açıklamasındadır ki, filozoflar, "İnsan, küçük âlemdir" derler; ve ilahi filozoflar, "İnsan, büyük âlemdir" derler.

"O seyyârâttan bizim vücûdât-ı unsuriyyemizin kıvamına yardım gelir; fakat bizim bâtınımız ve ma'nâmız, o semânın ya'ni seyyârâtın vücûdlarının kıvamına sebebdir." Eğer âlem-i sûretin hilkatinden maksûd olan insân-ı kâmil yetişmez bir hâle gelse, onların vücûdlarına da lüzûm kalmaz. Nitekim لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Sen olmasan eflâki yaratmaz idim" hadîs-i kudsîsi bu ma'nânın burhânıdır.

Onun beyânındadır ki, hükemâ, “Adem, âlem-i suğrâdır" derler; ve hükemâ-yı ilâhî, “Adem, âlem-i kübrâdır" derler.

523. Böyle olunca sûrette âlem-i asgar sensin, böyle olunca ma'nada âlem-i ek-ber sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

523. Böyle olunca görünüşte küçük âlem sensin, böyle olunca anlamda büyük âlem sensin.

Yani filozofların insana "en küçük âlem" demeleri, onun görünüşüne göredir; bu sebeple görünüş âleminde yer ve gökler insandan büyük, insan ise onlardan pek küçüktür. Nasıl ki ayet-i kerimede لخلق السموات وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ (Gafir, 40/57) yani "Göklerin ve yerin yaratılışı elbette insanların yaratılışından daha büyüktür" buyurulur. Ve ilahi filozofların insana "en büyük âlem" demesi, onun anlamına göredir. Çünkü hadis-i kudsîde insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakkında لا يسعنى ارضی و لا سمائی و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقي yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım, velakin takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Bu anlama göre İmam Ali (a.s.) efendimiz şöyle buyururlar:

"Senin ilacın sendendir, halbuki senin bilgin yoktur; ve senin hastalığın sendendir, halbuki sen görmüyorsun; ve sen apaçık bir kitapsın ki, onun harfleriyle gizli ve saklı olan ortaya çıkar. Ve sen küçük bir cisim olduğunu sanıyorsun, halbuki sende büyük âlem dürülüp büküldü."

Ya'ni hükemânın insana âlem-i suğrâ “en küçük âlem" demeleri, sûretine nazarandır; binâenaleyh sûret âleminde arz ve semâvât insandan büyük ve insan ise onlardan pek küçüktür. Nitekim âyet-i kermede لخلق السموات وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ (Gafir, 40/57) ya'ni “Semâvâtın ve arzın halkı elbette nâsın halkından ekberdir" buyurulur. Ve hükemâ-yı ilâhînin insana "âlem-i kübra" "en büyük âlem"dir demesi ma'nâsına nazarandır. Zîrâ hadîs-i kudsîde insân-ı kâmil hakkında لا يسعنى ارضی و لا سمائی و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقي ya'ni Ben yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Bu ma'nâya binâen İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû ve radıyallahü anh) efendimiz şöyle buyururlar.

"Senin ilacın sendendir, halbuki senin vukūfun yoktur; ve senin illetin sendendir, halbuki sen görmüyorsun; ve sen apaçık bir kitâbsın ki, onun harfleriyle muzmer ve gizli olan zâhir olur. Ve sen küçük bir cirim olduğunu zu'm ediyorsun, halbuki sende âlem-i ekber dürülüp büküldü."

524. Zâhiren o dal meyvenin aslıdır; bâtınen dal, meyve içinde mevcûd olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

524. Görünüşte o dal meyvenin aslıdır; iç yüzünde dal, meyve içinde mevcuttur.

Görünüşte ağacın dalı, meyvenin aslıdır ve yemiş o daldan ortaya çıkar; fakat iç yüzüne bakılırsa, o meyvenin ortaya çıkması için ağaç dikilmiş ve dal var olmuştur. Meyvenin ortaya çıkması amaçlanmasaydı, ağaç dikilmezdi.

Zâhirde ağacın dalı, meyvenin aslıdır ve yemiş o daldan peydâ olur; fakat bâtınına bakılırsa, o meyvenin zuhûru için ağaç dikilmiş ve dal mevcûd olmuştur. Meyvenin zuhûru maksûd olmasa idi, ağaç dikilmez idi.

525. Eğer meyve meyli ve ümîdi olmasa idi, bahçıvan ağacın kökünü ne vakit diker idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

525. Eğer meyveye meyil ve ümit olmasaydı, bahçıvan ağacın kökünü ne zaman dikerdi?

526. Böyle olunca, her ne kadar onun doğumu ağaçtan ise de, o ağaç ma'nâda meyveden doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

526. Böyle olunca, her ne kadar onun doğumu ağaçtan ise de, o ağaç anlamda meyveden doğdu.

Her ne kadar meyvenin doğumu ağaçtan ise de, o ağaç kendi anlamına göre meyveden ortaya çıkmıştır; çünkü ondan maksat meyvedir ve oluş ağacının meyvesi Âdem'dir. Bu sebeple bu oluş ve mekân ağacı, kendisinden ortaya çıkacak olan Âdem için yaratılmıştır.

Her ne kadar meyvenin doğumu ağaçtan ise de, o ağaç ma'nâsına nazaran meyveden zuhûr etmiştir; çünkü ondan maksûd olan meyvedir ve şecere-i kevnin semeresi Âdem'dir. Binâenaleyh bu kevn ü mekân ağacı, kendisinden zuhûr edecek olan Âdem için halk olunmuştur.

527. Bundan dolayı Mustafa buyurdu ki: "Âdem ve enbiyâ sancak altında benim arkamda olurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

527. Bundan dolayı Mustafa (s.a.v.) buyurdu ki: "Âdem ve peygamberler sancak altında benim arkamda olurlar."

Bu şerefli beyitte "Âdem ve ondan başka olan peygamberler, kıyamet gününde benim sancağım altında bulunduğu halde, benim övünmem yoktur" hadis-i şerifine işaret buyurulur.

Bilinmeli ki, hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) kuşatıcı genel felektir (evreni kuşatan en yüce mertebe). Ne olmuş ve ne olacak varsa, hepsi o hakikatin hükmü altındadır. Oluş ve bozuluş âleminden (kevn âlemi) maksat, bu hakikati taşıyan insân-ı kâmilin ortaya çıkmasıdır. Bu sebeple o insân-ı kâmil sonra gelmiş olan öndür; nasıl ki ileride buyururlar.

Bu beyt-i şerîfde آدم و من دونه تحت لوائى يوم القيامة و لا فخر ya'ni “Âdem ve ondan gayri olan enbiyâ, yevm-i kıyâmette benim sancağım altında bulunduğu halde, benim iftihârım yoktur” hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

Ma'lûm olsun ki, hakîkat-ı muhammediyye felek-i muhît-i âmmdır. Her ne olmuş ve olacak var ise, hepsi o hakîkatin taht-ı hîtasındadır. Âlem-i kevnden maksûd, bu hakîkati hâmil olan insân-ı kâmilin zuhûrudur. Binâenaleyh o insân-ı kâmil sonra gelmiş olan öndür; nitekim âtîde buyururlar.

528. O zû-fünûn “Biz sâbık olan âhirleriz” remzini bunun için buyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

528. O çok yönlü bilgin, "Biz sâbık olan âhirleriz" remzini bunun için buyurmuştur.

Bu zikredilen anlamdan dolayı, o çok yönlü bilgin olan Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Hazretleri, hadîs-i şerîflerinde "نحن الآخرون السابقون" ["Biz sâbık olan âhirleriz"] buyururlar ki, "Biz maddî varlıkta sonradan geldik, aksine hakikatimize göre, bu oluş âleminden önceyiz!" demek olur. Ankaravî Hazretleri buyururlar ki: "Biz" diye buyurmalarındaki incelik, o Hazret'in mirasçılarının ve ümmetinin de bu hükme dahil olduğunu ima eder. "كنت نبيا و آدم بين الماء والطين" yani "Âdem su ile çamur arasında olduğu halde ben nebî idim" hadîs-i şerîfi de bu anlamı teyit eder.

Bu zikr olunan ma'nâdan dolayı, o zû-fünûn olan Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz hazretleri hadîs-i şerîflerinde نحن الآخرون السابقون ["Biz sâbık olan âhirleriz"] buyururlar ki, "Biz vücûd-ı unsurîde sonradan geldik, halbuki hakîkatimize nazaran, bu âlem-i kevnden evveliz!" demek olur. Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Biz" ta'bîr buyurmalarındaki nükte, o hazretin verese ve tebaası dahi bu hükümde dâhil olduğunu işrâb eder. كنت نبيا و آدم بين الماء والطين ya'ni Adem su ile çamur arasında olduğu halde ben nebî idim" hadîs-i şerîfi dahi bu ma'nâyı te'yîd buyurur.

529. Gerçi sûrette ben Adem'den doğmuşum, ma'nada ben ceddin ceddi vâki' olmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

529. Gerçi sûrette ben Adem'den doğmuşum, ma'nada ben ceddin ceddi vâki' olmuşum.

Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) mirasları sebebiyle peygamber lisanından yukarıdaki hadîs-i şerîfi tefsir buyururlar; yani "Ben her ne kadar görünüşte Âdem neslinden doğmuş isem de, anlamda varlıklar zincirinin ceddinin ceddi (en eski atası) olmuşum."

Cenâb-ı Pîr efendimiz verâsetleri hasebiyle lisân-ı nebevîden yukarıki hadîs-i şerîfi tefsîr buyururlar; ya'ni "Ben her ne kadar sûrette Âdem neslinden doğmuş isem de, ma'nâda silsile-i mevcûdâtın ceddinin ceddi vâki' olmuşum."

530. Zîra ki meleğin secdesi ona benim için olmuştur; ve o benim için yedinci feleğe gitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

530. Zira ki meleğin secdesi ona benim için olmuştur; ve o benim için yedinci feleğe gitmiştir.

Yani, "Ben Âdem (a.s.)ın soyunda idim, onun için o secde edilen oldu ve kendi mi'râcında benim hakikatimden feyz almak için, yedinci feleğe gitti." (Şerh-i İmdâdullah) (k.s.)

Ya'ni, "Ben Adem (a.s.)ın sulbünde idim, onun için o mescûd oldu ve kendi mi'râcında benim hakikatimden feyz almak için, yedinci feleğe gitti." (Şerh-i İmdâdullah) (k.s.)

531. Binâenaleyh peder ma'nada benden doğdu; binâenaleyh ma'nada ağaç meyveden doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

531. Bu sebeple baba, anlamda benden doğdu; bu sebeple anlamda ağaç meyveden doğdu.

Maddî sûretimin aslı olan babam, anlamda benden doğdu; çünkü babam bir ağaç konumunda idi ve ben ise meyve yerinde idim; bu sebeple babamın varlık ağacı, meyvenin ortaya çıkması için olmakla, anlamda ağaç meyveden doğmuş oldu.

Sûret-i unsuriyyemin aslı olan babam, ma'nâda benden doğdu; zîrâ babam bir ağaç mesâbesinde idi ve ben ise meyve menzilesinde idim; binâenaleyh babamın şecer-i vücûdu, meyvenin zuhûru için olmakla, ma'nâda ağaç meyveden doğmuş oldu.

532. Fikrin evveli amelde âhir geldi; hususiyle bir fikir ki, o vasf-ı ezel ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

532. Fikir, amelde en son ortaya çıkar; özellikle de ezelî bir vasıf olan fikir.

"Fikir"den kasıt, ilim ve zihne ait surettir. Örneğin bir mimar, önce zihninde yapacağı binanın suretini hazırlar ve daha sonra o ilme ait sureti dışarıda fiilen var eder; bu sebeple fikrin evveli amelde en son ortaya çıkar. Bu durum, idrak sahibi olan insanın zâtî gerekliliğidir. Özellikle de ezelî bir vasıf olan ilme ait bir suret; yani İlim, ilahi sıfatlardan bir sıfat olup, İlahi Zât gibi kadimdir ve öncesizdir; bütün eşyanın hakikatleri önce ilahi ilimde sabittir, daha sonra hakikatler, ilmî varlıktan, aynî varlığa gelir.

"Fikir"den murâd, sûret-i ilmiyye ve zihniyyedir. Meselâ bir mi'mâr evvelen zihninde yapacağı binanın sûretini ihzâr eder ve ba'dehû o sûret-i ilmiyyeyi hâriçde fiilen vücûda getirir; binâenaleyh fikrin evveli amelde âhir gelir. miş olur. Bu hâl idrâk sahibi olan beşerin iktizâ-yı zâtîsidir. Husûsiyle bir sûret-i ilmiyye ki, o vasf-ı ezel ola, ya'ni İlim, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olup, Zât-ı ulûhiyyet gibi kadîmdir ve ezelîdir; bilcümle eşyânın hakāyıkı evvelen ilm-i ilâhîde sâbittir, ba'dehû hakāyık, vücûd-i ilmîden, vücûd-ı aynîye gelir.

533. Elhasıl işte bir anda gökten kervân gidiyor ve geliyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

533. Sözün özü, işte bir anda gökten kervan gidiyor ve geliyor.

"Asumân"dan kasıt, vahidiyet (Allah'ın birliği) ve sabit hakikatler mertebesidir; ve sabit hakikatler, ilahi ilmin suretleridir. Yani, "Sözün özü, ilahi ilmin suretleri mertebesinden işte bir anda bu izafî varlıklar âlemine kervan geliyor ve gidiyor."

Bu şerefli beyitte, Sebe suresinin başlangıcında yer alan يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَ مَا يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرَجِ فِيهَا (Sebe, 34/2) yani "Yüce Allah, yere giren şeyi ve ondan çıkan şeyi ve gökten inen şeyi ve göğe yükselen şeyi bilir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Îder", burada ve şimdi ve işte anlamlarına gelir.

“Asumân”dan murâd, vâhidiyyet ve a'yân-ı sâbite mertebesidir; ve a'yân-ı sâbite, suver-i ilm-i ilâhîdir. Ya'ni, "Elhâsıl suver-i ilm-i ilâhî mertebesinden işte bir anda bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine kervân geliyor ve gidiyor."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Seb'e ibtidâsında olan يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَ مَا يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرَجِ فِيهَا (Sebe, 34/2) ya'ni "Allah Teâlâ arza giren şeyi ve ondan çıkan şeyi ve gökten inen şeyi ve göğe urûc eden şeyi bilir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Îder", burada ve şimdi ve işte ma'nâlarına gelir.

534. Bu kervân üzerine bu yol uzun değildir; mefâze ne vakit müfâz olana azîm gelir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

534. Bu kervan için bu yol uzun değildir; çöl ne zaman muzaffer olana büyük gelir?

"Mefâze" kelimesi, kurtuluş, zafer ve helak anlamlarına gelen "fevz" kelimesinden türemiştir; ve kurtuluş yeri ile helak yeri olan susuz çöle ve ıssız araziye denir. Burada "mefâze"den kastedilen, aşağı âlem ve suret olan dünyadır. "Müfaz" ise, if'al babından ism-i mef'ul olup, "muzaffer kılınmış" demektir. "Müfâz"dan kastedilen ise manadır. Yani, "Mana kervanına bu suret âlemi yolu uzun ve uzak değildir; helak ve fena yeri olan dünya sahrası ve suret âlemi, ne zaman muzaffer ve hâkim olan manalar kervanına büyük ve zor gelir? Çünkü suret helak olsa da, mana bakidir."

"Mefâze", necât ve zafer ve helâk ma'nâlarına gelen "fevz"den müştaktır; ve mahall-i necât ve mahall-i helâk olan susuz çöl ve beyâbâna denir. Burada "mefâze"den murâd, âlem-i süflî ve sûret olan dünyâdır. Ve "müfaz", ifâl bâbından ism-i mefûl olup, "muzaffer kılınmış" demektir. Ve "müfâz"dan murâd, ma'nâdır. Ya'ni, “Ma'nâ kervânına bu âlem-i sûret yolu uzun ve uzak değildir; mahall-i helâk ve fenâ olan dünyâ sahrâsı ve sûret âlemi, ne vakit muzaffer ve hâkim olan maânî kervânına azîm ve müşkil gelir? Zîrâ sûret helâk olursa, ma'nâ bâkîdir."

535. Her zamanda gönül Ka'be'ye gidiyor; cisim ihsandan gönül tab'ını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

535. Her zamanda gönül Kâbe'ye gidiyor; cisim ihsandan gönül tabiatını tutar.

Anlama, suret âlemi (maddî dünya) yolunun uzak ve uzun gelmediğinin örneği şudur ki, gönül her zaman hayal yoluyla Kâbe'ye gidiverir; fakat cisim yerinde durur, hayal ise anlamdır. Bu sebeple insan hayalinde olan bir yere şimşek hızıyla gider. Bu hâl bütün insanlara şamildir; fakat insân-ı kâmillerin başka bir hâli olur ki, o da ilâhî ihsan ile cisimlerinin gönül, yani ruh tabiatını ve özelliğini kazanmasıdır. Bu sebeple bu halde olan bir insân-ı kâmil, ruhuyla yöneldiği bir yerde, ruhunun hızıyla, cismini de beraber hazırlar. Onun için insân-ı kâmiller "ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا" yani "Bizim ruhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz ruhlarımızdır" buyurmuşlardır.

Ma'nâya âlem-i sûret yolunun uzak ve uzun gelmediğinin misâli budur ki, gönül her zaman hayâlen Ka'be'ye gidiverir; fakat cisim yerinde durur, hayâl ise ma'nâdır. Binâenaleyh insan hayâlinde olan bir mahalle sür'at-i berkıyye ile gider. Bu hâl umûm insanlara şâmildir; fakat kâmillerin başka bir hâli olur ki, o da ihsân-ı ilâhî ile cisimlerinin gönül, ya'ni rûh tabîat ve hâssıyyetini iktisâb etmesidir. Binâenaleyh bu halde olan bir kâmil rûhiyle mütevec- cih olduğu bir mahalde, rûhunun sür'ati ile, cismini de beraber ihzâr eder. Onun için kâmiller ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz ervâhımızdır" buyurmuşlardır.

536. Bu uzun ve kısalık muhakkak cisim içindir; uzun ve kısa nedir, orada ki, Hudâ vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

536. Bu uzunluk ve kısalık muhakkak cisim içindir; uzun ve kısa nedir, orada ki, Allah vardır!

Bu uzunluk ve kısalık ve diğer boyutlar, yoğun olan cisme ve cismin hükümleri altında zayıf düşen ruhlara özgüdür. Cismin hükümlerinden kurtulup, Hakk'ın sıfatlarıyla nitelenen ruhlar ve cisimler için uzunluğun ve kısalığın ve diğer boyutların ne hükmü ve etkisi vardır?

Bu uzunluk ve kısalık ve eb'âd-ı sâire, kesîf olan cisme ve cismin ahkâmı altında zebûn olan ervâha mahsûstur. Cismin ahkâmından kurtulup, sıfât-ı Hak'la muttasıf olan ervâh ve ecsâm için uzunluğun ve kısalığın ve sair eb'âdın ne hükmü ve te'sîri vardır?

537. Hudâ cismi tebdîl ettiği vakit, onun gitmesini fersahsız ve mîlsiz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

537. Allah cismi başka bir hale geçirdiği zaman, onun gitmesini fersahsız ve milsiz kıldı.

"Mil" burada sözlük anlamı itibarıyla yeryüzünde "göz erimi" kadar bir mesafedir (Burhan). Ve "fersah," dört bin adımdır. Yani "Yüce Allah cismi ruha dönüştürdüğü zaman, onun suret âleminde yürümesini fersahsız ve milsiz kılar." Nitekim şanlı peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) Hazretleri'nin şerefli miraçları hakkında Kur'an-ı Kerim'de سُبْحانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى (İsra 17/1) yani "Eksikliklerden uzak olan Yüce Allah, kulunu bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yürüttü" buyurulur. Halbuki bir gecede Mescid-i Haram'dan Kudüs-i Şerif'e gelinmesi cisim için mümkün değildir.

"Mil" burada ma'nâ-yı lügavîsi i'tibâriyle yeryüzünde "göz erimi" kadar bir mesâfedir (Burhân). Ve "fersah," dört bin adımdır. Ya'ni "Hak Teâlâ cismi rûha tebdîl buyurduğu vakit, onun sûret âleminde yürümesini fersahsız ve mîlsiz eder. Nitekim Server-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in mi'râc-ı şerîfleri hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de سُبْحانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى (İsrâ 17/1) ya'ni "Nakāisden münezzeh olan Allah Teâlâ hazretleri kulunu bir gecede Mescid-i Harâm'dan, Mescid-i Aksâ'ya isrâ eyledi" buyurulur. Halbuki bir gecede Mescid-i Harâm'dan Kudüs-i Şerîf'e gelinmesi cisim için mümkin değildir.

538. Bu zamanda yüz ümîd vardır; adımı âşıkça kaldır, ey delikanlı, kelâmı terk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

538. Bu zamanda yüz ümit vardır; adımı âşıkça kaldır, ey delikanlı, kelâmı terk et!

"Bu zamanda" ifadesiyle Pir efendimiz, kendi zamanlarını kastederler; çünkü kendileri kâmil bir varistir ve onların huzuru ve terbiyeleri ilahi âşıklar için büyük bir fırsattır. Yani, "Benim yoluma giren ve izime tabi olan delikanlı, boş sözleri terk et de, Hak yolunda adımlarını âşıkça kaldır; çünkü bu zamanda Allah'ın lütfuyla nebevi varisliği taşıyorum ve benim feyizli bakışım sebebiyle senin bedenini ruha dönüştürmek için çok ümitler vardır." Nasıl ki Pir efendimiz bu anlamı şu beyitlerinde açıkça beyan ederler.

"Bu zamanda" ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz, zamân-ı şerîflerini murâd buyururlar; zîrâ kendileri vâris-i kâmildir ve onların huzûr ve terbiyeleri uşşâk-ı ilâhî için büyük bir fırsattır. Ya'ni, "Benim tarîkıme sâlik ve isrime tâbi' olan delikanlı, kıyl u kāli terk et de, Hak yolunda adımlarını âşıkça kaldır; zîrâ bu zamanda lutf-ı Hak'la verâset-i nebeviyyeyi hâizim ve benim feyz-i nazarım sebebiyle senin cismini rûha tebdîl için çok ümîdler vardır." Nitekim cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı şu beyt-i şerîflerinde sarâhaten beyân buyururlar.

539. Gerçi göz kapağını birbirine vuruyorsun; gemi içinde yatmışsın, yol gidiyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

539. Gerçi göz kapağını birbirine vuruyorsun; gemi içinde yatmışsın, yol gidiyorsun.

Ey Hakk Yolcusu, gerçi sülûkünde (manevî yolculuğunda) gözün kapalıdır ve sana ruhanî âlemden bir şey görünmüyor; fakat ümitsiz olma ki, sen gemi içinde yatmış ve uyumuş olduğun hâlde, mesafe kat ediyorsun ve hakikat âlemine doğru gidiyorsun.

Bu şerefli beyit, Hakk yolunda ilerleyen sâliklere büyük bir müjdedir. Bilinmeli ki, sâlikin keşifsiz ve gözü kapalı olarak gitmesi, keşifli gitmesinden daha hayırlıdır; çünkü keşif yolu pek tehlikelidir. Sâlik için düşme tehlikeleri çoktur. Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde buyurur ki: "Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin bir müridi vardı, daima çalışıp, Allah'ı zikretmekle meşgul olurdu; fakat kendisine ruhanî bir keşif meydana gelmezdi; arkadaşları onun böyle gevşeklik göstermeksizin çabasına şaşırdılar ve bu şaşkınlıklarını Hz. Bâyezîd'e arz ettiler. Hz. Bâyezîd onların sözünü dinledikten sonra buyurdu ki: Öyle ise ona "zikredenlerin sultanı" diyelim!"

تفسیر این حدیث که مثل امتى كمثل سفينة نوح من تمسك بها نجا و من تخلف عنها غرق

Bu şerefli hadisin tefsiridir ki, "Benim ümmetimin misali, Nuh'un gemisinin misali gibidir. Ona sarılan kimse kurtuldu ve ondan geri kalan kimse boğuldu."

Ey sâlikim, gerçi sülükünde gözün kapalıdır ve sana âlem-i rûhâniyyetten bir şey görünmüyor; fakat me'yûs olma ki, sen gemi içinde yatmış ve uyumuş olduğun [halde], kat'-ı mesafe ediyorsun ve âlem-i hakîkate doğru gidiyorsun.

Bu beyt-i şerîf sâlik-i tarîk olanlara bir tebşîr-i azîmdir. Ma'lûm olsun ki, sâlikin keşifsiz ve gözü kapalı olarak gitmesi, keşifli gitmesinden daha hayırlıdır; zîrâ keşif yolu pek muhâtaralıdır. Sâlik için sukūt tehlikeleri çoktur. Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'sinde buyurur ki: "Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin bir müridi var idi, dâimâ çalışıp, zikr-i Hak'la meşgül olur idi; fakat kendisine rûhânî bir keşif vâki' olmaz idi; arkadaşları onun böyle fütür getirmeksizin sa'yine taaccüb edip, Hz. Bâyezîd'e bu taaccüblerini arz ettiler. Hz. Bâyezîd onların sözünü dinledikten sonra buyurdu ki: Öyle ise ona "sultânü'z-zâkirîn" diyelim!"

تفسیر این حدیث که مثل امتى كمثل سفينة نوح من تمسك بها نجا و من تخلف عنها غرق

Bu hadîs-i şerîfin tefsîridir ki, "Benim ümmetimin meseli, Nûh gemisinin meseli gibidir. Ona temessük eden kimse necât buldu ve ondan tahallüf eden kimse boğuldu."

540. Bunun için Peygamber buyurdu ki: "Ben zamanın tufânında gemi [538] gibiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

540. Bunun için Peygamber buyurdu ki: "Ben zamanın tufânında gemi [538] gibiyim!"

Bu, yukarıda açıklanan anlamdan dolayı şanlı Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Ben zamanın karanlık perdelerinde ve cehalet tufanında gemi gibiyim!" Bu şerefli beyitte yukarıdaki hadis-i şerifin diğer bir rivayetine işaret buyurulur. Çünkü "Ümmetimin misali" diye rivayet olunduğu gibi, "Benim misalim" yani "Benim meselim" dahi rivayet olunmuştur.

Bu, yukarıda îzah olunan ma'nâdan dolayı Resûl-i zîşân Efendimiz buyurdu ki: "Ben zamânın hicâbât-ı zulmâniyyesinde ve cehâlet tûfânında gemi gibiyim!" Bu beyt-i şerîfde yukarıdaki hadîs-i şerîfin diğer bir rivâyetine işâret buyurulur. Zîrâ “Meselü ümmetî" rivâyet olunduğu gibi, "Meselî" ya'ni "Benim meselim" dahi rivâyet olunmuştur.

541. "Biz ve ashâbımız Nûh gemisi gibiyiz; her kim el vurursa, fütûh bulur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

541. "Biz ve ashâbımız Nûh gemisi gibiyiz; her kim el vurursa, fetih bulur."

Bu şerefli beyitte de rivayet olana işaret buyurulur. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri bu beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ümmet" lafzından, yüce sahâbeleri kastettiği anlaşılır ve açıkça görünen de budur. Eğer tam olarak "ümmet" kastedilseydi, gemiye tutunacak kim olurdu? Ve bunda işaret vardır ki, yüce sahâbelere muhabbet farzdır ve eğer bir kimsenin sahâbelere muhabbeti olmazsa, kurtuluş bulamaz."

Bu beyt-i şerîfde dahi rivâyet olana işâret buyurulur. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri bu beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ümmet" lafzından, sahâbe-i kirâmı murâd buyurdukları anlaşılır ve zâhir olan dahi budur. Eğer kâmilen "ümmet" murâd olunsa, gemiye mütemessik olacak kim olur? Ve bunda işâret vardır ki, ashâb-ı kirâma muhabbet farzdır ve eğer bir kimsenin ashâba muhabbeti olmazsa, necât bulamaz."

542. Şeyh ile olduğun vakit, sen çirkinlikten uzaksın; gündüz ve gece seyyârsın ve gemi içindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

542. Şeyh ile olduğun zaman, sen çirkinlikten uzaksın; gündüz ve gece yolcusun ve gemi içindesin.

Bu şerefli beyitte "Kavmi içinde şeyh, ümmeti içinde peygamber gibidir" buyurulmuştur. Peygambere sıkıca bağlananlar nasıl Hz. Nuh'un gemisine sıkıca bağlanıp kurtulanlar gibiyse, bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şeyhe sıkıca bağlananlar dahi Peygambere sıkıca bağlanıp kurtulanlar gibi olur. "Ve tam bir doğrulukla bir insân-ı kâmil şeyhe sarılan sâlik (Hakk Yolcusu), gece ve gündüz yürüyen gemi içindeki bir kimse gibi, Hak yolunda yolculuktadır, fakat kendisinin mesafe katettiğinden haberi yoktur."

Bu beyt-i şerîfde الشيخ في قومه كالنبي في امته ya'ni "Kavmi içinde şeyh, ümmeti içinde peygamber gibidir" [buyurulmuştur]. Peygamber'e mütemessik olanlar nasıl Hz. Nûh'un gemisine temessük edip kurtulanlar gibi ise, bir şeyh-i kâmile temessük edenler dahi Peygamber'e mütemessik olup kurtulanlar gibi olur. "Ve kemâl-i sıdk ile bir şeyh-i kâmile sarılan sâlik, gece ve gündüz yürüyen gemi içindeki bir kimse gibi, Hak yolunda seyr ü seferdedir, fakat kendisinin kat'-ı mesafe ettiğinden haberi yoktur."

543. Bir can bağışlayıcının canının hıfzındasın, gemi içinde uyumuşsun ve yol gidiyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

543. Bir can bağışlayıcının canının korumasındasın, gemi içinde uyumuşsun ve yol alıyorsun.

"Can-bahş"tan (can bağışlayan) maksat, insân-ı kâmil'dir; çünkü Hakk Yolcusu'nun hayvani ruhunun altında ezilmiş ve yenilmiş olan insani ruhunu faaliyete geçirir.

"Can-bahş"dan murad, şeyh-i kâmildir; zîrâ sâlikin rûh-i hayvânîsi altında zebûn ve mağlûb olan rûh-ı insânîsini faâliyete getirir.

544. Günlerinin peygamberinden munkatı' olma, kendinin fennine ve adımına i'timâd etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

544. Kendi zamanının peygamberinden kopuk olma, kendi bilgine ve adımlarına güvenme!

Ey Hakk Yolcusu, kendi çağının ve zamanının insân-ı kâmilini bul ve onun sohbetinden kopuk olma! Hakk yolunda kendi aklına, bilgine ve zekânın adımlarına güvenme. Çünkü senin aklın, bilgin ve zekân, insân-ı kâmilin ilim ve irfanı önünde çok zayıftır. Mısrî'nin (k.s.) beyti: "Pîrinle olan ahdi gözet, neyin varsa bırak git. Bildiklerini terk et, eğer irfana ermek istersen."

"Ey sâlik, kendi asrının ve zamânının şeyh-i kâmilini bul ve onun sohbetinden munkatı' olma! Tarík-ı Hak'da kendi aklına ve ilmine ve zekâvetinin adımlarına i'timâd etme." Zîrâ senin aklın ve ilmin ve zekâvetin, şeyh-i kâmilin ilim ve irfânı önünde gāyet çürüktür. Beyt-i Mısrí (k.s.) : Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git Bildiklerini terk et, irfana irem dersen

545. Her ne kadar arslan isen de, eğer yola delilsiz gidersen, tilki gibi dalaldesin ve zelîlsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

545. Her ne kadar aslan isen de, eğer yola delilsiz gidersen, tilki gibi sapkınlıkta ve zelîlsin.

Her ne kadar ilimde ve zekâda aslan gibi güçlü ve cesur isen de, eğer Hakk yoluna delilsiz gidersen, ilminin ve zekânın ulaşamadığı birtakım zorluklara düşüp, tilki gibi korkak ve zelîl bir hâle gelirsin.

Her ne kadar ilimde ve zekâda arslan gibi kavî ve şecî' isen de, eğer Hak yoluna delilsiz gidersen, ilmin ve zekâvetinin vâsıl olamadığı birtakım müşkilâta düşüp, tilki gibi korkak ve zelîl bir hâle gelirsin.

546. Sakın şeyhin kanatlarının gayri ile uçma, tâ ki şeyhin askerlerinin yardımını göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

546. Sakın şeyhin kanatlarından başkasıyla uçma ki, şeyhin askerlerinin yardımını göresin!

Yolculuğunda ancak şeyhin görüşü, tedbiri ve tavsiyeleri dairesinde hareket et; asla kendi aklını ve tedbirini kullanma ki, o kâmil şeyhin manevî tasarruflarını ve yardımını göresin!

Menkıbe: Şeyh Ebu'l-Vefa hazretleri bir müridini halvete koymuş. Her gün hizmetkâr bu dervişe bir çanak yemek ve bir testi su getirirmiş; derviş de yemeği yer ve suyu içer, Allah'ı zikretmeye devam edermiş. Bir gün kendi kendine demiş ki: "Tarikat yolunda riyâzet (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) vardır, ben ise her gün bir çanak dolusu yemeği yer ve bir testi de suyu içerim, bu nasıl halvettir? Eğer hizmetkâr yarın yemek ve su getirirse almam!" der ve öyle yapar. O gece halvet odasında pek çok acıkır ve bir lokma ekmek için kıvranır durur; asla kalbinde huzur kalmaz. Ertesi gün Şeyh Vefa hazretleri gelip ona der ki: "Yahu! Bu gece senin hâlin ne idi, sabaha kadar yemek zikrinde idin! Niçin getirilen yemeği yemedin; mürşidin senin tabibindir, senin mizacını ve tedavi tarzını bilmez mi?" Hizmetkâra iki çanak yemek ve iki testi su getirmesini emreder.

Sülükünde ancak şeyhin re'y ve tedbîri ve vesâyâsı dâiresinde hareket et, aslâ kendi aklını ve tedbîrini kullanma ki, o şeyh-i kâmilin tasarrufât-ı ma'neviyyesini ve yardımını göresin!

Menkabe: Şeyh Ebu'l-Vefa hazretleri bir mürîdini halvete koymuş. Her gün hâdim bu dervîşe bir çanak taâm ve bir testi su getirirmiş; dervîş dahi taâmı yer ve suyu içer, zikrullâha devam edermiş. Bir gün kendi kendine demiş ki: "Taríkde riyâzet ve mücâhede vardır, ben ise her gün bir çanak dolusu yemeği yer ve bir testi de suyu içerim, bu nasıl halvettir? Eğer hâdim yarın taâm ve su getirirse almam!" der ve öyle yapar. O gece halvet-hânesinde pek ziyâde acıkır ve bir lokma ekmek için kıvranır durur; aslâ kalbinde huzûr kalmaz. Ertesi gün Şeyh Vefâ hazretleri gelip ona der ki: "Yâhû! bu gece senin hâlin ne idi, sabaha kadar taâm zikrinde idin! Niçin getirilen taâmı yemedin; mürşidin senin tabîbindir, senin mizâcını ve tarz-ı tedavîni bilmez mi?" Hâdime iki çanak taâm ve iki testi su getirmesini emr eder.

547. Bir zaman onun lutfunun dalgası, senin kanadındır; onun kahrının ateşi bir dem senin hamalındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

547. Bir zaman onun lütfunun dalgası senin kanadındır; onun kahrının ateşi bir an senin hamalındır.

"Kâmil şeyh (mürşid-i kâmil) bazen lütuf ve merhamet ile ortaya çıkar; onun bu lütuf ve merhameti, senin ruhuna bir kanat olup, seni yukarıya uçurur ve melekût âlemine (melekler ve ruhlar âlemi) eriştirir; ve bazen kahır ile ortaya çıkar, o da senin için faydalıdır." Çünkü seni sapkınlık alçaklığından, hidayet yüksekliğine çıkarır. Miskinlik, tevazu ve nefsin alçaklığı yolunu gösterir. Örneğin Hz. Hüdâyî'nin şeyhi, zihninde kadılık mertebesinden kalmış olan kibir ve benlik kalıntısını gidermek için pazarda ciğer sattırmıştır. Bu ise görünüşte kahır, anlamda lütuftur. Evliya menkıbelerinde (evliya hayat hikâyeleri) bunun benzeri çoktur.

"Şeyh-i kâmil ba'zan lutuf ve merhamet ile zâhir olur; onun bu lutuf ve merhameti, senin rûhuna bir kanat olup, seni yukarıya uçurur ve âlem-i melekûta eriştirir; ve ba'zan kahır ile zâhir olur, o da senin için fâidelidir." Zîrâ seni dalâlet alçaklığından, hidâyet yüksekliğine çıkarır. Meskenet ve tevâzu' ve zillet-i nefis yolunu gösterir. Meselâ Hz. Hüdâyînin şeyhi, dimâğında kadılık mertebesinden kalmış olan kibir ve enâniyet bakıyyesini izâle etmek için pazarda ciğer sattırmıştır. Bu ise sûrette kahır ve ma'nâda lutuftur. Menâkıb-ı evliyâda bunun nazîri çoktur.

548. Onun kahrını, onun lutfunun zıddı sayma; nazarda her ikisinin ittihadını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

548. Onun kahrını, onun lütfunun zıddı sayma; bakışta her ikisinin birliğini gör!

Yani, insân-ı kâmilin kahrından etkilenme ki, onun altında lutuf gizlidir; bu sebeple onun kahredici muamelesini de lütuftan ibaret gör ve akıl bakışında bunların ikisini de birleşmiş gör!

Ya'ni, şeyh-i kâmilin kahrından müteessir olma ki, onun altında lutuf gizlidir; binâenaleyh onun muâmele-yi kahriyyesini de lutuftan ibâret gör ve nazar-ı aklîde bunların ikisini de müttehid gör!

549. Bir zaman seni toprak gibi yeşil eder; bir zaman pür-bâd ve kalın eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

549. Bir zaman seni toprak gibi yeşil eder; bir zaman pür-bâd ve kalın eder.

"Pür-bâd", kibirden kinayedir. Ve "gebz", kalın anlamına gelip, nefsin gururuyla şişkinlikten kinayedir. Yani, "Kâmil bir şeyh bir zaman seni toprak gibi mütevazı ve alçakgönüllü kılar; ve topraktan yeşillikler bittiği gibi, bu halin içinde senden de güzel ahlak, ilim ve irfan yeşillikleri gelişir. Sen o vakit kendinin olgunlaştığını sanırsın. Bu sebeple seni sana göstermek için bir zaman da seni pür-bâd yani kibirli ve kalın ve nefsin gururu sebebiyle şişkin yapar." Önceki tevazu halin ile, bu ikinci gurur ve şişkinlik halini karşılaştırıp, henüz nefsanî sıfatlarından kurtulamamış eksik bir kişi olduğunu anlarsın.

"Pür-bâd", tekebbürden kinâyedir. Ve "gebz", kalın ma'nâsına olup, gurûr-ı nefsânî ile şişkinlikten kinâyedir. Ya'ni, "Şeyh-i kâmil bir zaman seni toprak gibi mütevazi' ve zelîl kılar; ve topraktan yeşillikler bittiği gibi, bu hâlin içinde senden dahi hüsn-i ahlâk ve ilim ve irfân yeşillikleri neşv ü nemâ bulur. Sen o vakit kendinin kemâle geldiğini zannedersin. Binâenaleyh seni sana göstermek için bir zaman dahi seni pür-bâd ya'ni mütekebbir ve kalın ve gurûr-ı nefsânî sebebiyle şişkin yapar." Evvelki hâl-i tevâzuun ile, bu ikinci hâl-i gurûrunu ve şişkinliğini mukāyese edip, henüz nefsânî sıfatlarından kurtulamamış bir nâkıs olduğunu anlarsın.

550. Arifin cismine cemâd vasfını verir, tâ ki latif olan gül ve nesrîn bitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

550. Ârifin bedenine cansız varlık (cemâd) vasfını verir, tâ ki latif olan gül ve nesrin bitsin.

"Şâd", burada latif anlamındadır. "Gül", bilinen çiçektir. "Nesrin", beyaz gül anlamındadır. Yani, "Kâmil Şeyh, ârifin bedenini cansız varlık vasfıyla niteler veya manevî tasarrufuyla müridini irfan mertebesine getirir ve ona cansızlık vasfını verir, tâ ki ondan ilahî marifet gülleri ve ilahî sırlar nesrinleri bitsin." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin yetmiş ikinci bölümünde buyururlar ki: "Cansız varlıklar (cemâdât), diğer yaratılmışlardan (müvelledât) daha fazla Hakk'ı bilir ve O'na kulluk eder; çünkü o, marifet mertebesinde yaratılmıştır, aklı, şehveti ve tasarrufu yoktur. Onun değişimi kendi nefsiyle değil, başkasıyladır ve ancak onu yönlendiren Allah'tır ve ilahî yönlendirme ile yönlendirilmiştir. Bu sebeple insanda cansızlık (cemâdiyyet) sıfatından daha yüce bir sıfat yoktur. Ondan sonra bitki (nebât) ve ondan sonra hayvanlık (hayvâniyet) gelir; ve ondan sonra da cansızlık derecesinden yükseldiği kadar olan şey üzerine, ilahlık iddia eden insandır. Ve bu yücelikten, onun için ilahî suret meydana gelir ve onun sebebiyle aslından çıkar. Bu sebeple taşlar yaratılışlarında asıllarından çıkmadıklarından dolayı gerçek kullardır."

"Şâd", burada latîf ma'nâsınadır. "Gül", ma'lum olan çiçektir. "Nesrîn", beyaz gül ma'nâsınadır. Ya'ni, "Şeyh-i kâmil, ârifin cismini cemâd vasfıyla tavsîf eder veyâhud tasarruf-ı ma'nevîsiyle mürîdini mertebe-i irfâna getirir ve ona cemâdiyet vasfını verir, tâ ki ondan maârif-i ilâhiyye gülleri ve esrâr-ı ilâhiyye nesrînleri biter." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin yetmiş ikinci bâbında buyururlar ki: "Cemâdât, sâir müvelledâtdan daha ziyâde Hakk'ı ârifdir ve O'na âbiddir; zîrâ o, ma'rifet mertebesinde halk olunmuştur, aklı, şehveti ve tasarrufu yoktur. Onun takallübü nefsiyle değil, gayriyledir ve ancak musarrıfı Allah'dır ve tasrîf-i ilâhî ile musarrafdır. Binâenaleyh insanda sıfat-ı cemâdiyyetten a'lâ sıfat yoktur. Ba'dehû nebât ve ba'dehû hayvâniyettir; ve ondan sonra da derece-i cemâdiyyetten yükseldiği kadr olan şey üzerine, iddiâ-yı ulûhiyyet eden insandır. Ve bu rif'atten, onun için sûret-i ilâhiyye hâsıl olur ve onun sebebiyle aslından çıkar. Binâenaleyh taşlar neş'etlerinde asıllarından çıkmadıklarından abîd-i muhakkikîndir."

551. Fakat o görür, onun gayri görmez; cennet pâk olan dimağın gayrine koku vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

551. Fakat o görür, onun dışındakiler görmez; cennet, pak olan dimağın dışındakine koku vermez.

Fakat cansızlık mertebesinde olup, kendisinden gül ve nesrin biten ârifin (Allah'ı bilen kişi) hâlini ancak insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) görür. Çünkü ârif, peşin cennet içindedir ve cennet ise, ilâhlık davasından ve benlikten arınmış dimağın dışındakine koku vermez.

Fakat cemâdiyet mertebesinde olup, kendisinden gül ve nesrîn biten ârifin hâlini ancak şeyh-i kâmil görür. Zîrâ ârif cennet-i 'âcil içindedir ve cennet ise, da'vâ-yı ulûhiyyet ve enâniyetten pâk olan dimâğın gayrisine koku vermez.

552. Dimağını yârin inkârından hâlî et, tâ ki yârin gülzarından reyhan bulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

552. Zihnini sevgilinin inkârından boşalt ki sevgilinin gül bahçesinden reyhan kokusu alsın!

Böyle olunca enâniyetini (benliğini) terk edip, zihnini sadık sevgili olan kâmil şeyhin inkârından boşalt; tâ ki o zihin, o sevgilinin gül bahçesi olan latif ruhundan ilahi bilgi ve sırların reyhan kokusunu alsın!

Böyle olunca enâniyetini terk edip, dimâğını yâr-ı sâdık olan şeyh-i kâmilin inkârından hâlî kıl; tâ ki o dimâğın, o yârin gülzârı olan rûh-ı latîfinden maârif ve esrâr-ı ilâhiyye reyhanının kokusunu bulsun!

553. Ta ki Muhammed Yemen'den Rahman'ın kokusunu bulduğu gibi, benim yarimden cennet kokusunu bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

553. Tâ ki Muhammed Yemen'den Rahman'ın kokusunu bulduğu gibi, benim yârimden cennet kokusunu bulasın!

Rivâyet edilir ki, şanlı peygamberimiz (a.s.) ara sıra Yemen tarafına yönelip koklarlarmış. Sebebi kendilerinden sorulduğu zaman, "Ben Rahman'ın nefesini Yemen tarafından buluyorum" buyurmuşlar. Muhakkikler (gerçeği araştıranlar), bu kokunun kaynağının Üsâm-ı Yemenî veya Üveys Karanî hazretleri olduğunu belirtmişlerdir. Hangisi olursa olsun, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) latîf ruhundan zât cennetinin kokusunun geldiğine işaret buyurulur.

Rivâyet olunur ki, Resûl-i zîşân Efendimiz ara sıra Yemen tarafına müteveccih olup koklarlar imiş. Sebebi kendilerinden sorulduğu vakit اني لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'ni "Ben nefes-i Rahmân'ı Yemen tarafından buluyorum" buyurmuşlar. Bu kokunun menba'ı Usâm-ı Yemenî veyâhud Üveys Karanî hazretleri olduğunu muhakkikler beyân etmişlerdir. Herhangisi olursa olsun, insân-ı kâmilin rûh-ı latîfinden cennet-i zât kokusu geldiğine işaret buyurulur.

554. Eğer mi'râca mensub olanların safında durursan, yokluk seni Burak gibi yukarıya çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

554. Eğer mi'raca mensup olanların safında durursan, yokluk seni Burak gibi yukarıya çeker.

"Mi'raca mensup olanlar"dan kasıt, Allah dostlarıdır; ve Burak onların amellerinin şeklidir. Yani "Eğer Allah dostları safında ayakta durur ve onların amelleri gibi amel edersen, varlıktan, yokluk tarafına gelirsin ki, bu fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) mertebesidir. Bu yokluk, yani fenâ-fillah, seni Burak gibi yukarıya, yani bekā-billah (Allah ile bâki olma) mertebesine çeker."

"Mi'râca mensûb olanlar"dan murâd, evliyâullahdır; ve Burâk onların amellerinin sûretidir. Ya'ni "Eğer evliyâullah safında kāim olur ve onların amelleri gibi amel edersen, varlıktan, yokluk tarafına gelirsin ki, "fenâ-fillah" mertebesidir. Bu yokluk, ya'ni "fenâ-fillah" seni Burâk gibi yukarıya, ya'ni "bekā-billah" mertebesine çeker."

555. Arza mensub olanın mi'racı gibi kamere kadar değil, belki bir kamışın şekere kadar olan mi'râcı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

555. Yere ait olanın miracı gibi aya kadar değil, aksine bir kamışın şekere kadar olan miracı gibidir.

"Yere ait olan"dan kastedilen, iman sahibi olup dünyevi bağlardan sıyrılamamış mümindir. Nitekim Aziz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakayık adlı eserinde şöyle buyurur: "Bir kimsenin ruhu iman makamında iken bedenden ayrılırsa, o ruhun yükselişi ay feleğine kadar olur." Yani "Mirac edenlerin safında bulunanları, yokluğun Burak gibi yukarıya çekmesi, iman makamında iken ölenlerin ruhlarının miracı gibi ay feleğine kadar değildir. Aksine kamışın, şekere kadar olan miracı gibidir." Yani kamış kamışlık sıfatını bırakıp, şekerlik sıfatını kazanır. Bunun gibi bu miraçta bedensel varlığın Hak varlığına dönüşmesi gerçekleşir ve kul bu mertebede Hak'ın sıfatları ile belirir.

"Zemîne mensûb olan"dan murâd, îmân sâhibi olan alâkāt-ı dünyeviyyeden tecerrüd edememiş mü'mindir. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında buyurur ki: "Bir kimsenin rûhu makām-ı îmânda iken, bedenden mufârakat ederse, o rûhun terakkîsi felek-i kamere kadar olur." Ya'ni "Mi'râcílerin safında bulunanları, yokluğun Burâk gibi yukarıya çekmesi, makām-ı îmânda iken ölenlerin rûhlarının mi'râcı gibi felek-i kamere kadar değildir. Belki kamışın, şekere kadar olan mi'râcı gibidir." Ya'ni kamış kamışlık sıfatını bırakıp, şekerlik sıfatını iktisab eder. Bunun gibi bu mi'râcda vücûd-ı abdânînin vücûd-ı Hakkānî'ye tebeddülü vâki' olur ve abd bu mertebede sıfât-ı Hak ile zâhir olur.

556. Bir buhârın semâya kadar mi'râcı gibi değil, belki bir cenînin akla kadar olan mi'racı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

556. Bir buharın göğe yükselmesi gibi değil, aksine bir ceninin akla kadar olan yükselişi gibidir.

Bu zikrettiğimiz yükseliş, bir buharın göğe yükselip hafif havaya karışması gibi cismani değildir; aksine ana karnındaki bir ceninin doğup, büyüyüp olgunlaşarak, akıl mertebesine kadar çıkması gibi manevi bir yükseliştir.

Bu zikr ettiğimiz mi'râc, bir buhârın semâya urûc edip hevâ-yı nesîmîye kadar karışması gibi cismânî değildir; belki ana karnındaki bir cenînin doğup, büyüyüp kemâle gelerek, akıl mertebesine kadar çıkması gibi ma'nevî bir mi'râcdır.

557. Yokluk atı hoş bir Burâk oldu; eğer yok isen, seni varlık tarafına getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

557. Yokluk atı hoş bir Burâk oldu; eğer yok isen, seni varlık tarafına getirir.

"Hing", siyahı beyazına üstün gelen at anlamına gelir. "Yokluk, yani fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) atı hoş bir Burâk oldu; eğer vehmedilmiş varlığından fani isen, o Burâk seni varlık, yani bekā-billah (Allah ile bâki olma) tarafına getirir." "Burâk", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mi'râc gecesinde bindiği hayvan şeklinde bir binek (rekîbe)tir. Ve bu binek onların amellerinin sureti idi. Ve her bir mü'mine ilim derecesine göre bir binek tahsis edilmiştir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'de bu bineklerden bahsederler.

"Hing", siyahı beyâzına gālib olan at ma'nâsınadır. "Yokluk, ya'ni fenâ-fillah atı latîf bir Burâk oldu; eğer vücûd-ı mevhûmundan fânî isen, o Burâk seni varlık, ya'ni bekā-billah tarafına getirir." "Burâk", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mi'râc gecesinde bindiği hayvan sûretinde bir rekîbedir. Ve bu rekîbe onların amellerinin sûreti idi. Ve her bir mü'min[e] derece-i ilmine göre bir rekîbe muhassasdır. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'de bu rekâibden bahs buyururlar.

558. Dağ ve denizler onun tırnağını messeder, hatta his âlemini arkaya eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

558. Dağ ve denizler onun tırnağını okşar, hatta his âlemini geride bırakır.

"Süm", hayvan tırnağı demektir. Yani, "O yokluk atı o kadar süratle yürür ki, dağlar ve deniz onun tırnağına değemez; hatta his ve bedenin yoğunluğu âlemini tamamen geride bırakır" ve bu Burak, seyrindeki sürat ve şiddet sebebiyle dünya ve ahiret ufuklarından bir anda uçurup, onların ötesi olan hakikat âlemine ulaştırır.

"Süm", hayvan tırnağı demektir. Ya'ni, "O yokluk atı o kadar sür'atle yürür ki, dağlar ve deniz onun tırnağına değemez; hattâ his ve kesâfet âlemini kâmilen arkada bırakır" ve bu Burâk, seyrindeki sür'at ve şiddet sebebiyle dünyâ ve âhiret âfâkından bir anda uçurup, onların verâsı olan âlem-i hakîkate îsâl eder.

559. Gemide, ayağı çek ve revân olarak yürü! Canın ma'şûku tarafına rûh-ı revân gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

559. Gemide, ayağı çek ve akıcı olarak yürü! Canın ma'şûku tarafına akıcı ruh gibi.

Hakikat şehrine yolculukta gemi hükmünde olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) koruması ve himayesinde akıcı olarak ayağını çek, ilerlemek için oraya buraya başvurmaktan vazgeç! Can, kendisinin ma'şûku olan Hak tarafına nasıl akıp gidici ise, sen de öylece akıcı ruh gibi o tarafa, insân-ı kâmilin koruması ve himayesinde akıp git!

Hakîkat şehrine seferde gemi mesâbesinde olan şeyh-i kâmilin hifz u himâyesinde akıcı olarak ayağını çek, terakkî için oraya buraya başvurmaktan vazgeç! Can kendisinin ma'şûku olan Hak tarafına, nasıl akıp gidici ise, sen dahi öylece rûh-ı revân gibi o tarafa, şeyh-i kâmilin hifz u himâyesinde akıp git!

560. El yok ve ayak yok, kıdeme kadar git; nasıl ki canlar ademden koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

560. El yok ve ayak yok, öncesizliğe kadar git; nasıl ki canlar yokluktan koştu.

Yani, hakikat şehrine gidişte, elin ve ayağın, yani cismaniyetin (bedenselliğin) karışması ve etkisi yoktur; oraya elsiz ve ayaksız olan akıcı ruh, yani izafî ruh (mutlak varlığa göre bağıntılı ruh) ile gidilir. Bu sebeple sen de elsiz ve ayaksız olarak ruhunla öncesizliğe, yani Yüce Allah'ın Zât'ına kadar git! Nasıl ki o ruhlar izafî yokluk âleminden, izafî varlık âlemine elsiz ve ayaksız olarak koştular.

Ya'ni, hakikat şehrine gidişte, elin ve ayağın, ya'ni cismâniyetin dahl ve te'sîri yoktur; oraya elsiz ve ayaksız olan rûh-ı revân, ya'ni rûh-ı izâfî ile gidilir. Binâenaleyh sen dahi elsiz ve ayaksız olarak rûhunla kıdeme, ya'ni Zât-ı Hakk'a kadar git! Nitekim o rûhlar adem-i izâfî âleminden, vücûd-ı izâfî âlemine elsiz ve ayaksız olarak koştular.

561. Eğer sami'in sem'inde uyku mukaddimesi olmasa idi, sözde kıyas perdesi yırtılır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

561. Eğer dinleyenin işitmesinde uyku başlangıcı olmasaydı, sözde kıyas perdesi yırtılırdı.

"Nuâs", uyumak ve uyku başlangıcı demektir. Yani, "Eğer sözümüzü dinleyen kimsenin ruhunun işitmesinde uyku veya uyku başlangıcı olmasaydı, ruhun miraç hakikati hakkındaki fikrî kıyaslar perdesi sözümüz esnasında yırtılırdı." Ve ona miraç hakikati açığa çıkardı; fakat dinleyenin işitmesi, aklî tahminler uykusu içindedir.

"Nuâs", uyumak ve uyku mukaddimesi. Ya'ni, "Eğer sözümüzü dinleyen kimsenin sem'-i rûhunda uyku veyâ uyku mukaddimesi olmasa idi, rûhun hakîkat-ı mi'râcı hakkındaki kıyâsât-ı fikriyye perdesi kelâmımız esnasında yırtılır idi." Ve ona hakikat-ı mi'râc münkeşif olurdu; fakat sâmi'in sem'i, tahmînât-ı akliyye uykusu içindedir.

562. Ey felek onun kelâmı üzerine gevher yağdır; ey cihan onun cihanından utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

562. Ey felek, onun sözleri üzerine cevher yağdır; ey cihan, onun cihanından utan!

Cenâb-ı Pîr efendimiz, şerefli ruhlarını gaybda farz ederek buyururlar ki: "Ey görünen felek, o ruhumun bedenimden harf ve ses ile çıkardığı sözlerine cevher yağdır! Ey dar olan suret cihanı, o ruhumun geniş olan manevî cihanından utan!"

Menhec-i Kavî'de (güçlü yöntem) buyurulur ki: "Felek tabiri, zamanın kutbuna (manevî liderine) aittir, çünkü görünen felek nasıl kuşatıcı ise, zamanın kutbu da sureti ve manayı kuşatıcıdır."

Cenâb-ı Pîr efendimiz rûh-ı şerîflerini gāib farzıyla buyururlar ki: "Ey felek-i zâhiri, o rûhumun cismimden harf ve savt ile çıkardığı kelâmlarına gevher yağdır! Ey dar olan sûret cihânı, o rûhumun geniş olan ma'nevî cihânından utan!"

Menhec-i Kavî'de buyurulur ki: "Felek ta'bîri, kutb-ı zamâna râci'dir, zîrâ felek zâhiri nasıl muhît ise, kutb-ı zamân dahi sûreti ve ma'nâyı muhîttir."

563. Eğer yağdırır isen, senin gevherin yüz kat olur, senin câmidin görücü ve söyleyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

563. Eğer yağdırırsan, senin cevherin yüz kat olur, senin cansız varlığın gören ve söyleyen olur.

Ey felek, eğer sen ruhlu sözlerim üzerine cansız cevher yağdırırsan, senin o cevherlerin o ruhlu sözlere eşlik etmesiyle yüz kat olur; çünkü o cansız olan cevherler canlı olup, gören ve söyleyen olur. Nasıl ki cansız olan ekmek, canlı olan insana gıda olmakla gören ve söyleyen olur.

Ey felek, eğer sen rûhlu sözlerim üzerine câmid gevher yağdırır isen, senin o gevherlerin o rûhlu sözlere mukārin olmakla, yüz kat olur; zîrâ o câmid olan gevherler zî-rûh olup, görücü ve söyleyici olur. Nitekim câmid olan ekmek, zî-rûh olan insana gıda olmakla görücü ve söyleyici olur.

564. Binâenaleyh kendin için nisâr etmiş olursun; çünki senin her sermayen yüz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

564. Bu sebeple kendin için saçıp dağıtmış olursun; çünkü senin her sermayen yüz olur.

Böyle olunca sen cevherlerini kendin için harcamış ve saçıp dağıtmış olursun; çünkü senin donuk olan her sermayen canlı ve kâmil olmakla yüz olur; ve kâmil olan noksan olana yardım ettiği için, senin o harcaman ve saçıp dağıtman yine kendin için olur. Nasıl ki 521 numaralı şerefli beyitte yıldızlara insân-ı kâmilin bâtınından yardımın meydana geldiği açıklanmıştı.

Böyle olunca sen gevherlerini kendin için bezl ve nisâr etmiş olursun; çünki senin câmid olan her sermayen zî-rûh ve kâmil olmakla yüz olur; ve kâmil nâkısa imdâd ettiği cihetle, senin o bezl ve nisârın, yine kendin için olur. Nitekim 521 numaralı beyt-i şerîfde yıldızlara kâmilin bâtınından imdâd vâki' olduğu beyân buyurulmuş idi.

## Belkîs'ın Sebâ şehrinden Süleyman (a.s.) tarafına hediye göndermesinin kıssası

565. Belkîs'ın hediyesi kırk deve olmuştur; onların yükü hep altın külçesi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

565. Belkîs'ın hediyesi kırk deve olmuştur; onların yükü hep altın külçesi olmuştur.

"Belkîs", Yemen'de Sebâ şehrinin melîkesi olan bir kadının ismidir; onlar güneşe ve yıldızlara taparlardı. Süleymân (a.s.) ona mektup göndererek dine davet etti; o da Süleymân (a.s.)a kırk deve hediye gönderdi ki, her birinin üzerinde altın külçeleri vardı. Nasıl ki bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de, Neml sûresinde beyan buyurulur. Ve hediye hakkındaki ayet-i kerîme budur: و انى مرسلة اليهم بهدية فناظرة بم يرجع المرسلون (Neml, 27/35) Yani "Muhakkak ben onlara hediye göndericiyim; şimdi gönderilmişlerin ne ile döneceklerine bakıcıyım."

"Belkîs", Yemen'de Sebâ şehrinin melîkesi olan bir kadının ismidir; onlar güneşe ve yıldızlara taparlar idi. Süleymân (a.s.) ona mektûb göndererek dî-ne da'vet etti; o da Süleymân (a.s.)a kırk deve hediye gönderdi ki, her birinin üzerinde altın külçeleri var idi. Nitekim bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de, sûre-i Neml'de beyân buyurulur. Ve hediye hakkındaki âyet-i kerîme budur: و انى مرسلة اليهم بهدية فناظرة بم يرجع المرسلون (Neml, 27/35) Ya'ni "Muhakkak ben onlara hediye göndericiyim; imdi gönderilmişlerin ne ile döneceklerine nazar ediciyim."

566. Vaktaki Süleyman'a mensub olan sahraya erişti, onun ferşini hep hâlis altın gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

566. Süleyman'a ait olan çöle ulaştığında, onun döşemesini hep halis altın olarak gördü.

Bu hediyeyi Yemen'den Kudüs'e getirmekte olan görevliler, Kudüs'e yaklaştıklarında, o civardaki çölün döşemesini ve zeminini hep halis altından döşenmiş bir hâlde gördüler.

Bu hediyeyi Yemen'den Kuds-i Şerîf'e getirmekte olan me'mûrlar vaktâki Kuds-i Şerîf'e yaklaştılar, o civârdaki sahrânın ferşini ve zemînini hep hâlis altından döşenmiş bir halde gördüler.

567. Altının başı üzerinde kırk menzile kadar sürdü, tâ ki nazarda altının revnakı kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

567. Altının başı üzerinde kırk menzile kadar sürdü, tâ ki nazarda altının revnakı kalmadı.

O hediye kervanı kırk menzil kadar altın döşenmiş zemin üzerinde yürüdü, gözlerinde hediye olarak getirdikleri altının parlaklığı ve güzelliği kalmadı.

O hediye kāfilesi kırk menzil kadar altın döşenmiş zemîn üzerinde yürüdü, nazarlarında hediye olarak getirdikleri altının revnakı ve letâfeti kalmadı.

568. Def'alar ile dediler ki: "Altını hazînemizin tarafına geri götürelim, biz ne cenkteyiz?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

568. Defalarca dediler ki: "Altını hazinemizin tarafına geri götürelim, biz ne savaş içindeyiz?"

Hediyeyi getiren memurlar birbirleriyle konuşup dediler ki: "Yahu! Kırk menzil vardır ki, altın döşenmiş arazi üzerinde yürüyoruz; getirdiğimiz hediyenin burada ne kıymeti olur. Bu getirdiğimiz altınları kendi hazinemize geri götürelim. Biz niçin tartışıyoruz?" "Peykâr", savaş ve çekişme ve "bî-kâr", faydasız ve boş ve "abes" demektir. Bazı nüshalarda (بیکار) "bî-kâr"dır; bu halde anlam: "Biz bunca abes içindeyiz", demek olur.

Hediyeyi getiren memurlar birbirleriyle konuşup dediler ki: "Yâhû! kırk menzil vardır ki, altın döşenmiş arazî üzerinde yürüyoruz; getirdiğimiz hediyenin burada ne kıymeti olur. Bu getirdiğimiz altınları kendi hazînemize geri götürelim. Biz niçin münâzaa ediyoruz?" "Peykâr", cenk ve nizâ' ve “bî-kâr”, fâidesiz ve lağv ve "abes" demektir. Ba'zı nüshada (بیکار) “bî-kâr”dır; bu halde ma'nâ: "Biz bunca abes içindeyiz", demek olur.

569. Bir arsa ki, onun toprağı hâlis altındır, oraya hediye altın götürmek ahmaklıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

569. Bir arsa ki, onun toprağı hâlis altındır, oraya hediye altın götürmek ahmaklıktır.

"Dehdehî", hâlis ve kâmil-ayâr (saf ve ayarı tam) demektir.

"Dehdehî", hâlis ve kâmil-ayâr demektir.

570. Ey aklı ilâha kadar hediye götürmüş olan kimse, akıl orada yolun toprağından daha aşağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

570. Ey aklı ilâha kadar hediye götürmüş olan kimse, akıl orada yolun toprağından daha aşağıdır.

Ey aklına ve zekâsına kıymet verip bu hediyesiyle ilâhî huzurda kendisinin makbul kullar sırasına geçeceğini zanneden çaresiz kişi, akıl dediğin manevî cevher, ilâhî huzurda yollarda çiğnenen topraktan daha aşağı ve kıymetsizdir.

Ey aklı ve zekâvetine kıymet verip bu hediyesiyle huzûr-ı ilâhîde kendisinin makbûl kullar sırasına geçmesini zanneden bîçâre, akıl dediğin cevher-i ma'nevî, huzûr-ı ilâhîde yollarda çiğnenen topraktan daha aşağı ve kıymetsizdir.

571. Vaktaki hediyenin kesadı orada zâhir oldu, onların utanmaklığı hepsini geri çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

571. Hediyeleşmenin kesintiye uğraması orada ortaya çıktığında, onların utanmaları hepsini geri çekti.

572. Yine dediler: "Gerek kesâd ve gerek râyic olsun bize ne? Biz emir kuluyuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

572. Yine dediler: "Gerek durgunluk ve gerekse revaç olsun bize ne? Biz emir kuluyuz!"

573. "Gerek altın ve gerek toprak, bizim için götürmek lâyıktır; emir vericinin emrini yerine getirmek lâzımdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

573. "Gerek altın ve gerek toprak, bizim için götürmeye lâyıktır; emir verenin emrini yerine getirmek lâzımdır!"

"Götürmek" ve "getirmek" mastarlarının sonundaki "y" harfleri "liyâkat yası"dır.

"Eürdenî” ve “âverdenî" masdarlarının nihâyetindeki "ya”lar "yâ-yı liyâkat"tır.

574. Eğer emr ederlerse ki, "Bunu geri götürün! Fermân ile beraber hediyeyi de geri götürün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

574. Eğer emrederlerse ki, "Bunu geri götürün! Ferman ile beraber hediyeyi de geri götürün!"

Yani, "Biz resûlüz ve elçiyiz; elçilik görevinde tasarruf (kendi isteğimize göre hareket etmek) caiz değildir. Gönderilen, gönderenin emrine tabidir. Hükümdarımız olan Belkıs, Hz. Süleyman'a bunları hediye gönderdi. Bunların kıymeti olsun olmasın, yerine götürmekle yükümlüyüz. Eğer Hz. Süleyman: "Bunu geri götürün ve benim Belkıs'a verdiğim ferman ile beraber hediyeleri de yine geriye getirin!" diye emrederlerse, o vakit emre uyarak geri götürürüz!" deyip Süleyman'ın huzuruna girdiler.

Ya'ni, "Biz resûlüz ve elçiyiz; risâlette tasarruf câiz değildir. Gönderilen, gönderenin emrine tâbi'dir. Hükümdarımız olan Belkîs, Hz. Süleymân'a bunları hediye gönderdi. Bunların kıymeti olsun olmasın, yerine götürmekle mükellefiz. Eğer Hz. Süleyman: "Bunu geri götürün ve benim Belkîs'a verdiğim fermân ile beraber hediyeleri de yine geriye getirin! diye emr ederler, o vakit emre tebean geri götürürüz!" deyip huzûr-ı Süleymânî'ye girdiler."

575. Vaktaki Süleyman onu gördü, ona gülme geldi. (Dedi) ki: "Ben sizden ne vakit tirit istedim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

575. Süleyman onu gördüğünde, ona gülme geldi. (Dedi) ki: "Ben sizden ne zaman tirit istedim?"

Süleyman (a.s.) onların getirdikleri altın külçelerini, yemeğin çok kısa ve en aşağısı olan tiride benzetti. Bazı nüshalarda "serîd" yerine "mezîd" geçmektedir. Anlamı: "Ben sizden din üzerine fazla bir şey istemedim!" demek olur.

Süleymân (a.s.) onların getirdikleri altın külçelerini, taâmın gāyet muhtasarı ve ednâsı olan tiride teşbih buyurdu. Ba'zı nüshalarda "serîd" yerine "mezîd" vâki'dir. Ma'nâ: "Ben sizden dîn üzerine ziyâde bir şey istemedim!" demek olur.

576. "Bana hediye veriniz demiyorum, belki hediyenin lâyıkı olunuz! dedim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

576. "Bana hediye veriniz demiyorum, aksine hediyenin lâyıkı olunuz! dedim."

Yani, "Siz beni görünen bir padişah sanıp, yanıma hediye ile geldiniz; ben ise peygamberliğim sebebiyle sizden hediye değil, iman talep ediyorum ve imanınızın neticesinde Yüce Allah tarafından ihsan buyurulacak olan manevî hediyelere lâyık olunuz! diyorum."

Ya'ni, "Siz beni bir pâdişâh-ı sûrî zannedip, nezdime hediye ile geldiniz; ben ise nübüvvetim hasebiyle sizden hediye değil, îmân taleb ediyorum ve îmânınızın neticesinde Hak Teâlâ tarafından ihsân buyurulacak olan ma'nevî hediyelere lâyık olunuz! diyorum."

577. "Zîrâ gaybdan bana mahsus hediyeler vardır ki, beşer onu istemeğe dahi kādir olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

577. "Çünkü gaybdan bana özgü öyle hediyeler vardır ki, insan onları istemeye bile güç yetiremez."

Bu şerefli beyitte "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve beşerin kalbine hutûr etmedik şeyler hazırladım" anlamındaki "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve beşerin kalbine hutûr etmedik şeyler hazırladım" hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Yani insan, gördüğü ve işittiği ve kalbine gelen şeyleri isteyebilir; bunun dışındaki şeylerin ne olduğunu bilmez ki, isteyebilsin.

Bu beyt-i şerîfde اعددت لعبادي الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر ya'ni "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve beşerin kalbine hutûr etmedik şeyler hazırladım" hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur. Ya'ni beşer, gördüğü ve işittiği ve kalbine hutûr ettiği şeyleri isteyebilir; bunun hâricinde şeylerin ne olduğunu bilmez ki, isteyebilsin.

578. "Bir yıldıza taptınız ki, o altın yapar; ona teveccüh edin ki o yıldız yapar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

578. "Bir yıldıza taptınız ki, o altın yapar; ona teveccüh edin ki o yıldız yapar."

"Yeryüzü üzerine meydana gelen tesirinden altın oluşan bir yıldıza taptınız. Bu yıldıza tapacağınıza, o yıldızı yaratana yönelip tapınız." Bu şerefli beyitten Sebe' kavminin Zühre yıldızına da taptıkları anlaşılır; çünkü yeryüzünde tesiriyle altın oluşturan yıldızın Zühre yıldızı olduğu, astroloji kitaplarında açıkça belirtilmiştir. Nasıl ki yukarıda 516 numaralı beyitte geçti. Veyahut "ahter"den kasıt güneştir, çünkü güneş de altın madenini olgunlaştırır.

"Arz üzerine vâki' olan te'sîrinden altın husûle gelen bir yıldıza taptınız. Bu yıldıza tapacağınıza, o yıldızı yaratana teveccüh edip tapınız." Bu beyt-i şerîfden Sebe' kavminin Zühre yıldızına da taptıkları anlaşılır; zîrâ arzda te'sîriyle altın husûle gelen yıldızın Zühre yıldızı olduğu, ilm-i nücûm kitablarında tasríh olunmuştur. Nitekim yukarıda 516 numaralı beyitte geçti. Veyâhud "ahter"den murâd güneştir, zîrâ güneş dahi altın ma'denini terbiye eder.

579. "Yüksek bahalı olan canı hakîr edip, çerhin güneşine taptınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

579. "Yüksek bahalı olan canı hakîr edip, çerhin güneşine taptınız!"

Bu şerefli beyitte, Neml Suresi'nde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ (Neml, 27/24) Yani "Hüdhüd, Süleyman (a.s.) huzurunda dedi: O Sebe melikesini ve kavmini, Allah'tan başka güneşe secde eder bulduk ve şeytan onlara amellerini süslü gösterdi, onları Allah'ın yolundan alıkoydu; şimdi onlar doğru yolu bulmuş değillerdir." Yukarıdaki beyit ile, bu beyte göre Sebe kavminin hem yıldızlara hem de güneşe taptıkları anlaşılır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Neml'de vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ (Neml, 27/24) Ya'ni "Hüdhüd Süleymân (a.s.) huzûrunda dedi: O Sebe' melikesini ve kavmini, Allah'ın gayri olarak güneşe secde eder bulduk ve şeytan onlara amellerini söyledi, onları Allah'ın yolundan geri bıraktı; imdi onlar mühtedî değildirler." Yukarıki beyit ile, bu beyte nazaran Sebe' kavminin hem yıldızlara ve hem de güneşe taptıkları anlaşılır.

580. "Güneş, Hakk'ın emrinden tabbahımızdır; ahmaklık olur ki o Hudâ'dır [578] diyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

580. "Güneş, Hakk'ın emrinden aşçımızdır; o Allah'tır demem ahmaklık olur!"

Yani, "Güneş, yeryüzüne ısısını salarak, Allah'ın emriyle, bahçelerimizdeki meyvelerimizi ve tahıllarımızı pişirendir. Benim ona Allah'tır diye tapmam ahmaklık olur!"

Ya'ni, "Güneş arza harâretini salıverip Hakk'ın emriyle, bizim bahçelerimizdeki meyvelerimizi ve hubûbâtımızı pişiricidir. Benim ona Hudâ'dır diye tapmam ahmaklık olur!"

581. "Eğer senin güneşini tutarsa ne yaparsın? O siyahlığı sen ondan nasıl dışarıya edersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

581. "Eğer senin güneşini tutarsa ne yaparsın? O siyahlığı sen ondan nasıl dışarıya edersin?"

"Sen güneşe Yaratıcı diye tapıyorsun, ya o güneşi yaratan Yaratıcı o güneşin nurunu giderip karartırsa, o karartıyı sen ondan nasıl dışarıya çıkarabilirsin?" Nasıl ki bir güneş tutulması meydana gelivermekle, gündüzün latif olan parlaklığı kaçıveriyor ve o manzaradan için sıkılıyor.

"Sen güneşe Hâlık diye tapıyorsun, ya o güneşi yaratan Hâlık o güneşin nûrunu izâle edip karartırsa, o karartıyı sen ondan nasıl dışarıya çıkarabilir- sin?" Nitekim bir küsûf vâki' oluvermekle, gündüzün latîf olan revnakı kaçıveriyor ve o manzaradan için sıkılıyor.

582. Siyahlığı götür ve şua'ı geri ver, diye Huda'nın dergahına suda' getirmez misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

582. "Siyahlığı gider ve ışığı geri ver, diye Allah'ın dergâhına baş ağrısı getirmez misin?"

"Sudâ'", baş ağrısı demektir. "Sudâ' bürden", baş ağrısı götürmek anlamına gelir. Yani, "Güneş kararıp, ortalık karanlık içinde kaldığı zaman, güneşin mabut olduğunu unutup: 'Ey bu karanlığı güneşe musallat eden, onun ışığını ve aydınlığını geri ver!' diye Allah'ın dergâhına baş ağrısı götürürsün."

"Allah'ın dergâhı"ndan kasıt, eğer ilahi hizmetkârlar olan melekler topluluğu olursa, ilahi katında şefaat dilemek için onlara baş ağrısı vermek olur. Eğer doğrudan doğruya Allah'ın huzuru olursa, teşbih yoluyla Allah'ı, yaratılmışlara ait sıfatlarla nitelemek olur. Nasıl ki bu nitelemenin, Kur'an-ı Kerim'de de benzeri vardır: وَ أَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَنَاً (Hadid, 57/18) Yani "Allah'a güzel bir borç veriniz!" ve ان الذين يؤذن الله و رسوله (Ahzab, 33/57) yani "Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûl'üne eziyet ettiler" ve وَ مَن يشاقق الله و رسوله (Enfâl, 8/13) yani "Kim ki Allah'a ve Resûl'üne zorluk çıkarırsa." Sözün özü, "istihza" (alay etme) ve "istihya" (utanma) ve "mekr" (gizli yönlendirme) gibi Allah'ın teşbih yoluyla Kur'an-ı Kerim'de yaratılmışlara ait sıfatlarla nitelendiği zikredilmiştir. Bu şerefli beyitteki "sudâ" ifadesi de o türdendir. Bu konuda Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyubî'de açıklamalar vardır.

"Sudâ'”, baş ağrısı demektir. "Sudâ' bürden", baş ağrısı götürmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Güneş kararıp, ortalık zulmet içinde kaldığı vakit, güneşin ma'bûd olduğunu unutup: "Ey bu karanlığı güneşe musallat eden, onun şuâ'ını ve ziyâsını geri ver!" diye Hudâ'nın dergâhına baş ağrısı götürürsün."

"Huda'nın dergâhı"ndan murâd, eğer huddâm-ı ilâhî olan melâike mecma'ı olursa ind-i ilâhîde istişfa' için, onlara baş ağrısı vermek olur. Eğer doğrudan doğruya huzûr-ı Bârî olursa, alâ-tarīki't-teşbîh Hakk'ı, sıfât-ı kevniyye ile tavsîf olur. Nitekim bu tavsîfin, Kur'ân-ı Kerîm'de de nazîri vardır: وَ أَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَنَاً (Hadid, 57/18) Ya'ni "Allah'a karz-ı hasenle ikrâz ediniz!" ve ان الذين يؤذن الله و رسوله (Ahzab, 33/57) ya'ni "Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûl'üne eziyet ettiler" ve وَ مَن يشاقق الله و رسوله (Enfâl, 8/13) ya'ni "Kim ki Allah'a ve Resûl'üne meşakkat verirse." Velhâsıl "istihzâ” ve “istihyâ" ve "mekr" gibi Hakk'ın alâ-tarīki't-teşbîh Kur'ân-ı Kerîm'de sıfât-ı kevniyye ile ittisafı mezkûrdur. Bu beyt-i şerîfdeki "sudâ" ta'bîri dahi o kabildendir. Bu husûsta Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyubî'de îzâhât vardır.

583. Eğer seni gece yarısı öldürseler, güneş nerede! Tâ ki feryad edesin yahud ondan amân diliyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

583. Eğer seni gece yarısı öldürseler, güneş nerede! Tâ ki feryat edesin yahut ondan aman dileyebilesin.

Ey güneşe tapan kavim! Farz edelim ki gece yarısı seni öldürmeye kast etseler; güneş nerededir ki, "Aman ey mabudum olan güneş, beni kurtar!" diye feryat edebilesin?

Ey güneşe tapan kavim! Bilfarz gece yarısı seni öldürmeğe kasd etseler; güneş nerededir ki, amân ey ma'bûdum olan güneş, beni kurtar diye feryâd edesin?

584. Hadisât ekseriyâ gecede vâki' olur, halbuki o zaman senin ma'budun gāib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

584. Olaylar çoğunlukla gecede meydana gelir, oysa o zaman senin mabudun kaybolur.

Fesat ehli tarafından tecavüz olayları, çoğunlukla geceleri meydana gelir. Oysa kendine mabut edindiğin güneş, gece vakti ortada yoktur.

Ehl-i fesâd tarafından tecavüz hâdiseleri, ekseriyâ geceleri vâki' olur. Halbuki kendine ma'bûd ittihâz ettiğin güneş, gece vakti meydanda yoktur.

585. Eğer doğruca Hak tarafına bükülür isen, yıldızlardan kurtulursun, mahrem olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

585. Eğer doğruca Hak tarafına yönelirsen, yıldızlardan kurtulursun, mahrem olursun.

"Eğer Hak'tan gayrı olanı kalbinden çıkarıp doğruca ve tam bir içtenlikle Hak tarafına yönelir ve meyledersen, görünüşte yıldızları ilah edinmekten ve içsel olarak onların etkili olduğuna inanmaktan kurtulursun; ondan sonra Hakk'a ve Hakk'ın peygamberlerine ve evliyasına mahrem (sırdaş) ve musahip (yakın arkadaş) olursun." Bu şerefli beyitte, etkileri yıldızların zâtından bilen müneccimlere (yıldız falcıları) de bir gönderme vardır.

"Eğer mâsivâ-yı Hakk'ı kalbinden çıkarıp doğruca ve kemâl-i hulûs ile Hak tarafına bükülür ve meyl edersen, zâhiren yıldızları ma'bûd ittihâz etmekten ve bâtınen onların müessir olduklarına i'tikād eylemekten kurtulursun; ondan sonra Hakk'a ve Hakk'ın enbiyâsına ve evliyâsına mahrem ve musahib olursun." Bu beyt-i şerîfde te'sîrâtı yıldızların zâtından bilen müneccimlere de ta'rîz vardır.

586. Mahrem olduğun vakit sana dudak açarım, akıbet gece yarısında güneşi görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

586. Mahrem olduğun vakit sana dudak açarım, akıbet gece yarısında güneşi görürsün.

Şimdi Yüce Allah'a ve Allah'ın peygamberlerine ve evliyalarına (Allah dostlarına) mahrem olduğun vakit, sana ilâhî sırlara dair sözler söylerim, sonunda gece yarısında hakikat güneşini görürsün; ve bu tabiat karanlığı içinde Hakk'ın nurunu müşâhede edersin.

İmdi Hakk'a ve Hakk'ın enbiyâ ve evliyâsına mahrem olduğun vakit, sana esrâr-ı ilâhiyyeye dâir sözler söylerim, âkıbet gece yarısında hakikat güneşini görürsün; ve bu zulmet-i tabîat içinde nûr-ı Hakk'ı müşâhede edersin.

587. Revân-ı pakden gayri onun şarkı yoktur, onun tulû'unda gecenin ve gündüzün farkı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

587. Temiz ruhtan başka onun doğuş yeri yoktur, onun doğuşunda gecenin ve gündüzün farkı yoktur.

Temiz ruhtan, yani ilahi nefha (ilahi üfleme) olan izafî ruhtan başka o hakikat güneşinin doğuş yeri yoktur; o güneş ancak ruh ufkundan doğar ve o güneş gece ve gündüz ile sınırlı değildir. Ruh ufkundan doğduğu zaman, ister âlemin şekli gece ister gündüzü olsun fark etmez.

Revân-ı pâkden, ya'ni menfûh-i ilâhî olan rûh-ı izâfiden gayri o hakikat güneşinin şarkı yoktur; o güneş ancak ufk-ı rûhdan doğar ve o güneş gece ve gündüz ile mukayyed değildir. Ufk-ı rûhdan tulû' ettiği vakit, ister âlemin sûreti gecesi ister gündüzü olsun müsâvîdir.

588. Gündüz o olur ki, o şûrık ola, o bârık olduğu vakit, gece kalmaz gece!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

588. Gündüz o olur ki, o doğuş ola, o parlayıcı olduğu vakit, gece kalmaz gece!

Asıl gündüz, o hakikat güneşinin doğduğu vakit olur; o güneş parlayıcı olduğu vakit, görünen ve görünmeyen âlemde gece ve karanlık kalmaz.

Asıl gündüz, o hakikat güneşinin doğduğu vakit olur; o güneş parlayıcı olduğu vakit, zâhiren ve bâtınen gece ve karanlık kalmaz.

589. Güneşin önünde zerre nasıl görünürse lübabda güneş öyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

589. Güneşin önünde zerre nasıl görünürse, özde güneş öyledir.

"Lübâb", Müntehabü'l-Lügāt'ta her bir şeyin özü anlamındadır. Şu hâlde "lübâb"dan kastedilen, saf nur olan ilâhî nurdur. Yani, "Görünen güneşin önünde zerreler nasıl küçük ve önemsiz bir hâlde görünürse, saf ilâhî nurun önünde de o görünen güneş zerre hükmünde kalır." Hint nüshalarında bu ikinci mısra şeklindedir ki, anlamı "O nurlar ve parlaklık içinde güneş öyle olur" demektir.

"Lübâb", Müntehabü'l-Lügāť da her bir şeyin hâlisi ma'nâsınadır. Şu halde "lübâb"dan murâd, nûr-i hâlis olan nûr-i ilâhîdir. Ya'ni, "Zahirî güneşin önünde zerreler nasıl küçük ve ehemmiyetsiz bir halde görünürse, nûr-ı sâf-ı ilâhînin önünde de o zâhirî güneş zerre mesâbesinde kalır." Hind nüshalarında bu ikinci mısra sûretindedir ki, ma'nâsı “O envâr ve tâb içinde güneş öyle olur" demektir.

590. Bir güneş ki parlayıcı olur, göz onun önünde kamaşık ve hayran olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

590. Bir güneş ki parlayıcı olur, göz onun önünde kamaşır ve hayran olur.

Dış âlemde parlayan görünen güneş ki, duyu organı olan göz o güneşin önünde kamaşmış ve hayran bir hâlde kalır ve ona bakmaya güç yetiremez.

Zâhirî güneş ki, âfâkda parlayıcı olur, his gözü o güneşin önünde kamaşık ve hayrân bir halde kalır ve ona bakmağa kādir olamaz.

591. Arşın nûrunda arşın hadsiz mevfûr olan nûrunun önünde onu zerre gibi görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

591. Arşın nurunda arşın hadsiz bol olan nurunun önünde onu zerre gibi görürsün.

Sen o göz kamaştıran görünen güneşi, saf ve hâlis nur olan arşın nurunda, arşın hadsiz çok olan nurunun önünde zerre gibi görürsün.

Sen o göz kamaştıran zâhirî güneşi, nûr-ı sâf ve hâlis olan arşın nûrunda, arşın hadsiz çok olan nûrunun önünde zerre gibi görürsün.

592. Göze Kirdigâr'dan kuvvet olup, onu bî-karar olarak zelîl ve miskîn görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

592. Yaratıcı'dan göze bir kuvvet gelir de, onu kararsız bir şekilde zelil ve miskin görürsün.

Bu şerefli beyit, varsayılan bir sorunun cevabıdır. Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "İnsanların zahiri güneşe bakmaya gücü yetmez; ondan çok daha şiddetli ve güçlü olan hakikat güneşini görmek nasıl mümkün olabilir ki, göz onun yanında zahiri güneşin zerre kadar kaldığını görebilsin?"

Cevaben buyurulur ki: "İnsanın gözüne gerçek fail (Allah) tarafından olağanüstü bir kuvvet ihsan edilir; o kuvvet sayesinde göz, o zahiri güneşi kararsız, yani kendi ekseni etrafında kesintisiz dönen bir halde zelil ve miskin olarak görür."

Bu beyt-i şerîf, suâl-i mukadderin cevabıdır. Birisi çıkıp diyebilir ki: “Zâhirî güneşe bakmağa beşerin tâkatı yoktur; ondan pek çok şedîd ve kavî olan hakîkat güneşinin rü'yeti nasıl kābil olur ki, göz onun indinde zâhirî güneşin zerre mesâbesinde kaldığını görebilsin?"

Cevâben buyurulurlar ki: "Beşerin gözüne fâil-i hakîkî tarafından fevkalâde bir kuvvet ihsân olunur; o kuvvet sâyesinde göz, o zâhirî güneşi bî-karâr, ya'ni kendi mihveri etrafında lâ-yenkatı' devr edici olarak zelîl ve miskîn bir halde görür."

593. Bir kimyâger ki, ondan duman üzerine bir eser düştü, o bir yıldız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

593. Bir kimyager ki, ondan duman üzerine bir eser düştü, o bir yıldız oldu.

"Me'ser", masdar-ı mîmîdir, "eser" anlamına gelir. "Kimyayî"deki "yâ", sanatı ispat etmek için kimyacı ve kimyager demektir. "Kimyager"den maksat, Hak'tır.

Ve bu şerefli beyitte, şu şerefli hadise işaret buyrulur: ان الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال و الهيبة فذابت حياء و صار نصفها ماء و نصفها نارا فحصل منها دخان فخلق السموات والارض زبدها و كان عرشه على الماء yani "Yüce Allah beyaz bir inci yarattı, Celâl ve heybeti ile baktı, hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu; ondan bir duman meydana geldi, gökleri dumandan ve yeri onun köpüğünden yarattı. Şimdi onun arşı su üzerinde gerçekleşti." Güneş sistemimizin oluşumu hakkında 1896 miladi senesinde Laplace tarafından ileri sürülen nazariye, bu şerefli hadisin tefsir ve açıklamasından başka bir şey değildir. Bu nazariyeye göre, güneş sisteminin menşei, bulutsu hâlinde gaz ve buhardan oluşan tek vücut bir kütle olup, genel yapısıyla birlikte kendi etrafında dönmekteydi. Yavaş yavaş bu kütle soğudu ve yoğunlaştı ve bu yoğunlaşmayı takip eden büzülme sebebiyle gittikçe daha fazla bir sürat sahibi oldu; orta kısmı güneşi teşkil etti ve bundan kopan ve ayrılan parçalar güneş etrafında ve kendi etraflarında dönmeye devam ettiler. Bu sebeple yer ve güneş ve diğer gezegenler, dumandan ibaret olan ışıklı bulutsudan meydana gelmişler ve daha sonra ateşli buhardan, ateşli sıvıya dönüşüp katılaşmışlardır. Sözün özü, yıldızların menşei duman, yani ışıklı bulutsudur ve `ثم استوى إلى السَّمَاءِ وَ هِي دُخانٌ فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ` (Fussilet, 41/11) yani "Daha sonra Hak'ın mutlak varlığı semaya yöneldi, hâlbuki o duman idi. Şimdi semaya ve arza isteyerek veya istemeyerek geliniz! buyurdu. Onlar da: Biz itaat edici olarak geldik, dediler" ayet-i kerimesinde de bu anlama işaret buyrulur. Bu konuda daha fazla ayrıntı, fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde zikredilmiştir.

"Me'ser", masdar-ı mîmîdir, "eser" ma'nâsınadır. "Kimyayî"deki "yâ", isbât-ı san'at için kimyacı ve kimyâger demektir. "Kimyâger"den murâd, Hak'dır.

Ve bu beyt-i şerîfde, şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur : ان الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال و الهيبة فذابت حياء و صار نصفها ماء و نصفها نارا فحصل منها دخان فخلق السموات والارض زبدها و كان عرشه على الماء ya'ni "Allah Teâlâ bir büyük inci yarattı, Celâl ve heybeti ile nazar etti, hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu; ondan bir duman hâsıl oldu, semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vâki' oldu." Manzûme-i şemsiyyemizin teşekkülü hakkında 1896 sene-i mîlâdîsinde Laplace tarafından ileri sürülen nazariye, bu hadîs-i şerîfin tefsîr ve îzâhından başka bir şey değildir. Bu nazariyyeye göre, manzûme-i şemsiyyenin menşei, sehâbe hâlinde gaz ve buhârdan mürekkeb yek-vücûd bir kütle olup, hey'et-i umumiyyesiyle birlikte kendi etrafında dönmekte idi. Yavaş yavaş bu kitle soğumuş ve tekâsüf etmiş ve bu tekâsüfü ta'kîb eden takallus sebebiyle gittikçe daha fazla bir sür'at sâhibi olmuş; vasat kısmı güneşi teşkil etmiş ve bundan kopan ve ayrılan parçalar güneş etrafında ve kendi etrâflarında dönmekte devam etmişlerdir. Binâenaleyh arz ve güneş ve sâir seyyârât, dumandan ibaret olan sehâb-ı muzîden peydâ olmuşlar ve ba'dehû buhâr-ı nârîden, mâyi'-i nârîye inkılâb edip tasallub etmişlerdir. Velhâsıl yıldızların menşe'i duman, ya'ni sehâb-ı muzîdir ve `ثم استوى إلى السَّمَاءِ وَ هِي دُخانٌ فَقَالَ لَهَا وَ لِلأَرْضِ انْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ` (Fussilet, 41/11) ya'ni "Ba'dehû vücûd-ı mutlak-ı Hak semâya istivâ etti, halbuki o duman idi. İmdi semâya ve arza tav'an veyâ kerhen geliniz! buyurdu. Onlar dahi: Biz itâat edici olarak geldik, dediler" âyet-i kerîmesinde de bu ma'nâya işâret buyurulur. Bu bâbda daha ziyâde tafsîlât, fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde zikr edilmiştir.

594. Acib bir iksîr ki, ondan yarım pertev bir karanlık üzerine vurdu, onu güneş kıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

594. Öyle şaşılacak bir iksir ki, ondan yarım bir ışık karanlığın üzerine vurdu, onu güneş yaptı.

Bu şerefli beyitte de "Allah Teâlâ halkı karanlıkta yarattı, sonra onların üzerine nurundan saçtı" hadis-i şerifine işaret buyurulur. "Zalâm", gecenin başlangıcındaki karanlık anlamındadır.

Gökbilimciler katında bilinir ki, sonsuz uzay, varlığın kendisi olmakla siyah nur hâlindedir. Bu varlık hiçbir vasıfla nitelenmiş ve hiçbir sıfatla tanımlanmış değildir; ve bu mertebe "gizli hazine" mertebesidir. Latiflerin en latifi olan hakiki tek varlık, kendi kemallerini, şuhûdî (görerek) zevkle bilmeye ve itibari başkalık yüzünden bilinmeye muhabbet ettiğinden, kuşattığı sonsuz uzayda zuhur etme sevgisinin harareti ile, Rahmanî nefesini teneffüs etti ve gönderdi. Bu teneffüs sonucunda sonsuz uzayda, yani kendi latif varlığında öbek öbek genişleyen Rahmanî nefes, sonsuz âlemlerin ilk maddesi oldu. Ve nefesin şiddetli gönderilişinden hareket meydana geldi. Gökbilimciler katında bu ilk maddeye "parlayan bulut" denir. Nitekim yukarıdaki beytin açıklamasında bir miktar beyan olundu. Sözün özü, hakiki varlığın yarım bir nurani tecellisi, bir karanlığın üzerine çarptı, onu güneş yapıverdi.

Bu beyt-i şerîfde dahi `ان الله خلق الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره` ya'ni "Allah Teâlâ halkı zulmette yarattı, sonra onların üzerine nûrundan saçtı" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. "Zalâm", gece ibtidâsının karanlığı ma'nâsınadır.

Ehl-i hey'et indinde ma'lûmdur ki, fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûd olmakla nûr-ı siyâh hâlindedir. Bu vücûd hiçbir vasıf ile mevsûf ve na't ile men'ût değildir; ve bu mertebe "kenz-i mahfî" mertebesidir. Eltaf-ı latîf olan vücûd-ı vâhid-i hakîkî, kendi kemâlâtını, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe ve gayriyyet-i i'tibâriyye yüzünden bilinmeğe muhabbet ettiğinden, muhît olduğu fezâ-yı bînihâyede hubb-i zuhûrun harâreti ile, nefes-i rahmânîsini tenfis ve irsâl eyledi. Bu tenfis neticesinde fezâ-yı lâ-yetenâhîde, ya'ni kendi vücûd-ı latîfinde öbek öbek inbisât eden nefes-i rahmânî, avâlim-i bî-nihâyenin heyûlâsı oldu. Ve nefesin şiddet-i irsâlinden, hareket hâsıl oldu. Ehl-i hey'et indinde bu madde-i ûlâya "sehâb-ı müzî" ta'bîr olunur. Nitekim yukarıki beytin îzâhında bir mikdâr beyân olundu. Velhâsıl vücûd-ı hakîkînin yarım bir tecellî-i nûrîsi, bir karanlık üzerine çarptı, onu güneş yapıverdi.

595. Çok acıb bir mînâ-gerdir ki, bu amelden bu kadar hâssıyyeti Zühal üzerine bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

595. Bu kadar çok özelliği bu işten Zühal'e bağlayan çok şaşırtıcı bir kimyagerdir.

"Mînâ" kelimesi Hint dilinden alınmış olup, Farsçada altın veya bakır üzerinde yapılan bir tür nakış anlamında kullanılır ki esası billurdandır. Ve bir tür mavi ve lacivert taş ki, onunla madenler üzerinde çeşitli nakışlar yapılır; ve sırça, billur, sürahi ve şişe denilen kap ve gökyüzü anlamlarına da gelir. "Kimya" anlamında da kullanılır. Burada "kimyager" anlamını vermek uygun olur.

"Bir iş"den kasıt, tek bir tecellîden (ilahi görünüm) ibarettir. Yıldız bilimine göre Zühal'in özellikleri şunlardır: Öncelikle Zühal, nahs-i ekber (en büyük uğursuzluk) sayılır. Türkçede "en büyük uğursuzluk" demek olur. Ve yeryüzünde bu gezegene mensup olan şeylerden bazıları örnek olarak zikredildi:

Madenlerden: Demir pasları ve kara ve sert taşlar.

Hububattan: Karanfil, karabiber, zeytin, ekşi nar, mercimek ve keten.

Ağaçlardan: Mazı, helile, ceviz, zeytin, badem ve yemişlerinin kabukları sert olan ağaçlar.

Hayvanlardan: Öküz, keçi, deve ve sincap, samur, kedi, fare, büyük kara yılan ve akrep.

Tabiatlar, fiiller ve hallerden: Çok fikir, vehim, hayret, uzlet (yalnızlık), fisk (fesat) ve hile, şiddetli fakirlik, cimrilikle beraber servet ve hıyanet ve hıkd (kin).

“Mînâ”, Hind lisânından me'hûz olup, Fârisî'de altın veyâ bakır üzerinde yapılan bir nevi' nakış ma'nâsında müsta'meldir ki esâsı billûrdan ibarettir. Ve bir nevi' mâî ve lâciverdî taş ki, onunla ma'deniyât üzerinde envâ'-ı nakış icra olunur; ve sırça ve billûr ve sürâhî ve şişe denilen kap ve gökyüzü ma'nâlarına da gelir. "Kimya" ma'nâsında da müsta'meldir. Burada "kimyager" ma'nâsını vermek münasib olur.

"Bir amel"den murâd, tecellî-i vâhidden ibârettir. İlm-i nücûma göre Zühal'in hâssıyyetleri şunlardır: Evvelen Zühal nahs-i ekber addolunur. Türkçe'de "en büyük uğursuzluk" demek olur. Ve arzda bu seyyâreye mensûb olan şeylerden ba'zıları numûne olarak zikr olundu:

Ma'deniyâttan: Demir pasları ve kara ve sert taşlar.

Hubûbattan: Karanfil, karabiber, zeytin, ekşi nâr, mercimek ve keten.

Ağaçlardan: Mazı, helile, ceviz, zeytin, bâdem ve yemişlerinin kabukları sert olan ağaçlar.

Hayvanâttan: Öküz, keçi, deve ve sincap, samur, kedi, fâre, büyük kara yılan ve akrep.

Tabâyi' ve efâl ve ahvâlden: Çok fikir, vehim, hayret, uzlet, fisk ve hîle, fakr-ı şedîd, buhl ile beraber servet ve hıyânet ve hıkd.

596. Bâkî yıldızları, ve cânın cevherlerini dahi, ey talib bu mikyâs üzere bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

596. Ey talip, bâkî yıldızları ve canın cevherlerini de bu ölçüye göre bil!

Zühal'den başka olan gezegenlere de Zühal gibi birtakım özellikler verilmiştir ki, onların bazıları yukarıda zikredildi. Ey marifet talibi, diğer yıldızların oluşumlarını da bu kıyasa göre bil ve görünen yıldızlar nasıl bir özelliğe sahip iseler, ruhun cevherleri de mana aleminde böyle özellik ve tesirler sahibidir.

Zühal'den gayri olan seyyârâta dahi, Zühal gibi birtakım hâssıyyetler verilmiştir ki, onların ba'zıları yukarıda zikr olundu. Ey tâlib-i ma'rifet, sâir yıldızların teşekkülâtını dahi bu kıyâs üzere bil ve zâhirdeki yıldızlar nasıl bir hâssıyyet sahibi iseler, rûhun cevherleri dahi, ma'nâda böyle hâssıyyet ve te'sîrât sâhibidir.

597. Hisse mensub olan göz, güneşin zebûnudur; bir rabbânî gözü iste ve bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

597. Hisse mensup olan göz, güneşin zebunudur; bir Rabbanî gözü iste ve bul!

Bu görünen bedenin gözü, görünen güneşin zebunu ve mağlubudur. Çünkü bu unsurlardan oluşan göz, unsurlardan oluşan güneşe bakamaz, hemen kamaşır. Fakat Rab'bin nuruyla aydınlanmış olan kalp ve ruh gözü, böyle ateşten olan ışıklar ile asla kamaşmaz. Bu sebeple böyle bir göz iste ve bul!

Bu zâhirî cismin gözü, zâhirî olan güneşin zebûnu ve mağlûbudur. Çünkü bu unsurî olan göz, unsurî olan güneşe bakamaz, derhal kamaşır. Fakat Rabb'in nûruyla münevver olan kalb ve rûh gözü, böyle nârî olan ışıklar ile aslâ kamaşmaz. Binâenaleyh böyle bir göz iste ve bul!

598. Tâ ki şererli olan güneşin şa'şaaları, o nazar önünde zebûn olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

598. Tâ ki şererli olan güneşin şa'şaaları, o nazar önünde zebûn olsun!

Tâ ki şererli (kıvılcımlı) ve nârî (ateşli) olan güneşin parıltıları ve ışık huzmeleri, o bulduğun rabbânî (ilâhî) gözün nazarı ve bakışı önünde zayıf düşsün!

Tâ ki şererli ve nârî olan güneşin şa'şaaları ve huzemât-ı ziyâiyyesi, o bulduğun rabbânî gözün nazarı ve bakışı önünde zebûn olsun!

599. Zîrâ o nazar nûra ve bu nara mensub olur; nâr onun nûrunun önünde karanlık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

599. Çünkü o bakış nura, bu ise ateşe aittir; ateş onun nurunun önünde karanlık olur.

Çünkü o kalbin ve ruhun bakışı, ilâhî nura aittir ve bu his gözü ise içgüdüsel sıcaklığın etkisiyle faal olduğundan ateşe ait olur. Bu sebeple ateş, ruh gözünün nurunun önünde sönük, karanlık ve zayıf kalır.

Zîrâ o kalb ve rûhun nazarı, nûr-ı ilâhîye ve bu his gözü ise harâret-i garîziyyenin te'sîriyle fa'âl olduğundan nâra mensûb olur. Binâenaleyh nâr, rûh gözünün nûrunun önünde sönük ve karanlık ve zebûn olur.

## Şeyh Abdullah Mağribînin (kaddesallâhu rûhahû) kerâmâtı ve nûru

600. Şeyh Abdullah Mağribî dedi: "Altmış yıl ben geceden bir gece görmedim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

600. Şeyh Abdullah Mağribî dedi: "Altmış yıl ben geceden bir gece görmedim."

Nefehâtü'l-Üns'de Mevlânâ Câmî (k.s.) Şeyhu'l-İslâm hazretlerinden naklen buyurur ki: شيخ الاسلام گفت عبد الله مغربی هرگز تاریکی ندیده بود آنجا که خلق را تاریکی بودی ویرا روشنی بودی yani "Şeyhu'l-İslâm buyurdu: Abdullah Mağribî asla karanlık görmemişti, oradaki halk için karanlık olurdu; onun için aydınlık olurdu."

Nefehâtü'l-Üns'de Mevlânâ Câmî (k.s.) Şeyhu'l-İslâm hazretlerinden naklen buyurur ki: شيخ الاسلام گفت عبد الله مغربی هرگز تاریکی ندیده بود آنجا که خلق را تاریکی بودی ویرا روشنی بودی ya'ni "Şeyhu'l-İslâm buyurdu: Abdullah Mağribî aslâ karanlık görmemiş idi, oradaki halk için karanlık olurdu; onun için aydınlık olurdu."

601. "Ben altmış yıl içinde ne gündüzde ve ne de gecede ne i'tilâl cihetinden zulmet gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

601. "Ben altmış yıl içinde ne gündüzde ne de gecede, ne de bozulma yönünden bir karanlık gördüm."

"İ'tilâl", illetlenmek, bozulmak anlamına gelir; burada aydınlık kaynağı olan güneşin tutulmasına ve ayın tutulmasına işaret edilir. Abdullah Mağribî hazretleri şöyle buyurur: "Ben altmış yıl içinde ne gündüzde bir karanlık yere girdiğimde ne de gecede, ne de aydınlık kaynağı olan güneşin tutulması ve ayın tutulması yönünden bir karanlık görmedim." Bazı nüshalarda "i'tilâl" yerine "i'tidal" geçmektedir. Bu durumda anlam: "Benim için oluşan itidal (denge) tabiatı yönünden veya gece ve gündüzün eşit olmasından" demek olur.

"İ'tilâl", illetlenmek ma'nâsına; burada aydınlık menba'ı olan güneşin küsûfuna ve ayın husûfuna işâret buyurulur. Abdullah Mağribî hazretleri buyururlar ki: "Ben altmış yıl içinde ne gündüzde bir karanlık yere girdiğimde ve ne de gecede ve ne de aydınlık menba'ı olan güneşin küsûfu ve ayın husûfu cihetinden, bir zulmet görmedim." Ba'zı nüshalarda نیز اعتلال yerine از اعتدال vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: "Benim için hâsıl olan i'tidal tab'ı cihetinden veyahud gece ve gündüzün müsâvî olmasından" demek olur.

602. Sûfiler onun sıdk-ı hâlini dediler: "Gece onun arkasında gider idik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

602. Sûfiler onun doğru hâlini şöyle dediler: "Gece onun arkasında giderdik."

Sûfiler o hazretin bu husustaki beyanını doğrulayarak şöyle dediler: "Biz gece karanlığında, onun arkasında giderdik."

Sûfiler o hazretin bu husûstaki beyânını tasdíkan dediler ki: "Biz gece karanlığında, onun arkasında gider idik."

603. "Dikenlerden ve çukurlardan dolu olan sahrâlarda o mah-ı bedir gibi bize pîşrev idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

603. "Dikenlerden ve çukurlardan dolu olan çöllerde o dolunay gibi bize öncü idi."

O hazret, dikenli ve çamurlu çöllerde dolunay gibi karanlıklarda bizim önümüzde aydınlık vererek giderdi.

"O hazret dikenli ve çamurlu sahrâlarda ayın on dördü gibi karanlıklarda bizim önümüzde aydınlık vererek gider idi."

604. "Gece arkaya teveccüh etmeyip, derdi: "Agah ol, çukur geldi, sol tarafa meyl et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

604. "Gece arkaya dönmeyip, dedi ki: "Uyanık ol, çukur geldi, sol tarafa eğil!"

605. "Bir dem sonra yine der idi: "Sağ tarafa meyl et, zîrâ ki önümüzde bir diken vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

605. "Bir an sonra yine der idi: "Sağ tarafa yönel, çünkü önümüzde bir diken vardır!"

606. "Gündüz olurdu; biz onun ayağını ayak öpücü olmuş idik ve onun ayakları gelin ayağı gibi idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

606. "Gündüz olurdu; biz onun ayağını ayak öpücü olmuştuk ve onun ayakları gelin ayağı gibiydi."

607. Ne topraktan ve ne çamurdan, ne diken tırmalamasından ve taş çarpmasından onun üzerinde eser var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

607. Ne topraktan ne de çamurdan, ne diken tırmalamasından ne de taş çarpmasından onun üzerinde bir iz vardı.

Yani o hazretin ayağında hiçbir arıza yoktu.

Ya'ni o hazretin ayağında hiçbir ârıza yok idi.

608. Hudâ Mağribî'yi bir maşrık edip, mağribi maşrık gibi nûr doğdurucu eylemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

608. Allah, Mağribî'yi bir maşrık (doğuş yeri) yapıp, mağribi (batıyı) maşrık gibi nur doğurucu eylemiş idi.

Yüce Allah, Mağrib diyarına mensup olan Abdullah hazretlerinin şerefli varlığını, ilâhî nurunun doğuşu için bir doğuş yeri yaparak, onun ruhunun batısı olan bedenini doğuş yeri gibi nur doğurucu kıldı.

Hak Teâlâ Mağrib diyârına mensûb olan Abdullah hazretlerinin vücûd-ı şerîfini, nûr-ı ilâhîsinin tulû'u için bir maşrık yapıp, onun ruhunun mağribi olan cismini maşrık gibi nûr doğurucu etti.

609. Bunun nûru binici olan güneşlerin güneşidir; hâs ve âmmın gündüzünü, o hârisdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

609. Bunun nuru, binici olan güneşlerin güneşidir; özel ve genel kişilerin gündüzünü o koruyucudur.

"Güneşler"den maksat, mümin ruhlarının nurudur. "Onların güneşi"nden maksat, kâmil ruhun nurudur. Yani, "Abdullah Mağribî hazretlerinin nuru, beden bineklerine binici olan mümin ruhlarının güneşlerinin güneşidir; özel ve genel kişilerin ruhani günlerini koruyucudur."

Bu şerefli beyitte değerli şarihlerin (şerh edenlerin) çeşitli görüşleri vardır; fakirin anladığı budur. Ankaravî hazretleri birinci mısraın ifadesini şöyle yazmışlardır: نور این شمس شموسی فارسست ve şöyle de mana vermişlerdir: "Bu şemûsa mensup olan güneşin nuru binicidir." "Şemûs", şin harfinin fethasıyla (üstün okunmasıyla), serkeş, huysuz ve kibirli anlamına da gelir. Nitekim "feres-i şemûs" derler, serkeş at demektir. "Recül-i şemûs", serkeş ve kibirli adam demektir. Yani, "Bu yüce kadre mensup olan velayet feleği (velilik mertebesi) güneşinin nuru, aşk ve muhabbet meydanında binicidir; ve avam ve havasın (genel ve özel kişilerin) günlerini o kâmilin nuru koruyucudur."

"Güneşler"den murâd ervâh-ı mü'minînin nûrudur. "Onların güneşi"nden murâd, rûh-ı kâmilin nûrudur. Ya'ni, "Abdullah Mağribî hazretlerinin nûru, ecsâd merkeblerine binici olan ervâh-ı mü'minîn güneşlerinin güneşidir; hâs ve âmmın eyyâm-ı rûhâniyyelerini hıfz edicidir."

Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır; fakîrin anladığı budur. Ankaravî hazretleri birinci mısrâ'ın ibâresini şöyle yazmışlardır: نور این شمس شموسی فارسست ve böyle de ma'nâ vermişlerdir: "Bu şemûsa mensûb olan şemsin nûru fârisdir." "Şemûs", şînin fethi ile, serkeş ve harûn ve mütekebbir ma'nâsına dahi gelir. Nitekim "feres -i şemûs" derler, serkeş at demektir. "Recül-i şemûs", serkeş ve mütekebbir adam demektir. Ya'ni, "Bu âlî-kadirliğe mensûb olan felek-i velâyet güneşinin nûru, meydân-ı aşk ve muhabbette fârisdir; ve avâm ve havâssın eyyâmını o kâmilin nûru hârisdir."

610. O nûr-ı mecîd nasıl haris olmasın ki, binlerce güneş zuhûra getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

610. O yüce nur nasıl haris olmasın ki, binlerce güneş ortaya çıkarır.

İnsân-ı kâmilde (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) parlayan o ilâhî nur, nasıl koruyucu ve muhafaza edici olmasın ki, o sonsuz uzayda binlerce güneş ve sistemler ortaya çıkarır.

Kâmilde işrâk eden o nûr-ı ilâhî, nasıl hâris ve hâfız olmasın ki, o fezâ-yı bî-nihâyede binlerce güneş ve manzûmeler zuhûra getirir.

611. Sen onun nûruyla ejderhalar ve akrebler arasında emân içinde git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

611. Sen onun nuruyla ejderhalar ve akrepler arasında güvende git!

"Yılanlar ve akrepler"den kastedilen, nefse ait sıfatlardır; çünkü insân-ı kâmilin nuru sayesinde Hakk Yolcusu, tabiatın karanlığı içinde gizlenmiş olan bu nefsin sıfatlarına vâkıf olur ve sakınır; insân-ı kâmilin nuru onu bunlardan korur ve güvende tutar.

"Yılanlar ve akrebler"den murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir; zîrâ kâmilin nûru sâyesinde sâlik, zulmet-i tabiat içinde gizlenmiş olan bu nefsin sıfatlarına muttali' olup tevakkî eder ve kâmilin nûru onu bunlardan hifz ve emân içinde bulundurur.

612. O pâk olan nûr senin önünde ileri gider, her bir rehzeni parça parça eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

612. O pak olan nur senin önünde ilerler, her bir yol kesiciyi parça parça eder.

Bilinmeli ki, Hakk yoluna yönelen Hakk Yolcularının yollarını kesenler birkaç çeşittir. Birincisi nefis, ikincisi şeytan, üçüncüsü hakikatleri idrak etme yatkınlığı olmayan insanlardır. Hakikatleri idrak etme yatkınlığı olmayan insanlar da iki çeşittir. Ya şeriat ehli olanlardır ya da fâsıklardır. Şeriat ehli olanlar Kitap ve sünnetin görünenine bakıp özünden ve hakikatinden gafil olanlardır. Fâsıklar ise, nefsanî kimseler olduklarından, Hakk yoluna yönelmek, onların hiç işlerine gelmez ve yönelenleri de yollarından alıkoymaya çalışırlar. İşte bu yol kesicilerden Hakk Yolcusunu kurtarabilecek olan ancak insân-ı kâmilin pak ruhunun nurudur. Bu nur Hakk Yolcusuna rehberlik edip, bu gibi yol kesicilerden korur.

Ma'lûm olsun ki, tarîk-ı Hakk'a teveccüh eden sâliklerin yollarını vurucular birkaç nevi'dir. Birincisi nefis, ikincisi şeytan, üçüncüsü idrâk-i hakāyıka isti'dâdı olmayan insanlardır. İdrak-i hakāyıka isti'dâdı olmayan insanlar dahi iki nevi'dir. Ya müteşerri'dir, ya fâsıktır. Müteşerri' olanlar Kitâb ve sünnetin zâhirine bakıp lübbünden ve hakîkatinden gāfil olanlardır. Fâsıklar ise, nefsânî kimseler olduklarından, tarîk-i Hakk'a teveccüh etmek, onların hiç işlerine gelmez ve teveccüh edenleri de yollarından alıkoymağa çalışırlar. İşte bu yol vuruculardan sâliki kurtarabilecek olan ancak kâmilin rûh-ı pâkinin nûrudur. Bu nûr sâlike rehberlik edip, bu gibi rehzenlerden korur.

613. "Yevme la yühzi'n-nebî'yi doğru bil; "Nûri yes'â beyne eydîhim" i oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

613. "Peygamberi rezil etmeyeceği günü doğru bil; "Nurları önlerinde koşar" ayetini oku!

Bu şerefli beyitte, Tahrim Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: يَوْمَ لا يُخْزِى الله النبي والذين آمنوا معه نورهم يسعى بين أيديهم و بأيمانهم يقُولُونَ رَبَّنَا اتْمِمْ لَنَا نورنا واغفر لنا أَنَّكَ عَلَى كُل شيئ قدير (Tahrim, 66/8) Yani "Yüce Allah peygamberi ve onunla beraber iman edenleri kıyamet gününde rezil etmez, onların nuru, onların önlerinde ve sağ yanlarında koşar. Derler ki: Ey bizim Rabb'imiz, bizim nurumuzu tamamla ve bizi bağışla; muhakkak sen her şeye kadirsin." Yani, "Peygamberin nuruna tabi olanları Allah'ın rezil etmeyeceğini doğru bil ve o nurun müminlerin önlerinde ve sağ yanlarında koştuğunu ayet-i kerimeden oku!"

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tahrîm'de olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: يَوْمَ لا يُخْزِى الله النبي والذين آمنوا معه نورهم يسعى بين أيديهم و بأيمانهم يقُولُونَ رَبَّنَا اتْمِمْ لَنَا نورنا واغفر لنا أَنَّكَ عَلَى كُل شيئ قدير (Tahrîm, 66/8) Ya'ni "Allah Teâlâ nebîyi ve onunla beraber îmân edenleri yevm-i kıyâmette rüsvây etmez, onların nûru, onların önlerinde ve sağ yanlarında koşar. Derler ki: Ey bizim Rabb'imiz, bizim nûrumuzu itmâm et ve bizi mağfiret et; muhakkak sen her şeye kādirsin." Ya'ni, "Peygamberin nûruna tâbi' olanları Allah'ın rüsvây etmiyeceğini doğru bil ve o nûrun mü'minlerin önlerinde ve sağ yanlarında koştuğunu âyet-i kerîmeden oku!"

614. Gerçi kıyamette o nûr ziyade olur; Hudâ'dan burada tecrübe isteyiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

614. Gerçi kıyamette o nur artar; Allah'tan burada tecrübe isteyiniz!

Gerçi peygamberin ve ona tabi olanların nuru kıyamette artar; yani Yüce Allah, "Rabbimiz, nurumuzu tamamla!" (Tahrim, 66/8) duasını kabul edip, bu nurun kuvvetini çoğaltır; fakat bu dünya hayatında dahi bu nuru kendi nefsinizde zevk yoluyla bulmak ve vicdanen tecrübe etmek üzere Allah'tan isteyiniz!

Gerçi nebînin ve ona tâbi' olanların nûru kıyâmette ziyâde olur; ya'ni Hak Teâlâ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نَورَنَا (Tahrim, 66/8) ["Bizim nûrumuzu tamamla!"] duâsını kabûl buyurup, bu nûrun kuvvetini çoğaltır; fakat bu hayât-ı dünyeviyyede dahi bu nûru kendi nefsinizde zevkan bulmak ve vicdânen tecrübe etmek üzere Hak'dan isteyiniz!

615. Zîra o hem buluta ve hem sise can nûru bağışlar; ve Allah belağını en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

615. Çünkü o hem buluta hem de sise can nuru bağışlar; ve Allah belağını en çok bilendir.

"Mîğ", bulut ve siyah anlamlarına gelir. "Mâğ"ın üç anlamı vardır: 1. Sis, 2. Siyah renkli su kuşu, 3. Siyah ve beyaz güvercin. Burada "sis" demektir. "Bulut"tan kasıt, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ve "sis"ten kasıt, nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis) ve mülhimedir (ilham alan nefis). Yani, "Yüce Allah lütuf ve inayeti ile hem yoğun bulut mesabesinde olan nefs-i emmâreye hem de sis mesabesinde bulunan nefs-i levvâme ve mülhimeye can nurunu bağışlayıp, nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis) mertebesine getirir; ve Yüce Allah can nurunu kime ulaştıracağını ve bu nuru kabule kimin yatkın olduğunu en çok bilendir."

"Mîğ", bulut ve siyâh ma'nâlarına gelir. "Mâğ"ın üç ma'nâsı vardır: 1.Sis, 2.Siyah renkli su kuşu, 3. Siyah ve beyaz güvercin. Burada "sis" demektir. "Bulut"tan murâd, nefs-i emmâre ve "sis"ten murâd, nefs-i levvâme ve mülhimedir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri lutuf ve inâyeti ile hem kesîf bulut mesâbesinde olan nefs-i emmâre ve hem de sis mesâbesinde bulunan nefs-i levvâme ve mülhimeye can nûrunu bağışlayıp, nefs-i mutmainne mertebesine getirir; ve Allah Teâlâ nûr-ı cânı kime îsâl edeceğini ve bu nûru kabûle kimin müstaid olduğunu en çok bilicidir."

## Süleymân (a.s.)ın Belkîs'ın resûllerini o hediyeler ile beraber geri çevirmesidir ki Belkîs tarafına geri getirmiş olsunlar

616. "Ey utanan elçiler, geri dönün, altın sizin olsun, bana gönül getirin gönül!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

616. "Ey utanan elçiler, geri dönün, altın sizin olsun, bana gönül getirin gönül!"

Bu şerefli beyitte, Neml Suresi'nde geçen "Onlara geri dön, biz elbette bir ordu ile geliriz ki, onlar o orduya karşı koyamazlar; biz elbette onları zelil ve hakir oldukları halde memleketlerinden çıkarırız" (Neml, 27/37) ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Neml'de olan ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَ لَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ (Neml, 27/37) ya'ni "Onlara geri dön, biz elbette bir ordu ile geliriz ki, onlar o orduya mukābele edemezler; biz elbette onları zelîl ve hakîr oldukları halde memleketlerinden çıkarırız" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

617. "Benim bu altınımı, o altın üzerine koyunuz; tenin körlüğüne katırın fercine veriniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

617. "Benim bu altınımı, o altın üzerine koyunuz; tenin körlüğüne katırın fercine veriniz!"

"Belkıs tarafına dönerken, benim kırk menzillik arazi üzerine yayılmış olan altınlarımı da, o bana hediye olarak getirmiş olduğunuz altınlar üzerine koyup götürünüz. Altına düşkün ve meyilli olan bedenin körlüğüne, katırın fercine veriniz!" Katır hamile olduğu zaman helak olur. Onu hamilelikten ve helak olmaktan korumak ve erkek hayvan tarafından çiftleşme olmaması için fercine bir kilit koyarlar. Zenginler bu kilidi önceleri altın halka olarak koyarlarmış. Cenab-ı Pir efendimiz, dünya ehlinin sevdiği altını hor görmek için Süleyman diliyle bu anlamı beyan buyururlar.

"Belkîs tarafına dönerken, benim kırk menzillik arâzi üzerine yayılmış olan altınlarımı da, o bana hediye olarak getirmiş olduğunuz altınlar üzerine koyup götürünüz. Altına harîs ve mâil olan cismin körlüğüne, katırın fercine veriniz!" Katır hâmile olduğu vakit helâk olur, onu haml ve helâkten muhâfaza ve erkek hayvan tarafından mukārenet vâki' olmamak için fercine bir kilit koyarlar. Zenginler bu kilidi evâilde altın halka olarak koyarlar imiş. Cenâb-ı Pîr efendimiz ehl-i dünyanın muhabbet ettiği altını tahkîr için lisân-ı Süleymânî'den bu ma'nâyı beyân buyururlar.

618. Katırın ferci altın halkanın layıkıdır; âşıkın altını sarı ve asfar yüzdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

618. Katırın fercî altın halkanın lâyıkıdır; âşıkın altını sarı ve asfar yüzdür.

İnsan kalbi, ilâhî sevginin mahalli olmaya lâyık iken, ona altın, mal ve dünya sevgisini koymak, o kalbi katır fercî derecesine indirmek demektir. Bu sebeple böyle sefil bir dereceye indirilmiş olan kalbe de, altın halka ve bağ lâyıktır. Aksine kalbinde ilâhî sevgi gizli olan âşıkın altını, onun sapsarı olan yüzüdür.

Kalb-i insânî, muhabbet-i ilâhiyye mahalli olmağa lâyık iken, ona altın ve mal ve dünyâ muhabbetini koymak, o kalbi katır ferci derekesine indirmek demek olur. Binâenaleyh böyle sefil bir derekeye indirilmiş olan kalbe de, altın halka ve bağ lâyıktır. Ammâ kalbinde muhabbet-i ilâhiyye meknûz olan âşıkın altını, onun sapsarı olan yüzüdür.

619. Zîra ki o Hudavend'in nazargâhıdır, zîrâ ma'den, güneşin nazar-endâzlığındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

619. Çünkü o, Allah'ın baktığı yerdir; çünkü maden, güneşin bakışından oluşur.

Çünkü o âşığın kalbi, Hakk'ın baktığı yerdir; nasıl ki dışarıda yerdeki altın madeninin kaynağı, görünen güneşin bakışından meydana gelirse, hakikat güneşi olan ilâhî bakışın âşığın kalbine tecellîsi de, onun altından daha kıymetli olan yüzünde sarılık ortaya çıkarır. Nitekim bir gazelinde Hz. Pîr şöyle buyurur. Beyit: "Bana ve benim safran gibi sapsarı olan iki yanağıma, benim o cihana mensup oluşumun türlü türlü alâmetlerine bak!"

Zîrâ ki o âşıkın kalbi Hakk'ın nazar eylediği mahaldir; zâhirde arzdaki altın ma'deninin menba'ı, nasıl zâhirî güneşin nazar atıcılığından husûle gelirse, hakikat güneşi olan nazar-ı ilâhînin kalb-i âşıka tecellîsi dahi, onun altından daha kıymetli olan yüzünde sarılık peyda olur. Nitekim bir gazellerinde Hz. Pîr şöyle buyururlar. Beyit: "Bana ve benim zağferân gibi sapsarı olan iki yanağıma, benim o cihâna mensûbluğumun türlü türlü alâmetlerine bak!"

620. Güneş şuaının mahall-i nazarı nerede! Lübab sahibinin mahall-i nazarı nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

620. Güneş ışınının bakış yeri nerede! Öz sahibinin bakış yeri nerede!

Yani, "Görünen güneşin ışınının bakış yeri olan altın madeninin kaynağı nerede; akılların yöneticisi ve sahibi olan Hakk'ın bakış yeri olan âşık kalp nerede!" İkisinin arasında mertebe itibarıyla büyük farklar mevcuttur.

Ya'ni, “Zâhirî güneşin şuâ'ının mahall-i nazarı olan altın ma'deninin menba'ı nerede; akılların mutasarrıfı ve sâhibi olan Hakk'ın mahall-i nazarı bulunan kalb-i âşık nerede!” İkisinin arasında mertebe i'tibâriyle azîm farklar mevcûddur.

621. Her ne kadar şimdi dahi benim giriftârım iseniz de, benim giriftimden candan siper ediniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

621. Her ne kadar şimdi de benim esirim iseniz de, benim esaretimden canınızla kendinizi koruyunuz!

Bilinmeli ki, Süleyman (a.s.) Belkıs'a yazdığı mektupta "Benim üzerime yükselmeyiniz ve bana Müslümanlar ve itaatkârlar olarak geliniz!" (Neml, 27/31) buyurmuş ve onları kendisine tâbi olmaya davet etmişti. Bu anlama göre şöyle der: "Benim sizi esir almamdan ve yakalamamdan, can ve mana yönünden kendinizi koruyucu ve kalkan edininiz! Çünkü benim zahiren sizi tutmam ve esir etmem ve sizin üzerinizdeki tahakkümüm, hakikatte canınıza yönelmiş olan ilahi azaba karşı bir kalkandır. Ve ben, zahiri ve manevi tasarruf sahibi bir peygamber olduğum için, siz şimdi de benim esirimsiniz."

Ma'lûmdur ki, Süleymân (a.s.) Belkîs'a yazdığı mektubda الا تَعْلُوا عَلَى وَأتُونى مسلمين (Neml, 27/31) ya'ni "Benim üzerime yükselmeyiniz ve bana müslimîn ve münkād olarak geliniz!" buyurmuş ve onları tebaiyyete da'vet etmiş idi. Bu ma'nâya binâen buyurur ki: "Benim sizi giriftimden ve ahzimden, can ve ma'nâ cihetinden siper ve kalkan ittihâz ediniz! Zîrâ benim zâhiren sizi tutmam ve esîr etmem ve sizin üzerinizdeki tahakkümüm, hakikatte canınıza müteveccih olan azâb-ı ilâhîye karşı bir kalkandır. Ve ben tasarruf-ı sûrî ve ma'nevî sâhibi bir peygamber olduğum cihetle, siz şimdi de benim giriftârım ve esîrimsiniz."

622. Dânenin meftunu olan kuş o dam üstündedir; kanat açıp, o tuzağın bağlanmışıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

622. Daneye tutkun olan kuş o damın üzerindedir; kanat açmış, o tuzağın bağlanmışıdır.

Bu beyit ve sonraki şerefli beyitler, yukarıdaki beytin ikinci mısraını doğrulayan bir örnektir. Yani, "Sizin şimdi fiilen benim tutsağım olmayıp da manen tutsağım olmanız şuna benzer ki, bir kuş damın üzerinde serbest bir halde durur; fakat iç dünyası daneye tutkundur. Görünüşte kanadı açık ve serbest olmakla beraber, manada o danenin tuzağına tutulmuştur."

Bu beyit ve âtîdeki beyt-i şerîfler, yukarıki beytin ikinci mısrâ'ını müeyyid olan bir misâldir. Ya'ni, "Sizin şimdi fiilen benim giriftârım olmayıp da ma'nen giriftârım olmanız şuna benzer ki, bir kuş dam üstünde serbest bir halde durur; fakat bâtını dânenin meftûnudur. Zâhirde kanadı açık ve serbest olmakla beraber, ma'nâda o dânenin tuzağına tutulmuştur."

623. Mâdemki o cân ile kalbini dâneye verdi, tutulmamış iken, muhakkak onu tutulmuş bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

623. Mademki o canıyla ve kalbiyle taneye bağlandı, tutulmamışken, muhakkak onu tutulmuş bil!

"Mademki o kuş canıyla ve özüyle kalbini taneye bağladı, o tutulmamış ve serbest bir haldeyken, sen onun akıbetine bak da tutulmuş bil!" Sizin hâliniz de bu kuşun hâline benzer; çünkü sizin melikeniz olan Belkıs, elçilerinin ne ile geri döneceklerini anlamak için benim tarafıma bakmaktadır. O her ne kadar görünüşte hükümranlık tahtında serbest ise de, mademki onun nazarı benim tarafımadır, onu benim kaydım altına girmiş ve tutulmuş bil!

"Mâdemki o kuş canı ve ma'nâsı ile kalbini dâneye rabt etti, o tutulmamış ve serbest bir halde iken, sen onun âkıbetine bak da tutulmuş bil!" Sizin hâliniz de bu kuşun hâline benzer; zîrâ sizin melikeniz olan Belkîs resûllerinin ne ile geri döneceklerini anlamak için, benim tarafıma nâzırdır. O her ne ka- dar zâhirde taht-ı hükümrânîsinde serbest ise de, mâdemki onun nazarı, benim tarafımadır, onu benim kaydım altına girmiş ve tutulmuş bil!

624. O nazarları ki, dâneye eder, onu düğüm bil ki, o ayağa vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

624. O bakışları ki, taneye yöneltir, onu düğüm bil ki, o ayağa vurur.

Kuşun bakışları tane tarafına oldukça, onun o bakışlarını bilâhare ayağına bağlanacak olan düğüm bil!

Kuşun nazarları dâne tarafına oldukça, onun o nazarlarını bilâhare ayağına bağlanacak olan düğüm bil!

625. Dâne der: "Eğer nazar çaldın ise, ben de senden sabır ve firar çaldım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

625. Tane der: "Eğer bakış çaldın ise, ben de senden sabır ve kaçış çaldım."

"Mefer" masdar-ı mîmîdir, "firâr" anlamına gelir. Bazı nüshalarda "makar" geçmektedir, o da "karâr" anlamına gelir. Yani, "Tane hâl diliyle kuşa der ki: "Eğer sen bakış çaldın, yani bana olan bakışını gizledin ve içinden bana hırslı bir şekilde baktığın hâlde, dışarıdan kayıtsız göründün ise, ben de senden sabır ve kaçış çaldım; yani gizlice sabır ve kaçış yolunu tuttum." Yani sen bana olan gizli bakışından dolayı ve benim aracılığımla iman tuzağına düşene kadar, dış görünüşte sabrı ve senden kaçışı tercih ettim.

“Mefer” masdar-ı mîmîdir, “firâr” ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda “makar” vâki'dir, o da “karâr” ma'nâsına olur. Ya'ni, “Dâne lisân-ı hâl ile kuşa der ki: “Eğer sen nazar çaldın, ya'ni bana olan nazarını gizledin ve içinden bana harîsâne nazar ettiğin halde, dışarıdan lâkayd göründün ise, ben de senden sabır ve firâr çaldım; ya'ni gizlice sabır ve firâr yolunu tuttum.” Ya'ni sen bana olan gizli nazarından dolayı ve benim vâsıtamla îmân tuzağına tutuluncaya kadar, sûret-i zâhirede sabrı ve senden firârı ihtiyâr ettim.

626. "Mâdemki o nazar seni benim arkama çeker, binâenaleyh bilirsin ki ben senden gafil değilim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

626. "Mademki o bakış seni benim arkama çeker, bu sebeple bilirsin ki ben senden gafil değilim."

“Mademki o gizli bakış sonunda seni benim tarafıma çeker ve bana tâbi kılar, bu sebeple sen o zaman, benim senden gafil olmadığımı anlarsın.”

Belkıs'ın gizli bakışı şudur ki: Hediyelerini Süleyman (a.s.)a gönderdiği zaman dedi ki: “Eğer hediyeleri kabul ederse padişahtır, biz ona karşılık vermeye muktedir oluruz; ve eğer kabul etmezse peygamberdir, o halde biz ona karşılık veremeyiz.” Bu beyitlerin anlam özeti şudur ki: “Ey Sebe halkı, sizin hakikatinizin bakışı benim peygamberliğim tarafınadır; ve sizin her ne kadar görüneniniz şimdi yaratılmışa tapar ise de, içiniz ve hakikatiniz Hakk'a tapıcıdır. Mademki hakikatinizin bakışı benim tarafımadır ve benim ruhum, sizin ruhlarınızın imamıdır, sonunda benim tuzağıma tutulmanız kesindir ve tuzağıma tutulduğunuz zaman, benim sizden gafil olmadığımı anlarsınız.”

“Mâdemki o gizli nazar nihâyet seni benim tarafıma çeker ve bana tâbi' kılar, binâenaleyh sen o vakit, benim senden gāfil olmadığını anlarsın.”

Belkîs'ın gizli nazarı budur ki: Hediyelerini Süleymân (a.s.)a gönderdiği vakit dedi ki: “Eğer hediyeleri kabûl ederse padişahdır, biz ona mukābeleye muktedir oluruz; ve eğer kabûl etmezse peygamberdir, o halde biz ona mukābele edemeyiz.” Bu beyitlerin zübde-i ma'nâsı budur ki: “Ey ehl-i Sebe', sizin hakîkatinizin nazarı benim nübüvvetim tarafınadır; ve sizin her ne kadar zâhiriniz şimdi mahlûka tapar ise de, bâtınınız ve hakîkatiniz Hakk'a tapıcıdır. Mâdemki hakikatinizin nazarı benim tarafımadır ve benim rûhum, sizin rûhlarınızın imâmıdır, sonunda benim tuzağıma tutulmanız muhakkaktır ve tuzağıma tutulduğunuz vakit, benim sizden gafil olmadığımı anlarsınız.”

## Bir attârın kissasıdır ki, onun terâzîsinin dirhemi baş yıkayıcı kil idi ve kil yiyici olan müşterinin çalması

627. Toz şeker ve hâs ve iri nebât şekerini satın almak için, bir attârın önüne bir kil yiyici gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

627. Toz şeker ve özel ve iri nebât şekerini satın almak için, bir aktarın önüne bir kil yiyici gitti.

"Eblûc", beyaz şeker ve dövülmüş şeker anlamlarındadır; ve "kand", nebât şekeri; "gil", çamur anlamındadır. Burada, hamamlarda baş yıkadıkları "kil" tabir olunan, güzel kokulu sarı bir maddedir ki, Halep'in kili güzel kokulu olduğundan makbuldür. Bu kili yemeye alışmış olan bir kimse, şeker almak için aktar dükkanına gitti.

“Eblûc”, beyaz şeker ve döğülmüş şeker ma'nâlarınadır; ve “kand”, nebât şekeri; “gil”, çamur ma'nâsınadır. Burada, hamamlarda baş yıkadıkları “kil” ta'bîr olunan bir sarı madde-i tayyibedir ki, Haleb'in kili güzel kokulu olduğundan makbûldür. Bu kili yemeğe alışmış olan bir kimse, şeker almak için attâr dükkanına gitti.

628. İmdi iki gönüllü tarrar olan attârın nezdinde terâzînin dirhemi yerinde kil var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

628. Şimdi iki gönüllü yankesici olan attarın yanında terazinin dirhemi yerinde kil vardı.

Attarın "iki gönüllü" olması, müşterinin hesabına başka, kendi hesabına başka türlü düşünmesi; ve "tarrâr" yankesici demek olsa da, burada teraziyi eksik tartıp, müşterinin hakkını çalmaktan kinaye olur. "Kil yemeye alışmış olan kimse, zikredilen vasıflı attarın yanına gitti ki, terazisinin dirhem yerinde bir kil parçası vardı."

Attârın “iki gönüllü” olması, müşterinin hesabına başka ve kendi hesabına başka türlü düşünmesi; ve “tarrâr” yankesici demek ise de, burada terâzîyi eksik tartıp, müşterinin hakkını çalmaktan kinâye olur. “Kil yemeğe alışmış olan kimse zikr olunan vasıflı attârın nezdine gitti ki, terâzîsinin dirhem mahallinde bir kil parçası var idi.”

629. Dedi: “Eğer senin şeker almağa meylin var ise, benim terazimin dirhemi kildir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

629. Dedi: “Eğer senin şeker almağa meylin var ise, benim terazimin dirhemi kildir.”

Attâr o müşteriye dedi: “Eğer sen şeker satın almak istersen, benim terazimin dirhemi kildir, alacağın şekeri bu kil ile tartacağım, razı olursan al!”

Attâr o müşteriye dedi: “Eğer sen şeker satın almak ister isen, benim terâzîmin dirhemi kildir, alacağın şekeri bu kil ile tartacağım, râzı olursan al!”

630. Dedi: "Bir mühimde şeker isteyici oldum, terâzînin dirhemi her ne ister- [628] sen ol de!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

630. Dedi: "Bir önemli işte şeker isteyici oldum, terazinin dirhemi her ne istersen o olsun de!"

Müşteri dedi: "Bir önemli ihtiyaç içinde şeker isteyici ve arayıcı oldum. Terazinin dirhemi ister madenden, ister taştan, isterse kilden olsun, bana acele şeker lazımdır."

Müşteri dedi: "Bir mühim ihtiyaç içinde şeker isteyici ve arayıcı oldum. Terâzînin dirhemi ister ma'denden ve ister taştan ve isterse kilden olsun, bana acele şeker lâzımdır."

631. Kendi kendine dedi: "Kil yiyici olan o kimsenin indinde dirhem ne olur, kil altından daha iyidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

631. Kendi kendine dedi: "Kil yiyici olan o kimsenin yanında dirhem ne olur, kil altından daha iyidir!"

Müşteri kendi kendine içinden dedi ki: "Benim gibi kil yemeğe alışmış olan bir kimsenin yanında dirhemin ne önemi vardır! Kil altından daha kıymetlidir."

Müşteri kendi kendine içinden dedi ki: "Benim gibi kil yemeğe alışmış olan bir kimsenin indinde dirhemin ne ehemmiyeti vardır! Kil altından daha kıymetlidir."

632. O kılavuz gibi ki, dedi: "Ey oğul, ay gibi birini gelin buldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

632. O kılavuz gibi ki, dedi: "Ey oğul, ay gibi birini gelin buldum."

"Dellâle", mübâlağa (anlamı pekiştirme) ile, "delâlet edici kadın" demektir ve gençlerin evlenmesinde kılavuzluk eden kadın anlamına gelir. Yani, "Attâr'ın müşteriye terazisinin kilden olduğunu söylemesi, bir kılavuz kadının bir delikanlıya, "Sana güzel bir kız buldum!" demesine benzer." Hint nüshalarında "Pek güzel ve parlak bir yeni gelin buldum" şeklinde yer almaktadır.

"Dellâle", mübâlağa ile, “delâlet edici kadın" demek olup, gençlerin teehhülünde kılavuzluk eden kadın ma'nâsınadır. Ya'ni, "Attârın müşteriye terâzîsinin kilden olduğunu söylemesi, bir kılavuz kadının bir delikanlıya, "Sana güzel bir kız buldum!" demesine benzer." Hind nüshalarında نو عروسی یافتم بس خوب و فر suretinde vâki'dir "Pek güzel ve parlak bir yeni gelin buldum" demektir.

633. "Pek yakışıklıdır, lâkin bir şey daha vardır ki, o mestûre helvacının kızıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

633. "Pek yakışıklıdır, lâkin bir şey daha vardır ki, o mestûre helvacının kızıdır."

Bu beyit de kılavuzun tavsifindendir (nitelendirmesindendir).

Bu beyit dahi kılavuzun tavsîfindendir.

634. Dedi: "Eğer muhakkak böyle ise pek iyidir; onun kızı daha yağlı ve tatlı olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

634. Dedi: "Eğer muhakkak böyle ise pek iyidir; onun kızı daha yağlı ve tatlı olur!"

Kılavuzun tarifini işiten delikanlı dedi: "Eğer bu kız dediğin gibi ise, pek iyidir; helvacının kızı daha yağlı ve tatlı olur!"

Attar ile müşteri arasındaki dirhem tarifi konuşması dahi buna benzedi de, müşteri attara dedi:

Kılavuzun tavsîfini işiten delikanlı dedi: "Eğer bu kız dediğin gibi ise, pek iyidir; helvacının kızı daha yağlı ve tatlı olur!"

Attâr ile müşteri arasındaki dirhem tavsîfi mükâlemesi dahi buna benzedi de, müşteri attâra dedi:

635. "Eğer dirhemin yok ise, senin dirhemin kilden ise, bu iyi ve iyidir; kil benim gönlümün meyvesidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

635. "Eğer dirhemin yok ise, senin dirhemin kilden ise, bu iyi ve iyidir; kil benim gönlümün meyvesidir."

Eğer dirhemin yok ise iyidir ve eğer senin dirhemin kilden ise, helvacı kızı gibi daha iyidir; çünkü kil benim zevk duyduğum bir şey olduğu için gönlümün meyvesidir.

"Eğer dirhemin yok ise iyidir ve eğer senin dirhemin kilden ise, helvacı kızı gibi daha iyidir; zîrâ kil benim zevk duyduğum bir şey olduğu için gönlümün meyvesidir."

636. Terazînin o kefesi içine hazırdan, o dirhem yerine o kili koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

636. Terazinin o kefesi içine hazırdan, o dirhem yerine o kili koydu.

Terazinin o dirhem kefesi içine o attar, dirhem yerine, hazırladığı kili koydu.

Terâzînin o dirhem kefesi içine o attâr, dirhem yerine, hazırladığı kili koydu.

637. Sonra diğer kefe için eliyle, o kadar da şeker kırardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

637. Sonra diğer kefe için eliyle, o kadar da şeker kırardı.

Kili terazinin kefesinde bırakıp, diğer kefeye kil ağırlığında, eliyle şeker kırmakla meşgul oldu.

Kili terâzînin kefesinde bırakıp, dîğer kefeye kil ağırlığında, eliyle şeker kırmakla meşgül oldu.

638. Onun keseri olmadığından geç kaldı, müşteriyi orada muntazır oturttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

638. Onun keseri olmadığından geç kaldı, müşteriyi orada bekler oturttu.

Attârın şeker kitlesini kıracak çekici veya keseri olmadığından, eliyle parçalayıncaya kadar müşteriyi dükkânında oturtup bekletti.

Attârın şeker kitlesini kıracak çekici veya keseri olmadığından, eliyle parçalayıncaya kadar müşteriyi dükkânında oturtup bekletti.

639. Onun yüzü o tarafa idi ve kil yiyici sabırsız olarak kili ondan gizli çalmağa başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

639. Onun yüzü o tarafa idi ve kil yiyici sabırsız olarak kili ondan gizli çalmaya başladı.

Attârın yüzü şeker tarafına dönüktü; kil yiyici müşteri ise, kile sabır ve tahammül edemeyip, attârdan gizli kil parçalarını çalmaya başladı.

Attârın yüzü şeker tarafına müteveccih idi; kil yiyici müşteri ise, kile sabır ve tahammül edemeyip, attârdan gizli kil parçalarını çalmağa başladı.

640. "Olmaya ki ansızın onun gözü, imtihan cihetinden benim üzerime düşsün!" diye korka korka.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

640. "Ansızın onun gözü, imtihan yönünden benim üzerime düşmesin!" diye korka korka.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beyit ile bir cümle oluşturur. Yani, "Attarın yüzü şeker tarafına dönüktü; kil yiyici müşteri ise, ansızın attarın gözü, benim hareketimi gözetleme ve imtihan etme yönünden benim üzerime düşmesin diye korka korka, terazinin kefesindeki kil parçalarını attardan gizli çalmaya başladı.

[638] Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyt ile bir cümle teşkil eder. Ya'ni, "Attârın yüzü şeker tarafına müteveccih idi; kil yiyici müşteri ise, olmıya ki ansızın attârın gözü, benim hareketimi tarassud ve imtihan cihetinden benim, üzerine düşsün diye korka korka, terâzînin kefesindeki kil parçalarını attârdan gizli çalmağa başladı.

641. Attâr onu gördü ve: “Ey sarı yüzlü, âgâh ol ve daha ziyâde çal!" diye kendini meşgül etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

641. Attâr onu gördü ve: "Ey sarı yüzlü, uyanık ol ve daha fazla çal!" diye kendini meşgul etti.

Attâr, örneğin bir okka ağırlığı itibarıyla terazinin kefesine koyduğu kilin müşteri tarafından çalınıp eksiltildiğini gördü ve hoşuna gidip görmemezlikten geldi; çünkü attârın tabiatında hırsızlık (tarrârlık) vardı. Derdi ki:

Attâr meselâ bir okka ağırlığı i'tibâriyle terâzînin kefesine koyduğu kilin müşteri tarafından çalınıp, tenkîs edildiğini gördü ve hoşuna gidip, görmemezliğe geldi; çünki attârın tab'ında tarrârlık var idi. Derdi ki:

642. "Eğer çaldın ise ve benim kilimden götürürsen, yürü ki yine kendi yanından yersin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

642. "Eğer çaldın ise ve benim kilimden götürürsen, yürü ki yine kendi yanından yersin!"

"Kendi yanından yemek", kendi malından yemek anlamındadır.

"Kendi yanından yemek", kendi malından yemek ma'nâsınadır.

643. "Sen benden korkuyorsun, lâkin eşeklikten; ben ise sen az yersin diye korkuyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

643. "Sen benden korkuyorsun, lâkin eşeklikten; ben ise sen az yersin diye korkuyorum!"

Sen, görürse yedirmez diye benden korkuyorsun, fakat senin korkun ahmaklıktandır; ben ise, az yersin de, dirhem tarafı ağır kalır ve şeker çok gider diye korkuyorum!

"Sen, görürse yedirmez diye benden korkuyorsun, fakat senin korkun ahmaklıktandır; ben ise, az yersin de, dirhem tarafı ağır kalır ve şeker çok gider diye korkuyorum!"

644. "Gerçi meşgülüm, öyle ahmak değilim ki, şekeri kamışımdan ziyâde çekesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

644. "Gerçi meşgulüm, öyle ahmak değilim ki, şekeri kamışımdan daha fazla çekesin!"

Yani, "Gerçi ben meşgulüm, fakat şekeri, şekerin ortaya çıktığı kamıştan fazlasıyla kaçıracak derecede bir ahmak değilim. Eğer senin fiiline önem vermiyor isem, bu senin zararına ve benim faydama olduğu içindir."

Bazı nüshalarda ikinci mısraın sonundaki "neyem" yerine "peyem" geçmektedir. Bu durumda anlam "Öyle ahmak değilim ki, şekeri arkamdan daha fazla çekesin" demek olur.

Ya'ni, "Gerçi ben meşgülüm, fakat şekeri, şekerin peydâ olduğu kamıştan fazlasıyla kaçıracak derecede bir ahmak değilim. Eğer senin fiiline ehemmiyet vermiyor isem, senin zararına ve benim fâideme olduğu içindir."

Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ'ın nihâyetindeki "neyem" yerine "peyem" vâki'dir. Bu halde ma'nâ "Öyle ahmak değilim ki, şekeri arkamdan ziyâde çekesin" demek olur.

645. "Vaktâki sen şekeri tecrübe cihetinden görürsün, ondan sonra bilirsin ki ahmak ve gafil kim olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

645. "Ne zaman ki sen şekeri tecrübe ederek görürsün, ondan sonra ahmak ve gafil kim olur, bilirsin."

"Sen benden çaldığın ağırlık kadar eksik olan şekeri aldıktan sonra tecrübe ve muayene edip, miktarını görürsün ve eksikliğini anlarsın. Ondan sonra ahmak ve gafil kim olduğunu bilirsin."

Ankaravî hazretleri bu beyitlerin anlamındaki gizli işareti şöyle açıklarlar: "Bazı kimseler ruhanî zevk şekerini almak için tarikat pazarının aktarı olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşidin dergâhına gelirler. O şekeri alacakları sırada, ağırlık mesabesinde olan yeme ve içme kaydına düşerler. Ahmaklıklarından dolayı, mürşidin kendi hallerinin farkına varmadığını zannederler. Mürşid der ki: Bu hâli kendiniz için kârlı ve faydalı sanıyorsunuz, kıyamet günü imtihan günü kimin zararlı olduğunu ve kimin gafil olduğunu anlarsınız!"

"Sen benden çaldığın kil kadar noksan olan şekeri aldıktan sonra tecrübe ve muayene edip, mikdârını görürsün ve noksânını anlarsın. Ondan sonra ahmak ve gāfil kim olduğunu bilirsin."

Ankaravî hazretleri bu beyitlerin ma'nâsındaki remzi şöyle tavzíh buyururlar: "Ba'zı kimseler zevk-i rûhânî şekerini almak için tarikat pazarının attârı olan mürşid-i kâmil dergâhına gelirler. O şekeri alacakları esnâda, kil mesâbesinde olan yeme ve içme kaydına düşerler. Ahmaklıklarından, mürşid kendi hallerinin farkına varmadı zannederler. Mürşid der ki: Bu hâli kendiniz için kârlı ve fâideli sanıyorsunuz, yevm-i kıyâmette imtihân günü kimin zararlı olduğunu ve kimin gāfil olduğunu anlarsınız!"

646. Kuş o dâneden nazarı hoş eder, dâne dahi uzaktan onun yolunu vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

646. Kuş o dâneden nazarı hoş eder, dâne dahi uzaktan onun yolunu vurur.

Bu şerefli beyitte, yukarıda geçen, kuşun dâneye olan ilgisi sebebiyle tuzağa yakalanması hakkındaki açıklamaya dönülerek şöyle buyurulur: "Kuşun gözü o dâneden hoşlanır, dâne de uzaktan etkisini gösterip o kuşun yolunu keser."

Bu beyt-i şerîfde yukarıda geçen, kuşun dâneye olan nazarı sebebiyle tuzağa tutulması hakkındaki beyâna rücû' olunup buyurulur ki: "Kuşun o dâneden nazarı hoşlanır, dâne dahi uzaktan te'sîrini icrâ edip o kuşun yolunu vurur."

647. Eğer nây-ı çeşmden bir haz götürürsen, kendi yanından kebab yemez misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

647. Eğer göz boğazından bir haz alırsan, kendi yanından kebap yemez misin?

"Nây", burada kasaplık hayvanın boğazı anlamındadır ve gırtlağa da denir. Nâyın çeşmeye izafe edilmesi (bir şeye nispet edilmesi), benzetilenin kendisine benzetilene izafe edilmesi türündendir. Yani, göz yoluyla vücuda gelen haz, boğazdan geçen yiyecek ve içeceklerin haz ve zevkine benzetilmiştir. Göz boğazından gelen zevk ve nefsanî haz ise, nâmahreme (yabancıya) şehvetle bakılan nazarlardır; ve eğer "zinâ", tek bir Arapça kelimeden ibaret olursa, "ez" edatı düşer ki, "ez zinâ-yı çeşm" (göz zinâsından) takdirindedir. Bu durumda anlam: "Eğer göz zinâsından bir haz alırsan" demek olur. عينان تزنیان yani "Gözler zinâ ederler" hadîs-i şerîfine işaret buyurulmuş olur.

"Nây", burada kasaba, boğaz ma'nâsınadır ve gırtlağa da denir. Nâyın çeşme izâfeti, müşebbehin, müşebbehün-bihe izâfeti kabîlindendir. Ya'ni, göz yolundan vücûda gelen haz, boğazdan geçen me'kûlât ve meşrûbâtın haz ve zevkine teşbîh olunmuştur. Göz boğazından gelen zevk ve hazz-ı nefsânî ise, nâmahreme şehvetle vâki' olan nazarlardır; ve eğer "zinâ", Arabî kelime-i vâ-hideden ibaret olursa, "ez" edâtı mahzûf olur ki, "ez zinâ-yı çeşm" takdîrindedir. Bu sûrette ma'nâ: "Eğer göz zinâsından bir haz götürür isen" demek olur. عينان تزنیان ya'ni "Gözler zinâ ederler" hadîs-i şerîfine işâret buyurulmuş olur.

648. Bu nazar uzaktan ok ve zehir gibidir; aşkın ziyâde olur ve sabrın nâkıs!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

648. Bu bakış uzaktan ok ve zehir gibidir; aşkın artar ve sabrın eksilir!

"Bu meşru olmayan bakış, uzaktan atılan bir ok gibi gelip kalbe saplanır ve zehir gibi vücuda etki eder; çünkü bu bakış sebebiyle o namahrem tarafa aşkın artar ve sabrın da eksilip sonunda günaha düşersin!" Nitekim hadis-i şerifte "Nazar, şeytanın oklarından, zehirli bir oktur" buyurulur.

"Bu nâ-meşrû' olan nazar, uzaktan atılan bir ok gibi gelip kalbe saplanır ve zehir gibi vücûda te'sîr eder; zîrâ bu nazar sebebiyle o nâmahrem tarafına aşkın ziyâde olur ve sabrın da nâkıs olup nihâyet fıska atılırsın!" Nitekim ha- dis-i şerîfde النظر سهم مسموم من سهام الشيطان ya'ni "Nazar, şeytanın oklarından, zehirli bir oktur" buyurulur.

649. Dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır; ukba mülkü şerîf kuşların tuzağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

649. Dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır; ahiret mülkü şerefli kuşların tuzağıdır.

Dünya malı ve dünyanın nefse ait hazları, zayıf ruhlu kuşların, yani Hakk Yolcularının tuzağıdır; ahiret, yani ahiret mülkü ise şerefli ruhlu Hakk Yolcularının tuzağıdır. Birini dünya avlar, diğerini de ahiret avlar.

Dünyâ malı ve dünyanın huzûzâtı zayıf rûhlu olan kuşların, ya'ni sâliklerin tuzağıdır; ve ukbâ, ya'ni âhiret mülkü ise şerîf rûhlu olan sâliklerin tuzağıdır. Birini dünyâ avlar, dîğerini de âhiret avlar.

650. Hatta bu bir mülk sebebiyle ki, o bir büyük tuzaktır, azîm kuşları şikâra getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

650. Hatta bu bir mülk sebebiyle ki, o bir büyük tuzaktır, azîm kuşları şikâra getirirler.

Hatta bu ahiret mülkü sebebiyle ki, bu da hakikatte bir büyük tuzaktır ve bir büyük kayıttır; büyük kuşları, yani kâmil ruhları avlarlar.

Bu iki şerefli beyitte "Dünya ahiret ehline haramdır ve ahiret de dünya ehline haramdır ve her ikisi de Allah ehline haramdır" anlamı açıklanır. Yani dünya zayıf ruhların tuzağıdır, onlar dünya malının kaydında kalırlar; ve ahiret, şerefli ruhların tuzağıdır, onlar da uhrevî nimetlerle kayıtlı olup, bununla Hak'tan perdelenirler. Ve büyük kuşlar olan Allah ehli ise, ahiret mülkünün yemi ve tanesi sebebiyle dünya sahrasından avlanırlar ve nihayet o kayıttan da kurtulup, Hakk'a ulaşırlar. Bu sebeple ahiret tuzağı Hakk'a ulaşmak için bir berzah (geçiş yeri) olur.

Hatta bu âhiret mülkü sebebiyle ki, bu da hakikatte bir büyük tuzaktır ve bir büyük kayıddır; azîm kuşları ya'ni ervâh-ı kümmelîni avlarlar.

Bu iki beyt-i şerifde الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ âhiret ehline harâmdır ve âhiret dahi ehl-i dünyaya harâmdır ve her ikisi de ehlullâha harâmdır" mefhûmu beyân buyurulur. Ya'ni dünyâ zayıf rûhların tuzağıdır, onlar mâl-i dünyâ kaydında kalırlar; ve âhiret, şerîf rûhların tuzağıdır, onlar da niam-ı uhreviyye ile mukayyed olup, bununla Hak'dan hicâba düşerler. Ve azîm kuşlar olan ehlullah ise, mülk-i ukbâ yemi ve dânesi sebebiyle dünyâ sahrâsından avlanırlar ve bilâhire o kayıddan dahi kurtulup, Hakk'a vâsıl olurlar. Binâenaleyh dâm-ı âhiret Hakk'a vusûl için bir berzah olur.

651. "Ben Süleyman'ım, sizin mülkünüzü istemem, belki ben sizi her helâkten kurtarırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

651. "Ben Süleyman'ım, sizin mülkünüzü istemem, aksine ben sizi her helâkten kurtarırım!"

"Hülk", "ha" harfinin üç hareketiyle, helâk olmak ve ölmek anlamındadır. Yani, "Ben sizin görünen mülkünüzü istemem, aksine ben sizi görünen ve manevî helâkten kurtarırım!"

"Hülk", "hâ”nın harekât-ı selâsesiyle, helâk olmak ve ölmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben sizin mülk-i zâhirînizi istemem, belki ben sizi helâk-i zâhirî ve ma'nevîden kurtarırım!"

652. “Zîra bu zaman siz muhakkak mülkün memlûküsünüz; mülkün maliki odur ki o helâkten sıçraya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

652. “Çünkü bu zamanda siz muhakkak mülkün kölesisiniz; mülkün sahibi odur ki o helâkten sıçraya!"

Ey Sebe halkı, siz bu dünya hayatında, dünya mülkünün kölesi ve esirisiniz ve asla hürriyetinize sahip değilsiniz. Mülkün sahibi ve hürriyet sahibi o kimsedir ki, görünür ve manevî helak olmaktan yakasını kurtarmış olsun!

"Ey Sebe' ehli, siz bu hayât-ı dünyâda, dünya mülkünün kölesi ve esîrisiniz ve aslâ hürriyetinize mâlik değilsiniz. Mülkün mâliki ve hürriyet sahibi o kimsedir ki, sûrî ve ma'nevî helâk olmaktan yakasını kurtarmış ola!"

653. “Ey cihânın esîri, tersine olarak, kendi nâmını bu cihanın emîri ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

653. “Ey cihanın esiri, tersine olarak, kendi adını bu cihanın emiri ettin!"

Bu şerefli beyit, Belkıs'a yapılan hitap bağlamında, dünya esiri olan cihanın emirlerine de şamildir. "Ey dünyanın mülkünü kendisine efendi yapmış ve onun kölesi ve esiri olmuş olan kimse, sen gerçekte köle ve esir iken, adını tersine olarak bu cihanın hükümdarı ve beyi olarak ilan ettin!"

Bu beyt-i şerîf Belkîs'a olan hitâb zımnında, esîr-i dünyâ olan ümerâ-yı cihâna da şâmildir. "Ey dünyanın mülkünü kendisine efendi yapmış ve onun kölesi ve esîri olmuş olan kimse, sen hakikatte köle ve esîr iken, adını tersine olarak bu cihânın hükümdarı ve beyi olarak i'lân ettin!"

654. "Ey sen ki, canı mahbus olarak bu cihanın bendesisin, kendine nice bir cihânın efendisi dersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

654. "Ey sen ki, canı mahpus olarak bu cihanın kölesisin, kendine ne zamana kadar cihanın efendisi dersin?"

"Ey sen ki, aslında hür olan canını, nefse ait sıfatların kayıtlarıyla bağlayarak, bu dar ve karanlık dünya zindanında hapsettin ve bu cihanın kölesi oldun. Böyle bir hâl içinde ne zamana kadar kendini cihanın hâkimi ve efendisi sayıp duracaksın?"

"Ey sen ki, haddizâtında hür olan canını, sıfât-ı nefsâniyye kuyûdâtı ile bağlayarak, bu dar olan karanlık dünyâ zindanında habs ettin ve bu cihânın kölesi oldun. Böyle bir hâl içinde ne vakte kadar kendini cihânın hâkimi ve efendisi sayıp duracaksın?"

## Süleyman (a.s)ın Belkîs'ın elçilerine dildârlık etmesi ve okşaması ve onların kalbinden vahşetin ref'i ve hediyeyi kabûl etmemesi özrünün onlara şerhi

655. "Ey elçiler, sizi resûl olarak gönderdim, benim reddim, sizi kabûlden daha iyidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

655. "Ey elçiler, sizi resûl olarak gönderdim, benim reddim, sizi kabûlden daha iyidir!"

"Ey elçiler, siz bana Belkıs tarafından gönderilmiş elçisiniz; fakat ben sizi şimdi kendi tarafımdan Belkıs'a elçi olarak gönderiyorum. Sizi ve hediyelerinizi reddetmemden dolayı üzülmeyin; çünkü benim görünüşteki reddim, hakikatte sizin için daha hayırlıdır."

"Ey elçiler, siz bana Belkîs tarafından gönderilmiş elçisiniz; fakat ben sizi şimdi kendi tarafımdan Belkîs'a elçi olarak gönderiyorum. Sizi ve hediyelerinizi reddimden dolayı müteessir olmayın; zîrâ benim sûret-i zâhirede olan reddim, hakikatte hakkınızda hayırlıdır."

656. "Belkîs'ın önünde acebden, altın sahrâdan gördüğünüz şeyi açık söyleyiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

656. "Belkıs'ın önünde şaşkınlıktan, altın sahradan gördüğünüz şeyi açıkça söyleyiniz!"

"Belkıs'ın huzuruna gittiğiniz zaman, benim huzurumda gördüğünüz şaşırtıcı hallerden ve altın döşenmiş sahradan açıkça bahsediniz!"

"Belkîs'ın huzûruna gittiğiniz vakit, benim huzûrumda gördüğünüz acīb ahvâlden ve altın döşenmiş sahrâdan açıkça bahs ediniz!"

657. "Hatta bilsin ki, biz altına tama' edeci değiliz; biz altını, altın yaratıcı-dan getirmişiz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

657. "Hatta bilsin ki, biz altına tamah edici değiliz; biz altını, altın yaratıcıdan getirmişiz!"

658. "O ki, eğer isterse yeryüzünün bütün toprağı baştan başa altın ve kıymet-li inci olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

658. "O ki, eğer isterse yeryüzünün bütün toprağı baştan başa altın ve kıymetli inci olur."

O altın yaratıcı Yüce Allah ki, eğer isterse, yeryüzünün topraklarını baştan başa tamamen altın ve kıymetli inci taneleri yapar.

"O altın yaratıcı Allah Teâlâ ki, eğer isterse, yeryüzünün topraklarını baş-tan başa kâmilen altın ve kıymetli inci dâneleri yapar."

659. "Ey altın ihtiyar edici, Hak onun için mahşer gününde bu yeryüzünü gü-müşlü eder!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

659. "Ey altını tercih eden, Hak onun için mahşer gününde bu yeryüzünü gümüşlü yapar!"

Ey dünya hayatında altına sevgi besleyip, vakitlerini onu kazanmaya harcayan kişi, Yüce Allah kıyamet gününde "يوم تبدل الارض غير الأرض" (İbrahim, 14/48) yani "O günde yeryüzü, yeryüzünden başkasına dönüştürülür" ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere yeryüzünün, yani dünya küresinin yüzeyini düz ve parlak gümüşlü bir hale getirir ve dünya malının kıymeti olmadığını anlatmak için, o gümüşü mahşer ehline çiğnetir.

"Ey hayât-ı dünyeviyyesinde altına muhabbet edip, evkātını onu kazanma-ğa sarf eden harîf, Hak Teâlâ hazretleri kıyâmet gününde يوم تبدل الارض غير الأرض (İbrâhîm, 14/48) ya'ni "O günde arz, arzın gayrine tebdîl olunur" âyet-i kerî-mesinde beyân buyurulduğu üzere arzın, ya'ni küre-i arzın sathını düz ve par-lak gümüşlü bir hâle getirir ve mâl-i dünyanın kıymeti olmadığını anlatmak için, o gümüşü ehl-i mahşere çiğnettirir."

660. "Altından fâriğiz, zîrâ ki biz çok fen doluyuz; toprağa mensub olanları [658] baştan başa altına mensûb ederiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

660. "Altından uzağız, çünkü biz çok fen doluyuz; toprağa mensup olanları baştan başa altına mensup ederiz."

Bizim şekil ve maddeden oluşan altın ile işimiz yoktur; çünkü biz şekil ve anlam âlemlerinde tasarruf etmek için ilahi sıfatları taşırız, bu sebeple biz topraktan ve maddeden olan insanları altına mensup ederiz. Yani onların topraktan olan hayvani ruhlarını, altından daha değerli olan insani ruha dönüştürürüz.

"Bizim sûrî ve unsurî olan altın ile işimiz yoktur; çünki biz sûret ve ma'nâ âlemlerinde tasarruf için sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmilleriz, binâenaleyh biz hâkî ve unsurî olan insanları altına mensûb ederiz. Ya'ni onların hâkî olan rûh-i hayvânîlerini, altından daha mu'teber olan rûh-i insânîye tebdîl ederiz."

661. "Biz sizden ne vakit altın taleb ediyoruz? Biz sizi kimyager ediyoruz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

661. "Biz sizden ne zaman altın talep ediyoruz? Biz sizi kimyager yapıyoruz."

"Gedye", soru ve talep anlamındadır. Yani, "Biz peygamberler topluluğu sizden altın mı istiyoruz? Sizi altın yapıcılığa ve kimyagerliğe davet ediyoruz. Bakır olan hayvanî ruhunuzu, altın olan insanî ruha dönüştürme ilmini öğretiyoruz."

"Gedye", suâl ve taleb ma'nâsınadır. Ya'ni, "Biz enbiyâ tâifesi sizden altın mı istiyoruz? Sizi altın yapıcılığa ve kimyâgerliğe da'vet ediyoruz. Bakır olan rûh-ı hayvânînizi, altın olan rûh-ı insânîye tahvîl etmek ilmini öğretiyoruz."

662. Eğer Sebâ meliki olsa, onu terk ediniz; zîrâ âb ve kilden hariç çok melikler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

662. Eğer Sebe meliki olsa, onu terk ediniz; çünkü su ve topraktan başka çok melikler vardır.

- Ey âlemin görünen kısmına tutkun olan kimseler, elinizde Sebe şehrinin mülkiyeti ve tasarrufu olsa bile, o mülkiyeti ve tasarrufu terk ediniz; çünkü Yüce Allah'ın unsurlardan (su, toprak, hava, ateş) oluşan bu dünya mülkünden başka, pek çok mülkler vardır. Nasıl ki Birinci ciltte Hakîm Senâî hazretlerinin "Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur" beyt-i şerîfinin şerhinde cenâb-ı Pîr efendimiz açıkladılar. Birinci cildin 2065 numarasına bakılsın.

- Ey âlemin zâhirine meclûb olan kimseler, elinizde Sebâ şehrinin mülkiyeti ve tasarrufu olsa bile, o mülkiyet ve tasarrufu terk ediniz; zîrâ Hak Teâlâ hazretlerinin anâsırdan müteşekkil olan bu dünya mülkünden hâriç, pek çok mülkler vardır. Nitekim I. cildde Hakîm Senâî hazretlerinin آسمانهاست در ولایت جان کار فرمای آسمان جهان ["Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur"] Bu beyt-i şerîfin şerhinde cenâb-ı Pîr efendimiz îzâh buyurdular. I. cildin 2065 numarasına mürâcaât olunsun.

663. Tahta bağdır, o ki ona taht okumuşsun, sadır zannedersin, halbuki kapıda kalmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

663. Tahta bağdır, o ki ona taht okumuşsun, sadır zannedersin, halbuki kapıda kalmışsın.

Ey görünen hükümdar, o taht ismini verip üstüne oturmuş olduğun makam, tahtadan bir bağ ve bukağıdır ki, ruhanî özgürlüğe doğru yürüyememen için ayağına bağlanmıştır; sen o makamı, sadır (yüksek makam) ve yüksek bir mevki zannedersin, aksine hizmetçi sınıfı gibi kapı önünde kalmışsın haberin yok!

Ey hükümdâr-ı zâhirî, o taht ismini verip üstüne oturmuş olduğun makām, tahtadan bağdır ve bukağıdır ki, hürriyyet-i rûhâniyyeye doğru yürüyememek için, ayağına bağlanmıştır; sen o makāmı, sadır ve yüksek bir mevki' zannedersin, halbuki hademe tâifesi gibi kapı önünde kalmışsın haberin yok!

664. Sana kendi sakalının önünde padişahlık yoktur; iyi ve kötü üzerine nasıl padişahlık edersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

664. Sana kendi sakalının önünde padişahlık yoktur; iyi ve kötü üzerine nasıl padişahlık edersin?

Sen: "Mülk benimdir!" diye padişahlık davasındasın, hâlbuki dikkat edersen senin sakalına bile hükmün geçmiyor; iyiler ve kötüler üzerine nasıl padişahlık ve tasarruf edersin? Yani sakalına bile hâkim olamayan kimsenin halk üzerine hâkimlik davası ayıp değil midir?

Sen: "Mülk benimdir!" diye pâdişahlık da'vâsındasın, halbuki dikkat edersen senin sakalına bile hükmün geçmiyor; iyiler ve kötüler üzerine nasıl pâ- dişâhlık ve tasarruf edersin? Ya'ni sakalına bile hâkim olamayan kimsenin halk üzerine hâkimlik da'vâsı ayıp değil midir?

665. Senin muradın olmaksızın sakalın beyaz olur, ey eğri ümîdli sakalından utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

665. Senin isteğin olmaksızın sakalın beyaz olur, ey eğri ümitli, sakalından utan!

Sakalının gençlikteki rengi değişip beyaz olmamasını istediğin hâlde, sakalın senin isteğine itaat etmeyip ağarıyor. Ey dünya halkının isteği üzerine dönmesini ve hareket etmesini isteyen eğri ümitli hükümdar! Senin isteğini hiçe sayan sakalına bak da, bu eğri olan ümidinden utan!

Sakalının gençlikteki rengi değişip beyaz olmamasını istediğin halde, sakalın senin murâdına itâat etmeyip ağarıyor. Ey halk-ı âlemin murâdı üzerine dönmesini ve hareket etmesini isteyen eğri ümîdli hükümdâr! Senin murâdını hiçe sayan sakalına bak da, bu eğri olan ümîdinden utan!

666. Malikü'l-mülktür herkes baş koyar; toprak cihan olmaksızın ona yüz mülk verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

666. Malikü'l-mülktür herkes baş koyar; toprak cihan olmaksızın ona yüz mülk verir.

Mülkün sahibi ancak kâinatı icat eden Yüce Allah'tır ki, her kim O'nun emrine ve isteğine boyun eğer ve itaat ederse, bu toprak ve unsurlardan oluşan dünya olmaksızın o itaatkâr kişiye, gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği birçok mülk verir.

Mâlikü'l-mülk ancak mûcid-i kâinât olan Hak Teâlâ hazretleridir ki, her kim O'nun emrine ve murâdına baş koyar ve itâat ederse, bu toprak ve unsurî olan cihân olmaksızın o mutî' olan kimseye, gözler görmedik ve kulaklar işitmedik birçok mülk verir.

667. Fakat Huda'nın önünde secdenin zevki, sana iki yüz devletten daha hoş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

667. Fakat Allah'ın önünde secdenin zevki, sana iki yüz devletten daha hoş gelir.

Fakat sen, itaatine karşılık Allah'ın ihsanı olan ruhanî nimetlerin zevkinden ziyade, lütufkâr olan Allah'ın huzurunda ettiğin secdenin zevki sana hoş gelir ve başını secdeden kaldırmak istemezsin.

Fakat sen itâatına mükâfât olarak Hakk'ın ihsânı olan niam-ı rûhâniyyenin zevkinden ziyâde, lutufkâr olan Hakk'ın huzûrunda ettiğin secdenin zevki sana hoş gelir ve başını secdeden kaldırmak istemezsin.

668. Binaenaleyh "Mülkleri istemem, bana o secde mülkünü müsellem et!" diye nâle ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

668. Bu sebeple "Mülkleri istemem, bana o secde mülkünü tamamen ver!" diye inlerdi.

"Secde mülkü"nden kastedilen, ilâhî yakınlıktır. Nasıl ki ayet-i kerimede وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) yani "Secde et ve yaklaş!" buyurulmuştur.

Gerek maddî mülk olsun gerek ruhanî mülk olsun, onlar ilâhî sıfatların tecelli yerleri (mezâhir-i sıfât-ı ilâhiyye) olduğundan zâtın perdesidir. İlâhî yakınlık elde edilip perdeler kalktığı zaman, bu hâl içinde kul, elbette tekrar perdelere düşmek istemez ve tam kulluk (abdiyyet-i mahza) içinde kalmayı ister.

"Secde mülkü"nden murâd, kurb-i ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) ya'ni "Secde et ve yaklaş!" buyurulmuştur.

Gerek mülk-i sûrî olsun ve gerek mülk-i rûhânî olsun, onlar mezâhir-i sıfât-ı ilâhiyye olduğundan perde-i zâttır. Vaktâki kurb-i ilâhî hâsıl olup, perdeler kalkar, bu hâl içinde abd, elbette tekrâr hicâbâta düşmek istemez ve abdiyyet-i mahza içinde kalmayı ister.

669. Cihân padişahları kötü damarlıktan, bendelik şarabından koku götürmediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

669. Dünya padişahları kötü tabiatlılıktan, kulluk şarabından koku almadılar.

"Reg", damar anlamına gelir, fakat burada tabiat anlamındadır. "Bedregî", kötü tabiatlılık demek olur. Türkçede dahi "tabiatsız" anlamına gelmek üzere "damarsız" derler. "Kötü tabiatlılıktan" maksat dahi, kendini beğenmişlik ve benlik ve kibirdir. Yani, "Dünya padişahları ve hükümdarları, benliklerinden ve enaniyetlerinden dolayı, kulluk şarabının lezzetinden tat ve koku alamadılar."

“Reg”, damar ma'nâsınadır, fakat burada tabiat ma'nâsındadır. "Bedregî", kötü tabíatlılık demek olur. Türkçe'de dahi "tabîatsız" ma'nâsına olarak "damarsız" derler. “Kötü tabiatlılıktan" murâd dahi, hodbînlik ve benlik ve tekebbürdür. Ya'ni, "Cihân pâdişâhları ve hükümdârları, benliklerinden ve enâniyetlerinden dolayı, kulluk şarabının lezzetinden taâm ve koku alamadılar."

670. Ve yoksa Edhem gibi hayrân ve bî-hûş olarak, mülkü teemmülsüz birbirine vururlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

670. Yoksa Edhem gibi şaşkın ve kendinden geçmiş olarak, mülkü düşünmeden birbirine katarlardı.

Ve eğer o şaraptan koku almış olsalardı, İbrahim b. Edhem hazretleri gibi hiç düşünmeksizin taç ve tahtı terk eder ve mülkü birbirine katarlardı. "Deng", divane, kendinden geçmiş ve yolunda şaşkın olmuş kimseye derler; diğer anlamları da vardır, burada "kendinden geçmiş" anlamı uygundur. "Dereng", düşünme ve duraklama anlamındadır. "Bî-dereng", duraklamadan ve düşünmeden demektir. İbrahim b. Edhem hazretleri Belh padişahı idi. İlahi cezbe (ilahi çekim) neticesinde taç ve tahtını terk etti. Dervişlerin kasidelerinde (şiirlerinde) ismi çok geçer; ve nasıl ki Yunus Emre hazretleri şöyle buyurur. Beyit: İbrahim Edhem taç ve tahtı bırakıp da aşk elinden şaşkın olmuştur.

Hayat hikâyesi Nefehâtü'l-Üns'te yazılıdır.

Ve eğer o şarâbdan koku almış olsa idiler İbrâhîm b. Edhem hazretleri gibi hiç düşünmeksizin tâc ve tahtı terk ve mülkü birbirine vururlar [idi]. "Deng", dîvâne, bî-hûş ve yolunda hayrân olmuş kimseye derler; diğer ma'nâları da vardır, burada "bî-hûş” ma'nâsı münasibdir. "Dereng", teemmül ve tevakkuf ma'nâsınadır. "Bî-dereng", bilâ-tevakkuf ve lâ-teemmül demektir. İbrâhîm b. Edhem hazretleri Belh pâdişâhı idi. Cezbe-i ilâhî neticesinde tâc ve tahtını terk etti. Dervîşlerin kasâidinde ism-i şerîfi çok geçer; ve nitekim Yûnus Emre hazretleri şöyle buyurur. Beyit: Koyup İbrâhim Edhem tâc u tahtı Ki ser-gerdân olubdur aşk elinden

Tercüme-i halleri Nefehâtü'l-Üns'de mündericdir.

671. Fakat Hak bu cihanın sebâtı için, onların gözleri ve ağızları üzerine mühür koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

671. Fakat Hak bu cihanın devamlılığı için, onların gözleri ve ağızları üzerine mühür koydu.

Fakat Yüce Allah, bu görünen dünya işlerinin devamlılığı ve sağlamlaşması için onların zihnine görünen saltanat sevdasını yerleştirdi ve manevî saltanatın debdebe ve ihtişamını görmemeleri için gözlerine, kulluk şarabının lezzetini tatmamaları için de ruhlarının ağzına mühür koydu.

Fakat Hak Teâlâ bu cihân-ı sûrî umûrunun sebâtı ve tahkîmi için onların dimâğına sûrî saltanat sevdâsını koydu ve saltanat-ı ma'nevînin debdebe ve ihtişamını görmemek için gözüne ve bendelik şarabının lezzetini doymamak için de rûhunun ağzına mühür koydu.

672. Tâ ki onlara, cihan tutuculardan haraç alalım diye, taht ve tâc tatlı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

672. Tâ ki onlara, cihan tutuculardan haraç alalım diye, taht ve tâc tatlı ola.

"Cihândâr", hükümdar; "haraç", hükümdarın şahsına özgü olarak, eski zamanlarda alınan vergi anlamlarındadır. Yani, "Yüce Allah, görünen hükümdarlara mana âlemini kapattı ve âlemin düzeni için onların kalplerine taht ve tâc sevgisini ve hükümdarları yenip, onlardan vergi alarak şahlar şahı olmak arzusunu yerleştirdi."

"Cihândâr", hükümdâr; "harâç", hükümdarın şahsına mahsûs olarak, eski zamanlarda alınan vergi ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Hak Teâlâ zâhirî hükümdârlara ma'nâ âlemini kapadı ve nizâm-ı âlem için onların kalblerine taht ve tâc muhabbetini ve hükümdarları mağlûb edip, onlardan vergi alarak şehin-şâh olmak emelini koydu."

673. Eğer harâçdan kum gibi altın toplasan, nihayet o senden arkaya kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

673. Eğer harâçtan kum gibi altın toplasan, sonunda o senden geriye kalır.

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşya anlamına gelir. "Ey hükümdar, eğer sen harâçtan kum gibi altın toplasan, sonunda öleceksin ve öldüğün zaman, onlar başından arta kalacaktır."

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşyâ ma'nâsınadır. "Ey hükümdâr, eğer sen harâçdan kum gibi altın toplasan, nihâyet öleceksin ve öldüğün vakit, onlar başından arta kalacaktır."

674. Mülk ve altın senin canının yoldaşı olmaz; altını ver, nazar için sürme al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

674. Mülk ve altın senin canının yoldaşı olmaz; altını ver, nazar için sürme al!

Ey hükümdar! Mademki senin için ölüm vardır ve topladığın altınlar, mülk ve saltanat senin canınla beraber gitmeyip başından arta kalır, o halde o altınları muhtaç olanlara harca ve bağışla da, onun karşılığında basiret gözünün açılmasına hizmet eden irfan ve hikmet sürmesini al!

Ey hükümdar! Mâdemki senin için ölüm vardır ve topladığın altınlar ve mülk ve saltanat senin cânınla beraber gitmeyip başından arta kalır, o halde o altınları muhtaç olanlara bezl ve ihsân et de, onun mukābilinde basar-ı basîretinin açılmasına hâdim olan irfân ve hikmet sürmesini al!

675. Tâ göresin ki, bu cihân dar bir kuyudur; o ipi Yûsuf gibi ele getiresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

675. Bu cihanın dar bir kuyu olduğunu göresin diye, o ipi Yusuf gibi ele geçiresin.

Yani, bu cihanın dar bir kuyudan ibaret olduğunu görmek için, irfan ve hikmet sürmesini al; basiret gözüne sür ve o irfan ve hikmet ipine, Yusuf (a.s.)'ın kuyuda, kervanın ipine sarıldığı gibi sarıl! İkinci mısra, Yusuf suresinde geçen meşhur kıssaya işarettir; o ayet-i kerime şudur: وَ جَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلَامٌ وَ أَسَرُّوهُ بِضَاعَةً (Yusuf, 12/19) Yani "Bir kervan geldi, onların ihtiyaçlarını tedarik eden kimse, kuyuya kovasını sarkıttı; ve Yusuf (a.s.) kovaya sarılıp yukarıya çıkınca, kovayı çeken kimse dedi ki: "Müjde bana! İşte bir köle!" Ve onu sermaye olarak sakladı." Kıssanın ayrıntısı tefsir kitaplarında yer almaktadır.

Ya'ni, bu cihânın dar bir kuyudan ibaret olduğunu görmek için, irfân ve hikmet sürmesini al; basar-ı basîretine sür ve o irfân ve hikmet ipine, Yûsuf (a.s.)ın kuyuda, kervanın ipine sarıldığı gibi sarıl! İkinci mısrâ', sûre-i Yûsuf'da olan kıssa-i meşhûreye işarettir; o âyet-i kerîme budur: وَ جَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلَامٌ وَ أَسَرُّوهُ بِضَاعَةً (Yûsuf, 12/19) Ya'ni "Bir kervân geldi, onların levâzımını tedarik edici olan kimse, kuyuya kovasını sarkıttı; ve Yûsuf (a.s.) kovaya sarılıp yukarıya çıkınca, kovayı çeken kimse dedi ki: "Müjde bana! İşte bir köle!" Ve onu sermâye olarak sakladı." Kıssanın tafsili tefsîr kitablarında mündericdir.

676. Tâ ki kuyudan bâma geldiğin vakit, cân: "Müjde, işte benim için bir köle!" desin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

676. Tâ ki kuyudan dama geldiğin vakit, can: "Müjde, işte benim için bir köle!" desin.

"Bâm", dam ve tavan anlamına gelse de, burada "kuyunun ağzı" kastedilir. Yani, ilk örnekten ikinci örneğe giden bu insan kervanının yolculuk ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet eden peygamberlerin ve evliyaların, bu karanlık ve dar dünya kuyusuna sarkıttıkları ilim ve irfan ipine sarılıp, o kuyunun başına ve ağzına çıktığın vakit, saf can olan o peygamber ve onun vârisi olan kâmil velî: "Bana müjde! İşte bir köle ve itaatkâr!" der ve onu Hak yolunun sermayesi olarak saklar. Yani onu da halkın irşadına (doğru yola yönlendirmesine) memur eder.

"Bâm", dam ve sakf ma'nâsına ise de, burada "kuyunun ağzı" murâd buyurulur. Ya'ni, misâl-i evvelden, misâl-i sânîye giden bu insan kervânı- nın sefer ihtiyâcâtını te'mîne hâdim olan enbiyâ ve evliyânın, bu muzlim ve dar olan dünyâ kuyusuna sarkıttıkları ilim ve irfan ipine sarılıp, o ku- yunun başına ve ağzına çıktığın vakit cân-ı sâf olan o nebî ve onun vârisi olan veliyy-i kâmil: "Bana müjde! İşte bir köle ve mutî'!" der ve onu Hak yolunun sermâyesi olarak saklar. Ya'ni onu da halkın irşadına me'mûr eder.

677. Kuyuda nazarın in'ikasları vardır; en aşağısı odur ki, taş altın görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

677. Kuyuda bakışın yansımaları vardır; en düşüğü odur ki, taş altın görünür.

Gerçi insan tamamen bakışsız değildir; bu tabiat âlemi kuyusunda da insan bakışının yansımaları vardır ki, o bakışın en düşüğü, taşı altın görür. Yani elementlerden neyi kullanırsa, onu altına çevirmek için kullanır. Örneğin taş ocaklarından birçok zahmetle taş çıkarır ve demiri ateşlerde eritir ve diğer madenleri türlü türlü şekillere sokar. Bunlar hep altın kazanmak içindir. Bu sebeple onun bakışında her şey altın görünür. Halbuki altın dahi diğerleri gibi topraktan çıkan bir maddedir; yalnız kıymeti bazı özelliklerinde ve azlığındadır ve parlaklığı duyusal bakışları büyüler.

Gerçi beşer büsbütün nazarsız değildir; bu âlem-i tabîat kuyusunda da na- zar-ı insânînin in'ikâsları vardır ki, o nazarın en aşağısı, taşı altın görür. Ya'ni unsuriyâttan her neyi kullanırsa altına kalb etmek için kullanır. Meselâ taş ocaklarından birçok zahmetler ile taş çıkarır ve demiri ateşlerde eritir ve diğer ma'denleri türlü türlü şekillere sokar. Bunlar hep altın kazanmak içindir. Bi- nâenaleyh onun nazarında her şey altın görünür. Halbuki altın dahi dîğerle- ri gibi topraktan çıkan bir maddedir; yalnız kıymeti ba'zı havâssında ve azlığındadır ve parlaklığı hissî nazarları teshîr eder.

678. Oyun vaktinde ihtilâlden, o hazefler çocuklara altın ve mal görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

678. Oyun vaktinde karışıklıktan, o çanak çömlek parçaları çocuklara altın ve mal görünür.

Bu şerefli beyitte "Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir." (Muhammed, 47/36) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, dünya ehli çocuklar gibidir ve dünya hayatı ancak oyun ve eğlence türünden olduğundan, akıllarının karışıklığından dolayı çocuklar nasıl boyalı ve yaldızlı tabak ve çanak parçalarını toplayıp altın ve mal türünden sayıp eteklerine doldururlar ve birbirlerinden bu parçaları zorla aldıkları zaman kavga ederlerse, dünya ehli de altın denilen maden parçalarını toplayıp, mal ve mülk diye sarılır; ve bunun için birbirlerini öldürürler. İşte bakışın en aşağısı budur.

Bu beyt-i şerîfde إِنَّمَا الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَ لَهْرٌ (Muhammed, 47/36) ya'ni “Ha- yât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, ehl-i dünyâ çocuklar gibidir ve hayât-ı dünyâ ancak oyun ve eğlence nev'inden olduğundan, akıllarının ihtilâlinden dolayı çocuklar nasıl bo- yalı ve yaldızlı tabak ve çanak parçalarını toplayıp altın ve mal nev'inden addedip eteklerine doldururlar ve birbirlerinden bu parçaları gasb ettikleri vakit, kavga ederlerse, ehl-i dünyâ dahi altın denilen ma'den parçalarını toplayıp, mal ve mülk diye sarılır; ve bunun için birbirlerini öldürürler. İşte nazarın en aşağısı budur.

679. Onun arifleri kimyager olmuşlardır; tâ ki menba'lar, onların indinde hakîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

679. Onun arifleri kimyager olmuşlardır; öyle ki kaynaklar, onların yanında değersizleşti.

680. O dervişin birisi gece sohbetinde dedi: "Ben rü'yâda Hızr'a mensub [678] olanları gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

680. O dervişlerden biri gece sohbetinde dedi ki: "Ben rüyada Hızır'a mensup olanları gördüm."

"Semer", gece sohbeti ve gece vakti söylenen masal demektir. "Hızrîler"den kasıt, ilm-i ledün (Allah tarafından doğrudan verilen ilim) sahibi olan yüce evliyalardır. Yani, bir derviş gece sohbeti sırasında kendi halinden haber verip dedi ki: "Ben rüyada Allah dostlarını gördüm."

"Semer", gece sohbeti ve gece vakti söylenen masal demektir. “Hızrîler"den murâd, ilm-i ledün sahibi olan evliyâ-yı kirâm hazerâtıdır. Ya'ni, bir dervîş gece sohbeti esnasında kendi hâlinden haber verip dedi ki: "Ben rü'yâda evliyâullâhı gördüm."

681. Onlara dedim ki: "Helâl rızkı nereden yiyeyim ki, o vebâl olmaya?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

681. Onlara dedim ki: "Helâl rızkı nereden yiyeyim ki, o vebal olmasın?"

682. "Beni dağlık tarafına sürdüler, o ormandan meyveler silktiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

682. "Beni dağlık tarafına sürdüler, o ormandan meyveler silktiler."

683. (Dediler) ki: "Hudâ bizim himmetlerimiz ile o meyveyi senin ağzında tatlı yaptı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

683. (Dediler) ki: "Allah, bizim himmetlerimiz (manevi çabalarımız) ile o meyveyi senin ağzında tatlı yaptı."

684. "Agâh ol, temiz ve helâl ve hesabsız ve baş ağrısız ve yukarı ve aşağı nakilsiz olarak ye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

684. "Bil ki, temiz ve helâl ve hesapsız ve baş ağrısız ve yukarı ve aşağı nakilsiz olarak ye!"

Bu rızık hem helâl hem de zahmetsizdir; bunu hesapsız ve tedariki peşinde koşmaksızın rahatlıkla ye!

Bu rızık hem helâl ve hem de zahmetsizdir; bunu hesabsız ve tedariki arkasında koşmaksızın râhatla ye!

685. “İmdi o rızıktan bana bir nutuk yüz gösterdi; benim sözümün zevki akılları kapar idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

685. “Şimdi o rızıktan bana bir nutuk yüz gösterdi; benim sözümün zevki akılları kapar idi."

Ben o helâl rızkı yemeye başladıktan sonra, bende bir söz söyleme kudreti ortaya çıktı ki, söz söylediğim zaman, dinleyenlerin akılları hayrette kalırdı.

Ben o helâl rızkı yemeğe başladıktan sonra, bende bir kudret-i kelâm zuhûr etti ki, söz söylediğim zaman, dinleyenlerin akılları hayrette kalır idi.

686. Dedim: "Ey cihanın Rabb'i, bu fitnedir; bana bütün halâyıktan gizli bir bahşiş ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

686. Dedim: "Ey cihanın Rabbi, bu fitnedir; bana bütün yaratılmışlardan gizli bir bahşiş ver!"

Ben sözümün insanlar üzerindeki etkisini görünce, nefsimin sıfatından emin olmadığım için dedim ki: "Ey cihanın Rabbi, bende olan bu söz söyleme gücü bir fitnedir. Bana insanların muttali olamayacağı (haberdar olamayacağı) gizli bir lütuf ve esirgenmeyen bir ihsan buyur!"

Ben kelâmımın halk üzerindeki te'sîrini görünce, nefsimin sıfatından emîn olmadığım için dedim ki: "Ey cihânın Rabb'i, bende olan bu kudret-i kelâm fitnedir. Bana halkın muttali' olamıyacağı gizli bir lutuf ve ihsân-ı bî-diriğ buyur!"

687. "Benden söz gitti, hoş gönül buldum. Nâr gibi zevkten yarıldım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

687. "Benden söz gitti, hoş gönül buldum. Ateş gibi zevkten yarıldım."

Yüce Allah, yakarışım ve niyazım üzerine benden ortaya çıkan etkili söz söyleme gücünü giderdi. Bunun ardından zevkli bir gönül buldum, yani kendi kalbimi zevk içinde buldum; zevkin tatlılığından dolayı oluşmuş bir ateş gibi çatladım.

Münâcâtım ve tazarruum üzerine Hak Teâlâ hazretleri benden zuhûr eden müessir söz söylemek kudretini izâle buyurdu. Onu müteâkib zevkli bir gönül buldum, ya'ni kendi kalbimi zevk içinde buldum; zevkin tatlılığından olmuş bir nâr gibi çatladım.

688. Dedim: "Eğer cennette, tab'ımda tuttuğum bu şâdîden gayri bir şey olmasa."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

688. Dedim: "Eğer cennette, tabiatımda tuttuğum bu sevinçten başka bir şey olmasa."

689. "Hiç başka ni'met arzusu gelmez; bundan dolayı ceviz ve şeker kamışı- na meşgül olmam!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

689. "Başka hiçbir nimet arzusu gelmez; bu sebeple ceviz ve şeker kamışıyla meşgul olmam!"

Kalbime hâkim olan bu zevkin lezzetinden kendi kendime dedim ki: "Eğer cennette şimdi tabiatımda mevcut olan bu sevinçten ve mutluluktan başka bir şey olmasa, benim için başka bir nimet aramaya gerek kalmaz!" Bu zevk sebebiyle ceviz ve şeker kamışıyla meşgul olmam. "Kalbin zevki" ile ruhanî zevke ve "ceviz ve şeker kamışı" ile suretten gelen zevke işaret buyrulur.

"Kalbime müstevlî olan bu zevkin lezzetinden kendi kendime dedim ki: "Eğer cennette şimdi tabîatımda mevcûd olan bu şâdîden ve sürûrdan başka bir şey olmasa, benim için başka bir ni'met aramağa hâcet kalmaz!" Bu zevk sebebiyle ceviz ve şeker kamışı ile meşgül olmam. "Kalbin zevki" ile zevk-i rûhânî ve “ceviz ve şeker kamışı" ile sûretten gelen zevke işâret buyurulur.

690. "Kazançtan cübbemin yeninde dikilmiş bir iki habbem kalmış idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

690. "Kazançtan cübbemin yeninde dikilmiş bir iki habbem kalmış idi."

"Habbe"den kasıt, altın taneleridir. Yani "Evvelce yapmış olduğum kazançtan bir iki altın tanesi tasarruf edip cübbemin yenine dikmiş ve saklamış idim."

[688] "Habbe"den murâd, altın dâneleridir. Ya'ni "Evvelce yapmış olduğum ka- zançtan bir iki altın dânesi tasarruf edip cübbemin yenine dikmiş ve saklamış idim."

## O dervîşin, “Mâdemki ben meşâyihin kerâmâtı sebebiyle rızık buldum bu altını o odun taşıyana vereyim!" diye niyet etmesi ve odun taşıyanın onun zamîrinden ve niyetinden incinmesi

691. O bir dervîş odun taşırdı, hasta ve aciz olarak ormandan erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

691. O bir derviş odun taşırdı, hasta ve aciz bir şekilde ormandan geldi.

692. İmdi ben dedim: "Rızıktan fâriğim, bundan sonra rızkım için gam yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

692. Şimdi ben dedim: "Rızıktan ayrıyım, bundan sonra rızkım için keder yoktur."

693. "Mekrûh olan meyve bana hoş olmuştur; cisim için husûsî rızık ele gelmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

693. "Mekruh olan meyve bana hoş olmuştur; cisim için özel rızık ele gelmiştir."

"Dağlarda biten yabani meyveler, Allah dostlarının himmeti (manevi yardımı) ile bana hoş ve latif olmuştur; bedenimin kıvamı (sağlamlığı) için özel rızık ele gelmiştir."

"Dağlarda biten yabânî meyveler, evliyâullâhın himmeti ile bana hoş ve latîf olmuştur; cismimin kıvamı için husûsî rızık ele gelmiştir."

694. "Mâdemki ben boğazdan fâriğ olmuşum, birkaç habbe vardır, bunu ona vereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

694. "Mademki ben boğazdan vazgeçmişim, birkaç tane habbe vardır, bunu ona vereyim!"

"Mademki ben boğazımı doyurmak için çalışmak, para kazanmak kaydından vazgeçmişim, cübbemin yeninde bu husus için sakladığım birkaç altın habbesi vardır, bunu o odun taşıyana vereyim!"

"Mâdemki ben boğazımı doyurmak için çalışmak, para kazanmak kaydından fâriğ olmuşum, cübbemin yeninde bu husûs için sakladığım birkaç altın habbesi vardır, bunu o odun taşıyana vereyim!"

695. "Bu altını, bu meşakkat çekene vereyim, tâ ki iki üç günceğiz gıdâdan hoş olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

695. "Bu altını, bu meşakkat çekene vereyim ki iki üç gün yiyecekten hoşnut olsun!"

"Bu altın tanelerini, zorlukla odun taşıyan bu fakire vereyim; hiç olmazsa iki üç gün yiyecek tedariki yönünden hoşnut olsun ve rahat etsin!"

"Bu altın habbelerini meşakkat ile odun taşıyan bu fakîre vereyim; hiç olmazsa iki üç günceğiz gıdâ tedariki cihetinden hoş olsun ve râhat etsin!"

696. "Muhakkak o benim zamîrimi bildi, zîrâ ki onun sem'i Hû şem'inden nûr tutardı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

696. "Muhakkak o benim içimi bildi, çünkü onun işitmesi Hû mumundan nur alırdı."

O odun taşıyan kişi muhakkak benim içimi ve kalbimdeki niyeti bildi; çünkü onun canının işitmesi, ilahi hüviyet mumundan nur alırdı; yani nur alırdı.

İkinci mısrada aşağıdaki suretler de nüsha olarak gösterilmiştir: 1. زانکه سمعش نور داشت از سمع هو Yani "Çünkü onun canının işitmesi, ilahi işitme sıfatından nur alırdı."

2. زانکه شمعش نور داشت از سمع هو Yani “Çünkü onun canının mumu, ilahi işitme sıfatından nur alırdı."

3. زانکه شمعش نور داشت از شمع هو Yani “Çünkü, onun canının mumu, ilahi hüviyet mumundan nur alırdı."

"O odun taşıyan muhakkak benim zamîrimi ve kalbimdeki niyeti bildí; zîrâ ki onun cânının sem'i, hüviyyet-i ilâhiyye şem'inden nûr tutardı; ya'ni nûr alırdı."

İkinci mısra'da âtîdeki sûretler de nüsha olarak gösterilmiştir: 1. زانکه سمعش نور داشت از سمع هو Ya'ni "Zîrâ ki onun canının sem'i, sıfat-ı sem'iyyet-i ilâhiyyeden nûr tutardı."

2. زانکه شمعش نور داشت از سمع هو Ya'ni “Zîrâ ki onun cânının şem'i, sıfat-ı sem'iyyet-i ilâhiyyeden nûr tutardı."

3. زانکه شمعش نور داشت از شمع هو Ya'ni “Zîrâ ki, onun cânının şem'i, hüviyyet-i ilâhiyye şem'inden nûr tutardı."

697. Onun önünde her bir endîşenin sırrı, şişe içinde bir çerâğ gibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

697. Onun önünde her bir endişenin sırrı, şişe içinde bir çerağ gibi idi.

O odun taşıyan velînin bakışı önünde her bir düşüncenin sırrı ve hakikati, şişe içinde yanan bir lamba gibi apaçık idi.

O odun taşıyan velînin nazarı önünde her bir düşüncenin sırı ve hakikati, şişe içinde yanan çerağ gibi âşikâr idi.

698. Ondan zamîr hiç gizli olmaz idi, gönüllerin mazmûnu üzerine o emîr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

698. Ondan gönüldeki sır asla gizli olmazdı, gönüllerin içeriği üzerine o emîr idi.

O odun taşıyan velîden bir kimsenin kalbindeki niyet ve düşünce asla gizli olmazdı. Gönüllerdeki anlam ve hatıralar üzerine o şerefli zât hâkim ve emîr idi.

"O odun taşıyan velîden bir kimsenin kalbindeki niyet ve düşünce aslâ gizli olmaz idi. Gönüllerdeki ma'nâ ve havâtır üzerine o zât-ı şerîf hâkim ve emîr idi."

699. Binâenaleyh o bü'l-aceb benim düşüncemin cevabında dudak altından kendi kendine mırıldanırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

699. Bu sebeple o çok şaşırtıcı kişi, benim düşünceme cevap olarak dudak altından kendi kendine mırıldanırdı.

"Bü'l-aceb", çok acayip demektir; "mengîd", "mengîden" mastarından türemiş geçmiş zaman kipidir, öfkeyle homurdanmak ve mırıldanmak anlamına gelir. Yani, "O velî benim düşüncemi keşfedip ağzının içinde kendi kendine mırıldanarak cevap verdi, dedi" (şeklinde anlaşılmalıdır).

"Bü'l-aceb", ziyâde acîb; "mengîd", "mengîden" masdarından mâzîdir, öfke ile homurdanmak ve mırıldanmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "O velî benim düşüncemi keşf edip ağzının içinde kendi kendine mırıldanarak cevab verdi, dedi"

700. Ki: "Mülük için böyle mi düşünüyorsun, eğer onlar sana rızık vermeseler, rızka nasıl vâsıl olursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

700. Ki: "Krallar için böyle mi düşünüyorsun, eğer onlar sana rızık vermeseler, rızka nasıl ulaşırsın?"

Ey gafil, sen Hakk'ın oluş âleminde de tasarruf (ilahi kudretin tecellisi) ihsan ettiği krallar ve padişahlar hakkında böyle mi düşünüyorsun? Yani para vererek onların zorunluluklarını hafifletmek niyetinde misin? Bu helal rızkı sana o krallar verdiler de, cübbene dikili olan altın parçalarından kurtuldun; onlar bu rızkı sana vermeseler idi, sen o rızkı nasıl eline geçirebilirdin?

[698] "Ey gāfil, sen Hakk'ın âlem-i sûrette de tasarruf ihsân eylediği mülûk ve pâdişâhlar hakkında böyle mi düşünüyorsun? Ya'ni para vererek onların zarûretlerini tahfif etmek niyetinde misin? Bu helâl rızkı sana o mülük verdiler de, cübbene dikili olan altın parçalarından kurtuldun; onlar bu rızkı sana vermeseler idi, sen nasıl o rızkı eline geçirebilirdin?"

701. Ben sözü anlıyamadım; fakat onun itabı benim kalbime iyiden iyiye çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

701. Ben sözü anlayamadım; fakat onun azarlaması benim kalbime iyice çarptı.

"Gerçekten ben o velînin söylediği sözleri gerektiği gibi işitip anlayamadım; çünkü ağzının içinde mırıldandı; fakat onun bu anlamdaki azarlaması, benim kalbime iyice, yani şüphe bırakmayacak şekilde yansıdı." Bu hâl Allah dostlarının şânındandır, terbiye ettikleri müridlerin kalbine sözlerini ve maksatlarını ilka ederler (kalbe düşürürler).

"Filvâki' ben o velînin söylediği sözleri lâyıkıyla işitip anlıyamadım; çünki ağzının içinde mırıldandı; fakat onun bu meâldeki itâbı, benim kalbime iyiden iyiye, ya'ni şübhe bırakmıyacak sûrette aks etti." Bu hâl evliyâullâhın şânındandır, terbiye ettikleri mürîdlerin kalbine sözlerini ve maksadlarını ilkā ederler.

702. "Arslan gibi heybetle benim tarafıma geldi, odun dengini kendisinden aşağıya koydu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

702. "Arslan gibi heybetle benim tarafıma geldi, odun dengini kendisinden aşağıya koydu."

Bu sözü söyledikten sonra arslan gibi bir heybetle benim tarafıma gelip, arkasındaki odun yükünü aşağıya indirdi.

"Bu sözü söyledikten sonra arslan gibi bir heybetle benim tarafıma gelip, arkasındaki odun yükünü aşağıya indirdi."

703. "Bir hâlin pertevi ki, o odunu koydu, benim her yedi uzvuma titreme düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

703. "Bir hâlin yansıması ki, o odunu koydu, benim her yedi uzvuma titreme düştü."

"O velînin arkasındaki odunu yere koyması hâlinin yansıması, benim vücudumun uzuvlarını titretti." Yani arkasındaki odunu yere heybetle bir indiriş indirdi ki, o hâlin heybetinden ben iradesiz olarak titremeye başladım.

"O velînin arkasındaki odunu yere koyması hâlinin pertevi, benim vücûdumun a'zâlarını titretti." Ya'ni arkasındaki odunu yere heybetle bir indiriş indirdi ki, o hâlin heybetinden ben bilâ-ihtiyâr titremeğe başladım.

704. Dedi: "Yâ Rab, eğer senin hâssların var ise ki, duaları mübarek ve izleri uğurludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

704. Dedi: "Ey Rabbim, eğer senin özel kulların varsa ki, duaları mübarek ve izleri uğurludur."

Ankaravî hazretleri "Heyend", "hestend" lafzından kısaltılmıştır" buyururlar. Hind nüshalarında "heyend" yerine "hay end" yazılıdır. "Eğer senin özel kulların diri ise" demek olur. Ve Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: "Mîr Cemâleddîn Hüseyin, kendi Ferheng'inde "hey" kelimesini "hest" anlamına yazmıştır ve demiştir ki: Bu anlam hem Derî hem de Hindî dillerinde kullanılır. Mesnevî-i Şerîf'in bu beytini de delil olarak zikretmiştir." Yani, "O odun taşıyan velî dedi: "Ey Rabbim, eğer senin duaları mübarek ve izleri uğurlu özel kulların varsa, yahut senin özel kulların tasarruf sahibi olarak diri ise" demek olur. Bu şerefli beyit şarttır, onun cezası (karşılığı) sonraki beyittir; yani bu beytin anlamı, sonraki beyit ile tamam olur:

Ankaravî hazretleri "Heyend", "hestend" lafzından muhaffefdir" buyururlar. Hind nüshalarında "heyend" yerine "hay end" yazılıdır. “Eğer senin hâssların diri ise" demek olur. Ve Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: "Mîr Cemâleddîn Hüseyin, kendi Ferheng'inde "hey" kelimesini "hest" ma'nâsına yazmıştır ve demiştir ki: Bu ma'nâ Derî ve Hindî lugatlarının her ikisinde de müsta'meldir. Mesnevî-i Şerîf'in bu beytini de sened olarak zikr etmiştir." Ya'ni, "O odun taşıyan velî dedi: "Yâ Rab, eğer senin duâları mübarek ve izleri uğurlu hâss kulların var ise, yâhud senin hâss kulların tasarruf sahibi olarak diri ise" demek olur. Bu beyt-i şerîf şarttır, onun cezâsı âtîdeki beyittir; ya'ni bu beytin meâlî, âtîdeki beyit ile tamâm olur:

705. "Senin lutfunu isterim ki mînâger olsun; şimdi bu odun dengi, altın olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

705. "Senin lütfunu isterim ki kimyager olsun; şimdi bu odun dengi, altın olsun!"

"Mînâger", "mînâ" kelimesi, Ferheng-i Cihângîrî'de "kimya" anlamına gösterilmiştir. Bahâr-ı Acem'de, başka anlamları da vardır. Burada "mînâger", kimyager anlamındadır. Yani, "Ey Rabbim, senin lütfun kimyager olsun da, bu dervişi irşat ederek şimdi bu odun yükü baştan başa altın olsun!"

“Mînâger”, “mînâ", Ferheng-i Cihângîrî'de “kimya" ma'nâsına gösterilmiştir. Bahâr-ı Acem'de, diğer ma'nâları da vardır. Burada "mînâger", kim- yâger ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâ Rab, senin lutfun kimyâger olsun da, bu dervîşi irşâden şimdi bu odun yükü baştan başa altın olsun!"

706. Derhal gördüm ki, onun odunu altın oldu, yer üstünde ateş gibi latîf parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

706. Hemen gördüm ki, onun odunu altın oldu, yer üstünde ateş gibi latif parladı.

707. Ben o anda geç vakte kadar bî-hod oldum, vaktaki ben hayretten kendime geldim;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

707. Ben o anda geç vakte kadar kendimden geçtim, ne zaman ki ben hayretten kendime geldim;

708. Ondan sonra dedi: "Ey Hudâ, eğer o kibâr çok gayûr ve iştihârdan kaçar iseler,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

708. Ondan sonra dedi: "Ey Allah'ım, eğer o büyükler çok kıskanç ve şöhretten kaçar iseler,"

Yani, "Ben odun yükünün altına dönüşmesini görünce, bir hayli vakit kendimden geçtim, ne zaman ki ben hayretten kurtulup kendime geldim; ondan sonra o veliyy-i kâmil (Allah dostu) dedi ki: "Ey Rabbim, eğer senin kibâr-ı beşer (insanların büyükleri) olan has kulların senin sırlarını halkın nazarından saklamak hususunda kıskanç olup, havârık (olağanüstü haller) ile halk arasında meşhur olmaktan kaçarlar ise;"

Ya'ni, "Ben odun yükünün altına inkılâbını görünce, bir hayli vakit kendimden geçtim, vaktâki ben hayretten fâriğ olup kendime geldim; ondan sonra o veliyy-i kâmil dedi ki: "Yâ Rab, eğer senin kibâr-ı beşer olan hâss kulların senin esrârını halk nazarından saklamak hususunda gayûr ve kıskanç olup, havârık ile halk arasında meşhûr olmaktan kaçarlar ise;"

709. Sen tekrar bunu çabuk odun dengi, yine bî-tevakkuf olduğu o bir hal üzerine yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

709. Sen tekrar bunu çabuk odun dengi, yine duraksamadan olduğu o bir hâl üzerine yap!

Bu şerefli beyit de, yukarıdaki beytin cezasıdır ve cümleyi tamamlar. Yani, "Ey Rabbim, yine bu yükü çabuk altınlıktan çıkar da odun dengi yap ve duraksamadan yine önceki hâline çevir!" demek olur.

Bu beyt-i şerîf dahi, yukarıki beytin cezasıdır ve cümleyi itmâm eder. Ya'ni, “Yâ Rab, yine bu yükü çabuk altınlıktan çıkar da odun dengi yap ve bila-tevakkuf yine evvelki hâline çevir!" demek olur.

710. Derhal o altın dalları odun oldu, onun kârında akıl ve nazar sarhoş oldu. [708]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

710. O altın dallar hemen odun oldu, onun kârında akıl ve bakış sarhoş oldu.

"Ağsân", ağaç dalı anlamına gelen "gusn"ün çoğuludur. Odun, ağaç dallarından ibaret olduğundan altına dönüştüğünde, ağaç dalları şeklinde oldu; bu sebeple "ağsân-zer" buyrulmuştur. "O altın dalların tekrar odun dalları olduğunu gördüğü zaman, akıl ve bakış sarhoş oldu ve şaşkınlaştı."

"Ağsân", ağaç dalı ma'nâsına olan "gusn"ün cem'idir. Odun, ağaç dallarından ibaret olduğundan altına inkılâb edince, ağaç dalları şeklinde oldu; bu münasebetle "ağsân-zer" buyurulmuştur. "O altın dalların tekrâr odun dalları olduğunu gördüğü vakit, akıl ve nazar sarhoş oldu ve alıklaştı."

711. Ondan sonra odunu kaldırdı ve benim önümden, şehir tarafına hızlı ve harâretli gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

711. Ondan sonra odunu kaldırdı ve benim önümden, şehir tarafına hızlı ve hararetli gitti.

712. İstedim ki ondan müşkilat sormak ve dinlemek için o şahın arkasında gideyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

712. İstedim ki ondan müşkilat sormak ve dinlemek için o şahın arkasında gideyim!

Yani, "Hak yolunda karşılaştığım zorlukları sorup anlamak için o şahın arkasından gitmek istedim, fakat gidemedim!"

Ya'ni, "Hak yolunda tesadüf ettiğim müşkilatı sorup anlamak için o şâhın arkasından gitmek istedim, fakat gidemedim!"

713. Onun heybeti beni bağladı; hâssların huzuruna âmmeye yol olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

713. Onun heybeti beni bağladı; özel kişilerin huzuruna genel halka yol olmaz!

"Çünkü onda görünen Hakk'ın heybeti, benim ayaklarımı bağladı; zira Yüce Allah'ın özel kullarının huzuruna, avam (halk) sınıfının yolu olmaz!" Yani avam kendi iradeleriyle onların huzuruna gidemez; eğer giderse, onların manevî davetleri üzerine gider. Nasıl ki Şeyh Galib-i Mevlevî buyurur:

Gelenler âsitân-ı evliyâya Bütün da'vetlidir Galib safâya Sakın sûrette kalma aldanırsın Komazlar, yoksa sen gitmem sanırsın!

“Çünki onda zahir olan Hakk'ın heybeti, benim ayaklarımı bağladı; zîrâ Allah Teâlâ'nın hâss kullarının huzûruna, avâm tâifesinin yolu olmaz!" Ya'ni avâm kendi irâdeleriyle onların huzûruna gidemez; eğer giderse, onların da'vet-i ma'neviyyeleri üzerine gider. Nitekim Şeyh Gälib-i Mevievî buyurur:

Gelenler âsitân-ı evliyâya Bütün da'vetlidir Galib safâya Sakın sûrette kalma aldanırsın Komazlar, yoksa sen gitmem sanırsın!

714. Ve eğer bir kimseye yol olursa, baş fedâ et de! Zîrâ o onların rahmetinden ve cezbinden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

714. Ve eğer bir kimseye yol olursa, baş fedâ et de! Çünkü o onların rahmetinden ve cezbinden olur.

Ve eğer bir kimse Hakk'ın velîsinin huzuruna yol bulup girerse, ey ârif sen o kimseye "Bu lutfa karşılık, sen başını bile feda et!" de! Çünkü onların huzuruna yol bulmak, yine o Hakk'ın velîlerinin rahmetinden ve çekiminden (cezbe) ve davetinden olur.

Ve eğer bir kimse veliyy-i Hakk'ın huzûruna yol bulup girerse, ey ârif sen o kimseye "Bu lutfa mukābil, sen başını bile fedâ et!" de! Zîrâ onların huzûruna yol bulmak, yine o Hakk'ın velîlerinin rahmetinden ve cezb ve da'vetinden olur.

715. Binâenaleyh sıddıkın sohbetini bulduğun vakit, o tevfiki ganîmet tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

715. Bu sebeple sıddıkın (doğruluğu ve sadakati en üst seviyede olan kişinin) sohbetini bulduğun zaman, o tevfiki (ilahi yardımı) ganimet bil!

716. O ahmak gibi değil ki, şahın kurbünü suhûletle ve kolay bulur, o dem yoldan düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

716. O ahmak gibi değil ki, şahın yakınlığını kolaylıkla ve çabucak bulur, o an yoldan düşer.

Avamın, evliyanın huzuruna yaklaşması, ilahi tevfiğe (Allah'ın yardımına) bağlıdır. Bazı kimseler bu saadete nail olur ve kolaylıkla evliyanın huzuruna dahil olurlar; fakat bir miras yedi, kolaylıkla bulduğu bir servetin değerini ve kıymetini bilmeyip, sonradan nasıl bir fakirlik ve zarurete düşerse, böyle kolaylıkla evliyanın huzuruna dahil olan bazı ahmaklar dahi, velinin sohbetinin kadrini bilmez ve onu diğer insanların sohbetine kıyas eder ve elindeki devleti kaçırır. Ey sâlik, sen böyle bir ahmak gibi olma; velinin huzurunun kadrini bil!

Avâmın, huzûr-ı evliyâya takarrubu, tevfik-ı ilâhîye mütevakkıftır. Ba'zı kimseler bu saâdete nâil ve kolaylıkla huzûr-ı evliyâya dâhil olurlar; fakat bir mîrâs yedi kolaylıkla bulduğu bir servetin kadir ve kıymetini bilmeyip, bilâhare nasıl bir fakr u zarûrete dûçâr olursa, böyle kolaylıkla huzûr-ı evliyâya dâhil olan ba'zı humekā dahi, sohbet-i velînin kadrini bilmez ve onu sâir âhâd-ı nâsın sohbetine kıyâs eder ve elindeki devleti kaçırır. Ey sâlik sen böyle bir ahmak gibi olma; huzûr-ı velînin kadrini bil!

717. Vaktaki bir kurbandan ona pek ziyade verirler, sonra, "Bu ancak öküzün bududur!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

717. Bir kurbandan ona çok fazla verdiklerinde, sonra, "Bu ancak öküzün bududur!" der.

Örneğin, bir ahmağa kurbandan çok fazla et verdikleri zaman, o bu bağışın çokluğunun farkına varmayıp, "Koca bir öküz kurban ettikleri halde, bana verdikleri ancak bir buttan ibarettir!" der ve azımsar.

"Kurban" kelimesi, Allah rızası için kesilen hayvan anlamına geldiğine göre, çeviri böyle olur: Eğer "yakınlık" anlamına gelirse: "Bir velînin huzuruna kolaylıkla giren bir ahmağa çok fazla manevî iltifat gerçekleşirse, bunu, bir öküzün budu kadar az bir şeydir diye değersiz görür ve bu görüşünden dolayı velînin sohbetinden istifade edemez ve ilerleyemez."

Meselâ bir ahmağa kurbandan pek ziyâde et verdikleri vakit, o bu atânın çokluğunun farkına varmayıp, "Koca bir öküz kurban ettikleri halde, bana verdikleri ancak bir buttan ibarettir!" der ve azımsar.

"Kurban" rızâ-yı Hak için kesilen hayvan ma'nâsına olduğuna göre, tercüme böyle olur: Eğer "yakınlık" ma'nâsına olursa: “Huzûr-ı velîye kolaylıkla dâhil olan bir ahmağa ziyâde iltifât-ı ma'nevî vâki' olursa, bunu, bir öküzün budu kadar az bir şeydir diye hakîr görür ve bu görüşünden dolayı sohbet-i velîden istifade ve terakkî edemez."

718. Ey müfterî, bu öküzün budundan değildir; eşeklikten sana öküzün budu görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

718. Ey iftiracı, bu öküzün budundan değildir; eşeklikten sana öküzün budu görünür.

Ey iftiracı, sana verilen ve ruhunun gıdasına özgü olan ilahi bilgiler, bu nefis öküzünün budundan ve onun telkinlerinden değildir; sana ahmaklığından dolayı öküzün budu, yani nefse ait telkinlerden doğan bilgi gibi görünür.

Ey iftirâ eden, bu sana verilen ve rûhunun gıdâsına mahsûs olan maârif-i ilâhiyye, bu nefis öküzünün budundan ve onun ilkāâtından değildir, sana ahmaklığından dolayı öküzün budu, ya'ni ilkāât-ı nefsâniyyeden doğan ilim görünür.

719. Bu bir rüşvetsiz, bezl-i şahanedir. Bu bir rahmetten saf bahşiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

719. Bu bir rüşvetsiz, cömertçe verilmiş bir bağıştır. Bu bir rahmetten saf bir bahşiştir.

Bu marifetler (Allah'ı bilme yolları) ve hakikatler, senin zannettiğin gibi değersiz bir şey değildir; aksine manevî mülk padişahlarına layık, rüşvetsiz bir bağış ve ihsandır. Bu, ilahi rahmetten kopan saf bir bahşiş ve ihsandır. Bazı nüshalarda "şâhâne est" yerine "şâhân est" geçmektedir; bu da "şahların bağışı" anlamına gelir.

"Bu maârif ve hakāyık, senin zannettiğin gibi hakîr bir şey değildir; belki mülk-i ma'nevî pâdişâhlarına lâyık, rüşvetsiz bezl ve ihsândır. Bu rahmet-i ilâhiyyeden kopan sâf bir bahşiş ve atâdır. Ba'zı nüshalarda “şâhâne est" yerine "şâhân est" vâki'dir; "şâhların bezli" demek olur.

## Süleymân (a.s.)ın elçileri, îmân için Belkîs'ın hicretinin ta'cîline teşvîki

720. Nitekim şah Süleyman cenkte Belkîs'ın leşkerini ve haylini cezb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

720. Nasıl ki şah Süleyman savaşta Belkıs'ın askerini ve ordusunu kendine çekti.

Rüşvetsiz cömertliğin örneği şudur ki, görünen ve manevi saltanatı bir araya getirmiş olan Süleyman (a.s.) Sebe hükümdarı Belkıs ile gerçekleşen savaşta, o Belkıs'ın piyade askerini ve süvarisini kendi tarafına çekti, dedi.

Rüşvetsiz bezl-i şâhânenin misâli budur ki, saltanat-ı zâhiriyye ve ma'ne-viyyeyi cem' etmiş olan Süleymân (a.s.) Sebâ hükümdârı olan Belkîs ile vâ-ki' olan cihâdda o Belkîs'ın piyâde askerini ve süvârîsini kendi tarafına cezb etti, dedi

721. Ki: "Ey azîzler geliniz, çabuk çabuk, zîrâ kerem denizinden dalgalar geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

721. Ki: "Ey azîzler geliniz, çabuk çabuk, zirâ kerem denizinden dalgalar geldi!"

Süleyman (a.s.) Belkıs'a ve tebaasına hitaben buyurdu ki: "Ey insan suretinde yaratılıp, diğer yaratılmışlar üzerine mağrur olan kimseler, çabuk çabuk! geliniz, çünkü ilahi kerem denizinden feyiz dalgaları koptu!"

Süleymân (a.s.) Belkîs'a ve tebaasına hitâben buyurdu ki: "Ey insân sû-retinde yaratılıp, mahlûkāt-ı sâir üzerine mağrûr olan kimseler, çabuk çabuk! geliniz, zîrâ kerem-i ilâhî denizinden füyûzât dalgaları koptu!"

722. "Onun dalgasının kaynayışı her bir zamanda sahil tarafına hatarsız yüz güher saçar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

722. "Onun dalgasının kaynayışı her bir zamanda sahil tarafına hatarsız yüz güher saçar."

O denizin dalgasının kaynayışı, her bir zamanda kesif (yoğun) varlıklar sahiline birçok tehlikesiz ilim ve irfan cevherleri saçar. Yani o cevherler kolaylıkla toplanır, hiç zahmet çekilmez.

"O denizin dalgasının kaynayışı, her bir zamanda vücûdât-ı kesîfe sâhili-ne birçok tehlikesiz ilim ve irfân gevherleri saçar. Ya'ni o gevherler kolaylık-la toplanır, hiç zahmet çekilmez."

723. "Ey ehl-i reşâd, es-salâ dedik; zîrâ bu zaman Rıdvân cennet kapısını açtı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

723. "Ey doğru yol ehli, haydi namaza dedik; çünkü bu zaman Rıdvân cennet kapısını açtı!"

"Reşâd", doğru yol; "es-salâ", bir hususa davet için yapılan çağrı; "Rıdvân", sözlükte, hoşnut olmak demektir ve "cennet kapıcısı"nın ismidir. "Ey doğru yol ehli, yani saadet ehli, haydi namaza diye sizi iman tarafına davet ettim. Eğer iman ederseniz, Yüce Allah sizden razı olur; çünkü bu zaman cennetin kapıcısı olan Rıdvân, yani Yaratıcı'nın rızası cennet kapısını açtı, cennetliklerin gelişini beklemektedir."

"Reşâd", doğru yol; "es-salâ", bir husûsa da'vet için vâki' olan nidâ; "Rıd-vân", lügatte, hoşnûd olmak demektir ve “cennet kapıcısı"nın ismidir. "Ey doğru yol ehli, ya'ni ehl-i saâdet, es-salâ diye sizi îmân tarafına da'vet ettim. Eğer îmân ederse[niz], Allah Teâlâ sizden râzı olur; zîrâ bu zaman cennetin kapıcısı olan Rıdvân, ya'ni rızâ-yı Bârî cennet kapısını açtı, cennetliklerin vürûduna muntazırdır."

724. Ba'dehû Süleymân dedi: "Ey peykler, Belkîs tarafına gidiniz ve bu dî-ne i'timâd ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

724. Sonra Süleyman dedi: "Ey ulaklar, Belkıs tarafına gidiniz ve bu dine güveniniz!"

"Ulak" kelimesinin birkaç anlamı vardır, burada, mektup getirip götürmekle görevli olan ve hizmetkâr anlamındadır. Yani, Süleyman (a.s.) o elçilere dedi ki: "Ey ulaklar, haydi çabuk Belkıs tarafına gidiniz ve sizi davet ettiğim bu Hak dinine inanınız ve güveniniz!"

"Peyk" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır, burada, mektûb getirip götür-meğe me'mûr olan ve hâdim ma'nâsınadır. Ya'ni, Süleymân (a.s.) o elçilere dedi ki: "Ey peykler, haydi çabuk Belkîs tarafına gidiniz ve sizi da'vet ettiğim bu dîn-i Hakk'a inanınız ve i'timâd ediniz!"

725. "Binaenaleyh ey elçiler ona, "Tamâmen çabuk buraya gel!" deyiniz; zîrâ Allah selâma da'vet eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

725. "Bu sebeple ey elçiler ona, "Tamamen çabuk buraya gel!" deyiniz; çünkü Allah selâma davet eder."

وَ اللَّهُ يَدْعُوا إِلى دَارِ السَّلَامِ وَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Yûnus, 10/25) Yani "Yüce Allah selamet yurduna davet eder ve dilediği kimseyi doğru yola iletir" ayet-i kerimesine işaret buyurur. "Dârü's-selâm"dan kastedilen, Selâm isminin tecelli dairesine davettir ki, o da selamet yeri olan cennettir.

وَ اللَّهُ يَدْعُوا إِلى دَارِ السَّلَامِ وَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Yûnus, 10/25) Ya'ni "Al-lâh Teâlâ dâr-ı selâma da'vet eder ve dilediği kimseyi sırât-ı müstakîme hidâ-yet eyler" âyet-i kerîmesine işâret buyurur. "Dârü's-selâm"dan murâd, ism-i Selâm'ın dâire-i tecellîsine da'vettir ki, o da mahall-i selâmet olan cennettir.

726. Ey devlet tâlibi âgâh ol! Acele gel, zîrâ bu zamân fütûh ve feth-i bâb vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

726. Ey devlet talep eden, uyanık ol! Acele gel, çünkü bu zamanda fetihler ve kapı açılışı vardır.

"Ey manevî devleti isteyen kimse, gaflet uykusundan uyan, acele insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına gel; çünkü insân-ı kâmilin ortaya çıkışı zamanında türlü türlü kapıların fetihleri vardır ve en büyük kapı olan Hakk'a ulaşma kapısının açılması vardır." Bu yüce beyan, Hz. Pîr efendimiz tarafından bütün müminlere hitaptır ve şerefli huzurlarına daveti içermektedir.

"Ey ma'nevî devleti isteyen kimse, gaflet uykusundan uyan, acele insân-ı kâmil tarafına gel; zîrâ insân-ı kâmilin zuhûru zamânında türlü türlü kapıla-rın fetihleri vardır ve en büyük kapı olan Hakk'a vusûl kapısının açılması vardır." Bu beyân-ı âlî, Hz. Pîr efendimiz tarafından umûm mü'minlere hitâb-dır ve huzûr-ı şerîflerine da'veti mutazammındır.

727. Ey kimse ki, sen tâlib değilsin, sen dahi gel, tâ ki bu yâr-ı vefâdan taleb bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

727. Ey kimse ki, sen talip değilsin, sen dahi gel, ta ki bu vefalı dosttan talep bulasın!

Ey Hakk'a ulaşma talebi aklına bile gelmeyen kimse, huzurumuza sen dahi gel ki, insan suretinde yaratılmış olan kimselere karşı vefalı bir dost olan insân-ı kâmilden kalbinde talep duygusu oluşsun. Çünkü insân-ı kâmilin huzuru, gafil olanın kalbini Hakk'a yöneltir. Hz. Pîr efendimiz aşağıdaki rubailerinde dahi bu daveti yaparlar: "Yine gel, yine gel, her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve mecusi ve putperest isen yine gel! Bu bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir; eğer yüz kere tövbeni bozdun ise, yine gel!"

Ey Hakk'a vusûl talebi aklına bile gelmeyen kimse, huzûrumuza sen dahi gel ki, sûret-i insâniyyede mahlûk olan kimselere karşı bir vefâkâr dost olan insân-ı kâmilden kalbinde taleb duygusu hâsıl olsun. Zîrâ insân-ı kâmilin huzûru, gāfilin kalbini Hakk'a tevcih eder. Hz. Pîr efendimiz âtîdeki rubâîlerinde dahi bu da'veti yaparlar: "Yine gel, yine gel, her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve mecûsî ve putperest isen yine gel! Bu bizim dergâhımız, ümîdsizlik dergâhı değildir; eğer yüz kerre tövbeni bozdun ise, yine gel!"

## İbrâhîm b. Edhem (kaddesallâhu sırrahu'l-azîz) in sebeb-i hicreti ve Horasan mülkünü terki

728. Çabuk sen Edhem gibi mülkü birbirine vur, tâ ki onun gibi mülk-i hulûdu bulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

728. Çabuk sen Edhem gibi mülkü birbirine vur, tâ ki onun gibi mülk-i hulûdu bulasın.

Ey Hakk yolunun sadakatli talibi! Çabuk sen de İbrahim Edhem hazretleri gibi fani olan dünya mülkünü altüst et; ta ki baki ve ebedi olan ahiret mülkünü bulasın!

Ey Hak yolunun sadâkatli tâlibi! Çabuk sen de İbrâhîm Edhem hazretleri gibi fânî olan dünya mülkünü altüst et; tâ ki bâkî ve ebedî olan âhiret mülkünü bulasın!

729. O şâh geceleyin tahtında yatmış idi; bekçiler dam üzerinde kavgada idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

729. O şah geceleyin tahtında yatmış idi; bekçiler dam üzerinde kavgada idiler.

Belh sultanı İbrahim b. Edhem hazretleri saraydaki odasında tahtı üzerinde gece vakti yatmış idi. Kale tarzında olan saray binasının burçları ve damı üzerinde bekçileri uyanık olup gürültü ve patırtı ederler ve rebap ve saz çalıp, uykularını def edip, koruma görevini yerine getirirler idi.

Belh sultânı İbrâhîm b. Edhem hazretleri saraydaki odasında tahtı üzerinde gece vakti yatmış idi. Kale tarzında olan saray binâsının burçları ve damı üzerinde bekçileri uyanık olup gürültü ve patırdı ederler ve rebâb ve saz çalıp, uykularını def' edip, vazîfe-i muhafazayı îfâ ederler idi.

730. Bekçilerden şâhın kasdı da o değil idi ki, ondan hırsızları ve rindleri def' etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

730. Şahın bekçilerden maksadı, hırsızları ve rindleri ondan def etmek değildi.

"Şahın, bekçileri saray üstünde görevlendirmesinden maksadı, oradan hırsızları ve müfsidleri def etmek değildi." "Rünûd", rindin çoğuludur ve "rinûd" (kesre ile okunuşu); inkârcı, dalkavuk ve hilekâr kimseye denir ki, maksat "müfsidler" (bozguncular) demektir.

"Şâhın, bekçileri saray üstünde ikāmesinden maksûdu, oradan hırsızları ve müfsidleri def' etmek değil idi." "Rünûd", rindin cem'idir ve "rinûd" kesr ile; münkir ve mütemellık ve muhîl olan kimseye derler ki, maksad "müfsidler" demektir.

731. O bilirdi ki o âdildir. Vâkıadan fâriğdir, gönlü emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

731. O bilirdi ki o âdildir. Gerçekleşen olaydan uzaktır, gönlü emindir.

Çünkü İbrahim b. Edhem hazretleri kendisinin âdil olduğunu bildiğinden, idaresi altında rahat yaşayan halk tarafından, kendisine karşı bir fesat yapılmayacağından gönlü emindir; bu sebeple bir olayın ortaya çıkması fikrinden uzaktır.

Çünki İbrâhîm b. Edhem hazretleri kendisinin âdil olduğunu bildiğinden, idâresi altında râhat yaşayan halk tarafından, kendisine karşı bir fesâd yapılmayacağından gönlü emîndir; binâenaleyh bir vakıa zuhûru fikrinden fâriğdir.

732. Murâdların bekçisi adl olur; gecede damlar üzerinde sopacık vuranlar değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

732. Murâdların bekçisi adl olur; gecede damlar üzerinde sopacık vuranlar değil!

Saltanat tahtında rahatça hüküm sürme isteğinin bekçisi, ancak tebaaya karşı adalet uygulamaktır. Yoksa dam üzerinde eli sopalı adamlar değil.

Taht-ı saltanatta müsterîhâne hüküm sürmek murâdının bekçisi, ancak tebaaya karşı icrâ-yı adâlet etmektir. Yoksa dam üzerinde eli sopalı adamlar değil.

733. Fakat onun rebâb sesinden maksûdu, müştâklar gibi o hitabın hayalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

733. Fakat onun rebap sesinden maksadı, âşıklar gibi o hitabın hayalidir.

"Semâ", "sin" harfinin fetha ve kesresiyle, herkesin işiteceği güzel zikir ve güzel ses anlamında kullanılır. (Kamus'tan özet.) Güzel ses ile gerçekleşen teganni (şarkı söyleme) ve terennüm (nağmeli okuma) hakkında birçok tartışma vardır. Abdülganî Nâblusî hazretleri, Îzâhu'd-Delâlât fĩ Semâi'l-Âlât isimli Arapça risalesinde semâı "mendûb" (yapılması tavsiye edilen), "mübah" (yapılmasında sakınca olmayan) ve "harâm" (yasak) türlerine ayırmıştır. "Mendûb", zikir meclislerinde gerçekleşen ve zikir ehlinin kalplerindeki şevkin artmasına sebep olan teganni ve terennümdür. "Mübah", bir kimsenin kendi evinde gam gidermek ve sevinç celbetmek için yaptığı terennüm ve tegannidir. "Harâm", fısk ve fücur meclislerinde yapılan teganni ve terennümdür ki, fısk ehlinin kalbindeki azgınlık hissini artırır. Buna göre, güzel ses ile teganni ve sazlar ile terennüm hakkındaki hüküm, durumların değişmesiyle farklılık gösterir. Bu şerefli beyitte açıklanan rebap çalgısının sesini dinlemek "mendûb" olan kısımdandır. Ve "mendûb" şer'î bir terim olup, yapılması şeriatça caiz ve iyi olan şey anlamındadır. Şerefli beyitteki "hitap", ruhlar âleminde gerçekleşen اَلَسْتُ بربِّكُمْ (A'raf, 7/172) yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" ilahi hitabıdır. Bu aşağı âlemdeki zikir ehli, o hitabın hayalinin âşığıdır. Nerede bir musiki nağmesi işitseler, ruhları o hitabın hayalinin lezzetiyle haz alır. İbrahim b. Edhem hazretlerinin rebap çalgısını dinlemekten maksadı da buydu.

"Semâ", "sîn'in fethi ve kesriyle, herkesin mesmû'u olacak zikr-i cemîl ve sıyt-ı hasen ma'nâsına müsta'mel olur. (Kāmûs'dan hulâsa.) Güzel ses ile vâki' olan tegannî ve terennüm hakkında birçok kıyl ü kāl vardır. Abdülganî Nâblusî hazretleri Îzâhu'd-Delâlât fĩ Semâi'l-Âlât ismindeki arabiyyu'l-ibâre risâlesinde semâı "mendûb", "mübah" ve "harâm" nevi'lerine ayırmıştır. "Mendûb", zikrullâh meclislerinde vâki' olup, ehl-i zikrin kalblerindeki şevkin izdiyâdına sebeb olan tegannî ve terennümdür. “Mübâh”, bir kimsenin kendi evinde def-i gam ve celb-i sürür için yaptığı terennüm ve tegannîdir. "Harâm", fısk u fücûr meclislerinde yapılan tegannî ve terennümdür ki, ehl-i fıskın kalbindeki hiss-i tuğyânı artırır. Binâenaleyh hüsn-i savt ile tegannî ve sazlar ile terennüm hakkındaki hüküm ahvâlin tahavvülüyle muhtelif olur. Bu beyt-i şerîfde beyân buyurulan rebâb çalgısının sesini dinlemek "men- dûb" olan kısımdandır. Ve "mendûb" ıstılâh-ı şer'îden olup, işlemesi şer'an câiz ve iyi olan şey ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfdeki "hitâb", âlem-i ervâhda vâ- ki olan اَلَسْتُ بربِّكُمْ (A'raf, 7/172) ya'ni "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hi- tâb-ı ilâhîsidir. Bu âlem-i süflîdeki ehl-i zikir, o hitâbın hayalinin müştâkıdır. Nerede bir nağme-i mûsikî işitirlerse, rûhları o hitâbın lezzet-i hayâliyle mü- telezziz olur. İbrâhîm b. Edhem hazretlerinin rebâb çalgısını dinlemekten maksûdu da bu idi.

734. Zurna sadası ve davulun tehdîdi, birazcık o nâkūr-ı külle benzer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

734. Zurna sesi ve davulun tehditkâr sesi, birazcık o küllî boruya benzer.

Buradaki "tehdit", gürültülü ses anlamına gelen "hedde" ve "hedede" kelimelerinden türemiştir. "Nâkür" ise ağızla üflenen boru ve "çenk" denilen saz anlamındadır. İsrafil (a.s.)ın sûru anlamına da gelir. Nitekim ayet-i kerimede فاذا نقر في الناقور (Müddessir, 74/8) ["O sûra üfürüldüğü zaman"] buyurulur. Şerefli beyitte "nâkür-ı küll" ifadesiyle bu sûra işaret edilir. Yani, "İsrafil'in sûrunun sesi nasıl ölülerin dirilmesine sebep olursa, zurnanın sesi ve davulun ahenkli gürültülü sesi de, bu yoğunluk âleminde ölü hâline gelmiş olan ruhları diriltip harekete geçirir."

"Tehdîd", burada, savt-ı galîz ma'nâsına olan "hedde" ve "hedede"den müştaktır. "Nâkür" ağız ile üfürülen boru ve “çenk" denilen saz ma'nâsınadır. İsrafil (a.s.)ın sûru ma'nâsına da gelir. Nitekim âyet-i kerimede فاذا نقر في الناقور (Müddessir, 74/8) ["O sûra üfrüldüğü zaman"] buyurulur. Beyt-i şerîfde "nâkür-ı küll" ta'bîriyle bu sûra işâret buyurulur. Ya'ni, "Sûr-ı İsrafil'in sadâ- sı nasıl ölülerin dirilmesine sebeb olur ise, zurnanın sadâsı ve davulun âhenk- dâr olan savt-ı galîzi de, bu âlem-i kesâfette ölü hâline gelmiş olan ervâhı di- riltip, harekete getirir."

735. Binâenaleyh hakîmler demişlerdir ki: "Bu lahnleri, biz çerhin devirlerinden aldık."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

735. Bu sebeple hikmet sahipleri şöyle demişlerdir: "Bu nağmeleri, biz feleğin dönüşlerinden aldık."

736. "Feleğin dönüşlerinin sesidir bu ki, halk tanbûr ile ve boğaz ile onu tegannî ederler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

736. "Feleğin dönüşlerinin sesidir bu ki, halk tanbur ile ve boğaz ile onu terennüm ederler."

Yani, filozoflar, mûsikîdeki yedi perdeyi, yedi gezegenden aldıklarını söylemişlerdir ki, bunlar notada: Sol La Si Do Re Mi Fa Rast Dügâh Segâh Çârgâh Nevâ Hüseynî Evc perdeleridir.

Ve on iki makamı da on iki burca karşılık tutmuşlardır ki, onlar da: Makam isimleri: Rast | Isfahan | Irak | Kûçek | Büzürk | Hicaz | Bûselik | Uşşak | Hüseynî | Zengûle | Neva | Rehâvî Koç Boğa İkizler Yengeç Aslan Başak Terazi Akrep Yay Oğlak Kova Balık burç isimleridir. Bunlardan başka yirmi dört saat karşılığında da, yirmi dört şube icat etmişlerdir ki, ayrıntısı edvar kitaplarında yazılıdır. Filozofların açıklamasına göre "Bu halkın tanbur ve diğer sazlar ile ve boğazlarıyla terennüm ettikleri ezgiler ve sesler feleğin dönüşlerinin sesidir." Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde filozofların sözünü açıklamakla yetinmişlerdir.

Ya'ni, hükemâ, mûsikîdeki yedi perdeyi, yedi seyyâreden aldıklarını söylemişlerdir ki, bunlar notada: Sol La Si Do Re Mi Fa Rast Dügâh Segâh Çârgâh Nevâ Hüseynî Evc perdeleridir.

Ve on iki makāmı da on iki burca mukābil tutmuşlardır ki, onlar da: Makām isimleri: Rast | Isfahân | Irak | Kûçek | Büzürk | Hicaz | Bûselik | Uşşak | Hüseyní | Zengûle | Neva | Rehâvî Hamel Sevr Cevzâ Seretân Esed Sünbüle Mizân Akreb Kavs Cedy Delv Hût burc isimleri[dir]. Bunlardan başka yirmi dört sâat mukābilinde de, yirmi dört şu'be ihtira' etmişlerdir ki, tafsili edvâr kitablarında mündericdir. Hükemânın beyânına göre "Bu halkın tanbûr ve sâir sazlar ile ve hançereleriyle tegannî ettikleri lahinler ve sadâlar feleğin dönüşlerinin sesidir." Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde hükemânın kavlini beyân ile iktifâ buyurmuşlardır.

737. Mü'minler derler ki: "Cennetin eserleri her çirkin sadâyı, latîf etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

737. Mü'minler derler ki: "Cennetin eserleri her çirkin sesi latîf etti."

Yani, "Mü'minlerin hakikati, Hâdî isminin (doğru yola ileten) tecellî yeri olup, cennet ehlidirler. Bu sebeple cennete ait olan onların hakikatlerinin tesiri, bu yoğunluk âleminin her çirkin olan sesini latîf yaptı; aynı şekilde bunun aksi olarak, şakîlerin (bedbahtların) hakikatleri cehenneme ait olduğundan, onların hakikatlerinin tesiri de bu unsurlar âleminin latîf seslerini çirkin yaptı." İşte mü'minlerin sözünün işareti budur.

Ya'ni, "Mü'minlerin hakîkati, ism-i Hâdî'nin mazharı olup, ehl-i cennettirler. Binâenaleyh cennete mensûb olan onların hakikatlerinin te'sîri, bu âlem-i kesâfetin her çirkin olan sadâsını latîf yaptı; ve kezâ bunun aksi olarak, ehl-i şekāvetin hakikatleri cehenneme mensûb olduğundan, onların hakîkatlerinin te'sîri de bu âlem-i unsuriyyâtın latîf sadâlarını çirkin yaptı." İşte mü'minlerin sözünün remzi budur.

738. "Biz hep Adem'in eczâsı olmuş idik, cennette o lahinleri işitmiş idik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

738. "Biz hep Adem'in parçaları olmuş idik, cennette o ezgileri işitmiş idik."

"Biz hep Adem'in, yani hakiki Adem olan küllî ruhun parçaları olmuş idik ve zât cennetinde o ezgileri, yani ilâhî hitabın ezgilerini dinlemiş idik."

"Biz hep Adem'in, ya'ni Adem-i hakîkî olan rûh-ı küllînin eczâsı olmuş idik ve cennet-i zâtta o lahinleri, ya'ni hitâb-ı ilâhî lahinlerini dinlemiş idik."

739. "Her ne kadar bizim üzerimize su ve çamur şek döktü ise de, onlardan bizim yâdımıza birazcık geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

739. "Her ne kadar bizim üzerimize su ve çamur şekil döktü ise de, onlardan bizim hatırımıza birazcık geldi."

Her ne kadar biz şimdi unsurlar âlemine geldik ve bu unsurlar âlemi, öncesiz olarak duyduklarımıza perde olup, bizi bir zanna ve şüpheye düşürdü ise de, bu âlemde latif nağmeleri dinlediğimiz zaman, o ezgilere ve nağmelere ruhumuz bir miktar olsun aşina olup, kulak kabarttı.

"Her ne kadar biz şimdi unsuriyât âlemine geldik ve bu unsuriyât âlemi ezeldeki mesmûâtımıza hicâb olup, bizi bir zanna ve şekke düşürdü ise de, bu âlemde latîf nağamâtı dinlediğimiz vakit, o lahinlere ve nağmelere bir mikdârcık olsun rûhumuz âşinâ olup, kulak kabarttı."

740. "Fakat mâdemki bu gam verici toprağa karıştı, bu zîr ve bu bem ne vakit o tarabı verir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

740. "Fakat mademki bu gam verici toprağa karıştı, bu zîr ve bu bem ne zaman o neşeyi verir?"

"Zîr", müzik teriminde kalın perdeye ve "bem", ince perdeye denir. "Kereb", gamlı olmak anlamındadır. Burada kastedilen, "gamlı edici" demektir. Yani, "Bu nağmeler, ruhlar âleminin inceliklerindendir, fakat mademki o ruhlar, bu gam verici toprağa ve unsurlar âlemine karıştı; onun incelikleri de beraberce bu toprak âlemine karışmış oldu. Bu sebeple o ruhlar âlemindeki ince ve kalın perdeler, kendi âleminde verdiği neşeyi ve şevki, bu yoğunluk âleminde veremez."

“Zîr”, ıstılâh-ı mûsikîde kaba perdeye ve "bem", tîz perdeye derler. "Kereb", gamlı olmak ma'nâsınadır. Burada murâd, "gamlı edici" demektir. Ya'ni, "Bu lahinler, âlem-i ervâhın letâfetlerindendir, fakat mâdemki o ervâh, bu gam verici toprağa ve unsuriyât âlemine karıştı; onun letâfetleri de berâberce bu toprak âlemine karışmış oldu. Binâenaleyh o âlem-i ervâhdaki tîz ve kaba perdeler, kendi âleminde verdiği tarabı ve şevki, bu âlem-i kesâfette veremez."

741. Su vaktaki bevle ve kazûrâta karıştı, karışışından dolayı onun mizâcı acı ve keskîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

741. Su, idrar ve pisliklere karıştığı zaman, bu karışmadan dolayı tadı acı ve keskin oldu.

Örneğin, saf olan su, idrar ve pisliklerle karıştığı zaman, o saflığını kaybeder ve bu karışmadan dolayı tadı bozulur. Bu unsurlardan oluşan ve uzuvlardan meydana gelen bedene ait olan ezgilerin ve nağmelerin saflığı da böyledir. "Gimîz", idrar ve dışkı anlamındadır; Arapça "kâf" harfinin ötresiyle "kümîz" de bir kelimedir, [bir yığın toprak ve kum anlamına gelir.]

Meselâ sâf olan su, bevl ve kazûrât ile karıştığı vakit, o sâfiyetini gāib eder ve bu karışmadan dolayı onun mizâcı bozuk olur. Bu unsurî ve uzvî cesede taalluk eden elhân ve nağamâtın safveti dahi böyledir. "Gimîz", bevl ve gāit ma'nâsınadır; ve kâf-ı Arabînin zammı ile “kümîz" dahi lügattir, [bir yığın toprak ve kum ma'nâsına gelir.]

742. Onun cesedinde birazcık sudan vardır; bu bir ateşi söndürür bevl tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

742. Onun bedeninde birazcık sudan vardır; bu bir ateşi söndürür, idrarı tut!

Âdem'in unsurlardan oluşan bedeninde, su gibi saf olan o ruhlar âleminin nağmelerinden (ezgilerinden) birazcık vardır. İdrar ile karışan saf su, bir ateşi nasıl söndürürse, o unsurlardan oluşan bedendeki birazcık ezgiler ve nağmeler de öylece gam ve hüzün ateşlerini söndürür.

Âdem'in cesed-i unsurîsinde, su gibi saf olan o âlem-i ervâhın nağamâtından birazcık vardır. Sidik ile karışan sâf su, bir ateşi nasıl söndürürse, o cesed-i unsurîdeki birazcık elhân ve nağamât dahi öylece gam ve hüzün ateşlerini söndürür.

743. Eğer su necis oldu ise, onun bu tab'ı kaldı ki, ateş-i gamı kendi tab'ı ile söndürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

743. Eğer su necis oldu ise, onun bu tabiatı kaldı ki, gam ateşini kendi tabiatı ile söndürdü.

Eğer su gibi saf olan o latif nağmeler uzva ve kokmuş olan cesede karıştığı için necis ve kirlenmiş oldu ise, onun gam ateşini söndürmesi tabiatı kalmıştır; onun bu tabiatı bozulmamıştır.

Eğer su gibi sâf olan o nağamât-ı latîfe uzvu ve kokmuş olan cesede karıştığı için necis ve mülevves oldu ise, onun gam ateşini söndürmesi tabîatı kalmıştır; onun bu tabîatı bozulmamıştır.

744. Binâenaleyh sema' âşıkların gıdası oldu; zîrâ onda hayal-i ictima' vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

744. Bu sebeple sema, âşıkların gıdası oldu; çünkü onda toplanma hayali vardır.

Bu şerefli beytin şerhinde, kırk sene Pîr efendimizin yüce hizmetlerinde bulunmuş olan Sultan Alaeddin Selçukî'nin seraskeri Feridun ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretlerinin menkıbelerinde sema hakkında beyan buyurulan görüşleri özetle zikretmeyi uygun gördüm; onlar buyururlar ki:

"Hz. Hüdavendigâr'ımız hallerinin başlangıcında, yüce babaları Hz. Mevlânâ Bahâeddîn el-Veled efendimizin yolu ve yaşayışı üzere ders okutmuş ve vaaz etmek ve mücâhede ve riyâzât eylemek gibi haller ile meşgul olurlardı ve asla sema etmemişlerdi. Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) hazretleriyle gerçekleşen sohbetleri esnasında o hazret buyurdular ki: "Sema'a gir ki, aradığın sema'da daha fazla olacaktır. Sema'ın halka haram oluşu, onların nefsin hevesi ile meşgul olmalarından kaynaklanır. Onlar sema edince o kötü ve mekruh olan hal artar ve hareketler eğlence ve kibir sebebiyledir. Şüphesiz sema böyle bir topluluk üzerine haram olur. O topluluğun muhalifi ve Hakk'a âşık olan zümrenin ise, o aşk ve talep hali artar ve o vakitte onların gözüne Allah'tan başka bir şey görünmez. Bu sebeple böyle bir zümre üzerine sema mübah olur." Bunun üzerine Mevlânâ efendimiz sema'a girdiler ve ömürlerinin sonuna kadar bu şekilde amel edip, onu yol ve âdet edindiler; ve vecd sahibi şeyhlerin ve ariflerin sema ettikleri rivayet edilir. Ve sema'ın aslı şudur ki, bir gün bir Arabî Necd'de güzel ses ile bu beyitleri okuyordu: كل صبح و كل اشراقی تسعت حية الهوى كبدى تبك عيني بدمع مشتاقي لا طبيب بها و لا راقي الا الحبيب الذي شغفت به عنده رقیتی و تریاقی Nazmen tercüme: "Her sabah her işrak vaktinde Gözümü iştiyak ağlatır Gönlümü heva yılanı soktu Ona ne doktor ne de okuyucu var Ancak beni meşgul eden sevgilimde Bulunur bu derde deva" Şanlı Peygamber Efendimiz bu beyitleri işittikleri vakit, nurlu kalplerindeki marifet ve muhabbet ve şevk deryaları coşup, bu beyitleri tekrar etmesini Arabî'ye işaret buyurdular; ve hazret-i risalet-penahîleri (peygamberlik makamına sığınan) aşırı şevkten mübarek ellerini açarak şiddetli hareket ettiler, o şekilde ki, mübarek ridaları (omuzlarına aldığı örtü) üzerinden düştü. Sema'ın mübah oluşunun beyanına dair ehlullah (Allah dostları) pek çok risale tasnif etmişler ve tahkik ehli (gerçeği araştıranlar) onu caiz görmüşlerdir. Hz. Hüdavendigâr'ımız sema'ın hakikatleri hakkında yüce sözler inşa buyurmuşlardır." Hz. Sipehsâlâr bu beyanatlardan sonra Mesnevî-i Şerif'in bu beytini zikretmişlerdir.

Anlamın özeti şudur ki: "Sema, âşıkların ruhunun gıdasıdır; çünkü onda toplanma hayali vardır." Toplanmanın hayali şudur ki, Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu), kalbinde oluşan şevkin sevkiyle sema'a başladığı vakit, dağınık hayallerden kurtulup, maşuku olan Hak ile toplandığını tahayyül eder ve hayalinin kuvveti derecesinde Hakk'ın tecellîsinin (Allah'ın görünmesinin) kabulüne yatkınlık oluşur. Bu hallerin çeşitlerini Sipehsâlâr hazretleri Menakıb'ında beyan buyurmuştur. Fakir tarafından tercüme olunan işbu Menakıb'ın 69. sayfasına müracaat buyurulsun. Sözün özü sema hakkında gerek zahir ulemasının (dış ilimlerle uğraşan âlimler) ve gerek batın ulemasının (iç ilimlerle uğraşan âlimler) birçok görüşleri vardır; ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (Allah sırrını kutsasın) sema hakkındaki hükümlerini Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 280 ve 558. bölümlerinde ve et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye isimli şerefli kitaplarının 28. bölümünde beyan buyurmuştur. Burada onların beyanı uzar. Özeti Sipehsâlâr hazretlerinin yüce beyanatları gibidir.

Bu beyt-i şerîfin şerhinde, kırk sene cenâb-ı Pîr efendimizin hizmet-i âlîlerinde bulunmuş olan Sultân Alâeddîn Selçûkî'nin seraskeri Feridun ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretlerinin menâkıbında sema' hakkında beyân buyurulan mütâlaâtı hulâsaten zikr etmeyi münasib gördüm; onlar buyururlar ki:

"Hz. Hüdavendigâr'ımız ibtidâ-yı hallerinde, peder-i âlîleri Hz. Mevlânâ Bahâeddîn el-Veled efendimizin tarîk ve sîretleri üzere ders okutmuş ve va'z etmek ve mücâhede ve riyâzet eylemek gibi ahvâl ile meşgül olurlar idi ve aslâ semâ' etmemişler idi. Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî (k.s.) hazretleriyle vâki' olan sohbetleri esnasında o hazret buyurdular ki: "Semâ'a gir ki, aradığın semâ'da ziyâde olacaktır. Semâ'ın halka harâm oluşu, onların hevâ-yı nefs ile meşgül olmalarından nâşîdir. Onlar semâ' edince o mezmûm ve mekrûh olan hâl ziyâdeleşir ve hareketler lehv ve batar sebebiyledir. Şübhesiz semâ' böyle tâife üzerine harâm olur. O tâifenin muhâlifi ve âşık-ı Hak olan zümrenin ise, o aşk ve taleb hâli ziyâde olur ve o vakitte onların nazarına Allah'ın gayri bir şey görünmez. Binâenaleyh böyle bir zümre üzerine semâ' mübâh olur." Bunun üzerine cenâb-ı Mevlânâ efendimiz semâ'a girdiler ve âhir ömürlerine kadar bu siyâk üzere amel edip, onu tarîk ve âyîn ittihâz eylediler; ve meşâyih ve urefâ-i sâhib-i vecdin semâ' ettikleri mervîdir. Ve semâ'ın aslı budur ki, bir gün A'râbînin biri necdde güzel ses ile bu beyitleri okur idi: کل صبح و كل اشراقی تسعت حية الهوى كبدى تبك عيني بدمع مشتاقي لا طبيب بها و لا راقي الا الحبيب الذي شغفت به عنده رقیتی و تریاقی Nazmen tercüme: "Her sabah her zamân-ı işrâkda Çeşmimi iştiyâk eder ibkâ Sînemi hayye-i hevâ soktu Rukye-hân u tabib yoktur ona Beni meşgüf eden habîbimde Bulunur yalınız bu derde devâ" Resûl-i zîşân Efendimiz bu beyitleri işittikleri vakit, kalb-i münevverlerindeki ma'rifet ve muhabbet ve şevk deryâları cûşa gelip, bu beyitleri tekrar etmesini A'râbîye işaret buyurdular; ve zât-ı hazret-i risâlet-penâhîleri gāyet-i şevkden dest-i mübâreklerini açarak hareket-i anîf eylediler, o vech ile ki, ridâ-yı mübârekleri üzerinden düştü. İbâhat-ı semâ'ın beyânına dair ehlullâh pek çok risâle tasnîf etmişler ve ehl-i tahkîk onu câiz görmüşlerdir. Hz. Hüdâvendigâr'ımız hakāyık-ı semâ' hakkında kelimât-ı âliye inşâ buyurmuşlardır." Hz. Sipehsâlâr bu beyânâttan sonra Mesnevî-i Şerîfin bu beytini zikr etmişlerdir.

Hulâsa-i ma'nâ bu olur ki: "Semâ', âşıkların rûhunun gıdâsıdır; çünki onda ictima' hayâli vardır." İctimâ'ın hayali budur ki, sâlik-i tarîk-ı Hak, kalbinde hâsıl olan şevkin sevkiyle semâ'a başladığı vakit, müteferrik hayallerden kurtulup, ma'şûku olan Hak ile ictima' ettiğini tahayyül eder ve hayalinin kuvveti derecesinde tecellî-i Hakk'ın kabûlüne isti'dâd hâsıl olur. Bu hallerin envâ'ını Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında beyân buyurmuştur. Fakîr tarafından tercüme olunan işbu Menâkıb'ın 69. sahîfesine mürâcaât buyurulsun. Velhâsıl semâ' hakkında gerek ulemâ-yı zâhirenin ve gerek ulemâ-yı bâtınenin birçok mütâlaaları vardır; ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (kaddesallâhu sırrahû) semâ' hakkındaki hükümlerini Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 280 ve 558. bâblarında ve et-Tedbîrâtü'l- İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki kitâb-ı şerîflerinin 28. bâbında beyân buyurmuştur. Burada onların beyânı uzar. Hulâsası Sipehsâlâr hazretlerinin beyânât-ı aliyyesi gibidir.

745. Zamîrin hayalâtı bir kuvvet tutar; belki sadâdan ve safîrden sûret olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

745. İçsel düşüncelerin hayalleri bir kuvvet kazanır; hatta sesten ve ıslıktan şekil oluşur.

Müziğin ölçülü seslerini dinleyen kişilerin kalplerinde yerleşmiş olan hayaller kuvvetlenir ve nihayet o seslerden kalpteki hayaller ve niyetler, insanın organlarından ve uzuvlarından fiilen ortaya çıkarak bir şekil alır. Örneğin, kalbinde bir sevgiliye muhabbeti olan kişinin muhabbeti artar ve nihayet o ses onu o sevgiliyle buluşmaya sevk eder ve bu şekilde o hayal, fiilî bir buluşmaya dönüşür. Aynı şekilde, dinleyicinin kalbinde Hakk'ın aşkı ve muhabbeti mevcut ise, o teganni ve terennüm (şarkı söyleme ve nağme) onun ruhunu mâsivâ (Allah dışındaki her şey) perdesinden arındırıp yüce âleme yöneltir. Bu sebeple semâ (dinleme) hakkındaki hüküm, kişiye göre değişir. Nasıl ki Şeyh Sa'dî (k.s.) Bostân'ında şöyle buyurur:

Mûsikînin mevzûn sadālarını dinleyen kimselerin kalblerinde merkûz olan hayâlât kuvvetlenir ve nihâyet o sadâlardan kalbdeki hayaller ve niyetler a'zâ ve cevârih-i beşerden fiilen zâhir olup, bir sûret bağlar. Meselâ kalbinde bir mahbûbeye muhabbeti olan kimsenin muhabbeti ziyâde olup nihâyet o sadâ onu o mahbûbeye mülâkāta sevk eder ve bu sûretle o hayâl, mülâkāt-ı fiilîye inkılâb eder. Ve kezâ müstemi'in kalbinde Hakk'ın aşk ve muhabbeti mevcûd ise, o tegannî ve terennüm onun rûhunu hicâb-ı mâsivâdan tecrîd edip âlem-i ulvîye tevcih eder. Binâenaleyh semâ' hakkındaki hüküm, şahsa göre değişir. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) Bostân'ında şöyle buyurur:

746. Aşkın ateşi o ceviz dökücünün ateşi gibi nevalardan şedîd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

746. Aşkın ateşi o ceviz dökücünün ateşi gibi yiyeceklerden şiddetli oldu.

Semâ' eden (sema yapan) âşıkın kalbindeki aşk ateşi, aşağıdaki kıssada anılan ceviz dökücünün muhabbet ateşi gibi, seslerden şiddetli ve keskin oldu.

Semâ' eden âşıkın kalbindeki aşk ateşi, âtîdeki kıssada zikr olunan ceviz dökücünün âteş-i muhabbeti gibi, sadâlardan şedîd ve keskîn oldu.

747. Su bir çukurda idi, o susamış ceviz ağacına tırmandı, çok ceviz silkti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

747. Su bir çukurda idi, o susamış ceviz ağacına tırmandı, çok ceviz silkti.

"Negül", sözlükte gece koyunların barınması için yaptıkları geniş kuyu anlamındadır. Burada "derin bir çukur" anlamındadır. Yani, "Su, derin bir çukur içinde akıyordu; susamış bir adam da suya inemediği için o çukurun kenarındaki ceviz ağacına yöneldi ve tırmandı, ağaç üzerinden birçok ceviz silkti." "Cevzî"deki "yâ", çokluk içindir.

“Negül”, lügatte gece koyunların barınması için yaptıkları geniş kuyu ma'nâsınadır. Burada “derin bir çukur” ma'nâsınadır. Ya'ni, “Su, derin bir çukur içinde akar idi; bir susamış adam dahi suya inemediği cihetle o çukurun kenârındaki ceviz ağacına sürdü ve tırmandı, ağaç üzerinden bir çok ceviz silkti." "Cevzî"deki "yâ”, kesret içindir.

748. Ceviz ağacından su içine ceviz düşerdi, ses gelirdi; o su kabarcıklarını görürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Ceviz ağacından su içine ceviz düşerdi, ses gelirdi; o su kabarcıklarını görürdü.

"Cevz-bün", ceviz ağacı; "habâb", su üzerindeki kabarcıklar. Yani, "Susuz adam ağaçtan su içine cevizleri attıkça 'cum cum' diye ses çıkardı ve suyun yüzeyinde ceviz tanelerinin düşüş şiddetinden kabarcıklar oluşurdu; o susamış kişi hem bu sesleri işitir, hem de suyun bu kabarcıklarını seyrederdi."

"Cevz-bün", ceviz ağacı; "habâb", su üzerindeki kabarcıklar. Ya'ni, "Susuz adam ağaçtan su içine cevizleri attıkça cum cum diye ses çıkardı ve suyun sathında ceviz dânelerinin şiddet-i sukūtundan kabarcıklar peydâ olurdu; o susamış hem bu sesleri işitir, hem de suyun bu kabarcıklarını temâşâ ederdi."

749. Bir âkıl ona dedi ki: "Ey delikanlı, bırak! Cevizler muhakkak sana susuzluk getirir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

749. Bir akıllı ona dedi ki: "Ey delikanlı, bırak! Cevizler kesinlikle sana susuzluk getirir!"

Akıl ile kayıtlı olan bir kimse o susamışa dedi: "Ey delikanlı, bu ceviz silkelemekten vazgeç, çünkü bu meşguliyet senin vücuduna hararet getirip, seni susatır. Halbuki su pek uzaktadır, ona ulaşamazsın ki, susuzluğunu giderebilesin!"

Akıl ile mukayyed olan bir kimse o susamışa dedi: "Ey delikanlı, bu ceviz silkmekten vazgeç, zîrâ bu meşgale senin vücûduna harâret getirip, seni susatır. Halbuki su pek uzaktadır, ona vâsıl olamazsın ki, susuzluğunu izâle edebilesin!"

750. "Meyve daha ziyade suya düşüyor, su senden pek uzak alçaklıktadır." [748]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

750. "Meyve daha çok suya düşüyor, su senden çok uzakta, alçak bir yerdedir."

"Bu uğraş ile hem susayacaksın, hem de cevizleri derin suya inip toplayamayacaksın ve suyu da içemeyeceksin."

"Bu meşgale ile hem susayacaksın, hem de cevizleri derin suya inip toplayamıyacaksın ve suyu da içemiyeceksin."

751. "Sen yukarıdan zor ile aşağıya gelinceye kadar, ırmağın suyu onu uzağa kadar götürmüş olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

751. "Sen yukarıdan zor ile aşağıya gelinceye kadar, ırmağın suyu onu uzağa kadar götürmüş olur."

Farz edelim ki sen ağacın tepesinden zorluk ve güçlükle aşağıya ininceye kadar, ırmağın suyu o düşen cevizleri alıp uzaklara kadar götürmüş olacaktır.

"Bilfarz sen ağacın tepesinden müşkilât ve zor ile aşağıya ininceye kadar ırmağın suyu o düşen cevizleri alıp uzaklara kadar götürmüş olacaktır."

752. Dedi: "Bu silkmekten benim kasdım ceviz değildir; pek keskin bak bu zâhir üzerinde durma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

752. Dedi: "Bu silkmekten benim kastım ceviz değildir; pek keskin bak bu görünen üzerinde durma!"

O susamış olan kimse cevap olarak dedi ki: "Ey akıl mertebesinde bağlanıp kalmış olan kimse, benim bu silkmeden kastım ceviz toplamak değildir. Sen aklının görünen gözüyle bakıyorsun; aklının bâtın gözünü de kullan da, benim fiillerime keskin bir bakış ile bak, görünen üzerinde durma!"

O susamış olan kimse cevâben dedi ki: "Ey akıl mertebesinde bağlanıp kalmış olan kimse, benim bu silkmeden kasdım ceviz toplamak değildir. Sen aklının zâhir gözüyle bakıyorsun; aklının bâtın gözünü de kullan da, benim ef'âlime keskin bir nazar ile bak, zâhirde durma!"

753. "Benim kasdım odur ki, suyun sesi gelsin, hem de su üzerinde bu kabarcıkları göreyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

753. "Benim amacım odur ki, suyun sesi gelsin, hem de su üzerinde bu kabarcıkları göreyim!"

"Ben susamışım, mademki suyun kendisine ulaşamıyorum, hiç olmazsa onun hallerinden olan sesini his kulağım ile işitmek ve onun varlığındaki kabarcıkları da his gözüm ile seyretmek zevkinde bulunayım!"

"Ben susamışım, mâdemki suyun kendisine vâsıl olamıyorum, hiç olmazsa onun şuûnâtından olan sesini his kulağım ile işitmek ve onun vücûdundaki kabarcıkları da his gözüm ile temâşâ etmek zevkinde bulunayım!"

754. Cihanda susamışın şuğlü muhakkak ne olur? Dâimâ havuzun basamağı etrafını dolaşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

754. Cihanda susamışın işi kesinlikle ne olur? Sürekli havuzun basamağı etrafını dolaşır.

Yani, "Susamış bir kimsenin bu dünyada işi gücü ancak sürekli su havuzunun basamakları etrafında dolaşmak olur." "Su" ile hakiki varlığa, "onun basamağı" ile isim ve sıfatlara ve "havuz" ile insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) işaret buyrulur.

Ya'ni, "Susamış bir kimsenin bu cihânda işi gücü ancak dâimâ su havuzunun basamakları etrafında dolaşmak olur." "Su" ile vücûd-ı hakîkîye ve “onun basamağı" ile esmâ ve sıfâta ve "havuz" ile insân-ı kâmile işâret buyurulur.

755. Irmağın etrafını, suyun ve suyun sesinin etrafını Ka'be-i savabı tavaf edici hacı gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

755. Irmağın etrafını, suyun ve suyun sesinin etrafını, sevap Kâbe'sini tavaf eden hacı gibi.

Susayanın meşguliyeti, hacının sevap Kâbe'sini tavaf ettiği gibi, daima ırmağın etrafını, suyun ve suyun sesinin etrafını tavaf etmektir. "Susayan"dan kasıt Hakk âşığı, "ırmak"tan kasıt, ism-i Zât'ın (Allah'ın öz isminin tecelligâhı) mazharı olan insân-ı kâmil ve "su"dan kasıt, Hak Zât'ı ve "suyun sesi"nden kasıt ilâhî sıfat ve isimlerin hükümleri ve eserleridir. Yani Hakk âşığının işi ve gücü, hacının ism-i Zât'ın mazharı olan sevap Kâbe'sinin etrafını tavaf ettiği gibi, aynı şekilde ism-i Zât'ın mazharı olan insân-ı kâmilin ve onun içinde Hak Zât'ının etrafını ve ilâhî sıfat ve isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin etrafını tavaf etmektir.

"Susamışın meşgalesi, hacının Kâ'be-i savabı tavaf ettiği gibi, dâimâ ırmağın etrafını, suyun ve suyun sesinin etrafını tavaf etmektir." "Susamış"dan murâd âşık-ı Hak, "ırmak”dan murâd, ism-i Zât'ın mazharı olan insân-ı kâmil ve "su”dan murâd, Zât-ı Hak ve "suyun sesi"nden murâd sıfât ve esmâ-yı ilâhiyye ahkâm ve âsârıdır. Ya'ni Hak âşıkının işi ve gücü, hacının ism-i Zât'ın mazharı olan Kâ'be-i savabın etrafını tavâf ettiği gibi, kezâ ism-i Zât'ın mazharı olan insân-ı kâmilin ve onun zımnında Zât-ı Hakk'ın etrafını ve sıfât ve esmâ-yı ilâhiyye ahkâm ve âsârının etrafını tavaf etmektir.

756. Nitekim benim bu Mesnevî'den maksûdum, ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn, sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

756. Nasıl ki benim bu Mesnevî'den maksadım, ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn, sensin!

758. Mesnevî fürû'da ve usûlde hep senin ânındır, kabul ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

758. Mesnevî, ayrıntılarda ve esaslarda hep senin anındır, kabul ettin.

"Bu Şerefli Mesnevî, ayrıntılarda, yani sözlerde, ve esaslarda, yani anlamda hep senin ezelî yatkınlığının kabul ettiği güzellik ve inceliktir"; yahut "Bu Mesnevî'nin ayrıntısı olan kıssalar ve hikâyeler ve onların içindeki anlamlar hep senindir ki, kabul ettin."

"Bu Mesnevî-i Şerif, fürû'da, ya'ni elfâzda, ve usûlde, ya'ni ma'nâda hep senin isti'dâd-ı ezelînin kabûl ettiği hüsün ve letâfettir"; yâhud "Bu Mesnevînin fürû'u olan kıssalar ve hikâyeler ve onların zımnındaki ma'nâlar hep senindir ki, kabûl ettin.".

759. Şahlar iyiyi ve kötüyü kabûle getirirler, kabûle getirdikleri vakit, artık merdûd olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

759. Şahlar iyiyi ve kötüyü kabule getirirler, kabule getirdikleri zaman, artık reddedilmez.

Sen mana âleminin şahısın; şahlar iyiyi ve kötüyü kabul ederler ve kabul ettikten sonra, reddetmezler; bu sebeple sen de kabul ettiğin bu fer'î (tali) ve aslî (temel) meseleleri eminim ki reddetmezsin.

Sen âlem-i ma'nâ şâhısın; şâhlar iyiyi ve kötüyü kabûl ederler ve kabûl ettikten sonra, reddetmezler; binâenaleyh sen dahi kabûl ettiğin bu fürû' ve usûlünü emînim ki reddetmezsin.

760. Mâdemki bir fidanı ekdin, ona su ver; mâdemki ona açılma vermişsin düğümü çöz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

760. Mademki bir fidan ektin, ona su ver; mademki ona açılma vermişsin, düğümü çöz!

Mademki bu Mesnevî fidanını görünen âlem bahçesine diktin, ona geniş olan yatkınlığınla su ver, yani onu cezbet ki büyüsün; ve mademki ona içten dışa açılma yetkisi vermişsin, düğümünü çöz de, serbestçe ortaya çıksın!

Mâdemki bu Mesnevî fidanını âlem-i sûret bostanına diktin, ona vâsi' olan isti'dâdınla su ver, ya'ni onu cezb et ki büyüsün; ve mâdemki ona bâ-tından zâhire açılma salâhiyeti vermişsin, düğümünü çöz de, serbestçe zuhûr etsin!

761. Onun elfâzından kasdım, senin razındır; onun inşasından kasdım, senin âvâzındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

761. Onun sözlerinden kastım, senin sırrındır; onun inşasından kastım, senin sesindir.

Bu Mesnevî-i Şerif'in sözlerinden ve görünen kıssalarından kastım, senin onların içinde gizli olan sırrındır; ve onun beyitlerinin inşasından kastım da, senin canının sesi ve haykırışlarıdır.

Bu Mesnevî-i Şerifin elfâzından ve zâhirî kıssalarından maksûdum, senin onların zımnında olan sırrındır; ve onun beyitlerinin inşâsından maksûdum da, senin canının âvâzı ve na'ralarıdır.

762. Benim indimde senin âvâzın, Huda'nın âvâzıdır; hâșa ki âşık ma'şûk-dan cüda olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

762. Benim yanımda senin sesin, Allah'ın sesidir; âşıkın ma'şûktan ayrı düşmesi imkânsızdır.

Bilinmeli ki, Hakk'ın yakınlığı ve birleşmesi iki çeşittir. Birine "kurb-i nevâfil" (nafilelerle yakınlaşma) ve diğerine "kurb-i ferâiz" (farzlarla yakınlaşma) derler. Kurb-i nevâfil, "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) mertebesi olup, Hak bu mertebede "Onun işitmesi, görmesi ve dili ve eliyim" kutsî hadisi gereğince, kula âlet olur. Bu sebeple kul Hak'la söyler ve Hak'la işitir ve Hak'la görür ve Hak'la tutar ve benzeri. Bu durumda Hak kulun fiillerinin fâili olur. "Kurb-i ferâiz", bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesi olup, bu mertebede kul, Hakk'a âlet olur. Bu sebeple bu mertebede kul, Hakk'ın fiillerinin fâili olur; ve Hak Kelâm sıfatı ile ortaya çıktığı zaman, o kulun dilini kullanır. Nasıl ki hadis-i şerifte "Allâh Teâlâ kulunun dili ile, semiallâhu limen hamideh! der" buyurulur.

Şimdi bu şerefli beyitte Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin bu kurb-i ferâiz mertebesine ulaşmalarına işaret buyurulur. Yani, "Ey Hüsâmeddîn'im senin dilinle Hak konuşur; âşık bir mertebeye eriştiği zaman, âşık ile ma'şûk arasında ayrılık kalmadığı için, benim müşahedemde senin sesin Hakk'ın sesidir." Bu sebeple bu müşahede içinde ma'şûk, âşıkın aynısıdır; ve âşıkın âletleri, yani uzuvları ve kuvvetleri, ma'şûkun âletleridir.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kurb ve ittisâli iki nevidir. Birine "kurb-i nevâfil" ve diğerine "kurb-i ferâiz" derler. Kurb-i nevâfil, "fenâ-fillâh" mertebesi olup, Hak bu mertebede كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا الخ ["Onun işitmesi, görmesi ve dili ve eliyim"] hadîs-i kudsîsi mûcibince, abde âlet olur. Binâenaleyh abd Hak'la söyler ve Hak'la işitir ve Hak'la görür ve Hak'la tutar ilh. Bu sûrette Hak abdin fiillerinin fâili olur. "Kurb-i ferâiz", bekā-billâh mertebesi olup, bu mertebede abd, Hakk'a âlet olur. Binâenaleyh bu mertebede abd, Hakk'ın fiillerinin fâili olur; ve Hak sıfat-ı Kelâm ile zâhir olduğu vakit, o abdin lisânını kullanır. Nitekim hadis-i şerîfde يقول الله بلسان عبده سمع الله لمن حمده yani “Allâh Teâlâ kulunun dili ile, semiallâhu limen hamideh! der” buyurulur.

İmdi bu beyt-i şerîfde Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin bu kurb-i ferâiz mertebesine nâiliyetlerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey Hüsâmeddîn'im senin lisânınla Hak mütekellimdir; âşık bir mertebeye eriştiği vakit, âşık ile ma'şûk arasında ayrılık kalmadığı için, benim şuhûdumda senin âvâzın Hakk'ın âvâzıdır." Binâenaleyh bu müşâhede içinde ma'şûk, ayn-ı âşıktır; ve âşıkın âlâtı, ya'ni a'zâ ve kuvâsı, ma'şûkun âlâtıdır.

763. Nâsın Rabb'inin, nâsın canına keyfiyetsiz ve kıyassız bir ittisali vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

763. İnsanların Rabbi'nin, insanların canına niteliksiz ve kıyassız bir bağlantısı vardır.

"İttisal", birbirinden ayrı olan iki şeyin birbirine bitişip birleşmesine denir. Halbuki insanların Rabbi'nin, insanların canına ve manasına olan bağlantısı bu türden değildir; tarife, niteliğe ve kıyasa sığmayan bir bağlantıdır; çünkü varlıkta birlik vardır ve çokluk itibari bir durumdur. Bu hâl bir örnekle bir dereceye kadar akla yaklaştırılabilir. Örneğin su ile buz arasında bir bağlantı vardır. Birbirine zıt olan iki şeyin birleşmesi veya birbirinin içine girmesi kabilinden değildir; aksine buz, sudan başka bir şey değildir. Aralarında ancak belirginleşme ve suretler perdesi vardır. Hakk'ın Zâtı ile eşya arasındaki bağlantı da "Nerede olursanız, O sizinle beraberdir" (Hadid, 57/4), "Ve biz o kimseye şah damarından daha yakınız" (Kaf, 50/16), "Biz o kimseye sizden daha yakınız velâkin siz görmezsiniz" (Vâkıa, 56/85) ayet-i kerimeleri gereğince böyle bir bağlantıdan ibaret ise de, su ile buzun bağlantısı tarife ve kıyasa sığar; çünkü su bilinen bir şeydir, fakat Hakk'ın Zâtı ve hakikati meçhul olduğundan, onun eşya ile bu türden meydana gelen bağlantısını tarif ve kıyas ile anlatmak mümkün değildir. Bunu zevken anlamak için, evvela kişi kendi ruhuna zevken vakıf olmak ve ondan sonra zevkî ve vicdanî idrak ile ruhuna Hakk'ın bağlantısını idrak etmek lazımdır.

"İttisal", birbirinden başka olan iki şeyin birbirine bitişip birleşmesine derler. Halbuki nâsın Rabb'inin, nâsın canına ve ma'nâsına olan ittisâli bu kabilden değildir; ta'rîfe ve keyfiyete ve kıyâsa sığmayan bir ittisâldir; zîrâ vücûdda vahdet vardır ve kesret i'tibârîdir. Bu hâl bir misâl ile bir dereceye kadar akla takrib olunabilir. Meselâ su ile buz arasında bir ittisâl vardır. Birbirine muhalif olan iki şeyin birleşmesi veyâhud birbirinin içine girmesi kabîlinden değildir; belki buz, sudan başka bir şey değildir. Aralarında ancak taayyün ve suver perdesi vardır. Zât-ı Hak ile eşyâ arasındaki ittisâl dahi و هو معهم اينما كنتم (Hadid, 57/4) "Nerede olursanız, O sizinle beraberdir" و نحن اقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) "Ve biz o kimseye şah damarından daha yakınız" وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لاَ تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) "Biz o kimseye sizden daha yakınız velâkin siz görmezsiniz" âyet-i kerîmeleri mûcibince böyle bir ittisâlden ibâret ise de, su ile buzun ittisâli ta'rîfe ve kıyâsa sığar; çünki su ma'lûmdur, fakat Hakk'ın zâtı ve hakîkati meçhûl olduğundan, onun eşyâ ile bu kabilden vâki' olan ittisâlini ta'rîf ve kıyâs ile anlatmak mümkin değildir. Bunu zevkan anlamak için, evvelâ kişi kendi rûhuna zevkan vakıf olmak ve ondan sonra vukūf-ı zevkî ve vicdânî ile rûhuna Hakk'ın ittisâlini idrâk eylemek lazımdır.

764. Fakat ben nâs dedim, nesnâs değil! Nâs cânın canını tanıyanın gayri değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

764. Fakat ben "nâs" dedim, "nesnâs" değil! "Nâs", canın canını tanıyanın dışında değildir.

"Nesnâs"ın anlamı hakkında çeşitli rivayetler vardır. Kâmûs'ta bir anlamı da "insan şeklinde bir tür yaratıktır ki, insandan ayrıdır ve birçok durumda insana aykırıdırlar. Dilimizde bunlara 'yaban adamı' derler" denilmiştir. Ve doğa tarihinde maymun cinsinin bir türüne denir. Ebû Hüreyre (a.s.) hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifte ذهب الناس و بقى النسناس yani "Nâs gitti ve nesnâs kaldı" buyurulmuştur ki, bu, "şekli insan olan yaratıklardan insanlık anlamı gitti ve hayvanlık baki kaldı" demek olur. Yani "Ben yukarıdaki beyitte 'nâs' dedim, 'nesnâs' demedim; çünkü 'nâs', canın canı olan Hakk'ı zevk yoluyla, vicdanen ve irfan yoluyla tanıyan kimseden başkası değildir; tanımayanlar ise, insan şeklinde nesnâs denilen hayvandır ki, beyinleri henüz tekâmül edememiştir."

"Nesnâs”ın ma'nâsı hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Kāmûs'da bir ma'nâsı da "insan sûretinde bir nevi' mahlûktur ki, insandan hâriç ve ahvâl-i kesîrede insana muhâliflerdir. Lisânımızda bunlara "yaban adamı" derler" denilmiştir. Ve târîh-i tabîîde maymun cinsinin bir nev'ine ıtlâk olunur. Ebû Hüreyre hazretlerinin rivâyet buyurduğu hadis-i şerifde ذهب الناس و بقى النسناس ya'ni "Nâs gitti ve nesnâs kaldı" buyurulmuştur ki, sûreti insân olan maklūkāttan ma'nâ-yı insâniyet gitti ve hayvâniyet bâkî kaldı" demek olur. Ya'ni "Ben yukarıki beyitte "nâs" dedim, "nesnâs" demedim; çünki "nâs" cânın cânı olan Hakk'ı zevkan ve vicdânen ve irfânen tanıyan kimsenin gayri değildir; tanımayanlar ise, sûret-i insâniyyede nesnâs denilen hayvandır ki, dimâğları henüz tekemmül edememiştir."

765. Nâs adam olur; ve hani bir adam? Sen adamın başını görmedin, kuyruksun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

765. İnsan adam olur; ve nasıl bir adam? Sen adamın başını görmedin, kuyruksun!

Yani, "İnsan, Kur'ân-ı Kerîm'de, hakkında وَ لَقَدْ كَرْمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra, 17/70) yani "Biz Âdem oğullarını şerefli kıldık" buyurulan adam olur. Hani o şerefli olan adam? Ey gafil, sen dış görünüşüne bakıp, adamım diye geziyorsun. Sen adamın başı olan ilâhî üflenmiş ruhu görmedin, yalnız adamın kuyruğu olan cisimsin ve hayvanî ruh ile yaşıyorsun." Ankaravî hazretleri bu şerefli beyitteki "ser" kelimesinin "sır"; ve "düm" kelimesinin "dem" olması ihtimaline dayanarak, ikinci bir anlam daha veriyor: "Sen adamın sırrını bir an görmedin" yani "Sen adamın ilâhî üfleme olan insanî ruhunu bir an bile görmedin, nasıl insanlık iddiasında bulunabilirsin?" demek olur ki, bu da önceki anlamı destekler.

Ya'ni, “Nâs, Kur'ân-ı Kerîm'de, hakkında وَ لَقَدْ كَرْمْنَا بَنِي آدَمَ (İsra, 17/70) ya'ni "Biz benî-Âdem'i mükerrem kıldık" buyurulan adam olur. Hani o mükerrem olan adam? Ey gäfil, sen sûretine bakıp, adamım diye geziyorsun. Sen adamın başı olan rûh-ı menfûh-ı ilâhîyi görmedin, yalnız adamın kuyruğu olan cisimsin ve rûh-ı hayvânî ile dirisin." Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfdeki "ser" kelimesinin "sır"; ve "düm" kelimesinin "dem" olması ihtimâline binâen, ikinci bir ma'nâ daha veriyor: "Sen adamın sırrını bir an görmedin" ya'ni "Sen adamın nefh-i ilâhî olan rûh-ı insânîsini bir an bile görmedin, nasıl âdemlik da'vâsında bulunabilirsin?" demek olur ki, bu da evvelki ma'nâyı müeyyid olur.

766. "Mâ rameyte iz rameyte"yi okumuşsun; fakat cisimsin, taharrîde kalmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

766. "Attığın zaman sen atmadın"ı okumuşsun; fakat cisimsin, araştırmakta kalmışsın.

Yani Enfâl Sûresi'nde bulunan وَمَا رَمَيْتَ أَذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَىَ (Enfal, 8/17) yani "Ve ey sevgilim, attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" ayet-i kerimesini okuyorsun, fakat henüz bedensellik mertebesinde bulunduğun için, anlamı apaçık olan ayet-i kerimeyi yorumlayıp, Hakk'ı aramakta kalmışsın. 762 numaralı beyitte açıklandığı üzere, "kurb-i ferâiz" (farzlarla yakınlaşma) mertebesinde kulun Hakk'a âlet olduğunu ne zevken ve vicdanen ne de irfanen anlayamamışsın. Vehme dayalı tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) sebebiyle varlık sırrından gafil olmuşsun.

Ya'ni sûre-i Enfâl'de olan وَمَا رَمَيْتَ أَذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَىَ (Enfal, 8/17) ya'ni "Ve yâ habîbim, attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîme- sini okuyorsun, fakat henüz mertebe-i cismiyyette bulunduğun için, ma'nâsı apaçık olan âyet-i kerîmeyi te'vîl edip, Hakk'ı aramakta kalmışsın." 762 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere, "kurb-i ferâiz" mertebesinde abdin Hakk'a âlet olduğunu ne zevkan ve vicdânen ve ne de irfânen anlıyamamışsın. Tenzîh-i vehmî sebebiyle sırr-ı vücûddan gāfil olmuşsun.

767. Ey gabî, cisminin mülkünü Belkîs gibi, Süleyman nebî için terk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

767. Ey akılsız, cisminin mülkünü Belkıs gibi, Süleyman peygamber için terk et!

"Gabî", akılsız, anlayışsız demektir. "Hak ile senin aranda perde olan cisminin mülkünü ve aklî tasarruflarını, zamanının Süleyman peygamberi olan insân-ı kâmil için terk et!" Bu sebeple Kur'an'a ve şerefli hadislere, aklî tahminlerinle birtakım yorumlar yapmaktan vazgeç, o insân-ı kâmilin gösterdiği ilmi, irfanı ve imanı kabul et!

"Gabî", akılsız, anlayışsız demektir. "Hak ile senin aranda hicâb olan cisminin mülkünü ve tasarrufât-ı akliyyeni, vaktinin Süleymân nebîsi olan insân-ı kâmil için terk et!" Binâenaleyh Kur'ân'a ve ahâdîs-i şerîfeye, tahmînât-ı akliyyen ile birtakım te'vîlât yapmaktan vazgeç, o insân-ı kâmilin gösterdiği ilim ve irfânı ve îmânı kabûl et!

768. Ben “lâ havle" ediyorum, kendi sözümden değil, belki o düşünce mezheblinin vesvâsından.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

768. Ben "lâ havle" ediyorum, kendi sözümden değil, aksine o düşünce mezheplinin vesvesesinden.

Ben bir mecliste bu marifetleri (Allah'ı bilme ilimleri) ve hakikatleri söylerken لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ ["Havl ve kuvvet yüce ve azîm olan Allâh'a mahsûstur"] deyiveriyorum; fakat bunu kendi sözümün uygunsuzluğundan söylemiyorum; aksine dinleyenlerin arasındaki o düşünce mezhepli olan kimsenin vesvesesinden dolayı böyle "lâ havle" diyorum.

Ben bir meclisde bu maârif ve hakāyıkı söylerken لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ ["Havl ve kuvvet yüce ve azîm olan Allâh'a mahsûstur"] deyiveriyorum; fakat bunu kendi sözümün uygunsuzluğundan söylemiyorum; belki dinleyenlerin arasındaki o düşünce mezhebli olan kimsenin vesvesesinden dolayı böyle "lâ havle" diyorum.

769. Zîra o bizim sözümüz hakkında, kalbinde vesveselerden ve inkârlardan ve zandan bir hayal ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

769. Çünkü o, bizim sözümüz hakkında, kalbinde vesveselerden, inkârlardan ve zandan bir hayal kuruyor.

Yani, o düşünceyi, yani fikrî bakışı kendine mezhep edinen kimse, bizim ilâhî sırlara ve hakikatlere dair söylediğimiz sözlerin geçersizliği hakkında, kendi zan ve aklî tahminleri sebebiyle bir hayal kuruyor ve sonuç olarak inkâr ediyor.

Ya'ni, o düşünceyi, ya'ni nazar-ı fikrîyi kendine mezheb ittihâz eden kimse, bizim esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir söylediğimiz sözlerin butlânı hakkında, kendi zan ve tahmînât-ı akliyyesi sebebiyle bir hayâl yapıyor ve binnetîce inkâr ediyor.

770. "Lâ havle!" ediyorum, ya'ni mâdemki senin gönlünde benim zıddıma bir [767] söylemek vardır, çare yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

770. "Lâ havle!" diyorum, yani mademki senin gönlünde benim zıddıma bir [767] söylemek vardır, çare yoktur.

Ey kendi düşüncesine güvenen kimse, ben lâ havle diyorum ve bu söz ile mademki senin kalbinde benim sözümün zıddı olan fikirler ve anlamlar vardır, artık senin marifette doğru yolu bulmana çare yoktur, demeyi murat ediyorum.

Ey kendi düşüncesine i'timâd eden kimse, ben lâ havle diyorum ve bu söz ile mâdemki senin kalbinde benim sözümün zıddı olan fikirler ve ma'nâlar vardır, artık senin ma'rifette doğru yolu bulmana çâre yoktur, demeyi murâd ediyorum.

771. Mâdemki benim sözüm senin boğazını tuttu, ben sustum; sen kendi lâyıkını söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

771. Mademki benim sözüm senin boğazını tuttu, ben sustum; sen kendi lâyıkını söyle!

Ey inkârcı, mademki benim bu sırlar ve hakikatlere ilişkin sözüm, senin yatkınlığının boğazını tuttu ve sıktı, bunları yutup hazmedemedin; o hâlde ben sustum, sen kendi yatkınlığının gereğini söyle, bakalım marifet (Allah'ı bilme) adına ne cevherler dökeceksin?

Ey münkir, mâdemki benim bu esrâr ve hakāyıka müteallık olan sözüm, senin isti'dâdının boğazını tuttu ve sıktı, bunları yutup hazm edemedin; o halde ben sustum, sen kendi isti'dâdının lâyıkını söyle, bakalım ma'rifet nâmına ne cevherler dökeceksin?

772. O bir nâyî ki, latîf ney çalmıştır, ansızın onun mak'adından bir yel sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

772. O bir neyzen ki, latif ney çalmıştır, ansızın onun makatından bir yel sıçradı.

Yukarıdaki beyit ile bu beyit arasında Hint nüshalarında şöyle bir başlık yazılmıştır: در بیان نایی که از مقعدش بادی بجست نی را بر زمین نهاد که اگر تو از من بهتر می زنی بگیر Yani, "Bir ney çalanın beyanındadır ki, onun makatından bir yel fırladı. "Eğer sen benden daha iyi çalıyorsan, al!" diye neyi yere koydu." Bu başlık Ankaravî'de yoktur.

Yukarıki beyit ile, bu beyit arasında Hind nüshalarında şöyle bir ünvân yazılmıştır: در بیان نایی که از مقعدش بادی بجست نی را بر زمین نهاد که اگر تو از من بهتر می زنی بگیر Ya'ni, "Bir ney çalanın beyânındadır ki, onun mak'adından bir yel fırladı. "Eğer sen benden daha iyi çalıyor isen, al! diye neyi yere koydu." Bu ünvân Ankaravî'de yoktur.

773. "Eğer sen benden daha iyi çalıyor isen, al, çal!" diye nâyı mak'adına koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

773. "Eğer sen benden daha iyi çalıyor isen, al, çal!" diye neyi makatına koydu.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) insân-ı kâmilin huzurunda, içinden onun sözlerine itiraz eden ve kendi fikrini doğru gören kimsenin bu vesveselerini, ney çalanın makatından çıkarılana benzetir ve onu bu benzetme ile terbiye eder.

Cenâb-ı Pîr kâmilin huzûrunda içinden onun sözlerine i'tirâz eden ve kendi fikrini doğru gören kimsenin bu vesveselerini nây çalanın mak'adından çıkıralana teşbîh ve onu bu teşbîh ile te'dîb buyururlar.

774. Ey müslüman, muhakkak talebde edeb, her edebsizden hamlin gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

774. Ey Müslüman, muhakkak talepte edep, her edepsizden tahammül etmekten başka bir şey değildir.

Ey Hakk yolunun sâliki olan Müslüman, talepte yani sülûk (manevi yolculuk) esnasında edep şudur ki, her edepsiz olan kimselerin sözlerine, fiillerine ve hâllerine tahammül edip sabır ve sükût etmektir. Ve onlarla tartışmaya ve münazaraya girişmeyip, ancak kendi hâlini düzeltmeye gayret etmektir. Nasıl ki, "İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?" (Bakara, 2/44) ayet-i kerimesi, henüz nefsinin sıfatlarından kurtulmadan halkı düzeltmeye çalışanları azarlar.

Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki olan müslüman, talebde ya'ni sülûk esnâsında edeb budur ki, her edebsiz olan kimselerin, sözlerine ve fiillerine ve hallerine tahammül edip sabır ve sükût etmektir. Ve onlar ile mübâhase ve münâzaraya girişmeyip, ancak kendi hâlini ıslâha gayret etmektir. Nitekim أتأمرون الناس بالبر و تنسون أنفسكم (Bakara, 2/44) ya'ni "Nefsinizi unuttunuz da, nâsa birr ve takvâ ile mi emr ediyorsunuz?" âyet-i kerîmesi, henüz nefsi-nin sıfatından kurtulmadan halkı ıslâha sa'y edenleri tevbîh buyurur.

775. Her kimi görürsen ki, "Falan kimsenin tabîatı ve huyu kötüdür!" diye şikâyet ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

775. Her kimi görürsen ki, "Falan kimsenin tabiatı ve huyu kötüdür!" diye şikâyet ediyor.

776. Bil ki, bu şikâyetçi kötü huyludur; zîrâ ki o kötü huylu için, o kötü söyle-yicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

776. Bil ki, bu şikâyetçi kötü huyludur; çünkü o kötü huylu için, o kötü söyleyicidir.

Yani, her kim birinin huyunun kötülüğünden bahsederse, onun aleyhinde konuşuyor ve şeriatça haram olan gıybeti yapıyor; bu sebeple bil ki, bu şikâyet ve gıybet eden kimsenin kendisi kötü huyludur, eğer iyi huylu olsaydı, onun kötü huylarına karşı sabreder ve susardı.

Ya'ni, her kim birinin huyunun kötülüğünden bahs ederse, onun aleyhin-de söylüyor ve şer'an harâm olan gıybeti icrâ ediyor; binâenaleyh bil ki, bu şikâyet ve gıybet eden kimsenin kendisi kötü huyludur, eğer iyi huylu olsa idi, onun kötü huylarına karşı sabr edip sükût edecek idi.

777. Zîrâ iyi huylu o olur ki, gümnamlık içinde, kötü huylu ve kötü tabîatlılar-dan hamûl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

777. Çünkü iyi huylu o kimsedir ki, tanınmamışlık içinde, kötü huylu ve kötü tabiatlılardan gelenlere tahammül eder.

"Humûl", bir kimsenin kendisini halkın gözünden düşürmesi ve ismini ve suretini bilinmez bırakarak şöhretten sakınması demektir. Yani, "İyi huylu olan kimse, halk arasında isimsiz ve nişansız olarak yaşar ve kötü huyluların fiillerini, sözlerini ve hallerini eleştirmez; onların kötü huylarına karşı sabır ve tahammül eder."

“Humûl” (حمُول), bir kimsenin kendisini halkın nazarından düşürmesi ve ismini ve resmini meçhûl bırakarak şöhretten tevakkîsi demektir. Ya'ni, “İyi huylu olan kimse, halk arasında bî-nâm ve nişân olarak yaşar ve kötü huy-luların ef'âlini ve akvâlini ve ahvâlini tenkîd etmez; onların fenâ huylarına karşı sabır ve tahammül eder.”

778. Fakat şeyhte o şikâyet emr-i Hak'dandır, öfke ve husûmet ve heva için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

778. Fakat şeyhte o şikâyet Hak'tan gelen bir iştir, öfke, düşmanlık ve nefsî arzu için değildir.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir soruya cevaptır. Yani, "Eğer dersen ki, şeyh bazı müridlerin kötü hallerinden şikâyet ediyor; bu şikâyet gıybet olmaz mı?" Cevaben deriz ki: "Şeyh kendi nefsinden fânî (yok olmuş) ve Hak ile bâkîdir (varlığını sürdüren)dir; bu sebeple o "kurb-i ferâiz" (farzlarla Allah'a yakınlaşma) mertebesindedir ve Hakk'ın âletidir. Eğer bir müridin kötü halini söylerse, kendi nefsinin sıfatları olan gazabını, içindeki düşmanlığını ve nefsî arzusunu tatmin etmek için değildir." "Mümârât", düşmanlık, mücadele ve çekişme anlamındadır.

Bu beyt-i şerîf, suâl-i mukaddere cevabdır. Ya'ni, "Eğer dersen ki, şeyh ba'zı müridlerin sû-i hallerinden şikâyet ediyor; bu şikâyet gıybet olmaz mı?" Cevâben deriz ki: "Şeyh kendi nefsinden fânî ve Hak'la bâkîdir; binâenaleyh o "kurb-i ferâiz" mertebesindedir ve Hakk'ın âletidir. Eğer bir mürîdin sû-i hâlini söylerse, kendi nefsinin sıfatları olan gazabını ve içindeki husûmetini ve hevâsını tatmîn için değildir." "Mümârât", husûmet ve mücadele ve mü-nâzaa ma'nâsınadır.

779. O şikâyet değildir, peygamberlerin şikâyet etmesi gibi ıslah-ı cândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

779. O şikâyet değildir, peygamberlerin şikâyet etmesi gibi canın ıslahıdır.

Bu sebeple şeyhin şikâyeti, her ne kadar görünüşte şikâyet gibi görünse de, hakikatte şikâyet ve gıybet değildir. Peygamberlerin ümmetlerinden şikâyet etmeleri gibi, onların canlarının ıslahıdır.

Binâenaleyh şeyhin şikâyeti, her ne kadar zâhirde şikâyet görünürse de, hakikatte şikâyet ve gıybet değildir. Peygamberlerin ümmetlerinden şikâyet etmeleri gibi, onların cânlarının ıslahıdır.

780. Peygamberlerin tahammülsüzlüğünü emirden bil ve yoksa onların hilmi [777] kötünün hammalıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

780. Peygamberlerin tahammülsüzlüğünü emirden bil, yoksa onların hilmi kötünün hammalıdır.

Edebsizlerin edepsizliklerine karşı peygamberlerin tahammülsüzlüğünü Hakk'ın emrinden bil de, itiraz etme! Onların ve vârisleri olan yüce evliyânın tahammülsüzlükleri de bu türdendir; aksine gerek peygamberlerin ve gerek vâris olan evliyânın hilimleri (yumuşak huylulukları) ve yumuşaklıkları, kötülükleri yüklenicidir ve tahammül edicidir.

Bî-edeblerin edebsizliklerine karşı peygamberlerin tahammülsüzlüğünü Hakk'ın emrinden bil de, i'tirâz etme! Onların ve vârisleri olan evliyâ-yı kirâmın tahammülsüzlükleri de bu kabildendir; yoksa gerek enbiyânın ve gerek vâris olan evliyânın hilimleri ve yumuşaklıkları, kötülükleri yüklenicidir ve tahammül edicidir.

781. Tabîatı kötülüğü hamlde öldürdüler; eğer tahammülsüzlük olursa, Hâlık'a mensubdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

781. Tabiatı kötülüğü hamlde öldürdüler; eğer tahammülsüzlük olursa, Yaratıcı'ya mensuptur.

Bu peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ (Allah dostları), nefsânî olan tabiatlarını, halkın kötülüklerine tahammül etmek konusunda öldürdüler. Onların tabiatlarında kötülüklere karşı sabırsızlık ve tahammülsüzlük hâli kalmadı. Eğer onlardan tahammülsüzlük ve sabırsızlık meydana gelirse, o ancak Yüce Yaratıcı hazretleri tarafından meydana gelir. Çünkü onlar Hakk'ın âletleridir; bu sebeple onların gazabı, Hakk'ın gazabı ve hilmi (yumuşak huyluluğu) Hakk'ın hilmidir.

Bu enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, nefsânî olan tabîatlarını, halkın kötülüklerine tahammül etmek husûsunda öldürdüler. Onların tabîatlarında kötülüklere karşı sabırsızlık ve tahammülsüzlük hâli kalmadı. Eğer onlardan nâ-hamûllük ve tahammülsüzlük vâki' olursa, o ancak Hâlık Teâlâ hazretleri tarafından vâki' olur. Zîrâ onlar Hakk'ın âletleridir; binâenaleyh onların gazabı, Hakk'ın gazabı ve hilmi Hakk'ın hilmidir.

782. Ey Süleyman, karga ve doğan arasında, Hakk'ın hilmi ol, bütün kuşlar ile uyuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

782. Ey Süleyman, karga ve doğan arasında, Hakk'ın hilmi ol, bütün kuşlar ile uyuş!

"Süleyman"dan kasıt, cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli zâtıdır. "Karga"dan kasıt, bilir bilmez söze karışan ve aklı ermediği hâlde çene çalan kimselerdir. Ve "doğan"dan kasıt, zâhir ulemâsıdır (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler). Ve "bütün kuşlar"dan kasıt, sâliklerdir (Hakk yolcusu). Yani, "Ey zamanın Süleyman'ı olan Mevlânâ, karga ve doğan meşrebinde (karakterinde) olan kimselerin arasında Hakk'ın Halîm ism-i şerîfine bürünerek ortaya çık; bütün sâlikler ile uyuş ve onların idrak mertebelerine göre konuş!"

"Süleymân"dan murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir. "Karga"dan murâd, bilir bilmez söze karışan ve aklı ermediği halde çene çalan kimselerdir. Ve "doğan"dan murâd, ulemâ-yı zâhirdir. Ve "hep kuşlar”dan murâd, sâliklerdir. Ya'ni, "Ey zamânın Süleymân'ı olan Mevlânâ, karga ve doğan meşrebinde olan kimselerin arasında Hakk'ın Halîm ism-i şerîfine mülâbis olarak zâhir ol; bilcümle sâlikler ile uyuş ve onların mertebe-i idrâklerine göre konuş!"

783. İki yüz Belkîs senin hilminin zebûnudur, ey "Kavmime hidayet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diyen!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

783. İki yüz Belkıs senin hilminin esiridir, ey "Kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" diyen!

Ey, "Ya Rab, benim kavmime hidayet et, çünkü bilmiyorlar!" diye Allah'a yalvaran Fahrü'l-mürselîn (s.a.v.) Efendimiz'in vârisi olan kâmil insan! Belkıs karakterinde olan pek çok kimseler senin hilminin esiri ve mağlubudur.

Bu şerefli beyitte, Uhud gazvesinde Resûl-i Ekrem'in mübarek dişleri düşman okunun darbesinden kırıldığı zaman buyurdukları hadis-i şerife işaret edilir. Âlemlerin Efendisi'nin yüzleri yaralanıp, dişleri kırıldığı zaman, yüce sahabeler çok üzüldüler ve: "Düşmanlar aleyhine dua et ya Resûlallah!" dediler. O cihanın övüncü Efendimiz buyurdular ki: " اني لم ابعث لعانا و لكنى بعثت داعيا و رحمة اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون yani Ben lanetleyici olarak gönderilmedim, aksine davet edici ve rahmet olarak gönderildim! Ey benim Allah'ım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!"

Ey, "Ya Rab, benim kavmime hidâyet et, zîrâ bilmiyor!" diye Hakk'a yalvaran Fahrü'l-mürselîn (s.a.v.) Efendimiz'in vârisi olan kâmil! Belkîs meşrebinde olan pek çok kimseler senin hilminin zebûnu ve mağlûbudur.

Bu beyt-i şerîfde Uhud gazâsında Resûl-i Ekrem'in mübarek dişleri düşman okunun darbesinden kırıldığı vakit buyurdukları hadis-i şerîfe işaret buyurulur. Server-i âlem Efendimiz'in yüzleri yaralanıp, dişleri kırıldığı vakit, ashâb-ı kirâm çok mahzûn oldular ve: "Düşmanlar aleyhine duâ et yâ Resûlallah!" dediler. O Fahr-i cihân Efendimiz buyurdular ki:" اني لم ابعث لعانا و لكنى بعثت داعيا و رحمة اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni Ben koğucu olarak gönderilmedim ve da'vet edici ve rahmet olarak ba's olundum! Ey benim Allâh'ım kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!"

## Süleymân (a.s.)ın "Şirk üzerinde ısrârı düşünme ve te'hîr etme!" diye Belkîs'ın önüne tehdîd göndermesidir

784. "Ey Belkîs, âgah ol, gel! ve yoksa fenâ olur; senin askerin senin hasmın olur, mürted olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

784. "Ey Belkîs, uyanık ol, gel! Yoksa kötü olur; senin askerin senin düşmanın olur, dinden döner!"

Süleymân (a.s.) Belkîs'in elçileriyle haber gönderip buyurdu ki: "Ey Belkîs, gafletten uyan da, bizim tarafımıza iman ederek gel, aksi hâlde işin kötü olur, güvendiğin askerin senin düşmanın olur ve sana itaatten döner!"

Süleymân (a.s.) Belkîs'in elçileriyle haber gönderip buyurdu ki: "Ey Belkîs, gafletten uyan da, bizim tarafımıza îmân ederek gel, aksi halde işin fenâ olur, güvendiğin askerin senin hasmın olur ve sana itâattan irtidâd eder!"

785. "Perdedârın kapını koparır; cânın, senin cânın ile düşmanlık eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

785. "Perdedârın kapını koparır; cânın, senin cânın ile düşmanlık eder."

Ey Belkıs, bana karşı gelirsen, senin saltanat makamında görevlendirdiğin perdedârın sana düşman olur ve kapını yıkar. Senin en değerli bildiğin canın bile, hayvanî ruhuna düşmanlık eder ve onun benliğini ve enâniyetini yıkar.

"Ey Belkîs, bana muhalefet edersen, senin makām-ı saltanatında istihdâm ettiğin perdedârın sana düşman olup, kapını yıkar. Senin en azîz bildiğin cânın bile, rûh-i hayvânîne düşmanlık eder ve onun benliğini ve enâniyetini yıkar."

786. İmtihan vaktinde bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk'ın ordusudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

786. İmtihan vaktinde bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk'ın ordusudur.

Yüce Allah, insan şeklinde yarattığı idrak sahibi bir varlığı, hayvanlık alanında serbest bir halde bırakmaz. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de, "İnsan başıboş bırakılmış hayvan gibi terk olunmuş olduğunu mu zanneder?" (Kıyâmet, 75/36) buyurulur. Bu sebeple bu varlık daima ilahi imtihanlara maruzdur. İmtihan vakti geldiği zaman bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk'ın askeridir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de, "Göklerin ve yeryüzünün orduları Allah'ındır" (Fetih, 48/4-7) buyurulur.

Hak Teâlâ hazretleri insan sûretinde yarattığı bir mahlûk-ı müdriki, hayvâniyet sahasında serbest bir halde bırakmaz. Nitekim âyet-i kerîmede أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى (Kıyâmet, 75/36) ya'ni “İnsan başıboş bırakılmış hayvan gibi terk olunmuş olduğunu mu zanneder?” buyurulur. Binâenaleyh bu mahlûk dâimâ imtihânât-ı ilâhiyyeye ma'rûzdur. İmtihân vakti geldiği zaman bütün yerin ve göğün zerreleri Hakk'ın askeridir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Fetih, 48/4-7) ya'ni “Göklerin ve yeryüzünün orduları Allah'ındır” buyurulur.

787. Rüzgârı gördün ki Adlar'a ne yaptı? Suyu gördün ki tûfanda ne yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

787. Rüzgârın Ad kavmine ne yaptığını gördün mü? Suyun tufanda ne yaptığını gördün mü?

Eğer yerin ve göğün ordularının ne olduğunu anlamak istersen, bak ve gör ki, rüzgâr Allah'ın emriyle Ad kavmine ne yaptı ve onları nasıl helak etti; ve suya bak ki, Nuh (a.s.)'a karşı gelen kavmi o su tufan içinde nasıl mahvetti? Bunların şehirlerinin harabeleri ve kalıntıları bugün göz önündedir.

Eğer yerin göğün ordularının ne olduğunu anlamak istersen, bak gör ki, rüzgâr Allâh'ın emriyle Ad kavmine ne yaptı ve onları nasıl helâk etti; ve suya bak ki, Nûh (a.s.)a muhalefet eden kavmi o su tûfân içinde nasıl berbâd etti? Bunların şehirlerinin harâbeleri ve müstahâseleri bugün göz önündedir.

788. O şeyi ki, o kin denizi Fir'avn üzerine vurdu ve o şeyi ki, Kārûn'a bu zemîn göstermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

788. O şeyi ki, o kin denizi Firavun üzerine vurdu ve o şeyi ki, Karun'a bu yer göstermiştir.

"Ân çi", "ân çi dîdî" takdirindedir. Yani, "O şeyi gördün ki, o kin denizi, yani Kızıldeniz, Musa (a.s.)'a karşı gelen Firavun üzerine hücum ederek onu boğdu. Ve yine o şeyi gördün ki, aynı şekilde Musa (a.s.)'a karşı gelen Karun'a, bu yeryüzü göstermiştir." Yani Karun'un yere battığını gördün. Nasıl ki bunların kıssaları Kur'an-ı Kerim'de yer almaktadır.

“Ân çi”, “ân çi dîdî” takdîrindedir. Ya'ni, “O şeyi gördün ki, o bahr-i kîn, ya'ni Bahr-i Ahmer, Mûsâ (a.s.)a muhalefet eden Fir'avn üzerine hücûm ederek onu boğdu. Ve yine o şeyi gördün ki, kezâ Mûsâ (a.s.)a muhalefet eden Kārûn'a, bu yeryüzü göstermiştir.” Ya'ni Kārûn'un yere battığını gördün. Nitekim bunların kıssaları Kur'ân-ı Kerîm'de münderiçdir.

789. Ve o şeyi ki, o Ebabîl o file yaptı ve o şeyi ki, sivrisinek Nemrûd'un kellesini yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

789. Ve o şeyi ki, o Ebabîl o file yaptı ve o şeyi ki, sivrisinek Nemrûd'un kellesini yedi.

Ve yine o şeyi gördün ki, o Ebabîl kuşlarının, Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin filine ne yaptıklarını Kur'an'da أَلَمْ تَرَ كَيْفَ (Fil, 105/1) "Elem tere keyfe" sûre-i şerîfesinde okuyup gördün ve İbrahim (a.s.)a karşı çıkan Nemrud'un beynini sivrisineğin nasıl kemirdiğini de Kısas-ı Enbiya'da okudun ve gördün.

Ve yine o şeyi gördün ki, o Ebâbíl kuşları, Ka'be'yi yıkmağa gelen Ebrehe'nin filini ne yaptıklarını Kur'ân'da أَلَمْ تَرَ كَيْفَ (Fil, 105/1) "Elem tere keyfe" sûre-i şerîfesinde okuyup gördün ve İbrâhîm (a.s.)a muhalif olan Nemrûd'un beynini sivrisineğin nasıl kemirdiğini de Kısas-ı Enbiya'da okudun ve gördün.

790. Ve onu ki, bir Dâvud eliyle taş etti, altı yüz parça oldu ve orduyu bozdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

790. Ve onu ki, bir Dâvud eliyle taş etti, altı yüz parça oldu ve orduyu bozdu.

Ve onu da gördün ki, Davud (a.s.) "Dâvûd da Câlût'u öldürdü" (Bakara, 2/251) âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere eliyle düşman askerine taş attı ve altı yüz parça olup o askeri bozdu ve mağlup etti.

Ve onu da gördün ki, Davud (a.s.) وَ قَتَلَ دَاوُدُ جَالُوتَ (Bakara, 2/251) ["Dâvûd da Câlût'u öldürdü"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere eliyle düşman askerine taş attı ve altı yüz parça olup o askeri bozdu ve mağlûb etti.

791. Lût'un düşmanları üzerine taş yağardı, hattâ ki kara suya daldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

791. Lût'un düşmanları üzerine taş yağardı, hatta kara suya daldılar.

Lût (a.s.)a karşı gelen kavmin üzerine, şehirleriyle beraber kara su içine dalıp helâk oluncaya kadar taş yağdı. Nitekim Hûd sûresinde buyurulur: فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَ أَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (Hûd, 11/82) Yani "Emrimiz geldiğinde, o şehirlerin üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık." Bu âyet-i kerîmeye göre, Lût kavminin bulunduğu yerde bir volkan ortaya çıkıp, bu volkanın yağdırdığı lavlarla beraber şehrin depremlerle çökerek yerinde hâlen Lut Gölü denilen pis kokulu bir su çıktığı anlaşılmakta; bu suda krom madeni ve karbon kükürt bulunup bu pis kokuları meydana getirdiği rivayet olunur. Sözün özü, tabiî kuvvetler ve maddî unsurlar Hakk'ın emrine tâbi askerlerdir.

Lût (a.s.)a muhalefet eden kavim üzerine şehirleriyle beraber kara su içine dalıp helâk oluncaya kadar taş yağardı. Nitekim sûre-i Hûd'da buyurulur: فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَ أَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ (Hûd, 11/82) Ya'ni "Vaktâki bizim emrimiz geldi; onların şehirlerinin üstünü altına getirdik ve onların üzerine lavlardan müteşekkil taşlar yağdırdık". Bu âyet-i kerîmeye göre, Lût kavminin bulunduğu mahalde bir bürkân zuhûr edip, bu volkanın yağdırdığı lavlar ile berâber şehrin zelzeleler ile göçerek yerinde elyevm Bahr-i Lût denilen pis kokulu bir su çıktığı anlaşılmakta; bu suda krom ma'deni ve kibrît-i karbon bulunup bu pis kokuları vücûda getirdiği rivâyet olunur. Velhâsıl kuvâ-yı tabîiyye ve anâsır-ı maddiyye Hakk'ın emrine tâbi' askerlerdir.

792. Eğer cihânın cemâdâtından peygamberlerin âkılâne yardımını söylersem,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

792. Eğer dünyanın cansız varlıklarından peygamberlerin akıllıca yardımını söylersem,

Eğer bu unsurlardan oluşan dünyanın cansız varlıklarından, akıllı canlılar gibi, peygamberlere ne gibi yardımlar meydana geldiğini söylersem,

Eğer bu unsurî olan cihânın cemâdlarından, âkil olan zî-rûhlar gibi, peygamberlere ne gibi yardımlar vâki' olduğunu söylersem,

793. Mesnevî o kadar olur ki kırk deve çekerse, yük götürücülükten âciz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

793. Mesnevî o kadar çoktur ki kırk deve çekse, yük taşıyıcılıktan âciz kalır.

794. El, kâfir üzerine şehadet verir, Hakk'ın leşkeri olur, baş koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

794. El, kâfir üzerine şahitlik eder, Hakk'ın askeri olur, baş koyar.

(Yâsîn, 36/65) الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَ تُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَ تَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ Yani "O günde onların ağızlarını mühürleriz, bize kazandıkları şeyi elleri söyler ve ayakları şahitlik eder" ayet-i kerimesi gereğince, kâfirlerin "benimdir" diye sarıldıkları kendi varlıkları, aleyhlerine hücum eden Hakk'ın askeri olur ve Hakk'ın emrine itaat ederler.

(Yâsîn, 36/65) الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَ تُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَ تَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ Ya'ni "O günde onların ağızlarını mühürleriz, bize kazandıkları şeyi elleri söyler ve ayakları şehadet eder" âyet-i kerîmesi mûcibince, kâfirlerin benimdir diye sarıldıkları kendi vücûdları, aleyhlerine hücum eden Hakk'ın leşkeri olur ve Hakk'ın emrine itâat ederler.

795. Ey fiilde Hakk'ın zıddını ders göstermiş, onun leşkeri arasındasın, kork!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

795. Ey fiilde Hakk'ın zıddını ders göstermiş, onun askeri arasındasın, kork!

Ey Hakk'ın peygamberleri aracılığıyla kullarına bildirdiği emir ve hükümlere fiilen karşı gelip, bu karşıt fiili çevresine ders olarak gösteren ve öğreten kimse! Sen gerek kendi varlığında ve gerek varlığının dışında her an Hakk'ın emrine hazır olan askerlerin içindesin, bu karşıtlıktan kork!

Ey Hakk'ın enbiyâsı vâsıtasıyla kullarına tebliğ buyurduğu evâmir ve ahkâma fiilen muhalefet edip, bu muhâlif olan fiili, muhîtine ders olarak göstermiş ve ta'lîm etmiş olan kimse! Sen gerek kendi vücudunda ve gerek vücûdunun hâricinde her an Hakk'ın emrine müheyyâ olan askerlerin içindesin, bu muhalefetten kork!

796. Senin cüz'ün cüz'ü, onun leşkeridir; vifakda muhakkak şimdi sana nifak cihetinden muti'dirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

796. Senin cüz'ünün cüz'ü, onun askeridir; uyum içinde muhakkak şimdi sana nifak yönünden itaatkârdırlar.

İnsanın cüz'ünün cüz'ü, her bir uzvunu oluşturan hücreler ve vücudunda mevcut olan faydalı ve faydasız mikroplar ve dört ana unsurdan her biridir. Bunlar, senin ilâhî emre aykırı olarak harcadığın irâdene tâbi olup görünüşte uyum içindedirler; fakat onların bu itaati ve uyumu, şimdi bu dünya hayatında nifak yönündendir.

Bilinmeli ki, insan vücudunu oluşturan unsurlar, cansız varlıklardır; ve cansız varlık ise Fusûsu'l-Hikem'de İshak Fassı'nda Hz. Şeyh-i Ekber tarafından beyan ve izah buyurulduğu üzere, Allah'ı en iyi bilendir ve Hakk'a itaatkâr olup, O'nun tasarrufuyla değişim içindedirler. Bu sebeple, ilâhî emre aykırı hareket eden insanın vücudunu oluşturdukları için, her ne kadar ona itaatkâr iseler de, nifak yönünden itaatkârdırlar.

İnsanın cüz'ünün cüz'ü, her bir uzvunu teşkil eden hüceyrât ve vücûdunda mevcûd olan fâideli ve fâidesiz mikroblar ve anâsır-ı erbaadan her biridir. Bunlar senin emr-i ilâhîye muhâlif olarak sarf ettiğin irâdene tâbi' olup sûrette muvâfakattadırlar; fakat onların bu itâat ve muvâfakatları, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede nifak cihetindendir.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı insânîyi teşkil eden anâsır, cemâddırlar; ve cemâd ise Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkîde Hz. Şeyh-i Ekber tarafından beyân ve îzâh buyurulduğu üzere, a'ref-i billâhdır ve Hakk'a mutî olup, onun tasarrufuyla inkılâb içindedirler. Binâenaleyh emr-i ilâhîye muhâlif hareket eden insanın vücûdunu teşkil ettikleri cihetle, her ne kadar ona mutî' iseler de, nifâk cihetinden mutî'dirler.

797. Ve eğer göze der ise ki: "Onu sık!" göz ağrısı senden yüz intikām getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

797. Ve eğer göze der ise ki: "Onu sık!" göz ağrısı senden yüz intikam getirir.

"Demâr", helaklik ve intikam anlamındadır. Yani, senin vücudunun azaları, Hakk'ın emri altındadır. Sen her ne kadar kendinin olup, istediğin gibi emrine itaat ettireceğini zanneder isen de, eğer Yüce Allah senin kullandığın göze: "Onu sık!" diye emrederse, göz ağrısı dediğimiz hastalık, senin vücudundan yüz intikam almaya kalkışır ve o zaman anlarsın ki, onun sana muvafakatı (uygunluğu) nifak (ikiyüzlülük) içinde imiş.

"Demâr", helâklik ve intikām ma'nâsınadır. Ya'ni, senin vücudunun a'zâsı, Hakk'ın emri altındadır. Sen her ne kadar kendinin olup, istediğin gibi emrine itâat ettireceğini zanneder isen de, eğer Hak Teâlâ senin kullandığın gö- ze: "Onu sık!" diye emr ederse, göz ağrısı dediğimiz maraz, senin vücûdun- dan yüz intikām almağa kıyâm eder ve o zaman anlarsın ki, onun sana mu- vâfakatı nifak içinde imiş.

798. Ve eğer o dişe "Sıklet göster!" derse, binâenaleyh sen dişinden kulak bur- ması görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

798. Ve eğer o dişe "Ağırlık göster!" derse, bu sebeple sen dişinden kulak burması görürsün.

Ve eğer Yüce Allah hazretleri sana nimet olarak verdiği dişe: "Onun varlığına ağırlık ver!" diye emrederse, sen emrine tâbi olduğunu zannettiğin [dişin], sana azap olduğunu görürsün.

"Gûşmâl" kulak çekmek ve terbiye etmek anlamındadır.

Ve eğer Hak Teâlâ hazretleri sana ni'met olarak verdiği dişe: "Onun vücû- duna ağırlık ver!" diye emr ederse, sen emrine tâbi' olduğunu zannettiğin [dişin], sana azâb olduğunu görürsün.

"Gûşmâl" kulak çekmek ve te'dîb etmek ma'nâsınadır.

799. Tıbbı aç, illetlerin babını oku, tâ ki ten leşkerinin amelini göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

799. Tıbbı aç, hastalıkların bölümünü oku ki beden askerinin işini göresin!

Tıp kitabını aç, hastalıklardan bahseden bölümü oku da, bedenindeki ilahi askerlerin yaptığı işleri gör! Özellikle günümüz tıbbında alyuvarlar ve mikroplar bahsi, vücuttaki ilahi askerlerin savaşlarını açık bir şekilde tasvir etmektedir.

Tıb kitabını aç, illetlerden bahs eden bâbı oku da, cismindeki cünûd-ı ilâ- hiyyenin yaptığı işleri gör! Husûsiyle tabâbet-i hâzırada küreyvât-ı hamrâ ve mikroplar bahsi, vücûddaki cünûd-ı ilâhiyyenin muhârebâtını açık bir sûret- te tasvir etmektedir.

800. Mâdemki her bir şeyin cânının cânı O'dur, cânının cânına düşmanlık ne [797] vakit kolaydır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

800. Mademki her bir şeyin canının canı O'dur, canının canına düşmanlık ne zaman kolaydır?

Yani, âlemin bütünlüğü ilâhî sıfat ve isimlerin tecelli yerleri olup, cansız varlıkta gizli, bitkide hissedilen, hayvanda görünen ve insanda daha belirgin olan hayat, Hakk'ın Hayat sıfatının bir yansımasıdır. Bu sebeple Hak her bir şeyin canının canıdır ve her şeyin Kayyım'ıdır (varlığını sürdüren, ayakta tutan). Böyle olunca canının canı ve her şeyin Kayyım'ı olan Hakk'a karşı gelmek ve düşmanlık etmek kolay olur mu?

Ya'ni, âlemin hey'et-i mecmûası sıfât ve esmâ-yı ilâhiyyenin mazharları olup, cemâdda meknûz ve nebâtta mahsüs ve hayvânda zâhir ve insanda azhar olan hayât, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının pertevidir. Binâenaleyh Hak her bir şeyin cânının cânıdır ve her şeyin Kayyûm'udur. Böyle olunca cânının cânı ve her şeyin Kayyûm'u olan Hakk'a muhalefet ve husûmet kolay olur mu?

801. "Şeytan ve peri askerini bırak ki, cân arasından bana saf-derlik ederler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

801. "Şeytan ve peri askerini bırak ki, can arasından bana saf-derlik ederler."

"Ey Belkıs, şeytanların ve perilerin benim emrim altında bulunup, düşmanlara karşı bana candan pehlivanlık ettiklerini düşünerek korkmak suretiyle bana tabi olma, onları zihninden çıkar; çünkü bunların hepsi oluş ve bozuluş âlemindendir ve onların sahibi Hak'tır; ve o gerçek Sahip beni halife ve vekil olarak gönderdi; bu sebeple ancak Hakk'ın vekilliğini taşıdığım için bana tabi ol!"

"Ey Belkîs, şeytanların ve perilerin benim emrim altında bulunup, düş- manlara karşı bana cândan pehlivanlık ettiklerini düşünerek korkmak sûre- tiyle bana tâbi' olma, onları zihninden çıkar; zîrâ bunların hepsi âlem-i mülk- tendir ve onların mâliki Hak'dır; ve o Mâlik-i hakîkî beni halîfe ve nâib ola- rak gönderdi; binâenaleyh ancak niyâbet-i Hakk'ı hâiz olduğum için bana tâ- bi' ol!"

802. "Ey Belkîs, ibtidâdan mülkü bırak, vaktaki beni bulasın, mülk senin lâyıkındır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

802. "Ey Belkıs, başlangıçta mülkü bırak, beni bulduğun zaman mülk senin lâyıkındır."

"Ey Belkıs, öncelikle mülk âlemini bırak ve sahiplik iddiasından vazgeç! Gerçek sahibin vekili olan benim tarafıma gel, beni bulduğun zaman kendini anlarsın ve kendini anladığın zaman mülk senin lâyıkın olur!"

"Ey Belkîs, evvelen âlem-i mülkü bırak ve mâlikiyet da'vâsından vazgeç! Mâlik-i hakîkînin nâibi olan zâtım tarafına gel, beni bulduğun vakit, nefsini anlarsın ve nefsini anladığın vakit, mülk senin lâyıkın olur!"

803. "Vaktaki benim nezdime gelesin, muhakkak bilirsin ki, sen bensiz hamâm nakşı idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

803. "Benim yanıma geldiğin zaman, kesinlikle bilirsin ki, sen bensiz hamam nakşı idin."

"Ey Belkıs, sen benim yanıma gelip sohbetimden faydalanarak kendini anlar isen, kesinlikle bilirsin ki, sen bensiz, yani benim sohbetime gelmeden önce, hamamların duvarlarına nakşedilmiş olan suretler gibi cansız ve anlamsız idin."

"Ey Belkîs, sen benim nezdime gelip sohbetimden müstefid olarak kendini anlar isen, muhakkak bilirsin ki, sen bensiz, ya'ni benim sohbetime gelmezden evvel, hamâmların duvarlarına nakş edilmiş olan sûretler gibi cansız ve ma'nâsız idin."

804. Nakış gerek sultanın, yahud ganînin nakşı olsun, kendi cânından çeşnisiz sûrettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

804. Nakış, ister sultanın ister zenginin nakşı olsun, kendi canından bir tat taşımayan bir surettir.

Yani, duvarlardaki nakış, ister belirli bir sultanın ister bir zengin kimsenin nakşı olsun, mademki kendisine ait olan sultanın veya o zengin kimsenin canından bir tat ve zevk sahibi değildir, o kupkuru bir surettir. Bunun gibi, cisimlere ilişkin olan insan ruhunun zevkinden ve tadından habersiz olan kimseler, ister sultan olsun ister başka bir zengin olsun, ancak bir surettir.

Ya'ni, duvarlardaki nakış, gerek muayyen bir sultânın veyâhud bir zengin kimsenin nakşı olsun, mâdemki kendisine mensûb olan sultânın veyâ o zengin kimsenin cânından bir çeşni ve zevk sâhibi değildir, o kupkuru bir sûrettir. Bunun gibi, cisimlere taalluk eden rûh-ı insânînin zevkinden ve çeşnisinden bîhaber olan kimseler, ister sultân olsun, ister diğer bir zengin olsun, ancak bir sûrettir.

805. Onun zîneti başkalarından dolayı beyhûde göz ve ağız açmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

805. Onun süsü, başkaları yüzünden boş yere göz ve ağız açmıştır.

"O suretin süsü ve düzeni başkaları içindir, kendisi için değildir. Boş yere göz ve ağız açmıştır." Yani o nakşın (işlemenin, desenin) kendinden haberi yoktur, onu başkaları seyreder. Nasıl ki nefsini bilmeksizin ağız açıp, halka hakikatlerden söz söyleyen kimselerin sözleri boşunadır ve onların kendi akli tahminleriyle gördükleri şeyler hatalıdır.

"O sûretin süsü ve nizâmı başkaları içindir, kendi için değildir. Boş yere göz ve ağız açmıştır." Ya'ni o nakşın kendinden haberi yoktur, onu başkaları temâşâ eder. Nitekim nefsini ârif olmaksızın ağız açıp, halka hakāyıktan söz söyleyen kimselerin kelâmları beyhûdedir ve onların kendi tahmînât-ı akliyyeleriyle gördükleri şeyler hatâ-âlûddur.

806. Ey sen ki, cenkte kendini oynamışsın; sen başkalarını kendinden tanımamışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

806. Ey sen ki, savaşta kendini oynamışsın; sen başkalarını kendinden tanımamışsın.

Ey sen ki, bu dünya hayatı mücadelesinde kendini oynamış ve nefsinle meşgul olmuşsun; başkalarını kendinden, yani kendinde kaybolmuş olmandan dolayı tanımamışsın ve her hususta kendi nefsinin varlığını görmüş ve başkalarının varlığından gafil kalmışsın.

Ey sen ki, bu hayât-ı dünyâ cidâlinde kendini oynamış ve nefsinle meşgûl olmuşsun; başkalarını kendinden, ya'ni kendinde müstağrak olmandan dolayı tanımamışsın ve her husûsta kendi nefsinin varlığını görmüş ve başkalarının varlığından gāfil kalmışsın.

807. Sen her sûrette ki, "Bu benim!" diye gelsen, dursan, vallâhi o sen değilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

807. Sen her surette ki, "Bu benim!" diye gelsen, dursan, vallahi o sen değilsin!

Hâlbuki sen, sen misin? Her surette "Bu benim!" diye gelsen ve o surette dursan, vallahi o suret sen değilsin; çünkü insan, cismanî suretten ve hallerin suretinden ibarettir; ve cismanî suret daima başka bir hale geçer, dönüşür ve hallerin sureti ise, asla sabit değildir. Kâh kabz (manevî sıkıntı) ve kâh bast (manevî genişlik) ve kâh gam ve kâh sevinç gelir, gider. Bu sebeple bu cismanî suretler ile, hallerin suretlerinden bir hal içinde durup, "Bu benim!" desen, asla doğru olmaz. Çünkü o yok olur; ondan sonra gelene de, yine "Benim!" diyemezsin. Bu hal sürekli böyle devam eder. Senin senliğin böyle olduğu gibi, başkalarının benlikleri de böyledir.

Halbuki sen, sen misin? Her sûrette "Bu benim!" diye gelsen ve o sûrette dursan, vallâhi o sûret sen değilsin; zîrâ insan, sûret-i cismâniyye ile sûret-i ahvâlden ibârettir; ve sûret-i cismâniyye dâimâ mütebeddildir ve sûret-i ahvâl ise, aslâ sâbit değildir. Gâh kabz ve gâh bast ve gâh gam ve gâh sürûr gelir, gider. Binâenaleyh bu suver-i cismâniyye ile, suver-i ahvâlden bir hâl içinde durup, "Bu benim!" desen, aslâ doğru olmaz. Çünki o zâildir; ondan sonra gelene de, yine "Benim!" diyemezsin. Bu hâl mütemâdiyen böyle gider. Senin senliğin böyle olduğu gibi, başkalarının benlikleri de böyledir.

808. Sen bir zaman halktan tenha kalsan, boğazına kadar gam ve endîşede kalırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

808. Sen bir süre halktan uzak kalsan, boğazına kadar gam ve endişede kalırsın.

Kendi nefsini ve başkalarını tanımamış olmanın alâmeti (işareti) şudur ki, sen bir süre halktan ayrılıp yalnız kalsan, için sıkılır ve boğazına kadar gam ve düşünce içinde kalırsın. Eğer kendi nefsini ve başkalarını bilseydin, bu çoklukların, tek ve hakiki varlıkta olduğunu anlar ve O'nda müstağrak (tamamen batmış) olmak zevkiyle lezzetlenirdin.

Kendi nefsini ve başkalarını tanımamış olmanın alâmeti budur ki, sen bir zaman halktan ayrılıp yalnız kalsan, için sıkılır ve boğazına kadar gam ve düşünce içinde kalırsın. Eğer kendi nefsini ve başkalarını bilse idin, bu keserâtın, vücûd-ı vâhid-i hakîkîde olduğunu anlar ve O'nda müstağrak olmak zevkiyle mütezevvık olur idin.

809. Ne vakit bu, sen olursun ki, sen evhadsin ki, kendinin sermesti ve zîbâsı ve hoşusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

809. Ne zaman ki sen, biricik olan sen olursun, kendinin sarhoşu, güzeli ve hoşu olursun.

"Evhad", vahdetten türemiş bir üstünlük ismidir, mübalağa ile "bir olan" demektir. Yani sen "Bu benim!" demekle, sen olamazsın. Senin benliğin vehimden (sadece sanıda var olmaktan) kaynaklanır. Sen, kul ile mabudun ayrı ayrı bağımsız varlıkları olduğunu zannedersin; hâlbuki Hak, sende ve senden başkasında kendi vahdeti (birliği) ile görünür. Bu belirlenimlerin ve oluşların çokluğu, Hakk'ın zâtî birliğine zarar vermez. Senin vehmedilmiş olan senliğin, o zâtî birlik içinde oluşmuş olup, sen kendinin sarhoşu ve kendinin yakışıklısı ve hoşu olmuşsun, yani ancak kendini beğenmişsin. Reşehât'ta zikredilmiştir ki Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri buyururlar: "Şuhûdun (mânevî müşahedenin) iki anlamı vardır: Biri, mukaddes Zât'ı, mazharlar (tecelli yerleri) elbisesiyle zuhurdan (ortaya çıkmaktan) arınmış olarak müşahede etmektir; diğeri de şudur ki: O mukaddes Zât'ı, birlik ve ferdaniyet (tek olma) sıfatıyla, hemhal olma vasfı olmaksızın, mazharlar perdesinde müşahede etmektir. Sûfîler (Allah ruhlarını kutsasın) bu şuhûda "kesrette (çoklukta) ahadiyyet (birlik) şuhûdu" derler. Hz. Risâlet-penâh (s.a.v.) peygamberliğinden sonra bu şuhûdda idiler." Ve yine buyurdular ki: "Halk tasavvur ederler ki, kemâl (olgunluk) "ene'l-Hak!" (Ben Hakk'ım!) demekte. Kemâl odur ki, "ene"yi, yani "ben"i ortadan kaldırıp, asla benliği anmamaktır."

"Evhad", vahdetten ism-i tafdíldir, mübâlağa ile “bir olan" demektir. Ya'ni sen "Bu benim!" demek ile, sen olamazsın. Senin benliğin vehminden mütevelliddir. Sen âbid ile ma'bûdun ayı ayrı vücûd-ı müstakilleri vardır zannedersin; halbuki Hak sende ve senin gayrinde kendi vahdeti ile zâhirdir. Bu taayyünâtın ve şuûnâtın kesreti, Hakk'ın vahdet-i zâtiyyesine kadh vermez. Senin mevhûm olan senliğin, o vahdet-i zâtiyye içinde mütekevvin olup, sen kendinin sarhoşu ve kendinin yakışıklısı ve hoşu olmuşsun, ya'ni ancak kendini beğenmişsin. Reşehâťda mezkûrdur ki Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri buyururlar: "Şuhûdun iki ma'nâsı vardır: Biri Zât-ı mukaddesi, libâs-ı mezâhir ile zuhûrdan muarrâ müşâhede etmektir; ve biri dahi oldur ki: O Zât-ı mukaddesi birlik ve ferdâniyet na'tıyle, hemelik vasfı olmaksızın, perde-i mezâhirde müşâhede etmektir. Sûfiyye (kaddesallâhu ervâhahüm] bu şuhûda “Şuhûd-i ahadiyyet der-kesret" derler. Hz. Risâlet-penâh (s.a.v.) bi'setinden sonra bu şuhûdda idiler." Ve yine buyurdular ki: "Halk tasavvur ederler ki, kemâl "ene'l-Hak!" demekte. Kemâl odur ki, "ene"yi, ya'ni “ben”i ortadan kaldırıp, aslâ benliği anmamaktır."

810. Kendinin kuşusun, kendinin avısın, kendinin tuzağısın; kendinin sadrı- [807] sın, kendinin ferşisin, kendinin bâmısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

810. Kendinin kuşusun, kendinin avısın, kendinin tuzağısın; kendinin sadrısın, kendinin ferşisin, kendinin bâmısın.

Ey bu yoğun âlemde belirginleşen insan! Senin Hakk'ın ilminde bir şeyliğin vardır ve o şeyliğin, Hakk'ın "Ol!" emri üzerine, ancak kendi nefsini, kendi icat etti; fakat Hak ile ve Hak'ta icat etti. Ve o şeyliğin bir ismin mazharı olup, sen hakiki varlık semasında uçan bir kuşsun ve bütün ömründe avlayacağın şeyler bu ismin hazinesinde gizli olan şeylerdir; ve senin için hakikatinin dairesinden çıkmak imkânı olmadığından, sen kendinin tuzağısın. Hayırdan sana isabet eden şeyle kendinin sadrısın ve şerden isabet eden şey sebebiyle kendinin ferşisin. Ve gerek hayır ve gerek şer sana kendi hakikatinden geldiği için, sen kendinin bâmı ve şakîsisin. Nasıl ki hadis-i şerifte `من وجد خيرا فليحمد الله و من وجد غير ذلك فلا يلو من الا نفسه` yani “Kim ki hayır bulursa Allah'a hamd etsin ve onun gayrısını bulan kimse dahi, ancak nefsine sitem etsin!" buyurulmuştur. Bu anlamın ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Sâlihî Faslı'nda "Tekvin" bahsindedir.

Ey bu âlem-i kesîfde müteayyin olan insan! Senin ilm-i Hak'da şey'iyyetin vardır ve o şey'iyyetin Hakk'ın "Kün!" emri üzerine, ancak kendi nefsini, kendi îcâd etti; velâkin Hak'la ve Hak'da îcâd etti. Ve o şey'iyyetin bir ismin mazharı olup, sen vücûd-ı hakîkî semâsında uçan bir kuşsun ve bilcümle mevtında avlayacağın şeyler bu ismin hazînesinde meknûz olan şeylerdir; ve senin için hakîkatinin dâiresinden çıkmak imkânı olmadığından, sen kendinin tuzağısın. Hayırdan sana isabet eden şeyle kendinin sadrısın ve şerden isabet eden şey sebebiyle kendinin ferşisin. Ve gerek hayır ve gerek şer sana kendi hakîkatinden geldiği cihetle, sen kendinin bâmı ve şakîsisin. Nitekim hadîs-i şerîfde `من وجد خيرا فليحمد الله و من وجد غير ذلك فلا يلو من الا نفسه` ya'ni “Kim ki hayır bulursa Allâh'a hamd etsin ve onun gayrini bulan kimse dahi, ancak nefsine levm etsin!" buyurulmuştur. Bu ma'nânın tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de "Tekvîn" bahsindedir.

811. Cevher o olur ki, kendiyle kāimdir; o araz olur ki, onun fer'i olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

811. Cevher, kendi başına var olandır; araz ise onun fer'i (tali unsuru) olandır.

Cevher, kendi kendine var olan şeye denir; "araz" ise kendi kendine var olmayıp, var olmakta başkasının varlığına muhtaç olan şeye denir. Şimdi, senin senliğini var eden şeyiyetin (benliğin), kendi kendine var olan bir şey değildir ki, sen bu senliğine dayanıp, "benim" diyebilesin. Bu sebeple, Hak'ta oluşmuş ve Hak ile var olan senin hakikatin, Hakk'ın hakiki varlığının tali unsuru olan bir arazdır.

Cevher, kendi kendine kāim olan şeye derler; ve "araz" kendi kendine kāim olmayıp, kıyâmda başkasının vücuduna muhtaç olan şeye derler. İmdi senin senliğini vücûda getiren şey'iyyetin kendi kendine kāim olan bir şey değildir ki, sen bu senliğine dayanıp, benim diyesin. Binâenaleyh Hak'da mütekevvin ve Hak'la kāim olan senin hakikatinin, Hakk'ın vücûd-ı hakîkî-sinin fer'i olan bir arazdır.

812. Eğer sen Adem oğlu isen, onun gibi otur, bütün zürriyyetleri kendinde gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

812. Eğer sen Adem oğlu isen, onun gibi otur, bütün zürriyyetleri kendinde gör!

Eğer sen, isimlerin bütünlüğüne mazhar olan Adem oğlu isen, bu izafî varlık âleminde o Adem gibi otur ve hakikatinin mazhar olduğu ismin hazinesinde gizli olan bütün zürriyetleri, yani halleri, oluşları kendinde ve kalbinde gör ve ilahi hallerle, oluşlarla gerçekleşmiş ol!

Eğer sen cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan Adem oğlu isen, bu vücûd-ı izâfî âleminde o Adem gibi otur ve hakikatinin mazhar olduğu ismin hazînesinde meknûz olan bütün zürriyyatı, ya'ni şuûnâtı kendinde ve kalbinde gör ve şuûnât-ı ilâhiyye ile mütehakkık ol!

813. Küp içinde ne vardır ki, o nehir içinde yoktur? Evin içinde ne vardır ki, o şehir içinde yoktur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

813. Küp içinde ne vardır ki, o nehir içinde yoktur? Evin içinde ne vardır ki, o şehir içinde yoktur?

"Kâinat" küpe ve eve, "insan kalbi" nehre ve şehre benzetilmiştir. Yani, "Küp içinde olan su nehirde ve evin içinde olan eşyalar şehirde olduğu gibi, âlemdeki ilâhî ayrıntılı hakikatler, âlemin özü olan insanın kalbinde de mevcuttur" demek olur. Çünkü âlem ve Âdem (insan) "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) tecelli yeridir; ve Âdem, âlemin ruhudur.

"Kâinât" küpe ve eve ve "kalb-i insânî" nehre ve şehre teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, “Küp içinde olan su, nehirde ve evin içinde olan eşyâ şehirde olduğu gibi, âlemdeki hakāyık-ı tafsiliyye-i ilâhiyye, zübde-i âlem olan insanın kalbinde de mevcûddur demek olur. Zîrâ âlem ve Adem "Allâh" ism-i câmiinin mazharıdır; ve Adem, âlemin rûhudur.

814. Bu cihân küptür ve gönül ırmak suyu gibidir; bu cihan evdir ve gönül acîb bir şehirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

814. Bu cihan küptür ve gönül ırmak suyu gibidir; bu cihan evdir ve gönül acayip bir şehirdir.

Bu şerefli beyit, "Yerime ve göğüme sığmadım; aksine mümin kulumun kalbine sığdım" hadis-i kudsîsi gereğince, insân-ı kâmilin kalbinin âlemden daha geniş olduğuna işaret eder. Yani âlemde ne kadar ilahi sıfat ve isim tecellileri (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) mevcutsa, insân-ı kâmilin kalbinde de o tecellilerin hepsi mevcuttur.

Bu beyt-i şerîf لا يسعنى ارضى و لا سمائى و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni “Yerime ve göğüme sığmadım; velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsi mûcibince mü'min-i kâmilin kalbinin âlemden daha vâsi' olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni âlemde ne kadar tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyye-i ilâhiyye mevcûd ise, kalb-i kâmilde dahi o tecelliyâtın kâffesi mevcuddur.

815. "Agâh ol, ben da'vete mensûb resûlüm, şehvete mensûb değil; ecel gibi şehveti öldürücüyüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

815. "Bil ki, ben davete mensup bir elçiyim, şehvete mensup değil; ecel gibi şehveti öldürücüyüm!"

"Ey Belkıs, ben seni nefsime davet eden bir hükümdar değilim; aksine seni Hakk'a davet eden bir peygamberim. Çünkü ben bedenimin şehvetine ve lezzetlerine ait değilim; bu lezzetlerle alakam kalmamıştır. Ben, lezzetleri yok eden ölüm gibi, bedenlerdeki şehveti ve lezzetleri öldürücüyüm ve bu ateşleri söndürücüyüm!"

"Ey Belkîs, ben seni nefsime da'vet eden bir hükümdâr değilim; belki seni Hakk'a da'vet eden bir peygamberim. Zîrâ ben cismimin şehvetine ve lezzetlerine mensûb değilim; bu lezzetler ile alâkam kalmamıştır. Ben hâdimü'l-lezzât olan ölüm gibi, cisimlerdeki şehveti ve lezzetleri öldürücüyüm ve bu ateşleri söndürücüyüm!"

816. "Ve eğer şehvet olursa da, şehvetin emîriyim; şehvetin ve putun yüzünün esîri değilim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

816. "Ve eğer şehvet olursa da, şehvetin emîriyim; şehvetin ve putun yüzünün esîri değilim."

Ve eğer cismaniyetim ve unsurlardan oluşmuş olmam itibarıyla bende şehvet olursa da, ben o unsurlardan oluşan bedenimin gereği olan şehvete hükmederim; çünkü ben o şehvetin emîri ve hâkimiyim ve şehvet benim kölemdir. Yoksa ben şehvetin esîri ve kölesi değilim; ve put gibi güzel yüzlü ve "Venüs heykeli gibi orantılı vücutlu" olan sevgililerin kulu ve esîri değilim.

Bilinmeli ki, bu unsurlardan oluşan beden, gerek peygamberlerde gerekse evliyalarda şehvetten muaf değildir. Onlar da nikâh ile kadın alıp çoluk çocuk sahibi olurlar ve şehvetlerini ancak ilâhî emir dairesinde kullanırlar ve ilâhî emir dışında meydana gelecek isteklere asla kulak vermezler ve şehvetlerine hükmederler. Ve şehveti giderme hâlinde de onlar Hakk'ı müşahede ederler; ve o müşahedede derinleşirler. Yoksa sevgilinin ve kadının suretinde değil. Bu konudaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.

"Ve eğer cismiyyetim ve unsuriyyetim i'tibariyle bende şehvet olursa da, bu o cism-i unsurîmin îcâbı olan şehvete hükm ederim; zîrâ ben o şehvetin emîri ve hâkimiyim ve şehvet benim kölemdir. Yoksa ben şehvetin esîri ve kölesi değilim; ve put gibi güzel yüzlü ve "Venüs heykeli gibi mütenâsibü'l-endâm" olan mahbûbelerin bendesi ve esîri değilim."

Ma'lûm olsun ki, bu cism-i unsurî gerek enbiyâda ve gerek evliyâda şehvetten muâf değildir. Onlar da nikâh ile kadın alıp çoluk çocuk sahibi olurlar ve şehvetlerini ancak emr-i ilâhî dâiresinde isti'mâl ederler ve emr-i ilâhî hâricinde vâki' olacak takāzâya aslâ kulak vermezler ve şehvetlerine hükm ederler. Ve kazâ-yı şehvet hâlinde de onlar Hakk'ı müşâhede ederler; ve o müşâhedede müstağrak olurlar. Yoksa mahbûbenin ve kadının sûretinde değil. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.

817. "Bizim aslımızın aslı, Hakk'ın Halil'i ve cümle-i enbiya gibi put kırıcı olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

817. "Bizim aslımızın aslı, Hakk'ın Halil'i ve bütün peygamberler gibi put kırıcı olmuştur."

"Birinci asıl"dan kasıt, hakikat-ı Muhammediyye'dir (Hz. Muhammed'in hakikati) ki, hadîs-i şerîfte "Ben Âdem su ile çamur arasında iken peygamber idim" buyrulur. Bu sebeple bütün peygamberlerin aslı, Efendimiz (s.a.v.)'dir. "İkinci asıl"dan kasıt, maddî varlıkta İbrâhîm Halîlullâh (a.s.) hazretlerine işaret buyrulur. Resûl-i Ekrem Efendimiz Kâbe'deki putları kırdığı gibi, İbrâhîm (a.s.) de aynı şekilde Nemrûd'un hükümdarlığı zamanında putları kırdı. Ayrıntıları Kısas-ı Enbiya'da (Peygamberler Kıssaları) zikredilmiştir.

"Birinci asıl"dan murâd, hakikat-ı muhammediyye (s.a.v.)dir ki, hadîs-i şerîfde كنت نبیا و آدم بين الماء و الطين ya'ni "Ben Adem su ile çamur arasında iken peygamber idim" buyururlar. Binâenaleyh bilcümle enbiyânın aslı, (S.a.v.) Efendimiz'dir. "İkinci asıl"dan murâd, vücûd-ı unsurîde İbrâhîm Halílullâh (a.s.) hazretlerine işaret buyurulur. Resûl-i Ekrem Efendimiz Ka'be'deki putları kırdıkları gibi, İbrâhîm (a.s.) dahi kezâlik Nemrûd'un hükümdarlığı zamânında putları kırdı. Tafsílâtı Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.

818. "Ey esîr, biz puthâneye gelsek, ma'bedde put bize secde getirir, biz değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

818. "Ey esir, biz puthaneye gelsek, mabette put bize secde eder, biz değil!"

"Rehî", esir ve köle anlamındadır. Yani, "Ey Belkıs, eğer biz puthaneye girsek, putlar bize secde ederler, yoksa biz putlara secde etmeyiz."

"Rehî”, esîr ve köle ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Belkîs, eğer biz puthâneye girsek, putlar bize secde ederler, yoksa biz putlara secde etmeyiz."

819. Ahmed ve Ebû Cehil puthaneye gitti; bu gitmekten, o gitmeğe kadar azîm fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

819. Ahmed ve Ebû Cehil puthaneye gitti; bu gitmekten, o gitmeye kadar büyük fark vardır.

Bu beyitlerde anılan put, görünen putlar anlamında olduğu gibi, âlem suretlerine de işaret edilir. Çünkü bu dünya bir puthanedir ve ondaki mevcut suretlerin her biri birer puttur ve o suretlere muhabbet edenlerin her biri birer putperesttir. Yani, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz ile Ebû Cehil bu puthane olan dünyaya geldiler; fakat her ikisinin bu gelişinde pek büyük fark vardır."

Bu beyitlerde mezkûr olan put, zâhirî putlar ma'nâsına olduğu gibi, suver-i âleme de işâret buyurulur. Zîrâ bu dünya bir puthânedir ve ondaki mevcûd olan sûretlerin her birisi birer puttur ve o sûretlere muhabbet edenlerin her biri birer putperesttir. Ya'ni, "Ahmed (a.s.v.) Efendimiz ile, Ebû Cehil bu puthâne olan dünyaya geldiler; fakat her ikisinin bu gelişinde pek büyük fark vardır."

820. Bu gelir, putlar ona baş koyar; o gelir, ümmetler gibi baş koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

820. Bu gelir, putlar ona baş koyar; o gelir, ümmetler gibi baş koyar.

Ahmed (a.s.) ve onun vârisleri olan evliyâ (Allah dostları) bu dünya puthanesine gelirler, bu âlem suretleri onların emri altında olup, onlara baş koyar ve itaat ederler; ve onların her biri eşyada tasarruf ederler. Fakat Ebû Cehil ve onun meşrebinde (yolunda) olanlar gelirler, bu âlem suretlerinin kölesi ve esiri olurlar.

Ahmed (a.s.) ve onun vârisleri olan evliyâ bu dünyâ puthânesine gelirler, bu suver-i âlem onların emri altında olup, onlara baş koyar ve itâat ederler; ve onların her biri eşyâda tasarruf ederler. Fakat Ebû Cehil ve onun meşrebinde olanlar gelirler, bu suver-i âlemin kölesi ve esîri olurlar.

821. Bu şehvete mensub olan bu cihân bir puthânedir. Enbiyanın ve kâfirlerin yuvasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

821. Bu şehvete ait olan bu dünya bir puthanedir. Peygamberlerin ve kâfirlerin yuvasıdır.

Bu şehvete ve bedensel hazlara ait olan bu dünya bir puthanedir. Bu puthaneye peygamberler ve evliyalar maddî bedenleriyle gelirler; çünkü bu şehvet dünyası, her iki grubun da yuvası ve mekânıdır.

Bu şehvete ve lezzât-ı cismâniyyeye mensûb olan bu dünya bir puthânedir. Bu puthâneye enbiyâ ve evliyâ cism-i unsurî ile gelirler; zîrâ bu cihân-ı şehvet, her iki tâifenin yuvası ve mekânıdır.

822. Fakat şehvet, pâklerin bendesi olur; altın yanmaz, zîrâ ki kânın nakdidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

822. Fakat şehvet, pâklerin bendesi olur; altın yanmaz, zîrâ ki kânın nakdidir.

Fakat bu şehvet âleminde şehvet, öncesiz olarak pâk ve temiz olanların kölesi ve esiri olur. Onlar bu şehvet ateşi içinde yanıp yok olmazlar. Nasıl ki altın ateşe girdiği hâlde yanmaz; çünkü maden kaynağının hâlisidir ve kâmilidir.

Kimyagerler katında altına gelinceye kadar doğada mevcut olan madenler hastadır ve kusurludur. Onlardaki kusurlar ve hastalıklar ortadan kalkmadıkça, altına dönüşmezler. Kiminin hastalığı az olur, iksire temas edince o hastalık gider ve derhal altın olur; ve kiminin hastalığı çok olur. İksire yakın olmakla altın olmaz. Kendisinden daha az kusurlu olan başka bir madene dönüşür. Bazıları da asla iksirden etkilenmez.

"Fakat bu şehvet âleminde şehvet, ezelde pâk ve temiz olanların bendesi ve esîri olur. Onlar bu şehvet âteşi içinde yanıp mahv olmazlar. Nitekim altın ateşe girdiği halde yanmaz; çünki ma'den menba'ının hâlisidir ve kâmilidir."

Kimyâgerler indinde altına gelinceye kadar tabîatta mevcûd olan ma'deniyât hastadır ve ma'lûldür. Onlardaki illetler ve marazlar zâil olmadıkça, altına inkılâb etmezler. Kiminin marazı az olur, iksîre temâs edince o maraz gidip derhal altın olur; ve kiminin marazı çok olur. İksîre mukārin olmakla altın olmaz. Kendisinden daha az illetli olan başka bir ma'dene inkılâb eder. Ba'zıları da aslâ iksîrden müteessir olmaz.

823. Kâfirler kalptırlar ve pâkler altın gibidir; bu iki taife bir pota içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

823. Kâfirler kalptırlar ve pâkler altın gibidir; bu iki taife bir pota içindedir.

Öncesiz olarak, saptıran isminin tecelligâhı olan kâfirler ve inkârcılar, iksire dokunmakla asla altına dönüşemeyen madenler gibidir; ve öncesiz olarak, doğru yola ileten isminin tecelligâhı olan müminler ise, altın gibidirler. Bu iki grup bir pota içinde ve şehvet ateşi üzerindedirler.

Ezelde ism-i Mudill'in mazharı olan kâfirler ve münkirler, iksîre temâs etmekle aslâ altına inkılâb edemeyen ma'denler gibidir; ve ezelde ism-i Hâdî'nin mazharı olan mü'minler ise, altın gibidirler. Bu iki tâife bir pota içinde ve şehvet ateşi üstündedirler.

824. Kalp ateşe geldiği vakit derhal kara oldu; altın geldi, onun altınlığı aşikâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

824. Kalp ateşe geldiği vakit derhal kara oldu; altın geldi, onun altınlığı aşikâr oldu.

Ezelde ilâhî ilimde müminin ve kâfirin hakikatleri bir olduğu gibi, bu sûret âlemine geldikleri vakit de cisimde ve sûrette birdirler; fakat kalp olan kâfirler, şehvet ateşine maruz kaldıkları vakit, derhal kararır ve kalp oldukları ortaya çıkar; fakat altın gibi olan müminler bu ateşe girdikleri zaman, altın gibi parlak bir halde çıkarlar. Buna göre sûrette birlik iddiasında bulunan kâfirlerin mahiyetleri şehvet ateşi içinde belli olur.

Ezelde ilm-i ilâhîde mü'minin ve kâfirin hakikatleri müttehid olduğu gibi, bu âlem-i sûrete geldikleri vakit dahi cisimde ve sûrette dahi müttehiddirler; fakat kalp olan kâfirler, şehvet ateşine ma'rûz kaldıkları vakit, derhal kara- rıp, kalp oldukları meydana çıkar; fakat altın gibi olan mü'minler bu ateşe girdikleri zaman, altın gibi parlak bir halde çıkarlar. Binâenaleyh sûrette ittihâd da'vâsında bulunan kâfirlerin mâhiyetleri şehvet ateşi içinde belli olur.

825. Altın, elini ve ayağını potaya hoş attı, letafetten nâşî ateşin yüzüne güler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

825. Altın, elini ve ayağını potaya hoş attı, inceliğinden dolayı ateşin yüzüne güler.

Altın değerinde olan peygamberler ve evliyalar, şehvet ateşi üzerinde bulunan bu beden potasına hoş ve iyi bir şekilde el ve ayak attı; kendisinin içsel inceliği sebebiyle bu şehvet ateşinin yüzüne güler.

Hint nüshalarında bu şerefli beyit şu şekilde kayıtlıdır: "Altın potaya el ve ayak attı; ateş yüzüne güneş gibi güler." Bu nüsha da aynı anlamdadır. "Geş", hoşluk ve incelik ve güzellik ve kemâl (olgunluk) anlamındadır.

Altın mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ, şehvet ateşi üstünde bulunan bu cisim potasına hoş ve iyi bir sûrette el ve ayak attı; kendisinin letâfet-i bâtıniyyesi hasebiyle bu şehvet ateşinin yüzüne güler.

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şu sûrette münderiçdir: "Altın potaya el ve ayak attı; ateş yüzüne güneş gibi güler." Bu nüsha dahi aynı ma'nâdadır."Geş", hoşluk ve letâfet ve güzellik ve kemâl ma'nâsınadır.

826. Cismimiz cihanda bizim bekâmız oldu. Biz bu samanın altında gizlide derya gibiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

826. Cismimiz dünyada bizim bekâmız oldu. Biz bu samanın altında gizlide derya gibiyiz.

Cismimiz ve şeklimiz, bizim anlamımızın yüz örtüsü ve peçesi oldu. Cisim saman ve anlam deniz gibidir. Biz bu cisim samanı altında gizlenmiş olan derya gibiyiz. Şekilde cismimiz, fakat anlamda deryayız.

Cismimiz ve sûretimiz, bizim ma'nâmızın yüz örtüsü ve nikābı oldu. Cisim saman ve ma'nâ deniz gibidir. Biz bu cisim samanının altında gizlenmiş olan deryâ gibiyiz. Sûrette cisimiz, fakat ma'nâda deryâyız.

827. Ey câhil dînin şahına çamur sebebiyle bakma, zîrâ bu nazarı İblîs-i laîn yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

827. Ey cahil, dinin şahına çamur sebebiyle bakma, çünkü bu bakışı lanetlenmiş İblis yapmıştır.

Ey cahil, dinin şahı olan peygamberlere ve evliyaya, topraktan yaratılmış olan bedenleri sebebiyle hor bakma; çünkü Hak dergâhından kovulmuş olan İblis, Âdem'e bu bakışla bakarak "Beni ateşten ve onu çamurdan yarattın" (A'râf, 7/12) demiş ve bu bakış sebebiyle iç gözünün kör olduğu ortaya çıkmıştır.

Ey câhil, dînin şâhı olan enbiyâ ve evliyâya topraktan mahlûk olan cisimleri sebebiyle hakîr bakma; zîrâ dergâh-ı Hak'dan matrûd olan İblîs, Âdem'e bu nazar ile bakarak خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (A'râf, 7/12) ya'ni "Beni ateşten ve onu çamurdan yarattın" demiş ve bakış sebebiyle bâtın gözünün kör olduğu meydana çıkmıştır.

828. Bu güneşi ne vakit bir avuç çamur ile sıvamak mümkin olur, nihayet sen bana söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

828. Bu güneşi ne zaman bir avuç çamur ile sıvamak mümkün olur, nihayet sen bana söyle!

Peygamberlerin ve evliyaların manaları ve iç âlemleri birer güneştir; bu güneşler bir avuç topraktan ibaret olan beden ile örtülebilir mi? Ve koca bir güneş, bir avuç çamur ile sıvanabilir mi?

Enbiyâ ve evliyânın ma'nâları ve bâtınları birer güneştir; bu güneşler bir avuç topraktan ibaret olan cisim ile örtülebilir mi? Ve koca bir güneş, bir avuç çamur ile sıvanabilir mi?

829. Eğer ona, nûrun başı üzerine toprak ve yüz kül döksen, onun başı üzerine çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

829. Eğer ona, nurun başı üzerine toprak ve yüz kül döksen, onun başı üzerine çıkar.

Örneğin bir yere yansıyan güneşin nuru üzerine toprak döksen veya birçok kül döksen, o güneşin nuru o toprakların ve küllerin altında kalmaz, üstüne çıkar. Aynı şekilde peygamberlerin ve evliyaların bedenlerine yansıyan küllî ruh (evrensel ruh) güneşinin nuru onların o toprak bedenleri altında kalmaz, o bedenlerin üstüne çıkar; bu sebeple onların bedenleri ruh hükmünü alır.

Meselâ bir yere aks eden güneşin nûru üzerine toprak döksen veya birçok kül döksen, o güneşin nûru o toprakların ve küllerin altında kalmaz, üstüne çıkar. Bunun gibi enbiyânın ve evliyânın cisimlerine aks eden rûh-ı küllî güneşinin nûru onların o toprak cisimleri altında kalmaz, o cisimlerin üstüne çıkar; bu sebeble onların cisimleri rûh hükmünü alır.

830. Saman kim olur ki, o suyun yüzünü örtsün; çamur kim olur ki, güneşi örtsün? [827]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

830. Saman kim olur ki, o suyun yüzünü örtsün; çamur kim olur ki, güneşi örtsün?

Yani, peygamberlerin ve evliyaların manaları saf ve berrak bir su, cisimleri ise saman gibidir. Saman suyu örtebilir mi? Aynı şekilde onların manası güneş, cisimleri topraktır, toprak güneşi örtebilir mi?

Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın ma'nâları sâf ve berrâk bir su ve cisimleri ise saman gibidir. Saman suyu örtebilir mi? Ve kezâ onların ma'nâsı güneş ve cisimleri topraktır, toprak güneşi örtebilir mi?

831. "Ey Belkîs, Edhem şâh gibi kalk, bu iki üç günlük mülkten duman çıkar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

831. "Ey Belkîs, Edhem şâh gibi kalk, bu iki üç günlük mülkten duman çıkar!"

Ey hükümdar olan Belkîs, Belh padişahı olan İbrâhîm b. Edhem hazretleri gibi kendi vehmedilmiş olan varlığının mezbelesinden kalk; bu iki üç günlük fani mülkü yakıp, dumanını savur!

"Ey hükümdar olan Belkîs, Belh pâdişâhı olan İbrâhîm b. Edhem hazretleri gibi kendi mevhûm olan varlığının mezbelesinden kalk; bu iki üç günlük mülk-i fânîyi yakıp, dumanını savur!"

## İbrâhîm Edhem (rahmetullâhi aleyh) kıssasının bakıyyesi

832. O iyi adlı ve taht üzerinde gece damdan, bir tak tak ve hây u hûy işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

832. O iyi adlı ve taht üzerinde gece damdan, bir tak tak ve gürültü işitti.

833. Sarayın damı üstünde sert adımlar. Kendi kendine dedi: "Kimin böyle mecâli vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

833. Sarayın damı üstünde sert adımlar. Kendi kendine dedi: "Kimin böyle gücü vardır?"

Dam üstünde işittiği tak tak ve gürültü de sert adımlardan meydana gelen ses idi. Kendi kendine dedi ki: "Böyle gece vakti padişah sarayının damı üstünde gürültü, patırtı etmeye kimin gücü vardır? Bu cesaretinden korkmaz mı?"

Dam üstünde işittiği tak tak ve hây u hûy dahi sert adımlardan vâki' olan gürültü idi. Kendi kendine dedi ki: "Böyle gece vakti pâdişâh sarayının damı üstünde gürültü, patırdı etmeğe kimin tâkatı vardır? Bu cesâretinden korkmaz mı?"

834. "Köşkün penceresi üzerinde kimdir o? Bu âdemî değildir, benzer ki peridir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

834. "Köşkün penceresi üzerinde kimdir o? Bu insânî değildir, benzer ki peridir!"

Hz. İbrahim köşkünün penceresi üzerine çıkıp, dama doğru yönelerek: "Kimdir o? Bu gürültü edenler insanoğlu olmamalı, periye benziyorlar!" diye bağırdı.

Cenâb-ı İbrâhîm köşkünün penceresi üzerine çıkıp, dama doğru teveccüh ederek: "Kimdir o? Bu gürültü edenler benî-Âdem olmamalı, periye benziyorlar!" diye bağırdı.

835. Çok acıb bir taife başlarını eğdiler: "Biz taleb için gece dolaşıyoruz!" (dediler).&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

835. Çok şaşılacak bir topluluk başlarını eğdiler: "Biz ilim öğrenmek için gece dolaşıyoruz!" dediler.

836. "Agah olun, ne istiyorsunuz?" Dediler: "Develeri!" Dedi: "Agâh olun, dam üzerinde kim deve aradı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

836. "Uyanık olun, ne istiyorsunuz?" Dediler: "Develeri!" Dedi: "Uyanık olun, dam üzerinde kim deve aradı?"

Hz. İbrâhîm onlara hitaben dedi: "Kendinize gelin, damda ne arıyorsunuz?" Onlar da: "Develeri arıyoruz," dediler. Cenâb-ı İbrâhîm cevaben: "Yahu! Dam üzerinde kim deve aradı ki, siz de deve aramak için dama çıktınız ve dam üzerinde devenin ne işi vardır?"

Hz. İbrâhîm onlara hitâben dedi: "Kendinize gelin, damda ne arıyorsunuz?" Onlar da: "Develeri arıyoruz," dediler. Cenâb-ı İbrâhîm cevâben: "Yâhû! dam üzerinde kim deve aradı ki, siz de deve aramak için dama çıktınız ve dam üzerinde devenin ne işi vardır?"

837. Sonra ona dediler ki: "Taht ve câh üzerinde Allah'ın mülakatını nasıl arıyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

837. Sonra ona dediler ki: "Taht ve makam üzerinde Allah'ın mülakatını nasıl arıyorsun?"

O şaşılacak topluluk, Hz. İbrâhîm'e dediler ki: "Bize damda deve aranmaz diyorsun, peki sen taht ve hükümdarlık rütbesi üzerinde, nasıl Allah'a kavuşma talebinde bulunuyorsun? Senin bu hâlin de, damda deve aramak türünden değil midir?"

O acib olan tâife, Hz. İbrâhîm'e dediler ki: "Bize damda deve aranmaz diyorsun, ya sen taht ve hükümdârlık rütbesi üstünde, nasıl Allâh'a kavuşmak talebinde bulunuyorsun? Senin bu hâlin de, damda deve aramak kabílinden değil midir?"

838. Muhakkak ancak o oldu, artık onu kimse görmedi; peri gibi ademîden nâ-pedîd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

838. Muhakkak ancak o oldu, artık onu kimse görmedi; peri gibi yokluktan görünmez oldu.

Muhakkak ancak o sebep oldu ki, İbrahim (a.s.) hazretleri saltanatı terk etti ve ondan sonra artık onu kimse görmedi; peri gibi insanların gözünden gizlendi.

Muhakkak ancak o sebeb oldu ki, İbrâhîm (k.s.) hazretleri terk-i saltanat buyurdu ve ondan sonra artık onu kimse görmedi; peri gibi benî-âdemlerin nazarında gizlendi.

839. Onun ma'nâsı gizli ve o halkın önünde; halk ne vakit sakal ve delkın gay-rini görürler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

839. Onun anlamı gizli ve o halkın önünde; halk ne zaman sakal ve hırkadan başkasını görürler?

"Delk", dervişlere özgü eski elbise. Yani, "İbrahim Edhem hazretlerinin anlamı ve iç yüzü halkın gözünde gizliydi; fakat onun şekli ve cismaniyeti halkın önündeydi. Görüneni gören halk tabakası, sakaldan ve dervişlere özgü eski elbiseden başka bir şey göremezler; onların asla iç yüze ve anlama nüfuz etme yetenekleri mümkün değildir.

"Delk", dervîşlere mahsûs eski libâs. Ya'ni, “İbrâhîm Edhem hazretlerinin ma'nâsı ve bâtını halk nazarında gizli idi ve fakat onun sûreti ve cismâniye-ti halkın önünde idi. Zâhir-bîn olan avâm-ı halk sakaldan ve dervîşlere mah-sûs olan eski libâsdan başka bir şey göremezler; onların aslâ bâtına ve ma'nâya nüfûz-ı nazarları mümkin değildir.

840. Vaktaki akrabasının ve halaikın gözünden uzak oldu, cihanda ankā gibi [837] meşhur oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

840. Vaktaki akrabasının ve halkın gözünden uzak oldu, dünyada anka kuşu gibi meşhur oldu.

"Hîş", akraba ve yakınlar anlamına geldiği gibi, "kendi" anlamına da gelir. Yani, "Vaktaki İbrahim (k.s.) hazretleri akrabasının ve halkın gözünden uzaklaştı, anka kuşu gibi kendisi gözlerden kaybolmuşken, adı herkesin dilinde destan oldu." Veyahut "Vaktaki kendi gözünden ve halkın gözünden uzak oldu; yani saltanat makamında kendi nefsini görücü ve benliğinin hükmünü sürücü idi ve halkın nazarında da heybetli bir hükümdardı; saltanatı terk etmekle hem kendi nazarından hem de halkın nazarından uzaklaştı, anka kuşu gibi dillerde destan oldu."

"Hîş", akrabâ ve taallukāt ma'nâsına geldiği gibi, "kendi" ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "Vaktâki İbrâhîm (k.s.) hazretleri akrabâsının ve halâikın gözün-den uzaklaştı, ankā kuşu gibi kendisi nazarlardan gäib iken, adı herkesin di-linde destân oldu." Veyâhud "Vaktāki kendi gözünden ve halâikın gözünden uzak oldu; ya'ni makām-ı saltanatta kendi nefsini görücü ve benliğinin hük-münü sürücü idi ve halkın nazarında da heybetli bir hükümdâr idi; terk-i sal-tanat etmekle hem kendi nazarından ve hem de halkın nazarından uzaklaş-tı, ankā kuşu gibi dillerde destân oldu."

841. Her bir kuşun canı ki, Kāf'dan gelir, âlemin cümlesi ondan lâf bulurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

841. Her bir kuşun canı ki, Kaf'tan gelir, âlemin cümlesi ondan söz bulurlar.

"Kuş"tan kasıt, Hakk yolunun sâliki (Hakk yolunda ilerleyen kişi); "Kaf"tan kasıt ise küllî ruhtur ki, bütün ruhları kuşatmıştır. Yani, "Hakk yolunun sâliki olan kişinin ruhu, küllî ruhtan gelince, dünya ehlinin hepsi, onun hakkında haddinden fazla söz bulurlar ve onu överler." Hint nüshalarında "Yâbend lâf" yerine "Lâfend lâf" geçmektedir ki, bu da "Meşhur ve maruf kılarlar" anlamındadır.

"Kuş"dan murâd, sâlik-i tarîk-ı Hak; "Kāf"dan murâd rûh-ı küllîdir ki, bil-cümle ervâhı muhîttir. Ya'ni, “Tarîk-ı Hak sâlikinin rûhu, rûh-ı küllî tarafın- dan gelince, ehl-i âlemin cümlesi, onun hakkında hadden fazla söz bulurlar ve onu medh ve senâ ederler." Hind nüshalarında "Yâbend lâf" yerine "Lâfend lâf" vâki'dir ki, "Meşhûr ve ma'rûf kılarlar" ma'nâsınadır.

842. Vaktaki şarkın bu nûru Seba'ya erişti, Belkîs'a ve halka bir gulgule düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

842. Vaktaki şarkın bu nûru Seba'ya erişti, Belkîs'a ve halka bir gulgule düştü.

Süleyman (a.s.)'ın haberi Seba şehrine ulaştığında, hem Belkıs'ta hem de halkta, iman duygusu ve Hak tarafına bir yöneliş meydana geldi.

Vaktâki Süleymân (a.s.)ın haberi Sebâ şehrine erişti, gerek Belkîs'da ve gerek halkta, îmân duygusu ve Hak tarafına bir meyil vücûda getirdi.

843. Ölmüş rühlar hep kanat vurdular; ölüler ten mezarından baş kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

843. Ölmüş ruhlar hep kanat vurdular; ölüler ten mezarından baş kaldırdılar.

Hayvanî ruhlarının üstün gelmesi altında ezilen ve ölmüş olan izafî ruhlar hep yüce âleme uçmak için kanatlandılar; ölü olan o ruhlar, beden mezarından baş kaldırdılar.

Rûh-ı hayvânîlerinin tagallübü altında ezilen ve ölmüş olan rûh-ı izâfiler hep âlem-i ulvîye uçmak için kanatlandılar; ölü olan o rûhlar, cisim mezarından baş kaldırdılar.

844. "Agah olun, işte gökten bir nidâ erişiyor!" diye birbirine müjde verirler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

844. "Uyanık olun, işte gökten bir ses geliyor!" diye birbirlerine müjde verirlerdi.

İzafî ruhların kanatlanması ve dirilmesi, peygamberlerin ve evliyaların davetine kulak vermesi olduğundan, Sebe halkı da bu hâl içinde olup, birbirlerine bu daveti müjdelerlerdi.

Rûh-ı izâfilerin kanatlanması ve dirilmesi, da'vet-i enbiyâ ve evliyâya kulak kabartması olduğundan, ehl-i Sebâ dahi bu hâl içinde olup, birbirlerine bu da'veti müjdelerler idi.

845. O nidâdan dinler kavî olurlar; kalbin dalı yaprağı yeşil olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

845. O nidadan dinler kuvvetli olurlar; kalbin dalı yaprağı yeşil olurlar.

O peygamberlerin ve evliyaların davet nidasından dinler, yani Hakk'a olan boyun eğmeler ve teslimiyetler kuvvetlenir, insan kalbinin gelişmesi ve tazeliği meydana gelir. "Gebz", kuvvetli ve kalın anlamındadır.

O enbiyâ ve evliyânın da'veti nidâsından dinler, ya'ni Hakk'a olan inkıyâdlar ve teslîmiyetler kuvvetlenir, kalb-i insânînin neşv ü nemâsı ve tarâveti husûle gelir. "Gebz", kavî ve kalın ma'nâsınadır.

846. Süleyman'dan olan o nefes, nefh-i sûr gibi, ölüleri kabirlerden kurtardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

846. Süleyman'dan gelen o nefes, sur üflemesi gibi, ölüleri kabirlerden kurtardı.

Şanlı peygamber ve Hakk'ın halifesi olan Süleyman (a.s.)'dan çıkan o rahmanî nefes, İsrafil (a.s.)'ın kıyamet gününde üfleyeceği sur gibi, cisim kabirlerinde ölü durumda olan ruhları kurtardı. Zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmillerin nefesleri de böyledir.

Bir nebiyy-i zîşân ve halîfe-i Hak olan Süleymân (a.s.)dan sâdır olan o nefes-i rahmânî, İsrafil (a.s.)ın yevm-i ba'sde üflediği sûr gibi, cisim kabirlerinde ölü bir halde olan rûhları kurtardı. Süleymân-ı zamân olan insân-ı kâmillerin nefesleri de böyledir.

847. Bundan sonra muhakkak saâdet rüzgârı senin olsun, bu geçti. Allâh yakîni en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

847. Bundan sonra mutluluk rüzgârı senin olsun, bu geçti. Allah yakîni en çok bilendir.

Ey hakikat talibi, oluş ve bozuluş âleminin olaylarından biri olan Süleyman (a.s.)ın veya İbrahim b. Edhem hazretlerinin devirleri geçti. Bundan sonra mutluluk senin için olsun ki, biz kâmil vârisleriz ve sen bizim sohbetimizde bulunmak suretiyle faydalanıyorsun. O geçen devirlerdeki hallerin ayrıntılarını yakînen en çok bilen Yüce Allah'tır, biz bu kıssada toplu olarak söyledik.

Ey hakikat talibi, hâdisât-ı kevniyyeden birisi olan Süleymân (a.s.)ın veyâ İbrâhîm b. Edhem hazretlerinin devirleri geçti. Bundan sonra saâdet senin için olsun ki, biz vâris-i kâmiliz ve sen bizim sohbetimizde bulunmak sûretiyle müstefid oluyorsun. O geçen devirlerdeki ahvâlin tafsîlâtını yakînen en çok bilen Allâh Teâlâ'dır, biz bu kıssada icmâlen söyledik.

848. Müştak gibi Seba'dan kıssa söylerim, çünki lalezar tarafına saba geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

848. Özleyen gibi Seba'dan kıssa söylerim, çünkü lalezar tarafına saba geldi.

"Sabâ"dan kasıt, Rahman'ın nefesi ve "lâlezâr"dan kasıt, Pir efendimizin mübarek kalpleridir. Yani, "İlahi bilgi ve hakikatler lalezarının bulunduğu kalbime Rahman'ın nefesi estiği için, özlemle ve aşkla geçmişteki Sabâ kıssasını anlatıyorum ve onun içinde de, şimdiki hâle işaret ediyorum."

"Sabâ"dan murâd, nefes-i rahmânî ve “lâlezâr"dan murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin kalb-i şerîfleridir. Ya'ni, "Maârif ve hakäyık-ı ilâhiyye lâlezârı olan kalbime nefes-i rahmânî estiği için, müştākāne ve âşıkâne mâzîdeki Sabâ kıssasını söylüyorum ve onun zımnında da, hâle işaret ediyorum.

849. Eşbah, kendilerinin vaslı gününe mülâkî oldu; evlâd kendi asılları tarafına avdet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

849. Benzerler, kendilerinin kavuşma gününe ulaştı; evlatlar kendi asılları tarafına geri döndü.

Cisimler, bu hicap âleminde insân-ı kâmili bulmaya, Hakk'a kavuşma günlerine ulaştı. Küllî ruhların evlatları hükmünde olan cüz'î ruhlar, insân-ı kâmili bulmakla, kendi asılları tarafına geri döndü. Nasıl ki يَوْمَ نَدْعوا كل أناس با مامهم (İsrâ, 17/71) yani "O günde biz insanların hepsini imamlarına davet ederiz" ayet-i kerimesinde, bu asıllara davete işaret buyurulur.

Cisimler, bu âlem-i hicabda insân-ı kâmili bulmağa Hakk'a vasılları gününe mülâkî oldu. Ervâh-ı külliyyenin evlâdı mesâbesinde olan, ervâh-ı cüz'iyye, insân-ı kâmili bulmakla, kendi asılları tarafına avdet etti. Nitekim يَوْمَ نَدْعوا كل أناس با مامهم (İsrâ, 17/71) ya'ni "O günde biz nâsın kâffesini imâmlarına da'vet ederiz" âyet-i kerîmesinde, bu asıllara da'vete işâret buyurulur.

850. Ümmetler içinde gizli olan aşkın ümmeti, cûd gibidir ki, onun havlinde sakamın levmi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

850. Ümmetler içinde gizli olan aşkın ümmeti, cömertlik gibidir ki, onun etrafında hastalığın kınaması vardır.

Ebu'l-Cennâb Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere ismindeki kitaplarında buyurur ki: "Allah'a giden yol, yaratılmışların nefesleri sayısıncadır. Yollar, sayıca çokluğuyla beraber üç çeşide sınırlıdır. Birincisi, şer'î bilgiler ehlinin yoludur ki, oruç, namaz, Kur'an okuma, hac ve cihadın çokluğu ve bunların dışındaki zâhirî amellerle kayıtlı olur. Bu, "iyilerin yolu"dur. Bu yolla uzun zamanda Hakk'a ulaşanlar azın da azıdır. İkincisi, mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ehlinin yoludur ki, ahlakı değiştirmeye, nefsi temizlemeye, kalbi arındırmaya, ruhu parlatmaya ve bâtını imar etmeye ilişkin olan şeye çalışırlar. Bu da "dürüstlerin yolu"dur. Bu yolla Hakk'a ulaşanlar, önceki gruptan daha çoktur; lâkin onlardan bu yolla ulaşanlar da nadirlerdendir. Üçüncüsü, Allah'a doğru seyredenlerin yoludur. Bu da muhabbet ehli olan "koşanların yolu"dur. Bu yolla, yani aşk ve muhabbet ile seyr ü sülûk edenlerin başlangıçlarındaki vuslatları, onların dışındakilerin sonlarındaki vuslatlarından daha çoktur."

Şimdi cenâb-ı Pîr'in yüce tarikatları "koşanların yolu" olduğundan, buyururlar ki: "Aşk tâifesi, diğer tâifeler arasında gizlidir. Onlar zâhirlerini ve bâtınlarını ilâhî aşkın esiri ve mağlûbu kıldıklarından, tavır ve hareketleri nizâm üzere değildir. Bundan dolayı nizâm ve intizâm ehlinin kınamasına maruz kalırlar. Nitekim cömertlik, cimrilik ve tutumluluk hastalığının kınamasına maruz kalır. Yani Hak yolunda geçim aklının tavrı, illet ve hastalıktır; bu sebeple aşk ehlinin etrafında, geçim aklıyla hasta olan dünya ehlinin kınaması vardır. Bunun gibi, cömert kimselerin etrafında da cimrilik ve tutumluluk ile hasta olanların kınaması vardır."

Ebu'l-Cennâb Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere ismindeki kitaplarında buyurur ki: "Allah'a yol, halâikın nefesleri adedincedir. Tarîklar kesret-i adediyle beraber üç nev'e münhasırdır. Birisi ma'lûmât-ı şer'iyye erbâbının tarîkıdır ki, kesret-i savm ve salât ve tilâvet-i Kur'ân ve hac ve cihâd ve bunların gayri a'mâl-i zâhire ile mukayyed olur. Bu, “tarîk-ı ahyâr" dır. Bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar azın da azıdır. İkincisi ashâb-ı mücâhedât ve riyâzât tarîkıdır ki, tebdîl-i ahlâka ve tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe ve tecliye-i rûha ve imâret-i bâtına müteallık olan şeye çalışırlar. Bu da "tarîk-ı ebrâr"dır. Bu tarîkla Hakk'a vâsıl olanlar, evvelki ferîkden daha çoktur; lâkin onlardan bu tarîkla vâsıl olanlar da nevâdirdendir. Üçüncüsü Allah'a seyr edenlerin tarîkıdır. Bu da ehl-i muhabbetten "tarîk-ı şüttâr"dır. Bu tarîk ile, ya'ni aşk ve muhabbet ile seyr ü sülük edenlerin bidâyetlerinde vuslatları, onların gayrilerinin nihâyetlerinde olan vuslatlarından daha çoktur."

İmdi cenâb-ı Pîr'in tarîkat-ı aliyyeleri "tarîk-ı şuttâr" olduğundan, buyururlar ki: "Aşk tâifesi, sâir tâifeler arasında mahfidir. Onlar zâhirlerini ve bâtınlarını aşk-ı ilâhînin zebûnu ve mağlûbu kıldıklarından, tavır ve hareketleri nizâm üzere değildir. Bundan dolayı nizâm ve intizâm ehlinin melâmetine ma'rûz kalırlar. Nitekim cömertlik, buhl ve imsak sakāmetinin levmine ma'rûz kalır. Ya'ni Hak yolunda akl-ı maâşın tavrı, illet ve sakāmettir; binâenaleyh ehl-i aşkın etrafında, akl-ı maâş ile sakîm olan ehl-i dünyânın levmi vardır. Bunun gibi, cömert kimselerin etrafında da buhl ve imsâk ile sakîm olanların levmi vardır."

851. Ervâhın zilleti, cisimlerindendir; cisimleri izzeti rūhlarındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

851. Ruhların alçaklığı, bedenlerindendir; bedenlerin yüceliği ruhlarındandır.

Bedenler, aşağı âlemdendir ve aşağı âlem "Müzill" (alçaltan) isminin tecelli yeridir. Eğer ruhlar, bedenlerin hükümlerine boyun eğerse alçalır; ve ruhlar, yüce âlemdendir ve yüce âlem "Muizz" (yücelten) isminin tecelli yeridir; eğer bedenler ruhların hükümlerine tabi olursa, yüce olurlar.

Ecsâm, âlem-i süflîdendir ve âlem-i süflî "Müzill" ism-i şerîfinin mazharıdır. Eğer ervâh, ecsâmın ahkâmı altında zebûn olursa zelíl olur; ve ervâh, âlem-i ulvîdendir ve âlem-i ulvî “Muizz” ism-i şerîfinin mazharıdır; eğer cisimler rûhların ahkâmına tâbi' olursa, azîz olurlar.

852. Ey âşıklar, sukyâ size mahsûstur; siz bâkîlersiniz, bekā size mahsûstur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

852. Ey âşıklar, su içmek size özgüdür; siz bâkîlersiniz, bekâ size özgüdür.

Ey âşıklar, "Rableri onlara temiz şarap içirdi" (İnsan, 76/21) ayet-i kerimesinde açıklanan aşkın temiz şarabı size özgüdür, onu ancak siz içebilirsiniz; siz bâkî olan gerçek maşukun vuslatıyla bâkîsiniz; ve bekâ hali ancak size özgüdür. Beyit: "Sekahum Rabbuhum" şarabını içen âşıklar ey Nakşî, maşukuna ulaşırlar, onlar mekândan lâ-mekân söylerler.

Bu şarap hakkında âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz, "Muhakkak Yüce Allah'ın evliyası için hazırladığı bir şarap vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit hoş ve neşeli olurlar ve hoş oldukları vakit suskun ve sakin olurlar" buyurur.

Ey âşıklar وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsân, 76/21) ya'ni "Rableri onlara temiz şarâb içirdi" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan aşkın tahûr olan şarabı size mahsûstur, onu ancak siz içebilirsiniz; siz bâkî olan ma'şûk-ı hakîkînin vuslatıyle bâkîsiniz; ve hâl-i bekā ancak size mahsûstur. Beyit: "Sekähum Rabbühüm" hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler

Bu şarab hakkında Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz إِنَّ لِلَّهِ شَرَابًا أَعَدَّهُ لِأَوْلِيَائِهِ إِذَا شَرِبُوا سَكِرُوا وَ إِذَا سَكِرُوا طَابُوا وَ إِذَا طَابُوا صَامَتُوا ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarâb vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit tıyb ve neş'edâr olurlar ve tıyb oldukları vakit sâmit ve sâkit olurlar" buyurur.

853. Ey gamdan boş olanlar, kalkınız ve âşık olunuz! Bu Yûsuf'un kokusudur, koklayınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

853. Ey gamdan boş olanlar, kalkınız ve âşık olunuz! Bu Yusuf'un kokusudur, koklayınız!

Ey kalpleri dünya gamından boşalmış ve ahirete yönelmiş olan hayırlı ve iyi kişiler topluluğu, kalkınız! Şüttâr (Allah'a ulaşmak için her şeyi terk edenler) yoluna giriniz ve âşık olunuz. Bende gerçek maşukun kokusu vardır, koklayınız!

Bu şerefli beyitte, Pir Hazretleri, kendi mübarek bedenlerini Hz. Yusuf'un gönlüne benzetmişlerdir. Ve gerçekten de insân-ı kâmilde (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gerçek maşuk olan Hakk'ın çeşitli tecellileri (ortaya çıkışları) vardır ve bu esmaya ait tecelliler "koku"ya benzetilmiştir.

Ey kalbleri dünyâ gamından boşalmış ve âhirete müteveccih olmuş olan ahyâr ve ebrâr tâifesi, kalkınız! Tarîk-ı şüttâra intisâb ediniz ve âşık olunuz. Bende ma'şûk-ı hakîkînin kokusu vardır, koklayınız!

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr, cism-i şerîflerini Hz. Yûsuf'un gönlüne teşbih buyurmuşlardır. Ve filhakîka insân-ı kâmilde ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın tecelliyât-ı mütenevviası vardır ve bu tecelliyât-ı esmâiyye "koku"-ya teşbîh buyurulmuştur.

854. Ey Süleyman'a mensub olan kuş dili, gel! Her bir kuşun sesi, ki gelir, onu terennüm et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

854. Ey Süleyman'a ait olan kuş dili, gel! Her bir kuşun sesi, ki gelir, onu terennüm et!

"Kuş dili"nden kastedilen, ilâhî bilgilere ve hakikatlere dair olan sözlerdir. "Kuş"tan kastedilen, insan bireyleridir. Ve insan bireylerinden her birinin yatkınlığı farklı olduğundan, marifetteki (Allah'ı bilmedeki) idrak mertebeleri de farklıdır. Bu sebeple insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) her bir kişinin marifetteki mertebelerine göre söz söyler. Bu hitap, Hz. Pîr (Mevlânâ) tarafından kendi nefsine ve onun kapsamında bütün insân-ı kâmillere yöneliktir. Yani, "Ey bu Mesnevî-i Şerif'te ilâhî marifete ve rabbanî hakikatlere dair söz söyleyen Mevlânâ, her sınıf insanın yatkınlığına göre bu Mesnevî-i Şerif'te bilgiler saç! Herkes kendi yatkınlığının kabul edeceği bilgiyi alsın!"

“Kuş dili”nden murâd, maârif-i ilâhiyyeye ve hakāyıka dâir olan sözlerdir. “Kuş”dan murâd, efrâd-ı beşerdir. Ve efrâd-ı beşerden her birinin isti'dâ- dı muhtelif olduğundan, ma'rifetteki mertebe-i idrâkleri de muhteliftir. Binâenaleyh insân-ı kâmil her bir kimsenin ma'rifetdeki mertebelerine göre söz söyler. Bu hitâb, Hz. Pîr tarafından nefs-i nefislerine ve onun zımnında bilumûm insân-ı kâmilleredir. Ya'ni, "Ey bu Mesnevî-i Şerif'de ma'rifet-i ilâhiyyeye ve hakāyık-ı rabbâniyyeye dâir söz söyleyen Mevlânâ, her sınıf insanın isti'dâdına göre bu Mesnevî-i Şerîf'de ibzâl-i maârif et! Herkes kendi isti'dâdının kabûl edeceği ma'rifeti alsın!"

855. Vaktaki Hak seni kuşlara gönderdi, her bir kuşun nağmesini sana ders verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

855. Vaktaki Hak seni kuşlara gönderdi, her bir kuşun nağmesini sana ders verdi.

Yüce Allah seni insan fertlerinin doğru yola iletilmesine memur ettiği zaman, sana her bir ferdin yatkınlığının kabul edebileceği bilgileri de öğretti.

Hak Teâlâ seni efrâd-ı beşerin irşadına memur ettiği vakit, sana her bir ferdin isti'dâdının kabûl edebileceği maârifi de ta'lîm buyurdu.

856. Cebrî kuşuna cebir dilinden söyle; kanadı kırılmış kuşa, sabırdan söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

856. Cebir kuşuna cebir dilinden söyle; kanadı kırılmış kuşa, sabırdan söyle!

"Cebir" iki çeşittir. Birisi kötülenmiş cebir, diğeri övülmüş cebirdir. Cebrîler, kullar fiillerinde mecburdur, seçme hakkına sahip değildir diyerek şeriatı geçersiz kılan topluluktur ki bu cebir, kötülenmiş cebirdir. Övülmüş cebir, Ehl-i Sünnet'in benimsediği orta yollu cebirdir. Bu cebirler hakkında I. cildin 625 numaralı beytine denk gelen این نه جبرست معنی جباریست beytinde açıklamalar verilmiştir. Yani "Kötülenmiş cebiri savunanlara övülmüş cebiri anlat!" demek olur. Eğer "zebân" yerine "ziyân" olursa, "Kötülenmiş cebirin zararını ve ziyanını söyle!" demek olur.

İkinci mısradaki "kanadı kırılmış kuş" ile de "Kaderî" topluluğuna işaret edilir. Çünkü Kaderîler, Cebrîlerin zıddı olarak, kendilerinde iradeyi bağımsız olarak ispat ederler ve bu iradenin insanlar arasında bağımsızlığını hayal etmek, hayatta insanların birbirine karşı sabırsızlığını ve şikâyetini gerektirir. Ehl-i Sünnet hem Hakk'ın iradesini hem de kulun iradesini ispat ettikleri için, onlar Hak yolunda bu iki kanat ile uçarlar. Kaderî'nin bir kanadı kırıktır, bu sebeple Kaderî'ye Hakk'ın iradesindeki bağımsızlığı ispat edip, kendi iradesi dışında meydana gelen olaylara sabır tavsiye etmek gerekir.

"Cebir" iki nevi'dir. Birisi cebr-i mezmûm, dîğeri cebr-i mahmûddur. Cebriler, kullar ef'âlinde mecburdur, muhtâr değildir diyerek şerîatı ta'til eden tâifedir ki bu cebir, cebr-i mezmûmdur. Cebr-i mahmûd, Ehl-i Sünnet'in ihtiyâr ettiği cebr-i mutavassıttır. Bu cebirler hakkında I. cildin 625 numaralı beytine müsâdif olan این نه جبرست معنی جباریست beytinde îzâhât verilmiştir. Ya'ni "Cebr-i mezmûma kāil olanlara cebr-i mahmûdu anlat!" demek olur. Eğer "zebân" yerine "ziyân" olursa, "Cebr-i mezmûmun zararını ve ziyânını söyle!" demek olur.

İkinci mısra'daki "kanadı kırılmış kuş" ile de "Kaderî" tâifesine işaret buyurulur. Zîrâ Kaderîler, Cebriler'in zıddı olarak, kendilerinde irâdeyi bi'l-istiklâl isbât edeler ve bu irâdenin insanlar arasında istiklâlini tahayyül etmek, hayatta beşerin yekdîğerine karşı sabırsızlığını ve şikâyetini mûcib olur. Ehl-i Sünnet hem Hakk'ın iradesini ve hem de kulun irâdesini isbât ettikleri cihetle, onlar tarîk-ı Hak'da bu iki kanat ile uçarlar. Kaderî'nin bir kanadı kırıktır, binâenaleyh Kaderî'ye Hakk'ın iradesindeki istiklâli isbât edip, kendi irâdesi hâricinde vâki' olan hâdisâta sabır tavsiyesi lâzımdır.

857. Sabr edici kuşu sen hoş ve muâf tut, ankā kuşuna Kāf'ın vasıflarını oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

857. Sabredici kuşu sen hoş ve muaf tut, anka kuşuna Kaf'ın vasıflarını oku!

"Sabredici kuş"tan maksat, hayırlı ve iyi kimselerdir ki, onların hâlleri yukarıda açıklandı. "Anka kuşu"ndan maksat, şüttârî (tasavvufta bir yol) olan aşk ehli kişilerdir. "Kaf"tan maksat, Hak'ın zâtıdır. Yani, "Hayırlı ve iyi kimseler topluluğunu kendi tavır ve meşreplerine hoş ve mazur gör! Aşk ehline de maşukları olan Hak'ın zâtının vasıflarından bahset!"

"Sabr edici kuş"tan murâd, ahyâr ve ebrârdan olan kimselerdir ki, onların halleri yukarıda îzâh olundu. “Ankā kuşu”ndan murâd, şüttârî olan ehl-i aşktır. "Kāf"dan murâd, zât-ı Hak'dır. Ya'ni, "Ahyâr ve ebrâr tâifesini kendi tavır ve meşreblerine hoş ve ma'zûr tut! Ehl-i aşka dahi ma'şûkları olan zât-ı Hakk'ın evsâfından bahs et!"

858. Güvercin için doğandan hazer buyur; doğana hilimden ve ihtirazdan söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

858. Güvercin için doğandan sakınmasını söyle; doğana da yumuşak huyluluktan ve sakınmaktan bahset!

"Güvercin"den maksat, tasavvuf yoluna yeni girmiş olan sâlikler ve dervişlerdir. "Doğan"dan maksat ise, zahir ulemasıdır ki, onlar dervişlere ve tarikat ehline dil uzatırlar ve kötü muamelelerde bulunurlar. Örneğin, bir Mevlevi dervişinin semaına, zahir ulemasından her biri itiraz eder ve fırsat buldukça şeriatı bahane ederek o dervişi incitirler. Yani, "Ey mürşid-i kâmil, tasavvuf yoluna yeni girmiş bir derviş için zahir ulemasından sakınmasını söyle, çünkü onu yolundan alıkoyarlar; ve zahir ulemasına da yumuşak huyluluğu ve dervişlerden sakınmayı tavsiye et!"

"Güvercin"den murâd, mübtedî olan sâlikler ve dervîşlerdir. "Doğan"dan murâd, ulemâ-yı zâhirdir ki, onlar dervîşlere ve erbâb-ı tarîkate ta'n ederler ve fenâ muâmeleler yaparlar. Meselâ bir Mevlevî dervîşinin semâ'ına, ulemâ-yı zâhirden her biri mu'terizdir ve fırsat buldukça şerîatı vesile ittihâz ederek o dervîşi incitirler. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, mübtedî bir dervîş için ulemâ-yı zâhirden hazer et, zîrâ onu yolundan alıkoyarlar; ve ulemâ-yı zâhireye de hilmi ve dervîşlerden ihtirâzı tavsiye et!"

859. Ve o bir yarasa kuşu ki, o bî-neva kaldı; onu nûr ile eş ve âșina et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

859. Ve o bir yarasa kuşu ki, o bî-neva kaldı; onu nûr ile eş ve âşina et!

"Yarasa kuşu"ndan maksat, evliyanın marifetlerini ve hakikatlerini, kendi anlayışına göre, şeriata aykırı görüp inkâr eden kimselerdir ki, bunlar iyi ve hayırlı insanlar arasında ve müminlerin her sınıfında bulunurlar. "Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), marifetlerden ve hakikatlerden nasipsiz ve mahrum kalan ve marifet nurundan gözleri kamaşan bu gibi yarasaları bu marifet nuruna yakın ve aşina et!"

"Yarasa kuşu"ndan murâd maârif ve hakāyık-ı evliyâyı, kendi anlayışına göre, şerîate muhâlif görüp inkâr eden kimselerdir ki, bunlar ebrâr ve ahyâr arasında ve mü'minlerin her sınıfında bulunurlar. "Ey mürşid-i kâmil, maarif ve hakāyıktan bî-nevâ ve bî-nasîb kalan ve nûr-ı ma'rifetten gözleri kamaşan bu gibi yarasaları bu nûr-ı ma'rifete mahrem ve âşinâ et!"

860. Husumete mensub olan kekliğe sen sulh öğret, horozlara subh alâmetlerini göster.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

860. Husumete mensup olan kekliğe sen sulh öğret, horozlara sabahın işaretlerini göster.

"Kavgaya mensup olan keklik"ten maksat, tartışmaya ve münazaraya düşkün olan Hakk Yolcularıdır. Çünkü henüz nefislerinin sıfatından kurtulamamış olan Hakk Yolcuları için tartışma ve münazara, kalbin saflığına engel olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir ki: "Ariflerden biri arifler meclisinde bir mesele hakkında tartışmaya tutuşur ve tartışma kızışır. Ondan sonra o zat meclisten üzgün bir şekilde kalkar; bir müddet sonra geri dönüp tartıştığı kimselerin başlarını öperek onlardan af diler. Orada bulunanlardan bazıları derler ki: "Bu tartışmada hak senindi, neden mağlup vaziyetini tercih ettin?" Cevaben der ki: "Meclisten kalktığımda, o şöyle dedi, ben böyle dedim diye kalbim vesveseler içinde kaldı. Herkes ne fikirde olursa olsun, bana kalbimin saflığı lazımdır." Kekliklerin adeti daima birbiriyle kavga etmek olduğundan, tartışmacı olanlar kekliğe benzetilmiştir. Ve "horoz"dan maksat, hakikat güneşinin tecellisi sabahını idrak etmeye yatkın olan taliplerdir. Yani, "Ey insân-ı kâmil, tartışmaya ve çekişmeye alışmış olan kimselere barış yolunu öğret ve onlara anlat ki, mutlak olarak batıl olan bir inanç yoktur. Her bir batıl inancın, hak olan inanca bir yönü vardır. Örneğin Cebriyeciliğin ve Kaderiyeciliğin batıl yönleri olduğu gibi, hak olan yönleri de vardır, nitekim yukarıda izah olundu. Ve hakikat güneşinin tecellisi sabahını idrak etmeye yatkınlığı olan taliplere, o sabahın nişanlarını ve işaretlerini göster ve onları sabit hakikatlerinin kemaline eriştir de, bu sabahı, ehil olanlara ilan etsinler!"

"Cenge mensûb olan keklik"ten murâd, bahis ve münâzaraya mübtelâ olan sâliklerdir. Zîrâ henüz nefislerinin sıfatından kurtulamamış olan sâlikler için bahis ve münâzara, safâ-yı kalbe mâni' olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki: "Ariflerden birisi meclis-i urefâda bir mesele hakkında mübâhaseye tutuşur ve bahis kızışır. Ondan sonra o zât meclisten münfailen kalkar; bir müddet sonra avdet edip bahs ettiği kimselerin başlarını öperek onlardan afv diler. Hâzırûndan ba'zıları derler ki: "Bu bahiste hak senin idi, neden mağlûb vaziyetini ihtiyâr ettin?" Cevâben der ki: "Vaktâki meclisten kalktım, o şöyle dedi, ben böyle dedim diye kalbim havâtır içinde kaldı. Herkes ne fikirde olursa olsun, bana kalbimin safveti lâzımdır." Kekliklerin âdeti dâimâ birbiriyle cenk etmek olduğundan bahhâs olanlar kekliğe teşbîh buyurulmuştur. Ve "horoz"dan murâd, hakikat güneşinin tecellîsi sabâhı[nı] idrâke müstaid olan tâliblerdir. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, bahs ve cidâle alışmış olan kimselere sulh tarîkını öğret ve onlara anlat ki, mutlakan bâtıl olan bir i'tikād yoktur. Her bir bâtıl i'tikādın, hak olan i'tikāda bir vechi vardır. Meselâ Cebriliğin ve Kaderîliğin bâtıl cihetleri olduğu gibi, hak olan cihetleri de vardır, nitekim yukarıda îzah olundu. Ve hakikat güneşinin tecellîsi subhunu idrâke isti'dâdı olan tâliblere, o subhun nişânlarını ve alâmetlerini göster ve onları ayn-ı sâbitelerinin kemâline eriştir de, bu sabâhı, ehil olanlara i'lân etsinler!"

861. Hüdhüdden tavşancıla kadar böyle git, yol göster; ve Allâh doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

861. Hüdhüdden tavşancıla kadar böyle git, yol göster; ve Allah doğruyu en çok bilicidir.

"Hüdhüd"den kasıt, hidayet sahibi ârif. "Ukāb"dan kasıt ise, pençesiyle âriflerin eteklerine sarılıp, onları taklit eden kimselerdir. Yani, "Ey mürşid-i kâmil (olgun rehber), hidayet sahibi olan âriflerden tut da, taklitçilere varıncaya kadar yol göster; ve Yüce Allah, فَربُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًاً (İsrâ, 17/84) ["Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir"] ayet-i kerimesi gereğince, Yüce Allah doğru yolu kime göstereceğini bilir.

"Hüdhüd"den murâd, sâhib-i hidâyet ârif. "Ukāb"dan murâd, pençesiyle âriflerin eteklerine sarılıp, onları taklîd eden kimselerdir. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, sâhib-i hidâyet olan âriflerden tut da, mukallidlere varıncaya kadar yol göster; ve Allah Teâlâ فَربُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًاً (İsrâ, 17/84) ["Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir"] âyet-i kerîmesi mûcibince Allâh Teâlâ doğru yolu kime göstereceğini bilir.

## Belkîs'ın mülkten âzâd olması ve onun şevk-ı îmândan sarhoş olması ve vakt-i hicrette onun himmetinin tahtından gayri mülk-i dünyânın hepsinden munkatı' olmasına iltifâtı

862. Vaktaki Süleyman Seba kuşları tarafına bir safîr etti, o cümlesini bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

862. Süleyman, Seba kuşları tarafına bir ıslık çaldığında, o ıslık hepsini bağladı.

"Safir", ıslık çalmaya ve kuş sesine denir. Burada "kuş sesini taklit ederek ıslık çalmak" demektir ki, maksat, Süleyman (a.s.)'ın, Seba halkının anlayabileceği dille onlara hitap etmesinden kinaye olur. Yani, "Süleyman (a.s.) Seba halkını anlayacakları dil ile imana davet etti; bu ıslık, onların hepsini bağladı."

"Safir", ıslık çalmak ve kuş sadâsına derler. Burada "kuş sadâsını taklîden ıslık çalmak" demektir ki, murâd, Süleymân (a.s.)ın, ehl-i Sebâ'nın anlıyabileceği lisânla onlara hitâb buyurmasından kinâye olur. Ya'ni, "Süleymân (a.s.) Sebâ ehlini anlıyacakları lisân ile îmâna da'vet buyurdu; bu safir, onların hepsini bağladı."

863. Meğer bir kuşun gayri ki, cansız ve kanatsız idi, yahud balık gibi aslında dilsiz ve sağır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

863. Meğer bir kuşun dışında ki, cansız ve kanatsız idi, yahut balık gibi aslında dilsiz ve sağır idi.

"Güng", dilsiz anlamına gelir. Bu şerefli beytin her bir mısraı, ilahi ilimde hakikatleri bedbahtlıkla sabit olan topluluğun birer örneğidir. Yani, "İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) davetinden etkilenmeyenler cansız ve kanatsız kuşa benzerler veyahut yaratılışın temelinde dilsiz ve sağır olan balıklara benzerler."

"Güng", dilsiz ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfin her bir mısrâ'ı, ilm-i ilâhîde hakikatleri şekāvetle sabit olan tâifenin birer misâlidir. Ya'ni, "İnsân-ı kâmilin da'vetinden müteessir olmayanlar cansız ve kanatsız kuşa benzerler veyahud esâs-ı hilkatte dilsiz ve sağır olan balıklara benzerler."

864. Hayır, galat söyledim; zîrâ sağır, eğer vahy-i Kibriyâ önüne baş koyarsa ona sem' verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

864. Hayır, yanlış söyledim; çünkü sağır, eğer Yüce Allah'ın vahyinin önüne baş koyarsa ona işitme gücü verir.

Hayır, bu grubu duyu kulağı sağır olana benzetmekle yanlış söyledim; çünkü duyu kulağı sağır olan kimse, eğer ilâhî vahye itaat ederse, Yüce Allah ona can kulağıyla işitme özelliğini bağışlar ve bu ilâhî ihsan sebebiyle hakikatleri ve anlamları idrak eder.

Hayır, bu tâifeyi his kulağı sağır olana teşbih etmekle yanlış söyledim; çünki his kulağı sağır olan kimse, eğer vahy-i ilâhîye itâat ederse, Hak Teâlâ hazretleri ona can kulağıyla işitmek hassasını bahş eder ve bu ihsân-ı ilâhî sebebiyle hakāyıkı ve maânîyi idrâk eder.

865. Vaktaki Belkîs gönülden ve cândan azm etti, gitmiş zaman üzerine de efsûs yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

865. Belkıs gönülden ve candan azmettiği vakit, geçmiş zaman üzerine de pişmanlık duydu.

Sebâ melikesi olan Belkıs, Süleyman (a.s.) tarafına candan ve gönülden azmetti ve yöneldi. Neml Suresi'nde geçen "Rabb'im, ben nefsime zulmettim ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabb'ine teslim oldum" (Neml, 27/44) ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, küfür içinde geçirmiş olduğu zamana da pişmanlık duydu.

Vaktâki Sebâ melîkesi olan Belkîs, Süleymân (a.s.) tarafına cândan ve gönülden azm ve teveccüh etti. Sûre-i Neml'de vâki' olan رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِى وَ أَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Neml, 27/44) ya'ni "Yâ Rab, nefsime zulmettim ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabb'ine inkıyâd ettim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere küfür içinde geçirmiş olduğu zamâna da teessüf etti.

866. Öyle ki, o mâl ve mülkü, âşıkların nâmı ve ârı terkiyle, terk etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

866. Öyle ki, o mal ve mülkü, âşıkların namı ve arı terk etmesiyle, terk etti.

Koca bir hükümdar olan Belkıs, Süleyman (a.s.)a öyle bir boyun eğdi ki, âşıklar şan ve şöhreti, kibir ve azameti ve arı nasıl terk ettilerse, Belkıs da mal ve mülkü öylece terk etti.

Koca bir hükümdâr olan Belkîs, Süleymân (a.s.)a öyle bir inkıyâd etti ki, âşıklar sıyt ve şöhreti ve kibir ve azameti ve ârı nasıl terk ettilerse, Belkîs dahi mâl ve mülkü öylece terk etti.

867. O köleler ve o nazlı câriyeler, onun gözünün önünde çürümüş soğan gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

867. O köleler ve o nazlı cariyeler, onun gözünün önünde çürümüş soğan gibi oldu.

868. Bağlar ve köşkler ve akarsu, aşktan nâşî gözü önünde külhan göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

868. Bağlar, köşkler ve akarsu, aşktan dolayı gözünün önünde külhan gibi göründü.

869. Aşk istîlâ ve hiddet vaktinde, latîfleri göze çirkin yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

869. Aşk istilâ ve hiddet vaktinde, latifleri göze çirkin yapar.

İlahi aşk kalbi kaplar ve hiddetle hücum ederse, bu dünyanın latif olan suretlerini göze çirkin gösterir ve kalbi onlara meyletmekten soğutur.

Aşk-ı ilâhî kalbi kaplar ve hiddetle hücûm ederse, bu dünyanın latîf olan sûretlerini göze çirkin gösterir ve kalbi onlara meyilden soğutur.

870. Aşkın gayreti her zümrüdü pırasa gösterir, la'nın ma'nâsı budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

870. Aşkın gayreti her zümrüdü pırasa gösterir, "lâ"nın anlamı budur.

Aşkın gayreti, kıymetli taşlardan olan her bir yeşil zümrüdü, yeşil pırasa gibi kıymetsiz gösterir. "Lâ ilâhe illâllâh" kelimesindeki nefyin, yani "lâ"nın anlamı ancak budur. Çünkü aşk, hâkim olduğu bir kalpte kendisinden başka bir şey bırakmaz; ve "aşk" kelimesi "sarmaşık" anlamına gelen "aşeka" (عشقه) kelimesinden alınmıştır; ve sarmaşık, sarıldığı bir ağacın yeşilliklerini kurutup, ancak kendi yeşilliğini bırakır. Aşk da böyledir. Kelime-i tevhiddeki "lâ" ile muvahhid (Allah'ın birliğine inanan), vehmedilmiş olan varlıkları reddedip, ancak Hakk'ın varlığını ispat eder.

"Aşkın gayreti, kıymetli taşlardan olan her bir yeşil zümrüdü, yeşil pırasa gibi kıymetsiz gösterir. "Lâ ilâhe illâllâh" kelimesindeki nefyin, ya'ni lâ'nın ma'nâsı ancak budur." Zîrâ aşk, müstevlî olan bir kalbde kendisinden başka bir şey bırakmaz; ve "aşk" kelimesi "sarmaşık" ma'nâsına olan "aşeka" (عشقه) dan mehûzdür; ve sarmaşık, sarıldığı bir ağacın yeşilliklerini kurutup, ancak kendi yeşilliğini bırakır. Aşk da böyledir. Kelime-i tevhîddeki “lâ” ile muvahhid, mevhûm olan varlıkları nefy edip, ancak Hakk'ın varlığını isbât eder.

871. “La ilahe illa Hu" budur. Ey penah, ki ay sana kara çömlek görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

871. "La ilahe illa Hu" budur. Ey penah, ki ay sana kara çömlek görünür.

"Ey penâh" ifadesinde şârihlerin (açıklayıcıların) görüş ayrılığı vardır; fakire (bu metni yazana) uygun gelen anlam şudur ki: "Ey", seslenme edatı olmayıp, Arapçada "yani" anlamına gelen "ey" kelimesidir. Ve "penâh", sığınak ve sığınılacak yer demektir. Şu hâlde anlam, "Lâ ilâhe illâ Hû budur, yani sığınaktır ki, ay sana kara çömlek gibi görünür." Bu şerefli beyitte اني انا الله لا اله الا انا من يقول بالتوحيد دخل حصنى و من دخل في حصنى امن من عذابی yani "Muhakkak ben öyle Allah'ım ki, benden başka ilâh yoktur; tevhidini (birliğini) söyleyen kimse benim kaleme girer ve benim kaleme giren kimse de azabımdan emin olur" hadis-i kudsîsine işaret buyurulur. Yani, "Lâ ilâhe illâ Hû'yu sözle, fiille ve hâl ile söylemek, mecazî varlık (gerçek olmayan varlık) azabından çıkıp, hakiki varlık kalesine ve sığınağına dâhil olmak demektir ki, bu hâl içinde sana bu mecazî varlık âlemindeki ay, kara bir çömlek gibi görünür."

"Ey penâh" ibâresinde şârihlerin ihtilafı vardır; fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: "Ey", edât-ı nidâ olmayıp, Arabî'de "ya'ni" ma'nâsına olan "ey" kelimesidir. Ve "penâh", melce' ve sığınacak mahal demektir. Şu halde ma'nâ, “Lâ ilâhe illâ Hû budur, ya'ni penâhdır ki, ay sana kara çömlek gibi görünür." Bu beyt-i şerîfde اني انا الله لا اله الا انا من يقول بالتوحيد دخل حصنى و من دخل في حصنى امن من عذابی ya'ni Muhakkak ben öyle Allâh'ım ki, benden başka ilâh yoktur; tev- hîdini söyleyen kimse benim kal'ama girer ve benim kal'ama giren kimse dahi, azabımdan emîn olur" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Ya'ni, “Lâ ilâhe illâ Hû'yu kavlen ve fiilen ve hâlen demek vücûd-ı mecâzî azabından çıkıp, vücûd-ı hakîkî kal'asına ve penâhına dâhil olmak demektir ki, bu hâl içinde sana bu vücûd-1 mecâzî âlemindeki ay, kara bir çömlek gibi görünür."

872. Hiç mâl ve hiç hazîne, hiç eşya, tahtından gayri ona dirîğ gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

872. Hiç mal ve hiçbir hazine, hiçbir eşya, tahtından başka ona esirgenmedi.

"Belkıs, Süleyman (a.s.) tarafına yöneldiği zaman, malını, hazinesini ve eşyasını terk ettiğine asla üzülmedi ve bunları terk ettiği için kalbinde keder duymadı. Ancak tahtından ayrıldığına üzüldü." Yani Hakk yolcusu (sâlik) Hakk'a yönelip, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuruna geldiği zaman, her şeyden alakasını keser, fakat kolay kolay ruhunun tahtı olan bedeninden ve nefsinden ayrılamaz.

“Vaktâki Belkîs, Süleymân (a.s.) tarafına müteveccih oldu, malını ve hazînesini ve eşyasını terk ettiğine asla müteessif olmadı ve bunları terk ettiği için kalbinde gam duymadı. Ancak tahtından ayrıldığına müteessif oldu." Ya'ni sâlik vaktâki Hakk'a müteveccih olup, mürşid-i kâmil huzûruna gelir, her şeyden kat'-ı alâka eder, fakat kolay kolay ruhunun tahtı olan cisminden ve nefsinden ayrılamaz.

873. Binâenaleyh Süleyman onun kalbinden âgâh oldu, zîrâ onun kalbinden, onun kalbine kadar yol oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

873. Bu sebeple Süleyman onun kalbinden haberdar oldu, çünkü onun kalbinden, onun kalbine kadar yol oldu.

Süleyman (a.s.) Belkıs'ın kalben her şeyden geçip, tahtından geçemediğine vâkıf oldu; çünkü Hakk Yolcusu'nun kalbinden, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli kalbine yol vardır.

Süleymân (a.s.) Belkîs'ın kalben her şeyden geçip, tahtından geçemediğine vâkıf oldu; çünki sâlikin kalbinden, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfine yol vardır.

874. O bir kimse ki, karıncaların sesini işitir, uzakların sırrının figānını da işitir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

874. O öyle bir kimsedir ki, karıncaların sesini işitir, uzakların sırrının feryadını da işitir.

قالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْتِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ . فَتَبَسَّمَ ضاحكاً مِنْ قَوْلها (Neml, 27/18-19) yani "Karıncalardan bir karınca dedi ki: "Ey karıncalar, meskenlerinize girin, Süleyman ve ordusu bilmeyerek sizi ezmesin!" Bunun ardından Süleyman (a.s.) karıncanın sözünden hayrete düşerek tebessüm etti" ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, karıncaların sözlerini işitirdi. Uzaklarda olan kimselerin iç dünyalarının feryadını da işitir; çünkü Hak, insân-ı kâmilin işitme duyusu olunca, işitmek için uzak ve yakın, gizli ve açık onun katında eşittir.

قالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْتِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ o Suleyman (as) ki وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ . فَتَبَسَّمَ ضاحكاً مِنْ قَوْلها (Neml, 27/18-19) ya'ni "Karıncadan bir karınca dedi ki: "Ey karıncalar, meskenlerinize girin, bilmiyerek Süleymân ve ordusu sizi ezmesin!" Bunu müteakib Süleyman (a.s.) karıncanın sözünden müteaccib olarak tebessüm etti" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, karıncaların sözlerini işitirdi. Uzaklarda olan kimselerin bâtınlarının figānını da işitir; zîrâ Hak, insân-ı kâmilin sem'i olunca, işitmek için uzak ve yakın, gizli ve âşikâr onun indinde müsâvîdir.

875. O kimse ki "Kālet nemletün" sırrını söyler, bu eski takın sırrını da bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

875. O kimse ki "Kālet nemletün" sırrını söyler, bu eski takın sırrını da bilir.

"Kālet nemletün" ile karıncanın duyu organlarının işitemediği sözüne işaret edilir. "Eski tak"tan kasıt, güneş sistemimizdir. Yani, "O insân-ı kâmil ki, duyu organlarının işitemediği sözlerini ilâhî işitme ile duyup söyler; elbette bu güneş sistemimizin sırrını ve iç yüzünü de bilir."

“Kālet nemletün” ile karıncanın his kulaklarından gizli olan sözüne işâret buyurulur. “Eski tâk”dan murâd, manzûme-i şemsiyyemizdir. Ya'ni, “O insân-ı kâmil ki, his kulaklarından gizli olan sözlerini sem'-i ilâhî ile işitip söyler; elbette bu manzûme-i şemsiyyemizin sırrını ve bâtınını da bilir.”

876. O, o teslîm mezhebliyi uzaktan gördü ki, ona o kendi tahtının ayrılığı acı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

876. O, o teslimiyet mezhebine sahip olanı uzaktan gördü ki, ona kendi tahtından ayrılık acı geldi.

"Dûreş" kelimesindeki zamir, Süleyman (a.s.)'a ait olması gerekir. Yani, "Süleyman (a.s.), kendisine teslimiyeti mezhep edinen Belkıs'ı uzaktan gördü ki, onun teslimiyetinde eksiklik vardır; o eksiklik de kendi hükümranlık tahtını terk etmesinin nefsine acı ve ağır gelmesidir."

“Dûreş”deki zamîr, Süleymân (a.s.)a râci' olmak lâzım gelir. Ya'ni, “Süleymân (a.s.), o kendisine teslîmiyeti mezheb ittihâz eden Belkîs'ı uzaktan gördü ki, onun teslîmiyetinde eksiklik vardır; [ve] o noksan dahi kendi taht-ı hükümrânîsini terk etmesi nefsine acı ve ağır gelmesidir.”

877. Eğer o sebebi söylersem ki, o niçin tahtına aşk düzücü oldu? Uzun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

877. Eğer o sebebi söylersem ki, o niçin tahtına aşk düzücü oldu? Uzun olur.

Yani “Eğer Belkıs'ın her şeyden gönlünü geçirip de, tahtına bağlı kalmasının sebebini söylersem uzun olur.” “Aşk-sâz” birleşik sıfattır. Hint nüshalarında “aşk” ile “sâz” arasında “vav” vardır; bu durumda “sâz”, muvafakat anlamına gelir. Yani “Onun tahtına aşkı ve muvafakatı niçin oldu?” demek olur.

Ya'ni “Eğer Belkîs'ın her şeyden gönlünü geçirip de, tahtına merbût kalmasının sebebini söylersem uzun olur.” “Aşk-sâz” vasf-ı terkîbîdir. Hind nüshalarında “aşk” ile “sâz” arasında “vâv” vardır; bu sûrette “sâz”, muvâfakat ma'nâsına gelir. Ya'ni “Onun tahtına aşkı ve muvâfakatı niçin oldu?” demek olur.

878. Gerçi bu kamış kalem, muhakkak hissizdir, onun cinsi değildir; kâtib ona bir mûnisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

878. Gerçi bu kamış kalem, muhakkak hissizdir, onun cinsi değildir; kâtip ona bir dosttur.

"Kilk", kamış kalem anlamına gelir. "Kalem" ise mutlak olarak yazı yazma aracı demektir ki, yazı yazma aracı her cins şeyden olabilir. Yani canlı olan Belkıs'ın, cansız olan tahtına olan aşkının benzerleri bu âlemde çoktur. Örneğin kalem cansızdır ve hissizdir, kâtip canlıdır; fakat bu kalem kâtibin daima dostu olduğu için, kâtibin kendi cinsinden olmadığı halde, o kâtibin bu kaleme aşkı vardır. Bunun gibi, ruhun dahi özünde cansız ve hissiz olan bu unsurlardan oluşmuş bedene birçok zamanlar gerçekleşen alışkanlığından dolayı aşkı ve onun hükümlerine uygunluğu vardır.

“Kilk”, kamış kalem ma'nâsınadır. Ve “kalem”, mutlakan âlet-i tahrîr demektir ki, âlet-i tahrîr her cins şeyden olabilir. Ya'ni canlı olan Belkîs'ın, cansız olan tahtına aşkının nazîrleri bu âlemde çoktur. Meselâ kalem cansızdır ve hissizdir, kâtib canlıdır; fakat bu kalem kâtibin dâimâ mûnisi olduğu için, kâtibin kendi cinsinden olmadığı halde, o kâtibin bu kaleme aşkı vardır. Bunun gibi, rûhun dahi hadd-i zâtında câmid ve hissiz olan bu cism-i unsurîye birçok zamanlar vâki' olan ünsiyetinden dolayı aşkı ve onun ahkâmına muvâfakatı vardır.

879. Her bir san'atkârın âleti böyledir, cansızdır, her bir canlının mûnisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

879. Her bir sanatkârın aleti böyledir, cansızdır, her bir canlının mûnisidir.

Her bir sanat sahibinin kullandığı cansız aletler de böyledir; yani aletler cansızdır ve sanatkârlar canlıdır. Bu cansız aletler canlı olan sanatkârların mûnisidir.

Her bir san'at sâhibinin kullandığı cansız âletler de böyledir; ya'ni âletler cansızdır ve san'atkârlar canlıdır. Bu cansız âletler canlı olan san'atkârların mûnisidir.

880. Eğer senin fehim gözünün nemi olmasa idi, ben bu sebebi muayyen olarak söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

880. Eğer senin anlayış gözünün nemi olmasaydı, ben bu sebebi açıkça söylerdim.

"Nem", yaşlık ve rutubet anlamındadır. Yani, "Canlının cansız olan alet tarafına meyil ve aşkının sebebini açık ve aşikâr olarak söylerim; fakat basiret gözü kusurlu ve yaşarmakta ve bu yaşlık, görmelerine engel olmakta olan kimselerin yanlış anlamaları ihtimaline dayanarak söylemedim." Bu sebep hakkında Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh (kaddesallâhu sırrahümâ) buyururlar ki: "Her sanat sahibine Yüce Allah aletler belirlemiştir ve o sanat sahibi kendi sanatını tamamlamak için bu alet tarafına muhtaçtır. Aletin özel bir belirlenimi vardır ki, Hak onunla görünmüş ve alet tarafına ihtiyacını, kendi tarafına ihtiyaç kılmıştır. Ve görünen Hak, bu sanatta, sanat sahibinin işini tamamlar. Buna göre bu yönden sanat sahibi, alet tarafına muhtaç olur ve alet ile ünsiyet kurar; ve bu ihtiyaç hakikatte, alette görünen Hak tarafınadır. Nitekim Yüce Allah أَنْتُمُ الْفَقْرَاء الى الله ["Allah'a muhtaç olan sizsiniz"] buyurur. Böyle olunca Allah'tan başkasına fakirlik ve ihtiyaç ortadan kalkar; ve açıktır ki biz aletler ve sebepler tarafına muhtacız; bu sebeple bu fakirlik ve ihtiyaç o aletler ve sebeplerde görünen Yüce Allah hazretleri tarafınadır." Bu önerme, Hakk'ın hakiki varlığının bütün eşyada yaygınlığını kabul etmek demektir. Halbuki zahir uleması eşyada Hakk'ın yalnız ilmi kuşatmasını kabul edip, zâtî kuşatmasını dar olan fikirlerine sığdıramazlar ve bu sebeple hakikat ehline itiraz ederler. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu sebepten dolayı bu husustaki açıklamaları burada terk buyurmuş oluyorlar. Ruhun, cansız olan cisme aşkının sebebi dahi, fitne ehli tarafından bu önerme üzerine düşünülebilir.

"Nem", yaşlık ve rutûbet ma'nâsınadır. Ya'ni, "Canlının cansız olan âlet tarafına meyil ve aşkının sebebini muayyen ve âşikâr olarak söylerim; fakat basar-ı basîreti ma'lûl ve yaşarmakta ve bu yaşlık, görmelerine mâni' olmakta olan kimselerin yanlış anlamaları ihtimaline binâen söylemedim." Bu sebeb hakkında Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh (kaddesallâhu sırrahümâ) buyururlar ki: "Her san'at sahibine Hak Teâlâ âlât mukarrer kılmıştır ve o san'at sâhibi kendi san'atını itmâm için bu âlât tarafına muhtâçdır. Aletin bir taayyün-i hâssı vardır ki, Hak onunla zâhir olmuş ve âlet tarafına ihtiyacını, kendi tarafına ihtiyaç kılmıştır. Ve zahir olan Hak, bu san'atta, sâhib-i san'atın işini itmâm eder. Binâenaleyh bu cihetle san'at sâhibi, âlet tarafına muhtaç olur ve âlet ile ünsiyet tutar; ve bu ihtiyaç hakikatte, âlette zahir olan Hak tarafınadır. Nitekim Allâh Teâlâ أَنْتُمُ الْفَقْرَاء الى الله (Fâtır, 35/15) ["Allâh'a muhtaç olan sizsiniz"] buyurur. Böyle olunca Allah'ın gayri tarafına fakr u ihtiyaç müntefidir; ve zâhirdir ki biz âlât ve esbâb tarafına muhtâcız; binâenaleyh bu fakr u hâcet o âlât ve esbâbda zahir olan Allâh Teâlâ hazretleri tarafınadır." Bu mukaddime, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın cemî-i eşyâda sereyânını kabûl etmek demektir. Halbuki ulemâ-yı zâhir eşyâda Hakk'ın yalnız ihâta-i ilmiyyesini kabûl edip, ihâta-i zâtiyyesini dar olan fikirlerine sığdıramazlar ve bu sebeble ehl-i hakîkate i'tirâz ederler. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu sebebden dolayı bu husûsdaki îzâhâtı burada terk buyurmuş oluyorlar. Rûhun, câmid olan cisme taaşşuku sebebi dahi, ehl-i fitnat tarafından bu mukaddime üzerine düşünülebilir.

881. Tahtın büyüklüğünden ki, hadden ziyade idi, tahtı nakl eylemeğe imkân olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

881. Tahtın büyüklüğünden ki, haddinden fazla idi, tahtı nakletmeye imkân olmadı.

Belkıs, Süleyman (a.s.) gelirken bütün malını terk etti, ancak tahtını terk etmeye bir türlü gönlü razı olmadı; ve onu beraberce nakletmek istedi, fakat tahtın haddinden fazla büyük olmasından dolayı, o zamanki nakil vasıtalarına göre o tahtın beraberce nakline imkân olmadı.

Belkîs Süleymân (a.s.) gelirken bütün malını terk etti, fakat tahtını terk etmeğe bir türlü gönlü râzı olmadı; ve onu berâberce nakl etmek istedi, fakat tahtın hadden ziyâde büyük olmasından dolayı, o zamanki vesâit-i nakliyye-ye göre o tahtın beraberce nakline imkân olmadı.

882. Bedenin birbiriyle olan vasılları gibi, ince işlenmiş idi; onu ayırmak tehlike idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

882. Bedenin birbiriyle olan bağlantıları gibi, ince işlenmiş idi; onu ayırmak tehlikeli idi.

Yani, Belkıs'ın tahtı çok büyük olmakla birlikte, gayet sanatlı ve küçük küçük parçaların birbirine yapıştırılması suretiyle yapılmış ince bir iş idi. Parçaların birbirlerine bitiştirilmesi, insan bedenindeki damarların ve sinirlerin ve kasların birbirine bitişmesine benzer idi. Bu sebeple onu ayırmak ve parçalarını birbirinden ayırmak, sanatlı olan yapısı için tehlikeli idi. Bu sebeple yerinden kımıldatmak caiz değil idi.

Ya'ni, Belkîs'ın tahtı çok büyük olmakla beraber, gāyet musanna' ve kü-çük küçük parçalar birbirine yapıştırılmak sûretiyle yapılmış ince bir iş idi. Parçaların birbirlerine bitiştirilmesi, cism-i insânîdeki damarların ve sinirlerin ve adalâtın birbirine bitişmesine benzer idi. Binâenaleyh onu ayırmak ve ec-zâsını tefrík etmek, musanna' olan hey'eti için tehlike idi. Bu sebeble yerinden kımıldatmak câiz değil idi.

883. İmdi Süleymân dedi: “Gerçi sonunda onun üzerine tâc ve taht soğuk olacaktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

883. Şimdi Süleyman dedi: "Gerçi sonunda onun üzerine taç ve taht soğuk olacaktır!"

Süleyman (a.s.) kendi kendine dedi ki: "Gerçi sonunda Belkıs'ın üzerine taç ve taht dahi soğuk olacak ve kalbinde onların da ilgisi kalmayacaktır!"

Süleymân (a.s.) kendi kendine dedi ki: "Gerçi sonunda Belkîs'ın üzerine tâc ve taht dahi soğuk olacak ve kalbinde onların da alâkası kalmıyacaktır!"

884. Cân, vahdetten hârice bir baş getirdiği vakit, onun ferri ile cisme bir fer olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

884. Can, vahdetten dışarıya bir baş çıkardığı zaman, onun parlaklığı ile cisme bir parlaklık olmaz.

Hakk Yolcusunun canı, beşerî sıfatlar kaydından kurtulup, ilâhî sıfatlarla nitelendiği ve bu hâl içinde kesret (çokluk) âleminden geçip Hak'ın vahdetinden (birliğinden) baş çıkardığı zaman, o Hak vahdetinin parlaklığı ve nuru ile, kesret âleminden olan cismin asla parlaklığı ve güzelliği kalmaz ve onun nazarında altın ile taş eşit olur.

Sâlikin cânı, sıfât-ı beşeriyye kaydından kurtulup, sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf olduğu ve bu hâl içinde keserât âleminden intikāl ve vahdet-i Hak'dan baş çıkardığı vakit, o vahdet-i Hakk'ın ferri ve nûru ile, kesret âleminden olan cismin, aslâ feri ve revnakı kalmaz ve nazarında altın ile taş müsâvî olur.

885. Denizin dibinden gevher çıktığı vakit, köpüğe ve çörçöpe hakîr bakarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

885. Denizin dibinden cevher çıktığı zaman, köpüğe ve çer çöpe değersiz gözle bakarsın.

Hakk'ın birliği "deniz"e, onun feri ve parlaklığı "inci"ye, eşyanın suretleri ise "köpük"e ve "çer çöp"e benzetilmiştir. Yani, "Denizin dibinden inci çıktığı zaman, bakışlar onunla meşgul olup, deniz yüzeyindeki köpüğe ve çer çöpe önemsiz bir gözle baktığı gibi, Hakk'ın birliği denizinin incisi olan birlik nuru ortaya çıktığı zaman, o denizin yüzeyinde yüzen köpükler ve çer çöpler hükmünde olan eşyanın suretlerini değersiz görürsün."

Hint nüshalarında "be-nigerî" (bakarsın) yerine olumsuzluk nûnu ile "ne-nigerî" (bakmaz mısın) geçmektedir. Bu durumda anlam soru ile "Denizin dibinden cevher ortaya çıktığı zaman, köpüğe ve çer çöpe değersiz gözle bakmaz mısın?" demek olur.

Vahdet-i Hak "derya"ya ve onun feri ve revnakı "inci"ye ve suver-i eşyâ "köpük"e ve “çörçöp"e teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Denizin dibinden inci çıktığı vakit, nazarlar onunla meşgül olup, deniz sathındaki köpüğe ve çörçöpe ehemmiyetsiz bir nazar ile baktığı gibi, vahdet-i Hak deryâsının incisi olan nûr-ı vahdet zâhir olduğu vakit, o deryânın sathında yüzen köpükler ve çörçöpler mesâbesinde olan suver-i eşyayı hakîr görürsün."

Hind nüshalarında "be-nigerî" yerine nûn-ı nâfiye ile "ne-nigerî" vâki'dir. Bu sûretle ma'nâ istifhâm ile "Denizin dibinden gevher zuhûra geldiği vakit, köpüğe ve çörçöpe hakîr nazar etmez misin?" demek olur.

886. Kıvılcımlı olan güneş baş çıkarırsa, akrebin kuyruğunu kim müstakar kılar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

886. Kıvılcımlı olan güneş baş çıkarırsa, akrebin kuyruğunu kim sabit kılar?

Bu şerefli beyit de bir örnektir. Yani, "İnsan karanlıkta akrebi görmez, onun zehirli olan kuyruğuna yaklaşır ve orayı yerleşim yeri edinir. Fakat ışıklı parıltılarıyla her tarafı aydınlatan güneş ortaya çıktığı zaman, kim akrebin yanına yaklaşır?" Burada Hakk'ın birliğinin nuru "güneş"e ve âlem suretleri, insanı sokan "akrebin kuyruğu"na benzetilmiştir.

Bu beyt-i şerîf dahi bir misâldir. Ya'ni, "İnsan karanlıkta akrebi görmez, onun zehirli olan kuyruğuna yaklaşır ve onu mahall-i karâr ittihâz eder. Fa-kat huzemât-ı ziyâiyyesiyle her tarafı aydınlatan güneş baş çıkardığı vakit, kim akrebin yanına yaklaşır?" Burada vahdet-i Hakk'ın nûru "güneş"e ve suver-i âlem, insanı sokan "akrebin kuyruğu"na teşbîh buyurulmuştur.

887. "Fakat muhakkak bunun hepsi ile beraber, nakd-ı hâl üzere, onun tahtı-na intikāl istemek gerek!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

887. "Fakat muhakkak bunun hepsi ile beraber, şimdi ve acele olarak, onun tahtının buraya intikalini istemek gerek!"

"Nakd-i hâl", şimdi ve acele demektir. Yani, Süleyman (a.s.) kendi kendine buyurdu ki: "Belkıs her şeyden soğudu, aksine tahtının sevgisinden vazgeçemedi; bu böyle olmakla beraber, hemen şimdi onun tahtının buraya intikal etmesini istemek lazım geliyor!"

"Nakd-i hâl", şimdi ve acele demektir. Ya'ni, Süleymân (a.s.) kendi ken-dine buyurdu ki: "Belkîs her şeyden soğudu, fakat tahtının muhabbetinden geçemedi; bu böyle olmakla beraber, hemen şimdi onun tahtının buraya in-tikāl etmesini istemek lâzım geliyor!"

888. “Tâ ki mülakāt hengâmında hasta olmasın, onun çocukça olan hâceti re-vâ olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

888. "Ta ki buluşma anında hasta olmasın, onun çocukça olan ihtiyacı yerine gelsin!"

Aksine, Belkıs buluşma anında tahtından ayrılmış olduğundan dolayı hasta ve üzgün olmasın, onun tahta olan çocukça ihtiyacı yerine gelsin!

"Belkîs mülâkāt hengâmında tahtından ayrılmış olduğundan dolayı, has-ta ve mağmûm olmasın, onun tahtına olan çocukça ihtiyacı revâ olsun!"

889. "Bizim üzerimize hakîrdir ve onun için çok azîzdir; nihayet hûrîlerin sof-rası üzerinde şeytan "olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

889. "Bizim üzerimize hakîrdir ve onun için çok azîzdir; nihayet hûrîlerin sofrası üzerinde şeytan "olsun!"

Onun tahtına olan ihtiyacı, bizce hakîr ve önemsizdir; aksine onun için bu ihtiyaç çok büyük ve azîzdir. Bu sebeple biz onun tahtını buraya getirelim; varsın hûrîlerin sofrasında şeytan dahi bulunsun! Süleyman (a.s.)ın yüce huzuru, “hûrîlerin sofrası"na ve Belkıs'ın tahtı ise, "şeytan"a benzetilmiştir.

"Onun tahtına olan ihtiyacı, bizce hakîr ve ehemmiyetsizdir; halbuki onun için bu ihtiyaç çok büyük ve azîzdir. Binâenaleyh biz onun tahtını buraya ge-tirelim; varsın hûrîlerin sofrasında şeytan dahi bulunsun!" Süleymân (a.s.)ın huzûr-ı âlîsi, “hûrîlerin sofrası"na ve Belkîs'ın tahtı ise, "şeytan"a teşbíh buyurulmuştur.

890. O nâz tahtı, Ayaz'ın önünde delk ve çarık gibi, onun cânına ibret olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

890. O naz tahtı, Ayaz'ın önündeki eski elbise ve çarık gibi, onun canına ibret olsun.

"Ayaz", Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin nedimelerinden birinin ismidir. Adı geçen kişi, başlangıçta eski elbiseli ve ayağı çarıklı bir köylü imiş. Ne zaman ki Sultan Mahmud'a yakınlaşarak, onun sayesinde servet ve ihtişam sahibi olmuş. Bu debdebe ve ihtişamın kendisine gurur getirmemesi ve eski halini hatırlaması için, köylülük zamanındaki o pejmürde elbisesini ve çarıklarını saklayıp, her an ziyaret eder ve bununla nefsindeki gururu kırar imiş. Bu kıssa, bu Mesnevî-i Şerif'in V. cildinde gelecektir. Yani, "Belkıs bizim huzurumuza gelip, manevî feyze mazhar ve gerçek devlete nail olduğu vakit, önceki süflî olan halini ve muhabbetini karşılaştırıp, ibret alması için, üzerinde oturup nazlandığı tahtını hazırlayalım. Nasıl ki Ayaz, devlete nail olduğu vakit eski elbisesinden ve çarığından ibret alırdı."

"Ayâz", Sultân Mahmûd-ı Gaznevî'nin kuranâsından birinin ismidir. Mûmâileyh bidâyet-i hâlinde eski esvablı ve ayağı çarıklı bir köylü imiş. Vaktâki Sultân Mahmûd'a takarrub ederek, onun sâyesinde servet ve ihtişâm sâhibi olmuş. Bu debdebe ve ihtişâm kendisine gurûr getirmemek ve eski hâlini hatırlamak için, köylülük zamânındaki o pejmürde libâsını ve çarıklarını saklayıp, her ân ziyaret eder ve bununla nefsindeki gurûru kesr eder imiş. Bu kıssa, bu Mesnevî-i Şerîfin V. cildinde gelecektir. Ya'ni, "Belkîs bizim huzûrumuza gelip, feyz-i ma'nevîye mazhar ve devlet-i hakîkîyeye nâil olduğu vakit, evvelki süflî olan hâlini ve muhabbetini mukāyese edip, ibret almak için, üzerinde oturup nazlandığı tahtını ihzâr edelim. Nitekim Ayâz, nâil-i devlet olduğu vakit eski libâsından ve çarığından ibret alırdı."

891. “Tâ ki o, yine mübtelâ olduğunu, o nerelerden, nereye kadar eriştiğini bilsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

891. "Tâ ki o, yine müptelâ olduğunu, o nerelerden, nereye kadar eriştiğini bilsin!"

Evet, onun tahtını mutlaka hazırlayalım; o Belkıs evvelce ne gibi bir aşağılık hâle müptelâ olduğunu ve şimdi nasıl bir yüce hâle nail olduğunu ve bu sebeple nasıl bir makamdan, nasıl bir makama terakki ettiğini bilsin!

"Evet, onun tahtını mutlakā ihzâr edelim; o Belkîs evvelce ne gibi bir hâl-i süflîye mübtelâ olduğunu ve şimdi nasıl bir hâl-i ulvîye nâil olduğunu ve binâenaleyh nasıl bir makāmdan, nasıl bir makāma terakkî ettiğini bilsin!"

892. Toprağı ve nutfeyi ve mudgayı Huda bizim gözümüzün önünde tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

892. Toprağı, nutfeyi ve et parçasını Allah bizim gözümüzün önünde tutar.

Cenâb-ı Pîr efendimiz "ibret-i cân" (can ibreti) tabirinden, insanlığın tüm hâllerine geçişle buyururlar ki: "Ey insan, sen de önceki hâline ve şimdiki hâline bakıp ibret al! Çünkü sen öncesiz olarak toprak idin. Sonra babanın sulbünde nutfe olup, annenin rahmine yerleştin, sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, organları orantılı bir cisim ve idrak sahibi bir insan oldun. Önceki toprak hâlini ve sonra bir idrar deliğinden, diğer bir idrar deliğine akan birkaç damla suyun parçası olduğunu, Ayaz'ın palasları ve çarıkları gibi daima gözünün önünde tut da, zekân ve dış görünüş güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!" Nitekim Yüce Allah hazretleri bizim vehmedilmiş olan kibrimizi ve benliğimizi kırmak için bu önceki hâllerimizi, Kur'ân-ı Kerîm'de gözümüzün önünde tutup, Mü'minûn Sûresi'nde buyurur ki:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ (Mü'minûn, 23/12-14) Yani "Biz insanı çamurdan olan sülaleden yarattık; sonra o sülaleyi nutfe yapıp, sağlam bir karargâhta yerleştirdik; sonra nutfeyi pıhtılaşmış kan yaptık; ardından pıhtılaşmış kanı et parçası yaptık; et parçasını da kemik yaptık; sonra kemiğe et giydirdik, sonra onu başka bir yaratılış olarak inşa ettik."

Cenâb-ı Pîr efendimiz “ibret-i cân" ta'bîrinden, umûm-ı ahvâl-i beşere intikālen buyururlar ki: "Ey insan, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde nutfe olup, ananın rahmine munsab oldun, sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsibü'l-a'zâ cisim ve idrâk sahibi bir insan oldun. Evvelki toprak hâlini ve sonra bir idrâr deliğinden, diğer bir idrâr deliğine akan birkaç katre suyun parçası olduğunu, Ayâz'ın palasları ve çarıkları gibi dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!" Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bizim mevhûm olan kibrimizi ve enâniyetimizi kırmak için bu evvelki hallerimizi, Kur'ân-ı Kerîm'de gözümüzün önünde tutup, sûre-i

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ Mü'minûn'da buyurur ki: (Mü'minûn, 23/12-14) Ya'ni "Biz insanı çamurdan olan sülâleden yarattık; sonra o sülâleyi nutfe yapıp, bir karargâhda mekîn kıldık; sonra nutfeyi uyuşmuş kan yaptık; müteâkıben uyuşmuş kanı et parçası yaptık; et parçasını dahi kemik yaptık; sonra kemiğe et giydirdik, sonra onu dîger bir halk olarak inşâ ettik."

893. Ki "Ey bed-niyet, seni nereden getirdim! Ondan sana bir kerâhet gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

893. Ki "Ey kötü niyetli, seni nereden getirdim! Ondan sana bir tiksinti gelir."

"Hufrîk", hı harfinin zammı (ötreli okunuşu) ile ve "hafrik", fethası (üstünlü okunuşu) ile çirkin ve kötü huyluluk ve bedbaht ve iğrenç anlamlarındadır. Yani Yüce Allah buyurur ki: "Ey kötü niyetli ve kötü fikirli olan insan! Ben seni nereden çıkarıp, böyle organları birbirine uygun bir şekle getirdim? Sen başlangıcını düşünürsen, sana ondan tiksinti gelir. Çünkü bugün senin aslın olan nutfe (sperm) eline bulaşsa yıkarsın; yerleşmiş olduğun rahmin kanı bir tarafına bulaşsa, tiksinerek yıkarsın. Halbuki ana rahminde sen o kanı içerdin."

"Hufrík”, hı'nın zammı ve "hafrik", fethi ile çirkin ve kötü huyluluk ve bedbaht ve iğrenç ma'nâlarınadır. Ya'ni Hak Teâlâ buyurur ki: "Ey fenâ ni-yetli ve fikirli olan insan! Ben seni nereden çıkarıp, böyle mütenâsibü'l-a'zâ bir hey'ete getirdim? Sen bidâyetini düşünürsen, sana ondan iğrenmek gelir. Zîrâ bugün senin aslın olan nutfe eline bulaşsa yıkarsın; mütemekkin oldu-ğun rahmin kanı bir tarafına bulaşsa, iğrenerek yıkarsın. Halbuki ana rah-minde sen o kanı içerdin."

894. "Onun devrinde sen ona âşık idin; o zaman bu fazlı münkir idin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

894. "Onun devrinde sen ona âşık idin; o zaman bu fazlı inkâr ederdin!"

Sen o iğrendiğin ve aşağılık gördüğün şeylerin devrinde ve mertebesinde bulunduğun zaman, insan mertebesine gelmek faziletini ve fazlalığını hâl dilinle inkâr ederdin. Ve: "Ben toprağım, babanın sulbünde (bel kemiğinde) nasıl nutfe (döllenmiş yumurta) olurum?" derdin. Ve nutfe olduktan sonra da, yine inkârına devam edip: "Ben şimdi birkaç damla suyum, sudan nasıl insan olurum?" der dururdun!

"Sen o iğrendiğin ve süflî gördüğün şeylerin devrinde ve mertebesinde bu-lunduğun zaman, insan mertebesine gelmek fazlını ve ziyâdeliğini lisân-ı hâ-linle inkâr ederdin. Ve: "Ben toprağım, sulb-i pederde nasıl nutfe olurum?" Ve nutfe olduktan sonra da, yine inkârına devâm edip: "Ben şimdi birkaç katre suyum, sudan nasıl insan olurum?" der durur idin!"

895. Bu kerem nasıl senin o inkârının def'i ise ki, toprak ortasında ibtidâ ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

895. Bu kerem, senin toprak içinde başladığın o inkârının giderilmesi gibidir.

Yani, Hakk'ın şimdiki durumda seni mükemmel bir insan yapma keremi, senin henüz toprak içindeyken başladığın inkâr halinin giderilmesi gibidir.

Ya'ni Hakk'ın şimdiki halde seni mükemmel bir insan yapmak keremi, se-nin henüz toprak ortasında iken başladığın inkâr hâlinin def'i olduğu gibi.

896. Senin inşarın, inkârın hücceti oldu; senin bu hastalığın devadan daha fe-nâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

896. Senin yaratılışın, inkârının kanıtı oldu; senin bu hastalığın devadan daha kötü oldu.

Senin bu şekilde diriltilmen, öldükten sonra dirilmek hakkındaki inkârının kanıtı oldu. Yani sen cansız hâlde iken böyle bir canlı olacağını hâlen inkâr ediyordun; fakat bu inkâr hâline rağmen birçok başkalaşımdan sonra, sen insan şekline geldin. İşte senin bu insan şekline gelmen, hâlen o inkârının giderilmesi olduğu gibi, insan olduktan sonra, idrak yoluyla sözlü olarak bedenlerin dirilişini inkâr etmenin aleyhine de fiilen ve hâlen bir kanıt ve açık bir delil oldu. Ve senin cansız hâlde, hâl diliyle meydana gelen inkârın bir hastalık idi; Yüce Allah hazretleri bu inkâr hâlinin ortadan kalkması için seni insan mertebesine getirip bu başkalaşımları tasdik etmen için sana akıl ve idrak ilacını verdi. Fakat senin inkâr hastalığın, bu idrak ilacı yüzünden daha beter, daha kötü bir hâle geldi. "Öldükten sonra hiç insan dirilir mi?" dedin.

Bu şerefli beyitler, bedenlerin dirilişini inkâr edenlere hitaptır. Nitekim filozoflardan Meşşâiyyûn (Aristotelesçi) topluluğu bedenlerin dirilişini inkâr ederler; ve İbn-i Sînâ dahi Mebde' ve Maâd ismindeki kitabında der ki: "Nutfe'de büyüme yatkınlığı vardır, şekil kabul eder; uzuvlar şekil bağladıkları zaman, nefsin bedene bağlanmasına hazır olurlar. Bu sebeple nefis ortaya çıkıp, bedene bağlanır ve onunla kalır. Ölüm geldiği vakit, bedende bağlanma kabiliyeti ve yatkınlığı kalmaz. Eğer bağlanma kabiliyeti kalırsa ölüm meydana gelmez ve nefsin bedene bağlanması ortadan kalkmaz. Bu sebeple ölümden sonra parçalar dağılırlar ve asla onda nefsin bağlanma yatkınlığı kalmaz. Böyle olunca, nefsin bu parçalara bağlanması ve bu parçaların uzuv şekilleri bağlaması imkânsızdır. Zira nefsin bağlanması ve uzuv şekilleriyle tasavvuru, yatkınlık olmaksızın imkânsızdır." İşte görülüyor ki, İbn-i Sînâ gibi cansız mertebesinden, insan mertebesine gelip, akıl ve zekâ ilacı ile önceki inkâr hâllerinin tedavisi mümkün iken, bu ilaç onların önceki inkâr hastalıklarını artırmıştır.

Senin bu sûretle ihyân, öldükten sonra dirilmek hakkındaki inkârının hüc-ceti oldu. Ya'ni sen cemâd hâlinde iken böyle bir zî-rûh olacağını hâlen mün- kir idin; fakat bu inkâr hâline rağmen birçok istihâlâttan sonra, sen sûret-i insâniyyeye geldin. İşte senin bu insan sûretine gelmen, hâlen o inkârının def'i olduğu gibi, insan olduktan sonra, tarîk-ı idrak ile kavlen haşr-ı ecsâdı inkâr etmenin aleyhine de fiilen ve hâlen bir hüccet ve bir burhân-ı celî oldu. Ve senin cemâd hâlinde, lisân-ı hâl ile vâki' olan inkârın bir hastalık idi; Hak Teâlâ hazretleri bu inkâr hâlinin zevâli için seni insan mertebesine getirip bu istihâlâtı tasdîk etmen için sana akıl ve idrâk ilacını verdi. Fakat senin inkâr hastalığın, bu ilâc-ı idrâk yüzünden daha beter, daha fenâ bir hâle geldi. "Öldükten sonra hiç insan dirilir mi?" dedin.

Bu beyt-i şerîfler haşr-ı ecsâdı münkir olanlara hitâbdır. Nitekim hükemâdan Meşşâiyyûn tâifesi haşr-ı ecsâdı inkâr ederler; ve Ebû Ali Sînâ dahi Mebde' ve Maâd ismindeki kitâbında der ki: "Nutfede nümüvv isti'dâdı vardır, sûret kabûl eder; vaktāki a'zâ sûret bağlarlar, nefsin bedene taallukuna müstaid olurlar. Binâenaleyh nefis peyda olup, bedene taalluk eder ve onunla kalır. Ölüm geldiği vakit, bedende kābiliyyet ve isti'dâd-ı taalluk kalmaz. Eğer kābiliyyet-i taalluk kalırsa mevt ârız olmaz ve bedene nefsin taalluku zâil olmaz. Binâenaleyh mevtten sonra eczâ dağılırlar ve aslâ onda taalluk-ı nefs isti'dâdı kalmaz. Böyle olunca, nefsin bu eczâya taalluku ve bu eczânın suver-i a'zâ bağlaması muhâldir. Zîrâ nefsin taalluku ve suver-i a'zâ ile tasavvuru, isti'dâd olmaksızın muhâldir." İşte görülüyor ki, Ebû Ali Sînâ gibi cemâd mertebesinden, insan mertebesine gelip, akıl ve zekâ ilâcı ile evvelki inkâr hallerinin tedâvîsi kābil iken, bu ilâç onların evvelki inkâr hastalıklarını tezyîd etmiştir.

897. Toprağa bu işin tasvîri neredendir, nutfeye düşmanlık ve inkâr neredendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

897. Toprağa bu işin tasviri neredendir, nutfeye düşmanlık ve inkâr neredendir?

Yani, bedenlerin dirilişini inkâr eden filozoflar, toprağa ve cansız varlığa bu insan mertebesine gelmenin ve insan şeklini kazanmanın nereden olduğunu ve aciz bir nutfeye, dönüşümler geçirip insan şekline girdikten sonra, hakikate karşı düşmanlık ve inkârın nereden olduğunu düşünememişlerdir.

Bu şerefli beyitte `أولم ير الانسان انا خلقناه من نطفة فإذا هو خصيم مبين و ضرب لنا مثلا و نسي خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَ هُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ` (Yâsîn, 36/77-79) yani "İnsan görmez mi ki, biz onu muhakkak nutfeden yarattık; ondan sonra o apaçık düşmandır. Kendi yaratılışını unuttuğu halde: "O çürümüş kemiği kim diriltir?" diye bize misal verdi. Ey Peygamberim de ki: Onu evvelki defada inşa eden diriltir ve O, yaratmanın hepsini ziyade bilicidir!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bir gün şanlı Peygamber Efendimiz'in huzurunda Kureyş'in büyükleri bulunduğu bir sırada Âs ibn Vâil veya Ebû Cehil veya Übey ibn Halef, elinde çürümüş bir kemik bulunduğu halde gelip: "Bu çürümüş kemikleri kim diriltir?" dedi. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bu ayet-i kerime ile ona cevap verdiler. Bilinmeli ki, her bir insan ferdinin ilahi ilimde bir hakikati vardır; o hakikat ortaya çıkmak için yoğunluk (maddi) âleminde bir mazhar (tecelli yeri) ister ve yoğunlukla zuhur dahi ancak madde ile mümkün olur ve madde ise daima dönüşümler kabul eder. İlahi emir o hakikatin yoğunluk âleminde zuhuruna taalluk ettiği vakit, ona giydirilecek olan unsuri ve maddi binek, cansız, bitki ve hayvan mertebelerini kat ederek "ahsen-i takvim" (en güzel biçim) üzerine insan mertebesine gelir. Vakti geldiğinde ölüm gelir, o bineğin parçaları yine, bu yoğunluk âlemi içinde dağılır; fakat o ölen insanın hakikati berzahta (kabir âleminde) doğar. Ölüm değiştikte Yüce Allah o hakikate o ölümün mayasına uygun diğer bir binek verir. Buna göre insanı maddeden ibaret zannedenler, zorunlu olarak bedenlerin dirilişini inkâr etme tarafına giderler.

Ya'ni, haşr-ı ecsâdı inkâr eden hükemâ, toprağa ve cemâda bu insan mertebesine gelmenin ve insan sûretini iktisab etmenin nereden olduğunu ve âciz bir nutfeye, istihâleler geçirip insan şekline girdikten sonra, hakikate karşı düşmanlık ve inkâr nereden olduğunu düşünememişlerdir.

Bu beyt-i şerîfde `أولم ير الانسان انا خلقناه من نطفة فإذا هو خصيم مبين و ضرب لنا مثلا و نسي خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَ هُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ` (Yâsîn, 36/77-79) ya'ni "İnsan görmez mí ki, biz onu muhakkak nutfeden yarattık; ondan sonra o apaçık düşmandır. Kendi yaratılışını unuttuğu halde: "O çürümüş kemiği kim diriltir?" diye bize mesel darb etti. Ey Peygamberim de ki: Onu evvelki def'ada inşa eden diriltir ve O, yaratmanın hepsini ziyâde bilicidir!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bir gün Resûl-i zîşân Efendimiz'in huzûrunda Kureyş'in büyükleri bulunduğu bir sırada Âs ibn Vâil veyâ Ebû Cehil veyâ Übey ibn Halef, elinde çürümüş bir kemik bulunduğu halde gelip: "Bu çürümüş kemikleri kim diriltir?" dedi. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bu âyet-i kerîme ile ona cevâb verdiler. Ma'lûm olsun ki, her bir ferd-i insânînin ilm-i ilâhîde bir hakikatı vardır; o hakikat zâhir olmak için kesâfet âleminde bir mazhar ister ve kesâfetle zuhûr dahi ancak madde ile mümkin olur ve madde ise dâimâ istihâlât kabûl eder. Emr-i ilâhî o hakîkatin kesâfet âleminde zuhûruna taalluk ettiği vakit, ona giydirilecek olan unsurî ve maddî merkeb, cemâd ve nebât ve hayvân mertebelerini kat' ederek "ahsen-i takvîm" üzerine insan mertebesine gelir. Vaktâki ölüm gelir, o merkebin eczâları yine, bu âlem-i kesâfet içinde dağılır; fakat o ölen insanın hakikatı berzahda doğar. Mevtın değiştikçe Hak Teâlâ o hakîkate o mevtının mâyesine muvâfık diğer bir merkeb verir. Binâenaleyh insanı maddeden ibâret zannedenler, zarûrî haşr-ı ecsâdı inkâr semtine giderler.

898. Vaktaki o demde kalbsiz ve sırsız idin, fikrete ve inkâra münkir idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

898. O vakit kalpsiz ve sırsız idin, düşünceye ve inkâra karşı çıkardın.

Ey insanlık mertebesine gelip de öldükten sonra diriliş ve toplanma yoktur diyen kişi! Sen toprak ve nutfe (döllenmiş yumurta) hâlinde iken, kalpsiz ve sırsız, yani ruhsuz idin. Bu sebeple o mertebelerin hâl dili ile "Toprak ve nutfede düşünmek olmaz ve inkâr ve ikrar (kabul etme) gibi haller bende olamaz" derdin ve düşünmeyi ve fikirleri inkâr ederdin. Çünkü düşünmek ve inkâr etmek için kalp ve ruh ve beyin gereklidir.

Ey insanlık mertebesine gelip, öldükten sonra haşir ve cem' yoktur diyen kimse! Sen toprak ve nutfe hâlinde iken, kalbsiz ve sırsız, ya'ni rûhsuz idin. Binâenaleyh o mertebelerin hâl dili ile "Toprak ve nutfede düşünmek olmaz ve inkâr ve ikrar gibi haller bende olamaz" derdin ve düşünmeyi ve efkârı inkâr ederdin. Zîrâ düşünmek ve inkâr etmek için kalb ve rûh ve dimâğ lâzımdır.

899. Vaktaki senin inkârın cemâdlıktan bitti, bu inkâr üzerine dahi senin haşrın sabit oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

899. Senin inkârın cansızlıktan (cemâdlıktan) bittiği zaman, bu inkâr üzerine dahi senin haşrın (yeniden dirilişin) sabit oldu.

Topraktan diriltilip akıl ve idrake geldiğin zaman, bu akıl ve idrak sebebiyle sende, gelecek haşrın inkâr düşüncesi gelişti. Böyle olunca senin bu inkârından dahi haşır sabit oldu. Çünkü senin hiçten böyle düşünebilecek bir hâle gelmen, önceki inkârını geçersiz kıldı; ve bu inkârının geçersiz kılınması, gelecek haşrın delilidir. Mademki senin önceki inkârın, diriltilmen ile ortadan kalktı, gerek bu haşır ve gerek gelecek haşırda bir fark yoktur ve senin inkârın ikrarın (kabulün) aynısı oldu.

Vaktâki topraktan mahşûr oldun ve akıl ve idrâke geldin, bu akıl ve idrâk sebebiyle sende, gelecek haşrın fikr-i inkârı neşv ü nemâ buldu. Böyle olunca senin bu inkârından dahi haşır sabit oldu. Zîrâ senin hiçten böyle düşünebilecek bir hâle gelmen, evvelki inkârını ibtâl etti; ve bu inkârının ibtâli, gelecek haşrın delîlidir. Mâdemki senin evvelki inkârın, mahşûr olman ile mündefi' oldu, gerek bu haşır ve gerek gelecek haşırda bir fark yoktur ve senin inkârın ayn-ı ikrâr oldu.

900. Binâenaleyh senin misalin halka-zen gibidir ki, efendi içeriden ona, "Efendi yoktur!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

900. Bu sebeple senin misalin, kapı çalan kimse gibidir ki, efendi içeriden ona, "Efendi yoktur!" der.

Bu benzetmede dikkate alınacak husus, benzetilen şeyin ancak inkârın, ikrarın aynısı olmasıdır. Yani, "Bir kimse bir efendinin evine gidip kapısını çalıyor. Efendinin kendisi içeride olduğu hâlde: "Efendi evde yoktur!" diye kendi varlığını inkâr ediyor." Efendinin kendi varlığını inkârı, burada ikrarın aynısıdır. Bunun gibi, insan mertebesinde iken, haşrı (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden kimsenin, kendi başından geçen haşr ve cem'i (toplanmayı) inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesi türünden olup, inkârı, ikrarın aynısı olmuş oluyor.

Bu teşbîhde nazar-ı i'tibâre alınacak, müşebbehün-bih ancak inkârın, ayn-ı ikrâr olmasıdır. Ya'ni, "Bir kimse bir efendinin evine gidip kapısını çalıyor. Efendinin kendisi içeride olduğu halde: "Efendi evde yoktur!" diye kendinin varlığını inkâr ediyor." Efendinin kendi vücudunu inkârı, burada ayn-ı ikrârdır. Bunun gibi insan mertebesinde iken, münkir-i haşr olan kimsenin, kendi başından geçen haşr ü cem'i inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesi kabîlinden olup, inkârı, ayn-ı ikrâr olmuş oluyor.

901. Halka-zen bu "yoktur”dan anlar ki vardır; binâenaleyh elini aslâ halkadan kaldırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

901. Halka vuran kişi bu "yoktur" sözünden var olduğunu anlar; bu sebeple elini asla halkadan kaldırmaz.

Yani, bu örnekte kapıyı çalan kişi, efendinin bu inkârının, ikrarın ta kendisi olduğunu anlar ve bilir ki, efendi mevcuttur; bu sebeple inkâra önem vermez ve elini de halkadan kaldırmaz. Yani, "Efendi inkâr etme! Buradasın, kapıyı aç!" diye ısrar eder.

Yani cansız varlık hâlindeki hâlî inkârının, ikrarın ta kendisi olduğunu anlayan müminler, bedenlerin dirilişini inkâr etmezler ve bu kapıyı çalmakta ısrar ederler.

Ya'ni, bu misâlde kapıyı çalan kimse, efendinin bu inkârının, ayn-ı ikrâr olduğunu anlar ve bilir ki, efendi mevcuddur; binâenaleyh inkâra ehemmiyet vermez ve elini de halkadan kaldırmaz. Ya'ni, "Efendi inkâr etme! buradasın, kapıyı aç!" diye ısrar eder.

Ya'ni cemâd hâlindeki inkâr-ı hâlîsinin, ayn-ı ikrar olduğunu anlayan mü'minler, haşr-ı ecsâdı inkâr etmezler ve bu kapıyı çalmakta ısrar ederler.

902. Böyle olunca senin inkârın dahi âşikâr eder ki, o cemâddan yüz fen haşr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

902. Böyle olunca senin inkârın dahi açıkça gösterir ki, o cansız maddeden yüz binlerce şeyi diriltir.

Bu sebeple senin inkârın, akıllı kimseler katında, Yüce Allah'ın cansız maddeden yüz binlerce şeyi diriltip toplayacağını açıklayan ve açıkça gösteren bir delildir. Çünkü âlemdeki suretler maddî şeylerdendir ve maddî şeyler cansızdır. Bu sebeple Yüce Allah, tam hikmetiyle bu eşya suretlerinde türlü türlü şekiller ortaya çıkarır ve insanı da cansız maddeden akıl ve zekâ mertebesine gelebilecek bir şekilde yaratır.

"Binâenaleyh senin inkârın âkıl olan kimseler indinde, Hak Teâlâ hazretlerinin cemâddan yüz fen haşr u cem' edeceğini mübeyyen ve âşikâr kılar." Zîrâ suver-i âlem maddiyâttandır ve mâddiyyât cemâddır. Binâenaleyh Hak Teâlâ kemâl-i hikmeti ile bu suver-i eşyâda türlü türlü eşkâl zuhûra getirir ve insanı da cemâddan akıl ve zekâ mertebesine gelebilecek bir sûrette tasvîr buyurur.

903. Ey inkâr, su ve çamur "Hel etâ!"dan, inkâr doğurucuya kadar ne kadar san'at vâki' oldu! Bu beyt-i şerîfde هَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شيا مذكوراً (İnsân, 76/1) ya'ni "Muhakkak insan üzerine uzun zamandan bir vakit geldi ki, zikr olun-muş bir şey olmadı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir şahsiyet farzıyla inkâra hitâben buyurur ki: "Ey inkâr, su ve çamur, ya'ni cemâd, "Hel etâ"dan, ya'ni hîçten insandaki inkârın şahsiyyetini doğurunca-ya kadar, ne kadar san'at-ı ilâhî vâki' oldu. Nitekim bu san'atlar, bu [IV.] cil-din evâhirine doğru: بیان اطوار و منازل خلقت آدمی از ابتدا ["İbtidâ cihetinden Âdem'in hilkatinin tavırlar ve menzilleri"] sürh-i şerîfinde şöyle buyurulmuştur: Bu ebyâtın tercümesi ve îzâhları inşâallâhu Teâlâ orada beyân olunacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

903. Ey inkâr, su ve çamur "Hel etâ!"dan, inkâr doğurucuya kadar ne kadar sanat meydana geldi!

Bu şerefli beyitte, "İnsan üzerine uzun zamandan bir vakit geldi ki, zikredilmiş bir şey olmadı" anlamındaki هَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شيا مذكوراً (İnsân, 76/1) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, bir şahsiyet varsayımıyla inkâra hitaben şöyle buyurur: "Ey inkâr, su ve çamur, yani cansız madde, 'Hel etâ'dan, yani hiçlikten, insandaki inkârın şahsiyetini doğuruncaya kadar, ne kadar ilâhî sanat meydana geldi." Nitekim bu sanatlar, bu [IV.] cildin sonlarına doğru: بیان اطوار و منازل خلقت آدمی از ابتدا ["Âdem'in yaratılışının başlangıçtan itibaren halleri ve menzilleri"] başlıklı şerhinde şöyle buyurulmuştur: Bu beyitlerin tercümesi ve açıklamaları inşâallâhu Teâlâ orada beyan olunacaktır.

904. Su ve çamur, “Muhakkak inkâr yoktur!” derdi; ihbar yoktur diye habersiz bağırır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

904. Su ve çamur, “Muhakkak inkâr yoktur!” derdi; ihbar yoktur diye habersiz bağırır idi.

Bu şerefli beyitte değerli şarihlerin (şerh edenlerin) çeşitli sözleri vardır. Ankaravî hazretleri "Beyitlerin en kapalılarından biridir!" buyurur. Gerçekten de birinci mısradaki "inkâr" Arapça olarak, ikrarın zıddı anlamında alındığı zaman, şerefli beyitte kapalılık ortaya çıkar. Çünkü cansız varlıkların, suyun ve çamurun hâlen inkâr içinde olduğu beyan buyurulmuş idi; burada inkâr yoktur, demelerine anlam vermek güç olur; fakat eğer "engâr" Farsça kâf harfiyle, “tasavvur etmek ve zannetmek" anlamlarına gelen "engâşten" ve "engârden" masdarlarından türemiş olursa, tasavvur ve zan anlamlarına gelip, şerefli beyitteki kapalılık ortadan kalkar. Ve bu şekilde şerefli beyit, yukarıda beyan buyurulan anlamların ve misalin özeti olur. Yani, "Sözün özü su ve çamur, yani cansız varlık ruhsuz bir haldeyken, insanlık mertebesine gelme tasavvuru ve zannı yoktur derdi. Ve bu mertebeye geleceğini uzak görürdü. Nitekim insaniyet mertebesine gelen inkârcılar da وَ إِذَا مِتْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (Kaf, 50/3) yani "Biz öldükten ve toprak olduktan sonra, haşr olur muyuz? Bu dönüş uzaktır" derler. Ve bu cansız varlık, efendinin içeriden, "Efendi yoktur!" diye meydana gelen ihbarı gibi haberi olmaksızın bağırır idi. Halbuki efendinin kendisini inkârı, ikrarın ta kendisi olduğu gibi, suyun ve çamurun kendilerinden haberleri olmaksızın hal dili ile meydana gelen inkârları da, ikrarın ta kendisi idi ve meydana gelen ihbarlarına, ihbar değildir, derler idi. İşte cesedi sudan ve topraktan oluşmuş olan insanın, meydana gelmesini uzak gördüğü insan mertebesine geldikten sonra dahi, haşrı inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesine benzer.

Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif sözleri vardır. Ankaravî hazretleri "Ağmez-i ebyâtdandır!" buyurur. Filhakika birinci mısra'daki "inkâr" Arabî olarak, ikrârın zıddı ma'nâsına alındığı vakit, beyt-i şerîfde gāmızlık zuhûra gelir. Zîrâ cemâd ve su ve çamurun hâlen inkâr içinde olduğu beyân buyurulmuş idi; burada inkâr yoktur, demelerine ma'nâ vermek müşkil olur; fakat eğer "engâr" kâf-ı Fârisî ile, “tasavvur etmek ve zannetmek" ma'nâla-rına olan "engâşten" ve "engârden" masdarlarından müştak olursa, tasavvur ve pindâr ma'nâlarına gelip, beyt-i şerîfdeki gāmızlık bertaraf olur. Ve bu sûrette beyt-i şerîf, yukarıda beyân buyurulan ma'nâların ve misâlin hulâsası olur. Ya'ni, "Velhâsıl su ve çamur, ya'ni cemâd rûhsuz bir hâlde iken, insanlık mertebesine gelmek tasavvuru ve engânı yoktur derdi. Ve bu mertebeye geleceğini istib'ad ederdi. Nitekim insâniyet mertebesine gelen münkirler da وَ إِذَا مِتْنَا وَ كُنَّا تُرَاباً ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (Kaf, 50/3) ya'ni "Biz öldükten ve toprak olduktan sonra, haşr olur muyuz? Bu rücû' uzaktır" derler. Ve bu cemâd, efendinin içeriden, "Efendi yoktur!" diye vâki' olan ihbârı gibi haberi olmaksızın bağırır idi. Halbuki efendinin kendisini inkârı, ayn-ı ikrâr olduğu gibi, suyun ve çamurun kendilerinden haberleri olmaksızın hâl dili ile vâki' olan inkârları da, ayn-ı ikrâr idi ve vâki' olan ihbârlarına, ihbâr değildir, derler idi. İşte cesedi sudan ve topraktan mürekkeb olan insanın, vukū'unu istib'âd ettiği insan mertebesine geldikten sonra dahi, haşrı inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesine benzer.

905. Ben bunun şerhini yüz yoldan söylerim; fakat hâtır ince sözden kayar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

905. Ben bunun açıklamasını yüz yoldan söylerim; fakat gönül ince sözden kayar.

Yani, ben bu bedenlerin diriltilmesinin ve öldükten sonra tekrar varlığa gelmesinin açıklamasını birçok yönden söyler ve ispat ederim; fakat akıllar ve idrakler farklıdır; söyleyeceğim ince sözleri yanlış anlayarak, başka anlamlara kayarlar; bu sebeple sapkınlığa düşmelerine sebep verilmiş olur.

Ya'ni, ben bu haşr-ı ecsâdın ve öldükten sonra tekrâr vücûda gelmenin şerhini birçok vecihler ile söyler ve isbât eylerim; fakat akıllar ve idrâkler muhteliftir; söyliyeceğim ince sözleri yanlış anlıyarak, başka ma'nâlara kayarlar; bu sebeble dalâlete düşmelerine sebebiyet verilmiş olur.

## Belkîs'ın tahtının Sebâ'dan ihzârı hakkında Süleymân (a.s.)ın tedbîr etmesi

906. İfrît dedi ki: "Onun tahtını fen ile sen bu meclisten gidinceye kadar hazır getiririm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

906. İfrît dedi ki: "Onun tahtını fen ile sen bu meclisten gidinceye kadar hazır getiririm!"

Bilinmeli ki, Süleyman (a.s.)'ın daveti üzerine Belkıs, çok sevdiği tahtını sağlam bir yere koyup, kilitleyerek, askeriyle beraber Süleyman (a.s.) tarafına yöneldi. Onlar gelmeye devam ederken, bu tarafta Süleyman (a.s.) mecliste hazır bulunanlara hitaben buyurdular ki: يَا أَيُّهَا الْمَلَؤُ أَيُّكُمْ يَأْتِينى بعرشها قبل أن يأتونى مسلمين (Neml, 27/38) Yani "Ey insanlar, Belkıs ve kavmi gelip Müslüman olmazdan önce onun tahtını bana hanginiz getirirsiniz?" قال عفريت من الجنّ أنا أتيك به قبل أن تقوم من مقامك و اني عليه لقوى امين (Neml, 27/39) yani "Cin taifesinden bir ifrit dedi: Sen makamından kalkmadan önce o tahtı ben sana getiririm, ben bunu yapmaya kadirim ve kudretime emniyetim vardır." "İfrit," cin taifesinin habis (kötü) olan kısmına denir. İfritin tahtı hazırlaması fenn-i sihir (sihir ilmi) ile olacağı aşağıda beyan buyurulmuştur; ve fenn-i sihir, tahayyülata (hayallere) dayandığından, Süleyman (a.s.) ifritin hizmetini makbul görmeyip, sükût buyurdu.

Ma'lûm olsun ki, Süleymân (a.s.)ın da'veti üzerine Belkîs, pek ziyâde sevdiği tahtını metîn bir yere koyup, kilitliyerek, askeriyle berâber Süleymân (a.s.) tarafına müteveccih oldu. Onlar gele dursunlar, bu tarafta Süleymân (a.s.) meclisde hâzır olanlara hitâben buyurdular ki: يَا أَيُّهَا الْمَلَؤُ أَيُّكُمْ يَأْتِينى بعرشها قبل أن يأتونى مسلمين (Neml, 27/38) Ya'ni "Ey nâs, Belkîs ve kavmi gelip müslümân olmazdan evvel onun tahtını bana hanginiz getirirsiniz?" قال عفريت من الجنّ أنا أتيك به قبل أن تقوم من مقامك و اني عليه لقوى امين (Neml, 27/39) ya'ni "Cin tâifesinden bir ifrît dedi: Sen makamından kalkmadan evvel o tahtı ben sana getiririm, ben bunu icrâya kādirim ve kudretime emniyetim vardır." "Ifrît," cin tâifesinin habîs olan kısmına denir. İfrîtin tahtı ihzâr etmesi fenn-i sihir ile olacağı aşağıda beyân buyurulmuştur; ve fenn-i sihir, tahyîlâta müstenid olduğundan, Süleymân (a.s.) ifrîtin hizmetini makbûl görmeyip, sükût buyurdu.

907. Asaf dedi: "Ben onu "ism-i a'zam" ile senin huzuruna bir anda hazır getiririm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

907. Asaf dedi: "Ben onu "ism-i a'zam" ile senin huzuruna bir anda hazır getiririm!"

Süleyman (a.s.)'ın susması üzerine, o hazretin veziri olan Asaf b. Berhiyâ: أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ (Neml, 27/40) yani "Ben o tahtı, bakışın sana dönmeden önce getiririm" dedi. Bunun üzerine Süleyman (a.s.) o tahtı derhal yanında durur gördü.

Süleymân (a.s.)ın sükûtü üzerine o hazretin vezîri olan Asaf b. Berhiyâ: أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ (Neml, 27/40) ya'ni "Ben o tahtı, nazarın senin cânibine rücû'dan evvel getiririm" dedi. Bunun üzerine Süleymân (a.s.) o tahtı derhal yanında durur gördü.

908. Gerçi ifrît sihrin üstadı idi, lakin o Asaf'ın nefhinden yüz gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

908. Gerçi ifrit sihrin üstadı idi, lakin o Asaf'ın nefesinden yüz gösterdi.

Gerçi ifrit sihrin üstadı olduğundan o tahtı hayal yoluyla Süleyman'ın huzuruna getirebilirdi. Lakin o tahtın gelmesi hakiki bir şekilde olması gerektiğinden, Asaf hazretlerinin manevi nefesinden yüz gösterdi.

Ve "ism-i a'zam"dan (Allah'ın en büyük ismi) murat, tüm isimlerin bir araya gelmesine mazhar olmakla, eşyaya tasarruf etme kudretinin oluşmasıdır. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Süleyman Fassı'nda tahtın Süleyman'ın huzuruna ne şekilde geldiğini izah buyururlar: yani, "Bizim katımızda Belkıs'ın tahtı göz açıp kapama süresi içinde ve zaman birliği ile Sebe şehrinden, Süleyman (a.s.)'ın mekanına intikal etmedi, zira intikal için mutlaka araya az çok zaman girmesi lazımdır. Ve süratle göz açıp kapamak dahi bir zaman içinde meydana gelir, ancak bunda zaman birliği vardır. Zira gözün görülen şey tarafına hareketi için geçen zaman, gözün görülen şeye taalluk etmesi zamanının aynıdır. Halbuki Asaf hazretleri "Ben tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm" dedi. Binaenaleyh tahtın bir mekandan bir mekana zaman birliği ile intikal ettiği mülahazası geçerli olamaz; zira zamanın geçmesi meydana gelmemiştir. Bu hal ancak tahtın Sebe şehrinde yok edilmesi ve Süleyman (a.s.)'ın mekanında var edilmesi suretiyle meydana geldi. Ve bu var etme ve yok etme niteliği öyle bir şekilde oldu ki, buna hiçbir kimsenin bilgisi ve şuuru olmadı. Bu niteliği ancak bir anda yok etme ve var etmeyi bilen ve her an içinde yeni yaratılışı müşahede eden kimse bilir."

Gerçi ifrît sihrin üstâdı olduğundan o tahtı tahyîlen huzûr-ı Süleymânîye ihzâr edebilirdi. Lakin o tahtın gelmesi hakîkî bir sûrette olmak îcâb ettiğinden, Asaf hazretlerinin nefh-i ma'nevîsinden yüz gösterdi.

Ve "ism-i a'zam"dan murâd, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyetle, tasarruf-ı eşyâya kudret husûlüdür. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânîde tahtın huzûr-ı Süleymânîye ne sûretle geldiğini îzah buyururlar: ya'ni, “Bizim indimizde Belkîs'ın tahtı tarfetü'l-ayn içinde ve ittihâd-ı zamân ile Sebe' şehrinden, Süleymân (a.s.) ın mekânına intikal etmedi, zîrâ intikāl için mutlakā araya az çok zaman girmek lâzımdır. ve sür'atle göz açıp kapamak dahi bir zamân içinde vâki' olur, ancak bunda ittihâd-ı zamân vardır. Zîrâ basarın görülen şey tarafına hareketi için geçen zamân, basarın görülen şeye taalluk etmesi zamânının aynıdır. Halbuki Asaf hazretleri "Ben tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm" dedi. Binâenaleyh tahtın bir mekândan bir mekâna ittihâd-ı zamân ile intikāl ettiği mülâhazası vârid olamaz; zîrâ mürûr-ı zamân vâki' değildir. Bu hâl ancak tahtın Sebâ şehrinde i'dâmı ve Süleymân (a.s.) nın mekânında îcâdı sûretiyle vâki' oldu. Ve bu îcâd ve i'dâm keyfiyeti bir haysiyetle oldu ki, buna hiçbir kimsenin vukūfu ve şuûru olmadı. Bu keyfiyeti ancak ân-ı vâhidde i'dâm ve îcâdı bilen ve her ân içinde halk-ı cedîdi müşâhede eden kimse bilir."

909. Belkîs'ın tahtı o zaman hâzır geldi; fakat Asaf'dan, ifrîte mensub olanların fenninden değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

909. Belkıs'ın tahtı o zaman hazır geldi; fakat Asaf'tan, ifrite mensup olanların fenninden (bilim, teknik) değil!

Belkıs'ın tahtı, Asaf b. Berhıyâ hazretlerinin: "Ben o tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm!" demesiyle beraber, derhal Süleyman'ın huzurunda hazır oldu; fakat o, Asaf'ın tasarrufundan dolayı hakikaten ve emsallerin yenilenmesi suretiyle hazır oldu. İfrite mensup olanların tahayyüle (hayal gücüne) mensup olan fenninden değil!

Belkîs'ın tahtı, Asaf b. Berhıyâ hazretlerinin: "Ben o tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm!" demesiyle beraber, derhal huzûr-ı Süleymânîde hâzır oldu.; fakat o Asaf'ın tasarrufundan dolayı hakikaten ve teceddüd-i emsâl sûretiyle hazır oldu. İfrîte mensûb olanların tahyîle mensûb olan fenninden değil!

910. "Rabbü'l-alemîn'den gördüğüm, bunun ve yüz bunun gibi üzerine elham- [907] dülillah!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

910. "Âlemlerin Rabbi'nden gördüğüm, bunun ve yüz bunun gibi üzerine elhamdülillah!" dedi.

Süleyman (a.s.) tahtın derhal meclisinde hazır olduğunu görünce "Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah hazretlerinden gördüğüm bu lutfa ve bunun gibi daha birçok lütuf ve nimetlere hamd ve şükür olsun!" dedi. Nasıl ki ayet-i kerimede buyurulur: فلما راه مستقرا عنده قال هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى (Neml, 27/40) Yani "Hz. Süleyman o tahtı kendi yanında yerleşmiş görünce: "Bu benim Rabb'imin lütfundandır!" dedi." İnsanlar ile cinlerin marifetteki (bilgideki) farkları ve Süleyman (a.s.)'ın, tahtın gelmesinde bizzat tasarruf etmeyip, bu konudaki tasarrufu Âsaf'a bırakmasının sebebi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymanî'de (Süleyman'ın Hikmet Bölümü) zikredilmiştir, burada zikri uzun olur.

Süleymân (a.s.) tahtın derhal meclisinde hâzır olduğunu görünce "Rabbü'l-âlemîn olan Hak Teâlâ hazretlerinden gördüğüm bu lutfa ve bunun gibi daha birçok lutuflara ve ni'metlere hamd ve şükür olsun!" dedi. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: فلما راه مستقرا عنده قال هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى (Neml, 27/40) Ya'ni "Vaktāki Hz. Süleymân o tahtı kendi indinde müstakar gördü: "Bu benim Rabb'imin fazlındandır!" dedi." Benî-Âdem ile cinnin ma'rifetdeki farkları ve Süleymân (a.s.)ın, tahtın gelmesinde bizzât tasarruf etmeyip, bu bâbdaki tasarrufu Âsaf'a bırakmasının sebebi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânîde mezkûrdur, burada zikri uzun olur.

911. Sonra Süleyman taht tarafına baktı, dedi: "Ey ağaç, çok ahmak tutucusun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

911. Sonra Süleyman taht tarafına baktı, dedi: "Ey ağaç, çok ahmak tutucusun!"

Süleyman (a.s.) huzuruna gelen tahta bakıp dedi: "Ey oymalı ve nakışlı ağaç parçası, sen bu süslü görünüşün ile çok ahmakları aldatıp, kendine kul edersin!"

Süleymân (a.s.) huzûruna gelen tahta bakıp dedi: "Ey oymalı ve nakışlı ağaç parçası, sen bu süslü hey'etin ile çok ahmakları aldatıp, kendine bende edersin!"

912. Tahtanın ve güzel nakışlı taşın önünde ey, çok ahmaklar baş koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

912. Ey, çok ahmaklar tahtanın ve güzel nakışlı taşın önünde baş koyarlar.

"Nakş kend", "nakş-ı Kandehâr"ın kısaltılmışıdır; ve "nakş-ı Kandehâr" güzel nakıştan kinayedir. Yani, "Süslü tahtaların ve güzel nakışlı taşların önünde, hey gidi hey!.. çok ahmaklar secde ederler ve onları kendilerine mabut edinip taparlar!"

"Nakş kend", "nakş-ı Kandehâr"ın muhaffefidir; ve "nakş-ı Kandehâr" güzel nakıştan kinâyedir. Ya'ni, "Süslü tahtaların ve güzel nakışlı taşların önünde, hey gidi hey!.. çok ahmaklar secde ederler ve onları kendilerine ma'bûd ittihâz edip taparlar!"

913. Sâcid ve mescûd cândan habersizdir; cândan bir cünbüş ve az eser görmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

913. Secde eden ve kendisine secde edilen, candan habersizdir; candan bir hareket ve az bir eser görmüştür.

Süslü putlara secde eden kimse, kendi insan ruhundan habersiz olduğu için, kendisine secde edilen put gibi cansız hükmündedir ve her ikisi de ilahi nefha olan candan habersizdir. Puta tapan kimse candan ancak bir kımıldayış ve görme, işitme ve işlerin cüz'î kısımlarını anlama gibi az bir eser görmüştür. Müslümanların taştan yapılmış olan Kâbe'ye secde etmeleri, canın canı olan Hakk'ın zâtınadır; yoksa Kâbe'nin taşına toprağına değildir. Gülşen-i Râz Beyti: "Eğer kâfir puttan haberdar olsaydı, kendi dininde nerede sapkın olurdu?"

Süslü putlara secde eden kimse, kendinin rûh-ı insânîsinden habersiz olmakla, secde olunan put gibi cemâd hükmündedir ve her ikisi de menfûh-ı ilâhî olan cândan bî-haberdir. Puta tapan kimse cândan ancak bir kımıldayış ve görme ve işitme ve cüz'iyât-ı umûru anlama gibi az bir eser görmüştür. Müslümanların taştan ma'mûl olan Ka'be'ye secde etmeleri, cânın cânı olan Hakk'ın zâtınadır; yoksa Ka'be'nin taşına toprağına değildir. Beyt-i Gülşen-i Râz: "Eğer kâfir puttan âgâh olsa idi, kendi dîninde nerede gümrâh olurdu?"

914. Taşın söz söylediğini ve işaret ettiğini görmüş olduğu bir vakitte hayrân ve bî-hûş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

914. Taşın söz söylediğini ve işaret ettiğini gördüğü bir vakitte şaşkın ve kendinden geçmiş oldu.

"Deng", deli, kendinden geçmiş ve şaşkın kalmış demektir. Bu şerefli beytin ve gelecek kıssanın sırrının layıkıyla anlaşılması için bir ön söze ihtiyaç vardır.

Bilinmeli ki, eşyanın suretlerinden her bir suret, bir ilahi ismin tecelli yeridir ve o şeyin özel Rabbi yani terbiye edicisi, o tecelli ettiği isimdir. O tecelli yerinden, bu ismin hazinesinde gizli olan haller ortaya çıkar. Fakat her bir ilahi isimde bütün isimler gizlidir. Örneğin "Rezzâk" ismini ele alalım. Rezzâk, Hay (diri) olmalı ki, rızık verebilsin; ve Semî' (işiten) olmalı ki, rızık isteyeni işitsin; ve Basîr (gören) olmalı ki, rızkın yerini görsün; ve Alîm (bilen) olmalı ki rızkı ve rızık verilen şeyi bilsin. Diğerleri de buna kıyas edilsin. Böyle olunca her bir ismin tecelli yerinde Hayat sıfatından ve Kelâm sıfatından da mutlaka bir pay bulunması gerekir. Şu kadar var ki, bu sıfatların eserleri gizlenmekte ve meydana çıkmakta o şeyin belirlenimine tabidir; ve eğer o şeyin belirlenimi bu sıfatların ortaya çıkmasına uygun ise, ortaya çıkar, aksi halde içte gizli kalır.

Şimdi eğer Hakk'ın Zât'ının dilemesi, içteki sıfatın ortaya çıkmasına ilişkin olursa, o Hayat ve Kelâm, ortaya çıkmalarına belirlenimleri uygun olmayan, taştan ve topraktan ve bitkiden ve Kelâm dahi canlı olan hayvandan ortaya çıkar. Şu kadar var ki, aklı gözünde olan cahil insan bu hakikatten gafil olup, bu sıfatların ancak insanda mevcut olabileceğine inandığından, kanaatinin aksine olarak, bu içteki sıfatların taştan ve ağaçtan ve hayvandan ortaya çıktığını gördüğü vakit hayrette kalır. Dalalette bulunan bir kavme Yüce Allah hazretleri hidayet bahşetmeyi dilediği vakit peygamberlerine ve evliyalarına, o kavmin görmeye alıştığı hallerin aksine, bazı haller göstermelerine müsaade buyurur. Bu harikalar, onlardan yatkınlığı olanları iman tarafına çeker; ve dalalette kalmalarını dilediği bir kavme de, yine adet hilafına cansızdan ve hayvandan bazı sıfatlar ortaya çıkarır; ve taşlardan ve ağaçlardan söz ortaya çıktığını gören cahiller şaşırırlar.

"Deng", dîvâne ve bî-hûş ve hayran kalmış, demektir. Bu beyt-i şerîfin ve âtîdeki kıssanın sırrı lâyıkıyla anlaşılmak için bir mukaddimeye lüzûm vardır.

Ma'lûm olsun ki, suver-i eşyâdan her bir sûret, bir ism-i ilâhînin mazharıdır ve o şeyin rabb-i hâssı ya'ni mürebbîsi o mazhar olduğu isimdir. O mazhardan bu ismin hazînesinde meknûz olan ahvâl zahir olur. Fakat her bir ism-i ilâhîde bilcümle esmâ mündemicdir. Meselâ "Rezzâk" ismini alalım. Rezzâk, Hay olmalı ki, rızık verebilsin; ve Semî' olmalı ki, rızık isteyeni işitsin; ve Basîr olmalı ki, mahall-i rızkı görsün; ve Alîm olmalı ki rızkı ve merzûku bilsin. Sâirleri de buna kıyâs olunsun. Böyle olunca her bir ismin mazharında sıfat-ı Hayât'tan ve sıfat-ı Kelâm'dan dahi mutlaka bir hisse bulunmak lâzım gelir. Şu kadar var ki, bu sıfatların âsârı gizlenmekte ve meydana çıkmakta o şeyin taayyününe tâbi'dir; ve eğer o şeyin taayyünü bu sıfatların zuhûruna müsâid ise, zahir olur, aksi halde bâtında kalır.

İmdi eğer zât-ı Hakk'ın meşiyyeti, bâtındaki sıfatın zuhûruna taalluk ederse, o Hayât ve Kelâm, zuhûrlarına taayyünleri müsaid olmayan, taştan ve topraktan ve nebâttan ve Kelâm dahi zî-hayât olan hayvandan zâhir olur. Şu kadar ki, aklı gözünde olan insân-ı câhil bu hakikatten gâfil olup, bu sıfatların ancak insanda mevcûd olabileceğine kāni' olduğundan, kanâatı hilafında olarak, bu sıfât-ı bâtınenin taştan ve ağaçtan ve hayvandan zuhûrunu gör- düğü vakit hayrette kalır. Dalâlette bulunan bir kavme Hak Teâlâ hazretleri hidâyet bahş etmek murâd eylediği vakit enbiyâsına ve evliyâsına, o kavmin görmeğe alıştığı ahvâl hilafında, ba'zı haller göstermelerine müsaade buyurur. Bu hârikalar, onlardan isti'dâdı olanları îmân tarafına çeker; ve dalâlette kalmalarını murâd ettiği bir kavme de, yine âdet hilâfında cemâddan ve hayvândan ba'zı sıfatlar ızhâr eder; ve taşlardan ve ağaçlardan söz zuhûrunu gören câhiller şaşırırlar.

915. Şakî hizmet oyununu vaktaki na-mahal yere oynadı, taşa mensub arslanı bir arslan tanıdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

915. Şakî, hizmet oyununu uygun olmayan yere oynadı, taşa ait arslanı bir arslan sandı.

"Nerd", tavla oyunu demektir. Dünya tavla çekmecesine, ilâhî kazâ zara ve kulun varlığı tavla pullarına benzetilmiştir. Yani, "Şakî ve sapkınlık ehli, hizmet ve ibadet oyununu doğru yerine oynamadı ve taştan yontulmuş bir puta taptı ve taş arslanı, yani bâtıl ma'bûdu, hakikî ma'bûd olarak tanıdı."

"Nerd", tavla oyunu demektir. Dünyâ tavla çekmecesine ve kazâ-yı ilâhî zara ve abdin vücûdu tavla pullarına teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Şakî ve ehl-i dalâlet, hizmet ve ibâdet oyununu mahalline oynamadı ve taştan yontulmuş bir puta taptı ve taş arslanı, ya'ni ma'bûd-ı bâtılı, ma'bûd-ı hakîkî olarak tanıdı."

916. Hakîkî arslan kereminden cûd etti; köpek tarafına çabuk bir kemik attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

916. Gerçek aslan cömertliğinden ihsan etti; köpek tarafına çabuk bir kemik attı.

Gerçek aslan, yani Hakk'ın Zât'ı, kerem ve ihsan hazinesinden cömertlik etti, köpek tarafına çabuk bir kemik attı. "Köpek"ten kasıt, hizmet ve ibadet oyununu yerinde oynamayan putperesttir ve "kemik"ten kasıt, o cansız putun içindeki Hayat ve Kelam sıfatlarından cüz'î (kısmi) bir şeyin ortaya çıkmasıdır ki, Cahiliye döneminde Arapların putlarında bu gibi olağanüstü olaylar meydana gelmiş ve atılan kemikten hoşnut olan köpekler gibi sevinmişlerdir.

"Hakîkî arslan, ya'ni zât-ı Hak keremi ve ihsânı hazînesinden cömertlik etti, köpek tarafına çabuk bir kemik attı." "Köpek"ten murâd, hizmet ve ibâdet oyununu yerinde oynamayan putperest ve "kemik"ten murâd, o câmid putun bâtınındaki Hayât ve Kelâm sıfatlarından cüz'î bir şey ızhârıdır ki, eyyâm-1 Câhiliyyet'te Arap'ların putlarında bu gibi hârikalar vâki' olmuş ve atılan kemikten mahzûz olan köpekler gibi mesrûr olmuşlardır.

917. Dedi: "Gerçi o köpek kwâm üzerinde değildir, fakat bizim için kemik bir lutf-ı âmmdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

917. Dedi: "Gerçi o köpek kıvam üzerinde değildir, fakat bizim için kemik bir genel lütuftur."

Yani, Yüce Allah buyurdu ki: "Gerçi o köpek hükmünde olan putun tapıcısı, kıvam üzerinde, yani insanlığın gereği olan akıl düzeni üzerinde değildir; fakat bizim için köpeklere, onların yatkınlığına uygun kemik atmak genel bir lütuftur." Çünkü Feyyaz'ın (bolca veren) elinde cimrilik yoktur. Her şeye yatkınlığı oranında ilahi ihsanın olması O'nun kereminin gereğindendir.

Ya'ni, Hak Teâlâ buyurdu ki: "Gerçi o köpek mesâbesinde olan putun âbidi, kıvâm üzerinde, ya'ni insanlığın îcâbı olan nizâm-ı akıl üzerinde değildir; fakat bizim için köpeklere, onların isti'dâdına münasib kemik atmak lutf-ı umûmîdir.” Zîrâ yed-i Feyyaz'da buhl yoktur. Her şeye isti'dâdı nisbetinde ihsân-ı ilâhî olmak O'nun keremi iktizâsındandır.

918. Sana Halîme'nin kıssasının sırrını söyliyeyim, tâ ki onun destanı senin gamını silsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

918. Sana Halime'nin hikâyesinin sırrını söyleyeyim ki, onun destanı senin üzüntünü gidersin.

Bu hikâye, yukarıdaki 916 numaralı "Hakikî arslan kereminden cûd etti..." şerefli beytine bağlıdır. Annemiz Halime (Allah ondan razı olsun), şanlı Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in süt annesidir ve Benî Sa'd kabilesine mensuptu. İleride açıklanacağı üzere, şanlı Peygamberimiz Efendimiz'i Kâbe'de kaybetmiş ve feryadı üzerine, yaşlı bir adam onu putları olan "Uzzâ" tarafına yalvarması için götürmüş ve putlardan bir ses ortaya çıkmıştı. Bu ses, köpeklerin önüne sevinmeleri için kemik atmak kabilindendi.

Bu kıssa, yukarıdaki 916 numaralı از کرم شیر حقیقی کرد جود ["Hakikî arslan kereminden cûd etti..."] beyt-i şerîfine merbûttur. Halîme (radiyallahu anhâ) vâlidemiz, Resûl-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz'in süt nineleridir ki, Benî Sa'd kabîlesine mensûb idi. Âtîde beyân buyurulacağı üzere, Nebiyy-i zîşân Efendimiz'i Ka'be'de gāib etmiş ve feryâdı üzerine, ihtiyar bir adam onu putları olan "Uzzâ" tarafına tazarru' etmek üzere götürmüş ve putlardan sadâ zuhûr etmiş idi. Bu sadâ, köpeklerin önüne mahzûz olmaları için kemik atmak kabîlinden idi.

919. Vaktāki o Mustafa'yı sütten geri etti, onu elinin üzerinde reyhan ve gül gibi tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

919. O Mustafa'yı sütten kestiği vakit, onu elinin üzerinde fesleğen ve gül gibi tuttu.

"Reyhan", fesleğen dedikleri kokulu yapraklar; "verd", gül demektir. Hz. Halîme, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i sütten kestiği zaman, onu elinde fesleğen ve gül demeti gibi kıymetli bir halde tutardı.

"Reyhân", feslegen dedikleri kokulu yapraklar; "verd", gül demektir. Hz. Halîme, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i sütten kestiği vakit, onu elinde feslegen ve gül demeti gibi kıymetli bir halde tutardı.

920. O şehinşâhı ceddine teslîm edinceye kadar, onu her iyiden ve kötüden kaçırır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

920. O padişahı dedesine teslim edinceye kadar, onu her iyiden ve kötüden korurdu.

921. Vaktâki korkudan emâneti getirdi, Ka'be'ye gitti ve Hatîm içine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

921. Halime korkudan emaneti getirdiğinde, Kâbe'ye gitti ve Hatîm'in içine geldi.

Hint şârihlerinden (şerh edenlerden) Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Hatîm", "Kâbe'nin batı tarafına dönük olan dış duvarıdır" diyor. Ankaravî hazretlerinin açıklamasına göre, Harem-i Şerîf'in içinde mübarek bir yerin ismidir; Kâbe'nin şimdiki binasından önce, bu yer binanın müştemilâtından (eklentilerinden) imiş ve hâlen hacılar bu yeri de beraberce tavaf etmekte imişler. Yani "Halime hazretleri, şanlı Peygamber Efendimiz'de görülen olağanüstü haller üzerine korktu ve âlemlerin Efendisi'ni dedesine teslim etmek üzere getirip Kâbe'ye girdi ve Hatîm denilen mübarek yere geldi."

"Hatîm", Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Ka'be'nin garb tarafına müteveccih olan duvar-ı hâricîsidir" diyor. Ankaravî hazretlerinin beyânına göre, Harem-i Şerîf'in içinde bir mevzi'-i mübarekin ismidir, Ka'be'nin şimdiki binâsından mukaddem, bu mevzi' binânın müştemilâtından imiş ve el-ân hüccâc bu mevzi'i de beraberce tavâf etmekte imişler. Ya'ni "Halîme hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz'de görülen hârikulâde ahvâl üzerine korktu ve Server-i âlem Efendimiz'i ceddine teslîm etmek üzere getirip Ka'be'ye girdi ve Hatîm denilen mevzi'-i mübareke geldi."

922. Havadan bir ses işitti, derdi ki: "Ey Hatîm, senin üzerine çok büyük güneş doğdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

922. Havadan bir ses işitti, o ses derdi ki: "Ey Hatîm, senin üzerine çok büyük güneş doğdu!"

923. "Ey Hatîm, bugün senin üzerine cûd güneşinden çabuk, yüz binlerce nûr geliyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

923. "Ey Hatîm, bugün senin üzerine cömertlik güneşinden çabuk, yüz binlerce nur geliyor!"

924. "Ey Hatîm, bugün senin üzerine bir muhteşem şâh eşya getirir ki, onun peyki bahttır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

924. "Ey Hatîm, bugün senin üzerine muhteşem bir şah eşya getirir ki, onun peyki bahttır!"

"Raht âverden", eşya getirmek demektir ki, inmekten kinayedir. Yani, "Ey Hatîm, senin üzerine bugün muhteşem bir şah iner ki, onun etrafında dolaşan hizmetçinin bahtı mutludur!"

"Raht âverden", eşya getirmek demektir ki, nüzûl etmekten kinâyedir. Ya'ni, "Ey Hatîm, senin üzerine bugün muhteşem bir şâh nüzûl eder ki, onun etrâfında dolaşan hizmetçi[nin] bahtı saîddir!"

925. "Ey Hatîm bugün şübhesiz bir yeniden, bâlâya mensub olan cânların menzili olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

925. "Ey Hatîm, bugün şüphesiz bir yeniden, yüce âleme ait olan canların menzili olursun!"

Yani, "Bugün yeni bir şanlı peygamberden dolayı yüce âleme ait olan kutsal ruhların menzili olursun ki, onlar o peygamberin ümmetinden olan evliyanın en seçkinleridir."

Ya'ni, "Bugün bir yeni Peygamber-i zîşândan dolayı âlem-i ulvîye mensûb olan ervâh-ı mukaddesenin menzili olursun ki, onlar o Peygamber'in ümmetinden olan ehass-ı evliyâdır."

926. "Pâklerin cânı gürûh gürûh ve fevc fevc her nâhiyelerden şevkın mesti olarak sana gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

926. "Temizlerin canı grup grup ve bölük bölük her yönden şevkin sarhoşu olarak sana gelir."

"Talb talb" veya "telb telb", grup grup demektir; "cevk" ise bölük ve takım anlamındadır. "Temiz canlar"dan maksat, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin tamamıdır. Yani, "Ey Hatîm, doğudan ve batıdan ve her taraftan grup grup ve bölük bölük Muhammed ümmeti, iman şevkinin sarhoşu olarak sana gelip tavaf ederler."

"Talb talb", yahud "telb telb", gürûh gürûh; ve "cevk", fevc ve bölük ma'nâsınadır. "Cân-ı pâkler”den murâd, umûm-ı ümmet-i Muhammed (s.a.v.)dir. Ya'ni, "Ey Hatîm, şarktan ve garbdan ve her taraftan gürûh gürûh ve bölük bölük ümmet-i Muhammed, şevk-ı îmânın mesti olarak sana gelip tavaf ederler."

927. O Halîme o sadadan hayran oldu; ne önde, ne arkada bir kimse yok!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

927. O Halîme o sesten hayran oldu; ne önde, ne arkada bir kimse yok!

928. Altı cihet sûretten hâli ve bu nida biribiri arkasına ve bu nidâya cân feda.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

928. Altı yön suretten boş ve bu nida birbiri ardına ve bu nidaya can feda.

Yani, "Önde, arkada, sağda, solda, yukarıda ve aşağıda hiçbir insan sureti yok idi. Böyleyken bu ses birbiri ardınca gelirdi ki, bu latif sese can feda olsun!"

Ya'ni, "Önde, arkada, sağda, solda, yukarıda ve aşağıda hiçbir insan sureti yok idi. Böyle iken bu sadâ birbiri ardınca gelirdi ki, bu latîf sadâya cân fedâ olsun!"

929. O latif sadayı araştırmak için, Mustafa'yı o yer üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

929. O latif sesi araştırmak için, Mustafa'yı o yer üzerine koydu.

Halime hazretleri, bu bilinmeyen taraftan gelen sesin kaynağını araştırmak için kucağında olan Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'i yer üzerine bıraktı.

Halîme hazretleri bu meçhûl taraftan gelen sadânın menşeini araştırmak için kucağında olan Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'i yer üzerine bıraktı.

930. O demde "Bu sır söyleyici şâh [927] nerededir?" diye taraf taraf göz atar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

930. O an "Bu sır söyleyen şah [927] nerededir?" diye her tarafa göz atıyordu.

931. (Derdi) ki: "Alî ses soldan ve sağdan erişiyor, yâ Rab, eriştirici nerededir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

931. (O) derdi ki: "Ali, ses soldan ve sağdan geliyor, yâ Rab, eriştirici nerededir?"

932. Vaktaki görmedi, o bî-hûş ve ümidsiz oldu, cismi söğüt dalı gibi titreyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

932. O sesi görmediği zaman, kendinden geçti ve ümitsizliğe düştü, bedeni söğüt dalı gibi titremeye başladı.

Halîme hazretleri bu sesin kaynağını görmediği zaman, kendinden geçti ve şaşkınlığa uğradı; bu sesin sıradan bir kişiden geldiği ümidini kesti. Bu sebeple, kaynağı bilinmeyen bu sesten korkarak söğüt ağacının dalı gibi titredi.

Vaktaki Halîme hazretleri bu sesin menşeini görmedi, bî-hûş ve hayrân oldu ve bu sesin alelâde bir şahıs tarafından geldiğinden ümîdini kesti; ve binâenaleyh menşei meçhûl olan bu sesten korkup söğüt ağacının dalı gibi titredi.

933. O reşîd olan çocuğun yanına geldi, Mustafa'yı kendi makāmı üzerinde görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

933. O reşîd olan çocuğun yanına geldi, Mustafa'yı kendi makamı üzerinde görmedi.

Yani, Hz. Halîme o olgunluk sahibi çocuğun yanına geldi, Mustafa'yı (s.a.v.) bıraktığı yerde göremedi.

Ya'ni, Hz. Halîme o sahib-i rüşd olan çocuğun yanına geldi, Mustafa (s.a.v.)i bıraktığı yerde göremedi.

934. Onun kalbine hayret içinde hayret geldi; onun menzili gamdan çok karanlık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

934. Onun kalbine hayret içinde hayret geldi; onun menzili gamdan çok karanlık oldu.

Yani Hz. Halime, gelen sesin kaynağını bulamadığı için zaten hayretteydi. Resûl-i Ekrem'i koyduğu yerde bulamayınca, bu hayretin içindeyken, ikinci bir hayrete düştü. Onun menzili, yani bulunduğu Hatîm mevki, gamdan karanlık oldu.

Ya'ni Hz. Halîme gelen sesin menşeini bulamadığı için zâten hayrette idi, Resûl-i Ekrem'i koyduğu yerde bulamayınca, bu hayretin içinde iken, ikinci bir hayrete düştü. Onun menzili, ya'ni bulunduğu Hatîm mevzi'i gamdan karanlık oldu.

935. Menziller tarafına koştu. "Benim inci dânem üzerine kim garet havale etti?" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

935. Menziller tarafına koştu. "Benim inci dânem üzerine kim garet havale etti?" diye bağırdı.

O civardaki evler tarafına koştu. "Benim inci tanesi gibi olan çocuğumu kim kaptı?" diye bağırdı.

O civârdaki evler tarafına koştu. "Benim inci dânesi gibi olan çocuğumu kim kaptı?" diye bağırdı.

936. Mekkeliler dediler ki: "Bizim ilmimiz yoktur; biz orada bir çocuk olduğunu bilmedik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

936. Mekkeliler dediler ki: "Bizim bilgimiz yoktur; biz orada bir çocuk olduğunu bilmedik."

Evler tarafında oturan Mekkeliler dediler ki: "Bizim, senin çocuğundan haberimiz yoktur; biz senin gösterdiğin yerde çocuk olduğunu bile bilmiyoruz."

Evler tarafında oturan Mekkeliler dediler ki: "Bizim, senin çocuğundan haberimiz yoktur; biz senin gösterdiğin yerde çocuk olduğunu bile bilmiyoruz."

937. O, o kadar göz yaşı döktü, çok figān etti ki, ondan başkaları da ağlayıcı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

937. O, o kadar gözyaşı döktü, çok feryat etti ki, ondan başkaları da ağlayıcı oldular.

938. Göğüs döğerek öyle çok ağladı ki, onun giryesinden yıldızlar ağladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

938. Göğüs döverek öyle çok ağladı ki, onun ağlamasından yıldızlar ağladılar.

Hz. Halîme'nin göğüs döverek ağlamasından felekteki yıldızlar etkilendiler. Yıldızların ağlaması, görünüşte şairane bir abartı gibi görünse de, içsel olarak bir sırra işaret edilir ki, o da bütün eşyanın iç yüzünün tek bir hakikatten ibaret olmasıdır.

Hz. Halîme'nin göğüs döğerek ağlamasından felekte yıldızlar müteessir oldular. Yıldızların ağlaması sûret-i zâhirede mübâlağa-i şâirâne görünür ise de, bâtında bir sırra işâret buyurulur ki, o da bilcümle eşyanın bâtını bir hakîkatten ibaret olmasıdır.

## Halîme'yi putların istiânesine delâlet eden o ihtiyar Arab'ın hikâyesidir

939. Bir ihtiyar adam asâ ile öne geldi dedi ki: "Ey Halîme nihayet sana ne vâki' oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

939. Bir ihtiyar adam baston ile öne geldi, dedi ki: "Ey Halîme, nihayet sana ne oldu?"

940. "Ki gönülden böyle ateş parlattın, mâtemden bu ciğerleri yaktın?" [937]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

940. "Ki gönülden böyle ateş parlattın, matemden bu ciğerleri yaktın?" [937]

941. Dedi: "Ahmed'in mu'temed süt ninesiyim; imdi getirdim ki, ceddine teslîm edeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

941. Dedi: "Ahmed'in güvenilir süt ninesiyim; şimdi getirdim ki, dedesine teslim edeyim."

Halîme hazretleri yaşlı Araba cevap olarak dedi ki: "Ben Ahmed (a.s.)ın süt ninesiyim; dedesi olan Abdülmuttalib'e teslim etmek üzere getirdim."

Halîme hazretleri ihtiyar Arab'a cevâben dedi ki: "Ben Ahmed (a.s.)ın süt ninesiyim; ceddi olan Abdülmuttalib'e teslîm etmek üzere getirdim."

942. "Vaktaki Hatîm'e eriştim, sadâlar erişirdi ve sırlar işitir idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

942. "Hatîm'e ulaştığım zaman, sesler bana gelirdi ve sırlar işitirdim."

943. "Vaktaki ben havadan o elhânı işittim, o sadâdan dolayı çocuğu oraya koydum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

943. "O havadan o ezgileri işittiğim zaman, o sesten dolayı çocuğu oraya koydum."

944. “Tâ ki bu nida kimin avâzıdır, göreyim, zîrâ çok latif ve çok tatlıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

944. “Tâ ki bu sesleniş kimin sesidir, göreyim, çünkü çok latif ve çok tatlıdır."

"Şehî", her tatlı ve beğenilen şey anlamındadır.

"Şehî", her tatlı ve mergüb olan şey ma'nâsınadır.

945. Kendi etrafımda ne bir kimseden nişan gördüm, ne bir zaman nida munkatı' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

945. Kendi etrafımda ne bir kimseden işaret gördüm, ne de bir zaman ses kesildi.

"Mî munkatı' şud" ifadesi, "munkatı' mî şud" şeklindedir. Fiillere dâhil olan "mî" edatı, vezin zorunluluğundan dolayı "munkatı'" kelimesinden önce zikredilmiştir.

"Mî munkatı' şud", "munkatı' mî şud" takdîrindedir. Efâle dâhil olan “mî”, zarûret-i vezinden dolayı "munkatı" kelimesinden evvel zikr olunmuştur.

946. Vaktaki gönül hayretlerinden geri döndüm, çocuğu orada görmedim; vay benim kalbime!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

946. O vakit ki gönül hayretlerinden geri döndüm, çocuğu orada görmedim; vay benim kalbime!

947. Ona dedi: "Ey evladım, sen gam tutma ki, sana bir şehriyar göstereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

947. Ona dedi: "Ey evladım, sen gam tutma ki, sana bir şehriyar göstereyim!"

Yani, o ihtiyar asâlı adam, Hz. Halime'ye dedi ki: "Endişe, yani gam tutma; çünkü ben sana bir kuvvet sahibi göstereyim!" İhtiyarın "şehriyar" demesinden maksat, kendilerinin taptığı "Uzza" ismindeki puttur.

Ya'ni, o ihtiyar asâlı adam, Hz. Halîme'ye dedi ki: "Endûh, ya'ni gam tutma; zîrâ ben sana bir kuvvet sahibi göstereyim!" İhtiyarın “şehriyâr" demesinden murâd, kendilerinin taptığı "Uzzâ" ismindeki puttur.

948. Ki, eğer isterse çocuğun hâlini söyler, çocuğun menzilini ve irtihalini o bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

948. Ki, eğer isterse çocuğun hâlini söyler, çocuğun menzilini ve göçünü o bilir.

"Tirhâl", göç etmek ve yer değiştirmek anlamındadır. "O sana göstereceğim şehzade eğer isterse, çocuğun ne olduğunu söyler, çünkü çocuğun indiği yeri ve yer değiştirmesini o bilir."

"Tirhâl", göç etmek ve nakl-i mekân etmek ma'nâsınadır. "O sana göstereceğim şehriyâr eğer isterse, çocuğun ne olduğunu söyler, çünki çocuğun nüzûl ettiği mahalli ve nakl-i mekân etmesini o bilir."

949. Ba'dehû Halîme dedi: "Ey kimse, cânım sana fedâ olsun! Ey güzel ve latîf nidalı ihtiyar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

949. Sonra Halîme dedi: "Ey kişi, canım sana feda olsun! Ey güzel ve latif sesli ihtiyar!"

950. Agah ol, o nazar şahını bana göster ki, benim çocuğumun hâlinden onun [947] haberi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

950. Agâh ol, o nazar şahını bana göster ki, benim çocuğumun hâlinden onun [947] haberi olur.

Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bizim inancımız, Hz. Halîme'nin müşrik olmadığı ve puta tapmadığı merkezindedir. Bu sebeple "O nazar şahını bana göster" demesinden maksat put değildir. Görünen o ki, çocuğun gittiği yeri bilen kerîm bir şahsı anlamıştır."

Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bizim i'tikādımız, Hz. Halîme'nin müşrik olmadığı ve puta tapmadığı merkezindedir. Binâenaleyh O nazar şâhını bana göster " demesinden murâd put değildir. Zâhirde çocuğun gittiği yeri bilen bir şahs-ı kerîmi anlamıştır."

951. Onu Uzza'nın önüne götürdü, dedi ki: "Bu put ihbar-ı gaybîde ganîmet olunmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

951. Onu Uzza'nın önüne götürdü, dedi ki: "Bu put gaybî haber vermede ganimet olunmuştur."

"Muğtenem", "iğtinâm"dan ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup, ganimet olunmuş ve ganimet sayılmıştır demek olur. O yaşlı Arap, Halîme hazretlerini Uzzâ ismindeki putun önüne götürdü de dedi ki: "Bu putun varlığı, gaybî halleri haber vermek hususunda bizim için bir ganimet sayılmıştır!"

"Muğtenem", "iğtinâm”dan ism-i mef'ûl olup, ganîmet olunmuş ve ganîmet sayılmıştır demek olur. O ihtiyar Arab, Halîme hazretlerini Uzzâ ismindeki putun önüne götürdü de dedi ki: "Bu putun vücûdu ahvâl-i gaybiyyeyi haber vermek husûsunda bizim için bir ganîmet sayılmıştır!"

952. "Biz hizmet ile onun tarafına koştuğumuz vakit, binlerce gaib olmuşu ondan bulduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

952. "Biz hizmet ile onun tarafına koştuğumuz vakit, binlerce gaib olmuşu ondan bulduk."

Yaşlı adam sözüne devam ederek dedi ki: "Biz kaybettiğimiz pek çok şeyi bu putun hizmetine ve ibadetine koştuğumuz vakit bulduk."

İhtiyar sözüne devâm ile dedi ki: "Biz gāib ettiğimiz pek çok şeyleri bu putun hizmetine ve ibâdetine koştuğumuz vakit bulduk."

953. İhtiyar hemen ona secde etti ve dedi ki: "Ey Arab'ın hudavendi, ey cûd denizi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

953. İhtiyar hemen ona secde etti ve dedi ki: "Ey Arab'ın hudavendi, ey cûd denizi!"

"Hudâvend", "Hudâ" ile "vend"den oluşmuştur. "Hudâ", kendinden olan, "vend" ise nispet edatıdır; "Ey varlığı kendinden olana ait olan!" demektir.

"Hudâvend", "Hudâ" ile “vend"den mürekkebtir. “Hudâ”, kendinden olan, "vend" edât-ı nisbettir; "Ey vücûdu kendinden olana mensûb!" demektir.

954. Dedi: "Ey Uzza, sen çok ikramlar etmişsin; hatta tuzaklardan kurtulmuşuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

954. Dedi: "Ey Uzza, sen çok ikramlarda bulunmuşsun; hatta tuzaklardan kurtulmuşuz!"

955. "Senin ikramından Arab üzerinde hak vardır; farz olmuştur ki nihayet Arab sana münkād oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

955. "Senin ikramından Arap üzerinde hak vardır; farz olmuştur ki nihayet Arap sana boyun eğdi."

956. "Bu Sa'd'ın Halîme'si senin ümîdinden, senin söğüt dalının gölgesine geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

956. "Bu Sa'd'ın Halîme'si senin ümidinden, senin söğüt dalının gölgesine geldi."

Söğüt ağacı, yemişsiz bir ağaç olup, görünen şekli yeşil ve latif olduğu gibi, bunların da içleri boş ve dışları süslü olduğuna işaret vardır. Yani, "Bu Benî Sa'd kabilesine mensup olan Halîme, ihtiyacının giderilmesini senden umarak, senin himayene sığındı."

Söğüt ağacı, yemişsiz bir ağaç olup, sûret-i zâhiresi yeşil ve latîf olduğu gibi bunların dahi bâtınları boş ve zahirleri süslü olduğuna işâret vardır. Ya'ni, "Bu Benî Sa'd kabílesine mensûb olan Halîme, hâcetinin kazâsını senden ümîd ederek, senin sâyene ilticâ etti."

957. "Zîra ondan bir erkek çocuk zâyi' olmuştur; o çocuğun adı Muhammed gelmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

957. "Çünkü ondan bir erkek çocuk kaybolmuştur; o çocuğun adı Muhammed gelmiştir."

"O Halîme hazretlerinin bir erkek çocuğu kaybolmuştur, onun adı da Muhammed (s.a.v.)'dir."

"O Halîme hazretlerinin bir erkek çocuğu gāib olmuştur, onun adı da Muhammed (s.a.v.)dir."

958. Vaktaki "Muhammed" dedi, bütün o putlar, o zaman baş aşağı secde edici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

958. O vakit ki "Muhammed" dedi, bütün o putlar, o zaman baş aşağı secde edici oldular.

959. (Dediler) ki: "Git ey ihtiyar, o Muhammed'i ne arayıştır ki, bizim azlimiz ondandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

959. (Dediler) ki: "Git ey ihtiyar, o Muhammed'i ne arayıştır ki, bizim azlimiz ondandır."

Putlar secde etmekle beraber, onların içlerinde olan kelâm sıfatı (konuşma özelliği) ortaya çıkmaya başlayıp dediler ki: "Ey ihtiyar, o Muhammed (a.s.)'ı ne arayıp durursun! Bizim izzet ve rağbet makamından azledilmemiz onun yüzündendir."

Putlar secde etmekle beraber, onların bâtınlarında olan sıfat-ı kelâm zuhûra başlayıp dediler ki: "Ey ihtiyar, o Muhammed (a.s.)1 ne arar durursun! Bizim makām-ı izzetten ve rağbetten azlimiz onun yüzündendir."

960. "Biz ondan altüst ve mercûm geliriz; biz ondan revâçsız ve ayârsız geliriz." [957]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

960. "Biz ondan altüst ve mercûm geliriz; biz ondan revâçsız ve ayârsız geliriz."

Biz putlar, o şanlı peygamberin yüce dininden dolayı altüst oluruz ve insanlar tarafından taşlanırız; bu sebeple biz o temiz zâtın ortaya çıkışı sebebiyle kalp (sahte) ve ayarsız (değersiz) ve kıymetsiz bir hâle geliriz.

"Biz putlar, o Resûl-i zîşânın dîn-i âlîsinden dolayı altüst oluruz ve insanlar tarafından taşlanırız; binâėnaleyh biz o zât-ı pâkin zuhûru sebebiyle kalp ve ayârsız ve kıymetsiz bir hâle geliriz."

961. "O bir hayalâtı ki, ehl-i hevâ ara sıra fetret vaktinde bizden görürler idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

961. "O hayalleri ki, nefislerinin isteklerine uyan kişiler ara sıra fetret vaktinde bizden görürlerdi."

"Fetret", "fa" harfinin üstünlü okunmasıyla, iki peygamber arasında kalan cahiliyet zamanı anlamına gelir. Yani "Nefislerinin isteklerine uyan insanlar, ara sıra bizden birtakım hayaller görürlerdi ve bu hayallerin ortaya çıkışı da fetret ve cahiliyet zamanına özgüydü." Bu şerefli beyit 917 numaralı beyte bağlıdır. Yani "Putlardan böyle hayallerin ortaya çıkışı, onlara tapan köpek tabiatlı insanlara Hakk'ın bir kemik atması kabilindendi."

"Fetret", "fa"nın fethi ile iki peygamber arasında kalan zamân-ı câhiliyyet ma'nâsınadır. Ya'ni "Hevâ-yı nefsânîlerine tâbi' olan insanlar, ara sıra bizden birtakım hayaller görürler idi ve bu hayâlâtın zuhûru da zamân-ı fetret ve câhiliyyete mahsûs idi." Bu beyt-i şerîf 917 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni "Putlardan böyle hayâlât zuhûru, onlara tapan köpek meşrebindeki insanlara Hakk'ın bir kemik atması kabilinden idi."

962. "Onun bârigâhı eriştiği vakit, gâib olur; su geldi, muhakkak teyemmümü yırttı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

962. "Onun eşiği eriştiği zaman, kaybolur; su geldi, kesinlikle teyemmümü geçersiz kıldı."

O Muhammed (a.s.)'ın yüce divanı kurulduğu zaman, bizden görünen o hayaller kaybolur; çünkü onun dini ile putperestlik su ile toprağa benzer; su geldiği zaman, toprak ile teyemmüm geçersiz olur. جَاءَ الْحَقُّ وَ زَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) Yani "Hak geldi, bâtıl gitti."

"O Muhammed (a.s.)ın dîvân-ı âlîsi kurulduğu vakit, bizden zâhir olan o hayâlât gâib olur; çünki onun dîni ile putperestlik su ile toprağa benzer; su geldiği vakit, toprak ile teyemmüm bâtıl olur. جَاءَ الْحَقُّ وَ زَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) Ya'ni "Hak geldi, bâtıl gitti.""

963. "Ey ihtiyar uzak ol, fitneyi az parlat, sakın Ahmed'e mensub olan gayret ateşinden bizi yakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

963. "Ey ihtiyar, uzak dur, fitneyi az parlat, sakın Ahmed'e mensup olan gayret ateşinden bizi yakma!"

964. "Ey ihtiyar, Allah için sen uzak ol, tâ ki ateş-i takdîrden yanmayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

964. "Ey yaşlı adam, Allah için sen uzak ol ki, takdir ateşiyle yanmayasın!"

"Ey yaşlı adam, Mudil isminin (saptıran isminin) üstünlüğü ve saltanatı, Hâdî isminin (doğru yola ileten isminin) kudret eline geçmek üzeredir ve Ahmed (a.s.) hazretleri, Hâdî isminin en mükemmel tecelli yeridir; bu sebeple onun gayret ateşinden bizi yakma, Allah için bizden uzak ol! Ta ki ilahi takdir ateşi bizimle beraber seni de yakmasın!"

"Ey ihtiyar, ism-i Mudil hazretinin galebesi ve saltanatı, ism-i Hâdî hazretinin yed-i kudretine intikāl etmek üzeredir ve Ahmed (aleyhissalâtü ve's-selâm) hazretleri ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmidir; binâenaleyh onun gayreti ateşinden bizi yakma, Allâh için bizden uzak ol! Tâ ki takdîr-i ilâhî âteşi bizim ile beraber seni de yakmasın!"

965. "Bu ne ejderhâ kuyruğunu sıkmaktır, hiç bilir misin, ne haber getirmektir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

965. "Bu ne ejderha kuyruğunu sıkmaktır, hiç bilir misin, ne haber getirmektir?"

Yani, putlara göre, (s.a.v.) Efendimiz'in hallerinden bahsetmek, ejderhanın kuyruğunu sıkmak gibidir; çünkü putların helakı ve yok oluşu o hazretin yüzündendir.

Ya'ni, putlara göre, (S.a.v.) Efendimiz'in ahvâlinden bahs etmek, ejderhânın kuyruğunu sıkmak mesâbesindedir; çünki putların helâki ve izmihlâli o hazretin yüzündendir.

966. "Bu haberden deryânın ve ma'denin içi kaynar, bu haberden yedi gök titreyici olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

966. "Bu haberden denizin ve madenin içi kaynar, bu haberden yedi gök titreyici olur."

"Deniz"den kasıt, hakiki varlıktır ve "maden"den kasıt, izafî varlıktır. Yani, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Zât-ı ahadiyyette (Allah'ın biricik zatında) gizli ve saklı olan bütün isim ve sıfatların tecelli yeri olduğundan, onun ortaya çıkışı haberinden hakiki varlık denizinin içi ve izafî varlık âleminin içi kaynar ve yedi gök titreyici olur; çünkü "hakikat-ı Muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) yedi göğü kuşatmıştır. Onun izafî varlık âleminde ortaya çıkışı, bir kıyamettir.

"Deryâ"dan murâd, vücûd-ı hakîkîdir ve "ma'den"den murâd, vücûd-ı izâfîdir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem Efendimiz Zât-ı ahadiyyede mebtûn ve meknûz olan bilcümle esmâ ve sıfatın mazharı olduğundan, onun zuhûru haberinden vücûd-ı hakîkî deryâsının bâtını ve vücûd-ı izâfî âleminin içi kaynar ve yedi gök titreyici olur; çünki "hakikat-ı muhammediyye" yedi göğü muhîttir. Onun vücûd-ı izâfî âleminde zuhûru, bir kıyamettir.

967. Vaktaki ihtiyar, taşlardan bu sözü işitti, derakab o ihtiyar asayı attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

967. İhtiyar, taşlardan bu sözü işittiği vakit, hemen asayı attı.

968. Binâenaleyh titremeden ve o nidânın korkusundan ve ürküntüsünden, ihtiyar dişlerini birbirine vurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

968. Bu sebeple titremeden ve o seslenişin korkusundan ve ürküntüsünden, ihtiyar dişlerini birbirine vurur idi.

969. Kış vaktinde çıplak adam gibi o titrer idi ve der idi: "Ey helâk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

969. Kış vaktinde çıplak adam gibi o titrerdi ve "Ey helâk!" derdi.

"Sübûr", "se" harfinin ötreli okunuşuyla helâk olmak, zarar çekmek ve vâveylâ (eyvah, yazıklar olsun) demek anlamındadır.

"Sübûr", se'nin zammı ile helâk olmak ve ziyân çekmek ve vâveylâ demek ma'nâsınadır.

970. Vaktaki o ihtiyarı bu hal içinde gördü, o taaccübden kadın tedbîrini gaib etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

970. O ihtiyarı bu hâl içinde gördüğünde, o şaşkınlıktan kadın tedbirini kaybetti.

Putların bu sözü ve ihtiyarın bu hâli, Halîme hazretlerini şaşkınlığa düşürdü ve bu şaşkınlık içinde kaybolması sebebiyle, kayıp olan Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'i bulma hususundaki tedbirini kaybetti.

Putların bu kelâmı ve ihtiyarın bu hâli, Halîme hazretlerini taaccübe düşürdü ve bu taaccübde istiğrâkı hasebiyle, gäib olan Server-i âlem Efendimiz'i bulmak husûsundaki tedbîrini gäib etti.

971. Dedi: "Ey ihtiyar, gerçi ben mihnet içindeyim, hayret içinde, hayret içinde hayretteyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

971. Dedi: "Ey ihtiyar, gerçi ben mihnet içindeyim, hayret içinde, hayret içinde hayretteyim!"

Halîme hazretleri buyurdu: "Ey ihtiyar, gerçi ben bu anda çocuğumu kaybettiğim için mihnet içindeyim; ve bir defa havadan ses işittiğim için ve ikinci defada ortada hiçbir kimse yok iken çocuğumu kaybettiğim için ve üçüncü defada dahi taştan olan putların hitabını işittiğim için hayretteyim!"

Halîme hazretleri buyurdu: "Ey ihtiyar, gerçi ben bu dakikada çocuğumu gaib ettiğim için mihnet içindeyim; ve bir def'a havadan ses işittiğim için ve ikinci def'ada ortada hiçbir kimse yok iken çocuğumu gaib ettiğim için ve üçüncü def'ada dahi taştan olan putların hitâbını işittiğim için hayretteyim!"

972. "Bir müddet bana hava hatiblik eder; bir müddet taş bana edîblik eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

972. "Bir süre bana hava hatiplik eder; bir süre taş bana edîblik eder."

"Bir süre Hatîm civarında hava bana hatiplik eder; bir süre de taştan olan putlar bana edîblik ve öğretmenlik eder."

"Bir müddet Hatîm civârında hava bana hatiblik eder; bir müddet dahi taştan olan putlar bana edîblik ve muallimlik eder."

973. "Hava bana harfler ile sözler verir; taş ve dağ bana eşyanın fehmini verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

973. "Hava bana harfler ile sözler verir; taş ve dağ bana eşyanın fehmini verir."

"Hava bana söz diliyle sözler söyler; dağ ve taş, yani cansız varlıklar âlemi bana eşyanın iç yüzündeki sırları anlatır." Bundan anlaşılır ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bereketiyle Halîme hazretleri cansızlık mertebesinden, canlar ve manalar âlemine girmiştir. Nasıl ki üçüncü ciltte: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید yani "Cansızlıktan canlar âlemine gidiniz, âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz!" buyurulmuş idi.

"Hava bana lisân-ı kāl ile sözler söyler; dağ ve taş ya'ni cemâd âlemi bana eşyânın bâtınındaki esrârı anlatır." Bundan anlaşılır ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in berekâtıyla Halîme hazretleri cemâdlık mertebesinden, canlar ve ma'nâlar âlemine girmiştir. Nitekim III. cildde: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni "Cemâdlıktan cânlar âlemine gidiniz, eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.

974. "Gah çocuğumu gaybîler, göğün yeşil örtücü gaybîleri kapmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

974. "Bazen çocuğumu gayb âlemi sakinleri, göğün yeşil örtücü gayb âlemi sakinleri kapmıştır."

Halime (r.a.) Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) emzirdiği sırada, birtakım olağanüstü olaylar görmüştür. Bu şerefli beyitten anlaşıldığına göre, Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) yeşil elbiseli, gayb âlemine mensup kişilerin Halime (r.a.) annemizin gözü önünde alıp götürdükleri ve sonra geri getirdikleri anlaşılır. Ankaravî (k.s.) Hazretleri bunun göğüs yarılması (şakk-ı sadr) olayına işaret olduğunu belirtmişlerdir.

Halîme hazretleri Resûl-i zîşân Efendimiz'i emzirdiği esnâda, birtakım hârikalar müşâhede etmiştir. Bu beyt-i şerîfden anlaşıldığına göre Resûl-i Ekrem Efendimiz'i yeşil libâslı âlem-i gaybîye mensûb olan zevâtın Halîme hazretlerinin gözünün önünde kaptıkları ve sonra getirdikleri anlaşılır. Ankaravî hazretleri şakk-ı sadr vak'asına işaret olduğunu beyân buyurmuşlardır.

975. "Kimden feryad edeyim ve bu şikâyeti kime söyliyeyim; ben şimdi yüz gönüllü sevdayî oldum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

975. "Kimden feryat edeyim ve bu şikâyeti kime söyleyeyim; ben şimdi yüz gönüllü sevdalı oldum!"

"Sevda", burada hayal anlamındadır. "Sad dile" yüz gönüllü anlamında olup, "perişan olmak"tan kinayedir. Yani, "Ben gördüğüm olağanüstü haller yüzünden, hayale ait olarak gönlü perişan oldum."

"Sevda", burada hayâl ma'nâsınadır. "Sad dile" yüz gönüllü ma'nâsına olup, "perîşân olmak"tan kinâyedir. Ya'ni, "Ben gördüğüm hârikulâde ahvâl yüzünden, hayâle mensûb olarak gönlü perîşân oldum."

976. "Onun gayreti, gaybın şerhinden benim dudağımı bağladı; bu kadar söylerim ki, çocuğum gaib olmuştur." "Benim o çocuğumun gayreti, gördüğüm ahvâl-i gaybiyyenin şerhinden ve nâmahrem olanlara ifşâsından benim ağzımı bağladı; binâenaleyh söyli- yemem. Şu kadar söyliyebilirim ki, benim o çocuğum gāib olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

976. "Onun gayreti, gaybın açıklanmasından benim dudağımı bağladı; bu kadar söylerim ki, çocuğum kaybolmuştur." "Benim o çocuğumun gayreti, gördüğüm gaybî hallerin açıklanmasından ve yabancı olanlara ifşasından benim ağzımı bağladı; bu sebeple söyleyemem. Şu kadar söyleyebilirim ki, benim o çocuğum kaybolmuştur."

977. "Eğer ben şimdi başka şey söylersem, halk beni delilik zincirine bağlar-lar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

977. "Eğer ben şimdi başka şey söylersem, halk beni delilik zincirine bağlar."

"Eğer ben şimdi halkın görmeye alıştıkları şeylere aykırı olan gördüğüm şeyleri ve olağanüstülükleri söylersem, halk beni, deli oldu diye zincire bağlarlar."

"Eğer ben şimdi halkın görmeğe alıştıkları şeylere muhâlif olan gördüğüm şeyleri ve hârikaları söylersem, halk beni, deli oldu diye zincire bağlarlar."

978. İhtiyar ona dedi: "Ey Halîme, mesrûr ol, şükür secdesi getir ve yüzünü tırmalama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

978. İhtiyar ona dedi: "Ey Halîme, sevin, şükür secdesi yap ve yüzünü tırmalama!"

979. "Sen gam yeme ki, o gāib olmaz, belki âlem onda zâyi' olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

979. "Sen gam yeme ki, o kaybolmaz, aksine âlem onda yok olur!"

Bu şerefli beyit putperest olan ihtiyarın düşünce mertebesinden olursa, şu anlama gelir: "Putların müjdesinden anlaşıldı ki, o kaybolmaz ve yok olmaz; aksine onun hallerindeki olağanüstülük sebebiyle bütün âlem

Bu beyt-i şerîf putperest olan ihtiyarın mertebe-i tefekküründen olursa, demek olur ki: "Putların müjdesinden ma'lûm oldu ki, o gāib ve zâyi' olmaz; belki onun ahvâlindeki fevkalâdelik sebebiyle bütün â

982. "Yeryüzünde bu acıb bir karndır; ihtiyar oldum, ben bunun cinsini görme-dim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

982. "Yeryüzünde bu şaşılacak bir dönemdir; yaşlandım, ben bunun benzerini görmedim!"

"Karn" (dönem), belirli birkaç yıla denir ki, miktarı örfün farklılığı ile değişir. Sonraki âlimlerin fetvasına göre, yirmi yıldır. Yaşlı kişi der ki: "Bu içinde bulunduğumuz dönem, şaşılacak bir dönemdir. Ben bu kadar ömür yaşadım, böyle olağanüstü şeyler görmedim!"

"Karn", muayyen birkaç seneye derler ki, mikdârı ihtilaf-ı örf ile muhtelif olur. Ulemâ-yı müteahhirînin fetvâsına göre, yirmi senedir. İhtiyar der ki: "Bu içinde bulunduğumuz karn, taaccüb olunacak bir karndır. Ben bu kadar yaş yaşadım, böyle hârikalar görmedim!"

983. Bu risaletten taşlar nâle tuttu; acaba günahkarlar üzerine ne havale ola-caktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

983. Bu peygamberlikten taşlar inledi; acaba günahkârlar üzerine ne gelecektir?

Bu ve sonraki diğer iki beyit, Pîr efendimiz tarafından görünen ve vehmedilmiş putlara tapanları doğru yola iletmek için açıklanır. "Ey fani ve vehmedilmiş suretlere tapanlar! Son Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in yüce peygamberliğinden taşlar etkilenip feryat etti; acaba onun tertemiz şeriatına karşı gelenlerin başlarına ne felaketler gelecektir!" "Tâ" harfi, şaşkınlık içindir.

Bu ve âtîdeki diğer iki beyit, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından zâhir ve bâtın putlarına tapanları irşâden beyân buyurulur. "Ey suver-i fâniye ve mevhûmeye tapanlar! Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in risâlet-i seniy- yelerinden taşlar müteessir olup, feryad etti; acabâ onun şerîat-ı mutahha- rasına muhalefet edenlerin başlarına ne felâketler gelecektir!" "Tâ", taaccüb içindir.

984. Taş kendinin ma'budluğunda kabahatsizdir; sen muztar değilsin ki ona bende oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

984. Taş, kendisinin mabutluğunda kusursuzdur; sen ona kul olmak zorunda değilsin.

Taş, kendi iradesi ve seçimiyle mabutluk iddiasına kalkışmadığı için o kusursuzdur. Ey putperest, senin iraden ve seçimin vardı; bu sebeple ona kulluk etmek için zorunluluk sahibi değilsin, ona kendi seçiminle taptın ve o biçare taş parçasını mabut yapan da senin seçimin oldu.

Taş kendi irâdesi ve ihtiyârı ile ma'bûdluk da'vâsına kıyâm etmediği için o kabâhatsizdir. Ey putperest, senin irâden ve ihtiyârın var idi; binâenaleyh ona kulluk etmek için ıztırâr sâhibi değilsin, ona kendi ihtiyârın ile taptın ve o bîçâre taş parçasını ma'bûd yapan dahi senin ihtiyârın oldu.

985. O ki muztardır, böyle korkucu olmuştur; acaba mücrim üzerine neler bağ-lıyacaklardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

985. O ki çaresizdir, böyle korkucu olmuştur; acaba suçlu üzerine neler bağlayacaklardır?

O putlar ki, irade sahipleri olmayıp, çaresiz bulundukları halde, böyle korkucu olmuşlardır; acaba irade ve seçme hakkı sahibi oldukları halde, Ahmedî şeriatına aykırı olarak varlıkta Hakk'a ortak koşan suçluların üzerine nasıl bir hüküm verilecektir?

O putlar ki, irâde sâhipleri olmayıp, muztar bulundukları halde, böyle kor- kucu olmuşlardır; acabâ irâde ve ihtiyâr sahibi oldukları halde, şerîat-ı Ahme- diyye hilafında olarak vücûdda Hakk'a şerîk ittihâz eden mücrimlerin üzeri- ne nasıl bir hüküm verilecektir?

986. Vaktaki Mustafa'nın ceddi, Halîme'den ve onun nâs arasında figānından haber buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

986. Mustafa'nın dedesi, Halîme'den ve onun insanlar arasındaki feryadından haber aldığı vakit.

"Mela", açık ve meydan anlamındadır; ve "mela" (ملاء) insanlar topluluğu demektir. Burada her iki anlam da caiz olur. Yani, "Halîme hazretlerinin açıkça olan veya insanların kalabalığı arasında meydana gelen feryadından, Mustafa (a.s.)'ın dedesi olan Abdülmuttalib haberdar oldu."

“Mela”, âşikâr ve sahrâ ma'nâsınadır; ve "mela" (ملاء) cemâat-i nâs demektir. Burada her iki ma'nâ da câiz olur. Ya'ni, "Vaktâki Halîme hazretlerinin âşikâr olan veyâhud nâsın kalabalığı arasında vukū' bulan figānından, Mustafa (s.a.v.)in ceddi bulunan Abdülmuttalib haberdâr oldu.

987. Ve öyle na'raları yüksek olan ses ki, ondan sadâ bir mîle erişirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

987. Ve öyle na'raları yüksek olan ses ki, ondan yankı bir mile erişirdi.

"Mil", uzunluğu her memlekete göre farklı olan mesafe ölçüsü demektir ki, o zamanki Mekke halkı katında milin miktarı en yüksek sesin ulaştığı mesafe imiş. Yani, "Halime hazretlerinin na'raları öyle yüksek bir ses idi ki, şehrin en uzak mahallerine kadar gider idi."

"Mîl", tûlu her memlekete göre muhtelif olan mesâfe ölçüsü demektir ki, o zamanki ehl-i Mekke indinde mîlin mikdârı en yüksek sesin vâsıl olduğu mesâfe imiş. Ya'ni, "Halîme hazretlerinin na'raları öyle yüksek bir ses idi ki, şehrin en uzak mahallerine kadar gider idi."

988. Abdülmuttalib çabuk bildi ki nedir, elini göğsü üzerine koydu ve ağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

988. Abdülmuttalib çabuk bildi ki nedir, elini göğsü üzerine koydu ve ağladı.

Abdülmuttalib bu yüksek sesli çığlıkların ne olduğunu kesin olarak anladı ve torununun kaybolmasından etkilenerek, elini göğsüne vura vura ağladı.

Abdülmuttalib bu yüksek sesli na'raların ne olduğunu bittahkîk anladı ve torununun gāib olmasından müteessir olup, elini göğsüne vura vura ağladı.

989. Gamdan Ka'be kapısı üzerine harâretle geldi, (dedi) ki: "Ey gecenin sırrından ve gündüzün sırrından habîr!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

989. Gamdan Ka'be kapısı üzerine harâretle geldi, (dedi) ki: "Ey gecenin sırrından ve gündüzün sırrından habîr!"

"Gece"den kasıt, burada gayb âlemi ve "gündüz"den kasıt, görünen âlemdir. Yani, "Abdülmuttalib gamından dolayı Ka'be'nin kapısına tam bir hararetle gelip Yüce Allah'a hitaben yakarışa başlayıp: "Ey gayb ve görünen âlemlerin sırrından, zevkî bilgi ile haberdar olan Yaratıcım!"

"Gece"den murâd, burada âlem-i gayb ve "gündüz"den murâd, âlem-i şehâdettir. Ya'ni, "Abdülmuttalib gamından dolayı Ka'be'nin kapısına kemâl-i harâretle gelip Hak Teâlâ'ya hitâben münâcâta başlayıp: "Ey gayb ve şehâdet âlemlerinin sırrından, ilm-i zevkî ile haberdâr olan Hâlık'ım!"

990. "Ben kendimi fenne mensub görmüyorum, tâ ki benim gibisi, senin hem-râzın ola!" [987]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

990. "Ben kendimi fenne mensup görmüyorum ki, benim gibisi senin sırdaşın olsun!"

"Ben kendimde bir olgunluk ve bilgi görmüyorum ki, benim gibi böyle bilgisiz ve olgunluktan yoksun bir kimse senin sırdaşın ve sırdaşın olup, seninle konuşma ve hitap etme yeteneğine sahip olsun!"

"Ben kendimde bir kemâl ve ma'rifet görmüyorum, tâ ki benim gibi böyle fensiz ve kemâlsiz bir kimse senin hem-râzın ve sırdaşın olup, seninle mükâleme ve muhâtaba selâhiyetini hâiz olsun!"

991. "Ben kendim için hüner görmüyorum, tâ ki bu mes'ûd kapının makbûlü olayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

991. "Ben kendim için bir hüner görmüyorum, tâ ki bu mutlu kapının makbulü olayım."

992. "Ya benim başımın ve secdemin bir kadri olsun, yahud göz yaşım ile bir devlet handân olsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

992. "Ya benim başımın ve secdemin bir değeri olsun, yahut gözyaşım ile bir devlet mutlu olsun."

"Bende senin Yüce katında makbul olan bir hünerim olmalıydı ki, ya benim yere eğdiğim başımın ve secdemin bir değeri olsun, yahut gözyaşım sebebiyle bir devletin ve saadetin yüzü benden tarafa tebessüm etsin; bu sebeple benim secdemin ve gözyaşımın asla kıymeti yoktur."

Hint nüshalarında ikinci mısradaki "devletî" yerine "dü lebî" geçmektedir, anlamı "Yahut gözyaşım sebebiyle bir iki dudak, yani bir ağız gülücüğü olsun" demek olur.

"Bende senin ind-i Kibriyâ'nda makbûl olan bir hünerim olmalı idi ki, ya benim yere eğdiğim başımın ve secdemin bir kadri olsun, yâhud göz yaşım sebebiyle bir devletin ve saâdetin yüzü benden tarafa tebessüm etsin; binâenaleyh benim secdemin ve göz yaşımın aslâ kıymeti yoktur."

Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "devletî" yerine ""dü lebî" vâki'dir, ma'nâsı "Yahud göz yaşım sebebiyle bir iki dudak, ya'ni bir ağız gülücü olsun" demek olur.

993. "Fakat o dürr-i yetîmin sîmâsında, ey kerîm senin lutfunun eserlerini görmüşüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

993. "Fakat o eşsiz incinin yüzünde, ey cömert olan, senin lütfunun eserlerini görmüşüm!"

"Fakat o inci gibi olan oğlum Abdullah'ın yetiminin yüzünde, ey cömert olan Yaratıcım, senin lütfunun eserlerini görüyorum!"

"Fakat o inci gibi olan oğlum Abdullah'ın yetîminin sîmâsında, ey kerîm olan Hâlık'ım, senin lutfunun eserlerini görüyorum!"

994. Zîrâ her ne kadar bizden ise de, bize benzemez; biz hep bakırız ve Ahmed kîmyadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

994. Çünkü her ne kadar bizden ise de, bize benzemez; biz hep bakırız ve Ahmed kimyadır.

Çünkü o yetim, her ne kadar bedenen bizim soyumuzdan ve kabilemizden ise de, o lütuf eserlerine bakılırsa içsel olarak hiç de bize benzemez. Bizim görünen ve görünmeyen hâlimize bakılırsa, hep bakır hükmündeyiz; o hazretin görünmeyen ve görünen hâli ise, bakırları altın yapan kimyadır ve iksirdir.

Zîrâ o yetîm her ne kadar cismen bizim sulbümüzden ve kabílemizden ise, o âsâr-ı lutfa bakılırsa bâtınen hiç de bize benzemez. Bizim zâhirimize ve bâtınımıza bakılırsa, hep bakır hükmündeyiz; o hazretin bâtını ve zâhiri ise, bakırları altın yapar kîmyâdır ve iksîrdir.

995. O acībeleri ki, ben onun üzerinde gördüm, ben onları dostta ve düşmanda görmedim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

995. O acayiplikleri ki, ben onun üzerinde gördüm, ben onları dostta ve düşmanda görmedim.

O yetimin üzerinde gördüğüm acayip halleri ve harikaları ne dostta ne de düşmanda görmedim.

O yetîmin üzerinde gördüğüm ahvâl-i acîbeyi ve hârikaları ne dostta ve ne de düşmanda görmedim.

996. Onu ki, senin fazlın ona çocukluğunda verdi, yüz senelik cihad ile kimse nişan veremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

996. Senin lütfunun ona çocukluğunda verdiği şeyi, yüz senelik cihad ile kimse gösteremez.

Ey Rabbim, lütfun ve keremin ile o yetime çocukluğunda vermiş olduğun şeylerden, büyük bir adam yüz sene nefsiyle mücadele ve riyâzât etse, hiçbir eser ve nişan gösteremez.

Yâ Rab, fazl u keremin ile o yetîme çocukluğunda vermiş olduğun şeylerden, bir büyük adam yüz sene nefsiyle mücâhede ve riyâzet etse, hiçbir eser ve nişân gösteremez.

997. Vaktaki üzerinde senin inâyetlerini yakînen gördüm, o senin deryandan bir incidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

997. Vaktaki üzerinde senin inayetlerini yakînen gördüm, o senin deryandan bir incidir.

O çocuğun üzerinde senin inayetlerini gözümle görür gibi kesin olarak müşahede ettiğim zaman, senin inayet denizinden çıkmış bir inci tanesi olduğunu anladım.

O çocuğun üzerinde senin inâyetlerini ayne'l-yakîn müşâhede ettiğim vakit, senin deryâ-yı inâyetinden çıkmış bir inci dânesi olduğunu anladım.

998. Ben dahi onu sana şefi' getiriyorum, ey hâl bilici, onun hâlini bana söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

998. Ben de onu sana şefaatçi getiriyorum, ey hâl bilici, onun hâlini bana söyle!

Ben de o kayıp yetimi, kendisinin bulunması konusunda, sana şefaatçi getiriyorum. Ey kulların hâlini bilen Rabb'im, onun ne durumda olduğunu bana söyle!

Ben dahi o gaib olan yetîmi, kendisinin bulunması emrinde, sana şefâatçi getiriyorum. Ey kulların hâlini bilici olan Rabb'im, onun ne halde olduğunu bana söyle!

## Mustafa (a.s)ın ceddi Abdülmuttalib'e Ka'be'nin içinden cevâb gelmesi

999. Ka'be'nin içinden çabuk ses geldi ki, "Şimdi sana yüz gösterecektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

999. Kâbe'nin içinden çabuk ses geldi ki, "Şimdi sana yüz gösterecektir!"

"Şimdi sana o kaybolan çocuk yüz gösterecektir!" diye hemen Kâbe'nin içinden ses geldi ve sonraki açıklamalar art arda devam etti.

"Şimdi sana o gaib olan çocuk yüz gösterecektir!" diye derhal Ka'be'nin içinden ses geldi ve âtîdeki beyânât müteselsilen devam etti.

1000. "O iki yüz ikbal ile bizim mahzūzumuzdur; iki yüz melek bölüğü ile bi- [997] zim mahfūzumuzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1000. O, iki yüz ikbal ile bizim mahsûsumuzdur; iki yüz melek bölüğü ile bizim korunmuşumuzdur.

"Tulb" yahut "tülb" (تلب) bölük anlamına gelir.

“Tulb”, yâhud “tülb" (تلب) bölük ma'nasınadır.

1001. "Onun zahirini cihanın meşhuru ederiz; onun bâtınını cümleden gizli yaparız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1001. "Onun görünenini cihanın meşhuru ederiz; onun gizli yönünü cümleden gizli yaparız."

Onun görünen yönü peygamberlik olup, halka ait olduğu için, dünya halkı katında onu meşhur kılar; devletler onun şerefli adını dostlukla ve muhabbetle anarlar. Ve şakilerden olan düşmanları onun şerefli adını düşmanlık ve inkâr ile anarlar. Sözün özü, وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرك (İnşirah, 94/4) yani “Biz senin zikrini yükselttik" ayet-i kerimesi gereğince, onun şerefli adı ve görünen yönü, doğuda ve batıda meşhur olur ve onun gizli yönü velayet (Allah dostluğu) olup, Hakk'a ait olmakla dünya ehlinden gizli ve örtülü olur.

Onun zâhiri nübüvvet olup, halka taalluk ettiği için, cihân halkı indinde meşhûr kılar; devletler onun nâm-ı şerîfini dostlukla ve muhabbetle anarlar.ve ehl-i şekāvetten olan düşmanları onun nâm-ı şerîfini adâvet ve inkâr ile zikr ederler. Velhasıl وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرك (Inşirah, 94/4) ya'ni “Biz senin zikrini yükselttik" âyet-i kerîmesi mûcibince, onun nâm-ı şerîfi ve zâhiri, şarkta ve garbta meşhûr olur ve onun bâtını velâyet olup, Hakk'a taalluk etmekle ehl-i cihândan gizli ve mestûr olur.

1002. "Su ve çamur menba'ın altını idi; biz kuyumcuyuz ki, ona gâh halhal ve gâh yüzük keseriz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1002. "Su ve çamur, madenin altını idi; biz kuyumcuyuz ki, ona bazen halhal ve bazen yüzük keseriz."

"Su ve çamur, yani maddî unsurlar, madenin ve kaynağın altını idi; biz de o altını işleyip türlü türlü şekillere koyan kuyumcuyuz. Öyle ki o altını bazen ayaklara takılan halhal ve bazen parmaklara takılan yüzük olmak üzere keseriz." Yani topraktan yarattığımız insanların bir kısmını aşağı, bir kısmını yüce yaparız demek olur. Nitekim hadîs-i şerîfte الناس كمعادن الذهب والفضة yani "İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir" buyurulur ki, kimi altın gibi kıymette yüce ve kimi gümüş gibi kıymetçe altından aşağı demek olur.

"Su ve çamur, ya'ni anâsır-ı maddiyye kânın ve menba'ın altını idi; biz de o altını işleyip türlü türlü sûretlere koyan kuyumcuyuz. Öyle ki o altını gâh ayaklara takılan halhâl ve gâh parmaklara takılan yüzük olmak üzere keseriz." Ya'ni topraktan yarattığımız insanların bir kısmını sâfil ve bir kısmını âlî yaparız demek olur. Nitekim hadîs-i şerîfde الناس كمعادن الذهب والفضة ya'ni "Nas altın ve gümüş ma'denleri gibidir" buyurulur ki, kimi altın, kimi kıymette âlî ve kimi gümüş gibi kıymetçe altından aşağı demek olur.

1003. Gâh kılıcın hamâilleri yaparız; gâh onu arslanın boynuna bağ yaparız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1003. Bazen kılıcın hamâillerini yaparız; bazen onu arslanın boynuna bağ yaparız.

"Hamâil", "hımâle" ve "hamile" kelimelerinin çoğuludur. Omuzdan çapraz asılan kılıç ve nişan bağı, boyuna asılan muska anlamlarındadır. Yani, "Altını bazen kılıcın bağları ve bazen arslanın boynuna tasma yaparız." "Hamâil"den kasıt, hükûmet sahipleri; "kılıç"tan kasıt şeriat hükmü; "arslan"dan kasıt, yırtıcı bir bozguncu olan insan bireyleri. "Tasma"dan kasıt, ülü'l-emr (emir sahibi) olan hükûmdarın varlığıdır. Çünkü hükûmet sahipleri, hükûmdarın kullandığı, şeriat ve ilâhî kanun kılıcının hamâilidir. Ve hükûmdarın varlığı, yırtıcı arslan gibi saldıran bozguncuların boynunun tasmasıdır ki, onlar ülü'l-emrin varlığı ile zapt olunurlar. Yani altın gibi olan topraktan biz bunları yaparız demek olur.

"Hamâil", "hımâle" ve "hamile"nin cem'idir. Omuzdan aykırı asılan kılıç ve nişan bağı, boyuna asılan muskā ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Altını ba'zan kılıcın bağları ve ba'zan arslanın boynuna tasma yaparız." "Hamâil"den murâd, erbâb-ı hükûmet, "kılıç"dan murâd hükm-i şerîat, "arslan"dan murâd, yırtıcı bir müfsid olan efrâd-ı beşer. "Tasma"dan murâd, ülü'l-emr olan hükûmdarın vücûdudur. Zîrâ erbâb-ı hükûmet, hükûmdarın kullandığı, şerîat ve kānûn-ı ilâhî kılıcının hamâilidir. Ve hükûmdarın vücûdu, yırtıcı arslan gibi saldıran müfsidlerin boynunun tasmasıdır ki, onlar ülü'l-emrin vücûdu ile zabt olunurlar. Ya'ni altın gibi olan topraktan biz bunları yaparız demek olur.

1004. Gah ondan tahtın turuncunu, gâh mülk isteyicilerin tepelerinin tacı yaparız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1004. Bazen ondan tahtın turuncunu, bazen de mülk isteyenlerin başlarının tacını yaparız.

"Turunç", bilinen bir portakal familyasından meyvenin ismidir. Burada altından tahtın köşelerine yapılan başlıklar demektir. Yani, "Biz topraktan altın yapıp, altından da hükümdarların oturdukları tahtın turunç şeklindeki başlıklarını ve başlarına giydikleri tacı yaparız."

"Turunç", portakal familyasından ma'lûm bir meyvenin ismidir. Burada altından tahtın köşelerine yapılan başlıklar demektir. Ya'ni, "Biz topraktan altın yapıp, altından da hükûmdârların oturdukları tahtın turunç şeklindeki başlıklarını ve başlarına giydikleri tâc yaparız."

1005. Biz bu toprak ile, aşklar tutarız, zîrâ ki rızâ ka`desinde vâki` olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1005. Biz bu toprak ile aşklar tutarız, çünkü rıza makamında meydana gelmiştir.

"Biz bu topraktan olan küreye sevgiler besleriz ve bütün isim ve sıfatlarımızın tecellilerini ondan çıkarırız; çünkü o toprak daima halis bir rıza içinde bulunmuştur." Yukarıya atılsa, aşağıya düşer. Tevazu o toprağın halinin gereğindendir, ateş gibi değildir; ateş daima yükselmeye eğilimlidir. Daima üste çıkmak ister; bu sebeple tevazu onun şanından ve yatkınlığından değildir. Biz onun halis tevazuundan dolayı onu yükseltiriz. Hadis-i şerifte de "من تواضع لله رفعه الله" yani "Allah için tevazu eden kimseyi Yüce Allah yükseltir" buyurulur.

"Biz bu topraktan olan küreye muhabbetler ederiz ve bilcümle esmâ ve sıfâtımızın mezâhirini ondan çıkarırız; zîrâ o toprak dâimâ rızâ-yı hâlî içinde oturmuştur." Yukarıya atılsa, aşağıya sukūt eder. Tevâzu' o toprağın hâli îcâbındandır, ateş gibi değildir; ateş dâimâ isti'lâya mâildir. Dâimâ üste çıkmak ister; binâenaleyh tevâzu' onun şânından ve isti'dâdından değildir. Biz tevâ- zu'-ı hâlîsinden dolayı onu yükseltiriz. Hadis-i şerifde de من تواضع لله رفعه الله ya'ni "Allâh için tevâzu' eden kimseyi Allah Teâlâ yükseltir" buyurulur.

1006. "Gah ondan böyle bir şah ızhar ederiz ki, onu da şahın önünde deli ederiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1006. "Gah ondan böyle bir şah ızhar ederiz ki, onu da şahın önünde deli ederiz."

Bazen o topraktan biz, Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) gibi, hem maddî hem de manevî tasarruf sahibi olan öyle bir şah ortaya çıkarırız ki, onu da, kendi hakikati olan biz gerçek şahın huzurunda aşk ve muhabbetle deli ederiz. O cihanın özü ve âlemin efendisi, bizim aşkımızla coşkun bir hâle gelir.

"Gâh o topraktan biz Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) gibi böyle sûrî ve ma'nevî ta- sarruf sahibi olan bir şâh çıkarırız ki, onu da, kendi hakîkati olan biz şâh-ı ha- kîkînin huzûrunda aşk ve muhabbetle deli ederiz. O zübde-i cihân ve Server-i âlem, bizim aşkımız ile şûrîde olur."

1007. "Ondan yüz binlerce âşık ve ma'şûk, figān ve feryad ve cüst ü cû için- dedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1007. "Ondan yüz binlerce âşık ve ma'şûk, feryat ve arayış içindedir."

"Yeryüzündeki ilahi tecellilerin hepsi yeryüzünün cinsindendir; ve onların arasında yüz binlerce âşık ve ma'şûk bulunur ve her bir âşık kendi ma'şûku için feryat eder ve onu arar."

Bilinmeli ki, bu âşık ve ma'şûk sadece insanlardan olmaz. Cansız varlıklar (cemâdât) arasında da vardır ki, onların hâlî aşkları kimyasal karışımları (imtizâcât-ı kimyeviyye) esnasında görülür ve bu karışımın sonucunda da onlardan bir netice ve ürün (veled) ortaya çıkar; bitkilerde (nebâtât) ve hayvanlarda (hayvânât) bu durum açıktır. İnsan türünde (nev'-i benî-beşer) ise daha da açıktır. Bunların hepsi de topraktandır ve bu çoklukların (keserât) kaynağı, birliktir (vahdet).

"Arzdaki mezâhir-i ilâhiyyenin cümlesi arzın cinsindendir; ve onların ara- sında yüz binlerce âşık ve ma'şûk bulunur ve her bir âşık kendi ma'şûku için feryâd ü figän eder ve onu arar."

Ma'lûm olsun ki, bu aşık ve ma'şûk yalnız insanlardan olmaz. Cemâdât arasında da vardır ki, onların aşk-ı hâlîleri imtizâcât-ı kimyeviyyeleri esnâ- sında görülür ve bu imtizâc neticesinde de onlardan bir netîce ve veled zuhûr eder; nebâtâtta ve hayvânâtta zâhirdir. Nev'-i benî-beşerde ise azhardır. Bun- ların cümlesi de topraktandır ve bu keserâtın menşei, vahdettir.

1008. "Bizim işimiz onun körlüğüne budur ki, bizim kârımıza meyl-i cân tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1008. "Bizim işimiz onun körlüğüne budur ki, bizim kârımıza meyl-i cân tutmaz."

"Onun" zamirinin ait olduğu kişi, bu kesretin (çokluğun) kaynağının vahdet (birlik) olduğunu görmeyen ve basiret gözleri kör olan kimselerdir. Yani, "Bizim bir topraktan bu kadar çeşitli eşya çıkarmamız, bizim emrimize ve şanımıza canının meyli olmayan kimselerin körlüğünedir ki, biz bu fiillerimiz ile vücudumuzun birliğinin misalini her an göstermekteyiz." "Onun" zamirinin ait olduğu kişi, ateşten yaratılmış olması itibarıyla, kibirli olan İblis olması da mümkündür.

"Ân" zamîrinin merci'i, bu keserâtın menşei, vahdet olduğunu görmeyen ve basar-ı basîretleri kör olan kimselerdir. Ya'ni, "Bizim bir topraktan bu ka- dar muhtelif eşyâ çıkarmamız, bizim emrimize ve şânımıza canının meyli ol- mayan kimselerin körlüğünedir ki, biz bu ef'âlimiz ile vahdet-i vücûdumuzun misâlini her an göstermekteyiz." "Ân" zamîrinin merci'i, ateşten mahlûk ol- mak i'tibâriyle, mütekebbir olan İblîs olmak dahi câizdir.

1009. "Bu fazileti toprağa o yüzden veririz, zîrâ ki ni'meti azıksızlar önüne koyarız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1009. "Bu fazileti toprağa o yüzden veririz, çünkü nimeti azıksızlar önüne koyarız."

Bu kadar fazileti toprağa vermemiz, onun mütevazı, yoksul ve azıksız olmasından kaynaklanır. Çünkü biz, nimetimizi muhtaç ve azıksız olanların önüne koyarız, kibirlilerin önüne değil!

Bu kadar fazâili toprağa vermemiz, onun mütevâzi' ve müflis ve azıksız olmasından nâşîdir. Zîrâ biz, ni'metimizi muhtaç ve azıksız olanların önüne koyarız, mütekebbir olanların önüne değil!"

1010. "Zîra ki toprak ağbere mensub olan şekli tutar ve içinden nurlara men- [1007] sub sıfatlar tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1010. "Çünkü toprak, toza bulanmış olan şekli alır ve içinden nurlara ait sıfatları barındırır."

"Ağber", toza bulanmış demektir ki, burada bulanık ve kirli renkli anlamındadır. Yani, "Toprağın dışı bulanık ve kirli bir haldedir; hatta birinin üzerine sürülse, o kimse onu silker; fakat toprağın içi, nurlara ait olan sıfatlara sahiptir." Güller ve gülistanlar ve ağaçlar ve meyveler ve latif çiçek kokularının kaynağıdır.

"Ağber", toza bulaşmış demektir ki, burada bulanık ve münkedir renkli ma'nâsınadır. Ya'ni, "Toprağın zâhiri bulanık ve münkedir bir haldedir; hattâ birinin üstüne sürülse, o kimse silker; fakat toprağın içi, nûrlara mensûb olan sıfatlara mâliktir." Güller ve gülistanlar ve ağaçlar ve meyveler ve latîf çiçek kokularının menba'ıdır.

1011. "Onun zahiri, bâtını ile cenkte olmuştur; onun bâtını gevher gibi, zahiri taş gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1011. "Onun görüneni, iç yüzü ile savaşta olmuştur; onun iç yüzü cevher gibi, görüneni taş gibidir."

"Toprağın görüneni iç yüzüne aykırıdır. Görüneni asık suratlı ve iç yüzü güleçtir; çünkü onun iç yüzü cevher gibidir ki, çok güzel yüzlü insanlar ve hoş renkli çiçekler çıkarır ve dökülen pislikleri ve çirkin şeyleri onun iç yüzü ayrıştırıp lezzetli yemişlere ve hoş sebzelere dönüştürür; ve görüneni taş gibi hareketsiz ve durgun görünür."

"Toprağın zâhiri bâtınına muhalefettedir. Zâhiri abûs ve bâtını beşûştur; çünki onun bâtını cevher gibidir ki, gāyet güzel yüzlü insanlar ve latîf renkli çiçekler çıkarır ve dökülen necâsetleri ve muzahrefâtı onun bâtını tahlil edip lezîz yemişlere ve latîf sebzelere tahvíl eder; ve zâhiri taş gibi sâkit ve hareketsiz görünür."

1012. "Onun zahiri "Biz ancak buyuz!" der. Onun bâtını "Önü ve arkayı iyi gör!" der."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1012. "Onun görüneni "Biz ancak buyuz!" der. Onun bâtını "Önü ve arkayı iyi gör!" der."

Toprağın görüneni, "Biz ancak böyle yenmez ve içilmez ve ayaklar altında çiğnenir ve üstüne her türlü pislik atılır ve defnedilir kıymetsiz bir maddeyiz!" der. Bâtını ise, "Bizim hâl ve şânımızın başlangıcını ve sonunu dikkatli bir bakışla gör!" der.

"Toprağın zâhiri, "Biz ancak böyle yenmez ve içilmez ve ayaklar altında çiğnenir ve üstüne her türlü levsiyât atılır ve defn olunur kıymetsiz bir maddeyiz!" der. Bâtını ise, “Bizim hâl ve şânımızın ibtidâsını ve sonunu nazar-ı teemmül ile gör!" der."

1013. "Onun zahiri "Bâtın hiçbir şey değildir!" diye münkirdir; onun bâtını der ki: "Dur göstereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1013. "Onun görüneni "İç yüzü hiçbir şey değildir!" diye inkâr eder; onun iç yüzü der ki: "Dur göstereyim!"

1014. "Onun zahiri onun bâtını ile cenktedirler; şübhesiz bu sabırdan nusret çekerler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1014. "Onun görüneni onun iç yüzü ile savaş hâlindedirler; şüphesiz bu sabırdan zafer elde ederler."

"Çâliş" kelimesi, savaş, çekişme, kibirli yürüme ve naz anlamlarına gelir. Burada "savaş" anlamı uygundur. "Toprağın görüneni ve şekli, iç yüzü ve anlamı ile daima savaş ve çekişme içindedirler; çünkü bahar mevsiminde toprağın iç yüzü görünenine üstün gelir, her türlü olgunluğunu ortaya çıkarır, güller ve çiçekler ve yeşillikler çıkarır; ve o toprak maddesinden güzel güzel insanlar ve çeşitli hayvanlar meydana gelir; fakat kış mevsiminde toprağın görüneni gülleri ve çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları yok edip, kendi görünen şekline dönüştürür ve sürekli çıkardığı güzel şekilli insanların bedenlerini yutup, hazmeder. Ve bu savaşa sabırları yüzünden hem görünen hem de iç yüzü kendi hükümlerini uygulamak için Hak'tan tasarruf ve yardım çekerler." Hint nüshalarında "nusret" yerine "nefret" geçmiştir. Bu durumda anlam, "Görünen ile iç yüzünün hükümleri birbirlerine aykırı olduğundan sürekli birbirlerinden nefret ederler" demek olur.

"Çâliş", cenk ve nizâ' ve mütekebbirâne yürümek ve nâz ma'nâlarınadır. Burada "cenk" ma'nâsı münasibdir. "Toprağın zâhiri ve sûreti, bâtını ve ma'nâsı ile dâimâ cenk ve nizâ' içindedirler; zîrâ mevsim-i baharda toprağın bâtını zâhirine galebe edip, her türlü kemâlâtını ızhâr edip, güller ve çiçekler ve yeşillikler çıkar; ve o madde-i hâkîden güzel güzel insanlar ve envâ'-ı hayvânât peydâ olur; fakat kış mevsiminde toprağın zâhiri gülleri ve çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları mahv edip, kendi sûret-i zâhiresine kalb eder ve ale'd-devâm çıkardığı güzel sûretli insanların ecsâdını yutup, hazm eder. Ve bu cenge sabırları yüzünden hem zâhir ve hem de bâtın kendi hükümlerini infâz için Hak'dan tasarruf ve yardım çekerler." Hind nüshalarında "nusret" yerine "nefret" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ, "Zâhir ile bâtının hükümleri birbirlerine muhalif olduğundan ale'd-devâm yekdiğeriden nefret çekerler" demek olur.

1015. Bu ekşi yüzlü topraktan sûretler yaparız; onun gizli gülüşünü ızhar ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1015. Bu ekşi yüzlü topraktan suretler yaparız; onun gizli gülüşünü ortaya çıkarırız.

Dış görünüşü sevimsiz ve ekşi yüzlü olan topraktan türlü türlü bitki, hayvan ve insan suretleri yaparız, onun içindeki letafetini ve gizli gülüşlerini meydana çıkarırız.

Sûret-i zâhiresi sevimsiz ve ekşi yüzlü olan topraktan türlü türlü nebât ve hayvan ve insan sûretleri yaparız, onun bâtınındaki letâfetini ve gizli gülüşlerini meydana çıkarırız.

1016. Zîra ki toprağın zâhiri gam ve bükâdır; onun bâtınında yüz binlerce gülüşler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1016. Çünkü toprağın görüneni gam ve ağlamadır; onun içinde yüz binlerce gülüşler vardır.

1017. Sırrı keşf ediciyiz ve işimiz ancak budur ki, gizlileri yerden çıkarırız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1017. Sırrı keşfedenleriz ve işimiz ancak şudur ki, gizli olanları ortaya çıkarırız.

1018. Gerçi hırsız münkirlikten sükût eder; polis onu sıkmaktan izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1018. Hırsız inkârdan susar; polis onu sıkmaktan ortaya çıkarır.

"Ten zeden", susmak ve "şıhne", eski zamanda "subaşı", "şehir zabiti", "zabıta memuru" anlamlarındadır ki, zamanımızda "polis" demek olur. "Asr", sıkmak anlamındadır. Yani, "Her ne kadar hırsız, çaldığı malın kendi elinde saklı olduğunu inkâr için susarsa da, zabıta memuru onu sıkmak ve baskı yapmak yoluyla meydana çıkartır."

"Ten zeden", sâkit olmak ve "şıhne", eski zamanda "subaşı", "şehir zâbiti", "zabıta me'mûru" ma'nâlarınadır ki, zamânımızda "polis" demek olur. "Asr", sıkmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her ne kadar hırsız, çaldığı malın kendi yedinde mahfûz olduğunu inkâr için sükût ederse de, zâbıta memûru onu sıkmak ve tazyîk etmek cihetinden meydana çıkartır."

1019. Bu topraklar fazıllar çalmışlardır; biz onları ibtiladan ikrar edici getiririz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1019. Bu topraklar faziletleri çalmışlardır; biz onları imtihan ederek ikrar ettiririz.

"Fazl" kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılır; lügat anlamı "noksanlık"ın zıddı olan fazlalık ve artıklık, meziyet anlamlarındadır. Kerem, inayet, ihsan, ilim, hüner ve irfan anlamlarına gelir.

Bu toprak, bizim vücudumuzun ve varlığımızın hazinesinden meziyetler, hünerler ve marifetler çalmışlardır. Cansızlar mertebesinde, yer katmanları ilminde ayrıntılı olarak açıklanan çeşitli şekillerdeki billurları ve maden çeşitlerini ve taşları; bitkiler mertebesinde sayılamayacak kadar çok familyaları ve hayvanlar âleminde türlü türlü hayvanları; insan mertebesinde de beyaz, sarı, siyah ve kırmızı ırkları ortaya çıkarırlar. Biz o toprakları, tabiatın çeşitli kuvvetleri altında imtihana ve denemeye çekip, bizden çaldığı faziletleri ikrar ettiririz. Örneğin güneşle kızdırırız ve zemheri ile dondururuz ve yağmurlar ile ıslatırız; kısacası türlü türlü imtihanlara maruz bırakırız.

"Fazl" kelimesi muhtelif ma'nâlarda müsta'meldir; ma'nâ-yı lügavîsi "naks"ın zıddı olan ziyâdelik ve artıklık, meziyet ma'nâlarınadır. Kerem, inâyet, ihsân, ilim, hüner ve irfân ma'nâlarına gelir.

Bu toprak bizim vücûdumuzun ve varlığımızın hazînesinden meziyetler ve hünerler ve ma'rifetler çalmışlardır. Mertebe-i cemâdiyette tabakātü'l-arz ilminde tafsil olunan muhtelifü'l-eşkâl billûrâtı ve envâ-ı maâdini ve ahcân; ve mertebe-i nebâtâtta lâ-yuad ve lâ-yuhsâ fasíleleri ve hayvânât âleminde türlü türlü hayvanları; ve mertebe-i insanda da ırk-ı ebyaz ve asfar ve esved ve ahmeri ızhâr ederler. Biz o toprakları kuvâ-yı muhtelife-i tabîat altında ibtilâya ve imtihâna çekip, bizden çaldığı fazılları ikrar ettiririz. Meselâ güneşle kızdırırız ve zemheri ile dondururuz ve yağmurlar ile ıslatırız; velhâsıl türlü türlü ibtilâlara ma'rûz kılarız."

1020. Onun çok acıb evladı olmuştur, fakat Ahmed cümle üzerine ziyade olmuştur. [1017]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1020. Onun çok acayip evlatları olmuştur, fakat Ahmed hepsinin üzerine ziyade olmuştur.

"Çok acayip evlatlar"dan maksat, geçmiş peygamberler hazretleridir; yani, "O topraktan çok acayip tecellilerin mazharları olan peygamberler ortaya çıkmıştır; ve bu ortaya çıkan evlatlar arasında Ahmed (a.s.v.) hepsinin üzerine üstün kılınmıştır."

"Çok acîb evlâdlar"dan murâd, enbiyâ-yı sâlife hazarâtıdır; ya'ni, "O topraktan çok acîb tecelliyâtın mazharları olan enbiyâ zâhir olmuştur; ve bu zâhir olan evlâdlar arasında Ahmed (a.s.v.) hepsinin üzerine mufazzal olmuştur."

1021. Yer ve gök, biz iki çiftten böyle bir şâh doğdu, diye handân ve şad oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1021. Yer ve gök, biz iki çiftten böyle bir şah doğdu, diye sevinçli ve mutlu oldu.

İki çift, yani "eş ve eş"ten kastedilen, yer ve göktür; gök "eş" ve yer "eş" konumundadır. Nasıl ki filozoflar felekiyata (gök cisimlerine) "babalar"; ve unsurlara "anneler"; ve cansızlara, bitkilere ve hayvanlara da "üç doğmuşlar" derler.

İki çift, ya'ni "zevc ve zevce"den murâd, yer ve göktür; gök "zevc" ve yer "zevce" mesâbesindedir. Nitekim hükemâ felekiyâta "âbâ"; ve unsuriyâta "ümmühât"; ve cemâdât ve nebât ve hayvânâta, “mevâlîd-i selâse" derler.

1022. Gök onun sürûrundan açılır; toprak onun âzâdeliğinden susam çiçeği olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1022. Gök onun sevincinden açılır; toprak onun özgürlüğünden susam çiçeği olmuştur.

"Doğan bu latif ve şerefli çocuktan dolayı gök sevincinden gonca gibi açılır; toprak onun özgürlüğünden ve mâsivâ (Allah dışındaki her şey) kayıtlarından hürriyetinden dolayı susam çiçeği gibi olmuştur." Yani Ahmed (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ortaya çıkışıyla mana âlemi göğü gonca gibi açılır ve suret âlemi de onun temiz şeriatıyla susam çiçeği gibi taze ve canlı olur.

"Doğan bu veled-i latîf ve şerîfden dolayı gök sevincinden gonca gibi açılır; toprak onun âzâdeliğinden ve kuyûd-ı mâsivâdan hürriyetinden dolayı susam çiçeği gibi olmuştur." Ya'ni Ahmed (aleyhissalâtü vesselâm)ın zuhûruyla âlem-i ma'nâ göğü gonca gibi açılır ve âlem-i sûret dahi onun şerîat-ı mutahharasıyla susam çiçeği gibi ter ü tâze olur.

1023. Ey latîf toprak, senin zahirin ile bâtının cenkte ve iztirab içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1023. Ey latîf toprak, senin görünenin ile görünmeyenin savaş ve ıstırap içindedir.

1024. Her kim onun ma'nâsı kokunun ve rengin hasmı olmak için, kendisiyle Hak için cenkte olursa;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1024. Her kim onun anlamı kokunun ve rengin düşmanı olmak için, kendisiyle Allah için savaşta olursa;

İkinci mısradaki "tâ" edatı, sebep bildirmek içindir. Yani, toprağın görüneni ve görünmeyeni olduğu ve görüneni ile görünmeyeni birbiriyle savaş halinde bulunduğu gibi, ondan meydana gelen insanın da görüneni ve görünmeyeni vardır. Her kimin anlamı ve görünmeyeni, kokunun ve rengin, yani suretler âleminin düşmanı olmak için, kendi nefsiyle ve görüneniyle Allah için savaşta ve mücadelede olursa; Hint şârihlerinden bazıları "tâ" edatını "elbette" anlamına alıp, şu anlamı verirler: "Her kim Allah için kendisiyle savaşta olur, elbette onun anlamı kokunun ve rengin düşmanı olur."

İkinci mısra'daki "tâ", ta'lîl içindir. Ya'ni, toprağın zâhiri ve bâtını olduğu ve zâhiri ile bâtını yekdîğeriyle cenkte bulunduğu gibi, ondan mütevellid olan âdemin dahi zâhiri ve bâtını vardır. Her kimin ma'nâsı ve bâtını, kokunun ve rengin, ya'ni âlem-i sûretin hasmı olmak için, kendi nefsi ile ve zâhiriyle Allâh için cenkte ve mücâhedede olursa; Hind şârihlerinden ba'zıları "tâ"yı "elbette" ma'nâsına alıp, şu ma'nâyı verirler: "Her kim Hak için kendisiyle cenkte olur, elbette onun ma'nâsı kokunun ve rengin hasmı olur."

1025. Onun zulmeti, onun nûruyla kıtâlde oldu; onun canının güneşine zeval olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1025. Onun karanlığı, onun nuruyla savaşta oldu; onun canının güneşine yok olma olmaz.

O mücadele eden kişinin karanlık olan cismi ve nefsi, onun nur olan manası ve ruhu ile savaşta oldu; ve bu mücadeleye sabır sonucunda Hakk'ın yardımını ve desteğini çekici olduğundan, onun güneş gibi canı galip olur ve ona asla yok olma olmaz.

O mücâhede eden kimsenin zulmet olan cismi ve nefsi, onun nûr olan ma'nâsı ve rûhu ile kıtâlde oldu; ve bu mücâhedeye sabır netîcesinde Hakk'ın nusretini ve yardımını çekici olduğundan, onun güneş gibi cânı galib olur ve ona aslâ zevâl olmaz.

1026. Her kim bizim için imtihanda çalışır, gök onun ayağının altına arkasını getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1026. Her kim bizim için imtihanda çalışır, gök onun ayağının altına arkasını getirir.

Yani, Yüce Allah, "O kimseler ki bizim hakkımızda mücâhede ederler (nefisle mücadele ederler), biz elbette onlara doğru yollarımızı gösteririz" (Ankebût, 29/69) buyurur; ve Hakk'ın doğru yol gösterdiği kimseler, yüce âleme ayak basarlar.

Ya'ni, Hak Teâlâ وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا (Ankebût, 29/69) ya'ni “O kimseler ki bizim hakkımızda mücâhede ederler, biz elbette onlara doğru yollarımızı gösteririz" buyurur; ve Hakk'ın doğru yol gösterdiği kimseler, âlem-i ulvîye ayak basarlar.

1027. Senin zahirin bulanıklıktan efgān edicidir, bâtının gülistan içinde gülistândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1027. Senin görünenin bulanıklıktan feryat edicidir, iç âlemin gülistan içinde gülistandır.

Senin görünenin ve cismaniyetin (bedenselliğin) yoğunluktan dolayı kıvranıcı ve feryat edicidir, iç âlemin ve ruhanîyetin ise, gülistan içinde gülistandır. İkinci gülistandan maksat, küllî ruhtur; ve birinci gülistandan maksat mümin olan cüz'î ruhtur.

"Senin zâhirin ve cismâniyetin kesâfetten dolayı kıvranıcı ve efgān edicidir, bâtının ve rûhâniyetin ise, gülistân içinde gülistândır." "İkinci gülistândan murâd, "rûh-ı küllî"dir; ve "birinci gülistân"dan murâd "rûh-ı cüz'î-i mü'min"dir.

1028. Onun kasdı, ekşi yüzlü süfîler gibidir, ta ki her nûr söndürücü ile karışmayalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1028. Onun amacı, ekşi yüzlü sûfîler gibidir, ta ki her nur söndürücü ile karışmasınlar.

"Senin cismaniyetinin amacı, her nur söndürücü olan yabancı kimseler ile karışmamak için, ekşi yüzlü ve somurtkan sûfiler gibidir." Yani sûfiler nasıl ki kendi cinslerinden olmayanlarla karışmamak için, somurtkan bir halde durup, onları yanlarından kaçırırlar ise, senin topraktan olan cismin ve görünenin de, ruh nuruna karşı öylece somurtkan ve ekşi yüzlüdür; bu sebeple cismanî olan kimseler, ruhanî ve nuranî olan kimseler ile karışmak istemezler.

"Senin cismâniyetinin kasdı, her nûr söndürücü olan nâmahrem kimseler ile ihtilât etmemek için, ekşi yüzlü ve somurtkan sûfiler gibidir." Ya'ni sûfiler nasıl ki kendi cinslerinin gayri ile ihtilât etmemek için, somurtkan bir halde durup, onları yanlarından kaçırırlar ise, senin topraktan olan cismin ve zâhirin dahi, nûr-ı rûha karşı öylece somurtkan ve ekşi yüzlüdür; binâenaleyh cismânî olan kimseler, rûhânî ve nûrânî olan kimseler ile ihtilât etmek istemezler.

1029. Ekşi yüzlü arifler kirpi gibidir, sert diken içinde ayşı gizli etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1029. Ekşi yüzlü arifler kirpi gibidir, sert diken içinde aşkı gizli etmiştir.

Bu sebeple arifler, cismanî olanlara karşı ekşi yüzlü ve somurtkandırlar; onlar kirpi gibidir. Kirpiler nasıl kendilerini sert dikenli olan postları içinde saklarlar ise, onlar da nuranî ve zevke ait olan ruhani yaşayışlarını, bu kirpi dikeni gibi olan bedenin somurtkanlığı içine saklarlar.

Onun için ârifler, cismânîlere karşı ekşi yüzlü ve somurtkandırlar; onlar kirpi gibidir. Kirpiler nasıl kendilerini sert dikenli olan postları içinde saklarlar ise de, onlar da nûrânî ve zevkî olan rûhânî yaşayışlarını, bu kirpi dikeni gibi olan cismin somurtkanlığı içine saklarlar.

1030. Bağ gizlidir, bağın etrafında o diken aşikardır, der ki: "Ey düşman olan hırsız, bu üzüm asmasından uzak ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1030. Bağ gizlidir, bağın etrafında o diken aşikardır, der ki: "Ey düşman olan hırsız, bu üzüm asmasından uzak ol!"

Örneğin bağ, kendi etrafına dizilmiş olan diken yığınları içinde gizlidir; o meydanda ve görünen dikenler, hâl dili ile derler ki: "Ey düşman olan hırsız, bu üzüm asmalarından uzak ol!" Hint nüshalarında "rez" yerine "der" geçmektedir. Bu da "Bu kapıdan uzak ol" demek olur.

Meselâ bağ, kendi etrafına dizilmiş olan diken yığınları içinde gizlidir; o meydanda ve zâhir olan dikenler, hâl dili ile derler ki: "Ey düşman olan hırsız, bu üzüm asmalarından uzak ol!" Hind nüshalarında "rez" yerine "der" vâki'dir. "Bu kapıdan uzak ol" demek olur.

1031. Ey kirpi, dikeni muhafız etmişsin; başını sûfî gibi yakanın içine götürmüşsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1031. Ey kirpi, dikeni muhafız etmişsin; başını sûfî gibi yakanın içine götürmüşsün!

"Kirpi"den kasıt, ekşi yüzlü ve somurtkan olan Allah'ı bilen âriftir (Allah'ı bilen, hakikatleri idrak etmiş kişi). Bu sebeple hitap ârifedir. "Sûfî"den kasıt ise, marifet (Allah bilgisi) talep eden sâliktir (Hakk yolcusu) ki, çokluklardan kaçınarak başını yakasının içine çeker ve dizinin başında birliğe yönelerek murakabe (derin düşünme ve tefekkür) hâlinde oturur. Ârif ise bütün murakabeleri geçip, çokluklarda birliği müşahede etmekte olduğundan, onun nâmahremlerden (yabancılardan) gizlenmesi ancak bedensel hâlleri sebebiyle gerçekleşir. Yani, "Ey ârif, sen kirpinin dikeni gibi olan ekşi yüzlülüğü ve somurtkanlığı, iç hâllerine muhafız ve bekçi yapmışsın, başını marifet talep eden sûfî gibi, beden elbisesinin yakasına götürmüşsün."

"Kirpi"den murâd, ekşi yüzlü ve somurtkan olan ârif-i billâhdır. Binâenaleyh hitâb ârifedir. Ve "sûfî"den murâd, tâlib-i ma'rifet olan sâliktir ki, keserâttan mücteniben başını yakasının içine çekip, dizinin başında vahdete müteveccihen murâkıb bir hâlde oturur. Arif ise cemî'-i murâkabâtı geçip, keserâtta vahdeti müşâhede etmekte olduğundan, onun nâmahremlerden tesettürü ancak, ahvâl-i cismâniyyesi sebebiyle vâki' olur. Ya'ni, "Ey ârif, sen kirpinin dikeni gibi olan ekşi yüzlülüğü ve somurtkanlığı, ahvâl-i bâtınene muhâfız ve bekçi yapmışsın, başını tâlib-i ma'rifet olan sûfi gibi, libâs-ı cisminin yakasına götürmüşsün."

1032. Tâ ki senin ayşının dânginin dûçârı olan diken huylu gül-ruhlardan bir kimse gaib ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1032. Tâ ki senin yaşayışının dângine (altıda birine) dûçâr olan diken huylu gül yüzlülerden bir kimse kaybolsun.

Ankaravî hazretleri bu beytin Mesnevî'nin en kapalı beyitlerinden olduğunu belirtmiş ve çeşitli yönlerden anlamı açıklamaya mecbur kalmıştır. Ben, Hind nüshalarında bu beyti: تا کسی در چار دانگ عیش تو گم شود زین گلرخان خار جو şeklinde gördüm. Bu şekle göre beyitte kapalılık yoktur ve yukarıdaki anlamlara bağlanması da gayet kolaydır. Fakat İsmâîl-i Ankaravî hazretleri gayet dikkatli bir zât olduğundan, bu iki şekilden hangisinin daha tercih edilebilir olduğunda tereddüt oluştu. Nihayet meseleyi Konya Asâr-ı Atîka Müzesi'nin muhterem müdürü Mehmed Yûsuf Bey'den mektupla sordum, aldığım cevap şudur: "Müzede mevcut olup, Hz. Mevlânâ'nın vefatından beş sene sonra, asıl nüshadan istinsah edilip Sultan Veled ve Hüsâmeddîn Çelebi efendilerimiz hazretleri tarafından karşılaştırılıp bazı yerleri tashih buyurulmuş olan 677 tarihli Mesnevî-i Şerîf'e baktım, tekrar tekrar okudum, şu neticeye ulaştım: (Sayfa 329, satır 26.) تا کسی دو چار دانگ عیش تو گم شود زین گلرخان خار خو şerif beyit aynen böyledir. Bu incelemeye göre Hind nüshaları, asıl nüshaya muhalif olmuş oluyor. Bu sebeple bu nüshaya göre açıklama zorunludur. Birinci yön: "Dûçâr", iki kimsenin ansızın ve habersiz, birbirine rastlaması. "Dâng", bir dinarın altıda biri. "Gül-ruhlar"dan maksat, bâtınî yüzü parlak ve ayn-ı sâbitesi (değişmez ezelî özü) mutlu olan kimselerdir. "Hâr-hû"dan maksat, nefsanî sıfatlarla nitelenmeye alışmış olan kimselerdir. Bu şerif beyitte, varlığın bütün mertebelerini kapsayan insân-ı kâmil "dinar"a benzetilmiş ve onun altıda biri ile, beşerî suretine işaret edilmiş oluyor. Çünkü insân-ı kâmil, Hakk'ın mutlak varlığının tenezzül mertebelerinden altıncı mertebedir ki, ahadiyyet, vahdet, vâhidiyyet, ruh ve misal ve âlem-i şehadettir. Ve insân-ı kâmilin beşerî sureti şehadet mertebesindendir. Beytin özeti: "Nefsanî sıfatlarla nitelenmeyi kendilerine huy ve adet edinmiş olan saadet ehli kimselerden biri, senin dinar gibi olan varlığının yaşayışının dângine, yani, altıda biri olan beşeriyetine ansızın rastladığı zaman, kendiliğinden ve nefsanî sıfatlarından kaybolsun."

İkinci yön: "Dü çâr-ı dâng" tabirinde "dü", iki anlamına gelir; ve "Tâ kesî dü" "tâ ki bir iki kimse" demek olur. "Çâr dâng", Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyanına göre "dört kısım" ve "dört köşe" ve "dört taraf" anlamındadır. Nitekim "Çâr dâng-i Hindûstân" derler. Bu "çâr dâng"dan maksat, nefis makamı, ruh makamı, kalp makamı ve sır makamı olmak uygun görünür. Nitekim Şeyh Abdüllatîf Makdisî hazretleri Kitâb-ı Tuhfe'sinde bu makamları beyan etmiştir. "Gül-ruhân-ı hâr-hû" yani "diken huylu gül yüzlüler"den maksat, âriflerdir. Bu yöne göre, yukarıdaki beyte bağlı olarak özet anlam şöyle olur: "Ey kirpi gibi olan ârif, sen diken gibi olan ekşi yüzlülüğü bekçi yapmışsın, tâ ki senin gibi diken huylu olan gül yüzlülerden ve âriflerden bir iki kimse, senin yaşayışının dört tarafında kaybolsun ve müstağrak olsunlar." Yani namahrem olanlar senin yaşayışına iştirak etmesinler ve musahip olmasınlar. Mahrem olanlar, senin makamlarının zevk ve halinde müstağrak olsunlar diye dikeni bekçi yapmışsın, demek olur. (Allah en iyisini bilir!)

Ankaravî hazretleri bu beytin ağmez-i ebyât-ı Mesnevî'den olduğunu beyân buyurmuş ve müteaddid vecihler ile, ma'nâyı tavzîhe mecbûr kalmıştır. Fakîr, Hind nüshalarında bu beyti: تا کسی در چار دانگ عیش تو گم شود زین گلرخان خار جو sûretinde gördüm. Bu sûrete göre beyitte gāmızlık yoktur ve yukarıki ma'nâlara rabtı da gâyet kolaydır. Fakat İsmâîl-i Ankaravî hazretleri gāyet müdakkik bir zât olduğundan, bu iki şekilden hangisinin daha müreccah olduğunda tereddüd hâsıl oldu. Nihâyet meseleyi Konya Asâr-ı Atîka Müzesi müdîr-i muhteremi Mehmed Yûsuf beyden mektupla sordum, aldığım cevâb şudur: "Müzede mevcûd olup, Hz. Mevlânâ'nın vefâtından beş sene sonra, nüsha-i asliyyeden istinsâh edilip Sultan Veled ve Hüsâmeddîn Çelebi efendilerimiz hazarâtı tarafından mukābele ve ba'zı yerleri tashîh buyurulmuş olan 677 tarihli Mesnevî-i Şerîf'e baktım, tekrar tekrâr okudum, şu netîceye vâsıl oldum: (Sahife 329, satır, 26.) تا کسی دو چار دانگ عیش تو گم شود زین گلرخان خار خو beyt-i şerîf aynen böyledir. Bu tedkîke nazaran Hind nüshaları, nüsha-i asliyyeye muhâlif olmuş oluyor. Binâenaleyh bu nüshaya göre îzâh zarûrîdir. Birinci vecih: "Dûçâr”, iki kimsenin nâgâh ve habersiz, birbirine mülâkî olması. "Dâng”, bir dînârın altıda biri. "Gül-ruhlar"dan murâd vech-i bâtını parlak ve ayn-ı sâbitesi saîd olan kimselerdir. “Hâr-hû"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile ittisafi mu'tâd olan kimselerdir. Bu beyt-i şerîfde, vücudun cemî'-i merâtibini câmi' olan insân-ı kâmil “dî-nâr"a teşbih buyurulmuş ve onun altıda biri ile, sûret-i beşeriyyesine işaret edilmiş oluyor. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtib-i tenezzülâtından altıncı mertebedir ki, ahadiyyet, vahdet, vâhidiyyet, rûh ve misâl ve âlem-i şehadettir. Ve insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi mertebe-i şehadettendir. Hulasa-i beyit: "Sıfât-ı nefsâniyye ile ittisafı kendilerine huy ve âdet etmiş olan ehl-i saâdetten bir kimse, senin dînâr gibi olan vücûdunun yaşayışının dângine, ya'ni, altıda biri olan beşeriyetine ansızın mülâkî olduğu vakit, kendiliğinden ve sıfât-ı nefsâniyyesinden gäib ola."

İkinci vecih: "Dü çâr-ı dâng" ta'bîrinde “dü", iki ma'nâsınadır; ve “Tâ kesî dü" "tâ ki bir iki kimse" demek olur. "Çâr dâng”, Gıyâsü'l-Lügāťın beyânına göre "dört kısım" ve "dört köşe" ve "dört taraf" ma'nâsınadır. Nitekim “Çâr dâng-i Hindûstân" derler. Bu "çâr dâng"den murâd, makām-ı nefis, makām-ı rûh, makām-ı kalb ve makām-ı sır olmak münasib görünür. Nitekim Şeyh Abdüllatîf Makdisî hazretleri Kitâb-ı Tuhfe'sinde bu makāmâtı beyân etmiştir. “Gül-ruhân-ı hâr-hû" ya'ni "diken huylu gül-ruhlar"dan murâd, âriflerdir. Bu veche göre, yukariki beyte merbûtan hulâsa-i ma'nâ şöyle olur: "Ey kirpi gibi olan ârif, sen diken gibi olan ekşi yüzlülüğü bekçi yapmışsın, tâ ki senin gibi diken huylu olan gül-ruhlardan ve âriflerden bir iki kimse, senin ayşının etrâf-ı erbaasında gāib ve müstağrak olsunlar." Ya'ni nâmahremler senin yaşayışına iştirak etmesinler ve musahib olmasınlar. Mahrem olanlar, senin makāmâtının zevk ve hâlinde müstağrak olsunlar diye dikeni bekçi yapmışsın, demek olur. (Vallâhu a'lem!)

1033. Senin çocuğun her ne kadar ki çocuk huylu olmuştur, her iki âlem onun tufeyli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1033. Senin çocuğun her ne kadar çocuk huylu olmuşsa da, her iki âlem onun tufeylisi olmuştur.

Bilinmeli ki, Mesnevî-i Şerîf'in üslubu şaşırtıcıdır. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bazen ikilik (isneyniyet) yönünden, bazen de birlik (vahdet) yönünden konuşur. İkilik yönünden konuştuğu zaman, dili Hakk'ın konuşma aracı olur ve ondan Hak konuşur. Nasıl ki kudsî hadiste "Ben onun kulağı, gözü ve dili oldum..." buyurulmuştur. Örneğin, biraz yukarıda zikredilen [1024 numaralı] beyit ikilik yönünden; ve onun biraz aşağısındaki [1026 numaralı] beyit ise birlik yönünden söylenmiştir. Bu ve gelecek şerefli beyitte yine birlik yönünden geçişle buyurulur ki: "Ey Halîme, senin kaybolan çocuğun görünüş itibarıyla gerçi çocuk huyludur; fakat dünya ve ahiret onun anlamının ve hakikatinin tufeylisi olmuştur!"

Ma'lûm olsun ki, üslûb-ı Mesnevî-i Şerîf acibdir. Cenâb-ı Pîr gâh isneyniyet ve gâh vahdet yüzünden söylerler. İsneyniyet yüzünden söyledikleri vakit, lisanları Hakk'ın âlet-i tekellümü olur ve ondan Hak söyler. Nitekim hadîs-i kudsîde . كنت له سمعا و بصرا و لسانا الخ buyurulmuştur. Meselâ biraz yukarıda mezkûr olan [1024 nolu] beyti isneyniyet cihetinden; ve onun biraz aşağısındaki [1026 nolu] beyti, vahdet cihetinden vâki' olmuştur. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde yine vahdet cihetinden intikālen buyurulur ki: "Ey Halîme, senin gäib olan çocuğun sûret i'tibâriyle gerçi çocuk huyludur; fakat dünyâ ve âhiret onun ma'nâsının ve hakîkatinin tufeyli olmuştur!"

1034. "Biz cihana mensub olanları onunla diri ederiz; çerhi onun hizmetinde bende ederiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1034. "Biz cihana mensup olanları onunla diri ederiz; çarkı onun hizmetinde kul ederiz."

Biz, yüce şan sahibi olarak, kesafet (yoğunluk) âleminin hükümlerine dalmış olanları, latif (ince, narin) âlemin nuruyla diri ederiz; felekleri onun emrine tabi kılarız; o, gökte ayı ikiye böler.

“Biz Azîmü'ş-şân âlem-i kesâfetin ahkâmında müstağrak olanları, âlem-i latîfin nûruyla diri ederiz; eflâki onun emrine tâbi' kılarız; o gökte kameri şakkeder."

1035. Abdülmuttalib dedi ki: "Bu dem nerededir? Ey sır bilici doğru yolun nişanını ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1035. Abdülmuttalib dedi ki: "Bu an nerededir? Ey sır bilici, doğru yolun nişanını ver!"

Münâcâtta (Allah'a yakarışta) bulunan Abdülmuttalib, bu hitapları Kâbe'den işitince dedi ki: "Ey sırları bilen Yaratıcım, kayıp olan çocuğum şimdi nerededir? Lütfunla bize doğru yolun nişanını ve alâmetini göster!"

Münâcâtta bulunan Abdülmuttalib bu hitâbları Ka'be'den işitince dedi ki: "Ey sırları bilen Hâlik'ım, gäib olan çocuğum şimdi nerededir? İnâyeten bize doğru yolun nişanını ve alâmetini göster!"

## "Onu nerede bulayım?" diye, Muhammed (s.a.v.)in mevziinden Abdülmuttalib'in nişân istemesi ve Ka'be'nin içinden cevâb gelmesi ve nişân bulması

1036. Ka'be'nin içinden ona avâz erişti, dedi: "Ey reşîd olan çocuğu arayan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1036. Kâbe'nin içinden ona bir ses ulaştı, dedi: "Ey doğru yolu bulmuş çocuğu arayan!"

1037. "Falan vâdîde o ağacın altındadır!" Müteakiben iyi bahtlı olan ihtiyar çabuk revân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1037. "Falan vâdîde o ağacın altındadır!" Ardından iyi bahtlı olan ihtiyar çabucak yola çıktı.

Yani, Kâbe'nin içinden Abdülmuttalib'e ses gelip dedi ki: "Ey olgunluk sahibi olan çocuğu arayan! O şimdi falan vâdîde ve falan ağacın altındadır!" Bu hitabı takiben, iyi talihli ihtiyar, yani Abdülmuttalib hemen o tarafa gitti.

Ya'ni, Ka'be'nin içinden Abdülmuttalib'e ses gelip dedi ki: "Ey rüşd sahibi olan çocuğu arayan! O şimdi falan vâdîde ve falan ağacın altındadır!" Bu hitâbı müteakib, iyi talihli ihtiyar, ya'ni Abdülmuttalib hemen o tarafa gitti.

1038. Kureyş'in beyleri onun rikabında idi, zîrâ ki onun ceddi Kureyş'in a'yanından idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1038. Kureyş'in beyleri onun maiyetinde idi, çünkü onun dedesi Kureyş'in ileri gelenlerinden idi.

Abdülmuttalib, Yüce Peygamber Efendimiz'i aramaya giderken, onun maiyetinde Kureyş'in beyleri de beraberdi; çünkü şanlı peygamber Efendimiz'in yüce dedeleri olan Abdülmuttalib Kureyş'in ileri gelenlerinden ve soylularından idi.

Abdülmuttalib, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i aramağa giderken, onun rikâbında Kureyş'in beyleri dahi beraber idi; çünki Resûl-i zîşân Efendimiz'in cedd-i âlîleri bulunan Abdülmuttalib Kureyş'in a'yân ve eşrâfından idi.

1039. Adem'in zahrına kadar onun bütün eslafı, bezmin ve rezmin ve melha-menin en büyükleri idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1039. Adem'in sırtına kadar onun bütün ataları, meclislerin, savaşların ve eğlencelerin en büyükleri idi.

İnsanlığın babası olan Hz. Adem'in sulbüne kadar Resûl-i Ekrem'in bütün ataları, insan topluluğunun ve savaş ile çarpışmanın reisleri idi. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: فاهبطنى الله الى الارض في صلب آدم و جعلني في صلب نوح و قذف بي في صلب ابراهيم ثم لم يزل ينقلني من الاصلوب الكريمة والارحام الطاهرة حتى اخر جنى بين ابوى لم يلتقيا على سفاح قط yani "Allah Teâlâ beni Adem'in sulbünde yeryüzüne indirdi ve beni Nuh'un sulbünde kıldı ve beni İbrahim'in sulbüne attı; sonra beni daima kerîm sulblerden ve temiz rahimlerden nakletti, hatta asla zina üzerine birleşmeyen ebeveyn arasından beni çıkardı."

Ebu'l-beşer olan Hz. Adem'in sulbüne kadar Resûl-i Ekrem'in bütün eslâ-fı, cem'iyyet-i beşeriyyenin ve harb ve kıtâlin reisleri idi. Nitekim hadîs-i şe-rîfde فاهبطنى الله الى الارض في صلب آدم و جعلني في صلب نوح و قذف بي في صلب ابراهيم ثم لم يزل ينقلني من الاصلوب الكريمة والارحام الطاهرة حتى اخر جنى بين ابوى لم يلتقيا على سفاح قط ya'ni "Allâh Teâlâ beni sulb-i Adem'de arza indirdi ve beni sulb-i Nuh'da kıldı ve beni sulb-i İbrâhîm'e kazf etti; sonra beni dâimâ aslâb-i kerîme ve erhâm-ı tâ-hireden nakl etti, hattâ aslā zinā üzerine iltikā etmeyen ebeveyn arasından beni çıkardı" buyurulmuştur.

1040. Bu neseb ise onun postu olmuştur ki, büyük şehinşâhlardan süzülmüş-[1037]tür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1040. Bu soy ise onun postu olmuştur ki, büyük hükümdarlardan süzülmüştür.

Bu soy, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek bedenlerine ait olup, bir post ve kabuk gibidir ki, bu post dahi büyük hükümdarlar olan peygamberler (a.s.) nesillerinden süzülmüştür.

Bu neseb, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cism-i şerîflerine ait olup, bir post ve kabuk mesâbesindedir ki, bu post dahi büyük şehinşâhlar olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) nesillerinden süzülmüştür.

1041. Onun mağzı ise nesebden uzak ve pâktir; semekten Simak'e kadar kim-se onun cinsi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1041. Onun özü ise nesebden uzak ve temizdir; balıktan Simak'e kadar kimse onun cinsi değildir.

"Mağz", iç; "semek", balık anlamındadır. Burada en aşağıdan kinayedir. "Simak", iki parlak yıldızın ismidir ki, birine "Simâk-ı A'zel", diğerine "Simâk-ı Râmih" derler. Burada en yüceden kinaye olur. Yani, "Resûl-i Ekrem'in kabuk mesabesinde olan şerefli cisimleri, peygamberler neslinden süzülüp gelmiştir; onların özü ve içi ise asla neseb ile ilgili değildir. En aşağı âlemden, en yüce âleme kadar, hiçbir kimse onun cinsi ve benzeri değildir."

"Mağz", iç "semek", balık ma'nâsınadır. Burada esfelden kinâyedir. "Si-mâk", iki parlak yıldızın ismidir ki, birine "Simâk-ı A'zel", dîğerine "Simâk-i Râmih" derler. Burada a'lâdan kinâye olur. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem'in kabuk mesâbesinde cism-i şerîfleri, enbiyâ neslinden süzülüp gelmiştir; onların mağzı ve içi ise aslâ neseb ile alâkadar değildir. Âlem-i esfelden, âlem-i a'lâ-ya kadar, hiçbir kimse onun cinsi ve nazîri değildir."

1042. Hakk'ın nûru için kimse doğma ve olma arayamaz; Hakk'ın hil'atı için târ u pûda ne hâcet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1042. Hakk'ın nuru için kimse doğma ve olma arayamaz; Hakk'ın hil'atı için ipliklere ne gerek!

Yani, "Hakk'ın nuru doğmaktan ve nesep sahibi olmaktan uzaktır. Hiçbir kimse o nur için bir başlangıç arayamaz. Hakk'ın kullarına giydirdiği peygamberlik ve velilik (Allah dostluğu) hil'atları (özel giysiler) ve elbiseleri için çözgüye ve atkıya, yani dokumaya gerek yoktur."

"Bûd", varlık ve olma; "hil'at" padişahlar tarafından onurlandırmak ve ikram etmek için verilen elbise; "târ u pûd" kumaşın alt ve üst örgüleri olup, çözgü ve atkı denir.

Ya'ni, "Hakk'ın nûru doğmadan ve nesebden münezzehtir. Hiçbir kimse o nûr için bir mebde' arayamaz. Hakk'ın kullarına giydirdiği nübüvvet ve velâyet hil'at ve libâsları için enişe [arış] ve argaca ya'ni nesce hâcet yoktur."

"Bûd”, vücûd, varlık ve olma; “hil'at" padişahlar tarafından teşrîfen ve ikrâmen verilen libâs; "târ u pûd” kumaşın alt ve üst örgüleri ki, eniş [arış] ve argaç denir.

1043. En aşağı hil'at ki sevabda verir, güneşin tırâzı üzerine ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1043. En aşağı hil'at ki sevapta verir, güneşin tırâzı üzerine ziyade olur.

"Tırâz"ın çeşitli anlamları vardır, burada elbise kenarlarına dikilen sırmadan çiçekler ve nakışlar demektir ve güneşin ışık huzmelerinden kinaye olur. Yani, "Yüce Allah hazretlerinin sevap konusunda en aşağı verdiği ikram hil'ati, güneşin ışık huzmelerinden daha parlak ve latif olur."

"Tırâz"ın müteaddid ma'nâları vardır, burada elbise kenarlarına dikilen sırmadan çiçekler ve nakışlar demek olup, güneşin huzemât-ı ziyâiyyesinden kinâye olur. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretlerinin sevâb hususunda en aşağı verdiği hil'at-ı ikrâm, güneşin huzemât-ı ziyâiyyesinden daha ziyâde parlak ve latîf olur."

## Belkîs'ı rahmete da'vet kıssasının bakıyyesi

1044. "Ey Belkîs, kalk gel ve mülk gör! Halık'ın deryasının kenarında inci topla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1044. "Ey Belkıs, kalk gel ve mülk gör! Yaratıcının denizinin kenarında inci topla!"

"Mülk"ten kastedilen, manevî mülktür. "Yezdan denizinin dudağı"ndan kastedilen, ruhanî âlem ve insanî hakikattir. "İnci"den kastedilen, marifet sırlarıdır. Hitap, zahiren Süleyman (a.s.)'dan Belkıs'a ve dolaylı olarak Hz. Pîr efendimiz tarafından bütün mülkiyet davasında bulunan nefisleredir. Yani, "Ey Belkıs, oturduğun çöplük ve mezbele üzerinden kalk da gel, bizim katımızda manevî mülkü gör ve Hakk'ın denizinin kenarı olan ruhanî âlemde ve insanî hakikat sahasında, ilahî marifet sırları incilerini topla!"

"Mülk"den maksûd, mülk-i ma'nevîdir. "Leb-i deryâ-yı Yezdân"dan murâd, âlem-i rûhânî ve hakikat-ı insânîdir. "İnci"den murâd, esrâr-ı ma'ri- fettir. Hitâb, zâhiren Süleymân (a.s.)dan Belkîs'a ve zimnen Hz. Pîr efendimiz tarafından bilcümle mâlikiyyet da'vâsında bulunan nüfûsadır. Ya'ni, "Ey Belkîs, oturduğun çöplük ve mezbele üstünden kalk da gel, bizim indimizde mülk-i ma'nevîyi gör ve Hakk'ın deryâsının kenârı olan rûhâniyet âleminde ve hakikat-ı insaniyye sahasında, esrâr-ı ma'rifet-i ilâhiyye incilerini topla!"

1045. Senin kız kardeşlerin âlî olan çerhin sakinidir; sen bir murdar ile niye sultanlık edersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1045. Senin kız kardeşlerin yüce feleğin sakinidir; sen bir murdar ile niye sultanlık edersin?

"Nefis" kelimesi dişil olduğu için, Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) sâlih nefislere "kız kardeş" diye hitap ederler. "Ey Belkıs ve ey aldanmış nefis, senin sâlih olan kız kardeşlerin, yüce âlemin sakini olmuşlardır, sen niçin bir murdar ve leşten ibaret olan bu dünya ile sultanlık ediyorsun?" Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Dünya leştir ve onun talibi köpeklerdir" buyurulmuştur.

"Nefis" müennes olduğu için, cenâb-ı Pîr efendimiz nüfûs-ı sâlihaya “kız kardeş" ta'bîr buyururlar. "Ey Belkîs ve ey nefs-i mağbûn, senin sâlih olan kız kardeşlerin, âlem-i ulvînin sâkini olmuşlardır, sen niçin bir murdar ve cîfeden ibaret olan bu dünyâ ile sultanlık ediyorsun?" Nitekim hadîs-i şerîfde الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibi köpeklerdir" buyurulmuştur.

1046. Hiç biliyor musun ki, o sultan-ı azîm, senin kız kardeşlerine bahşişlerden ne verdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1046. Hiç biliyor musun ki, o yüce sultan, senin kız kardeşlerine cömert bahşişlerden ne verdi?

"Râd", cömert anlamına gelir ve "bahşişhâ-yı râd", cömert bahşişler ve bağışlar demektir ki, bol ve yüce bahşişlerden kinayedir. Bazı nüshalarda "râd" yerine "zâd" geçmektedir. Bu durumda anlam "Azık bahşişlerinden ne verdi?" demek olur. Ve "azık"tan kastedilenin ahiret azığı olduğu açıktır.

"Râd", cömert ma'nâsına olup “bahşişhâ-yı râd", cömert bahşişler ve atâlar demek olur ki, mebzûl ve azîm bahşişlerden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "râd" yerine "zâd” vâki'dir. Bu sûrette ma’nâ “Azık bahşişlerinden ne verdi?" demek olur. Ve "azık"tan murâd, âhiret azığı olduğu zâhirdir.

1047. Sen külhanın şahı ve reîsi benim diye sürûrundan niçin davul çalıcı tuttun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1047. Sen külhanın şahı ve reisi benim diye sevincinden niçin davul çalıcı tuttun?

"Külhan"dan kasıt, dünya şehvetidir. Nasıl ki yukarıda bu ciltte 240 numarada Pir efendimiz "Dünyanın şehveti külhan misalidir ki, ondan takva hamamı aydınlıktır" buyurmuşlardı. Yani, "Ey Belkıs, dünya ve dünya şehveti külhan misali iken, sen bu külhanın şahı ve reisi olduğundan dolayı niçin sevindin de, sarayının kapısında davulcular ve mızıkacılar tuttun?"

"Külhan"dan murâd, şehvet-i dünyâdır. Nitekim yukarıda bu cildde 240 numarada cenâb-ı Pir efendimiz شهوت دنیا مثال گلخن است که از و حمام تقوی روشن است ["Dünyanın şehveti külhân misâlidir ki, ondan takvâ hamamı rûşendir"] buyurmuşlar idi. Ya'ni, "Ey Belkîs, dünyâ ve şehvet-i dünyâ külhan misâli iken, sen bu külhanın şâhı ve reîsi olduğundan dolayı niçin sevindin de, sarayının kapısında davulcular ve mızıkacılar tuttun?"

1048. O bir köpek mahallede kör dilenciyi gördü, hamle etti ve onun eski liba-sını yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1048. O bir köpek mahallede kör dilenciyi gördü, hamle etti ve onun eski elbisesini yırttı.

Bu şerefli beyit, yukarıda vaat edilen meselin (örneğin) anlatılmasıdır. "Delk", fakirlerin giydikleri eski ve yamalı yırtık pırtık elbisedir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda va'd buyurulan meselin îrâdıdır. "Delk", fukarâ-nın giydikleri eski ve yamalı yırtık pırtık libâs.

1049. Bunu diğer def'a demiş idik, fakat haberin te'kîdi için mükerrer oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1049. Bunu başka bir defa söylemiştik, fakat haberin pekiştirilmesi için tekrarlandı.

İkinci ciltte bu örneği bir kere vermiştik; fakat gönüllerde bu anlamın pekiştirilmesi ve sağlamlaştırılması için burada tekrarlandı. Faydası vardır, zararı yoktur.

II. cildde bu meseli bir kere îrâd etmiş idik; fakat gönüllerde bu ma'nânın te'kîd ve tesbîti için burada mükerrer oldu. Fâidesi vardır, zararı yoktur.

1050. Kör ona dedi: "Nihayet senin o arkadaşların şimdi dağda av arayan [1047] avcılardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1050. Kör ona dedi: "Nihayet senin o arkadaşların şimdi dağda av arayan avcılardır."

1051. "Senin kavmin dağda yaban eşeği tutuyorlar, sen mahalle ortasında kör tutuyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1051. "Senin kavmin dağda yaban eşeği tutuyorlar, sen mahalle ortasında kör tutuyorsun!"

"Gûr", avcılar katında makbul bir av olan yaban eşeği dedikleri hayvandır. Ve bu temsilden maksadın ne olduğu ileride açıklanacaktır.

"Gûr", yaban eşeği dedikleri hayvandır ki, avcılar indinde makbûl bir avdır. Ve bu temsilden murâd ne olduğu âtîde beyân buyurulur.

1052. Ey nefret edici şeyh, tezvîri terk et; birkaç körü cem' etmiş acı susun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1052. Ey nefret edici şeyh, hileyi bırak; birkaç körü toplamış acı su gibisin!

"Tezvîr", yalan ve hile yapmaktır. "Kör"den kasıt, hakiki ilim ile taklide dayalı ilmi ayırt edemeyen kimselerdir. "Acı su"dan kasıt ise taklide dayalı ve tahmini olan ilimdir. Yani, "Ey hâl ehlinin yokluğundan ve mücadelesinden nefret eden hilekâr şeyh, yalan ve hile ile halka kendini satmayı bırak! Sen etrafına birkaç ayırt etme yeteneği olmayan kimseyi toplamış bir acı su gibisin. O toplanan kimseler senden o acı suyu içerler ve sen hâl diliyle dersin."

"Tezvîr", kizb ve hîle etmek. "Kör"den murâd ilm-i hakîkî ile ilm-i taklîdîyi temyîze muktedir olamayan kimseler. "Acı su"dan murâd taklîdî ve tahmînî olan ilim. Ya'ni, "Ey ehl-i hâlin yokluğundan ve mücâhedesinden nefret edici olan şeyh-i müzevvir, yalan ve hîle ile halka kendini satmayı terk et! Sen etrafına birkaç temyîzsiz kimseleri toplamış bir acı su mesâbesindesin. O toplanan kimseler senden o acı suyu içerler ve sen lisân-ı hâl ile dersin"

1053. Ki: "Bu müridlerimdir ve ben acı suyum; benden içerler ve kör olurlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1053. Ki: "Bunlar benim müridlerimdir ve ben acı suyum; benden içerler ve kör olurlar!"

Halkı başına toplayan ve onların mallarına ve saygılarına göz dikip evliyalık taslayan düzenbaz şeyhlerin halleri, daima bu hitapta bulunur; fakat onların hallerinden bu hitabı halk anlayamazlar, pervane gibi etrafında dolaşırlar.

Avâmı başına toplayan ve onların mallarına ve hürmetlerine tama' edip evliyâlık taslayan müzevvir şeyhlerin hâlleri, dâimâ bu hitâbda bulunur; fakat onların hallerinden bu hitâbı avâm anlıyamazlar, pervâne gibi etrafında dolaşırlar.

1054. Kendi suyunu ledün denizinden tatlı et, fenâ suyu bu körlerin tuzağı etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1054. Kendi suyunu ledün denizinden tatlı et, fena suyu bu körlerin tuzağı etme!

"Fena su"dan kasıt, taklide dayalı ve nazarî (teorik) bilgilerdir. "Ledün denizi"nden kasıt ise, yakînî (kesin) ve zevkî (deneyimsel) bilgilerdir. Yani, "Ey hilekâr şeyh, halka ilim ve marifet (Allah bilgisi) bahşetme bahanesiyle kendini satma; ve acı ve fena su hükmünde olan taklide dayalı ve nazarî bilgilerle övünme; ve bu bilgileri körleri avlamak için tuzak yapma!" Eğer halkı doğru yola iletme hevesinde isen, o taklide dayalı ilimleri, yakînî ve zevkî bilgilere dönüştür!

"Fenâ su"dan murâd ulûm-ı taklîdiyye ve nazariyyedir. "Bahr-ı ledün"den murâd, ulûm-ı yakîniyye ve zevkiyyedir. Ya'ni, "Ey şeyh-i müzevvir, halka ulûm ve ma'rifet bahş etmek bahânesiyle kendini satma; ve acı ve fenâ su mesâbesinde olan ulûm-ı taklîdiyye ve nazar ile iftihâr etme; ve bu ulûmu körleri avlamak için tuzak yapma!" Eğer halkı irşâd hevesinde isen, o taklîdî ilimleri, ulûm-ı yakîniyye ve zevkiyyeye tahvîl et!

1055. Kalk, yaban eşeği tutucu olan Hudâ'nın arslanlarını gör; sen köpek gibi niçin zerk ile kör tutucusun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1055. Kalk, yaban eşeği tutucu olan Allah'ın aslanlarını gör; sen köpek gibi niçin riya ile kör tutucusun?

"Allah'ın aslanları"ndan maksat, insân-ı kâmillerdir. "Yaban eşeği"nden maksat, henüz nefse ait kayıtlarla sınırlanmış olan sadık talip; "kör"den maksat temyizsiz olan ahmak kimselerdir. "Zerk", riyadır. Yani, "Ey düzenbaz şeyh, içinde yuvarlanmakta olduğun nefsaniyet çöplüğünden kalk, zeki olan sadık talipleri avlayan insân-ı kâmilleri gör! Sen niçin böyle köpek gibi, riya ve gösteriş ile ahmakları kandırıp, etrafına toplayıcı olmuşsun?

"Hudâ'nın arslanları"ndan murâd, insân-ı kâmillerdir. "Yaban eşeği"nden murâd, henüz kuyûd-ı nefsâniyye ile mukayyed olan tâlib-i sâdık; "kör"den murâd temyîzsiz olan ahmak kimselerdir. "Zerk", riyâ. Ya'ni, "Ey şeyh-i müzevvir, içinde yuvarlanmakta olduğun nefsâniyet mezbelesinden kalk, ehl-i zekâ olan tâlib-i sâdıkları avlayan, insân-ı kâmilleri gör! Sen niçin böyle köpek gibi, zerk ve riyâ ile ahmakları kandırıp, etrafına toplayıcı olmuşsun?

1056. Yaban eşeği nedir! Dostun gayrisinin saydından uzaktır. Hepsi arslan-dır ve arslan tutucu ve nûrun sarhoşudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1056. Yaban eşeği nedir! Dosttan başkasının avından uzaktır. Hepsi aslandır ve aslan avcısıdır ve nurun sarhoşudur.

Biz kâmil insanlara gûr, yani yaban eşeği avcısıdır dedik; fakat bu, yaban eşeği avlamak onların katında önemsiz bir şeydir, onun ne kıymeti vardır! O kâmil insanlar, gerçek dost olan Hakk'tan başkasının avından uzaktır. Hepsi aslandır ve hakikat aslanını avlayandır ve hepsi Hakk'ın nurunun sarhoşudur.

Biz kâmillere gûr, ya'ni yaban eşeği tutucudur dedik; fakat bu, yaban eşeği tutmak onların indinde ehemmiyetsiz bir şeydir, onun ne kıymeti vardır! O kâmiller, dost-ı hakîkî olan Hakk'ın gayrisinin saydından uzaktır. Hepsi arslan-dır ve hakikat arslanını tutucudur ve hepsi Hakk'ın nûrunun sarhoşudur.

1057. Şahın avı ve avcılığının nezzaresinde, saydı terk etmiş ve hayret içinde ölmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1057. Şahın avı ve avcılığının seyrinde, avlanmayı terk etmiş ve hayret içinde ölmüşlerdir.

Yani, "Kâmil insanlar, gerçek şah olan Hakk'ın avını ve avcılığını seyrederken, sadık talipleri avlamayı terk etmişlerdir ve bu seyirde hayret içinde ölmüşlerdir." Yani Hak'ta fani olmuşlar ve bu avcılığı Hak'tan görmüşlerdir. Bu şerefli beyitte "kurb-i ferâiz"e (farz ibadetlerle Allah'a yaklaşma) işaret buyurulur; çünkü kullardan ortaya çıkan fiillerde, fail Hak'tır ve kullar Hakk'ın âletidir. Ve bu hâl kâmil insanın müşahede ettiğidir; bu sebeple veliyy-i kâmil (Allah dostu kâmil insan) müridin avlanmasını, yani irşadını hep Hak'tan görür ve kendini Hakk'ın âleti bilir.

Ya'ni, "Kâmiller, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın avını ve avcılığını temâşâda, tâlib-i sâdıkları avlamayı terk etmişlerdir ve bu temâşâda hayret içinde ölmüşlerdir." Ya'ni Hak'da fânî olmuşlar ve bu avcılığı Hak'dan görmüşlerdir. Bu beyt-i şerîfde "kurb-i ferâiz"e işaret buyurulur; zîrâ ibâddan zâhir olan ef'âlde, fâil Hak'dır ve ibâd Hakk'ın âletidir. Ve bu hâl kâmilin meşhûdudur; binâenaleyh veliyy-i kâmil mürîdin saydını, ya'ni irşâdını hep Hak'dan görür ve kendini Hakk'ın âleti bilir.

1058. O onların cinsini avlamak için yâr, onları ölmüş kuş gibi tutmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1058. O, onların cinsini avlamak için dost, onları ölmüş kuş gibi tutmuş.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki anlamın örneğidir. Yani, "Örneğin avcı ölmüş bir kuşu elinde tutar, bu ölmüş kuşun cinsini avlamak için, bu durum avcının bir tedbiridir. Gerçek dost olan Hak (Yüce Allah) da kendinde fani olmuş ve varlığından ölmüş olan bir kâmili (olgun insanı), o kâmilin cinsini avlamak için kudret elinde tutar." Bu sebeple görünüşte avlayan ölü kuş mesabesindeki kâmil görünse de, hakikatte avlayan Hak'tır.

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki ma'nânın misâlidir. Ya'ni, “Meselâ avcı ölmüş bir kuşu elinde tutar, bu ölmüş kuşun cinsini avlamak için, bu hâl avcının bir tedbîridir. Yâr-i hakîkî olan Hak dahi kendinde fânî olmuş ve varlığından ölmüş olan bir kâmili, o kâmilin cinsini avlamak için yed-i kudretinde tutar." Binâenaleyh sûrette avlayan ölü kuş mesâbesindeki kâmil görünür ise de, hakîkatte avlayan Hak'dır.

1059. Ölmüş kuş vasılda ve firkatde muztardır. "El-kalbü beyne'l-ısbaayn" okumuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1059. Ölmüş kuş, kavuşmada ve ayrılıkta zorunludur. "Kalp iki parmak arasındadır" hadisini okumuşsun.

"Ölmüş kuş"tan kasıt, Hakk'ta fani olan insân-ı kâmildir. Yani, "İnsân-ı kâmil, bakış açısından halkı kaybedip, Hakk'a kavuşmada (vasl) kendini kaybetmekte veya irşat (doğru yolu gösterme) için kavuşma hâlinden halka geri dönmekte zorunludur. Onların iradeleri, Hakk'ın iradesinde yok olmuş ve erimiştir. Kalp Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, nasıl dilerse onu döndürür" hadis-i şerifini okumuş isen, bu anlamı anlamışsındır.

"Ölmüş kuş"tan murâd, Hak'da fânî olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil, nazarından halkı gâib edip, Hakk'ın vaslında müstağrak olmakda veyâhud irşâd için vasl hâlinden, halka rücû' etmekte muztardır. Onların irâdeleri, Hakk'ın iradesinde mahv ve müstehlektir. القلب بين اصبعين من اصابع الرحمن يقلبها كيف يشاء ya'ni Kalb Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, nasıl dilerse onu döndürür" hadîs-i şerîfini okumuş isen, bu ma'nâyı anlamışsındır."

1060. Her o kimse ki, onun ölmüş kuşuna şikâr oldu, gördüğü vakit, şehriyârın şikârı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1060. Her o kimse ki, onun ölmüş kuşuna av oldu, gördüğü vakit, şehriyârın avı oldu.

Yani, "Her bir kimse ki, kurb-ı ferâiz (farz ibadetlerle Allah'a yakınlaşma) mertebesinde olan bir kâmilin avı oldu ise, o kâmilin hâllerini basar-ı basîretle (içgörüyle) gördüğü vakit, hakiki şehriyâr olan Hakk'ın avı olur ve anlar ki, kendi dahi bu ölmüş kuşun cinsindendir ve Hak kendisini bu ölmüş kuş ile avlamıştır."

Ya'ni, "Her bir kimse ki, kurb-ı ferâiz mertebesinde olan bir kâmilin şikârı oldu ise, o kâmilin ahvâlini basar-ı basîretle gördüğü vakit, şehriyâr-ı hakîkî olan Hakk'ın şikârı olur ve anlar ki, kendi dahi bu ölmüş kuşun cinsindendir ve Hak kendisini bu ölmüş kuş ile avlamıştır."

1061. Her kim bu ölmüş kuştan baş döndürürdü, o avcının elini asla bulmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1061. Her kim bu ölmüş kuştan yüz çevirirdi, o avcının elini asla bulmadı.

Yani, "Bu ölmüş kuş konumunda olan insân-ı kâmil, avcı konumunda olan Hakk'ın kudret elindeydi; her kim bu ölmüş kuştan, yani insân-ı kâmilden yüz çevirdi ve onu hiçe saydı ise, o kimse avcının yani Hakk'ın kudret elini bulamadı." Hak onu doğanın terbiyesine bıraktı. O doğa, cehennemin ta kendisidir.

Ya'ni, "Bu ölmüş kuş mesâbesinde olan insân-ı kâmil, avcı mesâbesinde olan Hakk'ın yed-i kudretinde idi; her kim bu ölmüş kuştan, ya'ni insân-ı kâmilden yüz çevirdi ve onu hiçe saydı ise, o kimse avcının ya'ni Hakk'ın yed-i kudretini bulamadı." Hak onu tabîatın terbiyesine bıraktı. O tabîat, ayn-ı cehennemdir.

1062. O der ki: "Benim murdarlığıma bakma, benim nigahdarlığımda şahın aşkını gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1062. O der ki: "Benim murdarlığıma bakma, benim koruyuculuğumda şahın aşkını gör!"

"Murdârlık”tan kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismi ve şeklidir. Yani, "Hakk'ın elinde ölmüş kuş gibi olan insân-ı kâmil, dış görünüşe takılıp kalan kimseye der ki: "Sen benim maddî bedenime bakıp itiraz etme; benim muhafızlığımda gerçek şahın aşkını gör!" Çünkü ben şahın av aracı/vasıtasıyım; avcının av aracını korumaya aşkı ve muhabbeti vardır.

"Murdârlık”dan murâd, insân-ı kâmilin cismi ve sûretidir. Ya'ni, "Hakk'ın yedinde ölmüş kuş gibi olan ve insân-ı kâmil, zâhir-perest olan kimseye der ki: "Sen benim cism-i unsurîme bakıp, i'tirâz etme; benim muhafızlığımda şâh-ı hakîkînin aşkını gör!" Zîrâ ben şâhın âlet-i saydıyım; sayyâdın âletini hıfz etmeğe aşkı ve muhabbeti vardır.

1063. Ben murdâr değilim, beni şah öldürmüştür; benim sûretim ölmüşe müşabih olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1063. Ben murdar değilim, beni şah öldürmüştür; benim suretim ölmüşe benzemiştir.

"Gerçi genel olarak cisimler ve suretler murdardır; fakat ben ilahi aşk ile ölmüş ve beni gerçek şah öldürmüş olduğundan, ben murdar ve pis değilim. Benim suretim ve cismaniyetim ölüye benzemiştir." Yoksa hakikatte ölü değildir; çünkü cismim ruhanî tesirler hükmünü kazanmıştır.

"Gerçi alelumûm ecsâm ve suver murdârdır; fakat ben aşk-ı ilâhî ile ölmüş ve beni şâh-ı hakîkî öldürmüş olduğundan, ben murdâr ve pis değilim. Benim sûretim ve cismâniyetim ölüye müşâbih olmuştur." Yoksa hakikatte ölü değildir; zîrâ cismim rûhâniyet hükmünü iktisâb etmiştir.

1064. Bundan evvel benim hareketim bâl ü perden idi; şimdi benim hareketim âdilin elindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1064. Bundan önce benim hareketim kanatlarımdan idi; şimdi benim hareketim âdilin elindendir.

Ben olgunlaşmadan önce, bu dünya hayatındaki hareketim, nefsimin gazap ve şehvet kanatlarından idi. Bu sebeple zalim nefsin hükmüyle hareket ederdim; şimdi ise o zalim olan nefsim öldü; artık benim hareketim, âdil padişah olan Hakk'ın kudret eliyledir.

"Ben kemâle gelmezden mukaddem benim bu hayât-ı dünyeviyyedeki hareketim, nefsimin gazab ve şehvet kanatlarından idi. Binâenaleyh nefs-i zâlimin hükmüyle hareket eder idi; şimdi ise o zâlim olan nefsim öldü; artık benim hareketim pâdişâh-ı âdil olan Hakk'ın yed-i kudretiyledir."

1065. Benim fânî olan hareketim posttan dışarıya gitti; şimdi benim hareketim bâkîdir, çünki O'ndandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1065. Benim fânî olan hareketim posttan dışarıya gitti; şimdi benim hareketim bâkîdir, çünkü O'ndandır.

Benim fânî, nefsânî ve hayvanî ruh sebebiyle olan hareketim artık bu cisim postundan ve kabuğundan dışarıya çıktı. Şimdi benim hareketim bâkî olan sultanî ruh iledir; ve sultanî ruh ise, Hak'tan üflenmiş olan ruhtur, bu sebeple bâkîdir.

"Benim fânî ve nefsânî ve rûh-ı hayvânî sebebiyle olan hareketim artık bu cisim postundan ve kabuğundan dışarıya çıktı. Şimdi benim hareketim bâkî olan rûh-ı sultânî iledir; ve rûh-ı sultânî ise, Hak'dan menfûh olan rûhdur, binâenaleyh bâkîdir."

1066. Her kim benim hareketimin önünde eğri hareket ederse, her ne kadar sîmurg ise de onu zâr olarak öldürürüm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1066. Her kim benim hareketimin önünde eğri hareket ederse, her ne kadar sîmurg ise de onu zayıf olarak öldürürüm!

"Ben Hakk'ın Hayat sıfatı ile ayaktayım; bu sebeple benim hareketlerim Hak'tandır. Her kim Hakk'a ait olan benim hareketimin önünde, eğri yani nefsanî hareket ederse, isterse cismaniyet âleminin sîmurgu ve en kuvvetlisi olsun, onu zayıf bir hâlde olarak öldürürüm!"

"Ben Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile kāimim; binâenaleyh benim harekâtım Hak'dandır. Her kim Hakkānî olan benim hareketimin önünde, eğri ya'ni nefsânî hareket ederse, isterse cismâniyet âleminin sîmurgu ve en kuvvetlisi olsun, onu zayıf bir halde olarak öldürürüm!"

1067. Eğer diri isen, sakın beni ölü görme; eğer bende isen, bana şâhın keffinde bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1067. Eğer diri isen, sakın beni ölü görme; eğer bende isen, bana şâhın keffinde bak!

"Eğer dirilere özgü olan idrakin var ise, beni cismanîler gibi fani ve ölü görme; eğer Hakk'ın kulu isen ve nefsin kulu değil isen, bana gerçek şahın avucunda bak!"

"Eğer dirilere mahsûs olan idrâkin var ise, beni cismânîler gibi fânî ve ölü görme; eğer Hakk'ın kulu isen ve nefsin kulu değil isen, bana şâh-ı hakîkî-nin avcunda bak!"

1068. "Isa kerem cihetinden ölüyü diri etti; ben İsa'nın Hâlık'ının keffin-deyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1068. "İsa kerem yönünden ölüyü diriltti; ben İsa'nın Yaratıcısı'nın avucundayım."

İsa (a.s.) Hakk'ın keremi yönünden, yüce peygamberliğini doğrulamak için ölüyü diriltti. Ben ise, İsa (a.s.)'ın Yaratıcısı'nın avucundayım.

Bu şerefli beyit, velinin peygamber üzerine üstünlüğünü açıklamak değildir, aksine bir kıyastır. Yani, İsa (a.s.) kul iken, onun eliyle ölü dirildi; ben ise İsa (a.s.)'ın Yaratıcısı'nın elindeyim, nasıl ölü olurum? Nitekim ileride buyrulur:

"Îsâ (a.s.) Hakk'ın keremi cihetinden, nübüvvet-i âlîsini te'yîd için ölüyü diriltti. Ben ise, Îsâ (a.s.)ın Hâlık'ının avcundayım."

Bu beyt-i şerîf velînin, nebî üzerine fazlını beyân değildir, belki bir kıyâs-dır. Ya'ni, Îsâ (a.s.) kul iken, onun elinde ölü diri oldu; ben ise Îsâ (a.s.)ın Hâlık'ının elindeyim, nasıl ölü olurum? Nitekim âtîde buyurulur:

1069. "Ben Huda'nın kabzasında ne vakit ölü kalırım? Bunu İsa'nın kef-fi üzerinde bile câiz tutma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1069. "Ben ne zaman Allah'ın avucunda ölü kalırım? Bunu İsa'nın elinde bile mümkün görme!"

1070. "Isa'yım; lakin her o kimse ki, benim nefsimden cân buldu, o câvidân [1067] kalır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1070. "İsa'yım; fakat her kim benim nefsimden can bulduysa, o sonsuza dek kalır."

1071. "Isa'dan diri oldu, lakin tekrar öldü; şad o kimse ki canı bu Îsâ'ya tes-lîm etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1071. "İsa'dan diri oldu, lakin tekrar öldü; şad o kimse ki canı bu İsa'ya teslim etti."

Bu iki şerefli beytin zahirine bakılırsa, velî peygamber üzerine üstün kılınmış gibi görünür, fakat öyle değildir. Velî hiçbir zaman peygamberin mertebesine ulaşamaz. Burada İsa (a.s.)'ın peygamberlik mucizesi ve evrensel harikası ile cismani olan ölüleri diriltmesine işaret buyrulur. Yani, "İsa (a.s.) ölmüş bir cesede, Allah'ın emriyle hayvanî ruh bahşetti; fakat hayvanî ruhta kalıcılık olmadığı için, o cesedin hayvanî ruhu yine söndü." Yoksa İsa (a.s.) kendi saadetli zamanlarında manevî hayat ile insanları diriltemedi demek değildir.

İsa (a.s.) hiç şüphe yok ki, hem zahirî hayatı hem de manevî hayatı bahşetmeye kadirdi. Kerem sahibi evliyalar ise, kerametlerden ve evrensel harikalardan kaçınırlar, onların her biri bir peygamberin kalbi ve meşrebi (manevî yolu) üzerine olup, bu peygamberlerin sahip oldukları velayetin (Allah dostluğunun) zevki üzerinedir ve miras yoluyla insanların yatkın olanlarına manevî ve ebedî hayat bahşederler.

Bu iki beyt-i şerîfin zâhirine bakılırsa, velî nebî üzerine tafdíl edilmiş gibi görünür, fakat öyle değildir. Velî hiçbir vakit nebînin mertebesine vâsıl olamaz. Burada Îsâ (a.s.)ın mu'cize-i nebeviyyesi ve hârika-i kevniyyesi ile cismânî olan ölüleri diriltmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Îsâ (a.s.) ölmüş bir cesede, emr-i Hak'la rûh-ı hayvânî bahş etti; fakat rûh-i hayvânîde bekā olmadığı için, o cesedin rûh-i hayvânîsi yine söndü." Yoksa Îsâ (a.s.) kendi zamân-ı saâdet-lerinde hayât-ı ma'neviyye ile insanları diriltemedi demek değildir.

Îsâ (a.s.) hiç şübhe yok ki, hem hayât-ı sûriyye ve hem hayât-ı ma'ne-viyye ifâzasına kādir idi. Evliyâ-yı kirâm ise, kerâmât ve havârık-ı kevniy-yeden müctenibdirler, onların her biri bir peygamberin kalbi ve meşrebi üze-rine olup, bu peygamberlerin hâiz oldukları velâyetin zevki üzerinedir ve bi'l-verâse beşerin müstaidlerine hayât-ı ma'neviyye ve ebediyye ifâza ederler.

1072. Ben kendi Mûsa'mın elinde asâyım; benim Mûsa'm gizlidir ve ben önde zâhirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1072. Ben kendi Musa'mın elinde asayım; benim Musa'm gizlidir ve ben önde görünürüm.

Burada "Musa"dan kastedilen Hak'tır. Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) der ki: "Ben kendi Musa'm olan Hakk'ın kudret elinde bir asayım ve onun fiillerini icra etmede bir âletim; fakat benim Musa'm olan Hak zâtı, suret perdesi arkasında gizlidir ve benim suretim önde görünür." Halk beni görürler, benim varlık asamı hareket ettiren Hakk'ı görmezler.

Burada "Mûsâ"dan murâd Hak'dır. Ya'ni, insân-ı kâmil der ki: "Ben kendi Mûsâ'm olan Hakk'ın yed-i kudretinde asâyım ve onun efâlini icrâda âletiyim; fakat benim Mûsâ'm olan zât-ı Hak, sûret perdesi arkasında gizlidir ve benim sûretim önde zâhirdir." Halk beni görürler, benim asâ-yı vücudumu tahrik eden Hakk'ı görmezler.

1073. Müslümanlar üzerine deryanın köprüsü olurum; Fir'avn üzerine tekrâr ejderha olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1073. Müslümanlar üzerine denizin köprüsü olurum; Firavun üzerine tekrar ejderha olurum.

Ben Müslümanlar üzerine, tabiat denizi üzerinde ruhanî âleme geçmek için köprü olurum. Nefsanî Firavun üzerine, kahredici bir ejderha olurum.

Ben müslümanlar üzerine, tabîat deryâsı üzerinde rûhâniyet âlemine geçmek için köprü olurum. Nefsânî Fir'avn üzerine, kāhir bir ejderha olurum.

1074. Ey oğul, bu asayı yalnız görme; zîrâ ki Hakk'ın eli olmaksızın asâ böyle olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1074. Ey oğul, bu asayı yalnız görme; çünkü Hakk'ın eli olmaksızın asa böyle olmaz!

Ey hakikat hâlinden gafil olan çocuk hükmündeki insan! Bu cisim asâmı tek başına hareket eder bir halde görme; çünkü bu cismim asasında gördüğün acayip haller, Hakk'ın eli olmaksızın böyle ortaya çıkmaz.

Ey hakikat-i hâlden gâfil olan çocuk mesâbesindeki insan! Bu asâ-yı cismimi yalnız başına hareket eder bir halde görme; zîrâ bu cismim asâsında gördüğün acib ahvâl, Hakk'ın eli olmaksızın böyle zâhir olmaz.

1075. Tufânın dalgası dahi asa idi ki, o dertten sihirbazlara tapanların kerr ü ferrini yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1075. Tufanın dalgası dahi asa idi ki, o dertten sihirbazlara tapanların tantanasını yedi.

"Dert", ağrı, sızı, maddî ve manevî nahoşluktur. "Tantana", gösteriş ve debdebedir. "Tufan"dan kasıt, Firavun taraftarlarına karşı aralıklı belalardan olan tufandır. Nitekim A'raf Suresi'nde şöyle buyurulur: فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَ الْجَرَادَ وَ الْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ (A'râf, 7/133) Yani "Biz onların üzerine tufan ve çekirge ve haşere ve kurbağa ve kan gibi ayrıntılı ayetleri gönderdik." Ayrıntısı tefsir kitaplarındadır. Yani, "Firavun taraftarlarının Musa'ya (a.s.) karşı yaptıkları nahoş muamelelerden dolayı Yüce Allah'ın gönderdiği tufan dalgaları dahi asa mahiyetinde idi; o asa, Firavun'un sihirbazlarına tapanların gösterişini ve debdebesini yedi, yuttu."

"Derd", ağrı, sızı, maddî ve ma'nevî nâhoşluk. "Tantana", kerr ü fer ve âlâyiş. “Tûfân”dan murâd, Fir'avnîlere karşı fâsılalı beliyyelerden olan tûfandır. Nitekim sûre-i A'rafda buyurulur : فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَ الْجَرَادَ وَ الْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ (A'râf, 7/133) Ya'ni "Biz onların üzerine tûfân ve çekirge ve kurbağa ve kan âyât-ı mufassalalarını gönderdik." Tafsili tefsîr kitaplarındadır. Ya'ni, "Fir'avnîlerin Mûsâ (a.s.)a karşı yaptıkları nâhoş muâmelelerden dolayı Hak Teâlâ'nın gönderdiği tûfân dalgaları dahi asâ mâhiyetinde idi; o asâ Fir'avn'ın sihirbazlarına tapanların âlâyişi ve kerr ü ferrini yedi, yuttu."

1076. "Eğer Huda'nın asalarını saysam, bu Fir'avnîlerin zerkını yırtarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1076. "Eğer Allah'ın asalarını saysam, bu Firavunların riyakârlığını yırtarım!"

"Firavunlar"dan kasıt, nefsine düşkün ve evliyayı inkâr eden kimselerdir. "Zerk", riya ve gösteriş demektir. Yani, "Ulema kılığında bulunup, halkı riyalarıyla ve gösterişleriyle aldatan kimselerin perdelerini Yüce Allah'ın asa mahiyetinde olan azaplarını ve belalarını saymak suretiyle yırtarım!" demek olur.

"Fir'avnîler"den murâd, nefsânî ve münkir-i evliyâ olan kimselerdir. "Zerk", riyâ ve gösteriş demektir. Ya'ni, "Ulemâ kisvesinde bulunup, halkı riyalarıyla ve gösterişleriyle aldatan kimselerin perdelerini Hak Teâlâ'nın asâ mâhiyetinde olan azâblarını ve belâlarını saymak sûretiyle yırtarım!" demek olur.

1077. "Fakat bırak, birkaç gün bu zehirli tatlı ottan otlasınlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1077. "Fakat bırak, birkaç gün bu zehirli tatlı ottan otlasınlar!"

"Fakat nefse ait hazlarına yenik düşen bu riyakârları kendi hâllerinde bırak; varsınlar dünyanın görüneni tatlı, iç yüzü zehirli olan lezzetlerinden faydalansınlar." Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Hicr Sûresi'nin başında şöyle buyurulur: ذرهم يأكلوا و يتمتعوا و يلههم الأمل فسوف يعلمون (Hicr, 15/3) Yani "Onları bırak yesinler ve faydalansınlar ve emel onları meşgul etsin! Yakında bilirler."

"Fakat huzûzât-ı nefsâniyyelerine mağlûb olan bu riyâkârları kendi hallerinde bırak, varsınlar dünyanın zâhiri tatlı görünen ve bâtını zehirli olan lezzetlerinden istifade etsinler." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hicr'in ibtidâsında buyurulur: ذرهم يأكلوا و يتمتعوا و يلههم الأمل فسوف يعلمون (Hicr, 15/3) Ya'ni "Onlar bırak yesinler ve temettu' etsinler ve emel onları meşgül etsin! Yakında bilirler."

1078. Eğer Fir'avn'ın mansıbı ve riyaseti olmasa idi, cehennem-perverliği nereden bulurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1078. Eğer Firavun'un makamı ve başkanlığı olmasaydı, cehennem besleyiciliğini nereden bulurdu?

Bu şerefli beyitte kastedilen şey Firavun'un şahsı değildir, çünkü Firavun'un boğulmadan önce tövbe edip iman ettiğine Kur'an-ı Kerim şahittir. Ve Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) gerek Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin Musa Fassı'nda ve gerekse Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin birçok bölümünde Firavun'un imanını açıkça belirtmiş ve açıklamıştır. Ve yukarıdaki şerefli beyitte "Firavunîler" denildiğine göre, Pir efendimizin yüce maksatları da Firavun'un imandan önceki hâli içinde bulunan her asırdaki kibirli ve gururlu kişilerdir. "Bunlar kendi makamlarının ve mevkilerinin gerektirdiği kuvvete dayanarak Allah'ın kullarını aşağılar ve ezerler ve bu sıfatları yüzünden cehennem denilen kahır yerinin azap sermayesi olurlar ve cehennemi beslemiş olurlar."

Bu beyt-i şerîfde murâd buyurulan şey Fir'avn'ın şahsı değildir, zîrâ Fir'avn'ın garktan evvel tövbe edip îmân ettiğine Kur'ân-ı Kerîm şâhiddir. Ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) gerek Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevîde ve gerek Fütûhât-ı Mekiyye'lerinin müteaddid bâblarında Fir'avn'ın îmânını tasrih ve îzâh buyurmuştur. Ve yukarıki beyt-i şerîfde "Fir'avnîler" buyurulduğuna nazaran cenâb-ı Pîr efendimizin kasd-ı âlîleri dahi Fir'avn'ın îmândan evvelki hâli içinde bulunan her asırdaki mütekebbir ve mağrûrlardır. "Bunlar kendi mansıblarının ve makāmlarının îcâbı olan kuvvete istinaden ibâdullâhı tahkîr ve kahr ederler ve bu sıfatları yüzünden cehennem ta'bîr olunan mahall-i kahrın sermâye-i azabı olurlar ve cehennemi beslemiş olurlar."

1079. Ey kasab onu semiz et, ondan sonra onu öldür; zîrâ ki köpekler cehennemde azıksızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1079. Ey kasap, onu semiz et, ondan sonra onu öldür; çünkü köpekler cehennemde azıksızdır.

"Kasap"tan maksat, Firavunlara özgü makam ve mevkidir ki, önce onları kibir ve gurur ile besler ve semirtir, sonra da kahreder. Nasıl ki birçok kibirli ve gururlu hükümdarın kötü sonları tarihlerde ayrıntılı olarak anılmıştır. "Köpekler"den maksat, hayvanî suretlerde ortaya çıkan kötü huylardır ki, bunlar ilâhî kahrın yeri olan cehennemde sahiplerinin etrafını kuşatıp didiklerler.

"Kasab"dan murâd, Fir'avnîlere mahsûs câh ve mansıbdır ki, evvelen onları kibir ve gurûr ile besler ve semirtir, sonra da kahr eder. Nitekim birçok mütekebbir ve mağrûr hükümdarların sû-i âkıbetleri târihlerde mufassalan mezkûrdur. "Köpekler"den murâd, suver-i hayvaniyyede zâhir olan ahlâk-ı rezîledir ki, bunlar mahall-i kahr-ı ilâhî olan cehennemde sâhiblerinin etrâfını ihâta edip didiklerler.

1080. Eğer cihanda hasım ve düşman olmasa idi, binâenaleyh âdemlerde olan öfke söner idi. [1077]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1080. Eğer dünyada hasım ve düşman olmasaydı, bu sebeple insanlarda olan öfke sönerdi.

Yani, "Düşmanın ve hasmın varlığı insanlarda öfkenin varlığına sebep olur. Eğer bir kimsenin dünyada hiçbir düşmanı olmasa, o kimsenin öfkelenme özelliği ölmüş ve sönmüş olurdu."

Ya'ni, "Hasmın ve düşmanın vücûdu âdemlerde öfkenin vücûduna sebeb olur. Eğer bir kimsenin cihânda hiçbir düşmanı olmasa, o kimsedeki öfkelenmek hâssası ölmüş ve sönmüş olurdu."

1081. Cehennem o öfkedir ve ona bir düşman lazımdır, ta ki yaşasın; ve yoksa onu bir rahîm söndürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1081. Cehennem o öfkedir ve ona bir düşman lazımdır ki yaşasın; yoksa onu bir rahîm söndürür.

Yani, Yüce Allah İlahi Zâtını, düşmanlarına karşı gazap ile "Allah onlara gazap etmiştir" (Fetih, 48/6) ayet-i kerimesinde ve dostlarına karşı rıza ile "Allah kendilerinden hoşnut olmuştur" (Beyyine, 98/8) ayet-i kerimesinde vasfetmiştir. Gazap intikamı, rıza ise ikramı gerektirir. İntikam yeri cehennem, ikram yeri ise cennettir. Bu sebeple cehennem Hakk'ın gazabıdır ve gazap sıfatının işlevsiz kalmaması için ona düşman lazımdır; aksi hâlde rahmet-i rahîmiyye (çok merhametli olma) sıfatı onu söndürürdü.

Ya'ni, Hak Teâlâ zât-ı uluhiyyetini وَ غَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ (Fetih, 48/6) ["Allah onlara gazab etmiş"] âyet-i kerîmesinde, düşmanlarına karşı gazab ile ve وَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ (Beyyine, 98/8) ["Allâh kendilerinden hoşnûd olmuş"] âyet-i kerîmesinde de, dostlarına karşı rızâ ile vasf etmiştir. Gazab intikāmı ve rızâ ikrâmı îcâb eder. Mahall-i intikām cehennem ve mahall-i ikrâm ise cennettir. Binâenaleyh cehennem Hakk'ın gazabıdır ve sıfat-ı gazabın muattal olmaması için ona düşman lâzımdır, aksi halde rahmet-i rahîmiyye sıfatı onu söndürürdü.

1082. Binâenaleyh lutuf kahırsız ve fenâlıksız kalır idi; böyle olunca pâdişahlığın kemâli ne vakit olur idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1082. Bu sebeple lütuf, kahırsız ve fenalıksız kalır idi; böyle olunca padişahlığın kemâli ne zaman olur idi?

Bu hakikate göre, aksi hâlde lütuf ve rahmet sıfatının eserleri mevcut olur ve kahr ve intikam sıfatının eserleri yok olur idi. Hâlbuki herhangi bir isim alınsa, onda bütün isimler gizli olduğundan, birinin yokluğu, diğerlerinin de yokluğunu gerektirir. Bu ise, ilâhlığın kemâline aykırıdır. Örneğin Hâdî (hidayet veren) ismi, hidayet ehlinin varlığını ve hidayet ehlinin varlığı da Mün'im (nimet veren) ve Latîf (lütufkâr) isimlerinin varlığını ve bu isimlerin varlığı da nimet ve ikram yeri olan cenneti gerektirir. Aynı şekilde Mudill (saptıran) ismi de şakavet ve dalalet ehlinin varlığını ve şakavet ehlinin varlığı da Müntakim (intikam alan) ve Kâhir (kahredici) isimlerinin varlığını ve bu isimlerin varlığı da intikam ve kahr yeri olan cehennemin varlığını gerektirir.

Bu sebeple bir sıfat ve ismin hükümleri işlevsiz kalsa, hepsinin hükümlerinin işlevsiz kalması gerekir; ve bundan da bütün isimleri toplayan ilâhlığın kemâlâtı ortaya çıkmamak lâzım gelirdi. Şerefli beyitte "bî-kahr" (kahırsız) kelimesine "bî-dî" (fenalıksız) karşılığı verilmiştir; çünkü kahır, fenalığın ve kötülüğün cezasıdır. Ve "Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) ayet-i kerimesi gereğince, fenalığın cezası, onun gibi bir fenalıktır.

Bu hakikate binâen aks-i hâlde sıfat-ı lutuf ve rahmetin âsârı mevcûd olur ve sıfat-ı kahrın ve intikāmın âsârı ma'dûm olur idi. Halbuki herhangi bir isim alınsa, onda cemî-i esmâ mündemiç olduğundan, birinin fikdânı, diğerlerinin dahi fikdânını iktizâ eder. Bu ise, kemâl-i ulûhiyyetine mugāyirdir. Meselâ ism-i Hâdî, ehl-i hidâyetin vücudunu ve ehl-i hidâyetin vücûdu dahi Mün'im ve Latîf isimlerinin vücudunu ve bu isimlerin vücûdu dahi, mahall-i in'âm ve ikrâm olan cenneti iktizâ eder. Ve kezâ Mudill ismi dahi ehl-i şekāvet ve dalâletin vücudunu ve ehl-i şekāvetin vücûdu da Müntakim ve Kāhir isimlerinin vücudunu ve bu isimlerin vücûdu dahi, mahall-i intikâm ve kahr olan cehennemin vücûdunu iktizâ eder.

Binâenaleyh bir sıfat ve ismin ahkâmı muattal olsa, hepsinin ahkâmı muattal olmak îcâb eder; ve bundan da câmi'-i cem'-i esmâ olan ulûhiyetin kemâlâtı zâhir olmamak lâzım gelirdi. Beyt-i şerîfde "bî-kahr" kelimesine "bî-dî" terdîf buyurulmuştur; çünki kahır fenâlığın ve seyyienin cezasıdır. Ve مثلها جزاء سيئة سيئة (Şûrâ, 42/40) ["Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür"] âyet-i kerîmesi mûcibince, fenâlığın cezâsı, onun gibi bir fenâlıktır.

1083. O münkirler vâizlerin beyânı ve meselleri üzerine rîş-hand etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1083. O inkârcılar, vaizlerin açıklamaları ve örnekleri üzerine alaycı bir şekilde gülmüşlerdir.

"Rîş-hand", alaycı bir şekilde gülmek demektir. Yani, "Büyük dünyevî makamlarda nefislerinin hazzına dalmış olan kimseler, vaizlerin ve nasihat edenlerin birtakım örnekler vererek, inkârcıların ahiret hallerini açıklamalarına karşı uyanmayıp, aksine alayla gülmüşler ve nefislerinin hazlarına devam etmişlerdir." Bu şerefli beyitte وَ أَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللهُ بِهَذَا مَثَلاً (Bakara, 2/26) yani "Ve kâfirlere gelince, derler ki: Allah bu misaller ile neyi murad eder?" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Rîş-hand", müstehziyâne bir sûrette gülmek. Ya'ni, "Büyük menâsıb-ı dünyeviyyede nefislerinin hazzına dalmış olan kimseler, vâizlerin ve nâsihlerin birtakım meseller îrâdıyle, münkirlerin ahvâl-i uhreviyyesini beyân etmelerine karşı, mütenebbih olmayıp, bil'akis istihzâ ile gülmüşler ve hazz-ı nefislerine devâm etmişlerdir." Bu beyt-i şerîfde وَ أَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللهُ بِهَذَا مَثَلاً (Bakara, 2/26) ya'ni " Ve kâfirlere gelince, derler ki: Allâh bu misâller ile neyi murâd eder?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1084. Eğer sen dahi istersen rîş-hand et, ey murdar, ne kadar yaşayacaksın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1084. Eğer sen de istersen alay et, ey murdar, ne kadar yaşayacaksın?

Ey bizim Mesnevî'mizdeki öğütleri ve meselleri dinleyen inkârcı! İstersen sen de geçmiş gitmiş olan benzerlerin gibi alay ederek gül; nihayet bu dünya çöplüğünde ne kadar yaşayacaksın ve ne kadar süre daha nefsinin hazzıyla meşgul olabileceksin? Sonunda feryat edecek değil misin?

Ey bizim Mesnevî'mizdeki nasâyihi ve meselleri dinleyen münkir! İstersen sen dahi geçmiş gitmiş olan emsâlin gibi istihzâ ile gül; nihâyet bu dünyâ mezbelesinde ne kadar yaşayacaksın ve ne kadar müddet daha hazz-ı nefsinle meşgûl olabileceksin? Sonunda feryâd edecek değil misin?

1085. Ey muhibler, niyazda mesrûr olun bu kapı üzerine ki, bugün açık olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1085. Ey sevenler, bugün açık olan bu kapı üzerine niyazda sevinçli olun!

"Sevenler" ifadesi, genel hitap olduğuna göre, "Ey müminler, bugün açılmış olan vaaz ve nasihat kapısının önünde sevinçli olup niyazda bulunun!" demek olur. Ve özel kişilere hitap olduğuna göre, Pir efendimizin yüce tarikatına girmiş olup, samimiyetle bu Mesnevî-i Şerif'in mütalaasıyla meşgul olanlaradır. Ve "açık olan kapı"dan maksat da, bu Mesnevî-i Şerif'tir.

"Muhibler" ta'bîri, umûma hitâb olduğuna göre, "Ey mü'minler, bugün açılmış olan va'z ve nasihat kapısının önünde mesrûr olup niyâzda olun!" demek olur. Ve havâssa hitâb olduğuna göre cenâb-ı Pîr efendimizin tarîkat-ı aliyyelerine sâlik olup, hulûs ile bu Mesnevî-i Şerîfin mütâlaasıyla meşgul olanlaradır. Ve "açık olan kapı"dan murâd dahi, bu Mesnevî-i Şerîf'dir.

1086. Bağ içinde sarmısaktan ve keberden her bir sebze için başka bir ocak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1086. Bağ içinde sarımsaktan ve keberden her bir sebze için başka bir ocak vardır.

"Havîc", genel olarak sebze anlamındadır. Bahâr-ı Acem'de bu kelimenin, Arapça ve Farsça kitapların müsaadesi olmadığı halde, nereden alınmış olduğunun bilinmediği belirtiliyor. "Kürd", Arapça kâf harfiyle, bostanlarda kabak, patlıcan ve domates gibi sebzelerin her bir çeşidi için, ayrı ayrı yapılmış ocaklar ve çukurlar anlamındadır. "Sîr", sarımsak ve "keber", Arapça kâf harfiyle turşusunu kurdukları bir çeşit sebzedir ki, "kebere" derler. Yani, "Âlem bostan gibidir; her bir sebzenin ayrı bir ocağı olup ve o ocaklarda terbiye edildiği gibi, insanların hâli de böyledir, her birinin terbiye ve gelişme bulduğu ocak başkadır."

“Havîc”, umûmen sebze ma'nâsınadır. Bahâr-ı Acem'de bu lügatin, kütüb-i arabiyye ve fârisiyyenin müsâadesi olmadığı halde, nereden alınmış olduğunun ma'lûm olmadığı beyân ediliyor. "Kürd", kâf-ı Arabî ile, bostanlarda kabak, patlıcan ve domates gibi sebzelerin her bir nev'ileri için, ayrı ayrı yapılmış ocaklar ve çukurlar ma'nâsınadır. "Sîr", sarmısak ve "keber", kâf-ı Arabî ile turşusunu kurdukları bir nev'i' sebzedir ki, "kebere" derler. Ya'ni, "Âlem bostân gibidir; her bir sebzenin ayrı bir ocağı olup ve o ocaklarda terbiye olunduğu gibi, insanların hâli de böyledir, her birinin terbiye ve neşv ü nemâ bulduğu ocak başkadır."

1087. Her biri kendi cinsi ile kendinin ocağında olmuşluk için rutûbet içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1087. Her biri kendi cinsi ile kendinin ocağında olmak için nem içer.

Yani, "Bitkilerin her bir türü, kendi cinslerine özgü olan ocaklarda ve tarlalarda olmak ve yetişmek üzere su içerler ve nem çekerler." Bunun gibi, insan bireyleri de çeşitli ilahi isimlerin tecelli yerleridirler. Her biri kendilerine ait isimlerin terbiyesi altında büyüyüp gelişirler.

Ya'ni, "Sebzelerin her bir nev'i, kendi cinslerine mahsûs olan ocaklarda ve tarlalarda olmak ve pişmek üzere su içerler ve rutûbet cezb ederler." Bunun gibi, efrâd-ı beşer dahi muhtelif esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar. Her birerleri kendilerine âid isimlerin terbiyesi altında neşv ü nemâ bulurlar.

1088. Sen ki za'ferân ocağısın, za'ferân ol ve başkalarıyla ihtilât etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1088. Sen ki za'ferân ocağısın, za'ferân ol ve başkalarıyla karışma!

Ey Hakk Yolcusu, sen mademki cemâlî isimlerden (Allah'ın güzellik ve lütuf tecellilerini ifade eden isimler) birinin tecelli yeri olan za'ferân ocağısın, o latif ismin terbiyesinde ol ve celâlî isimlerin (Allah'ın azamet ve kahır tecellilerini ifade eden isimler) tecelli yeri olan muhalifler ile karışma ve sohbet etme!

Ey sâlik sen mâdemki esmâ-i cemâliyyeden birinin mazharı olan za'ferân ocağısın, o ism-i latîfin terbiyesinde ol ve esmâ-i celâliyyenin mazharı olan muhâlifler ile ihtilât ve sohbet etme!

1089. Ey za'ferân, su iç, tâ ki yetişesin; za'ferânsın o helvaya erişirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1089. Ey za'ferân, su iç ki yetişesin; za'ferânsın o helvaya erişirsin!

Ey Hâdî isminin mazharı (tecelli ettiği yer) olan sâlik (Hakk yolcusu), sen mademki doğru yolu bulmuş birisin, ilâhî bilgilere ve ledünnî ilimlere ait suyu iç ki olgunluğa erişesin; ve za'ferân olmak, yani Hâdî isminin mazharı olmak itibarıyla yatkınlığın bulunduğu için, za'ferân zerde tatlısına eriştiği gibi, sen de tatlı ve latîf olan ittihad makamına (birlik makamına) erişirsin.

Ey mazhar-ı ism-i Hâdî olan sâlik, sen mâdemki mühtedîsin, maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye suyunu iç ki kemâle gelesin; ve za'ferân olmak, ya'ni mazhar-ı ism-i Hâdî olmak i'tibariyle isti'dâdın bulunduğu için, za'fe- rân zerde tatlısına eriştiği gibi, sen de tatlı ve latîf olan makām-ı ittihâda eri-şirsin.

1090. Kendi ağzını şalgam ocağına koyma ki, o seninle hem-tab' ve hem-mez- [1087] heb olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1090. Kendi ağzını şalgam ocağına koyma ki, o seninle aynı tabiatta ve aynı mezhepte olmasın!

"Şalgam", dünya ehlinden kinayedir ki, onlar "gamın çolakları"dır, yani dünya gamının çolaklarıdır. Onların elleri peygamberlerin ve evliyaların ilimlerine erişmez. Yani, "Ey hakikat yolunun sâliki (Hakk yolcusu)! İdrakinin ağzını dünya ehlinin ocağına ve oradaki istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ilimlere koyma ki, o seninle aynı tabiatta ve aynı mezhepte görünüp seni ikna etmeye çalışmasın; çünkü böyle yaparsan o seni yavaş yavaş çalar." Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'te de buyurulmuştur:

"Hava o suyu azar azar çalar; ahmak da sizden böyle çalar."

"Şalgam", ehl-i dünyâdan kinâyedir ki, onlar " şel-i gam"dır, ya'ni gam-ı dünyanın çolaklarıdır. Elleri ulûm-ı enbiyâ ve evliyâ tarafına erişmez. Ya'ni, "Ey hakikat yolunun sâliki! İdrâkinin ağzını ehl-i dünyânın ocağına ve ora-daki ulûm-ı istidlâliyyeye koyma ki, o seninle hem-tab' ve hem-mezheb gö-rünüp seni iknâ'a çabalamasın; zîrâ böyle yaparsan o seni yavaş yavaş ça-lar." Nitekim Mesnevî-i Şerîf de buyurulmuştur:

"Hava o suyu azar azar çalar; ahmak dahi sizden böyle çalar."

1091. Sen bir ocağa, o bir ocağa tevdî olunmuştur; zîrâ ki Allah'ın arzı geniş gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1091. Sen bir ocağa, o bir ocağa teslim edilmiştir; çünkü Allah'ın yeryüzü geniş gelmiştir.

Ey Hakk Yolcusu, seni bir terbiye ocağına, onu da başka bir terbiye ocağına koymuşlardır. Her biriniz ayrı ayrı isimlerin etkisi altında büyüyüp gelişirsiniz. Varsın o, bu âlemin bir köşesinde, kendi meşrebince yaşasın; sen de kendi meşrebince başka bir köşede yaşa; çünkü insanlık fertlerine göre Yüce Allah'ın yeryüzü ve dünyası geniştir.

Ey sâlik seni bir terbiye ocağına, onu da diğer bir terbiye ocağına komuş-lardır. Her biriniz ayı ayrı isimlerin te'sîri altında neşv ü nemâ bulursunuz. Varsın o, bu âlemin bir bucağında, kendi meşrebinde yaşasın; sen de kendi meşrebinde diğer bir bucakta yaşa; zîrâ efrâd-ı beşeriyyeye nazaran Allâh Te-âlâ'nın arzı ve dünyası geniştir.

1092. Hususiyle o bir arz ki, genişliğinden dolayı, şeytan ve peri seferde gaib olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1092. Özellikle o bir yer ki, genişliğinden dolayı, şeytan ve peri yolculukta kaybolmuştur.

Bu şerefli beyitteki "yer"den maksat, mutlak misal âlemidir (maddî olmayan, hayalî suretler âlemi). Bilinmeli ki, Hakk'ın mutlak varlığının mertebeleri vardır. Her bir mertebe, diğerinden daha geniş ve daha büyüktür. Şehadet mertebesi, yani dünya, misal âleminden dardır; ve misal âlemi, ruhlar âleminden, ruhlar âlemi de insan hakikati mertebesi olan vahidiyet mertebesinden, vahidiyet mertebesi de Muhammedî hakikat mertebesi olan vahdet mertebesinden, vahdet mertebesi de ahadiyet mertebesinden dardır. Ahadiyet mertebesi ise "mutlak varlık" olup sonsuzdur. Mutlak misal âlemi, bu şehadet mertebesindeki suretlerin benzerlerini topladığı gibi, bu âleme sığmayan suretleri de barındırır. Latifliği itibarıyla ruhlar âlemine ve suretleri içermesi itibarıyla da cisimler âlemine benzer. Bu sebeple ruhlar âlemi ile cisimler âlemi arasında bir berzahtır (geçiş bölgesi). Şehadet ve cisimler âlemi sadece bizim dünyamızdan ibaret olmayıp, sonsuz uzayda mevcut olan âlemler de cisimler âleminden olduğundan, mutlak misalde o sayılamayacak ve hesaba gelmeyecek âlemlerin suretleri de dahildir. Bu sebeple latif cisimlerden olan şeytanlar ve periler bu âleme yolculuk etseler, aşırı genişliğinden dolayı kaybolurlar.

Bu beyt-i şerîfdeki "arz"dan murâd, misal-i mutlak âlemidir. Ma'lûm ol-sun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibi vardır. Her bir mertebe, dîğerinden daha vâsi' ve ekberdir. Mertebe-i şehadet, ya'ni dünyâ, âlem-i misâlden dar-dır; ve âlem-i misâl, âlem-i ervâhdan ve âlem-i ervâh hakikat-i insâniyye mertebesi olan vâhidiyyet mertebesinden ve vâhidiyyet mertebesi, hakikat-ı muhammediyye mertebesi olan mertebe-i vahdetden ve mertebe-i vahdet, mertebe-i ahadiyyetden dardır. Ve mertebe-i ahadiyyet ise "vücûd-ı mutlak" olup nâmütenâhîdir. Misâl-i mutlak âlemi, bu mertebe-i şehadetteki sûretle-rin nazâirini câmi' olduğu gibi, bu âleme sığmayan sûretleri de hâizdir. Letâ-feti i'tibariyle, âlem-i ervâha ve sûretleri ihtivâ etmek i'tibâriyle de âlem-i ec-sâma müşabihdir. Binâenaleyh âlem-i ervâh ile, âlem-i ecsâm arasında bir berzahdır. Âlem-i şehâdet ve ecsâm yalnız bizim arzımızdan ibaret olmayıp, fezâ-yı bî-nihâyede mevcûd olan âlemler dahi âlem-i ecsâmdan olduğundan, misâl-i mutlakda o lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olan avâlimin sûretleri de mündemicdir. Binâenaleyh ecsâm-ı latîfeden olan şeytanlar ve periler bu âleme sefer etseler, fart-ı vüs'atından dolayı gāib olurlar.

1093. O deryada ve sahrâda ve dağlarda, evhâm ve hayal munkatı' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1093. O denizde, çölde ve dağlarda vehimler ve hayaller kesilir.

Yani, o mutlak misal âleminin denizlerinde, çöllerinde ve dağlarında vehimler ve hayaller kesilir; çünkü o âlemde bizim bu dünyada gördüğümüz şekillerin dışında şekiller vardır, bizim vehimlerimiz ve hayallerimiz ise gördüğümüz şekillerin dairesinden öteye geçemez.

Ya'ni, o misâl-i mutlakın deryalarında ve sahrâlarında ve dağlarında ev-hâm ve hayâl munkatı' olur; zîrâ o âlemde bizim bu dünyada gördüğümüz sûretlerin hâricinde sûretler vardır, bizim evhâm ve hayâlâtımız ise gördüğü-müz sûretlerin dâiresinden ileriye geçemez.

1094. Durmuş su ki, onun gizli seyri vardır, akıcı ırmaklardan daha tâze, da-ha latîftir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1094. Durmuş su ki, onun gizli seyri vardır, akıcı ırmaklardan daha taze, daha latiftir.

Bu şerefli beyit, yukarıda 1089 numaradaki "Ey za'ferân, neşv ü nemâ bulmak için su iç!" beytine bağlıdır ve ârif-i rabbânînin (Allah'ı bilen, O'na yakın olan kişinin) hâline geçiştir. Yani, "Ey za'ferân, muhaliflerin ocaklarından ve tarlalarından kaçmak için ne görünen âlemde ne de misal âleminde yolculuğa gerek yoktur. Senin gelişmen için durgun su hâlinde olan ârif-i rabbânînin huzuru yeterlidir; çünkü onun suyu ve irfanında gizli bir akış ve seyir vardır ki, gizlice kalplere akar ve sözler ve kelam ile akıcı olan ilim ve marifet sularından daha latif ve daha tazedir."

Bu beyt-i şerîf, yukarıda 1089 numaradaki آب میخور زعفرانا تا رسی ya'ni "Ey za'ferân, neşv ü nemâ bulmak için su iç!" beyt-i şerîfine merbûttur ve ârif-i rabbânînin hâline intikāldir. Ya'ni, "Ey za'ferân, muhâliflerin ocaklarından ve tarlalarından kaçmak için ne âlem-i şehadette ve ne de âlem-i misâlde sefere hâcet yoktur. Senin neşv ü nemân için durgun su hâlinde olan ârif-i rabbâ-nînin huzûru kâfidir; zîrâ onun âb u irfânında gizli bir cereyân ve seyr vardır ki, gizlice kalblere cârî olur ve elfâz ve kelâm ile akıcı olan ilim ve ma'rifet su-larından daha latîf ve daha tâzedir."

1095. Zîra o cân ve revân gibi kendi bâtınında gizli seyr ve yürüyücü ayak tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1095. Çünkü o, can ve ruh gibi kendi iç âleminde gizli bir seyir ve yürüyen ayak tutar.

"Can" ile hayvanî ruha ve "ruh" ile insanî ruha işaret edilir. Yani, "Arifin kendi iç âleminde, varlıktaki hayvanî ruh ve kalple ilişkili olan sultanî ruh gibi gizli bir seyri ve yürüyen bir ayağı vardır."

"Cân" ile, rûh-ı hayvânîye ve "revân" ile, rûh-ı insânîye işaret buyurulur. Ya'ni, "Arifin kendi bâtınında vücûddaki rûh-ı hayvânî ve kalbe alâkası olan rûh-1 sultânî gibi gizli seyri ve yürüyen ayağı vardır."

1096. Müstemi' uyumuştur, hitabı kısa et, ey hatib, sen bu nakşı su üzerine az yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1096. Dinleyici uyumuştur, ey hatip, sen bu nakşı su üzerine az yap!

Dinleyen kimse, gaflet uykusundadır, bu sebeple bu dünyadaki hitabı kısalt ve özetle; ey ilahi marifetlerin hatibi olan Mevlânâ, bu söz ve kelimeler nakışlarını su üzerine az yap, yani kelamı zayi etme!

Dinleyen kimse, gaflet uykusundadır, binâenaleyh bu zemîndeki hitâbı kısalt ve ihtisâr et; ey hatîb-i maârif-i ilâhiyye olan Mevlânâ, bu elfâz ve kelimât nakışlarını su üzerine az yap, ya'ni kelâmı zâyi' etme!

## Süleymân (a.s.)ın "Fırsat ganîmettir" diye Belkîs'ı da'vetinin bakıyyesi

1097. "Kalk ey Belkîs, zîrâ revâçlı bir pazar vardır; bu kesâd bırakıcı hasîslerden kaç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1097. "Kalk ey Belkîs, çünkü revaçlı bir pazar vardır; bu kesat bırakıcı hasislerden kaç!"

Ey Belkîs meşrebinde (Belkîs karakterinde) olan nefisler, çöküp kaldığınız bu suret âleminden kalkınız; çünkü Allah'ı bilen ârifin revaçlı bir marifet pazarı vardır, o marifet pazarına kesat bırakan alçak tabiatlı iddiacılardan kaçınız!

"Ey Belkîs meşrebinde olan nefisler, çöküp kaldığınız bu sûret âleminden kalkınız; zîrâ ârif-i billâhın revâçlı bir ma'rifet pazarı vardır, o ma'rifet pazarına kesâd bırakıcı olan alçak tabîatlı müddeîlerden kaçınız!"

1098. "Ey Belkîs şimdi ihtiyarın ile kalk, ondan evvel ki, ölüm cenk getirir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1098. "Ey Belkıs, şimdi kendi isteğinle kalk, ölüm savaş getirmeden önce!"

Ey Belkıs, bu dünya hayatında, bu suretler mezbeleliğinden kendi isteğinle kalk ve onun sevgisini irâdenle terk et; çünkü önünde lezzetleri yıkıcı ölüm vardır; o ölüm ansızın geldiği zaman, seni çöktüğün bir mezbelelikten zorla ve ıstırapla götürür, fakat ahiret hayatında sana savaş ve çekişme belaları getirir.

"Ey Belkîs, bu hayât-ı dünyeviyyede, bu sûret mezbelesinden ihtiyârınla kalk ve onun muhabbetini irâdenle terk et; zîrâ önünde lezzetleri yıkıcı ölüm vardır; o ölüm ansızın geldiği vakit, seni çöktüğün bir mezbeleden cebren ve ıztırâren götürür, fakat hayât-ı uhreviyyede sana cenk ve nizâ' belâları getirir."

1099. "Ondan sonra ölüm senin kulağını öyle çeker ki, polis ile, cân çekişerek hırsız gibi gelirsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1099. "Ondan sonra ölüm senin kulağını öyle çeker ki, polis ile, can çekişerek hırsız gibi gelirsin."

"Polis, hırsızı nasıl sürükleye sürükleye götürürse, ölüm de seni öylece amellerinin hesabını vermek üzere, çeke çeke yüce mahkeme huzuruna götürür."

"Polis, hırsızı nasıl sürükleye sürükleye götürürse, ölüm de seni öylece amellerinin hesabını vermek üzere, çeke çeke mahkeme-i kübrâ huzûruna götürür."

1100. Ne zamâna kadar bu eşeklerden nal çalıcı olursun; eğer çalar isen gel, [1098] la'l çal!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1100. Ne zamana kadar bu eşeklerden nal çalıcı olursun; eğer çalarsan gel, [1098] la'l çal!

"Eşekler"den kasıt, halkı Hakk'a davet ediyoruz diye kendilerine hürmete davet eden ve marifet davasında bulunan yalancı ve riyakâr şeyhlerdir. Ve "nal"dan kasıt, onların zevksiz olan marifetleridir; ve "la'l"den kasıt, peygamberlerin ve evliyanın ilimleridir. Yani, "Yalancı ve riyakâr iddia sahiplerinden ne zamana kadar eşek nalı mesabesinde olan kıymetsiz ve zevksiz marifet çalarsın; eğer çalarsan kıymetli ve zevkli olan peygamberlerin ve evliyanın ilimlerini çal!"

"Eşekler"den murâd, halkı Hakk'a da'vet ediyoruz diye kendilerine hürmete da'vet eden ve ma'rifet da'vâsında bulunan yalancı ve riyâkâr şeyhlerdir. Ve "nal"dan murâd, onların zevksiz olan ma'rifetleridir; ve "la'l"den murâd, ulûm-ı enbiyâ ve evliyâdır. Ya'ni, "Yalancı ve riyâkâr müddeîlerden ne zamâna kadar eşek nalı mesâbesinde olan kıymetsiz ve zevksiz ma'rifet çalarsın; eğer çalar isen kıymetli ve zevkli olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı çal!"

1101. Senin hemşirelerin ebedî mülkü bulmuşlardır; sen iğrenç mülkü tutmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1101. Senin hemşirelerin ebedî mülkü bulmuşlardır; sen iğrenç mülkü tutmuşsun.

Senin hemşirelerin olan birtakım nefisler, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda ebedî olan mülkü bulmuşlar ve beka âleminde rahat etmişlerdir; sen ise henüz bu fani olan dünyanın mülküne kanaat edip kalmışsın.

"Senin hemşirelerin olan birtakım nefisler, insân-ı kâmilin huzûrunda ebedî olan mülkü bulmuşlar ve bekā âleminde müsteríh olmuşlardır; sen ise henüz bu fânî olan dünyânın mülküne kanâat edip kalmışsın."

1102. Ey saâdet ona ki bu mülkten sıçradı, zîrâ ecel bu mülkü harâb edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1102. Ey saadet ona ki bu mülkten sıçradı, çünkü ecel bu mülkü harap edicidir.

Saadet o kişiyedir ki, bu fani olan dünya mülküne meyil ve muhabbetten kurtuldu, çünkü ecel bu fani mülkü sonunda harap edicidir.

Bilinmeli ki, dünya mülkünden sıçramak, dünya hayatında ölüler gibi hiçbir şeye sahip olmamak değildir; çünkü görünüşte sahip olmak bu fani hayatın gereğidir; yaşamak için mal ve mülk lazımdır, malsız ve mülksüz toplumsal hayatın devamına imkân yoktur. Burada Cenab-ı Pîr'in yüce maksadı, mal ve mülke muhabbeti sınırlamaktan nehyetmektir; çünkü mal ve mülke muhabbeti sınırlamak, Hak'tan ve ahiret hayatından gafleti gerektirir. Nasıl ki I. ciltte "Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır; yoksa kumaşlar, gümüşler, çoluk çocuk ve kadın değildir!" buyurmuşlardır.

"Saâdet o kimseyedir ki, bu fânî olan mülk-i dünyâya meyil ve muhabbetten kurtuldu, zîrâ ecel bu mülk-i fânîyi âkıbet harâb edicidir."

Ma'lûm olsun ki, mülk-i dünyâdan sıçramak, hayât-ı dünyada ölüler gibi hiçbir şeye mâlik olmamak değildir; zîrâ temellük-i sûrî bu hayât-ı fâniye îcâbıdır; yaşamak için mâl ve mülk lâzımdır, mâlsız ve mülksüz içtimâî hayâtın devamına imkân yoktur. Burada cenâb-ı Pîr'in maksûd-ı âlîleri mâl ve mülke hasr-ı muhabbetten nehydir; zîrâ mâl ve mülke hasr-ı muhabbet, Hak'dan ve hayât-ı uhreviyyeden gafleti îcâb eder. Nitekim I. cildde چیست دنیا از خدا غافل بدن ya'ni "Dünya nedir? Hudâ'dan gāfil olmaktır; yoksa kumaşlar, gümüşler, çoluk çocuk ve kadın değildir!" buyurmuşlardır.

1103. "Kalk ey Belkîs gel, bir kere şahların ve din sultanlarının mülkünü gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1103. "Kalk ey Belkıs gel, bir kere şahların ve din sultanlarının mülkünü gör!"

"Şahlar ve din sultanları"ndan kastedilen, peygamberler ve onların vârisleri olan evliya zevatıdır.

"Şâhlar ve din sultanları"ndan murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır.

1104. "Bâtında gülistan içinde oturmuşlardır, zâhiren dostlar arasında hâdîdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1104. "İç âlemde gülistan içinde oturmuşlardır, dış âlemde dostlar arasında yol göstericidir."

"Hâdî", "hady"den türemiş bir ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup, "devesini tegannî (şarkı söyleme) ve terennüm (güzel sesle okuma) ile süren deveci" anlamına gelir. Yani, "Din sultanları olan peygamberler ve evliyalar, iç âlemde hakikat ve marifet gülistanı içinde oturmuşlardır; dış âlemde ise, dostları arasında develerini terennüm ve tegannî ile süren deveciler gibi, o dostlarını latif vaaz ve nasihatlarla, hakikat âlemi tarafına sürerler."

Bu anlam Ankaravî nüshasına göredir. Hind nüshalarında ikinci mısra' ظاهر آحادی میان دوستان şeklindedir, bu da "Dış âlemde dostlar arasında halktan sıradan biridir" demek olur. Yani, "Peygamberler ve evliyalar iç âlemde hakikat ve marifet gülistanı içinde oturmuşlardır; halk onların iç âlemlerine vakıf değildir; çünkü onlar dış âlemde dostlar arasında halktan sıradan biri görünümündedirler ve kendi iç âlemlerini bu şekilde gizlerler." Diğer bir nüshada da "hâzî" (احادی) geçmektedir ki, bu da "Dış âlemde dostlar ile beraber oturucudur" demek olur.

"Hâdî", "hady"den ism-i fâil olup, "devesini tegannî ve terrennüm ile süren deveci" ma'nâsına gelir. Ya'ni, "Din sultanları olan enbiyâ ve evliyâ, bâtında gülistân-ı hakikat ve ma'rifet içinde oturmuşlardır; zâhirde dostları arasında develerini terennüm ve tegannî ile süren deveciler gibi, o dostlarını latîf va'z ve nasihatlar ile, âlem-i hakikat tarafına sürerler."

Bu ma'nâ Ankaravî nüshasına göredir. Hind nüshalarında ikinci mısra' ظاهر آحادی میان دوستان suretindedir, "Zâhirde dostlar arasında âhâd-ı nâsdan biridir" demek olur. Ya'ni, "Enbiyâ ve evliyâ bâtında hakikat ve ma'rifet gülistânı içinde oturmuşlardır; halk onların bâtınlarına muttali' değildir; çünki onlar zâhirde dostlar arasında âhâd-1 nâsdan biri sûretindedirler ve kendi bâtınlarını bu vech ile gizlerler." Diğer bir nüshada dahi "hâzî" (احادی) vâki'dir ki, "Zâhirde dostlar ile beraber oturucudur" demek olur.

1105. "Bostân onunla revân olarak her yere gider; fakat o halktan gizli olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1105. "Bostan onunla akarak her yere gider; fakat o halktan gizli olur."

Yani, "Hakikat ve marifet bostanı, o din sultanı ile beraber yürür ve her tarafa gider; fakat halk o bostandan ve bostanın onunla beraber yürüdüğünden haberdar değildir."

Ya'ni, "Hakikat ve ma'rifet bostânı, o dîn sultanı ile beraber yürür ve her tarafa gider; fakat halk o bostandan ve bostanın onunla beraber yürüdüğünden haberdar değildir."

1106. Meyveler, "Benden otla!" diye yalvarıcıdır; âb-ı hayat, "Benden iç!" diye gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1106. Meyveler, "Benden otla!" diye yalvarıcıdır; âb-ı hayat (ebedî hayat suyu), "Benden iç!" diye gelmiştir.

Ârifin (Allah'ı bilen kişinin) içindeki bostanın ilâhî bilgi meyveleri, "Beni kopar, ruhunun ağzına at!" diye yalvarırlar; ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) hayat suyu akıp "Benden iç!" diye önüne gelmiştir.

Ârifin bâtınındaki bostanın ma'rifet-i ilâhiyye meyveleri, "Beni kopar, rûhunun ağzına at!" diye yalvarırlar; ulûm-ı ledünniyye âb-ı hayatı akıp "Benden iç!" diye önüne gelmiştir.

1107. Güneş gibi ve bedir gibi ve hilâl gibi felek üzerinde kanatsız tavaf et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1107. Güneş gibi, dolunay gibi ve hilâl gibi gökyüzünde kanatsız dön!

"Mülk âleminin göğü ve üstü olan melekût âleminde, güneş, dolunay ve hilâl mülk ufuklarında nasıl döner ve dolaşırsa, sen de öylece dön!" Güneş, dolunay ve hilâl ile, Hakk Yolcusu'nun ilerleme mertebelerine işaret edilir. Yani, "hilâl" ile tasavvuf yoluna yeni başlayanlara, "dolunay" ile orta seviyedekilere ve "güneş" ile son mertebeye ulaşanlara işaret edilir.

"Alem-i mülkün feleği ve fevkı olan âlem-i melekûtta, güneş, bedir ve hilâl âfâk-ı mülkte nasıl tavâf eder ve döner ise, sen de öylece dön!" Güneş, bedir ve hilâl ile, sâlikin merâtib-i terakkiyâtına işâret buyurulur. Ya'ni, “hilâl" ile mübtedilere, "bedir" ile mütevassıtlara ve "güneş" ile müntehîlere işaret buyurulur.

1108. Revân gibi revân olursun, halbuki ayağın yoktur; yüz taâm yersin, halbuki lokma çiğneyici yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1108. Ruh gibi akıcı olursun, hâlbuki ayağın yoktur; yüz çeşit yemek yersin, hâlbuki lokma çiğneyici yoktur.

Birinci "revân", izafî ruh (bedene bağlı ruh) ve ikinci "revân", "reften" (gitmek) mastarından türemiş ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olup "gidici" anlamındadır. Yani, melekût âlemine (melekler âlemi) cismaniyet ile girilmez, misalî suret (maddî olmayan, hayalî suret) ile girilir. Bu misalî suretin cismaniyet ile ruhanîyet arasında bir berzah (geçiş âlemi) olduğu, yukarıda açıklanmıştı. Yani, "Melekût âlemine misalî suret ile izafî ruh gibi gidici olursun; fakat cismanî ayağın yoktur. O melekût âleminin türlü türlü yemeklerini yersin, fakat lokma çiğneyici olan cismanî dişlerin yoktur."

Birinci "revân", rûh-ı izâfî ve ikinci "revân", "reften" masdarından ism-i fâil olup "gidici" ma'nâsınadır. Ya'ni, âlem-i melekûta cismâniyet ile girilmez, sûret-i misâliyye ile girilir. Bu sûret-i misâliyyenin cismâniyet ile, rûhâniyet arasında berzah olduğu, yukarıda beyân edilmiş idi. Ya'ni, "Âlem-i melekûta sûret-i misâliyye ile rûh-ı izâfî gibi gidici olursun; fakat cismânî ayağın yoktur. O âlem-i melekûtun türlü türlü taâmlarını yersin, fakat lokma çiğneyici olan cismânî dişlerin yoktur."

1109. Gam timsahı senin geminin üzerine çarpmaz; ölmekten senin çirkinliğin zahir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1109. Gam timsahı senin geminin üzerine çarpmaz; ölmekten senin çirkinliğin zahir olmaz.

Gam timsahı senin varlığının gemisine çarpıp, seni tehdit etmez. Kalbin temiz ve iç âlemin latif olduğu için, dışı içe çeviren ölüm, senin çirkinliğini değil, içindeki letafeti ortaya çıkarır.

Gam timsâhı senin vücudunun gemisine çarpıp, seni tehdîd etmez. Kalbin selîm ve bâtının latîf olduğu için, zâhiri, bâtına kalb eden ölüm, senin çirkinliğini değil, bâtınındaki letâfeti ızhâr eder.

1110. Şah da sen, leşker de sen, taht da sen, iyi talihli de sen, baht da sen [1108] olursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1110. Şah da sen, asker de sen, taht da sen, iyi talihli de sen, baht da sen olursun!

Ne zaman ki suret âlemini terk edip mana âlemine daldın ve mana âleminde cem makamına (bütün varlıkların birleştiği makam) gelip, bakışından Hakk'ın dışında görünen şeyler yok oldu ve senin benliğin dahi vahdet denizinde eridi ve anladın ki, senin hakikatin Hakk'tır; bu sebeple şahlık ve askerlik ve taht ve iyi talihlilik ve baht ve talih bağıntıları hep senin hakikatinde birleşti.

Vaktâki sûret âlemini terk edip, ma'nâ âlemine daldın ve ma'nâ âleminde makām-ı cem'e gelip, nazarından Hakk'ın gayri görünen eşyâ zâil oldu ve senin senliğin dahi deryâ-yı vahdette eridi ve anladın ki, senin hakîkatin Hak'dır; binâenaleyh şâhlık ve leşkerlik ve taht ve iyi talihlilik ve baht ve tâlih nisbetleri hep senin hakîkatinde birleşti.

1111. Eğer sen iyi talihli ve sultan-ı azîm isen, taht senin gayrindir; bir gün baht gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1111. Eğer sen iyi talihli ve büyük bir sultan isen, taht senin dışındadır; bir gün talih gitti.

Eğer sen cismaniyet âleminde iyi talihli olup bu talihinin gereği olarak büyük bir sultan isen, üzerinde oturup hükmettiğin zahirî taht senin dışındadır; çünkü sen vahdet anlamını idrak ettiğin için, senin nazarında ikilik ve çokluklar sabittir ve bu vehmedilmiş çokluklar ise fanidir. Ve talihin ve tahtın ise, bu fani hayat ile ayaktadır. Bir gün gelir ki, kesinlikle talih gider.

Eğer sen cismâniyet âleminde iyi tâlihli olup bu tâlihin iktizâsı olarak sultân-ı azîm isen, üzerinde oturup hükm ettiğin taht-ı sûrî senin gayrindir; çünki sen ma'nâ-yı vahdeti müdrik olduğun için, nazarında ikilik ve keserât sâbittir ve bu keserât-ı mevhûme ise fânîdir. Ve tâlihin ve tahtın ise, bu hayât-ı fâniye ile kāimdir. Bir gün gelir ki, muhakkak sûrette baht gider.

1112. Sen dilenciler gibi bî-neva kalırsın; ey mücteba, kendi devletin dahi sen ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1112. Sen dilenciler gibi yoksul kalırsın; ey seçilmiş kişi, kendi devletin dahi sen ol!

Taht gittiği zaman sen mana âleminde dilenciler gibi yoksul kalırsın. Ey seçilmiş kişi, gel, sen kendi devletinin özü ve zâtı ol ve kendinin özü ve zâtı olan devleti bul; çünkü bu görünürdeki devlet ve baht ve talih, senin gayrın olduğu için elbette bir gün fani olur.

Taht gittiği vakit sen âlem-i ma'nâda dilenciler gibi bî-nevâ kalırsın. Ey müctebâ, gel, sen kendi devletinin “ayn”ı ve zâtı ol ve kendinin aynı ve zâtı olan devleti bul; zîrâ bu sûrî devlet ve baht ve tâlih, senin gayrin olduğu için elbette bir gün fânî olur.

1113. Ey ma'nevî, vaktaki sen kendi bahtın olursun, imdi sen ki bahtsın, kendinden ne vakit gaib olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1113. Ey manevî, sen kendi bahtın olduğun zaman, şimdi sen ki bahtsın, kendinden ne zaman kaybolursun?

Ey mana âleminde cem makamına ulaşan Hakk Yolcusu, sen Hakk'ın bir hali olan baht olduğun zaman, bahtın kendisi olman itibarıyla ne zaman kendinden kaybolursun? Çünkü eşya, Hakk'ın sıfatlarının tecellileridir ve baht ile talih, Hakk'ın hallerinden bir haldir ki, senin varlığının aynasında ortaya çıkmıştır. Aynadaki yansıyan sureti nazardan kaldırdığında, yansıtan sıfat kalır ve sıfat ise Zât ile birdir.

Ey ma'nâ âleminde makām-ı cem'e gelen sâlik, vaktāki sen Hakk'ın şe'ni olan baht olduğun vakit, bahtın aynı olmak i'tibâriyle ne vakit kendinden gāib olursun. Zîrâ eşya, Hakk'ın mezâhir-ı sıfatıdır ve baht ve tâlih, şuûnât-ı Hak'dan bir şe'ndir ki, senin vücûdunun aynasında zâhir olmuştur. Aynadaki sûret-i mün'akiseyi nazardan kaldırınca, âkis olan sıfat kalır ve sıfat ise zâtla müttehiddir.

1114. Ey hoş-hisal, sen ne vakit kendinden gaib olursun? Mâdemki senin gaybın sana mülk ve mâl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1114. Ey güzel huylu kişi, sen ne zaman kendinden kaybolursun? Mademki senin gaybın sana mülk ve mal oldu.

Ey huyları iyi olan Hakk Yolcusu, senin zâtın ve gaybın sana mülk ve mal oldukça, sen ne zaman kendinden kaybolursun? Cem makamının (birlik makamı) zevk hâli budur.

Ey huyları iyi olan sâlik, senin zâtın ve gaybın sana mülk ve mâl oldukça, sen ne vakit kendinden gāib olursun. Makām-ı cem'in hâl-i zevkîsi budur.

1115. "Ey Süleyman Mescid-i Aksa'yı yap, Belkîs'ın askeri namaza geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1115. "Ey Süleyman Mescid-i Aksa'yı yap, Belkîs'ın askeri namaza geldi!"

Bu kıssanın görünen anlamı Süleyman (a.s.)'ın Mescid-i Aksa'yı inşa etmesidir; fakat iç yüzü her bir zamanda meydana gelen Hakk'ın tecellîsine (ilahi görünümüne) işarettir. Yani, "Süleyman"dan kastedilen, insân-ı kâmildir. "Mescid-i Aksâ"dan kastedilen, Hakk Yolcularının kalbidir. "Belkîs"tan kastedilen nefistir. Ve "Belkîs'in ordusu"ndan kastedilen, Hakk Yolcusunun varlığındaki çeşitli kuvvetlerdir ki, bu kuvvetlerin "akıl" gibi sâlihi ve "emîr-i hevâ" (heva emiri) gibi fâsidi vardır. Bunlar hakkındaki ayrıntılar cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi'l-Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki şerefli kitabının on birinci ve on ikinci bölümlerinde yer almaktadır ve fakir tarafından bu kitaba yazılmış olan şerhin o bölümlerinde acizane açıklanmıştır, burada ayrıntısı uzun olur.

Bu kıssanın zâhiri Süleymân (a.s.)ın Mescid-i Aksa'yı binâ buyurmasıdır; fakat iç yüzü her bir zamanda vâki' olan tecellî-i Hakk'a işarettir. Ya'ni, "Süleyman"'dan maksûd, insân-ı kâmildir. “Mescid-i Aksâ"dan murâd, sâliklerin kalbidir. "Belkîs"dan murâd nefisdir. Ve "Belkîs'in ordusu"ndan murâd, vücûd-ı sâlikteki kuvâ-yı muhtelifedir ki, bu kuvânın “akıl" gibi sâlihi ve "emîr-i hevâ" gibi fâsidi vardır. Bunlar hakkındaki tafsilât cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi'l-Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîflerinin on birinci ve on ikinci bâblarında münderiçdir ve fakîr tarafından bu kitâba yazılmış olan şerhin o bâblarında âcizâne îzâh edilmiştir, burada tafsili uzun olur.

1116. Vaktaki o, o mescidin bünyadını koydu; cin ve ins geldi bedeni kâra verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1116. O, o mescidin temelini koyduğu zaman; cin ve insan geldi, bedenini işe verdi.

Süleyman (a.s.) o Mescid-i Aksa'nın temelini kurduğu zaman, cinler ve insanlar geldiler ve bedenlerini o mescidin yapımıyla meşgul ettiler. "Cin" ile içsel kuvvetlere (kuvâ-yı bâtıne) ve "ins" ile dışsal kuvvetlere (kuvâ-yı zâhire) işaret edilir. Yani, "insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sâlikin (Hakk Yolcusu) kalbinin temelini kurduğu zaman, dış ve iç duyuları da o kalbin yapımıyla meşgul oldular."

Süleymân (a.s.) o Mescid-i Aksa'nın temelini kurduğu vakit, cinler ve insanlar geldiler ve bedenlerini o Mescid'in binâsıyla meşgül ettiler. "Cin" ile kuvâ-yı bâtıneye ve "ins" ile kuvâ-yı zâhireye işaret buyurulur. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil sâlikin kalbinin temelini kurduğu vakit, havâss-i zâhire ve bâtınesi dahi o kalbin binâsına meşgül oldular.

1117. Bir gürûh, aşk cihetinden, bir kavim muradsız olarak, tâat yolundaki kullar gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1117. Bir grup, aşk yönünden, bir topluluk isteksiz olarak, ibadet yolundaki kullar gibi.

Yani, "Hz. Süleyman Mescid-i Aksa'nın temelini kurduğu zaman, insan ve cinlerden bir topluluk aşk ve muhabbet yönünden o mescidin yapımıyla meşgul oldular ve bir topluluk da isteksiz olarak zorla Mescid'in yapım hizmetinde bulundular. Nasıl ki Allah'a itaat ve ilahi emre uyma yolundaki kullar da böyledir." Kimisi Allah'ın emrini seve seve yaparlar ve kimi de kerhen ve istemeyerek yaparlar. insân-ı kâmilin hizmetinde kalbini arındırmakla meşgul olan sâlikler de böyledir. Bir kısmı mürşid-i kâmilin verdiği vazifeyi seve seve yerine getirirler ve virdlerine ve zikirlerine düzenli olarak devam ederler; bir kısmı da nefsani sıfatlarının üstün gelmesiyle istemeyerek o vazifeyi yaparlar, hatta terk etme ve ihmal etme yoluna da giderler.

Ya'ni, "Hz. Süleymân Mescid-i Aksa'nın temelini kurduğu vakit ins ve cinden bir tâife aşk ve muhabbet cihetinden o mescidin binâsına meşgûl oldular ve bir tâife dahi isteksiz olarak zor ile binâ-yı Mescid'in hizmetinde bulundular. Nitekim Hakk'a itaat ve emr-i ilâhîye tebaiyet yolundaki kullar da böyledir." Kimisi Hakk'ın emrini seve seve yaparlar ve kimi de maa'l-kerâhe ve istemiyerek yaparlar. İnsân-ı kâmilin hizmetinde tasfiye-i kalb ile meşgûl olan sâlikler de böyledir. Bir kısmı mürşid-i kâmilin verdiği vazîfeyi seve seve icrâ ederler ve evrâd ve ezkârlarına muntazaman devâm eylerler; bir kısmı da sıfât-ı nefsâniyyelerinin galebesiyle istemiyerek o vazîfeyi yaparlar, hattâ terk ve müsâmaha cihetine de giderler.

1118. Halk şeytanlardır ve şehvet zincîrdir, onları dükkân ve galle tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1118. Halk şeytanlardır ve şehvet zincirdir, onları dükkân ve ürün tarafına çeker.

"Dükkân", iş ve ticaret yeri ve "galle", zahire ve ürün anlamındadır. Burada şeddesiz okunması, vezin zorunluluğu içindir. "Dîvânend" kelimesinde iki ihtimal vardır: Birincisi "dîvâne end"in kısaltılmışıdır, "Halk delidirler ve nefsanî şehvet o delilerin boyunlarında zincirdir" demek olur. Yahut şeytan anlamına gelen "dîv"in çoğuludur. Anlamı, "Halk şeytanlardır ve nefsanî şehvetler onların boyunlarında zincirdir ki, onları çeke çeke iş ve ticaret yerlerine ve ürün ve zahire tarafına götürür." Fakat "dîvâne end" anlamı daha uygun görünür. Çünkü bu halk, başlangıcını ve sonunu idrak edemeyecek derecede nefsanî şehvetlerine dalmışlardır ve bu şehvet zincirlerine bağlı oldukları halde, çılgınlık gösterirler.

"Dükkân", iş ve ticaret mahalli ve "galle", zahîre ve mahsûl ma'nâsınadır. Burada şeddesiz okunması, zarûret-i vezn içindir. "Dîvânend" kelimesinde iki ihtimâl vardır: Birisi "dîvâne end"in muhaffefidir, "Halk delidirler ve şehvet-i nefsânî o delilerin boyunlarında zincîrdir" demek olur. Yâhud şeytan ma'nâsına olan "dîv"in cem'idir. Ma'nâsı, "Halk şeytanlardır ve nefsânî şehvetler onların boyunlarında zincîrdir ki, onları çeke çeke iş ve ticaret mahallerine ve mahsûl ve zahîre tarafına götürür." Fakat "dîvâne end" ma'nâsi daha münasib görünür. Zîrâ bu halk, mebde' ve maâdını idrâk edemiyecek derecede şehevât-ı nefsâniyyelerinde müstağraktırlar ve bu şehevât zincîrlerine bağlı oldukları halde, çılgınlık gösterirler.

1119. Bu zincîr korkudan ve hayrettendir; sen bu halkı zincîrsiz görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1119. Bu zincir korkudan ve hayrettendir; sen bu halkı zincirsiz görme!

Bu zincir korkudan ve hayretten yapılmıştır, çünkü gelecek haller bilinmezdir ve bilinmez bir gelecek ise korku ve hayret doğurur. Bu sebeple sen bu halkı manen korku ve hayret zinciri ile bağlı gör; onların dış görünüşüne bakıp serbest ve zincirsiz görme!

Bu zincîr korkudan ve hayretten ma'mûldür, zîrâ ahvâl-i âtiye meçhûldür ve meçhûl bir âtî ise korku ve hayret tevlîd eder. Binâenaleyh sen bu halkı ma'nen korku ve hayret zincîri ile bağlı gör; onların zâhirine bakıp serbest ve zincîrsiz görme!

1120. Onları kesb ve şikâr tarafına çeker, onları kân ve bihar tarafına çeker. [1118]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1120. Onları kesb ve şikâr tarafına çeker, onları kân ve bihar tarafına çeker.

Bu korku ve hayret zinciri onları kazanç ve avlanma tarafına çeker; ve gelecekte fakirlik ve zaruret ateşine düşmemek korkusuyla çalışırlar. Ve bu zincir onları maden, yani maden kaynaklarındaki kuyularda çalışmak ve dağlar gibi dalgalı denizlerde ticaret etmek tarafına çeker.

Bu korku ve hayret zincîri onları kazanç ve şikâr tarafına [çeker]; ve âtî-de fakr u zarûret âteşine düşmemek korkusuyla çalışırlar. Ve bu zincîr onları kân, ya'ni ma'den menba'larındaki kuyularda çalışmak ve dağlar gibi dalgalı denizlerde ticaret etmek tarafına çeker.

1121. Onları iyi tarafa ve kötü tarafa çeker, Hak buyurdu: "Onun boynunda hurma lifinden ip vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1121. Onları iyi tarafa ve kötü tarafa çeker, Hak buyurdu: "Onun boynunda hurma lifinden ip vardır."

Bilinmeli ki, bu korku ve hayret zinciri, kader sırrının her bir fert nezdinde bilinmez olmasından kaynaklanır. Birçok yerde de açıklandığı üzere, kader sırrı, her ferdin sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlık diliyle Hak'tan gerçekleşen talebi üzerine, Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır (Allah'ın küllî hükmü). İnsan fertleri, kendi tedbirleriyle bu dünya hayatında daima keşmekeş içindedir; fakat onu iyi ve kötü tarafına çeken hep ilâhî kazâ bağıdır. Bu bağ, her bir kimsenin mazhar olduğu özel ismin hükümleridir; ve bu hükümler onun hakikatinin boynunda iptir. O bağın liften örülmüş olması, vehmedilmiş varlığına (sadece sanıda var olan) işarettir; çünkü hakikatte varlık Hakk'ındır, kesret (çokluk) varlığı ise vehmedilmiştir. İşte "Tebbet yedâ" sûre-i şerîfesindeki `في جيدها حبل من مسد` (Tebbet, 111/5) ["Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip vardır.”] âyet-i kerîmesinin işârî (işaret yoluyla anlaşılan) anlamlarından birisi de budur; ve bu âyet-i kerîmenin işârî tefsiri III. cildin 1659, 1660 numaralı beyitlerinde bir miktar ayrıntılandırıldı. Ve işârî olan anlamlarından diğeri de inşaallah VI. cildde `آن هنر في جيدها حبل مسد روز مردن نیست زان فنها مدد` yani "O hüner nefsin boynunda hurma lifinden örülmüş bir iptir, ölüm gününde o fenlerden medet yoktur" şerefli beytinde gelecektir.

Ma'lûm olsun ki, bu korku ve hayret zincîri sırr-ı kaderin her bir ferd indinde meçhûl olmasından neş'et eder. Birçok mahallerde de îzâh olunduğu üzere sırr-ı kader her ferdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan vâki' olan talebi üzerine, Hakk'ın hüküm ve kazâsıdır. Efrâd-ı beşer kendi tedbîri ile bu hayât-ı dünyeviyyede dâimâ keşmekeş içindedir; fakat onu iyi ve kötü tarafına çeken hep kazâ-yı ilâhî bağıdır. Bu bağ, her bir kimsenin mazhar olduğu ism-i hâssın ahkâmıdır; ve bu ahkâm onun hakikatinin boynunda iptir. O bağın liften örülmüş olması, vücûd-ı mevhûmuna işarettir; zîrâ hakîkatte vücûd Hakk'ındır, vücûd-ı keserât ise mevhûmdur. İşte "Tebbet yedâ" sûre-i şerîfesindeki `في جيدها حبل من مسد` (Tebbet, 111/5) ["Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip vardır.”] âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı işârîsinden birisi de budur; ve bu âyet-i kerîmenin tefsîr-i işârîsi III. cildin 1659, 1660 numaralı beyitlerinde bir mikdâr tafsil olundu. Ve işârî olan ma'nâlarından dî-ğer biri de inşaallah VI. cildde `آن هنر في جيدها حبل مسد روز مردن نیست زان فنها مدد` ya'ni "O hüner nefsin boynunda hurma lifinden örülmüş bir iptir, ölüm gününde o fenlerden meded yoktur" beyt-i şerîfinde gelecektir.

1122. "Biz onların boyunlarında muhakkak ip kıldık ve ipi onların ahlâkından ittihaz ettik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1122. "Biz onların boyunlarında muhakkak ip kıldık ve ipi onların ahlâkından edindik."

Yani, Yüce Allah Yâsîn sûresinde de `إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالاً فَهِىَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ` (Yâsîn, 36/8) yani “Biz onların boyunlarında zincirler kıldık ki, o zincirler çenelerine kadar sarılmıştır; bu sebeple onlar başları yukarıya kalkmış ve gözleri yumulmuş bir haldedirler" buyurur. Birinci mısrada bu ayet-i kerimeye işaret buyrulur; ikinci mısra “ağlâl" kelimesinin Hak diliyle tefsiridir. Ayet-i kerime her ne kadar inkârcılar hakkında ise de, yukarıdaki şerefli beyitte açıklandığı üzere bu “ağlâl" iyi ve kötü olan bütün insanların boynundadır; çünkü her bir ferdin bir özel Rabbi vardır ki, o özel Rab o ferdin sabit hakikatinin mazhar olduğu bir ilahi isimdir; ve bütün hallerinde o fertten ortaya çıkan durumlar, bu ismin hazinesinde gizli olan hükümler ve eserlerdir, bu sebeple o ismin özelliği, o ferdin ahlakı ve tabiatıdır. Örneğin Dârr isminin mazharı olan bir ferdin tabiatı, zarar vermektir; böyle bir kimse fayda vermeyi kastetse bile, içinde zarar meydana gelir. Ve aynı şekilde Nâfi' isminin mazharı olanın tabiatı, menfaat vermektir; böyle bir kimse zarar vermeyi kastetse bile, içinde menfaat meydana gelir. Bu konuda daha pek çok sözler vardır, fakat ayrıntısı uzun olur. Şimdi kötü ahlak iki çeşittir, birisi aslî ve diğeri ârızîdir (sonradan kazanılmış). Aslî ahlak terbiye ile yok olmaz, çünkü hakikatleri değiştirmek mümkün değildir ve ârızî ahlak terbiye ile yok olur.

Ya'ni, Hak Teâlâ Yâsîn sûre-i şerîfesinde dahi `إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالاً فَهِىَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ` (Yâsîn, 36/8) ya'ni “Biz onların boyunlarında zincirler kıldık ki, o zincîrler çenelerine kadar sarılmıştır; binâenaleyh onlar başları yukarıya kalkmış ve gözleri yumulmuş bir haldedirler" buyurur. Birinci mısra'da bu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur; ikinci mısrâ' “ağ-lâl" kelimesinin lisân-ı Hak ile tefsîridir. Ayet-i kerîme her ne kadar mün-kirler hakkında ise de, yukarıki beyt-i şerîfde îzâh olunduğu üzere bu “ağ-lâl" iyi ve kötü olan bilcümle efrâd-ı beşerin boynundadır; zîrâ her bir fer-din bir rabb-i hâssı vardır ki, o rabb-i hâs o ferdin ayn-ı sâbitesinin mazhar olduğu bir ism-i ilâhîdir; ve bilcümle mevâtında o fertten zâhir olan ahvâl, bu ismin hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârdır, binâenaleyh o ismin hâssıyyeti, o ferdin hulku ve tabîatıdır. Meselâ Dârr isminin mazharı olan bir ferdin tab'ı, zarar îrâsıdır; böyle bir kimse fâide îrâsını kasd etse bile, zımnında zarar hâsıl olur. Ve kezâ Nâfi' isminin mazharı olanın tab'ı, men-faat îrâsıdır; böyle bir kimse zarar îrâsını kasd etse bile, zımnında menfaat hâsıl olur. Bu bahiste daha pek çok sözler vardır, fakat tafsili uzun olur. İm-di fenâ ahlâk iki nevi'dir, birisi aslî ve diğeri ârızîdir. Hulk-ı asli terbiye ile zâil olmaz, zîrâ kalb-i hakāyık mümkin değildir ve hulk-ı ârızî terbiye ile zâ-il olur.

1123. Müstakzirden, müstenkıhden hiçbiri yoktur, illâ ki onun boynunda bir tâir vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1123. Pislik içinde olandan ve temiz olandan hiçbiri yoktur ki, onun boynunda bir tâir (amel defteri) olmasın.

"Müstakzir", istifâl babından ism-i fâildir (yapanı bildiren isim), sülâsîsi (üç harfli kökü) "kazer"dir. "Pek pis" anlamına gelir ki, günahla pis olandan kinayedir. "Müstenkıh", Ankaravî hazretlerine göre aynı şekilde istifâl babından ism-i fâildir, sülâsîsinin masdarı (fiil kökü) "nekāhet"dir; sıhhat ve afiyet sahibi anlamına gelir ki, günah hastalığından sıhhat ve afiyet bulandan kinayedir. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'ye göre "istinkā"dan ism-i fâildir ki, sülâsîsi "nekā"dır, temiz ve pak olmak anlamına gelir. "Müstenkıh" kelimesinin aslı "müstenkî"dir; "ya"nın düşürülmesi ve "hâ" ilavesi, kafiye zorunluluğu içindir. Bahru'l-Ulûm hazretleri her iki şıkka göre de anlam vermişlerdir. Bu beyt-i şerîfin anlamı şudur ki: "İyiden ve kötüden, pisten ve temizden hiçbir kimse yoktur ki, onun boynunda özel Rabbinin hazinesinde gizli olan hükümler ve eserler ortaya çıkmasın!" Eğer Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin mazharı (tecelli yeri) ise, onun boynuna bu ismin gerekliliklerine göre ve eğer Mudill (saptıran) isminin mazharı ise, aynı şekilde bu ismin icaplarına göre hükümler yüklenir ve bu yükler o kimselerin yatkınlıklarına göre kendilerine ağır gelmez. "Tâir"den maksat, sabit hakikatinin mazhar olduğu özel ismin hazinesinden uçup, bu maddi âlemde kendi mazharı olan kişinin boynuna konan hükümlerdir. Bu beyt-i şerîfte Beni İsrail Suresi'nde yer alan وَكُلُّ إِنْسَانِ الْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عَنْقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتَاباً يَلْقَاهُ مَنْشَوِّراً (İsrâ, 17/13) yani "Her bir mükellef olan insana, onun tâirini (amel defterini) boynuna gerekli kıldık; biz kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız, yayılmış olarak ona ulaşır" ayet-i kerîmesine işaret buyrulur.

"Müstakzir", istifâl bâbından ism-i fâildir, sülâsîsi "kazer"dir. "Pek pis" ma'nâsınadır ki, günâhla pis olandan kinâyedir. "Müstenkıh", Ankaravî haz-retlerine göre kezâlik istifâl bâbından ism-i fâildir, sülâsîsinin masdarı "nekāhet"dir; sıhhat ve ifakat sahibi ma'nâsınadır ki, günâh hastalığından, sıhhat ve ifakat bulandan kinâyedir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ek-berâbâdîye göre "istinkā"dan ism-i fâildir ki, sülâsisi "nekā'dır, temiz ve pâk olmak ma'nâsınadır. "Müstenkıh" kelimesinin aslı "müstenkî"dir; "ya"nın hazfiyle “hâ" ilavesi, zarûret-i kāfiye içindir. Bahru'l-Ulûm hazretle-ri her iki şıkka göre de ma'nâ vermişlerdir. Beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: "İyiden ve kötüden ve pisten ve temizden hiçbir kimse yoktur ki, onun boy-nunda rabb-i hâssının hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsâr zâhir olma-sın!" Eğer ism-i Hâdî'nin mazharı ise, onun boynuna bu ismin iktizââtına gö-re ve eğer Mudill isminin mazharı ise, kezâlik bu ismin îcâbâtına göre hü-kümler yükletilir ve bu yükler o kimselerin isti'dâdına göre kendilerine ağır gelmez. "Tâir"den murâd, ayn-ı sâbitesinin mazhar olduğu ism-i hâssın ha-zînesinden uçup, bu âlem-i kesâfette kendi mazharı olan şahsın boynuna ko-nan ahkâmdır. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Beni İsrail'de olan وَكُلُّ إِنْسَانِ الْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عَنْقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتَاباً يَلْقَاهُ مَنْشَوِّراً (İsrâ, 17/13) ya'ni "Her bir mükellef olan insana, onun tâirini boynuna lâzım kıldık; biz yevm-i kıyâmette onun için bir kitâb çıkarırız, yayılmış olarak ona mülâkî olur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1124. Senin hırsın kötü işte ateş gibidir; kor, ateşin hoş olan renginden hoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1124. Senin hırsın kötü işte ateş gibidir; kor, ateşin hoş olan renginden hoştur.

Bilinmeli ki, hırs hakiki, kalıcı ve sabit olan bir sıfattır, asla başka bir hale geçmez. İnsan kendisinde olan bu hakikati iyiye ve kötüye yönlendirebilir. Dünyevi hazları elde etmeye yönlendirilen hırs kötü, ilahi bilgilere, ibadete ve Allah'ın rızasına yönlendirilen hırs ise iyidir. Bu husustaki ayrıntılı bilgiler Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin "Et-Tedbiratü'l-İlahiyye" kitabının on ikinci bölümünde ve acizleri tarafından bu kitaba yazılan şerhte yer almaktadır. Bu anlama göre, şerefli beyitte hırs, "kötü işte" kaydıyla sınırlandırılmıştır. Şimdi, gerek iyi gerek kötü olsun, her fiilin bir hakikati vardır. Şeriatın kötülediği fiiller, ruha birtakım karanlık ve elem verici hakikatlerdir ki, bu hakikatler dünyada fiiller şeklinde ortaya çıkar. İnsan duyuları bu hakikatlerin karanlığını idrak edemediğinden parlak ve lezzetli görür ve daima bu lezzetleri elde etmeye hırslı olur. İnsan ölüm vasıtasıyla bu duyulardan kurtulup, berzah âlemine (ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacağı âlem) intikal ettiği vakit, bu hakikatlerin karanlığı ve elem vericiliği açığa çıkar. Dünyada bu çirkin hakikatleri parlak ve süslü gösteren hırstır.

Bu giriş anlaşıldıktan sonra bu ve sonraki beyitlerin zevkine varılır. Yani, bu çirkin fiillerin hakikatleri kara kömür gibi ve hırs da bu kara kömüre arız olan alevli ateş gibidir ki, nazarlarda bu çirkin fiilleri nur halindeki ateş gibi, parlak ve latif manzaralı gösterir ve senin hırsın, nefsine zevk veren ve latif görünür; fakat hırsının yöneldiği çirkin fiil, o hırsın zevkinden daha latif ve daha zevk veren gelir. Mesela birinin parasını çalmak ve gasp etmek, çirkin bir fiildir. Ve farz edelim ki, bir kimse de bu çirkin fiilleri icra etmeye hırslıdır; bu hırs ona zevkli gelir; o fiili icra edip, paraları elde ettiği zaman. O paraların manzarası nefsinin gözüne, kor ateşi gibi latif gelir; fakat bu fiilin karanlık olan hakikati ruhu elem verir.

Ma'lum olsun ki, hırs hakîkî, bâkî ve sabit olan bir sıfattır, aslâ tebeddül etmez. İnsan kendinde olan bu hakîkati iyiye ve kötüye tevcîh edebilir. Lezâiz-i dünyeviyye tahsiline tevcîh olunan hırs fenâ ve maârif-i rabbâniyyeye ve tâata ve rızâ-yı bârîye tevcîh olunan hırs iyidir. Bu husûstaki ma'lûmât-ı mufassala Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretlerinin Et-Tedbîrâtu İlâhiyye kitâbının on ikinci bâbında ve âcizleri tarafından bu kitâba yazılan şerhte mündericdir. Bu ma'nâya binâen, beyt-i şerîfde hırs, "kötü işte" kaydıyla takyîd buyurulmuştur. İmdi gerek iyi ve gerek kötü olsun, her bir fiilin bir hakikati vardır. Şer'in takbîh ettiği ef'âl, rûha birtakım zulmânî ve elem verici hakāyıktır ki, bu hakāyık dünyâda ef'âl sûretiyle zâhir olur. Havâss-i beşer bu hakāyıkın zulmâniyyetini idrâk edemediğinden parlak ve lezzetli görür ve dâimâ bu lezzetlerin tahsiline harîs olur. Beşer ölüm vâsıtasıyla bu havâsden kurtulup, âlem-i berzaha intikāl ettiği vakit, bu hakāyıkın zulmâniyeti ve elem vericiliği münkeşif olur. Dünyada bu çirkin hakāyıkı parlak ve süslü gösteren hırstır.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra bu ve âtîdeki beyitlerin zevkine varılır. Ya'ni, bu çirkin ef'âlin hakāyıkı kara kömür gibi ve hırs dahi bu kara kömüre ârız olan alevli ateş gibidir ki, nazarlarda bu çirkin fiilleri nûr hâlindeki ateş gibi, parlak ve latîf manzaralı gösterir ve senin hırsın, nefsine zevk-âver ve latîf görünür; fakat hırsının teveccüh ettiği çirkin fiil, o hırsın zevkinden daha latîf ve daha zevk-âver gelir. Meselâ birinin parasını çalmak ve gasb etmek, çirkin bir fiildir. Ve farz edelim ki, bir kimse dahi bu çirkin fiilleri icrâya harîsdir; bu hırs ona zevkli gelir; vaktâki o fiili icrâ edip, paraları elde eder. O paraların manzarası nefsinin gözüne, kor ateşi gibi latîf gelir; fakat bu fiilin zulmânî olan hakikati rûhu te'lîm eder.

1125. O kömürün siyahlığı ateş içinde gizlidir; vaktâki ateş gitti, siyahlık zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1125. O kömürün siyahlığı ateş içinde gizlidir; ateş gittiği zaman, siyahlık ortaya çıktı.

"O kötü fiilin karalığı, hırs ateşi içinde gizlidir. Hırs ateşi ortadan kalktığı zaman o kötü fiilin karalığı ortaya çıkar." "Hırs ateşinin gitmesi," görünen âlemde, yani dünyada birkaç şekilde olur; ve iç âlemde ölüm ile olur. Dünyada örneğin zinaya düşkün olan kimse, şiddetli bir frengiye veya başka bir hastalığa yakalanıp, o hastalığın şiddeti altında zayıf düştüğü zaman, zinaya düşkün olmak bir yana, adını bile anmaktan tiksinir veya vücuduna yaşlılık ile hastalıklar yayılır. Gençliğinde düşkün olduğu zina fiilinin çirkinliği gözünde belirginleşir. Ölüm halinde ise, duyular ortadan kalkar ve o kötü fiilin çirkinliği ve elem vericiliği açıkça görülür.

"O kötü fiilin karalığı, hırs ateşi içinde gizlidir. Hırs ateşi zâil olduğu vakit o kötü fiilin karalığı zâhir olur." "Ateş-i hırsın gitmesi," âlem-i zâhirde, ya'ni dünyada birkaç vecih ile olur; ve âlem-i bâtında ölüm ile olur. Dünyâda bilfarz zinâya harîs olan kimse, şiddetli bir firengîye veya diğer bir hastalığa tutulup, o hastalığın şiddeti altında zebûn olduğu vakit, zinâya harîs olmak değil, adını bile anmaktan istikrâh eder veyâhud vücûduna ihtiyârlık ilel ve emrâzı müstevlî olur. Gençliğinde harîs olduğu fiil-i zinânın kerâhati nazarında zâhir olur. Ölüm hâlinde ise, havâs zâil ve o kötü fiilin çirkinliği ve elem vericiliği âşikâr olur.

1126. Kara kömür senin hırsından kor oldu; hırs gittiği vakit, o berbad kömür kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1126. Kara kömür senin hırsından kor oldu; hırs gittiği vakit, o berbat kömür kaldı.

Kara kömür hükmünde olan o kötü fiilin hakikati, senin hırsından dolayı, kor gibi latif renkli göründü; hırs yok olduğu vakit, o berbat ve kapkara kömür hâlinde kaldı.

Kara kömür mesâbesinde olan o kötü fiilin hakîkati, senin hırsından dolayı, kor gibi latîf renkli göründü; hırs zâil olduğu vakit, o berbâd ve kapkara kömür hâlinde kaldı.

1127. O zaman o kömür kor göründü, o işin güzelliği değil, hırsın ateşi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1127. O zaman o kömür kor göründü, o işin güzelliği değil, hırsın ateşi idi.

Kötü fiilin sana kor ateş gibi parlak ve latif renkli görünmesi, o fiilin güzelliği ve latifliği değil, hırsın alevli ateşi idi.

Kötü fiilin sana kor ateş gibi parlak ve latîf renkli görünmesi, o fiilin güzelliği ve letâfeti değil, hırsın alevli ateşi idi.

1128. Hırs senin işini süslemiş idi; hırs gitti ve senin işin kebûd kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1128. Hırs senin işini süslemişti; hırs gitti ve senin işin soluk kaldı.

"Kebûd", mavi renge denir ve mavi renk Farslar katında matem işaretidir. "Şeytan onların amellerini süsledi" (Enfal, 8/48) ayet-i kerimesi gereğince şeytan senin hırsını tahrik etti ve hırs aracılığıyla kötü amelini süsledi, şimdi şeytanın süsleme aracı olan hırs gitti ve senin işin matem elbisesini giydi.

"Kebûd", mâî renge derler ve mâî renk ehl-i Fürs indinde alâmet-i mâtemdir. و زين لهم الشيطان أعمالهم (Enfal, 8/48) Ya'ni "Onların amellerini şeytân süsledi" âyet-i kerîmesi mûcibince şeytan senin hırsını tahrîk etti ve hırs vâsıtasıyla kötü amelini süsledi, imdi şeytanın vâsıta-i tesvíli olan hırs gitti ve senin işin mâtem libâsını giydi.

1129. Bir koruğu ki, şeytan süsledi, bir kimse olmuş zanneder ki, ahmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1129. Şeytanın süslediği bir koruğu, olgunlaşmış sanan kişi ahmaktır.

"Şeytanın süslemiş olduğu bir koruğu, ancak ahmak olan bir kimse olgunlaşmış sanır." Bu şerefli beyit, bir temsildir. Ham bir koruğu, vehim şeytanının (gerçek olmayan tahayyülün) yorumu üzerine olgunlaşmış sanan kişi nasıl ahmaksa, kötü işleri de vehim şeytanının hırsı tahrik etmek suretiyle süslü göstermesinden dolayı iyi sanmak ahmaklıktır. Ankaravî nüshasında "koruk" yerine "gavle" (acı ve ekşi bir ot) geçmektedir; ve Şârih hazretleri buyurur ki: "Gavle" ham ve pişmemiş acı ve ekşi bir ottur, onu bir kimse çiğnediği zaman, dişlerini kamaştırır." Ben fakir, Hind nüshalarındaki "koruk" kelimesini daha uygun gördüm.

"Şeytanın süslemiş olduğu bir koruğu, ancak ahmak olan bir kimse olmuş zanneder." Bu beyt-i şerîf, bir temsildir. Ham bir koruğu şeytân-ı vehmin tes- víli üzerine olmuş zanneden kimse nasıl ahmak ise, kötü işleri de şeytân-ı vehmin hırsı tahrik etmek sûretiyle süslü göstermesinden dolayı iyi zannetmek hamâkattır. Ankaravî nüshasında "gûre" yerine "gavle" vâki'dir; ve Şârih hazretleri buyurur ki: "Gavle" ham ve nâ-puhte bir acı ve ekşi ottur, onu bir kimse çiğnediği vakit, dişlerini kamaştırır." Fakîr Hind nüshalarındaki "gûre"yi daha münasib gördüm.

1130. Vaktaki onun canı tecrübe gösterir, onun dişi tecrübeden kamaşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1130. Vakti geldiğinde onun canı tecrübe gösterir, onun dişi tecrübeden kamaşır.

[1128] "Koruğu olmuş zanneden kimse vakti geldiğinde koruğu yer ve onun canı tecrübe gösterir, bu tecrübeden dişi kamaşır." Kötü fiili de iyi görenin hâli dahi buna benzer.

[1128] "Koruğu olmuş zanneden kimse vaktâki koruğu yer ve onun canı tecrübe gösterir, bu tecrübeden dişi kamaşır". Kötü fiili de iyi görenin hâli dahi buna benzer.

1131. Hırs gülünün aksi, hevesten nâşi o tuzağı dâne gösterdi, halbuki o muhakkak tuzak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1131. Hırs gülünün yansıması, hevesten dolayı o tuzağı yem olarak gösterdi, hâlbuki o kesinlikle tuzaktı.

Gulyabani gibi olan hırsın yansıması, sende kötü fiili yapmaya bir heves uyandırır ve bu heves sebebiyle o hakikati karanlık ve seni ele geçiren kötü fiili sana hoş bir yem olarak gösterdi; hâlbuki o gösterdiği hoşluk ve lezzet kesinlikle senin ruh kuşunun tuzağıydı.

Gulyabânî gibi olan hırsın aksi, sende kötü fiili icrâya bir heves uyandırır ve bu heves sebebiyle o hakikatı zulmânî ve seni te'lîm edici olan fiil-i kabîhi sana latîf bir dâne gösterdi; halbuki o gösterdiği letâfet ve lezzet muhakkak sûrette senin murg-ı ruhunun tuzağı idi.

1132. Hırsı dîn işinde ve hayırda iste; vaktaki hırs kalmaz, latîf yüzlü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1132. Hırsı din işinde ve hayırda iste; o zaman hırs kalmaz, latif yüzlü olur.

Yukarıda 1124 numaralı beyitte açıklandığı üzere, hırsın kalıcı ve sabit bir hakikati vardır ki, asla değişmez. Ancak onu iyi fiillere yönlendirmek gerekir. Bu sebeple hırsı din işinde ve hayırda iste; o zaman ölüm sebebiyle duyuların yok olup hırsın fani olur, arazdan (geçici nitelikten) ibaret olan senin fiilin latif yüzlü bir suret olarak sana görünür.

Yukarıda 1124 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, hırsın bâkî ve sâbit olan bir hakikatı vardır ki, aslâ değişmez. Ancak onu iyi ef'âle tevcih etmek lâzımdır. Binâenaleyh hırsı din işinde ve hayırda iste; vaktâki ölüm sebebiyle havâssin zâil ve hırsın fânî olur, arazdan ibaret olan senin fiilin latîf yüzlü bir sûret olarak sana zâhir olur.

1133. Hayırlar latîftirler, gayrin aksinden değil; hırsın harâreti gitse, hayrın revnakı kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1133. Hayırlar latiftirler, başkasının yansımasından değil; hırsın harareti gitse, hayrın parlaklığı kalır.

Hayırların ve güzel fiillerin hakikatleri latif ve hoştur; onların latifliği kendi özündendir; başka bir latif şeyin dışarıdan meydana gelen yansımasından değildir. Bu sebeple eğer bu dünyada meydana gelen hırsın harareti, ölüm aracılığıyla gitse, berzah âleminde (ölümden sonraki ilk durak) o güzel fiilin parlaklığı ve ışıltısı kalır ve o parlaklık senin misalî suretinin (beden dışı varlığının) yoldaşı olur.

Hayırların ve güzel fiillerin hakikatleri latîf ve hoşturlar; onların letâfeti kendi zâtındandır; başka bir latîfin hâriçten vâki' olan aksinden değildir. Bi- nâenaleyh eğer bu dünyâda vâki' olan hırsın harâreti, ölüm vâsıtasıyla gitse, âlem-i berzahda o güzel fiilin revnakı ve parlaklığı kalır ve o parlaklık senin sûret-i misâliyyenin enîsi olur.

1134. Dünya işinden hırsın harâreti gittiği vakit, harâretli kordan kömür kalmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1134. Dünya işinden hırsın harareti gittiği zaman, hararetli kordan kömür kalmış olur.

Bu fani olan dünya hayatında, dünya işlerine ve bedensel hazları elde etmeye yöneltilen hırsın harareti, ölüm sebebiyle gittiği zaman, parlak ve hararetli kor hükmünde olan o kötü fiillerin kömür gibi kapkara kaldığı ortaya çıkar; ve bu boş ve dipsiz meşaleye yöneltilen hırs sebebiyle hasret ve pişmanlık çekilir.

Bu fânî olan hayât-ı dünyeviyyede, dünyâ umûruna ve lezzât-ı cismâniyye tahsiline tevcîh olunan hırsın harâreti, ölüm sebebiyle gittiği vakit, parlak ve harâretli kor mesâbesinde olan o kötü ef'âlin kömür gibi kapkara kaldığı münkeşif olur; ve bu boş ve dipsiz meş'aleye tevcîh olunan hırs sebebiyle hasret ve nedâmet çekilir.

1135. Gırar, çocuklara hırs getirir, nihayet gönül zevkinden dâmen-süvar olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1135. Noksanlık, çocuklara hırs getirir, sonunda gönül zevkinden eteklerini toplayıp koşarlar.

Nasıl ki noksanlık çocuklara oyun hırsı getirir ve sonunda bu hırs sebebiyle gönüllerinde bir zevk oluşur ve bu zevk sebebiyle entarilerinin arka eteklerini bacakları arasından önlerine çekip, ata binmiş olduklarını zannederek koşarlar. Bu koşmadan vücutlarına ancak boşuna bir yorgunluk gelir. "Gırâr", "kitâb" veznindedir, birden çok anlamı vardır; burada "noksan" anlamındadır. Çünkü çocuklar bedenen ve aklen noksan olduklarından onlarda oyun hırsı oluşur.

"Nitekim noksanlık çocuklara oyun hırsı getirir ve nihâyet bu hırs sebebiyle gönüllerinde bir zevk hâsıl olur ve bu zevk sebebiyle entârilerinin arka eteklerini bacakları arasından, önlerine çekip, ata binmiş olduklarını zannederek koşarlar." Bu koşmadan vücûdlarına ancak beyhûde bir yorgunluk ârız olur. "Gırâr", "kitâb" veznindedir, müteaddid ma'nâları vardır; burada "noksan" ma'nâsınadır. Zîrâ çocuklar cismen ve aklen noksan olduklarından onlarda oyun hırsı hâsıl olur.

1136. Vaktâki çocuktan o fenâ olan hırs gider, diğer çocuklar üzerine ona gülme gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1136. Çocuktan o kötü olan hırs gittiği zaman, diğer çocuklar üzerine ona gülme gelir.

Çocuk büyüdüğü zaman, o kötü ve basit bir şey olan oyun hırsı gider, başka çocukları öyle oynar bir halde gördüğü vakit güler de der.

Vaktâki çocuk büyür, o fenâ ve âdî bir şey olan oyun hırsı gider, başka çocukları öyle oynar bir halde gördüğü vakit güler de der

1137. Ki: "Ne yapar idim, bunda ne görür idim, hırsın aksinden sirke, bal göründü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1137. Ki: "Ne yapardım, bunda ne görürdüm, hırsın yansımasından sirke, bal göründü?"

Yani, çocukların öyle dipsiz ve anlamsız oyunlarını gördüğü zaman der ki: "Çocukluğumda ben de bunlar gibi yapardım; fakat bu yaptığım neydi ve bu anlamsız meşguliyet içinde ne gibi bir fayda görürdüm. Oyun hırsının yansımasından, sirke gibi ekşi olan bu hareketler, boş yere bana bal gibi tatlı göründü." İşte Hak'tan gafil ve dünya işlerine hırslı olan noksan insan (insân-ı nâkıs) dahi, kemâl mertebesine geldiği zaman, dünya ehlinin hâline bakıp güler ve böyle söyler; çünkü bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Nitekim ayet-i kerimede انما الحيوةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَ لَهُوٌ (Muhammed, 47/36) yani "Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir" buyrulur.

Ya'ni, çocukların öyle dipsiz ve ma'nâsız oyunlarını gördüğü vakit der ki: "Çocukluğumda ben de bunlar gibi yapardım; fakat bu yaptığım ne idi ve bu ma'nâsız meşgüliyet içinde ne gibi bir fâide görür idim. Oyun hırsının aksinden, sirke gibi ekşi olan bu harekât, beyhûde bana bal gibi tatlı göründü." İşte Hak'dan gafil ve dünyâ umûruna harîs olan insân-ı nâkıs dahi, mertebe-i kemâle geldiği vakit, ehl-i dünyanın hâline bakıp güler ve böyle söyler; zîrâ bu hayât-ı dünyâ laib ve lehvden ibarettir. Nitekim âyet-i kerîmede انما الحيوةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَ لَهُوٌ (Muhammed, 47/36) ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak laib ve lehvdir" buyurulur.

1138. O peygamberlerin binası hırssız idi; ondan dolayı böyle revnaklar ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1138. O peygamberlerin binası hırssız idi; bu sebeple böyle güzellikler çok oldu.

Dünya ehlinden biri çıkıp da şöyle derse: "Dünya işleriyle meşgul olmanın oyuncak ve boş olduğundan bahsedilir; hâlbuki peygamberler dahi birtakım dünya işiyle meşgul olup kimi Mescid-i Aksâ'yı ve kimi Kâ'be'yi inşa etti ve kimi mescit ve mabet yaptı; ve dünya hayatına lazım şeyleri elde etmeye çalıştılar?" Biz şöyle cevap veririz: "Evet öyle oldu, fakat onların çalışmaları dünyalıkların, dünyevî suretin kendilerini elde etmeye hırslı olarak değildi; aksine onların hırsları, uhrevî işlere yönlendirilmiş idi. Ve hiçbirisi yaptığı bir işte Hak'tan gafil değildi; bu sebeple onların hırsları yukarıda 1132, 1133 numaralı beyitlerde açıklanan türden idi ve onların dünyevî amelleri pek büyük bir ilâhî maksada dayanıyordu. Bu sebeple o binaların güzellikleri ve parlaklıkları insanlar katında çok oldu.

Ehl-i dünyâdan birisi çıkıp derse ki: "Dünyâ umûruyla meşgüliyetin oyuncak ve boş olduğundan bahs olunur; halbuki peygamberler dahi birtakım dünyâ işiyle meşgül olup kimi Mescid-i Aksâ'yı ve kimi Kâ'be'yi binâ etti ve kimi mescid ve ma'bed yaptı; ve hayât-ı dünyaya lâzım şeyleri tahsîle sa'y ettiler?" Biz cevab veririz ki: "Evet öyle oldu, fakat onların sa'yleri dünyâların, sûret-i dünyeviyyenin kendilerini tahsile harîs olarak değil idi; belki onların hırsları, umûr-ı uhreviyyeye tevcîh buyurulmuş idi. Ve hiçbirisi yaptığı bir işte Hak'dan gafil değil idi; binâenaleyh onların hırsları yukarıda 1132, 1133 numaralı beyitlerde îzâh olunan nevi'den idi ve onların amel-i dünyevileri pek büyük bir kasd-ı ilâhîye müstenid idi. Binâenaleyh o binaların revnakları ve parlaklıkları inde'n-nâs ziyâde oldu.

1139. Ey kimse, kerîm olanlar çok mescid binâ etmişlerdir, fakat onun adı Mescid-i Aksa olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1139. Ey kimse, kerem sahibi olanlar çok mescit inşa etmişlerdir, fakat onun adı Mescid-i Aksa olmaz.

Ey ibret almak isteyen kimse, bu âlemde birçok kerem sahibi kişi çok mescit yaptırmışlardır; fakat o mescitlerden hiçbirinin adı Mescid-i Aksa değildir ve insanlar arasında bir peygamberin inşa ettiği Mescid-i Aksa kadar parlaklığını koruyamamıştır. Bu durum, ibret alınacak bir şeydir; çünkü hiçbir ferdin ihlâsı, bir peygamberin ihlâsı derecesinde saf değildir.

Ey ibret almak isteyen kimse, bu âlemde birçok kerem sâhipleri çok mescid yaptırmışlardır; fakat o mescidlerden hiçbirinin adı Mescid-i Aksâ değildir ve nâs arasında bir peygamberin binâ ettiği Mescid-i Aksa kadar parlaklığını muhafaza edememiştir. Bu hâl, ibret alınacak bir şeydir; zîrâ hiçbir ferdin ihlâsı, bir peygamberin ihlâsı derecesinde sâf değildir.

1140. Kâ'be'nin her bir dem izzeti arttı; o ihlasat İbrâhîm'den idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1140. Kâbe'nin her an izzeti arttı; o ihlaslar İbrahim'den idi.

Kâbe ilk önce İbrahim (a.s.) tarafından inşa edildi. Kıyamete kadar İslam ehli katında izzeti daima artmakta ve doğudan ve batıdan bölük bölük tavaf ve ziyaret edilmektedir. Kâbe'nin böyle izzetinin artması İbrahim (a.s.)'in ihlaslarının kuvvetinden ve saflığından idi.

Ka'be ilk evvel İbrâhîm (a.s.) tarafından binâ olundu. Kıyâmete kadar ehl-i İslâm indinde izzeti dâimâ ziyâde olmakta ve şarktan ve garbdan fevc fevc tavaf ve ziyâret olunmaktadır. Ka'be'nin böyle izzetinin tezâyüdü İbrâhîm (a.s.)in ihlâslarının kuvvetinden ve safvetinden idi.

1141. O mescidin fazlı topraktan ve taştan değildir, fakat onun bânîsinde hırs ve cenk yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1141. O mescidin fazileti toprağından ve taşından değildir, aksine onun yapıcısında hırs ve savaş yoktur.

"Bennâ", çok bina yapan anlamına gelen mübalağalı bir fail ismidir ve "mimar" anlamına da gelir. Yani, "O Mescid-i Aksa'nın ve Mescid-i Haram'ın diğer mescitler üzerindeki fazileti, toprağından ve taşından değildir. Onun mimarlarının, peygamberlerin nefislerinde hırs ve çekişme sıfatlarının olmamasındandır." Çünkü onların nefislerinin başlangıcı, "nefs-i mutmainne"dir (huzura ermiş nefis).

“Bennâ”, çok binâ yapıcı ma'nâsına mübâlağa ile ism-i fâildir ve “mi'mâr” ma'nâsına da gelir. Ya'ni, “O Mescid-i Aksa'nın ve Mescid-i Harâm'ın sâir mescidler üzerine fazlı, toprağından ve taşından değildir. Onun mi'mârları enbiyânın nefislerinde hırs ve nizâ' sıfatları olmamasındandır.” Zîrâ onların nefislerinin bidâyeti, “nefs-i mutmainne”dir.

1142. Onların kitabları, başkalarının kitabları gibi değildir; ne mescidleri, ne kesbleri ne hânumânları.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1142. Onların kitapları, başkalarının kitapları gibi değildir; ne mescitleri, ne kesbleri ne de evleri barkları.

O peygamberlerin kitapları ilahi vahiy olması itibarıyla, başkalarının yazdıkları kitaplara benzemez; mescitleri ve dünya hayatındaki kesbleri (irâdî kazanımları) ve evleri barkları, yani eşleri, çocukları, malları ve evleri, başkalarınınkine benzemez. Çünkü onların kesblerindeki saflık, başkalarının kesblerinde bulunamaz. Çünkü peygamberler eşyanın hakikatlerini görürler ve gördüklerini bilirler ve bildiklerini söylerler; başkalarının kitapları ise akıl ve vehmin (sanının) etkisi altındadır; ve kesblerinde (irâdî kazanımlarında) cehalet sebebiyle şüpheli maddeler karışık olur ve evlerinde barklarında dağınıklık ve ayrılık bulunur.

“O peygamberlerin kitabları vahy-i ilâhî olmak i'tibariyle, başkalarının yazdıkları kitablara benzemez; mescidleri ve hayât-ı dünyeviyyede kesbleri ve hânumânları ya'ni ehl ü ıyâli ve mâmeleki ve evi barkı, başkalarınınkine benzemez. Zîrâ onların kesblerindeki safvet, başkalarının kesblerinde bulu-namaz.” Zîrâ enbiyâ hakāyık-ı eşyayı görürler ve gördüklerini bilirler ve bil-diklerini söylerler; başkalarının kitabları ise akıl ve vehmin te'sîri altındadır; ve kesblerinde cehil hasebiyle şübheli mevâdd karışık olur ve hânumânların-da teşettüt ve teferruk bulunur.

1143. Ne edebleri, ne gazabları, ne ukūbetleri, ne uykuları ve ne kıyas ve ne makāli.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1143. Ne edepleri, ne gazapları, ne cezaları, ne uykuları ve ne kıyasları ve ne sözleri.

"Nekâl", ceza ve azap; "nuâs" uyku demektir. Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin devamıdır. Yani, "Peygamberlerin bu halleri de başkalarınınkine benzemez" demek olur. Çünkü onların bu hallerinde zerre kadar riyâ (gösteriş) ve süm'a (duyurma isteği) gibi nefse ait sıfatlardan bir şey bulunmaz. Başkalarının edepleri çevrelerine hoş görünmek suretiyle nefsi korumak içindir; gazapları ve cezaları, uykuları nefsânîdir ve kıyasları ve sözleri kendi nefislerinin faydası düşüncesiyle gerçekleşir.

“Nekâl”, ukūbet ve azâb; “nuâs” uyku demektir. Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin mâba'didir. Ya'ni, “Enbiyânın bu halleri de başkalarınınkine benze-mez demek olur. Zîrâ onların bu hallerinde zerre kadar riyâ ve süm'a gibi sı-fât-ı nefsâniyyeden bir şey bulunmaz. Başkalarının edebleri muhîtlerine hoş görünmek sûretiyle vikāye-i nefs içindir; gazabları ve ukūbetleri, uykuları nefsânîdir ve kıyasları ve makālleri nef'-i nefisleri mülâhazasıyla vâki' olur.”

1144. Onların her birinin bir başka ferri vardır; onların can kuşu başka kanattan uçucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1144. Onların her birinin başka bir ferdi vardır; onların can kuşu başka kanattan uçar.

Yani, yüce peygamberler hazretlerinden her birinin başka bir güzelliği ve parlaklığı vardır; her biri Hâdî isminin (doğru yolu gösteren isminin) tam mazharı (tecelli yeri) olmakla birlikte, kendilerine özgü Rableri (rabb-i hâss) itibarıyla aralarında üstünlük farkı vardır. Nitekim ayet-i kerimede "تلك الرسل فَضَّلْنَاً بعضهم على بعض" (Bakara, 2/253) yani "Bu resullerin bazısını, bazısı üzerine üstün kıldık" buyurulur. Bu kendilerine özgü Rablerinin etkisiyle kimi tenzihe (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırmaya) ve kimi teşbihe (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeye) ve kimi bazen tenzihe ve bazen teşbihe ve kimi teşbihte tenzihe ve tenzihte teşbihe davet ederler. Bu sebeple her birinin yüce ruhu başka kanattan uçar.

Ya'ni, enbiyâ-yı izâm hazarâtından her birinin bir başka revnakı ve parlaklığı vardır; her biri ism-i Hâdî'nin mazhar-ı kâmili olmakla beraber, rabb-i hâssları i'tibariyle aralarında tefâzul vardır. Nitekim âyet-i kerîmede تلك الرسل فَضَّلْنَاً بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) ya'ni "Bu resûllerin ba'zısını, ba'zısı üzerine tafdîl ettik" buyurulur. Bu rabb-i hâsslarının te'sîriyle kimi tenzîhe ve kimi teşbîhe ve kimi kâh tenzîhe ve kâh teşbîhe ve kimi teşbîhde tenzîhe ve tenzîhde teşbîhe da'vet ederler. Binâenaleyh her birinin rûh-ı âlîsi başka kanattan uçar.

1145. Onların halinin zikrinden gönül titrer; onların fiilleri, bizim fiillerimizin kıblesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1145. Onların hâlinin zikrinden gönül titrer; onların fiilleri, bizim fiillerimizin kıblesidir.

Peygamberlerin hâllerinin zikrinde gönlün titremesinin sırrı şudur ki, insân-ı kâmil, Yüce Allah'ın mutlak varlığının son elbise ile tecellîsinden ibarettir; ve peygamberlerin (a.s.) her biri aslen birer insân-ı kâmildir. Olgun velilerin kemalleri ise miras yoluyladır. Bu sebeple aslen insân-ı kâmil olan peygamberlerin hâllerinin zikri, Yüce Allah'ın mutlak varlığının tecellî hallerini beyan eder ki, bundaki azamet, açıklamaya muhtaç değildir. Bu azametin önünde titremek tabiîdir. Bu anlamı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de İlyas Fassı'nda "رسل الله الله اعلم حيث يجعل رسالته" (En'âm, 6/124) yani “Allah'ın resûlleri, Allah'tır. O, risâletini nerede kılacağını daha ziyade bilir" ayet-i kerîmesinin bir yönü olarak beyan buyururlar. Ayrıntısı fakir tarafından yazılan bu fassın şerhindedir; ve cenâb-ı Pîr efendimizin bu anlamdaki “Müstezâd"ını burada zikretmek irfan sahipleri için faydadan uzak değildir. Müstezâd şiiri: "Çok tecellî eden hakiki ma'şuk her lahzada bir şekil ile ortaya çıktı; gönül kaptı ve gizlendi. Hakiki yar her an başkalarının elbisesiyle ortaya çıktı; bazen ihtiyar ve bazen delikanlı oldu. Bazen Nuh oldu ve dünyayı duası ile suya gark etti. Kendisi gemiye gitti. Bazen İbrahim Halil oldu ve ateş içinde ortaya çıktı, ateş ondan gülistan oldu. Yusuf oldu ve Mısır'dan âlemin aydınlatıcısı olan bir gömlek gönderdi. Yakup'un gözünden nurlar gibi ortaya çıktı. Nihayet gözü aşikâr oldu; muhakkak Musa (a.s.)'ın yed-i beyzâsından olan dahi O idi. Çobanlık ederdi, asaya gitti, yılan sıfatı üzerinde ortaya çıktı. Ondan büyüklerin fahri oldu; nice bir zaman, teferrüc cihetinden bu yeryüzü üzerinde dolaştı. İsa oldu ve dönücü felek kubbesi üzerinde ortaya çıktı; tesbih edici oldu. Gelip gittiğini gördüğün her fert dahi hep O idi. Nihayet Arap şeklinden ortaya çıktı, dünyanın dârâsı oldu; hayır hayır ki, bir saf-derun suretinde "ene'l-Hak" diyen dahi O idi. O darağacında ortaya çıkan Mansur değil idi; cahil olan şüpheye düştü. Mevlana-yı Rumi küfür sözünü söylememiştir, söyleyemez, ona inkâr etmeyiniz! Kafir o kimse olur ki, inkâr ile ortaya çıktı, cehennemliklerden oldu."

Şimdi bu açıklamalardan bu şerefli beyitteki "titreme"nin ve "peygamberlerin fiilleri, bizim fiillerimizin kıblesi olması"nın sırrı ve anlamı anlaşılır.

Enbiyânın hallerinin zikrinde gönül titremesinin sırrı budur ki, insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın son libâs ile tecellîsinden ibârettir; ve enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın her birerleri bi'l-asâle birer insân-ı kâmildir. Evliyâ-yı kümmelînin kemâlleri ise bi'l-verâsedir. Binâenaleyh bi'l-asâle insân-ı kâmil olan enbiyânın zikr-i ahvâli, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın etvâr-ı tecelliyâtını beyân olur ki, bundaki azamet, muhtâc-ı îzâh değildir. Bu azametin önünde titremek tabiîdir. Bu ma'nâ-yı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ilyasî'de رسل الله الله اعلم حيث يجعل رسالته (En'âm, 6/124) ya'ni “Allâh'ın resûlleri, Allâh'dır. O risâletini nerede kılacağını daha ziyâde bilir" âyet-i kerîmesinin bir vechi olarak beyân buyururlar. Tafsîli fakîr tarafından yazılan bu fassın şerhindedir; ve cenâb-ı Pîr efendimizin bu ma'nâdaki “Müstezâd"ını burada zikr etmek erbâb-ı irfân için fâideden hâlî değildir. Şi'r-i müstezâd: "Kesîrü't-tecelli olan ma'şûk-i hakîkî her lahzada bir şekil ile zâhir oldu; gönül kaptı ve gizlendi. Yâr-i hakîkî her dem başkalarının libâsıyla zâhir oldu; gâh ihtiyar ve gâh delikanlı oldu. Gâh Nûh oldu ve cihânı duâsı ile suya gark etti. Kendisi gemiye gitti. Gâh İbrâhîm Halil oldu ve ateş içinde zâhir oldu, ateş ondan gülistan oldu. Yûsuf oldu ve Mısır'dan âlemin rûşen-geri olan bir gömlek gönderdi. Ya'kūb'un gözünden nûrlar gibi zâhir oldu. Nihâyet gözü aşikâr oldu; muhakkak Mûsâ (a.s.)ın yed-i beyzâsından olan dahi O idi. Çobanlık ederdi, asâya gitti, yılan sıfatı üzerinde zâhir oldu. Ondan büyüklerin fahri oldu; nice bir dem, teferrüc cihetinden bu yeryüzü üzerinde dolaştı. Îsâ oldu ve dönücü kubbe-i felek üzerinde zâhir oldu; tesbih edici oldu. Gelip gittiğini gördüğün her ferd dahi hep O idi. Nihâyet şekl-i Arabî'den zahir oldu, cihânın dârâsı oldu; hayır hayır ki, bir sâf-derûn sûretinde "ene'l-Hak" diyen dahi O idi. O dârağacında zahir olan Mansûr değil idi; câhil olan şübhede oldu. Mevlânâ-yı Rûmî küfür sözünü söylememiştir, söyleyemez, ona münkir olmayınız! Kâfir o kimse olur ki, inkâr ile zâhir oldu, cehennemliklerden oldu."

İmdi bu îzâhâttan bu beyt-i şerîfdeki "titreme"nin ve "enbiyânın fiilleri, bizim fiillerimizin kıblesi olması"nın sırrı ve ma'nâsı anlaşılır.

1146. Onların kuşlarının yumurtaları altından olmuştur; onların canı gece yarısında seher vaktini görücü olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1146. Onların kuşlarının yumurtaları altından olmuştur; onların canı gece yarısında seher vaktini görücü olmuştur.

Bilinmeli ki, soyut ruhlar (maddeden arınmış ruhlar) sıfat mertebesindedir; ne zaman ki bedenlere ilişirler, fiiller mertebesine gelirler ve fiiller, ruh kuşlarının yumurtaları gibidir. Peygamberlerin fiilleri, asla nefsin sıfatı karışmamış bir hâlde bulunduğundan, altın gibi kıymetlidir. Çünkü onların ruhları, pek karanlık ve yoğun olan tabiat ve cismaniyet âleminde hakikat güneşinin nurunu gösteren seher vakti gibi olmuştur.

Ma'lûm olsun ki, ervâh-ı mücerrede, mertebe-i sıfattadır; vaktâki ecsâda taalluk ederler, mertebe-i ef'âle gelirler ve "efâl," rûh kuşlarının yumurtaları mesâbesinde bulunur. Enbiyânın efâli, aslâ nefsin sıfatı karışmamış bir halde bulunduğundan, altın gibi kıymetlidir. Zîrâ onların rûhları pek karanlık ve kesîf olan tabîat ve cismâniyet âleminde hakîkat güneşinin nûrunu gösteren seher vakti gibi olmuştur.

1147. Ben kavmin iyiliğini cân ile her ne söylersem, eksik söyledim, kavmin eksik söyleyicisi olmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1147. Ben kavmin iyiliğini can ile her ne söylersem, eksik söyledim, kavmin eksik söyleyicisi olmuşum.

"Ben peygamberler (enbiyâ) topluluğunun iyilikleri hakkında her ne söylersem, eksik söylemiş olurum; bu sebeple ben o yüce topluluğun eksik söyleyicisi olmuşumdur." Çünkü peygamberlik hâli, zevkî (yaşanarak bilinen) ve vicdanîdir; ve peygamberlikle nitelenmemiş (muttasıf olmayan) bir kimsenin şanlı peygamber (Nebbiyy-i zîşân) hakkındaki sözleri, yaşanarak bilinen ilim (ilm-i zevkî) ve tecrübe (hıbret) üzerine olmaz, böyle olunca da o söz eksik olur. Örneğin, padişah olmayan bir kimsenin, padişahlığın zevki hakkındaki sözleri tam olmaz.

"Ben enbiyâ tâifesinin, iyilikleri hakkında her ne söylersem, eksik söylemiş olurum; binâenaleyh ben o tâife-i aliyyenin eksik söyleyicisi olmuşumdur." Zîrâ nübüvvet hâlî, zevkî ve vicdânîdir; ve nübüvvetle muttasıf olmayan kimsenin Nebbiyy-i zîşân hakkındaki sözleri ilm-i zevkî ve hıbret üzerine olmaz, böyle olunca da o söz nâkıs olur. Meselâ pâdişâh olmayan kimsenin, pâdişâhlığın zevki hakkındaki sözleri tamâm olmaz.

1148. Ey kerîmler, Mescid-i Aksa yapınız, zîra tekrar Süleyman geldi ve's-selâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1148. Ey kerem sahipleri, Mescid-i Aksa yapınız, çünkü Süleyman tekrar geldi ve selam olsun!

"Ey ruhlarına karşı kerem sahibi olanlar, Aksa mertebesinde olan kalbinizi inşa ediniz; çünkü Süleymanî mirasçılığına sahip olan insân-ı kâmil geldi ve vâris ile mûris (miras bırakan) tek bir kişi hükmünde bulunduğundan, Hz. Süleyman yine gelmiş oldu." Hz. Süleyman peygamberlik yönüyle zahiren Mescid-i Aksa'yı ve velayet yönüyle batınen kalpleri inşa etti. İnsân-ı kâmil ise velayet yönü sebebiyle kalpleri mamur eder. Buna göre, kalbi imar etme hususunda zamanın Süleyman'ının emrine tabi olunuz. Bu şerefli beyitte Pir efendimiz "Süleyman" ile kendi şerefli zatlarına işaret buyururlar.

"Ey rûhlarına karşı kerîm olanlar, Aksâ mesâbesinde olan kalbinizi binâ ediniz; zîrâ verâset-i Süleymânîyi hâiz olan insân-ı kâmil geldi ve vâris ile mûris şahs-ı vâhid hükmünde bulunduğundan, Hz. Süleymân yine gelmiş oldu." Hz. Süleymân cihet-i nübüvveti ile zâhiren Mescid-i Aksa'yı ve cihet-i velâyeti ile bâtınen kalbleri binâ etti. İnsân-ı kâmil ise cihet-i velâyeti hasebiyle kalbleri ma'mûr eder. Binâenaleyh i'mâr-ı kalb hususunda Süleymân-ı zamânın emrine tâbi' olunuz. Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz "Süleymân" ile zât-ı şerîflerine işâret buyururlar.

1149. Ve eğer bu dîvlerden ve perilerden baş çekerlerse, melekler hepsini çenbere çekerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1149. Ve eğer bu devlerden ve perilerden yüz çevirirlerse, melekler hepsini çembere çekerler.

Ve eğer şehvet, gazap, vehim (gerçek olmayan tahayyül), ucüb (kendini beğenme), kibir ve haset gibi şeytanlar ve periler, bu kalbin Mescid-i Aksa'sının imarından yüz çevirirler ve kaçınırlarsa, melekler sayılan insân-ı kâmilin kuvvetleri onları çembere ve bukağıya çekerler.

Ve eğer kuvâ-yı şeheviyye ve gazabiyye ve vehmiyye ve ucüb ve kibir ve hased gibi şeytanlar ve periler, bu kalb Mescid-i Aksa'sının i'mârından baş çekerler ve imtina' ederlerse, melekler idâdında olan insân-ı kâmilin kuvâsı onları çenbere ve bukağıya çekerler.

1150. Şeytan mekr ve riyadan bir dem eğri giderse, onun başı üzerine şimşek gibi kamçı gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1150. Şeytan hile ve riyadan bir an eğri giderse, onun başı üzerine şimşek gibi kamçı gelir.

Eğer nefis şeytanı hile ve riyadan dolayı, bu kalbi imar etme hususunda eğri hareket ederse, onun başı üzerine insân-ı kâmilin şimşek gibi tasarruf kamçısı gelir.

Eğer nefis şeytanı mekr ve riyâdan dolayı, bu i'mâr-ı kalb husûsunda eğri hareket ederse onun başı üzerine insân-ı kâmilin şimşek gibi tasarruf kamçısı gelir.

1151. Süleymân gibi ol, tâ ki senin şeytanların senin binân için taş getirsinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1151. Süleyman gibi ol ki senin şeytanların senin binan için taş getirsinler.

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, sen ihlâs hususunda Süleyman gibi ol ki senin nefse ait sıfatlar (nefsin kötü huyları) olan şeytanların, senin kalp binan için güzel ahlâk taşlarını getirsinler!

Binâenaleyh ey sâlik, sen ihlâs husûsunda Süleymân gibi ol, tâ ki senin sıfât-ı nefsâniyye şeytanların, senin binâ-yı kalbin için güzel ahlâk taşlarını getirsinler!

1152. Süleyman gibi vesvesesiz ve hîlesiz ol, tâ ki cin ve şeytan senin fermanını götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1152. Süleyman gibi vesvesesiz ve hilesiz ol, tâ ki cin ve şeytan senin fermanını götürsün!

Süleyman (a.s.) gibi ihlas sahibi ol ve işlerinde vesvesesiz ve hilesiz ol; tâ ki cin ve şeytan konumunda olan vücudundaki kuvvetler (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler) sana itaat edip fermanını yerine getirsinler!

Süleymân (a.s.) gibi sâhib-i ihlâs olup, umûrunda vesvesesiz ve hîlesiz ol; tâ ki cin ve şeytân mesâbesinde olan vücudundaki kuvâ sana mutî olup fermânını icrâ etsinler!

1153. Senin mührün bu gönüldür ve ayık ol, tâ ki mührün şeytana şikâr olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1153. Senin mührün bu gönüldür ve ayık ol, tâ ki mührün şeytana av olmasın!

Ey Hakk Yolcusu, senin kuvvetlerinde tasarrufuna sebep olan mühür, senin bu gönlündür; aklını başında tut ve uyanık ol ki, tasarruf sebebi olan o mührü şeytana kaptırmayasın! Eğer kaptırırsan, senin varlığının mülkünde tasarruf eden ancak şeytan olur.

Ey sâlik, senin kuvânda tasarrufuna sebeb olan mühür, senin bu gönlündür; aklını başında tut ve müteyakkız ol ki, sebeb-i tasarruf olan o mührü şeytana kaptırmayasın! Eğer kaptırır isen, senin vücûdunun mülkünde mutasarıf olan ancak şeytan olur.

1154. Böyle olunca şeytan senin üzerine dâimâ Süleymanlık eder; hazer et, vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1154. Böyle olunca şeytan senin üzerine dâimâ Süleymanlık eder; sakın, vesselâm!

1155. Ey gönül, o Süleymanlık mensûh değildir; senin başında ve sırrında Süleymanlık edicilik vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1155. Ey gönül, o Süleymanlık yürürlükten kaldırılmış değildir; senin başında ve sırrında Süleymanlık etme kabiliyeti vardır.

"Süleymânî"deki "yâ" harfi masdariyettir (bir işin yapılışını ifade eder), "Süleymânî kün" terkip hâlindeki bir sıfattır, "kü-nî"deki "yâ" da aynı şekilde masdariyettir. Yani, "Ey gönül, eğer nefis şeytanı mührünü ele geçirir ve senin varlık mülkünde tasarruf ederse ümitsiz olma; çünkü o Süleymanlık yürürlükten kaldırılmış değildir. İnsan olmak itibarıyla senin başında ve bâtınında, yani ruhunda Süleymanlık etme yatkınlığı vardır, nefis şeytanında ise bu yatkınlık yoktur.

"Süleymânî"deki "yâ" masdariyet, “Süleymânî kün" vasf-ı terkîbî, “kü-nî"de "yâ” kezâ masdariyettir. Ya'ni, "Ey gönül, eğer nefis şeytânı mührünü kapar ve senin mülk-i vücûdunda tasarruf ederse me'yûs olma; zîrâ o Süleymânlık mensûh değildir. İnsan olmak i'tibâriyle senin başında ve bâtınında ya'ni rûhunda Süleymanlık edicilik isti'dâdı vardır, nefis şeytanında ise bu isti'dâd yoktur.

1156. Şeytan dahi bir vakit Süleymanlık eder; fakat her çulha ne vakit atlas dokur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1156. Şeytan dahi bir süre Süleymanlık eder; fakat her dokumacı ne zaman atlas dokur?

Nefis şeytanı dahi insan vücudunda bir süre Süleymanlık edip, tasarruf sahibi olur; fakat bu tasarrufu ile Süleyman olması gerekmez; çünkü her dokumacının dokuduğu kumaş, kıymetli atlas olamaz.

Nefis şeytânı dahi vücûd-ı beşerde bir vakit Süleymanlık edip, mutasarrıf olur; fakat bu tasarrufu ile Süleymân olması lâzım gelmez; çünki her çulhanın dokuduğu kumaş, kıymetli atlas olamaz.

1157. O, onun eli gibi el kımıldatır ve fakat her ikisinin arasında çok bir fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1157. O, onun eli gibi el kımıldatır ve fakat her ikisinin arasında çok bir fark vardır.

Yani, "Hayvanî ruh sahibi olan nefis dahi, izafî ruhun eli gibi el kımıldatır ve varlıkta tasarruf eder; ve fakat hayvanî ruhun tasarrufu ile, izafî ruhun tasarrufu arasında çok fark vardır.

Ya'ni, “Rûh-i hayvânî sâhibi olan nefis dahi, rûh-i izâfînin eli gibi el kımıldatır ve vücûdda mutasarrıf olur; ve fakat rûh-i hayvânînin tasarrufu ile, rûh-i izâfînin tasarrufu arasında çok fark vardır.

## Şairin kıssası, şâhın ihsân vermesi, Ebu'l-Hasan adlı vezîrin muzâaf kılması

1158. Bir şair hil'at ve ikrâm ve mansıb ümîdi üzerine şahın huzuruna bir şi-ir getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1158. Bir şair, hil'at (padişahın giydirdiği kaftan), ikram ve makam ümidiyle şahın huzuruna bir şiir getirdi.

1159. Şah mükrim idi; o ona kızıl altından bin ve kerâmetler ve nüsâr emr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1159. Şah cömert idi; o, şaire kızıl altından bin tane ve ikramlar ve nüsâr emretti.

"Nüsâr", "nûn" harfinin ötreli okunmasıyla, bir kimseye şereflendirme ve ikram etme amacıyla başına serpilen şey anlamına gelir. Yani, "Şah ikram edici bir zât idi, şairin şiirine karşılık olarak başı üzerine bin kızıl altın serpilmesi suretiyle ikram edilmesini emretti."

“Nüsâr”, nûnun zammı ile teşrifen ve ikrâmen bir kimsenin başına serpilen şey ma'nâsınadır. Ya'ni, "Şâh ikram edici bir zât idi, şairin şiirine mükâfât olarak başı üzerine bin kızıl altın saçılmak sûretiyle ikram edilmesini emr etti."

1160. Müteakiben onun vezîri dedi ki: "Bu az olur; gitmek için ona on bin hediye ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1160. Ardından onun veziri dedi ki: "Bu az olur; gitmek için ona on bin hediye ver!"

Adı Ebu'l-Hasan olan vezir padişaha dedi ki: "Emir buyurduğun bu bin altın azdır, memnuniyetle gitmesi için ona on bin altın hediye ve ihsan ver!"

Adı Ebu'l-Hasan olan vezîr pâdişâha dedi ki: "Emir buyurduğun bu bin altın azdır, memnûnen gitmesi için ona on bin altın hediye ve ihsân ver!"

1161. "Onun gibi şair-i akl için, sen deryâ elliden, on bin ki dedim, azdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1161. "Onun gibi akıllı bir şair için, sen derya elliden, on bin ki dedim, azdır."

"Ez çûn"daki "ez", sebep bildirmek içindir. "Nüs", burada akıl ve şuur anlamındadır. "Ez tu bahr-dest"deki "ez", çekip almak içindir. "Bahr-dest", "derya elli" cömertlikten kinayedir. Yani, "Öyle akıl kemaline sahip olan bir şair için, senin gibi kerem sahibi ve cömert olan padişahtan, söylediğim on bin altın bile azdır!" demek olur.

“Ez çûn”deki "ez", ta'lîl içindir. "Nüs", burada hûş ve şuûr ve akıl ma'nâsınadır. "Ez tu bahr-dest"deki "ez", intizâ' içindir. "Bahr-dest", "deryâ elli" cömertlikten kinâyedir. Ya'ni, "Öyle kemâl-i akıl sahibi olan bir şair için, senin gibi bir kerîm ve cömert olan pâdişâhdan, söylediğim on bin altın bile azdır!" demek olur.

1162. O, o şâha kıssa ve felsefe söyledi, tâ ki kefeden harmanın öşrü gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1162. O, o şaha kıssa ve felsefe söyledi, tâ ki kefeden harmanın öşrü gele!

"Felsefe", hikmet ilmi; "kefe" ise harmanda döven ile dövülmemiş buğday ve arpa başakları anlamındadır. Yani, "Vezir Ebu'l-Hasan padişahı ihsana teşvik etmek için geçmiş zamanlardaki cömert padişahların kıssasını ve cömertliğin faziletlerine dair hikmet ilmini söyledi; tâ ki dövülmemiş buğday cinsinden harmanın onda biri tahsil edilmiş olsun!" Yani şaire dediği derecede bir ihsan verilsin.

“Felsefe”, ilm-i hikmet; "kefe" harmanda döğen ile döğülmemiş buğday ve arpa başakları ma'nâsınadır. Ya'ni, "Vezîr Ebu'l-Hasan pâdişâhı ihsâna teşvik için geçmiş zamanlardaki cömert pâdişahların kıssasını ve sehâvetin fazâiline âid ilm-i hikmet söyledi; tâ ki döğülmemiş buğday cinsinden harmanın onda biri tahsil edilmiş olsun!" Ya'ni şaire dediği derecede bir ihsân verilsin.

1163. Ona on bini ve onun layıkında hil'at verdi, onun o sırrını şükür ve senâ evi yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1163. Ona on bin ve onun layıkında hil'at verdi, onun o sırrını şükür ve senâ evi yaptı.

Vezirin teşviki üzerine şah, o usta şaire on bin altın bağışladı ve kendisine layık derecede değerli elbiseler de verdi; şairin iç dünyasını şükür ve övgü kaynağı yaptı.

Vezîrin teşviki üzerine şâh o şair-i mâhire on bin altın ihsân etti ve kendisine lâyık derecede elbise-i fâhire de verdi; şairin bâtınını şükür ve medih menba'ı yaptı.

1164. Binaenaleyh "Bu kimin sa'yi idi, benim ehliyetimi şâha kim gösterdi?" diye tefahhus etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1164. Bu sebeple "Bu kimin çabasıydı, benim ehliyetimi padişaha kim gösterdi?" diye araştırdı.

Gerçekleşen ikram üzerine şair: "Acaba bu ikram ve ihsan kimin gayretiyle gerçekleşti ve padişaha benim şiirdeki maharetimi ve ehliyetimi gösteren kimdi?" diye merak edip araştırdı.

İkrâm-ı vâki' üzerine şair: "Acabâ bu ikrâm ve ihsân kimin gayreti ile vâki' oldu ve pâdişâha benim şiirdeki mahâretimi ve ehliyetimi gösteren kim idi?" diye tecessüs ve tefahhus etti.

1165. Binnetîce ona dediler ki: "Filânüddîn vezîr, o adı Hasan ve hulku ve zamîri hasen!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1165. Sonuç olarak ona dediler ki: "Filânüddîn vezir, o adı Hasan ve ahlakı ve içi güzel!"

Şairin araştırması ve sorusu üzerine cevap olarak dediler ki: "Senin ehliyetini padişaha gösteren vezirin adı Hasan'dır; ve huyu ve kalbi güzeldir; ve lakabı da "Filâneddîn"dir." "Filâneddîn" ifadesiyle o zamanda lakaplara eklenen "ed-dîn" kelimesinin yaygın olmasına işaret edilir. Örneğin Celâleddîn, Nûreddîn, Sadreddîn, Bedreddîn, Bahâeddîn gibi isimlerin kullanılması, önceki zamanlarda âdet olmuştu. Zamanımızda nadiren kullanılır.

Şairin tefahhusu ve suâli üzerine cevâben dediler ki: "Senin ehliyetini pâdişâha gösteren vezîrin adı Hasan'dır; ve huyu ve kalbi hasendir ve güzeldir; ve lakabı da "Filâneddîn"dir." "Filâneddîn" ta'bîriyle o zamanda lakablara izâfe olunan "ed-dîn" kelimesinin mu'tâd olmasına işâret buyurulur. Meselâ Celâleddîn, Nûreddîn, Sadreddîn, Bedreddîn, Bahâeddîn gibi isimler kullanılması, evvelki zamanlarda âdet olmuş idi. Zamânımızda nedret üzere müsta'meldir.

1166. Onun medhinde uzun bir şiir yazdı ve tekrar hâne tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1166. Onun övgüsünde uzun bir şiir yazdı ve tekrar evine gitti.

Şair, vezirin lütfunu anlayınca, şahın övgüsünde değil, o vezirin övgüsünde uzun bir şiir yazdı ve evine geri döndü.

Şâir vezîrin lutfunu anlayınca şâhın medhinde değil, o vezîrin medhinde uzun bir şiir yazdı ve hânesi tarafına geri döndü.

1167. Şahın ni'metleri ve şahın hil'atları, dilsiz ve dudaksız olarak şahı medh ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1167. Şahın nimetleri ve şahın hil'atları (padişahın giydirdiği özel elbiseler), dilsiz ve dudaksız olarak şahı överdi.

Çünkü şahın kendisini sözle ve dille övmeye gerek yoktu; aksine onun nimetleri ve hil'atları ve ihsanları, dilsiz ve dudaksız, yani sözlere ve dile gerek olmaksızın şahı övüyordu.

Çünki şâhın kendisini lafzan ve lisânen medhe hâcet yok idi; ancak onun ni'metleri ve hil'atları ve ihsânları, dilsiz ve dudaksız, ya'ni elfâza ve lisâna hâcet olmaksızın şâhı medh ediyor idi.

1168. Birkaç sene sonra şair fakr ve kılletten nâşî rızk ve dolaşmak için muhtaç oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1168. Birkaç sene sonra şair, fakirlik ve azlıktan dolayı rızık ve dolaşmak için muhtaç oldu.

Birinci mısradaki "geşt" dolaşmak ve ikinci mısradaki "geşt" ise "oldu" anlamındadır. Ankaravî nüshasında ikinci mısrada "avaz" (vâki' olan) geçmektedir. Hazret bu kelimeye "azlık" anlamını vermiştir. Ben Kamus'ta bu kelimeye rastlayamadım. Hind nüshalarında "avez" (عوز) yazılmıştır, Kamus'ta "ihtiyaç ve fakirlik" anlamında olduğu belirtilmiştir.

Birinci mısra'daki "geşt" dolaşmak ve ikinci mısra'daki "geşt" ise "oldu" ma'nâsınadır. Ankaravî nüshasında ikinci mısra'da "avaz" vâki'dir. Hazret bu kelimeye "kıllet" ma'nâsını vermiştir. Fakîr Kāmûs'da bu kelimeye tesadüf edemedim. Hind nüshalarında "avez )عوز( yazılmıştır, Kāmûs'da "ihtiyaç ve fakr" ma'nâsına olduğu mezkûrdur.

1169. Dedi: "Fakr ve el darlığı vakti, tecrübe olunmuşun cüst ü cûsu çok iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1169. Dedi: "Fakirlik ve el darlığı vaktinde, tecrübe edilmiş olanı aramak çok iyidir."

Şair kendi kendine dedi ki: "Fakirlik ve el darlığı vaktinde faydası tecrübe edilmiş olan şeyi aramak çok iyidir."

Şâir kendi kendine dedi ki: "Fakr ve el darlığı vaktinde fâidesi tecrübe olunmuş olan şeyin taharrîsi çok iyidir."

1170. "Bir dergahı ki, keremde tecrübe ettim, yeni hâceti de o tarafa götürürüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1170. "Bir dergâhı ki, keremde tecrübe ettim, yeni hâceti de o tarafa götürürüm."

Yeni ihtiyacı dahi, keremini tecrübe etmiş olduğum bir dergâh tarafına arz edeyim.

"Yeni ihtiyacı dahi, keremini tecrübe etmiş olduğum bir dergâh tarafına arz edeyim."

1171. O Sibeveyh Allah'ın ma'nâsını, "Havâyicde onlar Onun indine ilticâ eylerler" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1171. O Sibeveyh, Allah'ın anlamını, "İhtiyaçlarında onlar O'nun katına sığınırlar" diye açıkladı.

Sîbeveyh, nahiv âlimlerinin başıdır. Bu zat, "Allah" lafzının anlamını lügat açısından açıklayıp "Yaratılmışların kendi ihtiyaçlarını Yüce Allah tarafına arz etmeleridir" demiştir. Bilinmeli ki, "Allah" ism-i şerifinin türemesi konusunda âlimlerin ihtilafı vardır; bu ihtilaflar lügat ilmine ait bir mesele olduğundan, bunların tek tek burada zikri uzatmaya sebep olur. Sîbeveyh'in görüşü şudur: Bu isim "eleh"ten türemiştir, aslı "veleh"tir; bu sebeple "Allah" aslında "ülihe ileyhi" yani "kendisine sığınılan" olmuş olur. Bu şekilden birinci "ha" ile ikinci hemzeyi düşürüp, lâmı lâma idgam edip ve "ya" harfini de elife dönüştürdüler, "Allah" oldu.

Sîbeveyh nahiv âlimlerinin reîsidir. Bu zât “Allâh" lafzının ma'nâsını lügat i'tibariyle beyân edip "Mahlûkātın kendi ihtiyaçlarını Hak Teâlâ tarafına arz etmeleridir" demiştir. Ma'lûm olsun ki, “Allâh” ism-i şerîfinin iştikākında ulemânın ihtilafı vardır, bu ihtilafât ilm-i lügata âit bir mesele olduğundan bunların birer birer burada zikri mûcib-i tatvîl olur. Sîbeveyh'in kavli budur ki: Bu isim "eleh"den müştaktır, aslı "veleh"dir; binâenaleyh "Allâh" aslında "ülihe ileyhi" ya'ni "kendisine ilticâ olunan" olmuş olur. Bu şekilden birinci "hâ” ile, ikinci hemzeyi hazf ve lâmı lâma idgâm ve "ya" harfini de elife tebdîl ettiler, "Allâh" oldu.

1172. Dedi ki: "Biz hâcetlerimizde sana ilticâ ettik, imdi biz onları iltimas eyledik; onları senin indinde bulduk."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1172. Dedi ki: "Biz ihtiyaçlarımızda sana sığındık, şimdi biz onları talep ettik; onları senin katında bulduk."

Sîbeveyh "Allah" lafzının türemesini, yukarıdaki şekilde açıkladıktan sonra, anlamını izah ederek dedi ki: "Ey Rabbim, biz ihtiyaçlarımızda sana sığındık ve onları senden talep ve niyaz ettik ve o ihtiyaçlarımızı senin Rablık katında bulduk."

Sîbeveyh "Allâh" lafzının iştikākını, yukarıdaki vecih ile beyân ettikten sonra, ma'nâsını îzâhen dedi ki: "Yâ Rab, biz hâcetlerimizde sana ilticâ ettik ve onları senden iltimâs ve niyâz ettik ve o hâcetlerimizi senin ind-i rubûbiyyetinde bulduk."

1173. Yüz binlerce akıl, dert vaktinde o Ferd olan Deyyan'ın önünde feryad edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1173. Yüz binlerce akıl, dert vaktinde o Ferd olan Deyyan'ın önünde feryat edicidir.

"Deyyan", ceza verici ve muhasip (hesap sorucu) anlamındadır. Yani "Yüz binlerce akıllı kişi, def'i ve giderilmesi insanların kudret elinden dışarıda olan dert ve belalar vaktinde, kullarının fiillerini hesap edip cezalarını veren o Ferd olan Hakk'ın huzurunda feryat ederler ve 'Aman ya Rab, bu belayı üzerimizden def et!' diye yalvarırlar."

"Deyyân", cezâ verici ve muhasib ma'nâsınadır. Ya'ni "Yüz binlerce âkıl def' ve izâlesi, beşerin yed-i kudretinden hâriç olan dert ve belâlar vaktinde, kullarının ef'âlini muhasebe edip cezalarını verici olan o Hakk-ı Ferd'in huzûrunda feryâd ederler ve "Amân yâ Rab, bu belâyı üzerimizden def' et!" diye yalvarırlar."

1174. Hiçbir ahmak deli bunu yapar mı? Bir bahîl bir âciz üzerinde tese'ül etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1174. Hiçbir ahmak deli bunu yapar mı? Bir cimri, âciz birinden dilenir mi?

"Felîv", boş, faydasız ve ahmak anlamında olup, delinin sıfatıdır. Yani "Allah ihtiyaçların sığınağı olmasaydı, binlerce akıllı kişi O'na sıkıntı vaktinde yalvarmazdı; çünkü hiçbir ahmak deli bile, cimri ve âciz olan bir kimsenin kapısına gidip ihtiyacını arz etmez."

"Felîv", beyhûde ve fâidesiz ve ahmak ma'nâsına olup, dîvânenin sıfatıdır. Ya'ni "Allâh hâcetlerin melcei olmasa idi, binlerce âkıller O'na sıkıntı vaktinde niyâz etmezler idi; zîrâ hiçbir ahmak deli bile, bir bahîl ve âciz olan kimsenin kapısına gidip hâcetini arz etmez."

1175. Eğer binlerce kereden ziyâde akıller görmeseler idi, ne vakit onun huzûruna can çekerlerdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1175. Eğer akıllar binlerce kereden fazla görmeselerdi, ne zaman onun huzuruna can çekerlerdi?

Eğer akıllar yüz binlerce kereden fazla Hakk'ın rahmetini ve bağışını görmeselerdi, ne zaman onun huzuruna canlarını armağan olarak sunarlardı?

Eğer akıller yüz binlerce kereden ziyâde Hakk'ın rahmetini ve mevhibesini görmeseler idi, ne vakit onun huzûruna canlarını pîşkeş çekerler idi?

1176. Belki cümle balıklar dalgalarda, kuşların hepsi yukarılarda.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1176. Aksine, bütün balıklar dalgalarda, kuşların hepsi yukarılarda.

1177. Fil ve kurt ve av arslanı dahi, iri ejderhâ ve karınca ve yılan dahi,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1177. Fil ve kurt ve avcı aslan dahi, iri ejderha ve karınca ve yılan dahi,

1178. Belki toprak, hava ve su ve her kıvılcım, hem kışta, hem baharda ondan mâye bulurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1178. Aksine toprak, hava ve su ve her kıvılcım, hem kışta hem baharda ondan maya bulurlar.

Yalnızca akıllı olan insanoğlu değil, aksine denizdeki balıklar, havada uçan kuşlar, ormanlarda ve dağlarda gezen filler ve kurtlar ve av avlayan aslan, büyük ejderhalar ve küçük karıncalar ve her nevi yılanlar gibi canlılar ve cansız varlıklar cinsinden olan toprak ve hava ve su ve ateş cinsinden olan her kıvılcım, yani ateş ve elektrik kıvılcımları her mevsimde ondan maya bulurlar ve tabiatlarına uygun olan ihtiyaçlarını Hak'tan alırlar.

Allâh'a arz-ı ihtiyâç eden yalnız âkıl olan benî-âdem değil, belki denizdeki balıklar, havada uçan kuşlar, ormanlarda ve dağlarda gezen filler ve kurtlar ve av avlayıcı haydar ya'ni arslan, cesîm ejderhâlar ve küçük karıncalar ve her nevi' yılanlar gibi zî-rûh olanlar ve cemâd nev'inden olan toprak ve hava ve su ve ateş cinsinden olan her kıvılcım, ya'ni ateş ve elektrik kıvılcımları her mevsimde ondan mâye bulurlar ve tabîatlarına mülâyim olan ihtiyaçlarını Hak'dan alırlar.

1179. Bu gök her dem, "Ey Hak, beni bir zamân aşağıya bırakma!" diye ona yalvarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1179. Bu gök her zaman, "Ey Hak, beni bir an bile aşağıya bırakma!" diye ona yalvarır.

1180. "Benim direğim, senin ismetin ve hıfzındır; hepsi o iki elin kuvvetinin [1178] bükülmüşüdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1180. "Benim direğim, senin ismetin ve hıfzındır; hepsi o iki elin kuvvetinin bükülmüşüdür."

Bu şerefli beyitte, Zümer Suresi'nde geçen وَالسَّمَوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ (Zümer, 39/67) yani "Gökler onun kudret elinde bükülmüşlerdir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "İki el"den kasıt, "cemâlî isimler" ve "celâlî isimler"dir. Cemâlî isimlerden çekici kuvvet (kuvve-i câzibe) ve celâlî isimlerden itici kuvvet (kuvve-i dâfia) meydana gelir. "Yemîn" lügatte sağ el anlamına gelir, burada ise kuvvet ve kudret anlamında kullanılmıştır. "Üstun", direk anlamına gelen "sütûn" kelimesinin kısaltılmışıdır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Zümer'de vâki وَالسَّمَوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ (Zümer, 39/67) ya'ni "Gökler onun yed-i kudretinde bükülmüşlerdir" âyet-i kerî-mesine işaret buyurulur. "İki el"den murâd, "esmâ-i cemâliyye" ve "celâ-liyye"dir. Esmâ-i cemâliyyeden kuvve-i câzibe ve esmâ-i celâliyyeden kuvve-i dâfia hâsıl olur. "Yemîn" lügatte sağ el ma'nâsınadır, Burada kuv-vet ve kudret ma'nâsında müsta'meldir. "Üstun", direk ma'nâsına olan "sütûn"un muhaffefidir.

1181. Ve bu arz der ki: "Beni karar üzerine tut, ey zât ki, beni su üzerine süvâr ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1181. Ve bu yeryüzü der ki: "Beni karar üzerinde tut, ey zât ki, beni su üzerine bindirdin!"

Ve bu yeryüzü der ki: "Ey beni su üzerine bindiren en yüce ve en ulu Zât, beni dağıtma da karar üzerinde tut!" Bilinmeli ki, denizler yeryüzünün yaklaşık onda yedisini kaplar. Denizlerin yüzey alanı 383 milyon kilometrekare ve karaların yüzey alanı da 136 milyon kilometrekare olarak hesaplanmıştır. Diğer taraftan karalarda akan sular da vardır ki, bunlar da yüksek dağlardaki karların ve buzulların erimesinden ve yer altında meydana gelen akıntıların oluşturduğu kaynaklardan ve sellerden meydana gelir. Sözün özü, karalar su üzerine bindirilmiştir; ve bu kadar su içinde karalar suların tesirlerine karşı koyup dağılmaz ve karar üzerinde durur; ve Neml Suresi'nde geçen أمَّنْ جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَاراً (Neml, 27/61) ["Yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan mı?..."] ayet-i kerimesiyle bu karara işaret buyurulur.

Ve bu yeryüzü der ki: "Ey beni su üzerine bindiren Zât-ı ecell ve a'lâ, be-ni dağıtma da karâr üzerine tut!" Ma'lûmdur ki, denizler sath-ı arzın tahmî-nen-onda yedisini işgal eder. Denizlerin mesâha-i sathiyyesi 383 milyon ki-lometre murabba'ı ve karaların mesâha-i sathiyyesi de 136 milyon kilomet-re murabba'ı hesab edilmiştir. Diğer taraftan karalarda akan sular da vardır ki, bunlar da yüksek dağlardaki karların ve cümûdiyyelerin erimesinden ve yer altında vâki' cereyanların tevlîd ettiği menba'lardan ve sellerden hâsıl olur. Velhâsıl karalar, su üzerine bindirilmiştir; ve bu kadar su içinde karalar suların te'sîrâtına mukavemet edip dağılmaz ve karâr üzerinde durur; ve sû-re-i Neml'de vâki' olan âyet-i kerîmede أمَّنْ جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَاراً (Neml, 27/61) ["Yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan mı?..."] buyurulmasıyla bu ka-râra işâret buyurulur.

1182. Hepsi keseyi ondan diktiler, hâcet vermeyi ondan öğrendiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1182. Hepsi keseyi ondan diktiler, ihtiyaç gidermeyi ondan öğrendiler.

"Kîse ber dûhten" (kese dikmek), keseyi doldurmaktan kinayedir. Çünkü bütün varlıklar, ilahi isimlerin ve sıfatların tecellileridir. Varlıktan ve çeşitli sıfatlardan onlarda olanların hepsi, Hakk'ın varlığının ve sıfatının yansımasıdır. "İhtiyaç gidermek" de ilahi sıfatlardan bir sıfattır. Bu sebeple bu halk, "ihtiyaç gidermeyi" de Hak'tan öğrendiler.

"Kîse ber dûhten", keseyi doldurmaktan kinâyedir. Zîrâ bilcümle mevcû-dât mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyedir. Varlıktan ve sıfât-ı mütenevviadan onlarda olanların hepsi Hakk'ın varlığının ve sıfatının aksidir. "Hâcet ver-mek" dahi sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfattır. Binâenaleyh bu halk, "hâcet ver-me"yi de Hak'dan öğrendiler.

1183. Her bir nebî ondan berât getirmiştir: "Ondan sabır ile yahud salât ile yardım isteyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1183. Her bir peygamber ondan berat getirmiştir: "Ondan sabır ile yahut namaz ile yardım isteyin!"

"Berat", sözlükte "mektup" demektir; burada "ferman" ve "ilahi emirname" anlamına gelir. "Sabır", kişinin nefsini ceza ve feryattan alıkoymasıdır. "Salât", dua anlamındadır. Yani "Her bir peygamber Yüce Allah tarafından emir ve ferman getirmiştir ki, o emirnamede: 'Ey insanlar, sabır ve dua ile Yüce Allah'tan yardım isteyin!' buyurulmuştur." Bu şerefli beyitte, Bakara suresi 2/153. ayetine, yani "Ey iman eden insanlar, sabır ve dua ile yardım isteyin! Muhakkak Yüce Allah sabredenlerle beraberdir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bilinmeli ki, kulun ihtiyaçları her durumda kendi özel Rabbinin hazinesinden iner ve bu iniş ani değildir, an be an gerçekleşir; nasıl ki ayet-i kerimede de Hicr suresi 15/21. ayetinde, yani "Hiçbir şey yoktur ki, illâ ki bizim katımızda onun hazineleri vardır ve biz onu ancak bilinen bir miktar ile indiririz" buyurulur. Bu iniş, her durumda kulun istidadı oluştukça iner; sonradan kazanılan istidadının oluşmasından önce inmez. Nasıl ki bir çocuk doğduğu vakit konuşamaz; fakat zamanla bünyesine istidat geldikçe konuşmaya başlar; bu sebeple kulun, bu sonradan kazanılan istidadının oluşmasını bekleyerek, nefsini ceza ve feryattan alıkoyması ve sabretmesi lazımdır. Bununla beraber, Gâfir suresi 40/60. ayetindeki ["Bana dua edin, kabul edeyim"] emre uyarak sözlü dua da lazımdır; çünkü dua ve talep kulluğun şanındandır.

"Berât", lügatte "mektûb" demektir; burada "fermân" ve "emirnâme-i ilâhî" demek olur. "Sabır", kişi nefsini ceza' ve feza'dan habs etmektir. "Salât", duâ ma'nâsınadır. Ya'ni "Her bir peygamber Allâh Teâlâ tarafından emir ve fermân getirmiştir ki, o emirnâmede: "Ey insanlar, sabır ve duâ ile Hak Teâlâ'dan istiâne edin!" buyurulmuştur. Bu beyt-i şerîfde يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ (Bakara, 2/153) ya'ni "Ey îmân eden insanlar, sabır ve duâ ile istiâne edin! Muhakkak Allâh Teâlâ sabr ediciler ile beraberdir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, abdin havâyici her mevtında kendi rabb-i hâssının hazînesinden nâzil olur ve bu nüzûl def'î değildir, ânen-fe-ânen vâki' olur; nitekim âyet-i kerîmede de وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni "Hiçbir şey yoktur, illâ ki bizim indimizde onun hazîneleri vardır ve biz onu ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" buyurulur. Bu nüzûl her mevtında abdin isti'dâdı tekevvün ettikçe iner; isti'dâd-ı mec'ûlünün tekevvününden mukaddem inmez. Nitekim bir çocuk doğduğu vakit konuşamaz; fakat mürûr-ı zamân ile bünyesine isti'dâd geldikçe konuşmağa başlar; binâenaleyh abd, bu isti'dâd-ı mec'ûlünün tekevvününe intizâren, nefsini ceza' ve feza'dan habs etmek ve sabr etmek lâzımdır. Bununla beraber ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gâfir, 40/60) ["Bana duâ edin, kabûl edeyim"] âyet-i kerîmesindeki emre imtisâlen duâ-yı lafzî dahi lâzımdır; çünki duâ ve taleb abdiyetin şânıdır.

1184. Agah olun, ondan isteyin, onun gayrinden değil! Suyu denizden iste, kuru ırmaktan isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1184. Bilin ki, ondan isteyin, onun dışındakinden değil! Suyu denizden iste, kuru ırmaktan isteme!

Buna göre bilin ki, ihtiyaçlarınızı Rabbü'l-erbâb (rablerin Rabbi) olan Yüce Allah'tan isteyin; taayyün (belirginleşme) yönüyle Hakk'ın dışı olan dağınık rablerden istemeyin! Nitekim ayet-i kerimede أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yûsuf, 12/39) yani "Dağınık rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr (bir ve her şeye gücü yeten) olan Allah mı hayırlıdır?" buyurulur. Çünkü dağınık rablerin mazharlarına (tecelli yerlerine) yardım, Rabbü'l-erbâb olan Allah'tan gelir. Rabbü'l-erbâb'ı bırakıp, dağınık rablerden ihtiyaçlarını talep etmek, denizi bırakıp, bir kuru ırmaktan su istemek türünden olur.

"Binâenaleyh âgâh olun, havâyicinizi Rabbü'l-erbâb olan Allâh Teâlâ'dan isteyin; taayyün cihetiyle Hakk'ın gayri olan erbâb-ı müteferrikadan istemeyin!" Nitekim âyet-i kerîmede أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yûsuf, 12/39) ya'ni "Müteferrik olan rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh mı hayırlıdır?" buyurulur. Zîrâ müteferrik olan erbâbın mezâhirine imdâd, Rabbü'l-erbâb olan Allah'dan gelir. Rabbü'l-erbâbı bırakıp, erbâb-ı müteferrikadan havâyicini taleb etmek, denizi bırakıp, bir kuru ırmaktan su istemek kabîlinden olur.

1185. Ve eğer başka kimseden istersen, O verir; onun meylinin keffine sehâveti O koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1185. Ve eğer başka kimseden istersen, O verir; onun meylinin avucuna cömertliği O koyar.

Ve eğer O'ndan başkası sayılan kimseden ihtiyacını istersen ve o da sana verirse, yine Yüce Allah verir; çünkü o başkasının meyil eline cömertliği ve eli açıklığı yine Yüce Allah koyar.

Ve eğer Onun gayri i'tibâr olunan kimseden ihtiyacını istersen ve o da sana verirse, yine Allâh Teâlâ verir; zîrâ o başkasının meyil eline sehâveti ve cömertliği yine Allâh Teâlâ koyar.

1186. O ki i'râz edeni altından Kārûn eder, eğer yüzü tâat ile ona getirirsen nasıl yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1186. O ki yüz çevireni altından Karun eder, eğer yüzünü itaat ile ona getirirsen nasıl yapar?

O Yüce Allah ki, kendisinden yüz çeviren kimseyi, altın cinsinden nimetlere boğup, Karun ismindeki şahıs gibi zengin eder; ve kendi düşmanına bu şekilde lütuf ile muamele eder; eğer yüzünü Hakk'a döndürüp, onun emrine uyarsan, sana nasıl lütuflar ve nimetler ihsan eder, var kıyas et!

Karun, Musa (a.s.) zamanında yaşayan ve o peygambere karşı çıkan bir şahsın ismidir ki, kıssası Kur'an-ı Kerim'de anılmıştır.

O zât-ı Hak ki, kendisinden yüz çeviren kimseyi, altın cinsinden ni'metlere gark edip, Kārûn ismindeki şahıs gibi zengin eder; ve kendi düşmanına bu sûretle lutuf ile muâmele eyler; eğer yüzünü Hakk'a döndürüp, onun emrine imtisâl edersen, sana nasıl lutuflar ve ni'metler ihsân eder var kıyâs et!

Kārûn, Mûsâ (a.s.) zamânında yaşayan ve o hazrete muhalefet eden bir şahsın ismidir ki, kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur.

1187. Şair atâ sevdasından dolayı diğer def'a yüzünü o ihsan edici şahın tarafına koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1187. Şair, bağış sevgisinden dolayı diğer defa yüzünü o ihsan eden şahın tarafına koydu.

Yani, "Şair, padişahın ihsanına nail olmak sevdasıyla, tekrar o padişah tarafına geldi ve yeni yapmış olduğu şiirini getirdi."

Ya'ni, "Şâir, ihsân-ı pâdişâha nâil olmak sevdâsıyla, tekrar o pâdişâh tarafına geldi ve yeni yapmış olduğu şiirini getirdi."

1188. Şairin hediyesi ne olur? Yeni şiir; muhsin tarafına getirir ve rehin koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1188. Şairin hediyesi ne olur? Yeni şiir; ihsan eden tarafa getirir ve rehin koyar.

"Rehin" ifadesi, istiare (eğretileme) yoluyla zikredilmiştir. "Rehin", bir borç karşılığında bir malı alıkoymak demektir. Şairin şiiri sanki bir mal olup, padişahın verdiği ihsan karşılığında alıkonulmuş sayılmaktadır.

"Rehin" ta'bîri, istiâre tarîkıyla mezkûrdur. "Rehin", bir borç mukābilinde bir malı habs etmek demektir. Şairin şiiri gûyâ bir mal olup, pâdişâhın verdiği ihsân mukābilinde habs edilmiş addedilmektedir.

1189. Muhsinler yüz atâ ve cûd ve ihsân ile, altın koyup, şairlere muntazırdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1189. İyilik edenler, yüz ihsan, cömertlik ve iyilik ile altın koyup, şairleri beklerler.

"Cûd", kerem ve cömertlik; "birr" ise hayır, hasene ve iyilik anlamındadır. Yani, "İyilik edenler, birçok ihsan, cömertlik ve iyilik ile altınları önlerine koyup, şairlerin övgülerle gelmelerini beklerler."

"Cûd", kerîmlik ve cömertlik; "birr" hayır ve hasene ve iyilik ma'nâsınadır. Ya'ni, “İhsân ediciler, birçok atâ ve cömertlik ve iyilik ile altınları önlerine, şairlerin medhiyeler ile gelmelerini beklerler."

1190. Onların önünde bir şiir yüz denk "şa'r"dan iyidir; hususiyle ka'rdan gevher getiren şair. [1188]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1190. Onların önünde bir şiir yüz denk "şa'r"dan iyidir; özellikle derinlikten cevher getiren şair.

"Şa'r", kıl ve ipekten yapılmış elbise anlamına gelir. "Teng" kelimesinin on kadar anlamı vardır, burada "denk" olarak ifade edilen "eşya yükü" demektir. Yani, "İhsan edici olan şahların katında övgüyü içeren bir şiir, yüz denk ipekli elbiseden daha makbuldür; özellikle anlamlar denizinin dibinden marifet incilerini çıkarıp getiren bir şairin şahsı çok muteberdir."

"Şa'r", kıl ve ipekten ma'mûl libâs ma'nâsına gelir. "Teng" kelimesinin on kadar ma'nâsı vardır, burada "denk" ta'bîr olunan “eşyâ yükü" demektir. Ya'ni, “İhsân edici olan şâhların nezdinde medhiyeyi mutazammın olan bir şiir, yüz denk ipekli libâstan daha makbûldür; husûsiyle deryâ-yı maânînin dibinden ma'rifet incilerini çıkarıp getiren bir şairin şahsı pek mu'teberdir."

1191. Adem, evvelen ekmeğin harîsi olur; zîrâ gıda ve ekmek canın dizgini olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1191. İnsan, öncelikle ekmeğin düşkünü olur; çünkü gıda ve ekmek canın dizgini olur.

Ademoğlu bu dünya hayatında öncelikle ekmeğin ve gıdanın düşkünü olur; çünkü gıda ve ekmek hayvani ruhun dizgini ve hareket ettiricisi olur.

Ademoğlu bu hayât-ı dünyeviyyede evvelen ekmeğin ve gıdânın harîsi olur; çünki gıdâ ve ekmek rûh-ı hayvânînin dizgini ve muharriki olur.

1192. Kesb tarafına, gasb ve yüz hileler tarafına, hırs ve emelden olan kef üzerine can koymuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1192. Kesb tarafına, gasb ve yüz hileler tarafına, hırs ve emelden olan kef üzerine can koymuştur.

İnsanoğlu, yiyeceğini ve ekmeğini kazanma yönüne ve bu kazancı sağlamak için de malları gasbetme ve türlü türlü hileler yapma yönüne, hırs ve emel ellerinin üzerine canını koymuş ve canını feda etmeyi göze almıştır.

Âdemoğlu gıdâsını ve ekmeğini kazanmak tarafına ve bu kazancı te'mîn için de gasb-ı emvâl ve türlü türlü hileler tarafına, hırs ve emel ellerinin üzerine canını koymuş ve can fedâsını gözüne almıştır.

1193. Vaktaki nadir sebebiyle ekmekten müstağnî oldu, nâmın ve şairlerin medhinin âşıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1193. Nadir olması sebebiyle ekmekten müstağni olduğu vakit, şöhretin ve şairlerin övgüsünün âşığıdır.

"Nadir", az anlamına gelir; ve bundan kasıt, hükümdarlık, vezirlik gibi makamlar ve mevkilerdir ki, milyonlarca kişiden oluşan bir devlette bu makamları pek az kimse elde edebilir ve bu makamlara ulaşanlar elbette geçim derdinden kurtulup, kendilerini övecek şairler, edipler ve hatipler isterler; ve iyi bir şöhret kazanmak için şairlerin övgülerine âşık olurlar.

"Nâdir", az ma'nâsınadır; ve bundan murâd hükümdârlık, vezâret gibi makāmât ve menâsıbdır ki, milyonlarca nüfûsdan mürekkeb olan bir hükûmette bu makāmları pek az kimseler ihrâz edebilir ve bu makāmlara nâil olanlar bittabi' te'mîn-i maîşet gamından kurtulup, kendilerini medh edecek şairler ve edîbler ve hatîbler isterler; ve iyi nâm almak için şairlerin medhiyelerine âşık olurlar.

1194. Tâ ki onun asl u faslına meyve vereler, onun fazlının beyanı hakkında minberler koyalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1194. Tâ ki onun aslına ve faslına meyve versinler, onun faziletinin beyanı hakkında minberler kursunlar.

"Asl"dan kasıt, baba ve atalar; "fasl"dan kasıt ise mensup olduğu kavimdir. Hint nüshalarında "fasl" yerine "nesil" geçmiştir. "Ber dehend"de iki ihtimal vardır. "Ber", meyve anlamına geldiğine göre, övülen kişinin aslının ve faslının bu övgü sebebiyle iyi ve övgüye değer bir meyve verdiğini göstermek olur. "Ber", yüksek anlamına geldiğine göre, bu övgü sebebiyle övülenin aslını ve faslını yükseltmek olur. Yani, "Geçim derdinden müstağni (ihtiyaçsız) olan hükümdarlar ve vezirler, asılları ve nesilleri yükselmiş ve kendileri gibi iyi bir meyve vermiş olduğu açıklanmış olmak ve fazilet ve hünerlerinin ilanına hizmet eden minber kurulmak için şairlerin övgülerinin âşığıdırlar."

"Asl"dan murâd, baba ve ecdâd; "fasl"dan murâd, mensûb olduğu ka- vim. Hind nüshalarında "fasl" yerine "nesil" vâki' olmuştur. "Ber dehend"de iki ihtimal vardır. "Ber", meyve ma'nâsına olduğuna göre, medh olunan kimsenin asl u faslının bu medh sebebiyle iyi ve memdûh bir meyve verdi- ğini göstermek olur. "Ber", yüksek ma'nâsına olduğuna göre, bu medh se- bebiyle memdûhun aslı faslını yükseltmek olur. Ya'ni, "Maîşet derdinden müstağnî olan hükümdârlar ve vezîrler, asılları ve nesilleri yükselmiş ve kendileri gibi iyi bir meyve vermiş olduğu ızhâr edilmiş olmak ve fazl u hü- nerlerinin i'lânına hâdim minber kurulmak için şairlerin medhiyelerinin âşı- kıdırlar."

1195. Tâ ki onun altın bağışlayıcılığının kerr ü feri, güft ü gûda anber gibi ko-ku vere!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1195. Tâ ki onun altın bağışlayıcılığının kerr ü feri (ihtişamı), güft ü gûda (sözlerde) anber gibi ko-ku vere!

Tâ ki o hükümdarlar veya vezirlerin altın vericiliklerinin ihtişamı ve tantanası, şairlerin sözlerinde ve övgülerinde, anber kokusu gibi halk arasına yayılsın!

Tâ ki o hükümdârlar veyâ vezîrlerin altın vericiliklerinin kerr ü feri ve tan-tanası, şairlerin güft ü gûlarında ve medhiyelerinde, anber kokusu gibi halk arasına yayılsın!

1196. Bizim hulkumuzu Hak kendi sûreti üzerine yaptı; bizim vasfımız, O'nun vasfından sebak tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1196. Bizim ahlakımızı Hak kendi sureti üzerine yaptı; bizim vasfımız, O'nun vasfından ders alır.

"Bizim huyumuzu Yüce Allah hazretleri kendi yüce sıfatları üzerine yaptı."

Nitekim hadis-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته yani "Muhakkak Yüce Allah Adem'i kendi sureti üzerine yarattı" buyurulur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz, "suret"i "sıfat" ile tefsir buyurdular; çünkü sıfatlar zâtın görüneni olmak itibarıyla, onlara "suret" denebilir.

"Ve bizim sıfatlarımız Hakk'ın sıfatlarından ders alır ve öğrenir."

"Sebak", lügatte, at yarışında ileri geçene verilecek ödül ve mükafat anlamınadır; ve bu mükafatı, bu müsabakayı düzenleyen verir.

Bunun gibi, bizim sıfatlarımızın birbirine karşı meydana gelen müsabakalarında da bu sıfat ödülünü ve mükafatını Hak verir, demek olur. Çünkü işleri idare eden kâinatta ancak Hak'tır ve eşyanın varlığı O'nun sıfatlarının tecellileridir.

"Bizim huyumuzu Hak Teâlâ hazretleri kendi sıfât-ı aliyyesi üzerine yap-tı."

Nitekim hadis-i şerîfde ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allâh Te-âlâ Adem'i kendi sûreti üzerine yarattı" buyurulur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz, "sûret"i "sıfat" ile tefsîr buyurdular; zîrâ sıfatlar zâtın zâhiri olmak i'tibariyle, onlara "sûret" denebilir.

"Ve bizim sıfatlarımız Hakk'ın sıfatlarından sebak tu-tar ve ders alır."

"Sebak", lügatte, at yarışında ileri geçene verilecek öndül ve mükâfât ma'nâsınadır; ve bu mükâfâtı, bu müsabakayı tertib eden verir.

Bunun gibi, bizim sıfatlarımızın yekdîğerine vâki' olan müsabakalarında da bu sıfât öndül ve mükâfâtını Hak verir, demek olur. Zîrâ müdebbirü'l-umûr kâ-inâtta ancak Hak'dır ve vücûd-ı eşyâ O'nun sıfatlarının mezâhiridir.

1197. Çünki o Hallâk şükür ve hamd isteyicidir; âdem için dahi medh isteyi-cilik huydur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1197. Çünkü o Yaratıcı şükür ve hamd isteyicidir; insan için de övgü isteyicilik bir huydur.

Mademki o cihanın Yaratıcısı olan Yüce Allah, kullarından şükür, hamd ve övgü isteyicilik sıfatını taşır ve kulların sıfatı da Hakk'ın sıfatlarından alınmıştır, bu sebeple elbette insanoğlunda da övgü isteyicilik huyu ve sıfatı vardır.

Mâdemki o Hallâk-ı cihân olan Hak Teâlâ hazretleri, kullarından şükür ve hamd ve senâ isteyicilik sıfatını hâizdir ve kulların sıfatı dahi Hakk'ın sıfatlarından muktebestir, binâenaleyh elbette benî-âdemde dahi medh isteyicilik huyu ve sıfatı vardır.

1198. Hususiyle Hak âdemi, ki fazılda çeviktir; o havadan sağlam tulum gibi dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1198. Özellikle Hak adamı, ki fazilette çeviktir; o havadan sağlam tulum gibi dolu olur.

"Özellikle Hak adamı, yani ilahi ahlaklarla ahlaklanmış olan insân-ı kâmil, fazilet ve kemalde çeviktir." "Muhakkak ki Allah övgüyü sever" hadis-i şerifi gereğince, Yüce Allah nasıl övgüyü severse, o insân-ı kâmil de öylece övgüden hoşlanır ve övgü havasından Hakk'a şükür ile dolar; "ve sağlam bir tulum havadan şişip dolduğu gibi, o da Hakk'ın sıfatlarından bir sıfatın kendinde ortaya çıkışına karşı hamd ve şükür rüzgârlarıyla şişer ve dolar."

“Hususiyle merd-i Hak, ya'ni ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan insân-ı kâmil fazl u kemâlde çeviktir.” ان الله يحب المدح ya'ni “Allâh Teâlâ medhi sever” hadîs-i şerîfi mûcibince, Hak Teâlâ nasıl medhi severse, o insân-ı kâmil dahi öylece medihten hoşlanır ve medih havâsından Hakk'a şükr ile dolar; “ve sağlam bir tulum havadan şişip dolduğu gibi, o da Hakk'ın sıfatlarından bir sıfatın kendinde zuhûruna karşı hamd ve şükür rüzgârlarıyla şişer ve dolar.”

1199. Ve eğer ehil olmazsa, o yalan havadan yırtılmış tulumdur; ne vakit füruğ tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1199. Ve eğer ehil olmazsa, o yalan havadan yırtılmış tulumdur; ne zaman parlaklık tutar?

Ve eğer övülen kişi o övgüye ehil olmazsa, o övgü yalan olur ve ehliyetsiz kişi de yırtık tulum gibidir; o yalan övgüden parlaklık tutmaz. Nasıl ki yırtık tulum havadan şişip, yüzeyi gerginlikten dolayı parlak olmaz; çünkü övülen kişi kendisinde o övülmüş vasıfların bulunmadığını bilir, her ne kadar görünüşte hoşlansa da o övgüleri içinden kendisine mal edemez. "Hîk", Arapça kâf harfiyle, "büyük siyah tulum" demektir ki, Araplar "râviye" derler.

“Ve eğer medh olunan kimse o medhe ehil olmazsa, o medih yalan olur ve ehliyetsiz kimse dahi, yırtık tulum gibidir; o yalan medihden parlaklık tutmaz.” Nitekim yırtık tulum havadan şişip, sathı gerginlikden dolayı parlak olmaz; zîrâ medh olunan kimse kendisinde o evsâf-ı memdûhanın bulunmadığını bilir, her ne kadar zâhiren hoşlanır ise de o medihleri içinden kendisine mâl edemez. “Hîk”, kâf-ı Arabî ile, “büyük siyâh tulum” demektir ki, Arablar “râviye” derler.

1200. Ey refîk, bu meseli kendimden söylemedim, ehil ve müfîk isen serseri dinleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1200. Ey dost, bu örneği kendimden söylemedim, ehil ve iyileşmiş isen anlamsız dinleme!

"Serseri", anlamsız ve ilgisiz; "müfik", ifâkattan (hastalıktan kurtulma) ayık ve hastalığı iyiliğe dönen demektir. Yani, "Bu yukarıda söylediğim tulum örneğini ve övgüden hoşlanma meselesini kendi içtihadımdan söyledim zannetme! Eğer bu anlamı kavramaya ehil ve ayık isen, bu sözleri anlamsız olarak dinleme!"

“Serserî”, ma'nâsız ve bî-teveccüh; “müfik”, ifâkattan ayık ve hastalığı iyiliğe dönücü demektir. Ya'ni, “Bu yukarıda söylediğim tulum meselini ve medihden hoşlanmak mes'elesini kendi içtihâdımdan söyledim zannetme! Eğer bu ma'nâyı kavramağa ehil ve ayık isen, bu sözleri ma'nâsız olarak dinleme!”

1201. "Ahmed medh ile niçin semiz oluyor!" diye kadhi işittiği vakit, bunu Peygamber dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1201. "Ahmed, övgüyle niçin semiz oluyor!" diye kınamayı işittiği vakit, bunu Peygamber dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, yüce şahsiyetleri hakkındaki övgüden hoşlanırlardı. Müşrikler bunu görünce şöyle dediler: "Peygamber, bende nefse ait haz yoktur, diyor; hâlbuki övgüden göğsü kabarıyor ve hoşlanıyor!" Cenâb-ı Peygamber, müşriklerin bu kınamasını işittiği vakit, "ان الله خلق آدم على صورته" yani "Yüce Allah Âdem'i kendi sûreti üzerine yarattı" buyurdu. Çünkü Yüce Allah hamd ve şükrü sever; kullar da ilâhî sıfatların mazharları (tecelli yerleri) olduklarından, onlarda da elbette bu sıfatın eseri ortaya çıkar, demek olur. Diğer taraftan, şanlı Resûl Efendimiz, ashâbdan Hassan (r.a.)ın şiirlerini dinler ve "ان روح القدس مع حسان" yani "Muhakkak Rûhü'l-Kuds (Cebrâil) Hassân ile beraberdir" buyururlardı. Ve Hassân hazretleri Resûl-i Ekrem'i över ve hicvedeni de hicvederdi. Müşrikler bu hâli bildikleri için Peygamber'e dil uzatırlardı. Şerefli beyitte bu hâllere işaret buyurulur.

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz hakk-ı âlîlerindeki medihten hoşlanırlar idi. Müşrikler bunu görünce dediler ki: "Peygamber, bende hazz-ı nefs yoktur, diyor, halbuki medihten göğsü kabarıyor ve hoşlanıyor!" Cenâb-ı Peygamber müşriklerin bu kadhini işittiği vakit ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti üzerine yarattı" buyurdu. Zîrâ Hak Teâlâ hamd ve şükrü sever, kullar dahi sıfât-ı ilâhiyyenin mézâhiri olduklarından, onlarda da elbet bu sıfatın eseri zuhûr eder, demek olur. Diğer taraftan Resûl-i zîşân Efendimiz ashâbdan Hassan (r.a.)ın şiirlerini dinler ve ان روح القدس مع حسان ya'ni "Muhakkak Rûhü'l-Kuds Hassân ile beraberdir" buyururlardı. Ve Hassân hazretleri Resûl-i Ekrem'i medh eder ve hicv edeni de hicv eylerdi. Müşrikler bu hâli bildikleri için Peygamber'e ta'n ederlerdi. Beyt-i şerîfde bu hallere işaret buyurulur.

1202. Şair o şah tarafına gitti ve ölmeyen şükür ve ihsân hakkındaki şiiri götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1202. Şair o şah tarafına gitti ve ölmeyen şükür ve ihsân hakkındaki şiiri götürdü.

Sözün özü, şair ölmeyen şükür ve ihsânı açıklayan şiirini alarak şah tarafına gitti.

Velhâsıl şair ölmeyen şükür ve ihsânı beyân eden şiirini alarak şâh tarafına gitti.

1203. İhsan ediciler öldüler ve ihsanlar kaldı; ey saâdet o kimseye ki, bu merkebi sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1203. İhsan ediciler öldüler ve ihsanlar kaldı; ey saadet o kimseye ki, bu merkebi sürdü.

İhsan edici olan kimselerin şekilleri ölüm şekliyle fani oldu ve anlamları olan ihsanlar baki kaldı. Ne mutlu o kimseye ki, bu ihsan merkebi üzerine bindi ve ebedi saadet iklimine bu merkebi sürdü.

İhsân edici olan kimselerin sûretleri ölüm sûretiyle fânî oldu ve ma'nâları olan ihsânlar bâkî kaldı. Ne mutlu o kimseye ki, bu ihsân merkebi üzerine bindi ve saâdet-i ebediyye iklimine bu merkebi sürdü.

1204. Zâlimler öldüler ve o zulümler kaldı; vay bir câna ki o mekr ve hîle eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1204. Zâlimler öldüler ve o zulümler kaldı; vay o cana ki o, mekr (gizli yönlendirme) ve hile eder.

Zâlimler de, iyilik edenler gibi öldüler; fakat iyilik edenlerden Allah katında ve insanlar katında makbul olan iyilik kaldı ve zâlimlerden ise Allah katında ve insanlar katında kınanmış ve nefret edilmiş olan zulüm kaldı. Mekr ve hile ile zulmeden bir canın vay hâline!

Zâlimler dahi, muhsinler gibi öldüler; fakat muhsinlerden indallâh ve inde'n-nâs makbûl olan ihsân kaldı ve zâlimlerden ise indallâh ve inde'n-nâs mezmûm ve mebgûz olan zulüm kaldı. Mekr ve hîle ile zulm eden bir cânın vay hâline!

1205. Peygamber buyurdu: "Saâdet ona ki, o dünyâdan gitti, ondan iyi bir fiil kaldı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1205. Peygamber buyurdu: "Saadet ona ki, o dünyadan gitti, ondan iyi bir fiil kaldı!"

Bu şerefli beyitte, "Bir kimse İslam'da iyi bir âdet edinse, onun için bunun mükâfatı vardır ve o kimseden sonra, onların mükâfatlarından bir şey eksilmeksizin, onunla amel eden kimse için de mükâfat vardır. Ve bir kimse İslam'da kötü bir âdet ortaya koysa, onun günahı o kimse üzerinedir ve o kimseden sonra, onların günahından bir şey eksilmeksizin, onunla amel eden kimseye günah vardır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Ve "Saadet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de güzel oldu" hadis-i şerifinde dahi bu anlama işaret vardır.

Bu beyt-i şerîfde من سن في الاسلام سنة حسنة فله أجرها و اجر من عمل بها من بعده من غير ان ينقص من أجورهم شئ و من سن في الاسلام سنة سيئة كان عليه وزرها ووزر من عمل بها من بعده من غير ان ينقص من اوزارهم شئ ya'ni "Bir kimse İslâm'da iyi bir âdet ittihâz etse, onun için bunun ecri vardır ve o kimseden sonra, onların ecirlerinden bir şey eksilmeksizin, onunla amel eden kimse için de ecir vardır. Ve bir kimse İslâm'da kötü bir âdet vaz' etse, onun günâhı o kimse üzerinedir ve o kimseden sonra, onların günâhından bir şey eksilmeksizin, onunla amel eden kimseye günâh vardır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ve طوبى لمن طال عمره و حسن عمله ya'ni "Saâdet o kimseyedir ki, ömrü uzun oldu ve ameli de güzel oldu" hadîs-i şerîfinde dahi bu ma'nâya işâret vardır.

1206. Muhsin öldü, fakat onun ihsânı ölmedi; Hâlık'ın nezdinde dîn ve ihsân küçük değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1206. İyilik eden öldü, fakat onun iyiliği ölmedi; Yaratıcı katında din ve iyilik küçük değildir.

Yaratıcı katında dinin, yani boyun eğmenin ve iyiliğin değeri vardır; çünkü kutsal ayette ان الله يحب المحسنين (Bakara, 2/195) yani "Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever" buyrulur.

Hâlık'ın indinde dînin, ya'ni inkıyâdın ve ihsânın kıymeti vardır; zîrâ âyet-i kerîmede ان الله يحب المحسنين (Bakara, 2/195) ya'ni "Muhakkak Allâh muhsinleri sever" buyurur.

1207. Vay o kimseye ki o öldü ve onun isyanı ölmedi, tâ zann etmeyesin ki ölüm ile o cân götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1207. Vay o kimseye ki o öldü ve onun isyanı ölmedi, sakın zannetmeyesin ki ölüm ile o canını kurtardı.

İsyankârların ölmesinde iki muhtemel anlam vardır: Birincisi, tövbe etmemek sebebiyle isyanın bağışlanmaması; ve ikincisi, bir kimse kötü bir âdet (alışkanlık) yerleştirerek, yukarıda zikredilen hadis-i şerif gereğince kendisi öldükten sonra o kötü âdetin günahının kalmasıdır; böyle bir kimsenin vay hâline! O kimse, ölüm ile canının azaptan ve elemden kurtulduğunu zannetmesin!

Usâtın ölmesinde iki muhtemel ma'nâ vardır: Birisi, tövbe etmemek sebebiyle isyânın mağfiret olunmaması; ve diğeri, bir kimse kötü bir âdet vaz' ederek, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerîf mûcibince kendisi öldükten sonra o kötü âdetin günâhı bâkî kalmasıdır; böyle bir kimsenin vay hâline! O kimse, ölüm ile canının azabından ve elemden kurtulduğunu zannetmesin!

1208. Bunu bırak, zîrâ ki şair geçit üzerinde borçludur ve altının pek muhtacıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1208. Bunu bırak, çünkü şair geçit üzerinde borçludur ve altına çok muhtaçtır.

Yani, "Ey Mevlânâ, bu iyilik ve kötülük bahsini bırak, çünkü açıklaması ve ayrıntısı çok uzun sürer ve bu bahis uzadıkça şairin hikâyesi gecikir; hâlbuki şair borçludur ve borcunu ödemek için çok fazla altına muhtaçtır."

Ya'ni, “Yâ Mevlânâ, bu hasene ve seyyie bahsini bırak, çünki îzâh ve tafsîli çok uzun sürer ve bu bahis uzadıkça şairin kıssası gecikir; halbuki şair borçludur ve borcunu ödemek için pek ziyâde altına muhtaçdır."

1209. Şair şiiri, bahşiş ve geçen senenin ihsanı ümîdi üzerine şehriyar tarafına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1209. Şair, şiiri, bahşiş ve geçen senenin ihsanı ümidi üzerine şehriyar tarafına götürdü.

"Pâr" kelimesinin birkaç anlamı vardır; burada "pâr-sâl", geçmiş sene anlamındadır. Yani "Şair, geçen sene aldığı ihsanı almak ümidiyle şiirini padişah tarafına götürdü."

“Pâr” kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır; burada “pâr-sâl”, geçmiş sene ma'nâsınadır. Ya'ni “Şair geçen sene aldığı ihsânı almak ümîdiyle şiirini pâdişâh tarafına götürdü.”

1210. Sağlam incilerden dolu olan bu şiiri evvelki ümîd ve ikramın kokusu [1208] üzerine.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1210. Sağlam incilerden dolu olan bu şiiri evvelki ümit ve ikramın kokusu [1208] üzerine.

Bu şerefli beyit yukarıdaki beyte bağlıdır ve onun pekiştirmesidir. Yani, "Şair, sağlam ve doğru anlam incileri ile dolu zarif ve nazik bir şiiri, daha önce aldığı on bin altını yine alma ümidi ve o evvelki ikramın kokusu üzerine padişahın huzuruna götürdü."

Bu beyt-i şerîf yukarıki beyte merbûttur ve onun te'kîdidir. Ya'ni, “Şâir sağlam ve sahîh olan ma'nâ incileri ile dolu zarîf ve nâzenîn bir şiiri evvelce aldığı on bin altını yine almak ümîdi ve o evvelki ikrâmın kokusu üzerine pâdişâhın huzûruna götürdü.”

1211. Şah yine kendi huyu üzerine ona bin dedi; çünki o şehriyarın âdeti böyle idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1211. Şah yine kendi huyu üzerine ona bin dedi; çünkü o şehriyarın âdeti böyle idi.

Şair şiirini padişaha takdim etti, padişah da yine kendi huy ve âdeti üzerine o şaire bin altın ihsan verilmesini emretti; çünkü padişahın ikramda alışkanlık edindiği ihsan sınırı böyle idi. Fazlasını emretmek âdeti değil idi.

Şâir şiirini pâdişâha takdîm etti, pâdişâh dahi yine kendi huy ve âdeti üzerine o şâire bin altın ihsân verilmesini emr etti; çünki pâdişâhın ikrâmda i'tiyâd eylediği hadd-i ihsân böyle idi. Fazlasını emr etmek âdeti değil idi.

1212. Fakat bu def'a cömertlikten dolu olan o vezîr, izzet burâkı üzerinde dünyadan gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1212. Fakat bu defa cömertlikten dolu olan o vezir, izzet burâkı üzerinde dünyadan gitmişti.

"Burâk", manevi bineklerden bir bineğin ismidir, "şimşek" anlamına gelen "berk" kelimesinden türemiştir. Ruhlar bu bineklerin üzerine binip, yüce âleme hızla yükselirler. Yani, "Padişahın şaire on bin altın verilmesini emrettiği bu defada, önceki cömert vezir yoktu, o zatın şerefli ruhu izzet burâkına binip, aşağı âlemden, yüce âleme gitmişti."

“Burâk”, merâkib-i ma'neviyyeden bir merkebin ismidir, “şimşek” ma'nâsına olan “berk”dan müştaktır. Ervâh bu merâkibe binip, âlem-i ulvîye sür'atle urûc ederler. Ya'ni, “Pâdişâh şâire on bin altın verilmesini emr ettiği bu def'ada, evvelki cömert vezîr yok idi, o zâtın rûh-ı şerîfi izzet burâkına binip, âlem-i süflîden, âlem-i ulvîye gitmiş idi.”

1213. Onun makāmı üzerinde yeni vezîr reîs olmuş, lakin pek merhametsiz ve hasîs idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1213. Onun makamı üzerinde yeni vezir reis olmuş, ancak pek merhametsiz ve hasis idi.

1214. Dedi: "Ey şah, bizim masraflarımız vardır; bu şaire bu kadar bahşîş mükâfât olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1214. Dedi: "Ey şah, bizim masraflarımız vardır; bu şaire bu kadar bahşiş ödül olmaz."

Bu yeni vezir padişaha hitaben dedi ki: "Memleket işlerinin yürütülmesi için zorunlu olan masraflarımız vardır; bu şaire bahşiş olarak bin lira ödül verilmesi çoktur."

Bu yeni vezîr pâdişâha hitâben dedi ki: "Umûr-ı memleketin tedvîri için ihtiyârı zarûrî olan masraflarımız vardır; bu şâire bahşiş olarak bin lira mükâfât i'tâsı çoktur."

1215. "Ey mağtenem, ben bunun onda birinin dörtte biri ile şair olan adamı hoş ve râzı ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1215. "Ey ganimet ilâhı, ben bunun onda birinin dörtte biri ile şair olan adamı hoşnut ve razı ederim!"

"Ey lutfu çok olmakla ganimet ilâhı olan şah, ben bunu bin altının, onda biri olan yüz altının, dörtte biri olan yirmi beş altına razı ederim, o da memnun olup gider," dedi.

"Ey lutfu çok olmakla ganîmet ilâhı olan şâh, ben bunu bin altının, onda biri olan yüz altının, dörtte biri olan yirmi beş altına râzı ederim, o da memnun olup gider," dedi.

1216. Halk ona dediler ki: "O evvelki sadırdan, o dilaverden bir on bin götürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1216. Halk ona dediler ki: "O evvelki sadırdan, o dilaverden bir on bin götürmüştür.

"Halk"tan kasıt, yeni vezirin yanında bulunan makam sahipleridir. "Dest" kelimesinin dokuz kadar anlamı vardır, burada "sadr" (vezir) ve "vezir" anlamındadır. Yani "Vezirin bu sözü üzerine, orada hazır bulunan hükümet erkânı vezire dediler ki: 'O şair, önceki sadrın ve vezirin tedbiri (yönetimi) sayesinde o dilaver padişahtan on bin altın ihsan (bağış) alıp götürmüştür.'"

"Halk”dan murâd, yeni vezîrin yanında bulunan erbâb-ı menâsıb. "Dest" kelimesinin dokuz kadar ma'nâsı vardır, burada "sadr" ve "vezîr" ma'nâsınadır. Ya'ni "Vezîrin bu sözü üzerine, orada hâzır olan erkân-ı hükümet vezîre dediler ki: “O şair, evvelki sadrın ve vezîrin tedbîri cihetinden o dilâver pâdişâhdan on bin altın ihsân alıp götürmüştür."

1217. "Şekerden sonra kamış çiğneyiciliği nasıl yapar? Sultanlıktan sonra dilenciliği nasıl yapar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1217. "Şekerden sonra kamış çiğneyiciliği nasıl yapar? Sultanlıktan sonra dilenciliği nasıl yapar?"

Bu şerefli beyit bir temsildir. Yani, "Önceden aldığı on bin altın, şeker gibidir ve şimdiki aldığı yirmi beş altın, kuru kamış gibidir. Ve aynı şekilde önceki ikrama nailiyet sultanlıktır; sonraki yirmi beş lira ikramı kabul etmek, dilenciliktir."

Bu beyt-i şerîf temsildir. Ya'ni, "Evvelce aldığı on bin altın, şeker ve şimdiki aldığı yirmi beş altın, kuru kamış gibidir. Ve kezâ evvelki ikrâma nâiliyet sultânlıktır; sonraki yirmi beş lira ikramı kabul, dilenciliktir."

1218. Dedi: "Onu sıkış içinde sıkarım, akıbet intizardan nâle edici ve zayıf olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1218. Dedi: "Onu sıkış içinde sıkarım, sonunda bekleyişten inleyici ve zayıf olur."

Vezir onlara cevap olarak dedi: "Ben o şairi bir baskı içinde sıkarım ve o baskı da onu uzun bir süre ihsan bekleyişinde bırakmaktır. Bu sebeple o, sonunda bu bekleyişten feryat edici ve zayıf bir hâle gelir; bu elemden bir an önce kurtulmak ister."

Vezîr onlara cevâben dedi: "Ben o şairi bir tazyîk içinde sıkarım ve o tazyîk dahi onu uzun bir zaman ihsân intizârında bırakmaktır. Binâenaleyh o âkıbet bu intizârdan feryâd edici ve zebûn bir hâle gelir; bu elemden bir an evvel kurtulmak ister."

1219. "Ondan sonra eğer ona yoldan toprak versem, çemenden gül yaprağı gibi kapar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1219. "Ondan sonra eğer ona yoldan toprak versem, çemenden gül yaprağı gibi kapar."

Bu bekleme sıkıntısından sonra, ona yerden toprak alıp versem, çimenlikten koparılıp verilmiş bir gül gibi elimden kapar.

"Bu bekleme sıkıntısından sonra, ona yerden toprak alıp versem, çemenistandan koparılıp verilmiş bir gül gibi elimden kapar."

1220. "Bunu bana bırak; zîrâ takāzācı, demir gibi olsa dahi bunda üstadım!" [1218]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1220. "Bunu bana bırak; çünkü alacağını isteyen, demir gibi olsa dahi bunda ustayım!" [1218]

Yani, "Şairi yirmi altın ile razı etme işini bana bırakın! Çünkü alacağını isteyen kimse demir gibi güçlü olsa bile, ben onu zayıf düşürmekte ustayım." "Takāzā", borcun istenmesinde sıkıştırmak demektir.

Ya'ni, "Şairi yirmi altın ile râzı etmek keyfiyyetini bana bırakın! Zîrâ alacağını isteyen kimse demir gibi kavî olsa bile, ben onu zebûn kılmakta üstâdım." "Takāzā", taleb-i deynde sıkıştırmak demektir.

1221. "Eğer Süreyya'dan seraya kadar uçsa, o beni görürse yumuşak olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1221. "Eğer Süreyya'dan seraya kadar uçsa, o beni görürse yumuşak olur."

"Süreyya", Ülker denilen, altı adet olan top yıldızlardır; "sera" ise toprak ve nemli toprak anlamındadır. Yani, "Alacağını isteyen kimse faraza Süreyya'dan, yani gökten yere uçsa ve gök ehli olması itibarıyla güçlü olsa bile, beni gördüğü zaman tabiatı yumuşar."

"Süreyyâ", Ülker denilen top yıldızlar ki, altı adeddir; "serâ" toprak ve nemli toprak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Alacak talebinde olan kimse bilfarz Süreyyâ'dan, ya'ni semâdan arza uçsa ve ehl-i semâdan olmak i'tibariyle kavî olsa, beni gördüğü vakit tabîatı yumuşar."

1222. Sultan ona dedi: "Git, fermân senindir, fakat onu mesrûr et, zîrâ bizim iyi söyleyicimizdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1222. Sultan ona dedi: "Git, ferman senindir, fakat onu mutlu et, çünkü bizim iyi söyleyicimizdir!"

Vezirin şah ve diğer erkân huzurunda böyle sözler söylemesi üzerine padişah ona dedi: "Pekâlâ, git, sana istediğin gibi hareket etme yetkisini verdim, ferman senindir; fakat bizim hakkımızda iyi sözler söyleyip bizi öven o şairi mutlu et!"

Vezîrin şâh ve diğer erkân muvâcehesinde böyle sözler söylemesi üzerine pâdişâh ona dedi: Pekâlâ "Git, sana istediğin gibi hareket etmek salâhiyetini verdim, fermân senindir; fakat bizim hakkımızda iyi sözler söyleyip bizi medh eden o şairi mesrûr et!"

1223. Dedi: "Onu ve iki yüz ümîd yalayıcıyı sen bana bırak ve bunu benim üzerime yaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1223. Dedi: "Onu ve iki yüz ümîd yalayıcıyı sen bana bırak ve bunu benim üzerime yaz!"

Yeni vezir, tekrar padişaha cevap olarak dedi: "O şairi memnun etme meselesini ve onun gibi birçok ihsan ümidi yalayıcısı olan kimseleri, sen benim tedbirime bırak ve bu işi benim üzerime farz et!"

Yeni vezîr tekrâr pâdişâha cevâben dedi: “O şairi memnûn etmek meselesini ve onun gibi birçok ihsân ümîdi yalayıcı olan kimseleri, sen benim tedbîrime bırak ve bu işi benim üzerime farz et!”

1224. Böyle olunca sahib onu intizarda bıraktı; kış gitti ve bahar geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1224. Böyle olunca sahibi onu bekleyişte bıraktı; kış gitti ve bahar geldi.

"Sahip", musahip (yakın arkadaş) ve vezir anlamına kullanılır. "Zemistan" ve "dey" kış anlamlarına gelip vezin için birbirinin eş anlamlısı olarak zikredilmiştir. "Bu konuşma bittikten sonra yeni vezir şairi ihsan (bağış) bekleyişinde bıraktı; ve şairi reddetmediği için ümitsizlik kışı ve soğukluğu gitti ve bahar gibi ılık olan ümit baharı geldi."

"Sâhib", musâhib ve vezîr ma'nâsına müsta'meldir. "Zemistân" ve "dey" kış ma'nâlarına gelip vezin için yekdîğerinin mürâdifi olarak zikr buyurulmuştur. "Bu mükâleme bittikten sonra yeni vezîr şairi ihsân intizârında bıraktı; ve şâiri reddetmediği için ümîdsizlik kışı ve soğukluğu gitti ve bahâr gibi ılık olan ümîd bahârı geldi."

1225. Şair onun intizarında ihtiyar oldu, binâenaleyh bu gamın ve tedbîrin zebûnu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1225. Şair onun bekleyişinde yaşlandı, bu sebeple bu gamın ve tedbirin esiri oldu.

"İhtiyar olmak", çok vakit geçmesinden kinayedir. Yani, "Şair o ihsanı beklemekte yaşlandı ve çok vakit bekledi; hiçbir haber çıkmadığı için bu bekleyiş gamının ve vezirin tedbirinin esiri ve mağlubu oldu."

"İhtiyar olmak", çok vakit geçmesinden kinâyedir. Ya'ni, "Şâir o ihsânı beklemekte ihtiyar oldu ve çok vakit bekledi; hiçbir haber çıkmadığı için bu intizâr gamının ve vezîrin tedbîrinin zebûnu ve mağlûbu oldu."

1226. Dedi: "Eğer altın yoksa ki, bana düşnâm veresin, tâ ki canım kurtula, sana köle olayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1226. Dedi: "Eğer altın yoksa ki, bana düşnâm (sövme, hakaret) veresin, tâ ki canım kurtula, sana köle olayım!"

Şair vezire hitaben dedi: "Eğer bana ihsan edilecek altın yoksa, bana söv ve ağzını boz, yani ya olumsuz veya olumlu cevap ver, tâ ki canım bu bekleme eleminden kurtulsun!"

Şâir vezîre hitâben dedi: "Eğer bana ihsân buyurulacak altın yoksa, bana söv ve ağzını boz, ya'ni ya menfî veyâ müsbet cevâb ver, tâ ki canım bu bekleme eleminden kurtulsun!"

1227. "İntizarım öldürdü, bâri git de! Tâ ki bu miskinin canı rehinden kurtulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1227. "Bekleyişim öldürdü, bari git de! Ta ki bu miskinin canı rehinden kurtulsun!"

"İyilik ümidiyle beklemek beni üzdü ve öldürdü, bari olumsuz bir cevap ver, git de! Ta ki bu fakirin canı bu ümide rehin ve tutsak olmaktan kurtulsun!"

"İhsân ümîdi ile beklemek beni üzdü ve öldürdü bâri menfî bir cevab ver, git de! Tâ ki bu fakîrin canı bu ümîde rehin ve mahbûs olmaktan halâs olsun!"

1228. Ondan sonra ona onun onda birinin, dörtte birini verdi; şair ağır düşüncede kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1228. Ondan sonra ona onun onda birinin, dörtte birini verdi; şair ağır düşüncede kaldı.

Şairin olumlu veya olumsuz kesin bir cevap istemesi üzerine, yeni vezir ona yirmi beş altın verdi, şairi derin bir düşünce aldı ve kendi kendine dedi

Şairin müsbet veyâ menfi bir cevâb-ı kat'î istemesi üzerine, yeni vezîr ona yirmi beş altın verdi, şairi derin bir düşünce aldı ve kendi kendine dedi

1229. Ki: "O öyle nakid ve öyle çok idi, bu ki geç açıldı diken destesi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1229. Ki: "O öyle nakit ve öyle çok idi, bu ki geç açıldı diken destesi idi.

"O önceki ihsan on bin liralık bir nakit idi ve o kadar çok idi. Bu kadar bekledikten sonra gelen bu ihsan demeti ise, bir gül demeti değil, diken demeti idi."

"O evvelki ihsân on bin liralık bir nakid idi ve o kadar çok idi. Bu kadar bekledikten sonra gelen bu ihsân demeti ise, bir gül demeti değil, diken demeti idi."

1230. Müteâkiben ona dediler ki: "O cömert vezîr, dünyadan gitti, Hudâ sana ecir versin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1230. Ardından ona dediler ki: "O cömert vezir dünyadan gitti, Allah sana karşılığını versin!"

"Dehâd" kelimesinin aslı, "dâden" (vermek) mastarının gaip emir kipi olan "dehed"dir; "hâ" ile "dâl" arasına eklenen "elif", dua içindir. Bu sebeple "dehâd", dua kipinde bir kelime olur.

"Dehâd"ın aslı, "dâden" masdarının emr-i gāibi olan "dehed"dir; "hâ" ile "dâl" arasına ilâve olunan "elif", duâ içindir. Binâenaleyh "dehâd", sîga-i duâiyye olur.

1231. "Zîra o atâ ondan muzaaf olurdu, bahşişe hata az vâki' olurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1231. "Çünkü o bağış ondan kat kat artardı, bahşişe hata az düşerdi."

"Çünkü o padişahın bağışları ve ihsanları, eski vezirin tedbirinden ve güzel ahlakından kat kat fazla olurdu; bu sebeple bahşişlerde ve ihsanlarda az hata ve kusur meydana gelirdi."

"Zîrâ o pâdişâhın atâları ve ihsânları, eski vezîrin tedbîrinden ve hüsn-i ahlâkından kat kat olurdu; binâenaleyh bahşişlerde ve ihsânlarda az hatâ ve kusûr vâki' olurdu."

1232. "Bu zaman o gitti ve ihsânı götürdü, elhak o öldü, evet onun ihsânı ölmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1232. "Bu zaman o gitti ve ihsanı götürdü, gerçekten o öldü, evet onun ihsanı ölmedi."

Hint nüshalarında "belf" yerine "velî" (veli, ermiş kişi) geçmektedir; bu şekilde anlam: "Gerçekten o cömert vezir öldü; fakat onun ihsanı ölmedi" demek olur.

Hind nüshalarında "belf" yerine "velî" vâki'dir; bu sûretle ma'nâ: "Elhak o cömerd vezîr öldü; fakat onun ihsânı ölmedi" demek olur.

1233. "Cömerd ve reşîd olan musahib bizden gitti, fakîrlerin derisini yüzen musahib erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1233. "Cömert ve doğru yolu bulan arkadaş bizden gitti, fakirlerin derisini yüzen arkadaş geldi."

"Cömert, akıl ve doğru yolu bulma sahibi olan önceki arkadaş aramızdan gitti; onun yerine, fakirlerin derisini yüzen bir vezir geldi." "Sellâh", mübalağa (anlamı pekiştirme) ile fail ismi olup, hayvanların derisini yüzen kişiye denir.

"Cömert ve akıl ve rüşt sâhibi olan evvelki musâhib aramızdan gitti; onun yerine, fakîrlerin derisini yüzen bir vezîr geldi." "Sellâh", mübâlağa ile ism-i fâil olup, hayvanların derisini yüzen kimseye derler.

1234. "Git bunu al ve buradan gece kaç! Tâ ki bu vezîr seninle inâd tutmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1234. "Git bunu al ve buradan gece kaç! Tâ ki bu vezîr seninle inatlaşmasın!"

"Ey usta şair, haydi git, o verilen yirmi beş altın bağışı al ve buradan geceleyin kaç! Tâ ki bu vezir seninle inatlaşmaya ve düşmanlığa başlayarak başına belalar getirmesin; çünkü alçak tabiatlı adamların işleri böyledir."

"Ey şair-i mâhir, haydi git, o verilen yirmi beş altın ihsânı al ve buradan geceleyin kaç! Tâ ki bu vezîr seninle inâd ve husûmete başlıyarak başına belâlar getirmesin; zîrâ alçak tabîatlı adamların işleri böyledir."

1235. "Ey bizim sa'yimizden bî-haber olan, biz bu ihsânı ondan yüz hîle ile aldık."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1235. "Ey bizim çabamızdan habersiz olan, biz bu ihsanı ondan yüz hile ile aldık."

"Sıla", burada "bahşiş, ödül" anlamındadır, çoğulu "sılât" gelir. "Biz bu yirmi beş altın bahşişi de birçok tedbir ve hile ile kopardık, senin bizim bu konudaki çabamızdan haberin yoktur."

"Sıla", burada "bahşiş, câize" ma'nâsınadır, cem'i "sılât" gelir. "Biz bu yirmi beş altın bahşişi dahi birçok tedbîr ve hîle ile kopardık, senin bizim bu husûstaki sa'yimizden haberin yoktur."

1236. Yüzünü onlara çevirdi ve dedi: "Ey müşfikler, söyleyin bu avvân nereden geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1236. Yüzünü onlara çevirdi ve dedi: "Ey müşfikler, söyleyin bu avvân nereden geldi?"

"Avvân", özellikle zabıta memuru ve burada "hükûmet memuru" anlamındadır. Şeddesiz kullanılması vezin zorunluluğundandır. Yani "Şair, kendisine nasihat edenlere hitaben dedi ki: "Ey müşfikler, bu hükûmet memuru olan yeni musahip (yakın arkadaş) ve vezir nereden geldi?"

"Avvân", bilhassa zabıta me'mûru ve burada “hükûmet me'mûru" ma'nâsınadır. Şeddesiz isti'mâli zarûret-i vezinden dolayıdır. Ya'ni "Şair, kendisine nasîhat edenlere hitâben dedi ki: "Ey müşfikler, bu hükûmet me'mûru olan yeni musâhib ve vezîr nereden geldi?"

1237. "Bu esvab soyucu vezîrin adı nedir?" Kavim ona dediler ki: "Onun adı Bü'l-Hasan'dır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1237. "Bu elbiseleri soyan vezirin adı nedir?" Kavim ona dediler ki: "Onun adı Bü'l-Hasan'dır."

"Kavim"den kasıt, şairin konuştuğu kimselerdir.

"Kavm"den murâd, şairin mükâleme ettiği kimselerdir.

1238. Dedi: "Ya Rab, onun adı ve bunun adı nasıl bir geldi? Yazık ey Rabb-i dîn!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1238. Dedi: "Ya Rab, onun adı ve bunun adı nasıl bir geldi? Yazık ey Rabb-i dîn!"

Şair bu ismi işitince dedi: "Yâ Rab, o giden vezir ile, bu gelen yeni vezirin adları nasıl oldu da bir geldi; ey dinin Rabbi, eğer bu yeni vezirin adını zikrederek bir hicviye söylesem, hangisine ait olduğu anlaşılmayacak, yazıklar olsun!"

Şair bu ismi işitince dedi: "Yâ Rab, o giden vezîr ile, bu gelen yeni vezîrin adları nasıl oldu da bir geldi; ey Rabb-i dîn, eğer bu yeni vezîrin adını zikr ederek bir hicviye söylesem, hangisine ait olduğu anlaşılmayacak, yazıklar olsun!"

1239. "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden, cömert huylu yüz vezîr ve sahib gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1239. "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden, cömert huylu yüz vezir ve sahip gelir."

Adı Hasan olan o önceki cömert vezirin bir yazılı ifadesinden, yani bir yazısından birçok cömert vezir ortaya çıkardı; çünkü onun yazılı ifadesi diğer vezirleri cömertliğe ve eli açıklığa teşvik ve tahrik edip, onları cömert yapardı.

"Adı Hasan olan o evvelki cömert vezîrin bir kaleminden, ya'ni bir ifade-i tahrîriyyesinden birçok cömert vezîrler zâhir olurdu; zîrâ onun ifâde-i tahririyyesi sâir vüzerâyı sehâvete ve cömertliğe teşvik ve tahrik edip, onları cömert yapardı."

1240. "Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından, ey cân yüz ip bükmek [1238] mümkindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1240. "Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından, ey can, yüz ip bükmek [1238] mümkündür."

"Bu, söylediğim gibidir ki, bu adı Hasan olan yeni vezirin kaba sakalından yüz ip bükmek mümkündür; kendisi başka bir işe yaramaz, ancak sakalından ip yapılabilir."

"Bu, söylediğim gibidir ki, bu adı Hasan olan yeni vezîrin kaba sakalından yüz ip bükmek mümkindir; kendisi başka bir işe yaramaz, ancak sakalından ip yapılabilir."

1241. "Hatta vaktaki şâh böyle sahibi dinleye, şâhı ve onun mülkünü ebedî rüsvay eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1241. "Hatta öyle ki, şah böyle bir sahibini dinlerse, şahı ve onun mülkünü ebediyen rezil eder."

Hatta padişah böyle bir alçak ve karakteri düşük bir vezirin sözünü dinleyip, onunla hareket ettiği zaman, o vezir, hem padişahı hem de onun mülkünü ve saltanatını halkın gözünde rezil ve rüsvay eder.

"Hattâ pâdişâh böyle bir hasîs ve seciyesi alçak olan bir vezîrin sözünü dinleyip, onunla amel ettiği vakit, o vezîr, hem şâhı ve hem de onun mülkünü ve saltanatını halk nazarında rezîl ve rüsvây eder."

## Bu alçak vezîrin, şâhın mürüvvetini ifsâd husûsundaki kötü re'yliliği, Fir'avn'ın vezîrine ya'ni Hâmân'a benzemesi

1242. O Fir'avn, Mûsa'dan bu kelâmı işittiği vakit, ne kadar yumuşak ve râm olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1242. O Firavun, Musa'dan bu sözü işittiği zaman, ne kadar yumuşak ve itaatkâr olurdu.

O Mısır hükümdarı olan Firavun, Musa (a.s.)'dan hak dine davete dair olan latif ve akla uygun sözleri işittiği zaman, ne kadar yumuşak ve itaatkâr olurdu.

O Mısır hükümdarı olan Fir'avn, Mûsâ (a.s.)dan dîn-i Hakk'a da'vete dâir olan latîf ve ma'kül sözleri işittiği vakit, ne kadar yumuşak ve münkād olur idi.

1243. O kelâmı ki taş, o bî-nazîr olan kelâmın letafetinden süt verir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1243. O kelâmı ki taş, o eşsiz kelâmın letafetinden süt verirdi.

Mûsâ (a.s.)'ın ilâhî vahiy olan o kelâmı ki, letafetinin ve güzel tesirinin kemâlinden dolayı katı taştan bile süt çıkarırdı.

Mûsâ (a.s.)ın vahy-i ilâhî olan o kelâmı ki, kemâl-i letâfetinden ve hüsn-i te'sîrinden dolayı katı taştan bile süt çıkarır idi.

1244. Hâmân ile olduğu vakit ki, o onun vezîri idi, meşveret ede idi ki, onun huyu kîn idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1244. Hâmân ile olduğu vakit ki, o onun vezîri idi, meşveret ede idi ki, onun huyu kîn idi.

Firavun, veziri olan Hâmân ile beraber olduğu vakit, Musa'nın (a.s.) daveti hakkında onunla istişare ederdi; çünkü o Hâmân'ın huyu ve tabiatı Musa'ya (a.s.) karşı kin tutmaktı.

Fir'avn, vezîri olan Hâmân ile beraber olduğu vakit, Mûsâ (a.s.)ın da'veti hakkında onunla meşveret ede idi ki, o Hâmân'ın huyu ve tabîatı Mûsâ (a.s.)a karşı kîn tutmak idi.

1245. Binaenaleyh derdi ki: "Şimdiye kadar hidîv idin, hîleli bir jende-pûşa bende mi olursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1245. Bu sebeple derdi ki: "Şimdiye kadar hükümdardın, hileli bir eski püskü giyimliye kul mu olursun?"

"Hidîv", padişah, efendi, vezir anlamlarına gelir. "Jende-pûş" eski, püskü, yamalı elbiseler giyen fakir kimse demektir. "Rîv", mekr (gizli yönlendirme) ve aldatma ve hile anlamındadır. Yani, “Hz. Musa'nın sözlerinden kalbi yumuşayan Firavun'a veziri olan Hâmân derdi ki: "Şimdiye kadar padişah ve efendi idin, bundan sonra eski püskü, yamalı elbiseler giyen hilekâr bir fakire köle mi olacaksın?""

"Hidîv", pâdişâh, efendi, vezîr ma'nâlarına gelir. "Jende-pûş" eski, püskü, yamalı esvâb giyen fakîr kimse demektir. "Rîv", mekr ve firîb ve hîle ma'nâsınadır. Ya'ni, “Hz. Mûsâ'nın sözlerinden kalbi yumuşayan Fir'avn'a vezîri olan Hâmân derdi ki: "Şimdiye kadar pâdişâh ve efendi idin, bundan sonra eski püskü, yamalı esvâb giyen hîlekâr bir fakîre köle mi olacaksın?""

1246. Bir mancınık taşı gibi gelirdi, bu söz onun şîşe-hanesine vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1246. Bir mancınık taşı gibi gelirdi, bu söz onun şişe evine vururdu.

"Mancınık", top ve barut icadından önce kale ve düşman ordusu üzerine büyük taş atmak için kullanılan alettir. "Şişe evinden" kasıt, hafif bir fikir darbesiyle kırılan kalptir. Yani, "Hâmân'ın bozuk fikri ve bâtıl sözü, mancınıktan atılan bir taş gibi gelirdi. Bu bâtıl söz Firavun'un zayıf kalbine vurur ve onu kırardı."

"Mancınık", top ve barut îcâdından evvel kale ve düşman ordusu üzerine büyük taş atmak için kullanılan âlet. "Şîşe-hâne”den murâd, hafif bir darbe-i fikr ile münkesir olan kalbdir. Ya'ni, “Hâmân'ın fikr-i fâsidi ve kavl-i bâtılı, mancınıktan atılan bir taş gibi gelirdi. Bu kavl-i bâtıl Fir'avn'ın kalb-i zaîfine vurur ve münkesir kılardı."

1247. Her neyi ki, o hoş-hitâb olan Kelîm yüz günde düze idi, o bir demde harab ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1247. Her neyi ki, o hoş konuşan Kelîm (Hz. Musa) yüz günde düzeltirdi, o bir anda harap ederdi.

Musa (a.s.)'ın birçok zamanda yumuşatıp ıslah ettiği Firavun'un kalbini, veziri olan Hâmân bir anda harap eder ve bozardı.

Mûsâ (a.s.)ın birçok zamanda yumuşatıp ıslah ettiği kalb-i Fir'avn'ı, vezîri olan Hâmân bir anda harâb eder ve bozardı.

1248. Aklın, vezîr ve hevânın mağlûbudur; senin vücudun da Huda'nın rehzenidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1248. Aklın, vezir ve nefsinin mağlubudur; senin vücudun da Allah'ın yol kesicisidir.

"Düstur", burada vezir anlamındadır. "Ey Hakk Yolcusu, vücudun bir ülke, ruhun şah ve aklın da o ruh şahının veziridir; fakat vezir olan aklın, nefsinin hevasına esir ve mağlubudur; bu sebeple senin vücudunun ülkesinde Hakk'ın yol kesicisidir ve yol vurucusudur."

"Düstûr", burada vezîr ma'nâsınadır. "Ey sâlik, vücudun bir memleket, rûhun şâh ve aklın dahi o şâh-ı rûhun vezîridir; fakat vezîr olan aklın hevâ-yı nefsinin zebûn ve mağlûbudur; binâenaleyh senin vücudunun memleketinde Hakk'ın rehzenidir ve yol vurucusudur."

1249. Bir nâsih-i rabbânî sana nasihat verir; o, o söze fen ile bir tarh koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1249. Rabbanî bir nasihatçi sana nasihat verir; o, o söze hile ile bir düzenleme yapar.

"Rabbanî nasihatçi"den maksat, peygamber veya velîdir. "Fen" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada "hile" demektir. "Tarh", atmak ve tertip etmek anlamındadır. Yani, "İlim ve amel bakımından Rabb'e itaat eden ve O'na bağlı olan bir nasihatçi sana nasihat verir. O hevanın mağlûbu olan akıl ise, o nasihatçinin sözüne hile ile bir düzenleme yapar da der."

“Nâsih-i rabbânî"den murâd, nebî veyâ velîdir. "Fen", müteaddid ma'nâsı vardır; burada "hile" demektir. "Tarh", atmak ve tertib etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "İlmen ve amelen Rabb'e mutî ve mensûb olan bir nasihatçı sana nasihat verir. O hevânın mağlûbu olan akıl ise, o nâsihin sözüne hîle ile bir tertib yapar da der"

1250. Ki: "Bu yerinde değildir, sakın yerinden gitme, o kadar değildir, kendine gel, deli olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1250. Ki: "Bu yerinde değildir, sakın yerinden gitme, o kadar değildir, kendine gel, deli olma!"

Bu nasihatçının sözünü, nefsin hevasına yenik düşmüş olan akıl işittiği zaman, varlık ülkesinin hâkimi olan ruh padişahına der ki: "Bu söz yerinde ve uygun değildir. Sakın bulunduğun makamı ve vaziyeti terk etme; çünkü bu sözün kıymeti, vaziyetini terk edecek kadar değildir; kendine gel, hurafelere aldanma ve deli olma!"

Bu nasihatçının sözünü mağlûb-i hevâ-yı nefs olan akıl işittiği vakit, memleket-i vücûdun hâkimi olan şâh-ı rûha der ki: "Bu söz yerinde ve muvâfık değildir. Sakın bulunduğun makāmı ve vaziyeti terk etme; zîrâ bu sözün kıymeti, vaziyetini terk edecek kadar değildir; kendine gel, hurâfâta aldanma ve deli olma!"

1251. Vay o şâha ki, onun vezîri bu olur; her ikisinin yeri kîn dolu cehennem olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1251. Vay o şaha ki, onun veziri bu olur; her ikisinin yeri kin dolu cehennem olur.

Vay o görünen hükümdarın hâline ki, onun veziri Hâmân karakterinde olur; aynı şekilde vay o ruh padişahının hâline ki, onun veziri olan akıl, nefsine ait heveslerinin mağlubu olur. Bu sebeple öyle şahın ve vezirinin yeri, ilahi intikamın yeri olan cehennem olur.

Vay o zâhirî hükümdarın hâline ki, onun vezîri Hâmân meşrebinde olur; ve kezâ vay o şâh-ı ruhun hâline ki, onun vezîri olan akıl, hevâ-yı nefsânîsinin mağlûbu olur. Binâenaleyh öyle şâhın ve vezîrinin yeri mahall-i intikām-ı ilâhî olan cehennem olur.

1252. Sürûr o şaha ki, işde Asaf gibi vezîr ona destgîr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1252. Sevinsin o şah ki, işte Asaf gibi vezir ona yardımcı olur.

Sevinsin o şah ki, işlerinde Süleyman (a.s.)ın veziri Asaf b. Berhıyâ hazretleri gibi bir vezir ona yardımcı olur.

Sevinsin o şâh ki, işlerinde Süleymân (a.s.)ın vezîri Asaf b. Berhıyâ hazretleri gibi bir vezîr ona yardımcı olur.

1253. Adil olan şâh onun karîni olduğu vakit, o "nûr üzerine nûr"un nâmı bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1253. Adil olan şah onun eşi olduğu zaman, o "nur üzerine nur"un adı bu olur.

Adil olan şah, böyle Asaf gibi bir vezirin eşi olduğu zaman, bu iki zât "nûrun alâ-nûr" yani "nur üzerine nur" anlamının somut timsali olur ve bu ifadenin adı ve şanı, adil şah ile akıllı vezirin birleşmesi olur.

Adil olan şâh, böyle Asaf gibi bir vezîrin karîni olduğu vakit, bu iki zât "nûrun alâ-nûr" ya'ni “nûr üzerine nûr" ma'nâsının timsâl-i mücessemi olur ve bu ta'bîrin nâmı ve şânı, şâh-ı âdil ile vezîr-i âkılin birleşmesi olur.

1254. Süleyman gibi şah, Asaf gibi vezîr, nûr üzerine nûr ve anber üzerine anberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1254. Süleyman gibi şah, Asaf gibi vezir, nur üzerine nur ve amber üzerine amberdir.

"Amber", bilinen güzel kokudur. "Kaşalo" (cachalot) yani "amber balığı" denilen balığın, sindirilemeyen maddelerinden oluşur. Çoğunlukla "güzel koku" anlamında kullanılır. "Abir", hoş kokulu otlardan terkip edilen bir çeşit parfümdür.

"Anber", ma'ruf güzel koku. "Kaşalo" (cachalot) ya'ni "anber balığı" denilen balığın, mevâdd-ı gayr-i münhazımesinden ibârettir. Ekseriyâ “güzel koku" ma'nâsında isti'mâl olunur. "Abîr", hoş kokulu otlardan terkib edilen bir nevi' ıtrıyât.

1255. Fir'avn gibi şâh ve Hâmân gibi de ona vezîr, her ikisine bedbahtlıktan çare olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1255. Firavun gibi bir şah ve Hâmân gibi de ona vezir, her ikisine bedbahtlıktan çare olmaz.

Yani böyle iki uğursuz kişi, birbirine yakın olursa her ikisi de bedbahtlıktan kurtulamaz.

Ya'ni böyle iki menhûs, birbirine karîn olursa her ikisi de bedbahtlıktan kurtulamaz.

1256. Binâenaleyh zulmetlerin ba'zısı ba'zısının fevkinde olur; arz günü ne akıl, ne devlet yârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1256. Bu sebeple karanlıkların bazısı bazısının üstünde olur; arz günü ne akıl, ne devlet yardımcıdır.

Bu şerefli beyitte Nûr Sûresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ (Nûr, 24/40) Yani "Kâfirlerin amelleri derin denizde olan karanlıklar gibidir; o denizi dalga ve onun üstünden bir dalga ve onun üstünden bulut yürür ve örter. Onların bazısı bazısının üstünde karanlıklardır; o amelin sahibi elini çıkarsa, onu görmeye yaklaşamaz. O kimse için ki, Yüce Allah öncesiz olarak nur kılmaya; şimdi onun için bu dünyada nur yoktur." Yani, zalim hükümdarın zulmü bir karanlık ve fasit veziri, o karanlığın üzerinde diğer bir karanlıktır. Onlar bu karanlıklar arasında bastıkları yeri göremez bir hâle gelirler ve neticede bir ilahi intikam çukuruna düşerler.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nûr'da olan âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ (Nûr, 24/40) Ya'ni "Kâfirlerin amelleri derin denizde olan karanlıklar gibidir; o denizi dalga ve onun üstünden bir dalga ve onun üstünden bulut yürür ve örter. Onların ba'zısı ba'zısının üs- tünde zulmetlerdir; o amelin sahibi elini çıkarsa, onu görmeğe yaklaşamaz. O kimse için ki, Allâh Teâlâ ezelde nûr kılmıya; imdi onun için bu dünyâda nûr yoktur." Ya'ni, hükümdâr-ı zâlimin zulmü bir zulmet ve vezîr-i fâsidi, o zul- metin üzerinde diğer bir zulmettir. Onlar bu zulmetler arasında basdıkları ye- ri göremez bir hâle gelirler ve netîcede bir intikām-ı ilâhî çukuruna düşerler.

1257. Ben leîmlerde şekāvetten gayri görmedim; eğer sen gördün ise, benden se- lâm eriştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1257. Ben alçaklarda kötülükten başka bir şey görmedim; eğer sen gördün ise, benden selâm söyle!

Ben alçak kimselerin fiillerinde kötülükten başka bir şey görmedim. Ey dinleyici, eğer sen bu kötülüğün dışında bir mutluluk eseri gördün ise, o kimse kötülükten mutluluk mertebesine yönelmiştir, bu sebeple benden ona selâm söyle!

Ben alçak kimselerin ef'âlinde şekāvetten başka bir şey görmedim. Ey müstemi', eğer sen bu şekāvetin gayri olan bir saâdet eseri gördün ise, o kim- se şakílikten saâdet mertebesine teveccüh etmiştir, binâenaleyh benden ona selâm söyle!

1258. Şâh cân gibi ve musahib akıl gibi olur; fâsid olan akıl rûha nakl getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1258. Şah can gibi, vezir akıl gibi olur; bozuk olan akıl ruha bozukluk getirir.

Görünen memleketlerde hükmeden şah ve hükümdar, insan bedenindeki "can" ve onun veziri de "akıl" gibidir. İnsan bedeninde bozuk ve nefsin hevasına yenik düşen akıl, salih olan ruhu bozukluk tarafına sürüklediği gibi, bozuk vezir de salih şahı aynı şekilde zulme ve bozukluğa sürükler.

Zâhirî memleketlerde hâkim olan şâh ve hükümdâr, beden-i insânîde olan "cân" ve onun vezîri dahi "akıl" gibi olur. Beden-i insânîde fâsid ve hevâ-yı nefse mağlûb olan akıl, sâlih olan rûhu taraf-ı fesâda nakl ettiği gibi, vezîr-i fâsid dahi, şâh-ı sâlihi öylece zulme ve fesâda nakl eder.

1259. O akıl meleği, Hârût gibi oldu, iki yüz tâgūtun sihir öğreticisi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1259. O akıl meleği, Hârût gibi oldu, iki yüz tâgūtun sihir öğreticisi oldu.

"Tâgūt", kâhin, put ve şeytan anlamlarındadır. "Hârût", beşeriyetle Babil şehrine inen iki melekten birinin ismidir ve diğerinin ismi "Mârût"tur. Nitekim Bakara Suresi'nde geçen ayet-i kerimede beyan buyurulur: وَ مَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْن ببابل هاروت و ماروت و ما يُعلمان من أحد حتى يقولاً إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ (Bakara, 2/102) Yani "Ve Babil şehrinde bulunan Hârût ve Mârût isminde iki meleğe tabi oldular ve o iki melek bir kimseye sihir öğretmezlerdi, ancak o kimseye öğretmeden evvel, biz Hak tarafından halka bir fitneyiz; sen sihir ile amel edip kâfir olma, derlerdi." Bu Hârût ve Mârût kıssası 1. cildin 3361 ve 3385 ve 3. cildin 799 numaralı beyitlerinde geçti. Yani, "O melek gibi olan akıl, nefsaniyet (nefse ait olma) mertebesine yöneldiği zaman, Hârût ve Mârût ismindeki melekler gibi oldu; iki yüz, yani birçok insan şeytanına hile ve mekr (gizli yönlendirme) öğretici oldu."

"Tâgūt", kâhin ve put ve şeytân ma'nâlarınadır. "Hârût", beşeriyetle Bâ- bil şehrine nüzûl eden iki melekten birinin ismidir ve diğerinin ismi “Mâ- rût"dur. Nitekim sûre-i Bakara'da vâki' olan âyet-i kerîmede beyân buyuru- lur: وَ مَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْن ببابل هاروت و ماروت و ما يُعلمان من أحد حتى يقولاً إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ (Bakara, 2/102) Ya'ni "Ve Babil şehrinde vâki' Hârût ve Marût isminde iki me- leğe tâbi' oldular ve o iki melek bir kimseye sihir ta'lîm etmezlerdi, meğer ki o kimseye ta'lîmden evvel, biz Hak tarafından halka fitneyiz; sen sihir ile amel edip kâfir olma, derlerdi." Bu Hârût ve Mârût kıssası 1. cildin 3361 ve 3385 ve III. cildin 799 numaralı beyitlerinde geçti. Ya'ni, "O melek gibi olan akıl, nef- sâniyet mertebesine teveccüh ettiği vakit, Hârût ve Mârût ismindeki melekler gibi oldu; iki yüz, ya'ni birçok insan şeytanlarına hîle ve mekr öğretici oldu."

1260. Akl-ı cüz'îyi kendinin vezîri tutma, ey sultan, akl-ı küllü vezîr yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1260. Ey sultan, cüz'î aklı kendine vezir tutma, küllî aklı vezir yap!

"Cüz'î akıl"dan kasıt, geçim aklıdır ki, ruhu daima cismanî lezzetler ve dünyevî hazlar tarafına çeker. "Küllî akıl"dan kasıt ise, peygamberlerin ve evliyaların akıllarıdır ki, ruhu hakikat âlemine, ruhanî lezzetlere ve âhiret hazlarına çekerler. "Sultan"dan kasıt, izafî ruhtur. Yani, "Ey izafî ruh, seni nefsaniyet ve hayvaniyet mertebesine çeken cüz'î aklı kendine vezir yapma, aksine seni hakikat âlemine çeken küllî aklı vezir edin!"

"Akl-ı cüz'î"den murâd, akl-ı maâşdır ki, rûhu dâimâ telezzüzât-ı cismâniyye ve huzûzât-ı 'âcile tarafına çeker. Ve "akl-ı kül"den murâd, ukūl-i enbiyâ ve evliyâdır ki, rûhu âlem-i hakikate ve telezzüzât-ı rûhâniyye ve huzûzât-ı âcile tarafına çekerler. "Sultân"dan murâd, rûh-ı izâfîdir. Ya'ni, "Ey rûh-ı izâfî, seni nefsâniyet ve hayvâniyet mertebesine çeken akl-ı cüz'îyi kendine vezîr yapma, belki seni âlem-i hakîkate çeken akl-ı küllü vezîr ittihâz et!"

1261. Hevâyı sen kendinin vezîri yapma, zîrâ senin pak olan canın namazdan yukarı gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1261. Hevayı sen kendinin veziri yapma, çünkü senin pak olan canın namazdan yukarı gelir.

Ey Hakk Yolcusu, sen nefsanî hevayı (nefsin boş isteklerini) kendine vezir ve arkadaş yapma, çünkü o heva senin özünde pak olan canını, Allah'ın huzuruna yönelmekten ibaret olan namazdan dışarı çıkarır ve seni geçici dünyevî hazlar tarafına yöneltir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَ لَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلُّكَ عَنْ سَبِيلِ الله (Sâd, 38/26) Yani "Hevaya tabi olma, akabinde seni Allah'ın yolundan şaşırtır" ve hadîs-i şerîfte اياكم و الهوى فان الهوى يعمى و يصم yani "Nefsanî hevadan sakının, çünkü heva kör ve sağır yapar." Yani nefsanî hevasına tabi olanın gözüne Hak ve hakikat görünmez ve kulağı doğru sözü işitmez olur.

Ey sâlik, sen hevâ-yı nefsânîyi kendine vezîr ve musâhib yapma, zîrâ o hevâ senin hadd-i zâtında pâk olan cânını, huzûr-ı Hakk'a teveccühden ibâret olan namazdan dışarıya çıkarır ve seni huzûzât-ı 'âcile-i dünyeviyye tarafına tevcih eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَ لَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلُّكَ عَنْ سَبِيلِ الله (Sâd, 38/26) Ya'ni "Hevâya tâbi' olma, akîbinde seni Allâh'ın yolundan şaşırtır" ve hadîs-i şerîfde اياكم و الهوى فان الهوى يعمى و يصم ya'ni "Hevâ-yı nefsânîden sakının, zîrâ hevâ kör ve sağır yapar." Ya'ni hevâ-yı nefsine tâbi' olanın gözüne Hak ve hakikat görünmez ve kulağı doğru sözü işitmez olur.

1262. Zîra bu hevâ hırs dolu ve hâle mensubu görücü olur; akla yevm-i dînin endîşesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1262. Çünkü bu heves hırs dolu ve şimdiki zamana ait şeyleri gören olur; akla kıyamet gününün endişesi olur.

Yani, bu nefsanî heves ve hevesin mağlûbu olan geçim aklı (akl-ı maâş) pek hırslıdır ve şimdiki zamana ait olan geçici zevkleri ve cismanî lezzetleri gören olur. Der ki: "Ben yarını düşünemem, zevkimi ve hazzımı elde etmek için şu dakikada elimde fırsat vardır, niçin istifade etmeyeyim?" Fakat küllî akla (akl-ı küll) tâbi olan ahiret aklı (akl-ı maâd) ise der ki: "Fani zevkleri, baki zevklere feda etmek lazımdır, bu sebeple baki âlemin imarına ait amele rağbet ederim." Mısrî Niyâzî hazretleri şöyle demiştir: İç ol zehri ki bal ola sonunda Sonunda zehr olan balı nidersin?

Ya'ni, bu hevâ-yı nefsânî ve hevânın mağlûbu olan akl-ı maâş pek harîstir ve hâl-i hâzıra mensûb olan ezvâk-ı 'âcileyi ve telezzüzât-ı cismâniyyeyi görücü olur. Der ki: "Ben yarını düşünemem, zevk ve hazzımı istîfâ için şu dakîkada elimde fırsat vardır, niçin istifade etmiyeyim?" Fakat akl-ı külle tâbi' olan akl-ı maâd ise der ki: "Ezvâk-ı fâniyeyi, ezvâk-ı bakıyeye fedâ etmek lâzımdır, binâenaleyh âlem-i bâkînin ma'mûriyetine âid amele rağbet ederim." Beyt-i Mısrî Niyâzî hazretleri: İç ol zehri ki bal ola sonunda Sonunda zehr olan balı nidersin?

1263. Aklın iki gözü işin sonunadır; o gül için, o diken zahmetini çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1263. Aklın iki gözü işin sonunadır; o gül için, o diken zahmetini çeker.

Ahiret aklının iki gözü, şimdiki zamana değil, geleceğe ve işin sonuna bakar. Bu sebeple o akıl, gelecekteki gül için, şimdiki zamandaki o sabır ve mücâhede (nefisle mücadele) dikeninin zahmetini çeker ve bedensel lezzetlere ve peşin hazlara kulak asmaz.

Akl-ı maâdın iki gözü, zamân-ı hâle değil, müstakbele ve işin sonuna bakar. Binâenaleyh o akıl, müstakbeldeki gül için, hâl-i hâzırdaki o sabır ve mücâhede dikeninin zahmetini çeker ve telezzüzât-ı cismâniyyeye ve huzûzât-ı 'âcileye kulak asmaz.

1264. Sonbaharda ne solar, ne dökülür; her ahşemin hortumu ondan uzak olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1264. Sonbaharda ne solar, ne dökülür; her koku almayanın burnu ondan uzak olsun!

"Ahşem", burnu koku almayan kimse demektir. "Hortum", aslında fil burnuna denir; burada mutlak "burun" anlamında kullanılmıştır. Yani, "Ahiret aklı (akl-ı maâd) hakikat gülü için bu fani dünyanın diken gibi sabır ve meşakkatlerini çeker, o hakikat gülü sonbaharda yani cismin yok olması halinde ne solar ne de dökülür. Bu gülün kokusunu almayan her bir kimsenin burnu, o gülden uzak olsun!" sözü, Hazret-i Mevlânâ'nın sözlerinin doğruluğuna güvenerek değildir; çünkü o yüce zatın güzel adeti, hurafeler içinde ibret alınacak noktaları göstererek halkı doğru yola iletmektir.

"Ahşem", burnu koku almayan kimse demektir. "Hortûm", aslında fil burnuna derler; burada mutlak "burun" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, “Akl-ı maâd hakikat gülü için bu âlem-i fenânın diken gibi sabır ve meşakkatlerini çeker, o hakikat gülü sonbaharda ya'ni cismin fenâsı hâlinde ne solar, ne de dökülür. Bu gülün kokusunu almayan her bir kimsenin burnu, o gülden uzak olsun!" rın sıhhatlerine i'timâden değildir; zîrâ o hazretin âdet-i seniyyeleri hurâfât içinde ibret alınacak noktaları göstererek, halkı irşâd buyurmaktır.

## Cinnin Süleymân (a.s.)ın makāmına oturması ve onun Süleymân (a.s.)ın işlerine teşbîh etmesi ve Süleymân ile cinnin her ikisinin arasında fark zâhir olması ve cinnin kendisini Süleymân yapması

1265. Ey peder, her ne kadar aklın olsa da, diğer akıl ile yâr ol ve meşveret et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1265. Ey baba, her ne kadar aklın olsa da, diğer akıl ile dost ol ve danış!

Ey olgunluk yaşına ulaşıp baba makamına gelmiş olan kişi, her ne kadar çok yaşamış ve tecrübeler ile aklın parlamış ise de, kendin gibi diğer bir kimsenin aklı ile dost ve arkadaş ol ve işlerinde onunla danış! Çünkü şanlı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) insanların en akıllısı oldukları hâlde kendilerine "İşlerde ashâb-ı kirâm (Peygamber'in arkadaşları) ile danış!" emri geldi. Ve her işte ashâb-ı kirâm ile danışmak onların yüce âdetleri idi.

Ey sinni kemâli bulup baba makāmına gelmiş olan kimse, her ne kadar çok yaşamış ve tecrübeler ile aklın parlamış ise de, kendin gibi diğer bir kimsenin aklı ile yâr ve refik ol ve umûrunda onunla meşveret et! Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz a'kal-i nâs oldukları halde kendilerine و شاورهم في الأمر (Al-i İmrân, 3/159) ya'ni "İşlerde ashâb-ı kirâm ile meşveret et!" emri geldi. Ve her işte ashâb-ı kirâm ile müşâvere buyurmak âdet-i seniyyeleri idi.

1266. İki akıl ile çok belâlardan kurtulursun, kendi ayağını feleklerin tepesi üzerine koyarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1266. İki akıl ile çok belâlardan kurtulursun, kendi ayağını feleklerin tepesi üzerine koyarsın.

İki aklın ürünü daha etkili olur, bu sebeple dünya işlerinde başka bir akıl ile danışmanlık yapman, seni birçok belâdan kurtarır ve ahiret işlerinde bir mürşid-i kâmilin (olgun rehber) aklının gösterdiği yola gidersen, ayağını feleklerin üstüne koyar ve yüce âleme yükselirsin.

İki aklın mahsûlü daha müessir olur, binâenaleyh dünyâ umûrunda diğer bir akıl ile müşâvere etmen, seni birçok belâlardan kurtarır ve âhiret umûrunda bir mürşid-i kâmilin aklının gösterdiği yola gidersen, ayağını feleklerin üstüne koyar ve âlem-i ulvîye terakkî edersin.

1267. Gerçi cin kendisine Süleymân adını yaptı, mülkü götürdü ve memleketi râm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1267. Gerçi cin kendisine Süleyman adını verdi, mülkü ele geçirdi ve memleketi kendine bağladı.

Cin, gerçi anlattıkları gibi, kendisini Süleyman (a.s.)'ın şekline sokup, "Ben Süleyman'ım!" dedi ve bu hile ile zahirî saltanatı ele geçirdi ve memleket halkını kendine bağladı ve itaat ettirdi.

Cin gerçi hikâye ettikleri gibi, kendisini cenâb-ı Süleymân'ın sûretine koyup, "Ben Süleymân'ım!" dedi ve bu hîle ile saltanat-ı sûriyyeyi aldı ve memleket halkını kendine râm ve münkād etti.

1268. Süleyman'ın işinin sûretini görmüş idi; sûret içinde şeytanlık sırrı göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1268. Süleyman'ın işinin şeklini görmüş idi; şekil içinde şeytanlık sırrı göründü.

Şeytanın cinsinden olan cinnin işi, anlam ile değil, şekil ile idi, bu sebeple o Süleyman (a.s.)ın şahsının ve işlerinin ancak şeklini görmüş idi, anlamından habersiz idi. Bu habersizliğine göre o güzel şekiller içinde, kendisinin anlamı olan şeytanlık sırrı görünürdü. Onun şeytanlıklarını o güzel şekiller örtemez idi.

Şeytanın cinsinden olan cinnin işi, ma'nâ ile değil, sûret ile idi, binâenaleyh o Süleymân (a.s.)ın şahsının ve işlerinin ancak sûretini görmüş idi, ma'nâsından gäfil idi. Bu gafletine binâen o güzel süretler içinde, kendisinin ma'nâsı olan şeytanlık sırrı görünürdü. Onun şeytanlıklarını o güzel süretler setr edemez idi.

1269. O bir uyanık gibidir, bu uyku gibidir; o Hasan'ın, bu Hasan ile olduğu gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1269. O bir uyanık gibidir, bu uyku gibidir; o Hasan'ın, bu Hasan ile olduğu gibi.

"Vesen", uyku anlamındadır. Yani, "Süleyman (a.s.), işlerinin başında uyanık bir kişi gibidir ve bu cin ise bir uyku gibidir. Aralarındaki fark, şaire on bin altın bağışlatan vezir Hasan ile, bin altının onda birinin dörtte birini, yani yirmi beş altın veren cimri Hasan gibidir."

"Vesen", uyku ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.), işlerinin başında uyanık bir şahıs gibi ve bu cin ise bir uyku gibidir. Aralarındaki fark, şâire on bin altın ihsân ettiren vezîr Hasan ile, bin altının onda birinin dörtte birini, ya'ni yirmi beş altın veren hasîs Hasan gibidir."

1270. Dîw derdi ki: "Hak benim şeklim üzere Ehrimen üzerinde hoş bir sûret yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1270. Dîv derdi ki: "Hak benim şeklim üzere Ehrimen üzerinde hoş bir sûret yapmıştır.

Tarihçiler tarafından açıklanan bu hurafede, Süleyman (a.s.)'ın yüzüğünü gasp edip yerine oturan varlığın cin taifesinden olduğu belirtildiği hâlde, şerefli beyitlerde "dîv" yani "şeytan" tabiri geçmektedir. Çünkü İblis cin cinsindendir. Nitekim onun Kehf suresinde geçen وَ إِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا الاّ ابْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ (Kehf, 18/50) yani "Meleklere, Âdem'e secde edin dediğimizde hemen secde ettiler, ancak İblis etmedi ki, cin cinsinden idi; bu sebeple Rabb'inin emrinden çıktı" ayet-i kerimesinde açıkça bildirilmiştir. "Ehrimen", şeytan ve kötü yola sevk eden anlamındadır. Yani, "Süleyman (a.s.)'ın yüzüğünü gasp edip Süleyman şeklinde yerine oturan şeytan, asıl Süleyman (a.s.) hakkında derdi ki: "Bakınız Yüce Allah hazretleri şeytanı benim suretime koymuş ve benim suretim aracılığıyla şeytanın üzerine latif bir suret yapmıştır. O benim suretimdedir, sakın onu Süleyman zannetmeyin!"

Müverrihler tarafından beyân olunan bu hurâfede Süleymân (a.s.)ın yüzüğünü gasb edip, yerine oturan mahlûkun tâife-i cinden olduğu beyân edildiği halde, ebyât-ı şerîfede "dîv" ya'ni "şeytân" ta'bîri mezkûrdur. Zîrâ İblîs cin cinsindendir. Nitekim onun sûre-i Kehfde mezkur olan وَ إِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا الاّ ابْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ (Kehf, 18/50) ya'ni "Vaktaki biz melâikeye, Adem'e secde ve serfürû edin dedik, müteâkıben secde ettiler, ancak İblîs etmedi ki, cin cinsinden idi; binâenaleyh Rabb'inin emrinden hurûc etti" âyet-i kerîmesinde tasrih buyurulmuştur. “Ehrimen”, şeytân ve fenâ yola sevk eden ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.)ın yüzüğünü gasb edip şekl-i Süleymânîde yerine oturan şeytân, asıl Süleymân (a.s.) hakkında derdi ki: "Bakınız Hak Teâlâ hazretleri şeytanı benim sûretime koymuş ve benim sûretim vech ile şeytanın üzerine latîf bir sûret yapmıştır. O benim sûretimdedir, sakın onu Süleymân zannetmeyin!"

1271. "Hak şeytana, benim sûretimi vermiştir, tâ ki sizi tuzağa atmıya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1271. "Hak şeytana, benim sûretimi vermiştir, tâ ki sizi tuzağa atmıya!"

Yani, "Meydanda Süleyman sûretinde iki kişi görüyorsunuz, onun birisi şeytandır; çünkü Hak şeytana benim sûretimi vermiştir, dikkat edin ki sizi hile ile tuzağa düşürmesin!"

Ya'ni, "Meydanda Süleymân sûretinde iki kimse görüyorsunuz, onun birisi şeytândır; zîrâ Hak şeytâna benim sûretimi vermiştir, dikkat edin ki sizi hîle ile tuzağa düşürmesin!"

1272. Eğer da'vâ ile zahir gelirse, sakın onun sûretine i'tibâr tutmayın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1272. Eğer iddia ile ortaya çıkarsa, sakın onun görünüşüne itibar etmeyin!

Yani, "Eğer 'Ben Süleyman'ım, bana tabi olun' diye bir iddia ile ortaya çıkarsa, sakın onu Süleyman görünüşünde görüp itibar etmeyin ve onun görünüşüne aldanmayın!" Bilinmeli ki, bu kıssada "hakiki Süleyman"dan kasıt, mürşid-i kâmil (olgun ve rehberlik eden kişi) ve "şeytan"dan kasıt ise, mürşid-i kâmil görünüşünde ortaya çıkıp halkı kendisine davet eden yalancı şeyhlerdir. Birçok zamandan beri bu yalancı şeyhler safdil olan halkı aldatmışlardır. İyi niyetle kurulmuş olan tekkeler, ilim, marifet ve edep kaynağı olması gerekirken, tembelhaneye dönmüş ve nefsanî ve cahil şeyhler yüzünden bir cehalet kaynağı olmuştur ve nihayet ilahi kahr (Allah'ın gazabı) gelmiştir.

Ya'ni, "Eğer ben Süleymân'ım, bana tâbi' olun, diye da'vâ ile zuhûr eder-se, sakın onu Süleymân sûretinde görüp, i'tibâr etmeyin ve onun sûretine al-danmayın!" Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "Süleymân-ı hakîkî"den murâd, mürşid-i kâmil ve "şeytân"dan murâd, mürşid-i kâmil sûretinde zahir olup, halkı kendisine da'vet eden yalancı şeyhlerdir. Birçok zamandan beri bu ya-lancı şeyhler safdil olan halkı aldatmışlardır. Hüsn-i niyyetle müesses olan tekyeler, ilim ve ma'rifet ve edeb menba'ı olmak lazım gelirken, tenbelhâne-ye dönmüş ve nefsânî ve câhil şeyhler yüzünden, bir menba'-ı cehalet ol-muştur ve nihâyet kahr-ı ilâhî gelmiştir.

1273. Dîv onlara mekr cihetinden bunu der idi; fakat iyi gönüllerde bu aks gö-rünürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1273. Dîv onlara mekr cihetinden bunu der idi; fakat iyi gönüllerde bu aks gö-rünürdü.

Süleyman sûretinde olan şeytan, hile ve mekr (gizli yönlendirme) yüzünden halka böyle der idi; fakat onun bu sözleri iyi ve temyiz sahibi olan gönüllerde ters ve aks gö-rünürdü ve temyiz ehli onun hilesinin farkına varırlar idi.

"Süleymân sûretinde olan şeytân, hîle ve mekr yüzünden halka böyle der idi; fakat onun bu sözleri iyi ve temyîz sahibi olan gönüllerde ters ve aks gö-rünürdü" ve ehl-i temyîz onun hilesinin farkına varırlar idi.

1274. Mümeyyize oyun yoktur, hususiyle o kimse ki, onun temyîzi ve aklı gayb söyleyici ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Ayırt etme yeteneği olana oyun yoktur, özellikle o kimseye ki, onun ayırt etme yeteneği ve aklı gaybı söyleyici ola.

Ayırt etme yeteneği sahibi olan kimselere karşı, bozguncuların oynayacakları oyunun ve hilenin asla etkisi yoktur; özellikle ayırt etme yeteneği ve aklı gayb âleminin sırlarına nüfuz edip bu âlemden söz söyleyici olan Hakk'ın velîlerine karşı, hiçbir hile ve oyun etkili olamaz.

Temyîz sahibi olan kimselere karşı, müfsidlerin oynayacakları oyunun ve hilenin aslâ te'sîri yoktur; husûsiyle temyîzi ve aklı âlem-i gaybın esrârina nüfüz edip bu âlemden söz söyleyici olan evliyâ-yı Hakk'a karşı, hiçbir hîle ve oyun müessir olamaz.

1274. Devletler ehli üzerine hiç sihir ve hiç telbîs ve hîle perde bağlamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Devletler ehli üzerine hiç sihir ve hiç telbis ve hile perde bağlamaz.

"Düvel", devlet kelimesinin çoğuludur. "Devlet", burada en büyük mutluluk anlamındadır. "Ehl-i düvel"den maksat, en büyük mutluluğun sahipleri olan Hak evliyalarıdır. "Sihir", gözbağcılık, büyücülüktür. "Telbis", karıştırıp bulandırmak, Hakk'tan görünerek aldatmaktır. "Degal", hile ve kötülüktür. "Perde-besten", saklamaktan kinayedir. Yani "En büyük mutluluğun sahipleri olan Hak evliyaları üzerine gözbağcılık ve Hakk'tan görünerek aldatma ve hile asla gizli kalmaz demek olur."

"Düvel", devletin cem'idir. "Devlet", burada saâdet-i uzmâ ma'nâsınadır. "Ehl-i düvel"den maksad, saâdet-i uzmâ sâhibleri olan evliyâ-yı Hak'dır. "Si-hir", gözbağcılık, büyücülük. "Telbîs", tahlît edip karıştırmak, sûret-i Hak'dan görünüp aldatmak. "Degal", hîle ve habâset. "Perde-besten", saklamaktan ki-nâyedir. Ya'ni "Saâdet-i uzmâ sâhibleri olan evliyâ-yı Hak üzerine gözbağcılık ve sûret-i Hak'dan görünüp aldatmak ve hîle aslâ mestûr kalmaz demek olur."

1275. Böyle olunca cevabda kendi kendilerine: "Ey eğri hitâblı, ters gidiyorsun!" dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1275. Böyle olunca cevapta kendi kendilerine: "Ey eğri hitaplı, ters gidiyorsun!" dediler.

Yani, Süleyman suretinde olan şeytanın hitabına cevaben temyiz ehli (ayırt etme yeteneği olanlar) kendi içlerinden dediler ki: "Ey eğri hitaplı, söylediğin sözler tamamen aksinedir, Süleyman suretinde görünen Ehrimen (kötülük ilkesi), o değil sensin!"

Ya'ni, Süleymân sûretinde olan şeytânın hitâbına cevâben ehl-i temyîz kendi içlerinden dediler ki: "Ey eğri hitâblı, söylediğin sözler tamâmen aksinedir, Süleymân sûretinde görünen Ehrimen, o değil sensin!"

1276. "Esfel-i sâfilînde cehennem tarafına böyle ters gideceksin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1276. "En aşağıların aşağısında cehennem tarafına böyle ters gideceksin."

"Ey eğri sözlü kişi, bugün nasıl doğruya eğri diyor ve anlamda tersine gidiyor isen, yarınki günde de, en aşağıların aşağısı içinde intikam yurdu olan cehennem tarafına öylece tersine gideceksin." Bu şerefli beyitte, "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi daha doğru yoldadır, yoksa doğru yol üzerinde dosdoğru yürüyen kimse mi?" (Mülk, 67/22) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Ey eğri sözlü, bugün nasıl doğruya eğri diyor ve ma'nâda tersine gidiyor isen, yarınki günde de, esfel-i sâfilîn içinde dâr-ı intikām olan cehennem tarafına öylece tersine gideceksin." Bu beyt-i şerifde أَفَمَنْ يَمْشَى مُكَبًا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشَى سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Mülk, 67/22) ya'ni "Yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi ehdâdır, yoksa doğru yol üzerinde dosdoğru yürüyen kimse mi?" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

1277. Eğerçi ma'zûl ve fakîr olmuştur, onun alnında bedr-i münîr vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1277. Gerçi görevden alınmış ve fakir olmuştur, onun alnında parlak dolunay vardır.

Hz. Süleyman gerçi zahirî tasarruftan görevden alınmış ve zahiren fakirliğe düşmüş olsa da, onun alnında gayet parlak manevî tasarruf ayı vardır.

Bu beyit, hakikî bir düsturdur. Örneğin, zahirî bir hükûmette müfsit bir cahil, hile ile salih bir âlimin makamını gasbeder. O salih olan âlim her ne kadar o makamdan görevden alınsa ve zahirî surette fakirliğe düşse de, onun alnında salihlik ve ilim ayı parıl parıl parlar; ve halk nazarında makbul ve muteber olur. Ama müfsit cahil her ne kadar makamının verdiği kuvvet sayesinde halk üzerinde tasarruf etse de, halkın nefret ettiği kişi olur; çünkü onun alnında fesat ve cehalet karanlığı zahirdir.

Cenâb-ı Süleymân gerçi tasarruf-ı zâhirîden ma'zûl ve zâhiren fakra dûçâr olmuştur; fakat onun alnında gāyet parlak tasarruf-ı ma'nevî ayı vardır.

Bu beyit, bir düstûr-ı hakîkîdir. Meselâ hükûmet-i zâhirede bir müfsid câhil, hîle ile bir sâlih âlimin mansıbını gasb eder, o sâlih olan âlim her ne kadar o mansıbdan ma'zûl olur ve sûret-i zâhirede fakra dûçâr olur ise de, onun alnında salâh ve ilim ayı parıl parıl parlar; ve halk nazarında makbûl ve mu'teber olur. Amma müfsid câhil her ne kadar mansıbının verdiği kuvvet sâyesinde halk üzerinde tasarruf ederse de, halkın menfûru olur; çünki onun alnında fesâd ve cehil zulmeti zâhirdir.

1278. Gerçi sen bir yüzüğü götürmüşsün, cehennemsin, zemherîr gibi donmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1278. Gerçi sen bir yüzüğü götürmüşsün, cehennemsin, zemherîr gibi donmuşsun.

Ey fesatçı, gerçi sen hile ile bir tasarruf yüzüğünü taşımışsın; fakat halkın gözünde cehennem gibi nefret edilen ve zemherîr gibi soğuk ve donmuşsun.

Ey müfsid, gerçi sen hîle ile bir tasarruf yüzüğünü hâmil olmuşsun; fakat halk nazarında cehennem gibi menfûrsun ve zemherîr gibi soğuk ve donmuşsun.

1279. Biz, azamet ve leşker-i azîm ve tumturâk ile, baş nerede ki, muhakkak hayvân tırnağı bile koymayız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1279. Biz, azamet ve büyük ordu ve gösteriş ile, baş nerede ki, kesinlikle hayvan tırnağı bile koymayız.

"Bevş", azamet; "ârız"ın çeşitli anlamları vardır, burada "büyük ordu" demektir; "tâk u turenb" gösteriş ve debdebe anlamındadır. "Senb", hayvan tırnağı demektir. Yani, "Ey bozgunculuk yapan kişi, bizim hâlimizin azameti, manevî ordumuzun büyüklüğü ve bu kadar gösteriş ve debdebe ile senin önüne baş koymamız ve itaat etmemiz nerede! Baş değil, senin önüne hayvan tırnağı bile koymayız!"

"Bevş", azamet; "ârız" müteaddid ma'nâları vardır, burada "büyük ordu;" "tâk u turenb" kerr u fer ve âlâyiş ma'nâsınadır. "Senb", hayvan tırnağı. Ya'ni, "Ey müfsid, biz hâlimizin azameti ve leşker-i ma'neviyâtımızın büyüklüğü ve bu kadar tumturâk ve âlâyiş ile senin önüne baş koymamız ve itâat etmemiz nerede! Baş değil, senin önüne hayvan tırnağı bile koymayız!"

1280. Ve eğer gafletle ona alın koyar isek, yerden bir mâni'in pençesi zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1280. Ve eğer gafletle ona boyun eğersek, yerden bir engelin pençesi ortaya çıkar.

Ve eğer biz gaflet ile öyle bir bozucu şeye boyun eğer ve baş eğersek, bizi ona itaat etmekten alıkoyucu olarak yeryüzünden bir pençe ortaya çıkar da der

Ve eğer biz gaflet ile öyle bir müfside alın koyar ve baş eğer isek, bizi ona itâatten men' edici olarak yeryüzünden bir pençe zâhir olur da der

1281. Ki: "O başı bu ser-nigūna koyma, sakın bu bedbahta serfürû etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1281. Ki: "O başı bu ser-nigûna koyma, sakın bu bedbahta serfürû etme!"

"Ser-zîr", baş aşağı ve ters dönmüş anlamındadır. "İdbîr" kelimesinin aslı "idbâr"dır, müdbir (uğursuz) ve bedbaht demektir. Yani, "Yeryüzünden ortaya çıkan bir pençe der ki: "Hakikatte ve anlamda başı aşağı dönmüş olan o fesatçıya ve bedbahta boyun eğme ve itaat etme!"

"Ser-zîr", ser-nigûn ve baş aşağı ma'nâsınadır. “İdbîr", aslı “idbâr"dır, müdbir ve bedbaht demektir. Ya'ni, "Yeryüzünden zâhir olan bir pençe der ki: "Hakîkatte ve ma'nâda başı aşağı dönmüş olan o müfside ve bedbahta serfürû ve itâat etme!"

1282. Ve eğer Hudâ'nın gayreti ve reşki olmasa idi, ben bunun şerhini çok can-fezâ olarak şerh ederdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1282. Ve eğer Allah'ın gayreti ve kıskançlığı olmasaydı, ben bunun şerhini çok cana can katan bir şekilde açıklardım.

"Cana can katan", taze hayat veren ve kalbe ferahlık veren demektir; "gayret", sözlükte ileri atılmak, ayak basmak, ciddi olmak ve cesaret ile kasıt anlamlarına gelir; "kıskançlık", kıskanmak demektir. Ankaravî hazretleri "cana can katan"ı kıssanın sıfatı olarak almıştır, bu durumda: "Ben çok kalbe ferahlık veren bu kıssanın şerhini söylerdim" demek olur. Ve eğer "cana can katan" şerhin sıfatı olursa: "Ben bu kıssanın şerhini çok cana can katan bir şekilde söylerdim; fakat ne yapayım ki Hakk'ın gayreti vardır ve sırların açıklanmasını kıskanır, izin vermez" demek olur. Ve suskun bırakılan şerh, kötülerin hâli ile, iyilerin hâli ve onların fiilleridir. Bu şerh kişileri birbirinden ayırır ve kişilerin ayrılması ise bu dünya âleminde caiz değildir. وامتازوا اليوم أيها المجرمون (Yâsîn, 36/59) yani “Ey mücrimler ayrılın!" ayet-i kerimesi gereğince bu ayrım, ahiret kişilerine özgüdür. Nitekim Peygamber zamanında münafıklar şanlı peygamber (a.s.) katında biliniyorken açıklamazlardı, meğer ki ilahi izin ola. Çünkü ilahi izin olduğu vakit elbette ilahi gayret söz konusu olamaz.

"Can-fezâ", tâze hayât veren ve inşirah-ı kalbe bâis olan; "gayret", lügatte ikdâm etmek, ayak basmak, mücidd olmak ve şecâat ve kasd ma'nâlarına gelir; "reşk", kıskanmak. Ankaravî hazretleri "can-fezâ"yı kıssanın sıfatı olarak almıştır, bu sûrete göre: "Ben çok inşirah-ı kalbe bâis olan bu kıssanın şerhini söylerdim" demek olur. Ve eğer "can-fezâ" şerhin sıfatı olursa: "Ben bu kıssanın şerhini çok can-fezâ olarak söylerdim; fakat ne yapayım ki Hakk'ın gayreti vardır ve esrârın ifşâsını kıskanır, müsâade buyurmaz" demek olur. Ve meskût bırakılan şerh, kötülerin hâli ile, iyilerin hâli ve onların ef'âlidir. Bu şerh eşhâsı temeyyüz ettirir ve eşhâsın temeyyüzü ise bu dünyâ âleminde câiz değildir. وامتازوا اليوم أيها المجرمون (Yâsîn, 36/59) ya'ni “Ey müc- rimler ayrılın!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu tefrík, eşhâs-ı âhirete mahsûstur. Nitekim zamân-ı Peygamberîde münafıklar Resûl-i zîşân indinde ma'lûm iken ifşâ buyurmazlar idi, meğer ki izn-i ilâhî ola. Zîrâ izn-i ilâhî olduğu vakit bittabi' gayret-i ilâhî mevzû'-ı bahs olamaz.

1283. Sen bu kadarı dahi kabul et, kanâat et, tâ ki bunun şerhini başka vakit söyliyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1283. Sen bu kadarı dahi kabul et, kanâat et, tâ ki bunun şerhini başka vakit söyleyeyim.

Ey dinleyici, sen bu konudaki sırların söylediğimiz miktarını kabul et ve bununla yetin; biz uygun düştükçe başka konularda bu sırların açıklamasını söyleriz.

Burada bir soru ortaya çıkar. "Mademki bu sırlar burada ilâhî kıskançlık ve gayret sebebiyle terk ediliyor, başka bir vakit açıklanmakla bu ilâhî gayret yine ortaya çıkmaz mı?" Cevap şudur ki: "Hakk'ın tecellileri (ilâhî zuhurlar) isti'dada (yatkınlığa) bağlıdır, bu sebeple isti'dadın yokluğuna dayalı bir vakitte keşfi ve açıklanması caiz olmayan sırlar, başka bir vakitte isti'dadın oluşmasına dayalı olarak uygun olur ve ilâhî gayret, nâmahreme (sırra ehil olmayana) ortaya çıkan keşfe bağlıdır. Ne zaman ki nâmahremde sırları kabul etmeye isti'dad oluşur, o vakit mahrem (sırra ehil) olur ve artık ilâhî gayret söz konusu olamaz; ve bu vakit, sırları keşfeden zât, Hak tarafından izinli olur.

Ey sâmi' sen bu bahisteki esrârın söylediğimiz mikdârını kabul et ve bununla kanâat et; biz münasib düştükçe başka bahislerde bu esrârın şerhini söyleriz.

Burada bir suâl vârid olur. "Mâdemki bu esrâr burada gayret ve reşk-i ilâhî sebebiyle terk buyuruluyor, başka vakit şerh buyurulmakla bu gayret-i ilâhiyye yine vâki' olmaz mı?" Cevâb budur ki: "Hakk'ın tecelliyâtı isti'dâda tâbi'dir, binâenaleyh adem-i isti'dâda mebnî bir vakitte keşf ve şerhi câiz olmayan esrâr, diğer bir vakitte isti'dâd husûsuna mebnî muvâfık olur ve gayret-i ilâhiyye nâmahreme vâki' olan keşfe mebnîdir, vaktāki nâmahremde kabûl-i esrâra isti'dâd hâsıl olur, o vakit mahrem olur ve artık gayret-i ilâhiyye mevzû'-i bahs olamaz; ve bu vakit, kâşif-i esrâr olan zât, cânib-i Hak'dan me'zûn olur.

1284. Kendinin adını Süleymân-ı nebî etmiş, her bir sabîye rû-pûşluk eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1284. Kendisinin adını Süleyman peygamber yapmış, her bir çocuğa yüz örtücülük eder.

Sözün özü, bozguncu şeytan, Süleyman (a.s.) suretine girip adını da Süleyman peygamber diye ilan etmiş, çocuk idrakinde olan her bir kimseye yüz örtücülük eder ve onları kandırır. Bunun gibi bozguncu ve riyakâr olan birtakım kimseler de kendilerini irfan ehli suretine koyup, adını zamanın mürşidi diye ilan etmiş ve her çocuk meşrebinde olan saf dilleri kandırmakta bulunmuştur.

"Velhâsıl müfsid şeytân, cenâb-ı Süleymân sûretine girip adını da Süleymân peygamber diye i'lân etmiş, sabî idrâkinde olan her bir kimseye yüz örtücülük eder ve onları kandırır." Bunun gibi müfsid ve riyâkâr olan birtakım kimseler dahi kendilerini ehl-i irfân sûretine koyup, adını vaktin mürşidi diye i'lân etmiş ve her çocuk meşrebinde olan sâf dilleri kandırmakta bulunmuştur.

1285. Sûretten geç ve nâmdan kalk, lakabdan ve nâmdan ma'naya kaç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1285. Şekilden geç ve isimden vazgeç, lakaptan ve isimden manaya kaç!

Ey hakikat talep eden kişi, mademki şekillerde ve isimlerde böyle aldatmacalar ve karışıklıklar meydana geliyor, o halde gösterişli lakaplardan ve isimlerden kaç ve hakikat ehlini, lakap ve isim sahipleri arasında arama; sana hakikat ehlindendir diye gösterilen kimsenin manasına ve iç yüzüne bak!

Ey tâlib-i hakikat, mâdemki sûretlerde ve nâmlarda böyle telbîsler ve karışıklıklar vâki' oluyor, o halde tumturaklı lakablardan ve nâmlardan kaç ve hakikat ehlini, lakab ve nâm sâhibleri arasında arama; sana ehl-i hakikatten-dir diye gösterilen kimsenin ma'nâsına ve bâtınına nazar et!

1286. Binaenaleyh onun haddinden ve onun fiilinden sor, onu had ve fiil arasından iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1286. Bu sebeple onun haddinden ve onun fiilinden sor, onu had ve fiil arasından iste!

"Had" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "derece ve mertebe" anlamındadır. Yani, birisi mürşitlik iddiasında bulunursa, sen onun mertebesine bak. Ruhanîlik mertebesinde midir, yoksa nefsanîlik mertebesinde midir, buna dikkat et; ve onun fiillerine bak, eğer ruhanîlik mertebesinde ise, onun fiilleri de ruhanîliğin sevkiyle meydana gelir ve eğer nefsanîlik mertebesinde ise, onun fiilleri de nefsanîliğin sevkiyle ortaya çıkar; çünkü ruhanîlik mertebesinin gerektirdiği fiillerde tevazu, hilim, af ve tahammül gibi haller ortaya çıkar; ve nefsanîlik mertebesinin gerektirdiği fiillerde ise kibir, kendini beğenme, gazap ve intikam gibi haller belirir. Bunlar ise bir adamın haddini ve mertebesini ve manasını gösterir.

"Akākîr", kaf harfinin şeddeli okunmasıyla "akkār" kelimesinin çoğuludur. "İlaçların aslı ve kökü olan bitki" anlamındadır.

"Hadd"in, müteaddid ma'nâsı vardır, burada "derece ve mertebe" ma'nâsınadır. Ya'ni, birisi mürşidlik da'vâsında bulunursa, sen onun mertebesine bak. Rûhâniyet mertebesinde midir, yoksa nefsâniyet mertebesinde midir, buna dikkat et; ve onun ef'âline bak, eğer rûhâniyet mertebesinde ise, onun ef'âli de sâika-i rûhâniyetle vâki' olur ve eğer nefsâniyet mertebesinde ise, onun ef'âli de, sâika-i nefsâniyyet ile zâhir olur; zîrâ mertebe-i rûhâniyyenin iktizâsı olan ef'âlde tevâzu' ve hilim ve afv ve tahammül gibi ahvâl zâhir olur; ve mertebe-i nefsâniyyenin iktizâsı olan ef'âlde ise kibir ve ucüb ve gazab ve intikām gibi ahvâl peydâ olur. Bunlar ise bir adamın haddini ve mertebesini ve ma'nâsını gösterir.

"Akākîr", kāfın teşdîdi ile "akkār"ın cem'idir. “İlaçların aslı ve kökü olan nebât" ma'nâsınadır.

## Tamâm olduktan sonra her gün Süleyman'ın ibâdet ve âbidlerin ve mu'tekiflerin irşadı için Mescid-i Aksa'ya gelmesi ve mescidde akākîr bitmesi

1287. Süleyman her bir sabah geldiği vakit Mescid-i Aksa'da hâzı' olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1287. Süleyman her sabah geldiği zaman Mescid-i Aksa'da huşu içinde olurdu.

"Hâzı", "huzû"dan (Allah karşısında tevazu gösterme) türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim); ve "huzû", organlar ve uzuvlar ile gerçekleşen tevazu (alçakgönüllülük) anlamındadır. Yani, "Her sabah Süleyman (a.s.) Mescid-i Aksa'ya geldiği zaman, orada Hakk'ın huzurunda bütün organları ve uzuvları ile alçakgönüllü bir durumda bulunurdu."

“Hâzı", "huzû'dan ism-i fâildir; ve "huzû"", a'zâ ve cevârih ile vâki' olan tevâzu' ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her bir sabah Süleymân (a.s.) Mescid-i Aksâ'ya geldiği vakit, orada huzûr-ı Hak'da bilcümle a'zâ ve cevârihi ile mütevâzi' bir vaziyette bulunur idi."

1288. Onda yeni bitmiş bir ot göre idi, müteakiben derdi ki: "Adını ve nef'ini söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1288. Onda yeni bitmiş bir ot göre idi, müteakiben derdi ki: "Adını ve faydasını söyle!"

Süleyman (a.s.) Mescid-i Aksa'da yeni bitmiş bir ot görür görmez o ota, "Adın nedir ve faydan nedir?" diye sorardı.

Süleymân (a.s.) Mescid-i Aksa'da yeni bitmiş bir ot görür görmez o ota, "İsmin nedir ve fâiden nedir?" diye sorardı.

1289. "Sen ne ilâçsın, nesin, adın nedir, sen kimin ziyanısın ve senin fâiden kimedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1289. "Sen ne ilâçsın, nesin, adın nedir, sen kimin ziyanısın ve senin fâiden kimedir?"

"Ey ot, sen nasıl bir ilâçsın, mahiyetin nedir ve adın nedir, zararın kime ve faydan kime olur?" Yani hangi tabîattaki adamlara zararsın ve hangi tabîattaki adamlara faydasın?

"Ey ot, sen nasıl bir ilâçsın, mâhiyetin nedir ve adın nedir, zararın kime ve fâiden kime olur?" Ya'ni hangi tabîatteki adamlara zararsın ve hangi tabîatteki adamlara fâidesin?

1290. İmdi her bir ot fiilini ve adını derdi ki: "Ben ona cânım ve buna ölümüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1290. Şimdi her bir ot, fiilini ve adını şöyle derdi: "Ben ona canım ve buna ölümüm."

"Himâm", "hâ" harfinin kesresiyle (esre okunmasıyla) ölüm ve sıtma anlamlarına gelir. Yani, "Süleyman (a.s.)'ın sorusu üzerine otlar cevap verip derlerdi ki: "Ben falan tabiatta olan kimselere hayat veririm ve faydalıyım; ve falan tabiatta olan kimselere de ölüm veya sıtma veririm ve zararlıyım."

"Himâm", kesr-i hâ ile ölüm ve sıtma ma'nâlarına gelir. Ya'ni, “Süleymân (a.s.)ın suâli üzerine otlar cevab verip derlerdi ki: "Ben falan tabîatta olan kimselere hayât veririm ve fâideliyim; ve falan tabîatta olan kimselere de ölüm veyâ sıtma îrâs ederim ve zararlıyım."

1291. "Ben buna zehirim ve ona şekerim; kader cihetinden benim nâmım levh üzerinde budur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1291. "Ben buna zehirim ve ona şekerim; kader yönünden benim adım levh üzerinde budur."

Bilinmeli ki, bütün eşya canlıdır. Çünkü hepsi ilahi sıfatların ve isimlerin tecelli yerleridir. Şu kadar var ki Hayat sıfatı, eşyanın bazılarında gizli, bazılarında hissedilir, bazılarında açık ve bazılarında daha da açıktır. Kelâm sıfatı ve diğer sıfatlar da böyledir. Bu sebeple eşyanın bâtınına nüfuz edebilen insân-ı kâmillerin cansız varlıklar ve bitkilerle konuşmaları uzak bir ihtimal değildir; ve Süleyman (a.s.)ın bitkiler ve hayvanlarla gerçekleşen konuşmaları bu türdendir. Cenâb-ı Süleyman'ın sorusu üzerine bitkiler, ilahi ilimde sabit olan hakikatleri ne ise, ondan haber verirler ve kime zehir, yani zarar ve kime şeker, yani faydalı olduklarını söylerlerdi.

Ma'lûm olsun ki, bilcümle eşyâ zî-rûhdur. Çünki hepsi mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. Şu kadar ki sıfat-ı Hayât, eşyânın ba'zılarında bâtın ve ba'zılarında mahsüs ve ba'zılarında zâhir ve ba'zılarında azhardır. Ve sıfat-ı Kelâm ile diğer sıfatlar dahi böyledir. Binâenaleyh eşyânın bâtınına nüfüz edebilen insân-ı kâmillerin cemâd ve nebât ile mükâlemeleri müsteb'ad değildir; ve Süleymân (a.s.)ın nebâtât ve hayvânât ile vâki' olan mükâlemeleri bu kabîldendir. Cenâb-ı Süleyman'ın suâli üzerine nebâtât, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikatleri ne ise, ondan haber verirler ve kime zehir, ya'ni zarar ve kime şeker, ya'ni nâfi' olduklarını söylerler idi.

1292. Binâenaleyh tabibler Süleyman'dan o otun cinsinden alim ve dânâ ve muktedâ olurlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1292. Bu sebeple tabipler Süleyman'dan o otun cinsinden âlim, bilgili ve uyulan kişiler olurlardı.

Süleyman (a.s.) zamanındaki tabipler, o hazretin keşfinden faydalanarak, o otun cinsinden, yani faydasından ve zararından haberdar olup, ona göre hastalara ilaç yaparlar ve bu sebeple hastaların uyulan kişisi olurlardı.

Süleymân (a.s.) zamânındaki tabîbler, o hazretin keşfinden istifade ederek, o otun cinsinden, ya'ni fâidesinden ve zararından âgâh olup, ona göre hastalara ilâç yaparlar ve bu sebeble hastaların muktedâsı olurlar idi.

1293. Hattâ tabiblik kitabını tertib ettiler, cismi marazdan hâlî kıldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1293. Hatta tabiplik kitabını düzenlediler, cismi hastalıktan arındırdılar.

Hatta bu keşifler üzerine o zamanın tabipler, tıp ilminin ayrıntılarına ilişkin kitaplar yazdılar ve bu sayede hasta olan bedenlere şifa verdiler.

"Perdâhten" kelimesinin yedi anlamı vardır: 1. Arındırmak, 2. Yönelmek, 3. Saz çalmak ve 4. Şarkı söylemek, 5. Kaldırmak, 6. Vazgeçmek, 7. Sona ermek, 8. Tutmak ve 9. Kapmak. Burada birinci anlamdadır.

"Hattâ bu keşifler üzerine o zamânın tabîbleri müfredât-ı tıbba müteallık kitablar te'lîf ettiler ve bu sayede hasta olan cisimlere şifa-bahş oldular."

"Perdâhten"in yedi ma'nâsı vardır: 1. Hâlî kılmak, 2. Teveccüh etmek, 3. Saz çalmak ve 4. Tegannî etmek, 5. Kaldırmak, 6. Fâriğ olmak, 7. Nihayete erişmek, 8. Tutmak ve 9. Kapmak. Burada birinci ma'nâyadır.

1294. Bu nücûm ve tıb enbiyanın vahyidir; aklın ve hissin tarafsız olan tarafa yolu nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1294. Bu yıldız ilmi ve tıp, peygamberlerin vahyidir; aklın ve hissin tarafsız olan tarafa yolu nerededir?

"Nücûm"dan maksat, yıldız ilmidir, astronomi değildir. "Astronomi" görünen ve duyularla algılanan ilimlerdendir; "yıldız ilmi" ise bâtınî ilimlerdendir ve bâtınî ilimler keşif yoluyla anlaşılır. "Tıp ilmi"nin bahsettiği ilaçların da görünen ilmi ve bâtınî ilmi vardır. Görünen ilmi tecrübe ile ve bâtınî ilmi keşif iledir. Çünkü bâtınî ilimler eşyanın hakikatlerine dayanır. Örneğin güneş sistemimizi oluşturan gezegenlerden her birinin yeryüzü üzerine ve yeryüzündeki yaratılmışların terbiyesine olan etkisi, esası keşfe dayanan yıldız ilmi ile bilinir. Filozoflar bu yıldız ilmini, keşfedilmiş temel kurallarına bakıp, akıl yürütmelerle genişlettiler ve ayrıntılandırdılar ve bu ilme onların zan ve tahminleri karıştı. Bu sebeple yıldız ilmi ile çıkarılan gaybî hâl ve olaylardan bir kısmı gerçeğe uygun çıkmamaktadır. "Cifir ilmi" (harflerin sayısal değerleriyle geleceğe dair hükümler çıkarma ilmi) ve "reml ilmi" (kum üzerine çizgiler çizerek kehanette bulunma ilmi) de böyledir. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Hadîs-i şerîfte ان نبيا من الانبياء يخط خطا فمن وافق خطه صدق و من لم يوافق كذب yani "Peygamberlerden bir peygamber bir çizgi çizdi ki, ondan gaybî ve gelecek olan hüküm malum olur. Şimdi yıldız ilmi, reml ve cifir ehli kimselerden birinin çektiği çizgi, eğer peygamberin çizgisine uygun düşerse, çıkardığı hükümde doğru olur ve eğer çektiği çizgi, peygamberin çizgisine uygun düşmezse, çıkardığı hükümde yalancı olur," buyurulmuştur." Tıpta kullanılan ilaçlar hakkında da aynı hâl meydana geldi ve gelmektedir. Buna göre ilimlerin başlangıcı vahiy ve peygamberlerin irşadıdır, aklın ve hissin tarafsız olan bâtınî ilimlere yolu yoktur; çünkü bâtınî ilimler, tarafsız ve yönsüz olan ruhun ilmidir ve görünen ilimler ise, yönler içinde sınırlı olan cismin duyuları vasıtasıyla elde edilen ilimdir.

"Nücûm"dan maksad, ilm-i nücûmdur, ilm-i hey'et değildir. "İlm-i hey'et" ulûm-ı zâhire ve mahsûsedendir; "ilm-i nücûm" ise ulûm-ı bâtınedendir ve ulûm-ı bâtıne keşf tarîkıyla anlaşılır. "İlm-i tıbb"ın bahs ettiği edviyenin dahi ilm-i zâhirîsi ve ilm-i bâtınîsi vardır. İlm-i zâhirîsi tecrübe ile ve ilm-i bâtınîsi keşf iledir. Zîrâ ulûm-ı bâtıne eşyânın hakāyıkına müsteniddir. Meselâ manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârelerden her birinin arz üzerine ve arz üzerindeki mahlûkātın terbiyesine olan te'sîri, esâsı keşfe müstenid olan ilm-i nücûm ile bilinir. Hükemâ bu ilm-i nücûmu mekşûf olan kavâid-i esâsiyyesine bakıp, istidlâlât-ı akliyye ile tevsî' ve tafsil ettiler ve bu ilme onların zan ve tahmînleri karıştı. Bu sebeble ilm-i nücûm ile istihrâç edilen ahvâl ve hâdisât-ı gaybiyyeden bir kısmı vâkı'a mutâbık çıkmamaktadır. "İlm-i cifir" ve "ilm-i reml" dahi böyledir. Şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Hadîs-i şerîfde ان نبيا من الانبياء يخط خطا فمن وافق خطه صدق و من لم يوافق كذب ya'ni "Peygamberlerden bir peygamber bir çizgi çizdi ki, ondan gāib ve gelecek olan hüküm ma'lûm olur. İmdi ashâb-ı nücûm ve reml ve cifirden bir kimsenin çektiği çizgi, eğer peygamberin hattına tevâfuk ederse, istihrâç ettiği hü- kümde doğru olur ve eğer çektiği hat, peygamberin hattına tevâfuk etmezse, çıkardığı hükümde kâzib olur," buyurulmuştur." Tıbda kullanılan edviye hakkında da aynı hâl vâki' oldu ve olmaktadır. Binâenaleyh ulûmun ibtidâsı vahiy ve irşâd-ı enbiyâdır, aklın ve hissin tarafsız olan ulûm-ı bâtıneye yolu yoktur; zîrâ ulûm-ı bâtıne, tarafsız ve cihetsiz olan rûhun ilmidir ve ulûm-ı zâhire ise, cihât içinde mahsûr olan havâss-i cisim vâsıtasıyla tahsil olunan ilimdir.

1295. Akl-ı cüz'î, akl-ı istihrâc değildir, fenni kabûl etmekten ve ta'lîme muhtâç olmaktan gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1295. Cüz'î akıl (insanın sınırlı aklı), istihraç (çıkarım yapma) aklı değildir; fennî (bilimsel) bilgiyi kabul etmekten ve öğretime muhtaç olmaktan başka bir şey değildir.

Bu sebeple, bedenin duyularına tâbi olan cüz'î akıl, bâtınî ilimleri (içsel, gizli bilgileri) gaybdan (bilinmeyenden) çıkarabilecek bir akıl değildir; hatta zâhirî ilimleri (dışsal, görünen bilgileri) de kendi kendine bulup çıkaramaz. Başlangıçta mutlaka bir öğreticiye muhtaç olur. O cüz'î akıl, ancak gösterilen bir yolu ve fennî bilgiyi takip eder. Ve her bir şeyde bir üstadın öğretimine muhtaç olur.

Binâenaleyh havâss-i cisme tâbi' olan akl-ı cüz'î, ulûm-ı bâtıneyi gaybdan çıkarabilecek bir akıl değildir; hattâ ulûm-ı zâhireyi de kendi kendine bulup çıkaramaz. Bidâyette mutlak bir muallime muhtâç olur. O akl-ı cüz'î, ancak gösterilen bir yolu ve fenni ta'kîb eder. Ve her bir şeyde bir üstâdın ta'lîmine muhtaç olur.

1296. Bu akıl ta'lîmi ve fehmi kabul edicidir; lakin ona vahy sahibi ta'lîm verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1296. Bu akıl öğretimi ve anlamayı kabul edicidir; ancak ona vahiy sahibi öğretir.

Böyle olunca anlaşılır ki, bu cüz'î akıl (insana ait sınırlı akıl) bir öğreticinin öğretimini ve öğretilen şeyi anlamayı kabul edici bir akıldır; ancak ona vahiy sahibi öğretir.

Böyle olunca anlaşılır ki, bu akl-ı cüz'î bir muallimin ta'limini ve ta'lîm edilen şeyi anlamayı kabûl edici bir akıldır; lâkin ona vahy sahibi ta'lîm eder.

1297. Yakîn budur ki, bütün hırfetler evvelen vahiyden oldu, fakat akıl onu ziyâde etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1297. Yakîn budur ki, bütün meslekler başlangıçta vahiyden oldu, fakat akıl onu artırdı.

"Hırfet", sanat demektir. Yani, "İnsanlar arasında bilinen sanatların başlangıcı vahiy ile oldu." Örneğin, başlangıçta kalem ile yazı yazmayı İdris (a.s.) öğretti; sonra insanlar kendi akıllarına göre bu yazının şekillerini değiştirip dönüştürerek türlü türlü harfler icat ettiler. Ve aynı şekilde iğne ile dikiş dikmeyi de yine İdris (a.s.) öğretti; çünkü başlangıçtaki insanlar hayvan derilerine bürünürlerdi, insan akılları ilerledikçe bu dikiş usulünü mükemmel bir hâle getirdiler ve makineler icat ettiler.

"Hirfet", san'at demektir. Ya'ni, "Beyne'l-beşer ma'lûm olan san'atların ibtidâsı vahy ile oldu." Meselâ evvelen kalem ile yazı yazmayı İdris (a.s.) ta'lîm buyurdu; sonra efrâd-ı beşer kendi akıllarına göre bu yazının şekillerini ta'dîl ve tebdîl edip, türlü türlü harfler îcâd ettiler. Ve kezâ iğne ile dikiş dikmeyi de, yine İdrîs (a.s.) ta'lim buyurdu; zîrâ ibtidâî olan insanlar hayvan derilerine bürünürler idi, ukūl-ı beşer terakkî ede ede bu dikiş usûlünü mükemmel bir hâle getirdiler ve makineler îcâd ettiler.

1298. Gör ki hiçbir san'atı bizim aklımız, üstadsız öğrenmeğe kādir olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1298. Gör ki hiçbir sanatı bizim aklımız, ustasız öğrenmeye kadir olabilir mi?

Bu yukarıda söylediğimiz hakikatin delilini istersen, bugünkü hâle bak! Hiçbir sanat bir usta tarafından öğretilmedikçe öğrenilebilir mi? Örneğin kunduracılık, terzilik mutlaka bir ustaya hizmet etmekle öğrenilir.

Bu yukarıda söylediğimiz hakikatin delîlini istersen, bu günkü hâle bak! Hiçbir san'at bir üstâd tarafından ta'lîm edilmedikçe öğrenilebilir mi? Meselâ kunduracılık, terzilik mutlakā bir üstâda hizmet etmekle öğrenilir.

1299. Gerçi hîle de kıl yarıcı oldu, hiçbir san'at üstadsız râm olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1299. Gerçi hile de kıl yarıcı oldu, hiçbir sanat ustasız boyun eğmedi.

Gerçi geçim aklı hilede ve tedbirde kılı kırk yarar ve çok ince düşünür. O aklın bu hünerine rağmen hiçbir sanat, ustanın öğretimi olmaksızın o akla boyun eğmedi ve itaat etmedi.

Gerçi akl-ı maâş hîlede ve tedbîrde kılı kırk yarar ve çok ince düşünür. O aklın bu hünerine rağmen hiçbir san'at üstâdın ta'lîmi olmaksızın o akla râm ve münkād olmadı.

1300. Eğer bu akıldan san'at bilgisi olaydı, üstadsız bir san'at hasıl olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1300. Eğer bu akıldan sanat bilgisi olsaydı, ustasız bir sanat ortaya çıkardı.

Cüz'î akıldan (ferdî akıl) sanat bilgisi çıksaydı, her bir insan kendi kendine ustasız bir sanatı yapabilirdi. Hâlbuki bir yemek pişirmek bile öğrenmeye muhtaçtır.

Bilinmeli ki, Âdem oğullarından Kâbil, kardeşi Hâbil'i öldürdüğü zaman, kanla ve toprakla bulaşmış cesedini nasıl saklayacağını bir türlü bilemedi ve bir müddet düşünerek sırtında taşıdı; nihayet Yüce Allah bir kargayı gönderdi ki, ağzında ölmüş bir karganın cesedi vardı. Kâbil'in gözünün önünde gagasıyla yeri kazdı ve ölü kargayı oraya defnetti. Nitekim bu olay Kur'ân-ı Kerîm'de Mâide sûresinde geçen şu ayet-i kerîmede beyan buyurulur: فَبَعَثَ اللَّهُ غُراباً يبحث في الأَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوارى سَوْءَةَ أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتِي أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِي سَوْءَةَ أَخِيهِ فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ (Mâide, 5/231) Yani "Kardeşinin cesedinin nasıl örtüleceğini Kâbil'e göstermek için Allah Teâlâ bir kargayı gönderdi ki, yeri kazıyordu. Kâbil dedi: Yazık bana ki, bu karga gibi olmaktan âciz mi oldum ki, kardeşimin cesedini örteyim. Böylece pişmanlardan olarak sabahladı." Bilinmeli ki, "vahy", lügatte, "gizli söz" anlamındadır. Bu anlama göre her canlı yaratığın içine gelen ilham, vahiydir. Nitekim ayet-i kerîmede وَ أَوْحَى رَبُّكَ الى النحل (Nahl, 66/68) yani "Rabbin bal arısına vahyetti" buyurulur. Ve vahyin bir özel anlamı da vardır ki, o da peygamberlere gelen ilâhî öğretim ve rabbânî bildirimdir ki, bazısı Hz. Cibrîl'in melekî suretten beşerî şekle inmesi ve görünmesiyle ve bazısı da Cibrîl'in temsili bir suret olmaksızın, peygamberin şerefli kalbine [indirilmesiyle] gerçekleşir. Yukarıda 1297 numaralı beyitte "Bütün sanatlar vahiyden oldu" buyurulmasıyla, vahyin hem özel anlamına hem de genel anlamına işaret buyurulmuştur ve bu kıssada dahi yalnız genel anlamına işaret vardır.

Akl-i cüz'îden san'at bilgisi çıka idi, her bir ferd-i beşer, kendi kendine üstâdsız bir san'atı yapabilirdi. Halbuki bir yemek pişirmek bile ta'lîme muhtaçdır.

Ma'lûm olsun ki, evlâd-ı Adem'den Kābil, kardeşi Hâbil'i öldürdüğü vakit, kanla ve toprakla mülemma' olan cesedini nasıl saklıyacağını bir türlü bilemedi ve bir müddet düşünerek sırtında taşıdı; nihâyet Hak Teâlâ bir kargayı gönderdi ki, ağzında ölmüş bir karganın cesedi var idi. Kābil'in gözünün önünde gagasıyla yeri kazdı ve ölü kargayı oraya defn etti. Nitekim bu vak'a Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Mâide'de vâki' şu âyet-i kerîmede beyân buyurulur: فَبَعَثَ اللَّهُ غُراباً يبحث في الأَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوارى سَوْءَةَ أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتِي أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِي سَوْءَةَ أَخِيهِ فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ (Mâide, 5/231) Ya'ni "Kardeşinin lâşesinin nasıl setr olunacağını Kābil'e göstermek için Allah Teâlâ bir kargayı gönderdi ki, arzı kazardı. Kābil dedi: Yazık bana ki, bu karga gibi olmaktan âciz mi oldum ki, kardeşimin cesedini örte idim. İmdi nâdim olarak sabahladı." Ma'lûm olsun ki, "vahy", lügatte, "kelâm-ı hafi" ma'nâsınadır. Bu ma'nâ-ya göre her mahlûk-ı zî-rûhun bâtınına vârid olan ilkā, vahiydir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ أَوْحَى رَبُّكَ الى النحل (Nahl, 66/68) ya'ni "Rabb'in bal arısına vahy etti" buyurulur. Ve vahyin bir ma'nâ-yı hâssı da vardır ki, o da enbiyâ-ya vâki' olan ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânîdir ki, ba'zısı Hz. Cibrîl'in sû-ret-i melekiyyeden hey'et-i beşeriyyeye tenezzül ve temessülü ile ve ba'zısı da Cibrîl'in bir sûret-i temsîlî olmaksızın, kalb-i şerîf-i nebevîye [inzâli ile] vâ-ki' olur. Yukarıda 1297 numaralı beyitte "Bütün san'atlar vahiyden oldu" buyurulmasıyla, vahyin hem ma'nâ-yı hâssına ve hem de ma'nâ-yı âmmına işâret buyurulmuştur ve bu kıssada dahi yalnız ma'nâ-yı umûmîsine işâret vardır.

## Âlem-i ilimde mezar kazıcılık olmazdan evvel, Kābil'in mezar kazıcılığı kargadan öğrenmesi

1301. Bir mezar kazmak ki, en aşağı san'at idi, ne vakit fikirden ve endîşeden oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1301. Bir mezar kazmak ki, en aşağı sanattı, ne zaman fikirden ve düşünceden oldu.

Cüz'î akıl (insan aklı), en aşağı bir sanat olan mezar kazma yöntemini, kendi kendine düşünüp bulamadı; bu sebeple zorunlu olan akıl, her icadın başlangıcında bu kadar acizdir. Bir öğretmen ona yol gösterirse, o yolda yürür ve o icadın gelişimine hizmet eder.

Akl-ı cüz'î en aşağı bir san'at olan mezar kazmak usûlünü, kendi kendine düşünüp bulamadı; binâenaleyh zarûrî olan akıl her îcâdın bidâyetinde bu kadar acizdir. Bir muallim ona yol gösterirse, o yolda yürür ve o îcâdın tekâmülüne hâdim olur.

1302. Eğer Kabil için bu fehim olaydı, o ne vakit Habil'i başı üzerine koyardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1302. Eğer Kabil için bu anlayış olaydı, o ne zaman Habil'i başı üzerine koyardı.

Eğer başlangıçta Âdem'in evlatlarından olan Kabil'in cüz'î aklında (bireysel akıl) bu anlayış olaydı, o öldürmüş olduğu kardeşi Habil'in cesedini başında taşır mıydı? Derdi

Eğer bidâyet-i hâlde evlâd-ı Âdem'den olan Kābil'in akl-ı cüz'îsinde bu anlayış olaydı, o öldürmüş olduğu kardeşi Hâbil'in cesedini başında taşır mı idi? Derdi

1303. Ki: "Bu ölmüşü, bu kan ve toprağa bulanmışı nerede gāib edeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1303. Ki: "Bu ölmüşü, bu kan ve toprağa bulanmışı nerede kaybedeyim?"

Yani, "Kâbil, Hâbil'in cesedini taşırken derdi ki: "Bu ölmüşü ve bu kana ve toprağa bulanmışı nasıl yok edeyim ve gözlerden kaybedeyim?"

Ya'ni, “Kābil, Hâbil'in cesedini taşırken derdi ki: "Bu ölmüşü ve bu kana ve toprağa bulanmışı nasıl yok edeyim ve gözlerden gāib edeyim?"

1304. Bir kargayı gördü ki, ağzında ölmüş kargayı tutmuş, öyle hız ile geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1304. Bir kargayı gördü ki, ağzında ölmüş kargayı tutmuş, öyle bir hızla geldi.

1305. Havadan geldi ve o fen ile ona ta'lîm için mezar kazıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1305. Havadan geldi ve o fen ile ona öğretmek için mezar kazıcı oldu.

1306. Müteakiben pençesiyle yerden toz kopardı, hemen ölmüş kargayı mezar içine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1306. Ardından pençesiyle yerden toz kopardı, hemen ölmüş kargayı mezar içine koydu.

1307. Kabil dedi: "Ah, tuh benim aklıma ki, bir karga san'atta benden ziyâde oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1307. Kabil dedi: "Ah, yazıklar olsun benim aklıma ki, bir karga sanatta benden daha üstün oldu!"

"Şüh", nefret ve tiksinti yerinde kullanılan bir kelimedir.

"Şüh", nefret ve kerâhet mahallinde müsta'mel bir kelimedir.

1308. Akl-ı külle "Mâ zâga'l-basar" dedi; akl-ı cüz'î her tarafa nazar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1308. Küllî akla "Göz kaymadı" dedi; cüz'î akıl her tarafa bakar.

"Küllî akıl" ile "Muhammedî hakikat"e işaret edilir ki, o, Son Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in yüce aklıdır. Nitekim Yüce Allah, Necm Suresi'nde geçen مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى (Necm, 53/17-18) yani "Son Peygamber'in gözü hiçbir şeye meyletmedi ve haddi aşmadı, muhakkak Rabb'inin pek büyük olan ayetlerini gördü" ayet-i kerimesinde, Şanlı Resul Efendimiz'in küllî aklının gözü, Yüce Allah'ın mülkünü ve melekûtunu (görünmeyen âlemini) ve maddî ve manevî ayetlerini gördüğü zaman hiçbirine meyletmediğini ve kaymadığını, haddini aşıp Hakk'ın gayrına bakmadığını gördü. Cüz'î aklın gözü ise, mülkün ve melekûtun çeşitli suretleri tarafına bakıp hayran olur ve asıl maksat olan Hakk'tan gaflet eder.

"Akl-ı kül" ile "hakîkat-ı muhammediyye"ye işâret buyurulur ki, Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in akl-ı şerîfleridir ve nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Necm'de vâkî' مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى (Necm, 53/17-18) ya'ni "Hâtem-i enbiyânın basarı hiçbir şeye meyl etmedi ve tecavüz etmedi, muhakkak Rabb'inin pek büyük olan âyetlerini gördü" âyet-i kerîmesinde, Resûl-i zîşân Efendimiz'in akl-ı küllünün gözü, Hak Teâlâ'nın mülkü ve melekûtu ve sûrî ve ma'nevî âyetlerini gördüğü vakit hiçbirisine meyl edip kaymadı ve haddini tecavüz edip, Hakk'ın gayrine nazar etmediğini gördü. Akl-ı cüz'înin gözü ise, mülkün ve melekûtun suver-i muhtelifesi tarafına bakıp hayrân olur ve maksûd-ı aslî olan Hak'dan gaflet eder.

1309. Hâssların nûru akl-ı mâ-zağdır; zâğ olan akıl, ölmüşlerin mezarının üstâdıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1309. Seçkin kişilerin nuru, sapmayan akıldır; sapan akıl ise ölmüşlerin mezarının ustasıdır.

Yüce Allah'ın seçkin kulları olan evliyanın akılları, miras yoluyla "Basar hiçbir şeye meyl etmedi" (Necm, 53/18) ayet-i kerimesinin tecelli yeridir. Onların nuru bu akıldır; fakat karganın aklı, yani nefsin aklı olan geçim aklı (akl-ı maâş) ve cüz'î akıl, ölmüşlerin mezarının ustasıdır; yani bu akıl, toprak bedende ruhun mezarını kazmayı öğretir.

Hak Teâlâ'nın hâs kulları olan evliyânın akılları bi'l-verâse مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/18) ["Basarı hiçbir şeye meyl etmedi"] âyet-i kerîmesinin mazharıdır. Onların nûru bu akıldır; fakat karganın aklı, ya'ni nefsin aklı olan akl-ı maâş ve akl-ı cüz'î, ölmüşlerin mezarının üstâdıdır; ya'ni bu akıl, hâk-i bedende rûhun mezarını kazmayı öğretir.

1310. O cân ki, kargaların arkasından uçar, karga onu kabristan tarafına götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1310. O can ki, kargaların arkasından uçar, karga onu kabristan tarafına götürür.

"Kargalar"dan kasıt, nefsin sıfatlarıdır; "kabristan"dan kasıt, cisim ve tabiat âlemidir. Yani, "O can ki, yani Hakk Yolcusu ki, karga hükmünde olan nefsin sıfatlarının arkasından uçar; tabi olduğu her bir karga ve her bir nefsin sıfatı onu cisim ve tabiat âlemine defnetmeye götürür; yahut cesetlerin leşleri tarafına götürür." "Can" ifadesiyle tarikat yolcusuna işaret buyrulur.

"Kargalar"dan murâd, nefsin sıfatlarıdır; "kabristân"dan murâd, cisim ve âlem-i tabîattır. Ya'ni, “O cân ki, ya'ni sâlik ki, karga mesâbesinde olan nefsin sıfatlarının arkasında uçar; o tâbi' olduğu her bir karga ve her bir nefsin sıfatı onu cisim ve tabîat âlemine defn etmeğe götürür; veyâhud cîfe-i ecsâm tarafına götürür." "Cân" ta'bîriyle sâlik-i tarîkata işâret buyurulur.

1311. Sakın karga gibi olan nefsin arkasında gitme; zîrâ o bağ tarafına değil, kabristana götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1311. Sakın karga gibi olan nefsin arkasından gitme; çünkü o bağ tarafına değil, kabristana götürür.

Ey Hakk Yolcusu, sakın leşe giden karga gibi olan nefsin arkasından gitme ve onun sıfatlarına uyma; çünkü o seni ilâhî marifetler bağı tarafına değil, cisim kabristanına götürür.

Ey sâlik, sakın lâşeye giden karga gibi olan nefsin arkasında gitme ve onun sıfatlarına tâbi' olma; zîrâ o seni bâğ-ı maârif-i ilâhiyye tarafına değil, cisim kabristanına götürür.

1312. Eğer gidersen, gönül ankāsının arkasında, gönül Kāf'ının ve Mescid-i Aksa'sının tarafına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1312. Eğer gidersen, gönül ankāsının arkasında, gönül Kaf Dağı'nın ve Mescid-i Aksa'sının tarafına git!

Yani, "Ey Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) eğer tabi olup gidersen, gönül, yani ruh ankāsının arkasında git ve gönül Kaf Dağı'nın ve Mescid-i Aksa'sının tarafına git!" "Kaf Dağı", yeri bilinmeyen meşhur bir dağın ismidir. Kalp latifesi (kalbin manevi yönü) de, mana âleminden olduğu için Kaf Dağı'na benzetilmiştir.

Ya'ni, "Ey sâlik eğer tâbi' olup gidersen, gönül, ya'ni rûh ankāsının arkasında git ve gönül Kāfının ve Mescid-i Aksa'sının tarafına git!" "Kāf", meçhûlü'l-mekân meşhûr bir dağın ismidir. Latîfe-i kalb dahi, âlem-i ma'nâdan olduğundan Kāf'a teşbîh buyurulmuştur.

1313. Her dem senin sevdandan, senin Mescid-i Aksa'nda yeni bir ot biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1313. Her an senin sevdan yüzünden, senin Mescid-i Aksa'nda yeni bir ot biter.

"Sevda"dan kasıt, burada aşk ve hırs anlamındadır. "Giyâh"tan kasıt, kalbe gelen düşüncelerdir ki, bunlar Hak'tan gelen, melekî, şeytanî ve nefsanî olabilir. "Mescid-i Aksâ"dan kasıt kalptir. Yani, "Her an senin aşk ve hırsından kalbinde yeni yeni birtakım iyi ve kötü hatıralar ve fikirler ortaya çıkar."

"Sevda"dan murâd, burada aşk ve hırs ma'nâsınadır. "Giyâh”dan murâd, kalbe vârid olan havâtırdır ki, Hakkānî, melekî, şeytânî ve nefsânî olur. "Mescid-i Aksâ"dan murâd kalbdir. Ya'ni, "Her dem senin aşk ve hırsından kalbinde yeni yeni birtakım iyi ve kötü hâtıralar ve fikirler peyda olur."

1314. Sen Süleymân gibi onun hakkını ver, ondan iz götür, onun üzerine red ayağını koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1314. Sen Süleyman gibi onun hakkını ver, ondan iz götür, onun üzerine red ayağını koyma!

Bu şerefli beyit, "Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz" hadis-i şerifine işaret eder. Bilinmeli ki, kalp mescid-i aksâsında biten düşünce otlarının kimi faydalı, kimi zararlıdır. Hakk'a ait ve meleki olanlar faydalı, nefsani ve şeytani olanlar ise zararlıdır. Bu düşüncelerin hakkını vermek, Hakk'a ait ve meleki olanları ayırıp, fiil alanına getirmek ve uygulamakla olur. Aynı şekilde nefsani ve şeytani olanları da ayırt edip, uygulamamak ve onlara muhalefet etmekledir. Bu sebeple kalbe gelen düşüncelerin mahiyetlerini incelemek ve her geleni reddedip, önem vermemek doğru değildir. Sözün özü, muhasebe gereklidir.

Bu beyt-i şerif حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Muhasebe olunmazdan evvel, nefsinizi muhasebe ediniz" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Mescid-i Aksâ-yı kalbde biten havâtır otlarının kimi nâfi' ve kimi muzırdır. Hakkānî ve melekî olanlar nâfi' ve nefsânî ve şeytânî olanlar ise muzırdır. Bu havâtırın hakkını vermek, Hakkānî ve melekî olanları tefrîk edip, sâha-i fiile getirmek ve icrâ etmekle olur. Ve kezâ nefsânî ve şeytânî olanları da temyîz edip, icrâ etmemek ve muhalefet etmekledir. Binâenaleyh kalbe gelen havâtırın mahiyetlerini tedkîk etmek ve her geleni reddedip, ehemmiyet vermemek doğru değildir. Velhâsıl muhasebe lâzımdır.

1315. Zîrâ ki sebatlı olan bu zemînin halini nebâtın nevi'leri sana açık söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1315. Çünkü bu toprağın sebatlı hâlini bitki türleri sana açıkça söyler.

Yani, yerde biten bitki türleri o yerin mahiyetini ve yatkınlığını gösterdiği gibi, kalp toprağında biten düşüncelerin türleri de kalbin zâtî yatkınlığını apaçık gösterir.

Ya'ni, yerde biten nebâtâtın nevi'leri, o yerin mâhiyetini ve isti'dâdını gösterdiği gibi, zemîn-i kalbde biten havâtırın envâ'ı dahi, kalbin isti'dâd-ı zâtîsini açıktan açığa gösterir.

1316. Zeminde gerek şeker kamışı ve gerek âdî kamış olsun, her zemin kendi bitiminin tercümanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1316. Yeryüzünde ister şeker kamışı, isterse âdi kamış olsun, her toprak kendi bitkisinin tercümanıdır.

Örneğin, bazı topraklarda şeker kamışı, bazı topraklarda ise âdi kamış yetişir. Ve bu kamışlar, yetiştikleri toprakların yatkınlığını (doğuştan gelen kabiliyetini) açıklayan birer tercümandır. Bunun gibi, eğer bir kalpte daima nefsanî ve şeytanî düşünceler (havâtır-ı nefsânî ve şeytânî) biter ve bunları fiile dökmek ve uygulamak sahibinin zevki ve hazzı gereği olursa, o kalbin yatkınlığı belli olur ve asıl bedbahtlığı anlaşılır. Aksine, bir kalpte ilahî ve meleki düşünceler (havâtır-ı Hakkānî ve melekî) biter ve bunları uygulamaktan sahibi zevk alırsa, zâtî mutluluğu ortaya çıkar.

Meselâ ba'zı arâzîde şeker kamışı ve ba'zı arâzîde de âdî kamış neşv ü nemâ bulur. Ve bu kamışlar bittikleri arâzînin isti'dâdını beyân eden birer tercümândır. Bunun gibi, eğer bir kalbde dâimâ havâtır-ı nefsânî ve şeytânî biter ve bunları fiile getirmek ve icrâ etmek sahibinin zevki ve hazzı iktizâsından bulunursa, o kalbin isti'dâdı belli olur ve şekāvet-i asliyyesi anlaşılır. Bilakis bir kalbde havâtır-ı Hakkānî ve melekî biter ve bunları icrâ etmekten sâhibi zevk alırsa, saâdet-i zâtiyyesi zâhir olur.

1317. İmdi gönül zemîni ki, onun nebti fikir idi; fikirler kalbin sırlarını açık gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1317. Şimdi gönül zemini ki, onun bitkisi fikir idi; fikirler kalbin sırlarını açıkça gösterdi.

Mademki gönül zemininin bitkileri hatıralardan ve fikirlerden ibaretti, işte o hatıralar ve fikirler, o kalbin sırlarını, yani ezelî yatkınlığını açık bir şekilde gösterir.

Mâdemki gönül zemîninin nebatları havâtırdan ve fikirlerden ibâret idi, işte o havâtır ve efkâr, o kalbin sırlarını, ya'ni isti'dâd-ı ezelîsini açık bir sûrette gösterir.

1318. Eğer mecliste söz çekici bulursam, çemende yüz binlerce gül bitiririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. Eğer mecliste sözü çekici bulursam, çimende yüz binlerce gül bitiririm.

Yani, öyle gönül vardır ki, onda ilâhî bilgiler çiçeklerinin bitme yatkınlığı vardır. Böyle bir kalbe sahip kişi, bir ârifin (Allah'ı bilen kişi) huzurunda bulunduğu zaman, çocuk memeden sütü çektiği gibi, ârifin şerefli kalbinden bilgiyi çeker ve emer. "Eğer mecliste böyle bir sözü çekici bulursam, onun kalbinin çimenliğinde, yüz binlerce ilâhî bilgi gülünü bitiririm."

Ya'ni, gönül vardır ki, onda maarif-i ilâhiyye çiçekleri bitmek isti'dâdı vardır. Böyle bir kalb sahibi bir ârifin huzûrunda bulunduğu vakit, çocuk memeden sütü çektiği gibi, ârifin kalb-i şerîfinden ma'rifeti çeker ve emer. "Eğer mecliste böyle bir söz çekici bulursam, onun çemenistân-ı kalbinde, yüz binlerce maârif-i ilâhiyye güllerini bitiririm."

1319. Ve eğer o demde söz öldürücü deyyûs bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1319. Ve eğer o anda söz öldürücü deyyûs bulursam, nükteler gönülden hırsız gibi kaçar.

"Zen be-müzd", karısını ücretle kullandıran kişiye derler ki, Arapçada "deyyûs ve kavvâd" ve Türkçede "pezevenk" derler. Yani, bir gönül de vardır ki, ilahi bilgilere ve hakikatlere dair olan sözleri kabule asla yatkınlığı yoktur ve böyle bir kalpte gelişip büyüyen fikirler daima bozgunculuğa ve fesada ve Hakk ehli olanları inkâra ilişkindir. "Ve eğer sohbet meclisimde benim ilahi bilgilere ilişkin olan sözlerimi inkâr ile öldürücü bir pezevenk bulursam, benim gönlümden nükteler hırsız gibi kaçar ve gelmez olur. Veyahut söylediğim nükteler o deyyûsun gönlünden hırsız gibi kaçar."

"Zen be-müzd", karısını ücretle kullandıran kimseye derler ki, Arabî'de "deyyûs ve kavvâd" ve Türkçe'de "pezevenk" derler. Ya'ni, bir gönül de vardır ki, maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan sözleri kabûle aslâ isti'dâdı yoktur ve böyle bir kalbde neşv ü nemâ bulan fikirler dâimâ tezvîr ve fesâda ve ehl-i Hakk'ı inkâra müteallık olur. "Ve eğer meclis-i sohbetimde benim maârif-i ilâhiyyeye müteallık olan sözlerimi inkâr ile öldürücü bir pezevenk bulursam, benim gönlümden nükteler hırsız gibi kaçar ve gelmez olur. Veyâhud söylediğim nükteler o deyyûsun gönlünden hırsız gibi kaçar."

1320. Herkesin hareketi câzib tarafınadır; sâdıkın cezbi, kâzibin cezbi gibi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1320. Herkesin hareketi çekici tarafınadır; doğru olanın çekimi, yanlış olanın çekimi gibi değildir.

Yani, hareket için mutlaka bir hareket ettirici ve bir çekici gereklidir; ve insanın hareket ettiricisi ve çekicisi, onun fikri ve iç düşünceleridir ve iç düşüncelerin kaynağı da doğru ve yanlış olmak üzere iki çeşittir. Rahmanî ve meleki iç düşünceler doğru, nefsanî ve şeytanî olan iç düşünceler ise yanlıştır. Çünkü öncekiler doğru yola ve ikinciler eğri yola çekerler. Bu sebeple doğru ile eğri bir olmaz ve doğru olanın çekimi ile, yanlış olanın çekimi başka başkadır.

Ya'ni, hareket için mutlakā bir muharrik ve bir çekici lâzımdır; ve insanın muharriki ve çekicisi, onun fikri ve havâtırıdır ve havâtırın menba'ı da sâdık ve kâzib olmak üzere iki nevi'dir. Havâtır-ı rahmânî ve melekî sâdık ve nefsânî ve şeytânî olan havâtır ise kâzibdir. Zîrâ evvelki doğru yola ve ikinciler eğri yola çekerler. Binâenaleyh doğru ile eğri bir olmaz ve sâdıkın cezbi ile, kâzibin cezbi başka başkadır.

1321. Gâh eğri yolda ve gâh doğru yolda gidersin, riște ve o kimse ki çeker, zâhir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1321. Kimi zaman eğri yolda, kimi zaman doğru yolda gidersin; ip ve o çeken kişi görünür değildir.

Ey Hakk Yolcusu, sana bazen nefsanî ve şeytanî düşünceler üstün gelip, eğri yolda gidersin; ve bazen Rahmanî ve meleki düşünceler üstün gelip doğru yolda gidersin. Sana bağlı olan ip ve seni çeken kişi görünür ve açıkta değildir. "İp"ten maksat, kader sırrıdır; ve kader sırrı, sabit hakikatlerden her bir tekil hakikatin varlıkta zaten ve sıfat itibarıyla ve fiil itibarıyla ancak asıl kabiliyetinin ve zâtî yatkınlığının özgüllüğü kadar ortaya çıkması niteliğinden ibarettir. Buna göre oluş ve bozuluş âleminde her bir ferdin sıfatı ve fiili kendi tekil sabit hakikatine bağlıdır. Tekil sabit hakikatinin yatkınlığı hidayete elverişli ise, onu çeken bizzat Hak ve dolaylı olarak melektir; ve eğer dalalete elverişli ise, onu çeken dolaylı olarak nefis ve şeytandır. Ve hakikatte hepsinin çekicisi Hak'tır. Ve bizzat ve dolaylı olarak çekenlerin hiçbiri de görünür değildir. Şimdi insan, Hakk'ın mutlak varlığının son elbise ile tecellisinden ibaret olduğundan, bütün isimlerin mazharıdır. Bu mazhariyeti sebebiyle onda, kimi zaman Mudill (saptıran) isminin ve kimi zaman Hâdî (doğru yola ileten) isminin hükümleri ve eserleri ortaya çıkar. Bu itibarla, hiçbir ferdin fiillerine göre asıl şakiliği ve saadeti bilinemez. Çünkü kader sırrı bilinmezdir; ancak yukarıda 1316 numaralı şerefli beytin anlamına göre, kalbî halleri hakkında bir hüküm verilebilir.

"Ey sâlik, sana ba'zan havâtır-ı nefsânî ve şeytânî galebe edip, eğri yolda gidersin; ve ba'zan havâtır-ı rahmânî ve melekî gālib gelip doğru yolda gidersin. Sana bağlı olan ip ve seni çeken kimse zâhir ve meydanda değildir." "Rişte"den murâd, sırr-ı kaderdir; ve sırr-ı kader, a'yân-ı sâbiteden her bir aynın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kābiliyyet-i asliyyesinin ve isti'dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibârettir. Binâenaleyh âlem-i kevnde her bir ferdin sıfatı ve fiili kendi ayn-ı sâbitesine bağlıdır. Ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı kābil-i hidâyet ise, onu çeken bizzât Hak ve bi'l-vâsıta melektir; ve eğer kābil-i dalâlet ise, onu çeken bi'l-vâsıta nefis ve şeytândır. Ve hakikatte cümlesinin çekicisi Hak'dır. Ve bizzât ve bi'l-vâsıta çekenlerin hiçbirisi de zâhir değildir. İmdi insân, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibaret olduğundan, cemî'-i esmânın mazharıdır. Bu mazhariyeti hasebiyle onda, gâh ism-i Mudill'in ve gâh ism-i Hâdî'nin ahkâm ve âsân zâhir olur. Bu i'tibâr ile, hiçbir ferdin ef'âline nazaran şekāvet ve saâdet-i asliyyesi ma'lûm olamaz. Çünki sırr-ı kader meçhûldür; ancak yukarıda 1316 numaralı beyt-i şerîfin müfâdına göre, ahvâl-i kalbiyyesi hakkında bir hüküm verilebilir.

1322. Sen kör devesin, yuların emîndir, sen çekişi gör, yuları görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1322. Sen kör devesin, yuların güvenlidir, sen çekişi gör, yuları görme!

"Yular"dan kastedilen, kader sırrıdır ve kader sırrı değişimden ve dönüşümden uzaktır. Bu sebeple sen çekişi gör, yuları görme; çünkü kader sırrından ibaret olan bu yular, örtülü ve bilinmeyendir.

Bazı nüshalarda "emîn" yerine "rehîn" geçmektedir; ve "rehîn", sözlükte sabit ve sürekli anlamına da gelir. Bu durumda anlam: "Sen kör devesin, seni yuların çekip götürür; o bu yuların kader sırrından ibaret olup, sürekli ve sabittir ve değişimden ve dönüşümden arınmıştır," demek olur. Ve bazı nüshalarda da "metîn" geçmektedir. Bu durumda anlamı: "Sen kör devesin, yuların olan kader sırrın sağlam ve güçlüdür; hiçbir yerde düğümü senden çözülmez," demek olur.

"Yular"dan murâd, sırr-ı kaderdir ve sırr-ı kader tebeddülden ve inkılâbdan emîndir. Binâenaleyh sen çekişi gör, yuları görme; çünki sırr-ı kaderden ibâret olan bu yular, mestûr ve meçhûldür.

Ba'zı nüshalarda “emîn" yerine "rehîn" vâki'dir; ve "rehîn", lügatte sâbit ve dâim ma'nâsına da gelir. Bu sûrette ma'nâ: "Sen kör devesin, seni yuların çekip götürür; o bu yuların sırr-ı kaderden ibaret olup, dâim ve sâbittir ve tebeddülden ve inkılâbdan ârîdir," demek olur. Ve ba'zı nüshalarda dahi "metîn" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâsı: "Sen kör devesin, yuların olan sırr-ı kaderin metîn ve kavîdir; hiçbir mevtında düğümü senden çözülmez," demek olur.

1323. Eğer çekici ve yular mahsüs olaydı, imdi bu cihân dârü'l-gırâr kalmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1323. Eğer çekici ve yular özel olsaydı, şimdi bu cihan noksan evi olarak kalmazdı.

"Gırâr", Kâmûs'un açıklamasına göre "kitâb" vezninde, "noksan" anlamındadır. Buna göre "dârü'l-gırâr", noksan evi demek olur. Çekici olan Hak ve yular olan kader sırrı, eğer bu his ve şehadet âleminde özel olsaydı, bu his ve şehadet cihanı, "noksan evi" olarak kalmazdı; çünkü bu dünya âlemi, yoğunluk âlemi olup, eşyanın hakikatlerinin perdesi ve örtüsüdür. Hakikatler ancak bu yoğunluk ortadan kalktıktan sonra ortaya çıkar. Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de وَ جَائَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَ شَهِيدٌ لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/21-22) yani "Her bir nefis kendisiyle beraber sevk edici ve şahit olduğu halde gelir ve ona denir ki: 'Sen bundan gaflette idin, biz senden örtünü kaldırdık, bu gün senin görüşün keskindir'" buyurur.

“Gırâr”, Kāmûs'un beyânına göre "kitâb" vezninde, "noksân" ma'nâsınadır. Binâenaleyh “dârü'l-gırâr", dâr-ı noksân demek olur. Çekici olan Hak ve yular olan sırr-ı kader, eğer bu âlem-i his ve şehadette mahsüs olaydı, bu ci- hân-ı his ve şehadet, "noksan evi" olarak kalmaz idi; zîrâ bu âlem-i dünyâ, âlem-i kesâfet olup, hakāyık-ı eşyanın perdesi ve hicabıdır. Hakāyık ancak bu kesâfet zâil olduktan sonra zâhir olur. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَ جَائَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَ شَهِيدٌ لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kāf, 50/21-22) Ya'ni "Her bir nefis kendisi ile beraber sâik ve şâhid olduğu halde gelir ve ona denir ki: "Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık, bu günde senin basarın keskindir" buyurur.

1324. Mecûsî göre idi ki, o köpeğin arkasında gidiyor, kuvvetli olan şeytanın maskarası oluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. Mecûsî görseydi ki, o köpeğin arkasından gidiyor, kuvvetli olan şeytanın maskarası oluyor.

"Sitenbe", burada inatçı ve serkeş anlamındadır. "Eğer Mecûsî, Hakk'ın dergâhının köpeği ve saptırıcı isim olan Mudill'in (Allah'ın saptırıcı ismi) en tam mazharı (tecelli yeri) olan şeytanın arkasından gittiğini ve inatçı ve serkeş olan şeytanın maskarası olduğunu görseydi."

"Sitenbe", burada inatçı ve serkeş ma'nâsınadır. "Eğer Mecûsî dergâh-ı Hakk'ın köpeği ve ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olan şeytanın arkasından gittiğini ve inatçı ve serkeş olan şeytanın maskarası olduğunu göre idi."

1325. Puşt gibi ne vakit onun arkasında giderdi? Mecûsî acele ayağını geri çekerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1325. Ne zaman puşt gibi onun arkasından giderdi? Mecûsî aceleyle ayağını geri çekerdi.

"Mef'ûl" (edilgen), "fâil"in (etken) arkasından gittiği gibi, Mecûsî de kendisinin fâili olan şeytanın arkasından gider miydi? Eğer hâlin hakikati bu âlemde açıkça görünseydi, Mecûsî derhal şeytana tâbi olmaktan vazgeçerdi.

"Mefûl," fâilin arkasından gittiği gibi, Mecûsî de kendinin fâili olan şeytanın arkasından gider mi idi? Eğer hakikat-ı hâl, bu âlemde mekşûf olaydı, Mecûsî derhal şeytana tâbi' olmaktan vazgeçerdi.

1326. Eğer öküz kasaplardan vakıf olaydı, ne vakit onların arkasından dükkâna giderdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1326. Eğer öküz kasaplardan haberdar olsaydı, ne zaman onların arkasından dükkâna giderdi?

Örneğin, öküz, kasapların kendi hakkında verdikleri hükme vakıf olsaydı, hiç onların arkasından gider miydi?

Bu şerefli beyitte Mecusi "öküz"e ve şeytan "kasap"a benzetilmiştir.

Meselâ öküz, kasapların kendi hakkında verdikleri hükme vakıf olaydı, hiç onların arkasında gider mi idi?

Bu beyt-i şerîfde Mecûsî "öküz"e ve şeytan "kasab"a teşbîh buyurulmuştur.

1327. Yahud onların elinden kepek yer mi idi? Yahud onlara temelluk cihetinden süt verir mi idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1327. Yahut onların elinden kepek yer miydi? Yahut onlara dalkavukluk sebebiyle süt verir miydi?

Yani, "İnek, kasapların kendisini keseceğini bilseydi, onların ellerinden yiyecek yemezdi, yahut onların okşamalarına ve dalkavukluklarına aldanıp sütünü vermezdi; aksine tekme atar ve ellerinden kaçmaya çalışırdı." "Câblûs" ve "çâplûs", tatlı dil ile halkı aldatan kimsedir. "Sebûs" ve "sepûs", kepek anlamındadır.

Ya'ni, "İnek, kasapların kendisini keseceğini bilse idi, onların ellerinden gıda yemezdi, yâhud onların okşamalarına ve temelluklarına aldanıp sütünü vermezdi; bilakis tepme atar ve ellerinden kaçmağa çabalar idi." "Câblûs” ve "çâplûs", tatlı dil ile halkı aldatan kimsedir. "Sebûs" ve "sepûs", kepek ma'nâsınadır.

1328. Ve eğer yiye idi, yem ne vakit ona hazm olurdu, eğer yemek maksûdundan vâkıf olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1328. Ve eğer yiye idi, yem ne zaman ona hazm olurdu, eğer yemek maksadından haberdar olsaydı.

"Alef", hayvan yemi demektir. Yani, "Kasabın öküze yem yedirmesinden maksadı semizletip kesmektir. Eğer öküz buna vâkıf olup da açlık zorunluluğundan dolayı onun verdiği yemi yiye idi, ölüm gamı ile bu yem hazm olur muydu?"

"Alef", hayvan yemi demektir. Ya'ni, "Kasabın öküze yem yedirmesinden maksadı semizletip kesmektir. Eğer öküz buna vâkıf olup da açlık ıztırârından dolayı onun verdiği yemi yiye idi, ölüm gamı ile bu yem hazm olur mu idi?"

1329. Binâenaleyh bu cihanın direği muhakkak gaflettir; devlet nedir ki, bu devâdev let iledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1329. Bu sebeple bu cihanın direği kesinlikle gaflettir; devlet nedir ki, bu "devâdev let" iledir.

"Dev", koşmak anlamına gelen "devîden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir. "Dev-â-dev", iki şimdiki zaman emir kipinden oluşmuş bir kelime olup, aradaki elif'e bağlama ve bitiştirme elifi veya karşılama ve vasıta elifi de derler ki, koşmak, koşmaya bağlı ve bitişik demektir ki, Türkçeye çevirisinde "koş bire koş!" demek uygun olur. "Nuş-â-nûş", "iç bire iç" de böyledir. "Let" dövmek ve vurmak demektir. Kader sırrı, insan fertlerine meçhul olduğu için bir dakika sonra başlarına ne geleceğini bilmezler; hayatları "koş bire koş" tabirine karşılıktır. Bu sebeple bu cihanın temeli kesinlikle cehalet ve gaflettir. Esasen dünya devleti nedir? "Dev" ile "let"ten oluşmuştur. Bu da: "Koş, dayak ye!" demek olur. Şu hâlde "dev-a-dev", "let" ile beraberdir.

"Dev", koşmak ma'nâsına olan "devîden" masdarından emr-i hâzırdır. "Dev-â-dev", iki emr-i hâzırdan mürekkeb bir kelime olup, aradaki elife elif-i rabt ve ilsâk veyâhud elif-i mukābele ve tevessül dahi derler ki, koşmak, koşmağa merbût ve mülâsık demek olur ki, Türkçe'ye tercümesinde "koş bire koş!" demek münasib olur. "Nuş-â-nûş", "iç bire iç" dahi böyledir. "Let" döğmek ve darb etmek demektir. Sırr-ı kazâ ve kader efrâd-ı beşere meçhûl olduğu için bir dakika sonra başlarına ne geleceğini bilmezler; hayatları "koş bire koş" ta'bîrine mâsadaktır. Binâenaleyh bu cihânın temeli muhakkak cehil ve gaflettir. Esâsen devlet-i dünyâ nedir? "Dev" ile “let"den mürekkebdir. Bu da: "Koş, dayak ye!" demek olur Şu halde "dev-a-dev", "let" ile beraberdir.

1330. Onun evveli koş, koştur, âhirinde dayak ye! Bu vîrânede eşek ölümünden başkası olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1330. Onun evveli koş, koştur, sonunda dayak ye! Bu viranede eşek ölümünden başkası olmaz.

O devletin evveli lafız itibarıyla "dev"dir, yani "koş!"dur; mana itibarıyla da şiddetli çaba ve mücadeledir ve manevî koşmadır. Ve aynı şekilde lafız itibarıyla bu kelimenin sonu darbe ve dayak anlamına gelen "let"tir. Mana itibarıyla da devlet, dünya gururu içinde ölüm darbesidir ki, böyle bir gurur içinde meydana gelen ölüm, eşek ölümünden başka bir şey değildir. Çünkü böyle bir kimsenin hayvandan farkı yoktur.

O devletin evveli lafız i'tibariyle "dev"dir, ya'ni "koş!"dur; ma'nâ i'tibariyle de şiddetli sa'y ve mücâhededir ve ma'nevî koşmadır. Ve kezâ lafız i'tibâriyle bu kelimenin âhiri darbe ve dayak ma'nâsına olan "let"dir. Ma'nâ i'tibâriyle de devlet, dünyâ gurûru içinde darbe-i mevttir ki, böyle bir gurûr içinde vâki' olan ölüm, eşek ölümünden başka bir şey değildir. Zîrâ böyle bir kimsenin hayvandan farkı yoktur.

1331. Sen cidd ile bir iş ki elde tuttun, onun aybı bu dem sana mestûr olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1331. Sen ciddiyetle bir işi ele aldığında, onun ayıbı o an sana gizli kalmıştır.

Sen nefsinin arzu ettiği dünyevî işlerden birini tam bir ciddiyetle ele aldığında ve o işi yapmaya çalıştığında, o işin manevî âlemdeki çirkinliği sana gizli kalmıştır ve sen onun gerçek durumundan habersizsin.

Sen nefsinin arzû ettiği umûr-ı dünyeviyyeden olan bir işi, kemâl-i ciddiyyetle tuttuğun ve o işi icrâya çalıştığın vakit, o işin âlem-i ma'nâdaki çirkinliği sana mestûr kalmıştır ve sen onun hakikat-ı hâlinden gaflettesin.

1332. Ondan dolayı işi kabul edebilirsin ki, Kirdigar senden onun aybını örttü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1332. Bu sebeple, Yüce Allah o işin ayıbını senden gizlediği için onu kabul edebilirsin.

"Ten dâden", razı olmak ve kabul etmekten kinayedir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). "Kirdigâr" gerçek fail demektir. Yani "Sen dünya işlerinden nefsinin istediği bir işi, sırf gerçek fail olan Yüce Allah onun çirkinliğini örttüğü için kabul edebilirsin ve onu yapmaya razı olursun. Eğer Yüce Allah o işin çirkinliği ve ayıbı üzerindeki perdeyi kaldırmış olsa, sen onu kabul etmekten ve yapmaktan sakınırsın."

“Ten dâden”, râzı olmak ve kabul etmekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). “Kirdigâr" fâil-i hakîkî demektir. Ya'ni "Sen umûr-ı dünyeviyyeden nefsinin istediği bir işi mahzâ fâil-i hakîkî olan Hak onun çirkinliğini örttüğü için kabûl edebilirsin ve onu icrâya râzı olursun. Eğer Hak Teâlâ o işin çirkinliği ve aybı üzerindeki perdeyi kaldırmış olsa, sen onu kabûl ve icrâdan tevakkî edersin."

1333. Her fikir ki onda böyle harâret vardır, o fikrin aybı senden gizli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1333. Her fikir ki onda böyle bir hararet vardır, o fikrin ayıbı senden gizli olmuştur.

Hak fikrinden başka olan her bir fikir ki, onu uygulama hususunda senin nefsinde bir hararet ve acelecilik vardır, o fikrin ayıbını ve çirkinliğini Yüce Allah senden gizlemiştir; sen onu görünüşte güzel ve süslü gördüğün için uygulamaya çalışırsın.

Hak fikrinin gayri olan her bir fikir ki, onu icrâ hususunda senin nefsinde bir harâret ve isti'câl vardır, o fikrin aybını ve çirkinliğini Hak Teâlâ hazretleri senden gizlemiştir; sen onu zâhirde güzel ve süslü gördüğün için icrâya sa'y edersin.

1334. Eğer sana ondan ayb ve şeyn zâhir olaydı, senin canın ondan iki maşrık uzaklığı kadar ürker idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1334. Eğer sana ondan ayıp ve kusur görünseydi, senin canın ondan iki doğu uzaklığı kadar ürkerdi.

"Şeyn", manevi leke, noksanlık demektir; "bu'du'l-maşrıkâyn" ile "Keşke benimle senin aranda iki doğu uzaklığı kadar mesafe olsaydı. Şimdi ne kötü arkadaşsın!" (Zuhruf, 53/38) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "İki doğu" tabiriyle önemli bir fennî manaya işaret buyrulur. Yani, temenni eden kişinin bulunduğu noktaya göre önü doğu ve arkası batıdır. Halbuki batı aynı zamanda temenni eden kişinin ayak bastığı yerin doğusudur. Güneş battığı noktadan, ayak basılan yer tarafına doğar, bu sebeple temenni eden kişi bulunduğu noktaya nispeten, önce doğu ve sonra batı mesafesi kadar bir uzaklık istemiş olur. Yani, "Ey nefsinin arzusuna tabi olan kimse, eğer nefsanî olan fikirlerinin ayıbı ve noksanı sana açıkça görünseydi, sen o fikirlerden, bulunduğun noktadan hem doğuya hem de batıya kadar mesafe miktarı kaçardın."

“Şeyn”, ma'nevî leke, noksân; “bu'du'l-maşrıkayn" ile يا ليت بيني و بينك بعد الْمَشْرِقِيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينَ (Zuhruf, 53/38) ya'ni "Senin ile benim aramda iki maşrık uzaklığı mesafe olaydı, ne olurdu. İmdi ne kötü arkadaşsın!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "İki maşrık" ta'bîriyle mühim bir ma'nâ-yı fennîye işaret buyurulur. Ya'ni, mütemennî olan kimsenin bulunduğu noktaya nazaran önü maşrık ve arkası mağribdir. Halbuki mağrib aynı zamanda mütemennî olan kimsenin semt-i kademinin maşrıkıdır. Güneş gurûb ettiği noktadan, semt-i kadem tarafına tulû' eder, binâenaleyh mütemennî bulunduğu noktaya nisbeten, evvelen maşrık ve sâniyen mağrib mesafesi kadar bir uzaklık istemiş olur. Ya'ni, "Ey nefsinin arzûsuna tâbi' olan kimse, eğer nefsânî olan fikirlerinin ayıbı ve noksânı sana açıkça görüne idi, sen o fikirlerden, bulunduğun noktadan hem şarka ve hem de mağribe kadar mesafe mikdârı kaçar idin."

1335. Bir hâl ki sonunda ondan pişman olursun, eğer bu hâl sana evvel olaydı, ne vakit koşardın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1335. Bir hâl ki sonunda ondan pişman olursun, eğer bu hâl sana evvel olaydı, ne vakit koşardın?

Bu ve benzeri şerefli beyitler, kader sırrı (kaderin gizli hakikati) meçhul olmasından dolayı dünyanın bir gaflet yeri olduğunu açıklayarak beyan eder. "Hâl", her şeydeki değişen vasıf, değişen sıfat, her şeyin içinde bulunduğu nitelik anlamındadır. Burada, bir fikrin (içine doğan düşünce) uygulanması hâlidir. Yani bir fikir içine doğar ve sen onu uygularsın, bu hâlin neticesinde o yaptığın işten pişman olup, "Keşke yapmasaydım!" dersin. Eğer bu pişmanlık hâli sana o işi uygulamadan önce keşfedilmiş ve açıkça belirmiş olsaydı, o işin uygulanması tarafına koşar mıydın? Seni o işe koşturan, sonucun meçhul olmasındandır. Mısra: Eğer meçhul ararsan her işin sonu kalmıştır.

Bu ve emsâli ebyât-ı şerîfe sırr-ı kader meçhûl olmasından dolayı dünyânın mahall-i gaflet olduğunu tavzîhen beyân buyurulur. "Hâl", her şeydeki vasf-ı mütegayyir, sıfat-ı mütegayyire, her şeyin içinde bulunduğu keyfiyet ma'nâsınadır. Burada, bir fikr-i vâridin icrâsı hâlidir. Ya'ni bir fikir vârid olur ve sen onu icrâ edersin, bu hâlin neticesinde o yaptığın işten pişman olup, "Keşki yapmaya idim!" dersin. Eğer bu pişmanlık hâli sana o işi icrâdan evvel mekşûf ve zâhir olaydı, o işin icrâsı tarafına koşar mı idin? Seni o işe koşturan, âkıbetin meçhûl olmasındandır. Mısrâ': Eğer meçhûl ararsan her işin encâmı kalmıştır

1336. Böyle olunca evvelâ onu bizim canımız üzerine örttü, tâ ki o işi kazâ vefkı üzerine yapalım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1336. Böyle olunca, önce onu bizim canımız üzerine örttü ki, o işi kazâya uygun olarak yapalım.

Böyle olunca, Yüce Allah, ezeldeki ilâhî kazâsının hükümlerinin bu dünya âleminde uygulanması için, bizim fiillerimizin hakikatini, nefsimizin yoğunluğunu perde yaparak canımız üzerine örttü; nihayet biz de, bizden ortaya çıkması ilâhî kazânın gereği olan o işi yerine getirdik.

Böyle olunca Hak Teâlâ hazretleri ezeldeki kazâ-yı ilâhîsi ahkâmının bu âlem-i dünyâda infâzı için bizim efâlimizin hakikatini bizim canımız üzerine kesâfet-i nefsiyyemizi perde yaparak örttü; nihâyet biz dahi bizden zuhûru, kazâ-yı ilâhî iktizâsından olan o işi icrâ ettik.

1337. Vaktaki kaza kendi hükmünü zâhire getirdi, göz açık oldu, nihayet pişmanlık erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1337. İlâhî kazâ kendi hükmünü ortaya çıkardığında, göz açıldı ve sonunda pişmanlık geldi.

Bizden zuhûru ilâhî kazânın gerekliliğinden olan nefsânî fiil (nefse ait eylem) meydana geldiğinde ve kazâ bu imkân âleminde kendi eserini gösterdiğinde, bundan sonra gözümüz açılıp o fiilin çirkinliğini gördük ve "Keşke yapmasaydım!" diye pişman olduk.

Vaktāki bizden zuhûru kazâ-yı ilâhî iktizâsından olan fiil-i nefsânî vukūa geldi ve kazâ bu âlem-i imkânda kendi eserini ızhâr etti, bundan sonra gözümüz açılıp o fiilin çirkinliğini gördük ve "Keşki yapmıya idim!" diye pişmân olduk.

1338. Bu pişmanlık dahi kazâ-yı diğerdir; bu pişmanlığı da bırak, Hakk'a tap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1338. Bu pişmanlık da başka bir kazâdır; bu pişmanlığı da bırak, Hakk'a tap!

Şimdiye kadar birçok yerde de açıklandığı üzere "kazâ," toplu/icmâlî küllî hükümdür ve "kader" onun ayrıntısıdır, şöyle ki: Sabit hakikatler, zâtî gereklilikleri olan yatkınlık ve kabiliyetleri dâhilinde Hak'tan zuhûru talep ederler; bu talep sözlü değil, hâlîdir. Ve örneğin yaşamak için balığın varlığının suyu ve insanın varlığının temiz havayı talep etmesi gibidir. İşte her bir “tekil hakikat,” zâtî gerekliliğine göre, İlahi Zât'tan tecellî talebinde bulundu; onların yatkınlık ve kabiliyetleri ilâhî bilgiye dâhil olduğunda, Hak taleplerini karşılamak üzere bilgileri dâhilinde onların yaratılmasını murâd etti. Buna göre Hakk'ın İrâde'si ilmine ve ilmi de bilinen sabit hakikatlere tâbi oldu. İşte onların bütün mertebelerde yatkınlık ve kabiliyetleri üzere zuhûrlarına Hakk'ın hükmetmesi "ilâhî kazâ"dır.

"Sabit hakikatler"e gelince, onlar esmâya ait ilim suretlerinden ibaret olduklarından, dış varlıkları yoktur ve onlar kılınmış değildirler; çünkü “kılma" müessirin tesirinden ibarettir. Sabit hakikatler ise tesir ve etkilenme mahalli olmadıklarından, kılınmış olmaları söz konusu olamaz. Yani bunlar yapılarak varlığa gelmiş şeyler değildir; çünkü zâta ait hallerden, oluşlardan ibarettir; ve haller, oluşlar, zâtın gereklilikleridir ve zât ile beraber öncesizdir. Ve zâta ait haller, oluşlar bir kılıcının kılınmasıyla kılınmış olarak mevcut olmadıkları gibi, bir müessirin tesiri altında da değildirler. Mademki varlık zâtı mevcuttur, elbette onlar da onunla beraber mevcuttur. Şimdi sabit hakikatler esmânın gölgeleri ve kulun her anındaki izafî varlığı da, tekil sabit hakikatin gölgesi olunca, onda görünen bütün haller, ilâhî kazâ eserleri olur. Buna göre kulun evvelen bir fiili işlemesi, tekil sabit hakikatinin hallerinden bir hâl olduğu gibi, işledikten sonra tabiatına uygun gelmeyince pişman olması da, o birinci hâli takip eden, ikinci hâl olur. Şu halde şerefli beytin birinci mısraında bu zikredilen hakikate ve ikinci mısraında da zâta ait hallerden, oluşlardan bağımsız olarak, hallerin, oluşların sahibi olan Hak Zât'a dönüşe işaret buyurulur.

Şimdiye kadar birçok mahallerde dahi îzah olunduğu üzere "kazâ," hükm-i küllî-i icmâlîdir ve "kader" onun tafsilidir, şöyle ki: A'yân-ı sabite, iktizâ-yı zâtîleri olan isti'dâd ve kābiliyetleri dâiresinde Hak'dan zuhûru taleb ederler; bu taleb lafzî değil, hâlîdir. Ve meselâ yaşamak için balığın vücûdu su ve insanın vücûdu havâ-yı nesîmi taleb etmek gibidir. İşte her bir “ayn,” iktizâ-yı zâtîsine göre, Zât-ı ulûhiyyetten tecellî talebinde bulundu; onların isti'dâd ve kābiliyyetleri ma'lûm-ı ilâhî oldukda, taleblerini is'âfen Hak ma'lûmiyetleri dâiresinde tekvînlerini murâd eyledi. Binâenaleyh Hakk'ın İrâde'si ilmine ve ilmi de ma'lûm olan a'yân-ı sâbiteye tâbi' oldu. İşte onların kâffe-i merâtibde isti'dâd ve kābiliyyetleri üzere zuhûrlarına Hakk'ın hükm etmesi "kazâ-yı ilâhî"dir.

"A'yân-ı sâbite"ye gelince, onlar suver-i ilmiyye-i esmâiyyeden ibaret olduklarından, vücûd-ı hâricîleri yoktur ve onlar mec'ûl değildirler; zîrâ “ca'l" müessirin te'sîrinden ibarettir. A'yân-ı sâbite ise mahall-i te'sîr ve infiâl olmadıklarından, mec'ûliyetleri mevzû'-i bahs olamaz. Ya'ni bunlar yapılarak vücûda gelmiş şeyler değildir; çünki şuûnât-ı zâtiyyeden ibarettir; ve şuûnât, zâtın iktizââtıdır ve zât ile beraber kadîmdir. Ve şuûnât-ı zâtiyye bir câilin ca'li ile mec'ûlen mevcûd olmadıkları gibi, bir müessirin te'sîri tahtında da değildirler. Mâdemki zât-ı vücûd mevcûddur, elbette onlar da onunla beraber mevcûddur. İmdi a'yân-ı sâbite esmânın zılleri ve abdin her mevtındaki vücûd-ı izâfîsi dahi, ayn-ı sâbitenin zılli olunca, onda zâhir olan bilcümle ahvâl, kazâ-yı ilâhî âsârı olur. Binâenaleyh abdin evvelen bir fiili işlemesi, ayn-ı sâbitesinin ahvâlinden bir hâl olduğu gibi, işledikten sonra tab'ına gayr-i mülâyim gelince pişman olması dahi, o birinci hâli ta'kîb eden, ikinci hâl olur. Şu halde beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında bu zikr olunan hakîkate ve ikinci mısrâ'ında da şuûnât-ı zâtiyyeden kat'-ı nazar ile, sâhib-i şuûnât olan Zât-ı Hakk'a rücû'a işâret buyurulur.

1339. Ve eğer âdet edersen pişman yiyici olursun, bu pişmanlıktan daha pişmân olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1339. Ve eğer âdet edinirsen pişman yiyici olursun, bu pişmanlıktan daha pişman olursun.

Yani eşya, ilahi isimlerin tecelli yerleridir ve onlardaki kazâ hükmü, bu isimlerin özelliklerine dayanarak, onların müsemmâsı (adlandırıcısı) olan Hak Zât tarafından gerçekleşmiştir ve senin varlığın da eşyadan bir şeydir. Sende cereyan eden kazâ eserleri de Hakk'ın iradesiyledir. Şimdi senden bir fiil meydana gelip, neticesi tabiatına uygun gelmediği zaman pişman olursun. Halbuki o neticesi tabiatına uygun gelmeyen ilahi kazâ içinde gerçekleşen gizli faydanın ortaya çıkması hâlinde bu pişmanlığından da pişman olursun. Örneğin hareketi belirli olan bir vapura binip, ticaret amacıyla seyahat etmeye karar verirsin; sonra gitmeme isteği ortaya çıkıp, gitmezsin; ve sonra kazanılması beklenen menfaatin kaçırılmasına pişman olursun. Daha sonra binmediğin vapurun battığını öğrendiğin zaman, bu pişmanlığına da pişman olursun. İşte bu iki pişmanlık da kazânın eseridir ve senin hakikatinden sana iner.

Ya'ni eşyâ, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ve onlardaki hükm-i kazâ, bu esmânın hâssıyetlerine müsteniden, onların müsemmâsı olan Zât-ı Hak tarafından vâki' olmuştur ve senin vücudun dahi eşyâdan bir şeydir. Sende cârî olan âsâr-ı kazâ dahi, Hakk'ın iradesiyledir. İmdi senden bir fiil sâdır olup, netîcesi tab'ına mülayim gelmediği vakit, pişman olursun. Halbuki o neticesi tab'ına mülayim gelmeyen kazâ-yı ilâhî zımnında vâki' olan mahfi fâidenin inkişafı hâlinde bu pişmanlığından dahi pişmân olursun. Meselâ hareketi muayyen olan bir vapura binip, ticaret kasdıyla seyahati tasmîm edersin; sonra gitmemek dâiyesi zuhûr edip, gitmezsin; ve sonra kazanılması me'mûl olan menfaatin fevtine pişmân olursun. Ba'dehû binmediğin vapurun garkına vâkıf olduğun vakit, bu pişmanlığına dahi pişmân olursun. İşte bu iki pişmanlık dahi eser-i kazâdır ve senin hakîkatinden sana nâzil olur.

1340. Ömrünün yarısı perîşanlık içinde gider; diğer yarısı da pişmanlık içinde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1340. Ömrünün yarısı perişanlık içinde geçer; diğer yarısı da pişmanlık içinde geçer.

Eğer sen birliğin yüzüne yönelmeyi bırakıp, çokluklarda (keserât: varlıkların çokluğu) boğulursan, ömrünün yarısı gaflet ve perişanlık içinde geçer ve yarısı da pişmanlık içinde geçer.

Eğer sen vech-i vahdete teveccühü terk edip, keserâtta müstağrak olursan, ömrünün yarısı gaflet ve perîşanlık içinde geçer ve yarısı da pişmanlık içinde geçer.

1341. Bu fikrin ve pişmanlığın terkini söyle! Hâlin ve yârin ve işin daha iyisini iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1341. Bu fikrin ve pişmanlığın terkini söyle! Hâlin ve yârin ve işin daha iyisini iste!

Bu sebeple bu çokluk ve başkalık fikrini ve onun gereği olan perdeler sebebiyle sana arız olan pişmanlığı terk et; hâlin iyisi olan ilâhî vasiyetleri ve yârin en iyisi olan Hakk'ın zâtını ve işin daha iyisi olan ilâhî farzları ve peygamberî sünnetleri iste!

Binâenaleyh bu keserât ve gayriyet fikrini ve onun iktizâsı olan hicâbât sebebiyle sana ârız olan pişmanlığı terk et; hâlin iyisi olan vasâyâ-yı ilâhiyyeyi ve yârin en iyisi olan zât-ı Hakk'ı ve işin daha iyisi olan ferâiz-i ilâhiyye ve sünen-i peygamberîyi iste!

1342. Ve eğer elde işin iyisini tutmazsan, imdi senin pişmanlığın nenin fevti üzerinedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1342. Ve eğer elde işin iyisini tutmazsan, şimdi senin pişmanlığın neyin kaybı üzerinedir?

Eğer bu zikredilen en iyi işlere teşebbüs etmezsen, neyi kaybettiğine pişman olursun? Çünkü pişmanlık iyi bir şeyin kaybından dolayı meydana gelir; çünkü bu iyi işlerin dışındaki işlerin kaybı, pişmanlık getirecek bir hâl değildir.

Eğer bu zikr olunan en iyi işlere teşebbüs etmezsen, neyi fevt ettiğine nâdim olursun? Zîrâ nedâmet iyi bir şeyin fevtinden dolayı vâki' olur; zîrâ bu iyi işlerin gayri olan işlerin fevti, pişmanlık getirecek bir hâl değildir.

1343. Eğer iyi yolu bilirsen tap ve eğer bilmezsen, nasıl bilirsin ki bu kötüdür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1343. Eğer iyi yolu bilirsen tap ve eğer bilmezsen, nasıl bilirsin ki bu kötüdür?

Eğer iyi yolu bilirsen, o yolda hizmet et ve yaptığın hizmetten ve ibadetten pişman olma; eğer bilmezsen, onun zıddı olan kötüyü nasıl bilirsin de, yapmış olduğuna pişman olursun?

Eğer iyi yolu bilirsen, o yolda hizmet et ve yaptığın hizmetten ve ibâdetten pişman olma; eğer bilmezsen, onun zıddı olan kötüyü nasıl bilirsin de, yapmış olduğuna pişmân olursun?

1344. İyiyi bilmedikçe kötüyü bilmezsin, ey delikanlı zıddı zıddan görmek mümkindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1344. İyiyi bilmedikçe kötüyü bilmezsin, ey delikanlı, zıddı zıddından görmek mümkündür.

1345. Vaktaki bu fikrin terkinden aciz oldun, o vakit günahdan da aciz oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1345. Ne zaman ki bu fikri terk etmekten aciz oldun, o zaman günahtan da aciz oldun.

Yukarıda, "Pişmanlık dahi diğer bir ilâhî kazâdır; bu sebeple bu pişmanlığı bırak da Yüce Allah'a ibadet et!" buyurmuşlardı. Burada da meydana gelen fikrin, ilâhî kazânın eseri olduğuna işaret buyurulur. Yani, "Ne zaman ki sana kötü bir fikir geldi ve sen de onu terk etmekten aciz oldun; çünkü bu fikrin uygulanması, ilâhî kazânın gereğindendir; bu sebeple o zaman günahtan dahi aciz oldun, yani o terk edemediğin fikri, fiile geçirmekle günahı terk etmekten dahi aciz oldun."

Yukarıda, "Pişmanlık dahi diğer bir kazâ-yı ilâhîdir; binâenaleyh bu pişmanlığı bırak da Hakk'a tap!" buyurmuşlardı. Burada da vârid olan fikrin, kazâ-yı ilâhî eseri olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, "Vaktâki sana bir fenâ fikir vârid oldu ve sen de onun terkinden âciz oldun; zîrâ bu fikrin infâzı, kazâ-yı ilâhî îcâbındandır; binâenaleyh o vakit günahdan dahi aciz oldun, ya'ni o terk edemediğin fikri, fiile getirmekle günâhın terkinden dahi âciz oldun."

1346. Vaktaki aciz oldun, pişmanlık nedendir? Yine acizliği ara ki kimin cezbindendir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1346. Vaktaki aciz oldun, pişmanlık nedendir? Yine acizliği ara ki kimin cezbindendir?

Günahı terk etmekten aciz olduğun zaman, bu acizlik içinde pişmanlık nedendir? Çünkü pişmanlık, terk edilmesi mümkün olan bir şey hakkında olur; bu sebeple bu acizliğin dahi kimin cezbinden (ilahi çekimden) olduğunu ara! Yani, senin acizliğin kazânın eseridir ve takdir edilmiş olan bir şeydir. Nasıl ki hadîs-i şerîfte buyurulur: "كل شئی مقدر حتى العجز والكيس" Yani "Her bir şey takdir edilmiştir, hatta acizlik ve zekâ dahi."

"Vaktāki günâhın terkinden âciz oldun, bu acz içinde pişmanlık nedendir? Zîrâ pişmanlık, terki kābil olan bir şey hakkında olur; binâenaleyh bu acizliğin dahi kimin cezbinden olduğunu ara!" Ya'ni, senin aczin eser-i kazâdır ve mukadder olan bir şeydir. Nitekim hadîs-i şerîfde buyurulur : کل شئی مقدر حتى العجز والكيس Ya'ni "Her bir şey mukadderdir, hattâ acz ve kiyâset dahi."

1347. Cihânda bir kādirsiz acizlik, kimse görmemiştir ve olmaz, bunu bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1347. Cihanda bir kadirsiz acizlik kimse görmemiştir ve olmaz, bunu bil!

Yani, "Nerede bir acizlik varsa, onun karşısına mutlaka bir kadir (güç sahibi) dikilir. Ve acz (güçsüzlük), kudret (güç) karşısında gerçekleşir; bu sebeple sen de herhangi bir şeyde acizliğini görürsen, bil ki, senin üstünde olan bir kadirin tasarruf ve kudretinden dolayı bu acizlik ortaya çıkmıştır." Bu konuda cebir (zorunluluk) meselesi akla gelir ve bu cebir meselesinin incelikleri de I. ciltte این نه جبرست معنی جباریست ["Bu cebir değildir, Cebbârlığın (Allah'ın her şeye gücü yetmesi) manasıdır."] beytinde açıklanmıştır. Bu beyit o cildin 625 numarasındadır.

Ya'ni, "Nerede bir acizlik varsa, onun karşısına mutlakā bir kādir dikilir. Ve acz, kudret muvâcehesinde tahakkuk eder; binâenaleyh sen dahi herhangi bir şeyde aczini görürsen, bil ki, senin fevkınde olan bir kādirin tasarruf ve kudretinden dolayı bu acz zuhûra gelmiştir." Bu bahiste cebir meselesi hâtıra gelir ve bu cebir meselesinin dekāyıkı dahi I. cildde این نه جبرست معنی جباریست ["Bu cebir değildir, Cebbârlığın ma'nâsıdır."] beytinde îzâh olunmuştur. Bu beyit o cildin 625 numarasındadır.

1348. Her arzû ki böyle götürürsün, sen onun aybından bir hicab içindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1348. Her arzuyu böyle götürürsen, sen onun ayıbından bir perde içindesin.

İşte bu dünya hayatında böylece icra ettiğin ve fiile dönüştürdüğün her bir arzunun ayıbından ve kusurundan perde içindesin; arzu olmak itibarıyla senin nefsine hoş görünür. Onun içindeki nahoşluklar bu hoşluklar ile örtülmüştür. Çünkü bu âlem, ilahi isimlerin tecelli yerleridir ve isimlerin veçhelerinin aynalarıdır. İsimlere ait gereklilikler mutlaka ortaya çıkacaktır; eğer sana kader sırrı (kaderin gizli hakikati) açığa çıksa, tabiatına uygun gelmeyeceğini gördüğün fiillerden kaçarsın. Beyit:

İşte bu hayât-ı dünyeviyyede böylece icrâ ettiğin ve fiile getirdiğin her bir arzûnun aybından ve kusûrundan hicâb ve perde içindesin; arzûn olmak i'tibâriyle senin nefsine hoş görünür. Onun zımnındaki nâhoşluklar bu hoşluklar ile örtülmüştür. Zîrâ bu âlem mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ve vücûh-ı esmânın aynalarıdır. İcâbât-ı esmâiyye mutlakā zuhûr edecektir; eğer sana sırr-ı kader mekşûf olsa, tab'ına mülayim gelmiyeceğini gördüğün efâlden kaçarsın. Beyit:

1349. Ve eğer o arzunun illeti görüne idi, muhakkak senin canın o arzûdan ürker idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1349. Ve eğer o arzunun illeti görünseydi, muhakkak senin canın o arzudan ürkerdi.

"İllet" burada fenalık ve hastalık anlamındadır. "Can"dan kasıt, hayvani ruhtur. Yani, "Eğer senin o istediğinin fenalığı ve hastalığı sana görünseydi ve kader sırrı sana açığa çıksaydı, muhakkak senin nefsin o arzunun tabiatına uygun geleceğini gördüğü için ürker ve kaçardı."

"İllet" burada fenâlık ve maraz ma'nâsınadır. "Cân”dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'ni, "Eğer senin o istediğinin fenâlığı ve illeti sana görüne idi ve sırr-ı kader sana mekşûf olaydı, muhakkak senin nefsin o arzûnun tab'ına mülayim geleceğini gördüğü için ürker ve kaçar idi."

1350. Eğer o işin aybını o sana göstere idi, kimse seni çeke çeke o tarafa götüremez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1350. Eğer o işin ayıbını o sana gösterseydi, kimse seni çeke çeke o tarafa götüremezdi.

Bilinmeli ki, bir "kazâ" (Allah'ın küllî hükmü) ve bir de "makzî" (kazâya uğrayan, hükmedilen şey) vardır. İlâhî kazâ, hikmetin ta kendisidir; bu sebeple kazâya rıza göstermek ve itaat etmek gerekir. Fakat makzîden kaçmak ve nefret etmek zorunludur. Kazâ ile makzî arasındaki fark ve bu konudaki incelemeler, üçüncü cildin 1362 numaralı beytinden 1365 numaralı beytine kadar olan yerlerde açıklandı; burada tekrar açıklanması sözü uzatmaya sebep olur. Yani "Yüce Allah hazretleri, makzî olan o işin ayıbını ve çirkinliğini sana gösterseydi, hiçbir kimse seni çeke çeke o fiil tarafına götüremezdi."

Ma'lûm olsun ki, bir "kazâ” ve bir de "makzî" vardır. Kazâ-yı ilâhî ayn-ı hikmettir; binâenaleyh kazâya rıza ve mutâvaat lâzımdır. Fakat makzîden firâr ve nefret zarûrîdir. Ve kazâ ile makzî aralarındaki fark ve bu husûstaki tedkikāt, III. cildin 1362 numaralı beyt-i şerîfinden 1365 numaralı beyt-i şerîfine kadar olan mahallerinde îzâh olundu; burada tekrar îzâhı mûcib-i tatvíl olur. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri makzî olan o işin aybını ve çirkinliğini sana göstere idi, hiçbir kimse seni çeke çeke o fiil tarafına götüremez idi."

1351. Ve o dîğer bir işi ki, sen ondan nefret edici oldun, ondan dolayı olur ki, onun aybı zuhûra geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1351. Ve o diğer bir iş ki, sen ondan nefret edici oldun, o işin ayıbı ortaya çıktığı için ondan oldu.

Yüce Allah, bazı işlerin ayıbını senden gizledi, sen de onları yaptın; fakat bazı işlerin ayıbını ve çirkinliğini de senin aklının gözüne açtı, sen de o fiilin kötülüğünü ve çirkinliğini gördün, o işten nefret edip kaçtın ve yapmadın. İşte bundan anladın ki, sen bir kör deve gibisin, yularını nereye çekerlerse, oraya gidersin.

Makzî olan ba'zı işlerin aybını Hak Teâlâ senden gizledi, icra ettin; fakat ba'zı işlerin aybını ve çirkinliğini de senin aklının gözüne keşf etti, sen de o fiilin kötülüğünü ve çirkinliğini gördün, o işten nefret edip kaçtın ve icrâ etmedin. İşte bundan anladın ki, sen bir kör deve gibisin, yularını nereye çekerler ise, oraya gidersin.

1352. Ey hoş sözlü sır bilici Huda! Kötü işin aybını bizden gizli etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1352. Ey hoş sözlü sır bilici Huda! Kötü işin aybını bizden gizli etme!

Ey kelâm sıfatı (Allah'ın konuşma niteliği) latif (ince, nazik) olup kader sırlarını bilici olan Yüce Allah, dışı hoş ve içi kötü olan fiilleri bizden gizleme; görünüşü hoş olan fiillerdeki ayıbı ve çirkinliği bizim aklımızın gözü önünde ortaya çıkar!

Ey sıfat-ı Kelâm'ı latîf olup esrâr-ı kaderi bilici olan Hak Teâlâ, zâhiri hoş ve bâtını kötü olan fiilleri bizden gizleme; sûreti hoş görünen fiillerdeki aybı ve çirkinliği bizim aklımızın gözü önünde ızhâr et!

1353. İyi işin aybını bize gösterme, tâ ki gidişden soğuk ve heba olmayalım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1353. İyi işin aybını bize gösterme ki, gidişten soğuk ve heba olmayalım.

"Reviş", gidiş ve sülûk (tasavvuf yolunda ilerleme), tarz, tavır, üslûp; "heba" aslında güneşin ışınları arasında uçuşan tozlar anlamındadır; "israf ve telef ve berheva (boşa gitme)" anlamlarında kullanılır. Yani bu âlemde görünen şekli nefse çirkin ve iç yüzü latif (ince, güzel) olan ameller olduğu gibi, görünen şekli nefse hoş gelen ve iç yüzü gayet çirkin olan ameller de vardır. Nasıl ki bu anlama dayanarak Resûl-i Ekrem Efendimiz "حفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات" yani "Cennet hoşlanılmayan şeylerle örtülmüştür ve cehennem şehvetlerle örtülmüştür" buyurmuşlardır. Ve yine bu anlamdan dolayı Resûl-i Ekrem Efendimiz "اللهم ارنا الحق حقا وارزقنا اتباعه و ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي" yani "Ey benim Allah'ım, bize hakkı hak olarak göster ve bizi ona uymak suretiyle rızıklandır ve bize bâtılı bâtıl olarak göster ve bizi ondan sakınmakla rızıklandır ve bize eşyayı olduğu gibi göster!" diye münâcât (dua) buyururlardı.

Bu şerefli beyit, bu nebevî münâcâtın tefsiridir. Yani, "Yâ Rab, birtakım iyi ve hayırlı ameller vardır ki, görünen şekilde biz onu çirkin ve ayıplı görürüz, o hayırlı işlerin çirkinliklerini, bizim nefsimizin gözüne gösterme ki, bizim şeriat ve tarikat dairesindeki gidişimiz boşa gitmesin!"

"Reviş", gidiş ve sülûk, tarz, tavır, üslûb; "hebâ" aslında güneşin huzemât-ı ziyâiyyesi arasında uçuşan tozlar ma'nâsınadır; "isrâf ve telef ve berhevâ" ma'nâlarında müsta'meldir. Ya'ni bu âlemde sûret-i zâhiresi nefse çirkin ve sûret-i bâtınesi latîf olan ameller olduğu gibi, sûret-i zâhiresi nefse hoş gelen ve sûret-i bâtınesi gāyet çirkin olan ameller de vardır. Nitekim bu ma'nâya binâen Resûl-i Ekrem Efendimiz حفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem şehvetler ile örtülmüştür" buyurmuşlardır. Ve yine bu ma'nâdan dolayı Resûl-i Ekrem Efendimiz اللهم ارنا الحق حقا وارزقنا اتباعه و ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, bize hakkı hak olarak göster ve bizi ona uymak sûretiyle irzâk buyur ve bize bâtılı bâtıl olarak göster ve bizi onun ictinâbı ile irzâk buyur ve bize eşyayı olduğu gibi göster!" diye münâcât buyururlar idi.

Bu beyt-i şerîf bu münâcât-ı nebevînin tefsîridir. Ya'ni, “Yâ Rab, birtakım iyi ve hayırlı ameller vardır ki, sûret-i zâhirede biz onu çirkin ve ma'yûb görürüz, o hayırlı işlerin çirkinliklerini, bizim nefsimizin gözüne gösterme, tâ ki bizim şerîat ve tarîkat dâiresindeki gidişimiz berhevâ olmasın!”

1354. Alî olan Süleyman yine o âdet üzerine rûşenlik içinde mescide gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1354. Yüce Süleyman yine o âdet üzerine aydınlık içinde mescide gitti.

Bu beyitte kıssanın başlangıcına dönülür. Yani, "Yüce mertebe sahibi olan Süleyman (a.s.) sabah aydınlığı içinde, yüce âdetleri üzere nasihat etmek ve ibadet etmek için Mescid-i Aksâ'ya gitti."

Bu beyitte kıssanın evveline rücû' buyurulur. Ya'ni, "Rütbe-i aliyye sâhibi olan Süleymân (a.s.) sabah aydınlığı içinde, âdet-i seniyyeleri vech ile nasîhat ve ibâdet etmek üzere Mescid-i Aksâ'ya gitti."

1355. Şah her günün kāidesini isterdi ki, mescidde yeni ot göre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1355. Şah, her günün kuralını isterdi ki, mescitte yeni ot göre.

Yani, Süleyman (a.s.) her gün cari olan âdet üzere mescide giderken, yeni bitmiş bir ot görmek ve onun özelliğini sorup anlamak isterdi.

Ya'ni, Süleymân (a.s.) her gün cârî olan âdet üzere mescide giderken, yeni bitmiş bir ot görmek ve onun hâssıyetini sorup anlamak isterdi.

1356. Gönül o safî olan göz ile sırrı görür; o haşayişi ki, ammeden hafî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1356. Gönül o saf olan göz ile sırrı görür; o otları ki, halktan gizli oldu.

"Süleyman (a.s.) her gün Mescid-i Aksa'ya giderken nasıl yeni bir ot görüp onun özelliğine vâkıf olur idi ise, Allah'ı bilen ârifin kalbi dahi öylece saf olan gözü ile avamdan (halktan) gizli olan o otları görür." "Otlar"dan maksat, zâhirî otlar olabileceği gibi, kalplerde biten çeşitli vesvese otlarına da işaret olur. Aynı zamanda cenâb-ı Pîr efendimiz kendilerinin saf olan mübarek kalplerinin hâline de işaret buyurmuş olurlar.

“Süleymân (a.s.) her gün Mescid-i Aksa'ya giderken nasıl yeni bir ot görüp onun hâssasına vakıf olur idi ise, ârif-i billâhın kalbi dahi öylece safi olan gözü ile avâmdan gizli olan o otlan görür.” “Otlar”dan murâd, zâhirî otlar olabileceği gibi, kalblerde biten havâtır-ı muhtelife otlarına da işaret olur. Aynı zamanda cenâb-ı Pîr efendimiz kendilerinin safî olan kalb-i şerîflerinin hâline de işâret buyurmuş olurlar.

1357. Bir sûfî açılma için, bağ içinde yüzünü süfîce dizi üzerine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1357. Bir sûfî açılma için, bağ içinde yüzünü sûfîce dizi üzerine koydu.

"Güşâd", Farsça "kâf" harfi ile, açma ve açılma demektir. Yani, "Sûfîlerden birisi gönlü açılmak için, bir bağa gitti; ve o bağda sûfîlere özgü olan tavır üzere yüzünü dizi üzerine koydu."

“Güşâd”, kâf-ı Fârisî ile, açma ve açılma demektir. Ya'ni, “Sûfinin birisi gönlü açılmak için, bir bağa gitti; ve o bağda sûfilere mahsûs olan tavır üzere yüzünü dizi üzerine koydu.”

1358. İmdi o kendinde derine, aşağıya gitti; onun uykusunun sûretinden fuzûl melûl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1358. Şimdi o kendinde derine, aşağıya gitti; onun uykusunun sûretinden fuzûl (ahmak) melûl oldu.

"Nugūl", derin ve derine gitmek; "fuzûl", fodulluk, yani haddinden ve vazifesinden dışarı çıkan fiiller ve sözler; burada "ahmak" anlamındadır. Yani, "Yüzünü dizine dayayıp, murakabe hâlinde oturan sûfî dalmış ve kendinin kendiliğinde derin olarak aşağıya gitmiş idi. Bağ içinde onun bu hâlini gören bir fodul ve ahmak, onun uykusunun sûretinden melûl oldu da dedi."

"Nugūl", amík ve derîn; "fuzûl", fodulluk, ya'ni hadden ve vazîfeden hâriç efâl ve akvâl; burada "ahmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yüzünü dizine dayayıp, murâkıb oturan sûfî dalmış ve kendinin kendiliğinde derin olarak aşağıya gitmiş idi. Bağ içinde onun bu hâlini gören bir fodul ve ahmak, onun uykusunun sûretinden melûl oldu da dedi"

1359. Ki: "Ne uyursun, nihayet asma çubuklarına bak, bu ağaçları ve âsâr-ı hudarı gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1359. Ki: "Ne uyursun, nihayet asma çubuklarına bak, bu ağaçları ve kökü derin olan otları gör!"

"Hudar", hı harfinin ötreli ve dâd harfinin üstünlü okunmasıyla, "kökü derin olan ot" anlamındadır.

"Hudar", hı'nın zammı ve dâd'ın fethi ile, "kökü derin olan ot" ma'nâsınadır.

1360. "Hakk'ın emrini dinle ki, "Unzurû!" buyurmuştur; bu asar-ı rahmet tarafına yüz getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1360. "Hakk'ın emrini dinle ki, "Bakın!" buyurmuştur; bu rahmet eserleri tarafına yönel!"

Rûm Sûresi'nde bulunan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذالك لمحى الموتى و هو على كل شيء قدير (Rûm, 30/50) Yani "Allah'ın rahmetinin eserlerine bak! Öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltir. İşte böylece muhakkak ölüleri dirilticidir ve O her şeye kadirdir." Yani, "Yüce Allah'ın "Bak!" emrine uyarak Allah'ın rahmetinin eserleri olan bağın güzelliğine ve yeryüzünün bahar mevsiminde nasıl dirildiğine ve tazelik kazandığına bak da, ibret al!"

Sûre-i Rûm'da olan âyet-i kerîmeye işaret buyurulur : فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذالك لمحى الموتى و هو على كل شيء قدير (Rûm, 30/50) Ya'ni "Allah'ın rahmetinin eserlerine bak! Öldükten sonra arzı nasıl diriltir. İşte böyle muhakkak ölüleri dirilticidir ve O her şeye kādirdir." Ya'ni, “Allâh Teâlâ'nın "Nazar et!" emrine tebean Allah'ın rahmetinin eserleri olan bağın letâfetine ve arzın bahar mevsiminde nasıl dirildiğine ve tarâvet kesb ettiğine bak da, ibret al!"

1361. Dedi: "Ey bü'l-heves, onun âsârı gönüldür; o hariç olan ancak âsârın âsârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1361. Dedi: "Ey heveskâr, onun eserleri gönüldür; dışarıda olan ancak eserlerin eseridir."

"Bü'l-heves", akılsız, cahil ve budala olan kimseden kinayedir. Murakabe eden sûfi o ahmak kimseye cevap olarak dedi ki: "Ey heveskâr, Hakk'ın eserleri gönüldür; çünkü kalp, insanî kapsamlı hakikatten ibarettir ki, âlemdeki varlıklar onun tecellileri ve eserleridir." O kalbin dışında olan yeşillikler ve güller ve türlü türlü çiçekler ve bağlar ve bostanlar ve diğer incelikler ve suretler bu gönül eserinin eseridir. Yani gönül, ilâhî rahmetin eserlerindendir, bu dışsal işler ise onun eseridir. Ve burada "gönül"den maksat ârifin kalbidir. Bu kalbî hikmet, Fusûsu'l-Hikem'de, Şuayb Fassı'nda zikredilmiştir, burada ayrıntısı uzun olur.

"Bü'l-heves", akılsız, câhil ve budala olan kimseden kinâyedir. Murâkıb olan sûfi o ahmak kimseye cevâben dedi ki: "Ey bü'l-heves, Hakk'ın âsârı gönüldür; zîrâ kalb hakikat-ı câmia-i insânîden ibârettir ki, mevcûdât-ı âlem onun mezâhir ve âsârıdır." O kalbin hâricinde olan yeşillikler ve güller ve türlü türlü çiçekler ve bağlar ve bostanlar ve sâir letâif ve suver bu gönül âsârının âsârıdır. Ya'ni gönül, âsâr-ı rahmet-i ilâhiyyedendir, bu umûr-ı hâriciyye ise onun âsârıdır. Ve burada "gönül"den murâd ârifin kalbidir. Bu hikmet-i kalbiyye, Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Şuaybîde mezkûrdur, burada tafsili uzun olur.

1362. Bağlar ve yeşillikler ayn-ı cândadır; hariç üzerinde onun aksi akıcı su üzerinde gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1362. Bağlar ve yeşillikler canın ta kendisidir; dışarıda onun yansıması akan su üzerindeki gibidir.

Bu beyitlerin anlam zevklerine ulaşmak için küçük bir giriş gereklidir: Bilinmeli ki, ilahi isimlerin suretleri, "vâhidiyyet mertebesi" denilen, insani hakikat mertebesinde birbirinden ayrıldı ve belirginleşti. Bu suretlere "sabit hakikatler" ve "ilahi ilmin suretleri" derler. Şerefli beyitteki "eserler"den maksat, insani hakikat mertebesinde sabit olup, birbirinden belirginleşen bu suretlerdir ve bu suretler mertebe mertebe, yansıma yoluyla şehadet mertebesine (görünen âlem) kadar iner. İnsan ise, Hakk'ın mutlak varlığının son elbise ile tecellisinden ibaret olup, bütün mertebeleri taşır; ve "insan"dan maksat, insân-ı kâmildir, noksan insan değildir. Ve "kalp"ten maksat da insân-ı kâmilin kalbidir; çünkü insân-ı kâmilin kalbi bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli yeridir. Nitekim hadis-i kudsîde لا يسعنی ارضی و لا سمائی و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin temiz ve takva sahibi mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Buna göre ârif kendi kalbine yöneldiği zaman, Hak Teâlâ'nın keşfi miktarınca bu isimsel suretleri, misal mertebesinde (duyularla algılanamayan, hayalî âlem) müşahede eder. İzafî varlık âlemi olan dünya ise, bu misal âleminde olan suretlerin yansımasından başka bir şey değildir. Şu halde bu suretler, misal âlemindeki eserlerin eserleri olur. İzafî varlık âlemi ise, misal âlemi gibi basit unsurlardan oluşmayıp, bileşiklerden yaratıldığı için, daima yok oluş ve değişimler içindedir. Buna göre misal âleminden, şehadet âlemine yansıyan suretler, akan su üzerine yansıyan suretlere benzer. Su çalkandıkça, bu suretler de çalkalanır. Böyle olunca, şehadet âleminin bağlarının ve yeşilliklerinin aslı canın özündedir.

Bu beyitlerin zevk-i ma'nâlarına vusûl için bir mukaddimecik lâzımdır: Ma'lûm olsun ki, esmâ-i ilâhiyye sûretleri, mertebe-i vâhidiyyet ta'bîr olunan, hakikat-ı insâniyye mertebesinde yekdîğerinden ayrıldı ve temeyyüz etti. Bu sûretlere "a'yân-ı sabite" ve "suver-i ilm-i ilâhî" derler. Beyt-i şerîfdeki "âsâr"dan murâd, hakikat-ı insaniyye mertebesinde sâbit olup, yekdîğerinden temeyyüz eden bu sûretlerdir ve bu sûretler mertebe mertebe alâ-tarîki'l-aks mertebe-i şehadete kadar nüzûl eder. İnsân ise, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibaret olup, bilcümle merâtibi hâizdir; ve "insân"dan murâd, insân-ı kâmildir, insân-ı nâkıs değildir. Ve "kalb"den murâd, dahi insân-ı kâmilin kalbidir; zîrâ insân-ı kâmilin kalbi bilcümle esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin meclâsıdır. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنی ارضی و لا سمائی و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin nakî ve takî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh ârif kendi kalbine teveccüh ettiği vakit, Hak Teâlâ'nın keşfi mikdârı bu suver-i esmâiyyeyi, mertebe-i misâlde müşâhede eder. Vücûd-ı izâfî âlemi olan dünyâ ise, bu âlem-i misâlde olan sûretlerin aksinden başka bir şey değildir. Şu halde bu sûretler, âlem-i misâldeki âsârın âsârı olur. Vücûd-ı izâfî âlemi ise, âlem-i misal gibi besâitden mükevven olmayıp, mürekkebâttan mahlûk olduğundan, dâimâ fenâ ve tagayyürât içindedir. Binâenaleyh âlem-i misâlden, âlem-i şehadete aks eden sûretler, akan su üzerine aks eden sûretlere benzer. Su çalkandıkça, bu sûretler dahi çalkanır. Böyle olunca, âlem-i şehadetin bağlarının ve yeşilliklerinin aslı cânın zâtındadır.

1363. O su içinde olan bağın hayalidir ki, o suyun letâfetinden o çalkanmayı yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1363. O, su içinde olan bağın hayalidir ki, o suyun inceliğinden o çalkalanmayı yapar.

Yani, "Bu âlemin bağları ve bostanları, su içinde olan bağın yansıması ve hayalidir. Suya yansıyan hayalî suretler, suyun inceliğinden dolayı nasıl çalkalanır ve sabit bir hâlde durmazsa, bütünlüğü arazlardan (geçici niteliklerden) ibaret olan bu görünen âlemin suretleri de, iki zamanda kalıcı olamaz ve daima dönüşür ve çalkalanır durur."

Ya'ni, "Bu âlemin bağları ve bostanları, su içinde olan bağın aksi ve hayâlidir. Suya aks eden suver-i hayâliyye, suyun letâfetinden dolayı nasıl çalkanır ve sabit bir halde durmazsa, hey'et-i mecmûası a'râzdan ibaret olan bu âlem-i şehadetin sûretleri dahi, iki zamanda bâkî kalamaz ve dâimâ tebeddül eder ve çalkanır durur."

1364. Bağlar ve meyveler gönüldedir; onun letâfetinin aksi bu su ve çamur üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1364. Bağlar ve meyveler gönüldedir; onun letafetinin yansıması bu su ve çamur üzerindedir.

Bağlar ve meyvelerin aslı, ilahi ilimdedir ve gönül gözü o âleme bakar; o âlemin letafetinin yansıması, unsurlar âleminden ibaret olan bu görünen âlem üzerindedir.

Bağlar ve meyvelerin aslı, ilm-i ilâhîdedir ve gönül gözü o âleme nâzırdır; o âlemin letâfetinin aksi, âlem-i unsuriyâttan ibaret olan, bu âlem-i şehadet üzerindedir.

1365. Eğer o servin ve sürûrun aksi olmasa idi, binâenaleyh Hâlık ona "gurûr evi" demezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1365. Eğer o servin ve sürurun yansıması olmasaydı, bu sebeple Yaratıcı ona "gurur evi" demezdi.

Eğer bu âlemin bağı, kalbin servinin ve sürurunun yansıması olmasaydı, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de وَ مَا الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا الاَ مَتَاعُ الْغُرور (Âl-i İmran, 3/185) yani "Dünya hayatı nedir? Ancak gurur metaıdır" buyurmazdı. "Gurur", aldanma demektir, "dârü'l-gurûr", "aldanma evi" demek olur; ve aldanma ise ancak hayale ve yansımaya güvenmekle olur.

Eğer bu âlemin bağı kalbin servisinin ve sürûrunun aksi olmasa idi, Hâlık Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَ مَا الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا الاَ مَتَاعُ الْغُرور (Al-i İmran, 3/185) ya'ni "Hayât-ı dünyâ nedir? Ancak gurûr metâ'ıdır" buyurmaz idi. "Gurûr", aldanma demektir, "dârü'l-gurûr", "aldanma evi" demek olur; ve aldanma ise ancak hayâle ve akse i'timâd ile olur.

1366. Bu gurur odur, ya'ni bu hayal, ricâlin kalbinin ve canının aksinden mevcuddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1366. Bu gurur odur, yani bu hayal, ricâlin (Allah dostlarının) kalbinin ve canının yansımasından mevcuttur.

Bu gurur ve aldanma, dünya bağlarının ve bostanlarının yansıması ve hayali olmasıdır ki, bu yansıma ve hayal dahi insân-ı kâmillerin kalplerinin ve canlarının bağlarından ve bostanlarından meydana gelmiştir. Nasıl ki yukarıda 1362 numaralı beyitte açıklandı.

Bu gurûr ve aldanma, dünyâ bağlarının ve bostanlarının aksi ve hayâli olmasıdır ki, bu akis ve hayâl dahi insân-ı kâmillerin kalblerinin ve canlarının bağlarından ve bostanlarından vâki' olmuştur. Nitekim yukarıda 1362 numaralı beyitte îzâh olundu.

1367. Bütün mağrûrlar bu akis üzerine gelmiş, bir zan üzerine ki, cennet mahalli bu ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1367. Bütün mağrurlar bu yansıma üzerine gelmiş, bir sanı üzerine ki, cennet mahalli bu ola.

Bu dünya hayatına aldanmış olan insanların hepsi, insân-ı kâmilin kalbinin bu yansıması üzerine dayalı bir sanı üzerindedir. Derler ki, "İşte cennetin mahalli ve zevk ve sevincin yeri bu dünyadır!"

Bu hayât-ı dünyaya aldanmış olan nâsın hepsi, insân-ı kâmilin kalbinin bu aksi üzerine istinâd etmiş bir zan üzerindedir. Derler ki, "İşte cennetin mahalli ve zevk ve sürûrun yeri bu dünyâdır!"

1368. O bağların asıllarından kaçarlar, o lâğları bir hayal üzerine ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1368. O bağların asıllarından kaçarlar, o lâğları bir hayal üzerine ederler.

"Lâğ", latife, hezl (şaka) ve şaka anlamındadır. Yani, "O aldanmış olanlar bu yansımalara ve hayallere dalıp o bağların asılları olan hakikatlerden kaçarlar. O hezl-i liyyâtı (şaka kabilinden sözleri) bir hayal üzerine, yani bu unsurlardan meydana gelmiş olan görünen âlem üzerine yansımış bulunan o hakikatlerin hayalleri üzerine yaparlar."

“Lâğ”, latîfe, hezl ve şaka ma’nâsınadır. Ya’ni, “O aldanmış olanlar bu akislere ve hayâllere dalıp o bağların asılları olan hakâyıktan kaçarlar. O hezl-i liyyâtı bir hayâl üzerine, ya’ni bu anâsırdan mürekkeb olan âlem-i şehâdet üzerine mün’akis bulunan o hakâyıkın hayâlleri üzerine yaparlar.”

1369. Vaktâki onların gaflet uykusu uca gelir, doğru görürler, o nazar ne fâ-idedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1369. Onların gaflet uykusu sona erdiğinde, doğru görürler, o görüş ne faydadır?

Yani, "Bu dünyada görülen suretler, yansıyan hayallerden ibaret olduğundan, uykuda görülen rüya gibidirler. Gaflet uykusundan ibaret olan bu dünya hayatı sona erdiğinde ve nihayet bulduğunda, bu hayallere dalan kimseler uykudan uyanırlar, ondan sonra eşyanın hakikatlerini görürler; fakat bu görüşün onlara asla faydası olmaz." Çünkü kendilerini asıl maksattan uzak görürler. Nitekim hadis-i şerifte النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا فَانْتَبَهُوا yani "İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar" buyurulur.

Ya’ni, “Bu dünyâda görülen sûretler, hayâlât-ı mün’akiseden ibâret oldu-ğundan, uykuda görülen rü’yâ kabîlindendirler. Vaktâki gaflet uykusundan ibâret olan bu hayât-ı dünyeviyye uca gelir ve nihâyet bulur, bu hayâlâta da-lan kimseler uykudan uyanırlar, ondan sonra hakâyık-ı eşyâyı görürler; fa-kat bu görüşün onlara aslâ fâidesi olmaz.” Çünki kendilerini maksûd-ı aslî-den uzak görürler. Nitekim hadîs-i şerîfde النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا فَانْتَبَهُوا ya’ni “Nâs uy-kudalar, vaktâki ölürler, uyanırlar” buyurulur.

1370. Böyle olunca, kabristanda girîv ve âh, bu galatdan kıyâmete kadar “Vâ [1371] hasretâ!” vâki’ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1370. Böyle olunca, kabristanda feryat ve ah, bu yanılgıdan kıyamete kadar "Vay hasretim!" şeklinde meydana geldi.

"Gûristân"dan kasıt, berzah âlemidir (ölümden sonra ruhların kıyamete kadar beklediği âlem). İnsan ruhu bu suret âlemindeki bedenden ilişkisini keser kesmez, berzah âleminde kendisine ayrılan bir bedene bağlanır; dünya hayatında hayvani sıfatlardan hangisi baskın ise, bu beden o surete uygun olur ve unsurlar âleminde (maddi âlemde) hapsolur ve yüce âleme yükselemez. İşte kabir azabı bu sıkıntılı berzahî hayattır. Bu sebeple kabristanda bu sıkıntılı hayattan dolayı feryatlar ve ahlar meydana gelir ve dünya hayatındaki görüş yanılgısı sebebiyle kıyamete, yani diriliş gününe kadar, "Vay hasretim!" diye üzüntüler dile getirilir.

“Gûristân”dan murâd, âlem-i berzahdır. Rûh-ı insânî bu âlem-i sûretteki kalıbdan alâkasını keser kesmez, âlem-i berzahda kendisine tahsîs olunan bir kalıba taalluk eder; hayât-ı dünyeviyyede sıfât-ı hayvâniyyeden hangisi gâ-lib ise, bu kalıb o sûrete münâsib olup, âlem-i unsuriyyâtta mahbûs olur ve âlem-i illiyyîne urûc edemez. İşte kabir azâbı bu sıkıntılı hayât-ı berzahiyye-dir. Binâenaleyh kabristanda bu sıkıntılı hayâttan dolayı feryâdlar ve âhlar vâki’ olur ve hayât-ı dünyeviyyedeki galat-ı rü’yet sebebiyle kıyâmete, ya’ni yevm-i ba’se kadar, “Vâ hasretâ!” diye teessüfler olunur.

1371. Ey saâdet o kimseye ki, ölümden evvel öldü, onun canı bu asma çubuğu-nun aslından koku götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1371. Ey ne mutlu o kişiye ki, ölümden önce öldü, onun canı bu asma çubuğunun aslının kokusunu aldı.

Ne mutlu o kişiye ki, bu dünya hayatında kendisinin vehmedilmiş varlığından geçti; gerek kendisinin gerekse varlıkların suretlerinin Hakk'ın isimlerinin gölgelerinden ibaret olduğunu ilmen, hâlen ve zevken gördü ve bildi. Ve "Ölmeden önce ölün" hadis-i şerifine uyarak, iradî ölümle nefsini öldürdü ve insân-ı kâmil oldu, onun canı bu âlemin bağındaki asma çubuklarının aslı olan Hakk'ın isim ve sıfat tecellilerinden koku aldı.

Saâdet o kimseye ki, bu hayât-ı dünyeviyyede kendinin mevhûm olan varlığından geçti; gerek kendinin ve gerek mevcûdâtın sûretleri Hakk’ın zı-lâl-i esmâiyyesinden ibâret olduğunu ilmen ve hâlen ve zevkan gördü ve bil-di. Ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا ya’ni “Ölmezden evvel ölün” hadîs-i şerîfine ittibâan mevt-i ihtiyarî ile nefsini öldürdü ve insân-ı kâmil olup, onun canı bu âlemin bağındaki asma çubuklarının aslı olan Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesinden koku aldı.

## Mescid-i Aksa'nın köşesinde harrûb bitmesi ve Süleymân (a.s.)ın gamgîn olması kıssası

1372. İmdi Süleyman bir köşede salkım gibi bitmiş yeni bir nebât gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1372. Şimdi Süleyman bir köşede salkım gibi bitmiş yeni bir bitki gördü.

1373. Pek yeşil ve çok acıb bir nebât gördü; onun yeşilliği gözün nurunu kapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1373. Çok yeşil ve çok şaşırtıcı bir bitki gördü; onun yeşilliği gözün nurunu kaplardı.

1374. Ba'dehû o ot derhal ona selâm verdi, o ona cevab söyledi ve onun hoşluğundan taaccüb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1374. Ondan sonra o ot hemen ona selâm verdi, o da ona cevap verdi ve onun hoşnutluğundan şaşırdı.

1375. Dedi: "Adın nedir? Ağızsız söyle!" Dedi: "Ey cihanın şahı harrubdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1375. Dedi: "Adın nedir? Ağızsız söyle!" Dedi: "Ey cihanın şahı harrubdur."

Ağızsız söylemek, içten konuşmak anlamına gelir. Nasıl ki her şeyin içine kelâm sıfatının (Allah'ın konuşma sıfatı) yayılması yukarıda açıklanmıştı.

Ağızsız söylemek, bâtından tekellüm etmek ma'nâsınadır. Nitekim her bir şeyin bâtınına sıfat-ı kelâmın sereyânı yukarılarda îzâh edilmiş idi.

1376. Dedi: "Sende ne hâssiyet olur?" dedi: "Ben bittim, mekân vîrân olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1376. Dedi: "Sende ne özellik olur?" dedi: "Ben bittim, mekân viran olur."

Süleyman (a.s.) o bitkiye: "Senin ne özelliğin vardır?" diye sordu; o bitki de: "Benim bittiğim ve büyüyüp geliştiğim yer viran olur; benim özelliğimde yerlerin viranlığı vardır!" diye cevap verdi.

Süleymân (a.s.) o nebâta: "Senin ne hâssıyetin vardır?" diye sordu; o nebât dahi: "Benim bittiğim ve neşv ü nemâ bulduğum mekân vîrân olur; benim hâssiyetimde mekânların vîranlığı vardır!" diye cevab verdi.

1377. "Ben ki harrûbum, menzilin harabıyım, bu suyun ve çamurun temelinin hâdimiyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1377. "Ben ki harrûbum, menzilin harabıyım, bu suyun ve çamurun temelinin hâdimiyim."

Bitki sözüne devam edip dedi ki: "Bana harrûb ağacı derler; mekânların harabiyetine sebep olurum, bu unsurlara ait suretler (maddî varlıkların şekilleri) temellerinin yıkıcısıyım."

Nebât sözüne devâm edip dedi ki: "Bana harrûb ağacı derler; mekânların harâblığına sebeb olur[um], bu suver-i unsuriyye temellerinin yıkıcısıyım."

1378. Binaenaleyh o zaman Süleymân hemen bildi ki, ecel geldi, sefer görünecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1378. Bu sebeple o zaman Süleyman hemen bildi ki, ecel geldi, sefer görünecektir.

Yani, harrûbun bu cevapları üzerine Süleyman (a.s.) kendisinin ecelinin geldiğini bildi.

Ya'ni, harrûbun bu cevabları üzerine Süleymân (a.s.) kendisinin eceli geldiğini bildi.

1379. Dedi: "Ben oldukça bu mescid yakînen yeryüzünün âfetlerinden halele gelmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1379. Dedi: "Ben oldukça bu mescid kesinlikle yeryüzünün afetlerinden zarar görmez."

Yani, "Ben yaşadıkça bu Mescid-i Aksâ muhakkaktır ki, yeryüzünün her türlü afetinden hiçbir şekilde bozukluğa uğramaz."

Ya'ni, "Ben yaşadıkça bu Mescid-i Aksâ muhakkakdır ki, yeryüzünün her türlü âfetinden bir gûnâ bozukluğa uğramaz."

1380. "Tâ ki ben olurum, benim vücudum olur, Mescid-i Aksâ ne vakit muhalhal olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1380. "Tâ ki ben olurum, benim vücudum olur, Mescid-i Aksâ ne vakit muhalhal olur?"

"Muhalhal", parçaları birbirine güzelce yapışmamış ve bitişmemiş olan şeye denir (Gıyâsü'l-Lügāt). Bu anlam Kâmûs'ta geçmez. Yani, "Ben oldukça ve benim varlığım bulundukça, Mescid-i Aksa'nın parçaları bitişmemiş olmaz" demek olur. Bazı nüshalarda "muhalhal" yerine "muhallel" (bozuk, kusurlu) geçer ki, "halel-pezîr" (bozukluğa uğrayan) anlamındadır.

"Muhalhal", eczâsı birbirine güzelce yapışmamış ve bitişmemiş olan şeye denir (Gıyâsü'l-Lügāt). Bu ma'nâ Kāmûs'da münderic değildir. Ya'ni, "Ben oldukça ve benim vücûdum bulundukça, Mescid-i Aksa'nın eczâsı bitişmemiş olmaz" demek olur. Ba'zı nüshalarda “muhalhal" yerine "muhallel” vâki'dir ki, "halel-pezîr" ma'nâsınadır.

1381. "Binâenaleyh bizim mescidimizin harabı şübhesiz ancak bizim ölümümüzden sonra olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1381. "Bu sebeple bizim mescidimizin harabiyeti şüphesiz ancak bizim ölümümüzden sonra olur."

1382. Mesciddir o gönül ki, onun cismi sâciddir; kötü dost harrûbdur, her yerde ki, mescid vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1382. O gönül mescittir ki, onun cismi secde edendir; kötü dost harrûbdur (yıkıcıdır), her yerde ki, mescit vardır.

Secde eden gönül, o cismin kuvvetlerinin secde yeridir; o cismin bütün temiz duyguları kalpte toplanıp secde ederler. O selim olan kalbe tabi olurlar. Eğer bu duygular arasında kötü dostun muhabbeti bitmiş ve gelişip büyümüş ise, o muhabbet harrûbdur, o mescidi harap eder. Bu sebeple mescit olan yerde, kötü dost harrûbdur.

Cismi secde eden gönül, o cismin kuvâsının secdegâhıdır; o cismin bütün temiz duyguları kalbde toplanıp secde ederler. O selîm olan kalbe tâbi' olurlar. Eğer bu duygular arasında kötü dostun muhabbeti bitmiş ve neşv ü nemâ bulmuş ise, o muhabbet harrûbdur, o mescidi harâb eder. Binâenaleyh mescid olan yerde, kötü dost harrûbdur.

1383. Vaktāki sende kötü dostun muhabbeti bitti, âgâh ol, ondan kaç, güft ü gûyu az et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1383. Sende kötü dostun sevgisi bittiği zaman, uyanık ol, ondan kaç, konuşmayı azalt!

1384. Onu kökünden kopar, zîrâ eğer baş yukarı vurursa, seni ve senin mescidini koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1384. Onu kökünden kopar, çünkü eğer baş yukarı vurursa, seni ve senin mescidini koparır.

O kötü dostun sevgisini kökünden kopar; eğer kalbinde yerleşip yukarı doğru sürerek ortaya çıkarsa, hem seni hem de senin mescidin olan kalbini yerinden koparır ve kalbinin selâmetini bozar.

O kötü dostun muhabbetini kökünden kopar, eğer kalbinde yerleşip yukarı doğru sürerek zahir olursa hem seni ve hem de senin mescidin olan kalbini yerinden koparır ve kalbinin selîmliğini bozar.

1385. Ey âşık, eğrilik senin harrûbun geldi, çocuklar gibi eğri tarafına niçin sürtünürsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1385. Ey âşık, eğrilik senin harrûbun geldi, çocuklar gibi eğri tarafına niçin sürtünürsün?

"Gajîden", çocuklar gibi, oturduğu yerde sürtünerek gitmek anlamındadır. "Âşık"tan kasıt, Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu)dir. Sâliklerin kalplerinde türlü türlü eğri düşünceler (havâtır) olur ve bu düşüncelerin hükümlerine uyarlar ve ilerlemekten geri kalırlar. Ve daha sonra mürşitlerinin lütfuyla yine yürümeye başlarlar. Sözün özü, bu eğri düşünceler, Hakk yolunda, çocuklar gibi sürtünerek gitmelerine sebep olur.

“Gajîden”, çocuklar gibi, oturduğu yerde sürtünerek gitmek ma'nâsınadır. “Âşık”dan murâd, tarîk-i Hak sâlikidir. Sâliklerin kalblerinde türlü türlü eğri havâtır olup, bu havâtırın ahkâmına tabi' olurlar ve terakkîden geri kalırlar. Ve ba'dehû mürşidlerinin lutfuyla yine yürümeğe başlarlar. Velhâsıl bu eğri havâtır, tarîk-i Hak'da, çocuklar gibi sürtünerek gitmelerine sebeb olur.

1386. Kendini mücrim bil ve mücrim söyle, korkma; tâ ki senden o üstâd ders çalmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1386. Kendini suçlu bil ve suçlu olduğunu söyle, korkma; tâ ki o üstâd senden ders çalmasın.

"Üstâd"dan kasıt, mürşid-i kâmildir (irşad eden olgun rehber). Yani, "Ey Hakk Yolcusu, tarikata girip bir iki olay görmekle kendini bağışlanmışlar zümresine katma; kendini hatalı ve günahkâr bil ve günahkârlığını itiraf et! Dervişlik şanıma dokunur diye korkma; tâ ki üstâdın olan mürşid-i kâmil, senin kusurunu itiraf etmene merhamet ederek sana fazla teveccüh ile ikram etsin! Kendini bağışlanmış bilme ki, mürşid senin gururuna bakıp, sana vereceği hakikat derslerini gizlemesin, verdiklerini de çalıp kalbinden silmesin!" Çünkü mürşid isterse verir ve isterse verdiklerini geri alır.

“Üstâd”dan murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'ni, “Ey sâlik, tarîkate sülûk edip, bir iki vâkıât görmekle kendini mağfûrîn zümresine ilhâk etme; kabâ- hatli ve günahkâr bil ve günâhkârlığını i'tirâf et! Nâmûs-ı dervîşâneme doku- nur diye korkma; tâ ki üstâdın olan mürşid-i kâmil senin i'tirâf-ı kusûruna merhameten sana fazla teveccüh ile ikrâm etsin! Kendini mağfür bilme ki, mürşid senin gurûruna bakıp, sana vereceği ders-i hakāyıkı gizlemesin, ver- diklerini de çalıp, kalbinden silmesin!" Zîrâ mürşid isterse verir ve isterse ver- diklerini nez' eder.

1387. “Câhilim, ta'lîm ver!" dediğin vakit, böyle insaf namustan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1387. "Cahilim, öğret bana!" dediğin zaman, böyle insaf namustan iyidir.

"Namus", burada ar ve utanma demektir. Yani, "İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda 'Bilmiyorum, bana öğret!' demekten utanma ve çekinme; çünkü bu hâl insaf yoludur ve insaf ise nefsin kibir ve benliğinden kaynaklanan ar ve namustan daha iyidir."

"Nâmûs", burada âr ve utanma demektir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin huzû- runda "Bilmiyorum, bana öğret!" demekten arlanma ve utanma; zîrâ bu hâl insâf yoludur ve insâf ise nefsin kibir ve enâniyetinden mütevellid olan âr ve nâmûsdan daha iyidir."

1388. Ey alnı açık, babadan öğren; bundan evvel "Rabbena zalemna" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1388. Ey alnı açık, babadan öğren; bundan önce "Rabbena zalemna" dedi.

"Rûşen-cebîn", alnı açık demek olduğu gibi, görünmekten kinayedir. Ey olduğu gibi görünmek isteyen Hakk Yolcusu, Adem babamızdan öğren! O bundan önce nasıl Hakk'a karşı kusurunu itiraf etti de رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَ إِنْ لَمْ تَغْفِرْلَنَا وَتَرْحَمْنَاً لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) yani "Ey bizim Rabb'imiz, biz Havva ile beraber nefislerimize zulmettik ve eğer sen bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen, biz elbette ziyankârlardan oluruz" dedi.

"Rûşen-cebîn", alnı açık demek olduğu gibi, görünmekten kinâyedir. "Ey olduğu gibi görünmek isteyen sâlik, Adem babamızdan öğren! O bundan ev- vel nasıl Hakk'a karşı i'tirâf-ı kusûr etti de رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَ إِنْ لَمْ تَغْفِرْلَنَا وَتَرْحَمْنَاً لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) ya'ni "Ey bizim Rabb'imiz, biz Havvâ ile berâ- bér nefislerimize zulm ettik ve eğer sen bizi mağfiret etmezsen ve bize mer- hamet eylemezsen, biz elbette ziyânkârlardan oluruz" dedi.

1389. Ne bahâne yaptı ve ne tezvîr düzdü, ne mekir ve hîle bayrağını kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1389. Ne bahane uydurdu, ne de hile düzenledi, ne de mekr ve hile bayrağını kaldırdı.

Yani, "Hz. Adem yaptığı kusur için kendisini mazur göstermek üzere Hak'ka karşı ne bahane buldu, ne de kusurunu haklı göstermek için fiilini haklı gösterecek sözler söyledi, ne de mekr ve hile bayrağını kaldırdı; aksine olduğu gibi kusurunu itiraf etti."

Ya'ni, "Hz. Adem yaptığı kusûr için kendisini ma'zûr göstermek üzere Hakk'a karşı ne bahâne buldu ve ne de kusûrunu tervîc için fiilini haklı gös- terecek sözler söyledi ve ne de mekir ve hîle bayrağını kaldırdı; belki olduğu gibi kusûrunu i'tiraf etti."

1390. O İblîs de bahse başladı ki, "Ben kırmızı yüzlü idim, beni sarı ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1390. O İblis de bahse başladı ki, "Ben kırmızı yüzlü idim, beni sarı ettin!"

İblis'e gelince, o İblis Hakk'a karşı bahs ve münazaraya başlayıp dedi ki: "Ey Rabbim, ben evvelce sana ibadet eden bir kul idim ve asla kusurum ve kabahatim

[1391] İblîs'e gelince, o İblîs Hakk'a karşı bahs ve münâzaraya başlayıp dedi ki: "Yâ Rab, ben evvelce sana âbid bir kul idim ve aslâ kusûrum ve kabâhatım

1391. Renk senin rengindir, benim boyacım sensin; kabahatimin ve âfetimin ve dağımın aslı sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1391. Renk senin rengindir, benim boyacım sensin; kabahatimin ve âfetimin ve dağımın aslı sensin!

Bilinmeli ki, İblîs bu sözlerini ahmaklığından ve hakikatlere olan bilgisizliğinden söylemiştir. Çünkü vahdet (birlik) açısından varlık ve oluşlar her ne kadar Hakk'a ait ise de, ikilik açısından yaratma kulundur. Hakk'ın yalnız "Ol!" emri vardır. "Ol!" emri üzerine, kendi yatkınlığına göre ortaya çıkış kulundur ve ortaya çıkışta Hakk'ın zorlaması yoktur. Varlıkta Hak, cebrediciliği ile bütün eşyayı kuşatmıştır. Zorlama ancak kulun kendi hakikatinden, yine kendinedir. Bu konudaki ayrıntılar, I. ciltte 625 numaralı beyitte geçtiği gibi; bu yaratma bahsi de Fusûsu'l-Hikem'de Sâlih Fassı'nda yer almaktadır. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bu aydınlatıcı fass'ta açık bir örnekle bu hâli açıklamışlardır: Bir kimse, bir nehirden geçmek üzere tulumu şişirmiş ve ağzını da bağlamış, üstüne binip nehirden geçerken yolda tulumun ağzı açılıp feryat etmeye başlamış. Sahilde bulunan birisi de "Ağzın üfürdü ve elin bağladı!" diye cevap vermiştir. Bu sebeple İblîs'in Hak'tan şikâyeti, ancak bilgisizliğinden ve ahmaklığından olmuş olur.

Ma'lûm olsun ki, İblîs bu sözlerini hamâkatinden ve hakāyıka olan cehlinden söylemiştir. Zîrâ vahdete nazaran vücûd ve şuûnât her ne kadar Hakk'ın ise de, isneyniyete nazaran tekvîn abdindir. Hakk'ın yalnız "Kün!" emri vardır. "Kün!" emri üzerine, isti'dâdına göre zuhûr abdindir ve zuhûrda Hakk'ın cebri yoktur. Vücûdda Hak cebbâriyeti ile bilcümle eşyayı muhîttir. Cebir ancak abdin kendi hakikatinden, yine kendinedir. Bu babdaki tafsilât, I. cildde 625 numaralı beyitte geçtiği gibi; bu tekvîn bahsi de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî'de mündericdir. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Bu fass-ı münîfde bir misâl-i zâhirî ile bu hâli îzâh buyurmuşlardır: Bir kimse, bir nehirden geçmek üzere tulumu şişirmiş ve ağzını da bağlamış, üstüne binip nehirden geçerken yolda tulumun ağzı açılıp feryada başlamış. Sâhilde bulunan birisi de يداك اوكنا و فوك نفخ ya'ni "Ağzın üfürdü ve elin bağladı!" diye cevab vermiş. Binâenaleyh İblîs'in Hak'dan şikâyeti, ancak cehlinden ve hamâkatinden olmuş olur.

1392. Agah ol, "Rabbi bimâ ağveytenî'yi oku, tâ ki cebrî olmayasın ve eğriye teveccüh etmiyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1392. Uyanık ol, "Rabbim beni azdırdı" ayetini oku ki cebirci (kulların fiillerinde iradesi olmadığını savunan) olmayasın ve eğriye yönelmeyesin!

"Tenîden" mastarının altı kadar anlamı vardır. Gıyâsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre "yönelmek ve iltifat etmek" anlamına da gelir. Burada o anlam uygun görüldü. Yani, "Ey hakikat ilmiyle meşgul olan sâlik (Hakk Yolcusu), kendine gel de, Hicr Suresi'nde olan رب بما اغويتنی (Hicr, 15/39) yani "Ey Rabb'im beni azdıran ve sapıklığa atan sensin!" ayet-i kerimesini oku; ve İblis'in eğri fikrinden ibret al ve cebirci olma; ve eğri fikre yönelme ve iltifat etme!" Bu mesele vahdet-i vücudun (varlığın birliği) karmaşık olan bir meselesidir. Kapsayıcı bilgi sahibi olamayanların burada ayakları İblis'in yoluna doğru kayar. Allah'a sığınırız!

"Tenîden" masdarının altı kadar ma'nâsı vardır. Gıyâsü'l-Lügāťın beyânına göre "teveccüh ve iltifât etmek" ma'nâsına da gelir. Burada o ma'nâ münâsib görüldü. Ya'ni, "Ey ilm-i hakāyık ile meşgül olan sâlik, kendine gel de, sûre-i Hicr'de olan رب بما اغويتنی (Hicr, 15/39) ya'ni "Ey Rabb'im beni azdıran ve dalâlete atan sensin!" âyet-i kerîmesini oku; ve İblîs'in eğri fikrinden ibret al ve cebrî olma; ve eğri fikre teveccüh ve iltifat etme!" Bu mesele vahdet-i vücûdun gāmız olan bir meselesidir. İhâta sahibi olamayanların burada ayakları iblîsiyete doğru kayar. Neûzü billâh!

1393. Ne vakte kadar cebir ağacına sıçrarsın, ihtiyarını bir tarafa koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1393. Ne zamana kadar cebir ağacına sıçrarsın, kendi iradeni bir kenara bırakırsın?

İlâhî kazâ, kulun hakikatinin (ayn-ı sâbite) yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği şeyin Hak tarafından hükmedilmesinden ibarettir. İzafî varlık âleminde kulun iradesi, bu ilâhî kazâ hükümlerinin yerine getirilmesine ilişkindir. Bu sebeple Hakk'ın fiili, kulun talebine ve iradesine varlık bahşetmekten ibaret olduğundan, Hak tarafından bir cebir (zorlama) yoktur. وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْلَمُونَ (Saffat, 37/96) yani “Yüce Allah sizi ve amellerinizi yarattı" ayet-i kerimesinde bu anlama işaret buyurulur. Cebir, kulun kendi hakikatinden yine kendisinedir. Şu hâlde kulun seçimi ve iradesi başlangıçta ve sonda sabittir. Bu hakikate dayanarak şerefli beyitte buyurulur ki: "Ne zamana kadar cebir ağacına tırmanıp duracaksın ve kendi iradeni ve seçimini bir kenara bırakacaksın da, "Ben fiillerimde mecburum!" diyeceksin?"

Kazâ-yı ilâhî, abdin hakikatinin lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan taleb ettiği şeyin Hak tarafından hükm olunmasından ibarettir. Vücûd-ı izâfî âleminde abdin irâdesi, bu kazâ-yı ilâhî ahkâmının infâzına taalluk eder. Binâenaleyh Hakk'ın fiili, abdin talebine ve irâdesine ifāza-i vücûddan ibaret olduğundan, Hak tarafından cebir yoktur. وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْلَمُونَ (Saffat, 37/96) ya'ni “Allâh Teâlâ sizi ve amellerinizi yarattı" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Cebir abdin kendi hakikatinden, yine kendinedir. Şu halde abdin intihabı ve ihtiyârı evvel ve âhir sâbittir. Bu hakikate binâen beyt-i şerîfde buyurulur ki: "Ne vakte kadar cebir ağacına tırmanıp duracaksın ve kendi ihtiyâr ve intihabını bir tarafa bırakacaksın da, "Ben ef'âlimde mecburum!" diyeceksin?"

1394. O İblîs ve onun zürriyetleri gibi, Hudâ ile cenkte ve güft ü gûdasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1394. O İblis ve onun soyu gibi, Allah ile savaşta ve dedikodudasın.

Yani, "Ne zamana kadar kendi nefsanî ve kötü fiillerini, İblis gibi ve İblis'e tabi olan kimseler gibi Hakk'a isnat edip, Hakk'a karşı kavgada ve dedikoduda olacaksın?" Ve ne zamana kadar Hakk'ın ما أَصابَكَ مِن سَيِّئَة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yani "Sana kötülükten bir şey isabet ederse, senin nefsindendir" sözünü yalanlayıp duracaksın?

Ya'ni, "Ne zamâna kadar kendinin nefsânî ve kötü olan ef'âlini, İblîs gibi ve İblîs'e tâbi' olan kimseler gibi Hakk'a isnâd edip, Hakk'a karşı kavgada ve dedikoduda olacaksın?" Ve ne zamâna kadar Hakk'ın ما أَصابَكَ مِن سَيِّئَة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'ni "Sana kötülükten bir şey isabet ederse, senin nefsindendir" kelâmını tekzib edip duracaksın?

1395. İkrah nasıl olur? Bu kadar hoşluk ile sen isyanda etek çekici olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1395. İkrah nasıl olur? Bu kadar hoşluk ile sen isyanda etek çekici olursun.

"Sen, bu işlediğim günahlarda 'Zorlandım ve mecbur bırakıldım!' dersin. Halbuki sen eteğini beline toplayıp, günahlarla meşgul olmaya öyle bir zevk ve hoşlukla dalmışsın ki, seni o zevkten kimse ayıramaz." Senin bu hâlin, zorlanan ve mecbur bırakılan kimsenin hâline benziyor mu? Fısk ve fücura (günah ve kötülüklere), tam bir zevkle can atan kimsenin "Ben bu işte zorlanıyorum ve mecbur bırakılıyorum!" demesi gülünç bir durum değil mi?

"Sen, bu yaptığım günahlarda "Mükreh ve mecbûrum!" dersin. Halbuki sen eteğini beline toplayıp, günahlar ile meşgüliyete öyle bir zevk ve hoşluk ile dalmışsın ki, seni o zevkten kimse ayıramaz." Bu senin hâlin ikrâh ve icbâr olunan kimsenin hâline benziyor mu? Fısk ve fücûra, kemâl-i zevk ile can atan kimsenin "Ben bu işde icbâr ve ikrâh olunuyorum!" demesi gülünç bir hâl değil mi?

1396. Mükrehlik içinde kimse öyle hoş olur mu ki, gümrahlığa öyle raksân olarak gitsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1396. Zorlama içinde kimse öyle hoş olur mu ki, sapkınlığa öyle oynayarak gitsin?

Zorlama ve mecburiyet hâli içinde hiçbir kimse senin gibi öyle hoş ve keyifli olur mu ki, öyle oynaya oynaya sapkınlık, fısk (Allah'ın emirlerinden çıkma) ve fücur (günah işleme) tarafına gitsin! Mecbur edilen kimse kederli olur ve ağlaya ağlaya ve sürüklene sürüklene gider.

İkrâh ve icbâr hâli içinde hiçbir kimse öyle senin gibi hoş ve keyifli olur mu ki, öyle oynaya oynaya dalâlet ve fisk ve fücûr tarafına gitsin! İcbâr olunan kimse kederli olur ve ağlaya ağlaya ve sürüklene sürüklene gider.

1397. Onda yirmi adamlık cenk ederdin ki, sana o dîğerleri nasihat verirler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1397. Onda yirmi adamlık cenk ederdin ki, sana o diğerleri nasihat verirler idi.

Sen oynaya oynaya o günaha giderken, sana başkaları: "Yapma, etme, günahtır!" diye nasihat verdikleri zaman, o hâl içinde o nasihat edenlere karşı yirmi adam kuvveti ile mücadele ve tartışma ederdin de derdin

Sen oynaya oynaya o ma'siyete giderken, sana başkaları: "Yapma, etme, günahtır!" diye nasihat verdikleri vakit, o hâl içinde o nâsihlere karşı yirmi adam kuvveti ile cenk ve nizâ' ederdin de derdin

1398. Ki: "Doğru budur ve yol ancak budur, hiç olan kimseden başka bana kim ta'ne vurur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1398. Ki: "Doğru budur ve yol ancak budur, hiç olan kimseden başka bana kim ta'ne vurur?"

"Benim yaşayışım ve takip ettiğim yol doğrudur; bana ancak aklı ve idraki hiç olan kimseler itiraz eder!" derdin. Bu söz ise ihtiyar (seçme) ve intihap (tercih etme) anlamını ifade eder.

"Benim yaşayışım ve ta'kîb ettiğim yol doğrudur; bana ancak akıl ve id-râki hiç olan kimseler i'tirâz eder!" der idin. Bu söz ise ihtiyâr ve intihâb ma'nâsını ifade eder.

1399. Ne vakit böyle söyler bir kimse ki, o mükrehdir, nasıl cenk eder bir kim-se ki o yolsuzdur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1399. Ne zaman böyle söyler bir kimse ki, o zorlanmıştır, nasıl savaşır bir kimse ki o yolsuzdur?

Yani, bu yukarıdaki sözler zorlanan ve mecbur edilen kimsenin sözleri değildir. Ve örneğin bir seferde yolunu kaybedip, yolsuz kalmış olan kimseye birisi çıkıp: "Bu yol kötüdür ve tehlikelidir!" dese; o kimse: "Hayır ben bilirim, bu yol doğrudur!" der mi? Aksine zorlanan kimseye itiraz olunduğu vakit o kimse: "Ben ne yapayım, beni bu yola zor ile götürüyorlar, ben ise asla istemiyorum, ah beni bu beladan bir kurtaran olsa!" der.

Ya'ni, bu yukarıdaki sözler icbâr ve ikrâh olunan kimsenin sözleri değil-dir. Ve meselâ bir seferde yolunu gāib edip, yolsuz kalmış olan kimseye biri-si çıkıp: "Bu yol fenâdır ve tehlikelidir!" dese; o kimse: "Hayır ben bilirim, bu yol doğrudur!" der mi? Belki icbâr olunan kimseye i'tirâz olunduğu vakit o kimse: "Ben ne yapayım, beni bu yola zor ile götürüyorlar, ben ise aslâ iste-miyorum, âh beni bu belâdan bir kurtaran olsa!" der.

1400. Her neyi nefsin istedi, ihtiyar tutarsın; her neyi ki aklın istedi, ıztırar [1401] getirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1400. Nefsin her neyi istediyse, onu seçersin; aklın her neyi istediyse, onu zorunluluk hâline getirirsin.

Ey cebirci (kaderin zorunluluğuna inanan), nefsinin lezzet bulduğu ve hoşlandığı her şeyde seçme hakkın vardır; seni o lezzetten ve hazdan geri çekmek isteyenlerle mücadele edersin; fakat aklının ve ruhunun istediği manevî zevklere gelince, o tarafa yaklaşmayıp: "Ne yapayım, ibadetleri ve taatleri bana yaptırmıyorlar, bu manevî zevkleri terk etme konusunda zorlanıyorum!" dersin ve kendini mazur göstermek için zekân ve dirayetin kadar felsefî kıyaslamalara başlarsın.

Ey cebrî, nefsinin lezzet bulduğu ve hoşlandığı her şeyde ihtiyârın vardır; seni o lezzetten ve hazdan geri çekmek isteyenler ile mücadele edersin; fakat aklının ve rûhunun istediği ezvâk-ı ma'neviyyeye gelince, o tarafa yanaşma-yıp: "Ne yapayım ibâdât ve tââtı bana yaptırmıyorlar, bu ezvâk-ı ma'neviy-yeyi terk husûsunda muztarım!" dersin ve kendini ma'zûr göstermek için ze-kâvetin ve dirâyetin kadar feylesofâne kıyâsâta başlarsın.

1401. Bilir o kimse ki iyi bahtı ve adamdır; zeyreklik İblîs'den ve aşk Adem'dendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1401. O kimse bilir ki iyi bahtlı ve adamdır; zeyreklik İblis'tendir ve aşk Adem'dendir.

Meselenin hakikatini iyi bahtlı, yani ezelî mutluluk sahibi ve Adem meşrebinde olan kimse bilir. İşin hakikati şudur ki, bütün kötülenmiş şeylerin kaynağı, kulun izafî varlığıdır. Örneğin cana kıyma ve zina gibi yasaklanmış fiiller, ancak kulun yoğun varlığına bağlıdır. Bu yoğun varlık olmasa, bu fiiller ortaya çıkmaz; izafî varlık âlemi ise, taayyün (belirginleşme) yönüyle Hakk'ın zâtından başkadır. Bu sebeple kuldan kötülenmiş bir fiil ortaya çıktığı zaman, onu Hakk'ın Zâtına değil, kendi kul bedenine izafe etmesi pek açık bir meseledir. Fakat cebir inancına sahip olanlar bu kadar açık bir meseleyi çarpıtıp derler ki: "Bu yoğunluk âlemi, mutlak varlığın tenezzül (aşağı iniş) mertebelerinden bir mertebedir. Ve bu mertebede görünen fiillerin kaynağı, eşyanın hakikatleri ve sabit hakikatleridir; sabit hakikatler ise ilahî sıfat ve isimlerin ilimdeki suretleridir; sıfat ve isimler ise nitelenenin ve isimlendirilenin aynıdır. Bu sebeple bütün mertebeler, Hakk'ın varlığının mertebeleri olup, bütün hâllerinde Hakk'ın iradesinden başka bir irade yoktur. Böyle olunca, kul, fiillerinde mecburdur." Bu ifade ile kulun başkalığı reddedilmiş oluyor ki, bu bir yanıltmadır. Bu yanıltma içinde büyük bir cehalet ve gaflet de meydana gelmiş oluyor ki, o da cebir inancına sahip olanın kendisine varlık verip, Hakk'a karşı mecbur olduğunu beyan etmesidir; çünkü cebir için "cebir yapan" ile "mecbur olan"ın ayrı ayrı varlıkları olması gerekir. Bakılırsa, bu ifadeye göre cebir inancına sahip olan, kendi varlığını reddedip, ancak Hakk'ın varlığını ispat etmeli ve dedikoduları kaldırmalı idi. Halbuki böyle yapmadı da, Hakk'a karşı serkeşlik etti. İşte onun bu zeyrekliği ve zekâsı, İblis'in zeyrekliği ve zekâsı cinsindendir; fakat İblis kadar, Adem dahi Hakk'ın mutlak varlığının tenezzüllerini bilir idi. İzafî varlık âleminin Hakk'ın zâtından olan başkalığını ve bütün kötülenmiş şeylerin bu başkalığa ait olduğunu ve kendisinin aslı olan hakiki maşuktan ayrılık içinde olduğunu bildiği için: "Ey Rabbimiz, nefsimize zulmettik!" demekle yetindi ve Hak aşkı onu kusuru itirafa sevk etti. Bu sebeple ilahî aşk ile günahları itiraf etme keyfiyeti, Adem'den evlatlarına miras kaldı.

Hakîkat-ı mes'eleyi iyi bahtlı, ya'ni saâdet-i ezeliyye sahibi ve Adem meşrebinde olan kimse bilir. İşin hakîkati budur ki, bilcümle mezmûmâtın menşei, abdin vücûd-ı izâfisidir. Meselâ katl-i nefs ve zinâ gibi ef'âl-i menhiyye, ancak abdin vücûd-ı kesîfine vâbestedir. Bu vücûd-ı kesîfe olmasa, bu ef'âl zuhûra gelmez, vücûd-ı izâfî âlemi ise, taayyün cihetiyle zât-ı Hakk'ın gayridir; binâenaleyh abdden bir fiil-i mezmûm zuhûra geldiği vakit, Zât-ı Hakk'a değil, nefs-i abdânîsine izâfe etmesi pek açık bir meseledir. Fakat cebriler bu kadar açık bir meseleyi tağlît edip derler ki: "Bu âlem-i kesâfet, vücûd-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtından bir mertebedir. Ve bu mertebede zâhir olan ef'âlin menşei, eşyânın hakāyıkı ve a'yân-ı sâbitesidir; ve a'yân-ı sâbite ise sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesidir; ve sıfât ve esmâ ise mevsûfun ve müsemmânın aynıdır. Binâenaleyh bilcümle merâtib, vücûd-ı Hakk'ın merâtibi olup, cemî'-i mevâtında Hakk'ın iradesinden başka bir irâde yoktur. Böyle olunca, abd, ef'âlinde mecburdur." Bu ifade ile abdin gayriyeti nefy edilmiş oluyor ki, bu bir mağlatadır. Bu mağlata içinde azîm bir cehil ve gaflet de hâsıl olmuş oluyor ki, o da cebrînin kendisine vücûd verip, Hakk'a karşı mecbûr olduğunu beyân etmesidir; zîrâ cebir için "câbir" ile "mecbûr"un ayrı ayı vücûdları olmak lâzım gelir. Bakılırsa, bu ifadeye göre cebrî, kendi vücudunu nefy edip, ancak Hakk'ın vücudunu isbât etmeli ve dedikoduları kaldırmalı idi. Halbuki böyle yapmadı da, Hakk'a karşı serkeşlik etti. İşte onun bu zeyrekliği ve zekâveti, İblîs'in zeyrekliği ve zekâveti cinsindendir; fakat İblîs kadar, Adem dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın tenezzülâtını bilir idi. Vücûd-ı izâfî âleminin zât-ı Hakk'a olan gayriyetini ve bilcümle mezmûmâtın bu gayriyete taalluku ve kendisinin aslı olan ma'şûk-ı hakîkîden ayrılık içinde olduğunu bildiği için: "Yâ Rab, nefsimize zulm ettik!" demekle iktifâ etti ve aşk-ı Hak onu i'tirâf-ı kusûra sevk etti. Binâenaleyh aşk-ı ilâhî ile i'tirâf-ı zünûb keyfiyeti, Adem'den evlâdına mîrâs kaldı.

1402. Zeyreklik denizlerde yüzücülük geldi; az kurtulur, işin sonunda o garktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1402. Zekâvet denizlerde yüzücülük geldi; az kurtulur, işin sonunda o boğulmadır.

Hakikat ilmi, gayet engin bir deniz gibidir. Bu ilimde zekâvet satmak, engin denizlerde yüzmeye benzer. Bu hakikat ilmi denizinde, kendi zekâvetlerine güvenip yüzenlerden pek azı kurtulur. Çoğu sonunda boğulup manevî helake uğrar. Örneğin bir kısmı, "Bütün mertebeler Hakk'ın varlığının mertebeleridir; kim kime ibadet edecektir?" diye şeriatı geçersiz kılar; ve bir kısmı yukarıda açıklandığı üzere "cebrî" (kaderci) olur, bir kısmı mübâhî (her şeyi mubah gören); kısacası birçok fırka ortaya çıkar ki, bunların büyük kısmı boğulup manevî helake uğrarlar. Nasıl ki hadis-i şerifte ستفترق امتى ثلاثا و سبعين فرقة كلهم في النار الا واحدة yani "Benim ümmetim yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, birisi müstesnâ olmak üzere hepsi ateşte olacaktır" buyurulur.

"İlm-i hakikat gayet engîn bir deniz gibidir. Bu ilimde zekâvet-fürûşluk yapmak, engin denizlerde yüzmeğe benzer. Bu ilm-i hakîkat deryâsında, ken- di zekâvetlerine güvenip yüzenlerden pek azı kurtulur. Çoğu sonunda boğulup helâk olur." Meselâ bir kısmı, "Bilcümle merâtib Hakk'ın vücûdunun mertebeleridir; kim kime ibâdet edecektir?" diye ta'til-i şerîat eder; ve bir kısmı yukarıda îzah olunduğu üzere "cebrî" olur, bir kısmı mübâhî; velhâsıl birçok fırkalar peyda olur ki, bunların kısm-ı a'zamı boğulup helâk-i ma'nevîye dûçâr olurlar. Nitekim hadis-i şerifde ستفترق امتى ثلاثا و سبعين فرقة كلهم في النار الا واحدة ya'ni "Benim ümmetim yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, birisi müstesnâ olmak üzere hepsi nârdadır" buyurulur.

1403. Yüzmeyi bırak, kibir ve kîni terk et; Ceyhun değildir, ırmak değildir, bu deryâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1403. Yüzmeyi bırak, kibir ve kini terk et; Ceyhun değildir, ırmak değildir, bu deryadır.

Bu sebeple bu hakikat ilminde kendi akıl ve idrakin ile yüzmeyi bırak ve insân-ı kâmil mürşide karşı kibrini ve kinini terk et de, onun terbiyesine kendini teslim et! Çünkü yüzmek istediğin hakikat sahası Ceyhun nehri gibi, sınırlı bir ırmak gibi dar bir saha değildir, büyük bir deryadır.

Binâenaleyh bu ilm-i hakîkatte kendi akıl ve idrâkin ile yüzmeyi bırak ve mürşid-i kâmile karşı kibrini ve kînini terk et de, onun terbiyesine teslîm-i nefs eyle! Zîrâ yüzmek istediğin sâha-i hakikat Ceyhûn nehri gibi, mahdûd bir ırmak gibi dar bir saha değildir, azîm deryâdır.

1404. Ve ondan sonra derin penahsız deryadır, yedi deryayı saman çöpü gibi kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1404. Ve ondan sonra derin, sığınaksız bir deryadır, yedi deryayı saman çöpü gibi kaplar.

Bu hakikat ilmi deryası, aynı zamanda gayet derin ve sığınacak bir sahili görünmeyen bir deryadır ki, suret âleminin yedi engin denizlerini bir saman çöpü gibi yutar ve yok eder.

Bu ilm-i hakikat deryâsı, aynı zamanda gāyet derin ve sığınacak bir sahili görünmeyen bir deryâdır ki, âlem-i sûretin yedi engin denizlerini bir saman çöpü gibi yutar ve yok eder.

1405. Aşk havâs için gemi gibi olur, az âfet olur, ekseriya halas olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1405. Aşk, seçkin kullar için gemi gibi olur, az afet olur, çoğunlukla kurtuluş olur.

Aşk, sevgilinin isteği önünde, kendi isteğinden vazgeçmeyi gerektirir. Ortada iki irade kalmadığı zaman, çekişme de kalmaz. Çünkü çekişme ve düşmanlık, iki iradenin çarpışmasından meydana gelir. Bu sebeple, bu hakikat denizinde ilahi aşk, Allah'ın seçkin kulları için bir gemi gibi olur; ve bu aşk gemisi içinde az afet olur. Yani, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamında kalan az olur; çoğu fenâ-fillâh'tan sonra "bekā-billâh" (Allah ile kalıcılık) mertebesine ulaşır ve insân-ı kâmil olur.

Aşk, ma'şûkun murâdı önünde, kendi murâdından geçmeyi iktizâ eder. Meydanda iki irâde kalmadığı vakit, nizâ' dahi kalmaz. Zîrâ nizâ' ve husûmet iki irâdenin çarpışmasından hâsıl olur. Binâenaleyh bu deryâ-yı hakikatte aşk-ı ilâhî Hakk'ın hâs kulları için bir gemi gibi olur; ve bu aşk gemisi içinde az âfet olur. Ya'ni fenâ-fillâh makāmında kalan az olur; çoğu fenâ-fillâhdan sonra "bekā-billâh" mertebesine vâsıl olup, insân-ı kâmil olur.

1406. Zeyrekliği sat ve hayranlığı satın al; zeyreklik zandır ve hayranlık nazardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1406. Zeyrekliği sat ve hayranlığı satın al; zeyreklik zandır ve hayranlık nazardır.

Zeyrekliği sat da, onun yerine hayranlığı satın al; çünkü Hakk'ın fiilleri karşısında zeyreklik ve zekâvet kişinin kendi sanı ve tahmininden ibarettir. Ve hayranlık ise, Hakk'ın isim ve sıfatlarının ve fiillerinin tecellisini (ortaya çıkışını) müşahede etmektir. Ve hayret iki çeşittir: Birincisi, "övgüye değer hayret"tir ki, bilmek ve bildiğini görmekten kaynaklanır. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "Yâ Rab, senin hakkındaki hayretimi ziyadeleştir!" buyurması, bu hayrete işarettir. İkincisi, "kınanmış hayret"tir ki, bilmemek ve bilemediği şeyi görmekten kaynaklanır.

"Zeyrekliği sat da, onun yerine hayranlığı satın al; zîrâ Hakk'ın ef'âli muvâcehesinde zeyreklik ve zekâvet kişinin kendi zan ve tahmîninden ibârettir. Ve hayranlık ise, Hakk'ın tecellî-i esmâ ve sıfatını ve ef'âlini müşâhede etmektir." Ve hayret iki nevi'dir: Birisi, "hayret-i mahmûde"dir ki, bilmek ve bildiğini görmekten neşet eder. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in رب زدنى فيك تحيرا ya'ni " Yâ Rab, senin hakkındaki hayretimi ziyâdeleştir!" buyurması, bu hayrete işarettir. İkincisi, "hayret-i mezmûme"dir ki, bilmemek ve bilemediği şeyi görmekten neşet eder.

1407. Aklı Mustafa'nın önünde hayran et, “Allah'ım kâfidir!" diye "Hasbiyallah!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1407. Aklını Mustafa'nın önünde hayran et, "Allah'ım kâfidir!" diye "Hasbiyallah!" de!

Ey zeki ve akıllı olduğunu iddia eden kişi, o iddiayı bırak da aklını şanlı peygamberlerin sultanı (Hz. Muhammed)'in huzurunda hayran et ve onun gittiği yola git; çünkü o şanlı peygamber çok iyi görür ve gördüğünü bilir ve bildiğini ve gördüğünü söyler. Sende ise o keskin görüş yoktur; bu sebeple o yüce zâta tâbi ol, "Hasbiyallah!" de ki, bu söz "Allah'ım bana yeter!" demek olur. Hint nüshalarında "hayran" yerine, "kurban" geçmektedir.

Ey zeyrek ve zekî olduğunu iddia eden kimse, o da'vâyı bırak da aklını Sultân-ı enbiyâ hazretlerinin huzûrunda hayrân et ve onun gittiği yola git; zîrâ o Nebiyy-i zîşân çok iyi görür ve gördüğünü bilir ve bildiğini ve gördüğünü söyler. Sende ise o hiddet-i nazar yoktur; binâenaleyh o hazrete tâbi' ol, "Hasbiyallah!" de ki, bu söz "Allah'ım bana yetişir!" demek olur. Hind nüshalalarında "hayrân" yerine, " kurbân" vâki'dir.

1408. Ken'ân gibi gemiden baş çekme ki, onun zeyrek olan nefsi, ona gurûr verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1408. Ken'ân gibi gemiden başını çekme ki, onun zeki olan nefsi, ona gurur verdi.

Ken'ân, Nûh (a.s.)ın oğlunun ismidir. Tufan başladığı zaman Hz. Nûh, merhamet ederek onu gemisine davet etti; o ise yüzme bildiğini ve bir dağın başına çıkıp kurtulabileceğini iddia ederek gemiye binmekten kaçındı. Onlar bu konuşmayı yaparken, aralarına bir dalga gelip Ken'ân'ı alıp boğdu. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Hûd sûresinde Ken'ân'dan naklen buyrulur: ساوى إلى جبل يعصمنِى مِنَ الْمَاءِ (Hûd, 11/43) Yani "Ken'ân Hz. Nûh'a cevap olarak dedi: Ben yüksek bir dağa sığınırım, beni sudan korur." İşte Ken'ân, bu gururuna dayanarak, kendi kendine dedi.

Ken'ân, Nûh (a.s.)ın oğlunun ismidir. Tûfân başladığı vakit Hz. Nûh, merhameten onu gemisine da'vet etti; o yüzme bildiğini ve bir dağın başına çıkıp kurtulabileceğini iddia ederek gemiye binmekten istinkâf etti. Onlar bu mükâlemede iken, aralarına bir dalga gelip Ken'an'ı kapıp boğdu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Hûd'da Ken'ân'dan naklen buyurulur: ساوى إلى جبل يعصمنِى مِنَ الْمَاءِ (Hûd, 11/43) Ya'ni "Ken'ân Hz. Nûh'a cevâben dedi: Ben yüksek bir dağa ilticâ ederim, beni sudan hifz eder." İşte Ken'ân, bu gurûruna binâen, kendi kendine dedi

1409. Ki: "Yüksek dağın başına çıkarım, bana Nûh'un minnetini çekmek niçin olsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1409. Ki: "Yüksek dağın başına çıkarım, bana Nûh'un minnetini çekmek niçin olsun?"

"Sudan kurtulmak için niçin Nûh'a minnet edeyim! Benim aklım, dirayetim ve maharetim vardır, yüksek bir dağın zirvesine çıkıp, kendimi bu beladan kurtarayım!"

"Sudan kurtulmak için niçin Nûh'a minnet edeyim! Benim akıl ve dirâyetim ve mehâretim vardır, yüksek bir dağın zirvesine çıkıp, kendimi bu belâdan kurtarayım!"

1410. Ey bî-reşed, onun minnetinden niçin ürkersin ki, Hudâ dahi onun minnetini çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1410. Ey doğru yoldan gafil olan, onun minnetinden niçin ürkersin ki, Allah dahi onun minnetini çeker.

"Minnet", burada imtinan (iyilik bilme) ve nazlanmak demektir. "Minnetini çekmek" Türkçede, "nazını çekmek" demek olur.

Bilinmeli ki, Allah'ın kulları genel olarak iki sınıftır. Birisi "naz ehli" ve diğeri "niyaz ehli"dir. Naz ehli, Allah'ın sevgilileri ve maşuklarıdır ki, onlar peygamberlerdir ve seçkinlerin seçkini olan yüce evliyalardır ki, onları ancak Yüce Allah bilir; ve Yüce Allah onların minnetini ve nazını çeker; ve iki âlemi onların emirlerine hazır kılmıştır. Nasıl ki Süleyman Efendi hazretleri Mevlid-i Şerif'inde maşukların sultanı Efendimiz hakkında Allah diliyle beyan eder. Beyit: Ben sana âşık olunca ey şerif / Senin olmaz mı iki âlem ey latif!

Ve niyaz ehli, Allah'ın âşıklarıdır. Onlar halk nazarında belli olan yüce evliya hazretleridir ve mertebelerine göre Allah'ı tanıyan ve Allah'a tapan kullardır.

Yani, "Ey doğru yoldan gafil olan kimse, sen peygamberlere boyun eğip, onların nazını çekmekten niçin ürküyorsun? Onlar Allah katında sevgili ve maşuk olduklarından kainatın yaratıcısı hazretleri onların nazını çekip, onları över ve yüceltir."

"Minnet", burada imtinân ve nazlanmak demektir. "Minnetini çekmek" Türkçe'de, "nazını çekmek" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kulları umûmen iki sınıftır. Birisi "ehl-i nâz" ve dîğeri "ehl-i niyâz"dır. Ehl-i nâz, Hakk'ın mahbûb ve ma'şûklarıdır ki, onlar peygamberlerdir ve ehassu'l-havâs olan evliyâ-yı kirâmdır ki, onları ancak Hak Teâlâ bilir; ve Hak Teâlâ onların minnetini ve nâzını çeker; ve iki âlemi onların emirlerine âmâde kılmıştır. Nitekim Süleymân Efendi hazretleri Mevlid-i Şerîf'inde Sultânu'l-ma'şûkîn Efendimiz hakkında Hak lisânıyla beyân eder. Beyit: Ben sana âşık olıcak ey şerîf Senin olmaz mı dü âlem ey latîf!

Ve ehl-i niyâz, Hakk'ın âşıklarıdır. Onlar halk nazarında belli olan evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır ve alâ-merâtibihim Hakk'ı tanıyan ve Hakk'a tapan kullardır.

Ya'ni, "Ey doğru yoldan gāfil olan kimse, sen peygamberlere serfürû edip, onların nâzını çekmekten niçin ürküyorsun? Onlar Hak indinde mahbûb ve ma'şûk olduklarından Hâlık-ı kâinât hazretleri onların nâzını çekip, onları medh ve senâ buyurur."

1411. Onun minneti nasıl bizim canımız üzerine olmasın, mâdemki Hudâ onun şükür ve minnetini söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1411. Onun minneti nasıl bizim canımız üzerine olmasın, mademki Allah onun şükür ve minnetini söyler.

Yüce Allah'ın övdüğü ve nazını çektiği kimsenin minnetini ve nazını çekmek ve ona itaat ve boyun eğmek nasıl olur da bizim canımızın üzerine düşmez!

Hak Teâlâ'nın medh ve senâ ettiği ve nâzını çektiği kimsenin minnetini ve nâzını çekmek ve ona itaat ve serfürû etmek nasıl olur da bizim canımızın üzerine terettüb etmez!

1412. Ey hased dolu olan mağrûr, sen [ne] bilirsin, onun minnetini muhakkak Huda çekiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1412. Ey haset dolu mağrur, sen ne bilirsin, onun minnetini muhakkak Allah çekiyor.

"Garâre", gafil ve tecrübesiz demektir ki, burada gafil ve mağrur kastedilir. "Ey kendi zekana ve bilgine mağrur olup, ilahi sevgili olan peygamberlere ve evliyaya haset eden gafil, senin bildiklerin nedir ve onların ne kıymeti vardır ki, kendini beğenip o Allah'ın sevgililerine tabi olmaktan çekiniyorsun ve onlara minnet etmiyorsun; onların minnetlerini muhakkak Yüce Allah çekiyor, ilahi huzurda sen kimsin?"

“Garâre”, gāfil ve tecrübesiz demektir ki, burada gāfil ve mağrûr murâd olunur. “Ey kendi zekâvetine ve ilmine mağrûr olup, mahbûb-ı ilâhî olan enbiyâ ve evliyâya hased eden gāfil, senin bildiklerin nedir ve onların ne kıymeti vardır ki, kendini beğenip o Allâh'ın ma'şûklarına tabi' olmaktan istinkâf ediyorsun ve onlara minnet etmiyorsun; onların minnetlerini muhakkak Hak Teâlâ çekiyor, huzûr-ı ilâhîde sen kimsin?”

1413. Keşki o yüzücülük öğrenmiye idi, nihayet Nûh'a ve gemiye tama' dike idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1413. Keşke o yüzücülük öğrenmeseydi de, sonunda Nûh'a ve gemiye tamah etseydi.

Keşke Hz. Nûh'un oğlu Ken'ân, yüzücülük öğrenmeseydi de, Hz. Nûh'tan ve onun gemisinden kendisini müstağnî (ihtiyaçsız) bilmeseydi; ve onlara tamah edip baş eğmiş ve itaat etmiş olsaydı.

Keşki Hz. Nûh'un oğlu Ken'ân, yüzücülük öğrenmese idi de, Hz. Nûh'dan ve onun gemisinden kendisini müstağnî bilmese idi; ve onlara tama' edip baş eğmiş ve itâat etmiş olsa idi.

1414. Keşki o çocuk gibi câhil olaydı, ta ki çocuklar gibi anasına pençe vura idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1414. Keşke o çocuk gibi cahil olaydı, ta ki çocuklar gibi anasına pençe vura idi.

Keşke o kendisini peygambere uymaktan müstağnî (ihtiyaçsız) gören kimse, çocuk gibi cahil olup, kendisini acizlik makamında göreydi ve çocuklar acizlikleri hâlinde nasıl analarına koşup sarılır ve pençe vurursa, o da peygamberlerin ve âriflerin (Allah'ı bilenlerin) huzurunda kendisini öyle acizlik hâlinde görüp, onlara sarılaydı.

Keşki o kendisini peygambere uymaktan müstağnî gören kimse, çocuk gibi câhil olup, kendisini mevki'-i aczde göre idi ve çocuklar aczleri hâlinde nasıl analarına koşup sarılır ve pençe vurursa, o da peygamberlerin ve âriflerin muvâcehesinde kendisini öyle hâl-i aczde görüp, onlara sarıla idi.

1415. Yahud ilm-i nakl ile az dolu olaydı; velîden gönül vahyinin ilmini kapa idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1415. Yahut naklî ilimle az dolu olsaydı; velîden gönül vahyinin ilmini kapardı.

"Naklî ilim"den kasıt, nazarî ve taklide dayalı ilimlerdir. "Gönül vahyi"nden kasıt, Allah dostlarının kalbine gelen ledünnî ilimlerdir (Allah tarafından doğrudan ilham edilen ilimler). Yani, "Peygamberlerin vârisi olan evliyânın şerefli kalplerine gelen ledünnî ilimlerden faydalanmak için öncelikle nazarî ve taklide dayalı ilimlerden boşalmak gerekir. Bu taklide dayalı ilimle âlim olanlar, ledünnî ilimlere yanlış bakarlar. Keşke onlarda bu taklide dayalı ilim hiç olmasa veya az olsa idi!"

“İlm-i nakl”den murâd, ulûm-ı nazariyye ve taklidiyyedir. “Vahy-i dil”den murâd, evliyâullâhın kalbine vârid olan ulûm-ı ledünniyyedir. Ya'ni, “Vâris-i enbiyâ olan evliyânın kulûb-ı şerîfelerine vârid olan ulûm-ı ledünniyyeden istifâde için evvelen ulûm-ı nazariyye ve taklîdiyyeden boşalmak lâzımdır. Bu ilm-i taklîdî ile âlim olanlar, ulûm-ı ledünniyyeye eğri bakarlar. Keşki onlarda bu ilm-i taklîdî hiç olmasa veyâ az olsa idi!”

1416. Böyle bir nûr ile vaktaki kitabı öne getiresin, senin vahy dinlendirici canın itâb getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1416. Böyle bir nur ile kitabı önüne getirdiğin zaman, senin vahiy dinlendirici canın sitem eder.

"Vahiy"den kasıt, evliyaların kalplerine gelen ilahi ilhamlardır. Yani, "Böyle ilahi ilhamlarla kalbine ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) gelen bir veli, ilahi bir nurdur. Böyle bir ilahi nurun huzurunda bulunduğun zaman, onun kalbine gelenleri çürütmek için, taklide dayalı ilimleri içeren bir kitabı delil olarak ileri sürersen, Hakk'ın vahyi ile huzur bulan ve rahat eden canın sana içinden sitem eder."

"Vahy"dan murâd, evliyânın kalblerine vârid olan ilhâmât-ı rabbâniyyedir. Ya'ni, “Böyle ilhâmât-ı ilâhiyye ile kalbine ulûm-ı ledünniyye vârid olan bir velî, nûr-ı ilâhîdir. Böyle bir nûr-ı ilâhî huzûrunda bulunduğun vakit, onun vâridât-ı kalbiyyesini cerh için, taklîdî olan ulûmu hâvî bir kitabı delîl olarak îrâd edersen, vahy-i Hak ile âsûde olan ve râhat eden cânın sana bâtınından itâb eder."

1417. İlm-i nakliyi, kutb-ı zamanın sözü ile, suyun vücudu ile teyemmüm gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1417. Naklî ilmi, zamanın kutbunun sözüyle, su varken teyemmüm etmek gibi bil!

Yani, "Su mevcutken toprakla teyemmüm caiz olmadığı gibi, zamanın kutbu olan bir velînin, ilâhî ilhamlar olan sözü ve ilmi mevcutken, naklî ilmin hiçbir kıymeti kalmaz."

"Zamanın kutbu", Muhammedî kalp üzere bulunan şerefli zâttır ki, her asırda varlığı bir olur ve bütün yaratılmışlara, yatkınlıklarına göre Hakk'ın feyizleri onun kalbi vasıtasıyla dağıtılır. Bu mertebe ne ilimle ne de mücâhede ve riyâzât ile elde edilemez. Bu, Hakk'ın öncesiz inâyetidir. Zâhirî ilimle nurlanmış bir zâta ihsan olunduğu gibi, bazen zâhirî ilimden nasipsiz ve basiret gözü açılmamış, sıradan insanlardan birine dahi ihsan olunur. Nitekim Bayezid-i Bistamî gibi Allah dostlarının seçkinlerinden şerefli bir zâtın zamanında, zamanın kutbu ümmî bir demirci idi ki, bunun hâlini Aziz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakayık adlı eserinde açıklar. Ve bu kutbiyyet sırrı, bütün insanlığı kendi nefsine tercih edip, onların acılarını yüklenmek meşrebini (manevî yolunu) haiz olmaktır ki, onlar "Nefsî, nefsî!" diyenler değil, "Ümmetî, ümmetî!" diyenlerdir.

Ya'ni, “Su mevcûd iken toprak ile teyemmüm câiz olmadığı gibi, kutb-ı zamân olan bir velînin, ilhâmât-ı ilâhiyye olan sözü ve ilmi mevcûd iken, ilm-i naklînin hiçbir kıymeti kalmaz."

"Kutb-ı zamân", kalb-i Muhammedî üzere bulunan zât-ı şerîfdir ki, her asırda vücûdu bir olur ve kâffe-i mahlûkāta, isti'dâdlarına göre füyûzât-ı Hak onun kalbi vâsıtasıyla tevzî buyurulur. Bu mertebe ne ilim ile ve ne mücâhede ve riyâzet ile tahsil olunamaz. Bu inâyet-i ezeliyye-i Hak'dır. İlm-i zâhirî ile münevver bir zâta ihsân olunduğu gibi, ba'zan ilm-i zâhirîden bî-behre ve basar-ı basîreti gayr-i mekşûf, âhâd-ı nâsdan birine dahi ihsân olunur. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî gibi havâss-ı evliyâullâhdan bir zât-ı şerîfin zamânında, kutb-ı zamân ümmî bir demirci idi ki, bunun hâlini Azîz Nesefî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında îzâh buyurur. Ve bu sırr-ı kutbiyyet, bilcümle beşeri kendi nefsine takdîm edip, onların âlâmını yüklenmek meşrebini hâiz olmaktır ki, onlar "Nefsî, nefsî!" diyenler değil, “Ümmetî, ümmetî!" diyenlerdir.

1418. Kendini ebleh yap, arkasına tabi' olarak git; kurtulmaklığı ancak bu eblehlikten bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1418. Kendini ebleh yap, onun arkasından giderek kurtulursun; kurtuluşu ancak bu eblehlikten bulursun.

"Ebleh", ahmak ve safderûn (dünyadan gafil, Hak'tan haberdar olan kişi) anlamındadır; burada "safderûn" demektir ki kastedilen, dünyadan gafil ve Hak'tan haberdar olan kimsedir. Yani, "Kendini tahsil ettiğin dünyevî ilimlerden arındır ve kalbini ve beynini, seni gururlandıran zekâ ve dirayetten temizle! Böyle şerefli bir zatın arkasından git de, Hak yolunda yürü! Anlam uçurumlarından kurtulmayı ancak böyle bir safderûn olmaktan bulabilirsin!" Senin ilmin ve zekân seni o uçurumlardan kurtaramaz.

"Ebleh", ahmak ve safderûn ma'nâsınadır; burada "sâfderûn" demektir ki murâd, dünyâdan gafil ve Hak'dan âgâh olan kimsedir. Ya'ni, "Kendini tahsîl ettiğin ulûm-ı dünyeviyyeden hâlî kıl ve kalbini ve dimâğını, seni mağrûr eden zekâvet ve dirâyetten sâf et! Böyle bir zât-ı şerîfın arkasına tabi' ol da, Hak yolunda yürü! Ma'nâ uçurumlarından kurtulmayı ancak böyle bir sâfderûn olmaklıktan bulabilirsin!" Senin ilmin ve zekâvetin seni o uçurumlardan kurtaramaz.

1419. Ey peder, "Ehl-i cennetin çoğu eblehtir"i Sultan-ı beşer bunun için buyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1419. Ey baba, "Cennet ehlinin çoğu eblehtir" sözünü İnsanlığın Sultanı bunun için buyurmuştur.

Yani, İnsanlığın Sultanı (s.a.v.) Efendimiz "اكثر اهل الجنة بله" yani "Cennet ehlinin çoğu eblehlerdir" hadis-i şerifini, bu kalbî vahye tâbi olan kimselerin kurtulduğunu açıklamak için buyurmuştur.

Ya'ni, "Sultân-ı beşer (s.a.v.) Efendimiz اكثر اهل الجنة بله ya'ni "Ehl-i cennetin çoğu eblehlerdir" hadis-i şerîfini, bu vahy-i kalbîye tâbi' olan kimselerin kurtulduklarını beyân için buyurmuştur.

1420. Zeyreklik mâdemki sana kibir koparıcı bâddır, bir ebleh ol, tâ ki gönül [1421] dürüst kalsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1420. Mademki zeyreklik sana kibir koparıcı bir rüzgârdır, bir ebleh ol ki gönül dürüst kalsın!

Geçim aklının zeyrekliği (dünya işlerinde uyanıklık) ve zekâsı mademki senin varlık alanında kibir tozunu koparan bir rüzgârdan ibarettir ve sen bu rüzgârın kopardığı yoğun tozun engel olması yüzünden, hakikat ehlini görüp onlara tâbi olamıyorsun; bu sebeple gel, bu kibir tozunu koparan zeyreklikten vazgeç de, ebleh ol ki gönlün sağlam ve saf kalsın ve bu kalp safiyeti sebebiyle Hak ehline tâbi olasın!

Akl-ı maâşın zeyrekliği ve zekâveti mâdemki senin arz-ı vücûdunda kibir tozunu koparıcı bir rüzgârdan ibarettir ve sen bu rüzgârın kopardığı kesîf tozun hâil olması yüzünden, ehl-i hakikati görüp tâbi' olamıyorsun; binâenaleyh gel, bu kibir tozunu koparan zeyreklikten geç de, ebleh ol, tâ ki gönlün sağlam ve sâf kalsın ve bu safvet-i kalb sebebiyle ehl-i Hakk'a tâbi' olasın!

1421. Bir ebleh değildir ki, o maskaralık ile iki kattır; bir eyle ki o "Hu"nun valih ü hayranıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1421. O, maskaralık ile iki kat olan bir aptal değildir; o, "Hu"nun hayranı ve şaşkını olan bir eylemdir.

"Bizim 'aptal' dediğimiz kişi, halkın sözlük anlamı itibarıyla anladığı 'aptal' değildir; çünkü o aptal, halkın önünde akılsızlığı sebebiyle iki kat maskaradır, yani çok maskaradır. Bizim kastettiğimiz, eşyada gördüğü isimlerden, isimlendirilene (Allah'a) geçip, İlahi Kimliğin hayranı ve şaşkını olan kimsedir." Bu hayret, övülmüş bir hayrettir; nasıl ki biraz yukarıda açıklandı.

"Bizim "ebleh" dediğimiz kimse halkın ma'nâ-yı lügavîsi i'tibariyle anladığı "ebleh" değildir; zîrâ o ebleh halkın önünde akılsızlığı sebebiyle iki kat maskaradır, ya'ni pek maskaradır. Bizim murâdımız, eşyâda gördüğü esmâdan, müsemmâya intikal edip, hüviyyet-i ilâhiyyenin vâlih ü hayrânı olan kimsedir." Bu hayret hayret-i mahmûdedir; nitekim biraz yukarıda îzah olundu.

1422. O el kesici kadınlar eblehlerdir; el cihetinden ebleh ve Yûsuf'un yüzü cihetinden nüzürdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1422. O el kesen kadınlar ahmaktırlar; el yönünden ahmak ve Yusuf'un yüzü yönünden uyarıcıdırlar.

Yani, Yusuf (a.s.)'ın latif güzelliğini seyretmek için Züleyha'nın davet ettiği kadınların ellerini kestikleri, Kur'an-ı Kerim'de Yusuf Suresi'nde anlatılmıştır. "İşte Yusuf'un güzelliğini seyretmeye dalıp, ellerindeki meyveyi bıçakla keserken, ellerini de beraber kesen kadınlar; ahmak ve gafildirler. Fakat onların gafletleri elleri yönündendir ve elleri hakkındadır. Yusuf'un yüzü yönünden uyarıcıdırlar." "Nüzür" kelimesi hakkında şarihler (açıklayıcılar) türlü türlü anlam vermişlerdir. En uygunu İsmail-i Ankaravî hazretlerinin verdiği anlamdır. "Nüzür", inzâr (uyarma) anlamındadır ve "inzâr", korkudan ve dehşetten haber vermeye ve bu korkuyu bildirmeye denir. Bu sebeple burada Yusuf'un yüzünün dehşetinden ellerini kesme fiiliyle haber verici oldular. Yani, "O kadınların ellerini kestiklerini görenler, Yusuf'un güzelliğinin dehşetinden haberdar oldular" demek olur. Bu şerefli beyit bir örnektir. "Hakk'ın güzelliğini müşahede etmede (gözlemlemede) kendinden geçenler, bu güzelliğin dehşetinden haber vericidirler ve kendi cisimlerinden ve izafî varlıklarından ve akıllarından ahmak ve gafil olurlar" demektir.

Ya'ni, Yûsuf (a.s.)ın cemâl-i latîfini temâşâ için Züleyhâ'nın da'vet ettiği kadınların ellerini kestikleri Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Yûsuf'da hikâye buyurulmuştur. "İşte cemâl-i Yûsuf'u temâşâya dalıp, ellerindeki meyveyi bıçakla keserken, ellerini de berâber kesen kadınlardır; ebleh ve gāfildirler. Fakat onların gafletleri elleri cihetindendir ve elleri hakkındadır. Yûsuf'un yüzü cihetinden nüzürdürler." "Nüzür" kelimesi hakkında şârihler türlü türlü ma'nâ ver mişlerdir. En muvâfıkı İsmâîl-i Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâdır. "Nü-zür", inzâr ma'nâsınadır ve “inzâr,” korkudan ve dehşetten haber vermeğe ve bu korkuyu bildirmeğe derler. Binâenaleyh burada Yûsuf'un yüzünün dehşetinden ellerini kesmek fiiliyle haber verici oldular. Ya'ni, "O kadınların ellerini kestiklerini görenler, cemâl-i Yûsuf'un dehşetinden haberdar oldular" demek olur. Bu beyt-i şerif bir misâldir. "Cemâl-i Hakk'ın müşâhedesinde müstağrak olanlar bu cemâlin dehşetinden haber vericidirler ve kendi cisimlerinden ve vücûd-ı izâfilerinden ve akıllarından ebleh ve gafil olurlar" demektir.

1423. Aklı, dostun aşkı önünde kurban et, akıllar fi'l-cümle o taraftandır ki, o vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1423. Aklı, dostun aşkı önünde kurban et, akıllar topluca o taraftandır ki, o vardır.

"Bârî", topluca anlamına gelir. "Aklını hakiki dost olan Hakk'ın aşkında kurban et, çünkü yalnız senin aklın değil, bütün akıllar, Hakk'ın varlığı tarafındandır ki, o tarafta ancak Hakk'ın mutlak varlığı vardır." Hakk'ın mutlak varlığı gizli bir hazinedir ki, bütün akıllar o hazineden çıktı ve o mertebede akıllar ancak O'dur.

“Bârî", fi'l-cümle ma'nâsınadır. "Aklını dost-ı hakîkî olan Hakk'ın aşkın-da kurbân et, zîrâ yalnız senin aklın değil, cümlede olan akıllar, Hakk'ın var-lığı cânibindendir ki, o cânibde ancak Hakk'ın vücûd-ı mutlakı vardır." Vü-cûd-ı mutlak-ı Hak kenz-i mahfidir ki, bütün akıllar o hazîneden çıktı ve o mertebede akıllar ancak O'dur.

1324. Akül, akıllarını o tarafa göndermiştir; ahmak bu tarafta kalmıştır ki, ma'şûk değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. Akıllı kişiler akıllarını o tarafa göndermiştir; ahmak bu tarafta kalmıştır ki, ma'şûk değildir.

"O taraf"tan kasıt, mutlak birlik tarafıdır; ve "akıllı" kelimesi mübâlağa (anlamı pekiştirme) sîgası veya sıfat-ı müşebbehedir (benzetme sıfatı). "Bu taraf"tan kasıt, aşağı âlem olan bu dünyadır. Yani, "Aklı çok olan kimseler, akıllarını o mutlak birlik tarafına göndermiştir. Ahmak olan kimse ise, o mutlak birlik tarafına gönderebilecek aklı olmadığı için, bu aşağı âlem olan dünya tarafına yapışıp kalmıştır. Bu sebeple o ma'şûk değildir." "Ma'şûk değildir" ifadesi "bu taraf"a ait olursa, "Dünya ma'şûk değildir" anlamına gelir; eğer ahmağa ait olursa, "Ahmak, Hakk'ın ma'şûku değildir" demek olur.

"Ân sû"dan murâd, vahdet-i mutlaka tarafı; ve "akul" sîga-i mübâlağa veyâ sıfat-ı müşebbehedir. “İn sû"dan murâd, âlem-i süflî olan bu dünyâdır. Ya'ni, "Aklı çok olan kimseler, akıllarını o vahdet-i mutlaka tarafına gönder-miştir. Ahmak olan kimse ise, o vahdet-i mutlaka tarafına gönderebilecek ak-lı olmadığı için, bu âlem-i süflî olan dünyâ tarafına yapışmış kalmıştır. Binâenaleyh o ma'şûk değildir." Ma'şûk değildir lafzı “în sû”ya râci' olursa, "Dün-yâ ma'şûk değildir" ve eğer ahmağa râci' olursa, "Ahmak ma'şûk-ı Hak de-ğildir" demek olur.

1425. Eğer hayretten nâşî senin aklın bu başdan giderse, senin her kılının başı bir baş ve bir akıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1425. Eğer hayretten dolayı senin aklın bu baştan giderse, senin her kılının başı bir baş ve bir akıl olur.

Eğer bu hayretten dolayı, senin aklın bu görünen başından gider ve fânî-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesine gelir isen, bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesine erişmekle ödüllendirilirsin. Bu hâlde de senin her bir kılının ucu, kâmil akıl sahibi bir baş olur ve vücudunun her tarafı ile görür ve akıl edersin.

Eğer bu hayretten dolayı, senin aklın bu sûrî başından gider ve fânî-fillâh mertebesine gelir isen, bekä-billâh mertebesine nâiliyetle mükâfât olunursun. Bu hâlde de senin her bir kılının ucu, akl-ı kâmil sahibi bir baş olur ve vücûdunun her tarafı ile görür ve taakkul edersin.

1426. Zîra o tarafta dimağ üzerinde fikir zahmeti yoktur; zîrâ çöl ve bağ, dimâğ ve akıl bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1426. Çünkü o tarafta beyin üzerinde düşünce zahmeti yoktur; çünkü çöl ve bağ, beyni ve aklı bitirir.

Gerçek dostun aşkı tarafında, bu bedenin beyni üzerinde uzun uzadıya düşünme zahmeti ve zihni yorma yoktur; o tarafta sen düşünmeksizin ilahi hakikatler ve sırlar ilimleri kalbine rüzgâr gibi eser; çünkü o aşkın çölü ve bağı, senin varlığında beyni ve aklı bitirir.

Dost-ı hakîkînin aşkı tarafında, bu cismin dimâğı üzerinde uzun uzadıya düşünmek zahmeti ve it'âb-ı zihn etmek yoktur; o tarafta sen düşünmeksizin hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyye ulûmu kalbine rüzgâr gibi eser; zîrâ o aşkın çölü ve bağı, senin vücudunda dimâğ ve akıl bitirir.

1427. Çöl tarafında çölden nükte dinlersin; bağ tarafına gelirsin, senin nahlin suya kanıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1427. Çöl tarafında çölden nükte dinlersin; bağ tarafına gelirsin, senin hurma ağacın suya kanıcı olur.

"Çöl tarafı"ndan kastedilen, ilahi isimlerin ve sıfatların tecelli yeri olan bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âlemidir. "Bağ"dan kastedilen, arif kişinin kalbidir ki, onda bu tecelli yerini müşahede etmekten dolayı Hak bilgisi gülleri gelişir ve büyür. "Hurma ağacı"ndan kastedilen, arif kişinin bedensel varlığıdır. Yani, "İlahi isimlerin ve sıfatların tecelli yeri olan bu izafî varlık çölü tarafından, ilahi isim ve sıfat tecellilerinin nüktelerini ve sırlarını dinlersin. İlahi bilgiler bağı olan kalbine yönelirsin. Senin varlık hurma ağacın irfan suyuna kanıcı olur." "Revî", sıfat-ı müşebbehedir, "suya kanıcı" demektir.

"Çöl tarafı"ndan murâd, bu vücûd-ı izâfî âlemidir ki, esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin meclâsıdır. "Bağ"dan murâd, ârifin kalbidir ki, onda bu meclâ-yı müşâhededen ma'rifet-i Hak gülleri neşv ü nemâ bulur. "Nahl"den murâd, ârifin vücûd-ı abdânîsidir. Ya'ni, "Esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsı olan bu vücûd-ı izâfî çölü tarafından, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye tecelliyâtının nüktelerini ve sırlarını dinlersin. Maârif-i ilâhiyye bağı olan kalbine teveccüh edersin. Senin nahl-i vücûdun irfân suyuna kanıcı olur." "Revî", sıfat-ı müşebbehedir, "suya kanıcı" demek olur.

1428. Bu yolda tâk u turunbu terk et; kılavuzun kımıldamadıkça, sen kımıldama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1428. Bu yolda gösterişi ve debdebeyi terk et; kılavuzun kımıldamadıkça, sen kımıldama!

"Tâk u turunb" ve "tâk u türunb" (طاق و ترب) ve "tâk u turum", tumturak, kerr ü fer (görkem ve ihtişam) ve hod-nümâlık (kendini beğenmişlik), gösteriş, debdebe ve tantana anlamına gelir. "Kılavuz" da Türkçe olup "rehber" anlamındadır. Yani, "Hak yolunda kendini gösterme duygusundan vazgeç. Zekâvet ve bilgicilik iddiasında bulunma; senin rehberin olan insân-ı kâmil mürşidin ne yolda hareket ederse, kendi hareketini ona bağlı kıl!

"Tâk u turunb" ve "tâk u türunb" (طاق و ترب) ve "tâk u turum", tumturak ve kerr ü fer ve hod-nümâlık, gösteriş, debdebe ve tantana ma'nâsına gelir. "Kılavuz" dahi Türkçe ve "rehber" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hak yolunda kendini göstermek duygusundan vazgeç. Zekâvet ve bilgicilik da'vâsında bulunma; senin rehberin olan mürşid-i kâmilin ne yolda hareket eder[se], kendi hareketini ona tabi' kıl!

1429. Her kim o başsız hareket ederse, kuyruk olur, onun hareketi akrebin hareketi gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1429. Her kim o başsız hareket ederse, kuyruk olur, onun hareketi akrebin hareketi gibi olur.

"Baş"tan kasıt, Hakk yolunun rehberi olan mürşid-i kâmildir (olgun rehber). Yani, "Hakk yolunda mürşidsiz hareket eden kimse, kuyruk gibi arkada kalır ve onun hayvan kuyruğundan farkı olmaz ve onun kendi başına olan hareketi dahi, akrebin hareketi gibi olur.

"Baş"tan murâd, Hak yolunun rehberi olan mürşid-i kâmildir. Ya'ni, "Hak yolunda mürşidsiz hareket eden kimse, kuyruk gibi arkada kalır ve onun hayvan kuyruğundan farkı olmaz ve onun kendi başına olan hareketi dahi, akrebin hareketi gibi olur.

1430. Eğri gidici ve gece kör ve çirkin ve zehirlidir; ve onun san'atı temiz cisimleri sokmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1430. Akrep eğri yürür, gece kördür, çirkin ve zehirlidir; onun sanatı temiz cisimleri sokmaktır.

Akrep eğri yürür, gece vakti kördür, görünüşü çirkindir ve zehirlidir; onun sanatı ve bildiği iş, sağlam cisimleri sokmaktır.

Hint nüshalarında birinci mısra yani "Eğri yürür ve kördür ve çirkin ve zehirlidir" şeklindedir.

Akrebin yürüyüşü eğridir ve gece vakti kördür ve hey'eti çirkindir ve zehirlidir ve onun san'atı ve ma'rifeti, sâlim olan cisimleri sokmaktır.

Hind nüshalarında birinci mısrâ ya'ni "Eğri gidicidir ve kördür ve çirkin ve zehirlidir" sûretindedir.

1431. Onun başını ez ki, onun sırrı bu olur, onun hulku ve huyu dâimâ bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1431. Onun başını ez ki, onun sırrı bu olur, onun ahlakı ve huyu daima bu olur.

Rehbersiz hakikate ulaşmak niyetiyle kendi akıl ve zekâsına güvenen kimse nefsinin mağlûbudur; ve nefsinin mağlûbu olan kimsenin iç dünyası akrep tabiatındadır, onun ahlakı ve huyu, daima gönül rahatlığı sahibi olan kimseleri incitmektir; bu sebeple böyle bir kimsenin başını ez ve halkı onun zulmünden kurtar.

Rehbersiz vâsıl-ı hakikat olmak niyetiyle kendi akıl ve zekâsına güvenen kimse nefsinin mağlûbudur; ve nefsinin mağlûbu olan kimsenin bâtını akreb tabîatındadır, onun ahlâkı ve huyu, dâimâ selâmet-i sadr sahibi olan kimseleri incitmektir; binâenaleyh böyle bir kimsenin başını ez ve halkı onun dest-i zulmünden kurtar.

1432. Onun başını ezmek, muhakkak onun salâhıdır, tâ ki onun can kırıntısı o tenin uğursuzluğundan kurtulsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1432. Onun başını ezmek, muhakkak onun iyiliğidir, tâ ki onun can kırıntısı o bedenin uğursuzluğundan kurtulsun.

Bu tabiatta olan kimsenin başını ezmek ve ona fırsat vermemek, onun hakkında iyilik etmektir. Çünkü başı ezilmekle onun can kırıntısı olan hayvanî ruhu, maddî bedeninin uğursuzluğundan kurtulmuş olur. "Can kırıntısı"ndan kasıt hayvanî ruhtur; zira hayvanî ruh, maddî bedenin gerektirdiği bir haldir. Nitekim bu cildin başlarında bu konudaki açıklamalar geçti. Bu ruhun hakikati, Hakk'ın Hayat sıfatının eşyada yayılmasıdır; ve her ferdin maddî bedeni ayrı ayrı olduğu gibi, onların hayvanî ruhları dahi ayrı ayrıdır. Bu husustaki ayrıntılar yukarıda 412 numaralı şerefli beyitten itibaren yazılmıştır. İnsanî ruh ise, bir hakikatten ibaret olup, insan suretindeki kalıplara yansır. Can kırıntısı olan bu hayvanî ruh, insanî ruhun kesif bir perdesi ve engelidir. Bu kesif perde mevcut oldukça, insan suretindeki yaratılmışın bir hayvandan farkı yoktur.

"Bu tabîatta olan kimsenin başını ezmek ve ona fırsat vermemek, onun hakkında iyilik etmektir. Çünki başı ezilmekle onun can kırıntısı olan rûh-ı hayvânîsi, cism-i unsurîsinin uğursuzluğundan kurtulmuş olur." "Can kırıntısı"ndan murâd rûh-ı hayvânîdir; zîrâ “rûh-i hayvânî,” cism-i unsurînin iktizâsı olan bir şe'ndir. Nitekim bu cildin evâilinde bu babdaki îzâhât geçti. Bu rûhun hakîkati, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının eşyâda sereyânıdır; ve her ferdin cism-i unsurîsi ayrı ayrı olduğu gibi, onların rûh-i hayvânîleri dahi ayrı ayrıdır. Bu husûsdaki tafsîlât yukarıda 412 numaralı beyt-i şerîfden i'tibaren yazılmıştır. “Rûh-i insânî” ise, bir hakîkatten ibaret olup, insân sûretindeki kalıplara aks eder. Can kırıntısı olan bu rûh-i hayvânî, rûh-i insânînin bir kesîf perdesi ve hicabıdır. Bu kesîf perde mevcûd oldukça, insan sûretindeki mahlûkun bir hayvandan farkı yoktur.

1433. Delinin elinden silâhı geri al, tâ ki adl ve salah senden râzı olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1433. Delinin elinden silâhı geri al, tâ ki adalet ve iyilik senden râzı olsun!

Bir bozgunculuk yapanın bozgunculuk sebebi olan hayvansal ruhunu ortadan kaldırmak, delinin elinden silâhı almaya benzer. Eğer böyle yaparsan, adalet ve iyilik anlamları senden râzı olur. Nasıl ki ayet-i kerimede وَ لَكُمْ فِي الْقصاص حياة (Bakara, 2/179) yani "Sizin için kısasta hayat vardır" buyurulur. Çünkü bir caninin cinayet işlemesindeki birinci aracı, hayvansal ruhu ve ikinci aracı da silâhıdır; hayvansal ruhu olmasa, silâhı etkili olamaz. Bu sebeple hayvansal ruhu ortadan kaldırılmakla, fesadın birinci aracı elinden alınmış ve insan toplumu onun saldırısından korunmuş olmakla, insan hayatı devam ettirilmiş olur.

Bir müfsidin sebeb-i ifsâdı olan rûh-i hayvânîsini izâle etmek, delinin elinden silâhı almağa benzer. Eğer böyle yaparsan, adâlet ve salâh ma'nâları senden râzı olur. Nitekim ayet-i kerimede وَ لَكُمْ فِي الْقصاص حياة (Bakara, 2/179) ya'ni "Sizin için kısâsda hayât vardır" buyurulur. Zîra bir cânînin cinâyet icrâsındaki birinci âleti, rûh-i hayvânîsi ve ikinci âleti de silâhıdır; rûh-i hayvânîsi olmasa, silâhı müessir olamaz. Binâenaleyh rûh-i hayvânîsi izâle edilmekle, birinci âlet-i fesâdı elinden alınmış ve hey'et-i ictimaiyye-i beşeriyye onun taarruzundan muhafaza edilmiş olmakla, hayât-ı beşeriyye idâme olunmuş olur.

1434. Vaktaki onun silâhı vardır ve aklı yoktur, onun elini bağla ve yoksa yüz zarar getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1434. Vaktaki onun silâhı vardır ve aklı yoktur, onun elini bağla ve yoksa yüz zarar getirir.

Akılsız kimsenin elinde silâh bulunması tehlikelidir; bu sebeple öyle bir kimsenin eli bağlanmalı ve halka zarar getirmeyecek bir hâle konulmalıdır. İşte şeriatte kısasın (cana can, göze göz gibi karşılık verme) ve hapsin hikmeti budur. Nasıl ki insan topluluklarını idare eden akıllı kişilerin ceza kanunlarına koydukları idam ve hapis cezaları da bu düşüncelere dayanır.

"Fazíhat" ve "fazâhat", rüsvaylık ve kötülüğün açığa çıkması demektir. Yani, yaratılışı ve özü bozuk olan kimse ilim öğrenir veya zengin olur veya bir makam ve rütbe sahibi olursa, bu ilim ve mal ve makam, onun yaratılışını ve amacının bozukluğunu meydana çıkarıp rezilliğe başlar. Bu araçlar, dağlarda yol kesen bir eşkıyanın eline geçen bir kılıca benzer.

Akılsız kimsenin elinde silâh bulunması tehlikelidir; binâenaleyh öyle bir kimsenin eli bağlan[malı] ve halka zarar getirmeyecek bir hâle konulmalıdır. İşte şerîatte kısâsın ve habsin hikmeti budur. Nitekim cem'iyyât-ı beşeriyye-yi idâre eden ukalânın cezā kānunlarına vaz' ettikleri i'dâm ve hapis cezâları da bu düşüncelere müsteniddir.

"Fazíhat" ve "fazâhat", rüsvâylık ve kötülüğün açığa çıkması demektir. Ya'ni, tıyneti ve cevheri bozuk olan kimse ilim öğrenir veyâhud zengin olur veyâ bir mansıb ve rütbe sahibi olursa, bu ilim ve mâl ve mansıb, onun ci- billiyetini ve emelinin bozukluğunu meydana çıkarıp rezâlete başlar. Bu ve- sâit, dağlarda yol kesen bir şakînin eline geçen bir kılıca benzer.

## Onun beyânındadır ki, kötü cevherli kimse için ilim ve mâl ve câh husûlü onun fazîhatıdır. Yol vurucunun eline bir kılıç düşmüş gibidir

1435. Kötü cevherli kimseye ilim ve fen öğretmek, yol vurucunun eline kılıç vermektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1435. Kötü cevherli kimseye ilim ve fen öğretmek, yol kesicinin eline kılıç vermektir.

1436. Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, iyidir ki, nâkesin eline ilim gele.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1436. Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, soysuzun eline ilim gelmesinden daha iyidir.

Cevheri bozuk ve cibilliyetsiz (soysuz) bir kimsenin eline ilim geçmesinden ise, sarhoşun ve kapkara bir zencinin eline kılıç vermek daha az zararlıdır. Çünkü zenci elindeki kılıçla nihayet birkaç kişiyi harap eder; halbuki bir müfsid (bozguncu), ilme dayanan tezvîrâtıyla (yalan ve iftiralarıyla) bir toplumu perişan eder ve koca ülkeyi harap eder.

Cevheri bozuk ve cibilliyetsiz bir kimsenin eline ilim geçmesinden ise, sar- hoşun ve kapkara bir zencinin eline kılıç vermek daha ehvendir. Zîrâ zenci elindeki kılıçla nihâyet birkaç kişiyi harâb eder; halbuki bir müfsid, ilme müs- tenid olan tezvîrâtıyla bir cemiyeti perîşân eder ve koca mülkü harâb eder.

1437. İlim ve mal ve mansıb ve rütbe ve yakınlık, kötü gevherlilerin elinde fit- ne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1437. İlim, mal, makam, rütbe ve yakınlık, kötü cevherli kişilerin elinde fitneye dönüştü.

"Kırân", yakınlık anlamına gelir. Burada hükümdarlara yakınlık demektir. "Kötü cevherli kimselerin elinde ilim, mal, makam, rütbe ve hükümdarlara yakınlık fitnedir ve fesat aracıdır."

“Kırân”, yakınlık ma'nâsınadır. Burada hükümdarlara yakınlık demektir. “Kötü gevherli olan kimselerin ellerinde ilim ve mal ve mansıb ve rütbe ve hükümdarlara yakınlık fitnedir ve âlet-i fesâddır.”

1438. Binâenaleyh gazâ bundan dolayı mü'minler üzerine farz oldu, tâ ki mecnunun elinden mızrağı aldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1438. Bu sebeple gazâ bundan dolayı müminler üzerine farz oldu, tâ ki delinin elinden mızrağı aldılar.

Mademki akılsızların eline silâh verilemiyor, bu sebeple akıl mertebesine davet eden müminlerin üzerine silâhla hücum eden deli inkârcıların elinden bu silâhı almak için, o müminlere, bu deli inkârcılarla karşı gazâ etmek farz oldu.

Mâdemki akılsızların eline silâh verilemiyor, binâenaleyh mertebe-i akla da'vet eden mü'minlerin üzerine silâhla hücûm eden deli münkirlerin elinden bu silâhı almak için, o mü'minlere, bu deli münkirlerle karşı gazâ etmek farz oldu.

1439. Onun canı deli, onun teni onun kılıcıdır; o çirkin huyludan kılıcı geri al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1439. Onun canı deli, onun teni onun kılıcıdır; o çirkin huyludan kılıcı geri al!

İnkârcının canı, akıl yoluyla bilinecek şeyleri idrak etmekten aciz olduğu için delidir; ve cismini bu inkârının yolunda hareket ettirmesi hak ve hakikat ehline zarar verdiği için, o delinin elinde bir kılıçtır; bu sebeple o bâtını çirkin olan bu kimsenin kılıç hükmündeki cismini etkisiz hâle getirmek gerekir.

Münkirin canı, ma'kūlâtı idrâkten âciz olduğu cihetle delidir; ve cismini bu inkârının yolunda tahrik ehl-i hak ve hakikate zarar îrâs etmekte olduğun- dan, o delinin elinde bir kılıçtır; binâenaleyh o bâtını çirkin olan bu kimsenin kılıç mesâbesindeki cismini muattal bırakmak lâzımdır.

1440. O şeyi ki mansıb fazîhattan cahillere eder, ne vakit yüz arslan edebilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1440. O şeyi ki makam cahillere rezillik eder, ne zaman yüz aslan edebilir?

Makamın ve yüksek mevkinin cahillere yaptığı rezilliği ve alçaklığı, yüz yırtıcı aslan yapamaz.

Mansıbın ve yüksek makāmın câhillere yaptığı fazâhatı ve rezâleti, yüz yırtıcı arslan yapamaz.

1441. Onun aybı mahfîdir, vaktaki o âlet buldu, onun yılanı delikten sahraya acele etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1441. Onun ayıbı gizlidir, o âlet bulduğu zaman, onun yılanı delikten sahraya acele etti.

O bozguncunun ayıbı ve fesadı, insan sureti altında gizlidir. İlim, mal ve makam gibi fesat âletini bulduğu zaman, onun yılan olan nefsi, saklandığı delikten hemen fiil sahrasına çıktı ve kuvvede (potansiyel hâlde) olan fesadı, fiile (gerçekleşmiş hâle) geldi. "Yılanın sahraya acele etmesi", ortaya çıkmaktan kinayedir.

O müfsidin aybı ve fesâdı, sûret-i insâniyye altında gizlidir. İlim ve mâl ve mansıb gibi âlet-i fesâdı bulduğu vakit, onun yılan olan nefsi, saklandığı delikten hemen sahrâ-yı fiile çıktı ve kuvvede olan fesâdı, fiile geldi. "Mâr ber sahrâ şitâften", zuhûrdan kinâyedir.

1442. Câhil acı hükmün şahı olduğu vakit, bütün sahrâ yılan ve akreple dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1442. Câhil acı hükmün şahı olduğu vakit, bütün sahra yılan ve akreple dolu olur.

Câhil iktidar mevkiine geçip acı ve zalimane hükümler verdiği vakit, onun maiyetindeki zalimlerin nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) yılan ve akrepleri faaliyete geçip, halkı sokmaya başlarlar. Bu sebeple bütün etraf ve kenarlar, yılan ve akreple dolmuş bir hâle gelir.

Câhil mevki-i iktidâra geçip acı ve zâlimâne hükümler verdiği vakit, onun maiyetindeki zâlimlerin nefs-i emmâre yılan ve akrepleri faaliyete geçip, halkı sokmağa başlarlar. Binâenaleyh bütün etrâf ve eknâf, yılan ve akreple dolmuş bir hâle gelir.

1443. Bir nâkes ki, mal ve mansıbı ele getire, o kendinin rüsvâlığını tâlib olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1443. Bir alçak kişi ki, mal ve makamı ele geçirir, o kendisinin rezilliğini talep etmiştir.

"Nâkes", alçak, aşağılık, zelil ve hasis anlamındadır. Yani "Alçak tabiatlı bir kimse malı ve makamı elde ettiği zaman, o kimse kendisinin rezilliğini istemiştir."

"Nâkes", alçak, denî ve zelîl ve hasîs ma'nâsınadır. Ya'ni "Alçak tabîatlı bir kimse malı ve mansıbı elde ettiği vakit, o kimse kendisinin rüsvâlığını istemiştir."

1444. Yâ buhl eder ve atâları az verir, yâhut sehaveti nâ-mevzi'e koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1444. Ya cimrilik eder ve bağışları az verir, yahut cömertliğini uygun olmayan yere koyar.

Alçak kimsenin rezillikleri şunlardır ki, ya ihsan edilecek yerden ihsanını esirger ve verdiği zaman da, çok az bir şey verir; yahut cömertlik göstermek isterse de, bu cömertliği ehline ve layıkına karşı yapmaz, aksine layık olmayanlara karşı yapar.

Denî kimsenin rüsvâlıkları budur ki, ya ihsân olunacak mahalden ihsânını esirger ve verdiği vakit de, gāyet az bir şey verir; veyâhud sehâvet ızhâr etmek isterse de, bu sehâveti ehline ve lâyıkına karşı yapmaz, bilakis lâyık olmayanlara karşı yapar.

1445. Şahı beydak hanesine koyar, ahmağın verdiği atâ böyle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1445. Şahı piyon hanesine koyar, ahmağın verdiği bağış böyle olur.

"Şah", burada satranç oyununda kullanılan "taş"lardan birinin ismidir. "Piyon", piyade demektir ki, bu da o oyunun taşlarından bir taşın ismidir. Bu oyunun gereğince, şahı piyonun yerine koymak caiz değildir. İşte makam sahibi olan ahmak da ihsanlarında ve bağışlarında satranç oyununda şahı piyonun yerine koyan acemiye benzer.

"Şâh", burada şatranc oyununda müsta'mel "mühre"lerden, ya'ni taşlardan birinin ismidir. "Beydak", piyâde demektir ki, bu da o oyunun taşlarından bir taşın ismidir. Bu oyunun îcâbınca, şâhı piyâdenin yerine koymak câiz değildir. İşte mansıb sahibi olan ahmak dahi ihsanlarında ve atâlarında şatranc oyununda şâhı piyâdenin yerine koyan acemiye benzer.

1446. Vaktaki hüküm bir gümrâhın eline düştü, câh zannetti, çâha düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1446. Hüküm azgın birinin eline düştüğünde, makam sandı, kuyuya düştü.

Hüküm azgın nefisli bir kimsenin eline düştüğü zaman, o kimse bunu makam ve yüce bir mevki sandı, halbuki manen kuyuya düştüğünden haberi yoktur.

Hüküm bir azgın nefisli kimsenin eline düştüğü vakit, o kimse bunu mansıb ve bir makām-ı âlî zannetti, halbuki ma'nâda kuyuya düştüğünden haberi yoktur.

1447. Yolu bilmez, kılavuzluk eder, onun çirkin olan canı cihan yakıcılık eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1447. Yolu bilmez, kılavuzluk eder, onun çirkin olan canı cihan yakıcılık eder.

Gerek görünen âlemde gerekse iç âlemde doğru yolu bilmeyen bir kimsenin kılavuzluk ve rehberlik etmesi çok zararlı bir şeydir. Onun çirkin, noksan ve nefse ait sıfatlarla kirlenmiş olan canı, cihan yakıcılık eder. Cihanı yakması şudur ki, böyle bir kimse görünen âlemde kılavuz olursa, zulmü "adalet" zannedip halkı o yola sevk eder. Eğer iç âlemde rehber ve mürşid (manevî yol gösterici) olursa, Hakk yolunu bilmediği için müridlerini nefse ait hazlara ve bozuk inançlara sevk eder.

"Gerek zâhirde ve gerek bâtında doğru yolu bilmeyen bir kimsenin kılavuzluk ve rehberlik etmesi çok muzır bir şeydir. Onun çirkin ve noksan ve sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan canı, cihân yakıcılık eder." Cihânı yakması budur ki, böyle bir kimse zâhirde kılavuz olursa, zulmü "adl" zannedip halkı o yola sevk eder. Eğer bâtında rehber ve mürşid olursa, Hak yolunu bilmediği için müridlerini hazz-ı nefse ve fâsid i'tikādâta sevk eder.

1448. Fakr yolunun çocuğu vaktaki pîrlik tuttu, peyrevleri idbar gulü tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1448. Fakirlik yolunun çocuğu ihtiyarlayınca, ona uyanları bahtsızlık gulyabanisi tuttu.

"Fakirlik yolunun çocuğu"ndan kasıt, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebelerini idrak edememiş olan Hakk Yolcusu'dur. Daha kendisi kâmil bir mürşidin terbiyesine muhtaçken, gördüğü bazı rüyalar ve haller üzerine kendini mürşit sayıp, kulları irşat etmeye (doğru yola yönlendirmeye) kalkışır. "İdbîr", "idbar"ın imale (uzatma) edilmiş bir şeklidir, "bahtsız" anlamındadır. "Gul", yukarıda da açıklandığı üzere çöllerde yolculara görünerek yollarını şaşırtan bir cin türünün adıdır. "İdbâr", geri gitmek ve bahtsız olup perişan olmak demek olduğundan, idbar, gulyabaniye benzetilmiştir. Yani, "Kendisi henüz Hakk Yolcusu iken, mürşit oldum zannıyla insanları irşat etmeye kalkışan kimseye tabi olanları bahtsızlık gulyabanisi tutup yollarını şaşırttı ve hepsini manevi helak vadisine sürükledi. Böyle kimseler insanları irşat etmekle yetinmeyip, henüz nefsinin hükmü altında zayıf ve zahiri terbiyeden bile uzak olan kimseleri de irşada memur ederler. Yunus Emre hazretleri bu gibi mürşitlere remz (sembol) ve işaretle şöyle buyurur: İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini Yani "Perişan kalbimi noksan bir mürşide teslim ettim; henüz cem makamı olan fenâ-fillâha getirmemiş, tam bir ciddiyetle bekā-billâh makamına geldin, gel hilafetini al! diye davet eder de der."

"Fakr yolunun çocuğu"ndan murâd, fenâ-fillâh ve bekā-billâh mertebelerini idrâk edememiş olan sâliktir. Daha kendisi bir mürşid-i kâmilin terbiyesine muhtâç iken, gördüğü ba'zı rü'yâ ve ahvâl üzerine kendini mürşid addedip, irşâd-ı ibâda kıyâm eder. "İdbîr", "idbar"ın imâle olunmuş bir sûretidir, "müdbir" ma'nâsınadır. "Gul", yukarılarda dahi beyân olunduğu üzere sahrâlarda yolculara temessül edip, yollarını şaşırtan bir nevi' cinnin ismidir. "Idbâr", geri gitmek ve bahtsız olup perîşân olmak demek olduğundan, idbâr, güle teşbih buyurulmuştur. Ya'ni, "Kendisi henüz sâlik iken, mürşid oldum zannıyla irşâd-ı nâsa kıyâm eden kimseye tâbi' olanları idbâr gulyabânîsi tutup yollarını şaşırttı ve hepsini helâk-i ma'nevî vâdîsine sevk etti. Böyle kimseler nâsı irşâd ile iktifâ etmeyip, henüz nefsinin hükmü altında zebûn ve zâhirî terbiyeden bile ârî olan kimseleri de irşâda me'mûr ederler. Yûnus Emre hazretleri bu gibi mürşidlere remz ve işâretle buyururlar: İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini Ya'ni "Kalb-i perîşânımı bir mürşid-i nâkısa teslîm ettim; henüz makām-ı cem' olan fenâ-fillâha getirmemiş, kemâl-i ciddiyyetle bekā-billâh makāmına geldin, gel hilâfetini al! diye da'vet eder de der"

1449. Ki: "Gel, tâ ki sana ayı göstereyim!" O safâsız asla ayı görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1449. Ki: "Gel, tâ ki sana ayı göstereyim!" O safâsız asla ayı görmedi.

"Ay"dan kastedilen, müridin hakikati olan sabit hakikatidir ki, bu hakikat güneş gibi olan hakikat-ı Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden parlamıştır. Çünkü sabit hakikatler, vahidiyet (biriciklik) ve hakikat-ı insaniyye (insanlık hakikati) mertebesinde belirginleşirler. Ve bu vahdet mertebesinin, yani hakikat-ı Muhammediyye mertebesinin tenezzülünden (aşağı inmesinden) ortaya çıkmıştır. Yani, "Henüz nefsine ait sıfatlarından kalbi arınmamış ve temizlenmemiş olan bu Hakk Yolcusu, kendi insanlık hakikatini görmediği hâlde, cahil müridine: "Gel, sana insanlık hakikatini göstereyim!" der."

"Ay"dan murâd, mürîdin hakîkati olan ayn-ı sâbitesidir ki, bu hakîkat güneş gibi olan hakikat-ı muhammediyye mertebesinden parlamıştır, zîrâ a'yân-ı sâbite vâhidiyet ve hakîkat-ı insâniyye mertebesinde müteayyin olurlar. Ve bu mertebe-i vahdetin, ya'ni hakîkat-ı muhammediyye mertebesinin tenezzülünden zuhûra gelmiştir. Ya'ni, "Henüz sıfât-ı nefsâniyyesinden kalbi sâf olmamış ve temizlenmemiş olan bu sâlik, kendi hakîkat-ı insâniyyesini görmediği halde, mürîd-i câhiline: "Gel, sana hakîkat-i insâniyeni göstereyim!" der."

1450. Nasıl gösterirsin ey ham olan gāfil, mâdemki ayın aksini müddet-i ömründe su içinde dahi görmedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1450. Ey ham olan gafil, ayın aksini ömrün boyunca su içinde dahi görmediğin hâlde nasıl gösterirsin!

"Gumr", ahmak ve tecrübesiz kimse demektir. Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), eksik mürşidi hazır kabul ederek ona hitaben şöyle buyurur: "Ey Hakk yolundaki zorlukları ve geçitleri görüp tecrübe etmemiş olan ahmak ve ey riyâzet (nefsî perhizler) ateşleri içinde pişmemiş olan gafil! Sen o insanî hakikati nasıl gösterirsin? Mademki o hakikatin aksini, ömrün boyunca su hükmünde olan izafî ruhunun içinde göremedin!"

Bilinmeli ki, bu ayn-ı sâbite (tekil sabit hakikat), her bir ferdin özel Rabbi olan ilâhî isimdir. Sâlikin (Hakk Yolcusu) seyr-ü sülûkünü (manevî yolculuğunu) tamamlaması, ayn-ı sâbitesinin kendisine açılmasıyla olur ve mürşid-i kâmil (olgun mürşid), yetenekli müridlerini bu keşfe ulaştırmakla görevlidir. Nitekim Ebu'l-Hasan Şâzelî (kaddesallâhu sırrahu) hazretleri: "Mürşid odur ki, sana 'İşte sen, işte Rabb'in!' der." diye buyurmuşlardır.

"Gumr", ahmak ve tecrübesiz kimse demektir. Cenâb-ı Pîr, mürşid-i nâkısı hâzır farzıyle ona hitâben buyururlar ki: "Ey tarîk-i Hak'daki müşkilâtı ve geçitleri görüp, tecrübe etmemiş olan ahmak ve ey riyâzet ateşleri içinde pişmemiş olan gafil! Sen o hakikat-i insâniyyeyi nasıl gösterirsin? Mâdemki o hakîkatin aksini, müddet-i ömründe su mesâbesinde olan rûh-ı izâfinin içinde göremedin!"

Ma'lûm olsun, ki bu ayn-ı sâbite her bir ferdin rabb-i hâssı olan ism-i ilâhîdir. Sâlikin tamâm-ı sülûkü, ayn-ı sâbitesinin kendisine inkişafıyla olur ve mürşid-i kâmil mürîd-i müstaidlerini bu keşfe getirmekle mükelleftir. Nitekin Ebu'l-Hasan Şâzelî (kaddesallâhu sırrahu) hazretleri: Mürşid odur ki, sana ها انت وربك ya'ni "İşte sen, işte Rabb'in!" diye, buyurmuşlardır.

1451. Ahmaklar server olmuşlardır ve akıller korkudan başlarını abâ içine çekmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1451. Ahmaklar önder olmuşlardır ve akıllılar korkudan başlarını abâ içine çekmişlerdir.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), hitaptan hikâyeye dönerek şöyle buyurur: "Ahmaklar önder ve başkan olmuşlar; gerek dışta gerek içte insanlara hükmetmektedirler. Bu durumu gören akıllılar ve olgun insanlar, onların bu uğursuzluklarının korkusundan başlarını abâ içine çekmişler ve insanlardan gizlenip, meydanı o cahil topluluğa bırakmışlardır." fazlasıyla uygun olan sihirbazlık vasfını düşündüm, ona sihirbaz diyelim; çünkü sihirbazın şanı, dostu dosttan ayırmak ve birtakım olağanüstü haller ortaya koymaktır; bunda ise bu haller tamamen mevcuttur." Hazır bulunanların hepsi bu vasfı uygun bulup dağıldılar. Bu haber iki cihanın sultanı (s.a.v.) Efendimiz'e ulaşınca, mübarek kalpleri hüzünlenip, saadet evlerine gittiler ve bir kilim örtünüp yattılar. Hz. Cibril o anda bu ayet-i kerimeyi getirdi. "Müzzemmil", "kilim örtünen ve elbisesine bürünen" demektir. يا أيها المزمل (Müzzemmil, 73/1) yani "Ey kilime veya elbisesine bürünen!" demek olur.

Cenâb-ı Pîr, hitâbdan hikâyeye rücû' edip buyururlar ki: "Ahmaklar server ve reîs olmuşlar; gerek zâhirde ve gerek bâtında nâsa hükm etmekte bulunmuşlardır. Bu hâli gören akıller ve kâmiller, onların bu uğursuzluklarının korkusundan başlarını abâ içine çekmişler ve nâsdan ihtifâ edip, meydanı o cehele gürûhuna bırakmışlardır." ziyâde münasebeti olan sihirbazlık vasfını düşündüm, ona sihirbaz diyelim; zîrâ sihirbâzın şânı, dostu dostan ayırmak ve birtakım hârikulâde ahvâl ızhâr etmektir; bunda ise bu haller tamâmiyle mevcûddur." Hâzır olanların hepsi bu vasfı muvâfık bulup dağıldılar. Bu haber Sultân-ı kevneyn (s.a.v.) Efendimiz'e vâsıl olunca, kalb-i şerîfleri mahzûn olup, hâne-i saâdetlerine gittiler ve bir kilim örtünüp yattılar. Hz. Cibríl o anda bu âyet-i kerîmeyi getirdi. “Müzzemmil", "kilim örtünen ve esvabına bürünen" demektir. يا أيها المزمل (Müzzemmil, 73/1) ya'ni "Ey kilime veyâ esvabına bürünen!" demek olur.

## تفسير يا ايها المزمل "Yâ eyyühe'l-müzemmil!" âyet-i kerîmesinin tefsîri

1452. Nebîye: "Ey Ebu'l-Hereb kilimden dışarıya çık!" diye bu sebebden müzzemmil okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1452. Peygambere: "Ey Ebu'l-Hereb, kilimden dışarı çık!" diye bu sebeple Müzzemmil okudu.

"Bü'l-hereb", "hereb" kaçmak demektir ve "bü'l-hereb", çok kaçıcı anlamına gelir ve "gizlenme sahibi" demekten kinaye olur. Yani, Yüce Allah, ahmakların reis ve hüküm sahibi olup akıllıların, onların uğursuzluklarından dolayı kilim içine örtünmeleri sebebiyle, kilim içine örtünen şanlı peygamberine: "Ey benim kilime bürünen Resûl'üm! O kilimden dışarı çık!" diye hitap buyurdu.

"Bü'l-hereb", "hereb" kaçmak ve "bü'l-hereb", çok kaçıcı demektir ve "ihtifâ sâhibi" demekten kinâye olur. Ya'ni, Hak "Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, ahmakların reîs ve hüküm sahibi olup âkıllerin, onların uğursuzluklarından kilim içine örtünmeleri sebebinden dolayı, kilim içine örtünen Peygamber-i zîşânına: "Ey benim kilime bürünen Resûl'üm! O kilimden dışarıya çık!" diye hitâb buyurdu.

1453. "Başını kilime çekme ve yüzünü örtme; cihân hayran bir cisimdir ve sen akılsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1453. "Başını kilime çekme ve yüzünü örtme; cihan hayran bir cisimdir ve sen akılsın!"

Cihan halkı, cansız bir cisim gibi akılsız ve anlayışsızdır, asla hakikatleri idrak edemezler; sen ise tam akılsın ve küllî akılsın, dünya halkına senden anlayışlar ve idrakler hâsıl olacaktır. Bu sebeple dışarıya çık, yüzünü örtme!

"Cihân halkı bir cism-i câmid gibi akılsız ve anlayışsızdır, asla hakāyıkı müdrik değildirler; sen ise akl-ı tâmsın ve akl-ı külsün, halk-ı âleme senden anlayışlar ve idrâkler hâsıl olacaktır. Binâenaleyh dışarıya çık, yüzünü örtme!"

1454. "Sakın müddeînin arından gizli olma; zîrâ sen şa'şaaya mensub olan vahyin şem'ini tutarsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1454. "Sakın iddia sahibinin utancından gizli olma; çünkü sen parlamaya ait olan vahiy mumunu tutarsın!"

"Şa'şa", parlamak ve yaldıramak demektir; sonundaki "yâ" nispet içindir. İlahi vahiy muma benzetilmiştir. "Şa'şaî," bu vahiy mumunun sıfatıdır. "İddia sahibinin utancı"ndan kasıt, inkârcıların Resûl-i Ekrem'e (a.s.) uymaktan utanmaları ve kibirlenmeleridir. Yani, "Ey Resûl-i Ekrem'im, sen inkârcıların ve cahillerin kendilerini büyük görüp sana uymaktan utandıkları için üzülerek saklanma, dışarıya çık! Çünkü sende parlamaya ait olan benim vahiy projektörüm vardır ki, onunla doğal karanlıklar âlemini aydınlatacaksın!"

"Şa'şa", parlamak ve yaldıramak; sonundaki "yâ" nisbet içindir. Vahy-i ilâhî şem'e teşbîh buyurulmuştur. “Şa'şaî," bu şem'-i vahyin sıfatıdır. "Neng-i müddeî"den murâd, münkirlerin Resûl-i Ekrem'e tâbi' olmaktan arlanmaları ve tekebbür etmeleridir. Ya'ni, "Ey Resûl-i Ekrem'im, sen münkirlerin ve câhillerin kendilerini büyük görüp sana tâbi' olmaktan utandıklarından dolayı mahzûn olarak saklanma, dışarıya çık! Zîrâ sende parlamaklığa mensûb olan benim vahyim projektörü vardır ki, onunla zulümât-ı tabîiyye âlemini aydınlatacaksın!"

1455. Agah ol, gece kalk ki, ey hümâm şem'sin, şem' gecede kıyâmda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1455. Bil ki, gece kalk ki, ey yüce kişi sen ışıksın, ışık gecede ayakta durur.

"Hümâm", büyük, padişah ve yüce himmet sahibi kimsedir. "Şem", her çağa göre değişen aydınlatma aracıdır. Eski zamanlarda bal mumundan yapılırdı ve şem denilirdi; sonra petrol lambaları çıktı. Şu anda elektrik kullanılmaya başlandı. Bu sebeple "şem" kelimesine aydınlatma aracı anlamı verilmesi uygun olur. Bu şerefli beyitte, "Ey örtünüp bürünen!" (Müzzemmil, 73/1) ayet-i kerimesinin devamı olan "Gecenin birazı hariç kalk (namaz kıl). Gecenin yarısı kadar, yahut ondan biraz eksilt. Yahut onun üzerine artır ve Kur'an'ı ağır ağır, tane tane oku." (Müzzemmil, 73/2-4) yani "Gecenin üçte birinde veya üçte ikisinde ayakta ol ve Kur'an kelimelerini açık bir şekilde oku!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Yani: "Ey yüce himmetli Resul'üm, geceleri kalk, çünkü sen benim aydınlatma aracımsın, seninle tabiî karanlıkları gidereceğim; çünkü aydınlatma aracının karanlıklarda ayakta durması gerekir."

"Hümâm”, büyük ve pâdişâh ve âlî-himmet kimse. "Şem", her asra göre değişen âlet-i tenvîrdir. Eski zamanlarda bal mumundan yapılırdı ve şem' denilirdi; sonra petrol lambaları çıktı. Hâl-i hâzırda elektrik isti'mâl olunmağa başladı. Binâenaleyh "şem" kelimesine âlet-i tenvîr ma'nâsı verilmek münasib olur. Bu beyt-i şerifte يا أيها المزمل (Müzzemmil, 73/1) âyet-i kerîme-sinin maba'di olan قُمِ اليْلَ إِلا قَلِيلاً نِصْفَهُ أَوِ انْقُصُ مِنْهُ قَلِيلاً أَوْزِدْ عَلَيْهِ وَ رَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرتيلاً (Müz-zemmil, 73/2-4) ya'ni "Gecenin bir sülüsünde veya iki sülüsünde kāim ol ve kelimât-ı kur'âniyyeyi vâzıh bir sûrette oku!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Ya'ni: "Ey âlî-himmet Resûl'üm, geceleri kalk, zîrâ sen âlet-i tenvîrimsin, seninle zulümât-ı tabîiyyeyi izâle edeceğim; zîrâ âlet-i tenvîr karanlıklarda kāim olmak îcâb eder."

1456. "Senin ziyan olmaksızın, aydınlık olan gündüz dahi gecedir; senin penâhın olmaksızın, arslan tavşanın esîridir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1456. "Senin ziyan olmaksızın, aydınlık olan gündüz dahi gecedir; senin penâhın olmaksızın, arslan tavşanın esîridir."

"Erneb", tavşan demektir. Senin manevî nurun olmaksızın, maddî güneşin var ettiği aydınlık gündüz dahi, gece hükmündedir; çünkü o aydınlık insanın hayvanî tabiatını gidermez, aksine cismaniyetin karanlığını güçlendirir. Senin sığınman ve koruman olmaksızın, mana aslanları olduklarını iddia eden filozoflar ve hikmet sahipleri, tavşan gibi hilekâr olan nefsin mağlubudur.

Menkıbe: Yunan filozofları zamanında çok güzel ve meşhur bir fahişe varmış; bundan filozofların hâllerini sormuşlar, cevaben demiş ki: "Ben onların ne düşündüklerini ve ne yaptıklarını bilmem, yalnız şunu bilirim ki, akşam olunca onlar da diğer insanlar gibi, bizim kapıyı çalıyorlar."

"Erneb", tavşan demektir. "Senin nûr-ı ma'nevîn olmaksızın, sûrî güneşin vücûda getirdiği aydınlık gündüz dahi, gece hükmündedir; zîrâ o aydınlık beşerin tab'-ı hayvânîsini izâle etmez, bilakis cismâniyetin zulmetini takviye eder. Senin penâhın ve himâyen olmaksızın, ma'nâ arslanları olduklarını iddia eden feylesoflar ve hakîmler, tavşan gibi hîlekar olan nefsin mağlûbudur."

Menkabe: Hükemâ-yı yunâniyye zamânında gāyet güzel ve meşhûr bir fahişe varmış; bundan feylesofların hallerini sormuşlar cevâben demiş ki: "Ben onların ne düşündüklerini ve ne yaptıklarını bilmem, yalnız şunu bilirim ki, akşam olunca onlar da sâir insanlar gibi, bizim kapıyı çalıyorlar."

1457. "Bu safâ denizinde gemici ol, zîrâ sen ey Mustafâ, ikinci Nûh'sun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1457. "Bu safâ denizinde gemici ol, çünkü sen ey Mustafa, ikinci Nuh'sun!"

Yani, "Peygamberim olan Nuh, maddî tufanda yoğun sularda gemicilik yaptığı gibi, ey sevgiyle seçilmiş Resûl-i Ekrem'im, sen de bu safâ denizinde ve ledün ilmi (Allah katından gelen gizli ilim) deryasında ikinci Nuh gibi bir gemici ol ve kullarımı tabiî karanlıklar tufanına karşı helâkten kurtar!" Bu anlam, bu cildin 540 numarasına denk gelen "Bunun için Peygamber buyurdu ki: "Ben zamanın tufanında gemi gibiyim." beyt-i şerifinde de yer almakta olup "Benim ümmetimin meseli, Nuh gemisinin meseli gibidir; ona tutunan kimse kurtuldu ve ondan geri kalan kimse boğuldu" hadis-i şerifini açıklar.

Ya'ni, "Peygamberim olan Nûh, tûfân-ı sûrîde kesîf olan sularda gemicilik yaptığı gibi, ey mahbûbiyetle muhtâr kıldığım Resûl-i Ekrem'im, sen dahi bu safâ denizinde ve ilm-i ledün deryâsında ikinci Nûh mesâbesinde bir gemici ol ve kullarımı zulümât-ı tabîiyye tûfânına karşı helâkten kurtar!" Bu ma'nâ bu cildin 540 numarasına müsâdif olan بهر این فرمود پیغمبر که من همچو کشتی ام ز طوفان زمن ["Bunun için Peygamber buyurdu ki: "Ben zamânın tûfânında gemi gibiyim."] beyt-i şerîfinde de münderic olup مثل امتى سفينة نوح من تمسك بها نجا و من تخلف عنها غرق ya'ni "Benim ümmetimin meseli, Nûh gemisinin meseli gibidir; ona temessük eden kimse necât buldu ve ondan tahallüf eden kimse boğuldu" hadis-i şerîfini îzâh buyurur.

1458. Ukalâya her yol için, hususiyle su yolunda bir yol tanıyıcı lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1458. Akıllılara her yol için, özellikle su yolunda bir yol tanıyıcı lazımdır.

"Lübâb", her şeyin iyisi ve seçkini ve safı demektir ve "akıllılar" anlamına da gelir. Burada ikinci anlam uygundur. Yani, "Görünen ve görünmeyen âlemde yol bilmeyen akıllılara rehberlik etmek üzere bir yol tanıyan kimse lazımdır. Hele o yol görünen âlemde cisimler için tehlikesi çok olan deniz yolu olursa, usta bir kaptan ve görünmeyen âlemde ruhlar için tehlikesi ve geçitleri pek çok hak yolu olursa, muhakkak bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) lazımdır."

"Lübâb", her şeyin iyisi ve güzîdesi ve hâlisi demektir ve "akıllılar" ma'nâsına da gelir. Burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ya'ni, "Zâhirde ve bâtında yol bilmeyen akıllılara rehberlik etmek üzere bir yol tanıyan kimse lâzımdır. Hele o yol zâhirde cisimler için tehlikesi çok olan deniz yolu olursa, mâhir bir kaptan ve bâtında rûhlar için tehlikesi ve geçitleri pek çok hak yolu olursa, muhakkak bir insân-ı kâmil lâzımdır."

1459. "Kalk, yolu vurulmuş kervana bak! Her tarafta gemici olmuş bir gulyabânî vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1459. "Kalk, yolu vurulmuş kervana bak! Her tarafta gemici olmuş bir gulyabânî vardır!"

"Kalk, şakî (isyankâr) İblis tarafından yolları kesilmiş insanlık kervanına bak! Her tarafta, 'doğru yolu gösteriyorum' diyerek insanların hakikati idrak etme yollarını şaşırtan, görünen ve görünmeyen bir gulyabânî (korkunç yaratık) vardır."

"Kalk, İblîs-i şakî tarafından yolları vurulmuş beşer kervânına bak! Her tarafta doğru yolu gösteriyorum diye beşerin idrâk-i hakikat yollarını şaşırtan görünen ve görünmeyen bir gulyabânî vardır."

1460. "Vaktin Hızır'ısın her geminin mededi sensin, Rûhullâh gibi tenha gidicilik etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1460. "Vaktin Hızır'ısın her geminin mededi sensin, Rûhullâh gibi tenha gidicilik etme!"

Birinci mısra hakkında şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Hızır" tabiri, "ledünnî ilimleri ifaza edici" anlamından istiare olunmuştur; buna göre anlam, "Bu vakitte ilim ifaza edici ancak sensin, başkası değildir!" demek olur. Yoksa maksat Server-i âlem (s.a.v.) hazretlerinin Hızır (a.s.)a benzetilmesi değildir. Çünkü üstün olanın aşağı olana benzetilmesi caiz olmaz. Fakir derim ki: Kāmûs'un beyanına göre Hızır kelimesi "ketf" vezninde "hazr" yeşil fidana ve taze ekine ve taze sebzeye ve çayıra ve çimene ıtlak olunur. Bu surette "Vaktin Hazr'ı", "Sen nübüvvetin taze fidanısın!" anlamına alınırsa tekellüfe ve üstün olanın aşağı olana benzetilmesine de mahal kalmaz. İkinci mısrada "Rûhullah"dan murat İsa (a.s.)dır. Bu mısraın anlamını cenab-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 21. faslında şöyle açıklarlar: "Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi'l-İslâm" yani "İslam'da ruhbanlık yoktur" buyurdu. Ruhbanlar için halvet yolu ve dağlarda sakin olmak ve kadın almamak ve dünyayı terk etmek vardır. Yüce Allah (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi; o da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhalefetlerini dinlemek ve onun üzerine çaba sarf etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır." Ve yine o faslın bir fıkrasında da şöyle buyururlar: "İsa (a.s.)ın yolu, mücahede ve halvet ve şehvetten kaçınmaktır; ve Muhammedî yol ise kadının ve erkeğin cevirlerini çekmektir."

Beytin özetle anlamı: "Sen bu vakitte nübüvvetin taze fidanısın ve bu izafî varlık deryasında tabiat ve nefsaniyet fırtınaları arasında yüzen, her bir beşer cismi gemisinin yardımcısı sensin; çünkü biz seni bütün beşerin selameti için gönderdik. Nitekim وَ مَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ (Sebe' 34/28) yani "Biz seni ancak insanların hepsine gönderdik" buyurulur. Buna göre sen İsa (a.s.) gibi halveti ve insanlardan uzleti tercih etme!"

Birinci mısra' hakkında şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Hızır" ta'bîri, “ulûm-i ledünniyye ifaza edici" ma'nâsından istiâre olunmuştur; binâenaleyh ma'nâ, “Bu vakitte ilim ifâza edici ancak sensin, başkası değildir!" demek olur. Yoksa maksad Server-i âlem (s.a.v.) hazretlerinin Hızır (a.s.)a teşbîhi değildir. Zîrâ a'lânın ednâya teşbîhi câiz olmaz." Fakîr derim ki: Kāmûs'un beyânına göre Hızır kelimesi "ketf" vezninde "hazr" yeşil fidana ve tâze ekine ve tâze sebzeye ve çayıra ve çimene ıtlâk olunur. Bu sûret- te "Hazr-ı vaktî", "Sen nübüvvetin tâze fidanısın!" ma'nâsına alınırsa tekellüfe ve a'lânın ednâya teşbîhine de mahal kalmaz. İkinci mısra'da "Rûhullah"dan murâd Îsâ (a.s.)dır. Bu misrâ'ın ma'nâsı cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 21. faslında şöyle tavzîh buyururlar: "Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi'l-İslâm" ya'ni "İslâm'da ruhbâniyyet yoktur" buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyâyı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi; o da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa'y etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır." Ve yine o faslın bir fıkrasında da şöyle buyururlar: "Îsâ (a.s.)ın tarîkı, mücâhede ve halvet ve şehvetten ictinâbdır; ve tarîk-ı Muhammedî ise kadının ve erkeğin cevirlerini çekmektir."

Beytin hülâsaten ma'nâsı: "Sen bu vakitte nübüvvetin tâze fidanısın ve bu vücûd-ı izâfî deryâsında tabîat ve nefsâniyet fırtınaları arasında yüzen, her bir cism-i beşer gemisinin yardımcısı sensin; zîrâ biz seni bilumûm beşerin selâmeti için gönderdik. Nitekim وَ مَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ (Sebe' 34/28) ya'ni "Biz seni ancak nâsın kâffesine gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh sen Îsâ (a.s.) gibi halveti ve nâsdan uzleti ihtiyâr etme!"

1461. Çünki sen bu cem'iyetten evvel göğün şem'i idin; inkıta' ve halvet getiriciliği bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1461. Çünkü sen bu topluluktan önce göğün mumu idin; kesintiyi ve yalnızlığı bırak!

"Göğün mumu"ndan maksat, "Ben nebi idim, halbuki Adem su ile toprak arasında idi" hadis-i şerifinde işaret buyurulduğu üzere, Resûl-i Ekrem'in (a.s.) ruhlar âlemindeki nübüvvetleridir. Yani "Sen bu cismanî âlemde insan fertleri topluluğuna gelmeden önce, ruhlar âleminde ruhlar topluluğunun mumu ve nebisi [idin]. Bu âleme geldikten sonra sana halktan kopmak ve kesilmek ve yalnızlığa çekilmek caiz değildir; bu hâli terk et!"

"Göğün şem'i"nden murad كُنْتُ نَبِيًّا وَ آدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَ الطِّينِ ya'ni "Ben nebi idim, halbuki Adem su ile toprak arasında idi" hadis-i şerîfinde işâret buyurulduğu üzere, Resûl-i Ekrem'in âlem-i ervâhdaki nübüvvetleridir. Ya'ni "Sen bu âlem-i cismâniyyette efrâd-ı beşer cem'iyetine gelmezden evvel, âlem-i ervâhda cem'iyyet-i ervâhın şem'i ve nebîsi [idin]. Bu âleme geldikten sonra sana halktan inkıtâ' ve kesilmek ve halvete çekilmek câiz değildir; bu hâli terk et!"

1462. "Halvet vakti değildir, cem'e gel! Ey Resûl'üm hüdâ Kāf gibi ve sen hümâ gibisin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1462. "Halvet vakti değildir, cem'e gel! Ey Resûl'üm hüdâ Kāf gibi ve sen hümâ gibisin!"

Ey en şerefli Resûl'üm, yalnız yaşama vakti değildir; insan topluluğuna karış! Çünkü sen benim Hâdî ismimin en tam tecellî yerisin. Hidayet Kaf dağı gibidir ve sen Kaf dağında yaşayan anka kuşu gibisin! "Kaf dağı" eskiler tarafından, dünyanın etrafını kaplayan bir dağ olarak hayal edilir ve ismi var olup cismi olmayan anka kuşunun o dağda yaşadığı sanılırdı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hayal ve sanı üzerine, Hak dilinden bir benzetme yapmışlardır. Bu benzetmedeki incelik şudur ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin ortaya çıkışıyla âlemin ufuklarını hidayet kaplamış ve ilâhî rahmet yayılmıştır. Ve Muhammedî hakikatleri anka kuşu gibi, dünya ehli tarafından lâyıkıyla idrak edilememiştir.

"Ey Resûl-i Ekrem'im, tenha yaşamak vakti değildir; cem'iyyet-i beşeriyyeye karış! Zîrâ benim ism-i Hâdî'min mazhar-ı etemmisin. Hidayet Kaf dağı gibi ve sen Kāf dağının sâkini olan ankā kuşu gibisin!" "Kāf dağı" eslâf ta- rafından, dünyanın etrafını kaplayan bir dağ olarak tahayyül ve ismi mevcûd, cismi ma'dûm olan ankā kuşunun o dağda sâkin olduğu tevehhüm olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu tahayyül ve tevehhüm üzerine, lisân-ı Hak'dan bir teşbih yapmışlardır. Bu teşbîhdeki nükte budur ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zuhûruyla âfâk-ı âlemi hidâyet istílâ etmiş ve rahmet-i ilâhiyye kaplamıştır. Ve hakikat-ı muhammediyyeleri ankā kuşu gibi, ehl-i cihân tarafından lâyıkıyla idrak olunamamıştır.

1463. Bedir, feleğin sadrı üzerine gece gidici oldu; köpeklerin bağırmasından seyri terk etmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1463. Bedir, feleğin sadrı üzerine gece gidici oldu; köpeklerin bağırmasından seyri terk etmez!

Örneğin "Ayın on dördü, yeryüzüne göre önceki felek üzerinde gece dönüp durdu; fakat onun dönüşü esnasında yeryüzündeki köpeklerin bağırmalarından dolayı ay dönüşünden vazgeçmez." "Sadr" her şeyin başlangıcına denir. "Sadr-ı felek", feleğin başlangıcı demek olur ki, yeryüzünün uydusu olduğuna işaret buyrulur.

Meselâ "Ayın on dördü, arza nazaran evvelki felek üzerinde gece devr edici oldu; fakat onun devri esnasında arz üzerindeki köpeklerin bağırmalarından dolayı ay devrinden vazgeçmez." "Sadr" her şeyin evveline denir. "Sadr-ı felek", feleğin evveli demek olur ki, arzın peyki olduğuna işâret buyurulur.

1464. Senin bedr-i münîrine ta'n ediciler köpekler gibidir, senin sadrın tarafına bağırma tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1464. Senin parlak dolunaya benzeyen peygamberliğine dil uzatanlar köpekler gibidir, senin yüce makamına doğru havlamaya başlarlar.

"Sadr" burada, yüksek mertebe anlamındadır. "Senin parlak dolunay mesabesinde olan peygamberliğine dil uzatanlar, aya karşı havlayan köpekler gibidir; senin o yüksek merteben tarafına dil uzatırlar ve onların bu dil uzatmaları köpeklerin havlamasıdır."

"Sadr" burada, yüksek mertebe ma'nâsınadır. "Senin bedr-i münîr mesâbesinde olan nübüvvetine ta'n edenler, aya karşı havlayan köpekler gibidir; senin o yüksek merteben tarafına ta'n ederler ve onların bu ta'nları köpeklerin av'avasıdır."

1465. Bu köpekler "Ensıtû!" emrinden sağırdırlar. Senin bedrine sefâhet cihetinden hav hav edicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1465. Bu köpekler "Susun!" emrinden sağırdırlar. Senin dolunayına sefahat yönünden hav hav edenlerdir.

Bu şerefli beyitte "Kur'ân okunduğu vakit, onu dinleyin ve susun, merhamet olunmanız umulur." (A'râf, 7/204) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, "Köpek hükmünde olan bu kınayıcılar, Yüce Allah'ın "Susun!" emrinden sağırdırlar. Onların kulaklarına bu gibi emirler girmez, sefahatleri ve akılsızlıkları yönünden senin peygamberlik dolunayına karşı hav hav diye bağırırlar."

Bu beyt-i şerîfde وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَانْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (A'râf, 7/204) ya'ni "Kur'ân okunduğu vakit, onu dinleyin ve susun, merhamet olunmanız me'mûldür" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Köpek mesâbesinde olan bu ta'n ediciler, Hak Teâlâ'nın "Susun!" emrinden sağırdırlar. Onların bu gibi emirler kulaklarına girmez, sefâhetleri ve akılsızlıkları cihetinden senin bedr-i nübüvvetine karşı hav hav diye bağırırlar."

1466. "Ey şifâ, sen sakın hastayı, sağırın öfkesinden dolayı, körün asâsını terk etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1466. "Ey şifa, sen sakın hastayı, sağırın öfkesinden dolayı, körün asasını terk etme!"

"Ey varlığı manevî hastalıklarla hasta olan insana şifanın ta kendisi olan Yüce Peygamberim, sen sakın hasta olan insanlığın tedavisinden vazgeçme ve sağır olan inkârcılara karşı öfkenden dolayı Hak yolunda kör olan çaresizlerin asası olan ilahî emirlerimi tebliğ etmekten çekinme!"

"Ey vücûdu, emrâz-ı ma'neviyye ile hasta olan beşere ayn-ı şifâ olan Resûl-i Ekrem'im, sen sakın hasta olan beşeriyetin tedâvîsinden vazgeçme ve sağır olan münkirlere karşı öfkenden dolayı Hak yolunda kör olan bîçârelerin asâsı olan evâmir-i ilâhiyyemi tebliğden çekinme!"

1467. "Sen demedin mi ki, a'mâyı yola kāid olan, ilâhdan yüz sevab ve ecr bulur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1467. "Sen demedin mi ki, körü yola kılavuzluk eden, Allah'tan yüz sevap ve karşılık bulur!"

Bu şerefli beyitte من قاد اعمى اربعين خطوة غفر له ما تقدم من ذنبه yani “Kim ki, bir gözü görmeyeni kırk adım yeder ve çekerse, onun geçmiş günahları bağışlanır” hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde من قاد اعمى اربعين خطوة غفر له ما تقدم من ذنبه ya'ni “Kim ki, bir gözü görmeyeni kırk adım yeder ve çekerse, onun geçmiş günahları mağfiret olunur” hadis-i şerîfine işaret buyurulur.

1468. "Her kim bir körü kırk adım çekerse mağfûr olur ve reşed bulur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1468. "Her kim bir körü kırk adım çekerse bağışlanır ve doğru yolu bulur."

"Reşed", hayır, rahmet ve doğru yolu bulma demektir. Bu şerefli beyit, yukarıda anılan hadis-i şerifin nazım olarak tercümesidir.

"Reşed", hayır ve rahmet ve hidâyet demektir. Bu beyt-i şerîf, yukarıda zikr olunan hadis-i şerîfin nazmen tercümesidir.

1469. "Binâenaleyh sen bu kararsız cihandan, körlerin bölüğünü katar katar çek!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1469. "Bu sebeple sen bu kararsız dünyadan, körlerin bölüğünü katar katar çek!"

"Cevk", bölük ve topluluk anlamındadır. Şimdi mademki sen hakikat âleminin yolunu görür ve bilirsin, bu sebeple her biri bu yolda birer kör olan insan fertlerini topluluk topluluk ve katar katar bu fani olan dünyadan, hakikat âlemi tarafına çek!

"Cevk", bölük ve fevc ma'nâsınadır. “İmdi mâdemki sen âlem-i hakîkatin yolunu görür ve bilirsin, binâenaleyh her biri bu yolda birer kör olan efrâd-1 beşeri fevc fevc ve katar katar bu fânî olan cihândan, âlem-i hakikat tarafına çek!"

1470. "Hadînin işi bu olur; sen hâdîsin, ahir zamanın matemine şaâdîsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1470. "Hâdî'nin işi bu olur; sen hâdîsin, ahir zamanın matemine şaâdîsin!"

[1471] "Ey sevgilim, sen benim Hâdî ismimin en tam tecellî yerisin, böyle bir tecellî yerimin işi, ancak halka hidayet vermek olur. Ve sen dünyanın son ömründe gönderildin ve ahir zaman peygamberi olduğun için, beşerin maddi hayatının son günlerinin matemine ruhani bir sevinçsin!" Bilinmeli ki, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in yüce peygamberliği, kıyamet alametlerindendir; ve şerefli zatları "peygamberlerin sonuncusu"dur. Şimdiye kadar hiçbir peygamber ortaya çıkmadı ve bundan sonra da ortaya çıkacak değildir. Nitekim hadis-i şerifte "Ben ve kıyamet şu ikisi gibiyiz" buyurulmuştur. Yani şanlı Resûl Efendimiz şehadet parmaklarıyla orta parmaklarını açıp: "Benim ile kıyamet arası böyledir" buyurmuşlardır. Ve kıyametin saydıkları küçük alametlerinden bazılarını zikredeyim: "Çocuklar analarına ve babalarına asi olur, memurlar arasında rüşvet çoğalır, içkiler helal şekilde kullanılır, danslar çoğalır, halk arasında emniyet kalmaz, camilerde Kur'ân-ı Kerîm kaside okunur gibi yüksek sesle okunur. Din ilmine rağbet kalmaz; halk namaz kılmaz olur; faizler helal haline gelir, zulüm çoğalır ve zina ve fuhuş yayılır ve tüccarlar hilekar olur, erkekler kadın ve kadınlar erkek elbisesi giyerler. Kafirler ve zalimlere hürmet ve riayet olunur. Çok yüksek binalar yapılır vb."

[1471] "Ey habîbim, sen benim ism-i Hâdî'min mazhar-ı etemmisin, böyle bir mazharımın işi, ancak halka hidâyet-bahş olmak olur. Ve sen dünyanın âhir ömründe meb'ûs oldun ve âhir zaman peygamberi olduğun için, hayât-ı maddiyye-i beşerin son günlerinin mâtemine sürûr-ı rûhânîsin!" Ma'lûm olsun ki, Peygamber'imiz (s.a.v.) Efendimiz'in bi'set-i seniyyeleri, alâmât-ı kıyâmettendir; ve zât-ı şerîfleri "Hâtem-i enbiyâ"dır. Şimdiye kadar hiçbir peygamber zuhûr etmedi ve bundan sonra da zuhûr edecek değildir. Nitekim hadis-i şerifde انا و الساعة كهاتين buyurulmuştur. Ya'ni Resûl-i zîşân Efendimiz şehadet parmaklarıyla orta parmaklarını açıp: "Benim ile kıyâmet arası böyledir" buyurmuşlardır. Ve kıyâmetin ta'dâd buyurdukları küçük alâmetlerinden ba'zılarını zikr edeyim: "Çocuklar analarına ve babalarına âsî olur, me'mûrlar arasında irtişâ çoğalır, içkiler mübâh sûrette kullanılır, rakslar çoğalır, halk arasında emniyet kalmaz, câmi'lerde Kur'ân-ı Kerîm kasîde okunur gibi cehren kırâat olunur. Ilm-i dîne rağbet kalmaz; halk namaz kılmaz olur; fâizler mübâh hâline gelir, zulüm çoğalır ve zinâ ve fuhuş intişâr eder ve tüccâr hîlekar olur, erkekler kadın ve kadınlar erkek elbisesi giyerler. Kâfirlere ve zâlimlere hürmet ve riâyet olunur. Çok yüksek binâlar yapılır ilh."

1471. "Ey müttakilerin imamı, bu hayal düşünücüleri yakîne kadar gidici et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1471. "Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayal düşkünlerini yakîne kadar ulaştır!"

"Takva", şeriata göre "şeriatın âdâbını korumak"tır; tarikata göre "nefsin hazlarını terk etmek"tir; hakikate göre ise "Hakk'tan uzaklaştıran her şeyden uzak durmak"tır. Bu sebeple takvanın en yüksek mertebesi, kalbi Allah'tan başkasından tamamen kesip, Allah'tan başkasıyla meşgul olmayı kesinlikle haram bilmektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu üç çeşit takvanın imamıdır. "Hayal düşkünleri"nden kasıt, dünya suretlerine gönül bağlayanlar ve Hakk'tan başkasıyla meşgul olanlardır; çünkü dünya suretleri baştan başa hayalden ibarettir. "Yakîn"den kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Yani, "Ey takva sahiplerinin imamı olan şanlı Peygamberim, gönüllerini Hakk'tan başkasına bağlayanları, Hakk'a ulaşıncaya kadar yola koy!"

"Takvâ", şerîata nazaran "âdâb-ı şerîatın muhafazası"dır; ve tarîkate nazaran "nefsin hazlarını terk"tir; ve hakikate nazaran "Hak'dan uzaklaştıran her şeyden mücânebet"tir. Binâenaleyh takvânın en yüksek mertebesi, kalbi Allâh'ın gayrinden külliyyen kat' edip, gayr ile meşgüliyeti harâm-ı mahz bilmektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu üç nevi' takvânın imâmıdır. “Hayâl düşünücüler"den murâd, suver-i âleme gönül bağlayanlar ve Hakk'ın gayriyle meşgül olanlardır; zîrâ suver-i âlem baştan başa hayâlden ibarettir. "Yakîn"den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Ya'ni, "Ey muttakîlerin imâmı olan Resûl-i zîşânım, gönüllerini Hakk'ın gayrine rabt edenleri, Hakk'a gidinceye kadar teslîk et!"

1472. "Her kim senin mekrinde gönlünü rehin tutarsa, onun boynunu ben vururum; sen mesrûr olarak git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1472. "Her kim senin mekrinde gönlünü rehin tutarsa, onun boynunu ben vururum; sen mesrûr olarak git!"

"Her kim senin peygamberlik vazifene ve senin zâtına karşı, mekr (gizli yönlendirme) ve hile oluşumuna gönlünü ve fikrini rehin ve özgü tutarsa, kahrım ile onun boynunu ben vururum; sen peygamberlik vazifene sevinçli ve mesrur olarak devam et!" Nitekim Yüce Allah hazretleri, "Muhakkak biz, seninle alay edenlere yeteriz" (Hicr, 15/95) ve "Allah kuluna kâfi değil midir?" (Zümer, 39/36) buyurur.

"Her kim senin vazîfe-i nübüvvetine ve senin zâtına karşı, mekr ve hîle husûlüne gönlünü ve fikrini merhûn ve mahsûs tutarsa, kahrım ile onun boynunu ben vururum; sen vazîfe-i nübüvvetine şâd ve mesrûr olarak devâm et!" Nitekim Hak Teâlâ hazretleri اناً كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئين (Hicr, 15/95) ya'ni “Muhakkak biz, seninle istihzâ edenlere kifayet ederiz" ve الَيْسَ اللَّهُ بكاف عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) ya'ni "Allâh kuluna kâfî değil midir?" buyurur.

1473. Onların kör başları üzerine körlükler koyarım; o şeker zanneder, halbuki ona zehir veririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1473. Onların kör başları üzerine körlükler koyarım; o şeker zanneder, aksine ona zehir veririm.

"O inkârcıların kınamaları üzerine körlüklerini iki kat yaparım, seni görmezler. Nasıl ki Âyet-i Kerîme'de وَ تَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَ هُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'râf, 7/198) yani "Ey Habibim, sen onların sana baktıklarını görürsün, aksine onlar görmezler" buyurulur. Onların körlükleri o mertebededir ki, ben onlara kahrımla tecelli ederim ve zehir veririm, onlar ise bunu lütuf ve şeker zannederler."

Menkıbe: Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin müridlerinden biri o hazretin kabrini ziyarete gitmiş, o sırada Sultan Mahmud-ı Gaznevî de oraya gelmiş ve dervişe: "Bu sizin şeyhiniz ne derdi?" diye sormuş. Derviş cevaben demiş ki: "Bizim şeyhimiz, "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!" buyururdu." Sultan Mahmud: "Acayip şey! Senin şeyhin Peygamber'den daha büyük müydü? Ebû Cehil Peygamber'i gördü, aksine onu cehennem ateşi yakacaktır," dedi. Derviş cevaben dedi ki: "Hayır, Ebû Cehil Hatem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'i görmedi, o ancak Abdülmuttalib'in yetimini gördü, eğer Hatem-i Enbiyâ Efendimiz'i göreydi, onu da cehennem ateşi yakmazdı." Sultan Mahmud dervişin bu cevabını beğenmiştir. İnkârcılar Resûl-i Ekrem'in ancak suretini görürler, manasını görmekten kat kat kördürler.

"O münkirlerin ta'nları üzerine körlüklerini iki kat yaparım, seni görmezler. Nitekim âyet-i kerîmede وَ تَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَ هُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'râf, 7/198) ya'ni "Yâ Habibim, sen onların sana baktıklarını görürsün, halbuki onlar görmezler" buyurulur. Onların körlükleri o mertebededir ki, ben onlara kahrımla tecellî ederim ve zehir veririm, onlar ise bunu lutuf ve şeker zannederler."

Menkabe: Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin müridlerinden birisi o hazretin kabrini ziyarete gitmiş, o sırada Sultân Mahmûd-ı Gaznevî dahi oraya gelmiş ve dervîşe: "Bu sizin şeyhiniz ne der idi?" diye sormuş. Derviş cevâben demiş ki: "Bizim şeyhimiz, "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!" buyururdu." Sultân Mahmûd: “Acib şey! Senin şeyhin Peygamber'den daha büyük mü idi? Ebû Cehil Peygamber'i gördü, halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır," dedi. Derviş cevâben dedi ki: "Hayır, Ebû Cehil Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'i görmedi, o ancak Abdülmuttalib'in yetîmini gördü, eğer Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz'i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi." Sultân Mahmûd dervîşin bu cevabını tahsîn etmiştir. Münkirler Resûl-i Ekrem'in ancak sûretini görürler, ma'nâsını görmekten kat kat kördürler.

1474. Akıllarını benim nûrumdan parlattılar, mekirleri benim mekrimden öğrendiler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1474. Akıllarını benim nurumdan parlattılar, tuzaklarını benim tuzağımdan öğrendiler!

Yani, "Onların akılları, benim vahdet mertebemin nurundan parladı ki, o mertebeye "ulûhiyyet" ve "hakikat-i Muhammediyye" ve "akl-ı kül" mertebesi derler. Ve inkârcılar tuzaklarını, benim tuzağımdan öğrendiler." Nasıl ki ayet-i kerimede وَ مَكَرُوا وَ مَكَرَ اللَّهُ وَ اللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Al-i İmran, 3/54) yani "Ve onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu ve Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır" buyurulur. Ve Yüce Allah hazretlerinin kevni sıfatlarla (yaratılışla ilgili sıfatlar) nitelenmesinin caizliği hakkında Kur'an ayetleri çoktur, bazıları şunlardır: اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) yani "Yüce Allah onlarla alay eder." Ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) yani "Allah ve Resûlü'ne eziyet eden kimseler." Ve وَ مَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Enfâl, 8/13) yani “Allah ve Resûlü'ne zorluk çıkaran kimseler."

Ya'ni, "Onların akılları, benim mertebe-i vahdetimin nûrundan parladı ki, o mertebeye "ulûhiyyet" ve "hakîkat-i muhammediyye" ve "akl-ı kül" mertebesi derler. Ve münkirler mekirleri, benim mekrimden öğrendiler." Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَكَرُوا وَ مَكَرَ اللَّهُ وَ اللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Al-i İmran, 3/54) ya'ni "Ve onlar mekr ettiler, Allâh da mekr etti ve Allâh mekr edenlerin hayırlısıdır" buyurulur. Ve Hak (Sübhanehû ve Teâlâ) hazretlerinin sıfât-ı kevniyye ile ittisâfının cevâzı hakkında âyât-ı kur'âniyye çoktur, ba'zıları şunlardır: اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) ya'ni "Allâh Teâlâ onlar ile istihzâ eder." Ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) ya'ni "Allah ve Resûl'üne ezâ eden kimseler." Ve وَ مَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ (Enfâl, 8/13) ya'ni “Allâh ve Resûl'üne meşakkat veren kimseler."

1475. "Cihânın erkek fillerinin ayağı önünde o Türkmen'in ullâçuku nedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1475. "Cihanın erkek fillerinin ayağı önünde o Türkmen'in çadırı nedir!"

"Cihanın erkek filleri"nden kasıt, peygamberler ve onların vârisleri olan seçkin velilerdir. "Ullâçuk" ise sahralarda göçebe hâlinde yaşayan Türkmenlerin kıldan yapılmış çadırları ve çergileri anlamındadır. Bundan kasıt, inkârcıların tasarruf güçleridir. Yani, "Peygamberlerin ve velilerin manevî tasarruf güçlerinin önünde, inkârcının zahirî tasarruf gücünün ne hükmü olur!" demektir.

"Cihânın erkek filleri"nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâdır. "Ullâçuk" sahrâlarda göçebe hâlinde bulunan Türkmenler'i kıldan yapılmış çadırları ve çergileri ma'nâsınadır. Bundan murâd, münkirlerin kudret-i tasarruflarıdır. Ya'ni, "Enbiyâ ve evliyânın kudret-i tasarruf-ı ma'nevîlerinin önünde, münkirin kudret-i tasarrufiyye-i zâhirelerinin ne hükmü olur!" demektir.

1476. "Ey büyük Peygamber'im, onun o çerağı, benim sarsarımın önünde ne olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1476. "Ey büyük Peygamber'im, onun o çerağı, benim sarsarımın önünde ne olur!"

"Ey benim ulü'l-azm (azim sahibi) ve büyük Peygamber'im! O inkârcıların kendi çürük akıllarınca nur dedikleri bâtıl fikirler, benim şiddetli rüzgâr gibi olan vahiy nurumun önünde nedir; o bâtıl fikirler bu şiddetli rüzgâra dayanabilir mi?"

"Ey benim ulü'l-azm ve büyük Peygamber'im! O münkirlerin kendi çürük akıllarınca nûr dedikleri bâtıl fikirler, benim bâd-ı sarsar gibi olan nûr-ı vahyimin önünde nedir; o bâtıl fikirler bu şiddetli rüzgâra tahammül edebilir mi?"

1477. "Kalk, sen korkunç olan sûra üfle, tâ ki binlerce ölü topraktan bitsinler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1477. "Kalk, sen korkunç olan sûra üfle, tâ ki binlerce ölü topraktan bitsinler!"

1478. "Çünki sen muhakkak vaktin İsrafil'isin, kalk, kıyametten evvel kıyâmet düz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. "Çünkü sen kesinlikle vaktin İsrafil'isin, kalk, kıyametten önce kıyamet kur!"

"Sûr", büyük kıyamette ölüleri diriltmek için Hz. İsrafil'in üflediği bir borudur ki, onun niteliğini Yüce Allah bilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in halkı davet ve irşadı, İsrafil'in sûruna benzetilmiştir. Bunun korkunç olması, halkın alıştıkları nefse ait hazlardan ve hayvani zevklerden ayrılmalarının kendilerine acı gelmesinden kinayedir. "Ölülerin topraktan bitmesi" şudur ki, halk cehalet içinde toprağa ait olan unsuri varlıkları kabirlerinde ölü idiler, vahiy ilimleriyle bu kabir içinde ruhları dirilip kalktılar. "Kıyametten önce kıyamet kurmak" şudur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yüce peygamberliği, çeşitli kıyametlerden bir çeşittir; çünkü kıyamet, halkın haşr ve cem'ini (toplanmasını) gerektirir; halkın sosyal hayatında büyük bir inkılap meydana geldiği gibi, kıyametin diğer çeşitleri de meydana gelmiştir, şöyle ki: Şanlı Peygamber Efendimiz'in irşad ve daveti üzerine, ümmetinin seçkinleri arasında iradî (isteyerek) ve ıztırarî (zorunlu) ölüm meydana gelmiştir ki, bu ölüm onların kıyametleridir. Onlar bu ölüm ve kıyametten sonra, bu dünya hayatında ahiret neşesi üzerine yaşarlar ve ölüye açığa çıkan haller, bunlara da açığa çıkar. Buna "küçük kıyamet" derler. Ve diğer bir kıyamet daha vardır ki, bunlar Allah'ı bilen arifler (ârifîn-i billâh) hazretlerine "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bekā-billâh"tan (Allah ile var olma) sonra "tam birlik" ve "çoklukların yok olması" halinin ortaya çıkmasıdır. Ârifin nefsinde meydana gelen bu tecelliye "büyük kıyamet" derler. İşte bu kıyametler Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yüce peygamberliği ile meydana gelmiştir.

"Sûr", kıyâmet-i kübrâda ihyâ-yı emvât için Hz. İsrafil'in üfürdüğü bir borudur ki, keyfiyetini Hak Teâlâ hazretleri bilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in halkı da'vet ve irşâdı sûr-ı İsrâfil'e teşbîh buyurulmuştur. Bunun korkunç olması, halkın alıştıkları huzûzât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyeden ayrılmaları kendilerine acı gelmesinden kinâyedir. "Ölülerin topraktan bitmesi" budur ki, halk cehl içinde hâkî olan vücûd-ı unsurileri kabirlerinde ölü idiler, ulûm-ı vahy ile bu kabir içinde rûhları dirilip kalktılar. "Kıyâmetten evvel kıyâmet düzmek" budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set-i seniyyeleri envâ'-ı kıyâmetten bir nevi'dir; zîrâ kıyâmet halkın haşr u cem'ini müstelzimdir; halkın ictimaiyâtında bir inkılâb-ı azîm vâki' olduğu gibi, kıyâmetin dîğer nevi'leri de vâki' olmuştur, şöyle ki: Resûl-i zîşân Efendimiz'in irşâd ve da'veti üzerine, ümmetinin havâssı arasında mevt-i irâdî ve ıztırârî vâki' olmuştur ki, bu mevt onla- rın kıyâmetleridir. Onlar bu mevt ve kıyâmetten sonra, bu hayât-ı dünyeviyyede neş'e-i uhreviyye üzerine yaşarlar ve meyyite münkeşif olan ahvâl, bunlara da münkeşif olur. Buna "kıyâmet-i suğrâ" derler. Ve diğer bir kıyâmet daha vardır ki, bunlar ârifîn-i billâh hazerâtına "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh"dan sonra "vahdet-i tâmme" ve "inkıhâr-ı keserât" hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki' olan bu tecellîye “kıyâmet-i kübrâ" derler. İşte bu kıyâmetler Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set-i seniyyeleriyle vâki' olmuştur.

1479. Her kim, hani kıyamet? derse: Ey sanem işte kıyamet benim, diye kendini göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1479. Her kim, "Hani kıyamet?" derse: Ey sevgili, işte kıyamet benim, diye kendini göster!

"Sanem", burada sevgili ve âşık olunan anlamındadır. Yani, "Ey benim sevgilim olan Peygamber'im! Sana, 'Kıyamet nerede?' diye soranlara: 'İşte kıyamet benim varlığımdır!' diyerek kendini göster!" Çünkü şanlı Peygamber Efendimiz yukarıda açıklanan kıyamet türlerinin hepsini kapsar.

“Sanem”, burada mahbub ve ma'şûk ma'nâsınadır. Ya'ni, “Ey benim mahbûbum olan Peygamber'im! Sana, "Kıyâmet hani?" diye soranlara: "İşte kıyâmet benim vücudumdur!" diyerek kendini göster!" Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz yukarıda îzâh olunan kıyâmetlerin envâ'ını câmi'dir.

1480. Ey mihnet-zede sail, bak bu kıyametten yüz cihân kāim olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1480. Ey mihnet çekmiş dilenci, bak bu kıyametten yüzlerce âlem var olmuştur!

[1481] "Ey Habibim, o kıyameti soran kimseye de ki: "Ey cismaniyet ve bedenin yoğunluğu âleminin mihnet çekmiş sual soranı! Bak benim kıyametimin bir türü olan yüce peygamberliğimden (bi'set-i seniyye) birçok âlem var olmuştur. Onlardan bazıları şunlardır: Resûlullah'a (s.a.v.) uymanın sayesinde, nefsin her bir mertebesinin peş peşe kıyametleri kopar; yani örneğin "nefs-i emmâre"nin kıyameti kopar, "nefs-i levvâme" dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyameti kopar, "nefs-i mülhime" hayat bulur; ve onun kıyameti kopar, "nefs-i mutmainne" dirilir; ve her bir mertebedeki nefsin sonsuz sıfatlarından her birinin ayrı ayrı kıyametleri kopar ve karşılığında birer âlem meydana gelir.

[1481] "Ey Habibim, o kıyâmeti soran kimseye de ki: "Ey cismâniyet ve kesâfet âleminin mihnet-zedesi olan suâlci! Bak benim kıyâmetimin bir nev'i olan bi'set-i seniyyemden birçok cihânlar kāim olmuştur. Onlardan ba'zıları budur ki, mütâbeat-ı Resûlullâh sâyesinde, nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya'ni meselâ "nefs-i emmâre"nin kıyâmeti kopar, "nefs-i levvâme" dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyâmeti kopar, "nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, "nefs-i mutmainne" dirilir; ve her bir mertebedeki nefsin bî-nihâye sıfatlarından her birinin ayrı ayrı kıyâmetleri kopar ve mukābilinde birer cihân peyda olur.

1481. Ve eğer bu zikir ve kunûtun ehli olmazsa, imdi ey sultan, ahmağın cevabı sükuttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1481. Ve eğer bu zikir ve kunûtun ehli olmazsa, şimdi ey sultan, ahmağın cevabı susmaktır.

"Kunût", itaat etmek, susmak ve dua etmek anlamındadır. Burada "itaat" anlamı uygundur. "Zikr", "zâl" harfinin kesresiyle (i sesiyle okunuşuyla), övgü ve yüceltmeden dil üzerine akan şey; ve "zâl" harfinin zammı (ü sesiyle okunuşuyla) ile ["zükr"], tefekkür ve tedebbür anlamındadır. Yani, "Ey peygamberler sultanı, kıyametten soran kimse, eğer bu kıyamet anlamını idrak eden ve sana itaat ehli olmazsa, o kimse ahmaktır; bu sebeple onun cevabı senin susmandır; çünkü o kimse tam ahmaklığından dolayı, senin vereceğin cevabı idrak etmekten acizdir. Bu sebeple kendini yorma!"

“Kunût”, itâat etmek ve sakit olmak ve duâ etmek ma'nâsınadır. Burada "itâat" ma'nâsı münasibdir. "Zikr", "zâl"in kesriyle, medh u senâdan lisân üzerine cârî olan şey; ve "zâl"in zammı ile ["zükr"], tefekkür ve tedebbür ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Sultân-ı enbiyâ, kıyâmetten soran kimse, eğer bu kıyâmet ma'nâsını müdrik ve sana itâat ehli olmazsa, o kimse ahmaktır; binâenaleyh onun cevabı senin sükûtundur; zîrâ o kimse kemâl-i hamâkatından, senin vereceğin cevabın idrâkinden âcizdir. Binâenaleyh kendini yorma!"

1482. “Ey cân, dua na-müstecab olursa, Hakk'ın asumanından cevab olarak sükût gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1482. “Ey can, dua kabul olmazsa, Hakk'ın gökyüzünden cevap olarak sükût gelir.”

“Gökyüzü”nden maksat, kaza ve kader levhasıdır ki, bu levhanın hükümleri, izafî varlık yeryüzüne an be an iner. Bilinmeli ki, duanın kabul olmaması, kulun yatkınlığına aykırı olan isteğinden kaynaklanır. Eğer duası ve isteği yatkınlığına uygun olursa, fiilen kabul gerçekleşir; eğer uygun olmazsa, Hak tarafından sözlü olarak “lebbeyk” ile kabul olunur ve ya yatkınlığına uygun bir şey verilir yahut yatkınlığın oluşması ertelenir. Bu soru ve cevap bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Şîs Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Buna göre Hak, bütün yaratılmışlarına yatkınlıklarına göre tecelli eder. Akıllı ve zeki olan kul kendi yatkınlığını idrak edip, dualarını bu yatkınlığına göre yapar. Örneğin kul, sanata veya ilme olan yatkınlığını görüp, Hak'tan onları ister ve kaza ve kader levhası gökyüzünden fiilî cevap alır; ve sanatta usta ve ilimde seçkin olur. Bunlara yatkınlığı olmayan bir kul, eğer bunları isterse, kaza levhası gökyüzünden cevap olarak fiilî sükût görür, yani isteğinin eseri fiil alanına gelmez.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 39. faslında cevapsız bırakmanın cevap olduğunu açıklayarak buyururlar ki: “İnsanın her yaptığı hareket bir sorudur ve onun karşısına ne çıkarsa, cevaptır. Örneğin açlık, “Beden evinde bir bozukluk vardır; bir kerpiç ve biraz çamur ver!” diye tabiatın sorusudur. Yemek, “Al!” diye cevaptır. Ve yememek: “Henüz ihtiyaç yoktur ve o sıva henüz kurumamıştır, onun üstüne bir başka sıva yakışmaz!” diye cevaptır. Tabibin nabzı tutması, sorudur ve damarın hareketi, cevaptır. İdrara bakmak, sorudur ve cevabı sözsüzdür. Çekirdeği yere dikmek, “Bana falan meyve lazımdır!” diye sorudur; ve ağacın gelişip büyümesi, sözsüz cevaptır. Ve eğer çekirdek çürüyüp çıkmazsa, hem soru ve hem de “Benim sermayem yoktur. Ben ne vereyim?” cevaptır. Onun cevapsız bırakması cevaptır.”

Beytin anlam özeti: “Ey Habibim! Hani kıyamet? diye soran kimse, senin zuhurundan (ortaya çıkışından) hasıl olan neticeyi ve semereyi görüp, idrak etmemiştir. Buna göre onun sorusu yatkınlığının aksine olduğu için, cevabı sükûttur. Nasıl ki yatkınlığının aksine bir şey isteyen kimselere, Hakk'ın kaza ve kader levhası gökyüzünden cevap olarak sükût gerçekleşir.”

"Âsumân"dan murâd, levh-i kazâ ve kaderdir ki, bu levhin ahkâmı, vücûd-ı izâfî arzına ânen-fe-ânen nâzil olur. Ma'lûm olsun ki, duânın müstecâb olmaması, abdin isti'dâdına muhâlif olan talebinden nâşidir. Eğer duâsı ve talebi isti'dâdına muvâfık olursa, fiilen icâbet vâki' olur, eğer muvâfık olmazsa, Hak tarafından kavlen "lebbeyk" ile icâbet olunup, ya isti'dâdına muvâfık bir şey verilir veyâhud isti'dâdın husûlüne te'hîr olunur. Bu suâl ve icâbet bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsîde tafsil olunmuştur. Binâenaleyh Hak, cemî'-i mahlûkātına isti'dâdlarına göre tecellî eder. Akil ve zekî olan kul kendi isti'dâdını müdrik olup, duâlarını bu isti'dâdına göre yapar. Meselâ abd, san'ata veyâ ilme olan isti'dâdını görüp, Hak'dan onları taleb eder ve levh-i kazâ ve kader âsumânından cevâb-ı fiilî alır; ve san'atta mâhir ve ilimde mümtâz olur. Bunlara isti'dâdı olmayan bir kul, eğer bunları taleb ederse, levh-i kazâ âsumânından cevâb olarak sükût-i fiilî görür, ya'ni talebinin eseri sâha-i fiile gelmez.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fíh'lerinin 39. faslında terk-i cevabın cevâb olduğunu beyânen buyururlar ki: "Ademin her icrâ eylediği bir hareket suâldir ve onun karşısına ne çıkarsa, cevabdır. Meselâ açlık, “Hâne-i tende bir halel vardır; bir kerpiç ve biraz çamur ver!" diye tabîatın suâlidir. Yemek, "Al!" diye cevabdır. Ve yememek: "Henüz hâcet yoktur ve o sıva henüz kurumamıştır, onun üstüne bir başka sıva yakışmaz!" diye cevabdır. Tabibin nabzı tutması, suâldir ve damarın hareketi, cevabdır. Kārûreye nazar, suâldir ve cevabı kelâmsızdır. Çekirdeği yere dikmek, "Bana falan meyve lâzımdır!" diye suâldir; ve ağacın neşv ü nemâsı, kelâmsız cevabdır. Ve eğer çekirdek çürüyüp çıkmazsa, hem suâl ve hem de "Benim mâyem yoktur. Ben ne vereyim?" cevabdır. Onun terk-i cevabı cevabdır."

Beytin hulâsa-i ma'nâsı: "Ey Habibim! hani kıyâmet? diye soran kimse, senin zuhûrundan hâsıl olan netîceyi ve semereyi görüp, idrâk etmemiştir. Binâenaleyh onun suâli isti'dâdının hilafında olduğu için, cevabı sükûttur. Nitekim isti'dâdının hilâfında bir şey taleb eden kimselere, Hakk'ın kazâ ve kader levhi âsumânından cevab olarak sükût vâki' olur."

1483. Eyvah vakit harman vakti oldu, fakat bizim günümüz bahtımızdan vakitsiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1483. Eyvah, vakit harman vakti oldu, fakat bizim günümüz bahtımızdan vakitsiz oldu.

Buraya kadar olan şerefli beyitler, Yüce Allah tarafından şanlı Peygamberine (s.a.v.) hitaben meydana gelmiştir. Bu beyitten itibaren ise Pir Efendimizin yüce irşatlarıdır (doğru yolu göstermeleri). "Vakt hirmen-gâh" (harman vakti) izafet terkibi (tamlaması) değildir, bir haber cümlesidir, ona göre tercüme edilmiştir. Yani, "Eyvah, vakit harman vakti oldu; şanlı Resul'e (s.a.v.) uyanlar ve onun yüce sünnetiyle amel etme tohumunu ekenler biçtiler ve harmanlarıyla meşguldürler. Bizlere gelince, biz kötü istidadımızın (kabiliyetimizin) neticesi olarak uyma ve amel tohumunu ekmedik, vaktimizi boş geçirdik. Harman vakti iki ellerimiz böğrümüzde kaldı." Pir Efendimiz, başkalarını irşat etmek (doğru yolu göstermek) için hikmetli bir üslup üzere bu üzüntüye kendi şerefli zatlarını da dahil ederler.

Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfe Hak tarafından Nebbiyy-i zîşânına hitâben vâki' olmuştur. Bu beyitten i'tibâren cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdât-ı aliyyeleridir. "Vakt hirmen-gâh" terkîb-i izafî değildir, bir cümle-i haberiyyedir, ona göre tercüme olunmuştur. Ya'ni, “Eyvah vakit harman vakti oldu; Resûl-i zîşâna mütâbaat ve sünnet-i seniyyesiyle amel tohumunu ekenler biçtiler ve harmanlarıyla meşgüldürler. Bizlere gelince, biz sû'-i isti'dâdımızın netîcesi olarak mütâbaat ve amel tohumunu ekmedik, vaktimizi boş geçirdik. Harman vakti iki ellerimiz böğrümüzde kaldı." Cenâb-ı Pîr efendimiz başkalarını irşâden üslûb-ı hakîmâne üzere bu teessüfe zât-ı şerîflerini de ilhâk buyururlar.

1484. Vakit dardır ve bu kelâm geniştir, ömr-i devâm onun üzerine dar gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1484. Vakit dardır ve bu söz geniştir, ömrün devamı onun üzerine dar gelir.

Bu şerefli beyitte, "De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi; hatta bir o kadarını daha getirsek bile." (Kehf, 18/109) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Çünkü ârifin sözü, Kur'an-ı Kerim'in tefsiridir ve bu tefsir, ilahi ilhamdır. Bu sebeple dar olan vakitlere bu geniş söz sığmaz ve çok sınırlı olan insan ömrünün devamı yetmez!

Bu beyt-i şerîfde قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مداداً لكلمات ربى لنفدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَ لَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً (Kehf, 18/109) ya'ni "Ey habîbim, Rabb'inin kelimelerini yazmak için denizler mürekkeb olsa, Rabb'inin kelimeleri bitmezden mukaddem, deniz biterdi; eğer onun mislini meded olarak getirsen" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Zîrâ ârifin kelâmı, Kur'ân-ı Kerîm'in tefsîridir ve bu tefsîr, ilhâm-ı ilâhîdir. "Binâenaleyh dar olan vakitlere bu geniş kelâm sığmaz ve pek mahdûd olan ömr-i beşerin devamı kifâyet etmez!"

1485. Mızrak oyunculuğu bu dar çukurlarda, mızrak oyuncularını âra getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1485. Mızrak oyunculuğu bu dar çukurlarda, mızrak oyuncularını utandırır.

Bu beyit, yukarıdaki şerefli beyti açıklamak üzere yapılmış bir temsildir. Yani, "Vaktin dar ve sözün geniş ve uzun olması, mızrak oyuncularının dar çukurlar içinde karşı karşıya gelip mızrak oynamalarına benzer. Ellerindeki mızraklar uzun ve çukur dar olduğu için, orada oyunlarını iyi oynayamazlar ve sıkılırlar ve vakitlerini boş yere ziyan ettiklerinden dolayı, kendilerine utanç gelir." Allah'ı bilenlerin (ârif-i billâh) ilahi bilgi ve sır mızraklarını dar vakitlere sığdırmaya çalışmaları da onların kendilerine özgü olan virdlerinden (düzenli yapılan zikir ve dualar) alıkoyduğu için sıkılırlar. Nitekim evliyanın nazik halleri hakkında yüce Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 29. bölümünde şöyle buyururlar: "Vâsıl olanların (Allah'a ulaşmış kişilerin) virdlerine gelince, anlayacak kadar söyleyeyim, şöyle ki, sabahleyin kutsal ruhlar ve tertemiz melekler ve لا يعلمهم الا الله (İbrâhîm, 14/9) ["Onları Allah'dan başkası bilmez"] gereğince, Yüce Allah'ın isimlerini gizli tuttuğu halk, İslam gayretinin şiddeti sebebiyle o vâsıl olanların ziyaret ve selamına gelirler. Nitekim işaret buyurulur: و رأيت الناس يدخلون في دين الله (Nasr, 110/2) ["İnsanların Allah'ın dînine girdiklerini görürsün"] ve والملائكة يدخلون عليهم من كل باب (Ra'd, 13/23) ["Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır"]. Sen onların yanında oturmuş olduğun halde görmüyorsun ve onların sözlerini ve selamlarını ve gülüşlerini işitmiyorsun ve buna neden şaşırıyorsun? Hasta ölüm haline yakın olunca birtakım hayaller görür ki, yanında bulunan kimsenin haberi olmaz ve ne dediklerini işitmez; o hakikatler, bu hayallerden bin defa daha latiftir ve hasta olmadıkça böyle hayalleri görmez ve bu hakikatleri işitmez ve ölmeden evvel ölmedikçe o hakikatleri görmez; evliyanın nazik hallerini ve onların azametini ve seher vakti onların huzuruna bu kadar sayısız melek ve tertemiz ruh geldiğini bilen ziyaretçiler, böyle bir vird arasında dahil olup, şeyhe zahmet vermemek için duraklar ve beklerler."

Bu beyit, yukarıki beyt-i şerîfi îzâhen vâki' olan bir temsildir. Ya'ni, "Vaktin dar ve kelâmın geniş ve uzun olması, mızrak oyuncularının dar çukurlar içinde karşı karşıya geçip, mızrak oynamalarına benzer. Ellerindeki mızraklar uzun ve çukur dar olduğu için, orada oyunlarını iyi oynayamazlar ve sıkılırlar ve vakitlerini boş yere zâyi' ettiklerinden dolayı, kendilerine âr gelir." Ârif-i billâh olanların maârif ve esrâr-ı ilâhiyye mızraklarını dar vakitlere sığ- dırmağa çalışmaları da onların kendilerine mahsûs olan evrâdlarından alıkoyduğundan sıkılırlar. Nitekim ahvâl-i nâzikî-i evliyâ hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 29. faslında şöyle buyururlar: "Evrâd-ı vâsılâna gelince, anlayacak kadar söyleyeyim, şöyle ki, sabahleyin ervâh-ı mukaddese ve melâike-i mutahhara ve لا يعلمهم الا الله (İbrâhîm, 14/9) ["Onları Allah'dan başkası bilmez"] mûcibince, Hak Teâlâ'nın isimlerini mahfi tuttuğu halk, İslâm gayretinin şiddeti sebebiyle o vâsılların ziyaret ve selâmetine gelirler. Nitekim işâret buyurulur: و رأيت الناس يدخلون في دين الله (Nasr, 110/2) ["İnsanların Allah'ın dînine girdiklerini görürsün"] ve والملائكة يدخلون عليهم من كل باب (Ra'd, 13/23) ["Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır"]. Sen onların yanında oturmuş olduğun halde görmüyorsun ve onların kelâmlarını ve selâmlarını ve handelerini işitmiyorsun ve buna neden taaccüb ediyorsun? Hasta ölüm hâline karîb olunca birtakım hayâlât görür ki, yanında bulunan kimsenin haberi olmaz ve ne dediklerini işitmez; o hakāyık, bu hayâlâttan bin def'a latîftir ve hasta olmadıkça böyle hayâlâtı görmez ve bu hakāyıkı işitmez ve ölmeden evvel ölmedikçe o hakîkatleri görmez; ahvâl-i nâzikî-i evliyâyı ve onların azametini ve seher vakti onların huzûruna bu kadar sayısız melâike ve ervâh-ı mutahhara geldiğini bilen ziyaretçiler, böyle bir evrâd arasında dâhil olup, şeyhe zahmet vermemek için tevakkuf ve intizar ederler."

1486. Ey oğul, vakit dardır ve avâmın hâtırı ve fehmi ise, vakitten yüz mertebe daha dardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1486. Ey oğul, vakit dardır ve halkın gönlü ve anlayışı ise, vakitten yüz kat daha dardır.

1487. Mâdemki ahmağın cevabı hâmuşluk geldi, binaenaleyh niçin sözde uzunluk çekersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1487. Mademki ahmağın cevabı suskunluk geldi, bu sebeple niçin sözde uzunluk çekersin?

Bu şerefli beyitte açıklanan "ahmak"tan maksat, her asırda Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (a.s.) peygamberliğinin semerelerini göremeyen ve Kur'ân-ı Kerîm'in ve şerefli hadislerin inceliklerini idrak edemeyip kendi akli tahminlerine uyan kimselerdir ki, bu hususta onları ikna etmek için söylenen ilahi sırların ve marifetlerin asla tesiri olmaz. Bu sebeple, temyiz (ayırt etme) sahibi olmayan bu gibi ahmaklara cevap olarak suskunluk ile karşılık vermek gerekir. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz şerefli bir beytinde bu ahmaklar hakkında şöyle buyururlar:

"Böyle bir kimse dış ilimlerde mutlak zeki olsa da, mademki kendisinde bu istenen temyiz yoktur, ahmaktır."

Cahillikten kaynaklanan hamakate gelince, bu hamakat avamın hamakatıdır ki, ilim ile ve ilahi rahmet ile ve rabbani cezbe (ilahi çekim) ile ortadan kalkar. Gelecek şerefli beyitte bu anlama işaret buyurulur.

Bu beyt-i şerîfde beyân buyurulan "ahmak"dan murâd, her bir asırda Resûl-i Ekrem Efendimiz'in nübüvvetleri semerâtını göremeyen ve Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin dekāyıkını idrâk edemeyip kendi tahmînât-ı akliyyelerine tâbi' olan kimselerdir ki, bu husûsda onları iknâ' için söylenen esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin aslâ te'sîri olmaz. Binâenaleyh temyîz sahibi olmayan bu gibi ahmaklara cevâb olarak sükût ile mukābele olunmak îcâb eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde bu ahmaklar hakkında şöyle buyururlar:

"Böyle bir kimse ulûm-ı zâhiriyyede zekiyy-i mutlak olsa da, mâdemki kendisinde bu matlûb olan temyîz yoktur, ahmaktır."

Cehilden mütevellid hamâkata gelince, bu hamâkat avâmın hamâkatıdır ki, ilim ile ve rahmet-i ilâhiyye ile ve cezbe-i rabbâniyye ile zâil olur. Atîdeki beyt-i şerdîfde bu ma'nâya işâret buyurulur.

1488. Rahmetin kemâlinden ve keremin dalgasından her çorağa yağmur ve rutubet verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1488. Rahmetin kemâlinden ve keremin dalgasından her çorak yere yağmur ve rutubet verir.

Yüce Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez; çünkü Yüce Allah hazretleri, rahmetinin kemâlinden ve kereminin dalgalarından, ilâhî bilgiler yeşillikleri bitmeyen her bir çorak kalbe o rahmet yağmurlarını yağdırır ve rutubet verip, katı bir kalbi yumuşatır ve aşk ve muhabbetini ilham eder.

Onun açıklamasındadır ki, cevabı terk etmek cevaptır. "Ahmağın cevabı sükûttur", bu sözün pekiştiricisidir; bu kıssada bu her ikisinin açıklaması söylenmiş olarak gelir.

Bu başlık, yukarıda geçen 1481 numaralı şerefli beyte bağlıdır. O şerefli beyitte "ور نباشد اهل این ذکر و قنوت پس جواب احمق ای سلطان سکوت" buyurulmuş idi. Yani bu bahiste "Cevabı terk etmek cevaptır" sözü açıklanır ve "Ahmağın cevabı sükûttur" sözü, bu "Cevabı terk etmek cevaptır" sözünün pekiştiricisi ve teyit edicisidir; bu kıssada bu iki söz açıklanır.

Hak Teâlâ'nın rahmetinden ümîd kesilmez; zîrâ Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretleri rahmetinin kemâlinden ve kereminin dalgalarından, maârif-i ilâhiyye yeşillikleri bitmeyen her bir çorak kalbe, o rahmet yağmurlarını yağdırır ve rutûbet verip, katı bir kalbi yumuşatır ve aşk ve muhabbetini ilkā buyurur.

Onun beyânındadır ki, cevabın terki cevabdır. "Ahmağın cevabı sükûttur", bu sözün mukarriridir; bu kıssada bu her ikisinin şerhi söylenmiş gelir

Bu ünvân, yukarıda geçen 1481 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. O beyt-i şerîfde ور نباشد اهل این ذکر و قنوت پس جواب احمق ای سلطان سکوت buyurulmuş idi. Ya'ni bu bahiste "Cevabın terki cevabdır" sözü îzâh olunur ve "Ahmağın cevabı sükûttur" sözü, bu “Cevabın terki cevabdır" sözünün mukarriri ve müekkididir; bu kıssada bu iki söz şerh olunur.

## در بیان آنكه ترك الجواب جواب مقرر این سخن که جواب الاحمق سکوت شرح این هر دو درین قصه گفته می آید

1489. Bir padişah var idi, onun bir bendesi var idi, aklı ölü ve şehveti diri idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1489. Bir padişah vardı, onun bir kulu vardı, aklı ölü ve şehveti diri idi.

1490. Onun hizmetinin incelerini terk ederdi, kötü fikirliliği iyi zanneder idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1490. Onun hizmetinin inceliklerini terk ederdi, kötü fikirliliği iyi zannederdi.

1491. Şâhenşeh: "Onun ücretini eksiltiniz ve eğer cenk ederse, onun adını defterden çiziniz!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1491. Şâhenşeh: "Onun ücretini eksiltiniz ve eğer cenk ederse, onun adını defterden çiziniz!" dedi.

"Cira", vazife, maaş ve tayin anlamlarındadır. Yani, "Padişah o kulun bu hâline gazap edip: Onun ücretini azaltınız; ve eğer ücretinin azaltılmasından dolayı tartışırsa, adını tamamen memurlar defterinden siliniz!" dedi.

"Cira", vazîfe ve maâş ve ta'yîn ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Pâdişâh o bendenin bu hâline gazab edip: Onun ücretini tenkîs ediniz; ve eğer ücretinin tenkîsınden dolayı nizâ' ederse, adını büsbütün me'mûrîn defterinden siliniz!" dedi.

1492. Onun aklı nâkıs ve hırsı ziyade idi; vaktaki ücretini noksan gördü, sert ve serkeş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Onun aklı eksik ve hırsı fazlaydı; ücretini eksik görünce sert ve asi oldu.

1493. Aklı olaydı, kendi etrafını tavaf ederdi; akıbet kendi kabahatini görürdü, muaf olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1493. Aklı olsaydı, kendi etrafında dönerdi; sonunda kendi kusurunu görürdü, bağışlanırdı.

1494. Ayağı bağlanmış bir eşek, eşeklikten dolayı serkeş olursa, onun her iki ayağı başından bağlanmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1494. Ayağı bağlanmış bir eşek, eşekliğinden dolayı başkaldırırsa, onun her iki ayağı başından bağlanmış olur.

Yani, "Bir kul, başına gelen belanın, kendi kusur ve günahından kaynaklandığını bilmeyip, Allah'a karşı başkaldırmaya ve çekişmeye kalkışırsa, başkaldırısından dolayı ayağını bağladıkları bir eşeğe benzer; eğer başkaldırısına ve çekişmesine devam edip, yine kendi kusurunu görmezse, bu defa onun her iki ayağını başından bağlarlar; yani yeniden başka bir bela verirler." Bu gibi durumlarda kulun kendi kusurunu bilip, affı için Allah'a yalvarması lazımdır.

Ya'ni, "Bir kul, başına gelen belânın, kendi kusûr ve günâhından mütevellid olduğunu bilmeyip, Hakk'a karşı serkeşliğe ve nizâ'a kıyâm ederse, serkeşliğinden dolayı ayağını bağladıkları bir eşeğe benzer; eğer serkeşliğine ve nizâ'ına devam edip, yine kendi kusûrunu görmezse, bu def'a onun her iki ayağını başından bağlarlar; ya'ni yeniden diğer bir belâ verirler." Bu gibi hallerde kulun kendi kusûrunu bilip, afvı için Hakk'a yalvarması lâzımdır.

1495. İmdi, eşek der ki: "Bana bir bağ yetişir. Muhakkak bilme ki, o iki, o alçağın fiilindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1495. Şimdi, eşek der ki: "Bana bir bağ yeter. Kesinlikle bilme ki, o iki bağ, o alçağın fiilindendir.

Eşek hâl diliyle der ki: "Bana bir bağ yeterliydi; bu iki bağ ne oluyor? Bu iki bağ, bana karşı bir zulümdür!" Ey akıllı kişi, onun bu sözünü sen kesinlikle bilme; çünkü o iki bağ dahi o alçak eşeğin kendi kötü fiilinin sonuçlarındandır. Mustafa (s.a.v.)'in şu hadisinin tefsiri hakkındadır ki, buyururlar: "Muhakkak Yüce Allah melekleri yarattı ve onlarda aklı yerleştirdi; ve hayvanları yarattı ve onlarda şehveti yerleştirdi; ve insanoğlunu yarattı, onlarda aklı ve şehveti yerleştirdi. Şimdi kimin aklı şehvetine üstün geldiyse, o meleklerden daha üstündür; ve kimin şehveti aklına üstün geldiyse, o hayvanlardan daha aşağıdır!"

Önceki sayfada zikredilen, ücreti azaltılmış bir kulun ücreti padişah fermanıyla azaltılmıştı. Aklı eksik ve nefsinin arzularına düşkün olan o kul, kusurunu telafi edeceği yerde, büsbütün serkeşlik etti; çünkü onun nefsinin arzusu ve şehveti, aklına üstün gelmişti. Bu sebeple nefsine yönelen bu beladan ibret almadı. Bilinmeli ki, "Nefsin belası", çeşitli sebeplere dayanır. 1. Dereceleri yükseltmeye vesile olmak içindir. Bu bela Hakk'ın evliyasına özgüdür ki, Enfâl suresinde: وَ لِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاءً حَسَنًا (Enfâl, 8/17) ["Bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı"] buyurulur. 2. Hakk Yolcusunun nefsini küstürüp, dünya sevgisinden soğutmak içindir. 3. İlahi emre aykırı olarak yaptığı nefse ait hazları kusturup, ahiret azabını dünyada çektirmek içindir. 4. Nankörlüğe karşılık, ceza olmak içindir. İşte yukarıdaki kıssada bahsedilen kulun hali bu idi.

Eşek lisân-ı hâl ile der ki: "Bana bir bağ kâfi idi; bu iki bağ ne oluyor? Bu iki bağ, bana karşı bir zulümdür!" Ey âkıl, onun bu sözünü sen muhakkak bilme; zîrâ o iki bağ dahi o alçak eşeğin kendi kötü fiilinin netâyicindendir. Mustafâ (s.a.v.)in bu hadîsinin tefsîri hakkındadır ki, buyururlar: “Muhakkak Allâh Teâlâ melâikeyi yarattı ve onlarda aklı terkîb etti; ve hayvanları yarattı ve onlarda şehveti terkîb etti; ve benî-âdemi yarattı, onlarda aklı ve şehveti terkîb etti. Şimdi kimin aklı şehvetine galebe etti ise, o meleklerden a’lâdır; ve kimin şehveti aklına galebe etti ise, o behâimden ednâdır!”

Evvelki sayfada zikredilen, ücreti tenkîs edilmiş bir bendenin fermân-ı pâdişâhî ile ücreti tenkîs edilmiş idi. Aklı nâkıs ve nefsinin arzûlarına harîs olan o bende, isti’fâ-yı kusûr edeceği yerde, büsbütün serkeşlik etti; zîrâ onun nefsinin arzûsu ve şehveti, aklına gâlib idi. Binâenaleyh nefsine müteveccih olan bu belâdan mütenebbih olmadı. Ma’lûm olsun ki, “Belâ-i nefs”, muhtelif sebeblere müsteniddir. 1. Ref’-i derecâta vesîle olmak içindir. Bu belâ Hakk’ın evliyâsına mahsûstur ki, sûre-i Enfâlde: وَ لِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاءً حَسَنًا (Enfâl, 8/17) [“Bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı”] buyurulur. 2. Sâlikin nefsini küstürüp, dünyâ muhabbetinden soğutmak içindir. 3. Muhâlif-i emr-i ilâhî olarak yaptığı huzûzât-ı nefsâniyyeyi kusturup, âhiret azâbını dünyâda çektirmek içindir. 4. Küfrân-ı ni’mete mukâbil, cezâ olmak içindir. İşte yukarıki kıssada mezkûr olan bendenin hâli bu idi.

1496. Hadîsde geldi ki, mecîd olan Hâlık, âlemin halkını üç türlü yarattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1496. Hadiste geldi ki, yüce olan Yaratıcı, âlemin halkını üç türlü yarattı.

1497. Bir tâifeyi hep akıl ve ilim ve cûd etti; o melektir, o sücûddan başkasını bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1497. Bir topluluğu hep akıl, ilim ve cömertlik kıldı; o melektir, o secde etmekten başkasını bilmez.

"Cûd", kerem ve cömertlik anlamındadır. Melekler, bütün işlerde ilâhî feyizlerin halka dağıtılmasına aracı olduklarından, cömertlik sıfatı kendilerine isnat edilmiştir. "Sücûd", baş eğme ve itaat anlamındadır ki, meleklerin sürekli hâli budur. Nitekim kutsal ayette onlar hakkında وَلَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ (Tahrîm, 66/6) yani "Allah'ın emrettiği şeyde Allah'a isyan etmezler" buyrulur.

"Cûd", kerem ve sehâ ma'nâsınadır. Melâike cemî-i umûrda füyûzât-ı ulûhiyyetin halka tevzîine vâsıta olduklarından, cûd sıfatı kendilerine izâfe buyurulmuştur. "Sücûd", serfürû ve itâat ma'nâsınadır ki, meleklerin hâl-i dâimîsi budur. Nitekim âyet-i kerîmede onlar hakkında وَلَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Allah'ın emr ettiği şeyde Allah'a isyân etmezler" buyurulur.

1498. Onun unsurunda hırs ve hevâ yoktur; aşk-ı Huda'dan diri nûr-ı mut-laktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1498. Onun özünde hırs ve heves yoktur; Allah aşkından diri mutlak nurdur.

"Unsur", asıl demektir. Yani "Meleklerin varlıklarının özünde nefsin hırsı ve hevesi yoktur; onların her biri mutlak nur ve soyut ruh olup, gıdaları ilâhî aşktır ve ilâhî aşk ile diridirler."

"Unsur", asıl demektir. Ya'ni "Meleklerin asl-ı vücûdlarında nefsin hırsı ve hevâsı yoktur; onların her biri nûr-ı mutlak ve rûh-ı mücerred olup, gıdaları aşk-ı ilâhîdir ve aşk-ı ilâhî ile diridirler."

1499. Diğer bir gürûh, dânişden boştur, hayvan gibi alefden semizliktedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1499. Diğer bir grup, bilgiden yoksundur, hayvan gibi yemden semizliktedir.

1500. Istabl ve alefden başkasını görmez; şekāvetten ve şereften gafildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1500. Ahırdan ve yemden başkasını görmez; şakilikten ve şereften habersizdir.

[1501] "Alef", hayvan yemi; "ıstabl" ahır, hayvanların barınmasına özgü yer. Bu iki şerefli beyit hayvan cinsinin açıklanmasına özgüdür. Yani, "Yüce Allah yaratılmışlarından bir topluluk daha yarattı ki, onlarda ilim ve irfan adına hiçbir şey bulunmaz. Cisimleri yemden semirir. Bu topluluk ancak yemi ve ahırı bilir; asla şakilikten ve şeref ve saadetten haberleri yoktur. Yemi bulduğu vakit, kimin malı olursa olsun dalar; dişiyi buldu mu, kime ait olursa olsun tanımaz, derhal aşar; edep ve haya ve namus ve vefa bilmez."

[1501] "Alef", hayvan yemi; "ıstabl" ahır, hayvan hıfzına mahsûs mahal. Bu iki beyt-i şerîf hayvan cinsinin beyânına mahsûstur. Ya'ni, "Hak Teâlâ mahlūkātından bir tâife daha yarattı ki, onlarda ilim ve irfân nâmına hiçbir şey bulunmaz. Cisimleri yemden semirir. Bu tâife ancak yemi ve ahırı bilir; aslâ şekāvetten ve şeref ve saâdetten haberleri yoktur. Yemi bulduğu vakit, kimin malı olursa olsun dalar; dişiyi buldu mu, kime mahsûs olursa olsun tanımaz, derhal aşar; edeb ve hayâ ve nâmus ve vefâ bilmez."

1501. Bu üçüncü Adem oğlu ve beşerdir; onun yarısı melekten, onun yarısı eşektendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1501. Bu üçüncü Âdem oğlu ve insandır; onun yarısı melekten, onun yarısı eşektendir.

1502. Yarı eşek, muhakkak süflînin mâili olur; diğer yarısı da akla mensub olanın mâili olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1502. Yarı eşek, kesinlikle aşağı olana meyilli olur; diğer yarısı da akla ait olana meyilli olur.

İnsanın eşek cinsinden olan yarısı, aşağı olana ait hazlara ve hayvansal lezzetlere meyleder; melek cinsinden olan diğer yarısı da akla ve ilim ve hikmete ait olan şeylere meyleder.

Beşerin eşek cinsinden olan yarısı, süfliyâta mensûb olan huzûzât ve lez-zât-ı hayvâniyyeye meyl eder; melek cinsinden olan diğer yarısı da akla ve ilim ve hikmete mensûb olan şeylere meyl eder.

1503. O iki kavim, cenkten ve muhârebeden asûdedir; ve bu beşer iki muhalif ile azab içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1503. O iki kavim savaştan ve mücadeleden uzaktır; ve bu insan iki zıt ile azap içindedir.

O iki kavim, yani melekler ve hayvanlar, kendi varlıklarında savaştan ve mücadeleden uzaktırlar; çünkü gerek meleklerin ve gerek hayvanların terkiblerinde akıl ve nefis gibi birbirine zıt olan şeyler yoktur. İnsan ise akıl ve nefisten oluştuğundan, onun vücudunda bu akıl ve nefis daima birbiriyle mücadele içindedirler ve Cenab-ı Pir bu anlamı Fîhi Mâ Fîh'in 18. bölümünde şöyle açıklar: “Yaratılmışlar üç sınıftır. Bir kısmı meleklerdir ki, onlar saf akıldırlar ve onların itaati ve ibadeti ve zikri, tabiatları ve gıdaları ve yiyecekleri ve hayatlarıdır. Örneğin sudaki balıkların hayatı sudandır; yatağı ve yastığı hep sudur. Onlar hakkında bunlar külfet değildir; çünkü şehvetten arınmış ve temizdirler. Bu sebeple eğer o temiz olup asla şehvete tabi değil ise, yahut nefsin sürüklemesiyle hevese meyletmez ise bir hüner mi olur? Çünkü bunlardan temizdir ve onun asla mücadelesi yoktur. Eğer itaat ederse, onu itaat etmiş saymazlar; çünkü onun tabiatı odur ve onsuz olamaz. Ve diğer sınıf hayvanlardır ki, onlar saf şehvettirler; engelleyici akılları olmadığından, onlara teklif (sorumluluk) gelmemiştir. Kaldı, akıl ve şehvetten oluşan zavallı insanoğlu. Onun yarısı melek, yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına, yılanlığı toprak tarafına çeker, çekişme ve anlaşmazlık içindedir. İnsanoğullarından bazıları, o kadar akla tabi oldular ki, tamamen melek ve saf nur oldular; onlar peygamberler ve evliyalardır; ve korku ve ümitten kurtulmuşlardır. Nasıl ki Kur'an-ı Mecid'de beyan buyurulur: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ["...Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de."] Bazılarının akıllarına şehvet galip olduğundan, sonunda tamamen hayvan hükmünü kazandılar. Ve bazıları münakaşada kaldılar; ve onlar o topluluktur ki içlerinde bir dert ve acı ve hasret ve feryat ortaya çıkar ve yaşayışlarından razı değildirler. Bunlar müminlerdir. Evliyalar onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için, onları beklemektedirler. Ve şeytanlar dahi onları esfel-i safiline (aşağıların aşağısına), kendi taraflarına çekmek için beklemektedirler. Şiir:

O iki kavim, ya'ni melekler ve hayvanlar, kendi varlıklarında cenkten ve muhârebeden âzâdedirler; zîrâ gerek meleklerin ve gerek hayvanların terkîblerinde akıl ve nefis gibi birbirine zıd olan şeyler yoktur. İnsan ise akıl ve nefisten mürekkeb olduğundan, onun vücudunda bu akıl ve nefis dâimâ birbiriyle mücadele içindedirler ve cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'in 18. faslında şöyle îzâh buyururlar: “Mahlûkāt üç sınıftır. Bir kısmı melâikedir ki, onlar akl-ı mahzdırlar ve onların tâati ve ibâdeti ve zikri, tabîatları ve gıdâları ve taâmları ve hayatlarıdır. Meselâ sudaki balıkların hayatı sudandır; yatağı ve yastığı hep sudur. Onlar hakkında bunlar külfet değildir; çünki şehvetten mücerred ve pâktırlar. Binâenaleyh eğer o pâk olup aslâ şehvete tâbi' değil ise, yâhud sâika-i nefs ile hevâya meyl etmez ise bir hüner mi olur? Çünki bunlardan pâktır ve onun aslâ mücâhedesi yoktur. Eğer tâat ederse, onu tâat etmiş addetmezler; çünki onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Ve sınıf-ı diğer behâimdir ki, onlar mahz şehvettirler; akl-ı zâcirleri olmadığından, onlara teklif vâki' olmamıştır. Kaldı, akıl ve şehvetten mürekkeb miskin âdemî. Onun yarısı melek, yarısı hayvan ve yarısı yılan ve yarısı balıktır. Balıklığı su tarafına, yılanlığı toprak tarafına çeker, keşâkeş ve nizâ' içindedir. Ademîlerden ba'zıları, o kadar akla mütâbaat eylediler ki, külliyyen melek ve nûr-ı mahz oldular; onlar enbiyâ ve evliyâdırlar; ve havf ve recâdan kurtulmuşlardır. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de beyân buyurulur: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ["...Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de."] Ba'zılarının akıllarına şehvet gālib olduğundan, âkıbet külliyyen hayvân hükmünü iktisâb eylediler. Ve ba'zıları münâzaada kaldılar; ve onlar o tâifedir ki bâtınlarında bir derd ve renc ve hasret ve efgān zâhir olur ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü'minlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için, onlara muntazırdırlar. Ve şeyâtîn dahi onları esfel-i sâfilîne, kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar. Şiir:

1504. Ve bu beşer dahi imtihan cihetinden kısmet oldular; Ademî şekillerdir ve üç ümmet oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1504. Ve bu insanlar da imtihan yönünden kısımlara ayrıldılar; Ademî şekillerdir ve üç ümmet oldular.

"O öyle Allah'tır ki, hanginizin ameli daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için ölümü ve diriliği yarattı" (Mülk, 67/2) ayet-i kerimesi gereğince, hayvanlık ve meleklik özelliklerinden birleşik olarak yarattığı insanlar, imtihan yönünden kısım kısım oldular. Gerçekte hepsi şeklen insan görünür; fakat anlamları itibarıyla genel olarak insanlar üç ümmet ve zümre oldular ki, yukarıdaki beyitte zikredildiği üzere, birisi "akl-ı mahz" (saf akıl) olan peygamberler ve evliyalar ve diğeri hayvani şehvetlerine tabi olan kimseler ve üçüncüsü de bazen akla ve bazen nefse tabi olup, akıl ve nefsi ile mücadele içinde bulunan insanlardır.

الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَ الْحَيَاتِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni "O öyle Allâh'dır ki, hanginizin ameli daha güzeldir diye sizi imtihân etmek için ölümü ve diriliği yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince, hayvâniyet ile melekiyetten mürekkeb olarak yarattığı beşer, imtihân cihetinden kısım kısım oldular. Vâkıâ hepsi şeklen insan görünür; fakat ma'nâları i'tibâriyle sûret-i umumiyyede beşer üç ümmet ve tâife oldular ki, yukarıki beyitte zikr olunduğu üzere, birisi "akl-ı mahz" olan enbiyâ ve evliyâ ve diğeri şehevât-ı hayvâniyyesine tâbi' olan kimseler ve üçüncüsü de gâh akla ve gâh nefse tâbi' olup, akıl ve nefsi ile mücâdele içinde bulunan insanlardır.

1505. Bir gürûh mutlakın müstağrakı olmuştur; Îsâ gibi meleğe mülhak olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1505. Bir grup mutlak varlığa dalmıştır; İsa gibi meleğe katılmıştır.

Birinci grup, nefsin ve tabiatın bağlarından kurtulan mutlak ruhun içine dalmış olup, İsa (a.s.) gibi meleğe katılmıştır ki, bunlar yüce peygamberler ve velilerdir.

Birinci tâife nefis ve tabîatın bağlarından kurtulan rûh-ı mutlakın müstağrakı olup, Îsâ (a.s.) gibi meleğe mülhak olmuştur ki, bunlar enbiyâ ve evliyâ-yı kirâmdır.

1506. Nakşı âdemdir, lâkin ma'nâsı Cebrâîl'dir; hışım ve hevâdan ve kāl ü kıylden kurtulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1506. Şekli insandır, lâkin anlamı Cebrâîl'dir; öfke ve nefsanî arzulardan ve dedikodudan kurtulmuştur.

O peygamberlerin ve evliyaların şekli ve cismi insandır; fakat anlamı, küllî aklın (evrensel akıl) mazharı (tecelli yeri) olan Cebrâîl'dir. Nefsin gazabından ve nefsanî arzu ve heveslerinden ve dedikodularından kurtulmuşlardır.

O enbiyâ ve evliyânın nakşı ve cismi, âdemdir; fakat ma'nâsı, mazhar-ı akl-ı kül olan Cebrâîl'dir. Nefsin gazabından ve hevâ ve heveslerinden ve dedikodularından kurtulmuşlardır.

1507. Riyâzetten ve zühd ve cihâddan kurtulmuştur; gûyâ o, muhakkak âdemîden doğmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1507. Riyâzattan, zühd ve cihaddan kurtulmuştur; sanki o, kesinlikle insandan doğmadı.

Nefse ait sıfatlardan kurtulan yüce kişiler, riyâzattan, zühdden ve mücâhededen de kurtulmuş olurlar; çünkü riyâzat, övünmekten sakınma ve mücâhede, nefsi ıslah etmek içindir. Bunlarda ise, nefsin sıfatları kalmamış ve mutlak ruhun hükümlerinde kaybolmuşlardır. Ruh ise Hak'ta fânidir ve ilahi ahlak ile ahlaklanmıştır; çünkü Hak'kın halifesidir. Buna göre onların zühd ve perhizleri, ancak Hak'kın nehyettiği şeylerle sınırlıdır. Nitekim Fahreddin-i Irakî hazretleri Kitâb-ı Lemeât'ında bu anlamda şöyle buyurur: "Eğer seven kişi, Hak'kın hoşnut olunmayan vechini görse bile rıza vermemelidir; zira onun hoşnut olunmayan vechi, ona razı olmamasıdır. وَلاَ يَرْضى العباده الكفر (Zümer, 39/7) ["Kullarının küfrüne razı olmaz!"] Bir seven kişi ki, Hak'kı, Hak ile görür ve âlemi Hak görür, münkerâta Hak ile, Hak üzerine, Hak için inkâr eder ve bu inkârda hüccetini ikame edip, şer'an haram olan her şeyde Hak'kın cemalini görmez; şüphesiz ondan sakınır. Belki ona tabiatı gereği rağbeti olmaz. Burada bir şüphe araya girer, şöyle ki: "Seven kişi, mademki tecelliye mahkûmdur ve tecelli bütün eşyayı kapsar, tecelliyi nazarından def edebilir [mi?]" Buna cevaben deriz ki: "Tecelli iki çeşittir: Zât tecellisi ve isimler ve sıfatlar tecellisi. Zâtî tecelliyi kuvvet ve üstünlüğü sebebiyle def edemez. Ama isimler ve sıfatlar tecellisini def etmeye kadirdir. "Çünkü bu tecelli, temayüz ve tasarruf kuvvetini ortadan kaldıracak kuvvete izin vermez." Kahır tecellisini, lütuf tecellisi ile def edebilir ve meşru olmayan her şeyde kahır ve celali ve hoşnut olunan her şeyde de lütuf ve cemal nişanını görür. Burada اعوذ برضاك من سخطك yani "Senin gazabından, rızana sığınırım!" der. Ve zât tecellisinde اعوذ بك منك yani "Senden sana sığınırım!" der. Şimdi bu gibi kemal-i irfana ulaşan kişiler, her ne kadar cismiyet itibarıyla insanoğlundan ise de, sanki insandan doğmamış olan bir melek hükmündedirler.

Sıfât-ı nefsâniyyelerinden kurtulan zevât-ı kirâm, riyâzetten ve zühd-den ve mücâhededen dahi kurtulmuş olurlar; çünki riyâzet ve mübâhâttan perhîz ve mücâhede, nefsi ıslâh etmek içindir. Bunlarda ise, nefsin sıfatla-rı kalmamış ve rûh-ı mutlakın ahkâmında müstağrak olmuşlardır. Ve rûh ise Hak'da fânîdir ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıktır; çünki halîfe-i Hak'dır. Binâenaleyh onların zühd ve perhîzleri, ancak Hakk'ın nehy etti-ği şeylere inhisâr eder. Nitekim Fahreddîn-i Irâkî hazretleri Kitâb-ı Leme-âtında bu ma'nâda şöyle buyurur: "Eğer muhibb, nâ-marzîde Hakk'ın vechini görse bile rızâ vermemelidir; zîrâ onun nâ-marzîde vechi, ona râzı olmamasıdır. وَلاَ يَرْضى العباده الكفر (Zümer, 39/7) ["Kullarının küfrüne râzı ol-maz!"] Bir muhibb ki, Hakk'ı, Hak ile görür ve âlemi Hak görür, münkerâ-ta Hak ile, Hak üzerine, Hak için inkâr eyler ve bu inkârda hüccetini ikāme edip, şer'an harâm olan her şeyde cemâl-i Hakk'ı görmez; şübhesiz ondan ictinâb eyler. Belki ona tab'an rağbeti olmaz. Burada bir şübhe müzâhame eyler, şöyle ki: "Muhib, mâdemki mahkûm-1 tecellîdir ve tecellî bütün eş-yâyı şâmildir, tecellîyi nazarından def' edebilir [mi?]" Buna cevâben deriz ki: "Tecellî iki nevi'dir: Tecellî-i zât ve tecellî-i esmâ ve sıfât. Tecellî-i zâtî-yi kuvvet ve istîlâsı hasebiyle def edemez. Ammâ tecellî-i esmâ ve sıfatı def'e kadirdir. "Çünki bu tecellî kuvve-i temeyyüz ve tasarrufu ref edecek kuvveti câiz değildir." Tecellî-i kahrîyi, tecellî-i lutfi ile def edebilir ve nâmeşrû' olan her şeyde kahır ve celâli ve marzî olan her şeyde de nişân-1 lutuf ve cemâli görür. Burada اعوذ برضاك من سخطك ya'ni "Senin gazabından, rızâna sığınırım!" der. Ve tecelli-izatide اعوذ بك منك ya'ni "Senden sana sı-ğınırım!" der. İmdi bu gibi kemâl-i irfâna vâsıl olan zevât, her ne kadar cis-miyet i'tibariyle benî-âdemden ise de, gûyâ âdemden doğmamış olan bir melek hükmündedirler.

1508. Diğer kısım eşeklere mülhak oldular; hışm-ı mahz ve şehvet-i mutlak oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1508. Diğer kısım eşeklere katıldılar; saf öfke ve mutlak şehvet oldular.

İnsanların bir kısmı tabiatları gereği eşeklere ve hayvanlara katılmıştır; tabiatları saf ve hâlis gazap ve hiçbir kayıt ile sınırlanmamış şehvet esasları üzerine dayanmıştır. Nefislerinin hazlarına engel olan her şeyi şiddetli bir gazapla eşekler gibi çifteler atıp yok etmeye çalışırlar ve her an nefislerinin şehveti ve hazzı arkasında koşarlar.

İnsanların bir kısmı tab'an eşeklere ve hayvanlara iltihâk etmiştir, tabîat-ları sâf ve hâlis gazab ve hiçbir kayd ile mukayyed olmayan şehvet esasları üzerine müstenid bulunmuştur. Hazz-ı nefislerine mâni' olan her bir şeyi ga-zab-ı şedîd ile eşekler gibi çifteler atıp mahv etmeğe çalışırlar ve her an nefis-lerinin şehveti ve hazzı arkasında koşarlar.

1509. Onlarda Cibrillik vasfı var idi ve gitti; o hâne dar ve o vasıf cesîm idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1509. Onlarda Cibrillik vasfı vardı ve gitti; o ev dar ve o vasıf büyüktü.

İnsan suretinde yaratılmış olmaları itibarıyla onlarda Cibrillik (Cebrail'e ait olma) ve melekiyet (meleklere ait olma) vasfı vardı; tabiatlarına hayvanlık üstün geldiği için o vasıf onlardan gitti. Çünkü hayvanlık evi dar ve o Cibrillik ve melekiyet vasfı ise büyük ve cesîm idi; bu büyük vasıf, o dar eve sığmadı.

Sûret-i insâniyyede mahlûk olmak i'tibariyle onlarda Cibrillik ve melekiyet vasfı var idi; tabîatlarına hayvâniyet galebe ettiği için o vasıf onlardan gitti. Çünki hayvanlık evi dar ve o Cibrillik ve melekiyet vasfı ise büyük ve cesîm idi; bu büyük vasıf, o dar eve sığmadı.

1510. Cansız olan şahıs ölmüş olur; vaktaki onun canı ânsız ola, eşek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1510. Cansız olan kişi ölmüş olur; ne zaman ki onun canı ânsız (Cebrailî vasıftan ve ahiret aklından yoksun) olursa, eşek olur.

[1511] "Ân", incelik, güzellik ve çekicilik anlamlarına gelir. Burada Cebrailî vasıf ve ahiret aklı anlamını vermek uygun olur. Yani, "Ölmüş olan kişi, hayvanî ruhsuz ve cansız olur ve hayvanî ruh ile yaşayan bir kişinin bu ruhu ânsız, yani ahiret aklından ve Cebrailî vasıftan yoksun olursa, o kişi bir eşek olur." Bu şerefli beyitte insanın üç mertebesine işaret vardır ki, onlar da: Cansız, hayvan ve insandır. Yani ruhsuz olan insan sureti cansızdır ve ahiret aklından uzak ve hayvanî ruh sahibi olan insan sureti de hayvandır, ve ahiret aklı ile nitelenmiş olan insan sureti de insandır.

[1511] "Ân", letâfet ve hüsn ve câzibe ma'nâlarına gelir. Burada vasf-1 Cibrîlî ve akl-ı maâd ma'nâsını vermek münasib olur. Ya'ni, "Ölmüş olan şahıs, rûh-i hayvânîsiz ve cemâd olur ve rûh-i hayvânî ile yaşayan bir şahsın bu rûhu ânsız, ya'ni akl-ı maâddan ve vasf-1 Cibrîlîden muarrâ olursa, o şahıs bir eşek olur." Bu beyt-i şerîfde beşerin üç mertebesine işâret vardır ki, onlar da: Cemâd, hayvân ve insandır. Ya'ni rûhsuz olan sûret-i beşeriyye cemâddır ve akl-ı maâddan ârî ve rûh-i hayvânî sâhibi olan sûret-i beşeriyye dahi hayvandır, ve akl-ı maâd ile muttasıf olan sûret-i beşeriyye de insandır.

1511. Zîrâ ki, ân tutmayan bir can alçaktır; bu söz hakdır, sûfî söylemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1511. Çünkü anı tutmayan bir can alçaktır; bu söz doğrudur, sûfî söylemiştir.

Çünkü aklı, şehvetine yenik düşüp an (içinde bulunulan zaman) ve letafet (incelik) sahibi olmayan bir can alçaktır, zira eğilimi aşağı âlemedir. Bu söz doğrudur ve bu sözü sûfî söylemiştir. "Sûfî"den maksat, sûfîlerin sultanı olan Efendimiz (s.a.v.) olmak uygun olur; çünkü bu şerif açıklamada geçen hadis-i şerifte "Şehveti aklına üstün gelen, hayvanlardan daha aşağı ve alçaktır" buyurulmuştu. Ve şehvetine yenik düşen bir insanın manasında güzellik ve incelik olmadığı açıktır.

Çünki aklı, mağlûb-ı şehvet olup ân ve letâfet sahibi ol[may]an bir can alçaktır, zîrâ meyli âlem-i süflîyedir. Bu söz doğrudur ve bu sözü sûfî söylemiştir. "Sûfî"den murâd, sûfîlerin sultânı olan (S.a.v.) Efendimiz olmak münasib olur; çünki bu sürh-i şerîfdeki hadis-i şerifde و من غلب شهوته عقله فهو ادنى من البهائم ya'ni "Şehveti aklına galebe eden behâyimden ednâ ve alçaktır" buyurulmuş idi. Ve şehvetine mağlûb olan bir insanın ma'nâsında hüsn ve letâfet olmadığı meydandadır.

1512. O hayvanlardan daha ziyade can çekişir; cihanda ince işçilikler yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1512. O, hayvanlardan daha fazla can çekişir; dünyada ince işçilikler yapar.

"Bârîk", ince ve "kâr", iş anlamına gelir; "bârîk-kâr" birleşik bir sıfattır, "ince işçilik" demektir. "Kârî"deki "yâ" masdariyettir. Yani, "Şehveti aklına üstün gelen kimse, dünya hayatında hayvandan daha fazla can çekişir; yani sıkıntı ve zahmet çeker. Çünkü dünyada geçimini sağlamak ve hırsını tatmin etmek için birtakım ince işçilikler yapar." Bilinmelidir ki, insan da hayvanın bir türüdür. Diğer hayvanlar arasında akıl ile ayrıcalıklı kılınmıştır. Aklın iki sıfatı vardır: Birincisi, ebedî olan ahiretinden haberdar ve fânî olan dünyasından gafil olandır; diğeri ise ebedî olan ahiretinden gafil ve fânî olan dünyasından haberdar olandır. İlk vukuf (haberdar olma) ve gaflet övülmüş, ikinci gaflet ve vukuf ise yerilmiştir. Aklın ilk sıfatı, ruhun güzelliği ve inceliğidir; çünkü zekânın ve kıyas yeteneğinin ta kendisidir; ve ikinci sıfatı, ruhun çirkinliği ve alçaklığıdır, çünkü ahmaklığın ta kendisidir. Fakat ahiret aklı ile tam olarak nitelenmek, her insanın işi değildir; ancak Allah'ın inâyetidir. Ve ahiretten gaflet de ilâhî hikmete dayanır. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 19. bölümünde Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Dünyayı imar etmeleri için Yüce Allah bir kavmin gözlerini gaflet ile bağladı. Eğer bir kısmını gafil kılmasa, hiçbir âlem imar olmaz. Gaflet imarlara ve bayındırlıklara sebeptir. Nihayet çocuk gafletten büyür. Aklı kemâle ulaştığında artık büyümez olur. Bu sebeple imarın sebep ve mucibi gaflettir ve harabiyetin sebebi de uyanıklık ve intibahtır."

"Bârîk", ince ve "kâr", iş ma'nâsına olup, “bârîk-kâr" vasf-ı terkîbîdir, "ince işçilik" demek olur. "Kârî"deki "yâ” masdariyettir. Ya'ni, "Şehveti ak- lına gālib olan kimse hayât-ı dünyeviyyesinde, hayvandan daha ziyâde can çekişir; ya'ni mihnet ve zahmet çeker. Zîrâ cihânda te'mîn-i maîşet etmek ve hırsını tatmîn eylemek için birtakım ince işçilikler yapar." Ma'lûmdur ki, insan dahi hayvanın bir nev'idir. Sâir hayvânât arasında akıl ile mümtâz olmuştur. Aklın iki sıfatı vardır ki, birisi ebedî olan, maâdından âgâh ve fânî olan maâşından gāfildir; ve diğeri ebedî olan maâdından gafil ve fânî olan maâşından âgâhdır. Evvelki vukūf ve gaflet memdûh ve ikinci gaflet ve vukūf ise mezmûmdur. Aklın evvelki sıfatı, rûhun hüsnü ve letâfetidir; çünki ayn-ı zekâvet ve kıyâsettir; ve ikinci sıfatı, rûhun kubhu ve rezâletidir, çünki ayn-ı hamâkattır. Fakat akl-ı maâd ile ittisâf-ı kâmil, her insanın kârı değildir; ancak inâyet-i Hak'dır. Ve maâddan gaflet dahi hikmet-i ilâhiyyeye müsteniddir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Dünyâyı ma'mûr etmeleri için Hak Teâlâ bir kavmin gözlerini gaflet ile bağladı. Eğer bir kısmını gāfil kılmasa, hiçbir âlem ma'mûr olmaz. Gaflet ma'mûrluklara ve âbâdanlıklara bâisdir. Nihâyet çocuk gafletten büyür. Aklı kemâle vâsıl olunca artık büyümez olur. Binâenaleyh ma'mûrluğun sebeb ve mûcibi gaflettir ve harâblığın sebebi de hüşyârî ve intibahdır."

1513. Bir mekr ve telbîsi ki, o izhar etmeyi bilir, o başka hayvandan zahir gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1513. Bir hile ve aldatma ki, onu ortaya çıkarmayı bilir, o başka hayvandan ortaya çıkmaz.

"Telbîs", bir şeyi karışık ve şüpheli kılmak demektir ki, hile ve aldatmanın eş anlamlısıdır. "Tenîden" mastarının çeşitli anlamları vardır; burada "ortaya çıkarmak ve göstermek" anlamı uygundur. Yani, "İnsan, geçim aklı (akl-ı maâş) sıfatı ile öyle bir hile ve karışıklık ortaya çıkarmayı bilir ki, onları başka hayvanlar gösteremez; çünkü başka hayvanlarda bu sıfat yoktur."

"Telbîs", bir şeyi karışık ve şübheli kılmak demektir ki, mekr ve hîlenin mürâdifidir. "Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâsı vardır; burada "peydâ ve ızhâr etmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, “İnsan akl-ı maâş sıfatı ile öyle bir hîle ve teşvîşât peydâ etmeyi bilir ki, onları başka hayvanlar ızhâr edemez; zîrâ başka hayvanlarda bu sıfat yoktur."

1514. Sırmacılığa mensub libasları dokumayı, denizin dibinde incileri bulmayı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1514. Sırmacılığa ait elbiseleri dokumayı, denizin dibinde incileri bulmayı bilir.

1515. İlm-i hendesenin ince işçiliklerini, nücûm ve ilm-i tıb ve felsefe ile beraber bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1515. Geometri ilminin ince işçiliklerini, astroloji ve tıp ilmi ve felsefe ile birlikte bilir.

1516. Ki onun taalluku ancak bu dünyayadır, onun nef'inin yedinci gök yolu yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1516. Çünkü onun ilgisi ancak bu dünyayadır, onun faydasının yedinci gök yolu yoktur.

Yani, "Geçim aklı sahipleri sırmalı kumaşlar dokumayı ve denizin dibinden inciler çıkarmayı ve mühendisliğin ince işçiliklerini, astrolojiden hükümler çıkarmayı, tıp ilmini ve felsefeyi bilir ki, bunların hepsi ancak dünya hayatının görünen kısmına ilişkindir. Nitekim bunlar hakkında ayet-i kerimede يَعْلَمُونَ ظَاهراً مِنَ الْحَوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) yani "Onlar dünya hayatından görüneni bilirler, hâlbuki onlar ahiretten ve beka âleminden gafildirler" buyurulur. Şimdi bu ilimlerin faydası, ancak bu dünya hayatına ilişkindir; nefsin yedinci mertebesi olan "nefs-i sâfiye" ve "bâkıye" tarafına bu faydanın asla yolu yoktur." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 4. faslında da bu anlama dair birçok hakikati beyan buyurmuşlardır.

Ya'ni, "Akl-ı maâş sahibleri sırmalı kumaşlar dokumayı ve denizin dibin-den inciler çıkarmayı ve mühendisliğin ince işçiliklerini, ilm-i nücûmdan ah-kâm istinbâtını, ilm-i tıbbı ve felsefeyi bilir ki, bunların hepsi ancak hayât-ı dünyanın zâhirine taalluk eder. Nitekim bunlar hakkında âyet-i kerîmede يَعْلَمُونَ ظَاهراً مِنَ الْحَوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُم غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'ni "Onlar hayât-ı dünyadan zahir olanı bilirler, halbuki onlar âhiretten ve âlem-i bekādan gā-fildirler" buyurulur. İmdi bu ulûmun nef'i, ancak bu hayât-ı dünyeviyyeye taalluk eder; nefsin yedinci mertebesi olan "nefs-i sâfiye” ve “bâkıye" tarafı-na bu nef'in aslâ yolu yoktur." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 4. fas-lında da bu ma'nâya dair birçok hakāyık beyân buyurmuşlardır.

1517. Bu hep ahır binasının ilmidir ki, öküzün ve devenin vücudunun sütûnudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1517. Bu, hep ahır binasının ilmidir ki, öküzün ve devenin vücudunun direğidir.

"Ahır"dan kastedilen, insan bedeninin oluşma ve bozulma yeri olan dünyadır. "Öküz" ile "deve"den kastedilen ise, hayvanî ruha sahip olan insan bedenleridir. Yani, "Bu yukarıda sayılan ilimlerin hepsi fani olan dünyayı inşa etmenin ve imar etmenin ilmidir ki, öküz ve deve konumunda olan insan bedeninin varlığının direğidir. Bu direkler olmazsa, insan varlığının devamlılığı gerçekleşmez."

"Ahır"dan murâd, cism-i beşerin mahall-i tekevvün ve tefessüdü olan dünyâdır. Ve "öküz" ile "deve"den murâd, rûh-ı hayvânî sahibi olan ec-sâm-ı beşeriyyedir. Ya'ni, "Bu yukarıda sayılan ilimlerin hepsi fânî olan dünyayı binâ ve ma'mûr etmenin ilmidir ki, öküz ve deve mesâbesinde olan cism-i beşerin vücûdunun direğidir. Bu direkler olmazsa, vücûd-1 be-şerin kıvamı hâsıl olmaz."

1518. Birkaç gün hayvanın istibkāsı için, bu ahmaklar onun adını rumûz ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1518. Birkaç gün hayvanın yaşamını sürdürmesi için, bu ahmaklar onun adını rumuzlarla ifade ettiler.

Birkaç günlük hayvani hayatın devamını talep etmek için, ebedi hayattan gafil olan bu gibi zahiri ilimler sahipleri, tam bir ahmaklıklarından dolayı, bu ilimlerin adını birbirleri arasında, birtakım rumuzlar ve işaretler koymak suretiyle konuştular. Örneğin altın yapmakla meşgul olan kimyagerler, cıvaya ve nişadıra ve kükürt çeşitlerine ve zırnık türlerine "ruhlar ve an" derler. Altına ve gümüşe ve kurşuna ve demire ve bakıra "cisimler" derler. Mizacı sağlıklı olan genç erkeklerin başlarındaki siyah saça "hacer-i esved" (kara taş) derler ki, iksir yapımında kullanılır. Bu kimyagerler daha bunlar gibi birçok rumuzlu kelime koymuşlardır. Ve tıp ilminin ve hendesenin (geometri) ve nücumun (astroloji) dahi böyle birçok işaretli terimleri vardır ki, sahipleri kendi aralarında kullanıp, fazilet (üstünlük) gösterdiklerini zannederler ve baki (kalıcı) hayatlarına zerre kadar faydası olmayan bu ilimlerle övünürler.

Birkaç günlük hayât-ı hayvâniyyenin bekāsını taleb için, hayât-ı ebediy-yeden gafil olan bu gibi ulûm-ı zâhiriyye erbâbı, kemâl-i hamâkatlarından dolayı, bu ilimlerin adını yekdîğeri arasında, birtakım rumûz ve işaretler vaz'etmek sûretiyle konuştular. Meselâ altın yapmakla meşgül olan kimyâgerler, cıvaya ve nişadıra ve kükürt aksâmına ve zırnık envâ'ına “ervâh ve ân" der-ler. Altına ve gümüşe ve kurşuna ve demire ve bakıra "ecsâd" derler. Sahî-hu'l-mizâc olan delikanlıların başlarındaki siyah saça "hacer-i esved" derler ki, iksîr i'mâlinde kullanılır. Bu kimyâgerler daha bunlar gibi birçok elfâz-ı rumûz vaz' etmişlerdir. Ve ilm-i tıb ve hendese ve nücûmun dahi böyle birçok ıstılâhât-ı işârileri vardır ki, erbâbı kendi aralarında kullanıp, ızhâr-ı fazîlet ettiklerini zannederler ve hayât-ı bakıyelerine zerre kadar fâidesi olmayan bu ulûm ile iftihâr ederler.

1519. Hak yolunun ilmini ve onun menzilinin ilmini, sahib-i dil, yahud onu, onun dili bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1519. Hak yolunun ilmini ve onun menzilinin ilmini, gönül sahibi yahut onun gönlü bilir.

Hak yolunun ilmine ve o yolun menzilinin ilmine gelince, bu ilmi, gönül sahibi bilir veyahut o gönül sahibinin gönlü bilir.

"Hak yolu"ndan maksat, kişinin başlangıcına dönme yoludur ve bu yolun menzilleri "Allâh’a giden yollar yaratılmışların nefesleri sayısıncadır" sözüne göre, her ferdin yatkınlığına nazaran sayılamazdır. Ancak bu yolun kapısı Peygamber'in getirdiği şeriata ve onun hallerine tam olarak uymaktır; ve şeriata ve peygamberî hallere tam olarak uyanlar, gönül sahibi olup, bunlar da iki kısımdır: Birincisi "ehl-i mükâşefe"dir ki, bu kişilere kalplerinin bildiği haller gizli kalmaz; yani kalplerinin bildiğini görür ve bilirler. Ve diğeri ehl-i mükâşefe olmadığından, kalbinin bildiğini görmez ve fakat kalbinin sevkıyla hareket edip, bu sevkin sebebini, dış âlemde meydana geldiği zaman, dış gözle görür. Nitekim III. ciltte zikredilen "Yedi Abdal" ile, Şeyh Dekūkî hazretlerinin halleri bunun delilidir. Bu anlama göre şerefli beyitteki "yahut" kelimesi seçenek belirtmek içindir.

Hak yolunun ilmine ve o yolun menzilinin ilmine gelince, bu ilmi, gönül sahibi bilir veyâhud o gönül sahibinin gönlü bilir.

“Hak yolu”ndan murâd, kişinin mebde’ine rücû’ yoludur ve bu yolun menzilleri الطرق إلى الله بعدد انفاس الخلائق ya’ni “Allâh’a yol mahlûkātın nefesleri adedincedir” kavlince, her ferdin isti’dâdına nazaran gayr-i kābil-i ta’dâddır. Ancak bu yolun kapısı Peygamber’in getirdiği şerîata ve onun ahvâline kemâliyle ittiba’dır; ve şerîata ve ahvâl-i peygamberîye kemâliyle ittibâ’ edenler, gönül sahibi olup, bunlar da iki kısımdır: Birisi “ehl-i mükâşefe”dir ki, bu zevâta kalblerinin bildiği ahvâl mestûr olmaz; ya’ni kalblerinin bildiğini görür ve bilirler. Ve dîğeri ehl-i mükâşefe olmadığından, kalbinin bildiğini görmez ve fakat kalbinin sevkıyle hareket edip, bu sevkın sebebini, âlem-i zâhirde hâdis olduğu vakit, çeşm-i zâhir ile görür.. Nitekim III. cildde mezkûr olan “Abdâl-ı seb’a” ile, Şeyh Dekūkî hazretlerinin halleri bunun delilidir. Bu ma’nâya göre beyt-i şerîfdeki “yâ” terdîd için olur.

1520. İmdi bu terkibde hayvân-ı latif yarattı ve danişe elîf etti. [1521]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1520. Şimdi bu terkipte latif bir hayvan yarattı ve bilgiyi ona dost kıldı.

Yani, "Yüce Allah, akıl ile şehvetten ve melekiyet (meleklik) ile hayvâniyetten (hayvanlık) birleşik olmak üzere, bu oluş ve bozuluş âleminde latif bir hayvan yarattı ki, o insandır. Ve ona 'latif hayvan' denilmesi, latif (ince) ile kesiften (yoğun) birleşik olmasından kaynaklanır. Çünkü hayvanlığı kesif, melekiyeti latiftir. Ve bu latif hayvanı bilgiye ve ilme dost ve yakın kıldı." Çünkü, ister zâhirî (dışsal) ister bâtınî (içsel) olsun, bu her iki ilim türüyle meşgul olmayı arzulayan ancak bu latif hayvandır. Şu kadar var ki, zâhirî ve dünyevî ilimlerle bütün ömrünü israf edip tabiî şehvetlerine yenik düşen ve bâtınî ve uhrevî (âhirete ait) ilimlerden habersiz kalan insanlar, yukarıda açıklandığı üzere hayvana katılmışlardır.

Ya’ni, “Hak Teâlâ hazretleri akıl ile şehvetten ve melekiyet ile hayvâniyetten mürekkeb olmak üzere, bu âlem-i kevnde bir hayvân-ı latîf yarattı ki, o insandır. Ve ona “hayvân-ı latîf” buyurulması, latîf ile kesîften mürekkeb olmasından nâşîdir. Zîrâ hayvâniyeti, kesîf ve melekiyeti latîftir. Ve bu hayvân-ı latîfi dânişe ve ilme dost ve elîf yaptı.” Zîrâ, ister zâhirî ve ister bâtınî olsun, bu her iki nevi’ ilim ile tevaggule hâhişger olan ancak bu hayvân-ı latîfdir. Şu kadar ki, ulûm-ı zâhiriyye ve dünyeviyye ile bütün ömrünü israf edip şehevât-ı tabîiyyesine mağlûb ve ulûm-ı bâtıniyye ve uhreviyyeden bîhaber kalan insanlar, yukarıda îzâh olunduğu üzere hayvana mülhaktırlar.

1521. O kavmin adını "En'âm gibi" etti, zîrâ ki uykunun uyanıklığa nisbeti hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1521. O kavmin adını "En'âm gibi" etti, çünkü uykunun uyanıklığa oranı nasıldır?

Hak Teâlâ hazretleri, bu hayvana katılmış olan insanlara, A'raf Sûresi'nde şöyle buyurdu: وَ لَقَد ذَرأنا لجهنم كثيراً من الجن والانس لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بها وَ لَهُمْ أعين لا يبصرون بها وَ لَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بها أُولَئِكَ كَالأَنْعَام بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (A'raf, 7/179) yani "Biz insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yarattık; kalpleri vardır, idrak etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler; işte onlar evcil hayvanlar gibidirler, hatta onlardan daha şaşkındırlar; onlar gâfildirler." Bu âyet-i kerîmede onlara "Ke'l-en'âm" ["Hayvanlar gibi"] adını taktı; çünkü bu insanlar uyku içindedirler ve rüya hükmünde olan bu dünyanın hayalleriyle meşguldürler ve geçim akıllarını, ahiret aklına dönüştürme gereğini hissetmeyip, dünya ilimlerinin tahsiline ömürlerini adamışlardır. Ve insanî ruhlarından gaflet içindedirler. Ancak ahiret aklı sıfatını taşıyan insanlar, bu dünyanın uyku halinden farkı olmadığını bildiklerinden, onlar uyanıktırlar. Bu iki zümre arasındaki oran, uyku ile uyanıklık arasındaki oranlara benzer. Hiç uyku hali, uyanıklık haline benzer mi? Bu zikredilen âyet-i kerîme, II. cildin 3071 numaralı beytinde dahi آنکه کالانعام بد بل هم اضل گرچه پر مکرست آن گنده بغل ["O kimse ki, en'âm gibi, hatta onlardan daha şaşkın oldu, o koltuğu kokmuş her ne kadar mekr (gizli yönlendirme) dolu ise de."] şeklinde geçti.

Bu hayvana mülhak olan insanlara Hak Teâlâ hazretleri sûre-i A'raf da وَ لَقَد ذَرأنا لجهنم كثيراً من الجن والانس لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بها وَ لَهُمْ أعين لا يبصرون بها وَ لَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بها أُولَئِكَ كَالأَنْعَام بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (A'raf, 7/179) ya'ni "Biz insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yarattık; kalbleri vardır, idrak etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler; işte onlar hayvânât-ı ehliyye gibidirler ve belki onlardan daha şaşkındırlar; onlar gāfildirler" âyet-i kerîmesinde "Ke'l-en'âm" ["Hayvanlar gibi"] adını taktı; zîrâ bu insanlar uyku içindedirler ve rü'yâ mesâbesinde olan bu dünyanın hayâlâtıyla meşgüldürler ve akl-ı maaşlarını, akl-ı maâda tahvíl etmek lüzûmunu hissetmeyip, ulûm-ı dünyeviyyenin tahsiline hasr-ı ömr etmişlerdir. Ve rûh-ı insânîlerinden gaflet içindedirler. Velâkin akl-ı maâd sıfatını hâiz olan insanlar, bu dünyânın uyku hâlinden farkı olmadığını bildiklerinden, onlar uyanıktırlar. Bu iki tâife arasındaki nisbet, uyku ile uyanıklık arasındaki nisbetlere benzer. Hiç uyku hâli, uyanıklık hâline benzer mi? Bu zikr olunan âyet-i kerîme, II. cildin 3071 numaralı beytinde dahi آنکه کالانعام بد بل هم اضل گرچه پر مکرست آن گنده بغل ["O kimse ki, en'âm gibi, belki onlardan daha şaşkın oldu, o koltuğu kokmuş her ne kadar mekr dolu ise de."] sûretinde mürûr etti.

1522. Rûh-ı hayvânî uykudan başkasını bilmez; kavm mün'akis hisler tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1522. Hayvanî ruh uykudan başkasını bilmez; halk tersine dönmüş hisler taşır.

Yani "İnsanın hayvanî ruhu, hakikat âlemi karşısında uykudan başkasını bilmez ve rüya hükmünde olan dünya suretlerinden başka, ruhani suretler olduğunu inkâr eder. Örneğin uykuda olan bir kimse ancak gördüğü rüya ile meşgul olur ve o suretleri müşahede etmeye dalmış bulunur. Uyanıklık hâlindeki yaşam tarzından, evinden barkından ve sanatından habersiz kalır. Uyanıklık hâlinde denizde yürümek ve havada uçmak ve gayet yüksek bir yerden bir adımda aşağı inivermek mümkün olmadığını bilirken, rüya âleminde hiç çekinmeksizin bunları yapar. Bu sebeple rüyasındaki hisleri, uyanıklık hâlindeki hislerinin tersi olur." Bunun gibi bu dünyada hayvanî ruhlarının hükümlerine tabi olan kimseler dahi, ahiret âlemi ve hakikate göre tersine dönmüş hislere sahiptirler. Örneğin hayvanî ruhun ölümü, hayattır ve dünyevî hayat ise ölümdür. Nitekim Hz. Pir bir gazelinde şöyle buyurur: Nazmen tercüme: "Mevt hayâttır ve hayattır ölüm Kâfir onun aksini eyler gümân Ger yıkılırsa ten évi ağlama Mahbesini yıktın efendi inan!"

Sözün özü, hayvanî ruhun hükümlerine dalmış olanların diğer hisleri dahi böyle tersine dönmüştür. Bu sebeple hakikatin hâlini müşahede eden peygamberler ve evliyalar bu dünyanın zevklerinden kaçınmışlar ve zaruret miktarıyla yetinmişlerdir.

Ya'ni “İnsanın rûh-ı hayvânîsi, âlem-i hakîkatin muvâcehesinde uykudan başkasını bilmez ve rü'yâ mesâbesinde olan suver-i âlemden başka, suver-i rûhâniyye olduğunu inkâr eder. Meselâ uykuda olan bir kimse ancak gördüğü rü'yâ ile meşgül olur ve o sûretlerin müşâhedesinde müstağrak bulunur. Uyanıklık hâlindeki tarz-ı maîşetinden ve evinden barkından ve san'atından bî-haber kalır. Uyanıklık hâlinde denizde yürümek ve havada uçmak ve gâyet yüksek bir mahalden bir adımda aşağıya inivermek mümkin olmadığını bilirken, rü'yâ âleminde hiç çekinmeksizin bunları yapar. Binâenaleyh rü'yâsındaki hisleri, uyanıklık hâlindeki hislerinin aksi olur." Bunun gibi bu dünyâda rûh-i hayvânîlerinin ahkâmına tâbi' olan kimseler dahi, âlem-i âhiret ve hakîkate nazaran mün'akis hislere mâliktirler. Meselâ rûh-i hayvânînin ölü- mü, hayâttır ve hayât-ı dünyeviyye ise ölümdür. Nitekim Hz. Pîr bir gazellerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Mevt hayâttır ve hayattır ölüm Kâfir onun aksini eyler gümân Ger yıkılırsa ten évi ağlama Mahbesini yıktın efendi inan!"

Velhâsıl rûh-ı hayvânî ahkâmında müstağrak olanların sâir hisleri dahi böyle mün'akisdir. Binâenaleyh hakikat-ı hâli müşâhede eden enbiyâ ve evliyâ bu dünyanın ezvâkından müctenib olmuşlar ve zarûret mikdârıyla iktifâ etmişlerdir.

1523. Uyanıklık geldi, hayvanlık uykusu kalmadı; kendi hissinin in'ikasını levhden okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1523. Uyanıklık geldi, hayvanlık uykusu kalmadı; kendi hissinin yansımasını levhadan okudu.

Uyanıklık iki şekilde olur. Birisi "ihtiyarî ölüm" (iradî ölüm) ile, diğeri "ıztırarî ölüm" (zorunlu ölüm) iledir. İhtiyarî ölüm, bütün nefsin heveslerinden, bedensel hazlardan, nefsanî isteklerden ve tabiatın ve şehvetin gerektirdiklerinden fani olmaktır. Iztırarî ölüm ise, ruhun cisimden bağını kesmesidir. İnsanların özel duyuları (havâss-ı beşer), ıztırarî ölümden önce uyanıp, bu âlemin rüya olduğunu bilirler ve insanların gaflet ehli olanları, ıztırarî ölüm ile uyanırlar; kendilerinde hayvanlık uykusu kalkmayınca dünya, rüyasındaki hislerinin berzahtaki hislerin tamamıyla aksi olduğunu, kendi hakikatinin levhasında okur. Örneğin dünyadaki kibir sıfatının, berzah âleminde zillet ve zenginliğin fakirlik olduğunu kendi nefsinde gözlemler.

Uyanıklık iki sûretle olur. Birisi “mevt-i ihtiyârî" ile ve diğeri “mevt-i iztırârî" iledir. Mevt-i ihtiyârî bilcümle hevâ-yı nefisden ve lezzât-ı cismâniyye ve müşteheyât-ı nefsâniyyeden ve muktezeyât-ı tabîat ve şehvetten fânî olmaktır. Mevt-i iztırârî, rûhun cisimden alâkasını kesmesidir. Havâss-ı beşer, mevt-i ıztırârîden evvel uyanıp, bu âlemin rü'yâ olduğunu bilirler ve beşerin ehl-i gaflet olanları, mevt-i ıztırârî ile uyanırlar; kendilerinde hayvanlık uykusu kalkmayınca dünyâ, rü'yâsındaki hislerinin berzahdaki hislerin tamâmiyle aksi olduğunu, kendi hakikatinin levhinde okur. Meselâ dünyadaki sıfat-ı kibrin, âlem-i berzahda zillet ve zenginliğin, fakr olduğunu kendi nefsinde müşâhede eder.

1524. O kimsenin hissi gibi ki, onu uyku kaptı, vaktāki bîdâr oldu, aksliği göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. O kimsenin hissi gibi ki, onu uyku kaptı, uyandığı zaman aksiliği göründü.

Nasıl ki dünya uykusunda insan, dünya hayatındaki geçim tarzının zıddı olan birtakım rüyalar görür. Fakir iken, kendisini rüyasında zengin bir halde veya hasta iken kendisini sağlıklı bir durumda görür. Uyandığı zaman, gördüğü suretlerin tamamıyla tersine olduğunu anlar. Örneğin insan, "en güzel biçimde" yaratılmış bir varlık iken, dünya hayatında insani sıfatlarla nitelenmeyi bırakıp, hayvani sıfatları seçtiğinden dolayı ölüm vasıtasıyla uyandığı zaman, kendisini insani suretten arınmış ve hangi hayvanın sıfatı üstün ise, o hayvanın suretiyle şekillenmiş bulur. Nitekim Mesnevî'nin II. cildinin 1408 numaralı şerefli beytinde şöyle buyurulmuştu: "Bir huy ki, o senin vücudunda üstündür, o tasvir üzerine de haşrin (dirilişin) vaciptir."

Ve Hakim Senâî hazretleri de Zâdü's-Sâlikîn ismindeki yüce eserlerinde şöyle buyururlar: "Eğer bu dünyada melek-sıfat isen, yarın senin haşrin melek iledir; ve eğer köpek tabiatlı isen diriliş vaktinde dahi kabrinin içinden bir köpek olarak kalkarsın."

Nitekim dünyâ uykusunda insan, hayât-ı dünyeviyyesindeki tarz-ı maişetinin aksi olan birtakım rüyalar görür. Fakîr iken, kendisini rü'yâsında zengin bir halde veyâ hasta iken kendisini hâl-i sıhhatte müşâhede eder. Uyandığı vakit, gördüğü sûretlerin tamâmiyle tersine olduğunu anlar. Ezcümle insan, "ahsen-i takvîm" üzere yaratılmış bir mahlûk iken, hayât-ı dünyeviyyesinde sıfât-ı insâniyye ile ittisafı bırakıp, sıfat-ı hayvaniyyeyi ihtiyâr ettiğinden dolayı ölüm vâsıtasıyla uyandığı vakit, kendisini sûret-i insâniyyeden muarrâ ve hangi hayvanın sıfatı galib ise, o hayvanın sûretiyle musavver bulur. Nitekim II. cild-i Mesnevînin 1408 numaralı beyt-i şerîfinde şöyle buyurulmuş idi: "Bir sîret ki, o senin vücudunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vacibdir."

Ve Hakîm Senâî hazretleri dahi Zâdü's-Sâlikîn ismindeki eser-i âlîlerinde şöyle buyururlar: "Eğer bu dünyâda melek-sıfat isen, yarın senin haşrın melek iledir; ve eğer köpek tabîatlı isen vakt-i nüşûrda dahi kabrin içinden bir köpek olarak kalkarsın."

1524. Şübhesiz o, sâfillerden daha süflî olur; onu terk et! "Ben ufûl edenleri sevmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. Şüphesiz o, aşağılardan daha aşağı olur; onu terk et! "Ben batanları sevmem!"

Böyle olunca o kimse, insânî yatkınlığının kıymetini bilmediği için, aşağı olan hayvanlardan daha aşağı olur. Buna göre, insanlar arasından batan ve hayvanlar arasında görünen böyle kimselerin sohbetini terk et; çünkü ben batanları sevmem.

Bu şerefli beyitte, Kehf Suresi'nde geçen وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَ الْعَشِي يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَ لَا تَعْدُ عيناك عنهم تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَوَةِ الدُّنْيا وَ لَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَيَهُ وَ كَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا (Kehf, 18/28) yani "Sabah ve akşam Rab'lerinin vechini isteyip, Rab'lerini zikredenler ile nefsini tut; dünya hayatının süsünü talep ederek onlardan gözlerini çevirme ve kalbini bizim zikrimizden gafil kılan ve hevasına tabi olan kimseye itaat etme, onun işi berbattır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

در بیان تفسیر این آیت که وَ أَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْساً إلى رجسهم و قوله تعالى يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَ يَهْدِي بِهِ كَثِيراً

Bu "Kalplerinde hastalık olan kimselere gelince, o hastalık onların pisliklerine pislik artırır" (Tevbe, 9/125) ayetinin tefsiri ve Yüce Allah'ın “Kur'an sebebi ile çok kimseleri saptırır ve çok kimselere hidayet verir" (Bakara, 2/26) sözünün tefsiri beyanındadır.

Böyle olunca o kimse isti'dâd-ı insânîsinin kıymetini bilmediği için, sâfil olan hayvanlardan daha süflî olur. Binâenaleyh insanlar arasından ufûl eden ve hayvanlar arasında zâhir olan böyle kimselerin sohbetini terk et; zîrâ ben ufûl edenleri sevmem.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Kehf'de vaki وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَ الْعَشِي يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَ لَا تَعْدُ عيناك عنهم تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَوَةِ الدُّنْيا وَ لَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَيَهُ وَ كَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا (Kehf, 18/28) ya'ni "Sabah ve akşam Rab'lerinin vech- hini isteyip, Rab'lerini zikr edenler ile nefsini habs et; hayât-ı dünyanın zîne-

* Şârih bu beytin sâdece îzâhını yazmış, Farsçasını ve tercümesini yazmayı, belki de temize çekerken, atlamıştır. Atlanan bu beyit ve tercümesi tarafımızdan hazırlanıp mükerrer olarak 1524 ile numaralandırılmıştır. (Yayına hazırlayanlar) tini taleb ederek onlardan gözlerini çevirme ve kalbini bizim zikrimizden gāfil kılan ve hevâsına tabi' olan kimseye itâat etme, onun işi berbâddır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

در بیان تفسیر این آیت که وَ أَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْساً إلى رجسهم و قوله تعالى يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَ يَهْدِي بِهِ كَثِيراً

Bu "Kalblerinde maraz olan kimselere gelince, o maraz onların murdarlıklarına murdarlık ziyâde eder" (Tevbe, 9/125) âyetinin tefsîri ve Hak Teâlâ'nın “Kur'ân sebebi ile çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir" (Bakara, 2/26) kavlinin tefsîri beyânındadır

1525. Zîrâ onun tebdîl ve mücâhede isti'dâdı var idi ve onu alçaklığından dolayı fevt etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1525. Çünkü onun değişim ve mücadele yatkınlığı vardı ve onu alçaklığından dolayı yitirdi.

Kalplerinde hayvanlık hastalığı olan kimselerin murdarlıklarının çoğalması ve sapkınlığa düşmeleri o sebepten meydana geldi ki, onlarda hayvanlık sıfatlarını, mücadele ile meleklik sıfatına dönüştürme yatkınlığı varken, tabiatlarına hayvanlık daha hoş geldi; bu yatkınlıklarını yitirdiler ve sapkınlığa düştüler.

Kalblerinde hayvanlık hastalığı olan kimselerin murdarlıklarının çoğalması ve dalâlete düşmeleri o sebebden vâki' oldu ki, onlarda hayvâniyet sıfatlarını, mücâhede ile melekiyet sıfatına tebdîl etmek isti'dâdı var iken, tabîatlarına hayvanlık daha hoş geldi; bu isti'dâdlarını fevt ettiler ve dalâlete düştüler.

1526. Hayvan için dahi, mâdemki isti'dâd yoktur, onun özrü hayvanlık içinde pek rûşendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1526. Hayvan için dahi, mademki yatkınlık yoktur, onun özrü hayvanlık içinde pek açıktır.

Hayvanda meleklik sıfatını kazanma yatkınlığı olmadığından, o hayvanlık içinde kalmakta mazurdur.

Hayvanda melekiyet sıfatını iktisâb etmek isti'dâdı olmadığından, o hayvanlık içinde kalmakta ma'zûrdur.

1527. Mâdemki rehber olan isti'dâd ondan gitti, o her bir gıdâyı ki yer, eşek beynidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1527. Mademki rehber olan yatkınlık ondan gitti, o her bir gıdayı ki yer, eşek beynidir.

"Eşek beyni yemek," beynin kuvvetini gidermeye sebep olduğundan "mağz-ı har horden" (eşek beyni yemek), aklı olmamaktan ve boş laf söylemekten kinayedir (Bahâr-ı Acem). Yani "Hayvanlık tarafını benimseyen kimsede, düşünce sağlığının rehberi olan melekiyet (meleklere ait) yatkınlık gitmiş olduğundan, artık ondan akıllıca fikir ve mütalaa beklemek anlamsız olur." Kur'an'ı ve peygamber hadislerini ve evliya sözlerini yanlış ve tersine anlar. Örneğin evliyaullah şiirlerinde "mey"den (şarap) ve "mahbub"dan (sevgili) bahsederler; bunlarda hayvanlık üstün geldiğinden, "mey"den kastedilen maddi şaraptır ve "mahbub"dan kastedilen, zahiri güzellerdir diye iddia ederler. Sözün özü, bunların fikirleri bozuk ve muhakemeleri sakat olur.

"Eşek beyni yemek," dimâğın kuvvetini izâleye sebeb olduğundan "mağz-ı har horden", aklı olmamaktan ve boş laf söylemekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni "Hayvaniyet tarafını iltizâm eden kimsede selâmet-i fikrin reh-beri olan isti'dâd-ı melekiyyet gitmiş olduğundan, artık ondan âkılâne fikir ve mütâlaa beklemek abes olur." Kur'ân'ı ve ahâdîs-i nebeviyyeyi ve kelâm-ı evliyâyı yanlış ve tersine anlar. Meselâ evliyâullâh şiirlerinde “mey"den ve "mahbûb"dan bahs ederler; bunlarda hayvaniyet galib olduğundan, "mey"den murâd şarâb-ı maddîdir ve "mahbûb"dan murâd, sûrî güzellerdir diye iddia ederler. Velhâsıl bunların fikirleri fâsid ve muhâkemeleri sakîm olur.

1528. Eğer beladur yese, o afyon olur; ona sekte ve akılsızlık ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1528. Eğer belâdur ise, o afyon olur; ona sekte ve akılsızlık artar.

"Belâdur", bir ağacın meyvesidir ki, soğuk hastalıklarda kullanırlar. Soğukluk beyne etki ederek baygınlık meydana geldiği zaman, belâdur ile tedavi ederler. "Afyon" bilinen maddedir ki, uyku verir ve aklı giderir. "Sekte" bir hastalıktır ki, beyin boşluklarına rutubetin etkisinden meydana gelir. Bu sebeple bedenin hissi ve hareketi tamamen gider. "Belâdur", bu hastalığa faydalıdır. Yani, "Melekiyet (melekî özellikler) yatkınlığına sekte gelmiş olan, hayvanî ruhu mağlup olmuş birine 'belâdur' hükmünde olan doğru fikir telkin edilse, afyon gibi onun gaflet uykusunu artırır ve sektesini ve akılsızlığını çoğaltır."

"Belâdur", bir ağacın meyvesidir ki, emrâz-ı bâridede isti'mâl ederler. Bürûdet dimâğa te'sîr ederek bî-huşluk hâdis olduğu vakit, belâdur ile tedâvî ederler. "Afyon" ma'lûm maddedir ki, uyku verir ve aklı izâle eder. "Sekte" bir hastalıktır ki, tecvîfât-ı dimâğa rutûbetin te'sîrinden hâdis olur. Bu sebeble tamâmiyle bedenin hissi ve hareketi gider. "Belâdur", bu hastalığa nâfi'dir. Ya'ni, “İsti'dâd-ı melekiyyetine sekte gelmiş olan bir rûh-ı hayvânî mağlûbuna "belâdur" mesâbesinde olan fikr-i müstakîm ilkā olunsa, afyon gibi onun gaflet uykusunu artırır ve sektesini ve akılsızlığı çoğaltır."

1529. Diğer bir kısım, yarısı hayvan, yarısı reşâd ile diri olarak cihâdda kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1529. Diğer bir kısım, yarısı hayvan, yarısı doğru yolu bulma ile diri olarak savaşta kaldı.

Yukarıda açıklanan üç sınıftan ikisinin hâli zikredildi. Bir sınıf kaldı ki, melekiyet (meleklik) vasfı ile hayvaniyet vasfının birbirine üstün gelmesi amacıyla daima çekişme ve savaş içindedir. Bu sınıf tamamen hayvan hükmünde değildir; tamamen melek hükmünde de değildir. Bazen nefse ait hazlara ve şehvetlere meyleder ve bazen melekiyet tarafına bakıp bu hayvaniyet hâlini kötü bulur. Ve doğru yolu bulup gitmek suretiyle dirilik eseri gösterir; ve sonra yine hayvaniyetin üstün gelmesiyle yolunu şaşırır ve tekrar uyanır, yine doğru yola yönelir. Sözün özü, bu iki zıt sıfatın etkisi altında mücadele eder.

Yukarıda îzah olunan üç sınıftan ikisinin hâli zikr olundu. Bir sınıf kaldı ki, melekiyeti ile hayvâniyeti birbirine gälib gelmek kasdıyla dâimâ münâzaa ve cihâd içindedir. Bu sınıf büsbütün hayvan hükmünde değildir; büsbütün melek hükmünde de değildir. Gâh huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyeye meyl eder ve gâh melekiyet tarafına nazar edip bu hayvâniyet hâlini takbîh eder. Ve reşâd ile, ya'ni doğru yolu bulup gitmek sûretiyle dirilik eseri gösterir; ve sonra yine galebe-i hayvâniyet ile yolunu şaşırır ve tekrar uyanır, yine doğru yola teveccüh eder. Velhâsıl bu iki muhâlif sıfatın te'sîri altında mücâhede eder.

1530. Gece ve gündüz cenk içinde ve keşmekeştedir, onun ahiri, evveli ile niza' etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1530. Gece ve gündüz savaş ve keşmekeş içindedir, onun sonu, başlangıcı ile çekişmiştir.

"Son"dan kasıt, hayvani ruh ve "başlangıç"tan kasıt, insani ve izafi ruhtur. Yani, "Bu üçüncü sınıfta bulunan insanların hayvani ruhları, izafi ruhlarıyla gece ve gündüz savaş ve çekişme içindedir. Aklın nefis ile mücadelesi, Mecnun'un deve ile çekişmesi gibidir ki, Mecnun'un eğilimi hürre tarafına ve devenin eğilimi geriye, yavru tarafınadır. Nitekim Mecnun dedi: "Devemin muhabbeti benim arkama ve benim muhabbetim önümedir. Ben ve o, muhakkak ihtilaf edicileriz."

Cenab-ı Pir efendimizin Fîhi Mâ Fîh'in 4. faslında bu şerh-i şerifi açıklayan yüce beyanları vardır ki, şöyle buyururlar: "Senin için âlemde bu uyku ve yeme içme gıdasından başka, Hak nurundan bir gıda vardır ki, ابیت عند ربی یطعمنی و یسقینی [Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir] onun delilidir. Bu âlemde o gıdayı unutmuş ve bu gıda ile meşgul olmuşsun ve gece ve gündüz bedeni beslersin, nihayet bu beden senin atındır ve bu âlem onun ahırıdır; onun gıdası, yiyicinin gıdası olamaz. Onun eğilimi uykuya, yeme içmeye ve zevklenmeyetir. Sebebi odur ki, hayvanlık ve behîmelik sana üstün gelmiştir. Sen onun üstünde, onların ahırında kalmışsın ve beka âleminin padişahları ve emirlerinin sınıfında makamın yoktur, gönlün oradadır. Fakat sen galip olunca, bedenin hükmüne girip ona esir olmuşsun. Nitekim Mecnun Leyla'nın şehrine yönelip, aklı başında oldukça devesini o tarafa sürdü. Ne zaman ki bir an Leyla'ya dalıp kendini ve devesini unuttu. Devesinin köyde bir yavrusu olduğundan, fırsat bulup geri döndü ve köye ulaştı. Mecnun kendine gelince, iki günlük yoldan geri dönmüş idi. Böylece üç ay yolda kaldı. Sonunda "Bu deve benim belamdır!" diye bağırıp, deveden aşağıya atladı ve yürüyerek gitti ve dedi:

“Ahir”den murâd, rûh-ı hayvânî ve “evvel”den murâd, rûh-ı insânî ve izâfidir. Ya'ni, "Bu üçüncü sınıfta bulunan insanların rûh-ı hayvânîleri, rûh-ı izâfileriyle gece ve gündüz cenk ve nizâ' içindedir. Aklın nefis ile mücadelesi, Mecnûn'un deve ile nizâ'ı gibi ki, Mecnûn'un meyli hürre tarafına ve devenin meyli geriye, yavru tarafınadır. Nitekim Mecnûn dedi: "Devemin muhabbeti benim arkama ve benim muhabbetim önümedir. Ben ve o, muhakkak ihtilaf edicilerdir"

Cenâb-ı Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh'in 4. faslında bu şerh-i şerîfi muvazzıh olan beyânât-ı aliyyeleri vardır ki, şöyle buyururlar: "Senin için âlemde bu hâb u hôr gıdâsından başka, nûr-ı Hak'tan bir gıdâ vardır ki, ابیت عند ربی یطعمنی و یسقینی [Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir"] onun burhânıdır. Bu âlemde o gıdâyı unutmuş ve bu gıdâ ile meşgûl olmuşsun ve gece ve gündüz teni beslersin, nihâyet bu ten senin atındır ve bu âlem onun ahırıdır; onun gıdâsı, yiyicinin gıdâsı olamaz. Onun meyli hâb u hôr ve tena'umadır. Sebebi odur ki, hayvanlık ve behîmelik sana galebe etmiştir. Sen onun üstünde, onların ahırında kalmışsın ve âlem-i bekānın pâdişâhları ve emîrlerinin sınıfında makamın yoktur, gönlün oradadır. Fakat sen galib olunca, tenin hükmüne girip ona esîr olmuşsun. Nitekim Mecnûn Leylâ'nın şehrine kasd edip, aklı başında oldukça devesini o tarafa sürdü. Vaktâki bir lahza Leyla'ya müstağrak olup kendini ve devesini unuttu. Devesinin köyde bir yavrusu olduğundan, fırsat bulup geri döndü ve köye vâsıl oldu. Mecnûn kendine gelince, iki günlük yoldan geri dönmüş idi. Böylece üç ay yolda kaldı. Akıbet "Bu deve benim belâmdır!" diye bağırıp, deveden aşağıya atladı ve mâşiyen gitti ve dedi:

1531. Mecnun ve onun devesi gibidirler; yakînen o, öne ve bu, kîn ile geriye çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1531. Onlar Mecnun ve onun devesi gibidirler; o, kesinlikle öne çeker ve bu, kinle geriye çeker.

Yani, "İnsan ruhu bir kişiyi Mecnun gibi öne, aşk ve marifet âlemine çeker; hayvanî ruh ise Mecnun'un devesi gibi kin ve gazapla geriye, aşağı âlemin şehvetleri ve nefsanî hazları tarafına çeker.

Ya'ni, “Rûh-ı insânî bir kişiyi Mecnûn gibi öne ve âlem-i aşk ve ma'rifete; ve rûh-ı hayvânî dahi Mecnûn'un devesi gibi kîn ve gazab ile geriye ve âlem-i süflînin şehevâtı ve huzûzâtı tarafına çeker.

1532. Mecnun'un meyli o Leyla'nın önüne gidicidir; devenin meyli arkaya yavrusu için koşucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1532. Mecnun'un meyli o Leyla'nın önüne gidicidir; devenin meyli arkaya yavrusu için koşucudur.

Mecnun gibi olan insan ruhunun meyli, gerçek Leyla olan Hakk'ın huzuruna gidicidir; ve deve gibi olan hayvani ruhun meyli, yavrusu hükmünde olan nefse ait kuvvetler (kuvâ-yı nefsâniyye) için, geriye ve aşağı âlem tarafına koşucudur.

Mecnûn gibi olan rûh-ı insânînin meyli, Leylâ-yı hakîkî olan Hakk'ın huzûruna gidicidir; ve deve gibi olan rûh-ı hayvânînin meyli, yavrusu mesâbesinde olan kuvâ-yı nefsânî için, geriye ve âlem-i süflî tarafına koşucudur.

1533. Eğer Mecnun bir dem kendinden gafil olaydı, deve dönerdi ve pek geriye gelir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1533. Eğer Mecnun bir an kendinden gafil olsaydı, deve dönerdi ve çok geriye gelirdi.

1534. Onun bedeni aşk ve sevda dolu olduğundan, bî-hod olmaktan ona çare olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1534. Onun bedeni aşk ve sevda dolu olduğundan, kendinden geçmekten ona çare olmadı.

O Mecnun'un bedeni aşk ve sevda dolu olduğundan, kendinden geçmek hâlinden kurtulmak için ona çare yoktu; çünkü aşk ile dolu olan bedenin hâli budur.

O Mecnûn'un cismi aşk ve sevda dolu olduğundan, kendinden geçmek hâlinden kurtulmak için ona çare yok idi; zîrâ aşk ile dolu olan cismin hâli budur.

1535. O kimse ki murâkıb olur, akl idi. Aklı ise, Leyla'nın sevdası kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1535. O kimse ki murakıp olur, akıl idi. Aklı ise, Leyla'nın sevdası kaptı.

İnsan varlığında, düşüncelerin ve fiillerin murakıbı (gözetleyicisi) akıl idi; halbuki aklı Leyla'nın aşk ve sevdası kaptı; bu sebeple düşüncelerin ve fiillerin murakıbı kalmadı.

Vücûd-ı beşerde, efkâr ve ef'âlin murâkıbı akıl idi; halbuki aklı Leylâ'nın aşk ve sevdâsı kaptı; binâenaleyh murâkıb-ı efkâr ve ef'âl kalmadı.

1536. Fakat naka çok murakib ve çevik idi, o yularını gevşek gördüğü vakit,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1536. Fakat deve çok dikkatli ve çevik idi, o yularını gevşek gördüğü zaman,

1537. Ondan anlardı ki gāfil ve bî-huş oldu, bila-te'hîr, geriye yavruya tevec-cüh ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. Ondan anlardı ki gafil ve şuursuz oldu, gecikmeksizin, geriye yavruya yönelirdi.

"Deng", divane, şuursuz ve hayran kalmış olan kimseye denir. Yani "Mecnun'un vücudunda gözlemci olan akıl, Leyla aşkıyla yok olmakla birlikte, bindiği deve, yavrusu tarafına çok dikkatli ve çevik bir halde idi. Mecnun devenin yularını gevşek bıraktığı vakit, deve Mecnun'un şuursuz ve gafil olduğunu anlar ve hemen geriye, yavrusu tarafına yönelirdi."

"Deng", dîvâne ve bî-hûş ve hayran kalmış olan kimseye denir. Ya'ni "Mecnûn'un vücûdunda murâkıb olan akıl, aşk-ı Leyla ile zâil olmakla berâ-ber, bindiği deve, yavrusu tarafına çok murâkıb ve çevik bir halde idi. Mec-nûn devenin yularını gevşek bıraktığı vakit, deve Mecnûn'un bî-hûş ve gāfil olduğunu anlar ve hemen geriye, yavrusu tarafına teveccüh ederdi."

1538. Vaktaki yine kendine gelir idi, görürdü ki o yerinden çok fersahlar geri-ye gitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1538. Yine kendisine geldiği zaman, o yerinden çok fersahlar geriye gitmiş olduğunu görürdü.

"Fersah ve ferseng", üç mil, yani 7500 zira' uzunluğunda olan mesafedir. Yani, "Mecnun o kendinden geçme ve istiğrak (tamamen dalma) hâlinden kendisine geldiği zaman, bulunduğu yerden birçok fersah mesafelerce geriye gittiğini görürdü."

"Fersah ve ferseng", üç mil, ya'ni 7500 zira' uzunluğunda olan mesafe-dir. Ya'ni, "Mecnûn o bî-hûşluk ve istiğrâk hâlinden kendine geldiği vakit, bulunduğu yerden birçok fersah mesafelerce geriye gittiğini görürdü."

1539. Üç günlük yolda bu ahvaller ile Mecnûn senelerce tereddüd içinde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1539. Mecnun, bu hallerle üç günlük yolda senelerce tereddüt içinde kaldı.

"Ahvâlha" kelimesi cem'ü'l-cem'dir (çoğulun çoğulu). Birçok halin toplu olarak tekrar etmesi anlamını açıklamak için kullanılmıştır. Yani "İzafî ruh (vücuttaki ruh), binek hayvanı olan nefsiyle, gerçek sevgili olan Hak tarafına yönelir ve onun gafletini ve kendinden geçişini anlayan nefis, hemen kendi kuvvetleri tarafına döner. Hakk Yolcusu üç günlük yolda senelerce tereddüt içinde kalır." "Üç günlük yol"dan kasıt, fark, cem' (toplama) ve cem'u'l-cem' (toplamanın toplamı) halleridir.

"Ahvâlha" kelimesi cem'ü'l-cemdir. Birçok hallerin müctemian tekerrürü ma'nâsını beyân için isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni “Rûh-ı izâfi, merkebi olan nefsi ile, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak tarafına teveccüh eder ve onun gafletini ve bîhuşluğunu anlayan nefis, hemen kendi kuvâsı tarafına döner. Sâlik üç günlük yolda senelerce tereddüd içinde kalır." "Üç günlük yol"dan murâd, fark ve cem' ve cem'u'l-cem' halleridir.

1540. Dedi: "Ey deve, mâdemki her ikimiz âşıkız, biz iki zıddız, binaenaleyh [1542] lâyıksız yoldaşız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1540. Dedi: "Ey deve, mademki ikimiz de âşıkız, biz iki zıddız, bu sebeple [1542] uygunsuz yoldaşız."

Bazı nüshalarda ikinci mısradaki "pes" yerine "bes" geçmektedir. Bu durumda anlam: "Biz iki zıddız; çok uygunsuz yoldaşız!" Yani "Mecnun, devesinin maşukuna kavuşmasına engel olduğunu görünce, devesine hitaben dedi: "Ey deve, ben Leyla'ya âşıkım, sen de yavruna âşıksın. Benim yönelişim ileriye, senin yönelişin ise geriyedir. Biz birbirimize zıt olan iki yolcuyuz, bu sebeple birbirimize arkadaşlığımız uygun olmaz!"

Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'daki "pes" yerine "bes" vâki'dir. Bu halde ma'nâ: “Biz iki zıddız; çok lâyıksız yoldaşız!" Ya'ni "Mecnûn devesinin mâ- ni'-i vuslat-ı ma'şûk olduğunu görünce, devesine hitâben dedi: "Ey deve, ben Leylâ'ya âşıkım, sen de yavruna âşıksın. Benim teveccühüm ileriye, senin teveccühün ise geriyedir. Biz birbirimize zıd olan iki yolcuyuz, binâenaleyh birbirimize refâkatımız lâyık olmaz!"

1541. "Senin muhabbetin ve yuların benim vefkım üzere değildir; senden sohbeti döndürmeyi ihtiyar etmek lazımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1541. "Senin sevgin ve yuların benimkine uygun değildir; senden sohbeti çevirmeyi seçmek gerekir."

Senin sevginin ilişkili olduğu yön ve seni çekip götüren yular, benimkilere uygun değildir. Bu sebeple senden sohbeti çevirmeyi seçmek gerekir. "Gerd" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada "dönmek ve döndürmek" anlamındadır.

"Senin muhabbetinin taalluk ettiği cihet ve seni çekip götüren yular, benimkilerine muvâfik değildir. Binâenaleyh senden sohbeti döndürmeyi ihtiyâr etmek îcâb ediyor." "Gerd" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada "dönmek ve döndürmek" ma'nâsınadır.

1542. Bu iki yoldaş birbirinin yol vurucusudur; eğer tenden aşağıya gelmezse o can azgındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1542. Bu iki yoldaş birbirinin yol kesicisidir; eğer bedenden aşağıya inmezse o can azgındır.

Mecnun ve deve örneğinde olduğu gibi, izafî ruh (bedene bağlı ruh) ile hayvanî ruh (canlılık ruhu) birbirinin yolunu kesen iki yolcudur. Eğer izafî ruh, devesi olan bedenin hükmünden kurtulmaz ve onun yönlendirmesine tabi olursa, o ruh azgındır ve şakîdir (bahtsızdır).

Mecnûn ve deve misâli vech ile, rûh-ı izâfî ile rûh-ı hayvânî birbirinin yollarını vuran iki yolcudur. Eğer rûh-ı izâfî, devesi olan cismin hükmünden kurtulmaz ve onun sevkine tâbi' bulunur ise, o rûh azgındır ve şakîdir.

1543. Can arşın hecrinden faka içindedir; ten diken ağacının aşkından deve gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1543. Can, arşın ayrılığından feryat içindedir; ten ise diken ağacının aşkından deve gibidir.

"Arş" kelimesinin birçok anlamı vardır; burada Tâhâ Suresi, 20/5. ayetinde geçen الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى ["Rahmân arşa istivâ etmiştir"] ifadesindeki "Rahmân'ın arşı" kastedilir ki, onun niteliğinin açıklanması ve tanımlanması şeriaten caiz değildir. Çünkü arşa ulaşma niteliği zevkî (deneyimsel) ve vicdanîdir ve "cem'u'l-cem'" (bütünlerin bütünlüğü) makamıdır ve bu, "doğruluk makamı"dır. Nitekim Kamer Suresi, 54/55. ayetinde فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ yani "Muttakiler, muktedir olan melik katında doğruluk makamındadır" buyrulur. Yani, "Can böyle bir arştan ayrıldığı için, ona kavuşma ihtiyacı içindedir. Ten ve beden ise, diken ağacı hükmünde olan bu yoğun âlemin aşkından deve gibidir; ve deve, diken yemeyi sevdiği gibi, beden de bu âlemin diken hükmünde olan zevkleriyle hoşnut olur."

“Arş" kelimesinin birçok ma'nâları vardır, burada الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân arşa istivâ etmiştir"] âyet-i kerîmesinde mezkûr olan "arş-ı Rahmân" murâd buyurulur ki, onun keyfiyetinin beyânı ve ta'rîfi şer'an câiz değildir. Çünki arşa vusûl keyfiyeti zevkî ve vicdânîdir ve "cem'u'l-cem'" makāmıdır ve bu "mak'ad-ı sıdk"dır. Nitekim âyet-i kerîmede فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) ya'ni "Muttakiler, muktedir olan melík indinde mak'ad-ı sıdıkdadır" buyurulur. Ya'ni, “Cân böyle bir arşdan ayrıldığı için, ona vuslat ihtiyacı içindedir. Ten ve cisim ise, diken ağacı mesâbesinde olan bu âlem-i kesîfin aşkından deve gibidir; ve deve, diken yemeyi sevdiği gibi, cisim de bu âlemin diken mesâbesinde olan ezvâkıyla mahzûz olur.

1544. Cân yukarı tarafa kanatlar açar; ten zemîne pençeler vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1544. Can yukarı tarafa kanatlar açar; ten zemine pençeler vurmuştur.

Can, yüksek olan ruhlar âlemi tarafına kanatlar açar, cisim ise aşağılık olan yeryüzüne yapışmıştır; asla o yoğunluk ve aşağılıktan ayrılmak istemez.

Cân, yüksek olan âlem-i ervâh tarafına kanatlar açar, cisim ise süflî olan arza yapışmıştır; aslâ o kesâfet ve süfliyetten ayrılmak istemez.

1545. "Ey vatanın mürdesi, sen benim ile oldukça, benim cânım Leyla'dan uzak kalır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1545. "Ey vatanın ölüsü, sen benimle oldukça, benim canım Leyla'dan uzak kalır!"

"Mürde" kelimesi, sözlükte "ölmüş" anlamına gelse de, burada "âşık ve aldanmış" anlamına gelir. Yani, "Senelerce çalışıp cem'u'l-cem' (bütün zıtlıkların birleştiği makam) makamına ulaşma konusunda nefsinin engel olduğunu gören sâlik (Hakk Yolcusu), nefsine hitaben der ki: "Ey aşağı âlem olan bu dünyanın âşıkı ve aldanmışı! Bu yolculukta sen benimle beraber oldukça, benim izafî ruhum, hakiki maşuktan uzak kalır."

"Mürde", lügaten "ölmüş” ma'nâsına ise de, burada "âşık ve firîfte" ma'nâsına gelir. Ya'ni, "Senelerce çalışıp makām-ı "cem'u'l-cem‘"e vusûl hususunda nefsinin mümâneatını gören sâlik, nefsine hitâben der ki: "Ey âlem-i süflî olan bu dünyanın âşıkı ve aldanmışı! Bu seferde sen benim ile beraber oldukça, benim rûh-ı izâfîm, ma'şûk-ı hakîkîden uzak kalır."

1546. "Bu türlü hallerden dolayı Tîh ve kavm-i Mûsâ gibi, senelerce vaktim geçti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1546. "Bu tür hallerden dolayı Tîh ve Musa kavmi gibi, senelerce vaktim geçti!"

"İkimizin arasında meydana gelen muhalif hallerden dolayı, senelerce amacıma ulaşmaksızın vaktim geçti. Benim hâlim Tîh Çölü'nde kırk sene şaşkın ve perişan bir halde kalan Musa (a.s.)'ın kavmine benzedi."

"İkimizin arasında vâki' olan muhâlif hallerden dolayı, senelerce maksûduma vâsıl olmaksızın vaktim geçti. Benim hâlim Tîh Sahrâsı'nda kırk sene hayrân ve perîşân bir halde kalan Mûsâ (a.s.) ın kavmine benzedi."

1547. "Bu yol visâle kadar iki adım idi; senin tuzağından altmış sene yolda kaldım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1547. "Bu yol kavuşmaya kadar iki adımdı; senin tuzağından altmış sene yolda kaldım."

Bu şerefli beyitte "Dünya, ahiret ehline haramdır; ahiret, dünya ehline haramdır; her ikisi de Allah ehline haramdır" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Buna göre "iki adım"dan maksat, birisi dünyadan geçmek ve diğeri de ahiretten geçmektir. Şiblî hazretlerine birisi: "Ey Şeyh! Kul ile Rab arasında kaç menzil (durak) vardır?" diye sormuş, o da: "İki adımdır, geçtiğin zaman ulaştın" diye cevap vermiştir. Emir Hüsrev de bu iki adımı bir beytinde şöyle açıklamıştır: Bir adım kendi nefsin üzerine, diğerini dostun mahallesine koy; her ne görürsen dostu gör, bununla ve onunla iş yoktur.

Fakat dikkat edilirse, iki sözün de anlamı aynı yola çıkar. Çünkü gerek dünya lezzetini gerek ahiret nimetini kişi nefsinin hazzı için ister; bu sebeple nefsinden geçmek, dünya ve ahiret lezzetlerinden ve nimetlerinden geçmek demek olur ki, ikinci adım Hakk'a kavuşmaktır. Gerek dünya ve gerek ahiret, Hakk'ın zâtını talep edenlerin perdesidir. Dünya, zulmanî (karanlık) perde ve ahiret, nuranî (aydınlık) perdedir. Bu iki perdeden geçenler ancak Hakk'ın zâtının aşıklarıdır. Mertebe ve makam talep eden sâlikler (Hakk yolcuları), nuranî perdeler içindedirler. Şimdi himmeti yüce olan sâlik der ki:

Bu beyt-i şerîfde الدنيا حرام على اهل الآخرة و الآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ, ehl-i âhirete harâmdır ve âhiret, ehl-i dünyâya harâmdır ve her ikisi ehlullâha harâmdır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Binâenaleyh "iki adım"dan murâd, birisi dünyâdan geçmek ve diğeri de âhiretten geçmektir. Şiblî hazretlerine birisi: "Yâ Şeyh! abd ile Rab arasında kaç menzil vardır?" diye sormuş, o da: "İki adımdır, geçtiğin vakit vâsıl oldun" diye cevab vermiştir. Emir Hüsrev dahi bu iki adımı bir beytinde şöyle beyân etmiştir: Bir adım kendi nefsin üzerine, diğerini dostun mahallesine koy; her ne görür isen dostu gör, bununla ve onunla iş yoktur.

Fakat dikkat buyurulursa, iki sözün de ma'nâsı bir yola çıkar. Zîrâ gerek dünyâ lezzetini ve gerek âhiret ni'metini kişi hazz-ı nefsi için ister; binâenaleyh nefsinden geçmek, dünyâ ve âhiret lezzetlerinden ve ni'metlerinden geçmek demek olur ki, ikinci adım vuslat-ı Hak'dır. Gerek dünyâ ve [gerek] âhiret tâlib-i zât-ı Hak olanların hicabıdır. Dünyâ, hicâb-ı zulmânî ve âhiret, hicâb-ı nûrânîdir. Bu iki hicâbdan geçenler ancak zât-ı Hakk'ın âşıklarıdır. Mertebe ve makām tâlibleri olan sâlikler, hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. İmdi himmeti âlî olan sâlik der ki:

1548. Yol yakındır, halbuki ben pek geç kaldım; bu süvârîlikten doymanın toku olarak doydum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1548. Yol yakındır, halbuki ben pek geç kaldım; bu süvârîlikten doymanın toku olarak doydum.

Yani, "Maşukaya giden yol, iki adımdan ibaret olarak pek yakın iken, ben pek geç kaldım; bu ten devesine olan binicilikten pek doydum ve bıktım."

Hakîm Senâî hazretleri de Zâdü's-Sâlikîn ismindeki risalelerinde yolun yakınlığı hakkında şöyle buyururlar:

"Bu yolun hepsi iki adımdan fazla değildir; yol yakın oldu ve söz kısa. Bir adımı varlığın ve vücudun başı üzerine koyarsın ve o diğer adımı da Hz. Vedûd'un kapısına koyarsın.

"Süvâr", binici, "ya" masdariyettir. "Süvârî" binicilik demek olur.

Ya'ni, “Ma'şûka giden yol, iki adımdan ibaret olarak pek yakın iken, ben pek geç kaldım; bu ten devesine olan binicilikten pek doydum ve bıktım."

Hakîm Senâî hazretleri dahi Zâdü's-Sâlikîn ismindeki risalelerinde yolun yakınlığı hakkında şöyle buyururlar:

"Bu yolun hepsi iki adımdan ziyâde değildir; yol yakın oldu ve söz kısa. Bir adımı varlığın ve vücudun başı üzerine korsun ve o diğer adımı da Hz. Vedûd'un kapısına koyarsın.

"Süvâr", binici, "ya" masdariyettir. "Süvârî" binicilik demek olur.

1549. Kendini deveden baş aşağı bıraktı, "Ne zamâna kadar, ne zamâna kadar gamdan yanarım?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1549. Kendini deveden baş aşağı bıraktı, "Ne zamana kadar, ne zamana kadar gamdan yanarım?" dedi.

1550. Geniş sahra onun üzerine dar oldu, kendisini taşlığa attı. [1552]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1550. Geniş sahra onun üzerine dar oldu, kendisini taşlığa attı.

1551. Kendisini öyle şiddetle aşağıya attı ki, o cesûrun cismi muhalhal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1551. Kendisini öyle şiddetle aşağıya attı ki, o cesur kişinin bedeni etlerinden sıyrıldı.

"Muhalhal", "halhale" mastarından türemiş edilgen isim olup, kemik üzerindeki etin tamamını sıyırmak anlamına gelir. Yani, "Mecnun, sevgiliye kavuşmaya engel olan devesinin üzerinden kendisini taşlık zemine öyle şiddetle attı ki, bedeni taşlara çarparak kemikleri üzerindeki etler sıyrıldı."

"Muhalhal", "halhale" masdarından ism-i mefûl olup, kemik üzerindeki etin cümlesini sıyırmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mecnûn, vuslat-ı yâre mâni' olan devesinin üzerinden kendisini taşlık üzerine öyle şiddetle attı ki, cismi taşlara çarparak kemikleri üzerinde etler sıyrıldı."

1552. Vaktaki kendisini öyle alçak tarafa attı, kaza cihetinden o lahza onun ayağı da kırıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1552. Kendisini öyle alçak tarafa attığı vakit, kaza tarafından o anda onun ayağı da kırıldı.

Yani, Mecnun dört türlü sıkıntıyı tercih etti. 1. Baş aşağı düşmek. 2. Kendini taşlığa atmak. 3. Şiddetle atmak ve etlerinin sıyrılması. 4. Ayağının kırılması. Bunların her biri, Hakk yolcusunun (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) tercih etmesi gereken hallere işarettir. "Baş aşağı düşmek," binek ruhun, nefsin iradesine karşı gelmesidir. "Taşlığa atlamak," nefse hoş gelmeyen mücadeleler (nefisle mücadeleler) ve riyâzâttır (nefsî perhizler). "Şiddetle atılıp, etlerinin sıyrılması," nefsin sıfatlarından soyunmaktır; ve "ayağının kırılması," izafî ruhun yürüme ve hareket aracı olan hayvanî ruhun kuvvetini kırmak ve onu iradî ölümle öldürmektir.

Ya'ni, Mecnûn dört türlü mesâib ihtiyâr etti. 1. Baş aşağı düşmek. 2. Kendini taşlığa atmak. 3. Şiddetle atmak ve etleri sıyrılmak. 4. Ayağı kırılmak. Bunların her birisi Hak yolu sâlikinin ihtiyâr etmesi lâzım gelen hallere işarettir. "Baş aşağı düşmek," rûh-ı râkibin, nefsin irâdesine muhalefettir. "Taşlığa atlamak," nefse hoş gelmeyen mücâhedât ve riyâzâttır. “Şiddetle atılıp, etleri sıyrılmak," nefsin sıfatlarından soyunmaktır; ve "ayağı kırılmak," rûh-ı izâfînin âlet-i meşy ve hareketi olan rûh-ı hayvânînin kuvvetini kesr etmek ve onu mevt-i ihtiyârî ile öldurmektir.

1553. Ayağını bağladı. "Top olurum, onun çevgânının kwrımında yuvarlanarak giderim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1553. Ayağını bağladı. "Top olurum, onun çevgânının kıvrımında yuvarlanarak giderim!" dedi.

"Gû", top anlamına gelen "gûy" kelimesinin kısaltılmışıdır ki, bu top cirit oyununda çevgân (ucu eğri sopa) ile çelinir. "Ham", büklüm ve kıvrım anlamınadır. "Çevgân" üç büklümlü ve eğri bir sopadır ki cirit oyununda top bu eğri sopa ile çelinir ve yuvarlanır. Bu şerefli beyitte, sâlikin (Hakk Yolcusu) maşuk tarafına olan ruhanî seyrine (manevî yolculuğuna) işaret buyurulur.

“Gû”, top ma'nâsına olan "gûy" kelimesinin muhaffefidir ki, bu top cirit oyununda çevgân ile çelinir. "Ham", büklüm ve kıvrım ma'nâsınadır. “Çevgân" üç bükümlü ve eğri bir sopadır ki cirit oyununda top bu eğri sopa ile çelinir ve yuvarlanır. Bu beyt-i şerîfde sâlikin ma'şûk tarafına olan seyr-i rûhânîsine işâret buyurulur.

1554. Hoş sözlü hakîm bundan dolayı nefrîn eder, bir süvâriye ki, o tenden aşağıya gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1554. Hoş sözlü hakîm, tenden aşağıya inmeyen bir süvariyi bundan dolayı kınar.

Yani, "Latîf sözlü olan Hakîm Senâî hazretleri, Hadîka isimli şerefli eserinde, ten ve cisim bineğinden aşağıya inmeyen bir süvariyi, yukarıda zikredilen sebepten dolayı kınar ve ayıplar." Nitekim o Rabbanî Hakîm, Zâdü's-Sâlikîn ismindeki eserinde şöyle buyurur: "Nefis çok kâfirdir, işte bu söz yeter. Eğer nefis ile beraber olduysan, ne kadar alçaksın. Eğer sen kendi nefsinin mahkûmu olursan, kesinlikle bil ki, pek kötü olursun. Eğer onu kahredersen nefis olursun ve eğer onun muradını verirsen alçak olursun. Senin nefis divin yola delil oldukça, Cebrâîl seninle beraberlik edemez. Sen nazarsızlıktan dolayı Yûsuf'u terk ediyorsun da, kurdun arkadaşı oluyorsun, işte eşeklik!"

Ya'ni, "Latîf sözlü olan Hakîm Senâî hazretleri Hadîka nâmında eser-i şerîfinde ten ve cisim merkebinden aşağıya inmeyen bir süvârîyi, bu yukarıda zikr olunan sebebden dolayı, takbîh ve zemmeder." Nitekim o hazret-i Hakîm-i Rabbânî Zâdü's-Sâlikîn ismindeki eserinde şöyle buyurur: "Nefis çok kâfirdir, işte bu söz yeter. Eğer nefis ile beraber oldun ise, ne kadar nâkessin. Eğer sen kendi nefsinin mahkûmu olursan, yakînen bil ki, pek kötü olursun. Eğer onu kahr edersen nefis olursun ve eğer onun murâdını verir isen alçak olursun. Senin dîv-i nefsin yola delîl oldukça, Cebrâîl seninle beraberlik edemez. Sen nazarsızlıktan dolayı Yûsuf'u terk ediyorsun da, kurdun musâhibi oluyorsun, işte eşeklik!"

1555. Mevla'nın aşkı ne vakit Leyla'dan nâkıs olur? Onun için top olmak evlâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1555. Mevla'nın aşkı ne zaman Leyla'nın aşkından eksik olur? Onun için top olmak daha iyi olur.

"Hak aşkıyla top olarak yol almak daha iyi olur" ifadesiyle, "Allah'a kavuşma"nın, beden kaydından kurtulan ruh ile gerçekleşeceğine işaret edilir.

"Aşk-ı Hak ile top olarak seyr etmek evlâ olur" ta'bîriyle "vuslat-ilallah"ın cisim kaydından kurtulan rûh ile vâki' olacağına işâret buyurulur.

1556. Sıdk pehlûsu üzerinde, aşk çevgânının kıvrımında yuvarlanıcı olarak top ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1556. Doğruluk yanının üzerinde, aşk çevgânının kıvrımında yuvarlanıcı olarak top ol!

"Galt-ı galtân", eş anlamlı kelimelerin birleşimidir, pekiştirme anlamını içerir. "Sıdk" ve "aşk" kelimelerinde kafiye "kaf" harfleridir ki kafiye ehli, bir ve iki harfin kafiye olmasını caiz görmemişlerdir. Yani "Ey Hakk Yolcusu, Mecnun, Leyla aşkı için ten ve beden kaydıyla sınırlı olmayıp maşuku tarafına top gibi yuvarlanarak gitmeyi uygun gördü. Hakk'ın aşkı, Leyla'nın aşkından aşağı değildir. Bu sebeple o hakiki maşuka kavuşmak için beden kaydından tamamen kurtulmak ve top gibi yuvarlanarak ruh ile gitmek lazımdır." Aşkta sadakat bu hali gerektirir.

"Galt-1 galtân", terkîb-i terâdüfidir, te'kîd ma'nâsını mutazammındır. "Sıdk" ile "aşk" kelimelerinde kafiye "kaf" harfleridir ki ehl-i kāfiye, bir ve iki harfin kafiye olmasını câiz görmemişlerdir. Ya'ni "Ey sâlik, Mecnûn, aşk-ı Leylâ için ten ve cisim kaydıyla mukayyed olmayıp ma'şûku tarafına top gibi yuvarlanarak gitmeyi tasvîb etti. Hakk'ın aşkı, Leylâ'nın aşkından aşağı değildir. Binâenaleyh o ma'şûk-ı hakîkîye vuslat için cisim kaydından kâmilen kurtulmak ve top gibi yuvarlanarak rûh ile gitmek lazımdır." Aşkta sadâkat bu hâli iktizâ eder.

1557. Zîra bu sefer, bundan sonra Huda'nın cezbi olur ve o nâka üzerindeki sefer, bizim seyrimiz olur. Ma'lûm olsun ki, ehl-i îmân için cezb-i Hak iki nevi'dir: Birisi "cezb-i âmm," dîğeri "cezb-i hâss"dır. Cezb-i âmm ile kulun kalbinde Hakk'a teveccüh duygusu hâsıl olur ve kulcağız Hakk'a teveccüh edip nefis ve tabîat kaydı arasında seyr eder. Gâh ileri gider ve gâh geriye düşer; vaktāki sebebsiz bir inâyet olarak cezb-i hâss-ı ilâhî vukū'a gelir, sâlikin benliği ve enâniyeti zâil olmakla ten ve cân kaydından geçer. Sâlikin cezb-i âmm üzerine vâki' olan seyrine, "seyr-ilallâh"; ve ikinci cezb üzerine vâki' olan seyrine de, “seyr-billah" derler جذبة من جذبات الرحمن توازى عمل الثقلين ya'ni "Cezebât-ı Rahmân'dan bir cezbe ins ve cinnin ameline muvâzî olur" hadis-i şerîfinde bu cezbe-i hâssa işâret buyurulur. Hazret-i Mısrî-i Niyâzî bu cezbeye işâreten buyurur. Beyit: Aldın çü beni benden geçtim bu cân u tenden Aklım dahi her vârım yağmadır alan alsın! Ve cenâb-ı Pîr efendimizin bir gazellerinde buyurdukları şu beyt-i şerîfde de kezâlik bu cezbeye işâret buyurulur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1557. Çünkü bu seferden sonra, Allah'ın cezbi (çekimi) olur ve o dişi deve üzerindeki sefer, bizim yolculuğumuz olur. Bilinmeli ki, iman ehli için Hakk'ın cezbi iki çeşittir: Biri "genel cezbe," diğeri "özel cezbe"dir. Genel cezbe ile kulun kalbinde Hakk'a yönelme duygusu oluşur ve zavallı kul Hakk'a yönelip nefis ve tabiat kaydı arasında yolculuk eder. Bazen ileri gider ve bazen geriye düşer; ne zaman ki sebepsiz bir lütuf olarak ilahi özel cezbe meydana gelir, sâlikin benliği ve enaniyeti yok olmakla beden ve can kaydından geçer. Sâlikin genel cezbe üzerine meydana gelen yolculuğuna, "Allah'a doğru yolculuk"; ve ikinci cezbe üzerine meydana gelen yolculuğuna da, "Allah ile yolculuk" derler. جذبة من جذبات الرحمن توازى عمل الثقلين yani "Rahman'ın cezbelerinden bir cezbe, insan ve cinnin ameline denk olur" hadis-i şerifinde bu özel cezbe işaret buyrulur. Hazret-i Mısrî-i Niyâzî bu cezbeye işaret ederek buyurur. Beyit: Aldın çü beni benden geçtim bu cân u tenden Aklım dahi her vârım yağmadır alan alsın! Ve cenab-ı Pir efendimizin bir gazellerinde buyurdukları şu şerefli beyitte de aynı şekilde bu cezbeye işaret buyrulur:

"De ki: Gelin!.." (En'âm, 6/151) ayet-i kerimesi Hakk'ın cezbelerinden bir işarettir; biz Yüce Allah'ın cezbi ile gidiyoruz.

“Kul teâlev” (En’âm, 6/151) ["De ki: Gelin!.."] âyet-i kerîmesi cezb-i Hak’dan nişândır; biz Hak Teâlâ’nın cezbi ile gidiyoruz.

1558. Böyle bir seyr cinsden müstesnadır; zîra o ins ve cinnin içtihadından ziyâdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1558. Böyle bir yolculuk türünden ayrıktır; çünkü o, insan ve cinin çabasından fazladır.

Böyle ilâhî özel çekim üzerine meydana gelen bir yolculuk, diğer çekimlerle meydana gelen yolculuk türünden ayrıktır; çünkü böyle bir yolculuk, "Cezebât-ı Rahmân'dan bir cezbe, insan ve cinin ameline muvâzî olur" hadis-i şerifi gereğince insan ve cinin amel ve çabasından daha üstündür.

Böyle cezb-i hâss-ı ilâhî üzerine vâki' olan bir seyr, diğer cezbler ile vâki' olan seyr cinsinden müstesnâdır; zîrâ böyle bir seyr جذبة من جذبات الرحمن توازى عمل الثقلين ["Cezebât-ı Rahmân'dan bir cezbe, ins ve cinnin ameline muvâzî olur"] hadis-i şerîfi mûcibince ins ve cinnin amel ve içtihâdından efdaldir.

1559. Böyle bir cezb vardır, her âmmın cezbi değildir ki, onu fazl-ı Ahmed koydu vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1559. Böyle bir cezbe vardır ki, her sıradan insanın cezbesi değildir; onu Ahmed'in fazileti koydu, vesselâm!

Bilinmeli ki, "Allah'a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir" sözünün gereğince, varlıklar genel olarak, bilseler de bilmeseler de, Hakk'a yönelerek seyrederler; çünkü Hak, bütün mahlûkatın alnından tutmuştur. Nitekim Hûd Suresi'nde geçen: "Hiçbir canlı yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın." (Hûd 11/56) ayet-i kerimesinde bu cezbeden bahsedilir. Ve bu genel cezbe, her bir kişinin özel Rabbi olan isim aracılığıyladır. Bu sebeple mümin ve kafir hepsi Hakk'a çekilmiştir ve hepsi Allah'a doğru seyirdedir. Fakat Hâdî isminin cezbesi, Mudill isminin cezbesi gibi değildir. Hâdî ismi cemâle (güzelliğe) ve Mudill ismi celâle (haşmete) çeker. Her iki sınıf da kendi doğru yolları üzerinde seyrederler. Yukarıda açıklandığı üzere, Hâdî isminin mazharı olan iman ehli arasındaki cezbe de ya genel ya da özel olur. Bu şerefli beyitteki cezbe, bu genel ve özel cezbedir. Şimdi bu cezbenin hepsi, ilahi cezbe cinsinden olsa da, Hâdî isminin tecellileri arasında meydana gelen bu özel ilahi cezbe üzerine gerçekleşen seyr-billâh (Allah ile seyir), diğer seyirlerin cinsinden istisnadır; çünkü insan ve cinlerin amel ve çabasından daha üstündür; ve bu özel cezbe, diğer ümmetlerin iman ehli arasında da meydana gelmemiştir. Çünkü o cezbeyi, Ahmed (a.s.)ın fazileti ortaya çıkardı. Nitekim bu fazilete işaretle bu Şerefli Mesnevî'nin II. cildinde geçen 354, 355, 356 numaralı beyitlerde şöyle buyurulmuştur:

["Bu devir senin devrindir, Mûsâ-yı Kelîm senin devrinde bulunmayı isterdi. Çünki Mûsâ senin devrinin parlaklığını ve onda tecellî sabâhının zuhûra geleceğini gördü. De ki: "Yâ Rab, o nasıl bir rahmet devridir; hattâ o devir rahmeti de geçmiştir ki, onda rü'yet vardır!"]

Bu ilahi fazilet hakkındaki ayrıntılar ve açıklamalar bu beyitlerde beyan olundu.

Ma'lum olsun ki, الطرق الى الله بعدد انفاس الخلائق ya'ni "Allah'a giden yollar mahlūkātın nefesleri adedincedir" kavli mûcibince, halâik sûret-i umûmiyyede, bilsin bilmesin, Hakk'a müteveccihen seyr ederler; zîrâ Hak, bilcümle mahlûkātın nâsiyesinden âhizdir. Nitekim sûre-i Hûdd'a vâki: ما من دابة الا هو آخذ بناصيتها Hud 11/56) ya'ni "Hak Teâlâ'nın nâsiyesinden tutup çekmediği bir dâbbe yoktur" âyet-i kerîmesinde bu cezbeye işaret buyurulur. Ve bu cezb-i âmm, her bir kimsenin rabb-i hâssı olan isim vâsıtasıyladır. Binâenaleyh mü'min ve kâfir hepsi Hakk'a müncezibdir ve hepsi seyr-ilallâhdadır. Fakat ism-i Hâdî'nin cezbi, ism-i Mudill'in cezbi gibi değildir. İsm-i Hâdî cemâle ve ism-i Mudill celâle çeker. Her iki sınıf, kendi sırât-ı müstakîmleri üzerinde seyr ederler. Yukarıda îzâh olunduğu üzere, ism-i Hâdî'nin mazharı olan ehl-i îmân arasındaki cezb dahi ya umûmî veyâ husûsî olur. Bu beyt-i şerîfdeki cezbler, bu umûmî ve husûsî cezblerdir. İmdi bu cezblerin hepsi, cezb-i ilâhî cinsinden ise de, ism-i Hâdî mezâhiri arasında vâki' olan bu cezb-i hâss-ı ilâhî üzerine vâki' olan seyr-billâh, diğer seyrlerin cinsinden müstesnâdır; çünki ins ve cinnin amel ve içtihâdından efdaldir; ve bu cezb-i hâss, sâir ümemin ehl-i îmânı arasında da vâki' olmamıştır. Çünki o cezbi, Ahmed (a.s.)ın fazlı ızhâr eyledi. Nitekim bu fazla işâreten bu Mesnevî-i Şerîf'in II. cildinde vâki' 354, 355, 356 numaralı beyitlerde şöyle buyurulmuştur:

["Bu devir senin devrindir, Mûsâ-yı Kelîm senin devrinde bulunmayı isterdi. Çünki Mûsâ senin devrinin parlaklığını ve onda tecellî sabâhının zuhûra geleceğini gördü. De ki: "Yâ Rab, o nasıl bir rahmet devridir; hattâ o devir rahmeti de geçmiştir ki, onda rü'yet vardır!"]

Bu fazl-ı ilâhî hakkındaki tafsilât ve îzâhât bu beyitlerde beyân olundu.

## O gulâmın noksan ücret sebebiyle pâdişâh tarafına kıssa-i şikâyeti yazmasının kıssasıdır

1560. Kıssayı kısalt, o gulâm için ki, o padişah tarafına kelâm yazmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1560. Kıssayı kısalt, o köle için ki, o padişah tarafına söz yazmıştır.

Bu şerefli beyit, Pîr efendimiz tarafından kendi şerefli zâtına hitaben meydana gelmiştir. Yani, "Ey Mevlânâ, ücreti azaltılmasından dolayı öfkelenen kölenin kıssasını anlatırken, araya birçok hakikatin anlatımı giriverdi. Bu hakikati kısa kes de o kölenin kıssasını tamamlamaya başla ki, o köle padişah tarafına, şikâyeti içeren bir dilekçe yazmıştır."

Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından zât-ı şerîflerine hitâben vâ-ki' olmuştur. Ya'ni, "Ey Mevlânâ, ücreti tenkîs edilmesinden dolayı öfkelenen gulâmın kıssasını beyân ederken, araya birçok hakāyıkın beyânı giriverdi. Bu hakāyıkı kısa kes de o gulâmın kıssasını itmâma başla ki, o gulâm pâdişâh tarafına, şikâyeti hâvî bir istid'â-nâme yazmıştır."

1561. Kîn ile ve varlık ile ve cenk ile dolu bir kıssayı, nâzenîn olan padişahın tarafına gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1561. Kin ile ve varlık ile ve savaş ile dolu bir kıssayı, nazik olan padişahın tarafına gönderdi.

O kölenin padişaha gönderdiği dilekçenin anlamı, nefsanî bir kin ve benlik ve çekişme ile dolu idi.

O gulâmın padişaha görderdiği istid'â-nâmenin meâli, nefsânî bir kîn ve enâniyet ve nizâ' ile dolu idi.

1562. Kalbüd, nâmedir, onun içine bak, şâha lâyık mıdır? Ondan sonra götür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1562. Kalıptır, mektuptur, onun içine bak, şaha layık mıdır? Ondan sonra götür!

"Kalbüd" ve "kâlbed", insan ve hayvanların bedeni ve kalıp, şekil ve cisim anlamlarındadır. Yani, "Âdem'in bu kalıbı ve cismi, gerçek şah olan Hakk'a hitaben yazılmış bir mektuptur. Ve mektubun sureti ve anlamı vardır. Mektuptan maksat olan onun anlamıdır ve mektup mesabesinde olan insan kalıbının anlamı fikirler ve düşüncelerdir. Şimdi ey Allah'ın kulu olan insan, senin cisminin mektubunda gerçek şaha arz etmeye layık fikirler var ise, onu huzura götür!"

"Kalbüd" ve "kâlbed", insan ve hayvânâtın bedeni ve kalıp ve şekil ve cisim ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ademin bu kalıbı ve cismi, şâh-ı hakîkî olan Hakk'a hitâben yazılmış bir mektûbdur. Ve mektûbun sûreti ve ma'nâsı vardır. Mektûbdan maksûd olan onun ma'nâsıdır ve mektûb mesâbesinde olan kalıb-ı insânînin ma'nâsı efkâr ve endişelerdir. İm-di ey Allah'ın kulu olan insan, senin cisminin mektûbunda şâh-ı hakîkîye arza lâyık efkâr var ise, onu huzûra götür!"

1563. Bir köşeye git, mektubu aç, oku! Gör ki, onun kelâmı şahlara layık mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1563. Bir köşeye git, mektubu aç, oku! Gör ki, onun kelâmı şahlara layık mıdır?

Gizli bir köşeye çekil ve orada fikirlerini ve endişelerini incele, gör ki o düşünceler şahlara, yani peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyanın huzurlarına arz edilmeye layık mıdır? Çünkü insan düşünceden ibarettir, nasıl ki ikinci cildin 275 numaralı beyt-i şerifinde "Ey birader sen ancak endişesin, baki olan şeyin kemik ve elyaftır" buyurulmuş idi.

Mahfi bir köşeye çekil ve orada fikirlerini ve endişelerini tedkîk et, gör ki o düşüncelerin şâhlara, ya'ni enbiyaya ve onların vârisleri evliyânın huzûr-larına arza lâyık mıdır? Zîrâ insan düşünceden ibârettir, nitekim II. cildin 275 numaralı beyt-i şerifinde ای برادر تو همان اندیشه ما بقی را استخوان و ریشهء ya'ni "Ey birâder sen ancak endîşesin, bâkî olan şeyin kemik ve elyaftır" buyurulmuş idi.

1564. Eğer lâyık olmazsa onu parçala, başka bir mektüb yaz ve tedbîr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1564. Eğer lâyık olmazsa onu parçala, başka bir mektup yaz ve tedbir et!

Eğer o gizli köşede yaptığın incelemeler sonucunda kalıbında şahlara lâyık fikirler ve düşünceler olmadığını anlarsan, onları yırt ve bu fikirleri doğru yol üzerinde değiştir ve bu lâyıksız fikirlerin başka bir hale geçmesi çarelerini araştır!

Eğer o gûşe-i mahfide yaptığın tedkîkāt neticesinde kalıbında şâhlara lâyık efkâr ve endişeler olmadığını anlarsan, onları yırt ve bu fikirleri tarîk-ı sedâd üzerinde değiştir ve bu lâyıksız fikirlerin tebdíli çârelerini araştır!

1565. Fakat ten mektûbunun açmasını kolay bilme; ve yoksa herkes gönül sırrını aşikâr görürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1565. Fakat bedenin mektubunu açmayı kolay sanma; yoksa herkes gönül sırrını açıkça görürdü.

"Zeb", kolay ve bedava anlamlarına gelen Farsça bir kelimedir. Yani, "Gizli bir köşeye çekilip, mektubu okumak için açmak kolay değildir; yahut mektubu açmak bedelsiz ve bedava mümkün olmaz. Uzun uzadıya mücâhede ve riyâzet (nefsî perhizler) gereklidir; ve bu mücâhede ve riyâzet, insân-ı kâmil bir mürşidin ve usta bir tabibin düzenlemesi dâhilinde olmak gerekir."

Bilinmeli ki, insan, düşüncelerinin bozukluğunu ve doğruluğunu kolay kolay belirleyemez. Pek çok kez olur ki, eğriyi doğru ve doğruyu da eğri görür. Çünkü nefsinin sıfatlarından kurtulmamış olan kimseler, durumun hakikatinden perdelidirler ve muhakemeleri bu nefsanî sıfatlarının ve vehmedilmiş benliklerinin etkileri altında gerçekleştiğinden ölçüleri bozuktur. Bu sebeple kendi nefislerine insafı öne çıkaranlar pek nadirdir ki, bunlar da ancak nefsanî sıfatlarından arınmış olan insân-ı kâmillerdir.

"Zeb", kolay ve bedava ma'nâlarına gelen bir kelime-i Fârisî'dir. Ya'ni, "Mahfi bir köşeye çekilip, mektûbu okumak için açmak kolay değildir; veyâhud mektûbu açmak bila-bedel ve bedava mümkin olmaz. Uzun uzadıya mücâhede ve riyâzet lâzımdır; ve bu mücâhede ve riyâzet bir mürşid-i kâmilin ve tabib-i hâzıkın tertîbi dâiresinde olmak lâzım gelir."

Ma'lûm olsun ki, insan, efkârının sakāmet ve istikāmetini kolay kolay ta'yîn edemez. Pek çok vâki' olur ki, eğriyi doğru ve doğruyu da eğri görür. Zîrâ nefsinin sıfatlarından kurtulmamış olan kimseler, hakikat-i hâlden hicâb içindedirler ve muhâkemeleri bu sıfât-ı nefsâniyyelerinin ve enâniyet-i mevhûmelerinin te'sîrâtı altında vâki' olduğundan ölçüleri bozuktur. Binâenaleyh kendi nefislerine insâfı takdîm edenler pek nadirdir ki, bunlar da ancak sıfat-ı nefsâniyelerinden tecerrüd etmiş olan insân-ı kâmillerdir.

1566. Mektûbu açmak ne güç ve müşkildir! Merdlerin işidir, oyun çocuklarının değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1566. Mektubu açmak ne güç ve zordur! Er kişilerin işidir, oyun çocuklarının değil.

Mektubu açmak, kişinin fikrinin mahiyetini belirleyebilmesidir ki, bu çok güç ve zordur. Bunu belirlemek her kişinin işi değildir. Bunu hakkıyla belirleyebilenler ancak vehmedilmiş enaniyetlerinden (benliklerinden) kurtulmuş olan insân-ı kâmillerdir, oyun çocukları değildir. "Oyun çocukları"ndan kasıt, dünya hayatının görünenine aldanan kimselerdir. Nitekim Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا هَذه الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا الا لَهُو وَ لَعب (Ankebut, 29/64) yani "Ve bu dünya hayatı nedir? Ancak eğlence ve oyundur" buyurur. Fikrin mahiyetini belirleyebilmenin güç olduğuna örnek olarak Fîhi Mâ Fîh'te anılan fıkralar yeterlidir. Anılan kitabın 22. bölümünde şu fıkralar yer almaktadır:

"Mahalle şeyhi dedi: Öncelikle müşâhede (gözlem), sonra söylemek lazımdır. Nasıl ki sultanı herkes görür, fakat özel olan kimse, padişahın konuştuğu kimsedir. Hz. Pîr-i destgîr (yardımcı pir) cevaben buyurdular: Bu fikir eğridir, çirkindir ve terstir. Musa (a.s.) söyledi ve dinledi ve rü'yet (görme) istedi. Kelam makamı Musa (a.s.)'ın, rü'yet makamı ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Bu sebeple söz nasıl doğru gelir?" Sözün özü, fikirlerin ve hatıraların mahiyetlerini belirlemek, vehmedilmiş kesretlere (çokluklara) ve fani suretlere bağlanıp kalmış olan çocuk tabiatlı insanların işi değildir.

"Mektûbu açmak, kişiye fikrinin mâhiyetini ta'yîn edebilmektir ki, bu pek güç ve müşkildir. Bunu ta'yîn etmek her kişinin kârı değildir. Bunu hakkıyla ta'yîn edebilenler ancak enâniyyet-i mevhûmelerinden kurtulmuş olan insân-ı kâmillerdir, oyun çocukları değildir." "Oyun çocukları"ndan murâd, hayât-ı dünyanın zâhirine aldanan kimselerdir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا هَذه الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا الا لَهُو وَ لَعب (Ankebut, 29/64) ya'ni "Ve bu hayât-ı dünyâ nedir? Ancak lehv ve laibdir" buyurulur. Fikrin mâhiyetini ta'yîn edebilmek güç olduğuna misâl olarak Fihi Mâ Fíh'de mezkûr olan fıkralar kâfidir. Mezkûr kitâbın 22. faslında şu fıkralar mündericdir:

"Şeyh-i mahalle dedi: Evvelen müşâhede, ba'dehû söylemek lâzımdır. Nitekim sultânı herkes görür, velâkin hâss olan kimse, pâdişâhın tekellüm ettiği kimsedir. Hz. Pîr-i destgîr cevâben buyurdular: Bu fikir eğridir, fezâhattır ve aksidir. Mûsâ (a.s.) söyledi ve dinledi ve rü'yet istedi. Makām-ı kelâm Mûsâ (a.s.)ın, makām-ı rü'yet ise Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'indir. Binâenaleyh söz nasıl doğru gelir?" Velhâsıl efkâr ve havâtırın mâhiyetlerini ta'yîn etmek keserât-ı mevhûmeye ve suver-i fâniyeye bağlanmış kalmış olan çocuk tabîatlı insanların kârı değildir.

1567. Cümlemiz fihrist üzerine kāni' olmuşuz, zîrâ ki hırs ve hevâya bulaşmışız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. Hepimiz fihrist üzerine kanaat etmişiz, çünkü hırs ve hevese bulaşmışız.

Bu şerefli beyit, varsayılan bir sorunun cevabıdır. Yani, "Bir soran der ki: Biz araştırmacıların gösterdikleri esas üzerine kalbimize gelen düşüncelerin ve içe doğuşların kaynağını ve bu kaynağa göre de mahiyetini belirleyebiliriz; ve bu şekilde mektubumuzu okuyabiliriz; ve biliriz ki içe doğuşların kaynağı dörttür: Rahmanî, nefsanî, melekî ve şeytanîdir. Rahmanî olan içe doğuşlar hayra ilişkin olarak kuvvetli gelir ve nefsanî olan içe doğuşlar da aynı şekilde kuvvetli olarak ve fakat şerre ilişkin olur. Melekî olanlar hayra ilişkin ve fakat zayıf olarak gelir ve şeytanî olanlar da aynı şekilde zayıf ve şerre ilişkin olur."

Cenab-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), bu soruya cevaben buyururlar ki: "Bunlar bir kitabın fihristi gibidir ve bunların her biri bir bölüm ve faslın başlığıdır; biz ise fihristten ibaret olan bu bilgilere kanaat etmişizdir. Çünkü her bir bölümün uzun uzadıya incelenmesine, müptela olduğumuz dünya hırsı ve nefsin hevesi engeldir."

Bu konu bir menkıbe (keramet sahibi kişilerin hayat hikayeleri) ile açıklığa kavuşur: Hz. Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliya'sında (Evliyalar Tezkiresi) zikredilmiştir ki, Fudayl b. İyâz (k.s.) (Allah sırrını mukaddes kılsın) çok yaşlı olduğu için, farz namazları oturduğu yerde kılarmış. Bir gün bulunduğu şehirde cihat için seferberlik ilan edilmiş, Hz. Fuzayl, nefsinde cihada katılma fikri kuvvet bulup gazilere katılmak üzere ayağa kalkmış ve fakat hayırlı bir işe teşvikten ibaret olan bu fikrin incelenmesine lüzum görüp nefsine hitaben demiş ki: "Ey nefis! Cihat farz-ı kifayedir (toplumun bir kısmının yapmasıyla diğerlerinden düşen farz), namaz ise farz-ı ayndır (her Müslümana farz olan ibadet). Ben ihtiyarlığım ve kuvvetsizliğim sebebiyle bu farz-ı ayn'ı oturduğum yerde eda ederken, senin bu farz-ı kifayeye katılma isteğinin sebebi nedir? Eğer bunu bana açıklamazsan, seni büyük bir riyâzet (nefsî perhizler) altına koyarım!" Nefsi cevaben demiş ki: "Ben riyâzete tahammül edemem, bu isteğimin sebebini söyleyeyim: Sen şimdi kılıcını alıp, gazilere katılmak için çıktığın vakit, halk seni görüp: "Bakınız şu Fuzayl'a ki, bu kadar ihtiyar olduğu halde, din gayretiyle savaşa katılıyor!" diye alkışlarlar. Ben bu alkışlardan son derece mağrur ve mesrur olurum." Hz. Fuzayl der ki: "Ey nefis, bu alkışlar nihayet şehir içinde olur, şehirden dışarıya çıkınca herkes kendi başının derdi ile meşgul bulunur ve sen aciz bir ihtiyarsın. Seninle kimse meşgul olamaz. Nihayet düşmanlara rastlar ve öldürülürsün. Sana ölümden ne zevk olur?" Nefis cevaben der ki: "Ey Fuzayl sen beni her gün öldürmektesin, ben bu cihat içinde ölüp, senin nefsin olmaktan kurtulmaya razıyım; ve öldükten sonra da, Fuzayl şehitlik mertebesini kazanmıştır, diye adım dillerde söylenir." Hz. Fuzayl buyurur ki: "Nefsimin hak suretinden görünerek, ihlasımı kökünden koparmak istediğini anladım ve cihada katılmaktan vazgeçtim." İçe doğuşlar ve şeytanî telkinler de böyledir. Şeytan ya büyük bir hayırdan men etmek için, küçük hayrı telkin eder; nasıl ki II. cilttedeki Muaviye ile İblis arasındaki kıssa bunun delilidir; veya zımnında bir şer olan hayır fikrini telkin eder; veya nefsi nefse ait hazlara ve şehvetlerine teşvik eder. Şimdi yukarıdaki fihristi bilmekle bunlar ayırt edilemez. Bunları anlamak ve okumak, Hz. Fuzayl gibi ilahi erlerin işidir.

Bu beyt-i şerîf, bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni, "Bir sâil der ki: Biz muhakkiklerin gösterdikleri esâs üzerine kalbimize gelen efkâr ve havâtırın menba'ı ve bu menba'a göre de mâhiyetini ta'yîn eder ve bu sûretle mektûbumuzu okuyabiliriz; ve biliriz ki havâtırın menbaı dörttür: Rahmânî, nefsânî, melekî ve şeytânîdir. Rahmânî olan havâtır hayra müteallık olarak kuvvetli gelir ve nefsânî olan havâtır dahi kezâlik kuvvetli olarak ve fakat şerre müteallık olur. Melekî olanlar hayra müteallık ve fakat zayıf olarak gelir ve şeytânî olanlar da keza zayıf ve şerre müteallık olur."

Cenâb-ı Pîr, bu suâle cevâben buyururlar ki: "Bunlar bir kitabın fihristi mesâbesindedir ve bunların her birisi bir bâb ve faslın ünvânıdır; biz ise fihristten ibaret olan bu ma'lûmâta kanâat etmişizdir. Çünki her bir bâbın uzun uzadıya mütâlaasına mübtelâ olduğumuz hırs-ı dünyâ ve hevâ-yı nefs mâni'dir."

Bu bahis bir menkabe ile tavazzuh eder: Hz. Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliya'sında mezkûrdur ki, Fudayl b. İyâz (k.s.) pek müsinn olmakla, farz namazları oturduğu yerde kılar imiş. Bir gün bulunduğu şehirde cihâd için seferberlik i'lân edilmiş, Hz. Fuzayl, nefsinde cihâda iştirâk fikri kuvvet bulup gāzīlere iltihâk etmek üzere ayağa kalkmış ve fakat bir fiil-i hayra teşvikden ibâret olan bu fikrin tedkîkine lüzûm görüp nefsine hitâben demiş ki: "Ey nefis! Cihâd farz-ı kifayedir, namaz ise farz-ı ayndır. Ben ihtiyarlığım ve kuvvetsizliğim hasebiyle bu farz-ı aynı oturduğum yerde edâ ederken, senin bu farz-ı kifayeye iştirâke meylinin sebebi nedir? Eğer bunu bana îzâh etmezsen, seni azîm bir riyâzet altına koyarım!" Nefsi cevâben demiş ki: "Ben ri- yâzete tahammül edemem, bu meylimin sebebini söyliyeyim: Sen şimdi kılıcını alıp, gāzīlere iltihâk için çıktığın vakit, halk seni görüp: "Bakınız şu Fuzayl'a ki, bu kadar ihtiyâr olduğu halde, gayret-i dîn ile gazâya iştirak ediyor!" diye alkışlarlar. Ben bu alkışlardan son derece mağrûr ve mesrûr olurum." Hz. Fuzayl der ki: "Ey nefis, bu alkışlar nihâyet şehir içinde olur, şehirden dışarıya çıkınca herkes kendi başının derdi ile meşgül bulunur ve sen âciz bir ihtiyarsın. Seninle kimse meşgül olamaz. Nihâyet düşmanlara mülâkî olur ve maktûl olursun. Sana ölümden ne zevk olur?" Nefis cevâben der ki: "Ey Fuzayl sen beni her gün öldürmektesin, ben bu cihâd içinde ölüp, senin nefsin olmaktan kurtulmağa râzıyım; ve öldükten sonra da, Fuzayl mertebe-i şehadeti ihrâz etmiştir, diye nâmım dillerde söylenir." Hz. Fuzayl buyurur ki: "Nefsimin sûret-i hakdan görünerek, ihlâsımı kökünden koparmak istediğini anladım ve cihâda iştirâkten vazgeçtim." Havâtır ve ilkāât-ı şeytânî de böyledir. Şeytân ya büyük bir hayırdan men' için, küçük hayrı ilkā eder; nitekim II. cilddeki Muâviye ile İblîs arasındaki kıssa bunun delîlidir; veyâhud zımnında bir şer olan fikr-i hayrı ilkā eder; veyâhud nefsi huzûzâtına ve şehevâtına teşvik eder. İmdi yukarıdaki fihristi bilmekle bunlar temyîz olunamaz. Bunları anlamak ve okumak, Hz. Fuzayl gibi merdân-ı ilâhînin kârıdır.

1568. O fihrist âmmeye bir tuzak olur, hatta mektubun metnini öyle bilirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1568. O fihrist, halk için bir tuzak olur, hatta mektubun metnini öyle bilirler.

Bilinmeli ki, din işinde fihristlerin çeşitleri çoktur. Bir çeşidi yukarıda anıldı; bir çeşidi de İslam'ın binasıdır ki, bu da oruç, namaz, hac, zekât ve kelime-i şehadettir. Bunların her biri İslam kitabının birer bölümünün başlığıdır; ve aynı şekilde imanın altı şartından her biri dahi, iman kitabının birer bölümünün başlığıdır. Bunlar bu kitapların fihristidir. Halk, bu fihristleri bilmekle bu kitapların metnini bu kadarcık zanneder. Örneğin İslam'ın binasının birisi, "kelime-i şehadet"tir; ve bu kelime "Lâ ilahe illallâh" lafzını, anlamını bilerek söylemek ve Hak'ın varlığını tevhîd etmekten ibarettir; fakat Hak'ın varlığının birliğini irfan zevki ve vicdan ile idrak etmeyenler, dilleri ile söyledikleri bu kelimenin anlamına, birçok fikirleriyle ve fiilleriyle muhalefet ederler ve bunun farkında bile olmazlar. Bununla beraber kendilerini muvahhid (Allah'ı birleyen) zannederler. Nasıl ki Aynü'l-Kuzât Hemedânî (k.s.) buyurur: "Lâ ilahe illallâh" demek başka ve "lâ ilahe illallâh"ı bilmek başka ve "lâ ilahe illallâh" olmak başkadır." Örneğin halk, başlarına bir felaket geldiği vakit, imanın şartlarından birisi olan "Hayır ve şer Hak'dandır" düsturunu unutup, bunu halktan bilirler ve Hak'tan gafil olarak halk ile mücadele ederler. Bu sebeple İslam'da ve imanda bu fihristler halkın tuzakları olur ve halk bunları bilmeyi yeterli saymakla, tuzağa tutulmuş bir kuş gibi bağlanıp kalır ve irfan zevki ve vicdan semasına doğru uçamaz.

Ma'lûm olsun ki, emr-i dînde fihristlerin envâ'ı çoktur. Bir nev'i yukarıda zikr olundu; bir nev'i de İslâm'ın binasıdır ki, bu da oruç, namaz, hac, zekât ve kelime-i şehadettir. Bunların her biri kitâb-ı İslâm'ın birer bâbının ünvânıdır; ve kezâ îmânın altı şartından her biri dahi, kitâb-ı îmânın birer bâbının ünvanıdır. Bunlar bu kitabların fihristidir. Avâm bu fihristleri bilmekle bu kitâbların metnini bu kadarcık zanneder. Meselâ İslâm'ın binasının birisi, “kelime-i şehadet"tir; ve bu kelime "Lâ ilahe illallâh" lafzını, ma'nâsını bilerek söylemek ve vücûd-ı Hakk'ı tevhîd etmekten ibarettir; fakat vücûd-ı Hakk'ın vahdetini zevk-ı irfân ve vicdân ile idrâk etmeyenler, lisanları ile söyledikleri bu kelimenin ma'nâsına, birçok fikirleriyle ve fiilleriyle muhalefet ederler ve bunun farkında bile olmazlar. Bununla beraber kendilerini muvahhid zannederler. Nitekim Aynü'l-Kuzât Hemedânî (k.s.) buyurur: "Lâ ilahe illallâh" demek başka ve "lâ ilahe illallâh”ı bilmek başka ve “lâ ilahe illallâh" olmak başkadır." Meselâ avâm, başlarına bir felâket geldiği vakit, îmânın şartlarından birisi olan “Hayır ve şer Hak'dandır” düstûrunu unutup, bunu halktan bilirler ve Hak'dan gafil olarak halk ile mücadele ederler. Binâenaleyh İslâm'da ve îmânda bu fihristler avâmın tuzakları olur ve avâm bunları bilmeyi kâfi addetmekle, tuzağa tutulmuş bir kuş gibi bağlanıp kalır ve semâ-yı zevk-i irfân ve vicdâna doğru uçamaz.

1569. Sernâmeyi aç ve bu sözden boyun bük! Ve Allâh Teâlâ doğruyu pek çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1569. Başlığı aç ve bu sözden boyun bük! Ve Yüce Allah doğruyu pek çok bilir.

"Ey hakikat talibi olan kimse, kitabın başlığını aç ve bu sözden, yani başlık kelamından boynunu çevir ve kalbini Hakk'a yönelt! Ve o başlıktan kastedilen anlamın en doğrusunu Yüce Allah bilir!" Ve tam bir yönelişin sebebiyle Yüce Allah o başlığın ayrıntısını senin kalbine ilham ve ihsan eder.

Bu anlam, "be-tâb" kelimesinin şimdiki zaman emir kipi olduğuna göredir. Hint nüshalarında şimdiki zaman nehiy kipiyle "me-tâb" yazılmıştır. Bu durumda anlam, "Başlığı aç ve incele ve bizim bu sözümüzden boyun çevirme ve Yüce Allah doğruyu pek çok bilir; ve biz ise Hakk'ın vekili olduğumuzdan sözümüz Hakk'ın sözüdür, bu sebeple söylediğimiz doğrudur."

"Ey hakikat talibi olan kimse, kitâbın unvânını aç ve bu sözden ya'ni kelâm-ı unvândan boynunu çevir ve kalbini Hakk'a tevcîh eyle! Ve o unvândan maksûd olan ma'nânın en doğrusunu Allâh Teâlâ hazretleri bilir!" Ve kemâl-i teveccühün hasebiyle Hak Teâlâ hazretleri o unvânın tafsilini senin kalbine ilhâm ve ihsân eder.

Bu ma'nâ "be-tâb" kelimesi emr-i hâzır olduğuna göredir. Hind nüshalarında nehy-i hâzır sîgasıyla "me-tâb" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ, “Sernâmeyi aç ve tedkîk et ve bizim bu sözümüzden boyun çevirme ve Allâh Teâlâ doğruyu pek çok bilir; ve biz ise nâib-i Hak olduğumuzdan sözümüz Hakk'ın sözüdür, binâenaleyh söylediğimiz doğrudur.”

1570. O unvân, dilin ikrarı gibidir; mektubun metni olan sîneni imtihan et! [1572]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1570. O unvan, dilin ikrarı gibidir; mektubun metni olan sineni imtihan et! [1572]

"Unvan"dan kastedilen, dışa yansıyan fiillerdir. Yani, "Unvan hükmünde olan fiiller, dilin ikrarı gibidir. Örneğin namaz kılmak bir fiildir, bu dil ile ikrara benzer ve kitabın unvanı gibidir, bu kitabın metni ise kalpte gizlidir. Şimdi bu namaz fiili, kalpte meydana gelen bir ihlasa mı dayanmaktadır, yoksa görünüşte ve içten bir menfaat ümidiyle mi meydana gelmiştir, bunu bir tecrübe et! Çünkü görünüşte menfaat elde etmek için namaz kılanlar çok olduğu gibi, cennete girip yiyip içmek ve huri kızlarını kucaklamak ümidiyle Hakk'a tapanların sayısı da milyonlara ulaşır. Birinci sınıf, imandan yoksun olan münafıklardır; ve ikinci sınıf ise, Hakk'a ibadet perdesi altında amel eden gafil müminlerdir. Hakk'a sadece azametinden dolayı boyun eğip tapanlar pek azdır.

Şerefli beyitteki "çü" edat-ı teşbih (benzetme edatı) olduğuna göre, anlam yukarıdaki şekildedir. Edat-ı illet (sebep edatı) olduğuna göre anlam: "Çünkü o unvan, dilin ikrarıdır, bu unvan ile yetinme, mektubun metni olan kalbinin halini imtihan et!" demek olur.

"Unvân”dan murâd, efâl-i zâhiriyyedir. Ya'ni, “Unvân mesâbesinde olan ef'âl, dilin ikrârı gibidir. Meselâ namaz kılmak bir fiildir, bu ikrâr-ı lisâna benzer ve kitâbın unvânı gibidir, bu kitabın metni ise kalbde münderiçdir. İmdi bu namaz fiili, kalbde vâki' bir ihlâsa mı müsteniddir, yoksa zâhiren ve bâtınen bir menfaat ümidiyle mi vâki' olmuştur, bunu bir tecrübe et! Zîrâ sûrî menfaat elde etmek için namaz kılanlar çok olduğu gibi, cennete girip yiyip içmek ve hûrî kızlarını kucaklamak ümidiyle Hakk'a tapanların adedi de milyonlara bâliğdir. Birinci sınıf îmândan ârî olan münafıklardır; ve ikinci sınıf ise, Hakk'a ibâdet perdesi altında amel eden gafil mü'minlerdir. Hakk'a mahzâ azametinden dolayı tezellül edip tapanlar pek azdır.

Beyt-i şerîfdeki "çü" edât-ı teşbîh olduğuna göre, ma'nâ yukarıdaki vech iledir. Edât-ı illet olduğuna göre ma'nâ: “Çünki o unvân, dilin ikrârıdır, bu unvân ile iktifâ etme, mektûbun metni olan kalbinin hâlini imtihân et!” demek olur.

1571. Ki senin ikrarına muvafık mıdır? Ta ki senin işin münafık gibi olmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1571. Senin ikrarına uygun mudur? Ki senin işin münafık gibi olmasın.

Mektubun başlığı ile metnini karşılaştır ki, o kalbî metin, senin ikrar diline uygun düşüyor mu? Ki görünen amellerin münafıkların amellerine benzemesin!

Mektûbun unvânı ile metnini imtihân et ki, o metn-i kalbî, senin ikrâr lis-ânına tevâfuk ediyor mu? Tâ ki a'mâl-i zâhiriyyen münafıkların amellerine benzemesin!

1572. Çok ağır bir çuvalı götürdüğün vakit, ondan vazgeçmezsin ki, ona bakasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1572. Çok ağır bir çuvalı götürdüğün zaman, ondan vazgeçmezsin ki, ona bakasın.

"Kem âmeden", Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre "güzâşten", yani terk etmek ve vazgeçmek anlamındadır. "Ağır çuval"dan maksat, çeşitli fikirler ve düşüncelerle dolu kalptir. Yani, "Görünüşte ağır bir çuvalı taşıdığın zaman, içinde ne olduğunu anlamak için bakmaktan vazgeçmezsin."

"Kem âmeden", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "güzâşten", ya'ni terk etmek ve vazgeçmek ma'nâsınadır. "Ağır çuval"dan murâd, efkâr ve havâtır-ı muhtelife ile dolu kalbdir. Ya'ni, "Zâhirde ağır bir çuvalı taşıdığın vakit, içinde ne olduğunu anlamak için bakmaktan vazgeçmezsin."

1573. Ki acıdan ve hoştan çuval içinde nen vardır? Eğer taşımağa değerse taşı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1573. Acıdan ve hoş olandan çuval içinde neyin var? Eğer taşımaya değerse taşı!

O ağır çuvalın içinde acıdan ve tatlıdan neyin var diye bakmaktan vazgeçmezsin. Bu sebeple, ağır bir çuval hükmünde olan kalbine dikkatle bir bak; imandan ve inkârdan, sakim (bozuk) olandan ve müstakim (doğru) olandan ne fikirlerin var. Eğer bu fikirleri kalpte taşımaya değerse ve bunların bir kıymeti varsa taşı ve Hak huzuruna götür!

O ağır çuvalın içinde acıdan ve tatlıdan nen vardır diye bakmaktan vazgeçmezsin. Binâenaleyh ağır bir çuval mesâbesinde olan kalbine dikkatle bir bak, îmândan ve inkârdan ve sakîmden ve müstakîmden ne fikirlerin vardır. Eğer bu fikirleri, kalbde taşımağa değerse ve bunların bir kıymeti varsa taşı ve huzûr-ı Hakk'a götür!

1574. Ve yoksa çuvalını taştan boşalt, kendini bu cenk ve ârdan kurtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1574. Ve yoksa çuvalını taştan boşalt, kendini bu savaş ve ayıptan kurtar!

"Bâz harîden", bir şeyden kendini kurtarmak ve halâs etmek anlamındadır. "Peykâr", savaş ve mücadele anlamındadır. Bazı nüshalarda "bî-kâr" olarak geçmektedir. Anlamı, "işsiz" demektir. Yani, "Kendini işe yaramaz ve ayıp olan bu hamallıktan kurtar" demek olur. Bu şerefli beyitte vehmedilmiş ve bâtıl düşünceler "taş"a benzetilmiştir.

"Bâz harîden", bir şeyden kendini halâs etmek ve kurtarmak ma'nâsınadır. "Peykâr", cenk ve cidâl ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "bî-kâr” vâki'dir. Ma'nâsı, "işsiz" demektir. Ya'ni, "Kendini işe yaramaz ve ayb olan bu hamallıktan kurtar" demek olur. Efkâr-ı vâhiye ve bâtıle bu beyt-i şerîfde "taş"a teşbîh buyurulmuştur.

1575. Çuval içine onu koy ki, reşîd olan sultanların ve şahların tarafına taşımak lazım ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1575. Onu çuval içine koy ki, olgun sultanların ve şahların tarafına taşımak lazım olsun.

"Sultanlar ve şahlar"dan maksat, peygamberler ve onların vârisleri olan evliya (Allah dostları) hazretleridir. Yani, "Kalp hallerine vakıf olan peygamberler ve evliya hazretlerinin huzurlarına kötü fikirleri taşıma! Çünkü onlar senin kalp çuvalının içinde neler olduğunu görürler." Nasıl ki Hz. Pir efendimiz bir şerefli gazelinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Rengi solmuşu görünce hastalığı anlar tabip / Böylece renginden anlar dinini gören kişi / Din ve kin halini gördüğünde renginden bilir / Gizler lakin seni rezil etmez cihana / Gözleri mektuptadır okumaz dudakları / O bilir yarın bu hamileden ne suret doğar."

"Sultanlar ve şâhlar"dan murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır. Ya'ni, "Ahvâl-i kalbe vakıf olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtının huzûr- larına fenâ fikirleri taşıma! Zîrâ onlar senin kalb çuvalının içinde neler olduğunu görürler." Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir gazel-i şerîflerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Reng-i rencûru görünce illeti anlar tabib Böylece renginden anlar dînini bînâ olan Hâl-i dîn ü kînini gördükte renginden bilir Setr eder lâkin seni etmez o rüsvây-ı cihân Gözleri mektûbdadır etmez kırâat lebleri O bilir ferdâ bu hâmilden ne sûrettir doğar"

## O büyük sarıklı fakîhin ve onun sarığını kapan kimsenin ve “Aç da gör, ne götürüyorsun!” onun bağırmasının hikâyesidir

1576. Bir acib fakîh eskiler toplamış idi; kendi sarığına sarmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1576. Bir acayip fakih eskileri toplamış idi; kendi sarığına sarmış idi.

"Yek fakîhî"de "yâ" şaşkınlık içindir; "bir acayip fakih" demek olur.

"Yek fakîhî"de "yâ" taaccüb içindir; "bir acîb fakîh" demek olur.

1577. Tâ ki cesîm ola ve o, hatîmde mahfil tarafına geldiği vakit büyük görüne!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1577. Tâ ki iri olsun ve o, hatîmde mahfil tarafına geldiği zaman büyük görünsün!

Yani, "Fıkıh ilmine vâkıf olan acayip bir kimse, camideki mahfilde vaaz için ayrılan bir yerde, başındaki sarık halka iri ve büyük görünmek için, sarığın içine birçok eskiler sıkıştırmış idi." Kâmûs'un beyanına göre "hatîm" kelimesi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Özeti, beyt-i şeriften çıkarılmış ve ayrılmış bir yerin ismidir. Burada camideki mahfilde bir yer kastedildiği anlaşılır.

Ya'ni, "İlm-i fıkha vakıf olan acîb bir kimse, câmi'deki mahfilde va'z için tefrík olunan bir mahalde, başındaki sarık halka cesîm ve azîm görünmek için, sarığın içine birçok eskiler sıkıştırmış idi." Kāmûs'un beyânına göre "hatîm" kelimesi hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Hulâsası beyt-i şerîfden muhrec ve müfrez bir mahallin ismidir. Burada câmi'deki mahfilde bir mahal murâd buyurulduğu anlaşılır.

1578. Elbiselerden eskileri tertib etmiş, sarığın zahirini ondan süslemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1578. Elbiselerden eskileri tertip etmiş, sarığın görünen kısmını ondan süslemiş idi.

Yani, o fakih eski elbise parçalarını düzenleyip tanzim ederek, sarığın görünen kısmını onlardan süslemiş idi.

Ya'ni, o fakîh eski elbise parçalarını tertib ve tanzîm edip, sarığın zâhirini onlardan süslemiş idi.

1579. Sarığın zahiri cennet hullesi gibi, içerisi münafık gibi rüsvây ve çirkin idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1579. Sarığın dışı cennet elbisesi gibi, içi münafık gibi rezil ve çirkindi.

Yani sarığın dış tarafı eski elbiselerin temiz parçalarından düzenlenip tertip edilerek sarılmış olduğundan, cennet elbisesi gibi süslü ve parlaktı; içi ise birtakım paçavralarla doldurulmuş olduğundan, bir münafığın kalbi gibi rezil ve çirkindi.

Ya'ni sarığın dış tarafı eski elbiselerin temiz parçalarından tanzîm ve tertib edilerek sarılmış olduğundan, cennet hullesi gibi süslü ve parlak idi; içerisi ise birtakım paçavralar ile doldurulmuş olduğundan, bir münafığın kalbi gibi rüsvây ve çirkin idi.

1580. Parça parça eski ve pamuk ve postekiler o sarığın içinde gömülmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1580. Parça parça eski, pamuklu ve posttan yapılmış örtüler o sarığın içinde gömülmüş idi.

1581. O bu nâmûs ile fütûh bulmak için sabahleyin medrese tarafına teveccüh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1581. O, bu vakar ile fetih bulmak için sabahleyin medrese tarafına yöneldi.

"Nâmûs", vakar ve sır sahibi anlamındadır. "Subûh", sabah vakti demektir. "Fütûh", bir şeyin kendisinden umulmayan bir şeyin meydana gelmesi anlamındadır. Burada para ve diğer maddi menfaatler kastedilir. Yani, "O fakih, büyük sarığı ile takındığı vakar yüzünden maddi bir menfaat elde etmek için sabahleyin erkenden medrese tarafına yöneldi."

“Nâmûs”, vakār ve sahib-i sır ma'nâsınadır. "Subûh", sabah vakti demektir. "Fütûh", bir şeyin kendisinden ümîd olunmayan bir şeyin husûlü ma'nâsınadır. Burada parça ve sâir menâfi'-i mâddiyye murâd olunur. Ya'ni, "O fakîh koca sarık ile takındığı vakār yüzünden bir menfaat-i maddî ele geçirmek için sabahleyin erkenden medrese tarafına teveccüh etti."

1582. Karanlık yolda elbise soyucu adam, fen için muntazır durmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1582. Karanlık yolda elbise soyucu adam, hile için beklemekteydi.

"Fenn" kelimesinin birden çok anlamı vardır; burada bir adamı muamelede aldatmak ve eziyet ile zahmet anlamları uygundur.

"Fenn", müteaddid ma'nâsı vardır; burada bir adamı muâmelede aldatmak ve renc ve zahmet ma'nâları münasibdir.

1583. O onun başından sarığı kaptı, akabinde iş yapmak için koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1583. O, onun başından sarığı kaptı, akabinde iş yapmak için koşucu oldu.

"O soyucu adam fakihin sarığını kapar kapmaz, iş yapmak, yani satıp para kazanmak için, koşucu oldu." Bazı nüshalarda "devân" yerine "revân" yani "gidici" geçmektedir.

"O soyucu adam fakîhin sarığını kapar kapmaz, iş yapmak, ya'ni satıp pa-ra kazanmak için, koşucu oldu." Ba'zı nüshalarda “devân" yerine "revân" ya'ni "gidici" vâki'dir.

1584. Ba'dehû fakîh ona: "Sarığı aç da, ondan sonra götür ey oğul!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1584. Sonra fakih ona: "Sarığı aç da, ondan sonra götür ey oğul!" diye bağırdı.

1585. "Böyle ki, dört kanatlı uçuyorsun, o hediyeyi aç, kime götürüyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1585. "Böyle ki, dört kanatlı uçuyorsun, o hediyeyi aç, kime götürüyorsun?"

İkinci mısradaki "ki", bağlaç olan "ki" olduğuna göre anlamı: "Götürdüğün o hediyeyi aç!" demek olur. "Çâr perre", yani "dört kanatlı" ifadesi, süratle koşmaktan kinayedir (dolaylı anlatım).

İkinci mısra'daki “ki”, kâf-ı mevsûle olduğuna göre ma'nâ: “Götürdüğün o hediyeyi aç!" demek olur.. "Çâr perre", "dört kanatlı" ta'bîri, sür'atle koş-maktan kinâye olur.

1586. "Onu aç, kendi elin ile sıva, ondan sonra istersen götür, helâl ettim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1586. "Onu aç, kendi elinle sıva, ondan sonra istersen götür, helâl ettim!"

1587. Vaktaki onu açtı, ondan sonra kaçtı; birçok eski, yola döküldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1587. Vaktaki onu açtı, ondan sonra kaçtı; birçok eski, yola döküldü.

Fakihin bağırması üzerine hırsız, sarığın bumbar dolması gibi doldurulmuş olan içini açtı, ondan sonra işi anlayıp kaçtı ve birçok eski kırıntılar yola dökülüp saçıldı.

Fakihin bağırması üzerine hırsız, sarığın bumbar dolması gibi doldurulmuş olan içini açtı, ondan sonra işi anlayıp kaçtı ve birçok eski kırıntılar yola dö-külüp saçıldı.

1588. Onun nâ-bâyest olan cesîm sarığından, bir arşın bir eski onun elinde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1588. Onun işe yaramaz olan büyük sarığından, bir arşınlık bir eski parça onun elinde kaldı.

"Nâ-bâyest", lâzım olmaz ve işe yaramaz anlamınadır.

"Nâ-bâyest", lâzım olmaz ve işe yaramaz ma'nâsınadır.

1589. "Ey ayarsız, bu hîleden nâşî bizi işten alıkoydun!" diye eski bezi yere çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1589. "Ey ayarsız, bu hile yüzünden bizi işten alıkoydun!" diye eski bezi yere çarptı.

"Bî-ıyâr", teraziye ve dirheme gelmeyen demektir ki, "kıymetsiz" anlamı kastedilir. Burada ahlakı, ahlak ölçüsüne uymayan kimse demektir. "Degal", hile ve mekr (gizli yönlendirme) anlamınadır.

"Bî-ıyâr", terâziye ve dirheme gelmeyen demektir ki, "kıymetsiz" ma'nâsı murâd olunur. Burada ahlâkı, mîzân-ı ahlâka tevâfuk etmeyen kimse demektir. "Degal", hîle ve mekr ma'nâsınadır.

1590. Dedi: "Hile gösterdim, fakat nasihat cihetinden sana mâcerâyı açık söyledim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1590. Dedi: "Hile gösterdim, fakat nasihat yönünden sana macerayı açıkça söyledim."

Bu sarık kıssasının yukarıya ve aşağıya bağıntısı şudur ki, yukarıda 1567 numaralı beyitte "Hepimiz fihrist üzerine kanaat etmişiz, çünkü hırs ve hevese bulaşmışız" denilmişti. Bu kıssada "dünya", büyük sarıklı fakîhe; ve "dışı süslü içi bozuk olan sarık", dünyanın süslerine ve güzel şekillerine; ve "dünya hırslısı olan kimseler" de sarığı kapana benzetilmiştir. Nasıl ki ilerideki şerh-i şerifte açıklanır.

Bu sarık kıssasının yukarıya ve aşağıya rabtı budur ki, yukarıda 1567 numaralı beyitte "Cümlemiz fihrist üzerine kāni' olmuşuz, zîrâ ki hırs ve hevâya bulaşmışız" buyurulmuş idi. Bu kıssada “dünya," büyük sarıklı fakîhe; ve "dışı müzeyyen içi bozuk olan sarık", dünyanın müzeyyenâtına ve suver-i cemîlesine; ve "harîs-i dünyâ olan kimseler" dahi sarığı kapana teşbîh buyurulmuştur. Nitekim âtîdeki sürh-i şerîfde îzâh buyurulur.

## Dünyânın, ehl-i dünyaya lisân-ı hâl ile nasîhatı ve ondan vefâ tutuculara kendinin vefâsızlığını göstermesi

1591. Bunun gibi gerçi dünya latîf açıldı, fakat hem de bağırdı, kendi vefâsızlığını söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1591. Bunun gibi gerçi dünya latif açıldı, fakat hem de bağırdı, kendi vefasızlığını söyledi.

Dünya dahi fakihin sarığı gibi süslü ve latif bir şekilde açıldı ve ortaya çıktı; fakat onun güzel şekillerine ve lezzetlerine yapışanlara bağırdı ve fiilen kendi vefasızlığını söyledi.

Dünyâ dahi fakihin sarığı gibi süslü ve latîf bir sûrette açıldı ve zâhir oldu; fakat onun suver-i cemîlelerine ve lezzâtına yapışanlara bağırdı ve fiilen kendi vefâsızlığını söyledi.

1592. "Ey üstâd, bu kevn ü fesâd içinde, o hîle kevndir ve nasihat o fesaddır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1592. "Ey üstat, bu oluş ve bozuluş içinde, o hile oluştur ve nasihat o bozuluştur."

Ey zâhirî ilimde üstat olan kimse, bu dünya suretlerinin oluşması ve peş peşe varlığa gelmesi ve bir taraftan bozulması halleri içinde, o "suretlerin oluşması" hile ve onun "bozulması" ise, o suretlerin tutkunlarına ve âşıklarına nasihattır.

"Ey ilm-i zâhiride üstâd olan kimse, bu dünyâ sûretlerinin tekevvünü ve peyderpey vücûda gelmesi ve bir taraftan bozulması halleri içinde, o "tekevvün-i suver," hîle ve onun "bozulma"sı, o sûretlerin meftûnlarına ve âşıklarına nasîhattır.

1593. Kevn, "Gel ben hoş izliyim!" der ve onun o fesâdı, "Git ben la-şeyim!" demiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1593. Oluş, "Gel ben hoş izleyeyim!" der ve onun o bozulması, "Git ben bir hiçim!" demiştir.

Dünyanın peyderpey oluşan güzel şekilleri hâl diliyle: "Ben latif bir izim, gel beni takip et!" der; ve o şekillerin bozulması dahi, yine hâl diliyle: "Git, boş yere arkamdan koşma, ben bir hiçim ve yokum!" der.

Dünyanın peyderpey tekevvün eden güzel sûretleri lisân-ı hâl ile: "Ben latîf izliyim, gel beni ta'kîb et!" der; ve o sûretlerin bozulması dahi, yine lisân-ı hâl ile: "Git, boş yere arkamdan koşma, ben lâ-şeyim ve hiçim!" der.

1594. Ey baharın güzelliğinden dudak ısırıcı, sonbaharın o soğukluğuna ve sarılığına bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1594. Ey baharın güzelliğinden dudak ısıran, sonbaharın o soğukluğuna ve sarılığına bak!

1595. Gündüz güneşin cemâlini güzel gördün, gurûb vaktinde onun ölümünü de yad et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1595. Gündüz güneşin güzelliğini güzel gördün, batış vaktinde onun ölümünü de an!

1596. Bedri bu hoş çâr-tâk üzerinde gördün, onun hasretini de muhakda gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1596. Bedri bu hoş çardak üzerinde gördün, onun hasretini de muhakta gör!

"Çâr-tâk", Türkçede "çardak" dediğimiz şeydir. Burada teşbih yoluyla "gök" kastedilir. "Muhâk", Arap ayları sonunda ayın tamamen görünmez bir hâle gelmesidir. Meşhur olanı mim harfinin ötresiyle okunur. Üç hareke ile de telaffuzu caizdir: "Muhâk, mihâk" ve "mehâk".

"Çâr-tâk", Türkçe'de "çardak" dediğimiz şeydir, Burada teşbíîh tarîkıyla "gök" murâd buyurulur. "Muhâk", Arabî ayların sonunda ayın kâmilen görünmez bir hâle gelmesidir. Meşhûru mîmin zammıyladır. Üç hareke ile de telaffuzu câizdir: “Muhâk, mihâk” ve “mehâk".

1597. Bir çocuk güzellikte halkın efendisi oldu, yarından sonra bunak ve halkın rüsvayı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1597. Bir çocuk güzellikte halkın efendisi oldu, yarından sonra bunak ve halkın rüsvayı oldu.

Taze ve genç, tüysüz bir çocuk, yüz güzelliği sebebiyle halk tarafından hürmet ve saygı görür; fakat onun bir de geleceğine bak! Yaşadıkça o güzellik yavaş yavaş yok olur ve beyni zayıflayıp bunak bir hâle gelir ve saçma sapan konuşmaya başlayıp, halk nezdinde rezil olur. "Harif", hâ harfinin üstün ve râ harfinin esre okunmasıyla "bunak ihtiyar" anlamına gelir.

Ter ü tâze bir şâbb-ı emred çocuk, letâfet-i cemâli hasebiyle halk tarafından hürmet ve riâyet görür; fakat onun bir kere de âtîsine bak! Yaşadıkça o güzellik peyderpey zâil olur ve dimâğı zayıf olup bunak bir hâle gelir ve saçma sapan söylemeğe başlayıp, halk indinde rüsvây olur. "Harif", feth-i hâ ve kesr-i râ ile "bunak ihtiyar" ma'nâsınadır.

1598. Eğer seni sîmîn-tenlerin teni şikâr etti ise, ihtiyarlıktan sonra pamuk tarlası gibi ten gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1598. Eğer seni gümüş bedenlilerin teni avladı ise, ihtiyarlıktan sonra pamuk tarlası gibi ten gör!

Ey surete tapan kimse, eğer seni cisimleri gümüş gibi beyaz ve parlak olan güzellerin teni avladı ve kendine hayran bıraktı ise, onların sonraki hâllerine bak! O güzeller ihtiyarladıktan sonra yüzleri gözleri buruşur ve saçları ağarıp, vücutları pamuk tarlasına döner.

Ey sûret-perest olan kimse, eğer seni cisimleri gümüş gibi beyaz ve parlak olan güzellerin teni avladı ve meftûn kıldı ise, onların sonraki hallerine bak! O güzeller ihtiyarladıktan sonra yüzleri gözleri buruşur ve saçları ağarıp, vücûdları pamuk tarlasına döner.

1599. Ey yağlı taâmlar görmüş olan, kalk onun fuzlasını helâda gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1599. Ey yağlı yemekler görmüş olan, kalk onun artığını helâda gör!

"Çerb", yağlı ve lezzetli; ve "lût", yemek ve gıda; "fuzla", bir şeyin artığı demektir. Burada gıdanın bağırsaklardan çıkan artığı kastedilir. "Ab-rîz", su dökülecek yer demektir ki, helâ kastedilir.

"Çerb", yağlı ve lezîz; ve "lût", taâm ve gıdâ; "fuzla", bir şeyin artığı demektir. Burada gıdânın bağırsaklardan çıkan artığı, murâd olunur. "Ab-rîz", su dökülecek mahal demektir ki, helâ murâd olunur.

1600. O habîse de ki: "Senin o güzelliğin hani? Tabak üzerindeki o letâfet ve [1602] o zevk-ı azîm ve koku nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1600. O pis şeye de ki: "Senin o güzelliğin hani? Tabak üzerindeki o incelik ve [1602] o büyük zevk ve koku nerede?"

Yani, o bağırsaklardan dışarı atılan pis salgılara de ki: "Sen önceden tabaklar üzerinde ince bir yemek idin ve sende büyük bir zevk ve güzel kokular vardı, senin o güzelliklerin nereye gitti?"

Ya'ni, o bağırsaklardan mündefi' olan ifrâzât-ı habîseye de ki: "Sen evvelce tabaklar üzerinde latîf taâm idin ve sende zevk-ı azîm ve güzel kokular var idi, senin o güzelliklerin nereye gitti?"

1601. O der: “O dâne ve ben onun tuzağı idim, vaktaki sen sayd oldun, dâne nihan oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1601. O der: “O tane ve ben onun tuzağı idim, sen avlandığında, tane gizlendi."

Yani, o pis olan pislik sana cevap olarak der ki: "O nefis yemeklerin ilki olan o güzellikler tane ve yem idi ve latif bir varlık idi ve ben de sonu olan tuzak idim. Sen onların letafetlerine ve varlıklarına avlandığında, tane gizlendi ve varlık gitti, şimdi fesadı kaldı." Nasıl ki yukarıda 1593 numaralı beyitte "Varlık, "Gel ben hoş izleyeyim!" der ve onun fesadı: "Git, ben hiçbir şeyim ve hiçim!" der" buyurulmuştu. Bu şerefli beyit, zikredilen beytin açıklamasıdır. Yani varlık hâlinde olan güzel yemekler: "Gel, ben hoş izleyeyim!" diye seni davet etti ve sen de ona aldanıp avlandın; daha sonra onun varlığı gizlendi ve fesadı olan pislik ortaya çıktı, şimdi hâl diliyle sana: "Git, ben hiçbir şeyim ve hiçim!" diyor.

Ya'ni, o habîs olan kazûrât sana cevâben der ki: "O nefis taâmların evveli olan o güzellikler dâne ve yem idi ve kevn-i latîf idi ve ben de âhiri olan tuzak idim. Vaktâki sen onların letâfetlerine ve kevnlerine sayd oldun, dâne nihân oldu ve kevn gitti, şimdi fesâdı kaldı." Nitekim yukarıda 1593 numaralı beyitte "Kevn, "Gel ben hoş izliyim!" der ve onun fesâdı: "Git, ben lâ-şeyim ve hiçim!" der" buyurulmuş idi. Bu beyt-i şerîf, mezkûr beytin îzâhıdır. Ya'ni hâl-i kevnde olan güzel taâmlar: "Gel, ben hoş izliyim!" diye seni da'vet etti ve sen de ona aldanıp sayd oldun; ba'dehû onun kevniyeti gizlendi ve fesâdı olan hubs zâhir oldu, şimdi lisân-ı hâl ile sana: "Git, ben lâ-şeyim ve hiçim!" diyor.

1602. Çok parmaklar sanâatda üstadların mahsûdu olmuştur; akıbet titreyici olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1602. Çok parmaklar sanatta ustaların kıskandığı olmuştur; sonunda titreyici olmuştur.

Çok sanat ehlinin parmakları ustaca işler ve sanatlar yaparak o sanat ustalarının kıskançlığını çekmiştir; fakat sonunda o sanatkârın yaşlılık sebebiyle gücü yok olup, parmakları titrek bir hâle gelmiş ve artık o mahareti gösteremeyecek bir hâle gelmiştir.

Çok ehl-i san'atın parmakları mâhirâne işler ve san'atlar yaparak o san'at üstâdlarının hasedini celb etmiştir; fakat sonunda o san'atkârın ihtiyarlık sebebiyle kudreti zâil olup, parmakları titrek bir hâle gelmiş ve artık o mahâreti gösteremiyecek bir hâle gelmiştir.

1603. Can gibi olan bir mahmûr nergis-çeşmi, nihayet a'meş ve ondan su damlayıcı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1603. Can gibi olan bir mahmur nergis-gözü, nihayet a'meş (gözünden yaş akan) ve ondan su damlayan gör!

"Nergis-göz", mahmur, süzgün bakışlı gözdür; "a'meş" Müntehabü'l-Lügat'te hastalık sebebiyle gözünden su akan kimseye derler; "çipil gözlü" demek olur. Yani, "Evveli çok güzel ve sevimli olan bir gözün, sonu böyle sevimsiz ve çirkin bir hâle gelir. Evvelki hâl oluşu ve ikinci hâl bozulmasıdır.

["Nergis-] çeşm", mahmûr, süzgün bakışlı göz; "a'meş" Müntehabü'l-Lügäť te hastalık sebebiyle gözünden su akan kimseye derler; "çipil gözlü" demek olur. Ya'ni, "Evveli gāyet güzel ve sevimli olan bir gözün, âhiri böyle sevimsiz ve çirkin bir hâle gelir. Evvelki hâl kevniyeti ve ikinci hâl fesâdıdır.

1604. Bir haydar ki, arslanların safında gider, nihayet o bir fârenin mağlubu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1604. Bir arslan ki, arslanların safında gider, nihayet o bir farenin mağlubu olur.

"Haydar", arslan demektir; burada cesur bir kimse kastedilir. Yani, "Cesaretli bir kahraman, kendi gibi cesaretli kahramanların safında giderken, sonunda yaşlılık zayıflığı sebebiyle, fare gibi korkak ve kuvvetsiz kimselerin mağlubu olur."

"Haydar", arslan demektir; burada şecî bir kimse murâd olunur. Ya'ni, "Şecâatli bir kahramân, kendi gibi şecâatli kahramanların safında giderken, sonunda za'f-ı pîrî sebebiyle, fâre gibi korkak ve kuvvetsiz kimselerin mağlûbu olur."

1605. Muhterif uzak görücü olan keskin tab'ını, sonunda ihtiyar eşek gibi bunak gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1605. Sanat sahibi keskin tabiatını, sonunda ihtiyar eşek gibi bunak gör!

"Muhterif", sanat sahibi; "harif", bunak ihtiyar anlamlarındadır.

"Muhterif", san'at sahibi; "harif", bunak ihtiyar ma'nâlarınadır.

1606. Akıl götürücü müşk-bâr kıvırcık zülf, sonunda uyuz eşeğin çirkin kuyruğu gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1606. Aklı baştan alan misk kokulu kıvırcık saç, sonunda uyuz eşeğin çirkin kuyruğu gibidir.

"Zülf", başın yanından sarkan saçlar; "ca'd", kıvırcık; "hink", genellikle beyaz olan her şey; özellikle "beyaz kıllı at" demektir (Burhân-ı Kāti). Burada, "ihtiyarlığı sebebiyle tüyleri ağaran boz eşek" anlamına gelir. Hint nüshalarında "zenb" yerine "düm" geçmiştir. "Dümm-i zişt" de aynı anlamdadır.

"Zülf", başın yanından sarkan saçlar; "ca'd", kıvırcık; “hink", umûmen beyaz olan her şey; husûsiyle "beyaz kıllı at" demektir (Burhân-ı Kāti). Bu- rada, "ihtiyarlığı hasebiyle tüyleri ağaran boz eşek" ma'nâsına gelir. Hind nüshalarında "zenb" yerine "düm" vâki' olmuştur. "Dümm-i zişt" dahi aynı ma'nâyadır.

1607. Onun evvelden şâdîli olan kevnini hoş ve sonunda o rüsvaylığını ve fesadını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1607. Onun öncesiz olarak neşeli olan oluşunu hoş gör ve sonunda o rezilliğini ve bozulmasını gör!

Yani, "Dünya suretlerinin başlangıçtan neşeli ve sevinçli olan oluşunu ve meydana gelişini ve sonundaki o rezilliğini ve bozulmasını gör de aldanma!" "Güşâd", hoşluk ve neşe ve sevinç anlamındadır.

Ya'ni, "Suver-i dünyanın ibtidâdan şâdîli ve tarablı olan kevnini ve oluşunu ve sonundaki o rüsvâylığını ve fesâdını gör de aldanma!" "Güşâd", hoşluk ve şâdî ve tarab ma'nâsınadır.

1608. Zîrâ ki, o tuzağı aşikâr gösterdi, senin önünde hâmın bıyığını kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1608. Çünkü o tuzağı açıkça gösterdi, senin önünde hamın bıyığını kopardı.

"Çünkü o dünya, oluş ve bozuluş âleminin tuzak olan güzelliğini ve inceliğini açıkça gösterdi ve senin önünde o fani olan güzelliğe ve inceliğe düşkün olan ham kişilerin bıyığını kopardı." "Seblet kenden", bıyığını koparmak, aciz bırakmaktan kinayedir (Bahâr-ı Acem).

“Zîrâ ki o dünyâ, kevnin tuzak olan hüsn ve letâfetini açıktan açığa gösterdi ve senin önünde o fânî olan hüsn ve letâfete mübtelâ olan hâmların bıyığını kopardı." "Seblet kenden", bıyığını koparmak, âciz bırakmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem).

1609. Binâenaleyh dünyâ beni tezvîr ile aldattı ve yoksa benim aklım onun tuzağından kaçardı deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1609. Bu sebeple dünya beni aldatarak kandırdı ve yoksa benim aklım onun tuzağından kaçardı deme!

Hint nüshalarında ikinci mısradaki "mî gürîht" yerine, "mî-şigîft" geçmektedir; bu da "sabr ederdi" demektir.

Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "mî gürīht" yerine, "mî-şigîft", vâki'dir; "sabr ederdi" demek olur.

1610. Hele zerrîn gerdanlık ve hamaili gör! Demir halka ve zincir ve silsile [1612] olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1610. Hele altın gerdanlığı ve hamaili gör! Demir halka ve zincir ve silsile olmuştur.

"Gull", demir halka; "tavk", gerdanlık, omuzdan geçirilen kılıç askısı demektir. Yani, "Hele o sırmalı gerdanlığın ve hamailin kalbinde sakladığın sevgilerine bak! Seni bu aşağı âleme bağlayan demir halka ve zincir ve silsile olmuştur. Bunların sevgisi senin yüce âleme yükselmene engeldir."

"Gull", demir halka; "tavk", gerdanlık, omuzdan geçirilen kılıç askısı demektir. Ya'ni, "Hele o sırmalı gerdanlık ve hamâilin kalbinde sakladığın muhabbetlerine bak! Seni bu âlem-i süflîye bağlayan demir halka ve zincir ve silsile olmuştur. Bunların muhabbeti senin âlem-i ulvîye terakkî etmene mâni'dir."

1611. Âlemin her cüz'ünü böyle say, onun evvel ve âhirini nazara getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1611. Âlemin her parçasını böyle kabul et, onun başlangıcını ve sonunu göz önünde bulundur!

1612. Her kim âhiri ziyade görücü ise, o ziyade mes'ûddur; her kim ziyade ahırı görücü ise, o ziyade meb'ûddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1612. Her kim sonu daha çok gören ise, o daha çok mutludur; her kim daha çok sonu gören ise, o daha çok uzaktır.

"Her kim bu oluş ve bozuluş âleminin sonunun fesat olduğunu daha çok gören ise, o daha çok mutludur." Ve "daha çok görücülük"ten maksat, oluş ve bozuluş âlemine ait şekiller ne kadar güzel ve çekici olursa olsun, gönül bağlamamaktır. Böyle bir kimse nefse ait kayıtlar ve tabiî kayıtlar (bedensel ve dünyevî bağlar) yakasını kurtarmış olacağından elbette o kimse pek mutludur; çünkü o kimse Peygamber'e uymuştur. "Ve her kim daha çok sonu, yani hayvanlığın sonu olan bu dünyanın şekillerine aldanmış ise, o kimse Peygamber'e uymaktan ve Hak'ka yakın olmaktan uzaktır." Bilinmeli ki, birçok kimseler zâhirî ibadetleri yerine getirmekle Peygamber'e uyduklarını zannederler; bu uyma değil, ancak alışveriştir, çünkü Peygamber'in şerefli sünnetine tam uyma, ancak tabiat kaydından ve vehmedilmiş varlık bağından kurtulmak ile olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 63. bölümünde Emîr Pervâne'nin "Ey Mevlânâ, asl olan uyma mıdır?" sorusuna cevaben şöyle buyururlar: "Evet, ama halkın anladıkları bu uyma değildir. Uymanın anlamı odur ki, örneğin ihsan ve bağışı bol, âdil, halim, kerim ve her türlü güzelliklerle nitelenmiş ve askerleri çok ve memleketi mamur olan bir padişah, vefat eder. Onun veliahtı olan varisini tahta çıkarırlar. العلماء ورثة الأنبيا hükm-i münifine uyarak o varis, vefat eden padişahın sireti ve ihsan ve bağışı ve ahlakı üzere çaba gösterir. İşte uyma buna derler. Yoksa her bir dilenci ve külhancının uyma iddiasına kalkışması değildir. Uyma başka, alışveriş başkadır."

"Her kim bu kevnin sonu fesâd olduğunu ziyâde görücü ise, o ziyâde mes'ûddur." Ve "ziyâde görücülük"den murâd, suver-i kevniyye ne kadar güzel ve câzib olursa olsun, gönül bağlamamaktır. Böyle bir kimse kuyûd-ı nefsâniyye ve tabîiyyeden yakasını kurtarmış olacağından elbette o kimse pek mes'ûddur; zîrâ o kimse Peygamber'e mütâbaat etmiştir. "Ve her kim zi-yâde ahırı, ya'ni hayvâniyetin ahırı olan bu dünyânın sûretlerine aldanmış ise, o kimse Peygamber'e mütâbaattan ve Hakk'a takarrübden uzaktır." Ma'lûm olsun ki, birçok kimseler ibâdet-i zâhiriyye îfâsıyla Peygamber'e mütâbaat ettiklerini zannederler; bu mütâbaat değil, ancak mübâyaattır, zîrâ Peygamber'in sünnet-i şerîfesine kemâl-i mütâbaat, ancak tabiat kaydından ve mevhûm varlık bağından kurtulmak ile olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendi-miz Fîhi Mâ Fîh'in 63. faslında Emîr Pervâne'nin "Ey Mevlânâ, asl olan mü-tâbaat mıdır?" suâline cevâben şöyle buyururlar: "Evet, ammâ halkın anla-dıkları bu mütâbaat değildir. Mütâbaatın ma'nâsı odur ki, meselâ ihsân ve atâsı bol, âdil, halîm, kerîm ve envâ'-ı mehâsin ile muttasıf ve asâkiri kesîr ve memleketi ma'mûr olan bir pâdişâh, irtihâl eder. Onun veliyy-i ahdi olan vârisini tahta çıkarırlar. العلماء ورثة الأنبيا ["Alimler nebîlerin vârisidir"] hükm-i münîfine tebean o vâris, pâdişâh-ı müntekıllin sîreti ve ihsân ve atâsı ve ah-lâkı üzere sa'y eder. İşte mütâbaat buna derler. Yoksa her bir dilenci ve kül-hancının mütâbaat da'vâsına kıyâmı değildir. Mütâbaat başka, mübâyaat başkadır."

1613. Her birinin yüzünü fahir ay gibi gör! Mâdemki evvel görülmüş oldu, ahiri gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1613. Her birinin yüzünü övünülecek ay gibi gör! Mademki ilki görülmüş oldu, sonunu gör!

Âlemdeki parçaların her birinin yüzünü güzel ve nefis olarak oluştuğunu gör! Fakat onun oluşumunun başlangıcındaki güzelliğine kapılıp kalma, onun sonundaki bozulmasını ve çürümesini de gör!

Eczâ-yı âlemden her birinin yüzünü güzel ve nefis olarak tekevvün etti-ğini gör! Fakat onun ibtidâ-yı tekevvünündeki güzelliğine meclûb olup kal-ma, onun sonundaki tefessüdünü ve bozulmasını da gör!

1614. Tâ ki İblîs gibi bir gözü kör olmayasın, bir ebter gibi yarısını görür, ya-rısını görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1614. İblis gibi bir gözü kör olmayasın, bir ebter gibi yarısını görür, yarısını görmezsin.

"A'ver", bir gözü kör olan kişi; "ebter", hayır ve faydadan, güzel anılmaktan kesilmiş kişi anlamlarındadır. Yani, “İblis, Âdem'in dış görünüşünü gördü ve iç anlamını görmedi; bu sebeple dışa bakan gözü açık ve içe bakan gözü kör idi. Ey hakikat talep edeni, sakın sen de İblis gibi tek gözlü olma; âlem parçalarının hem oluşumunu hem de bozulmasını gör!”

"A'ver", bir gözü kör olan kimse; "ebter", hayır ve nef' ve hüsn-i zikirden munkatı' olan kimse ma'nâlarınadır. Ya'ni, “İblîs, Âdem'in sûret-i zâhiresini gördü ve ma'nâsını görmedi; binâenaleyh zâhire bakan gözü açık ve bâtına bakan gözü kör idi. Ey tâlib-i hakîkat, sakın sen dahi İblîs gibi bir gözlü olma; eczâ-yı âlemin hem tekevvününü ve hem de tefessüdünü gör!”

1615. Âdem'in tıynini gördü, dînini görmedi; bu cihânı gördü, onun o cihânı görücüsünü görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1615. Âdem'in toprağını gördü, dinini görmedi; bu dünyayı gördü, onun o dünyayı görenini görmedi.

İblis, Âdem'in topraktan yaratılmış olan bedenini gördü ve onun ruhuna ait olan dinini görmedi. O yalnız bu cismani olan dünyayı gördü, Âdem'in o mana dünyasını gören kalbini göremedi; ve onun kalbinin Hakk'ın isimlerinin kapsamlı hakikati olduğunu bilemedi.

İblîs Âdem'in topraktan mahlûk olan cismini gördü ve onun rûhuna taalluk eden dînini görmedi. O yalnız bu cismânî olan cihânı gördü, Âdem'in o ma'nâ cihânını görücü olan kalbini göremedi; ve onun kalbini[n] esmâ-yı Hakk'ın hakîkat-ı câmiası olduğunu bilemedi.

1616. Ey şecâat sahibi, erkeklerin kadınlar üzerine fazlı, kuvvet ve kazanç ve emlâk için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1616. Ey cesaret sahibi, erkeklerin kadınlar üzerine üstünlüğü, kuvvet, kazanç ve emlâk için değildir.

"Ziyâ'", "zay'a" kelimesinin çoğuludur ki, arazi ve taşınmaz mal gibi mülk anlamındadır. Bu şerefli beyitte الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ (Nisâ, 4/34) yani "Erkekler, kadınlar üzerinde kayyım (işlerini gören) ve idare edicidirler" ve وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ (Bakara, 2/228) yani "Kadınlar üzerinde erkekler için bir derece vardır" ayet-i kerimelerine işaret buyurulur. Yani, "Bu ayetler gereğince kadınlar üzerine erkeklerin üstünlüğü, kuvvette, kâr ve kesbde (irâdî kazanımda) ve emlâk sahibi olmakta üstün gelmelerinden dolayı değildir."

“Ziyâ'”, (ضيعة) “zay'a”nın cem'idir ki, arz ve akār gibi mülk ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ (Nisâ, 4/34) ya'ni “Erkekler, kadınlar üzerinde kavvâm ve müdebbirlerdir” ve وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ (Bakara, 2/228) ya'ni “Kadınlar üzerinde erkekler için bir derece vardır” âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya'ni, “Bu âyetler mûcibince kadınlar üzerine erkeklerin fazlı, kuvvette, kâr ve kesbde ve emlâk sahibi olmakda tefevvuk etmelerinden dolayı değildir.”

1617. Ve yoksa ey amcam, arslanın ve filin kuvvet için benî-âdem üzerine fazlı olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1617. Ve yoksa ey amcam, aslanın ve filin kuvvet için insanlar üzerine üstünlüğü olurdu.

Eğer erkekler kuvvetten dolayı kadınlar üzerine üstün gelseydi, ey amcam, kuvvette aslanlar ve filler insana kat kat üstün olduğundan, bu hayvanların insanlar üzerine üstünlüğü olması gerekirdi.

Eğer erkekler kuvvetten dolayı kadınlar üzerine tefevvuk ede idi, ey amcam kuvvette arslanlar ve filler insana kat kat fâik olduğundan, bu hayvanların benî-âdem üzerine fazlı olmak lâzım gelirdi.

1618. Ey hâlî-perest, erkeklerin kadın üzerine fazlı ondan olur ki, erkek ziyâde son görücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1618. Ey hâlî-perest (geçici hallere tapan), erkeklerin kadınlara üstünlüğü, erkeğin daha çok sonu gören olması sebebiyledir.

"Hâlî" kelimesindeki "ya", belirsizlik "ya"sıdır. "Ey bir hâle tapıcı" anlamına gelir. Çünkü âlemdeki her bir parçanın oluşum şekli bir hâldir ve o şeklin başlangıcıdır, onun sonu ise bozulmadır. Bu anlama dayanarak, şerefli beyitte belirsizlik "ya"sı kullanılmıştır. "Ey oluşun suretlerinden herhangi birine tapıcı" anlamına gelir. "Erkeklerin kadınlara üstünlüğü ancak erkeklerin akıl gözleriyle her şeyin sonunu daha çok gören olmalarındandır." Kadınların akılları hâle (şimdiki duruma) baktığı için eksiktir. Kadınların bu hallerini ispat etmek için başka delil aramaya gerek yoktur. Moda denilen illete (hastalığa) tutulmuş olmaları yeterlidir. Ne kadar pahalı olursa olsun, süslenme konusunda moda olan şeyi ele geçirmeye çalışırlar. Bir süre sonra o modanın hükmünün ortadan kalkacağını ve paralarının israf edilmiş olacağını asla düşünmezler.

“Hâlî” deki “ya”, yâ-yı tenkîrdir. "Ey bir hâle tapıcı" demek olur. Zîrâ eczâ-yı âlemden her birinin sûret-i tekevvünü bir hâldir ve o sûretin evvelidir, onun sonu fesâddır. Bu ma'nâya binâen beyt-i şerîfde yâ-yı tenkîr isti'mâl buyurulmuştur. "Ey kevnin sûretlerinden herhangi birine tapıcı" demek olur. "Erkeklerin kadınlara tefevvuku ancak erkekler akıl gözleriyle daha ziyâde her şeyin sonunu görücü olduklarındandır." Kadınların akılları hâle nâzır olduğundan nâkısdır. Kadınların bu hallerini isbât için başka delîl aramağa hâcet yoktur. Moda denilen illete mübtelâ olmaları kâfidir. Her kaça mal olursa olsun, tezeyyünâtta moda olan şeyi ele geçirmeğe çalışırlar. Bir müddet sonra o modanın hükmü zâil olup, paralarının israf edilmiş olacağını asla düşünmezler.

1619. Erkek ki, akıbet görücülükte hamdır, o ehl-i akıbetten kadın gibi nâkısdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1619. Erkek ki, sonuçları görmekte hamdır, o, sonuçları görenler arasında kadın gibi eksiktir.

"Ham", eğri demektir; yani "Her şeyin sonunu görmekte eğri ve eksik olan erkek, isterse pehlivan olsun, sonuçları gören ve düşünen kimselerin önünde kadın gibi eksiktir."

"Ham", eğri demektir; ya'ni "Her şeyin sonunu görücülükte eğri ve nâkıs olan erkek, isterse pehlivân olsun, âkıbeti gören ve düşünen kimselerin önünde kadın gibi nâkıstır."

1620. Cihândan zid ile iki sadâ gelir, acaba sen hangisine müstaidsin? [1622]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1620. Cihandan zıt ile iki ses gelir, acaba sen hangisine yatkınsın? [1622]

"Tâ küdâmîn"deki "tâ", şaşkınlık içindir. "Bu cihanın suretlerinden birbirine zıt olan iki türlü ses gelir; acaba sen bu iki zıt olan sesten hangisini kabule yatkınsın?"

"Tâ küdâmîn"de "tâ", taaccüb içindir. “Bu cihânın sûretlerinden birbirine zıd olan iki türlü ses gelir; acabâ sen bu iki zıd olan sadâlardan hangisini kabûle müstaidsin?"

1621. Onun sadasının birisi nüşûr-ı etkiyâdır; ve onun sadasının biri de eşkıyanın hilesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1621. Onun sesinin birisi takva sahiplerinin dirilişidir; ve onun sesinin biri de eşkıyanın hilesidir.

"Nüşûr" kelimesinin Kamus'ta çeşitli anlamları vardır. Biri, hastaya rukye (okuma) ve efsun (büyü) yapmak anlamındadır ki, hastalığı yayar ve giderir; ve biri de dirilmek ve hayat anlamındadır. Bu şerefli beyitte bu anlamlar uygundur. Yani, "Cihandan birisi cemâlî (güzellikle ilgili) ve diğeri celâlî (haşmetle ilgili) olmak üzere birbirine zıt iki ses gelir. Sen cemâlî çağrıyı mı, yoksa celâlî çağrıyı mı kabule hazırsın? Çünkü cemâlî çağrı, takva sahiplerinin, yani takva ehlinin yaşayışıdır ki, onlar bu dünyanın oluşuna aldanmazlar ve fesadını görürler, oluşundan sakınırlar; veya cemâlî çağrı, takva sahiplerinin hastaya okudukları rukye ve efsun hükmündeki davetleridir. Onlar, 'Bu dünyanın oluşuna bakma, fesadına bak!' derler. Ve diğeri, celâl ehli olan eşkıyanın davetidir ki, onlar da, 'Bu dünyanın fesadına bakma, oluşundan faydalan ve dünya lezzetleriyle meşgul ol!' der, halkı aldatırlar.

"Nüşûr”un Kāmûs'da müteaddid ma'nâları vardır. Biri hastaya rukye ve efsûn etmek ma'nâsınadır ki, illeti neşr ve izâle eder; ve biri de dirilmek ve hayat ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifde bu ma'nâlar münasibdir. Ya'ni, "Cihandan birisi cemâlî ve dîğeri celâlî olmak üzere birbirine zıd iki sadâ gelir. Sen nidâ-yı cemâlîyi mi, yoksa nidâ-yı celâlîyi mi kabûle müstaidsin. Zîrâ nidâ-yı cemâlî etkıyânın, ya'ni ehl-i takvânın yaşayışıdır ki, onlar bu cihânın kevnine aldanmazlar ve fesâdını görürler, kevninden perhîz ederler; veyâhud nidâ-yı cemâlî, etkıyânın hastaya okudukları rukye ve efsûn mesâbesindeki da'vetleridir. Onlar, “Bu cihânın kevnine bakma, fesâdına bak!" derler. Ve dîğeri ehl-i celâl olan eşkıyânın da'vetidir ki, onlar da, "Bu cihânın fesâdına bakma, kevninden istifade et ve lezâiz-i cihân ile meşgül ol!" der, halkı aldatırlar.

1622. Ey latîf harâret tutucu! Ben dikenin gülüyüm, gül dökülür, ben diken dalı olarak kalırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1622. Ey latif hararet tutucu! Ben dikenin gülüyüm, gül dökülür, ben diken dalı olarak kalırım.

Cihanın yeniden ortaya çıkan unsurlara ait suretleri (maddî varlıkların şekilleri) hakikat âşıklarına hitaben der ki: "Ey hamiyet ve gayret sahibi, ben diken gibi olan fesat içinde bitmiş bir gülüm. Gül gibi olan letafetim ve güzelliğim gider ve dökülür; ve benim benliğimi oluşturan unsurlar, diken dalı gibi bir halde kalır." Hint nüshalarında "Ey hoş germ-dâr" yerine "ey fahr-ı kibâr", "ey kibarların övüncü" geçmektedir.

Cihânın yeniden zuhûr eden suver-i unsûriyyesi hakikat âşıklarına hitâben der ki: "Ey hamiyet ve gayret sâhibi, ben diken gibi olan fesâd içinde bitmiş bir gülüm. Gül gibi olan letâfetim ve güzelliğim gider ve dökülür; ve benim benliğimi teşkil eden anâsır, diken dalı gibi bir halde kalır." Hind nüshalarında "Ey hoş germ-dâr" yerine "ey fahr-ı kibâr", "ey kibârın fahrı" vâki'dir.

1623. Onun gülünün sesi budur ki: "İşte, gül satıcı!" Onun dikeninin sesi ki: "Bizim tarafımıza sa'y etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1623. Onun gülünün sesi şudur ki: "İşte, gül satıcısı!" Onun dikeninin sesi şudur ki: "Bizim tarafımıza çabalama!"

Yani, dünyanın yeni oluşan suretlerinin sesi diyor ki: "Ey güzelliğe tutkun olan kimse, işte gül satıcısı ve güzellik arz edici buradadır. Bizim tarafımıza gel!" Cihanın diken gibi olan fesadının sesi de diyor ki: "Sakın bizim tarafımıza çabalama ve koşma!" Cihanın oluşu ve fesadı, hâl diliyle daima böyle bağırmaktadır.

Ya'ni, dünyanın yeni tekevvün eden sûretlerinin sesi diyor ki: "Ey meftûn-ı letâfet olan kimse, işte gül satıcı ve letâfet arz edici buradadır. Bizim tarafımıza gel! "Cihânın diken gibi olan fesâdının sesi dahi diyor ki: "Sakın bizim tarafımıza sa'y etme ve koşma!" Cihânın kevni ile fesâdı, lisân-ı hâl ile dâimâ böyle bağırmaktadır.

1624. Bunu kabul ettin, o dîğerinden kaldın; zîrâ muhib, mahbubunun zıddından sağırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1624. Bunu kabul ettin, o diğerinden geri kaldın; çünkü seven, sevdiğinin zıddından sağırdır.

Bu iki zıt davetten birisi hoşuna gidip kabul ettiğin zaman, elbette o diğer, buna zıt olan şeyin davetine icabet etmekten geri kaldın. Yani dünyanın oluşunun çağrısını kabul ettin, bozulmasının çağrısını işitmekten sağır oldun. Çünkü seven, kendi sevdiğinin zıddı olan şeyin sesini işitemez. Nitekim hadis-i şerifte "حبك الشيئ يعمى و يصم" yani "Sen bir şeye muhabbet ettiğin zaman, bu muhabbetin onun fenalığını görmekten ve işitmekten seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

"Bu iki zıd da'vetten birisi hoşuna gidip kabul ettiğin vakit, bittabi' o dîğer buna zıd olan şeyin da'vetine icâbetten geri kaldın. Ya'ni dünyanın kevninin nidâsını kabûl ettin, fesâdının nidâsını işitmekten sağır oldun. Zîrâ muhib, kendi mahbûbunun zıddı olan şeyin sesini işitemez." Nitekim hadîs-i şerîfde حبك الشيئ يعمى و يصم ya'ni "Sen bir şeye muhabbet ettiğin vakit, bu muhabbetin onun fenalığını görmekten ve işitmekten seni kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

1625. O sesin birisi bu ki, “İşte hazırım!” Diğerinin sesi, "Bak ki, ben sonum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1625. O seslerden biri şudur ki, "İşte hazırım!" Diğerinin sesi ise, "Bak ki, ben sonum!"

O seslerden biri şudur ki, dünya oluşu: "İşte ben hazırım ve aceleciyim!" der; diğerinin sesi ise şudur ki, dünya bozuluşu: "Bak ki, ben sonum ve aceleciyim!" der.

O sesin birisi budur ki, kevn-i dünyâ: "İşte ben hâzırım ve 'âcilim!" der; ve dîğerinin sesi budur ki, fesâd-ı dünyâ: "Bak ki, ben sonum ve âcilim!" der.

1626. Benim hazırlığım mekr ve pusu gibidir; âhirin nakşını, evvelin âyînesinden gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1626. Benim hazırlığım mekr ve pusu gibidir; sonun nakşını, ilkin aynasından gör!

Yani, dünyanın oluşu der ki: "Benim hazırlığım ve aceleciliğim mekr ve hile ve pusu gibidir. Bana sarılan, fesadı da kabul etmiş olur ve bundan haberi olmaz. Benim letafetim zail olup, fesadım ortaya çıktığı vakit feryada başlar. Bu sebeple ey düşünen insan, sonun nakşını ve fesat şeklini, ilk olan oluşun aynasından gör!"

Ya'ni, dünyanın kevni der ki: "Benim hâzırlığım ve 'âcilliğim mekr ve hîle ve pusu gibidir. Bana sarılan fesâdı da kabûl etmiş olur ve bundan haberi olmaz. Benim letâfetim zâil olup, fesâdım zâhir olduğu vakit feryâda başlar. Binâenaleyh ey mütefekkir insan, âhirin nakşını ve sûret-i fesâdını evvel olan kevnin âyînesinden gör!"

1627. Vaktaki bu iki çuvaldan birisinin içine gittin, o dîğere zid ve nâ-lâyık oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1627. Ne zaman ki bu iki çuvaldan birinin içine girdin, diğerine zıt ve lâyık olmayan oldun.

Yani, "Cihanın oluşum şekli, şehadet âlemini ve onun bozulması da ahiret âlemini doğurur. Ne zaman ki sen oluşun daveti tarafına gittin, haz ve lezzetlerinin çuvalı içine girdin, artık şehadet âleminin zıddı olan ahiret âleminden haz almaya lâyık olmayan oldun." Nitekim Şûrâ sûresinde geçen ayet-i kerimede مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) yani "Kim ki ahiret ekinini isterse, o ahiretin ekini hakkında onun için artırırız; ve kim ki dünya ekinini isterse, ondan ona veririz ve onun için ahirette nasip yoktur!" buyurulur.

Ya'ni, "Sûret-i cihânın kevni, âlem-i şehadeti ve onun fesâdı, âlem-i âhireti tevlîd eder. Vaktâki sen kevnin da'veti tarafına gittin, huzûz ve lezzâtının çuvalı içine girdin, artık âlem-i şehadetin zıddı olan âlem-i âhiretten haz almağa nâ-lâyık oldun." Nitekim sûre-i Şûrâ'da vâki' olan âyet-i kerîmede مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya'ni "Kim ki hars-i âhireti isterse, o âhiretin harsi hakkında onun için ziyâde ediriz; ve kim ki dünyâ harsini isterse, ondan ona veririz ve onun için âhirette nasib yoktur!" buyurulur.

1628. Ey ne mutlu o kimseye ki, o onu evvelden işitti ki onu merdânın akılları ve mahall-i sem'leri işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1628. Ey ne mutlu o kimseye ki, o onu evvelden işitti ki onu erlerin akılları ve işitme yerleri işitti.

"Mesma'", "ism-i mekân"dır (yer ismi), "mahall-i sem'" (işitme yeri) anlamındadır. Yani, "Hak yolunda yürüyen erlerin akıllarının ve kulaklarının bu oluş ve bozuluş âleminden işittiği şeyleri ve öğütleri evvelden işiten kimse ne saadet sahibidir!" Bazı nüshalarda "ukūl-i müstemi'" (işitici akıllar) yazılmıştır. Bu şekilde anlam "İlahi erlerin işitici olan akıllarının işittiğini işiten kimseye ne mutludur!" demek olur.

“Mesma',” “ism-i mekândır “mahall-i sem” ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hak yolunda yürüyen erkeklerin akıllarının ve kulaklarının bu âlem-i kevn ve fesâddan işittiği şeyleri ve nasâyihi evvelden işiten kimse ne saâdet sahibidir!" Ba'zı nüshalarda “ukūl-i müstemi'” yazılmıştır. Bu süretle ma'nâ “Merdân-ı ilâhînin işitici olan akıllarının işittiğini işiten kimseye ne mutludur!" demek olur.

1629. Hâneyi boş buldu, yeri o tuttu, onun gayri eğri yahud acıb görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1629. Evi boş buldu, yeri o tuttu, onun dışındaki eğri yahut acayip görünür.

Kalp evini hangisi boş buldu ise, o iki zıttan birisi girip yer tuttu. Örneğin, dünyevî hazlar ve lezzetlerle meşguliyet ve ahireti inkâr etme fikri yerleştiği zaman, bu fikrin zıddı olan dünyevî hazları terk etme ve ahirete iman etme fikri eğri yahut acayip görünür. İnkâr ehli, iman ehline şaşkınlıkla bakıp: "Bu zavallı hurafelere dalıp, nefsini dünyevî lezzetlerden mahrum etmiştir!" der.

Kalb evini hangisi boş buldu ise, o iki zıddan birisi girip yer tuttu. Meselâ huzûz ve lezzât-ı dünyeviyye ile iştigal ve inkâr-ı âhiret fikri tuttuğu vakit, bu fikrin zıddı olan terk-i huzûz-ı dünyevî ve îmân-ı âhiret fikri eğri veyâhud acîb görünür. İnkâr ehli, îmân ehline nazar-ı taaccüble bakıp: "Bu zavallı hurâfâta dalıp, nefsini lezzât-ı dünyeviyyeden mahrûm etmiştir!" der.

1630. Yeni bir bardak ki, kendisine bir koku çekti, o hubsü su kesemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1630. Yeni bir bardak ki, kendisine bir koku çekti, o pisliği su kesemez.

[1632] "Topraktan yapılmış yeni bir bardak kendisine kötü bir koku çektiği zaman, o pis kokuyu su gideremez ve yok edemez." Hint nüshalarında "bûyî" yerine "bevlî" geçmektedir. Yani, "Topraktan yapılmış yeni bir bardak, kendisine bir idrar çektiği ve emdiği zaman, içine işler, o pisliği su temizleyemez."

[1632] "Topraktan ma'mûl olan yeni bir bardak kendisine bir fenâ koku çektiği vakit, o habîs kokuyu su kesemez ve izâle edemez." Hind nüshalarında "bûyî" yerine "bevlî" vâki'dir. Ya'ni, "Topraktan ma'mûl yeni bir bardak, kendisine bir sidik çektiği ve massettiği vakit, içine işler, o fenâyı su temizleyemez."

1631. Cihanda her şey bir şeyi çeker; kâfiri küfür, irşad olunmuşu da reşed!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1631. Cihanda her şey bir şeyi çeker; kâfiri küfür, doğru yola iletilmişi de doğru yol!

"Mürşed", edilgen isim kalıbıyla, "doğru yola iletilmiş" demektir; ve "reşed" ise doğru yolu bulmak anlamındadır. "Bu cihan, celâl ve cemâl tecellileriyle (Allah'ın azamet ve güzellik sıfatlarının görünüşleriyle) doludur. Bu sebeple cihanda her şey, kendisine uygun olan bir şeyi kendi tarafına çeker. Celâl tecellisine mazhar olan kâfire uygun bulunan şey küfürdür, onu küfür kendi tarafına çeker; ve doğru yola iletilmiş ve doğru yolu bulmuş olan mümini de, doğru yol olan iman çeker."

"Mürşed", ism-i mef'ûl sîgasıyla, "irşad olunmuş"; ve "reşed", doğru yolu bulmak ma'nâsınadır. “Bu cihân, mezâhir-i celâliyye ve cemâliyye ile doludur. Binâenaleyh cihânda her şey, kendisine münasib olan bir şeyi kendi tarafına çeker. Mazhar-ı celâl olan kâfire münasib bulunan şey küfürdür, onu küfür kendi tarafına çeker; ve irşad olunmuş ve doğru yolu bulmuş olan mü'mini de, doğru yol olan îmân çeker."

1632. Kehribâ da vardır ve mıknatıs da vardır; sen demir yahud saman oldukça tuzağa gelirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1632. Kehribar da vardır, mıknatıs da vardır; sen demir yahut saman oldukça tuzağa gelirsin.

"Kehribar"dan kasıt nefis ve şeytan; "mıknatıs"tan kasıt ise peygamberler ve onların vârisleri olan evliya zevatıdır. "Saman"dan kasıt, dünyevî hazlara karşı metanetsiz olan insanlar; "demir"den kasıt ise metanet sahibi olan ve dünyanın vefasızlığını idrak eden insanlardır. Nasıl ki Hz. Attâr buyururlar. Şiir:

"Kehriba"dan murâd nefis ve şeytan; ve "mıknatıs"dan murâd enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır. “Saman"dan murâd, huzûz-ı dünyeviyyeye karşı metânetsiz olan insanlar; ve "demir"den murâd, sâhib-i metânet olan ve dünyanın vefâsızlığını idrâk eden insanlardır. Nitekim Hz. Attâr buyururlar. Şiir:

1633. Eğer sen demir isen, mıknatıs götürdü; ve eğer saman isen, kehriba üzerine teveccüh edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1633. Eğer sen demir isen, mıknatıs götürdü; ve eğer saman isen, kehribar üzerine yönelirsin.

Yani, "Bu dünyada iki türlü tuzak vardır. Birisi demirin, diğeri samanın tuzağıdır. Eğer demir isen seni mıknatıs çeker ve eğer saman isen kehribar tarafına yönelirsin." "Tenîden" masdarının buradaki anlamı "iltifat ve yönelmek"tir (Bahâr-ı Acem).

Ya'ni, "Bu cihânda iki türlü tuzak vardır. Birisi demirin, dîğeri samanın tuzağıdır. Eğer demir isen seni mıknatıs çeker ve eğer saman isen kehribâ tarafına teveccüh edersin." "Tenîden" masdarının buradaki ma'nâsı "iltifat ve teveccüh etmektir" (Bahâr-ı Acem).

1634. O biri, mâdemki ihtiyar ile yâr değildir, şübhesiz füccârın yanına komşu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1634. O diğeri, mademki irade ile dost değildir, şüphesiz günahkârların yanına komşu oldu.

O diğeri, yani saman çöpü mesabesinde olan fasıklar ve inkârcılar, mademki Allah'ın hayırlı kullarının dostu değildir, şüphesiz kendileri gibi olan günahkârların arkadaşı ve yoldaşı olurlar.

O biri, ya'ni saman çöpü mesâbesinde olan fesaka ve münkirîn, mâdemki Allâh'ın hayırlı kullarının dostu değildir, şübhesiz kendileri gibi olan erbâb-ı fücûrun musâhibi ve arkadaşı olurlar.

1635. Mûsâ Kıbtî'nin indinde çok mezmûmdur. Hâmân Sıbtî indinde çok rahîmdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1635. Musa, Kıptî'nin gözünde çok kınanmıştır. Haman, Sıbtî'nin gözünde çok merhametlidir.

"Kıptî", Firavun'un tebaasıdır; ve "Sıbtî", Musa (a.s.)'a tabi olan İsrailoğulları'dır. "Haman", Firavun'un vezirinin ismidir. Yani, "Musa (a.s.) Firavun'un tebaası olan Kıptî kavminin gözünde kınanmış ve kötüdür; ve Firavun'un veziri olan Haman da Musa (a.s.)'ın ümmeti olan Sıbtî'nin gözünde kovulmuş ve lanetlenmiştir; çünkü bunlar birbirinin zıt cinsidir."

"Kıbtî", Fir'avn'ın tebaası; ve "Sıbtî", Mûsâ (a.s.)a tâbi' olan Benî-İsrâîl'dir. “Hâmân", Fir'avn'ın vezîrinin ismidir. Ya'ni, "Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın tevâbii olan Kıbtî kavminin indinde mezmûmdur ve fenâdır; ve Fir'avn'ın vezîri olan Hâmân dahi Mûsâ (a.s.)ın ümmeti olan Sıbtî indinde matrûd ve mel'ûndur; zîrâ bunlar yekdiğerinin cins-i muhâlifidir."

1636. Eşeğin mi'desi ictizabda otu çeker; Adem'in mi'desi buğday çorbasını çekicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1636. Eşeğin midesi çekimle otu çeker; Âdem'in midesi buğday çorbasını çekicidir.

"Açlık ve yiyecek çekimi vaktinde eşeğin midesine ot ve saman uygundur. Onun midesi bu samanı iştahla çeker ve hazmeder; Âdem'in midesine de buğday çorbası uygundur; o da bu latif gıdayı çeker." Bunun gibi, kâfirin kalbine saman hükmünde olan küfür ve inkâr münasiptir ve müminin kalbine de, latif gıda hükmünde olan iman layık olur.

"Açlık ve ictizâb-ı taâm vaktinde eşeğin mi'desine ot ve saman lâyıktır. Onun mi'desi bu samanı iştihâ ile çeker ve hazm eder; ve âdemin mi'desine de buğday çorbası lâyıktır; o da bu latîf gıdâyı çeker." Bunun gibi kâfirin kalbine saman mesâbesinde olan küfür ve inkâr münasibdir ve mü'minin kalbine de, gıdâ-yı latîf mesâbesinde olan îmân lâyık olur.

1637. Eğer zulmetlerden dolayı sen bir kimseyi tanımaz isen, ona bak ki, o onu imâm yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1637. Eğer karanlıklardan dolayı sen bir kimseyi tanımaz isen, ona bak ki, o onu imam yapmıştır.

Eğer sende tabiat karanlığından dolayı şeriat bilgisiyle kavrayış (firâset-i şer'iyye) ve cehalet karanlığından dolayı hikmetle kavrayış (firâset-i hikemiyye) olmadığı için, bir kimsenin hâlini ve kalbinin eğilimini tanıyamaz isen, bak ki, o kendisine kimi imam yapmıştır ve nasıl bir kimseye tâbi olmuştur! Yani tâbi olduğu kimse peygamber midir, yoksa peygamberin zıddı olan şeytan mıdır? Çünkü peygambere tâbi olanlar ile olmayanları ayırmak için elde ölçü vardır ve o da Kur'an'ın hükümleri ve Ahmedî şeriattır. Fiilleri Kur'an'a ve şeriata uymayanların, şeytanı imam edindiği derhâl anlaşılır, çünkü fiiller görünürdür.

بیان آنکه عارف را غداییست از نور حق که آبیت عند ربي يطعمني و يسقيني و قوله عليه السلام الْجُوعُ طَعَامُ اللَّهِ يُحْيِي بِهِ أَبْدَانَ الصَّدِّقِينَ أَي فِي الْجُوعِ يَصِلُ طَعَامُ اللَّهِ

Onun beyânındadır ki, ârife Hakk'ın nurundan bir gıda vardır. Der ki: "Ben Rabb'imin katında geceledim; bana yedirdi ve içirdi"; ve "Açlık Allah'ın yemeğidir ki, onunla sıddıkların bedenlerini diri kılar" (a.s.) sözüdür. "Açlıkta Allah'ın yemeği ulaşır" demektir.

Bu şerif açıklama, yukarıdaki 1636 numaralı beyte bağlıdır.

"Eğer sende tabiat karanlığından dolayı firâset-i şer'iyye ve cehil karanlığından dolayı firâset-i hikemiyye olmadığı için, bir kimsenin hâlini ve meyl-i kalbîsini tanıyamaz isen, nazar et ki, o kendisine kimi imâm etmiştir ve nasıl bir kimseye tâbi' olmuştur!" Ya'ni tâbi' olduğu kimse peygamber midir, yoksa peygamberin zıddı olan şeytan mıdır? Zîrâ peygambere tâbi' olanlar ile olmayanları tefrîk için elde mîzân vardır ve o da Kur'ân'ın ahkâmı ve şer'-i Ahmedîdir. Efâli Kur'ân'a ve şer'e tevâfuk etmeyenlerin, şeytanı imâm ittihâz ettiği derhâl anlaşılır, zîrâ efâl zâhirdir.

بیان آنکه عارف را غداییست از نور حق که آبیت عند ربي يطعمني و يسقيني و قوله عليه السلام الْجُوعُ طَعَامُ اللَّهِ يُحْيِي بِهِ أَبْدَانَ الصَّدِّقِينَ أَي فِي الْجُوعِ يَصِلُ طَعَامُ اللَّهِ

Onun beyânındadır ki, ârife nûr-ı Hak'dan bir gıdâ vardır. Der ki: "Ben Rabb'im indinde geceledim; bana yedirdi ve içirdi"; ve “Açlık Allâh'ın taâmıdır ki, onunla sıddîkların bedenlerini diri kılar" (A.s.)ın kavlidir. “Açlıkta Allah'ın taâmı vâsıl olur" demektir

Bu sürh-i şerîf, yukarıdaki 1636 numaralı beyte merbûttur.

1638. Zîrâ ki her hayvân yavrusu anasının arkasından gider; nihayet onunla, onun cinsiyeti zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1638. Çünkü her hayvan yavrusu anasının arkasından gider; sonunda onunla, onun cinsiyeti ortaya çıkar.

Yani tâbi olana baktığın zaman, tâbi olunanın mahiyetini anlarsın; çünkü tâbi olunan, tâbi olanın cinsindendir ve tâbi olan da tâbi olunanın cinsindendir. Tâbi olunan şerefli ise, tâbi olan da şereflidir.

Ya'ni tâbi'e baktığın vakit, metbû'un mâhiyetini anlarsın; zîrâ metbû' tâbi'in ve tâbi' dahi metbû'un cinsindendir. Metbû' şerîf ise, tâbi' dahi şerîfdir.

1639. Benî-ademin sütü göğüsten erişir; eşeğin sütü aşağıya mensub olan yarıdan erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1639. İnsanoğlunun sütü göğüsten gelir; eşeğin sütü aşağıya ait olan yarıdan gelir.

Yani, "İnsanoğlunun emdiği süt, annesinin göğsünden ve üst kısmından gelir; eşeğin emdiği süt ise, annesinin belinden aşağısından ve alt kısmından gelir." Bu bedensel durum, birinin şerefine, diğerinin ise alçaklığına işarettir. Bu şerefli beyitte "süt" ile hayatın zevkine işaret edilir. Yani insanın hayat zevkleri göğüsten doğan ilim iledir; hayvanın hayat zevki ise, alt kısmındaki şehvet aletinden meydana gelir. Bu sebeple ilim zevkine sırtını dönüp, şehvet zevkine yönelenler, insan suretinde hayvan olmuş olurlar.

Ya'ni, "Benî-âdemin emdiği süt, anasının göğsünden ve kısm-ı ulvîsinden gelir; eşeğin emdiği süt ise, anasının yarı belinden aşağısından ve kısm-ı süflîsinden gelir." Bu vaz'iyet-i cismâniyye birinin şerâfetine, dîğerinin hasâsetine işarettir. Bu beyt-i şerîfde "süt" ile hayatın zevkine işâret buyurulur. Ya'ni insanın ezvâk-ı hayâtiyyesi sîneden doğan ilim iledir; ve hayvanın zevk-i hayâtı ise, kısm-ı süflîsindeki âlet-i şehvetinden husûle gelir. Binâenaleyh zevk-i ilme arkasını dönüp, zevk-i şehvete müteveccih olanlar, insan sûretinde hayvan olmuş olurlar.

1640. Adl taksîm edicidir ve taksîm etmeğe de lâyıktır. Bu acebdir ki, cebir [1643] yoktur ve zulüm de yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1640. Adalet taksim edicidir ve taksim etmeye de layıktır. Bu şaşılacak bir durumdur ki, cebir yoktur ve zulüm de yoktur.

Yani ilahi adalet her ferdin hakkını taksim ve tevzi edicidir ve o adalet hakkıyla taksim etmeye de layıktır; çünkü ondan zerre kadar bir hata meydana gelmesi düşünülemez; bu sebeple bu yüce taksimatlar ve tevziatlar esnasında bir cebir olmadığı gibi, zulüm de meydana gelmez.

Bilinmeli ki, "sabit hakikatler"den her bir "tekil hakikat"in bir yatkınlığı ve kendine özgü bir kabiliyeti vardır, asla biri diğerine benzemez. Ve sabit hakikatlere ilmî varlık bahşeden zâta ait bağıştır. Ve adalet ve ilahi ihsan olmasa, hiçbir suret ilim mertebesinde meydana gelmez ve onların yatkınlık ve kabiliyetleri dahi bahse konu olmazdı. Bu yatkınlık ve kabiliyetlerde asla Hakk'ın cebri yoktur. Zâta ait bağış ve ilahi tecelli ve "Rahman'ın nefesi" (Allah'ın varlıklara hayat veren nefesi) eşit şekilde meydana gelir. Rahman'ın nefes vermesini takiben, her bir tekil hakikat, kendi yatkınlığına ve zâtî kabiliyetine göre belirlenmiştir. Bu sebeple her bir tekil hakikat, kendi kendine cebir etmiştir.

Örnek: Bir kimse zemheride kesintisiz bir cam üzerine nefesini gönderse, biçimsiz olan bu nefes cam üzerine eşit şekilde temas eder; fakat şiddetli soğuk sebebiyle bu nefes cam üzerinde yoğunlaşarak donduğu zaman, türlü şekiller ortaya çıkar ve bu ortaya çıkan şekillerin hiçbirisi ne uzunlukça ne de genişlikçe birbirine benzemez. Bu şekillerin her biri biçimsiz olan o nefeste gizli idi, yoğunlaşma ile böylece ortaya çıktılar. Ve bu suretle, kendi yatkınlık ve kabiliyetlerini gösterdiler. Bu yatkınlık ve kabiliyetlere asla nefes verenin zorlaması yoktur, belki aksine nefesin kendisinde onlar, yatkınlık ve kabiliyetlerine göre, kendilerini yine kendileri meydana getirdiler. Ancak nefes verenin varlığı, onların ortaya çıkış sebebi oldu ve onlar sonuç oldular. Şimdi bu şekiller içinden birisi çıkıp da farz edelim nefes verene hitaben: "Sen beni niçin yanımda oluşmuş olan şu güzel çiçek gibi çizmedin, böyle upuzun bir şekilde kaldım?" sorusunu soramaz. Sorsa, nefes veren ona cevaben der ki: "Bu şekilde meydana gelişin için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir cebir meydana gelmedi, ben ancak seni nefeslendirdim. Sen de bilkuvve mevcut ve bilfiil yok olan kabiliyet ve yatkınlığın sebebiyle böyle oluştun; cebir ancak senden sana meydana geldi, niçin bana hitap ediyorsun?"

Şimdi Rahman'ın nefesinin nefes verme anında her bir tekil hakikat, o nefeste "Ol!" emrine uyarak, kendi yatkınlık ve kabiliyeti dairesinde, kendi kendini oluşturmuş ve ona o surette oluşması için cebir meydana gelmemiş olduğundan Hak `لا يسئل عما يَفْعَلُ` (Enbiyâ, 21/23) ["Allah yaptığından sorulmaz"]dır. Çünkü Hakk'ın fiili onları nefeslendirmek ve onlara varlık bahşetmektir. Bu ise Zâta ait bağıştır. Hiç Zâta ait bağışından dolayı Hakk'a soru yöneltilir mi? Belki soru, yüce yatkınlık dururken, aşağı yatkınlığı beğenip, o yatkınlık dairesinde oluşmuş olanlara yönelir. `و هم يسئلون` (Enbiyâ, 21/23) ["Onlar ise sorguya çekileceklerdir"] onlar hakkındadır. Cenab-ı Hak Zeyd'i cebren saadet tarafına ve Amr'ı da cebren şekavete sevk etmekten uzaktır. Hakk'ın dilemesi ancak yatkınlık ve kabiliyete ilişkindir; çünkü Yüce Allah ilminde sabit olan şeyi diler ve dilediği şeyi işler. `وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ` (Nahl, 16/118) yani "Biz onlara zulmetmedik, aksine onlar nefislerine zulmettiler" ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyurulur.

Ya'ni adl-i ilâhî her ferdin hakkını taksîm ve tevzî edicidir ve o adl hakkıyla taksîm etmeğe de lâyıktır; zîrâ ondan zerre kadar bir hatâ vukū'u melhûz değildir; binâenaleyh bu azîm taksîmât ve tevzîât esnasında bir cebir olmadığı gibi, zulüm de vâki' değildir.

Ma'lûm olsun ki, "a'yân-ı sâbite"den her bir "ayn"ın bir isti'dâdı ve kābiliyyet-i mahsûsası vardır, aslâ biri dîğerine benzemez. Ve a'yân-ı sâbiteye vücûd-ı ilmî bahş eden atâ-yı zâtîdir. Ve adl ve dâd-ı ilâhî olmasa, hiçbir sûret mertebe-i ilimde peydâ olmaz ve onların isti'dâd ve kābiliyyâtı dahi mevzû'-i bahs olmaz idi. Bu isti'dâd ve kābiliyâtta aslâ Hakk'ın cebri yoktur. Atâ-yı zâtî ve tecellî-i ilâhî ve "nefes-i rahmânî" ale's-seviye vâki'dir. Tenfis-i rahmânîyi müteakib, her bir ayn, kendi isti'dâdına ve kābiliyet-i zâtiyyesine göre müteayyin olmuştur. Binâenaleyh her bir ayn, kendi kendine cebr etmiştir.

Misâl: Bir kimse zemherîde lâ-yenkatı' bir cam üzerine nefesini irsâl etse, bî-sûret olan bu nefes cam üzerine ale's-seviye temâs eder; fakat şiddet-i bürûdet hasebiyle bu nefes cam üzerinde tekâsüf ederek incimâd eylediği vakit, türlü şekiller zâhir olur ve bu zâhir olan eşkâlin hiçbirisi ne tûlen ve ne de arzan yekdîğerine benzemez. Bu eşkâlin her biri bî-sûret olan o nefesde mündemiç idi, bittekâsüf böylece zâhir oldular. Ve bu sûretle, kendi isti'dâd ve kābiliyetlerini irâe ettiler. Bu isti'dâd ve kabiliyetlere aslâ müteneffisin icbârı yoktur, belki ayn-ı nefesde onlar, isti'dâd ve kabiliyetlerine göre, kendilerini yine kendileri îcâd ettiler. Ancak müteneffisin vücûdu, onların illet-i ızhârı oldu ve onlar ma'lûl oldular. Şimdi bu eşkâl içinden birisi çıkıp da bilfarz müteneffise hitâben: "Sen beni niçin yanımda mütekevvin olan şu güzel çiçek gibi tersîm etmedin, böyle upuzun bir şekilde kaldım?" suâlini soramaz. Sorsa, müteneffis ona cevâben der ki: "Bu şekilde hudûsün için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir cebir vâki' olmadı, ben ancak seni tenfîs ettim. Sen de bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan kābiliyet ve isti'dâdın hasebiyle böyle tekevvün ettin; cebir ancak senden sana vâki' oldu, niçin bana tevcîh-i hitâb ediyorsun?"

İmdi nefes-i rahmânînin hîn-i tenfisinde her bir ayn, o nefesde "Kün!" emrine imtisâlen, kendi isti'dâd ve kabiliyeti dairesinde, kendi kendini tekvîn etmiş ve ona o sûrette tekevvünü için cebir vâki' olmamış olduğundan Hak `لا يسئل عما يَفْعَلُ` (Enbiyâ, 21/23) ["Allâh yaptığından suâl olunmaz"]dır. Zîrâ Hakk'ın fiili onları tenfis etmek ve onlara ifaza-i vücûd eylemektir. Bu ise atâ-yı Zâtî'dir. Hiç atâ-yı Zâtî'sinden dolayı Hakk'a suâl teveccüh eder mi? Belki suâl, isti'dâd-ı âlî dururken, isti'dâd-ı süfliyi beğenip, o isti'dâd dâiresinde mütekevvin olanlara teveccüh eder. `و هم يسئلون` (Enbiyâ, 21/23) ["Onlar ise sorguya çekileceklerdir"] onlar hakkındadır. Cenâb-ı Hak Zeyd'i cebren cânib-i saâdete ve Amr'ı da cebren şekāvete sevk etmekten münezzehdir. Hakk'ın meşiyyeti ancak isti'dâd ve kabiliyete taalluk eder; zîrâ Hak Teâlâ ilminde sâbit olan şeyi murâd eder ve murâd eylediği şeyi işler. `وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ` (Nahl, 16/118) ya'ni "Biz onlara zulm etmedik, velâkin onlar nefislerine zulm ettiler" âyet-i kerîmesinde bu hakikate işaret buyurulur.

1641. Cebir olaydı, ne vakit pişmanlık olurdu? Zulüm olaydı, ne vakit nigeh-banlık olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1641. Cebir olsaydı, ne zaman pişmanlık olurdu? Zulüm olsaydı, ne zaman gözetim olurdu?

Eğer insanın düşünceleri ve iç dünyası üzerinde bir zorlayıcı olsaydı, o düşünceye dayanarak işlediği fiilin kötülüğü ortaya çıktığı zaman, onda pişmanlık duygusu oluşmazdı; çünkü pişman olmak, fiilinde seçme hakkına sahip olup hata ettiğini itiraf etmektir; ve aynı şekilde Hak tarafından kula zulüm olsaydı, Yüce Allah onların fiillerinin koruyucusu olup, onlara kitap ve peygamberler göndererek doğru yolu gösterir miydi? Fussilet sûresinde buyurulur: مَنْ عَمَلَ صالحاً فَلَنَفْسِهِ وَ مَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَ ما رَبُّكَ بَظَلام للعبيد (Fussilet, 41/46) Yani "Kim ki salih amel işledi, o amel kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki kötülük yaptı, o da nefsinin aleyhinedir ve senin Rabbin, kullarına zulmedici değildir." Bu cebir hakkında birinci cildin 625 numaralı beytine denk gelen این نه جبرست معنی جباریست ["Bu cebir değildir, Cebbârlığın anlamıdır"] beytinde de açıklamalar verilmiştir.

Eğer insanın efkârı ve bâtını üzerinde bir cebr eden olaydı, o fikre müsteniden işlediği fiilin fenâlığı zâhir olduğu vakit, onda pişmanlık duygusu peydâ olmazdı; zîrâ pişman olmak, fiilinde muhtâr olup hatâ ettiğini i'tiraf etmektir; ve kezâlik Hak tarafından kula zulüm olsa idi, Hak Teâlâ onların ef'âlinin hâfızı olup, onlara kitâb ve peygamberler göndererek doğru yolu gösterir mi idi? Fus- silet sûre-i şerîfinde buyurulur: مَنْ عَمَلَ صالحاً فَلَنَفْسِهِ وَ مَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَ ما رَبُّكَ بَظَلام للعبيد (Fussilet, 41/46) Ya'ni "Kim ki amel-i sâlih işledi, o amel kendi nefsinin lehinedir; ve kim ki kötülük yaptı, o da nefsinin aleyhinedir ve senin Rabb'in, kullarına zulm edici değildir." Bu cebir hakkında I. cildin 625 numaralı beytine müsadif این نه جبرست معنی جباریست ["Bu cebir değildir, Cebbârlığın ma'nâsıdır"] beytinde de îzâhât verilmiştir.

1642. Gün ahir oldu, ders yarın olur; bizim sırrımızı gün ne vakit sığdırıcı olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1642. Gün sona erdi, ders yarın olur; bizim sırrımızı gün ne zaman sığdırıcı olur?

Gün sona erdi, yani akşam oldu, bu sebeple bu bahisteki dersi yarına ertelemek gerekir. Bizim sırrımızı sözler ve ifadeler ile açıklamak için bir gün yeterli gelmez, günler gerekir. İhtimal ki bu bahisler Pîr efendimiz tarafından, Hüsâmeddîn efendimize gündüz yazdırılmakta idi, bahis bitmeden akşam oldu; onun üzerine bu şerefli beyit ile o meclise son verildi. Ankaravî hazretleri günü, "dünya" ile ve yarını da, "âhiret" ile yorumlamışlardır.

"Gün âhir, ya'ni akşam oldu, binâenaleyh bu bahisteki dersi yarına ta'lík etmek lâzım gelir. Bizim sırrımızı elfâz ve ibârât ile beyân için bir gün kâfî gelmez, günler lâzımdır." İhtimâl ki bu bahisler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, cenâb-ı Hüsâmeddîn efendimize gündüz imlâ ettirilmekte idi, bahis bitmeden akşam oldu; onun üzerine bu beyt-i şerîf ile o meclise hâtime verildi. Ankaravî hazretleri günü, “dünya" ile ve yârını da, "âhiret" ile te'vil buyurmuşlardır.

1643. Ey bir fâsıkın demine ve câblûsluğuna bir muhkem i'timâd etmiş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1643. Ey bir fâsıkın hilesine ve tatlı dilli aldatmasına sağlam bir şekilde güvenmiş olan!

"Fâsık", şeriat dairesinin dışında olan kimsedir. "Dem", burada aldatma ve hile; "câblûs" ve "çâplûs", aldatıcı ve tatlı dilli demektir. "Çâplûs" telaffuzunun yaygın bir yanlış olduğunu Hint şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf yazıyor. Hint nüshalarında bu şerefli beyitten önce şu tarzda bir başlık ve unvan yer almaktadır: خطاب با مغروران دنیا و گرفتاران نفس yani "Dünya mağrurlarına ve nefis esirlerine hitaptır." Fakat bu başlık Ankaravî'de yer almamaktadır. Yani, "Ey mürşidlik davasına kalkışıp bir fâsıkın hilesine ve tatlı dille aldatmasına sağlam bir şekilde güvenmiş olan kimse!" demektir.

"Fâsık”, dâire-i şer'den hâriç olan kimsedir. "Dem", burada firîb ve hîle; "câblûs" ve "çâplûs", aldatıcı ve tatlı dilli demektir. "Çâplûs" telaffuzu galat-ı âmm olduğunu Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf yazıyor. Hind nüshalarda bu beyt-i şerîfden evvel şu tarzda bir sürh ve unvân mündericdir: خطاب با مغروران دنیا و گرفتاران نفس ya'ni "Dünyâ mağrûrlarına ve nefis esîrlerine hitâbdır." Fakat bu sürh Ankaravî'de münderiç değildir. Ya'ni, “Ey mürşidlik da'vâsına kıyâm edip bir fâsıkın hilesine ve tatlı dille aldatmasına muhkem i'timâd etmiş olan kimse!" demektir.

1644. Hababdan bir kubbe düzmüşsün; nihayet o, tınabı çok gevşek olan çadırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1644. Hababdan bir kubbe düzmüşsün; nihayet o, tınabı çok gevşek olan çadırdır.

"Habab", "sehâb" vezninde su üzerinde oluşan kabarcıklardır ki, içinde hava hapsolmuş olup, çevresi sudan ibaret olur. "Vâhî", gevşek ve zayıf ve âciz demektir. "Tınâb", çadır ipi anlamına gelir. Yani, “Fâsıkın hilesi ve tatlı dili, su kabarcığından oluşan kubbeye benzer. O çadırın ipi gevşektir. Su kabarcıkları nasıl bir üflemeyle sönerse, bu hileler ve tatlı diller de hafif bir sebeple yok olur. Bu sebeple senin bu kadar gevşek bir şeye sağlam güvenmen caiz midir?”

"Habab", "sehâb" vezninde su üzerinde peyda olan kabarcıklardır ki, içinde hava mahbûs olup, muhîti sudan ibaret olur. "Vâhî", gevşek ve zayıf ve âciz demektir. "Tınâb", çadır ipi ma'nâsınadır. Ya'ni, “Fâsıkın hilesi ve tatlı dili, su kabarcığından hâsıl olan kubbeye benzer. O çadırın ipi gevşektir. Su kabarcıkları nasıl bir püfle söner ise, bu hîleler ve tatlı diller dahi bir sebeb-i hafif ile zâil olur. Binâenaleyh senin bu kadar gevşek bir şeye muhkem i'ti-mâdın câiz midir?"

1645. Zerk, şimşek gibidir, onun nûrunda yolcuların yol görmesi mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1645. Zerk (riyâ ve hîle), şimşek gibidir, onun nurunda yolcuların yolu görmesi mümkün değildir.

"Zerk", riyâ ve hîle demektir. Yani, "Riyâ ve hîlenin parlaklığı çok geçicidir, şimşeğe benzer. Karanlıkta yolcular şimşeğin ışığı sayesinde ne derecede yolu görüp faydalanabilirlerse, hîle ve riyânın sahte ışığından da, Hakk yolunun sâlikleri o kadar faydalanabilirler. Bu ise asla faydalanma değildir, bir tehlikedir."

"Zerk", riyâ ve hîle demektir. Ya'ni, "Riyâ ve hîlenin parlaklığı pek muvakkattır, şimşeğe benzer. Karanlıkta yolcular şimşeğin ışığı sâyesinde ne derecede yolu görüp istifade edebilirlerse, hîle ve riyânın sahte ışığından da, Hak yolunun sâlikleri o kadar istifade edebilirler. Bu ise asla istifade değildir, bir tehlikedir."

1646. Bu cihân ve onun ehli bî-hâsıldırlar; her ikisi bî-vefâlıkta müttehiddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1646. Bu cihan ve onun ehli verimsizdirler; her ikisi vefasızlıkta birleşmişlerdir.

Bu dünya ve dünyanın ehli verimsizdirler; çünkü dünyanın hâlinde kalıcılık ve sebat olmadığı gibi, dünya ehlinin hâlinde de aynı şekilde kalıcılık ve sebat yoktur. Her ikisi de vefasızlıkta birleşmişlerdir; bu sebeple dünyadan ve dünyanın ehlinden vefa ve sadakat beklemek boşunadır.

Bu dünyâ ve dünyanın ehli bî-hâsıldırlar; zîrâ dünyânın hâlinde bekā ve sebât olmadığı gibi, ehl-i dünyanın hâlinde dahi kezâlik bekā ve sebât yoktur. Her ikisi de vefâsızlıkta müttehiddirler; binâenaleyh dünyadan ve dünyânın ehlinden vefâ ve sadâkat beklemek abestir.

1647. Zade-i dünya, dünya gibi bî-vefâdır; her ne kadar sana yüz getirir ise de o yüz, kafadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1647. Dünya çocuğu, dünya gibi vefasızdır; sana ne kadar yüz gösterirse göstersin, o yüz, kafadır.

Dünyanın çocuğu, yani dünya ehli, babası olan dünya gibi vefasızdır. Sana ne kadar yüz gösterir ve yüzüne gülerse gülsün, bil ki o yüz, arkadır; yani senin yüzüne gülmesi, daha sonra seni helak etmek içindir. Çünkü dünyanın görüneni nimet ve bâtını (iç yüzü) azaptır.

Dünyanın oğlu, ya'ni ehl-i dünyâ babası olan dünyâ gibi vefâsızdır. Her ne kadar sana yüz gösterir ve yüzüne güler ise de, bil ki o yüz, arkadır; ya'ni senin yüzüne gülmesi, bilâhire seni helâk etmek içindir. Zîrâ dünyanın zâhiri ni'met ve bâtını nıkmettir.

1648. O âlemin ehli, o âlem gibi, ihsân cihetinden ebede kadar ahd ü peymânda müstemirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1648. O âlemin ehli, o âlem gibi, ihsan yönünden sonsuza dek ahit ve sözleşmede süreklidir.

"Birr", iyilik ve ihsan anlamındadır. "Müstemir", sürekli ve kesintisiz olandır. Yani, "Ruh âleminin ehli, o ruh âlemi gibi ihsan yönünden gerçekleşen ahit ve sözleşmede sonsuza dek sürekli ve sabittir, asla vefasız değildir. Bu sebeple ruh âleminin ehli olan peygamberler ve onların vârisleri olan evliya hazretleri, dünya halkına iyilik etmek hususundaki ahit ve sözleşmelerine daima sadık kalmışlar ve iyiliklerine ve ihsanlarına karşılık dünya halkından ne mal ne de makam istemişlerdir."

"Birr", iyilik ve ihsân ma'nâsınadır. “Müstemir", dâim ve muttasıl olan. Ya'ni, “Rûh âleminin ehli, o rûh âlemi gibi ihsân cihetinden vâki' olan ahd ü peymânda ebede kadar dâim ve sâbittir, asla bî-vefâ değildir. Binâenaleyh rûh âleminin ehli olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtı halk-ı cihâna iyilik etmek hususundaki ahd ü peymânlarına dâimâ sâdık kalmışlar ve iyiliklerine ve ihsânlarına mukābil cihân halkından ne mal ve ne câh istemişlerdir."

1649. İki peygamber muhakkak birbiriyle ne vakit zıd oldular, ne vakit birbirinden mu'cizat aldılar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1649. İki peygamber ne zaman birbiriyle zıt oldular, ne zaman birbirinden mucizeler aldılar?

Çünkü zıtlık, fikir ayrılığından ortaya çıkar ve fikir ayrılığı ise hakikatin görülmemesinden kaynaklanır. Peygamberler ise, halkı gördükleri bir hakikate davet ettiler. Hakikat âleminde (televvün) renklenme/değişme yoktur, renklenme/değişme şehadet âlemindedir (görünen âlem). Bu sebeple dünya ehlinin halleri değişkendir, hakikat ehlinin hallerinde asla renklenme/değişme ve ayrılık yoktur; ve hepsi aldıklarını tek bir hakikatten alırlar. Buna göre birbirinden mucize almalarına gerek yoktur.

Zîrâ zıddıyet tehâlüf-i efkârdan hâsıl olur ve tehâlüf-i efkâr ise hakikatin adem-i müşâhedesinden neş'et eder. Peygamberler ise, halkı müşâhede ettikleri bir hakîkate da'vet ettiler. Âlem-i hakikatte televvün yoktur, televvün âlem-i şehadettedir. Onun için ehl-i dünyânın ahvâli mütelevvindir, ehl-i hakîkatin ahvâlinde aslâ televvün ve tehâlüf yoktur; ve cümlesi aldıklarını hakîkat-ı vâhideden alırlar. Binâenaleyh birbirinden mu'cize almalarına ihtiyaç yoktur.

1650. O cihânın meyvesi ne vakit pejmürde olur? Akla mensub olan sürür [1653] gamlar olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1650. O cihanın meyvesi ne zaman solar? Akla ait olan sevinçler gamlar olmaz.

"Enduhân", "endûhân" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. "Endûh", gam anlamına gelir. Fars dilinde canlı varlıkların dışındaki kelimelerin "hâ" ile çoğul yapılması gerekirken, bu kelimenin canlı varlıklar gibi "ân" ile çoğul yapılması kural dışıdır (Burhan). Yani, "Hakikat âleminde değişim (televvün) olmadığından, onun meyvesi ve ürünü, oluş ve bozuluş âlemi olan dünyanın maddî ve manevî ürünleri gibi solmaz. Çünkü mana âlemi, suret âleminin zıddıdır; ve zıt, zıddıyla bir araya gelemez. Nasıl ki aklın sevinci, kendisinin zıddı olan gamlar olmaz. Çünkü hakikatlerin değişmesi imkânsızdır."

“Enduhân”, “endûhân”ın muhaffefidir. “Endûh”, gam ma'nâsınadır. “Zî-rûh"un gayri lisân-ı Fârisîde "hâ" ile cemi'lenmek lâzım gelirken bu kelimenin zî-rûh gibi “ân” ile cemi'lenmesi gayr-i kıyâsîdir (Burhân). Ya'ni, "Âlem-i hakikatte televvün olmadığından, onun meyvesi ve mahsûlü, âlem-i kevn ü fesâd olan dünyânın maddî ve ma'nevî mahsûlâtı gibi pejmürde olmaz. Zîrâ âlem-i ma'nâ âlem-i sûretin zıddıdır; ve zıd, zıddiyle içtimâ' edemez. Nitekim aklın sürûru ve sevinci, kendisinin zıddı olan gamlar olmaz. Zîrâ inkılâb-ı hakāyık mümkin değildir."

1651. Nefis bî-ahddır, o cihetten öldürmeğe lâyıktır; o alçaktır ve onun kıblegâhı da alçaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1651. Nefis sınırsızdır, bu sebeple öldürülmeye lâyıktır; o alçaktır ve onun kıblesi de alçaktır.

Nefis, ahdi bozan bir düşmandır. Ahdi bozan bir düşman ile savaşmak gerektiği gibi, nefse karşı da cihat ve savaş ilân ederek onu öldürmek uygun olur; ve nefis, aşağı âlem olan bu dünyadan oluştuğu için alçaktır ve onun kıblesi ve yöneldiği yer de alçaktır. Bu sebeple ondan vefa, fazilet ve meziyet beklemek boşunadır.

Nefis, nakz-ı ahd eden bir düşmandır. Nakz-ı ahd eden bir düşman ile harb etmek lâzım geldiği gibi, nefse karşı da cihâd ve harb i'lânı ile onu öldürmek lâyık olur; ve nefis, âlem-i süflî olan bu dünyâdan mütekevvin olduğu için alçaktır ve onun kıblesi ve teveccüh ettiği yer dahi alçaktır. Binâenaleyh ondan vefâ ve fazîlet ve meziyet beklemek abestir.

1652. Nefislere bu cemiyet lâyıktır, ölüye mezar ve kefen lâyık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1652. Nefislere bu topluluk lâyıktır, ölüye mezar ve kefen lâyık olur.

"Encümen", topluluk demektir ki, kesretler (çokluklar) âlemi olan bu alçak dünya kastedilir. Yani, "Nefisler bu âlemden oluştuğundan, onların hakikat âlemi ile bağlantısı olamaz. Onlara ancak bu alçak dünya lâyık olur; ve nefis, tek hakikat karşısında ölü gibidir. Bu sebeple ölüye mezar gibi dar olan cismanî âlem ve kefen gibi dikişsiz ve nizamsız sıfatlar lâyık olur."

"Encümen", cemiyet demektir ki, âlem-i keserât olan bu dünyâ-yı denî murâd olunur. Ya'ni, "Nefisler bu âlemden mütekevvin olduğundan, onların âlem-i hakikat ile alakası olamaz. Onlara ancak bu dünyâ-yı denî lâyık olur; ve nefis hakikat-ı vâhide muvâcehesinde ölü mesâbesindedir. Binâenaleyh ölüye mezar gibi dar olan âlem-i cismâniyyet ve kefen gibi dikişsiz ve nizâmsız sıfât lâyık olur."

1653. Gerçi nefis zekîdir ve ince bilicidir; onun kıblesi dünyadır, onu ölmüş bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1653. Gerçi nefis zekidir ve ince bilicidir; onun kıblesi dünyadır, onu ölmüş bil!

İnsanın hayvansal nefsi gerçi idrak hususunda zekidir ve ince şeyleri bilicidir; fakat onun zekâsının ve bilgilerinin yöneldiği kıble dünyadır, hakikat âlemi değildir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. bölümünde şöyle buyururlar: “Bu dünya ve zevkler, insanın hayvansal payıdır. İnsan bunların hepsini, hayvansal kuvvetine verir. Halbuki insanlıktan ibaret olan aslı zayıflık içindedir. Sonuçta insan, konuşan hayvandır, derler. Bu sebeple insan iki şeydir. Hayvansal kuvvette gizli olan şey, şehvetlerdir ve arzulardır; ama onun özü ve gıdası olan şey, ilim ve hikmet ve Hak'kın yüzüdür. İnsanın hayvansallığı Hak'tan ve insanlığı dünyadan kaçar." Şimdi insan nefsi cansızlar âlemi olan bu dünyadan yaratıldığından, o da aslına uyarak ölü ve cansızdır ve gerçek hayattan uzaktır.

İnsanın nefs-i hayvâniyyesi gerçi idrâk husûsunda zekîdir ve ince şeyleri bilicidir; fakat onun zekâvetinin ve bilgilerinin teveccüh ettiği kıble dünyâdır, âlem-i hakikat değildir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'in 13. faslında şöyle buyururlar: “Bu dünyâ ve ezvâk, âdemin hisse-i hayvâniyetidir. İnsan bunların cümlesini, kuvve-i hayvâniyyesine verir. Halbuki insâniyetten ibâret olan aslı za'f içindedir. Nihayet insân, hayvân-ı nâtıktır, derler. Binâenaleyh insan iki şeydir. Kuvve-i hayvâniyyede mündemiç olan şey, şehevâttır ve arzûlardır; ammâ onun hülâsası ve gıdâsı olan şey, ilim ve hikmet ve dîdâr-ı Hak'dır. Adem'in hayvâniyeti Hak'dan ve insâniyeti dünyâdan girîzandır." İmdi nefs-i insânî cemâd âlemi olan bu dünyâdan mahlûk olduğundan, o da aslına tebean ölü ve cemâddır ve hayât-ı hakîkiyyeden uzaktır.

1654. Hakk'ın vahiy suyu bu ölmüşe erişti, ölmüş topraktan diri zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1654. Hakk'ın vahiy suyu bu ölmüşe ulaştı, ölmüş topraktan diri ortaya çıktı.

"Vahiy"den kasıt, burada ilahi cezbe (ilahi çekim) ve rabbani ilhamdır ki, tasavvuf teriminde buna "kalp vahyi" derler. Yani, "Ölü hükmünde olan nefis ehlinin kalbine Hakk'ın cezbesi ve ilhamı ulaştığı zaman, ölmüş toprak hükmünde olan bedeninden insanlığı dirilir ve gururlandığı nefsani idraklerindeki zekâsının değersiz olduğunu anlar.

"Vahy"den murâd, burada cezbe-i ilâhî ve ilhâm-ı rabbânîdir ki, ıstılâh-ı sûfiyyede "vahy-i kalb" derler. Ya'ni, "Ölü mesâbesinde olan ehl-i nefsin kalbine Hakk'ın cezbesi ve ilhâmı eriştiği vakit, ölmüş toprak mesâbesinde olan cisminden insanlığı dirilir ve mağrûr olduğu idrâkât-ı nefsâniyyesindeki zekâvetinin hiç olduğunu anlar.

1655. Sana vahy gelmedikçe, onun bekāsının uzunluğu düzgününe mağrûr olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1655. Sana vahiy gelmedikçe, onun kalıcılığının uzunluğunun düzgünlüğüne aldanma!

"Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgündür. "Kâl" kelimesi söz anlamına geldiği gibi, "tâl" kelimesi de uzunluk anlamına gelir. "Bekāş" kelimesindeki "şın" zamir-i gāibi (üçüncü tekil şahıs zamiri), nefse aittir. Yani, "Hak'tan sana cezbe (ilahi çekim) ve ilham gelmedikçe, nefsin idraklerine aldanma! Nefis sana hayvani hayatının kalıcılığı hakkında, kadın düzgünü gibi süslü fikirler verir. Örneğin bir cenaze ile kabristana gittiğin zaman, bir gün bu ölüm halinin senin de başına geleceğini düşünmeye başlarsın. Bu düşünceden nefsinin keyfi kaçıp, sana: 'Hayır bunu düşünme, sağlığın yerindedir, biz daha çok yaşarız ve dünyevi zevklerle nimetleniriz!' diyerek o hakiki fikir üzerine yalancı bir düzgün sürer."

"Gülgûne", kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün. "Kāl", kavl ma'nâsına geldiği gibi, "tâl" dahi tûl ve uzunluk ma'nâsına gelir. "Bekāş"daki "şın” zamîr-i gāibi, nefse râci'dir. Ya'ni, "Hakk'ın sana cezbesi ve ilhâmı gelmedikçe, nefsin idrâkâtına aldanma! Nefis sana hayât-ı hayvaniyyesinin bekāsı hakkında, kadın düzgünü gibi süslü fikirler verir. Meselâ bir cenâze ile kabristana gittiğin vakit, bir gün bu ölüm hâlinin senin de başına geleceğini düşünmeğe başlarsın. Bu düşünceden nefsinin keyfi kaçıp, sana: "Hayır bunu düşünme, sıhhatin yerindedir, biz daha çok yaşarız ve ezvâk-ı dünyeviyye ile mütena'im oluruz!" diyerek o fikr-i hakîkî üzerine yalancı bir düzgün sürer.

1656. Bir sıyt u sadâ iste ki, o nazardan sakıt olmaya; bir güneşin ziyasını iste ki, o gurûb etmiye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1656. Öyle bir ses ve yankı iste ki, o gözden düşmesin; öyle bir güneşin ışığını iste ki, o batmasın!

"Hâmil", gözden düşürücü ve tam ve nişansız demektir. Yani, "Zahirî ilimlerin dedikodularını olgunluk sayma; çünkü bu dedikoduların hakikat âleminde hiçbir değeri yoktur, çünkü ölümle yok olurlar. Hakikat âleminde gözden düşmeyecek bir olgunluk iste ki, o, tabi olduğun Peygamber'in bâtını olan velayet güneşinin sana yansımasıdır; bu güneşin ışığını iste ki, o asla batmaz.

"Hâmil", nazardan düşücü ve tam ve nişânsız demektir. Ya'ni, “Ulûm-ı zâhiriyye kıyl u kāllerini kemâl addetme; zîrâ bu dedikoduların âlem-i hakîkatte hiçbir kıymeti yoktur, çünki ölüm ile fenâ bulur. Alem-i hakîkatde nazardan sâkıt olmayacak bir kemâl iste ki, o tabi' olduğun Nebî'nin bâtını olan şems-i velâyetinin sana aksidir, bu güneşin ziyâsını iste ki, o aslâ gurûb etmez.

1657. O ince hünerler ve kal ve kıyl, Fir'avn'ın kavmidirler, ecel de Nil suyu gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1657. O ince hünerler ve dedikodular, Firavun'un kavmidirler, ecel de Nil suyu gibidir.

"İnce hünerler"den kastedilen, dünyanın ince sanatları ve bilimleridir; "dedikodular"dan kastedilen ise, zahirî ilimlerin dedikodularıdır ki, bu ilimlerin âlimleri, birbirlerine karşı üstünlük ve nefsanî övünme için daima tartışır ve münazara ederler. Şimdi bu hünerler ve dedikodular mademki nefsanîdir, Firavun'un kavmi ve tebaası gibidirler. Çünkü insan vücudunda "nefis," ruhun Musa'sına muhalif olan Firavun'dur ve ecel gelince meydana gelen "ölüm" de Nil suyu gibidir. Nil suyu Firavun kavmini nasıl boğup iz bırakmadıysa, ölüm de bu âlimlerin hünerlerini ve dedikodularını öylece yok eder.

Bilinmeli ki, Hazret-i Pîr'in yüce maksatları, dünyevî hünerlerin ve bilimlerin geçersiz kılınması değildir; insanlık vazifesinin ancak bunları öğrenmekten ibaret olduğu kanaatini ortadan kaldırmaktır. Bu zahirî ilimlerin öğrenilmesiyle birlikte, Allah'tan gafil olmamaktan ibaret olan insanlık vazifesi ihmal edilmezse, kemâl üzerine kemâl olur. Nasıl ki Birinci cilt [997. beyit]de bu anlamı teyit ederek Hazret-i Pîr efendimiz şöyle buyurmuşlardı: "نی چیست دنیا از خدا غافل بدن Ya'ni, “Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır, yoksa kumaş ve gümüş ve evlat ve kadın değildir.”

"İnce hünerler"den murâd, dünyânın sanâyi' ve maârif-i dakikasıdır; ve "kāl ve kıyl"den murâd dahi, ulûm-ı zâhiriyye dedikodularıdır ki, bu ulûmun âlimleri, birbirlerine karşı tefevvuk ve iftihâr-ı nefsânî için dâimâ bahs ve münâzara ederler. İmdi bu hünerler ve dedikodular mâdemki nefsânîdir, Fir'avn'ın kavmi ve tebaası mesâbesindedirler. Zîrâ vücûd-ı beşerde "nefis," Mûsâ-yı rûha muhâlif olan Fir'avn'dır ve ecel gelince vâki' olan "ölüm" dahi Nil suyu gibidir. Nil suyu kavm-i Fir'avn'ı nasıl boğup bî-nâm ve nişân etti ise, ölüm dahi bu âlimlerin hünerlerini ve kıyl ü källerini öylece nâbûd eyler.

Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr'in murâd-ı âlîleri, dünyevî hünerlerin ve maârif ve ulûmun ibtâli değildir; vazîfe-i insâniyyenin ancak bunları tahsilden ibâret olduğu kanâatını izâle etmektir. Bu ulûm-ı zâhiriyyenin tahsîli ile berâber, Hak'dan gafil olmamaktan ibaret olan vazîfe-i insâniyye ihmal edilmez- se, kemâl üzerine kemâl olur. Nitekim I. cild [997. beyit]de bu ma'nâyı te'yî-den cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyurmuşlar idi: نی چیست دنیا از خدا غافل بدن Ya'ni, “Dunyâ nedir? Hudâ'dan gâfil olmaktır, yoksa ku-قماش و نقره و فرزند و زن maş ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir.”

1658. Onların revnakı ve tâk ve turunbu ve sihri, gerçi halâikı cebren çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1658. Onların ihtişamı ve gösterişi ve büyüsü, gerçi yaratılmışları zorla çeker.

"Tâk u turunb", ihtişam ve gösteriş demektir. Yani, "Dünya ehlinin ihtişamı ve dış görünüşteki parlaklığı ve gösterişi ve nefisleri avlayan büyüsü, gerçi yaratılmışları zorla dünya tarafına ve kendileri tarafına çeker."

"Tâk u turunb", kerr ü fer ve gösteriş demektir. Ya'ni, "Ehl-i dünyanın revnakı ve zâhirî parlaklığı ve gösterişi ve nefisleri avlayan sihri, gerçi halâ-ikı cebren dünyâ tarafına ve kendileri tarafına çeker."

1659. Hepsini sâhirlerin sihri bil; ölümü bir asâ bil ki, o ejderha oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1659. Hepsini sihirbazların sihri bil; ölümü bir asa bil ki, o ejderha oldu.

Dünya ehlinin bu gösterişlerini ve parlaklıklarını, sihirbazların sihirleri gibi bil! Ölümü dahi Musa (a.s.)'ın ejderha olan asası gibi bil! Asa nasıl sihirbazların sihirlerini yuttu ise, ölüm dahi dünya ehlinin o parlaklıklarını ve kemerlerini yutar.

Ehl-i dünyanın bu gösterişlerini ve parlaklıklarını, sihirbazların sihirleri mesâbesinde bil! Ölümü dahi Mûsâ (a.s.)ın ejderhâ olan asâsı mesâbesinde bil! Asâ nasıl sihirbazların sihirlerini yuttu ise, ölüm dahi ehl-i dünyanın o revnak ve tâk u turunblarını yutar.

1660. Bütün sihirbazlıklarını bir lokma etti. Bir cihan gece dolu idi, onu sabah yedi. [1663]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1660. Bütün sihirbazlıklarını bir lokma etti. Bir cihan gece dolu idi, onu sabah yedi. [1663]

Firavun'un sihirbazlarına karşı, Musa (a.s.)'ın asası ejderha olup, onların sihirbazlıklarını bir lokma ederek yuttu. Bir cihan, yani Firavun kavminin hayat âlemi gece ile, yani nefse ait sıfatların karanlıkları ile dolu idi. Musa (a.s.)'ın peygamberlik sabahı o karanlıkları yedi ve yuttu. Bilinmeli ki, sihir olayı hakkında iki görüş vardır; birincisi şudur ki: Musa (a.s.)'ın asası sihirbazların yapay olan sihirlerini iptal etti ve onların hilesini ve tuzağını yuttu. Yani ejderha yine asa olduğu zaman, sihirbazların ipleri ve değnekleri olduğu gibi ip ve değnek olarak kaldı. Nitekim Tâhâ Suresi'nde vâki olan وَ الْقِ مَا فِي يَمِينكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ (Tâhâ, 20/69) yani "Ey Musa, sağ elindeki asayı bırak, sihirbazların yaptıkları şeyi yutsun; onların yaptıkları şey, sihirbazın hilesidir" buyurulur. İkinci görüş budur ki: Asa ejderha olduğu zaman, sihirbazların sihirledikleri ipleri ve değnekleri yuttu; tekrar asa olduğu zaman, meydanda bunların hiçbirinden eser kalmadı. Asa bu kadar eseri yutmakla varlığı artmadı ve kalınlaşmadı. Cenab-ı Pir efendimiz bu ve sonraki beyitlerde bu iki görüşe de işaret buyururlar.

Fir'avn'ın sihirbazlarına karşı, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olup, onların si-hirbazlıklarını bir lokma ederek yuttu. Bir cihân, ya'ni kavm-i Fir'avn'ın âlem-i hayâtı gece ile, ya'ni sıfât-ı nefsâniyye zulmetleri ile dolu idi. Mûsâ (a.s.)ın sabah-ı nübüvveti o zulmetleri yedi ve yuttu. Ma'lûm olsun ki, vak'a-i sihir hakkında iki kavil vardır; birisi budur ki: Mûsâ (a.s.)ın asâsı sâhirlerin sun'î olan sihirlerini ibtâl ve onların hilesini ve keydini yuttu. Ya'ni ejderha yine asâ olduğu vakit, sâhirlerin ipleri ve değnekleri kemâ-kân ip ve değnek olarak kaldı. Nitekim sûre-i Tâhâ'da vâ-ki وَ الْقِ مَا فِي يَمِينكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ (Tâhâ, 20/69) ya'ni " Yâ Mû-sâ sağ elindeki asâyı bırak, sihirbazların tasnî ettikleri şeyi yutsun; onların tasnî ettikleri şey, sihirbazın hîlesidir" buyurulur. İkinci kavil budur ki: Asâ ejderha olduğu vakit, sihirbazların sihirledikleri ipleri ve değnekleri yuttu; tekrâr asâ olduğu vakit, meydanda bunların hiçbi- rinden eser kalmadı. Asâ bu kadar âsârı yutmakla vücûdu ziyâdeleşmedi ve kalınlaşmadı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve âtîdeki beyitlerde bu iki kavle de işâret buyururlar.

1661. Nûr onu yemekten artık ve ziyade olmadı, belki ancak evvel olduğu gi-bi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1661. Nûr onu yemekten artmadı ve çoğalmadı, aksine ancak evvel olduğu gibi oldu.

Peygamberlik sabahının nuru olan asa, sihir karanlığını yuttuğu için o asanın varlığı artmadı ve çoğalmadı, aksine evvelce ne halde idiyse, onu yuttuktan sonra da o halde oldu.

Nübüvvet sabahının nûru olan asâ, sihir zulmetini yuttuğu için o asânın vücûdu artmadı ve ziyâdeleşmedi, belki evvelce ne halde idiyse, onu yuttuk-tan sonra da, o halde oldu.

1662. Eserde ziyade oldu ve zâtta değil; zât için ziyâdelik ve âfât yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1662. Eserde artış oldu, zâtta değil; zât için artış ve eksiklik yoktur.

Gerçi asanın hâlinde bir artış görüldü, asa iken ejderha oldu; fakat bu artış asanın zâtında değil, eserinde meydana geldi; çünkü her şeyin zâtı ve hakikati, mazharı olduğu özel bir ismin ilmî sureti olduğundan, oluş ve bozuluş âleminde görünen eseri, o hakikati ve tekil sabit hakikati artırdı. Ortada artmış görünen ancak eserdir, yoksa zât değildir. Böyle olunca zât için artış ve eksiklik olamaz.

Gerçi asânın hâlinde bir ziyâdelik görüldü, asâ iken ejderha oldu; fakat bu ziyâdelik asânın zâtında değil, eserinde vâki' oldu; zîrâ her şeyin zâtı ve ha-kîkati, mazharı olduğu bir ism-i hâssın sûret-i ilmîsi olduğundan, âlem-i kevnde zâhir olan eseri, o hakîkati ve ayn-ı sâbiteyi ziyâdeleştirdi. Meydan-da ziyâde görünen ancak eserdir, yoksa zât değildir. Böyle olunca zât için zi-yâdelik ve noksanlık olamaz.

1663. Hak cihânın îcâdından ziyade olmadı; o şey ki o, evvel olmadı, şimdi de olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1663. Hak, cihanın yaratılmasıyla artmadı; o şey ki o, evvelde yoktu, şimdi de yok olmadı.

Bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan Yüce Allah'ın varlık nuru, eserden ibaret olan cihanın yaratılması sebebiyle artmadı; çünkü cihan, ilahi isim ve sıfatların ilahi suretlerinin gölgelerinden ibarettir; ve gölgenin ortaya çıkması için üç şey gereklidir: 1. Gölgenin göründüğü yer, 2. Gölgenin sahibi, 3. Gölgenin ortaya çıkmasını gerektiren nurdur. Gölgenin ortaya çıktığı yer, bu yoğun şehadet âlemidir ki, bu mertebe, mutlak varlığın bir tenezzül (aşağı iniş) mertebesidir. Gölgenin sahibi Hak'tır ve gölgenin ortaya çıkmasını gerektiren nur da, Hakk'ın Zâhir ismidir. Ve bu tecelliler, Hakk'ın kendi varlığında olduğundan, isim ve sıfat eserlerinden ibaret olan âlem mazharlarının ortaya çıkmasıyla Hakk'ın zâtı artmaz ve onların yok olmasıyla da Hakk'ın varlığı eksilmez. Bu konunun ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufî'dedir.

Câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfât olan Hak Teâlâ'nın nûr-ı vücûdu, eserden ibâret olan cihânın îcâdından dolayı ziyâde olmadı; zîrâ cihân, esmâ ve sı-fât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesinin zılâlinden ibârettir; ve zıllin zuhûru için üç şey lâzımdır: 1. Zıllin zâhir olduğu mahal, 2. Zıllin sahibi, 3. Zıllin zuhû-runu îcâb eden nûrdur. Zıllin mahall-i zuhûru, bu âlem-i kesîf-i şehadettir ki, bu mertebe, vücûd-ı mutlakın bir mertebe-i tenezzülüdür. Sahib-i zıl Hak'dır ve zıllin zuhûrunu îcâb eden nûr dahi, Hakk'ın ism-i Zâhir'idir.Ve bu tecel-liyât, Hakk'ın kendi vücudunda olduğundan esmâ ve sıfât eserlerinden ibâ-ret olan mezâhir-i âlemin zuhûruyla Hakk'ın zâtı ziyâde olmaz ve onların ma'dûm olmasıyla da Hakk'ın vücûdu eksilmez. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufîdedir.

1664. Lakin îcâd-ı halktan eser ziyade oldu; bu iki ziyadeliğin arasında fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1664. Lakin yaratılmışların icadı sebebiyle eser çoğaldı; bu iki çoğalma arasında fark vardır.

Yani birincisi, zâtın çoğalması anlamı ve bir de eserin çoğalması ve varlığın ortaya çıkması anlamı vardır. Eserin çoğalmasından, zâtın çoğalması gerekmez. Örneğin denizin zâtı ve kendisi vardır ve dalgaların da zâtı vardır. Dalgaların zâtî belirlenimleri ortaya çıktığı zaman, denizin zâtı çoğalmaz, fakat dalgaların belirlenmiş zâtları deniz zâtı üzerinde bir çoğalma gösterir. İşte bu iki çoğalma arasında fark vardır. Çünkü deniz, deniz olmak için dalgaların varlığına muhtaç değildir; fakat dalgalar, dalga olmak için, denizin varlığına muhtaçtırlar. Şimdi dalgalar deniz zâtındandır ve belirlenimleri itibarıyla o yüce denizin gayrıdırlar; fakat hakikatleri ve zâtları denizin tekil hakikatidir ve bütün hâli denizdir.

Diğer bir yön de şudur ki: Hak Teâlâ cihanın icadından dolayı çoğalmamıştır, fakat maddi âlemde bu idrak eden yaratılmışların da icadı vardır ki, o yaratılmışların icadından dolayı eser çoğalır. Nasıl ki insanlar uçaklar, denizaltılar, torpidolar, dretnotlar, radyo aletleri ve türlü türlü makineler icat etti ve peyderpey de etmektedirler. Bu icatlardan eserler çoğaldı. Hakk'ın âlemi icat etmesi bu türden değildir. Bu iki icat ve çoğalma arasında küllî bir fark vardır; çünkü insan ile, onun yapımı ve eseri arasında gerçek lügavî bir başkalık vardır ve hiçbir şekilde ayniyet anlamı söz konusu değildir; belki Hak Teâlâ'nın varlığı ile eşya arasında böyle gerçek lügavî bir başkalık yoktur, aksine ıstılahî gerçek başkalık ve ıstılahî gerçek ayniyet vardır. Örneğin aynaya bakan bir şahsın zâtı ve sıfatı o aynada ortaya çıkar ve sıfatının ortaya çıkışı şudur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu, gülmesi ve ağlaması vb. akiste görünür. Bu yönden şahıs, aksin tekil hakikatidir ve bu ayniyet, ıstılahî gerçek ayniyettir. Eğer lügavî olsaydı, akiste meydana gelen her bir niteliğin, şahısta da meydana gelmesi vacip olurdu. Eğer akis üzerine bir boya atsalar, şahıs onunla boyanmaz, kendi hâlinde kalır. İşte bu yönden de ıstılahî gerçek başkalık sabit olur.

Ya'ni bir, zâtın ziyâdeliği ma'nâsı ve bir de eserin ziyâdeliği ve zuhûr-ı vücûdu ma'nâsı vardır. Eserin ziyâde olmasından, zâtın ziyâde olması lâzım gelmez. Meselâ denizin zâtı ve nefsi vardır ve dalgaların dahi zâtı vardır. Dalgaların taayyün-i zâtîleri zahir olduğu vakit, denizin zâtı ziyâdeleşmez, fakat dalgaların zevât-ı müteayyineleri zât-ı derya üzerinde bir ziyâdelik gösterir. İşte bu iki ziyâdelik arasında fark vardır. Zîrâ deniz, deniz olmak için dalgaların vücuduna muhtaç değildir; fakat dalgalar, dalga olmak için, denizin vücûduna muhtaçdırlar. İmdi dalgalar zât-ı deryâdandır ve taayyünleri i'tibâriyle o deryâ-yı azîmin gayridirler; fakat hakikatleri ve zâtları deryânın “ayn"ıdır ve hey'et-i mecmûası deryâdır.

Dîğer bir vecih de budur ki: Hak cihânın îcâdından ziyâde olmamıştır, fakat âlem-i kesâfette bu halk-ı müdrikin dahi îcâdı vardır ki, o halkın îcâdından dolayı eser ziyâde olur. Nitekim insanlar tayyâreler, tahte'l-bahirler, torpidolar, diritnotlar, radyo âledleri ve türlü türlü makineler îcâd etti ve peyderpey de etmektedirler. Bu îcâdlardan eserler ziyâde oldu. Hakk'ın âlemi îcâd etmesi bu kabîlden değildir. Bu iki îcâd ve ziyâdelik arasında fark-ı küllî vardır; zîrâ insan ile, onun masnû'u ve eseri arasında gayriyyet-i hakîkiyye-i lügaviyye vardır ve hiçbir vecih ile ayniyet ma'nâsı vârid değildir; fakat vücûd-ı Hak ile eşyâ arasında böyle gayriyyet-i hakîkiyye-i lügaviyye yoktur, belki gayriyyet-i hakîkiyye-i ıstılâhî ile ayniyyet-i hakîkiyye-i ıstılâhî vardır. Meselâ aynaya bakan bir şahsın zâtı ve sıfatı o aynada zahir olur ve sıfatının zuhûru budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu, gülmesi ve ağlaması ilh. akisde görünür. Bu cihetten şahıs, aksin "ayn"ıdır ve bu ayniyyet, ayniyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lügavî olsa idi, akisde vâki' olan her bir keyfiyetin, şahısta dahi vukū'u vâcib olurdu. Eğer akis üzerine bir boya atsalar, şahıs onunla boyanmaz, kendi hâlinde kalır. İşte bu cihetten de gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sâbit olur.

1665. Eserin ziyadeliği onun izharıdır, tâ ki onun sıfatı ve kârı zahir gele.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1665. Eserin çokluğu, onun ortaya çıkmasıdır; tâ ki onun sıfatı ve işi açıkça görünsün.

Bilinmeli ki, ilâhî sıfatlar, zâta ait bağıntılardır. Zât ise kendi bağıntılarıyla çoğalmaz. Örneğin birin birtakım bağıntıları vardır: 1/2, 1/3, 1/5, 1/8 vb. Bu bağıntıların hepsi birde gizlidir ve asla biri çoğaltmaz; fakat bağıntıların ortaya çıkması, zâtî bir gereklilik olduğundan, Hak bu zâtî gerekliliği üzerine, onları kendi varlığının mertebelerinde, o mertebelerin gereğine göre ortaya çıkarır. Eserin çokluğu, ancak onun varlığının sıfat tecellisiyle ortaya çıkmasından ibaret olur. Nasıl ki Birinci ciltte 1814-1815 numaralı beyitlerde şöyle buyurulmuş idi: "Bu beni ve bizi bunun için yaptın, tâ ki sen kendin ile hizmet tavlasını oynayasın, tâ ki benler ve senler hep birleşmiş ola; sonunda cânânın içinde kaybolmuş ola."

Ma'lumdur ki, sıfât-ı ilâhiyye, niseb-i zâtiyyedir. Zât ise kendi nisbetleriyle ziyâdeleşmez. Meselâ vâhidin birtakım nisbetleri vardır 1/2, 1/3, 1/5, 1/8 ilh... Bu nisbetlerin cümlesi vâhidde mündemiçtir ve aslâ vâhidi ziyâdeleştirmez; fakat nisebin izhârı, iktizâ-yı zâtî olduğundan, Hak bu iktizâ-yı zâtîsi üzerine, onları kendi vücûdunun merâtibinde, o merâtibin îcâbına göre ızhâr eder. Eserin ziyâdeliği, ancak onun vücudunun tecellî-i sıfâtiyye ile zuhûrundan ibaret olur. Nitekim I. cildde 1814-1815 numaralı beyit[ler]de şöyle buyurulmuş idi: "Bu beni ve bizi bunun için yaptın, tâ ki sen kendin ile hizmet tavlasını oynayasın, tâ ki benler ve senler hep müttehid ola; âkıbet cânânın müstağrakı ola."

1666. Her bir zâtın ziyadeliği delîldir ki, o hâdis ve illetler ile alîl ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1666. Her bir zâtın ziyadeliği, o zâtın sonradan meydana gelmiş ve illetlerle (sebeplerle) sınırlı olduğuna delildir.

Herhangi bir zâtın bir sebeple artması ve çoğalması, o zâtın sonradan meydana gelmiş ve illetlerle sınırlı olmasının delilidir. Hâlbuki yukarıda açıklandığı üzere, Hak'ın zâtı eserlerle artmaz. Bu sebeple sonradan meydana gelmekten ve illetlerle sınırlı olmaktan münezzehtir.

تفسير فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَى "Fe evcese fî nefsihî ilh... (Tâhâ, 20/67) yani “Mûsâ (a.s.) nefsinde korkuyu gizledi. Biz dedik: Korkma! Muhakkak sen üstünsün!” âyet-i kerîmesinin tefsiridir.

Bu âyet-i kerîme Tâhâ sûre-i şerîfesinde yer almaktadır.

Herhangi bir zâtın bir sebeble ziyâde oluşu ve tekessür edişi, o zâtın hâdis ve illetler ile ma'lûl olmasının delilidir. Halbuki yukarıda îzâh olunduğu üzere, zât-ı Hak âsâr ile ziyâdeleşmez. Binâenaleyh hudûsdan ve illetler ile ma'lûl olmaktan münezzehtir.

تفسير فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَى "Fe evcese fî nefsihî ilh... (Tâhâ, 20/67) ya'ni “Mûsâ (a.s.) nefsinde havfı gizledi. Biz dedik: Korkma! Muhakkak sen a'lâsın!” âyet-i kerîmesinin tefsîridir

Bu âyet-i kerîme Tâhâ sûre-i şerîfesinde vâki'dir.

1667. Mûsâ dedi: "Sihir dahi pek hayran edicidir; nasıl edeyim ki halkın temyîzi yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1667. Musa dedi: "Sihir de pek hayran edicidir; halkın ayırt etme gücü yok, nasıl yapayım!"

Bu şerh, yukarıdaki 1664, 1665 numaralı beyitlere bağlıdır. Yani "Allah'ın yaratması vardır, bir de halkın yaratması vardır. Asanın ejderha olması Allah'ın yaratmasıdır ve değneklerin ve iplerin yılan şeklinde görünmesi de sihir aracılığıyla halkın yaratmasıdır. Şimdi Allah'ın yaratması, hakikat içinde halktır ve halkın yaratması, hayal içinde hayaldir. Yani asanın özü ve hakikati ejderhaydı, hayal olan bu izafî varlık âleminde asa kılığında ortaya çıktı; ve değnekler ve ipler kendi hakikatlerinin hayaliydi ve sihir ise bu hayallere dayanan hayaldi. Şimdi Allah'ın hayal elbisesinden soyarak ortaya çıkardığı hakikat ki, O'nun yaratmasıdır, bu yaratma halkı hayrette bırakıcıdır; fakat hayal içinde hayal ve halkın yaratması olan sihir de hayran edicidir. Fakat ne yapayım ki, halkta bu iki yaratma arasını fark ve ayırt edecek güç yoktur!" demek olur. Bu şerefli beyit, Musa (a.s.) tarafından Allah'a hitaptır.

Bu sürh-i şerîf, yukarıdaki 1664, 1665 numaralı beyitlere merbûttur. Ya'ni "Îcâd-ı Hak vardır, bir de îcâd-ı halk vardır. Asânın ejderha olması îcâd-ı Hak'dır ve değneklerin ve iplerin yılan sûretinde görünmesi dahi sihir vâsıtasıyla îcâd-ı halktır. İmdi îcâd-ı Hak, hakikat içinde halk ve îcâd-ı halk, hayâl içinde hayâldir. Ya'ni asânın zâtı ve hakîkati ejderha idi, hayâl olan bu vücûd-ı izâfî âleminde asâ libâsıyla zâhir oldu; ve değnekler ve ipler kendi hakîkatlerinin hayâli idi ve sihir ise bu hayâllere müstenid olan hayâl idi. İmdi Hakk'ın kisve-i hayâlden soyarak ızhâr ettiği hakîkat ki, onun îcâdıdır, bu îcâd halkı hayrette bırakıcıdır; fakat hayâl içinde hayâl ve îcâd-ı halk olan sihir dahi hayrân edicidir. Fakat ne yapayım ki, halkta bu iki îcâd arasını fark ve temyîz edecek kuvvet yoktur!" demek olur. Bu beyt-i şerîf cenâb-ı Mûsâ tarafından Hakk'a hitâbdır.

1668. Hak buyurdu: "Ben temyîzi peydâ ederim; temyîzsiz olan aklı görücü ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1668. Hak buyurdu: "Ben temyizi meydana getiririm; temyizsiz olan aklı görücü ederim!"

Yüce Allah hazretleri Musa (a.s.)a cevap olarak buyurdu ki: "Ben, kendi yaratışım olan mucizeyi ve halkın yaratışı olan sihri ayırt edecek kadar halkın akıllarına kuvvet veririm ve onlarda temyiz (ayırt etme yeteneği) meydana getiririm."

Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)a cevâben buyurdu ki: "Ben îcâdım olan mu'cizeyi ve îcâd-ı halk olan sihiri temyîz edecek kadar halkın akıllarına kuvvet veririm ve onlarda temyîz peydâ ederim."

1669. "Gerçi derya gibi köpük çıkardılar, ey Mûsâ sen gālib gelirsin, korkma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1669. "Gerçi deniz gibi köpük çıkardılar, ey Mûsâ sen üstün gelirsin, korkma!"

Sihirbazlar gerçi denizin dalgalanıp köpük çıkardığı gibi, hayâl âlemi olan bu izafî varlık denizinin köpüğü hükmünde sihir gösterdiler; ey Mûsâ, benim yarattığım mucize ile, onların yarattığı sihirbazlıklara üstün gelirsin, korkma! Çünkü hakikat daima hayâle üstündür.

"Sihirbazlar gerçi denizin dalgalanıp köpük çıkardığı gibi, âlem-i hayâl olan bu vücûd-ı izâfî deryâsının köpüğü mesâbesinde sihir gösterdiler; ey Mûsâ, benim îcâdım olan mu'cizen ile, onların îcâdı olan sihirlere gālib gelirsin, korkma! Zîrâ hakikat dâimâ hayâle gālibdir."

1670. Kendi zamanında sihir iftihar idi; vaktaki asa yılan oldu, onlar ar [1673] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1670. Kendi zamanında sihir övünülecek bir şeydi; asa yılan olunca, onlar için utanç oldu.

Yani, Musa (a.s.) zamanında sihir, halk arasında övünmeye değer bir sanattı. Asa yılan olup, kendi hakikatiyle ortaya çıktığında, onların sihirlerinin ancak hayalden ibaret olduğu anlaşıldığından, artık sihir ve sihirbazlık utanç verici ve ayıplanmaya değer bir sanat oldu.

Ya'ni, Mûsâ (a.s.) zamânında sihir, halk arasında şâyân-ı iftihâr bir san'at idi. Vaktāki asâ yılan olup, kendi hakikatiyle zâhir oldu, onların sihirlerinin ancak hayâlden ibaret olduğu anlaşıldığından, artık sihir ve sihirbazlık âr ve şâyân-ı ta'yib bir san'at oldu.

1671. Her bir kimsenin hüsn ü letâfet da'vâsı vardır; ölüm taşı, letafetlerin mihekki geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1671. Her bir kişinin güzellik ve incelik iddiası vardır; ölüm taşı, inceliklerin mihenk taşı geldi.

"Nemek", tuz demektir; burada mecazi olarak manevi incelik kastedilir. "Her bir kişinin maharet ve manevi incelik iddiası vardır; fakat bu iddia, sihirbazların iddiasına benzer. Çünkü bu iddia, dünya hayatına bağlılık esasına dayanır. Ne zaman ki bu dünya hayatını yıkan ölüm söz konusu olur, bu iddia sahibi korkar ve titrer. Çünkü ölüm, bu manevi inceliğin mihenk taşıdır." Hakikatte böyle bir inceliğe sahip olan kişinin, asla bâtını (iç yüzü) ortaya çıkaran ölümden korkusu yoktur.

"Nemek", tuz demektir; burada mecâzen letâfet-i ma'nevî murâd buyurulur. "Her bir kimsenin mehâret ve letâfet-i ma'nevî da'vâsı vardır; fakat bu da'vâ, sihirbazların da'vâsına benzer. Zîrâ bu da'vâ, hayât-ı dünyeviyyeye merbûtiyet esâsına müsteniddir. Vaktâki bu hayât-ı dünyeviyyeyi yıkan ölüm mevzû'-i bahs olur, bu da'vâ sâhibi korkar ve titrer. Çünki ölüm, bu letâfet-i ma'nevînin mihekkidir." Hakîkatte böyle bir letâfete sahib olan zâtın aslâ muzhir-i bâtın olan ölümden korkusu yoktur.

1672. Sihir gitti ve Mûsa'nın mu'cizesi geçti; vücûd damından her ikisinin leğeni düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1672. Sihir gitti ve Musa'nın mucizesi geçti; varlık damından her ikisinin leğeni düştü.

"Taşt ez bâm üftâden", yani "leğen damdan düşmek", madeni bir leğenin damdan düşmesi bir gürültü meydana getirip, halkın dikkatini çekeceğinden bu ifade, "yayılmak"tan kinayedir. Yani, "Bu izafî varlık âleminde sihirbazların sihirleri gitti, Musa (a.s.)ın mucizesi de geçti; fakat onların arasındaki bu olay, insanlar arasında yayıldı ve tarih sayfasına geçti."

"Taşt ez bâm üftâden", ya'ni "leğen damdan düşmek", ma'denî bir leğenin damdan düşmesi bir gürültü peydâ edip, halkın nazar-ı dikkatini celb edeceğinden bu ta'bîr, "şâyi' olmak"tan kinâyedir. Ya'ni, “Bu vücûd-ı izâfî âleminde sihirbazların sihirleri gitti, Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi de geçti; fakat onların arasındaki bu hadise, nâs arasında şâyi' oldu ve târih sahîfesine geçti."

1673. Sihir leğeninin sesi, la'netden gayri kalmadı; din leğeninin sesi rif'atin gayri ile kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1673. Sihir leğeninin sesi, lanetten başka kalmadı; din leğeninin sesi yücelikten başka bir şeyle kalmadı.

Yani, sihrin yaygın şöhreti ancak lanete ve kovulmuşluğa eşlik etti, ilahi dinin şöhreti ise ancak yücelik ve ulviyet ile birlikte yaşadı ve hâlâ da yaşamaktadır.

Ya'ni, sihrin şöhret-i şâyiası ancak la'nete ve matrûdiyete mukārin oldu, dîn-i ilâhînin şöhreti ancak rif'at ve ulviyet ile berâber yaşadı ve hâlâ dahi yaşamaktadır.

1674. Mâdemki mihek erkekten ve kadından gizli olmuştur, ey kalp şimdi safa gel, öğün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1674. Mademki mihenk erkekten ve kadından gizli olmuştur, ey kalp şimdi safa gel, öğün!

"Mihenk"ten kastedilen, ölümdür; "erkek"ten kastedilen, dünya süslerine aldanmayan kimselerdir; ve "kadın"dan kastedilen, dünya süslerine kapılan kimselerdir; "kalp"tan kastedilen, kendisinde olmayan olgunlukları iddia edenlerdir; "saf"tan kastedilen, olgun kişilerin safıdır; "lâf zeden", öğünmek ve kendini övmektir. Yani, "Ey halkı başına toplayarak irşat iddiasında bulunan dünya düşkünü, mademki hayattasın ve ölüm mihengi henüz gizlidir; ey kalp ve yalancı mürşit, bari olgun kişilerin safına gel de öyle öğün!"

"Mihek"ten murâd, ölüm; "erkek"ten murâd, âlâyiş-i dünyeviyyeye aldanmayan kimseler; ve "kadın"dan murâd, âlâyiş-i dünyâya kapılan kimseler; "kalp"dan murâd, kendinde olmayan kemâlâtı da'vâ edenler; "saf"tan murâd, kâmillerin safıdır; "lâf zeden", öğünmek ve kendini medh etmektir. Ya'ni, "Ey halkı başına toplayarak irşâd da'vâsında bulunan meftûn-ı dünyâ, mâdemki hâl-i hayâttasın ve ölüm mihekki henüz gizlidir; ey kalp ve yalancı mürşid, bâri kâmillerin safına gel de öyle öğün!"

1675. Mâdemki mihek gāibdir, senin öğünme vaktin olmuştur; azîzlik cihetinden seni elden ele götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1675. Mademki mihenk kayıptır, senin övünme vaktin gelmiştir; azizlik yönünden seni elden ele dolaştırırlar.

Ey yalancı iddiacı, mihenk olan ölüm kayıp ve senin dünyevî hayatın devam ettikçe, senin övünme vaktindir. Ayırt etme yeteneği olmayan halk, sende izzet ve yücelik hayal ederek seni elden ele dolaştırırlar.

Ey müddei-i kâzib, mihek olan ölüm gāib ve senin hayât-ı dünyeviyyen devâm ettikçe, senin öğünme vaktindir. Temyîz sahibi olmayan halk sende izzet ve rif'at tahayyül ederek seni elden ele götürürler.

1676. Kalp, kibirden nâşî her dem bana der ki: "Ey hâlis altın, ben senden ne vakit nâkısım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1676. Kalp, kibirden dolayı her an bana der ki: "Ey hâlis altın, ben senden ne zaman eksiğim?"

Mürşitlik iddiasında bulunan kalp ve riyakâr efendi, her an bana karşı kibirlenerek der ki: "Ey hâlis altın, yani ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), sende akla ve nakle dayalı ilimler varsa, bende de var, ben senden ne zaman eksiğim?"

Mürşidlik da'vâsında bulunan kalp ve riyâkâr efendi, her dem bana karşı tekebbür ederek der ki: "Ey hâlis altın, ya'ni ey mürşid-i kâmil, sende ulûm-ı akliyye ve nakliyye varsa, bende de var, ben senden ne vakit nâkısım?"

1677. Altın der: "Ey kapı yoldaşı, fakat mihek geliyor, hâzır ol!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1677. Altın der: "Ey kapı yoldaşı, fakat mihenk geliyor, hazır ol!”

Altın gibi olan insân-ı kâmil (olgun insan) mürşid, yalancı iddiacıya cevap olarak der ki: "Ey kapı yoldaşı, kalbi (sahte olanı) halisten (gerçek olandan) ayıran ölüm mihengi yaklaştı, eğer ayarın tamamsa o mihenge hazır ol!" "Hâce-tâş", bir efendinin kulu anlamındadır; çünkü gerek insân-ı kâmil, gerek nâkıs (eksik) insan, Hakk'ın kullarıdırlar.

Altın gibi olan mürşid-i kâmil, müddei-i kâzibe cevâben der ki: "Ey kapı yoldaşı, kalp ile hâlisi birbirinden tefrîk eden ölüm mihekki yaklaştı, eğer ayârın tamâm ise o mihekke hâzır ol!" "Hâce-tâş", bir efendinin bendesi ma'nâsındadır; zîrâ gerek insân-ı kâmil, gerek insân-ı nâkıs, Hakk'ın bendeleridirler.

1678. Tenin ölümü ashâb-ı râz üzerine hediyedir, hâlis altına makasdan ne noksandır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1678. Bedenin ölümü sır sahipleri üzerine bir hediyedir, makas saf altına ne eksiklik verir?

Yani, mihenk taşı hükmünde olan bedenin ölümü ve cismin yok oluşu, sır sahipleri olan insân-ı kâmil üzerine bir hediyedir; nasıl ki hadîs-i şerîfte "Ölüm mü'minin hediyesidir" buyurulmuştur. Eğer makas saf altını kesmiş olsa, o altının saflığına bir eksiklik gelmez; aynı şekilde insân-ı kâmilin saf altın hükmünde olan cismini, ölüm makası keserse, o ölümden ona bir eksiklik gelmez. Nasıl ki âşıkların ölümü hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

Ya'ni, mihek mesâbesinde olan tenin ölümü ve cismin fenâsı, ashâb-ı râz olan insân-ı kâmil üzerine hediyedir; nitekim hadîs-i şerîfde الموت تحفة المؤمن ya'ni. "Ölüm mü'minin hediyesidir" buyurulmuştur. Eğer makas hâlis altını kesmiş olsa, o altının hâlisiyetine bir noksan gelmez; ve kezâ insân-ı kâmilin hâlis altın mesâbesinde olan cismini, ölüm makası keserse, o ölümden ona noksan gelmez. Nitekim âşıkların ölümü hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

1679. Kalp eğer kendi hakkında ahir görücü olaydı, o siyeh ki, ahir oldu, o evvel olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1679. Kalp eğer kendi hakkında sonu gören olsaydı, o kara yüzlülük ki, son oldu, o evvel olurdu.

O kalp, altın değerinde olan riyakâr (ikiyüzlü) kişi, kendi hâllerinin sonunu gören olsaydı, o sonunda, yani âhiretinden olan kara yüzlülük, evvelinde, yani dünyada olurdu ve kendi haddini dünyada iken bilir ve bu kara yüzlülükten kurtulmanın çaresini arardı.

O kalp altın mesâbesinde olan riyâkâr, kendi ahvâlinin sonunu görücü olaydı, o sonunda, ya'ni âhiretinden olan kara yüzlülük, evvelinde, ya'ni dünyâda olurdu ve kendi haddini dünyâda iken bilir ve bu kara yüzlülükten kurtulmanın çâresini arar idi.

1680. Eğer likāda evvelâ siyah olaydı, nifaktan ve şikāktan uzak olurdu. [1683]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1680. Eğer karşılaşma ilk başta siyah olsaydı, ikiyüzlülükten ve ayrılıktan uzak olurdu. [1683]

Eğer insân-ı kâmile (olgun insan) kavuştuğu zaman, iç âleminin siyah olduğunu, ahirete göçmeden önce görseydi, ikiyüzlülükten ve bedbahtlıktan uzak olur ve ancak kendini düzeltmekle meşgul olurdu.

Eğer insân-ı kâmile mülâkî olduğu vakit, bâtını siyah olduğunu, âhirete intikālden evvel göre idi, nifaktan ve şekāvetten uzak olur ve ancak kendini ıslâh ile meşgül bulunur idi.

1681. Eğer fazl kimyasını talib olsa idi, onun aklı, onun riyâsına gālib olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1681. Eğer fazilet kimyasını talep etseydi, onun aklı, onun riyakârlığına üstün gelirdi.

"Fazilet kimyası"ndan maksat, insân-ı kâmildir; çünkü insân-ı kâmil yeryüzünde ilâhî fazilettir ve bakır gibi olan noksan insanları, altına dönüştüren kimyadır. "Eğer irşat davasına kalkışıp, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ile boy ölçüşmeye kalkan riyakâr kişi, kendini noksan görüp, ilâhî faziletin kimyası olan insân-ı kâmilin terbiyesine talip olsaydı, onun aklı, riyakârlığı üzerine üstün gelirdi, yani riyakârlığı terk ederdi."

"Kimyâ-yı fazl"dan murâd, insân-ı kâmildir; zîrâ insân-ı kâmil yeryüzünde fazl-ı ilâhîdir ve bakır gibi olan nâkıs insanları, altına kalb eden kimyâdır. "Eğer da'vâ-yı irşâda kıyâm edip, mürşid-i kâmil ile boy ölçüşmeğe kalkan riyâkâr, kendini nâkıs görüp, fazl-ı ilâhînin kimyâsı olan insân-ı kâmilin terbiyesine tâlib olaydı, onun aklı, riyâkârlığı üzerine gālib olur idi, ya'ni riyâkârlığı terk ederdi."

1682. Eğer kendi hâlinden münkesir-i kalb olaydı, kırıklar sarıcıyı önde görürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1682. Eğer kendi hâlinden kalbi kırık olsaydı, kırıkları saranı önde görürdü.

"Câbir", cebir mastarından türemiş fail ismidir; ve "cebr", sözlükte kırılmış uzuvları bağlamak demektir. Nasıl ki birinci ciltte 1089 numaralı, yani "Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak, ya da kopmuş damarı bitiştirmektir" şerefli beytinde belirtilmişti. Burada "kırıkları saran"dan kasıt insân-ı kâmildir. Yani, "Ey yalancı iddiacı, eğer kendinin noksan olduğunu bilerek kalbin kırık olsaydı, kırıkları saran insân-ı kâmili önünde görürdün ve onun lütfuna ulaşırdın."

"Câbir", cebir masdarından ism-i fâildir; ve "cebr", lügatte kırılmış a'zâyı bağlamak demektir. Nitekim I. cildde 1089 numarada vaki' ya'ni "Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak, yâ-hud kopmuş damarı bitiştirmektir" beyt-i şerîfinde mezkûr idi. Burada "câbir-i işkestegân"dan murâd insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Eğer ey müddei-i kâzib, kendinin nâkıs olduğunu bilerek kalbin münkesir olaydı, kırıklar sarıcı olan insân-ı kâmili önünde görürdün ve onun lutfuna nâil olurdun."

1683. O akıbeti gördü ve münkesir oldu; kırık bağlayıcıdan derhal bağlanmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1683. O akıbeti gördü ve kalbi kırıldı; kırık bağlayıcıdan derhal bağlanmış oldu.

O kimse ki kendi hâline baktı ve akıbetinin kötü olduğunu gördü ve bu sebeple kalbi kırıldı. Böyle insaflı bakışı sebebiyle, kırık bağlayıcı olan insân-ı kâmilden, derhal kırığı bağlanmış oldu. Yani onun kırık hükmünde olan nefse ait sıfatları tedavi için, insân-ı kâmil tarafından bağlandı.

O kimse ki kendi hâline baktı ve âkıbetinin fenâ olduğunu gördü ve bu sebebden kalbi münkesir oldu. Böyle münsıfâne nazarı sebebiyle kırık bağlayıcı olan insân-ı kâmilden, derhal kırığı bağlanmış oldu. Ya'ni onun kırık mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyesi berâ-yı tedâvî, kâmil tarafından bağlandı.

1684. Fazl, bakırları iksîr tarafına sürdü; o kalp altın, keremden mahrûm kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1684. Lütuf, bakırları iksir tarafına sürdü; o kalp altın, cömertlikten mahrum kaldı.

İlahi lütuf ve Rabbanî yardım, bakır gibi noksanları, iksir gibi olan insân-ı kâmil tarafına sürdü ve iksirle birleşme sebebiyle o bakırlar altın oldu; fakat kendisini kâmil sayıp, kâmil ile mücadeleye cüret eden riyakâr (ikiyüzlü), bu altın olma cömertliğinden ve ilahi lütuftan mahrum kaldı.

Fazl-ı ilâhî ve inâyet-i rabbânî bakır gibi olan nâkısları, iksîr gibi olan insân-ı kâmil tarafına sürdü ve iksîre mukārenet hasebiyle o bakırlar altın oldu; fakat kendisini kâmil addedip, kâmil ile mücadeleye cür'et eden riyâkâr, bu altın olmak kereminden ve fazl-ı ilâhîden mahrûm kaldı.

1685. Ey kalp altın, da'vâ etme! Gör ki senin müşterin böyle kör kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1685. Ey kalp altın, iddiada bulunma! Gör ki senin müşterin böyle kör kalmaz.

Ey yalancı iddiacı, insân-ı kâmil ile eşitlik iddiasında bulunma, sen işin sonuna bak! Çünkü şimdi dünya hayatında, sende olgunluk tasavvur ve tahayyül eden müşterilerin ve sana tâbi olanlar sonsuza dek böyle kör kalmaz.

Ey müddeî-i kâzib, insân-ı kâmil ile müsavât da'vâsını etme, sen işin sonuna bak! Zîrâ şimdi hayât-ı dünyeviyyede, sende kemâl tasavvur ve tahayyül eden müşterilerin ve tevâbiin ile'l-ebed böyle kör kalmaz.

1686. Nûr-ı mahşer onların gözlerini görücü eder; senin gözbağcılığını rüsvay eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1686. Mahşer nuru onların gözlerini görücü eder; senin gözbağcılığını rezil eder.

Ey nefsanî sıfatları bâkî iken, halkı irşada kalkan yalancı şeyh efendi! Sen halka sahte kemalat göstermekle, kendi bâtınını (iç yüzünü) gizledin, onlar seni göremediler; fakat emin ol ki, mahşerin nuru senin halktan sakladığın bâtınını meydana çıkarıp, bütün kötü sıfatlarını onlara gösterecektir ve senin gözbağcılığını iptal ve seni rezil ve rüsvay edecektir. Nasıl ki ayet-i kerimede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَالَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَ لَا نَاصِرِ (Târık, 86/9-10) yani, “O günde ki sırlar aşikâr olur, şimdi onu men edecek kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

Ey sıfât-ı nefsâniyyesi bâkî iken, halkı irşâda kıyâm eden yalancı şeyh efendi! Sen halka sahte kemâlât göstermekle, kendi bâtınını setr ettin, onlar seni göremediler; fakat emîn ol ki, mahşerin nûru senin halktan sakladığın bâtınını meydana çıkarıp, bilcümle fenâ sıfatlarını onlara gösterecektir ve se- nin gözbağcılığını ibtâl ve seni rüsvây ve rezîl edecektir. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَالَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَ لَا نَاصِرِ (Târık, 86/9-10) ya'ni, “O günde ki sırlar âşikâr olur, imdi onu men' edecek kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

1687. Onlara bak ki, âhiri görmüşlerdir, canların hasreti ve gözlerin reşkidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1687. Onlara bak ki, sonu görmüşlerdir, canların hasreti ve gözlerin gıpta ettiği kişilerdir.

Ey tarikat ve hakikat talep eden kişi, dünya yurtları ile ahiret yurtlarından perdelenmiş olan noksan insanları bırak da, ahireti gören kâmil insanlara bak! Bu kâmil insanların hâline canlar hasret çekerler ve gözler onların iç temizliğine gıpta ederek bakarlar.

Ey tâlib-i tarîkat ve hakikat, mevtın-ı dünyâ ile, mevtın-ı âhiretten hicâba düşmüş olan nâkısları bırak da, âhireti gören kâmillere bak! Bu kâmillerin hâline canlar hasret çekerler ve gözler onların safvet-i bâtınlarına gıbta ederek bakarlar.

1688. Onlara bak ki, bir hâl görmüşlerdir; fâsid olan sırrı, başın aslından kesmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1688. Onlara bak ki, bir hâl görmüşlerdir; bozuk olan sırrı, başın aslından kesmişlerdir.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki şerefli beytin pekiştirmesidir. Yani, "O kâmil insanlara bak ki, onlar bir hâl ve ilâhî bir cezbe (çekim) görmüşlerdir; bozuk olan bâtını, başın kökünden kesmişlerdir." "Bozuk olan bâtın"dan ve "sır"dan kastedilen, nefse ait ve şeytanî vesveselerdir. Bunların kaynağı ve esası nefsin diriliğidir. Eğer nefis, "Nefislerinizi öldürün!" (Bakara, 2/54) ayet-i kerimesindeki işaret edildiği gibi öldürülmüş olursa, bu bozuk sırrın başı kökünden kesilmiş olur. Buna göre, tarîkatte Hakk Yolcusuna gereken, öncelikle nefsin konuşmalarını kesmektir; ve nefislerini öldüren kâmil insanlar, sonunda gören yüce topluluktur.

Bu beyt-i şerîf yukarıki beyt-i şerîfin te'kîdidir. Ya'ni, "O kâmillere bak ki, onlar bir hâl ve bir cezbe-i ilâhî görmüşlerdir; fâsid olan bâtını, başın kökünden kesmişlerdir.” “Fâsid olan bâtın"dan ve "sır”dan murâd, havâtır-ı nefsâniyye ve şeytâniyyedir. Bunların menba'ı ve esâsı nefsin diriliğidir. Eğer nefis فاقتلوا انفسكم (Bakara, 2/54) ["Nefislerinizi öldürün!"] âyet-i kerîmesindeki işâret vech ile öldürülmüş olursa, bu sırr-ı fâsidin başı kökünden kesilmiş olur. Binâenaleyh tarîkatte sâlike lâzım olan evvelen nefsin lakırdılarını kesmektir; ve nefislerini öldüren kâmiller âhir görücü olan tâife-i aliyyedir.

1689. Bir hâli görücünün önünde ki, cehilde ve şekdedir, subh-ı sadık, subh-ı kazib her ikisi birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Bir hâli görenin önünde ki, bilgisizlik ve şüphe içindedir, gerçek şafak ve yalancı şafak her ikisi birdir.

Yani, "Gelecek olan ahireti görmeyip, ancak hâlihazırda olan dünyayı gören kimse, ahiret hallerinden bilgisizlik ve şüphe içinde olduğundan, onun önünde gerçek şafak ile yalancı şafağın her ikisi de birdir." "Gerçek şafak"tan kasıt, ahiretin kalıcı hayatı ve "yalancı şafak"tan kasıt, dünyanın fani hayatıdır.

Ya'ni, "Müstakbel olan âhireti görmeyip, ancak hâl olan dünyâyı gören kimse, ahvâl-i âhiretten cehil ve şek içinde olduğundan, onun önünde subh-ı sâdık ile subh-ı kâzibin her ikisi de birdir.” “Subh-ı sâdık'tan murâd, hayât-ı bakıye-i uhreviyye ve "subh-ı kâzib"den murâd, hayât-ı fâniye-i dünyeviyyedir.

1689. Ey delikanlı, subh-ı kazib birçok kârbânı helâk rüzgârına verdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Ey delikanlı, yalancı şafak birçok kervanı helak rüzgârına verdi!

Ey hakikat talep eden genç efendi! Yalancı şafak gibi parlayan bu dünya, birçok insan kafilesini helak rüzgârlarına kaptırdı. Nitekim Enbiya Suresi'nde geçen ayet-i kerimede وَ كَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَة كَانَتْ ظالمة و أَنْشَأْنَا بَعْدَها قَوْماً آخرين (Enbiyâ, 21/11) yani "Biz ne kadar şehir halkını helak ettik ki, onlar zalim idiler ve ondan sonra başka kavimler yarattık" buyurulur.

Ey tâlib-i hakikat olan genç efendi! Subh-ı kâzib gibi parlayan bu dünyâ, birçok kāfile-i beşeri helâk rüzgârlarına kaptırdı. Nitekim sûre-i Enbiya'da vâ-ki' âyet-i kerîmede وَ كَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَة كَانَتْ ظالمة و أَنْشَأْنَا بَعْدَها قَوْماً آخرين (Enbiyâ, 21/11) ya'ni "Biz ne kadar kurâ ehlini kırdık ki, onlar zâlim idiler ve ondan sonra başka kavimler inşa ettik" buyurulur.

1690. Bir nakid yoktur ki, o galat-endâz değildir; vay o câna ki, onun mihekki ve makası yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1690. Hiçbir peşin şey yoktur ki, o yanıltıcı olmasın; vay o cana ki, onun mihenk taşı ve makası yoktur.

"Nakd", peşin ve acele olan demektir. Yani, "Hiçbir peşin ve acele olan şey yoktur ki, insanı yanılgıya düşürücü olmasın! Bu sebeple peşin ve acele olan dünyevî zevkler ve lezzetler, ertelenmiş olan uhrevî nimetlerden insanları mahrum eder; ve yanılgıya düşen canlar, mihenk taşı ve makas hükmünde olan peygamber şeriatına ve evliyanın ahlakına ve yaşantısına vakıf olmayanlardır. Bunlardan cehalet içinde bulunan canların vay hâline!" Fakat Kur'an-ı Kerim'in ve peygamber hadislerinin uyarmasıyla uyanık olan canlar, dünyanın peşin ve acele olan zevklerinin ve hazlarının ateşin ta kendisi olduğunu idrak edip, sakınırlar. Nasıl ki hadis-i şerifte de حفت النار بالشهوات حفت الجنة بالمكاره yani "Ateş, nefse ait şehvetlerle örtülmüştür ve cennet de nefse ait hoşlanılmayan şeylerle örtülmüştür" buyurulur.

"Nakd", peşin ve muaccel demektir. Ya'ni, "Hiçbir peşin ve muaccel olan şey yoktur ki, insanı galata düşürücü olmasın! Binâenaleyh peşin ve muaccel olan ezvâk ve lezzât-ı dünyeviyye, müeccel olan niam-ı uhreviyyeden insanları mahrûm eder; ve galata düşen cânlar, mihek ve makas mesâbesinde olan şerîat-ı peygamberîye ve ahlâk ve sîret-i evliyâya vâkıf olmayanlardır. Bunlardan cehil içinde bulunan cânların vay hâline!" Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i nebeviyyenin îkāziyle müteyakkız olan cânlar, dünyânın peşin ve muaccel olan ezvâk ve huzûzâtının ayn-ı âteş olduğunu idrâk edip, tevakkî ederler. Nitekim hadîs-i şerîfde de حفت النار بالشهوات حفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş, şehevât-ı nefsâniyye ile örtülmüştür ve cennet de mekrûhât-ı nefsâniyye ile örtülmüştür" buyurulur.

## زجر مدعی از دعوی و امر کردن او را بمتابعت Müddeînin da'vâdan zecri ve ona mütâbaat ile emr etmek beyânındadır

1691. Ebû Müseylem dedi: "Ben de Ahmed'im; Ahmed'in dînini hîle ile karıştırayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1691. Ebû Müseylem dedi: "Ben de Ahmed'im; Ahmed'in dinini hile ile karıştırayım!"

"Ebû Müseylem," Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretlerinin son zamanlarında peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan bir kişinin adıdır. Bu habis kişi, âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'e: "Allah'ın Resûlü Müseyleme'den, Allah'ın Resûlü Muhammed'e" adresiyle bir mektup da göndermiştir. Benû Hanîfe topluluğu, bu habis kişiye iman etti; Kureyş'ten bazıları da dinden dönüp ona katıldı. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in vefatından sonra, Sıddıkların en faziletlisi Ebû Bekir (r.a.) hazretleri tarafından ona karşı savaş açıldı. Hamza (r.a.) efendimizin katili olan Vahşî, onu öldürmüştür. Adı geçen kişinin ismi ondan sonra "Müseylemetü'l-Kezzâb" (Yalancı Müseyleme) olarak kalmıştır. Bu şerefli beyitte "Müseyleme"den kastedilen, nefsinde olgunluk olmadığı halde, halkı doğru yola iletmeye kalkan düzenbaz ve yalancı şeyhlerdir ki, bunlar insân-ı kâmil ile eşitlik iddiasında bulunup, birtakım saf dilli kişileri etraflarına toplarlar ve topladıkları adamların her birinden gerektiğinde dünyevî bir menfaat elde edebileceklerini düşünürler. Örneğin, gerektiği zaman bedava hekim elde edebilmek için bir hekimi ve evlerine ucuza eşya temin etmek için tüccarları etraflarına toplarlar ve bu menfaatler tarikat perdesi altında gerçekleşir. Halbuki insân-ı kâmil kimseden bir şey beklemez, Allah'ın kullarına hizmeti Hak içindir.

"Ebû Müseylem," Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretlerinin son zamanlarında peygamberlik da'vâsıyla zuhûr eden bir şahsın adıdır. Bu habîs, Server-i âlem Efendimiz'e: “Allâh'ın resûlü Müseyleme'den, Allâh'ın Resûlü Muhammed'e" adresiyle bir mektûb da göndermiştir. Benû Hanîfe tâifesi, bu habîse îmân etti; Kureyş'den ba'zıları da irtidâd edip ona iltihâk etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in irtihâlinden sonra efdalü's-Sıddıkîn Ebû Bekir (r.a.) hazretleri tarafından ona karşı harb olundu. Hamza (r.a.) efendimizin kātili olan Vahşî, onu öldürmüştür. Merkūmun ismi ondan sonra "Müseylemetü'l-Kezzâb" kalmıştır. Bu beyt-i şerîfde “Müseyleme"den murâd, nefsinde kemâl olmadığı halde, halkı irşâda kıyâm eden müzevvir ve yalancı şeyhlerdir ki, bunlar insân-ı kâmil ile müsâvât da'vâsını edip, birtakım sâde-dilleri başlarına toplarlar ve topladıkları adamların her birinden inde'l-îcâb bir menfaat-ı dünyeviyye istihsâl edebileceklerini teemmül ederler. Meselâ îcâb ettiği vakit bedâva hekîm elde edebilmek için bir hekîmi ve evlerine ucuzca eşyâ tedariki için tâcirleri başlarına cem' ederler ve bu menfaatler tarikat perdesi altında vâki' olur. Halbuki insân-ı kâmil kimseden bir şey beklemez, ibâdullâha hizmeti Hak içindir.

1692. Ebû Müseylem'e de ki: "Batarı az et, sen evveli bırak, ahirin la'netine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1692. Ebû Müseylem'e de ki: "Kibirlenmeyi az yap, sen evveli bırak, sonun lanetine bak!

"Batar", aşırı sevinç ve kibir anlamlarındadır; burada "kibir" demektir. Yani, "Ey kemal sahibi, sen Ebû Müseyleme tabiatında olan ikiyüzlüye de ki: "Halkın sana olan teveccühünden dolayı kibri ve benliği az yap! Bu dünya hayatı, senin nefsini bilmenin evvelidir. Bir de ahiret hayatı vardır ki, o da senin nefsini bilmenin sonudur. Bu evveldeki makbuliyet, sonda kovulmaya sebep olur; bu sebeple evveldeki makbuliyeti bırak da, sondaki lanete ve kovulmaya bak!" Beyit:

Bir aceb sevdâya düştü tutuşur Şemsî müdâm Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan

"Batar", şiddet-i ferah ve tekebbür ma'nâlarınadır; burada "kibir" demektir. Ya'ni, "Ey sâhib-i kemâl, sen Ebû Müseyleme tabîatında olan müzevvire de ki: "Halkın sana olan teveccühünden dolayı kibri ve enâniyeti az yap! Bu hayât-ı dünyeviyye, senin nefsine vukūfunun evvelidir. Bir de hayât-ı uhreviyye vardır ki, o da senin nefsine vukūfunun âhiridir. Bu evveldeki makbûliyet, âhirde matrûdiyete sebeb olur; binâenaleyh evveldeki makbûliyeti bırak da, âhirdeki la'nete ve matrûdiyete bak!" Beyit:

Bir aceb sevdâya düştü tutuşur Şemsî müdâm Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan

1693. Hırs-ı cem'den dolayı bu kılavuzluğu etme; arkadan gidicilik et, tâ ki önde şem' gide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1693. Toplama hırsından dolayı bu kılavuzluğu etme; arkadan gidicilik et, tâ ki önde mum gitsin!

Yani, başına halkı toplayıp onlardan hürmet ve maddî menfaat bekleme hırsından dolayı Hak yolunda kılavuzluk ve rehberlik iddiasından vazgeç! Gerçek mürşid olan bir insân-ı kâmilin arkasından git ve ona tâbi ol ki, önde giden o ilâhî mumun ışığı ile, nefsinin karanlıkları arasında doğru yolu göresin.

Ya'ni, başına halkı toplayıp onlardan hürmet ve maddî menfaat beklemek hırsından dolayı Hak yolunda kılavuzluk ve rehberlik da'vâsından vazgeç! Mürşid-i hakîkî olan bir kâmilin arkasından git ve ona tâbi' ol ki, önde giden o şem'-i ilâhînin ışığı ile, nefsinin zulmetleri arasında doğru yolu göresin.

1694. Şem', "Bu taraf dânedir, veyahud tuzak mahallidir!" diye maksadı ay gibi gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1694. Şem', "Bu taraf tanedir, veya tuzak yeridir!" diye maksadı ay gibi gösterir.

Yani, mum gibi olan kâmil mürşid (manevi rehber), Hakk yolunda sana rehberlik edip, "Bu tarafta tane, yani ilahi feyiz vardır, veya o tarafta tuzak yeri, yani ilahi kahrın tuzağı vardır!" diye sana hakiki maksat olan vuslat yolunu ay gibi apaçık gösterir.

Ya'ni, şem' gibi olan mürşid-i kâmil, Hak yolunda sana rehberlik edip, "Bu tarafta dâne, ya'ni feyz-i ilâhî vardır, veyâhud o tarafta tuzak mahalli, ya'ni kahr-ı ilâhî tuzağı vardır!" diye sana maksad-ı hakîkî olan tarik-ı vuslatı ay gibi apaçık gösterir.

1695. İstesen istemesen, doğanın nakşıyla karganın nakşı, çerağ sebebiyle görülmüş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1695. İstesen de istemesen de, doğanın nakşıyla karganın nakşı, ışık sebebiyle görülmüş olur.

Ey hakikat talep eden kişi, ilahi ışık olan insân-ı kâmilin nuruyla, doğanın sureti, yani Hakk dostunun hali ve karganın sureti, yani hilekârın hali, ister istemez sana görünmüş olur.

Ey tâlib-i hakikat, çerâğ-ı ilâhî olan kâmilin nûruyla, doğanın sûreti, ya'ni veliyy-i Hak ve karganın sûreti, ya'ni müzevvirin hâli, ister istemez sana görülmüş olur.

1696. Ve yoksa bu kargalar hîle parlattılar, akdoğanların sesini öğrendiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1696. Ve yoksa bu kargalar hile parlattılar, akdoğanların sesini öğrendiler.

"Kargalar"dan kasıt, müzevvir (ara bozan) ve riyakâr olan şeyhlerdir; "akdoğanlar"dan kasıt ise hakiki mürşidlerdir. Yani, "Bu ara bozan şeyhler, kâmillerin (olgun kişilerin) sohbetlerinde bulunup, onlardan birtakım tasavvuf terimlerini öğrendiler ve kitaplardan bazı evliya menkıbelerini ezberlediler." Meclislerde bunlardan bahsedip halkı avladılar. Halbuki içleri nurdan yoksundu. Dışlarını evliyanın sözleriyle parlattılar. Nasıl ki Birinci cildin 324 numaralı şerefli beytinde de aynı anlam şöyle buyrulmuştu: "Alçak olan adam, bir selim (saf, temiz kalpli) üzerine o efsundan okumak için, dervişlerin sözünü çalar."

"Kargalar"dan murâd, müzevvir ve riyâkâr olan şeyhler, "akdoğanlar"dan murâd, hakîkî mürşidlerdir. Ya'ni, "Bu müzevvir şeyhler, kâmillerin sohbetlerinde bulunup, onlardan birtakım ıstılâhât-ı sûfiyyeyi öğrendiler ve kitablardan ba'zı menâkıb-ı evliyâyı ezberlediler." Meclislerde bunlardan bahs edip halkı avladılar. Halbuki bâtınları nûrsuz idi. Zâhirlerini kelâm-ı evliyâ ile parlattılar. Nitekim I. cildin 324 numaralı beyt-i şerîfinde dahi aynı ma'nâ şöyle buyurulmuş idi: "Alçak olan adam, bir selîm üzerine o efsûndan okumak için, dervîşlerin kelâmını çalar."

1697. Eğer delikanlı hüdhüdün sesini öğrense, hüdhüdün sırrı hani ve sabânın haberi hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1697. Eğer delikanlı hüdhüdün sesini öğrense, hüdhüdün sırrı nerede ve Saba'nın haberi nerede?

Hint nüshalarında "feta" yerine قطاء (kutâ') geçmektedir; ve "kutâ'" bağırtlak kuşu anlamına gelen (قطاة) "kutât"ın çoğuludur. Bu durumda anlam şöyledir: "Eğer bağırtlak kuşları hüdhüd kuşunun sesini öğrenirse, derin yerlerde havada uçarken suyu görme özelliği nerede ve Süleyman (a.s.)'a Yemen'de bulunan Saba şehrinin hükümdarı Belkıs'tan haber getirmesi nerede!" Bu özellikler hüdhüd kuşundadır. Onun sesini öğrenip taklit etmekle bağırtlak kuşuna geçer mi? Bunlar gibi müzevvir (hilekâr) şeyhler, kâmillerin (olgun kişilerin) sözünü öğrenmekle onların sırlarından haberdar olabilirler mi?

Hind nüshalarında "feta" yerine قطاء (kutâ') vâki'dir; ve "kutâ'" bağırtlak kuşu ma'nâsına olan (قطاة) "kutât"ın cem'idir. Bu sûrette ma'nâ: "Eğer bağırt- lak kuşları hüdhüd kuşunun sesini öğrenir ise, derin mahallerde havada uçarken suyu görmesi hâssıyeti nerede ve Süleymân (a.s.)a Yemen'de vâki' Sabâ şehrinin hükümdarı olan Belkîs'dan haber getirmesi nerede!" Bu hâssıyetler hüdhüd kuşundadır. Onun sesini öğrenip taklîd etmekle bağırtlak kuşuna intikāl eder mi? Bunlar gibi müzevvir şeyhler, kâmillerin kelâmını öğrenmekle onların esrârından haberdar olabilirler mi?

1698. Ber-restenin sesini, ber-besteden bil, şahların tacını hüdhüdlerin tacından bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1698. Edepsiz kişinin sesini, edepli kişiden bil; şahların tacını hüdhüdlerin tacından bil!

"Ber-reste", edepsiz adamdan kinayedir (Burhan). "Ber-besten", faydaya sahip olmak anlamındadır. "Ber-reste"den maksat, Hakk yolunda edepsiz olan müzevvir şeyhlerdir. "Ber-beste"den maksat, ilahi feyzi taşıyan mürşid-i kâmildir (olgun rehber). Yani, "Müzevvir şeyhin sözlerini, mürşid-i kâmilin sözlerinden ayırt et! Nasıl ki dünyevi padişahların tacı ile hüdhüdlerin tacı arasında fark vardır. Öncekilerin tacı insan yapımı, sonrakilerin tacı ilahi yapımıdır; bu sebeple halkın yapımı ile Hakk'ın yapımı arasını iyice ayır ve fark et!"

"Ber-reste", bî-edeb adamdan kinâyedir (Burhân). "Ber-besten", fâideye mâlik olmak ma'nâsınadır. "Ber-reste"den murâd, Hak yolunda edebsiz olan müzevvir şeyhlerdir. "Ber-beste"den murâd, feyz-i ilâhîyi hâmil olan mürşid-i kâmildir. Ya'ni, "Şeyh-i müzevvirin sözlerini, mürşid-i kâmilin sözlerinden fark et! Nitekim sûrî pâdişâhların tâcı ile hüdhüdlerin tâcı arasında fark vardır. Evvelkilerin tâcı masnû'-ı insân, sonrakilerin tâcı masnû'-ı ilâhîdir; binâenaleyh masnû'-ı halk ile, masnû'-ı Hak arasını iyice tefrîk ve temyîz et!"

1699. Dervîşlerin kelâmını ve âriflerin nüktesini bu hayasızlar dil üzerine bağlamışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1699. Dervişlerin sözünü ve ariflerin ince manalı sözünü bu hayasızlar dil üzerine bağlamışlardır.

1700. Her ümmet-i mâziyenin helâki ki oldu, o sebebden idi ki, çakıl taşını öd [1704] ağacı zannettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1700. Geçmiş her ümmetin helâk olması, çakıl taşını öd ağacı sanmalarından dolayı idi.

"Cendil", çakıl taşı anlamına gelir. Yani, "Geçmiş ümmetlerin helâk olma sebebi, kendilerine doğru yolu gösteren olgun insanları bırakıp, bozuk kişilere uymaları idi." "Çakıl taşı" ile kastedilen, iç dünyalarından asla bir eser ortaya çıkmayan bozuk kişilerdir; "öd ağacı"ndan kastedilen ise, iç dünyalarının kokusu latif olan olgun insanlardır.

"Cendil", çakıl taşı ma'nâsınadır. Ya'ni, "Geçen ümmetlerin sebeb-i helâki kendilerine doğru yolu gösteren kâmilleri bırakıp, fâsidlere tâbi' olmaları idi." "Çakıl taşı" ile murâd, aslâ bâtınından bir eser zuhûr etmeyen fâsidlerdir; ve "öd [ağacı]"ndan murâd dahi, bâtınlarının kokusu latîf olan kâmillerdir.

1701. Onların temyîzi var idi ki, onu izhar olunmuş ede; fakat hırs ve tama' kör ve sağır eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1701. Onların temyiz yeteneği vardı ki, onu ortaya çıkarabilirdi; fakat hırs ve tamah kör ve sağır eder.

O helak olan geçmiş ümmetlerin akılları ve temyiz yetenekleri vardı; çünkü hepsi insan suretinde yaratılmış olup onlarda o aklı ve temyiz yeteneğini ortaya çıkarma özelliği vardı. Fakat dünya süsüne olan hırs ve nefse ait hazlara olan tamah, insanın iç kulağını sağır ve akıl gözünü kör eder. "Muzhar", if'âl babından ism-i mef'uldür.

"O helâk olan ümem-i mâziyenin akılları ve temyîzleri var idi; Zîrâ hepsi sûret-i insâniyyede mahlûk olup onlarda o aklı ve temyîzi izhar etmek has- sası var idi. Fakat âlâyiş-i dünyâ hırsı ve huzûzât-ı nefsâniyye tama'ı, insanın bâtın kulağını sağır ve akıl gözünü kör eder." "Muzhar", ifâl bâbından ism-i mefûldür.

1702. Körlerin körlüğü rahmet-i ilâhîden uzak değildir; hırsın körlüğüdür ki, o ma'zûr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1702. Körlerin körlüğü ilâhî rahmetten uzak değildir; hırsın körlüğüdür ki, o mazur değildir.

Görünen gözleri kör olanların bu körlüğü merhamete lâyıktır ve Hakk'ın rahmeti bu çaresizlerden uzak değildir; fakat dünya hırsından kaynaklanan kalp gözünün körlüğü, insanın insanlığına yakışmayan bir kabahat olduğundan mazerete lâyık değildir; bu sebeple kabahat sahibi cezayı hak eder.

Zâhir gözleri kör olanların bu körlüğü şâyân-ı merhamettir ve Hakk'ın rahmeti bu bîçârelerden uzak değildir; fakat hırs-ı dünyâdan mütevellid olan kalb gözünün körlüğü, insanın insanlığına yakışmayan bir kabâhat olduğundan şâyân-ı ma'zeret değildir; binâenaleyh kabâhat sahibi cezâya müstehak olur.

1703. Şahın işkencesi rahmetten uzak değildir; bir hasidin işkencesi mağfûr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1703. Şahın işkencesi rahmetten uzak değildir; bir hasetçinin işkencesi bağışlanmış değildir.

"Şah"tan kasıt, gerçek şah olan Hakk'tır. "Bir hasetçi"den kasıt, insanoğluna haset eden lanetlenmiş şeytandır. Yani, "Görünen gözün körlüğü, gerçek şah olan Hak tarafından bir hikmet üzerine kurulmuş bir işkencedir ve Hakk'ın celâl tecellîsidir (azamet ve yücelik tecellîsi) ve celâl tecellîsinin sonucu cemâle (güzellik ve lütuf tecellîsi) yöneldiğinden bu şahın işkencesi rahmetten uzak değildir; fakat insanoğlunun makbuliyetine haset eden lanetlenmiş İblis'in bir işkencesi olan kalp körlüğü bağışlanmış değildir." Çünkü kalp körlüğü peygamberlere karşı gelmekten ve İblis'e uymaktan doğar.

"Şâh"dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'dır. "Bir hâsid"den murâd, benî-âdeme hased eden şeytân-ı laîndir. Ya'ni, "Zahir gözünün körlüğü, şâh-ı hakîkî olan Hak tarafından bir hikmet üzerine binâ olunmuş bir işkencedir ve Hakk'ın tecellî-i celâlîsidir ve tecelli-i celâlînin âkıbeti cemâle müteveccih olduğundan bu işkence-i şâh rahmetten uzak değildir; fakat benî-âdemin makbûliyetine hased eden İblîs-i laînin bir işkencesi olan kalb körlüğü mağfür değildir." Zîrâ kalb körlüğü enbiyaya muhalefet ve İblîs'e muvafakattan tevellüd eder.

1704. Ey balık, nihayet oltaya iyi bak! Pis boğazlık, senin ahir görücü olan gözünü bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1704. Ey balık, nihayet oltaya iyi bak! Pis boğazlık, senin sonunu gören gözünü bağladı.

"Ey bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) denizinde yüzen insan! Nefse ait şehvete ve dünyevî hazlara olan hırs ve tamah oltasına iyi bak! Pis boğazlık sebebiyle o hazların ancak başlangıcına bakarsın. Onların berbat olan sonunu göremezsin; çünkü lezzetlere olan tamah senin akıl gözünü kör ve iç kulağını sağır etmiştir." Nasıl ki hadis-i şerifte اياكم والطمع فان الطمع يعمى و يصم yani "Tamahkârlıktan sakının, çünkü tamah kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

"Ey bu vücûd-ı izâfî deryâsında yüzen insan! Şehvet-i nefsâniyyeye ve huzûzât-ı dünyeviyyeye hırs ve tama' oltasına iyi bak! Pis boğazlık sebebiyle o huzûzâtın ancak evveline nazar edersin. Onların berbâd olan âhirini göremezsin; zîrâ tama'-i lezzât senin akıl gözünü kör ve bâtın kulağını sağır etmiştir." Nitekim hadis-i şerifde اياكم والطمع فان الطمع يعمى و يصم ya'ni "Tama'dan sakının, zîrâ tama' kör ve sağır eder" buyurulmuştur.

1705. İki göz ile evveli ve âhiri gör, sakın İblîs-i laîn gibi bir gözlü olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1705. İki göz ile evveli ve sonu gör, sakın lânetli İblis gibi tek gözlü olma!

İki göz ile, yani görünen gözüyle dünyanın görünen şekillerini ve maddî hazlarını gör; fakat iç gözüyle de onların sonlarına bak, sakın kovulmuş İblis gibi tek gözlü, yani sadece görüneni gören gözlü olma! Çünkü lânetli İblis ancak Âdem'in görünen şekline baktı, içini görmekten kör oldu.

İki göz ile, ya'ni zâhir gözüyle dünyanın suver-i zâhiriyyesini ve huzûzât-ı maddiyyesini gör, fakat bâtın gözüyle de onların âhirlerine nazar et, sakın matrûd olan İblîs gibi bir gözlü, ya'ni yalnız zâhir gözlü olma!" Zîrâ İblîs-i laîn ancak âdemin sûret-i zâhiresine nazar etti, bâtını görmekten kör oldu.

1706. Bir gözlü o olur ki, ancak hâle mensûbu gördü; behayim gibi ileriden ve geriden bî-haberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1706. Bir gözlü o olur ki, ancak şimdiki hâle ait olanı gördü; hayvanlar gibi ileriden ve geriden habersizdir.

"Bir gözlü olmak"tan kasıt, ancak şimdiki hâle ait olan hazları ve lezzetleri görmek ve peşin olan bu hazza saldırıp, hayvanlar gibi bunların ilerisinden ve gerisinden habersiz kalmaktır; ve her bir dünyevî hazzın arkasında birçok elem gizli olduğunu görememektir. Nasıl ki âriflerden biri buyurmuştur ki: "Bizim evlat fitnesiyle imtihanımız, meşru olan lezzetlerimizin cezasıdır; artık gayrimeşru olan lezzetlerin cezasını buna kıyas et!"

"Bir gözlü olmak"tan murâd, ancak hâl-i hâzıra mensûb olan huzûzâtı ve lezzâtı görmek ve muaccel olan bu huzûza saldırıp, hayvanlar gibi bunların ilerisinden ve gerisinden bî-haber kalmaktır; ve her bir hazz-ı dünyevînin arkasında birçok elem gizli olduğunu görememektir." Nitekim âriflerden biri buyurmuştur ki: "Bizim fitne-i evlâd ile ibtilâmız, meşrû' olan lezzetlerimizin cezâsıdır; artık gayr-i meşrû' olan lezzâtın cezâsını buna kıyâs et!"

1707. Çünki öküzün iki gözü, cürm-i telefde bir göz gibidir, zîrâ onun şerefi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1707. Çünkü öküzün iki gözü, telef etme suçunda bir göz gibidir, zira onun şerefi yoktur.

Evveli görüp sonunu görmemek, yani görüneni ve şimdiki hâli görüp, bâtını akıl gözüyle görmemek çok büyük bir şerefsizliktir ve hayvanlık mertebesine düşmektir. Nasıl ki bir kimse zulmederek birinin öküzünün iki gözünü çıkarmış olsa, o kimseye şeriatça insan gözünün diyetinin yarısı gerekir. Bu sebeple hayvanların iki gözünün hükmü insanın bir gözü hükmündedir. Çünkü hayvan ancak görünen gözüyle gördüğünü bilir ve onun sonunu ve akıbetini göremez ve akıl erdiremez.

Evveli görüp âhiri görmemek, ya'ni zâhiri ve hâl-i hâzırı görüp, bâtını akıl gözü ile görmemek pek büyük bir şerefsizliktir ve hayvâniyet mertebesine tenezzül etmektir. Nitekim bir kimse zulmen birinin öküzünün iki gözünü çıkarmış olsa, o kimseye şer'an insan gözünün nısf-ı diyeti lâzım gelir. Binâenaleyh hayvanların iki gözünün hükmü âdemin bir gözü hükmündedir. Zîrâ hayvan ancak zâhir gözüyle gördüğünü bilir ve onun âhirini ve âkıbetini göremez ve taakkul edemez.

1708. Onun iki gözü nisf-ı kıymet değer, zîrâ senin gözün onun iki gözüne mesneddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1708. Onun iki gözü yarı değerdedir, çünkü senin gözün onun iki gözüne dayanaktır.

Öküzün iki gözünün dinde, insan gözü diyetinin yarım değerine denk olmasının sırrı ve hikmeti şudur ki, öküzün iki gözü, ancak insanın gözlerine dayanarak iş görebilir ve insanın gözü öküzün gözüne rehber olur.

Öküzün iki gözünün dînde, insan gözü diyetinin yarım kıymetine muâdil olmasının sırrı ve hikmeti budur ki, öküzün iki gözü, ancak insanın gözlerine istinâden iş görebilir ve insanın gözü öküzün gözüne rehber olur.

1709. Ve eğer bir adem-zadenin bir gözünü çıkarsan, büyük caddeden yarım kıymet lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. Ve eğer bir insanın bir gözünü çıkarırsan, şeriatın geniş yoluna göre yarım diyet gerekir.

"Cadde", ana yol, geniş yol demektir. Sonundaki hemze, yüceltme yâ'sına karşılık gelir. Kastedilen, "şeriatın geniş yolu" demektir. Yani, "İnsanın iki gözünün kıymeti tam diyettir; eğer bir gözü çıkarılırsa, bu diyetin yarısı gerekir, şer'î hüküm böyledir." Örneğin, bir öküzün kıymeti elli lira olsa, çıkarılan iki gözünün kıymeti, yarım kıymeti olan 25 lira olur. Fakat bir kölenin kıymeti üç yüz lira olsa, onun bir gözü çıkarıldığı zaman, yarım kıymeti olan 150 lira olur ve iki gözünün kıymeti ise, tam diyeti olan 300 liradır.

"Câdde", şeh-râh, geniş yol demektir. Ahirindeki hemze yâ-yı ta'zîme mukābildir. Murâd, "şerîatin geniş yolu" demek olur. Ya'ni, "Ademin iki gözünün kıymeti diyet-i kâmiledir; eğer bir gözü çıkarılırsa, bu diyetin nısfı lâzım gelir, hükm-i şer'î böyledir" Meselâ bir öküzün kıymeti elli lira olsa, çıkarılan iki gözünün kıymeti, nısf-ı kıymeti olan 25 lira olur. Fakat bir kölenin kıymeti üç yüz lira olsa, onun bir gözü çıkarıldığı vakit, nısf-ı kıymeti olan 150 lira olur ve iki gözünün kıymeti ise, diyet-i kâmilesi olan 300 liradır.

1710. Zîra ki ademînin gözü yalnız kendisi ile, yârin iki gözü olmaksızın bir iş yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1710. Çünkü âdemînin gözü yalnız kendisiyle, yârin iki gözü olmaksızın bir iş yapar.

Çünkü insanın bir gözü kaldığı zaman, o göz kendi başına ve bir yardımcının iki gözüne muhtaç olmaksızın bir iş görebilir. Aksine öküzün iki gözü iş görmek için kendisine yardımcı olan insanın gözlerine muhtaçtır.

Çünki insanın bir gözü kaldığı vakit, o göz kendi başına ve bir yardımcının iki gözüne muhtâç olmaksızın bir iş görebilir. Halbuki öküzün iki gözü iş görmek için kendisine yardımcı olan insanın gözlerine muhtâçdır.

1711. Eşeğin gözü, mâdemki onun evveli âhirsizdir, eğer onun iki gözü olsa da, onun hükmü a'verdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1711. Eşeğin gözü, mademki onun başlangıcı sonsuzdur, eğer onun iki gözü olsa da, onun hükmü şaşıdır.

Örneğin eşeğin görünüşte iki gözü vardır ve somut şeyleri gözlemler; fakat gördüğü şeylerin sonuçlarını ve akıbetlerini idrak edemez. Bu sebeple onun bu iki gözü, bir göz hükmündedir ve kendisi tek gözlü kabul edilir. İnsan ise hem mülk âlemini (görünen âlem) hem de melekût âlemini (gayb âlemi) görür.

Meselâ eşeğin zâhiren iki gözü vardır ve eşyâ-yı mahsûseyi müşâhede eder; fakat gördüğü şeylerin netâyici ve avâkıbını idrâk edemez. binâenaleyh onun bu iki gözü, bir göz hükmündedir ve kendisi bir gözlü i'tibâr olunur. İnsan ise hem âlem-i mülkü ve hem de âlem-i melekûtu görür.

1712. Bu sözün nihayeti yoktur, o hafif, ragîf tama'ı üzere ruk'a yazar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1712. Bu sözün sonu yoktur, o hafif, pideye tamahı üzerine mektup yazar.

"Hafif"ten kasıt, tayini düşürüldüğü için padişaha darılan kuldur. "Ragîf", pide ve "fodla" anlamındadır. "Ruk'a", mektup demektir. Yani, "Yukarıdan beri söylediğimiz sözlerin sonu yoktur, incelendikçe ve derinleştirildikçe uzar. O kölenin hikâyesine dönelim, o aklı hafif olan köle, pideye ve fodlaya tamahından dolayı padişaha mektup yazıyor."

"Hafif"ten murâd, ta'yîni tenkîs edildiği için pâdişâha darılan bendedir. "Ragîf", pide ve "fodla" ma'nâsınadır. “Ruk'a”, mektûb demektir. Ya'ni, "Yukarıdan beri söylediğimiz sözlerin nihâyeti yoktur, tedkîk ve ta'mîk ettikçe uzar. O gulâmın hikâyesine rücû' edelim, o hafifü'l-akl olan gulâm, pideye ve fodlaya tama'ından dolayı pâdişâha mektûb yazıyor."

## O gulâmın ücret talebiyle mektûb yazması kıssasının bakıyyesi

1713. Mektubdan evvel matbah müdürünün yanına gitti, dedi ki: "Ey cömert şahın matbahından bahil olan kimse!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1713. Mektuptan önce mutfak müdürünün yanına gitti, dedi ki: "Ey cömert şahın mutfağından cimrilik eden kimse!"

O aklı hafif olan köle, padişaha mektup yazmadan önce, saray mutfağı müdürünün yanına gidip, ona dokunaklı bir söz söyledi ve dedi ki: "[Ey] o cömert olan padişahın mutfağından verilen tayinleri çok görüp cimrilik eden müdür efendi!"

O hafifü'l-akl olan köle, pâdişâha mektûb yazmazdan evvel, matbah-1 âmire müdürünün yanına gidip, ona ta'rîz etti ve dedi ki: "[Ey] o cömert olan pâdişâhın matbahından verilen ta'yînleri çok görüp buhl eden müdür efendi!"

1714. "Ondan ve onun himmetinden uzaktır ki, benim ta'yînimden bu kadarı onun nazarına gele!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1714. "Ondan ve onun himmetinden uzaktır ki, benim tayinimden bu kadarı onun nazarına gele!"

"Cir", tayin, vazife ve nafaka anlamlarındadır. Yani "Benim tayinimden kesilen cüz'î miktar, muhakkak padişah tarafından kesilmemiştir. Çünkü o cömert padişahtan ve onun yüce himmetinden bu cüz'î miktarın dikkate alınıp benden kesilmiş olması imkânsızdır."

"Cir", ta'yîn ve vazîfe ve nafaka ma'nâlarınadır. Ya'ni "Benim ta'yînimden kesilen mikdâr-ı cüz'î, muhakkak pâdişâh tarafından kesilmemiştir. Çünki o cömert pâdişâhdan ve onun âlî olan himmetinden bu cüz'î mikdârın nazar-ı dikkate alınıp benden kesilmiş olması müsteb'addır."

1715. Dedi: "Ne buhl ve ne de el darlığı için değil, maslahat için emir buyurmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1715. Dedi: "Ne cimrilik ne de el darlığı için değil, maslahat (kamu yararı) için emir buyurmuştur!"

Mutfak müdürü o köleye cevap olarak dedi ki: "Cömert olan şah, senin yiyeceğinin kesilmesini ne cimriliğinden ne de bütçe darlığından dolayı değil, siyaset ve maslahat için bizlere emir buyurmuştur."

Matbah müdürü o gulâma cevâben dedi ki: "Cömert olan şâh, senin ta'yî-ninin kesilmesini ne buhlünden ve ne de bütçe darlığından dolayı değil, siyâset ve maslahat için bizlere emir buyurmuştur."

1716. Dedi: "Vallah bu söz dehlize mensubdur; şâhın indinde eski altın bile topraktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1716. Dedi: "Vallahi bu söz dehlize aittir; şahın katında eski altın bile topraktır!"

"Dehliz", iki kapı arası demektir. "Zerr-i kühen", eski altın; saflığı tecrübe edilmiş olan altından kinayedir. Kul, mutfak müdürüne cevap olarak dedi: "Vallahi bu senin söylediğin söz, şahın katından çıkmış bir söz değildir; aksine iki kapı arasında gezip dolaşan hizmetkârlardan çıkmış bir iftiradır. Şah benim cüzi miktardaki tayinimi nasıl çok görüp, azaltılmasını emreder ki, onun katında saf altın bile toprak değerinde kıymetsizdir."

"Dehlîz", iki kapı arası demektir. "Zerr-i kühen", eski altın; hâlisiyeti tecrübe edilmiş olan altından kinâyedir. Gulâm matbah müdürüne cevâben de- di: "Vallâhi bu senin söylediğin söz, şâhın indinden hâdis olmuş bir söz değildir; belki iki kapı arasında gezip dolaşan bendegândan sâdır olmuş bir iftirâdır. Şah benim cüz'î mikdârdaki ta'yînimi nasıl çok görüp, tenkîsini emr eder ki, onun indinde hâlis altın bile toprak mesâbesinde kıymetsizdir."

1717. Matbah müdürü yüz türlü hüccet kaldırdı, o malik olduğu hırstan nâşî hepsini reddetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1717. Matbah müdürü yüz türlü delil gösterdi, o sahip olduğu hırstan dolayı hepsini reddetti.

Matbah müdürü, tayinin azaltılmasının padişahın emriyle gerçekleştiğini ispat etmek için birçok delil ve kanıt sundu; fakat kölenin gözünü hırs bürümüş olduğundan bu delillerin hepsini reddetti.

Matbah müdürü, ta'yînin tenkîsi pâdişâhın emriyle vâki' olduğunu isbât için birçok deliller ve burhanlar ikäme etti; fakat gulâmın gözünü hırs bürümüş olduğundan bu delillerin hepsini reddetti.

1718. Vaktaki ta'yîn kuşluk vaktinde ona eksik geldi, o çokluk teşni' ederdi, bir fâide tutmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1718. Vaktaki tayin kuşluk vaktinde ona eksik geldi, o çokluk teşni' ederdi, bir fayda tutmadı.

Kula kendi tayini kuşluk vaktinde dağıtıldığı zaman, kötü kötü söylendi durdu; fakat bu söylenmesi, hiç fayda etmedi.

Gulâma kendi ta'yîni kuşluk vaktinde tevzî' olunduğu vakit, fenâ fenâ söylendi durdu; fakat bu söylenmesi, hiç fâide etmedi.

1719. Dedi: "Siz bunları bana kasd edici olarak yapıyorsunuz!" Dedi: "Hayır, zîrâ biz emir kuluyuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1719. Dedi: "Siz bunları bana kasıtlı olarak yapıyorsunuz!" Dedi: "Hayır, çünkü biz emir kuluyuz!"

Kul, mutfak müdürüne hitaben dedi ki: "Siz bu özrü bana kasten yapıyorsunuz, padişahın bundan haberi yoktur!" Mutfak müdürü cevap olarak dedi: "Hayır, bizim sana karşı bir garazımız yoktur, biz emir kuluyuz; padişahın bize olan emirlerini yerine getirmekle görevliyiz!"

Gulâm, matbah müdürüne hitâben dedi ki: "Siz bu özrü bana kasden yapıyorsunuz, pâdişâhın bundan haberi yoktur!" Matbah müdürü cevâben dedi: "Hayır, bizim sana karşı bir garazımız yoktur, biz emir kuluyuz; pâdişâhın bize olan emirlerini icrâya me'mûruz!"

1720. "Bunu fer'den tutma, bunu asıldan tut, yaya az vur ki, ok bâzûdandır!" [1724]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1720. "Bunu fer'den tutma, bunu asıldan tut, yaya az vur ki, ok pazıdandır!"

"Biz idare işinde fer'iz (ikincil konumdayız), padişah asıldır; aynı şekilde bizler okun yayı gibiyiz ve padişah yayı çeken pazı hükmündedir; ve onun emirleri ok mesabesindedir. Bu sebeple sen hakkındaki muameleyi fer' olan bizlerden bilme, o muamele asl olan padişahtan kaynaklanır ve emir okunu atan padişahtır, yayların atılan oktan dolayı ne kabahati olur?"

Bu şerefli beyitte, Zuhruf Suresi'nde geçen "نَحْنَ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَوة الدُّنْياً" (Zuhruf, 43/33) yani "Biz dünya hayatında, onların geçimlerini aralarında taksim ettik" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Eğer dünya hayatında

bir kimse, diğer bir kimsenin geçiminin azalmasına sebep olursa, bu azalmayı o kimseden görüp kınamak ve ayıplamak gerekmez. Çünkü Hakk'ın taksim ettiği rızkı hiçbir kimse kesemez; aynı şekilde Hakk'ın azalttığı bir rızkı dahi âlem ehli bir araya gelse, artıramaz. Bu sebeple halk fertleri birbirlerinin rızıklarını dağıtma hususunda ancak birer araçtır. Dağıtımların kaynağı, ilahi hazinedir; o hazineden çıkanlar, ancak Hakk'ın emriyle çıkar.

"Biz emr-i idârede fer'iz, pâdişâh asıldır; ve kezâ bizler okun yayı gibiyiz ve pâdişâh yayı çeken bâzû hükmündedir; ve onun emirleri ok mesâbesindedir. Binâenaleyh sen hakkındaki muâmeleyi fer' olan bizlerden bilme, o muâmele asl olan pâdişâhdan münbaisdir ve emr okunu atan şâhdır, yayların atılan oktan dolayı ne kabâhatı olur?"

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Zuhruf'da vaki نَحْنَ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَوة الدُّنْياً (Zuhruf, 43/33) ya'ni "Biz hayât-ı dünyâda, onların maîşetlerini aralarında taksîm ettik" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Eğer hayât-ı dünyeviyyede

bir kimse, diğer bir kimsenin tenkîs-i maîşetine sebeb olursa, bu tenkîsı o kimseden görüp ta'n ve teşnî etmemek îcâb eder. Zîrâ Hakk'ın taksîm ettiği rızkı hiçbir kimse kesemez; ve kezâ Hakk'ın tenkîs ettiği bir rızkı dahi ehl-i âlem bir araya gelse, tezyîd edemez. Binâenaleyh efrâd-ı halk yekdîğerinin erzâkını tevzî hususunda ancak âlettir. Menba'-ı tevzîât, hazîne-i ilâhiyyedir; o hazîneden çıkanlar, ancak Hakk'ın emriyle çıkar.

1721. "Mâ rameyte iz rameyte" ibtilâdır; nebî üzerine kabahati az koy o Huda'dandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1721. "Attığın zaman sen atmadın" bir imtihandır; peygamber üzerine kabahati az koy, o Allah'tandır.

Bu ayet-i kerimenin tefsiri ikinci cildin 1299 ve 1300 ve üçüncü cildin 3644 ve 3647 ve bu cildin 766 numaralı şerefli beyitlerinde geçti; ve bu cildin sonuna doğru ve altıncı cildin birkaç yerinde de gelecektir. Yani "Ve attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" anlamında olan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ayet-i kerimesi kullar için bir imtihan ve sınamadır. Çünkü bu ayet-i kerime vahdette ikiliği ve ikilikte vahdeti ispat eder. Şimdi ikilik içinde boğulmuş olanların tevhitleri eksiktir; çünkü onlar bu eşyada zâtî yayılışı (Allah'ın varlığının her şeye yayılması) inkâr edip, yalnız ilmi kuşatmayı ispat ederler ve sıfatın kendi mevsufundan ayrı olarak bizatihi kaim olabileceği akla uygun olmayan anlama inanırlar. Buna göre onlara göre eşyanın varlığı sabit olduğundan, "Attığı vakit kul atmıştır;" Hak ancak onda atmak fiilini yaratmıştır. Fakat eşyada zâtî yayılışı ispat eden ehl-i vahdet (vahdet ehli), mutlak varlığın her mertebede bir hükmü olup, başka bir isim ile adlandırıldığını ve buna göre kulluk kisvesinde görünenin dahi bir hakikatten ibaret olup, bütün tasarrufların hakikatte Hakk'ın olduğunu ve kulun varlığının bir alet mesabesinde bulunduğunu beyan ederler. Şimdi bu izafî varlık âleminde kulun varlığı, mademki Hakk'ın fiilinin aletidir, o halde demek ki, Peygamber harpte insanlara silah attı da, öldürdü diye onun fiiline kabahat bulma! Zira فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَ لَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfal, 8/17) yani "Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Yüce Allah öldürdü" ayet-i kerimesi de bu hususta bir delildir.

Bu âyet-i kerîmenin tefsîri II. cildin 1299 ve 1300 ve III. cildin 3644 ve 3647 ve bu cildin 766 numaralı ebyât-ı şerîfesinde geçti; ve bu cildin nihâyetine doğru ve VI. cildin birkaç mahallinde de gelecektir. Ya'ni "Ve attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh attı" ma'nasında olan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) âyet-i kerîmesi kullar için ibtilâ ve imtihândır. Zîrâ bu âyet-i kerîme vahdette isneyniyeti ve isneyniyette vahdeti isbât eder. İmdi isneyniyet içinde müstağrak olanların tevhîdleri nâkıstır; zîrâ onlar bu eşyâda sereyân-ı zâtîyi nefy edip, yalnız ihâta-i ilmiyye isbât ederler ve sıfatın kendi mevsûfundan ayrı olarak bizâtihî kāim olabileceği ma'nâ-yı gayr-i ma'külüne kāil olurlar. Binâenaleyh onlara göre eşyânın vücûdu sâbit olduğundan, "Attığı vakit kul atmıştır;" Hak ancak onda atmak fiilini halk etmiştir. Fakat eşyâda sereyân-ı zâtîyi isbât eden ehl-i vahdet, vücûd-ı mutlakın her mertebede bir hükmü olup, başka bir isim ile müsemmâ olduğunu ve binâenaleyh abdiyet kisvesinde zâhir olanın dahi bir hakîkatten ibaret olup, bilcümle tasarrufat hakikatte Hakk'ın olduğunu ve abdin vücûdu bir âlet mesâbesinde bulunduğunu beyân ederler. İmdi bu vücûd-ı izâfî âleminde abdin vücûdu, mâdemki Hakk'ın fiilinin âletidir, o halde demek ki, Peygamber harbde insanlara silâh attı da, öldürdü diye onun fiiline kabâhat bulma! Zira فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَ لَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfal, 8/17) ya'ni "Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Allâh Teâlâ öldürdü" âyet-i kerîmesi de bu husûsta bir burhândır.

1722. Ey boşuna öfkelenen, su baştan bulanıktır, daha ileriye bak, bir mertebe gözünü aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1722. Ey boşuna öfkelenen, su baştan bulanıktır, daha ileriye bak, bir mertebe gözünü aç!

"Hire", burada "beyhude ve boş" demektir. "Ab ez ser tîre est", yani "su baştan bulanıktır" bir atasözüdür. Yani "Ey kulların fiillerini kötü görüp öfkelenen kimse, senin öfken boşunadır. Eşya, ilahi isim ve sıfatların tecelli yerleridir; onlardan ortaya çıkan ancak Hakk'ın halleridir. Gözünü, bulunduğun mertebeden daha ileriye bakmak üzere aç da, kulların fiillerini Hak'tan gör!" Fiillerin kötülüğü kula isnat edilmek bağıntısıyladır, yoksa Hakk'a nispetle bu fiillerin hepsi hikmettir.

"Hire", burada "beyhûde ve boş" demektir. "Ab ez ser tîre est", ya'ni " su baştan bulanıktır" bir darb-i meseldir. Ya'ni "Ey efâl-i ibâdı nâhoş görüp öfkelenen kimse, senin öfken boşunadır. Eşyâ mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiy- yedir; onlardan zâhir olan ancak Hakk'ın şuûnâtıdır. Gözünü, bulunduğun mertebeden daha ileriye bakmak üzere aç da, ef'âl-i ibâdı Hak'dan gör!" Ef'âlin kötülüğü kula izâfe edilmek nisbetiyledir, yoksa Hakk'a nisbetle bu ef'âlin cümlesi hikmettir.

1723. Öfkeden ve gamdan bir mekânın içine gitti, şah tarafına öfkeli bir mektub yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1723. Öfkeden ve gamdan bir mekânın içine gitti, şah tarafına öfkeli bir mektup yazdı.

Yani, tayini kesilen köle, mutfak müdüründen bu sözleri dinledikten ve onlara karşı itiraz ettikten sonra, öfkesinden ve gamından dolayı bir yere gitti, padişaha hitaben öfkeli bir mektup ve bir arzuhâl yazdı.

Ya'ni, ta'yîni kesilen gulâm matbah müdüründen bu sözleri dinledikten ve onlara karşı i'tirâz ettikten sonra, öfkesinden ve gamından dolayı bir yere gitti, pâdişâha hitâben öfkeli bir mektûb ve bir arz-ı hâl yazdı.

1724. O mektubun içinde şahın senâsını söyledi, şahın cûd ve sehâsının cevherini deldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1724. O mektubun içinde şahın övgüsünü söyledi, şahın cömertlik ve el açıklığının cevherini deldi.

O köle, yazdığı mektubun içine öncelikle şahın övgüsüne ve yüceltilmesine dair sözler yazdı, o övgü sırasında şahın cömertliğinden ve el açıklığından bahsetti, şöyle ki:

O gulâm, yazdığı mektûbun içine evvelen şâhın medh ü senâsına dair sözler yazdı, o medih sırasında şâhın cömertliğinden ve sehâvetinden bahs etti, şöyle

1725. Ki: "Ey hâcât isteyenlerin hâcetinin kazasında senin elin denizden ve buluttan ziyâdedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1725. Ki: "Ey ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gidermede senin elin denizden ve buluttan daha fazladır!"

"Ey cömert padişah, muhtaç olanların ihtiyaçlarını giderme hususunda senin elin, denizler gibi inciler ve cevherler verir ve bulutların yağdırdığı yağmurlar gibi ihsanlar yağdırır.

“Ey şâh-ı sahî, muhtâç olanların ihtiyaçlarını kazâ etmek hususunda senin elin, denizler gibi inciler ve cevherler verir ve bulutların yağdırdığı yağmurlar gibi ihsânlar yağdırır.

1726. "Zîra bulut o verdiği şeyi ağlayarak verir; senin elin gülerek bir biri ardınca sofra koyar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1726. "Çünkü bulut o verdiği şeyi ağlayarak verir; senin elin gülerek birbiri ardınca sofra koyar."

"Evet, senin elin ihsan etme hususunda buluttan daha fazladır, çünkü bulut verdiği şeyi ağlayarak verir." Bu şerefli beyitte, bulutlardan yağan yağmurlar sebebiyle yeryüzünün tahıl vermesi, bulutların ihsanına ve yağmurlar da bulutların ağlamasına benzetilmiştir.

"Evet senin elin ihsân hususunda buluttan ziyâdedir, çünki bulut verdiği şeyi, ağlayarak verir." Bu beyt-i şerîfde bulutlardan yağan yağmurlar sebebiyle arzın hubûbât vermesi, bulutların ihsânına ve yağmurlar, bulutların ağlamasına teşbîh buyurulmuştur.

1727. Gerçi mektûbun zahiri medh idi; medihten öfke kokusu eserler gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1727. Gerçi mektubun görüneni övgü idi; övgüden öfke kokusu belirtiler gösterdi.

1728. Ondan dolayı senin bütün işin nûrsuz ve çirkindir, zîrâ sen nûr-ı cibil-lîden uzaksın, uzak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1728. Bu sebeple senin bütün işin ışıksız ve çirkindir, çünkü sen doğuştan gelen ışıktan uzaksın, çok uzaksın!

"Nur"dan kasıt, tevhid (Allah'ın birliği) nurudur. "Sirişt" ise, yaratılış, fıtrat ve tabiat anlamındadır. Yani "Ey hakikat talep eden kişi, senin muameleler ve ibadetler gibi bütün işlerinde ışıksızlık ve çirkinlik olmasının sebebi, senin doğuştan ve fıtrî olan tevhid nurundan uzak olman ve Hakk'ı (Allah'ı) halkın aynasında müşahede edememendir."

“Nûr”dan murâd, nûr-ı tevhîddir. “Sirişt”, tıynet ve hilkat ve tabîat ma'nâsınadır. Ya'ni “Ey tâlib-i hakikat olan kimse, senin muâmelât ve ibâdât gibi bilcümle işlerinde nûrsuzluk ve çirkinlik olmasının sebebi, senin nûr-ı halkî ve tabîî olan, nûr-ı tevhîdden uzak olman ve Hakk'ı halkın âyînesinde müşâhede edememendir.”

1729. Alçakların işinin revnakı kâsid olur, tâze meyve gibi çabuk fâsid olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1729. Alçakların işinin parlaklığı değerini yitirir, taze meyve gibi çabuk bozulur.

Bu duyular âlemini her yönüyle Hakk'ın varlığından başka görüp, ona gönül bağlayan alçakların işinin parlaklığı değerini yitirir ve dünyevî ilimlerle kazanılan parlaklık ve şöhret çabuk söner; taze meyve gibi çabuk bozulur.

Bu âlem-i mahsûsâtı her vech ile vücûd-ı Hakk'ın gayri görüp, ona rabt-ı kalb eden alçakların işinin revnakı kâsid olur ve ulûm-ı dünyeviyye ile iktisâb olunan parlaklık ve şöhret çabuk söner; tâze meyve gibi çabuk bozulur.

1730. Dünyânın revnakı çabuk kesâd getirir, zîrâ ki kevn ü fesad âlemindendir. [1734]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1730. Dünyanın parlaklığı çabuk değerini kaybeder, çünkü o oluş ve bozuluş âlemindendir.

Dünyanın parlaklığı ve ihtişamı pek çabuk itibarını kaybeder. Çünkü dünya oluş ve bozuluş âlemindendir; onun şekilleri bir taraftan oluşur ve bir taraftan bozulur. Bir zaman için geçerli olan dünya parlaklığı, diğer zaman için değerini kaybeder ve revaç bulma özelliğini yitirir.

Dünyânın revnakı ve parlaklığı pek çabuk i'tibârdan sâkıt olur. Çünki dünyâ kevn ü fesâd âlemindendir, onun sûretleri bir taraftan tekevvün eder ve bir taraftan bozulur. Bir zaman için mu'teber olan revnak-ı dünyâ, dîğer zaman için kâsid olur ve revâcını gāib eder.

1731. Vaktâki medh edicide kinler ola, bir medîhden sîneler hoş olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1731. Medhedende kinler olduğu zaman, bir medih sebebiyle gönüller hoş olmaz.

Ankaravî hazretleri "medîh" kelimesini mef'ûl (edilgen) anlamında kabul edip "memdûh" (övülen) olarak değerlendirmiştir, yani "medhedilmiş" demektir. Bu durumda anlam: "Bir medhedenin kalbinde kin olduğu zaman, onun diliyle yaptığı medih sebebiyle, övülen bir kimseden gönüller hoş olmaz" demek olur. Hint şârihlerinden İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri "medîh"i masdar (eylem adı) anlamında alıp, "sütûden", yani medhetmek karşılığında kullanmışlardır. Bu durumda anlam: "Bir medhedenin kalbinde kinler ve düşmanlıklar olduğu zaman, öyle bir medih sebebiyle övülenin kalbinde sevinç ve hoşnutluk meydana gelmez!" demek olur.

“Medîh” kelimesini Ankaravî hazretleri mef'ûl ma'nâsına alıp “memdûh” i'tibâr buyurmuştur, “medh olunmuş” demektir. Bu sûrette ma'nâ: “Bir medh edicinin kalbinde kîn olduğu vakit, onun lisânen yaptığı medhden dolayı, bir medh olunmuştan sîneler hoş olmaz” demek olur. Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Velî Muhammed Ekberâbâdî hazarâtı “medîh”i masdar ma'nâsına alıp, “sütûden”, ya'ni medh etmek mukābilinde almışlardır. Bu sûrette ma'nâ: “Bir medh edicinin kalbinde kînler ve düşmanlıklar olduğu vakit, öyle bir medhden memdûhun kalbinde sürûr ve hoşluk hâsıl olmaz!” demek olur.

1732. Ey gönül, kinden ve kerâhetten pâk ol ve ondan sonra “el-hamdü” oku, çevik ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1732. Ey gönül, kinden ve tiksintiden temizlen ve ondan sonra "el-hamdü"yü oku, çevik ol!

Yukarıdaki beyitte "medh" ve bu şerefli beyitte de "hamd" terimleri kullanılmıştır. Bu kelimelerin her ikisinin anlamı da Türkçede "öğmek"tir. Fakat "medh," isteyerek ve istemeyerek meydana gelen övgülere aittir. "Hamd" ise ancak bir güzelliği isteyerek övmektir. Şu hâlde "medh" geneldir ve "hamd" ise özeldir. Yani her övmek medihdir, fakat "hamd" değildir, aksine bazı övgüler hamddir. Şimdi bu anlama göre, bir kimsenin kalbinde ilâhî kazâya karşı kin ve tiksinti ve memnuniyetsizlik bulunsa, onun "el-hamdülillâh" demesi, Allah katında makbul değildir. Onun için Cenâb-ı Pîr bu şerefli beyitte buyururlar ki: "Ey mümin kulların kalbi, Yüce Allah'a karşı kin ve tiksintiden ve memnuniyetsizlikten temizlen! Ondan sonra dilinle "el-hamdü lillâh" de ve ilâhî emirleri yerine getirmede çevik ve atik ol!"

Yukarıki beyitte "medh" ve bu beyt-i şerîfde dahi "hamd" ta'bîrleri îrâd buyurulmuştur. Bu kelimelerin her ikisinin ma'nâsı da Türkçe'de "öğmek"tir. Fakat "medh," isteyerek ve istemeyerek vâki' olan öğmelere râci' olur. "Hamd" ise ancak bir cemîli isteyerek öğmektir. Şu halde "medh" âmmdır ve "hamd" ise hâssdır. Ya'ni her öğmek medihdir, fakat "hamd" değildir, belki ba'zı öğmek hamddir. İmdi bu ma'nâya göre, bir kimsenin kalbinde kazâ-yı ilâhîye karşı kîn ve kerâhet ve adem-i memnûniyyet bulunsa, onun "el-hamdülillâh" demesi, indallâhda makbûl değildir. Onun için cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Ey mü'min kulların kalbi, Cenâb-ı Hakk'a karşı kîn ve kerâhetten ve adem-i memnûniyyetten pâk ol! Ondan sonra lisânen "el-hamdü lillâh" de ve evâmir-i ilâhiyyeyi icrâda çevik ve çâlâk ol!"

1733. Dil üzerinde el-hamdü ve kalbin ikrâhı; dilden telbîs, yahud füsün olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1733. Dil üzerinde el-hamdü ve kalbin ikrâhı; dilden telbîs, yahud füsün olur.

Yani, "Kalp, Hak'ın fiillerinden memnun olmadığı halde, dilin "el-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" demesi, ya telbîs yani içindekini gizlemek ve kalbinde şüphe taşımak olur veya halkı aldatmak için bir füsûn ve hile olur."

Bilinmeli ki, kalpteki ikrâh ve kinin sebebi, kulun nefsine uygun gelmeyen Hak'ın tecellileridir. Kulun nefsi diri ve enâniyeti baki oldukça, kalpten bu memnuniyetsizliğin giderilmesi gayet zordur. Bu ikrâhı ve Hak'ın fiillerine itirazı gidermenin çaresi evvela Hak'ın lütfu ve inayeti; ve ikinci olarak bir mürşid-i kâmil bulunabildiği takdirde, onun feyz-i sohbetine başvurmak ve bulunamadığı takdirde evliyaullah tarafından beyan buyurulan marifet ve hakikatleri dikkatle ve kendine mal ederek mütalaa etmektir ki, bu sayede kul Hak'a karşı kendi haddini bilmeyi öğrenir ve bu ilmi ile Hak'ın lütfunun tecellisi sebeplerine tevessül edebilir. Aşağıdaki menkıbe bu manayı tamamıyla açıklar:

[Menkıbe:] "Seyyid Ahmed er-Rifâî hazretlerinin yeğeni Ebu'l-Hasen Ali nakleder ki. Bir gün Seyyid hazretlerinin halveti kapısında oturmuş idim. Huzurunda bir kimsenin sesini işittim, baktım, hiç görmediğim bir zat var. Bir hayli müddet sohbet ettiler; sonra o zat odanın penceresinden çıkıp, havada uçarak gitti. Hz. Seyyid'in huzuruna gittim, şu mükâleme cereyan etti: Ben - Efendim, bu zat kim idi? Hz. Seyyid - Sen onu gördün mü? Ben - Evet, gördüm. Hz. Seyyid - O kimse Hak Teâlâ'nın Bahr-i Muhît'i vücudu ile hıfz ettiği bir zattır ve ricâl-i erbaanın biridir. Üç günden beri mertebesinden mehcûrdur; fakat kendisi bilmez. Ben - Efendim, mehcûrluğuna sebep nedir? Hz. Seyyid - Bu zat, Bahr-i Muhît adalarının birinde mukimdir; orada üç gün, üç gece yağmur yağdı, bu zatın kalbinden: "Keşke bu yağmur mamur yerlere yağsa idi, hatırası geçti!.." Ondan sonra istiğfar etti, bu itirazı sebebiyle mehcûr olmuştur. Ben - Ona mehcûrluğunu bildirdiniz mi? Hz. Seyyid - Hayır, utandım, söyleyemedim. Ben - Eğer emrederseniz ben bildireyim. Hz. Seyyid - Bildirir misin? Ben - Evet bildiririm. Hz. Seyyid - Başını yakana çek! Ben buyurdukları gibi yakamı başıma çektim, kulağıma: “Ya Ali, başını kaldır!" diye bir ses geldi; kaldırdım. Kendimi Bahr-i Muhît cezirelerinin birinde gördüm. Bu işe hayrette kaldım, kalkıp biraz yürüdüm, o zatı gördüm, selam verdim ve kıssayı söyledim. Bana ant verip, "Sana her ne dersem yap!" dedi. Ben de "Peki yapayım!" dedim. "Hırkamı boğazıma tak ve beni yeryüzünde sür ve bu Hak Teâlâ'nın efaline itiraz eden kimsenin cezasıdır diye bağır!" dedi. Ben de dediği gibi, hırkasını boğazına geçirdim ve onu yerlerde sürümek istedim. Gayb tarafından: "Ey Ali, onu bırak, çünkü göğün melekleri onun için niyaz ettiler ve ağladılar ve Hak Teâlâ ondan hoşnut oldu!" diye bir nida geldi. Bu sesi işittiğim vakit, kendimden geçtim; aklım başıma geldiği vakit, kendimi dayımın huzurunda [buldum]; vallahi nasıl gidip geldiğimi bilmedim." (Nefehâtü'l-Üns'den alıntıdır.)

Ya'ni, "Kalb, efâl-i Hak'dan gayr-i memnûn olduğu halde, dilin "el-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" demesi, ya telbîs ya'ni zamîrini gizlemek ve kalbinde şübhe taşımak olur veyâhud halkı aldatmak için bir füsûn ve hîle olur."

Ma'lum olsun ki, kalbdeki ikrâh ve kînin sebebi, abdin nefsine mülayim gelmeyen tecelliyât-ı Hak'dır. Abdin nefsi diri ve enâniyeti bâkî oldukça, kalbden bu adem-i memnûniyyetin izâlesi gāyet müşkildir. Bu ikrâhı ve efâl-i Hakk'a i'tirâzı izâlenin çâresi evvelâ lutuf ve inâyet-i Hak'dır; ve sâniyen bir mürşid-i kâmil bulunabildiği takdirde, onun feyz-i sohbetine müracaat ve bulunamadığı takdirde evliyâullâh tarafından beyân buyurulan maârif ve hakāyıkın dikkatle ve kendine mâl ederek mütâlaasıdır ki, bu sayede abd Hakk'a karşı kendi haddini bilmeyi öğrenir ve bu ilmi ile lutf-ı Hakk'ın tecellîsi esbâbına tevessül edebilir. Atîdeki menkabe bu ma'nâyı tamâmiyle tavzîh eder:

[Menkabe:] "Seyyid Ahmed er-Rifâî hazretlerinin yeğeni Ebu'l-Hasen Ali nakl eder ki. Bir gün Seyyid hazretlerinin halveti kapısında oturmuş idim. Huzûrunda bir kimsenin sesini işittim, baktım, hiç görmediğim bir zât var. Bir hayli müddet sohbet ettiler; sonra o zât odanın penceresinden çıkıp, havada uçarak gitti. Hz. Seyyid'in huzûruna gittim, şu mükâleme cereyân etti: Ben - Efendim, bu zât kim idi? Hz. Seyyid - Sen onu gördün mü? Ben - Evet, gördüm. Hz. Seyyid - O kimse Hak Teâlâ'nın Bahr-i Muhît'i vücûdu ile hıfz ettiği bir zâttır ve ricâl-i erbaanın biridir. Üç günden beri mertebesinden mehcûrdur; fakat kendisi bilmez. Ben - Efendim, mehcûrluğuna sebeb nedir? Hz. Seyyid - Bu zât, Bahr-i Muhît adalarının birinde mukîmdir; orada üç gün, üç gece yağmur yağdı, bu zâtın kalbinden: "Keşki bu yağmur ma'mûr yerlere yağsa idi, hâtırası geçti!.." Ondan sonra istiğfâr etti, bu i'tirâzı sebe- biyle mehcûr olmuştur. Ben - Ona mehcûrluğunu bildirdiniz mi? Hz. Seyyid - Hayır, utandım, söyliyemedim. Ben - Eğer emr ederseniz ben bildireyim. Hz. Seyyid - Bildirir misin? Ben - Evet bildiririm. Hz. Seyyid - Başını yakana çek! Ben buyurdukları gibi yakamı başıma çektim, kulağıma: “Yâ Alî, başını kaldır!" diye bir ses geldi; kaldırdım. Kendimi Bahr-i Muhît cezîrelerinin birin- de gördüm. Bu işe hayrette kaldım, kalkıp biraz yürüdüm, o zâtı gördüm, se- lâm verdim ve kıssayı söyledim. Bana and verip, "Sana her ne dersem yap!" dedi. Ben de "Peki yapayım!" dedim. "Hırkamı boğazıma tak ve beni yeryü- zünde sürü ve bu Hak Teâlâ'nın efâline i'tirâz eden kimsenin cezâsıdır diye bağır!" dedi. Ben de dediği gibi, hırkasını boğazına geçirdim ve onu yerlerde sürümek istedim. Cânib-i gaybdan: "Ey Ali, onu bırak, zîrâ göğün melekleri onun için niyâz ettiler ve ağladılar ve Hak Teâlâ ondan hoşnûd oldu!" diye bir nidâ geldi. Bu sesi işittiğim vakit, kendimden geçtim; aklım başıma geldi- ği vakit, kendimi dayımın huzûrunda [buldum]; vallâhi nasıl gidip geldiğimi bilmedim." (Nefehâtü'l-Üns'den muktebestir.)

1734. Ve ondan sonra Huda buyurmuştur ki: "Ben zâhire bakmam, ben bâ- tına bakarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1734. Ve ondan sonra Allah buyurmuştur ki: "Ben görünen kısma bakmam, ben iç kısma bakarım!"

Yüce Allah'ın görünen kısma değil, iç kısma baktığı Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli ayetlerinde yer almaktadır. Örneğin, "O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd; ancak Allah'a kalb-i selîm ile gelenler (fayda bulur)" (Şuarâ, 26/88,89) ayetinde kalbin selâmeti ve iç kısmın muteber ve makbul olduğu açıkça belirtilmiştir. Aynı şekilde, Nahl suresinde geçen "Kim îmân ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse-kalbi îmân ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka-..." (Nahl, 16/106) ayetinde, kalbi îmân ile mutmain olduğu halde zorlama ve mecburiyet üzerine görünen kısımda küfür eden kimselerin bu küfrüne bir hüküm terettüp etmeyeceği açıktır. Yine Enfal suresinde geçen: "Şunlar gibi olmayınız ki, memleketlerinden harbe gidecekleri vakit, kibir ile ve insanlara gösteriş yaparak çıkarlar" (Enfâl, 8/47) ayeti, kalbî samimiyet ile olmayan görünen amellere itibar edilmediğine delildir. Ve bu konudaki Kur'an ayetlerinin özeti olan bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar: "Muhakkak Yüce Allah sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz; aksine kalplerinize ve niyetlerinize bakar."

Hak Teâlâ'nın zâhire değil, bâtına nazar buyurduğu Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif âyât-ı kerîmesinde mündericdir. Ezcümle يوم لا ينفع مال و لا بنونَ الاّ مَنْ أَتَى الله بقلب سليم (Şuarâ, 26/88,89) ["O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd; an- cak Allah'a kalb-i selîm ile gelenler(fayda bulur)"] âyet-i kerîmesinde selâ- met-i kalb ve bâtının mu'teber ve makbûl olduğu musarrahdır. Ve kezâ sû- re-i Nahl'de vâki' مَنْ كَفَرَ بالله من بعد ايمانه الا من أكره و قلبه مطمئن بالايمان (Nahl, 16/106) ["Kim îmân ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse-kalbi îmân ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka-..."] âyet-i kerîmesinde, kalbi îmân ile mut- main olduğu halde ikrâh ve icbâr üzerine zâhiri küfr eden kimselerin bu küf- üne bir hüküm terettüb etmeyeceği vâzıhtır. Ve kezâ sûre-i Enfâl'de vâki': وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيارِهِمْ بَطَرَاً وَ رَبَّاءَ النَّاسِ (Enfâl, 8/47) Ya'ni "Şunlar gibi olmayınız ki, memleketlerinden harbe gidecekleri vakit, kibir ile ve nâsa gösteriş larak çıkarlar" âyet-i kerîmesi, hulûs-i kalb ile olmayan a'mâl-i zâhireye i'tibâr olmadığına delîldir. Ve bu bâbdaki âyât-ı kur'âniyye'nin hulâsası olan bir hadîs-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar: ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتك Ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder."

1735. O birisi Irak'dan eski libās ile geldi; dostlar dahi firâkdan sordular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1735. O birisi Irak'tan eski giysi ile geldi; dostlar da ayrılıktan sordular.

"Delk", yamalı hırka veya aba demektir. Yani, "Eski abalı derviş kıyafetinde bir kimse Irak tarafından geri döndü; dostları memleketinin ayrılığından üzülüp üzülmediğini sordular."

"Delk", yamalı hırka veyâ abâ. Ya'ni, "Eski abalı dervîş kıyafetinde bir kimse Irâk cihetinden avdet etti; dostları memleketinin ayrılığından müteessir olup olmadığını sordular."

1736. Dedi: "Evet firâk var idi, ancak sefer bana çok mübarek müjdeli oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1736. Dedi: "Evet ayrılık vardı, ancak sefer bana çok mübarek müjdeli oldu!"

O derviş, dostların sorusuna cevap olarak dedi: "Evet, memleketin ve dostların ayrılığından üzüntü vardı; şu kadar ki, sefer ve seyahat benim için çok mübarek ve hâlin mutluluğundan müjde verici oldu."

O dervîş dostların suâline cevaben dedi: "Evet memleketin ve dostların ayrılığından teessür var idi; şu kadar ki, sefer ve seyahat benim için çok mübârek ve saâdet-i hâlden müjde verici oldu."

1737. "Zîra halife bana on hil'at verdi ki, yüz medh ü senâ onun karîni olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1737. "Çünkü halife bana on hil'at verdi ki, yüz övgü ve yüceltme onunla birlikte olsun!"

"Hil'at", bir göreve atanan veya ziyarete ve bağlılık sunmaya gelen kişilere padişah veya vezir tarafından onurlandırmak için verilen elbisedir. Yani, "Ben Irak'ta halifenin ziyaretine gittim, bana on kat hil'at ve elbise verdi ki, o cömert padişah pek çok övgü ve yüceltmeye layıktır!"

"Hil'at", mansıba ta'yîn olunan veyâhud ziyârete ve arz-ı bendegîye gelen zâtlara pâdişâh veyâ vezîr tarafından teşrîfen verilen libâs. Ya'ni, "Ben Irak'da halîfenin ziyâretine gittim, bana teşrîfen on kat hil'at ve libâs verdi ki, o cömerd pâdişâh pek çok medh ü senâlara lâyıktır!"

1738. Şükürler ve medihler saydı, hattâ ki şükrü had ve endâzeden götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1738. Şükürler ve övgüler saydı, hatta şükrü sınır ve ölçüden çıkardı.

Şükür hakkında cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 47. bölümünde şöyle buyururlar: "Şükür, nimetleri avlayıp bağlamaktır. Şükür sesini işittiğin zaman ihsanın artmasına hazır olursun. Şükür bir panzehirdir ki, kahrı lütfa dönüştürür. Akıllı ve olgun kişi, huzur ve bela içinde Allah'a şükreden kimsedir. Şükür maksada ulaşmayı hızlandırır. Şükür, nimet memesini emmektir. Şükre engel olan şey, çiğ tamahkarlıktır; çünkü bu tamah sahibi, kendisinin eline geçen şeyi daha önce tamah etmiş idi. İşte o çiğ tamah, onu şükürsüz kıldı. "Nimetlere hamd etmek" ile "şükretmek" arasındaki fark budur ki, "Onun cemâline ve şecâatine şükrettim" denilmez. Hamd ise şükürden daha geneldir."

"Övgü" ile "hamd" arasındaki fark da yukarıda 1732 numaralı beyitte açıklandı. Yani "O derviş halife hakkında o kadar şükürler ve övgüler saydı döktü ki, sınırını ve ölçüsünü aştı."

Şükür hakkında cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 47. faslında şöyle buyururlar: "Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. Sadâ-yı şükrü işittiğin vakit tezyîd-i ihsâna âmâde olursun. Şükür bir tiryaktır ki, kahrı lutfa tebdîl eder. Akıl ve kâmil, huzûr ve belâ içinde Hudâ'ya şükr eden kimsedir. Şükür maksûda îsâli ta'cîl eder. Şükür, ni'met memesini emmektir. Şükre mâni' olan şey, hâm-tama'lıktır; zîrâ bu tama' sâhibi, kendisinin eline geçen şeyi daha evvel tama' etmiş idi. İşte o tama'-ı hâm, onu şükürsüz kıldı. “Ni'metlere hamd etmek" ile "şükr eylemek" arasındaki fark budur ki, "Onun cemâline ve şecâatine şükr ettim" denilmez. Hamd ise şükürden eamdır."

"Medh" ile "hamd" arasındaki fark da yukarıda 1732 numaralı beyitte îzâh olundu. Ya'ni "O dervîş halîfe hakkında o kadar şükürler ve medihler, saydı döktü ki, haddini ve ölçüsünü tecavüz etti."

1739. Müteâkiben ona dediler ki: "Pejmürde olan haller, senin yalanın üzerine şahidlik verirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1739. Ardından ona dediler ki: "Pejmürde hâller, senin yalanın üzerine şahitlik ederler."

"Pejmürde", solmuş, kurumuş, eskimiş, harap ve hâlleri değişmiş olan demektir. Yani, "Dostları onun bu övgü ve yüceltmesine karşılık olarak dediler ki: "Evet, senin üstünün başının pejmürdeliği, bu övgü ve yüceltmenin yalan olduğuna şehadet ediyor!"

"Pejmürde", solmuş, kurumuş ve eskimiş ve harâb ve mütegayyirü'l-ahvâl olan. Ya'ni, "Dostları onun bu medih ve sitâyişine karşı cevâben dediler ki: "Evet, senin üstünün başının pejmürdeliği bu medh ü senânın yalan olduğuna şehâdet ediyor!"

1740. "Ten çıplak, baş çıplak, yanmışsın. Şükrü çalmış, yahut öğrenmişsin!" [1744]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1740. "Ten çıplak, baş çıplak, yanmışsın. Şükrü çalmış, yahut öğrenmişsin!"

"Tenin çıplak, başın çıplak ve yolculuk esnasında güneşin etkisinden yanmışsın! Halifenin ihsanı olan elbiseler nerede? Galiba sen, şükrü halifenin hizmetkârlarından çalmışsın, yahut teşekkür etme usulünü onlardan öğrenmişsin!" Çalmakla öğrenmenin farkı şudur ki, çalmak, kendinde olmadığını bildiği bir durumu, başkalarına var göstermektir; ve öğrenmek, kendi durumundan habersiz olarak şükürde başkalarını taklit etmektir. Önceki durum, ikinciden daha çirkindir.

"Tenin çıplak, başın çıplak ve esnâ-yı seferde güneşin te'sîrinden yanmışsın! Halîfenin ihsânı olan libâslar nerede? Galibâ sen, şükrü halîfenin perverdelerinden çalmışsın, yâhud teşekkür etmek usûlünü onlardan öğrenmişsin!" Çalmakla öğrenmenin farkı budur ki, çalmak, kendinde olmadığını bildiği bir hali, başkalarına var göstermektir; ve öğrenmek, kendi hâlinden gaflette olarak şükürde başkalarını taklîd etmektir. Evvelki hâl, ikinciden eşna'dır.

1741. Senin beyinin şükür ve hamdinin nişanı, senin tevkîrsiz olan başının ve ayağının üzerinde hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1741. Senin beyinin şükür ve hamdinin nişanı, senin saygısız olan başının ve ayağının üzerinde hani?

Hint nüshalarında "kāf" harfiyle "tevkîr" yazılmıştır. Anlamı: "Senin saygısız ve tazimsiz olan başının ve ayağının üzerinde, senin beyinin hamd ve şükrünün alameti olması gereken pabuç ve külah nerede?" demektir. Ankaravî'de "fâ" harfiyle "tevfir" yazılmıştır. "Tevfir", çok etmek ve bir kimsenin hakkını tam olarak vermek demektir. Bu durumda anlam: "Senin tam olarak hakkı verilmemiş olan başının ve ayağının üzerinde, o halifenin hamd ve şükrünün nişanı nerede?" demektir. Çünkü ayağın hakkı pabuç verilmek ve başın hakkı da külah giydirilmek idi. Bu haklar tam olarak verilmemiştir; bu sebeple halifenin şükrünün alameti başında ve ayağında yoktur.

Hind nüshalarında "kāf" ile “tevkîr" yazılmıştır. Ma'nâsı: "Senin riâyetsiz ve taʼzîmsiz olan başının ve ayağının üzerinde, senin beyinin hamd ve şükrünün alâmeti olmak lâzım gelen pabuç ve külâh nerede?" demek olur. Ankaravî'de "fâ" ile "tevfir" yazılmıştır. "Tevfir", çok etmek ve bir kimsenin hakkını tamâm vermek demektir. Bu sûrette ma'nâ: "Senin tamâmen hakkı verilmemiş olan başının ve ayağının üzerinde, o halîfenin hamd ve şükrünün nişânı nerede?" demek olur. Zîrâ ayağın hakkı pabuç verilmek ve başın hakkı da külâh giydirilmek idi. Bu haklar tamâmen verilmemiştir; binâenaleyh halîfenin şükrünün alâmeti başında ve ayağında yoktur.

1742. Gerçi dilin o şahın medhini izhar eder, senin yedi a'zân şikâyet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1742. Gerçi dilin o şahın övgüsünü ortaya koyar, senin yedi uzvun şikâyet eder.

"Tenîden" kelimesi, dokumak, örmek ve ortaya koymak anlamlarına gelir. Burada "ortaya koymak" anlamı uygundur. Yani, "Senin dilin görünüşte padişahı övüyor; fakat senin yedi uzvundan oluşan vücudun, hâl diliyle: 'Padişahın bana olan ihsanı yalandır; ve ihsan yalan olunca bu adamın övgüsü de yalandır!' diye şikâyet ediyor."

"Tenîden", dokumak ve örmek ve ızhâr etmek ma'nâlarına gelir. Burada "ızhâr etmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Senin zâhiren dilin pâdişâhı medh ediyor; fakat senin yedi a'zândan mürekkeb olan vücudun, hâlen: "Pâdişâhın bana olan ihsânı yalandır; ve ihsân yalan olunca bu adamın medhi de yalandır!" diye şikâyet ediyor.

1743. O şahın ve cûd sultanının sehâsında, sana mahsus bir pabuç ve şalvar olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1743. O şahın ve cömertlik sultanının cömertliğinde, sana özgü bir pabuç ve şalvar olmadı.

"O ihsanından bahsettiğin şahın ve cömertlik sultanının cömertlik alanında sana özgü olarak bir pabuç ve şalvar mevcut olmadı."

"O ihsânından bahs ettiğin şâhın ve cömertlik sultânının sâha-i sehâvetinde sana mahsûs olarak bir pabuç ve şalvar mevcûd olmadı."

1744. Dedi: "O verdiği şeyi ben îsâr ettim; bey mihribanlık cihetinden bir taksîr etmedi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1744. Dedi: "O verdiği şeyi ben başkasına verdim; bey iyilikseverlik yönünden bir kusur etmedi!"

"Îsâr", kişinin kendisi muhtaç iken, elindekini başkalarına bağışlamak ve vermek demektir. "İftikād" burada, iyilikseverlik, şefkat ve hâl sormak anlamındadır. Derviş dostların itirazına cevap olarak dedi: "Ben halifenin bana verdiği şeyi muhtaçlara verdim; yoksa bey, muhabbet ve şefkat yönünden bana karşı asla kusur etmedi!"

"Îsâr", kendi muhtâç iken, elindekini başkalarına bahş ve i'tâ etmek demektir. "İftikād" burada, mihribanlık ve gam-hârlık ve hâl soruculuk ma'nâsınadır. Derviş dostların i'tirâzına cevâben dedi: "Ben halîfenin bana verdiği şeyi muhtaçlara îsâr ettim; yoksa bey, muhabbet ve şefkat cihetinden bana karşı asla kusûr etmedi!"

1745. Bütün ihsanları emîrden aldım, yetîme ve fakîre bahş ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1745. Bütün ihsanları emîrden aldım, yetime ve fakire bağışladım.

1746. Mal verdim, cezâda uzun ömür aldım, zîrâ ki pak-bâz idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1746. Mal verdim, cezada uzun ömür aldım, çünkü pak-bâz (hile yapmayan, zâhid, mücerred, maşukaya temiz nazarla bakan âşık) idim.

"Pak-bâz", oyunda asla bir hile yapmayan ve kendi ihtiyaçlarını tedarik eden ve zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş) ve mücerred (dünya işlerinden sıyrılmış) ve maşukaya temiz nazar ile bakan âşık anlamlarına gelir; burada "zâhid ve mücerred" anlamları uygundur. Yani, "Ben halifeden aldığım malı muhtaç olanlara verdim ve bu infak (Allah yolunda harcama) karşılığında mükafat olarak 'Sadaka belayı def eder ve ömrü artırır' hadis-i şerifi gereğince uzun ömür aldım; çünkü ben mücerred ve zâhid idim ve zühdüm (dünya nimetlerinden el çekmişliğim) gereğince böyle yapmam lazımdı."

"Pāk-bâz", oyunda asla bir hîle etmeyen ve kendi levâzımını tedarik eden ve zâhid ve mücerred ve ma'şûka temiz nazar ile bakan âşık ma'nâlarına gelir; burada "zâhid ve mücerred" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Ben halîfeden aldığım malı muhtâç olanlara verdim ve bu infâk mukābilinde mükâfât olarak الصدقة ترد البلاء و تزيد العمر ya'ni "Sadaka belâyı red ve ömrü tezyîd eder" hadîs-i şerîfi mûcibince uzun ömür aldım; zîrâ ki ben mücerred ve zâhid idim ve zühdüm îcâbınca böyle yapmam lâzım idi."

1747. Sonra ona dediler ki: "Ey mübarek, mal gitti, senin batınında olan bu duman ve harâret nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1747. Sonra ona dediler ki: "Ey mübarek, mal gitti, senin içindeki bu duman ve hararet nedir?"

Dervişin bu sözlerine cevap olarak dostları dediler ki: "Ey mübarek zahit, haydi malı infak ettin, elinden gitti; peki senin içindeki bu fakirlik ve zaruret ateşinin dumanı olan ah ve vah nedir? Mademki dünya malından gönül rızasıyla soyutlandın, artık içinde fakirlik ve zaruret ateşi ve gamı olmaması gerekirdi." Ankaravî hazretleri "mübarek" kelimesini nida harfi düşmüş bir münada (seslenilen kişi) kabul edip, yukarıdaki anlamı vermiştir. Hint şarihleri (şerh edenler) "münada" kabul etmemişler ve "mübarek olsun" anlamı vermişlerdir. Yani, "İnfakın mübarek olsun; bu infak ile mal gitti, peki senin içindeki hararetin dumanı nedir?" demek olur. Ve Hint nüshalarında "dûd" (duman), "teft"e (hararet) muzaf-muzafunileyh (tamlayan-tamlanan) olarak yazılmıştır. "Hararetin dumanı" demektir ki, bundan "ah" kastedilir.

Dervîşin bu sözlerine cevâben dostları dediler ki: "Ey mübarek zâhid, haydi malı infâk ettin, elinden gitti; ya senin içindeki bu fakr u zarûret ateşinin dumanı olan âh ve vâh nedir? Mâdemki mâl-i dünyâdan gönül rızâsıyla tecerrüd ettin, artık bâtınında fakr u zarûret âteşi ve gamı olmamak îcâb ederdi." Ankaravî hazretleri "mübarek" kelimesini harf-i nidâsı mahzûf bir münâdâ addedip, yukarıdaki ma'nâyı vermiştir. Hind şârihleri “münâdâ" addetmemişler ve "mübarek olsun" ma'nâsı vermişlerdir. Ya'ni, “İnfakın mübarek olsun; bu infâk ile mal gitti, ya senin bâtınındaki harâretin dumanı nedir?" demek olur. Ve Hind nüshalarında "dûd", "teft"e muzâf-muzâfunileyh olarak yazılmıştır. "Harâretin dumanı" demektir ki, bundan "âh” murâd olunur.

1748. Senin içinde diken gibi yüz kerâhet vardır; gam ne vakit ibtişarın nişanı olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1748. Senin içinde diken gibi yüz kerâhet vardır; gam ne zaman sevincin nişanı olur?

Senin iç dünyanda fakirlik ve zorunluluk düşüncesinden dolayı, diken gibi batıp seni eziyet eden birçok kerâhet (hoşlanılmayan durum) vardır. Gam ne zaman sevinç ve müjdelenme alâmeti olur?

"Senin bâtınında fakru zarûret fikrinden dolayı, diken gibi batıp seni ta'zîb eden birçok kerâhet vardır. Gam ne vakit meserret ve müjdelenmek alâmeti olur?"

1749. O şeyi ki geçmişte söyledin, eğer doğru ise, aşkın ve îsârın ve rızanın alâmeti nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1749. Geçmişte söylediğin o şey doğru ise, aşkın, fedakârlığın ve rızanın alâmeti nerede?

1750. Haydi tutalım ki, mal gāib oldu, meyl hani? Eğer sel geçti ise, selin yeri hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1750. Haydi diyelim ki mal kayboldu, peki istek nerede? Eğer sel geçti ise, selin yeri nerede?

Ankaravî hazretleri "istek"i şah tarafına bağlayıp şöyle buyururlar: "Haydi diyelim ki şahın ihsanı olan malı infak ettin ve elinden gitti, bu ihsanın sahibi olan şah tarafına, yani onun hizmeti tarafına olan isteğin nerede?" Ve Hint şarihlerinden İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki: "İstek" Hak tarafına aittir, yani "Hak tarafına olan isteğin nerede?" "Eğer malı Hak yolunda harcadın ise, ilahi muhabbet ve aşk nerede?" Ve aynı şekilde Hint şarihlerinden Hasan Sahib buyurur ki: "Eğer mal gitti ise, kalbî zenginlik ve ahiret tarafına olan istek kalmalıydı; hâlbuki sende asla ahiret muhabbeti ve isteği yoktur. Bu sebeple anlaşıldı ki, her ne söylediysen, doğruluk elbisesinden yoksundur." Fakir de isteği, "fakirlik" tarafına ait sanırım. Yani, "Mademki zühd (dünyadan el çekme) ve tecerrüd (yalnızlaşma) saikasıyla şahın ihsanını fakirlere dağıttın, o halde kalbinde ihtiyari fakirlik tarafına bir isteğin olmalıydı; buna rağmen senin içinden fakirlik ve zaruret ateşinin dumanı olan ahlar çıkıyor!" demek olur. İkinci mısra bir temsildir ki, bir şeyin eserinden belli olacağı manasını destekler.

Ankaravî hazretleri “meyl"i şâh tarafına atf edip, buyururlar ki: "Haydi tutalım ki, şâhın ihsânı olan malı infâk ettin ve elinden gitti, bu ihsânın sahibi olan şâh tarafına, ya'ni onun hizmeti tarafına meylin hani?" Ve Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki: "Meyl" Hak tarafına râci'dir, ya'ni "Hak tarafına meylin hani?" "Eğer malı Hak yolunda sarf ettin ise, muhabbet ve aşk-ı ilâhî nerede?" Ve kezâ Hind şârihlerinden Hasan Sahib buyurur ki: "Eğer mal gitti ise, gınâ-yı kalbî ve cânib-i âhirete meyl bâkî kalmalı idi; halbuki sende aslâ muhabbet ve meyl-i âhiret yoktur. Binâenaleyh ma'lûm oldu ki, her ne söyledin ise, libâs-ı sıdktan muarrâdır." Fakîr de meyli, cânib-i "fakr"a râci' zannederim. Ya'ni, “Mâdemki zühd ve tecerrüd sâikasıyla şâhın ihsânını fukarâya dağıttın, o halde kalbinde fakr-ı ihtiyârî cânibine meylin olmalı idi; maahâzâ senin içinden fakr u zarûret âteşinin dumanı olan âhlar çıkıyor!" demek olur. İkinci mısra' bir temsildir ki, bir şey eserinden belli olur ma'nâsını müeyyiddir.

1751. Eğer senin gözün kara ve can-fezâ idiyse, o can-fezâ kalmadı ise, niçin göktür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1751. Eğer senin gözün kara ve cana can katan idiyse, o cana can katan kalmadı ise, niçin göktür?

Bu şerefli beyit de örnek olarak söylenmiştir. Yani, "Örneğin sen, gençliğimde ben çok güzel ve cana can katan kara bir göze sahiptim, şimdi bende o cana can katan göz kalmadı, diyorsun; hâlbuki senin bugünkü gözünün rengine bakıyoruz, onu gök ve mavi görüyoruz, bir insan ne kadar yaşlı olsa, gözünün rengi değişmez; bu sebeple gözünün şimdiki hâli, iddianın yalan olduğuna şahitlik ediyor."

Bu beyt-i şerîf dahi temsilen îrâd buyurulmuştur. Ya'ni, "Meselâ sen, gençliğimde ben gäyet güzel ve can-fezâ bir kara göze mâlik idim, şimdi bende o can-fezâ göz kalmadı, diyorsun; halbuki senin bu günkü gözünün rengine bakıyoruz, onu gök ve mâî görüyoruz, bir insan ne kadar ihtiyar olsa, gözünün rengi değişmez; binâenaleyh gözünün hâl-i hâzırı, da'vânın yalan olduğuna şehadet ediyor."

1752. Ey suratsız, pakbazlık alâmeti hani? Eğri lâf kokusu geliyor, sus!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1752. Ey suratsız, pakbazlık (doğruluk, hilesizlik) alâmeti hani? Eğri lâf kokusu geliyor, sus!

"Türüş", ekşi yüzlü ve suratsız demektir. "Pāk-bâz"ın anlamı yukarıda 1746 numarada gösterildi.

“Türüş”, ekşi yüzlü ve suratsız. "Pāk-bâz"ın ma'nâsı yukarıda 1746 numarada gösterildi.

1753. Bâtında îsârın yüz nişanı olur, iyi işin yüz alâmeti vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1753. İçte îsârın yüz nişanı olur, iyi işin yüz alâmeti vardır!

"Nîkû-kâr", sıfat tamlamasıdır, "iyi amel" demektir. Yani, "Îsâr (başkalarını kendine tercih etme), güzel fiillerden biridir; güzel fiillerin ve iyi amelin içte ve kalpte birçok nişanları ve alâmetleri olur ki, bunlardan bazıları kalp temizliği, kalp zenginliği, dünyadan sakınma ve ahirete yönelmedir; sende bunların hiçbirisi mevcut değildir."

“Nîkû-kâr”, terkîb-i tavsîfîdir, "iyi amel" demektir. Ya'ni, "Îsâr, ef'âl-i haseneden biridir; ef'âl-i hasenenin ve iyi amelin bâtında ve kalbde birçok nişânları ve alâmetleri olur ki, bunlardan ba'zıları safvet-i kalb ve gınâ-yı kalb ve dünyâdan ihtirâz ve âhirete teveccühdür; sende bunların hiçbirisi mevcûd değildir."

1754. Eğer mal îsar hususunda telef olursa, bâtında yüz dirilik halef gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. Eğer mal, başkasına verme konusunda telef olursa, iç âlemde yüz misli karşılık gelir.

"Halef", karşılık ve bedel anlamındadır. Bu ve sonraki şerefli beyitlerde, Bakara Sûresi'ndeki şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: مَثَلُ الَّذِينَ يُنفقون أموالهم في سبيل الله كمثل حبة انبتت سبع سنابل في كل سنبلة مأة حبة و الله يضاعف لِمَنْ يَشَاءُ وَالله وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara, 2/261) Yani "Allah yolunda mallarını infak edenlerin durumu, yedi başak bitiren buğday veya arpa tanesinin durumu gibidir ki, her bir başakta yüz tane vardır. Yüce Allah dilediği kimse için kat kat artırır, Yüce Allah'ın varlığı geniştir ve O'nun şerefli Zâtı, her şeyi mübalağa ile bilicidir." ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Şerefli şarihlerden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki: "Kalp toprağına sâlih amellerden ne tohum ekilirse, kalpte ilâhî bilgiler başakları ortaya çıkar. Ve bu beyitlerde işaret diliyle kastedilen de budur, iyice düşün!"

"Halef", ivaz ve bedel ma'nâsınadır. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede sûre-i Bakara'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: مَثَلُ الَّذِينَ يُنفقون أموالهم في سبيل الله كمثل حبة انبتت سبع سنابل في كل سنبلة مأة حبة و الله يضاعف لِمَنْ يَشَاءُ وَالله وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara, 2/261) Ya'ni "Álláh yolunda mallarını infak edenlerin meseli, yedi başak bitiren buğday veyâ arpa habbesinin meselidir ki, her bir başakta yüz habbe vardır. Allâh Teâlâ dilediği kimse için muzâaf ve katmerli yapar, Allâh Teâlâ'nın varlığı geniştir ve Zât-ı şerîfi, mübâlağa ile bilicidir." âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Şurrâh-ı kirâmdan Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazarâtı buyururlar ki: "Zemîn-i kalbde a'mâl-i sâlihadan her ne tohum ekilirse, kalbde maârif-i ilâhiyye başakları zâhir olur. Ve bu beyitlerde lisân-ı işaretle maksûd olan dahi budur, iyice teemmül et!"

1755. Hak zemîninde temiz tohumları ziraat etmeklik, sonra da mahsûl olmamak hâ!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1755. Hak toprağında temiz tohumları ekmek, sonra da ürün olmaması hâ!

Yani, "Hak toprağı olan kalpte, güzel amel tohumları ekilsin de, sonra ürün olmasın hâ! Bu asla mümkün değildir. O sâlih amel tohumunun, latîf ürün vermesi muhakkaktır."

Ya'ni, "Zemîn-i Hak olan kalbde, hüsn-i amel tohumları ekilsin de, sonra mahsûl olmasın hâ! Bu asla mümkin değildir. O amel-i sâlih tohumunun, mahsûl-i latîf vermesi muhakkaktır."

1756. Eğer Hû bahçelerinden salkım bitmezse, o halde söyle Allah'ın arzı nasıl vâsi' olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1756. Eğer Hû bahçelerinden salkım bitmezse, o halde söyle Allah'ın arzı nasıl geniş olur?

"Hûşe", salkım ve başak demektir. "Hû bahçeleri"nden kastedilen, ârif müminin kalbidir. Çünkü hadîs-i şerifte "Yerime ve göğüme sığmadım velâkin takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur. "Kalbe sığmak"tan kastedilen, kalpteki yüce ilahi bilgilerdir ki, o bilgiler zâtî tecelliyi (Allah'ın özünden gelen görünümü) çeker; yoksa zâtî hüviyet (Allah'ın öz varlığı) bütün eşyayı kuşatmıştır. Yani, "Eğer hüviyet-i

"Hûşe", salkım ve başak demektir. "Hû bahçeleri"nden murâd, kalb-i mü'min-i ârifdir. Zîrâ hadîs-i şerifde لا يسعنى ارضى ولا سمائى و لكن وسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. "Kalbe sığmak"tan murâd, kalbdeki maârif-i azîme-i ilâhiyyedir ki, o maârif, tecellî-i zâtîyi celb eder; yoksa hüviyyet-i zâtiyye bilcümle eşyayı muhîttir. Ya'ni, "Eğer hüviyyet-i

1757. Mâdemki bu fenâ arzı mahsûlsüz değildir, o azîm müstevsa' olan ar-zullah nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1757. Mademki bu fani dünya mahsulsüz değildir, o azametli ve geniş olan Allah'ın arzı nasıl olur?

Mademki Allah'ın bu fani olan dünyası ve mülk âlemi mahsulsüz değildir ve ekilen maddi tohumların başakları kat kat ortaya çıkmaktadır, o hâlde Allah'ın melekût âlemi olan ve pek geniş bulunan o manevi arzın mahsulleri nasıl olacağını sen kıyas et!

Mâdemki Allah'ın bu fânî olan arzı ve âlem-i mülkü, mahsülsüz değildir ve ekilen hubûbât-ı maddiyyenin başakları kat kat peyda olmaktadır, o halde Allah'ın âlem-i melekûtu olan ve pek geniş bulunan o arz-ı ma'nânın mahsûlâtı nasıl olacağını var kıyâs et!

1758. Bu zemîn için, onun mahsûlü muhakkak hadsizdir, bir dâne için en aşağı muhakkak yedi yüz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1758. Bu toprak için, onun ürünü kesinlikle sınırsızdır, bir tane için en az kesinlikle yedi yüz vardır.

Yani, "Mânâ âlemine göre dar olan bu mülk âleminin toprağından sınırsız ve hesapsız ürün meydana gelir. Bir buğday tanesinden yedi başak çıkar ve her bir başakta da, yüz buğday belirir. Dar olan bu âlemin ürünü böyle olursa, geniş olan bu melekût (görünmeyen, yüce âlem) âleminin ürünü nasıl olur?" Nasıl ki Neml sûresinde "من جاء بالحسنة فله خير منها" (Neml, 27/89) yani "Kim bir iyilik ile geldi ise, onun için o iyilikten daha hayırlısı vardır" buyurulur ki, o iyilik tohumunun ürününün fazla olduğuna işaret eder.

Ya'ni, "Alem-i ma'nâya nisbeten dar olan bu âlem-i mülkün toprağından hadsiz ve hesabsız mahsûl peyda olur. Bir buğday dânesinden yedi başak çıkar ve her bir başakta da, yüz buğday zâhir olur. Dar olan bu âlemin mahsûlü böyle olursa, geniş olan bu âlem-i melekûtun mahsûlü nasıl olur?" Nitekim sûre-i Neml'de من جاء بالحسنة فله خير منها (Neml, 27/89) ya'ni "Kim bir hasene ile geldi ise, onun için o hasenéden hayırlısı vardır" buyurulur ki, o hasene tohumunun mahsûlü ziyâde olduğuna delâlet eder.

1759. "Hamd dedin, hamidlerin nişanı hani? Ne içinde, ne dışında eser vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1759. "Hamd dedin, hamd edenlerin nişanı nerede? Ne içinde, ne dışında eser vardır!"

Bu beyit, özellik bakımından Irak'tan gelen dervişe dostlarının itirazıdır. Genellik itibarıyla, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Örneğin bir soru soran kişi çıkar ve der ki: "Ben dilin güzel amellerinden olan hamd görevini yerine getiriyorum ve bu salih amel tohumunu ekiyorum; fakat Hakk'ın görünen ve görünmeyen nimetleri benden eksiliyor!" Cenâb-ı Pîr cevaben buyururlar ki: "Ey efendi, sen dilinle, 'Allah'a hamd ve senâ olsun!' diyorsun, fakat sende hakiki olarak hamd edenlerin alameti yoktur. Senin ne içinde ne de dışında o söylediğin hamdin eseri yoktur. Hamd edenlerin içinin eseri budur ki, onlar Hakk'ın hiçbir tecellisine kalplerinde sıkıntı duymazlar; aksine Hakk'ın gerek lütuf ve gerek kahır suretindeki tecellilerine aşıktır." Nasıl ki Hz. Pîr, ileride bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: Ve aynı şekilde Eşref-i Rûmî hazretleri de şöyle buyurur: Gelse celâlinden cefâ, yâhud cemâlinden vefâ İkisi de câna safâ senden o hoştur hem bu hoş

Ve böyle hamd edenlerin dışının eseri budur ki, görünen halleri kalplerinin hallerinin etkisiyle şen ve neşeli olup, dillerinden asla bir şikayet kelimesi işitilmez ve bütün beden uzuvlarını ilahi emir ve peygamberi adetler dairesinde kullanırlar. İşte böyle bir hamd, kalpte ilahi marifetlerin ürünlerini meydana getirir. Nasıl ki Neml suresinin sonunda buyurulmuştur: وَ قُلِ الْحَمْدُ لِله سَيُريكُمْ آيَاتِه فَتَعْرفونها (Neml, 27/93) Yani "Elhamdülillah de! Yüce Allah size ayetlerini gösterecektir, ardından siz o ilahi ayetleri bileceksiniz."

Bu beyit, husûsiyet cihetinden Irak'dan gelen dervîşe dostlarının i'tirâzıdır. Umûmiyet i'tibâriyle bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Meselâ bir sâil çıkıp der ki: "Ben lisânın a'mâl-i hasenesinden olan vazîfe-i hamdi îfâ ediyorum ve bu amel-i sâlih tohumunu ekiyorum; fakat Hakk'ın zâhirî ve bâtınî olan ni'metleri benden eksiliyor!" Cenâb-ı Pîr cevâben buyururlar ki: "Ey efendi, sen lisânınla, “Allâh'a hamd ve senâ olsun!" diyorsun, fakat sende hakîkî olarak hamd edenlerin alâmeti yoktur. Senin ne içinde ve ne de dışında o söylediğin hamdin eseri yoktur. Hamd edenlerin içinin eseri budur ki, onlar Hakk'ın hiçbir tecellîsine kalblerinde sıkıntı duymazlar; belki Hakk'ın gerek lutuf ve gerek kahır sûretindeki tecelliyâtına âşıktır." Nitekim Hz. Pîr, ileride bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: Ve kezâ Eşref-i Rûmî hazretleri de şöyle buyurur: Gelse celâlinden cefâ, yâhud cemâlinden vefâ İkisi de câna safâ senden o hoştur hem bu hoş

Ve böyle hamd edenlerin dışının eseri budur ki, zâhirleri ahvâl-i kalbiyyelerinin te'sîriyle şen ve şâtır olup, lisanlarından aslâ bir kelime-i şikâyet işitilmez ve bilcümle a'zâ-yı bedenlerini emr-i ilâhî ve âdât-ı peygamberî dâiresinde kullanırlar. İşte böyle bir hamd, kalbde maârif-i ilâhiyye mahsûllerini peydâ eder. Nitekim sûre-i Neml'in âhirinde buyurulmuştur : وَ قُلِ الْحَمْدُ لِله سَيُريكُمْ آيَاتِه فَتَعرفونها (Neml, 27/93) Ya'ni "El-hamdü lillâh de! Allâh Teâlâ size âyetlerini gösterecektir, müteâkıben siz o âyât-ı ilâhiyyeyi bileceksiniz."

1760. Ârifin Hudâ'ya hamdi doğrudur, zîrâ onun hamdinin şahidi eli ve ayağı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1760. Ârifin Allah'a hamdi doğrudur, çünkü onun hamdinin şahidi eli ve ayağı oldu.

Yani, "Ârif Allah'a görünen ve görünmeyen yönleriyle hamd ettiği için onun hamdi doğrudur ve onun hamdi yukarıda 1733 numaralı şerefli beyitte anılan eğri hamd türünden değildir. Ârifler bütün uzuvlarını ilâhî emir dairesinde kullandıklarından, elleri ve ayakları Allah'a hamd ettiklerinin şahididir." Çünkü o uzuvları Yüce Allah ne vazife için ihsan buyurmuş ise, ancak o hususta kullanırlar. Bedensel zevkleri ilâhî izin dairesiyle sınırlıdır. Örneğin gözlerini ilâhî eserlerden ibret almak ve kulaklarını ilâhî hikmetleri dinlemek ve beyinlerini Hakk'ın tecellilerini (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) ve başlangıçlarını ve dönüşlerini düşünmek ve cinsel organlarını ancak çocuk dünyaya getirmek hususunda kullanırlar. Örneğin bir hükümdar birisine elmaslı bir baston ihsan etse ve o kimse de o bastonu hayvan sürmek hususunda kullansa, bu kullanım tarzı o ihsana hamd etmek değil, aksine hakaret etmek olur. Bunun gibi bir kimse her bir uzvunu, Allah'ın emrine aykırı fiillerde kullansa, ilâhî ihsana hakaret etmiş olur.

Ya'ni, "Ârif Hakk'a zâhiren ve bâtınen hamd ettiği cihetle onun hamdi doğrudur ve onun hamdi yukarıda 1733 numaralı beyt-i şerîfde mezkûr olan eğri hamd kabîlinden değildir. Ârifler bilcümle uzuvlarını emr-i ilâhî dâiresinde kullandıklarından, elleri ve ayakları Hakk'a hamd ettiklerinin şâhididir." Zîrâ o uzuvları Hak Teâlâ ne vazîfe için ihsân buyurmuş ise, ancak o husûsta kullanırlar. Ezvâk-ı cismâniyyeleri müsâade-i ilâhiyye dâiresine mahsûrdur. Meselâ gözlerini âsâr-ı ilâhiyyeden ibret almak ve kulaklarını hikemiyât-ı ilâhiyyeyi dinlemek ve dimağlarını tecelliyât-ı Hakk'ı ve mebde' ve maâdlarını düşünmek ve ferclerini ancak tevlîd-i veled etmek hususunda kullanırlar. Meselâ bir hükümdâr birisine elmaslı bir baston ihsân etse ve o kimse dahi o bastonu hayvan sürmek hususunda kullansa, bu tarz-ı isti'mâl o ihsâna hamd etmek değil, bilakis hakâret etmek olur. Bunun gibi bir kimse her bir uzvunu, hilâf-ı emr-i Hak ef'âlde kullansa, ihsân-ı ilâhîye hakâret etmiş olur.

1761. Onu cisminin karanlık kuyusundan çekti ve onu dünya zindanının dibinden satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1761. Onu cisminin karanlık kuyusundan çekti ve onu dünya zindanının dibinden satın aldı.

O hamd veya hamd sebebiyle Yüce Allah, ârifi (Allah'ı bilen kişiyi), karanlık kuyu hükmünde olan cismaniyet âleminden ruhanîlik ve nuranîlik âlemine çekti ve o ârifi dünya zindanının dibinden satın aldı. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم و أموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) yani “Allah Teâlâ müminlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın aldı" buyurulur.

"O hamd veyâ hamd sebebiyle Hak, ârifi, karanlık kuyu mesâbesinde olan cismâniyet âleminden rûhâniyet ve nûrâniyet âlemine çekti ve o ârifi dünyâ zindânının dibinden satın aldı." Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم و أموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'ni “Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" buyurulur.

1762. Takvā atlası ve ülfet edici olan nûr, onun omuzu üzerinde hamd alâmetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1762. Takva atlası ve ülfet edici olan nur, onun omuzu üzerinde hamd alâmetidir.

Bilinmeli ki, takvanın dereceleri vardır. Birinci derecesi, Yüce Allah'tan korkması sebebiyle kulun günahlardan sakınmasıdır. İkinci derecesi, nefse ait hazların terkidir; üçüncü derecesi, kulu Hak'tan uzaklaştıran şeylerin hepsinden kaçınmaktır. Buna mübahlarla meşgul olmak dahi dahildir. Ve takvanın en yüksek mertebesi hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Hûdî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: اين المتقون اى الذين اتخذوا الله وقاية فكان الحق ظاهرهم اى عين صورهم الظاهرة و هو اعظم الناس و احقه و اقواه عند الجمع "Müttakîler nerededir ki, Hak onların görünenleri oldu; yani onların görünen suretlerinin tekil hakikati oldu; ve o müttakî, topluluk nezdinde insanların en yücesi, en haklısı ve en kuvvetlisidir." Ârif bu takva dereceleri ile süslenmiştir ve sırtında bu takva atlası vardır. "Ülfet eden nur"dan maksat, marifet nurudur ki, gayb tarafından sürekli olarak onun omuzu üzerine gelmeye alışmıştır ve halk arasında o ârif bu nur ile yürür. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulur: او من كان ميتا فاحييناه و جعلنا لَهُ نوراً يمشي به في النَّاسِ كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها (En'âm, 6/122) Yani “O kimse ki cehalet ile ölü durumunda iken, biz onu iman ile diri kıldık ve onun için irfan nuru yarattık. O marifet ile insanlar arasında basiret ile yürür, cehalet karanlıkları içinde olan kimse gibidir ki, ondan çıkmaya imkân yoktur." İşte takva atlası ve irfan nuru, ârifin omuzu üzerinde kâmil hamdinin alâmetidir.

Ma'lûm olsun ki, takvânın derecâtı vardır. Birinci derecesi, Hak Teâlâ'dan korkması sebebiyle abdin günâhlardan sakınmasıdır. İkinci derecesi, huzûzât-ı nefsâniyyenin terkidir; üçüncü derecesi, abdi Hak'dan uzaklaştıran şeylerin hepsinden ictinâbdır. Bunda mubâhât ile iştigāl dahi dâhildir. Ve takvânın en yüksek mertebesi hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Hûdî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri şöyle buyururlar: اين المتقون اى الذين اتخذوا الله وقاية فكان الحق ظاهرهم اى عين صورهم الظاهرة و هو اعظم الناس و احقه و اقواه عند الجمع "Müttakîler nerededir ki, Hak onların zâhirleri oldu; ya'ni onların zâhir olan sûretlerinin "ayn"ı oldu; ve o müttakî inde'l-cemî' nâsın a'zamı ve ehakkı ve akvâsıdır." Ârif bu takvâ derecâtı ile müzeyyendir ve sırtında bu takvâ atlası vardır. "Nûr-ı mü'telif"den murâd, nûr-ı maârifdir ki, cânib-i gaybdan ale't-tevâlî onun omuzu üzerine vârid olmağa alışmıştır ve halk arasında o ârif bu nûr ile yürür. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: او من كان ميتا فاحييناه و جعلنا لَهُ نوراً يمشي به في النَّاسِ كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها (En'âm, 6/122) Ya'ni “O kimse ki cehl ile ölü mesâbesinde iken, biz onu îmân ile diri kıldık ve onun için nûr-ı irfân halk ettik. O ma'rifet ile nâs arasında basîret ile yürür, cehil karanlıkları içinde olan kimse gibidir ki, ondan çıkmağa mecâl yoktur." İşte takvâ atlası ve nûr-ı irfân, ârifin omuzu üzerinde hamd-i kâmilinin alâmetidir.

1763. Ariyet olan cihandan kurtulmuş, gülzarın ve akıcı pınarın sakini olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1763. Geçici olan dünyadan kurtulmuş, gül bahçesinin ve akıcı pınarın sakini olmuştur.

Bu şerefli beyitte, Gâşiye Suresi'nde yer alan "وجوه يومئذ ناعمة لسعيها راضية في جنة عالية لا تسمع فيها لاغية فيها عين جارية" (Gâşiye, 88/8-12) yani "O günde yüzler vardır ki nimet eserleriyle sevinç içindedir ve çabasından dolayı razıdır, yüce cennettedir; orada boş söz işitmezler; sözleri zikir ve hikmettir, orada daima akıcı pınarlar vardır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur ki, Allah'ı bilen ârifler bugün peşin cennet (cennet-i âcil) içindedirler ve bu izafî varlık (vücûd-ı izâfî) kayıtlarından, iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile kurtulmuşlardır. Ardı arkası kesilmeyen ilahi hikmetler ve sırlar peş peşe kalplerine gelir. Onlar kendi aralarında bu irfan cenneti içinde asla boş ve beyhude sözler konuşmazlar, sohbetleri zikir ve hikmettir.

Bu beyt-i şerîf'de, sûre-i Gâşiye'de olan وجوه يومئذ ناعمة لسعيها راضية في جنة عالية لا تسمع فيها لاغية فيها عين جارية (Gâşiye, 88/8-12) ya'ni “O günde yüzler vardır ki âsâr-ı ni'metle beşâşette ve sa'yinden nâşî râzıdır, âlî olan cennettedir; orada beyhûde söz işitmezler; kelâmları zikir ve hikmettir, orada dâimâ akıcı pınarlar vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur ki, urefâ-i billâh bugün cennet-i âcil içindedirler ve bu vücûd-ı izâfî kuyûdundan, mevt-i ihtiyârî ile kur- tulmuşlardır. Ardı arası kesilmeyen hikem ve esrâr-ı ilâhî peyderpey kalblerine vârid olur. Onlar kendi aralarında bu cennet-i irfân içinde asla boş ve beyhûde sözler konuşmazlar, musâhabeleri zikir ve hikmettir.

1764. Onun meclisi ve mahalli ve makāmı ve rütbesi, onun alî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1764. Onun meclisi, mahalli, makamı ve rütbesi, onun yüce gayret sahibi olan sırrının tahtı üzerindedir.

Yani, ârifin (Allah'ı bilen kişinin) marifet meclisi, yüce gayret sahibi olan sırrının tahtı üzerindedir ki, o taht o sırrın hakikatidir ve o hakikat onun tekil sabit hakikatidir; aynı şekilde o sırrının tahtı üzerinde onun özel yeri, seçkin makamı ve özel isminin gerektirdiği rütbesi vardır.

Ya'ni, ârifin meclis-i maârifi, âlî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir ki, o taht o sırrın hakikatidir ve o hakikat onun ayn-ı sabitesidir; ve kezâ o sırrının tahtı üzerinde onun mahall-i mahsusu ve makām-ı mümtâzı ve ism-i hâssı iktizâsınca rütbesi vardır.

1765. Bir mak'ad-ı sıdkdır ki, sıddîkler, onda hep latif ve mesrûr ve taze-rûdurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1765. Bir doğruluk makamıdır ki, sıddıklar orada hep latif, sevinçli ve taze-ruhlu olurlar.

O yüce himmet sahibi sırrın tahtı bir doğruluk makamıdır ki, o, hakikatlerin hakikati olan mutlak varlıktır. Sıddıkların zâtî hakikatleri o taht üzerinde latif, yoğunluktan arınmış, sevinçli, değişimden uzak ve taze-ruhlu olurlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu makam hakkında şöyle buyurulur: ان المتقين في جنات و نهر فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَليك مقْتَدِرٍ (Kamer, 54/54,55) yani “Muhakkak muttakiler cennetlerde ve nehirlerdedir; kudretli hükümdarın katında olan doğruluk makamındadırlar.” “Ser-sebz”, taze, genç ve ikballi, talihi uygun olan anlamına gelir.

“O âlî-himmet olan sırrın tahtı bir mak'ad-ı sıdkdır ki, o hakikatü'l-hakāyık olan vücûd-ı mutlaktır. Sıddıkların hakikat-i zâtiyyeleri o taht üzerinde latîf ve kesâfetten ârî ve mesrûr ve inkılâbdan muarrâ ve tâze-rûdurlar.” Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu makām hakkında şöyle buyurulur: ان المتقين في جنات و نهر فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَليك مقْتَدِرٍ (Kamer, 54/54,55) ya'ni “Muhakkak muttákíler cennetlerde ve nehirlerdedir; melík-i muktedir indinde olan mak'ad-ı sıdkdadırlar.” “Ser-sebz”, tâze, genç ve ikbâlli ve tâli'i uygun olan ma'nâsınadır.

1766. Onların hamdi, bahardan gülşenin hamdi gibidir, yüz nişan ve yüz gîr u dâr tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1766. Onların hamdi, bahardan gül bahçesinin hamdi gibidir, yüz nişan ve yüz hükümranlık taşır.

"Gîr u dâr", emredicilik ve hükümranlık demektir. Yani "insân-ı kâmil'lerin hamdi, baharın tesirinden ve tecellîsinden, gül bahçesinin fiilî hamdi gibidir, çünkü gül bahçesi baharın tecellîsinden güllerini ortaya çıkarır; bu güzellikleri ortaya çıkarması onun fiilî hamdidir. insân-ı kâmil de Hakk'ın çeşitli tecellîlerinden, türlü türlü marifet güllerini ortaya çıkarır. Bu da gül bahçesinin bahardan olan fiilî hamdi gibidir. Onların bu fiilî hamdlerinin birçok alameti ve birçok hükümranlığı vardır. O hükümranlıklar da onlarda ilâhî isim ve sıfatların eserlerinin zuhûrudur ki, ölüyü diriltirler ve diriyi bir bakışla öldürürler.

“Gîr u dâr”, emr edicilik ve hükümrânlık demektir. Ya'ni “Kâmillerin hamdi, baharın te'sîrinden ve tecellîsinden, gülşenin hamd-i fiilîsi gibidir, zîrâ gülşen baharın tecellîsinden güllerini ızhâr eder; bu ızhar-ı letâif onun hamd-i fiilîsidir. İnsân-ı kâmil dahi Hakk'ın tecelliyât-ı mütenevviasından, türlü türlü maârif güllerini ızhâr eder. Bu da gülşenin bahardan olan hamd-i fiilîsi gibidir. Onların bu hamd-i fiilîlerinin birçok alâmeti ve birçok hükümranlığı vardır. O hükümranlıklar dahi onlarda âsâr-ı esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zuhûrudur ki, ölüyü diriltirler ve diriyi bir nazar ile öldürürler.

1767. Onun baharı üzerine pınar ve nahl ve otlar, o gülistan ve nigaristan şâhiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1767. Onun baharı üzerine pınar ve nahl ve otlar, o gülistan ve nigaristan şâhiddir.

Bilinmeli ki, insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) topluluğunun tecelli ettiği yer ve kâinatın özüdür. Bu sebeple, ilâhî isim ve sıfatların tecelli yerleri olan âlemin bütün yapısında her ne varsa, onların benzeri insân-ı kâmilin varlığında belirir. Nasıl ki Hz. Pîr'in yüce babaları Sultânu'l-Ulemâ Bahâeddîn el-Veled (k.s.) hazretleri Bağdat'ta bir ay besmele-i şerîfi tefsir buyurduğu sırada kaydedilen değerli ifadelerinden alınan şu parça bu anlamı doğrular: "Öyle gördüm ki, Allah bütün güzelleri bende ve benim parçalarımda gizledi. Benim parçalarımın hepsi onların parçalarına karışmıştır. Benim her cüz'ümden süt aktı, güzellikten, kemalden, muhabbetten, lezzetten ve hoşluktan varlık kazanan her şekil benim altı yönümde Allah'ın Zâtı'ndan ortaya çıktı. Nasıl ki bir kimse parlak elbise giyse, o elbiseye türlü türlü nakışlar yansır. Allah güzellikten ve onu bulmaktan ve güzel şekillerden ve güzellerden ve onların aşk oyunlarından ve uyumlarından ve akli şekillerden ve hûrilerden ve köşklerden ve akan sudan ve sonsuz diğer acayipliklerden bende kendisinden yüz bin şekil gösterir. Bakıp bu şekilleri gözlemliyorum ki, bu kadar güzellikle süslenmiş bende görünüyor; ve istediğim her şekli Allah bana gösteriyor. Ve bunların hepsi benim parçalarımda beliriyor. Ve Allah Zü'l-celâl hazretlerini gördüm ki, yüz bin reyhan ve gül ve gülistan ve sarı ve beyaz yasemin ortaya çıkardı ve benim parçalarımı gül bahçesi eyledi ilh."

Ma'lûm olsun ki, ârif-i kâmil, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı ve kâinâtın zübdesidir. Binâenaleyh esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiri olan âlemin hey'et-i mecmûasında her ne varsa, onların nazîri kâmilin vücudunda zâhirdir. Nitekim Hz. Pîr'in peder-i âlileri Sultânu'l-Ulemâ Bahâeddîn el-Veled (k.s.) hazretleri Bağdad'da bir ay besmele-i şerîfi tefsîr buyurduğu sırada zabt olunan ifâdât-ı münîfelerinden me'hûz olan şu parça bu ma'nâyı te'yîd eder: "Öyle gördüm ki, Allâh cümle hûbânı bende ve benim eczâmda münderiç kıldı. Benim eczâmın cümlesi onların eczâsında karışmıştır. Benim her cüz'ümden süt aktı, cemâlden, kemâlden, muhabbetten, lezzetten ve hoşluktan vücûd-pezîr olan her sûret benim altı cihetimde Zâtullâh'dan zuhûra geldi. Nitekim bir kimse parlak elbise giyse, o câmeye türlü türlü nakışlar aks eder. Allâh hüsünden ve onu bulmaktan ve suver-i cemîleden ve hûbândan ve onların aşk-bâzlıklarından ve mevzûnluklarından ve suver-i akliyyâttan ve hûr ve kusûrdan ve âb-ı revândan ve acâibât-ı sâire-i bî-nihâyeden bende kendisinden yüz bin sûret gösterir. Nazar edip bu sûretleri müşâhede ediyorum ki, bu kadar cemâl-ârâste bende görünüyor; ve istediğim her sûreti Allâh bana gösteriyor. Ve bunların cümlesi benim eczâmda zahir oluyor. Ve Allâh Zü'l-celâl hazretlerini gördüm ki, yüz bin reyhân ve gül ve gülistân ve sarı ve beyâz yâsemen ızhâr buyurdu ve benim eczâmı gülzâr eyledi ilh."

1768. Güzelin binlerce şahidi, her tarafta sadefin içindeki inci gibi, şahidliktedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1768. Güzelin binlerce şahidi, her tarafta sedefin içindeki inci gibi, şahitliktedir.

Birinci "şâhid", şehadet mastarından türemiş fail ismidir ve ikinci "şâhid" Farsça olup güzel ve sevgili anlamındadır. Yukarıdaki açıklamalar bu şerefli beyte de aittir. Yani, "Gerçek sevgili olan Hakk'ın güzelliğinin binlerce şahidi, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) aynasında, sedefin içindeki inci gibi, şahitlik etmektedir." Çünkü insân-ı kâmil, isimlerin topluluğunun tecelli yeridir ve Hakk'ın endam aynası (varlığının aynası) gibidir. Bu sebeple insân-ı kâmil Hakk'ın güzelliğidir.

Birinci "şâhid", şehadet masdarından ism-i fâil ve ikinci “şâhid” Fârisî olup güzel ve mahbub ma'nâsınadır. Yukarıdaki îzâhât bu beyt-i şerîfe dahi râci'dir. Ya'ni, “Mahbub-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlinin binlerce şâhidi, insân-ı kâmilin âyînesinde, sadefin içindeki inci gibi, şehadet etmektedir." Zîrâ insân-ı kâmil, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharıdır ve Hakk'ın endâm âyînesi mesâbesindedir. Binâenaleyh insân-ı kâmil Hakk'ın güzelliğidir.

1769. Senin nefesinden fenâ sır kokusu gelir, ey lâfçı, senin gamın başından ve yüzünden parlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1769. Senin nefesinden yok oluş sırrının kokusu gelir, ey lâfçı, senin gamın başından ve yüzünden parlar.

Bu şerefli beyit, yukarıda geçen 1742 numaralı beyte bağlıdır. O şerefli beyitte "Gerçi dilin o şahın övgüsünü açıkça söyler; senin yedi uzvun şikâyet eder" buyurulmuştu. Yani "Ey yalancı iddiacı, senin iç âlemin ilahi hükümlerden şikâyetçi olduğu halde, dilin övgü ile meşguldür. Fakat ey olgunluk iddiasında bulunan yalancı, içindeki gam ve sıkıntı dışından belli olur."

Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 1742 numaralı beyte merbûttur. O beyt-i şerîfte "Gerçi dilin o şâhın medhini ızhâr eder; senin yedi a'zân şikâyet eder" buyurulmuş idi. Ya'ni "Ey müddei-i kâzib, senin bâtının ahkâm-ı ilâhiyyeden müştekî olduğu halde, dilin hamd ile meşgüldür. Fakat ey kemâl da'vâsında bulunan yalancı, içinin gamı ve sıkıntısı dışından belli olur."

1770. Mesafda mâhir koku tanıyıcılar vardır; sen cür'etle beyhûde hây u hû-yu az yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1770. Savaş alanında usta koku tanıyıcılar vardır; sen cesaretle boş gürültüyü az yap!

"Mesâf", "mesaff"ın çoğuludur; savaş için durdukları yerler anlamına gelir. "Mesâf"tan kasıt, zıt isimlerin mücadele alanı olan bu izafî varlık âlemidir. "Koku tanıyanlar"dan kasıt, iç hallere bakan insân-ı kâmillerdir. "Hây u hûy", gürültü ve şamata anlamındadır ki, kasıt kemâl iddiası hakkındaki dedikodulardır. Yani "Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi zıt olan ilâhî isimlerin mücadele alanı bulunan bu dünyada, insan fertlerinin iç ve kalbî hallerine bakan kâmiller vardır. Buna göre sen cesaretle boş dedikoduları az yap!"

"Mesâf", "mesaff'ın cem'idir; cenk için durdukları mahaller ma'nâsına gelir. "Mesâf"dan murâd, esmâ-i mütekābilenin mahall-i mücadelesi olan bu vücûd-ı izâfî âlemidir. "Koku tanıyanlar"dan murâd, ahvâl-i bevâtına nâzır olan insân-ı kâmillerdir. "Hây u hûy", gürültü ve şamata ma'nâsınadır ki, murâd kemâl da'vâsı hakkındaki dedikodulardır. Ya'ni "Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi mütekābil olan esmâ-yı ilâhiyyenin mahall-i cidâli bulunan bu dünyâda, efrâd-ı beşerin ahvâl-i bâtıne ve kalbiyyesine nâzır olan kâmiller vardır. Binâenaleyh sen cür'et ve cesâretle boş dedikoduları az yap!"

1771. Sen müşgten laf etme, zîrâ o soğanın kokusu senin nefesinden râzı mekşûf ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1771. Sen miskten bahsetme, çünkü o soğanın kokusu senin nefesinden razı olarak açığa çıkıyor.

Sen içinde misk olduğundan bahsederek övünme ve olgunluklarından bahsederek kendini satma; çünkü midendeki soğanın kokusu, soluğundan içindeki maddenin mahiyetini ortaya çıkarıyor ve sözünden soğan kokusu seviyesinde olan nefsanî sıfatların kalbinde gizli olduğu anlaşılıyor.

Sen içinde müşg olduğundan bahs ederek öğünme ve kemâlâtından bahisle kendini satma; zîrâ mi'dendeki soğanın kokusu, soluğundan içindeki maddenin mâhiyetini ızhâr ediyor ve kelâmından soğan kokusu mesâbesinde olan nefsânî sıfatların kalbinde muzmer olduğu anlaşılıyor.

1772. "Gülbeşeker yedim!" diyorsun; halbuki sarmısaklıktan koku çarpıyor, hezeyan söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1772. "Gülbeşeker yedim!" diyorsun; halbuki sarmısaklıktan koku çarpıyor, hezeyan söyleme!

"Sîr", sarmısak; "geh", "gâh" edatının kısaltılmışıdır. "Sîr-gâh" yer ismi olup "sarmısaklık" ve "sarmısak mahalli" demektir. Burada "sarmısaklık"tan kastedilen, ruhanî âlemde pek kötü kokan nefsanî sıfatların istila ettiği kalptir. "Gül-şeker"den kastedilen, ruhanî sıfatlardır. Yani "Ey iddia sahibi, sen benim kalbim ruhanî sıfatların toplandığı yerdir diyorsun. Halbuki sözünden kalbinin bir sarmısak tarlası gibi nefsanî sıfatların toplandığı yer olduğu anlaşılıyor. Boş sözler söyleme!"

"Sîr", sarmısak; "geh”, “gâh" edâtının muhaffefidir. "Sîr-gâh" ism-i mekân olup "sarmısaklık" ve "sarmısak mahalli" demek olur. Burada "sarmısaklık"dan murâd, âlem-i rûhâniyyette pek fenâ kokan sıfât-ı nefsâniyyenin müstevlî olduğu kalbdir. "Gül-şeker"den murâd, sıfât-ı rûhâniyyedir. Ya'ni "Ey müddeî, sen benim kalbim sıfât-ı rûhâniyyenin mecma'ıdır diyorsun. Halbuki kelâmından kalbinin bir sarmısak tarlası gibi sıfât-ı nefsâniyye mec-ma'ı olduğu anlaşılıyor. Boş sözler söyleme!"

1773. Gönül büyük ev gibidir; gönül evinin gizli komşuları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1773. Gönül büyük ev gibidir; gönül evinin gizli komşuları vardır.

1774. Pencere ve duvarların aralığından esrarlara muttali olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1774. Pencere ve duvarların aralığından sırlara vâkıf olurlar.

O kalp penceresinin ve duvarlarının aralığından, o gizli komşular birçok sırra vâkıf olurlar.

O kalb penceresinin ve duvarlarının aralığından, o gizli komşular birçok sırlara vakıf olurlar.

1775. Bir aralıktan ki hiç vehim tutmaz, hane sahibi hiç sehim tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1775. Öyle bir aralıktan ki vehim asla kavrayamaz, hane sahibi asla pay alamaz.

"Gizli komşular"dan kasıt, âriflerin kalbidir. Bilinmeli ki, bir insanın kendisini kemâliyle bilmesi çok zordur. Kalbin o kadar derin sırları vardır ki, onlar ancak bir sâikin (bir etkenin) etkisiyle fiiliyat alanına geldikçe ortaya çıkar. İnsân-ı kâmilin bakışları ise, asla vehme gelmeyecek olan aralıklardan, kalplerin en derin köşelerine kadar nüfuz edip o kimsenin hallerine muttali' (haberdar) olur. Ve onların bu şekilde gerçekleşen haberdar oluşlarına kalb sahibinin asla vakıf olması (bilgisi) olmaz. "Sehm", nasip ve hisse anlamındadır. Yani, "Kalb sahibinin, ârifin vakıf oluşundan asla nasibi ve hissesi yoktur" demek olur. Bazı nüshalarda "sehm" yerine "fehm" (anlayış) geçmektedir. Bu durumda anlam "Kalb sahibi, ârifin vakıf oluşunu anlayamaz" demek olur.

"Gizli komşular"dan murâd, âriflerin kalbidir. Ma'lûm olsun ki, bir insanın kemâliyle kendisini bilmesi gāyet müşkildir. Kalbin o kadar derin sırları vardır ki, onlar ancak bir sâikin te'sîriyle sâha-i fiiliyyâta geldikçe zâhir olur. İnsân-ı kâmilin nazarları ise, aslâ vehme gelmeyecek olan aralıklardan, kalblerin en derin köşelerine kadar nüfüz edip o kimsenin ahvâline muttali' olur. Ve onların bu sûretle vâki' olan ıttılâ'larına kalb sâhibinin aslâ vukūfu olmaz. "Sehm", nasîb ve hisse ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kalb sahibinin, ârifin vukūfundan aslâ nasîbi ve hissesi yoktur" demek olur. Ba'zı nüshalarda "sehm" yerine "fehm" vâ-ki'dir. Bu sûretde ma'nâ "Kalb sâhibi, ârifin vukūfunu anlayamaz" demek olur.

1776. Kur'an'dan oku ki, şeytan ve onun kavmi, insana mensub olan halden sır ve koku götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1776. Kur'an'dan oku ki, şeytan ve onun kavmi, insana ait olan hâlden sır ve koku götürürler.

Yani, "Ey Hakk Yolcusu, ârifin (Allah'ı bilen kişinin) gizli aralıklardan kalbinin hâllerine vâkıf olmasını imkânsız görme! Bunun delilini istersen Kur'ân-ı Kerîm'i oku ki, A'râf sûresinde geçen âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ (A'raf, 7/ 27) Yani "Çünkü şeytan ve kabilesi, sizin onları görmediğiniz bir şekilde sizi görür. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostu yaptık."

Ya'ni, “Ey sâlik, ârifin gizli aralıklardan kalbinin ahvâline muttali' olmasını istib'âd etme! Bunun delîlini istersen Kur'ân-ı Kerîm'i oku ki, sûre-i A'râf'da vâki' olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ (A'raf, 7/ 27) Ya'ni “Zîrâ şeytan ve kabilesi, sizin onlan görmediğiniz bir haysiyetle sizi görür. Biz şeytanları, îmân etmeyenlerin dostu yaptık.”

1777. O bir yoldan ki, insan ondan âgâh değildir, zîrâ bu mahsüsden ve bu eş-bâhdan değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1777. O öyle bir yoldan ki, insan ondan haberdar değildir, çünkü bu, duyularla algılanan şeylerden ve bu benzerlerden değildir.

Yani, "Şeytanî cisimler, son derecedeki incelik ve latifliklerinden dolayı duyularla algılanan şeyler olmadığından ve bu yoğun âlemin benzerleri olmadığından, sizin gözünüze görünmezler." Onlar ise sizi, sizin cisimlerinizin kalınlığı, yoğunluğu ve duyularla algılanabilirliği sebebiyle görürler. Bu sebeple onların latiflikleriyle sizin latif olan bâtınlarınız (iç dünyalarınız) arasında bir cinsiyet (benzerlik) vardır. Ve bu benzerlikleri sebebiyle sizin bâtınlarınıza musallat olurlar ve kalplerinizin hallerine muttali olup (vakıf olup) vesvese verirler. Ve siz onların size musallat oldukları yolu anlayamazsınız.

Ya'ni, "Ecsâm-ı şeytânî, son derecedeki rikkat ve letâfetlerinden dolayı mahsüs ve bu âlem-i kesîfin müşâbihleri olmadığından, sizin nazarınıza gelmez." Onlar ise sizi, sizin cisimlerinizin gılzatı ve kesâfeti ve mahsüsiyeti hasebiyle görürler. Binâenaleyh onların letâfetleriyle sizin latîf olan bâtınlarınız arasında cinsiyet vardır. Ve bu cinsiyetleri hasebiyle sizin bâtınlarınıza musallat ve kalblerinizin ahvâline muttali' olup vesvese ilkā ederler. Ve siz onların size musallat oldukları yola vâkıf olamazsınız.

1778. Nâkıdlar arasında riyâ izhâr etme. Ey aşağı olan kalb, mihenk üzerinde bir lâf vurma !&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1778. Nâkıdlar arasında riyâ gösterme. Ey aşağı olan kalp, mihenk üzerinde bir söz söyleme!

"Nâkıd", halis ile sahteyi ayıran demektir. Yani, "Halis ile sahteyi birbirinden ayıran ârifler (gerçekleri bilenler) arasında riyâ (ikiyüzlülük) gösterme!" "Me-ten", "tenîden" (söylemek) mastarından nehy-i hâzırdır (olumsuz emir kipidir). Burada "izhar etmek" (göstermek) demektir. "Mihekk"den (mihenk taşından) maksat, aynı şekilde sahte ile halisi ayıran âriflerdir. "Ey nefsanî sıfatlarla dolu olan yalancı iddiacı, mihenk taşı olan insân-ı kâmilin (olgun insan) huzurunda kemâl (olgunluk) iddiasında bulunma ve kendini övme!"

"Nâkıd”, hâlis ile kalpı ayıran demektir. Ya'ni, "Hâlis ile kalpı birbirinden ayıran ârifler arasında riyâ izhar etme !" "Me-ten", "tenîden" masdarından nehy-i hâzırdır. Burada "izhar etmek" demektir. "Mihekk"den murâd, kezâ kalp ile hâlisi ayıran âriflerdir. "Ey sıfât-ı nefsâniyye ile dolu olan müddeî-i kâzib, mihekk olan insân-ı kâmilin huzûrunda kemâl da'vâsını etme ve kendini öğme!"

1779. Her mihekk için kalbın sırrına yol olur ki, Hudâ onu cezr ve celbin emîri etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1779. Her mihenk taşı için kalbin sırrına bir yol vardır; çünkü Allah onu çekme ve itme emiri kıldı.

Çünkü her mihenk taşı için, kalp olan altının gizli olan kalpliğine bir yol vardır. Zira Allah o mihenk taşını, kalbin geri atılmasına ve halis olanın ileri çekilmesine hâkim kıldı. Yani insân-ı kâmil, doğru olan ile yalancı olanı ayırt etmek için bir mihenk taşıdır. Yüce Allah, yalancıyı dergâhından reddetmek ve doğru olanı dergâhına çekmek için o kâmilleri görevlendirdi. Bu şerefli beyit, Hint nüshalarında şöyledir: مر محك را ره بود در نقد و قلب Yani, "Muhakkak mihenk taşının halis ve kalp üzerine yolu olur. Zira Allah onu cisim ve kalp üzerine emir kıldı." "Mihenk"ten kasıt, insân-ı kâmildir ki, Yüce Allah o insân-ı kâmili cisim ve kalp üzerinde tasarruf sahibi yaptı.

"Zîrâ her mihekk taşı için kalp olan altının gizli olan kalplığına yol olur. Çünkü Hudâ o mihekki kalpın geri atılmasına ve hâlisin ileri çekilmesine hâkim kıldı." Ya'ni insân-ı kâmil sâdık ile kâzibi tefrîk için bir mihekk taşıdır. Hak Teâlâ hazretleri kâzibi dergâhından red ve sâdıkı dergâhına celb için o kâmilleri me'mûr etti. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında şöyledir: مر محك را ره بود در نقد و قلب Ya'ni, "Muhakkak mihekkin hâlis ve kalp üzerine yolu olur. Zîrâ Hudâ onu cisim ve kalb üzerine emîr etti." "Mihekk"den murâd, insân-ı kâmildir ki, Hak Teâlâ o insân-ı kâmili cisim ve kalb üzerinde tasarruf sahibi yaptı.

1780. Ey iyi mezhebli, mâdemki şeytanlar kendi galîzlikleriyle bizim sırrımız-dan vâkıflardır;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1780. Ey iyi mezhepli kişi, mademki şeytanlar kendi kaba ve yoğun yapılarıyla bizim sırrımızdan haberdardırlar;

1781. Bâtında çalınmış bir meslek tutarlar; biz onların hırsızlıklarından baş aşağıyız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1781. Onlar, içimizde çalınmış bir yol tutarlar; biz onların hırsızlıklarından dolayı baş aşağıyız.

O şeytanlar, varlıklarının inceliği sebebiyle bizim latîf olan içimizde çalınmış ve gizli bir yol tutarlar ve biz onların bu hırsızlıklarından dolayı baş aşağı oluyoruz.

O şeytanlar letâfet-i vücûdları hasebiyle bizim latîf olan bâtınımızda çalın-mış ve gizli bir meslek tutarlar ve biz onların bu hırsızlıklarından dolayı baş aşağı oluyoruz.

1782. Dembedem fesâda verme ve azîm ziyân yaparlar. Delmek ve yarmak ve pencere sahibidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1782. An be an fesada verirler ve büyük zarar yaparlar. Delmek ve yarmak ve pencere sahibidirler.

"Habt", yanılmak ve unutmak ve ağaca vurup yaprağı dökmek ve fesada vermek anlamlarına gelir. Burada "fesada vermek" anlamı uygundur.

"Habt", sehv etmek ve unutmak ve ağaca vurup yaprağı dökmek ve fe-sâda vermek ma'nâlarına gelir. Burada "fesâda vermek" ma'nâsı münasibdir.

1783. Binâenaleyh cihanda rûşen canlar, niçin gizli halden bî-haber olsunlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1783. Bu sebeple cihanda aydınlanmış canlar, niçin gizli hâlden habersiz olsunlar?

Yani, "Şeytanların insanların iç dünyasına olan musallat olmaları bu şekilde olunca ve onların ateşten olan ruhları insanoğlu üzerinde böyle tasarrufa güç yetirince, ruhları nurdan olan kâmil insanlar bu yoğun dünyada niçin kalbe ait gizli hallerden habersiz olsunlar?"

Ya'ni, "Şeytanların insanların bâtınına olan tasallutları bu sûretle olunca ve onların nârî olan rûhları benî-âdem üzerinde böyle tasarrufa kādir olunca, rûhları nûrî olan kâmiller bu cihân-ı kesîfde niçin gizli olan ahvâl-i kalbiyye-den bî-haber olsunlar?"

1784. Sirâyette şeytanlardan daha aşağı mı oldular, o rûhlar ki çadırı felek üs-tüne vurdular?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1784. O ruhlar ki çadırı felek üstüne kurdular, sirayette şeytanlardan daha aşağı mı oldular?

"Sirayet", kendi etkisini etrafa yaymak demektir. Yani, "Nurlu ruhlardan olan ve yoğun taayyünler (belirginleşmeler) âleminin üstüne çadırlarını kuran insân-ı kâmiller, etki etme konusunda ateşten ruhlardan olan şeytanlardan daha aşağı mı oldular?"

"Sirâyet", kendi te'sîrini etrâfa yaymak demektir. Ya'ni, “Ervâh-ı nûriyye-den olan ve kesîf âlem-i taayyünâtın üstüne çadırlarını kuran insân-ı kâmiller, te'sîr husûsunda ervâh-ı nâriyyeden olan şeytanlardan daha aşağı mı oldular?"

1785. Şeytan felek tarafına hırsızca gider. O şihâb-ı muhrikdan mat'ûn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1785. Şeytan felek tarafına hırsızca gider. O, yakıcı bir yıldızla vurulur.

"Şihâb", ateş alevi ve uçan yıldız; "mat'ûn", vurmak, cezbetmek anlamına gelen "ta'n" mastarından ism-i mef'ûldür; "vurulmuş" anlamındadır. Bu şerefli beyitte, Cin Suresi'nde geçen "Biz önceden gökte meleklerin sözünü işitmek için bir yerde otururduk. Şimdi kim ki dinlemek kastında bulunursa, kendisi için hazır bir şihâb bulur" (Cin, 72/9) ayet-i kerimesine ve aynı şekilde Hicr Suresi'nde geçen "Biz gökte burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik ve onu her bir kovulmuş şeytandan koruduk. Ancak söz çalmak isteyen şeytanı apaçık bir şihâb takip eder" (Hicr, 15/16-18) ayet-i kerimelerine işaret buyurulur. Bilinmeli ki, melek kuvvet ve şiddet anlamındadır. Ve melekler iki kısımdır: Birisi tabiî, diğeri unsurîdir. "Melâike-i tabiiyyûn" (tabiî melekler) ana unsurların bulunmadığı uzayda tabiî suretlerden oluşmuş yüce ruhlardır. "Melâike-i unsuriyyûn" (unsurî melekler) ana unsurlara mensup olan ruhlardır. Unsurî melekler, sonsuz ve yoğun âlemlerin idaresine memurdurlar. Bunların sayıları hesap ve sayıma gelmez. Melekler, his ve şehadet âleminde yoğun cisimler gibi görünmezler; çünkü ruhlardır. Hayal âleminde çeşitli suretlere bürünerek görünürler. Bu bürünme, görenin halleri ve inançları ile ilişkilidir. Hz. Cibril'in Hz. Meryem'e ve diğer yüce meleklerin Lut (a.s.) ve diğer peygamberlere (aleyhimü's-selâm) bürünmeleri gibi. Onların bu bürünmeleri esnasında görenin yanında hazır olanlar, bu melekleri müşahede edemezler. Çünkü hayal âlemine dahil olan ancak görendir. Meğer ki hazır bulunanlardan da hayal âlemine dahil olanlar bulunsun; bu bürünmeyi bunlar da görebilirler.

Şimdi ana unsurlardan oluşmuş cisimlerin üstünde yüce ruhlar mevcuttur. Ve bu ruhlar tabiî suretlerden olduğundan bunlara "tabiî melekler" de derler. Çünkü kendi mertebelerine göre bunlarda da zuhur vardır. Ve "nefes-i rahmânî" (Rahman'ın nefesi) ise bunlara nazaran bâtındır. Bu ruhlar da ana unsurların sabit hakikatlerine nispeten bâtın ve ana unsurların sabit hakikatleri bunlara nazaran zâhirdir. Diğer bir ifadeyle, yüce ruhlar insanın nefesini çıkardığı vakit, yavaş ve sessiz söz söylemesine ve sabit hakikatler ve ana unsurlar ise yüksek sesle ve sesli konuşmasına benzer. Bundan anlaşılır ki, tabiî melekler ile unsurî melekler arasında zuhur ve butun (görünme ve gizli olma) itibarıyla daimi bir ilişki vardır. Çünkü tabiî melekler, ilahi ilimde sabit olan hükümleri ve ilahi emri, unsurî melekler vasıtasıyla yoğunluk âlemine indirirler. "İş düzenleyenlere and olsun!" (Nâziât, 79/5) ayet-i kerimesinde bu meleklere işaret buyurulur. Ateşten olan unsurî ruhlardan olan şeytanlar ise, şanlı peygamberliğin gelmesinden önce, cismanî letafetleri (bedenlerinin inceliği) sebebiyle uzaya yükselip tabiî melekler ile unsurî melekler arasındaki sırlara muttali olurlar ve onların konuşmalarını ve tebliğatını çalıp fazla ve eksik olarak kahinlere söylerler ve kahinler de onların takipçisi ve taklitçisi olarak onu insanlara haber verirlerdi. Bu kahinlerin haberi çoğunlukla doğru ve bazen de bu şeytanların kendi görüşleriyle bu habere ekledikleri yalanlar sebebiyle de yalan olurdu. Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz'in şanlı peygamberliğinin gelmesinden sonra şeytanlar dinlemekten men edildiler; ve eğer dinlemeye kalkışırlarsa bu tabiî melekler ve unsurî melekler, o şeytanları şihablar ile vurup yakmaya başladılar. Yani şihabların ateş kuvveti, şeytanların ateş kuvvetlerinden şiddetli olduğu cihetle, onları kendi kuvvetlerinde mahv ve müstehlek kıldılar. Nitekim yukarıda zikredilen ayetler bu hali açıklayıcıdır.

"Şihâb", ateş şu'lesi ve uçan yıldız; "mat'ûn", vurmak, cezb etmek ma'nâsına olan "ta'n" masdarından ism-i mef'ûldür; "vurulmuş" ma'nâsına-dır. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Cin'de vâki' وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا (Cin, 72 / 9) ya'ni "Biz mukaddemâ gökte meleklerin kelâmı-nı işitmek için bir mahalde oturur idik. Şimdi kim ki dinlemek kasdında bulu-nursa, kendi için hazır bir şihâb bulur" âyet-i kerîmesine ve kezâ sûre-i Hicr'de vâki' وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ (Hicr, 15/16-18) ya'ni "Biz gökde burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik ve onu her bir şeytân-ı racîmden sakladık. Şu ka- dar ki, meleklerden söz çalmak isteyen şeytanı apaçık bir şihâb ta'kîb eder" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, melek kuvvet ve şiddet ma'nâsınadır. Ve melâike iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. “Melâike-i tabiiyyûn" anâsırın bulunmadığı fezâda suver-i tabiiyyeden mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. "Melâike-i unsuriyyûn" anâsıra mensûb olan ervâhdır. Melâike-i unsuriyyûn avâlim-i bî-nihâye-i kesîfenin tedbîrine me'mûrdurlar. Bunların a'dâdı hasr ve ta'dâda gelmez. Melâike âlem-i his ve şehadette eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler; zîrâ ervâhdır. Âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye mütemessilen meşhûd olurlar. Bu temessül râînin ahvâl ve i'tikādâtı ile münasebetdârdır. Hz. Cibrîl'in cenâb-ı Meryem'e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) ve sair enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar, bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğer ki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar bulunsun; bu temessülü bunlar da görebilirler.

İmdi anâsırdan mürekkeb olan ecrâmın mâfevkınde ervâh-ı ulviyye mevcûddur. Ve bu ervâh suver-i tabiiyyeden olduğundan bunlara “melâike-i tabiiyyûn" dahi derler. Zîrâ kendi mertebelerine göre bunlarda dahi zuhûr vardır. Ve "nefes-i rahmânî" ise bunlara nazaran bâtındır. Bu ervâh dahi a'yân-ı anâsıra nisbeten bâtın ve a'yân-ı anâsır bunlara nazaran zâhirdir. Ta'bîr-i diğer ile ervâh-ı ulviyye insanın nefesini ihrâç ettiği vakit, yavaş ve bilâ-sadâ söz söylemesine ve a'yân ve anâsır ise cehren ve sadâ ile tekellümüne müşâbihdir. Bundan anlaşılır ki, melâike-i tabiiyyûn ile melâike-i unsuriyyûn arasında zuhûr ve butûn i'tibariyle münasebet-i dâime vardır. Zîrâ melâike-i tabiiyyûn ilm-i ilâhîde sâbit olan ahkâmı ve emr-i ilâhîyi melâike-i unsuriyyûn vâsıtasıyla âlem-i kesâfete inzâl ederler. فَالْمُدَبْرَات أمراً (Nâziât, 79/5) ["... İş düzenleyenlere and olsun!"] âyet-i kerîmesinde bu melâikeye işâret buyurulur. Ervâh-ı unsuriyye-i nâriyyeden olan şeyâtîn ise, bi'set-i seniyyeden evvel, letâfet-i cismâniyyeleri hasebiyle fezâya suûd edip melâike-i tabiiyyûn ile melâike-i unsuriyyûn arasındaki esrâra muttali' olurlar ve onların mükâlemât ve tebliğatını çalıp ziyâde ve noksan olarak kâhinlere söylerler ve kâhinler de onların etbâ' ve mukallidi olarak onu efrâd-ı beşere ihbâr ederler idi. Bu kâhinlerin ihbârı ekseriyâ doğru ve ba'zan dahi bu şeytanların kendi re'yleriyle bu habere ilâve ettikleri yalanlar sebebiyle de yalan olur idi. Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in bi'set-i seniyyelerinden sonra şeyâtîn istimâ'dan memnû' oldular; ve eğer kasd-ı istimâ' ederlerse bu melâike-i tabiiy- yûn ve unsuriyyûn, o şeyâtîni şihablar ile vurup yakmağa başladılar. Ya'ni şihabların kuvve-i nâriyyesi, şeyâtînin kuvve-i nâriyyelerinden şedîd olduğu cihetle, onları kendi kuvvetlerinde mahv ve müstehlek kıldılar. Nitekim yukarıda mezkûr olan âyetler bu hâli mübeyyindir.

1786. Felekten aşağıya öyle baş aşağıya düşer ki!..Şakî cenkde mızrak yarasından düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1786. Felekten aşağıya öyle baş aşağıya düşer ki!.. Şakî (bahtsız kişi) savaşta mızrak yarasından düşer.

"Felek"ten kasıt, tabiî meleklerin bulunduğu esîr feleğidir ki, uçan yıldız veya uçan yıldız şeklinde görünen ateş alevi, o nârî ruhları (ateşten yaratılmış ruhlar) kendi üstün kuvvetiyle o sahadan aşağı düşürür ve uzaklaştırır. Nasıl ki bahtsız kişiyi de savaşta cihad ehli mızrak darbesiyle böyle vurup düşürürler.

"Felek"den murâd, melâike-i tabiiyyûnun bulunduğu felek-i esîrdir ki, uçar yıldız veyâhud uçar yıldız şeklinde görünen şu'le-i âteş, o ervâh-ı nâriyyeyi, kendi kuvve-i galebesiyle o sâhadan aşağı ıskāt ve tard eder. Nitekim şakîyi de cenkde ehl-i cihâd mızrak darbesiyle böyle vurup düşürürler.

1787. O dil-pesend ruhların gayretinden dolayı, onları felekden baş aşağı bırakırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1787. O beğenilen ruhların gayretinden dolayı, onları felekten baş aşağı bırakırlar.

Yani, "Makbul olan peygamber ve evliya ruhları, göklere yükselip melekler arasındaki sırlara vâkıf olurlar. Eğer şeytan ruhları bu özellikte onlara ortak olsa, bu makbul ruhlara kıskançlık ve gayret meydana gelir. Bu makbul ruhların kıskançlık ve gayretinden dolayı melekler, şeytanları felekten baş aşağı atarlar." Ve onlardaki bu gayret, nârî (ateşten yaratılmış) ruhların nûrî (nurdan yaratılmış) ruhlar mertebesine yükselme cüretini kırmak içindir.

Ya'ni, "Makbûl olan ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ, eflâke suûd edip, melâike arasındaki esrâra muttali' olurlar. Eğer ervâh-ı şeyâtîn bu sıfatta onlara şerîk olsa, bu ervâh-ı makbûleye reşk ve gayret vâki' olur. Bu ervâh-ı makbûlenin reşk ve gayretinden dolayı melâike, şeyâtîni felekten baş aşağı atarlar." Ve onlardaki bu gayret ervâh-ı nâriyyenin ervâh-ı nûriyye mertebesine irtikā cür'etini kesr içindir.

1788. Eğer sen çolak ve topal ve kör ve sağır isen, o ay ruhlar üzerine şekketme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1788. Eğer sen çolak, topal, kör ve sağır isen, o ay ruhlar üzerine şüphe düşürme!

Ey yalancı iddiacı, senin ruhunun kolu çolak olup insân-ı kâmillerin makamına elin erişmezse ve manevî ayağın topal olup onların mertebelerine ulaşma gücün yok ise ve basiret gözün kör olup onların yüce mertebelerini göremiyor isen ve ruhunun kulağı sağır olup onların melekût âlemindeki övgü ve senalarını işitmiyor isen, bari kendi hâline insaf edip o ay ruhların, yani nurlu ruhların kadr ve menziletleri hakkında şüpheye düşme! Onların huzurunda mütevazı ol!

Ey müddeî-i kâzib, senin rûhunun kolu çolak olup kâmillerin makāmına elin erişmezse ve ma'nevî ayağın topal olup onların merâtibine vusûl kudretin yok ise ve basar-ı basîretin kör olup onların âlî mertebelerini göremiyor isen ve rûhunun kulağı sağır olup onların âlem-i melekûttaki medh ve senâlarını işitmiyor isen, bâri kendi hâline insâf edip o ay rûhların ya'ni ervâh-ı nûriyyenin kadr ve menziletleri hakkında şübheye düşme! Onların huzûrunda mütevâzi' ol!

1789. Utan ve az öğün, can çekişme! Zîra o cisim tarafına çokluk câsus vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1789. Utan ve az öğün, can çekişme! Çünkü o cisim tarafına çok casus vardır.

Ey yalancı mürşid ve sahte iddiacı! Kâmil insanın huzurunda, kendi iç âleminin eksikliğine bak da utan ve olgunluklarından bahsederek az öğün ve boş yere sözlü tartışmalarla onu yenmek için can çekişme! Çünkü senin o cisminin ve cisminin kuvvetlerinin ve düşüncelerinin tarafına kâmil insanın çok casusu vardır ki, senin hallerini araştırır.

İlahi tabiblerin gönül ve din hastalıklarını, müridin ve yabancının yüzünde ve onun sözünün tonunda ve onun gözünün renginde ve bütün bunlar olmaksızın dahi gönül yolundan anlaması beyanındadır. Çünkü muhakkak onlar kalplerin casuslarıdır. Bu sebeple onlar ile doğrulukla oturun!

Yani, ilahi tabibler olan insân-ı kâmiller, gönülde bulunan nefse ait sıfatlar ve din hakkındaki şüphe hastalıklarını, gerek müridlerinin ve gerek yabancıların yüzlerinde ve onların sözlerinin tavrında ve gözlerinin bakışında görürler. Nitekim ayet-i kerimede, وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ (Muhammed, 47/30) yani "Sen elbette onları sözün tonundan anlarsın" ve تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ (Bakara, 2/273) yani "Sen elbette onları yüzlerinden anlarsın" buyrulur. Bu anlayışa "firâset-i hikemiyye" (hikmetli sezgi) derler ki, dışta görülen alametten iç hallere geçilir. Mesela bir kimsenin dıştan dili mülayim olur; fakat içindeki gazabı ve öfkesi sesinin titreşiminden veya kullandığı kelimelerin birinden veya gözünün bakışındaki halden anlaşılır. Bu anlayışta zeki olan eksik insanlar ile kâmiller ortaktır. Fakat insân-ı kâmillerin anlayışında asla hata olmaz ise de, eksiklerin anlayışlarında bazen hata meydana gelir. Çünkü insân-ı kâmillerde şer'î sezgi vardır; eksiklerde bu sezgi yoktur. Nitekim şerh-i şerifte, bütün bu alametler olmaksızın dahi kâmillerin gönül yolundan anladıkları beyan buyrulur. Bu şer'î sezgi hakkında اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ yani "Müminin sezgisinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar!" hadis-i şerifi varid olmuştur. Firâset-i hikemiyye ile firâset-i şer'iyye hakkında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî İslâhi Memleketi'l-İnsâniyye adlı yüce eserlerinde açıklamalar verdikleri gibi, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin "Firâset" bölümünde dahi faydalı bilgiler beyan buyururlar. Şerh-i şerifteki انهم جواسيس القلوب ibaresi اذا جالستم اهل الصدق فاجلسوهم باالصدق فانهم جواسيس القلوب يدخلون في قلوبكم وينظرون الى هممكم yani "Doğruluk ehli ile oturduğunuz zaman, doğrulukla oturun! Çünkü onlar kalplerin casuslarıdır; kalplerinize girerler ve gayretlerinize bakarlar" hadis-i şerifinden alınmıştır.

Ey yalancı mürşid ve müddeî-i kâzib! Kâmilin huzûrunda, kendi bâtınının noksânına bak da utan ve kemâlâtından bahs ile az öğün ve mübahasât-ı li- saniyye ile onu mağlûb etmek için beyhûde yere can çekişme! Zîrâ senin o cismin ve cisminin kuvâsı ve efkârın tarafına kâmilin çok câsusu vardır ki, senin ahvâlini tecessüs eder.

İlâhî olan tabîblerin gönül ve din hastalıklarını, mürîdin ve yabancının sîmâsında ve onun sözünün lahninde ve onun gözünün renginde ve bütün bunlar olmaksızın dahi gönül yolundan anlaması beyânındadır. Zîrâ muhakkak onlar kalblerin câsuslarıdır. Binâenaleyh onlar ile sıdk ile oturun!

Ya'ni, tabîbân-ı ilâhî olan insân-ı kâmiller, gönülde bulunan sıfât-ı nefsâniyye ve dîn hakkındaki şek ve şübhe hastalıklarını, gerek mürîdlerinin ve gerek yabancıların sîmâlarında ve onların sözlerinin tavrında ve gözlerinin bakışında görürler. Nitekim âyet-i kerîmede, وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ (Muhammed, 47/30) ya'ni "Sen elbette onları kavlin lahninde ârif olursun" ve تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ (Bakara, 2/273) ya'ni "Sen elbette onları sîmâlarıyla ârif olursun" buyurulur. Bu anlayışa "firâset-i hikemiyye" derler ki, zâhirde görülen alâmetten ahvâl-i bâtına intikāl olunur. Meselâ bir kimsenin zâhiren lisânı mülayim olur; fakat içindeki gazabı ve öfkesi sadâsının ihtizâzından veyâhud kullandığı kelimelerin birinden veyâhud gözünün bakışındaki halden anlaşılır. Bu anlayışta ehl-i zekâ olan nâkıs insanlar ile kâmiller müşterektir. Fakat insân-ı kâmillerin anlayışında aslâ hatâ olmaz ise de, nâkısların anlayışlarında ba'zan hatâ vâki' olur. Zîrâ insân-ı kâmillerde firâset-i şer'iyye vardır; nâkıslarda bu firâset yoktur. Nitekim şerh-i şerîfde, bütün bu alâmetler olmaksızın dahi kâmillerin gönül yolundan anladıkları beyan buyurulur. Bu firâset-i şer'iyye hakkında اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının, zîrâ o Allâh'ın nûriyle nazar eder!" hadîs-i şerîfi vârid olmuştur. Firâset-i hikemiyye ile firâset-i şer'iyye hakkında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî İslâhi Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinde îzâhât i'tâ buyur- dukları gibi, Fütûhât-ı Mekkiyyelerinin "Firâset" bâbında dahi ma'lûmât-ı müfide beyân buyururlar. Sürh-i şerifdeki انهم جواسيس القلوب ibaresi اذا جالستم اهل الصدق فاجلسوهم باالصدق فانهم جواسيس القلوب يدخلون في قلوبكم وينظرون الى هممكم ya'ni "Ehl-i sıdk ile mücâleset ettiğiniz vakit, sıdk ile oturunuz! Zîrâ onlar kalblerin câsuslarıdır; kalblerinize girerler ve himmetlerinize nazar ederler" hadîs-i şerîfinden muktebesdir.

1790. Bu cisim tabîbleri, ilim saçıcıdırlar; senin hastalığına senden daha ziyâde vakıfdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1790. Bu beden doktorları, ilim saçıcıdırlar; senin hastalığına senden daha fazla vâkıftırlar.

1791. Hem nabzdan, hem renkden, hem de demden, senden her türlü hastalığa koku götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1791. Hem nabızdan, hem renkten, hem de kandan, senden her türlü hastalığa koku götürürler.

Yani, "Bu görünen doktorlar tıp bilimine aşina olduklarından senin hastalığına senden daha fazla vakıf olup türünü teşhis ederler. Nabzının atışından, yüzünün renginden, hem de kanının tahlilinden; ve "dem" nefes anlamına geldiğine göre, nefesinden, yani sana nefes aldırıp ciğerinin hâlinden, sendeki hastalığın türünü anlarlar."

Ya'ni, “Bu zâhirî doktorlar ilm-i tıbba âşinâ olduklarından senin hastalığı- na senden daha ziyâde vakıf olup nev'ini teşhîs ederler. Nabzının atışından, yüzünün renginden, hem de deminden ya'ni kanının tahlilinden; ve "dem" nefes ma'nâsına olduğuna göre, nefesinden, ya'ni sana nefes aldırıp ciğeri- nin hâlinden, sendeki hastalığın nev'ini anlarlar.”

1792. Binaenaleyh tabîbân-ı ilâhî cihanda, senden ağzın sözü olmaksızın niçin bilmesinler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1792. Bu sebeple ilâhî tabipler dünyada, senin ağzından söz olmaksızın niçin bilmesinler?

"Cisim tabiplerinin hâli, yukarıda anıldığı gibi olunca, ilâhî olan tabipler, sen kendi hâlinden dilinle bahsetmeksizin, onlar senin iç hallerini niçin bilmesinler?" Çünkü ilâhî tabipler insân-ı kâmildir. Ve insân-ı kâmil hem Zâhir isminin hem de Bâtın isminin tecelli yeridir. Bu sebeple onlar hem cisim hastalığını hem de ruh hastalıklarını tedavi etmekten âciz değildirler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da geçen şu menkıbe bu anlamı açıklar: "Ashabın büyüklerinden olan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (Allah ona rahmet etsin) yakıcı ateşe yakalanıp bir müddet yatağa bağlı kaldı; tabipler onu tedavi etmekten âciz kaldılar. Hz. Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) ziyaretine gelip, emir buyurdu. Soyulmuş sarımsak getirttiler; dövüp kaşık ile ona verdiler. Tabipler hastaya sarımsak yedirildiğini işitince, onun sağlığına kavuşmasından ümitlerini kestiler. Allah'ın lütfuyla, o gece terledi, sağlığına kavuşmaya başladı. Tabipler bunu görünce: "Bu hâl tıp kaidesine ve hikmet kanununa dayanmıyor, aksine ilâhî hikmettir" dediler." Nitekim Hz. Pîr buyururlar. Beyit:

"Biz hakîmiz, biz tabîbiz, Bağdad'dan erişdik. Biz çok illete mensûb olanları gamdan kurtardık. İlâhî hakimleriz, kimseden ücret istemeyiz. Zîrâ biz hasta olan cisme endişe gibi koşarız."

“Cisim tabîblerinin hâli, yukarıda zikr olunduğu gibi olunca, ilâhî olan ta- bîbler, sen kendi hâlinden lisânınla bahsetmeksizin, onlar senin ahvâl-i bâtı- neni niçin bilmesinler?” Zîrâ ilâhî tabîbler insân-ı kâmildir. Ve insân-ı kâmil hem ism-i Zâhir'in ve hem de ism-i Bâtın'ın meclâsıdır. Binâenaleyh onlar hem cisim hastalığını ve hem de rûh emrâzını tedâvîden âciz değildirler. Ni- tekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr da münderiç şu menkıbe bu ma'nâyı îzâh eder: “Ashâbın ekâbirinden bulunan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (rahimehul- lâh) hummâ-yı muhrikaya tutulup bir müddet esîr-i firâş oldu; etibbâ onu te- davîden âciz kaldılar. Hz. Mevlânâ (r.a.) iyâdetini teşrîf edip, emir buyurdu. Soyulmuş sarmısak getirtdiler; döğüp kaşık ile ona verdiler. Etıbbâ hastaya sarmısak yedirildiğini işitince, onun sıhhatından ümîdlerini kesdiler. Lutf-ı Hudâ, o gece terledi, sıhhat bulmağa başladı. Etıbbâ bunu müşâhede edince: “Bu hâl kāide-i tıbba ve kānûn-i hikmete müstenid değil, belki hikmet-i ilâhîdir" dediler." Nitekim Hz. Pîr buyururlar. Beyt:

"Biz hakîmiz, biz tabîbiz, Bağdad'dan erişdik. Biz çok illete mensûb olanları gamdan kurtardık. İlâhî hakimleriz, kimseden ücret istemeyiz. Zîrâ biz hasta olan cisme endişe gibi koşarız."

1793. Senin hem nabzından hem cisminden hem renginden sende bila-tevakkuf yüz hastalık görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1793. Senin hem nabzından hem cisminden hem renginden sende duraksamadan yüz hastalık görür.

1794. Bu tabîbler muhakkak yeni öğrenicidirler. Zîrâ onların bu alâmetlere hâceti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1794. Bu tabipler kesinlikle yeni öğrenicilerdir. Çünkü onların bu belirtilere ihtiyacı olur.

İlahi tabiplerin ilmi, hem ruhaniliğe hem de cismaniliğe ilişkin olduğu ve ruhanilik cismanilikten önce geldiği için, onların ilmi, cismani doktorların ilmine göre eski; cismani doktorların ilmi ise onlara göre yenidir. Bu sebeple onlar bu yeni olan ilmi öğrenicidir; ve bu nedenle onların nabız, renk, kan ve idrar muayenesi gibi delillere ihtiyaçları vardır.

İlâhî olan tabîblerin ilmi, hem rûhâniyete ve hem de cismâniyete taalluk ettiği ve ruhâniyet cismâniyetden mukaddem olduğu cihetle, onların ilmi, cismânî olan doktorların ilmine nazaran eski ve cismânî doktorların ilmi ise onlara nazaran yenidir. Binâenaleyh onlar bu yeni olan ilmi öğrenicidir; ve bu sebeble onların nabız ve renk ve kan ve idrar muayenesi [gibi] delâile ihtiyaçları vardır.

1795. Kâmiller senin adını uzakdan işitirler; senin bâd ve budunun dibine kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1795. Kâmil insanlar senin adını uzaktan işitirler; senin "bâd ve bûd"unun dibine kadar giderler.

Ankaravî hazretleri "bâd ve bûd"a "kevn ve vücûd" (oluş ve varlık) anlamı vermiştir. Ben bu terkibi Heft Kulzüm, Bahar-ı Acem, Şemsü'l-Lügāt, Gıyâsü'l-Lügāt, Çerâğ-ı Hidâyet ve Burhân isimli lügat kitaplarında bulamadım. Bu sebeple ne gibi bir anlamdan kinaye olduğu benim görüşümde yeterince açıklığa kavuşamadı. "Bâd" ile "bûd"un ayrı ayrı anlamları vardır. "Bâd", kibir, gurur ve kendini beğenmişlik anlamına da gelir. "Bûd", varlık ve mevcudiyet anlamındadır. Eğer bu ayrı anlamlar birleşirse, "kibir ve varlık" demek olur. Fakat Hind nüshalarında "bâd u bûd" yerine "târ u pûd" (atkı ve çözgü) geçmektedir ki, bir kumaşın eni ve argacı demektir. Yani kumaşın dokunduğu ipliklerin üste ve alta, enine ve boyuna gelen kısımları demek olur. Bazı nüshalarda "pûd u târet"; ve bazı nüshalarda da "zâd u pûdet" geçmektedir. Fakat gerek "bâd u bûdet" ve gerek "târ u pûdet" ifadelerinin her ikisi de burada uygun olur. Yani, "Kâmil insanlar senin adını uzaktan işitirler. Senin enaniyetinin ve varlığının özüne kadar giderler veya dokunuşunun esasına kadar giderler" demek olur ki, bunlardan kastedilen senin sabit hakikatinin ezelî yatkınlığıdır ve mazhar olduğun özel rabbinin özelliğidir.

"Bâd ve bûd"a, Ankaravî hazretleri "kevn ve vücûd" ma'nâsı vermişdir. Fakîr bu terkîbi Heft Kulzüm, ve Bahar-ı Acem ve Şemsü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt ve Çerâğ-1 Hidâyet ve Burhân ismindeki lügat kitaplarında bulamadım. Binâenaleyh ne gibi ma'nâdan kinâye olduğu nazar-ı fakîrde lâyıkıyle tavazzuh edemedi. "Bâd" ile "bûd"un ayrı ayrı ma'nâları vardır. "Bâd", nahvet ve gurûr ve kibir ve hod-bînî ma'nâsına da geliyor. “Bûd", vücûd ve varlık ma'nâsınadır. Eğer bu ayrı ma'nâlar birleşirse, “kibir ve varlık" demek olur. Fakat Hind nüshalarında “bâd u bûd" yerine "târ u pûd" vâki' olmuştur ki, bir kumaşın enişi ve argacı demektir. Ya'ni kumaşın mensûc olduğu ipliklerin üste ve alta ve enine ve boyuna gelen kısımları demek olur. Ba'zı nüsha- larda "pûd u târet"; ve ba'zı nüshalarda da “zâd u pûdet" vâki'dir. Fakat gerek "bâd u bûdet" ve gerek "târ u pûdet" ibârelerinin her ikisi de burada münâsib olur. Ya'ni, "Kâmiller senin adını uzakdan işitirler. Senin enâniyetinin ve varlığının kevnine kadar giderler veyâhud nescinin esâsına kadar giderler" demek olur ki, bunlardan murâd senin ayn-ı sabitenin isti'dâd-ı ezelîsidir ve mazhar olduğun rabb-i hassın hâssıyetidir.

1796. Belki doğmandan senelerce mukaddem seni, senin hallerin ile beraber görmüş olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1796. Aksine, doğmandan senelerce önce seni, senin hallerin ile beraber görmüş olurlar.

Nitekim Sadreddîn Konevî hazretleri, kendi şeyhi olan Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinden nakledip buyururlar: "Şeyhim buyurdu ki: 'Yüce Allah hazretleri, senin baban İshak bin Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, hallerini ve ilimlerini ve zevklerini ve makamlarını ve tecellilerini ve keşiflerini ve Yüce Allah'tan gelen bütün hazlarını, benim Endülüs'ten Rum tarafına hareketimden önce bana gösterdi.'" Ve Hz. Sadreddîn (k.s.), Kitâb-ı Fükûk'de buyururlar ki: "Bizim şeyhin özel bir bakışı vardı. Bir kimsenin haline muttali olmak (haberdar olmak) istediği zaman, ona bir bakar, onun uhrevî (ahirete ait) ve dünyevî hallerinden haber verirdi." Sözün özü, evliya menkıbelerinde bu gibi haller çoktur. İşte bu gibi zâtlar, noksanları terbiye etme kudretini haizdirler. Kendilerinde bu nazar (bakış) olmayan evliya, nefislerinde kâmil (olgun) iseler de, başkalarını kemal (olgunluk) mertebesine ulaştırmaya muktedir (güçlü) değildirler. Artık meşâyih-ı rüsûma (geleneksel şeyhlere) ne kalacağı kıyas olunsun. hareketlerini gözetlemek demektir. Yani, "Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin doğacağını ve vasıf ve ahlakının şöyle ve böyle olacağını haber verdi; ve müridleri o haberi kaydedip bu zâtın zuhurunu (ortaya çıkışını) gözetlediler. Veyahut bu haberin doğruluğuna intizaren (bekleyerek) kaydettiler" demek olur. Bu iki şerefli zâtın hayat hikayeleri Nefehâtü'l-Üns'de münderiçtir (içindedir).

Nitekim Sadreddîn Konevî hazretleri, kendi şeyhi olan Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinden nakl edip buyururlar: “Şeyhim buyurdu ki: "Hak Teâlâ hazretleri, senin pederin İshak bin Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvâkını ve makāmâtını ve tecelliyâtını ve mükâşefatını ve Hak Teâlâ'dan bilcümle huzûzunu, benim Endülüs'den Rûm tarafına hareketimden mukaddem, bana gösterdi." Ve Hz. Sadreddîn (k.s.), Kitâb-ı Fükûk'de buyururlar ki: "Bizim şeyhin husûsî bir nazarı var idi. Bir kimsenin hâline muttali' olmak istediği vakit, ona bir nazar ederdi. Onun uhrevî ve dünyevî ahvâlinden haber verirdi." Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bu gibi ahvâl çokdur. İşte bu gibi zevât, nâkısları terbiye kudretini hâizdirler. Kendilerinde bu nazar olmayan evliyâ, nefislerinde kâmil iseler de, başkalarını mertebe-i kemâle îsâle muktedir değildirler. Artık meşâyih-ı rüsûma ne kalacağı kıyâs olunsun. rekâtını gözetlemek demekdir. Ya'ni, "Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin doğacağını ve evsâf ve ahlâkı şöyle ve böyle olacağını haber verdi; ve mürîdleri o haberi kayd edip bu zâtın zuhûrunu gözetlediler. Veyâhud bu haberin sıdkına intizâren kayd ettiler" demek olur. Bu iki zât-ı şerîfin tercüme-i hâlleri Nefehâtü'l-Üns'de münderiçdir.

## Ebu'l-Hasan Harakānî (r.a)in doğmasından senelerce evvel Ebâ Yezîd'in müjde vermesi ve onun sûretinin ve sîretinin bir bir nişânını vermesi ve târîh yazıcıların onu rasad için yazması

1797. O Bâyezîd'in hikâyesini işittin ki, Ebu'l-Hasan'ın halinden evvelce gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1797. O Bayezid'in hikâyesini işittin ki, Ebu'l-Hasan'ın hâlinden evvelce gördü.

O Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin menkıbelerinde kayıtlı olan bir kıssayı işittin ki, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri doğmadan evvel onun hâlinden ve özelliklerinden haber verdi. Şöyle ki:

O Bayezîd-i Bistâmî hazretlerinin menâkıbında mazbût olan bir kıssayı işittin ki, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri doğmadan evvel onun hâlinden ve evsâfından haber verdi. Şöyle ki:

1798. Bir gün o takva sultanı müridleriyle beraber, sahrâ ve çöl tarafına geçiyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1798. Bir gün o takva sultanı (Allah'tan korkan ve sakınan hükümdar) müridleriyle (tasavvuf yolunda ilerleyen öğrencileriyle) beraber, çöl ve kır tarafına geçiyordu.

1799. Ona ansızın Harakan tarafından, Rey şehri etrafında latif koku geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1799. Ona ansızın Harakan tarafından, Rey şehri etrafında latif koku geldi.

"Harakan", Bistâm'a yakın Horasan'dan bir köyün adıdır. "Ha"nın kesresi ve "ra"nın sükûnuyla "Hırkan" da derler. "Sevâd" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "şehir etrafı" anlamı uygundur. Yani, "Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin burun deliklerine Harakan köyü tarafından bir koku geldi."

"Harakan", Bistâm'a yakın Horasan'dan bir karyenin adıdır. "Ha"nın kesri ve "ra"nın sükûnuyla "Hırkan" dahi derler. "Sevâd", müteaddid ma'nâları vardır.Burada "şehir etrâfi" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin meşâmmına Harakān karyesi tarafından bir koku geldi."

1800. Hem orada nâle-i müştâk etti; kokuyu havadan kokladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1800. Hem orada özlemle inledi; kokuyu havadan kokladı.

1801. Latif kokuyu âşıkça çekiyordu. Onun canı havadan bâde tadıyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1801. Latif kokuyu âşıkça çekiyordu. Onun canı havadan bâde tadıyordu.

O duyduğu latif manevî kokuyu, âşıklara özgü olan bir tavır ile içine çekiyordu. Onun ruhu, esintili havadan ilahi olan bâdeyi tadıyordu.

O duyduğu latîf ma'nevî kokuyu âşıklara mahsûs olan bir tavr ile içine çekiyor idi. Onun rûhu, havâ-yı nesîmîden ilâhî olan bâdeyi tadıyor idi.

1802. Bir bardak ki, o buzlu sudan dolu olur, onun zâhirinde ter gibi peyda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1802. Bir bardak ki, o buzlu su ile dolu olur, onun görünen yüzeyinde ter gibi belirir.

1803. O, havanın soğukluğundan bir su olmuştur; o bardağın içinden dışarıya rutubet sıçramadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1803. O, havanın soğukluğundan bir su olmuştur; o bardağın içinden dışarıya nem sıçramadı.

1804. Koku getirici hava ona su oldu; su dahi ona hâlis şarab oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1804. Koku getiren hava ona su oldu; su dahi ona hâlis şarap oldu.

Bu üç şerefli beyit, manevî, latif koku getiren havanın ne şekilde şarap olduğunu akla yaklaştırmak için verilmiş bir örnektir. Örneğin, bir sürahinin içine buzlu su konulduğu zaman, onun yüzeyinin etrafında bir buğu belirir ve onun etrafı terler. Sürahinin dışındaki ter ve rutubet, içindeki suyun dışarıya sızmasından değildir; aksine onu kuşatan sıcak esintili hava, o sürahiye temas edince soğuyup yoğunlaşmıştır. Çünkü kimya bilimine göre esintili hava ile suyu oluşturan temel unsurlar aynıdır ki, bunlar hidrojen ve oksijendir. Bu sebeple esintili hava suya dönüşmüştür. Ve eşyanın suretlerinde bilimsel olarak sürekli dönüşümler sabittir. İşte bunun gibi, o manevî latif kokuyu getiren hava suya ve su dahi Bayezid-i Bistamî hazretleri için hâlis şaraba dönüşmüştür. Varlıkta dönüşüm sabit olduktan sonra, evliyâullah (Allah dostları) için aklen bu tür dönüşümler dahi imkânsız değildir.

Bu üç beyt-i şerîf, ma'nevî latîf koku getiren havanın ne vech ile bâde olduğunu akla takrib için îrâd edilmiş olan bir misâldir. Meselâ bir sürâhînin içine buzlu su konulduğu vakit, onun sathının etrafında bir buğu peyda olur ve onun etrafı terler. Sürâhinin dışındaki ter ve rutûbet, içindeki suyun hârice neşf etmesinden değildir; belki onu muhît olan sıcak havâ-yı nesîmî, o sürâhiye temâs edince soğuyup tekâsüf etmiştir. Zîrâ bi'l-kimyâ havâ-yı nesîmî ile suyu terkîb eden esâs-ı anâsır müttehiddir ki, müvellidü'l-mâ ile müvellidü'l-humûzadır. Binâenaleyh havâ-yı nesîmî suya istihâle etmiştir. Ve suver-i eşyâda fennen istihâlât-ı mütemâdiye sabittir. İşte bunun gibi, o ma'nevî latîf kokuyu getiren hava suya ve su dahi Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri için hâlis şarâba istihâle etmişdir. Vücûdda istihâle sabit olduktan sonra, evliyâullah için aklen bu nevi' istihâlât dahi müsteb'ad değildir.

1805. Vaktaki onda asar-ı mestî zahir oldu, o demde bir mürîd ona erişdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1805. Onda sarhoşluk eserleri ortaya çıktığında, o anda bir mürid ona ulaştı.

Bayezid-i Bistâmî hazretlerine havadan dönüşen manevî şarap ulaşıp ondan sarhoşluk eseri ortaya çıktığı zaman, onun huzuruna bir mürid geldi.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine havadan istihâle eden şarâb-ı ma'nevî erişip ondan sarhoşluk eseri zâhir olduğu vakit, onun huzûruna bir mürîd geldi.

1806. Müteakiben ona sordu ki: "Bu ahvâl-i latîf ki, beş ve altı hicabından hariçdir ?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1806. Ardından ona sordu ki: "Bu latif haller, beş ve altı perdesinden dışarıda mıdır?"

"Beş"ten kasıt, beş dış duyu organı; "altı"dan kasıt ise alt, üst, aşağı, yukarı, sağ ve sol yönlerdir ki bunlar taayyünlerin (belirginleşmelerin) gereğidir. Bunlar ruhlar âleminin perdeleri ve örtüleridir. Mürid, şeyhi olan Bayezid-i Bistâmî hazretlerine sordu ki: "Sende ortaya çıkan bu latif haller, beş duyu ve altı yön perdelerinin dışından mıdır?"

"Beş"den murâd, havass-i hamse-i zâhire ve "altı"dan murâd, alt, üst, aşağı, yukarı, sağ ve sol cihetlerdir ki muktezâ-yı taayyünâttır. Bunlar âlem-i ervâhın hicâbları ve perdeleridir. Mürîd, şeyhi olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine sordu ki: "Sende zâhir olan bu ahvâl-i latîf, beş havâs ve altı cihet perdelerinin haricindendir ?"

1807. Senin yüzün gâh kırmızı ve gâh sarı ve gâh beyaz oluyor. Ne hâldir ve ne beşarettir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1807. Senin yüzün bazen kırmızı, bazen sarı ve bazen beyaz oluyor. Bu ne hâldir ve ne müjdedir?

Bu latif haller sebebiyle sen renkten renge giriyorsun; o hâl ne hâldir ve nasıl bir müjdedir?

Bu ahvâl-i latîf sebebiyle sen renkten renge giriyorsun; o hâl ne hâldir ve nasıl bir müjdedir?

1808. Koku çekiyorsun; halbuki zâhirde gül yoktur; şübhesiz gaybdandır ve gülün gülzarındandır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1808. Koku çekiyorsun; halbuki görünen yerde gül yoktur; şüphesiz gaybdandır ve gülün gül bahçesindendir?

"Gül"den maksat, ilâhlık mertebesi ve Muhammedî hakikattir ki, bu mertebe, bütün ilâhî isim ve sıfatların toplamını taşır. Bu sebeple ona "küll mertebesi" de derler. "Gül bahçesi"nden maksat, ruhlar mertebesidir. Yani, "Görünen yerde koklanacak bir gül olmadığı hâlde, sen sürekli koku çekip duruyorsun. Anlaşılıyor ki, bu koku sana gayb tarafından gelmektedir; ve bu koku şüphesiz küll olan ilâhlık mertebesinin gül bahçesi olan ruhlar mertebesindendir?"

"Gül"den murâd, mertebe-i ulûhiyyet ve hakîkat-i muhammediyyedir ki, bu mertebe, kâffe-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye cem'iyyetini hâizdir. Bu sebeble ona "mertebe-i küll" dahi derler. "Gülzâr"dan murâd, mertebe-i ervâhdır. Ya'ni, "Zâhirde koklanacak bir gül olmadığı hâlde, sen muttasıl koku çekip duruyorsun. Anlaşılıyor ki, bu koku sana gayb tarafından gelmekdedir; ve bu koku şübhesiz küll olan mertebe-i ulûhiyyetin gülzârı olan mertebe-i ervâhdandır?"

1809. Ey sen, her bir hodkamenin cânının kâmısın. Her dem sana gaybdan bir haber ve nâme vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1809. Ey sen, her bir hodkâmın canının muradısın. Her an sana gaybdan bir haber ve mektup vardır.

"Kâm", maksat, murat ve arzu anlamındadır. "Hodkâm"ın lügat anlamı "kendini beğenen ve hodpesent" demektir. Ankaravî hazretleri "kendi muradına ulaşan ve kendi kendini seven ve murat eden" anlamını vermiştir. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Hodkâm"dan maksat, Hakk âşığıdır; ve hodkâm âşık odur ki, kendi maksadını seçme hususunda hiçbir kimse ile istişare etmez ve kimsenin sözüyle kendi maksadından vazgeçmez. Nitekim Hafız-ı Şîrâzî buyurur:

"Benim bütün işim hodkâmlıktır; nihayet beni kötü şöhrete sürükledi."

Yani "Ey Hakk âşığı, sen bir ruhun maksadısın. Her an sana gayb tarafından bir haber ve bir mektup gelir" demek olur.

"Kâm”, maksûd ve murâd ve arzû ma'nâsınadır. "Hod-kâme”nin ma'nâ-yı lügavîsi "kendini beğenen ve hod-pesend" demek olur. Ankaravî hazretleri "kendi murâdına vâsıl olan ve kendi kendini seven ve murâd eden" ma'nâsını vermişdir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Hod-kâme"den murâd, âşık-ı Hakkānîdir; ve âşık-ı hodkâm odur ki, kendi maksûdunu ihtiyâr hususunda hiçbir kimse ile meşveret etmez ve kimsenin sözüyle kendi maksûdundan dönmez. Nitekim Hafız-ı Şîrâzî buyurur:

"Benim bütün işim hodkâmlıkdır; nihâyet beni bed-namlığa çekti."

Ya'ni "Ey âşık-ı Hakkānî, sen bir rûhun maksûdusun. Her an sana cânib-i gaybdan bir haber ve bir mektûb gelir" demek olur.

1810. Her bir dem Ya'küb gibi bir Yûsuf'dan senin meşâmmına bir şifa erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1810. Her an Yakup gibi senin burnuna bir Yusuf'tan bir şifa ulaşır.

"Şifî", şifa kelimesinin imale edilmiş (uzatılmış) şeklidir. "Yusuf"tan kastedilen, olgun ruhlardan birinin şerefli ruhudur.

"Şifî", şifâ kelimesinin imâle olunmuş şeklidir. "Yûsuf"dan murâd, ervâh-ı kâmilândan birinin rûh-ı şerîfidir.

1811. "O testiden bizim üzerimize bir katre dök; o gülistandan bize bir şemme söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1811. "O testiden bizim üzerimize bir damla dök; o gülistandan bize bir koku söyle!"

Yani, "O ilahi aşk şarabı ile dolu olan testiden bizim üzerimize de bir damla dök! Biz de o sarhoşluk zevkiyle tat alalım ve o ruhlar gülistanından bize de bir koku açıklama ver!"

Ya'ni, "O şarâb-ı aşk-ı ilâhî ile dolu olan testiden bizim üzerimize de bir katre dök! Biz de o zevk-i sekr ile mütezevvik olalım ve o gülistân-ı ervâh-dan bize de bir şemme îzâhât ver!"

1812. "Ey büyüklüğün cemâli, âdei tutmadık ki bizim dudağımız kuru, sen yalnız içesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1812. "Ey büyüklüğün güzelliği, âdet edinmedik ki bizim dudağımız kuru, sen yalnız içesin!"

Yani, "Bizler senin müridin ve manevî evladınız. Ey büyüklük ve yüce gönüllülük anlamının güzelliğini ve cemalini temsil eden üstadımız! Şimdiye kadar gayb tarafından aldığın feyizlerden bize de pay ve dağıtım buyurdun ve ilahî ihsandan bizi mahrum etmedin, biz bu hale alıştık. İçtiğin şarabın lezzetinden bize de tattırdın. Dudaklarımız o şaraptan kuru kalmadı. Bu sebeple şimdi bu şaraptan da bize ihsan et!"

Ya'ni, "Bizler senin mürîdin ve ma'nevî evladınız. Ey büyüklük ve ulüvv-i cenâb ma'nâsının cemâlini ve güzelliğini temsil eden üstâdımız! Şimdiye kadar cânib-i gaybdan aldığın füyûzâttan bize de taksîm ve tevzî buyurdun ve ihsân-ı ilâhîden bizi mahrûm etmedin, biz bu hâle alıştık. İçtiğin şarabın lezzetinden bize de tattırdın. Dudaklarımız o şarâbdan kuru kalmadı. Binâenaleyh şimdi bu şarâbdan da bize ihsân et!"

1813. "Ey feleği çevik tayyedici ve çevik kalkıcı, içtiğin şeyden bizim üzerimize bir cür'a dök!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1813. "Ey feleği çevik tayyedici ve çevik kalkıcı, içtiğin şeyden bizim üzerimize bir cür'a dök!"

"Felek"ten kasıt, varlık mertebeleridir ve Allah'ta seyir (Allah'a doğru manevî yolculuk) hâlleridir; "çevik kalkmak"tan kasıt ise, sekir (manevî sarhoşluk) hâlinden hızla sahv (ayılma, kendine gelme) hâline gelmektir. Yani, "Ey varlık mertebelerini hızla kat eden ve Allah'ta seyirdeki hâlleri çabucak geçen ve o mertebelerin ve hâllerin hükümlerinde istiğraktan (tamamen dalmaktan) çabuk ayılıp sahv hâline gelen üstadımız! Bu seyir esnasında içtiğin manevî şaraptan bizim üzerimize de bir yudum dök!" Çünkü sen kâmilsin ve hiçbir mertebenin hükümleriyle hicap (perde) içinde kalmazsın!

"Felek"den murâd, merâtib-i vücûddur ve etvâr-ı seyr-fillahdır; ve “çevik kalkmak"dan murâd, hâl-i sekirden sür'atle hâl-i sahva gelmekdir. Ya'ni, "Ey vücudun merâtibini sür'atle tayyeden ve seyr-i fillahdaki etvârı çabuk çabuk kat' eyleyen ve o merâtib ve etvârın ahkâmında istiğrâkdan çabuk ayılıp hâl-i sahva gelen üstâdımız! Bu seyr esnasında içtiğin şarâb-ı ma'nevîden bizim üzerimize de bir cür'a dök!" Zîrâ sen kâmilsin ve hiçbir mertebenin ahkâmıyla hicâb içinde kalmazsın!

1814. "Devranda artık senden başka meclisin beyi yoktur. Ey şah, hariflere nazar et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1814. "Devirde artık senden başka meclisin beyi yoktur. Ey şah, arkadaşlarına bak!"

"Harîf", işi ve sanatı bir olan, dost ve sohbet arkadaşı anlamındadır. Yani, "Bu devirde bizim için senden başka bizim topluluğumuzun beyi, reisi ve üstadı yoktur. Biz, marifetlerin ve hakikatlerin öğretilmesi konusunda ancak seni üstat edindik. Ey şahımız, dostlarına ve sohbet arkadaşlarına bak!"

"Harîf", işi ve san'atı bir olan ve dost ve musahib ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bu devirde bizim için senden başka bizim cem'iyetimizin beyi ve reîsi ve üs- tâdı yokdur. Biz ta'lîm-i maârif ve hakäyık hususunda, ancak seni üstâd ittihâz ettik. Ey şâhımız, yârânına ve musâhiblerine nazar et!

1815. "Bu meyi el altında içmek ne vakit mümkin olur? Mey muhakkak adamı rüsvâ edicidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1815. "Bu şarabı el altında içmek ne zaman mümkün olur? Şarap kesinlikle insanı rezil edicidir!"

Bu manevî şarabı gizli içmek mümkün değildir; o şarap, mutlaka etkisini ortaya çıkarıp insanı rezil eder. "Rezil etmek"ten maksat, temkin (ihtiyatlı ve ölçülü olma hâli) hâlinden çıkarır demektir.

"Bu şarâb-ı ma'nevîyi gizli içmek mümkin değildir; o şarâb, mutlakā eserini meydana çıkarıp adamı rüsvây eder. “Rüsvay etmek"den murâd, hâl-i temkînden çıkarır demekdir."

1816. "Kokuyu mestûr ve meknûn eder; kendinin sarhoş gözünü nasıl yapar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1816. "Kokuyu gizler ve saklar; kendinin sarhoş gözünü nasıl yapar?"

Yani, "Şarap içen kimse, onun kokusunu karanfil gibi bazı kokulu şeyler yemek suretiyle örter ve saklar. Kendinin sarhoş gözünü ve mestane bakışlarını nasıl saklayabilir?" Sen dahi bu manevî şarabın kokusunu, mürşidâne tasarruflarınla bizim ruhumuzun koku alma duyusundan saklayabilirsin. Fakat senin şerefli bedeninde ortaya çıkan o sarhoşluk eserini ve hâllerini bizim zahirî gözümüzden nasıl saklarsın? Biz senin hâllerinden manevî şarap içtiğini anlamaktayız.

Ya'ni, "Şarâb içen kimse, onun kokusunu karanfil gibi ba'zı kokulu şeyler yemek sûretiyle setr eder ve saklar. Kendinin sarhoş gözünü ve mestâne bakışlarını nasıl saklayabilir?" Sen dahi bu şarâb-ı ma'nevînin kokusunu, tasarrufât-ı mürşidânen ile bizim meşâmm-ı rûhumuzdan saklayabilirsin. Fakat senin cism-i şerîfinde zâhir olan o sarhoşluk eserini ve evzâ'ını bizim zâhirî gözümüzden nasıl saklarsın? Biz senin evzâ'ından şarâb-ı ma'nevî içtiğini anlamaktayız.

1817. "Bu ise, o koku değildir ki, cihanda yüz binlerce perde onu gizli tuta!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1817. "Bu ise, o koku değildir ki, dünyada yüz binlerce perde onu gizli tuta!"

Ey üstat, senin kokladığın bu kokunun etkisini bu maddî âlemde yüz binlerce tedbir örtüp gözlerden saklayamaz; çünkü mana, maddeye hâkimdir.

"Ey üstâd, bu senin kokladığın kokunun te'sîrini bu âlem-i sûrette, yüz binlerce tedbîr örtüp nazarlardan saklayamaz; zîrâ ma'nâ sûrete hâkimdir."

1818. "Onun keskinliğinden sahrâ ve çöl dolu oldu; çöl nedir ki ! Dokuz feleği de geçti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1818. "Onun keskinliğinden sahra ve çöl dolu oldu; çöl nedir ki! Dokuz feleği de geçti!"

Keşif ehli olanlara göre dokuz felek şunlardır: 1. Arş Feleği'dir ki, ona "küllî cisim" de derler. 2. Kürsî Feleği'dir ki, ona "sabit yıldızlar feleği" ve "burçlar feleği" de derler. 3. Zühal Feleği 4. Müşteri Feleği 5. Mirrih Feleği 6. Şems Feleği 7. Zühre Feleği 8. Utarid Feleği 9. Kamer Feleği. Keşif ehlinin bu açıklamaları, astronomi bilimi âlimlerinin bakış açısından farklıdır. Çünkü keşif ehli, sonsuz uzayda peş peşe oluşan ve bozulan cisimler âlemine "Arş feleği" ve "küllî cisim" de derler ki, astronomi ehlinin rasat (gözlem) yoluyla keşifleri bu Arş feleği ve küllî cisim dairesinde gerçekleşir. "Arş", lügatte mülk, taht ve bina anlamlarına gelir. Küllî cisim ve izafî varlık âlemi ise Rahman'ın mülkü, tahtı ve binasıdır. Çünkü Hak'ın mutlak varlığı bu izafî varlık olan Arş'ına yayılmıştır. الرَّحْمَن عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân arş üzerine istivâ etti"] ayet-i kerimesinde bu anlama işaret buyurulur. Arzın sakinlerinden olan keşif ehli, yaratılışla ilgili bağıntılar ve ilişkiler sebebiyle, Arş feleğinden, yaşadıkları arza iniş suretiyle, felek mertebeleri belirlemeye lüzum gördüklerinden, bu Arş feleğinden Kamer feleğine kadar dokuz felek kabul etmişler ve bu dokuz felek arasındaki iniş ve yükseliş hakkında da birçok ayrıntı ve açıklama vermişlerdir. Şerefli beytin anlamı şudur: Yani, "O kokunun keskinliğinden dolayı tesiri, sahrayı ve çölü doldurdu. Sahra ve çöl ne demek! Dokuz feleği, yani cismaniyet ve mülk âlemini geçti, melekût âlemine yayıldı!"

Ehl-i keşfe nazaran dokuz felek şunlardır. 1. Felek-i Arş'dır ki, “cism-i küll" dahi derler. 2. Felek-i Kürsîdir ki, "felek-i sevâbit ve "felekü'l-burûc" dahi derler. 3. Felek-i Zühal 4. Felek-i Müşterî 5. Felek-i Mirríh 6. Felek-i Şems 7. Felek-i Zühre 8. Felek-i Utârid 9. Felek-i Kamer. Ehl-i keşfin bu beyânâtı ilm-i hey'et ulemâsının nokta-i nazarından başkadır. Zîrâ ehl-i keşf fezâ-yı bînihâyede peyderpey tekevvün ve tefessüd eden âlem-i cisme "felek-i Arş" ve "cism-i küll" dahi derler ki, ehl-i hey'etin keşfiyyât-ı rasadiyyesi bu felek-i Arş ve cism-i küll dâiresinde vâki' olur. "Arş", lügatte mülk ve taht ve binâ ma'nâlarına gelir. Ve cism-i küll ve vücûd-ı izâfî âlemi ise Rahmân'ın mülkü ve tahtı ve binâsıdır. Zîrâ vücûd-ı mutlak-ı Hak bu vücûd-ı izâfî Arş'ına sârî-dir. الرَّحْمَن عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ["Rahmân arş üzerine istivâ etti"] âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Arzın sekenesinden olan ehl-i keşf, münâsebât ve irtibâtât-ı halkıyye sebebiyle, felek-i Arş'dan, yaşadıkları arza nüzûl sûretiyle, merâtib-i felek ta'yînine lüzûm gördüklerinden, bu felek-i Arş'dan felek-i Kamer'e kadar dokuz felek i'tibâr etmişler ve bu dokuz felek arasındaki nüzûl ve urûc hakkında da birçok tafsîlât ve îzâhât i'tâ buyurmuşlardır. Ma'nâ-yı beyt-i şerîf budur: Ya'ni, "O kokunun keskinliğinden dolayı te'sîri, sahrâyı ve çölü doldurdu. Sahrâ ve çöl ne demek! Dokuz feleği, ya'ni cismâniyet ve mülk âlemini geçti, âlem-i melekûta yayıldı!"

1819. Bu küpün başını sıwa ile tutma, zîrâ bu çıplak muhakkak örtü kabul edici değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1819. Bu küpün başını sıva ile tutma, çünkü bu çıplak kesinlikle örtü kabul edici değildir!

"Kehgil", saman ile karışık çamur anlamındadır ki, sıva kastedilir. "Hum"dan, yani küpten kastedilen, beşerî varlıktır; "sıva"dan kastedilen ise, bedensel hâller ve dilsel sözlerdir. "Çıplak"tan kastedilen, Rahmânî nefes (Allah'ın varlığa can veren nefesi)dir. Yani, "Ey üstat, beşerî varlığın küpünün ağzını bedensel hâller ve dilsel sözlerle sıvayıp kapatma, yani susma! Çünkü bu taayyünden (belirginleşme, somutlaşma) arınmış ve çıplak olan Rahmânî nefes, şiddetinin kemâlinden dolayı, örtü kabul edici değildir. O, her bir örtüyü yırtıp meydana çıkarır."

"Kehgil", saman ile karışık çamur ma'nâsınadır ki, sıva murâd olunur. "Hum", küpden murâd, vücûd-ı beşerî; "sıva"dan murâd, evzâ'-ı cismânî ve elfâz-ı lisânîdir. "Çıplak"dan murâd, nefes-i Rahmânî'dir. Ya'ni, "Ey üstâd, vücûd-ı beşerînin küpünün ağzını evzâ'-ı cismânî ve elfâz-ı lisânî ile sıvayıp kapatma, ya'ni sükût etme! Zîrâ bu taayyünden muarrâ ve çıplak olan nefes-i Rahmânî, kemâl-i şiddetinden dolayı, örtü kabûl edici değildir. O her bir örtüyü yırtıp meydana çıkarır."

1820. Lutf et, [ey sır bilen], sır söyleyici olan! O şeyi ki senin doğanın onu sayd etti, açık söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1820. Lütfet, [ey sır bilen], sır söyleyici olan! O şeyi ki senin doğan kuşun onu avladı, açık söyle!

"Doğan"dan kasıt, Hz. Bâyezîd'in yüce ruhudur. Yani, "Gayb sırlarına vâkıf olup o sırları haber veren üstadımız, senin doğan kuşu gibi olan yüce ruhunun gayb âleminden avladığı şey, yani sır ne ise, onu bize açıkça söyle!"

"Doğan"dan murâd, Hz. Bâyezîd'in rûh-ı şerîfidir. Ya'ni, "Esrâr-ı gayba vâkıf olup o esrârı haber veren üstâdımız, senin doğan kuşu gibi olan rûh-ı şerîfinin âsumân-ı gaybdan avladığı şey, ya'ni sır ne ise, onu bize açık söyle!"

1821. Dedi: "Nebî'ye Yemen'den geldiği gibi bana çok acıb bir koku geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1821. Dedi: "Peygamber'e Yemen'den geldiği gibi bana çok acayip bir koku geldi!"

Bayezid-i Bistami (k.s.) hazretleri müridin sorusuna cevap olarak buyurdu ki: "Şanlı Peygamber Efendimiz'e Yemen yönünden gelen bir koku gibi, bana da acayip bir koku geldi!"

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri mürîdin suâline cevâben buyurdu ki: "Resûl-i zîşân Efendimiz'e Yemen cihetinden gelen bir koku gibi, bana da acîb bir koku geldi!"

1822. "Öyle ki, Muhammed "Sabanın eli ile bana Yemen'den Huda'nın kokusu geliyor!" buyurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1822. "Öyle ki, Muhammed "Sabanın eli ile bana Yemen'den Huda'nın kokusu geliyor!" buyurdu."

O koku hakkında âlemlerin efendisi Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, "Sabâ rüzgârı vasıtasıyla bana Yemen'den Hakk'ın kokusu geliyor" buyurdu. Bu şerefli beyit, "Ben Yemen tarafından Rahman'ın nefesini buluyorum" anlamındaki hadîs-i şerîfe işarettir. Bu hadis-i şerîfin anlamı hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, "Rahman'a mensup olan nefes, Medine'de oturan şerefli Ensar topluluğudur; çünkü şanlı Resûl ile şerefli ashab, Kureyş inkârcılarının eziyet ve cefasından bu şerefli topluluk sayesinde kurtuldular; ve Ensar'ın aslı Yemen tarafından olup Medine-i Münevvere'ye yerleşmiştir" demişlerdir. Bazıları da, "Yemen halkından olan Üveys Karanî hazretleridir" demişlerdir. Aşağıdaki şerefli beytin açıklığına göre Hz. Pîr efendimiz Üveys Karanî anlamını benimsemişlerdir. Hadis-i şerîf metninde "sabâ" lafzı bulunmadığı halde şerefli beyitte "sabâ"nın zikri, sabâ rüzgârının Yûsuf (a.s.)ın kokusunu babası Ya'kūb (a.s.)a getiren latif bir rüzgâr olmasından kaynaklanır ki, yukarıda 1810 numaralı beyitte bu anlama işaret buyurulmuştur. Ve ayet-i kerîmede de Ya'kūb (a.s.)dan hikâye edilerek "Ben muhakkak Yûsuf'un kokusunu buluyorum" buyurulur. Ve âşıklar bu rüzgârı maşuklarının habercisi ve elçisi sayıp çoğunlukla şiirlerinde ona hitap ederler. Mısra:

Gel ey nesîm-i sabâ kûy-i yârdan ne haber

Ve:

In nilte yâ ríha's-sabâ yevmen ilâ arzı'l-Harem Belliğ selâmî Ravzaten fihe'n-Nebiyyü'l-muhterem

"Ey sabâ rüzgârı, eğer sen bir gün Harem diyarına ulaşırsan, benim selamımı, içinde saygıdeğer Peygamber'in medfun bulunduğu Ravza'ya ilet!"

Bu sebeple Şeyh Ebû Ali Dekkāk (k.s.) "Rüzgâr âşıkların elçisidir" buyurmuştur.

"O koku hakkında Server-i âlem Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, "Sabâ rüzgârı vasıtasıyla bana Yemen'den Hakk'ın kokusu geliyor" buyurdu." Bu beyt-i şerifde انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'ni "Ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum" hadîs-i şerîfine işarettir. Bu hadis-i şerîfin ma'nâsı hakkında ulemâ ihtilaf etmişlerdir. Ba'zıları "Rahmân'a mensûb olan nefes", "Medine'de sâkin bulunan ensâr-ı kirâm tâifesidir; zîrâ Resûl-i zîşân ile ashâb-ı kirâm Kureyş münkirlerinin ezâ ve cefâsından bu tâife-i kirâm sebebiyle halâs oldular; ve ensârın aslı Yemen tarafından olup Medîne-i Münevvere'de tavattun etmişdir" demişlerdir. Ba'zıları da, "Ahâlî-i Yemen'den olan Üveys Karanî hazretleridir." demişlerdir. Atîdeki beyt-i şerîfin sarâhatına nazaran Hz. Pîr efendimiz Üveys Karanî ma'nâsını iltizâm buyurmuşlardır. Metn-i hadis-i şerîfde "sabâ" lafzı bulunmadığı halde beyt-i şerîfde "saba"nın zikri, sabâ rüzgârının Yûsuf (a.s.)ın kokusunu peder-i Ya'kūb (a.s.)a getiren latîf bir rüzgâr olmasından nâşîdir ki, yukarıda 1810 numaralı beyitte bu ma'naya işâret buyurulmuştur. Ve âyet-i kerîmede de Ya'kūb (a.s.)dan hikâyeten إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yusuf, 12/94) ya'ni "Ben muhakkak Yûsuf'un kokusunu buluyorum” buyurulur. Ve âşıklar bu rüzgârı ma'şûklarının muhbiri ve resûlü addedip ekseriyâ şiirlerinde ona hitâb ederler. Mısra':

Gel ey nesîm-i sabâ kûy-i yârdan ne haber

Ve:

In nilte yâ ríha's-sabâ yevmen ilâ arzı'l-Harem Belliğ selâmî Ravzaten fihe'n-Nebiyyü'l-muhterem

"Ey sabâ rüzgârı, eğer sen bir gün arz-ı Harem'e nâil olursan, benim selâmımı, kendisinde Nebiyy-i muhterem medfün bulunan Ravza'ya tebliğ et!"

Bu sebebden Şeyh Ebû Ali Dekkāk (k.s.) الريح رسول العشاق ya'ni "Rüzgâr âşıkların elçisidir" buyurmuştur.

1823. Vis'in canından Râmîn'in kokusu erişirdi; Yezdân'ın kokusu da Üveys'den erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1823. Vis'in canından Ramin'in kokusu erişirdi; Yezdan'ın kokusu da Üveys'ten erişir.

"Vis" ve "Vise" âşığın, "Ramin" ise onun maşukasının ismidir. Yani, "Vis'in canı maşuku olan Ramin'in aşk ve muhabbeti ile dolmuş olduğundan, o aşk ve muhabbet, nefes alıp vermesi vasıtasıyla ve ahlarıyla dışına taşar; esen rüzgârlara karışır; ve rüzgârlardan kendisine, maşuku olan Ramin'in kokusu erişir idi. Bunun gibi Üveys Karanî hazretlerinin latif canı da ilahi aşk ile dolu olduğundan, onun şerefli vücudundan, seher vakitlerinde pek ziyade taşan bu aşk ve muhabbet dahi sabah rüzgârına karışır ve bu rüzgâr vasıtasıyla şanlı Resul Efendimiz'in nübüvvet kokusu alan burunlarına ulaşırdı."

"Vîs" ve "Vîse" âşıkın ve “Râmîn" dahi onun ma'şûkasının ismidir. Ya'ni, "Vîs'in canı ma'şûku olan Râmîn'in aşk ve muhabbeti ile dolmuş olduğundan, o aşk ve muhabbet, teneffüsü vâsıtasıyla ve âhlarıyla dışına taşar; esen rüzgârlara karışır; ve rüzgârlardan kendisine, ma'şûku olan Râmîn'in kokusu erişir idi. Bunun gibi Üveys Karanî hazretlerinin cân-ı latîfi de aşk-ı ilahî ile dolu olduğundan, onun vücûd-ı şerîfinden, seher vakitlerinde pek ziyâde taşan bu aşk ve muhabbet dahi sabâ rüzgârına karışır ve bu rüzgâr vâsıtasıyla Resûl-i zîşân Efendimiz'in meşâmm-ı nübüvvet-penâhîlerine vâsıl olurdu."

1824. Üveys'den ve Karan'dan acib koku, muhakkak Nebî'yi sarhoş ve pür-tarab etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1824. Üveys'ten ve Karan'dan gelen şaşırtıcı koku, şüphesiz Peygamber'i sarhoş ve sevinçle doldurdu.

"Karan", Yemen köylerinden birinin ismidir. Yani, "Üveys hazretlerinden ve Yemen'in "Karan" köyünden yayılan Hak kokusu, Resûl-i Ekrem hazretlerini sarhoş ve çok sevinçli yaptı." Bilinmeli ki, bedenin koku alma duyusu, cisimler âleminin iyi ve kötü kokularını duyduğu gibi, ruhun koku alma duyusu da, ruhanî âlemin iyi ve kötü kokularını duyar. Ruhanî koku alma duyusu, cismanî koku alma duyusu ile kapalı olan kimseler bu ruhanî kokuları duyamaz. Örneğin cismanî âlemde, çok hoş esans kokuları içinde gerçekleşen fuhşiyatın ruhanî âleme yayılan kokuları çok pis ve murdar olur. Bu kokuları ancak ruhanî koku alma duyusu açık olanlar duyar. Bu gibi kişiler, bu sebeple o gibi yerlerden hızla kaçarlar. Ve ruhanî âleme yayılan bu kokular, geriye doğru bir dönüşle tekrar cismanî âleme yayılıp türlü türlü mikropların oluşmasına sebep ve kolera ve veba gibi türlü türlü hastalıkların yayılmasına neden olur. Nasıl ki I. cildin 88 numaralı beyt-i şerifinde وز زنا افتد و با اندر جهات yani "Zinadan dahi her tarafa yayılan hastalık istila eder" buyurulmuş idi. Fakat ruhanî koku alma duyusu kapalı olan cismanî kimseler, böyle kokular olduğunu, tam cehaletlerinden inkâr ederler.

"Karan", Yemen karyelerinden birinin ismidir. Ya'ni, "Üveys hazretlerinden ve Yemen'in "Karan" karyesinden intişâr eden Hak kokusu, Resûl-i Ekrem hazretlerini sarhoş ve ziyâde mesrûr etti." Ma'lûm olsun ki, meşâmm-1 cism, âlem-i ecsâmın iyi ve kötü kokularını duyduğu gibi, meşâmm-ı rûh dahi, âlem-i rûhânînin iyi ve kötü kokularını duyar. Meşâmm-ı rûhâniyyeti, meşâmm-ı cismâniyyet ile mesdûd olan kimseler bu rûhânî kokuları duyamaz. Meselâ âlem-i cismaniyyette, gāyet latîf esans kokuları içinde vâki' olan fuhşiyâtın âlem-i rûhâniyyete intişâr eden kokuları gayet pis ve murdar olur. Bu kokuları ancak meşâmm-ı ruhâniyyeti açık olanlar duyar. Bu gibi zevât, bu sebeble o gibi mahallerden sür'atle kaçarlar. Ve âlem-i rûhâniyyete münteşir olan bu kokular, ric'at-ı kahkariyye ile tekrar âlem-i cismâniyyete yayılıp türlü türlü mikropların tekevvününe bâis ve kolera ve vebâ gibi türlü türlü hastalıkların intişârına sebeb olur. Nitekim I. cildin 88 numaralı beyt-i şerifinde وز زنا افتد و با اندر جهات ya'ni "Zinâdan dahi her tarafa sârî hastalık müstevlî olur" buyurulmuş idi. Fakat meşâmm-ı rûhâniyyeti mesdûd olan cismânî kimseler, böyle kokular olduğunu, kemâl-i cehillerinden inkâr ederler.

1825. Vaktaki Üveys kendinden fânî olmuş idi, o zemîne mensub, asumâna mensub olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1825. Üveys kendinden fani olduğu zaman, o, yere ait olmaktan çıkıp göğe ait olmuştu.

Yani "Üveys Karanî hazretleri kendinden fani ve Hak ile baki olduğu zaman, bu sebeple o, yere ve cismaniyete ait olan şerefli zat, göğe yani ruhaniliğe ait olmuştu ve ondan ruhanî tesirler ortaya çıkardı."

Ya'ni "Üveys Karanî hazretleri vaktâki kendinden fânî ve Hak'la bâkî olmuş idi, binâenaleyh o zemîne ve cismâniyete mensûb olan zât-ı şerîf, âsumâna ya'ni rûhâniyete mensûb olmuş idi ve ondan rûhâniyet âsârı zâhir olurdu."

1826. O helîle şekerde perverde olmuşdur, artık onun acılığının çeşnisi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1826. O helile şekerde yetişmiştir, artık onun acılığının tadı olmaz.

"Helile" ve "helilec", Hindistan eriği dedikleri şeydir ki, tadı acı olur ve onu dövüp bedenin tabiatını yumuşatmak için yerler. Bu şerefli beyitte, insanın bedensel yapısı acı olan "helile"ye ve Hakk'ın Zâtî tecellîsi (Allah'ın özünden gelen tecelli) "şeker"e benzetilmiştir. Yani "Acı olan helile, şeker ile karıştırıldığı zaman, artık onun acılığı kalmadığı gibi, insan bedenine gerçekleşen Zâtî tecellî de, o bedenin acı olan nefsanî sıfatlarını giderir."

"Helîle" ve "helîlec", Hindistan eriği dedikleri şeydir ki, ta'mı acı olur ve onu döğüp tabîatı telyîn için yerler. Beyt-i şerîfde cismâniyyet-i beşeriyye acı olan "helile"ye ve tecellî-i Zâtî-i Hak "şeker"e teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni "Acı olan helîle, şeker ile mezc edildiği vakit, artık onun acılığı kalmadığı gibi, cism-i beşere vâki' olan tecellî-i Zâtî dahi, o cismin acı olan sıfât-ı nefsâniyyesini izâle eder."

1827. O helile bizlikden ve benlikden kurtulmuşdur, helîleden nakış tutar, ta'm değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1827. O helile bizlikten ve benlikten kurtulmuştur, helileden nakış tutar, tat değil.

O helile hükmünde olan insan sureti, "su" ve "meni"den, yani nefsani benliğinden, bu ilahi tecelli ile kurtulmuştur ve ilahi sıfatlarla kaim olmuştur. Gerçi halk arasında insan suretiyle oturur, kalkar; fakat onda insanlığa özgü olan nefsani benlik tadı yoktur, aksine ilahi benlik vardır ki, rızası Hakk'ın rızası ve gazabı da Hakk'ın gazabıdır. Bunların insan suretlerine bakanlar, kendilerine kıyas edip aldanırlar.

O helile mesâbesinde olan sûret-i beşeriyye, “mâ” ve “menî" den, ya'ni enâniyyet-i nefsâniyyesinden, bu tecellî-i Hakkānî ile kurtulmuşdur ve sıfât-ı rabbâniyye ile kāim bulunmuşdur. Gerçi halk arasında sûret-i beşeriyye ile oturur, kalkar; fakat onda hâssa-i beşeriyyet olan enâniyyet-i nefsâniyye ta'mı yoktur, belki enâniyyet-i Hakkāniyye vardır ki, rızâsı Hakk'ın rızâsı ve gazabı da Hakk'ın gazabıdır. Bunların sûret-i beşeriyyelerine bakanlar, kendilerine kıyâs edip aldanırlar.

1828. Bu sözün nihayeti yokdur, rücû' et! Acaba o arslan adam gaybın vahyinden ne söyledi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1828. Bu sözün sonu yoktur, geri dön! Acaba o arslan adam gaybın vahyinden ne söyledi?

"Bu, Hak'ta fânî olma ve bedensel kayıtlarından kurtulma sözünün sonu yoktur, kıssaya geri dön! Acaba o arslan adam, yani Bayezid-i Bistâmî (kuddise sırrıhu's-sâmî) hazretleri, gayb âlemine ait olan Hak'tan gelen vahy ve ilhamdan ne söyledi ve ne haber verdi?" "Tâ çi"deki "tâ" şaşkınlık içindir.

"Bu Hak'da fânî ve kuyûd-ı cismâniyyetden kurtulmak sözünün nihâyeti yoktur, kıssaya rücû' et! Acaba o arslan adam, ya'ni Bâyezîd-i Bistâmî (kuddise sırrıhu's-sâmî) hazretleri, âlem-i gayba âid olan vahy ve ilhâm-ı Hak'dan ne söyledi ve ne haber verdi?" "Tâ çi" deki "tâ" taaccüb içindir.

1829. Dedi: "Bu taraftan bir yarin kokusu erişiyor ki, bu köyde bir şehriyar erişecektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1829. Dedi: "Bu taraftan bir yarin kokusu erişiyor ki, bu köyde bir şehriyar erişecektir."

Hz. Bâyezîd, gaybın vahyinden haber vererek buyurdu ki: "Bu taraftan, yani Harakan köyü tarafından manevî bir dostun ruhanî kokusu geliyor ve bu koku haber veriyor ve diyor ki: "Bu köyde iktidar sahibi büyük bir şah ortaya çıkacaktır." "Şehriyâr" ifadesiyle Ebu'l-Hasan hazretlerinin tasarruf sahibi bir zaman kutbu olduğuna işaret buyurulur.

قول رسول صلى الله عليه و آله و سلم انى لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن Resûl (a.s.)ın "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum!" sözü

Bu şerif açıklama, yukarıda geçen 1823 numaralı şerif beyte bağlıdır ve onun anlamını destekler. Şerif açıklamayı takip eden beyitlerde Hz. Üveys'ten bahsedilmeyip, ancak Ebu'l-Hasan Harakanî hazretlerinden bahsedilmesi, bu hadis-i şerif anlamının, ruhanî kişiler arasında genel olduğunu ve her zamanda meydana geldiğini ispat etmek içindir.

Hz. Bâyezîd gaybın vahyinden haber verip buyurdu ki: "Bu taraftan, ya'ni Harakan karyesi tarafından bir yâr-ı ma'nevînin rûhânî kokusu erişiyor ve bu koku haber veriyor ve diyor ki: "Bu karyede sâhib-i iktidar bir şâh-ı azîm zâhir olacakdır." "Şehriyâr" ta'bîriyle Ebu'l-Hasan hazretlerinin sâhib-i tasarruf bir kutb-ı zamân olduğuna işâret buyurulur.

قول رسول صلى الله عليه و آله و سلم انى لاجد نفس الرحمن من قبل اليمن Resûl (a.s.)ın "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahmân'ı buluyorum!" kavli

Bu sürh-i şerîf yukarıda geçen 1823 numaralı beyt-i şerîfe merbût ve onun ma'nâsını müeyyiddir. Sürh-i şerîfi ta'kîb eden beyitlerde Hz. Üveys'den bahs edilmeyip, ancak Ebu'l-Hasan Harakanî hazretlerinden bahs buyurulması, bu hadis-i şerîf ma'nâsının, erbâb-ı rûhâniyyet arasında umûmiyetini ve her zamanda vukū'unu isbât içindir.

1830. "Bu kadar sene sonra bir şâh doğar, gökler üzerine bir çadır kurar!" [1835]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1830. "Bu kadar sene sonra bir şah doğar, gökler üzerine bir çadır kurar!" [1835]

Hz. Bâyezîd yine gaybın vahyinden olmak üzere buyurdu ki: "Şu kadar sene sonra bu Harakan köyünde manevî bir şah doğar, gökler yani taayyünât âlemi (varlıkların belirli şekiller alması âlemi) üzerine hâkimiyet ve tasarruf çadırını kurar." Nefehâtü'l-Üns'ün açıklamasına göre, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin vefatı hicrî 234 senesinde ve Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin vefatı ise hicrî 435 senesinde meydana geldiğine göre, aralarında iki yüz sene kadar bir fark vardır.

Hz. Bâyezîd yine gaybın vahyinden olmak üzere buyurdu ki: "Şu kadar sene sonra bu Harakān karyesinde ma'nevî bir şâh doğar, gökler ya'ni âlem-i taayyünât üzerine hâkimiyet ve tasarruf çadırını kurar." Nefehâtü'l-Üns'ün beyânına göre, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin irtihâli 234 sene-i hicrisinde ve Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin irtihâlî ise, 435 sene-i hicrisinde vâķi' olduğuna nazaran, aralarında iki yüz sene kadar bir fark vardır.

1831. "Onun yüzü, Hakk'ın gülzarından gülgun olur, o makāmda benden ziyâde olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1831. "Onun yüzü, Hakk'ın gül bahçesinden gül renkli olur, o makamda benden daha üstün olur."

Yani, "O Ebu'l-Hasan Harakanî'nin şerefli zatı, Hakk'ın sıfat ve isimleri gül bahçesinden renklenir. Bu sebeple o, ilahi isim ve sıfatlara mazhariyet (ayna olma) hususunda ve tecelli yeri olma makamında benden daha üstün olur." Bu şerefli beyitte, Bayezid-i Bistamî hazretlerinin evliyanın seçkinlerinden olmakla birlikte, kutbiyyet (manevi önderlik) makamında bulunmadığına ve Ebu'l-Hasan Harakanî hazretlerinin kutbiyyet makamında bulunduğuna işaret buyrulur ki, Aziz Nesefî hazretlerinin Zübdetü'l-Hakayık'taki yüce beyanlarını doğrular. Ve Zübdetü'l-Hakayık'ta şöyle buyrulur: "Ariflerin Sultanı Bayezid buyurmuşlardır ki: "Benim zamanımda yetmiş bin kadar kâmil evliya vardı; ve onların her biri ibadet ve riyazat (nefsî perhizler) ve keşif ve keramet sahipleri idi. Onların altında çok veliler vardı. Lakin o asrın kutbu henüz keşfe erişmemiş ümmi (okuma yazma bilmeyen) bir demirci idi ki, gece ve gündüz evlat ve aile nafakası için dükkanında demircilik sanatı ile meşgul idi. Ben ise hayrette kalmış idim ki, acaba kutbiyyet sırrı nedir ki, bu kadar velilerden birisine verilmeyip de bir ümmi ve henüz basiret gözü açılmamış bir demirciye verildi?" der idim. Bir gün o demircinin dükkanına vardım, selam verdim; demirci elimi öptü ve dua istedi. Ben dedim ki: "Ben senin ayaklarını öpeyim, sen bana dua et!" O zat buyurdu ki: "Yalnız sana dua etmekle benim içimin derdi sakin olmaz." Dedim ki: "Derdiniz nedir? Söyleyin, çaresine bakalım?" Buyurdular ki: "Acaba mahşer gününde bu kadar kulların hali nasıl olacaktır?" deyip, zırıl zırıl ağlamaya başladı. Bana da tesir edip, beraber ağladım. O vakit sırrıma nida olundu ki, "Bunlar “Nefsim, nefsim!.." diyenlerden değildir. Aksine bunlar “Ümmetim, ümmetim!.." diyenlerdendir." Hemen kalbimdeki hayret giderilip, bildim ki bu zatların istidadı (yatkınlığı) başkadır. Bunlar Muhammedî kalp üzere meydana gelip, hakikat-i Muhammediyye'ye (Hz. Muhammed'in hakikatine) mazhar olmuşlardır. Lakin o halde henüz keşif halinde olmadığından, kendisinin kutup olduğundan haberi yok idi."

Ya'ni, "O Ebu'l-Hasan Harakanî'nin zât-ı şerîfi Hakk'ın sıfât ve esmâsı gülzârından mülevven olur. Binâenaleyh o esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeye mazhariyet hususunda ve meclâiyyet makāmında benden ziyâde olur." Bu beyt-i şerîfde Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin havâss-ı evliyâullâhdan olmakla berâber, makām-ı kutbiyyetde bulunmadığına ve Ebu'l-Hasan Harakanî hazretlerinin, makām-ı kutbiyyetde bulunduğuna işâret buyurulur ki, Azîz Nesefî hazretlerinin Zübdetü'l-Hakāyık'daki beyânât-ı aliyyelerini müeyyiddir. Ve Zübdetü'l-Hakāyık'da şöyle buyurulur: "Sultânü'l-ârifîn Bâyezîd buyurmuş- lardır ki: "Benim vaktimde kümmelîn-i evliyâdan yetmiş bin kadar velî var idi; ve onların her biri ibâdet ve riyâzet ve keşif ve kerâmet sâhibleri idi. On-ların mâdûnunda çok veliler var idi. Lâkin o asrın kutbu henüz keşfe erişme-miş ümmî bir demirci idi ki, gece ve gündüz evlâd u iyâl nafakası için dük-kânında demircilik san'atı ile meşgül idi. Ben ise hayretde kalmış idim ki, aca-bâ sırr-ı kutbiyyet nedir ki, bu kadar velilerden birisine verilmeyip de bir üm-mî ve henüz dîde-i basîreti küşâde olmamış bir demirciye verildi?" der idim. Bir gün o demircinin dükkânına vardım, selâm verdim; demirci elimi öptü ve duâ istedi. Ben dedim ki: "Ben senin ayaklarını öpeyim, sen bana duâ et!" O zât buyurdu ki: "Yalnız sana duâ etmekle benim içimin derdi sâkin olmaz." Dedim ki: "Derdiniz nedir? Söyleyin, çâresine bakalım?" Buyurdular ki: "Aca-bâ mahşer gününde bu kadar kulların hâli nasıl olacakdır?" deyip, zâr zâr ağ-lamağa başladı. Bana da te'sîr edip, beraber ağladım. O vakit sırrıma nidâ olundu ki, "Bunlar “Nefsî, nefsî!.." diyenlerden değildir. Belki bunlar “Ümme-tî, ümmetî!.." diyenlerdendir." Hemen kalbimdeki hayret ref olunup, bildim ki bu zâtların isti'dâdı başkadır. Bunlar kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup, mazhar-ı hakikat-ı muhammediyye olmuşlardır. Lakin o halde henüz hâl-i keşifde olmadığından, kendisinin kutub olduğundan haberi yok idi."

1832. "Onun adı nedir?" "Onun adı Ebu'l-Hasan'dır" dedi. Onun hilyesini kaşından ve çenesinden açık söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1832. "Onun adı nedir?" "Onun adı Ebu'l-Hasan'dır" dedi. Onun hilyesini kaşından ve çenesinden açık söyledi.

Bayezid hazretlerinin müridi, "Onun adı nedir?" diye sordu; o hazret de, adının Ebu'l-Hasan olduğunu haber verdi ve onun şekil ve şemâilini, kaşını ve gözünü ve çenesini açıkça söyledi.

Bâyezîd hazretlerinin mürîdi, "Onun adı nedir?" diye sordu; o hazret de, adı[nın] Ebu'l-Hasan olduğunu haber verdi ve onun şekil ve şemâilini, kaşı-nı ve gözünü ve çenesini açıkça söyledi.

1833. Onun boyunu ve onun rengini ve onun şeklini, saçından ve yüzünden açık söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1833. Onun boyunu ve onun rengini ve onun şeklini, saçından ve yüzünden açık söyledi.

Ebu'l-Hasan hazretlerinin boyunu posunu, rengini ve eşkâlini, saçını ve yüzünün biçimini açık söyledi.

Ebu'l-Hasan hazretlerinin boyunu bosunu, rengini ve eşkâlini, saçını ve yüzünün biçimini açık söyledi.

1834. Onun ruhunun hilyelerini dahi sıfatından ve tarîkından ve makāmından ve vücudundan gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1834. Onun ruhunun süslerini dahi sıfatından ve yolundan ve makamından ve varlığından gösterdi.

Yani, "Hz. Bâyezîd, o hazretin görünen varlığına ve bedenine ait nişanları ve alâmetleri söylediği gibi, varlığının iç yüzüne ve ruhuna ait alâmetleri dahi tek tek açıkladı ki, onlar da sıfatları ve takip ettiği meslek ve Allah katındaki makamı ve Hak'tan gelen varlığı idi."

Ya'ni, "Hz. Bâyezîd, o hazretin zâhir vücuduna ve cismine âid nişanları ve alâmetleri söylediği gibi vücûdunun bâtınına ve rûhuna âit alâmetleri dahi bir bir beyân etti ki, onlar da sıfatları ve ta'kîb ettiği meslek ve ind-i ilâhî-deki makāmı ve vücûd-ı Hakkānîsi idi."

1835. Tenin hilyesi, ten gibi ariyetdir; onun üzerine az gönül ver ki, o bir saatdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1835. Bedenin dış görünüşü, beden gibi geçicidir; ona az gönül ver ki, o bir saattir.

Yani, "Cismin şekli ve dış görünüşü, cisim gibi fani ve geçicidir. Bu sebeple Allah dostlarının cismanî olan şekillerine ve dış görünüşlerine çok bağlı olma. Çünkü o cisim ve cismin dış görünüşü bir saattir; yani her bölünmez anda bir tecelli (ilahi görünüm) ile yok olur ve bir tecelli ile var olur ki, buna 'teceddüd-i emsâl' (benzerlerin yenilenmesi) derler."

Ya'ni, "Cismin şekil ve şemâili, cisim gibi fânî ve âriyetdir. Binâenaleyh evliyâullâhın cismânî olan şekil ve şemâillerine çok merbût olma. Zîrâ o cisim ve cismin şemâili bir saatdir; ya'ni her ân-ı gayr-i münkasimde bir tecellî ile ma'dûm ve bir tecellî ile mevcûd olur ki, ona "teceddüd-i emsâl" derler."

1836. Rûh-ı tabînin hilyesi dahi fenâdır; o canın hilyesini taleb et ki, o gök üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1836. Tabiat ruhunun süsü de fâniliktir; o canın süsünü iste ki, o gök üzerindedir.

"Tabiat ruhu"ndan kastedilen, hayvanî ruhtur ki, insan bu ruh ile hayvanlarla ortaktır. "Süs"ten kastedilen, bu ruhun sıfatlarıdır, yemek ve içmek gibi hayvanîliğin gerektirdikleridir. Yani "Hayvanî ruhun süsü de, beden gibi fânidir. Bu sebeple fânî olanı bırak. Basitliği sebebiyle fânilikten uzak olan ruhun süsünü ve sıfatını iste ki, o gök üzerinde, yani taayyünler (belirginleşmeler) âleminin üstündedir ve taayyünlere hâkimdir."

"Rûh-ı tabîî"den murâd, rûh-ı hayvânîdir ki, insan bu rûh ile hayvanlarda müşterekdir. "Hilye"den murâd, bu rûhun sıfatlarıdır, yemek ve içmek gibi hayvaniyetin iktizââtıdır. Ya'ni "Rûh-i hayvânînin hilyesi dahi, ten gibi fânîdir. Binâenaleyh fânîyi bırak. Besâteti hasebiyle fenâdan ârî olan rûhun hilyesini ve sıfatını iste ki, o gök üzerinde, ya'ni âlem-i taayyünâtın fevkındedir ve taayyünâta hâkimdir."

1837. Onun cismi, yer üzerinde bir çerâğ gibidir; onun nûru, yedinci sakfın yukarısındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1837. Onun cismi, yer üzerinde bir kandil gibidir; onun nuru, yedinci tavanın yukarısındadır.

Yani, "İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismi, yeryüzünde yanan bir mum gibidir. Mumun bedensel yoğunluğu yerde ve nuru yukarıya yayılmış olduğu gibi, insân-ı kâmilin nuru da yedi kat göğün üstüne yayılmıştır."

Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin cismi, yeryüzünde yanan bir mum gibidir. Mumun kesâfet-i vücûdu yerde ve nûru yukarıya münteşir olduğu gibi, insân-ı kâmilin nûru da yedi kat göğün üstüne münteşirdir."

1838. O güneşin şuâ'ı evlerde onun kursu dördüncü çardaktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1838. O güneşin ışığı evlerde, kendisinin diski dördüncü çardaktadır.

"Dördüncü çardak"tan kastedilen, güneşin yörüngesidir ki, bu yörünge arzdan (dünyadan) itibaren dördüncüdür. 1. Utarit, 2. Zühre, 3. Arz, 4. Güneş. Yani, "Güneşin kendi diski ve cismi, dördüncü yörüngede bulunduğu hâlde, dünyada bulunan evlere ışık saçar." Bunun gibi, insân-ı kâmilin güneş gibi olan hakikati, görünen âleme göre dördüncü felek olan vahidiyet mertebesinden, cisim evlerine ilâhî nuru yayar. Vahidiyet mertebesinin dördüncü felek olması şudur: 1. Şehadet mertebesi (görünen âlem), 2. Misal mertebesi (hayal âlemi), 3. Ruhlar mertebesi, 4. Vahidiyet mertebesi veya insânî hakikat ve sabit hakikatler mertebesi. Bu değerlendirme, "güneş"in insân-ı kâmilin tekil sabit hakikati olduğuna göredir. Eğer şerefli ruhu kastedilirse, "dördüncü felek" ruhlar âlemi olur ki, sıralaması şudur: 1. İnsân-ı kâmilin cismanî sureti, 2. Görünen âlem, 3. Misal âlemi, 4. Ruhlar âlemi.

"Dördüncü çardak"dan murâd, mahrek-i şemsdir ki, bu mahrek arzdan i'tibâren dördüncüdür. 1. Utârid, 2. Zühre, 3. Arz, 4. Güneş. Ya'ni, "Güneşin kendi kursu ve cirmi, dördüncü mahrekde bulunduğu halde, arzda bulu- nan evlere ziyâ saçar. Bunun gibi insân-ı kâmilin güneş gibi olan hakîkati, âlem-i şehadete nazaran dördüncü felek olan mertebe-i vâhidiyyetden, cisim evlerine nûr-ı illâhîyi ifaza eder. Mertebe-i vâhidiyyetin dördüncü felek olması şudur: 1. Mertebe-i şehadet, 2. Mertebe-i misal, 3. Mertebe-i ervâh, 4. Mertebe-i vâhidiyyet veyâ hakîkat-ı insâniyye ve a'yân-ı sâbite mertebesi. Bu mütâlaa, “güneş" insân-ı kâmilin ayn-ı sâbitesi olduğuna göredir. Eğer rûh-ı şerîfi murâd olunursa, “dördüncü felek" âlem-i ervâh olur ki, tertibi şudur: 1. İnsân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesi, 2. Âlem-i şehadet, 3. Alem-i misâl, 4. Âlem-i ervâh.

1839. Gülün nakşı latîfeden dolayı bu renk altındadır; gülün kokusu dimâğ eyvânının tavanı üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1839. Gülün nakşı latifeden dolayı bu renk altındadır; gülün kokusu dimağ eyvanının tavanı üzerindedir.

"Lağ", latife, mizah, dil şakası ve eğlence anlamlarındadır. "Eyvan", yüksek bina ve divanhane demektir. "Dimağ", insan vücudunda, fikir kalabalıklarının toplandığı bir yer olduğundan bir padişahın divanhanesine benzetilmiştir. Yani, "Gülün nakşı ve şekli insanın burnunun altında tutulur ve insan onun güzel şeklini görüp eğlenir, fakat onun kokusu, dimağ divanhanesinin tavanına kadar çıkar; bunun gibi insân-ı kâmilin şekli yerde ve nuru göklerdedir."

"Lâğ", latîfe, mizâh, dil şakası ve eğlence ma'nâlarınadır. "Eyvân”, yüksek binâ ve dîvânhâne. “Dimâğ", vücûd-ı beşerde, fikir kalabalıklarının toplandığı bir mahal olduğundan bir padişahın dîvânhânesine teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Gülün nakşı ve sûreti insanın burnunun altında tutulur ve insan onun sûret-i cemîlesini görüp eğlenir, fakat onun kokusu, dimâğ dîvânhânesinin tavanına kadar çıkar; bunun gibi insân-ı kâmilin sûreti yerde ve nûru göklerdedir."

1840. Uyumuş adam Aden'de korku görmüşdür, cisim üzerinde onun aksi ter [1845] vaki' olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1840. Uyumuş adam Aden'de korku görmüştür, cisim üzerinde onun aksi ter [1845] meydana gelmiştir.

"Aden", Yemen'in güneyinde Bâbü'l-Mendeb Boğazı civarında bir şehrin adıdır. "Farak", korku anlamındadır. "Örneğin uyumuş bir adam rüyasında kendini Aden şehrinde bulup, orada korkunç bir hâle maruz kalır; bu müşahadesinde cisminin dahli ve hareketi yoktur. Buna rağmen bu korkunun tesiri cismine yansıyıp terler." Bu şerefli beyit, ruhanîyet âleminde olan şeyin, cismanîyet âlemine olan tesirinin örneğidir.

"Aden", Yemen'in cenûbunda Bâbü'l-Mendeb Boğazı civârında bir şehrin adıdır. "Farak", korku ma'nâsınadır. "Meselâ uyumuş bir adam rü'yâsında kendini Aden şehrinde bulup, orada korkunç bir hâle ma'rûz kalır; bu müşâhedesinde cisminin dahli ve hareketi yokdur. Maahâzâ bu korkunun te'sîri cismine aks edip terler." Bu beyt-i şerîf rûhâniyet âleminde olan şeyin, cismâniyet âlemine olan te'sîrinin misâlidir.

1841. Gömlek Mısır'da bir harîsin rehînidir; o gömleğin kokusundan Ken'ân dolu olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1841. Gömlek Mısır'da bir bekçinin rehînidir; o gömleğin kokusundan Ken'ân dolu olmuştur.

Bu yüce beyit, ruhanî tesir için uzaklık ve yakınlık olmadığına örnektir. Yani, "Yûsuf (a.s.) babası Ya'kūb (a.s.)a götürülmek üzere gömleğini dünya bekçisi olan Yahûda ismindeki bir kardeşine verdi. O da gömleği alıp, Mısır'dan çöle çıktı ve Ya'kūb (a.s.)ın oturduğu Ken'ân iline yöneldi. Bu mesafeden Ken'ân ili gömleğin kokusu ile doldu." Bilinmeli ki, bu kokuyu Ken'ân ilinde ancak Ya'kūb (a.s.) duydu. Çünkü ancak onun ruhunun koku alma duyusu, nefse ait sıfatlarla kapalı değildi. Nitekim ayet-i kerîme bu anlamın şahididir: وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُم إِني لأجد ريح يُوسُفَ لَوْلا أَنْ تُفَنُّدُون قَالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ (Yusuf, 12/94-95) yani "Kervan ayrıldığında, babaları dedi ki: Ben kesinlikle Yûsuf'un kokusunu alıyorum, eğer beni bunak saymayacaksanız. Etrafında bulunan oğulları, Allah'a yemin ederiz ki sen eski şaşkınlığındasın! dediler." Şu halde yüce beyitte "Ken'ân'ın koku ile dolu olması"ndan maksat, Ya'kūb (a.s.)ın ruhunun koku alma duyusu olmuş olur. Ve bu ifade görünüşte bütünü anıp cüz'ü (parçayı) kastetme türünden bir mecaz olur. Fakat hakikat nazarıyla bakılırsa, mecaz değil, hakikatin ta kendisi olur. Çünkü Ya'kūb (a.s.) şanlı peygamber olmakla asıldır ve uyulması gerekendir ve diğer halk fer' (dal) ve tâbi'dir; bu sebeple Ken'ân ili hakikatte ancak Hz. Ya'kūb'dan ibaret olur.

Bu beyt-i şerîf rûhâniyetin te'sîri için uzaklık ve yakınlık olmadığına misâldir. Ya'ni, "Yûsuf (a.s.) pederi Ya'kūb (a.s.)a götürülmek üzere gömleğini harîs-ı dünyâ olan Yahûda ismindeki bir kardeşine verdi. O da gömleği alıp, Mısır'dan sahrâya çıktı ve Ya'küb (a.s.)ın sakin olduğu Ken'ân iline müteveccih oldu. Bu mesafeden Ken'ân ili gömleğin kokusu ile doldu." Ma'lûmdur ki, bu kokuyu Ken'ân ilinde ancak Ya'kūb (a.s.) duydu. Çünki ancak onun meşâmm-ı rûhu, sıfât-ı nefsâniyye ile mesdûd değil idi. Nitekim âyet-i kerîme bu ma'nânın şahididir وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُم إِني لأجد ريح يُوسُفَ لَوْلا أَنْ تُفَنُّدُون قَالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ (Yusuf, 12/94-95) ya'ni "Vaktâki kāfile ayrıldı, onların babası, ben muhakkak Yûsuf'un kokusunu buluyorum, dedi. Etrâfında bulunan oğulları, Allâh'a yemîn ediriz ki sen eski şaşkınlığındasın!" dediler. Şu halde beyt-i şerîfde "Ken'ân'ın koku ile dolu olması"ndan murâd, Ya'kūb (a.s.)ın meşâmm-ı rûhu olmuş olur. Ve bu ta'bîr zâhiren zikr-i kül, irâde-i cüz kabílinden mecâz olur. Fakat nazar-ı hakikatla bakılırsa, mecâz değil, ayn-ı hakîkat olur. Çünki Ya'kūb (a.s.) nebiyy-i zîşân olmakla asıldır ve metbû'dur ve diğer halk fer' ve tâbi'dir; binâenaleyh Ken'ân ili hakikatte ancak Hz. Ya'kūb'dan ibaret olur.

1842. O zaman tarihi yazdılar, o şişi kebabdan tezyîn eylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1842. O zaman tarihi yazdılar, o şişi kebapla süslediler.

Bâyezîd-i Bistâmî (a.s.) bu zikredilen haberleri verdiği zaman, Ebu'l-Hasan Harakānî (a.s.) hazretlerinin bu haber verilen doğum tarihini yazdılar; misâl âlemini (maddî olmayan, hayalî âlem) delip şehâdet âlemine (görünen âlem) nüfuz eden o gaybî haber şişini kelimeler ve lafızlar kebaplarıyla süslediler.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu zikr olunan haberleri verdiği zaman Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin bu haber verilen târîh-i velâdetini yazdılar, âlem-i misâli delip, âlem-i şehadete nüfüz eden o haber-i gaybî şişini suver-i kelimât ve elfâz kebablarıyla tezyîn ettiler.

1843. Vaktaki o vakit ve o doğru târih erişti, o şâh doğmuş oldu ve mülk tavlasını oynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1843. O vakit ve o doğru tarih geldiğinde, o şah doğmuş oldu ve mülk tavlasını oynadı.

Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin doğum vakti ve Bâyezîd hazretlerinin haber verdiği o doğru tarih geldi. O zamanın kutbu (manevi lideri) ve cihanın şahı doğmuş oldu. Ve mülk ve şehadet âleminde (görünen ve bilinen dünyada) ilâhî kazâya dayanarak tasarruflar (manevi yönetim) tavla oyununu oynadı. "Tavla" oyununa benzetmenin sebebi şudur ki, tavla oyununda oyuncular zarın hükmüne uyarak oyun pullarında tasarruf ederler. Kutup mertebesindeki zatlar da tavla pulları hükmünde olan insan bireyleri üzerinde, zar hükmünde olan ilâhî kazâya dayanarak tasarruf ederler.

Vaktaki Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin doğum vakti ve Bâyezîd hazretlerinin haber verdiği o doğru târih geldi. O kutb-ı zamân ve şâh-ı cihân doğmuş oldu. Ve âlem-i mülk ve şehadette kazâ-yı ilâhîye müsteniden tasarrufât tavla oyununu oynadı. "Tavla" oyununa teşbîhin sebebi budur ki, tavla oyununda oyuncular zarın hükmüne tebean oyun pullarında tasarruf ederler ve aktâb hazarâtı dahi tavla pulları mesâbesinde olan efrâd-ı beşer üzerinde, zâr mesâbesinde olan kazâ-yı ilâhîye müsteniden tasarruf buyururlar.

## Bâyezîd (kaddesallâhu rûhahû) hazretlerinin vefâtından senelerce sonra Ebu'l-Hasan Harakānî (kaddesallâhu rûhahû)nun doğması

1844. Ebu'l-Hasan, Bâyezîd'in vefatından sonra, o seneleri müteakib zahir geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1844. Ebu'l-Hasan, Bayezid'in vefatından sonra, o seneleri takiben ortaya çıktı.

1845. Onun cümle huyları imsak ve cûddan öyle geldi ki, o şâh söylemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1845. Onun bütün huyları, tutma ve cömertlikten öyle geldi ki, o şah söylemiş idi.

Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin bütün şekli, şemâili, halleri ve yaşayışı, kabz (sıkma, tutma) ve bast (genişletme, açma) yani zıt isim ve sıfatlardan, o manevî şah Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin söylediği şekilde ortaya çıktı. "İmsak"tan kasıt, kabz ve "cûd"dan kasıt, basttır. Çünkü insân-ı kâmil, bütün ilahî isim ve sıfatların tecelli yeri olduğundan, onda Kābız (sıkan), Bâsıt (genişleten), Mâni' (engelleyen), Mu'tî (veren), Hafid (alçaltan) ve Râfi' (yükselten) gibi zıt isimlerin hükümleri de görünür. Sözün özü, Bâyezîd hazretlerinin keşfi tamamen doğru çıktı.

"Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin bütün şekil ve şemâili ve ahvâl ve sîreti, kabz ve bastdan ya'ni esmâ ve sıfât-ı mütekābileden, o şâh-ı ma'nevî Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin söylediği vech ile zuhûra geldi." "İmsak"den murâd, kabz ve "cûd"dan murâd, bastdır. Zîrâ insân-ı kâmil bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olduğundan, onda Kābız ve Bâsıt ve Mâni' ve Mu'tî ve Hafid ve Râfi' gibi esmâ-i mütekābilenin ahkâmı da zâhir olur. Vel-hâsıl Bâyezîd hazretlerinin keşfi tamâmiyle doğru çıktı.

1846. Ona pîşvâ levh-i mahfuzdur. Neden mahfûzdur? Hatâdan mahfûzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1846. Ona öncü levh-i mahfuzdur. Neden korunmuştur? Hatadan korunmuştur.

Çünkü Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin öncüsü ve kendisine uyduğu şey levh-i mahfuzdur ki, onda suret âleminde ortaya çıkması gereken şeylerin hepsi yazılıdır. O levhanın içindekiler hatadan korunmuş olduğu için, ona levh-i mahfuz demişlerdir. Hint şarihlerinden Abdü'l-Fettah kendi şerhinde şöyle buyurur: "Şeyh Abdülvehhab Şirazî Levami'u'l-Envar'da Fütûhât-ı Mekkiyye'den naklen yazar ki, levh-i mahfuzun altında üç yüz altmış altı mahv ve isbat levhası tutulmuştur ki, değişken hükümler yazılıdır. Eğer sâliklerin nazarı bu mahv ve isbat levhalarına denk gelirse, keşiflerinde hata olur. Eğer keşifleri levh-i mahfuzdan meydana gelirse, o zaman hata olmaz." Şimdi nazarları levh-i mahfuza denk gelenler ancak evliyanın kâmilleridir ve onların keşiflerinde hata meydana gelmez. Sâliklerin haber verdikleri keşif, mahv ve isbat levhalarından olduğu için, çoğunun haberleri doğru çıkmaz.

Zîrâ Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin pîşvâsı ve muktedâsı levh-i mahfûz-dur ki, onda âlem-i sûretde zuhûru lâzım gelen şeylerin hepsi mündericdir. O levhin münderecâtı hatâdan mahfûz olduğu için, ona levh-i mahfûz de-mişlerdir. Hind şârihlerinden Abdü'l-Fettah kendi şerhinde şöyle buyurur: "Şeyh Abdülvehhâb Şîrâzî Levâmi'u'l-Envâr'da Fütûhât-ı Mekkiyye'den naklen yazar ki, levh-i mahfûzun altında üç yüz altmış altı levha-i mahv ve isbât tutulmuşdur ki, ahkâm-ı mütereddide merkūmdur. Eğer sâliklerin na-zarı bu mahv ve isbât levhalarına müsâdif olursa, keşiflerinde hatâ olur. Eğer keşifleri levh-i mahfûzdan vâki' olursa, o vakit hatâ olmaz." İmdi nazarları levh-i mahfûza müsâdif olanlar ancak kümmelîn-i evliyâdır ve onların keşiflerinde hatâ vâki' olmaz. Sâliklerin haber verdikleri keşif, mahv ve isbât levhlerinden olduğu için, çoğunun haberleri doğru çıkmaz.

1847. Bu ne necmdir, ne remldir ve ne rü'yâdır, vahy-i Hak'dır; ve Allâh doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1847. Bu ne yıldız falı, ne kum falı, ne de rüyadır; Hak'tan gelen vahiydir; ve Allah doğruyu en iyi bilendir.

Bu şerefli beyit, Mesnevî-i Şerîf öğreten üstatlar tarafından her dersin sonunda اینچنین فرمود مولانای ما کاشف اسرارهای کبریا ["Hakk'ın sırlarını açıklayan Mevlânâmız böyle buyurdu ki"] beytine ek olarak okunur ve o dersin fâtihası çekilir.

Yani, "Bu gayb âleminden alınıp söylenen sözler, yıldız ilmi veya kum ilmi ile çıkarılmış gaybî hükümler değildir; rüyada görülen oluşlar cinsinden de değildir, aksine levh-i mahfûza göre alınmış ilâhî sırlardandır ve Hak'tan gelen vahiydir."

Bilinmeli ki, "ilm-i ahkâm-ı nücûm", yedi gezegenin bu yeryüzünde hayır ve şerden meydana gelecek etkilerini olaydan önce bilmekten ibarettir ki, buna dair ayrıca kitaplar yazılmıştır. "İlm-i reml", birtakım özel şekiller aracılığıyla zamirleri ve sırları bilmekten bahseder ki, bu ilme özgü olan özel şekiller ve özel kurallar ayrıca yazılan risalelerde yer almaktadır. Bu şerhin başka yerlerinde de sırası geldikçe açıklandığı üzere rüya üç kısımdır: 1. Keşf-i mücerred (saf keşif), 2. Keşf-i muhayyel (hayalî keşif), 3. Hayâl-i mücerred (saf hayal). "Keşf-i mücerred", rüyada görülen şeklin aynen ortaya çıkmasıdır. "Keşf-i muhayyel", rüyada görülen şekle uygun bir anlamın uyanık halde ortaya çıkmasıdır ki, bu rüya ehli tarafından tabire muhtaçtır. "Hayâl-i mücerred", hayvanî ruhta bir değişim meydana gelir; o illet sebebiyle uyuyan kişi bu illete uygun ve elverişli şeyleri düşünür. Örneğin mizaçta eğer hararet üstün gelirse, rüyada ateş görür ve eğer soğukluk üstün gelirse, kar ve soğuk görür ve eğer rutubet istila ederse yağmurlar ve seller ve denizler görür; ve eğer kuruluk üstün gelirse, toz ve toprak ve dağlar ve taşlar ve onların benzerlerini görür. Bu tür rüyaya itibar yoktur.

Bu beyt-i şerîf, Mesnevî-i Şerîf tedrîs eden üstâdlar tarafından her dersin nihayetinde اینچنین فرمود مولانای ما کاشف اسرارهای کبریا ["Hakk'ın sırlarını açıklayan Mevlânâmız böyle buyurdu ki"] beytine terdîfen okunup o dersin fâtihası çekilir.

Ya'ni, "Bu âlem-i gaybdan alınıp, söylenen sözler ilm-i nücûm veyâ ilm-i reml ile çıkarılmış olan ahkâm-ı gaybiyye değildir; rü'yâda görülen taayyünât cinsinden dahi değildir, belki levh-i mahfûza nazaran alınmış olan esrâr-ı ilâhiyyedendir ve vahy-i Hak'dır."

Ma'lûm olsun ki, “ilm-i ahkâm-ı nücûm", seb'a-i seyyârâtın bu arz üzerinde hayır ve şerden vâki' olacak te'sîrâtını kable'l-vukū' bilmekden ibâretdir ki, buna dâir ayrıca kitablar yazılmıştır. “İlm-i reml", birtakım eşkâl-i mevzû'a vâsıtasıyla zamâir ve esrâra vukūfdan bahs eder ki, bu ilme mahsûs olan eşkâl-i mevzû'a ve kavâid-i mahsûsa ayrıca yazılan risâlelerde mündericdir. Bu şerhin başka mahallerinde de sırası düştükçe îzâh olunduğu üzere rü'yâ üç kısımdır: 1. Keşf-i mücerred, 2. Keşf-i muhayyel, 3. Hayâl-i mücerreddir. "Keşf-i mücerred", rü'yâda görülen sûretin aynıyla zuhûrudur. "Keşf-i muhayyel", rü'yâda görülen sûrete münasib bir ma'nânın, hâl-i yakazada zuhûrudur ki, bu rü'yâ erbâbı tarafından ta'bîre muhtaçdır. “Hayâl-i mücerred", rûh-ı hayvânînin mizâcına bir tagayyür ârız olur; o illet sebebiyle nâim bu illete münasib ve muvâfık şeyleri mülâhaza eder. Meselâ mizâcda eğer harâret gālib olursa, rü'yâda ateş görür ve eğer bürûdet gālib olursa, kar ve soğuk görür ve eğer rutûbet müstevlî olursa yağmurlar ve seller ve denizler görür; ve eğer yübûset gālib olursa, toz ve toprak ve dağlar ve taşlar ve onların emsâlini görür. Bu nevi' rü'yâya i'tibâr yokdur.

1848. Beyânda âmmenin yüz örtüsü olmak için, ona sufiler "vahy-i dil" derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1848. Açıklamada halkın yüzünü örtmek için, sufiler ona "kalp vahyi" derler.

Hakk'ın evliyasına bu şekilde olan vahyine, halkın itirazına yer kalmaması için sufiler "kalp vahyi" derler. "Hakk'ın vahyi" yerine böyle bir terim koyup kullanırlar. "Halk"tan kasıt, taklitçi âlimlerdir. Onların nazarında "Hakk'ın vahyi" yalnızca peygambere özgüdür; başkalarına Hakk'ın vahyi gerçekleşmez ve ayet-i kerimede "Musa'nın annesine vahyettik" (Kasas, 28/7) yani "Biz Musa'nın annesine vahyettik" ve "Havarilere vahyettiğim zaman" (Maide, 5/111) yani "Hani ben havarilere vahyettim" ve "Rabbin bal arısına vahyetti" (Nahl, 16/68) buyurulmasını da "ilhâm" ile yorumlarlar. Çünkü onların zannınca, eğer evliya hakkında da Hakk'ın vahyi kabul edilse, peygamberlerle eşit olmaları gerekir. Halbuki "vahy," işaret, risalet (elçilik), kitap, ilhâm ve gizli söz anlamlarına gelir. Bu sebeple evliyaya olan ilahi ilhâma "Hakk'ın vahyi" demekle, evliyanın peygamberlerle eşit olmaları gerekmez; fakat halk bu ifadeden ürktükleri için sufiler "kalp vahyi" terimini kullanırlar.

"Hakk'ın evliyâsına bu sûretle olan vahyine, avâmın i'tirâzına mahal kalmamak için sûfiler "vahy-i dil" derler. "Vahy-i Hak" yerine böyle bir ıstılâh vaz' edip kullanırlar.” “Avâm"dan murâd, ulemâ-yı mukallidîndir. Onların indinde "vahy-i Hak" yalnız peygambere mahsûsdur; başkalarına vahy-i Hak vâki' olmaz ve âyet-i kerimede وأوحينا إلى أم موسى (Kasas, 28/7) ya'ni “Biz Mûsâ'nın vâlidesine vahy ettik" وإذ أوحيت إلى الحواريين (Mâide, 5/111) ya'ni “Hani ben havâriyyûna vahy ettmiştim" ve وأوحى ربك إلى النحل (Nahl, 16/68) ya'ni "Rabb'in bal arısına vahy etti" buyurulmasını da "ilhâm” ile te'vil ederler. Zîrâ onların zu'munca, eğer evliyâ hakkında dahi vahy-i Hak kabûl edilse, enbiyâ ile müsâvî olmaları lâzım gelir. Halbuki "vahy," işâret, risâlet, kitâb, ilhâm ve kelâm-ı hafî ma'nâlarına gelir. Binâenaleyh evliyâya olan ilhâm-ı ilâhîye "vahy-i Hak" demekle, evliyânın enbiyâ ile müsâvî olmaları lâzım gelmez; fakat avâm bu ta'bîrden ürktükleri için sûfiler "vahy-i dil" ıstılâhını kullanırlar.

1849. Onu vahy-i dil tut ki, onun manzar-gâhıdır, mâdemki gönül onun âgâhıdır, nasıl hatâ olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1849. Onu gönül vahyi kabul et ki, o gönül vahyi Hakk'ın tecelli yeridir; mademki gönül onun farkındadır, nasıl hata olur?

Ey dinleyici, evliyaya gelen o Hakk vahyini, sen halkın nefretinden sakınarak, sûfilerin dediği gibi, "kalbî vahy" farz et! Bu faraziyeden hata etmiş olmazsın; çünkü gönül Hakk'ın baktığı yerdir. Gönül Hakk'ın farkında olup, onun zikriyle meşgul bulunursa, öyle bir kalbin idrakinde hata olur mu?

Ey müstemi', evliyâya vâki' olan o vahy-i Hakk'ı, sen avâmın nefretinden ictinâben, sûfilerin dediği gibi, "vahy-i kalbî" farz et! Bu faraziyeden hatâ etmiş olmazsın; çünki gönül Hakk'ın nazar ettiği mahaldir. Gönül Hakk'ın âgâhı olup, onun zikriyle meşgül bulunursa, öyle bir kalbin idrâkinde hatâ olur mu?

1850. Ey mü'min, Allah'ın nuruyla nazar eder oldun; hatâ ve sehvden emîn [1855] geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1850. Ey mü'min, Allah'ın nuruyla bakar oldun; hata ve yanılgıdan emin [1855] geldin.

Yani, "Ey mü'min, sen اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله yani 'Mü'minin ferasetinden sakının, çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar' hadis-i şerifi gereğince, mademki Allah'ın nuruyla bakar bir haldesin, ilahi nurda yanılgı ve hata olma ihtimali olmadığından, sen de yanılgı ve hatadan eminsin." "İmin", "âmin" kelimesinin imale olunmuşudur.

Menkıbe: Cüneyd-i Bağdadi hazretleri vaaz ederken, vaaz meclisine bir delikanlı gelip oturdu ve Hz. Cüneyd'e hitaben: "Ey şeyh, Resul-i Ekrem hazretlerinin buyurduğu اتقوا فراسة المؤمن Mü'minin ferasetinden sakınınız!" hadis-i şerifinin anlamı nedir?" dedi. Hz. Cüneyd bir müddet başını önüne eğdi ve sonra başını kaldırıp dedi: "Ey delikanlı, müslüman ol ki, senin müslüman olmak vaktin gelmiştir." Meğer o delikanlı İslam kıyafetiyle meclise gelen bir Hristiyan imiş. Bunun üzerine delikanlı derhal İslam'a geldi.

"Ecra'", "cerv" kelimesinin çoğuludur, bahşiş ve fayda anlamındadır. Diğer çoğulları da vardır ki, "ecr, ecriye" ve "ecra" ve "cira'" suretleridir. Burada "tayinler ve maaş" anlamındadır. Bu şerh-i şerif Ankaravi nüshasında نقصان أجرای جان و دل صوفی از طعام الله yani, "Sufinin Allah'ın yemeğinden dil ve canının tayinlerinin noksanı" suretinde gerçekleşmiştir.

Ya'ni, "Ey mü'min sen اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının, zîrâ o, Allâh'ın nûruyla nazar eder" hadis-i şerîfi mûcibince, mâdemki Allah'ın nûruyla nazar eder bir haldesin, nûr-ı ilâhîde sehv ve hatâ olmak ihtimali olmadığından, sen dahi sehv ve hatâdan emînsin." "Îmin", "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur.

Menkabe: Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri va'z ederken, meclis-i va'za bir delikanlı gelip oturdu ve Hz. Cüneyd'e hitâben: "Ey şeyh, Resûl-i Ekrem hazretlerinin buyurduğu اتقوا فراسة المؤمن Mü'minin firâsetinden sakınınız!"] hadîs-i şerîfinin ma'nâsı nedir?" [dedi.] Hz. Cüneyd bir müddet başını önüne eğdi ve sonra başını kaldırıp dedi: "Ey delikanlı, müslüman ol ki, senin müs- lüman olmak vaktin gelmişdir." Meğer o delikanlı islâm kisvesiyle meclise gelen bir hıristiyân imiş. Bunun üzerine delikanlı derhal İslâm'a geldi.

"Ecrâ'", "cerv" kelimesinin cem'idir, bahşiş ve fâide ma'nâsınadır. Diğer cemi'leri de vardır ki, “ecr, ecriye" ve "ecrâ" ve "cirâ' " sûretleridir. Burada "ta'yînât ve maâş" ma'nâsınadır. Bu sürh-i şerîf Ankaravî nüshasında نقصان أجرای جان و دل صوفی از طعام الله Ya'ni, "Sûfînin taâmullâhdan dil ve cânının ta'yînâtının noksânı" sûretinde vâki'dir.

## O gulâmın ta'yînâtının eksikliği hikâyesine rücû' ve sûfînin taâmullâhdan kalbinin ve canının ta'yînâtı beyânındadır

1851. Bir sûfî fakrdan niçin gam içinde olsun? Onun ayn-ı fakrı dâye ve mat'am olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1851. Bir sûfî neden fakirlikten dolayı gam içinde olsun? Onun fakirliğinin özü, besleyici ve yiyecek olur.

Bir sûfî, zahirî fakirlik ve ihtiyaçtan dolayı üzülmemelidir; çünkü onun bu fakirliğinin özü, ruhunun besleyicisi, eğiticisi ve doyurulma yeri olur ve o fakirlik içinde ruhu manevî yiyeceği yiyerek kuvvet bulur. Cisim, zahirî yiyecekten kuvvet bulsa da, ruh zayıf olur ve zahirî yiyeceği bulamamaktan cisim zayıf olsa da, ruh kuvvetli olur. Ruh kuvvet bulduğu zaman, bu kuvvet bilahare cisme de yayılır ve sâlik zahirî gıdadan pek az bir miktar ile yetinir. Nasıl ki hadîs-i şerîfte الجوع طعام الله في الأرض يحيى به ابدان الصدقين yani, "Açlık yeryüzünde Allah'ın yiyeceğidir ki onunla sıddıkların bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur.

"Bir sûfi, fakr ve ihtiyac-ı sûrîden gamnak olmamalıdır; zîrâ onun bu fakrının "ayn"ı onun ruhunun dâyesi ve mürebbîsi ve mahall-i it'âmı olur ve o fakr içinde rûhu taâm-ı ma'nevîyi yiyerek kuvvet bulur." Cisim, taâm-ı sûrîden kuvvet bulursa da, rûh zayıf olur ve taâm-ı sûrîyi bulamamakdan cisim zayıf olur ise de, rûh kavî olur. Vaktâki rûh kuvvet bulur, bu kuvvet bilâhire cisme de sârî olup, sâlik gıdâ-yı sûrîden pek az bir mikdâr ile iktifâ eder. Nitekim hadîs-i şerîfde الجوع طعام الله في الأرض يحيى به ابدان الصدقين Ya'ni, "Açlık yeryüzünde Allâh'ın taâmıdır ki onunla sıddıkların ebdânı hayât bulur" buyurulmuşdur.

1852. Zîrâ ki, cennet mekrûhlardan bitmişdir; merhamet acizin ve münkesirin nasibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1852. Çünkü cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle doludur; merhamet aciz ve kırık kalplilerin nasibidir.

"Kısm", hisse, nasip ve bölmek anlamındadır. Bu şerefli beyitte "Cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle örtülmüştür" hadis-i şerifine işaret buyrulmuştur. Yani, "Cennet bu dünyada nefse çirkin görünen açlık ve susuzluk ve güzel amellerle örtülmüştür ve insanın cenneti, nefse çirkin görünen bu şeyleri seçmekle oluşur; çünkü nefse muhalefet etmekten dolayı o nefis aciz ve kırık kalpli olur. Ve merhamet ise acizlerin ve kırık kalpli olanların hissesi ve nasibidir; çünkü düşkün ve aciz olanlara herkes acır."

"Kısm", hisse ve nasib ve bölmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde حفت الجنة بالمكاره Ya'ni, "Cennet mekrûhlar ile örtülmüşdür" hadîs-i şerîfine işâret bu- yurulmuşdur. Ya'ni, "Cennet bu dünyâda nefse çirkin görünen açlık ve susuzluk ve a'mâl-i hasene ile örtülmüşdür ve insanın cenneti bu nefse çirkin görünen şeyleri ihtiyâr etmekle tekevvün eder; zîrâ nefse muhalefetden dolayı, o nefis âciz ve münkesir olur. Ve merhamet ise âcizlerin ve münkesir olanların hissesi ve nasîbidir; zîrâ düşkün ve âciz olanlara herkes acır."

1853. O kimse ki ulüvden başlar kırar, onun tarafına Hakk'ın ve halkın rahmi gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1853. O kimse ki ululuktan başlar kırar, onun tarafına Hakk'ın ve halkın merhameti gelmez.

Yani, "Ululuk ve kibirden dolayı herkesin başlarını kıran kimseye karşı ne Hakk'ın ne de halkın merhameti yönelmez; çünkü kibir ve ululuk, merhamet yeri değildir."

Ya'ni, "Ulüv ve kibirden nâşî herkesin başlarını kıran kimseye karşı ne Hakk'ın ve ne halkın merhameti müteveccih olmaz; zîrâ kibir ve ulüv, mahall-i merhamet değildir."

1854. Bu sözün nihayeti yokdur. Ve o civân, ekmek ta'yînâtının noksanlığından nâtüvân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1854. Bu sözün sonu yoktur. Ve o genç, ekmek tayinatının eksikliğinden dolayı güçsüz kaldı.

Açlığın Allah'ın yiyeceği olması ve cennetin mekruhlarla örtülmüş olması sözlerinin sonu yoktur; o tayinatı azaltılan gencin kıssasına gelelim. Sözün özü, o delikanlı kendisine özgü olan ekmek tayinatının azaltılmasından dolayı âciz kaldı.

Açlığın taâmullâh olması ve cennetin mekrûhlar ile örtülmüş olması sözlerinin nihâyeti yokdur; o ta'yînâtı tenkîs edilen gulâmın kışsasına gelelim. Velhâsıl o delikanlı kendisine mahsûs olan ekmek ta'yînâtının tenkîs edilmesinden dolayı âciz kaldı.

1855. Mesrûrdur o sûfî ki, onun rızkı noksân ola, onun o şebesi inci ve o deniz ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1855. O sûfî mesrurdur ki, onun rızkı eksik ola, onun o şebesi inci ve o deniz ola.

"Şebe", siyah olan ve parlaklıkta, yumuşaklıkta ve hafiflikte kehribara benzeyen bir taşın ismidir; ondan boncuk yapıp inci dizisinin başına takarlar. "Şebe"den maksat, sâlikin bulanık olan kalbidir; "inci"den maksat, saf kalp; ve "derya"dan maksat, yakîn nuru veya marifet nurudur. Yani, "Bir sûfînin bedensel gıdası eksik olduğu zaman, mesrur olur; çünkü çok yemekle kararmış olan kalbi, açlıktan ve riyâzattan saf ve inci gibi parlak olur; ve kendisi yakîn nuru deryası olur veya marifet deryası olur." Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şunlar yazılıdır: "Hz. Mevlânâ (a.s.), sülûklerinin başlangıcında üç gün, bir hafta ve kırk gün oruç tutup iftar ederlerdi. Ancak mübarek ramazanın sonunda iki defa iftar ederlerdi. Ve bütün mübarek ramazanda, bayram günü iftar ettikleri defalarca görülmüştür. Sultanü'l-mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî (Allah onun zikrini yüceltsin) hazretleriyle ilk defa karşılaştıklarında tam altı ay boyunca her ikisine de yeme, içme ve beşerî bir ihtiyaç vâki olmamak üzere oturmuşlardı. Ve iftar ettikleri zaman, bir çeşit gıda ile yetinirlerdi. Ve en çok yemek yedikleri zaman bile on lokma yemezler ve bir müddet sonra tekrar midelerini temizlerlerdi; ve buyururlardı ki: 'Benim göğsümde bir ejderha vardır ki, gıdaya tahammül etmiyor.' Ve istifrağ (kusma) anındaki mücâhedeleri, açlık mücâhedesinden daha fazla olup, mübarek alınlarından damla damla ter dökerlerdi." Ve açlık hakkında şöyle buyururlar. Şiir: "Senin can kuşun, yemekten ve mide fesadından bu vücut yumurtası içinde kapanıp kalmıştır. Bu yumurtadan çık ki, kanatların büyüsün! Açlıktan safra kabarması gerçi beyin hayallerini artırır; fakat işte bu hayallerden yed-i beyzâyı (Hz. Musa'nın elinin parlaması mucizesi) ve kudret nurunu bulurlar."

"Şebe", bir taşın ismidir ki siyahdır ve parlaklıkda ve yumuşaklıkda ve hafiflikde kehrübâya (kehribâra) benzer ve ondan boncuk yapıp, inci dizisinin başına geçirirler. "Şebe"den murâd, sâlikin bulanık olan kalbi; ve “inci"den murâd, kalb-i sâf; ve "derya"dan murâd, nûr-ı yakîn veyâ nûr-ı ma'rifetdir. Ya'ni, "Bir sûfînin cismânî olan gıdâsı noksan olduğu vakit, mesrûr olur; çünki kesret-i taâm ile kararmış olan kalbi, açlıkdan ve riyâzetden sâf ve inci gibi parlak olur; ve kendisi nûr-ı yakîn deryâsı olur veyâ ma'rifet deryâsı olur." Menâkıb-ı Sipehsâlârda mündericdir ki: "Hz. Mevlânâ (r.a.), evâil-i sülüklerinde üç gün ve bir hafta ve kırk gün oruç tutup iftâr ederler idi. Velâkin ramazân-ı şerîfin nihâyetinde iki defa iftâr buyururlar idi. Ve bütün ramazân-ı şerîfde, bayram günü iftâr buyurdukları biddefâat görülmüş- dür. Sultânu'l-mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî (azzamallâhu zikrehû) hazretlerine ilk defa mülâkî olduklarında tamâm altı ay her ikisine ekl ve şürb ve hâcet-i beşerîden bir ihtiyaç vâki' olmamak üzere oturmuşlar idi. Ve iftâr buyurdukları vakit, bir nevi' gıdâ ile iktifâ buyururlar idi. Ve en çok taâm yedikleri vakit dahi on lokma yemezler ve bir müddet sonra tekrâr mi'delerini tathîr ederlerdi; ve buyururlar idi ki: "Benim sînemde bir ejderhâ vardır ki, gıdâya tahammül etmiyor." Ve vakt-i istifrâğdaki mücâhedeleri mücâhede-i cû'dan ziyâde olup, mübarek alınlarından katre katre ter dökerler idi." Ve açlık hakkında şöyle buyururlar. Şiir: "Senin can kuşun, yemekden ve mi'de fesâdından bu vücûd yumurtası içinde kapanıp kalmışdır. Bu yumurtadan çık ki, kanatların büyüsün! Açlıkdan safra kabarması gerçi hayâlât-ı dimâğiyyeyi ziyâdeleştirir; fakat işte bu hâyalâtdan yed-i beyzâyı ve nûr-ı kudreti bulurlar."

1856. O hâs olan nafakalardan her kim âgâh oldu, o kurba ve nafaka mahalli olmağa lâyık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1856. O özel nafakaları her kim bildi, o yakınlığa ve nafaka yeri olmaya lâyık oldu.

"Cerâ", "cerv" kelimesinin çoğullarından biridir, nitekim bu şerhin başlangıcında açıklandı; "bahşişler, faydalar ve nafakalar" demektir. Yani, "Her kim Hakk'ın özel nafakalarını ve yiyeceklerini bilip, oruca devam ettiyse, o kimse Hakk'a yakın olmaya ve bu nafakanın yeri ve ehli olmaya lâyık oldu."

"Cerâ", "cerv" kelimesinin cemi'lerinden birisidir, nitekim bu sürh-i şerîfin ibtidâsında beyân olundu; "bahşişler ve fâideler ve nafakalar" demekdir. Ya'ni, "Her kim Hakk'ın husûsî nafakalarından ve taâmlarından âgâh olup, sıyâma devam etti ise, o kimse Hakk'a yakîn olmağa ve bu nafakanın mahalli ve ehli olmağa lâyık oldu."

1857. Vaktaki ruhun nafakaları noksan olur, onun canı onun noksanından lerzân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1857. Ruhun nafakaları eksik olduğunda, canı o eksiklikten dolayı titrer.

Ruhun o özel nafakaları eksildiğinde, Hakk Yolcusu'nun canı o nafakaların eksilmesinden dolayı titrek bir hâle gelir.

Vaktâki rûhun o hâs olan nafakaları eksilir, sâlikin canı o nafakaların eksilmesinden dolayı, titreyici olur.

1858. Binâenaleyh bilir ki, bir hatâ vâki' olmuşdur ki, rıza yasemenliği perîşân olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1858. Bu sebeple bilir ki, bir hata meydana gelmiştir ki, rıza yasemenliği perişan olmuştur.

Yani, "Hakk Yolcusu, bu ruhanî nafakaların eksilmesinden kendisinden bir hata ortaya çıktığını ve bu hatanın, yasemenler gibi marifet nuru bitiren ilahi rıza bahçesini perişan ettiğini bilir ve anlar."

Ya'ni, "Sâlik bu rûhânî nafakaların eksilmesinden kendisinden bir hatâ zuhûr etdiğini ve bu hatâ, yâsemenler gibi nûr-ı ma'rifet bitiren rızâ-yı ilâhî bahçesini perîşân etdiğini bilir ve anlar."

1859. Nitekim ki o şahıs, mahsûlün noksanından dolayı, harman sahibi tarafına mektub yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1859. Nasıl ki o şahıs, ürünün eksikliğinden dolayı, harman sahibi tarafa mektup yazdı.

Nasıl ki hikâyesini anlattığımız köle, padişah tarafından tayinatının (geçimlik ödeneğinin) azaltılmasından dolayı, kendi nefsine hata isnat etmeyip, başkalarını kusurlu gördü ve harman sahibi olan, yani nimet veren padişah tarafa mektup yazdı.

Nitekim kıssasını beyân etdiğimiz gulâm pâdişah tarafına ta'yînâtının tenkîs edilmesinden dolayı, kendi nefsine hatâ isnâd etmeyip, başkalarını kabâhatlı gördü ve harman sahibi olan, ya'ni, veliyy-i ni'met olan pâdişâh tarafına mektûb yazdı.

1860. Onun mektubunu adâlet beyi huzûruna götürdüler; mektubu okudu, sonra bir cevab vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1860. Onun mektubunu adalet beyi huzuruna götürdüler; mektubu okudu, sonra bir cevap vermedi.

1861. Dedi: "Onun için yiyecek derdinin gayri yokdur, binaenaleyh ahmağın cevabı sükût daha evladır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1861. Dedi: "Onun için yiyecek derdinden başka bir şey yoktur, bu sebeple ahmağın cevabı sükût etmek daha iyidir."

Padişah o kölenin mektubunu alıp okudu ve dedi ki: "Bu kölenin derdi ancak yemek ve içmekten ibarettir; bundan başka bir derdi yoktur; hâlbuki bu cihanda yemek ve içmek derdinden başka bir derdi olmayan kimse ahmaktır ve kendi varlığının hikmetinden ve sırrından gafildir. Bu sebeple böyle bir ahmağa verilecek cevap, ancak sükût etmek olur."

Pâdişâh o gulâmın mektûbunu alıp okudu ve dedi ki: "Bu gulâmın derdi ancak yemek ve içmekden ibaretdir; bundan başka bir derdi yokdur; halbuki bu cihânda yemek ve içmek derdinden başka bir derdi olmayan kimse ahmakdır ve kendi varlığının hikmetinden ve sırrından gäfildir. Binâenaleyh böyle bir ahmağa verilecek cevâb, ancak sükût etmek olur."

1862. Ona asla vasl ve firâkının derdi yokdur, fer'in bendidir, o hiç aslı istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1862. Ona asla kavuşma ve ayrılık derdi yoktur, fer'in (ikincil olanın) bendesidir, o hiç aslı (birincil olanı) istemez.

Yani, "Huzurumuzdan ve kavuşmamızdan ayrıldığı için, bu kul kalbinde asla dert ve elem duymaz, o ancak bizim fer'imiz olan ihsan ve bağışlama sıfatımızın âşığıdır. Bu fer'in aslı olan zâtımızı hiç istemez."

Bilinmeli ki, insanlar üç kısımdır: Bir kısmın gayretleri, dünya hayatının görünenidir ve asıl amaçları, dünya hayatının metaı olan kadın, evlat, para, mal ve mülktür. Bunların ahiret hayatıyla asla ilgileri yoktur. Eğer bunlar Hakk'a ibadet ederlerse, dünyevî metaın artmasını talep ederler. Eğer dünyevî nimetler ellerinden giderse, Hakk'a ve ilâhî kazâya gücenip şikâyet ederler. Allah'a hamd etmek için bunlara ilâhî nimetlerin devamı lazımdır. Bu sebeple bunlar zulmet perdeleri içindedirler. İkinci kısmın, gayretleri ahiret metaı ve cennet dereceleridir. Dünyevî metaa ihtiyaç ve zaruret miktarı çalışırlar. Bunlar "ashâb-ı yemîn" (sağ taraf ehli) olan müminlerdir ki, dünyadaki nimetlere şükreder ve belaya sabrederler ve fakat ahiretin nimetlerine pek düşkün olup, derece ve makam elde etmeye âşıktırlar ve ahiret azabından çok korkarlar; bu sebeple bunlar nur perdeleri içindedirler. Üçüncü kısım "mukarrebler"dir (Allah'a yakın olanlar). Onlar perdenin en büyüğü olan nefis sevgisinden geçtikleri için, dünyevî ve uhrevî nimetleri ve derece ve makam hayallerini kendilerine haram etmişlerdir; çünkü onların kalpleri Rabbanî tecellilerin (ilâhî görünüşlerin) tecelli yeri ve aynasıdır. Bir aynada nefis sevgisi ve benlik aşkı olmadığı gibi, bunlarda da bu duygu kalmamıştır.

Ya'ni, "Huzûrumuzdan ve visâlimizden ayrıldığı için, bu gulâm kalbinde aslâ derd ve elem duymaz, o ancak bizim fer'imiz olan sıfat-ı in'âm ve ihsânımızın âşıkıdır. Bu fer'in aslı olan zâtımızı hiç istemez."

Ma'lum olsun ki, insanlar üç kısımdır: Bir kısmın himmetleri, hayât-ı dünyanın zâhiridir ve maksad-ı aslileri, hayât-ı dünyanın metâ'ı olan kadın, evlâd, para, mal ve mülkdür. Bunların hayât-ı uhreviyye ile aslâ alâkaları yokdur. Eğer bunlar Hakk'a ibâdet ederlerse, metâ'-ı dünyevînin ziyâdeliğini taleben ederler. Eğer niam-ı dünyeviyye ellerinden giderse, Hakk'a ve ka- zâ-yı ilâhîye muğber olup, şikâyet ederler. Allah'a hamd etmek için bunlara niam-ı ilâhiyyenin temâdîsi lâzımdır. Binâenaleyh bunlar hicâbât-ı zulmâniyye içindedirler. İkinci kısmın, himmetleri metâ'-ı âhiret ve derecât-ı cennetdir. Meta'-ı dünyevîye ihtiyaç ve zarûret mikdârı sa'y ederler. Bunlar "ashâb-ı yemîn" olan mü'minlerdir ki, dünyâdaki ni'metlere şükür ve belâya sabr ederler ve fakat âhiretin ni'metlerine pek harîs olup, derecât ve makām ihrâzına âşıkdırlar ve azâb-ı âhiretden çok korkarlar; binâenaleyh bunlar hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. Üçüncü kısım "mukarrebler"dir. Onlar hicabın en büyüğü olan hubb-ı nefisden geçtikleri için, niam-ı dünyeviyye ve uhreviyyeyi ve derecât ve makām hayallerini kendilerine harâm etmişlerdir; zîrâ onların kalbleri tecelliyât-ı rabbâniyyenin meclâsı ve âyînesidir. Bir âyînede hubb-ı nefs ve aşk-ı enâniyyet olmadığı gibi, bunlarda da bu duygu kalmamışdır.

1863. Ahmakdır ve bizliğin ve benliğin mürdesidir; zîrâ ona fer'in gamından, aslın ferağı yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1863. Ahmaktır ve bizliğin ve benliğin ölmüşüdür; çünkü ona fer'in (türev/gölge varlık) derdinden, aslın (kaynak/hakiki varlık) kastı yoktur.

"Mürde", "ölmüş" tabiri, meftun ve âşık olmaktan kinayedir. "Ferâğ", boşalmak ve dökülmek ve kasdetmek anlamlarındadır. Burada "kasdetmek" anlamındadır. "Mâ ve menî", bizlik ve benlik, kesret âleminden (çokluk âlemi) kinayedir ki, başlıca kaynağı kişinin kendi varlığına ve vücuduna güvenmesidir. Aslı bırakıp fer'e ve gölgeye yapışan ve güvenen bir kimsenin ahmak olduğunu ispat etmeye gerek yoktur. Yani, şah, köle hakkında diyor ki: "Mademki bu kölede asıldan ayrılığın derdi yoktur; o fer' olan sıfatlara ve gölgelere bağlanmıştır, o ahmaktır ve gölgeden ibaret olan kendi varlığına dayanmıştır ve fer'in ve gölgenin derdinden, asla yönelişi ve kastı yoktur."

"Mürde", "ölmüş" ta'bîri, meftûn ve âşık olmakdan kinâyedir. "Ferâğ", boşalmak ve dökülmek ve kasd etmek ma'nâlarınadır. Burada "kasd" ma'nâsınadır. "Mâ vü menî", bizlik ve benlik, âlem-i keserâtdan kinâyedir ki, başlıca menşei kişinin kendi varlığına ve vücûduna i'timâdıdır. Aslı bırakıp fer'e ve gölgeye yapışan ve i'timâd eden bir kimsenin ahmak olduğunu isbâta hâcet yokdur. Ya'ni, şâh, gulâm hakkında diyor ki: "Mâdemki bu gulâmda asıldan ayrılığın derdi yokdur; o fer' olan sıfatlara ve gölgelere bağlanmışdır o ahmakdır ve gölgeden ibaret olan kendi varlığına dayanmışdır ve fer'in ve gölgenin gamından, asla teveccühü ve kasdı yokdur."

1864. Gökleri ve yeri bir elma bil ki, Hakk'ın kudret ağacından ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1864. Gökleri ve yeri bir elma bil ki, Hakk'ın kudret ağacından ortaya çıktı.

Göksel cisimleri ve yeri birer elma gibi küresel cisimlerden ibaret bil ki, bunların her biri, varlıkta ve oluşta asıl olan Hakk'ın ağaç mesabesindeki kudretinden meydana geldi ve ortaya çıktı. Ve her biri de o asılın fer'idirler (dalıdırlar); ve kudret ağacının bahçıvanı ise mutlak varlık olan Hak'tır ki, bunları terbiye edip yetiştirir. Buna göre bu dalları bırak da, asıl olan Hakk'a yönel!

Ecrâm-ı semâviyyeyi ve arzı birer elma mesâbesinde kürevî cisimlerden ibâret bil ki, bunların her biri, vücûdda ve varlıkda asl olan Hakk'ın ağaç mesâbesindeki kudretinden peydâ ve zâhir oldu. Ve her birerleri de o aslın fer'idirler; ve kudret ağacının bâğbânı ise vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır ki, bunları terbiye edip yetiştirir. Binâenaleyh bu fer'leri bırak da, asl olan Hakk'a teveccüh et!

1865. Sen o elmanın içinde bir kurt gibisin ve ağaçdan ve bir bahçıvandan bî-haber!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1865. Sen o elmanın içinde bir kurt gibisin ve ağaçtan ve bir bahçıvandan habersizsin!

Ey idrak sahibi yaratılmış olan insan, sen o elma gibi yuvarlak olan yeryüzü küresinin içinde bir kurt gibisin ki, ağaç hükmünde olan Hakk'ın kudretinden ve bahçıvan hükmünde olan Hakk'ın mutlak varlığından, elma içindeki bir kurtçuk gibi gafilsin ve içinde yaşadığın yeryüzü küresinin oluşum şeklinden habersizsin. "Sîb-der"deki "der" kelimesi, vezni tamamlamak için fazladır.

"Ey mahlûk-ı müdrik olan insan, sen o elma gibi yuvarlak olan küre-i arzın içinde bir kurt gibisin ki, ağaç mesâbesinde olan kudret-i Hak'dan ve bâğbân mesâbesinde olan vücûd-ı mutlak-ı Hak'dan, elma içindeki bir kurtcağız gibi gāfilsin ve içinde yaşadığın küre-i arzın sûret-i tekevvününden bî-habersin." "Sîb-der"de "der", tekmîl-i vezn için zâiddir.

1866. Elma içinde başka bir kurt dahi vardır; fakat onun canı hariçden sahib-i alemdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1866. Elmanın içinde başka bir kurt daha vardır; fakat onun canı dışarıdan âlemin sahibidir.

"Âlemin sahibi", bayrak sahibi, kendisine uyulan ve başkan olandan kinayedir. Yani, "Dünya ehli, elmanın içinde yaşayan kurtlara benzerler. Bunlar da iki kısımdır. Bir kısmı, yukarıdaki şerefli beyitte zikredildi; ve ikinci kısım kurtlar, peygamberler ve evliya hazretleridir. Onların canları ve manaları, bu suret âleminin dışından, ilim sahibi yani, kendisine uyulan ve başkan olarak gelmiştir."

"Sahib-i alem", bayrak sahibi, metbû' ve reîs olmakdan kinâyedir. Ya'ni, "Ehl-i cihân, elma içinde yaşayan kurtlara benzerler. Bunlar da iki kısımdır. Bir kısmı, yukarıdaki beyt-i şerîfde zikr olundu; ve ikinci kısım kurtlar, enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır. Onların canları ve ma'nâları, bu âlem-i sûret hâricinden, ilim sahibi ya'ni, metbû' ve reîs olarak gelmişdir."

1867. Onun hareketi elmayı yarar, elma o sadmeye tâkat getiremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1867. Onun hareketi elmayı yarar, elma o darbeye dayanamaz.

O âlem sahibi olan peygamberler ve evliya hazretlerinin latif canlarının hareketi o elmayı ve o suret âlemini yarar, elma ve o suret âlemi o darbeye ve hücuma dayanamaz. Bu şerefli beyitte, "Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz yeterse geçin! Geçemezsiniz, ancak bir güçle (sultan) geçebilirsiniz." (Rahmân, 55/33) yani, "Ey insan ve cin topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz varsa geçin! Geçemezsiniz, ancak sultan ile, yani ruhanî kudret ile geçebilirsiniz." ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

O sâhib-i alem olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtının cân-ı latîflerinin hareketi o elmayı ve o âlem-i sûreti yarar, elma ve o sûret âlemi o sadmeye ve hücûma tâkat getiremez. Bu beyt-i şerifde يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (Rahmân, 55/33) Ya'ni, “Ey ins ve cin tâifesi, aktâr-ı semâvât ve arzdan geçmeğe kudretiniz varsa geçiniz! Geçemezsiniz, ancak sultân ile, ya'ni, kudret-i rûhâniyye ile geçebilirsiniz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

1868. Onun hareketi perdeleri yırtmıştır, onun sûreti kurtdur ve ma'nâsı ejderhâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1868. Onun hareketi perdeleri yırtmıştır, onun sûreti kurttur ve ma'nâsı ejderhâdır.

Yani, "O peygamberlerin ve evliyaların cismanî sûretleri elma içindeki kurda benzer ve ma'nâları ve yüce ruhları ejderha olduğundan, bu ruhlarının hareketi zulmanî ve nuranî perdeleri yırtmıştır; bu sebeple onların diğer cisim sahiplerinden farkları, yüce ruhlarının kuvveti ve şerefliliğidir."

Ya'ni, "O enbiyâ ve evliyânın sûret-i cismâniyyeleri elma içindeki kurda müşâbih ve ma'nâları ve rûh-ı ulvíleri ejderha olduğundan bu rûhlarının hareketi zulmânî ve nûrânî perdeleri yırtmışdır; binäenaleyh onların sâir cisim sâhiblerinden farkları, ervâh-ı aliyyelerinin kuvvet ve şerâfetidir."

1869. Bir ateş ki, evvelâ demirden sıçrar, o kademi hârice çok zayıf koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1869. Bir ateş ki, evvelâ demirden sıçrar, o adımı dışarıya çok zayıf koyar.

Bu şerefli beyit, evliyayı kendilerine eğitici edinen Hakk yolcuları (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) hakkındadır. Yukarıya bağlantısı şudur: Elmanın içindeki kurtlardan, ruhları elmayı yarmak için hareket eden Hakk yolcularının bedensel irade darbesi başlangıçta zayıftır. Onların bu darbesi, demirden sıçrayan kıvılcıma benzer. Kıvılcım ilk adımını dışarıya zayıf ve gevşek olarak koyduğu gibi, Hakk yolcusunun iradesi de bedensellikten çıkmak için başlangıçta zayıf bir hücum yapar.

Bu beyt-i şerîf evliyâyı kendilerine mürebbî itdihâz eden ehl-i sülük hak-kındadır. Yukarıya rabtı budur ki: Elmanın içindeki kurtlardan, rûhları elma-yı yarmak için hareket eden sâliklerin irâde-i cismâniyye sadmesi ibtida za-yıftır. Onların bu sadmesi, demirden sıçrayan kıvılcıma benzer. Kıvılcım ilk adımını dışarıya zayıf ve gevşek olarak koyduğu gibi, sâlikin irâdesi dahi cis-mâniyetden çıkmak için ibtida bir hücûm-ı zayıf yapar.

1870. Onun dâyesi olan pamukdur; lakin sonra şu'lelerini esîre kadar eriştirir. [1875]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1870. Onun dâyesi olan pamuktur; lakin sonra alevlerini esîre kadar eriştirir.

O sıçrayan kıvılcımın dâyesi ve yetiştiricisi evvelâ yumuşak pamuktur; sonra fırladığı noktadan genişleyip, şehri tutuşturur ve alevi esîre, yani havaya kadar yükselir.

O sıçrayan kıvılcımın dâyesi ve mürebbîsi evvelâ yumuşak pamukdur; sonra fırladığı noktadan ittisâ' edip, şehri tutuşturur ve şu'lesi esîre, ya'ni, havaya kadar yükselir.

1871. Adem evvelen uykunun ve taâmın bağlanmışıdır; nihayetü'l-emr melek-lerden daha yüksekdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1871. İnsan başlangıçta uykunun ve yemeğin bağlısıdır; sonunda meleklerden daha yücedir.

Bunun gibi, Hakk Yolcusu olan insan, başlangıçta beşeriyet ve hayvanlık geçmişiyle uykuya ve yemeğe bağlanmıştır ve tabiatı demir gibi soğuktur. Bir insân-ı kâmil tarafından onun yatkınlığına bakılması sebebiyle hayvanî ruhundan bir irade-ateşinin kıvılcımı sıçrar; pamuk gibi yumuşak ve esnek olan yatkınlığı ve insân-ı kâmilin kibrit gibi olan bakışlarına maruz kalır. Çünkü insan başlangıçta hayvan olarak bu âlemde ortaya çıkar; fakat onun ezelî yatkınlığı meleklerden daha yüksektir. Beyit: صائب زملائك مطلب رتبت انسان آینه بی پشت چه صورت بنماید "Ey Sâib, insanın rütbesini meleklerden isteme, çünkü sırsız bir ayna ne suret gösterebilir?"

Bunun gibi, sâlik olan âdem, evvelen sâbıka-i beşeriyyet ve hayvâniyyet ile uykuya ve taâma bağlanmışdır ve tabîatı demir gibi bâriddir. Bir kâmil ta-rafından onun isti'dâdına nazar sebebiyle rûh-ı hayvânîsinden bir irâde-ateşinin kıvılcımı sıçrar; pamuk gibi yumuşak ve leyyin olan isti'dâdı ve kâmilin kibrit gibi olan nazarlarına ma'rûz kalır. Zîrâ âdem evvelen hayvân olarak bu âlemde zâhir olur; fakat onun isti'dâd-ı ezelîsi meleklerden yüksektir. Beyit: صائب زملائك مطلب رتبت انسان آینه بی پشت چه صورت بنماید "Ey Sâib, insanın rütbesini meleklerden isteme, zîrâ sırsız bir ayna ne sûret gösterebilir?"

1872. Pamuğun ve kibritlerin hıfzında onun şu'lesi ve nûru Süha üzerinde zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1872. Pamuğun ve kibritlerin korunmasında onun alevi ve nuru Süha üzerinde belirir.

Yani, "O sâlik, pamuk gibi yumuşak ve latif olan yatkınlığı ve insân-ı kâmilin kibrit gibi olan nazarları himayesinde ilerler ve insan ruhu gelişerek, alevi ve nuru Süha üzerinde belirir." "Süha", Büyük Ayı yıldızlarından çok küçük görünen bir yıldızdır ki, insanlar gözlerinin kuvvetini onunla denerler. Yani, o sâlikin ruhunun nuru, yüce âlemde belirir.

Ya'ni, "O sâlik pamuk gibi mülayim ve latîf olan isti'dâdı ve kâmilin kib-rit gibi olan nazarları penâhında terakkî eder ve rûh-ı insânîsi inkişaf ederek, şu'lesi ve nûru Sühâ üzerinde zâhir olur." "Sühâ", Benât-ı na'ş yıldızlarından gāyet küçük görünen bir yıldızdır ki, halk gözlerinin kuvvetini onunla tecrü- be eder. Ya'ni, o sâlikin ruhunun nûru, âlem-i ulvîde zâhir olur.

1873. Karanlık âlemi aydınlık eder, demir bukağıyı iğne ile koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1873. Karanlık âlemi aydınlık eder, demir bukağıyı iğne ile koparır.

"Künde", suçluların ayaklarına taktıkları "bukağı" anlamındadır. Bu Hakk Yolcusu o derece ilerler ki, onun nuru, gayet karanlık olan gaflet ve hayvanlık âlemini aydınlık eder. Demir bukağı hükmünde olan nefsin sıfatlarını, iğne gibi ince ve sivri olup, hayvanî ruhu acıtan riyâzât ve mücâhedât ile koparır.

"Künde", mücrimlerin ayaklarına geçirdikleri “bukağı” ma'nâsınadır. "Bu sâlik-i tarîk-ı Hak o derece terakkî eder ki, onun nûru gāyet karanlık olan gaflet ve hayvâniyet âlemini aydınlık eder. Demir bukağı mesâbesinde olan nefsin sıfatlarını iğne gibi ince ve sivri olup, rûh-ı hayvânîyi acıtan riyâzet ve mücâhede ile koparır."

1874. Gerçi ateş dahi cismânîdir, ne rûhdan ve ne de rûhânîden değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1874. Gerçi ateş de cismanîdir, ne ruhtan ne de ruhanîden değildir.

Gerçi Hakk Yolcusu'nun hayvanî ruhundan sıçrayan irade ateşi de cismanîdir. Ne izafî ruh cinsinden ne de izafî ruha mensup olanların cinsinden değildir; çünkü irade, hayvanî cismin gereğindendir. Nitekim hayvanı "iradesiyle hareket eden" diye tanımlarlar. Ruh melek cinsinden olduğundan, o ancak Hakk'ın iradesine tabidir. Hakk'ın iradesine muhalefet, hayvanî nefsin ve cismaniyetin gereğidir. Ruhanîlere gelince, onlar da kendi iradelerinden kurtulmuşlardır, çünkü iradî ölüm ile ölmüşlerdir. Sipehsâlâr Menâkıbı'nda zikredilmiştir ki, Ariflerin Sultanı Bayezid-i Bistamî (k.s.) buyurmuştur ki: "Otuz yıldır ki, Hak buyurdu ben onu yaptım; şimdi otuz yıldır ki, ben söylerim Hak onu yapar." Çünkü tasavvuf yolunun başlangıçlarında henüz onun iradesi, Hakk'ın iradesinde yok olmamıştı. Otuz yıl kendi nefsini Hakk'ın emir ve yasaklarına uymaya sevk etti; ve otuz yıldan sonra, onun iradesi, Hakk'ın iradesinde fani oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irade kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sadır olur ve onun dilediği ancak Hakk'ın buyurduğudur.

Gerçi sâlikin rûh-ı hayvânîsinden sıçrayan irâde ateşi dahi cismânîdir. Ne rûh-ı izâfî cinsinden ve ne de rûh-ı izâfîye mensûb olanların cinsinden değil- dir; zîrâ irâde cism-i hayvânînin îcâbındandır. Nitekim hayvanı “müteharrik bi'l-irâde", ya'ni, "irâdesiyle hareket eden" diye ta'rîf ederler. Ve rûh melek cinsinden olduğundan, o ancak Hakk'ın iradesine tâbi'dir. Hakk'ın iradesine muhalefet, nefs-i hayvânî ve cismâniyet iktizâsıdır. Rûhânîlere gelince, onlar da kendi irâdelerinden kurtulmuşlardır, çünki mevt-i irâdî ile ölmüşlerdir. Si- pehsâlâr Menâkıbı'nda mezkûrdur ki, Sultânü'l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) buyurmuşdur ki: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Zîrâ mebâdî-i sülûkde he- nüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi. Otuz yıl kendi nefsini Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk eyledi; ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irâ- de kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği an- cak Hakk'ın buyurduğudur.

1875. Cismin o izzetden behresi olmaz; cisim, can bahrinin önünde bir katredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1875. Cismin o yücelikten nasibi olmaz; cisim, can denizinin önünde bir damladır.

Cismin ve cisme ait olan kuvvetlerin, ruha ait bulunan yücelikten nasibi ve payı yoktur; çünkü cisim, can denizinin yani, küllî ruhun önünde bir damla mesabesindedir.

Cismin ve cisme âit olan kuvvetlerin, rûha âit bulunan izzetden behresi ve nasîbi yokdur; çünki cisim, can bahrinin ya'ni, rûh-ı küllînin önünde bir kat- re mesâbesindedir.

1876. Cisim candan gün artırıcı olur; vaktaki can gider, gör ki cisim nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1876. Cisim candan gün artırıcı olur; can gittiği zaman gör ki cisim nasıl olur?

"Rûz-efzûn", yani "gün artırıcı" olmak, yaşamaktan kinayedir. Yani, "Cisim candan yaşar ve ayakta duran bir hâlde bulunur ve kokmaz ve çürümez. Can cisimden alakasını kestiği zaman; o cisim çürür ve kokusunu duymamak için herkes burunlarını tıkar ve nihayet kokusu halkı rahatsız etmemek için toprağa defnedilir."

"Rûz-efzûn", ya'ni, "gün artırıcı" olmak, yaşamakdan kinâyedir. Ya'ni, "Cisim candan yaşar ve kāim bir halde bulunur ve kokmaz ve çürümez. Vaktâki can cisimden alakasını keser; o cisim tefessüh eder ve kokusunu duymamak için herkes burunlarını tıkar ve nihâyet kokusu halkı bîzâr etmemek için toprağa defn olunur."

1877. Senin cisminin haddi muhakkak bir iki arşındır, ziyâde değildir; senin canın göğe kadar cevelân edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1877. Senin bedeninin sınırı kesinlikle bir iki arşındır, fazla değildir; senin canın göğe kadar dolaşır.

Ey insan, senin bedeninin boyu, bir iki arşından fazla değildir, bu sebeple bundan daha fazla yüksekliği olan bir yere elin yetişemez; fakat canının eni ve boyu sınırlı değildir. Senin canın bedeninin yetişemediği göklere kadar dolaşır.

Ey insan, senin cisminin boyu, bir iki arşından ziyâde değildir, binâenaleyh bundan daha ziyâde irtifâ'ı olan bir yere elin yetişemez; fakat canının eni ve boyu mahdûd değildir. Senin canın cisminin yetişemediği göklere kadar cevelân edicidir.

1878. Ey büyük, ruhun tasavvurda Bağdad'a ve Semerkand'a kadar yarım adımı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1878. Ey büyük, ruhun tasavvurda Bağdad'a ve Semerkand'a kadar yarım adımı vardır.

Ey yaratılıştan şerefli kılınmış insan, bedenin Bağdad'a ve Semerkand'a gidebilmek için hayvan, araba, otomobil ve tren gibi araçlara muhtaçtır; ve yürüyerek gitmek için yüz binlerce adım atmak gerekir. Hâlbuki ruhun Bağdad'a ve Semerkand'a gitmeyi hayal edince, yarım adımda oralara gider ve bir anda elektrik akımı gibi oralarda dolaşabilir.

Ey fıtraten mükerrem olan insan, cismin Bağdad'a ve Semerkand'a gidebilmek için hayvan ve araba ve otomobil ve şimendifer gibi vesâite muhtâçdır; ve mâşiyen gitmek için yüz binlerce adım atmak lâzımdır. Halbuki rûhun Bağdad'a ve Semerkand'a gitmeyi tasavvur edince, yarım adımda oralara gider ve ân-ı vâhidde elektrik cereyânı gibi oralarda dolaşabilir.

1879. Gözünüzün yağı iki dirhem veznindedir; onun rûhunun nuru asumân nevâhîsine kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1879. Gözünüzün yağı iki dirhem ağırlığındadır; onun ruhunun nuru gökyüzünün bölgelerine kadardır.

"Anân", gökyüzünün bölgeleri ve onun etrafı demektir. عنان السماء ما بدء لك منها اذا نظرتها yani, "Anânü's-sema' demek, ona baktığın zaman, sana görünen şey demektir" (Akrabü'l-Mevârid). "Seng", taş anlamına geldiği gibi, vezin ve ağırlık anlamına da gelir. Burada vezin ve ağırlık demektir. Yani, "Ey insanlar, gözünüz cisim olarak çok küçüktür ve onun yağı iki dirhem ağırlığındadır; fakat onun ruhunun ve manasının nuru, gökten görebildiğin bölgelere ve taraflara kadar gider."

“Anân”, nevâhî-i âsumân ve onun etrâfi demekdir. عنان السماء ما بدء لك منها اذا نظرتها ya'ni, "Anânü's-sema' demek, ona baktığın vakit, sana zahir olan şey demekdir" (Akrabü'l-Mevârid). "Seng", taş ma'nâsına olduğu gibi, vezin ve ağırlık ma'nâsına da gelir. Burada vezin ve ağırlık demekdir. Ya'ni, "Ey insanlar, gözünüz cismen gāyet küçükdür ve onun yağı iki dirhem ağırlığın- dadır; fakat onun ruhunun ve ma'nâsının nûru, gökden görebildiğin nâhiyelere ve taraflara kadar gider."

1880. Nûr, bu göz olmaksızın rüya görür; bu nûr olmaksızın göz harabdan başka ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1880. Nûr, bu göz olmaksızın rüya görür; bu nûr olmaksızın göz harabdan başka ne olur?

Gözün cismi uyku ile dışsal faaliyetten düşer ve etrafındakileri göremez; fakat gözün cismaniyetinde gizli olan nûru, faaliyetini koruyup, rüyalar görür. Şimdi maddî bir sebep etkisiyle gizli nûru kaybolan bir gözün cismaniyetinde ne kıymet kalır, bir harabeden başka ne olur?

Gözün cismi uyku ile faâliyyet-i zâhiriyyeden sukūt eder ve etrafındakileri göremez; fakat gözün cismâniyetinde mahfi olan nûru, faâliyetini muhâfaza edip, rü'yâlar görür. İmdi bir sebeb-i maddî te'sîriyle nûr-ı mahfisi zâil olan bir gözün cismâniyetinde ne kıymet kalır, bir harâbeden başka ne olur?

1881. Can cismin sakalından ve bıyığından fâriğdir; fakat cansız cisim, cîfe ve süflîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1881. Can, cismin sakalından ve bıyığından uzaktır; fakat cansız cisim, leş ve aşağılıktır.

1882. Bu, rûh-ı hayvânînin esbab-ı tecemmülüdür, ileri git ve ruh-ı insanîyi gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1882. Bu, hayvanî ruhun süslenme sebepleridir; ileri git ve insanî ruhu gör!

"Bâr-nâme", süslenme, ihtişam ve büyüklük anlamındadır; övünme ve gurur anlamına da gelir; icazetname (diploma) anlamına ve başka anlamlara da gelir. Burada süslenme, övünme ve gurur anlamları uygundur. Yani, "Bu sakal ve bıyık, hayvanî ruhun süsü, övüncü ve gururudur; ruhun sakal ve bıyık ve dış görünüş ile işi yoktur. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, dış görünüşten ve cismaniyetten geç ve insanî ruhu gör!"

"Bâr-nâme", esbâb-ı tecemmül ve haşmet ve büyüklük ma'nâsınadır; ve tefähür ve gurûr ma'nâsına da gelir; ve icâzetnâme ma'nâsına ve diğer ma'nâlara da gelir. Burada esbâb-ı tecemmül ve tefâhür ve gurûr ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Bu sakal ve bıyık, rûh-ı hayvânînin süsü ve tefâhürü ve gurûrudur; rûhun sakal ve bıyık ve sûret ile işi yokdur. Binâenaleyh ey sâlik, sûretden ve cismâniyetden geç ve rûh-ı insânîyi gör!"

1883. İnsandan ve kıyl u kālden dahi geç, Cebrail'in canının deryasının kenârına kadardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1883. İnsandan ve dedikodudan dahi geç, Cebrail'in canının denizinin kenarına kadardır!

Yani, insan bu görünen âlemde hayvanlık ile meleklik terkibinden meydana gelen bir varlıktır. Onun yoğun olan hayvanlığına, latif olan ruhunun ışığı yansıdığı için, hayvanlığı diğer hayvanların üstündedir. Ve onda meydana gelen hayvani zekâ sebebiyle dünyevi ve zahiri ilimlerin dedikodularıyla meşgul olur. "Gerek bu beşeri ve insani suret ve gerek bu insaniyetin ve beşeriyetin gereği olan düşünme kuvveti vasıtasıyla elde edilen dünyevi ilimlerin dedikoduları hep hakikatin perdesidir. Bu perdelerden geçmedikçe, insani ruh Hz. Cebrail'in canının denizinin kenarı olan vahiy mahalline ulaşamaz. Buna göre "Ey Hakk Yolcusu, gerek insan mertebesinden ve gerek onun dedikodularından geç ki, vahiy mahalli olasın!"

Ya'ni, insân bu âlem-i şehadetde hayvaniyet ile melekiyet terkibinden hâsıl olan bir mahlûkdur. Onun kesîf olan hayvâniyetine, latîf olan ruhunun pertevi aks etdiği için, hayvaniyeti, sâir hayvânâtın fevkındedir. Ve onda hâsıl olan zekâ-yı hayvânî sebebiyle ulûm-ı dünyeviyye ve zâhiriyye dedikoduları ile meşgül olur. "Gerek bu sûret-i beşeriyye ve insâniyye ve gerek bu insâniyetin ve beşeriyetin îcâbı olan kuvve-i müfekkire vâsıtasıyla elde edilen ulûm-ı dünyeviyye dedikoduları hep hakikatin hicabıdır. Bu hicâblar- dan geçmedikçe, rûh-ı insânî Hz. Cibrîl'in canının deryâsının kenârı olan mahall-i vahye vâsıl olamaz. Binâenaleyh "Ey sâlik, gerek insan mertebesinden ve gerek onun dedikodularından geç ki, mahall-i vahy olasın!"

1884. Ondan sonra sana Ahmed'in cânı dudak ısırır; Cebrail senin korkundan geri geriye sürtünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1884. Ondan sonra sana Ahmed'in canı dudak ısırır; Cebrail senin korkundan geri geri sürtünür.

"Hazîden", çocukların sürtünerek geri geri yürümesi anlamındadır. Yani, "Sen, vahiy yerine ulaştıktan sonra, makam-ı mahmûd (övülmüş makam) ve rûh-ı a'zam (en büyük ruh) sahibi olan Ahmed (a.s.v.) hazretlerinin bu küllî ruhu sana dudak ısırır ve Cebrail (a.s.) senin himmetinin yüceliğinden ve tavırlarından korkup geri geri sürtünür." Hint şârihlerinden İmdâdullâh ve Bahrü'l-Ulûm ve Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri buyururlar ki: "Ahmed'in canının dudak ısırması"ndan kasıt, sâliki (Hakk Yolcusu) öpmesi ve muhabbet etmesidir. Şerefli beytin anlam özeti şudur ki: Bu yüksek mertebeye ulaştığın zaman, Âlemlerin Efendisi (s.a.v.)'in ruhu sana muhabbet besler. Sana birtakım ilimler ve marifetler (bilgiler) ihsan eder ki, oraya Cebrail giremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aracılığıyla o makama erişirsin ki, Cebrail (a.s.) der ki: "Eğer bir yay miktarı bu makama yaklaşırsam, yanarım. Burası "fenâ fi'r-resûl" (Resûl'de fani olma) makamıdır." "Cebrail (a.s.)'ın korkması"ndan kasıt, hakikat-ı muhammediyye (Muhammedî hakikat) mertebesinin ortaya çıkmasından ürkmesidir ki, bu anlam, bu ciltte ileride gelecek olan şu:

Yani, "Eğer Ahmed (a.s.) o yüce kanadını açarsa, Hz. Cibril sonsuza dek şaşkın kalır" şerefli beytinde beyan buyurulmuştur.

"Hazîden", çocukların sürtünerek geri geriye yürümesi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen, mahall-i vahye vâsıl oldukdan sonra, makām-ı mahmûd ve rûh-ı a'zam sahibi olan Ahmed (a.s.v.) hazretlerinin bu rûh-ı küllîsi sana dudak ısırır ve Cebrail (a.s.) senin himmetinin ulviyetinden ve etvârından korkup geri geriye sürtünür." Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Bahrü'l-Ulûm ve Velî Muhammed Ekberâbâdî hazarâtı buyururlar ki: "Cân-ı Ahmed'in dudak ısırması"ndan murâd, sâliki öpmesi ve muhabbet etmesidir. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı budur ki: Bu yüksek mertebeye vâsıl olduğun vakit, Server-i âlem (s.a.v.)ın ruhu sana muhib olur. Sana birtakım ulûm ve maârif ifâza eder ki, oraya Cebrail giremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in tufeyli olarak o makāma erişirsin ki, Cebraîl (a.s.) der ki: "Eğer bir kavis mikdârı bu makāma yaklaşırsam, yanarım. Burası "fenâ fi'r-resûl" makāmıdır." "Cebrail (a.s.)ın korkması"ndan murâd, hakikat-ı muhammediyye mertebesinin inkişafından ürkmesidir ki, bu ma'nâ, bu cildde vâki' âtîde gelecek olan şu:

Ya'ni, "Eğer Ahmed (a.s.) o celil olan kanadını açarsa, Hz. Cibril ebede kadar medhûş kalır" beyt-i şerîfinde beyân buyurulmuşdur.
